<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>imaj | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imaj/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 14 Jul 2022 11:34:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>imaj | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gösteri Toplumunda Bakmanın ve Görmenin Küreselleşmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 11:33:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Görmek]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteri toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[poz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26082</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler&#8230; John Berger Modern insan ve toplum için imge v ve &#62; imaj, gerçeğinden daha önemlidir. Geç modern süreçte ne olduğunuz degil, nasıl göründüğünüz ve algılandığınız önemlidir. Olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak problemi yoktur. İmaj hakikatten daha gerçektir. Nitekim bu bağlamda bazı sosyologlar, içinde yaşadığımız yüzyıla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/">Gösteri Toplumunda Bakmanın ve Görmenin Küreselleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26089 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf-300x180.jpeg" alt="" width="402" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf-300x180.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf-600x360.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf.jpeg 700w" sizes="(max-width: 402px) 100vw, 402px" /></p>
<p>“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler&#8230;</p>
<p>John Berger</p>
<p>Modern insan ve toplum için imge v ve &gt; imaj, gerçeğinden daha önemlidir. Geç modern süreçte ne olduğunuz degil, nasıl göründüğünüz ve algılandığınız önemlidir. Olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak problemi yoktur. İmaj hakikatten daha gerçektir. Nitekim bu bağlamda bazı sosyologlar, içinde yaşadığımız yüzyıla “gösteri toplumu” adını vermişlerdir. Barthes, yaşadığımız zamanlar için Göstergeler İmparatorluğu der&#8230; Bize e göre de bakmanın ve görmenin küreselleşmesi&#8230;</p>
<p>..</p>
<p>Gösteri toplumu bir görüntü toplumudur; görüntüler ağından oluşmuş, imajın her şeyi belirlediği, suretin sirete egemen olduğu bir toplum&#8230; Bu toplum; görüntünün hakikat olduğu ve asla yalan söyleyemeyeceği temeli üzerine kurulmuştur. İnsanlar görsel olana yöneltilir. Resim, fotoğraf ve bilhassa da internet ve televizyon, bu toplumun ve sürecin ana unsurlarıdır. Her alanda teorik mülahazalar değil, tamamen görmeye dayalı araçlar önemli ve belirleyicidir. Eğitimden sağlığa görüntünün egemenliği vardır. Görmeye dayalı olmayan hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Gele“nekteki gâible olan ilişki, teorik çerçeve gösteri araçlarıyla ve görüntüyle parçalanmış, “Tanrı” da dâhil her şey görmenin ve gösterinin konusu olmuştur. “Görme”nin mahiyeti tamamen değişerek, insanlar “sörmediklerine” inanmamaya başlamışlardır.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;ye atfedilen “Ben görmediğim Allah&#8217;a inanmam” sözündeki görme değildir burada söz konusu olan. Kalp gözü veya basiret kelimesiyle de alakası yoktur. Buradaki görme, tamamen duyusal olanla ilgilidir. Deney ve gözlem yoluyla ölçülebilen, sayılabilen, denenebilen ve gözlenebilen her şeydir görmenin konusu. Öyleyse modern toplumda kalbi bir görmeden söz edilemez. Görme sadece göze indirgenmiştir. Çünkü evrimci tarih ve insan anlayışının doğal sonucu olarak, insanın gelişmiş bir hayvan türü olduğu düşünülürse onun görmesinin “insâni” bir anlamı da olamaz. Akledilebilir, inanılabilir, bilinebilir olan nasıl tanımlanmışsa görülebilir olan da tanımlanmış, belirlenmiştir. &#8211;</p>
<p>Kaldı ki durum sadece bundan ibaret de değildir. Yani görme sadece göze indirgenmiş bir durumla da kalmamaktadır. Görme artık gösterilenle de doğru orantılıdır. Diğer deyişle görme o kadar tanımlanmış ve sınırlanmıştır ki, görme hadisesi göze bırakılamayacak kadar önemli hâle gelmiştir. İnsanın neye güleceğinin, neye ağlayacağının belirlendiği gibi, neyi göreceğinin de belirlenmesi ve ona gösterilmesi gerekir. İşte özellikle fotoğraf makinesiyle kameranın modern dönemdeki en temel işlevi burada ortaya çıkmaktadır. Toplum ve insan neyi görmelidir ve ona ne gösterilmelidir?</p>
<p>Dolayısıyla modern toplum insana nasıl düşünmesi gerektiğini, düşünürken, bilgi elde edinirken nasıl bir yöntem kullanması gerektiğini dayattığı gibi, neyi görmesi gerektisini belirlemekte hatta dayatmaktadır.</p>
<p>Feuerbach&#8217;ın da belirttiği gibi çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır&#8230; Dolayısıyla modern hayat tarzının, anlama ve anlamlandırma biçiminin, üretim şartlarının egemen olduğu bir toplumda, &#8211; hayatı kuşatan şey bir görüntüdür ve görünmekte olan şey bir gösteriden ibarettir.</p>
<p>Batı toplumunda bir yaşam biçimi olan bu anlayış, geleneksel toplumlarda özellikle Asya ve Afrika toplumlarında da bir yaşama biçimi olarak kabul edilmesiyle birlikte ironik ve hatta komik “görüntülere” bırakmaktadır yerini. Ortaya çıkan yine bir görüntüdür elbette ama burada bizâtihi görüntünün kendisi de paradoksaldır. Batılı olmayan toplumlarda, modernleşme sürecinin içine girmiş olanların bu süreçleri başladıktan sonra asla devam etmez. Çünkü onların sürekli bu paradoksta kalmaları istenir. Bu paradoksta kalma sürecinde modernleşeceğini düşünen kitleler ve bireyler kendilerini, gerçeklik anlayışlarını, değer yargılarını sürekli sorgulamaya başlarlar. Bu bitmeyen bir sürece dönüşür. Bir süre sonra aşağılık kompleksi ve duygusu kitlelerde ve bireylerde yayılmaya bâşlar. Tarih yeniden yazılır, geleneğe ait ne varsa rasyonelleşme ve sekülerleşme süzgecinden geçirilir. Travmatik anlamda bir hafıza ve dil problemi başlar. Bundan dolayıdır ki “modernleşen”, Batılı olmayan bir toplumdan söz edilemez. (Buna herkesin modernleşen Doğulu topluma örnek gösterdikleri Japonya ve Türkiye de dâhil) Başka bir deyişle Batı tüm dünyaya modern yaşama biçimini dayatırken, kendi dışındaki toplumların modernleşemeyeceklerini en başından itibaren çok iyi bilir. Amaç da zaten onların modernleşmesi değil, modernleşme sürecini yaşayarak kendilerinden, tarihlerinden, geleneklerinden ve hikmetlerinden uzak kalmalarıdır.</p>
<p>Görüntünün egemenliği insanın zamanını ve mekânını değil, bizâtihi kendini, özünü, benliğini parçalamaktadır. Çünkü görüntü insanda “deruni” olanı, “muhayyile”yi bırakmamaktadır. İnsanı dış göze, gördüğüne mahkum etmektedir. Jean Baudrillard&#8217;ın dediği gibi bugün, biz sanal olanı düşünmüyoruz, sanal olan bizi düşünüyor. Bizi gerçeklikten kesin biçimde ayıran bu algılanması imkânsız şeffaflık, bir sineğin pencere camına çarpması ve çarpınca, kendisini dış dünyadan ayıran şeyin ne olduğunu bilememesi kadar akla sığmayacak bir şey. Sinek kendisinin uzamına son veren şeyin ne olduğunu imgeleyemez bile. Aynı şekilde biz de sanallığın, dünya hakkında zihnimizde tasarlanan her biçimi sanki ona el uzatıyormuşçasına ne kadar değiştirdiğini imgeleyemiyoruz. Bizâtihi dünyanın kendisi bir görüntü hâline getirilmiş hatta fotoğraf açısından düşünecek olursak bir kadraj içi yerleşim hâlini almıştır. Dünya yaşanılan bir yer olmaktan çok fotoğrafla ilgili bir nesnedir. İnsan artık evrenin merkezi değil, tüketimin ve imajın merkezidir. İnsan ve ilişkilerinin bir “arayüz”den farkı yoktur. Öyleyse Modernite&#8217;nin iddia ettiği gibi gerçekte bir özne olan insan değil aksine, ferdiyetini ve kendilik bilincini yitirmiş bir insan söz konusudur. Kendini, eşya ve hadiseleri bilme, anlama, anlamlandırma iddiasıyla kaybeden bir insan&#8230;</p>
<p>Konunun daha iyi anlaşılması için daha somut bir örnek verilebilir. Zaman zaman, fotoğraflarını veya görüntülerini gördüğümüz “popüler” ve “ünlü” insanlarla yüz yüze gelir, karşılaşırız. Gördüğümüz insanlar makyajlı, süslü, bakımlı, şık da olsalar bizi şaşırtır hatta olumsuz anlamda bir şoka da uğratır. Çünkü yüz yüze gördüğümüz söz konusu popüler insan, bizim fotoğraflarda ya da görüntülerde gördüğümüz insan değildir. Fotoğrafın ve görüntünün, dijital olanın imajı, yüz yüze gördüğümüz insanın hakikatini aşmıştır. Diğer deyişle yüz yüze gördüğümüz insanın imajı, bizdeki imajda yok olmuş, anlamsızlaşmış, kaybolmuştur. Bundan dolayıdır ki genellikle imajları hakikatlerinden önde olan pek çok insan, bilinçli olarak fotoğraf çektirmemeye ve görüntü vermemeye özen gösterirler&#8230; Sahada oldukları zaman da bir fotoğraf ve görüntü gibi davranırlar.</p>
<p>Fotoğraf çekmenin, çektirmenin ve insanı görüntü hâline getirmenin bu boyutunu ahlâki anlamda da göz ardı etmemeliyiz. Yüzyılın varoluşçularının önemli bir kısmı görülmeyi, köleleşmekle, sınırlanmakla ve tanımlanmakla eş değer tutmuşlardır. Çünkü onlara göre görülmek yargılanmak, kusurlu bulunmaktır. (Burada müteâl olanın görülmemesi ve görünmezliği düşünülmelidir.) Bu durum fotoğrafı çekilen, yani görüntünün konusu olan insan açısından da paradoksaldır. Çünkü görüntüsü alınan insan da kendi tabiiliginden, hakikatinden çıkar ve uzaklaşır: Poz verir&#8230; Poz vermek bizâtihi kendini değiştirmek, kendine bir imaj oluşturmaktır. Kendine bambaşka bir yeni beden oluşturmak, bir görüntü öncesinde kendini dönüştürmektir. Nitekim fotoğrafın ve görüntünün en önemli özelliği, kişiyi kendisinin ötesine taşıması, onu, olduğundan başka bir biçimde göstermesi ve sunmasıdır. Görüntü bizi ikiye böler. Ben ve görüntüm&#8230; Ben ve görüntüm ya da suretim arasında ise sürekli bir uzaklaşma, değişme, yabancılaşma söz konusudur.</p>
<p>Poz vermenin teşhirle ilgisi de göz ardı edilmemelidir. Günümüzde daha çok kadın bedeni üzerinden yapılan teşhir ve teşhircilik, son dönemlerde görüntünün ve gösterinin ana unsuru hâline gelmiştir. Öyle bir toplumda ve çağda — yaşıyoruz ki görüldüğünün farkına varan insanlar zorunlu olarak teşhire başlıyorlar. Söz konusu insanın bakışı, giyimi, &#8216;konuşması, her şeyi “poz verme” hâlidir. Sürekli yapaydır, sürekli izlendiğini, fotoğrafının çekildiğini, görüntüsünün alındığını düşünür ve ona göre görüntü verir. Dolayısıyla biz onun hakikatini değil, imajını görürüz. Fotoğrafı çekerken gerçeği değil, görüntüyü çekmiş oluruz. Hakikati degil, imajı yansıtmış oluruz. Aslında biraz cesaretle söyleyecek olursak bu da “yeni kulluğun” bir başka biçimidir. Her an Tanrı&#8217;nın kendisini gördüğünü reddeden bir insanın, her an kamera tarafından görüldüğü bilinciyle hareket etmesi ve ona göre yaşamasıdır söz konusu olan. Teşhirdeki en temel saik “Tanrı” tarafından değil ama kamera ve insanlar tarafından görülme korkusudur. .</p>
<p>Her şeyi görünür kılan insan, belki de görünmeze olan inancını yitirme ikilemini yaşıyor. Eşya ve hadiselerin, âlemin, olayların neyin görüntüsü (tecellisi) olduğunu bilme: yen modern insan, onu bağlamından koparıp “gösteriler” ve “görüntüler” hâline getiriyor. Modern dönemde kameralar ve objektifler “Tanrı”nın yerini alarak her şeyi görüyor ve gözlüyorlar. Bu da zorunlu olarak kameralara ve objektiflere dönüştürme imkânı sunuyor. Böylece hayatımızın her anını bir fotoğrafmış gibi yaşıyoruz.</p>
<p>Öyleyse bizler, dünya gösterisinde kendisine bakılan varlıklarız. Susan Sontag, modern insanın kendini bir fotoğrafmış gibi görmeyi kanıksadığını belirtir. Teşhir en egemen ve belirleyici unsurdur imajın doğal sonucu olarak. Kişinin kendini çekici bulması, görülme, teşhir etme duygusuyla ilgilidir. İnsanlar artık kendilerini sürekli olarak bir kadrajın, ekranın, sahnenin içinde hissediyorlar. Bir kadrajın, ekranın, sahnenin içinde yaşıyorlar&#8230; Çünkü görüş alanı, çekim alanı içine yerleştirildiğimizin, yani bir kadrajın içinde olduğumuzun bilincine vardığımız anlarda, tam olarak kendimizi bir görüntü konusu, bir fotoğraf olarak telakki etmekteyiz. Hatta öyle ki bugün insanların bize bakmasından ziyâde bir kamera veya fotoğraf makinesi bize çevrildiğinde görüldüğümüzü hissediyoruz. Fenomenlerin mutlaklaştığı ve tek gerçek kabul edildiği bir dünyada kendisini “fenomen” olarak görmeyen bir insan görünmezliğini peşinen kabullenmiş demektir.</p>
<p>Şüphesiz fotoğrafla ilgili en temel yanılgı fotoğrafın objektifliği hususudur. İnsanın öznelliği üzerine kurulu bir dünyada objektiflikten “evrensellikten” söz etmek de ayrı bir çelişkidir. Fotoğrafı objektif çeker ama ortaya çıkan fotoğraf sübjektiftir. İnsanın gözünün bile objektif olmadığı bir dünyada objektif üzerinden fotoğrafçıya ve fotoğrafa objektiflik atfetmek de en büyük yanılgılardan biridir. Soruların sağlıklı cevabı, öncelikle bu hususun bilinmesiyle ilgilidir.</p>
<p>Rönesans sonrasıyla başlayan ve Batılı insana egemen olan, her şey bakan kişinin bakışıyla ilgilidir ve ona göre konumlanır yaklaşımı, içinde yaşadığımız dünyayı, toplumu ve insanı tek tip hâline getirmektedir. Fotoğrafçıyı bekleyen en büyük tehlike budur. Görüntü çoklukla ilgili bir şey olmasına rağmen, bugün maalesef görüntü tekleşmekte, tek bir görüntüye indirgenmektedir. Tıpkı insan ve dünya gibi&#8230; Evrensellik ilkesi doğrultusunda, modern görme ve bakma biçiminden başka herhangi bir bakma ve görme biçiminin imkânsızlığı artık dogma hâline gelmiştir. Bakmanın ve görmenin küreselleşmesi diyebileceğimiz bu durum görüntüyü de küreselleştirmekte ve insanlara dayatmaktadır. Bakmanın ve görmenin küreselleştiği bir dünyada ise “bakmadan ve görmeden” söz etmek imkânsızdır.</p>
<p>Dursun Çiçek &#8211; Fotoğrafın Ötesi,syf:94-100</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/">Gösteri Toplumunda Bakmanın ve Görmenin Küreselleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Görünen ve Görüntü Bağlamında Fotoğraf</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 11:26:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Simülasyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26080</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren “kuşatıcı bir varlıkta” isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi. Varlıkla nitelenmiş olması sebebiyle “kendini görmek istedi” de denilebilir; çünkü bir şeyin kendini kendisi vâsıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez. İbn Arabi Geleneksel anlamda suret görünenin ifadesidir, modern [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/">Görünen ve Görüntü Bağlamında Fotoğraf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class=" wp-image-26086 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-300x169.webp" alt="" width="366" height="206" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-768x432.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-1024x576.webp 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0.webp 1200w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p dir="ltr">Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren “kuşatıcı bir varlıkta” isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi. Varlıkla nitelenmiş olması sebebiyle “kendini görmek istedi” de denilebilir; çünkü bir şeyin kendini kendisi vâsıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez.</p>
<p dir="ltr">İbn Arabi</p>
<p dir="ltr">Geleneksel anlamda suret görünenin ifadesidir, modern anlamda ise görüntünün ifadesi&#8230; Zekânın yapaylaştığı, insanın da yapayının konuşulduğu son yüzyılımızda görünen-görüntü ayrımını ısrarlı bir biçimde gündemde tutmak sırf bilgi ve bilme kaygısı değil, aynı zamanda ahlâki bir öneme de sahiptir. İster fotoğraf üzerinden ister video üzerinden olsun, belki de bundan sonraki yüzyıl görüntüyle görünen arasındaki ilişki ve ikili durum üzerinden okunacak. Görüntüyle görünenin ayrışması özellikle fotoğrafı ve sinemayı başka bir boyuta taşıyacak. Modern süreçte fotoğraf, görüntünün ifadesi olduğu için, hafıza oluşturma ve süreklilik sağlama yerine algı ve kurgu üzerinden kalıcı olan her şeyi buharlaştırdı. Bir imaja ve simülasyona imkân tanıdı. İmajın ve simülasyonun fark edilmesiyle birlikte görüntü ve görünen arasında bir bağ hatta benzerlik olmadığı anlaşıldı. Burada görüntüyü görünenden ayrıştırmamızın sebebi görüntünün göründüğü aynanın merkezinin, belirleyicisinin ve tanımlayıcısının insan olmasıdır.</p>
<p dir="ltr">Öyleyse bu durum fotoğrafın araç oluşunun, his, anlam ve etik boyutunun tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Görüntünün hissizliği, görünenin his ve anlam boyutu artık birbiriyle örtüşmüyor. Görüntüde kurgulananla görünendeki fıtrat birbirini tamamlamıyor. Görüntü ve görünen arasında bir hafıza, bütünlük ve süreklilik ilişkisi kurulamıyor.</p>
<p dir="ltr">Dolayısıyla fotoğraf iki ucu keskin bir bıçak&#8230; Eğer fotoğrafçı veya fotoğrafa bakan, görüntü / görünen ayrımını yapamıyorsa, fotoğrafı sadece kadraja indirgiyor ve neye araçlaştırıyorsa onun aracı olmaktan kurtulamıyor demektir. Fotoğrafla ilgili olarak; turistik bakış açısı, tüketim kültürünü besleyen seyahatler, âidiyet duygusu ve kaygısı olmadan kurulan insan ilişkileri, statü ve rol eksenli çabalar, fotoğrafçıyı da araç hâle getiren ve bir süre sonra da tüketen en temel hususlar olarak karşımıza çıkıyor. .</p>
<p dir="ltr">Diğer taraftan bugünün turistiyle dünün insan avcısı arasında etik anlamda bir fark yok gibidir. Fotoğrafa çıkmakla ava gitmek arasında bir fark yok artık. . Fotoğrafçının niyetiyle avcının niyeti, fotoğrafçının ve avcının eşya ve hadiselere bakma biçimi gittikçe aynılaşıyor. Deklanşöre basan parmakla tetiği çeken parmak, fotoğraf makinesini taşıyan omuzla av tüfeğini taşıyan omuz “bakan gözden” farklı ve bağımsız değil.</p>
<p dir="ltr">Kesin olan bir şey daha var ki logosu mitten, aklı kalpten, numeni fenomenden, gerçekliği müteâlden, insanı Hakk&#8217;tan koparmayan, ahlâki kaygıları ön planda olan, fotoğrafı görüntünün değil de görünenin aracısı olarak kabul eden insanların fotoğrafla yansıtmaya çalıştıkları hakikat kaygısından ve anlamın tahakkukundan başka bir şey &#8211; değildir. Buradaki en temel ayrım noktası şudur: Fotoğraf, insana isim ve kelimelerin öğretilmesinden, kendini ifade etmek amacıyla duvarlara yaptığı resimlerden, genel anlamda suret fikrinden, bir bütünlük fikrini aktarmak amacıyla kurduğu şehirlerden, yazdığı şiirlerden, söylediği türkülerden, vahiy, gelenek ve hikmet aracılığıyla yapılan cennet ve dünya tasvirlerinden bağımsız değildir.</p>
<p dir="ltr">Öyleyse fotoğrafa bu biçimde bakan bir fotoğrafçı, tüketmez aksine üretir; kendi insanına bir oryantalist gibi degil âidiyet hissiyle kendisi gibi bakar, hatta kendisini, kendine ait olanı çektiğinin farkındadır. Maddi çıkar, statü ve rol, kendisini belirleyici unsur olmadığı için fotoğrafını çektiği insan tarafından da bu âidiyet hissedilir. Karşısındaki insan, manzara, eşya, kendisine sırf “insan” nazarıyla bakılmadığının farkındadır. Bu bağlamda fotoğrafı çekilen insan, manzara, hatta eşya öldürülen, dondurulan, tüketilen bir “şey” değildir. Bakıldıkça ve görüldükçe canlanan, dirilen, nefes alan, sürekliliğini ve canlılığını muhafaza edendir.</p>
<p dir="ltr">Şunu kesinlikle unutmamak gerekir; fotoğrafını çektiğimiz insan bizim kendisine nasıl baktığımızı o kadar içten ve “iyi görür ki aslında o da bizim ahlâki yanımızın, insan boyutumuzun, his ve anlam derinliğimizin fotoğrafını çeker, fotoğrafını çektirirken. Kendisine nasıl bakıldığını bilendir aynı zamanda insanoğlu. Bu eşya ve hadiseler için de geçerlidir. Çekilen fotoğraf bir insan portresi, bir toplumsal olay ve grup, herhangi bir manzara veya herhangi bir eşya da olsa fark etmez. İster fotoğraf makinesiyle olsun ister insan gözüyle olsun insana, manzaraya ve eşyaya neyle bakıldığı ve nasıl nazar edildiği önemlidir. Modern insanın “hüman” olarak kendiyle bakmasıyla kamerayla bakması arasında fark yoktur. Oysa insan fıtri olarak bilir ki nefsiyle bakması bir görmeye yol açmaz. Kalbiyle aklettiğinde düşündüğü gibi kalbiyle baktığında görür. Bu da İbn Arabi&#8217;nin önemle altını çizdiği gibi Hakk&#8217;la bakmak Hakk&#8217;la görmektir.</p>
<p dir="ltr">Dolayısıyla çektiğimiz her fotoğraf bizim ahlâki, hissi, toplumsal ve ruhi yanımızın, kültürel ve tarihi kaygılarımızın da fotoğrafıdır. Çektiğimiz fotoğraflarda insana, manzaraya, eşya ve hadiselerle birlikte bizim de his ve anlam boyutumuzu yansıtırız. Lakin bu yanlarımız bizim sırf ferdiliğimizden kaynaklanan yanlarımız değil aksine sosyalligimizden kaynaklanan yanlarımızdır. Bu durumda ferdiyetimizle yani cüz&#8217;i yanımızla külli yanımız yekpareleşir.</p>
<p dir="ltr">Fotoğraf, tasvir ve tasavvur etme olarak bir araç ve ifade biçimidir. Fotoğrafçının ahlâki yanını ve kültürel boyutunu, onun ait olduğu geleneği, hayat ve dünya anlayışını, insana ve eşyaya bakma biçimini en iyi fotoğrafında görürüz. Öyleyse fotoğrafın ve fotoğrafçının bir ahlâkı, ilkesi ve duruşu vardır. Toplumsal kaygıları olmayan, tabiat fikri bulunmayan, bir dünya görüşü ve âlem tasavvuru olmayan, geçmiş, gelecek ve anla ilgili fikri bulunmayan, sosyal bağlamıyla birlikte ferdiyeti olmayan bir fotoğrafçı, sadece arşiv oluşturur. Bu da fotoğrafı bir ifade biçimi ve araç olmaktan çıkaracağı gibi fotoğrafçıyı da sekülerleştirir. Dolayısıyla görüntü kaygısı taşıyan / görüntü peşinde olan bir fotoğrafçıyla görünen kaygısı taşıyan / görünenin peşinde olan bir fotoğrafçı arasında bir benzerlik değil zıtlık söz konusudur.</p>
<p dir="ltr">Modern anlamda fotoğrafçı bir kurgucudur ve “Tanrı” gibi hareket eder: “Yaratır”, “yaşatır”, “öldürür”&#8230; Dolayısıyla burada bir his ve anlam boyutundan söz edilemez. Modernite&#8217;nin duygusu değil, kurgusu vardır. Bir hâli ve durumu anlama derdinde değil, kendi inşâ ettiğini dayatma derdindedir. Olanı anlama yerine oldurma çabasındadır. Asıl özne olarak kendini kabul ettiği için kendinin dışında bir gerçeklik kabul etmez. Kendini de “Tanrı”yı da gerektiği zaman kendi “yaratır”. Oysa bu durum bile bir gerçeklik değil, bir algıdır.</p>
<p dir="ltr">Rönesans sonrası süreçle birlikte başlayan her alandaki sekülerleşmenin özü insanın bakma ve görme biçimi üzerinden de takip edilebilir. Dolayısıyla sekülerleşmeyi sırf insanın kutsal olandan ve tanrısal olandan kurtulması olarak değil de insanın “tanrısallaşması” ve kutsalını “yaratmaya” başlaması olarak da tanımlayabiliriz. Çünkü her şeyi görme “tanrısal” bir durumdur. Tarihi ve ananevi anlamda bir sürekliliğe sahip, iz ve gösterge olarak anlamı olan görme alanı, sekülerleşmeyle birlikte sürekliliğini, kutsallığını yitirdi ve süreklilik, geçmiş, hafıza ve kalıcılıktan ziyâde sadece görüntü / sergileme eksenine indirgendi. Asıl duygu ve anlam yitimi diyebileceğimiz şey burada ortaya çıktı. İnsanın “Tanrı&#8217;yı aşarak” “tanrılaşma” temayülü, görüntünün görüneni aşarak gerçekliğin yerini almasına sebep oldu. Bir insanın fotoğrafı kendinden, bir manzara fotoğrafı bizâtihi o tabiat parçasından daha etkili ve belirleyici oldu. Walter Benjamin&#8217;in de belirttiği gibi, insanlık bile artık kendisi için bir seyir malzemesidir bu hengâmede.</p>
<p dir="ltr">Dolayısıyla fotoğrafçı tabiatı görüntü olarak algıladığı gibi, insan da gittikçe görüntü hâline gelmeye başladı. Özellikle selfie çılgınlığı ve cep telefonları vasıtasıyla ânı paylaşma olarak nitelenen fotoğraflama, insanı ve onun eylemini de bir görüntü hâline getirdi. Fotoğraf çekinirken çekilen insanların donmuş hâlleri gerçeklikten görüntüye &#8211; dönüşümün en önemli işareti hâline geldi. Modern süreçle birlikte mekanikleşen ve özgürlüğünü yitirerek tabiattan kopan insan, özne olma iddiasına rağmen. Ferdiyetini ve kendilik bilincini yitirerek bir aksesuara, görüntüye dönüştü.</p>
<p dir="ltr">Görüntünün ise his ve anlam boyutu söz konusu değildir. Sadece bir boşluk ve yokluk&#8230;</p>
<p dir="ltr">Oysa görünenin bilincinde olan birisi olarak insanın yalnızlığını, ıssızlığını, tutsaklığını, bekleyişini, kendi derüni yolculuğunu, yorgunluğunu, anlaşılmazlığını, hislerini bir yazıyla çok güzel bir biçimde anlatmak mümkün olduğu gibi bir şarkı ve türküyle terennüm edip havalandırmak, hatta bir bozlak, ağıt, uzun hava, blues&#8217;la haykırmak, inlemek, sızlayabilmek, çığırmak, kimi zaman bir çizgiyle kimi zaman bir şiirle somutlaştırmak mümkündür. Ancak söz konusu yalnızlığı, ıssızlığı, bekleyişi, yorgunluğu, duyguları, tutsaklığı hissederek ve yaşayarak çekiyorsak, bir fotoğrafla anlatmanın, terennüm etmenin, havalandırmanın ötesinde gösterebilir ve görebiliriz. Nitekim fotoğraf ve sinemanın en belirgin ve ayırt edici özelliği de bu yanıdır. Fotoğrafın tüketici yanına kapılmadan onun görme yanını bir konuyu ifade etmede çok daha iyi kullanabilmek mümkündür. Sonuçta, yazı, şiir, müzik bizim tasavvufi dille söyleyecek olursak nazari anlamda ilme&#8217;l yakin olarak bildiklerimizdir. Görmeye bağlı unsurlarımız ise ayne&#8217;l yakin bildiğimizdir. İkisinin birliğinden ise hakikate giden yol geçer. Bilmekle görmenin ötesi hakikattir. Basiret, nazar, rey, seyr, şehâdet, târif, temsil burada aynılaşır.</p>
<p dir="ltr">Bütün sınırlayıcı, tutsak edici, tüketici yanlarına rağmen fotoğraf “hâlimizi” yansıtmada ve anlatmada çok daha etkili bir özelliğe sahiptir. Modern insanın kurgusuna karşılık insanın şahitliği söz konusudur burada. Ya da târifi ve reyi, seyri ve temsili&#8230; Nitekim bir yazıyı, şiiri okurken ya da bir müziği dinlerken hissettiklerimizi daha iyi anlamak için muhayyilemizde resmetmeye çalışırız. Tıpkı bunun gibi bir fotoğrafı seyrederken de onu okur, yazar, şiirleştirir, türküleştirir hatta filmleştiririz. Çünkü fotoğraf / resim muhayyilenin en güzel biçimde müşahhaslaşma alanı ve aracıdır,</p>
<p dir="ltr">Öyleyse fotoğraf bu anlamıyla görüneni görmek, görünendeki his ve anlam boyutunu yansıtmaya çabalamak olarak da nitelenebilir. Bu bilinçte olan bir fotoğrafçı, fotoğraf çekerken bir duygu ve anlamı aradığı gibi, eserine kendi duygu ve anlam boyutunu katmanın da derdindedir. Mesela bir mekâna baktığımızda mekânın ötesinde insan aramamız, zamanın ve mekânın insâni niteliğini ortaya çıkarma kaygımızla ilgilidir. Çünkü biliriz ki, o zamanın içinde insanlar geçmiştir. Biliriz ki o mekânın duvarlarında, tavanında, zemininde, penceresinde nice bakışlar, nice dokunuşlar, nice duyuşlar vardır. Bir duvarda yansır insan kimi zaman, kimi zaman bir pencereden sızan ışıkta görünür. Aslında amaç zamanı ve mekânı insanla idrâk etmektir. Bir yol fotoğrafı çekerken şimdiye kadar o yoldan gelmiş geçmiş insanlar, kağnılar, at arabaları, hayvanlar fotoğrafımızın içine siner. Yolda bekleyenler, yolda ağlayanlar, yolda gidenler fotoğrafın içindedir. Bir insan fotoğrafı çekerken çektiğimiz insanın yüzünde yüzümüz, gözünde bakışlarımız vardır. Öyleyse fotoğraf sadece gösterdiğinden ibaret değildir.</p>
<p dir="ltr">Fotoğrafı mekanik olmaktan kurtaran unsur işte bu mürteâl bağlamdır. Hislerin fotoğrafını çekebilme kaygısı ya da anlamı somutlaştırma derdi bizi görüntüden kurtardığı gibi, nostaljiden ve simülasyondan da kurtarır. Nasıl ki bir şiirle, bir türküyle bir mânâyı, bir hissi, bir sırrı, zaman ve mekân içinde soyut olanı görünür hâle getirebiliyorsak aynı şeyi fotoğrafla da yapabiliriz.</p>
<p dir="ltr">Ancak biraz önce de belirttiğimiz gibi fotoğraf iki <u>ucu</u> keskin bir bıçaktır. Bazen geleneksel yanı olan bir fotoğrafı çekeriz onu modernize ederiz. Çünkü modern bir bakış açısıyla görür ve yorumlarız. Bazense modern boyutla niteleyebileceğimiz bir fotoğrafı çektiğimizde onda geleneksel bir boyut görür ve hissederiz. Dolayısıyla bu, fotoğraf açısından paradoksal bir durumdur. Gerçi modern süreçlerin en temel unsuru turistik anlam ve bakış açısıdır. Turizmin, hikmeti ve geleneği müzeleştirmesi ve vitrinleştirmesi geleneğe sağlıklı olarak bakmamızı engelliyor. Ancak bütün imkânsızlıklarına rağmen, tarihi bir mekânı, olayı, durumu, hâli kadraja alıp fotoğraflayabiliriz. Ve fotoğraf bizi, o olayın zamanına ve mekânına en azından hissi anlamda taşıyabilir. Bu tür fotoğrafların başarısı da burada ortaya çıkar. Ancak burada yine de birinci derecede belirleyici olan fotoğrafçının anlayışı ve birikimidir.</p>
<p dir="ltr">Fotoğrafın his ve anlam ekseninde bir başka yanına gelirsek; fotoğraf zamanı bir kadrajda dondurduğu gibi, bizi de seyrederken bir kadrajda dondurabilir. Özellikle de mistik boyutu ve mekân derinliği olan fotoğraflar&#8230; Ya da şiir ve türkü gibi fotoğraflar&#8230; Burada insanın anlam yolculugunda kelimelerden kurtulma çabasını da göz ardı etmeyerek fotoğraftaki şiirselliği daha farklı biçimde yorumlayabiliriz. Kimi türkülerde olduğu gibi kimi fotoğraflarda da şiirin türküyü daha dinlenir yaptığı gibi fotoğrafı da daha görünür yaptığını söyleyebiliriz. Şiirsel fotoğraflar adını verdiklerimiz aslında anlam yolculuğunda kelimelerin tükendiği seyr ve rey&#8217;le görebildiğimiz ve anlayabildiğimiz fotoğraflardır. Bir hissi, bir mânâyı kelimelerle izah edebilme başarısını gösterebilseydik, resme, görüntüye ve fotoğrafa ihtiyaç duymazdık zaten. Bu yanıyla fotoğraf; zamanı ve mekânı okuma, anlama, yorumlama ve yansıtma biçimi olarak farklı ve özgün bir araç özelliğine sahiptir. Ancak biz gördüklerimizi yansıtırız. Fotoğrafta hissettiklerimizi yansıtabilme çabamız ise fotoğrafı mekanik olmaktan ve tüketim konusu yapmaktan kurtararak daha insâni bir boyuta götürür. Bu yanıyla görmek dokunmaktır&#8230; İbn Arabi&#8217;nin deyişiyle ilişmektir. Öyleyse fotoğraf aynı zamanda bir dokunma, bir ilişme ve ilgidir. Berger&#8217;den hareketle görmenin bilinç düzeyi fotoğrafı, fotoğrafçının bilinç düzeyi de görmeyi belirler. Gördüğümüze bilinçli bir yönelim ona dokunmaktır. Görülen de gördüğümüzün bilincini hissettiğinde görüşümüze katılır ve bizi görür. Dolayısıyla görmenin idrâkinde olan bir fotoğrafçı, fotoğrafını çektiği insana, tabiata, hatta zamana ve mekâna dokunur ve katılır.</p>
<p dir="ltr">Bunun içindir ki görmeyi bilen daha iyi fotoğraf çeker. Görüldüğünü fark eden görüntü olmadığını bilir. O sadece kendisidir, görünendir. Bu ilişkide fotoğrafçıdan çok da farklı değildir. Bu durumda görerek fotoğraf çekenle fotoğrafı çekilen arasında bir âidiyet ve ayniyet olur. Anlam ve his bu eksende ortaya çıkar ve katılır. Gören ve görülen arasında bir bütünlük söz konusudur. Fotoğrafı gerçekliğe yaklaştıran, onu sanal olandan ve tüketilenden ayıran da budur.</p>
<p dir="ltr">Gördüğümüzde görülürüz&#8230; Gördüğümüze dokunduğumuzda hissederiz ve görülen de bizimle hissettiği âidiyetten dolayı bizi görür ve hisseder&#8230; Bu bir görüntü değildir. Görünendir. Bu bağlamda insan şunu anlar ki, görünen, gören ve görmeyle tanımlı ve sınırlı değildir. Görüneni görme çabası onu gösterme değil bir anlama ve anlatma yani tâbir etme çabasıdır. İşte burası da görmenin basiret noktasıdır.</p>
<p dir="ltr">Dursun Çiçek &#8211; Fotoğrafın Ötesi,syf:85-93</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/">Görünen ve Görüntü Bağlamında Fotoğraf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küreselleşme ve Kültür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Dec 2021 14:19:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[dil ve kültür]]></category>
		<category><![CDATA[görüntünün egemenliği]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme ve Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[kitlesel iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karakaş]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulusal-Küresel Karşıtlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya egemenlik ilişkilerinin Batı lehinde şekillenmeye baş­lamasıyla birlikte Batı’nın dünya üzerinde kurmak istediği sistem küresel nitelikteydi. Başlangıçta dünyanın modernleştirilmesi teorisi üzerine kurgulanan söz konusu sistem, günümüzde dün­yaya Amerika&#8217;nın hedefleri doğrultusunda belirli bir biçim verme ve dünyayı bir düzene kavuşturma düşüncesiyle şekillenmekte­dir. Modernleşme sürecinde Batı Avrupa&#8217;nın oluşturduğu politi­kalarla Avrupa kültürünün etkinliği belirleyici idi. Küreselleşme sürecinde ise [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/">Küreselleşme ve Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-22186 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg" alt="" width="547" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-600x309.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-300x155.jpg 300w" sizes="(max-width: 547px) 100vw, 547px" /></p>
<p>Dünya egemenlik ilişkilerinin Batı lehinde şekillenmeye baş­lamasıyla birlikte Batı’nın dünya üzerinde kurmak istediği sistem küresel nitelikteydi. Başlangıçta dünyanın modernleştirilmesi teorisi üzerine kurgulanan söz konusu sistem, günümüzde dün­yaya Amerika&#8217;nın hedefleri doğrultusunda belirli bir biçim verme ve dünyayı bir düzene kavuşturma düşüncesiyle şekillenmekte­dir. Modernleşme sürecinde Batı Avrupa&#8217;nın oluşturduğu politi­kalarla Avrupa kültürünün etkinliği belirleyici idi. Küreselleşme sürecinde ise ABD politikaları doğrultusunda Amerikan kitle kültürünün etkinliği söz konusudur. Her iki süreçte de her ne kadar ekonomi merkezde olsa da, kültürün belirleyici bir rol üst­lendiği görülmektedir. Politika üretenler açısından bir farklılık o<u>lmasına</u> rağmen her iki kültür politikası da aynı kaynaktan bes­lenmektedir. Kültürün kaynağındaki ortaklık gibi kullanılan dilde de ortaklık bulunmaktadır. Çünkü her iki süreçte kullanılan dil İngilizcedir.</p>
<p><strong>Dil ve Kültür</strong></p>
<p>İnsanın alet yapmak kadar eski ve evrensel niteliklerinden biri olan dil, bir topluluğun kültürel unsurlarının en önde gelenidir. Toplumsal yaşam açısından “dil, bir güncelleşmedir; oluşur ve geçmişin bir ürünüdür” (Achard, 1994:8). Saussure’ün (1985:22) ifadesiyle dil, sözün anlaşılır olması ve tüm dil uygulamalarını yürütebilmesi için gereklidir. Söz olgusu, zaman içinde her an temel unsur ise tarihsel mirasın da en önemli sembol ve taşıyıcılarından biridir. Bu durumdan da anlaşılacağı üzere dil, ulusal bilinçler oluşmadan önce de toplumların kendilerini ifade ediş biçimlerinin başta gelenidir. Edebi, dinî ve felsefi birikimler dilin bir kimlik ifade etme aracı olarak sürekliliğini ve farklılaştıncılığını göstermektedir.</p>
<p>Achard (1994: 32), işlevleri ve kullanımları açısından üç çeşit dil olgusuyla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade etmektedir: &#8220;Toplumu belirlemeye yarayan, iletişimi sağlayan bir araç olan ve kültürden kaynaklanan dil” olmak üzere. Günümüzde iletişim teknolojisindeki gelişmeler bağlamında bunlara dördüncü bir olgu olarak görüntünün egemenliğindeki imajlar da eklenebilir. Günümüz gelişmelerinin bir özelliği olan görüntü dili (imajlar) Achard’ın belirttiği üç temel dil olgusundan farklılıklar göster­mektedir. Çünkü dil, üç biçimiyle düşünceyi yaratan ve etkileyen bir araç olarak işlev görmekteydi. Oysa günümüzde küresel kül­türün aracı olan görüntü, dilin bu temel işlevini zayıflatmakta­dır. Oluşturduğu ve insanların tüketimine sunduğu imajlarla görüntü dili, küresel kültürün temel araçlarından biri olma işle­vini yürütmektedir.</p>
<p>Bireylerin etkin olduğu ancak özellikleri açısından bireyleri aşarak onlara yön, şekil ve kişilik veren çok boyutlu bütünsel yapı, Hegel’in deyimiyle ‘objektif geist’ (maddeleşmiş ruh) kültür olarak tanımlanmaktadır. Kuşaklar boyunca toplumun edindiği yaşam bilgisinin birikimiyle ortaya çıkan ve aynı zamanda bu yaşantının devam etmesini sağlayan kültür, çeşitli normların, kuramların ve bireysel davranış biçimlerinin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Bu yönüyle kültür, toplum kavramıyla özdeşleşen bir işleyişe sahiptir. Her iki yapıda da karşılıklı ilişkiler sistemine dayalı bir sürecin yaşanması, aralarında belirleyici bağımlılıklar oluşmasına yol açmaktadır. Kültür olmadan hiçbir toplum varo- lamayacağı gibi toplum olmadan da hiçbir kültür varolamaz. Kültür, toplumla özdeşleşme anlamında bir etkileşim sürecinde ortaya çıkan birikim olduğu için, insanın toplumsal yaşamının her alanındaki kendisi ve kendisine ait olanın ifadesidir. însan kendini nasıl üretiyorsa, bu üretme biçimi aynı zamanda onun kültürüdür.</p>
<p>Kültür, toplumsal yaşamın dinamik alanlarında yeşermekte- dir. Bundan dolayı dinamik bir karakter yapısına sahiptir. Çünkü toplumsal değişme gibi kültür de gelişerek değişmektedir. Üstelik de toplumsal gelişmeye bağlı bir değişim süreci yaşa­maktadır. Değişim özellikleriyle kültür, gelişme kavramından da soyutlanamamaktadır. “Kültürün amacı, doğduğunda yalnızca doğal bir tepki ve yetenek biçiminde olan insan aklını geliştir­mektir. İnsan tarafından yaratılan kültür, insana sahip olduğu akıldan çok daha değişik ve farklı bir olgudur. Kültür, insanın ve her türlü insancıl olgunun temel yeteneğini, kültür tarihinin oluşumunu sağlayan kendiliğinden gelişimi temsil etmektedir” (Majuyev, 1998: 35-36). Bütün bu Özellikleriyle kültür, bir ulusu diğerlerinden ayıran maddi ve manevi varlığıdır. Tabii ki, bir ulusun sahip olduğu bu değerlerin içerisinde dil de önemli bir yer tutmaktadır. Hatta dil, kültürün taşıyıcısı ve yayıcısıdır. Bu nedenle uyumlu bir değerler bütünü olan kültür içerisinde dil en önemli öğeyi oluşturmaktadır.</p>
<p>Kültürün taşıyıcı ve oluşturucu etkenlerinden biri olan dil, kültürle olan bu ilişkisinden dolayı sosyal değişim sürecinde güçlü bir etkiye sahiptir. Çünkü dil, bireyin ve topluluğun duygu, düşünce ve hayal dünyaları üzerinde tayin edici bir rol oynamak­tadır. Düşünce, duygu ve tasarımlar kültürün biçim ve içerik kazanmasında etkili olan unsurlardır. Hatta kültürün değişimi ve belirli bir yön kazanması da sayılan etkenlere bağlıdır. Bundan dolayı dil, kültürün temeli olarak değerlendirilebilir. Çünkü “dil­ler sadece nesneleri ve düşünceleri betimlemekle kalmazlar, aynı zamanda bunları bilme ve yaratmanın da gerekli araçlarıdırlar. Düşünceler, dili yarattığı gibi diller de düşünceleri yaratırlar&#8221; (Akarsu, 1998: 42-43). Bu anlamda dil, düşünceyi tamamlayan, düşünceyi yaratan bir şeydir. Ancak, dilini oluşturan, yükselten bir topluluk gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Kaplan’ın (1983:186) ifadesiyle &#8220;dil, duygu ve düşüncenin kabıdır. Bir mil­letin bütün duygu ve düşünce hâzinesi, dil kabına veya kalıbına dökülür ve bu dil kabı ile yerden yere, nesilden nesle aktarılır. Yazı, dilin sesini kaydeden bir vasıta olarak dilin bir parçasıdır. Fakat kültür, söz ile de bir millet araşma yayılır.”</p>
<p>Dil ve kültür arasında varolan etkileşim ve ilişkiden hareketle, insanın düşünmesinin ancak dille olanaklı hale geleceği anlaşıl- । maktadır. Bu yaklaşım biçimi, dilde gelişmenin olmaması halinde toplumsal yaşamda da gerekli değişimler ve gelişmelerin ola­mayacağı sonucunu doğurur. Aynı zamanda aralarındaki karşı­lıklı bağımlılık ilkesi, kültür değişmeleri geçiren bir toplumun dilinde de o değişmelere uyan yenilikler yaşanmasını zorunlu kılmaktadır. Akarsu’nun (1998: 88-89) yaptığı tespitler, dil kültür etkileşimini genel boyutlarıyla göz önüne sermektedir. Ona göre  toplumun hiçbir parçası yoktur ki dilden bağımsız, dilden ayrı olsun. Toplumun edebiyatı, felsefesi, sanatı, tekniğiyle birlikte bütün kültürü, düşünceleri, kavrayış biçimi, töre ve görenekleri dille bir bağlılık içindedirler, dilden ayrılmazlar. Dilden kopmuş bir kültür gibi, düsiz bir düşünce de tam bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Ancak bir dille düşünebiliriz. Düşünüşü dile geti­ren de yine dildir. Töre ve görenekler bile dil olmadan olanaklı değildir.”</p>
<p>Dil-kültür etkileşiminin en önemli boyutlarından biri de dille­rin kültürleri yeni nesillere ve dönemlere taşıyarak ve yaygınlaştı­rarak devamlılığını sağlamasıdır. Kültürün yeni nesillere ve dönemlere aktarılması bildirme yoluyla olur ki, bunun da anlam ve söz dizgeleriyle birlikte ancak dil üstesinden gelebilir. Kültürün taşıyıcısı olan dil, aynı zamanda günlük yaşamdaki ihtiyaçlara cevap veren yazılı ve sözlü simgeleri de içermektedir. Dille anlaş­ma tarzlarının tamamı, kültürel biçimler ve toplumlar arasındaki bağlantıyı oluştururlar. “Doğal dillerden en gelişkin teknolojik medyaya kadar tüm iletişim araçları, toplumsal ve maddi koşul­lan izlemezler, tam tersine bu koşulların yaratılmasına katkıda bulunurlar” (Lundby ve Ronning, 1997: 15). Anlaşmanın ve ilet­menin bir aracı olan dilin etkin bir öğe olarak yer almadığı hiçbir toplumsal örgütlenme ve toplumsal etkileşim alanı düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla toplumsal ve tarihsel hareketlilik, dil ve iletişim biçimleriyle doğrudan bağlantılıdır. Geçmişle gele­cek arasında bir bağ kurarak topluluk bütünlüğünün sağlanma­sında da önemli bir rol oynamaktadır, öyleyse, kültürle dil birbir­lerinden ayrılamazlar. Her ikisi de birlikte gelişirler. Ancak yaşa­dığımız süreçte meydana gelen küresel gelişmeler, dil kültür iliş­kisi üzerinde önemli farklılaşmalar yaratmaktadır, özellikle dilin iletme ve etkileme boyutunda meydana gelen teknolojik gelişmeler dil ve kültürler, dil ve kültürleri etki altına alarak iki olgu arasındaki ilişkiyi de &#8211; farklı bir biçime sokmaktadır.</p>
<p><strong>Küreselleşme ve Dil-Kültür Etkileşimi</strong></p>
<p>Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren ulusal dil ve kültür üzerinde farklılıkları homojenleştirme amacı güden bir hayalet dolaşmaktadır. Bundan dolayı ulus toplumlar, farklılıklarını kay­bederek tektipleşmekten çekinmekte ve ulusal kimlikleriyle ilgili genel bir kaygı duymaktadırlar. Kaygıya yol açan nedenler ise küreselleşme sürecine eşzamanlı olarak ortaya çıkan gelişmeler­dir. Küreselleşme, günümüzde ulaştığı aşamada modernliğin parametrelerinden olan ulusal dil ve kültür üzerindeki etkileri itibarıyla yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Çünkü bu alanlar, küresel-yerel ilişkisinin en zayıf noktalarını oluşturmaktadır. Kültürel açıdan türdeş olan, tek kültür ve tek dil sloganıyla ulusal bütünleşmeyi sağlamaya çalışan ulus toplumlar, sözü edilen gelişmelerle kültürler arası etkileşimlerin kuşatması altındadır­lar. Çünkü küresel gelişmeleri farklı toplumlara taşıyan kitle ileti­şim araçları, kültürel akışların sınır tanımadan her yere ulaşma­sını sağlamaktadır.</p>
<p>Küresel düzeyde sağlanan kültürel akışlarla dil ve kültür olgu­ları, belli kalıplarla sınırlandığı gibi yeni açılımlar kazanmalarına da izin vermektedir. Olanaklar, daha ziyade kitle iletişim araçla­rının kullanımı biçiminde gerçekleşmektedir. Ancak olanakların kullanımı kültürün rolü ile kültürün ait olduğu ulusun, dünya sistemi içinde sahip olduğu gücün özel durumuyla doğrudan ilişkilidir. Toplumlararası ilişkilerdeki etkinlik ve temsil yeteneği, gücü oluşturma ve ilişkileri belirleme açısından önem taşımakta­dır. Aslında ilişkileri belirleme gücü, geçmiş dönemlerde de top­lumlararası ilişkileri belirleyen temel etken olmuştur.</p>
<ol>
<li><strong>Ulusal-Küresel Karşıtlığı</strong></li>
</ol>
<p>Modernliğin erken döneminde ulusal bilincin ulus-devletle kendini ifade etmesi bağlamında ulusal diller, ulusal kültürlerin yaratılmasını sağlamıştı. Daha önce de belirttiğim gibi küresel­leşme bu süreçte de söz konusuydu; ancak kullandığı araçlar ve argümanlar farklıydı. Günümüzdeki küresel faaliyetler, daha önce dillerin çeşitliliğine ve ana dilin etkinliğine alışık toplundan İngilizceyle ve görüntüyle muhatap etmektedir. Diğer bir ifadeyle ulusal dil, küresel dile, ulusal kültürler ise küresel kültüre doğru bir dönüşüm yaşamaktadır. Küresel kültür ve taşıyıcı araçlarının etkisi, dillerin ulusal kültür dili olma konumunu sarsmaktadır. Küresel kültür ve görüntüler ulusal dilleri dolaylı olarak da ulusal kültürleri etkisi altına almaktadır.</p>
<p>Küresel olana paralel olarak ortaya çıkan ve onunla ilintili olarak açıklanan yeni yerellik anlayışı, bazı özellikleri itibarıyla ulusal olandan farklılaşmaktadır. Bundan dolayı küresel-ulusal gerilimiyle küresel-yerel gerilimi arasında da farklar bulunmakta­dır. Çünkü etnik farklılıklar ve yerel çeşitlilikler, küreselliğin sun­duğu çoğulculuk kapsamında yerellik unsurları olarak sunulmak­tadır. Bu çerçevede küreselleşme kapasiteleri hem mümkün kıl­makta hem de sınırlamaktadır. Ulusal kimlikleri onların kültürel homojenliğini bozarak sınırlamaktadır, fakat aynı zamanda yal­nızca bireysel kültürlere kendilerini yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanma olanağı sunmakla yetinmemekte, bu kül­türlerin yaşama, gelişme ve çeşitlenme hakkı talep edebileceği yeni kanallar da açmaktadır (Guibernau, 1996: 133-134).</p>
<p>Ulusal-küresel karşıtlığına yol açan gelişmelerden biri de sınır algılaması üzerindeki yeni anlayıştır. Buna göre küreselliğin ileti­şim araçları halk kitlelerinin dikkat ve ilgisini çekerek, onları sınır aşın kültür birimleri haline getirmektedir. Yaşanan bu durum, ulusal toplulukların eski sınırları dahilinde kalamayacaklarım ifade etmektedir. Çünkü “görsel-işitsel coğrafyalar ulusal kültü­rün sembolik mekânlarından uzaklaşmakta ve uluslararası tüke­tim kültürünün daha evrensel ilkeleri temelinde yeniden düzen­lenmektedir&#8221; (Morley ve Robins, 1995: 11). Ulusal sınır anlayışı­nın değişmek zorunda kalmasıyla ulusal kültür ve dil alanlarında önemli bir aşınma meydana gelmektedir. Gerilimin yaşanmasına yol açan daha genel gelişme ise küresel düzeyde oluşturulmaya çalışılan &#8216;küresel kültür&#8217; empozesidir. Çünkü küresel kültür ulu­sal kültürün dayandığı en temel nokta olan özfarkındalık (kendi ve öteki algılaması) anlayışım aşındırarak, aynı zamanda küresel düzeyde bir kimlik dayatmasında bulunmaktadır. Bu da ulusal kültür ve dil temelinde oluşturulan ulusal kimliğin üzerinde bir hayalet gibi dolaştırılan &#8216;küresel kimlik&#8217; ikamesini öngörmekte­dir. Sözü edilen gelişmeleri tetikleyen unsur ise &#8216;küresel kültür&#8217; inşası ve meşruiyetinin sağlanması çabasıdır. Çünkü kültürün küreselleşmesiyle birlikte kültür ile sınırlı arazi arasındaki ilişki büyük ölçüde kopmuş olacaktır. Böylece yeni iletişim araçlarıyla birlikte yeni bir elektronik kültür uzamı oluşacaktır.</p>
<ol>
<li><strong>Kitle İletişim Aradan ve Ulusal Dil/Kültür</strong></li>
</ol>
<p>Kitle iletişim araçları, toplumlararası ilişkilerde meydana gelen gelişmeler paralelinde farklı dönemlerde farklı ilke ve amaçlar çerçevesinde şekillenmiştir. Bu bağlamda modernliğin erken döneminde yayıncılığa hâkim olan ilke ‘kamu yaran’ ilke- siydi. Belirlenen ilke doğrultusunda amaç, ulusun kamusal, kül­türel ve siyasal hayatına katkıda bulunarak belli bir ulusal birlik duygusu oluşturmaktı. Ulusal kültür ve bilincin inşasında ve devam ettirilmesinde, sırasıyla radyo ve televizyon tüm kitlelerin paylaştığı bir kamusal yaşam biçimi yaratabilmişti. Ancak küre­selleşmeye eşzamanlı olarak belli bir değişim yaşayan kitle ileti­şim alanlarındaki teknolojik gelişmeler, devasa karışıklıklarla birlikte yeni bir ‘medya düzeni’nin ortaya çıkmasına yol açmak­tadır. Ortaya çıkan yeni medya düzeninde temel ilke, insanları ulusal topluluğun yurttaşları olarak şekillendiren ‘kamu yararı’nın yerine, tüketim piyasasının üyeleri yapmaya çalışan ve bunun için her türlü ‘ticari engeli’ ortadan kaldırmayı amaçlayan bir anlayışa dönüşmektedir (Morley ve Robins, 1995:10-12).</p>
<p>Yeni medya düzeniyle birlikte bilgi ve iletişim araçlarındaki gelişmeler, bilgi ve görüntü mekânlarının yeniden yapılanmasını ve yeni bir iletişim coğrafyasının oluşum sürecini başlattı. Bu sürecin temel özelliği, küresel ağların ve uluslararası bilgi akış mekânlarının oluşmuş olmasıdır. Oluşan yeni mekânlar, berabe­rinde ulusal alanın artan bunalımı ve yeni bölgesel ve yerel etkin­lik biçimlerinin ortaya çıkmasını da getirdi. Böylece yer ve mekân algılamaları önemli ölçüde yeniden şekillenmiş oldu. Yeni şekil­lenen mekân algılamasında sınır kavramı da bir dönüşüm yaşadı. Dil ve kültürün belirlediği sembolik sınırlar artık aşılabilir bir nitelik kazandı. Çünkü ‘radyo sinyalleri’, ‘uydu erişim alanları’ ve ‘fiber optik kablo’ aracılığıyla her türlü bilgi her türlü sının aşar hale geldi.</p>
<p>Bu gelişmelerle birlikte bilgi ve enformasyon modernliğin geç döneminin temel dönüştürücüsü olarak rol oynamaya başladı. Bunların taşıyıcılığını ise yeni kitle iletişim araçlan olan uydu yayım ile televizyonun, fiber optik kablo ile mikro-elektronik bil­gisayarın bileşimi üstlenmektedir. İletişim teknolojisinin bu unsurlarının bir araya gelmesi, dünyayı birleşik bir bilgi ağı halin­de iç içe geçirdi. Bu durum, bilginin her yerde anında paylaşılmasına yol açtı. Herkese istendiği anda açık olan, dünya çapında elektronik kütüphaneler, arşivler ve veri bankaları şebekesi orta­ya çıktı. Bunlara ulaşmak için herhangi özel bir yere gitmeye gerek yok artık; bilgiye evinizde ya da işyerinizde ulaşabilirsiniz (Kumar, 1999: 29). Ancak elektronik ortamda iletişim ağlarından akan bilgi ve enformasyon sersem bir şekilde dolaşmaktadır ve dolaşmasına müsait ortamlar da kent mekânlarıdır. Nereden aktığının artık çok fazla bir önemi olmayan bilgi ve enformasyon­lar kültür üzerinde önemli etkilere yol açmaktadır.</p>
<p>Günümüzde kitle iletişim araçlarının dikkat çekici özelliklerin­den birisi de, modern insanın dünyaya ilişkin simgelerini yarat­masına katkıda bulunma biçimidir. Bu anlamda medya kültürü­nün simgeleri yenilikçidir ve sürekli olarak yaratmaya dayanır. “Yeni simgeler eskilerinin yıkıntıları üzerine inşa edilirler. Bu simgeler belli bir dereceye kadar bilinen kodlarla ilişkilendirilmek zorundadırlar, ama temel ilke değişim, açıklık ve istikrarsızlıktır. Medya kültürleri yeni izleyicilere kolaylıkla erişebilirler ve yüzey­sel değerleri sürekli olarak değiştirirler” (Lundby ve Ronning, 1997:22). Kültürel alanda meydana gelen ve kitle iletişim araçları aracılığıyla sunulan ürünlerin -gazeteler, TV programları, konulu filmler, reklamlar, talk-showlar- insanların dünyayı anlamlı kıl­dıkları imgeleri ve söylemleri düzenlemede yaşamsal rol oynadık­ları bir gerçektir (Golding &amp; Murdock, 1991:32).</p>
<p>Yeni özellikleriyle kitle iletişim araçları, bir yandan küresel kültürün taşıyıcılığını yaparken, diğer yandan yerel kültürlerin de taşınmasına katkıda bulunmaktadır. Uydu yayınları, internet, çeşitli reklam ve filmler aracılığıyla Amerikan kitle kültürünün özellikleri (Disney çizgi filmleri, Blue-jean, McDonald’s hambur­gerleri ve Coca Cola gibi) taşınırken; yerli diziler, reklam ve müzik programlan aracılığıyla da yerel kültürün özellikleri taşınmakta­dır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a> Her iki durum da popülerleşme süreçleriyle şekillenmekte­dir. Birinci yolla Amerikan kitle kültürü, İkincisiyle de ulusal popüler kültür oluşmaktadır. Ulusal popüler kültür, medyatik sınırlanmışlıgıyla dil ve kültür üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktadır. Magazin kültürü olarak da nitelendirilen bu gelişme­ler; kullanılan dil, üslup ve görüntülenen yaşamlar açısından toplumda olumsuz yansımalarını bulmaktadır. Sözü edilen popüler kültür unsurlarının en temel taşıyıcısı televizyondur. Televizyon, en önemli ifade ve iletişim aracı olan dil üzerinde iki biçimde olumsuz etki yaratmaktadır. Birincisi, konuşma dilinde kullanılan sözcük sayısını azaltması, İkincisi ise ana dilin melez­leşerek yozlaşmasına yol açmasıdır. Sözü edilen etkileri, Türk dili ve kültüründe meydana gelen gelişmelerden de izlemek olanak­lıdır. Türk dili üzerindeki olumsuz etkiler, yukarıda sözü edilen etkenlerin yanında, yabancı kaynaklı programların yetersiz çevi­risi ve yerli programlarda sıkça rastlanılan Türkçenin yanlış, kötü, yabancı özentili ve kısır bir şekilde kullanılmasından da kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Amerikan kitle kültürü kitle iletişim araçlarıyla diğer mekânlara taşınmaktadır, ancak bunların yanı sıra başka taşıyıcı­lar da bulunmaktadır. &#8220;Çeşitli aracılar, kurumlar, bireyler ve gruplar; Amerikan düşüncelerini, mitoslarını ve modellerini Amerika’nın dışına taşımaktadırlar: Askerler, çeşitli şirketler, tüc­carlar, yatırımcılar, kurumlar, uluslararası sergiler, kişilikler, turistler, hayırseverler ve kültür endüstrisi (film, müzik, moda, reklamcılık, vb.) gibi. Özellikle her türden kültür girişimcileri, Amerikan kitle kültürünün yurtdışına aktarılmasında önemli araçlardır” (Elteren, 1999: 297-298). Bütün bu araçların etkisi kuşkusuz göz ardı edilemez, ancak günümüzde imajları oluştu­ran görüntü, özellikle söz üzerinde olumsuz bir etki yaratarak davranışlara ve düşüncelere yön veren bir egemenlik alanı oluş­turmaktadır.</p>
<ol>
<li><strong>Görüntünün/İmajların Egemenliği</strong></li>
</ol>
<p>Günümüzde imajların ilerleyişi ve sözün gerileyişi olarak nite­lendirilebilecek bir süreç yaşanmaktadır. Ellul’un (1998:145) ifa­desiyle &#8220;imajlar evrenince kuşatılmış durumdayız: fotoğraflar, filmler, televizyon, reklam, reklam panoları, yol işaretleri, resim­lemeler vb. Alışkanlık icabı her şeyi görselleştiriyoruz.” Bu özel­likleriyle imajlar, zihinsel izleklerdir ve zihinsel izlekler de hakiki imajlar oluşturamazlar, izleklerle, beynin zihinsel gözüyle algıla­dıkları arasında anlamlı hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Görsel tekniklerin artması, gözlerin ve düşüncelerin imajlar tarafindan istilasına yol açmaktadır.</p>
<p>imajların üretilmesiyle teknolojik gelişme arasında mutlak bir korelasyon bulunmaktadır. Bunun en açık işareti, teknik araçlar olmaksızın imajların zafer kazanmasının hemen hemen imkânsız oluşudur, imaj oluşumu sürecinde önce yazılı basın, sonra fotoğ­rafçılık ve onu izleyen patlama ortaya çıktı: kameralar, harf döküm makineleri, televizyon ve şimdi de imaj üretimini kesinti­ye uğratmayan suni uydular, imajlar evreni, insani veya felsefi bir niyetin ürünü değil, yalnızca tekniğin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü imaj araçları sadece teknik tasarımlarla üre­tilmektedir. Bu durum, onların hem mümkün oluşlarını hem de yayılma ve çoğalmalarını açıklar. Kaldı ki, yayılma alanına göre toplumsal yaşam üzerinde belirgin bir egemenlik kurarlar ve insanlara yeni ihtiyaçlar ve alışkanlıklar empoze ederek her şeyi ekrana taşırlar, imaj araçlarının belirlediği ilişkilerin egemen olduğu toplum, görüntü toplumudur ve görüntünün sunulduğu teknik teçhizat ise genellikle ekrandır (Ellul, 1998:183).</p>
<p>Görüntünün egemen olduğu toplumsal yaşamda birey, sade­ce bir ekran ve bütün etki ağlarının bir araya geldiği bir merkez­dir. Televizyon görüntüsü ile bireyin vücudu ve etrafındaki bütün bir evren, bir kontrol ekranı haline gelir: Televizyonun varlığı yaşam alanını arkaik bir ortama çevirir ki bu, varlıklarını sürdür­müş olmaları bile şaşırtıcı olan insan ilişkilerinin bir kalıntısıdır. Bireyin davranışı, bazı ekranlarda ve işletimsel istasyonlarda belirginleştiği anda geriye kalan şeyin sadece büyük, işe yaramaz, terk edilmiş ve lanetlenmiş bir beden olduğu anlaşılır. Ekran ve ağların dünyasıdır bu, iletişimin yumuşak ve işletimsel yüzeyidir. Mutlak yakınlık, her şeyin aynı anda olup bittiği, savunma hissi­nin olmadığı, geriye dönüşün yaşanmadığı bir dünyadır bu (Baudrillard, 1985:129-133).</p>
<p>Görüntü yönelimli böyle bir toplumda her şey manzaraya dönüştürülerek anlam kazanmaktadır ve teknik olmayan her şey görselleştirilerek dondurulmaktadır. Bu işlem, görselleştirilme­yen hiçbir şeyin anlamının olmaması sonucunu doğurur. Görselleştirerek toplumsal yaşamı görüntünün egemenliğine sokan araçlar, bütün dünyada yatay olarak işleyen görsel-işitsel toplu yayın araçlarıdır. Daha açık bir ifadeyle, sürekli İngilizce konuşan Amerikan medyasıdır. Bu araçlar, halk kitlelerinin dik­kat ve ilgisini çekip onları sınır aşırı kültür birimleri haline getirir­ler. Medya, ulusal toplulukları yeniden katmanlaştırır, elit tabakayı kitlelerden ya da popüler beğenilerden ayırıp ulusal kültür elitlerinin hegemonyasını tehdit eder. MTV gibi bir müzik kanalı, uluslararası çekiciliğini, dilin sorun olmadığı bir biçimde yarat­mıştır. Çünkü belli bir dili anlamaya dayanmayan programcılık, (pop müzik gibi) oldukça çeşitli ve geniş bir izleyici kitlesi çek­mektedir (Morley ve Robins, 1995:62-63). Uydu aracılığıyla renk­lenen ekranlar, içeriği ve anlamı önemli olmayan yayınların bütün dünyada ilgiyle izlenmesini ve izlendiğinde de belli izleklerin oluşmasını sağlamaktadır. Kitle iletişim araçlarının bu işle­vi, görüntü karşısında sözün gerilemesine yol açmaktadır. Çünkü imajlar sözden çok daha fazla tatmin edici bulunmaktadır. Bunda, görüntü toplumundaki tatmin muhayyilesinin yüzeysel­leşmesi de önemli rol oynamaktadır. Bütün bu gelişmeler, tahay­yül mü gerçek mi, homojen mi heterojen mi, evrensel mi yoksa tikel mi olduğu konularında sözbirliği olmayan kültürler arası etkileşimin yoğunluk kazanacağını göstermektedir. Bir meydan okuma biçiminde biçimlenen kültürler arası etkileşimin bugün­kü biçimi ‘küresel kültür<sup>1</sup> olarak isimlendirilmektedir.</p>
<p><strong>Bir Meydan Okuma Olarak Küresel Kültür</strong></p>
<p>Yeni bir etkileşim biçimi olarak da tanımlanan küreselleşme sürecinde, kültürel alışverişlerle yerkürenin, küresel kültür olarak ifade edilen bir akışa sahne olduğu iddia edilmektedir. Farklı alanları ifade eden küresel görünümler, küreselleşme sürecinde kültürün küresel bir değere içkin olarak, ulusal ve/veya yerel alanlara akışının iki görüntüsünden söz edilmektedir. Bunlar aynı zamanda küreselleşmeye atfedilen genel anlamlarla da ilgi­lidir. Birbirine eşzamanlı sunulan iki kültür akışından birincisi, farklılıkları homojenleştirerek kültürün bir bütün olarak akması­nı sağlayan biçimidir. Bu kültür görüntüsü küresel mekânın fet­hedil meşini içermektedir. İkincisi ise farklılıkları koruyarak bütün kültürlerin yan yana akmasını sağlayan biçimidir. Diğer bir ifadeyle farklı kültürlerin hiçbir örgütleyici prensip olmaksı­zın yan yana akmasıdır (Aslanoğlu, 1998:160). Ancak gelişmeler, her iki biçime ilişkin görüntüler veriyor olsa da, daha farklı bir akışın etkinliği gözden kaçmayacak derecede açık bir biçimde kendini ele vermektedir. Bu da, Amerikan kitle kültürü ve dünya politikasıyla oluşan kültürel egemenliktir.</p>
<p>Küresel süreçte kültürün akışıyla ilgili iki farklı kültür görün­tüsü tezi herkes tarafından kabul görmemektedir, örneğin Richard Peet (1986: 169) genel eğilimin, “dünyada tek bir kafa yapısı, tek bir kültür yaratılması ve bunun sonucu olarak insan tarihinin özgüllüklerinden akıp gelen yerel bilincin ortadan kalk­ması yönünde” olduğunu savunmaktadır. Küresel sürecin gide­rek yerel olanı kuşatması, bu tezin birçok haklı noktaya dayalı olarak geliştirildiği görüşünü güçlendirmektedir. Gelişmiş ileti­şim imkânları kültürlerin karşılaşmasına ve yan yana akmasına olanak tanımaktadır. Ancak küresel aygıtlar üzerindeki egemen­lik konusunda aynı oranda bir farklılaşmadan bahsetmek olduk­ça güçtür. Görüntüler ve sembollerle oluşan küresel kültür, gittik­çe homojen bir yapıya bürünmektedir.</p>
<p>Küreselleşme sürecine bağlı olarak oluşan uzam bir akışlar uzamıdır. Merkezinin olup olmadığı konusunda bir tartışma var­dır, ancak Amerikan kültürünün başatlığı, merkezsizlik tezini zayıflatmaktadır. Buna karşın merkezsizlik teorilerini destekle­yen gelişmeler de yok değildir. Özellikle kitle iletişim araçlarında­ki gelişmelerin, bilginin kentlerde sersemce dolaşmasına yol açmış olması; ekonomiler ve kültürlerin birbirleriyle doğrudan bir ilişki içine girebilmeleri ve sınırların, cephelerin nüfuz edile­bilir bir konuma gelmeleri bu görüşü destekleyen göstergelerdir. Son tahlilde, her iki gelişme de ulusal dil ve kültürler üzerinde sarsıcı etkiler yaratacak biçimde oluşmaktadır. Çünkü yaşanılan süreçte, bir yanda küreselleşen kültür ve öte yanda her türden yerel kültürler arasında artan iç içe geçiş ve karmaşık bir karşılık­lı etkiyi yerkürenin her bölgesinde görmek mümkündür. Yaşanılan bu süreçte kitle iletişim teknolojisinin yarattığı yeni araçların etkileri kuşkusuz önemli hale gelmektedir.</p>
<p>Amerikan kaynaklı küresel akış, giderek yerel olanı kuşatması altına almaktadır. Gelişmiş iletişim aygıtlarının desteğiyle küresel akış, kültürlerin karşılaşmasına ve yan yana akmasına olanak tamsa da, küresel aygıtlar üzerindeki egemenliğin gücü farklılık­ları yok sayabilmektedir. Çünkü görüntüler ve sembollerle oluş­turulan kültür, küresel akış içerisinde gittikçe homojen bir yapıya bürünmektedir. Kültürün küreselleşmesiyle birlikte, kültür ile sınırlı arazi arasındaki ilişki büyük ölçüde kopmuş olmaktadır. Yeni gelişmelerle birlikte ortaya çıkan etkileşim alanı ise yeni bir elektronik kültür uzamıdır. Dünyayı kuşatma arzusunda olan bu evrensel kültür uzamının yaratıcıları, yeni küresel kültür holding­leridir. Devasa fırsatlar ve artan maliyetler dünyasında daha önce olduğundan çok daha açık seçik bir biçimde görülen şey, boyut ile güç arasındaki ilişkidir. Bugün yeni düzende dünya kamuoyu­nu ve sosyo-kültürel norm ve davranışların şekillenmesini etkile­yen bilgi akışı, birkaç Batılı kültür holdinginin tekelindedir. Hemen hemen bütün uzmanların üzerinde ittifak ettiği beş medya devi bu bilgi akışını sağlamaktadır. Bunlar: (1) Yaklaşık 150 milyon okuyucuya hitap eden dergiler yayınlayan ve iştirak­çileri arasında dünyanın ileri gelen plakçı şirketi ve kablolu tele­vizyon şirketine sahip Time Warner Inc. (Amerika); (2) Bertelsman (Almanya), televizyon, kitap ve dergi yayıncılığı; (3) Rupert Murdoch’a ait New Corporation; (Amerika) gazeteler imparator­luğu ve dünyanın en büyük uydu televizyon ağma sahiplik; (4) Hachette Sa (Fransa); dünyanın en fazla, dergi ve kaynak kitabı­nın yayınlayıcısı ve (5) Capitol Cities/ABC Televizyonu (Amerika) (Morley ve Robins, 1995:111-113).</p>
<p>Uluslararası kitle iletişim araçlarının Batı dünyası, özellikle de Amerika tarafından denetlenmesi diğer kültürlerin marjinalleş­mesine yol açmaktadır. Filmler, televizyon ve radyo programlan, oyunlar ve müzik aracılığıyla belli normlar ve değerler yerleştiri­lerek bir yönlendirme yapılmaktadır. Ancak bu durum düşmanlı­ğı, ulusal çatışmayı ve terörizmi de tahrik edebilecek bir zemin oluşturmaktadır. Uluslararası kamuoyu, bu durumu reddetmek ve görmezlikten gelme yerine, kültürel ve sosyal farklılaşmayı, çeşitliliği kabullenmeyle belli bir dengede tutmaya çalışmalıdır. Yeni dünya düzeni, küreselleşme teorileriyle bu soruna cevap arıyormuş gibi görünmesine rağmen, özellikle Batı’nm üçüncü dünya ve Müslüman dünyaya karşı almış olduğu tavrıyla, farklılı­ğı ve çeşitliliği kabullenmenin ötesinde çatışmayı ve düşmanlığı tahrik etmektedir. Tahrik ve düşmanlıklarla oluşan tarafların mücadelesi ise eşit olmayanlar arasında yapılan bir mücadeledir. Eşit olmayanlar arasındaki rekabet, güçlünün lehine işliyormuş gibi görünse de, bu mücadelede güçlü olan da zarar görmektedir. Küreselleşme süreciyle ortaya çıktığı iddia edilen küresel kültür, yukarıda sözünü ettiğim eşit olmayanlar arasındaki etkileşimle­rin yarattığı akışlarla şekillenmektedir.</p>
<p>Hall’a (1998a: 48-49) göre küresel kültürün çeşitli özellikleri vardır, ama ikisi yaşananları anlama açısından önemlidir.</p>
<p>Bunların “birincisi, Batı merkezli olmaya devam etmesidir. (&#8230;) Yani, Batı merkezlidir ve daima İngilizce konuşur. İkinci en önemli özelliği ise kendine özgü türdeşleştirme biçimidir. (&#8230;) Farklılıkları özümseyerek daha büyük, her şeyi kapsayan ve aslın­da Amerikan tarzı bir anlayışı olan çerçevenin içine yerleştirmek istemektedir.” Bu perspektif, postfordist üretim tarzının en önemli toplumsal davranış sonuçlarından biri olan ‘tüketim kültürü’nün yaygınlaştırılması çerçevesinde, ekonomik faaliyetin küreselleşmesini amaçlamaktadır. Ekonomik faaliyetin küresel­leşmesi ise kültürel dönüşümle ilişkili bir süreci ifade etmektedir. Günümüzde işleyişini sürdüren bu süreç, bir anlamda evrensel kültürün üretimini öngörmektedir. Günümüzün küresel düzeyli gelişmelerini bu doğrultuda yorumlayanlar da mevcuttur, örneğin Morley ve Robins’e (1995:111) göre küreselleşme, “dün­yanın kültürel bütünleşmesi” yönünde bir inancı ifade etmekte­dir. Featherstone’a (1997:114) göre ise &#8220;öncelikle ‘üçüncü kültür­lerin’ sınırlandırılmış anlamı içinde bir küresel kültürün varlığın­dan söz edilebilir.”</p>
<p>Küresel kültürün, farklılıkları özümseyerek akması ve evrensel dünya kültürüne dönüşme inancı egemen biçimi oluşturuyor gibi görünse de, küremiz içerisinde varolan doğal ya da güçlü bileşenlerle inşa edilmiş farklılıklar sorun olmaya devam etmek­tedir. En azından kendisini ifade edecek yeni kimlik arayışı içeri­sine girmektedir ki, bu çaba küresel homojenleştirme politikası­nın işini zora sokmaktadır. Ayrıca küresel kültür, inşa edilen bir bütün olma iddiası taşıdığı için kendi yapısındaki müphemlikler ve hatta karşıt bileşenlerden dolayı da bir sorun yaşamaktadır. Kimilerine göre bu durum küreselin kendi içinde yerelin tahay­yülünü de beraberinde getirmesi olarak değerlendirilmektedir, örneğin Guibemau’ya (1996:133-134) göre “küreselleşme, ulusal kimliklerin kültürel homojenliğini bozarak sınırlamaktadır, fakat aynı zamanda yalnızca bireysel kültürlere kendilerini yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanma olanağı sunmakla yetin­memekte, bu kültürlerin yaşama, gelişme ve çeşitlenme hakkı talep edebileceği yeni kanallar da açmaktadır.”</p>
<p>Bu ikilemli durum, ulusal-küresel geriliminin temel alanını oluşturmaktadır. Gerilimin oluşmasına neden olan gelişme ise küresel düzeyde oluşturulmaya çalışılan küresel kültür empoze­sidir. Çünkü küresel kültür, ulusal kültürün dayandığı en temel unsur olan özfarkındalık (kendi ve öteki algılaması) değerini aşındırmaktadır. Küresel akış yoluyla homojenleştirme çabalan içerisinde tahayyül edilen küresel kültür, bütünsel bir kolektif kimlik biçimi olarak “küresel kimlik” oluşturma iddiasının yanın­da, varolan bütünsel kimliklerin parçalanmasını da hedeflemek­tedir. Çünkü küreselleşmenin bir bileşeni olduğunu ileri sürdü­ğüm yerelleşme anlayışı, yerel ve mikro ölçekli kimliklerin oluşu­munu kaçınılmaz kılmaktadır, örneğin küreselleşmeci bakışın homojen bir kültürü vurgulamasına karşılık, mikro ulusçu ve kökten dinci hareketler bu süreçte kendilerini yeniden tanımlayabilme imkânı bulmuşlardır. Oysa “gerek kökten dinci akımlar, gerekse mikro milliyetçi hareketler, dışarıya karşı ne kadar hoş­görü, ne kadar farklılaşmıştık, ne kadar çoğulculuk vurgusu yaparlarsa yapsınlar özünde tek boyutlu, türdeşlik vurgulayan arayışlardır” (Ayata, 1999:64). Bu durum, yerel kültürlerin kendi­ne özgü şartlan içinde halen önemli bir belirleyici olduğunun açık göstergesidir. Bu belirleyiciliğe rağmen kültürün küreselleş­me süreci yaşadığı da bir gerçektir. Ancak kültürün küreselleşme­si onun homojenleşmesi anlamına gelmemektedir. Çünkü homojenleşmenin çeşitli araçlarını (donatımlar, reklam teknikle­ri, egemen dil ve giyim tarzlan gibi) da kullanmaktadır.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki, kültür hangi özellikte olur­sa olsun -ister ulusal/yerel, isterse küresel- kimliklerin oluşu­munda en önemli faktörlerden biridir. Diğer bir ifadeyle kültür, kimlik oluşturmanın meşruiyet zeminidir, örneğin ulusal kimli­ğin oluşturulmasında ulusal kültürler önemli rol oynamıştır. Bugün yaşanılan küresel süreçte kimliklerin yeniden tahayyülün­de de kültürün etkili olduğunu görüyoruz. Hem kolektif hem de bireysel kimlikler için yeniden tahayyül, geçerli olan bir durum haline gelmiştir. Bu durumda küresel süreçte oluşacağı iddia edi­len küresel kültür, bir yandan kolektif kimliklerin kurgulanma­sında etkili olurken, diğer yandan mikro düzeyli ve bireysel kim­liklerin oluşumunun da önünü açmaktadır.</p>
<p><strong>Küreselleşme Karşısında Türk Dili ve Kültürü</strong></p>
<p>Tarihsel süreç içerisinde Türklerin özel olarak yaşadıkları iki büyük değişim süreci Türk dili ve kültürü üzerinde önemli etkiler bırakmıştır. Bunlardan ilki, yerleşik hayata geçişi de ifade eden İslamiyet’in kabulüdür. İslamiyet’in kabulünden sonra Arapçanın resmi dil olarak, Farsçanın ise bilim ve sanat dili olarak benim­senmesiyle Türk dili ve kültürü önemli değişiklikler yaşamıştır. Türklerin yaşadığı ikinci büyük değişim ise Tanzimat’la birlikte başlayan Batılılaşmadır ki, bu dönemde de başlangıçta Fransızca ve Almanca daha sonraki dönemlerde ise İngilizce, Türkçe ve Türk kültürü üzerinde önemli etkilere yol açmıştır. Türk tarihinin son iki yüzyıllık dönemi içinde dildeki değişme yönelimi, yeni kültür değişmeleriyle eşzamanlı bir süreç yaşamıştır. Tanzimat süreciyle birlikte girilen yeni kültür havzasının etkisiyle belirli bir değişim yaşayan Türk dili yeni bir yönelim kazanmıştır. 20. yüz­yılın sonlarına kadar devam eden bu süreç içerisinde sahip oldu­ğu yeni imaj ve içeriğiyle birlikte Türk dili, oluşan yeni kültürle belli bir etkileşim yaşamaktadır.</p>
<p>Türk dili ve kültürü, günümüzde ise öncekilerden daha farklı olarak yeni bir değişim yaşamaktadır ki, bu değişim sadece Türk toplumuna özgü değildir. Yeni süreç, küresel ölçekte meydana gelen gelişmeler paralelinde yaşanmaktadır. Dünyadaki bütün ulusal dil ve kültürlerin etkilendiği bu yeni süreç, küresel düzey­deki etkileşim ve iletişim araçları aracılığıyla şekillenmektedir. Küresel kültür araçlarının dili İngilizcedir, ancak daha ziyade görüntünün (imajların) egemenliğinde bir etkileşim yaşanmakta­dır. Böylece küresel kültür görüntüleri, ulusal dilleri dolaylı ola­rak da ulusal kültürleri etkisi altına almaktadır. Köklü bir tarihsel geçmişi olan Türk dili ve kültürü de bu süreç ve özelliklerden etkilenmektedir.</p>
<p>Küresel kültürün getirmiş olduğu yeni durum, evrensellikle tikellik arasında uzlaşmaya yol açıyor gibi bir görünüm ortaya koymuş olmasına rağmen, ulusal dil ve kültürler üzerinde dikkat çekici düzeyde gerilimler yaratmaktadır. Kültürün yayılmasında ve paylaşılmasında önemli bir işleve sahip olan ulusal dil olgusu, küreselleşmeyle birlikte önemli aşınmalara maruz kalmıştır. İletişimde zaman-mekân sorununun ortadan kalkmasıyla birlik­te, ulusal kitle kültürünün yerini küresel (Amerikan) kitle kültürü almaya başlamıştır. Bu durum iletişim alanında köklü değişiklik­lere yol açmaktadır. Çünkü küresel kitle kültürü, dilsel sınırlan hızla ve kolayca geçebilen, tüm dillerde anında konuşan görüntü­nün egemenligindedir. Ulus toplumlar ise bu durum karşısında bir şok yaşamaktadır. Şokun sarsıntısıyla birlikte, Türk Dil Kurumu &#8216;inin tavırlarında da izlendiği gibi, birtakım karşıt tepki­ler geliştirilmektedir.</p>
<p>Normal şartlarda kültür, dil aracılığıyla birikimli olarak gelişir ve tarihsel süreç içerisinde biçim ve içerik kazanır. Kazanılan yeni özellikler kültürün bütün unsurları üzerinde etkili olur. Ancak günümüzde görüntü ve imajların etkisinde kalan kültürün ‘biri- kimlilik’ özelliği zayıflamaktadır. Çünkü imajlar, tüketilen ve hafızadan kolayca kaybolan izlenimlerden ibarettir. İmajların oluşmasında etkili olan uydu yayını ve internet gibi günümüzün etkin kitle iletişim teknolojilerinin kurduğu küresel bilişim ağma entegre olma çabasındaki Türk dili ve kültürü, yeni gelişmeler­den nasibini almaktadır. Çünkü dilde kısırlaşma ve popüler kül­türün egemenliği gibi ulusal kimlik öğelerini aşındıran gelişme­lerle muhatap durumdadır. Özellikle dilin bu süreçte adeta bir şok yaşadığı söylenebilir. Çünkü dil, iç (ulusal) ve dış (küresel) olmak üzere iki kaynaklı bir etkileşimin ortasında kalmıştır.</p>
<p>Bu çerçevede Türkçe, biri dış diğeri ise iç dinamiklerden kay­naklanan iki ayrı tehlikeyle karşı karşıyadır. Tartışmalar da doğal olarak bu alanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dış dinamiklerle bağlantılı olan tehlike, Türkçenin ‘Amerikancalaşması’, yani gide­rek melez bir dile dönüşmesidir. Bu gelişme, Türkçenin giderek İngilizce sözcüklerin istilâsına uğraması, üstelik bunların bazılarının karşılığı Türkçede olduğu halde Türkçe sözcük yerine İngilizce sözcüğün yeğlenmesi biçiminde gerçekleşmektedir. Böyle bir gelişmeye karşı duyulan kaygılar aslında ne bugüne özgüdür ne de sadece Türkiye’de yaşanmaktadır. İkinci temel kaygının kayna­ğı ise iç dinamiklerdir: Güzel, düzgün ve doğru Türkçenin, özellik­le sözcük düzeyinde doğru söylenmesi ve yazılması, anlamının saflığı, cümle düzeninde de gramatik doğruluk bakımından bozulmaya uğradığı iddiasıdır (Mutlu, 1999:141-143).</p>
<p>Küreselleşmeyle birlikte sıklaşan sosyal, siyasal, kültürel ve teknolojik etkileşimler, İngilizcenin kullanımım kaçınılmaz hale getirmiştir. Bundan dolayı yabancı sözcük akımını tamamen engellemek hemen hemen imkânsızdır. Ancak bu noktada, dilde karşılığı olan ve halk arasında da yaygın olarak kullanılan sözcük­ler yerine, yabancı sözcükleri kullanmaya karşı önlemler alınma­sı gerekir. Dilin kullanımında yapılan yanlışlar, dilin cümle düze­nini ve gramatik yapısını bozduğu için bu konuda da gerekli önlemler alınmalıdır. Her iki durumda da dikkat edilmesi gere­ken temel unsurlar, kitle iletişim araçları ve ülkenin aydınlandır. Çünkü dilin gelişimi veya bozulması bu iki temel etkenle doğru- dan ilişkilidir.</p>
<p>Dil ile aydınlar arasında dilin gelişimi açısından önemli bir ilişki bulunmaktadır. Aydınların Türkçe üzerindeki etkisini tarih­sel süreç içinde görmek mümkündür. Osmanlı’nın ilk dönemle­rinde Arapça ve Farsça terkiplerin kullanımı, 19. yüzyıl sonların­dan itibaren Fransızca sözcüklerin kullanımı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise İngilizcenin kullanımı ve Türk dili üzerin­deki etkileri, tarihsel sürecin özelliklerine işaret etmektedir. Bugün de aynı etki varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Türkiye’de televizyonun geniş kitlelere ulaşması ise dilin kitle iletişim araçlarından nasıl etkilendiğini açık bir şekilde göster­mektedir. Çünkü televizyon, kullanılan kelime dağarcığını sınır­layarak geniş halk kitlelerini medyatik olan dilin kullanımına yöneltmektedir. Bu sorunun ortaya çıkmasında televizyonun yoğun etkisi, siyasal alanın da daralmasına paralel olarak özellik­le 1980-1990 yılları arasında görülmüştür. 1990’lı yıllardan itiba­ren iletişim araçlarındaki gelişmeler (uydu ve internet), sorunun daha yaygın bir şekilde devam etmesine neden olmuştur. Bütün dünyada birlikte yaşanan bu gelişmeler, dil üzerinde görüntünün egemenliği biçiminde kendini göstermiştir. Uydu yayınıyla tele­vizyonun, fiber optik kabloyla mikro-elektronik bilgisayarın bir­leşimi, insanları bilgi ve görüntü bombardımanına tutmuştur. Bu gelişmeler ulusal ve küresel popülerleşmeye yol açığı için, dil ve kültür de popüler olanla kuşatılmıştır.</p>
<p>Türkiye’de kitle iletişim araçlarında kullanılan dilin gün geç­tikçe bozulduğuna ve dilin kurallarından ayrı bir nitelik sergile­meğe başladığına tanık olunmaktadır. Bu yönde 1983’te yürürlü­ğe giren 2945 Sayılı Radyo ve Televizyon Kanunu’yla belirli önlemler alınmaya çalışılmıştır. Kanunun 5/g maddesiyle “kolay­ca anlaşılabilir, doğru, temiz ve güzel bir Türkçe kullanmak” esası getirilmiştir, ancak özel televizyonlar ve yazılı basın bu konudaki ilkelere uymayıp popüler alana kayarak dil ve kültür üzerinde kaygı verici bozulmalara yol açmaktadır.</p>
<p>Belirsizliklerin yeni tahayyülleri beraberinde getirmesine ve farklılık içinde aynılığı arayan özelliklerine rağmen küreselleşme bir olgu olarak toplumlara kendini adeta dayatmaktadır. Bu iti­barla artık dünya bir bütün olarak bazı küresel sorunları birlikte yaşadığı için, ortak çözüm bulmak zorunda olduğu bir sürece girmiştir. Bu yönüyle hiç kimse tek başına kontrolü elinde tuta­cak bir güce sahip değilmiş gibi görünüyorsa da, Amerika&#8217;nın egemenliği göz ardı edilmemelidir. İletişim araçları aracılığıyla dil ve kültür üzerinde yaratılan etkilerde, sözü edilen egemenliği görmek olanaklıdır. Esasında etkiler karşısında ne yapılacağı küreselleşmeye yüklenen anlamlarla ilgilidir. Eğer kürselleşme gerçekten dünyada ne var ne yok önüne katıp sürükleyen tektip- leştirici bir süreç olarak algılanıyorsa kültürel alanda buna diren­mek mümkün olamayacaktır. Buna karşılık, eğer küreselleşme farklı dillerin, farklı kültürlerin zenginleştirdiği bir dünya toplu- muna doğru yönlendirilebilecek bir süreç olarak görülüyorsa, o zaman yönlendirici müdahale, sürecin diline değil, bizzat niteli­ğine yapılması gerekir. Bunlar politik ve ideolojik sorunlardır. Çözümlemeleri ve cevaplan da politik bir duruşu, hem de evren­sel nitelikli politik bir tavrı gerektirir. Özetle alınacak tavırlar dil üzerinden değil, siyaset üzerinden yapılacak çözümlemeleri ve müdahaleleri gerektirmektedir (Mutlu, 1999:142).</p>
<p>Son tahlilde küreselleşme, dönüştürücü etkisiyle ulus-devlet- lerin ve ulusal kültürel kimliklerin egemenlik alanlarını aşındıra­rak yeni bir düzene geçişi ifade etmektedir. Gelişmeler ve geliş­melere verilen tepkiler, bu yeni sürecin küresel ve yerel olmak üzere ikilemli bir boyutu olduğunu göstermektedir. Bu ikilemli ilişki karşısında küreselleşme, günümüzün hâkim gücü olarak görülmektedir. Çünkü küresel aygıtların sağladığı her türlü akış yer küreyi adeta kuşatmaktadır. Fakat bu durum, Morley ve Robins’in (1995: 115-117) de ifade ettiği gibi, &#8220;yerelliğin önemi olmadığı anlamına gelmez.” Yeni bilgi ve iletişim şebekeleri ile bağlantılı olarak yerellikten kurtulma sürecinden bahsedilse de, bu mutlak bir eğilim olarak görülmemelidir. “Yer ve kültürün özgünlüğü terk edilemez, mutlak olarak aşılamaz.” Bu çerçevede yukarıda da belirttiğim gibi küreselleşme, aslında, yeniden yerel­leşme dinamikleriyle ilişkilidir. “Bu, yeni bir yerel-küresel bağ­lantısının, yerel uzamla küresel uzam arasında yeni ve karmaşık ilişkilerin oluşumudur.” Bu anlayıştan hareketle yaşadığımız dönemde yerelin ifade ettiği anlamı da abartmamak gerekir. “Geleceğe ait umutlarımızı, yerel ekonomilerin, kültür ve kimliklerin kurtarıcı özelliklerine bağlamamalıyız. Yerel olanı, bağıntı- sal ve göreceli bir kavram olarak düşünmek gerekir.” Çünkü yerel, bir zamanlar ulusal alanda önemli idiyse, şimdi ise anlamını küreselleşme bağlamında kazanmaktadır.</p>
<p>Bütün bu yaşananlar, küresel gelişmelerin etkisiyle birlikte yerele karşı yeni bir ilginin ortaya çıktığını göstermektedir. Bu anlamda yerelin yerini alan küreseli düşünmek yerine küresel ve yerel arasında yeni bir eklemlenme sürecinin başladığını düşün­mek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu yaklaşım çerçevesinde elektronik ortamda iletişim ağlarından akan sersem bilgi karşı­sında yerel önlemler alınmazsa, nerden aktığının çok fazla bir önemi olmayan bu bilgi, kültür üzerinde önemli tahribatlar yapa­bilir. Daha da önemlisi çok fazla dış kaynaklı bilgi tüketimiyle yerli kültürel ve siyasal kurumların meşruiyeti tehlikeye düşebilir. Ulusal sınırların önem ve engelleyiciliğinin ortadan kalktığını; artık insanların ulusal, bölgesel ve kültürel esaslara göre değil, elektronik esaslara göre bilişim ağlarına bağlanarak etkileşim yaşadıklarım iyi okuyarak dengeli önlemlerin alınması gerekir. Çünkü bu durum, toplumların kendilerini geleceğe taşıması açı­sından önem taşımaktadır. Türk dili ve kültürünün orijinalitesini, gelişmeler bağlamında koruyarak bu eksende gerekli değişim ve dönüşümlerin önü açılmalıdır. Gelinen süreçte ise yeterli önlem­lerin alındığı söylenemez. Bu alanda geliştirilecek yeni politika­lar, hem kuşatıcı bir kimlik tahayyülü açısından hem de dil kültür etkileşiminin özgünlüğünü koruması açısından yaşamsal öneme sahiptir.</p>
<p class="pr_header__heading">Mehmet Karakaş &#8211; Modernlik, Küreselleşme ve Türkiye’nin Kimlikler Evreni,syf:69-91</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[I]</sup></a><sup> ör</sup>&#8220;<sup>egin</sup> Türkiye’de özellikle müzik aracılığıyla Karadeniz’den Ege’ye ni            <sup>ya k</sup>^<sup>ar</sup>,<sup>bÜt</sup>,<sup>Ün kültürel</sup> özelliklerin taşındığı ve kendi-</p>
<p>nı Hissettirdiği görülmektedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/">Küreselleşme ve Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmaj Sorusunun Dönüşümü:Ekranlar Arasında Düşünmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Nov 2021 14:54:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[Emre Şan]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25552</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Doç.Dr.Emre Şan Kavramlar üreten ve onlarla iş gören felsefe için imaj bir tür sınırdır. İmaj felsefe için yabancı, anlaşılmaz hatta tuhaf görünebilir. Bu yüzden felsefenin imajla kurduğu karmaşık ilişkiyi bugün yeniden düşünmek yararlı olacaktır. Yolumuzu kaybetmeden ilerlemek için şu sorularla başlayalım: imaj neyi gösterir ve özellikle nasıl gösterir? İmajın görünüşe getirdiği şey nedir? İmaj [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/">İmaj Sorusunun Dönüşümü:Ekranlar Arasında Düşünmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25553 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/depositphotos_13876252-stock-photo-hand-presses-300x212.jpg" alt="" width="337" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/depositphotos_13876252-stock-photo-hand-presses-300x212.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/depositphotos_13876252-stock-photo-hand-presses.jpg 600w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Doç.Dr.Emre Şan</em></p>
<p>Kavramlar üreten ve onlarla iş gören felsefe için imaj bir tür sınırdır. İmaj felsefe için yabancı, anlaşılmaz hatta tuhaf görünebilir. Bu yüzden felsefenin imajla kurduğu karmaşık ilişkiyi bugün yeniden düşünmek yararlı olacaktır. Yolumuzu kaybetmeden ilerlemek için şu sorularla başlayalım: imaj neyi gösterir ve özellikle nasıl gösterir? İmajın görünüşe getirdiği şey nedir? İmaj gösterdiği şeyi temsil eder, onun yerine geçer ama onun görünüşe getirme gücü sadece namevcut olanı yeniden diriltmek değildir. İmaj aynı zamanda temsil ettiği şeyi yeğinleştirir, görünüşünü yoğunlaştırır. Temsil bu durumda hâlihazırda üzeri örtülü, gizli olanı açığa çıkarır. Gelgelelim modern dünyanın imajlarının kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırları bulanıklaştırması nedeniyle imaj şeyin fiilî varoluşunun yokluğu yerine bir tür mevcudiyet yanılsamasına yol açar. İmaj artık şeylerle bir benzerlik ilişkisine sahip olmayan sanal gerçekliktir. İmajların yüzeyi, cep telefonlarımız, bilgisayarlarımız ve kentlerimizi baştan başa donatan ekranlardır. Ekranlar imajın teknik ve sosyal görünürlüğünü sağlar. Bu ilişki teknolojinin yarattığı tarihsel bir kopuşa, dönüşüme işaret eder. Bu yüzden imajların gücünü düşünen bir felsefe bu sorgulamaya ekranların gücünü de dâhil etmelidir. Gelgelelim, Platon’un mağara alegorisinde gölgelerin görünüşe geldiği mağara duvarının doğru bilgi karşısındaki konumunu akla getirdiğimizde felsefe tarihinin ekranlara karşı tutumunu tahmin edebiliriz. Ne var ki, fotoğraf, sinema, dijital imajlar ve sentez imajlar felsefenin ekranlara karşı takındığı eski tutumları sarsmıştır. Dijital devrim ve modern teknoloji, Platon’dan beri felsefenin kendisinden uzaklaştırdığı ekranları düşünmeyi zorunlu kılar. Özellikle ekranların sunduğu sentez imajlar söz konusu olduğunda, imajın kendisini bir tür kopya olarak sunacağı “asıl” şeyden bahsetmek güçleştiği için imajın artık sadece taklit modeliyle açıklanamayacağı fikriyle yüzleşmemiz gerekir. Şu hâlde imaj sorusunu kendi yerinde ele almak için onun yabancılığını, tuhaflığını göze alarak, sorunun basıncını azaltmadan devam etmek gerekir. Öyleyse imajın gerçekten bir yeri var mıdır?</p>
<p>İmaj fenomeni hem çok anlamlılığı hem de heryerdeliği birlikte barındırır. Özellikle yirminci yüzyılın farklı sanat akımlarının imajları sergileme biçimleri (kolaj, <em>readymade</em>, <em>allover</em>, performans, enstalasyon ve video) imajın yeri sorusunu derinleştirmiştir. Elbette burada sorulması gereken bir diğer soru imajların zamansallığı sorusudur. Örneğin bir sanat eserine erişim hiçbir zaman anlık değildir ve belli bir veriliş tarzını varsayar. Sanat eserinin karşısında geçirdiğimiz zaman ile bir reklamın karşısında geçirilen zaman aynı değildir. Hatta sanatsal imajların alımlanışı çizgisel bir zamansallık öngörmez çünkü sanatsal imajlar ilk karşılaşmadan çok sonra kendilerine geri dönülerek anlaşılır hâle gelebilir. Fakat imaj sorusunu çetrefilli hâle getiren asıl mesele teknolojik devrimdir. Dijital teknolojilerin yükselişiyle imajın bir bilgilendirme aracı hâline gelip hüküm vermesine tanık oluruz.</p>
<p>İmajın enformasyon hâline gelişi<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_1" class="footnote_plugin_tooltip_text">1</sup></a></span>, imajın tarihinde daha önce görülmemiş bir dönüşüme yol açar. Tıpkı bir ressamın, resim yapmaya başlamadan önce boş bir tuvalin karşısında değil de hâlihazırda zihnindeki, çevresindeki ve atölyesindeki imajlarla ilişkide olması gibi modern dünyada bizler de günlük iletişimimizde imajlar tarafından sarıp sarmalanmış durumdayız. İmaj bombardımanı içindeki birey neyi özümseyip düşüncenin nesnesi yapacağına, neyi imaj akışına bırakacağına karar vermek durumunda kalır. Deleuze’ün ifade ettiği gibi ressamın imajları, ressam daha işine girişmeden, virtüel olarak zaten tablodadır. Ressam boş, beyaz bir yüzeyi doldurmaz aksine, tuvali imajlardan boşaltır, yeni imajlara yer açar, fazlalıkları atar.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_2" class="footnote_plugin_tooltip_text">2</sup></a></span> Dolayısıyla tanımlanması gereken şey, ressamın karşısındaki model değil, işe başlamadan önce hâlihazırda “verili olan” imajlardır. Bu verili imajlardan ve özellikle klişelerden hangilerinin ressama engel olduğu, hangilerinin ona yardımcı olacağı önemli bir meseledir. İmajın bir bilgi aracı hâline gelmesi benzer bir dramatik deneyimi modern insanın gündemine getirir. Fakat burada bir sorun açığa çıkar. Düşünmeye dayalı ve bilen özneyi dönüştüren teorik bilgi yerine imajların bilgisi tüketilebilir bir enformasyona dayanır. Bernard Stiegler’in ifade ettiği gibi dijital çağın enformasyonu tek kullanımlıktır, düşüncenin nesnesi olamaz ve kolektif olarak aktarılamaz.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_3" class="footnote_plugin_tooltip_text">3</sup></a></span> Gayri maddi üretim ilişkileri ve sınırsız enformasyon bağlamında imajlar, görünürlük endüstrisinin vazgeçilmez aygıtına dönüşür. Böylece görsellik dünyanın kumaşı hâline gelir. Bu yüzden imajlara dönmeyi hedefleyen bir sorgulama öncelikle onların yaşam dünyamız içindeki konumlarını ortaya koymaya çalışmalıdır.</p>
<p>Yaşam dünyamızın görünürlük alanı, hazır paketlerdeki ürünler gibi sunulan kitlesel medya imajları ve sadece başkalarının bakışı için var olan basmakalıp öznellikler ortaya çıkaran bireysel imajlar tarafından kuşatılmış durumda. Günümüzde giderek imajlarla dolu ve imajlara doymuş bir dünyada yaşıyoruz. Rancière’in ifade ettiği gibi, dijital imajlarla çevrelenmiş olduğumuz öncülü, imajın ötesinin olmadığı, her şeyin bir gösterilene dönüştüğü fikrine götürebilir.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_4" class="footnote_plugin_tooltip_text">4</sup></a></span> Her gün yaklaşık olarak üç milyar imaj sosyal ağlar aracılığıyla dağıtıma giriyor. Görünürlük alanı imajlarla kaplanmış durumda ve artık daha fazla imaja yer açamayacak, imajlar arasında boşluk bırakamayacak kadar dolmuş durumda. Küresel bir imaj ekonomisiyle, ya da <em>ikonomi</em>siyle<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_5" class="footnote_plugin_tooltip_text">5</sup></a></span> karşı karşıyayız. Toplumsal ilişkilerde karşılıklı tanınırlık için sözün yerine imajın geçmesi bu durumun sonuçlarından sadece biri. Peki bu durumla nasıl yüzleşebiliriz? Bu yeni durum karşısında kaygılanmalı mıyız? Elbette çünkü kaygı düşüncenin kaynağıdır. Dolayısıyla imajların aşırı üretiminin ve sınırsızca dağıtımının yaşam dünyamızı nasıl etkilediğini felsefenin konusu yapmamız gerekir. İmajları sınırsızca depolamak ve her anı kayıt altına almak geçmişi daha iyi hatırlayıp geleceğe hazırlıklı olmamızı sağlamaz. İmajın bize ne sunduğunu, nasıl verildiğini ve özellikle imaj eğitimini düşünmemiz gerekiyor. İmaj pedagojisi bir tür standart tüketim nesnesine dönüşen imajlara bakışın, onlara mesafe almanın ve onları deşifre etmenin eğitimi olmalıdır. Bu yüzden gelecekte akademinin kapısında şu yazıyı görebiliriz: “imaj bilimi” (<em>Bildwissenschaft</em>) bilmeyen giremez!</p>
<p>Şu hâlde imajların şeylerin yerine nasıl geçtiğini düşünmek yerine, imajların bize nasıl verildiğini ve bizim onlara nasıl eriştiğimizi yeniden düşünmek istiyoruz. Söz konusu sorgulama için imajlarla ilişkimizin nasıl başladığına odaklanalım. İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özellik sadece dil ya da akıl değil görünüşlere ilgisi ve imajlarla kurduğu ilişkidir. Agamben’in ifade ettiği gibi “İnsan imajlarla bizzat kendileri için ilgilenen yegâne varlıktır”.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_6" class="footnote_plugin_tooltip_text">6</sup></a></span> Hayvanlar da imajlarla ilgilenir fakat gördükleri şeyin bir imaj olduğunu anladıkları anda bu ilgileri sonlanır. Oysa insan imajı kendinde neyse o şekilde kavradığı anda imajla ilgilenmeye başlar. İnsanın görünüş olarak görünüşe sahici bir ilgisi mevcuttur.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_7" class="footnote_plugin_tooltip_text">7</sup></a></span>İmajlar yaratmak insanın en ayırt edici özelliklerinden birisidir ve imajla maddi dayanağı arasındaki ilişki mağara resimlerinden beri homo pictor’un dünyayı sembolikleştirmek için imaja yönelimini gizemli hâle getirir. Aslında mağara duvarı, kâğıt, ahşap, kumaş ya da dijital ekranlardan hangisi olursa olsun, imajın maddi dayanağı hiçbir zaman nötr değildir, aksine imajın sembolikleştirme rolüne indirgenemeyen dinamik bir boyutu bulunur. İmaj tarihçisi (<em>Bildhistoriker</em>) Aby Warburg’un ifadesiyle imajdaki maddi dayanak egemen bir varoluşa sahiptir ve pozitif ya da negatif, statik ya da dinamik ifadelerin kurucusudur.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_8" class="footnote_plugin_tooltip_text">8</sup></a></span>Dolayısıyla Warburg için fiziksel dayanak, imajın ortaya çıkışında, figürlerin üzerini doldurduğu basit bir yüzey olma işlevinden ziyade figüratif bir matris gibi işler.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_9" class="footnote_plugin_tooltip_text">9</sup></a></span>Dolayısla geleneksel görüşün aksine maddi dayanak, örneğin duvar, ne kadar pürüzsüz ve boş olursa temsil edilen şeyin imajının o kadar başarılı ve aslına sadık olacağı varsayımı tüm yüzeyler için geçerli değildir.</p>
<p>İmajın maddi dayanağı, imajların “üzerinde” görüldüğü statik bir yüzey değildir, Richard Wolheim’in deyişiyle imajın “içinde-görüldüğü” (<em>seeing-in</em>) yapıdır. İçinde görmek, belli bir konfigürasyon içinde hâlihazırda orada olandan fazlasını ya da başkasını, maddi dayanağın kusurlarına rağmen değil aksine onun sayesinde görmektir. Leonardo da Vinci gibi büyük ressamların açıkça farkında oldukları bu durumun en çarpıcı örneklerini, mağara resimlerini inceleyen antropologların gösterdiği gibi paleolitik sanatta bulabiliriz. İmajın fiziksel dayanağında gördüğümüzden fazlasını görmek ve hayal gücü sayesinde, önceden verili yarıkları ve kabartıları imaja dâhil etmek, temsil edilen figürlerin hatlarını öne çıkarır. Fransa’da bulunan Chauvet mağarasındaki mamut figürü ya da Lascaux ve Villard mağaralarındaki bizon figürleri böyle yapılmıştır. Paleolitik sanatçılar mağara duvarlarında basit bir jeolojik oluşum görmek yerine onun doğal kıvrımlarını, kabartılarını, pürüzlerini kullanıp figürlerin hatlarını yoğunlaştırmışlardır.</p>
<p>İmaj tarihinin deyim yerindeyse “tarih öncesi laboratuvarları”, Picasso, Miró, Klee, Ernst, de Staël gibi modern ressamların ve fenomenologların ilgisini çekmiştir. <em>Göz ve Tin</em> adlı eserinde Merleau-Ponty mağara resimlerindeki figürlerin sunumunu şöyle ele alır: “Lascaux’un duvarında resmedilen hayvanlar, orada kireçtaşı yarığının ya da kabartısının bulunduğu gibi bulunmazlar. Ama <em>başka yerde</em> de değildirler. Biraz önde, biraz geride, duvarın ustalıkla yararlandıkları kütlesine dayanmış, kavranılmaz bağlarını hiç bozmadan, onun çevresinde parıldamaktadırlar”.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_10" class="footnote_plugin_tooltip_text">10</sup></a></span>Bu demektir ki, maddi dayanağın rolü sayesinde imajın kendine has işleyişi ortaya çıkar. Lascaux’un duvarında resmedilen hayvan figürleri ancak temsil ettikleri hayvanların gerçek mevcudiyetleri ile aralarında bir farklılık, bir ayrım sayesinde bilince verilirler. İmaj ne hâlihazırda mekânsallaşmış bir duyusal verilişi ne de saf bir biçimi ortaya koyar. O resmedilen nesnenin biçiminin mekânla ya da maddi dayanakla karşılaşmasını bakışa sunar. İmaj görünürü derinleştirerek bakışı cezbeder ve naif algıya duyulan güveni sarsar çünkü imaj aslında şeyi değil onun yokluğunu taklit eder. Bu yüzden imaj hem bir şey hem de bir şey-olmayandır. O saf dokunulabilir olan ile tamamen hayal ürünü arasında bir yerdedir. Söz konusu olan gerçek bir gerçek-dışılık paradoksudur. Dolayısıyla imajın imkân koşullarını ve temel işleyişini bu paradoks üzerinden düşünmek gerekir.</p>
<p>Gelgelelim imajın günümüzdeki dayanağı, yani dijital ekranlar, imaj tarihçilerinin, antropologların ve filozofların dikkat çektiği paradoksu çözmek yerine derinleştirir çünkü artık dayanak gerçekliğin ikamet alanı hâline gelir. Bu durumu tahmin edileceği gibi pandemi üzerinden ele alabiliriz. 31 Mart 2020’de New York Times’ta çıkan “Coronavirus Ended the Screen-Time Debate. Screens Won”<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_11" class="footnote_plugin_tooltip_text">11</sup></a></span>(Corona virüsü ekran-zamanı tartışmasını bitirdi. Ekranlar kazandı) başlıklı makalede belirtildiği gibi pandemi ekranlarla olan ilişkimizi geri döndürelemez olarak değiştirdi. Ekranlar metinlerin, seslerin, görünüşlerin gerçek zamanlı paylaşımının zorunlu aracı hâline geldi. Artık deneyimimizin bir “ekran zamanı” var ve ekranlara mesafe almak eskisinden çok daha zor. Ekranların yaşamlarımızı işgal etmesinden, Facebook’un ve Twitter’ın sosyal ve politik hayatı manipüle etmesinden şikâyet ettiğimiz günler geride kaldı. Son bir yıldır sosyalleşmek ve çalışmak için ekranlara mahkûmuz. Fakat şu soruyu sormak için geç kalmış değiliz: ekranların sunduğu yeni olanaklar dünya ile kurduğumuz çoğul, çeşitli ve olumsal ilişkiyi taşıyabilir mi? Son bir yıldır görüleceği gibi bu sorunun cevabı şimdilik olumlu değil çünkü toplumsal yaşamdaki rastgelelik ve olumsallık neredeyse ortadan kayboldu. Toplumsal yaşamlarımız ortadan kalkmadı ama özellikle dijital ortamda yapılan karşılaşmalar bizleri daha planlı yaşamlara sevk etti ve Mallarmé’nin deyişiyle “karşılaşmanın dolaysız tazeliği”ni kaybettik. Karantina altında gerçekleştirdiğimiz karşılaşmaları ne kadar gerçek kılmaya çalışırsak çalışalım, bu platformlardaki başkaları hâlihazırda bir şekilde tanıdığımız başkalarıdır ve radikal başkalıkla karşılaşma olanağı gitgide azalır. Öyleyse ekranlar bize nasıl bir “ikamet tarzı” vadeder?</p>
<p>Bu soruya yanıt vermek için imaj ve logos farklılığından yola çıkabiliriz. Aslında ekranların sunduğu imajlarda kendimizi hiçbir zaman dilde olduğu gibi evimizde hissetmeyiz. Tam da bu evde olmama durumu, bir anlamda ekranlara fırlatılmış olmak felsefi bir sorgulama için başlangıç olabilir. Ekranlar arayüzler olarak işleyen yüzeylerdir. Özellikle dijital devrim sonrası ekranlar, başkalarıyla ve dünyayla iletişimimizin ana görsel arayüzleri hâline geldi. Dijital ekranlar, görünür ve görünmez olanın tarihsel, kültürel ve teknolojik olarak belirlenmiş bir dağılımını gerçekleştirir. Ekranın gösterme boyutu, görünür olanlara basit bir belirişten daha yüksek bir değer atfeder. Diğer yandan görünür boyut her seferinde görünürün arkasındaki, ekranın sınırlarının ötesindeki görünmeze gönderir. Görünür ve görünmez arasındaki bu yeni ilişki duyumsanır bir biçimde dünyada “ikamet etme” biçimimizi dönüştür. Dolayısıyla bu dönüşümün izlerini takip ederek sorduğumuz soruyu açabiliriz.</p>
<p>Dijital imajları sunan ekranlar artık sadece görsel temsilin aracılığını yapmaz, algıyı, arzuyu, imgelemeyi ve hatta bir biçimde düşünmeyi yönlendirir. Ekranlar sayesinde imajın bakışın sadece nesnesi değil aynı zamanda öznesi hâline geldiğine tanıklık ediyoruz. Bu anlamda bakışa nüfuz eden, onu yönlendiren ve eğiten imajlardan söz edebiliriz. İmaj, giderek düşünme ve diyalog işlevini kaybeden ve sadece iletişim aracına dönüşen dil ile rekabet edecek kadar kurucu bir role büründü. Gelgelelim imajların aşırı üretimi ve dağıtımı bir tür görsel kültür obezitesine yol açar. Fakat kültür bir tüketim nesnesi değildir, aksine tüketildiğinde toksik hâle gelir. Sokrates’in deyişiyle bilmediğini bilmeyen insanlar üretir. Bu yüzden modernliğimizin laboratuvarı olarak ekranlar, imaj yaratım ve aktarım biçimleriyle, felsefenin başından beri karşı çıktığı bir “kendini bilme” tarzı vadeder.</p>
<p>Sonuç olarak, ekranları düşünmek, kaybetmek üzere olduğumuz “toplumsal yaşantının olumsallığını” ve imajların dayattığı yeni “kendini bilme” tarzlarını ele almayı gerektirir. Bu iki meseleye elbette daha önceden farkında olduğumuz ekranın bağımlılık yaratan, asosyalleştiren, gerçeklik duygusunu kaybettiren, gerçeklik ve virtüellik arasındaki sınırları bulanıklaştıran ve ekran yorgunluğuna yol açan olumsuz taraflarını da eklemeliyiz. Bu yeni heteronomi durumunda insanların düşünme, yargılama, hayal etme gibi yaratıcı kapasitelerini ekranlara devretmesi tehlikesi ile karşı karşıyayız. Şu hâlde ekranlarla insani özelliklerimizi kaybetmeden, iyi bir yaşam, vita activa içinde yaşayabilir miyiz? Yoksa Thomas Berns ve Antoinette Rouvroy’un, Foucault’un izinden giderek adlandırdığı gibi veri tufanı ya da <em>Big Data</em>’nın (<em>Büyük Veri</em>’nin) getirdiği “algoritmik yönetimsellik”<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_12" class="footnote_plugin_tooltip_text">12</sup></a></span>altında mı yaşayacağız? Algoritmik yönetimsellik, bireysel dijital ayak izlerinin toplanması ile biriktirilen veriler aracılığıyla ortaya çıkan profillere dayanan yönetim ve iktidar biçimidir.</p>
<p><em>Big data</em>’ya dâhil veriler istatistiğe dayanan kolektif bir kategorizasyon sayesinde, bireyleri sınıflandırır ve davranışları yönlendirilir. Bu tarz bir kategorizasyon felsefenin aşina olduğu Aristoteles’in ya da Kant’ın yöntemleriyle değil, algoritmik otomatların aşırı hızlı performanslarıyla gerçekleşir. Dolayısıyla veri davranışçılığı öznel yetileri tümden saf dışı bırakacak bir nesnellik vaadiyle kendi hesaplanabilirlik mantığını dayatır. Bu yüzden buraya kadar ekranlarla ilişkimiz hakkında söylediklerimizi, dijital teknolojilerin getirdiği esneklik ve heryerdeliğe dayanan egemenlik biçimleri ile birlikte okumak gerekir. Ekranların önünde bulunanlar olarak bizler bu teknik sistemin alıcısı değil <em>Big Data</em>’ya yarayacak rasyonel tahminler üretmeye yarayan işlevler olarak bulunuyoruz. Veri hâkimiyeti bireyleşmeyi (<em>individuation</em>) ve birey-ötesileşmeyi (<em>transindividuation</em>) yani felsefenin peşinde olduğu paylaşılabilir teorik bilgiyi kesintiye uğratarak tek boyutluluğa ve anlamsızlığa yol açar. İşte bu yüzden Bernard Stiegler’in deyişiyle, ekranlar karşısında etkin düşünme yetimizi ve teorik bilgimizi kaybetmek istemiyorsak, onlara yeni bir hermeneutik bakış, yeni bir akılsallık vermenin yollarını aramalıyız.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_13" class="footnote_plugin_tooltip_text">13</sup></a></span></p>
<p>*Doç. Dr., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Felsefe Bölümü.</p>
<p>Sabah Ülkesi Dergisi,sayı:68</p>
<div class="speaker-mute footnotes_reference_container">
<div class="footnote_container_prepare">
<p><strong><span class="footnote_reference_container_label pointer"> Dipnotlar:</span></strong></p>
</div>
<div id="footnote_references_container_11235_2"> 1Türkçede hayal, resim, suret, görüntü anlamlarındaki “imaj” ve “imge” kavramlarının her ikisi de Latince imago sözcüğünden gelmektedir. Makalede imago’nun taklit, benzeşme anlamlarına ek olarak modern dönemde ortaya çıkan bilgilendirme ve enformasyon boyutunu öne çıkarmak için imaj sözcüğünü kullanacağım<br />
2 Gilles Deleuze, Francis Bacon: Logique de la sensation, Paris, la Différence,1996, s. 57.<br />
3 Bernard Stiegler, Taking Care of Youth and the Generations, çev. S. Parker, Stanford, Starford University Press, 2010, s. 184.<br />
4 Jacques Rancière, Görüntülerin Yazgısı, çev. Aziz Ufuk Kılıç, İstanbul, Versus, 2008, s. 4.<br />
5 Iconomy sözcüğü, 2020’de Paris Jeu de Paume müzesindeki The Supermarket of Images sergisinde imajların yaşamının üretim, depolama, dağıtım, değer gibi ekonomik boyutlarını adlandırmak için kullanılmıştır. Bkz. http://www.jeudepaume.org/<br />
6 Giorgio Agamben, “Le cinéma de Guy Debord”, Image et mémoire, Paris, Hoebeke, 1998, s. 6.<br />
7 İmajın nasıl sunulduğu  ve antropolojik açıdan nasıl ele alındığı konusunda çeşitli analizler için Hans Belting’in Bild-Anthropologie: Entwürfe für eine Bildwissenschaft (Munich, Fink, 2001) kitabına ve Aby Warburg’un 1924 ve 1929 yılları arasında hazırladığı Mnemosyne Atlası’na (Der Bilderatlas: Mnemosyne, Berlin, Verlag, 2000) bakılabilir. Ayrıca Zeynep Sayın’ın değerli kitabı İmgenin Pornografisi (İstanbul, Metis, 2003) ve Emmanuel Alloa’nın imaj teorisini güçlü bir şekilde tartışmaya açtığı Penser l’image dizisinin ikinci derlemesi Penser l’image II Anthropoloies du visuel (Dijon, Presses du réel, 2015) kitapları bu konuda önemli kaynaklar arasındadır.<br />
8 Aby Warburg, Tagebuch, WIA, IW.1, 885, Warburg Institute Archives, Londres. Akt. Emmanuel Alloa, Penser l’image II Anthropoloies du visuel, Dijon, Presses du réel, 2015, s. 9.<br />
9 Söz konusu ilişkinin bir benzerini heykel ve kaide için de söyleyebiliriz. Yirminci yüzyılda teknoloji, malzeme çeşitliliği ve mekân algısının dönüşümü sayesinde heykelin kaideden inme çabalarını ve her seferinde zemin, tavan ve duvar yüzeyleri gibi yeni kaide biçimlerinin ortaya çıkmasını bu tartışma içinde okuyabiliriz.<br />
10 Maurice Merleau-Ponty, Göz ve Tin, fr. çev. Ahmet Soysal, Metis, 2003, s. 36.<br />
11 Nellie Bowles, “Coronavirus Ended the Screen-Time Debate. Screens Won”, New York Times, 31 Mart 2020.<br />
12 Antoinette Rouvroy ve Thomas Berns, “Gouvernementalité algorithmique et perspectives d‘émancipation”, Réseaux, 2013/1 sayı 177, s. 163-196.<br />
13 Bernard Stiegler, The Neganthropocene, London, Open Humanities Press, 2018, s. 173.</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/">İmaj Sorusunun Dönüşümü:Ekranlar Arasında Düşünmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sulhi Ceylan &#8211; İnsanı Okumak &#8220;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Oct 2019 14:49:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çaresizlik]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[bakış ve anlam]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi ve eylem]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat ve sinema]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[hatırlamamak]]></category>
		<category><![CDATA[hayat ve kemal]]></category>
		<category><![CDATA[ideal]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[insan neden günah işler?]]></category>
		<category><![CDATA[Kelimeler]]></category>
		<category><![CDATA[olasılık]]></category>
		<category><![CDATA[sadelik]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Umutsuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[vazifeseki hürriyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23229</guid>

					<description><![CDATA[<p>maj Başkalarının gözündeki olumlu imajını düzeltmek için insan neler yapar diye düşündüğümde, karşıma hiç de sevinebileceğim bir tablo çıkmıyor. İnsan bir ömür imajı için çalışabilen bir varlık. ”Başkaları ne der?” korkusu insanı hayata bağlayan ve aynı zamanda hayatı ıskalatan bir hal. Çünkü başkalarına göre yaşanan hayatlar kişinin kendini tanıma ve bütünlemesinin önündeki en büyük engeldir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/">Sulhi Ceylan – İnsanı Okumak “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23230 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4-250x300.jpeg" alt="" width="250" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4-250x300.jpeg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4.jpeg 506w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></strong></p>
<p><strong>maj</strong></p>
<p>Başkalarının gözündeki olumlu imajını düzeltmek için insan neler yapar diye düşündüğümde, karşıma hiç de sevinebileceğim bir tablo çıkmıyor. İnsan bir ömür imajı için çalışabilen bir varlık. ”Başkaları ne der?” korkusu insanı hayata bağlayan ve aynı zamanda hayatı ıskalatan bir hal. Çünkü başkalarına göre yaşanan hayatlar kişinin kendini tanıma ve bütünlemesinin önündeki en büyük engeldir. Bir ömür yorulup usanmadan başkalarının gözündeki imajını ve saygısını daha iyi hale getirmek isteyen insan, kendi olamadığı gibi başkası da olamamaktadır. Ayrıca insanın kendisine saygı duyulmasını istemesinin altında salt saygı değil saygının sağladığı menfaatler yatmaktadır. Ah insan! Niyetlerinin arkasında bile başka niyetler saklayabiliyor.(s.19)</p>
<hr />
<p><strong>İdeal</strong></p>
<p>Max Feuerbach, ”Filozoflar farklı şekillerde dünyayı yorumladılar ama mesele onu değiştirmektir&#8221; derken asıl olanın dünyayı değiştirmek olduğuna vurgu yapar ve dünyayı anlama şekillerinin eğer dünyayı değiştirmeye etki yapmıyorsa çok da önemli olmadığını söyler. İnsan; eğer etrafını değiştiremiyorsa bir zaman sonra etrafının kodlarını benimsemeye başlar. Çünkü ideallerine sahip olamayanlar bir zaman sonra başkalarının ideallerine boyun eğerler.</p>
<p>Ve önceden karşı çıktığı hatta rahatsız olduğu hareketleri kendi yapar hale gelir. Ama sanırım Feuerbach meseleye yanlış yerden bakıyor. Onun, dünyayı değiştirmek gibi bir derdi var. Halbuki asıl mesele dünyayı değil kişinin kendi dünyasını değiştirmesidir. Kişi kendi dünyasını değiştirmedikçe hiçbir hakikate eremediği gibi köklü bir değişim de yaşayamaz.(s.21)</p>
<hr />
<p><strong>Hatırlamamak</strong></p>
<p>”İnsan neden günah işler?” sorusuna küllî bir cevap vermek gerekirse Allah’ı unutmaktan dolayı diyebilirim. Dolayısıyla insanın günah işlemesinin sebebi Allah’tan gafil olması, kendisine şah damarından daha yakın olanı unutmasıdır. Bu durumun sonucu ise insanın Allah’a değil, kendince güç atfettiği başka varlıklara dayanmasıdır. Fakat günah, günahı çağırır ve düşüş devam eder. Bir sonraki adımda kişi kendini hayatın başat unsuru olarak görmeye başlar. Yani aslolanın kendi otduğu vehmine kapılır. Gün içinde Allah’ı hiç hatırlamaz. Burada ise kibir yüzünü gösterir. Zaten kibir kendiyle savaşamamanın, kendiyle yüzleşememenin sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Kendi benini her şeyden üstün gören insanın ise Allah’ı hatırlaması zaten beklenmez.(s.25)</p>
<hr />
<p><strong>Gerçek Mutluluk</strong></p>
<p>Arthur Schopenhauer, insanın mutlulukla ilişkisini açıklarken şöyle der: ”Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır: Mutlu olmak için burada, dünyada olduğumuzu sanmak.&#8221; Halbuki yaratılış sebebimiz mutlu olmak değil, kulluk yapmaktır. Kul olmak ise marifeti yani tanımayı önceler. Bilmek kulluğun ana anahtarıdır bu bakımdan. Çünkü kişi karşısındakinin değerini ancak onu tanırsa anlayabilir. Peki, kulluk mutluluk getirmez mi, diyecek olursanız kulluk sadece mutluluk getirmez. Mutluluğun üstünde manevi duygu ve değerler de vardır. Mesela, huzur, teslimiyet gibi. Kulluk bir taraftan da insanın kendini bilmesi sonucu içinde savaşan güçleri tanımasıdır.</p>
<p>İnsan mutluluğun değerini acıyı tattıktan sonra bilir. Nefis sürekli mutlu olmayı isterken ruh, kişiyi metafiziğe yönlendirir. Çünkü gerçek mutluluk arzu ve şehvetlerin tatmininde değil, kalbin terbiyesindedir. Kalbin terbiyesi sonucu kişide huzur dediğimiz mutluluğun çok çok üstünde bir hal ortaya çıkar ki bu durum kişide varlıktan razı olmak hali olarak görünür.(s.26)</p>
<hr />
<p><strong>Perde</strong></p>
<p>İnsanın önündeki en büyük engel yine insandır, yani kendisidir. Öyle ki insan; kendi tutkuları sebebiyle kalbinden uzakta bir hayat yaşayabilir. Önyargıları, gelenek ve görenekleri ve geçmişi başlı başına engel olarak insanın önünde durur. Bu sebeple insan, eşya hakkında yanlış kanaatlere varır. Bu konuda Sadreddin Konevî hazretleri şöyle der: ”Perdeli insanlar eksiklik ve kötülük bulunduğu vehmiyle bazı şeylerde Hakk’ın güzelliğini göremezler. Bunların perdesi açılıp Hakk’a izafe edilmeleri sahih olduğunda, Hak onlara kemal süretini verir; böylece o şeyin celâl ve cemal tecellisinin mazharı olduğu görülür.&#8221;(s.28)</p>
<hr />
<p><strong>Umutsuzluk Çölü</strong></p>
<p>İnsan, kendi ile karşılaşmak istemez mi? Bu soruya Heidegger, insanın kendi ile karşılaşmamak için meşguliyet aradığını söyleyerek cevap verir. Çünkü insanın içinde bir umutsuzluk çölü vardır ve burada yalnız kalmamak için dışarısı ile oyalanır. Ben, insanın içindeki bu umutsuzluk çölünü; kendisini tanımamasının verdiği bir durum olarak anlıyor ve hayatı somuttan ibaretmiş gibi yaşamasının bir sonucu görüyorum. Yani hayatı soyutlamamaktan, fikrî plana geçememekten bahsediyorum. Kaldı ki akıl, kişinin içindeki bir nevi elçidir ve bu elçinin sufli arzulara uymakla görevini yapması engellenirse kişi içinde koskocaman bir umutsuzluk çölü oluşturabilir. Sonuçta ise bu çölden kaçmak için ayrıntılara boğulur. Kaldı ki cari sistem de zaten insanların fikrî boyutta değil duyusal, yani en alt boyutta hayatım devam ettirmesini sağlamaktadır.(s.30)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan Bir Hikayedir</strong></p>
<p>İnsan kendi hayatının işçisidir ve genelde ustası olamadan nefeslerinin sayısı biter. Çünkü insan olmak yılların üzerindeki etkisini, acıları ve sevinçleri birlikte değerlendirip bunların tümünden mana damıtmakla ilgilidir. Kendi derinindeki şeytanla yani kötülükleriyle yüzleşemeyen insanın tekâmülünden bahsedemeyiz. Böyle durumlarda hayat satıhta yaşanır yani denizin yüzeyinde. Halbuki inci denizin dibinde bulunur. Ne diyordu Martin Heidegger; ”Hayat hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.” Her insan kendi hayatının işçisidir dedik ya, işte bu hayat aslında bir hikâyeden ibaret. İnsanın kendi hikâyesini okuması ise başka bir insanın hikâyesini okumasına bağlı&#8230; Çünkü insan kendini bir başkasında tanır. Yani başka bir hikâyede. ..(s.32)</p>
<hr />
<p><strong>Âşığın Gıdası Sevgisidir</strong></p>
<p>Halvetiyye tarikatına bağlı Şemsiyye kolunun kumcusu olan ve kırka yakın eseri bulunan âlim ve ârif Şemseddin Sivâsî hazretlerinin Dîvân-ı Şemsî’ndeki bir beyit şöyledir: &#8220;Zahmına merhem dilersem derde dermân bulmayam / Sensizin cân ister isem cana cânân bulmayam” Zahm yara, cânân ise sevgili anlamına geliyor. .. Aşık için sevgilinin açtığı yara bile değerlidir. Çünkü yara sevgiliden kaynaklanmıştır. Bu sebeple o yaramn tedavisi için uğraşmak aşığa yakışmaz. Zira âşık bir an bile aşkından başka bir şey düşünemez ki nerede kaldı yarasını tedavi ettirsin!</p>
<p>Bu sebeple olsa gerek âşığın gıdası sevgisidir. Her dem sevgisinden beslenen âşığın tek derdi kavuşmaktır. Çünkü kavuşmak sayesinde ikilik biter ve tevhid narası âşığın tüm bedenini sarar. Bu manayı Yunus Emre hazretleri şöyle anlatır: ”İkilikten usandım, birlik hanına kandım / Derd-i şarabın içtim, dermanım yağma olsun.&#8221; Bu beyitte de dermanım sadece sevgilide olduğu ve onun harici her şeyin ise âşığın katında hiçbir değerinin olmadığı son derece veciz bir şekilde anlatışmış. Mana bir, çünkü özlem bir. Davasını ve özlemini bir eyleyenler manada da bire ererler.(s.41)</p>
<hr />
<p><strong>Kelimelerden Bir Dünya</strong></p>
<p>Kelimelere yaslanan ve hatta kelimelerden ibaret olan bir hayat yaşıyoruz. Bize anlatılan ve bizim de inandığımız bir dünya. Başkaları tarafından yapılmış tanımlarla dünyayı anlamlandırıyor ve tatmin oluyoruz. Halbuki hiç bir tanım için gayret etmemiş, hiçbir şeyi tanımlamaya uğraşmamışız. Her şey kolayca çözülsün, dünyanın anlamı nedir, gibi koskocaman soruların cevabı bize hazır gelsin istiyoruz. Ve gelen cevapları da hemen kabulleniyoruz. Oysa anlam, kişiye özeldir ve bu anlamı kişi kendi içindeki mücadele ve gayreti sonucu bulur.</p>
<p>Hazır cevapların kişiye tatmin sağladığı, vesveselerini dindirdiği doğrudur ama hazır cevaplar, hiçbir zaman kişinin kendini bilmesini sağlayamaz. Üstüne üstlük sağlayamadığı gibi bir de kişinin içindeki araştırma ve merak duygusunu öldürdüğü için insanı zamanla uysallaştırır ve koyunlaştırır. Kısacası çilesini ve derdini çekmediği hiçbir tanımı kişi kendine mal edemez.(s.43)</p>
<hr />
<p><strong>Hayat ve Kemal</strong></p>
<p>Varlığı tanımak aynı zamanda kelimeleri tanımaktır. Çünkü biz varlıkla ilişkiyi kelimeler üzerinden kurarız. Manadan insana uzanan köprünün adı kelimelerdir. Kelimeler anlamın taşıyıcısı ve kabıdır. Anlam kendini kelimede saklar. Fakat anlam, her zaman kelime kabına sığmak zorundadır çünkü başka türlü kendini gösteremez. Bu sebeple kimse zihninde tasarladığı tüm manaları anlatamaz. Anlatamaz çünkü kelimeler kifayet etmez.</p>
<p>Kaldı ki kelimeler zaman içinde anlam değişmesine uğrar, evrilir aynı insan gibi. İnsan da kemale koşan, bu koşma esnasında -ki buna hayat diyoruz-, değişen ve değiştikçe idrak çeperi genişleyen bir varlıktır. Bu sebeple bir kişinin yirmi yıl önceki düşüncelerini savunması, kişinin kendine yapabileceği en büyük kötülükler arasındadır. Kemale varmayan her hareket nâkıstır. Kelimeler ve insanın kaderi bu sebeple bir yerlerde buluşur. Anlamını hakiki manada yansıtamayan kelime nâkıs olduğu gibi kemale doğru koşusundan vazgeçen insan da eninde sonunda pişman olacaktır.(s.45)</p>
<hr />
<p><strong>Bakış ve Anlam</strong></p>
<p>”Her okur, okurken kendisini okur” der Marcel Proust. Bu cümlenin ana fikrini şöyle ifade edebilirim: Dünyaya gözlerimizle bakarız. Yani her nereye baksak, kendi geçmişimizle oraya nazar ederiz ve bu geçmişe göre bakışımız anlam kazanır. Bu sebeple aynı yere bakan farklı gözler farklı anlamalara gebe kalır. Kitap okurken de durum aynıdır.</p>
<p>İnsanların bilgi, kültür ve zekâlarının farklı olması ve bunların yanında gelenek, göreneklerin de değişik olması sebebiyle aynı kitabı okusalar bile aynı sonuçları çıkartmazlar hatta çıkartamazlar. Çünkü insanın geçmişinden ve ön yargılarından soyunup ”objektif&#8221; olmasını beklemek beyhude bir çabadır. O halde insana düşen kendi görüşünün en doğru ve kâmil olduğunu iddia etmek değil, diğer görüşleri de anlamaya çalışmaktır, en azından saygı duymaya gayret edilmelidir.(s.48)</p>
<hr />
<p><strong>Edebiyat ve Sinema</strong></p>
<p>Merak; görünen olayların arka planına geçmek, hakikat ile yüz yüze gelmek için arzu duymak demektir. Bir şeyi anlamak, bilmek için heves duyarız. Fakat insanın en çok bilmeyi istediği şeylerin başında kendisi gelir. Edebiyat ve sinema da günümüzde insanın kendini bilmesi için eğildiği bir alan haline geldi. Başkalarının yaşadığı hayatlarda kendini bulmak, ya da yaşamadığımız hayatlara konuk olmak için roman ve hikâyeler okur, filmler seyrederiz. Geçmişimizdeki karanlık bir noktanın açığa çıkması için kim bilir kaç hayata konuk olmamız gerekiyor?</p>
<p>Heveslendiğimiz hayatın mutluluğunu kim bilir kaç roman karakterlerinin yüzünde görmek için satır aralarında dolaşıyoruz. Kurgulanmış hayatlarda kendi gerçekliğimizi arıyor ve bir türlü kendimizi aramaktan vazgeçmiyoruz. Edebiyat ve sinema bu bağlamda sadece araçtır. Amaç her zaman insanın kendisi&#8230; Şunu da eklemeliyim insan için en şaşırtıcı hallerden biri de kendisinde yeni bir şeyi/bilgiyi keşfetmesidir.(s.50)</p>
<hr />
<p><strong>Kelimeler</strong></p>
<p>Kelimelerle konuşuruz ve kelimelerle birbirimizi anlamaya çalışırız. Peki bu karşılıklı anlaşma yüzde yüz sağlanabilir mi? Ben bu konuda şüpheliyim. Çünkü her bir kelime konuşanın zihninde farklı manaları ve göndermeleri taşır. Kişinin ağzından çıkan her kelime o insanın kişiliğini, deneyimlerini, yaşantısını ve inancını giyinir ve bu sebeple aynı kelime farklı kişilerde farklı anlamlara gelir.</p>
<p>İletişimsizliğimizin bir sebebi de budur. Dolayısıyla kullandığımız her kelime aslında bizi taşıyan mana kaplarıdır. Kendi gerçekliğimizi kelimelere yediriyor ve karşımızdaki kişinin bizi anlamasını bekliyoruz. İşin garibi karşımızdaki kişi de bizden aynı sonucu bekliyor.(s.53)</p>
<hr />
<p><strong>Vazifedeki Hürriyet</strong></p>
<p>Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası kitabında hürriyet ve vazife arasında bir ilişki kurar ve şöyle der; &#8220;Hiçbir şey bilmediğinizi bilecek kadar çok bilgi, derin bilgi, ilâhî bilgi mi elde etmek istiyorsunuz? Her şeyi ve bütün varlığı sevmeyi öğreniniz. Bu ulvî sevginin şartı, her an bir vazifenin emri altında bulunduğunu bilmek, her an kendinden bir fedakârlık beklendiğini göze almak, her gün yeni bir hizmete hazır olmaktır. Hiçbir hizmete söz vermeden serâzat, kendi zannınca hür yaşadığını söyleyen insan, hakikatte bir esirdir; içgüdülerinin ve her günkü hasis menfaatleriyle alışkanlıklarını kımıldatan kuvvetlerin esiridir.”</p>
<p>Bu pasajda insanın irade sahibi olmasına da vurgu yapılıyor. Çünkü insan kendi iradesini kullanıp görev ve hizmet aldıkça içindeki nefis denen canavarla savaşabilir ve asıl hürriyete ulaşabilir. Dolayısıyla devlet, millet ve din gibi değerler uğruna vazife yüklenmek, elini taşın altına koymak, kısacası insanın kendini bir davaya adaması her hâlükârda insanın manevi olarak gelişmesine katkı sağlarken aynı zamanda yanlış hürriyet anlayışlarından da uzak kalmasını sağlar.</p>
<p>Zira hürriyet her istediğini yapabilmek, hiçbir kurala bağlı olmamak olarak tanımlanırsa bu ancak hayvanların hürriyet tanımı olabilir. Bu noktada ızdırap çekmek kişiyi yolundan engelleyen bir durum değil bilakis lokomotif gücündedir. Yani kişinin kendini adadığı dava uğruna ızdırap çekmesi, kişiyi yücelten bir şeydir.</p>
<p>Çünkü ”büyük hareketler, büyük ıstırapların eseridir.”(s.60)</p>
<hr />
<p><strong>Boşluk Doldurucusu İnsan</strong></p>
<p>Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur. Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir.</p>
<p>Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın Ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran&#8230; İbnü&#8217;l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.61)</p>
<hr />
<p><strong>Sadelik</strong></p>
<p>Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur.</p>
<p>Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir. Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran&#8230; İbnü&#8217;l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.65)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan</strong></p>
<p>”İnsan nedir?&#8221; sorusu felsefenin ana sorularından biridir. Platon, ”İnsan, iki ayak üzerinde duran tüysüz bir hayvandır” der. Diyojen, hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında, ”İşte Platon’un insanı!&#8221; diye halka teşhir eder. O halde insan sadece maddesiyle yani bedeni ile insan olamaz. Yoksa hindi de insan sayılırdı. İnsanı insan eden maddesinin içindeki yani bedeninin içindeki ruhudur, kalbidir. Ama kalp derken de kozalak şeklindeki et parçasından bahsetmiyorum.</p>
<p>Ne diyordu Pascal: ”Bana filozofların değil, peygamberlerin tanıttığı Allah lazım.”(s.69)</p>
<hr />
<p><strong>En Büyük Günah</strong></p>
<p>Bir insanın kendine yapabileceği en büyük günahın ne olduğunu düşünürken İbnü’l-Arabî hazretlerinin Fütühâtü ’l-Mekkiyye’sinde yazdığı şu cümlesine denk geldim: ”En büyük günah, kalbin ölümünü getiren şeyi ortaya çıkarmaktır. Kalp, sadece Allah’ı bilmemekle ölür. Cehalet dedikleri şey de budur. Çünkü kalp, Allah’ın kendisi için seçtiği evdir. Bir kimse, evi kötüye kullanarak ev ile evin sahibinin arasına girer. Bu kimse en çok kendisine karşı hata etmektedir. Zira evin sahibinden gelecek nimetten kendisini, evi O’na bırakmayarak mahrum kılmıştır. İşte bu cehaletin mahrumiyetidir.&#8221;</p>
<p>Bu son derece çarpıcı pasajda bence iki önemli noktaya vurgu yapılıyor. Birincisi, insanın manevi ölümünün Allah’tan uzaklaşmak olduğu ve ikincisi ise cehaletin sanılanın aksine mutluluk değil mahrumiyete neden olduğudur. Kalbinin sesine kulak vermeyenlerin bu dediğimizi komik bulacakları âşikârdır ama hayat sadece dünya hayatından ibaret değildir ve insan da sadece zevklerinin peşinde koşacak kadar basit bir varlık değildir. İbnü’l-Arabî hazretlerinin cümlesinden cehaletin kişinin kendisine bile kötülük yapmasına ve büyük mahrumiyetlere düşmesine sebebiyet verdiği anlaşılıyor. Halbuki insan en çok kendisini sever.(s.76)</p>
<hr />
<p><strong>Değişme</strong></p>
<p>Hürriyetin kanaatkârlıkta olduğu söylenir. Elbette doğrudur, isteklerimizi ne kadar azaltırsak nefsimize, yani benimize karşı o kadar özgür oluruz. Gerçek değişimler içten gelen değişimlerdir. Dışarıdan, zorlama değişimler palyatif olup kalıcı olmaz. Bu sebeple, ”Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa hayat son bulur. İçten bir güçle kırılırsa hayat başlar” denir.</p>
<p>Evet, bu da doğrudur. Değişimin başlaması yani insanın kendinde değişime gitmesi için öncelikle kendine teşhis koyması gerekir. Çünkü hasta olduğunu bilmeyen insan doktora gitmez ve dolayısıyla da ilaç kullanmaz. O halde ilk basamak teşhis, ikinci basamak ise niyettir. Yani kişinin kendini değiştirmeye niyet etmesidir. İşte yine geldik niyete. O halde hayatı, niyeti düzeltme süreci olarak tanımlayabilirim.(s.85)</p>
<hr />
<p><strong>Olasılık</strong></p>
<p>Felsefî bir terim olarak olasılık, hakikatin bilinemeyeceğinden yola çıkarak yüksek oranda gerçekleşecek olanla iktifa edinilmesini salık veren görüştür. İçinde ihtimal barındırır ve bu ihtimal bizi bazı önlemler almaya götürür. Olasılıkta ”gerçeğe benzerlik, kanı, akla yatkınlık” vardır. Alphaville filmindeki bir karakterin şu cümlesine bakalım: ”İnsanlar olasılıkların köleleri haline gelmişler.” Hayatlarımızı gelecekte olabilecek olasılıklar üzerine kurarız.</p>
<p>Mesela, eğer bir işte çalışıyorsak ve işten memnun değilsek yeni bir iş ararız ama içimizdeki ses, ”Eğer işten çıkarsan buradan daha iyi bir iş bulamazsın, borçlarını ödeyemezsin” dediğinde ister istemez bu durumun olasılığını düşünür ve niyetimizden vazgeçeriz. Sanıyorum derdim anlaşıldı. Olasılıklar hayatımızı kısıtlayan, Özgürlüğümüzün önüne set çeken durumlardır ve bu olasılıkları hayatta tutan ise kişinin kendisidir.(s.88)</p>
<hr />
<p><strong>Adalet</strong></p>
<p>Klasik ahlâk kitaplarında hikmet, şecaat ve iffetin toplamından, adalet erdeminin ortaya çıktığı anlatılır. Çünkü hikmet, yerinde ve kararında karar vermekden; şecaat, kişinin gazap kuvvetini yöneterek akla uymasından ve iffet ise şehvetin akıl tarafından edeplendirilmesinden ibarettir. Dolayısıyla bu erdemlerin imtizacından adaletin ortaya çıkması gayet doğaldır ki adalet, zulmün zıddı olup hakikate uygun davranmaktan ibarettir. Ve yine adalet, herkese ve her şeye hak ettiğini vermektir. Mesela, kişi nefsinin her istediğini yaparsa kendisine zulmetmiş olur. Çünkü kendine adaletli davranmamış, bir ruhu olduğunu görmezden gelmiş ve de “muamele gücünün itidali&#8221; olan adalete uymamıştır.(s.95)</p>
<hr />
<p><strong>Belirsizliğin İlacı</strong></p>
<p>Felsefede; sözcük ve terimlerin sınırlarının kesin olarak bilinememesi hali, belirsizlik ilkesi ile açıklanır. Yarının ne getireceğinin bilinememesi ve yarın ile ilgili belirsizlikler insanları çalışmaya ve biriktirmeye iter. Aslında buradaki belirsizlik insanlarda bir korku oluşturduğu gibi umut da oluşturmaktadır.</p>
<p>Fârâbî bu sebepten ötürü korku ve ümidi, insan eylemlerinin ve davranışlarının temel dinamiği olarak görür. Yarının ne olacağının insan açısından karanlık olması ve başımıza gelen olayların hikmetini kavrayamamamız sebebiyle insan ya korku ya da ümit içinde olur. Bir anlamda korku ve ümit hayatın akışını sağlar. İşte burada inanç devreye girer. Yarının yani ahiretin olduğunun bilgisi insanı rahatlatan ve ferahlatan bir bilgi olmasının yanında ümit vadeder ve korkuyu defeder.(s.97)</p>
<hr />
<p><strong>Öğrenilmiş Çaresizlik</strong></p>
<p>Öğrenilmiş çaresizlik deneme cesaretini kaybetmektir. İnsanın defalarca deneyip başarısız olması sonucunda bir somaki denemesinde de başarısız olacağını öngörmesi sonucu denemeyi bırakması, yenilgiyi kabul etmesidir. Kurtuluşun mümkün olmadığına, çarenin bittiğine dair inancı doğuran öğrenilmiş çaresizlik, kişinin önceden Öğrendiği bilgi ve tavırların daha sonra yanlış olduğunu anlasa bile otomatik olarak yapmayı sürdürmesine sebebiyet verir.</p>
<p>Bu bağlamda öğrenilmiş çaresizlik bilinçsizliğin bilinç halidir. Yenilgiye şartlanmaktan ibaret olan bu hal aslında insan tarafından kasıtlı olarak tekrarlanır. Açıkçası insan kendini kandırmakta pek mahirdir. Kendince mutlu yaşamak ve benzeri sebeplerle insanın başvurduğu bu hal aslında çaresizliğin öğrenilmesi değil insanın kendini ve kabiliyetlerini görmezden gelmesinden başka bir şey değildir.(s.108)</p>
<hr />
<p><strong>İmkansız Dünyalar</strong></p>
<p>Nefes aldığımız dünyanın içinde insanın kendi dünyasını oluşturması her geçen gün imkânsız bir hal alıyor. Çağımızın ana özelliği insanı güncelin içinde boğmak ve ayrıntıda kaybolmasını sağlamak. Her yerden ama her yerden mâlumatlar yağıyor üzerimize, haber istilası da çabası. Güncel olaylar ne yapıp edip bir şekilde bizi içine çekmeyi başarıyor. Hayallerimiz ve umutlarımız satılığa çıkmış vaziyette. Hayatın içinde olmak adına insan hayatın içinde bir nesne halini aldı.</p>
<p>Bu nesnenin düşünmesine ve sorgulamasına fırsat verilmiyor. Yeninin saltanatı altında her gün kendi özünden bir şeyler kaybediyor. Geçmiş sadece bir nostaljiden ibaret kaldı. Tek gerçek gelecek! Gelecek için geçmiş ve şimdi katlediliyor. Her şey daha güzel olacak diye diye elimizdeki ”şimdi” de yok oldu. Halbuki insan gelecekte değil anda yaşar.(s.113)</p>
<hr />
<p><strong>Yaralar</strong></p>
<p>J. Cocteau&#8217;nun, ”Yaralarımdan başka bir şey sergilemedim&#8221; cümlesini ilk okuduğumda bu sözün en çok da yaralarımızı sakladığımızı sandığımızda doğru olduğunu farketmiştim. Çünkü her saklama aslında göstermedir. Her kaçış aslında yakalanma ve her örtme aslında soyunmadır.</p>
<p>Kendimizi sakladıkça, duygularımızı dibe ittikçe, en zayıf yanlarımızın üstüne beton attıkça gerçek benliğimiz ortaya çıkıyor. Zira insan biraz da sakladığıdır, örttüğüdür, yaralarıdır. Evet insan sadece yaralarını sergileyebilir ve bu hal son derece insanidir. Ve evet insan, kendini kandıra kandıra yaralarını sergiler.</p>
<p>Ne diyordu şair, &#8220;İnsan olan yerlerim çok ağrıyor.”(s.118)</p>
<hr />
<p><strong>Bilememenin Bilgisi</strong></p>
<p>Modern zamanlar, aynı zamandan bilginin egemen olduğu zamanlar olarak da tanımlanabilir. Ama modern zihniyetin bilgiye bakış açısı ile kadim geleneğimizin bilgiye bakışı arasında dağlar kadar fark var. Mesela, modern zihniyet bilginin güç olduğunu ve bu güç ile doğanın insanın hâkimiyetine girmesi gerektiğini söyler. Ama İbnü’l-Arabî hazretleri asıl bilginin ”bilememenin bilgisi” olduğunu bunun da ”hayret” olduğunu söyler.</p>
<p>Bu sözde, öncelikle insanın acziyetine vurgu yapılmaktadır. İkinci olarak, bilginin sahibi Allah’tır ve kuluna bu bilgiyi öğreten yine O’dur. Bilgi, insana doğaya hükmetme gücünü değil hikmet ile kendini ve kâinatı kavrama yetisini kazandırmalıdır. Aynı zamanda bilgi merhamet doğurmalıdır. Bu merhamet ise doğayı zapturapt altına almayı değil varlıklara şefkat göstermeyi gerekli kılar.(s.127)</p>
<hr />
<p><strong>Bilgi ve Eylem</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en büyük âlimlerden Taşköprülüzâde Ahmed Efendi; aklın ölü olup bilgiyle hayat bulacağım, bilginin ölü olup arzuyla dirileceğini, arzunun cılız olup okumakla cılızlıktan kurtularak güçleneceğini, okumanın örtülü olup ilmî tartışmalar (münazara) sonucu ortaya çıkacağım, münazaranın ise verimsiz olup ancak eylemle velüd olacağını söyler.</p>
<p>Bilgi ve eylem tevhit olduklarında yani birleştiklerinde beraberce artar. O halde eylemsiz bilgi eksik olduğu gibi, bilgisiz eylem de eksiktir. Bilginin üretilmesinin ve bilginin hayat bulmasının ana şartı, eyleme dönüşmesidir. Sadece düşünce boyutunda kalan ve hayatta karşılığı olmayan bilgi, eksik kalmaya mecburdur. Bütün bu cümlelerimi şuraya getireceğim; kişi, Allah&#8217;ı bilmeye kendinden yola çıkar.</p>
<p>Kendini bilmek içinse doğanın bilgisine ihtiyacı vardır. Bir diğer önemli konu ise kişinin, kendini başkalarıyla tanımasıdır. Şehrin meydanı kişinin kendisini unutmasına sebep olacağı gibi aynı şekilde kişinin kendini bilmesine de neden olur. Şehir çokluğu simgelere, insan ise kadim bilgiye göre küçük bir âlemdir.(s.131)</p>
<hr />
<p><strong>Tekrar Perdesi</strong></p>
<p>Düşünce, bilinenden bilinmeyene doğru bir seyir izler. İnsan, yeni bir bilgi elde etmek için bildiği eski bilgiler üzerinde düşünür, bağlantılar kurar ve bu sayede bilinmeyen bir bilgiyi bilinir hale getirmiş olur. Kısacası bilgi; bilinmeyenden, bilinenler vasıtasıyla sağlanır. Bilinmeyene ulaşmayı tetikleyen durum ise insanın içindeki meraktır. Kapalı kapıların, yani maveranın her zaman insanoğluna cazip gelmesidir başka bir deyişle. Bunun arkasında ise insanın sıkılan bir varlık olması yatar.</p>
<p>Sürekli tekrar, insanın içini sıkar ve bu durum yeni tekrarlar bulmaya iter insanı. Halbuki insanın hayatı sürekli tekrarlar üzerine kurulmuştur. İnsan her gün uyur, sonra uyanır, yemek yer, çalışır vb. Bu döngü biteviye devam eder. O halde bütün bu tekrarların üzerinde olan bir şey olmalıdır. Yani tekrarlanmayan bir şey&#8230; İşte insanın asıl aradığı da budur. Tekrar perdesinin arkasındaki o şey&#8230; Tekrar perdesi ile kendini gizleyen ve ancak bu perdeyi farkedip perdenin arkasına geçmek için gayret edenlere kendini gösterecek olan. .. Sonuç olarak; tekrar, insanın kendisini de tekrarlamasına yol açar. Sadeliğin ihtişamını görmek için insanın aklının ve kalbinin sesine kulak vermesi gerekir.(s.142)</p>
<hr />
<p><strong>Başkalarının Mutluluğu</strong></p>
<p>Ya mutluluk denen o büyülü şey bir çocuk oyuncağıysa? Mutlu olmak için hayatını ortaya koyan insan, mutluluğun acılar vadisinin ortasında konakladığını bilmiyorsa? Gerçek mutluluğun dünyada gerçekleşeceğini sanan insan, mutlu olacağım derken hayatın geçtiğinin farkında değilse? Anı yaşamayı mutluluğa ulaşma amacıyla öteleyen insan, aslında mutluluğun tâ kendisini öteliyorsa ve bu durumun gafiliyse?</p>
<p>İsteklerinin giderilmesiyle, yani tatmin edilmesiyle iç rahatlığına ulaşacağını düşünen insan, isteklerin bitmeyeceğini bilmiyorsa ve sürekli isteme hastalığına yakalandıysa? İnsanın kendini mutlu kılmak adına yapmayacağı hiçbir şey kalmadıysa? Mutluluğu şöhrette, mülkte, makamda bulacağını sanan insan, bu isteklerine ulaşınca içindeki o koskoca boşluğu dolduramıyorsa? O halde artık başkalarının mutluluğu için çalışmanın vakti gelmiştir. Başkalarını mutlu ederek kendini de mutlu kılan insan, asıl mutluluğun kendini gerçekleştirmek olduğunun da farkına varacaktır. Ama istersen sen yine mutluluğu değil, huzursuzluğu seç. Çünkü huzursuzluk seni bir ömür teyakkuzda tutacaktır.(s.147)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan: ”Ölüme Doğru Varlık”</strong></p>
<p>İnsanı, diğer varlıklardan ayıran bir yönü de öleceğini biliyor olmasıdır. Çünkü insan ”Ölüme doğru varlıktır.&#8221; İnananlar için ölüm bir son değil, bilakis bir başlangıçtır, başka bir varlık boyutunda ebedi yaşama başlangıç&#8230; İnsanın ölümle yeni bir hayata geçişini Hindistanlı şair Tagore şu benzetmeyle anlatır: ”Annesini emen çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başlayınca anne onu teselli etmek üzere sağ göğsünden alarak sol göğsüne yerleştiriverir.” Öleceğini bilen ve bu idrak içinde yaşayan insan için de Ölüm dünyadan ahirete geçiştir. Bu sebeple ölüm hayata değer katan, hayatı ve güzelliklerini daha iyi algılamamıza sebebiyet veren bir imkândır. Evet, ölüm bir son değil çok büyük bir imkândır insan için.(s.163)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/">Sulhi Ceylan – İnsanı Okumak “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmaj ve Takva</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jul 2019 10:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İmaj ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Barbarasoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23067</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Modern insan, kimliğini en ziyade imaj yoluyla oluşturuyor. İmajlar, tüketim toplumunun satın alınabilir nesneleri olarak imaj -maker’lar tarafından piyasaya sunuluyor: “Bana imajını göster sana kim olduğunu söyleyeyim.” Geleneksel insanın hayat tasavvurunda mihenk taşı olan “yalan dünya” imgesi modern insanın bilincinde de var, fakat dünyanın geçiciliğini hatırlatmaktan ziyade, oyun içinde oyunun meşruiyetini arttırıcı bir muhtevaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/">İmaj ve Takva</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23080 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva-300x158.jpg" alt="" width="423" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva.jpg 500w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Modern insan, kimliğini en ziyade imaj yoluyla oluşturuyor. İmajlar, tüketim toplumunun satın alınabilir nesneleri olarak imaj -maker’lar tarafından piyasaya sunuluyor: “Bana imajını göster sana kim olduğunu söyleyeyim.”</p>
<p>Geleneksel insanın hayat tasavvurunda mihenk taşı olan “yalan dünya” imgesi modern insanın bilincinde de var, fakat dünyanın geçiciliğini hatırlatmaktan ziyade, oyun içinde oyunun meşruiyetini arttırıcı bir muhtevaya bürünmüş olarak. Karşısındakinin önce nazarında, sonra zihninde bir iz bırakabilmek için kendi bedenini tekrar tekrar yeniden inşa etme yoluna gidiyor modern insan. Yani oynuyor. Kendi bedeniyle oynayarak Önce kendine, sonra başkalarına, kendi bedenine dair öyküler anlatıyor. Anlatılan öykülerin olumlu olması şart değil. Muhatabın zihninde bırakılacak izin olumlu bir iz olmasının şart olmaması gibi. Asıl olan dikkat çekmek ve fark edilmek. “Farkı fark etsin!” diye diğerleri, imajın sürekli yenilenmesi, değiştirilmesi gerekiyor. Maskeler çarpıcılığını kaybettiğinde yüze dönüşme tehlikesi taşırlar çünkü. Oysa modern insan tek bir yüzünün olmasından ziyade binlerce maskesinin olmasını tercih eder. Her yeni maske bir önceki maskeye yüklenecek sorumluluğu bertaraf eder böylece.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Bilimdeki her gelişme insanın kendini ve dünyayı algılama biçimini yeniden düzenliyor. Kopernik devrimiyle birlikte dünyanın kâinatın merkezi olmadığını, öteki gezegenler içinde bir gezegen olduğunu öğrenen insan ile dünyayı kâinatın kalbi, insanı da dünyanın kalbi olarak algılayan insan arasındaki muazzam uçurum, hayatın takvadan imaja doğru yön değiştirmesinin sebebi. Alem ile insan arasında kurulmuş olan “Alem büyük bir insan, insan küçük bir alemdir” sözü modern bilimden sonra insanların zihnindeki yerini başka değerlere terk etti.</p>
<p>İnsanın yapıp ettiği her eylemin âlemi, âlemdeki her hareketin insanı etkileyeceği hakikati, kuantum fiziği ile birlikte yeniden ortaya konulmaya çalışılsa da, modern insanın algısı asla Kopernik öncesi kâinat algısına dönmeyecek. Çünkü âlem ile insan arasına, tefekkürün içe dönük nazarından ziyade bilimin, ölçüp-biçen, dünyayı hesaplarla daraltan anlayışı girmiştir.</p>
<p>Modern öncesi dünyada her şeyin azı makbuldur. Zamanın yavaş ilerleyen ritmine uygun olarak insanlardan az hareket etmeleri, az yemeleri, az uyumaları fakat çok düşünüp çok ibadet etmeleri beklenir. Gösteriş ve ululanma “çula çaputa” itibar etme ruhun hastalıklı hallerine delalet eden ipuçları olarak görülür. Uyuma, karnını doyurma, gaye değil hayatın merkezi olan kalbin işleyişini sağlayan vasıtalardır. Çünkü akl eden kalbdir. Ve akl eden kalb; dünya ile ahiretin bileşik kaplar misali azalıp artan dengesinin, ahireti merkez kabul eden bir anlayışla sürüp gitmesini sağlar. Can bedende misafirdir ve bedenin misafire zarar vermesini engellemek amacıyla bedenin zevk aldığı her türlü faaliyet perhiz yoluyla sınırlanır. Ruhun kanatlanıp uçması için bedenin alabildiğine sınırlandırılması ilkesi geçerlidir.</p>
<p>Baudrillard “modern dünyada fakirler dışında herkesin diyette” olduğuna dikkat çeker. Fakat modern dünyanın diyetinin amacı ruhun ebedî huzuru yakalamasına vesile olacağı inancın</p>
<p>dan değil, bedeni ebedî kılmak anlayışından kaynaklanmaktadır. Modern dünyanın diyet listeleri, bilimin ölüme çare bulacağı güne kadar beden makinesini dinç ve taze tutma rüyasını vaad etmektedir.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Bilimdeki her yeni buluş kâinatı yeniden resmetmiştir. “Göz herkesi görür kendini göremez” ilkesi fotoğraf makinesinin icadıyla yeni bir anlam kazanmıştır. Gözün görüp tefekkür edişi, tefekkürün kalp gözüne meyledişi “fotoğraflanan” dünyada yavaş yavaş azalmıştır. Görüp hayret etme, hayretinden yere düşme, makine gözüyle mesaiye başlayan hayat algısında artık rastlanılmayan davranışlar arasına girmiştir.</p>
<p>John Berger, 1839’da kamera icat edildiği sırada August Comte’un “Pozitif Felsefeye Giriş” kitabını tamamlamakta olduğuna dikkat çekerek pozitivizm ile kameranın birlikte büyüdüğünü söyler. Berger’in dikkatimizi çektiği bu noktadan bizim topraklarımızda fotoğraf makinesi ile karşılaşan ilk kuşağın tepkisini anlamamız kolaylaşır.</p>
<p>Fotoğraf makinesiyle ilk tanışan dindar kuşak “suretini kâğıt üzerine çıkartmamak” üzere tercih kullanmıştır. Pozitivist dünya algısına katkıda bulunmayı reddetmiştir böylece. Suretini elimizde tutamadığımız atalarımız ya yok olma hürriyetine kavuşmuşlardır, ya da eserleriyle varolarak, eserlerinin izdüşümünden her kuşağın kendince tasavvur edebildiği oranda yeniden varolmuşlardır. Mimar Sinan mesela bizim hafızamızda Süleymaniye kadar muhteşem değil midir? Tabiî, ya da sunî ışığın huzmesi altında elimizde poz poz resimleri olan Sinan, hafızamızdaki muhteşem resmine her faninin kendince ölçüp biçtiği oranda daima yeniden sahip olabilir miydi?</p>
<p>Fotoğraf makinesinin merceği başlangıçta masum bir icat gibidir. İlk ortaya çıktığında kimseler dünyanın bir mercek yüzünden bu kadar değişeceğini düşünmemiştir. Bu mercek sayesinde göz herkesi gördüğü kadar kendini de görmeye başlamıştır. Suya düşen akis, ya da aynadaki yansıma değildir kâğıt üzerindeki suret. Gözün kendisine, dünde kalmış kendisine, aynı zamanda asla göremeyeceği yedi kat göklerin derinliklerine bakmasıdır.</p>
<p>Kevin Robins “Vizyon teknikleri ile gören ile görülenin aynı mekânda, aynı zamanda olma mecburiyetinin ortadan kalktığına” işaret eder. Gören ile görülen arasındaki ortak zamanın ve ortak mekânın yok olmasıyla; modern insanın, bedeninin daima gençe gösterildiği ve böylelikle gerçeğin değil görüntünün esas alındığı anlayışın, hâkim dünya algısı haline gelmesi arasında doğru bir orantı vardır.</p>
<p>Birbirini her daim gören insanlar gönül muhabbetinin etkisiyle ne kendilerinin ne de her gün görüşmeye devam ettikleri diğer insanların zaman içindeki yıpranmışlığını fark ederler. Her şey yavaş yavaş olmuştur. Yüzdeki çizgiler, bedenin güçten düşen hali, dünyanın gidişi doğrultusunda olması gerekenlerin olduğu kabulü içinde anlaşılır. Fotoğrafın icadıyla başlayan ve her geçen gün bir yenisi eklenen Vizyon teknikleri ile birlikte, insan dündeki kendisi ile bugündeki kendisini mukayese ederken, çizgilerin bedeli olması gereken ruhî tekâmülün resmini gösteren bir alet olmadığı için tercihini dündeki kendinden yana yaparak daima genç kalmanın, genç gibi görünmenin derdine düşmüştür.</p>
<p>Boudrillard post-modern dünyanın anahtar kelimesi olarak “gibi olmak” kavramı üzerinde durur. Olmanın yerini “gibi olmak” aldığında bedenin oyun gücü bir kat daha artmış olur. “Gibi olmak” doğrudan görüntü ile gerçekleştirilebilecek bir kimliktir. “Gibi olmak” bedenin başkalarıyla mukayese edilerek içine düştüğü mutsuzluk halinden, kostüm, makyaj ve gençlere özgü jest ve mimikler yoluyla teselli edilerek çıkarılmaya çalışılmasıdır.</p>
<p>”İnsanın dünyayı ve kendini bir başka gözle -yani makinenin gözüyle- görmeye başlamasından sonra görmek idrak etmenin basamaklarından biri olmaktan çıkmıştır. Görmekle başlayan idrakin yerini görmekle başlayan yenilgi almıştır. Modern insan bir taraftan dündeki kendisiyle bugündeki kendini mukayese etmesi neticesinde kendi bedeni karşısında yenilgiye uğramakta, diğer taraftan aralarında zaman ve mekân farkı olan, ama kendisine göre daha genç, daha güzel, daha bakımlı -bunların toplamı başarı ile eşdeğerdir- hiç tanımadığı ama “gördüğü ve haberdar olduğu” diğer insanlar karşısında yenilgiye uğramaktadır.</p>
<p>Dünyanın ölçülebilir, tartılabilir sayılabilir bir maddeye dönüşmesi fotoğraf makinesinin icadıyla yol almış, vizyon tekniklerinin ulaştığı son noktada, sanal olanın gerçeğin yerini aldığı bir uçuruma gelip dayanmıştır.</p>
<p>Dünyaya bir kamera ardından bakılmaya başlanmasıyla birlikte uzaktakiler yakın, yakındakiler uzak olmuştur. Görme, görüp idrak etme kameranın vizörüne bırakılmıştır. O ne derse odur. Dünya sadece gösterilenden ibarettir. “Gösterilen” Platon’un mağara metaforunun ikinci bir eğreltilemesi olarak ortaya çıkar böylece. Dünya hayatında zaten rüyada olan insan, fotoğraf makinesinin merceğinden itibaren gelişen “görme teknikleri” ile rüya içinde rüya, oyun içinde oyun oynamaya başlar. İcat edilen her görme tekniği ile birlikte hakikatin peçesi bir kat daha kalınlaşır. Her icat kalp gözünü daha yoğun bir biçimde devre dışında bırakmaya meyleder.</p>
<p>Modern dönemde ahireti unutup dünyayı merkez alarak yaşamaya çalışan insanların yerini, post-modern dönemde; bilgisayar aracılığıyla yaratılan sanal âlemi merkeze alan, dış dünyayı, yani öteki insanlarla ilişkiyi gerektiren dünyayı dışarıda bırakarak ekrana, yani oyuna hapsolmuş insanlar aldı. Hayat bir metafor olarak oyun değil artık; doğrudan bilgisayar ekranı vasıtasıyla karışılan, içinde olunan bir oyuna dönüştü.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Vizyon teknikleri uzaktakini yakınlaştırıp yakındakini uzaklaştırırken dünya küçük bir köy haline gelecek kadar küçüldü; fakat kapı komşusu, nasıl yaşadığı bilinmeyecek kadar uzağa düştü. Allah’ın yaratmış olduğu kul olarak “bir tarağın dişleri” gibi birbirinin aynı olan insanlar takvadan imaja doğru seyreden ahir zaman yolculuğunda insan olma paydasında eşitlenmek yerine, para paydasında eşitlenmeyi tercih etti. Hayat parası olanların ne kadar parası olduğunu gösterebilecekleri bir sahneye dönüşürken, parası olmayanlar sanki paraları varmış gibi görünerek, yani imaja sığınarak hayat sahnesinde starlaşamayanların tesellisini icat etti.</p>
<p><strong>V.</strong></p>
<p>Allah’tan korkun, takva üzerine bulunun.” (Maide/108)</p>
<p>“Ey insanlar, gerçek şu ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sadece birbirinizle tanışıp kaynaşmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefli, en yüceniz takvada en ileri olanınızdır. Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat/13)</p>
<p>“Ey iman edenler, eğer Allah’tan korkup takvaya sarılırsanız, 0 size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir marifet ve nur verir, suçlarınızı örter, sizi yarlığar, Allah büyük lütuf ve ihsan sahibidir..” (Enfal/29)</p>
<p>“Kim Allah’tan korkup takvaya sarılırsa Allah ona bir kurtuluş, bir çıkış yolu ihsan eder; onu, hatırına gelmeyecek yerlerden de rızıklandırır.” ( Talak, 2-3)</p>
<p>“Haberiniz olsun ki Allah’ın veli kulları (dostları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, sonsuzlukta da onlar için müjdeler vardır&#8230;” (Yunus 62-64)</p>
<p>“İman çıplaktır, elbisesi takva, süsü utanmak, meyvesi ise ilimdir.” (Hadis-i Serif)</p>
<p>“Kıyamet günü mizana konan iyiliklerin en ağırı takva ve güzel ahlâktır.” (Hadis-i Şerif)</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>&#8216;Kâinattaki “sırlar” bilimin gözüyle ifşa edilmeye başlandığında insanlar Allah’ı kâinatın dışına çıkarmaya meyletti. “Tanrı öldüyse her şey mübahtır” anlayışıyla yaratıcı karşısında duyulan hicap ve korkunun yerini kulların icat ettiği korkular aldı.</p>
<p>Ayet-i kerimelerin ışığında, tasavvuf kitaplarında takva daima korku ile birlikte anlaşılır. Avam Allah’a şirk koşmaktan korkarak takvaya sarılırken, havasın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme endişesi içinde hassasiyet kazanır. Hz. Ebu Bekir’in “Haram faslından olan bir şeyi işlemiş olmayalım diye helal faslından yetmiş faslı terk ederdik” sözü bu hassasiyetin derinliği konusunda sahabe ile ahir zaman ümmetini mukayese imkânı verir. Sahabe helalleri bile “ya haramsa” diyerek terk etmeye meylederken ahir zaman Müslümanları haramları helal kılacak fetvaların peşinde.</p>
<p>Sahip olunması gereken (modern) imajlar için, takvanın dindarların gündeminden çıkması şart. Çünkü takva varsa imaj yok, imaj varsa takva. Biri kulların bakışında değer kazanacak görüntüye teşne, her gün yeni bir hayalin peşinde koşarken, diğeri sadece Yaratıcının göreceği bir konumda saklıyor kendini. İmaj kendisine dışarıdan bakan gözlerin etkisine açık, takva bütün gözlerden kurtulup kalp gözünde saklanacak kadar etkilerden muaf.</p>
<p>İmaj görünmenin, daha çok görünmenin öncelendiği bir dünyanın ürünü. Takva görüntülerden kurtularak hakikate ulaşmaya meyledenlerin, kendini “Allah dostu” olarak var etmeye çalışanların rehberi.</p>
<p>İmaj bir maske olarak ortaya çıktığı andan itibar en derhal eskimeye mahkúm. Takva kafa gözünden saklandığı için, kalp gözünün koruyuculuğunda kemale ermenin basamaklarında yenilik ve eskilikten münezzeh. Çünkü hakikatin yenisi ve eskisi yok.</p>
<p>Fatma Barbarasoğlu &#8211; İmaj ve Takva,syf.13-21</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/">İmaj ve Takva</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
