<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hürriyet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hurriyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 Sep 2021 15:17:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hürriyet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Alexis Carrel &#8211; İnsanlar Uyanın  -Notlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2021 15:17:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Alexis Carrel]]></category>
		<category><![CDATA[cemiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Menfaat]]></category>
		<category><![CDATA[Modern]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25309</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din, felsefe ve ilim arasındaki mücadele Batılı insanların ruhunu derinden sarstı, Hayatta nasıl davranılması icap ettiğini gösteren, münakaşa kabul etmez, kat&#8217;i bir kaide yoktu. Ahlâki prensipler gevşemişti. San&#8217;at ve şiir güzelliği fazilete tercih edildi. İnsan iradesi artık bu âlemden ötesine doğru yönelmiyordu Bu dünyanın servetlerini ele geçirmekle ıktifa ediyordu. Machiavel&#8217;in cüretkârca ilân ettiği gibi, hayatın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/">Alexis Carrel – İnsanlar Uyanın  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25312 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/27823_56c08_1553294304-200x300.jpg" alt="" width="257" height="386" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/27823_56c08_1553294304-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/27823_56c08_1553294304.jpg 222w" sizes="(max-width: 257px) 100vw, 257px" /></p>
<p>Din, felsefe ve ilim arasındaki mücadele Batılı insanların ruhunu derinden sarstı, Hayatta nasıl davranılması icap ettiğini gösteren, münakaşa kabul etmez, kat&#8217;i bir kaide yoktu. Ahlâki prensipler gevşemişti. San&#8217;at ve şiir güzelliği fazilete tercih edildi. İnsan iradesi artık bu âlemden ötesine doğru yönelmiyordu Bu dünyanın servetlerini ele geçirmekle ıktifa ediyordu. Machiavel&#8217;in cüretkârca ilân ettiği gibi, hayatın gayesi Tanrıya ulaşmak değil, her şeyden istifade etmekti. O zaman iktisadi kuvvetler, iktidarın en üst basamagına ulaşmak üzere yükselmeğe başladı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Modern insan için Kendi keyfinden başka bir davranış kaidesi yoktur. Herkes yengeç gibi hodbinlik kabuğuna çekilerek komşusunu mahvetmeğe, çalışıyor. En esaslı içtimai bağlar bile çok degişti. Her yerde bir ayrılık göze çarpmaktadır. Evlilik kadınla ve erkek arasında daimi bir bağ olmaktan çıktı. Modern hayatın hem maddi hem mânevi şartları, aile hayatının bozulması için müsait bir iklim yaratmıştır. Bugün çocuk, imkânları tahdit eden bir şey, hattâ bazen bir belâ olarak telâkki edilmektedir. İşte vaktile Batı insanlarının hâkimene bir görüş ve büyük cesaretle ferdi ve içtimai davranışlarına tatbik ettikleri «kaidelerden ayrılma» hareketi böyle bitmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan emeği satın alınabilecek herhangi bir mal değildir. Makinayı idare eden, düşünce ve his sahibi bir varlığı kendi şahsiyetinden ayrı olarak düşünmek, onu bir sanayi müessesesinde alelâde bir «emekçi» seviyesi ne indirmek, hatadır. Zira «homo economicus.» zihnimizin uydurduğu bir şeydir. Müşahhas âlemde böyle bir varlık mevcut değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Umumiyetle zekâ seviyesinin alçalmasına ve aklı selimin azalmasına sebep olan şeylerin: alkol, şarap, her nevi ifrat ve bunların neticesinde de tamamen disiplinsiz bir yaşama tarzı olduğu görülüyor. Bir topluluğun alkole düşkünlüğü ile mânen alçalması arasında mutlak bir münasebet vardır. (İlimle meşgul olan milletler arasında en çok şarap içen Fransa&#8217;dır. En az Nobel mükâfatı alan da odur.) Tabit Fransadaki bu zihni buhrana sinema, radyo ve mektep programlarının o mânasız karışıklığı da tesir etmektedir. Maamafih vaktile dünyanın en zeki milleti olarak tanınan bu milletin alçalmasının en mühim sebeplerinden birinin içkiye düşkünlüğü olduğu da şüphe götürmez bir şeydir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Menfaat temin etme yarışı, iştihaların tatmini ve eğlence hayatı zekâya olduğu gibi hislere de derinden tesir etmiştir. Ahlâki duygunun yok olması, yalan, alçaklık ve itidalsizlik ayni zamanda hem hissi, hem zihni hem de organik faaliyetlerde bir teşevvüş meydana getirmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Batı milletlerinin başına gelen olağanüstü felâketlerin -sebebini tâyin ederken, nesillerinin bozulmasından daha iyi bir izah tarzı bulunabilir mi? &#8230; İnsan ancak düştüğünü idrak ederse kalkınmak zaruretini duyar. Şunu kabul etmek lâzım ki, kendimizi idare etmesini bilmiyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hür insan uçsuz bucaksız göklerde uçan bir kartala benzetilemez. Daha ziyade evden kaçarak gürültü ile geçip giden otomobillerin arasında oradan oraya dolaşan serseri bir kö peğe benzer. Tabii bu bahsettiğimiz köpek gibi, keyfinin istediği yere gidebilir. Buna rağmen yolunu kaybetmiş bir zavallıdır, zira ne gideceği yeri, ne de etrafını çeviren tehlike lerden nasıl korunacağını bilir.</p>
<p>Halbuki bizim her şeyden evvel, herkesin yer alabileceği, maddiyat ile maneviyatın ayrılmadığı ve içinde nasıl hareket edeceğimizi kestirebileceğimiz, akla uygun bir dünyaya ihtiyacımız var. Zira artık hayat yolunda pusulasız ve kılavuzsuz yürümenin tehlikeli olduğunu anlamağa başlıyoruz.</p>
<p>Gariptir ki, bu tehlikeyi idrâk etmemiz bizi hayatımızı rasyonel bir şekilde tanzim etmenin çarelerini aramağa sevketmedi. Doğrusunu söylemek lâzım gelirse, şu anda bile, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu idrâk edenlerin sayısı pek azdır. Hemen hemen hiç kimse «bırakınız yapsın» politikasının, fertlerin hayatında, milletlerin hayatında olduğu kadar feci neticeler doğurduğunu anlamıyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlar modern medeniyetin kendileri. ne temin ettiği imtiyazların hiçbirinden vazgeçmek is&#8217;temezler. Bir derenin suyu nasıl kayıtsız bir şekilde kendini göle, çölün kumlarına yahut bataklıklara atıp kayboluyorsa, hayat da ayni şekilde arzularımızın teşkil ettikleri meyil üzerinden, bayağılığın, alçaklığın bütün çeşitlerine doğru kayıyor. Böylece, bugün, hayatımız kendiliğinden menfaate, iştihaların tatminine ve eğlenceye doğru yöneliyor.</p>
<p>Menfaat fikri, liberalizmin yarattığı hava içinde bütün vicdanımizı istilâ etmiştir. Zenginlik en büyük saadet olarak görünüyor. Hayatta muvaffakiyet parayla ölçülmektedir. Para temin etme arzusu, bankadan, sanayi ve ticaret âleminden insanların bütün diğer faaliyetlerine kadar sirayet etmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bugün müşahede edilen ahlâk bozukluğunu kismen alkollü içkilere düşkünlük doğurmuştur. Medeni insanlar ayni zamanda cinsi insiyaklarına da uymaktadırlar, ki bu insiyakların ters ve marazi şekilleri hem gençler, hem yaşlılar için son derece zararlıdır. Fakat daha hoş ve ayni zamanda görünüşte alkole düşkünlük yahut ters cinsi zevkler kadar tehlikeli olmıyan bazı ihtiraslar da vardır ki, bunların tatmini daha kolaydır. Meselâ fesatlıktan, yalandan hoşlanma, başkalarını aldatma arzusu, gevezelikten, fazla söz söyliyerek başkalarını kandırmaktan, başkalarını mânen iğnelemekten zevk alma gibi. Birçok insanların içinde bulunmaktan zevk duydukları bu ruhi bozukluk, hemen hemen, alkol kadar tehlikelidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gençliği mânevi ve organik kıymetlerin rol oynamadığı bir takım imtihanlara göre tasnif etmek bir hatadır. Düşünce kabiliyetine gaye olarak yine düşünceyi almak bir nevi zihni bozukluktur. Zekânın faaliyeti tıpkı cinsi faaliyet gibi tamamen tabii bir şekilde cereyan etmelidir. Bu faaliyet, yalnız kendi kendini tatmin etmeğe değil, diğer ruhi ve organik faaliyetlerle beraber insanın bütün ihtiyaçlarını tatmine matuf olmalıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hayat disiplinsiz ve gayesiz olduğu zaman, tabiatile eğlence denen bataklığa dökülür. İştihalarını şiddetli bir şekilde tatmin etmekte belki kendine göre bir azamet vardır. Fakat eğlence içinde geçmiş bir hayat kadar mânasız bir şey yoktur. Hayat, dansetmekten, delice otomobil sürmekten, sinemaya gitmekten yahut radyo dinlemekten ibaretse, yaşamak neye yarar?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan hayatının da bir takım kaidelere tâbi olması gerektigini düşünmeliydik. Kâinattaki nizame boyun eğmek zorunda olmadığımızı ve keyfimize göre yaşamakta serbest olduğumuzu zannettik. Otomobil yollarında olduğu gibi, hayat yolunda da bir nevi «Seyrüsefer nizamnamesine» uymak mecburiyetinde olduğumuzu kabul etmek istemiyorduk, Yemek yemek, uyumak, cinsi arzuları tatmin etmek, bir otomobil, bir radyo sahibi olmak, sinemaya, danslı toplantıya gitmek, para kazanmak&#8230; İşte insanın hakiki gayeleri bunlar görünüyordu. Herkes sigara dumanları arasında, tembelliğin ve alkolün yarattığı gevşeklik içinde, hayattan istediği şekilde zevk alıyordu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanların çoğu kendi kendilerini, başkalarını yahut her hangi bir şeyi, derinliklerine nüfuz ederek anlamak kabiliyetinden mahrumdurlar. Bu insanlar gördükleri terbiyenin ve yaşadıkları hayat icabı edindikleri alışkanlıkların kurbanıdırlar. Umumiyetle kültürleri orta okul yahut lisenin verdiği kültürden ibaret kalır. Fabrikaların, yazıhanelerin ve kahvelerin o sun&#8217;i havası içinde müşahhas realiteyi tetkik etmek imkânını bulamazlar. Ayak basılmamış tertemiz karın, derin sessizlik içinde bulunan dağların, sevinçlerinden yerlerinde duramıyan ve uçuşup duran kuşların, öğle sıcağında hareketsiz duran buğday tarlalarının güzel liğini ve ıssız bir çiftlikte hastalığın uyandırdığı dehşeti bilmezler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanların hürriyeti ancak, hayat kanunlarından hiç birine tecavuz etmediği alanda&#8217; tehlikesizce faaliyette bulunabilir. Atalarımız, tehlikeli bölgelere dair an&#8217;anevi bir bilgiye, bir nevi sezişe sahiptiler. Biz bu bilgiye ehemmiyet vermedik. Bunun içindir ki, mübah olanın nerede bittiğini, yasakların nerede başladiğını bilmiyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hürriyet tıpkı dinamit gibi tesirli fakat tehlikeli bir vasıtadır. Onu kullanmasını öğrenmek lâzımdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Fedakârlık etmeden kâinatta mevcut nizama uymak imkânsızdır. Feragat bir hayat kanunudur. Bir çocuk dünyaya getirmek bir kadın için, birçok fedakârlıklara Katlanmak demektir. Atlet, artist yahut âlim olmak için seri bir disipline katlanmak lâzımdır. Sıhhat, kuvvet, uzun ömür ancak bir takım iştihalara karşı koymakla elde edilir. Feragatsiz ulviyet, güzellik ve kudsiyet olamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Jean Jacgues Rousseau: «Halikin elinden çıkan herşey iyidir, insan elinin değdiği herşey soysuzlaşır» diye yazmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Adam Smith menfaat peşinde koşmayı, göklere çıkarmış, onu tabiatın en esaslı kanunları kadar asil bir şey olarak göstermiştir. On sekizinci asır ekonomi âlimleri tecrübesizlikleri yüzünden, insanların arasındaki münasebetlerin sırrını, bilgilerin cisimler arasındaki münasebetlerin sırrını keşfettikleri gibi, kolaylıkla bulacaklarını sanmışlardır. Meselâ: Newton madde ile ilgili ilimler için ne yaptı ise, Jeremy Bentham da ayni şeyi, beşeri ilimler alanında yapabileceğini zannetti. Marksistler doktrinlerinin kurulmasında ilmi metodları kullandıklarını iddia ederek, bu hususta ütilitaristleri de geride bıraktılar.</p>
<p>Ne Marx ne Engels ne de Lenin ilmi araştırmalarda bulunmuşlardır, Ameli mefhumların varlığından haberleri yoktu. Farkında olmadan aklın iki kategorisini birbirlerile karıştırdılar. Hayatın felsefi bir tefsirini insanı inceliyen ilimden ayıramadılar. Bunun içindir ki, marksizm, tıpkı liberalizra gibi ön plâna ekonomiyi aldı. Bu gibi hatalar, hayat kanunları arasında hakikaten temel kanun olanlarını ararken ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gariptir ki, medeni insanlar yaşamayı imkânsız bir hale getiren kaideler ortaya atmışlardır. Meselâ: Kalabalık halk kitlelerinin sanayi şehirlerinde toplanması, hayatın tabii şartlarının ortadan kalkması, alkol düşkünlüğü, her türlü ahlâk kaidelerinden sıyrılma gibi&#8230; Fakat bu hatalar her şeyden evvel hayatın icaplarının tanınmamasından ileri gelmektedir. Zira Batılı insanlarda bir yaşama ihtirası vardır. Bu ihtirasın şiddeti insanın kendini ölümden korumak hususunda gösterdiği gayretle ölçülmektedir. Fakat zekâ, insana hayatını korumak hususunda iradesinden hangi sahada istifade edebileceğini, ancak kısmen göstermektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Aşk, tabiatın. neslin idamesi ve ferdin yükselmesi için kullandığı vasıtaların en zarifi, en muhteşemidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kadın ve erkek birbirlerinden farklıdırlar amma birbirlerini tamamlarlar. Onları birbirlerinden ayıran şey, yalnız tenasül âletleri değildir. Hücreleri, ruhi halleri, hattâ kanları bile cinsiyetlerinin anatomik ve kimyevi hususiyetlerini taşır. Nesli idame kanunu âdeta insan dokularında yazılıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir öğrenci bilgi edinmek arzusunu duymazsa en mahir öğretmen bile ona birşey öğretemez. İnsan bir ahlâk nazariyesini okumakla faziletli olmaz. Hiç kimse bizim yerimize geçip de ruhumuzu geliştiremez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Medeni insanlar garip bir şekilde doğru yoldan ayrılârak ruhlarının gelişmesi ile hiç ilgilenmezler. Daha evvel de söylediğimiz gibi halkın çoğu, psikolojik olarak on iki yahut on üç yaşından yukarı çıkmaz. Bu feci zekâ durgunlugunun sebepleri henüz kesin olarak bilinmemektedir. Ruhen çocuk kalmış insanlar, ekseriya alkol müptelâlarının, frengililerin, zihnen geri kalmış insanların yahut ahlâken sukut etmiş olanların ahfadındandır. Fakat zekânın bu durgunluğu gıda mahrumiyetinden, vücuda bir takım toksik maddelerin girmesinden kötü fizyolojik itiyatlardan ve bazı virüslerin musallat olmasından da ileri gelebilir. Zekâları daha uzun bir müddet gelişen insanlardan birçoğu da zihni olgunluğa erişemezler. Halbuki makinelerin mükemmelleşmesi sayesinde kazandıkları zamanı maddi ve mânevi gelişmelerini temin edecek şeylere sarfedilebilirdi.</p>
<hr />
<p>Tarihin bütün devirlerinde en çok tekâmül etmiş insanlar mânevi gelişmeleri için iradelerini kullanmışlardır. Maalesef modern cemiyette bu gayret iyi yola yönelmemiştir: zekâyı histen ayırmıştır. Bu gayret bazen insanın içinde bilgi edinmek arzusunu, müşahede, kavrama,hatırlama, hüküm verme istintaç ve istidlâl etme, bir takım mantıki ibdalarda bulunma, tahayyül etme, keşfetme kabiliyetini uyandırmakta, fakat ruhun cesaret, cür&#8217;et, hakikat sevgisi, sadakat, feragat, kahramanlık ve aşk gibi zihni olmayan faaliyetlerine tesir etmemektedir. Maeter &#8211; «Sevmeden seyretmek karanlıklara bakmaktan farksızdır&#8221;. diye yazmıştır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cemiyet bir ceza müessesesi değildir, fakat fertlerini korumak vazifesidir. Binaenaleyh diğer insanların hayatı ve maddi yahut mânevi terakkileri içir &#8216;bir tehlike teşkil edenleri, zarar vermeyecek bir hale getirmesi lâzımdır.</p>
<p>Kanuni mevzuatta bir inkilâp yapılmalıdır. Halkta iyi bir tesir meydana getirecek refleksleri inkişaf ettirmek kolaydır. Meselâ bir sarhoş otomobille birisini çiğnediği zaman, idam cezası görürse, ayyaşlık derhal herkesin gözünde tehlikeli ve kaçınılması icap eden bir şey olur. Herkesin ahlâki bakımdan istediği şekilde hareket etmekte serbest olduğuna yalnız hırsızların, kalpazanların ve katillerin devlet tarafından cezalandırılmaları gerektiğine inanmak liberalizmin bir hatasıdır. Hakikatte ferdin iradi yahut gayri iradi olarak işlediği günahlar yalnız kendisine değil aynı zamanda komşularına da zarar verir. Cemiyet fertlerini tifo ve kolera basiline karşı nasıl koruyorsa aynı şekilde onları iftiracılara, insanların ahlâkını bozan kimselere, alkol düşkünlerine ve akli muvazenesi bozuk olanlara karşı da korunması lâzım gelmez mi?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(&#8230;)Meselâ bir milletin gerilemesinde, alkol düşkünlüğünün, egoizmin ve çekememezliğin oynadığı rolü ancak şimdi anlıyoruz. Komşusuna iftira etmek, tanıdıklar arasında düşmanlık yaratmak, dostlara ihanet etmek, bu suçu işliyenin kendisinden ziyade millete zarar verir. Gurur, Kıskançlık ve itidalsizlik göstermek gibi eski günahların yanında birçok yeni ve gayet ağır günahlar türemiştir. Bir taraftan tabii kanunların daha iyi öğrenilmesi bize eskiden hiç ehemmiyeti yokmuş gibi görünen suçların hakiki mânasını daha iyi kavramamızı mümkün kıldı. Diğer taraftan modern teknoloji, bize gerek organik gerek zihni hayatımıza tecavüzü mümkün kılan ve şimdiye kadar bilinmiyen yepyeni vasıtalar temin etmiştir. Meselâ, yeni gıdalanma ilmi bize, fena tertip edilmiş gıdanın çocuğun vücudünde ve ruhunda tamir edilmesi imkânsız bozukluklara sebep olabileceğini öğretiyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İlmin ve teknolojinin yarattığı muhitte, yani bu sert makine âleminde bile, fazilet mefhumu, modern insanların bilmemezliğe gelmelerine rağmen, mekanik ve kimya mefhumları kadar lüzumludur. Fazilet müşahedenin çok eski bir donesidir. Gerçi modern sosyetede de fazilete rastlanmaktadır, fakat maddiyatçılığın sancağı altında yaşıyan topluluklarda ona pek az yer verilir. Ekonomiyi her şeyin üstünde sayan bir topluluk faziletli olamaz, zira fazilet esas itibarile hayatın kanunlarına itaat etmektir ve insan kendisini yalnız ekonomik faaliyete hasrettiği zaman hayat kanunlarına tamamen itaat etmiş olmaz. Fazilet bir ütopi olmaktan uzaktır, bilâkis realiteye nüfuz etmemize imkân verir. Bütün bedeni ve ruhi faaliyetlerimizi vücudümüzün ve ruhumuzun özüne, yapısına uygun bir şekilde idare eder. Faziletli bir insan gayet iyi işliyen bir motora benzer. Modern cemiyetin karışıklıkları ve kudretsizliği fazilet noksanlığından ileri gelmektedir. Faziletler beşeri faaliyetler kadar çok tur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kötü huylar, bilindiği gibi, ferdi hayatın akışına mâni olur ve onu çürütür. Diğer taraftan ailede ve cemiyette bütün fertler arasında bir birlik vardır. Bir kimsenin kötü huylara kapılarak ahlâken düşmesi, mensup olduğu bütün zümreye zarar verir. Buna mukabil ferdi hayatın fazilet sayesinde daha yüksek bir seviyeye ulaşması bütün topluluğa faydalıdır. Kötülüğü hoş görmek tehlikeye meydan veren bir hatadır. Herkes keyfinin istediği gibi hareket etmekte serbest değildir. İtidalsiz ve tembel olan, iftira eden yahut herhangi bir başka kötü huyu görülen insan halka zarar veren bir kimse olarak telâkki edilmelidir.</p>
<p>Faziletli olan insan bulunduğu toplulukta kendisinin sahip olduğu meziyeti, daha doğrusu kendisinde tezahür eden hayati kıymeti etrafındakilerle paylaşır. En bozuk cemiyetlerde bile faziletin kıymetini az çok takdir ederler. Halk kahramanlara ve şehitlere insiyaki olarak hürmet gösterir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hayatın korunması prensibinin bizden istediği nedir?</p>
<p>Herşeyden evvel hayata hürmet etmemiz lâzımdır. İnsanın başka insanları yahut kendisini yok etmesi katiyen menedilmiştir. Daha Evamiri Aşeere&#8217;de «Öldürmiyeceksin» deniliyordu. Öldürmenin birçok çeşitleri vardır. Medeniyet bize, vahşi atalarımızın ve bugün şehirlerimizi dolduran gangsterlerin kullandıkları cinayet usullerinden çok daha ince bir cinayet tekniği temin etmiştir. Yaşamak için zaruri olan gıda maddelerinin fiatını arttıran fırsat düşkunü, mütevazi kimselerin biriktirdikleri parayı ellerinden alan maliyeci, işçilerini zehirli maddelerin tesirlerine karşı korumayan fabrika tör, çocuğunu aldıran kadın ve kürtaj yapan doktor birer canidir. İçki istihlâkini arttırmak için politikacılarla anlaşan likör fabrikatörü ile bağ sahibi, morfin, kokain yahut esrar satan kimse, arkadaşını içkiye alıştıran adam, işçilerini ruha ve vücuda son.derece zararlı şartlar altında çalışmağa bu şartlar altında yaşamaga yorlayan patron da bu kategoriye girerler.</p>
<p>Yalnız hayatı mahvetmek değil aynı zamanda onur akışını sekteye uğratmak, ıstıraplı bir hale getirmek ve seviyesini düşürmek de yasaktır. Hodbinlikleri, cehaletleri yahut tembellikleri yüzünden çocuklarının mânevi ve fizyolojik terbiyesini ihmal eden ana babalar, eşlerini sık sık hâmile bırakarak yıpratan Kocalar, huysuzlukları, pislikleri yahut intizamsızlıkları yüzünden günlük hayatı kocalarına zehir eden kadınlar, gençlere kupkuru ve ağır ders programları yükleyen pedagoglar, nankörlukleri ve merhametsizlik deri ile anne ve babalarına işkence eden çocuklar, her gün bu kaideye karşı gelirler. Bütün bu hareketler nüve halinde olan cinayetlerden başka birşey değildirler. İnsanların hayatına kastetmenin daha birçok çeşitleri vardır. Durmadan alay etmek, dedikodu yapmak, sinsice iftira etmek gibi hareketlerle; kin, ihanet ve hakaret, bunlara hedef olan kimseleri derinden yaralar, huzurunu bozar ve çok defa nazarlarında hayatın kiymetini düşünür.</p>
<p>Modern cemiyet bu hareketlerin ne kadar ağır olduğu nu idrak etmemektedir. Halbuki bunlar bir kardeşi arkadan vurmak kadar nefret edilecek şeylerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kadın için anne olmayı kabul etmemek kadar ağır bir suç yoktur. Modern sosyetenin en büyük hatası, genç kızlara erkek çocuklarınki gibi bir zihni, ahlâki ve bedeni terbiye vererek onları kendilerine has fonksiyondan uzaklaştırması ve bu suretle kendilerine tabiat tarafından(!) verilmiş olan role aykırı bir takım alışkanlıklar edinmelerine sebep olmasıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan olarak vazifesini yapmış yani bütün hayat kanunlarına itaat etmiş; bilhassa ruhun yükselmesi kanununa göre hareket etmiş olan Kimseler, mükâfat olarak asabi mukavemet ve akli muvazene sahibi olurlar; hattâ bazılarının içinde bir ruh süküneti, hayatın yalnız müstesna Kimselere bahşettiği bir huzur vardır. Bunlar aynı zamanda Tanrının inayetine mazhar olurlar, Felaket asla bu huzuru bozamaz; bu ruh süküneti, her şeye rağmen hayatın sessiz emirlerine sadık kalmış insanlara kaçınılması imkânsız ıstırabın şiddet anlarında ve ölüm döşeğinde hoş bir destek olur.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Çocuklar âzami derecede gelişebilmek için istikrarlı ve intizamlı bir aile hayatına muhtaçtırlar. Bu istikrar ve intizam ise ancak bazı kaidelere uymakla elde edilebilir. Her şeyden evvel hayat arkadaşını dikkatle seçmek, sonra evlilik hayatını imkânsız bir hale getiren egoizmden kurtulmak, nihayet çocukların doğması ve yetişmesi için müsait maddi şartlar hazırlamak lâzımdır. Modern cemiyette, kadının hariçte çalışması, mesken darlığı, yahut teminat altına alınmıyan iş ve ana &#8211; babaların cehaleti, bu şartların meydana gelmesini güçleştirmektedir. Bunun içindir ki, Devlet, sağlam çocuklar dünyaya getirebilecek çiftlere cömertçe yardım etmelidir. Bundan başka müstakbel anne ve baba ne kadar cahil olduklarını anlamalı ve gayet güç olan terbiyeyi öğrenmelidirler. Zira ailenin gözden düşmesinin bir sebebi de terbiye usullerine riayet edilmemesidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Modern çocuklar aile için hakikaten taşınması çok ağır bir yük teşkil etmektedirler. Merhametsizlikleri, kabalıkları, anne ve babalarına karşı nankörlükleri hakikatte anne ve babalarının egoizmlerinin, cehaletlerinin ve zaaflarının neticesidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Fertleri birbirine düşman eden ve hepimizi mahva sürükliyen, cemiyette zararlı antisosyal alışkanlıkları kökünden yok etmek kadar güç birşey yoktur. Binaenaleyh, çocuklara en küçük yaşlarından itibaren, nezaketi, sabrı, cömertliği, doğru sözlülüğü, verilen sözde sadakati, hakaretleri affetme itiyadını ve Kardeş sevgisini aşılıyarak kötü alışkanlıkların gelişmesine mâni olmak lâzımdır. Ancak bu suretledir ki beşeriyet tekâmül esnasında kazandığı meziyetleri geliştirebilecektir. Ancak bu suretledir ki, beşeriyet binlerce yıl zarfında, kendisini o meşhul mukadderatına doğru götüren yolda yürümeğe devam edebilecektir:</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanın ruhunu geliştirmesi, hayatı koruma ve nevi idame etme kadar kat&#8217;i bir mecburiyettir. Buna rağmen biz bu mecburiyete hiç ehemmiyet vermiyoruz. Okullarla üniversiteler yalnız zekâyı inkişaf ettirmekle iktifa etmektedirler; halbuki zekânın terbiyesi ruhun terbiyesine muadil değildir. Zira ruh bütün bakımlardan zekânın hudutlarını aşar. Ruhun gayri mantıki faaliyetleri mantıki faaliyetlerinden çok daha geniştir; bu faaliyetler. şahsiyetin asıl özünü teşkil etmektedirler.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ralph Waldo Emerson, «Hiçbir insan yoktur ki, dua ederken&#8217;bir şeyler öğrenmesin,» diyordu. Dua, beklediğimiz şekilde olmasa bile daima insana tesir eder. Bunun içindir ki, çocukları daha küçük yaşta iken günün muayyen bir ânında, kısa bir müddet sessizlik içinde kalmağa, kendilerini dinlemeğe ve bilhassa dua etmeğe alıştırmalıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Demek ki, beşeri varlığın içinde bulunduğu şartların imkânı nispetinde yükselmek isteyenler, her şeyden evvel entellektüel gururdan sıyrılmalı, sarih düşüncenin her şeyi kavramağa muktedir olduğu hayalinden kurtulmalı, mantığın mutlak hâkimiyetine olan inancı bırakmalı ve nihayet içlerinde güzellik duygusu ile kutsiyet duygusunun gelişmesine çalışmalıdırlar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ruh, ancak tasavvuf kanatları ile yükselebileceği en son noktaya ulaşabilir. İşte o zamandır ki, dinin oynadığı rolün ehemmiyeti belli olur, zira zaman ve mekânın dört buudunun haricine, yani aklın hudutları dışına çıkıp entellektüel stratosfere doğru yükselmek tehlikeli bir şeydir</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Davranış kaidelerinin tatbik edilmesine mâni teşkil eden şeyler yalnız zekâda değil aynı zamanda mizaçta da mevcuttur. İnsanların çoğu hayatın sert kaidelerine boyun eğmek için elzem olan manevi kuvveti haiz değildirler. Bu insanlara kendilerine hâkim olmaları öğretilmemiştir. En küçük yaşlarımdan beri bütün heveslerine itaat etmişlerdir. Ailede ve okulda disiplinsizliğe, vurdum duymazlığa, dağınıklığa alışmışlardır. Asla iradelerini şiddetle arzu edilen bir gayeye tevcih edip güçlükleri yenerek, uzun müddet sabretmemişlerdir. Velhasıl genç, ihtiyar, kadın, erkek, zengin, fakir hepsi havası boşaltılmış birer lâstiğe yahut delik bir balona benzerler. Nefse hâkimiyetin mânasını bile bilmezler; halbuki dür yada nefse hâkim olmadan hiçbir büyük iş başarılamamıştır.</p>
<p>Dini ahlâk, atalarımızdaki disiplin alışkanlığını asırlarca beslemiştir. Bugün bile dini ahlâk, Kaidelerine tam mânasile itaat edenlere nefislerine hâkim olmak imkânını ve yaşamak için elzem olan kuvveti veriyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Çağdaşlarımızın nazarında doğruyu söylemek, verilen söze sadık kalmak, dürüst bir şekilde çalışmak, başkalarına ihanet etmemek gülünçtür. Terbiyeciler ve öğretmenler şeref ve ahlâk duygusunun imtihanlarda ve müsabakalarda muvaffak olmaktan çok daha önemli olduğunu idrak etmiyorlar. Öğrenciler de aynı anlayışsızlığı göstermektedirler. İyilik ve kötülüğün mevcudiyetine inanan her insana «Saf» nazarı ile bakılmaktadır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanı harekete sevkeden şey akıl.değil,imandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir ev yandığı zaman herkes işini bırakıp yangını söndürmeğe çalışır. Aynı şekilde, büyük sosyal sarsıntılar oldugu vakit, bütün işleri bırakıp harekete geçmeliyiz. Yakınlarımızı ve kendimizi nasıl kurtarabiliriz?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ruh pisliği, bedeni pislik kadar iğrenç bir şeydir. Her insan günlük hayatına başlamadan evvel, vücudunu olduğu kadar ruhunu da yıkamalıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Çocuk, beşinci yahut altıncı yaşına bastığı andan itibaren onu yetiştirme mes&#8217;uliyeti ana babalarla gençleri davraniş kaidelerini tatbik edecek şekilde yetiştiren öğretmenler arasında paylaşılır, Bu işte öğretmenler de ana babalar da şimdiye kadar muvaffak olamamışlardır. Zira çocuğun entellektüel cephesini fizik ve ahlâki cephesinden ayrı olarak ele almaktadırlar. Halbuki son 30 &#8211; 40 senedir çocuklardan beklenilen o muazzam entellektüel gayretin hiçbir şeye yaramadığını pek âlâ görebilirler. Gençliğin ahlâki ve fizyolojik bakımdan düşkünlüğü açıkça bellidir. Hiçbir medeni memlekette nüfusa nispetle büyük bilgin, hayırsever insan ve atlet bizde olduğu kadar az değildir.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dua bize endişelere ve kederlere tahammül etme kudretini, hiçbir mantıki sebep olmadığı zamanda ümit etmek ve felâketlerin ortasında dimdik ayakta durmak imkânını verir. Bu olaylar herkesin içinde vukubulabilir, fakat bilhassa ruhlarının kapısını dış âleme ve modem hayatın karışıklıgına kapayan kimselerde görülür. İlim âlemi dualar âleminden çok farklıdır, fakat ona zıt değildir; nasıl ki akli olan şeyler gayri akli olanlara zıt değilse. Şunu unutmamak lâzımdır ki, ruh hem mantıki hem de gayri mantiki faaliyetterden mürekkeptir. Duanın neticeleri dine olduğu kadar ilme de bağlıdır; zira dua sadece teessüri hallerimize değil, aynı zamanda fizyolojik oluşumlara da tesir eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Fenelon «Çocuklar, hareketlerine dikkat etmeğe lüzum görmeyen bir takım faziletsiz kimselere tevdi edildikleri takdirde, çocuklardaki bu taklit temayülü pek çok fenalıklara sebep olur» der. İnsan ancak inandığı şeyleri iyice öğretebilir. Çocuk iki yüzlülüğü derhal farkeder. Başkalarına iyi davranmasını öğretmeden evvel bizzat iyi davranmak lâzımdır.</p>
<p>Ekmek parası kazanma gayreti ve fikir cambazlığı oyunları beşeriyetin ihtiyaçlarını tatmine kâfi gelmemektedir. Materyalizm ve liberalizmin her ikisi de yanlıştır. Muvaffakıyetsizliklerini izah eden de budur.Yalnız maneviyatta, zihni kabiliyetlere yahut yalnız maddiyata dayanan her kes aynı şekilde muvaffakiyetsizliğe mahkümdur. Bir mimar, bir doktor, bir öğretmen, hattâ bir rahip veya bir siyaset adamı tek başına insanların hayatını tanzim edemez, zira hayatın yalnız bir cephesini tanır Rahip, öğretmen ve doktur ayrı ayrı oldukları takdirde, hayati muvaffakıyete ulaştıramazlar; buna ancak bilgilerini biırleştirdikleri takdirde muvaffak olurlar. Demek ki, hayatın muvaffakıyeti için hislerimizın ve zekâmızın heveslerine kapılmaktan vazgeçmeli ve bizzat hayatın müşahedesinden çıkan Kanunlarına itaat etmeliyiz.</p>
<hr />The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/">Alexis Carrel – İnsanlar Uyanın  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sulhi Ceylan &#8211; İnsanı Okumak &#8220;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Oct 2019 14:49:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çaresizlik]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[bakış ve anlam]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi ve eylem]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat ve sinema]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[hatırlamamak]]></category>
		<category><![CDATA[hayat ve kemal]]></category>
		<category><![CDATA[ideal]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[insan neden günah işler?]]></category>
		<category><![CDATA[Kelimeler]]></category>
		<category><![CDATA[olasılık]]></category>
		<category><![CDATA[sadelik]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Umutsuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[vazifeseki hürriyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23229</guid>

					<description><![CDATA[<p>maj Başkalarının gözündeki olumlu imajını düzeltmek için insan neler yapar diye düşündüğümde, karşıma hiç de sevinebileceğim bir tablo çıkmıyor. İnsan bir ömür imajı için çalışabilen bir varlık. ”Başkaları ne der?” korkusu insanı hayata bağlayan ve aynı zamanda hayatı ıskalatan bir hal. Çünkü başkalarına göre yaşanan hayatlar kişinin kendini tanıma ve bütünlemesinin önündeki en büyük engeldir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/">Sulhi Ceylan – İnsanı Okumak “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4.jpeg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23230 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4-250x300.jpeg" alt="" width="250" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4-250x300.jpeg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4.jpeg 506w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></strong></p>
<p><strong>maj</strong></p>
<p>Başkalarının gözündeki olumlu imajını düzeltmek için insan neler yapar diye düşündüğümde, karşıma hiç de sevinebileceğim bir tablo çıkmıyor. İnsan bir ömür imajı için çalışabilen bir varlık. ”Başkaları ne der?” korkusu insanı hayata bağlayan ve aynı zamanda hayatı ıskalatan bir hal. Çünkü başkalarına göre yaşanan hayatlar kişinin kendini tanıma ve bütünlemesinin önündeki en büyük engeldir. Bir ömür yorulup usanmadan başkalarının gözündeki imajını ve saygısını daha iyi hale getirmek isteyen insan, kendi olamadığı gibi başkası da olamamaktadır. Ayrıca insanın kendisine saygı duyulmasını istemesinin altında salt saygı değil saygının sağladığı menfaatler yatmaktadır. Ah insan! Niyetlerinin arkasında bile başka niyetler saklayabiliyor.(s.19)</p>
<hr />
<p><strong>İdeal</strong></p>
<p>Max Feuerbach, ”Filozoflar farklı şekillerde dünyayı yorumladılar ama mesele onu değiştirmektir&#8221; derken asıl olanın dünyayı değiştirmek olduğuna vurgu yapar ve dünyayı anlama şekillerinin eğer dünyayı değiştirmeye etki yapmıyorsa çok da önemli olmadığını söyler. İnsan; eğer etrafını değiştiremiyorsa bir zaman sonra etrafının kodlarını benimsemeye başlar. Çünkü ideallerine sahip olamayanlar bir zaman sonra başkalarının ideallerine boyun eğerler.</p>
<p>Ve önceden karşı çıktığı hatta rahatsız olduğu hareketleri kendi yapar hale gelir. Ama sanırım Feuerbach meseleye yanlış yerden bakıyor. Onun, dünyayı değiştirmek gibi bir derdi var. Halbuki asıl mesele dünyayı değil kişinin kendi dünyasını değiştirmesidir. Kişi kendi dünyasını değiştirmedikçe hiçbir hakikate eremediği gibi köklü bir değişim de yaşayamaz.(s.21)</p>
<hr />
<p><strong>Hatırlamamak</strong></p>
<p>”İnsan neden günah işler?” sorusuna küllî bir cevap vermek gerekirse Allah’ı unutmaktan dolayı diyebilirim. Dolayısıyla insanın günah işlemesinin sebebi Allah’tan gafil olması, kendisine şah damarından daha yakın olanı unutmasıdır. Bu durumun sonucu ise insanın Allah’a değil, kendince güç atfettiği başka varlıklara dayanmasıdır. Fakat günah, günahı çağırır ve düşüş devam eder. Bir sonraki adımda kişi kendini hayatın başat unsuru olarak görmeye başlar. Yani aslolanın kendi otduğu vehmine kapılır. Gün içinde Allah’ı hiç hatırlamaz. Burada ise kibir yüzünü gösterir. Zaten kibir kendiyle savaşamamanın, kendiyle yüzleşememenin sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Kendi benini her şeyden üstün gören insanın ise Allah’ı hatırlaması zaten beklenmez.(s.25)</p>
<hr />
<p><strong>Gerçek Mutluluk</strong></p>
<p>Arthur Schopenhauer, insanın mutlulukla ilişkisini açıklarken şöyle der: ”Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır: Mutlu olmak için burada, dünyada olduğumuzu sanmak.&#8221; Halbuki yaratılış sebebimiz mutlu olmak değil, kulluk yapmaktır. Kul olmak ise marifeti yani tanımayı önceler. Bilmek kulluğun ana anahtarıdır bu bakımdan. Çünkü kişi karşısındakinin değerini ancak onu tanırsa anlayabilir. Peki, kulluk mutluluk getirmez mi, diyecek olursanız kulluk sadece mutluluk getirmez. Mutluluğun üstünde manevi duygu ve değerler de vardır. Mesela, huzur, teslimiyet gibi. Kulluk bir taraftan da insanın kendini bilmesi sonucu içinde savaşan güçleri tanımasıdır.</p>
<p>İnsan mutluluğun değerini acıyı tattıktan sonra bilir. Nefis sürekli mutlu olmayı isterken ruh, kişiyi metafiziğe yönlendirir. Çünkü gerçek mutluluk arzu ve şehvetlerin tatmininde değil, kalbin terbiyesindedir. Kalbin terbiyesi sonucu kişide huzur dediğimiz mutluluğun çok çok üstünde bir hal ortaya çıkar ki bu durum kişide varlıktan razı olmak hali olarak görünür.(s.26)</p>
<hr />
<p><strong>Perde</strong></p>
<p>İnsanın önündeki en büyük engel yine insandır, yani kendisidir. Öyle ki insan; kendi tutkuları sebebiyle kalbinden uzakta bir hayat yaşayabilir. Önyargıları, gelenek ve görenekleri ve geçmişi başlı başına engel olarak insanın önünde durur. Bu sebeple insan, eşya hakkında yanlış kanaatlere varır. Bu konuda Sadreddin Konevî hazretleri şöyle der: ”Perdeli insanlar eksiklik ve kötülük bulunduğu vehmiyle bazı şeylerde Hakk’ın güzelliğini göremezler. Bunların perdesi açılıp Hakk’a izafe edilmeleri sahih olduğunda, Hak onlara kemal süretini verir; böylece o şeyin celâl ve cemal tecellisinin mazharı olduğu görülür.&#8221;(s.28)</p>
<hr />
<p><strong>Umutsuzluk Çölü</strong></p>
<p>İnsan, kendi ile karşılaşmak istemez mi? Bu soruya Heidegger, insanın kendi ile karşılaşmamak için meşguliyet aradığını söyleyerek cevap verir. Çünkü insanın içinde bir umutsuzluk çölü vardır ve burada yalnız kalmamak için dışarısı ile oyalanır. Ben, insanın içindeki bu umutsuzluk çölünü; kendisini tanımamasının verdiği bir durum olarak anlıyor ve hayatı somuttan ibaretmiş gibi yaşamasının bir sonucu görüyorum. Yani hayatı soyutlamamaktan, fikrî plana geçememekten bahsediyorum. Kaldı ki akıl, kişinin içindeki bir nevi elçidir ve bu elçinin sufli arzulara uymakla görevini yapması engellenirse kişi içinde koskocaman bir umutsuzluk çölü oluşturabilir. Sonuçta ise bu çölden kaçmak için ayrıntılara boğulur. Kaldı ki cari sistem de zaten insanların fikrî boyutta değil duyusal, yani en alt boyutta hayatım devam ettirmesini sağlamaktadır.(s.30)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan Bir Hikayedir</strong></p>
<p>İnsan kendi hayatının işçisidir ve genelde ustası olamadan nefeslerinin sayısı biter. Çünkü insan olmak yılların üzerindeki etkisini, acıları ve sevinçleri birlikte değerlendirip bunların tümünden mana damıtmakla ilgilidir. Kendi derinindeki şeytanla yani kötülükleriyle yüzleşemeyen insanın tekâmülünden bahsedemeyiz. Böyle durumlarda hayat satıhta yaşanır yani denizin yüzeyinde. Halbuki inci denizin dibinde bulunur. Ne diyordu Martin Heidegger; ”Hayat hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.” Her insan kendi hayatının işçisidir dedik ya, işte bu hayat aslında bir hikâyeden ibaret. İnsanın kendi hikâyesini okuması ise başka bir insanın hikâyesini okumasına bağlı&#8230; Çünkü insan kendini bir başkasında tanır. Yani başka bir hikâyede. ..(s.32)</p>
<hr />
<p><strong>Âşığın Gıdası Sevgisidir</strong></p>
<p>Halvetiyye tarikatına bağlı Şemsiyye kolunun kumcusu olan ve kırka yakın eseri bulunan âlim ve ârif Şemseddin Sivâsî hazretlerinin Dîvân-ı Şemsî’ndeki bir beyit şöyledir: &#8220;Zahmına merhem dilersem derde dermân bulmayam / Sensizin cân ister isem cana cânân bulmayam” Zahm yara, cânân ise sevgili anlamına geliyor. .. Aşık için sevgilinin açtığı yara bile değerlidir. Çünkü yara sevgiliden kaynaklanmıştır. Bu sebeple o yaramn tedavisi için uğraşmak aşığa yakışmaz. Zira âşık bir an bile aşkından başka bir şey düşünemez ki nerede kaldı yarasını tedavi ettirsin!</p>
<p>Bu sebeple olsa gerek âşığın gıdası sevgisidir. Her dem sevgisinden beslenen âşığın tek derdi kavuşmaktır. Çünkü kavuşmak sayesinde ikilik biter ve tevhid narası âşığın tüm bedenini sarar. Bu manayı Yunus Emre hazretleri şöyle anlatır: ”İkilikten usandım, birlik hanına kandım / Derd-i şarabın içtim, dermanım yağma olsun.&#8221; Bu beyitte de dermanım sadece sevgilide olduğu ve onun harici her şeyin ise âşığın katında hiçbir değerinin olmadığı son derece veciz bir şekilde anlatışmış. Mana bir, çünkü özlem bir. Davasını ve özlemini bir eyleyenler manada da bire ererler.(s.41)</p>
<hr />
<p><strong>Kelimelerden Bir Dünya</strong></p>
<p>Kelimelere yaslanan ve hatta kelimelerden ibaret olan bir hayat yaşıyoruz. Bize anlatılan ve bizim de inandığımız bir dünya. Başkaları tarafından yapılmış tanımlarla dünyayı anlamlandırıyor ve tatmin oluyoruz. Halbuki hiç bir tanım için gayret etmemiş, hiçbir şeyi tanımlamaya uğraşmamışız. Her şey kolayca çözülsün, dünyanın anlamı nedir, gibi koskocaman soruların cevabı bize hazır gelsin istiyoruz. Ve gelen cevapları da hemen kabulleniyoruz. Oysa anlam, kişiye özeldir ve bu anlamı kişi kendi içindeki mücadele ve gayreti sonucu bulur.</p>
<p>Hazır cevapların kişiye tatmin sağladığı, vesveselerini dindirdiği doğrudur ama hazır cevaplar, hiçbir zaman kişinin kendini bilmesini sağlayamaz. Üstüne üstlük sağlayamadığı gibi bir de kişinin içindeki araştırma ve merak duygusunu öldürdüğü için insanı zamanla uysallaştırır ve koyunlaştırır. Kısacası çilesini ve derdini çekmediği hiçbir tanımı kişi kendine mal edemez.(s.43)</p>
<hr />
<p><strong>Hayat ve Kemal</strong></p>
<p>Varlığı tanımak aynı zamanda kelimeleri tanımaktır. Çünkü biz varlıkla ilişkiyi kelimeler üzerinden kurarız. Manadan insana uzanan köprünün adı kelimelerdir. Kelimeler anlamın taşıyıcısı ve kabıdır. Anlam kendini kelimede saklar. Fakat anlam, her zaman kelime kabına sığmak zorundadır çünkü başka türlü kendini gösteremez. Bu sebeple kimse zihninde tasarladığı tüm manaları anlatamaz. Anlatamaz çünkü kelimeler kifayet etmez.</p>
<p>Kaldı ki kelimeler zaman içinde anlam değişmesine uğrar, evrilir aynı insan gibi. İnsan da kemale koşan, bu koşma esnasında -ki buna hayat diyoruz-, değişen ve değiştikçe idrak çeperi genişleyen bir varlıktır. Bu sebeple bir kişinin yirmi yıl önceki düşüncelerini savunması, kişinin kendine yapabileceği en büyük kötülükler arasındadır. Kemale varmayan her hareket nâkıstır. Kelimeler ve insanın kaderi bu sebeple bir yerlerde buluşur. Anlamını hakiki manada yansıtamayan kelime nâkıs olduğu gibi kemale doğru koşusundan vazgeçen insan da eninde sonunda pişman olacaktır.(s.45)</p>
<hr />
<p><strong>Bakış ve Anlam</strong></p>
<p>”Her okur, okurken kendisini okur” der Marcel Proust. Bu cümlenin ana fikrini şöyle ifade edebilirim: Dünyaya gözlerimizle bakarız. Yani her nereye baksak, kendi geçmişimizle oraya nazar ederiz ve bu geçmişe göre bakışımız anlam kazanır. Bu sebeple aynı yere bakan farklı gözler farklı anlamalara gebe kalır. Kitap okurken de durum aynıdır.</p>
<p>İnsanların bilgi, kültür ve zekâlarının farklı olması ve bunların yanında gelenek, göreneklerin de değişik olması sebebiyle aynı kitabı okusalar bile aynı sonuçları çıkartmazlar hatta çıkartamazlar. Çünkü insanın geçmişinden ve ön yargılarından soyunup ”objektif&#8221; olmasını beklemek beyhude bir çabadır. O halde insana düşen kendi görüşünün en doğru ve kâmil olduğunu iddia etmek değil, diğer görüşleri de anlamaya çalışmaktır, en azından saygı duymaya gayret edilmelidir.(s.48)</p>
<hr />
<p><strong>Edebiyat ve Sinema</strong></p>
<p>Merak; görünen olayların arka planına geçmek, hakikat ile yüz yüze gelmek için arzu duymak demektir. Bir şeyi anlamak, bilmek için heves duyarız. Fakat insanın en çok bilmeyi istediği şeylerin başında kendisi gelir. Edebiyat ve sinema da günümüzde insanın kendini bilmesi için eğildiği bir alan haline geldi. Başkalarının yaşadığı hayatlarda kendini bulmak, ya da yaşamadığımız hayatlara konuk olmak için roman ve hikâyeler okur, filmler seyrederiz. Geçmişimizdeki karanlık bir noktanın açığa çıkması için kim bilir kaç hayata konuk olmamız gerekiyor?</p>
<p>Heveslendiğimiz hayatın mutluluğunu kim bilir kaç roman karakterlerinin yüzünde görmek için satır aralarında dolaşıyoruz. Kurgulanmış hayatlarda kendi gerçekliğimizi arıyor ve bir türlü kendimizi aramaktan vazgeçmiyoruz. Edebiyat ve sinema bu bağlamda sadece araçtır. Amaç her zaman insanın kendisi&#8230; Şunu da eklemeliyim insan için en şaşırtıcı hallerden biri de kendisinde yeni bir şeyi/bilgiyi keşfetmesidir.(s.50)</p>
<hr />
<p><strong>Kelimeler</strong></p>
<p>Kelimelerle konuşuruz ve kelimelerle birbirimizi anlamaya çalışırız. Peki bu karşılıklı anlaşma yüzde yüz sağlanabilir mi? Ben bu konuda şüpheliyim. Çünkü her bir kelime konuşanın zihninde farklı manaları ve göndermeleri taşır. Kişinin ağzından çıkan her kelime o insanın kişiliğini, deneyimlerini, yaşantısını ve inancını giyinir ve bu sebeple aynı kelime farklı kişilerde farklı anlamlara gelir.</p>
<p>İletişimsizliğimizin bir sebebi de budur. Dolayısıyla kullandığımız her kelime aslında bizi taşıyan mana kaplarıdır. Kendi gerçekliğimizi kelimelere yediriyor ve karşımızdaki kişinin bizi anlamasını bekliyoruz. İşin garibi karşımızdaki kişi de bizden aynı sonucu bekliyor.(s.53)</p>
<hr />
<p><strong>Vazifedeki Hürriyet</strong></p>
<p>Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası kitabında hürriyet ve vazife arasında bir ilişki kurar ve şöyle der; &#8220;Hiçbir şey bilmediğinizi bilecek kadar çok bilgi, derin bilgi, ilâhî bilgi mi elde etmek istiyorsunuz? Her şeyi ve bütün varlığı sevmeyi öğreniniz. Bu ulvî sevginin şartı, her an bir vazifenin emri altında bulunduğunu bilmek, her an kendinden bir fedakârlık beklendiğini göze almak, her gün yeni bir hizmete hazır olmaktır. Hiçbir hizmete söz vermeden serâzat, kendi zannınca hür yaşadığını söyleyen insan, hakikatte bir esirdir; içgüdülerinin ve her günkü hasis menfaatleriyle alışkanlıklarını kımıldatan kuvvetlerin esiridir.”</p>
<p>Bu pasajda insanın irade sahibi olmasına da vurgu yapılıyor. Çünkü insan kendi iradesini kullanıp görev ve hizmet aldıkça içindeki nefis denen canavarla savaşabilir ve asıl hürriyete ulaşabilir. Dolayısıyla devlet, millet ve din gibi değerler uğruna vazife yüklenmek, elini taşın altına koymak, kısacası insanın kendini bir davaya adaması her hâlükârda insanın manevi olarak gelişmesine katkı sağlarken aynı zamanda yanlış hürriyet anlayışlarından da uzak kalmasını sağlar.</p>
<p>Zira hürriyet her istediğini yapabilmek, hiçbir kurala bağlı olmamak olarak tanımlanırsa bu ancak hayvanların hürriyet tanımı olabilir. Bu noktada ızdırap çekmek kişiyi yolundan engelleyen bir durum değil bilakis lokomotif gücündedir. Yani kişinin kendini adadığı dava uğruna ızdırap çekmesi, kişiyi yücelten bir şeydir.</p>
<p>Çünkü ”büyük hareketler, büyük ıstırapların eseridir.”(s.60)</p>
<hr />
<p><strong>Boşluk Doldurucusu İnsan</strong></p>
<p>Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur. Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir.</p>
<p>Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın Ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran&#8230; İbnü&#8217;l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.61)</p>
<hr />
<p><strong>Sadelik</strong></p>
<p>Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur.</p>
<p>Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir. Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran&#8230; İbnü&#8217;l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.65)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan</strong></p>
<p>”İnsan nedir?&#8221; sorusu felsefenin ana sorularından biridir. Platon, ”İnsan, iki ayak üzerinde duran tüysüz bir hayvandır” der. Diyojen, hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında, ”İşte Platon’un insanı!&#8221; diye halka teşhir eder. O halde insan sadece maddesiyle yani bedeni ile insan olamaz. Yoksa hindi de insan sayılırdı. İnsanı insan eden maddesinin içindeki yani bedeninin içindeki ruhudur, kalbidir. Ama kalp derken de kozalak şeklindeki et parçasından bahsetmiyorum.</p>
<p>Ne diyordu Pascal: ”Bana filozofların değil, peygamberlerin tanıttığı Allah lazım.”(s.69)</p>
<hr />
<p><strong>En Büyük Günah</strong></p>
<p>Bir insanın kendine yapabileceği en büyük günahın ne olduğunu düşünürken İbnü’l-Arabî hazretlerinin Fütühâtü ’l-Mekkiyye’sinde yazdığı şu cümlesine denk geldim: ”En büyük günah, kalbin ölümünü getiren şeyi ortaya çıkarmaktır. Kalp, sadece Allah’ı bilmemekle ölür. Cehalet dedikleri şey de budur. Çünkü kalp, Allah’ın kendisi için seçtiği evdir. Bir kimse, evi kötüye kullanarak ev ile evin sahibinin arasına girer. Bu kimse en çok kendisine karşı hata etmektedir. Zira evin sahibinden gelecek nimetten kendisini, evi O’na bırakmayarak mahrum kılmıştır. İşte bu cehaletin mahrumiyetidir.&#8221;</p>
<p>Bu son derece çarpıcı pasajda bence iki önemli noktaya vurgu yapılıyor. Birincisi, insanın manevi ölümünün Allah’tan uzaklaşmak olduğu ve ikincisi ise cehaletin sanılanın aksine mutluluk değil mahrumiyete neden olduğudur. Kalbinin sesine kulak vermeyenlerin bu dediğimizi komik bulacakları âşikârdır ama hayat sadece dünya hayatından ibaret değildir ve insan da sadece zevklerinin peşinde koşacak kadar basit bir varlık değildir. İbnü’l-Arabî hazretlerinin cümlesinden cehaletin kişinin kendisine bile kötülük yapmasına ve büyük mahrumiyetlere düşmesine sebebiyet verdiği anlaşılıyor. Halbuki insan en çok kendisini sever.(s.76)</p>
<hr />
<p><strong>Değişme</strong></p>
<p>Hürriyetin kanaatkârlıkta olduğu söylenir. Elbette doğrudur, isteklerimizi ne kadar azaltırsak nefsimize, yani benimize karşı o kadar özgür oluruz. Gerçek değişimler içten gelen değişimlerdir. Dışarıdan, zorlama değişimler palyatif olup kalıcı olmaz. Bu sebeple, ”Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa hayat son bulur. İçten bir güçle kırılırsa hayat başlar” denir.</p>
<p>Evet, bu da doğrudur. Değişimin başlaması yani insanın kendinde değişime gitmesi için öncelikle kendine teşhis koyması gerekir. Çünkü hasta olduğunu bilmeyen insan doktora gitmez ve dolayısıyla da ilaç kullanmaz. O halde ilk basamak teşhis, ikinci basamak ise niyettir. Yani kişinin kendini değiştirmeye niyet etmesidir. İşte yine geldik niyete. O halde hayatı, niyeti düzeltme süreci olarak tanımlayabilirim.(s.85)</p>
<hr />
<p><strong>Olasılık</strong></p>
<p>Felsefî bir terim olarak olasılık, hakikatin bilinemeyeceğinden yola çıkarak yüksek oranda gerçekleşecek olanla iktifa edinilmesini salık veren görüştür. İçinde ihtimal barındırır ve bu ihtimal bizi bazı önlemler almaya götürür. Olasılıkta ”gerçeğe benzerlik, kanı, akla yatkınlık” vardır. Alphaville filmindeki bir karakterin şu cümlesine bakalım: ”İnsanlar olasılıkların köleleri haline gelmişler.” Hayatlarımızı gelecekte olabilecek olasılıklar üzerine kurarız.</p>
<p>Mesela, eğer bir işte çalışıyorsak ve işten memnun değilsek yeni bir iş ararız ama içimizdeki ses, ”Eğer işten çıkarsan buradan daha iyi bir iş bulamazsın, borçlarını ödeyemezsin” dediğinde ister istemez bu durumun olasılığını düşünür ve niyetimizden vazgeçeriz. Sanıyorum derdim anlaşıldı. Olasılıklar hayatımızı kısıtlayan, Özgürlüğümüzün önüne set çeken durumlardır ve bu olasılıkları hayatta tutan ise kişinin kendisidir.(s.88)</p>
<hr />
<p><strong>Adalet</strong></p>
<p>Klasik ahlâk kitaplarında hikmet, şecaat ve iffetin toplamından, adalet erdeminin ortaya çıktığı anlatılır. Çünkü hikmet, yerinde ve kararında karar vermekden; şecaat, kişinin gazap kuvvetini yöneterek akla uymasından ve iffet ise şehvetin akıl tarafından edeplendirilmesinden ibarettir. Dolayısıyla bu erdemlerin imtizacından adaletin ortaya çıkması gayet doğaldır ki adalet, zulmün zıddı olup hakikate uygun davranmaktan ibarettir. Ve yine adalet, herkese ve her şeye hak ettiğini vermektir. Mesela, kişi nefsinin her istediğini yaparsa kendisine zulmetmiş olur. Çünkü kendine adaletli davranmamış, bir ruhu olduğunu görmezden gelmiş ve de “muamele gücünün itidali&#8221; olan adalete uymamıştır.(s.95)</p>
<hr />
<p><strong>Belirsizliğin İlacı</strong></p>
<p>Felsefede; sözcük ve terimlerin sınırlarının kesin olarak bilinememesi hali, belirsizlik ilkesi ile açıklanır. Yarının ne getireceğinin bilinememesi ve yarın ile ilgili belirsizlikler insanları çalışmaya ve biriktirmeye iter. Aslında buradaki belirsizlik insanlarda bir korku oluşturduğu gibi umut da oluşturmaktadır.</p>
<p>Fârâbî bu sebepten ötürü korku ve ümidi, insan eylemlerinin ve davranışlarının temel dinamiği olarak görür. Yarının ne olacağının insan açısından karanlık olması ve başımıza gelen olayların hikmetini kavrayamamamız sebebiyle insan ya korku ya da ümit içinde olur. Bir anlamda korku ve ümit hayatın akışını sağlar. İşte burada inanç devreye girer. Yarının yani ahiretin olduğunun bilgisi insanı rahatlatan ve ferahlatan bir bilgi olmasının yanında ümit vadeder ve korkuyu defeder.(s.97)</p>
<hr />
<p><strong>Öğrenilmiş Çaresizlik</strong></p>
<p>Öğrenilmiş çaresizlik deneme cesaretini kaybetmektir. İnsanın defalarca deneyip başarısız olması sonucunda bir somaki denemesinde de başarısız olacağını öngörmesi sonucu denemeyi bırakması, yenilgiyi kabul etmesidir. Kurtuluşun mümkün olmadığına, çarenin bittiğine dair inancı doğuran öğrenilmiş çaresizlik, kişinin önceden Öğrendiği bilgi ve tavırların daha sonra yanlış olduğunu anlasa bile otomatik olarak yapmayı sürdürmesine sebebiyet verir.</p>
<p>Bu bağlamda öğrenilmiş çaresizlik bilinçsizliğin bilinç halidir. Yenilgiye şartlanmaktan ibaret olan bu hal aslında insan tarafından kasıtlı olarak tekrarlanır. Açıkçası insan kendini kandırmakta pek mahirdir. Kendince mutlu yaşamak ve benzeri sebeplerle insanın başvurduğu bu hal aslında çaresizliğin öğrenilmesi değil insanın kendini ve kabiliyetlerini görmezden gelmesinden başka bir şey değildir.(s.108)</p>
<hr />
<p><strong>İmkansız Dünyalar</strong></p>
<p>Nefes aldığımız dünyanın içinde insanın kendi dünyasını oluşturması her geçen gün imkânsız bir hal alıyor. Çağımızın ana özelliği insanı güncelin içinde boğmak ve ayrıntıda kaybolmasını sağlamak. Her yerden ama her yerden mâlumatlar yağıyor üzerimize, haber istilası da çabası. Güncel olaylar ne yapıp edip bir şekilde bizi içine çekmeyi başarıyor. Hayallerimiz ve umutlarımız satılığa çıkmış vaziyette. Hayatın içinde olmak adına insan hayatın içinde bir nesne halini aldı.</p>
<p>Bu nesnenin düşünmesine ve sorgulamasına fırsat verilmiyor. Yeninin saltanatı altında her gün kendi özünden bir şeyler kaybediyor. Geçmiş sadece bir nostaljiden ibaret kaldı. Tek gerçek gelecek! Gelecek için geçmiş ve şimdi katlediliyor. Her şey daha güzel olacak diye diye elimizdeki ”şimdi” de yok oldu. Halbuki insan gelecekte değil anda yaşar.(s.113)</p>
<hr />
<p><strong>Yaralar</strong></p>
<p>J. Cocteau&#8217;nun, ”Yaralarımdan başka bir şey sergilemedim&#8221; cümlesini ilk okuduğumda bu sözün en çok da yaralarımızı sakladığımızı sandığımızda doğru olduğunu farketmiştim. Çünkü her saklama aslında göstermedir. Her kaçış aslında yakalanma ve her örtme aslında soyunmadır.</p>
<p>Kendimizi sakladıkça, duygularımızı dibe ittikçe, en zayıf yanlarımızın üstüne beton attıkça gerçek benliğimiz ortaya çıkıyor. Zira insan biraz da sakladığıdır, örttüğüdür, yaralarıdır. Evet insan sadece yaralarını sergileyebilir ve bu hal son derece insanidir. Ve evet insan, kendini kandıra kandıra yaralarını sergiler.</p>
<p>Ne diyordu şair, &#8220;İnsan olan yerlerim çok ağrıyor.”(s.118)</p>
<hr />
<p><strong>Bilememenin Bilgisi</strong></p>
<p>Modern zamanlar, aynı zamandan bilginin egemen olduğu zamanlar olarak da tanımlanabilir. Ama modern zihniyetin bilgiye bakış açısı ile kadim geleneğimizin bilgiye bakışı arasında dağlar kadar fark var. Mesela, modern zihniyet bilginin güç olduğunu ve bu güç ile doğanın insanın hâkimiyetine girmesi gerektiğini söyler. Ama İbnü’l-Arabî hazretleri asıl bilginin ”bilememenin bilgisi” olduğunu bunun da ”hayret” olduğunu söyler.</p>
<p>Bu sözde, öncelikle insanın acziyetine vurgu yapılmaktadır. İkinci olarak, bilginin sahibi Allah’tır ve kuluna bu bilgiyi öğreten yine O’dur. Bilgi, insana doğaya hükmetme gücünü değil hikmet ile kendini ve kâinatı kavrama yetisini kazandırmalıdır. Aynı zamanda bilgi merhamet doğurmalıdır. Bu merhamet ise doğayı zapturapt altına almayı değil varlıklara şefkat göstermeyi gerekli kılar.(s.127)</p>
<hr />
<p><strong>Bilgi ve Eylem</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en büyük âlimlerden Taşköprülüzâde Ahmed Efendi; aklın ölü olup bilgiyle hayat bulacağım, bilginin ölü olup arzuyla dirileceğini, arzunun cılız olup okumakla cılızlıktan kurtularak güçleneceğini, okumanın örtülü olup ilmî tartışmalar (münazara) sonucu ortaya çıkacağım, münazaranın ise verimsiz olup ancak eylemle velüd olacağını söyler.</p>
<p>Bilgi ve eylem tevhit olduklarında yani birleştiklerinde beraberce artar. O halde eylemsiz bilgi eksik olduğu gibi, bilgisiz eylem de eksiktir. Bilginin üretilmesinin ve bilginin hayat bulmasının ana şartı, eyleme dönüşmesidir. Sadece düşünce boyutunda kalan ve hayatta karşılığı olmayan bilgi, eksik kalmaya mecburdur. Bütün bu cümlelerimi şuraya getireceğim; kişi, Allah&#8217;ı bilmeye kendinden yola çıkar.</p>
<p>Kendini bilmek içinse doğanın bilgisine ihtiyacı vardır. Bir diğer önemli konu ise kişinin, kendini başkalarıyla tanımasıdır. Şehrin meydanı kişinin kendisini unutmasına sebep olacağı gibi aynı şekilde kişinin kendini bilmesine de neden olur. Şehir çokluğu simgelere, insan ise kadim bilgiye göre küçük bir âlemdir.(s.131)</p>
<hr />
<p><strong>Tekrar Perdesi</strong></p>
<p>Düşünce, bilinenden bilinmeyene doğru bir seyir izler. İnsan, yeni bir bilgi elde etmek için bildiği eski bilgiler üzerinde düşünür, bağlantılar kurar ve bu sayede bilinmeyen bir bilgiyi bilinir hale getirmiş olur. Kısacası bilgi; bilinmeyenden, bilinenler vasıtasıyla sağlanır. Bilinmeyene ulaşmayı tetikleyen durum ise insanın içindeki meraktır. Kapalı kapıların, yani maveranın her zaman insanoğluna cazip gelmesidir başka bir deyişle. Bunun arkasında ise insanın sıkılan bir varlık olması yatar.</p>
<p>Sürekli tekrar, insanın içini sıkar ve bu durum yeni tekrarlar bulmaya iter insanı. Halbuki insanın hayatı sürekli tekrarlar üzerine kurulmuştur. İnsan her gün uyur, sonra uyanır, yemek yer, çalışır vb. Bu döngü biteviye devam eder. O halde bütün bu tekrarların üzerinde olan bir şey olmalıdır. Yani tekrarlanmayan bir şey&#8230; İşte insanın asıl aradığı da budur. Tekrar perdesinin arkasındaki o şey&#8230; Tekrar perdesi ile kendini gizleyen ve ancak bu perdeyi farkedip perdenin arkasına geçmek için gayret edenlere kendini gösterecek olan. .. Sonuç olarak; tekrar, insanın kendisini de tekrarlamasına yol açar. Sadeliğin ihtişamını görmek için insanın aklının ve kalbinin sesine kulak vermesi gerekir.(s.142)</p>
<hr />
<p><strong>Başkalarının Mutluluğu</strong></p>
<p>Ya mutluluk denen o büyülü şey bir çocuk oyuncağıysa? Mutlu olmak için hayatını ortaya koyan insan, mutluluğun acılar vadisinin ortasında konakladığını bilmiyorsa? Gerçek mutluluğun dünyada gerçekleşeceğini sanan insan, mutlu olacağım derken hayatın geçtiğinin farkında değilse? Anı yaşamayı mutluluğa ulaşma amacıyla öteleyen insan, aslında mutluluğun tâ kendisini öteliyorsa ve bu durumun gafiliyse?</p>
<p>İsteklerinin giderilmesiyle, yani tatmin edilmesiyle iç rahatlığına ulaşacağını düşünen insan, isteklerin bitmeyeceğini bilmiyorsa ve sürekli isteme hastalığına yakalandıysa? İnsanın kendini mutlu kılmak adına yapmayacağı hiçbir şey kalmadıysa? Mutluluğu şöhrette, mülkte, makamda bulacağını sanan insan, bu isteklerine ulaşınca içindeki o koskoca boşluğu dolduramıyorsa? O halde artık başkalarının mutluluğu için çalışmanın vakti gelmiştir. Başkalarını mutlu ederek kendini de mutlu kılan insan, asıl mutluluğun kendini gerçekleştirmek olduğunun da farkına varacaktır. Ama istersen sen yine mutluluğu değil, huzursuzluğu seç. Çünkü huzursuzluk seni bir ömür teyakkuzda tutacaktır.(s.147)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan: ”Ölüme Doğru Varlık”</strong></p>
<p>İnsanı, diğer varlıklardan ayıran bir yönü de öleceğini biliyor olmasıdır. Çünkü insan ”Ölüme doğru varlıktır.&#8221; İnananlar için ölüm bir son değil, bilakis bir başlangıçtır, başka bir varlık boyutunda ebedi yaşama başlangıç&#8230; İnsanın ölümle yeni bir hayata geçişini Hindistanlı şair Tagore şu benzetmeyle anlatır: ”Annesini emen çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başlayınca anne onu teselli etmek üzere sağ göğsünden alarak sol göğsüne yerleştiriverir.” Öleceğini bilen ve bu idrak içinde yaşayan insan için de Ölüm dünyadan ahirete geçiştir. Bu sebeple ölüm hayata değer katan, hayatı ve güzelliklerini daha iyi algılamamıza sebebiyet veren bir imkândır. Evet, ölüm bir son değil çok büyük bir imkândır insan için.(s.163)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/">Sulhi Ceylan – İnsanı Okumak “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefede Hürlük Sorunu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:54:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefede Hürlük Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefe, insanı tek başına değil, mensub olduğu kültür ortamından hareketle değerlendirir; insan kültür ortamını tek biçimleyen değildir. Felsefe, kültür ortamı tarafından oluşturulmaya başlanır, tekemmül eder, olgunlaşır; zamanla içinden çıktığı kültür ortamını biçimler. Bir dialektik söz konusudur. Bu anlamda fılosof da bir radara benzetilebilir. Ortamından dağınık değerleri toplar, bunları mantık çerçevesinde bütünleştirip ortaya bir tablo çıkarır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/">Felsefede Hürlük Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class=" wp-image-21949 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk.jpg" alt="" width="228" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 228px) 100vw, 228px" /></p>
<p dir="ltr">Felsefe, insanı tek başına değil, mensub olduğu kültür ortamından hareketle değerlendirir; insan kültür ortamını tek biçimleyen değildir. Felsefe, kültür ortamı tarafından oluşturulmaya başlanır, tekemmül eder, olgunlaşır; zamanla içinden çıktığı kültür ortamını biçimler. Bir dialektik söz konusudur. Bu anlamda fılosof da bir radara benzetilebilir. Ortamından dağınık değerleri toplar, bunları mantık çerçevesinde bütünleştirip ortaya bir tablo çıkarır. Felsefenin biçim verdiği kültür ortamlarına felsefîleşmiş kültür veya felsefîleşmiş medeniyet denmektedir. Kültür ortamlarına biçim veren evvelemirde bağlı bulundukları inanç düzenleridir. Bu inanç düzenlerine ‘din’ de diyoruz. Şu hâlde felsefenin kaynağında da din vardır.</p>
<p dir="ltr">Felsefe, dinden besinini alır, bu besini işler ve ortamına katar. Felsefenin imbiğinden geçtikten sonra o ortam, daha düzenlenmiş bir hâl alır. Bilimler de, felsefenin doğaya uzanmış duyargalarıdır. Felsefenin bir yanı dinle temâs hâlindeyken, öbür tarafı da bilime uzanır.</p>
<p dir="ltr">Doğa ilk bakışta tarafsız olup değer bakımından içi boştur. İnek de güle bakar, bizler de bakarız. Gülün inekiçin ifâde ettiği bir değer yoktur. Onu yalnızca besin olarak algılar. Bizleriçinse değer taşır. Güzelliği görürüz. Bunu da sembollerle tasvir ederiz. Doğanın anlam kazanması insanla mümkün. İşte bu sebepten insan, Allahın dünyada halifesi olmuyormu?</p>
<p dir="ltr">Felsefenin değişik şubeleri, bunların en önemlileri ve merkezî olanı metafizik ile onun kısımları ahlâk ile bilgi öğretisidir. Üçü de birbirini tamamlar. Metafiziğinkisi insanın en temel sorusudur. Bir varlığı insan kılan bir soru vardır: Neyim, kimim? Nereden geliyor, nereye gidiyorum? Felsefenin birinc’i sorusu anlam üzerinedir. Sorduğu insanın da esâs sorusudur. Kişi kendine anlam atfedebildiği ölçüde insandır. Anlamdan yoksun kaldığı ândan îtibâren insanlığından olmağa başlayıp boşluğa düşer.</p>
<p dir="ltr">Anlamsa, algıladığımız varolanları, süreçleri değerlendirmemizdir. Meselâ şurada bir tahta parçası görüyorum. Bu tahta parçası bana, tahta parçası olmaktan başka şeyler de ifâde edebilir: Put olabilir, bir sanat eseri de&#8230; Kısaca anlamlandırmak olayları, süreçleri, mecazları çekip çıkarmaktır. Nasıl ki, dinî okumalarda, bir, harfla okuma, bir de, o yazılanın arkasında ne denmek istendiğini kavrama söz konusudur. Anlamlandırma da, o maksatla anlamı çekip çıkartma sanatıdır. Bu minvâlde, anlama ile anlamlandırma arasında seviye farkı yok gibidir. Çünkü anlamadığınızı anlamlandıramazsınız. Gelişmiş örgütlenmişliği olan hayvanlar gördüklerinde, duyduklarını/hissettiklerini alırlar. Gelgelelim onun dışında 0 nesneye bir şey atfetmezler. İnsanın işiyse, gördüğünün arkasında yatanı çekip çıkarmaktır. Akarsunun alnında “benden elektrik üretilir” veya ağacın gövdesinde “benden masa, dolap, iskemle, imâl olunur” diye yazmıyor. İşte bizler, o gördüğümüzden ona aid olmayan, doğrudan doğruya onun üstünde belirlenmiş olmayan birtakım yeni değerler türetiyoruz. Bunlar maddî veya manevî olabilirler“</p>
<p dir="ltr">Maddî anlamları, karşılaştığımız cisimlerden çıkarıyoruz. Edebe, ahlâkaysa, dışımızda ilhâm kaynağı olacak başka bir şey yoktur. Edebin, ahlâkın mahiyetini doğada bulamıyoruz. Onu Allah bizlere tebliğiyle bildiriyor. Içimize ekilmiş bir şey değil bu. Dünyaya boş levha şeklinde geliyoruz. Sonra da üstümüze yazılıyor. 0 da bunu şöyle bildiriyor: “Ademe adları öğrettim!” Demekki, her birimiz Hz. Adem gibi başlıyoruz işe.</p>
<p dir="ltr">Ümmî ve hanif, demekki saf olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra bulunduğumuz toplum bizleri biçimliyor. Felsefe de, içine doğduğu ortamla biçimlenir; her şey öyledir. Toplumun içinden çıkmamış insan düşünülemez. Çocuğu doğduğunda doğaya bırakırsanız yaşayamaz. Kısa süre yaşasa da ümmî olmaktan kurtulup insan olamaz. Beşerin insanlaşmasıçin mutlaka toplumun içine, kültür ortamına doğması gerekir.</p>
<p dir="ltr">&#8216;Dinî yahut Müslümanlık açısından baktığımızda dünyaya gelişimiz, oluşumuz manâsına gelmiyor. Dünyaya gelmeden önce de vardık. Bedenleşmemiş, saf ruh olarak. O zaman da bi’şeyler biliyorduk da bildiklerimizi tatbik sahasına koyacak imkânlardan yoksunduk. Bu ancak bedenlendikten sonra mümkün oluyor ve burada gerek Eflâtun’un gerekse Kur’ânın bizlere bildirdiklerine bakarsak, öğrenmek bir hatırlama işlemidir. Vaktıyla biliyorduk, öğrenmiştik, bizlere Öğretilmişti. Bedenleniyoruz, demekki başkalaşıyoruz, ne var ki özümüzü değiştirmiyoruz. Şekil değişikliğine uğrarken unutuyoruz. Düşüşe maruz kalıyor, insanlıktan beşerliğe düşüyor, sonra beşerlikten tekrar insanlığa çıkıyoruz. Zâten dünyadaki başan, insanlaşmanın derecesiyle kâimdir.</p>
<p dir="ltr">Eylem, insana mahsüstur. Hareketse her yerdedir. Dışarıdan bir etki aldığında, bitki de hareket ediyor, taş da. Davranma, canlılara has bir olaydır. Canlı, belirli bir gâyeye yönelik hareket eder. Bunu önemli ölçüde kendine verilmiş işleyişle yapar. İnsan ise, Kur’âna göre hürdür. Hür olmaya mahkümdur. Hür olan insanı dizginleyen, ona yol yordam gösteren evvelemirde Vahiy tebliğidir. Bu tebliğle birlikte kişi, bir de, iç sese sâhiptir; Allahın seslenişi, yanî “vicdân’. Allahın sesini ayarlayan, o takatı bizlere göre düzenleyen akıldır. Şu hâlde akıl çok merkezî bir yerdedir. Bundan dolayı aklı olgunlaşmış insan, sorumlu kişidir,</p>
<p dir="ltr">Akıl,evvelemirde dinî bir terimdir. Allah ile aramdaki bağlantıyı ayarlayan merkez durumundadır. Bu yalnızca Müslümanlığa mahsüs bir olaydır. Hırıstıyanlıkta öyle değil; orada Allah ile aramdaki bağlantıyı ayarlayan kişiler var. Hıristiyanlıkta akıl, merkezî vasıf arzetmez.</p>
<p dir="ltr">Esâsında bu sâyede Allahla söyleşiriz. Ama Allaha giden kabloyu kestinizmi, yanî aklı devredışı bırakırsanız, artık kendikendinize konuşuyor olursunuz. “Söyleşi’ (Y&#8211;&gt;Fr dialogue) kesilir, “kendikendine-konuşma’ (Fr monologue) başlar. Onunla muhâvere sanatını (Y-)Fr technique), inceliklerini Elçisine indirdiği Vahiy aracılığıyla öğreniyorum. Şöyle sesleniyor bana: “Senin henüz farkına varmadığın, en azından varır gibi olduğun duyguları tanıyorum. Sana şah damarından bile yakınım.”</p>
<p dir="ltr">İnsan olarak hiçbirimiz hazır bilgiye sâhip değiliz. Her şeyi burada bedenlendikten sonra öğreniyoruz. İnsan soyuna ilk öğretense Allahtır. Öğretmesi ömür boyu sürer. Demekki “öğrettim; öğrendiler; artık çekilip gideyim” gibi bir şey olmaz. Çünkü Kur’âna bakılırsa, “Allah, her ân iş başındadır.” Yaratma eylemi sürdüğü sürece öğretiyor, öğretmesi de devam ediyor. Zirâ her yaratmada yeni bir durum ortaya çıkar; durumlar değişir, başkalaşırlar. Öğrenme bir hatırlama tabiî ki, ama hatırlama olmadan da öğrenme gerçekleşebilir. Hayatta önceden öğrenemediğimiz yeni durumlar ortaya çıkar, bu yeni durumlarla karşılaştıkca, Onun yeniden öğretmesi gerekir. İlk öğretme işini başlangıçta yapmışsa da, bu orada Öylece bitmez.</p>
<p dir="ltr">Allahın bize en çok temâyüz eden vasfı Rabblığıdır. Bizimiçin esâs olan Onun öğreticiliğidir. Öğretici olan Allahın bizdeki karşılığı “mürebbiye&#8217;dir. 0 da annedir. Toplumun nüvesini oluşturan odur. Annenin esâs olmasını İslâm bizlere getirir. Toplum ümmet, yani anne çıkışlıdır. Anne bizi doğurandır. Doğduğumuz yatak Rahmânın, Rahîm olan Allahın Rahîmliğidir, bu da annede tecelli eder. Beşer olarak dünyaya geliriz; ilk ânda sâdece birtakım dirimsel işleyişlerimiz var, insanlaşma sürecinin başlamasıysa annenin “mürebbiyeliğ’iyle, demekki “şefkat dolu öğreticiliği’yledir. Annenin yol göstericilikte, kılavuzlukta öncülüğü vardır. Zirâ hepimiz onunla başlarız öğrenmeğe. Başlarken de Allahın yöntemi söz konusudur; bu sevgidir. Eğitimde sevgi, rahmet ve kollayıcılık vardır. Toplum anne üzerinde inşâ olmuştur; erkeğinse koruyucu ve kollayıcı bir tavrı vardır. Bu kollayıcılığın dış çerçevesini baba çizer. Gayet tabî babanın bu oluşumdaki yeri son derece önemlidir. Bu sebeple anne-baba ilişkisinin berhavâ olduğu durumlarda toplum yalpalamaya ve çözülmeğe başlar.</p>
<p dir="ltr">Ahlâkın aslıysa dayanışma ruhudur, dayanışmanın temeli de sadâkattır. Sadâkatın fizik karşılığını bulamayız. Dayanışmanın insanın dışında bir örneği yoktur. Hayvanlardaki birliktelik mekaniktir ve onda doğal ayıklanma vardır. Sürüden kopanı kurt kapar misâli. İnsaniçinse, bu maddeötesi bir anlam taşır. Çünkü menfaat ortadan kalktığında bile birliktelik devam ediyor insanda. Menfaat ilişkileri bittiğinde sadâkat hâlâ devam ediyorsa, bu son derece ahlâkî bir olaydır. Ama bunun daha ötesinde, özde hür olan insanın, kendi isteği ile dışarıdan hiçbir etki gelmeden özgürlüğünden fedâkarlıkta bulunması olayı da söz konusudur. Eğer insan hesap verecekse hür olmak zorundadır. Hür olmayan insan zâten insan değildir.</p>
<p dir="ltr">İnsan ilk başta bir kargaşanın içine doğar, algılar çokluğu ile yol alır. 0 algılar çokluğunu düzenleyen akıl yetisidir. Örneğin üzerinizde bir yığın nesne var ve onlar teker teker ulaşıyor bana. Sonra bunları aklımın yapısıyla düzene sokuyorum; çünkü aklımı belirleyen olarak bir de mantığım söz konusu. Yalnız, akıl mantıktan ibâret değildir; aklın bir de gönül yönü vardır. Ama ilk bakışta dünya hâdiselerini mantığımız çerçevesinde belirliyoruz. Çok üstün olaylarda, &#8211;0 da çok az insana nasib olan gönül gözü gündeme geliyor. Orası felsefenin ötesidir. Gönül felsefenin işi değildir; o tasavvuftadır. Mantıkla tasavvufa kadar geliyoruz ve orada felsefenin işi bitiyor.</p>
<p dir="ltr">Bir gâye olmadan inşâ edilmiş bütünlük anlamsızdır. Bütünü inşâ edemezseniz zâten bir gâyeniz de yok demektir. O zaman sanırsınız ki, bu bir vehimdir. İnsanın yaradılıştaki gâyesiyse, âlemin içindeki sırrı çözmektir. Alem, yaratılmış varlık bütünlüğüdür. Yaratılmış olan ne varsa, gördüğümüz, görmediğimiz, bilâistisnâ her şey âlemdir. Bir tek Allahın varlığı âlemin dışındadır. Alem bilmekten gelir; bilinen, bilindik olandır. Nefis bir terimdir bu. Şu hâlde âlemin özünde anlam vardır. Kur’ândan çıkardığımız kadarıyla, insan dışında hiçbir yaratılmış olan, anlama vâkıf olma kâbiliyetine sâhip değildir. Bu minvâlde insan, Allahın âlemdeki halifesidir. Çünkü anlamı o ekmiş ve anlamın sırrını çözmek insana bırakılmıştır.</p>
<p dir="ltr">Alemin sırrını çözebilen insanlar var diye inanıyoruz. Velî dediğimiz çok müstesnâ insanların, sezgisel bilen yanî marifet sâhibi insanların âlem bilgisine&#8230; Bu vuküfiyet tümünemi değilmi bilemiyoruz ama -İbn Arabî ’ye bakarsak tümünü biliyorbu boyutta, bu genişlikte bir bilgi, felsefenin konusu değildir. Felsefenin sınırları, âlemin bir parçası olan, şu içinde yaşadığımız yaratılmış evrenden ibârettir. Duyumlamadan hareket eden felsefe bunlar üstüne akılyürütür. Nereye dek varacağı bir tekâmül meselesidir. Tasavvufî bilgiyse, tekâmülcü olmayıp hasbîdir. Bir ânda yakalanabilen bir olay. Felsefedekiyse sıralı bir gidiştir.</p>
<p dir="ltr">Yaradılışımızın gâyesi ödevdir. Bu dünyadaki bulunmamm sebebi, kaderimin bana biçtiği ödevleri yerine getirmemdir. Bunları yerine getiririm veya getirmem: Hürüm. Yerinemi getirmiyorum; yaradılış gâyeme uygun yaşamıyorum demektir. Günahı boynuma: Sorumluluk. Haktan kastedilen ne varsa, esâsında ödeve girmektedir. Bir kimsenin yaşama hakkından söz edilemez. Seni yaşatmak ödevimdir. Beni yaşatmak da senin ödevin. Kendimi de seni de yaşatmak ödevimdir. Hakkın tersine, ödevin ifâsından vazgeçilmez. Başta gelen yaşama ile yaşatmak ödevi. Sonraki ödevler tâlîdir. Bilinci tam kişi, elinde, avcunda ne varsa, emânet olduğunu bilen kişidir.</p>
<p dir="ltr">Devlet ve toplum bağlamında hak ödev denklemi var. Meselâ belli saatlarda çalışıyorsunuz, karşılığında ücret alıyorsunuz. Bu hakkınız olmasına hakkınız da, özden değil, arızî. Öz olansa ödevdir&#8217;.</p>
<p dir="ltr">Toplum, insanı her hâlükârda yaşatmak mecburiyetindedir. En kötü insanı bile yaşatmak zorundasınız, ortadan kaldıramazsınız. Herkese tanınan imkânlar bir ve aynı olamaz. Adâlet ile eşitlik çelişirler. Adâlet, eşitliği kabul etmez. Adâlette eşitlik yoktur. Eşitlik zulmü getirir. Bu bağlamda bizlere, her insanı yaşatma ödevi verilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Buradan hareketle hürlük ile serbestlik kavramları önem kazanırlar. Her nice günümüzde &#8211;işkembeyikübrâdan uydurma sahte söz-özgürlük hem “serbestliğ’in hem de “hürlüğ’ün karşılığı olarak kullanılsa da, hürlük ile serbestlik bir ve aynı şeyler değillerdir. Hapsolunan kişi, serbest olmayıp hürdür. Din de serbestliği kısıtlar: Hırsızlık, katillik, içki, fuhuş yasaktır. Ama bunu kaba bir kuvvetle, tepeme inzibât göndererek yapmıyor. Bu anlamda, dinin kısıtlaması dernek, içimdeki sese, iç söyleşiye kulak vermem demektir.</p>
<p dir="ltr">Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.89,95</p>
<p dir="ltr">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/">Felsefede Hürlük Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kınalızâde Ali Çelebi &#8211; Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[çocukların eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Çok konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Ümitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Büyüklere saygı]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi-Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kendini beğenmişlik]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Miskin insan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21298</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir. İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur. Ama sebebi lezzet veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22340 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg" alt="" width="246" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg 471w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21338 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1-190x300.jpg" alt="" width="190" height="300" /></a></p>
<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir.</p>
<p>İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur.</p>
<p>Ama sebebi lezzet veya yarar olan sevgi hem iyilerde hem de kötülerde görülür ve çabuk kaybolur. Sevgi ve dostluğa bazen gurbet ve sıkıntılı yerlerde, mesela gemi, çadır veya sofrada bir araya gelmek ve arkadaşlık haklarının sabit olması da sebep olmaktadır. Bunun sebebi, insanın doğal olarak ünsiyet ve cana yakınlığa meyilli olmasıdır. İnsana bundan dolayı insan derler.</p>
<p>Buna göre insan ismi unutma anlamındaki ünsiyetten türemiştir. Nitekim bazıları bu görüşte oldukları için “Sen unutkan olduğun için insan diye adlandırıldın”mısraını nazmetmiştir. Ben ise şöyle nazmettim: “Sen cana yakın olduğun için insan diye adlandırıldın”</p>
<p>Cana yakınlık insanın özelliği ve her şeyin yetkinliği kendi özelliğini göstermesi olduğu için insanın yetkinliği türünün fertlerine yakınlık duymasıyla gerçekleşir. Cana yakınlık da sevgi ve medeni birlikteliğe sebep olur. İnsanın doğal olarak medeni olmasının bir gereği de budur.</p>
<p>İnsanların birbirlerine yakınlık duymasını ve toplumsallığın aklen iyi oluşunu din de teyit etmektedir. Beş vakit namazı mahalle mescidinde toplu olarak eda etmenin emredilmesinin bir hikmeti de budur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Mevlana Abdurrahman Câmî (ks) şöyle buyurmuştur: Sevgi tatmayanın bilemeyeceği bir şerbet ve müptela olmayanın ne olduğunu idrak edemeyeceği bir bela olsa da mahiyetleri tanımlama ve gizlilikleri açıklama alışkanlığı olan bir topluluk onu şu şekilde tarif edip bölümlere ayırmıştır: Hakiki güzel olan Cenab-ı Hakk’ın sevgisi, onun kendi cemaline meyletmesi toplu ve ayrıntılı olarak birkaç şekildedir.</p>
<p>Ya toplamdan toplama ya toplamdan ayrıntıya ya ayrıntıdan ayrıntıya ya da ayrıntıdan toplama doğru olur.</p>
<p>Toplamdan toplama doğru olması, Cenabı Hakk’ın kendi güzelliğini zatının aynasında kâinatın aracılığı olmadan seyretmesidir.</p>
<p>Toplamdan ayrıntıya doğru olması, Cenabı Hakk’ın kâinat görünüşlerinde kendi güzelliğini seyretmesi ve sıfatlarının yetkinliğini incelemesidir.</p>
<p>Ayrıntıdan ayrıntıya doğru olması, çoğu insanların mutlak güzelliğin yansımasını aynaların eserlerinde seyredip geçici güzelliği genel maksat kabul etmesi ve ona ulaştığında memnun ve ayrıldığında dertli olmasıdır.</p>
<p>Ayrıntıdan toplama doğru olması, bazı seçkinlerin fiil ve eserlerin ilkeleri olan durum örtüleri ve sıfat perdelerini yırtıp çalışmaya bağlanmaları ve kıble olarak bizzat Yüce Hakk’ın sıfatlarına yöneltmeleridir.</p>
<p>Celal ve kemal sahibi Hak söz konusu olduğunda “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” sözü gereği güzellik ve yetkinlik sevgisi aşkın zatın sıfatı olunca ve insan söz konusu olduğunda “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” sözü icabı Cenabı Hakk’ın sıfatları zati güzelliğin yüce kaftanı olunca aklının güzelliğe meyletmesi ve içinin yetkinliğe yönelmesi insanın asli yöntem ve fıtri âdetidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Bir şey sorulduğunda o şey mevcut olmasa bile “yok&#8221; dememeli, bilakis “hayır” demelidir. Ama sakınıp hayır dedikten sonra “hayır” yok demek olup sadece “yok” demekten daha kötü olduğu için “yok” dememelidir.</p>
<p>Büyüklere ve genel olarak saygı gösterilmesi gereken kimselere “sen” değil, “siz” diye hitap etmelidir. Akranlarına bile nezaketle hitap etmelidir, ama alçakça ve ikiyüzlüce olmaması için dalkavukluk ederek söylememelidir. Gıybet, laf taşıma, yalan, iftira ve incitme olacak sözleri söylemekten ve dinlemekten kaçınmalıdır. Bu tür sözleri söyleyen kimselerle oturup kalkmamalıdır. Sözleri arasına “Dinledin mi?”, “Anladın mı?”, “Beri bak!”, “Beni dinle!” ve “Anlaşıldı mı?” gibi gereksiz ifadeler eklemekten sakınmalıdır.</p>
<p>Büyüklere hitap ederken “sultanım”, “Allah yardımcın olsun!” ve “devletli sultanım” gibi sözleri de fazla kullanmamalıdır. Büyüklerin yüzüne karşı dua etmek gerektiğinde kısa tutmalı ve dilencilerin âdeti olduğu üzere uzun dualardan kaçınmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Anne, varlık sebebi olmada babaya ortaktır, ama hamilelik, doğurma, emzirme ve diğer meşakkatlerde onun hakkı babanınkinden çoktur. Bundan dolayı bazı sahabiler Hazreti Peygamber’e “Kime iyilik ve ihsan edeyim?” diye sorunca o “Annene!” diye cevap verdi. Soran kişi “Sonra kime?” deyince “Sonra annene!” diye buyurdu. Tekrar “Sonra kime?” diye sorunca yine “Sonra annene!” dedi. Soran sahabi dördüncü kere “Sonra kime?” deyince “Sonra babana!” diye buyurdu. Annenin aşırı sevgi ve şefkati babanın sevgisinden fazla olduğu için çocuklar en çok anneye meylederler ve tehlike anında onun tarafına kaçarlar.</p>
<p>Bu nimetlerin şükrünü eda etmeye güç yetmez. Çocuk anne ve babasına ne denli ihsanda bulunursa bulunsun onların ihsan ve terbiyesine denk düşemez ve yaklaşamaz. Rivayet edildiğine göre, bir kişi Hazret-i Peygamber’e şöyle dedi: “Benim bir annem var; arkamı ona binek yaptım, yüzümü ondan çevirmem ve bütün kazancımı onun içi harcarım. Karşılığını ödemiş oldum mu?” Hazret buyurdu ki: “Bir meşakkatinin karşılığını bile ödemiş değilsin. Zira o sana hizmet ediyor ve yaşamanı istiyordu. Şimdi sen ona hizmet ediyor ve ölmesini istiyorsun.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>İnsanın ruh cevheri, yüce âlemin hazineleri, düşünen nefis papağanı ve yüksek topluluğun cennet bahçelerinden olduğu için basit, nurani ve bereketlidir; tabiatların birleşimi ve mizaç farklılığından münezzehtir. Onun lezzeti acı lekelerinden arınmış ve mutluluğu sıkıntı afetlerinden korunmuştur.</p>
<p>Bu lezzete sebep olan sevgi, en üstün, en yüce,en değerli ve en yetkin sévgidir. O, mutlulukların en iyisi ve dileklerin en yetkini olan ilahî hikmet, bilgi ve sevgidir.Uhrevi hayatta ve manevi yurtta insan için gerçek ve ebediyen yararlı olan,kalıcı taleplerin eseri olan şey işte bu sevgidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>&#8220;Çoğu insan için kötüyü terk etmenin<br />
İyilik ve nezaket olduğu bir zamandayız.&#8221;</p>
<p>Bu tür faydaya gerekli olan sevgi de böyledir.</p>
<p>Ama iyi, çabuk oluşup geç kaybolan sevgiye sebep olur. Zira iyiler arasında kalıcı sevgi ve ruhsal samimiyet vardır. Muhakkak ki sevgi de çabuk meydana gelir. Geç kaybolmasının hikmeti, iyi insanlar arasında hakiki birliğin bulunmasıdır. Dolayısıyla onun kopması imkânsız veya zordur.</p>
<p>Fayda ile iyiden meydana gelen yahut üçünün birlikte oluşturduğu sebeple gerçekleşen sevgi geç oluşur ve geç kaybolur. Geç hâsıl olmasının sebebi, iki veya üç şeyin geç bir araya gelmesidir.</p>
<p>Hâce Nasîreddin ve Mevlana Celaleddin, yarar ve iyinin bu iki hâli gerektirdiği şeklinde açıklama yapmışlardır. Daha sonra Celaleddin Devvânî şöyle demiştir: “Derin bir düşünüşe göre, lezzet ve yararın birlikte meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, tez kaybolur; lezzet ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, yine orta vadede kaybolur; yarar ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, geç kaybolur. Bu birleşik durumlardaki hükümlerin sebepleri, basitlerin gerektirmesini düşünen kimseye açıktır.”</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Filozoflar bütün varlıkların sevgi sayesinde mevcut olduğunu ve ayakta durduğunu söylerler. Sevgi her şeye yayılmıştır. Hiçbir varlık, birlik varlığından mahrum olmadığı gibi eğilim ve sevgiden de soyutlanmış değildir. Hatta aşk ve sevgi bitkiler ve cansız varlıklarda da vardır. Bütün cevher ve arazlar bu çeşmeden sulanmaktadır. Unsurların kendi doğal yerlerine aşırı meyilli olması, doğal yerinden çıktığında oraya dönmek istemesi ve zorlamalı yerinden kaçması bir çeşit aşk ve sevgidir.</p>
<p>Unsurlardan oluşan her cismin sıcaklık ve soğukluk gibi etken niteliklerden birini ve yaşlık ve kuruluk gibi edilgen niteliklerden birini göstermesi de aşktır. Mesela, ateş, sıcaklık ve kuruluk; hava, sıcaklık ve yaşlık; su, soğukluk ve yaşlık; toprak, yaşlık ve kuruluk sıfatlarına sahiptir. Onlara talip olup akarak sevgi gösterir ve zıddından nefret edip kaçar. Mesela, suyu zorlama ile ısıtıp soğukluktan ayırsalar zorlayan etken ortadan kalkınca hemen yine maşuku olan soğukluğa geçer ve onunla birleşir.</p>
<p>Her basit ve birleşik cins kendi cinsine meyledip onu sever ve cinsi dışındakilerden nefret edip kaçar. Erkek hurma dişi hurmaya meyledip eğilir. Felekler de felsefede açıklandığı gibi, aşk sayesinde akli cevherlerin ilkesine ve yüksek ilkelere benzemek ve onların ilke oluşundan feyz alarak mümkün şekil ve konumlarını kuvveden fiile çıkarmak için döngüsel hareket eder.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Hürriyet, nefsin güzel bir yoldan kazanılmış olan mal ve mülkü iyi yollarda sarfetmeye kadir olup, pis yol­lardan kazanıp kötü yallarda harcamaktan kaçınmaktır. Buna güç yetiren insan hürriyete sahiptir. Bunun aksi olan, yani nefsini heva ve hevesinin peşine takıp, bunları gerçek hayra kullanmaya kadir olamadığı için gerçek hürriyetine de sa­hip olamaz</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Adalet evvela kişinin zatı, sıfatları, güçleri ve organları ile ilgili olur. İkinci olarak ailesi, hizmetçileri, maiyeti, ortakları, dostları ve yöneticilerin vatandaşları ile ilgili olur. Öyleyse bir kişinin adalet sıfatına sahip olabilmesi için önce kendi sıfat, güç ve organlarında adaleti gözetmesi her güç ve organı yaratıldığı amaç için kullanması, Allah’ın yaratmasını değiştirip akıl ve şeriatın haram kabul ettiği alanlarda kullanmaması, bedensel vé ruhsal güçlerini Allah’ın rızasına uygun olmayan ve erdem kazandırmayan yerlerde harcamaması gerekir. Eğer ailesi, hizmetçileri ve maiyeti varsa onlar arasında da temiz şeriat ve aydınlanmış aklın gerektirdiği şekilde davranmalı, ilahî kanunların hükümleri ve nebevî şeriatların yasalarından sapmamalı, üstelik nezaket, cömertlik, af, ihsan ve dinin diğer müstehaplarını ve akıl sahipleri katında kabul gören diğer işleri de yapmalıdır. Eğer bazı kullar ve beldeler üzerinde yönetici ve efendi olursa pak şeriatın kanunu ve adil kralların siyaset yöntemiyle icraatta bulunmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Akıllı insanın ve fazilet talibinin kendisini yüzüne karşı methedenlerin aldatma ve fısıltılarını dinlememesi, aksine bu tür sözlere başlayanları mümkün mertebe engellemesi gerekir. Çünkü iltifatlı sözleri dinlemek erdem talibine büyük zarar verir, alçalmasına sebep olur ve onun makam ve faziletlerde yükselmesini önler. Zira nefs-i emmare, iltifatlı övgüye aldanıp kendisinde bulunmayan yetkinliklerin var olduğunu ve daha yolun başında iken en son makama ulaştığım zanneder; böylece tepe takla gider.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İlmin mahalli kalp, düşüncenin yeri beyindir. İkisi de dar, karanlık, dumanlı ve kıvılcımlı olunca adalet incelikleri ve fazilet hikmetleri nasıl görünsün ve parlasın? Öfkeli olan kimseden gazap ateşi, yüz kızarması, damar ve sinirlerin şişmesi, ses yükselmesi ve yanlış hâl ve hareketler çıkınca bakan kimse, öfkenin ne kadar akıl ve insanlık dışı bir şey olduğunu ve delilerin durumlarına benzediğini anlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah katında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez.</p>
<p>Zira beden kuvvetinin üstünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğaldır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yönelik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güçlü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövüşüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı alçak dünyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevherine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Oturduğun hâlde gönlün ısınmayan<br />
senden dünya sıkıntısını gidermeyen</p>
<p>Kimseyle arkadaş olmaktan sakın<br />
Yoksa Azizan&#8217;ın ruhu sana lütfetmez</p>
<p>Vefa kardeşleri ve safa dostları ile sohbet edince neşeli, güler yüzlü ve sevimli olmalı, fakat itidale riayet etmelidir. Zira diğer erdemler gibi bu hasletin de ifrat ve tefriti erdemsizliktir. Orta ve erdem olan mertebeye güler yüzlülük ve sevinç derler. İfratı, çok gülmek, soytarılık ve maskaralıktır. Tefritine asık suratlılık ve çatık kaşlılık denir.</p>
<p>Latife ve mizah denilen şakada da itidal derecesine ve orta yola riayet etmek gerekir. İfratı soytarılık ve maskaralığa çıkar, birçok zarar ve kötülüğe yol açar. Tefriti asık suratlılık ve sevimsizlik olup dostlar onun sohbet ve işretinden nefret eder. Bazen kibre bürünür ve saf kalpli dervişlerin kendisinden sıkılmasına sebep olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (as) şakayı sever, ama sadece doğruyu söylerdi.” Müminlerin emîri ve muvahhitlerin reisi Hazret-i Ali (ra) çok şaka yapardı.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî şöyle demiştir: “Bir kulda Hakk’ın ilim, amel, fazilet, yetkinlik, mal ve güzellik gibi nimetleri olduğunda eğer kul o nimetin Hak’tan olduğunu bilir ve daima kaybolmasından korkarsa onda kendini beğenmişlik yoktur. Kaybolma, bozulma ve geçiş korkusu olmasa, aksine o nimete onun kendisine izafeti bakımından değil, Hakk’ın ihsanı oldugu için sevinse yine bu kendini beğenmişlik olmaz. Ama yok oluş ve bozulmasından korkmaz, sırf lütufkâr olan Hakk’ın nimet ve ihsanı olduğunu bilmeyip o nimetin kendisindeki varlığına sevinir, kendisinin aciz ve bunun sadece Allah vergisi olduğunu unutursa o kimsede kendini beğenme gerçekleşir.</p>
<p>Öyleyse kulun kendinde Hakk’ın bir nimeti sebebiyle sevinç meydana geldiğinde hemen aciz olduğunu hatırlaması, o nimetin sırf Allah vergisi olduğunu ve kendisinin ona mutlak manada mazhar olduğunu düşünerek sevinmekten ve batıl gururdan Allah’a sığınması gerekir.”</p>
<p>Ben derim ki: Nefis, kendini beğenmişliği bizzat yok ettiğini zannedip onun da Hakk&#8217;ın ihsanı olduğunu anlamazsa yine kendini beğenmişliğe sebep olur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Korku, kişinin kendisine bir kötülüğün erişeceğini bekıeyip de gidermeye gücünün yetmediği sırada nefsine ilişen ruhsal bir niteliktir. Zira kötülüğü gidermeye gücü yetince korkuya mahal kalmaz. Kötülüğü bekleme gelecek zamanda olur. Beklenen kötülük zaruri olabileceği gibi zaruri olmayabilir de. Zaruri olmayan kötülüğün sebebi, ya korkan kimsenin fiilidir ya da onun fiili değildir.</p>
<p>Korku her hâlükârda uygun değildir. Hoşlanılmayan şeyin zaruri olması hâlinde korkunun layık olmadığı şöyle açıklanır: Gerçekleşmesi her hâlükârda mukadder olan bir iş sebebiyle daha gerçekleşmeden önce acı çekmenin ne manası vardır? Veresiye ödenecek sıkıntıyı peşin ödemenin sebebi nedir? Düşünülecek olursa, bunun, belayı acele istemekten ve acıyı karşılamaktan başka bir anlamı yoktur? Bu beyhude korku yüzünden nice yararlı işlerin tamamlanmaması ve nice yetkinlik ve mutlulukların kazanılmaması muhtemeldir. Bir Acem şairi ne güzel söylemiştir:</p>
<p>Gelmemiş gamı peşin çekmek boşa zahmettir</p>
<p>Öyleyse yarının işini yarına bırakırım daha iyi</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İnsanların sahip olduklarına göz dikmemenin yani gönül zenginliğinin elde edilmesi ve kalbin hüzün darlığından geniş teslimiyet sarayına ulaşması için zihin levhasını mümkün olduğu kadar emel nakışlarından arındırmak ve emek boynunu fani ilişkilerin kin halkası ve zillet şevkinden kurtarmak gerekir. Eğer “Tam soyutlanma ve ilişki bağlarından tümüyle kurtuluş nasıl mümkün olabilir? Dünya halkının çoğu bu hastalığa yakalanmış olup özgür olan çok azdır.” dersen, biz de deriz ki evet;</p>
<p>&#8220;Her dünyaya gelenin haraplık alameti vardır Sorun bu harabelerde akıllı nerededir.&#8221;</p>
<p>Fakat tümü idrak edilmeyenin tamamı terk edilmez. Tam özgür ve söz söylenemeyecek kadar bağımsız olamazsan da en azından zamane dostları ve dünya düşkünleri gibi kendini tamamen ihtiras vadisine salma ve sebepler topluluğunu gönül cemiyetinin sebepleri sanma!</p>
<p>Bu sebepler, mallar, makam ve ikbalden ister istemez ayrılmanın mukadder olduğunu mülahaza et ve bu derece aşırı istek ve tantananın yanlış ve akıllıya yakışmayacak bir hâl olduğunu düşün! Böylece hayret çölünün keder zehirleri vücudunu yakmasın ve inayet rüzgârı yetişip kalp geminin çarpan dünya düşkünlüğü dalgaları arasında boğulmasını önlesin.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Akıllı insanın, dünya araçlarının tamamen bir kimsenin eline geçmeyeceğini ve bir kişinin bütün emellerine ulaşamayacağını düşünmesi gerekir. Ne kadar çalışsa çalışsın ve araç gereç toplarsa toplasın, daha fazlası tasavvur edilebilir ve onun da üstünde bir mertebe bulunabilir. Eğer günün kısmeti ve takdir edilen makam ile yetinmeyip tamahkâr di lenciler gibi her gün yeni bir şey elde eder ve “Daha yok mu?” diye bağırırsan imkânsızı isteme deryasına ve sonsuzu elde etme sahrasına düşersin.</p>
<p>İnsanların çoğunu düşünüp insaf etse makam, mevki, araç ve nimet hususunda kendisinden daha aşağı seviyede olan sayısız kimselerin bulunduğunu görür. Onlar bunun makamına erişmeyi ve nimetini kazanmayı kendileri için imkânsız bir şey, büyük bir devlet ve yüksek bir izzet sayarlar.</p>
<p>Onların hâline bakıp ders almaması, elindeki nimete sonsuz şükür etmemesi, kendisinden yukarıda bulunan sayılı kişilerin makam, mevki, nimet ve araçlarına bakıp sırtından kanaat ve rıza elbisesini çıkarması ve her an “Keşke Karun’a verilenlerin bir benzeri de bize verileydi!” demesi insaf mıdır?</p>
<p>&#8220;İhtiraslıların göz testisi dolmadı</p>
<p>Sedef kani olmadı inciyle dolmadı.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Yaşam gereçlerinin tamamlanması için faziletli insanların akıllarının acizlik ve hayret deryasında boğulduğu ilginç işler ilham edilmiştir. Nitekim bal arısı altıgen evler yapar. Kenarlarını tam ve eşit, açılarını paralel ve altıgen olarak tercih etmesindeki hikmet, onun daireden geçen en geniş şekil olmasıdır. Daire hepsinden geniş olsa da dairevi şekiller bir yere toplandığı zaman aralarında kaçınılmaz olarak açıklık kalır. 0 zaman mekânın zayi olması gerekir. Ama altıgen şekiller birbirine birleştirilince aralarında hiçbir açıklık kalmaz ve yer asla zayi olmaz. Dörtgen de toplandığında açıldık kalmaz, ama dörtgen altıgenden dardır.</p>
<p>Şüphesiz hem genişlik hem de açıklığın kalmaması altıgenden başka bir şekilde tasavvur edilmez. Geometri âlimlerinin acizlik ve şaşkınlık dairesinde çizgi ile kuşatılmış merkez noktası misali çıkarmaktan bıkmış olduğu bu durum ve diziliş inceliklerini, düzen ve terkip sanatlarını ezelî hikmet sahibi Yüce Allah ilham etmeden ve öğretmeden bilgisiz bir hayvan nasıl düşünür? Öyle ki âlemin türleri kendi mümkün yetkinliklerine onun sayesinde ulaşmışlar ve istenen düzen ve belirlenen beka ezelî irade gereği meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Sübhanellah! Miskin insan sayılı birkaç bilgiye ulaşsa ve bazı malumatlar kalp sandığında hâsıl olsa da nail olmadığı bilgi ve erdemlerin, elde etmediği ilim ve meselelerin, binde bir denecek kadar sayısız olduğu açık seçiktir. Öyleyse kendini beğenmişlik ve zan ona ne kadar da layıktır! Kendini beğenme, bizatihi çirkin bir erdemsizlik olduğundan artık özelliği, dokunduğu her yetkinlik talibi ve erdem sahibini tahsil yolundan alıkoyar, hatta en düşük hüsrana doğru sürükler.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Filozoflar, çocukların eğitiminde tabiatın takip edilmesi gerektiğini söylerler. Yani ilk ortaya çıkan gücün eğitimine öncelik verilmeli ve o daha önce eğitilip geliştirilmelidir. Çocuklarda ilk ortaya çıkan güç hayâ gücüdür. Küçük çocukta hayâ baskın gelir ve insanların yanında çoğu zaman başını öne eğerek edepsizlikten kaçınırsa bu asaletıni ve olgun luğunu gösterir. Öyleyse eğitimiyle ilgilenip ahlakınu güzeleştirmeye önem vermelidir.</p>
<p>Eğitimde yapılacak ilk iş, çocuğun erdemsiz kimselerle birlikte bulunmasını önlemektir. Ahmak, çirkin işler yapan ve oyun ve eğlenceyle meşgul olan çocuklarla oturup kalkmasına izin verilmemelidir. Çünkü henüz saf olduğu için onların huy ve davranışlarını benimsemeye meyillidir. Tabiat özellikle küçük yaşta hırsızdır.</p>
<p>Öyleyse dinin edeplerini ve şeriatın geleneklerini öğretip telkin etmek gerekir. Farz, sünnet, haram ve helal yapa yapa öğretilip telkin edilmelidir. Farz ve vacipleri devamlı yapması sağlanmalıdır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Çocuklarınız yedi yaşına vardığında onlara namaz kılmayı emredin. On yaşına varınca kılmazlarsa dövün. Tembellik ve ihmalden çok sakınsınlar.”</p>
<p>Çocuğun kötülüklerden sakınıp iyiliklere rağbet göstermesi için daima yanında iyi insanlar övülmeli ve kötüler yerilmelidir. Eğer bir kötülüğe kalkışırsa önce açık serzenişte bulunmamak, yerilmekle korkutmak, sehven yapılmış saymalı veya işitilmemiş bir olayı anlatıp başka bir çocuğu örnek göstererek “O bu işi yapmış, şöyle ceza görmüş.” demelidir. Velhasıl, “Bana genel bir cezanın verilmeyeceği anlaşıldı.” diyerek kötü fiili tekrarlamaya kalkışmaması için gerekmedikçe kendisine “Sen şöyle yapmışsın.” dememelidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Yolun zorluğundan ümitsizliğe kapılıp ihmal göstermemelidir. Zira ihmal, ebedî mutsuzluk, başarısızlık ve rezilliğe sebep olur. Gün geçtikçe zorluğun perçinlenmemesi ve telafinin imkânsız hâle gelmemesi için acele etmek gerekir. Yoksa öyle bir merhaleye varır ki ondan sonra hayıflansa ve “Allah’a karşı hata etmişim!” feryadı göklere çıksa da fayda vermez. O zaman hayret parmağını üzüntü dişiyle ısırıp parçalasa da yarar sağlamaz. Zira fırsat kaçtıktan sonra iş işten geçer ve yâre kavuşma sebeplerinin hâsıl olma ihtimali kalmaz. O zaman kaybeden kimse sebepler âleminin kazanç dükkânından eli boş çıkınca şu rubai diline virt olur:</p>
<p>Eyvah iş zamanı elden gitti<br />
Yâre kavuşma sebepleri kayboldu</p>
<p>Geçici bir devlet uğrunda<br />
kalıcı yüz devlet kayboldu</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Hakiki nimet verici ve mutlak ihsan sahibi(Allah), önce varlık endamımızı bütün hayırların kaynağı ve saf iyilik olan varlık kaftanıyla süsledi.</p>
<p>İkinci olarak, gayret temelimizi dünyada iftiharımız, ahirette birikimimiz olan düşünce ve bilgi boyutuyla yükseltti.</p>
<p>Üçüncü ve dördüncü olarak sonsuza kadar, çeşitli ihsan faydaları ve şükür sofraları verdi, sağlam organlar lütfetti, sağlıklı güçler yerleştirdi, vücut sağlığı, zekâ, saf ruhsal yetenek, aile, çoluk çocuk, araç gereç, mal, eşya, elbise, kitap, binek, hizmetçi ve maiyet gibi daha başka birçok nimet ihsan etti.</p>
<p>Genel olarak hak etmemizi gerektirecek bir hizmet ve selam, tür olarak ihsan liyakatini sağlayacak itaat ve ibadet ortaya koyamamış olmamıza rağmen bize iyi davrandı.</p>
<p>Hüda’nın ihsanı sayılamayacak kadar çoktur Kim onun binde birinin şükrünü eda edebilir.</p>
<p>Öyleyse bu haşmetli mevlanın ve eşsiz lütufkârın nimetine şükürde kusur ve kulluk haklarını eda etmede ihmal göstermek apaçık bir zulümdür. Bundan geriye, Allah korusun, nimetini inkâr veya ortak koşmada ısrar kalır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Sebebin bir tarafta yarar, diğer tarafta lezzet olduğu sevgide şikâyet ve azar çok görülür. Zira lezzet isteyen acele edip devamını bekler. Genel olarak geciktirilince veya istediği gibi artırılmayınca şikâyet ve nefret başlar. Öteki tarafta bazen naz ve işve, bazen bıkkınlık ve usanma görülür ve beklediği yararı bulamayınca azarlar ve şikâyet eder.</p>
<p>Bu tür sevgiye içinde azarlama eksik olmadığı için azarlayan sevgi denir. Padişah ile tebaa, zengin ile fakir ve mahdum ile hizmetkâr arasındaki sevgi bu türdendir. Şikâyet, yakınma ve azar eksik değildir. Zira her biri diğerinden bir tür menfaat ister. İstediği gibi olmayınca şikâyet baş gösterir.</p>
<p>Bu şikâyet adalete riayet edilmedikçe ortadan kalkmaz. Mahdum hizmetkârdan hizmete devam etmesini, emre hazır beklemesini, ihmal ve tembellikten kaçınmasını ve amacı anlayıp azami özen göstererek yerine getirmesini ister. Hizmetçi de yiyecek, giysi ve binek. sağlamada son derece ilgili davranmasını arzu eder. İki taraf da birbirinden beklediğini elde edemeyince şikâyetler ve üzüntüler anlatılmaya başlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bu durumda en üstün ve en yetkin öğretmen, imanın iyiliklerini kazandıran ve güzel ahlâkı tamamlayan Hazret-i Peygamber’dir. Bütün öğretim ve irşatlar onun örnekliğine dayanır ve bilgilerin esasları ve erdemlerin dalları onun rehberliğinden çıkar. Öyleyse Hak’tan sonra onu tam olarak sevmek ve ona itaat etmek gerekir. Bu sevgi, imanın tamlığı,irfanın yetkinliği ve iki cihan mutluluğunun sermayesidir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, beni kendisinden ve ailesinden daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.“ Raşit halifeleri, Hazret-i Peygamber’in her biri hidayet göğünün yıldızları ve “Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” hadisinin mazharı olan ashabını, müçtehit imamları ve dinin hamisi ve kesinlik yolunun rehberi olan mürşit şeyhleri sevmek de bu sevgi kapsamına girer.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Çok konuşmaya müptela olan kimsenin başına iki bela gelir: Birisi kendisinin hor görülmesi, diğeri başkasının bıkmasıdır. Filozoflar der ki: Cenabı Hak, insanın işittiğinin, konuştuğunun iki katı olması için ona iki kulak, bir ağız vermiştir. Selef ise “Akıl yetkinleştikçe konuşma azalır.” demiştir.</p>
<p>Kişi özellikle nükte ve latifelerde bir kere söylediği sözü tekrarlamaktan kaçınmalıdır. Çünkü tekrarın sıkıcılığı latifenin tadını tamamen yok eder ve kara kıştan daha soğuk hâle getirir.</p>
<p>&#8220;Bir grupla eğlenmek için oturduğunda Geçmişten gelecekten konuşarak</p>
<p>Sakın sözü tekrarlama çünkü tabiatları Tekrarların tekrarından sorumludur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Nefsini üç konuda sorguya çekmedikçe uyku ve rahata meyletme: Birincisi, o gün senden bir hatanın çıkıp çıkmadığını düşün. İkincisi, o gün senden ne gibi iyiliklerin çıktığını düşün. Üçüncüsü, o gün iyi iş yapman mümkün iken bir hatan sebebi ile kaçıp kaçmadığını bil. Hayattan önce ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşün. Hiç kimseyi incitme. Çünkü dünyanın hâlleri değişmekte ve kaybolmaktadır. Bedbaht, akıbeti hatırlamaktan gafil olup zilleti bırakmayan kimsedir. Kendi özün dışından sermaye edinme.(Eflatun)</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî der ki: Kovcu sana bir kişiden laf getirip mesela, “Filanca seni sevmez, senin hakkında şöyle der, böyle yapar, senin işini bozar veya düşmanınla dostluk etmek ister.” derse buna karşılık senin şu altı şeyi yapman gerekir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> onu tasdik etmemektir. Zira laf taşımakla fasıklığı kanıtlanmıştır. Fasığın sözü reddedilir. “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirirse bilmeden bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> ona nasihat etmek, öğüt vermek ve kovculuktan alıkoymaktır. Zira Cenabı Hak: “İyiliği emret, kötülükten sakındır!” diye buyurmaktadır. Laf taşımanın çirkin bir iş olduğunu kimse inkâr etmez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> onu sevmemektir. Zira o, Yüce Allah tarafından sevilmez.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> onun getirdiği söze itibar ederek Müslüman’a suizanda bulunmamaktır. Çünkü Allah: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”diye buyurmuştur.</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> onun sözünün doğru olup olmadığını araştırmamaktır. Zira bu tecessüstür. Cenabı Hak, tecessüsü nehyedip “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın!”demiştir.</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>, onun işittiği lafı hiç kimseye anlatmaması gerekir. Zira bu takdirde kendisi de kovculuk yapmış olur. Kişinin yasakladığı işi bizzat yapması ayıptır. Nitekim şair şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Benzerini bizzat yaptığın huyu yasaklama Yoksa yaptığında aleyhinde büyük bir ar olur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Kendini beğenmişliğin sebebi genellikle nefsin kendi bilgi ve yetkinliğini bilip başkasının yetkinliği konusunda cehalet göstermesidir. Çünkü nefsin yetkinliklerinin kendisine nispeti huzuri bilgi ile ve başkasının bilgi ve yetkinliği ise husuli bilgi ile bilinmektedir. Huzuri bilgi, bilinen şeyin kendisinin bilen özne katında hazır olmasıdır. Husuli bilgide ise bilinen şeyin kendisi hazır olmaz, bilakis bilenin zihninde onun sureti hâsıl olur.</p>
<p>Öyleyse birinci bilgi güçlü iken, ikinci bilgi ona göre zayıftır. Kendi yetkinliğine dair bilgisi güçlü, başkasının yetkinliğine dair bilgisi zayıf olduğu için kendisinin yetkinliğini tamam görüp başkasının yetkinliğinden gafil olur ve dolayısıyla kendini beğenmişlik, gurur ve kibir sergiler.</p>
<p>Ama akıllı ve zeki insanlar, kötü huylu nefis ve dalkavuk dostların hile ve aldatmasına kanmayıp başkalarının erdem ve yetkinliklerine vâkıf olurlar, kendi nefislerinin eksiklik ve ayıplarını bilirler, kendini beğenmişliği bertaraf edip eksikliklerini düşünerek yetkinlik kazanırlar ve şereflerini yükseltirler.</p>
<p>Söyleyenine ait bir nazım:</p>
<p>&#8220;Hüsn-i hâl anlayıp sıfatında<br />
Mu’cib olma ki hüsn-i hâl budur</p>
<p>Hünerim var deme hüner oldur<br />
Anla noksânını kemâl budur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Meclis, arkadaşına &#8220;Bugün nerede idin, nereden geliyorsun?” şeklindeki bir soru, fuzuli ve hatta haram türünden bir sorudur ve vakit kaybına yol açmanın yanı sıra dostuna zahmet vermektir. Belki söylemeye utandığı bir yerden gelmektedir. Hakikati söylese kendisi acı çekecek, yalan söylese günahkâr olacak, sussa cevap vermediği için senin huzurun kaçacak. Bilmediği bir şeyi sorduğunda belki nefsi bilmediğini söylemekten çekinip doğru olmayan bir cevap verecek. Yahut bugün oruç musun, diye ibadetini sorduğun zaman “evet” dese belki kendini beğenmişlik ve riyaya kapılacak, en azından ibadeti sır derecesinden aşağı inmeyecektir. Hâlbuki açıkça yapılan ibadetin derecesi ondan daha eksiktir. Bütün bu afetlere sen sebep oldun. Eğer fuzuli ve boş konuşmayı bıraksaydın arkadaşın bu afetten korunmuş olurdu, sen de tehlikelere düşmemiş olurdun. Bunun yerine zikir ve tespih etsen nice sevaplar kazanırdın.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Tartışma, başkasının sözüne müdahale ve itiraz etmek, öyle olmadığını söyleyip reddetmektir.</p>
<p>Tartışmaya yönelme çünkü o<br />
Nefret ve inatlaşma sebebidir“</p>
<p>Onun gereği, genellikle kibir, böbürlenme ve üstünlük gösterisi yoluyla başkasına karşı büyüklenmektir. Layık olan yaklaşım, bir kimse konuştuğunda doğru ise tasdik ve kabul etmek, yanlış ise dünyevi bir iş olması hâlinde susmak, uhrevi bir iş olması hâlinde nezaket ve nasihat yoluyla bilgilendirmek, kesinlikle tartışma ve çekişmeye koyulmamaktır. Bir âlim şöyle der: “Bir kimse bir mecliste söz veya mana itibarıyla yanlış yaptığında sakın meclisteyken hatasını yüzüne vurma, yanlışını açıklayıp doğruya yöneltme. Yoksa hem senden minnetsiz öğrenir hem de sana düşman olur&#8217;.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>En üstün, en önemli ve en öncelikli sevgi olan Allah sevgisinin gereği, itaat, ibadet, tazim, ilahî emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak ve Hazret-i Peygamber’e tabi olmaktır(Sünnet). “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız Allah’ın da sizi sevmesi için bana tabi olun.” Peygambere tabi olmadığı hâlde ilahî sevgi iddiasında bulunan kimse mağrur ve yalancı, hatta kötü niyetli bir mülhittir. Sakın onun iddiasını tasdik etme ve sevgisini doğrulama! Seven hiç sevgilisine isyan eder mi? Aşık maşukun rızasını terk eder mi?</p>
<p>&#8220;Allah’a sevgi göstererek isyan ediyorsun<br />
Bu eylem hakkında eşsiz bir sözdür</p>
<p>Sevgin gerçekçi olsaydı ona itaat ederdin<br />
Çünkü seven sevdiğine itaat eder.&#8221;</p>
<p>Hazret-i Peygamber’i, değerli ailesini, ulu ashabını, imamları ve şeyhleri sevmek onlara itaat edip uymayı, nasihat ve öğütlerini dinlemeyi ve Resülullah anıldığında salavat getirmeyi gerektirir. Alimler, salavatın vacipliği konusunda üç görüşe ayrılmışlardır. Bazı âlimler ömürde bir defa vacip olduğunu, geri kalanının mendup olduğunu söylemişlerdir. Bazıları, yüce isminin aynı mecliste birçok kez de olsa anıldığı her defasında salavat getirmenin vacip olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazıları, bir mecliste anıldığında bir kere vacip olduğunu, öteki anılmalarda mendup olduğunu kabul etmişlerdir. Tercih edilen görüş bu sonuncudur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bazı kişiler, aşırı öfkeyi bahadırlık, erkeklik ve insani nefsin en yüksek meziyeti sayarlar. Fakat bu boş bir hayal ve geçersiz bir düşüncedir. Çünkü yiğitlik erdem iken, söz konusu huy rezilliklere sebep olduğu için erdemsizliktir.</p>
<p>Öfkeli kimse sadece kendisi acı çekmekle kalmaz, aynı zamanda arkadaşları, dostları, hizmetçileri, yardımcıları, ailesi ve hanımları da onun bazen kırbaç dilinden bazen de dil kırbacından dolayı üzgün, bezgin, kırgın ve suskun olurlar. En ufak bir hata ve kusur karşısında hiddetlenir. Onlar ne kadar yumuşak davransalar da o yine şiddet gösterir. Azarlasa darbeleri sınırı aşar, cezalandırsa sövgüsü kafa koparmaktan beter olur.”</p>
<p>Yiğitlik, beden kuvveti ve pehlivanlık kudreti değildir. Aksine güçlü yiğit ve dayanıklı bahadır, öfkelendiğinde dik başlı nefsinin arzusunu zapt eden ve kızgınlık deryası çalkalandığında yalpalayan gemisini sabır ve dinginlik limanına demirleyen kimsedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hürriyetle Esaretten Kaçınmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:16:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Milletin Hürriyeti Kavuşması için Şartlar]]></category>
		<category><![CDATA[Esaret]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyetle Esaretten Kaçınmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19194</guid>

					<description><![CDATA[<p>«&#8217;Hürriyet, Allah Teâlâ&#8217;nın ve kulunun hukukunu korumakta serbest olmaktır; zıddı esarettir. Hürriyet ve esaret birbirlerine zıd olmak itibarıyla maddi ve manevi olmak üzere iki kısımdır: a-Bedenin hareket ve fiilinde serbestiyet, maddi hürriyetle, b-Söz söylemek ve maksadların izahında serbestiyet de manevi hürriyetle ifade edilir. Her iki itibarla maddi hürriyet vücuda, manevi hür­riyet nefs ve ruha müteveccih [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/">Hürriyetle Esaretten Kaçınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/indir-1-99/" rel="attachment wp-att-19198"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19198" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-1-1.jpg" alt="" width="350" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-1-1.jpg 290w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-1-1-288x174.jpg 288w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>«&#8217;Hürriyet, Allah Teâlâ&#8217;nın ve kulunun hukukunu korumakta serbest olmaktır; zıddı esarettir. Hürriyet ve esaret birbirlerine zıd olmak itibarıyla maddi ve manevi olmak üzere iki kısımdır:</p>
<p><strong>a</strong>-Bedenin hareket ve fiilinde serbestiyet, maddi hürriyetle, b-Söz söylemek ve maksadların izahında serbestiyet de manevi hürriyetle ifade edilir. Her iki itibarla maddi hürriyet vücuda, manevi hür­riyet nefs ve ruha müteveccih olur. Çünkü mutlak hürriyet söz konusu değildir. Şu halde Hakk&#8217;a itaat etmekten ibaret hürriyet, ahirette ebedî serbestiyeti gerektiren bir vesile olduğu için hürriyet halihazırdaki mev­cudiyete değil binnetice ahirete nazarandır. Çünkü Hakk&#8217;ın veya halkın hakkına tecavüz etmek, ebedî veya muvakkat ahiretteki cezayı gerektir­diği için esarettir. Şu halde hürriyet ve esaret netice itibarıyla birbirinden farklı olur. Demek insan bir taraftan hür, diğer taraftan esirdir. Mesela kanun ve nizamlarla serbest bırakılan yerde insan hür, onun dışında esirdir. Zaten dünya kendisi bir kafestir. Ruh bu kafese girmekle esirdir. O halde mutlak hürriyet davası da yoktur. Şu halde hürriyet şöyle tarif edilir: Tam adalete riayetle hak ve hakîkate boyun eğmektir. Nitekim*“Hürriyet Allah&#8217;tan başkasıyla bağlı olmamaktır.” diye Şeyh-ul-Ekber tarif etmiştir. Binaenaleyh hürriyetin zıddı olan esaret, Allah&#8217;tan başka bir şeyle şartlanmak ve şartlandırılmaktır. Eğer şu altı şey varsa hürriyet vardır, aksi takdirde esaret vardır:</p>
<p><strong>1-</strong>Hıfz-ı beden. Her insan bedenini darbe ve cerhten muhafaza etmeyi hak etmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong>Her insanın katiden korunması varsa hürriyet vardır. Doğrusu can güvenliği.</p>
<p><strong>3-</strong>Nefsin güzelliklerinin korunmasıdır. Buna hıfz-ı namus, hıfz-ı vakar ve hıfz-ı şeref denilir.</p>
<p><strong>4-</strong>İtikad olarak nefsin taarruzundan korunmaktır. Eğer bir insanın iti­kadına taarruz olunuyorsa hakkına müdahale olduğundan esaretle ifa­de edilir.</p>
<p><strong>5-</strong>Maddi ve manevi ferd ve ümmetin mülkünün, meşru hakkının korunmasıdır. Eğer bir ferdin kazancına meşru hakkın dışında müdahale edilirse hürriyet yok demektir.</p>
<p><strong>6-</strong>Din ve mezhebin korunmasından ibaret hürriyettir.</p>
<p>Bu altı haktan birine el koymak esaret ve zulümdür. Her müslüman kendi nefsini, hayatını, namusunu, itikad ve meşru mülkünü, dînin ah­kamına göre koruyabiliyorsa hürdür. Şu halde bir insanın, kendi hürriye­tini dava etmekle başkasının hakkında bunların birini ihlal etmeye hakkı yoktur. Bu itibarla hürriyeti tarif edenler şöyle demişlerdir: &#8220;Hürriyet, gay­ra her fedakârlığı yapmak ve meşru hakkını korumakta gayrına zarar vermemektir.&#8221; Bu tarif ittifakîdir. Binaenaleyh insanın hürriyetinin dînin ahlakî ahkâmının elmas zincirleriyle bağlanması mutlak hürriyettir. Bi­naenaleyh din olmaksızın hürriyet söz konusu değildir. Çünkü dîne bağlı kalmak, şartlandırılmak değil, huzurdur. Zira insanın ruhunun en çok nefret ettiği şey dinsizlik, diğer ifadeyle ahlaksızlıktır. Eski felsefeciler bu manaya binaen &#8220;Hürriyet, ruhun meâlîden başka bir kaydı kabul ve hayrdan başka hiçbir kanuna itaat etmemesidir.&#8221; diye tarif ettiler. Bu tarifi tahrif edenler &#8220;Hürriyet istibdaddan kurtuluştur.&#8221; dediler. Halbuki hürri­yeti böylece tarif etmek, bir nev&#8217;î esareti tarif etmektir. Çünkü din hüküm­lerinin icra edilmesinde isdibdad söz konusu değildir. Çünkü dînî hü­kümleri icra etmek mutlak kurtuluştur. Bu manaya nazar hürriyetin en güzel tarifi şöyledir: &#8220;Hürriyet, Allah&#8217;ın hükmünden başkasına bağlanmamaktır.&#8221;</p>
<p>*“Bir Arabın bir acemin üzerinde -takvâdan başkasıyla- üstünlüğü yoktur.”;</p>
<p>*“Hâlık ın isyanında hiçbir mahluka boyun eğmek yoktur.” mealinde­ki hadîs-i şeriflerle bu tarif teyid olunmaktadır. Büyük küçük, amir ve memur, efendi ve hizmetçi mü&#8217;minler, ferd ferd ve toptan hürdür ve birbi­rine kardeştirler.*“Mü&#8217;minler ancak birbirine kardeştirler&#8230;” [El-Hucurât 10] buyrulmuştur. Hiçbirisi diğerine esir değildir. Hepsi toptan Allah&#8217;a esirdir, O&#8217;na hizmetçidir, ahkâmına bağlıdır. Kendi nefsini koruduğu gibi mü&#8217;min kardeşini de korur. İşte hürriyet&#8230; Demek Hakk&#8217;a esir olduktan sonra insan ahiretteki kurtuluşa nazaran hürdür.</p>
<p>*“Müslim müslimin kardeşidir. Ona zulmetmez ve (onu düşmanın eline) teslim etmez.” buyrulan hadîs-i şerîfe binaen mü&#8217;min, kardeşini yalnız bırakmaz. Efendi kölesini, o da onu, patron işçisini, o da onu, amir me­murunu terk edemez. Hülâsa her biri diğerinin dînine, hayatına, namus ve haysiyetine, itikad ve mülküne, mezheb ve fikrine bekçidir. Her biri diğerinden sorumludur. Her birisi kardeşinin hakkını kendi hakkından daha evvel tercih etmekle kardeşini serbest hayata kavuşturmaya çalı­şır. En takva insan bile son nefesinden haberdar olmadığı için takva sa­hibi olmayanı nefsinden daha üstün tutar. Bu tutumla gayrını hürriyete kavuşturur. Dolayısıyla kendisi mutlak serbestiyette bulunur. En güzel ifadeyle “Müslim müslimin kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz.” Vicdan hürriyeti de bununla meydana gelir. Aksi takdirde vicdan olmaz ki hürriyet söz konusu olabilsin. Demek kendi namusunu koruduğu gibi mü&#8217;min kardeşinin canını, namus ve malını korumayan vicdansızdır, zalimdir, fâsık ve âsidir ve bu nisbette esirdir.</p>
<p>Netice-i meram şu ki din olmaksızın insan hürriyet ve esaretin ara­larındaki inceliği kavrayamaz. Çünkü herkes kendi hissine göre bir hürriyeti ortaya koyar. Bu takdirde hürriyetsizlik meydana gelir. Öyleyse bir milletin hürriyeti din, silah ve ilme bağlıdır. Bunlardan birisinin yok­luğunda derhal esaret hâkim olur. Din birliği, ilim birliği, fikir birliği, güç ve ittifak birliği milleti hâkim kılar. Unutmuyoruz ki İslam dîni başka din mensublarını müslüman olmaya icbar etmez. Ancak onların İslam dînine karşı gelmelerini engeller. Cihad da buradan meydana gelir. Yani mü- cahid, müslüman, tecavüz eden gayrı müslime tebliğ eder. Tebliği kabul etmez ve İslam dînine saldırırsa bilmecburiyye el kaldırır. Bu şeref ve meziyet İslama mahsus bir şiardır. Bir milletin hürriyete kavuşabilmesi için beş şart var:</p>
<p><strong>1-</strong>İ&#8217;tisamdır.“&#8230;Allah&#8217;a (fiilen İtikaden hükmüne) sarılın. O sizin Mevlâ&#8217;nızdır..” [El-Hacc 78] mealindeki ve benzeri  ayetlerden iktibas edilmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong>Fürû&#8217;da ihtilaf olsa bile usulde ittifak etmek ve tefrikadan korun­maktır. Demek fürû&#8217;daki ihtilaf değil, iftirak yasaklanmıştır. Bu hüküm şu ayetten anlaşılır.*&#8221;Hepiniz, toptan,sımsıkı Allah&#8217;ın ipine (hükmüne)sarılın parçalanmayın&#8230;” [Âl-i imran 103)</p>
<p><strong>3-</strong>Özü, sözü ve fiili birleşmiş takva sahihleriyle beraber olmaktır. Yani onları vesile edinmektir. Bu hüküm de</p>
<p>*“Ey İman edenler, Allah&#8217;tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” [Et -Tevbe 119) mealindeki ayet-i kerîmeden anlaşılır.</p>
<p><strong>4-</strong> Büyük günahları terk etmek, farz ve vacibleri yerine getirmekten ibaret takva üzerinde bulunmaktır. Nitekim bu hüküm de*“&#8230;Binaenaleyh müslüman olmaktan başka hiçbir sûretle can ver­meyin.” [El- Bakara 132] mealindeki ayet-i kerîmeden anlaşılır.</p>
<p><strong>5-</strong>Emr-i ma&#8217;rûfu bildirmek ve Allah&#8217;ın yasaklarından sakınmakla sakındırmaya çalışmaktır.</p>
<p>*“Kim şeriate muhalif hareketleri görürse eliyle onu değiştirsin.Eğer buna gücü yetmezse diliyle nasihat etsin. Eğer buna da gücü yetmezse (fiilen fısk ve isyanı ve âsi ve fâsıkları terk etmekle) kalbiyle nef­ret etsin. Bu da imanın en zayıf derecesidir.” ve *“Benden önce Allah&#8217;ın hiçbir ümmete gönderdiği bir peygamber yoktur ki, o peygamberin, ümmetinden havârîteri ve sünnetine tu­tunan ve emrine uyan ashabı olmasın. Kıssa şu ki, sonra onların ardından yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan birtakım kötü nesiller meydana çıkar. İşte kim bunlara karşı eliyle mücahede ederse o mü&#8217;mindir. Kim onlara karşı diliyle mücahede ederse o da mü&#8217;mindir. Kim onlara karşı kalbiyle mücahe­de ederse o da mü&#8217;mindir. Amma bunun ötesinde imandan bir har­dal tanesi de yoktur.” buyrulan hadîs-l şeriflerde iyiliği emr ve yasak­lardan sakındırmaya çalışmak vazifesi beyan olunmuştur.</p>
<p>Hürriyet an­cak ve ancak bu beş esası tatbik etmekle meydana gelir. Çünkü bu beş vazifeyi görmekle ruh saflaşa saflaşa tamamen esaretten kurtulup ebedî hürriyete kavuşur. Binaenaleyh şeriate muhalif şeylerin işlenilmesini müşahede edip susan kimsenin dînî gayreti çokça zayıftır. Allah Teâlâ bizlere intibahlar versin.»</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.358-362</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/">Hürriyetle Esaretten Kaçınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç ile Söyleşi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Mar 2017 10:12:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngilizler]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî toplum]]></category>
		<category><![CDATA[İslamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Batı' da tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Burjuvazi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Meriç ile Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız İhtilali]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[I. Cihan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Komunizm]]></category>
		<category><![CDATA[Lonca teşkilatları]]></category>
		<category><![CDATA[Millet mefhumu]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[peyami safa]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Yurdu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyat]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14226</guid>

					<description><![CDATA[<p>cogito, Sayı: 32, 2002 &#8220;Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür&#8221; Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye&#8217;ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/">Cemil Meriç ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/7-1/" rel="attachment wp-att-14228"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14228" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1.jpg" alt="" width="416" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1.jpg 491w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a></p>
<p><b>cogito, Sayı: 32, 2002</b></p>
<p><em>&#8220;Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür&#8221;</em></p>
<p><strong>Safa Mürsel: </strong>Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye&#8217;ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış; Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi. İşte bunların her birinin kendine has, bütün müesseseleri şekillendirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet&#8217;ten hemen sonra İslam düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı içinde sınıflandırmış.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıtaları ikiye bölmüştür: Darü&#8217;l-Harp, Darü&#8217;l-iman diye. Darü&#8217;l-iman hidayete eren, vahdaniyyete inanan, İslamiyet&#8217;i kabul etmiş insanların ülkesidir. Bu insanların arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahil olduğu andan itibaren her insan bütün teali imkanlarına aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk, kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi zaman zaman Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat belli bir süreden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp, tek vicdan halinde birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman gerçekleştirememiş.</p>
<p>Barbar istilalarından sonra Avrupa&#8217;da dilleri ayrı, menfaatleri ayrı birtakım kavimler peydahlanmıştır. Gerçi Hıristiyandır bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar, her an birbirleriyle kavga etmişler. Yalnız birbirleriyle değil, aynı memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş. Avrupa&#8217;nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir, mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan, aşağı yukarı menşe birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş, müşterek düşman olan Osmanlıya karşı, İslam&#8217;a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tahrip etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere girişmiş.</p>
<p>Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ı Hakk&#8217;ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç mücadele edebilirdik. Şimdi Osmanlı&#8217;nın yani İslamiyet&#8217;in zaferlerinin bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır. Biz Misaka dahil olan bütün kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz altındaki kavimleri kışkırtmış. Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı&#8217;yı. Bu parçalama hareketi epeyce muvaffak olmuş.</p>
<p>Avrupa&#8217;ya teveccüh ettikten sonra Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir kökü yoktur. Osmanlı&#8217;da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz. Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı&#8217;nın çocukluk devridir. Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış, İslamiyet’in mitolojisini benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam&#8217;ın eseridir.</p>
<p>Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş İslamiyet&#8217;in içinde. Zaten Avrupa&#8217;da şuurlu olarak milliyet fikirleri, kendi içlerinde 1789&#8217;dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.</p>
<p>1789&#8217;dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa&#8217;ya karşı mücadele vermek zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti, kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa&#8217;yı. Ayrı bir dili olduğunu, ayrı bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder.</p>
<p>İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sınıfları yabancı gibi sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder. Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece başka milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı&#8217;nda bu çok görüldü. Alman kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti. Avrupalı için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval devrimizde en kuvvetli tarafımız, imanımız yok edilmek istendi.</p>
<p>Bu imanı yok etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa&#8217;dan ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet&#8217;te olamaz milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramız bozuldu, düşman olduk. Onlar ayrıldılar bizden. Bazı savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık. Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir. Elbette Türk insanı kendini korumak zorundadır.</p>
<p>Kendini korumak için de belli bayrak altında, pren­sipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı&#8217;ya karşı, Rusya&#8217;ya karşı, İslam oldukları halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle, düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Bu birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var. Almanların Alsace Lorraine&#8217;i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma konusu olur. Varılan ve bi­zim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu:</p>
<p>Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen menfaatleri müşterek, istikbalde aynı çatı altında, aynı bayrak altında yaşamak isteyen insan topluluğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır, aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı vardır. Madem ki, kafasına ışık veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli faktör imandır, inançtır. Sosyalizm İslamiyet&#8217;ten haberi olmayanların İslamiyet’idir. Ona göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler.</p>
<p>Burjuvazi zaten bu kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri uğrunda daima kendi insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur: Bütün dünyada burjuvazi bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası da tek millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek, alın teri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar, istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştirler. Yani Said-i Nursi Hazretleri &#8220;bugün unsuriyet çağı geçmiştir&#8221; derken iki manada haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.</p>
<p>O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca olduğu belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün Avrupa prolateryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki milletlerin dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara geçerken İspanya&#8217;da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek düşmana, faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletler  üstüdür. Acı çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler vardır. Sömürenler de bir bütündür.  Sosyalizm insanlığı ikiye böler: Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni tasniflere katiyen iltifat etmez.</p>
<p>Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir. İddiası budur. Vaktiyle 1789&#8217;da milliyet hisleri bir taraftan kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahip olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi istismar etmeyeceğini ileri sürer.</p>
<p>Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esaslara istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransız ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti. Nitekim o zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş hakları beyannamesidir. Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş hakları beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır. Bu ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayrı mesele. Fakat Batı&#8217;da bir ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete geçtiklerini iddia ederler.</p>
<p>Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya. Batı bir Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet&#8217;e benzeyen gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak. Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı&#8217;nın bulduğu en son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik. İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri&#8217;nin söylediklerine ben de katılırım.</p>
<p>Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalrın işaret etmek gerekiyor. Bir kere İslamiyet&#8217;le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini &#8220;millet&#8221; olarak anlatmışlar. Bunların karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetlere uğramış, bütün efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz var ve bu devlet milli bir devlettir. İster istemez başkalarına karşı kendi varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da istifade etmek zorundayız.</p>
<p>Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp bir şekilde, yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer kazanmışız. Şuurumuzdan idrakimizden ve şahsiyetimizden bunu çıkarmaya imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet&#8217;in en büyük hatası bu olmuştur.</p>
<p>Yani bizi Osmanlı&#8217;dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır. Fakat mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki&#8217;nin de- Türk milletini dinin dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kanda, vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de dinimizin bir parçasıdır.</p>
<p>Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir. Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır, mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir. Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun dini inançlarıyla oynamaktır.</p>
<p>Said-i Nursi 930&#8217;da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan, anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.</p>
<p>İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez, merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra millettir. Ondan sonra İslamiyet&#8217;tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize. Birisi batı kaynağı. Batı&#8217; dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes 18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin, Mısır&#8217;dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De Guignes İslamiyet&#8217;e, Osmanlı&#8217;ya düşmandır.</p>
<p>Güya bizi Osmanlı&#8217;dan ve İslamiyet&#8217;ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış. Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan &#8220;medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar&#8221; diye bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder. De Guignes&#8217;den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes&#8217;den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes&#8217;yi nereden tanıdı? Nasıl tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes&#8217;yi tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp&#8217;in tavsiyesi ile Hüşeyin Cahit tercüme etmiş. Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla, Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa münasebetlerimizi De Guignes&#8217; den öğrendik.</p>
<p>Bir diğeri de Leon Cahun&#8217;dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Giriş diye bir kitabı var. Türkiye&#8217;de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap. Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki &#8220;Türkler hiçbir medeniyet kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece yıkmışlardır&#8221;. Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim&#8217;i oluyor. Bütün Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon Cahun. 19. asır sonu, 20. asrın başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya casustu zaten.</p>
<p>Şimdi bir de Rusya&#8217; dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu hakikat. Rusya&#8217;dan gelen Türkler, Osmanlı&#8217;ya hem dostturlar, hem düşman. Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler. Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım&#8217; dan ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde, İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış, Türk Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, ayrıca Ağaoğlu Ahmet -garip bir milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet&#8217;i anlatmak bütün Rusya&#8217;dan gelen Türkleri anlatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. Çünkü Rus terbiyesi görmüşler, Rusya&#8217;da yetişmişler. Orada Türklük gururları kırılmış.</p>
<p>Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura biliyorsunuz Tarih Kurumu&#8217;nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde. Milletvekiliydi. Mustafa Kemal&#8217;in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti. Osmanlı&#8217;nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır. Ziya Gökalp budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı. Son derece ümmiydi. Evvela Selanik&#8217;te pohpohladılar; İttihad Terakki, emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver&#8217;e, Talat&#8217;a, Mustafa Kemal&#8217;e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler yazdı. Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.</p>
<p>Said-i Nursi&#8217;nin büyük bir ihtimalle bid&#8217;at erbabı diye yad ettikleri arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı&#8217;yı, parçalandı ülke. Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sarılmak mecburiyetti. Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız, cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten &#8220;cihanda sulh, yurtta sulh&#8221; formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi. İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim olduğumuz bir çağ.</p>
<p>Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet&#8217;i tahkim etmek, tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanların hepsi bizim. Yani insanları damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup birleşmek lazım.</p>
<p>Said-i Nursi Hazretleri&#8217;nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indekslemeli. Biri, bütün külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar. Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500&#8242; de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok kolaylaştırır. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştırır. Faraza Said-i Nursi Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha mufassalı da olur.  O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır.</p>
<p>Münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor. Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor. Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlerle ve vesikalarla ispat ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiç kimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyurun canım hata etmiş olabilirim. İnşallah hata etmişimdir.</p>
<p>Abdulluh Cevdet&#8217;e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet&#8217;ten. Dil Best-i Mevlana&#8217;sı çok güzeldir, Gazali&#8217;nin azeliyat&#8217;ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.</p>
<p>Devlet-i Aliyye&#8217;nin çöküş tarihi, yok oluş tarihi 1826&#8217;dır. Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı&#8217; dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düşmana el açıyoruz, &#8220;gel bizi yetiştir&#8221; diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücudu bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır, malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunları da getirtmeye başlıyorlar Avrupa&#8217; dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler getirtiliyor Batı&#8217;dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor. Mekteb-i harbiye açılıyor.</p>
<p>Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber müteahhitler de geliyor, iş adamları da geliyor. Politika esnafı da geliyor, misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz başlıyor. Avrupa&#8217;yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık Avrupa&#8217;yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz. Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz, yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil, anlamak mecburiyetinde de değil.</p>
<p>Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, mahrem dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca, bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılılaşan müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana&#8217;ya giden ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir. İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı&#8217;ya ihanet etmek için dışarıdan kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin yazdığı kitaplar var. Orada &#8220;En büyük düşmanımız İslamiyet’tir. İslamiyet’i kaldırırsak Osmanlı toz yığını haline gelir&#8221; diyorlar, açıkça söylüyorlar.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin ifade ettiği bir şey var; İngiliz müstemlekat nazırı Gladston Kur&#8217;an&#8217;ı kaldırmalıyız diyormuş.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini biliyorlar. Batı&#8217;da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej&#8217;den çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye&#8217;de Batı dilini bilen adam yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı&#8217;dan kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rast gele adam, sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa kadar çıkacak adam, ne diye Batı&#8217;yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep yok. Menfaatlerine aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam? Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benzemek dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir. İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh dünyasına kök salar.</p>
<p>Rusya&#8217; da nüfusun yüzde 80&#8217;i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, isterseniz sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.</p>
<p>Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur. Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yoktur komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir. Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemiyet olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz. Bu palavradan ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya&#8217;da, sosyalizm, kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata ve Allah&#8217;a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin hatalarını taşır sosyalizm.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler midir?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin düşünceleri var. Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.</p>
<p>Kapitalizm Asya&#8217;yı yemektedir ve Asya&#8217;yı yok etmektedir. Asya için bir felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur, hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir mücadeleyi değil sınıflar arası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir. İslamiyet&#8217;in bu harekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya&#8217;yı, esir Asya&#8217;yı, mazlum Asya&#8217;yı yine İslamiyet&#8217;in rehberliğinde fakat sosyalist bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.</p>
<p>Hakikatte Marx&#8217;ın komünizm dediği şey de Bediüzzama’nın 5. devriyle uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir. Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her türlü istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmamasıdır.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Fakat Marksizm’de, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya düşünülmüyor.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşanan realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx&#8217;ın söylediği bu 5. merhale şu şekil­de tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. Çünkü devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir. Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.</p>
<p>Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.</p>
<p>Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede her şey, herkesindir. &#8220;Her şey herkesindir&#8221; ne demek? Şimdi şu formül düşünülüyor. Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün. Mesela Kadıköy 100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine girince kimse kimseyi istismar etmeyecek.</p>
<p>Hiçbir alın teri boşa harcanmadıkça, yapı­lan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her insan istediği kadar yiyecek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boldur. Irmaktan herkes tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtaları zaten bütün cemiyetin olduğuna göre herkes her şeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre müşterek hasıladan faydalanacaktır.</p>
<p>Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.</p>
<p>Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de aynı şeyi söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşeceğini, nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong>  Bediüzzaman&#8217;la, Marx&#8217;ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak mütalaa etmek mümkün mü?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi olmadığı için bunu söylemiştir. Marx&#8217;ın bütün eserlerinde bir defa geçer proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu: Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir, istediğini yapmaya ve istediğinden başka bir şey yapılmamasına kadirdir. Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir ameliyat-ı cerrahiye­dir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx&#8217;ta. Nasıl bütün insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir insanı, bir insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların, dünyayı sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bu şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler tarafından kabul edilmiştir. Marx&#8217;ın yaşadığı dünyada burjuvazi yırtıcı bir kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sınıf yavaş yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve gerek İtalya&#8217;da, gerek Fransa&#8217;da, gerek İspanya&#8217;da, Avrupa&#8217;nın sosyalist ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya iktatoryasına ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx&#8217;ın sadece zamanın icabı olarak kullandığı proleterya diktatoryası lüzumsuz bir gevezelikten ibarettir bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir. Değişmiş bir hükümdür diyorlar.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel&#8217;ifte, nasıl davranacağız?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Serbestlik anlayışı şu: Hattı zatında, insanın bütün melekelerini geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak etme­si ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet. Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabilmek de iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin kimşeye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbette ki herkes hür olacaktır.</p>
<p>Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatleri çerçevesi içinde. Elbette kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. &#8220;Cümlenin maksadı bir amma rivayet muhtelif&#8221; gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunları İslamiyet&#8217;e dayanarak,Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse insanın kendisi yok olacak.</p>
<p>Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle, Marx&#8217;ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir fark yoktur.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul edebilir miyiz?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü hareket noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar önemli tutmak icap  etmez mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Burada bir şeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz vardır: &#8220;Vasıtalar gayeyi meşru kılar&#8221;. Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz. Machiavelli&#8217;nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün. Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi çekiyorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı? Kılmaz mı? İgnacio De Loyola&#8217;nın gaye dediği i&#8217;la-yı Kelimetullahdır. Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis mevzuudur.</p>
<p>Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor. Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye yazıyorlar. Böyle bir şey yok. Gaye cihan şümuldür, dinidir, imana dayanır, kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor. Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış, bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık ba­his mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne yapacağız?</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait olmayabilir.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed&#8217;e atfedilen &#8220;el harbu hud&#8217;atün&#8221; sözü, Hud&#8217;a ayıp birşey değil mi? Ama &#8220;el harbu hud&#8217;anın&#8221; diyor. İ&#8217;lâ-yı Kelimetullah için hud&#8217;a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola&#8217;nın &#8220;gaye vasıtaları meşru kılar&#8221; hikayesine gelip dayanıyoruz.</p>
<p>Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulüm de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya&#8217;nın en büyük felaketi budur.</p>
<p>Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen, çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir&#8217;in.</p>
<p>Kemal Tahir&#8217;de Anadolu vardır. Peyami Safa&#8217;da yalnız İstanbul vardır, İstanbul&#8217;un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir. Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlarına çevrilmiştir.</p>
<p>Kemal Tahir&#8217;de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları vardır. Tarih vardır. Osmanlı vardır. Peyami&#8217;de yoktur. Peyami&#8217;de yalnız bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>   Peyami&#8217;nin üstünlüğü nerden geliyor?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Peyami&#8217;nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak usta bir yazardır, teknik olarak. O da Opperman&#8217;ın taklitçisidir hattızatında.</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğruya tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt Kanunu&#8217;nda girmiştir.</p>
<p>Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlarını genişletmiştir. Peyami&#8217;nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir&#8217;in romanları bütün Türkiye&#8217;de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir&#8217;e göre.</p>
<p>Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp&#8217;in dışına bir adım atmamıştır.</p>
<p>Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezillikleri görmüştür. Hapishaneyi, yapılan rezilliği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla, etinde yaşamış ve aşağı yukarı ilk defa olarak Türkiye&#8217;de nasıl bir oyuna geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.</p>
<p>Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır. Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa&#8217;nın oğludur. İsmail Safa, devrinde, ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da hastaydı. Peyami&#8217;nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas&#8217;ta ölmesi. Bunun için Abdülhamid Han&#8217;ı daima tel&#8217;in eder. Abdülhamid Han ile beraber, Osman­lı&#8217;ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadişeyi anlattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşları son derece mühim insanlık tarihinde.</p>
<p>Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert Spencer -İngiliz filozofu- Londra&#8217;da müreffeh, hayatından memnun yaşamaktadır ve Kraliçenin nişanına mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam sıkılıyor Spencer&#8217;ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil, müteessirler. &#8220;Ne oldu&#8221; diyor Spencer. &#8220;Boerler bir İngiliz subay grubunu pusuya düşürüp öldürdüler&#8221; diye cevaplıyor birisi. &#8220;Çok iyi olmuş&#8221; diyor Spencer. &#8220;İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ&#8217;layı Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler, gayet iyi olmuş.&#8221; Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını ben istemem diye reddetmiştir.</p>
<p>Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidiyor. &#8220;Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel&#8217;unları&#8221; diyor, &#8220;Allah zaferinizi müzdad eylesin&#8221;, İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmaklarıdır ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır İsmail Safa.</p>
<p>Peyami&#8217;nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih, İsmail Safa&#8217;nın akıbetiyle meşgul, Peyami&#8217;nin aile faciasıyla meşgul. Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa&#8217;nın nefy hikayesiyle beraber gitmektedir.</p>
<p>Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendisinden çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hep­si milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti. Büyük iştihâlârı vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü. Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami&#8217;yi kullanabilirdi. İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak mecburiyetinde idi. Ben, Peyami&#8217;yi çok severim ve acırım. O devirde yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri yapmayabilirdi diye.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936&#8217;da genç bir adamdı. Dergi çıkardılar, mahkum oldu. On üç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel yıllarını hapishanede geçirdi. Çorum Hapishanesi&#8217;nde, Malatya Hapishanesi&#8217;nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı. 1953&#8217;te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. On üç sene hapishanede yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında kalması mukadderdi. Eski arkadaşları terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu. Zaten hapishaneye girmeden önce de avukat katipliği yapıyordu. Galatasaray&#8217;ı bitirememişti, tahsili yoktu.</p>
<p>Bir ara ye&#8217;se düştü ve Mayk Hammer tercü­meleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir&#8217;in. Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve yolunu bul­du. Tabii birçok tavizler vermek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu verme­ye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.&#8217;den ödül aldı. Yunus Nadi&#8217;den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin şeylerdir. Kemal Tahir&#8217;e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül almasaydı, öteki romanlarını bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu. Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı hattı zatında. Asgarisini yaptı.</p>
<p>Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün değildir.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyetler yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıfların kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi, müsadere müessesesi büyük servetlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir. Fakat artık İslamiyet&#8217;in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla bugünkü cemiyette de, Avrupa&#8217;da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül etmiştir. Avrupa&#8217;da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden ayrılmış sınıflar olmasalar da, vardır.</p>
<p>İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı&#8217; dan getirilmiş bir mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar mevcuttu. Bilhassa 23&#8217;ten sonra.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır. Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakaları, köylüler vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Lonca teşkilatları içtimaı tabakalara misal olabilir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Olabilir tabii. Evet, tabalar şeyyaldir, katı hudutları yoktur. Belli işleri görmek için belli insanların bir araya gelmesi, servet durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, yaşayış durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder. Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi yakıştırma kelime­lerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı için kullanıyorum. Mesela, Peyami; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve iktidarın emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi&#8217;nin içinde yaşadı ve daima Halk Partisi&#8217;nin menfaatlerine uygun bir platformda kaldı.</p>
<p>Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap çekenleri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı. Bürokrasiden çok, çalışanların yanındaydı.</p>
<p>Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü, kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi ırgalayacağım. 1848&#8217;de, Fransa&#8217;da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder. 1789&#8217;a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848&#8242; de şimdiki ifadeyle sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine&#8217;e sorarlar &#8220;siz sağda mısınız, solda mısınız?&#8221;&#8221;Ben tavandayım&#8221; der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz evladım. Bu yanlış bir şey tabiatıyla.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Bu kaçamak olan cevabınızdı.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldananlar, gaflet içinde olanlar, hakikati arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma güvenebilirler. Ben hakikati arayan adamım. Hakikat mücerret midir? Yani sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye&#8217;deki bütün tabakaların üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu hakikatleri arayan, bu hakikatleri yaymaya çalışan bir adamım.</p>
<p>Eğer bu hakikatler, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren hakikatlerse, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk için çalışıyorum. Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin şöyle bir sözü var; &#8220;Fikren ve meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam.&#8221; Böyle bir şey.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrudların yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud&#8217;un ve Firavun&#8217;un yanında olamaz.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye  gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra 60 yaşına gelen bir adam, tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani en sağdan, en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler, beğenmezler; iştirak ederler, etmezler. Fakat benim vazifem, hayatını düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında kalmak. Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok. Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef telakki ederim kendimi. Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre uğramışsa, kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan tarafım, ezilenlerden tarafım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafım. Tarafsız olmak bu demektir aslında. Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir. Yalandır tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız olunabilir? Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın insanı öldürdüğü dünyada tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette. Zalimlerin yanında değilim hiçbir zaman.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir? Neticesi ne olmuştur? İnsana nasıl bakmışlardır?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İslam&#8217;da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı natıktır ve eşref-i mahlukattır. Cenab-ı Hakk&#8217;ın halifesidir. Adeta haklarının bir kısmını ona devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir. Batı&#8217;da böyle bir şey yok. Batı&#8217; da insan kendi ferdiyetine mahpustur. Batı&#8217; da bir ümmet yoktur. Batı&#8217;da insan, insan için kurttur. Batı&#8217;da yaşamanın kanunu kavgadır. Bunu çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yad ederler. Ama hep aynıdır. Darwin &#8220;hayat kavgası&#8221; der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten file kadar, balinaya kadar bütün canlılara teşmil eder. Hayat kavgadan ibarettir. En iyi intibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi mesele değildir. İnsan da bunların içindedir ve insan da hayvandır. İnsan tabiatın bir parçasıdır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar, insan için de caridir. Halbuki, İslamiyet&#8217;te insanın imtiyazlı bir yeri vardır, insan herhangi bir hayvan değildir. Bu itibarla insan hayatı mukaddestir. İnsana ait olan her şey mukaddestir.</p>
<p>Batı&#8217; da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu&#8217; da tarih, sınıfların taammümüdür, tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır. Batı&#8217;da, fert ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür, fert başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden ibarettir. Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki ferdin, diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu iklimde doğmuştur kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.</p>
<p>Fert hayvandır: insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan olarak incelenmesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti, bir haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle süslemiştir insanı. Yani Batı&#8217; da ilim dediğimiz şey de desakralizasyon, insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes değildir Batı insanı için.</p>
<p>Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim için muharebe bir i&#8217;la-yı Kelimetullah&#8217;dır. Batı için muharebe bir kazanç vasıtasıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir. Batı&#8217;da, insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde kurulmuştur. Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.</p>
<p>Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı eşref-i mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören cemiyetle, bir kurt iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı idare vasıtası haline getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla birdenbire temas ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları ayrı çünkü. Birisi için hile, huda, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana hürmet eder, insana ait her şeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.</p>
<p>Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya getiriyor bu iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine galebesidir, Batının bize karşı galebesi.</p>
<p>Ben Ziya Gökalp&#8217;in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> *</strong> Bu söyleşi 11 Şubat 1977&#8217;de Rüşdü Onduk tarafından kasede alınmıştır. Eski bir kayıt olduğundan soruların birçoğu duyulamamıştır. Bu konuşma sırasında Safa Mürsel, Haluk İma­moğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz&#8217;ün bulunduğu bilinmektedir.</p>
<p><strong>Lügatçe:</strong></p>
<p>farika: ayırmaç</p>
<p>hazer etmek: çekinmek</p>
<p>lçtimai sınıflar. toplumsal sınıflar</p>
<p>Iddihar etmek: biriktirmek</p>
<p>Istirdat: geri alma</p>
<p>mufassal: ayrıntılı</p>
<p>mülhid: dinsiz</p>
<p>mütearrız: saldırgan</p>
<p>rasin: sağlam</p>
<p>şamil: kapsayan</p>
<p>tahkim etmek: pekiştirmek</p>
<p>teali: yücelme, yükselme</p>
<p>tebcil etmek: yüceltmek</p>
<p>tecessüs: bilseme</p>
<p>tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme</p>
<p>tesanüd: dayanışma</p>
<p>vahdet: birlik</p>
<table width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="350"></td>
</tr>
</tbody>
</table>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/">Cemil Meriç ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hürriyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hurriyet-3/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hurriyet-3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2017 12:57:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatın Gayesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5624</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatın gayesi, onu yaşanmaya değerli yapan şey, varlıklar basamağında ilerliyerek cansız maddeden bitkiye ve hayvana, ondan da insana yükselten evrimin insanlığı Allah’a yaranma sevgisine ulaştırmasıdır. Allah a yaranmayı hayatının gayesi yapan insan, faziletli insandır. Faziletli insanların bir arada yaşadıkları belde ise bahtiyar beldedir. Bizi Allaha götüren ruhçuluk, faziletli insanı yetiştirir. Dâvamız, asrımızda hiç benzeri görülmemiş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyet-3/">Hürriyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/istikbal/attachment/12585817/" rel="attachment wp-att-14166"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14166" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/12585817.jpg" alt="" width="273" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/12585817.jpg 273w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/12585817-205x300.jpg 205w" sizes="(max-width: 273px) 100vw, 273px" /></a> <a href="http://ilimcephesi.com/hurriyet-3/12585817-2/" rel="attachment wp-att-14169"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14169" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/12585817.jpg" alt="" width="273" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/12585817.jpg 273w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/12585817-205x300.jpg 205w" sizes="(max-width: 273px) 100vw, 273px" /></a>Hayatın gayesi, onu yaşanmaya değerli yapan şey, varlıklar basamağında ilerliyerek cansız maddeden bitkiye ve hayvana, ondan da insana yükselten evrimin insanlığı Allah’a yaranma sevgisine ulaştırmasıdır. Allah a yaranmayı hayatının gayesi yapan insan, faziletli insandır. Faziletli insanların bir arada yaşadıkları belde ise bahtiyar beldedir. Bizi Allaha götüren ruhçuluk, faziletli insanı yetiştirir.</p>
<p>Dâvamız, asrımızda hiç benzeri görülmemiş şekilde çiğnenen kul hakkı dâvasıdır. İnsanlar âleminde de Darvin’in bütün canlılar dünyası için anlattığı hayat savaşı hâkimdir. Kuvvetli zayıfı yok ediyor. Kuvvetin saltanatını koruyan, damarlarımızın yapısına aşılı olan ihtiraslarımızdır. Bu sebepten dünyamızda her zaman “insan insanın kurdu” olmuştur. İnsanları yeryüzündeyken birbirlerinin zulmünden koruyacak kuvvet, âdil devletin otorite-sidir.</p>
<p>Bu otorite, geçmişteki insanlara karşı zaman zaman zulüm vasıtası olarak kullanıldığından, insanlığı himayeden mahrum bırakmak için bu olayı fırsat bilen Yahudi cemaat tarafından, Fransa ihtilâlinden sonra Avrupa milletlerinde, asrımızın başında ise bizde tekmelendi ve milletler kendi içlerindeki hayat savaşına terk edildiler. Buna halkçılık ve hürriyet adını verdiler. Hürriyet, kuvvetini serbestçe kullanma yetisidir. Kuvvetin insanda bağlandığı şeyler çok ve çeşitlidir. Bedenin kuvveti vardır; pençe ve yumruk kuvveti vardır; paranın kuvveti vardır; kalem kuvveti, fikir kuvveti vardır; ruh kuvveti, ahlâk kuvveti vardır; din kuvveti, hakkın kuvveti vardır. Hürriyet bunların hangisinin hâkimiyetini sağlayan serbestliktir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nurettin Topçu,Yarınki Türkiye</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyet-3/">Hürriyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hurriyet-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bize Ait Olmayan Meseleler&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 13:23:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Bize Ait Olmayan Meseleler...]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5810</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam ülkelerinde, bize ait olmayan meselelerle uğraşmaya başlamamız, aslında kendi kurumlarımızı yetersiz ve eksik görmekle ortaya çıkmış bir mesele değildir. Durum doğrudan, bu meselenin sahiplerinin, aynı meseleyi bizim meselemiz haline getirebilmelerinin sonucudur. Şunu demek istiyoruz: diyelim bir &#8220;hürriyet&#8221;meselesi, aslında İslâm dünyasının dışında oluşmuş bir olaydı. Bu olay, bu niteliği içinde değerlendirilebilmiş olsaydı, yani konuya illâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/">Bize Ait Olmayan Meseleler…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/050220151556552917093_2/" rel="attachment wp-att-14142"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14142" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/050220151556552917093_2.jpg" alt="" width="337" height="191" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/050220151556552917093_2.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/050220151556552917093_2-300x170.jpg 300w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p>İslam ülkelerinde, bize ait olmayan meselelerle uğraşmaya başlamamız, aslında kendi kurumlarımızı yetersiz ve eksik görmekle ortaya çıkmış bir mesele değildir. Durum doğrudan, bu meselenin sahiplerinin, aynı meseleyi bizim meselemiz haline getirebilmelerinin sonucudur. Şunu demek istiyoruz: diyelim bir &#8220;hürriyet&#8221;meselesi, aslında İslâm dünyasının dışında oluşmuş bir olaydı. Bu olay, bu niteliği içinde değerlendirilebilmiş olsaydı, yani konuya illâ eğilmek gerekiyor idiyse bunun îslamdışı dünyaya ilişkin bir mesele olduğu bilinerek yaklaşılsaydı, Osmanlı devleti başına gelen gailelerin belki hiçbirine maruz kalmayacaktı. Fakat bu mesele (hürriyet meselesi) aynı zamanda Osmanlı devletinin de bir meselesi imiş gibi ortaya konulmuştur.</p>
<p>Durum, elbette, Müslümanların dışında olup bitenleri görmezlikten gelme tavsiyesini öngörmüyor. Müslümanların, kendi dışlarında olup bitenleri dikkatle hassasiyetle izlerken,bir yandan da onların kendi meselesi olmadığı hususunu gözden kaçırmayacak bir bilinç uyanıklığı içinde olmalarını gerektiriyor. Bize ait olan meseleyle bize ait olmayan meseleyi ayırmak için başvurulacak tek kıstas İslâm&#8217;dır. Bidatin ne demeye geldiği kavranırsa, Saadet Asrı&#8217;nda Müslüman olmayan topluluklara benzemek hususunda gösterilen hassasiyete, hatta asabiyete dikkat edilerek kendimize ait olan meseleyle kendimize ait olmayana daha berrak bir zihinle yaklaşma imkânı elde edilebilir, sanıyorum.</p>
<p>Rasim Özdenören,Müslümanca Yaşamak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/">Bize Ait Olmayan Meseleler…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Zaferler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-zaferler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-zaferler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Apr 2016 12:23:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Zaferler]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5622</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sosyal bir ruh kazanmış cemiyette, hürriyet herkes içindir, kimsenin lütfü değil, Allahın yaradılışımızda gösterdiği hikmettir, hakkın sevgisidir, doymak bilmez insanların, doymıyan arzularının serbestliği değildir, rengini,kokusunu güzelliğini herkesin duyup görebileceği, herkesin bakıp ruhuna basabileceği, ama hiç kimsenin tahakkümüne alamıyacağı, hakları verdiği ve ancak ulu devletin koruyabileceği bir nimettir. Bu hürriyetin sınırlarını hak tayin eder. Viyana seferi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-zaferler/">Büyük Zaferler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/buyuk-zaferler/anadolucu-bir-dusunur-ve-fikir-mecmuasi-nurettin-topcu-ve-hareket-one-cikan-842x1024/" rel="attachment wp-att-12626"></a></p>
<p>Sosyal bir ruh kazanmış cemiyette, hürriyet herkes içindir, kimsenin lütfü değil, Allahın yaradılışımızda gösterdiği hikmettir, hakkın sevgisidir, doymak bilmez insanların, doymıyan arzularının serbestliği değildir, rengini,kokusunu güzelliğini herkesin duyup görebileceği, herkesin bakıp ruhuna basabileceği, ama hiç kimsenin tahakkümüne alamıyacağı, hakları verdiği ve ancak ulu devletin koruyabileceği bir nimettir. Bu hürriyetin sınırlarını hak tayin eder. Viyana seferi dönüşünde, bağdaki asmalarından kopardıkları üzümlerin bedellerini, bir kese içinde, asmaların dalına asan asker hür değil miydi? Sabahın erken saatlerinde dükkânını açıp ilk müşterisine satış yaptıktan sonra, gelen ikinci müşterisini henüz siftah etmeyen komşusuna gönderen esnaf hür değil miydi?</p>
<p>Zaferi sadece ganimette, aşkı bedende, hizmeti menfaatle aramıyan bu ruh, pek mütevazi bir şekilde, hakka ve halka hizmette sükûn buluyordu. Bu ruh, çorak tepelerde, sürüsünün bekçisi ve tabiatın yoldaşı olan çobanı derviş, zaferlerinin sayısı pek kabarık hükümdarı adaletin sembolü yaparken, kâinat bayanda insanın hiçliğini ihtar ediyor. İsimsiz pekçok kahraman yetiştireli, sadece Allah için veren, onun için hizmet eden büyük bir millette sevgi, merhamet ve adalet bayraklarının, hak rüzgarları içinde dalgalanması cemaat ruhunun, en güzel şekliyle görünüşünden başka bir şey değildir. Bu ruhta, bu cemiyette insanların hakları pek yücedir, herşey Allah içindir.</p>
<p>Güzel ahlâk, üstün fezâet, doyulmıyan sevgi ve adaletin otoritesi ile kazanılan büyük şahsiyetler vardır. Mevkiler gayesi hizmet olduğu için birbirinden pek farklı değildir. Her vazife güzel ve mukaddestir.</p>
<p>Cemaat ruhunda yeşermiş büyük zaferler, büyük aşklar, erişilmez adalet ancak bunların fiilen birer ibadet haline gelmesiyle anlaşılabilir ve milli ruhun temelleri olabilirler. Aksi takdirde cemaatın unutkan dimağı süfli değerlerin neşvünema bulmasını sağlar. İnsan iradesinin hakkı ariyan mefhumlarına ise ancak ulu devletin kapısından girilerek varılır. O kapıda mihrabın önündeki gibi ruhumuzla secde etmenin ve dâvanın en çılgın bir neferi ortaya atılmanın tam zamanıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nurettin Topçu,Yarınki Türkiye</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-zaferler/">Büyük Zaferler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-zaferler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zulüm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zulum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zulum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2015 15:41:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Galile]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5652</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zulüm, başkalarının hürriyetlerini, yaşama hürriyetine varıncaya kadar, kendi üstün kuvvetine dayanarak ellerinden alma iradesidir. Hiç kimse hürriyetinden karşılıksız vazgeçmez. İste­meyerek verilen karşılık da zulmü ortadan kaldırmaz. Galile, &#8220;Dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için zamanın hâkimleri onu ölüm cezasına çarptırdılar. Bu, düşünme hürriyetine karşı en büyük zulümdü. Sonradan Galile’nin, hayatını kurtarmak için bu sözünü geri alması, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum/">Zulüm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zulüm, başkalarının hürriyetlerini, yaşama hürriyetine varıncaya kadar, kendi üstün kuvvetine dayanarak ellerinden alma iradesidir. Hiç kimse hürriyetinden karşılıksız vazgeçmez. İste­meyerek verilen karşılık da zulmü ortadan kaldırmaz. Galile, &#8220;Dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için zamanın hâkimleri onu ölüm cezasına çarptırdılar. Bu, düşünme hürriyetine karşı en büyük zulümdü. Sonradan Galile’nin, hayatını kurtarmak için bu sözünü geri alması, zâlim mahkemeye sunulmuş bir karşılıktı Hakikat adamı, hayatı uğruna hürriyetini feda etti. Lâkin buna sebep de zâlimintehdidi idi. Zulüm ortadan kalkmış olmadı belki ikileşti. Bu hal gösteriyor ki toplum içinde hiçbir insan mutlak hürriyete, yani her istediğini yapma hürriyetine sahip değildir. Her ferdin hürriyeti başkalarının hürriyetiyle çatışabilir. Vatandaş  ve insan olarak herbirimizin başta gelen ödevi, vatandaşlarımızın  ve başka insanların hürriyetlerini yaşatabilmeleri için çalışmak  ve bunun için gerekirse kendi hürriyetimizden feda etmektir;  onların hür olması için, kendi hürriyetimizi yine kendi irademizle kısıtlamaktır.</p>
<p>İrademizin hür isteklerine karşı koyan kuvvetler birtakım engellerdir. Bu engeller bizde korku doğurarak irademiz tarafın­dan aşılamaz olunca insan bu engellerin esiri oluyor ve onlara yaranmaya çalışıyor. Cemiyet içinde hür iradesini kullanamayan korkakların bu yaranma davranışına dalkavukluk ve riyakârlık denir. Bu engelleri aşarak onlara esir olmayan cesur insanlar, hazlarıyla menfaatlerinden fedakârlık yapmış olsalar bile, daima insanlık tarafından takdir ve hayranlıkla karşılanmışlardır. Bede­ne ve maddî varlıklara ait engeller önünde eğilmeyip onları aşan­lar madde alanında cesaretleriyle tanınmıştırlar. Harpte kahra­manlık gösterenler bunların başında gelmektedir. Ruhî ve mânevi alanda engelleri aşabilenlerse medenî cesarete sahip olarak tanı­nırlar ki, bunun değeri maddî cesaretin değerinden çok büyüktür. İnsanlığın tarihinde zâlimlere karşı başkaldıran kahraman ruhlar bunların örneğidir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nurettin Topçu &#8211; Ahlak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum/">Zulüm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zulum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
