<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İletişim | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/iletisim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 11 Jun 2023 11:41:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İletişim | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yeni Evlilik Beklentileri ve Etkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Jun 2023 11:41:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvahid Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Evlilik Beklentileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26441</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyiyle tastamam olması umulan bir tasavvur ve bek­lenti, çoğunlukla evlilikle ilişkilendirilmektedir. Büyük oranda toplumsal beklentiler ve görgüler tarafindan şekillenen evlilik ilişkisi, bir birlerini imrendirme ve kıyaslama ile de oluşabil- mektedir. Eşlerde, birinin diğerinden maddiyada, fiziksel gü­zellikle ve birtakım uyumlu kişilik özellikleriyle değerlendi­rilmeye başlandığı gözlenmektedir. Kadınların erkeklerle ilgili statü ve ekonomik varlık aradıkları, erkeklerin de [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/">Yeni Evlilik Beklentileri ve Etkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-22006 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg" alt="" width="386" height="195" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 386px) 100vw, 386px" /></p>
<p>Her şeyiyle tastamam olması umulan bir tasavvur ve bek­lenti, çoğunlukla evlilikle ilişkilendirilmektedir. Büyük oranda toplumsal beklentiler ve görgüler tarafindan şekillenen evlilik <u>ilişkis</u>i, bir birlerini imrendirme ve kıyaslama ile de oluşabil- mektedir. Eşlerde, birinin diğerinden maddiyada, fiziksel gü­zellikle ve birtakım uyumlu kişilik özellikleriyle değerlendi­rilmeye başlandığı gözlenmektedir. Kadınların erkeklerle ilgili statü ve ekonomik varlık aradıkları, erkeklerin de daha çok kadınlardan bekledikleri görsel güzellik kriterlerinin çoğunun bazı toplumsal zeminlerde kabul gördüğü söylenebilir. Aşırı beklentili ve talepkâr yaklaşımların ise, psikolojik olarak kişi­sel haklılıkla ve layık olmayla/hak etmeyle ilgili bir benmer- kezcilikle ilişkili olabileceği de belirtilebilir.</p>
<p>İçinde bazı abartılar içerse de eşlerin birbirleriyle ilgili bek­lentileri, zamanın değişimiyle ya da şartlarıyla gelişen bir nite­lik taşıması normaldir. Para gibi bir servetin, umulan bir mut­luluğa hizmet edeceği varsayımı, her zaman gerçeklik göster­memektedir. Belki görece kısa, anlık, geçici haz ve muduluk- ların, ekonomik durumla oluşması mümkünken, sadakat ve kanaat gibi evlilik doyumu ve eşlerin mutluluğunu daha doğ­rudan etkileyebilen etkenlerin göz önünde tutulması da ge­rekmektedir (Çağ, 2013).</p>
<p>Özellikle modern insanın ihtiyaç algılarını sosyal medyalar ve reklamlar etkilemekte ve “keşke benim de olsalar” artmak­tadır. Bu kışkırtıcı tüketim gösterilerinin ticari bir reklam ol­duğu bilinse dahi sürekli maruz kalındığı için çoğu defa etki- lenilmektedir. İzleme ve gözetleme kültürü ve alışkanlığı için­de görülenin, istenilen bir şeye dönüşmesi kolaylaşmaktadır.</p>
<p>Ruhsal bakım ve manevi güç kaynakları eksik olduğunda sabır, kanaat, şükür, rızk, nasip, kısmet yerine kıyaslama bir­çok insan için huzursuzluk nedeni haline gelmektedir. Yukarı doğru sosyo-ekonomik karşılaştırmalar huzuru bozarak ihti­yaç algısına tavan yaptırmaktadır. Rızk inancı, emanet bilinci ve imtihan sırrı gibi manevi ve inanma yaklaşımları ile fanilik farkındalığı da kişiyi koruyucu mekanizmalar olarak destek­lemelidir. Fakat var olanla yetinme, insani-manevi değerler iş­levselliğini kaybetme riski içinde olduğu için, kişiyi vahşi, re­kabetçi, kapitalist, materyalist dünyadan korumada bazı so­runlar görülmektedir.</p>
<p><strong>Dindarlık ve Evlilik Doyumu</strong></p>
<p>Dinin eviilik-aile yaşamı konusundaki yaklaşımı, genellikle dengeli ve koruyucu bir anlayışa dayanmaktadır. Evlilik kararı ile hem her iki eşin birbirine karşı hak ve hukukunun sevgi ve saygı temelinde oluşması, hem de yetiştirilecek çocuklar için üstlenilecek görev ve sorumlulukların paylaşılması ön görül­mektedir. Belirli bir dindarlık seviyesindekilerin dinin önerdiği sınırlar ve yönlere dikkat etmekle mutluluğa, sadakate, bağlılı­ğa, uzun süreli ilişkiye daha önem verdikleri belirtilmektedir. Evlilikte uyuma, mutluluğa, düşük boşanmaya, evlilik dışı cin­selliğe, aile içi şiddet davranışlarına karşı dindarların yine dik­katli olmaları beklenmektedir. Dinin ilişkileri düzenleyen kural ve değerlerin, ilişkinin negatif yöne evrilmesini engelleyebilecek detaylı düzenlemeler içerdiği bilinmektedir (Fard vd., 2013).</p>
<p>Eşler arasındaki benzer dini yönelim ve aktivite benzerliği­nin, evliliği sağlamlaştırıp güçlendirerek, uyumla birlikte do­yum duygusunu artırdığı düşünülmektedir. Çocuk yetiştir­menin dini yönü üzerinde uzlaşmayla ortak hareket etme eşle­rin ebeveynlik rollerini netleştirmektedir. Babanın ailedeki çocuklarla iletişimine annenin destek olması- ya da tam tersi- ilişkilerde tutarsızlık duygusundan uzaklaştırmaktadır. Dinin eş ve çocuklara ortak aktivitelerden dua ve ibadet etme imkanı sunduğu için ilişkilerde yumuşama ve iyileşme görülebilmek­tedir. Dinin ideal ve hedeflerine adanmışlık ve ortak amaç duygusunun eşlerin ruhsal olgunluğuna katkısından da söz edilebilir (bkz. Uysal, 2006).</p>
<p>Ortak faaliyetlerle aile içindeki ilişkilerde yakınlaşma ve birlikte zaman geçirme fırsatı oluşmaktadır. Çiftlerin birbirle­rinin inançlarını destekleme ve ortak değerler geliştirmeleri sayesinde duygusal yakınlıklar güçlenmektedir. Evliliğe dün­yevi olanın ötesinde ilahi bir nitelik katıldığı için bu ilişkinin korunması için birçok düşünce ve davranışın gelişimi de des­teklenmiş olmaktadır. Ayrıca eşler arasında belki de en çok gündeme gelen sorun kaynaklarından birisi evlilik beklentile­ridir. Din bu aşamada evliliğin anlamına birtakım nitelikler ekleyerek ya da yeni katkılar sunarak beklentileri şekillendire- bilmektedir. Dindeki emir ve yasaklar ailedeki kural bilincine destek olduğu için oluşabilecek sorumsuzluk, ilgisizlik ve an­layışsızlık gibi tutumların Önüne geçmeyi hedeflemektedir.</p>
<p><strong>Evlilikte İlişki Yönetimi</strong></p>
<p>Kim, kimi, neyi, ne kadar, nasıl yönetebiliyor? şeklinde bir soruyla aile içi ilişki yönetim becerisi sorgulaması yapılmakta­dır. Bu süreç bazen ilişkinin belirlenme ve oluşumunda so- runlaşma haline de dönüşebilmektedir. Kadın ya da erkeğin doğal/biyolojik üstünlüğü üzerinden değil, sorumlulukları yönetme ve paylaşma yaklaşımının daha tatmin edici olacağı söylenebilir. Yani bir anlamda yönetimi istişare ve ikna ile paylaşım düzeyine çıkarmak gerekmektedir.</p>
<p>Aile kavramı içeriğinde, eşlerin görev ve sorumluluk alması yarımda sevgi ve saygının karşılıklı geliştiği bir ortamı kapsa­maktadır. Ev içi paylaşılan birtakım yükümlülüklerden söz edilebilir. Geleneksel ailedeki eşlerin görev ve rol tanımları ile kapsam alanlarında erkeğin ve kadının uzlaşması söz konusu iken artık modern zamanların yeni çalışma koşulları bu an­laşmayı değişime zorlamaktadır.</p>
<p>İlişkiye dayalı bir aile ilişkisinde yeni durumlara adaptas­yonun mümkün olması için eşler arası iletişim ve etkileşim yönetiminin bir şekilde sağlanması zorunluluk göstermekte­dir. Zira aile muduluğu için artık kadının da ev dışı iş haya­tında yer alması sonucu ortaya çıkan hak talebini garanti altı­na alma durumu oluşmaktadır. Duygusal bir esneklik kazan­dırabilecek bu tarz ev içi paylaşılan görevler, eşler arası sevgi ve anlayışa da katkı sunmaktadır (Tarhan, 2010).</p>
<p>Evlilikte ilişkinin içeriği ve süreci nasılsa o şekilde yöne­tilmeye ihtiyacı gündeme gelmektedir. Çocukların da oluş­turduğu bir iş ve görevlerin artışı kadının ev içi stres yükünü artıracağından dolayı dengeli ve adil bir yaklaşımın hâkim olması beklenmektedir. Dolayısıyla ailede oluşabilecek sorun ve problemler için ön alıcı tedbirleri ve sürecin yönetilmesi için &#8220;ilişki bakımı” gibi kavramların geliştirilmesi de önem göstermektedir.</p>
<p><strong>Ailede Gûç Dengesinin Değişimi</strong></p>
<p>Günümüz ailesinde cinsiyet rolleri ve sorumluluklarında değişim yaşanmaktadır. Özellikle ekonomik gücü elde eden kadınlar da ailede ve evde eşit ya da ortak paylaşımlar talep etmektedirler. Böylesine yeni bir gelişmenin aile ilişkilerine getirdiği bazı belirsizlikler oluşmaktadır. Bir yandan gelenek­sel rollerin ne olacağı ve yeni duruma nasıl tepki verileceği ya da nasıl uyum gösterileceği gibi cevapları aranan sorular akla gelmektedir. Bu minvalde erkeğin geleneksel rolü, yeni gelişen hak ve talepler karşısında nasıl bir değişim yaşayacak? Değişi­me direnç ya da uyumun elbette farklı sonuçları olmaktadır. Bu konu, annelik ve babalık rolleriyle çocuk eğitiminde söz sahibi olma ve etkili olma tarzında farklı boyutlara taşınabilen bir boyutta da tartışılmaktadır. Ekonomik güçle kadınların daha fazla aile içinde oluşturmak istedikleri etkiyi sağlayıp sağlayamayacağının zamanla görülebileceği belirtilebilir. Aile­nin birlikteliği ve sürekliliği ile ulaşılmak ya da korunmak is­tenen huzur ve mutluluk en sonunda bir uyum ve uzlaşmayı gerekli kılmaktadır (Günay &#8211; Bener, 2011).</p>
<p>Bu süreçte daha çok günümüzde erkeğin bu durumu kabul­lenememesi sorunu görülmektedir. Ya da bu duruma en azın­dan çözüm üretememe sorunu da denilebilir. Burada karşılıklı anlaşmalı bir çözüm gelişimi önemlidir. Erkek bu. durumu ka­bul etse bile etkili bir model eksikliği dikkat çekmektedir. Ge­nellikle erkek tepkisel ve öfkeli bir hale dönüşen taleplere iki tür cevap vermektedir. Ya tam teslim olup kendi eşitliğinden dahi vazgeçiyor yeter ki evlilik sürsün diye. Ya da kendi üstünlüğünü sürdürme adına toplumsal baskılarla daha da katılık ve şiddet gösteriyor. İkisinin ortasını ya da dengesini bulabilenlerin nis­peten az olduğu görülmektedir. Kadın-erkek arasındaki çözüm­süz gibi düşünülen problemler karşısında çocukların mutsuz­lukları da kronikleşmektedir. Bu tür ikili boyutu olan durum­larda bir model geliştirilmeli ki eşler arasında denge ve adalet olsun. Evlilikte güç çatışması, mücadelesi, savaşı ve etkileri ile çözüm yollarına dair literatür her iki cinsiyetin toplumsal rolle­rine uygun çeşitli önerilerde bulunmaktadır. Son tahlilde yetiş­tirilme tarzı ve maruz kalınan rol model tutumlarının, bireyle­rin güç mücadelesine girmesinde veya çözüm üretmesinde etki­li olduğuna şahit olunmaktadır (Vatandaş, 2007).</p>
<p>Daha iyi sonuç alıcı sürecin ihtiyaç duyduğu şey ise eğiti­min aile ilişkilerindeki olgunluğa sağlayacağı katkılardır. An- nelik-babalık ya da eşler arasındaki denge ve uyumun yeni durumlarla karşı karşıya geldiğinde bocalaması yerine, çözüm­ler üretebilecek sağlam temelleri üzerinde durmak önemlidir. Bir birlerinin yenilmesi gereken rakipler olarak algılatılması, popüler kültürün aile yapısını tehdit edici bir stratejisi olarak değerlendirmek bir yana, ailenin sadece maddi-ekonomik bir değeri üzerine değil manevi-ideal boyutlarının geliştirilmesi ve vurgulanması da gerekmektedir. Bu sayede dinin aileye verdi­ği değersel yaklaşımı daha da anlaşılır hale gelebilecektir. Çünkü aileye dinlerin yüklediği sorumlulukların ekonomik çıkarlarla kurulan bir kurum olarak değil ölüm sonrasına dahi aşabilen vizyoner bir bağ olarak görülmesi dikkat çekicidir.</p>
<p><strong>Günümüz Ailesindeki Yeni Sorunlar</strong></p>
<p>Aile ilişkilerinin gelişiminde ev içi-dışı zaman geçirme ve eğlenme alışkanlıklarından kaynaklanan sorunlar günümüz ai- leşinin temel sorunları şeklinde sıralanmaktadır. Ailede dijital imkânların da etkisi ile bireyselleşmenin izleri yoğun bir bi­çimde görülmektedir. Yalnız başına, kendi izledikleri ya da eğlendikleri ekranların karşısında, birbirinden kopuk iletişi­min olduğu ailelerde, maalesef pek çok sorunlar tartışılmakta­dır. Anne-babanın da bu tarz zaman geçirme faaliyetlerine ka­tıldığı bir ev ortamında, üzerine alınması gereken görev ve so­rumlulukların ihmali gelişebilmektedir (Karsli, 2019).</p>
<p>Çocukların eğitimi yanında, verimli iletişime yol açabile­cek boş zaman ve zeminler geliştirilmediğinde, psikolojik ol­duğu kadar sosyal beceriler de gelişememektedir. Duygu ve davranışların bilindiği gibi olumlu sosyal modeller ve rehber­likler sayesinde düzenlenmesi vç kontrolü sağlanabilir. Sıra- dan bir etkinlik olarak ailenin tüm üyelerinin bir arada akşam yemeği yemeleri ve günlerinin nasıl geçtiği hakkında sohbet etmeleri oldukça sağaltıcı bir işlev görebilmektedir. Hem kendilerini ifade etme firsatı hem de verilen tepkilerle kişisel eğilim ve arzuların, toplümca kabul görebileceği düzeyde ser­gilenebildiği fırsatlar, aile mutluluğuna ve sağlıklı nesillerin gelişimine katkı sağlayacaktır.</p>
<p>Ayrıca aile içindeki iletişim eksikliğinden dolayı çocuklarla ilgili olarak bilgi-görgü, adabı muaşeret kurallarının öğrenil­me sürecindeki sorunlar da belirtilmektedir. Çocuk terbiyesi ve ahlak kazanımında örneklik ve rol model gereksinimi bağ­lamında ise ebeveyn tutum ve rollerine dikkat çekilmektedir. Çocuklarını sürekli eleştiren ya da eksiğini bulup mahcup eden bir anne-babanın çocuklarına olumlu bir katkı sunması pek mümkün değildir. Kendi toplumsal ve kültürel değerleri­ni aktarmayı düşünen ebeveynin çocuklarıyla empatik ve sempatik bir ilişki geliştirmesi gerekmektedir. Öncelikle ço­cuklar anne-babasının ideal bir algısını korumak için abartılı bir bağlanma geliştirebilirler. Ancak aralarında oluşabilen kır­gınlık ve kızgınlıklar bu olumlu imajı ve sonuçta gerekli etki­leşimi bozucu bir rol oynayabilir.</p>
<p>Ailede aidiyet ve bağlanmanın önemi ve etkileri hağlam<u>m</u>&#8211; da karşılıksız sevgi, fedakârlık, güzel söz ve fiiller, ortak etkin­likler, benzer inanç ve uygulamalar birlikteliği artıran, saygı sağlayan özgür yaklaşım ve sorumluluk kazanma imkân ve fır­satları çocukların gelişim alanlarını kapsamaktadır. Ebeveyn- çocuk iletişiminde özellikle ders-ödev takibi ve sorunları, inanç, ibadet, duygu, bilgi ve etki boyudarında aksaklıkları da öne çıkardığı bilinmektedir. Gerçek dindarlığın oluşum ve ge­lişiminin psikolojik zaaf ve eğilimleri aşmadıkça mümkün olmayacağı düşünülmektedir, Yani aile içinde birtakım ileti­şim çatışmalarından kaynaklı psikolojik sorunlar varsa ahlaki ya da dini değerlerin aktarımı ve yaşanması zorlaşmaktadır. Diğer yandan aile içinde çıkarcılık, bencillik, art niyet, kur­nazlık ve sinsiliğin öğrenilmesi ve gelişimi, sonuçları, etkileri­nin de aile iletişimine yansıması oluştuğu durumlarda daha çok olumsuz kişilik özelliklerinin gelişimi söz konusu olmak­tadır (Günay &#8211; Bener, 2011).</p>
<p>Ebeveyn-çocuk iletişimi elbette önce huzurlu bir ortamın sağlanması ile olumlu bir seyir izler. Materyalist ve ilerlemeci başarıyı sırf bir hedef olarak göstermek çocukların ailesine karşı olduğu kadar topluma karşı da ahlaki kişiliğini olumsuz biçimde etkileyebilir. Aileyi çok yönlü bir gelişim ve olgun­laşma alanı olarak gördüğümüzde, anne-babanın da kendile­rini gözden geçirme gereği ortaya çıkmaktadır. Hem bireysel hem de sosyal boyutu ve hem maddi hem de manevi refah ve mudulukları geliştirmeye çalışan bir ailenin, zamanın bilinç ve rollerini daha iyi üstlenebileceği söylenebilir.</p>
<p>Abdulvahid Sezen &#8211; Yeni Bireysellikler ve Din,syf:80-87</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/">Yeni Evlilik Beklentileri ve Etkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuk Psikolojisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cocuk-psikolojisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cocuk-psikolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Jun 2023 11:39:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk gelişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk-Ebeveyn İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvahid Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[dijital bağımlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26431</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocuk-Ebeveyn İlişkisi Çocukların gözü ve bakışıyla anı, zamanı görebilmek, du­rum ve olayları yorumlayabilmek farklı bir renk kazandırmak­tadır. Temiz ve saf olma ve düşünme, kolaylıkla inanma eği­limleri, çocukluk için temel özellikler olarak sıralanmaktadır. Taklide onay ve beğeni peşinde ilerleyen çocuklar, büyükle­riyle kurdukları iletişimle gelişim sağlamaktadırlar. Özellikle çocuk için çevresinin öğreticiliği, etkili bir sosyal­leşme sağlamaktadır. Çocuk, sosyal [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocuk-psikolojisi/">Çocuk Psikolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-9964 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/images.jpg" alt="" width="343" height="258" /></p>
<p><strong>Çocuk-Ebeveyn İlişkisi</strong></p>
<p>Çocukların gözü ve bakışıyla anı, zamanı görebilmek, du­rum ve olayları yorumlayabilmek farklı bir renk kazandırmak­tadır. Temiz ve saf olma ve düşünme, kolaylıkla inanma eği­limleri, çocukluk için temel özellikler olarak sıralanmaktadır. Taklide onay ve beğeni peşinde ilerleyen çocuklar, büyükle­riyle kurdukları iletişimle gelişim sağlamaktadırlar.</p>
<p>Özellikle çocuk için çevresinin öğreticiliği, etkili bir sosyal­leşme sağlamaktadır. Çocuk, sosyal rolleri ve içeriğini, değer ve inançları, ibadet ve pratiği, örnek ve rol modelleri izleyerek öğrenebilir. Bu dönem, çocuğun sosyal etkiye en aç ve açık olduğu dönemdir (Hökelekli, 2009).</p>
<p>Aynı zamanda sözel dilin güvenirliği çocuklar nezdinde yüksektir ve zihinsel gelişimle birlikte tutarlılığı ya da çelişki­leri de iyi bir şekilde yakalayabilirler. Dilde ebeveynin söyledi­ği bile onlar için kesin doğruluk ifade eder. Çocuk için refe­rans temel olarak ebeveyni ve kardeşleri, sonra akranlarıdır.</p>
<p>îlkin anahtar referans grup, anne babadır. Bilgi otoritesi olarak anne-baba kusursuz bir karizma olarak görülür, onların davranışsal örnekliği esas rol oynar. Burada önemli olan anla­tının eylemlerle uyumlu olması gerektiğidir. Çocuk itaatkarh- ğı ise istismar yerine doğru şekilde kullanılmalıdır. Aksi tak­dirde çocuğun güveni bir sarsılırsa ebeveynlerin geçişsel ta­nımlama rolünden dolayı diğer insanlara da inanmaz vc gü­venmez hale gelebilirler (Yavuz, 2012).</p>
<p>Anne-baba çocuğa göre idealize edilmiş bir konumda ol­duğundan dolayı etkileri de çok derin ve uzun süreli olmakta­dır. Bu yüzden çocukluk etkileri sonraki dönemleri de içine alan bir yaygın etkiye sahiptir. Ebeveynin her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve anlayan gibi mudak güç figürü olarak algı­lanması çocuğa gösterilen tutum ve yaklaşımları çocuğun abartmasına yol açabilir. Çünkü çocuk anne-babasını her da­im söyledikleri ve yaptıklarının çok bilinçli ve hatasız olduğu­na dair bir güçlü inanç geliştirmektedir. Bu yüzden çocukların ebeveynleriyle ilgili bu tarz abartılı hatta tanrısal nitelikler at­fetme eğilimleri hakkında bilgi sahibi olmanın gerektirdiği so­rumluluklar üzerinde de durmak gerekmektedir. Çocuğa öy­lesine ve düşünmeden yapılan bir muamele sıradan değil bile­rek ve kaşıdı olarak yapılmış gibi ağır tesirler uyandırabilir. Bu durumun gerçekliğini yani etkinin derin gücünü test etmek için şimdiki yetişkinlerin çocuklukta oluşturdukları <u>ann</u>e- baba imajlarına bakılabilir. Hatta çocuklukta uygulanan yak­laşım ve sözlerin etkisinin hala sürdüğü yetişkinlerin ifadele­rinde sıklıkla yer almaktadır (Yavuzer, 2019).</p>
<p><strong>Günümüz Şartlarında Çocuğun Gelişimi</strong></p>
<p>Çocukların, çağın ve zamanın değişen çocuk rolleri bek­lentileriyle dini ve manevi değer erozyonu, materyalist bir dünya görüşü ve yaşam biçimi, maddiyatçı değerlerin öne çıkması, yaşam doyumu, ruh sağlığı ve mutluluğunu da etki­lemektedir. Günümüzde psiko-sosyal problemlerle başa çık­mada kullanılan ve yaşanan etkili dini manevi boyutun gös­tergesi olarak dini-manevi ifade, değer ve kavramların azlığın­dan, dindarlıktan ve manevi yönelimden uzaklaşıldığı, sekülerleşildiği, hatta maddiyatçı olunduğu belirtilmektedir.</p>
<p>Bu yüzden psikolojik güçlülük ve sağlamlık ya da manevi güç­lülüğün gerçekleşmediği ilişkilerin tatmin edicilikten uzak ol­duğu tespiti önemli görülmektedir (Cenkseven &#8211; Akba, 2007).</p>
<p>Günümüzde, yüksek öz güven-saygı abartısı olarak “çocu­ğun tepemize çıkarılışı” İslam terbiyesi çerçevesinde de ele alı­nabilir. Dini-manevi gelenek ve uygulamalar, anne-baba say­gınlığı ve çocuğa şefkat ve merhameti gerekli kılmaktadır. Her iki boyutta da aşırı vurgu ve yönelimler aradaki iletişim ve et­kiye zarar vermektedir. Geleneksel pratikteki ebeveyne karşı sorgusuz sualsiz itaat algısı ne kadar eksik ise çocuğun sağlıklı sosyalleşmesini engelleyebilecek şımartıcı yaklaşımlar da hatalı görülmektedir. Çocuğa zarar verici şekilde değer görmesinde­ki abartılarda önce günümüzdeki aşırı bireysellik akımının et­kileri irdelenmelidir. Anne baba olarak fazlaca yalnızlaştık mı ki başarısızlıklarımızın ödünlemesinde abartılı bir yönelim oluştu? şeklinde sorgulamalar gelişmektedir. Neden eski za­manların vakur, mesafeli, saygın anne-baba rolleri yerle yek­san edildi de bu tür çocuk eğitimi sorunları oluşmaya başladı? türündeki arayışlar da gündeme gelmektedir (Aydın, 2021).</p>
<p><strong>Çocukta Kanaat Algısı ve Davranışı</strong></p>
<p>Günümüzün tamahkarlık/açgözlülük çağı olarak tanım­lamalarına yer verilmektedir. Yetinmeme ve sınırsız hazlarla buluşan çocukların özdenetim, özkontrol değer ve inançların gücü de zayıflamaktadır. Rızık inancı, imtihan bilinci, fanilik algısı ve emanet bilinci gibi değersel yaklaşımlar gelişmeyince kanaat etme ya da elindekiyle yetinme yaklaşımı gelişmemek- tedir. Özellikle sosyal karşılaştırma huzursuzluğu yaygın ola­rak görülen bir olgu olduğundan maddiyatçılığın sonuçları ağır olmaktadır.</p>
<p>Sosyal medyanın yanlış rol modellerinin gençleri materyalist bir kısır döngüye hapsetmesi alternatif bir çözümü perdelemek­tedir (Tam, 2020). Sadece çocuklar değil anne babanın da bu akışa sürüklenmesi sonucu gelecek nesillerin toplumsal değer ve yaklaşımlara karşı yozlaşma ve dejenerasyonu kaçınılmaz bir hal almaktadır. Benzer bir sonuç olarak ahlaki düşünmede gerile­me, dini düşüncede durağanlık, hayattan kopuk inancın etki­sizliği ve hayan okuyamayan ya da bağı kurulmayan inanç ve ibadetler, manevi anlam ve değerleri yok saymaktadır.</p>
<p>Hayatı değerlerle okumak yani değersel bir okuryazarlık gibi bir yaklaşıma karşı eğitimsel planlamalar için imkân ve firsadarm özendirilmesinin önemli etkileri olabilecektir. İnsa­nın dünyadaki amaç ve anlamına dair sınırlı değil nihai-ilahi çözümlemeler ve bakış açılarının çocukluktan itibaren kulla­nımı gösterilerek örneklikler artırılabilir.</p>
<p><strong>Çocuklukta Dijital Bağımlılıklar</strong></p>
<p>Çocuk ve oyun arasında yaşamsal bir bağ vardır. Bu bağ, onun öğrenme ve gelişimine yardımcı olmaktadır. Severek ve eğlenerek oluşan yaşantıların, iz ve etkileri de daha kalıcı ol­maktadır. Anlamını ve önemini zihinsel olarak kavrayamaya­cağı bir yaştaki çocuğun her alandaki eğitiminde duygu di- li/iletişimi sağlayıcı işlevi ile oyunlar oldukça etkilidir. Gerçek hayatın bir simülasyonu olarak oyunun çocuğu geleceğe ve beklenen rollere hazırlama işlevinden de söz edilebilir. Aynı zamanda anne-babasıyla olan etkileşiminde oyunlar daha ka­bul edilebilir bir imkan/fırsat oluşturmaktadır. Bu sayede hem çocuk kişilik gelişimini rol modellerle birlikte olarak kazan­makta hem de ailedeki mutluluğun somutlaşması gerçekleş­mektedir (Ünal, 2009).</p>
<p>Psikolojik olarak çocuk için fiziksel ve gerçek oyunlar ya­nında görsel/dijital oyunlar da çeşitli işlevlere sahiptir. Çocu­ğun kendi akranlarıyla kaynaşması-uyumuna ve onaylanıp kabul-sevgi görmesini sağlaması açısından tüm oyunların öneminden bahsedilmektedir. Kendi zamanının oyunlarını ebeveyn rehberliğinde çocuğun tanıması hatta oynama imkâ­nının verilmesi gerekli sosyalleşmeyi de sağlayabilir. Akranları arasında dışlanmaması ve yalnızlaşmaması için de aşırı koru­man yaklaşımlardan sakınmak gerekmektedir. Okul ya da ev dışı arkadaşlıklardaki iletişim konularını çoğunlukla dijital âlemin belirlediği bilinmektedir. Bu durum sadece çocuklar için değil diğer gelişim basamaklanndakiler için de geçerlilik göstermektedir. Dolayısıyla çocuğun günümüzde aşırı kısıt­lanması ve dış-disiplin/denetim ile yönetilmesi yerine sorunun anlaşılmasına yardımcı ifade ve yöntemler geliştirilmesi önem­lidir (Toran vd., 201Ö).</p>
<p>Dijital ekran bağımlılığı şüphesiz günümüzde görülen yaygın bir problemdir. Bu noktada süre sorununu çözmeyle ve öz-disiplin anlayışı ile daha etkili aşamalar kaydedilebilir. Çocuk hatta gençler için değerli görülen ya da zamanının bü­yük oranda geçtiği etkinlikleri hafife almadan birlikte ya da kişiye özgü planlamalar yapmak etkili bir çözüm olarak gö­rülmektedir. İrade ve sabır gücünü destekleyici ve sürekli bir suçluluk duygusu yaşamamasına yardımcı olacak yaklaşımlar çocuğun sağlıklı bir kişilik gelişimine katkı sunabilir.</p>
<p><strong>Modern Ebeveyn Yaklaşımları</strong></p>
<p>Çocukların ebeveynlerinden genellikle şikayetleri ya da tam tersi ebeveynin çocuklarıyla ilgili bazı sorunların günde­me gelmesi bu konuyu ilginç kılmaktadır. Sorun ve çözümün pratik önem ve etkisi doğrudan güncelliği hedeflemektedir. İnsanlar bilimsel bilginin kendi yaşamlarındaki karşılığına ba­karak değer vermektedirler. Eğer birtakım içinden çıkamadık­ları sorulara bilimsel araştırmalarla cevap bulamadıklarında ise alternatif ya da zarar verici yollara yönelme gerçekleşmektedir. Bu noktada ebeveyn-çocuk iletişimi gündelik zaman ve or­tamlarda bazı çatışmalara konu olabilmektedir.</p>
<p>Ebeveynlerin kendilerinin yapmaya çalıştığı görev ve so­rumlulukları bazen popüler zaman tüketicilere maruz kala­bilmektedir. Özellikle sanal medya görünümleri, kişilerin gözde ve görünür olmasının öncelik kazandırıldığı bir mecra­ya dönüşmektedir (Kalan, 2010). Trend olma ve öne çıkma eğilimi akımı, çocuk-genç grubu için olduğu kadar yetişkinler için de yaşamlarını kıyaslayabilecekleri referansları artırmak­tadır. Yetinmeme ve daha fazlasına sahip ölma moda <u>halin</u>e gelen bir tutum olduğunda aile içindeki rol ve beklentiler de bundan nasibini almaktadır.</p>
<p>Günümüz ailesinde ilgi-sevgi ve sohbet gerçek ilişkilerde çok fazla görülmemektedir. Çocukların gelişiminde kendi ha­line bırakma, bireysellik, haz odaklı öneriler, rekabet ve yan- şın teşvik edilmesi şüphesiz psikolojik gerilimi artırmaktadır. Aile olmanın çocuklara karşı sıcak kabulü ve onayı, maalesef dış-sanal ortamdaki/medyadaki soğuk anlayışsızlığına dönü­şebilmektedir. özellikle çocukların tavizsiz rekabet ve yarışla karşılaştırma yapılarak onlardan yüksek başarı talebi, bazen anlayış eksikliği şeklinde yorumlanabilmektedir. Bu sayede yeterli iletişim kurulmuyor, dinlenmiyor, esneklik yok, örnek­lik, rol modellik yok ve herkes çok meşgul algısı topluma hâ­kim olmaktadır.</p>
<p>Sosyal ilişkiler açısından gençlerin idealize etmeye yatkın oldukların büyüklerin hataları da hayal kırıklıklarını derinleştirmektedir.Aynı zamanda gençler, büyüklerin daha u<strong>ygun </strong>gelişim ve olgunlaşma göstermelerini beklemekte, eleştirel ve kırıcı, yargılayıcı, kaba, küçük düşürücü, kibirli, katı yaklaşımlardan haz etmemekte hatta dini söylem ve eylem tutarlılığıyla birlikte söylemlerde sorunlara tek çö- zümlü yaklaşımları da sevmedikleri belirtilmektedir.</p>
<p><strong>Gençlerde Zaman Algısı ve Sosyal Medya Etkisi</strong></p>
<p>Gencin neler yapmak istediği ile ilgili hedef belirleme sü­recinde daha çok akranları ve sosyal medya modelleri etkili olmaktadır. Her ne popüler hale gelmişse onun için yüksek bir tutku hızlıca gelişebilmektedir. Daha çok tercih edilen ve ilgi gösterilen şeyler genellikle bu dönem özelliklerinden öne çıkma ve dikkat çekme ile ilişkilendirilebilir. Özgür ve rahat bir yaşam arzusu, çocukluğun bağımlı niteliğinden kurtulma güdüsünü içinde barındırmaktadır. Sürekli anne-babasının kontrolü ve yönetimine maruz kalınan bir dönemden sonra istenen kişilik gelişiminde itiraz ve isyan normal olarak gö­rülmektedir.</p>
<p>Ebeveynin genç bireyi kabullenmesi ve saygı göstermesi ile ancak sağlıklı bir iletişime katkı sunulacağı söylenebilir. Zıt­laşma ya da çatışma sebebiyle aile içindeki huzurun tehdit al­tında kalması gerilim ve stresi artırabilir. Gencin nelere daha çok zaman harcadığı üzerine bakıldığında internetin sağladığı imkânla dijital bir dünyanın kapsamı görülebilir. Daha çok sosyal medyada yer alan ve bir süre toplumsallık gören hatta normal karşılanan moda ve trendler etkisini gençler arasında kolayca yaygmlaştırabilmektedir (Cao &#8211; Su, 2006). Bu akımlar belirli anlamda benlik algısı ve kişiler arası ilişkiseli ikte geçer* li/makbul bir dil haline gelmektedir. Şimdi ve hemen istekle­rin yerine gelmesi konusundaki talepler gencin yeni dönemsel özelliği olan geç kalmışlık güdüsü ile de ilgili olabilir. Geçmiş ya da gelecekle değil şu anın zevk ve keyfini yaşadığında mut­luluğun artması hatta sonraki aşamayı da hedefleyen yönelim­lerde dönemsel aceleciliğin bir etkisi olabilir.</p>
<p>Bu zamanı hızlandırma mekanizması, dijital görsellik- ler/gprünümler içinde gencin psikolojik durumunu anlamak, dönemsel birçok sorunun çözümünü içinde taşımaktadır. Örneğin gençlerde, yavaş seyreden ve sabır beklenen şeylerin sıkıcılığı ile dikkat ve odağın hızlıca değiştirmede zorlanmacı bir eğilim sıklıkla görülmektedir. Dikkat dağınıklığına çokça i vurgulanan zamanımızda sanal alışkanlıklarla nasıl başaçılolacağı sorusu önemli bir gündem haline gelmektedir. Ailede ya da okulda birtakım görev ve sorumlulukların kendi­sinden beklenen gencin kimi kaçınma ve uzaklaşma kimi de ebeveyni ile çatışma içinde kaldığı söylenebilir (Wang vd., 2019).</p>
<p><strong>Ergenlik Dönemindeki İletişimde Ebeveyn Etkisi</strong></p>
<p>Ergenlik dönemi, çocukluktan üst döneme geçişin yaşan­dığı ancak çocukluk dönemi özelliklerinin etkilerinin de görü­lebildiği bir çağdır. Her dönemsel geçiş birtakım psikolojik sorunlara yol açabilir. Gencin bu dönemde nasıl göründüğü ve algılandığı ile ilgili endişeler artışa geçmektedir. Aynı za­manda çocukken hissetmedikleri ve düşünmediklerinin farkı­na varılmaktadır. Gencin bu yeni döneme ayak uydurması bir sorun kaynağı iken diğer yandan bu değişimi çevresine, anne- babasına iletmesi ve ikna etmesi gereken bir durum da ortaya çıkmaktadır. Anne-babanın da elbette kendilerine ait birta­kım çözmeye çalıştıkları sorunları olabilir, özellikle ebeveynin çocuklarının yeni durumla adaptasyonundan haberi olması ve gerekli ilgi ve anlayışı göstermesi beklenmektedir.</p>
<p>Aile okulu seminerleri ile önce anne-baba iletişimi yani aile içi problemlerin çözümlenmesinde eşler arası ilişkiler esas alınmalıdır. Ebeveyn-genç arasında kendi dönem özellikleri açısından farklılaşmaların etkileri göz önünde tutulması gere­kir. Anne-baba ergenin sahip olduğu yaş döneminin özellikle­rini anlamaya çalışarak, ergenin yaşadığı değişimleri gözleye­rek iki karşı karşıya kalmış neslin iletişimini daha iyi anlayabi­liriz.</p>
<p>Genellikle ergen ve gençlerin tanınmadığı ya da anlaşılma­dığı vurgulanır. Ancak ana-babanın da problem ve sıkıntıları­nı dikkate almak hatta bu konuda genç evladan bilgilendir­mek gerekebilir. Her ne kadar bu ilişkide anlayış göstermesi beklenen ebeveynler olsa da gençler de karşısında hep beklen­tilerinin, muhataplarının gelişimsel dönem özelliklerini tanı­mak isteyebilir, belki de bu gerekebilir. Çünkü karşılıklı anla­yış ancak, birbirlerini daha iyi tanıyan taraflar arasında müm­kün olabilir. Dolayısıyla karşılıklı bir şey yapılacaksa iki tara­fın da birbirini tanımaya istekli olması gerekir (bkz. Saygılı, 2010).</p>
<p>Anne-baba arasındaki iletişim de belki öncelikle ele alına­rak açıklanmalıdır. Çünkü anne ile baba arasındaki çatışma ve tartışmalar ergenle kurulacak iletişimi de etkilemektedir. Bu yüzden önce anne-baba arasında çözümler, birbirlerinden beklentiler, soru ve sorunlar çözümlenmeye çalışılmalıdır. Eş­ler arasında ev içinde mesele olan konular-çözüm yolları- bi­çimleri ve çocuklara yansıması aile içindeki herkesi ilgilendi­ren bir durumdur. Bu konuda eşlerin kendilerini ifade eder­ken anlayış ve empati içeren yaklaşımları tercih etmeleri, ço­cuklara da örneklik gösterecektir. Yetişkinler örnek olamadık­ları konular ve sorunları varken çocuk-gençle doğru bir ilişki- iletişim kuramazlar. Bu etkili de olmaz. Eşler arasında sağla­nacak olan sevgi, saygı ve anlayışın gençlere de sunulacak ileti­şim mesajları ve tarzları öğretici olmaktadır.</p>
<p>Ayrıca çocukluktan itibaren karar ve tercihlerinin sonuçla­rından sorumlu olduklarını uygulamalarla anlatabildiğimizde, bireysel gelişim sağlıklı ve olumlu bir sûrece girebilir. Kişilik olarak inisiyatif alabilen, yenilik ve yaratıcılık becerileri geliş­miş, kendi ayakları üzerinde durabilen kişilerin, kendi geli­şimlerinde farklılıklar görülmektedir. Gençlere kendi kararla­rım alırken istişare ve rehberlik sağlanmalı ve sonuçlarından sorumlu oldukları söylenmelidir. Bu sayede ebeveyn bağımlı­lığı yerine bağımsız-ilişkisel kişilik, benlik gelişimi sağlanmış olur. Burada gençlerin kendini tanımasına yardımcı olmuş olarak destek olunması önemlidir. Ayrıca genç bu sayede dü­şer, kalkar, danışır, araştırır, hata yapar, günah işler fakat ken­disini rahadıkla gözleyebilir ve dersler çıkarabilir. Başkaları görecek ve ne diyecek diye değil kendisi olarak ne istiyorsa, onu gerçekleştirmenin mutluluğu ve sahiciliği yaşanabilecek­tir. Böylelikle sahici, otantik olanın değerli, yapmacık ve gös­terişin, riyanın, ikiyüzlülüğün çirkin şeyler olduğu da benim- senebilecektir (Hökelekli, 2009).</p>
<p><strong>Gençlerde Dini Sosyal Çevre İhtiyacı</strong></p>
<p>Dini anlayış ve yaşantının oluşumu gelişimi ve korunması açısından sosyal çevre önemlidir. Bilgi kaynağı, duygu, tecrü­be ortamı ve inancın onaylanma işlevi yönleri boyutlarıyla</p>
<p>Sosyalilişkiler ve çevre gereklilik gösterir. Dinle ilgili dene- yiınsel bilgiyi çoğunlukla sosyalleşme sayesinde ediniriz. Sos­yalleşirken, diğer insanlarla etkileşirken, inançların içerik ve biçimlerini de öğreniriz. Duygusal tepkileri sosyal bir ortamda daha yoğun yaşarız. İnanç ve davranış, ahlak, amel ve ibadet­leri grup, arkadaşlık ve cemaat halinde ya da içinde teyit etme, onaylatma, doğrulatmayı edinir ve sürekli, kararlı ve emin olmayı benzerlikler üzerinden gerçekleştiririz.</p>
<p>özellikle gençlerin modellere ve bireysel kalmayan çoğun­luk tarafindan tekrar edilen ve pekiştirilen somut örnek, or­tamlar olarak dini-sosyal çevrelere ihtiyaçları da vardır. Bir si­nerji, bir grup ruhu, hizmet, fedakarlık, diğerkâmlık ve nefs kontrolü ile irade gücü sağlayacak sosyalliğin gücüne yönelik gençlerde duygusal eğilimler görülmektedir (Kim-Spoon vd., 2012).</p>
<p>Paylaşılan bir inanç, ideal, hedef ve ibadet gibi ortak ben­zerliklerin birey-genç üzerindeki etkisi güçlü olmakta ve hare­ket, aktiflik, birlikte olmak enerji ve motivasyon, plan ve di­siplin sağlamakta ve tek başına yapamadığını yapabilmek için sosyal kolaylaştırma ve hızlandırma işlevi etkin hale gelmekte­dir. Hatta sosyal bir dayanışma içinde kişinin morali düzele- bilmekte, kendi benliğinin yargılayıcı sesini daha az dinle­mekle birlikte, çeşitli etkinliklerle negatif enerjiyi atıp ve kali- te-nitelik gelişebilmektedir.</p>
<p>Çeşitli toplumsallıklar içerisinde bireysellik gerilese de top­lumsal uyumun huzur vermesi ve anlam ve amaç duygusunu güçlendirmesi, verilen görevleri yerine getirerek öz saygıyı ar­tırması, kişinin kendisini daha değerli hissedebilir hale gelmesi mümkün hale gelebilir. Sosyal çevre içinde belirli bir uyum süreci işlediği için duygu ve düşüncelerin dengelendiği, normal ya da sağlıklı ruh seviyesini/halini yakalar hale gelinebile­ceği söylenebilir. Sonuç olarak kişinin çevresi sayesinde yetkin ve yeterli modelleri bulma imkânına kavuştuğu ve davranışı­nın rehberlik gereksinimi de karşılanmış olduğu görülmekte­dir (bkz. Kulaksızoğlu, 1999).</p>
<p>Ayrıca birlikte olmayla sosyal rollerin kazanımı sağlanır ve yalnızlığın negatif etkisinden uzak şekilde kriz ve problemlerle başetme becerisi imkânı da bulunmuş olabilir. Hatta bu saye­de yalnızlık duygusunun hafiflemesiyle, birlikte bulunmak ve paylaşmayla kişinin diğer işlerinin de olumlu yönde gelişmesi daha mümkün hale gelmektedir.</p>
<p>Topluluk içinde ve dışında olmanın kıyası yapılabildiğin­de, fayda ve avantajlar göz önüne alındığında, risk ve fayda değerlendirmesi de yapılabilir. Gruba bağlanma ve sorumlu­lukları üstlenmeyle kişide karakter ve olgunlaşma görünürle­şebilir. Bencillik ve narsisizmden, şüphe ve tereddütlerden nispeten uzaklaşılıp belirsizlikten kurtulma ve kesinlik duygu­su ile kimlik duygusu kazanma imkânı da gelişebilmektedir. Aynı zamanda birtakım dezavantajın oluşabileceği ihtimali üzerinde durulduğunda, birey olma sürecinde grupların üye­lerine karşı çok fâzla tolerans göstermediği de görülmektedir, özgür irade ve sorumluluk üstlenme gibi temel insani ihtiyaç ve eylem serbestliğinde ise gruplarda genellikle bir güvensizlik hâkimdir.</p>
<p>Abdulvahid Sezen &#8211; Yeni Bireysellikler ve Din,syf:51-66</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocuk-psikolojisi/">Çocuk Psikolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cocuk-psikolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiddetsiz İletişim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Mar 2023 14:52:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Şiddetsiz İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26272</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şiddet için biraz da &#8220;dilsizliğin dili” denir. Konuşulabilecek yerde şiddete başvurmak yaraları daha da depreştiriyor.Şiddetsiz bir iletişim nasıl mümkün olur? İletişim hem başlangıç hem de hayat demektir. “Önce söz vardı.” Hayat söz ile başladı. Tanrı “Ol!” dedi ve evren var oldu. Seçtiği­miz kelimeler sadece dünyamızı tarif etmez, gün gelir hayatın ta kendisi olur. Bizatihi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/">Şiddetsiz İletişim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-14941 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-7.jpg" alt="" width="341" height="212" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şiddet için biraz da &#8220;dilsizliğin dili” denir. Konuşulabilecek yerde şiddete başvurmak yaraları daha da depreştiriyor.</strong><strong>Şiddetsiz bir iletişim nasıl mümkün olur?</strong></p>
<p>İletişim hem başlangıç hem de hayat demektir. “Önce söz vardı.” Hayat söz ile başladı. Tanrı “Ol!” dedi ve evren var oldu. Seçtiği­miz kelimeler sadece dünyamızı tarif etmez, gün gelir hayatın ta kendisi olur. Bizatihi her iletişim bir başlangıç edimidir, kendimizi başkalarına açmanın en yaygın biçimidir. O nedenle iletişimsiz­liğin tek taraflı olduğunu düşünenler yanılır. İki taraflı olan bu sembolik ilişkinin birçok hali vardır. İletişimin konuşma biçimi et­kin görülürken dinleme kısmı hep edilgen algılanır. Can kulağıyla dinlemekten bahsettiğimizde iletişimin iki yönünün de ne kadar can alıcı olduğunu söylemiş oluruz. Hatırlayın, çocuklarımızın ağzından dökülecek ilk kelimeyi nasıl sabırsızlıkla bekledik, bu kelimeyi nasıl coşkuyla karşıladık. Lâkin zaman içinde kelimeler çoğaldıkça sanki sözün büyüsü de kaybolur oldu.</p>
<p>Kelimeler dünyayı değiştirebilir. <em>“Söz ola kese savaşı, söz ola bi­lire başı / Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz,</em> ” demişti Yunus’u- muz. Kelimelerimizi değiştirdikçe düşünme biçimimizi de değişti­ririz aslında. Kadim metinlerde insan için “hayvan-ı nâtık” denir; yani düşünen, konuşan canlı. Kelimelerle düşünür, kelimelerle ile­tişim kurarız. Kelimelerimizle iletişim kurarken onların bize izin verdiği ölçüde iletişime geçebiliriz. “Her <em>söz bir penceredir ya da </em>bir <em>duvar/ Mahkûm da eder kişiyi, azat da eyler.”</em> Sözcüklerle duvar da örebiliriz, köprüler de kurabiliriz ötekiyle. O halde bu kadar önemli bir edimi nasıl yaptığımız üzerine biraz kafa yormalı.</p>
<p>Psikolog Marshall B. Rosenberg&#8217;in psikolojiye armağan ettiği bir kavram var: Şiddetsiz iletişim. İletişimin bu biçimi, insanla­rın ne olduğuna değil, ne hissettiğine ve neye ihtiyaç duyduğu­na odaklanır. Şiddetsiz iletişimi hayatımıza davet etmek istiyorsak önce şiddet nedir diye sormamız lazım. Kuvveti, gücü, zorlamayı ya da kısıtlamayı hatırlatan bu kelime ile iletişimin bir araya gel­mesi ilginç, değil mi? Sözgelimi, birine kulak asmadığımızda bir saygısızlık bildiriminde bulunmuş oluruz. Bizimle sohbet eden bi­risini can kulağıyla dinlemediğimizde onu dikkate almadığımızı gösteriyoruz. Bu durumda sözü anlamsızlaştırıyor, onun bağ ku­rucu işlevini boşa düşürmüş oluyoruz. Bir duvar örüyoruz. Böyle bir duvar örme girişimi, ihtiyaçlarını bize iletmeye çalışan kişiye yönelik bir psikolojik şiddet göstergesi olabilir mi? Dilimiz şiddet­ten arındığında, kelimelerimizle gönüller yapabildiğimizde şefkat bizim yurdumuz olur. O zaman söz şifa verir, yaralan sağaltır.</p>
<p>Şiddetsiz iletişimin diğer iletişim biçimlerinden farkı, anlaşa­mayan iki tarafın da empatiyle dinlenmesi ve herkesin ihtiyacının gözetildiği ortak çözümler üretmeye odaklanılmasıdır. Her beceri gibi uyguladıkça gelişen bu tutum dört adımı içerir. Yargılamadan önce gözlemlemek atılacak ilk adımdır. Bu adımı atarken içimiz­de neler olduğuna merakla yaklaşabilmek de kendimize olan bor- cumuzdur. “Karşımdaki benimle iletişim kurarken ben onu hangi merceklerden geçirerek dinliyorum?” sorusu hem ne işittiğimizi anlamamıza hem de o sırada karşımızdaki kişinin temel ihtiyacını daha açık duymamıza yardımcı olur. Ancak bu sayede kendimize karşı dürüst olabiliriz.</p>
<p>İkinci adım ise ne hissettiğimizi değerlendirirken açık olmaktır. Hisler, karşılanan ya da karşılanmayan ihtiyaçlarımıza işaret eder. Duygular bizimle kendi dilinde konuşur aslında. Duygularımızın diline açık olduğumuz oranda içimizde bir barış iklimi oluşabilir. Bir ameliyat sırasında nasıl cerrah kaçınılmaz olarak kanla kar­şılaşırsa, bir çatışmanın çözümünde de ortaya saçılan duygularla karşılaşacağız. Onları yok saymak yerine, neye hizmet ettiklerine ve bize ne söylediklerine dikkat kesilmek gerekir. Bu sayede tüm duygularımıza doğrudan ve nezaketle bakmamız mümkün olabilir. Duygularla birlikte kalıp onları dinleyerek özdeğerimizi ve özlem­lerimizi doğrudan dile getirme fırsatı yakalarız.</p>
<p>Üçüncü adım ise davranışlarımızı merkeze alır. Zira tüm davra­nışlar ihtiyaçlarımızı karşılama çabalarıdır son kertede. Herhangi bir iletişim kazasına sebebiyet vermeden anlaşmazlıklarımızı çöze­bilmek istiyorsak net ve olumlu bir eylem tarzına ihtiyacımız var. İhtiyaçlarımızın hangi eylemle karşılanabileceğini açık bir şekilde ifade ederken nezaketle yakınlık kurabilmek en güzelidir. Bu sa­yede dördüncü adıma geçebiliriz; yani neyin değişmesine ihtiyaç duyduğumuza dair açık istekte bulunmak. Zaman zaman bazı ih­tiyaçlarımızın biz talep etmeden karşılanmasını bekleme zaafına düştüğümüz olur. Lâkin bu beklenti bizi hüsrana sürükleyebilir. Eğer açık ricalarda bulunabilirsek edilgen bir biçimde beklemiş o<u>lmaz</u>, aramızda muhabbeti doğuracak bir etkinliğin ta kendisi­ni kurmuş oluruz. Karanlıkta kalan duygularımız eylemsizlikle beslenir, bu da karşılıklı ihtiyaçlarımızın gözetildiği sahici ilişkiler kurmamızı engeller. Eğer birbirimize iyi gelmek istiyorsak kendi­mizden ve muhatabımızdan şefkat ve nezaketi esirgememeliyiz.</p>
<p>Hep söylenir insan insana muhtaçtır diye. Belki de bu ihtiyacı hissedebilenler insanı insana sığınak olarak bilecek, sizin “İnsan insanın kurdu değil, yurdudur/&#8217; dediğiniz gibi.</p>
<p>Biz birbirine görünmez şefkat sicimleriyle bağlanmış canlılarız. Varlık birbirine yârdır. Muhatabımızı şefkatle duyup ihtiyaçlarımızı samimiyetle ifade edebildiğimizde, aramızdaki bağlantıya öncelik vermiş oluruz. Mevlâna’nın <em>“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Orada buluşalım,”</em> davetine icabet edebilirsek buluştuğumuz yer bize halden bilen bir mevcudiyet imkânı tanır. Doğru ve yanlış kar­şıtlığının ortasında, gönüller arasında bir titreşim oluşur ve bizleri haklı haksız arasında sıkışıp kalmaktan azat eder. Orada cömertlik, sahicilik, hatta kırılganlığı göze alma cesareti bizi bekler. Sevmek incinmeyi göze almaktır. Yaşamı kutsamanın en güzel yollarından biri, elimizde olana tüm dikkatimizi ve özenimizi vererek var ola­bilmektir. Bu tekâmül yolculuğunda geri bildirimlere açık olmak bize büyük destek sağlar. Tekâmül yolculuğunun kalbine ahde ve­fayı yerleştirmeliyiz. Ahde vefa, insana vefa. Kendi özüne vefa.</p>
<p>Her iletişim girişimi bir yanıyla onlarca seçenek içinden bir se­çim yapmaktır. Örneğin dinlerken yargılayıp suçlamayı mı seçece­ğiz? Kendimize bir saat verelim ve yargılamadan geçen bir saatimiz var mı bir bakalım. İlişkilerimizde kendimizi bir yargıç sandalye­sine oturtuyor muyuz? Eğer o sandalyede oturuyorsak işittiğimiz şey sadece kendi varsayımlarımız olacaktır. Yargıç sandalyesinde oturuyorsak taze bir başlangıca açamayız kendimizi. Hükmümü­zü belki peşinen vermişizdir, derdimiz anlamak değildir. O zaman da karşımızdaki insanı bütün yönleriyle görme ihtimalimiz azalır. Halbuki sözcüklerin ardındaki ihtiyaçları duymayı denediğimizde, karşımızda bizim gibi acı çeken ve o sorunu çözmek isteyen bir insan göreceğiz.</p>
<p><strong>İnsanlar hakkında çok mu çabuk hüküm veriyoruz?</strong></p>
<p>İnsanları yargılamaktan onları duymaya ve sevmeye fırsat bula­mıyor gibiyiz. Oysa yargılamamayı seçtiğimizde yaşadıklarımızı gözlemleme şansımız olur. Eşitler arasındaki bu ilişkide gözlem alanımız genişledikçe de şefkat alanımız büyür. “Acaba şu an ne düşünüyor ya da ne yaşıyor olabilir?” sorusunu samimiyetle so­rabilirsek, karşımızdakiyle bağ kurmak için neler yapabileceği­mize dair bir kapı aralayabiliriz, Buraya gelirken hangi keder ve örselenme duraklarından geçti? Ben onun yerinde olsaydım nasıl hissederdim?</p>
<p>Her davranıştan önce seçim hakkımız olduğunu bilmek, sahih, özenli ve bilinçli ilişkilere açar bizi. Her atılan topu tutmak zorun­da olmadığımızı kendimize gösterdiğimizde iletişimin içinde aktif olarak yer alırız. Değişim bizimle başlar o zaman. Bu noktada bir ara sokak çıkabilir karşımıza ve “Niye hep ben değişmek zorunda­yım?&#8221; itirazını duyabiliriz. Lâkin değişim istiyorsak biz de değişe- bilmeye talip olmalıyız. Çünkü değişimin en garantili yolu budur. Biz de değişmeliyiz çünkü durumdan zarar gören biziz.</p>
<p>Sabit ve kesin bir dünyada yaşadığımızı sanıyoruz, oysa kesin olan tek şey değişim. Her şey hareket halinde, her şey bir süreç. Bazı süreçler bizim fark edemeyeceğimiz kadar yavaş, kimileri göz­den kaçacak kadar hızlı ancak her şey hareket halinde. Varlık kı­mıldıyor. Bu değişim ve süreç, içimizdeki kesinlik arzusunun ilacı gibidir. Değişimin farkında olmakla dünyayı daha yeni ve üstün bir bakış açısından görmeye başlarız. Burada mesele farkında olabil­mektir. Ve konuşmaya açık olabilmek. Her şeyin altında canlı bir süreç yatar ve işte bu yeni bakış canlı süreçleri görmeyi mümkün kılar. Kendimizin farkında olmakla başkaları üzerindeki etkimizin de farkına varır ve katı düşüncelerimizi askıya alabiliriz. Bir şeyleri başka açılardan görmeye niyet ettiğimizde, o kesinlik arzusu söner ve dünya büyük bir genişlik halinde önümüzde açılır.</p>
<p>Şiddetsiz bir iletişim dilini empati olmadan benimseyenleyiz. Empati sayesinde tüm eylemlerin altında yatan evrensel insani ihtiyaçtan görebiliriz. Bu sayede ihtiyaç ile davranış arasındaki makas azalır, sadra şifa ilişkiler inşa edebiliriz. Empati sayesin­de sadece bilinç düzeyimizi yükseltmekle kalmaz, aynı zaman­da muhatabımızı da daha gönülden anlayacak duruma geliriz. Yunus’un <em>“Ben gelmedim davi için / Benim işim sevi için</em> / Dostun <em>evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim,”</em> niyetiyle bakabilirsek dünyaya, kelimeleri kalp kırmak için değil gönül yapmak için kullanabiliriz.</p>
<p>Bazen ihtiyaçlarımızı doğrudan ve gönülden ifade etmekte zorluk yaşayabiliriz. Toplumumuzda eleştirinin hakarete kolay­ca evrikliğini ve bizi birbirimizden uzaklaştıran yıkıcı bir dilin aramızdaki mesafeyi açtığını gözlemliyor olabiliriz. Bütün mese­le “haksız çıkabilme cesareti”ni göze almakta. Bütün çatışmalara rağmen birbirimizi anlama ahdine sadık kalabilmekte. Haklı çık­ma şehveti insanı muhatabına karşı körleştirir. İnsani bağ kurmak yerine haklı çıkmaya çalıştığımızda çabalarımız kolayca taraf tut­maya, çatışmaya ve şiddete dönüşebilir. Oysa ihtiyacımız olan şey insanca bağ kurabilmektir. Anlaşamasak bile birbirimizi dinlemeye istekli olmak. Bunu çok mu safça buluyorsunuz? Hatta iyi niyet­li olduğumuzda kaybetmeye mahkûm olacağımızı düşünenler de çıkabilir. Oysa her iletişim bir tür risk almaktır. Bizim için sıkıntı yaratan ötekine kalbimizi açıyor ve onu anlamanın bizim için ne kadar önemli olduğunu söylüyoruz. Tartışmanın özünde yer alan düşünceleri görmezden gelmek yerine onlarla dürüstçe yüzleşerek ilerleyebiliriz ancak. Muhatabımız bizi kandırabilir, yanıltabilir, manipüle edebilir. Ancak güven olmadan adım atamayız. Onun söylediği kişi olduğuna ve söylediklerini gerçekten kastettiğine dair güven şarttır. İnsanın ödevi, her çatışmada sözün dünyasında kalmaktır, sözün şifa verici yeteneğine inanmak ve bu şifa veren yeteneğin önünü kaba şiddetle tıkamamaktır.</p>
<p style="text-align: center;">insanları yargılamaktan onları duymaya<br />
ve sevmeye fırsat bulamıyor gibiyiz.<br />
&#8220;Acaba şu an ne düşünüyor ya da ne<br />
yaşıyor olabilir?” sorusunu samimiyetle<br />
sorabilirsek, karşımızdakiyle bağ kurmak<br />
için neler yapabileceğimize dair bir kapı<br />
aralayabiliriz. Buraya gelirken hangi keder<br />
ve örselenme duraklarından geçti? Ben<br />
onun yerinde olsaydım nasıl hissederdim?</p>
<p>Kemal Sayar,RabiaYavuz – Kendi Özünü Bil,syf:33-38</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/">Şiddetsiz İletişim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyal Bir Varlık Olarak İnsan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sosyal-bir-varlik-olarak-insan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sosyal-bir-varlik-olarak-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2021 09:06:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Büyükaslan]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25303</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr. Ali Büyükaslan* İnsan nasıl tanımlanabilir? İnsanı zamandan ve mekândan bağımsız olarak tanımlamak mümkün mü? Bu soruların cevabını bulabilmek için Cüneyt Arkın&#8217;ın filmleri düşünülebilir. Bir genç doğar, güçlü kuvvetlidir, zalimlere ve kötülere karşı durur. Hayatı böyle çizgi gibi bir sona doğru gider. Çizgisel, lineer dediğimiz bir hayat yolu vardır. Sinemadaki geri dönüş tekniğinde bir hayal [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sosyal-bir-varlik-olarak-insan/">Sosyal Bir Varlık Olarak İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23571 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg" alt="" width="344" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 344px) 100vw, 344px" /></p>
<p>Prof.Dr. Ali Büyükaslan*</p>
<p>İnsan nasıl tanımlanabilir? İnsanı zamandan ve mekândan bağımsız olarak tanımlamak mümkün mü? Bu soruların cevabını bulabilmek için Cüneyt Arkın&#8217;ın filmleri düşünülebilir. Bir genç doğar, güçlü kuvvetlidir, zalimlere ve kötülere karşı durur. Hayatı böyle çizgi gibi bir sona doğru gider. Çizgisel, lineer dediğimiz bir hayat yolu vardır. Sinemadaki geri dönüş tekniğinde bir hayal perdesi olur ve filmin kahramanı, geriye dönük bazı olayları hatırlar. Ancak insan böyle bir varlık değildir, dümdüz yaşayan bir varlık hiç değildir. Çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık ve fâni dünyadan dâr-ı bekâya göçme&#8230;</p>
<p>Bu, insanın seyr-ü seferinde çizgiselliği belirten bir durumdur. Oysa insan dairesel yaşayan bir varlıktır. Dairesel yaşamak ne demek? Bugün dünden etkilenmeyen, dünde yaşadığının etkisini hissetmeyen, çocukluğunun etkisinde kalmayan bir insandan bahsedebilir miyiz?</p>
<p><strong>Anda Yaşayan İnsan</strong></p>
<p>İnsan söz konusu olduğunda mutlaka dünün bugünde, bugünün yarında etkisi vardır. Bu, hem zaman hem mekân olarak böyledir. Dolayısıyla çocukluğumuzda, gençliğimizde ister eğitim ister şahsiyeti oluşturan diğer faktörler, isterse başa gelen birçok olay açısından düşünülsün, dünümüz bugünümüzde etkilidir.</p>
<p>Aynı şekilde bugünümüz de yarınımızda etkili olacaktır. Dolayısıyla insan dediğimiz varlığı, “anı yaşayan değil, anda yaşayan” olarak tarif etmemiz mümkündür. Anda yaşamak, evet ama anda yaşadığımızın geçmişle mutlaka bir bağlantısı vardır, dünden kopuk değildir. Dolayısıyla “Hangi insan?” sorusuna “Anda yaşa, yan, ama dünden kopmayan, yarına etki bırakan insan” diye cevap veririz. Herkesin yönü ileriye, önüne doğrudur. İnsanın yönünün ileriye doğru olması, bir şeylere sırt döndüğünün de bir ifadesidir aynı zamanda. Bu ister fikri, ister fiziki, isterse ruhsal planda olsun; hangi düzlemde alınırsa alınsın yönünüzü bir tarafa dönüyorsanız durduğunuz yer yönünüzü belirliyor demektir. Bu, aynı zamanda bir şeylere sırtınızı döndüğünüz anlamına da gelir. Bu maddi ve manevi, sosyal ve psikolojik, hısımlık ve hasımlık anlamında anlaşılabilir. Dolayısıyla insanın mekândan ve zamandan uzak bir tanımı mümkün değildir.</p>
<p>Dünyada o kadar çok insan var ki Cenab-ı Allah&#8217;ın kudreti burada tecelli ediyor. Yedi buçuk milyar insanın hiçbiri birbirine benzemiyor. Ama bu insanlar arasında bile biz, “Hangi insan?” sorusuna cevap ararız. Felsefe, psikoloji, tarih, hepsi kendi disiplini açısından bu sorunun cevabının peşine düşer. Diğer sosyal bilimler de kendi alanlarının prensipleriyle sorunun cevabını arar. Ama insanlar, “Hangi insan?” sorusuna yine durduğu yerden, kendi disiplini açısından cevap verir.</p>
<p>Allah, “insanı ahseni takvim olarak yarattık” diyor ve eşref mahlukat olan insandan sonra esfel-i safilin, aşağıların en aşağı sı olan insandan bahsediyor. Yine Kitab-ı Kerim, “Hangi insan?” sorusunun cevabı olarak kabirlere varıncaya kadar geçmişiyle, ecdadıyla övünen insandan bahsediyor. Sonra dünyanın oyun ve oyalanmadan ibaret olduğunu bilen ve bilmeyen insandan söz ediyor. Şimdi inanç ekseninde alındığında birkaç tane insan tanım ortaya çıktı. Bu insanlar içerisinde Müslümandan mı kafirden mi, müminden mi münafıktan mı, alimden mi cahilden mi, zalimden mi mazlumdan mı, zenginden mi fakirden mi bahsedilecek? Çünkü her birinin durduğu yön, sırtını çevirdiği yön, baktığı yön ve dolayısıyla gördüğü gerçekler çok farklıdır. “Hangi insan?” sorusunun cevabı, “Hangi bakış açısıyla insan?” sorusunu da getiriyor. Dolayısıyla “aç-tan (aç insandan) bahsederken “Hangi insan?” s0rusuna başka cevap, “tok”tan (tok insandan) bahsederken başka cevap verilir. Siyah ya da beyaz, ağlayan ya da gülen, hasta ya da sağlam, genç ya da yaşlı, hasbi ya da hesabi, vefalı ya da nankör?</p>
<p>Biri, “Ben Allah korkusunun insanlarda iyiliğe, doğruluğa sürükleyici olduğuna inanmıyorum” demiş. Diğeri ise “Erdem, insanda bizatihi kendiliğinden olabilmeli” diye belirtmiş. Eğer insan, bile bile bir yanlışı yapıyorsa veya Allah korkusu onu yanlış yapmaktan engellemiyorsa gerçekte Allah&#8217;tan korkmuyordur. Bu durumda onun inancını veya duygularını sorgulamak lazım. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” diyor. İnanç sahibiysen böyle bir şeye muhatapsın insan olarak.</p>
<p>Hz. Peygamber şöyle diyor: “Ya hayır söyle ya da sus.” Bu kadar basit. Çok basit, müthiş bir iletişim prensibi. “Lüzumsuzluk yapma, boş konuşma, insanların zamanını alma.” Buradan bir sürü iletişim prensibi çıkar. Kitab-ı Kerim&#8217;de ilim ve düşünceyi teşvik eden ayetlerin sayısı, fıkıh ve hukukla ilgili ayetlerin sayısından üç-dört kat daha fazladır. Yani Kitabın “Hangi insan?” sorusuna cevabı; düşünen, ilim öğrenen, ilim edinen insandır.</p>
<p>“Hangi insan?” sorusuna bir başka açıdan da cevap verilebilir. Mesela 15. yüzyılda Makyavel&#8217;in dediği, “hedefe giden her yol mübahtır” anlayışına sahip insan. Bu anlayışa göre amaca giden her yol meşrudur, mübahtır. Hâlbuki meşru da olmaz, mübah da olmaz. Uygundur, geçerlidir gibi kavramlarla karşılanabilir ama meşru ve mübah İslam&#8217;a ait iki kavramdır. Bu düşünceye meşru dediğin zaman İslam&#8217;ın kavramlarıyla bir Batılı düşünceyi tanımlamaya çalışıyorsun demektir ki bu yanlıştır. Ya da yine Hobbes&#8217;un meşhur sözü: “İnsan insanın kurdudur.” Hâlbuki Turgay Başkan&#8217;ın dediği gibi, “İnsan insanın umududur.” Âdem Aleyhisselamın oğlu olmakla insan insanın kardeşidir.</p>
<p>La Fontaine&#8217;de yer alan kurt ile kuzu hikâyesi oldukça çarpıcıdır. Kurt suyun yukarısında, kuzu ise aşağısındadır. Kur kuzuyu yiyecek ama bahane üretmesi lazım. Kurt, “Suyumu niya bulandırıyorsun?” der. Kuzu, “Nasıl olur efendim? Siz yukarıdasınız ben aşağıdayım. Sizin suyunuzu nasıl bulandırabilirim?” diye cevap verir. “Kes sesini, bulandırıyorsun işte!” der kurt. “Üstelik geçen sene bana hakaret de etmiştin” der. Kuzu, “Ama geçen sene ben daha doğmamıştım ki!” der. Kurt olarak düşünürsen, kuzuyu yemek için bir sürü bahane uydurursun. Eğer insanı kurt olarak görürsen kurtlar arasında yaşarsın. “Hangi insan?” sorusuna verilen cevaplardan biri budur.</p>
<p>“Hangi insan?” sorusuna ideolojilere göre cevap verirsen veya ideolojilere teslim olan bir insansan, ideolojiler arasında gidip gelirsin. Bir orada, bir burada olursun. Oysa biz biliyoruz ki sosyal bir varlık olarak insan; konuşan, ilişki kuran, iletişimini yöneten bir varlıktır. Bütün bunları kendini tanıyarak yapar. Öğretmenlere hep şu sorulur: “Hocam, benim çocuğum çalışkan ama düşük puan alıyor.” Kimse kimseyi kandırmasın, çocuğunuzu en iyi siz biliyorsunuz. Ayağınızı sağlam basın, gerçekçi olun, çocuğunuzun geleceğini karartmayın. Gerçekleri kabullenerek bir plan program yapın. Olanı, olanın ötesinde görmeye veya ona aşırı bir değer biç meye kalkarsanız hayal âleminde yaşamış olursunuz. Gençlerin ve kendinizin ızdırap çekmesine yol açarsınız. İletişim kurarken ilişkiyi yönetirken kendinizi tanıyın. Çünkü maskeler takmanın kimseye faydası yok. Zaten Covid-19 sürecinde maskeyle tanıştık Cenab-ı Allah bunu taktırdı en sonunda, “Haddinizi bilin!” diye Haddini bilmek, kendini doğru ifade etmekle olur. Kendimi doğru ifade etmenin yolu ne? Allah iki kulak vermiş, dinlemeyi bilmek için. Çok dinle, az konuş ve empati kur. Yerleştiği için em pati kelimesine bir şey demiyorum ama tuhaf bakıyorum. Bunu” yerine özdeşme gibi öz Türkçe kelimeler kullanılıyor. Ama sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma, bu kadar basit. Ön yargıyı kaldırıp hoşgörüyü ilke edinerek ilişkini yönet, iletişimini kur. “Hangi insan?” sorusuna cevap verirken kendinin eleştirilmesine izin ver. Bunu kolaylıkla söyleriz ancak genelde yapmayız.</p>
<p>Hani, Yahudi bir genç hastalanıyor&#8230; Peygamber Efendimiz de onu ziyarete gidiyor. Burada dikkati çeken, Peygamber Efendimizin davranışıdır. Allah Resulü&#8217;nün bir Yahudi gencin evine gitmesi ne kadar güzel bir davranış. Gencin babası Hz. Peygamber&#8217;e hürmet ediyor. Ama benim asıl dikkatimi çeken şu: Allah Resulü beden diliyle konuşuyor. Söylemiyor, konuşmuyor, nasihat vermiyor. Yeri geliyor onu da yapıyor ama beden dili, yani yaşayarak anlatmak, iletişimin yüzde altmışıdır. “Hangi insan?” dediğimizde, “Yaşayarak anlatan insan” cevabını veririz, yani konuşandan çok yaşayan, söyleyenden çok yapan, uygulayan insan.</p>
<p><strong>Üslub-u Beyan, Ayniyle İnsan</strong></p>
<p>Ben ve sen dilini kullanmamayı öğütleriz. Çünkü ayrıştırıcı, ötekileştirici, itham edicidir. Oysa “biz” dili; daha kuşatıcı, daha kapsayıcı ve daha birleştiricidir. Birine “Gel” dediğinizde hitap ettiğiniz kişiyle aranızda kesinlikle bir soğukluk oluşacaktır. Ama “Gelir misin?” dediğinizde bambaşka bir etki bırakacaktır. İkisi de aynı kelime, ikisi de aynı amaca matuftur. Ama “Hangi insan?” sorusunun cevabına, “Doğru ilişki kuran, doğru iletişim kuran insan” derken “Gel” değil, “Gelir misin”, “Ben değil biz, sen değil siz” diyen insan.</p>
<p>On dört-on beş yaşlarındayken Dale Carnegie&#8217;in kitabını okuyorum ve orada söylenenler bana tanıdık geliyor. Carnegie, aslında Peygamber Efendimizin sözlerini, davranışlarını almış, yazmış, onlarla nasihat ediyor insanlara. Peygamber Efendimizi tanımayanlar da alıp bu kitapları okuyor. Beslendiğin kaynağa, su içtiğin pınara yabancı olursan başka coğrafyaların, başka insanların Suları, pınarları sana lezzetli gelir. Ama bilmiyorsun ki senin vücut kimyanı değiştiriyor o sular, o kaynaklar.</p>
<p>İletişimde şöyle bir prensip var: “Üslub-u beyan, ayniyle insan” deyiminde vurgulanan üslup veya kelimeler, iletişimde yüzde on ağırlığa sahiptir, yüzde otuzu ses tonu, yüzde altmış, da beden dilidir. Tek bir kelime bile konuşmadan herkesle anlaşa. bilirim. Bir Kayserili, bir kız annesi olduğu için rahmetli annem kız kardeşime kaş göz işaretiyle her şeyi anlatırdı. Eve çaktırmadan dünür gelirdi, baş işareti yapardı. “Kahveyi, bisküviyi, çayı hazırla getir kızım.” Bir şey söylemeden her şeyi anlatırdı. Beden dili dediğimiz şey bu aslında. Giyim, kuşam da beden diline dâhildir, bakış da beden dilidir. El, kol hareketleri beden dili içerisinde yer alır. Bunu Hoca Nasreddin&#8217;in deyimiyle “Ye kürküm ye!” şekline dönüştürenler de var, ancak unutulmamalı ki bu da bir söylemdir, bir anlamdır. Döneme ilişkin bir anlayışı, bir bağlamı ortaya koyan, yani aslında yine bir anlamı olan ifadedir, bir söylemdir; o günü, o günün insanını, o insanın hayatla ilişkisini, hayata ve insana bakışını, insanla ilişkisini kürk üzerinden ifade eden, yansıtan!</p>
<p>Kelimeler yüzde on etkilidir ama eğer doğru kelimeler kullanılırsa yüzde on bile çok şey değiştirir. O yüzden siyasal iletişimle uğraşanlar ve bunu meslek olarak icra edenler, halkın nabzını çok iyi tutarlar. Biz reklamların niye esiri oluruz? Çünkü bizi çok iyi tanırlar da o yüzden. Bizim eğilimlerimizi bildikleri için bize neyi, nasıl satacaklarını, en uygun kelimelerle, renklerle, seslerle yaparlar. O yüzden kelimeler önemlidir. Ama bu önemli kelimelerin ağırlığı, her şeye rağmen yüzde ondur.</p>
<p>Biz kendi iletişim ve ilişki yönetimimizi kendi kavramlarımızla yapmazsak kendimiz olmaktan çıkar, başkalarının gözüyle kendimize bakarız. Bugün empati, yarın sempati deriz, arada&#8221; kardeşlik, gardaş, kurban, dost kelimelerini kaldırırız.</p>
<p>Her dönem kendi tanımlamaları, kendi söylemiyle insana” ayar verir, yön çizer. İnsan neyi nereden alacağını bilmek durumundadır. Biliyorsunuz değil mi? Dizilerle geleneğimize, kültürümüze, inanç ve değerlerimize yapılan tahribatın bir benzeri de çeviri kitaplarla oldu. Bir İtalyan, bir İngiliz, bir Amerikan ailesinin aile içi davranışları Türkçeye çevrildi, bize uyarlanmaya başlandı ve sonra ilişki biçimimiz de değişti. Farklı organları alıp birbirine yamayarak ortaya bütünlüklü bir varlığın çıkacağını bekledik. Bir takma kol veya protezle insan yapmaya kalkıştık. Oysa kendi kavramlarımız bizi yeterince ifade ediyordu. Kendimizi bunlardan niye uzaklaştırdık ki! Kimliğimizi, kişiliğimiz olarak yansıtamadıgımız sürece kişilik bozuklukları yaşamak kaçınılmazdır.</p>
<p>Şu anda sıkıntılı bir durumla karşı karşıyayız. Sosyal bir varlık olarak kendimizi insan olarak tanımlarken, sosyal ağlarda yalnız yaşayan insanlar haline geldik. Çaresi ne bilmiyorum, ama her hâlükârda içerik üretmeliyiz. Çünkü sosyal medya kullanmamak saflık olur. Ama başkalarının içeriğine mahküm olmak, mahvolmaktır. Sosyal bir varlık olan insan, sosyal medya üzerinde yalnızlaşarak sosyalleşiyor. Biz ilişki ve iletişimi yönetirken insan olarak evlad-ü iyali ihmal ettik. “Başkalarını kurtarmaktan çocuklarını ihmal ediyorsun” diye yapılan şikâyetlerle karşılaşırız.</p>
<p>Birliği, beraberliği terk edip bireyselleşerek cemaati de terk eder olduk. Aynı şekilde saf olmayı da bıraktık. İlginç bir şekilde insan olarak her şeyi biliyoruz, her türlü malumata sahibiz, bilmediğimiz bir şey yok. Ama ne hikmetse bir şeyler yanlış gidiyor. “Söz gümüşse sükut altındır” dedik, ama herkes gümüş tüccarı oldu. Herkes söz alıyor, söz satıyor. “İletişimsizlik problemimiz var” diyenlere Hucurat Süresi her şeyiyle cevap veriyor. Orada iletişim dersleri var. Bizim bakış açımızın, durduğumuz yerin, gerçekliği tanımamızla alakası hiçbir zaman göz ardı edilmemeli. Gerçekliğe, hakikate ulaşmanın yolu, çok farklı bakış açılarını tanımaktan geçer. Eğer tek bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalışılırsa hiçbir zaman gerçeklik görülemez.</p>
<p>Mesnevi&#8217;de bir fil hikâyesi vardır. Daha önce hiç fil görmemiş, fille temas etmemiş Hintlileri kapkaranlık bir odaya koyarlar. Sonra, herkes file dokunmaya başlar, ama göz gözü görmez bir haldedir. Biri kulağına, biri hortumuna, biri bacağına, biri sırtına dokunur Sonra dışarı çıkarlar. “Neydi bu gördüğünüz, anlatın bakalım, neye benziyor?” diye sorarlar. Filin kulağına dokunan, “Yelpaze, ye benziyor” der. Hortumuna dokunan, “Boruya benziyor” der Ayağına dokunan, “Ağaca benziyor” der. Sırtına dokunan, “Tahta. ya benziyor” der. Dolayısıyla gerçekle ilişkimiz, dokunduğumuz ve gördüğümüz kadardır. O nedenle gerçeğin bütününü görmek, parçaları birleştirmekle ya da bakış açımızı çoğaltmakla mümkündür. Ve unutmuyoruz: Testide ne varsa dışarıya o sızar. O yüzden testiyi iyi doldurmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>Medeniyet İnşa Eden İnsan</strong></p>
<p>Ayne&#8217;-yakin, ilmel-yakin, hakka&#8217;I-yakin, hiss-i kable&#8217;l-vuku; irfan, hikmet, feraset, basiret&#8230; Bilmenin, anlamanın, fehmetmenin, zikretmenin, fikretmenin temelidir bunlar. Bu kavramları; temelinde, düşüncesinde, sistematiğinde barındırmayan bir anlayış benimsendiğinde bunlar yok olur. Bunlar yıkılıp yok edildiğinde bugüne kadar geçmişten taşınanlar da yok edilmiş olur. Çünkü geçmiş; bu kavramlar sayesinde gelecekle, manayla, anlamla ilişkisini kuruyordu. Bu nedenle bu kavramlardan uzak kalmak, bununla edinilenleri de ortadan kaldırıyor.</p>
<p>Fernand Braudel, “Her şehir, ait olduğu medeniyetin tezâhürüdür” der. “Hangi insan?” sorusuna “Ait olduğu medeniyetin inancının tezahürü olan çevreyi ortaya koyan, şehri inşa eden iv sandır” cevabı verilmeli. Çünkü her medeniyetin tezahür ettiği anlayışı çevresine yansıtan, insandır. Bunun için kuş evleri inşa eder, sadaka taşları kurar, zimem defterleri oluşturur, şehrin en merkezinde yer alan camiye yakın bir hayat silsilesi meydana getirir. Bu hayatın akışında en nezih meslekler, camiye en yakın olanlardı” İnsan, sosyal bir varlık olarak konuşan bir kültürel mirası sahiplenmek zorundadır. Çevrenize baktığınızda dünden bugüne bize bırakılanlarla iletişim kurabiliyorsanız, onların hangi ruh haliyle bize neleri, nasıl, ne için bıraktığını anlayabiliyorsanız, o ruh halini siz de öteye taşıyabilirsiniz. Bunun çok somut örnekleri vardır. Selçuklu&#8217;nun, Osmanlı&#8217;nın yaşadığı coğrafyalar, o ruh anlayışının tezahürleriyle doludur. O yüzden o ruhla konuşabilmeliyiz, onun sesini duyabilmeli, onun dokusunu hissedebilmeliyiz. İstanbul&#8217;da mezarlıklardaki servi ağaçları insana bunu söyler. Endülüs&#8217;te sarayın duvarlarında “La galibe illallah” yazar, sadece Allah&#8217;tır galip olan. Bu bir hatırlatmadır. Mezarlarda “Hüvel-Baki” yazar, sadece O sonsuzdur. Bütün bunlar o ruhun yansımasıdır, ama görmesini bilirsen. Şimdi maalesef mezar taşını yok edip sehpa yapıyorlar.</p>
<p>Cemil Meriç&#8217;in &#8220;Bu Ülke&#8221; kitabında, “İdeolojilerin peşlerine takılanlar pusulasızdır” der. Şuur, tarih, millet ve kişilikten yoksun olanlar ideolojilerin peşine takıldığında pusulasız kalırlar. Allah korusun, yönlerini şaşırır giderler. Bir ideolojiye saplanıp kalan başka ideolojiye saplanıp kalanlarla sürekli bir çatışma halinde olur. Her dönem yeni ideolojilerin çıkması da söz konusudur.</p>
<p>“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Ne zaman güzel, hayır, hasenat, iyilik konusunda bir toplantıya girsem bu ayet beni mest ediyor. Kalem ve kelam üstadı İranlı Sadi Şirazi “İnsan nedir?” sorusuna cevaben der ki: “Bir damla kan, bin bir dert elem.” Kendimize bakalım, aynaya bakalım; ne gördüğümüzü, ne olması gerektiğinin cevabını kendimizde arayalım.</p>
<p>Bir olgunun veya durumun anlamına, ancak parçaların bütünü oluşturmasıyla erişiriz. Aynı fil hikâyesindeki gibi&#8230; Dolayısıyla gerçeğin bütününe vakıf olmadan gerçeklikle ilgili fikir beyan etmek yanlıştır. Çok kırıcı oluruz, canımız acır, can acıtırız, kul hakkına gireriz. Gerçekliğe vakıf olduğumuzu düşünmediğimiz konular hakkında fikir beyan etmeyelim.</p>
<p>Herkes her şeyi biliyor, ama Allah Resulü (sav) gibi yaşayan, beden dilini kullanan çok az. O yüzden asıl önemli olan, bilip da ihmal ettiklerimizdir. “Duyduğunuz bir haberi araştırmadan ona inanmayın.” Biz ise sosyal medyada tam tersini yaparız.</p>
<p>“Bir topluluk diğerini alaya almasın.” “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” “Zannın birçoğundan sakının.” Bu ayetle Hucurat Süresi&#8217;nden. Bunları biliyoruz, yoksa “Niye bilmiyoruz” demiyorum. Bunlar, bilip de ihmal ettiklerimiz. Rahmete mazhar olmanın yolu kardeşlikten geçer. Saf olmayı beceremediğimiz için Cenab-ı Allah camilerde saflarımızı da ayırdı. Kibirli olmamayı, alçak gönüllü olmayı, karşılık beklemeden iyilik yapmayı bize emreden bir Kitab&#8217;ın sahibiyiz.</p>
<p>Hakkın ve hakikatın yolunda yürümenin insana, bedel ödeme de dâhil yüklediği yükümlülükler ona hak ve hakikat yolcusu sıfatını layık görür ki bu, insan için dünyada erdemli olmanın adıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Medipol Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dekanı</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="pr_header">
<p class="pr_header__heading">İnsanı Yeniden Düşünmek &#8211; Kolektif,syf:119-129</p>
</div>
<div class="pr_details__content">
<div class="pr_details__info">
<div class="top-block">
<div class="pr_producers">
<p>  TİRE KİTAP</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sosyal-bir-varlik-olarak-insan/">Sosyal Bir Varlık Olarak İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sosyal-bir-varlik-olarak-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşk İle &#8221;Ben&#8221;i Seyretmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:16:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ön Kamera]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk İle ''Ben''i Seyretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Bir sosyal medya ilmihaline ihtiyacımız var]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[snapchat]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23592</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaz Dağları&#8217;nın eteklerindeki güzelim Yeşilyurt köyünün kahvesinde, bes öğretmen oturmuş şevkle TEOG sorularını tartışıyor. Ağızlarından bir şikâyet cümlesi çıkmıyor, öğrencilerine daha iyi nasıl yardımcı olabilirlerdi, sorular nasıl olup da daha iyi düzenlenebilirdi, bütün dertleri bu. Türkiye&#8217;de işini seven ve bulunduğu yerden bir yakınma üretmeyen insanlarla karşılaştığımda seviniyorum. Bu bir güzellik. İnsanı mihver alan, insana su [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/">Aşk İle ”Ben”i Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23593 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4-300x166.jpg" alt="" width="354" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4.jpg 670w" sizes="(max-width: 354px) 100vw, 354px" /></a></p>
<p>Kaz Dağları&#8217;nın eteklerindeki güzelim Yeşilyurt köyünün kahvesinde, b<u>es</u> öğretmen oturmuş şevkle TEOG sorularını tartışıyor. Ağızlarından bir şikâyet cümlesi çıkmıyor, öğrencilerine daha iyi nasıl yardımcı olabilirlerdi, sorular nasıl olup da daha iyi düzenlenebilirdi, bütün dertleri bu. Türkiye&#8217;de işini seven ve bulunduğu yerden bir yakınma üretmeyen insanlarla karşılaştığımda seviniyorum. Bu bir güzellik. İnsanı mihver alan, insana su ve ışık taşıyan her kimse, bu ülkeyi imar edenler de onlar.</p>
<p>Kısa tatil kaçamağında beni şaşırtan şeylerden birisi, <em>şelfie</em> (özçekim) <u>çılgınlığ</u>ının vardığı salgın raddesini fark etmem oldu. Her kapı önünde, her sokak başında, her pa­noramik manzaranın kıyısında, karşılarınd<u>aki</u> güzelliği doya doya içlerine çekeceklerine, fotoğrafta <u>çıkmanın </u>hazzına mağlup olan insanlar. Dünyaya gözlerimizi ka­payarak ve kulaklarımızı tıkayarak kendimizi ne kadar iyi hissedebiliriz? Görmek değil de göstermek arzusu. Benliğin bir yanılsama olarak inşa edilmesi. Bakın ben neredeyim? Nerelere gittim, hangi yemekleri tattım, hangi otellerde kaldım? Seyahat sitelerine düştükleri notlarda, üç beş günlüğüne gittikleri otelleri birer peri masalına dönüştüren insanlar, tükettikleri ürün ve gı­dalarla da dünyada bir cenneti yakaladıklarını sanıyor veya belki bizim öyle sanmamızı istiyorlar.</p>
<p>İnsan daimi bir gurbette ama şifasını yanlış yerler­de arıyor. Ebedi olan, bir kutupyıldızı gibi ufkumuzda parlamadığında, fani olandan ebediyetin parıltısını is­tiyor ama sukutuhayale uğruyoruz.</p>
<p>Bu toprağın bilgeleri aşk ile &#8220;ân&#8221;ı seyrediyordu, bugün aşk ile &#8220;ben&#8221;i seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere<br />
doyamıyoruz.</p>
<p><em>Şelfie Sendromu</em> ifadesi, -eski zamanlarda ayıpla­nacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşın meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimiz­le, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgi­leneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görme­mizi engelliyor, hem de kendimizin gerçekte ne oldu­ğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Çok da uzağa gitmemize gerek yok.</p>
<p>Yiyip içtiklerini sosyal medyada paylaşanlar, başka insanları kızdıra- bileceklerini çoğu zaman fark etmiyorlar bile. Sosyal paylaşım siteleri kıskançlık ve özenme için elverişli bir platform oluşturuyor. 2013&#8217;te Amerika&#8217;da yapılan bir çalışmaya göre, kişinin son zamanlarda kıskançlık his­settiği durumların yüzde 20&#8217;sinin Facebook yüzünden            olduğu ortaya çıkmış. Bu kıskançlıkların çoğu diğer kişinin görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayattan kaynaklanıyor&#8230; Nihayetinde kıskançlık, hayattan alman keyif ve tatmin duygusunu azaltıyor.</p>
<p><strong>Ayna Yerine &#8220;Ön Kamera&#8221;</strong></p>
<p>Elbette sosyal medyanın &#8220;gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etki­leşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükü­len ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz. Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna <em>ahlaki sığlaşma varsayımı</em> diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimle­rimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapıl­mış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde, öncekilere oranla çok daha yüksek puan­lar aldığını gösteriyor.</p>
<p>Dünyanın yeni veba salgını, bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor. Ama durun bir dakika! Bir kuşağı özsever olmakla suçlamak pek kolay evet, ama acaba onlar sa- dece içinde yaşadıkları kültürün bir göstergesi de ola­mazlar mı? Küresel neoliberal benlik bize yepyeni bir ufuk tayin ediyor nicedir. Hızlı, dışa dönük, ince, güzel, bireyci, iyimser, yeri geldiğinde bencil ve çıkarcı, giri­şimci; yüksek benlik saygısına ve <em>selfie</em> çekebileceği bir cihaza sahip&#8230; Başarmak için bütün güç içinizde, diyor bu fısıltı. O halde başaramıyorsak bütün suç da bizde. Benliğin bir sınırsız kaynaklar haznesi olarak neoliberal tasviri, mağlup olanlar için bir kâbusa dö­nüşüyor. Şişmiş özgüvenin, yerini bir kendini suçlama tiradına bırakması an meselesi.</p>
<p>Muhteşem tatilimden bir kareyi Instagram hesa­bımdan paylaştığımda neyi murat ediyor olabilirim? Yapmak istediğim şey nedir? Kendimizle ilgili bir bilgi­yi paylaştığımız çoğu zaman, aslında kendimizi takdim etmenin hazzını yaşıyoruz. Hırgürün hiç eksik olmadı­ğı kimi evlerdeki karıkocalar, başkalarının yanındayken birbirlerine &#8220;Balım, hayatım, aşkım,&#8221; demeyi pek sever ya, hani dostlar alışverişte görsün misali&#8230;</p>
<p>Sosyal medyada kendimizi olmak istediğimiz biçimlerde takdim etmenin hazzını yaşıyoruz.</p>
<p>Hep gülen, hep mutlu, hep gezen, eğlenen, hayattan kam alan, keyifli bir aile hayatı olan mükemmel insan­lar olarak görünmek istiyoruz. Bir tür sosyal mükemmeliyetçilik. Ümit ettiğimiz, düşünü kurduğumuz ben­liğimizin ölçüsüzce reklam edilmesi -hele de gerçekler ve hayaller arasındaki makas açıldığında- benliğimizi un ufak eden bir sonuç doğuruyor. Başkalarını nasıl da çekici, başarılı ve mutlu bir insan olduğumuza ikna etmeye çabaladıkça gerçekte en derinimizde, ta içimizde ne ölçüde yetersiz, başarısız ve mutsuz his­settiğimizi kendimize hatırlatmış oluyoruz. Oysa insan en çok kendisinden saklanır. En çok kendisine yalan söyler, kendisini kandırır. Birine bir yüzünü gösterir diğerine ötekini, sonra hangi yüzün gerçek olduğunu şaşırır. Şişmiş bir özgüven kendi kendimizi fark etme­mizin önüne geçer, bizi bir seraplar âleminde hayallere zebun eder.</p>
<p>Geçmiş yıllarda yapılmış ilginç bir çalışma var. Do­ğal yaşamlarından alman bir grup büyük şempanze, bir duvarında  boydan boya ayna bulunan bir odada tutulur. Şempanzeler ilk birkaç gün diğer şempanzelerle sosyalleşmeye devam ederler. Sonra da aynadaki kendi 3 görüntülerini tanımaya başlarlar. Kendileriyle ilgili bir farkındalık geliştirirler, aynada kendilerini incelerler <u>ama</u> bir süre sonra yine diğer şempanzelerle fiziksel olarak etkileşmeye başlarlar. Deneydeki karşılaştırma grubu, izole edilmiş bir ortamdan gelen maymunlardır. Aynı şekilde tasarlanmış odaya konulan maymunlar da bir süre sonra kendileriyle ilgili bir farkındalık geliş­tirirler ama diğer maymunlarla etkileşim kurmak için bir çaba göstermezler hatta onlara kayıtsız kalırlar.</p>
<p>Siber psikolog Mary Aiken bu durumu, gençlerin <em>selfie modası</em> ile ilişkilendirerek açıklıyor. Gerçi selfie mera­kı gençleri çoktan aşıp, geniş bir yaş aralığına yayıldı ama Aiken&#8217;in dikkat çektiği nokta çocuklar ve gençler için &#8220;aynada kendi farkındalığına varma&#8221; durumu ile selfie arasındaki ilişki. Gençler bu görüntülerinden ne öğreniyor? Kendi varlıkları ya da kendi algıları için bu ne denli önemli? Yüz yüze iletişimden uzak büyüyen çocuklar olarak, tıpkı izole edilmiş maymunlar gibi, sadece kendi görüntüleriyle mi ilgileniyorlar? Sorulan çoğaltabilirsiniz.</p>
<p>Gençler görünüşlerini çok önemserler. Selfie de bir ölçüde idealize edilmiş benliğin dışavurumu; üretil­miş, manipüle edilmiş, düzeltilmiş ve kamusal tüke­time sunulmuş bir nevi ekran yüzü. Selfie&#8217;nin en can alıcı noktası ise geribildirim.</p>
<p>Nihayetinde tüm selfie&#8217;ler tek bir şey söyler: Beni beğen!</p>
<p>Teknolojinin ve yeni uygulamaların sunduklarıyla selfie&#8217;ler her gün biraz daha mükemmelleşir. Sosyal medyada paylaştığımız fotoğraflarımızda her yıl bir öncekinden daha genç ve iyi görünürüz. Görünen o ki siber dünyada her birimiz birer Benjamin Button olma şansını elde ettik. Çektiğimiz fotoğraflar üzerinde filt- releme, efekt ilave etme, düzeltme yapma fırsatı sunan sayısız program mevcut. Hatta bu fotoğraflardan bir kolaj yapıp, video olarak da yayınlamamız mümkün. Neden kendi imgemizle bu denli uğraşıyoruz? Bu bir kaçış mı? Beğenilme isteği mi? işin dramatik yanı, gençlerin bu fotoğraflarını bizden çok daha dikkatli inceliyor olmaları&#8230; incelemekle de kalmıyor, selfie&#8217;le- rinde bir sürü kusur buluyorlar. Bazı uzmanlar son yıllarda gençler arasında estetik operasyonların yay­gınlaşmasında sosyal medya ve selfie gerçeğine dikkat çekiyor. Otuz yaş altı kişilerde yüz estetiğinin arttığı­na dair bulgular mevcut.</p>
<p>Daha genç gruplarda da diş beyazlatma ve parlatmanın arttığı raporl<u>anmı</u>ş Snapchat ve Instagram gençler tarafından sıkça kullanılan uygulamalar ve buralarda paylaştıkları fotoğraflarını önemsiyorlar. Kendilerine başkalarının gözüyle bakıp, görüntülerini eleştiriyorlar. Bu tuhaf, çünkü gerçek hayatta insanların görüntülerine bu denli takılmazsı­nız. Yani duygusal yakınlık kurduğunuz herkes fiziksel olarak mükemmel değildir, olamaz da. Fakat görünen o ki siber âlemde herkes kusursuz olmak istiyor. Gü­nümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla çatışma yaşadığı mevzulardan biri de estetik operasyonlar. Lise ya da üniversite çağında birçok genç, kusursuz görünüme kavuşmak için ailesini ikna etmeye çalışıyor. Aile içi ger<u>ilim</u> artarken, bütçeye eklenen maddi yük de cabası. Oysa gerçek güzellik, bir özgünlük gerektirir. İfadede, bakışta, mimiklerde bir özgünlük. İçten gelen bir duy­gunun dışa yansımasıdır bu. Kozmetik değişiklikler bizi pek de özgün kılmaz.</p>
<p>Birçok şeyin doğrusunu biliriz ama bilişteki bu ke­sinlik davranışlarımıza aynı oranda yansımaz. Bazen arzularımızın bazen de içinde bulunduğumuz kültürün rüzgârına kapılır gideriz. Kabul edelim ki internet, top­lumsal işleyişi ve yerleşik kültürü etkisi altında bıra­kan en önemli güç olarak karşımızda duruyor.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.67-73</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/">Aşk İle ”Ben”i Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teknoloji İle Ne Yaparız?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:11:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[Panoptikon]]></category>
		<category><![CDATA[siber alem]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji İle Ne Yaparız?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23589</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mircea Eliade, Dinsel inançlar ve Düşünceler Tarihi&#8217;nde şöyle der:,&#8221;Her yenilik bir toplu ölüm tehlikesi­ni de beraberinde Şaşıyordu.&#8221; Atom bombasını üreten ve binlerce kilometre uzakta kullanılmasını sağlayan, teknoloji değil miydi? İki dünya savaşı da ölüm kusan savaş teknoloji sindeki gelişmelere paralel seyretme­miş miydi?, Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdığı gibi, onu gerçek özünden uzaklaştıran, toplu ölümlere geçit veren bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/">Teknoloji İle Ne Yaparız?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23590 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-300x170.jpg" alt="" width="371" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-300x170.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-768x434.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458.jpg 810w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>Mircea Eliade, <em>Dinsel inançlar ve Düşünceler Tarihi&#8217;nde</em> şöyle der:,&#8221;Her yenilik bir toplu ölüm tehlikesi­ni de beraberinde Şaşıyordu.&#8221; Atom bombasını üreten ve binlerce kilometre uzakta kullanılmasını sağlayan, teknoloji değil miydi? İki dünya savaşı da ölüm kusan savaş teknoloji sindeki gelişmelere paralel seyretme­miş miydi?, Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdığı gibi, onu gerçek özünden uzaklaştıran, toplu ölümlere geçit veren bir dizi tehlikeyi de beraberinde getiriyor.</p>
<p>Otomobilin hayatımıza girişini örnek alalım. Ula­şımda devrim yarattığı bir gerçek fakat öte yandan ya­pılan yollar ve yarattığı kirlilikle çevreye ve yaşantımı­za etkisi de ortada. Tıpkı internet gibi, sunduğu konfor çoğu kez yıkıcı yönlerini perdeliyor. Park yeri bulmak­ta zorlanacağımızı, trafikte saatler kaybedeceğimi­zi bilsek bile tercihimizi arabayla gitmekten yana kullanmıyor muyuz? Metro durağına beş yüz metre yürümek yerine, trafikte bir saat sıkışıp kalmayı tercih etmiyor muyuz? Demem o ki, bir teknolojik yenilik sa­dece cismi ile sınırlı kalmıyor, yaşantımızı dönüştürüp yönlendiriyor.</p>
<p>Teknolojik yenilikleri tarafsız değerlendirmekte ve yeni teknolojilerle aramıza mesafe koymakta zorlanırız.</p>
<p>Çoğu kez toplumsal eğilimlere göre davranırız. Ne de olsa kimse çağdışı ya da tutucu olmak istemez! Za­ten teknoloji de o yıkıcı yönünü hep gizlemede ve inkâr­dadır. Bilim, toplum menfaatine değil sermayenin lehi­ne kullanılmaya başladığından beri doğru ile yanlış, zararlı ve zararsız büyük ölçüde birbirine karışmıştır.</p>
<p>Öte yandan bugün, internetin bilgiye erişim nokta­sındaki üstünlüğünü inkâr etmek de yanlış olur. İnter­net sayesinde aylarca sürecek bir araştırmanın süresi kısalır, e-posta ile anında haberleşiriz; hatta bazı uy­gulamalar aracılığıyla dünyanın öbür ucunda, ev sa­hibinden ev bile kiralarız. İnternetin hayatı kolaylaş­tırıcı, zenginleştirici ve hoşnutluk verici yanı gün gibi aşikâr. Dürüst olmak gerekirse, internet olmadan da tüm bu sayılanlar gerçekleştirilebilirdi. Ancak oldukça yavaş ve düşük bir verimle.</p>
<p>İnternet, günümüz şartlarının yoğun, kopuk ve par­çalanmış aktivitelerine bir cevap niteliğinde. Meşgul hayatlarımızda, birçok teknolojik ihsan sayesinde bambaşka şeyleri tecrübe edebiliriz. Sanal ağa bağ­lanmak, bu tecrübeleri organize etme fırsatını bize ve­rirken hemen hepsini aynı anda mezcetmektedir. Aynı şekilde internetin sosyal ve psikolojik tabiatı, günü­müzün sosyal ve psikolojik değişimine bir cevaptır. Tarihsel süreç içerisinde birey istikrarlı bir şekilde toplumun üzerinde konumlanıyor. Kendi arzularımızı tatmin etmek, diğer insanlarla olan ilişkilerimizi den­gelemekten çok daha önemli bir hale geliyor. Yaşam gittikçe daha akılcı, daha içe dönük ve daha doğrudan biçimde kişisel arzuların doyumuna yönelik bir kisve­ye bürünüyor. Bundan yirmi sene önce bir babaanne, herhalde torununa bakmak yerine &#8220;Ben hayatımı ya­şayacağım, siz başınızın çaresine bakın,&#8221; demezdi ya da Facebook&#8217;ta doğum tarihini yazarak doğum gününü unutan çocukları ve torunlarına hatırlatma yapmazdı.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde, babaanne olan bir danışanım, to­run ve çocuklarının kendisine pek az uğramasını Face­book&#8217;ta yazarak şikâyet ettiğini anlatıyordu. Babaanne bunu sosyal medyaya yazdıktan sonra bütün aile eve hücum etmişti!.. Artık eskisinden daha fazla yalnız va­kit geçiriyoruz ve bu durumu kimse sorgulamıyor. Hal­buki internetin derinlerde taşıdığı tehlikenin çok daha karanlık bir veçhesi var, onun üzerine henüz eğitebil­miş değiliz. Bugün internet diğer tüm araçlardan daha geniş bir şekilde hayatımıza nüfuz etmiş, televizyonu bile saf dışı bırakmış durumda. Yaşamı algılayış ve ya­şayış biçimlerimize, daha önce hiçbir teknolojik geliş­menin yapamadığı oranda etki ediyor. Akışkan modern zamanın eritme tenceresine atılacak ilk kutsalımız, geleneksel sadakatlerimiz oluyor; elimizi ve ayağımı­zı bağlayan görenekler ve zorunluluk gibi görülenler&#8230;</p>
<p>Sosyolog Ulrich Beck, günümüz modern toplumunda &#8220;ölü ve hâlâ yaşıyor&#8221; diye tanımladığı zombi kurumlara aile ve komşuluğu örnek verir. Hayat &#8220;elimizden kaçıp giden dünya&#8221;da çok hızlı değişiyor ve bu değişimden aile de payına düşeni alıyor. Hızlı kapitalizm, küresel­leşme, dijital devrim, bireycilik, zayıflayan sosyal bağ­lar ve medya/kültür endüstrisi akışkan modernliğin veçheleri olarak hayatlarımıza nüfuz ediyor ve insana dair kavrayışlarımızı dönüştürüyor.</p>
<p>Sözgelimi, çok da eski olmayan bir tarihe dek ev­lilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülü­yordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruh­sal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki bir tür seküler kurtuluş addediliyor. Modern Batı toplumlarında hayatın neşeli anlarının sorumluluğu artık evlilik bağının omuzla­rında. &#8220;Evliliğinde mutlu musun?&#8221; sorusu, mutluluğun karşı konulamaz bir mecburiyet olarak telakki edildiği günümüz toplumunda giderek kolay bir vazgeçişe kapı aralıyor. Tahammül kayıplara karışıyor. Metafizik bir gücün bizi izlediğini düşünmüyorsak eğer, hayatın haz ve zevklerine balıklama dalmamıza <u>kim</u> mâni olabilir?</p>
<p><strong>Meçhulün Kahramanı</strong></p>
<p>Siber âlem pek çok geleneksel sınırı tersyüz ediyor. İş ve oyun, ciddi söylem ve eğlence, erişkinlik ve çocuk­luk, kamusal ve mahrem arasındaki sınırlar muğlakla­şıyor. Cep telefonu aramaları ve sesli mesaj bildirimle­ri, her birimizin özel alanına arsızca giriyor. Duymak istemediğimiz ses ve kelimeler ruhun ancak sessizlikle onarılan kuytuluklarına çarparak uğultuya dönüşüyor. Kişisel bilgilerimiz sosyal paylaşım ağlarında teşhir ediliyor. Narsisistik teşhirciliğin teşvik edildiği bir dünya sahnesi haline geliyor internet. Teşhirciliğin di­ğer ucunda dikizcilik var. Bir gözetleme kulesi olarak internet. Çevrimiçi araştırma zahmetine giren bir kim­se, kolaylıkla her birimiz hakkında pek çok malumata ulaşabilir. Bu da giderek görünmez veya namevcut ol­mayı zorlaştırıyor.</p>
<p>Neil Postman, <em>Teknopoli</em> adlı kitabında yeni tekno­lojik araç gerecin hayata dair önceliklerimizi değişti­receğini, kültürün o derin anlamından koparılarak sa­dece araçlarla ilişkilendirileceğini yazmıştı. Bir &#8220;tık&#8221;la bize bilgi sunan protez belleğimizin yapıtaşlarından biri de Google. Ancak hayatın &#8220;google&#8217;laştınldığı bir zamanda, arama motoru bizim neyi, ne kadar bilme­mize müsaade ediyorsa o kadarını biliyoruz. Biz Google&#8217;ın müşterilerdi değil, ürünleriyiz: Eğilim, merak ve tercihleri reklam verene satılan ürünleriz. Biz onu kul­landığımızı sanırken,o bizi kaydeder ve hakkımızda profil oluşturur. Biz onun hakkında pek az şey bilsek de o bizim hakkımızda çok şey bilir. Bu yönüyle pa- noptikonu<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a> da aşan bir gözetim mekanizmasıdır. Baş­ka bir örneği sosyal paylaşım ağı Facebook üzerinden verebiliriz: Facebook ütopik bir ihtimali ayakta tutar.</p>
<p>Geçmişte kaybedilen şimdi bulunacaktır. Bu gezegenin sakinleri, canları hangi yüzlerini sunmak istiyorlarsa, dünyaya onu sunarlar. Bukalemun benlikler. Facebook giderek bir hafıza silici olarak işlev gösterir. Sınırsız yüzümüzün olması, bağlanma gücünde bir azalmayı ve insan yaşamında bir daralmayı ifade eder. Sosyal med­yada sahte kimlik ve sınırsız yüz üretilebilmesi, kişiyi hem kendini tanımaktan, hem de sosyal yaşamın içine girebilmekten uzaklaştırır. Medya doygunluğu çağın­da birey, hayatını bir bütün olarak değil, parçaların ve bölümlerin toplamı olarak yaşamaktadır. Tamamlana­mayan, kırık dökük, paramparça hayatlar.</p>
<p>Teknolojideki değişimler kişiler arası iletişimin do­ğasını değiştiriyor, kendiliğinden gelişen toplumsal etkileşimler azalırken, elektronik etkileşimler artıyor. Böylece kişiler arası iletişim hünerlerimiz kayıplara karışıyor. Uzlaşma, konuşma başlatma, beden dilini ve yüze dair ipuçlarını okuma gibi beceriler bize yeni dostlar edinmek ve var olanları derinleştirebilmek için rehberlik eder. Bunlar öğrenilmediğinde içine kapa­nan birey, sığınak olarak internette teselli arıyor. Dış dünya, bilgisayar odasına büzüşüyor. Yüz yüze etkileşi­min azalması empati duygusunu da köreltiyor. Birinin duygularını incitir ama tepkisini görmezseniz yaptığı­nızın neye yol açtığını anlamaz ve bunu telafi çabası içine girmezsiniz. Aşırı internet kullanımıyla duygusal zekâmız azalıyor ve yüz ifadelerini anlamakta zorluk yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Siber âlem, meçhule attığımız kement. Onu avcumu zun içine alacağımızı sandığımız anda onun tarafın­dan yutuluyoruz. Makine uygarlığında merhamet yok­tur. Teknolojinin bize dayattığı hızlı olma zorunluluğu, bilişsel yeteneklerimizi zayıflatıyor. Kısa dönem hafı­zamız zedeleniyor. Eskiden ahenk içinde çalışan beyin parçalarımız arasında iletişim bozuklukları oluşuyor. Merhamet, zihnimizin bir bütün olarak ve dingin bir şekilde çalışabilmesiyle mümkünken bu değişimin bizi merhametten uzaklaştırmaması mümkün olabilir mi?</p>
<p>&#8220;İnsan meçhulün kahramanıdır,&#8221; demişti Peyami Safa. Bir karadelik gibi insanı öğüten modern tekno­lojilere bakınca, bir kahr<u>amanın</u> zafer çığlıklarından çok, bir kurbanın iniltileri duyuluyor.</p>
<p>İnternet ile olan bireysel ve toplumsal ilişkimiz, onun hayatımızdan çalıp götürdükleri, bize getirdiği sosyal ve psikolojik maliyet üzerine düşünmeliyiz. Bir araya gelmek için kullanabileceğimiz bir teknolojiyi, ken<u>dim</u>ize duvarlar <u>ördü</u>ğümüz bir yalıtma tekniği­ne dönûştürmemeliyiz. İnternet artık uygarlığımızın d<u>aimi</u> bir parçası, ondan kaçamayız. Hayatımızdaki <u>tahakküm</u>ünü pasif bir şekilde kabul etmek yerine, <u>insanlığ</u>a hizmet etmesinin, ipler bizim elimizde ol­malı. Teknolojinin kulları değil efendisi olacağımız; onun insanın hayrına olmayan taraflarını eleştirel bir dikkatle törpüleyebileceğimiz bir bilince ihtiyacımız var. Ağa kapılan sinekler olmayı kabullenenleyiz. Hür irademizle bizi karga tulumba hapseden bir teknolo­jiye karşı, insan olmanın özüne sadık kalarak diren­meliyiz. Ağın yuttuğu, birörnekleştirdiği &#8220;hiç kimse&#8221; ler olmak çok kolay. Hiç kimse. Niteliksiz adam. Çağın anlamsızlık buhranının bireysel tecellileri. İnsan o ağda açtığı gedikle kendi insanlığına bir yol bulacak.</p>
<p>Samimiyet ve sahiciliğini koruyarak. Yüz yüze iletişi­mi, dostane sohbeti sanal ağların sunduğu yapaylığa feda etmeyerek. İnsanın kendisiyle arasındaki mesafe­nin giderek çoğaldığı bir zamanda kalbi ve ruhu diri tutarak.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.43-50</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/">Teknoloji İle Ne Yaparız?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2019 18:58:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıllı telefon]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[bencillik]]></category>
		<category><![CDATA[bigisayar oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Hedonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Instagram]]></category>
		<category><![CDATA[internet ve narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Like]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[siber alem]]></category>
		<category><![CDATA[snapchat]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal ağ]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya Bağımlılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23532</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23540 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg" alt="" width="394" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-768x526.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg 1024w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. Sadece dünün ülkesinde yaşayan ve karşılaştığı yeni manzaradan şaşkına dönmüş yabancılar haline geliyoruz.(s.34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzaklığın şifası yakınlık; yalnızlığın şifası ise birbirimize yurt ve sığınak alabilmemiz. Ama önce aşina olmak gerek.</p>
<p>Aşinalık, gerçeklik duygumuza istikrar kazandırır. Aşinalığı yitirmek dünyadan varoluşsal anlamda kovulmaktır. İçinde yaşadığımız çevreye aşinalığımız azaldığında, varoluşsal endişe sökün eder. Dünya artık evimiz değildir. Bugün insanlarda gördüğümüz o umutsuzca arayış, bir psikolojik ev arayışından başka bir şey değil. İçsel vatansızlık hissini iyileştirmek istiyoruz.</p>
<p>Ruhumuzu demirleyecek bir liman, orada olmakla varoluşun ağır yükünden bizi azat edecek bir emniyet hissi arıyoruz. Sosyal alanın zayıflaması, varoluşsal yalnızlığı insani ilişkilerle gidermeyi zorlaştırıyor. Sosyal yabancılaşmadan kaynaklanan güvensizlik, yalnızlığı katmerlendiriyor. Yalnızlık, varlığın tam kalbinde ağrıyan bir boşluk. Sevginin ilk vazifesi ise dinlemektir. Sevgi, muhatabına dünyada yer açmaktır.(s.35</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bencilleştikçe Yalnızlaşıyoruz</p>
<p>Yalnızlık, bizi bilen veya bize ihtimam gösteren birinin olmadığı dehşetidir. Modern dünyada pek çok insan sosyal medya aracılığıyla bu tanınma ve bilinme arzularını doyurmak istiyor. Teşhircilik boyutuna varan bir gösteri marifetiyle hayatlarımızı kamusal alana açıyor ve acılarımızı, hastalıklarımızı, yediklerimizi, giydiklerimizi paylaşmak istiyoruz.Yaptığımız ve yapmayı ümit ettiğimiz eylemlerde bir değer ve gerçeklik bulamadığımızda anlamsızlık ve can sıkıntısı sökün ediyor. Yoğun bir can sıkıntısı halinde ruhun ölümü gerçekleşiyor. Etrafınıza bir bakın, yaşayan ölüler her yerde.</p>
<p>Neyi feda ettik? Yolda neyi düşürdük, neyi kaybettik? Kimimiz kaybettiğini hatırlıyor ve ruha dikkat kesilen, manevi olanı merkeze alan daha zengin bir yaşam tarzının peşine düşüyor. Hayat nadir bir şey ve onu nadide bir gül gibi koklamak, içimize çekmek gerek. Onun kıymetini bilmediğimizde dünya giderek bir “yaşayanlar mezarlığına dönüşüyor.(s.37</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hatırlatma</p>
<p>Görmek için önce bakmak gerekir. Bakışınızı koruyun.</p>
<p>”Ben&#8221;den ”biz”e ricat edin. Kayıp bağı onarın. Hayatın ve sevdiklerinizin elinden tutun.</p>
<p>Sorumluluklarınızı kabullenin, nazik ve işbirliğine açık olun.</p>
<p>Sosyal bağlarınızı güçlendirin, daha çok eş dost ziyaretleri yapın, mahallenizdeki insanlarla tanışın, sohbet edin.</p>
<p>Tabiat ile hemahenk olun, baharın kokularını içinize çekin.</p>
<p>Güzel anılar biriktirin. Güzel görüntüleri telefonda değil, zihninizde saklayın.</p>
<p>Aile büyüklerinizin anılarına sahip çıkın. Deneyimlerini dinleyin. Nesilden nesile aktaracağınız hikâyeleriniz olsun.</p>
<p>&#8216; Duygusal açlığınızı daha çok tüketerek veya daha fazla eşyaya sahip olarak bastıramazsınız. Bu kısır döngüden çıkın.</p>
<p>Kendinize anlamlı hedefler koyun. Bu hedefler için mücadele edin. Başardığınızda kendinizi ödüllendirin. Başaramadığınızda yeniden deneyin.</p>
<p>Zihinsel özerkliğinizi koruyun. Sahici benliğinin“ keşfedin, ona sahip çıkın. Bukalemun benlikler kapitalist pazar ıçin iyidir ama sizi mutlu etmez.</p>
<p>En formasyon obezi olmayın. Bilinçli seçimler yapın.(s.38</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Byung-Chul Han, özgün bir düşünür. Psikopolitika adlı kitabında bakın yaşadığımız bu dönüşümü nasıl tasvir ediyor: “Akıllı telefon, dijital bir kutsal nesne, hatta dijital kutsal nesnenin ta kendisidir. Tabi kılma aracı olarak tıpkı elde taşınma kolaylığıyla bir tür cep telefonunu (Handy) andıran tespih gibidir. Her ikisi de insanın kendini sınamasına, kendini kontrol etmesine hizmet eder. İktidar, gözetleme işini bireylere devrederek verimliliğini artırmış olur. Like/Beğendim dijital &#8216;Amin&#8217;dir. Like&#8217;ı tıklarken iktidar düzenine tabi kılarız kendimizi. Akıllı telefon sadece etkili bir gözetleme aracı değil, aynı zamanda taşınabilir bir günah çıkarma sandalyesidir. Facebook, dijitalin kilisesi, sinagogudur&#8230; Bu tahakküm büyük bir çabaya, zor kullanmaya gerek duymaz, öylece gerçekleşiverir. Hoşa gitmeye çalışarak ve bağımlılık yaratarak hükmetmeyi amaçlar.&#8221;(s.52</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aslında internetin yaşamlarımızda yarattığı en büyük değişim, bizzat kendisinin günlük rutinlerimizin bir parçası haline gelmesi. Çoğu insan ağa bir kez tutulduğunda, saatlerce anlamsız sayfalarda gezinmekten kendisini alıkoyamıyor. Anlık değişen sayfalar, hızlı görüntüler bize çabuk tatmin sağlıyor ve can sıkıntısını o an bizden alıp götürüyor. Her an ayartılmaya, baştan çıkarılmaya hazır durumdayız.</p>
<p>Byung-Chul Han, bu durumu beğendim kapitalizmi olarak adlandırıyor. Zorlama ve yasaklardan farklı olarak, bu yeni kapitalizm bizi baştan çıkararak hükmünü yürütür. &#8220;Bizi teşvik eden ve ayartan, özgürlükçü, dost çehreli iktidar; talimat ve emir veren, tehdit eden iktidardan daha etkilidir.&#8221;</p>
<p>Edindiğimiz malumatın içinde işe yarar bilgiyi bulmak giderek zorlaşıyor. Bir çöplükte eşeleniyor gibiyiz. Malumat obezliğinden bilginin sunduğu bilgeliğe geçebilmek için arada durmaya, düşünmeye ve çevrimdışı olmaya ihtiyacımız var. Namevcut olmayı başarabilmeye.(s.53</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bu toprağın bilgeleri aşk ile ”ân”ı seyrediyordu, bugün aşk ile ”ben”i&#8217; seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere doyamıyoruz.</p>
<p>Selfîe Sendromu ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşın meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşın odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor, hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor.</p>
<p>Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Çok da uzağa gitmemize gerek yok. Yiyip içtiklerini sosyal medyada paylaşanlar, başka insanları kızdırabileceklerini çoğu zaman fark etmiyorlar bile. Sosyal paylaşım siteleri kıskançlık ve özenme için elverişli bir platform oluşturuyor. 2013&#8217;te Amerika&#8217;da yapılan bir çalışmaya göre, kişinin son zamanlarda kıskançlık hissettiği durumların yüzde 20’sinin Facebook yüzünden olduğu ortaya çıkmış. Bu kıskançlıkların çoğu diğer kişinin görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayattan kaynaklanıyor&#8230; Nihayetinde kıskançlık. hayattan alınan keyif ve tatmin duygusunu azaltıyor.(s.68</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Snapchat ve Instagram gençler tarafından sıkça kullanılan uygulamalar ve buralarda paylaştıkları fotoğraflarını önemsiyorlar. Kendilerine başkalarının gözüyle bakıp, görüntülerini eleştiriyorlar. Bu tuhaf, çünkü gerçek hayatta insanların görüntülerine bu denli takılmazsınız. Yani duygusal yakınlık kurduğunuz herkes fiziksel olarak mükemmel değildir, olamaz da. Fakat görünen o ki siber âlemde herkes kusursuz olmak istiyor. Günümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla çatışma yaşadığı mevzulardan biri de estetik operasyonlar. Lise ya da üniversite çağında birçok genç, kusursuz görünüme kavuşmak için ailesini ikna etmeye çalışıyor. Aile içi gerilim artarken, bütçeye eklenen maddi yük de cabası. Oysa gerçek güzellik, bir özgünlük gerektirir. İfadede, bakışta, mimiklerde bir özgünlük. İçten gelen bir duygunun dışa yansımasıdır bu. Kozmetik değişiklikler bizi pek de özgün kılmaz.</p>
<p>Birçok şeyin doğrusunu biliriz ama bilişteki bu kesinlik davranışlarımıza aynı oranda yansımaz. Bazen arzularımızın bazen de içinde bulunduğumuz kültürün rüzgârına kapılır gideriz. Kabul edelim ki internet, toplumsal işleyişi ve yerleşik kültürü etkisi altında bırakan en önemli güç olarak karşımızda duruyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnterneti kullanırken, onun medya, reklam, pazarlama sektörü, kültür endüstrisi, sermaye ve iktidar ile olan ilişkilerini çoğu kez görmezden gelir, sunduğu fırsatlar tarafından cezbediliriz. Hatta internetin araç olduğunu bile unuturuz. Aslında atfedilen değer, bağlantı kurulan &#8220;insan&#8221;a, erişilen ”bilgi&#8221;ye olmalıdır. Yine de bu gerçekleri unutur ve popüler olmak için var gücümüzle uğraşırız. Popüler olmak çoğu insan için cezbedicidir. İnternetin kolektif kültüründe ise Öncelikli amaçtır, sözgelimi sosyal medyada aldığınız fav sayısı başınızı göğe erdirir. İnternette popüler olmak için farklı bir benlik sergilemek ya da popüler olanı taklit etmek, bir kurgudur. Gerçek değil sahtedir.</p>
<p>Gerçek bir emeğe, alın terine yaslanmaz. İçten gelen, samimi bir çabaya denk gelmez. Herkes orada diye sosyal medya kanallarına gideriz, herkes paylaşıyor diye selfie çekeriz. Üstelik bunu çoğu kez hiç sorgulamadan, sırf o anda popüler olduğu için yaparız. Özellikle çocuklar ve internetle geç tanışan daha yaşlı nesil, internette gördüğü her şeye inanma ve okuduklarını tatbik etme eğiliminde. Bu gidişle birkaç yıl içerisinde, hayranlık duyduğumuz kişileri, nesneleri ya da durumları “herkesin ortak tercihi&#8221; belirleyecek.(s.77</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazı kampanyaların internet üzerinden ne denli hızlı yayıldığını hatırlayın. Çeşitli konularda farkındalık yaratmak için sosyal medyada başlatılan meydan okumalar nasıl da çığ gibi yayılır. Kafanızdan bir kova dolusu buzlu suyu boşaltmak ve bunu Videoya çekerek sergilemek, birdenbire dünya ölçeğinde yaygınlık kazanır. Bazen de çok üretken içerik ve sunumlara tanık oluruz. Pazarlama sektörü, internetin bu kolektif kültürünü kullanmakta hiç vakit kaybetmedi. Viral reklam denilen ve ışık hızıyla yayılan kimi kısa filmler, bize tabiri caizse “çaktırmadan&#8221; bir ürünü empoze eder.</p>
<p>Çoğu kez eğlenceli ve doğal bulup izlediğimiz ve arkadaşlarımızla paylaştığımız bir videoya biraz dikkatli bakarsak, bir yerlerde Öne çıkan marka logosunu ya da ticari ürünü görebiliriz. Mesela bir çocuk ve annesinin çok eğlenceli bir diyaloğunu izliyoruzdur ama çocuğun elinde markası görünen bir içecek vardır. Çoğu kez bunun bir viral reklam olduğunu fark etmeden, bir sürü insana göndeririz. Bilinen sözdür, internette size bir şey bedava sunuluyorsa, satılan şey sizsiniz, sizin dikkatinizdir.(s.79</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir de sanal âlemde üç beş bilgi kırıntısını yutup, allame-i cihan kesilenler var. Tuhaf bir yanılsama bu, zira kitap okumak insana bilgisini tartma imkânı verir. Bizi ne kadar az şey bildiğimiz gerçeğiyle yüzleştirir. Ama “ağ&#8221;da durum farklı: Orada nefsimizi malumatla şişirir, sıhhatini sorgulayamadığınız bilgi üzerinden bir çırpıda âlim kesilebilirsiniz!</p>
<p>Bilgelik, bilginin toplanması değildir. Bilginin sentezidir ve sentez zaman alır.(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetin kolektif kültürü denizdeki güçlü bir akıntı gibidir. Bir kez kendinizi suya bıraktınız mı, akıntının tersine yüzmek için çok çabalamanız gerekir.</p>
<p>Ayağınızı suya sokmadan önce iyi düşünün, sizin değerleriniz ya da yaşam tercihleriniz bu akıntının ters istikametinde olabilir. Ayrıca unutmayın,internette her söylenen ”anlamlı ve değerli” değildir. İnsanların çoğu,pek de müşkülpesentlik yapmadan hemen hemen her şeyi beğenirler. İnternetin katılımcı kültüründe önemli olan da haberin içeriğinden ziyade popülaritesidir. Bu yüzden, akıntıya dikkat!(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Gençlerin ekran karşısındaki davranışlarına dikkat ettiniz mi? Ekrana yoğunlaşır ve çok hızlı klavye kullanırlar. Bir telaş içinde hızlıca basarlar tuşlara, duraksamış gibi göründüklerinde yeni bilgilerin ekrana gelmesini bekliyorlardır. Çocukların ve gençlerin ekran karşısında fazla vakit geçirmeleri, öğrenme alışkanlıklarından sosyalleşme biçimlerine kadar birçok şeyi etkiler.</p>
<p>Günümüz çocukları, yirmili yaşlara gelene kadar otuz bin saatlik bir sanal bilgi akımına maruz kalır. Bilgisayar oyunlarına ayırdığımız zaman ise haftada üç milyar saatten fazla. .. İddialı rakamlar değil mi? Bu sektöre yapılan yatırımlar, karşılığını fazlasıyla veriyor. İnternetin sunduğu fırsatlar ile bireyselleşme ve postmodern kültürün itici güçlerinin çakışması, bir kusursuz fırtına etkisi yarattı. Bizler de bu fırtınanın tam göbeğine düştük.</p>
<p>Bir yanda benim yaşamım, benim isteklerim, benim gerçekliğim diyerek inşa edilmiş bir kültür; diğer yandan her türlü esneklik ve kişiselleştirmeyi sunan internet dünyası.(s.112)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sinirbilimci A. Gazzaley ve psikolog L.D. Rosen’in Dağınık Zihin adlı kitabında bize sunduğu araştırmalara göre hedefe ulaşmak için ihtiyaç duyduğumuz bilişsel kontrol becerilerimiz, hedef belirlemek için gereken yürütücü işlevlerle aynı ölçüde evrilmemiş. Bilişsel kontrol becerilerimiz dikkati, çalışma belleğini ve hedef yönetimini kapsar. Hedef koymamıza yarayan yürütücü işlevler ise değerlendirme, karar verme, organize etme ve planlama becerilerini içerir. Kendimiz için akıllıca hedefler belirleme; bu hedefe ulaşmak için gereken plan ve hesaplamaları yapma konusunda çok iyi olabiliriz ama eğer bilişsel kontrol becerilerimizde aynı performansı gösteremezsek hedeflerimizden kolayca saparız.</p>
<p>Ulaşmak istediğimiz yer ile vardığımız yer arasındaki mesafe arttıkça da gerilim ortaya çıkar. Bugün, teknolojinin günlük yaşamımızdaki tahakküInü ile geldiğimiz noktada ise hedeflerimizle aramızı açan temel unsurların başında akıllı telefonlar, internet ve sosyal medya geliyor. Peki, bu nasıl oluyor&#8217;? Bizi hedefimizden saptırdığını bildiğimiz halde neden hâlâ ısrarla bir uygulamadan diğerine, bir sosyal medya kanalından ötekine seğirtiyoruz?.. Gazzaley ve Rosen kitabında yeni bir hipotez üzerinde duruyor: ”Dikkatimizi dağıtan davranışlarda bulunuyoruz çünkü bizler sadece doğuştan gelen bilgi arama dürtümüzü tatmin etmek için en uygun ya da optimal davranışları sergiliyoruz.</p>
<p>Kritik bir etken, yüksek teknolojiye dayalı modern dünyamızın mevcut koşulları, bu içgüdüsel dürtüyü beslememiz için bize daha fazla erişim fırsatı sunarak bu davranış tarzını sürekli kılıyor; ayrıca can sıkıntısı ve kaygı gibi dahili faktörler de buna yardımcı oluyor.”Yazarlar, bu hipotezi evrim biyoloğu Eric Charnov&#8217;un Marjinal Değerler Teoremi (MDT) olarak bilinen optimal arama teorisi ile açıklıyor.(s.119)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hedeflerimize ulaşma performansımızı etkileyen sınırlılıklarımız arasında iki temel şey ön plana çıkar: Çoklu görev becerimizin kısıtı ve görev geçişlerinin hız ve maliyeti. Hepimiz, birçok şeyi aynı anda yapabilecek potansiyele sahip olduğumuzu düşünürüz, oysa bu bir yanılsamadır. Birden çok görevi aynı anda yapmaya çalışmak ya da görevler arasında sürekli geçiş yapmak bize hem zaman kaybettirir hem de verim. Üstelik sadece gençler değil, yetişkinler de sürekli görev geçişi konusunda oldukça zorlayıcı bir performans gösteriyorlar.</p>
<p>Gazzaley ve Rosen&#8217;in paylaştığı verilere göre bir genç yetişkin saatte yirmi yedi görev geçişi yaparken bu rakam daha yaşlılarda on yedi. İnternet söz konusu ise aynı kaynakta kalma süremiz dört saniyeden iki saniyeye hatta yarım saniyeye düşüyor. Teknoloji, dikkatimizi bizden alma konusunda sürekli el artırıyor.</p>
<p>Önce akıllı telefonlar, sonra geliştirilen binlerce uygulama bizde hem aynı anda birçok şey yapabileceğimiz yanılsaması yaratıyor hem de tüm dikkatimizi bizden talep ediyor. Bir dostum, telefonundan sosyal medya uygulamalarına erişemediği birkaç hafta için duygularını ifade ederken, “Kafamı topladım, huzur buldum,&#8221; sözcüklerini kullanmıştı.(s.123)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Görselliğe dayalı düşünme, dijital hedonizmi (hazcılığı) besleyen ve onun işareti olan bir şeydir ve okumaya dayalı düşünmeden farklıdır.</p>
<p>Hatta ekrandan okumak ile kitaba dokunarak oku. mak da birbirinden tamamen farklı iki deneyimdir.Katı ve dokusu olan bir şeylere temas etmek, onun yüzeyini okşamak insana bir zemin duygusu kazandırır. Bir kitaba dokunmak, sakinleşmemize ve durup düşünmemize sebep olur. Ayrıca düşüncemizin şekillenmesine ve farklı dünyalara yönelmesine de. Oysa ekrandan okuduğumuzda böyle bir derinleşme yaşamayız. Bilgisayardan ya da telefon ekranından bir şey okurken sanki ”Okuduklarım bende kalmayacak, ekranı kapatınca uçup gidecek&#8230;” huzursuzluğu yaşayan tek dijital göçmen ben değilimdir herhalde. Oysa bir kitabı elimizde tutarken, Okuduklarımızın ruhumuza nüfuz edeceğinden şüphe duymayız.</p>
<p>Nielsen&#8217;in bir araştırmasında, 232 kişiden, ekranda akan yazıyı okumaları istenmiş. Bunların içinden sadece altı kişi sayfaları satırlara bağlı kalarak okumuş, geri kalan herkes atlayarak ilerlemiş. Kimmiş bu atlayarak okuyanlar acaba? Günde ortalama beş saat internet kullanan katılımcılar. Nielsen&#8217;in bir diğer araştırması ise gençlerin çok daha hızlı ama dikkatleri dağınık olarak okuduklarım ortaya çıkarmış. Şaşırdık mı? Hayır&#8230;(s.142)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her gün arabanızla gittiğiniz bir yere yürüyerek ya da toplu taşıma araçlarıyla gitmeyi deneyin, size kattığı deneyimin zenginliğine şaşıracaksınız. Yürümek zaten başlı başına zenginleştirici bir deneyim sunar. David le Breton&#8217;un Yürümeye Övgü kitabında söylediği gibi ”Yürümek, ruh yetmezliği yaşamaktır, daha doğrusu ruh yetmezliği yaşayıp kendini kendinden dışarı atmaktır. Kendine katlanamadığın noktada kendinle barışmak için kendini yollara vurmaktır.&#8221;</p>
<p>Vakit buldukça uzun yürüyüşler yaparım, yolla birlikte düşüncelerim de benimle akar gider. Her yürüyüş kendi içimize doğrudur. İnsan kendi içinde veya zihninde o zamana kadar düşünmediği bir şey bulur. Seyahatlerde de benzer şeyler olur. Hiç dikkat ettiniz mi? Çocuğunuzla seyahat ettiğiniz zamanlar, özellikle yeni yerler gördüğünüz uzun yolculuklar, ilişkinize ne kadar iyi gelir. 0 uzun yollarda belki daha Önce hiç konuşmadığınız, paylaşmadığınız hikâyeleri paylaşırsınız çocuğunuzla; gülecek ve onu güldürecek hikâyeler uydurursunuz, olaylara onun gözünden bakmayı öğrenirsiniz. Birlikte hayal kurar, yeni planlar yaparsınız.(s.157)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dijital medya, kapitalizm için de mükemmel bir ortaktır. Terry Eagleton, kapitalizm için şöyle der: &#8220;Etrafına cömertlik saçan hümanist ruhlu antik bir şair gibi, bu sistem insani olan hiçbir şeyi kendine yabancı saymaz. Kâr için çıktığı avda her mesafeyi kat edebilir, en aşağılık yol arkadaşlarıyla düşüp kalkabilir. İçinde tatminsiz bir arzu ve uçsuz bucaksız bir boşluk vardır&#8221; . Kapitalist sistem, ”tüketici&#8221;ye evrilen bireyi daha fazla tüketim için nasıl yönlendireceği konusunda yeterince bilimsel araştırma yaptırmış, formül geliştirmiş ve yol haritaları hazırlamıştır.(s.176)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygusal ihtiyaçlarımız, kişisel tercihlerimiz, sosyal medya platformlarında ticari bir değere dönüşür.</p>
<p>Kaygı, mutsuzluk, boşluk hissi gibi duygu durumlarımız sosyal medya şirketleri ve reklam-pazarlama sektörlerince kolayca istismar edilir. Duygusal dinamikler, sosyal medyanın bu denli yaygın kullanımını açıklayan önemli etmenlerden biridir. Psikolojiyi rakamlara çevirmek sosyal medyanın en iyi yaptığı şey. Sosyal medyadaki varlığımız, bir çeşit olasılık hesabına çevriliyor: Reklam linkine tıklama olasılığımız. Evet, kullanıcı olarak değerimiz böyle ölçülüyor. Aslında herhangi bir sosyal medya sitesi, henüz kayıt aşamasında hedef kitle tayinine başlıyor.(s.177)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Black Mirror dizisinin bir bölümünde bir yazılım şirketi, sevdikleri vefat etmiş insanlar için hayali hesaplar yaratıyordu. Ölen kişinin yaşam tarzı, kişisel tercihleri, anıları, konuşma tarzı, espri anlayışı kısaca ona ait ne varsa yazılıma yükleniyordu. Sevdiklerinin ölümü ile baş etmekte zorlanan insanlar da aylık bir hizmet bedeli ödeyerek, bu hesaplarla telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı. Hatta biraz daha fazla para öderlerse, o kişiyle aynı fiziksel özellikleri gösteren robotlara sahip olabiliyorlardı. Şükredelim ki henüz teknolojinin hayatımızdaki yeri bu noktaya gelmedi. Bir gün gelir mi? Neden olmasın? Peki sistem bunu da pazarlar mı? Şüphesiz, evet!(s.178)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kapitalizmin doymak bilmez iştahı 21. yüzyılda duygularımıza da el atmıştır. Zorlaşan iş yaşamı, artan gelecek kaygısı, geçim derdi, güvenlik sorunları derken bireylerin üzerindeki psikolojik baskı, bununla birlikte de duygusal tahribat artar. Mutsuzluk ve boşluk hisleri bireyleri aşırı tüketim odaklı davranışlara yöneltir. Aynı hisler, sürekli uyarılma arayan, tüketimden alacağı geçici hazzın peşindeki bireyin sosyal medya kullanma eğilimlerini de yönetir. Duygusal boşluğunu alışveriş ya da sosyal medyaya hicret ederek dolduran milyonlar&#8230; Bu işten en kârlı çıkanlar kimler sizce? Telefonundan ayrılamayan ya da kazandığı üç beş kuruşu alışveriş sitelerinin cirolarına katan bireyler mi yoksa her geçen gün daha fazla kişiye ulaşıp, daha fazla ciro elde etme peşinde olan kurumlar mı?(s.179)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şirketlerin ticari kazanç için farklı kanalları kullanmalarında yanlış olan bir şey yoktur ama baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojinin sunduğu bu yeni platformlar “sınırsız&#8221; ve ”engel tanımayan&#8221; yöntemlerle sürdürülür hale gelmiştir. Artık ticaret her yerdedir. Üstelik bu ticareti hızlandıran ve hacmini büyüten şey, duygularımız üzerinden yapılan tasarım mühendisliğidir.</p>
<p>Mesela Facebook&#8217;un z&#8217;aman tüneli yeni içerik keşfetmek için mükemmel bir şekilde tasarlanmıştır. Facebook, 2011 yılında meşhur ”duvar”ın “zaman tüneli&#8221; ile değiştirdi. Eklenen beğenme, yorum yapma gibi fonksiyonlar, zaman tünelinde dolaşmayı bizim için etkileşimli bir hale getiriyor ve kontrolün bizde olduğu hissini yaratıyor. 2013 yılında otomatik Video oynatma özelliğinin eklenmesiyle birlikte, biz zaman tüneline bakarken tüm videolar -izlemek istesek de istemesek de- oynatılıyordu.</p>
<p>Bu özelliğin kontrolünün kullanıcıdan alınması kendiliğinden medya tüketimini artırdı. Bir anda kendimizi normalde izlemeyeceğimiz bir videoyu, sadece ilk yarım saniyesi ilginç olduğu için izlerken bulduk. Diğer sosyal medya platformları da benzer otomatik oynatma özellikleri ekledi. Böylece her zaman iki seçenek arasında bırakılıyoruz: Şimdi tüket ya da aşağı doğru kaydırmaya devam et.(s.181)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dr. Ciarân Mc Mahon sosyal medyayı psikolojik bir perspektiften şöyle tanımlar: Kullanıcıları geçmiş özel bilgilerini dijitalleştirip kamusal olarak paylaşmaları için cesaretlendiren çevrimiçi hizmetler. Örneğin, bir sosyal medya sitesinde bir hesap açıp, oraya hiç kişisel bilgi koymazsanız eğlenemezsiniz. İsterseniz deneyin&#8230; Facebook ya da Instagram&#8217;da bir hesap açıp, hiçbir özel bilgi paylaşmadan ya da hiçbir şeyi “beğen&#8221;meden bakalım ne kadar dayanacaksımz? Tüm bu siteler, kullanıcıları sürekli kişisel paylaşımlar yapmaları konusunda cesaretlendirir. Sosyal medya servislerinin popülerliği ve paylaşımların çokluğunu göz önüne alırsak, bizim de bu durumdan pek hoşnut olduğumuz aşikâr.(s.186)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>New York Times’ın 7.000 makalesi incelenerek yapılmış bir araştırmaya göre insanlar, kendilerini duygusal olarak uyaran yazıları başkalarıyla paylaşıyorlar. Doğru ya da yanlış bulduğumuz, gurur ya da öfke duyduğumuz haberleri sosyal ağımızda daha çok paylaşıyoruz. Politik konulardaki tweet&#8217;ler ise utanç, inanç, ceza, şeytani, savaş gibi ahlaki ve duygusal sözcükler içerdiğinde daha çok paylaşılıyor.</p>
<p>Bu araştırma aynı zamanda politik tweet’lerin daha çok benzer ideolojiyi taşıyanlar arasında paylaşıldığını göstererek yankı odalarında yaşadığımızı da doğruluyor. Fakat sosyal medyadaki provokatif içeriklere sürekli tepki göstermek bir süre sonra bize iki şey yapabilir: Öfke yorgunu olabiliriz ya da tepki vermeyi bir çeşit rutin alışkanlığa dönüştürebiliriz. Sinirlenmeyiz ya da öfkelenmeyiz bile ama öyleymiş gibi paylaşımlar yaparız. Mahalle baskısının tabiri caizse “kralı&#8221; sosyal medyadadır. Herkes kendi sığınaklarına çekilir ve kendisi gibi düşünenlerin fikirleriyle giderek daha da keskinleşir. Karşı mahallenin veya farklı olanın sesi işitilmez olur.</p>
<p>Sığınak (bunker) zihniyetinin ele geçirdiği insanlar şöyle düşünür: Bizim dışımızdaki herkes kötü, onlar çok güçlü ve bize zarar vermek istiyorlar. Sadece biz hakikatin tarafındayız. Kaybetsek de haklı olan biziz. Biz masum kurbanlarız&#8230; Dünyaya karşı biz. Bir sosyal kimlik, kuvvetli bir grup aidiyeti sağlar bu zihniyet. Olan biteni bize açıklayacak basit ama işe yarar bir formül, kendi kabahatlerimizi görmezden gelmek için bir bahane sağlar.Bu zihniyete teslim olduğumuzda, işimize gelmeyen gerçekleri hasıraltı etmeye başlarız.(s.199)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sosyal medya bağımlılığı üzerine yapılan pek çok çalışma beyindeki ödül devrelerimizle sosyal medya etkileşimlerimiz arasındaki ilişkilere işaret ediyor. Peki ne yapabiliriz? Zamanın akışını geriye döndürmek yahut gerçekleşmiş bir teknolojik devrimi yok saymak olası değil; öte yandan bir bağımlılıkla yaşamak da anlamlı değil. Bu durumda yapmamız gereken ilk şey teknolojiyle olan ilişkimizin boyutu konusunda kendimize karşı dürüst olmamız. Akıllı telefonlarımıza ne sıklıkla bakıyoruz, günde kaç saatimizi internette harcıyoruz, çocuğumuzla yüz yüze oyun oynamak yerine bilgisayar oyunlarını mı tercih ediyoruz? Davranış ve tutumlarımızı tartmalı, dürüstlükle ölçüp biçmeliyiz. Eğer bulduğumuz sonuçtan memnun değilsek ve davranışlarımızın bağımlılık boyutuna ulaştığını düşünüyorsak, bu konuda bir şeyler yapmalıyız.</p>
<p>İnsan bilinçli kararlar alabilmesi ve irade sahibi olması nedeniyle diğer birçok canlıdan ayrışır. Bize zor geleni “önce” yapmak, nefis terbiyesi için elzemdir. Kendinizi değiştirme gücünüz olduğunun farkına varmak sanal dünyada bulamayacağınız bir hazinedir. Bunu ancak kendi içinize bakıp, sebat ederek yaparsınız. ”İrade bedeni tuttuğunda, ruh özgürleşir,&#8221; derler. İradenizi hâkim kılın, özgürleşin. Özgürlüğün ilk eylemi özgür olmayı seçmektir. Hadi deneyin, yapabilirsiniz.(s.217)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanları sanal ortama iten ve sosyal medyayı çekici kılan başka bir unsur da gerçek dünyanın problemlerinden kaçmak. Çöpleri halının altına süpürmek evi temiz kılmadığı gibi, bu kaçış da problemleri yok etmekten ziyade pekiştirir.(s.222)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal yakınlık, insani teması sık kılarken sığlaştırır; bağlantılar yoğunlaşıp bağ haline gelemeyecek kadar sığ ve fragmanlar halindedir.</p>
<p>Bağ mı Bağlantı mı?</p>
<p>İnternet arkadaşlıkları ve sanal ilişkiler üzerine yapılan çalışmaların hemen hemen tamamı ortak bir noktaya işaret eder. Sosyal medyada kurulan arkadaşlıkların bir kişiye olumlu şeyler katabilmesi için mutlaka gerçek hayatta yüz yüze sosyal iletişimle tamamlanması gerekir. Kişi yalnızca sanal iletişim sürdürmekteyse, sanal ilişkiden deva bulamaz. Sosyal medya ve internet iletişiminden faydalanmanın yegâne yolu, bu etkileşimleri yüz yüze iletişimin dolgu malzemesi olarak kullanmak.</p>
<p>Eğer internette yeni biriyle tanışırsanız, şartlar uygunsa ve güven duygusu oluşmuşsa yüz yüze tanışıp arkadaş olabilirsiniz veya eski arkadaşlarınızla bağı koparmamak için interneti kullanabilirsiniz. Ancak yeni biriyle internette tanışıp yüz yüze görüşmeden iletişimi devam ettirmek, gerçekle bağı koparmaktır ve bir yapay zekâ ile kurulan ilişkiden farksızdır. Hatta belki ondan bile düşük derecede bir ilişki şekli sayılabilir.(s.233)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Sosyal medya ve sosyal ağ kavramlarını doğru kullanın. Sosyal ağa muhtaçsınız, sosyal medyaya değil.</p>
<p>-Sosyal medyayı verimli kullanın. Dürtüsellik ve agresyondan uzak durun. Kullanım ilkelerimiz olsun.</p>
<p>-Sosyal medya uygulamalarını bu denli popüler kılan temel kaynak: İnsan psikolojisi. Duygusal uyaranlara karşı bilinçli olun.</p>
<p>-Sosyal medyanın, özellikle de imgelerin paylaşıldığı Facebook ve Instagram gibi uygulamalarının kuşatıcılığından kurtulun. Herkes gibi olmak zorunda değilsiniz. Buralarda bir hesabınız olmak zorunda değil. Kolayca açılan bu ücretsiz hesaplar için pahalı psikolojik ve sosyal bedeller ödeyebilirsiniz.</p>
<p>-Sosyal medya bağımlılığınız ardındaki mekanizmayı anlamaya çalışın. Dikkatinizin nasıl ve neden çelindiğini, arkasındaki sosyal mühendisliği ve tasarımı anlamaya çalışın. Ne kadar iyi bilirseniz, o kadar az manipüle edilirsiniz.</p>
<p>-Çekingenliğinizin ya da yalnızlığınızın ilacını sosyal medyada aramayın. Sosyal medya,beklentinizin aksine, sosyal hayattan kopuşunuzu hızlandırabilir.</p>
<p>-Mahremiyetinizi ve dikkatinizi elinizde tutun. Özellikle çocuklarınızı bu konuda eğitin.</p>
<p>-Sosyal medya şirketlerinin en büyük gelir kaynağı, sizin verilerinizdir. Çevrimiçi hareketlerinizle bıraktığınız binlerce veri noktasının kontrolü ve mülkiyeti sizde olmayacak. İzlerinizi olabildiğince temizleyin. Veri hakları konusunda uyanık olun.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İletişim devrimi ile medya içerikleri ve yayıncılığı küresel sınırlara ulaşmış, bu da beraberinde medya ve kültür emperyalizmini getirmiştir. Medya içeriğinin büyük kısmı, sermaye ve teknolojiyi elinde tutan gelişmiş ülkeler tarafından üretilir ve küresel dolaşıma sokulur. Bizler de medya ve kültür endüstrisinin yarattığı imajların takipçisi, kolektif bilincin gönüllü itaatkârları oluruz.</p>
<p>Ruhumuzu anlamlı bağlarla, muhabbetle ve içsel yolculuklarla beslemek yerine medya ve kültür endüstrisinin önümüze koyduğu renkli hapları yutarız. “Bütün dünya kültür endüstrisi süzgecinden geçirilir,” demişti Adorno. Küresel iletişim ağları, bu emperyalizmi, standartlaşmayı ve metalaşmayı fazlasıyla hızlandırdı. Üstelik ağ öylesine iyi örülmüş ki iplerinden kurtulup kendi evimize dönmemiz neredeyse imkânsız.(s.244)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yüz yüze iletişim, özsaygımızı ve başkalarıyla daha çok ilgilenebilme kapasitemizi artırır. Empati geliştiririz, daha çok işitilip anlaşıldığımızı hissederiz. İnsan, insanın aynasıdır. Kendimi bir başkasıyla kurduğum ilişkide görürüm. Hayatın ”kökten yalnızlığı&#8221;na karşı durmak için ötekiyle aramda manalı bir ilişki kurmak isterim. Ona ruhumu açmak, onun tarafından anlaşılmak hatta özümsenmek isterim.</p>
<p>Sohbet ancak diğerkâmlığı yücelten, özseverliği (narsisizmi) kınayan bir kültürde zemin bulabilir. Konuşmak hem bana hem de karşımdakine bir “evindelik duygusu&#8221; verir. Ötekini kendi kalbime buyur etmek beni rahatlatır. Konuşmak bizi iyileştirir, öğrenmenin merkezinde yer alır. Okulda, işte, hayatın her alanında, sıkıldığımızda telefona bakmak yerine etrafımıza bakıp ilişki kurabileceğimiz yahut konuşabileceğimiz birilerini bulmak, yeni bir bağlantının ve yeni bir öğrenmenin kapısını açar. Beyinlerimiz her daim yeni, taze, uyarıcı ve sosyal girdiler arar. Başka insanlarla konuşmak bunu sağlar.(s.248)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanın kendine ait bir alanı olması ve bu alanda dış etkilerden uzak olması, üretkenliğini geliştirir.</p>
<p>Oyun tasarımcıları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, en üstün performanslı şirketlerdeki tasarımcıların ortak yönü, bu kişilere kişisel mekân, mekân üzerinde kontrol, bölünmeden çalışabilme fırsatları verilmesi. Aslında bu bilgi, araştırmalarla teyit edilmesi gereken bir durum değil. Geçmişe bir dönüp bakalım. Kafka, Mozart ve birçok diğer sanatçı ya da yazar, en üretken fikirlerin tek başına kaldıklarında geldiğini söylemişler. Parlak fikirler, uzun ve bilinçsiz bir ön çalışmanın ardından gelir. İnternette saatlerce boş boş gezinmeyi tek başına kalmak olarak yorumlama hatasına düşmeyin çünkü internette amaçsız gezinmek diye bir şey aslında yok.</p>
<p>Bilgisayar ekranına mutlaka bir kelime girmelisiniz ki dolaşmaya başlayasınız; yani yine bilinçli bir seçim yaparsınız. Karşımızdakinin söyleyeceği bir şeyle kontrolsüzce karşılaşmak, sokakta bir olaya tanık olmadaki rastlantısallık ve bilinçdışı durum, ekran karşısında deneyimlenmez. Yazı yazmak bile öyle değil midir? Hangi konu üzerine yazacağınızı seçtiğiniz anda zaten bilinçli bir seçim yaparsınız.(s.252)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Kısa süreli inzivaya çekilin. Kendinizi dinleyin. Hayallerinizi, ne yapmak istediğinizi; hayatınızda neleri çoğaltıp, neleri azaltmak istediğinizi düşünün.</p>
<p>Dinlenmek, aylaklık etmek değildir. Biraz aylaklık etmekte bir sakınca da yok aslında. -Çalışmalar gösteriyor ki günde sadece yirmi dakika bile dışarıdan gelen etkilerle bölünmeden, sevdiğiniz bir şeyle uğraşsanız ya da hiçbir şey yapmadan dursanız, kan basıncınızdan kalp atımınız ve kaslarınıza kadar her şeyinizle rahatlıyorsunuz.</p>
<p>-Kendinize güvenin, konfor alanınızın dışına adım atın. Unutmayın, açılmamış kanatların büyüklüğünü kimse bilemez.(s.254)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kimliğimiz çok yönlüdür; bulunduğumuz şartlara göre farklı yüzlerimizi ortaya koyarız. Çok yönlü ve bütünlük arz eden bir kimlik, yetişkin olabilmenin önemli bir yapıtaşıdır.</p>
<p>Sanal benliğimizle sosyal medyada boy göstermeyi, kimlik oyunları oynamayı seviyoruz. Oysa oyuncu benliğimizi kontrol etmezsek kolay savruluruz. Bazı kişiler, internette kimlik oyunları oynamaya çok meraklıdırlar; sanal ortamın anonimliğinden faydalanarak kendilerine yepyeni kimlikler yaratırlar. Sanal kimlik, gerçek kimlikten ne kadar farklıysa o kadar büyük strese neden olur. Kişinin, gerçek hayattaki kimliğine sadık kalıp, kimliğine uyumlu eklemeler yapması daha az çelişki yaratır.(s.259)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Birçok genç sanal âlemde kendisini başka kimliklerle tanıtıyor. Bunları yapma nedenleri ise eğlenmek, diğer insanların tepkilerini görmek, sınırlı sosyal hayatlarını telafi etmek ve değişik yöntemlerle ilişki kurmayı denemek. Peki kendisini farklı kimlikle tanıtan gençler ne tür kimliklere bürünmeyi tercih eder? Elbette çoğu kendisini olduğundan büyük yaşta tanıtır, bazıları kendilerini olduğundan güzel/yakışıklı yansıtır.</p>
<p>“İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları &#8216;kişi&#8217;yi anlatırlar,&#8221; ifadesi, farklı kimlik oluşturmanın altında yatan niyetlerden belki de en naif olanını ne güzel açıklar. İçinde yaşadığımız teknik distopyayı acımasızca hicveden Black Mirror’ın bir bölümünde insanların toplumsal statüleri, sosyal medya üzerinden aldıkları puanlara göre belirleniyordu. Kiralayacağınız araba, satın alacağınız ev, çalışabileceğiniz iş, şehrin girebileceğiniz bölgeleri yani her şey puanınıza göreydi.</p>
<p>Belirli bir puanın altındakiler kendi başlarına ev bile kiralayabiliyor, bir aile üyesiyle birlikte oturmaya zorlanıyorlardı. Neyi mi izliyorduk dizide? Sahiciliğin ve insanlığın yok oluşunu! İnsanlar puanları düşmesin diye sahte bir nezaket maskesi takmış, düşük puanlılarla ilişkilerini kesmiş, ortada tek bir gerçek duygu işareti kalmamıştı. Düşüncesi bile korkutucu değil mi?(s.260)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir insan karşısındaki kişi hakkında ne kadar az şey bilirse, o kişiye karşı düşmanca davranışları da bir o kadar artabilir. Muhatabını kendinden ne kadar uzağa konumlandırırsa o kadar kötü davranabilir. İnternette görünen muhatap sadece bir hesaptır, bize bakan bir yüz değil. Bu durum davranışlarımıza ket vurmamızı zorlaştırır. Toplum içinde çoğu kez seçilmiş davranış sergilerken, internette bu toplumsal kaygıyı hissetmez ve olumsuz davranışları daha rahat ortaya koyarız.</p>
<p>Sanal ortam, karşımızdaki İle yüzleşme ve başkaları tarafından yargılanma endişelerimizi azaltarak, davranışlarımızda değişikliğe sebep olur.</p>
<p>Sokak ortasında tartışan iki kişi gördüğünüzde, olayın geri planını bilmediğiniz için, çok gerekli olmadıkça müdahale etmez, yürür geçersiniz. Oysa sanal ortamdaki bir tartışmaya herkes dahil olur. Bilen, bilmeyen, anlayan, anlamayan&#8230; İnternetin sanal sokağında taraf tutmak ve büyük laflar etmek görece olarak “güvenlidir&#8221;. Bu da bizi daha tepkisel ve saldırgan davranmaya iter. Klavye pehlivanlığı gibisi yoktur. Bir takma adın ardına gizlenir ve dünyaya kolayca nizamat verirsiniz.(s.271)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kimileri çevrimiçi hayatlarında en galiz küfürleri savurup sonra bir kenara çekilebileceklerini düşünür. Bir bilinmezlik zırhının ardına saklanmak, kişiye daha sapkın ve saldırgan davranma imtiyazı verir gibidir. Yaptığı bir yorumun gerçek hayatta karşılaştığı kişilere ulaşmadığını düşünen insanlar, daha hakaretamiz ifadeler kullanabilir. Kendilerini bir çoğunluğa ait hissedenler, azınlıktakilere göre daha mütecaviz davranabilir.</p>
<p>Çevrimiçinde sosyal kimliklerimiz bireysel kimliklerimizin önüne geçebilir. Mehmet Bey çok efendi bir insandır, ama söz konusu tuttuğu takım olunca. taraftar kimliği öne çıkar ve sağa sola sert mesajlar yazabilir. Artık bir birey değil, mensup olduğu grubun bir parçasıdır. Gruplar ateşli tartışmalarda hep en uçlara savrulma istidadındadır. Herkesin birbirine had bildirdiği, lincin gırla gittiği sosyal medya mecralarında bir süre sonra hakaret ve küfür kanıksanır.(s.273)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzakta olanın yakınlığı, yakında olanın uzaklığına tercih edilir.Çünkü her yakınlaşma zamanla uzaklaşmaya dönüşür.</p>
<p>Franz Kafka</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal âlemin tarafgirlik ve önyargıları pekiştiren bir dinamiği var. Farklı görüşlerin paylaşıldığı demokratik bir ortamdan ziyade bir kabile narsisizmi hüküm sürüyor.</p>
<p>Internette yalan çok kolay söyleniyor. Hilebazlık gırla gidiyor. Su götürmez gerçekler bile internete “düştüğünde” sorgulanır hale geliyor. Kendimizi karşımızdaki insanın beğenilerine uygun bir kalıba kolaylıkla sokuyoruz. Daha da vahimi psikopatlar kurbanlarını türlü zehirli yalanlarla sanal âlemden devşirebiliyor. Kendi rızamızla ifşa ettiğimiz onca bilgi, kişisel verilerimizi korumamızı zorlaştırıyor; bizi tehlikelere karşı daha korumasız bırakıyor. Siz siz olun, temkini elden bırakmayın!(s.279)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son olarak, Ralph Keyes&#8217;e kulak verelim: &#8216;&#8230;yalanlar genellikle tereddüt ederek, bol miktarda kaygıyla, bir parça suçlulukla, biraz utançla, en azından az biraz mahcubiyetle söylenirdi. Şimdiyse, zeki insanlar olarak, suçluluk duymadan paçayı kurtarabilmek için gerçeği örtbas etmeye gerekçeler buluyoruz. Ben buna hakikat sonrası diyorum. Bırakın diğerlerine karşı kabul etmeyi, çok azımız kendinin etik dışı olduğunu düşünmek ister; bu nedenle alternatif ahlak yaklaşımları oluştururuz.</p>
<p>Artık yalan söylemiyoruz. Bunun yerine, &#8216;yanlış konuşuyoruz&#8217;, &#8216;abartıyoruz&#8217;, &#8216;yanlış yargılarda bulunuyoruz&#8217;. &#8216;Hatalar yapıldı&#8217; diyoruz ‘aldatma’ tabiri, lafı daha kolay çevirmemizi sağlıyan en kötü ihtimalle &#8216;dürüst değildim&#8217; demek, &#8216;yalan söyledim&#8217; demekten daha hoş geliyor kulağa. Aynı şekilde başkalarını da yalan söylemekle itham etmek istemiyoruz; &#8216;inkâr ediyorlar&#8217; diyoruz. Gerçeği &#8216;esnetiriz&#8217;, &#8216;süsleriz&#8217;, onun &#8216;geliştirilmiş bir halini&#8217; söyleriz. Benim favori tarifime göre ise yalancı, &#8216;hakikati geçici olarak servis dışı gören kişidir’&#8230;</p>
<p>Hakikat sonrası çağda gerçek ve yalanlardan başka, tam olarak gerçeği yansıtmamakla birlikte yalan da denemeyecek muğlak ifadelerden oluşan üçüncü bir kategori vardır. Zenginleştirilmiş gerçek denilebilir buna. Neo-gerçek. Yumuşak gerçek. Suni gerçek&#8230; Artık bizatihi dürüstlük ya da yalancılıktan değil, her ikisinin de derecelerinden bahsediyoruz. Etik, değişken bir ölçekle ölçülüyor. Eğer niyetimiz iyiyse ve yalandan ziyade doğru söylüyorsak, sağlam bir ahlaki zeminde durduğumuzu düşünüyoruz.</p>
<p>Söylediğimiz doğrular, yalanlardan daha fazla çıkıyorsa, kendimizi dürüst kategorisine sokuyoruz. Bu, bakkal defteri ahlakıdır. Bu kaymanın başka bir ifadesi, etikte fiks mönüden alakarta geçiştir; nelere uyulacağını seçmektir. Sorulması gereken asıl soru ise şudur: Hangi koşullar altında söylenen yalanlara herhangi bir bedel ödenmemektedir? Daha fazla yalan söylüyorsak, ki ben öyle olduğuna inanıyorum, bunun sebebi çağdaş yaşamın bağlamının yalancılığı yeteri derecede cezalandırmamasıdır. Hatta kültürümüz zaman zaman bunun tam tersinş yapıyomuş gibi görünüyor.(s.300)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal ilişkiler, İlişkinin bir tarafında ideal benlik maskesi taşıyan kişi ve diğer tarafta karşısındakini görmek istediği gibi hayal eden kişi üzerinden bir kurgu-masal âleminde ilerler. İlişki gerçek hayata taşındığında hayal kırıklığı yaşama ihtimali bu nedenle hayli yüksektir.(s.320)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygularımızın büyüteç etkisi var, duygusallaştığımızda her şey olduğundan daha büyük veya daha küçük gözükür. İnternet aşklarında ise algımızın odak noktası daha da daralır, algımız sadece karşımızdaki kişinin yazdıkları ile sınırlanır. Bu da bizi zorunlu olarak, karşı tarafın yarattığı ”fazla mükemmel&#8221; tablo ıçinde kalmaya iter. İnternet aşklarının bizi içine hapsettiği büyülü rüya bulutları gerçeklikle yüzleştiğinde dağılma riski taşır. Sanal yakınlığın muhayyel unsurları, gerçeklikle ilk çeliştiği anda hem geçmişi hem de muğlak hale gelmiş kendi geleceğini zehirler.</p>
<p>İnternet aşklarında bir yarım kalmışlık, tamamlanmamışlık hissi var; çünkü bir ilişkide olması gereken fiziksel yakınlaşma, birlikte vakit geçirme gibi birçok özellikten mahrumlar. Yarım kalmışlık hissi pek hazzetmediğimiz ve bizi kışkırtan bir duygu.Tamamlanabilmek adına daha çok çaba harcatan ve bizi kısır döngüye sokan bir duygu. İnternet aşkı yaşayan kişilerin ilişkilerinde ”çok yoğun, çok derin&#8221; olarak tanımladıkları duygu işte tam da bu tamamlanma isteği. Bu kısır döngü ve yoğunluk çoğu zaman ilişkinin bitimi ile sonlanır. Haddini aşan her şeyin zıddına dönmesi gereğince, aşkın doğasına meydan okumak cüreti, aşkın kendi yokluğuna inkılabı şeklindeki intikamıyla nihayetlenir. Kalbi kırık âşıklar kalır geriye..(s.321)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yalnızlık, stres altında verdiğimiz negatif tepkileri çoğaltarak çözüm üretme yeteneğimizi köreltiyor.</p>
<p>Yalnızlığımızı gidermek için sanal âlemde iletişim kurmak ise yüz yüze görüşmenin yerini asla tutamıyor. İnsanlar arası iletişim şekillerinin hepsi aynı kalitede değil. Sosyal çevre ve göğüs kanseri arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırmada, kendisini yalnız hisseden hastaların ölüm riskinin dört kat fazla olduğu sonucuna varılmış. Yaşama şansı daha fazla olan kadınların ise, yüz yüze görüştüğü arkadaşlarının sayısının çok daha fazla olduğu görülüyor. Araştırma sonucunda, yüz yüze iletişimle desteklenmezse, sanal ortamdaki iletişimin sağlıkla ilgili hiçbir faydası olmadığı sonucuna da varıyorlar. &#8216;</p>
<p>İnternette günde beş saatten fazla zaman harcayan insanlar en yakınlarıyla daha az yüz yüze görüşüyorlar. Rakamlara göre, gönderilen her bir e-posta, aile ve arkadaşlarla bir dakika daha az yüz yüze görüşmeye denk geliyor. Bir toplumun sosyal bağlarının sağlamlığı, o toplumun ölüm oranını etkiliyor. Yedi bin katılımcı ile yapılan bir araştırmaya göre uzun yaşayanların hepsinin, yüz yüze görüştüğü insan sayısı daha fazla: Uzun yaşayanların hepsi evli, aile ve arkadaşlarıyla bir araya gelen, bir gruba sosyal bağlılığı olan insanlar. Amerika’da 90 bin kadın üzerinde yapılan yedi senelik bir araştırmada, toplu dinî ibadetlere katılan kadınların ölüm riskinin yüzde 20 daha az olduğu görülüyor. Çoğu araştırmacıya göre dinin koruyucu bir faktör olmasının ana nedeni beraberinde getirdiği sosyallik. Dinler insanları bir araya getirmeye yardımcı oluyor.(s.334)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Internet kullanımınızda rasyonel ve seçici davranın. Aklınızla hareket edin, duygularınızla yahut dürtülerinizle değil.</p>
<p>-Gözden uzak olan, gönülden de silinir. .. Sevdiklerinizle teması koparmayın. İnsan insana şifadır.</p>
<p>-Dijital medyadaki iletişim kolaylığının mahremiyetinizi ve sosyal ilişkilerinizi ele geçirmesine izin vermeyin. Unutmayın, haddini aşan her şey zıddına döner.</p>
<p>-Yüz yüze iletişim becerilerinizi her daim geliştirin; çocuklarınızı da bu yönde teşvik edin. Semt pazarına, bakkalına gidin; komşularınızla muhabbet edin.</p>
<p>-İletişimlerinizin doğası üzerine kafa yorun. Şu an ben ne yapıyorum, nasıl bir iletişim kuruyorum diye kendinize sorun. Teknoloji aracılığı ile kurduğunuz iletişimin yoğunluğu; yüz yüze iletişimden fazlaysa bir durup düşünün.(s.339)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet ve özseverlik (narsisizm) arasındaki ilişki o denli belirgin ki ”Narcissurfing” terimi icat oldu. Narcissurjîng “kişinin kendisini sürekli olarak Google&#8217;da aratarak, internette ne sıklıkta görünür olduğunu görmek istemesi&#8221; anlamına gelen, dijital dünyaya ait bir terim. Sosyal medyada sürekli paylaşım yapan insanlar var. Sabah içtiği kahveden, pencereden ne gördüğüne varıncaya kadar bütün gün sanal âleme kendini gösterme çabası içindeler. Onlar için görünür olmak, var olmakla aynı şey artık. İnsan kendi içine bakamayınca, hakikate uzak düşüp, hep imgeler üzerinden kendini göstermeye çalışır.</p>
<p>Oysa güzel bir duyguya sahip olunca onu muhafaza etmek, o hissi sımsıkı içimize hapsetmek, o ortamı derin derin içimize çekmek isteriz. Çok mutlu ya da huzurlu hissettiğimiz anlarda etrafımız ne denli coşkulu olsa da ruhumuz dinginleşir, tatmin duygusu hissederiz. Böyle anlarda da fotoğraf çekip, yayınlamak pek aklımıza gelmez. Tabii fotoğraflarla bir sanal kimlik inşa etmeye çalışıyorsak durum değişir.(s.349)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet sadece sunduğu sanal kimlikle değil, sağladığı imkânlarla da özseverliği besliyor. İnternet birçok alanda, sadece istediğimizi almamıza imkân tanıyor. Dinlemek istediğimiz şarkı, okumak istediğimiz haber, aradığımız özel bilgi, hepsi bizim sınırlandırdığımız çerçeve içinde bize sunuluyor. İlgi alanlarımıza ait abonelikler yaparak, tamamen kişiselleştirilmiş ve sevdiğimiz bir yaşam alam oluşturabiliyoruz kendimize.</p>
<p>Kulağa hoş geliyor olsa da bu durumun ister istemez yarattığı bazı sonuçlar var. Öncelikli olarak, insanların sadece kendilerine cazip gelen haberleri, bilgileri okuması, eğlenceye bu şekilde ulaşması yahut sadece kendilerine cazip gelen kişilerle iletişime geçmesi, toplum bilincinden uzaklaşılmasına ve kendilik ihtiyaçlarının sınirlandırılmasına neden olur.</p>
<p>Bir diğer deyişle, kişi kendi ihtiyaçları dışında var olan her şeye karşı yabancılaşır ve toplumsal bilincini yitirir. Bireysel olan toplumsal olana bir kez daha üstün gelir. Oysa işbirliği ve yardımlaşma, insanın bilişsel evriminin ve hayatta kalmasının temel koşullarındandır. Bizi ötekinin ihtiyacına ya da sesine sağır eden bir teknoloji, bugün değil ama belki gelecekte, toplumsal yaşamımızı ve bu dünyadaki varlığımızı telafisi mümkün olmayan bir yıkıma uğratabilir.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetten alışveriş yapmayı tercih ederiz çünkü hem ürünlere daha kolay ulaşırız hem daha az vakit harcarız. Dürtüsellik doğrultusunda zorlantılı (kompulsif) bir şekilde yapılan sanal alışverişin temelinde ise psikolojik etmenler ve kimlik kazanımları yatar. Bir diğer deyişle, zorlantılı bir şekilde alışveriş yapan kişi, kendini daha iyi hissetmek için alışverişte sanal ortamı tercih eder. Sanal dünyada alışveriş yaparak, hayal ettiği, düşlediği ideal imaja yakınlaştığını hisseder. Bu durumun problem yaratan kısmı ise bağımlılık yapması. Birçok alışveriş bağımlısı, alışveriş yapmadığı günler kendisini huzursuz hisseder.</p>
<p>Başkalarını korkutacak derecede aşırı olduğunu bildikleri bu alışkanlıklarını çevrelerinden gizlemeye çalışır, çoğu kez de finansal sıkıntılar yaşarlar. Bu kişiler için internetten alışveriş, kolaylık veya ekonomik fayda sağladığı için değil, iyi hissettirdiği için tercih edilir. Aslında yapmak istedikleri şey kendileri için daha iyi bir benlik inşa etmektir. Geçen aylarda konuştuğum bir arkadaşım, internetten alışveriş alışkanlığını şu sözlerle ifade etmişti: ”İnternet üzerinden yapılması masum ve eğlenceli olduğu algısı yaratıyor. Oysa bu işe bulaşmadan önce maaşımdan para biriktirebiliyordum. Şimdi ise her aya borçlu başlıyorum. Hiç masum değilmiş.&#8221;(s.355)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Daha büyük bir evde oturmanın, en pahalı markalardan alışveriş etmenin, son moda telefona sahip olmanın sosyal üstünlük sağladığını düşünüp, bunun için büyük paralar harcarlar. Oysa sahip olarak daha fazla insan olmayız. Bir sanat eserini mükemmel kılan, onun üzerine eklenenler değil, mevcut halinden daha fazla şey eksiltmeye müsaade etmeyen doygunluk halidir. İnsan da böyledir aslında. Sadelikten ne kadar uzaklaşırsa, hayatı o denli yozlaşır.(s.356)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Önce biz ekranlarımızı kapatalım, sonra çocuklarımızın elinden şefkatle tutup onları ekran başından kaldıralım.</p>
<p>Konuşalım, gülüşelim, gözlerinin içine bakalım. Sevgi beş duyuya ihtiyaç duyar. Dijital dünya, görsel olanı yeğliyor. Biz bununla yetinmeyelim. Koklayalım, dokunalım, işitelim ve görelim.Yeri geldiğinde tadalım. Bir kucaklaşmayı e-posta ile gönderemeyiz. Gözyaşını Facebook mesajıyla silemeyiz. Sevdiğimizin omzuna Twitter ile yaslanamayız. Bize gerçek lazım. Elimizi uzattığımızda dokunan bir el, yüzümüzü döndüğümüzde sevgiyle süzen gözler lazım. Omzumuza sahte zafer madalyaları takmasa bile, gerçek daha güzel. Yürüyen ölüleri diriltecek şey, dikkat ve sevgidir. Dikkat, bir kez verdiğimizde geri alamayacağımıza göre, onlara sunacağımız en büyük hediyedir.(s.368)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Los Angeles Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, gençlerin gün içinde zinde ve dikkatli olabilmesi için ortalama dokuz saat uykuya ihtiyaçları var. Çoğu gencin ortalama uyku süresi ise dokuz saatin yanından bile geçmez. Günümüzde daha da artan dikkat problemleri, obezite, kronik yorgunluk gibi sorunların uykuyla bağlantısı var. Mesela teşhis olarak, dikkat bozukluğu, yetersiz uyku ile karıştırılabilir. Çok az uyuyan bir gencin gün içinde gösterdiği davranışlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu sonucu ortaya çıkan davranışlar ile benzeşebilir. Öğretmenlerin genel olarak verdiği bilgiye göre, ders sırasında dikkati çabuk dağılan çocukların ortak özelliklerinden biri az uyumaları. Bu da bize gösteriyor ki, özellikle gece oyun oynamak için ayakta kalan gençlerde dikkat bozukluğunun daha fazla görülmesinin sebebi -oyun oynama aktivitesinin dikkat bozukluğuna olan potansiyel katkısı dışında- gencin uykusuz kalması olabilir.(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunlarıyla ilgili Amerika&#8217;da hazırlanan bir belgeselde (Free to Play) yer alan oyun bağımlısı üç çocuk, babaları olmadan büyüyen çocuklardır ve bu bir tesadüf değildir. Çocuklardan biri babasının ölümünden sonra kendini oyunlara verdiğini belirtir. Belgeseldeki başka bir çocuk ise babasının ailesini terk etmesinden sonra yaşadığı her streste oyun oynamayı artırdığını, basketbol takımına seçilememesi sonrasında kendini iyice bilgisayar oyunlarına verdiğini söyler. Üçüncü genç ise babasının kendisi küçükken günde 15-16 saat çalıştığını ve hayatında başka hiçbir şeyle ilgilenmediğini ifade eder. Bu üç çocuğun farklı hikâyelerindeki ortak nokta fiziksel ya da manevi olarak &#8220;eksik&#8221; olan babadır.</p>
<p>Babasız büyüyen erkeklerde duygularını ifade edememe ve içe kapanma gibi davranışlar da görülür. Çocuk kendini iyi ifade edemedikçe dış dünyadan çekilir, sosyal hayattan kopar ve sarılacağı ilk şeyler uyuşturucu veya bilgisayar oyunları gibi çeşitli bağımlılıklar olabilir. Bir erkek çocuğu büyürken ona erkekliği anlatacak ve yetişkin bir erkek olmanın nasıl bir şey olduğunu gösterecek bir rehbere ihtiyaç duyar.</p>
<p>Koşulsuz sevgi daha çok annenin işiyken, babanın da koşulsuz sevgi dışında özellikle çocuğun potansiyeline erişebilmesi ve hayatta hedeflerini belirleyip onlara ulaşabilmesi konusunda yönlendirme yapabilmesi gerekir. Böyle bir rehber veya baba yoksa, erkek bir rol model de çocuğun hayatında eksikse; iletişim ve problem çözme gibi alanlarda çocuk eksik kalabilir. Annenin önemi tartışılamaz ama insanın doğası budur; erkeklerin erkeklere ve bir baba modeline ihtiyacı vardır.(s.377)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şiddet İçerikli video oyunları oynayan insanların beyinlerinin bir kısmının büyüdüğü görülmüştür ki aynı büyüme kumar bağımlısı insanlarda da gözlemlenir.</p>
<p>Beynin bu bölümü dopamin salgılar. Dopamin aynı zamanda zevk ve haz sağlayarak bağımlılığı kolaylaştıran bir sinirsel ileticidir (nörotransmitter). Alışkanlık ve bağımlılık yapan maddeler beynimizin ilgili bölgelerini uyararak daha fazla dopamin salgılanmasını tetikler ve bunun sonunda haz devreleri uyarılır. Hazza bağımlılık geliştiren kişi hep daha fazlasını ister. Hazzın olmadığı zamanlarda duygusal çöküş yaşar. Şiddet içerikli oyunların da beynimizin haz devrelerini uyardığı ve daha fazla dopamin salınımına yol açarak bir tür bağımlılık yarattığı düşünülmektedir.(s.388)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunu meraklıları arasındaki yaygın anlayışa göre en fazla şiddet içeren oyun, en başarılı oyundur. Çok şiddet içeren oyunlar, oyuncu daha fazla agresif davranış gösterdikçe oyuncuyu ödüllendirir ve bir sonraki seviyeye geçmesine izin verir. Çalışmalara göre, gerçek hayatta da şiddetin mümkün olduğu bir ortam veya seçenek varsa, şiddet içerikli oyun oynayan ergenler ve yetişkinler bu fırsatı kullanmaya ve şiddete başvurmaya daha eğilimli olurlar.</p>
<p>Şiddet uygulayan karakterle kendini özdeşleştiren gençler ve yetişkinler, agresif hareketleri daha çok benimser ve özümser. Beyin, insanın kendini özdeşleştirdiği karakterlerin hareketlerini aynalama ve taklit etme üstüne kuruludur. Çocuk nasıl aile ile kendini özdeşleştirip onların hareketlerini taklit ederse, bilgisayar oyunu karakteri ile de vakit geçirdikçe onu taklit eder. Hissizleşme ve aynalama etkileri, oyunun bağımlı kılma özelliğiyle birleşince, ortaya şiddet açısından bir felaket senaryosu çıkar.(s.402)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ölüm bizim başımıza gelmez sanıyoruz, o kadar özeliz ki bize uğramaz, kalabalıkta durursak bizi seçemez, bizden sonrası için bir eser bırakırsak hükmü bize işlemez, ona meydan okursak borusu bize ötmez.</p>
<p>Bizim trajik iyimserliğimiz. Halbuki sahicilik, insanın kendi kısıtlamalarıyla da yüzleşebilmesi demek. Böyle bir yüzleşme acı verici de olsa bir uyandırma çağrısı işlevi görebilir, ölüme gözlerimizi açmak ve ne kadar az zamanımız kaldığını idrak edebilmek, bize artık hayatı erteleyemeyeceğimizi de öğretir. Böylece hayatımızın dümenine geçer, yaşamak yükünü üzerimize alır ve bizim için gerçekten önemli olan şeylere odaklanırız.</p>
<p>İnsan ölüm farkındalığıyla büyür, olgunlaşır.(s.466)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hiçbir canlı yok ki zeval bulmasın. Hayat, müziğin sesini birlikte dinlemektir. Kimse başkasının ölümünü ölemez, kabul. Ama o son nefese kadar kâinatı saran o eşsiz müziği birlikte işitebiliriz, değil mi?</p>
<p>Şimdi o tedirgin bakışlarını yerden kaldır da kendi ölümüne bak. Hayatı genişlet.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teknoloji Kullanmak İletişim Kurmak Değildir: Kuşakların Iletişim Pratikleri Uzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-kullanmak-iletisim-kurmak-degildir-kusaklarin-iletisim-pratikleri-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-kullanmak-iletisim-kurmak-degildir-kusaklarin-iletisim-pratikleri-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2019 15:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Özne-Nesne Oluşunun Hikâyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kuşakların İletişimden Ne Anladıkları Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Kuşaklararası iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Babacan]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji Kullanmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23271</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç.Dr.Mehmet Emin Babacan* Giriş Modern dönemde Sanayi Devrimi ile birlikte o güne kadar insanlığın geliştirerek kullandığı aletler/araçlar makineye dönüşmüş, bu nedenle birey ve toplum hayatında çok büyük bir değişim başlamıştır. Makinenin merkezinde olduğu söz konusu bu yeni hayat tarzı bütün geleneksel insan ilişkilerini, iletişim tecrübelerini ve diğer bütün birikimlerini de değişime zorlamıştır. Geleneksel dönemde daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-kullanmak-iletisim-kurmak-degildir-kusaklarin-iletisim-pratikleri-uzerine/">Teknoloji Kullanmak İletişim Kurmak Değildir: Kuşakların Iletişim Pratikleri Uzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23278 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-300x200.jpg" alt="" width="344" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Gencpa-iFocus-Teknoloji.jpg 900w" sizes="(max-width: 344px) 100vw, 344px" /></a></p>
<p dir="ltr"><em>Doç.Dr.Mehmet Emin Babacan</em>*</p>
<p dir="ltr"><strong>Giriş</strong></p>
<p dir="ltr">Modern dönemde Sanayi Devrimi ile birlikte o güne kadar insanlığın geliştirerek kullandığı aletler/araçlar makineye dönüşmüş, bu nedenle birey ve toplum hayatında çok büyük bir değişim başlamıştır. Makinenin merkezinde olduğu söz konusu bu yeni hayat tarzı bütün geleneksel insan ilişkilerini, iletişim tecrübelerini ve diğer bütün birikimlerini de değişime zorlamıştır. Geleneksel dönemde daha çok insan emeği ve insan ürünü neticesinde gelişen bireysel ve toplumsal düzlemde alet/araç, hayatı kolaylaştırmanın temel argümanlarından birisi olarak işlev görmüştür. Modern dönemde makine de aynı işlevi yüzlerce kat artırarak görmüştür. Bu nedenle bireysel ve toplumsal değişimin hızı çok fazla artmış fakat buna karşılık geleneksel hayat tarzının ve alışkanlıklarının değişimi aynı hızda gerçekleşmemiştir. Makinenin değişim hızma ayak uyduramayan insan ve insan ilişkileri sıkışarak, zayıflayarak ve örselenerek hep bir denge ve akacak bir zemin bulmaya çalışmıştır. Bununla birlikte bu değişim ve dönüşümde daha çok insan yararının merkezde olduğu argümanı ile makinenin bir ’nesne’ olarak insanla ku rduğu ilişkisinde &#8216;yardımcı’ bir öğe olarak konumlandırıldığı ifade edilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Modern dönemde makine merkezli söz konusu bu yapısal değişim, 20. yüzyılın son çeyreğinde teknoloji, akıllı teknolojiler ve son dönemde makine öğrenimi/ yapay zekâ teknolojileri ile başka bir zemine kaymıştır. Başka bir ifade ile bugüne kadar insan için ve insan hayatını kolaylaştırmak için var olan ve geliştirilen teknoloji, insana rağmen, insanı içine alan ve onu nesneleştiren bir dönemi yaşatmaktadır. Söz konusu bu yeni durum insan ve insan ilişkilerini tarihte örneğine rastlanması zor bir durumla karşı karşıya bırakmıştır. İnsanın bizzat ontolojik bir varlık olarak varlığını anlamsızlaştıracak, evrendeki durumu ve pozisyonunu tartışılır hale getirecek bir süreci başlatmıştır. Bu bakımdan günümüz insanı modern dönemde makine ile kurduğu üretim-tüketim ilişkisini ’yabancılaşma&#8217; kavramı ile somutlaştıran Marx’ın kavramsallaştırmasının çok ötesinde bir durumla karşı karşıyadır. Zira yabancılaşma kavramı ile işaret edilen süreç insanın kendi emeği olan, yani bir bakıma öznesi olan şey-nesne karşısında yaşadığı bir durumdu. Fakat günümüzde insanın yine kendi emeği olan yeni teknolojilerle kurduğu ilişkide ise, handiyse kendisini ve bütün insanlık birikimini ortadan kaldıracak bir durumla karşı karşıya bırakmıştır.</p>
<p dir="ltr">Modern dönemle başlayarak günümüzde söz konusu yeni teknolojilerle devam eden insan ve teknoloji ilişkisinde yapısal dönüşüme zorlanan en önemli hususlardan biri hiç kuşkusuz kuşaklar arası iletişim kavramının durumudur. İnsan ilişkileri ve iletişimine dair geleneksel bütün davranış kodlarını ve biçimlerini değişime zorlayan insan ve teknoloji ilişkisi, kuşakların birbirleri ile iletişim kurmaları ve konuşabilmelerini de paradoksal biçimde zorlaştırmaktadır. İletişim kurmayı, iletişimi geliştirmeyi teknoloji kullanımına refere eden bu durum, iletişimin mahiyetini ve derinlikli içeriğini boşaltmaktadır. Bu nedenle kuşaklar arası iletişim performansını artırması beklenen teknoloji kullanımı, paradoksal biçimde iletişimsizliği artırmaktadır. Bu anlamda çalışma iletişim kavramının teknik/ mekanik bir sürece evirilmesinin tarihsel arka planı ile, bu arka planın günümüzde kuşaklar arası iletişiminde nasıl tezahür ettiğine odaklanmaktadır.</p>
<p dir="ltr"><strong>Makineden Teknolojiye: İnsanın Özne-Nesne Oluşunun Hikâyesi</strong></p>
<p dir="ltr">Tarih boyunca insanlar ihtiyaçları doğrultusunda bir takım araç ve teknikler geliştirmişlerdir. Bununla birlikte modern döneme kadar söz konusu araç ve teknikler makineye dönüşmemiş ve bu bakımdan bireysel/toplumsal hayatm da belirleyicisi olmamıştır. Bu bakımdan günümüz modern toplumunun temel karakteristiği olarak makinenin/tekniğin merkezi rolünün anlaşılması, insanlığın kadim geçmişinden felsefi ve düşünsel bir kopuş ve bunun üzerinden biçimlenmiş bir toplumsallığın anlaşılması ile mümkündür. Modern uygarlığın, teknik/mekanik insan ve toplum ilişkilerini çalışmalarının merkezine koyan Lewis Mumford (2017: 18) tekniğin modern uygarlıkta oynadığı dominant rolü anlamak için kişinin ilk önce ideolojik ve sosyal hazırlığı içeren ön hazırlık dönemini ayrıntılı bir şekilde keşfetmesi gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca kişinin yalnızca mekanik araçların varlığına bir açıklama getirmekle yetinmemesi gerektiği, bu araçları kullanmaya hazır olmuş ve onlardan çok yaygın olarak faydalanmış olan kültürün de açıklanması gerektiğini ifade etmektedir. Özetle makine-teknik ve insan ilişkilerinde yalın-tek düze bir ilişkiden, insan ve toplum hayatının toplamı olan inanç, değer ve kültürün de içerisinde bulunduğu çok daha kompleks bir sürecin anlaşılması gerekmektedir.</p>
<p dir="ltr">Sanayi Devrimi öncesinde üretim insan tarafından gerçekleştirilen, insan merkezli ve başka bir mekanizmaya bağımlı olmayan daha yalın bir süreç olarak işlemekteydi. Bu süreçte insanın kullandığı araçlar ise kendi emeği olan ve üretim sürecine katkısı sınırlı olan mekanizmalardı. Modern dönemde Sanayi Devrimi ile birlikte ortaya çıkan yeni durumda ise üretici olarak insanın merkezi rolü değişmiş, makine üretimin en önemli aracı haline gelmiştir. Bu anlamda ”bir makine ile bir araç arasındaki en temel fark, çalışma sürecinde çalıştıranın becerisi ve harekete geçirici kuvvetinden bağımsızlık derecesinde yatmaktadır; araç kendisinin kontrol edilmesine, makine ise otomatik eyleme olanak tanımaktadır” (Mumford, 2017: 22). Bu bakımdan insanın makine/teknik ilişkisindeki özne-nesne konumu da değişmektedir.</p>
<p dir="ltr">Makinenin üretimde söz konusu merkezi rolü, sadece insan çabasına katkısı ve yardımı olan bir araç olmaktan öte, insanın bütün ilişki biçimleri ve varoluş sürecini dahi yeniden tartışılmasını gerekli kılmıştır. İnsan ve makine ilişkisinin değişimini Batı Uygarlığı&#8217;nın merkezine yerleştiren isimlerden biri olan George Frank] (2003: 186) üretimin yeni şekillerde organize edilmesini icap ettiren mekanik icatların, insanın kendi icadı olan araçlarla ilişkisinde travmatik rahatsızlıklar yaşamasına neden olduğunu belirtmektedir. Zira aletlerin, bireyin dışsallaştırılmasını ve bir uzantısını, ritimlerle hareket ettirilen ve kontrol edilen aygıtlar olarak insanın zanaatkarlık becerisini ve zekasını temsil ettiklerini vurgulamaktadır. Modern dönemde ise makinelerin birdenbire geleneksel iş yerlerini işgal etmeye ve sanatkarların aletlerini devre dışı bırakmaya başladıklarını ifade etmektedir. Bireyin bu süreçte makine karşısında yaşadığı durum, bireyin başta kendisi olmak üzere çevresindeki hemen her şeyle ilişkisinin doğasını değiştirmiştir.</p>
<p dir="ltr">Böylece üretim sürecinin temel öznesi olan insan, makinenin hakimiyeti karşısında nesne konumuna gerilemiş ve bir süre sonra da kendi ihtiyaçlarının arz-talep ilişkisini dahi makine belirlemeye başlamıştır. Bu anlamda insanın sosyal bir varlık olarak temel ihtiyaçlarından olan iletişim olgusu da daha teknik/ mekanik bir zemine evirilmiştir. Makinenin gelişimine bağlı olarak geliştirilen tekniklerin iletişim araçları/ teknolojileri (gazete, radyo, tv, sinema, internet vb.) olarak adlandırılması ile, iletişim kavramı da mahiyet değiştirmiştir. Bu bakımdan temelde insani bir eylem olan iletişim kurmak, iletişimde bulunmak ve iletişim süreci büyük ölçüde makineye insani birtakım özellikler atfedilerek geliştirilen ’iletişim teknolojileri&#8217; ile mümkün hale gelmiştir. Bu bakımdan son yarım yüzyılda iletişim teknolojileri, iletişim kavramı ve insanın kendisinden daha önemli bir ha] almıştır. Bu nedenle iletişim teknolojilerine sahip olmak veya iletişim teknolojilerini çok fazla tüketmek iletişim kurmak ve iletişimde kalmak anlamına gelmektedir. Burada değişen durum; iletişim olgusunun öznesi olan insanın, teknoloji karşısında nesneye dönüşmesidir. Bir bakıma aracın anlamdan, nesnenin özneden daha önemli hale gelmesidir. Bunun en somut örneğini sosyal medya teknolojilerine sürekli içerik üretmek zorunda kalan ve ürettiği içerik üzerinden anlam kazanan günümüz insan tipolojisi açıklamaktadır. Başka bir ifade ile günümüz insanının sosyal medya içerikleri ile kurduğunu düşündüğü iletişim, teknolojinin kendisinden beklediği performanstan sonra gerçekleşmektedir. Tabi bu süreçte gerçekleşen şeyin gerçekte insanın ihtiyaç duyduğu iletişime hangi ölçüde tekabül etmekte olduğu ise muğlaklığını korumaktadır.</p>
<p dir="ltr">Günümüz insanı teknolojinin imkanları ile görece daha kolay ve zahmetsiz biçimde iletişim kurduğunu düşünürken; inancın, düşüncenin, genel anlamda hayat tarzının bir tercihi ve sonucu olarak gerçekleşen bir eylem biçimi olarak iletişim, bütün bu arka plandan yoksun gerçekleşmektedir. Zira iletişimin kendisi, gerçekleşme biçimi ve toplamda insan ilişkilerindeki tezahürü, inancın, düşüncenin, felsefenin ve hayat tarzının doğal bir çıktısıdır. Buna karşılık iletişim teknolojileri çerçevesi ve sınırları içerisinde gelişen form ile iletişim kavramı, söz konusu bu anlam arkaplanından büyük ölçüde kopuş yaşamıştır. Böylece tepkileri, refleksleri, estetik anlayışları ve iletişim biçimleri birbirine çok benzeyen bir ’herkesleşme&#8217; süreci ortaya çıkmıştır. ”Nereye gideceğimizi, nasıl düşüneceğimizi, hatta neler hissedeceğimizi teknomedyatik dünyanın yöneticileri belirliyor; piyasaya hangi kapasitede bir bilişim aygıtı sürerlerse bizim zavallı sistemimiz kendisini o aygıta göre ayarlamaya çalışıyor. Ardından ilişkilerimiz ona göre formatlanıyor. Geleneksel dünyada nasıl ruhumuzu tabiat, yüz yüze etkileşim, fiziksel ve manevi güce dayalı insan ilişkileri şekillendiriyorsa, şimdi teknomedyatik dünya, bırakın bunları şekillendirmeyi bizatihi bizim tabiatımız olmuş vaziyette” (Göka, 2017: 65).</p>
<p dir="ltr">Modern insan geliştirdiği teknik ve teknoloji ile ihtiyacı olan anlam arayışında sağlıklı bir mesafe alamadığı için, sürekli tekniğe insani özellikler katarak aradaki mesafeyi kapatmaya çalışmıştır. Kendi eliyle icat ettiği teknolojinin insan ve insan ilişkilerini zayıflatmasıyla yaşadığı iletişim boşluğunu teknolojiye daha çok insani özellik katarak gerçekleştirebileceğini düşünmüştür. Bunun sonucu olarak günümüzde akıllı teknolojilerin, hatta insansı teknolojilerin gelişmesi ve her gün biraz daha ilerlemesi gerçekleşmeye devam etmektedir. İnsan ve teknoloji ilişkisindeki yapısal değişim son dönemde makine öğrenimi/ yapay zekâ teknolojileri ile başka bir zemine kaymıştır. Başka bir ifade ile bugüne kadar insan için ve insan hayatını kolaylaştırmak için var olan ve geliştirilen teknoloji, insana rağmen, insanı içine alan ve onu nesneleştiren bir dönemi yaşatmaktadır. Söz konusu bu yeni durum insan ve insan ilişkilerini tarihte örneğine rastlanması zor bir durumla karşı karşıya bırakmıştır. İnsanın bizzat ontolojik bir varlık olarak varlığını anlamsızlaştıracak, evrendeki durumu ve pozisyonunu tartışılır hale getirecek bir süreci başlatmıştır.</p>
<p dir="ltr"><strong>İletişim Kavramı: Kuşakların İletişimden Ne Anladıkları Üzerine</strong></p>
<p dir="ltr">Bir önceki başlıkla insan ve makine/teknoloji ilişkisine dair çerçevesi verilen temel değişim, insanın sadece üretim sürecindeki özne rolünün nesneye dönüşmesini değil, hayatın ve insan ilişkilerinin tamamının dönüşümünde etkili olmuştur. Bu süreçte birey ve toplum ilişkilerinin de temel öznesi olan insanın iletişim kavramına atfettiği anlam aynı şekilde makine/teknoloji üzerinden kavranmaya başlanmıştır. İletişim kurmak, iletişimde kalmak, iletişim ihtiyacı gibi daha birçok husus insani bir zemin olmaktan çıkarak makine/teknoloji merkezli mekanik bir süreç olarak tanımlanmıştır. Daha önce insanın kendi eyleminin ve ilişki kurma biçiminin doğal bir sonucu olan iletişim, günümüzde teknoloji ile birlikte iletişim araçları üzerinden konumlandırılan bir sürece dönüşmüştür. Bu bakımdan geleneksel dönem davranış kalıplarında iletişim, daha çok insanların yüz yüze olumlu-olumsuz, iyi-kötü vb. birlikte yaşadıkları doğal bir süreci tanımlamaktaydı. Aynı şekilde iletişim soyut hislerin, farklı duyguların insan ilişkilerinde harmanlanarak somutlaşması ve sonraki insan ilişkilerinin de belirleyicisi olan bir zemin anlamına gelmekteydi.</p>
<p dir="ltr">Modern dönemde karakteri değişen iletişim kavramı, teknik/mekanik merkezli iletişim araçları üzerinden dolaylmlanarak oluşturulan bir iletişim süreci olarak pratize edilmektedir. Bu nedenle iletişimin insan ve insan ilişkilerinde sağladığı ’sıcaklık&#8217; ve ’duygusallık&#8217; büyük ölçüde buharlaşmaktadır. İletişimin buharlaşarak insan ve toplum hayatında ortaya çıkan boşluk ve yoksunluk ise tekniğin/teknolojinin gelişmesi ile giderilmeye çalışılmaktadır. Bu anlamda yaşanılan yoksunluk teknolojinin her şeyi belirlemeye, sınırlandırmaya ve ölçeklendirmeye sağladığı katkı ile ikame edilmektedir. ”İnsanlar korku ve kargaşanın toplumdaki yaygınlık derecesi ile doğru orantılı olarak tutunacak kesin bir şey arama arayışına girme eğilimindedir. Eğer bu kesin şey var olan bir şey değil ise, gerçekliğe yansıtılmaktadır. Modern dönemde topluma getirilen sistematik düzen o dönemin insanına başka hiçbir yerde keşfedemeyeceği bir belirlilik vermiştir” (Mumford, 2017: 51).</p>
<p dir="ltr">Böylece iletişimin sağladığı söz konusu duygusal ihtiyacın karşılanması sürekli ve daha çok teknoloji kullanımına bağlanmaktadır. “Sanal iletişim, yüz yüze iletişimden çok farklı. Bugüne kadar psikoloji teorilerinin üzerine bina olduğu insan ilişkileri anlayışı, yüz yüze iletişimi esas almış. Yüz yüze iletişimde, yalnızca anlamı taşıyan kelimeler değil; iletişimin sözel olmayan boyutları ve duygularda iş başında ve hatta denilebilir ki, yüz yüze iletişimin niteliğini kelimelerden daha çok sözleri olmayan boyutlar ve duygular belirliyor. Yüz yüze iletişimde kişiler, karşısındaki insanı nasıl etkilediğini hemen oracıkta görme ve tanıma fırsatına sahip; kendi tavır ve tutumlarının etkisini karşısındakinin tavır ve tutumlarına bakarak çıkartabilir. &#8220;Etkileme” ve “etkilenme&#8221;, iletişim sırasında alınan geri bildirimlerle nispeten gerçek bir zeminde yol alır, ilişki kişileri ve sınırlarını fark ederek daha sağlıklı bir iletişim için imkân bulurlar” (Göka, 2017: 86). Yüz yüze iletişim özellikle farklı kuşaklar düzeyinde değerlendirildiğinde çocuklar ve gençlerin iletişim kurma pratikleri daha çok teknoloji kullamına bağlanmaktadır. Bu durum internet ve sosyal medya kullanımı özelinde &#8216;ağda kaldıkça, bağlı olmaya ve iletişimde kalmaya&#8217; devam ettiğin anlamına gelmektedir.</p>
<p dir="ltr">Günümüzde iletişimin büyük ölçüde teknoloji ile ilişkilendirilmesine rağmen yetişkinler ile gençler veya çocuklar arasında iletişim kavramına ilişkin önemli bir mahiyet farkı bulunmaktadır. Söz konusu mahiyet farkını oluşturan temel faktör ise iletişim teknolojileridir.</p>
<p dir="ltr">Özellikle çocuklar ve gençlerin mevcut iletişim teknolojileriyle kurdukları ilişki ile yetişkinlerin biriktirdiği hayat tecrübesi içerisinde teknolojinin yeri birbirinden oldukça farklıdır. Her ne kadar teknoloji karşısında bütün kuşaklar aynılaşsa da teknoloji kuşak ayırt etmeksizin herkesi muhatap kabul etse de yetişkinlerin gerçek insan ilişkileri vesilesi ile biriktirdiği yaşanmışlıklar, kuşakları farklılaştırmaktadır. Bu anlamda yetişkinler sahip oldukları yaşanmışlıklar ile teknolojinin sunduğu dünya arasında kalmışlık durumunu (göçebe) yoğun biçimde yaşamaktadırlar. Çocuklar ve gençler ise teknolojinin bizzat içine doğup büyümenin ve teknoloji çağında ’yerli’ (Prensky, 2001) olmanın rahatlığı içerisinde bulunmaktadırlar. Fakat çocuklar ve gençler bu rahatlığın bedelini teknolojinin kendilerine sunduğu tasarımlanmış/ belirlenmiş bir hayat biçimi şeklinde ödemektedirler.</p>
<p dir="ltr">Yeni kuşağın iletişim teknolojilerinde sürekli yenilenen uygulamalar (application) etrafında kişilik, kimlik ve aidiyetlerini oluşturduklarını belirten Gardner ve Davis (2014: 78) yeni kuşağı ”app kuşağı” olarak adlandırmaktadırlar. Günümüz gençlerinin çoğunun ’planlama yanılsaması&#8217;na düştüklerini not ederek, ’gençlerin dikkatli, pratik planlar yaparlarsa, ileride başarıya giden yolda önlerine ne bir sorun ne de bir engel çıkmayacağını düşündüklerini&#8217; belirtmektedirler. Gençlerin hayatlarının her şeyiyle tasarımlanmış ’tam bir süper app&#8217; olarak gören Gardner ve Davis birçok öğrencinin üniversiteye geldiğinde tüm hayatlarının yol haritası çizilmiş halde olduğunu ifade etmektedirler.</p>
<p dir="ltr">Çocukların ve gençlerin teknoloji ile tasarımlanmış ve sözde yaşadıkları kusursuz hayatları yetişkinlerin özgüvenini aşındırmaktadır. Günümüzde yetişkinler/ebeveynler çocukları ile iletişim kurabilmenin yolu olarak, dijital teknolojileri kullanmak zorunda olduklarını düşünmektedirler. Zira çocuklar dijital teknolojiler vesilesi ile tarihte belki de ilk defa yetişkinlerin sahip olduğu ’hayat bilgisi’, &#8216;tecrübe&#8217; gibi unsurların ötesinde daha fazla şey &#8216;bilmek&#8217;tedirler. Çocukların yetişkinlere göre daha fazla şey ’bilme’ leri ile, yetişkinlerin çocuklar karşısında aciz konuma düşerek yeni teknolojileri ’bilmek&#8217; istemeleri tam da aradaki iletişimsizliğin başladığı andır. Çünkü yetişkinler başka bir dünyaya ve</p>
<p dir="ltr">döneme ait ’dijital göçebeler’ (Prensky, 2001) olarak dijital teknolojileri kullanırken, çocuklar bizzat bu teknolojilerin içine doğup büyüyen ’dijital yerliler’ durumundadırlar. Burada yetişkinlere ilişkin gerçekleşen şey yetişkinlerin kendi hayatlarına ilişkin konumlanışlarını terk ederek büyük ölçüde bilemedikleri ve kavramakta güçlük çektikleri bir zeminde yürümeye çalışmalarıdır. Yeni kuşağa ilişkin gerçekleşen şey ise; teknoloji marifetiyle asimetrik bir enformasyon akışı neticesinde öğrenme, kimliklenme ve konumlanma ile ’egonun şişmesi&#8217; ve ’duyguların örselenmesi&#8217; sürecidir. Özellikle psikolojik zeminde karşılık bulan iletişim teknolojileri/ sosyal medya psikolojik tatmin sağlamanın en önemli aracı olarak görülmektedir. Ayrıca gerçek hayatta aile, okul, iş, arkadaş vb. ilişkilerinde başarılı olamayan veya istediği düzeyde bir tatmin sağlayamayan çocuklar ve gençler, anonimleşebilme imkânı bulabildikleri sosyal medya ortamında bu durumu dengeleyebilmektedirler (Babacan, 2015: 80).</p>
<p dir="ltr">Böylece daha çok psikolojik zeminde gerçeklik ve sanallık arasında gerçekleşen durumda genç birey, inşa ettiği bu hibrid kimliğiyle kamusal sahneye çıkar ve ortaya koyduğu kimlik doğrultusunda davranmaya çalışır. Bu düzlemde bu kişi ile arkadaşlık kurmak isteyen kimseler, kişinin gerçeği yansıtmayan özellikleri doğrultusunda onunla ilişkiye geçerler ve izledikleri karakterin sahip olduğu özelliklere gerçekten sahip olduğuna, kurulan ilişkinin sonuçlara gerçekten yol açacağına inanırlar. Bu kimselerden genelde her şeyin göründüğü gibi olduğuna inanmaları istenir (Gof&#8217;fman, 2009: 30).</p>
<p dir="ltr">Böylece kültürün gerek yetişkinler gerekse yeni kuşağın nasıl konumlanması gerektiği, iletişim ve insan ilişkilerinin nasıl ilerlemesi gerektiği gibi uzun bir sürecin sonucunda somutlanan temel birçok unsuru aşınmış olmaktadır. Sonuç olarak kuşaklar arası doğal ilişkisellik ekosistemi bozularak, insanın en temel ihtiyacı olan ’iletişim’, teknoloji ile devasa bir iletişimsizliğe dönüşmektedir. Daha çok iletişim için kullanılan teknoloji, susuzluğu artıran tuzlu su gibi paradoksal biçimde iletişimsizliği artırmaktadır.</p>
<p dir="ltr"><strong>Sonuç</strong></p>
<p dir="ltr">Çalışmada kuşak kavramı daha çok iletişimi doğal insan ilişkilerinin bir çıktısı olarak gören yetişkinler ile iletişimi daha çok teknoloji zemininde gelişen bir süreç olarak değerlendiren yeni kuşağın ’iletişim’ kavramına atfettikleri anlam farklılığı üzerinden tartışılmaktadır. Literatürde genişçe ele alınan kuşak tartışmalarına girilmeden, kuşakların temel karakteristik özelliklerinin ve ayrışma noktalarının neler olduğu gibi hususlara girilmeden, iletişim kavramına ve kuşaklar arasında gerçekleşen ilişkinin boyutlarına teknolojinin belirlenimi üzerinden bir okuma gerçekleştirilmektedir.</p>
<p dir="ltr">Kuşaklar arası iletişim ilişkisinin öncelikle iletişim teknolojileri düzleminden çıkartılarak tartışılması gerekmektedir. Bu anlamda teknoloji çerçevesi içerisinde değerlendirilen iletişim yaklaşımı, iletişim kavramının doğasını mekanikleştirmekte ve temelde iletişimin insani bir eylem biçimi olduğunu göz ardı etmektedir. Başka bir ifade ile aile, okul, ibadethane, sokak gibi fiziksel mekânlar ile inanç, kültür, ahlak gibi moral değerlerin bütünü olarak gerçekleşecek insani bir eylemin toplamı olan iletişimin, sadece iletişim teknolojileriyle ilişkilendirilmesi iletişimin anlam alanını daraltmaktadır.</p>
<p dir="ltr">İletişim kavramının söz konusu geniş anlam arka planından kopması; çocukların zihinsel ve ruhsal gelişimlerinde, gençlerin ergenlik dönemlerinin uzaması veya kimi zaman daha erken büyümelerinde veya yetişkinlerin kimi davranışlarında çocuksulaşmasında önemli bir etken oluşturmaktadır. Teknolojinin merkezinde olduğu söz konusu bu durum, iletişimin kuşaklar arasında farklılaşmasında, hatta iletişimsizliğin kangrene dönüşmesine neden olmaktadır. Bu anlamda kimi zaman teknoloji nedeniyle asimetrik bir bilgi akışı ve sayısız uyaran ile karşı karşıya kalan çocukların sağlıklı iletişim zeminleri kaybolmaktadır. Kimi zaman da yetişkinlerin çocuklar ve gençler karşısında yaşadığı özgüven aşınması veya hayatin zorlukları karşısında bir kaçış mekânı olarak teknolojiyi görmeleri iletişimi aşındırmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Tarihin her döneminde yetişkinler için de gençler ve çocuklar için de hayatın farklı zorlukları söz konusu olmuştur. Fakat günümüz hayat koşullarını belirleyen makine/teknoloji merkezli kapitalizmin hayat şartları çok daha zordur. Önce makine/teknoloji aracılığıyla insan hayatının kolaylaştırılması vaadi üzerinden insan bütün zorluklara muhatap kılınmış, sonra da insanın yaşadığı zorlukları unutması amacıyla eline oyuncaklar verilmiştir. Söz konusu oyuncaklar yediden yetmişe herkesin bir biçimde ve farklı gerekçelerle içerisinde yer aldığı iletişim teknolojileridir. ”Teknomedyatik dünya bizi hayatın çelik kafesinden firar etme isteğimizden yakaladı. Pokemon ve Farmville tutkunları asla hasta değil; onlar oyun oynamaya ve bu sırada acımasız dünyadan bir süreliğine firar etmeye ihtiyacı olan insan kardeşlerimiz” (Göka, 2017: 84).</p>
<p dir="ltr">Kuşaklar arası iletişimin ailede, okulda, sokakta, dini ve siyasi çevrede vb. bütün alanlarda mevcut durumunun ne olacağı, kuşaklar arasındaki iletişimsizliğin her geçen gün biraz daha arttığı gibi endişeler sürgit devam etmektedir. Burada kuşaklar arasındaki bu temel farkta dikkat edilmesi gereken husus ne dijital kuşağın doğruluğu ve haklılığı kendinden menkul bir durumu söz konusudur. Ne de yetişkinlerin yaşadığı ve tecrübe ettiği hayatların mutlak doğru ve tartışılmaz olduğunun bilinmesidir. Kimi durumlarda yetişkinlerin hayat birikimleri, tecrübeleri çocuklarının yaşadığı döneme ve onların gerçekliğine tekabül etmeyen bir birikim sunmaktadır. Buna karşılık çocukların dijital teknoloji merkezli kendi gerçekliklerine tekabül eden bazı hususlarda ise ebeveynlerinden beklentileri anlamsızlaşmaktadır. Bu bakımdan daha çok yetişkinlerin sabır, anlayış ve tahammül ile bir iletişim dili kurmaları ve geliştirmeleri gerekmektedir.</p>
<p dir="ltr">Zira iletişimin salt teknik/mekanik bir süreç olmadığını ve sadece iletişim araçlarını kullanarak sağlıklı bir iletişim kurulmuş olmayacağının örnekliğini yetişkinlerin hayat tecrübesinin sağlaması gerekmektedir.</p>
<p dir="ltr">Kuşaklararası iletişimde temel sorumluluk yetişkinlere aittir. Çünkü yetişkinlerin bir yandan biriktirilen yaşanmışlıklar ile diğer yandan çocuklar ve gençlerle bir dil geliştirmenin gereği olarak teknoloji kullanımları ile bir dengeyi bulmaları gerekmektedir. Kendi yaşadıklarını ve biriktirdiklerini mutlaklaştırmadan,çocukları ve gençleri ötekileştirmeden bir ölçü geliştirmeleri gerekmektedir. Fakat burada  vurgulanması gereken temel husus yetişkinlerin kendi hayat hikayelerine ve benlik inşa süreçlerine ilişkin dinamik bir süreci işletip işletmedikleridir. Bu sürece ilişkin en somut örnek, yetişkinlerin internet veya sosyal medyada sürekli oyun oynaması veya duygusal/psikolojik tatmin aramalarıdır. Yetişkinlerin kendi hayat birikimlerine ve benlik inşa süreçlerine ilişkin böyle bir süreci işletmemeleri durumu, yukarıda belirtildiği üzere yetişkinlerin çocuksulaşarak,hayattaki mevcut rolleri ile ilgili problemlerin yaşanmasına neden olmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Özetle günümüzde bütün kuşakların bir biçimde teknolojiye, özellikle iletişim teknolojilerine muhatap olması, zihnimizi, duygularımızı ve gündelik hayat ilişkilerimizi biçimlendirmesine karşılık, bir anlama ve anlamlandırma zeminine ihtiyaç bulunmaktadır. Söz konusu anlamlandırma sürecinin ne teknolojiyi şeytanlaştırarak hayatın dışına atma çabası ile ne de teknolojinin iletişim ekosistemini ve insan ilişkilerini örseleyen merkezi rolünün benimsenmesi ile olmayacağının vurgulanması gerekmektedir.</p>
<p dir="ltr">Sosyoloji Divanı dergisi,Kuşaklar Sosyolojisi sayısı,syf.47,55</p>
<p dir="ltr">*İbn Haldun Üniversitesi,Medya ve İletişim Bölümü</p>
<p dir="ltr">Kaynakça</p>
<p dir="ltr">Babacan, M. Emin (2015). Sosyal Medya ve Gençlik, Istanbul: Açılım Kitap</p>
<p dir="ltr">Goffman, Erving (2009). Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, İstanbul: Metis Yay.</p>
<p dir="ltr">Göka, Erol (2017). İnternet ve Psikolojimiz, İstanbul: Kapı Yay.</p>
<p dir="ltr">Frankı, George (2003). Batı Uygarlığı, (Çev. Yusuf Kaplan), İstanbul: Açılım Kitap.</p>
<p dir="ltr">Gardner, Howard ve Davis, Katie (2014). App Kuşağı, (Çev. Ümit Şensoy), İstanbul: Optimist Yay.</p>
<p dir="ltr">Mumford, Lewis (2017). Teknik ve Uygarlık, (Çev. Emre Can Ercan), İstanbul: Açılım Kitap.</p>
<p dir="ltr">Neuman, W. Russel (2018). Dıjıtal Far&#8217;k, Gündelik Hayatta Dijitalleşme ve Medya Etkileri Kuramı, (Çev. Gökçe Melin), İstanbul: The Kitap Yay.</p>
<p dir="ltr">Palmer, Sucçe (2017) Zehirlenen Çocukluk, (Çev. Özge Ç. Aksoy), İstanbul: İletişim Yay. Twenge Jean, M (2018). i Nesli, (Cev Okhan Gündüz), lstanbul: Kaknüs Yay.</p>
<p dir="ltr">Prensky, Marc (2001). &#8220;Dijital Natives, Dijital Immigrants&#8221;, http://www.marcprensky com/wrıtıng/l&#8217;renskv“..20-&#8220;02()Digita%20Natives,&#8217;7iı20Digital&#8221;020 Immigrantso/o20 -%201&#8217;arl ] .pdf, (l&#8217;rişım Tarihi&#8217; 26.03.2019)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-kullanmak-iletisim-kurmak-degildir-kusaklarin-iletisim-pratikleri-uzerine/">Teknoloji Kullanmak İletişim Kurmak Değildir: Kuşakların Iletişim Pratikleri Uzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-kullanmak-iletisim-kurmak-degildir-kusaklarin-iletisim-pratikleri-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Başı Sınuklar İçin Kılavuz &#8221;Notlar&#8221; -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 11:21:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[ölümün sekülerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[öz saygı]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[bağ kurmak]]></category>
		<category><![CDATA[Başı Sınuklar İçin Kılavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[dert]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Narsist birey]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[sükunet]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal medya kabarcığı]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22742</guid>

					<description><![CDATA[<p>Narsist birey özsaygı arıyor ama onu yanlış yerde arıyor: Başkalarının alkışlarında, her gün yenilediği görüntüsünde, servet makam ve mansıpta, dış dünyanın ışıltısında. Sosyal medya çağında, sahici içe yönelimli benliğin yerini ancak görünüp alkışlandığında kendisini canlı hisseden ”performans benliği&#8221; alıyor. Oysa anlam, bağ kurma yeteneğimizle devşirdiğimiz bir şeydir ve narsist ne kendisiyle ne de başkalarıyla sahici [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22746 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1.jpg" alt="" width="625" height="428" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1.jpg 1200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-768x525.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-1024x701.jpg 1024w" sizes="(max-width: 625px) 100vw, 625px" /></a></p>
<p>Narsist birey özsaygı arıyor ama onu yanlış yerde arıyor: Başkalarının alkışlarında, her gün yenilediği görüntüsünde, servet makam ve mansıpta, dış dünyanın ışıltısında. Sosyal medya çağında, sahici içe yönelimli benliğin yerini ancak görünüp alkışlandığında kendisini canlı hisseden ”performans benliği&#8221; alıyor. Oysa anlam, bağ kurma yeteneğimizle devşirdiğimiz bir şeydir ve narsist ne kendisiyle ne de başkalarıyla sahici bir ilişki kurabilmektedir. Çocuklarını sahip olmadıkları nitelikler üzerinden seven anne babalar onları duygularına yabancılaştırır.</p>
<p>Özsaygı, duygularımızın sahiciliğinden devşirilir, yani kişinin kendisine dost olabilmesinden. Şartsız sevgi sahiciliği besler, bir çocuk sahip olduğu nitelikler yüzünden kınandığında, sahte bir benliğin maskesini takar. Böylece kendisine ve dünyaya dostluk geliştiremez. Kendim olduğum için utanmak zorunda değilim. Kendimi olduğum gibi ifade etmek için kimseden izin almam gerekmiyor. Duygu ve dürtülerim gerçek ve onlar makuldür. Ancak bu hislerle yetiştirilen çocuk bütüncül ve dirençli bir benliğe sahip olur. Esnek ama tutarlıdır, enerjik ama istikrarlıdır.(104)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Narsist kişi kimileyin kırılgan kimliğini bir takım taraftarlığına, bir külte, bir pop grubuna bitiştirerek sağlama almaya çalışır. Ruhunu tüketimciliğin, reklamcılığın veya kaba politik tarafgirliğin yerleşimine açan kişi, daha geniş gruplarla özdeşim yoluyla yalnızlık ve yabancılaşmanın kâbusundan kaçmaya çalışır. İşin tuhafı şu ki insanın kendisine duyduğu aşın sevda, modern toplum tarafından kışkırtılıyor. İlişkiye karşı bir savunma olarak narsisizm, ”kazanan hak eder&#8221; mantığını ve ”altta kalanın canı çıksın&#8221; acımasızlığını meşrulaştırıyor. Böyle bir toplumda empati ve dayanışma artık eskimiş sözcüklerdir.</p>
<p>Her birimizin görevi tez elden girişimci olmak ve evvelemirde kendi benliklerimizi pazarlamaktır. Mahremiyet de işgal altındadır: Sosyal medya hayatların ıvır zıvırını, önemsiz ayrıntılarını bazen vurdumduymaz, bazen düşman, ama daima yüzeysel bir bakışın tüketimine açar. Yediğimiz yemek, gittiğimiz tatil başkasının gözüne sokulur.</p>
<p>Materyalist ve rekabetçi toplum bize saygı göstermiyor, biz de ona saygı duymuyoruz ve en nihayetinde bize örneklik edecek, ülkü insanları bulmakta zorlanıyoruz. Olduğumuz gibi kabullenilmek yerine bize neyi istersek onu olabileceğimiz bir ”kimlik menüsü&#8221; sunuluyor ve biz de ihtiyaca göre bazen birini bazen diğerini giyinip kuşanıyoruz. Kolayca çıkarılıp atılan kimlikler bize köklü bir aidiyet sunmuyor. Ivır zıvırla doldurulmuş ve önemsizi önemli gibi yutturan bir kültürde neyin hayati önemde olduğu bilgisini kaybediyoruz.(s.106)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Maddecilik sadece maddi değerlerin peşinde koşmaktan ibaret değil, aynı zamanda kendine dair bir imge oluşturma telaşı, kendini ve başkalarının metaya dönüştürme gayreti. Benliğin, değiştirilebilen, ikame edilebilen, çöpe atılabilen bir nesneye çevrilmesi. Süreksiz benlik, hikâyesiz benlik. Eğer arkadaşın kaybeden biriyse onu arkadaşlıktan çıkar, görüntünü beğenmiyorsan makyaj yap veya plastik cerraha git. Hayat yaşanmıyor, bir performansa dönüştürülüyor. Şu tatilden bir selfie göndereyim de insanlar benim de kazananlar kulübünde olduğumu. dolayısıyla değerli olduğumu hissetsin. “Ramazan ayında elektronik itikâfa da girelim,&#8221; dediğim bir dostum, nükteyi yapıştırıverdi: “Modern insan o itikâfta da selfie çeker!”</p>
<p>Karar veren, eylemlerime rehberlik eden, ancak sahici olarak kendisini ifade edebildiğinde beslenen o içsel benliği kaybediyoruz: İç ve dış arasındaki uyum gözden kayboluyor. Kimliklerimizi ve hayatlarımızı son yönelimlere göre tasarlanıp sunulacak markalara dönüştürmek ve böylece pazara sunmak istiyoruz. Şu egzotik yere tatile çıktım, instagram&#8217;da şöhreti yakaladım, şu ürüne sahip oldum. Sonra? Böylece arzulanır bir hayatım oldu.Hayır, sadece gerçekte kim olduğunun ve gerçek ihtiyaçlarının bilgisini yitirdin. Kayboldun kuzum sen, kendine yabancılaştın! Sadece sahiciliğini değil, insanlarla samimiyetini, diğerkâmlığını ve ahlaki değerlerini de düşürdün yere. Depresyonun yaygın sebeplerinden birisi de ”biz&#8221;in “ben&#8221;e dönüşmesidir.(s.113)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yavaşlık sadece hızın azaltılması değil, aynı zamanda bir telaşsızlık hali. Yetişecek bir yerimiz yok, burada ve anda olanın tanığıyız. 0 geniş şimdinin içindeyiz. “Kimileyin, yağmurun içindeki müziği duymak için, sessiz olmak gerekir.&#8217; Sesiz ve yavaş. Çekirgelerin sesini, insanların iniltilerini, şırıldayan bir dereyi duymak için yavaş gitmek gerek. Yavaş giden hikâye biriktirir, acele eden ecele gider. Sükünet, içinde yaşadığımız dünyanın güzelliğine âşık olmaktır.(s.118)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sokakta, kafede, lokantada herkes kendisini izliyormuş gibi bir edayla davranan, ”gürültülü&#8221; yaşayan insanlara tesadüf etmeye başladım. Hayatı bir gösteri gibi yaşayan insanlar. Yoksa sosyal medyadaki görünme telaşı, gerçek hayatlarımızı da mı işgal ediyor? Öyle görünüyor ki içsel huzurun otantik kaynakları itibar kaybediyor. Başkalarının bakışı ve yorumu öne çıkıyor. Başarıyor ve alkış alabiliyorsak varız. &#8220;Vandal yürek görün ki alkışlanasın / Ez bütün çiçekleri kendine barbar dedirtl&#8221;</p>
<p>Bu da kendi içimizde başarı için koyduğumuz kıstasları yükseltiyor. Bu durumda kendi iç eleştirel sesleri sonuna kadar açık, kendilerini bir türlü beğenmeyen bireyler ortaya çıkıyor. Bu mükemmellik arzusunun bir tür özyıkımsal tabiatı var. Kendi kendisini beğenmeyen, hep övgü ve takdir peşinde koşan, ertelemeyi mizaç haline getirmiş işlevsiz bireyler türüyor.(s.122)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Anne babalar çocuklarının durumundan statü devşirdikçe çocukların üzerindeki baskı artıyor. “Başar! Başarılı ol!&#8221; komutları gidiyor sürekli. Başarı baskısı da hatalar için eleştiri biçiminde algılanıyor. Mükemmeliyetçilik risk almayı azalttığı için haddi zatında yaratıcılık ve yenilikçiliği de öldürüyor. Sürekli kendine bakan, kendini değerlendirip eleştiren bir insanın depresyon ve kaygıya yakalanması kaçınılmaz. Mükemmeliyetçiler bir hatanın başkalarının kendileri hakkında çok kötü kanaate varmalarına sebep olacağını sanıyor, Özellikle çocuk yetiştirirken hatalara odaklanmak, çocuğun kendisi için ”Ben değersizim,&#8221; şeklinde düşünmesine yol açar.(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal olarak kabul edilmem için mükemmel olmam gerekmiyor. İşler yanlış gittiğinde çıkarılacak dersler var. Mükemmel diye bir şey yok, bu bir efsane. Harika selfie için belki kırk defa poz verdi o kişi. Mükemmel, sürdürülemez. Sürekli hedef koymak ve ona ulaştığında kutlamak, aslında sığ yaşamak ve sahip olduklarımıza şükretmemek demektir. Farkında olarak yaşamalıyız. Statü, para, unvanla tatmin bulamıyoruz. Şeyler ve nesneler üzerine inşa ettiğimiz bir kimlik hep aç ve boş kalacaktır. Daha iyiyi yapma becerimizden taviz vermeden, sosyal beklentilerin iç sesimize galip gelmesine engel olabiliriz.</p>
<p>Mükemmeliyetçilik yerine &#8220;iyi hayat&#8221;ın izini sürebilir; bağ kurma, değer verme ve hem kendimiz hem başkaları için hazır bulunma yolunda çaba harcayabiliriz. &#8216;Evet, kendimiz için de hazır olmak. Ruhun ihtiyaçlarını bilmek, hissetmek.(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Benlik kendisinden daha yüksek bir gerçekliğe akıp onun bir parçası haline geldiğinde, damla umman olur. Ve dahi zerre kâinat olur. Ancak öylelikle vecdi hissederiz. O doruk duygusal deneyim, o vecd hali kendini koyuverebilmekle ilgilidir. Zikir halkasında dalgalanmakta olan ruhların titreşimine kendini bırakmak gibi. Dur daha güzel bir benzetme bulayım okuyucu: Yukarılardan aşağı süzülerek gelen bir sesin, bir hakikate değer gibi olduğunda kavislenmesi gibi.</p>
<p>Benlik, ister ki kendi yalnız varoluşundan çok daha büyük bir anlam alanında kaybolup gitsin. Çaylar dereye, dereler umaklara, ırmaklar denizlere kavuşmak ister ya hani. İnsan da öyle akmak ister. Ulvi ve yüksek olana katışmak, onda erimek ister. Ruhun, aşkın hakikatin içinde, şekerin suda eriyip gittiği gibi yitmesidir teslimiyet. Onu tadan başka şerbet istemez.</p>
<p>Teslimiyet: İradenin mutlak gücüne inanan modern insan için pek tuhaf bir kelime. Teslimiyet bize cennetin kapılarını açar oysa, O&#8217;nunla bir olmanın, bütün hayatın dokusunu bir dantel gibi süsleyen karşılıklı bağımlılığının farkına vurmakla ruh esaret bağlarından kurtulur.(s.145)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dur bak şimdi ne yapalım: Seninle elektrik ışıklarının sızmadığı bir köy bulalım, çıkalım da tepeye, sırtüstü yıldızları seyretmeye duralım. Orada biz bir hiçiz. Çok ama çok büyük bir kâinatın zerreden küçük parçasıyız. Hiçliğimiz bize itminan verecek ve sonra gün doğduğunda, o büyük raksa katılacağız, zerrelerin raksına: “Ey gün&#8230; Uyan / Zerreler raks ediyor / Bütün âlem raks ediyor / Mutluluktan perişan olmuş ruhlar raks ediyor&#8221; demiş sultanımız Mevlânâ.</p>
<p>Hem sonra,&#8221;En hayırlı vaktin, içinde muhtaçlığını gördüğün ve özünde zelil oluşunun farkına vardığın anlardır&#8221; demiş Ataullah İskenderi. Bak sana bir sır vereyim okuyucu, kendisi benim hazık tabiplerimden biri olur. Açarım da Hikem&#8217;ini, yüreğimin kanayan neresi varsa oraya koyarım. Gel gönlümüzü raks eden yıldızlara, vaktimizi de hayra açalım.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ölümün sekülerleşmesi hayatın merkezine Tanrı’yı değil, insanı koymakla başlıyor. Referans noktası artık Tanrı değil insandır ve ölüm öte âlemde kişinin yeniden doğuşu, yepyeni bir hayata başlaması değil sadece hayatın bitişidir. Bizim modern ölüm tecrübemizi etkileyen önemli değişikliklerden biri, ölümün &#8220;toplumdan kurumlara taşınmış olması&#8221;dır artık. Bundan böyle evde değil hastanede ölüyoruz, sevdiklerimizin duaları ve sevecenliğiyle değil doktorların umutsuz bakışları altında öte âleme uğurlanıyoruz.</p>
<p>Ölüm modern Batı&#8217;da müstekreh bir şey addedilerek insan bilincinden kovuluyor. Dur durak bilmeyen hayat koşuşturmacası ölümle de bir mola vermiyor, süreklilik hissi sevilen kişinin kaybıyla dahi zedelenmiyor. Ölümden gözlerimizi kaçırıyoruz. Mezarlıklar giderek şehrin en ücra köşelerine taşınıyor ve aynı zamanda ölümü göz önünden çekip alacak başka tören biçimleri geliştiriliyor.(s.156)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Anlamın Özü bağ kurmaktır. Fiziksel olarak iki ayrı unsur, anlam sayesinde birleşir. Sözgelimi muz ve elma ayrı nesnelerdir fakat ikisi de meyvedir. Günümüz aşırı bireycilik çağında, birey ve toplum arasındaki bağlar zayıfladığı için anlam da kayıplara karışıyor. Insan günübirlik meşguliyetlerini, depresif açıklama biçimi içinde kendi kişisel kusurlarına bağladığında, ağır utanç duygularıyla felç olabiliyor. Müşfik Tanrı düşüncesinden uzaklaşan insanlar, kişisel kusurları kalıcı felaketler şeklinde idrak edebiliyorlar. “Allah’ımız var ne gamımız var,&#8221; diyen bir düşünüş yerine, hayatın özünün gam ve endişeyle yoğrulduğu, ıssızlığın ve kimsesizliğin kol gezdiği çağlara uyandık. Bu dünyada her yer zifiri karanlık.(s.174)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biz, kendimizi mutlak ve müteâl değerler ile techiz ettikçe, güzel davranışlarımıza “sâlih amel&#8221;in tanımındaki gibi bir devam ve istikrar kazandırdıkça karakterimizi erdemli kılarız. Gönül, Mevlânâ&#8217;ya göre, “Allah&#8217;ın nazargâhı&#8217;,Yunus&#8217;a göre “çalabın tahtı&#8221;dır. Allah&#8217;ı gönül mülküne buyur edebilmek için, evvelemirde, kiri pası oradan süpürüp çıkarmak gerekir.</p>
<p>İnsan bir iç bütünlüğü olan, özü sözü bir kişi halinde kendi değer ve ilkelerine uygun bir hayat sürdüğünde, eğilip bükülmediğinde, hakikati yerden tutup kaldırabildiğinde, doğru olanı her şart altında söyleyebildiğinde, gönlündeki şarkıları türküleri dile getirebildiğinde bu hayat iyi bir hayattır.</p>
<p>Hele de uzak âlemlerin fısıltıları ruhunu okşuyorsa. “Limandaki gemiler güven içindedir; fakat gemiler limanlar için yapılmamıştır.&#8221; Yelkenlerini şişirip uzaklara yola koyulan bir gemi belki batma tehlikesi geçirecektir ancak yeni yerler de görecektir. Demek ki önce yaşamak cesareti lazım. Dert okyanusuna yelken açmadan, selamet sahiline varılmaz.(s.175)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biz zannediyoruz ki elimiz sıcak sudan soğuk suya değmezse, dertsiz tasasız bir hayat yaşarsak mutlu insanlar oluruz. Aksine ruh gayretsiz kaldıkça kayıtsız, vurdumduymaz, psikolojik ceset halinde insanlara dönüşürüz. İnsan hayatla boğuşurken anlamı keşfeder; kafamızı taşlara vururken, hayal kırıklıkları yaşarken, ıstırapları alt etmeye çalışırken&#8230; Hayat sürekli bir mücadele halidir. Bu mücadele zaten bize yaşamanın dokusunu verir. Yaşamak yorulmaktır ve bunun için de güzeldir.</p>
<p>Hepimiz hikâye eden varlıklarız, geriye bizden bir hikâye kalsın istiyoruz, bu hikâyenin olması için de ağrı ve ıstıraba göğüs gereceğiz. Goethe&#8217;ye bir gün birisi ”Mutlu musun?” diye sormuş Goethe ise, ”Mutluyum ama geriye dönüp baktığımda hayatımda mutlu olduğum bir hafta bile hatırlamıyorum,&#8221; demiş. Çünkü hayat hep bir mücadele, bir çırpınış, gayret ve çabadır. bütün bunlar yaşamı var kılar ve ona anlam verir.(s.179)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sadece bize iyilik hissi veren şeyin, iyi hayatı tanımlamaya yettiğini düşünüyoruz. Buna &#8220;hedonizm&#8221; deniyor. Hazcılık, “vur patlasın çal oynasın&#8221; üzerinden iyi hayat tarifi yapmak. Oysa her eğlence bir gün zeval bulur. Hazza alışırız. İyi hayatın sırrını hazda bulamayız.</p>
<p>Her devlet, toplumuna karşı haysiyetli bir hayat borcu taşır. Fakat bu yetmez, çok iyi şartlarda yaşasalar bile insanlar, birbirlerine zarar verebilir, çevreyi kirletebilir. Maddi şartları sağlamak hiçbir zaman manevi şartların da beraberinde yükseleceği teminat vermez. İkisi ayrı alanlardır. Birincisinin mutlaka sağlanması lazım ama ikincisinde de bir seferberlik ve toplumca paylaşılan bir hassasiyet lazım. Şükredebilen, iktifa ve kanaat edebilen insanlar hayatı daha doyumlu yaşarlar. Güzellik hissini hayatına hükümferma edebilen, hayatının ortasına alan insanlar hayatı daha doyumlu yaşar.</p>
<p>Güzellik öyle bir şey ki bir dağ yamacından ovalara, okyanuslara bakarız, içimiz birden vecd duygusuyla dolar ve o ânı âdeta saklamak isteriz, uzun uzun bakarız. Güzelliğin insanı onaran bir tarafı vardır. O yüzden insan ilişkilerinde güzellik, şehirlerde güzellik, söz ve tavırda güzellik bizi onararak daha iyi hayata götürür. Güzellik içimizde eksik olan bir şeyi yerine koyar. İnsan güzel olanla ne kadar hemhal olursa, iyi hayata da o kadar yakınlaşır.(s.181)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mahremiyet ve tevazu yerine kamusal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilânı&#8230;Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç artıyor&#8230;</p>
<p>&#8216;Sevilmeme korkusu&#8217; öylesine içimize işlemiş ki, sürekli dışarıda bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, &#8216;kem göz&#8217;den korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız gereken iç sınırlarımız, hayat alanlarımız var.</p>
<p>Hayâ büyük bir muhafızdır.(s.219)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hayatın her alanı projektörlerin ışığına tutulduğunda, mahremin/sırrın bir hükmü kalmaz. İşte bu da ‘şeffaflığın tiranlığı’dır. Yahut ‘görünür olan iyidir, iyi olan görünür olandır’. Hep ötekinin bakışına ayarlı yaşamak, bu yeni şeffaflık ideolojisinin şiddetidir. Sadece ifşa ettiğim değil ama belki en çok, ‘kendimi gizlediğim yerim ben’. Mahremiyet kişi olmanın özüdür, ne ki günümüzde, mahrem alan bir hapishane gibi algılanıyor.(s.220)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal medya kabarcığı’ diye bir kavram var, biz ekranlarımızın başında bir yerlere tıklarken süzgeç ve algoritmalar çalışarak bizim neyi ve kimi sevdiğimizi buluyor, karşımıza o ürün ve kişileri çıkarıyor. Biz ekranın arkasını görmüyoruz ama onlar bizi görüyor. Her tıklayışta hakkımızda bilgi toplanıyor ve bu kişiselleştirilmiş bilgi sonra bize sunulacak olan şeyi de belirliyor. Biz gözümüzün önüne gelen şeyin zaten orada olması gereken şey olduğunu düşünüyoruz belki, ama o aslında süzgeçten geçirilmiş bilgi, yani şirketin bizim için hazırladığı, süzdüğü bilgi. Bu da bir kabarcık yaratıyor, bir süre sonra bize benzeyen, bizim gibi düşünen insanlar karşımıza daha çok çıkmaya başlıyor, bizim düşüncelerimize benzeyen düşüncelerle daha fazla haşır neşir oluyoruz.</p>
<p>Evrenimiz büzüşüyor ve küçülüyor, sosyal medyada olan biteni ülkede olan bitenle özdeş tuttuğumuz için büyük heyecan veya hayal kırıklıkları yaşayabiliyoruz. Kimliğinizin medyayı değiştirdiği kadar medya da kimliğinizi biçimlendiriyor. Sonunda hakkınızda elde edilen veri, medya köle pazarında satılıyor. Satılan sizsiniz, sizin mahremiyetiniz.(s.223)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Günümüz toplumunun mümeyyiz vasıflarından birisi de “ahlâki bireycilik”. “Herkesin ahlâkı kendine” düsturunda ifade bulan bu yaklaşım toplumun ortak tabularını, herkesin ittifakla kınayacağı etkinlik, inanç ve eğilimleri ortadan kaldırıyor. O halde, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!”. Sosyal bilincin zayi olmasıyla, bireyler kendi ahlâki emirlerini kendi arzularınca tayin edebilirler. Sosyal bilinç yerine kişisel bilincin yükselişi, kişilerin kendileriyle ahlâki sözleşmeler yapması demek.</p>
<p>Eğer ahlaki davranışa rehberlik edecek sosyal kuramlar görünürde yoksa, ahlâken uygun davranışın adı “kendine iyi olmak” şeklinde tanımlanır. Bu durum ahlâken anlamlı ilişkilerin yıkılmasıyla pekişir. “Dostlukların son günü” gelip çatar. Dostluklar artık simgeseldir. Onların biricikliği efsanesi, bir dizi iyi izlenim uyandırma stratejisiyle sürdürülür.</p>
<p>Başkalarını istismar, ayıp olmaktan çıkabilir. Bu artık, yabancı dış dünyanın etkin bir biçimde mühendisliğini sağlayan yaratıcı ve ahlâken tarafsız bir stratejidir. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” dünyasının sakinleri, topluma hizmet etmeyi bırakın, dostlara hizmeti bile çok görür. Ani doyum önemlidir. Sosyal feragat ve benlikten kurtulmaya dayalı ahlâki doyum, adeta yok mesabesindedir.(s.231)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir gül dahi bize konuşur, onun güzelliğini takdir edecek bir bakış olmazsa, gül uğruna şiirler söylenen bir güzellik remzi değil, herhangi bir bitki olacaktır.(s.235)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hakiki bir sohbet, masada bulunan herkesin kendini ifade edebilecek bir zemin bulabildiği, karşılıklı anlaşma duygusuyla oradan ayrılabildiği bir sohbettir. Dikkatle dinleyen kişinin ödülü, kendini de daha iyi anlamış olarak oradan ayrılmaktır. Ama hep ben konuşur ve karşımdaki insanı adeta kendi sözlerimle boğarsam, bu artık sohbet değil monologdur.</p>
<p>Bazen restoranlarda rastlıyorum; bir kişi karşısındaki insanı esir almış, istisnasız uzun süreler boyunca monolog halinde konuşuyor. Psikoloji bilimi bunlara ‘konuşma narsistleri’ diyor. Konuşma narsisti, kendi sesine hayran olan, dinlemeye razı olmayan kişidir. Kendi sözünün iğvasıyla baştan çıkar bu insanlar, oradaki aksinde boğulur. Kendilerini dinlemeye doyamayan vaizler.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir insanı dinlerseniz, onun ruhunun sizin ruhunuza dokunmasının yaratacağı mucizelere açıksınız demektir. Yaşayan ruhun mucizesi. O yüzden her insanın bizim ruhumuzu mucizeye açmasına, hayatın canlılığını içimizde uyandırmasına izin vermek lazım.(s.240)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İletişimin en temel kurallarından biri, cümleye başlayan kişinin cümlesini bitirmesini sağlamaktır, vücudumuz ona dönük olmalı, bu peygamber efendimizin de sünnetidir, konuşurken her zaman vücuduyla döner karşısındaki varlığı tam olarak muhatap alırmış, ister çok zengin ol, ister fukara ol, ister sosyal hiyerarşinin en üstünde ister en altında ol. Sana dönüyorum, senin varlığını kendime muhatap alıyorum. Benim için kıymetlisin, anlatabilirsin, seni dinlemeye tüm varoluşumla hazırım.</p>
<p>Diğer bir kural göz göze temas kurmaktır; bir insan karşımızda bir şey yapıyorken zaman zaman cep telefonlarımızdan mesajlarımızla ilgilenebiliyoruz, bu durum karşımızdakinin varlığını muhatap almamak anlamına gelir. Karşımızda ‘Hazreti İnsan’ var ‘Eşref-i Mahlûkat’ var, belki o sırada söyleyeceği cümle çok ama çok önemli bir şey.(s.241)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sessizliğin sesini dinlemek çok anlamlı geliyor bana. Doğu kültüründe çok yaygındır. Bir hikâye anlatılır, iki derviş buluşmuşlar, sonra bir odaya geçmişler ve uzun uzun yere bakarak susmuşlar, saatlerce susmuşlar. Ayrılırken kucaklaşmışlar, biri diğerine demiş ki; ’Çok güzel bir sohbetti’.</p>
<p>Doğu ima ile geçmenin yeridir. Doğu sessiz konuşmanın yeridir. Gerçekten dinleyen kişiler kelimenin esasını, ruhun neşidesini anlatıcının gözlerinde, edasında bulurlar. Günümüz modern toplumu her boşluğu doldurmak istiyor, sessizliğe tahammül edemiyoruz. Üç kişi oturalım, acaba iki dakika sessiz kalabilir miyiz? Hâlbuki sessizlik kendimiz tartmamızı, karşımızdaki insanı daha iyi anlamamızı daha iyi sorgulama yapmamızı getirir.(s.246)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Aslında iletişimi bozan şey karşımızdakinin söylediğinden çok, karşımızdakinin bizde uyandırdığı savunmacı tutumlardır: ’Hayır o öyle değil böyle, beni böyle isimlendiremezsin!’ derken bir şekilde, sözün sonunu beklemeden yaptığımız savunmacı tutumlar. Sıklıkla karşımızdaki insanı değiştirmeye çalışıyoruz. Bir tartışmada karşımızdaki insanı kati şekilde ikna etmeye çalışıyoruz. Onu kelimelerimizle işgal etmeye çalışıyoruz. O kendi pozisyonunda kalarak kendini savunsun ben de kendim olarak kalarak savunayım ama birbirimizi dinleyebilelim.</p>
<p>İyi bir sohbetten ayrılan iki kişi sohbete başlayan aynı kişiler değildir. Artık farklı insanlar olarak oradan ayrılırız. İyi bir sohbet daima bizi zenginleştirir. Yeni bakış açıları kazanarak, kendimizle ilgili bazı şeyleri de öğrenmiş oluruz. Onu düşünürken kendimizi de düşünürüz. Bu yüzden de kendilerini dinleyebilen insanlar başkalarını da iyi dinleyebilirler.(s.247)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Modern toplumda iş ve aile temel tatmin kaynakları olarak öne çıktığında, birindeki mutsuzluk kolaylıkla diğerine de tercüme edilebilir hale geldi. Boşanma ve bekar yaşama oranları arttıkça ‘başarılı bir evlilik’ insanlar için gurur kaynağı olmaya başladı. Günümüzde evlilik, ilahi bir buyruk doğrultusunda hayatı tanzim etmeyi değil, modern toplumları kemiren güvensizlik ve yalnızlığı iyileştirmeyi vaat etmektedir. Kapitalizm, duygusal bağları da elden geçirmiş durumdadır. Duygusal kapitalizm, modern toplumda duygusal bağları akılcılaştırıp metalaştırmıştır.</p>
<p>İlişkiler maliyet-fayda analizi üzerinden değerlendiriliyor artık. Sen bana ne veriyorsun ve verdiğin şey, sana katlanmam için değer mi? Değişen cinsiyet rolleriyle birlikte kafa karışıklığı da artıyor. İlişkilere bir de çelişkiler zinciri ekleniyor. Kadınlar iş ve ev yaşamı arasında mütemadiyen yer değiştiriyor. İş yaşamının katı çalışma koşulları kadınların işini zorlaştırıyor.(s.252)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bize yutturulduğunun aksine, bireyselleşme özgürleşme değildir, daha çok tüketim bilinci ile kendilik bilincinin bir karışımıdır. Bireyselleşme ile standartlaşma eş zamanlı olarak gerçekleşir. İnsan evladı tüketim alışkanlıkları birbirine türdeş, reklamcılığın manipülasyonuna açık, kolay güdülebilir bir sürüye dönüştürülüyor ve daha çok mal edinebilme becerisi özgürleşme olarak takdim ediliyor. Sevdiği insanlardan bağlarını koparma ve aile bireylerine karşı mesuliyetsizlik, özgürlük olarak telakki edilemez. Bir yanılsamanın kurbanları haline getiriliyoruz.(s.254)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirmesine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bulduğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.(s.262)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Merakın, tecessüsüsün, sorgulamanın, kurulu düzene itirazın kolaylaştırılmadığı bir eğitimin kime ne faydası olabilir bilmiyorum. Kısa dönem belleğine olabildiğince çok test sorusu alan gençlerin ‘başarılı’ sayıldığı bir sınav sistemi, sadece elverişli robotlar üretir. Bu eğitim sistemine çarpan nice kazazedenin özgüvenleri erken yaşta yara alıyor, anne ve babalarla çocukların ilişkisi dumura uğruyor.(s.280)</p>
<hr />
<p>Reklamlar bize yeterince iyi olmadığımızı söyler: Kimse seni sevmiyor, yeterince başarılı ve çekici değilsin. Ama bak bu ürünü alırsan, daha başarılı ve çekici olabilirsin. Bir anlamda bilinçdışı arzu ve güvensizliğimizi gıdıklar. En başarılı reklam, o ürünü almadıkları takdirde insanları kaybedeceklerine inandıran reklamdır. Reklam bizi ürünle özel ve samimi bir bağımız olduğu yanılsaması yaratır.</p>
<p>Sao Paolo&#8217;da belediye, insanları ruhsal açıdan olumsuz etkilemesin diye, lüks tüketim ürünlerinin şehrin duvarlarında reklamını yasaklamış. Ne kadar güzel. Bize hatalı mesaj veren, zihinsel kirlenme yaratan ve maddiyatçılığı özendiren ahlaksız mesajlar içeren reklamları sorgulamalıyız. ABD&#8217;de 10 yaşında bir çocuk ortalama 400 markayı ezbere biliyormuş. Ne feci. Biz çocuklanmız marka isimlerini değil Allah&#8217;ın güzel isimlerini öğretelim. Dua öğretelim, sevgi ve merhameti öğretelim.</p>
<p>&#8212;&#8212;‐&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Maddiyatçı kültürlerde boşanma oranları yüksek, empati oranları düşük. Maddiyatçı değerler hayatımızda ne kadar merkezi bir yer tutarsa, hayat kalitemiz de o ölçüde düşüyor. Materyalist ve tamahkâr kişi, toplumun diğer fertlerini kullanılacak ve aldatılacak bir nesne olarak görür. Maddiyatçılık, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme, eşitlik ve adaletin tesisine katkıda bulunma isteğiyle de ters düşer. “Gemisini kurtaran kaptan&#8221;, &#8220;Önce ben, hatta sadece ben!&#8221; der.</p>
<p>Metalaştırma ile önceden bedava olan her şey bir ücrete tabi kılınır. Ölüm korkumuzu, özdeğer düşüklüğünü, sevgisiz bir çocukluğu bazen maddi olanla sağaltmaya çalışırız. Alışveriş bağımlılığı çoğu zaman içimizdeki güvensizlik hissinden beslenir. Mutluyken değil daha çok mutsuzken alışveriş bağımlılığına boyun eğeriz.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aile Toplum ve Dayanışma Ağları Kapsamında Bir Değerlendirme-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aile-toplum-ve-dayanisma-aglari-kapsaminda-bir-degerlendirme-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aile-toplum-ve-dayanisma-aglari-kapsaminda-bir-degerlendirme-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Mar 2019 09:32:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Aile Toplum ve Dayanışma]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Batı Düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21497</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni Bir Sosyal Dünya İçin Modern Batı Düşüncesi Köken İtibariyle Karşıtlıklar Üzerine Kuruludur İnsan hakları Batının 19. Asırdaki sorunuydu. 20. Asırdaki ise erkek karşıtlığı üzerine kurulu, ifadesini feminizmde bulan kadın sorunu oldu. Modern batı düşüncesi köken itibariyle karşıtlıklar üzerine kuruludur; karşıtlıklar hâsıl ederek sorunları kategorize eder, sonra da bunlar arasındaki çatışmadan bir senteze ulaşılacağını varsayar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aile-toplum-ve-dayanisma-aglari-kapsaminda-bir-degerlendirme-1/">Aile Toplum ve Dayanışma Ağları Kapsamında Bir Değerlendirme-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-22037" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/Abdurrahman-Arslan-1024x576.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/Abdurrahman-Arslan-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/Abdurrahman-Arslan-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/Abdurrahman-Arslan-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/Abdurrahman-Arslan-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/Abdurrahman-Arslan.jpg 1280w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/maxresdefault.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22517 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/maxresdefault.jpg" alt="" width="624" height="351" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/maxresdefault.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/maxresdefault-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/maxresdefault-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/maxresdefault-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/maxresdefault-1024x576.jpg 1024w" sizes="(max-width: 624px) 100vw, 624px" /></a></strong></p>
<p><strong>Yeni Bir Sosyal Dünya İçin</strong></p>
<h3 style="text-align: center;"><b>Modern Batı Düşüncesi Köken İtibariyle Karşıtlıklar Üzerine Kuruludur</b></h3>
<p>İnsan hakları Batının 19. Asırdaki sorunuydu. 20. Asırdaki ise erkek karşıtlığı üzerine kurulu, ifadesini feminizmde bulan kadın sorunu oldu. Modern batı düşüncesi köken itibariyle karşıtlıklar üzerine kuruludur; karşıtlıklar hâsıl ederek sorunları kategorize eder, sonra da bunlar arasındaki çatışmadan bir senteze ulaşılacağını varsayar. Emek-sermaye, burjuva-işçi sınıfı ya da insan-tabiat karşıtlığında olduğu gibi, kadın-erkek karşıtlığı da sahici olmadığı halde bu paradigmanın temel aldığı karşıtlıklardan biri oldu. 20. Asrın muhayyilesi sorunu kadın ile erkek arasındaki eşitsizlik meselesi olarak gördü. Bu yüzden eşitliği temel alan özgürleşme süreçleriyle kadın sorununun çözüme kavuşturulacağını varsaydı. Ne var ki erkek karşıtlığı üzerinden kendi sorununu tanımlayan kadının, erkek karşısındaki eşitlik talebi aynı zamanda onu bedenini reddeden, cinsiyetinden bağımsız bir kimlik arayışına sevk etti.</p>
<p>Ne var ki, 21. asra geldiğimizde meydana gelen paradigmatik değişimler sebebiyle doğru kabul edilmiş birçok şeyin doğruluğu tartışılır. Bununla beraber sorunları açıklamada imkân olarak kabul edilen birçok kavram ve kategorinin işgal ettiği imtiyazlı mevki çöktü. Günümüzün felsefi/kültürel kabulleri bu nedenle geçen asrın kurucu temel saydığı karşıtlıkların meşruiyetini sorgulayarak sorun olmaktan çıkarmaya başladı. Bu değişimin hâsılası olarak, kadının erkek karşısındaki eşitlik meselesinin yerini bu defa bireyin <strong>“özgünlük”</strong> arayışı almaya başladı.</p>
<p>Modern zihniyetin karşıtlığa dayalı açıklama ve bu yolla sorunları çözme modeli yanında, karşıtlığı temel aldığından hareketle doğru olduğu varsayılan birçok kabul, meydana gelen bu değişimle beraber artık doğru ve anlamlı olma vasfını kaybetme sürecine girdi. Müslümanların kadın meselesini tartışma konusu yaparken temel aldıkları kabullerini de bundan sayabiliriz. İslâm’ın hükümlerinin esas alınarak geliştirildiği varsayılan, fakat özünde modernist varsayım ve hedeflere dayalı kadın hakkındaki sorunlar üzerinde bugün yeniden düşünmek, söz konusu ettiğimiz sebeplerden dolayı zaruret haline gelmiştir.</p>
<p>Zira değişim bir yandan mecburen modern eğitim süreçlerinden geçen Müslüman genç kızların eşitlikçi ideolojiye dayandığı halde İslâmi olduğuna inandıkları erkek karşısındaki “hak arama” taleplerinin meşruluğunu ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ortak paydanın belli olmadığı yeni bir hümanist anlayışa Müslüman’ın muhayyilesini fazlasıyla istekli hale getirmektedir. Kadının erkek karşısındaki eşitlik arayışının yerini bugün unutmamak gerekir ki bireyin toplum ve aile haricinde sadece kendine ait <strong>“özgünlük/tekillik”</strong>e dayalı bir hak arayışı alıyor. Kadın ve erkek olarak günümüz insanı özgürlüğü, sadece bu tekilliği gerçekleştirme imkânında bulabileceğine artık inanmaktadır.</p>
<h3 style="text-align: center;"><b>Aile kendisi hakkında çok şey söylenecek hususiyete sahip bir sosyal dünyadır</b></h3>
<p>Üyeleri arasındaki ilişkiler farklı da olsa, geniş veya dar bir model de olsa, kendini meydana getiren insanların sayısı değişiklik gösterse de nihayette aile yeryüzünün bütün farklı coğrafyalarındaki toplumların ortak hususiyetlerini teşkil etmekte. Aile beşerin bölünmesi mümkün olmayan en küçük sosyal dünyası ve var oluşunun gerçek alanıdır.</p>
<p>Köken itibariyle Arapçadan gelen aile kavramının iki anlama geldiği söylenir. Bunlardan biri <strong>“farklı insanların meydana getirdiği topluluk”</strong> diğeri <strong>de “ihtiyaçların giderildiği yer”</strong> anlamına geliyor. Aile hem beşeriyetin ortak formu hem de kadın ile erkek arasındaki ilişkinin kurallar temelinde ilk tanzim edildiği yerdir. Sosyal hayatta geçerli olan ilişkileri, mahiyet itibariyle bu ilişkinin geniş bir açılımı olarak nitelendirmek mümkündür. Aileyi esas önemli kılan modern sosyolojinin <strong>“sosyal”</strong> dediği <strong>“beşeri olanın”</strong> ilk nüvesini teşkil etmesidir. Öyle görünse de bu yüzden onu sadece bir kadın ve erkek ilişkisine indirgemek imkânsızdır; zira aile taşıdığı kendine has hususiyetiyle bütün bunları aşan bir boyuta sahiptir. Vahiy kaynaklı din(ler) ailenin kökenine -ki bu aynı zamanda insanın kökenidir- açıklık getirerek onun <strong>“verili”</strong> olduğunu söyler.</p>
<p>Çünkü Hz. Âdem ve Havva’nın dünyaya gönderilmeleri bir aile formu içinde gerçekleşmiştir. Aile başlangıçta bir kadın ve erkek olarak, daha sonra da çocuk ve yaşlı arasındaki belli kural ve ilkelere göre tanzim edilmiş bir cihetten verili ilişkilerin dünyasıdır.</p>
<p>Aile dediğimiz formun sağlıklı bir şekilde hayatiyetini sürdürebilmesiyle bu kural ve ilkeler arasında uyum sağlayacak şekilde birbirlerini destekleyen bir münasebet bulunur. Zira söz konusu form nihayetinde bu münasebetlerin çizdiği hudutların ifadesi sayılır. İnsanlar arasındaki tabii , sıradan gibi görünen beşeri ilişkiler aslında her zaman bir inanma biçiminin, dünyayı anlamlandırma tarzının taşıyıcısı olmak gibi bir içerikle yüklüdürler. Bunu en açık biçimde ifade eden kadın ve erkek arasındaki ilişkidir.</p>
<p>Kadın ve erkek arasındaki kurulu ilişkilerin kendi paradigmasının dışına taşarak değişmesi demek aslında o topluma hâkim dünya görüşünün, beşeri ilişkilerin, yaşama tarzının değişmesi demektir.</p>
<p>Modern sosyal bilimler toplumu meydana getiren en küçük unsurun birey olduğunu kabul eder. Oysa İslâm insanın içinde var olup sosyalleştiği bir cemaat olarak bunun aile olduğunu söylemektedir. Semavi dinlere göre insan yeryüzüne tek başına değil bir aile formu içinde gönderilmiştir. Kültürden, ideolojiden, siyasetten, sosyo-ekonomik şartlardan elbette ki etkilenir, bazen değişimlere uğrar ama bütün bunlara rağmen aile bu nedenle aynı zamanda <strong>“mitolojik”</strong> bir karakter taşır. Çünkü o verilidir.</p>
<p>Bir kadın ve bir erkek olarak Hz. Adem ve Havva’nın sonradan deneme yoluyla dünyada buldukları ve/veya icat ettikleri bir beraberlik biçimi değildir. Bundan dolayı aile aynı zamanda kadın-erkek ilişkilerinin ilk tanzim edildiği ve birbirlerine helal kılındıkları yerdir. İnsanın kendisine takdir edilmiş meşru ilişkilerin küresinde dünyaya gelmesine vesile olan, insanları yaşayabilir bir topluluk haline getiren ve bir cemaat olma hususiyeti taşıyan sadece ailedir.</p>
<p>Daha sonra inen bütün kitaplar, gönderilen bütün peygamberler aileyi esas almış, bunu temel yaparak kurmak istedikleri siyasal/sosyal bir Dünya/düzen hakkında önerilerde bulunmuşlardır. İnsan biri biyolojik biri de sosyal olmak üzere iki <strong>“rahim”</strong>içinde şekillenir; anneninki insanın biyolojik gelişmesinin rahmi olurken, aile de insanın sosyal gelişmesinin rahmini teşkil eder. İnsan kendini aile içinde <strong>“tamamlar”</strong>; Cennetteki Adem’in, Havva’nın yaratılmasıyla kendini bulduğu ve tamamladığı gibi, insan hayatın içindeki değişen rolünü burada öğrenir. Yani anne, baba, çocuk, dede ve nine olmayı burada yaşayarak tecrübe eder. Her aile modeli içinde kendini düzenlediği dine ve/veya dünya görüşüne dayalı bir hayat tarzını, bir sosyalleşme süreci olarak yine içinde barındırdığı yeni nesillere aktarmaya aracılık eder.</p>
<p>Hayat tarzı ile aile modeli arasında bu nedenle her zaman ayrıştırılması mümkün olmayan bir ilişki bulunur. Aile hem inanmanın, hem bu inancın yaşam biçimine dönüştürüldüğü, hem de yeni nesillere aktarıldığı yerdir. Aile de bilgi bir hayat tarzı şeklinde yaşanarak aktarılır. Dini hükümlerin, ahlaki değerlerin, mahremiyetin, hiyerarşinin, modern bireyciliğin hâkim kültürüne ve onu yeni yeni içselleştirmekte olan modern Müslümanların zihniyet dünyalarına ters düşse de itaatin, güvenin, başka insanlarla kurulan ilişkilerin, dünyayı anlama biçiminin, siyasal olanın ve ona hâkim hayat tarzının belirlediği bir üretim/tüketim, yani iktisat telakkisinin birbirine içkin dünyasını temsil eder. Aile kendisi hakkında çok şey söylenecek hususiyete sahip bir sosyal dünyadır.</p>
<p>Ama ailenin ilk defa mahiyet itibariyle tartışma ve eleştirinin konusu olmaya başlaması Rönesans sonrası tarihe dayanır.</p>
<p>Zira bu dönemden itibaren aile ilk defa dinin konusu ve ilgi alanı olmaktan çıkartılarak modern devletle beraber siyasetin konusu yapılmış, siyasetin kendi <strong>“nesnesi”</strong> olarak üzerinde konuştuğu bir “yapı/kurum” haline getirilmiştir. Modern devlet birçok şeyde olduğu gibi onu da sözüm ona kendi koruyucu kanatları, açıkçası hegemonyası altına alarak kontrol etmeye başlıyor. Sosyolojinin ajanlık yaptığı büyük yardımla muhtemelen tarihte ilk defa aile siyasetin nesnesi olmak üzere bilim ve modern devlet tarafından <strong>“toplum”</strong> denen yeni icat içindeki sosyal bir kuruma indirgenerek tanımlanıyor. Yine tarihte ilk defa aile bu dönemde planlanabilecek bir <strong>“şey”</strong> olarak görülmeye başlıyor; çekirdek aile modeli bu tasavvurun bir ürünü olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Çekirdek aile bu nedenle sadece aile fertlerinin sayısı bağlamında tanımlanamaz bir model hususiyeti taşır. Sosyal ilişkileri cihetinden ele aldığımızda çekirdek aile özel bir dünya olarak kendini topluma karşı kapalı tutar; bu onun yapısal hususiyetini teşkil eder. Kendini kamusal alanda sürekli görünür kılar, bu haliyle aşırı şeffaf sayılır.</p>
<p>Fakat sosyal ilişkileri, duygusal bağları cihetinden aynı zamanda kendi içine kapalı bir dünyayı temsil eder. Her ideoloji gibi sosyoloji de; başlangıcından itibaren İslâm’a göre bir meşruiyeti olmayan, bugün ise açıklama hususiyetini varsa bile yitirmiş bir kategori olarak aileyi “ataerkil” şeklinde tanımlamıştır. Hatta artık açıklayıcı işlevini kaybetmiş olsa bile günümüzün liberal demokratik zihniyeti bireyin özgürlüğü bağlamında bu ataerkilliğe karşı çıkarak sorun çözücü bir siyasal araç olarak kullansa da Müslümanların buna şaşmaması gerekiyor.</p>
<p>Zira Müslümanlar yaşananlardan ders çıkartacak kadar yeterli bir tecrübeye artık sahip durumdadırlar. Bugün <strong>“Tanrının ölümü”</strong> ya da<strong> “ataerkil ailenin”</strong>dağılmasının insanı daha özgür ve bağımsız hale getirmediğini yaşanan uzun ve yoğun bir tecrübenin neticesinde öğrenmiş bulunuyoruz. Yine biliyoruz ki, dinin hayattan çekilişi insanı bilim uzmanlarının parçalanmış dünyasında yaşamaya mahkum ederken aynı zamanda aileyi de iki asırdan beri “<strong>şifa” </strong>bulmak üzere yeni tüketim nesnelerinin tecrübe alanı haline getirdi.</p>
<p>Bu dünyanın içindeki Müslümanlar şimdi hakkında fazla tefekkür etmedikleri ve bilgiye sahip olmadıkları bir<strong> “kişilik geliştirme ibadetinin” </strong>mahpusu haline geldiklerini bu nedenle görmekte ne yazık ki zorlanıyorlar. Bizim için Dr. Spock’un çocuk ve aileyle alakalı verdiği uzmanlık bilgisinin ışığında şekillenen aile ve yetişen çocuklar hakkında artık konuşmak ve bu hususta yine yeteri kadar tecrübe kazanılmış haldedir.</p>
<h3 style="text-align: center;"><b>Bugün sadece modernleşme ve kentleşme süreçlerinden geçmiyoruz, bunların yanında bir de iletişim devrimi yaşıyoruz </b></h3>
<p>Bunun yanında Freud’cu aile paradigmasını aynı bağlam içinde söz konusu etmemiz lazım. 19. Asrın ikinci yarısından itibaren bilim adına genel kabul gören bu paradigma fertlerin birbirine karşı sorumlu olduğu aile anlayışını berhava eden varsayımlarıyla yeni bir zihniyet dünyası inşa etti. “Oedipus Kompleksi”ni temel alan bu anlayış en başta baba otoritesine karşı açılmış bir mücadeleyi ifade ediyor.</p>
<p>Buna göre erkek çocuğun babayı kendine rakip gördüğü bu hastalıklı paradigma, ebeveynin sorumluluğunu esas alan bir aile telakkisinin gelişim ve meşruiyetini ortadan kaldırdı.</p>
<p>Modern toplumun bireyci kültürüyle birleşen bu anlayış, ailede her biri kendisi için ayrı bir gelecek, bir başına buyrukluk talep eden ve bu yüzden de en başta itaati reddeden fertlerin yetişmesine sebep olmakta. Bu zihniyet aynı zamanda kuşak çatışması gibi bugün Müslümanlara gayet tabii gelen yeni bir icat ortaya çıkardı.</p>
<p>İslâm’a göre asla sahici temelleri olmayan bu kabul, bizi her defasında yeni sorunlarla karşı karşıya bırakan bir felaketi temsil etmektedir. Ne var ki, artık bugün 20. asırdan kalma açıklama modellerinden olan, ailenin iktisadi ilişkilerin bir hâsılası ya da tarihsel bir kategori sayıldığı bir dönemin çoktan sonuna geldiğimizi ama bunu anlamakta zorlananların bu modelleri daha açıklayıcı bulmalarını hoş karşılayabiliriz.</p>
<p>Hatta aileyi ataerkillikle özdeşleştiren “aydınlanmış” tesettürlü “baş”ların geç kalmış bir modernliğin emansipasyoncu naralarıyla kendilerini erkekle karşıtlık içinde konumlandırarak, Fransız devriminin meşruiyetini çoktan yitirmiş “eşitlikçi” ideolojisiyle aileyi yargılamalarını da hoş görmek mümkün. Bütün bunlar hoş görülebilir; ama felsefi kabulleri, işleyişine temel sadığı mantık farklı olan yeni bir asırda yaşadığımızı, bu asrın getirdiği yeni tehditlerle yeni imkânları görmek ve anlamak istemeyen</p>
<p>Müslümanları hoş görmek kabul etmek lazım ki fazla sabır gerektiriyor.</p>
<p>***</p>
<p>Bugün sadece modernleşme ve kentleşme süreçlerinden geçmiyoruz, bunların yanında bir de iletişim devrimi yaşıyoruz. Her şeyi yerinden eden, bütün ilişki biçimlerini ve ağlarını çözerek kendine göre düzenleyen bu değişim süreçleri bizi yeni sorunlarla ve önceliği değişen yeni tercihlerle karşı karşıya getiriyor. Bunlar içindeki temel sorunlardan biri belki de en önemlisi cinsler arasında, dolayısıyla da insanlar arasındaki ilişkilerin nasıl yeniden kurulacağı, bunu yaparken hangi değerlerin/ölçülerin temel alınacağıdır.</p>
<p>Aslında bu arayış kadın için olduğu kadar erkek için de bir aidiyet meselesini gündeme getirmektedir. Zira cinsler arasındaki ayrıcı hudutların belirsiz hale geldiği, bu yüzden de kadınlık mı, yoksa annelik mi sorusunu sorduran bir politik kültür ortamında bulunuyoruz. Bilhassa 1980’lerden itibaren yeni iletişim araçlarının oluşturduğu şartlar, toplumlarda hızlı siyasal kültürel değişim süreçleri yaratan yeni dinamikleri temsil ediyor.</p>
<p>Eğer modern zamanların kutsayıp insanlara sunduğu “değişim” dediğimiz hadise tarafsız, yani herhangi bir amaç ve değerden bağımsız hususiyet taşımış olsaydı endişelenmeye mahal olmadığını, açıkça bunu tabii karşılamamız gerektiğini söyleyerek rahatlayabilirdik. Ne var ki hiçbir sosyal değişim insan iradesinden ve onun zihniyet dünyasından bağımsız ve tarafsız cereyan etmiyor.</p>
<p>Değişim bu nedenle kendine göre her türlü değer ve amaç yüklü süreçler olarak doğup gelişmekte. Zira aksi varit olsaydı bu durumda insan için herhangi bir sorumluluktan bahsetmek mümkün olmazdı. Dolayısıyla değişim kaçınılmaz şekilde kendinde içkin bir amaçla ortaya çıkar; bu yüzden değişimi tahlil etmek hatta bazen onun değiştirmek istediklerini ona rağmen muhafaza etmek gibi bir zaruretle de karşı karşıya kalmak mümkündür.</p>
<p>Bugün yaşamakta olduklarımızı muhtemelen bu tür bir değişim kategorisinden sayabiliriz. Birey ve toplumu kendine göre yeniden şekillendirmekte olan, bu yüzden de yeni bağlamlar içinde yeniden kendi nesnesi haline getiren bir değişim içinde bulunuyoruz.</p>
<p>Küresel ölçekte hüküm süren bu değişim ister istemez Müslümanları da etkilemekte; kendisinin meydana getirdiği en başta mantıksal karmaşıklık Müslümanlarda da zihinsel bir karmaşıklığa sebep olmaktadır. Aile her zaman toplumların maruz kaldığı değişim karşısında en fazla direniş gösteren unsurdur. Fakat aynı zamanda her türlü siyasi otorite karşısında insani varoluşun ortak temelini teşkil etmiş olmasından gelen nispeten dokunulmazlık zırhıyla korunan imtiyazlı bir hususiyetin de sahibidir. Fakat buna rağmen aile günümüzde cereyan eden değişimlerden fazlasıyla etkilenmekte ve ciddi rahatsızlıklarla karşı karşıya bulunmaktadır.</p>
<p>Bu bize hüküm sürmekte olan değişimin en başta mahiyet itibariyle farklı bir kuvveti olduğunu işaret ediyor. İçinden geçmekte olduğu değişimle beraber bugün Müslüman aile giderek devletin müdahalesine açık hale getirilmektedir. Değişimin getirdiği yıkımın yanında Müslümanların tarihlerinde asla yaşamadıkları yeni bir tecrübe olarak, bu müdahale doğrudan doğruya aileyi ve mahremiyeti tehdit etmektedir.</p>
<p>Bu nedenle insanın gerçek sosyal dünyasını temsil eden ailenin cereyan eden değişim ve buna eşlik eden devlet müdahalesi karşısında nasıl korunacağı meselesi ister istemez önemli bir hal alıyor.</p>
<p>Kabul etmemiz gerekir ki artık aile dediğimiz sosyal dünyanın içyapısında, onu oluşturan aktörlerin ilişkilerinde ve bu ilişkilerin işleyişinde bugün mahiyet olarak dünden farklı önemli rahatsızlıklar söz konusudur. Erkek ve kadındaki tezahürlerine baktığımızda değişimin meydana getirdiği kırılmaları görmek mümkün. En azından kentleşme ve yeni iletişim kültürünün oluşturduğu süreçlerle beraber aile bir değişimden geçerken yapısal olarak çözülmektedir.</p>
<p>Bununla ilgili olarak başta kadın ve erkeğin rolünde cereyan eden bir değişimi söz konusu edebiliriz. Ailenin temelini teşkil eden bu iki aktör artık ailenin dışına çıkarak birbirinden bağımsız şekilde kendilerini yeniden tanımlama gayreti içinde bulunmaktalar.</p>
<p>Bu tanımlama aynı zamanda cinsiyetten bağımsız yeni rollere talip olmayı beraberinde getirirken cinsiyet eksenli “geleneksel” ailede ciddi kırılmalara kapı açıyor.</p>
<p>Kadının anneliğe, erkeğin de babalığa talip olmak istemedikleri bir kırılmaya bu işaret etmektedir. Bu durum en başta kadın ve erkek arasındaki ilişkilerin ve bu ilişkileri düzenleyen değer ve hükümlerin değişmekte olduğuna işaret ediyor. Kadın-erkek arasındaki ilişki aslında bir toplumun dünya görüşünü doğrudan doğruya yansıtan bir mahiyete sahiptir. Bu ilişkiyi değiştirmek aynı zamanda o toplumun dünya görüşünü, yani inanma ve yaşama biçimini değiştirmek demektir.</p>
<p>Ayrıca buna bağlı olarak ev dediğimiz mahremiyetin yaşanarak yeni nesillere aktarıldığı “yer”inde anlamı değişiyor. Evler giderek akşamları toplanma ve uykunun uyunduğu “otel” odalarına dönüşmekte.</p>
<p>Buna karşılık gündelik hayatın büyük bir kısmının artık orada geçirildiği, taşıdığı aldatıcı cazibeden dolayı geçirilmek için özel zaman ayrıldığı, hüküm süren değişimin rahmi olan <strong>“kamusal alan”</strong> sınırları olmayan bir mabede dönüşerek daha çok önem kazanıyor. İnsanlar giyimlerini olduğu kadar tüketimlerini de dinlerine göre değil kamusal alanda geçerlilik kazanan ve tercih edilen değer ve ölçülere göre düzenlemekte.</p>
<p>Bu değişim süreçlerinde Müslüman erkek kapitalizme Müslüman kadın da feminizme yavaş yavaş teslim oluyor.</p>
<p><strong>Kapitalizm İslâm’ın helal/haram anlayışına, feminizm de kadının evdeki rolüne ve İslâm’ın adalet ilkesinin aksine kadın-erkek ilişkisine eşitlikçi ideolojisiyle meydan okumaktadır.</strong></p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<p><a href="https://ilimcephesi.com/aile-toplum-ve-dayanisma-aglari-kapsaminda-bir-degerlendirme-2/">https://ilimcephesi.com/aile-toplum-ve-dayanisma-aglari-kapsaminda-bir-degerlendirme-2/</a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aile-toplum-ve-dayanisma-aglari-kapsaminda-bir-degerlendirme-1/">Aile Toplum ve Dayanışma Ağları Kapsamında Bir Değerlendirme-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aile-toplum-ve-dayanisma-aglari-kapsaminda-bir-degerlendirme-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
