<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İbadet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ibadet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:22:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İbadet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlim ve Tövbe Geçidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[sadık tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid ilmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28033</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner. İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner.</p>
<p>İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa hepsi ilim ve ibadet içindir. Dahası kitaplar ilim ve ibadet için indirilmiş, elçiler de bunun için gönderilmiştir. Hatta ve hatta gök­ler, yer ve bu ikisi içinde yaratılmış her ne varsa ilim ve ibadet için yaratılmıştır. Yüce Allah’ın kitabında yer alan şu iki ayeti iyi düşün:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> “Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yara­tan Allah’tır. Allah’ın gücünün her şeye yettiğini ve yine Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye O&#8217;nun buyruğu gelip bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir.” (Talâk 65/12) Tevhid ilmi başta olmak üzere ilmin şerefine dair delil olarak bu ayet yeterlidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) İbadetin şerefine ve ibade­te yönelmenin gerekliliğine dair de bu ayet yeterlidir. Dünya ve ahiret hayatının yaratılmasının amacı olan bu iki cevher ne bü­yüktür! Dolayısıyla kula yakışan şey, sadece bu ikisi ile meşgul olmak, kendisini sadece bu ikisi için yormak ve bu ikisi dı<u>şınd</u>a hiçbir şey düşünmemektir. Bilesin ki bu ikisi dışındaki şeyler bâtıl olup hiçbir hayır barındırmaz. İlim ve ibadet dışındaki şeyler aynı zamanda boş işler olup elde etmeye değmez.</p>
<p>Bunu öğrendikten sonra yine bil ki bu iki cevherin daha şe­refli ve daha faziletli olanı ilimdir. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Âlimin âbide olan üstünlüğü, ümmetimden en aşağı derecede olan kişiye benim üstünlüğüm gibidir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bir başka hadisinde Allah Resulü şöyle buyurur: “Âlime bak­mak, benim namazımda bir sene boyunca gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha sevimlidir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Yine Hz. Peygamber “Dikkat buyurun! Size cennet ehlinin en şerefli kişilerini göstereyim mi?” diye sormuş, bunun üzerine oradakiler “Buyurun ey Allah’ın Resulü!” deyince “Onlar ümme­timin âlimleridir.” karşılığını vermiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: İlim cevher olmak bakımından ibadetten daha şereflidir fakat kul için gerekli olan şey ilimle birlikte ibadet etmektir. Aksi hâlde ilmi boşa gider. Nitekim ilim bir ağaç ise ibadet bu ağacın meyvesidir. Dikkat edilirse şeref ağaca aittir, zira asıl olan ağaçtır. Bununla birlikte [insanlar doğrudan ağaçtan değil], meyvesinden faydalanırlar. O hâlde kulun sahip olduğu ilmin şeref kazanabilmesi için mutla­ka ibadet de gerekir. Başka bir deyişle kul hem ibadetten hem de ilimden payını ve nasibini almalıdır. Bu manada Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İlmi, ibadete; ibadeti ise ilme zarar vermeyecek şekilde isteyiniz.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kulun hem ilme hem de ibadete ihtiyaç duyduğu sabit ol­makla birlikte ilmin öne alınmaya daha layık olduğu muhakkak­tır. Çünkü ilim asıl ve rehberdir. Bu yüzden Resulullah “İlim amelin imamı, amel ise ona tâbi olandır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlmin asıl olup ibadetin ona tâbi olması, iki husustan ötürü ilmi ibadetin önüne almanı gerektirir:</p>
<p><strong>1.</strong>İbadetin varlık bulması ve salimen işlenmesi ilimle olur. Zira senin önce mabudu bilip sonra ona ibadet etmen gerekir. İsimlerini ve zatının sıfatlarını bilmediğin, onu nitelerken ne söy­leyip ne söylememen gerektiğini öğrenmediğin bir varlığa nasıl ibadet edebilirsin ki! Belki de O ve sıfatlan hakkında doğru olana değil, aksine yanlış bir şeye inanırsın -Allah korusun- da ibade­tin hiç olup gider. Bu meseleye dair büyük bir tehlikenin varlığı hakkında İ<em>hyâu Ulumîd-Dîn</em> içerisinde yer alan “Kitâbu’l-Havf (Korku Kitabı)” bölümündeki “Sû-i hâtime” bahsinde gerekli açıklamaları yapmıştık.</p>
<p>Ayrıca yapman gereken şer’î yükümlülükleri bil ki bu sayede yerine getirmen gereken şeyleri emredildiğin gibi yapasın. Yine kaçınman gereken yasaklan bil ki bu sayede onlardan uzak durasın. Aksi hâlde mahiyetini ve keyfiyetini bilmediğin, ne şekilde yapılması gerektiğini öğrenmediğin taatleri nasıl gerçekleştirebilirsin! Ve yine isyan olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakına­bilirsin ki nefsini ona düşmekten alıkoyasın!</p>
<p>Temizlik, namaz, oruç ve diğer şer’î ibadetleri yerine geti­rebilmek için onların hükümlerini ve şartlarını bilmen gerekir. Belki de senelerdir yaptığın bir davranış haberin olmaksızın te­mizliğini ve namazlarım fesat edecek veyahut sünnete uygun olmayacak bir şekilde hareket etmene neden oluyordur. Belki de senin bir sorunun var fakat bunun hakkında soru soracak kimseyi bulamadığın için gerekli bilgiyi öğrenememişsindir.</p>
<p>Bilmen gerekir ki bu meselenin medarı, bâtıni ibadetlerdir. Bunlar kalbin çabası olan tevekkül, tefviz (Allah’a havale etmek), rıza, sabır, tövbe ve ihlas gibi şeyler olup inşallah ileride zikredi­lecektir.</p>
<p>Yine bilmelisin ki kızgınlık, uzun emel, riya, kibir ve kendini beğenme gibi şeyler yukarıda sayılan durumların tam tersi olup bunlardan sakınman gerekir. İşte bunlar, Allah Teâlâ’nın yüce ki­tabında ve peygamberinin lisanı üzerinden yer verdiği, yapılma­sını emrettiği ve aksi yönde hareket etmeyi yasakladığı farzlardır. Şu ayetler bu manadadır:</p>
<p>“Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Mâide 5/23)</p>
<p>“Allah’a şükredin eğer Ona kulluk ediyorsanız.” (Bakara 2/172)</p>
<p>“Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın İhsanı sayesinde ola­caktır.” (Nahl 16/127)</p>
<p>“Bütün varlığınla ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8) yani “Bü­tün varlığınla ona karşı muhlis ol!” ayeti de bu manadadır. Aynı durum namazı ve orucu emreden diğer ayetler için de geçerlidir. Peki sana ne oluyor da namaz ve oruç [gibi zahirî ibadetlere] yö­neliyorsun ancak bu [bâtını] farzları terk ediyorsun? Her ikisini de emreden Rab değil mi; her iki emir de aynı kitapta yer almıyor mu? Aslında sen her ikisinden de gafilsin ve onlara dair hiçbir şey bilmiyorsun. Demek ki dünyadaki payına âşık olup iyiliği kö­tülük ve kötülüğü iyilik hâline dönüştürenlerden olmuşsun. Sen, Allah Teâlâ’nın kitabında nur, hikmet ve yol gösterici olarak isim­lendirdiği ilimleri ihmal edip kendisiyle haram elde edilen ve en nihayetinde cehenneme av olan kimselerden birisi gibisin.</p>
<p>Ey doğru yolu arayan kişi! Nafile namaz ve nafile oruç ile meşgul olan ancak üzerine düşen bu şeylerden birini ve hatta ço­ğunu yerine getirmeyen birisi olmaktan ve en nihayetinde hiçbir şey elde edememekten korkmuyor musun?</p>
<p>Belki de sen, akıbeti cehennem olan bu isyanlardan birinde ısrarcı olup Allah Teâlâ’ya yakınlaşmak maksadıyla yeme, içme ve uyku gibi mubah olan şeyleri terk ediyorsundur. Bunun sonucu hiçbir şey elde edememek değil midir?</p>
<p>Tüm bunlardan daha kötüsü ise aralarındaki farkı bilmemen ve bazı yönlerden benzer olmaları sebebiyle, katıksız bir masiyet sa­yılan uzun emeller peşinde olman ve bunu iyi niyet zannetmendir.</p>
<p>Keza sen sabırsız ve kızgın olursun da bunu Allah’a yalvarış ve yakarış zannedersin. Halbuki sen mahza riya hâlindesindir ancak bu yaptığını Allah Teâlâ’ya hamd veyahut insanları hayra davet etme zannedersin. Sonuç itibariyle sen Allah a karşı isyan olan bu eylemleri itaat olarak addetmeye başlar ve ceza gerektiren bu ey­lemlere karşılık büyük bir sevap umarak büyük bir gurur ve çirkin bir gaflet üzere olursun. Allah a yemin olsun ki bu, ilimsiz amel edenler için berbat bir masiyettir.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra zahiri ameller ile bâtını ameller ara­sında onları ıslah ya da ifsat eden bazı alakalar vardır. Bunlar ih-las, riya, kendini beğenme ve iyiliği dile getirme vb. şeylerdir. Bu bâtınî amelleri, bunların zahir ibadetlere etki yönünü, bunlardan nasıl sakınılacağım ve yapılan amelleri bunlardan nasıl koruya­cağını bilmeyen kişinin zahir ameli çoğu zaman geçerli olmaz. Bunun sonucunda hem zahirî hem de bâtınî taatleri heba olur ve kulun elinde bedbahtlık ve boşa kürek çekmekten başka bir şey kalmaz. İşte bu, apaçık bir hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “İlim üzere uyku, cehalet üzere kılınan namazdan daha ha­yırlıdır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zira ilimsiz amel eden kişi salihten daha çok fasit amel işlemiş olur.</p>
<p>Allah Resulü “İlim mesutlara ilham edilir, bedbahtlara ha­ram kılınır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bu sözün manası -bilgi ancak Allah katindadır- şöyledir: Bu kişinin ilk bedbahtlığı ilmi öğrenmeme­si, İkincisi bedbahtlığı ise hiçbir şey bilmeden rastgele ibadet ede­rek kendisini yormasıdır. Böyle davranan bir kişinin elinde kalacak olan, boş yere kendisini yormaktan ibarettir. Fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan amelden Allah’a sığınırız. Bundan dolayı insanlar arasında özellikle zahid âmil ve âlimler ilme çok önem vermişlerdir. Zira ilim, kulluk işinin medarı olup âlemlerin Rabbi Allah’a bilerek ibadet ve hizmet etmeyi sağlayan güçtür. Basiret sahibi kişiler ile teyit ve tevfîk ehlinin meseleye bakışı da aynen böyledir.</p>
<p>Bu cümleler kul için itaatin ancak ilim sayesinde varlık bu­lacağını ve salimen işlenebileceğini göstermiş olup ibadet konu- sunda da ilmi öncelemenin zorunlu olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>2.</strong>İlmin ibadete takdim edilmesini gerektiren ikinci sebep, faydalı ilmin Allah Teâlâ’dan korkma ve O&#8217;nun büyüklüğü kar­şısında heyecanlanma <em>(haşyet)</em> sonucunu doğurmasıdır. Allah Teâlâ, “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar* (Fâtır, 35/28) buyurmaktadır. Dolayısıyla her kim Allah’ı gerektiği gibi tanımazsa O&#8217;nun büyüklüğü karşısında gerektiği gibi korkmaz ve yine Onu gerektiği gibi tazim edip hürmet gösteremez. Kul, ilim sayesinde O&#8217;nu tanır, tazim eder ve O&#8217;ndan korkar. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın tevfîkiyle itaate dair ne varsa ilim sonucunda meydana gelirken masiyete dair ne varsa da ilim sayesinde engellenir.</p>
<p>Allah Teâlâ ya ibadet etme hususunda kul için bu ikisi dışında hiçbir maksat yoktur. Sonuç itibariyle -Allah seni doğru yola ilet­sin ey ahiret yolcusu- her şeyden önce üzerine vazife olan şey, ilim tahsilidir. Lütfü ve rahmetiyle başardı lalan ise Allah’tır.</p>
<p>Belki de senin aklına şu soru geliyordur: Şeriatın sahibi olan Efendimiz (sav) “îlim talep etmek her Müslümana farzdır.&#8221; bu­yurmuştur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Peki talep edilmesi farz olan bu ilim nedir? İbadet hususunda kulun tahsil etmesi gereken ilmin sınırı nedir?</p>
<p>Bil ki talep edilmesi farz olan ilimler genel itibariyle üçtür: Birincisi tevhid ilmi, İkincisi sır ilmi -ki bununla kalp ve onun amelleriyle alakalı olan şeyleri kastediyorum-, üçüncüsü ise şeriat ilmidir.</p>
<p>Bunlardan her birinin ne kadar öğrenilmesi gerektiğine ge­lince:</p>
<p><strong>1</strong>.Tevhid ilminden, dinin esaslarım bilecek kadarının öğre­nilmesi farzdır. Senin için bunun miktarı, âlim olan bir ilâhın olduğunu; bu ilâhın her şeye gücü yeten ve diri olduğunu; yine bu ilâhın irade sahibi olup konuştuğunu, işittiğini ve gördüğü­nü; onun hiçbir ortağının bulunmadığını bilinendir. Aynı şekilde bilmelisin ki senin ilâhın kemâl sıfatları ile nitelenmiş, sonradan olmaya delalet eden şeylerden münezzeh ve yine sonradan yara­tılmış olan her şeyden öncedir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, O nun kulu ve elçisi olup Allah Teâlâ’dan getirdiği ve ahiret haya­tına dair söylediği şeyler hususunda doğruyu söyleyendir.</p>
<p>Daha sonra sünnetin şiarlarına dair bilinmesi gereken me­seleler gelir, öncelikle kitapta ve sünnette yer almayan bir şeyi Allah Teâla&#8217;nın dinine sokmaktan sakınmalısın. Aksi hâlde Allah Teâla&#8217;nın karşısında en büyük tehlikeye maruz kalırsın.</p>
<p>Tevhide dair bütün delillerin aslı Allah Teâlâ’nın kitabında mevcut olup âlimlerimiz dinin esaslarına dair telif ettikleri eserle­rinde bunları dile getirmiştir.</p>
<p><strong>Sözün özü şudur:</strong> Bilmediğin ve ileride helake sebebiyet verip vermeyeceğinden emin olmadığın her şeyin öğrenilmesini talep etmek farzdır. Bu bilgiyi talep etmekten geri durmak kesinlikle caiz değildir. Bu böyle biline. Başarı ise ancak Allah’tandır.</p>
<p><strong>2</strong>.Sır ilminden öğrenilmesi farz olan miktar, yapılması ve ka­çınılması gerekenler şeyleri bilinendir. Bu sayede Allah Teâlâ’yı tazim edip ihlaslı olabilirsin, niyetin ve amelinin sağlam hâle ge­lir. Bunların hepsi bu kitapta açıklanacak inşallah.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeriat ilminden bilinmesi gerekenler temizlik, namaz ve oruç gibi yapılması senin üzerine farz olan her şeydir. Hac, cihat ve zekât gibi şeyleri ise senin üzerine düşmesi hâlinde bilmelisin ki yerine getirebilesin. Eğer hâlihazırda üzerine düşmüyorsa bil­mene gerek yoktur*</p>
<p>İşte bunlar kulun kesinlikle tahsil etmesi gereken ve bilinmesi mutlak surette farz olan ilmin sınırıdır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Bütün küfür dinlerini hükümsüz bırakıp onları İslâm delili ile ilzam edecek ve bütün bid&#8217;atçilere baskın gelip onları da sünnet delili ile ilzam edecek kadar tevhid ilmi öğrenmem gere­kir mi?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Bunun öğrenilmesi farz-ı kifâye hükmündedir. Senin üzerine düşen, dinin esasları hususunda itikadını doğru kılacak şeylerden ibarettir. Benzer şekilde tevhid ilmine dair teferruatı ve incelikleri bilmen ve onun bütün meselelerine hâkim olman da ge­rekmez. Evet, eğer zihninde dinin esasları hakkında itikadını boz­masından korktuğun bir şüphe hâsıl olursa mümkün olduğu kadar ikna edici sözlerle bu şüpheyi gidermen gerekir. Münakaşa ve tar­tışmadan da sakınmalısın. Zira bu tutum, ilacı olmayan katıksız bir hastalıktır. Elinden geldiğince bundan uzak dur. Nitekim bu yola başvuranları ancak Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lütfü iflah eder.</p>
<p>Sonra yine bilmelisin ki her şehirde, beldede Ehl-i sünnet davetçilerinden bir davetçi varsa ve bu davetçi insanların şüp­helerini giderip bid&#8217;at ehline cevaplar vermek suretiyle bu ilimle meşgul olarak hak ehlinin kalplerini bid’atçilerin vesveselerinden temizliyorsa diğer insanların üzerinden bu farziyet düşer.</p>
<p>Aynı şekilde senin sır ilminin inceliklerini ve kalbin ilginç hallerine dair açıklamaların hepsini bilmen de gerekmez. Senin, ibadetini fasit kılacak şeyleri bilmen ve bu sayede bunlardan ka­çınman gerekir. Bu anlamda ihlas, hamd, şükür ve tevekkül gibi yapman gerekenleri, hakkıyla yerine getirebilmek için bunları öğ­renmen gerekir. Bunlar dışındakileri ise bilmek zorunda değilsin.</p>
<p>Benzer şekilde fıkıh ilmine dair satım ve kira sözleşmeleri, nikah ve talak (boşama) ile suç teşkil eden fiiller gibi konuları da bilmene gerek yoktur. Zira bunların hepsi farz-ı kifâye hük­mündedir.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Tevhid ilmine dair öğrenilmesi zorunlu olan bu mik­tarı, herhangi bir öğretici olmaksızın insanın kendi başına öğren­mesi mümkün müdür?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İlim geçidi aşılması güç olan bit geçittir fakat talep edilene ve maksada ancak bununla erişilir. Bu geçidin faydası çok, kat edilmesi zor, tehlikesi ise büyüktür. Niceleri buradan döndü de dalalete düştü. Ve yine niceleri bu yola girdi de ayağı kaydı. Bu geçitte kaybolan nice insanlar şaşırıp kalmış, nice zayıf kimseler kesilip bırakmış ve niceleri bu geçidi kısa sürede geçerken bir kıs­mı da yetmiş sene boyunca gidip gelmiştir. Her şey Allah’ın (cc) elindedir.</p>
<p>İşte ilmin faydası -daha önce ifade ettiğimiz gibi- başta tevhid ve sır ilimleri olmak üzere kulun buna şiddetle ihtiyaç duyması ve bütün ibadet işinin bununla gerçekleşmesinden ileri gelir. Riva­yet edilir ki Allah Teâlâ, Hz. Davud’a, “Ey Davud! Faydalı ilim öğren.” demiş, bunun üzerine Hz. Davud, “Rabbim! Faydalı ilim nedir?” diye sormuş, Allah “Celâlimi, azametimi, büyüklüğümü ve her şeye gücümün tam olarak yettiğini bilmendir. Seni bana yaklaştıracak olan şey işte budur.” cevabını vermiştir.</p>
<p>Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Büyümeden ve Rabbimi tanımadan çocuk olarak ölsem ve cennete girseydim bu beni mutlu etmezdi.*<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Allah’ı en iyi bilen insan, O&#8217;ndan en çok korkan, en fazla ibadet eden ve Onun hakkında en güzel nasihat­te bulunandır.</p>
<p>İlim geçidinin zorluğuna gelince sen ilim talebi hususunda ihlaslı olmaya çabala ve talebin rivayet değil, dirayet talebi olsun.</p>
<p>Bil ki tehlike gerçekten çok büyüktür! Zira her kim insanla­rı kendisine çekmek, yöneticilerle oturup kalkmak, benzerlerine karşı övünmek ve gereksiz şeyleri elde etmek için ilim talep eder­se kötü bir ticaret yapmış ve yalnızca “kaybeden&#8221; sıfatını kazana- bilmiştir. Bu manada Allah Resulü “Âlimlerle tartışıp övünmek,aptallarla münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kazanmak için ilim tahsil eden kişiyi Allah ateşe girdirecektir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ebû Yezîd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Otuz sene mücahede ettim de ilimden ve onun tehlikesinden daha şiddetli olan bir şey görmedim.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Öte yandan şeytanın senin gözünü boyayıp “Eğer ilim için böylesine büyük bir tehlike söz konusuysa bu işe hiç girişmemek daha iyidir.” diyerek seni kandırma gayreti karşısında dikkatli ol. Sakın bu işin böyle olduğunu zannetme. Rivayet edilir ki Efendi­miz (sav) “Miraç gecesi bana cehennem gösterildi. Ben cehennem ehlinin çoğunun fakirlerden oluştuğunu gördüm.” buyurmuş, bunun üzerine ashab, “Ey Allah’ın Resulü! Mal mülk bakımın­dan mı fakirler?” diye sorunca “Hayır, ilim bakımından fakirler.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Şu hâlde ilim öğrenmeyenlerin ibadetin hükümlerini bilmesi ve onu hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmaz. Şayet bir kişi, ilim olmadan göklerdeki melekler gibi Allah Teâla ya ibadet etse yine de hüsrana uğrayanlardan olur. O zaman araştırmak, anla­mak ve öğrenmek suretiyle ilim talep etmek için kollan sıva, tem­bellikten ve bıkkınlıktan da sakın. Aksi hâlde dalalet tehlikesine düşersin. Dalalete düşmekten Allah a sığınırız.</p>
<p>Meselenin özeti şudur: Allah Teâlâ’nın sanatının (yaratışı­nın) delilleri hakkında derince düşünürsen senin için her şeye gücü yeten, bilen, diri olan, iradesi olup işiten, gören ve konu­şan bir ilâhın olduğunu bilirsin. Bu ilâh konuşma, bilme ve irade hususlarında sonradan yaratılanların sıfatlarından münezzeh, her türlü noksan ve afetten de uzaktır. O, sonradan yaratılanların sı­fatları ile nitelenemez; onlar için geçerli olan şeyler de Onun için geçerli değildir. O, yarattıklarından hiçbir şeye benzetilemediği gibi hiçbir şey de Ona benzemez. Onun için bir mekân ya da yön söz konusu olmadığı gibi [insanların başına gelen] olaylar ve afetler Ona ilişmez.</p>
<p>Hz. Peygamber’in mucizelerini ve nübüvvet alametlerini düşünürsen onun Allah’ın elçisi ve vahyin güvenilir taşıyıcısı ol­duğunu bilirsin. Bu sayede selef-i salibinin dile getirdiği itikada dair şu ifadeleri de hakkıyla anlarsın: Allah Teâlâ ah ire t te görü­lecektir. Zira O, mevcut olup belirli bir yönde değildir. Hiçbir şey Onu sınırlayamaz. Kur’an Allah’ın kelamı olup hurûf-u mu- kattadan (bağımsız ve ayrı harflerden) ya da farklı seslerden yara­tılmış değildir. Eğer Kur’an böyle olsaydı yaratılmışlar arasında yer alırdı. Süfli <em>(mülk&#8217;)</em> ve ulvî <em>(melekût)</em> âlemde meydana gelen en ufak düşünce ve en küçük bir bakış bile ancak Allah Teâlâ’nın kazası ve kaderi, O’nun iradesi ve isteği ile meydana gelir. Hayır ve şer, fayda ve zarar, iman ve küfür O’ndandır. Allah’ın, yaratmış olduğu hiçbir kişiye karşı mükellefiyeti yoktur. O, her kime sevap verirse lütfundan, her kimi de cezalandırırsa adaletindendir. Hz. Peygamber’in ahiret hayatına dair dile getirdiği haşr, neşr, kabir azabı, Münker ve Nekîr’in sorgusu, mizan ve sırat gibi hususlar da bu kapsamdadır.</p>
<p>Bunlar, selefin sahip olduğu ve tutunduğu itikadî esaslar olup bidatler çeşitlenmeden, hevâ ve hevesler ortaya çıkmadan önce bunlar üzerinde icmâ edilmişti Dinde bidat çıkarmaktan ve de­lilsiz bir şekilde hevâya uymaktan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Sonra -bu kitapta geleceği gibi- gerekli ilmin hasıl olması için kalbin amelleri, bâtını vecibeler ve yasaklar konusuna bakıp te­mizlik, namaz ve oruç gibi kullanmaya ihtiyaç duyduğun şeyleri bilcümle bilmelisin. Böyle yaparsan Allah Teâlâ’nın senin üzerine farz kıldığı ve ibadet için öğrenmen gereken ilme dair yükümlü­lüğü yerine getirmiş olursun. And olsun ki eğer bunları yaparsan ümmet-i Muhammed’in ilimde yüksek pâyeye erişen âlimlerin­den olursun. Şayet ilminle amel edip ahiretini imar etmeye yöne­lirsen ve Allah Teâlâ için cahilce veya taklit ederek değil de basi­ret üzere, ilmiyle amel eden bir âlim olursan işte o vakit en büyük şeref senindir.Böylelikle ilmin büyük bir kıymet ve çok fazla sevap getirir. Tüm bunları başarırsan Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi hakkıyla aşmış ve arkanda bırakmış olursun. Sana ve bize güzel bir başarı vermesi ve bu işi kolaylaştırması ancak Allah’tan istenir. Şüphesiz ki O, merhametlilerin en merhametlisidir. Her türlü güç ve kuvvetin kaynağı Allah’tır.</p>
<p><strong>İKİNCİ GEÇİT: TÖVBE GEÇİDİ</strong></p>
<p>Ey ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı kılsın- İlim geçidini geçtikten sonra şimdi aşman gereken, tövbe geçididir. Bu geçidi iki sebepten ötürü aşmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>ibadet hususunda muvaffak olman için tövbe gerekir. Zira günahların uğursuzluğu mahrumiyet doğurur ve ardından da pe­rişanlık getirir. Aynı şekilde günah bağı kulu, Allah’a itaat edip O&#8217;na hizmet etmek için yürümekten alıkoyan Çünkü günahların ağırlığı hayırların hafifliği ve itaat için canlanmanın önünde bir engeldir. Günah işleme konusunda ısrar etmek, kalpleri karartır. En nihayetinde de kalbini bir karanlık ve kasvet içerisinde bulur­sun. Böyle bir kalpte ne saflık vardır ne de berraklık. Ne bir lezzet vardır ne de bir tat. Eğer Allah Teâlâ merhamet etmezse günah, sahibini küfre ve bedbahtlığa sürükler.</p>
<p>Kötü ve kasvetli bir kalbe sahip olan kişi itaat için nasıl muvaffak olabilir ki! Masiyete ve zulme ısrar eden bir kişi [Al­lah Teâlâ’ya] hizmet etmeye nasıl çağırılabilir! Pislikler ve necis şeylerle kirlenmiş birisi [Allah’a] münacat için nasıl yaklaşabilir! Allah Resulü, “Kul yalan söylerse ağzından çıkanın kötü kokusundan ötürü iki melek ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> buyurmuşken böyle bir dil, Allah’ı zikre nasıl layık olabilir!</p>
<p>Şüphe yok ki isyan etme konusunda ısrarcı olan kişinin başarı elde etmesi zordur. Böyle bir kişinin Allah Teâlâ’ya kolaylıkla iba­det edebilmesi de mümkün değildir. Bir şekilde ibadet etse dahi meşakkatli gelir ve ettiği ibadetin ne tadı vardır ne de berraklığı. Tüm bunlar günahların uğursuzluğu ve tövbenin terk edilmesi yüzündendir. “Gece namaz kılıp gündüz oruç tutamıyorsan bil ki sen bağlısın ve seni bağlayan şey hatalarındır.” sözünü söyleyen ne kadar da doğru söylemiş.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> İşte durum bundan ibarettir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tövbe etmeni gerektiren ikinci sebep, yapmış olduğun iba­detlerin kabul edilmesi için tövbenin gerekli olmasıdır. Nitekim alacaklı kişi [asıl alacağı dururken borçludan gelecek olan] hediye tarzından şeyleri kabul etmez. Dolayısıyla kulun masiyetlerden tövbe etmesi ve hasımların rızasını alması farzdır. Yapmak iste­diğin ibadetlerin geneli nafile (hediye) kabilinden davranışlardır. Sen henüz üzerine düşen borcu ödememişken, yapmış olduğun bağış nasıl kabul edilebilir! Sen yasaklanmış ve haram olanı yap­maya ısrar ederken helal ve mubah olanı Onun için terk etsen bir anlamı olur mu! O sana kızgınken -ki bundan Allah’a sığını­rız- sen nasıl olur da O’na seslenir, dua eder ve O nu översin! İşte günah işlemekte ısrar eden asilerin hâli böyledir. Yardım edecek olan ise yalnız Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Nasûh tövbe ne anlama gelir? Tanımı nedir? Kulun bütün günahlardan sıyrılması için yapması gereken şey nedir?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Tövbe, kalbin amellerinden bir tanesidir ki bu du­rum âlimler tarafından “kalbin günahtan arındırılması” şeklinde ifade edilir.</p>
<p>Tövbenin tanımı hakkında şeyhimiz şöyle demiştir: “Tövbe kulun, Allah’ı tazim etmek ve Onun gazabından sakınmak amacıyla daha önce benzerini işlemiş olduğu bir günahın görünüş itibariyle değil de derece itibariyle aynısını işlemeyi istemekten kaçınmasıdır.”</p>
<p>O hâlde tövbenin dört şartı vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Kalbi, günah işlemeye bir daha asla dönmeyecek şekilde azmettirip bu durumu onda sabit kılmak. Şayet kul, aynı günahı tekrar işleme ihtimali taşıyorsa veya yaptığı tövbeye [sadık kal­maya] azmetmiyor, aksine günaha tekrar dönme konusunda bir tereddüt yaşıyorsa günahtan sakınması mümkün olmadığı gibi tövbe etmiş de sayılmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Kul, daha önce yapmış olduğu bir günahtan dolayı tövbe etmelidir. Zira tövbe ettiği günahı daha önce işlememişse töv­bekar değil, muttaki olur. Nitekim Hz. Peygamber’in küfre düş­me karşısında muttaki olduğu söylenebilir ancak bundan ötürü tövbe ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü küfre düşme gibi bir günah daha önce kendisinden hiçbir surette sâdır olma­mıştır. Buna karşılık Ömer b. el-Hattab daha önce içinde bulun­duğu küfür hâlinden tövbe etmişti.</p>
<p><strong>3.</strong>Kulun bir daha yapmamaya azmettiği günah, daha önce işlediği günahla görünüş itibariyle değil, konum ve derece iti­bariyle aynı olmalıdır. Nitekim yaşlanmadan önce zina edip yol kesen bir ihtiyar, eğer yapmış olduğu bu günahlardan tövbe et­mek isterse hiç şüphesiz bu mümkündür. Zira tövbe kapısı onun için kapalı değildir. Bununla birlikte bu ihtiyarın zina etme ve yol kesme günahını işleme yönündeki seçimini geride bıraktığı söy­lenemez. Zira artık bu fiilleri istese de yapamayacak bir hâldedir. Dolayısıyla bu günahları terk etmeye de gücü yoktur. Artık bu günahları işlemekten aciz olan ve bunlara güç yetiremeyen böyle bir ihtiyarın günahı terk etmiş ve günahtan sakınmış biri olarak nitelenmesi doğru olmaz. Öte yandan bu kişinin iftira atmak, gıybet etmek ve dedikodu yapmak gibi zina ve yol kesme ile aynı derecede olan günahları işlemeye hala gücü vardır. Bu günahlar­dan her birinin derecesi birbirinden farklı olsa da sonuç itibariyle hepsi masiyettir. Bununla birlikte aslî olmayan bu masiyetlerin hepsi tek bir derecededir. Bunlar derece bakımından bidatin, bid&#8217;at ise küfrün altında yer alır. O hâlde şu an görünüş itibariyle aynısını yapmaya güç yetiremeyen bu kulun, daha Önce işlemiş olduğu zina, yol kesme ve diğer günahlar sebebiyle edeceği tövbe geçerlidir.</p>
<p><strong>4.</strong>Kulun aynı günahı tekrar işlemekten sakınması, dünye­vi bir arzu, insanlardan korkma, övgü ve itibar elde etme, nefsi zayıflık, fakirlik ya da başka bir sebepten ötürü değil, sırf Allah Teâlâ’yı tazim ve Onun gazabı ile cezasının acısından sakınmak için olmalıdır.</p>
<p>Tövbenin şartlan ve rükünleri işte bunlardır. Yapılan tövbe­de bu şartlar ve rükünler eksiksiz olarak bulunursa o vakit tövbe hakiki ve sadık olur.</p>
<p>Kişiyi tövbe etmeye sevk eden sebepler üçtür:</p>
<p><strong>1.</strong>İşlenen günahlardan ötürü elde edeceği kötü sonucu dü­şünmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın cezasının şiddetini ve dayanılamayacak bir seviyede olan gazabının acısını düşünmek.</p>
<p><strong>3.</strong>Kişinin bu konudaki güçsüzlüğü ve dayanıksızlığım dü­şünmesi. Zira güneşin sıcaklığına, görevlinin kırbacına ve bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, gazap ve helak yurdunda cehennem ateşinin sıcaklığına, zebanilerin sopayla vurmasına ve âteşten yaratılmış olan, deve boynu kalınlığındaki yılanlar ile katır büyüklüğündeki akreplerin ısırmasına nasıl da­yanabilir! Allah’ın öfkesinden ve azabından yine Ona sığınırız.</p>
<p>Bu düşünceleri sürekli hatırlayıp gece gündüz aklına getirir­sen bu durum seni, günahlardan nasûh bir tövbe ile uzaklaşmaya sevk edecektir. Lütfuyla muvaffak kılan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Hz. Peygamber “Pişmanlık duymak tövbedir.” buyur­muş ancak sizin ısrarla dile getirdiğiniz şartlara dair ise herhangi bir şey söylememiştir. Bunun izahı nasıldır?</p>
<p><strong>Cevap: Ö</strong>ncelikle bilmelisin ki pişmanlık duymak kulun is­teğine bağlı değildir. Dikkat edersen bazı durumlar için kulun kalbinde aniden bir pişmanlık meydana gelir de aslında kul, bunu kendisi istememiştir. Tövbe ise öyle değildir. Zira tövbe, kulun is­teğine bağlı olup yapılması emredilmiş olan bir şeydir. Ayrica biz biliyoruz ki kişi insanlar arasındaki İtibarını veya günahtan elde ettiği malını kaybettiğinde duyduğu pişmanlık, hiç şüphesiz töv­be yerine geçmez.</p>
<p>Şu hâlde öğrenmiş oldun ki yukarıda zikredilen hadiste, zahirinden anlaşılmayan bir mana söz konusudur. Bu da işlemiş olduğu günahlardan dolayı kulun duyacağı pişmanlığın, onu nasûh tövbeye sevk edecek asıl saikler olan Allah Teâlâ&#8217;yı ta­zim ve onun vereceği cezanın korkusu sebebiyle meydana gelmiş olmasıdır. îşte bu, tövbe edenlerin sıfatlarından olup onların hâli böyledir. Kul, tövbeye sevk eden bu üç şeyi düşünürse pişmanlık duyar ve duymuş olduğu bu pişmanlık onu, tekrar günah işleme isteğini terk etmeye iter. Gelecekte de bu pişmanlık duygusu kal­binde kalmaya devam ederek kendisini, Allah Teâlâ ya yalvarma ve yakarmaya götürür. Bunlar tövbenin sebepleri ve tövbekarın sıfat­larından olduğu için Allah Resulü tövbe etmeyi pişmanlık olarak isimlendirmiştir. Bunu iyi anla, Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Allah’ın yaratmış olduğu en şerefli varlıklar olan pey­gamberlerin günah işlemesi hususunda dahi ilim ehli arasında bir ihtilaf mevcut iken bir insanın asla küçük ya da büyük bir günah işlememesi nasıl mümkün olur?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bil ki bu durum imkânsız değildir. Dahası kolaydır. Allah Teâlâ rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Yine bilmeli­sin ki tövbenin şartlarından birisi, günahı bilerek işlememektir. Zira bir kul, sehven ya da hatayla günah işlerse Allah’ın lütfuyla bundan sorumlu tutulmaz. İşte bu, Allah Teâlâ’nın muvaffak kıl­dığı kişiler için çok kolaydır.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Beni tövbe etmekten alıkoyan şey, bu günaha tekrar dönüp tövbemde sebat edemeyeceğimi bilmem, dolayısıyla tövbe etmenin faydasız olduğunu düşünmemdir. Bu durum nasıl ola­cak?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu, şeytanın aldatmacasındandır. Sen bunu nasıl bi­lebilirsin ki? Belki de günaha tekrar dönmeden tövbekâr olarak ölüp gideceksin.</p>
<p>Tekrar günah işlemekten korkmaya gelince senin üzerine dü­şen vazife azmetmek ve samimi olmaktır. Tamamlayacak olan ise Allah’tır. Eğer tamamlarsa bu Onun lütfundandır. Şayet tamam­lamaz da tekrar günaha düşersen en azından bütün geçmiş günah­larından bağışlanmış, kurtulmuş ve temizlenmiş olursun da senin üzerinde sadece en son işlediğin günah kalır. Bu da büyük bir ka­zanç, önemli bir faydadır. Şu hâlde günaha tekrar dönme korkusu seni tövbe etmekten alıkoymamalıdır. En nihayetinde sen, tövbe etmek suretiyle iki güzellikten (tövbeye devam etmek ya da tövbe­ye devam edilemese bile en azından geçmiş günahların bağışlan­ması) birisini elde etmiş olursun. Tevfik ve hidayet verecek olan ise yalnızca Allah Teâlâ’dır. İşte bu durum da böyledir.</p>
<p>Günahlardan arınma ve onlardan kurtulma meselesine gelir­sek bilmelisin ki günahlar genel itibariyle üç kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Namaz, oruç, zekât, kefaret ve Allah Teâlâ’nın diğer farzla­rını terk etmek. Bunları mümkün olduğunca kaza etmen gerekir.</p>
<p><strong>2.</strong>İçki içmek, çalgı çalmak ve faiz yemek gibi Allah Teâlâ ile senin aranda olan günahlar. Bunlara karşı pişmanlık duyup bir daha benzerini asla yapmayacağını kalbine yerleştirmelisin.</p>
<p><strong>3.</strong>Kullar ile arandaki münasebetlerden doğan günahlar ki en müşkil ve en zor olanları bunlardır. Bu tür günahlar da kısım kısım olup bir kısmı mal, bir kısmı can, bir kısmı ırz, bir kısmı namus ve bir kısmı da din ile alakalıdır.</p>
<p>Mala yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabil­mek için mümkünse malı geri vermek lazımdır. Mal mevcut de­ğilse ya da fakirlik sebebiyle aynen geri verilmesi mümkün değilse mal sahibinden helallik istemen gerekir. Şayet mal sahibinin or­tada olmaması ya da ölmesi sebebiyle helallik de istenemiyorsa bu durumda onun adına sadaka vermen gerekir. Bunu da yapmaktan aciz kalırsan iyiliklerini artırman ve kıyamet günü mal sahibi şen­den razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Cana yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabilmek için zarar verilen kişiye ya da onun yakınlarına sana karşı kısasa baş­vurma imkânı vermen gerekir. Yahut onlar haklarını helal ederler.</p>
<p>Her ikisi de gerçekleşmezse zarar verdiğin kişi kıyamet gününde senden razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Irza yönelik haksız fiillerden doğan günaha gelince eğer biri­si hakkında gıybet ettiysen, birine iftira attıysan ya da küfrettiysen bunları yaptığın kişilerin önünde kendini yalanlaman ve mümkün­se hakkında konuştuğun kişiden helallik istemen gerekir. Tabii bu, yaptığın şeyleri dile getirdiğinde öfkenin ve fitnenin artmasından korkmaman durumunda geçerlidir. Eğer bundan korkarsan o kişi­nin senden razı olması ve bunun karşılığında büyük bir hayır elde etmesi için Allah Teâlâ ya sığınmak ve aynı zamanda bu duruma maruz kalan kişi için bol bol istiğfar etmek gerekir.</p>
<p>Namus konusuna gelince şayet sen birisine eşi, çocuğu ya da bir başka yakını üzerinden ihanet ettiysen bunu aşikâr hâle ge­tirmek ve helallik istemek yersiz bir davranış olur. Zira bu du­rum fitne ve öfkeye sebep olacaktır. Aksine o kişinin senden razı olması ve bunun karşılığında çokça hayır elde etmesi için Allah Teâlâ’ya yalvarman gerekir. Mesele aşikâr hâle geldiğinde fitne ve öfke çıkmayacağından eminsen -ki bu çok nadiren olur- ilgili ki­şiden helallik istenebilir.</p>
<p>Son olarak bir kişiyi küfür, bidat ya da dalalet ile nitelemek gibi dini hususlar, çözümü en zor olanıdır. Zira böyle bir durum­da, bu sözleri söylediğin kişilerin karşısında kendini yalanlamaya ya da mümkünse hakkında konuştuğun kişiden helallik isteme­ye ihtiyaç duyarsın. Eğer bu mümkün değilse ciddiyetle Allah Teâlâ’ya yalvarman ve senden razı olması için yapmış olduğun bu fiilden ötürü pişmanlık göstermen gerekir.</p>
<p>Sözün özü, hasmı razı etmek (yani hakkına girdiğin kişi ile helalleşmek) mümkünse ilk olarak bunu yap. Eğer mümkün de­ğilse senden razı olması için samimi ve içten bir yalvarışla Allah Teâlâ’ya sığın. Zira bu mesele, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın isteğine bağlı olacaktır. Biz, kulun kalbindeki samimiyeti gören Allah’ın, sonsuz lütfü ve geniş ihsanıyla kıyamet gününde, hak yiyen kulun basımlarım ondan razı kılacağım ve bundan dolayı hak yiyen kulunu mahkûm etmeyeceğini ümit ederiz. Bil ki bu, onun hakkıdır. Bu böyle biline.</p>
<p>Şayet yukarıda zikrettiklerimizi yapıp benzer günahı gele­cekte yapmama konusunda kalbini temize çıkarırsan bütün gü­nahlardan arınmış olursun. Kalbi temize çıkarmakla birlikte eda edilmemiş geçmiş ibadetleri kaza edip hasından razı kılmadıysan kul haklarıyla alakalı mesuliyet devam eder, diğer günahlar ise bağışlanır.</p>
<p>Bu konuya dair uzun açıklamalar söz konusu olup hepsinin bu kısa kitaba sığması mümkün değildir. Dolayısıyla önce <em>İhyâu Ulûmi’d&#8217;Dîn</em> kitabının tövbe bölümüne, sonra <em>el-Kurbe ilallâhi Teâla</em> kitabına, ardından da <em>el-Gayetul-kusvâ</em> kitabına bakarsan çokça fayda ve geniş açıklama elde edersin. Burada dile getirdik­lerimiz, mutlaka bilinmesi gereken aslî şeylere dairdir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Tövbenin Hakikati ve Selefin Buna Dair Sözlerinin izahı</strong></p>
<p>Yine iyi bilmelisin ki bu geçit aşılması zor, zararı büyük ve de geçilmesi çok mühim bir geçittir. İlimde derinleşmiş ve ilmiyle âmil âlimlerden Ebû İshak el-îsferâyînî’nin (ö. 418/1027) şöyle dediği bize ulaştı: Otuz sene boyunca bana nasûh tövbe nasip et­mesi için Allah Teâlâ’ya dua ettim. Sonra kendi halime şaşırdım ve “Subhanallah! Otuz sene boyunca Allah Teâlâ’ya dua ettiğim bu hacetim şu ana kadar giderilmedi.” dedim. Daha sonra rü­yamda bir adamın bana şöyle dediğini gördüm: “Buna şaşırıyor musun? Allah Teâlâ’dan ne istediğinin farkında mısın? Sen Allah Teâlâ’dan seni sevmesini diliyorsun. Allah Teâlâ’nın Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.’ (Bakara 2/222) sözünü işitmedin mi ? Bu, kolay bir istek midir ?”</p>
<p>Şu önderlere, onların meseleye verdikleri öneme, kalplerini sürekli olarak salih tutma isteklerine ve ahiret azığı biriktirmele­rine bir bak!</p>
<p>Tövbeyi geciktirmenin zararına gelince günahın başı kasvet, sonu ise -Allah korusun- uğursuzluk ve bedbahtlıktır. İblis ile Belanı İbn Bârûrâ’nın hallerini sakın unutma. Zira her ikisinin de durumu ilk başta günah, sonda küfürdü ve her ikisi de sonsuza dek helak olup gittiler.</p>
<p>Sana düşen -Allah sana merhamet etsin- uyanık olmak ve çabalamaktır. Umulur ki kalbinden bu ısrarın damarları sökülüp atılır da boynunu bu yüklerden kurtarırsın. Günahlardan dolayı kalbinin kasvetli hâle geleceğini unutma ve hâlini düşün. Salih bir zat, “Kalbin kararması günahlardan ileri gelir.” demiştir.</p>
<p>Kalbin kararmasının alameti, günahlardan dolayı kalplerde korku oluşmaması, ibadet ü taate uygun bir yer ve ortamın bulun­maması ve verilen öğüdün hiçbir etki etmemesidir. Salon günah­ları küçük görme, aksi takdirse büyük günahları ısrarla sürdür­düğün hâlde kendini tövbekar zannedersin. Şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Günahın azını sakın küçümseme, </em></p>
<p><em>Zira sürekli yapılan az, fok sayılır.</em></p>
<p>Kehmes b. Hasan’dan şöyle bir rivayet bize ulaştı: O, “Bir günah işledim, kırk yıldır onun için ağlıyorum.” deyince insan­lar “Nedir bu günah ey Ebû Abdullah?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Kehmes, “Din kardeşim olan birisi beni ziyarete gelmişti. Ben onun için bir balık satın aldım. Sonra komşumun duvarına giderek oradan bir parça çamur aldım ve misafirim o çamurla eli­ni yıkadı.” karşılığını vermiş.<sup>3</sup></p>
<p>Nefsinle münakaşa et, onu hesaba çek ve acilen tövbe et­meye davran. Zira ecel gizli, dünya aldancı, nefis ve şeytan ise düşmandır. Allah Teâlâya yalvarıp yakar ve Onun kendi elleriyle yaratıp ruhundan üflediği, meleklerin boynunda cennetine taşı­dığı Âdem babamızın hâlini hatırına getir. O sadece bir günah işlemişti ve bunun sonucunda olanlar oldu. Hatta rivayet edildi­ğine göre Allah Teâlâ, “Ey Âdem! Ben senin nasıl bir komşundum?” diye sormuş, Âdem bu soruya, “Ne güzel bir komşusun ey Rabbim!” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Allah, “Ey Âdem! Benden uzaklaş ve keramet tacımı kafandan çıkar. Zira bana is­yan eden benim komşum olamaz.” buyurmuştur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Allah’ın tek bir günah konusunda peygamberine olan tutu­mu böyle iken, sayısız günah işleyen diğer kişiler hakkında tutu­mu nicedir! Tövbekar birinin yalvarış ve yakarışı böyle iken gü­nah işlemeye ısrar eden zalimin hâli nicedir!</p>
<p>Şu sözleri dile getiren ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>Tövbe eden kendi hâline korkar iken.</em></p>
<p><em>Tövbe etmeyenin hâli nicedir!<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em></p>
<p>Tövbe edip sonra tövbeni bozarak aynı günaha ikinci kez dönersen hemen tekrar tövbe et ve kendi kendine, “Belki de bu sefer aynı günahı tekrar işlemeden önce ölürüm.” de. Aynısını üçüncü kere, dördüncü kere tekrarla. Günahı ve günaha dönme­yi bir sanat edindiğin gibi tövbeyi ve tövbeye dönmeyi de sanat edin. Tövbe konusunda günah işlemeye nispetle daha aciz dav­ranma. Umutsuzluğa kapılıp şeytanın bundan dolayı seni tövbe etmekten alıkoymasına da izin verme. Zira günahtan sonra töv­be etmek hayra alamettir. Efendimiz’in (sav) “Sizin en hayırlınız günah işleyip tövbe edeninizdir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> sözünü işitmedin mi? Hadiste sözü edilen, günah sebebiyle çokça imtihan edilmiş, çokça tövbe edip pişmanlık duyarak istiğfar ile Allah a sığınan kişidir. Allah Teâlâ’nın, “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merha­met edici bulur.” (Nisa, 5/110) sözünü de hatırından çıkarma. Bu iş böyledir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Sadık Tövbenin Hakikati</strong></p>
<p>Meselenin özeti şu ki işe koyulup günaha asla geri dönmemek, mümkün mertebe hasından razı kılmak, gücün yettiğince kaçan ibadetleri kaza etmek ve bu yaptıklarının yeterli olması için geri ka­lan hususları yalvarıp yakararak Allah Teâlâ’ya bırakmak suretiyle kalbini bütün günahlardan arındırmak gerekir. Ayrıca bu yaptığın, Allah Teâla&#8217;nın senin bu konuya dair sadık ve muttaki kalbinden sâdır olan azminin doğruluğunu bileceği bir hal üzere olmalıdır.</p>
<p>Daha sonra gidip gusül abdesti al, elbiselerini yıka, gereği üzere dört rekât namaz kıl ve Allah’tan başka hiç kimsenin seni göremeyeceği boş bir mekânda yüzünü yere koy. Ardından başına toprak saçıp göz yaşıyla hüzünlü bir kalp ve yüksek sesle en şerefli organın olan yüzüne toprak sür. Sonra da mümkün olduğunca günahlarını tek tek hatırına getirerek asi nefsini bu günahlardan dolayı kına, azarla ve şöyle de: “Ey Nefis! Senin utanman yok mu­dur? Tövbe etme vaktin gelmedi mi ? Allah Teâlâ’nın azabına da­yanacak gücün mü var? Allah Teâlâ’nın gazabına mı muhtaçsın?” Buna benzer çokça şeyler dile getir ve de ağla.</p>
<p>Peşi sıra iki elini merhametli olan Rabbe kaldır ve şöyle de: “Ey Rabbim! Kaçak kulun senin kapma döndü. Asi kulun salah bulmak üzere geri geldi. Günahkâr kulun af dilemek için huzuru­na çıktı. Cömertliğinle beni affet, lütfunla beni kabul et ve bana rahmetinle nazar et. Allah’ım geçmiş günahlarımı bağışla, kalan ömrümde de beni koru. Zira hayrın hepsi senin elindedir. Şüphe­siz ki sen bize karşı şefkatli ve merhametli olansın.”</p>
<p>Ardından şiddet anında dile getirilen şu duayı yap: “Ey bü­yük işleri ortaya çıkaran, ey dertlilerin son yardımcısı olan, bir şey istediğinde ol deyip oluverdiren Allah’ım! Günahlar bizi sa­rıp sarmaladı, bu günahları bağışlayacak olan ise sensin. Ey her sıkıntıyı gideren! Seni bugün için bekliyordum. Tövbemi kabul eyle. Şüphesiz ki sen tövbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olansın.”</p>
<p>Sonra ağla ve yakarmanı artırarak şöyle de: “Yapağı bir iş, kendisini başka bir iş yapmaktan alıkoymayan; bir şeyi işitmesi, başka bir şeyi işitmesine engel olmayan Allah’ım! Kulların çok­ça istemesinin kendisini hataya düşüremediği; ısrar edenlerin ısrarının kendisini bıktıramadığı Rabbim! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetini göstermek suretiyle bana affının serinliğini ve bağışlayışının hoşluğunu tattır. Şüphesiz ki sen her şeye gücü yetensin.”</p>
<p>Daha sonra Hz. Peygamber e salat-ü selam getir, erkek kadın bütün müminler için af dile ve Allah Teâlâ’ya itaate geri dön. Ar­tık sen nasûh bir tövbe etmiş ve annenin seni doğurduğu gün gibi günahlardan tertemiz çıkmış bir hâldesin. Sen Allah Teâlâ’nın sevdiği kişilerdensin. Senin için tarif edilemeyecek kadar fazla ecir ve sevap; bereket ve rahmet vardır. Senin için güven ve kurtu­luş hâsıl oldu, öyle ki sen hem dünyada hem de ahirette günah­ların tasasından ve belasından kurtuldun. Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi de aştın. Lütfü ve keremiyle hidayet ve tevfik verecek olan Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:21-44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2685; Süleyman b, Ahmed b, Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu- </em><em>cemul-kebtr,</em> thk, Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Dâru ihyâi’t-turâ- si’l-arabî, t.y.), 8/233.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> İmam Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, <em>el-MakAsulul-basene,</em> 446, (Mısır: Mektebetü’l-hancı, 1991).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Hamza b. Yusuf el-Cürcânî, <em>Târîhu Cürcân,</em> thk. Muhammed Abdülmuîn Han (Lübnan: Âlemü&gt;l-kütüb, 1981), 215.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Abdullah b. Muhammed b. Ebû Şeybe, <em>Musannif,</em> thk. Habiburrahman el-Azamî (Lübnan: el-Meclisu 1-ilmî, 1983), 8/255.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yusufb. Abdullah cn-Ncmri İbn Abdul-Ber, <em>Câmiu beyânı l~ilm vefadlihî, </em>thk. Ebu’l-eşbâl cz-Züheyri (Arabistan: Dâru İbn Cevzî, 1994), 268; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya ve tabakâtul-asfyâ,</em> (Lübnan: Dâru’l-kitâbi’l-a- rabî, 1987), 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 4/385.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Bu ifadeler, daha önce dile getirilen uzun hadisin bir parçasıdır. Hadis için bknz: îbn Abdü’l-Ber, <em>Câmiu beyânı l-ilm vefiuUihî,</em> 268; Ebû Nuaym, <em>HiL yetul-evliya,</em> 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî İbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> thk. Muham­med Fuat Abdülbaki (Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, 1954), 224; Ebû Ya’lâ Ahmed b. Ali b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî, <em>el-Müsned, </em>thk. Hüseyin Selim Esed cd-Dârânî (Suriye: Dâru’l-me’mûn li’t-türâs), 2837; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebir,</em> 10/195.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/74.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2654; Ibn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 253.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 10/36.</p>
<p><strong>Tövbe Geçidi</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 1972; Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu cemü’l-evsaf’,</em> thk. Mahmut Tahhân (Arabistan: Mektebetu 1-maâ- rif, 1985), 7394; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 8/197.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[2]</sup></a> Beyhakî, <em>eş-Şu &#8216;ab,</em> 6832; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/96.</p>
<p>3.Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,6/211</em></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[4]</sup></a> Ebu’l-Kâsım İbn Asâkir, <em>Târihu medîneti Dımaşk,</em> thk Muhibbuddîn Ömer b. Garâme (Lübnan; Dâru’l-fikr, 1995), 7/419.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[5]</sup></a> İbn Kuteybe bu sözü Ebül-Atâhiye’ye nispet etmiştir. Bk. Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe, <em>&#8216;Uyûnü&gt;l-ahbâr</em> (Mısır: Dâru’l-kütübi’l-mısriyye, 1930), 2/327.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[6]</sup></a> Ebû Abdillâh Muhammed b. Selame b. Ca’fer el-Kudâî, <em>Müsnedüş-Şihâb, </em>thk. Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Müessesetur-risâle, 1985),1271.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması&#8217;ndan Bölümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 13:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gölge]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Salât]]></category>
		<category><![CDATA[suret ve mana]]></category>
		<category><![CDATA[Teşbih ve Tahmîd]]></category>
		<category><![CDATA[Tecelli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28031</guid>

					<description><![CDATA[<p>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani Sübhânallâh Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, Elhamdülillâh ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı</strong></p>
<p>Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah <em>Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm</em> derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani <em>Sübhânallâh</em> Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, <em>Elhamdülillâh</em> ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî (furûa dair) bozukluğu örter ve düzeltir. Bu sebeple zât, temiz (mutahhar), sıfatlar ise kutsal (mukaddes) olur.</p>
<p>Hadiste geçen bu cümlenin sonunda yer alan <em>Sübhânallâhi&#8217;l- azîm</em> ifadesinde özellikle teşbihe vurgu yapılmasının nedeni &#8220;asla rücû&#8221;ya yani başlangıca dönmeye işaret etmektedir. Bu yüzden söz, azamet (büyüklük) ile tamamlanmıştır.</p>
<p>Bütün bu ifadelerden anlaşıldığına göre teşbih ruhun hâlidir; tahmîd (hamd) kalbin şanıdır; kurban etmek (zebh) ise nefsin sıfa­tıdır. Böylece ikisi (teşbih ve tahmîd), kavlî (sözle yapılan); diğeri (kurban etmek) ise fiilî (eylemle yapılan) ibadettir.</p>
<p>Kavi (söz), hem gaybı (görünmeyeni) hem de şehadeti (görü­neni) kapsamaktadır; fiil (eylem) ise yalnızca şehadete, yani görü­nen âleme mahsustur. Bu nedenle zahiri varlığın (dış benliğin) taayyünâtı, yani belirginleşmiş şekil ve sıfatları yok edilmedikçe, sözün sırrı ortaya çıkmaz. Zira hakikatte konuşan Allah Teâlâ&#8217;dır, kabul eden (işiten ve anlayan) ise kuldur.</p>
<p>Namazda <em>Sübhânekellâhumme</em> duasıyla teşbih ile başlanmasının ve secdede yine teşbih ile bitirilmesinin sırrı şudur: Kul, namazın hareketleri boyunca (harekât-ı intikâliyye) Allah&#8217;ın zâtını tenzih eder ve mebde-i evvele (ilk başlangıç, yani Allah&#8217;ın zâtını) selb (eksiklikleri ortadan kaldırma) ile yakınlaşır. (Sonuç olarak nama­zın başında ve sonunda teşbih, ruhun Allah&#8217;a yönelişini; kalbin ve nefsin arınışını; kulun da kendi varlığını yok edip Allah&#8217;ın azameti önünde fâni oluşunu temsil eder.) Bunu iyi anla!</p>
<p><strong>Mecazî Varlığın Hakikate Yol Oluşu, Kâmillerin ömrü,<br />
Gölgenin Uzaması ve Tecellîlerin Genişlemesi</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurdu: &#8220;Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı/&#8217;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ, bu âyette &#8220;gölgeyi uzatmak&#8221; tan bahsederek, &#8220;hakiki varlığın gölgesi&#8221; ne, yani mecazî varlığa işaret etmiştir. Bu gölge, hakiki varlığa geçiş köprüsüdür. Öyleyse bütün varlıklar, tevhidin delilleridir; fakat bu, &#8220;sonradan yaratılan varlık kadîm varlığa delildir&#8221; anlamında değildir. Çünkü gölge, kendi başına karanlıktır; karanlık, ışığın delili olamaz. Aksine, ışığın kendisine de bir <strong>delil </strong>gerekir. Güneş açısından bu delil gündüzdür.</p>
<p>îşte bu sebeple, gölgemsi varlık -yani cisimlerin iç yüzü, onla­ra varlık kazandıran hakikat-Allah Teâlâ&#8217;nın delilidir. Çünkü o, Allah&#8217;ın &#8220;Ruhumdan üflediğim vakit&#8230;&#8221;<sup>43</sup>buyruğunda belirttiği ilahı nefharun bir eseridir. Nitekim &#8220;Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecellî etti.&#8221; denmiştir; yani Allah, zâtının ve sıfatlarının izleriyle insanda göründü. Fakat bu &#8220;O, O&#8217;dur&#8221; demek değildir; sanki onun gibidir manasındadır.</p>
<p>Böylece anlaşılıyor ki, bu gölge-varlığın genişlemesi, güneş doğar­ken yayılan ışık gibi bir yayılmadır. Güneşin ışınları nasıl çeşitli yerlere dağılırsa, hakiki varlığın da gölgesel yansımaları, çeşitli varlık suretlerinde -mutlu ya da bedbaht bedenlerde- görünür.</p>
<p>Allah dileseydi, bu gölgeyi sâkin kılardı; yani ezelî aşk hare­ketiyle kıpırdamayan, isimlerin tecellîsiyle parlamayan bir hâlde bırakırdı. Fakat O bunu dilemedi; bilakis lütufla, cömertlikle, feyz ile görünmeyi diledi. Çünkü Allah (hâşâ) ne cimridir ne de acizdir.</p>
<p>Ayrıca, varlıkların özleri (a&#8217;yân-ı sâbite) kendi istidat dilleriyle varlık istemişlerdi. Bu yüzden Allah, onların dışta varlık kazan­masını murad etti. Nitekim şöyle buyurmuştur: &#8220;Siz O&#8217;ndan ne istedinizse, O size verdi.&#8221;<sup>44</sup> Yani Allah, her birinize yaratılışına uygun olan varlığı bağışladı; sonra her birinizi, kendi hakikatinizin ve hâlinizin gereğine göre arayışınıza yöneltti.</p>
<p>Böylece gölge, kendisine gölge düşen varlığa delil olduğu gibi, onun görülmesi de o varlığın görülmüş olduğuna şehadet eder. Bu yüzden Allah &#8220;Görmedin mi Rabbin nasıl gölgeyi uzattı?&#8221; buyurdu. Yani: &#8220;Sen Rabbinin tecellîsini zaten gördün ve O&#8217;nu tanıdın. Onu, tecellîlerinin içinde müşahede ettikten sonra artık biliyorsun ki O, gerçekten O&#8217;dur.&#8221; Çünkü her müşahede, hakikî bir görme değildir; görme, güçlü bir bilgiyle idrak etmektir. Bu inceliği iyi anla!</p>
<p>Allah, &#8220;Asr&#8217;a yemin ederim&#8221; buyurmuştur. Bu, ikindi nama­zına işarettir; çünkü gölge, en çok o vakitte uzar. İmamın dediği gibi, o vakitte bir şeyin gölgesi onun boyunun iki katı olur ve bu doğrudur. İşte bu gölgenin uzamasındaki işaret sebebiyle, ikindi namazı &#8220;salâtü&#8217;l-vustâ&#8221; (orta namaz) kabul edilmiştir; bu görüş en sağlam olanıdır. Çünkü o vakitte, varlığın gölgesel uzanımı gibi, tecellî de en geniş hâline ulaşır.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana olan nimeti de işte bu sebeple büyüktür. Çünkü O, sana öyle bir külli tecellîyle görünmüştür ki, başkalarına parça parça tecellî ettiği her şeyi senin üzerine toptan yansıtmıştır. O hâlde, bu büyük ve kapsamlı tecellîde, başkaları sana nasıl denk olabilir?</p>
<p>Bu yüzden Allah seni başkalarına üstün kıldı. Onları ise, sana nispetle bir gölge gibi kıldı. Sen özsün (zübdesin); başkaları ise hurmanın kabuğu, dalları ve yaprakları gibidir.</p>
<p>Eğer dersen ki: &#8220;Senin anlattıklarına göre, kâmil insanların ömürlerinin doğal ömrün sonuna kadar uzaması gerekirdi. Oysa bu durum çok nadirdir; hatta kâmiller bir yana eksik insanların bile ömürleri, genelde altmış ile yetmiş yıl arasındadır.&#8221;</p>
<p>Derim ki: Hayır, zahirde onların ömürlerinin kısa olması gerekir. Çünkü ikindi vaktindeki gölge her ne kadar uzasa da onun zamanı -günün önceki kısımlarına göre- kısadır. İşte kâmiller de böyledir: İlahî tecellîler bakımından &#8220;uzatılmış&#8221; kimselerdir; ama ömürleri kısa olur. Bu kısalık, o uzatılmanın bir sonucudur. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Bir şeyin tamamlandığı söylendiğinde, artık onun yokluğunu bekle.&#8221;</p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, tecellî genişliği ancak sonlarda olur; tıpkı gölgenin günün sonunda genişlemesi gibi. Çünkü İnsanî kemal derece derecedir; her ne kadar İlahî tecellî ani ve bir anda gerçekleşse de. Bu da şu âyetin anlamıdır: &#8220;Bizim emrimiz yalnızca bir defadır, göz kırpması gibidir.&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yani bu ani tecellî ve o &#8220;bir anda olan emir&#8221;, görünüşe çıkmakta zamanla aşamalı olur; çünkü Allah insanı, bu zuhuru engelleyen birtakım perdeler ve engellerle yaratmıştır. Bunlar, unsurların (toprak, su, hava, ateş) hükümleri, tabiî nitelikler ve dört miza­cın ahlâkıdır. Tecellînin ortaya çıkışı, bu hükümlerden sıyrılmaya bağlıdır; çünkü bunlar ruhun yüzünü örter. Bu yüzden, seyr u sülük edenlerin çoğuna riyâzetler (nefs terbiyesi) ve mücâhedeler (manevî mücadeleler) gerekmiştir.</p>
<p>&#8220;Çoğuna&#8221; dedik, çünkü bazen sâlik meczûb olur; o zaman bu yükümlülük diğerlerine göre hafifler. Fakat her durumda, yaratı- lışın kemale ermesi için zaman gerekir. Fark şuradadır: Ekin ekme zamanı sâlik için zordur, çünkü o henüz hasat vaktine -yani kemalin sonuna- ulaşmamıştır. Meczûb içinse bu dönem daha hafiftir. Hasat vaktinde ise iş kolaylaşır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bugün dininizi kemale erdirdim.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[46]</sup></a> Yani, kemalden sonra artık yeni yükümlülükler kalmaz; işler size ağır gelmez.</p>
<p>Böylece, sonun hâli başlangıcın hâlinden farklıdır ama sadece bir yönden. Çünkü yolun sonuna ulaşan, şer&#8217;î ölçülere göre başlangıç hâline geri döner. O dengeyi elinden bırakmaz; yoksa düşerdi. Zahiren ve bâtınen kemal, yükü hafifletir. Bu yüzden Allah Resûlü <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Kim iki gözüne ikramda bulunmak isterse, ikindiden sonra yazı yazmasın.&#8221; Buradaki &#8220;iki sevgili&#8221; ile basar (göz) ve basiret (kalp gözü) kastedilmiştir; &#8220;ikindi&#8221; ise dinin kemale erdiği, sülûkun tamamlandığı zamandır. Yani kemal zamanı, zahir ve bâtından birlikte faydalanma zamanıdır. Çünkü bu zaman, meşgalelerin bulanıklıklarının kalktığı andır.</p>
<p>Nitekim &#8220;saat yaklaşınca&#8221;, yani artık kıyamet yaklaştığında, istiğfar en faziletli amellerden olur. Çünkü bu istiğfarla, yapılan çok şey vahdet kanadı altında gizlenir; böylece son, başlangıçla en güzel şekilde birleşir.</p>
<p>Bu makam sebebiyle, şeyhlere yeni virdler veya usûller icat etmek yasaklanmıştır. Çünkü din zaten kendi içinde kâmildir. Ancak zamanla yıpranabileceği için, yeniden yaşanması, tazelen­mesi gerekir; yeni bir şey icat etmek değil. Ne mutlu ömrü uzun, ameli güzel olana! O amel ki, şeriatın belirlediği yoldur. Bunu iyi bil, onunla amel et ve yalnız O&#8217;na ümit bağla&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Arz-ı </strong><strong>Mukaddesenin </strong><strong>Sırrı ve Toprak-İnsan Mukayesesi</strong></p>
<p>O mübârek gecenin sabahında Kudüs-i Şerife vardım ve orada &#8220;arz-ı mukaddese&#8221;nin sırrına dair bir keşfe mazhar oldum. Bu sırrın hakikati şudur: Allah Teâlâ o yüce toprakları &#8220;arz-ı mukad­dese&#8221; (mukaddes toprak) olarak nitelemiştir; ama orada yaşayan insanlardan bahsederken &#8220;mukaddes yaratılmışlar&#8221; dememiştir. Çünkü toprağın kendisi, mahiyeti itibarıyla kirlerden ve pislikler­den münezzeh olup, hakikatte temiz ve arınmıştır. O, yaratıldığı günden beri teşbih eden, hamd eden, Rabbine yönelen bir varlıktır. Onun üzerine işlenen günah ve isyanlar ise sonradan arız olan kirliliklerdir; o kirler toprağın zatından değil, üzerinde yaşayan günahkârlardan kaynaklanır.</p>
<p>Bu anlam, Allah Teâlâ&#8217;nın şu buyruğunda da açıkça görülür: &#8220;Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[52]</sup></a> Bak, âyette &#8220;şehrin kendisi&#8221; zalim diye nitelendirilmemiştir; zalim olanlar o şehrin halkıdır. Şehrin kendisine ise, o zulüm ancak halkı sebebiyle sirayet etmiştir.</p>
<p>Bu hakikate göre yaratılmışların bir kısmı saîd (bahtiyar), bir kısmı şakı (bedbaht) olabilir; fakat yeryüzü bütünüyle saîddir, başka bir hâlde değildir. Bu, insanın nefsi gibidir: Nefis, İlahî nefhadan kaynaklandığı için iki âlemde de saîddir, azap ona dokunmaz. Fakat hayvânî nefis, dizginsiz kaldığında cezaya uğrar.</p>
<p>Peki neden Allah Teâlâ, Kudüs ve civarına &#8220;arz-ı mukaddese&#8221; demiş, fakat Mekke-i Mükerreme için bu ifadeyi kullanmamıştır? Hâlbuki Mekke, birçok mukaddes ruhun indiği, yüce varlıkların yaşadığı yerdir. Cevap şudur:</p>
<p>Mekke&#8217;yi mübarek kılan, içinde inen kutsî nefislerdir; yani mukaddes olanlar, o toprağı mukaddes kılmışlardır. Buradan şu ilke anlaşılır: Toprak kimseyi mukaddes kılmaz; bilakis mukaddes olan kişi toprağı mukaddes kılar.</p>
<p>Nasıl ki İlahî bereketler insan-ı kâmilin kalbine indiğinde, onun tabiat toprağı ve bedensel yapısı &#8220;mübarek toprak&#8221; hâline gelir­se, bu da aynı gerçektir. Çünkü mübarek kimsenin komşusu da mübarek olur. Bunun aksi de böyledir: Günahkârın yakınlığı da insanı kirletir.</p>
<p>O hâlde aldanmış kimse, &#8220;Ben filancanın soyuna mensubum&#8221; diye gururlanmasın. Nitekim ilim, mirasla kazanılmaz. Yine &#8220;Ben mukaddes topraklardayım&#8221; diyerek kendini güven içinde sanma­sın. Çünkü toprak kimseyi kutsamaz.</p>
<p>Aynı şekilde, &#8220;Ben velîlerin yüzünü gördüm&#8221; diyerek övünme­sin. Zira Ebû Cehil de Peygamberlerin Sonuncusu&#8217;nun <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> yüzünü gördü ama bu ona hiçbir fayda vermedi. Durum böyledir; bunun benzeri nice örnekler de aynı hükme girer&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Her nefesde açılır binbir gül-i sîr-âb-ı feyz</p>
<p>Her gül-i sîr-âbdan sad bû alır erbâb-ı feyz</p>
<p>Pâk eder yokdur serây-ı sineyi ağyârdan</p>
<p>Yoksa açıkdır kulûb erbâbına ebvâb-ı feyz</p>
<p>Nefha-i Hak dan temevvüc ey leşe deryâ-yı ilm</p>
<p>Katre-i dil kendini ol dem eder gark-âb-ı feyz</p>
<p>Gerçi feyz-i Hak bahâne istemez amma hele</p>
<p>Çeşm-i nem-nâk ü dil-i hûnîndir esbâb-ı feyz</p>
<p>Nişvesi çıkmaz dimâğından ebed nûş edenin,</p>
<p>Meclis-i hâs-ı İlahîde şerâb-ı nâb-i feyz</p>
<p>Hakkıyâ âb-ı hayâta çûn vusûl âsân değil</p>
<p>Bulmadıkça teşne-dil etme salon işrâb-ı feyz</p>
<p>***</p>
<p><em>(Her nefeste, feyz suyuna kanmış binbir gül açılır; feyz sahipleri, bu suya kanmış güllerin her birinden yüzlerce koku alır.</em></p>
<p><em>Gönül sarayını ağyardan (mâsivadan/Allah&#8217;tan başka her şeyden) arındıran pek azdır; oysa kalp erbabına, yani gönül ehline, feyz kapıları zaten açık durumdadır.</em></p>
<p><em>İlahi bir üfleme (nefha) ile ilim denizi dalgalandığında, gönül damlası, o anda kendini feyz denizine tamamen batmış bulur.</em></p>
<p><em>Gerçi Allah&#8217;ın feyzi için bir bahaneye, sebebe ihtiyaç yoktur; ama yine de feyzin vesilesi, yaşla dolu bir göz (ağlayan göz) ve kanlı bir gönüldür (yanık kalptir).</em></p>
<p><em>Feyz şarabını bir kez içenin, onun sarhoşluğu ve lezzeti zihninden hiç çıkmaz; çünkü o, Allah&#8217;ın özel meclisinde, saf ve hakiki feyz şarabını içmiştir.</em></p>
<p><em>Ey Hakkı! Hayat suyuna (âb-ı hayât, yani manevî ölümsüzlüğe) ulaşmak kolay değildir; bu sebeple, gerçekten susamışı, yani gönlü tam hazır olanı bulmadan, ona bu feyzi (feyiz şarabını) içirmeye kalkışma!)</em></p>
<p>***</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Salâtın Hakikati ve Mertebeleri</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Ey iman edenler! Siz de O&#8217;na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[69]</sup></a></p>
<p>Bil ki, Allah&#8217;ın salâtı, meleklerin salâh ve müminlerin salâh aynı anlamda değildir; her biri farklı bir mertebeye aittir. Araplar, yarış meydanında birinci gelen ata &#8220;mücellî&#8221;, onun hemen ardından gelen ikinci ata ise &#8220;musalli&#8221; derler. Bu benzetmeyle ifade edilmek istenen şudur: Allah Teâlâ&#8217;nın kuluna yönelmesi, tıpkı ikinci atın birincinin hemen ardında koşması gibidir; yani Allah&#8217;ın salâh, kulunun varlığına bağlı olarak zuhur eder.</p>
<p>Bu anlamda Allah, kulunun ardından gelen &#8220;musallî&#8221; gibidir; çünkü kulun varlığı ve bilinci ortaya çıkınca, Allah&#8217;ın ona yönelik rahmeti! ve salâh belirginleşir. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir.&#8221; Yani insanın nefsini tanıması asildir; Rabbini tanıması ise bu bilginin sonucudur. İşte bundan dolayı Allah&#8217;ın salâh, kulun varlığı üzerine bina edilmiştir.</p>
<p>Bu salât, kulun dış dünyada görünmesiyle meydana gelir; çünkü bir &#8220;salât&#8221;tan söz edebilmek için bir &#8220;mevsûf&#8221; (yani Peygamber) ve onun bir &#8220;sıfatı&#8221; (yani nübüvvet) gereklidir. Bu yüzden âyette &#8220;Peygambere salât ediyorlar.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[70]</sup></a> denmiştir. Demek ki bu İlahî yöne­liş, Peygamber&#8217;in <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> nübüvvet makamına yöneliktir.</p>
<p>Bu yöneliş iki anlam taşır: Ya nübüvvetin şerefi sebebiyledir ya da nübüvvet yükünün ağırlığı sebebiyle destek ve yardım anlamın­dadır. Birinci durumda Allah&#8217;ın salâh, rahmet ve şeref ifadesidir; ikinci durumda ise, bu ağır görevi taşıyabilmesi için İlahî yardımı gösterir. Allah&#8217;ın yardımı, rahmet yönüyle olur; meleklerin ve müminlerin salâh ise, Allah&#8217;ın kudretinin ve isimlerinin tecellîleri olarak destek anlamına gelir.</p>
<p>Çünkü İlahî isimler birbirini destekler, her biri diğerini tamam­lar. Hatta İsm-i Âzam dahi diğer isimlerle birlikte ayakta durur. Bu yüzden Peygamber <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-,</em> ümmetinden kendisi için &#8220;vesîle&#8221;yi yani Allah kafandaki en yüksek dereceyi dilemelerini istemiştir.</p>
<p>Ayrıca melekler ve müminler, ilk akim nurundan gelen birer varlık zinciridir. Nitekim hadiste buyurulmuştur: &#8220;Ben Allah&#8217;tanım, müminler ise nurumun feyzindendir.&#8221;</p>
<p>Bu durumda meleklerin ve insanların Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve şellem-</em> nisbeti, çocukların babalarına nisbeti gibidir. Nasıl ki çocuklar, varlık vesilesi oldukları için babalarına saygı duymakla yükümlüdür, aynı şekilde müminler de Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-</em> ve ilim babalarına -yani mürşidlerine, öğretmenle­rine- tazimle yaklaşmalıdır. Çünkü onlar, insanın varlık ve kemal bulmasına vesile olmuşlardır. Bu tazimin bir biçimi de onların derecelerinin yüceltilmesi, adlarının yaşatılması ve onlara rahmetle dua edilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Onlara mer­hamet kanadını tevazu ile indir.&#8221;<sup>71</sup></p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, babalar evlâtların gözünde daima aziz tutulmalıdır. Hele ki bu &#8220;babalar&#8221; ilim öğretenler, mürşidler, irşad ve terbiye ehli kimselerse, onlar saygı ve önceliğe en çok layık olanlardır. Aksi hâlde nimet, mihnete dönüşür; İlahî bağış kesilir, bereket yok olur ve insan aradığı hedefe ulaşamaz. Böylece talebe veya mürid, daha yolun başındayken eline hiçbir şey geçmemiş olur. Bu yüzden şöyle dua ederiz: Allah Teâlâ bizi, hangi yolda olursak olalım, edep makamında sabit kılsın.</p>
<p><strong>Dua ve ibadet Mertebeleri-Kulluğun Hakikati</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bana dua edin ki size ica­bet edeyim.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[72]</sup></a> Yani &#8220;Bana, ihlâsa erdirilmiş kullarımın dilleriyle dua edin; çünkü onların duası makbuldür.&#8221; Çünkü onların duası, hakikatte Hak tarafından Hakk&#8217;a yapılan duadır. Allah Teâlâ kesin olarak kendi nefsine icabet eder; nitekim &#8220;Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[73]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Eğer siz, nefsinizin diliyle -yani dünya ilgileriyle bulanmış, menfaat arzularına karışmış benliğinizle- dua ederseniz, bu dua da Hakk&#8217;adır ama nefis aracılığıyladır. Böyle bir duada Hak ile nefis arasında bir bağ kurulamaz; çünkü Hak kadîm ve vacip, nefis ise sonradan yaratılmış ve mümkündür. Ayrıca, vacip varlıkta illet yoktur; oysa mümkün varlıklar, illetlerin ve maksatların mekânıdır.</p>
<p>&#8220;Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler&#8230;&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[74]</sup></a> Yani &#8220;Bana kulluk etmekten büyüklenenler&#8221; ifadesi, kulluk zümresine hizmet ve tevazu ile girmeyenleri, onların davetine kulak vermeyip yüz çevirenleri anlatır. &#8220;İbâdet&#8221; kelimesi aslında &#8220;ibâd&#8221; kelimesine müennes eki olan &#8220;te&#8221; harfinin eklenmesiyle türemiştir; bu da, kulların kendilerine mahsus bir nitelik kazandıklarına işaret eder.</p>
<p>Bu bağlamda &#8220;ibâdet&#8221; fiiller âlemi olan mülk mertebesine, &#8220;ubûdiyyet&#8221; sıfatlar âlemi olan melekût mertebesine, &#8220;ubûdet&#8221; ise zâtın celâli yönü olan ceberût mertebesine karşılık gelir; çünkü bu son mertebede, ilâhiyet ve ulûhiyet sırrı tam anlamıyla idrak edilir.</p>
<p>Bu anlam, &#8220;Allah kuluna kâfi değil mi?&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[75]</sup></a> ayetinde de ima edilmiştir. Burada &#8220;abd&#8221; (kul) kelimesi, bu üç mertebeyi -ibâdet, ubûdiyyet ve ubûdet- kendinde toplayan, varlığının tüm katman­larında kulluğu gerçekleştirmiş kâmil kulu temsil eder. Bu anlattıklarımızın benzeri, &#8220;âhiret&#8221; kelimesinde de vardır. Zira &#8220;âhiret&#8221; aslında &#8220;âhir&#8221; kelimesinden türemiştir; &#8220;âhir&#8221; Allah&#8217;ın isimlerinden biridir ve &#8220;evvel&#8221;in karşılığıdır. Nasıl ki &#8220;âhiret&#8221;, Allah&#8217;ın &#8220;el-Âhir&#8221; isminin bir tecellisiyse, &#8220;ibâdet&#8221; de seçkin kulların hakikatlerinin bir tecellisidir.</p>
<p>Dolayısıyla, kemal sahibi kullar ibadetin kendisi gibidir; onların varlıkları, ibadetin mânâsını temsil eder. Bu yüzden bu kullardan yüz çevirenler, tam kullukla vasıflanmış bu hakikat ehlindenden uzak duranlar, &#8220;Cehennem&#8217;e zelil bir hâlde gireceklerdir.&#8221;<sup>76</sup></p>
<p>Burada kastedilen Cehennem, sadece ateş değil, uzaklık ve yabancılık cehennemidir. Çünkü yalan olana uzak olan, gerçekte uzaktır; uzak olana yalan olan da hakikatte uzaktır. Ancak yakın olana yaklaşan gerçekte yalandır. Allah, uzak olana ancak yakın olanın aynasından bakar; ibadeti de ancak kendisine yalan olan kullarının ibadeti aracılığıyla kabul eder. Bu yüzden din işlerin­den herhangi biri, ihlâslı kullardan biri tara Andan taşınmadıkça kemale ermez.</p>
<p>Nitekim şeyh (mürşid), ruh olmadan hiçbir işte başarılı ola­maz; ama insanlar bu ilişkiyi kesmiş, ruhani bağdan kopmuşlardır. Böylece zorunlu rahim bağını da kesmişlerdir. Artık onlar, kökü olmayan bir dal, ucu olmayan bir ok gibidirler.</p>
<p>Sonuç olarak, Allah Teâlâ&#8217;ya hizmet aslında tek bir hizmettir; bu hizmet ister aracısız olsun -namaz, oruç ve benzeri ibadetlerde olduğu gibi-, ister bir vesile aracılığıyla olsun -yoksulu doyur­mak, susuz birini suyla buluşturmak, çıplağı giydirmek ya da bir öğretmene ve mürşide hizmet etmek gibi-, hepsi hakikatte Allah&#8217;a yapılan bir hizmettir. Çünkü bu tür hizmetlerde, Allah&#8217;a kul üze­rinden hizmet edilir.</p>
<p>Bu nedenle hadiste Allah Teâlâ (Hz. Mûsâ&#8217;nın <em>-aleyhisselâm-</em> kıs­sasının anlatıldığı yerde) şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben acıktım, beni doyurmadın; susadım, bana su vermedin&#8230;&#8221; Yani aslında bu hizmet, kul suretinde görünen Allah&#8217;a yöneliktir. Kim bu hizmetin kul için yapıldığım zannederse sûrete takılıp kalır, perdeli olur; ama kim onun Allah için olduğunu idrak ederse mânaya erer, en yüce sırla şereflenir. Çünkü Allah Teâlâ, bütün isimleriyle tecellî etmektedir.</p>
<p>O, zenginlerde ve krallarda &#8220;el-Ganî&#8221; (mutlak zengin) ve &#8220;el-Ahad&#8221; (tek olan) ismiyle görünür; yoksullarda ise &#8220;el-Mürîd&#8221; (dileyen) ve &#8220;el-Hâfıd&#8221; (alçaltan) ismiyle görünür. Böylece her sûrette hem celâli hem de cemâli isimlerin izleri bulunur. İşte bu yüzden &#8220;Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın yüzü oradadır.&#8221;<sup>77 </sup>buyurulmuştur.</p>
<p>Ancak şunu bilmek gerekir ki, Allah&#8217;ın bütün isimleriyle tecellî ettiği kimseler vardır ki bunlar kâmiller ve seçkinlerdir; bir kısmı da sadece bazı isimlerin tecellîsine mazhar olanlardır ki bunlar noksanlar ve avam halktır. Birincilere hizmet, en mükemmel hiz­mettir; çünkü bu, Allah&#8217;ın &#8220;tamamlanmış kelimelerine&#8221; hizmettir.</p>
<p>Bu yüzden biz daha önceki âyette geçen &#8220;ibadet&#8221; kelimesini, &#8220;Allah&#8217;ın seçkin kullarına hizmet&#8221; olarak yorumladık. Çünkü bu kullara hizmet etmek, Allah&#8217;a ibadet etmekle aynıdır; aralarında bir fark yoktur. Zira Allah, onlarda bütün isimleriyle zahirdir. Bundan dolayı onlar da kendi benzerlerine şöyle derler: &#8220;Bizim dışımız halk, içimiz Hak&#8217;tır.&#8221; Bu sebeple, bakılması gereken şey dış görünüş değil, bâtın ve mânadır,</p>
<p>Ancak şunu da bilmek gerekir ki, zahir bâtınla birlikte döner; tıpkı gölgenin mazlûla (gölge sahibine) ve bedenin ruha bağlı olma­sı gibi. Yani yaratılmışların sûreti, Hakk&#8217;ın sûretidir; bu da &#8220;hayalî hakikat&#8221;tir. Nitekim &#8220;Kâinat hayaldir, fakat hakikatte Haktır&#8221; sözü bu anlamı ifade eder. Ne var ki bu mertebeleri anlayan ve onlara göre hareket edenler pek azdır; çünkü bu makam hem ayakların hem de kalemlerin kaydığı bir yerdir.</p>
<p>Vahdet sırrından bahsettiğimizde onlar şöyle dediler: &#8220;Kâmil bir kimse kimi kabul ederse, Allah onu kabul eder; kimi redde­derse, Allah onu reddeder/&#8217; Bunun içindir ki Ebû Yezîd el-Bistâmî <em>-kuddise sirruh-</em> gözünden düşen biri için şöyle demiştir: &#8220;Bırakın şu Allah&#8217;ın nazarından düşmüş kişiyi.&#8221; Böylece o, kendi nazarını Hakk&#8217;ın nazarıyla bir tuttu; bir kimsenin onun nazarından düşmesi, aslında Hakk&#8217;ın nazarından düşmesinin aynısı oldu.</p>
<p>İşte bu düşüş, Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;Zelil olarak Cehennem&#8217;e girecekler.&#8221;<sup>78</sup> sözünün sırrıdır. Çünkü hakikî düşüş, aşağı taba­kalara inmektir; bundan daha büyük bir zillet yoktur, insan başı üzerinde uçurumdan yuvarlandığında nasıl zelil olur ise, manen düşen de aynı şekilde Zelildir. Bu uçurum, dünyada nefsin tabi­atıdır, âhirette ise Cehennem&#8217;dir; çünkü her ikisi de Cehennem kuyusunun derinliğindendir.</p>
<p>Zamanımızda da bu gruptan bazılarını gördük: Allah onları önce başarıya erdirmiş gibi gösterdi, ardından hileyle yavaş yavaş helake sürükledi; edebi bozan, tarikatın şartlarını ihlâl eden ve ehl-i ma&#8217;rifeti küçümseyen kimseleri sonunda yüzüstü yere çarptı. Onlar şeyhlerin ve sâdık sûfîlerin giydiği hırkaları giymiş olsalar bile, o hırka onlar için ateşten katran elbisesi gibidir; çünkü içi riya doludur. Buna karşılık, edeple duran, ihlâs sahibi müridlerin giydiği hırka ise cennet ipeğinden bir kaftan gibidir,</p>
<p>Ey Allah&#8217;ım, beni cennet elbiseleriyle giydir; üzerimde büyük nimetini daim eyle, beni fakirlerin şeyhi, gariplerin dostu, yalnız­ların yoldaşı kıl; beni tuzak ve azabından koru, zikreden kullarının hürmetine bana güven ve inayet ver.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Kalemin Sırrı</strong></p>
<p>&#8220;Kalem, alemdir (işarettir).&#8221; Yani, arif-i billah olanların ellerinde olan kalem, dağ başlarındaki yol işaretleri ve yol ortasında bulunan alamet ve işaretler gibidir. Öyleyse bu alamet ve yol işaretleri­ni kullanarak yol alanlar semte ulaştıkları gibi; arifin kaleminin yazdıkları ve işaretleri ile de sâlikin doğru yola erişmesi ve vuslat menziline ulaşması mümkün olur. Nihayetinde sûretten hakikate erişir. Ariflerin kalemine işte bu cihetten itibar eder, eserlerini zapt ederler.</p>
<p>&#8220;İlimle birleşince aylem (suyu bol kuyu) olur.&#8221; Yani, bahsi geçen arif-i billah olanların ellerindeki kalemler, kendilerinden çokça ilimler akmak konusunda derya gibidir. Belki deryanın dahi bir nihayeti vardır ancak bu zatların eserlerinin bir sonu yoktur.</p>
<p>İlmi kaleme nispet etti; ancak maksat kalemin sahibidir. Zira ilim, kalem sahibinin sıfatıdır. Kalem de ilmin yayılmasına bir vesile olduğundan Allah Teâlâ ilk olarak kalem-i a&#8217;lâyı sonra da levh-i mahfuzu yaratmıştır ki, zatının ve sıfatlarının ilimleri o kalem ile mahlûkata yayılsın ve böylece gayp hâzinelerinde bulunan enfes hikmetleri çıkartıp ilahi hakikatleri şakk-ı kalemden -yani kalem dilinden- söylesin, İşte bu fazilete binaen &#8220;Nûn. Kaleme ve (yazanların) onunla yazdıklarına andolsun ki&#8230;&#8221;<sup>160</sup> buyurarak kaleme kasem eyledi.</p>
<p>Dolayısıyla nûn; nokta ve zat âlemidir ki, hokka gibidir. Mürekkebin kalemle hokkadan yavaş yavaş çıkarılıp sayfalar üzeri­ne harflerin ve kelimelerin nakışlarının yazılması gibi; kalem-i a&#8217;lâ ile de nûn hokkasından vücut sayfaları üzerine tekvîni/ <em>yaratılışla ilgili</em> ayetler nakşedilmiştir.</p>
<p>&#8220;Lisanlar üzerine kalemle çizilmiştir.&#8221; Yani kalem, ucunun yontulması suretiyle iki parça olur ki bu iki parça zâta ve sıfatlara nazırdır. Ancak hakikatte birçok dil üzerine yontulmuş ve bölün­müştür. Toplamda üç yüz altmış lisandır ve her bir lisan üç yüz altmış türlü külli ilimler kaydetmiştir. Bu ilimler, kıyamete kadar cari olan ilimlerdir. Bu külliyatın cüziyy atma bir son bulunmadığı için, her gelen arif bir lisan ile söyleyip bir kalem ile yazarak, icmali tafsil eylemiştir (özet olanı ayrıntılı bir şekilde ifade etmiştir). Cem ve fark aleminden ve hakiki ve zilli vücut kitabından neler beyan edip söylemişlerdir&#8230;</p>
<p>Allah onlara da bizlere de merhamet etsin.</p>
<p>&#8220;Biz bu zarflardan önce idik.&#8221; Yani cismânî levhalardan önce biz olduk. Ve bedenlere &#8220;zurûf&#8221; (zarflar) denildi. Çünkü mazrûf (içinde bulunan şey) nasıl zarfa girip yerleşirse, hayvani ruh da bedene sızmış ve orada yerleşmiş hâle gelmiştir. Bu anlam ise terkibi (birleşmeyi) gerektirir.</p>
<p>Nitekim şöyle işaret edilmiştir: &#8220;Biz, harfler gibiydik.&#8221; Yani harfler gibi basit unsurlar idik. Çünkü harfler, mürekkep kabın­daki (hokkadaki) basit unsurlar gibidir; levha ve sayfa üzerine yazılmadıkça terkip sûreti ortaya çıkmaz. Hatta nakşedilmesi/ <em>yazılması</em> hâlinde bile kelimeler gibi değildirler. Yani basitlik hâli yine durmaktadır,</p>
<p>öyleyse harflere &#8220;mürekkeb (bileşik)&#8221; demek, noktalarla ilgili bir husustur; çünkü her harf ya üç, ya beş, ya da yedi noktayı içerir. Yoksa harf olması bakımından, yani &#8220;harf&#8221; yönüyle ele alındığında, terkipten andır (basittir). Ama kelime, âyet ve sûre böyle değildir; çünkü kelime harflerden, âyet kelimelerden ve sûre de âyetlerden terkîb olunmuştur.</p>
<p>&#8220;Kamış ise (kıkırdak gibi olur.)&#8221; Kamıştan maksat, aslından boğumlu olan kamıştır. Burada kalem kastedilmektedir. Zira kalemde &#8220;kalem&#8221; yani <em>kat/bölünme</em> manası olduğu gibi, kamışta da aynı mana vardır. Yani, kalem yontulmuş, dolayısıyla kesilip bölünmüştür.</p>
<p>&#8220;(Kamış ise) kıkırdak gibi (olur.)&#8221; &#8220;Kıkırdak&#8221;, kemik ile et ara­sında bulunan, yenilebilen yumuşak bir nesnedir. Sağlamlığına bakıldığında daha çok kemiğe, yumuşaklığına bakıldığında ise daha çok ete benzerliği olmasıyla etten kemiğe besinleri veya kuvveti çekmek için yaratılmış ve bir vasıta kılınmıştır. İşte bu, nebilerin ve velilerin sırrıdır.</p>
<p>Mana şudur: Biz gaybî emirler mertebesinde harfler gibiyken, kalem tıpkı kıkırdak gibi aracı olarak Hak&#8217;tan feyiz alıp halka ulaştırma suretiyle iki tarafla da kaim olmuştur. Böylece o kalemin feyzi ulaştırmasında ruhlar âlemi, misal âlemi ve cesetler âlemi gibi bu kadar terkipler zuhur etmiştir. Bunlar kevni terkiplerdir. Sonra insan yaratıldığında, hatti/yazılı terkip de zuhur etmiş ve Allâh, beşerin babası Hz. Âdem&#8217;e <em>-aleyhisselam-</em> indirilen, ayrı ayrı yazı­lan noktalı harfleri birleştirmiş, ulaştırmış ve açıklamıştır. Zaman devam ettiği müddetçe onun hayrı ve bereketi ve baki olan eseri yalnızca Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Ey ahmak! Ahmak, akıllı olsa bile zekâsı ve dikkati olmayan kimse demektir. Ahmak aynı zamanda aklı az olan kimsedir. &#8220;Ebleh&#8221; ise &#8220;oğuz&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[161]</sup></a> dedikleri, kendi kârından gafil ve başkasının maslahatı ile meşgul olandır. Hadiste &#8220;Cennet ehlinin çoğunluğu, eblehlerdir, Akıllılar ise illiyyindedir.&#8221; buyurulmuştur. Burada akıllıları eblehlerin karşısında zikretmesinden anlaşılır ki, eblehte akıl azlığı vardır. O, akıl mertebesinde kalıp hakiki akıllılar gibi dereceler sahibi olmaya çalışmamıştır. Bunu iyi anla ve aklet!</p>
<p>&#8220;Sen kibrinle tıpkı sabi/ çocuk gibisin.&#8221; Yani, ahmak olan kimse, buluğ çağına erişmemiş oğlan çocuğu gibidir. Yaşı büyük olsa da bu böyledir; zira akıl ve temyiz kuvveti olmayınca, sabi/<em>çocuk </em>hükmünde olur.</p>
<p>Çocuğa &#8220;sabi&#8221; denmesinin sebebi, sabvetinden yani oyuna ve oyuncaklara olan meylinden ötürüdür. Benzer sebepten &#8220;saba rüzgârı&#8221; demişlerdir; zira ferahlatıcı ve rahatlatıcı olmasından dolayı insanlar bu rüzgârı severler. Âşıklara da &#8220;sabvet ehli&#8221; denil­miştir; zira zahitlerin mezhebinden yüz çevirmişlerdir.</p>
<p>Bu makamdan, ahmak kimsenin çocuk hükmünde sayılmasının bir yönü de şöyle anlaşılır: Halin gereği ve yaşın hükmü olmaksızın büyümesi ve yaşının ilerlemesi durumunda şehvetlere meyletme­sidir. Bu zamanın büyükleri ve ileri gelenleri de aynı durumdadır. Allah Teâlâ onları ıslah eylesin.</p>
<p>&#8220;Ve sen ey kibirli kimse! Ne zaman Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmünü kabul etmeye geleceksin?&#8221; Burada, zikri geçen ahmak kişiyi daha evvel geçen sıfat ile zemmetmeyi bırakıp başka bir sıfat ile zikretmeye intikal edilmiştir. &#8220;Kibirli kimse&#8221; manasındaki  / ebiyy kelimesi,  / ibâ&#8217; kelimesinden sıfat-ı müşebbehedir. Kerahet ve tiksinti manalarına gelir. &#8220;Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmü&#8221; ile kasıt, Allah&#8217; m hükmü olan tertemiz şeriattır.</p>
<p>Yani, sen ahmaklığın ve iyiyi kötüyle ayırt edememe özelliğinle çocuğa benzediğin gibi, kibirlenmen ve küçümsemen hasebiyle de iblise katıldın. Zira ikiniz de Hakk&#8217;ın emrini kabul etmemek hususunda beraber oldunuz. Şeytandan hayır gelmediği gibi ahmak ve kibirli kişiden de hayır gelmez. Zira şeriatın zahirî hükmünü kabul etmek ve onunla amel etmeye yönelmek akletmeye ve tas­dike bağlıdır.</p>
<p>Onun için ahmak kimse ve inkâr eden kimse sülük edemez. Zira bir şeyin iyi/<em>güzel</em> olduğunu idrak eden şey, akıldır. Fiili meydana getirmek için de ikrar ve ikbal/yönelme gereklidir. O halde zamane insanların kanunlarını ve yollarını bundan anlayıp ibret al ve doğru yoluna git. Allah hidayete erdirendir.</p>
<p>***</p>
<p>Nerdübân-ı ışka bas evc-i visâle er yürü</p>
<p>Kalma noksân pâyesinde bir kemâle er yürü</p>
<p>Kıl ü kâl-i medrese Hak&#8217;dan seni eyler cüdâ</p>
<p>Tekye-i ışka girip bir ehl-i hâle er yürü</p>
<p>Bâde-i gafletden ey dil gel ferâgat eylegil</p>
<p>Feyz-i Hak&#8217;dan teşne-câna şol zülâle er yürü</p>
<p>Sil gönül âyînesinden şol ta&#8217;alluk pâsını</p>
<p>Hazret-i Hak&#8217;dan tecellî-i cemâle er yürü</p>
<p>Menn ü selvâ ister-isen zevkyâb ol feyzden</p>
<p>Âlem-i kudretden al behren nevâle er yürü</p>
<p>Gel riyâzetle sarardıp çehreni bu bâğda</p>
<p>Hakkı-yı şeydâ gibi bir verd-i âle er yürü</p>
<p>***</p>
<p><em>(Aşkın merdivenine bas, vuslat doruğuna ulaş ve yürü; eksiklik dere­cesinde kalma, bir olgunluğa eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Medresenin boş sözleri (laf ve tartışmaları) seni Allah&#8217;tan uzaklaştırır; aşk tekkesine gir, hâl ehli birine er, öyle yürü.</em></p>
<p><em>Ey gönül! Gaflet şarabından artık vazgeç; susamış canına Hak fey­zinden içir, o saf suya ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gönül aynasından o alaka/bağlılık pasını sil; Allah&#8217;ın zatından gelen güzellik tecellisine ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Eğer men ve selvâ (ilahi nimet/helva ve bıldırcın eti) istersen, o feyzden lezzet al; kudret âleminden nasibini al, o ihsana eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gel, bu bahçede riyazetle yüzünü sarart (nefsini terbiye et); aşk sarhoşu Hakkı gibi bir al güle er, öylece yürü.)</em></p>
<p>***</p>
<p>Dilâ Anka sana ger bâl açarsa Kaf-ı kudretden</p>
<p>Hümâ-yı çarha etmezsin nazar âlî-i himmetden</p>
<p>Erişdi kûh-i Kâf&#8217;a kim ki Anka&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Delile uydu her kim râh-ı Mevlâ&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Nişan buldu mukaddem cümle-i Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan</p>
<p>Şu tâlib kim bugün sırr-ı müsemmâdan haber sordu</p>
<p>Ayâna erdi âsârı şühûd eden ulü&#8217;l-ebsâr</p>
<p>Cihân-ârâdan ol zîrâ her aradan haber sordu</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu</p>
<p>Bu mektebhânede her kim mu&#8217;allim buldu ey Hakkı</p>
<p>O lâbüd nazm-ı Kur&#8217;ân içre ma&#8217;nâdan haber sordu</p>
<p>**</p>
<p>(Ey gönül! Kudret dağından (Kaftan) sana eğer Anka kuşu kanat açarsa, yüksek himmetin sebebiyle artık göklerdeki hüma kuşuna bile bakmazsın.</p>
<p>Kim ki Anka&#8217;dan (yani hakikatten) haber sorduysa, Kaf dağına ulaştı ve kim Allah yolundan haber sorduysa, delile (rehbere) uydu.</p>
<p>Bugün müsemmâ sırrından haber soran o talip, önceden Allah&#8217;ın en güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan) bir nişan buldu.</p>
<p>Gören basiret sahipleri, şahit oldukları eserlerin hakikatine erdiler; zira o kimse, dünyayı süsleyen Allah&#8217;ın her ziynetinden (her ârâdan) haber sordu. Yahut; basiret sahibi olanlar, eşyada Allah&#8217;ın izini gördüler; çünkü o kimse, dünyayı zinetlendiren Allah&#8217;ı her varlıkta, her yerde (her arada) arayıp O&#8217;ndan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda,</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Ölmeden önce yüce cennetten haber soran kimse daha bu dünyada iken sırların saklı hurilerine (ilahı güzelliklere) kavuştu.</p>
<p>Ey Hakkı! Bu mektep (dünya mektebi) içinde kim bir öğretmen bul­duysa, şüphesiz o, Kur&#8217;an&#8217;ın nazmı içinde manadan haber sormuştur.)</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması,syf:32;42-51;58-60;73-78;159-164</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>42 Hicr 15/29.</p>
<p>43 İbrahim 14/34,</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[44]</a> kırkan 25/45.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[45]</a> Kamer 54/50.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[46]</a> Maide 5/3.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[52]</a> Nisâ4/75.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[69]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[70]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p>71.İsra,17/24.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[72]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[73]</a> Mü&#8217;min 40/16.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[74]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[75]</a> Zümer 39/36.</p>
<p>76.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>77.Bakara,2/115</p>
<p>78.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>160 Kalem 68/1.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[161]</a> Oğuz: 1. Mübarek, pak, iyi yaradılışlı. 2. Gabi, anlaması kıt, bön, ahmak, sadedi!, sat [çn]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2024 13:08:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Yazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26917</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazıları Allah’a korkudan ibadet/kulluk (teabbüd) eder. Bu kölelerin ibadetidir. Bazıları Ondan bir şeyler istemek için ibadet eder. Bu tüccarın ibadetidir. Bazıları da şükür ifadesi olarak Allah’a ibadet eder. İşte bu hürriyete kavuşanların ibadetidir. Ali b. Hüseyin Hilyetü’l-Evliyâ, 3/134 İbadetin tanımı ve dindeki önemi İbadet, lügatte kendi rızasıyla boyun eğmek, alçalmak ve say­gı göstermek manalarına gelir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/">Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-7187 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-300x199.jpg" alt="" width="335" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-600x399.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz.jpg 700w" sizes="(max-width: 335px) 100vw, 335px" /></a></p>
<p><em>Bazıları Allah’a korkudan ibadet/kulluk (teabbüd) eder. Bu kölelerin ibadetidir. </em></p>
<p><em>Bazıları Ondan bir şeyler istemek için ibadet eder. Bu tüccarın ibadetidir. </em></p>
<p><em>Bazıları da şükür ifadesi olarak Allah’a ibadet eder. </em></p>
<p><em>İşte bu hürriyete kavuşanların ibadetidir.</em></p>
<p><strong>Ali b. Hüseyin </strong><em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em><strong> 3/134</strong></p>
<p><strong>İbadetin tanımı ve dindeki önemi</strong></p>
<p>İbadet, lügatte kendi rızasıyla boyun eğmek, alçalmak ve say­gı göstermek manalarına gelir. Araplar binicisine zorluk çı­karmadan çöküp kalktığı için uysal deveye “baîr muabbad” der. Bu yönüyle dinde ibadet, Allah’a boyun eğmek ve şekil itibarıyla belli bir kalıbı maruf birtakım uygulamaları yerine getirmek demektir.</p>
<p>Kavrama şöyle felsefi bir boyut getirebiliriz: Kelamcılar var­lığı üç kategoride ele alırlar: vâcibü’l-vücûd, câizü’l-vücûd ve mümteniü’l-vücûd. Vâcibü’l-vücûd, varlığı zorunlu olan Al­lah’tır. Câizü’l-vücûd ise varlığı zorunlu olmayan, varlığı yok­luğuna tercih edilen bütün mahlukattır. Bu kısımda var olan­lar, aynı zamanda varlığını yokluğuna tercih eden bir iradenin varlığını gerektirir. Kendisini var eden ve oha irade bahşeden zata minnet duyar. Çünkü haddizatında var olmak bir şükrü gerektirir.</p>
<p>İşte ibadet bir varlık vergisi, varlığa karşı insanın var edene karşı duyduğu minnet duygusunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Varlığın şeklî şükrünü ifade eder. Biraz önceki kelami kategoriyi göz önünde bulundurursak, insanın sonradan yaratılmışlığı ontolojik noksanlığını gerektirir. Bir yokluk ge­çirmiş olması ve varlığını başka şeye borçlu olması hali insanı eksik kılar. Aslında insandaki inancın kaynağı budur. Bun­dan dolayı insanın ibadetten dûn olması düşünülemez. İnsan mevcudiyetini medyun hissettiği bir menşee yönelir, ona in­kıyat eder. İnsanın bu ontolojik noksanlığı mutlaka bir şeylere boyun eğmeye meyilli olmasının sebebidir.</p>
<p>Tüm zaman ve toplumlarda, semavi veya gayrisemavi bütün inançlarda toplumun, kendi kültür şartları çerçevesinde mut­laka bir tazarru ve niyaz hali olmuştur. İnsanlar kendinden daha güçlü ve mükemmel olduğuna inandığı kimseye karşı hep başı yerde olmuştur. Dolayısıyla farkında olsun ya da ol­masın, aslında her insan ibadet eder çünkü insandaki şükran duygusu fıtri ve cibillîdir. İşte ibadet de insandaki bu şükran duygusunu tamamlayan ve ruhu mutmain kılan şeydir.</p>
<p><strong>Vahiy ve ibadet ilişkisi</strong></p>
<p>İbadetin, Allah’ın insana tenezzülü olan vahyin mukabelesi olduğunu bilmek önemlidir. Allah’ın insanla iletişimi inte- raktif bir ilişkidir. Allah’tan kula uzanan kısmı vahiy, kuldan Allah’a uzanan kısmı ise ibadettir. Hz. Peygamberimiz [s.a.v.] Hira’da önce ibadetle irtibata geçti ve sonra vahiyle mukabele gördü. Bu yönüyle ibadet, yağmuru oluşturan yoğunlaşma­yı, dua da bu yoğunlaşmayı atmosfere taşıyan buharlaşmayı ifade eder. Ardından vahiy bir yağmur gibi sağanak sağanak yağmaya başlar. Evet, ibadet ruhun yoğunlaşması ve iman iddiasının ispatıdır. îmanın tecessüm etmiş halidir. Zat-ı uluhi- yetle irtibatı sağlamada ibadet çok önemli bir vasıtadır ve hat­ta en büyük fırsattır. Namaz bu sebeple müminin miracıdır.</p>
<p>Meselenin bir başka veçhesi, şükür ve talep dengesidir. Ha­liyle, insanın sahip olduğu veya sahip olmayı istediği bütün özellikler varlığına yani zatına zait özelliklerdir. Varlığın şük­rünü eda edememiş bir insanın zatına zait bir güzelliği -me­sela mutluluğu ya da zenginliği- talep etme hakkı olamaz. Halbuki insan kendini yoktan var edene, ona varlık bahşede­ne teşekkür etmesini bilse, Allah ondan hiçbir şeyi esirgeme­yecektir. Kaldı ki mutluluk her şeye sahip olmak değil, sahip olunan şeylerin kıymetini bilmektir. Peki ya kıymet bilmek nedir? Elbette kıymeti insanı takdire götürür ki şükür budur: kıymeti takdir etmek O halde ibadetler temelde varoluşumu­zun bir teşekkürüdür.</p>
<p>Diğer yandan, sahip olduklarıyla mutlu olamayanı hiçbir şey mutlu edemez. İbadet, insanın sahip olduklarına duydu­ğu rıza ve memnuniyetin ifadesidir. Eğer insan sahip olduğu şeylerden ibaretse, öyleyse sahip olduklarını kaybettiğinde kendini korkunç bir boşluğun içinde bulacaktır. Bu yüzden insan evvela varlığının farkında olmalı, bir varlığa sahip oldu­ğunu bilmeli ve en başta bunun şükrünü yerine getirmelidir. Dolayısıyla ibadet etmek için illa bir nimete nail olmayı bek­lemek icap etmez. Ayrıca genelde düşünülenin aksine, iba­dette moral, motivasyon ve istek gibi hallerin mevcudiyeti de aranmamalıdır.</p>
<p><strong>Mahlukatın Hâlikine minnet borcu</strong></p>
<p>Bu konuda şu gerçeğin fark edilmesi önemlidir: Aslında Al­lah’a karşı borcunu ödeyemeyeceği için insandan istenen sa­dece verilen nimetlere minnet duymasıdır. Din, “borç” manasındaki <em>deyn</em> kökünden gelir. Bu anlamda, evet, din insanın varlık borcudur. Borç geçici bir durumu ifade eder fakat din sürekli borçlu olma halidir. Zira borcu ödemek için de yine borca ihtiyacımız var, öyle değil mi? Çalacağımız kapı hep aynı kapı. Borçla borç ödenmeyeceğinden, bizden istenen da­ima borçlu olduğumuza dair bir bilinç, başka deyişle minnet duygusudur. İbadet insandaki minnet duygusunu bütün kai­natın sahibi ve maliki olan Allah’a yönlendirir.</p>
<p>Bu noktada İslam’ın tahfif prensibini unutmamalı. Malum, kimi kavimlerde bedene azap vermek ibadet olarak kabul edilmiştir. Bir uzvu kesmek ya da kırmak gibi eleme ve azap etmeye dönük uygulamalar&#8230; Aksine İslam’da bedenin aciz kalacağı durumlarda ibadetlerde tahfif söz konusudur. Hatta İslam’da insanların hoşuna gidecek söz, hal ve davranışlar bile ibadet kabul edilebilir. Temelde bir şeyi ibadet yapan husus, ona yüklediğiniz anlam, amaç ve niyettir.</p>
<p>Az önce insanın eksikliği konusuna değinmiştik. Sonradan yaratılmışlığın bir özelliği olan ontolojik eksiklik, aynı za­manda bir maksada uygunluğu gerektirir. Yani varlığı başka­sına bağlı olmak, bir amaca duyulan ihtiyacı meydana getirir. Var olan her şey bir amaç için yaratıldıysa, ibadet bu amaca hizmettir. Ya diğer varlıklar? Onlarda durum nasıldır? Pekâlâ, iradesiz varlıkların da ibadeti vardır. Ayetler bu noktada açık­tır: “Göklerde ve yerlerdeki her şey Allah’ı tespih etmekte­dir?’<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[7]</sup></a> “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’na hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Ağacın ibadeti meyve vermek, arının ibadeti bal vermek, ine­ğin ibadeti süt vermektir. Bunun için yaratılmışlardır. İnsanın yaratılış gayesi de ibadet etmesidir. Şu var ki, insanın ibadeti arının, ineğin ve ağacınki kadar basit ve belli bir şeyle sınır­lı değildir. Çünkü insanın fonksiyonları çok geniştir. Varlık hiyerarşisinde insanın altında olan bütün varlıkların yaratılış amaçları insanı besler, ona hizmet eder; tabir yerindeyse insa­na ibadet eder. însan da Allah’a ibadet eder. Zaten ibadet ke­limesinin kökünde kendinde olanı ortaya çıkarma gibi bir an­lam da bulunur. Böylelikle istenir ki insan özünü ortaya koy­sun, özgür iradesinin hakkını vererek ilahi koroya dahil olsun.</p>
<p>Borç kısmına dönecek olursak, ibadet insanın sadece Allah’a borçlu olmasını ve O’ndan başka hiçbir makam ve mevki kar­şısında serfuru etmemesini sağlar. Bu açıdan insanı insana bo­yun eğmekten kurtarır. Öyle ya, ben kimim, beni kim var etti? Bir ırmak misali akıp giden bu hayat beni nereye sürüklüyor? Tek zerreden küreye, habbeden kubbeye kâinattaki her şey bir amaca hizmet ederken, bir maksat için yaratılmışken, ben ne için var edildim? Bu soruları sormamış, varlık sancısı yaşama­mış bir insan, gerçek manada ibadetin hikmetini keşfedemez.</p>
<p>Bir bütün olarak din, insanın yaratılış amacına uygun yaşa­ması ise, ibadet bu yaşamı sürekli denetleyen mekanizmadır. İnşam buna uygun formata sokar. İbadeti terk eden, ilahi çekim alanından, kişiye tesir eden hal ve hislerden mahrum olur. Zamanla vicdanının körelmesi, içinden gelen sesi duya­maz olması bundandır.</p>
<p><strong>İbadetin şahsi vecibeler dışında sosyal ve hukuki boyutu</strong></p>
<p>Bu noktayı aydınlatmak için kelimenin kökenine daha ayrıntılı bakmak gerekiyor. Etimolojik olarak ibadet sözcüğünü ele aldı­ğımızda, iki ayrı baptan iki ayrı manaya geldiğini görürüz. <em>Abd </em>kökünün iki türevi vardır: İlki sülasi mücerret, birinci baptan gelen <em>abede-yabudu</em> kalıbıdır. Manası bildiğimiz şekliyle iba­dettir. İkincisi ise kelimenin beşinci baptan gelen <em>abude-yabüdü </em>türevidir. Manası “abd olmak” yani kul olmak, kulluk etmektir. Bu kalıcı bir özelliktir ve arızi bir durumu ifade etmez.</p>
<p>Kur an-ı Kerim aynı kökten gelen kelimeyi iki ayrı bapta ve iki manada da kullanmıştır: birinci bapta ibadet etmek, tazim, saygı, boyun eğmek; beşinci bapta kulluk yapmak, itaat etmek. Baplar manaları gibi isimlerini de mastarlarından aldığından, birincisi ibadet ile İkincisi ubudiyet ile ifade edilir. Kalıcı an­lamıyla yaklaştığımızda, ibadet ubudiyetin pratiğidir. İbadet ubudiyeti ispat eder. İnsan ibadetle kul olduğunu gösterir. So­nuçta bunlar birbirlerini reddetmez.</p>
<p>Hemen burada ifade etmek isterim: Bilhassa son zamanlarda çoğalan, “İslam ibadet değil, ubudiyet dinidir,” benzeri iddia­ların çok yersiz ve mesnetsiz olduğunu düşünüyorum. Bu tam bir savrulma halidir. İbadetin yeri için asla inkâr da tasgir de söz konusu olamaz. İbadet bir dinin olmazsa olmazıdır. Bu­nun yanında dini ibadetten ibaret de sayamayız. İnsanın dinle münasebeti ibadetle son bulmaz. Aksine ibadetle başlar.</p>
<p>Özetle, ibadet dinin belli başlı ritüellerini yerine getirmek, ubudiyet ise bir karakter sergilemektir. İbadet bir durum h<u>alin</u>i, ubudiyet ise bir duruş halini ifade eder. Ubudiyet bir yaşam tarzının adıdır. Hayatı kulluk ekseninde yaşamak de­mektir. Bir insana terzi dersiniz, lâkin onun sürekli bir şeyler dikmesi gerekmez. Dikim yapmadığı zamanlarda da o kişi terzidir. Tıpkı tıraş etmek ile berber olmak arasındaki ilişki gibi, veyahut şiir yazmadığı zamanlarda da kişi şairdir.</p>
<p><strong>Hayatı ibadete dönüştürmek</strong></p>
<p>Hz. Peygamber [s.a.v.] önceleri Hira’da ibadetle meşguldü. Va­hiy onu oradan dünyayı mamur etmek üzere şehre indirdi. O, Mescid-i Nebevî’nin inşasından önce veya inşası sırasında Medine’de Yahudi pazarına alternatif bir pazar kurdu. Mes­citle birlikte medrese inşa etti. Bütün bunlar bize neyi göste­riyor? Din insanın hayatı ibadet kılmasını sağlar, kişiye bunu salık verir. Zaten önemli olan da hayatı ibadete dönüştürebil- mektir ve bu gayet de mümkündür. Öyle ki İslam, bir insanın hanımıyla yaşayacağı cinsel ilişkiden bile sevap alacağını söy­leyen bir dindir.</p>
<p>Eğer ibadeti bildiğimiz anlamda ritüele indirgersek, “Ben cin­leri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım,”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[9]</sup></a> ayetini sabahtan akşama kadar mescitten dışarı çıkmamak şek­linde anlamamız gerekirdi ki dinin gayesi bu olamaz. Öyleyse ibadet, somut birtakım uygulamalardan öte insanın yaratılış formuna uygun davranmasıdır. Dağlar nasıl ki yeryüzünün sağlamlaşması için bir anlamda çivi mesabesindeyse, ibadetler de hayatın içine yerleştirilmiş ve hayatın tamamını anlamlan­dırmayı ve müstakim kılmayı sağlayan bir dağ hükmündedir.</p>
<p>Konu Sünnetullah ya da tabii yasalar üzerinden daha iyi an­laşılabilir. Biliyoruz ki sabit ve statik olan âlemin bir hareket planı, saat gibi işleyen bir düzeni var ve bu asla şaşmaz. Çünkü bu işleyiş onun fitratmdandır. Bunun karşısında bir de dina­mik ve iradeli olan bir âlem vardır. İnsan bu âlemi temsil eder. Allah insan için de bir kanun tayin etmiştir, yani onun da bir tabiatı bulunur. İşte ibadet, insanı bu ilahi koroya senkronize eder. Belli bir ahenk ve düzen içerisinde saat gibi işleyen evre­ne ayak uydurmasını sağlar: Sabah namazında güneşle doğar, akşam namazında güneşle batar; öğle namazıyla güneş gibi zirveye ulaşır, yatsı namazıyla gurubu hisseder&#8230; Görüldüğü üzere ibadet âlemle insan arasındaki işaretleşmelerdir. He­men bütün ibadetler bir zamana mazruf oluşturur. Zamanla doğrudan alaka içerisindedirler.</p>
<p><strong>Topluma iyilik duygusu olarak yansımayan ibadet ya da ubudiyet</strong></p>
<p>Bir kere ibadetin maksadı insanı kul yapmak olduğuna göre, insandaki güzel hali artırmamış ibadet kesinlikle makbul de­ğildir. Maûn suresi müşriklerin namazından bahsederken veyl eder: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namaz­larını ciddiye almazlar.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[10]</sup></a> Evet, onlar namazın dış formunu yerine getirirler. Namazlarının insanlar tarafından görülen kısmı tamdır lâkin ruhu yoktur. Bu noktada merhum Mev- dûdî, “İbadetlerin de insanlar gibi bir ruhu, bir de bedeni var­dır,” der. Ruh hayat kaynağıdır. Kendisinde hayat olmayan ibadet, başkasına hayat veremez.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim bir başka yerde kurban ibadetiyle ilgili aynı şeyi söyler: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız ulaşır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[11]</sup></a> Bu ayet, ibadetin dış for­munun birinci dereceden önem ifade etmediğini açıklar. Aynı şekilde “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirme- niz[den ibaret] değildir,”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[12]</sup></a> buyrulur. Ezcümle esas olan, öze odaklanmaktır. Zira ibadetten ubudiyet hasıl olmuyorsa, iba­det kişinin gündelik hayatına etki edemiyorsa, yapılan ibadet ruhtan yoksun demektir.</p>
<p>Bugün dine çağrı yapılırken sanki bir örgüte çağrı yapılıyor­muş gibi bir dil ve üslup kullanılıyor. Halbuki doğası gereği din, insanı kendine çağırır. O, insani bir yere götürmez, bila­kis kendine getirir. Çünkü din anlamın ta kendisidir. Yaşama hikmet ve irfan katar. Bu bakımdan ibadetler kişinin ubudiyet ve dindarlığını rehabilite eder.</p>
<p>Filhakika ibadet ve yaşantı arasındaki çarpık anlayış ve teza­hürler, ibadetin fonksiyonlarına parçacı yaklaşmaktan kay­naklanıyor. Gerçekte ibadetlerin bir kısmı ferdin içine yönelip sübjektif kişiliğini imar etmeye, bir kısmı da dış dünya ile iliş­kisini düzeltmeye yöneliktir. Böylelikle insanın iç ve dış ilişki­lerini bir kıvama koyan fonksiyonları vardır ve bu açıdan bir bütün teşkil eder. Bir tarafı ihmal edilmiş ibadetlerin kâmil bir insan ortaya çıkarması imkânsızdır. Aksine parçalanmış ibadet dünyası, parçalanmış bir şahsiyet meydana getirecektir. Ferdin psikolojisi ile sosyal yönünün bir ahenk içerisinde uyumlu ol­ması ancak ibadetlerin bütün olarak icrasına bağlıdır.</p>
<p>Bildik bir misale başvuralım: Motor akılden beslenirken akıl de motordan beslenir. Akılde marş motorunu çalıştıracak enerjinin var olması gerekir ki bu enerji, genel enerjinin kay­nağını harekete geçirebilsin. Nihayetinde akıl yeniden motor­dan beslenmiş olur. Aynı şekilde ibadet her şey demek değil­dir fakat bütün kulluk yani her şey ona bağlıdır. Bu zaviyeden ibadet kulluğun dinamosudur. Dikkat ederseniz, periyodik ve istikrarlı bir süreçten bahsediyoruz. Bunun hikmeti nedir? ibadetler, onlardan koptuğumuzda ruhumuzda oluşabilecek gevşemeyi önler. Ruh yoğunlaşması ve manevi gerilim tabii olarak gevşemenin önüne geçer.</p>
<p>Özellikle ibadetlerin tek bir sefere mahsus olmayan ve sürekli tekrar eden periyodik mahiyeti, insanın iradesini terbiye etme­de eşsiz bir yere sahiptir. Ne olursa olsun, günde beş defa ak­satmadan ve iradesini kullanarak ibadet eden kişinin bir yer­den sonra iradesinin terbiye olmaması ve kişinin bu iradenin öznesi haline gelmemesi imkânsızdır. Bu bağlamda ibadetin kulluğun garantörü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kulluğun diğer yükümlülükleri de ibadetle terbiye edilmiş bir iradeyle birlikte çok daha düzgün bir şekilde fiiliyata kavuşmuş olacak­tır. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki bağlamında ailesine, ak­rabalarına, arkadaşlarına hatta etrafındaki bitki ve hayvanlara karşı sorumlu davranması da bir ibadettir. İnsanın yaptığı bü­tün iyi işler salih amel kategorisinde değerlendirilebilir.</p>
<p>Öte yandan, ibadetin âdete dönüşmesi vartasına işaret etmek gerekiyor. Bütün ibadetlerin temelde bir iradenin varlığını gerektirdiğini söyledik. İbadetlerin insanın iradesini güçlen­dirdiği doğrudur. Mütemadiyen devam eden bir davranış sayesinde irade insanın kontrolüne girer fakat bunun da bir tehlikesi vardır: bir noktadan sonra ibadetlerin âdetleşmesi sorunu. Âdet haline gelmiş davranışlarda şuur ve idrak devre dışı kalır. Bu, iradeyi felç eden bir husustur. Demek oluyor ki ibadetlerin âdetleşmesiyle ibadetten hasıl olan fayda tama­men yok olur, ibadet bir yandan iradeyi güçlendirirken, diğer yandan âdete dönüşerek iradeyi atıl hale getirebilir. Bunu aşmak için insanın daima nefis muhasebesini yapması ve sa­mimiyet sınavını vermesi gerekir. Çünkü müteaddit şekilde vurguladığımız üzere, ibadet hali mütemadiyen iç sorgu ve arayışla beslenmesi gereken dinamik bir süreçtir.</p>
<p>Muhammed Yazıcı &#8211; Modern Dünya İlmihali,syf:23-32</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[7]</a> Haşr, 59:1.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[8]</a> îsrâ, 17:44.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[9]</a> Zâriyât, 51:56.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[10]</a> Maûn, 107:4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[11]</a> Hac, 22:37.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[12]</a> Bakara, 2:177.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/">Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmet Kasım Fidan &#8211; Sufiname</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Nov 2023 08:01:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[fetva]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26642</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; “Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.” Ebü Süleyman Dârâni (k.s.) &#160; “Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-26644 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg" alt="" width="229" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg 320w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.”</p>
<p>Ebü Süleyman Dârâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha efdal olduğunu söylemişlerdir.”</p>
<p>İmâm-ı Şarâni (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Taat ve ibadet işinde Allah&#8217;ı unutan, ancak başı dara geldiği ve işi düştüğü zaman Allah&#8217;ı hatırlayana akıllı denmez.”</p>
<p>Zünnün-i Mısri (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Namazda kıyamda iken secde edilecek yere bakmak sünnettir. Bu amel, sünnete uygun olmayan birçok erbainden, yani kırk gün çile çekmekten daha iyi ve faydalıdır.”</p>
<p>Abdullah Dihlevi (k-s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Peygamber Efendimiz Hazretleri&#8217;nin bir sünnet-i seniyyesini ihya etmek, yüz defa sakal-ı şerifi ziyaretten faziletli ve o Hazret&#8217;in katında sevimlidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Kim herhangi bir vakitte, Allah&#8217;ın kendisine farz kıldığı bir farzı zayi ederse, (daha sonra onu kaza etse bile) uzun bir zaman o farzın lezzetinden mahrum edilir.”</p>
<p>İbn Nüceyd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allah Teâlâ&#8217;ya en çok yaklaştıran şey namazdır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Garip Müslümanların bu dönemde sapıklık deryasından kurtulması ancak peygamberliğin kaynağı, beşerin en hayırlısı olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ailesinin gemisine binmekle mümkün olur.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ehl-i sünnet büyüklerinin yoluna tâbi olmaya ve onları taklit etmeye muvaffak olana ne mutlu! Bunlara aykırı yol tutanlara da yazıklar olsun.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şu zamanki gençlik zamanıdır. Nefis, şeytan ve din düşmanlarının istilası zamanıdır. Bu zamanlarda az amele biçilen itibar, başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Neyi seversek Allah için sevelim. Sevginin bu türlüsü bir ibadettir. Bilakis bu sevgi nefs için olursa haramdır ve hüsran sebebidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlak ile davranması, geceleri sabaha kadar ibadet etmesinden gündüzleri ise oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kulluğun tadını alamayan, hiçbir şeyden zevk bulamaz.</p>
<p>Abdullah b.Mübarek (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ubudiyyet (kulluk) malı bırakıp emrolunan hususa sımsıkı sarılmaktır. Hak aramak yerine, vazifeye koşmaktır diye anlatılmıştır.”</p>
<p>Ebü Hafs Haddâd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Lokmayı helalden temin edebilmek için uğraşmak, geceleri ibadet edip gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir. Çünkü her şeyin başı helal lokmadır.”</p>
<p>İbrahim b. Edhem (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu beş şey kulun ilahi rahmetten mahrum olduğunun alametidir: Kalpteki katılık, gözyaşının kuruması, hayâ azlığı, dünyaya rağbet ve uzun emel.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz. Zahmetleri boşa gider, azaba yakalanır ve çok pişman olur.</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.) “Bir kimse ibadet işinde hiç ayrılmadan direk gibi kalıp gitse midesine gireni helal veya haram diye seçmedikten sonra hiçtir. Hiçbir ibadeti makbul olmaz.”</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen Allah&#8217;a tam manasıyla kulluk yapamayıp kullukta bazı noksanların olduğu sürece gerçek hürriyete ulaşamazsın (Asıl hürriyet, nefsin ve eşyanın esaretinden kurtulup noksansız bir şekilde yüce Mevlâ&#8217;ya kulluk yapmaktır).”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda çokça bulunmayınız.”</p>
<p>Hacı Bayrâm-ı Veli (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah Teâlâ katındaki kadrini ve değerini bilmek istersen seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”</p>
<p>İbn Atâullah el-İskenderi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kimsenin seni ne kadar çok sevdiğini anlamak istersen senin o kimseyi ne kadar sevdiğine dikkat et. Yani sen onu ne kadar seviyorsan o da seni o kadar seviyor demektir.”</p>
<p>İmâm-ı Muhammed Bâkır (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Allah Teâla&#8217;nin merhameti vardır diyerek isyana kalkışma, kahrından da korkarak ümitsizliğe düşme.</p>
<p>İbn Vefa (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kalp huzursuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek isteyen, iyi ve hayırlı işlerini çoğaltsın.”</p>
<p>Ebü&#8217;l-Hasan-ı Şâzeli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahlak bozulunca fasıklar salihlere, zalimler adillere ve kafirler Müslümanlara galip gelir.</p>
<p>Ebubekir Verrak(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Bir kimse bütün ilimleri kendinde toplasa Allah Teâlâ&#8217;nın rızasına uygun hareket etmedikçe kurtulamaz.”</p>
<p>Mevlânâ Abdurrahman-ı Câmi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Rıza sahiplerine belalar musibet değildir. Onlar belaları beğenmemezlik etmezler. Çünkü belaları veren yine Allah Tealâdır.”</p>
<p>Muhammed Bâki-Billâh (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bela gelince sabrın hakikatleri zuhur eder, kaderin tecellisi temaşa edildiği vakit, rızanın hakikatleri yüz gösterir.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Râzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Allah için sevmek ve buğzetmek ancak Allah&#8217;ı sevmek ve O&#8217;nun düşmanı olan nefse buğzetmekle olur. Bir kalpte bir anda iki muhabbet bulundurulamaz. Ya nefsini seviyorsundur ya da Rabb&#8217;ini. Çünkü bir kalpte iki şeyin sevgisi toplanmaz.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (ks.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir mümin kardeşine ait sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan, “Belki benim anlayamadığım bir özrü vardır.&#8217;de ve o konunun üstünü ört,”</p>
<p>İmâm-ı Cafer-i Sâdık (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, insanı kıyamet gününde utandırır.”</p>
<p>İmâm-ı Ebü Yusuf (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların senin hakkında söylediklerine aldırma. Sende olmayan bir şeyi sana yakıştırırlarsa buna üzülmeye gerek yok. Gerçekte hayırlılar zümresinde olan bir kişiyi, insanların şerli görmesi güzel bir nimettir. Ancak tersi bir durum olursa o zaman tehlike büyüktür.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünya ve ahirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nail olması, ancak doğru itikad olan ehl-i sünnet itikadında bulunmak ve salih amel işlemekle mümkündür.”</p>
<p>Molla Hüsrev (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bütün hâlleri ve keşifleri bize verseler fakat ehl-i sünnet ve&#8217;l cemaat itikadını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harap, istikbalimi karanlık bilirim. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi ehl-i sünnet itikadı ile süsleseler, hiç üzülmem.”</p>
<p>Ubeydullah Ahrar (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Cenâb-ı Hak dinine hizmet edenlere yardım etsin ve dinine zarar verenleri yardımsız bıraksın. Allah (c.c.) gücü, kuvveti ve yardımı kâfirlere, zalimlere ve dini bozmaya çalışanlara karşı koyması için dinin imamına versin, âmin. Allah, bu duama âmin diyenlere rahmet etsin.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünyave ahiret ihtiyaçlarının kul üzerinde eksilmesi veya duraklamasının yegâne sebebi o kişinin tövbe ve istiğfarlarını yapmaması ve bırakmasıdır.”</p>
<p>Ali Havvâs Berlisi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Israr ile devam edilen küçük bir günah, pişman olunmuş ve tövbe edilmiş büyük bir günahtan daha büvüktür ”</p>
<p>Ebü Cafer b. Sinan (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Günahlardan hemen sonra tövbe edilirse veya günahtan sonra üç saat içinde edilirse o günah amel defterine yazılmaz.”</p>
<p>Muhammed Masum Fâruki (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şunu katiyen biliniz ki dedikodudan, laubali hareketlerden, boş ve faydasız işlerden sakınıp kaçınmayan bir kişinin adam olmasına imkân yoktur.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar, cehennemden korkup korunmak için çalışsalardı, mutlaka cennete giderlerdi.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Rizi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Adam suretle değil,siretle iyi adamdır.&#8221;</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kuşkusuz farz ibadetler karşısında nafile ibadetler, okyanus yanında bir damla gibi kalır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hak Teâlâ, birbirine maddi çıkar için alakadar olanlara muhabbeti haram kılınmıştır.”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) e</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muhabbetin evvelinde bir lezzet vardır fakat işin hakikatine ulaşılınca ortaya bir dehşet ve hayret çıkar.”</p>
<p>Ebü Ali Dekkâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Bu nasıl gaflettir? Üç kuruş ticaretten sevindiğimiz ve zevk aldığımız kadar iki rekât namazdan zevk almıyoruz. Üç kuruşluk zarara üzüldüğümüz kadar ibadeti terk etmekten hatta Cenâb-ı Hakk&#8217;ı kaybetmekten mahzun ve mütcessir olmuyoruz.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanlar edebe ilimden çok daha fazla muhtaçtır.”</p>
<p>Abdullah b. Muhammed b. Münâzil (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bizim çok ilimden ziyade, az da olsa edebe ihtiyacımız var.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dıştaki edebin güzel olması, içteki edebin güzel olduğunu gösterir.</p>
<p>Ebû Hafs Haddâd (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah için elde edilen ilim ve bu uğurda sarf edilen gayret, ibadetlerin en mükemmelidir.”</p>
<p>Ebü Bekir Kettâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muâviye(r.a.), Resülullah&#8217;ın (s.a.v.) yanında giderken bindiği atın burnuna giren toz, Ömer b. Abdülaziz&#8217;den bin defa üstündür.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ashâb-ı kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammede (s.a.v.) iman etmiş olmaz.”</p>
<p>Ebü Bekir Şibli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen çocuğuna ilim, hüner, marifet öğret ve onu akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun.”</p>
<p>Sadi-i Şirâzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yapılan amelin maksada ulaştığının alameti, o amelde acz ve kusurdan başka bir şey görmemektir.”</p>
<p>Hayr en-Nessâc (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yaptığın hayırlı amele güvenerek Allah&#8217;ın azabına uğrayacağından korkmuyorsan helak olanların arasında sayılırsın.”</p>
<p>Huzeyfe el-Mar&#8217;aşi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hakikaten şeriat işlerinde baş gösteren her zaaf ve İslam milletini üstün kılma konusunda gösterilen her kusur, daima kötü âlimlerin bereketsizliği ve niyetlerinin bozukluğu sebebiyle olmaktadır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ulemâyı hafife alanın ahireti, ümerayı hafife alanın dünyası, dostlarını hafife alanın mürüvveti yıkılır.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Âlimler,ilminin gereğini kendileri yerine getirmezlerse din ortadan kalkar, çünkü âlimler dinin bağıdır. Çürük bağ ile ne bağlanabilir ki?”</p>
<p>Ebü Bekir Verrâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Sünnete uymadan amel edenin ameli batıldır.&#8221;</p>
<p>Ahmed b.Ebü&#8217;l Havâri(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dersve fetva vermek; makam, mevki, mal ve üstünlük elde etmeyi düşünmeksizin sadece Allah&#8217;ın rızasını kazanmak için yapılır ve ancak böyle olursa fayda sağlar.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211; Ey Derviş!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 15:23:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26450</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Notlarım: .. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;) Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26451 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg" alt="" width="255" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg 191w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 255px) 100vw, 255px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Notlarım:</strong></p>
<p>.. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine bağlı sanırlar. Halk içindeki havas ehli ise &#8220;&#8230;men yeşâ&#8217;u ve yehdi..« (Allah) dilediğini doğru yola iletir” latifesinin gönlü süsleyen asıl mânâsına itibar ederek duânın sadır olması için gereken icâbetin husule gelmesinin, Allah&#8217;ın kulunun fiilini rızâsına ve muhabbetine en uygun hâle getirdikten sonra gerçekleşeceğini bilir. Mahlükatın amellerinin tamamı ve gidişatının geneli |99| “Yallâhu halakakum ve mâ ta&#8217;melün * Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.” hükmünde bulurlar.</span></p>
<hr />
<p>&#8230;Sâhibi olduğun tüm güzel isimlerin hürmetine ve feryadımızı duymaya muktedir olduğun sıfatının hürmetine (sen beni duy) Ya Rabbi&#8230; Ben haykırsam sanki dâvâcıymışım gibi olur, susup otursam mânâsız bir hâl hâsıl olur. Gülsem sanki şakrakmışım gibi olur, ağlasam riyâkârlık olur&#8230;)</p>
<hr />
<p>(&#8230;Ey Derviş! Sabahleyin uyandığında aynaya bak! Güzelse yüzün, çirkin iş yapma; çirkinse yüzün, iki çirkin işi bir arada yapma.)</p>
<hr />
<p>(Ya Rabbi insanların kalbine merhamet eyle! *# Herkesin derdine sabrınla devâ eyle * Ben kulun ne isteyeceğimi bilmem * Âlim olan sen en iyi olanı ihsan eyle)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230; Olabilecek şeyi iste O&#8217;ndan. O da ister O&#8217;ndan istemeni, Olmayacak bir şeyi isteme O&#8217;ndan ve kork O&#8217;ndan istememekten! Sen yürümemişsin bu yolda. Bu yüzden gösterilmedi hiçbir şey sana. Kim onun kapısını çaldı da kapısı açılmadı? Eğer âşinâ olsaydın Hâlik&#8217;a (fâni olana) itibar etmezdin halka&#8230;) </span></p>
<p><span class="text-alt">Ey Fakir! Varlık ve lütuf kazanma arzusundaysan eğer; evvelâ sonsuz hazineler bahşeden Allah&#8217;tan iste. Çünkü her nevi hazinelerin mâliki ve tüm mevcüdatın sâhibi olan Yüce Allah, arzu ve talep sâhiplerinin niyazından hoşnut olur. İlk olarak ihtiyaç sâhibi yoksul zavallılardan isteme. Zira onun perişan hâli senden beterdir. Onun için kendisine sığınır da yardım talebinde bulunup ricâcı olursun diye korkar.</span></p>
<hr />
<p>Kulluk eden her bendenin azat olması gerekir. İnsanın kemali kulluktadır; izzeti tevâzu ve bağlılığındadır. İyi dost iyi işten daha iyi; kötü dost kötü yılandan daha kötüdür. İyi dost seni affa götürür, kötü dost seni şüpheye götürür. Kötü yük de seni imandan eder Allah korusun. Eğer iyi bir dostun varsa neşelen, yoksa iste.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Allah, bu dünyayı hicap mahalli kılıp birkaç hicabın nakşını yazmıştır. Muhakkikler demişlerdir ki: “Kendi varlığıyla kâim olmayan hiçbir şey, dâim olamaz; kendi vücuduyla sâbit olmayan hiçbir şey de hayat bulmaz. Dalgıç, kuru nehirde aramaz bir şey;çiftci toprağa ekmez tohum. Dünyanın nakışları, boyar gözü.Göz renge boyanınca gönül taş gibi katılaşır. Şüphesiz gönül arzularını riyâzetle uzaklaştırıp nefsi mücâhedeyle ortadan kaldıranlar, perdelerin arasında aradıklarını buldular, Ancak dalalet ve cehâlet ehli olanlar olmadıkları gibi göründüler. Hamamın nakşına âşık olup aldandılar, her şadırvan başına bir kement attılar. Baktığında onlardan ne tarikatten bir iz ne cefâdan bir pişmanlık ne de vefâ yolunda bir adım görürsün.</span></p>
<hr />
<p>|YA Rab, senden kulluğu istiyorum * Pâdişahlığın bin kat artsın istiyorum* Herkes senin kapından bir muradını diliyor* Ben ise bu cihanda senden seni istiyorum)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlâhi, sen öyle güçlü, kudretli bir yaradan öyle bilerek hükmeden ve her şeyi yerli yerine koyan hikmet sâhibi bir Cenâb-ı Haksın ki hilkat ve zuhurdan evvel izâfi yokluk hazinende bir sır olarak bulunan eşyâyı yoktan var edip gözle görülür şekilde varoluş aynasında (69) aksettirir ve “Leyse ke-mislihi şey&#8217;un * &#8230; O&#8217;nun benzeri hiçbir şey yoktur&#8230; &#8216; ardi ve-lâ fi&#8217;s-semâi&#8230;* yeryüzünde ve gökyüzünde” hükmünce benzerlik kusurundan münezzeh ve benzeyişten berisin. Sorgulanamaz zâr-ı ilâhine teşbihde bulunan cehâlet puchânesindeki gafletin basiretsizliğine tutulmuş kör gafiller yine senin yarattığın, “&#8230;Ve mâ min dâbbetin fi&#8217;l-ardi illâ “alâllâhi rızkuhâ &#8230; * </span></p>
<p><span class="text-alt">Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah&#8217;ın üzerine olmasın!.” naatınca yine senin rızıklandırdığındır. Ya İlâhe&#8217;l-âlemin “&#8230;ve-hulika&#8217;l insânu da&#8217;ifâ(n) * &#8230;insan zayıf yaratılmıştır.” vukufunca fit rarım gereği ortaya çıkan ve hilkatimin dayanağı olan aslımın zayıflığıyla bana hitap ettin. Öyleyse zayıf olan kişinin amellerinin onun zayıflık mertebesince olmaması güçtür ve bu âcizliğin yaradılıştan tahakkuk etmesi, lütuf meclisinde mâzeret bildirirken kolayca izâhat vermeye imkân verir.</span></p>
<hr />
<p>İlâhi, bizim gönül hazinemizin toprağına senin muhabbecinden hâsıl olan tohumluktan (50) gayrısını ekme. Bizim topraktan yaratılmış bedenimizin kabzına mübtelâ olan güçsüz kudretsiz ruhlarımıza lütuf ve merhametinle muâmele etmekten gayrısını revâ görme, Ve bizim kurak ekin tarlamıza rahmet yağmurlarını bahşedip belâ dolusunu yağdırma. Ey mârifet hâmisi olan yüce padişâh! Ehadiyetinin gerektirdiği itâat yöresinde kötü işlerin ifâsına kanaat ederek günah işleyip dâr&#8217;ül-emân ikliminin selâmet ve saâdetinden dehşet fermanının korkusuyla firar etmiştik. İnâyetinin befteresiyle! dâvet ettin.</p>
<p>Yaptıklarımız yüzünden havf ü haşyet içinde ve yarın Arasat Meydanı&#8217;nda husule gelecek bu taş ve sütundan dehşet ü vahşetin pençesindeydik. Umuma gani olan *&#8230; lâ taknetü min rahmetillâh (rahmetillâhi) &#8230; *&#8230; Allah&#8217;ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin&#8230;” sofrasının kenarına oturtup “&#8230;(A)llâhe yağfiru-zzunübe cemi&#8217;â(an)&#8230; *&#8230; Allah dilerse bütün günahları bağışlar&#8230;”? ile nimetini esirgemeyerek bu keder ve mahrümiyet çölünün açlarına yüce ziyâfetini bahşettin. İlâhi Ya Rabbi başlarımızda utancın tozu, gönlümüzde hasret derdi ve yüzümüzde utanç ve mahcübiyetimizden solgunluk vardır. Sana dostluk etmedikse, düşmanlık da etmedik Ya Rabbi! Türlü türlü cürüm ve hatâ ile kabahader işleyerek nefsimizi helâk kuyusuna arıp ne ettiysek kendimize ettik.</p>
<hr />
<p>|&#8230; O&#8217;nun sevgisiyle yükselmeyen her dağ çöldür. O&#8217;nun deryâsından olmayan her (bir katre) su, topyekün kandır. Ebü Maşşer Belhi (r.a.) şöyle der: Bana altı şey vâciptir; bunlardan ikisi dile, ikisi kalbe, ikisi bedenedir. Allah&#8217;ı zikretmek ve hoş konuşmak dile vâciptir. Allah&#8217;ın emrini yüceltmek ve halka şefkat göstermek kalbe vâciptir. Allah&#8217;a tâat ve halkı incitmemek bedene vâciptir&#8230;|</p>
<hr />
<p>Tövbe dilde, tespih elde gönülse günahın şevkiyle dolu. Günahlar dahi istiğfarımızdan sebep bize gülerler)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Duyulmamış ve görülmemişi konuşma, İnsanları övmede de yermede de aşırıya kaçma, Kulağınla duyduğun şeye karşı şuurlu ol; doğruyu söyle ve ayıp arama, Yalan gibi gözüken doğruyu söyleme, Her ne kadar sana zararı dokunacak olsa da cevap vermede aceleci davranma; sözü doğruluktan saptırma, Sormadılarsa konuşma; çağırmadılarsa gitme. Alınmayacak şeyi satma, Bağışla ki bağışlasınlar. Kendinden bahsetme, Musibetin hevesin sonunda olduğunu bil. Koydugun şeyi geri alma. Yapılmamışı yapılmış sayma. Gönlü, şeytanın oyuncağı yapma. Kendine revâ görmediğini başkalarına da reva görme!</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;İlâhi! Ebâ Bekir ve Ömer&#8217;in bağışlanması nasıl iştir? Rahmetin her şeyi kapsamazsa bana ne miktardadır? Su üzerinde bir ot parçası da olsan havadaki bir sineğin kanadı da olsan; insan olmak için gönül kazan. Zâhirde Ka&#8217;be, su ve kilden inşâ edildi; batında Ka&#8217;be, can ve gönülden inşâ edildi. O (Ka&#8217;be) tuğladan (yapılmış) Ka&#8217;bedir; bu Ka&#8217;be sırların Ka&#8217;besidir. O Ka&#8217;be insanların tavafı için (yapılmış), bu Ka&#8217;be ise Hâlik&#8217;ın nazarının tavaf mahalidir. O Ka&#8217;be&#8217;nin mimarı İbrahim Hâlil&#8217;dir, bu Kabe&#8217;nin mimarı Rabb-i Celil&#8217;dir. Onda Merve ve Safâ vardır, bunda mürüvvet ve vefâ vardır.Orası sıfatın yeri, burası zât-i tecelli yeridir&#8230;</span></p>
<hr />
<p>Her alçağa esen rüzgâr gibi hevesli olma; her çalı çırpıya sıçrayan ateş gibi yanıp tutuşma. Her soysuza temas eden su gibi her yöne akıp durma. Toprak ol ki liyâkat sâhibiyle bir arada bulunup kaynaşasın.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">|&#8230;Dünyayı görmüş geçirmiş bir sohbet arkadaşıyla laf dalaşına girme. Cebreden, üstün ve ezici sultandan çekin ve onun azıcık iltifatını dahi çok gör. Affedilmeye lâyık olan kimseden affını esirgeme. Kötülerle ağız birliği etme. Eğer mecaİin varsa sadakayla defet belâyı. Akıllı kişilerle gör işini. Güngörmüş yaşlılara hürmet et. İlim ve meslek öğrenmeyi ayıp görme. Yaptığını göründüğün gibi yap. Kimseye iftira arma. Sözü iyice düşünmeden söyleme ki gücenmesinler sana. Her iki dünyanın faydasını, bilenlerin sohbetinde bil. Ayıplananı uğursuz bil, Malın tümünü ikbal, verilmemiş harcı da talihsizlik ve vebal bil. Kendini bütün âlemden aşağı gör. Boş konuşmayı bütün fitnelerin başı bil. Dost gibi görünen düşmanı, dost bilme. Mutlak zenginliği kanaatte bil, Fesada rızâ göstermeyi cümle günahların başı bil.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Derdini derman olabilecek kimselere söyle. Derdini seni teselli edebilecek ilâcı elinde olan kimseye aç. Sırrını kadınlara söyleme. Hastaya, ahmağa, sarhoşa nasihat eyleme. İş ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, işin erbabı olmayanlara buyurma. Dürüstlüğün gerektirdiği bir ameldir düşüncesiyle dostlarının ayıplarını etrafa duyurma. Bir kimsenin hânesine vardığında, nefsinin dizginlerini eline alarak gözbebeklerine seyretme küstahlığının ruhsatını verme. İçinde bulunduğun zamanın insanlarını iyice ölçüp biçerek sınamadıkça dostluk bağlarıyla bağlanma; “Min cerrabe&#8217;İ-mucarrebü hüllet bihi&#8217;n-nedâmetü * Kim denenmişi denediyse pişman olacak.” ? damgasıyla pişman olarak dağlanma.</span></p>
<hr />
<p>|&#8230;Görmekle tanınmaz. Tanıdığın miktarca görürsün aslında. Bekâyı arıyorsan, bulursun fenâda. Bâki olanı arıyorsan, Yüce Allah&#8217;tır. Kurtulursan kendi benliğinden, ulaşırsın Allah&#8217;a. Fazlaca özür dilemek mürüvvetsizlik, özrü kabul etmemek fütüvvetsizliktir&#8230; |</p>
<hr />
<p>|&#8230; Eğer girmek istersen, kapı açıktır sana, Girmezsen de yoktur Hakk&#8217;ın ihtiyacı sana. Muhabbet çaldı kapıyı, mihnet seslendi içerden. Aşka daldırdım elimi, ne olacaksa olsun, Yokluk âlemi güzel şeydir. Nerede durursan dur, kimsin diyecek yoktur&#8230;)</p>
<hr />
<p>|&#8230;Beklemek tâkat gerektirir, yok ki tâkatimiz. Sabır ferâgat gerektirir, yok ki ferâgatimiz. Haramdır kulluk etmek Allah&#8217;tan başkasına. Kul ol sen O&#8217;na, köle olsun bütün âlem sana. Zamanın cevrinden ölmüş birini görürsen, ben oyum işte. Deryâların arasında bir susuz görürsen, ben oyum işte&#8230;|</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bulunduğun yerde haddini bilmezlik ve edepsizlik yapma. Her halde Müteâli Allah&#8217;ın hazır ve bilcümle ahvaline nazır oldugunu bil “Er-ricâlu kavvâmüne ala&#8217;n-nisâi &#8230; * Erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler&#8230;”hükmünü bozup işi gücü kervan yolu kesmek olan kadınları erkekler üzerine üstün ve hâkimiyeti altında kendisine tâbi olunan olmasını talep etme. Çağın tıyneti kötü alçak, aşağılık tabiatlı fırsatçı âdetleriyle huylanıp utanılacak âdi hareketlere alışmaktan sakın. Ahde vefâ göster. Fırsatı ganimet bil.</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Dec 2021 14:40:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret Ahvali]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İzz b. Abdisselâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Pekcan]]></category>
		<category><![CDATA[asr suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[insanın halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[varlıkların dreceleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25831</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzz B. Abdisselam v.660 Çev: Ali PEKCAN*** SUNUŞ MÜELLİF HAKKINDA Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24648 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg" alt="" width="365" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497.jpg 692w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" />İzz B. Abdisselam v.660</strong></p>
<div><strong>Çev: Ali PEKCAN***</strong></div>
<div></div>
<p><strong>SUNUŞ</strong></p>
<p><strong>MÜELLİF HAKKINDA</strong></p>
<p>Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları arasında Şihâbüddîn Sühreverdî (v. 632) ve Seyfüddîn Âmidî (v. 631) gibi önde gelen bilginler yer alırken, öğrencileri arasında ise, Şihâbüddîn Karâfî (v. 684), Ebû Şâme el-Makdisî (v. 665) ve İbn Halef Dimyâtî (v. 705) gibi otorite âlimler bulunmaktadır. Dımeşk&#8217;te (Şimdiki Şam kentinde) uzun müddet medrese hocalığı yapmıştır. Daha sonra Mısır&#8217;a gitmişaynı yönde çalışma ve faaliyetlerine devam etmiştir. Hem sıradan halk hem de ilmiye sınıfı nezdinde haklı bir şöhrete ulaşan İzz b. Abdisselâm, hayatı boyunca hakkı dile getirmekten sakınmamış, ulemânın taşıması gereken misyonu başarıy-la yerine getirmiştir. Özellikle fıkıh hükümlerinin hikmetleri ve gayelerine vukûfiyetiyle öne çıkmıştır. Onun bu sahada kaleme aldığı Kavâidü&#8217;l-Ahkâm fî Mesâlihi&#8217;l-Enâm adlı eser, onun bu yönünü açığa çıkarması bakımından önemlidir. Bunun dışında birçok eseri de bulunan müellif, cihad, mücâhede ve içtihâd dolu hayatını h. 660 (m. 1262) Kâhire&#8217;de tamamlamıştır. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin. Âmin.</p>
<p><strong>RİSÂLENİN ÇEVİRİSİ1</strong></p>
<p><strong>İNSANLARIN HALLERİ HAKKINDA</strong></p>
<p>&#8216;Âlimlerin Sultanı&#8217; lakabıyla meşhur büyük İslam bilgini İzz b. Abdisselâm (v. 660) şöyle der: Bu dünyada insanların çoğu zararda iken, geri kalanları kârdadır. Buna göre kârlı mı ya da zararlı mı olduğunu bilmek isteyen kimse, kendini Kur&#8217;ân ve Sünne-te arz etsin. Eğer kendinin, bu iki esasa uygun durumda olduğu kanaatinde hisse-derse kazançlı, değilse hüsrandadır.</p>
<p><strong>[ASR SÛRESİNİN FAZİLETİ] </strong></p>
<p>Nitekim Allah kazançlı çıkanları ve kaybedenleri haber vermiş, bunun bir ifadesi olarak &#8216;asr&#8217;a yemin etmiş, dört niteliği kendilerinde toplayan kimselerin dışında kalanların mutlak hüsranda olduklarını belirtmiştir.2</p>
<p><strong>Bu vasıflar şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>İman</p>
<p><strong>2-</strong>Sâlih amel</p>
<p><strong>3-</strong>Hakkı tavsiye etmek</p>
<p><strong>4-</strong>Sabrı tavsiye etmek.</p>
<p>Rivayete göre Sahâbîler, bir araya geldiklerinde Asr sûresini okumadan da-ğılmazlardı.3Sûredeki &#8216;el-Asr&#8217; dan ne murat edildiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bunun &#8216;salât-ı vustâ&#8217; (günün orta namazı) demek olan ikindi namazı olduğu söylendiği gibi, bilinen yüzyıl manasına olduğu da söylenmiştir.4</p>
<p>Yine aynı sûredeki &#8216;sâlihât&#8217; (sâlih amellerden)tan ne kastedildiği hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Kimi bilginler, bundan kastın farz olan emirler ol-duğunu savunurken, kimileri de sâlih ameller olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Sûredeki &#8216;hakk&#8217; kelimesine gelince, bunun Yüce Allah&#8217;ın kendisi olduğu be-lirtilmiştir. Buna göre mana: &#8216;hakk&#8217;ı (Yani; Allâh&#8217;a) taatte bulunmayı tavsiye ederler.&#8217;şeklinde olur. Bu sözcükten kastedilenin İslâm ve Kur&#8217;ân olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mana şöyle olur: &#8220;Onlar birbirlerine hakk&#8217;a ittibayı yani ona uymayıtavsiye ederler&#8217; Şu ayetlerde bu mana kastedilmiştir. &#8220;Rabbinizden size indirilen şeye ittiba edin!&#8221;5;&#8221;Rabbinden sana indirilene ittiba et!&#8221;6</p>
<p>Sûrede geçen &#8216;sabır&#8217; kelimesinin kapsamına, &#8216;taatlara sabır&#8217;, –ki bu sabra, masiyetlere karşı sabır da girer- girdiği gibi, &#8216;bela ve musibetlere sabır&#8217; da girebilir.</p>
<p>İşte bu dört esas ve özelliğin bir kimsede toplanması, oldukça önemli ancak zamanımızda az rastlanır bir durumdur.7İnsan, -yaptığı amellerin, söylediği sözlerin kötü ve çirkin olduğunu bildiği halde-, Allah&#8217;ın, sözü edilen nitelikleri taşımayan kimselerin hüsranda olduklarına dair üzerine yemin ettiği bu (dört) özelliği ken-disinde nasıl toplayacaktır! Zira nice isyankâr kimseler vardır ki, kendilerini ita-atkâr; nice haktan uzak kimseler vardır ki kendilerini hakka yakın zannederler.</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, (şer-i şerife) muhalif olduğu halde kendisini muvafık; nice itaatten çıkmış kimse, kendisini hakka son derece bağlı olduğunu zanneder. Nice hakka sırt çevirmiş kimse vardır ki, kendisini hakka yöneldiğini düşünür, nice haktan kaçan kimse vardır ki, hakkı aradığını iddia eder. Kimi cahiller kendilerini âlim, kimi korkaklar kendisini cesaretli, kimi mürailer kendilerini ihlaslı, kimi yoldan çıkmışlar, kendilerini doğru yolda, kimi körler kendilerinin gördüğünü, kimi dünyalık peşinde koşanlar da kendilerinin zahit olduğunu düşünürler! Bazı ameller vardır ki, mürailer, –kendi aleyhlerine olduğu halde- bu tür amel-leri kendilerine dayanak yaparlar.</p>
<p>Kimi taatler de vardır ki, -yasak olmasına rağ-men- başkalarına duyurup işittirtmek isteyenleri helake sürükler. İşte bütün bu durumların değerlendirilmesinde tek ölçü ve mihenk taşı şer-i şeriftir. Bu ölçü sayesinde kar ve zarar ortaya çıkar. Şeriat mizanında karlı çıkanlar, Yüce Allah&#8217;ın velisi ve dostudurlar. Bu sınıftaki kimseler de kendi aralarında dere-ce derecedirler. Bunların içerisinde en üst mertebede olanlar, peygamberler olup, daha sonra sırasıyla diğerleri gelirler. Dereceler yukarıdan aşağıya doğru azalarak belirlenir. Bu mizanda tartıları eksik çıkanlar ise, hüsranda olanlardır. Onların tartı-daki hafiflikleri birbirinden farklıdır. En hafif gelenler kâfirlerdir. Mizanda tartıları hafif gelenler de daha üst düşük dereceden daha az düşük dereceye doğru bir sıra-lamaya girerler. Bunların en üst düşüğünü ise küçük günahların en küçüğünü işleyenler oluşturur. Eğer sen, havada uçan, su üzerinde yürüyen, gaybden haber veren, sonra da –helal kılıcı bir sebep yokken- şer-i şerife muhalif amelleri işleyen, mubah kılacak bir neden olmadığı halde vacip olan amelleri terk eden birisini görürsen, bil ki o kim-se, Yüce Allah&#8217;ın cahilleri imtihan için tayin ettiği bir şeytandır. Bu, Allah’ın, dalalette kalanlar için sapıtma vasıtası yaptığışeylerden uzak değildir. Nitekim Deccâl de –sapıkları denemek amacıyla- insanları öldürüp diriltmektedir. O harap bir yere gelecek, hazinesi de arı beyinin takibi gibi ardından gelecek. Deccalın yanında, insanların görmesi için cennet ve cehennem bile hazır edilmiştir. Halbuki, onun cenneti, cehennem; cehennemi de cennettir. Öte yan-dan o, yılan çıyan yer, sapkınlığı konusunda cahillerin kendisine uymaları için kendini ateşe bile atar.8</p>
<p><strong>VARLIKLARIN DERECELERİ</strong></p>
<p>Cevherler ve cisimlerin tamamı zatları bakımından eşit iken, aralarındaki üstünlük; sıfatları, özellikleri, üstün ve faziletli niteliklere nispetleri itibariyledir.</p>
<p><strong>VARLIKLAR ARASINDAKİ DEĞER VE ÜSTÜNLÜK İKİ TÜRLÜDÜR </strong></p>
<p><strong>A-</strong>Cansız varlıklar arasındaki üstünlük Buna göre mücevher, altından; altın, gümüşten; gümüş, demirden üstün olduğu gibi, ışık, karanlıklardan; saydam olanlar, olmayanlardan; ince ve latif olan şeyler, kalın ve yoğun olan şeylerden; aydınlatıcı olan karanlık oluşturandan, güzel çirkinden daha üstündür.</p>
<p><strong>B-</strong>Canlılar arasında üstünlük Bunlarda aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar:</p>
<p><strong>1</strong>-Şekil ve görünüş bakımından güzel olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Beden ve cisim bakımından güçlü olanlar. [Bu güçler, çekme, tutma, itme, mücadele edebilme (çekişme), cihada, kıtale ve ağır şeyleri taşımaya güç yetirme, gibi nitelikte olurlar]</p>
<p><strong>3-</strong>Hayra götüren, şerden uzaklaştıran sıfatlar. [Mesela, gayretli olma, haya (utanma), şecaat (cesaret), hilim (ağırbaşlılık/yumuşaklık), teennî ile hareket etme ve cömertlik gibi.]</p>
<p><strong>4-</strong>Akıl ve (zekâ).</p>
<p><strong>5-</strong>Duyular.</p>
<p><strong>6-</strong>Sonradan öğrenilen bilgiler:</p>
<p><strong>a-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın varlığı; onun zati, selbî (sübûtî) ve sıfatları hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>b-</strong>Peygamberlerin gönderilişi, onların verdikleri haberler ile kitapların indi-rilişi hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>c-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın beş temel esas -ki bunlar; vaciplik-haramlık-mekruhluk-mendupluk ve mübahlıktır- ile bu beş esasın şart ve manilerine dair koyduğu hü-kümleri bilmek.9</p>
<p><strong>7</strong>-Yukarıdaki bilgi kaynaklarından meydana gelen haller. Mesela, korku, ümit, utanma, tevekkül, yüceltme ve büyük sayma gibi.</p>
<p><strong>8-</strong>Emir ve nehiy konusunda Yüce Allah&#8217;a itaat etmek.</p>
<p><strong>9-</strong>Yine Yüce Allah&#8217;ın, bu bilgi, hal ve taatlere karşı verdiği uhrevî lezzet ve sevinçler, cismânî ve rûhânî hazları oluştururlar. Örneğin, Allah&#8217;ın olası azabın-dan güvende olmak, ona yakınlık ve ünsiyette bulunmak, onun selâmını ve kela-mını işitmek, daimî hoşnutluk ile müjdelenmek ve elem verici azaptan kurtularak Rab Teâlânın kerîm cemâlini seyretmek gibi.10Bu sözü edilen faziletlerin bazıları diğerlerine göre daha üstündür. Bu ne-denle, kim bu faziletlerle donanmış ve bezenmiş ise, işte o kimse yaratıkların en hayırlısı konumuna yükselmiştir. Bu faziletli sıfatların içerisinde en değerli olanı marifetullah denilen bilgiyi elde etmek, (ahirette) Yüce yaratıcının cemalini gör-mektir.</p>
<p>Melekler arası fazilet sıralaması da, onların yapısında bu sıfatların bulu-nup-bulunmamasına bağlıdır. Bu konuda iki melek aynı seviyede iseler, o zaman bunlardan birinin diğerine üstünlüğü söz konusu olmaz. Yine aynı şekilde, insan ile melek, bu belirtilen husus konusunda eşit sevi-yedeler ise, önceki durumla aynı niteliği taşırlar. Ancak, insan bu üstün vasıflar-dan bir nitelikle ötekinden daha önde ise bu durumda o, daha üstün bir düzeye gelmiş demektir. Bunun tersi de aynı hükmü alır.</p>
<p><strong>FAZİLET VE ÜSTÜNLÜK, SADECE KEMÂL (İDEAL) VASIFLAR İLE SINIRLIDIR </strong></p>
<p>Kemâl (olgunluk/tamlık), ya meârif (bilgiler), hâl ve taatler şeklinde, ya da haz ve lezzet alma biçiminde meydana gelebilir. Bunun bir sonucu olarak Yüce Allah, velî ve nebîlerin bedenlerine, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir gönle ve zihne gelmeyen (bilinmedik) bir ihsanda bulunduğunda; bunun yanı sıra onların ruhlarını da kâmil manada bilgiyle donattığı, peş peşe gelen gü-zel hallerle onları bezediği, kendisine bakmayı ve kendisinden hoşnut olmayı bir lütuf olarak verdiği zaman, meleklere nereden bu tip nitelikler ihsan edilecektir?</p>
<p><strong>[RUH VE BEDENİN BİRBİRLERİNE KARŞI KONUMLARI]</strong></p>
<p>Şu hususu da bilmelisin ki, cesetler ve bedenler, ruhların meskeni duru-mundadırlar. Bu yüzden mesken ile onda ikamet edende çeşitli nitelikler bulunur. Meskende yaşayan kimse, içinde yaşadığı bu meskenden daha değerli olabildiği gibi, bunun tersi de mümkündür. Ya da bu iki şey değer bakımından eşit seviye-dedirler. Eğer bu şeref meskende yaşayan kimseye ait ise, meskenin değersizliğine önem verilmez. Şayet bu değer, yaşayan kimseye değil de meskene ait ise, ikamet edene bunun hiçbir yararı dokunmaz. Bir daha söylemek gerekirse, bedenler ruh-ların yaşadığı ve iskân ettiği bir mesken konumundadır.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ DAHA DEĞERLİDİR?]</strong></p>
<p>Öteden beri insanlar bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Eğer, bir kimse, değer bakımından ruhları taşıyan bedenleri ölçü alırsa o zaman meleklerin beden-lerinin, -yapılarında kötü ve değersiz karışımlar bulunduğundan dolayı- insanların bedenlerinden kesinlikle daha değerli ve daha üstün olduğu sonucuna varabilir. Bir başkası da, bedenlerin ruhların barınağı olduğu hususunu bir an için göz ardı ederek, sadece ruhları bakımından insanları ve melekleri bir değerlendir-meye tabi tutarsa, o zaman nebîlerin ruhları meleklerin ruhlarından daha değerli-dir, diyebilir.</p>
<p><strong>[PEYGAMBERLER MELEKLERDEN ÜSTÜNDÜR] </strong></p>
<p>Peygamberlerin ruhları meleklerin ruhlarından şu açılardan üstün tutul-muştur:</p>
<p><strong>1-</strong>Peygamberlik (görevi). Elçi Meleklerin sayısı son derece az olduğu gibi, bunlar bir tek nebiye elçi olarak gelirler. İnsan peygamberler ise, tek bir topluluğa geldiği gibi bütün insan-lığı irşat için de gönderilebilir. Yüce Allah o toplumlara, bu peygamberler aracılı-ğıyla hidayet etmiştir. Yaptıkları tebliğin ecrini aldıkları gibi, hidayetine aracıolduğu kimselerin ecrinin bir mislini de alırlar. Bütün bunlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Allah yolunda cihat etmek.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünya hayatının sıkıntı ve musibetlerine karşı sabretmek. [İşte bu husu-su, şu ayet dile getirir. &#8220;&#8230;Allah sabredenleri sever&#8230;&#8221;]11</p>
<p><strong>4</strong>-Acısıyla tatlısıyla kadere rıza göstermek.</p>
<p><strong> 5-</strong>Bir de, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek suretiyle Allah’ın kulla-rına fayda sağlamak. Bütün bu hususlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>6-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı, gözün görmediği kula-ğın işitmediği nimetlerdir ki, bunlar özü itibariyle önceden bilinmeyen üstün değerleri içinde barındırırlar. Bu da melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>7-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı ünsiyet, rıza ve Allâh&#8217;ın cemâlini görmek gibi rûhânî nimetlerdir ki, bunlar melekler için söz konusu de-ğildir. Eğer, &#8216;Melekler gece gündüz hiç aralık vermeden hep tesbihatta bulunur-ken, peygamberler zikirlerine bazı zamanlar ara veriyorlar, örneğin uyuyorlar&#8217; denilirse, Ben de derim ki: Peygamberlerin tesbihatlarına bazen ara verdikleri hususu doğrudur. An-cak, onlar, bu dönemde de (boş durmaz) mutlaka rablerini senâ ederler. Tesbihat-tan daha önemli ibadet ve taatlerle meşgul olurlar. Uyku onların bedenlerine has bir durum iken onların kalpleri ise hiç uyumaz daima uyanıklık halinde olur. Ahirette de peygamberler, nefes alır gibi tesbihte bulunma konusunda meleklere eşit olacaktır.</p>
<p><strong>8-</strong>Bilgi edinme yolları adem oğluna hastır. Zira Yüce Allah eşya ve varlıkla-rın isimlerini (Âdem aleyhisselâm&#8217;a) ilham yoluyla öğretmiştir. Aynı zaman da (kendisi ile ilgili) daha önceden bilmediği birçok faydalı konuyu da bu yolla ken-disine öğretmiştir.</p>
<p><strong>9-</strong>Öte yandan Yüce Allah, meleklere, Âdem&#8217;e (saygı) secdesinde bulunma-larını emretmesi de insanoğluna özgü bir fazilettir. Zira kendisine secde edilen, secde edenden daha üstün ve değerli konumdadır. Kısaca Melekler, asla peygamberlerden üstün değildirler. Ancak birisi haya-len ve vehme dayalı bir kuruntu ile bunun tersi bir sonuca varırsa o başka!&#8230; Zira nice hayal ve vehme dayalı yerleşik bazı ön kabuller vardır ki, aslında durum bu-nun tam tersinedir. Örneğin birisi, iki şahsı bir takım taatlerde bulunduğunu zahiren bunlardan birinin diğerinden üstün olduğunu zanneder, ancak diğer şa-hıs, marifetleri ve bir takım (güzel) halleri içeren az ama kaliteli ibadetlerde bulu-nur, işte bu şahıs birçok bakımdan diğerinden üstün durumdadır. Daha arif olan kişinin az ameli, daha az arif olan kişinin çok amelinden daha hayırlıdır. Yüce ve kemâl vasıfları düşünerek senada bulunan birisi ile gaflet içerisin-deki bir kalple sadece diliyle senada bulunan arasında çok fark vardır. Nitekim şöyle söylenmiştir.</p>
<p>Yüce Allâh&#8217;ın celal ve cemal sıfatlarını aklında tutarak O&#8217;nu öven bir kim-senin durumu ile kalpleri gafil olduğu halde dilleriyle Allâh&#8217;ı zikredenlerin duru-mu bir olur mu? Şiir: Sürme çekilen göz, doğuştan sürmeli göz gibi değildir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, üstün hallerin, hiçbir gayret gös-termeden sadece sözde marifeti anmakla, dile getirmekle kazanılması da müm-kün olmaz. Eğer, &#8216;Tamam, diyelim ki, faziletlerin çoğunun da meârif ve hallerin değe-rinden kaynaklanmasına karşın, yine de sözünü ettiğiniz sebeplerden dolayınebîlerin meleklerden daha üstün olduğunu, onların bedenlerinin de meleklerin-kinden daha değerli olduğunu, kabul ettik. Peki, durum böyle iken yine siz, niçin nebîlerin bu hususta da meleklerden daha üstün olduğunu söylersiniz?&#8217; denilirse, Biz de cevaben şöyle deriz: Sözünü ettiğiniz durumların şu hususları da ihtiva ettiğini söylemek mümkündür.</p>
<p><strong>1-</strong>Melekler ve nebîler, meârif ve ahvâl bakımından eşit olsalar bile, nebîler cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi hususlardan dolayı meleklerden daha üstündürler.12</p>
<p><strong>2-</strong>Nebîler, meârif ve ahvâl bakımından meleklerden üstün olabilir. Buna cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi üç husus daha eklenebilir. İşte bu üç şey bakımından peygamberler meleklerden üstündür-ler.</p>
<p><strong>3-</strong>Sözü edilen meârif ve ahvâl gibi artı nedenlerden dolayı melek, nebîden üstün olabilir. Ancak nebî, her ne kadar melekler, beden bakımından kendilerin-den daha üstün olsalar da sözü edilen üç nimet ve kendine özgü ibadetleri nede-niyle onlardan daha faziletli olurlar. Çünkü bedenler (ruhların) meskenleridir. Hâlbuki asıl şeref, meskene değil, o meskende ikamet eden kimseye aittir. Bir başka deyişle itibar meskene değil, onda kalan kimseyedir. Nitekim peygamberler, annelerinden üstün olmalarına karşın (dünyaya gelmeden önce zorunlu olarak) onların karnında iskân etmişlerdir.13</p>
<p><strong>Şiir:</strong> ‘Isâm&#8217;ın kendisi, ‘Isam&#8217;ı (bele takılan kayışı) şereflendirdi.14</p>
<p>Mesîh (Îsâ)&#8217;in ruhu Meryem&#8217;in bedeninden daha üstün ve değerlidir. İbrâhim&#8217;in ruhu annesinin cesedinden daha üstündür. Yine, Rasûlullâh &#8216;ın ruhu, annesinin bedeninden daha faziletlidir.</p>
<p>Müminlerin çocuklarından kâfir olanlar, yaratıkların en kötüleridir. Bu tip kimselerin ceninlerinin kaldığı anne karnı onların şahıslarından daha değerlidir. Örneğin bir mümin kadın bir kâfir çocuğa gebe olsa, o annenin bedeni, olacak çocuktan daha faziletlidir. Çünkü ruh olarak o, en aşağılık sıfat olan göklerin ve yerin rabbini inkârı kabul etmiştir.</p>
<p><strong>[RÛHUN BEDENDEKİ YERİ HAKKINDA] </strong></p>
<p>Eğer, &#8216;Rûh, bedenin neresinde bulunur?&#8217; diye sorulursa, cevaben şöyle de-riz: İnsan bedeninde iki rûh bulunur. Bunlardan birincisi &#8216;Yakaza rûh&#8217;u olup, Allah Teâlâ&#8217;nın adeten üzerinde hü-küm icra ettiği &#8216;uyanık olma&#8217; vasfı taşıyan ruh budur. Bu ruh bedende bulunduğu zaman insan uyanıklık halinde demektir. Bu ruh bedenden ayrıldığı zaman in-sanda &#8216;uyku&#8217; denen olgu meydana gelir ki, işte cesetten ayrıldığı zaman çeşit çeşit rüyaları gören ruh ta bu ruhtur. Eğer insan rüyasında kendini göklere çıkmış görürse, bu görülen rüyanın sâlih bir rüya olduğunu gösterir. Çünkü şeytanlar bu yüksek semalara çıkamazlar. Eğer insan kendini göklerde (gezinip dolaşırken) görmez de aşağılarda bir yerlerde görürse, bu rüyanın, şeytanlar tarafından ilkâ edilen bir nitelik taşıdığını gösterir. Daha sonra bu ruh tekrar önceden bulunduğu bedenine dönerse, insan hemen eski hali olan uyanıklığa geçer. Sözü edilen ikinci ruh, (yaşama ve diriliği gösteren)&#8217;hayat ruhu&#8217;dur. Bu ruh bedende bulunduğunda insan hayatta olur. Ondan ayrıldığında ise ölüm denilen olgu meydana gelir. Bu ruh tekrar bedene dönerse hayat yeniden başlamış olur. İşte sözünü ettiğimiz ruhların bedendeki yerini –Yüce Allah&#8217;ın kendilerine il-ham ederek bildirdiği kimselerin dışında- hiçbir kimse bilemez. Bu ruhlar, anne kar-nındaki iki cenin gibidir. Bazen de insanın içinde üçüncü bir ruh bulunur ki, buna &#8216;şeytan ruhu&#8217; demek mümkündür. Bu ruhun bulunduğu yer göğüstür. (sadır) İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;&#8230;ki o, insanların göğüslerinde, onlara vesvese verir&#8230;&#8221;15Öte yandan bununla ilgili olarak sahih bir hadiste de şöyle bir ifade yer alır. &#8220;Bir kimse &#8216;hâ&#8217; &#8216;hâ&#8217; diye esnediği sırada Şeytan onun içinde/karnında ona güler.&#8221;16 Bir başka hadiste geldiği üzere, &#8220;&#8230;İnsana bir meleğin dürtmesi17 olduğu gibi bir de şeytanın dürtmesi vardır&#8230;&#8221;18</p>
<p>Kelamcılardan biri şöyle demiştir: “Görünen o ki, ruh kalbin yakınındadır. Buna göre ruhun kalpte olması uzak bir ihtimal değildir.” Benim düşünceme uy-gun düşen de bu görüştür. Dolayısıyla, meleğin, iki ruhun bulunduğu yere girmesi mümkün olduğu gibi, şeytanın da buraya girmesi pekâlâ mümkündür. Ayrıca bu sözü edilen ruhların, aslında, değerli ve değersiz sıfatlardan kendisine uygun olan-ları üzerinde barındıran tek bir cevher olmaları da söz konusu olabilir. Yine, bu ruhlardan her birinin gören, duyan, isteyen, güç yetiren, bilen, konuşan ve diri olan bir beden olması da mümkündür. Bu durumda bu ruhlar, diri bir karında az diri bir canlı (cismin) içinde bulunan tam bir varlık halinde demek-tir.</p>
<p>Yani işiten bir varlığın içinde işiten, gören bir varlığın içinde gören, bilen bir varlığın içinde bilen, güç yetiren bir varlığın içerisinde güç yetiren, isteyen bir varlığın içinde isteyen, konuşan bir varlık içerisinde konuşan bir başka canlışek-linde olabilir. [Ruhun bir canlı bir varlığın içerisindeki durumu gibi olur.] Böylece yüce Allah âdetini şöyle icra eder: Beden bir şeyi gördüğü zaman ruhu da görür. Beden bir şeyi işittiği zaman ruhu da hemen işitir. Beden bir şeyi idrak ettiğinde ruhu da hemen o şeyi idrak ediverir. Ruhların tamamının nûrânî, latîf ve şeffâf varlıklar olması da mümkündür. Şeytan ve cinlerin dışında özelikle meleklerin ve müminlerin ruhlarının bu şekilde olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Ruhların bedende olduğunu ifade eden ayetlerden biri de şudur. &#8220;Hele can boğaza dayandığı zaman, işte o vakit siz bakar durursunuz.&#8221;19Hayat ruhunun varlığına şu ayet delalet eder. &#8220;Deki; Sizin canınızı, görevli ölüm meleği alır.&#8221; 20</p>
<p>Bir başka ayette şöyledir: &#8220;Eğer görüşünüzde sadık iseniz (çıkan) ruhu geri döndürün!&#8221;21 Bu hususa işaret eden bir hadis-i şerif şöyledir: &#8220;Ruh bedenden ayrıldığında, onu gözler takip eder.&#8221;22Müfessirler, âyetteki &#8220;Can boğaza ulaştığında&#8221; bölümünde kastedilen bedendeki ruh olduğunda ittifak etmiş-lerdir. Konuya ilişkin diğer âyetler de şunlardır: İnsanın yaratılışı bağlamında Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Onu düzenleyip şekle soktuktan sonra ruhumdan üfledim!&#8221;23 &#8220;Ona ruhu-muzdan üfledik!&#8221;24 Bunun takdirî anlamı; &#8220;Onun bedenine/cesedine ruhumuzdan üfledik!&#8221; demektir. Hayat ve yakaza ruhlarına işaret eden bir ayette şudur: &#8220;Allah, insanın ruhunu onun ölümü anında alır.&#8221;25</p>
<p>Bu ayetin bu bölümü-nün takdiri anlamı; &#8220;&#8230;Bedenlerinin ölümü sırasında&#8230;&#8221; şeklindedir. &#8220;&#8230;Ölmeyenin de uykusunda iken canını alır.&#8221; Bu bölümün takdiri manası ise,&#8221;Uykudaki iken ölmeyen bedenin ruhunu alır.&#8221; şeklinde olur. Bu âyetinin deva-mının takdiri de şöyle belirlenmiş olur. &#8220;Ölümüne hükmettiği ruhları tutarak onların bedenlere girmesini engeller. Diğer ruhları da (almadan) onları salıverir. [İşte sözü edilen bu ruh, yakaza ruh denilen ruh çeşididir.] Tâ ki, onlar için belirlenmiş ölüm anına varıncaya kadar&#8230;&#8221; İşte bu sırada hayat ve yakaza ruhları cesetlerden alınıp kabzedilir. Hayat ruhları asla ölmezler. Diri ve canlı olarak semâya yükseltilirler. Bunlar içerisinde bulunan kâfirlerin ruhları yukarıdan aşağı atılır. Bu ruhlara sema kapıları açılmaz. Göklerin kapıları, –Yüce Allah&#8217;a arz edilinceye kadar- sadece mümin ruhlara açılır. Ne mutlu bu ruhlara!</p>
<p><strong>[KABİR HAYATI SIRASINDA RUH NEREDE BULUNUR?]26</strong></p>
<p>Kabirde iken ruhlar, (önceden içinde bulundukları) bedenden ayrı olarak sevaplarla nimetlendirilmiş ya da ceza ile azaplandırılmış bir şekilde bulunurlar. Bu şekildeki durumları birinci sûra üfürülünceye kadar sürer. Ölen müşrikler ise, burada, sûra üfürülünceye kadar azap görmezler. Ancak onlar: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir&#8221;27 di-yerek hayıflanırlar. Sonra, ölü kabirde iken yakaza ve hayat ruhları, Münker ve Nekir&#8217;in sorgu-laması için onun cesedine geri iade edilir. Diriliş (ba&#8217;s) ve toplanma (nüşûr) zamanıyaklaşınca yakaza ruhu tekrar kabzedilir. Böylece kırk yıl kadar uyurlar. Sûr&#8217;a üfürülünce yakaza rûhu tekrar bedenlere geri döner. İşte kâfir olan kimseler, bu sırada: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir?&#8221; 28diye sorarlar. [Yani, yattığımız yerden bizi kim uyandırdı? diye.] Melekler (ya da müminler) kendilerine şöyle derler: &#8220;İşte Rahmân olan Allâh&#8217;ın size olacağını vaat ettiği, onun elçilerinin de olacağından haber verdikleri ba&#8217;s (diriliş) budur!&#8221; derler. İslâm âlimleri rûh&#8217;un berzâh29 âleminde kabrin neresinde bulunduğu konu-sunda farklı görüşlere sahiptirler. Şehitlerin ruhlarına gelince, Allah Teâlâ bu ruhla-rı yeşil renkli (cennet) kuşların(ın) karnında iskân ettirir.30 Bu kuşlar, cennet meyvelerinden yer, onun nehirlerinden içerler. Sonra da Arş&#8217;ın altında asılı kandi-limsi (ışık saçan) yerlere giderek oraya tünerler. Âlimlerden bir grup, ruhların kabirlerin etrafında bulunduğunu söyler.</p>
<p>Bu-na delil ve dayanak olarak ta Hz. Peygamber &#8216;in, kabirleri ziyarete gitti-ğinde onlara selam verdiğini, ashabına da bunu emrettiğini gösterirler. Nitekim Efendimiz kabir ziyaretinde, &#8220;Mü&#8217;min ve Müslüman diyarın sâkinleri selâm size!&#8221; 31 diyerek, orada bulunanları selamlamıştır. İnsanlar arası örfte ehl-i dâr, bir evde veya o evin etrafında konaklayan kimselere verilen bir isimdir. Bu âlimler, Rasûlullah&#8217;ın kabir azabından Allah&#8217;a sığınmayı emredişi ile bir defasında iki kişinin kabrine uğrayıp: &#8220;Bu iki adam, çok ta büyük sayılmayan bir davranıştan32 dolayı azap görmekte-dirler&#8230;”33demesini bu hususa ikinci delil olarak gösterirler. Bu hadis de gösteriyor ki, ruhlar, kabirlerin çevresinde değil, bizzat onun içinde bulunmaktadırlar. En sağlam görüş de budur. İşte bu yüzden Hz. Peygamber şöyle buyurmuş-tur: &#8220;(Mü&#8217;min bir kul kabre konulduğu zaman), kabir, (onun) rahat etmesi için genişletilir. Ba&#8217;s (yeniden diriliş) gününe kadar kabri yeşillikle doldurulur.&#8221;34Peygamberlerin bedenlerinin göğe yükseltildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu sabit değildir. Bir grup ta, kâfirlerin ruhları Yemen&#8217;de bulunan Ber(a)hût adı veri-len35 bir kuyuda olduklarını söyler. Ancak, Sünnet ve hadis onların bu görüşlerini reddetmektedir. Zira Hz. Peygamber , (mü&#8217;minlere) kabir azabından Al-lah&#8217;a sığınmayı emretmiş ve şöyle demiştir: &#8220;Birbirinizi gömmeyi bırakacağınızı bilmeseydim, ölülerin kabirlerinde gör-dükleri azabı size duyurması için Allah&#8217;a dua ederdim!&#8221;36Kabirde iken Mü&#8217;minlerin cesetleri, Âdem &#8216;in şeklinde, yani, göğe doğru altmış zira&#8217; boyunda olur. Nitekim şair şöyle demiştir: O diyar bildik bir diyar değil, o çadır da bildik bir çadır değil.</p>
<p><strong> [DÜNYA VE AHİRETTEKİ YARARLAR VE ZARARLAR]</strong></p>
<p>İnsanların en mutlu olanları, ahirete ilişkin maslahatlarını dünyaya ait maslahatlara tercih edenlerdir. Çünkü ahiret daha kalıcı ve da değerlidir. Bunun yanı sıra onlar, âhirete ait mefsedetleri ortadan kaldırmayı, dünyevî mefsedetlerin giderilmesine de tercih ederler. Çünkü ahirete ait mefsedetler, dünyaya ilişkin mefsedetlere göre daha kötü ve daha süreklidirler. Bir de şu hususu belirmek gerekir ki, ahirete ilişkin maslahatlar ve mefse-detleri, dünyevî maslahat ve mefsedetlerle karşılaştırarak (benzer ya da aynı say-mak) mümkün değildir. Kim maslahatların celbi, mefsedetlerin def&#8217;i hususunda dünyayı, ahirete tercih ederse, aldanıp kaybetmiş olur. Çünkü ahiretin maslahatları saf ve katışık-sız olup, ona hiçbir mefsedet bulaşmamıştır. Oranın mefsedetleri de o kadar saf ve katışıksızdır ki, ona hiçbir maslahat karışmamıştır.</p>
<p>Dünyaya gelince, oradaki maslahatların, mefsedetlerden tamamen ayrıl-ması oldukça güçtür. Zira burası gam, keder ve hüzün yurdudur. Ayrıca bize, varlıkların ahiretteki şaki olmaları durumunda onların halleri-nin, insan ve cin şakilerinin durumu gibi olduğuna dair hiçbir bilgi ulaşmamıştır. [Yani ahiret deki kötü durumlar, dünyaya göre daha da ileri derecededir.] Durum, ahiretteki mutluluk bakımından da aynen geçerlidir. [Oranın mutluluğu dünyadakine asla benzemez.] Öyleyse, amel edenler, işte bu sonsuz nimet ve mutluluğu elde etmek için çalışsınlar, onu elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar! Şöyle bir soru yöneltilebilir: Cebrâil , Hz. Peygamber &#8216;e Sahâbeden Dihyetü&#8217;l-Kelbî&#8217;nin su-retinde geldiğinde onun ruhu nerede olur? Dihye&#8217;nin bedenine benzeyen bir be-dende mi yoksa kendisi için yaratılan altı yüz kanadı bulunan bedende mi? Eğer ruh büyük olan bedende ise, o zaman Hz peygambere gelen ne ruh ne de beden bakımından Cibrîl değildir. Eğer ruh, Dihye&#8217;ye benzeyen beden de ise, bu durumda altı yüz kanadı olan beden, insanlardan birinin ruhu bedenden ayrıldığı zaman bedenin ölmesi gibi ölür mü? Yoksa ruhsuz olarak yaşamaya devam eder mi? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: İlk bedenden ayrılması o bedenin ölmesini gerektirmez. Zaten bu, uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü ruhların ayrılmasıyla bedenlerin ölmesi aklî bir zorun-luluk değildir.</p>
<p>Bu, yalnızca, Allâh&#8217;ın insanların ruhunda uyguladığı genel-geçer bir âdetidir. Cibril&#8217;in bedeni hayatta kalır. Bu durumda onun bilgi ve taatlerinden bir şey de eksilmez. Onun ruhunun ikinci bir bedene intikali, şehitlerin ruhlarının yeşil kuşların bedenlerine intikali gibidir. Şehitlerin ruhlarının intikali, tenâsüh37ehlinin görüşlerine benzer. Eğer, &#8216;İnsana, güzel sûretinden dolayı sevap verilmez. Çünkü sûret, biçim ve şekil, insanın kendisinin belirlediği bir özelliği ve kazanımı değildir. Bütün bunları belirlemek kendi elinde değildir. İnsana, yine aynı şekilde aklından, hayra çağıran, kötülükten sakınan erdemli doğasından dolayı da sevap verilmez. Sevap ve ecir, sadece kazanılmış fiillerden dolayı insana verilmiştir. İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;Gerçekten siz, sadece yaptıklarınızın kaşlılığını göreceksiniz.&#8221;38 Hâlbuki yuka-rıda sözü edilen sıfatlar, insanın bizatihi amelleri olmadığı gibi, teklif (dini ve ahlâkî sorumluluk) de bunlarla ilgili değildir. Zira buna da gücü yetmez zaten. Bütün bunları belirttikten sonra şöyle bir soru yöneltebilir miyiz? &#8220;Peki, bir pey-gamber, nübüvvet ve risâlet görevinden dolayı sevap elde eder mi?&#8221; Buna şöyle cevap veririz.</p>
<p>Rasullük (sadece elçilik) değerli bir sıfat olup, bundan dolayı kendisine se-vap verilmez. Sevap, sadece risalet görevini eda etmekten dolayı verilir. Nübüvve-te sevap verilir mi? Bu konuda âlimler farklı görüşlere sahiptirler. &#8216;Nebî Allah&#8217;tan aldığı şeyleri insanlara bildirendir&#8217; görüşünde olanlara göre nebî, bundan dolayısevap alır. Çünkü bu, onun fiilidir. Eş&#8217;arî mezhebinin görüşünde olup, &#8216;Nebî, Allâh&#8217;ın kendisine bazı şeyleri bildirdiği kişidir&#8217; diyenlere göre nebî, Allâh&#8217;ın kendi-sine bir şeyler bildirmesinden dolayı sevap almaz. Çünkü bu, nebî&#8217;nin kendi fiili değildir. Nice şerefli nitelikler vardır ki, kişi bundan dolayı sevap almaz. Örneğin, kişinin kendi çabasının sonucu olamayan ilhamlar ve sıfatların en yücesi olan, Yüce Allâh&#8217;ın cemâline bakmak gibi ki, kişi bunlardan dolayı herhangi bir sevap ve ecir almaz. Eğer, &#8216;nübüvvet mi yoksa risalet mi? daha üstündür?&#8217; diye sorulursa, ceva-ben şöyle deriz: Nübüvvet, risâletten üstündür. Çünkü nübüvvet, sadece Yüce Allah&#8217;a has ve ait olan şeylerden yani; celal ve kemal sıfatlarından haber vermektir. Zira bu olgu iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilintilidir. Risalet ise, bir hususu sadece kullara bildirmekten ibarettir. Dolayısıyla nübüvvet görevinden daha düşük düzeydedir. Bir de sadece bir yönüyle Yüce Allah&#8217;la ilişkilidir. Diğer yönüyle kullarla ilgilidir.</p>
<p>Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür. O da, &#8216;iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilgili olan, sadece bir yönüyle ilgili olandan efdaldir.&#8217; Dolayısıyla nübüvvet, risâletten daha üstündür. Nitekim yüce Allâh&#8217;ın Hz. Musâ&#8217; ya söylediği; &#8220;Ben âlemlerin rabbi olan Allâh&#8217;ım!&#8221;39 sözü, &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221;40 sözünden önce gelmektedir. Yüce Allah &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221; sözünden önce söylediklerinin tümü nübüvvettir. Bundan sonra emrettiği tebliğ ise, risâlettir. Nübüvvet, son tahlilde &#8216;ilâh&#8217; ve ona vacip olan sıfatları tanıtma ile ilintili iken, (yani sadece Yüce Allah&#8217;la ilgili iken) risâlet; Allah Teâlâ&#8217;nın Rasûlüne, kulla-rına iletmesi için bir takım emir ve nehiyleri bildirmesi olgusuyla ilintilidir. İşte bu yüzden Yüce Allah, Cebrâil aracılığıyla Rasûlullah&#8217;a, &#8220;Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku! Şüphesiz dönüş rabbinedir&#8221;41 diye söylediğinde bu sözler nübüvvet ol-muştur. Allah ona okumayı emretmiş; rubûbiyyeti, her şeyi kendisinin yarattığı-nı, insanı da &#8216;alak&#8217;tan yarattığını, kalemle yazı yazmayı öğrettiğini, kulların tü-münün dönüşünün kendisine olduğunu bildirmiştir. Bunların tamamı nübüvvet-tir. Aslında risâlet (peygamberlik) görevi, Cebrail&#8217;in, Hz. Peygamber’e gelip, &#8220;Ey Örtüsüne bürünen kalk ve uyar!&#8221; dediği andan itibaren başlamıştır.42Yüce Allah&#8217;ın, Mûsâ (a.s.)’ya; &#8220;Ben senin Rabbinim!&#8221; diyerek, ona rubûbiyeti, bulunduğu yeri temizlemesini gerektiğini öğretmesi; huzurunda edepli olmasınısağlamak için ayakkabılarını çıkarmasını ve vahyedilenlere kulak vermesini em-retmesi; kendisini risâlet ve nübüvvet görevi için seçtiğini bildirmesinden sonra;</p>
<p>&#8220;Benden başka ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni hatırlamak (zikir) için na-maz kıl&#8221;43 buyurması da böyledir. Ayrıca, herkesin yaptığının karşılığını göreceği kıyamet vaktinin geleceğini bildirmiştir. Nitekim bunu da Peygamber Efendimi-ze: &#8220;Şüphesiz dönüş rabbinedir.&#8221; ayetiyle bildirmiştir. Yüce Allâh&#8217;ın, Hz. Mûsâ&#8217;ya bu ayetlerden sonra buyurdukları ise nübüvvettir. O&#8217;nun (c.c.) &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o azdı&#8221; sözü risâlet (görevin)in başlangıcıolmaktadır. Hiçbir kimse üstün tutma ya da eşit sayma ölçütlerine vakıf olmadan bir kimseyi başka birinden üstün tutamadığı gibi eşit olduklarını da ileri süremez. Peygamberlerin ve meleklerin ruhlarının sahip olduklarımeârif ve ahvâli bilmeden, şer&#8217;î bir dayanağı esas almadan üstünsayma ya da eşit tutma işlemine girişmesi caiz değildir. Zaten bunu yapmaya da ancak Allahtan sakınmayan, yalancı ve gözü pek kimseler yeltenebilir.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ ÜSTÜNDÜR?]</strong></p>
<p>İnsanın meleklerden daha üstün olduğunu gösteren ayetlerden biri de şu-dur: &#8220;İman edip, sâlih amel işleyenler yaratıkların en hayırlısıdırlar!&#8221;44Âyetteki &#8216;beriyye&#8217;den maksat, meleklerin de içinde bulunduğu tüm yaratı-lanlardır. Yine Cenâb-ı hak, En’âm suresinde bir kısım nebî&#8217;den bahisle, &#8220;Onların hepsini, bütün âlemlere üstün kıldık&#8221;45 buyurmuştur. Melekler de ayette sözü edilen âlemler zümresindendir. Bu ayetteki &#8216;âlem&#8217; kelimesine gelince; Eğer, bu sözcüğün türemesini &#8216;ilim&#8217; (bilgi) kelimesine dayandırırsan, o zaman melekler de ulemâdan sayılır. Yok, eğer, &#8216;alâmet&#8217; (belirti/gösterge) sözcüğünden türediğini söylersen, melekler ve Allah&#8217;ın dışındaki tüm varlıklar bu kavramın kapsamına girer. Zira bunların hepsinde Yüce Allah&#8217;ın varlığına, sonsuz kudretine, irâde ve ilmine, ha-yat ve hikmetine işaret eden bir işaret vardır. Ek bir bilgi: İki kişi hallerin herhangi birinde eşit olursa, bu durumda onlar fazilette eşit olmuşlardır. Haller aynı olduğunda, bu hale sahip olma zamanının uzunluk ve kısalığı bakımından birbirinden farklı olurlarsa, uzun zaman bu hale sahip olan kısa zaman sahip olandan daha üstün olur. İki kişi hallerde birbirinden farklı olurlarsa, hallerden biri daha şerefli ve zaman bakımından daha uzun ise, bu hal sahibinin daha şerefli ve daha faziletli olduğunda kuşku bulunmamaktadır.</p>
<p>Bunun örneği, korkan ve saygı gösteren kimsenin durumu gibidir. Saygı, korkudan daha üstündür. Saygı halinin zamanı, korku halinin zamanından daha uzun olursa, saygı korkuya iki yönden üstün gelmiş olur. Zamanlar eşit olursa, saygı haline sahip olan üstün olur. Saygı hali-nin zamanı, korku halinin zamanından kısa olursa, rütbe ve şerefi üstün olduğu için saygı haline sahip olan yine daha üstün ve faziletli olur. Nitekim bir dinar ağırlığındaki bir mücevher, bir dinardan daha üstündür. Dinar ise, vasfının gümüş vasfından üstün olması sebebiyle iki dirhemden de, on dirhemden de daha üstündür. Kuyumculara göre taşıdığı üstün niteliklerden do-layı bazı dirhemler diğerlerine göre daha değerli olabilir.</p>
<p>İnsanların birbirlerinden farklı oluşları da bu ölçü ile bilinir. Korkan kişi, üzerinde korku izlerinin görülme-siyle; saygı duyan kimse de, üzerinde saygı izlerinin zuhuruyla bilinir. Muhabbet, rıza, tevekkül, ümit ve diğer haller konusunda da durum böyledir. Bir insanda saygının izleri, bir başkasında da korkunun izleri görüldüğün-de, saygı izlerinin görüldüğü kişinin diğerinden daha üstün olduğunu anlarız. Yine iki kişiden birinde nimet ve lütuf sebebiyle yaratıcısına muhabbetin izlerini, diğerinde ise, celal ve cemal sıfatlarından kaynaklanan sevginin belirtileri tezahür eder. Üzerinde celal ve cemal muhabbeti bulunan kimse, üzeride nimet ve lütuf mu-habbeti bulunan kimseden daha üstündür. Zira celal ve cemal muhabbeti, doğru-dan Allâh&#8217;ın zâtına ve sıfatlarıyla ilintili olduğu halde, nimet ve lütuf muhabbeti Allah&#8217;tan başkası varlıklarla ilintilidir. İnsanlar arasındaki dereceler de işte bu minval üzere bilinir.</p>
<p><strong> [TAAT VE İBADET BAKIMINDAN İNSANLARIN DERECELERİ]</strong></p>
<p>İtaat edenlerin mertebe ve dereceleri, onlardan hangisinin daha faziletli hangisinin daha düşük dereceli oldukları, onların taatle meşgul oluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Eğer taatte bulunanlar taat konusunda eşitlerse, o zaman birbirine üstünlükleri olduğundan söz edilemez. Eğer, onlardan biri, taat bakı-mından diğerinden daha iyi durumda olmakla beraber meârif ve ahvâl bakımından daha düşük durumda ise, meârif ve ahvâlin değeri, ameller ve sözlerin değerine üstün tutulup öncelenir. İşte bu husus hadis-i şerifte şöyle ifade edilmiştir. &#8220;Ebû Bekir sizi, çok namaz kılmakla çok oruç tutmakla değil, içinde taşıdığıbir tür vakarla46geçti!&#8221;47Yine Hz. Peygamber , kendisinin yaptığı ibadetleri azımsayanlara karşı: &#8220;Ben kendimi, sizin Allah&#8217;ı en iyi bileniniz, ondan en çok çekineniz olmamı ümit ediyorum&#8221; buyurdu. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), marifet (yüce Allah hakkında edinilen bilgi) ve çok çekinmeyi (haşyet), çok amel işlemekten daha değerli ve üstün görmüştür.</p>
<p><strong>İNSANLARIN BERZAHTAKİ48 DURUMLARI HAKKINDA</strong></p>
<p>İster sâlih ister fâcir, ister mü&#8217;min ister kâfir olsun tüm insanlar, berzâhta (kabirde) iken, sabah akşam ahirette bulunacakları makamlarını seyrederler. Eğer cehennem ehlinden ise, cehennemdeki yerini; eğer cennet ehlinden ise, cennetteki yerini seyreder durur. Berzâh âlemine özgü nimetler, (dünyada işlenen) amellerin kalitesine ve değerine göre verilir. Orada görülecek azap da (dünyada işlenen) amellerin kötülük derecesine ve çokluğuna göre verilir.</p>
<p><strong>[İNSANLARIN BULUNDUĞU MAKAMLAR]</strong></p>
<div>İnsanın ilk yaratılıştan itibaren kaldığı makamlar dörttür.</div>
<div></div>
<div><strong>1-</strong>Anne karnı.</div>
<div><strong>2</strong>-Dünya.</div>
<div><strong> 3-</strong>Berzâh âlemi: Ölülerin diriltileceği zamana kadar.</div>
<div><strong>4-</strong>Sonu olmayan dâru&#8217;l-karâr (ahiret yurdu). İnsan eğer cennet ehlinden ise, ebedî ve ölümsüz olarak cennet nimetlerin-den yararlanacak (Allah Teâlâ bizleri de bu sınıftan kılsın!), cehennem ehlinden ise (Allah hepimizi muhafaza buyursun!) ebedî ve ölümsüz olarak azap görecek-tir.</div>
<div></div>
<div><strong>CENNET LEZZETLERİ VE SEVİNÇLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cennet, gam ve elemlerden uzak olarak, sevinç ve ona götüren sebeplerle, lezzet ve ona ulaştıran sebeplerle doludur. Oranın sevinci ve mutluluğu, mutlu-lukların en güzelidir. Lezzetleri de hazların en zevklisidir. Cennette tadılan lezzetlerin en üstünü Yüce Allah&#8217;ın rızasını elde etmek, onun cemâlini seyretmek, sözünü ve selamını işitmek, onun yakınlığıyla ünsiyet peyda etmektir. İşte bu lezzetlerden, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akla hayale gelmedik birçok sevinçler zuhûr edecektir. Bu nedenle, âhiretteki meârif (özel bilgiler) dünyadaki meâriften daha faziletlidir. Âhiretteki bu meâriflerden kaynaklanan haller (güzel davranışlar), dünya-daki benzerlerinden daha faziletlidirler. Çünkü âhiret hayatı ve nimetleri, dünya-dakilere göre daha tam, daha üstün, daha değerli ve daha süreklidir. Dünya yaşamında âhiretle ilgili oluşan (güzel) haller, sadece insana acı ve elem veren &#8216;korku&#8217; duygusuyla kesintiye uğrarlar. Yüce Allah&#8217;ın dünyada iken insanları korku ile minnet altında tutması, onları günahlardan alıkoymak, emirle-rine muhalefetten uzaklaştırmak ve ölümleri sırasında (üzerlerindeki) teklifi kal-dırmak amacına yöneliktir. Yine, yeme içme, giyme, binme, konaklama gibi diğer haz ve lezzetlerde de durum böyledir. Yani dünyadaki benzer haz ve zevklere göre daha üstün bir durum arz ederler. Bütün bu sayılanlar meâriften elde edilen haz ve lezzetlerden daha düşük değerdedirler.</div>
<div></div>
<div><strong>CEHENNEM ELEMLERİ VE KEDERLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cehennem de, gam ve keder ile ona yol açan şeylerle dopdoludur. (Allah bizi korusun!) Bunların en kötü ve şedit olanı, Allah Teâlâ&#8217;nın (kula) gazabı ve kini, onu (rahmetinden) tart edip uzaklaştırması ve onun şu sözüne muhatap olmaktır. &#8220;Alçaldıkça alçalın orada! Artık benimle konuşmayın!&#8221;49Oradaki eziyet ve elemler, zakkûm ağacından ve dikenli bitkilerden yemek; irinli, acı ve kaynar sudan içmek; bukağılara ve zincirlere vurulmak; sürekli aşağı-lanıp, rezil edilerek zillete duçar kılınmak şeklindedir. Cehennem, her türlü sevinç ve neşeden halidir.</div>
<p><strong>DÜNYADAKİ HAZ VE ELEMLER </strong></p>
<p>Dünya da, tümüyle kulların maslahat ve mefsedetleri ile onlara sebep olan şeylerle doludur. Ancak oranın şerleri hayırlarından, zarar veren şeyleri yarar sağ-layan şeylerinden, çirkinlik ve kötülükleri güzellik ve iyiliklerinden daha çoktur. İnsanların orada ulaşmak istedikleri maksatlarının ekserisi, haz ve lezzetleri elde etmek, acı ve elemden uzaklaşmak şeklindedir. İnsanların dünyada en önde olan-ları, gaye ve maksatları, âhiret meârif ve hallerine ait lezzet ve hazlarını elde et-mek olanlardır. Daha sonra, maksatları, âhiretin lezzetlerini ve hazlarını dünya ve onda bulunan haz ve lezzetlerinden daha fazla isteyen kimseler gelir. Bundan sonra, dünya ve ahiret konusundaki niyet ve maksatları eşit olanlar gelir. Daha sonra kendisinde, dünya haz ve lezzetlerini elde etme amacı ağır basanlar yer alır. Bu hususlarda en kötü durumda olanlar ise, âhiret zevk ve lezzetlerine ulaşmak için bırak çalışmayı, onları hiç hatırları getirmeyenlerdir. Cennet ve cehennem, kalıcı ve sürekli, dünya ise, geçici ve sonlu bir yerdir. O halde, kalıcı nefis şeyleri geçici değersiz şeylerle değişenlere, (manevî) ticaret ve alış-verişinde kâr değil, zarar edenlere yazıklar olsun! İşte bu hususa işaret eden ayet: &#8220;Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yok-tur!&#8221;50Zira onun şakî (kötü) kıldığını kimse iyi (saîd) edemediği gibi onun mutlu kıldığını da kimse şakî (mutsuz) edemez. Onun uzaklaştırdığını kimse yakın edemediği gibi onun yakın kıldığını da kimse uzaklaştıramaz.</p>
<p><strong>MUTLULUKLAR HAKKINDA </strong></p>
<p>Dünya ve ahiret saadeti taatleri yapmakla elde edilir. Mutsuzluğu ise, gü-nah işlemek ve emirlere muhalefet etmekle olur. İnsanlardan kimisi mutlu kimisi daha mutlu, kimisi mutsuz kimisi daha mutsuzdur. Böylece insanlar dört sınıftır-lar.</p>
<p><strong>1-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutlu olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünyada mutlu, ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong> 4-</strong>Dünyada mutsuz, ahirette mutlu olanlar. Mutluluk ve saadetin tamamı, marifet ve hallerle ve her halükârda Allâh&#8217;ın kitabına ve Resûlünün sünnetine sımsıkı tutunmakla kazanılır.</p>
<p><strong>FAZİLETLERİN SEBEPLERİ HAKKINDA </strong></p>
<p>Faziletler; İslâm (Müslüman olmak), iman, takva, meârif (bilgiler), ahval (güzel haller), hürriyet, emanet, candan davranma, güzel ahlak, nübüvvet (pey-gamberlik), risâlet (elçilik), güzel âdâb, iffetli; bağışlayıcı, hoşgörülü, sabır, hilm (ağırbaşlı ve yumuşak huylu olmak), öfkeyi yenmek gibi Kur&#8217;ânî ahlâk(lar) ile bezenmekle olur.</p>
<p>Dünya ve onun metaında, onun görkem ve makamında, mal ve mülkün-deki çokluğunda hiçbir fazilet yoktur. Çünkü bütün bunlar, ya fitne ya da fitne sebebidirler.</p>
<p><strong> [KARŞILIKSIZ VERİLEN NİMETLER NELERDİR?]</strong></p>
<p>Yüce Allah bazı nimetleri bahşedebilir. Örneğin, cennet hurileri gibi bazı kullarına, önceden hiçbir amel yapmamalarına karşın ihsanda bulunması, onları cennet köşklerinde barındırması gibi&#8230; Yine, boğularak, yanarak, karın ağrısından, hamile iken ölen kimselerin şehit olarak kabul edip kendilerine karşılıksız ihsan-larda bulunması da böyledir. Zira bu tür olaylar, onların iradesi ve isteği dışında meydana gelmiştir. Yine aynı şekilde, dünyada iken bazı kullarına ileri düzeyde akıl ve zekâ vermesi, yakışıklı ve güzel ahlaklı olarak yaratması, onları güzel ka-rakter, kişilik ve duygularla donatması da onun karşılıksız ihsanlarından sayılır. Allah Teâlâ, bazı insanlara, hiçbir suç ve günah işlememelerine rağmen azap edebilir. Mesela bazı kullarını, çirkin, ahmak, duyuları ve yetileri zayıf ya-ratması, bazılarına da çeşitli hastalıklar, üzüntüler ve sıkıntılar vermesi gibi. Ni-tekim cehennemde de bazı varlıklar yaratıp, onlara, önceden işledikleri küfür, isyânkârlık gibi bir suçları olmamasına rağmen azap etmesi de mümkündür. Zira (kâinattaki) bütün yaratma ve işleri düzenleme gücü ve yetkisi sadece ve sadece ona aittir. O, yaratıklarından kimini mutlu ve huzurlu, kimilerini de huzursuz ve mutsuz yapma, kimilerini kendine yakın kimilerini uzak kılma gibi fiillerinden dolayı sorguya çekilemez. Hâlbuki diğer varlıklar, bütün yaptıklarından sorguya çekileceklerdir.51 Sadece kendisine sığınılan ve güvenilen Allah, bütün kusurlardan ve hatalardan münezzehtir!</p>
<p><strong>SADECE AMEL İŞLEYENE YÖNELİK İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Bir kimse, ister farz ve mendup olan bir şeyi yapmak, isterse haram ve mekruh olan bir şeyi terk etmek şeklinde bir amelle Allah&#8217;a itaatte bulunursa, sevap kazanılacak bir iş yaptığından dolayı sanki kendi kendisine ihsanda bulun-muş, kendinin ve rabbinin haklarını yerine getirmiş demektir. Alacağı ecir de, yaptığı bu amellerin ve davranışların durumuna ve kalitesine göre değişiklik gös-terir. Şu ayetler bu hususa işret ederler. &#8220;Siz bir (başkasına) iyilikte bulunduğunuzda, aslında kendinize iyilik et-mişsiniz demektir.&#8221;52&#8243;Kim sâlih bir amel işlerse, bunu kendisi için yapmış demektir.&#8221;53&#8243;Her kim bir sâlih amel işlerse, bunu kendileri için yapmış olurlar.&#8221;54Yine, bir kimsenin alacağı ecir ve sevap, terk ettiği mefsedetlerin çeşidine ve türüne göre değişir. Mübah bir şeyi işleyen kimse, kendisine iyilikte bulunmuş demektir. Ancak bundan elde edeceği bir sevap ecir yoktur. Çünkü mübahlar, yapılması emredilen şeyler cümlesinden değildir.</p>
<p><strong>BAŞKALARINA YARAR SAĞLAYAN İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Herkim, başkalarına yönelik olarak, vacip veya mendup nitelikli bir fiilde bulunur, haram veya mekruh içerikli bir takım davranışlardan kaçınırsa, kendi-nin, rabbinin ve kendisine iyilikte bulunduğu kimsenin haklarını yerine getirmişolur. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerim, tümüyle bu nitelikteki özendirilmiş tavsiye ve öğütlerle doludur!</p>
<p><strong> [KONUYLA İLGİLİ GÜZEL BAHİSLER] </strong></p>
<p>Yüce Allah&#8217;a itaatte bulunan bir kimse, aslında kendisine iyilikte bulunmuşolur. Eğer yaptığı iyi davranış, başkalarına yönelik ise, o zaman elde edeceği ecir ve sevap iyiliği dokunduğu kimse sayısınca artar. Bir başka deyişle, bu kimsenin alacağı ecir, (iyilik yaptığı konuda) maslahatın elde edilmesi, mefsedetin defedil-mesi şeklindeki durumların varlığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Eğer iyilik ve ihsanda bulunan kişi bir devlet yöneticisi ise, onun iyiliği, yönettiği kişilere, etrafında hizmet edenlere, yardımcılarına, ekibine ve halkına yönelik olur. Eğer bu kimse bir hâkim (yargıç) ise, o, (bu işi yapmak suretiyle) rabbine itaat ederek (öncelikle) kendine iyilikte bulunmuş olur. Eğer bir davada, davacı haklı ise, elde edeceği hakkı kendisine ulaştırdığı için ona ihsanda bulunmuş olur. Aksine davalı haksız, davacı zulme maruz kal-mışsa, ona da (davalının) zulmünden kurtarmak suretiyle iyilikte bulunmuş de-mektir. Eğer iyilikte bulunan, bir davada (taraf değil de) şâhit durumunda ise, bu kimse, şahitliğini yerine getirerek, hem kendine, hem taraflara yardım etmiş olur. Böylece, zalimin zulmüne engel olmuş, mazlumun da hakkını korumuş olur. Şayet, iyilikte bulunan kimse bir müftî ise, bu hem kendine, hem de fetva soranlara ihsanda bulunmuş demektir.</p>
<p><strong>[CENNETE GİDEN YOLLAR ÇOK ÇEŞİTLİDİR] </strong></p>
<p>Allah Teâlâ, kullarının girmesi için onlara, cennete giden pek çok kapılar açmıştır. Örneğin, kullarının, bir çelimsiz davarı/koyunu, bir parça hurmayı (in-fak etmelerini), güzel bir söz (söylemelerini) saf ve katışıksız niyet ve maksatlar (taşımalarına) sevap verir. Bir kimse, -imkânları ölçüsünde- başkalarına iyilikte bulunmaya karar ver-se, -maksadını gerçekleştiremese bile- sırf bu iyi maksadı nedeniyle ecir ve sevap alır. Bu kasıt ve niyetinden elde edeceği ecir ve mükâfat, kastının yöneldiği şeyin (yani maksûdun) durumuna göre değişiklik gösterir. Mesela, bir kimse, adaletle ve hak-kaniyete uygun hükmetmeyi amaçlarsa, bu niyetinden dolayı iki sevapla ödüllen-dirilir. Birisi, taşıdığı niyetine, diğeri ise, bu güzel davranışa niyet ve azimli olma-sına karşılık verilir. İsterse, kendisine (çözümlenmesi için) herhangi bir dava ko-nusu gelmesin. Eğer böyle davalar kendisine arz edilirse, her bir dava için on hasene55 sevap alır. Bu sevap alma işi, bakılan davaların içeriğine göre de (yani maslahat-mefsedet dengeleri bakımından) değişiklik arz eder.</p>
<p>Fetvâ verme (iftâ) işini üstlenen kimse de iki ecir alır. Ecirlerden birisi, için-de taşıdığı iyi niyetinden, diğeri de, bu işe giriştiğinden dolayı kendisine verilir. İsterse, kendisine hiçbir fetvâ danışılmasın. Kendisine bir takım fetvalar sorulur da, o da bunları cevaplandırırsa, her bir verdiği cevap için kendisine on hasene ecir verilir. Verilen ecirler, konunun içerdiği maslahata göre değişiklik gösterir. Yine, devlet başkanı, Müslüman halkının maslahatlarını elde etme, onlara yönelik mefsedetleri giderme işine girişirse, (yukarıda sözü edilen sevap-ecir du-rumları) aynısıyla onun için de geçerlidir. Hal böyle olunca Allah katında ancak iyi olmayanlar helak olur. Şayet, &#8220;İki maslahattan biri diğerine, bir miskal ağırlığınca ağır basar, mas-lahatın celbi ve mefsedetin defi aynı anda gerçekleşmesi imkânsız olursa, bu du-rumda maslahata en uygun olan alınıp mefsedeti en ağır olanı da giderilir mi?&#8221; denilirse, &#8216;Evet, işte şu ayet buna işaret eder.&#8221; deriz. &#8220;Kim zerre miktarınca hayır yaparsa, (ahirette) mutlaka onu görür. Kim de zerre miktarınca kötülük yaparsa, mutlaka onu görür.&#8221;56</p>
<p><strong>ETKİSİ SADECE YAPANDA KALAN KÖTÜLÜKLER </strong></p>
<p>Bir kimse, haram veya mekruh işler ya da vacip olan bir şeyin yapılmasına engel olursa bununla sadece kendisine kötülük etmiş olur. Ayrıca kendi hakkınıve Rabbinin hakkını zayi etmiş olur. İşte deliller: Yüce Allah buyurur: &#8220;Kim bir kötülük yaparsa, kendi aleyhinedir.&#8221;57&#8243;Eğer bir kötülük yaparsanız, kendinize kötülük etmiş olursunuz.&#8221;58&#8243;Kim bir günahı kazanırsa, sadece kendi aleyhine kazanmış olur.&#8221;59</p>
<p><strong>SADECE YAPANLA KALMAYIP BAŞKASINI DA İLGİLENDİREN KÖ-TÜLÜKLER </strong></p>
<p>Kim, başkasına yönelik bir kötülük yaparak Allah&#8217;a isyan ederse, önce ken-dine zar vermiş ve zulmetmiş olduğu gibi, bir de kendinin, rabbinin ve günahları-nı kendilerine yönelik işlediği insan ve hayvanların haklarını zayi etmiş olur.</p>
<p><strong>KONUYLA İLGİLİ DİĞER BAHİSLER60</strong></p>
<p><strong>A-Kur&#8217;ân’a (mushafa) SaygıKur&#8217;ân mushafına gösterilen saygı çeşitlidir. </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Bunların en faziletlisi, Kur&#8217;ânla amel etmektir. Diğerleri şunlardır:</p>
<p><strong> 2-</strong>Görünür pisliklerden (necâsetten) uzak tutmak.</p>
<p><strong>3-</strong>Tükürük, balgam gibi pis şeylerden uzak tutmak.</p>
<p><strong>4-</strong>Abdestsiz, cünüp ve hayızlı kimselerin ona dokunmamaları.</p>
<p><strong>5-</strong>Kılıfsız taşımamak.</p>
<p><strong>6-</strong>Diğer eşyalarla birlikte taşımamak. Mushaf getirilince ayağa kalkmak bidattir. Zira Sahabe döneminde böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Ben –yukarıda- zikrettiğim saygışekillerini sadece Allah&#8217;ı büyükleme ve onun kitabını yüceltme amacıyla açıkladım.</p>
<p><strong>B-Mescitlere Saygı Mescitlere saygıya gelince, bunun göstergeleri şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Necaset, tükürük, balgam vb. pis nesnelerden mescidi korumak.</p>
<p><strong>2-</strong>Cünüp ve hayızlı kimselerin orada kalmasını engellemek.</p>
<p><strong>3-</strong>Alış-veriş gibi dünya işlerinden korumak.</p>
<p><strong>4-</strong>Orada sesi yükseltmemek, yitik ilanı yapmamak.</p>
<p><strong> 5-</strong>Çocukların ve akıl hastalarının oralara girmesini engellemek.</p>
<p><strong>6-</strong>Devlet yöneticilerinin ve hâkimlerin sıkça oralarda toplantı düzenlemele-rine engel olmak. Zira bir davada taraflardan biri çoğu defa yalan söyler, davayıbozar. Dolayısıyla oraların bu tip yanlış uygulamalardan korunması gerekir. Mescitlerin yapılış amacı sadece ve sadece, orada namaz kılmak, (zikir, Kur&#8217;ân kıraati ve ilim müzakeresi gibi) diğer ibadet ve faaliyetleri yapmaktır. Dünyadaki mescitlerin en faziletlisi, Mescid-i Haram, sonra Mescid-i Nebi, sonra da Mescid-i Aksâdır. Bu mescitleri ziyaret için yolculuğa çıkmak meşru olup, bu mescitleri diğer mescitlerden ayıran bazı özel ahkâm da bulunmaktadır.</p>
<p><strong>C-Namaz Vakitlerinin Taşıdığı Hikmetler </strong></p>
<p>Namaz vakitleri, güneşin hareketlerine ve belli mekânlara ulaşmasına bağlı olarak belirlenmiştir. Bu yerlere ulaşması ise, o mekânlara varıp ulaştığını göste-ren emarelerle bilinir. Buna göre, güneş (üzerimizde) tam tepe noktasında ise, bu vakitte artık nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneş (tam tepe noktasını geçip) batıya doğru biraz meyletmesi öğle namazının farz olmasının sebebidir. Öğle vaktinin sonu, bir kimsenin gölgesinin kendi boyunun iki misline ulaşmasıyla gerçekleşir. Bu andan itibaren ikindi vakti girer, bu nedenle bu vaktin namazı ve ona bağlı nafile-ler kılınır. Güneş sararmış bir renge ulaşınca, bu vakitte nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneşin batmasıyla akşam namazı ve ona bağlı sünnetleri kılmak gerekir. Akşam vaktinden sonra güneş ışıklarının etkileri tamamen kaybolduğunda (yani şafak sona erdiğinde) yatsı namazı ve ona bağlı namazların kılınma vakti başlamış demektir. Gecenin son üçte birine ulaşıldığında ise, abidlerin istiğfar, (teheccüd) namaz(ı), zikir etme, dua ve yalvarışta bulunma vakti başlar. Fecr-i sâdık (gerçek şafak) doğduğunda sabah namazı ve ona bağlı diğer namazların kılınma vakti girer. Sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar ki sürede nafile kılmak yine mekruhtur. Güneş doğup, bir mızrak boyu yükselince, duha ve diğer nafile namazlar kılınabilir. Gecenin tam ortasında bir farz namaz kılınması zorunlu kılınmamıştır. Bunun nedeni kullara getireceği meşakkat ve eziyettir. Allah&#8217;a yaklaşmaya sebep olacak bir takım nafile ibadet ve taatler de bulunulabilir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlara göre, en uzun vakit, yatsı iken; en kısa olanı akşa-mın vaktidir. [Bu namaz vakitlerinin neden uzun ve neden kısa olarak belirlendiği konusunda sağlam/güvenilir bir bilgiye ulaşamadım.] Namazlar vakitlere ayrılmış, tüm namazlar, insanlara güç geleceği ve onları usançlığa sevk edeceği endişesinden dolayı, tek bir vakte toplanmamıştır. Zira huşû ve hudû, (yani, kendini bütünüyle namaza vererek yoğunlaşmak) zaman bakımından çok kısa süren bir hal olup, onların sürekli olarak yaşanması oldukça zordur. İşte bu nedenle namazlar, ayrı ayrı zamanlara dağıtılmıştır. Bu vakitler-den bazılarının birbirine oldukça yakın olarak belirlenmesi, kulun, uzun aralıklar-dan sonra rabbini unutmasının önlenmesi amacına matuftur. Bu hususu beyan sadedinde Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Beni anmak için namaz kıl!&#8221;61 Yani beni hatırlamak için namaz kıl! Zira Al-lah, kendisini zikredip ananı kendisi de zikredip anar. Kendisine yapılan şükre, daha fazlasıyla karşılık verir. İşte namaz ibadeti de böyle bir zikri ve şükrü içine almaktadır. Eğer kul, taatleri yerine getirerek, günahlardan kaçınarak ona teşek-kürde bulunuyorsa, Yüce Allah da ona keremi ve fazlıyla karşılık verecektir. Şu ayet bu hususa işaret eder: &#8220;Kim gönülden bir hayırda bulunursa, şüphesiz ki Allah buna karşılık veren ve her şeyi bilendir.&#8221;62</p>
<p>Yani, kulun yaptığı hayra, sevapla karşılık verir. Onun az çok ne iyilik yaptığını bilir. Kulun yaptığı taatin azlığı ya da çokluğuna göre karşılığı-nı belirler demektir. Sözünü ettiğimiz beş vakitte namaz kılmanın neden mekruh sayıldığını tespit edemedim! Aynı şekilde güneşin, şeytanın iki boynuzu arasından doğduğu şeklindeki bir bilginin de ne anlama geldiğini (ta&#8217;lilini/gerekçesini) çözemedim! Bazıları buna, &#8216;bu zamanlarda güneşe tapanların ibadet ettiklerini bu yüz-den onlara benzememek için bu vakitlerde namaz kılmanın mekruh kılındığını&#8221; gerekçe olarak ileri sürmüşlerse de, bu doğru değildir. Çünkü içinde Yüce Allah&#8217;ın dışındaki varlıklara secde edilen vakitlerde O’nu tazim etmek, Allah düşmanı kâfirleri yenip rezil etmek evladır. Bilmediğim konuda zorlama yorumlar yapmak, anlamadığım şeylere cevap vermek istemem. Sadece Yüce Allâh&#8217;ın, peygamberimizin kastettiği şeyi bana ilhâm etmesini umarım!63Şu da var ki, yukarıda belirtilen gerekçe doğru olsa bile sebebi olan bir na-mazla olmayan bir namaz arasında fark nedir? Bu hususta başvurulacak yöntem, müşkül (sorunlu) olanı müşkül, açık olan durumu da açık olarak kabul etmektir. Bunu dışında zorlamalara girenler cehalet ve yalandan kaçınamazlar. Eğer güneş, bazılarının zannettiği gibi rabbine itaat eden bir canlı varlık ise, onun bu taat hareketine bizim de muvafakat etmemiz emredilmiştir. Zaten hayırda bir başka-sına uymak meşru bir tavırdır.</p>
<p><strong>[EHL-İ HARB&#8217;64İN MALLARI] </strong></p>
<p>Ehl-i Harbin malları dört kısımdır.</p>
<p><strong>1-</strong>Hırsızlık yoluyla alınanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hukûkî bir işlem yoluyla alınanlar. Bu durumda bedellerinin kendilerine verilmesi gerekir. Çünkü vedîa, emânetler ve hukûkî (diğer) muâmeleler konusunda onlara hıyanette bulunmak caiz değildir. Zira Allah Teâlâ hainlik edenleri sevmez.</p>
<p><strong>3-</strong>Savaşta Ehli harpten birini öldüren kişinin onun üzerinde bulunan malla-rı alması. Bu tür malların da beşte biri devlete verilmez. Dolayısıyla bu mallar tü-müyle öldürene ait olur. Çünkü öldüren, (bu işi yapmakla) öldürdüğü kişinin müslümanlara vermesi muhtemel zararları önlemiştir. Aynı şekilde bir Müslüman bir kâfirin elini veya ayağını keserse, o kimsenin üzerinden çıkan mallarda hak sahibi olur. Çünkü o, böyle yapmakla müslümanlara yönelecek olası zararları önlemiş olmaktadır. Onun bu şekilde davranması öldürmeye benzemiştir.</p>
<p><strong>4</strong>-Herhangi bir savaş olmaksızın kendilerinden alınan fey&#8217;.</p>
<p>Hz. Peygamber hayatta iken bu pay onun idi. Zira müşrikleri kor-kutma gücüne sahip, bir aylık (yol) mesafesinden onların yüreklerine korku sal-maya muktedir kılınmıştı. Onun vefatından sonra ise, -en doğru görüşe göre- bu fey&#8217; (ganimet), beşe ayrılır. Bunun beşte biri devletindir. Geri kalan beşte dördü-nün ne yapılacağı konusunda iki görüş bulunmaktadır. a-Birinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman ordularına aittir. Çünkü on-lar, (İslâm düşmanı olan) kâfirleri korkutma konusunda Hz. Peygamber &#8216;in yerini almıştır. b-İkinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman toplumun yararı için harcanır. Çünkü bu şekilde davranmak, daha genel ve daha faydalı bir yöntemdir. İslâm ordularının düşmanları korkutup caydırması, Hz. Peygamber &#8216;in korkutmasının, bir aylık (yol) mesafesinden korku salmasının yerini alamaz. Diğer bir görüşe göre, fey&#8217;in tamamı, ganimetin 1/5 inin harcandığı yerlere harcanır. Kur&#8217;ân&#8217;ın zâhirine en uygun olan görüş de budur. 5-Ganimetin beş parçaya ayrılıp, bunlardan birinin ayette belirtilen yerlere harcanmasında birçok maslahatın bulunduğu açıktır. Beşte dördü ise, ganimeti alanlara aittir. Çünkü at sürüp savaşmak, ordunun sayısını çoğaltmak suretiyle bu ganimetin kazanılmasına onlar sebep olmuşlardır. Peygamber Efendimiz &#8216;in beşte dört içerisindeki payı, bir süvarinin alacağı pay kadardı. Bu da 1/5 in içindeki beşte bire ek olarak üç paydır. Şöyle sorulabilir:</p>
<p>&#8220;Düşmana karşı koymak konusunda süvarilerin birbirinden farklı oldukları halde niçin ganimetten eşit pay alırlar?&#8221; Buna cevap olarak şöyle deriz: Savaşa katılanların her birinin savaşta ne ölçüde yararlı olduğunu tespit etmek imkânsız olduğundan düşmana karşı daha sert savunma yapan ile daha hafif savunma yapanı eşit kabul ettik. Nitekim orduya katılarak kalabalık eden kimseler ile bizzat savaşanları eşit yaptık. Savaşma ve düşmana karşı koyma ko-nusunda yayalar arasında da fark olduğu halde onlar da eşit pay alırlar.</p>
<p><strong>ÜSTÜN GELMEYİİÇEREN BAZI EYLEMLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Gâlip gelmek, mağlup için kuşatıcı, gam ve acı verici; galip olan için sevin-dirici, mağlup olanı alaya alıp onu rezil etmeyi sağlayan bir durumdur. Bu tür fiilleri işlemek caizdir. Hatta kâfirlere karşı böyle davranmak vacip, öldürülmeleri gerekli olanlara galip gelindiğinde ise caiz olur. Gâlip olma maslahatı baskın oldu-ğundan dolayı öldürülmeleri caiz olanlara da böyle davranmak caizdir. Kumarda galip gelmek ise haramdır. Kumar yoluyla mal alındığında, kay-beden kişinin düşmanlık ve öfkesi, kazananın ise yenileni alaya alması artar. Bu ise haramdır. Kumarda kaybedilen mal, kaybedenin zimmetinde kalır. Yarış ve mücadelede galip gelmek ve bunun için konulan ödülü almakta bir sakınca yoktur. Çünkü bu tür etkinlikler, savaşa bir hazırlık sayılır. Savaşa hazır-lanma maslahatları, mefsedetlerine üstün geldiği için maslahat tarafı tercih edilir.</p>
<p>Üstelik bunda galip gelen, galip gelme ve yarış için konulan ödülü kazanmanın sevincini elde eder. Mağlup olanlar ise, yalnızca kaybetme ve ödülü kaçırma üzüntüsünü duyar. Satranç oyunu, galip gelenin mağlup olana zarar verme, onunla alay etme sonucunu doğurur. Bununla birlikte bir de bedel alınacak olursa, mefsedetlerinin katlanması sebebiyle haram olur. Âlimler, bir bedel alma söz konusu olmadığında kumar oynamanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Tavla oyunu, bir bedel karşılığında olursa haramdır. –En doğru görüşe göre- bedelsiz oynansa da haram olur. Tavlanın niteliğini tam olarak bilmediğim için bu hükmün gerekçesini bilemiyorum. Bu sebepten dolayı tavla ile satrancın içer-diği kötülükleri de birbirinden ayırma imkânına sahip değilim. Hakkı bildiği halde batıl bir sebeple cedel&#8217; (tartışma)de galip gelen kimse, cedel yapması ve hasmını yenmesi sebebiyle günahkâr olur. Toplumun önünde son derece müşkül ve zor soruların ortaya atılması caiz değildir. Çünkü bu, onla-rın yoldan sapmasına ve şüpheye düşmesine neden olur. Yine anlayışı kıt kişiler önünde, onların yoldan sapmaması için ihtisas isteyen ilimlerden bahsedilmez. Her sır ifşa edilmez, her haber yayılmaz.</p>
<p><strong>BİR KONU: </strong></p>
<p>Şöyle bir soru sorulabilir: &#8216;Hz. Peygamber : &#8220;İmân yetmiş küsur şubedir. Bunların en üstünü &#8216;Lâ ilâhe illallah (Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur.) sözünü söylemek, en düşüğü,yoldan (insanlara) eziyet veren şeyleri kaldırmaktır&#8221;65 buyurmuş, Yüce Allah da ayette, &#8220;Zerre miktarı hayır yapan (kıyamette) onu mutlaka görür&#8221;66şeklinde beyan etmiştir. Bu iki nassın arasını nasıl telif edebilirsiniz? Buna iki açıdan cevap verilebilir. Birincisine göre, hadiste belirtilen şey, mefsedetleri def etmek, ayette sözü edilen &#8216;zerre miktarı&#8217; ise, maslahatların elde edilmesidir. İkinci yaklaşım diğerine göre daha uygun ve yerindedir.</p>
<p>Buna göre, imanın mecâzî olarak şubeleri, en son olarak, yoldan, gelip-geçenlere eziyet veren şeyleri kaldırmaya kadar iner ve son bulur. Çünkü imânın şubeleri, diğer ihsân türlerin-den daha faziletlidir. Bildiğimiz üzere yoldan eziyet veren şeyleri kaldıran kişi, aslında yoldan gelip-geçenlerin tamamına iyilikte bulunmaktadır. Bu, faydanın katlanmasına bağlı olarak sevabı da katlanan tek bir fiildir. Müezzin ve hatibin sevabı da seslerini duyanların sayısına bağlı olarak katlanır. Tek bir sözle bir top-luluğa iyiliği emredip kötülükten alıkoymak da böyledir. Bir konuda müjde veya uyarıda bulunmada da durum aynı bu şekildedir. İşin doğrusunu en iyi Allah bilir.</p>
<div><strong>marife dergisi, yıl. 7, sayı. 2, güz 2007, s. 265-289</strong></div>
<p>*Risâlenin orijinal adı, ‘Beyânü Ahvâli’n-nâs’tır. Ancak bu isim ile –eser okunduğunda da görüleceği üzere- risalenin içeriği ile tam da örtüşmemektedir. Bu yüzden biz, içerikle de uyum sağlamak ve okuyucu-yu daha iyi bilgilendirmek amacıyla böyle bir başlık verdik.</p>
<p>**Beyânü Ahvâli&#8217;n-Nâs Yevme&#8217;l-Kıyâme, İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217; tarafından tahkik edilerek yayımlanmış-tır. Girişle birlikte 52 sayfadan müteşekkildir. [Dâru’l-fikr, Beyrut 1998]</p>
<p>***Dr., DİB. Konya/Selçuk Eğitim Merkezi. pekalisait@mynet.com</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Eserin çevirinde şu hususları belirtmekte yarar görüyoruz:Küçük bazı tasarruflar bulunmakla birlikte metne bağlı kalınmıştır. Yazara ait biyografik bilgi tarafımızdan eklenmiş olup, metindeki bazı baş-lıklar konuyu daha iyi anlatması amacıyla tarafımızdan konulmuştur. Bize ait konu başlıkları [ ] şeklinde paranteze alınmıştır. Dipnotların konuyla doğrudan bağlantılı olanları çevrilerek, kimi açık-layıcı bilgiler tarafımızdan eklenmiş ve (ç.) sembolüyle ifade edilmiştir.</p>
<p>2 Asr sûresi 1-3.</p>
<p>3Bunu Taberânî, el-Evsat adlı eserinde, Beyhakî, Şuabü&#8217;l-Îmân&#8217;ında Ebû Müleyke ed-Dârimî kanalıyla rivayet etmişlerdir.</p>
<p>4Bu tefsirler için bkz. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu&#8217;l-Beyân, XXX/290; Süyûtî, ed-Dürru&#8217;l-Mensûr, I/537.</p>
<p>5Arâf, 3.</p>
<p>6Ahzâb, 2.</p>
<p>7Yazar burada, kendi yaşadığı dönemi yani hicrî yedinci asrı kastetmektedir.(ç.)</p>
<p>8Deccâl&#8217;in vasıfları ve yapacakları hakkındaki rivayetler için bkz. Müslim, Fiten, Hd. No:2936; Ayrıca kıyamete yakın zuhur edecek fitneler ile İsâ aleyhisselam&#8217;ın gökten inişine dair bilgilerin güzel bir derlemesi ve değerlendirmesi için Keşmîrî&#8217;nin et-Tasrîh bimâ Tevâtera fî Nüzûli&#8217;l-Mesîh adlı eserine bakılabilir. (ç.)</p>
<p>9Bu beş unsur ya da niteliğin işlendiği bilim dalı fıkıh usûlü ilmidir. Bunlara usulde teklifi ve vaz&#8217;îhükümler adı verilmektedir ki, bu hususlar, usul ilminin çok önemli bir bölümünü teşkil ederler. (ç.)</p>
<p>10Bu konularda daha fazla bilgi edinmek için müellifin Şeceratü&#8217;l-meârif ve el-Fevâid adlı eserlerine bakılabilir.</p>
<p>11 Âl-i İmrân, 146.</p>
<div>12Konunun daha iyi anlaşılması için bu kısımlardaki bazı tekrarları kaldırdık.</div>
<div>13Konu ile ilgili olarak müellifin şu eseri önemlidir. Bidâyetü&#8217;s-Sûl fî Tafdîli&#8217;r-Rasûl [thk. İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217;]</div>
<div>14Bu beyit, yeni yeni şöhrete ulaşanlar hakkında söylenen bir atasözüdür. Bu beyitteki ilk &#8216;İsâm&#8217; dan kasıt; İbn Şehber Hâcip Nu&#8217;mân İbnü&#8217;l-Münzir&#8217;dir. İkinci &#8216;İsâm&#8217; ise, bele takılan kayış anlamına gelmek-tedir.</div>
<div>15 Nâs sûresi, 5.</div>
<div>16İbn Hanbel, el-Müsned, II/242. Ayrıca bkz. Buhârî, 6223; 6226 Ebû Hüreyre&#8217; den.</div>
<div>17 Hadiste geçen &#8220;lemme&#8221; kelimesi, dürtü, bir şeyi atmak, uğramak, denk getirmek gibi anlamlara gelir. Bundan kasıt ise, kalpte şeytan ya da melek aracılığıyla aniden oluşan hareketlenmedir. Bu hareket Şeytandan kaynaklanırsa vesvese, melek tarafından gelirse ilham denilmektedir. Daha fazla bilgi için bkz. Mübârekfûrî, Tuhfetü&#8217;l-Ahvezî bi şerhi Sahîhi&#8217;t-Tirmizî, VIII/265.</div>
<div>18Hadisi Tirmizî rivayet etmiş, hadisin hasen-ğarîb olduğunu söylemiştir. Hd.no: 2991.</div>
<div>19Vâkıa, 83, 84.</div>
<div>20Secde, 11.</div>
<div>21Vâkıa, 87.</div>
<div>22Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/297; Müslim, Cenâiz, hd.no: 920.</div>
<div>23Hıcr, 29.</div>
<div>24Tahrîm, 12.</div>
<div>25Zümer, 42.</div>
<div>26Rûh&#8217;un mahiyeti, özellikleri, yeri, ölümsüzlüğü konusunda en güzel eserlerden birisi İbn Kayyım el-Cevziyye&#8217;nin Kitâbü&#8217;r-Rûh&#8217;udur. Eser Türkçeye de çevrilmiştir. (İstanbul 1993, İz yy.) 27Yâsîn, 52.</div>
<div>28Yâsîn, 52.</div>
<div>29Aralık, perde, engel anlamlarına gelen bu kelime, kabir hayatına verilen bir nitelemedir.</div>
<div>30Bkz. Müslim, İmâre, hd.no: 1887.</div>
<div>31Müslim, Cenâiz, Hd. no: 974; İbn Hanbel, Müsned, VI/221.</div>
<div>32Hadiste Rasûlullah , bu amelleri idrardan sakınmamak ve dedikoduculuk yapmak olarak belirlemiştir.</div>
<div>33Buhârî, Cenâiz, 1378; Müslim, Îmân, 292; İbn Hanbel, Müsned, I/225.</div>
<div>34Buhârî, Cenâiz, 1374; Müslim, Cennet, 2870; İbn Hanbel, Müsned, III/126.</div>
<div>35Ber(a)hût, Arap yarımadasında bulunan bir kuyu ya da vadi adıdır. Bkz. el-Kâmûsu&#8217;l-Muhît. Ayrıca şu esere bakılabilir. Süyûtî, Müfhemâtü&#8217;l-Akrân fî Mübhemâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, s. 192. [thk İyâd Hâlid Tabbâ&#8217;]</div>
<div>36Müslim, Cennet, hd. No: 2868; İbn Hanbel, Müsned, III/114, 175.</div>
<div>37Tenasüh inancı:İnsan ruhunun, insan ölünce bir başka bedende yeniden hayata geldiği inancına dayanır. Bu inanç bazı yakın ve uzak doğu dinlerinde bulunmakta olup, İslâmiyet bu tür inancı ke-sinlikle reddeder. Bu konuda daha fazla ve ayrıntılı bilgi için Mehmet Görmez editörlüğünde bir heyet tarafından hazırlanmışYaşayan Dünya Dinleri adlı esere bakılabilir. [Diyanet İşleri BaşkanlığıAnkara 2007, s. 275 vd.] (ç.)</div>
<div>38Tûr, 16.</div>
<div>39Kasas, 30.</div>
<div>40Nâziât, 17.</div>
<div>41&#8217;Alak, 1, vd.</div>
<div>42Müddessir, 1-2.</div>
<div>43Tâhâ, 14.</div>
<div>44Beyyine, 7.</div>
<div>45En&#8217;âm, 86.</div>
<div>46Müellife göre hadiste vurgulanan üstünlük, ibadet ve taatin çok olması ile değil, onun kaliteli olmasıile elde edilir.</div>
<div>47Sehâvî, el-Makâsıdü&#8217;l-Hasene adlı eserinde (970. hd.) &#8220;Bu rivayeti Gazzâlî İhyâsında zikretmiş, Irâkî ise, bu hadisi Rasûlullah&#8217;a nispetiyle (merfû&#8217;) bulamadığını, rivayetin sadece Hakîmü&#8217;t-Tirmizî&#8217;nin Nevâdiru&#8217;l-Usûlünde Ebûbekir b. Abdillâh&#8217;ın bir sözü olarak bulunduğunu söylemiştir. Aliyyü&#8217;l-Kârî de el-Esrâru&#8217;l-Mer&#8217;fûasın&#8217;da Ebûbekir b. Ayyâş&#8217;ın sözü olarak nakletmiştir. 48Berzah, ölüm sonrası kabir hayatıdır. (ç.)</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="16" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>49Mü&#8217;minûn, 108.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>50 Hacc, 18.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>51Enbiyâ suresi 23. âyete gönderme yapılıyor.</div>
<div>52İsrâ, 7.</div>
<div>53Füssılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>54Rûm, 44.</div>
<div>55.Hasene&#8217;nin ne miktarda olduğunu yalnızca Yüce Allah bilir. (ç.)</div>
<div>56Zilzâl, 7, 8.</div>
<div>57Fussılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>58İsrâ, 7.</div>
<div>59Nisâ, 111.</div>
<div>60Bu bölümde önemli sayılmayan bazı bilgiler bulunduğundan bu tür yerleri çevirmekte fayda gör-medik. (ç.)</div>
<div>61Tâhâ, 14.</div>
<div>62Bakara, 158.</div>
<div>63İşte bu sözüyle İzz b. Abdisselâm (r.a.), ilmin de bir sınırı olduğunu zarif bir şekilde ifade etmiş olu-yor. Yani, o, bilmediği bir konuda zoraki konuşmaya, görüş serdetmeye kendini yükümlü hissetmi-yor. Sınırlarını ve sorumluklarını gayet iyi biliyor. Onun bu erdemli tavrı, günümüz ilim erbabına da mesaj yüklü bir göndermeyi ihtiva etmektedir. (ç.)</div>
<div class="endOfContent">64İslâm ülkesinin dışındaki ülkelerde yaşayan kimseler. Onların yaşadığı yerlere dâru&#8217;l-harb denir. Bkz. Özel, Ahmet, İslam Hukukunda Ülke kavramı, İstanbul 1988, s.49 vd. (ç.)</div>
<div>65Buhârî, İmân, I/51; Müslim, İmân, I/63.</div>
<div>66Zilzâl, 7</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="19" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="page" data-page-number="6" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="7" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taha Abdurrahman &#8211; Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Taha]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[somutlaştırma]]></category>
		<category><![CDATA[soyut akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24794</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı düşünürlerin Yüce Zat hakkındaki konuşmalarında huzur-ı ilahiye karşı bir edepsizlik yapmaktan kaçınmak maksadıyla kullanılması âdet olmuş tabirlerden hiçbirisine rastlayamadığımız gibi o makama layık saygı ve takdis ibarelerini de bulamıyoruz. Hatta bazıları bilimsel nesnellik ve keşfedici bakış adları altında gayb hakkındaki sözlerini sanki alelade canlılar veya cansız nesneler hakkında konuşuyormuşçasına ortaya koymakla övünmektedir. Herkes tarafından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/">Taha Abdurrahman – Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24795 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961-192x300.jpg" alt="" width="192" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961-192x300.jpg 192w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961.jpg 320w" sizes="(max-width: 192px) 100vw, 192px" /></p>
<p>Bazı düşünürlerin Yüce Zat hakkındaki konuşmalarında huzur-ı ilahiye karşı bir edepsizlik yapmaktan kaçınmak maksadıyla kullanılması âdet olmuş tabirlerden hiçbirisine rastlayamadığımız gibi o makama layık saygı ve takdis ibarelerini de bulamıyoruz. Hatta bazıları bilimsel nesnellik ve keşfedici bakış adları altında gayb hakkındaki sözlerini sanki alelade canlılar veya cansız nesneler hakkında konuşuyormuşçasına ortaya koymakla övünmektedir. Herkes tarafından bilinmektedir ki bu makamda saygı göstermeyi terk eden kişi, en yüce isteğine yaklaşmaktan mahrum kalır ve arzusu ile arasına marifeti engelleyen örtüler çekilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sıfatın şerefi arttıkça, ihsandan nasibi de artar, Hatta biz iyilik ve güzelliği (hüsnü) neredeyse sadece bir iyilik elde ettiğimiz ya da bir kötülükten sakındığımız şeylere isnat etmekteyiz ve o şeylerin bize bir yönden ihsanda bulunduğunu söylemekteyiz. Burada ilahi isimlerin hangi derecede bulunduğu konusunda kim tereddüt edebilir? Bu isimlerdeki iyilik ve güzellik (hüsn), hiçbir zaman ihsandan ayrı düşünülmez. Onlar vasıtasıyla Allah&#8217;a yakınlaşan herkes, Allah&#8217;tan iyilik ve güzellik, yani ihsan umar ki Allah en hayırlı mükâfatı verir ve en güzel dönüş onadır.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çağdaş insan, hesaplanabilirlik ve mekanik gibi teknik yöntemlerin bazı inceliklerini elde eder etmez bütün insanlığın mutluluğunun ve iyiliğinin teknik yoluyla gerçekleştirilebileceği inancına sahip oldu. Zira ona göre bu teknik başarılar, evreni boyunduruk altına almasını ve onu ihtiyaçlarına ve kendi değerlerine göre yönlendirmesini mümkün kılacaktı.</p>
<p>Ancak günümüzde teknik gelişmelerin geçirdiği dönüşümlere dikkatle bakarsak, o parlak emellerin gerçekleşebilir olmaktan bir hayli uzağa düştüğünü görürüz. Bunun sebebi, söz konusu teknik gelişmelerin her düzeyde ve bütün yönelimler doğrultusunda gelişip çoğalması, böylece teknik evren adı verilebilecek bir oluşu teşkil etmesidir. Bu teknik evren insanı da kuşatmakta, onun iradesini ele geçirmektedir. Neticede insan, evreni dilediği gibi boyunduruk altına alacağını zannettikten yahut diğer bir deyişle onu köleleştireceğini umduktan sonra kendi sınırlarının farkına varamayacak bir duruma gelmiştir.</p>
<p>Teknik gelişmelerin bu şekilde insan aleyhindeki dönüşümü, söz konusu gelişmelerin kendilerinde müstakil hâle gelmelerinden ve insanın basireti olmadan kendi mantıklarına göre ilerlemeye başlamalarından kaynaklanır. Bu mantık, her birisi insanın bu evrendeki vaziyetine zarar veren iki temel ilke üzerine kaimdir:</p>
<p>a) Bu iki ilkeden ilki akıl dışı (irrasyonel) olmaktır. Bunun gereği olarak “Her şey mümkündür” Buradan da mantiki, ahlaki, tabii veya başka türlü bütün kayıtlardan çıkmak sonucu doğar. İnsan ne zaman bu araçşsallık ilkesine boyun eğerse, araç kendi içindeki her şeyi mubah kılar ve neticede insana büyük zarar verir.</p>
<p>b) İkinci ilki ahlak dışı (gayri ahlaki) olmaktır. Bunun gereği olarak “Mümkün olan her şeyin yapılması gerekir” Sonucta böyle bir eylemin önüne geçen her türlü ahlaki engel bertaraf edilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilimin doğru bir çizgi istikametinde gelişim gösterdiği, basamak basamak yükselen merdiven gibi parçalarının üst üste birleştiği, böylece bilginin olgunlaşmaya doğru durmadan ilerlediği yönünde bir inanış yaygındır. Hâlbuki bilimin bu birikime dayalı ve bütünlüklü tasavvuru bilim tarihinin gerçekleri tarafından yalanlanmaktadır.</p>
<p>Zira tarihte görüldüğü üzere bilimsel kuramlar birbirini takip etmemektedir. Aksine birbirinden kopukturlar ve aralarında bütünlük ve dayanışma ilişkisinden ziyade farklılık ve çatışma bağlantısı söz konusudur. Mesela yaratılış kuramı ve evrim kuramı, atom mekaniği ve rasyonel mekanik, Einstein&#8217;ın kuramı ve Newton&#8217;un kuramı arasında böyle bir durum vardır.</p>
<p>Bu kuramların birbirlerini tamamlamamalarına bir de şu eklenmelidir: Her bir kuram, birtakım sorulara cevap vermek üzere yola çıkar çıkmaz daha çetin başka sorulara maruz kalmaktadır. Sorular gitgide artmakta ve belki sarsıntı doguracak yönlere dogru gitmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bu sınırların mevcudiyetinin insani aklın güçsüzlüğünü veya bunun aksine -yani soyut aklın biricikliğini ve üstünlügünü-kabullenmeyi gerektirmediğinin delili ise İslami-dini gelenek ve çağdaş bilimsel gelenekten her birinin kendine özel yollarla bu sınırları aşmayı arzulamasıdır.</p>
<p>İslami gelenek bu amaç için iki düzeyde çaba sarf etmiştir: ilkesel düzey ve olgu düzeyi.</p>
<p>İlkesel düzeyde İslam şeriatı varlığın bilgisinin elde edilmesini istemiştir ki bu noktada sembolik oluş sınırının aşılmasına yönelik bir çaba vardır. Ayrıca bilgide kesinliğe ve sağlamlığa ulaşmaya çağırmıştır. Burada da zan sınırından çıkmaya yönelik bir beklenti söz konusudur. Nihayet teşbih sınırını ortadan kaldırmak için bu bilgide tenzih yolunun tutulmasını emretmiştir.</p>
<p>Olgu düzeyindeyse Müslümanlar, ilahi hakikati idrak etmek, bu kavrayışta zan derecesi ile yetinmeyerek kesinlikle sağlamlığı öğrenmek Cenabı Hakk&#8217;ı yaratılmışlara benzemekten tamamen tenzih etmek için mümkün bütün araçları kullanmış ve böylece sembolik tasavvur sınırını aşmaya çalışmışlardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Soyut aklın sınırlarının üstesinden gelecek kapıyı açanın amel olduğu tespit edilse dahi, her türlü amelin bu hayırlı gaye için kullanılmayı hak etmediği belirtilmelidir. Bu ameli arzumuza göre seçme imkânımız yoktur. Aksine söz konusu gayeye ulaşmak için seçilecek amelin faydalı olacağı hususunda akli ve nakli delil gerekmektedir. Akıl ve nakil tarafından desteklenmeye en yakın amel de yüce ilahi dinin gereğince yapılan ameldir. Dolayısıyla sınırların ve kayıtların ortadan kaldırılması hususunda en faydalı ve etkili amel, dini ameldir.</p>
<p>Soyut akıl, amele dönüştürülmesi ve onun gerektirdiği şekilde yönlendirilmesi sayesinde kendi asli akılcılık niteliğini bırakır, böylece daha iyi ve daha akılcı bir akılcılıkla nitelenmeye yönelir. Buna binaen biz de, amel tarafından yol gösterilen (tesdid edilen) ve yeni bir surete bürünen bu aklı rehberlik edilmiş akıl (tesedded)ismiyle anmayı uygun gördük. Şimdi, Allah&#8217;ın izniyle, bu aklı incelemeye başlıyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazen bir amel, kişiyi kendisine veya başkasına zarar verecek bir hususa yönlendirebilir. Bu kişi kendisine en faydalı olacağını düşündüğü ameli aramak ve onu gerçekleştirmesinde en etkili zannettiği yolu tutmak için elinden geleni yapmış olabilir. Ne var ki dinden bir delil, bu amel ve ona giden vesilelere delalet etmediği müddetçe ve kişi de bu ameliyle dine uygun davranmayı kast etmediği müddetçe, iyi bir şey yaptığını zannederken fesada düşmekten kurtulamayacaktır.</p>
<p>Bunun en açık delilini insani amele müdahil olan ve olguya ilişkin sınırlar kısmında görmüştük. Bu sınırlar, söz konusu amelin yönlendirme vasfından yoksun olmasından neşet etmemiştir. Aksine bu sınırlar, insanlığın asırlardır memnuniyet duyduğu belli başlı değerler üzerinde yükselmiştir: aklın birleştirilmesi, evrenin akılla bilinebilir kılınması, araçlara boyun eğdirilmesi ve bilimin tanzim edilmesi. Ancak bu yönlendirme, dinde tecelli eden ilahi iradeye uygun olup olmama sorununa lakayt kalınca, dinen fesat sebepleri olarak görülen amellere sevk etmiştir. Neticede insanı, çağrı yaptığı değerlerin çelişiğine sürüklemiştir:</p>
<p>Aklın birliği yerine çoğullaştırılması, akılla bilinebilir kılma (rasyonalizasyon) yerine aklın cahilleştirilmesi (yani akılcılığın ortadan kaldırılması), araçlara boyun eğdirmek yerine insanın boyunduruk altına alınması, bilimin tanzim edilmesi yerine parçalanıp bölünmesi. İnsanın dizgini, kendisine en yakın noktada elinden kaçıp giderse, geleceğin bilinmezlikleri ve insan için en kapalı hususlar kim bilir ne hâle gelir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dini amelden türeyen fayda, dini olmayan amelden hâsıl olan faydadan farklıdır. Bunlardan ikincisi, kişi ne kadar derinlemesine bir arayış içerisine girse ve istediği din dışı idealleri gözetse dahi, mutlaka çeşitli eksikliklere düşecektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın dinine aykırı amelde bulunan kişi, maslahatlarının belirlenmesi ve takririnde hangi teorik ve ameli araçları kullanırsa kullansın, bunlara ulaşma hususunda fazla yol kat edemeyecektir. Kişinin gayreti ve çalışması, sınırlı araçlarını aşamadığında ona ancak bu araçlar ölçüsünde faydalar meydana gelir. Dini amelin sırrı ise kişiye başka türlü güç yetiremeyeceği itibari ve ihtiyari anlayışlar kazandırmasında yatar. Böylece dini amel, bu anlayışlar içinde istikamet vesilelerini temin eder, dine aykırı amelde bulunan kişinin ulaştığından daha öte maslahatların idrakini sağlar. Böylece kişinin idraki, ameli ölçüsünde daha ötelere ulaşır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<hr />
<p>Bir şeyi tasavvur dünyasından olguya çıkarmak, onu tayin etmek ve somutlaştırmak şeklinde kabul edilmiştir. Şu durumda somutlaştırma, hazır etme ve meydana çıkarma işlevidir; müşahede edilmeyip göz önünde olmayanın açığa çıkarılması, zihinlerde saklı olanın aşikâr kılınmasıdır. Bazı modernlerin somut gerçeklik adını verdikleri şey de budur. Söz konusu kişiler bu kavramı, felsefi yönelimlerinin etrafında döndüğü bir eksen, fikri alışverişlerini sürdürdükleri bir sermaye kılmışlardır.</p>
<p>Hatta bu anlama bağlılıklarını abartarak müşahhas sıfatını teorik yöntemlerine eklemişler, somut çözümleme, müşahhas tasvir, somut düşünce gibi durumlardan bahsetmişlerdir. Fakat bunun tam tersi istikamette, söylediklerinin bir kısmını unutmuşlar, bu niteliği kendi yönelimleriyle uyuşmayan ameli yollardan çekip almışlardır. Onların nazarında dini amel, somut bir amel degil, delice bir ameldir. Bu tutumda, çağrı yaptıkları ve kendilerine karşı çıkanları reddederken dayandıkları somutluk ortadan kaybolmaktadır.</p>
<p>Doğrusu somutluk için söz konusu şahısların da ikrar etmekten geri durmayacakları şu ölçütü belirleyebiliriz: “Gözlemlenmeye açık amelin idrak edilebilir neticeleri olmalı ve bunlar genel maslahat için fark edilebilir fayda sağlamalı” Bu durumda dini uğraşma, somutluğa daha yakın olur ve somutluğun şartlarını daha fazla sağlar. Zira batıl hayallerden ve işlevsiz soyutlamalardan çıkmaya, davranış için etkin değişim sebeplerini gözetmeye en fazla bu tarz bir meşguliyet güç yetirebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilimin kıymetinin uygulamadan uzaklaştıkça ve kendinde müstakil hâle geldikçe yüceldiği şeklinde nazar ehlinden bazıları arasındaki yaygın kanaatin aksine iştigal ehli, her bilimin amel ile irtibatı ölçüsünde kıymet kazanacağını düşünmektedirler. Buna göre bir bilimin ameli neticeleri daha aşikâr hâle geldikçe ondaki bilimsellik derecesi daha yüksek ve daha yüce olur, hatta amelde bulunan kişi ondan daha fazla nasiplenir.</p>
<p>Bilimin amelle ilişkisi sabit olursa, somutlaştırmayı savunanların bu ilkeyi tekellerine alma iddiaları da kendisini gösterir. Onlar, bu ilkenin hakikatini daha iyi idrak ettiklerine, ona daha derin bir bağlılık gösterdiklerine inanırlar. Buna ilaveten taraf tutarak ve zalimane bir tarzda dini iştigali onun çerçevesinden çıkarırlar. Bu iddiaları, benimsedikleri iştigal tanımı tarafından çürütülmektedir. Söz konusu ilkeye göre hareket ettikleri iddiasını kabullensek bile, onunla doğru bir şekilde amel ettiklerini ve bu yolda söz konusu ilkenin altına giren her şeyi kapsayacak bir boyuta ulaştıklarını kabul etmeyiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Eğer meşguliyet ibadet olursa, ibadet eden kişide hâsıl olan idraklerin genişletilmesi bakımından diğer uğraşların önüne geçer. Azalar, kendilerini donuk âdetlerden ve bozuk inançlardan kurtaran ibadetin meyveleriyle ahlaklandığında basiretin önünde idrak için alabildiğine geniş yeni nüfuz yolları açar. Böylece nazar daha keskin, fikir daha etkili hâle gelir. Dolayısıyla bu pratiğin tesiri daha altta yer alan diğer pratiklere de intikal eder, hem maharet onunla süslenir, hem de tefekkür onun sayesinde yenilenir.</p>
<p>Somutlaştıranların uğraşma hususundaki düşüncelerini doğru bulmuyoruz. Zira her şeyi en temelde yer aldığı düşüncesiyle toplumsal ve siyasi bir kökene indirgemekteler. En temelde olma rütbesini daha fazla hak eden ise kâinatın kendisi için yaratıldığı asıl, yani ibadettir. Her şeyden beklenen ve istenen odur. Bütün hücrelerin -Rablerinin izniyleamelle nitelendiğini kabul ediyoruz. Siyasi ve toplumsal eylem yalnızca idare ve tedbir anlamına hamledilmedikçe, onların siyasi ve toplumsal eylemle nitelenmelerini de kabul etmiyoruz. İşte bu somutlaştırmayı savunanların üzerine uzlaştıkları hususu terk etmek demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amelde bulunan kişideki çaba harcama sahih asıllar gerektirdiği şekilde güçlenir. Meşguliyet, kişinin gönlüne bir nebze bile yerleşirse, onun anlayışına öyle manalar yerleştirir ki bu anlamlar dinin yüce değerlerini ve yüce maksatlarını ona gösterir. Bu suretle amelde bulunan kişi, daha fazla amelde bulunmasının sonucu olarak anlayışına sirayet eden manalar sayesinde yöneliminde meydana gelebilecek bozukluklardan kurtulur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kişi, din dışı davranmayı sürdürdüğü ve onunla meşgul olduğu takdirde sınırlar ortaya çıkar ve anlayışlar daralır. Din dışı pratiğin ilkesi, gayesi ve vesilesi yaratılmışlardır. Yaratıcıyı bu pratik için yol gösterici ve maksat olarak bellemez. Yaratılmışlara maddi maslahatların ulaştırılmasının ötesinde bir arzusu yoktur ve maddi maslahatlar dışındaki hayırlı menfaatleri aramaz. Tüm bunlardan dolayı din dışı pratiğin maddi ve yaratılmışlarla sınırlı mantığı, bildiğimiz gibi onu sallantılı ilkelere, tökezleyen hedeflere, tereddütlü vesilelere sürüklemiş ve ona hiçbir fayda temin etmemiştir. Çünkü içerisine düştüğü kararsızlık töhmeti reddedilmiş, din dışı pratiğin değişim sebeplerine boyun eğmeye mecbur olduğu gerekçesiyle bu sebepleri gözettiği iddia edilmiştir. Buna göre din dışı pratikler, gerek ilke gerekse vesileler bakımından yenilmiş durumdadır; dolayısıyla sonuçlarına hükmetmeye kudreti olmadığı gibi her iki yönden sınırlarını ortadan kaldırmaya da güç yetiremez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kişi, din dışı davranmayı sürdürdüğü ve onunla meşgul olduğu takdirde sınırlar ortaya çıkar ve anlayışlar daralır. Din dışı pratiğin ilkesi, gayesi ve vesilesi yaratılmışlardır. Yaratıcıyı bu pratik için yol gösterici ve maksat olarak bellemez. Yaratılmışlara maddi maslahatların ulaştırılmasının ötesinde bir arzusu yoktur ve maddi maslahatlar dışındaki hayırlı menfaatleri aramaz. Tüm bunlardan dolayı din dışı pratiğin maddi ve yaratılmışlarla sınırlı mantığı, bildiğimiz gibi onu sallantılı ilkelere, tökezleyen hedeflere, tereddütlü vesilelere sürüklemiş ve ona hiçbir fayda temin etmemiştir. Çünkü içerisine düştüğü kararsızlık töhmeti reddedilmiş, din dışı pratiğin değişim sebeplerine boyun eğmeye mecbur olduğu gerekçesiyle bu sebepleri gözettiği iddia edilmiştir. Buna göre din dışı pratikler, gerek ilke gerekse vesileler bakımından yenilmiş durumdadır; dolayısıyla sonuçlarına hükmetmeye kudreti olmadığı gibi her iki yönden sınırlarını ortadan kaldırmaya da güç yetiremez.,</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İşiten kişi (sami), delilleri akdettiğinde (bağladığında), dinin emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma hususunda erkân üzere ve gücü ölçüsünde itaatlerin hakkını verdiği zaman uygulayan olur.</p>
<p>Şu hâlde meşguliyetin temelinde yer alan itaat şartları nelerdir? Bunlar:</p>
<p>Allah&#8217;ın bir fiili emretmesi veya yasaklaması,</p>
<p>İşiten kişinin, Allah&#8217;ın onu emrettiğine veya yasakladığına inanması,</p>
<p>Kişinin o fiili yerine getirmesi veya ondan kaçınması,</p>
<p>Allah&#8217;ın o fiili emrettiği veya yasakladığına yönelik itikadının, o fiili yerine getirmesi veya ondan kaçınmasının sebebi olmasıdır.</p>
<p>Müminin ahlaki davranışını ilahi emir ve yasaklar vazettiğine göre, Allah&#8217;a itaat müminin bürüneceği en yüce ve en şerefli ahlaki üstünlük olmaktadır. Böylece her ahlak sahibi, yani her mütehallık, aşağıdaki şartları yerine getirir:</p>
<p>Bir fiili yerine getirir veya ondan uzak durur,</p>
<p>Fiili yerine getirmesi veya ondan uzak durması söz konusu ahlakı izhar eder,</p>
<p>Söz konusu fiili yerine getirerek veya ondan uzak durarak Allah&#8217;a itaat eder.</p>
<p>Buradan şu sonuç çıkmaktadır: hem nazar ehlinin hem de işitme ehlinin peşine düştüğü ilahi marifet arayışı, “yaklaşım” biçiminde mantıki gereklilikler uyarınca kanıtlar sıralamayı gerektirmez. Aksine yakınsama biçiminde Allah&#8217;ın emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma ile ona itaat etmeyi gerektirir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İsyankârın ilahi marifetten uzak kalışı aşağıdaki aşamalarla açıklanır:</p>
<p>Allah bir fiili emreder veya yasaklar,</p>
<p>İsyankâr, Allah&#8217;ın o fiili emrettiğine veya yasakladığına inanır,</p>
<p>Söz konusu emir veya yasağın hilafına hareket eder.</p>
<p>Allah dilerse tövbe eden isyankârı bağışlayabilir. Bu bağışlamanın (gufran) da çeşitli unsurları vardır:</p>
<p>Kişi bir günah işler,</p>
<p>Günahından vazgeçmediği takdirde Allah&#8217;ın gazabına maruz kalır,</p>
<p>Günah üzere ısrar etmeyip tövbe eder,</p>
<p>Allah da gazabını ondan uzaklaştırır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amellerle nefse yönelmenin yahut nefse yakınlaşmanın hakikati, tabiri caizse, yakınlaşan kişinin amellerini hem akıl, hem irade, hem de vicdan bakımından kendi şahsi güçlerine nispet etmesidir. İtaatleri yerine getirmeye niyetlenme, onları yerine getirme, itaatlerin neticelerini öğrenme veya bunların her birisinde bu husus kendisini gösterebilir. Şöyle de diyebiliriz: Nefse teveccüh, amellerin kazanılması ve onlara malik olma şuurudur. Bu kazanma Allah&#8217;ın mutlak mülkiyetine tâbiyetine dair bir şuurla birlikte olursa bu şuurun bir parçası ortaya çıkar. Söz konusu mülkiyeti sadece kendisine hasretmesi ve Allah&#8217;a nispetinden gafil olması durumunda ise bu şuur bütünüyle kendisini gösterir. Amellerin tümel veya tikel mülkiyetinin manası dolayısıyla “kendine mal etme” lafzı bu sorunu göstermektedir. Çünkü yakınsayan kişi, itaatleri sanki kendisine aitmiş ve onlar üzerinde tasarruf sahibiymiş gibi görünmektedir.</p>
<p>Kendine mal etmenin yakınsama davranışına zarar veren bir sorun olduğunun en büyük delili ondan neşet eden çok sayıda sonuçtur. Burada kendine mal etme sorununun zararını gözler önüne seren iki sonucu zikredeceğiz: Kendi amelini yüceltme ve başkalarının amellerini aşağılama.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İlk varsayıma, asli metinlere dönmeye çağıran selefinin bir metnin herhangi bir yorum veya okuyucunun en ufak bir tasarrufu olmaksızın okunabileceğini mümkün görmesi üzerinden itiraz edebiliriz. Çünkü bu iddia dilsel hitabın doğasına aykırıdır. Nitekim dilsel metne bakan kişi daima birtakım kişisel ve bağlamsal etkilerin altındadır; nesiller boyunca hâlihazırdaki okuyucuyu önceleyen ve onun okuyuşuna müdahale eden epistemolojik ve tecrübi bir birikimi taşır. Şu hâlde asli metinlere, ne onları oluşturanların elinden çıktıkları şekilde ne de onların çağdaşlarının -yani selefi salihini-drak ettiği şekilde ulaşılabileceğini kabul edebiliriz. Bu ancak söz konusu metinlerin çağından sonra oluşmuş tecrübe katmanları ve bilgi ağları üzerinden gerçekleşebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ruhi manaları terk etmenin tek sebebi dine düşmanlığın açıkça irade edilmesidir. Nitekim siyasileştiren her ideoloji dini bir engel, hatta bir an önce tahakküm altına alınması gereken en büyük mâni görmekte ve böylece reform ve degişimin yolunu hazırlayabileceklerini düşünmektedir. Bu ideolojilerin en iyi temsilcisi, selefi hareketin aktivitesiyle eş zamanlı olarak Batı&#8217;da ortaya çıkan solcu hareketlerdir. Bunlar dine sempati gösteren herkesi gözetim altında tutmakta, dindarları taassup ve itikadi bağnazlıkla nitelemektedir. Yakınsayıcı meşguliyeti ortadan kaldırmaya teşebbüs edenlere yazıklar olsun!</p>
<p>Şu hâlde maslahat gereği bu siyasileştirici güçlerle iş birliği yapanların, bu utanç verici nitelemelerden kurtulmak maksadıyla dini tercihlerini gizlemek veya inkâr etmek z0runda kalışlarına şaşırmıyoruz. Selefilik de destek ve dayanışmaya ihtiyaç duyan siyasi bir hareket olması hasebiyle dine düşman güçlerle iş birliği yapmakta beis görmemiştir. Dolayısıyla uğruna mücadele verdiği davalardaki sempatilerini kazanmak amacıyla onlarla ilişkiler kurmuştur. Ne var ki bu irtibatın faturası olarak, aradaki siyasi yardımlaşmayı teminat altına alacak ortak bir mücadele zemini arayışıyla hedefleri, programları ve genel işleyişindeki dini ve ruhi öğeyi bir kenara atmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Semavi dinler “ahlakla amel etmek” şeklinde sabit bir esas üzerine kuruludurlar. Buna karşılık dinden uzak duran gelenekler, toplum ve bireye en yüksek faydayı sağlamasına uğraştıkları, tanımlanmış ve üzerine çalışılmış bir ahlaka dayandıklarını öne sürmektedirler. Gerçekte ise birtakım zahiri faydalar ve göz alıcı sonuçlara götürse de bu ahlaka itibar edilemez. Zira kendisini mütemadiyen besleyecek yüce bir kaynağa dayanmayan, ruhi ve ilahi manalarla desteklenmeyen bir ahlakın, doğru yol zannıyla fesada sapacağından emin olunmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Örfte istikamet, bir şeyin ifrat ve tefritten oluşan iki sınır arasındaki orta yolu izlemesidir. Orta, üç sebepten ötürü doğruyu bulmanın yolu sayılır:</p>
<p>a) Aşırılıktan kaçınma. Orta yolu seçen kişi aşırılığa nispet edilecek şekilde abartmaz, ihmalle nitelenecek şekilde de eksik kalmaz.</p>
<p>b) Duraklamadan korunma. Aşırıya giden herkes, fazla çaba sebebiyle bıkkınlık yaşar, ihmalkârlar ise gayret eksikliğinden dolayı rehavete kapılır. Bıkkınlık ve rehavet adım adım duraklamayla sonlanır.</p>
<p>c) Uyanışın öğrenilmesi. Orta yolu ancak aşırılık ve ihmalkârlığın tehlikelerinin ve gerek rehavet gerekse bıkkınlıktan doğan duraklamanın zararlarının farkında olan kişi talep eder. Bu kişi bütün varlığıyla nefsini bu tehlike ve zararlardan korumaya yönelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gönül ve vicdana karşı inkârla yaklaşan ve soyut nazarının kavradığıyla yahut azalarının yaptığıyla yetineceğini öne süren kişi ise hayatı veya kendi benliğini inkâr ediyor demektir. Şayet bu çalışmada itirazlara karşılık vermeye ve delille ikna etmeye niyetimiz olmasaydı, bu inkârı cevaplandırmaya da uğraşmazdık. Çünkü vicdanın gerçekliği, ancak kendisiyle konuşmanın yersiz olacağı kişi tarafından reddedilebilecek zorunlu önermelerdendir. Gönlün, dışsal azalara ilaveten bedenin içinde bulunan birtakım araçlar ve organlardan ibaret olmadığını söylemeliyiz. Aksine gönül, sadece nazarın veya amelin değil de tecrübe iradesinin hâkimiyetine girmiş azalardan ibarettir. Bu tecrübe vesilesiyle gönülde dönüşüm ve oluşum gerçekleşir, bu iki hadise de onu vasıfların ve fiillerin idraki düzeyindeki alışılmış hâlinden çıkarır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nazara dayanan soyut aklın dinden anladığı, mükellefi aklıyla sapkınlığa düşmekten koruma yöntemidir ve buna göre mükellef, dinin getirdiği hükümleri ayırt etmeye gücünün yettiği gibi bunları bilfiil uygulamaya da kadirdir.</p>
<p>Fakat bu teorik ilke, canlı tecrübenin dâhil oluşuyla Allah&#8217;ın hitabı ve görmesi şeklinde iki tecrübi ilke hâline gelmektedir:</p>
<p>a) Hitabın gereğince mükellef, Cenabı Hakk&#8217;ın her durumda kendini muhatap aldığını ve bu hitabın hayatı boyunca sürdüğünü bilir. Buna göre bu hitabın metni her ne kadar tertemiz mushaflarda korunsa da manaları mükellefin benliğine ve etrafındaki oluşlara yerleştirilmiştir. Bu oluşlar, mükellefin talep etmesi, tanıması ve Allah&#8217;a yaklaşırken gözetmesi gereken söz konusu ilahi manalar sayesinde meydana gelmektedir.</p>
<p>b) Görme ilkesi gereğince mükellef, Allah&#8217;ın kendisini daima gördüğünü bilir. Bu görme, kişinin fiillerine yönelik rıza ile birlikte gerçekleşirse nihayetsiz bir bahtiyarlık ortaya çıkar; öfkeyle beraber bulunursa mutlak bir haydutluk meydana gelir. Dolayısıyla kişi, kendi nefsini sürekli denetim altında tutmak ve bütün fiillerinde Allah&#8217;ı gözetmekle yükümlüdür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yakinlaşan kişi belki amelini yerine getirir ve amelinde yüceltilmeyi hak eden bir meziyet olduğunu sanır. Bu sanı, ameli sürdürdüğü müddetçe artar. Üstelik aynı his, kişi kendisinin başkalarına üstün olduğunu düşündükçe, daha fazla amele sevk eder. Bu his farklı durumlarda muhtelif şiddetlerde gerçekleşebilir. En başta ameli beğenmek yer alır; en sonda ise ameli başa kakma tavrı görülür. Dini amel bağlamında bu tavırların edep dışı olduğu ve asli tâbiyetle zıtlık teşkil ettiği açıktır. Buradaki edepsizlik, yakınlaşan kişinin doğru bir tarzda yerine getirdiği amelin aslında dini amelin doğasına ait olduğunu fark edememesinden kaynaklanır. Diğer bir deyişle, bu amel zaten özünde muvaffakiyet ve rehberlik edilmiş olma vasıflarını taşımaktadır ve onu dosdoğru yerine getiren herkes hidayetten nasiplenir ve başarıya götüren yollara erişir. Asli tâbiyete aykırılık ise ameli başına kaktığı kişiye tahakküm iddiasında ortaya çıkar. Tahakküm ve otoriteye tamah eden kişi ise mutlaka karşısındakinin kendisine tâbiyetini hak ettiğini savunur. Buradan da istisnasız herkesin yaratıcıya tâbi oluş keyfiyetine hâlel gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Soyut nazar ehli ölümsüzleştirmeyi, kişinin sonsuza kadar varlığını sürdürebilmeşi için peşine düştüğü en yüce amaç kabul eder. Bu kişilerin ölümsüzleştirme arzularının sonunda tanrılaştırma hevesinin bulunduğuna da şaşırmıyoruz ki bundan dolayı kendini tanrı zannedenlere sıklıkla rastlanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hangi çeşit özgürlük olursa olsun ve ne kadar yüce ve kapsamlı bir mahiyete sahip bulunursa bulunsun, kişi üzerine baskın çıkan ve onu kendisine meftun eden özgürlük, kulluğu gerçekleştirme yolunu mutlaka kesecektir. Öyle bir özgürlüğü terk etmek, mükemmel mülkiyet ve tasarrufu kazandıracak hakiki özgürlüğü aramak kisi için daha uygundur.Bu özgürlüğü doğuran asli tâbiyet içerisinde mükemmel mülkiyet, yaratıcıya muhtaç oluş şuurudur. Mükemmel tasarruf ise faile zorunluluk şuurudur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerçekten de özgürlük tek bir hakikat olsa ve gerek mulkiyetin gerekse tasarrufun bütün dereceleri arasında ortak vasıflar taşısa, bu durum özgürlük ile kulluk arasında bır intibaksızlık bulunduğunu teslim etmemizi veya ayrışma yahut aşma gibi yorumlar üretmemizi gerektirirdi. Fakat yukarıda bahsedildiği biçimiyle mekânsal özgürlük ve varoluşsal özgürlük arasındaki farklılaşma ve derecelenme ilişkisini nazara alırsak meselenin böyle olmadığı görülür. Dahası, varoluşsal özgürlük ile var edici özgürlük arasında da tıpkı ötekisindeki gibi bir farklılaşma ve derecele ilişkisinden bahsedilebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akli pratikte ilmin amelden ayrılmaması gerekir.</p>
<p>İnsanlar arasında ilmiyle meşhur kim varsa ilim ve amel arasındaki bu bağlantının üzerinde durmuş, bir önceki cümledeki ifadeyle veya “İlim amelin başlangıcı, amel ilmin bütünlüğüdür;, “Amele yönlendirici ilim” “İlmin yetkinliği onunla vasıflanmaktan geçer” gibi ifadelerle bu hususu dile getirmişlerdir.? Her türlü yetkin akli marifetin -velev ki dil bilim, mantık veya aritmetik gibi teorik veya araçsal bir ilim olsun- soyut temyiz düzeyinden ahlaklanma düzeyine geçiş yapması gerekmektedir. Zira bilinenler ile ahlaklanma, manaların ve değerlerin o bilgiye nüfuz etmesini sağlar ve bu nüfuz, söz konusu birikimi soyut teoriklikten korur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amelden geri durmuş, hatta amel etmeyi reddetmiş ve belki de dini meşguliyetin kıymetini büsbütün inkâr etmiş birinin İslami mirasta bulunan hakikatlerin kavranmasını ve geleneğin ihyasını sağlayacak yolun bilgisine ulaşması nasıl mümkün olur? Reddedilemeyecek bir gerçek şudur ki bu amelden yüz çeviren kişi, bunu ister ihmalkârlıkla ister inkârcılıkla yapıyor olsun, verdiği hükümlerde istikamet sahibi olamaz, ilmiyle bir fayda sunamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akli pratikte herhangi bir ilmin konusunun bilgisi, Allah&#8217;ın bilgisinden ayrılmamalıdır.</p>
<p>Her türlü yetkin akli bilgi, odaklandığı konunun bilgisi ve o sahanın yasalarının tespiti olması itibarıyla Allah yoluna yönlendiren bir anahtar işlevi görmelidir. İlimlerin incelediği konular yahut varlıklar esasta Allah&#8217;ın kudretinin tecelligâhları ve onun sanatının tezahürleridir. Düşüncesini onlar üzerinde imal eden her türlü akıl sahibi kişi bu hususu idrak etmek zorunda ve dolayısıyla ona daha fazla yaklaşmak durumundadır.</p>
<p>Fark edilecektir ki bilgide soyut akılla yetinenler Allah&#8217;tan gitgide daha fazla uzaklaşmakta ve onun diniyle çatışır hâle gelmektedirler. Allah&#8217;ın bilgisinden uzaklaştıran veya onunla karşı karşıya getiren bir bilgiden nasıl emin olunabilir? Birtakım istismarcıların aranan iyiliği intaç ettiği iddialarına rağmen öyle bir bilginin sonuçlarından nasıl mutmain olunabilir? Emniyet ve mutmain oluş ancak gaybi marifet yönünden bir bilgiye ilişebilir. Kâh bilimsel nesnellik savunusuyla, kâh bilimsel araştırmanın bağımsızlığı varsayımıyla veya gaybi marifetin imkânsızlığı iddiasıyla gaybi marifetten bağını kopartmış bir çaba hidayetten ve doğrultma yollarının tahkikinden mahrum kalmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerek akli gerekse nakli bütün ilimler gaybi hakikate hizmet etmelidir. Şu veya bu ilimle uğraşan herkes o hakikatin bir yönüne ulaşmalı, oraya daha fazla yakınlaşmalıdır. Aksi takdirde ilim asli maksada hizmet etmez ve faydalı ilim payesini alamaz. Müslüman araştırmacının da bilgisini ve ulaştığı ilmi neticeleri bu ilahi hakikatin gösterdiği yolda ortaya koyması lazımdır. Aksi takdirde o da, bu ilimlerle uğraşan ancak söz konusu hakikatin sırrına eremeyen, kendi benliğinde de ondan nasiplenemeyen kişilere benzer.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Rehberlik edilmiş akıl düzeyinde amellerin ziyadeleşmesi, ameller organlarla sınırlı kaldığı ve gönle sirayet etmediği sürece, yani yukarıda zikrettiğimiz kurtulma ve ihlasa ulaşmadığı sürece birtakım sorunlara sürükleyecektir.</p>
<p>Bu esas, İslami geleneği yönlendirmede en az önceki ikisi kadar tesirlidir. Zira söz konusu gelenek, her şeyde, daha doğrusu istikamet üzere davranışta yetkinliğin arzulanması üzerine kaimdir. Bu arzu herkesi daha fazla yükselmelerini sağlayacak amelleri arttırmaya teşvik eder. Aksi takdirde kişi taklide saplanmaktan, hatta yakınlaşma sürecinde daha aşağı bir dereceye düşmekten kurtulamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Tasavvuftaki ibarelerin kapalılığını öne süren kişinin kaçırdığı husus sufinin ibarelerini inşa ederken ve kılavuzluğu oluştururken kullandığı Arapça deyişlerin berikilerin alışageldiği akli ve dilsel uygulama içerisinde yer almadığıdır. Dolayısıyla sufilerin söylediklerine en şiddetli karşıtlığı gösterenlerin soyut akıl ehli olması garipsenmemelidir. Çünkü tasavvufi deyişlerin onların alışageldiklerinden farklılaşması, rehberlik edilmiş aklın kullandığı dilin gösterdiği farklılaşmadan daha fazladır. Söz konusu sufi deyişler hem ,stılah, hem yorum (ta&#8217;bir), hem de açıklama (tefsir) boyutlarını içermektedir.</p>
<p>Istılah bakımından sufiler benzerlik, karşıtlık ve tedricilik yöntemlerini kullanmışlardır. Bunlara şu örnekleri verebiliriz: sözün formunda uyuma rağmen içeriğin ve maddenin farklılaşması (kabz/bast), formun uyumu ile birlikte içeriğin derecelenmesi ve maddenin farklılaşması (şeriat / tarikat / hakikat), formun ve içeriğin farklılaşması ile beraber maddenin uyumu (teveccüh /muvacehe), formun farklılaşması ile birlikte maddenin uyumu ve içeriğin derecelenmesi (ubudiyet / ubudet).</p>
<p>Yorum boyutunda sufiler, ibare ve işaretler için durumunun gereğince, dildeki aynı kökten türeyen kelimelere (iştikak) itibar edilmesi, anlamın genişlemesi, benzetme, karşılaştırma, cinas, tevriye gibi iletişimsel imkânlarını ve belagat yöntemlerini imkânlar el verdiğince işletmişlerdir.</p>
<p>Açıklama boyutunda ise kelimelerden ve iştikaktan doğan işaretler için dilin asıllarını izlemişlerdir. Örfi ve ilmi delaletlerin anlaşılmasında da bu asılları ve işaretleri takip etmişlerdir. Geçiş ve çıkarımda yine Arapça konuşan bir kişinin alışageldiği yolları kullanmışlardır.</p>
<p>Morfolojik (sarftan kaynaklanan) vezne bağlılık, sözlük anlamının ve iştikaktan doğan anlamın ilişkisi, doğal çıkarım bağlantısı gibi ıstılah, yorum ve açıklamaya müteallik bu uygulamaların çoğunun sadece Arap diline mahsus olduğunu bilirsek tasavvufi mana ve işaretlerin Arapçaya ait bildirişim özellikleri bağlamında geldiğini de anlarız.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/">Taha Abdurrahman – Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin &#8211; Kur&#8217;an&#8217;ın Kalbine Giriş &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:04:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an okuma]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24467</guid>

					<description><![CDATA[<p>, Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . . “Bu dünya bir pencere Her gelen baktı geçti Nice han, nice Sultan Tahtı bıraktı geçti” dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24468 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg" alt="" width="236" height="367" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397.jpg 520w" sizes="(max-width: 236px) 100vw, 236px" /></div>
<div>,</div>
<div>Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . .</p>
<p>“Bu dünya bir pencere<br />
Her gelen baktı geçti</p>
<p>Nice han, nice Sultan<br />
Tahtı bıraktı geçti”</p>
<p>dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü makamlar, mekanlar, imkanlar, rütbeler, payeler, iltifatlar, işveler geçicidir. . .</p>
<p>“Zaman bir deniz, ölüm bir liman<br />
Ve her an, bir su damlası sanki</p>
<p>Bizi o limana taşıyan”</p>
<p>dediği gibi şairin, “zaman”ı fark et. İnsan, zamanı fark ettiğinde, dönüş halinde bir varlık olduğunu anlar ve bu muazzam bir bilinç, insanın benliğinde bir şuur inşa eder. Sonrasında bu fark ediş, bu şuur hali ölüme bir anlam yükler. Ölüm senin için bir kapıdır, ölüm bir penceredir; zaman seni ölüme, ölüm seni yok olmaya, toprak olmaya değil, mahvolmaya, âlemden silinip tamamen izinin, eserinin kalmayacağı bir yok oluşa değil; seni Yaratan’ın huzuruna çıkartır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ashab-ı Kiram diyorlar ki; Mescid-i Nebevi’de Efendimiz’in (s.a.v) bir hurma kütüğü vardı. Ashabına onun üzerinden hitap ederdi. Yorulduğu zaman ona yaslanır, oradan ashabı ile konuşurdu. Günlerden bir gün sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) birkaç basamaklı bir minber yaptı. Peygamber Efendimiz minberi görünce emretti; “Kütüğü alın, mescidin arka tarafında bir köşeye bırakın.” Bazı âlimler, hadis muhakkikleri anlattığım hadise için “mütevatir” derler. Mütevatir nedir? Yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluktan, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğa nakletmeleridir. Yani yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun ağız birliği etmişçesine bir haber vermesidir. Bu bağlayıcıdır, bu hakikattir, bu ilzam edici bir delil düzeyidir.</p>
<p>Efendimiz, o yeni yapılan minberin üzerine çıkıp hutbe irat etmeye başladığında, mescitte mescidin arka köşesinden; adeta yavrusunu kaybetmiş bir devenin iniltisi gibi bir ses duyuluyor. Etrafı gözden geçiriyorlar; “nedir bu acaba, bu ses nereden geliyor?” diye. Sesin geldiği nokta tespit ediliyor; bakılıyor ki, bu ses hurma kütüğünden geliyor. Efendimiz (s.a.v) o sesi duyunca minberden iniyor, kütüğün yanına gidiyor ve mübarek elini onun üzerine koyuyor. Üzerine koyduğu zaman kütük sakinleşiyor. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Kütüğün bir derdi var; daha önce benim kendisine yaslanmamdan, benim üzerinde durmamdan dolayı hoşnut imiş, şimdi bu ayrılıktan dolayı feveran ediyor.” Peygamberimiz onunla konuşmuş.</p>
<p>Kur’anî deliller vardır; Hz. Süleyman’ın karıncalarla, kuşlarla konuştuğu gibi Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih ettiği bir hakikattir. Allah bu ilmi bir peygambere verdiğinde, perdeler kalkar onun önünden, hakikat onun önünde ayan beyan ortaya çıkar. Kuşla da konuşur, dağla da konuşur, taşla da konuşur, odunla da konuşur, kütükle de konuşur. Bu mevzu dar, determinist, materyalist perspektiften heder edilecek bir mevzu değildir. Bu Kur’ani bir hakikattir, mecaz değildir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşyanın dili vardır; kuşların kendisine ait bir lisanı vardır ve ontolojik bakımdan konuşan tek varlık insan değildir. Allah (c.c) Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih etmesi için onlara emir verdiğini şöyle ifade ediyor; (Sebe,10) “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık.”</p>
<p>Ey dağlar Davud ile birlikte tesbih edin, kuşlarla birlikte Davud’un t&#8217;esbihine katılın, diye Allah’ın dağlara böyle bir emir verdiğini, dağların tesbih ettiğini ifade ediyor. Efendimiz (s.a.v) gerçekten çok manidardır; “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyuruyor. (Buhari,Cihad, 7‘)</p>
<p>Bir defasında Peygamber Efendimiz, Hz. Ebubekir Hz. Ömer ve Hz. Ali ile birlikte Uhud’un üzerinde iken Uhud’da bir sarsıntı, bir deprem olmuş; Uhud dağı sallanmış. Bu hadiseyi nakleden ashabı kiramdan sahabiler diyorlar ki; üzerindeki o mükerrem, mübarek kişilerin ağırlığından, onların hoşnutluğundan, onlarla şeref duymasından dolayı dağ aslında sarsıldı ve Peygamberimiz mübarek elini Uhud’a koyarak, “Sakin ol Ey Uhud! Senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehit var. Sakin ol!” dediğini ashab-ı kiram bize aktarıyorlar. Efendimiz’in eşyaya bakışı, Kur’an’da insan-Allah, insan-âlem ilişkisinin bugünkü materyalizmin dar kalıplarının çok dışında, çok ötesinde bir perspektifte verilmesi çok manidardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Efendimiz (s.a.v)bir gün namaz kılarken hiç adeti olmadığı üzere namazı çok kısa kesmiş. Sahabe-i Kiram telaşlanmışlar, ne oldu acaba? Gelmişler Efendimiz’in yanına, “Ya Resulallah! Bir şey mi oldu, çok kısa kestiniz namazı?” Peygamberimiz (s.a.v) buyurmuş ki; “Namazdayken çok uzaklardan bir çocuk ağlaması duydum, onun için kısa kestim. Belki annesi arkadadır, hemen gitsin yetişsin diye.”</p>
<p>Şimdi ben diyorum ki; Efendimiz mübarek başını kaldırsaydı, İslam coğrafyasının şu halini görseydi&#8230;.Ümmetin çocuklarının çoğunun böyle ağladığını görseydi, ne hissederdi? Onun gibi hissetmek, üzülmek, sevinmek de sünnetin bir parçasıdır. Onun yerine biz hissedeceğiz. O zaman bu yükü gönül dünyamızda biz taşıyacağız. En azından bu tasayı içimizde taşıyacağız.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Vakit kıyamet. Allah (c.c) bize kıyamette hesap zamanından bahsediyor. Buyuruyor ki;</p>
<p>“Ve “Ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın!” (denir).” (Yasin 59)</p>
<p>Mahşerdeyiz; bütün insanlar toplanmışlar ve Allah (c.c) şöyle nida etti; “Ey mücrimler! Ey cürüm işleyenler, günahkârlar! Ayrılın bakalım, çıkın mü’minlerin arasından, arada kaynamayın. Dünyada iken iyilerin arasında olmadınız, dünyada iken iyileri, mazlumları ve mağdurları hak yolunun yolcularını kadettiniz, zulmettiniz, türlü türlü yaftalarla onları kirlettiniz. Ne geziyorsunuz orada geçin bakalım, ayrılın oradan, geçin şu tarafa.” Allah (CC) böyle nida edecek. Düşünsenize bir grubun içerisindesiniz, bir adli merci ya da bir kolluk gücü geldi, “Sen, sen geçin bakalım şöyle. . .” dediğinde, içinde doğan korkuyu tasavvur et, hayal et. Allah (c.c) diyor ki; “Ey mücrimler ayrılın bakalım bir kenara. ..” “Mücrim” ifadesi her türlü günahı işleyen anlamına gelir. Fakat bir sonraki ayette bu cürmün “küfür” ; dolayısıyla da &#8216; mücrimin “kafir” anlamına geldiğini görüyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz bir gün, bir bayram sabahı mescide giderken veya mescitten gelirken sokakta çocukların oynadıklarını görür. Bir de bakar ki duvarın kenarında çocuklara dahil olmayan; Beşir bin Akrebe adındaki küçük çocuk bir kenara oturmuş, ağlıyor. Efendimiz yanına gelir ve der ki; “Çocuk niye ağlıyorsun, derdin nedir?” Efendimiz’i o hüznün içinde tanıyamadığı için “git başımdan be adam. Sen benim derdimi bilmiyorsun” der. Efendimiz (s.a.v) , “Söyle bakalım derdini, belki derman oluruz.” deyince, çocuk şöyle cevap vermiş; “Benim babam Resulullah’ın bir gazvesinde Uhud’da şehit oldu.</p>
<p>Annem başka bir kimseyle evlendi. 0 adam da malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi aldı götürdü; annemi de aldı götürdü. Ben şimdi böyle anasız, babasız bir şekilde kaldım; ona ağlıyorum. Bugün bayram, giydiğim elbiselere bak, diğer çocukların haline bak; ben ondan dolayı ağlıyorum.” Rahmeten li’l âlemin karşılaştığı bu tablo karşısında, “İster misin şimdi Muhammed senin baban olsun, Fatma ablan olsun, Ali amcan olsun, Hasan ile Hüseyin kardeşlerin olsun, Ayşe de annen olsun; ister misin?” buyurmuş.</p>
<p>Çocuk bir anda kendisine gelmiş ; bakmış ki kendisiyle konuşan Peygamber Efendimiz, “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah, istemez miyim” demiş. Efendimiz onu almış, evine götürmüş, yedirmiş, içirmiş, güzelce üzerini giydirmiş; sonra “Hadi git bakalım, akranlarınla, arkadaşlarınla oyna,” diyerek onu dışarı göndermiş. Kenarda durup ağlayan çocuk arkadaşları arasına gelince, bir bakmışlar ki onda hüzünden eser kalmamış; yepyeni kıyafetler içinde karnı doymuş, yüzüne kan gelmiş.</p>
<p>Başına toplanmışlar, “Sende bir farklılık var, nedir sebebi?” deyince Beşir b. Akrebe başından geçen hadiseyi anlatmış. Efendimiz’in ona baba olduğunu, Ayşe annemizin ona annelik yaptığını, Hz. Ali Efendimiz’in artık onun amcası olduğunu söylemiş. Çocuklar, Beşir bin Akrebe’nin anlattıklarını duyunca; “Ah keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olsaydı da keşke biz de Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in manevi evladı olabilseydik.” demişler. . .</p>
<p>Bu hadise beni çok derinden etkiler. Efendimiz’in inşa ettiği ümmet duvarının harcının, nasıl aşk-ı resul olduğunu ve bunun çocukların kalplerine bile nasıl nüfuz ettiğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Çocuktan al haberi. En saf haliyle Peygamber Efendimiz’e Ashab-ı Kiramın çocuklarının dahi bakış açısı budur. Peygamber Efendimiz Beşir bin Akrabe&#8217;yi ölene kadar manevi evladı olarak himaye etmiştir. Efendimiz’in vefat ettiği gün Beşir ağlayarak şöyle demiştir; “İşte asıl şimdi yetim kaldım. . .”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilindiği üzere Güneş bütün sistemiyle birlikte Samanyolu Galaksisi’nin bir parçasıdır. Bu evrende Samanyolu Galaksisi gibi 1 milyardan fazla galaksinin olduğunu biliyoruz. Bütün bunların hepsi kendilerine ait bir yörüngede hareket ederler. “Çevir gözünü bak gökyüzüne, bakışını korkak alıştırma, yık duvarları, çık rutinin dışına, derinlemesine düşün, evreni ve seni yaratanı fark et; Güneş’i, Ay’ı, bu hesabı, bu mizanı, bu düzeni, bu intizamı, bu sistemi, bu insicamı koyam fark et. . . Kolunda çok güzel bir saat var; hangi Fırmanın? Mükemmel bir telefon; markası ne ki? Çok güzel bir apartman, çok güzel bir bina, mimarı kim? Çok güzel bir giysi, terzisi kim? Her sanatın, her güzelliğin var edicisini arayan insan çevir gözünü, bul Rabbini. Yeter artık gafletin, cehaletin, sefaletin. Yeter yoksa kapıya dayandı felaketin. . .” Adeta Allah bu ayetlerde bize böyle hitap ediyor. Duyan, düşünen ve hisseden için.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Mevlânâ Hazretleri’nin bir ifadesi vardır der ki; “Kadın Allah’ın yaratma sıfatının kendisinde tecelli ettiği bir delilidir.” Biz Allah’ın insan türünü yaratma mucizesini kadının vücudundan izliyoruz. Tohum topraktan nasıl yetişiyorsa bir insan da annesinin vücudunda öyle can buluyor. Onun için anne bir ayettir. İslam irfanına göre kadın, bir nefis değil, bir nefestir; bir heves değil bir nefestir. Hatta ilk kadının adı Havva’dır; Havva hayattan gelir etimolojik olarak, hayat veren demektir, adeta Allah (CC) Hz. Adem’e Hz. Havva ile birlikte can vermiştir, hayat bahşetmiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Şükretmiyorlar mı?” buyuruyor. Çok mühimdir bu ifade. Kulluk için geldiğimiz bu dünyada, kulun en önemli vasıflarından birisi “Şükreden bir kul” olmaktır.</p>
<p>Sahabe-i Kiram, Peygamberimiz’in vefatından sonra Aişe annemize gelmiş, sormuşlar; “Peygamberimizle şu kadar zaman geçirdin, Onda gördüğün en olağanüstü, en farklı şey neydi?” Aişe annemiz şöyle cevap vermiş; “Efendimiz bir gece bana dedi ki; ‘Ya Aişe bana izin verir misin ben bu gecenin tamamını Rabbimle geçireyim?’ &#8216;Seni ve Allah’ı hoşnut eden şey beni de hoşnut eder.’ dedim. Peygamber Efendimiz kalktı, uzun uzun kıyam etti, uzun uzun secde yaptı.” Başka bir rivayette Hz. Aişe (r.a) diyor ki; “Bir defasında secdeye kapandı, kalkmadı. Birden içime bir telaş düştü, “öldü galiba’ dedim, kalktım ayağına şöyle bir dokundum; tepki verince içimden derin bir ‘oh’ çektim,&#8217;hamdolsun yaşıyormuş’ dedim. Efendimiz’in ibadeti böyleydi. O kadar uzun kıyamlar, o kadar uzun secdeler, rükular yaptı ki, sonra oturdu. Ağlamaya başladı Efendimiz. Ağlamaktan dolayı gözlerinden süzülen yaşlar üzerini ve secde mahallini ıslattı. Ben selam verdikten sonra dedim ki; ‘Ya Resulallah, Allah senin bütün gelmiş geçmiş günahlarını affetmiştir. Bu çile niçin? Bu yorgunluk niçin? Kendini niçin bu kadar harap ediyorsun?’ Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari,Teheccüd,6) Şükreden bir kul olmak istediğini vurguladı Efendimiz ve asıl kulluk demek olan abd ifadesinin yanına “şekür”/çokça şükreden ifadesini koydu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık.” (Yasin 34)</p>
<p>Nebevi tebliğ insanda bir yönüyle analitik bir yönüyle de sentezleyici bir üst düzey tefekkür mekanizması oluşturur. Buna “furkan” diyebiliriz. İnsan bu düşünce seviyesine ulaştığında varlığı ve var ediciyi fark eder. “Furkan” farktan gelir; fark edeceksin. . . Kendini fark edeceksin; Allah’ı fark edeceksin, âlemi fark edeceksin; her gün üzerinden gidip geçtiğin ama hiç dikkatini çekmeyen âlemi, taşı, toprağı, dağı, ovayı, ağacı fark edeceksin. Alemin nasıl kudret fırçaları île boyanmış bir ibret tablosu olduğunu fark edeceksin. Yerde ve gökte o kadar çok ayetler vardır ki, insan her gün üzerinden gelip geçer de bakmaz, düşünmez. Tefekkür rutini kırar, ufku açar, hakikate ulaştırır. Bir anlık tefekkür, bir yıllık ibadetten daha efdaldir. Onun için Kur’an insanı tefekküre sevk ediyor; “Ölü topraktan hurma bahçelerini, üzüm bağlarını nasıl yarattı; nasıl oradan gözler, sular çıkarttı bir bakın!” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73994607">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz hem Allah’ı severiz hem de Allah için severiz. Allah aşkına yerdeki karıncayı, gökteki kuşu, sokaktaki köpeği severiz. Biz aynı zamanda Allah için kızarız, mesafe koyarız. Biz bu tavrı Efendimiz’den almışızdır. İslam’ın kutsallarına dalaşan, hakaret eden, saygısızlık gösterenlere kızarız ve onların yolunu, metodunu, mefküresini asla benimsemeyiz.</p>
<p>Onlardan uzak dururuz. Çünkü Allah (CC) buyuruyor ki; (Made 58) “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar.” Ben kutsalıma dalaşan, onunla alay edeni nasıl dost edinirim?</p>
<p>“Kutsala saygı”, insanın mü’min olduğunun en önemli emarelerinden biridir. Biz ezan-ı Muhammedi’yi duyduğumuz zaman, edep, erkân odur ki; camiye iştirak edemeyecek olsak bile, “hayye ale’s selah” ifadesinin gelecek olmasından dolayı şöyle bir toparlanırız. Uzanmışsak elimizi ayağımızı toparlarız. Allah bizi namaza davet ederken, gidemeyecek bile olsak, bari en azından halimizi, hareketimizi bir hizaya sokar, saygısızlığımızı izale etmeye çalışırız; edeptendir bu&#8230; “İslam baştan sona edeptir. Edep üç harftir, Arapçada. Elif, dal ve be. “Elif elini, dal dilini, be belini koruyacaksın.” demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73993651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Din samimiyettir; dine davet de samimiyet ister. Habib samimiyetle kavmine tebliğde bulundu. Politik ve aristokratik bir dil kullanmadı. Davet ederken, “Ey Kavmim!” dedi, şehit edildiğinde de “Keşke kavmim bilseydi!” dedi. Aslında ölüm oyunu bozar, ölüm bütün maskeleri düşürür; insan öleceğini anladığında asıl kimliği çıkıverir ortaya. O ölürken bile o kadar samimi, o kadar içten ki, kendisini acı çektirerek, işkence ederek öldüren bir topluluğa “kavmim” diyecek kadar samimi. Ayetten anlıyoruz ki cenneti gördüğü ilk an kendinden geçmedi; “Vay be ne muazzam nimetler&#8230;” demedi; “Allah’ım benim canımı çok yaktılar, sen de bu zalimleri mahv u perişan et” demedi. .. Samimiyet, irşat ve davet bilinci öyle zirvede ki. .. “Keşke kavmim bilseydi Allah’ın verdiği şu nimetleri. . . Bilselerdi nasıl da dönerlerdi. .. Nasıl da vazgeçerlerdi.” diye iç geçirdi.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73990936">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ahmet Hamdi Akseki merhum Asr Suresi Tefsiri isimli risalesinde, psikolojik boyutuyla imanı tanımlarken çok enteresan bir tespitte bulunuyor, diyor ki; “İman aklın Ve kalbin dahli ile insanın ruhi kuvvetlerinin tamamını kullanarak, Allah’a i’zan ve ikan üzere yönelmesidir.” İnsanın bütünsel olarak bütün benliğinin bir hareketidir iman. İman bir boyutuyla tefekküre, bir boyutuyla duyguya dayanan ve insan benliğinde hükümferma olan külli bir haldir&#8230; Bir boyutu bilgidir, bir boyutu duygudur imanın. Mü’minin duruşu başkadır, oturması başkadır, yemesi, içmesi, eşyaya bakışı başkadır, gökteki Güneş’e bakışı, infaka, hayata, ölüme, kabre bakışı başkadır. İman insanı bambaşka kılar. Mü’min bambaşkadır.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri, Divan-ı Kebir’inde şöyle söylüyor; “Öldüğüm gün, tabutum yürüyünce bende bu dünya derdi var sanma, bana ağlama, &#8216;yazık yazık, vah vah’ deme, şeytanın tuzağına düşersen vah vah etmenin sırası asıl o zamandır, yazık yazık asıl o zaman denir.</p>
<p>Cenazemi gördüğün zaman “ayrılık, ayrılık’ deme, benim kavuşmam asıl o zamandır. Beni kabre koyunca “elveda, demeye kalkışma, kabir cennet topluluğunun perdesidir. Kabir sana hapis görünür ama aslında o canın hapisten kurtuluşudur.”</p>
<p>Bu mefküreyi oluşturacak, bu yüksek duygu halini inşa edecek Dünya üzerinde Kur’an’dan ve Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden gayrı hiçbir kaynak yoktur. Bu sebeple inkarcılar asla anlayamazlar mü’minlerin niçin kutsal değerler uğrunda canlarını feda ettiklerini. . . Gözlerini budaktan, canlarını ecelden niçin esirgemediklerini anlayamazlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73987868">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz’in rahmetini sahabilerin gönüllerine kazıyan tek bir kavram kullanacak olsak, bunun “sohbet” olduğunu söyleyebiliriz. Sohbet Efendimiz’in karakter inşa metodolojisidir. Çünkü yetişen insan karakterinin adı “sahabi”dir; şu halde yöntemin adı da “sohbet”tir. Sohbet sadece sözlü bir eylem değildir. Karşılıklı konuşma, sohbetin kırk cüzünden biridir tabiri caizse. Sohbetin bir boyutu sosyolojik, bir boyutu psikolojik, hatta bir boyutu metafızik bir pedagojidir. Çok hoşuma gidiyor Yunus Emre diyor ki,</p>
<p>“Erenlerin sohbeti ele giresi değil,<br />
Sohbete kavuşanlar mahrum kalası değil.</p>
<p>Gezmek gerek her yeri, bulmak için bir eri, Sarraf bilir cevheri, herkes bilesi değil.</p>
<p>Bir pınarın başına, kapalı testi kona,<br />
Kırk yıl orada dura, kendi dolası değil.</p>
<p>Sohbet yaparlar iman, talip kazanır irfan, İnsanı arif yapan, tacı hırkası değil.</p>
<p>Önce doğru iman et, haramlardan uzlet et,<br />
Cana şifadır sohbet, badem helvası değil.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986653">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah (cc) içimizde bir fısk u fücur yarattı, bir kötü ben var bizde, bir de hakkı ilham ettiği salih bir taraf. Sen hangisindensin? Her insanın içinde bir Firavun vardır. Her insanın içinde bir Karun vardır. Her insanın içinde ilimle böbürlenmek isteyen bir Bel’am; eğer hortlar ise hakkı ateşte yakmaya namzet bir Nemrut vardır. İçimizdeki bu şerre meyil olgusunu karantinaya almak durumundayız. Burada, kalptedir asıl mücadele, budur asıl kavga, asıl cihat da budur. Buna eskiler cihad-ı ekber demişlerdir; en büyük cihad budur. Ve eğer insan şerle mücadeleyi kalpte kaybederse, cephede bir başarı elde etmesinin imkan ve ihtimali yoktur. Bu yüksek bir manevi ruh hali, bu bir karar kılış halidir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986305">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yani herhangi bir günah işledin, ne olduğu fark etmez. Eğer o günahtan sonra “şimdi ben Allah ile aramdaki hukuku yeniden nasıl inşa edeceğim?” diye bir duygu kaplıyorsa içini, günahın pişmanlığını yaşıyorsam. . Kaç gündür ne kadar güzel, huşû içinde namaz kılıyordum, programlara gidiyordum, derslere, konuşmalara katılıyordum. . . Ne güzel! Ama şimdi tekrar her günahla birlikte haktan soğuyoruz, feyzimiz gidiyor, nurumuz gidiyor, istikrarımız gidiyor, aşkımız, vecdimiz kayboluyor. “Eyvah ben bunu yeniden nasıl inşa edeceğim,” diye bir iç sancısı çekiyorsan eğer müjdeler olsun. O günahı terk et ve tekrar Allah’a dön. Çünkü o ayetin(Al-i İmran,135) sonunda Allah (cc), günaha düşen mü’minler için, “Onlar günahta ısrar etmezler.” diyor. Mü’minlerin çok önemli bir özelliğidir bu; günaha düşmemeye çalışır ama eğer günaha düşerse hemen kendine gelir, Allah’ı hatırlar, bile bile artık o günahta ısrarcı olmaz.</p>
<p>Kalbin böyle tepkileri vardır buradan ölçebiliriz kendimizi. İman; tabiatı icabı aksiyona yöneliktir, davranışa yöneliktir, davranış ister. İmanın güçlenmesinin veya zayıflamasının orada belirtileri vardır. Elimizde imanın varlığını ölçen fiziki bir alet yok maalesef ama imanın var olup olmadığını anlayabilmek için bir yöntem var diyor Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Bir kötülük yaptığında bu kötülük seni üzüyor, sende bir iç nedamet, pişmanlık oluşuyorsa; yaptığın bir iyilik de seni hoşnut kılıyorsa, sen mü’minsin.” (İbn Hanbel,V,251) Bugün bir fakire şu kadar infak ettim, verirken çok zor oldu ama şimdi anlıyorum ki çok iyi oldu, ne kadar iyi olmuş, bir daha olsa bir daha yapsam, Allah’a hamd olsun, Allah bu iyiliği bana nasip etti, diyorsan içinden sen mü’minsin.” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984843">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz çok büyük çileler çekti ve bu çilelerde kalbindeki teselliyi inşa ettiği yer Allah’ın huzuruydu, Kur’an’dı, zikirdi, namazdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) sevindiğinde namaz kılardı, üzüldüğünde namaz kılardı, korktuğunda namaz kılardı, ay tutulduğunda namaz kılardı, güneş tutulduğunda namaz kılardı. . . Burada kanaatime göre çok mühim bir tavır var; öyle sevinç olur ki, insanın sinir sistemine, aklına zarar verir, ruhi melekelerine zarar verir. . . Öyle korku ve hüzün olur ki, insanı yıkar. Bugün üzüntünün, stresin, nelere mal olabileceği hususu izahtan varestedir. Öyle gerilimler, öyle korkular olur ki, insanın vücut, akıl ve ruh sağlığını ortadan kaldırabilir. Efendimiz ibretlik bir hadisenin altını çiziyor; namaza sığının, namazda Kur’an vardır, zikir vardır, namazda Allah (c.c) ile buluşmak vardır. Namaz, mü’minin Allah’a yükselmesidir. Namaz, Mirac hatırasıdır. Peygamberimiz’in namazla ilişkisi böyledir. Bu çok dikkat çekicidir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984369">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsanın kalbine zaman zaman sebebi meçhul bir gam üşüşür. Yavuz Sultan Selim diyor ki;</p>
<p>“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu,</p>
<p>Ezelden gam turabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu,</p>
<p>Gelen gider, giden gelmez iki kapılı handır bu,</p>
<p>Sakın insafı terk etme makam-ı imtihandır bu.”</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73983011">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbadetlerimiz nasıl karakter özelliğimiz olur?</p>
<p>Bir psikolog diyor ki bir işin karakter özelliği haline gelip gelmediğinin bir kriteri vardır. Bir eylemin, davranışın, bir ibadetin karakter özelliği olup olmadığının belirleyici bir işareti vardır. Bu çok sade bir kriterdir, nerede uygularsanız doğru sonuç verir. 0 da şudur; eğer yaptığınız işi seviyorsanız, o işi yaparken huzur bulup mutlu oluyorsanız, o iş bittiğinde, tekrar o işin geleceği zamanı dört gözle bekliyorsanız, o iş sizin için bir karakter özelliği olmuş demektir. Onu bırakmayın, onu besleyin ve ondan soğumanıza sebep olacak her şeyi hayatınızdan uzaklaştırın. Efendimiz hiçbir gölgenin olmayacağı bir kıyamet manzarası içerisinde bir kişinin arşın gölgesi altında gölgeleneceğini haber veriyor. Hiçbir gölge yok, yalnız Allah’ın himayesi var. Bir kişi arşın altında gölgelenir. (buhari,ezan,36) Kimdir bu kişi biliyor musunuz? Bir Müslüman, bir mü’min düşünün, kalbi mescitte takılı kalmış. Nasıl takılı kalmış?</p>
<p>Bir vakit namaz için mescide gitmiş, namazı eda etmiş çıkmış gelmiş; gözü öbür namazı kolluyor, kulağı ezanda; gelse de yeniden camiye gitsek diye. Onun kalbi orada takılı kalınca, 0 tekrar oraya dönene kadar orada gibidir; bu hayatımızdaki bütün ibadetlere uygulanabilir. Buralardan kalbinizdeki manevi eksikliği ölçebilirsiniz. Ezan okundu. Kalbin nasıl bir tepki verdi? Bunu ölçmen lazım. “Öğlen namazını daha yeni kıldım, mübarek ikindinin vakti gelivermiş. Fesübhanallah tekrar şimdi abdest al, namaz kıl. . .” Eğer içerden böyle bir tepki geliyorsa acilen bu sesin kaynağını bulup, üzerine üzerine gitmek, kökünü kurutmak ve namazla aramızdaki ünsiyeti yeniden peyda etmek zorundayız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.”</p>
<p>Bu gök kubbenin altında, bu yerkürenin üzerinde nice peygamberler geldi geçti; kendilerini Rablerine adamışlar, hak yolunda adanmışlar onların etrafında saf tuttular ve mücadele verdiler.</p>
<p>Kur’an’da peygamberlerle birlikte saf tutmuş insanların karakter analizlerini yaptığımızda, çok enteresan bir şey görüyoruz. Bu dört madde aynı zamanda, “Biz kimiz? Ve kim olmamız lazım?” sorularına cevap veriyor ve çok önemli tespitler yapıyor. Nasıl ki maddi vücudumuzda bir aksaklık, maddi kanımızda bir eksiklik olduğu zaman kan tahlili yapmıyoruz, bakıyorlar; “Şu madde eksik, acilen yerine konması lazım&#8221; diyorlarsa, manevi kanımızda da birtakım eksiklikler olabilir. Bizim bir de vücud-i manevimiz, manevi bir kanımız var. Bu dört madde manevi kanımızda mevcut olmalı, Müslüman, bunları kontrol edecek.</p>
<p>Bu dört maddeden biri çeteleden düştüğünde, insan ideal mü’min şahsiyetinin ve mücadele ruhunun yüzde yirmi beşini kaybeder. Düşe düşe en sonunda elini kaldırmaya mecali olmayan, tepkisiz, iliklerine kadar çekilmiş kof ve pasif, ismi Müslüman müsemması meçhul kişilikler ortaya çıkar. Dört özellik: Gevşeklik göstermemek, zafiyet göstermemek, zulme boyun eğmemek ve sabretmektir. Yani onlar Allah’ın yolunda kendilerine isabet eden sıkıntılardan dolayı vehme kapılmadılar; gevşemediler. Davalarından kopmadılar.</p>
<p>Mücadele esnasında sıkıntılar ve zorluklar olacak. Allah (cc) yeri gelecek malını, yeri gelecek canını isteyecek, yeri gelecek cesaretini, gayretini, alın terini isteyecek. İnsanlar iman ettik dedikten sonra başıboş kalacaklarını, Allah onları denemeden cennete gireceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir şey söz konusu değil. Peygamberler hiçbir zaman gevşemediler, zafiyet göstermediler; “dermanım yok, pilim bitti, artık benden bu kadar, ben havlu attım” demediler. Çıktıkları yolun değerini hiçbir şeye değişmediler. Zalimin önünde diz çökmediler. Zalime boyun eğmediler. :</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982132">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Genelde bütün peygamber sahabelerinin özelde Peygamberimiz&#8217;in sahabe-i Kiram&#8217;ın en önemli özelliği &#8216;Ves sâbikûnel <em>evvelûne</em>&#8220;olmalarıdır. Allah (cc) ayette bunu zikrediyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Allah’ın emrinin gereklerini yerine getirmek söz konusu olduğunda “ilk öne geçenler/vazifeye atılanlar” demek. Üstadın ifadesiyle “Kim var denildiğinde, geri geri adım atmadan, sağa sola bakmadan, sağa sola kaçmadan, yalpalamadan, sendelemeden ilk adım atan olmak. . .” İşte sahabe-i kiramın en mühim özelliği budur. Öne çıkmışlar&#8230; Efendimiz bir şey söylediğinde 10 kişi, 20 kişi, 100 kişi birden koşmuş; ölümüne koşmuşlar, ölüme koşmuşlar. “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah” demişler. Çok büyük sözler vermiş ve bu sözlerin gereğini yerine getirmişler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981666">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizim sahibimiz Allah’tır ve biz Allah’a dönüyoruz. Acılar geçecek; sürekli değiller. Sefalar ve nimetler de geçecek; onlar da sürekli değil. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu duygu insanın kalbinde egemen olduğunda kalbindeki her acı katlanılabilir bir hal alır. Nimetler de insanı çeldiren, caydıran, insanı yoldan çıkartan, azdıran, tuğyana düşüren, sapkınlaştıran, seküler vaziyetler olmaktan çıkar. O zaman insan eşyanın baki olmadığını, dünyanın ahiretin tarlası olduğunu fark eder. Bu çok büyük bir mefküredir. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu bütün acıları hafıfleten, bütün sıkıntıları katlanılabilir hale getiren, çok büyük, çok derin bir ifadedir. Zaman bizim için döngüseldir, düz çizgisel değildir. Biz yaşadığımız her an, geldiğimiz yere, varlığımızı bulduğumuz kaynağa, Allah’a dönüyoruz. Bizim bilincimizde zaman döngüseldir, daireseldir. Ayet bize böyle söylüyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981281">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşrefoğlu Rumi Hazretleri Müzekki’n-Nüfus’ta, diyor ki; İlim ehlinin iki vazifesi vardır: Biri Allah’ı insanlara sevdirecek, bu kolay olan. Anlatırsın Allah’ı, anlar insan; kendisini yaratanın, yaşatanın, göğüs kafesinin içinde kalbini atmanın, damarlarının içinde kanını dolaştıranın, kendisine her türlü nimeti lütfetmiş olanın, kendisini sevenin, gerçek anlamda döneceği mercînin Allah olduğunu insan anlar. İçinde tabii, fıtri bir sevgi duyar Allah’a.</p>
<p>İlim ve irşad ehlinin bir görevi daha vardır ki, insanları Allah’a sevdirmek. Bu nasıl olacak? Bu ayetten bahsetmiş Allah (c.c) ve diyor ki “Eğer gerçekten beni seviyorsanız, Peygamber’e tabi olun ki, ben de sizi seveyim.” Ben bu ayete dayanarak insanları Allah Resulü’nün sünnetine ittiba ettiririm. O sünnete bağlı kılarım, böylece insanları da Allah’a sevdirmiş olurum. Bu bir yöntemdir ve çok önemlidir. Onun için bu yol istikametin, sırat-ı müstakimin yoludur. Bu yolun bir ucu ilk insan, ilk Peygamber Hz. Adem’e, oradan Allah’ın ona ilk vahyi ile cennete, cemalullaha, Allah’ın rızasına kadar gider. Bu yol insanı hakikate ulaştıracak tek gerçek yol olduğu için kıyamete kadar payidar kalacaktır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73980545">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;vel Kuranil Hakim&#8221; oradaki &#8221; vav&#8221;Türkçede “vallahi” derken kullandığımız “vav”dır. “Yemin vav”ı denir buna. Hemen aklımıza gelmeli; Allah (CC) niçin yemin eder? Azîz ve Celîl olan Allah “bu böyledir” dese, itiraza mecal mi kalır. . .</p>
<p>İslam âlimleri iki görüş ifade eder ve derler ki; Kur’an’da Allah’ın yemin ettiği hususlar dikkatle incelendiğinde bunların insanlar tarafından ya inkar ya da ihmal edilen şeyler olduğu görülür. Eğer Azîz ve Celîl olan Allah’ın yemini, insanlar tarafından inkar edilen bir şey üzerine ise, ispat ve tespit manası taşır. Şöyle ki, bir adam elinde çürümüş bir kemikle Peygamberimiz’in (sav) huzuruna gelmiş ve “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek? ” diye sormuş. Öldükten sonra dirilmeye ve kıyamete ihtimal vermiyor, âlemin kadim olduğunu, değişmez sabit olduğunu düşünüyor. Bu gökyüzünde güneş ebedî parlayacak, bu dünya ebedî dönecek, bu okyanuslar, denizler ebedî kalacak, bu hayat ebedî devam edecek&#8230; Öyle zannediyor. Halbuki Kur’an’da imanın en temel unsurlardan biri kıyamettir. Başka bir gün, başka bir zaman, bir hesap zamanı. .. Allah (CC) yemin etmiş, buyurmuş ki; “La Uksimu biyevmil kıyameti&#8221; ” “Lâ” harfî Kur’an’da çok sık geçer ve vahyin temel ilkelerine müşriklere: yapılan itirazlara bir itiraz niteliği taşır. Allah, “Hayır, Kıyamete andolsun ki!” dediğinde kafırlerin ve müşriklerin inkar ettiği o günün altını çiziyor, ispat ve tespit yapıyor.</p>
<p>Bazı yeminler de insanların değerini bilmediği şeylerin kıymetini takdir manasına geliyor. Mesela,“Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki” ifadesiyle kitabının ehemmiyetini vurguluyor. Yani buradaki yemin takdir için gelmiş olan bir kadr-u kıymet yeminidir. Allah’ın Kur’an’da yaptığı bütün yeminleri bu iki bağlamda değerlendirebiliriz. Allah (cc)bir şeye yemin etmişse; o da insanlar tarafından inkar edilen bir şey ise ispat ve tespit manası taşır. Yani “0 inkar ettiğiniz şey haktır, göreceksiniz.” demiş oluyor. İnsanlar tarafından manası bilinmeyen bir şey ise bu, o zaman takdir manasına gelir. Böyle bir yeminle Allah (cc), “Bu yemin ettiğim şey üzerinde düşünün, dikkat edin.” buyurmuş oluyor. Örneğin; “Asra yemin ederim ki insanlar gerçekten ziyandadır.” Zaman üzerine düşünün, sizin zamandan payınız olan hayatınız üzerinde düşünün; hayatın anlam ve amacını tefekkür edin. Bu anlamda bakıldığında Allah’ın yemini bir işarettir. O işareti takip edip oradaki mesajı yakalamamızı istiyor Allah (cc).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979768">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsanın yaptığı işler, davranışlar Arapçada iki başlık altında değerlendirilir; Fiiller ve ameller. Fiil; vasıfsız, hedefsiz iştir. Başka bir ifadeyle insanın hayvanlarla müşterek olarak yaptığı davranışlardır, hallerdir. Mesela bir insanın yemek yemesi, fiildir. İnsan da bir şey yer, herhangi bir hayvan da&#8230; Fiil olması bakımından insanın yaptığı iş, hayvandan ayrılmaz. Peki, bir işi fiil olmaktan çıkaran, onu amel yapan şey nedir? O işi yapanın o işe atfettiği amaç, gayedir. O gayeyi atfettiğinde o iş fiil olmaktan çıkar, amel olur. Örneğin bir insan karnını doyurmak için yemek yediğinde bir fiil gerçekleştirmiş olur. Ama insan besmele çekerek yemeğe oturursa, besmele çekerek uyursa, besmele çekerek güne başlarsa onun fiili artık diğer canlıların yaptığı fiillerin üzerine çıkar; amel olur ve insan o işten Allah’ın katında sevap kazanır.</p>
<p>Onun için bir insan besmele çekip yemeğe başladığında, eğer haramla beslenmiyorsa doyana kadar ibadet halindedir. Bir insan besmele çekerek uyursa, eğer haram bir şekilde, haram bir yerde uyumuyorsa uyanana kadar ibadet halindedir. Besmele bizim günlük, sıradan işlerimizi salih amel haline getiren bir niyet deklarasyonudur. Besmele çektiğimiz zaman artık o iş Allah’ın rızası için yapılan bir ibadete dönüşmüş olur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979176">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an okumanın farklı anlamları vardır. Dil ile okunur Kur’an; buna “Tilavet” denir. Fakat Kur’an bundan ibaret değildir. Akıl ile okunur Kur’an; buna “Tefekkür” denir. Kalp ile okunur; buna “Tefakkuh/derin idrak” denir; duyguları yakalamak, duygu anaforlarının içerisine girmek, hissetmektir. Cehennemle ilgili ayetler okunduğu zaman kalbinde bir tasa, bir üzüntünün peyda olması; cennetle ilgili ayetler okuduğunda insanın içine inşirah yayılması; ümmet-i Muhammed’in ve Efendimiz’in çektiği sıkıntılarla ilgili ayetler okuduğunda kalbinin bir hüzün işgaline uğraması okumanın bir başka boyutudur. Davranışların, organların, uzuvların Kur’an’ı okuması vardır. Kur’an okumakta nihai maksat Kur’an’ın gereğiyle amel etmektir ki bu, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bunun ötesinde bunların bir kısım parçaları eksik diye “Kur’an’ı okuma! Dinleme! Bundan sana hiçbir fayda yoktur,” şeklindeki bir yaklaşım biçimi, hadiseyi parçacı bir üslupla, at gözlüğüyle değerlendirmektir ki Efendimiz’den gelen rivayetler ve Kur’an’a atfedilen konum bakımından bunun doğru bir yaklaşım biçimi olmadığını burada ifade etmemiz gerekir.</p>
<p>Pek çoğumuz şahit olmuştur; mesela bir köyde Kur’an-ı Kerim tilavet edilir. Bir yaşlı amca, eminim ki hiç Arapça bilgisi de yoktur, Kur’an’ı dinler ama tonla bilgisi olan insana nazaran daha fazla müteessir olur, kalbi çok daha fazla anlam yakalar, ruhu daha fazla ürperir ve salih olma yolunda daha fazla mesafe kat eder. Allah’tan korkanların derilerinin bile Kur’an’dan nasibi vardır. Tenlerinin bile nasibi vardır; o bile ürperir, Kur’an’ın onunla da teması vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978851">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an, insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak için indirilmiş bir kitaptır. Peki, Kur’an’ın bu amaçla indirilmiş olması Kur’an’ı okumanın insanın benliği, ruhu ve belki bedeni üzerinde başka hiçbir etki icra etmeyeceği anlamına mı geliyor? Biz Peygamberimiz’den sadır olan, özellikle surelerin ve Kur’an’ın faziletine dair hadisleri incelediğimizde mevzunun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Şöyle ki; Efendimiz’in (sav) ve ashabının bazı rahatsızlıkları için Fatiha suresini okuyarak şifa aradığını, onu şifaya vesile kıldığını pek çok sahih kaynaktan öğreniyoruz. Muavvizeteyn dediğimiz, Felak ve Nas surelerinin insanı bir takım manevi sıkıntılardan koruma fonksiyonunun olduğunu hadislerden biliyoruz. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, “İçinde Bakara Suresi okunan eve, sihir, büyü, cin ve şeytan tasallut edemez. Oraya zarar veremez.” (Müslim,Mûsafirin,212) dediğini Müslim’de geçen hadisten öğreniyoruz.</p>
<p>Şöyle bir perspektif çıkıyor karşımıza; Kur’an’ın asıl maksadı, canlı olanı uyarmak; insanın düşünce, duygu ve davranış dünyasını bütüncül bir şekilde özünden kuşatıp onu Allah’ın sevdiği, razı olduğu kul haline getirmektir. Bunda şüphe yoktur ama Kur’an’ın asıl maksadının bu olması, Kur’an’ın insan ruhu, benliği, dünyası ve hatta ahireti üzerinde başka teskin edici etkilerinin olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İstesen de istemesen de sen Rabbine doğru yol almaktasın. Bu idrak insana zaman bilinci verir; varoluş bilinci, etrafını yepyeni bir perspektiften değerlendirme hususunda bir iç motivasyon sağlar. Eğrileri, doğruları yeniden hizalama, hesaplama imkanı verir. Allah’a dönüyoruz. Bu şu demektir; biz baki değiliz. Bu şu demektir; bu dünya da baki değil. Sahip olduğun hiçbir şey kalıcı değil. Asıl hayat ahiret hayatıdır. Hesap, ahiret hesabıdır.</p>
<p>Bunu ben de söylüyorum ne kadar riayet ediyorum? Bunu sen de söylüyorsun ne kadar riayet ediyorsun? Birbirimizi düzelte düzelte kemale gideceğiz. İmam Şafii Hazretleri’nin Asr suresiyle ilgili bir izahı vardır; “İnsanlar ziyandadır; iman edip salih amel işleyenler müstesna.” İman edip salih amel işledin; bu sadece gemiyi kurtarmaktır. Gemiyi kurtaran kaptan oldun. Ayetin devamında diyor ki; “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr,3)</p>
<p>Kendini kurtarman yetmez; ötekini de kurtaracaksın&#8230; Eğrilen kardeşini de doğrultacaksın; evladını doğrultacaksın; eşini, dostunu, çoluğunu çocuğunu doğrultacaksın. Görevin sadece salih olmak değil, ıslah etmek. Buradan şöyle bir yorum çıkıyor; mutlu olmak, sadece psikolojik bir olgu değil, aynı zamanda sosyolojik bir olgudur. Yani sadece iman ettin, salih amel işledin, nokta. Güzel ama bu izole bir faaliyettir. İşin, vazifen burada bitmiyor ki senin. Eğer böyle düşünürsen mutluluk yarım kalır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Salim Öğüt &#8211; Modern Düşüncenin İslam Anlayışı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2020 13:04:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Çalışmak]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Amel-i Sâlih]]></category>
		<category><![CDATA[din savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Elik]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahih bir ”Din" telakkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Salim Öğüt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24180</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Hasan Elik) Müellif: ”şeytan içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?“ ayet-i kerimesini tercüme etmiş ama maalesef yine Kafdağı büyüklüğünde bir gaf yapmakta hiçbir beis görmemiştir. Evet, maalesef ayet-i kerimede geçen ”namaz&#8221; kelimesini, bir kesme işaretiyle ”dua&#8221; diye açıklamaya kalkışımıştır. Müellifin bu konulardaki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/">Salim Öğüt – Modern Düşüncenin İslam Anlayışı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24181 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451-226x300.jpg" alt="" width="226" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451-226x300.jpg 226w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451.jpg 376w" sizes="(max-width: 226px) 100vw, 226px" /></div>
<div>(Hasan Elik) Müellif:</p>
<p>”şeytan içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?“ ayet-i kerimesini tercüme etmiş ama maalesef yine Kafdağı büyüklüğünde bir gaf yapmakta hiçbir beis görmemiştir. Evet, maalesef ayet-i kerimede geçen ”namaz&#8221; kelimesini, bir kesme işaretiyle ”dua&#8221; diye açıklamaya kalkışımıştır.</p>
<p>Müellifin bu konulardaki gayrı ciddi tutumu her satırda kendini gösterdiği için, bu tasarrufunda art niyet aramak istemiyorum. Ancak bir zamanlar 19 sayısı üzerine yoğun tartışmaların yapıldığı günlerde duyduklarımızla bir irtibat kurmaya kalkışan çıkarsa, art niyet de arayabilir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere ABD’deki Reşad Halife&#8217;in Türkiye’deki halifesi/temsilcisi olarak tanıtılan Edib Yüksel, bir tartışma esnasında sözü tam da bu noktaya getirmiş ve bir turistle kol kola gezerken namazını kıldığını söylemiş, açıklamasını da, neticede namazın dua olduğunu belirterek yapmıştı.</p>
<p>Günümüzde İslam üzerine yapılan tartışmalarda, kötü niyetli insanlarin kullandıkları yöntemlerden biri de bazı terimleri, sözlük anlamlarına irca ederek kafaları karıştırmaktır. Kimilerinin çıkıp Kur’an&#8217;da ”faiz&#8221; yok ”riba&#8221; var demesi, bazılarının &#8220;faiz&#8221; iyi bir şeydir, çünkü bazı ayetlerde ondan övgü ile bahsediliyor, demeleri bu kabildendir.”<br />
Bu tür saptırmalardan biri de ”namaz” üzerinde yapılmaktadır. Onun manasının dua olduğunu söylemek, bu tür saptırmaların en çok ciddiye olanınıdır; dolayısıyla en tehlikeli olamdır. Müellifin tercümesinde de böylesine bir tahrife yer verilmiştir.</p>
<p>Konunun aslı şudur: Bir lafız ya hakikat ya da mecaz olarak kullanılır. ”Hakikat, konulduğu manada kullanılan lafız demektir. Bazen luğav&#8217;î, bazen şer’î, bazen ise örfi olur.</p>
<p>Luğav&#8217;ı“ hakikat, dilde hangi mana için vaz’edilmiş ise o manada kullanılan lafız demektir. Mesela, güneş, ay, yıldız lafızları, bilinen manalar için konulmuştur. Bu manalarda kullanılırsa luğavi hakikat olur.</p>
<p>Şer&#8217;î hakikat, Şâri&#8217;in kastettiği manada kullanılan lafızdır. Mesela Namaz, hac, zekât, evlenme gibi lafızlar, Şâri&#8217;in bir takım manaları kastetmek üzere koyduğu lafızlardır. Bunların bu manalarda kullanılması, Şer’i hakikat adını alır.</p>
<p>Örfi hakikat, örfte kendisiyle hangi mana kastediliyor ise o manada kullanılan lafızdır.&#8221;546 Mesela bir toplumda ”et” denilince &#8220;kırmızı et”in anlaşılması örfi hakikattir. ”Et yedim&#8221; diyen insanın balık ya da tavuk eti değil, dana veya kuzu eti yediği anlaşılır. ”Şu ağaçtan yemem&#8221; diyen kimse, ”onun meyvesini yemek istemediğini” kastetmiştir, ”kabuğunu” veya ”gövdesini” değil. Bunun böyle anlaşılması örfi bir hakikattir. Bu kurallar bilinmez veya itibar edilmezse dilde anarşi çıkar ve anlaşma zorlaşır.</p>
<p>Bu sebeple bir kimsenin namaz, oruç, hac, zekât ibadetlerine veya Şer’î hakikat olan diğer terimlere, Şerî hakikatin dışında karşılıklar vermesi, büyük hatadır ve telafi edilmeyecek kargaşalara yol açar.Mesela “evlendim” diyen bir insanın ”nikâhlı bir eş aldığı&#8221; anlaşılır ve bu anlam, bu kelimenin örfi hakikati olmuştur. Hâlbuki kelimenin hakikat anlamı ”ev sahibi” olmak olmalıydı.</p>
<p>Ne var ki kullanım böyle olmamış, 0 ikinci mana, yani ”ev sahibi olmak&#8221; manası mecaz olmuş, hakikat ise ”eş sahibi olmak” olmuştur.</p>
<p>İşte bunun gibi ”dil&#8221; ve ”usul” kuralları bilinmez ve bunlara riayet edilmezse, bilginin üretiminde ve paylaşımında kargaşa ve kaos yaşanır.</p>
<p>Gerçekten de bu gün televizyonlarda bir takım konuları tartışan meslektaşlarımız bu konularda yeterince hassasiyet göstermedikleri için, çok gereksiz polemiklere kapı açmakta, dolayısıyla tartıştıkları konular yeterince yararlı olmamaktadır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bu kitapta okuduğum her satır, ben de tuhaf hisler ve daha önce hiç tanımadığım duygular uyandırmaktadır. Şu anda ”çalışma&#8221; başlığı altında yazılanlar da, bu düzeni bozmadan sürdürmektedir.</p>
<p>Müellif diyor ki:</p>
<p>”Mektep, fabrika, mabet, Amel-i Sâlihin biri diğerine tercih edilemeyecek yansımalarıdır&#8230; Bu anlamda hastane yapmak, mabet yapmak kadar dinî bir davranıştır, hatta daha da önceliklidir. Fabrika bacaları cami minareleri kadar önemli ve değerlidir. Bu açıdan baktığımızda, en büyük amel-i Salihlerden birisi, elektriğin keşfidir.”42‘5</p>
<p>Öncelikle belirteyim ki, oldukça öztürkçeci/arı bir dil kullanan müellifin burada özellikle ”Amel-i Sâlih” kavramı gibi çok çok muhafazakar bir terimi seçmesi bana çok manidar gözüktü.</p>
<p>Birçok yerde, hatta Kur’an-ı Kerim mealinde geçen ”Amel-i Salih&#8221; kavramını bile ”yararlı iş, faydalı iş olarak” tercüme edip kullanmayı tercih ederken, birden bire burada mektep, hastane, fabrika bacası inşa etmeyi, faydalı veya yararlı iş olarak değil de amel-i salih olarak değerlendirmesi, gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>İkinci olarak, Amel-i Salih bir kavramdır ve bir medeniyetin malıdır.427 Hiç kimse onu ulu orta kullanmaya ve kendi heveslerini ona yüklemeye yetkili değildir. Onu kullanan kimse önce onunla ne kastedildiğini öğrenecek ve sonra hangi davranışını ”Amel-i Salih” olduğunu, o ölçüler içerisinde ifade etmeye calışacaktır. Tıpkı ”şehid” terimi gibi. Birilerinin çıkıp birilerini “devrim şehidi, basın şehidi” diye takdim etmeleri ne kadar yanlışsa, bu kullanım da öyledir.</p>
<p>Yani hiç kimse ne ”amel-i salih”i ”yararlı iş” olarak, ne de ”yararlı iş&#8221;i amel-i salih” olarak takdim etmelidir.</p>
<p>Bu çerçevede bakalım, ait olduğu medeniyet, Amel-i Salih kavramını nasıl tarif etmektedir:</p>
<p>Önce ”Amel”in ne olduğunu anlamaya çalışalım:</p>
<p>İslam Ansiklopedisinde ”Amel&#8221; maddesinde şu bilgiler kaydedilmiştir:</p>
<p>“Amel: Canlı varlığın gayeli olarak yaptığı iş’tir. Bu itibarla fiil ve eylemden daha özel bir anlam ifade eder. Ayrıca dinî literatürde: Emir, tavsiye ve yasaklara konu olan, sonunda ceza veya mükâfat bulunan tutum ve davranıştır.</p>
<p>&#8220;Ameller, şeriat ilkeleriyle uyuşup uyuşmamaları bakımından genellikle, tâat, mâsiyet ve mübah olarak üç kısma ayrılır. Gerek Kur’ an ve hadislerde, gerekse diğer dinî kaynaklarda tâat sayılan ameller çoğunlukla amel-i Sâlih. .. olarak adlandırılır.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim’in birçok ayetinde iman ve amel-i salih, bazı ayetlerinde bunlarla birlikte ahiret inancı yan yana zikredilerek amel-i salibin faydası ve gerekliliği, kötü amelin zararı ve yanlışlığı üzerinde ısrarla durulmuş, Müslümanlar her fırsatta iman ve amel-i salihe teşvik edilmiştir.”428</p>
<p>”Amel-i Sâlih ister istemez ihlâsı çağrıştırır. İşin ”Sâlih” olması ancak Allah rızasının mutlaka gözetilmesi ile gerçekleşir. Amel, Allah rızası için olacak ve insan bu amelinin karşılığını yalnız Allah’tan isteyip, yalnız O&#8217;ndan bekleyecektir.”429</p>
<p>Peki, &#8220;İhlas&#8221; nedir? ”İhlas, kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah rızasını gözetmesidir.“30</p>
<p>Râgıb el-İsfehânî İhlas’ı: ”&#8230;Her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi, her durumda yalnızca Allah&#8217;ın rızasını gözetmeyi ifade eder.”431 diye tarif etmiştir.</p>
<p>Kısaca, amel-i sâlih, sâlih kulun ameli anlamındadır. Kul gerçekten Sâlih ise, yani İmanım Amelle destekliyor ve güçlendiriyor, Amelini de İhlasla arındırıyor ve ahlâkileştiriyorsa, o kulun yaptığı bütün işler Amel-i Sâlih’tir.</p>
<p>Aksi halde, başta namazı ve orucu olmak üzere cami ve tekke yaptırması bile Amel-i Salih olma vasfını kazanamaz.</p>
<p>O halde, büyük işlere imza atan büyük iş adamlarını ve büyük zenginleri, öncelikle Sâlih kul olmaya davet etmeli, bütün işlerini İhlas üzere, yani Allah’ın rızasını gözeterek yapmalarını tavsiye etmelidir. Onlara yapılacak en büyük iyilik budur. Bu hakikati arılara ulaştırmamak ve bu konularda onları yeterli biçimde uyarmamak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür.</p>
<p>Aksi halde, sadece ekonomik güç elde edip bu gücü de siyasal etkinliğe ve medyatik güce, dönüştürmek, israf ve lükste sınır tanımadan yaşamak için fabrika bacalarını çoğaltmak Amel-i Sâlih değildir&#8230; Zira bu niyetle fabrika inşa eden insan Sâlih kul değildir. Hele hele, bu fabrikalardan elde ettikleri güçle dinî hayatı zayıflatmak için bir takım projelere destek veriyorlarsa, bu durum olsa olsa Kötü Amel olarak adlandırılır. Böyle kimseler de dince tezkiye edilmezler. Böyle bir zihniyet, bütün ülkeyi fabrikalarla doldursa bile, bunun Allah katında sinek kanadı kadar değeri olmadığı bilinmelidir. Hatta veballerini artıran kuruluşlar olarak tescillenir.</p>
<p>Birileri bu hakikati onlara mutlaka haykırmalıdır.</p>
<p>428.Sülyeman Uludağ, &#8220;Amel”, DİA, III, 13-14</p>
<p>429 Orhan Çeker, ”Amel-i Sâlih&#8221;, Şamil İslam Ansiklopedisi, I, 128</p>
<p>430 Süleyman Uludağ, ”İhlâs&#8221;, DİA, )ocı, 5353</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sahih bir ”Din&#8221; telakkisi için, ”ameller niyetlere göredir”(Buhari)hadisini bilmek ve anlamak mecburiyetimiz vardır. Buhari’nin kitabına bu hadisle başlaması, sayısız âlim tarafından bu hadis çerçevesinde müstakil risaleler, hatta eserler kaleme alınmış olması, son derece manidardır.</p>
<p>Allah önünde secdeye varan kul ile put önünde secdeye varan insanın hali birdir. Ancak birisinin halini ibadet, diğerininkini ise küfür/inkâr/şirk kılan, sadece niyetleridir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığı zaman bazen yemek yemek veya eşiyle beraber olmak ibadet, namaz kılmak ve oruç tutmak şirk olabilir. Yemek yiyen insan o yemeği ve onu ağız tadıyla yeme sıhhatini lütfeden Yüce Yaratıcı’yı minnet ve şükran duygusu içinde anarsa, bu yemek bir ibadettir. Harama uçkur çözmeden helâliyle -nikâhlı eşiyle- yetinirse, bu ilişki ibadettir. Ama başka insanlar görsün diye namaz kılmak veya oruç tutmak riyadır. Riya ise şirkin bir şubesidir.</p>
<p>O halde bütün mesele, hangi fiili hangi niyetle yaptığımızdır. Bu çerçeveden bakıldığı zaman, çalışmak nasıl ibadet olur? sorusunu belki şöyle cevaplamak mümkündür:</p>
<p>Çalışmak, çalışan kişinin, mümin sıfatıyla Allah’ı hatırda tutarak, bir başka ifadeyle O’ndan gafil olmadan, O&#8217;nun izin verdiği helal alanlarda, emrettiği prensiplere uyarak ve yasakladıklarından uzak durarak, O’nun rizasını kazanma niyetini gönlünde canlı tutarak, kazancını da O’nun rızası uğrunda sarfetmeyi düşünerekek faaliyet göstermek olursa, bu çalışma ibadet olur.</p>
<p>Örneklendirecek olursak, iş yapabilme ve başarma yeteneğinin tamamını kendinden bilmeden, işindeki başarısında Allah’ın payını da görerek ve teslim ederek,372 haram kazanç yollarına sapmadan, helal yollarla yetinerek, işçisinin veya patronunun hakkına riayet ederek, kazancından fakirin payını ayırarak, yani zekât ve sadaka vererek, bunu da sanki bir lutufta bulunuyormuş gibi başa kakarak değil, bir görevi ifa etmekte olduğunun bilinci içerisinde, kemal-i edep ve kemal-i nezaket ölçüleri içinde yapan ve iş hayatını bu ölçüler içinde sürdüren bir kimse hiç şüphesiz büyük bir ibadet halindedir. Sanirim zaten bu bilinç düzeyine gelmiş bir insan Allah’a kulluk borcunu, yani İslam’ın şiarı olan diğer ibadetleri de kolay kolay ihmal etmez.</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 197</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet, insanlar adına konuşacak olursak, nasıl seven ve sevgisini açığa vuran herkes kontrolünü kaybetmiş sayılmaz, kızan ve öfkesini dışa vuran kimse de her zaman kontrolünü kaybetmiş sayılmaz. Diğer yandan aşın sevgi de, aşırı öfke gibi kontrolün elden çıkmasının sebebidir.</p>
<p>Tabii bütün bu durum, sonsuz ve sınırsız güç sahibi Allah Teala ile kıyas kabul etmez. O Yüce Varlığa gelince O, ne kadar severse sevsin veya öfkelenirse öfkelensin, O’nun kontrolünü kaybetmesini tahayyül ve tasavvur etmek, İslam İmanına zarar verecek bir keyfiyettir. Çünkü bizim her vesile ile dilimize vird edindiğimiz “Sübhânellâh” kelimesi bile tek başına, böyle bir kuruntuya kapılmamıza engel teşkil etmeye yetecek keyfiyettedir. Çünkü bu kelimenin anlamı müellifin de çok iyi bildiği üzere: ”Ya Rabbi! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla tavsif ederim” demektir.</p>
<p>Daha açık bir dille: ”Y a Rabbi! Sen bütün eksik ve kusurlu hallerden uzaksın ve Sen bütün üstünlük, yücelik ve mükemmellik özelliklerine sahipsin” anlamına gelmektedir. Böyle olduğuna inanılan bir varlığın, sırf kontrolünü kaybedebileceği gerekçesine sığınarak öfkelenmediğini söylemeye yeltenmek, hem de bunu, O zatı tenzih ediyormuş havası içinde yapmak, dolayısıyla 0 zatın kendisini tanıttığı ve özelliklerini ifade ettiği beyanlarını nazar-ı itibare almamak, anlaşılabilir bir durum değildir.</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 188</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Bu dönemde ibadetlerle ilgili dikkati çeken şey, sanıldığının aksine ibadetlerin şekli boyutundaki değişiklik de değildir. Zira ibadetlerde önemli olan şekil boyutu değil, amaç boyutudur.”339</p>
<p>Bu söz, ”ibadetlerde amaç boyutunun önemini vurgulamak&#8221; için söylendiği takdirde önemli, ama ”şekil boyutunun önemsiz olduğunu vurgulamak” için söylenmesi halinde saçmadır. Hangi ibadet olursa olsun, önce şekil boyutlarıyla vardır ve Hz. Peygamber (s.a.v) bunu çok önemsediğini çeşitli vesilelerle açık seçik belirtmiştir. Nitekim namazını beğenmediği bir bedeviyi (köylüyü) Hz. Peygamber (s.a.v) üç defa uyarmış ve ”Kalk, namazını kıl, çünkü sen namaz kılmış değilsin” demiştir. Yani namazında tadil-i erkâna riayet etmeyen bir kimseyi ”namaz kılmış sayılmazsın” diyerek defalarca ikaz etmiştir. Zaten ilim adamları, fakihler, müftüler, müctehidler, meselenin sadece bu yönünü, yani şekil yönünü görür, eksik veya yanlışların bulunduğunu sadece bu esasa göre söyleyebilirler.</p>
<p>Bu duruma göre bir kul, gücü yettiği halde kendisine emredilen şekil şartlarından birini ihlal etse -duruma göreya ibadeti tamamen bâtıl (geçersiz) olur ve iadesi gerekir, ya da sevap ve faziletinden çok şey eksilir.</p></div>
<div>sayfa 183</div>
</div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>”Ölümü bile yenip, yeniden dirilişi ilan ederek, insanı ölümsüzleştiren bir dinin; insanın enerjisi olan ümidi yok etmek için kullanılması; herhalde Yaratıcının affetmeyeceği bir din günahidir.”315</p>
<p>Bu paragraftaki iki konunun sorgulanması gerektiğini düşünmekteyim:</p>
<p>Birincisi: insanın enerji kaynağı sadece ümit midir? Korku, kaygı, endişe, kriz, buhran ve her türlü olumsuz duygu ve durum, yerine göre akla hayale sığmadık bir enerji kaynağına dönüşmez mi? Karanlıkların en yoğun olduğu vakit, aydınlığın en yakın olduğu zaman değil midir? Özellikle iktisatçıların çok sık kullandığı şu ifade hiç dikkatimizi çekmez mi? ”Her kriz, bir fırsattır.” Birçok bilimsel buluşun savaş veya salgın hastalık dönemlerinde elde edildiği, hakikat değil midir?</p>
<p>O halde, aslolan ve doğru olan bu duyguları yok saymak değil, negatif anlamlarını pozitife çevirmek için çalışmaktır. Yani ”Allah’tan niçin korkacakmışım, canım?&#8221; diye sorana: Niçin korkması gerektiğini anlatmalı, bu duygu sayesinde kulun, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı daha dikkatli, daha özenli ve daha riayetkâr olmasını sağlamanın amaçlandığını anlatmalıyız.</p>
<p>Ayrıca ne şekilde korkması gerektiğini açıklayarak, olumsuz biz duruma düşüp, din ve dünya hayatıyla ilgili olarak zarar görmesine engel olmalıyız. Bu korkunun bizi nasıl sağlıklı bir din ve dünya anlayışına yönelteceğini açıklayabilmeliyiz. Unutmayalım ki, ”açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran ise açlık korkusudur.” Bu duygular bir yumurta ikizi gibidirler. Birbirlerini beslerler, kesinlikle birbirlerinden ayrılmazlar. Kimse de bunları birbirinden ayırmaya kalkışmamalıdır.</p>
<p>Bir de şu ”din günahı” tabirine takıldım. Çok önemli değil belki ama yine de merak işte. Biz şimdiye kadar sadece ”günah” ve &#8221; sevap” diye, yani yalın olarak biliyorduk. Acaba “din günahı&#8221; terkibi, bizim bildiğimizden başka bir anlam mı taşımaktadır?</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 175</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern insan, aydınlanmış, uygar, üretken, bilgili, görgülü, kültürlü ve de çağdaş değerlerle donanmıştır. Onların güzel kabul ettikleri şeyler İslam nazarında da güzel sayılmalıdır. Mesela onlar: ”Bu beden benim, dilediğim gibi üzerinde tasarruf etme hakkım vardır.” diyerek, sözgelimi eşcinselliği meşrulaştırıyorlar, hatta bir adım daha ileri giderek &#8220;düzeyli ve orijinal bir çağdaş ilişki biçimi” olarak telakki ediyorlarsa, aleyhinde konuşulmasını bile neredeyse insanlık suçu olarak görüyorlarsa310, buna itiraz edilmemelidir. Çünkü Bir insan cinsel tercihini neden kendi yapamasın ve bu tercihini niçin açığa vuramasın ve de niçin açıktan yaşayamasın?</p>
<p>Şayet &#8220;güzel” ve ”kötü” nün belirlenmesinde dinî emirler ve yasaklar müdâhil kılınmaz, dinî sınırlar, ilkeler ve kurallar kaale alınmazsa, varılacak nokta budur. Bu noktada sadece ve sadece insanın hevâ ve heveslerini tatmin maksadıyla yöneldiği suursız ve kuralsız zevk arayışı, lezzet ve şehvet talebi, menfaat ve ihtirasları tatmin arzusu vardır. Tabi bu durumda batağa saplanmama ihtimali de yoktur.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 170</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055958">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
<div class="sayi"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="dropdown menu oge paylas  "></div>
</div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde">Mümin kullar, Said Nursi’nin o muhteşem tesbitiyle inanırlar ki, &#8220;Helal Dairesi geniştir. Keyfe kâfidir. Harama girmeye lüzum yoktur&#8230;” Bu mükemmel tesbitin mefhumu şudur: ”Mümin keyfini helal dairesi içinde aramalıdır. Zira bu dairenin dışındakiler keyif gibi gözükse bile, keyif değil, sapkınlıktır, hastalıktır, ahlaksızlıktır ve günahtır.&#8221;</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
Evet, ya bu ölçüye itibar etmek, yani onu kabul etmek ve gereğini yerine getirmek, ya da itibar edilebilecek başka ölçüler koymak zorundayız. Tabi bu ”başka ölçüler’i koyarken, akla gelebilecek bütün itirâzî suallerin de cevaplarını hazırlamak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Yani ”neden bu ölçü? Başka türlü veya şu türlü olamaz mıydı?” gibi sorulara: “Ben koydum oldu işte” diye cevap veremeyeceğimizi baştan kabullenmek mecburiyetindeyiz. Diğer taraftan ne kendimizi, ne de başkalarını ölçüsüz, kuralsız, ilkesiz bir ahlak, bir düşünce ve bir yaşayışa düçar edemeyeceğimizi de bir kere daha hatırlayalım.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 166</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055552">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet, bu dünyada henüz ”kırılmayan yumurta, taşmayan kahve” bulunamamıştır. Yiyip kilo almamanin, çalışmayıp başarmanın henüz bir formülü bulunamamıştır. Onun için insanlar iştahlarıyla ilgili onlarca yasak, keyifleri ve ihtiraslarıyla ilgili onlarca barajla birlikte yaşamaya mahkümdurlar.</p>
<p>Manevi, ruhi, ahlakî, yani dinî hayatımız da böyledir. Allah’a has kul olabilmek için, eline, diline, beline sahip asil bir mümin olabilmek için, hodgâmlıktan diğergâmlığa, yücelebilmek için, maddeperestlikten maddeyi ayakaltı malzemesi olarak görecek fazilete erebilmek için, kısaca kula ve kulun sahip olduklarına kul olmaktan kurtulup Allah’ın kulluğuna terfi edebilmek için, Allah Tealanın çizdiği sarı, kırmızı ve yeşil bütün çizgileri tammak ve gereğini yerine getirmek mecburiyeti vardır.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra, ruhi bünyemizin de diyete ihtiyacı olduğu gerçeği ayan beyan ortaya çıkmıştır kanaatindeyim. Ancak burada daha önemli soru şudur: Biyolojik diyette vücudun ihtiyacı olan kalori miktarını tıp uzmanları belirleyebiliyorlar ve ona göre tavsiyelerini yapıyorlar. Peki, ruhi diyette, nefsi bünyemizin ne kadar zevke ve lezzete ihtiyacı olduğuna, ne kadarından fazlasının ruhi bünyemize zarar vereceğine kim karar verecektir? Yani bu konuda ölçüleri kim koyacak, sınırları kim belirleyecektir?</p>
<p>İşte Allah Teala’nın: ”Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. ”(Maide,3) buyurarak, kullarına sunduğu ve adım ”İslam” koyduğu bu ilahî nimet, bu ölçüleri koyacak ve bu sınırları belirleyecek tek ölçü ve tek merciidir.</p>
<p>Mesela o merci: ”zinaya yaklaşmayın. Çünkü 0, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”(İsra,32) buyurduysa, artık hiçbir mümin çıkıp, ”burada kastedilen tecavüzdür; iki yetişkinin karşılıklı rızası ile vukubulan cinsel ilişki, zina sayılmaz.” diyemez. Ya da ”aşk varsa zina yoktur.” diye saçmalayamaz.</p>
<p>Aynı şekilde Allah Teala: ”Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. ”(Maide,90) buyurduktan sonra artık hiçbir müminin &#8220;burada kastedilen, ölçüyü kaçırmaktır. Edebini ve ölçüsünü bilerek içmenin bir sakıncası yoktur.” diyemez.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 164</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055363">
<div class="oge yorumYap">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>&#8220;İlahi adalete aykrı olduğu gerekçesiyle Mutezile mezhebinin kabul etmediği şefaat, Ehl-i Sünnet’ e göre ahirette gerçekleşecektir. O gün peygamberler ve Allah’ın sevgili kullari Allah’ın izniyle, O’nun şefaat olunmasına rıza gösterdiği kimseler için şefaat edeceklerdir</p>
<p>Hz. Peygamber bir hadislerinde ümmetinin günahkârlarına şefaat edeceğini haber vermiştir.(Buhari,Da&#8217;avat,1)Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: ”Her peygamberin kendine has, kabul olunan bir duası vardır ve onunla dua edegelmiştir. Fakat ben duamı ahirette ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.”(Buhari,Vasaya,12)</p>
<p>Müslümana düşen görev, şefaate güvenip dinin gereklerini terk etmek değil, şefaate layık olabilmek için çalışmaktır. (Nitekim) Hz. Peygamber kızı Fâtıma’ya şu tavsiyede bulunmuştur: ”Ey Fâtıma, çalış, muhakkak ki ben Allah’ın azabından bir parçasını bile senden def edemem.254</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 145</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66054390">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66053531">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div></div>
<div>Din Savaşları</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Bu talihsizliğin boyutları, mezhep tartışmaları, tarikat kavgaları, hatta kutsal kabul edilen din savaşlarına kadar uzanmıştır‘.”224</p>
<p>Önce son cümleden başlayalım. Tarihimizde din savaşları diye bir ”kara leke” yoktur. Hatta mezhep savaşları da yoktur. Yukarıdan beri “Ortadoğu İslamı”, ”Taliban İslamı” ile başlayıp, ardından ”mezhep tartışması, tarikat kavgası” ile devam eden bu üslup, netice itibariyle getirilip ”din savaşı”na bağlansa da, sanırım hiçbir vicdan sahibi, bu değerlendirmeleri ciddiye almayacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan ”ihtilaf” olgusuna dair görüşümü yukarıda uzun uzun anlattım.225 Burada tekrara düşmemek için sadece şunu sormakla yetinmek istiyorum: Yeryüzünde insanın müdahil olduğu ama ihtilafın bulunmadığı bir alan gösterilebilir mi?</p>
<p>Bütün ülkelerde ve ülkemizde, en büyük, en şiddetli, en sürekli kavgalar demokrasilerin mabedi diye tanımlanan millet meclislerinde olmuyor mu? Hukuk adamlarının bir araya gelip hukukî problemleri tartıştıkları toplantılardaki kavgalar, herkesçe malum değil mi? Bilim, siyaset ve hukuk adamlarının hukuk ve demokrasi anlayışları aynı mı?</p>
<p>Yeryüzündeki en zarif, en kibar, en müeddeb insanlar olmaları beklenen sanat adamları, bazen sanat anlayışlarındaki farklılıktan, bazen sanata hizmet sunma politikalarındaki zihniyet ayrılığından dolayı, sendika toplantılarında vb yerlerde nasıl boğaz boğaza gelmektedirler, görmez miyiz? Mimarlar mühendisler odasının sadece İstanbul’a boğaz köprüsü veya tüp geçit konusundaki ihtilaflarından söz etsek, beş yüz yıllık bir tarikatın iç çekişmelerinden daha çok yer tutardı herhalde.</p>
<p>Bundan daha doğal ne olabilir? İnsanın olduğu her yerde düşünen bir kafa, vuran bir kalp ve duyan bir yürek mevcuttur. Bunların olduğu her yerde de görüş ayrılığı, duygu farklılığı, ifade çeşitliliği bulunacaktır. Nitekim bu kanaatlerini kitaplaştırırken müellifin, aynı alanda uzmanlaşmış meslektaşlarının büyük çoğunluğuna muhalif bir duruş sergilemesi bu kabilden değil midir?</p>
<p>Bu konuyu en iyi takdir etmesi gereken akademisyenlerden biri, şüphesiz müellif olmalıydı. Çünkü kendileri her konuda ve her ortamda görüş ve kanaatlerini rahatça ifade edebilmektedirler. Bu imkânı kullanan insanlar, başkalarının da bu hakkı kullanmalarından rahatsızlık duymamalıdırlar. İnsanlar kanaatlerini ve hissiyatlarını ifade edince de, bir takım görüş ayrılıklarının ortaya çıkması kaçınılmazdır.</p>
<p>Bu meseleyi bu şekilde değerlendiren bir ilim adamı, ”mezhep tartışmaları”nı, aşağıdaki ayet-i kerimelere muhalefet etmek olarak anlamamalı, anlayamamalıdır:</p>
<p>”Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin..&#8221;225</p>
<p>”Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.”227</p>
<p>&#8220;Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur.”228</p>
<p>Doğrusu, müellifin bu çalışmasını okuyuncaya kadar bu ayet-i kerimeleri bu bağlamda yorumlayan, yani mezhep farklılıklarını, daha açık bir ifade ile İmam Ebü Hanife ile İmam Ebü Yusuf arasındaki, İmam Mâlik ile İmam Şafii arasındaki ilmî kanaat farklılıklarını ”Allah’ın ipinden uzaklaşma”, ”parçalanıp bölünme&#8221;, ”kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşme”, ”dinlerini parça parça etme&#8221; olarak değerlendirildiğini görmemiştim. Ancak bu kitabı okuduktan sonra bunu öğrendim ve akabinde şunu düşündüm:</p>
<p>Yeryüzünde yüz milyonlarca insanın bu dinî yaşamalarını mümkün kılan bu müstesna şahsiyetler, bu mümtaz simalar, bu yıldız insanlar, şayet bu ithamı hak ediyorsa, müellifin bu kitabında dile getirdiği ve büyük çoğunluğu hiçbir yaraya merhem olmayan, hatta bazen kezzap gibi işleyen fikirlerinin yol açtığı ve bundan sonra da açacağı ihtilaflar için ne demeli, bilemiyorum.</p>
<p>Bilmeyenler için söyleyeyim: Ne Ebu Hanife ne de diğerleri, hiç kimseyi kendilerini taklide davet etmemişlerdir. Onlar, Ferhat’ın kayalıkları yararak, uzun mesafelerden şehre su getirmesi misali, bütün ömürlerini Allah’ın dinini anlamaya ve anlatmaya vakfetmiş ilim, ihlâs ve iman abideleridir. Herhalde en büyük kusurları, getirdikleri bu suyu sebil kılmaları, bu konuda bir cimrilik göstermemeleri, kovasını doldurmaya gelenleri kovalamamaları, aksine izzet ve ikramda bulunmalarıdır.</p>
<p>Şimdi birilerinin çıkıp da, sanki o insanlar kendi dönemlerinin askeri, siyasi, mali gücünü kullanarak, o günün Müslümanlarını kendilerine râm olmaya zorlamışlar gibi takdim etmeleri, büyük haksızlık, hatta büyük iftiradır. Ne o dönemde, ne bu dönemde, hiçbir Müslüman hiçbir mezhebe veya tarikata herhangi bir baskı ile intisap etmemiştir. Söz konusu intisap sadece gönül bağından kaynaklanmaktadır. Bazı cahillerin münferit tavırları, koskoca kurumları lekelemek için kullanılamaz. Eğer böyle yapmaya kalkışırsak, günümüzde, ortada ne demokrasi, ne hukuk, ne laiklik ne de Özgürlük kalır. Çünkü bu kurumlar adına öyle yanlışlıklar öyle haksızlıklar yapılıyor ki..</p>
<p>Bu kurumlar öylesine istismar ediliyor ve öylesine büyük kavgaların içine çekilmek isteniyor ki&#8230; Ama bütün bunlara rağmen aklı başında hiçbir insan bu durumdan dolayı, bu kurumları yıpratıcı bir ifade kullanmayı düşünmüyor. Çünkü aklı başında her insan, bu durumun son derece tabii olduğunu idrak ediyor ve tavrını ona göre belirliyor. Mezhep ve meşrep farklılıkları konusunda da böylesine sağduyulu düşünmek ve davranmak, hem aklî, hem ahlâki hem de dinî bir mecburiyettir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 132</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66053531">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66052272">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Yukarıda da işaret ettiğim gibi Çağdaş filozoflar arasında haklı bir şöhrete sahip olan Umberto Eco’nun, yayınlanan bir röpor.. tajındaki şu cümlesi, basit ama anlatmak istediğim noktayı açıklayıcı olması bakımından bana çok anlamlı gelmiştir:</p>
<p>”Şayet bir mabede girerken ayakkabılarımı çıkarmak istemiyorsam, ayakkabılarımı çıkarmam gerekmeyen bir mabede giderim.&#8221;</p>
<p>İşte bütün söylemek istediğimiz mesele budur. Kardeşim, bu dinin mabedine ayakkabısız girilir. Ama modern insan hem bu mabede girmek istiyor, hem de ayakkabılarını çıkarmak istemiyor. Ondan sonra da bizim gibi ilahiyatçılara &#8220;ayağını paspasa silerek mi girsin, yoksa galoş mu taksın?” diye tartışmak düşüyor. ”Kardeşim, ayakkabınla gidebileceğin mabetler de var.” Diyerek bir türlü meseleyi dürüstçe çözmeye yanaşmıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 122</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66052272">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66051637">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yukarıda bir vesile ile demiştim ki: Yeryüzünde zihniyetlere ve inanışlara göre parsellenmemiş, sahipsiz bir şekil alanı bulamazsınız.”192 Bu vesile ile bu tesbite bir ilavede bulunalım ve diyelim ki ”ifade alanı&#8221; da bulamazsısınız. Özellikle bazı söylemler vardır ki, bazı çevrelerin hususi simgesi haline gelmiştir ve onların patentini taşır.”3</p>
<p>Bu durum sizin, bizim veya onların istemesiyle veya istememesiyle alakalı değildir.</p>
<p>İnsanların birliği ve kardeşliği söylemi de, daha çok Masonlara ait bir ”slogan” olarak bilinir.194 Içini nasıl doldurduklarını bilemem. Mesela onlar insanları ”çağdaş” ve ”çağdışı&#8221; diye ayırmadan, ”laikçi, şeriatçı, tarikatçı” demeden bağırlarına basarlar mı? Mesela, işyerlerinde, holdinglerinde, fabrikalarında, paspasçı ve çaycı olarak değil, doktor, hukukçu, iletişim uzmanı, mühendis gibi üst düzey görevlere, inancından dolayı başım örttüğünü söyleyeni, sünnet diye inandığı için sakal bırakanı, hatta namaz konusunda ciddi ve titiz olanı, getirebilirler mi? Bu ülkede uzun bir süredir pervasızca yaşanan ve daha çok inanan hanımların yaşadığı hak ihlallerine, kardeşlik ülküsünü taşıma onuru adına, hiç itiraz etmişler midir? Bu soruları çoğaltabilirsiniz.</p>
<p>Evet, içini nasıl doldurduklarını bilmiyorum ama bu insanlar bu sloganı, patenti kendilerine ait olacak ölçüde içselleştirmişlerdir.</p>
<p>Mesela ”çağdaş yaşam&#8221; sloganı da böyledir. Hepimiz bu çağda yaşarız ama bu slogan bazı çevrelerin malı olmuştur ve kullanıldığı zaman ”bu çağda yaşamak”tan başka anlamlar içerir. Onun için de bir ilahiyatçı, dindar bir hayat tarzını bu söylemle ifade edemez.</p>
<p>Aynı şekilde ”halkların birliği” veya ”ulusların birliği&#8221; söylemleri de, kulakda hoş tınılar yaratmaktadır ama bunların da sahipleri vardır ve sanki gizli bir patent kurumu bunları onlar adına tescil etmiştir. Yani bu tabirler, masum, objektif/nesnel birer kelime değil, birer ”Jargon”195dur.</p>
<p>Bu değerlendirme, ne insanların kardeşliğine itirazdır, ne de çağdaş yaşamın doğru kullanımına. Sadece, reel politik denilen cinsten bir yaklaşımla, dinî alanda yazıp çizenlerin de kendi terminolojilerine sadık kalmaları yönünde bir tavsiyede bulunmaktır, o kadar.</p>
<p>Mesela “müminlerin kardeşliği&#8221; söylemi bu kabildendir. Hem gerçekçidir, hem de temel kaynağımız, kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim&#8217;de karşılığını hemencecik bulabilirsiniz: ”Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”19‘S</p>
<p>Ve bu yaklaşım, hakikaten dürüst yaklaşımdır. Bütün insanlığın kardeşliğini savunanlar, acaba kendi aileleri içinde bu düşünceyi kabul edebilmişler midir? Şayet bunu başaramadılarsa, mesela başka partiye oy veren oğluna veya arzu etmediği &#8220;yaşam biçimini” benimseyen kızma tahammül edemezlerse, böyle büyük laflar ederek, büyük iddialar taşıyan cümleler kurarak, kendilerini zor durumda bırakmış olmazlar mı?</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66050344">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik">Kefenin Cebi Var mı?</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Müellif bu başlık altında bir de şunu söylüyor:</p>
<p>’Kefenin cebi yok, dünya malı dünyada kalır.’ tarzındaki, adeta dünyadan kaçışı öğütleyen anlamsız sözler, yerini çalışmaya, üretmeye teşvik eden öğütlere bırakmalıdır.”187</p>
<p>Müellifin, &#8220;anlamsız söz” diye nitelemekte hiçbir beis görmediği bu söz, benim penceremden bakıldığında, dünyanın en büyük hikmeti olarak görülmektedir. Böylesine hikmetli bir tesbiti, sadece ve sadece ”Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan” felsefesiyle yaşayan, Islam&#8217;ın infak kültüründen hiç mi hiç haberi olmayan insanlar yanlış değerlendirebilirler.</p>
<p>Ben biliyorum ki bu kitabın müellifi kesinlikle onlardan değildir. Ama ne talihsizliktir ki, bu değerlendirme onun kitabında yer almış, bana da bu duruma bir açıklama getirmek düşmüştür.</p>
<p>İnfak kültürüyle yetişen dindar nesil içinse bu çok büyük bir söz, çok anlamlı bir hikmet, hayatın rotasını belirlemede, insan denen varlığa en büyük yardımı ve desteği sağlayan çok değerli bir tesbittir. Zira bu sözün açılımı ve bağrında barındırdığı hakikat, mümin toplumun muhtelif kesimleri için şudur:</p>
<p>Halk için ”Ne verirsen elinle, o gider seninle” dir. Ve izahtan Vârestedir ki, daha yaşıyorken ”canın yongası” mesabesindeki ”mal”dan vazgeçebilmek, karşılıksız olarak, sırf Allah rızası için verebilmektir. Bir başka ifade ile hayır ve hasenat yapmayı evlatlarından, yani mirasçılarından beklemek yerine işini eliyle görmektir.</p>
<p>Evliyaullah/Ehlullah için: ”Ölümün sizin için daha sevimli hale gelmesini istiyorsanız, gideceğiniz yere önceden biraz mal gönderiniz. Zira insan malının ardı sıra gitmeyi sever.&#8221; anlayışıdır. Aslında her ikisi de aynı kapıya çıkar fakat her kesim, kendi kültür ve birikim dünyasının diliyle bu hakikatlere ulaşmışlar ve ifade etmişlerdir.</p>
<p>Nihai tahlilde ”kefenin cebi yok” hikmeti, kesinlikle ”tembelliği” davet etmez. Aksini iddia eden varsa, lütfen, dünyanın en büyük medeniyeti olduğunda hiç kimsenin aykırı ses çıkarmadığı ”Vakıf Medeniyeti&#8221;mizi nasıl açıklayabileceğini söylesin. Böyle bir medeniyet, kendi karnını doyurmaktan ve ihtiyaçlarını karşılamaktan bile aciz zavallı, miskin, fakir ve garip insanların kurabileceği bir medeniyet olabilir mi?</p>
<p>Evet, halk olsun, münevver olsun, her mümin bilmektedir ki: ”Sizin elinizdeki (dünya malı) tükenir. Allah katındaki (rahmet) ise bak’idir, (tükenmez). Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzelier mükafatlarını vereceğiz.&#8221;188 ayet-i kerimesi hem bir uyarı, hem de ilahî bir taahhüttür. Tabir caiz ise bu ayetin aktüel anlamı: ”Dünya bankalarına yaptığınız yatırımlar talan edilebilir, batabilir; ama Allah’ın bankasına tevdi ettiğiniz mevduat ise, batmak bir yana, en az bire yediyüz karşılığında size geri döner.&#8221; demektir.</p>
<p>Bu manayı doğru ve güzel anlayan Allah dostlarından biri, çok kıymetli bir malım, değerinin iki katı bedel ödeyenlere bile vermemiş ve: ”Ben bunu daha yüksek bir bedelle satacağım” demiş, ardından da: ”Allah bu mala yedi yüz katı bedel vaad etmektedir.” diyerek Allah için infak etmiştir.</p>
<p>İşte efendim, ”infak” imanıyla ve ”îsâr”189 ahlakıyla yetişmiş olanların kültür dünyasında, inanç âleminde, felsefi yaklaşımında ve dünya telakkisinde ””Kefenin cebi yok, dünya malı dünyada kalır.” hikmetli sözünün anlamı budur. Eminim ki bunu başka türlü anlayanlar bu imandan ve ahlaktan yeterince nasibi olmayanlardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 115</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66050344">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66048896">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellifin birden fazla yerde anarak vurgulu bir şekilde üzerinde durduğu konulardan biri de misvak meselesidir.</p>
<p>Müellif ”Sünnet olan misvak ağacı kullanmak değil, ağız ve diş temizliğidir.&#8221; 167 derken bile sanki misvak kullananlara bir sitem göndermektedir. Aksi halde ”Sünnet olan misvak ağacı kullanmak değil&#8221; cümlesinin bir anlamı olur muydu? Doğrudan doğruya ”Sünnet olan ağız ve diş temizliğidir” denmesi, daha makul olmaz mıydı? Ne var ki burada &#8220;önemli olan” ağız ve diş temizliğinin Sünnet olduğunu belirtmek değil, ”misvak&#8221; kullanmanın Sünnet olmadığını belirtmektir.</p>
<p>Diğer yandan ”Misvak ağacı” terkibi dahi nisbî bir bayağılaştırma/basitleştirme ameliyesine malzeme yapılmak istenmiştir. Yani ”Kavak ağacından ne farkı var ki?&#8221; denmek istenmiştir. Çünkü bildiğim kadarıyla normal kullanımda &#8220;ağaç” kelimesi yoktur. Evet, her ne kadar misvak bir &#8220;ağaç” ise de, özel bir isim gibi kullanılmak suretiyle sanki ”o, bildiğiniz ağaç değil” mesajı verilmek istenmiştir.</p>
<p>Teşbih uygun görülürse sanki şairin Hz. Peygamber için söylediği şu mazmun, bu ağaç için de kullanılmak istenmiştir:</p>
<p>”Evet, Muhammed bir insandır ama her insan gibi değildir. Nitekim yâkut da bir taştır ama sıradan bir taş değildir.”</p>
<p>Sanki bu ”ağaç” bir Sünnet’ i sembolize ediyor diye artık ağaç olmaktan fazla ve bir bitkiden değerli bir hüküm kazanmış gibidir. Tıpkı sakal gibi&#8230; O da netice bir ”kıl&#8221;dır ama onu Sünnet olarak görenler için o artık sıradan ve vücudun her yerinde bitebilen bir ”kıl” değil, insanın en şerefli uzvu olan yüzünü/cemâlini tezyin eden/süsleyen ”mübarek sakal”dır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 107</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66048896">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66048453">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sakal bırakmak ve sakalı savunmak nasıl bir zihniyet meselesi ise, sakalı kesmek ve sakal karşıtı bir söylem geliştirmek de bir zihniyet meselesidir.</p>
<p>Sağ elle yemek nasıl bir zihniyeti ele veriyorsa, sol elle yemek de öyledir.</p>
<p>Topuğuna kadar örtünmek nasıl bir zihniyetten kaynaklanıyorsa, dizkapağına veya daha yukarısına kadar açmak da yine bir zihniyetin neticesidir.</p>
<p>Ne var ki sermaye ve medya gücünü elinde bulunduranlar, topuğuna kadar örtünmeyi ideolojik bularak periferiye/çevreye gönderirken, diz kapağına veya daha yukarısına kadar açmayı, çağdaş giyim diye merkezde ağırlamaktadırlar.</p>
<p>Sakallılık veya sakalsızlık hali, sağ veya sol el ile yeme adetleri de böyledir. Günümüzde önemli davetlerde yemek yemek, neredeyse bir işkenceye dönüşmüştür. Hangi şarabın hangi yemekle alınması gerektiğinden tutunuz da, salata tabağı ne tarafta, tatlı tabağı ne tarafta duracak meselesine, oradan da hangi yemeği hangi çatalla yiyeceğinize kadar hiçbir ayrıntı atlanmadan hazırlanan sofralarda, -hele bir de sürekli değil de, ara sıra bu sofralarda bulunanların -ne işkence yaşadıklarını ancak kendileri bilir, ama ne moderniteye lanet ederler, ne bu sisteme&#8230; Ellerinden geldiğince talimatlara uymaya çalışır, beceremedikleri yerlerde kendilerini kınar, bir dahaki sefere daha dikkatli olmak niyetiyle o sofralardan kalkarlar. Yani demem odur ki bütün mesele, olaylara nasıl baktığınızla ilgilidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 106</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66048453">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66047358">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;Seven sevdiğine itâtkardır” hikmetinde de ifade edildiği üzere, modern insanın, her değer gibi içini boşalttığı için adını çok sık anmadığım sevgi, aslında insanoğlunun en has, en asil, en temiz duygusudur.</p>
<p>Gerçek sevgi sevdiğinde fani olmaktır. İlkokul öğrencisi iken sabahları içtiğimiz okul andımızda ”varlığım varlığına armağan olsun” diye bir ifade vardı. İşte sevgi ”kendi varlığını onun varlığına armağan etmektir. ”160 Bendeniz böyle bir sevgiyi bir defa yaşadım ve ne olduğunu çok iyi biliyorum. Derdimi anlatabilmek için bu olayı anlatmaya mecburum. .</p>
<p>Merhum hocamız Mehmet Sofuoğlu Bey’161, aşkını, heyecanım, gayret-i diniyyesini, hülasa her şeyini gerçekten sevdim ve hocaya kalbî bir rabıta ile bağlandım. Bir süre sonra fark ettim ki, ayakkabımın rengi kavuniçi, çift düğmeli ceketimin de alt düğmesi ilikli idi. Bu ikisi de benim zevkime ve tarzıma uygun şeyler değildi. Neden sonra fark ettim ki, ben hocamı taklîden bu rengi seçmişim ve bu duygu içinde alt düğmeyi ilildemişim.</p>
<p>Karşılıksız, hasbî ve insanî olarak bu duyguyu ömürlerinde bir kere yaşamış olanlar, bazı Peygamber (s.a.v.) âşıklarınin O’na benzemek kastıyla sakalını kınalamasım, cübbesini O’nun cübbesine benzetmesini, O’nun gibi sarık bağlamaya çabalamasını O’nun gibi oturup kalkmaya veya yürümeye çalışmasını, O&#8217;nun gibi hasır veya mütevazı bir şilte üzerinde yatmasını kesinlikle yadırgamazlar. Kınayanlar bu duygudan nasibini almayanlardır.</p>
<p>Görmez misiniz, modern çağda bile insanlığın idolü/mini putu haline gelmiş bazı Amerikalı aktör, şarkıcı veya futbolcuları Budist rahipler gibi giyinmekte hiçbir beis görmemektedirler. Ya da sıradan insanlar, idollerinin çene yapısı veya elmacık kemiğine sahip olabilmek için estetik ameliyatı bile göze almaktadırlar.</p>
<p>Hülasa, Hz. Peygamber’in yapıp etmemize dair tavsiyelerinin bulunduğu hususları Sünnet olarak kabul eder, diğerlerini ise tamamen kişisel tercih meselesi olarak ele alırız. Birileri onların da sünnet olduğunu söylerse onlarla da ”hikmetle ve en güzel bir yoldan” mücadele ederiz. O’nun yolunu adım adım takip edenleri baş tacı biliriz; kendi tercihlerini başkalarına dayatmaya kalkanları da bu bağnazlıktan sakındırırız.</p>
<p>Bir de saç uzatmak sünnetmiş diyerek saçlarını uzatmalarına dinden delil arayan yetişme çağındaki gençler gibi sadece giyim kuşamına talip olup da güzel ahlakına bîgâne kalanları, daha şiddetle uyarmayı kardeşlik görevi sayarız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 100</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66047358">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66046003">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Manayı dışlayan maddecilik ne kadar tehlikeliyse, maddeyi dışlayan maneviyatçılık da o ölçüde tehlikelidir. Dünyaperestlik insana ne kadar zararlı ise, ahiretperestlik de öyledir. Dine kafa tutan bilimcilik ne ifade ediyorsa, bilimi dışlayan dincilik de onu ifade eder.&#8221;138</p>
<p>Bu tür cümleler, sadece dengeyi sağlama hatırına kurulmuş olduklarını düşündüğüm için, zihnimde hep infial uyandırmışlardır. Zira gereksiz ve yersiz denge sağlama çabaları, insandaki adalet duyugusunu rencide etmektedir.139</p>
<p>Bu genel değerlendirmeden sonra ifade edeyim ki “ahiretperest&#8221; deyimi, benim için çok çok yeni olup, zihin dünyamda bır karşılığı yoktur ve kanaatimce isabetsiz bir uydurmadır. Çünkü insan ”dünyaperest” olabilir ama aynı anlamda ve aynı ölçüde ”ahiretperest&#8221; olamaz. Zira insan, ”ahireti yok sayarak&#8221; yaşayabilir ama ”dünyayı yok sayarak” yaşayamaz. Yiyip içme, giyinip kuşanma, barınma, ısınma vb. zaruri ihtiyaçları dolayısıyla, ahiretten koptuğu ölçüde dünyadan kopamaz. Herhalde bu düşünceden dolayı olsa gerektir ki, bugüne kadar böyle bir kullanım icad etmek düşünülmemiştir.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli konu ise şudur: Üretim, ihtiyaca binaen yapılmalıdır. Aksi halde ürün ya elde kalır, ya da ancak devlet desteğiyle, zorlama yöntemler ve illegal yollarla tüketim sağlanır ki, bu da hoş bir durum değildir. Fikirler de böyledir. Üretilen fikirler toplumda bir yanlışı tashih etmeli, bir boşluğu doldurmalı, bir güzelliği ikame etmeli, bir çirkinliği bertaraf etmelidir.</p>
<p>Bu çerçeveden bakıldığı zaman bugün bu ülkede veya başka İslam ülkelerinde, acaba insanlar, maddeyi dışlayacak bir maneviyatçılık, ”ahretperestlik” ölçüsünde dünyaya boşvermişlik, bilimi dışlayan bir dincilik anlayışı içinde mi bulunmaktadırlar ki, müellif bu konuda bu tumturaklı ifadelerle ikazda bulunma ihtiyacı hissetmiştir? Eğer böyle düşünüyorsa bunu örneklendirerek temellendirmelidir. Zira bu konu öyle bir kalemde geçilecek bir konu değildir.</p>
<p>Ancak müellif de farkındadır ki, günümüz insanı maddeperestlik, dünyaperestlik ve bilimperestlikte artık öylesine mesafe almıştır ki, bu tavrınin dindeki yerini bile merak etmemektedir. Lüks tüketim, israf, gösteriş merakı, artık muhafazakâr kesimi bile tamamen teslim almıştır. Marka merakı bizlerin, yani muhafazakâr ailelerin çocuklarını daha derinden kuşatmış bir haldedir. Henüz bu dünya ile tanışmamış olanlar varsa, emin olunuz sadece imkânları elvermediği içindir. Yoksa imkâru olduğu halde bu kötü alışkanlıklara yakasını kaptırmayan hiç kimseyi tanımadım. Bu konuda araştırma yapan sivil toplum kuruluşlamun zaman zaman yayınladıkları raporlarda bile, artık bu acı gerçek yer almaktadır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 88</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66046003">
<div class="oge yorumYap">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66044289">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dost, gerçek dost, her zaman sırt sıvazlayan, nabza göre şerbet veren, gönül okşayan değildir. Karşısındaki insan bu davranışları hak edecek faaliyetlerde bulunmuşsa, sırtını sıvazlayarak, gönlünü hoşnud ederek tebrik ve teşekkürlerini bildirir. Ancak gerçek dost, yanlış yapan dostunu onaylamaz; önce onu uyarır, sonra uyarısının şiddetini artırarak bir daha uyanr, sonra bakar; yanlışım terk etmişse dostluğunu sürdürür, değilse, onu terk eder ve bu davranışıyla ona ders vererek son bir kez daha uyarmış olur.</p>
<p>Farzedelim ki işinin ehli uzman bir doktorla yakın bir dostluk kurmuşsunuz. Sizin de alkol, sigara gibi kötü alışkanlıklarınız var. Acaba bu dostunuz bu duruma sessiz kalır mı? Kalırsa doğru davranmış olur mu? Ve yine farzedelim ki bu kötü alışkanlıklarınız yüzünden ciğeriniz mahvolmuş, bacağınız kangren olmuş. Acaba bu dostunuz olan tabip o ciğeri veya bu bacağı kesip almakta bir saniye tereddüt gösterir mi? Şimdi onun bu davranışı size düşmanlık beslediği için midir? Yoksa tam tersine sıkı dostunuz olduğu için midir?</p>
<p>Bizler ”gayb” konusu olan Allah’ı &#8220;şehadet” alanı olan bu âleme ve bu âlemdekilere kıyaslayarak daha iyi anlayabiliriz. Bu yöntem ulemamızın geçmişte de kullandığı bir yöntemdir. Zaten başka çaremiz de yoktur.</p>
<p>Bendeniz bu yönteme başvurarak yukarıdaki misale bakıyor ve o zaman daha iyi anlıyorum ki, Allah Tealanın kullarına zaman zaman ”ben gazûbum (:gazaplıyım)&#8221;diye seslenmesi, tamamen bu kabildendir. Kullarını cezalandırmak hevesinden değıl, onları nefsi duyguların sevkettiğı&#8217; günah ve ahlaksızlık gırdabından kurtarıp, hayra, salâha ve iyiliğe yönlendirmek içindir ki, gerçek dosta yakışan da zaten budur.</p>
<p>“O ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!”(Hac,78)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 67</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66044289">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66043717">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">’Hülasa insanın müdahil olduğu her konuda ihtilafın bulunması, eşyanın tabiatındandır; engellenemez. Ayrıca engellenmesi de gerekmez. Çünkü ilim, düşünce ve sanat alanlarındaki gelışmeler hep bu ihtilafların sonucudur. Yani Bu durum sadece bir zenginlik sebebidir. Yeter ki liyakat ve ehliyet sahibi olmayan kimseler hadlerini bilsinler ve uzman olmadıkları alanlara müdahale etmesinler.</p>
<p>İşte asıl kaos, kargaşa, keşmekeşlik buradadır. Yani ehliyet ve liyakat sahibi olmayan kimselerin her konuya müdahil olmalarındadır. Özellikle din alanı “mîrî mal&#8221;105 gibi görülmekte ve herkesin rahatça fikir beyan edebileceği bir ortak alan gibi değerlendirilmektedir. Hâlbuki en hassas ve dikkatli olunması gereken alan bu alandır.</p>
<p>Zira Hz. Peygamber (s.a.v.): ”Fetva verme konusunda en cüretkâr olanımz, cehennem ateşine en dayanıklı olanınızdır.&#8221;(Darimi,Mukaddime 20) buyurmuştur. Bu yüzden din konusunda avam sayılan kimselerin bu konuda fikir üretmeleri son derece tehlikeli ve sakıncalıdır. Zira bilinmektedir ki fikir, bilgi üzerine inşa edilirse anlamlı ve yararh olur. Bilgi temeline dayanmayan her fikir, temenniden ibarettir ve bazen hezeyana dönüşebilir.</p>
<p>Din konusunda bilgiye dayanmadan fikir üretmenin önünü kesmek için bütün ulemanın ittifakıyla şu kanaate varılmıştır: ”İctihad ehliyetini haiz olmayan kimse, isabetli ictihatta bulunsa bile günahkârdır.” Zira onun bu isabeti tesadüfîdir. Tabir caiz ise taş kuşa değil de, kuş taşa değmiştir. Böyle birini yüreklendirmek doğru olmayıp, caydırmak lazımdır. Zira onun genelde hata etme ihtimali çok çok yüksektir.</p>
<p>Ehliyet veliyakat sahibi müctehide gelince onun durumu şudur: ”Müctehidin ictihad ederek ulaştığı sonuç, kendisinin zann-ı galibine göre, Allah&#8217;ın o meseledeki hükmüdür. O halde müctehidin, Allah&#8217;ın hükmü olduğuna kanaat getirdiği bu sonuca uyması zaruridir; başkasının farklı görüşünden ötürü onu terk edemez. Bu husus bütün bilginlerin ortak fikridir. Çünkü başkasının görüşü de zanna dayanmaktadır. Bir kimsenin kendi zannını bırakıp başkasının zamma dayanması caiz değildir.</p>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 76</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66043717">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65915899">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Modern insan kendisini ”sahip olma ve hükmetme” psikolojisine öylesine şartlandırılmıştır ki, maddi-manevi hiçbir alam bu anlayışın dışında görmemektedir. Bir başka ifadeyle, dünyevi olduğu kadar dinî alana da hükmetme, o alanı da düzenleme hevesine kapılmıştır. Bu konuda bu güne kadar bilinen klasik kalıplar parçalanmış, daha önce hiç görülmemiş, düşünülmemiş belki de hiç tasavvur bile edilmemiş olan yeni bir zihniyet gelişmiştir ki o da şudur:</p>
<p>Modern insan her şeye sahip olma hırsı ile donatılmıştır. Onun lügatinde ”yok” yoktur. Zira onun cenneti ”yeryüzü&#8221;dür. Bu sebeple bu dünyayı cennetleştirmek mecburiyetindedir. Dolayısıyla kutsal kitapların cennet tasvirlerine öykünerek yeni bir dünya kurmaya çalışmaktadır. Ne var ki bu âlem, sonlu ve sınırlı bir âlemdir. Kendisi sonlu ve sınırlı olduğu gibi, sahip olduğu imkânlar da böyledir. Fakat modern insan tipinin yarattığı yeni tasavvur biçimiyle bu hakikatin üstü örtülerek, aksi tezler öne sürülmekte ve modern insana, dilediği her şeye sahip olabileceği öğütlenmekte, hatta bu yönde duyguları kamçılanarak kışkırtılmaktadır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/">Salim Öğüt – Modern Düşüncenin İslam Anlayışı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Nuri Küçük &#8211; Mevlana&#8217;ya Göre Manevi Gelişim &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:54:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[şeytanın hilesi]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[edepsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hırs]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayr ve şer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kötü huy]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana'ya Göre Manevi Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Olumlu Düşünme]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[riyazat]]></category>
		<category><![CDATA[suret]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[varlık alemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22203</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlânâ, insanın iç dünyasındaki iç huzursuzlukların çoğunun ihtiraslarından kaynaklandığına işaret eder. Uykunun, hırsı gidererek insanları rahatlattığını belîrten Mevlânâ, gecenin bu yüzden rahmet vesilesi olduğunu ifade eder.406 Mevlânâ, erken yaşlarda ıslâh edilmeyen hırsın, zaman geçip yaşlandıkça insanı daha elîm trajedilere sürükleyeceğini ve zavallı duruma düşüreceğini belirtir. Hırs-ı pîrînin insanı ne hâllere düşüreceğini vurgulamak amacıyla, yaptığı makyaja [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/">Osman Nuri Küçük – Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22215 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg" alt="" width="381" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 381px) 100vw, 381px" /></a></p>
<p>Mevlânâ, insanın iç dünyasındaki iç huzursuzlukların çoğunun ihtiraslarından kaynaklandığına işaret eder. Uykunun, hırsı gidererek insanları rahatlattığını belîrten Mevlânâ, gecenin bu yüzden rahmet vesilesi olduğunu ifade eder.406</p>
<p>Mevlânâ, erken yaşlarda ıslâh edilmeyen hırsın, zaman geçip yaşlandıkça insanı daha elîm trajedilere sürükleyeceğini ve zavallı duruma düşüreceğini belirtir. Hırs-ı pîrînin insanı ne hâllere düşüreceğini vurgulamak amacıyla, yaptığı makyaja rağmen, yüzü&#8217;bir türlü düzelmeyen doksan yaşında ihtiyar bir kadının fıkrasını anlatır.407 İhtiyarladığı hâlde hırstan kurtulamayanlann durumlarının vehâmetini bu anlatı üzerinden şöyle ifade eder:</p>
<p>“<em>Vakitsiz öten bir horoza, yolsuz, yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş boş bir tencereydi sanki.</em></p>
<p><em>Meydana âşıktı; fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı; fakat ne dudağı vardı, ne zurnası!</em></p>
<p><em>İhtiyarlıkta Allah’ım, kâfire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah kime verdiyse, ne kötüdür o kul!</em></p>
<p><em>Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü adamlara saldıramaz; ancak pisliğe, gübreye saldırır.”</em>&#8220;408</p>
<p>***********</p>
<p>406.Mesnevî, c. lll, b. 3732-4.</p>
<p>407.Bkz. Mesnevî, c. Vl, b. 1222 vd.</p>
<p>408.Mesnevî, c. Vl, b. 1226-9.</p>
<p>Sayfa 577</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, iyiyi de kötüyü de yapabilmeye muktedir bir potansiyelde yaratıldığından, her huyun insan ahlâkında olumlu bir karşılığı olduğu gibi, bir de olumsuz kutbu bulunmaktadır. Mevlânâ’nın kanâat hakkındaki görüşleri dikkate alındığında, hırsı, kanâatin zıt kutbuna yerleştirebiliriz. Mevlânâ, hırsın kanâati giderdiğini belirtir:&#8221;384 Kanâat, insanın kendi hakkı olanla mutlu olabilmesini ifade ederken; haris, her şeyi isteyen bir bencillikle dav randığından, doyumsuzdur. Bundan dolayı da Mevlânâ’ya göre, harîs olan kimse daima mutsuzdur?” 385</p>
<p>İnsanın, harîs olduğu istek ve ihtiraslarının bir esiri olduğunu belirten Mevlânâ, insanların genelde mal ve mülke karşı hırs göstermelerine binâen, hırsın en öncelikli objesi olarak mal hırsından bahseder. Şöhret gibi mal hırsının da insanı zihnen esâret altına aldığını, adeta o kişiyi köleleştirdiğini belirtir.386 Hırsın, insan benliğini ele geçirmedeki devasa rolüne, “Hırs ejderhadır, küçücük bir şey değil” ifadesiyle dikkat çekerek sâliki bu konuda uyarır.387</p>
<p>Yapılan amelin ihlâslı olmasının dolayısıyla verimli ve bâkî sonuçlar tevlîd etmesinin hırstan arınmış olmasına bağlı olduğunu ifade eden Mevlânâ, hırsın ihlâs ile olan ilişkisi üzerinde durur.388 Buna göre bir şeyin ne kadar tésirli olacağını belirleyen hırs ve ihlâs oranıdır. Hırs onu yok ederken ihlâs onu ebedîleştirir. Mevlânâ “Haris mahrûmdur” sözünü389 iktibâs ederek sâlike bu konuda şöyle seslenir:</p>
<p><em>“Ey oğul, ber hırs sahibi mahrûmdur: Harîsler gibi öyle koşma, aheste aheste yürü</em>. ”390</p>
<p>***********</p>
<ol start="384">
<li>Mesnevî, c. V, b. 610.</li>
</ol>
<p>385.Mesnevî, c. 1, b. 21.</p>
<p>386.Mesnevî, c. 1, b. 19-20. Konuk, Mesnev-i Şerîf Şerhi, c. I, 8. 91.</p>
<p>387.Mesnevî, c. V, b. 120.</p>
<p>388.bkz. Mesnevî, c. IV, b. 1137-9.</p>
<p>389.“Haris mahrumdur” ıfadesi, İbrahim b. Edhem’in sözü olarak da rivâyet edilmektedır. (bkz. Ebü Nuaym, Hilye, c. VIII, 9. 34).</p>
<p>390.Mesnevi, c.3, b. 595.</p>
<p>Sayfa 574</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre kibir, mânâya nüfüz edemeyen, sürete yönelik bir bakış açısının ürünüdür ve insanın sûret varlığından kaynaklamnaktadır.337 Buna binâen böbürlenecek unsurlar da soy, sop, beden güzelliği, mal yahut sahip olunan mevki ve toplumsal statü gibi sürete ilişkin şeylerdir.”338 Bu yüzden kibir, kişinin mânâdan habersizliğinin temel göstergelerinden biridir.339 Mevlânâ’ya göre kâfir, bu habersizliği nedeniyle sadece kibrini artıracak sürete ilişkin unsurları elde etmeye çalışır. Çünkü tüm arzu ve gayesi sürate ilişkin şeylerden ibarettir.340</p>
<p>Mevlânâ, kibrin bir çok farklı kılıf altında kendini gösterebileceğine işaret eder. Bunlardan biri Mevlânâ’ya göre yapılan bir yanlışı eleştirirken kişinin kendini sunmaya çalışması, eleştirdiği kimsenin üzerine basarak kendini yüceltmeye çalışmasıdır. Mevlânâ, kimi zaman bu eleştirinin, hamiyet-i din kisvesi altında yapılabileceğini de belirtir.341</p>
<p>***********</p>
<p>337.Mesnevî, c. V, b. 1940-1.</p>
<p>338. Mesnevî, c. V, b. 1940.</p>
<p>339.Mesnevî, c. V, b. 1942.</p>
<p>340.Mesnevî, c. V, b. 1947-8.</p>
<p>341.Bkz. Mesnevî, c. I, b. 3347-9.</p>
<p>Sayfa 568</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ “Gam, sıkıntı ve darlıktan başına ne gelirse hepsi, işin sonunu düşünmeme korkusuzluğundan yani edebsizlikten ve küstahlıktan gelir” ifadesiyle edebsizlik ile insanın iç huzursuzluğu ve sıkıntıları arasında bağ kurmaktadır.174 Mevlânâ’nın edebsizlik ile iç huzursuzluk arasında kurduğu bu ilişki, günümüzde insanî bunalımların nedenlerinden biri olarak gösterilen değerlerin aşınması savını hatıra getirmektedir.</p>
<p>Bu kabule göre, insanın iç huzursuzluklarının temelinde, insan eylemlerinin öncelik ve sonralığını belirleyen sabit değerlerin olmayışı, yahut değerler arasında yaşanan çatışma yatmaktadır. Diğer bir ifadeyle insan, şayet kendini mutlu hissetmiyorsa, kendi kurallarını ihlâl ediyor demektir.175 Buna göre edeb, sâlikin her vakitte uyması gereken değerler hiyerarşisine uygun hareket etmesi iken; edebsizlik de bu tabiî seyrin dışına çıkılarak değerlerin aşınmasını ifade etmektedir.</p>
<p>Mevlânâ, edebsizliğin olumsuz sonuçlarının, sadece insanî düzlemde birey ve toplum hayatıyla sınırlı kalmadığını; edebsizliğin meydana getirdiği dejenerasyonun, insanın yaşadığı dünyaya da sirâyet edeceğini belirtir.”176 Mevlânâ’nın bu yorumundaki edebsizliğin, Kur’ân’daki fesad kavramı ile örtüştüğünü söyleyebiliriz.177</p>
<p>***********</p>
<p>174.Mesnevî, c. I, b. 89.</p>
<p>175.Benzer değerlendirmeler için bkz. Anthony Robbins, İçindeki Devi Uyandır, çev.: Belkıs Çorakçı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1991, s. 433.</p>
<p>176.Bkz. Mesnevî, c. I, b. 80.</p>
<p>177.Bu bağlamda şu ayeti zikredebiliriz. ““İnsanların ellerinin işledikleri ve bundan bir kazanç sağladıkları şeyler sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıktı” (Rum, 30/41). (bkz.!Konuk, Mesnevî i Şerîf Şerhi, c. I, 3. 119)</p>
<p>Sayfa 542</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, kötü huy ile alışkanlık ilişkisi üzerinde durmaktadır. Mevlânâ’ya göre, insan için başlangıçta şiddetli bir temâyül ifade etmeyen bir şey itiyat hâline getirilirse, insanda o şeye yönelik bir telezzüz (şehvet ve iştiyak) meydana gelir. Bu tür bir şehvetten beslenen ve adeta ödüllendirilen kötü huy, artık insanda yerleşik bir mizaç hâline gelir.137 Binâenaleyh, Mevlânâ’ya göre, alışkanlıklar şehveti, şehvet de kötü huyu meydana getirmektedir.</p>
<p>Bu hususu Mevlânâ’nın verdiği kibir örneği üzerinden açıklayalım. İnsan, şayet başkalarının kendisine ta‘zim edip saygı gö&#8217;stermesine alışırsa, bu alışkanlık, bir müddet sonra kişide toplumun sürekli kendisine saygı göstermesi beklentisini doğurabilir. İnsan bu yöndeki beklentisini elde edebilmek için kendini diğer insanlardan üstün görmeye, diğer insanları küçümsemeye, kendisini eleştirenlere düşman kesilmeye ve konumunu kimseye kaptırmamak için düşmanca tutumlar sergilemeye başlar.138</p>
<p>Saygı gösterilme şehveti, diğer kötü huyları ortaya çıkarır. Böylece kötü huylar kişinin ahlâkında sabit hâle gelir. Alışkanlık, şehvet ve kötü huy arasındaki döngüsel süreç bu şekilde devam eder. Bu yüzden Mevlânâ, kötü bir huyun insanda meydana getirdiği anlık telezzüzü (şehveti) bir karıncaya, bunun alışkanlık hâline gelmesini ise, bu karıncanın ejderhalaşmasına benzetir.139</p>
<p>***********</p>
<p>137.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3458-62.</p>
<p>138.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3471.</p>
<p>139.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3466-71.</p>
<p>Sayfa 536</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, akıl ve ahlâk arasında doğrudan bir bağlantı kurmaktadır. Mevlânâ’ya göre akıl, insandaki meleklik nûru olduğundan; kötü huy, aklın verimli bir şekilde kullanılmasına engel olur ve aklı köreltir. Mevlânâ, Hz. İbrahim’in dört kuşu&#8217; öldürüp Allah tarafından diriltilmeleriyle ilgili ayeti(Bakara 260) bu doğrultuda işârî şekilde yorumlar.(1)</p>
<p>Buna göre ayetteki dört kuş,(2)insandaki dört kötü huyu(3) sembolize etmektedir. Bu kötü huylar, aklı adeta çarmıha gererek ona aslî fonksiyonunu icra ettirmezler.(4) Sâlik, aklını perdeleyen bu dört huyu, İbrahim (a.s.) gibi öldürüp yeniden inşâ etmeli ve aklını çarmıhtan kurtarmalıdır.(5)</p>
<p>Akıl ve ahlâk arasında kurduğu bağlantı nedeniyle, Mevlânâ’ya göre kişi, bedeninde olan ve telafisi mümkün olmayan bir eksiklik ve engelden dolayı kınanamaz. Ancak akıl noksanlığının alâmeti olan kötü ahlâk, Mevlânâ’ya göre en kötü hastalıktır. Çünkü beden noksanlığı rahmet sebebi iken, kötü ahlâkı doğuran akıl za’fiyeti, gazab sebebidir.(6)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz. Mesnevî, c. V, b. 30 vd.</p>
<p>2.Bu kuşlar kaz, tâvüs, kuzgun ve horozdur. (bkz. Mesnevî, c. V, b. 43).</p>
<p>3.Bu huylar hırs, şehvet, mevki düşkünlüğü ve tul-u emel (ümniyye)dir.</p>
<p>4.Bkz. Mesnevî, c. V, b. 30.</p>
<p>5.Mesnevî, c. V, b. 31-2.</p>
<p>6.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 1536-9.</p>
<p>Sayfa 535</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, cennetin rahmet kapılarından biri olduğunu ifade ettiği tevbe kapısının, diğer kapılar gibi zaman zaman değil, kıyâmete kadar sürekli açık olduğunu bununla ilgili hadise103 yaptığı telmihle belirtir.104 Tevbenin herhangi bir zaman dilimiyle münhasır olmadığına, sâlikin her an tevbe edebileceğine işaret eder. Mevlânâ’ya göre, Allah’a ve iyiliğe dönüşün ilk aşaması, sürekli açık bulunan tevbe kapısı ile aralandığından sâlik, hiçbir zaman tevbeden ümit kesmemelidir. Mevlânâ, tevbenin geçmişi ıslâh edici fonksiyonunu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Ömür defterini kararttınsa önce yaptıklarına tevbe et. Ömrün geçtiyse kökü bu demdir; tez ömür ağacını tevbe suyuyla sula. Ömrünün köküne âb-ı hayat dök de ömür ağacın yeşersin. Bütün geçmiştekiler, bu tevbeyle iyileşir. Geçen yılki zehir; bu yüzden şeker kesilir. Allah, kötülüklerini iyiliğe çevirir. Geçmişteki bütün suçların ibâdet olur.”105,</p>
<p>Kişinin fark etmediği birçok kusuru, tevbesini gerekli kıldığı gibi; şartlarına riâyet edilmeden yapılan çoğu tevbe, Mevlânâ’ya göre ayrıca bir tevbe gerektirir.106 Bu nedenle sâlik, tevbe etmek için illâ bir kötülüğü işlemeye gereksinim duymamalı; fırsat bulduğu her an tevbe vesilesiylc Allah ile ahdini tazelemelidir. Bu işleviyle tevbe, sâliki günaha girmekten koruyucu bir vasfa sahiptir.</p>
<p>***********</p>
<p>103.Taberan’i, Ebu’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed b. Eyyüb el-Lahmî, el-Mu&#8217;cemü’l-Evsât, thk.: Mahmüd b. Ahmed Tahhan, Mektebetii’l-Ma‘érif, Riyad 1985/ 1405, c. Vl, s. 11.</p>
<p>104.Mesnevî, c. IV, b. 2504-8.</p>
<p>105.Mesnevî, c. V, b. 2221-5.</p>
<p>106.Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, c. XVI, s. 313.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sayfa 530</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yıl geçti, ekin vakti değil. Yüz karalığından, kötü işten başka da mahsul yok.</p>
<p>Ten ağacına kurt düştü. Onu koparmak ve ateşe atmak lâzım geliyor.</p>
<p>Ey Yolcu, Uyan kendine gel, kendine… Vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu.</p>
<p>Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken (bari) ihtiyarlığını Hakk yoluna sarf et.</p>
<p>Elinde kalan şu son tohumu bari ek (feda et) de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin.</p>
<p>Madem ki bu ışık veren çerağ henüz sönmemiştir;kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele.</p>
<p>Sakın yarın deme. Nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin ,agâh ol!(Mesnevi,c.3,b.1349-54)</p>
<p>Sayfa 497</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geçmişe yönelik bir şeylerin olmaması temennisini taşıyan kişinin bu temennisinin, pragmatik bir getirisi olmadığı gibi; kişi, bu temennisiyle, olanla yani takdir ve kaza ile cedelleşmektedir. Bu da içinde bir hasret ve pişmanlık duymasına sebeb olmaktadır. Bu eseflenme sâliki olumsuz etkileyeceğinden, geleceğe güvensiz adım atmasına sebebiyet vermektedir. Mevlânâ’nın konuyla ilgili ifadelerine bakalım:</p>
<p>’“Geçene acınmak hatadır&#8230; Gitti mi gitti gider! Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur!(Mesnevî, c. IV, b. 2244.)</p>
<p>&#8220;Kaza ve kader; hükmünü izhâr edince göz açılır, pişmanlık gelir, çatar! Bu pişmanlık da ayrı bir kaza ve kaderdir&#8230; bu pişmanlığı bırak da Allah’a kulluk et!</p>
<p>Pişman olmayi kendine âdet edinirsen, boyuna pişman olur durursun; nihayetinde de bu pişmanlığa da ayrıca pişman olursun!</p>
<p>Ömrünün yarısı perişanlık içinde geçer; öbür yarısı da pişmanlık içinde heder olur gider!</p>
<p>Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de; daha iyi bir hâl, daha iyi bir dost ve daha iyi bir ış ara!</p>
<p>Elinde daha iyi bir ış yoksa, pişmanlığın neden dolayıdır? Neyi kaçırdın da böyle pişman oluyorsun?</p>
<p>Eğer biliyorsan, bilirsin ki doğru yol, Allah’a ibâdet etmektir. (o zaman bunun gereğini yapsana) ; yok bilmiyorsan (yapmadığın) herhangi bir şeyin kötü olduğunu nasıl bilirsin ki.?</p>
<p>İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin&#8230; Ey yiğit! Zıt, zıddıyla görülebilir. Mademki bu fikri terk etmekten âcizsin&#8230; O vakit günah işlememekten de âcizdin!</p>
<p>Aziz olduktan sonra pişmanlık neden.? O acizlik, kimin takdiriyle, onu ara!</p>
<p>Alemde bir Kâdir olmadıkça, hiç kimse, ne bir âcizi görmüştür, ne de böyle bir şey olur&#8230; Bunu böyle bil!”705/</p>
<p>***********</p>
<p>705.Mesnevî, c. IV, b. 1338-48.</p>
<p>Sayfa 493</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, insanın sahip olma arzusu ile kaybetme endişesini, buhar ve rüzgâr metaforuyla îzâh eder. İnsanın sahip oldukları, net ve ebedî değildir, buhar gibidir. Rüzgâra benzetilen hayattaki herhangi bir olay ve musibetin, her an bu buharı dağıtma olasılığı vardır. Rüzgâr esmese dahi buhar, ilânihâye aynı hâl üzere bulunamaz. Sürekli bir varlığı yoktur. Havanın ısı derecesine göre, ya göğe yükselir ya suda kalır. Sahip oldukları, buhat ve rüzgâr gibi değişken unsurlara bağlı olan insanın, gönül tablosunu karartıp kederlendirecek birtakım şeyler, hayatta daima mevcut olacaktır. Gönlünü, bu değişken şeylere rabteden kimsenin sıkıntı ve endişeleri de bitmeyecektir.</p>
<p>Tevekkül bilincinin alt unsurlarından biri olarak kabul edilebilecek; bütün mahlukâtı rızıklandıran bir Rezzâk’ın olduğu bilinci, Mevlânâ’ya göre sâliki gam ve kederlere karşı zihnen adeta sigortalamaktadır. Bu bilinç, rızık endişesi ile girişilecek muhtemel kötülüklere, şeytanın hileleri&#8217; ne karşı sâliki güçlü kılmaktadır. Mevlânâ, bu hususu Cenâb-ı Hakk’ı tüm &#8216; mahlûkat ailesinin reisine benzeterek387 şöyle ifade eder:</p>
<p>“Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlukat, Allah’ın ailesidir; Cenâb-ı Hakk da ne güzel bir aile reisi.</p>
<p>Gönüllerimizdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, (mevhûm) varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir..</p>
<p>Bize kök söktüren bu gamlar ve endişeler, ömrümüzü (biçen) orak gibidir. Bu böyle oldu; şu şöyle oldu kuruntuları da (Şeytanın) vesveseleridir.”338</p>
<p>Mevlânâ, sâlike bu konuda şu tavsiyeleri yapar:</p>
<p>“Gönlüne geçim kaygısını az koy, sen bu kapı (dergâh)da oldukça, rızkın azalmaz.</p>
<p>Bu beden, râhun otağı gibidir. Yahut da Nüh’un gemisine benzer. (Merak etme) Türk oldukça, mutlaka kendisine bir otağ bulur; hele de böyle bir dergâhın (yani Hakk kapısının) azizi olursa!”389</p>
<p>“Can oldu mu gıda eksik olmaz elbette. Asker var mı, bayrak elbette bulunur!”390</p>
<p>“Eşeğin oldukça, semer de mutlaka bulunur. Canın oldukça, ekmeğin mutlaka az çok gelir.</p>
<p>***********</p>
<p>387.Mevlânâ, bu teşbîhinde “en-Nâsu &#8216;ıyâlullab (İnsanlar; Allah’ın ailesidir)” hadisine telmîhte bulunmaktadır.</p>
<p>388.MeSnevî, c, I, b. 2295-7.</p>
<p>389.MeSnevî, c. 11, b. 454-6.</p>
<p>390.MeSnevî, c. III, b. 438.</p>
<p>Sayfa 409</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İçinde yaşadığımız dünyanın, algıladığımız gibi olmadığı ve gerçek âlemin sanal bir yansıması olduğu hususu, hemen bütün mistik sistemlerde işlenen ortak bir kabuldur. Maddî dünyayı “sanal bir gerçeklik” olarak görmek ve insan yaşamını uyanılacak bir rüyâya benzetmek, ilk bakışta insanı, hayatı önemsiz görmeye; insanlığın çektiği acıları, sıkıntı ve savaşları hafife alan bir umursamazlığa sevk ediyor gibi görünebilir.</p>
<p>Aynı şekilde âlemde var olan kötülükleri, kevndeki zevciyet ilkesi doğrultusunda yaratılışın ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmek ve kötülüğün izâfîliğine inanmak, ahlâkî kuralları ortadan kaldıran bir bencillik ve kendini haklı çıkarma nedeni gibi görülebilir. Yine böylesine bir kötülük kabulünün, kişinin, kötülükle faal bir şekilde mücâdelesini sabote ettiği söylenebilir.</p>
<p>Bu öngörü ve değerlendirmelerin, sıradan insan için geçerli olabileceği kabul edilse de, tasavvüfî tecrübeleriyle varlıktaki izâfîliğin farkına varanlar için durum biraz farklıdır. Bu tür insanların pratik deneyimleri, onlara bu dünyanın ve tüm formların ötesinde varlık ötesi bir yokluk (boşluk/mânâ) âlemini fark ettirmiştir. Bu farkındalık, onlara bu âlemdeki her şeyin, bir illüzyondan ibaret olduğunu hissettirdiği gibi, âlemin bütününe karşı da derin bir takdîr ve sevgi hissi uyandırmıştır.</p>
<p>Süfî ıstılâhındaki ifadesiyle “hayreti” doğurmuştur. Bu hayret duygusu, sâlikte tüm varlıklara karşı koşulsuz &#8216; bir sevgi uyandırması yanında, kişinin yaşam sürecine daha sorumlu bir bilinçle katılmasını da sağlamaktadır. Sâlik bu sayede şefkat ve sevgisinin, maddî nesnelerle sınırlı olmaması gereğini fark eder.“(Grof,Kozmik Oyun,İnsanın Suurunun Yeniden Keşfi,ss.138-9)</p>
<p>Dolayısıyla bu form (suret) âleminin temeli olan mânâ âleminin farkına varması, sâlike yaşamdaki zor durumlarla baş edebilmesinde oldukça yardımcı olacaktır. Çünkü varlıkla ilgili resmin bütününü görmüştür. Bu ise sâliki yaşamdan koparmak yerine, daha anlamsız bulduğu şeylerin yerini ve değerini görmesini fark ederek hayata daha anlamlı katılımını sağlayacaktır.</p>
<p>Sayfa 481</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, âlemin süretinde güzellik görebilmenin yolunun, onun mânâsıyla uzlaşmak olduğunu belirterek bu konuda sâlike şöyle yol gösterir:</p>
<p>“Bütün âlem, akl-ı küllün süretidir&#8230; Bütün insanların babası odur. Birisi akl-ı külle karşi, küfrânınj artırırsa; bütün âlem ona köpek görünür:</p>
<p>Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su ve toprak, sana altından döşeme görünsün.</p>
<p>Bununla uzlaşırsan içinde bulunduğun hâl ve zaman, âdeta kıyâmet kesilir; gözünün önünde gök de değişir; yer de!</p>
<p>Ben daima bu babayla uzlaşmış hâldeyim&#8230; Onun için şu âlem, bana cennet görünmede!</p>
<p>Her zaman yeni bir sâret, her an yeni bir güzellik görmedeyim&#8230; Yeniyi her an görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur.</p>
<p>Ben cihân: nimetlerle dopdolu görüyorum&#8230; Sular kaynaklardan coşup akmada&#8230;</p>
<p>Bu sularin sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede! Dallar tevbekâr dervişler gibi oynuyor&#8230; Yapraklar, çalgıcılar ve şarki okuyanlar gibi el çırpıyor.</p>
<p>Ayna, keçeden yapılma kılıf içinden parlayıp durmada&#8230; Artik aynanin bizzat kendisi görünürse, nasıl olur acaba.? (Yani bu âlem perdesinin ardından yansıyan ilâhî tecellileri seyreden ârif, bizzat o t&#8217;ecellînin kendisini, varlik hicâbı olmaksızın görünce nasıl bir zevk alır var sen düşün). ”658</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bu süretler, âlem-i mânânın bir tezâhürü, sanal bir yansımasıdır. Bunu bilen sâlik, bu âlemin hâdisâtından olumsuz bir şekilde etkilenmez. Madem burada görülenler bir akis ve yansımadan ibarettir; o hâlde sâlik, dünyanın her türlü zorluğuna katlanacak gücü kendisinde bulabilir.</p>
<p>***********</p>
<ol start="658">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 3259-68.</li>
</ol>
<p>Sayfa 480</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sâlikin, olaylara dair olumlu bir bakış açısı geliştirebilmesi, kaza ve kader inancıyla yakından ilgilidir. Şöyle ki kâinatta meydana gelen her bir olayın en ince ayrıntısına kadar ilâhî ilme uygun cereyan ettiğini bilen, bir yaprağın dahi ilâhî kudretin izni olmaksızın yere düşmeyeceğine inanan sâlik, başına gelen her bir musibet ve olayın, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin malûmu olduğunu, O’nun irâde ve iznine tabi olarak geldiğini bilir. Bu sayede “Olan şeyde hayır vardır (el-Haym fî mâ vakaa’)” düstürunu, onu rızâya eriştirecek bir ilke olarak benimser. Mevlânâ, sâlikte olması gereken bu bilinci örneklendiren şöyle bir diyalog aktarır:</p>
<p>&#8220;Behlûl,” dervişin birine, &#8216;Ey derviş! Nasılsın? Anlat bakalım. ’ dedi. Derviş dedi ki: “Dünyadaki bütün işler daima bir adamın dilediği gibi olur; seller; ırmaklar istediği gibi akar; yıldızların hareket ve tesirleri onun hükmünce gerçekleşir; yaşam ve ölüm, onun birer çavuşu olur da emri doğrultusunda istediği yere giderlerse; dilediği yere taziye haberi, dilediği yere müjdeli haber yollar; yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun hilesiyle yolda kalırsa; onun fermân: ve rızâsı olmadıkça âlemde hiçbir ağız gülemezse; (böylesine bir kudrete sahip) bir adamın hâli nasıl olur (sence?) İşte (rızâ sayesinde) ben, o hâldeyim.’</p>
<p>Behlûl,padişahım doğru söyledin.Bu hâle sahip olduğun nûrundan da belli,yüzünden de anlaşılmakta.(Mesnevi,c.3,b.1884-91)</p>
<p>Sayfa 476</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre olumlu düşüncenin faydalarından birisi, hayatta karşılaşacağı olumsuz durumlara karşı sâliki dirençli kılmasıdır. Çünkü insan, hayatın hadisatına karşı olumlu düşünce sayesinde enerjik kalabilir. Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Güzel bir hayâle, bir düşünceye dalsın. (Çünkü) iyi ve olumlu düşünce, insanı geliştirir. Hayvan, otla semirir, insan da yücelikle, şerefle gelişir.”637 “İnsanoğlunun beslenip gelişmesi hayâldendir. Eğer onun hayâlleri, güzel (sabib-i cemâl) olursa! (hayâl sahibi de güzel ve huzurlu bir hayat yaşar) Yok&#8230; Eğer hayâlleri nâhoş ise, ateşten eriyen mum gibi erir gider.</p>
<p>Eğer Hudâ seni yılanların, akreplerin içindeyken bile, güzel hayâllerle (ayakta) tutarsa Yılanlar; akrepler sana munis olur. Çünkü senin o hayâlin, bakırı altın yapan bir simyâdır.”638</p>
<p>***********</p>
<p>635.Mesnevî, c. IV, b. 3540-3.</p>
<ol start="636">
<li>Çalışmamızda bir vesile ile daha önce özetlenen fıkra için bkz. Mesnevî, c. 1V, b.3544-57.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 289 90</li>
</ol>
<p>638.Mesnevî, c. II, b. 5947.</p>
<p>Sayfa 474</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan nasıl düşünürse gerçekte öyle algılamaktadır.“632 Diğer bir ifadeyle her bilinç durumu, kendi gerçeklik tanımını ortaya çıkarmaktadır. Böylece algıladığımız gerçeklik, bilinç durumumuzu yansıtmaktadır.633</p>
<p>Mevhûm benlik algısının, eşyâyı olumsuz algılamasının bir diğer nedeni, Mevlânâ’ya göre şudur: İnsanın ten ciheti, fânî ve değişken olduğundan; âlemdeki kevn ü fesâdı yani oluş ve bozuluşları, zevâl ve yok oluşları görür. Her bir zevâl ve bozuluş ise, bu benlik cihetinden hayatı algılayan kişiyi hüzne sevk eder. Hâlbuki ezelî benlik ebedîdir; benlik algısı da ebedî olan cihete yönelik olduğundan; algılamalarında istikrâr ve bekâ dolayısıyla huzurlu bir bakış bulunmaktadır. Ezelî benlik algısı, süretteki değişimlerin ardındaki değişmez gerçekleri gördüğünden, süretteki zevaller onu fazla etkilemez.</p>
<p>Mevlânâ bu iki farklı bakış açısına işaret etmek üzere, ülkeyi kasıp kavuran bir kıtlık yılında bir zâhidin hikâyesini anlatır. Zâhid, ailesinin kalabalık, kendisinin de hiçbir şeyi olmamasına rağmen, diğer insanlar gibi sızlanıp bu durumdan olumsuz etkilenmez. Bütün insanları olumsuz etkileyen kıtlık felâketi, zâhidin neşesini dahi bozmaz. Mevlânâ, hikâyedeki zâhidin olumlu düşünebilmesinin ardındaki gerekçeyi; zâhidin, olaya ten penceresinden değil, can penceresinden bakması şeklinde îzâh eder. Mevlânâ bu hususu, zâhidin lisânından halka hitaben şöyle dile getirir:</p>
<p>“Ey aşağılık kavim! Siz, ten Firavununun dostusunuz&#8230; Onun için Nil size kan görünmede.</p>
<p>Hemencecik akıl Musâ’sına dost olsanız; kan görmez, ırmak suyunu görürsünüz.</p>
<p>Babanla aranda bir şey geçti mi babam köpek gibi görürsün, gözüne böyle görünür!</p>
<p>Senin baban, köpek değildir; ama o c&#8217;efânın tesiri ile senin gözünde o hâle gelir; öylesine bir merhametli adam bile sana köpek görünür! Kardeşleri Yâsuf’a haset ediyorlar kızıyorlardı&#8230; Bu yüzden onu kurt şeklinde gördüler.</p>
<p>Fakat babanla barıştın da kızgınlığın geçti mi köpek ortadan kalkar; baban, sana ateşli bir dost olur.634</p>
<p>***********</p>
<ol start="632">
<li>Walsh &amp; Vaughan, Ego Ötesi, s. 27.</li>
</ol>
<p>633.İnsan bilincinin söz konusu mahiyetine ilişkin geniş bilgi için ayrıca bkz. Ken Wilber, The Spectrum of Consciousness, Wheaten: The Philosophical Publishing House, 1977.</p>
<ol start="634">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 3253.8.</li>
</ol>
<p>Sayfa 473</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın, diğer insanları ve karşılaştığı olayları değerlendirmesinde, baktığı şeyde öne çıkardığı, algıladığı hususlar etkili olmaktadır. Buna göre, bir şeyin olumsuzlukları üzerinde odaklanan kişinin zihninde uyanan imge, olumsuz olacaktır623 Bunun aksi de aynı derecede geçerlidir. Dolayısıyla kişinin bir şey hakkındaki olumsuz değerlendirmeleri, aslında kendi bakış açısını ve zihninde o şeye biçtiği kendi zihinsel imgesini ifade etmektedir. Bu nedenle Mevlânâ sâlike der ki:</p>
<p>“Kime kötü gözle bakarsan bil ki kendi varlık dairenden bakmaktasın, sen fenâ olduğundan onu fenâ görmektesin. Eğri merdiven basamağının gölgesi de eğri olur.”624</p>
<p>Dış dünyayı kendi kişisel bilincinden ibaret görmeye meyilli olan insanın duyularını, dış dünyaya açılan pencereler şeklinde nitelendirebiliriz. İnsan, kendi kişisel bilincinin, dış dünyayı oluşturduğuna ve kendi yaşantısının dış “nesnel gerçekliği”, tam bir biçimde temsil ettiğine inanır.625 Ancak insan, bu değerlendirmelerin ve kendi dışımızdakilere verdiğimiz yanıtların ve ahlâkî yargıların, bir şuur düzeyinden diğerine ilerledikçe köklü bir değişime uğrayabileceğini görünce, önceki değerlendirmelerine şaşırmaktadır.626</p>
<p>İnsanlar hakkındaki değerlendirmelerimizin izâfîliğini, aşağıdaki beyitlerde ifade eden Mevlânâ, ardından gelen îzâhında da bunun sebebi olarak zâhirî ve aslî göz ayrımı yapar. Gözün, baktığı şeylerde zihnin görmek istediği şeyleri göreceği hususuna işaret eder. Zihnin görmek istediği şey; insanın o ana kadarki sahip olduğu birikim ve hayat vizyonunu, dolayısıyla algılamaya hazır hâle geldiği şeyi ifade etmektedir. Göz, bu vizyon ve arka plan doğrultusunda bir algı gerçekleştirir.627 Bu algının, seçim alanının belirlenmesinde kişinin içinde bulunduğu hâlet-i rühiye de etkili olmaktadır.</p>
<p>***********</p>
<ol start="622">
<li>Mesnevî, c. V, b. 3666-7.</li>
<li>Norman Vincent Peale, Olumlu Düşünmenin Gücü, çev.: Şahin Cüceloğlu, Sistem Yay., İStanbul 2001, s. 37.</li>
<li>Mesnevî, c. V, b. 1973’den sonraki başlık.x</li>
<li>Ornstcin, Yeni Bir Psikoloji, 3. 30.</li>
<li>grof, Kozmik Oyun İnsan Şuurunun Yeniden Keşfi, s. 119.</li>
<li>İnsanın baktığı şeyleri görüp değerlendirmesini sağlayan bâtınî göz hakkında çağdaş bir araştırma için bkz. Ken Wilber, The Eye of Spirit: An Integral Vision for a World Gne Slightly Mad, Boston: Shambhala Publications, 1997.</li>
</ol>
<p>Sayfa 470</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Genel olarak tasavvufî düşüncede özel olarak da Mevlânâ’nın düşünce sisteminde; görünen varlık âleminin kaynağı, görünmeyen gayb âlemidir. Mevlânâ yokluk (adem) âlemini bu yönüyle ilâhî eylemlerin vücüd bulduğu ilâhî atölye (kargâh-ı Hudâ) olarak niteler. Mevcudât, süret âleminde varlık bulmadan önce, yokluk âleminde görünmek ve var olmak zorunda olduğu gibi, insanın amel ve davranışları da dış dünyada somut varlıklarına kavuşmadan önce yok gibi görünen zihinde var olmak zorundadır. İnsanın amel ve davranışları ile düşüncesi arasında kurulan araz-cevher münâsebeti, makro dairede tüm âlem ile Allah arasında kurulmakta; tüm varlık, ilâhî bilincin (akl-ı küllün) bir düşüncesi olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Düşünce-eylemin insandaki işleyişi gibi, her iki âlemin bütün mükevvenâtının da henüz mevcüd değilken, Yaratıcının küllî ilminde meknüz olduğu belirtilmektedir.612 Aradaki bu ilgiden dolayı Mevlânâ, insanın düşüncelerinin de gayb (yokluk) âleminden beslendiğini belirtir.613 Mevlânâ bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>“Bir yapının duvarlarının, tavanlarının suretlerini ve her yanını, onu yapan mîmarın düşüncesinin gölgesi bil!</p>
<p>Mimar; binayı yapmayı tasarladığı zaman taş, tahta, kireç meydanda yoktu; ama bu hep böyledir!”614</p>
<p>“Sonsuz gidişler; sonsuz hüner ve sanatlar hep düşünce süretlerinin gölgeleridirler!”615</p>
<p>“Yapılan işler, hareketler, gölgeler hâlinde yerde görünür; düşünce ise gizlidir! Ama tesir ve vuslat bakımından aralarında fark yoktur; ikisi de birdir! 616</p>
<p>“Bütün âlem, esasen arazdan ibarettir (yani varlığı kendisine ait olmayan bir başka düşüncenin ve cevherin mahsülü olan bir ameldir, eylemdir. Bu eylemin cevheri ise Allah’in yaratma fikridir. ) ‘Hel eta’617 bu ha kîkati beyan için geldi.</p>
<p>Bu arazlar neden doğar? Suretlerden. Ya bu suretler neden vücüdu gelir.? Düşüncelerden.</p>
<p>Bu cihân, Akl-i Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer; suretler de peygamberlere.</p>
<p>İlk âlem, imtihân âlemidir. İkinci âlem; insanlarin, yaptiklariçının mükâfât ve mücâzatını görme âlemidir.”618</p>
<p>***********</p>
<ol start="610">
<li>İnsanın Allah’ın hâlifesi olması (bkz. Bakara 2/30) buna istidlâl olarak yorumlanabileceği gibi, “Allah, Adem ’i kendi sureti üzerine yarattı” şeklinde bir hadisin olduğu da rivâyet edilmektedir. Rivayetin hadis literatüründeki yeri ve sıhhatine ilişkin bkz. Ali Hindî el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, Beyrut 1985, c. I, ss. 226-7; Acurrî, eş-Şeria, ss. 314-5 .</li>
<li>Bkz. Mesnevî, c. II, b. 978.</li>
<li>“Ben gizli bir hazine idim” kudsî hadisinin de bu mânâya işaret etttiği söylenebilir.</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 3292-3302.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3740-1.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3728.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3731.</li>
</ol>
<ol start="616">
<li>Şu ayete işaret edilmektedir: “İnsanin üzerinden onun anılmaya değer hiçbir şey olmadığı bir zaman dilimi/dehr geçmedi mi? (Ki insanın o dehr süresince anılmaya değer hiçbir varlığı yoktu)” İnsan 76/1) Dehr’in; dünyanın yaratılışı ile insanın yeryüzünde yaratılışı arasındaki geçen süreyi kapsadığı ifade edilmektedir. (bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinî Kur’ân Dili, c. 8, ss. 45 3-4)</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 976-9.</li>
<li>Mesnevî, c. V, b. 3259.</li>
</ol>
<p>Sayfa 467</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre insan, etrafındaki bir şeyi güzel veya çirkin, iyi veya kötü, olumlu yahut olumsuz olarak değerlendirirken, bu değerlendirmede o şeyin mahiyetinden ziyade o şeye yönelik bakış açısı, daha etkili olmaktadır. Yani bir şeye atfettiğimiz güzellik veya çirkinlik aslında bizim kendi bakış açımızın ondaki yansımasıdır. Bu bakış açısının merkezi ise, Mevlâ&#8217;nâ’nın anlayışında gönüldür.</p>
<p>Gönül, Mevlânâ’ya göre güzelliğin ilk ve asıl kaynağı olması itibariyle cevherdir. Alem ise, bu kaynaktan yansıyan değerlendirmelerin mâkes bulduğu ikincil bir araz olarak kabul edilmektedir. Diğer bir ifadeyle gönül, güzellik veya çirkinliği belirlemede bağımsızlığa sahipken âlemin bu konuda bir belirleyiciliği yoktur. Mevlânâ bu hususta şöyle der: &#8216;</p>
<p>“Sütün, balın güzelliği, gönlün (güzelliğinin) onlara yansımasından meydana gelir. Her bir güzel olan şeye güzellik, gönülden gelir.</p>
<p>Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir; âlem ise, (güzelliği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır. ”(Mesnevi,c.3,b.2265-6)</p>
<p>Gönül, âlemde kendi yansımalarını gördüğünden kişinin, dış dünyaya bakarken görüp algıladıkları, kendi sahip olduklarıyla mütenâsibdir. Sahip olunan her ne ise, kişinin değerlendirmesi de o yönde olacaktır.</p>
<p>Sayfa 453</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cenabı Hakk’ın lütfu ve ihsanı bir kuluna başka bir yerden, hiç beklemediği bir yerden, başka bir iş sebebiyle erişebilir! Kulun, bu ilahî lütfu vehmine bile getirmediğini bildiği halde, yine de çalışıp çabalamayı elinden bırakmaması, bütün ümidini, vehmini belli bir yola bağlaması ve böylece çalışıp çabalaması gerekir! Kul, hacet kapısını çalar durur. Belki de Cenab-ı Hakk, o haceti, o rızkı başka bir kapıdan ona ulaştırır. Halbuki kul, ona dair hiç bir tedbirde bulunmamıştır. “Allâh, kulunu hesaplamadığı yerden rızıklandırır!” Kul tedbirde bulunur, Allâh takdir eder! Olabilir ki kul, kulluğu, âcizliği yüzünden vehme düşer de; “Ben bu kapıyı çalıyorum ama Hakk, bana bu kapıdan ihsanda bulunmuyor, başka bir kapıdan lütufta bulunur!” der. Cenab-ı Hakk, o kulunu bu kapıdan rızıklandırır. Zaten bütün kapılar, bir sarayın kapıları gibidir!&#8221;(Mesnevi,c.4,b.4175)</p>
<p>Sayfa 411</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, dış dünyadaki kötülüklerin, nefsin özelliklerinin yansıması olduğunu, Hz. Ömer devrinde Medine’de çıkan büyük bir yangını misâl vererek ızâh eder. Yangın karşısında çaresiz kalıp hâlifenin huzuruna gelenlere Hz Ömer lisânından; bu büyük yangının, nefsin cimriliğinden kaynaklanan bir kıvılcım olduğu ifade edilmektedir. (1)</p>
<p>Mevlânâ’ nın, nefsin cimriliği ile şehirde çıkan yangın arasında kurduğu bu bağın sebebi hakkında şöyle bir çıkarımda bulunmak ihtimal dâhilindedir. Nefislerinin bencilliği ve tamahkârlığı sebebiyle cimri davranarak zekâtlarını vermeyen zenginlerin bu cimrilikleri, toplumun fakir kesimlerinde zenginlere ve mallarına karşı bir tepki doğurmuş; bu da Medîne çarşısının gizlice kundaklanmasına sebebiyet vermiş olabilir.</p>
<p>Mevlânâ, Peygamberimizin (s.a.v.) “Bir an bizi nefsimize bırakma” hadisini de bu doğrultuda işârî olarak yorumlamaktadır.(2) Buna göre bu hadis, dış dünyada görülen kötülük, zulüm ve haksızlıkların kaynağının, insanın kendi içindeki nefsi olduğuna işaret etmektedir. İnsan, içindeki bu kaynağı ıslâh etmeden, dışarıdaki kötülükleri engelleyemez.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz.Mesnevi,c.1,b.3713-4</p>
<p>2.Tahirul Mevlevi,Şerh-i Mesnevi,c.2cs.462</p>
<p>Sayfa 366</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ruh ve beden, Mevlânâ’ya göre insan varlığının mânâ âlemi ile bu yerküreden yaratılan iki cihetini ifade etmektedir. Buna göre ruh, insan varlığının ilâhî yokluk (varlık ötesi) âleminden kaynaklanan ve insanın metafiziğe bakan keyfiyetsiz yönü iken; beden, insanın bu âlemin unsurlarından yaratılan ve bu âleme hitâb eden maddî cihetini ifade etmektedir.</p>
<p>Temeldeki bu genel ayrım yanında, Mevlânâ tarafından insan Varlığına dair dile getirilen ve kaynağını yine temeldeki bu ruh-beden ayrımından alan insan varlığının diğer iki unsuru ise, birbirinin zıddı olarak görülen akıl ve nefstir. Çünkü insan, Mevlânâ’ya göre varlık hiyerarşisinde tamamıyla nurdan ibaret olan melekler ile, tamamen şehvetten ibaret olan hayvanlar arasında bir konuma sahiptir.(1)Mevlânâ’ya göre melek ve hayvan arasında bir konumda yaratılan insan varlığının, metafiziğe bakan ruhunun sıfatı olan akıl nuru, insanın meleklik yönüne karşılık gelmektedir.(2)</p>
<p>Akıl, Mevlânâ’ya göre insan varlığındaki melekliğin uzantısı olup ruhla ve aşkın âlemle ilgilidir. Nefs ise, insanın topraktan yaratılan maddî bedeniyle; insanın cismânî âleme bakan cihetiyle ilgilidir. İnsan, kendi varlığında hem kurtluğu hem kuzuluğu toplayan bir varlık türüdür.(3)İnsan varlığındaki bu primitif ve hayvânî yön, insanın dünyaya bakan bedeninin haz ve dürtülerinden ortaya çıkan şehvetten ibaret cihetidir ve nefs başlığı altında toplanmaktadır. Buradaki şehvetin, cinsel şehvetten daha kapsamlı olarak her türlü sahip olma ve haz duyma şeklinde bir anlamda kullanıldığını hatırlatmalıyız.(4)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, c. IV, b. 1497-1504.</p>
<p>2.Bkz. Mesnevî, c. III, b. 3193-6. _</p>
<p>3.Geniş bilgi için bkz. Erich Fromm, “Insan Kurt mu Kuzu mu”, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, çev.: Y. Salman, N. İçten, Payel Yay., İstanbul 1979, ss. 13-9.</p>
<p>4.Bu yöndeki kullanımıyla nefsin Freudyen kişilik kuramında insanın ilkel benliği ve libido ile benzerlik arz ettiği söylenebilir. (Nefs ve id arasında kurulan benzerlik hakkında bir değerlendirme için bkz. Abdurrahman Kasapoğlu, “Yüsuf ve Züleyha Açısından Kur’ân’da ‘Nefs-i Emmâre’ Kavramı -Freud’un “İd’ Kavramıyla Bir Mukayese, Tasavvuf, sayı: 17, Ankara 2006, ss. 57-71).</p>
<p>Sayfa 352</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İlk baharın barışını ve dostluğunu görmüyor musun? Başlangıçta azar azar sıcaklık gösterir, sonraları artırır. Ağaçlara bak; sıcaklık hafifçe geldiğinde, önce gülümser; sonra yavaş yavaş yaprak ve meyvelerden elbiseler giyinir. Sonunda dervişler gibi hepsini birden ortaya koyar ve varlarını yoklarını fedâ ederler. İşte bunun için dünya&#8217;ve âhiret işlerinde her kim acele eder; aşırı giderse, gayesi kolay kolay gerçekleşmez.</p>
<p>Meselâ; riyâzat etmek isteyen için şu yolu göstermişlerdir: Günde üç ekmek yiyebiliyorsa, her gün birkaç gram azaltırsa, bir yıl geçmeden ekmek yarım kiloya inmiş olur. Bunu öyle yapar ki vücüdu, bu azalmanın farkında olmaz. Bunun gibi ibâdet, tâat, halvet ve namaza yönelmek de aynen böyledir. Hiç namaz kılmıyorsa,önce namaza başlayıp beş vakit namaz kılar, onu bırakmamaya gayret eder, sonra devamlı artırmaya çalışır. Bu misâllerin sonu gelmez&#8230;.”(Mesnevi,Fihi Ma fih,s.80)</p>
<p>Sayfa 336</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, ihtiyaç hâlini, aynı zamanda her şeyin kendi zevcı&#8217; (zıddı/eşı) ile yaratılmış olması sünnetullahı bağlamında ele almaktadır. Mevlana&#8217;ya göre âlemde her şey, kendi zevci/zıddı ile yaratıldığından; bir şeyi ihtiyaç düzeyinde istemek, o şeyin zevcini ve zıddını istemeyi de zorunlu kılmaktadır. Yani bir şeye ihtiyaç hissetmek, o şeyin varlık dairesindeki mukabilîne ihtiyacı da gerekli kılmaktadır. Şöyle ki; bir şeyi isteyen, o şeyin mukabili olan şeye katlanmış olmalıdır. Örneğin nimet isteyen, nimetin zıddı olan külfete katlanmak; su elde etmek isteyen çalışıp yorularak susuz kalmalı, suya muhtaç hâle gelmelidir. Zira her şey, zıddını kendi beraberinde getirir. Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Suyu az ara, susuzluğu elde et de, sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın!</p>
<p>Küçük ve boğazı nazik bir bebek doğmasaydı, onu besleyecek süt memeden nasıl gelirdi?</p>
<p>Git bu inişlerde, bu yokuşlarda koş çabala mücâbede et ki susayıp hararetlenesin (de suya/ilâhî rahmete müstehak olasın)!</p>
<p>&#8230;Ey ulu er! Ondan sonra havadaki arı (gibi olan) bulutlardaki ırmakların sesini işitesin!</p>
<p>İhtiyacın, otlardan, sebzelerden daha mı az ki suyun önünü keser; sebzelere akıtırsın; suyun kulağını çeker; kurumuş nebâtlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün.</p>
<p>Cevherleri gizli olan can ekinleri için de Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var.</p>
<p>Susuz kal, susa da sana “Onlara Rableri su içirir; rahmetiyle sular”(İnsan,21) hitabı gelsin. Allah doğrusunu daha iyi bilir!(Mesnevi,c.3,b.3208-19)</p>
<p>Sayfa 332</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bir şeye sahip olmanın, bir şeyi elde etmenin öncelikli şartı; o şeye ihtiyaç hissetmektir. Ancak buradaki ihtiyacın; her insanın, bir çok şeye muhtaç olduğunu söylemesi şeklinde yüzeysel ve sözel bir ihtiyaç olmadığını tekrar belirtmeliyiz. Bahsedilen hâl; insanın, ihtiyaç duyduğu şeye yönelik varlığının yaptığı bir tanıklık ve motivasyondur. Mevlânâ, bu hususu Hz. Meryem’in durumunu örnek göstererek şöyle ifade eder:</p>
<p>Allah, göklerden, yerlerden, ârazdan, âyandan ne verdi ve her ne yarattıysa hepsini de ihtiyaca karşılık vermiş,ihtiyaca mebni yaratmıştır. Bir şeye muhtaç olmalı, o ihtiyacı elde etmeli ki Allah da ihsan etsin. “Allah, bunalan,zarûte düşen kişinin duasını kabul eder.” buyrulmuştur.Çünkü bunalma, bir şeye hak kazanmış olmanın şahididir</p>
<p>Küçücük bir bebek olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz etmesidir.(Mesnevi,c.3,b.3204)</p>
<p>Mevlânâ’nın verdiği misâller ile ihtiyaç hâlini tanımlarsak ihtiyaç; görülecek şey için göz olmak, duyulacak şey için kulak hâline gelmektır dıyebiliriz. Binâenaleyh bahsedilen ihtiyaç hâlini; elde edilmek istenen şeye hazır ve lâyık olmak şeklinde tanımlayabiliriz. Mevlânâ, bu hususla ilgili şöyle der:</p>
<p>“Bütün boş ve güzel şeyler, gören gözler için yapılır.</p>
<p>Çenk enstrümanının, zîr ve pes nağmeleri, bir sağırın: hissiz kulağı için ne vakit terennüm edilir.?</p>
<p>Cenâb-ı Hakk, miski boş yere güzel kokulu yaratmadı? (Elbette) Koku alabilen için yarattı; alamayan için değil.(Mesnevi,c.1,b.2383-5)</p>
<p>Sayfa 328</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah, yaptıklarımdan dolayı beni cezalandırmıyor” diye düşünenlerin, çarptırıldıkları ancak farkına varamadıkları cezalara örnek oluşturması bağlamında Mevlânâ, konuyu şöyle îzâh etmektedir:</p>
<p>“ Cenâbı Hak der ki: “Ben ayıpları örtücüyüm, settârım; kulun imtihân anında onun birçok sırrını söylemem. Ancak «Allah beni yaptığım kötülüklerden dolayı hiç muahaze etmiyor» diyeni cezalandırdığımın, muâheze ettiğimin bir nişanesi şudur ki:</p>
<p>O, oruç tutmakta, dua etmekte, namaz kılmakta, zekât vermekte ve daha başka ibâdetlerde bulunmaktadır. Fakat (yaptığı tüm bu ibâdetlerden) ruhu bir zerre bile zevk duymaz.</p>
<p>İbâdetler eder, güzel işlerde bulunur. Fakat (gönlüne) bir zerrecik bile tat gelmez.</p>
<p>Onun birçok ibâdeti var ama (bu ibâdetlerin) mânâsı latif değil; cevizler çok ama içleri boş (neye yarar ki!)</p>
<p>İbadetlerin meyve vermesi için zevk (yani ibâdetlerin gönülde uyandırdığı lezzet) lazımdır.</p>
<p>Tohumun (filizlenip) ağaç olması için içinin olması gerek!</p>
<p>İçsiz tohum, hiç fidan olur mu? Cansız şekil, hayalden başka bir şey değildir.”(1)</p>
<p>Mevlânâ, hiçbir cezaya uğramadığını düşünen kimsenin, böylesi cansız bir şekil hayâliyle avutulmasının ve hakikatten alıkonmasının esasen onun için en büyük cezalardan biri olduğunu, böylelikle vurgular.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, c.Il, b. 3391-7.</p>
<p>Sayfa 318</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlana,yapılan gizli kötülüklerin, onları örten bir iyilik ile dengelenmediği takdirde muhakkak ortaya çıkarılacağını ise şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>&#8220;Allah sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek, kötü tohum ekme.</p>
<p>Su, bulut, ateş ve bu güneş, sırları toprağın altından çıkarır.</p>
<p>Yaprakların dökülmesinden sonra gelen bahar, kıyametin varlığına bir delildir.</p>
<p>Bahar, o sırları meydana kor, şu yeryüzü ne yediyse rüsva olur;</p>
<p>Yedikleri, ağzından, dudaklarından biter, çıkar. İçindeki neyse meydana gelir.</p>
<p>Her ağacın kökündeki sır ve o ağacın yemişi tamamiyle üstünde görünür.(Mesnevi,c.V,b3969-74)</p>
<p>Sayfa 316</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Sen bir mazlumu ısırıp kan içinde bırakırsan, mukabilinde seni de şiddetli bir diş ağrısı tutarsa, o vakit ne yapacaksın.(Mesnevi,c.1,b.1318)</p>
<p>Çünkü Mevlânâ’ya göre, maddî âlemde insanın yaptığı her işe gayb âleminden bir sürer verilir. O süret, maddî âlem düzleminde bulunan insanı etkiler. Ancak yapılan iş ile hissedilen etki birbirine benzemediğinden, insan aradaki ilişkiyi anlayamaz.(Mesnevi,c.4,b.420-1)</p>
<p>Binâenaleyh kevndeki adâletin işleyişinde, insanın yaptığı şeye mukabil, karşısına çıkan mükâfât veya mücâzât, yaptığı iş ile aynı olmayabilir. Yapılan ile onun karşılığı arasında sebeblilik zinciri bakımından da, sıradan bir bakışın algılayabileceği bir teselsül bulunmaz. Ancak kozmik bilinç, işlenen bir zulmün karşılığını, yapılan kötülüğün cinsinden olmazsa bile, farklı bir miadda ve farklı bir türev ile kötülük sahibinin fark edemediği bir şekilde karşısına çıkarır.</p>
<p>Buna göre, kozmik adâletin icrasına dair şunu söyleyebiliriz: İnsan, bir kötülük yapar ve yapılan bu kötülük kozmik bilinçte kaydedilir. Yaptığı bu kötülüğün karşılığı, hayatının başka bir döneminde başına gelen bir musibet ile karşısına çıkar. Ancak suç ile ceza arasında mantıkî bir sebeblilik ve bağın olmayışı nedeniyle kişi, başına gelen bu kötülüğün, daha önce yaptıklarından kaynaklandığını fark edemez.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İlâhî yaratma sanatının, âlemdeki suret-mânâ arasına koyduğu dolaylı bağ (taalluk), kozmik adâletin işleyişinde de kendini göstermiş; yapılan bir iş (iyilik veya kötülük) ile onun karşılığı arasındaki bağı, mantıkî sebebliliğin dışına taşımıştır.</p>
<p>Bu adâletin işleyişinde iyilik/kötülük ile cezâ/mükâfât arasında mantıksal ve zorunlu bir sebebliliğin olmayışı, bu yönüyle konuyu, rasyonel bir tartışma konusu olmaktan çıkarmıştır denilebilir. Kişi, başına gelen bir kötülüğün, yaptığı önceki bir kötülüğün cezası olduğunu kendisi hissedip anlamadlktan sonra, hiçbir argüman, rasyonel olarak o kişiye kevndeki mücâzâtı kabul ettiremez. Zira delillerle isbat, sebebliliğin mevcüdiyetini gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Örneğin insanlara zulmeden, onları inciten birinin, diş ağrısına tutulması hâlinde, o zâlimin diş ağrısı ile zulmü arasında kevndeki adâlet ilkesi gereği bir ilişki kurulması durumunda; o kişi, doğal olarak “Diş ağrım ile birisinin gönlünü incitmemin, haksız yere birine ait bir hakkı gasb etmemin ne ilgisi var?” diyecektir. O kişinin bu iddiasında “haklı” olduğu ve bu soruya rasyonel bir zeminde tatminkâr bir yanıtın verilemeyeccği söylenebilir. Ancak onun bu “haklılığı”, başına gelen kötülük ve cezaların önüne geçemez.</p>
<p>Sayfa 310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’nın bahsettiği kevnî(varlıklara dair)adâlet, insanın yüzeysel bir bakışla algıIadığı sebeblilik kuralları çerçevesinde cereyan eden mantıkî bir adâlet sistemi olmayıp; kevnin görünümü gibi, paradoksal bir özelliğe sahiptir.</p>
<p>Şöyle ki; Mevlânâ’ya göre, bir şey ile o şeyin işlevi açısından aralarındaki ilişki, sâret-mânâ ilişkisidir. Örneğin; bir ilacın görünümü ve içilmesi onun süreti iken; o ilacın vücutta meydana getirdiği etki, onun mânâsıdır. Yine örneğin; alkollü bir içkinin içilmesi, o işin süreti iken; bu süretin mânâsı, kişinin sarhoş olmasıdır. Bunu her bir amel ve davranışa uygulamak mümkündür.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bu âlem, süretler âlemi olduğu için bir şeyin süreti ile mânâsı arasındaki ilişkinin gerçek mahiyeti, süretin, mânâyı perdeleyen işlevi nedeniyle görünmez. Ancak bilinmelidir ki yapılan her bir davranış/sûret, kendi mânâsını doğurmaktadır. Bu âlemin, bir imtihân arenası olması, bir şeyin süreti ile mânâsı arasındaki karşılık bağını, endirekt hâle getirmiştir. Bu yüzden yapılan bir şeyin mânâsı, bu süretler âleminin aslı olan mânâlar âlemine hemen doğmasına rağmen, bu süretler âleminde o mânâ, peyderpey ve dolaylı olarak müşâhede edilir.</p>
<p>Bu nedenle sâlikin, herhangi bir amel ve davranışı yaparken, onun mânâsının ne olduğunu düşünerek hareket etmesi gerekmektedir. Yapılan iş (sâret) ile onun karşılığını (mânâsını) kadın ve kocasına benzeten Mevlânâ, bu hususu şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>“Biz, yapılan işlerle onlara uygun karşılıkları çift ettik’ buyrulmaktadır.’9</p>
<p>Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın hanımını alıp bir yere götürsen, eşi de koşa koşa mutlaka onun yanına gelir. İnsanların amellerini de karşılıkları ile çift yarattık; Çiftin biri gelince, diğeri de durmaz gelir; bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder.</p>
<p>Birisi gelip de bir kadının kocasını esir ederek götürse; eşi, kocasını araya araya çıkagelir.”(Mesnevi,c.3,b.2872-5)</p>
<p>Çünkü ilâhî adâlet, her süreti, kendisine uygun olan kendi cinsini yani mânâsını doğurmak üzere programlamıştır.</p>
<p>***********</p>
<p>9.Zilzâl 99/ 7-8 ayetine işaret edilmektedir.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre âleme dikkatle bakanlar, onda her şeyin, kendine uygun bir karşılık bulduğunu görürler. Kişi, bunu, iç gözlem yoluyla kendi hayatına tatbik ile de görebilir. Mevlânâ, bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Ne vakit bir eğrilik ettin, ne zaman bir kötülükte bulundun da, onun ardından derhal lâyığını görmedin?</p>
<p>Ne zaman gökyüzüne bir nefes, bir duâ gönderdin de arkasından onun gibi bir iyilik görmedin?</p>
<p>Eğer dikkat edip, uyanık olsan, yaptığın işlerin karşılığını her an görürsün! Murâkabe ile dikkat eder de ipe sarılırsan; (adâletin tahakkukunu görmen) için kıyâmetin gelmesine gerek kalmaz.</p>
<p>Remiz ve işaretten anlayan kişiye açık söz söylemeye ihtiyaç kalmaz”14</p>
<p>***********</p>
<ol start="14">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 2458-62; Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-ı&#8217; Mesnevî, c. XIII, s. 640 vd.</li>
</ol>
<p>Sayfa 308</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kendine yapılmasını istediğin şeyi, başkalarına yap; ister eziyet olsun , ister zarar. Çünkü Cenab-ı Hak gözetleme yerinde pusudadır(Fecr,14.ayetine işaret edilmektedir.) ; Kıyamet gününden önce herkese lâyığını verir.(Mesnevi,c.4,b.4528)</p>
<p>Sayfa 307</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, kişinin yaptığı bir işten dolayı gönlünde duyduğu pişmanlık ve vicdân azabını, mânâ âlemindeki adâlet arkctipinin, bu âlemde icra-ı faaliyette bulunan memuruna benzetir.7 İnsanların gönüllerine dikilmiş bu ilâhî memur, insanları, yaptıkları kötülükler nedeniyle, vicdân azabı ile cezzlandırır. Çünkü Mevlânâ’ya göre bu âlem, diğer âlemin bir süreti olduğundan ve varlık, süreti ve mânâsı ile Cenâb-ı Hakk’ın kudreti altında olduğundan; her iki boyutta da O’nun koyduğu ilkeler işlemektedir. Buna göre adâlet icrası, tümüyle âhirete bırakılmayıp, sorumluluk sahibi insan, dünyada da yaptıklarının karşılığını görmektedir. Kişinin yaptıkları, kozmik bilinç tarafından kaydedilerek, ona uygun bir karşılık, sünnetullah gereği, karşısına çıkacaktır.</p>
<p>***********</p>
<p>7.Bkz. Mesnevî, c. III, b. 2455-61.</p>
<p>Sayfa 306</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre, şeytanın hilelerinden bir diğeri; her istediğini yapmasının, insanın kendisini mutlu ve huzurlu kılacağı fikrinin, bir ön kabul olarak insan zihnine yerleştirilmesidir. Ruh ve beden sağlığının, insan doğasında var olan her şeyi yapmakla sağlanabileceği ön kabulüyle şeytan, bu hilesiyle insana özgürlük ve hürriyet kılıfları ardından yaklaşmaktadır.</p>
<p>İnsanın hayvânî, ilkel benliğine ait istekleri, ıslâh edilmesi gereken birer ihtiras olarak görme yerine; “Madem bir şeyi yapmayı canın istiyor, o hâlde yapmalısın; zira bu senin doğanda var. İnsanın kendi doğasına aykırı hareket etmesi ise yanlıştır ve seni huzursuz eder” kabulüyle, nefse ait istek ve arzuları, insanın asıl varlığına ait zorunlu birer istek gibi dayatlr. Böylece insan, kendini “mutlu” etmek amacıyla yaptığı şeylerle, şeytanın bu hilesine aldanır. Hâlbuki yaptıklarıyla nefsi okşanmakta, asıl varlığı olan ruhu ise tokatlanmaktadır.</p>
<p>Sayfa 298</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’nın, şeytanın hilesine dair bu söylediklerinden şu ortaya çıkmaktadır. Şeytan, daima insanın arzu ve isteklerini, kişisel menfaatlerini kullanarak onu kötülüğe yöneltmektedir. Bu nedenle sâlik, istek ve arzularının kendini, bir kötülüğe meylettirecek boyuta erişmesine karşı uyanık olmalı; şeytanın bu hilesine karşı daha baştan tedbirini almalıdır.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre şeytan, hilelerini, sadece insanı kötülüğe teşvikte kulIanmaz. Mevlânâ, şeytanın iyilik yapmak isteyenlere yönelik olarak da bir hilesinden bahseder. Bu hile, şeytanın insanın daha faziletli bir şeyi yapmasının önüne geçmek için, onu alt düzeydeki bir başka iyilik ile yetinmek zorunda bırakmasıdır.</p>
<p>Şeytan, faydası az olan şeye teşvik ile insanın, o şeyde tatminini sağlayarak, daha faziletli olandan onu mahrum etmeye çalışır.(1) Mevlânâ bunu vurgulamak üzere; namazı kaçırınca duyacağı teessür ve niyâzın, kılacağı namazdan daha faziletli olacağını öngörerek, onu bu niyâzdan mahrum etmek için Şeytan’ın Muâviye’yi sabah namazına kaldırması kıssasını anlatmaktadır.(2)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz.Mesnevi,c.2,b.2792</p>
<p>2.Bkz.Mesnevi,c.2, b.2604 vd.</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“(Şeytan) o kadar çok oyunlar bilir ki, (0nun hilesi) boğazında bir çöp gibi takılır kalır! Onun çöpü senelerce boğazda kalır; 0 çöp nedir.? Mevki ve mal sevdasıdır.</p>
<p>Ey kararsız kişi! Mal, çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa âb-ı hayatı içirmez. &#8220;994</p>
<p>Şeytanın mal, mevki, şöhret, vs. gibi arzuları kullanarak insanı kötülüğe teşvikiyle ilgili yukarıdaki ifadelerinden; Mevlânâ’nın, insanın bu tür isteklerine karşı mutlak bir olumsuzlama içinde olduğu, onun düşünce sisteminin geneli göz önüne alındığında söylenemez. Bu nedenle bu hususla ilgili kısa bir değerlendirme uygun olacaktır. Bahsedilen; insanın bu tür isteklerinin, hakikati görmesinin önüne geçmesi ve bunları gerçekleştirme uğrunda, insanın, her türlü kötülüğü işlemeyi göze almasıdır.</p>
<p>Şeytan, insanın bu isteklerini kullanarak onu kötülüğe yöneltmektedir. Çünkü her kötülük, bir tür riske girmektir aslında. İnsanda ise doğal olarak riske girmeme eğilimi daha fazladır. Şeytan, bu noktada devreye girer; öncelikle yapacağı bir iş sonunda kazanacağı menfaat ve meta konusunda insanı ikna eder.</p>
<p>İnsan da bu arzu ile istenen herhangi bir kötülüğü yapmaya hazır hâle gelir. Şeytanın, insanı kötülüğü işlemeye hazır hâle getirmek için kullandığı araçlar ise Mevlânâ’nın, yukarıda işaret ettiği istek ve arzulardır. Binâenaleyh bu ifadelerin, insanın bu tür isteklerine karşı tavır olarak algılanması kanâatimizce doğru değildir.</p>
<p>Şeytan, Mevlânâ’ya göre insanı aldatırken, kimi zaman da insanın masum hayâllerini, geleceğe ilişkin ideallerini kullanır. Kötü arkadaş vs. gibi dışarıdan bir müdahele ile aldatamadıklarını şeytan, tul-u emel ve hayâlleri vâsıtasıyla aldatmaya çalışır. Yine burada da yerilen hususun; bu hayâllerden ziyade, şeytanın bunları kullanarak sâliki bir kötülüğü işlemeye hazır hâle getirmesi olduğu hatırlanmalıdır. Mevlânâ bu hususla ilgili şöyle der:</p>
<p>“Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın süretine bürünüp seni aldatamazsa, senin hayâline girer de, seni o hayâlle kötülüğe sevk eder. Seni gâh gezip eğlenme, gâh dükkân açıp alışveriş etme, gâh ilim öğrenme, gâh ev bark kurup çoluk çocuk sahibi olma hayâllerine düşürür.”995</p>
<p>***********</p>
<ol start="994">
<li>Mesnevî, c. &#8220;, b. 1 30-2; Konuk, Mesnev/i&#8217; Şerîf Şerhi, c. III, s. 59.</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 640-1.</li>
</ol>
<p>Sayfa 295</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tüm kötülüklerin kaynağı, ıslâh edilmemiş nefste görüldüğü için; Mevlânâ’nın sülük anlayışında, içteki bu düşmanın hilelerinin farkına varılması, amel artırımından önceliklidir. Çünkü nefsin hilelerinden habersiz olan kişi, ne kadar iyi ve güzel amelde bulunsa da; ıslâh edilmemiş nefs, bu amellere kimi zaman riyâ, kimi zaman bir başka vâsıta ile müdahele ederek o ameli iptal edecektir.</p>
<p>Bu nedenle Mevlânâ, nefsin hilelerinin araştırılmasının sâlik için amelden de öncelikli bir ödev olduğunu, ashâbın bu konudaki tutumlarını istişhâd ile belirtir. Ashâbın ince ve derin düşünceli olanlarının, amellerden ziyade amelleri geçersiz kılan nefsin hilelerine dair şeyleri araştırdıklarını söyler.(1) Mevlânâ’nın bu tutumunun, tasavvuf tarihinde amellerden ziyade, onları işlevsiz kılan riyâ vs. gibi hususiyetler üzerinde duran melâmî(2)çizgiye yakın olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>***********</p>
<p>1.bkz.Mesnevi,c.1,b.366-70</p>
<p>2.Tasavvuf tarihindeki melâmet düşüncesi ve Melâmîlik hakkında geniş bilgi için“ bkz. Abdülbâki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul 1931, Ö. Rıza Doğrul, Islâm Tarihinde Ilk Melâmet, İstanbul 1950; Ali Bolat, Bir Tasavvuf Okulu“ Olarak Melametilik, İnsan Yay., İstanbul 2003.</p>
<p>Sayfa 276</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın lütfunu ve kahrını herkes bilir, kahrından kaçar lütfuna yapışır ama yüce Allah kahırları lütuf içinde, lütufları da kahır içinde gizlemiştir. Bu tersine çakılmış nal, Yüce Allah’ın bir mekridir. Bu suretle işi ayırt edenler ve Allah’ın nuru ile bakıp görenler, hali görenler ve görünüşe aldananlardan ayrılır. Allah “Hanginiz daha iyi iş yapacak diye imtihan eder”(Mülk,2) buyurmuştur.(Mesnevi,c.V,b.420)</p>
<p>Mevlânâ, kevndeki bu hile ve paradoks sayesinde sâlikin, ilâhî imtihandaki hünerini gösterebildiğini belirtir. Çünkü bir çözümün mevcudiyeti, ortada bir varlık muammâsının ve probleminin oluşuna bağlıdır. Mevlânâ bu hususu, verdiği ticaret misâli üzerinden şöyle ifade eder:</p>
<p>“Alemde her şey ayıpsız olsaydı, (ticaret için zekâya, akla gerek kalmaz) tâcirlerin hepsi ahmak olurdu.</p>
<p>Zira böyle olduğu takdirde (iyi kumaşı, kötüsünden ayırdetmek) pek kolay olurdu. Mademki ortada ayıp yok, (onu tanıyacak) ehil ve (tanıyamayan) nâ ehile ne gerek kalırdı!</p>
<p>Diğer yandan, eğer her şey de ayıplı olsaydı (yani sofistlerin dediği gibi dünyada hiçbir hakîkat olmasaydı), ilme ne lüzum kalırdı? Çünkü hepsi çöptür; burada ödağacı yoktur (değerli bir şey olmadığından onu bilecek ilme de gerek kalmazdı demektir).</p>
<p>(Bundan dolayı) &#8216;Her şey Hak’tır’ diyen kimse ahmaktır; fakat her şey bâtıl, diyen de şakîdir.”(Mesnevî, c. II, b. 2939-42.)</p>
<p>Sayfa 270</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, Peygamberimizin (s.a.v.) “Cennet, nefsin boşuna gitmeyen şeylerin, cehennem ise hoşuna giden şeylerin ardına gizlenmiştir”(Fürûzanfer,Ehadis-i Mesnevi,s.59) hadisini de hakikatin, görünen suretin ardında gizli oluşuna; sûret ile hakîkatin mahiyetinin zıtlığına işaret eden söz konusu kevnî paradoks ilkesinin bir anlatımı olarak yorumlamaktadır.(1)</p>
<p>Buna göre insanın hoşuna giden bir şey, daha sonra düşeceği bir tuzağın yemi; ele geçen bir nimet, başa gelecek külfet&#8217;in habercisi olabileceğinden; bu ilke sâlike, hoşlandığı şeyleri, iyi tahlil etmesi gereğini tavsiye etmektedir. “Eşyânın göründüğü gibi olmadığına” ilişkin özdeyişin, neredeyse bütün mistik sistemlerde, insanı, kevndeki bu hileye karşı uyarıcı mahiyette söylenildiğini de bu meyanda hatırlatmalıyız.</p>
<p>Mevlânâ, kevndeki paradokstan dolayı insanın eşyâyı olduğu gibi göremeyişini, doğru ve yanlış arasındaki ayırt etme gücünün, yani farkındalığın kaybedildiği bir tür sarhoşluk olarak nitelemektedir. Çünkü Mevlânâ’ya göre eşyânın, asıl hakîkatiyle değil de süret düzleminde algılandığı bu âlem, insanı sarhoş ederek; onun, hakîkatten uzak düşmesine, Mevlânâ’nın ifadesiyle kahrına sebep olması bakımından, kahrına egemen olduğu bir kahırhânedir. Bu hususu Mevlânâ şöyle dile getirir:</p>
<p>“Ya Rabbi! Kabir şarabıyla insanı mest edersen, aslında yok olan şeylere varlik sûreti verir, onlari, (insanın gözüne) var gibi gösterirsin. Nedir mestlik? Gözün, görmekten (yani basîretten) bağlanmasıdır ki o zaman taş, mücevher gibi; yün de yeşim taşı gibi görünür.</p>
<p>Nedir mestlik? Hislerin tebdil etmesi&#8230; Ilgın gibi eğri bir değneğin o bakışa, sandal ağacı (gibi güzel kokulu ve kıymetli) görünmesi&#8230;”(2)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Söz konusu hadisi Mevlânâ’nın aynı bağlamda kullanımı için bkz Mesnevî, c. V, b&#8217; 4030.</p>
<p>2.. Mesnevî, c. I, b. 1199-1201.</p>
<p>Sayfa 268</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Her bir insanın hareketi, dünyayı ve insanları görüşü, kendi bulunduğu mertebe ve makâma göredir. Herkes, âleme kendi görüş dairesinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir; kızıl cam kızıl. Camlar, renkten kurtulunca güneş o zaman beyaz görünür. Renksizlik rengi olan beyaz,bütün renklerin aslı ve hakikati olduğundan (diğer renklerden) daha doğru gösterir, hepsinin de başı ve rehberidir.”(Mesnevi,c.1,b.2393)</p>
<p>Metaforda, renkli cam teşbîhiyle işaret edilen; insanın eşyâya bakış açısını belirleyen merkezî algılama faktörüdür. Diğer bir ifadeyle bunu; insanın hayata ve olaylara bakış açısının merkezindeki, sûrete ilişkin faktör şeklinde ifade edebiliriz. Sâlik, bu tür bir algı merkezciliğinin, eşyâ ve olayları doğru algılamasına engel olduğunu; bunun kevndeki paradoksa aldanışını, kolaylaştırdığını müdrîk olmalıdır.</p>
<p>Bu yönde bir eğitimden geçmemiş, her bir “sıradan” insanın zihni, çarpıklıklara maruzdur ve bu çarpıklıklar, algılarının tüm yönlerini etkiler. İnsan zihni, onu sağaltıp arındıran bir eğitim almaksızın, algılanan bu ortak “gerçeklik”in aslında paylaşılan bir yanılsama olduğunu fark edemez.(Walsh&amp;Vaughan,Ego Ötesi,s.47)</p>
<p>Sayfa 267</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın bir şeye bağlanması, sadece dış nesneler veya kişilerle sınırlı değildir. Maddî eşyâlara, özel ilişkilere, sürüp giden geleneğe bağlanmanın bilinen biçimleri yanında, kişi belli bir benlik imajına, bir davranış biçimine ya da fizyolojik bir işleme de bağlanabilir.(1) Zira Mevlânâ’ya göre nefsin şehvet, sahip olma, tamah, riyâset vs. gibi her bir arzusu, insanın maskelenmiş bir benlikle yaşamını sürdürmesine sebep olmaktadır. Bu ise olması gerektiği gibi olamaması nedeniyle, insan için bir tür hürriyet kaybıdır. İnsan, gerçek özgürlüğü, bu nefsânî duyguların tasallutundan gönlünü kurtararak deneyimleyebilir.</p>
<p>Konuyla ilgili Mevlânâ şöyle der: “Ben nefsânî garazlardan (kurtularak) hürriyetime kavuşmuşum; hür olan kişinin şehâdetini duy. (Bunlara) kul, köle olanların şehâdetleri ise iki arpa tanesine bile değmez!”(2)</p>
<p>(Mevhüm benliğinden) beri gel ki Allah’ın fazl u keremi seni&#8217; âzâd etsin (hürriyetine kavuştursun). Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, gazabından üstündür.(3)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Walsh &amp; Vâughan, “Kişi Nedir&#8221;, Ego Ötesi, s. 70.</p>
<p>2.Mevlana,Mesnevi,c.1,b.3812</p>
<p>3.Mevlana,Mesnevi,c.1,b.3826</p>
<p>Sayfa 158</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Her bir güzel olan şeye güzellik, gönülden gelir. Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir, âlem ise (güzelliği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır. Gönlün gölgesi (olan bu âlem), nasıl olur da gönülün gayesi, hedefi olur?(Mesnevi,c.3,b.2265-6)</p>
<p>Mevlânâ, bu yönüyle gönlü, sürekli akan bir ırmağa ve uçsuz bucaksız bir şehre; dış dünyadaki varlıkları ise, bu ırmak ve şehre nisbetle bir testi suya ve odaya teşbîh ederek, gönlün bu sonsuzluğunu şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“Testide ne vardır ki nehirde olmasın&#8230; Evde ne vardır ki şehirde bulunmasın! Bu âlem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu âlem adadır; gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!”(Mesnevi,c.4,b.807-8)</p>
<p>Sayfa 191</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan doğasının gayesi; ne yiyecek, ne içecek, ne giyinme, ne rahat, ne de Tanrı’nın dışlandığı bir başka şeydir. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, bilin veya bilmeyin, fıtrat gizlice Tanrı’ nın bulunabileceği yolları arar, bulur ve ortaya çıkarmaya uğraşır?“(Eckhart)</p>
<p>Huxley,Kalıcı Felsefe,s.71</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, sohbetlerinden birinde de öfkeyi önlemenın yolunu anlatırken, nefse muhâlefetin gerekliliğini şöyle vurgulamaktadır:</p>
<p>“Gazâbı gidermenin yolu; nefs şikâyet etmek istedıği an, onun isteklerinin tam tersini yapmak ve şükretmektir. İç dünyanda Allah ’ın sevgisi ortaya çıkıncaya kadar çokça şükredip (buna devam etmelidır). &#8220;(1)</p>
<p>Mevlânâ, nefsin, tabiatı gereği eline imkân geçince sürekli azgınlaşan; imkân ve kudreti alınınca masum bir görünüme bürünen özellikte oluşu nedeniyle, arzularına muhâlefetin sürekli olması gereğine işaret eder. Bunun ihmâl edilmesi durumunda ise, azgınlaşan nefsin hevâ ve isteklerinin, sahibini helâk edeceğini; karlı dağda yakaladığı donmuş bir pitonu ölü zannederek Bağdâd’a getirip güneş altında halka teşhir eden yılan avcısı hikâyesi üzerinden anlatmaktadır.(2)</p>
<p>Bu hikâyede Mevlânâ, nefsinin kötülüklerini henüz görmemiş olmasının, sâliki aldatıp nefse muhâlefetten alıkoymaması gereğine işaret eder. Hikâyedeki donmuş pitonu avladığını zanneden avcı gibi, her insanın, henüz uygun bir ortam bulamadığı için hareketsiz duran nefsinin yapabileceği kötülüklerden bihaber olduğunu; uygun şartlar ve zemin bulması durumunda yapacağı cerimeler karşısında, kendisinin de şaşıracağını belirtir.</p>
<p>Sözlerinin devamında Mevlânâ, sâlike, nefste bu sonuçları ortaya çıkarabilecek uyarıcılar ile yüzleşmemeyi; özellikle de şehvet söz konusu olduğunda hayli dikkatli olmayı tavsiye etmektedir. Çünkü Mevlânâ’ya göre nefs, ihtiyaç zamanında masumiyet kisvesini bürünen, elinde kudret olduğu zaman ise zâlim bir diktatöre dönüşen Firavun’a benzer.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mevlânâ, Kitâb u Fihi Mâ Fih, 3. 232; Konuk çevirisi, haz.: Selçuk Eraydın, Fîhî Mâ Fih, 5. 210.</p>
<p>2.Özet olarak hikâye şöyledir: Bir yılan avcısı, karlı dağların tepelerihden büyük bir piton yakalar. Soğuktan hareketsiz bir hâlde yerde yatan yılanı ölü zanneden avcı, onu Bağdad’a halka teşhir için getirir. Bağdad’ın sıcak havası yılana vurunca yılan kendine gelir. Sahibi de dahil, etrafına toplanan yüzlerce insanı öldürür. (bkz. Mesnevî, c. III, b. 977-1052).</p>
<p>Sayfa 143</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefs, arzularını tatminde, insan bedenini kullandığından; diğer bir ifadeyle, nefsin arzu ve istekleri insan bedeninden kaynaklandığından; nefsin arzularının insana verdiği zararı fark etmek, göründüğü kadar kolay değildir. İnsan, bütün bu arzuları kendi varlığı için elzem olan ve yerine getirilmesi gereken kendi istekleri olarak görür ve sahiplenir. Dolayısıyla insanın kendisini ibaret gördüğü şeye, yani kendisine muhâlefeti söz konusu olamaz. Bu yönüyle Mevlânâ nefsi, merhameti aklının önüne geçmiş bir anneye benzetir. Oğlunun okul hayatında çalışıp yıpranmasına râzı olmayan duygusal anne, oğlunu okuldan almak ister.</p>
<p>Aklı sembolize eden baba ise, oğlunun hayatın gerçekleriyle yüzleşmesini, hayatın zorluklarını okul sıralarında öğrenmesinin kendisi için gelecekte hayır olacağını öngörerek onun bu sıkıntıları çekmesine taraftar olur. Nefs ve akıl arasında bu yönde bir mücâdele olur. Nefsin istekleri, insana ilk başta bir anne şefkati gibi daha müşfik ve câzib gelir. Ancak uzun vadede onun isteklerine uyulması insanı, hayatın gerçeklerinden uzaklaştırır.</p>
<p>Sayfa 139</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ey hayrı da şerri de bilmeyen kişi! Önce kendini imtihân et, başkasını değil.’</p>
<p>Kendini imtihân edecek olursan; başkalarını sınamaktan vazgeçersin. Kendinin şeker dânesi olduğunu anladın mı şeker yapılan ve satılan yere lâyık olduğunu da bilirsin.</p>
<p>Sınamaksızın şunu bil ki; Allah, liyâkati olmayana imtihânsız, yersiz ve zamansız şeker göndermez.</p>
<p>Yine imtihânsız şunu bil ki eğer baş isen Allah, seni ayakkabı konan yere göndermez!</p>
<p>Akıllı kişi, hiç değerli bir inciyi abdestbânedeki sidik gölcüğüne atar mı.? Anlayışlı bir hâkim, buğdayı, saman ambarına yollar mı.?”( Mesnevî, c. IV, b. 367-73. )</p>
<p>Sayfa 132</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Insanın, başkalarını ötekileştiren bir anlayışla kınayıp eleştirmesi, o kişinin bilinçaltında o şeyi yapmama hususunda bir yönüyle kendinden emin olduğunu, dışarıya gösterme gayretini barındırmaktadır. Hâlbuki imtihân sürecinde olan hiç kimse, kendinden emin olmamalıdır. Ayrıca emin olduğu yerden gelen beklenmedik hamlelerin, kendisi için daha yıkıcı olacağını sâlik bilmelidir. Bir hata veya kötülük yapanların, o kötülüğü işlemelerinde karşı karşıya kaldıkları hatalarını doğuran arka plan bilinmediğinden; sâlikin, sadece gördüğü ve bildiği yüzeysel boyutuyla olayı eleştirmesi dogru değildir.</p>
<p>Aynı şartlarla kendisinin yüzleşmesi durumunda, nasıl bir tepki göstereceğini kendisinin de bilmemesi yanında, yaptığı bu eleştirinin kendi hayatına yönelik pratik bir faydası da bulunmamaktadır. Çünkü kendindeki tepkiyi doğuracak etki, henüz vuku bulmamıştır. O kişi, kendinde de var olan ancak henüz ortaya çıkmasını gerektirecek zemini bulamadığı için, meydana çıkmamış şeyden habersiz başkasını kınamaktadır.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre dışarıdaki kötülükler, insanın hayvanî ve ilkel benliğinden yani nefsinden kaynaklanmaktadir. Bu, hem bireysel bazda insanın başına gelen kötülüklerde hem toplumsal düzlemle ilgili kötülüklerde geçerli bir ilke hüviyetindedir. Dikkatlice düşünüldüğünde, dışarıdaki kötülüklerin kökeninde sahip olma, kendinden başkasını beğenmeme, statü, mal sahibi olma, gurur ve öfke gibi nefsin özellikleri ile karşılaşılacaktır. Ancak toplumsal kötülükler, bireylerin nefislerinin bileşkesiyle ortaya çıktığından daha da büyüktür; etki alanları daha geniştir.</p>
<p>Bu ön kabulden hareketle, Mevlânâ’ya göre kötülüklerin önlenmesi, onların görünür semptomlarını gidermekle mümkün olmaz. Kötülükler, ancak kaynağı kurutularak, kesin bir şekilde önlenebilir. Bu da, insanın önce kendi nefsini ıslâh etme gereğini ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Sayfa 122</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Şu semâya defalarca nazar et. Çünkü Cenâb-ı Hakk &#8216;sümme r-ci&#8217;il-basar/Ona bir kere daha dön de bak’ buyurdu.(Mülk,3-4)Bu nûrânî tavana bir kere bakmakla kanâat etme, defalarca bak ki onda ‘Bir çatlak görebilir misin.?’</p>
<p>Mademki Hak sana, Ayıp arayan şüpheci bir gözle bu güzel semâya defalarca bak’ dedi. (Güzel görünümlü semâvatın yüzeysel bakışlardan gizlenen gerçek değerini ve mahiyetini anlayabilmek için madem ona defalarca bakmak gerekiyor.) Peki bu cismânî toprağı(n yani topraktan yaratılan insanın, yüzeysel bakışlardan gizli olan gerçek değerini ve can potansiyelinin mahiyetini) anlayabilmek, fark edip görebilmek ve takdîr edebilmek için ne kadar bakmak gerektiğini; (varlığımızın) tortusunu süzüp onu sâf bir hâle getirmek için aklımızın ne kadar zahmetler çekmesi lâzım geldiğini bilir misin.’”(Mesnevi,c.2,b.2948-50) Sayfa 94</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan varlığının suret/tenini, bir kitabın içindekiler kısmına yahut bir mektuba; gönlünü de bu kitabın ve mektubun içindeki metne benzeten Mevlânâ, insanın mâhiyet ve değerinin anlaşılmasının, gönül kitabının ve ten mektubunun açılıp, insanın, kendi içine yapacağı yolculuğa bağlı olduğunu belirtir. Hâlbuki çoğu insan kendisini, yüzeysel beninin istek ve arzularından ibaret görmektedir.</p>
<p>Mevlânâ, bu davranışı gönül kitabının fihristiyle yetinmeye benzeterek hicveder. Sülükün, insanın kendi içine yapacağı yolculuğun bilgisi olduğunu belirtir. Sâlik bu sayede gönül mektubunu okur; taşıdığı kalıbın içindekilerin, Cenâb-ı Hakk’a sunulmaya lâyık olup olmadığını anlar. Değilse ona göre davranır.(Mesnevi,c.IV,b. 1564-77)</p>
<p>Sayfa 85</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Canı, heveslerden arınmış olanlar sadece, Hakk’ın cemâlini ve onun temiz dergâhını görebilirler.</p>
<p>(Nitekim) Hz. Muhammed, bu ateşten, bu dumandan (varlığın sûretini kaplamış olan bu kesretten) pâk olduğu için her nereye baktı ise orada Allah’ın cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk edenin vesveselerine yoldaş oldukça ‘Semme vechullah’ı/Allah’ın vechi oradadır’ı nasıl bilebilirsin?[bk.Bakara,115] Kimin sinesinde bir kapı açılırsa o, her zerrede güneşi görür hâle gelir.</p>
<p>Yıldızların içinde ay nasıl (belirgin şekilde) görünürse Cenâbı Hak da mâsivâ/digerân arasından (onun bu gönül gözüne) öyle görünür.</p>
<p>(Fakat) iki parmağını, gözlerinin önüne getir; bir şey görebiliyor musun?</p>
<p>(Öyleyse) insaf et!</p>
<p>Sen göremiyorsun diye bu cihân yok demek değildir. Kabahat, senin şom nefsinin parmağındadır.</p>
<p>(O hâlde) dikkat et! (Nefsin) parmağını (yani mevhûm benlik engelini) gözünden kaldır da ondan sonra ne istersen gör.</p>
<p>Sayfa 81</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre, zamanın geçmesi ile insan varlığının maddî cephesinde yaşanan fiziksel değişim, kudret ve güzelliklerin yavaş yavaş yitirilişi, insan bedenine ait bu görüntü varlığın, mevhûm ve geçici bir varlık olduğunu göstermektedir.(1) Bu yitiriliş, bir başka kaynaktan yansıyan nurun yavaş yavaş kendi aslına döndüğünün habercisidir.(2)</p>
<p>Mevlânâ’ya göre insana düşen, bu asıl kaynağa yönelerek varlığının aslını bulmaktır; geçici olanı ebedî hâle getirmeye çalışarak, boş ve abes bir uğraşın içinde olmak değildir. Ona göre insanın, doğumdan itibaren yaşadığı fiziksel değişimler, insana bu âlemde bir yolcu olduğunu hatırlatmakta; süret benliğinin, mevhumluğunu ve geçiciliğini insana göstermektedir.</p>
<p>Bunu idrâk edemeyenler, Mevlânâ’ya göre, mevhüm olanı kendilerinin zannederek bir varlık cerîmesi içindedirler;(3) birçok renkli camdan yansıyan ışığın aslından habersiz, camlara gönül vermişlerdir.(4)Zaman, iğreti olan her şeyi onların elinden alarak bu varlık suçunun karşılığını gösterecektir. Bu yüzden insan, fiziksel varlığındaki değişimleri tam bir aldanışa sürüklenmeden doğru okumalıdır.(5)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, :. V, b. 967-72.</p>
<p>2.Mesnevî, c. V, b. 982-4.</p>
<p>3.Mesnevî, c. V,b. 979-822.</p>
<p>4. “Mesnevi,c. V,b. 987-9.</p>
<p>5-Mesnevi,c.V,b. 990-4.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/">Osman Nuri Küçük – Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
