<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Halk Fırkası | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/halk-firkasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Oct 2017 12:49:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Halk Fırkası | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:58:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Mecliste Muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclisin feshi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin İlanı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin İlk Siyasi Partisi: Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Bir Siyasal Söylemin Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Halk ve Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Barış Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyede Siyasal Sistemin İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM’nin Açılışı]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13038</guid>

					<description><![CDATA[<p>…… Cumhuriyetin İlanı İkinci Meclis, 72 seçim bölgesinden gelen 287 üyeli bir meclistir. 1923 yılının Temmuz ayında gerçekleşen seçimleri takiben, Meclisin açılış töreninin 2 Ağustos 1923‘te yapılacağı duyurulur. Belirlenen tarihte Meclisin açılış toplantısına sadece 70 milletvekilinin katılması üzerine &#8216;nisab~ı ekseriyet hasıl olmadığı için” açılış programı 11 Ağustos’a ertelenir. TBMM’nin ikinci devresi, 11 Ağustos 1923 günü, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/untitled-2-jpg670/" rel="attachment wp-att-13039"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13039" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670.jpg" alt="Türkiye'de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1" width="553" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670.jpg 670w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 553px) 100vw, 553px" /></a></p>
<p><strong>……</strong></p>
<p><strong>Cumhuriyetin İlanı</strong></p>
<p>İkinci Meclis, 72 seçim bölgesinden gelen 287 üyeli bir meclistir. 1923 yılının Temmuz ayında gerçekleşen seçimleri takiben, Meclisin açılış töreninin 2 Ağustos 1923‘te yapılacağı duyurulur. Belirlenen tarihte Meclisin açılış toplantısına sadece 70 milletvekilinin katılması üzerine &#8216;nisab~ı ekseriyet hasıl olmadığı için” açılış programı 11 Ağustos’a ertelenir.</p>
<p>TBMM’nin ikinci devresi, 11 Ağustos 1923 günü, en yaşlı üye (Reisi Sin) Abdurrahman Şeref Bey’in dua niteliğinde olan çok kısa bir konuşmasıyla başlar.(1) Aynı gün Muvakkat Reis (Geçici Başkan) seçimi gerçekleştirilir. Muvakkat Reis seçilen Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Meclisin 13 Ağustos’ta toplanacağını ve milletvekillerinin yemin edeceklerini bildirerek oturumu kapatır. (2)Meclis 13 Ağustos’ta toplanır. Meclis Dahili Nizâmnâmesi uyarınca önce Meclis Reisi seçimi yapılır. Mustafa Kemal Paşa, seçime katılan 197 milletvekilinden 196’smm oyunu alarak Meclis Reisi seçilir.(3) Reis-i Sâniliğe (Meclis İkinci Başkanlığı) ise Ali Fuat Paşa seçilir. 14 Ağustos günü 190 üye ile yapılan dördüncü toplantıda Heyet-i Vekile Reisliğinin ve Heyet-i Vekile üyelerinin seçimine geçilir. Heyet-i Vekile Reisliğine Ali Fethi Bey seçilir.</p>
<p>Meclis Baş kanının ve Hükümet üyelerinin belirlenmesini takiben, ikinci Meclisin 23 Ağustos’ta “ilk ele aldığı mesele’’,(4) Birinci Meclîs’in onaylamaktan şiddetle kaçındığı Lozan Barış Antlaşması olur ve anlaşma onaylanır. Lozan Barış Antlaşması, Mustafa Kemal Paşanın isteğiyle Lozan’daki Türk Heyeti tarafından 24 Temmuz’da imzalanmış ve Meclis tarafından onaylanmayı bekliyordu, İkinci Meclisin ilk aylarda yaptığı diğer önemli işler arasında, Ankara’nın başkent olarak kabulü (13 Ekim) ve daha da önemlisi Cumhuriyetin ilanı vardır (29 Ekim). Hiç kuşku yok ki bunlardan en önemlisi Cumhuriyetin ilanıdır. Cumhuri-yetin ilanını önemi ise sistemin değişmesinden değil, yeni sisteme geçiş sürecinin olaylarından kaynaklanır.</p>
<p>Titiz bir çalışma ile belirlenen ve seç(tir)ilen TBMM’nin ikinci dönem milletvekillerinin bir kısmının katılımıyla, 7-11 Ağustos tarihlerinde, Halk Fırkası’nın tüzüğünün görüşüldüğü bir dizi toplantı tertip edilir. Tüzük kabul edildikten sonra, Fırka’nın kuruluş dilekçesi 23 Ekim’de “Gazi Mustafa Kemal Paşa” imzasıyla Dahiliye Vekaletine sunulur . Esasında, Meclisin yenilenmesi, Halk Fırkası’nın tüzüğünün hazırlanması ve Halk Fırkası’nın kurulması&#8230; tüm bunlar yeni siyasal sisteme uzanan sürecin önemli aşamalarını teşkil eder ve bu süreç titizlikle hazırlanır; hiçbir şey şansa bırakılmaz. Bundan dolayıdır ki, yeni bir sisteme gidişin her aşamasında bir başka faktör devreye sokulur. Hedefe emin adımlarla yürünür. Kamuoyunun fikren yeni sisteme alıştırılması da bu aşamalardan birisini teşkil eder, ilk olarak, Anayasa’da gerçekleştirilecek bazı değişikliklere ilişkin haberlerin gazetelerde yer almasıyla süreç başlamış olur.</p>
<p>Ağustos ayının ilk günlerinde, bazı gazetelerde, Halk Fırkası Nizâm-nâmesini düzenleyen komisyonun Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapmayı planladığı ve yapılacak değişiklikleri görüştüğüne ilişkin haberler yayınlanır. Birkaç gün sonraki haberlerde ise gerçekleşecek değişiklikler maddeler halinde açıklanır.(5:)) Haberlerden anlaşıldığı kadarıyla, siyasal sistemde önemli değişiklikler öngörülmektedir. Bu haberler Meclis Reis-i Sânisi Ali Fuat Paşa tarafından yalanlanır. Ali Fuat Paşa, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişikliklerin Halk Fırkası’mn resmen faaliyete geçmesinden sonra ele alınacağını, çıkan haberlerin sadece bir “tahmin” olduğunu açıklar.(6) Bunun üzerine, bir süreliğine, konuya ilişkin yeni bir haber yayınlanmaz. Konunun tekrar gündeme gelişi, “Anadolu&#8217;da Yeni Gön” gazetesinin 23 Eylül’de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ferindeki tartışmalara on beş güne kadar başlanacağına ilişkin haber yayınlamasıyla gerçekleşir. Aynı gazete 24 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa’nın kendilerine verdiği demecin bir kısmını yayınlar. Çıkan habere göre &#8216;‘neue Freje Presse” muhabirinin Teşkilât-ı Esasiye Kanununda ne tür değişikliklerin yapılacağı sorusuna Mustafa Kemal Paşa,Teşkilatı Esasiye Kanunun ilk maddesini okuyarak şu cevabı verir;</p>
<p>‘<em>’Teşkilât-ı Esasiye Kanununa göre hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanır. Bu iki hamleyi bir kelime ile anlatabilmek için hangi sözlükte aranırsa aransın sözü geçen kelime Cumhuriyettir. Binaenaleyh dahili inkişafımız henüz tamamlanmamıştır. Bir çok düzeltme ve gelişmeler vuku bulacak ve bütün bu düzeltmeler cumhuriyet esasına göre olacaktır. Türkiye bugün olduğu gibi gelecekte de daha fazla demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Hiçbir surette Garp Cumhuriyetlerinin sisteminden farklı olmayacaktır</em>.’’(7)</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın bu açıklaması üzerine basındaki haberlerin temel konusunu Cumhuriyet oluşturur. Konu enine-boyuna tartışılmaya başlanır. Merkezi otoritenin uzağında oldukları için kendilerini daha bağımsız hisseden İstanbul gazetelerinden bir kısmı konuyu eleştirel bir yaklaşımla ele alır. Eleştirilerinde alaycı bir tavır sergileyenler de vardır. Ancak şurası önemlidir ki, “resmi söylemin” çoğu zaman ifade ettiği gibi, bu gazeteler hiçbir şekilde “cumhuriyet* fikrine ve rejimine karşı çıkmazlar. Onların eleştirileri, daha çok, cumhuriyetin niteliğinin belirlenmesine ve cumhuriyete giden sürecin yöntemine ilişkindir. Bu konuda şu iki yazı, eleştirilerin niteliğini göstermesi açısından önemli örneklerdir. Vatan Gazetesinde yayınlanan bir yazıda, Mustafa Kemal Paşanın “Neue Freje Presse” muhabirine söyledikleri tekrar edildikten sonra, “<em>Bugüne kadar mevcut idare şeklimiz zaten cumhuriyet kelimesiyle ifade edilebilir Teşkilât-1 Esasiye Kanunu’nda hazırlanan tadilat, tamamıyla yeni bir şeklin kabulü değil, eski şeklin Garp’teki numunelerinden birine daha fazla benzetilmesi demektir. întihabedilen [seçilen] şeklin hangisi olduğu ve temeli mevcut sistemdeki hususiyetlerin bununla nasıl telif edileceği ancak daha fazla malumat geldikten sonra anlaşılacaktır</em>”(8) denilir. Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Ankara İstasyon Binası Cumhuriyet Doğurabilecek mi?” başlıklı yazı, konuyu en alaycı üslûpla ele alanlardan birisidir. Yazının temel eleştirisi noktası, Cumhuriyeti inşaya yönelik çalışmaların yöntemiyle ilgilidir: <em>‘’Durup dururken dertsiz başımıza dert çıkardık, Hakimiyet-i Milliye usûlü ile memleket güzel güzel idare edilirken birdenbire her nedense bir cumhuriyet havası esmeğe başladı ve bir çoğumuzun aklım aldı, götürdü. Bizim muhafazakâr kafamızı beğenemeyenlerin müteceddid ve terakkiperver dimağları haftalardan beri Ankara İstasyon binasında bir cumhuriyet doğurmaya çalışıyorlar. Bizim bildiğimize göre cumhuriyet istasyon binalarında değil, millet meclislerinde doğar..”(9)</em></p>
<p>Cumhuriyetin ilanına uzanan süreç son derece hızlı gerçekleşir. Halk Fırkası Divanı 4 Ekim’de devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti&#8221; ol-masını kararlaştırır. Fırka Divanının karan 5 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplanan özel bir Mütehassıslar Encümeni tarafından tekrar ele alınır ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklikler görüşülür. 8 Ekim’de “Anadolu’da Yeni Gün” gazetesi “bir ihti-sas sahibine dayanarak” Cumhuriyetin yakında ilan edileceğinin haberini verir. Bir süredir Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklikleri görüşen Mütehassıslar Encümeni, 14,15 Ekim tarihlerinde toplanarak “Reis-i Cumhur”a verilecek yetkileri görüşür. Bu arada basında “Reis-i Cumhur” un kim olacağına ilişkin tahminler yayınlanmaya başlar. Bazı İstanbul gazeteleri “Reis-i Cumhur”un Fevzi (Çakmak) Paşa olacağını duyururlar. Bu haberler anında yalanlanır ve “Mustafa Kemal Paşa’-nın Millet Meclisi Reisi ve Reis-i Cumhur olması [nın] kat’iyyen mukarrer bulunmakta”(10) olduğu açıklanır. Mütehassıslar Encümeni 21 Ekim’de son kez toplanarak İcra Vekilleri Heyeti’nin yetkilerini ele alır. Böylelikle, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan özel nitelikli Mütehassıslar Encümeni çalışmalarım büyük ölçüde tamamlayarak yeni siyasal sistemin temel ilkelerini belirlemiş olur. Artık sıra, Mütehassıslar Encümeni tarafından kabul edilen ilkelerin Meclis’te kabulüne gelmiştir. Bu ise Heyet-i Vekile (Hükümet) bunalımı ile kolaylıkla aşılır ve amaca ulaşılır.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanında son derece önemli bir aşamayı temsil eden Heyet-i Vekile bunalımı ise şu şekilde başlatılır ve devam ettirilir: 14 Ağustos’tan beri Ali Fethi Bey Heyet-i Vekile Reisliği’nin yanı sıra Dahiliye Vekaleti görevini de yürütüyordu. İki görevin üstesinden gelmede zorlanınca, 20 Ekim’de, Halk Fırkası Grubunda, Dahiliye Vekaleti görevini bırakacağım açıklar. 24 Ekim’de istifasını verir. Aynı gün, Meclis Reis-i Sanisi olan Ali Fuat Paşa da Ordu Müfettişliği görevine atandığı için Meclis’teki görevinden istifa eder. Halk Fırkası Grubu, boşalan Meclis Reis-i Saniligi ve Dahiliye Vekaleti için aday belirlemek amacıyla 25 Ekim’de toplanır. Fırka Grubu, Meclis Reis-i Saniligi için İstanbul milletvekili Rauf (Orbay) Beyi, Dahiliye Vekaleti için de Erzincan mil- Sabit (Sagıroglu) Beyi ekseriyet-i azime” ile aday olarak belirler.Halbuki,Ali Fethi Bey Dahiliye Vekaleti’ne Ferit (Tek) Beyi, Meclis Reisi Saniiliğe de Yusuf Kemal (Tengirşek) Beyi önermiş bulunmaktadır ve Fırka grubu bu teklifleri dikkate almaz.</p>
<p>Bu aşamada,gelişmeleri doğru anlayabilmek için, İkinci Meclisin buraya kadar ifade edilmeyen bir özelliğini dikkate atmak gerekiyor. İkinci Meclis, daha önce ifade edildiği üzere, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki seçim komitesinin belirlediği adayların seçilmesiyle teşkil etmişti; “itaatkâr” bir Meclis oluşturmak amaçlanmıştı. Ancak ne var ki planlanan büyük oranda gerçekleşmez ve <em>“ikinci dönemin başlarında da (ilk bir buçuk yıl boyunca) bütünüyle uysal bir meclis yaratılamaz&#8221;</em>.(11) Meclisin çalışmalarının ilk aylarındaki bazı gelişmeler bunu açıkça gözler önüne serer. Meclis, genel olarak, kendisini seçtiren iradeden bağımsız hareket etme eğilimi taşır. Veya, işlerini kendi iradesine göre yürütmeyi yapılması gereken şey olarak düşünür. Halbuki onları seçtiren irade, kendi iradesine bağlı bir Meclis istemektedir.(12) Bu nedenledir ki, Fırka Grubunun boşalan Meclis Reis-i Saniiiği ve Dahiliye Vekaleti için isim belirleme gayreti, Meclis’i seçtiren iradenin hoşuna gitmez.</p>
<p>Sadece Meclis Reis-i Saniiiği ve Dahiliye Vekaleti için aday belirlemede değil, diğer bazı konularda da Meclis kendi iradesini ortaya koyar. Bu ise, Meclisin ilk günlerinden itibaren bir temayüle dönüşür. Meclisin iradesini ortaya koyma girişimleri nedeniyle, Fethi Bey Hükümeti ilk günden itibaren, bazı önemli konularda gerek Meclis’te ve gerekse Parti Grubunda istediğini yapamaz. Bunlardan birisi, Batı Anadolu&#8217;da hâlâ yaygın olan eşkiyalığı önlemek amacıyla düşünülen sıkıyönetim ilanının Meclis’e onaylatılamamasıdır. TBMM İçişleri Komisyonu eşkıya nedeniyle sıkıyönetim ilanı isteğine karşı çıkmakla kalmaz, aynca bu isteği Anayasa’ya aykırı bulur.</p>
<p>Ali Fethi Bey’in, Dahiliye Vekaletine Ferit (Tek) Beyi, Meclis Reis-i Saniligine de Yusuf Kemal (Tengirşek) Beyi önermiş olmasına rağmen, Fırka Grubunun başka isimler üzerinde karar kılması yaşananların son halkasını teşkil eder. îstenen, önerilen isimlerin onaylanmasıdır. Fırka Grubu bu isteğe uygun davranmaz ve kendi adaylarını belirleyerek “uysal” olmadığım bir kez daha gösterir. Halbuki, Fırka Grubunun önerdiği isimlerden Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Lozan’la ilgili tutumlarından dolayı hoşnut olmadığı kimsedir. Meclisin bu tavrı “<em>Lozan anlaşmasını imzalayan ve hükümette Hariciye vekili olarak bulunan İsmet Paşa&#8217;ya karşı olunduğu”</em> izlenimini verir. Daha da Önemlisi, İsmet Paşa&#8217;nın şahsında, İsmet Paşa ya devamlı destek veren Mustafa Kemal Paşaya  yönelik- tepkinin varlığını düşündürür. Gelişmeler üzeri M.Kemal,istediği siyasal sisteme doğru gidişin adımlarından birisini daha atar ve o zamanlar Meclis tarafından seçilen Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa dışında, tüm bakanların ve başbakanın görevlerini bırakmalarını ister. Zaten hükümetin tüm üyeleri kendisine sadakatle bağlıdırlar. Bu nedenle isteği yerine getirilir ve hükümet istifa eder (26 Ekim gecesi). Ülke hükümetsiz kalır. Bu planlanmış bir süreçtir; hükümetin istifası ile “bir siyasal bunalım doğmasını sağlamak” (13)amaçlanmaktadır. Sorunun çözümü planlanan sürecin aşamalarım gerçekleştirme biçiminde oluşur.</p>
<p>Ankara, 28 Ekim Cumartesi gününe bir hükümet bunalımıyla girer; ülke hükümetsizdir. Sabahın erken saatlerinden itibaren Ankara’daki bütün milletvekilleri Meclis’te toplanarak hükümetin istifasının neden olacağı sorunları ve yeni hükümetin nasıl teşkil edeceğini görüşüp konuşmaya başlarlar. Aynı saatlerde, Çankaya’da, istifa eden hükümet üyeleri ile Fırka İdare Heyeti üyeleri, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında “hususi” bir toplantıya katılırlar. Mustafa Kemal, toplantıya katılanlardan Meclis’in verdiği herhangi bir görevi kabul etmemelerini ister.</p>
<p>Böylelikle Meclis’teki muhaliflerin bir hükümet çıkarma girişimini engellemeyi arzulamaktadır. Zira, bilinmektedir ki istifa eden hükümetin üyeleri olmadan yeni bir hükümet teşkil edemeyecektir. Bu durumda çaresiz kendisine başvurulacak ve yardımı istenecektir. Paşa ise bu fırsatı değerlendirerek istediği rejim değişikliğini yapma imkânına kavuşacaktır.(14) Planlar buna göre yapılır ve planın ilk bölümü aynı günün akşamı uygulamaya konur.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, 28 Ekim akşamı, Kazım (Özalp) Paşa, Kemalettin Sami Paşa, İsmet (İnönü) Paşa, Fethi (Okyar) Bey, Fuat (Bulca) Bey, Ruşen (Onaydın) Bey ve Halit Paşa’yı Çankaya’ya akşam yemeğine davet eder. Yemeğin ilerleyen saatlerinde “yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz&#8221; der. Ertesi gün yapılacak işlerle ilgili bir hareket programı hazırlanır(15) ve Paşa, yapılacak işlerle ilgili olarak “gerekli direktifleri verir”.(16) Davetliler ertesi gün hangi aşamada ne yapacaklarını biliyor halde köşkten ayrılırlar.Sadece İsmet Paşa köşkte kalır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile baş başa, ertesi gün yapılacaklar hakkında görüşür, rejim değişikliğini sağlayacak kanun tasarısı üzerinde çalışırlar.</p>
<p>29 Ekim sabahı saat 10’da Meclis toplanır. Fethi Bey’den hükümetin niçin istifa  ettiği ve eski hükümet üyelerinin yeni hükümette görev almak istemelerinin nedeni sorulur. Değişik hükümet alternatifleri bir karara varılmaya çalışılır. Her listede birkaç kişi- yakın kimselerden seçilin Fakat bu kimseler hükümette görev almayacaklarını bildirirler. Liste hazırlama çabaları yoğunlaşır ancak bir sonuca ulaşılamaz. Herhangi bir çözüme ulaşılamadan, çaresiz bir halde ne yapılacağı düşünüldüğü bir zamanda, akşam köşkte kararlaştırıldığı üzere, sorunun çözmek için Kemaleddin Sami Paşa tarafından, Mustafa Kemal Paşa’ya başvurmanın ve onun kararma uymanın tek çıkış yolu olduğu dile getirilir. Bu görüş kabul edilir. Oturuma ara verilir ve Mustafa Kemal Paşa Meclise davet edilir. Davet üzerine <em>“içine düştüğü çıkmazda kımıldanamaz haldeki</em>” (17)meclise gelen Paşa kürsüye çıkar ve sorunu çözmek için biraz düşünmeye ihtiyacı olduğunu, bu nedenle kendisine bir saat müsaade edilmesini ister. Bir saat içinde Meclis’te bazı kişilerle gece İsmet Paşa ile hazırladıkları Teşkila-tı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler öngören taslağı görüşür. Sonra kürsüye çıkıp, içinde cumhuriyet sözcüğünün hiç geçmediği bir konuşma yapar. Konuşmasında yaşanılan krizin nedeninin sistemle ilgili olduğunu belirtir. Krizden çıkış yolunu içeren metni okumak üzere Meclis katibine vereceğini söyleyip kürsüden iner. Katip Ruşen Eşref Bey kendisine verilen metni okur. Bir çok milletvekili duydukları karşısında şaşırırlar. Milletvekillerinin 101’inin Mecliste olmadığı bir sırada Cumhu-riyetin ilanı öngörülmektedir. Görüşmelere geçilir. Vasıf Bey (Saruhan), Cumhuriyet idaresini kabul etmenin, aslında Meclis’in açıldığı günden beri zaten var olan bir durumu yasallaştırmak olacağını dile getirir. Eyüp Sabri Bey (Konya) ve Rasih Bey (Antalya) Vasıf Beyi destekleyen birer konuşma yaparlar.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanı kararı o anda Meclis’te bulunan 158 milletvekilinin oylarıyla 29 Ekim Pazartesi günü saat 20.30’da verilir. Bu karardan 15 dakika sonra ise Cumhurbaşkanı seçimine geçilir ve o anda Mecliste bulunan milletvekilinin oybirliği ile Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanı farklı tepkilerle karşılanır. Olumsuz tepkiler, dahi çok, Cumhuriyet ilan edildiği zaman İstanbul’da bulunan ve cumhuriyetin ilan edileceğinden haberleri olmayan Hüseyin Rauf, Ali Fuat (Cebesoy), Adnan (Adıvar), Refet (Bele) ye Trabzon’da bulunan Kazım (Karabekir) gibi Milli Mücadele’nin sivil ve asker önderlerinden gelir.</p>
<p>Milli Mücadele’nin önde gelen liderleri olarak konunun kendilerinden olmasını kabullenemezler.(18) İstanbul’da yayınlanan bazı gazetelerinde destekledigi değerlendirmelerin temelini Cumhuriyet ilanının &#8216;oldu bittiye getirilmesi&#8217;oluşturur.’’Resmi söylemin’’ çoğu zaman dile getirdiği gibi, eleştirilerin temelinde Cumhuriyetin kendisi yer almaz.(19) Üzerinde durulan ve eleştirilen konu Cumhuriyetin ilanında izlenen yöntemdir. Yanlış yöntemin yanlış sonuçlara neden olacağı kaygısını dile getirilir.(20) Rauf Bey, 1 Kasım tarihinde bazı gazetelerde çıkan eleştirilerinde, ısrarla iki noktanın altını çizer: ‘<em>’Cumhuriyetin ilanı aceleye getirildi, Cumhuriyetin ilanından önce doğru-dürüst bir anayasa yapılmalı idi&#8221;</em>. Bunlar çerçevesinde olmak üzere bir kaygısını dile getirir. Esasen demokratik ve despotik olmak üzere iki hükümet şekli bulunduğunu, kendisinin daima demokratik ilkelere bağlı olduğunu ve demokratik girişimleri destekleyeceğini, sistemin isminin önemli olmadığını ifade eder. Cumhuriyetin ilanını diğer bir çok kimse gibi sonradan duyan Kazım Karabekir de, Cumhuriyetken yana olduğunu belirtir ve üstü kapalı bir göndermede bulunarak kişisel otoritenin her türlüsüne karşı olduğunu açıklar.(21) Konu çerçevesinde daha başka eleştiriler de ifade edilir.(22) Basının bazı önemli kalemleri de eleştirilere katılırlar. Bunların içerisinde “Ebuzziyazade” nin 31 Ekim günü Tevhid-i Efkârı da yayınlanan yazısının başlığı eleştirilerin niteliğini göstermesi açısından önemlidir: “<em>Efendiler! Devletin adını taktınız, işleri de düzeltecek misiniz?.”</em> Hüseyin Cahit (Yalçın) ise “Yaşasın Cumhuriyet” başlığım taşıyan makalesinde konuya yönelik eleştirilerini dile getirir:</p>
<p>“<em>Meclis-i Mebusan’dan alkışlarla kabul, hariçte toplarla tes’id ederek ilân ettiğimiz Cumhuriyetin yaşamasını sâhiden istiyor muyuz? İstiyorsak her şeyden evvel şunu bilmeliyiz ki, Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve şehrâyin ile yaşamaz. Onu yaşatmak ister. Cumhuriyet, ancak hüsn-ü idâre ile, Cumhuriyete lâyık olmakla yaşar. Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisi’nde bir efsun yapıldı; bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çâresi kendiliğinden bulunacak değildir. İşler biz düzeltirsek düzelecek, dertler biz çâresini bulursak ortadan kalkacaktır&#8230; Ben Cumhuriyetçiyim. Bütün Hey’et-i İçtimaiyyeler için en yüksek şekl-i idâre mefkûresinin Cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına kaniim . Fakat Cumhuriyetçi olmakla beraber bu kelimeye bir put gibi tapmam. Bir Cumhuriyetin kıymeti onu idâre edecek ellerdedir. Eğer zihinlerimizde kurûn-u vüsta telakkiyatı hükümrân Oluyor ise, bu asırdaki bir Devlet adamı düşünüşü, görüşü yoksa Cumhuriyet elimizde gülünç bir lâfz-ı bî mâ-na hâlinde kalır. Resmen ilan edilen Cumhuriyetin fiilen ve hakikaten canlı bir hale gelmesi, bütün memleketi ihya etmesi için uzun bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Fakat bu mücadele birbirimizle bir kardeş kavgası olacak değildir&#8230;&#8221;»(23)</em></p>
<p>Ahmet Emin Yalman, “Vatan”da &#8221;Gazi Paşa Hazretlerine Maruzat” başlıklı yazısıyla Mustafa Kemal’e seslenerek,(24) Cumhurbaşkanı olduğuna göre fırka ve Meclis başkanlığını bırakması gerektiğini, bunun Cumhuriyetin ruhuna uygun olacağını yazar. Ahmet Emin, bazı çıkar çevrelerinin Mustafa Kemal’in çevresini sardıklarını ve Paşa ile milletin arasını açtıklarını da yazar. Ahmet Emin’in şikayet ettiği ve Mustafa Kemal’in etrafım sararak milletle arasını açmakla suladığı kesimin mensuplarından Celâl Nuri’nin kardeşi Suphi Nuri’nin “ileri” isimli gazetesindeki yazısıyla cevap verip, Mustafa Kemal’in, Mussolini veya Lenin gibi bir diktatör olması gerektiğini savunması üzerine Hüseyin Cahit, bu görüşe şiddetle karşı çıkarak, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını yazar.(25) Hüseyin Cahit, bir başka yazısında ise, “<em>diktatörlükten korkuyoruz diktatörlüğe doğru yürümekte olunmasından korkuyoruz</em>”(26) der.</p>
<p>Bu eleştiriler, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın gazeteler tarafından farklı biçimlerde karşılanır. Bunların içerisinde II. Meşrutiyet yıllarından beri sıklıkla gündeme gelen ve zamanla Türk siyasi yaşamında geleneksel-leşecek bir eleştiri biçimi dikkat çeker; bu irtica suçlamasıdır. Hakimiyetti Milliye gazetesi, Cumhuriyetin ilanıyla Derviş Vahdetilerin ve 31 Martçıların hortladığını söyleyerek sonraları sıklıkla gündeme gelecek biçimiyle bir Cumhuriyet savunması yapar:<em> “Haricî düşmanlara karşı ihraz olunan zafer ve galebe ne kadar takviye ve teyide muhtaç ise, dahilde de istibdat ve irtica taraftarlarına karşı elde edilmiş olan muvaffakiyetler o nisbette ve belki de daha ziyade azim ve katiyetle müdafaa ve muhafazaya muhtaçtır”(27).</em></p>
<p>Eleştirilerin ve suçlamaların hedefinde Rauf Bey (Orbay) vardır. Cumhuriyetin ilanım takiben Tevhid-i Efkâr başyazarı Velid Ebuzziya Bey ile Vatan başyazarı Ahmet Emin Beylere söylediği Cumhuriyet ilanının aceleye getirildiği eleştirisi, Halk Fırkası’nın bazı üyeleri ve bazı gazeteciler tarafından farklı alanlara çekilerek(28) en sert biçimde eleştirilir. Eleştiriler, Rauf Bey’in en yakın arkadaşlarında dahi kuşkular oluşturur. Bunlardan birisi Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır. Ali Fuat, bir özel görüşmesinde “<em>Siz de, hepimiz gibi Cumhuriyetin bir Fırka içtimaından sonra âlelacele hazırlanan bir-iki maddelik bir kanun lâyihasıyla Meclise bir İki saaat içerisinde kabul ettirilmesi şekline muârız bulunuyorsunuz değil mi? diye sorar. </em>Rauf Bey bu soruya<em> “Ben mutlakiyet aleyhinde, fakat milli hakimiyetince temsil eden bir cumhuriyet idaresinin tamamen taraftarıyım” </em>cevabını verir.(29) Halk Fırkası Grubu, Rauf Beyi Ankara’ya davet ederek hakkında gazetelerde çıkan suçlamaları cevaplamasını ister. O sıralar, muhtemelen geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle Mustafa Kemal’i gören olmaz; Çankaya’ya kapanır ve tartışmaların uzağında kalır. Rauf Bey daveti kabul eder. Haydarpaşa’dan Ankara’ya gitmek üzere trene binerken arasında esnaf birlikleri temsilcilerinin, subayların ve halifenin resmi temsilcisinin de bulunduğu büyük bir kalabalık tarafından uğurlanır. Trene binerken en yakınında Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa vardır. Ali Fuat Paşa, Ankara’da monarşi taraftan olmakla suçlandığını, bu konuda dikkatli olmasını ister. Çünkü, böylesi bir suçlamanın ispatlanması durumunda, Nisan 1923’teki değişiklikle aldığı son biçimiyle, Vatan-ı Hıyaniye Kanunu’na göre kendisini vatana ihanetten suçlu bulmak zor olmayacaktır.</p>
<p>Rauf Bey, 22 Kasım akşamı Halk Fırkası meclis grubunun toplantısına katılır. Cumhuriyetin ilanını takiben verdiği beyanatlara açıklık getirip, Cumhuriyetle ilgili düşüncelerini ifade eder. Toplantıda bulunan İsmet (İnönü) Paşa, Yunus Nadi (Abalıoğlu) Bey, Recep (Peker) Bey, Kılıç Ali Bey sekiz saat süren toplantı boyunca Rauf Beyi en sert ifadelerle eleştirirler. Rauf Beyden kayıtsız şartsız mevcut cumhuriyeti desteklemesini isterler. Rauf Bey, kendisinin de bir cumhuriyetçi olduğunu, aksinin iddia edilemeyeceğini; ancak, cumhuriyeti bir araç olarak desteklediğini, gerçek hedefinin halk egemenliği olduğunu ve bunun ise ancak kuralına göre işleyen bir cumhuriyetle mümkün olabileceğini söyler: “<em>Her cumhuriyet bilâkaydüşart hâkimiyet-i milliye değildir, fakat bilâkaydü şart hâkimiyet-i milliye her zaman cumhuriyettir</em>” der.(30) Bu arada halifenin kişiliğine ve makamına duyduğu saygının bu düşünceleriyle çelişmediğini de söyler. Rauf Bey açıklamalarının toplantıdakileri ne oranda ikna ettiğini bilemediğini, karan Meclis’in vereceğini söyleyip toplantıdan ayrılır.</p>
<p>Rauf Bey, “<em>Karar sîzindir. Ben buradan çıkıp gidiyorum. Kararınızı serbest olarak veriniz. Cenab-ı Hak, milletimize refah ve saadet versin. Şahıslar payidâr değildir, fikirler her zaman payidardır”(31)</em> diyerek Fırka Grubu toplantısını terk ederken arkasından desteklendiğinin ifadesi olan alkışları duyar. Fırka Grubu, Rauf Bey’in açıklamalarını ikna edici bularak ayrıca bir Meclis toplantısına gerek olmadığına karar verir ve kabul eder. Daha sonraları Mustafa Kemal’in Nutuk’unda dile getirdiği yaklaşan ise, Halk Fırkası’nın, Cumhuriyetin ilanıyla gündeme gelen eleştirilerin sahiplerini Rauf Bey’in şahsında değerlendirme biçimlerinden birisini teşkil eder;</p>
<p><em>‘’Rauf Beyin,cumhuriyete aleyhtar olduğunu itiraf etmemekle beraber, cumhuriyet ilan edilmiş olduğu bir günde onun makbul ve payidar olabilmesi için bir takım tahakkukunu ispat eylemek lüzumundan bahsetmesi, cumhuriyetin,milletin saadetini müemmin olacağına itimadı olmadığını sarahaten göstermiyor mu&#8221;</em>?(32)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cumhuriyetin İlk Siyasi Partisi: Halkçılık</strong></p>
<p>Cumhuriyet dönemi siyasî hayatının ilk partisi, ülkenin oldukça problemli bir aşamadan geçtiği ve Meclis’te istilâcı güçlerin defedilmedim takiben yapılması gerekenlerin yoğun bir şekilde düşünülüp, tartışıldığı günlerde doğar. Mustafa Kemal- 6 Aralık 1922’de bazı gazetelere verdiği bir demecinde, &#8220;<em>halkçılık esası üzerine müstenit ve Halk Fırkası namiyla siyasi bir fırka teşkil etmek niyetinde</em>&#8221; (33)olduğunu açıklayarak Cumhuriyet döneminin ilk siyasi partisinin doğuş haberini verir. Bu arada &#8220;düşünen kafaları&#8221; yardıma çağırır. Onun bu çağrısına Suphi Nuri (İleri)(34) gibi bazı yazarlar olumlu cevap verirler.</p>
<p>Mustafa Kemal’in girişimleriyle Cumhuriyet döneminin ilk partisinin doğuşuna yönelik adım atılmış olur. Ancak, bu aşamada cevap bekleyen bazı sorular vardır. Cevaplanması gereken öncelikli soru “Halk Fırkası’nın kimlerden oluşacağıyla&#8221; ilgilidir. Basına verilen demeçte, Halk Fırkası&#8217;nın Meclis’teki Birinci Grub’a dayanacağına ilişkin bir işaret yoktur.(35) Dolayısıyla o an için söz konusu sorunun cevabı belirsizdir. Cumhuriyet döneminin bu ilk partisiyle ilgili olarak gündeme gelen bir diğer soru ise, partinin dayanacağı toplumsal kesimin ne olduğuyla ilgilidir. Mustafa Kemal, kuracağı partinin “Halkçı” olacağını belirtir; “Halkçı” parti, halkın bir bölümünü, toplumsal bir sınıfı değil, bütününü temsil edecektir. 7 Şubat 1923 tarihindeki Balıkesir konuşmasında; <em>‘’Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir”</em>(36) diyerek partinin muhatap aldığı kesimi açıklar. Halk&#8221; görünüşte toplumun tamamıdır. Ancak, esasta, eski düzene karşı çıkan çeşitli toplumsal güçlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bütünlüğün ismi olarak kullanılır.(37) Her şey “Halk” adına yapılacak ve aynı zamanda “Halk'&#8221;Halkın temsilcileri&#8217;, tarafından bu temsilciler”in arzuladıkları yönde değiştirilecektir. Bu yeni anlayış, sınıf çatışmasını reddeden, meslek Zümreleri arasında dayanışmayı esas alan solidarist korporatizmi ifade eder. Mustafa Kemal Pasa, Halk Fırkasının solidarist korporatist bir anlayışla kurulacağını 16-17 Ocak 1923’de İzmit’te İstanbul basınının temsilcileriyle yaptığı görüşme sırasında açıkça ifade eder: “<em>Ben Halk Fırkası namı altında bit fırka teşkil edeceğim dediğim zaman zannolunmasın ki milletin sunuf-ı muhtelifesinden bir veya iki sınıfın menafiini veyahut refahını temin etmeye matuf bir gaye takip edeceğim ve sunuf-ı sairenin menafimi düşünmeyeceğim ve onlarla mücadele edeceğim. Böyle bir şey yoktur. Fırkanın programı bıılun milletin refah ve saadetini temine matuf olacak tır”.(38)</em></p>
<p>Halkçılık ilkesi, 9 Eylül 1923 de kabul edilen ve aynı zamanda partinin programını oluşturan Halk Fırkası Nizâmnâmesi ne de aynen yansır.</p>
<p>Mustafa Kemal, Birinci Meclis’teki muhalifleri nedeniyle düşündüklerini istediği tarzda gerçekleştiremeyeceğini anlayınca(39) Meclisin yenilenmesine karar verir. Bu karan, Aydın Mebusu Esat Efendi ve 120 arkadaşının verdikleri ortak önerge ile uygulamaya konur. Önergede “<em>Müdafaa-i memleket gayesiyle toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisimin</em>” bu gayeye ulaştığı belirtildikten sonra, <em>“ülkenin şimdi mesaili sulhiye ve teraki-i iktisadiye gibi iki mühim, mukaddes gayeyi istihdaf lüzumu kati olduğu’’</em> belirtilir. Bunun için de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması istenir. Meclis’te oy birliğiyle kabul edilen öneriyi takiben seçim çalışmalarına başlanır (1 Nisan 1923).</p>
<p>Mustafa Kemal, 8 Nisan 1339 (1923)’da Anadolu ve Rumeli Müdafa- i Hukuk Cemiyeti Reisi olarak bir beyanname yayınlar. 9 “Umdeden” oluşan bu beyannamenin birinci “umdesi” <em>“Hakimiyet bilâ kaydı  şart milletindir</em>” biçiminde başlar ve şöyle devam eder: <em>“İdare usûlü halkın mukadderatım bizzat ve bilfiil kullanması esasına müstenittir. Milletin hakiki ve yegâne temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye Büyük Millet Meclisimin haricinde hiç bir fert, hiç bir kuvvet ve hiç bir makam, mukadderat-ı milliyeye hakim olamaz.’’</em>İkinci Umde de ise saltanat ve hi-lafetten söz edilir: <em>“Saltanatın ilgasına ve hukuk-ı hakimiyet ve hükümranlığının ayrılmaz ve devredilmez olmak üzere Türkiye halkının mümessil-i hakikisi olan Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyet-i maneviyesinde mündemiç bulunduğuna dair  Teşrinsanî 1338 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin müttefikan verdiği karar değişmez prensibimizdir. Dayanağımın, Türkiye Büyük Millet Meclisi olan makam-ı hilâfet, Islamlar arasında bir makam-ı muallâdır”.</em> Diğer umdelerde ise Halk Fırkası aracılığıyla maddi ve manevî yenileşme esasına dayanan geniş ve olgun bir program yapılacağı, bu programın Halk Fırkası’nın üyelerinin onayına sunulacağı açıklanır.(40) Secim çalışmalarını başlatmaya çağrı niteliğinde yayınlanan 8 Nisan 1923 tarihli bir belgede “<em>Eger ümidimiz veçhile Müdafaa- i Hukuk Teşkilatımızın müntehap ve mutemetleri milletin arasına nail olurlarsa atiyen Büyük Millet Meclisinde Halk Fırkası namı altında memleketin idaresi mesuliyetim deruhte edeceklerdir” </em>denilir ve Halk Fırkasının gayesinin, tecrübelerden, ülkenin ihtiyaçlarından doğan ve açıklanan “umdeler” olduğu vurgulanır.(41)</p>
<p>Seçimler sonunda İkinci Grup başarılı bir stratejiyle saf dışı edilerek, Birinci Meclis’teki Birinci Grub’a mensup milletvekillerinin bir kısmından ve Birinci Grub’un düşüncelerini paylaşanlardan oluşan yeni bir Meclis teşkil eder. Artık, Meclis’te geleceğin Halk Fırkası’nı teşkil edecek kadro tek başına söz sahibidirler. Ankara da toplanan milletvekilleri Halk Fırkası’nın “nizamname”sini hazırlamaya başlarlar. Bu konuda iki rapor hazırlanarak komiteye sunulur, ancak bunlar kabul görmez.(42) 7 Agustos’ta Halk Fırkası’na mensup milletvekilleriyle bir toplantı yapılarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden Halk Fırkası’na dönüşümün kesin kararı verilir. Bu arada hazırlanan Halk Fırkası Nizamnamesi tartışılmak üzere milletvekillerine dağıtılır. 106 madde ile bir ekten oluşan ve bir taslak olarak hazırlanıp milletvekillerinin görüşüne sunulan “nizamnamemdeki “umumî esaslar”a ait 6 maddelik bölümde dile getirilen görüşlerin bazıları şunlardır: Halk Fırkası, Cemiyetler kanunu mucibince teşekkül etmiş siyasî bir cemiyettir. Gayesi milli hakimiyetin “halk tarafından ve halk adına” icrasında rehberlik etmek ve Türkiye’yi tam manasıyla bir “asri devler haline yükseltmektir. Halk Fırkası bir ihtilâl değil, inkılâp fırkasıdır. Bütün siyasî mücadelelerini kanun dairesinde yapacak ve Türkiye’de bütün kanunların fevkinde kanunun velâyetini hakim kılmaya çalışacaktır. Halk Fırkası’na mensup olanların gerçekten “Halkçı” olmaları şarttır. Halkçılara göre halk mensubu herhangi bir sınıfa münhasır değildir. Hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve umumiyetle kanun nazarında mutlak bir müsavatı kabul eden bütün fertler halktandır. Bir ferdin Halk Fırkası’na mensup olabilmesi için Türkiyeli olması ve aslen millî yurt haricinde bulunan Müslüman milletlerden birine mensup ise Türk milliyetini kabul etmesi şarttır.(43)</p>
<p>Bunlar, Türkiye’nin batılılaşma sürecinin teorik düzeyde önemli aşamalarını teşkil eden ve pratiğe ne oranda ve nasıl yansıyacağı ileride belli olacak düşüncelerdir.O aşamada teorik düzeyde önemli görüşler dile getiren bu nizanname,9 Eylül’de kabul edilir.11 Eylül’de Fırka Başkanlığına TBMM Reisi M.Kemal,Genel Sekreterliğe ise Recep Peker seçilir.(44)Böylelikle Cumhuriyet döneminin ilk siyasi partisi fiilen siyasi yapıdaki yerini almış olur.Parti resmi kimliğine ise Ekim’de kavuşur.Partinin kuruluşuna ilişkin resmi başvuru Dahiliye Vekaletine Ekim ayı içinde yapılır.Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Cumhurbaşkanı seçilen M.Kemal, Başbakan İsmet İnönü’yü Parti başkanlığına atar. 20 Kasım 1923’te yayınladığı genelge ile Anadolulu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün örgütleri Halk Fırkası’na dahil edilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Halk ve Halkçılık</strong></p>
<p>Birinci Meclisin feshinden sonra inisiyatifi ele geçiren siyasi kadro için “Halk” önemli idi. Çünkü, düşündükleri tarzda bir geleceğin inşası için toplumun çoğunluğunu ve hatta tamamını temsil eden bir kavrama sığınma ihtiyaçları vardı. Bu ise ancak “Halk” olabilirdi. “Halk” onların ilk defa gündeme getirdikleri bir kavram da değildi. Zira Halkçılık ilkesi ve halkla ifade olunan kesimin kimler olduğu Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda açıkça yer almış bir konu idi. Esasen, Mustafa Kemal, partisinin halkçı olacağını belirtmekle Teşkilatı Esasiye Kanunu’ndaki hükmü tekrarlamış olur.</p>
<p>Daha da önemlisi, halkçılığın Jön Türklere uzanan bir mazisi vardır. Siyasal ve toplumsal örgütlenme konusunda, Jön Türklerin düşüncelerine egemen olan öğeler, pozitivist bir akılcılık, anayasal bir rejim (meşrutiyet) isteği ve halkçılık olarak görünüyordu. Bu ise, toplumu ilerletmek ve “devleti kurtarmak” için, Batı bilim ve teknolojisini örnek alan, bu bilim ve teknolojide ifade edilen akılcı esaslara göre belirlenmiş yeni bir düzenlemenin gerekliliği demekti. Bu düzenleme içinde anayasal ve parlamenter bir siyasal örgütlenmenin yerleştirilmesi ve “iyi”nin ne olduğunu bilen eğitimli “aydınların “halka doğru” giderek halkı aydınlatması, ideolojik bir esas olarak benimsenmiş bulunuyordu. Bu itibarla, Jön Türklerin “halkçılık” ideolojisi, demokratik ve özgürlükçü, bir boyut taşımaktan çok, eğitilmiş seçkinlerin halkı aydınlatmaları, daha doğrusu seçkinlerin kendi “iyi”lerini halka benimsetmeye çalışmaları gibi bir görünüm ortaya koymakta idi. Mustafa Kemal’in düşündüğü ve kurulduğu zaman Halk Fırkası’nın takip ettiği çizgi de Jön Türklerin ideolojik yaklaşımın uygulamaya geçirilmesinden başka birşey olmaz.</p>
<p>Şurası önemlidir ki,Halkçı Fırka&#8217;nın kuruluş günlerinde konuşmalara yansıyan,&#8221;halkçılık&#8221;ile toplumsal otoritenin ele geçirildiği dönemlerde ki &#8221;halkçılık&#8221;arasında hem anlam itibariyle hem de uygulama olarak önemli farklılıklar açığa çıkar.Esasında sonraki dönemin özelliği ilk zamanda da vardı, ancak, henüz açıkça söylenen ve uygulamaya konan bir durum delildir. önceleri kısmen gizli olan anlayış fazla gecik, gecikmeden açığa çıkmaya başlar ve böylelikle &#8216;halkçılık&#8217; düşüncesinde asıl anlaşılan şeyler uygulamalarla görünür hale gelir. Söz konusu değişime bağlı olarak 1920lerden 1930&#8217;lara kadar usanan dönem içinde halkçılık ilkesinin geçirdiği evrimi iki aşamada değerlendirmek gerekmektedir: Kurtuluş Savaşı&#8217; ve Cumhuriyet in ilk yıllarını kapsayan birinci aşamada halkçılık» &#8220;Hakimiyet bîla kayd-ü şart milletindir &#8221; ve &#8220;halkın kendi mukadderatına bizzat ve bilfiil sahip olması gibi formüllerle ifade edilir. Bu çerçeve içinde halkçılık tartışmaları, doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi kavramlarınca belirlenen bir platformda yerlerini alırlar. 1930&#8217;lardaki ikinci aşamada anlam kazanan halkçılık ise &#8220;halk için halka rağmen&#8221; formülüyle ifade edilir; halkın siyasal hayata katılması açısından Türkiye Büyük Millet Meclisinin varlığı yeterli görülür; biçimsel olarak varlığı sürdürülen Mecliste halkın dilek ve önlemlerinin özgürce yansımasına izin verilmez.</p>
<p>Esasen *halkçılık* anlayışındaki değişimi Halk Fırkası&#8217;nın programında da görmek mümkündür. 9 Eylül 1923’de kabul edilen “Halk Fırkası Nizâmnâmesi&#8221; aynı zamanda partinin programım da oluşturuyordu. Bu tüzüğün program maddeleri niteliğinde olan “Umumi Esaslar”» göre. Halk Fırkası&#8217;nın gayesi, <em>&#8220;milli hakimiyetin halk tarafından ve halk için uygulanmasına rehberlik etmek ve Türkiyeyi uygar bir devlet haline yükseltmek ve Türkiye’de bütün kuvvetlerin üstünde kanunun koruyuculuğunu Hakim kılmaya çalışmaktır</em>”. Partinin 15 Ekim 1927 günü ikinci Kurultayında ise bu  Umumi Esaslar&#8221;da bazı değişiklikler yapılır Buna göre» Halk Fırkası “<em>Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi siyasî bir cemiyettir&#8230; Devlet ve millet islerinde din ile dünyayı birbirinden ayırmayı en önemli esaslardan sayar</em>”.(45) Bazı parti “ideologları “nın ifadeleri ise &#8220;halkçılık&#8217;’ta ulaşılan noktayı ve gerçekleşen değişimi göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bunlardan Nusret Kemal (Köymen)’e göre: ‘’*<em>Halkçı bir devletin vazifesi* halkı mümkün olduğu kadar süratle kendi kendini idare edecek kültûr ve şuur seviyesine vardıracak tedbirler almak ve halk arasında bu seviyeye varanları otomatik bir surette memleket idaresine ortak edecek şekilde koymaktır.Şüphe yok ki,bir yarım akıllı veya şuuru aykırı tesirler altında aksayan bir adımla şuuru mükemmel ve hür bir adama memleket idaresinde aynı hakkı vermek doğru olmaz.Milleti idare hakkı bu ehliyete malik olanlara ve tam olarak,verilmek lazımdır</em>.’’(46)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Mecliste Muhalefet</strong></p>
<p>İkinci Meclis,İkinci yasama yılına 1 Mart 1925&#8217;te başlar. 3 Mart yeni yasama yılının en önemli günlerinden birisini oluşturur. O gün Hilafet kaldırılır, Osmanlı hanedanının tüm mensupları ülkeden kovulur ve &#8220;Tevhidi Tedrisat Kanununu ile dinin eğitimdeki etkisi silinerek, bütûniyle laik bir eğitim sistemine geçilir. Meclis böylesi son derece radikal ve önemli illetin altına imza atarken, gazetelerde, Halk Fırkası&#8217;ndaki bazı sorunları ve bu sorunlara bağlı olarak da Halk Fırkasının bölüneceğine ilişkin haberler yayınlanır. Daha çok Rauf (Orbay) Bey’in ismi etrafında gündeme gelen haberlerde, Halk Fırkası’nda yaşanmakta olan sorunlar bir kaç yıl Öncesindeki ihtilaflara dayandırılır. Lozan ve Cumhuriyetin ilanı, sorunların hep başlangıcı olarak ifade edilir.</p>
<p>Basında yer alan haberler bir yana, her ne kadar açıkça ifade edilmese bile, başta Halk Fırkası yöneticileri olmak üzere tüm siyasiler, Fırka içinde homojen bir yapının söz konusu olmadığını, ikinci Meclis’in ilk gönlerinden beri bilmektedirler. Bütün gayretlere rağmen istenilen ‘itaatkar’ meclisi oluşturamamıştır. Meclisteki sorunların son derece radikal uygulamaların devreye sokulduğu zamanda gündeme getirilmesi, birilerinin o sıradaki uygulamalara muhalif olduğu izlenimini veriyor idiyse de, gerçek hiçte böyle değildi. Fırka içinde ayrılıklar ve Fırka yöneliminin iradesine muhalefetler önceden başlamıştı ve gittikçe de güçleniyordu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun yerine yeni ve Cumhuriyet döneminin ilk Anayasası’nın maddelerinin görüşülmesi sırasında yaşananlar ise Meclis’teki muhalefeti iyiden iyiye açığa çıkarır. Cumhurbaşkanına Meclisi dağıtma ve seçime gitme yetkisi veren madde çerçevesinde açığa çıkan tartışmalar, Meclis’in kayıtsız şartsız itaatkâr olmadığını alenen gözler önüne serer.</p>
<p>Meclisle her maddesi ayrı ayrı görüşülen yeni Anayasa taslağının &#8216;’tecdid-i intihabatı&#8221; (seçimin yenilenmesini! düzenleyen ve Reis-i Cumhurda tecdid-i intihabat hakkı veren&#8221;25.maddesinin görüşülmesine Gelindiğinde,. Meclis’teki ayrışma kendini açığa vurur. 25. maddeye kadarki her maddeyi bazı küçük eleştirilere rağmen kabul eden Meclis, 25.maddeye gelince tavır değiştirir ve iktidar bizzat kendi bünyesinden çıkan oldukça sert bir muhalefetle karşılaşır. 25. maddeyle ilgili görüşmelerde yaşananları hem sonraki siyasal gelişmelerin en önemli dönüm noktalarından birisi iması ve hem de Meclis’teki kıskançlıkla savunulan “hakimiyet ı milliye&#8221; idealinin seyrini takip etmek açısından biraz ayrıntılı incelemek yararlı olacaktır.</p>
<p>25.madde görüşülmek üzere ilk kez okununca, diğer maddelerde söz konusu olmayan bir gelişme yaşanır. Karesi milletvekili Vehbi Bey, maddenin lehinde veya aleyhinde konuşacakların öncelikle belirlenmesini önerir. Anlaşılan, maddeye muhalefet edecek birileri vardır. Bunun üzerine hiç vakit kaybetmeden, 25. maddeyi düşünen ve metnini hazırlayan komisyon, yeniden düzenlemek üzere geri çektiğini bildirir. Anlaşıldığı kadarıyla hava iyi koklanmış ve böylelikle madde çerçevesinde tartışma çıkması önlenmek istenmiştir. Ayrıca, söz konusu madde çerçevesinde açığa çıkacak tepkilerin diğer maddelerin kabulünü de sıkıntıya sokacağı veya Meclis’in çalışmalarında daha başka sorunlara neden olacağı düşünülmüş olmalıdır. Ancak ne var ki, Kanun-u Esasi Encümeni (Anayasa komisyonu) Reisi Yunus (Nadi) Bey’in, Encümen’in maddeyi tekrar görüşülmek üzere geri çektiğini bildirmesi, planlanmayan ve beklenmeyen bir süreci başlatır. (47)Yunus Bey’in bu girişimi bir çok milletvekili tarafından son derece “abes bir iş “ olarak değerlendirilir. Maddenin henüz bir eleştiriye uğramadığı ve muhtemel eleştirilerin hangi yönde gerçekleşeceğinin bilinmediği bir sırada gerçekleşen bu girişim, ilgilerin madde üzerinde daha da yoğunlaşmasına neden olur. Maddeyi geri çekme girişimine yöneltilen eleştiriler üzerine, Anayasa komisyonunun maddeyi geri çekme isteğinin oylanması teklifi gündeme getirilir, ancak bu teklif de eleştirilir ve maddenin görüşülmesine geçilir.</p>
<p>İlk söz alanlardan birisi Reşat (Saruhan) Bey olur. Reşat Bey, bizzat Mustafa Kemal’in geçmişte özellikle de Saruhan’da yaptığı konuşmadan verdiği örneklerle “hakimiyet-i milliye” ilkesinin önemine dikkat çeker. Bu ilkeyi Mustafa Kemal’in hep gündeme getirdiğini ve savunduğunu belirttikten sonra, 25. madenin bu ilkeye aykırı olduğunu belirtir.Reşat Bey’in konuşmasına İsmet (İnönü) Paşa çok sert tepki verir. Reşat Bey, İsmet Paşa’nın sert üslûbuna ve sıkıştırmalarına rağmen kararını en küçük şüpheye yer bırakmayacak şekilde ifade eder: “<em>kanaat-i katiyem şu dur ki,farzu muhal olarak Allah Reis-i Cumhur olsa, kati arz ediyorum, kestiriyorum. (Haşa sesleri) Haşa&#8230; Melaike-i Kiram Heyet-i Vekile olsa fesih  selahiyetini verecek yoktur</em>.’’(48)Reşat Bey’in bu sözleri milletvekillerinin alkışlarıyla karşılanır ve böylelikle Meclis’in önemli bir kısmının Reşat Bey’le aynı kanaatte olduğu anlaşılmış olur.</p>
<p>25.maddeye ilişkin eleştiriler devam eder. Tartışmalar büyür. Bunun üzerine Recep (Peker) Bey, muhalif milletvekillerini yumuşatmak amacıyla, maddenin değiştirilmesini ve Cumhurbaşkanın meclisi feshetme yetkisinin milletvekillerinin üçte bir desteğini alması şartına bağlanmasını teklif eder. Ancak bu teklif de şiddetle reddedilir. Maddenin, Recep Bey’in teklif ettiği biçimi oylamaya sunulur. Madde, Recep Bey’in teklif ettiği biçimiyle 71 “kabul” ve 1 çekimser oya karşılık, 122 oyla reddedilir. Hükümet üyeleri ve Anayasa komisyonu üyeleri, maddenin asıl biçiminin oylanması durumunda kesinlikle kabul edilmeyeceğini anladıkları için, toplantı yeter sayısının olmaması ve böylelikle yapılacak oylamanın geçersizliğini sağlamak amacıyla Meclis’i terk ederler. 25. maddenin asıl biçiminin oylamasına geçilir. Yapılan oylama da 2 kabul ve 1 çekimser oya karşılık 127 milletvekili “red” oyu verir. Ancak oylamaya katılanların toplantı yeter sayısından az olmaları nedeniyle, dahili nizâmnâme uyarınca oylama geçersiz sayılır ve maddenin tekrar oylamasının Meclis’in bir sonraki toplantısında yapılacağı duyurularak oturuma son verilir.</p>
<p>Ertesi gün (24 Mart) 25. madde ile ilgili tartışmalara Hükümete yakın gazeteler de katılırlar. “Hakimiyet-i Milliye”de yayınlanan başyazıda meclisi fesih ve seçimin yenilenmesi hakkının Cumhurbaşkanı’na verilmesinin bir sakıncasının olmayacağı, bundan çekinmeyi gerektirecek bir durumun bulunmadığı yumuşak bir üslûpla ifade edilir. Ancak ne var ki “Anadolu&#8217;da Yeni Gün” gazetesinde Kanun-ı Esasi Encümeni Reisi olan başyazar Yunus Nadi’nin yazısı çok daha farklı bir üslûba sahiptir. Yunus Nadi, 25. maddeyle ve bu madde çerçevesinde gerçekleşen tartışmalarla ilgili kaleme aldığı yazısında, daha önce Birinci Mecliste “Yeni Bir Cidal Devri” yazısının neden olduğu tartışmaların benzeri son derece tartışmalı bir ortamın oluşmasına neden olur. Yunus Nadi, söz konusu yazısında,(49) 25. maddenin reddedilmesini ilginç bir yaklaşımla Hakimiyetti Milliye’ye vurulan bir “darbe” olarak niteler. Yazının başlığı da fikri ifade edecek niteliktedir: “Hakimiyet ı Milliye ye vurulan ilk darbe’’ Yunus Nadi, Cumhurbaşkanı na verilecek Meclisi feshetme ve seçimi yenileme hakkının milletin iradesine başvurmayı gerektirdiğini ve bunun reddedilmesinin milletin iradesini kabul etmemek anlamına geldigi savunur. 25. maddeye karşı çıkanları son derece ağır bir üslupla eleştirir; hakarete varan ifadeler kullanır; onların &#8221;kör hissiyat ve ihtirasatın şevkiyle&#8221; hareket ettiklerini ifade eder.</p>
<p>Yunus Nadi’nin, 25. maddeyi reddetmeleri nedeniyle, milletvekillerinin büyük çoğunluğunu eleştiren, aşağılayan makalesinin yayınlandıgı gün (24 Mart) toplanan Meclis 25. maddeyi tekrar oylar. Bu oylamada da ilgili madde 2 kabul ve 2 çekimser oya karşılık 126 oyla tekrar reddedilir. Ancak, toplantı yeter sayısı olmadığından bu oylama da geçersiz sayılır. Oylamayı takiben tartışmalar Yunus Nadi’nin yazısı çerçevesinde gelişir. Bir çok milletvekili söz alıp, kendilerine yöneltilen eleştiri ve hakaretleri kabul etmediklerini, reddettiklerini dile getirirler. Yunus Nadi’nin “birilerinin” sözcülüğünü yaptığını, bunu ise rüşvet karşılığı gerçekleştirdiğini savunurlar. Bunun delili olarak da İstanbul’daki Manuk Matyosyan Matbaasının Yunus Nadi’ye kiralandığını ve kiralamanın “usûl ve nizam ve kanun hilafına” yapıldığını ve Yunus Nadi’ye “mükafatı peşin verildiği” dile getirilir.(50)</p>
<p>“Anadolu’da Yeni Gün”ün başyazısı Meclisin sonraki toplantılarında da tartışmaların konusunu teşkil eder. Milletvekilleri, Yunus Nadi’nin Meclis’e hakaret ettiğini ve özür dilemesi gerektiğini savunurlar. Yunus Nadi ve taraftarları, yazıda hakaret kastının olmadığını ifade edip özür dilemeye yanaşmazlar. Ancak, milletvekillerinin yatışmayacağı anlaşılınca, Yunus Nadi “tarziye”de bulunarak sözlerinin yanlış anlaşıldığını ifade eder ve böylelikle konu kapanır.</p>
<p>25.madde, kabul edilmeyeceğinin anlaşılması üzerine, Anayasa taslağından çıkarılır ve diğer maddelerin görüşülmesine geçilir. 25. maddenin reddedilmesi Meclis’teki muhalefeti ve muhalefetin genel eğilimini açığa vurması açısından son derece önemli bir gelişmedir. “<em>Meclis çoğunluğu, Mustafa Kemal&#8217;in iradesini, gerekirse zor kullanarak ülkede yerleştirmeye tamamen hazır” olduğunu “ancak, yetkisinin elinden alınmasına gelince, işlini tamamen değiştiğini’’(51) </em>göstermiş olur.</p>
<p>Yeni Anayasa 20 Nisan 1924’de kabul edilir Ancak, 25. madde dahilinde yaşananlarla, Gümüşhane milletvekili Zeki Bey hariç tamamı Halk Fırkası üyesi olan milletvekillerinin her konuda emre amade olmadıkları anlaşılmıştır. Bu nedenle o günlerden itibaren bazı milletvekillerine</p>
<p>Karşı çeşitli vesilelerle ve farklı şekillerde baskılar başlar.İktidar yanlısı basının yıpratma ve yıldırma amaçlı haberleri ve yorumları ise baskıların en önemli kısmını teşkil eder. Milli Mücadelenin ûnlû paşalarından Refet (Bele) Paşa, Hakimiyet-i Milliye ve Cumhuriyet gazetelerinin şiddetli saldırıları karşısında milletvekilliğinden istifa eder. Takip edilmeleri, özel eşyalarının karıştırılması, mektuplarının açılması, milletvekillerine yönelik yıldırma politikalarının en yaygın biçimlerini oluşturur. Milli Mücadelenin önderleri arasında yer alan bir çok paşa ve aydının rahatsızlıkları gün geçtikçe artar. Bütün “muhalifleri” dozajı gittikçe artan bir hoşnutsuzluk kuşatır. Bir çok kimse Halk Fırkası içerisinde oynanan ve hiçte gizli olmayan siyasi oyunlardan son derece rahatsız olur. Halbuki kendileri, Milli Mücadelenin liderleri olmalarının yanı sıra, hâlen hem milletvekili ve hem de ordunun önemli kademelerinde yer alan kimselerdir. Bunlardan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa İkinci Ordu’nun, Kazım (Karabekir) Paşa Birinci Ordunun müfettişi olarak görev yapmaktadır. Ali Fuat Paşa, yaşanan durumu dönemin Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Fevzi (Çakmak) Paşa ile görüşür. Fevzi Paşa’nın tepkisi “<em>Çok esef edilecek şeyler anlatıyorsunuz. Fakat ben ne ya-pabilirim?”</em> biçimindeki sözlerine yansıyan ve bir şey yapmak kudretinde olmadığını açıklamaktan” (52)ibaret olan bir çaresizliğin itirafı olur.</p>
<p>Halk Fırkası içerisinde gerçekleşen hile ve oyunlardan rahatsız olan Kazım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa kentin kurtuluşunun ikinci yıl törenleri için geldikleri İzmir’de Rauf (Orbay) Bey’in evinde bir araya gelir ve “bir hayli dertleşirler”.(53) Bu sohbet toplantısında yeni bir siyasi harekete girişmenin gerekli olduğuna ilişkin ileri sürülen görüşleri tartışmak üzere on beş gün sonra İstanbul’da tekrar bir araya gelirler. İstanbul’daki toplantıda resmi kimlikleri ve siyasi gelecekleriyle ilgili bazı kararlar alırlar. Ordu müfettişliği ile siyasi faaliyetlerin bir arada yürütemeyeceklerini düşünürler. O zamana kadar gerçekleştirilmiş devrimlere taraftar olmakla beraber, herhangi bir şahsa veya zümreye imtiyaz vermeye karşı olduklarını, devrimlerin halka mal edilmesi ge-rektiğini ve cumhuriyet idaresinin bir şahıs veya zümrenin oyuncağı ha-line gelmesine muhakkak mani olunması gerektiğini dile getirip, bu yönde çalışmalara başlamayı kararlaştırırlar.(54)</p>
<p>Gelişmelerden haberdar olan ve muhalefetin her geçen gün daha da belirginleşip güçlendiğini gören Mustafa Kemal Paşa ilk tepkisini Eylül ve Ekim aylarında Doğu Karadeniz’e yaptığı gezi sırasında verir. 16 Eylül günü Halk Fırkası’nın Trabzon şubesinin açılış töreninde yaptığı konuşmasında Cumhurbaşkanı olmakla tarafsız olmadığını, Cumhurbaşkanlığı ile Fırka başkanlığını birlikte yürütmeye devam edeceğini, taraf-lılığının “fikrî ve İçtimaî inkılâplara” taraftarlık biçimde olduğunu ifade eder.(55)</p>
<p>Bu konuşması ile, henüz muhalif bir siyasi kesim olarak ortaya çıkmamış eski silah arkadaşlarının kendisinden cumhurbaşkanı sıfatıyla partiler üstü bir konumda kalmasını, günlük siyasetin içerisinde yer almaması isteklerine cevap vermiş olur. (56)Konuşmanın bir diğer önemi ise, yapıldığı yerden kaynaklanır. Trabzon Anadolu- Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ilk günlerden itibaren bağımsız bir çizgide kalmayı tercih etmiş, Anadolu- Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyedleri Halk Fırkasına dönüşürken bu dönüşe direnen tek şube olmuştu. Üstelik 1921 yılında Enver Paşa’yı desteklemişti. Mustafa Kemal muhalefete tepkisini dile getirdiği konuşması için Trabzon’u seçmesiyle, buradaki siyasilere de tepkisini dolaylı bir şekilde de olsa bildirmiş olur.(57) Dört gün sonra Samsun’da yaptığı konuşmada ise Halk Fırkası’nın Cumhuriyet Fırkası olduğunu ifade edip, muhalefete sıcak bakmadığının mesajını verir.(58)</p>
<p>Olayların gelişiminden anlaşıldığı kadarıyla, Mustafa Kemal’i Milli Mücadeleyi birlikte yürüttüğü Paşalara karşı düşmanca bir tavır alması için etkilemeye ve bu etkiyi oluşturmak için olayları yönlendirmeye ça-lışanlar vardır. Bunların kimler olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak, Zürcher’e göre bu kimse veya kimselerin “partideki köktenci yada îsmet yanlısı kanat” (59)olması muhtemeldir. Mustafa Kemal’in, o sıralar Ankara’da olan Ali Fuat (Cebesoy)’u eski silah arkadaşlarıyla arasında gerçekleşen sorunların mahiyetini öğrenmek ve soğukluğu gidermek arzusuyla Çankaya’ya davetini takiben yaşanan gelişmeler, birileri tarafından oynanan oyunların niteliğini göstermesi açısından önemlidir. Daveti bil-dirmekle görevli kimseler, Fuat Paşa’yı bütün aramalarına rağmen bula-madıklarını bildirirler. Mustafa Kemal, o günün son derece küçük An-kara’sında, Fuat Paşa’nın bulunamamasını. Paşanın bulunmak istemeyi-şine yorumlar. Bulunmak istemeyişi ise, kendisine karşı düşmanca bir girişimin işareti olarak değerlendirir.(60)</p>
<p>Bu nedenle de, hemen ertesi gün, milletvekili olan Paşaların gücünü azaltmak gayesiyle, milletvekilliğinden istifa etmelerini isteı. İsteğim önce Fevzı (Çakmak) Paşa&#8217;ya iletir. Fevzi Paşa itirazsız kabul eder ve milletvekilliğinden ayrılır. Birinci Kolordu (İzmir) Kumandanı izzettin Paşa, ikinci Kolordu (Balıkesir) Kumandanı Ali Hikmet Paşa, Üçüncü Kolordu Şükrü Paşa, Beşinci Kolordu (Adana) Kumandanı Fahreddin Paşa itirazsız kendilerinden isteneni kabul eder ve milletvekilliğinden ayrılırlar. Ancak, Üçüncü Ordu (Diyarbakır) Kumandanı Ccvat Paşa ile Yedinci Kolordu (Diyarbakır) Kumandanı Cafer Tayyar Paşa bu isteğin nedenini öğrenmeyi arzularlar. Kendilerine söz konusu isteğin gerekçesi 31 Ekim 1924 tarihli telgrafla şöyle bildirilir: “<em>Komutanların mebus bulunmaları orduda ve komuta işlerinde istenen inzibat ile uyuşmadığı kanısı doğmııştur. Birinci ve İkinci Ordu komutanlarının, görevlerinden istifa ederek Meclise dönmeleriyle orduları elverişli görülmeyen bir zamanda başsız bırakmış olmaları bu kanıyı pekiştirir. Seçim çevreniz halkı, ordunun inzibatının selameti için vereceğiniz karardan elbette memnun olur”.(</em>61) Bunun üzerine Cevat Paşa aynı gün Ankara’ya gönderdiği telgrafında komutanlıktan ayrılmayı tercih etmek zorunda kalacağım, Cafer Tayyar Paşa ise milletvekilliğini tercih ettiğini bildirir. İkisi de komutanlıktan azledilirler.</p>
<p>Mustafa Kemal kendisine bağlı komutanları milletvekilliğinden istifa ettirip, onlar aracılığıyla ordu üzerindeki otoritesini daha da pekiştirir. Bu, ‘’rejim ordusu”nu inşa yönünde atılan ilk ve önemli adımlardan birisini oluşturur. Kazım (Karabekir) Paşa ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın askeri görevden ayrılıp milletvekilliğini tercih etmeleri, iktidar çevrelerinde siyasi muhalefeti tercih ettikleri biçiminde değerlendirilir. Bu nedenle takip eden günlerdeki Meclis oturumlarından birisinde “sadık” paşaların milletvekilliğinden ayrılmaları alkışlarla karşılanırken, bu iki paşanın milletvekilliğini tercihleri sessiz bir protesto ile karşılık bulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</strong></p>
<p>1924 yılı İstanbul basınının sıklıkla üzerinde durduğu ve yakındığı konulardan birisi hükümetin muhalifsizliğidir. Ahmet Emin (Yalman), &#8220;Vatan”daki köşesinden, Meclis içerisinde muhalif bir fırkanın bulunması gerektiğini, hükümeti eleştirmenin olumlu olduğunu ve siyaseti olumlu yönde geliştireceğini, fakat Türkiye’nin halihazırdaki durumuyla bundan mahrum olduğunu yakınarak dile getirir. Dışarıdan basının içeriden ise bazı milletvekillerinin hükümete yönelik eleştirileri gittikçe yoğunlaşıp artarken, 8 Kasım günü gelişmelerin seyri açısından önemli bir gün olur. O gün Hükümetin güven oylaması yapılır. Oylama öncesindeki görüşmeler sırasında eleştirinin dozu hakarete varan aşamaya gelir. Ali (Çetinkaya), Hamidiye kahramanı Rauf (Orbay) Beyi Kafkas Kökenli olduğu için eleştirip aşağılar; ‘<em>’Sen bu topraklarda oturamazsın,Ecdadının, babanın ve dedenin geldiği yere git’’(62)</em> diye bağırır. duyulan güvenle ilgili olan Ali Çetinkaya’nın önergesini oylamaya geçilir.Hükümet 19 karşı oya karşılık 148 oyla güvenoyu alır. Oylamaya 48 milletvekili katılmaz. Oylamadan hemen sonra Rauf (Orbay) Bey ve arkadaşı Halk Fırkası’ndan istifa ettiklerini bildirirler. Ertesi, gün Halk Fırkasından diğer bazı milletvekilleri de istifa ederler. Bu durum, ikitidar çevrelerince biraz tepkiyle, biraz da tedirgin bir yaklaşımla değerlendirilir. ‘</p>
<p>Rauf (Orbay) Bey ve on arkadaşının Halk Fırkası’ndan istifa etmeleri, Meclis’teki muhalefetin sayıca çok fazla olduğunu düşündürür. “Bizzat cumhurbaşkanı, bir an Halk Fırkası’nın mecliste azınlıkta kalabilme olasılığı karşısından ciddi bir tehlikeyle yüz yüze kaldığını düşünür”(63) Takip eden günlerde gerçekleşen istifalar ise bu düşünceyi daha da pekiştirir. Kasım sonuna kadar sayıları 45’i(64) bulan milletvekili topluluğu Halk Fırkası’ndan istifa eder. Bu arada basındaki Halk Fırkasına yönelik eleştiriler de gittikçe artar ve sertleşir. Hüseyin Cahit (Yalçın), 13 Kasım’da “Tanin”de yayınlanan “Korkunç Bir Manzara” isimli makalesinde, Halk Fırkası’na son derece ağır eleştiriler yöneltir; Fırka’nın <em>“her devre göre dönen fırıldaklardan siyasi dizdizcilere, siyasi tavizcilere, siyasi karmonyolculara, hatta vatan hainlerine kadar</em>&#8221; herkesin yer aldığı bir yapıya dönüştüğünü iddia eder. Bu arada, Kazım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey’in birer kahraman olduğundan, çocuklara bu kimselerin birer kahraman olarak öğretildiğinden ancak buna rağmen bu şahısların çeşitli hakaret ve suçlamalara maruz kaldığından yakınarak bahseder. Hüseyin Cahit, makalesini, gelecek günlerde ismet Paşa’yı da bu zümrenin fırıldak, haris, kötülüklere sebep olan kişi olarak gösterebileceği ikazında bulunarak sürdürür.(65)</p>
<p>Mehmet Emin (Yalman) “Haftalık Tarihçe” isimli makalesinde basın özgürlüğü konusuna değinir ve hükümetin basın üzerindeki baskısından şikayetçi olur. Ahmet Emin, İtalya basınından örnek verir. Bu ülkedeki basının, Mussolini hakkında yazdıkları yazıların ve çizdikleri karikatürlerin benzerlerinin Türkiye’deki hükümet için yapılacak olsa hemen İstiklâl Mahkemesine sevk edileceklerini bilinerek, bu baskılara bir son verilmesi isteğinde bulunur.(66) Ahmet Emin 17 Kasım tarihli ‘Demokrasi ve İnhisar&#8221; isimli bir başka yazısında ise, demokrasi konusunu ele alır.Bazı kimselerin Fransa&#8217;da olduğu gibi cumhurbaşkanının fırkasından ayrılması gerektiği ilkesine, Türkiye&#8217;nin henüz Fransa düzeyinde demokrasiye sahip olmadığı iddiasıyla karşı çıkıp Şark tipi demokrasi icat etmeye çalışmalarını kabul etmediği yazar. Mehmet Emin, demokrasinin şark ve garp tipinin olamayacağını, bir yönetim tarzının ya demokrasi ya da demokrasi dışı bir şey olduğunu savunur.(67)</p>
<p>Meclis içinde İstanbul basını şahsında Meclis dışında Hükümete yönelik eleştiriler gittikçe sertleşerek devam ederken, bazı gazetelerde kurulacağı söylenen yeni parti ile ilgili haberler çıkmaya başlar. Yeni partinin ismi ile ilgili spekülatif haberler yayınlanır. Bu partinin “Cumhuriyet Fırkası&#8217; ismini taşıyacağına ilişkin haberler üzerine, Halk Fırkası ani bir girişimle, Cumhuriyetçiliği” yeni partiye “kaptırmamak için&#8221;(68) elini çabuk tutarak, isminin önüne “Cumhuriyet” ismini ekler.(69) Ancak ilginçtir bu ismi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın resmen kurulduğu 17 Kasım’a kadar hiç kullanmaz.</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 17 Kasım 1924 günü resmen kurularak siyasi yapıda yerini alır. Fırkanın kurucuları Rauf (Orbay) Bey, İsmail (Canbolat) Bey, Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Refet (Bele) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ve Bekir Sami Bey gibi Milli Mücadelenin ünlü sivil ve asker önderleridir. Fırkanın kuruluş amacını, Batı standartlarına göre kurulmuş olan Türkiye’nin bu ilk fırkasının(70) programından ve kurucularının beyanlarından ayrıntılı olarak tespit etmek mümkündür. Kurucuları, fırkalarının siyasal konumunu ve projelerini yayınladıkları bir bildiriyle kamuoyuna ilan ederler.(71) Bildiride “halkın, mukadderatını bizzat tayin ve idare etmek rüşd ve kaabiliyetini izhar” ettiği vurgulanırken, üstü kapalı olarak, Halk Fırkasının genel eğilimi olan halkın yol göstermeye muhtaçlığı, kendi yolunu seçecek yetenek ve olgunluğa sahip olmadığı anlayışı reddedilir. Böylelikle Halk Fırkasının “halk için halka rağmen” formülüyle ifade olunan özelliği kabul edilmediği, hiçte dolaylı olmayan bir şekilde ifade edilmiş olur.(72) Bu, fırkanın kuruluş amacıyla bağlantılı esas özelliktir. Doğal olarak halk otoritesi (Hakimiyet-i Milliye) birinci derecede öneme sahip bir ilke olarak dile getirilir.(73) Egemenliği o güne kadar ki uygulamalarıyla teorik olarak halka veren ve muhalifi olmadan iktidar olan bir parti karşısında, halk egemenliği ilkesinin pratiğe de yansıması istenir. Buna bağlı olarak da batılılaşmaya yönelik uygulamaların halkın onayı alınarak yapılması gerektiği savunulur.(74)</p>
<p>Bildiriye göre;Parti,o zamana kadar asrileşme” adına gerçekleştirilen tüm devrimleri onaylamaktadır.(75) Gerçekleştirilen devrimlere karşı bir karşıtlık veya eleştiri Söz Konusu değildir. Ancak, devrimlerin yöntemine ilişkin farklı düşünceleri vardır. Halk Fırkası’nın yaptıkları “tepeden inmeci&#8221; olarak değerlendilir ve bu yöntem uygun bulunmaz. Toplumsal değişimin aniden değil sarsıcılığnı azaltmak amacıyla biraz uzun zaman diliminde gerçekleştirilmesi daha doğru bulunur. Bununla da “devrimci” yaklaşım reddedilir; “evrimci” bir yaklaşım kabul edilir. Fırkanın, Mustafa Kemal’in şahsiyi hiçbir sorunu yoktur. Onu ve onun desteklediği hükümeti devirip yerine kendi hükümetlerini kurmak gibi bir düşünce söz konusu değildir. Bu açıkça ifade edilir. Sadece, iktidarı sürekli kontrol eden bir muhalefet partisi olmak arzulanmaktadır.(76) Basının hiçbir keyfi kontrol mekanizması söz konusu olmadan görevini serbestçe yapması gerektiği, otoriter rejime gidişi önlemek için Cumhurbaşkanının partiler üstü kalması ve parti içi muhalefetin “normal” bir durum olarak algılanması gerektiği, savundukları diğer bazı ilkeleri teşkil eder. Ekonomik sistemle ilgili olarak da serbest girişime ağırlık verilmesi ve yabancı sermayenin ekonomiye fayda sağlayacağı da savundukları ilkeler arasında yer alır.</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, Halk Fırkası’nın dışında siyasal bir örgüt olarak açığa çıkışının, dönemin şartlarıyla doğrudan ilgili olmasına karşılık, geri planda yer alan ve ayrılığı doğuran esas neden Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal’in şahsında olmak üzere ülkede diktatörlüğe doğru bir gidiş olduğu inancına sahip olanlar bu gidişata muhalefet yapmak için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile siyasal bir kimliğe kavuşurlar. Muhalifler, esas olarak, yakın zaman kadar Halk Fırkası’na mensup olan kimselerdi, fakat, başta Mustafa Kemal olmak üzere bazı Fırka ileri gelenlerinin ülke yönetiminde artan nüfusları tedirginliğe neden olur. Bunlar gittikçe daha açık şekilde kendini inşa eden otoriter sisteme bir dur demenin zamanı geldiğine inanarak, otoriter yönetime gidişin engeli olarak siyaset sahnesindeki “yasal&#8221; yerlerini alırlar. Bütün bunlar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları tarafından, kamuoyuna duyurdukları kuruluş bildirisinde açıkça ifade edilir.(77) Halk Fırkası&#8217;nın &#8220;İkinci Adam&#8221;ı olarak İnönü&#8217;nün tespiti de bu görüşü destekler mahiyettedir: &#8221;  <em>Terakkiperver Fırkanın kuruluşu, Atatürk&#8217;ün sürati icraatla nereye kadar gideceğinden ve ne şekilde bir otorite tesis edeceğinden korkulması üzerine, onunla beraber çalışma imkânından ümitleri kesildikten sonra girişilmiş bir teşebbüstür.’’(78)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Geleneksel Bir Siyasal Söylemin Doğuşu</strong></p>
<p>Mecliste muhalif bir kitlenin varlığı çoktandır bilinmesine karşılık, bunların parti kurarak örgütlenecekleri pek düşünülmediği için, Terakkiperver- Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu Hükümet çevresi için bir sürpriz hatta sarsıcı bir gelişme olur, özellikle Kazım Karabekir, Ali Paşa gibi Milli Mücadelenin ünlü paşalarının bu partide yer almaları, sarsıcı bir muhalefetin oluşacağına yönelik işaretler olarak algılanır. Mustafa Kemal, eski silah ve dava arkadaşlarının karşısına siyasi muhalif olarak çıkmalarını kendi otoritesine karşı “büyük bir komplo” olarak değerlendirir. Halk Fırkasının diğer ileri gelenleri de, zamanla gelenekleşen bir yaklaşımın ilk örneklerini vererek, bu meşru muhalefeti “irtica’’ yanlısı olmakla suçlarlar. Yeni partinin “İttihat ve Terakki” adına faaliyet yürüteceği de dillendirilen iddialardan bir diğerini oluşturur, özellikle bir kısım basının yürüttüğü yıpratıcı eleştiri ve propagandalara cevap çabuk gelir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın mensuplarından ‘’birisi”nin açıklamaları konuyu açıklığa kavuşturur; “<em>Böyle iddiaları tabiî bulmalısınız. Elbette bize dünyanın en iyi adamları diyecek değiller ya! Mamafih, irtica isnadı kadar İttihatçılık isnadı da gülünçtür. Eğer nokta-i nazarımızı muvafık bulan ittihatçılar olur ve bize iltihak ederlerse tabii onları da içimize kabul ederiz. Siyasi bir fırkaya girmek için o fırkanın nizamnamesini kabul etmek, prensiplerini benimsemek lâzımdır. Bu şekilde ifa eden herkesin kabulü tabiidir. Halk Fırkası&#8217;na mensup arkadaşların tarizlerine gelince mesele sarihtir. Rakibe rahmet okumak âdet değil’’</em>.(81) Bu sefer yıpratıcı propagandanın yönü değiştirilir ve yeni partici sosyalist olduğunu iddia edilir.(82) Fakat bu iddiayı gündeme getiren gazetenin yazarları çok geçmeden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Halk Fırkasının programlan arasında farklı bir nokta-i nazarının bulunmadığını-kabul etmek zorunda kalırlar.’’(83)</p>
<p>Elbette iki partinin programı arasında farklar vardı,ancak bunlar aynı olan idealin ayrıntılarını teşkil ediyordu.(84)Buna rağmen,Cumhuriyet gazetesi kelime oyunları üzerine kurulu eleştirilerini uzun süre devam ettirir.(85)Partinin saltanatçı olduğunu iddia eder.Terakkiperver Fırkasının mensupları ise bütün güçleriyle iddiaları cevaplaya çalışırlar.:</p>
<p><em>‘’Aramızda saltanatçılıkla itham edilecebilecek tek bir fert yoktur.Yalnız size şunu izah edeyim ki,saltanat yalnız hanedanlar tarafından değil,şahsıların tehakküm ve istibdatları ile de teessüs edebilir.İşte biz bu şekilde bir saltanatın, bir tahakkümün vücud bulmasından korkuyoruz. Biz saltanatın aleyhinde bulunduğumuz gibi, Meksika’daki Cumhuriyet gibi bir cumhuriyeti de istemiyoruz. Bizim istediğimiz milletin irade ve arzusunu hâkim kılan, onun emeli dairesinde hareket eden bir cumhuriyettir. Bu şekilde hâkim olan meclis, fert değil, yalnız millettir”(86)</em></p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, iktidardaki Halk Fırkası’nı sadece fikren sarsmakla kalmaz, aynı zamanda sayısal olarak da yıpratır. Par-tinin kuruluşunu takip eden ilk beş gün içerisinde Halk Fırkası’nda önemli bir erime görülür. 32 milletvekili istifa eder ve bunların 28’i Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na geçer. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşundan sadece üç gün sonra, Hükümetin sıkıyönetim teklifi Halk Fırkası’nın grup toplantısında reddedilince, İsmet Paşa başvekillikten, sağlığının bozukluğunu gerekçe gösterip, istifa eder. Yeni kabinenin teşkili görevi Fethi Bey’e verilir. 27 Kasım’da yapılan oylamda yeni kabine muhalefetin de desteğiyle güven oyu alarak görevine başlar.</p>
<p>Fethi Bey yeni kabineyi teşkil eder, ancak gündemde üstü kapalı olmakla birlikte şiddeti kolaylıkla hissedilen ciddi sorunlar vardır. Bu nedenle Fethi Bey yeni kabineyi teşkil etmeden önce Mustafa Kemal’le görüşür ve hükümet kurulursa bunu kabul edip etmeyeceğini sorar. Mustafa Kemal’in cevabı “çok tabiî” olur. Fethi Bey aldığı bu onay üzerine, yeni hükümetten Halk Fırkası’ndaki sertlik yanlılarının memnun olmayacağını, eğer engellenirse istifa edeceğini bildirir. Kendisinin liberal çizgide bir siyasi eğilime sahip olduğunu, özgürlüklere önem veren cumhuriyet ilkelerine uyan bir hükümet modelini desteklediğini ifade eder. Bu özelliğiyle Meclis’teki muhaliflerin de desteğini alacağına inandığını söyler. Fethi Bey’in bu açıklamaları, Halk Fırkası mensubu olma-sına ve Mustafa Kemal in desteğini almasına rağmen,fırkasındaki sertlik yanlılarından çekindiğini göstermesi açısından önemlidir.Çekincesinde haksız olmadığı ise kısa sürede anlaşılır.</p>
<p>Fethi Bey hükümeti,Halk Fırkasının ılımlılarından teşkil eder.Bu nedenle- Terakkipervercilerin yeni hükümete bakışları olumlu olur.Çok açık bir şekilde kendini Paşadan ve kabinesinden kurtuluşun sevincini yaşarlar.İsmet Paşa’nın  otoriter sisteme doğru gidışini engelledikleri için sevinçleri bir kat daha artar. Bu durum, mululdıilı bir iktidar olmayı arzulamayan Halk ırkasının sertlik yanlılarını daha da sertleştirir.</p>
<p>Halk Fırkası’nın sertlik politikalarını savunan milletvekilleri, daha önceden Meclis içinde karşı karşıya kaldıkları bireysel muhaliflerin yanı sıra, özellikle İstanbul&#8217;da yayınlanan bazı gazetelerin muhalefeti nedeniyle sert önlemler almayı düşünürlerken, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın örgütlü muhalefeti karşısında muhalefete ilişkin düşüncelerini uygulamaya koymaya karar verirler, öncelikle, basını sıkı bir şekilde kontrol altında tutmayı ve hiçbir şekilde muhalefet yapmalarına fırsat vermemeyi isterler. Bu doğrultuda olmak üzere hükümeti etkilemeye ve amaçları doğrultusunda bazı yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek için harekete geçmeye karar verirler. 3 Aralık 1924&#8217;te Kozan Milletvekili Ali Salip, Abdülhamit döneminden beri yürürlükte olan Matbuat Kanunu’nun daha da ağırlaştırılmasını öngören bir değişiklik önergesi verir. Matbuat Kanunu&#8217;ndaki değişiklikle ilgili önerge görüşmeye geçilmeden, önergeyle amaçlananın ne olduğunu gösteren bazı gelişmeler de yaşanmaya başlar. Aralığın son günü Adana’da yayınlanan “Tok Söz” ve İstanbul’da İngilizce olarak yayınlanan “Orient News” gazeteleri kapatılır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına mensup Halis Turgut ve Kâzım Vehbi, bu kapatmaların gerekçesini sorduklarında, hükümet temsilcileri tarafından, her iki gazetenin de kapatılma gerekçesi olarak ülkenin güvenliğini tehdit edecek yayın yaptıkları ifade edilir. “TokSöz’ün hükümete muhalif tüm güçlerin birleşmesi çağrısı yapmış olması, “Orient News”ın ise hükümeti İstanbul&#8217;un ihtişamına darbe indirmekle suçlamış olması, ülkenin güvenliğini tehdit suçlarını teşkil etmektedir.</p>
<p>Halk Fırkası&#8217;nın basına yönelik baskısı artarak devam eder. “Tok Söz&#8221; ve “Orient News” gazetelerinin kapatılmasının tartışmaları bitmeden Keskin” (Keskin) ve “Örnek” (Çanakkale) gazeteleri kapatılır. Kapatılan gazeteler mahalli gazetelerdir; henüz büyük gazetelere yönelik bir girişimde bulunulmamıştır. Ancak, sürecin mahalli gazetelerden başlatılması, fazla tepki çekmeden amaca gidişi hazırlama gayretinden kaynaklandığını gösterir gibidir. 26 Ocak 1925 günü Meclisin gündemini “Keskin&#8221; ve “örnek” gazetelerinin kapatılması oluşturur. Hükümet kendisine yöneltilen eleştirilere ikna edici bir cevap veremez, fakat kararından da vazgeçmez.</p>
<p>Gerçekleşen ara seçimler de o günlerin politikalarını şekillendiren önemli faktörlerden birisi olur. Bazı paşaların milletvekilliğinden ayrılmaları nedeniyle seçim kanunları gereğı boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılması gerekmektedir .O zamanlar her yerleşim biriminde ki seçim farklı tarihlerde yapılmaktadır. Bu nedenle söz konusu seçim 1924 yılının Aralık ve 1925 yılının Şubat ayı arasında geçen sûreye damgasını vurur Bu dönemin en ayrıcalıklı özelliğini, Halk Fırkası’nın, karşısında ve açık bir muhalefet bulması oluşturur. Halk Fırkasının otoriter bir siyasetten yana üyeleri, ya muhalefete alışacak ve ülkenin Batı standartlarına uygun çok partili bir siyasal sisteme gidişine katkıda bulunacaklar veya muhalefeti hazmedemeyip tek partili bir siyasal sisteme gidişi inşa edeceklerdir. Gerçekleşen İkincisi olur.</p>
<p>Ara seçimin yapılacağı merkezlerden birisi İstanbul’dur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası henüz örgütlenmesini tamamlamadığı ve iktidarla doğrudan karşı karşıya gelmek istemediği için İstanbul’da gerçekleşecek ara seçimde aday göstermez. Kendi adayıyla seçime katılmak yerine bir bağımsız adayı desteklemeyi tercih eder. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının İstanbul’da desteklediği aday Mustafa Kemal ve özellikle de İsmet İnönü ile arası açık olan ünlü komutanlardan Ali Ihsan (Sabis) Paşa’dır. Seçim 11 Aralıkta gerçekleşir. Seçimi iktidarı adayı kazanır.AncakAli İhsan Paşa da göz ardı edilemeyecek miktarda oy alır. Seçimin hileli olduğu ve Halk Fırkası’nın sonucu seçim hileleriyle elde ettiği yoğun bir şekilde gündemi teşkil eder. Bir çok kimse, Ali İhsan Paşa’ya verilen bir çok oyun iptal edildiğini, sayılmadığını belirtir. Bu du-rum aynı zamanda Halk Fırkası için geçerli olacak bir geleneğin de başlangıcını oluşturur. Halk Fırkası’nın 11 Aralık 1924 İstanbul ara seçimlerinde ilk kez olmak üzere, çok partili sisteme geçiş döneminde daha sık gündeme gelecek şekilde, seçim hileleriyle birlikte anılmaya başlanır.</p>
<p>İktidarın İstanbul seçimlerinde amacına ulaşmasının sevincini yarıda kesen haber Bursa’dan gelir. Bursa’daki ara seçimi iktidarın adayı kaybeder. Bu gerek iktidar ve gerekse muhalefet için bir milletvekili kazanma veya kaybetmenin ötesinde, sembolik değeri son derece önemli bir sonuçtur. Üstelik seçimi kazanan herhangi birisi değil, Milli Mücadelenin ünlü paşalarından birisi olan ve muhafazakârlığı ile tanınan Nurettin Paşa’dır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının, Bursa’daki seçime kendi adayıyla katılmadığı, fakat Nurettin Paşa’yı desteklediği bilinmektedir. Hükümet bu sonuca razı olmaz. Seçimi iptal ettirmenin yolunu arar. Nurettin Paşa’nın seçim öncesinde resmi görevinden istifii etmemiş olması, seçimi yeniletmenin gerekçesi olarak ileri sürülür ve seçim geçersiz sayılır. Seçim yenilenir; fakat sonuç yine değişmez; 5 Şubat’ta yapılan iki seçimi de Nurettin Paşa kazanır. Halk Fırkası kabullenemediği bu sonuca istese-de istemese-de  razı olmak zorunda kalır. ; Böylelikle,Halk Fırkası,yine ilk kez olmak üzere, seçime müdahalesine rağmen,seçimi kaybetmesinin acısını yaşar.</p>
<p>1924 yılının ilk iki ayım kapsayan dört aylık süre Halk Fırkası’nın muhalefete, muhalefetin ise Halk Fırkası’na muhalefet yapma zorluğuna alışma çabalarıyla geçer. Her iki taraf için de buna alışmak hiç kolay olmaz;(87) özellikle de muhalefet için. Çünkü hükümet olan Halk Fırkası, her seferinde bir başka girişimiyle muhalefeti hep suçlar ve savunmada kalmasını sağlar; siyasal sistemin işlemesine katkıda bulunacak bir muhalefet anlayışı tesis etmesine fırsat tanımaz.(88) Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilip uygulamaya konması ve İstiklâl Mahkemelerinin tekrar açılması ise, Halk Fırkası’nın siyasetin gerektirdiği rolünü yapmaktansa, oyunu istediği gibi sonuçlandırma ve sahneyi kimseyle paylaşmama amacının bir gereği olarak açığa çıkar.(89)</p>
<p>2.Yazı için bkn:</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="p06CzWelfy"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/">Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/embed/#?secret=HJsDY5QqdZ#?secret=p06CzWelfy" data-secret="p06CzWelfy" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:57:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemeleri Hakkında Genel Değerlendirme]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemeleri'nin Çalışma Usulü]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Suikastı]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Suikastı ve Muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Suikastının Siyasi Sonuçları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı]]></category>
		<category><![CDATA[Basın ve Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[dört Ali'ler]]></category>
		<category><![CDATA[Dünkü Muhalefetsizliğin Bugünkü Gerekçeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Muhalefetsiz Bir Dönemin İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Muhalefetin Feshi]]></category>
		<category><![CDATA[Takrir-i Sukun Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said İsyanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13045</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünkü Muhalefetsizliğin Bugünkü Gerekçeleri Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ilk günlerinde,M.Kemal,bu muhalif partiyi Cumhuriyetin gereği olarak gördüğünü belirtir.(90)Ancak,muhalefete yönelik bu olumlu tavrı kısa bir süre sonra değişir ve ilk zamanlardakinden oldukça farklı bir tutum sergiler.Bu durum özellikle sonradan tartışma konusu olur ve bu durum gerekçeleri tesbit edilmeye çalışılır.Bunla ilgili olarak Ahmet Mumcu,M.kemal’in ”4 Mart 1925′e kadar her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/terakkiperver-cumhuriyet-firkasi/" rel="attachment wp-att-13047"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13047" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/terakkiperver-cumhuriyet-firkasi.gif" alt="Türkiye'de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2" width="440" height="249" /></a></strong></p>
<p><strong>Dünkü Muhalefetsizliğin Bugünkü Gerekçeleri</strong></p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ilk günlerinde,M.Kemal,bu muhalif partiyi Cumhuriyetin gereği olarak gördüğünü belirtir.(90)Ancak,muhalefete yönelik bu olumlu tavrı kısa bir süre sonra değişir ve ilk zamanlardakinden oldukça farklı bir tutum sergiler.Bu durum özellikle sonradan tartışma konusu olur ve bu durum gerekçeleri tesbit edilmeye çalışılır.Bunla ilgili olarak Ahmet Mumcu,M.kemal’in ”<em>4 Mart 1925′e kadar her türlü demokratik hareketleri büyük bir hoşgörü ve anlayışla”karşıladığını”ama,demokratik özgürlükler hep,yapılan ilk devrimlerden dönüşü desteklemek ve nihayet kanlı bir ayaklanmayı çıkarmak için kullanlınca,devrimlerin selameti için demokratik yaşamın kısıtlandığını</em>”(91)belirtir.</p>
<p>Toktamış Ateş ise,”<em>Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında,1920′lerde,1930‘larda,belli baskılar yapıldığını da kabul etmek durumundayız”</em> dedikten sonra şu açıklamayı yapar<em>”…demokratik olduğunu ileri sürmemiz mümkün olmayan uygulamalar yapılmıştır.Bu günde bu uygulamaları ”övmek”mümkün olmadığı gibi,yermenin de fazla bir anlamı yoktur.Bir ihtilal ve yeni bir devletin kuruluş dönemide böyle şeyler yazık ki olur”(92)</em> Sonra da bunun gerekçesini bulmaya çalışır<em>:”Aslında o günlerde günümüz anlamda çağdaş bir referandum yapılsa,padişaha bağlı kitlelerin geniş boyutlara ulaşabileceğini tahmin edebiliriz.Zaten 1924-25 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930 Serbest Fırka deneyimleri bu görüşü doğrular”</em>(93)Ancak bunu derken her iki fırkanın da liberal(94) karaketerli oluşunu,bunu ise öncelikle ve ısrarla programlarında dile getirdiklerini unutmuş görünür.</p>
<p>Taner Kışlalı ise tesbit edebildiğimiz kadarıyla sadece kendisinin dile getirdiği bir iddiayı,M.Kemal’in Terakkiperver Fırka’ya karşı olumsuz tutumunun gerekçesi olarak ifade eder”<em>1924 yılında da Ataütürk’ün eski arkadaşlarından bir grup,Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular.Bu parti ne istiyordu?Neyin muhalefeti idi?Daha çok demokrasi daha çok özgürlük,daha hızlı atılımlar istediği için mi kapatıldı?Hayır.Gerek hareketin önderi olan Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi isimler,gerekse partinin programı,gerçek amacı saklamak gereğini bile duymamışlardır.Amaç,daha çok geç olmadan ”saltanatı ve halifeliği geri getirmek”tir.Devrimi ve dolayısıyla demokrasiye gidişi önlemektir.’’(95)</em></p>
<p>Şevket Süreya’nın tesbiti şöyledir;<em>’’Terakkiperver Cumhuriyet fırkası için]”ıstıraplarını ve hürriyetsizliklerin doğurduğu çocuk” demektense,vakitsiz doğan,yaşama kabiliyeti olmayan bir çocuk demek daha doğru olur.Nitekim bu çocuk ömürlü olmadı.17 Kasım 1924′te kurulan parti, 3 Haziran 1925′te,yani siyasi varlığı henüz 6 ayı doldurmadan,İcra Vekilleri Heyeti kararıyla kapatıldı.(</em>96) Halbuki yine bizzat Şevket Süreya şunu söylemektedir;’’<em>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bir bakışta normal şartlar içinde doğdu.Çünkü 1924 Anayasası,bir normal devir anayasasıydı.Bu anayasa içinde tek partili rejimden çok partili rejime yöneliş gayet tabiiydi.Zaten Meclis’te en şuurlu görünen ınkılapçılar bile inkılap heyecanı ile demokrasi hasretini beraber haykırıyorlardı</em>.’’(97)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhalefetsiz Bir Dönemin İnşası</strong></p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Halk Fırkası’nın muhalifiydi. Ancak, iktidardaki Halk Fırkası’nın muhalifi sadece bu fırkanın mensupları değildi. İttihat Terakki kökenli başka muhalifler de vardı. Bir de bunlara Halk Fırkası’nın uygulamalarından memnun olmayan halk kesimlerini katınca, 1925’lerin Türkiye’sinde ülkenin siyasi durumu Kemalist kadro açısından hiçte parlak görünmüyordu. Halk Fırkası egemenliğini tesis etmek için mevcut şartlarda muhalefeti yok etmeyi en radikal çözüm olarak görür. Hiç zorlanmadan muhalefetsiz bir sisteme karar verilir, ancak önemli olan bunu meşrulaştıracak gerekçeleri bulabilmektir.Bunu sağlayacak fırsatlardan bitişi ise çok geçmeden elde edilir. Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Said isyanı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından kurtuluşun en önemli  gerekçesini oluşturur.(98) Takiben gerçekleşen İzmir suikastı ve Menemen hadisesi ise Meclis’teki diğer muhalifleri ve halkın içerisinde yer alan muhalif önderleri yok etmenin veya susturmanın gerekçesi olarak işe yarar. İlerki üç hadise ile muhalefeti saf dışı etmenin tarihsel imkânları elde edilir ve bunlar otoriter sisteme geçişi meşrulaştıran araçlar olarak ustaca kullanılır&#8221;. (99)Şimdi, Şeyh Said isyanını takip eden gelişmeleri inceleyelim.</p>
<p>Halk Fırkası’nın sertlik yanlılarının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi bir muhalefete sahip olmanın hazımsızlığını yoğun olarak yaşadıkları(100) günlerin birisinde Doğu’dan önemli bir haber gelir: İsyan çıkmıştır. Şubat 1925’te Şeyh Said önderliğinde doğrudan rejimi hedef alan bir isyan patlak verir. Her ne kadar, resmi söylem tarafından bu isyanın bir Kürt hareketi veya Ingilizlerin kışkırtmalarıyla patlak veren Türkiye Cumhuriyetine yönelik provakatif bir eylem olduğu kanaati yerleştirilmeye çalışılmışsa da,(101) isyan liderin ve mensuplarının İslami toplumsal sistem dışında bir taleplerinin söz konusu olmadığı ve isyanlarında “dış mihrak” teorisinin geçersiz olduğu açıkça bilinmektedir. Bu konuda, dönemin başbakanı olan İsmet İnönü’nün açıklamaları konunun en önemli delillerinden birisini teşkil eder. İsmet İnönü söz konusu isyanla ilgili olarak şu tespitlerini dile getirir: <em>“Şeyh Sait, harekât esnasında dini kurtarmak davasını açıktan ortaya atmış bulunuyor. “Hilafet kalkmıştır, din tehlikededir. Dini kurtarmak lazımdır”. Davaları bu. Şeyh Sait, isyan hareketini, böylece bütün memlekete milli bir hareket olarak değil, bir din hareketi olarak gösteriyor&#8230; Şeyh Sait, İsyanını doğrudan doğruya Ingilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır</em>”,(102)</p>
<p>İlk günler, bir grup eşkıyanın yağmacılık niyetiyle başlattığı bir hareket(103) olarak takdim edilen isyan, özellikle Mustafa Kemal’i çok tedirgin eder. İsmet İnönü’nün bildirdiğine göre isyanın yayılmasından çok çekinir.(104) İsyanın ilk günlerinde Çankaya’da bir toplantı düzenlenir. Toplantıya İsmet İnönü, Başbakan Fethi Bey, Meclis Başkanı Kâzım Özalp katılır. Toplantının sonunda varılan karar üzerine bir tezkere hazırlanır ve bu tezkerenin Meclis’te görüşülmesi kararlaştırılır. 25 Şubat’ta Meclis’te görüşme yapılır. Fethi Bey isyan hakkında ayrıntılı bilgi- vererek milletvekillerini bilgilendirir. İsyan bölgesinde bir ay süreyle sıkıyönetim ilanının uygun olacağını ifade eder. Hükümetin görüş ve düşündüğü uygulamalar muhalefet tarafından da uygun bulunarak hü-kümetin istekleri oybirliğiyle kabul edilir. Hükümet gerekli askeri ted-birleri vakit geçirmeden almaya başlar.</p>
<p>İsyanın patlak verdiği günlerde başbakan Fethi Bey’dir. Fethi Bey, isyanın, bölgede sıkıyönetim ilan etmekle çözülebileceğine inanmaktadır. Ancak, iktidar kadrosunun sertlik yanlıları daha sert tedbirlere başvu-rulmasını isterler. Sonradan anlaşıldığına göre, Mustafa Kemal’de aynı kanaattedir veya zamanla bu kanaate ulaş(tırılmışt)ır.</p>
<p>Halk Fırkasının sertlik yanlılarına göre, sorun sadece isyan bölgesinde değildir; sorun, başta basın ve meclis içindeki muhalefet olmak üzere, her yerdedir. Bu nedenle de bütün “muhalifleri” kapsayacak tarzda oldukça kapsamlı sert tedbirlerin alınması bir zorunluluktur. Özellikle de basının üzerine gidilmesi gerektiğini savunurlar. Fethi Bey hüküme-tini ise, tedbirsiz olmakla gevşek davranmakla suçlarlar. Daha ilk günlerde, Hükümet Meclis’ten çıkardığı yasaları uygulama fırsatı bulama-dan oldukça sert eleştirilere maruz kalır. Terakkiperver Fırka’ya mensup milletvekillerinin Hükümet politikalarına destek vermeleri, sertlik yanlıları için hükümete yönelik eleştirilerin en önemli somut gerekçesini oluşturur. Üstelik, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticilerinin isyancıların söylemlerine ve amaçlarına karşı olmalarına ve isyanı bastırmaya yönelik askeri tedbirleri içtenlikle desteklemelerine rağmen bul gerçekleşir. Kazım Karabekir isyan konusunda Partinin görüşünü açıkça dile getirmiş ve isyanın bastırılması konusunda Hükümeti şartsız desteklediklerini açıklamıştır. (105)Fakat buna rağmen Halk Fırkası’nın sertlik yanlıları, Hükümeti sürekli muhalefetin çizgisine kaymakla suçlarlarken, muhalefeti isyanın taraftarı gibi gösterme eğiliminde bulunurlar. Fethi Bey’in “gereksiz şiddetlerle elini kana boyamayacağını’’(106) bildirmesi ise, sertlik yanlılarının kendilerini haklılaştıran bir delil olur.</p>
<p>2 Mart günü, Fethi Bey hükümetinin Meclis’ten güvenoyu almasından ve yeni tedbirlerin Meclis tarafından onaylanmasından 5 gün sonra, Hükümet, Halk Fırkası’nın sertlik yanlılarınca yıpratılacak derecede sert eleştirilerine maruz kalır. On iki saat devam eden oturumda, hükümet “İslam&#8217;ın taraftarlığını yapmakla” suçlanır. Başbakan Fethi Bey bu suçla-mayı şiddetle reddeder ve 1924 Anayasası’ndaki hüküm gereği, İslam’ı devlet dini olarak kabul etmiş bir ülkede bunun gayet tabiî olduğunu açıklar. Aynca sorar: “İçimizde, dini inançlara saygı beslemeyen bir kişi var mı ?’’ Fakat onun bu sözleri, bizzat kendi partisinden bir milletveki-linin silahını çekmesine neden olur. Eğer diğer bazı milletvekilleri durumu fark edip engel olmasalar, Fethi Beye yönelmiş silahın patlayacağı kesin gibidir.(107) Bunun üzerine &#8216;’önceden hazırlanan plan gereği radikallerden birisi toplantıya Mustafa Kemal&#8217;in çağrılmasını teklif eder&#8221;. Hükümeti değiştirmek için toplantının iyi bir fırsat olduğunu düşünen Mustafa Kemal ise Meclise gelir ve yaptığı konuşmasında aşırı kanadı destekler. Mustafa Kemal in ağırlığı karşısında ılımlıları destekleyenlerin sayısı önemli bir azalma kaydeder.(108)</p>
<p>Halk Fırkası’nın bünyesinde gelişen isyana yönelik tedbirlerle ilgili görüşlerden sertlik yanlılarının Mustafa Kemal’in onayını almalarıyla Fethi Bey istifa eder ve İsmet İnönü Başbakan olur. Böylelikle Cumhu-riyet tarihinin ayrıcalıklı özelliklere sahip bir dönemi başlar. Öncelikle bazı hukuki düzenlemelere gidilir ve “<em>dini bir görüntü altında ayaklanmanın ve dinin siyasete alet edilmesinin vatana ihanet suçu olduğu ibaresi’’</em> Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na eklenir Ayrıca daha da önemlisi “Takrir- i Sükûn Kanunu” yürürlüğe girer. Bu kanuna göre hükümet, gericiliği, ayaklanmayı teşvik eden, memleketin sosyal düzenini, huzur ve sükû-nunu bozan kuruluşları ve yayınları, cumhurbaşkanının onayını aldıktan sonra, idari bir kararla yasaklayabilecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Siyasi Muhalefetin Feshi</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin batılılaşma sürecinde 4 Mart 1925&#8217;te kabul edilen 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;nun özel bir yeri vardır. Süreyya Aydemir bu farklılığı şöyle açıklar: &#8220;O güne kadar ve bütün milli mücadele boyunca bu kadar şümullü ve hükümete bu kadar kesin yetkiler veren bir kanun çıkarılmamıştı. Kanun, geçici ve olağanüstü yargı organları olarak gene İstiklal Mahkemelerini getiriyordu. Verdiği yetkilerle de hükümete geniş takdir hakları tanıyordu. Bu kanun, iki tarafı keskin öyle bir kılıçtı ki, hükümet ve rejim onu, ya inkılapları yerleştirmek için olağanüstü bir dayanak olarak kullanacak, yahut bizzat hükümeti sert bir diktatörlüğe sürükleyecekti.. Yeni Türkiye&#8217;de çok partili rejimi ve Anayasa&#8217;nın ruhuna hakim olan demokrasi havası, artık uzunca bir zaman için ortadan çekilecektir.&#8221;(109)</p>
<p>Takrir-i Sükûn Kanunu dönemin Halk Fırkası(Chp)ndaki sertlik yanlıları tarafından büyük bir başarı, ondan da ötesi bir zafer olarak nitelenir ve III.İnönü zaferi olarak değerlendirilir.(110)</p>
<p>Kanun iki yıllığına çıkarılır ancak sonrada iki yıl daha uzatılarak 1929a kadar yürürlülükte kalması sağlanır.Takiri-i Sükûn Kanunun görüşülmesi sırasında sert tartışmalar yaşanır. Kazım Karabekir, Hükümetin isyan bölgesindeki her uygulamasına destek olduklarını, fakat bu kanun tasarısı ile temel hakların baskı altına alınabileceğini belirterek karşı çıktıklarını ifade eder. Konuşmacılardan Dersim Milletvekili Feridun Fikri Bey kanun tasarısının Anayasanın 70. maddesindeki temel haklan, hükümetin takdirine, denetimine ve idaresine bıraktığını; Hükümete herhangi bir durumu kolaylıkla irticaya dahil etme imkânı verdiğini, bu nedenle söz konusu tasarının tamamen “şüphe kanunu” olduğunu, Cumhuriyetin ve Milli Egemenliğin ruhuna ve Anayasa’ya aykırı olduğunu savunur.(111)</p>
<p>Rauf Bey düşüncelerini bir başka açıdan ifade eder, isyandan dolayı Cumhuriyetin yıkılacağı korkusuna kapılmanın doğru olmadığını, böylesi bir gerekçeyle Anayasa’nın bütünlüğünün bozulamayacagını ifade eder. Bunu söylerken de Birinci Meclis’i örnek gösterir. Milli Mücadelenin en zor günle-rinde bile Meclis’in Anayasa’yı ihlâl gibi bir girişimde bulunmadığım ifade eder. Tasarının aleyhinde olanların ortak söylemini, yaşanan sorunların devletin polisi, jandarması ve diğer görevlileriyle çözülebilecek nitelikte olduğu, isyanı gerekçe göstererek temel haklan ihlâl edecek durumlara meyletmenin yanlış olduğu görüşleri oluşturur. İktidar ise tasarının korkulacak bir tasan olmadığım, kötü amaçlarla kullanılmayacağını, ülkenin sorunlarını çözmek amacına yönelik olduğunu belirtir.(112)</p>
<p>Takrir-i Sükûn Kanunu çıkmadan önce, o zamanın Başvekili Fethi Bey muhalefet fırkası ileri gelenlerine kendi kendilerini feshetmelerini önerir. Ancak bu kabul edilmez.(113) Fethi Bey’in cevabı, aynı teklif kendisine gelmiş olsaydı kendisinin de farklı davranmayacağım ifade etmek biçiminde olur. Anlaşılan odur ki, Fethi Bey yukarıdan gelen bir teklifin sadece elçisidir; fakat gönülsüz bir elçidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası liderlerinin fırkalarını feshetme teklifini reddetmeleri üzerine, Halk Fırkası mensupları ve taraftarları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said isyanı arasında irtibat kurmaya başlarlar. Takip eden gelişmeleri Şevket Süreyya şöyle anlatır: <em>&#8221;daha isyan başlar başlamaz, Mecliste ve çevresinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı hemen hücumlara geçildi. Halbuki Terakkiperver Fırka&#8217;nın isyan bölgelerinde teşkilâtı bile yoktu. Parti elemanlarının isyanla uzaktan veya yakından ilgisini gösteren hiçbir belirti tespit edilememişti. Ama fırka programındaki;</em></p>
<p><em>“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır” maddesi, bir irtica hareketi olan Şeyh Sait isyanını körükleyen bir sebep gibi yorumlanıyordu. Halbuki zaten Anayasaya göre de Devlet bir İslam devleti idi. Yani o zaman yürürlükte olan 1924 Anayasasına göre, devletin bir dini vardı. Bu din İslam dini idi. Bu kayıt Anayasa’da yer almıştı. Bu duruma göre Terakkiperver Fırka’nın kendi programına dini fikir ve inançlara saygı göstereceği şeklinde bir madde koyması yadırganmayabilirdi. Ama önce sataşkan dedikodular şeklinde başlayan mırıltılar, pek çabuk fiili bir müdahale hareketine döndü. İstiklâl mahkemesinde sonuçlar çok çabuk belli oluyordu. Çünkü “bu mahkemelerde avukat bulundurulması, hatta şahit dinlenilmesi gibi usûllerle vakit kaybedilmiyordu</em>”.(114)</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said isyanı arasında irtibatın en önemli delillerinden birisi olarak gösterilen Fırka programındaki “<em>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır” </em>maddesi, Halk Fırkası için muhalefetten kurtulma amaçlarına ulaşmanın önemli bir aracını teşkil eder. Halbuki bu dini hassasiyetler nedeniyle değil, toplumsal hassasiyetler nedeniyle fırka programına konulmuş bir maddedir. Maddenin programa konuluş hikayesini Ali Fuat Cebesoy, yıllar sonra Amerikalı bir gazeteciyle röportajında şöyle anlatır: “<em>Biz bu fırkayı kurduğumuz zaman da dedik ki, tıpkı Amerika’daki gibi olalım&#8230; Bir Demokrat Parti olsun bir Cumhuriyet Partisi olsun&#8230; Her iki fırka da tamamiyle laik.. [Din konusunda]biz aynen Amerika Cumhuriyet Halk Partisinin o zamanki maddesini aldık. Çünkü şöyle düşündük; hiçbir şey yazmasak olmaz. Amma laikiz desek onu da anlamaz kimse. Öyle bir cümle kullanalım ki yani biz [dinlerin] hepsine hürmet ederiz, meşgul değiliz manasına, hürmet ederiz. Bunu en iyi sizin Cumhuriyet Partisi’nde bulduk. Ve onu tuttuk aynen tercüme ettik. Oraya koyduk. Binaenaleyh tekmil inkılâplarla biz de tamamıyla laiktik ve tekmil bu inkılâplara rey verdik. Hepsine rey vermişizdir&#8230; Yani bizim şeyimize [Fırkamıza] bir İsrail girse hürmetkârız. İstediği gibi, ne yaparsa yapsın. Meşgul olmayız, istediği dinden&#8230; İslam girse ayin, Hıristiyan girse aynıdır&#8230; Yani hürmetkârım. Sonra gelmiş biri, dinsizdir, ona da karışmayız. Bizim onlarla işimiz yok, bu parti siyasi partidir. Dinlen alakası yok”.(115)</em></p>
<p>İsyan, Meclîs’teki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin teşkil ettiği muhalefeti susturmak için <em>“iyi bir bahanedir&#8217;</em>.(116) Halk Fırkası için, Terakkipervercilerin kendilerini dini inançlara saygılı olarak nitelemesi önemli bir bağlantı noktasıdır. Ancak bütün araştırma ve çalışmalara rağmen, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinden bir kişinin dahi isyanla irtibatlı olduğunu belgeleyecek somut bir delil elde edilemez.(117) Zamanın Başbakanı ismet Inönü de bunu teyit eder: “<em>Doğu isyanı ile Terakkiperver Fırkanın doğrudan doğruya bir ilişkisi çıkmadı&#8221;(118)</em> der.</p>
<p>Ancak Fırka ile irtibatlı iki kişinin “dini siyasete alet etme&#8221; suçunu işlemiş olmaları, muhtemel ilişkiyi gösteren bir delil olarak değerlendirilir.(119) Hükümet için bu oldukça önemli bir delildir ve bu delil de amaca uygun olarak gayet başarılı bir şekilde kullanılır.(120) Meclisteki muhalefeti, teşkil eden bazı milletvekilleri tutuklanır ve yargılanırlar. Böylelikle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi bir muhalefetten kolayca kurtulunur. Mustafa Kemal’in ifadesiyle “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denilen muzu teşekkülü siyasi” (121)3 Haziran 1925’te İstiklâl Mahkemesi tarafından kapatılır. Fakat, bizzat İnönü’nün ifadesiyle, bu kapatılışta, Fırkayı kapatma gayesine yönelik zorlayıcı yorumlar yapılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Basın ve Sansür</strong></p>
<p>Takrir-i Sükûn Kanunu, muhalefetin sadece parti kanadını feshetme konusunda işe yaramaz. Hükümeti sürekli kontrol altında tutan ve eleştiren basını da kontrol altında tutmak için bir araç olarak kullanılır. (124)Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girer girmez, 3 Mayıs 1925 tarihinde 1846 sayılı kararnameyle, “Havali-i Şarkiye’de îdare-i Örfiye Mıntıkasında Tatbik Edecek Sansür Talimatnamesi” kabul edilerek uygulamaya konur. Talimatnamenin 15. maddesi şöyledir: <em>“Sıkıyönetim bölgesi içinde yayımlanan bütün gazete ve dergiler basımdan önce sansüre tabidir”.</em> 16. madde de ise “<em>Sıkıyönetim bölgesine dışarıdan ithal olunacak bütün gazete ve dergiler sansürce görüldükten sonra dağıtılır</em>” hükmü yer alır. Kanun kabul edilir edilmez, Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergi kapatılması sürecine geçilir. İlk önce, Hükümeti sıklıkla eleştiren ve İstanbul’da yayımlanan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, İstiklâl, Tok Söz, Orak Çekiç, Aydınlık ve Sebülürreşat isimli gazete ve dergiler kapatılır. Bunu Millet, Resimli Hafta, Pressse de Soir (İstanbul), Yoldaş (Bursa), Sadayı Hak (İzmir), Doğru öz (Mersin), Kahkaha (Trabzon), istikbal (Trabzon), Sayha (Adana) gazetelerinin kapatılması izler. Bunları takiben de Hüseyin Cahid’in (Yalçın) çıkardığı Tanin ve Ahmet Emin’in (Yalman)in çıkardığı Vatan kapatılır.’’(125) Kısa sürede, hükümet aleyhinde bir kelime yazmaya kalkışacak hiçbir gazete kalmaz.(126)</p>
<p>Aralarında Hüseyin Cahit, Ahmet Emin, Ahmed Şükrü, Eşref Edib ve Fevzi Lütfi’nin de bulunduğu bir çok gazeteci İstiklâl Mahkemesi&#8217;nde yargılanırlar. Yargılamalar sonucu gazetecilerin “devlet otoritesini sarsarak isyana yol açmak&#8221; suyunu imlediklerine karar verilir.(127) Mahkemelerin ne oranda bağımsız olduğunu göstermesi açısından Elazığ İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanan gazetecilerin Mustafa Kemal’e telgraf çekerek bağlılıklarını bildirmeleri üzerine, Mustafa Kemal’in mahkeme başkanlığına gönderdiği telgraf önemlidir. Mustafa Kemal mahkemeye gönderdiği telgrafta, “<em>Cumhuriyete ve rejime bağlılıklarını, pişmanlıklarını açıklayarak affını isteyen gazetecilerin bu davranışlarının dikkate alınmasının uygun olacağını</em>&#8220;(128) belirtir. Bunun üzerine söz konusu gazeteciler “suçsuz” bulunurlar. Diğer gazetecilere gelince bir kısmı tamamen, bir kısmı da “haklarında ciddi deliller ortaya çıkarsa yargılanmak üzere” serbest bırakılırlar. Diğer bazıları ise çeşitli cezalara çarptırılırlar. Ceza alanlar arasında dönemin önemli isimlerinden Hüseyin Cahit de vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, İstanbul merkez şubesinin polisçe aranması haberinin Tanin gazetesinde “baskın” başlığı altında yayınlanmasını “mugalâta” (yanıltıcı sözler) sayan mahkeme, gazetenin başyazarı Hüseyin Cahid’i “sonsuz sürgün” (nefy-i ebed) cezasına çaptırarak Çorum’a gönderir.</p>
<p>Dava konusu haberi yazan Nuri Bey ile sorumlu müdür Muammer Bey de ikişer yıl hapisle cezalandırılırlar.(129) Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 günlü 35. sayısında çıkan “<em>Hapishanede idama mahkûm olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?</em>” başlıklı yazıdan dolayı derginin başyazarı ve sorumlusu Zekeriya Sertel ile yazıyı Hüseyin Kenan imzasıyla kaleme alan Cevat Şakir (Kabaağaçlı-Halikarnas Balıkçısı) “Ordu ileri gelenlerine ve hükümete karşı tahrik, askeri kaçmaya kışkırtmak” suçlarından yargılanırlar. Halbuki yazıda Birinci Dünya Savaşı sırasında babası Şakir Paşa’yı bir “namus meselesi”den dolayı öldüren Cevat Şakir’in, Afyon Hapishanesinde yattığı dönemdeki gözlemleri anlatılmaktadır.(130) Bu şahıslar, adet olduğu üzere, kısa süren duruşmadan ve savunmalardan sonra üçer yıl “kale-bendlik” cezasına çarptırılırlar. Sürgün yıllarını Zekeriya Sertel Sinop’ta, Cevat Şakir Bodrum’da geçirir.(131) Mersin’de çıkan Doğru Söz gazetesinin sahibi Ata Çelebi bir yıl hapis, Adana’da yayınlanan Alim Öz gazetesi sahibi ve başyazarı ve aynı zamanda Toksöz gazetesi yazarlarından olan Şükrü Oğuz üç yıl, Ali Ruhi yedi yıl “Kale-bendlik” cezasına çarptırılırlar. İstanbul’da Memleket gazetesini çıkaran İsmail Hami (Danişmend) “vatana ihanet” suçuyla yargılanır.Pariste çıkan ve TBMM aleyhine yayın yapan Mücadele gazetesine ‘’Hezeyen’’ takma adıyla yazılar gönderdiği öne sürülür. Elçiliklerden gelen araştırma raporları bunu kanıtlamadığı için, 9 Eylül 1925te beraat eder.Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinin sahip ve yazarlarıyla İdamın sahibi İbrahim Hilmi olmak üzere 38 kişi tutuklanarak İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilirler. Tutukluların duruşması 9 Ağustos’ta başlar ve 12 Ağustos’da sonuçlanır.</p>
<p>Toplumsal düzeni bozmak amacıyla propaganda yapmak suçunu işledikleri gerekçesiyle yargılanan sanıklardan ‘<em>’Anadolu’da bir Bolşevizm idaresi kurulmasını mümkün kılacak, buhran yaratacak durumlara yol açıcı eylemlerde bulundukları’’na</em> vicdani kanaat getirilen İbrahim Hilmi, elektrikçi Nuri, Sadrettin Celal (Antel), Nuri Haydar Beyler yedişer, Abdi Recep, Şevket Süreyya (Aydemir), eczacı Vasıf, Dr. Mülazım Mümtaz, Tıp öğrencilerinden Hüseyin Hikmet (Kıvılcımlı) ve Süleyman Neşati onar yıl kürek cezasına çarptırılırlar. Yurt dışında bulunan Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Nazım Hikmet, yazar Cevdet ve tıp öğrencilerden Haşan Ali (Ediz) de on beşer yıl kürek cezasına mahkûm edilirler. Bütün bunlara ek olarak kapatılan bütün gazete ve dergilerin yayınına izin verilmez.(132) Cemil Cem, 1927 sonunda mizah dergisi Cem’i ikinci kez yayınlayınca, daha ilk sayıda iki ayrı karikatürden dolayı mahkemeye verilir. Cemil Cem bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Fakat Yargıtay kararı bozduğu için ikinci yargılamada iki ay hapis ve para cezasına çarptırılır.(133)</p>
<p>Bu aşamada, basın üzerindeki baskının niteliğini göstermesi açısından, Hüseyin Cahit, Ahmet Emin, Ahmed Şükrü, Eşref Edib ve Fevzi Lütfi’nin yargılanıp bağışlanmasıyla ilgili şöyle bir soru sormak son derece önemlidir: “Bu gazeteciler sonunda serbest bırakılacaklardı da niçin ağır bir suçla yargılandılar?’’Goloğlu’na göre bunun en makul cevabı şudur;(134) “<em>Belki tutuklanmalarının sebebi, onlara bu korkuyu duyurarak, şiddet politikasının gereği, muhalefet yapmalarını önlemekti. Olayın gelişme ve sonucu bu kanıyı pekiştirmektedir”. </em>Bu kanaati desteklemesi ve kanaatte dile getirilen beklentinin gerçekleştiğini göstermesi açısından sonraki bazı gelişmeler son derece önemlidir.(135) Ahmet Emin gazeteciliği bırakarak otomobil lastiği ticaretiyle ve ilan yazarlığı” ile geçimini sağlamaya çalışmıştır.(136) Son Posta gazetesi muhabiri Rakım Çalapa-la’nın “Gazetecilik mesleğinde başarılı olmak için neler yapmak gerekir? sorusunu, “Gazetecilikte başarılı olsam lastik satar mıydım?” diye cevaplandırmıştır.(137) Hüseyin Cahid (Yalçın) ise, bir buçuk yıl sonra,Ceza Kanunu değişikliğinden yararlanarak Çorum’dan İstanbul’a dönmüştür. Geçimini sağlayabilmek için Yunus Nadi ile görüşerek Stendhal’in Parma Manastırı&#8221; adlı romanını Cumhuriyet gazetesi için çevirir. Fakat gazetedeki duyurulardan ve ilk tefrikadan sonra, Ankara’dan gelen talimat üzerine yayın kesilir. Hüseyin Cahit yüz elli sayfalık çevirisini yırtıp atmak zorunda kalır. Gümrük komisyonculuğuna girişmiş olan İsmail Müştakla (Mayakon) birlikte çalışmaya başlar. Sonradan günlük gazetelerde “ancak takma adlarla”(138)makale yazabilir.</p>
<p>(Takrir-i Sükun” dönemi beş yıl sürer. Zekeriya Sertel, bu dönemi bir basın mensubu olarak “Basın sıkı bir baskı altında yaşıyordu” biçiminde tanımlar ve örnek verir; “<em>Gazeteler, telefonla verilen emirlerin dışına çıkamazlardı. En ufak bir hata yüzünden gazete haftalarca kapatılır, sorumlular mahkemeye verilirdi. Yani tek kelime ile halk nefes alamıyordu. Havasızlıktan ve hürriyetsizlikten boğuluyordu</em>”.(139) Yine o günlerdeki basın üzerindeki baskıyı dile getirmesi açısından Sertel’in bir yazısı önemlidir. 26 Temmuz 1930’da Zekeriya (Sertel), Ali Ekrem (Uşaklıgil), Selim Ragıp (Emeç) ve Halil Lütfi (Dördüncü) tarafından İstanbul’da çıkarılan Son Posta gazetesinin ilk sayısında Zekeriya Sertel’in “Boğuluyoruz, Biraz Hava İstiyoruz” başlıklı yazısı yayınlanır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İzmir Suikastı ve Muhalefet</strong></p>
<p>Yasal siyasi muhalefet ve muhalif çizgideki basın, 1925 yılı içerisinde, Şeyh Said isyanı vesilesiyle büyük oranda yok edilir veya sindirilir. Halk Fırkası, muhalefetin bulunmadığı bir siyasi alana kavuşur. Ancak, Hükümet açısından hâlâ bazı sorunlar vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın binaları kapatılarak faaliyetleri kısıtlanmıştır, fakat bu partiye mensup milletvekilleri hâlâ Meclisin üyesi konumundadırlar. Bu milletvekilleri hâlâ bazen muhalif çizgilerini devam ettirmekte veya en azından iktidara karşı kayıtsız-şartsız bir itaat içerisinde bulunmamaktadırlar. Halbuki, iktidar, hiçbir şekilde kendisine muhalif bir-siyasi oluşum veya hatta potansiyel muhalefet istememektedir. Bu nedenle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin hükümete yönelik bazı küçük muhalefetleri dahi, iktidar kanadında büyük bir sorun olarak algılanır. Bunlardan birisi 9 Kasım 1925’te yaşanır. Bu tarihte, Başbakan İsmet İnönü Takrir-i Sükûn Kanunu gereği Hükümetin yürüttüğü faaliyetleri savunan bir konuşma yapar ve konuşması sonunda yürütûlen politikanın onaylanıp onaylanmadığını tespit etmek amacıyla oylamaya gidilmesini ister. Oylamada 21 milletvekili “red” oyu verir. Anlaşılır kı muhalif milletvekilleri birlikte hareket etmekte ve muhalifliklerini terk etme eğilimi taşımamaktadırlar.</p>
<p>Bir diğer ifadeyle, bütün gerçekleştirilen siyasi, yasal girişimlere rağmen iktidar hâlâ muhalefetsiz bir Meclise kavuşamamış durumdadır. Buna ek olarak, İstiklâl Mahkemelerinin “keyfi kararları” siyasi çevrelerde önemli bir muhalif yapının oluşumuna zemin hazırlamış durumdadır.(140) İktidar her türlü muhalefetten kurtulma arzusu taşır. Ama nasıl? Hükümet böylesı bir fırsatı çok geçmeden elde eder. İzmir Suikastı olarak tarihe kaydolunan girişim, Halk Fırkası’na, özellikle de Meclis’teki muhalefetin kökünü kazımak için eşi bulunmaz bir fırsat sağlar.(141) Şu veya bu şekilde suikastla ilişkilendirilen bütün muhalifler ya idam edilirler ya da siyasi hayadan sona erdirilerek etkisiz kılınırlar.(142)</p>
<p>Suikast girişimi ve takip eden süreç şu şekilde gerçekleşir. Mustafa Kemal, 14 Haziran 1926’da Ankara’dan ayrılarak Ege bölgesini kapsayacak bir geziye çıkar. Gezinin uğrak noktalarından birisi olan İzmir’e gelmeden bir gün önce bir suikast girişimi ihbar edilir. Giritli Şevki isminde bir eski sabıkalı, İzmir Emniyetine başvurarak suikast girişimini ihbar eder. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit’in planladığı suikas ihbar edilmesi üzerine, suikastta rol alacaklardan Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf isimli şahıslar yakalanırlar. Bunlar, suikastın planlayıcısının Ziya Hurşit olduğunu ve suikastın Gaffarzâde Oteli önünde gerçekleştirileceğini, suikast sonrasında karışıklıktan faydalanıp bir araçla Giritli Şevki’nin ayarladığı motorlu tekneye ulaşıp, Sakız Adası’na geçmeyi planladıklarını itiraf ederler.</p>
<p>Tertipçilerinin itiraflarından da anlaşıldığı üzere, suikast girişimi tamamıyla Mustafa Kemal’in şahsını hedef almaktadır. Çünkü, Ziya Hurşit, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in yakın arkadaşlarından birisiydi ve Ali Şükrü Bey’in katili olduğuna inandığı Mustafa Kemal’i öldürerek, arkadaşının intikamını almayı düşünmektedir. Bu amaçla iki katil kiralar. Ayrıca, soruşturma sırasında anlaşıldığına göre, suikastla irtibatlı olanlardan birisi de Miralay Arif Bey’dir. Önceleri Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından olan Miralay Arif, Mustafa Kemal’in onayıyla Eskişehir mebusu seçilmiş birisidir. Fakat daha sonraları Mustafa Kemal’le bazı kişisel nedenlerden dolayı arası açılır ve gözden düşer. Miralay Arif, politika basamaklarında ilerleyememesinin en önemli engeli ola rak Mustafa Kemal&#8217;i görür ve ona karşı büyük kin besler. Suikastla irtibatlı diger birkaç kişinin de durumu bunlardan farklı değildir. Tüm bunlar suikast girişiminin “tamamıyla kişisel” nedenlere dayandığının en önemli delillerini teşkil eder.(143) Zaten, Ziya Hurşit de savunmasında bunu dile getirir; iddia edildiğini aksine, Bakanlar Kurulunu devirmeyi veya Anayasayı değiştirmeyi düşünmediğini, kimseyi silahlı olarak isyana çağırmadığını, sadece Mustafa Kemal’i öldürmeyi arzuladığını söyler.(144)</p>
<p>Suikastçıların hedefi sadece Muştala Kemal’dir; ortada, hiçbir şekilde &#8220;rejim” sorunu yoktur. Ama ne var ki Mustafa Kemal “işi büyük ölçüde siyasi bir komplo gibi ele almayı daha uygun görür”; muhalefetin son artıklarını da temizlemek için şahsına yönelik suikast planını “<em>kaçırılmayacak bir fırsat olarak değerlendirir. Bu sayede; topyekûn bir iktidar için sabırsızlanan ve kendisine karşı olan herkes] suçlamak ve yolunun üzerinden uzaklaştırmak olanağı</em>” elde eder.(145) İlk andan itibaren süreç titizlikle hazırlanır. Mustafa Kemal, 18 Haziran’da Anadolu Ajansı muhabirine verdiği demeçte, suikastın şahsına yönelmiş gibi görünmesine karşın, aslında Cumhuriyet’e ve onun dayandığı yüksek ilkelere yönelmiş bir girişim olduğunu ifade eder. (146)Bu son derece önemli bir suçlamadır; çünkü, suikast girişiminin Cumhuriyet’e yönelik algılanması, olayın değerlendirilmesinin ve takibinin geniş tutulacağı mesajını vermektedir.</p>
<p>Dönemin Başbakanı İsmet İnönü de yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda bu duruma değinir. İnönü’nün “<em>Bir iddiaya göre İzmir suikastından sonra yapılan muhakemeler Atatürk&#8217;ün siyasi rakiplerini tasfiye halini almıştır. Dolayısıyla İzmir suikastı olayı bu maksatla istismar edilmiştir. Bu iddia doğru mudur</em>?” sorusuna verdiği cevap, suikast girişiminin nasıl bir yönde değerlendirildiğinin bir anlamda itirafı niteliğindedir: “<em>Şimdi benim hatırladığım, İzmir suikastı olduğu zaman ihtilaf halindeki arkadaşları ayrılıp bir fırka teşkil etmiş bulunuyorlardı. Terakkiperver Fırkası âzası idiler. Onlar dâvaya arızî olarak sonradan katıldılar. Asıl büyük mesele İttihat ve Terakkiden kalan azâların davaya karışmaları ile çıktı. Ötekiler arızî olarak girmişlerdi ve sonunda beraat ettiler”(147)</em></p>
<p>Suikast girişimi duyulur duyulmaz “dört Ali&#8217;ler mahkemesi”(148)olarak isim yapmış İstiklâl Mahkemesi heyeti toplanır. Mahkeme heyeti, suikast planı ve bu planın itirafıyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığı(149) halde, bütün Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin, do kunulmazlıklarına bakılmaksızın, nerede olurlarsa olsunlar bulunup tututlanmalarına karar verir. Heyet, hemen bir trenle İzmir’e hareket eder.(150)</p>
<p>İstiklâl Mahkemesi’nin tüm Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin tutuklanması talimatı vakit kaybetmeden emniyet güçleri taralından yerine getirilil Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi Milli Mücadelenin ünlü paşaları da tutuklananlar arasında yer alırlar. Başbakan ismet Inönıü, tutuklamada yanlışlık yapıldığını düşünüp Kâzım Karabekir’in tutuklanmasına karşı çıkar(151) ve Ankara Polis Müdürü Dilâver Beye emir vererek Kazım Karabekir’i serbest bıraktırır. Bu durum İzmir’deki mahkeme heyetine bildirilir. Mahkeme, İsmet İnönü’nün de tutuklanmasını emreder. Durumdan haberdar olan Mustafa Kemal, bu son gelişmeye müdahale ederek, Başbakan olan İnönü’nün tutuklanmasını önler ve İnönü’den acele İzmir’e gelmesini ister. İsmet İnönü, 21 Haziran’da İzmir’e gelir ve Mustafa Kemal’le görüşür. Görüşme sonrasında İsmet İnönü, mahkeme heyetinin tüm girişimlerini doğru bulduğunu; Anayasa’da yer alan dokunulmazlık gibi “ufak-tefek ayrıntıların” milletvekillerinin tutuklanmasına mani olamayacağını; fazla bir sorguya ihtiyaç hissetmeden veya savunma ve şahide gerek duyma-dan karar veren mahkeme kararlarını onayladığını bildirir.(152) Tüm bunlar gerçekleşirken, Halk Fırkası’nın sesi durumundaki Hakimiyet-i Milliye gazetesi suikast girişimini bir rejim sorunu olarak sunmaya devam eder. Falih Rıfkı ve Ağaoğlu Ahmet suikast girişiminin rejimi devirmeyi amaçladığını makalelerinin değişmeyen konusu haline getirirler.(153)</p>
<p>İlk duruşma 26 Haziran 1926’da yapılır. İzmir Milletvekili Kazım (Karabekir) Paşa, Ankara Milletvekili Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, lstanbul Milletvekili Refet (Bele) Paşa, Edirne Milletvekili Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa, Erzurum Milletvekili Rüşdü (Dadaş) Paşa, Eskişehir Milletvekili Albay Arif Bey, Izmit Milletvekili Şükrü Bey, Sivas Milletvekili Halis Turgut Bey, Manisa Milletvekili Abidin Bey, İstanbul Milletvekili Canbulat Bey, Erzincan Milletvekili Sabit (Sağıroğlu) Bey, Dersim Milletvekili Feridun Fikri (Düşünsel) Bey, Ergani Milletvekili İhsan Bey, Trabzon Milletvekili Rahmi (Eyüboğlu) Bey, Mersin Milletvekili Besim (Hafız) Bey, Gümüşhane Milletvekili Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey, Tokay Milletvekili Bekri Sami (Kunduh) Bey, İzmit Milletvekili Mustafa Bey. Bursa Milletvekili Necati Bey, Bursa Milletvekili Osman Nuri (Albay) Bey, Erzurum Milletvekili Kazım Bey’in da aralarında bulunduğu kala balık bir kitle sanık olarak yargılanmaya başlar. Ancak yargılamanın yeri daha ilk duruşmada belli olur. Mahkeme heyeti başkanı (Kel) Ali Bey basma verdiği demeçte Terakkipervercilerin suikasta katılmakla suçlanacağını ve bazı İttihatçıların da aynı konumda olduklarını açıklar. Tutukluların avukat tutma ve kararları temyiz etme gibi bir hakları bulunmamakladır “<em>Suçsuzluklarım ispat edemezime suçlu bilineceklerdi</em>[r]”(155) Mahkemenin çalışma biçimini ve yargılama usûlünü göstermesi açısından İzmit Milletvekili Şükrü Bey’in avukat tutma isteğine Mahkeme Başkanı Ali Bey in verdiği cevap son derece manidardır: “<em>İstiklâl Mahkemeleri, avukatların cambazlıklarına gelemez. Mahkememizin üst kademesi yoktur. Millet hüküm bekliyor. Ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlarla geçirecek zamanımız yoktur”.(</em>156)</p>
<p>Kazım Karabekir’in  3 Temmuz’da yapılan sorgulaması son derece heyecanlı geçer.(157) Mahkeme heyeti “eski hesapları” görmek ister gibidir. Sorular, suikastla ilgili olmaz; eski siyasi ayrılıklarla ilgili konular sorulur. Kazım Karabekir, “el ele çalışan arkadaşların arasında ayrılıkların” Lozan’la başladığını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na ise “memlekete hizmetten kaçmamak” için katıldığını söyler. Mahkeme Başkanı Ali Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kastederek “Bence memleketin böyle partilere tahammülü yoktur” diyerek yanlı görüşünü açıklaması üzerine, Kazım Karabekir “Ben aksi düşüncedeyim. Memleket demokrasiye layıktır. Millet anlayışlıdır” karşılığını verir.(158)</p>
<p>Suikastçıların sorgularından, başta Milli Mücadelenin Paşaları olmak üzere eski İttihatçıları ve Terakkiperver Fırkası’nın mensuplarını suçlayacak nesnel hiçbir ipucu elde edilemez.(159) Mustafa Kemal, duruşmalar sırasında Çeşme’de ikamet eder ve her vesile de adaletin bağımsız olduğunu açıklar. Ancak mahkeme üyeleri ve diğer bazı nüfuzlu kişiler sürekli kendisiyle görüşürler.(160)</p>
<p>Mahkemenin bağımsız davranmadığı açıktır. Özellikle Kazım Karabekir’in sözleri ve Kazım Karabekir’e sözlerini istediği gibi söyleyeceği bir serbestliğin tanınması Mustafa Kemal’i kızdırır. Mahkeme Heyeti bir balo bahanesiyle Çeşme’ye çağırılır. Mustafa Kemal, Mahkeme heyetiyle balo salonunun yanındaki mutfakta görüşür ve işlerini savsakladıkları, sanıklara yumuşak davrandıkları için sert bir şekilde azarlar. Mahkeme heyeti işittikleri azarlar sonrasında tekrar salona dönemezler; salona dönen Mustafa Kemal’le bir araya gelmeye cesaret edemedikleri için, mutfak penceresinden atlayarak binayı terk ederler.(161) Kılıç Ali daha sonraları, bu kaçışlarının gerekçesini balo misafirlerini ‘’rahatsız etmemek’’biçiminde açıklayacaktır.(162)     .</p>
<p>Sorgulamalar devam ederken. Mustafa Kemal, Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşayı İzmir’e çağırır. Anlaşıldığı kadarıyla ondan Paşaların tutuklanmasının orduda ne tür tepkilere neden olduğunu öğrenmek istemektedir. Söze doğrudan girer ve henüz sonuçlanmamış sorgulamanın o aşamasında, Mahkemenin başta Kazım Karabekir olmak üzere bazı paşaları idam etmeyi düşündüğünü söyler. Fevzi Paşa, idamla sonuçlanacak suçun delillerinin neler olduğunu sorar. Mustafa Kemal, Ziya Hurşit’in itiraflarının paşaları suçlu gösterdiğini söyler. Fevzi Paşanın cevabı bir soru sormak biçiminde olun Ziya Hurşit benim adımı verseydi, beni de idam edecek miydiniz?”- Mustafa Kemal, bu son derece anlamlı soru karşısında herhangi bir şey söylemez.(163) Anlar ki, ordu, paşaların yargılanmasından rahatsızlık duymaktadır.</p>
<p>Savcı Necip Ali Bey 11 Temmuz’da iddianamesini okur. İddianamede suikast girişimi hakkında bilgi verildikten sonra, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasının “hoş karşılanmadığı”, fırka yöneticilerinin kendilerine yapılan bazı uyarıları dikkate almadıkları, Fırka’nın Şeyh Said isyanında etkilerinin görüldüğünü dile getirilir. Bu genel girişi takiben on kişinin idamı, altı kişinin kürek cezasına çarptırılmaları, aralarında bazı Paşaların da bulunduğu diğer sanıkların ise beraatleri talep edilir. 12 Temmuz’da bazı sanıklar hariç diğerleri savunmalarını yaparlar. Savunmasını yapmayanlar arasında Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Bekir Sami Bey vardır. Mahkeme, kararını 13 Temmuz’da açıklar; 16 kişinin idamına, diğer bazı sanıklar sürgün cezasına, ünlü Paşaların ise beraatine karar verilmiştir. Kararda dikkat çeken nokta, Savcının mahkûmiyetlerini istediği Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa’-nın, İstanbul Milletvekili İsmail Canbolat’ın ve Sivas Milletvekili Halis Turgut’un da idam cezalarına çarptırılmalarıdır. Bu sonuç Mahkeme heyetinin son anda bir karar değişikliğine gitmesiyle gerçekleşir. Olay şöyle gerçekleşir: Aralarında Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’un bulunduğu bazı tutuklular beraat etmelerine rağmen, Mahkeme salonunun altındaki bir depoda tutulurlar. Hapis cezası almış olan Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa ile Sivas Milletvekili Halis Turgut’ta depodadırlar. Bu iki milletvekili, aldıkları hapis cezasının bir dayanağının olmadığını, suçsuz olduklarını belirtir ve mahkeme kararını temyiz etmeyi düşündüklerini ifade ederler. Depoya gelen bir görevlinin, kararı temyiz etmek isteyenlerin kendisiyle gelmelerini bildirmesi üzerine depodan çıkarlar. İkisi de hemen idam edilirler.(164)</p>
<p>Mahkemenin kararında ilginç ve yasal olarak da sorunlu bir çok nokta vardır. Her şeyden önce Mahkeme ne kendisini kuran iradenin istediğini yerine getirebilmiş ve ne de adil davranabilmiştir. Kendisini kuran iradeye itaatte kusurunun başlıca nedeni korkmasıdır. Çünkü, mahkeme heyeti, yaşadığı bazı durumlar nedeniyle(165) yargılamaların sonunda Paşaların affına karar vermek zorunda kalır. Halbuki onların idam edilmeleri düşünülmekteydi.(166)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İzmir Suikastının Siyasi Sonuçları</strong></p>
<p>İzmir’deki duruşmalar üç hafta sürer. Ölüm cezasına çarptırılanların infazı hemen yerine getirilir. İzmir’deki duruşmalar sonuçlanıp kararlar verildikten sonra, Mahkeme heyeti Ankara’ya döner ve suikastla irtibatlı olduğu düşünülen eski İttihatçıların yargılamasına geçilir.(167) Bu duruşmaların <em>“amacı da, Gazi’nin geri kalan düşmanlarını, İttihat ve Terakki üyelerini ortadan kaldırmaktı[r]&#8230;</em> <em>[Zira] Gazi, İttihatçılar büsbütün ortadan silininceye kadar, tam bir güvenlik duygusuna kavuşamayacaktır</em>.’’(168) Mahkeme heyetinin gözünde, Kemalist kadronun teşkil ettiği hükümeti desteklememiş olmak dahi suçlu bulunmak için yeterli delildir. (169)Bu duruşmalar da, idam ve hapis kararlarıyla sonuçlanır ve “İttihatçıların defterleri dürülür.(170) Böylelikle Halk Fırkası için siyasi muhalefetin olmadığı dönem başlamış olur.(171)</p>
<p>Muhalefetsiz bir siyasi yapıyı inşa çalışmalarının bir parçası olan İstiklâl Mahkemesi’nin, bir kısmı idamla sonuçlanan ve tamamen “eski defterlerin” karıştırıldığı Ankara’daki yargılamaları şu şekilde gerçekleşir: İzmir’de yeni Terakkiperverci ancak eski İttihat ve Terakkiperver de yargılanmış olmasına rağmen, daha çok Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının üyesi olan muhalifler üzerinde durulur. Eskiden İttihat ve Terakkici olan kimselerin siyaset sahnesinden tamamen uzaklaştırılması girişimi Ankara İstiklâl Mahkemesi ile gerçekleştirilir. Hükümete yakın gazeteler ise sürecin aktif aktörü olurlar. Söz konusu gazeteler, yargılananların kimler olacağının belirlenmesinde ve yargının seyrinde önemli bir etkiye sahip olurlar. Falih Rıfkı, Hakimiyet-i Milliye’deki yazılarıyla, süreci doğrudan etkileyen en önemli gazeteci olur. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakki’nin geçmişte ülkeye çok zarar verdiğini ve muhakkak hesabının sorulması gerektiğini sürekli dile getirir. Bunu söylerken iktidarda ki bir çok kişinin eskiden İttihat ve Terakkici olduğunu unutmuş gibidir.Elbette ki amacı,iktidarda ki kadro değildir; şikayetler ve ihbarlar kolay bulur. Ancak buna rağmen bazılar, tedirgin olur.Bunların başında Yunus Nadi vardır.</p>
<p>Falih Rıfkı’nın bütun eski ittihat ve Terakkicilerin yargılanması gerektiği” tezi en çok Yunus Nadi’yi tedirgin eder. Eski bir İttihatçı olan Yunus Nadi, iktidar çevresine mensup olmasına rağmen, kendi akıbeti için korkar. Çünkü, istiklâl Mahkemesi terör estirmekte ve Başbakanı bile tutuklayacak cesareti kendisinde bulabilmektedir. Her an herkesin tutuklanabileceği ve hatta idam edileceği bir ortam hüküm sürmektedir.</p>
<p>Bu durum Yunus Nadi’yi çok korkutur. Kendisini kurtarmak için, yargılanacak İttihatçıların Halk Fırkasına üye olmaması şartının aranması gerektiğini savunur. İki gazeteci arasındaki tartışmanın dozajı gün geçtikçe artar. Tartışmanın taraftarları çoğalmaya başlar. Yunus Nadi, düşüncesini İsmet İnönü’ye kabul ettirmeyi başarır ve akıbetiyle ilgili korkudan kurtulur. İki gazeteci, daha sonraları Halk Fırkası’nın ileri gelenleri tarafından barıştırılırlar.Ankara’daki ilk duruşma 2 Ağustos’ta gerçekleşir. Yargılanmasına karar verilenlerin ortak suçu, Cavid Bey’in evinde toplanarak İttihat ve Terakki’yi tekrar diriltme yönünde girişimlerde bulunmaktır.(172) Sanıkların birbirleriyle bağlantılarını ve ortak suç işleme girişiminde bulunduklarını dile getiren savcılık iddianamesi baştan sona ilginç bir hukuk belgesi niteliğine sahip olur. 23 Ağustos’ta okunan iddianameye göre, Dr Nazım’ın suçluluğunun en önemli delillerini idam edilen Şükrü Bey’le arkadaş olması, duruşmada küfürlü konuşması ve daha önceleri Ziya Hurşit ile ilişkisinin bulunması oluşturmaktadır. İttihatçılardan olup İzmir İstiklâl Mahkemesi tarafından idamına karar verilen Kara Kemal’in eski bir arkadaşı olması ise Cavid Bey’in İzmir Suikastı ile ilişkili olduğunun bir delili kabul edilir. Ardahan Milletvekili Hilmi Bey ise, hasta annesini tedavi için İstanbul’a götürdüğünde Kara Kemal ve Vali Abdulkadir Bey ile görüştüğü iddiasına bağlı olarak suçlu kabul edilir. Bu suçlar her üçünün de idamla yargılanmaları için yeterli bulunur.Mahkeme 27 Ağustos’ta kararını açıklar. Mahkeme Eski Maliye Bakanlarından Cavid Bey’in, Doktor Nazım’ın ve Hilmi Beyin idamına, diğer sanıkların bir kısmının beraatine, bir kısmının ise değişik sürelerde mahkûmiyetine karar verir. İdamlar 28 Ağustos sabahı infaz edilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstiklal Mahkemeleri Hakkında Genel Değerlendirme</strong></p>
<p>1925 &#8211; 27 yılları arasında faaliyette bulunan ve esas itibarıyla Şeyh Said isyanını bastırılmasına katkı sağlaması için kurulan İstiklâl Mahkemeleri, İstanbul, Ankara ve İsyan bölgesinde olmak üzere üç ayrı yerde teşkil etmiştir, Ankara’daki gezici bir mahkemedir. İzmir suikast girişimi nedeniyle İzmir’e gitmesinden de anlaşılacağı gibi, görevi icabı faklı yerlere giderek olaylara müdahale eder. Bu mahkemelerden İsyan bölgesinde faaliyet yürüten Şark İstiklâl Mahkemesi 5010 kişiyi yargılar, bunlardan 2779’u beraat eder; 207&#8217;si vicahi, 213’ü giyabi olmak üzere 420 kişiye idam cezası verir. Ankara İstiklâl Mahkemesi 2436 kişiyi yargılar, bunların 1343’û beraet eder, 150’si vicahi, 90 gıyabî olmak üzere 240 kişiye idam cezası verir. Burada verilen sayılara söz konusu mahkemelerin asker kaçakları hakkında verdiği idam cezaları ile askeri mahkemelerin verdiği idam kararları dahil değildir. Basım kontrol etmek ve muhalifleri sindirmek için kurulan İstanbul İstiklâl Mahkemesi idam cezası vermeyen ve diğer ikisine göre daha yumuşak kararlar veren bir mahkeme niteliğine sahip olur. Bu özelliği ise Hükümete yakın çevrelerin eleştirilerine uğramasına yol açar. Hatta bu eleştirileri, Ergun Aybars öneğinde olduğu gibi, sonradan devam ettirenler bile vardır.(173)</p>
<p>İstiklâl Mahkemeleri, çalışma yöntemi açısından son derece ilginç ve olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemelerdir. Ayrıcalıklı özelliklerinden en önemlilerini, delile ihtiyaç hissetmeden vicdanen karar verebiliyor olmaları, kararlarının sorgulanmadan derhal uygulanması ve tüm asker ve sivil yöneticilere emir verebilmeleri oluşturur. İzmir suikastı girişimi sonrasında yaşandığı üzere, Başbakan İsmet İnönü’yü tutuklama karan bile vermekten tereddüt etmeyen ve kararını uygulayabilen bir iradeye sahip mahkemelerdir. Mahkemelerin emir veremediği ve “rica”sını dikkate aldığı tek kişi Mustafa Kemal’dir.</p>
<p>Ankara İstiklâl Mahkemesinde zabıt katipliği yapmış olan H. Velded Velidedeoğlu’na göre, İstiklâl Mahkemeleri “inkılâp düşmanlarının” ve Mustafa Kemal’e suikast düzenlemeyi düşünenleri asmış mahkemelerdir. Ancak bir süre sonra milletvekilleri dahi kendileri tarafından yaratılan bu mahkemelerden son derece korkar hale gelirler; çünkü, İstiklâl Mahkemelerinin birer “tedhiş mahkemelerine” dönüşür. (174)Mahkemelerin niteliğini göstermesi açısından İsyan Bölgesi İstiklâl Mahkemesi üyelerinden Lütfi Müfit’in sözleri oldukça önemlidir; “<em>Bizim muayyen milli gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız</em>&#8216;.(175)</p>
<p>Mahkemelerin çalışma usûlü açısından Avni Doğan’m anlattıkları ilginçtir. İsyan bölgesindeki Şark İstiklâl Mahkemesinde Savcı yardımcılığı görevi yapan Avni Doğan, bu mahkemenin siyasi iradeden bağımsız olmadığını, lüzumlu bulduğunda yasal sınırları hesaba katmadığını dile getiren şeyler açıklar. Doğan, İstiklâl Mahkemelerinin &#8221;selahiyetlerinin sınırsız” ve aynı zamanda “kontrolsüz” olduğunu, idam kararlarına savcının bir itirazı yoksa hemen uygulandığını belirtir. Doğan’ın açıkladığına göre, mahkeme, sevilmeyen-istenmeyen kişileri suçlamak için yapay deliller de oluşturmaktan çekinmez. Bunun en tipik örneğini Şeyh Sait’in sorgulanması oluşturur. Mahkeme heyeti, Şeyh Sait’ten, cezasını hafifletmek vaadiyle, bazı gazetelerin aleyhinde ifadeler vermesini ister. Bu ise, mahkeme heyetinin sadece yargılama göreviyle yetinmeyip, iste-diklerini mahkûm edebilmek için “tezgahlar&#8221;’ kurduğunun önemli bir delilidir. Doğan, bizzat kendisinin, Ankara’daki bazı “ikinci derece zevat-tan” sık sık telgraflar aldığını ve yönlendirildiğini de belirtir.(176)</p>
<p>Şurası kesindir ki, üç İstiklâl Mahkemesi içerisinde en cüretli, pervasız olanı Ankara İstiklâl Mahkemesidir. Özellikle bu mahkemenin üyeleri, güçlerini doğrudan Mustafa Kemal’den alırlar. Zira, “Kel Ali” lakaplı Başkan Ali Bey, Samet Ağaoğlu’nun tanımlamasıyla, Mustafa Kemal’e bir albayın bir mareşale bağlı oluşu gibi bağlı birisidir. Kendisine verilen görevleri çekinmeden yapan, hiç zorlanmadan idam cezası verebilen bir kişiliğe sahiptir. Başkan yardımcısı Kılıç Ali’de Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarındandır. Mustafa Kemal’i, ne istediğini, neyi arzuladığını hissedecek kadar yakından tanıyan ve ona göre hareket eden birisidir.(177) Bu nedenledir ki, İzmir Suikastı davası başladığı günlerde Paris’te bulu-nan Rauf Bey, 30 Haziran 1926 günü Meclis Başkam Kazım (Özalp) Paşa’ya çektiği telgrafta “siyasi kasımlardan kurulu ve bazıları ile de şahsi düşmanlık bulunan mahkeme üyelerinin&#8221; önüne çıkmayı “kurulan tuzak” olarak niteler. Türkiye’ye dönüp mahkemeye çıkmaktan kaçınma nedeni sorulduğunda “istiklâl Mahkemelerinin elinde oyuncak olmamak İçin* cevabını verir.  Temmuz 1935 yılma kadar da Türkiye’ye dönmez.(178)</p>
<p>İstiklal Mahkemelerini doğru değerlendirebilmek için &#8221;bağımsızlık” durumlarını dikkate almak yeterlidir. İstiklâl Mahkemelerinin yasalara bağımlı kalan ve siyasi iradenin etkisinden kendisini korumuş mahkemeler olduğunu söyleyen birisini tespit etmek mümkün değildir. Mahkemelerin siyasi iradenin etkilerine göre hareket ettiği açıkça bilinmektedir. Buraya kadar olayların anlatımına bağlı olarak yeri geldikçe belirtilen bası durumlar da bu bağımlılığın delilleri arasında yer alır. Önemli olan ve tartışılan bu mahkemelerin bağımsız olup-olmadıkları konusu değil, ne kadar bağımlı olduklarıdır. Mahkemelerin siyasi iradeye bağımlığının ileri düzeyde olduğunu söylemenin delillerini bulmak ise hiç sor değildir. Bunlardan birisi, Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin Dr. Nazım hakkında verdiği idam kararına uzanan süreçle ilgilidir. Savcı Necip Ali Bey ile üyelerden Dr. Reşit Galip Bey, Dr. Nazım’ın idamına razı olmazlar. Ancak diğer üyelerden birisi (muhtemelen Kılıç Ali) tarafından idamı onaylamaları için tehdit edilirler. Necip Ali, Mustafa Kemal’e giderek durumu anlatır ve yardımını ister. Zira Mustafa Kemal’in iradesinin mahkeme üyeleri üzerinde tartışılmaz etkiye sahip olduğunu bilmektedir. Ancak anlaşılır ki, Dr. Nazım’ın idamını bizzat Mustafa Kemal istemektedir, Samet Ağaoğlu’nun anlattığına göre,(179) Mustafa Kemal mahkeme heyetini yanına çağırır ve Dr Nazım’ın idam edilmemesi durumunda neden olacağı tehlikelerden bahseder. Mahkeme Dr. Nazım’ın idamına karar verir. İstiklâl Mahkemelerinin ileri düzeyde bağımlı olduğunun önemli bir diğer delili ise bir emirle kapatılmalarıdır. Muhalefeti susturma veya yok etme işini başarıyla yerine getiren İstiklâl Mahkemelerinin feshi şu şekilde gerçekleşir: Bir akşam, Çankaya’da bir toplantı sırasında, Mustafa Kemal, Kel Ali’ye: “Senin mahkemeyi kaldırmaya karar verdim. Artık gereği kalmadı&#8221; der. Kel Ali, sorunu inceleyeceğini ve raporunu sunacağını söyler. Mustafa Kemal sinirlenir, “Rapor mu? Ne raporu? Sorunu ben kendim inceledim. Senin mahkeme yarın kalkmış olacak&#8221; diye bağırır. &#8220;Çünkü artık &#8220;terör devri” sona ermiş, Gazinin başka şiddet gösterilerine ihtiyacı kalmamıştır&#8221;.(180)</p>
<p>Sonuç olarak, İstiklâl Mahkemeleri otoriter bir sistemin inşasında son derece önemli işlevler yerine getirirler. Muhalefetsiz bir siyaset ortamı hazırlamada baş rolü oynarlar. Bu açıdan Üçüncü Meclis İstiklâl Mahkemelerinin etkilerini taşır. Bütün çabalara rağmen İkinci Meclis muhalefetsiz ve itaatkâr bîr Meclis yapılamamasına rağmen, İstiklâl Mahkemelerinin marifetiyle Üçüncü Meclis istenen bir Meclis modelini teşkil eder.&#8217;</p>
<p>İkinci Büyük Millet Meclisi’nin çalışma takvimi Temmuz 1927’de sona erer. Agustos’ta seçime gidilir Üçüncü Büyük Millet Meclisi 1 Eylül 1927 de Halk Fırkası’na mensup 316 milletvekili ile açılır. Gerek Birinci Meclis teki 2. Grup üyelerinden ve gerek dağıtılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının faal üyelerinden hiç kimse yeni Meclise giremez; seçilmelerine hiçbir şekilde müsaade edilmez. Terakkiperver Parti liderlerinden Ali Fuat Paşa’nın ifadeleriyle “bir dikta rejimine” giden süreç böylelikle inşa edilmiş olur. “Dikta rejimine” gidiş ise, Mete Tunçay’a göre, İstiklâl Mahkemelerinin “siyasî-adlî terör hükümleri’’(181) ile sağlanır.</p>
<p>İstiklâl Mahkemeleri için çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Lehte veya aleyhte dile getirilen şeyler oldukça çoktur. Ancak, bütün “temize çıkarma” çabalarına rağmen, İstiklâl Mahkemelerinin olumsuz özelliklerini gizlemek veya “meşrulaştırmak&#8221; mümkün olamamıştır. Bu konuda &#8221;resmi ideolojinin” ideologları son derece zorlanmışlar ve bütün çabalamalarına rağmen gerçekleri gizlemeyi veya “meşrulaştırın” yorumlar yapmayı başaramayıp, küçük bile olsa bazı gerçekleri itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Şu ikisi, konuya ilişkin günümüzde yapılan değerlendirmelere ait örneklerdendir: &#8216;<em>&#8216;Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında, 1920lerde, 1930larda, belli baskılar yapıldığını kabul etmek durumunda-yız. Güncel yaşamın en ufak ayrıntılarına dek girmiş bulunan bir “din kurumunu”, hiç olmazsa “siyasal alandan” uzaklaştırabilmek için, demokratik olduğunu ileri sürmemiz mümkün olmayan uygulamalar yapılmıştır. Bugün de bu uygulamaları “övmek” mümkün olmadığı gibi, yermenin de fazla bir anlamı yoktur. Bir ihtilâl ve yeni bir devletin kuruluş döneminde böyle şeyler yazık ki olur. Ancak tarihte gördüğümüz diğer devrimlerle karşılaştırırsak, Türk Devriminin &#8220;kanlı bir baskı uyguladığını“ söylemek, sanırım haksızlık olur&#8221;.(182) “İstiklâl mahkemelerinin Türk Devrimizin bir parçası olduklarını ve devrimi gerçekleştirmek amacıyla çalıştıklarını unutmamak gerekir&#8230; İstiklâl mahkemeleri hukuk mahkemeleri olmadıkları için, çalışmaları da hukuk ilkeleriyle bağdaşmıyordu. İnsan hakları ve özgürlükleri gibi klasik demokrasi ilkeleri söz konusu değildi. Çünkü devrim mahkemeleriydi.,. (İstiklâl Mahkemelerinin) korku yarattıkları doğrudur. Fakat bu onların devrimci niteliğinden gelmektedir&#8230; Muhalif basın mensuplar(ı) Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte olduğa dönemde yeniden seslerini yükseltme imkânı bulmadılar”(183)</em></p>
<p>Ahmet Cemil  Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;65-133</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="CbDqhbS5VX"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/embed/#?secret=VeADmvN7zG#?secret=CbDqhbS5VX" data-secret="CbDqhbS5VX" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Abdurrahman Şeref Beyin Meclis açılış konuşmasının metni için bkz: Turk Parlamento Tarihi (TBMM-II. Dönem), CI, s. 9.</p>
<p><strong>2</strong>.Birinci Mecliste milletvekili yemini Hilafet ve Saltanat ve vatan ve milletin kurtuluşu ve bağımsızlığından başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi&#8221; biçiminde idi. Bu yemin metni İkinci Mecliste “ Vatan ve milletin selamet ve saadetinden başka bir gaye takib etmeyeceğime ve milletin bilâ kaydü şart hâkimiyeti esasına sadık kalacağıma. Vallahi” biçiminde değiştirilir. (Türk Parlamento Tarihi, TBMM-1I. Dönem (1923-1927), C.l, s. 10)</p>
<p><strong>3</strong>. Mustafa Kemal Paşa, 9 Ağustos ta kendisine yakın milletvekillerini toplayarak görüşür ve bu toplantı da kendisinin Meclis Reisliğine, Ali Fuat Paşanın da Reis-i Sanilige seçilmesi kararlaştırılır.</p>
<p><strong>4</strong>. inan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, s. 128</p>
<p><strong>5</strong>. Tasvir-i Efkâr, 9 Ağustos 1339 (1923</p>
<p><strong>6</strong>.Anadolu’da Yeni Gün, 13 Ağustos 1339 (1923)</p>
<p><strong>7.</strong>Anadolu’da Yeni Gün, 24 Eylül 1339 (1923); Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.lll, s. 86,87</p>
<p><strong>8</strong>. Vatan, 25 Eylül 1339 (1923)</p>
<p><strong>9</strong>. Tevhid-i Efkâr, 19 Teşrin-i Evvel 1339 (1923) I</p>
<p><strong>10</strong>. Tevhid-i Efkâr, 19 Teşrin-i Evvel 1339 (1923)</p>
<p><strong>11.</strong>Tunçay, T.C.’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 57;<br />
Ahmet Demirel’in konuya ilişkin tespiti Tunçay’ın ki ile “aynı” denebilecek şekilde olmak üzere şöyledir: “Meclis, Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarıldığı 4 Mart 1925 e kadar arzulanan dikensiz gül bahçesi niteliğinde olmamıştır. İkinci Medis’in ilk bir buçuk yılı boyunca bütünüyle uysal bir meclis yaratılamamıştır&#8221; (Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet, s. 598,599).</p>
<p>Heyeti Vekile Reisi (Başbakan) olan Fethi Okyar, hatıralarında şunları anlatır: [Halk Fırkasının kurulduğu günün akşamı] Çankaya&#8217;da Gazi ile baş başa kaldığımız zaman, yeni Fırka’nın gelecekteki siyasî hareket ve kararlar üzerinde nasıl bir tesiri olacağını tasavvur ettiğini sordum. Gülerek bana: “Aynı suali ben sana sorsam ne cevap verirsin? dedi. Ben de güldüm ve suali: “Bugünkü Meclis muhtevâsı içinde bazı esaslan, kararları kolaylıkla alabilme ve zaman kaybetmeme..” olarak cevaplandırdım. Aynı düşünce ve ümitte olduğunu söyledi” (Okyar, Ûç Devirde Bir Adam, s. 338).</p>
<p><strong>12.</strong>Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi, s.98</p>
<p><strong>13</strong>. Ali Fuat Cebesoy, Meclis’in İsmet İnönü, Fevzi Çakmak veya kendisinin başkanlığında bir hükümet çıkarabilecek konumda olmasına rağmen, bu şahıslardan birisinin başkanlığında bir hükümet teşkiline fırsat verilmeyip hükümet teşkilini engellemeye yönelik amacı şöyle açıklar: “ Mesele yeni hükümet kurmaktan ibaret olsaydı&#8230; bilhassa İsmet Paşa bunu yapar, fırka grubu da memnunlukla kabul ederdi. Asıl mesele ise bu değil, buhranı devam ettirerek İcra Vekillerinin seçimi hakkındaki kanunda değişiklik yapılmasıdır” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 270).</p>
<p><strong>14.</strong>Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, s. 374</p>
<p><strong>15</strong>. Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 305</p>
<p><strong>16</strong>. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 50</p>
<p><strong>17.</strong>Milli Mücadelenin bu sivil ve asker liderleri, kendilerinin Cumhuriyete karşı kimselermiş gibi takdim edilmelerine neden olacak gizliliği anlamakta zorlandıklarını değişik vesilelerle hep dile getirirler. Bu konuda Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında yer alan ifadeler konunun örneklerinden sadece birisidir; “25 ve 26 Ekim {1923] geceleri köşkte {Çankaya’da] bulundum. Sabahın ikisine, üçüne kadar süren bir çok müzakerelere iştirâk ettim ve 27 Ekim gecesi kendilerine {Mustafa Kemal’e] vedâ ettiğim zaman bana “İkinci Ordu Müfettişliğine gitmenizle, muzaffer ordumuz sizden çok şeyler kazanacaktır. Aziz arkadaşım” diyerek muvaffakiyetler temenni etti. Ertesi sabah,Konyadan evvel validemi ziyaretle, bazı hususî işlerimi görmek üzere Ankara’dan trenle İstanbula hareket ettim.</p>
<p>29 Ekim sabahı Haydarpaşa’ya varışımda,birçok tanıdıklarımla Hüseyin Rauf,Doktor Adnan Adıvar Beyler ve Refet Paşa gibi samimi arkadaşlarımın karşılamağa geldiklerini gönlüm. Bu arkadaşların son günlerde Ankara&#8217;da cereyan eden batı mühim {Hükümet krizi] hâdiseler hakkında benden malûmat beklediklerini anlayınca, istasyona en yakın bulunan, Refet 1’aşamtı Kalamış&#8217;ta oturduğu köşke gittik.Ali Fuat Faşa hatıralarında, bu görüşme sırada kendisinin ve arkadaşlarının cumhuriyetin ilanıyla ilgili hiçbir bilgisi olmadığını ifade eder. Sohbet sırasında arka-daşlarına] Cumhuriyetin ilân edileceği günlerin arifesinde bulunduğumuzu zannediyorum, [der. Halbuki o gün akşam Cumhuriyet ilan edilecektir ve bundan haberleri bulunmamaktadır (Cebesoy. Bilinmeyen Hatıralar, s. 269,270)</p>
<p><strong>18</strong>. “Ne var ki, tanınmış bir çok milliyetçi önderin hararetli itirazlarına ve Halk Fırkası içinde bir bunalıma yol açan gerçek neden, Cumhuriyetin ilanı değil, bunun yapılış tarzıydı&#8230; Cumhuriyetin ilan edilmesi kararı alınırken onlara ne danışılmıştı, ne geri çağırılmışlar [o anda Ankara dışında bulunuyorlardı] ve hattâ ne de durumdan haberdar edilmişlerdi&#8221; (Zûrcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 49).</p>
<p><strong>19</strong>. &#8220;Devleti bir cumhuriyet olarak adlandırmanın aslında özgürlük getirmediğini ve ister bir cumhuriyet yönetiminde olsun, ister bir monarşi yönetiminde olsun asıl farklılığın istibdat ile demokrasi arasında olduğunu vurgularlar&#8221; (Zûrcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s. 244)</p>
<p><strong>20</strong>. Ccbesoy, Siyasi Hatıralar, C.ll, s.54</p>
<p><strong>21.</strong>&#8220;Cumhuriyetin ilanından sonra, 1923 yılının son aylarıyla 1924 yılının ilk aylarında, halifeliğin kaldırılması fikrine karşı direnenlerin gerçekte neyi amaçladıklarını. T.C.’inde tek-partinin oluşması bakımından, &#8220;saltanat-ı meşruta”dan (yani anayasal monarşiden), sonraları icat edilen alaylı bir deyişle, &#8220;cumhuriyet-i mutlaka&#8221;ya geçişin koşullarında anlamaya çalışmak doğru olur. Hatırlayalım ki, 1908 Devrimiyle girilen kuramca liberal anayasacılık dönemi, uygulamada İttihat ve Terakki’nin oligarşik tek-parti diktasına dönüşmüştü. Buna karşı yöneltilen eleştiriler, başlıca, memleketi seçimle kurulan (dolayısıyla siyasal sorumluluğu olan) meclisin değil, yürütme organının geçici yasalar çıkararak yasama işlevini üstlenmesiyle, İttihat ve Terakki&#8217;nin sorumsuz merkez-i umumisinin yönettiği noktasında odaklaşmaktaydı. Şimdi de. Birinci Grup/HF (Halk Fırkası] içindeki dar bir çevre çeşitli fiili yöntemlerle, yakın geçmişin bu sakıncalı uygulamasını dirilteceğe benziyordu.</p>
<p>Hatta İttihat ve Terakki&#8217;nin toplu (coliegial) önderlik biçiminden farklı olarak, cumhurbaşkanı seçimiyle HF’nda tek kişinin egemenliğine doğru bir gidiş sezinlenmekteydi. Fakat son endişe için, vakit henüz erkendi. O yönde çabalar başlamış olmakla birlikte, Takrir-i Sûkûn uygulamasına kadar, HF’nda Mustafa Kemal Paşanın isteklerine karşın, parti içi demokrasi önemli bir ölçüde işleyecekti. İşte, İsmet Paşa ve Fethi Beyden önceki icra Vekiller Heyeti Reisi Rauf Beyin, 1 Kasım 1923 tarihli Vatan ve Taşvir-i Efkâr gazetelerinde yayımlanan ve cumhuriyetin ilan ediliş tarzına karşı çıkan demecini bu ışık altında değerlendirmek gerekir. Rauf Beye göre, cumhuriyet aceleye getirilmişti, önce iyi düşünüp doğru dürüst bir anayasa hazırlanmalıydı&#8221; (Tunçay. TC&#8217;inde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 71,72)</p>
<p><strong>22</strong>. Tanin, 31 Ekim 1923</p>
<p><strong>23</strong>. Vatan, 5 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1339 (1923)</p>
<p><strong>24.</strong>Hüseyin Cahit, “Mühim Bir Münakaşa&#8221;, Tanin, 11 Teşrin-i Evvel 1339 (1923);<br />
Çevresinin etki ve teşvikleriyle Mustafa Kemal&#8217;in diktatörlüğe doğru gittiği korkusu o günlerin oldukça geniş bir kesimin ortak korkusudur. Bu nedenle gidişatı engellemeye yönelik görüş bildirenler pek çoktur. Vatan gazetesinin yazarlarından Ahmet Emin (Yalman) bunlardan birisidir. 3 Ekim tarihli, yukarı da belirtilen Vatan gazetesinde “Gazı Paşa Hazretlerine Maruzat“ başlığıyla yayınladığı yazısında konuya değinir: &#8220;&#8230; Milli Mücadelenin her safhasında size diktatör olmayı, Meclis&#8217;in murakebesini hiçe saymayı tavsiye edenler görüldü. Siz bu tarzda teklifleri nefretle reddettiniz..« Bugün de etrafınızda huluskârlar toplanmaya çalışıyor. Bunlar size hoş görünmek için her gün yeni bir icatta bulunuyorlar.</p>
<p>Bir gün aynı zamanda iki yerde mebus kalmanızdan, bir gün size şu veya bu şekilde şükranların belirtilmesinden, bir gün ömür boyunca cumhurbaşkanı olmanızdan, bir gün aynı zamanda hem devlet başkanı mevkiinde bulunmanızdan bahsediliyor. Bu hareketlerden her biri, milletin gözündeki büyük mevkiinize gaflet dolu birer tecavüzdür. Çünkü sizi saf ve tabii bir sevgi ve saygı değil, unvan ve debdebeye dayanarak mevkiini tutmaya çalışan bir Devlet Başkanı durumunda bırakmaya yeltenmek gibi bir netice doğuruyor&#8230; Pek Muhterem Gazi Paşa Hazretleri, huluskârların manasız icatlarına karşı siz kendi görüşünüzü bir an evvel millete söyleyiniz, millet zaten sizden ilerisi hakkında işaret bekliyor. Milletin hudutsuz saygı ve sevgisine dayanarak iş gören bir milli rehber durumunda kalacağınızı millete müjdeleyiniz. Manasız unvanlara ve böyle unvanlar icadına çalışan huluskârlara değer vermediğinizi söyleyiniz” (Valatı, 5 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1339 (1923); Ayrıca bkz: Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim,</p>
<p><strong>25.</strong>Hüseyin Cahit,’’Korktuğumuz Nedir?’’,Tanin,9 Teşrii Sani 1339(1923)</p>
<p><strong>26</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 4 Teşrin-i Sâni 1339 (1923)</p>
<p><strong>27</strong>. “Rauf Beyin beyanatı zorla Cumhuriyet aleyhinde olarak telâkki edilmek istenmişi ti] (Cebesoy, Siyasî Hatıralar, C.11, s. 43</p>
<p><strong>28</strong>. Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.1I, s. 43</p>
<p><strong>29</strong>. Tunçay, T.C.’de Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.71, 72; Güz, Türkiye’de Basın-lktidar ilişkileri, 86</p>
<p><strong>30.</strong>Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.1I, s. 52</p>
<p><strong>31</strong>. Atatürk, Nutuk, C.11, s. 824</p>
<p><strong>32</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.II, s. 51</p>
<p><strong>33</strong>. Suphi Nuri, “Halk Fırkası&#8221;, ileri, 24 Kanun-ı Evvel 1338 (1922)</p>
<p><strong>34</strong>.Tunçay, T.C.’de Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.48</p>
<p><strong>35</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.11, s. 101</p>
<p><strong>36</strong>. Ahmad, Feroz, Modem Türkiye’nin Oluşumu, s. 116</p>
<p><strong>37.</strong>Arı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün 1923 Eskişehir- İzmit Konuşmaları, s. 80</p>
<p><strong>38</strong>. ismet İnönü, Milli Mücadelenin başarıyla bitişini takiben Mustafa Kemalle arasında geçen bir konuşmayı şöyle nakleder: “İzmir’de bir evin alt katındaki bir odada karargâhımız var. Akşam, Atatürk’le yalnız kalınca kendisine sordum. Bu işte bitti. Şimdi ne yapacağız?&#8221; Koluma girdi: “Asıl bundan sonra yapacaklarımız var. Çok şeyler yapacağız. Şimdiden başlıyoruz” dedi&#8221; (Uğur, ismet İnönü, s. 14).</p>
<p>Halide Edip ise, 1922 yılının Ağustos ayının son günlerinde cephe karargâhında Mustafa Kemal’le görüştüklerini ve o aralar Mustafa Kemal’in Birinci Meclisle ilgili sahip olduğu sıkıntı ve planlara şahit olduğundan bahseder: “Fevzi Paşa karşımda oturuyor ve memnun olduğu anlardaki gibi sağ göğsüne vurup gürlüyordu, ismet Paşa da oradaydı. Geçmiş günlerde neler çekmiş olduğunu düşünerek Mustafa Kemal Paşa’nın neşesi insana rahatlık veriyordu. Dedim ki:<br />
“İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz.&#8221; “Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.&#8221;<br />
“Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!”<br />
“Ya bana muhalefet etmiş adamlar!&#8221;<br />
“Bu, bir Millet Meclisinde tabii değil mi?&#8221;<br />
Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve ikinci Gruptan iki isim zikrederek onların halk tarafından linç edilmeye lâyık olduklarını söyledi. Ben bu sözleri ciddiye almadım,,. Biraz sonra yemek yerken:“Bu mücadele bitince,vaziyet sıkıntılı olacak. Başka heyecanlı bir iş bulmalıyız,hanımefendi!&#8221; dedi. Bu sözler Mustafa Kemal Paşanın mizacının anahtarıdır.” (Adıvar Türkün Ateşten İmtihanı, s. 270,271)</p>
<p><strong>39</strong>. Hakimiyeti Mili iye, 9 Nisan 1339 (1923); Karabekir, Paşalar Kavgası, s.131-134</p>
<p><strong>40</strong>. Gologlu, Cumhuriyete Doğru, s.191-196); Karabekir, Paşalar Kavgası, s.134-136</p>
<p><strong>41</strong>. İleri, 5 Ağustos 1339 (1923)</p>
<p><strong>42</strong>. İleri, 12-13 Ağustos 1339 (1923</p>
<p><strong>43</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 11-12 Eylül 1339 (1923)</p>
<p><strong>44</strong>. Tunçay, T.C.’dc Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.382</p>
<p><strong>45</strong>. Ûlkü, C.l, Sayı 3 Nisan 1933, s. 187</p>
<p><strong>46</strong>.Anlaşıldığı kadarıyla, iktidar çevresi 25. maddeyi bir oldu-bitti ile Meclisten geçirmeyi planlanmıştı. Daha ilk anda oldu-bitti ile geçirilemeyeceği anlaşılınca, Anayasa Komisyonu henüz görüşülmemiş ve tartışılmamış maddeyi yeniden düzenlenmek üzere geri çektiğini bildirerek gelecek tepkilerden kurtulmaya çalışır.</p>
<p><strong>47</strong>. TBMM Zahit Ceridesi, Devre 11, C Vll-I, s. 992-1010</p>
<p><strong>48</strong>.Anadolu’da Yeni Gün, 24 Mart 1340 (1924)</p>
<p><strong>49</strong>.Bu eleştiri ve suçlamalar üzerine Anadolu’da Yeni Gün gazetesinin 25 Mart 1924 tarihli sayısında “Yeni Gün’ün Alnı Her Zaman Açıktır&#8221; başlıklı bir yazı yayınlanır. Yazıda Yeni Gün’ün &#8220;vatan ve millet hesabına” çalıştığı ve yöneltilen eleştirilerin haksız olduğu, matbaanın bedeli verilerek kiralandığı ve istenirse kiralama şartlarının açıklanacağı ifade edilir.</p>
<p><strong>50</strong>.Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 57;<br />
“Çok daha temel konularda Meclis’in desteğini sağlamayı başaran Mustafa Kemal Paşanın, bütün uğraşına rağmen “fesih ve veto hakkı” konularında amacına ulaşamamasının nedenini yeni bir devlet kuran TBMM’nin, bu özelliğinden aldığı güçle, yetkilerin tek kaynağı olma anlayışını kıskançlıkla korumasında görebiliriz” (Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, s. 371)</p>
<p><strong>51</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 276</p>
<p><strong>52</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 274</p>
<p><strong>53.</strong>Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s.274; Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.60</p>
<p><strong>54</strong>.Atatürk, Söylev ve Demeçler, 2/195</p>
<p><strong>55</strong>. “Cumhuriyet’in ilanından sonra, benim nokta-i nazarım, teşekkül edecek olan partilerden birinin başında değil, bütün partilerin üstünde Atatürk’ün bulunacağı düşüncesiydi” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262)</p>
<p><strong>56</strong>.“Mustafa Kemal’in bu açıklamayı Trabzon’da yapması, tıpkı 1925’de Şapka Reformunu Ankara&#8217;da değil de bir Karadeniz kenti olan Kastamonu’da başlatmasındaki gibi, düşman topraklarına saldın anlamına gelmektedir&#8221; (Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.62)</p>
<p><strong>57</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, 2/198-200</p>
<p><strong>58</strong>. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.67</p>
<p><strong>59.</strong>Ali Fuat Cebesoy, aranıp bulunamaması ile ilgili durumu şöyle anlatır: “(Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkam) Fevzi (Çakmak) Paşa ile görüştükten sonra} yaverim Yüzbaşı Ali Rıza Beyle beraber misafir olduğum Hacıbayram civarındaki Saffet Beyin evine gittik. Ben evvelce Ankara&#8217;da iken bu evde otururdum&#8230; İşte ben onun evinde misafir bulunduğum sırada, o gece, Gazi, beni aratıyor. Bulduramıyor. Halbuki o sırada Saffet de Çankaya&#8217;da Gazi’nin yanında bulunuyor. Dikkat buyurun; bu durumda Gazi, Ankara’da beni aratır da bulamaz, kâbil mi? Ve işte bu muammadır. Beni o gece Gazi namına kim veya kimler aradılar da bulamadılar? Ben bulunamayınca (!) Gaziye “dâvetinize icabet etmedi&#8221; şeklinde aksettirilmiş olmalı ki, bundan “o halde bir hareket var&#8221; mânasını çıkaran Gazi, ertesi günü bütün mebus kumandanları, mebusluktan istifaya davet ederek politikadan uzaklaştırmak istiyor” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar,s.277)</p>
<p><strong>60</strong>. Gologlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 67</p>
<p><strong>61</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.I, s. 301-302</p>
<p><strong>62</strong>. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.73,74</p>
<p><strong>63</strong>.İstifa eden milletvekillerinin sayısı konusunda farklı bilgiler vardır. Bu konuda, daha ayrıntılı bilgi için bkz: Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.75,76.</p>
<p><strong>64</strong>. Tanin, 13 Teşrin-i Sâni 1924</p>
<p><strong>65</strong>. Vatan, 8 Teşrin-i Sâni 1924</p>
<p><strong>66</strong>.Vatan, 17 Teşrin-i Sâni 1924</p>
<p><strong>67</strong>.Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 163</p>
<p><strong>68</strong>. Tanin, 11 Teşrîn-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Tevhid-i Efkâr, 11 Teşıln-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 319; Yorum için ayrıca bkz: Kinross, Atatürk, s. 462; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.77.</p>
<p><strong>69</strong>. Lord Kinross’un bu konudaki açıklaması şöyledir; “İttihat ve Terakki de içinde olmak üzere, geçmişteki bütün partiler belirli bir siyasî rengi olmayan, kişisel iktidar topluluklarıydı. Halk Fırkası bile ayrıntılı bir programa değil, herkes tarafından kabul edilebilecek bazı temel ilkelere dayanıyordu. Terakkiperverler tam bir parti programı ve iç tüzük hazırladılar. Bunu Dahiliye Vekilliğine vererek resmen izin aldılar” (Kinross, Atatürk, s. 462).</p>
<p><strong>70</strong>.Cumhuriyet, 18 Teşrin-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Ayrıca bkz: Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 167-169</p>
<p><strong>71.</strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sının “beyanname” ve “nizamname si için bkz: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Beyanname ve Programı, Matbaa-yı Milliye, 1340 (1924), İstanbul; Cumhuriyet, 18 Teşrîn-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>72</strong>. “Biz, Karabekir, Rauf, Doktor Adnan, Refet ve diğer eski arkadaşlar “Cumhuriyet” dediğimiz bir rejimin, gerçek bir Cumhuriyet yâni Demokrasi ve Partiler Cumhuriyeti olması lâzım geldiği kanaatinde idik” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s.278)</p>
<p><strong>73.</strong>Kinross. Atatürk, s. 459, 460,462; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 78</p>
<p><strong>74</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262,323</p>
<p><strong>75</strong>.Cumhuriyet Meclisi’nde yalnız onun (Mustafa Kemal’ini fırkası vardı. Atatürk gibi tarihi bir lidere karşı hiç kimse fırka teşkil etmeye cesaret edemiyordu. Bu yüzden, hükümet Meclis murakabesinden mahrum kalmıştı. Bu durum çok devam edemezdi. Düşündük, memlekete son bir hizmet daha ifa edebilmek için, o zaman işgal ettiğimiz mühim mevkileri bırakarak, sırf Büyük Millet Meclisi’nde murakabe durumunda kalmak şartıyla “Cumhuriyet” namını verdiğimiz bir fırka teşkil ettik&#8230; Cumhuriyet Fırkasını kurduk. Meclis’ten bize 80 kadar mebus gelmek istediyse de, bizim hedefimiz iktidara geçmek değil, bilakis murakabede kalmaktı. Bunun için 38 kişi ile iktifa ettik. Bu 38 kişi aynı zamanda bilâ kaydu şart, Atatürk prensiplerini kabul etmiş kimselerdi&#8230; Meclis dışında da her taraftan vuku bulan müracaatlara rağmen, yalnız İstanbul’da parti teşkilatı kurduk. iktidara gelmek maksadı olan bir parti ise, elbette bütün memleket dahilinde teşkilât yapardı. Biz yalnız İstanbul’da yapmakla, iktidara gelmek niyetinde olmadığımızı fiilen de ispat etmiş olduk” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262, 279.</p>
<p><strong>76</strong>. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası niçin kurulmuştu ve neyi amaçlamaktaydı? Fırka kuruluş amacını açıklamış olmasına rağmen, Fırkanın kişisel çekişmeler sonucu doğduğu kanaati yaygındır. Suna Kili, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası için “kuruluşunda bu parti ile CHP arasında bazı konularda görüş ayrılığı yanında her iki partinin üyelerinin bazıları arasında da, kaynağı Milli mücadele dönemlerinden gelen bir şahsiyet mücadelesi&#8221; de vardı” (Kili, 1960-1975 Döneminde Cumhuriyet Halk partisinde Gelişmeler, s, 77) tespitinde bulunur. Samet Ağaoğlu&#8217;nun inancı ise, bu partinin “geniş ölçüde Atatürk çevresindeki iktidar rekabetinin sonucunda doğduğu&#8221; biçimindedir (Ağaoglu, Demokrat Partinin Doğuşu ve Yükseliş Sebepleri, s. 23). Bu kanaatleri destekler mahiyette olmak üzere, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluş nedeniyle ilgili açıklamaları önemlidir; “Terakkiperver Fırkayı teşkil eltiler. Kendilerini bu yola sevk eden ve sonra ihtilafa vardıran endişeyi şöyle izah ediyorlardı: Cumhuriyetin ilanını bize sormadan, danışmadan yaptınız, aceleye getirdiniz. Olmaz! Bundan sonra neler yapacaksınız, rejimi hangi istikametlere götüreceksiniz, bilmiyoruz. Birçok reformlar yapacaksınız, ıslahat yapacaksınız ama bunların hepsini bir günde, üç senede, beş senede yapmak şart mı?.. Hani beraberdik diyorlardı. Evet, beraber olduğumuz zamanlar icraatı beraber yaptık. Şimdi beraber olmadığımız zaman geldi, ayrı yapıyoruz&#8221; (İnönü, Hatıralar, C.1I, s.204).</p>
<p><strong>77.</strong>İnönü, Hatıralar, C.11, s.205</p>
<p><strong>78</strong>. Kinross, Atatürk, s. 461</p>
<p><strong>79</strong>. Bkz: Son Telgraf, 13 Teşrin-i evvel 1340 (Ekim 1924)</p>
<p><strong>80</strong>. Tevhid-i Efkâr, 14 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>81</strong>. Cumhuriyet, 17 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924); Son Telgraf, 17 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>82.</strong>Son Telgraf, 19 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>83.</strong>Son Telgraf, 23 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924); Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 176-178</p>
<p><strong>84</strong>. Bkz: Cumhuriyet, 24 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>85</strong>. istiklâl, 1 Kanûn-ı evvel 1340 (Aralık 1924)</p>
<p><strong>86</strong>.“Genel bir sonuç olarak, Kasım ve Şubat başı arasındaki oturumlarda, hükümete değil de, hükümetteki demokratik olmayan ve otoriter olarak adlandırdığı eğilimlere (örneğin, dahiliye vekâletine verilen çok geniş yetkiler, gazetelerin kapatılması, hükümet karşıtı bir adayın seçimi kazanmasının engellenmesi ve bizzat seçimlere bir bütün olarak hükümet müdahalesi gibi) tekrar tekrar hücum eden bir muhalefetin varlığını görüyoruz&#8221; (Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 106)</p>
<p><strong>87</strong>. Batı normlarına uygun bir siyasal sistemde siyasal partiler önemli unsurlardır. Bu nedenle de toplumsal inisiyatifi elinde bulunduran Mustafa Kemal Paşa. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ortaya çıkmasından sonra. Times’in İstanbul muhabirinin yazılı sorularına verdiği cevapta “Hakimiyet-i Milliye esasına müstenit ve bilhassa Cumhuriyet- i idareye malik bulunan memleketlerde siyasi fırkaların mevcudiyeti tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti’nde de, yekdiğerini mûrakip fırkalar tekevvün edeceğine şüphe yoktur&#8221;(Hakimiyet-i Milliye, 11 Kanûn-ı Evvel, 1340 (Aralık 1924)) der. Bu Türkiye’deki siyasal modernleşmenin teoriğini oluşturan önemli bir tespittir. Ancak ne var ki, Kazım Karabekir’in tespitine göre, Mustafa Kemal Paşa muhalefet istememektedir (Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 138). O, arzuladığı toplumsal değişimi muhalefetsiz bir süreçte gerçekleştirmeyi arzulamaktadır. Eğer muhakkak bir muhalefet gerekiyorsa, bu kendisinin kontrolünde bir muhalefet olmalıdır.</p>
<p>Bu amaçla olacak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmadan önce. Halk Fırkası’nın bazı mebuslarından teşkil edecek bir muhalefetin hazırlığı içindedir (İnönü, Hatıralar, C.ll, s. 196,197). Fakat, düşündüğünü gerçekleştirmeye fırsat bulamadan, eski silah arkadaşlarının teşkil ettiği ve kendi kontrolünde olmayan bir muhalefeti karşısında bulur. Partiyi, programını ve yöneticilerini, batılılaşma idealinin siyasal hayata yansıyan özelliği gereği “meşru&#8221; bir muhalefet kabul etmeyip aşağılar, suçlar; “Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sının programı en hain dimağların mahsulü&#8221; (Atatürk, Nutuk, C. 2/890) olduğunu ilan eder, Mustafa Kemal&#8217;in muhalefeti “gayri meşru” gören düşünce ve tutumu, bazı konuşmalarında felsefi bir tarza bürünerek açığa çıkar,</p>
<p>Balıkesir konuşması, bunun önemli örneklerinden birisini oluşturur. 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesirdeki konuşmasında siyasi partilerle ilgili görüşlerini şöyle açıklar: “Bu milletin fırkalardan çok çam yanmıştır. Şunu arz edeyim ki, memaliki sairede fırkalar behemahal iktisadi maksatlar inerine teessüs etmiş ve etmektedir. Çünkü, o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhal,ua için teşekkül eden siyasi fırkaya mukabil diğer bir sınıfın menfaatini muhatara maksadıyla bir fırka teşekkül eder. Bu pek tabidir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sınıf varmış gibi teessüs eden siyasi fırkalar yüzünden şahit olduğumuz neticeler malûmdur.</p>
<p>Halbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir&#8221;( Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.ll, s. 101). Mustafa Kemal Paşa, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kuruluşunda “gizli eller (Atatürk, Nutuk. C. 2/889) olduğunu gündeme getirir. Cumhuriyet sözcüğünü söylemekten bile çekinenlerin; cumhuriyeti daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet&#8221; hem de “İlerici (Terakkiperver) Cumhuriyet’’ adını vermelerini “komplo&#8221; teorisiyle (Kinross, Atatürk, s. 461) açıklamaya çalışır. İlginçtir, onun bu komplo teorisi, sonradan ancak şu şekilde izah edilerek savunulmuştur; “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kendisi gerçekten cumhuriyet ve devrimlerden yana olma konusunda içtenlikli olsa bile, varlığı ve gücü, cumhuriyetin ve devrimlerin karşıtlarım güçlendiriyor, cumhuriyete karşı çıkmaya özendiriyor, devrimlere karşı direnişlere cesaret veriyordu&#8221;. Fakat bu, delili olmayan kişisel bir yorumdur. Acaba sahibi açısından bu yorumu haklı kılacak delil var mı? Bu ve benzeri soruların cevabını yorumun devamında buluyoruz; “özellikle Başkanı Kazım Karabekir’in dindar kişiliği ve bir ölçüde tutucu dünya görüşü, kimi çevrelerde, kendisinin hiç bir zaman onaylamamış olduğu biçimlerde yorumlanmak isteniyordu&#8221; (Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.256).</p>
<p>88.Türkiye siyasi tarihinde muhalefeti siyasal yapının bir gereği olarak değil de vatan hain- ligi&#8221; “vatan-millet düşmanlarının gizli eli” olarak görme alışkanlığı, İttihat ve Terakki döneminden başlayan bir geleneğin tezahürü olarak açığa çıkar. İttihatçılar, en ufak eleştiriyi kabullenemez ve muhaliflerini çok iyi bildikleri komitacılıklarıyla susturmayı veya yok etmeyi “vatanı kurtarma” ideallerinin gereği olarak görürler. Düşüncelerine göre, İttihatçılık sadece bir gizli cemiyet ve parti üyeliği olmayıp “milletin kaderine hükmetme” inancı sağlayan karizmatik bir misyon ve ideolojiyi benimsemektir, “ittihatçılık şiarı&#8221; olarak ifade edilen bu ideoloji ve misyona göre, İttihat ve Terakki memleketi kurtaracak tek güçtür. Herkes onlar gibi inanmak, onlar gibi düşünmek ve onları onaylamak zorundadır. Bu konuda rakipleri ve söylediklerinin alternatifi yoktur. Karşı iddiada bulunanlar ise haindir. Bu nitelikleriyle İttihatçılar, Kemalistlerin öncülüğünü yaparlar (Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 134)</p>
<p>İttihatçılar, kendi düşünüp yaptıklarını mutlak doğru, karşı çıkanları ise hain ilan ederler. Hatta öldürtürler. Bunun bir çok örneği vardır. Şunlar ise sadece bir kısmını teşkil eder. Türkiye’de yerinden yönetim ve bireysel girişim anlayışını savunan Prens Sabahattin’e benzer bir çizgiyi sürdüren, “Serbestin başyazarı Haşan Fehmi, 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nün üstünde öldürülür. Bunu, yine aynı çizgideki ‘’Sada-yı Millet” başyazarı Ahmet Samim’in 9 Haziran 1909’da Bahçekapı&#8217;da vurulması izler, ölüm sırası, “Mizan&#8221; ve “Serbestteki yazılarında, İttihatçıların bir milli merkez bankası oluşturma tasarılarına karşı çıkan Zeki Beye gelir. Osmanlı dış borçlarını yönelen Düyun-u Umumiye’de çalışan Zeki Bey, Bakırköy’deki evine dönerken 10 Temmuz 1911 de öldürülür. İttihatçılar, çizgi dışı görüş ve siyasal tepkilere duydukları hoşgörüsüzlüğü kendi aralarından gelen muhaliflerinden de esirgemezler. “Silah&#8221;, “Bomba” gibi adlarla yayınladığı gazetelerde,başlangıçta yan yana olduğu İttihatçılara gittikçe ağır eleştiriler yönelten Hasan Tahsin Bey,ya da yaygın adıyla Silahçı Tahsin,Birinci Dünya Savaşanın ilk yıllarında boğdurularak susturulur. İttihatçıların, denetimi elden kaçırmamak için korku ve terör estirdikleri böyle bir ortamda anayasanın uygulanmasını beklemek ise safdillik olur. 1909 ve 1912 seçilerinde uyguladıkları baskıyla muhaliflerini yıldırırlar. Muhalefet 1914 seçimlerine katılma cesaretini bile gösteremez.</p>
<p><strong>89.</strong>Hakimiyet-i Milliye, 11 Kanûn-ı Evvel, 1340 (Aralık 1924)</p>
<p><strong>90</strong>. Mumcu, Atatürkçülükle Temel ilkeler, s. 116,117</p>
<p><strong>91</strong>. Ateş, Laiklik (Dünyada ve Türkiye&#8217;de), s.24</p>
<p><strong>92</strong>.Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 149</p>
<p><strong>93</strong>. Her iki parti de bildiri ve beyannamelerinde liberal olduklarını açıkça ifade ederler.</p>
<p><strong>94.</strong>Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 22</p>
<p><strong>95.</strong>Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I11, s.211</p>
<p><strong>96</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I1I, s.206, 207</p>
<p><strong>97</strong>. Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s.361</p>
<p><strong>98.</strong>“Kemalist kanat, kendini ancak 1929’da, bu uygulamaları mümkün kılan Takrir-i Sükun Kanunu’nu askıya almaya yetecek ölçüde güçlü hisseder. Bürokratlar sınıfı içindeki görünür rakipler tasfiye edilmekle kalmaz, her türlü denetim, muhalefet ve rekabet mekanizması da berteraf edilir”( Keyder, Türkiye&#8217;de Devlet ve Sınıflar, s. 120).</p>
<p><strong>99</strong>. “İsmet Paşa, Ali Fuat Paşaya muhalefetin gereksiz bir şey olduğunu söylemişti. Amerikan temsilcisi Amiral Bristola ise düşüncesini daha açık olarak şu sözlerle bildirmişti: ‘’Bu memlekette muhalefet, ihtilâl demektir.” (Kinross, Atatürk, s. 470.471)</p>
<p><strong>100.</strong>Örnek olarak bkz: Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 82;<br />
Bu iddianın isyan günlerine kadar uzanan bir geçmişi vardır. Söz konusu iddialar ilk defa o günlerde bazı hükümet yanlısı basın tarafından gündeme getirilecektir. Bu konu da bkz: Tanin, 24 Şubat 1341 (1925); Cumhuriyet, 1 Mart 1341 (1925). Yaygın söylemin bir temsilcisi olarak H. Rıza Soyak, İsyanda İngiliz parmağı bulur ve Vahdettin taraftarlarıyla, İstanbul’da bulunan Kürt istiklâl Komitesinin yönlendirmesiyle gerçekleştiğini iddia eder. Ona göre isyan ile amaçlanan bir Kürt devletinin kurulması, Kürt devleti dışında kalan bölgelerde ise padişah egemenliğini tesistir. (Soyak, Atatürk&#8217;ten Hatıralar, s. 315)</p>
<p><strong>101</strong>. İnönü, Hatıralar, C.I1, s.201</p>
<p><strong>102</strong>. Cumhuriyet, 17.18 Şubat 1925</p>
<p><strong>103.</strong>İnönü, Hatıralar, C.I1, s. 198</p>
<p><strong>104</strong>. Kâzım Karabekir, isyana yönelik tedbir ve eylemler konusunda hükümeti desteklediklerini şöyle açıklayacaktır; “Bu vatanın evlâtları her vakit yekvücut bir kitle halinde tehlikenin karşısına dikileceklerdir. Hükümetimize bütün kuvvetimizle müzaheriz.”(Cumhuriyei, 26 Şubat 1341 (1925))</p>
<p><strong>105</strong>. Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler s.110</p>
<p><strong>106.</strong>Kinross, Atatürk, s. 467</p>
<p><strong>107.</strong>Güz, Türkiye’de Basın-lktidar ilişkileri, s. 158, 159</p>
<p><strong>108</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.II1, s.219;<br />
Takrir-i Sükun kanunu görünüşte sadece Doğudaki isyan nedeniyle çıkarılıyordu. Ancak asıl gayenin daha başka olduğunu sonraki uygulamalar açıkça gösterecektir. Bu kanunla asıl arzulananın ne olduğunu ilk başlarda, kanunun kabulüyle ilgili görüşmelerin yapıldığı sırada fark edenler yok değildir. Konya mebusu Refik Bey bunlardan birisidir. O, kanunun Hükümetçe çok geniş anlamda yorumlanarak, bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini belirtir. (Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 104).</p>
<p><strong>109</strong>.Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, s. 80</p>
<p><strong>110.</strong>&#8220;Meclis kürsüsünde birbirini takip eden Terakkiperverler ve zaman zaman bunlar arasına karışan bazı Halk Partililer soluklan kesilinceye dek bağırarak bu kanun tatbikatının memlekette, hatta Abdülhamit devrinde bile, misli görülmemiş bir &#8220;istibdat’’a yol açacağını söylüyorlar ve artık ne söz, ne fikir hürriyetine, ne de yaşama emniyetine yer bırakmayacağı iddiasında bulunuyorlardı. Nitekim bir gün, Kazım Karabekir Faşa meclis kürsüsüne çıkıp ikide bir gözlerini cumhurbaşkanlığı locasında oturan Mustafa Kemal Paşaya çevirerek aşağı yukarı şöyle demişti: &#8220;Memlekette kimseye sesini çıkarmak imkânını bırakmadınız. Söz hürriyeti bir şu kürsüye inhisar etmiş bulunuyordu; yarın buradan konuşmak hakkından da mahrum olacağız&#8221;. Bu meyanda, Terakkiperver Fırkanın genç ve ateşli sözcüsü Feridun Fikri’nin sesi de halâ kulaklarımdadır. Ona göre “Takrir-i Sükûn&#8221; kanununun Fransız Ihtilâli&#8217;nde yüzlerce, binlerce masum ve mazlum kişinin canına kıyan “Şüpheliler Kanunu”ndan hiç farkı yoktu. Yarın biz de müdafaa hakkından mahrum birtakım suçsuz günahsız vatandaşlar, bir şüphe ya da bir iftira üzerine Fransa&#8217;da olduğu gibi, yığın yığın, yük arabalarına bindirilerek darağaçlarına götürülecekti&#8221; (Karaosmanoglu, Politikada 45 Yıl, s. 82).</p>
<p><strong>111.</strong>TBMM ZC. C.XV. s. 173 ve devamı; Gologlu, Devrimler ve Tepkiler, s.112-119 1</p>
<p><strong>112</strong>. Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 180,181; Kinross, Atatürk, s. 466; Aybars İstiklâl Mahkemeleri, s. 230; Fethi Beyin bu girişimi dönemin basınına da konu olur. Bkz:Cumhuriyet, 2 Mart 1341 (1925).</p>
<p><strong>113</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. 111, s.275</p>
<p><strong>114</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 322,323</p>
<p><strong>115</strong>.Kinross, Atatürk, s. 467</p>
<p><strong>116</strong>. Kinross, Atatürk, s. 471;<br />
&#8220;İstanbul’da, üye kaydı için dini politikaya alet ettikleri ileri sürülen iki partili yakalandı.Partinin Beykoz şubesinde yapılan aramada bazı belgeler yakalandığı bildirildi. Ve bu olaylar, hazırlanan mizansenin uygulanması için İstiklâl Mahkemelerine yetti de arttı bile” (Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, s. 132).</p>
<p>Ali Fuat Cebesoy, Ankara İstiklâl Mahkemesinin daha ilk günden itibaren Terakkiperver Partiyi mahkûm edecek bir fırsat aradığını, tüm olayların arkasında Terakkiperver Partinin gösterilmeye çalışılmasının partilerinin kapatılması için bir komplo olduğunu, dini politikaya alet edebilecek kimselerin kendi partisinde bulunabileceği gibi CHF’sında da bulunabileceğini, fakat bunun dikkate alınmadığını belirtir. (Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C. II, s. 159)</p>
<p><strong>117</strong>. ipekçi, İnönü Atatürk&#8217;ü Anlatıyor, s. 25</p>
<p><strong>118</strong>. Hükümet yanlısı basının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile isyancılar arasında irtibat kurmak için özel bir gayret içerisinde oldukları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu tutumları, verilen bir kararı meşrulaştırma amacına mı, yoksa Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını feshetme imkânı sağlayacak delil oluşturma gayesine mi yönelik olduğu tartışmalara açıktır. Ancak açık ve kesin olan şudur ki, söz konusu yapay irtibatı kurabilmek için hükümet yanlısı basının olağanüstü gayreti olmuştur. Bu konuda ilginç olduğu kadar, içinde bulunulan durumu yansıtması açısından da şu haber önemlidir;</p>
<p>“Dini siyasete ittihaz ederek bazı tahrikâtta bulunduklarından dolayı tevkif edilen Salih Paşa ile Resul Hoca’nın Terakkiperver Fırka’ya mensup oldukları hakkında bazı şayialar [Altını ben çizdim] deveran ettiği malumdur.&#8221; (Tanin, 15 Mart 1341 (1925)). Bu günlerde Cumhuriyet gazetesi ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasına yönelik haber ve yorumlarla gündemi canlı tutmaya çalışır. Örnek olarak bkz;Cumhuriyet, 2 Mayıs 1341 (1925), 3 Haziran 1341 (1925)</p>
<p><strong>119</strong>. Bu noktada, Ali Fuat Cebesoy un son derece makul görünen itirazı şeyledir. Cebesoy, Şeyh Said isyanıyla irtibatlı bir çok Halk Fırkası mensubunun tespit edildiğini hatta bunalın bir kısmının idam edildiklerini ancak bunu Halk Fırkası aleyhine delil olarak kullanmamalarına karşılık, kendi Fırkalarının programındaki bir maddeyi veya İstanbul’daki kırka mensubu iki Doğulunun tespit edilmesini Fırkayı kapama amacı doğrultusunda delil olarak kullanılmasını keyfilik, çifte standart bir yaklaşım olarak niteler: “Bilakis Halk Partisinde yakalanmıştır, idam edilmiştir. Mebus idam edilmiştir&#8230; Şeyh Said isyanında Halk Partisi&#8217;nden mebus vardı. Ve (Çapakcur) Halk Partisi teşkilatı, Diyarbekir Halk Partisi teşkilatı, hep Şeyh Sait tarafına geçmiştir&#8221; (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar,s. 323,324)</p>
<p><strong>120</strong>.Atatürk, Nutuk, C.il, s.893</p>
<p><strong>121</strong>. Esasen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurum olarak kapatılmış değildir. Kapatılan Fırkanın tüm binalarıdır. Fırkanın feshine veya izalesine değil, merkez ve tüm şubelerinin kapatılmasına karar verilir. Buna göre fırka, herhangi bir binası olmaksızın faaliyetlerine devam edebilecektir. Böyle de olur. Fırka mensupları bir süre daha Mecliste muhalefet fırkası olarak varlıklarını devam ettirirler. Meclisteki varlıkları ise İzmir Suikastı sonrasında fırkanın altı milletvekilinin idamı ile gerçekleşir.</p>
<p><strong>122</strong>.İpekçi, İnönü Atatürk&#8217;ü Anlatıyor, s. 27, 28</p>
<p><strong>123</strong>. lktidarın derdi kendisine sadece muhalif olan değil aynı zamanda iktidarın iradesi doğrultusunda hareket etmeyen basınladır. Vatan Gazetesi yazan Ahmet Emin Yalman, İktidarın basını kontrol etmek ve kendi amaçları doğrultusunda kullanmak amacında olduğunu, bu nedenle olayları kendi isteğine göre yorumlattığını Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olayı çerçevesinde şöyle açıklar: “Hükümet, bir takım sebepler göstererek, Terakkiperver Fırkanın kapanmasına karar verince, Vatan&#8217;ın bunu haklı gösterir bir makale yazmasına lüzum gösterildi. Evvelce anlattığım gibi bunu yapmak elimden gelmedi. Kaleme aldığım yazı taslaklarının hepsi Hükümet’in hareketini hoş görecek değil, Rauf Bey’le Ali Fuat Cebesoy ve Dr. Adnan Bey gibi arkadaşlarını savunacak manalar taşıyordu. Gazetede arkadaş ve ortaklarım Ahmed Şükrü Esmer ve Enis Tahsin Til bu tarzda bir yazıyla ters netice alınacağına karar verdiler ve hiçbir şey yazılmamasını daha doğru buldular. İşte bunun üzerine Ankara’da bizi destekleyenler bizden el çektiler, varlığımız tehlikeye düştü. İki vesileyle biz de Doğu İstiklâl Mahkemesi’ne çağırılan gazetecilerin kafilesine katıldık&#8221; (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.1I, s. 1002)</p>
<p><strong>124</strong>. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 133.134; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I11, s. 224; Kingross, Atatürk, s. 471; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 187-202</p>
<p><strong>125</strong>. Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 362;<br />
O dönemde ve takip eden yıllarda doğrulan yazan gazeteci olmanın zorluğunu, belki de imkânsızlığını göstermesi açısından, Elazığ&#8217;daki İstiklâl Mahkemesinde yargılanmak için trenle İstanbul’dan Doğu’ya giden ve idam edilme korkusu yaşayan gazetecilerin, trende yaşadıkları bir olay son derece manidardır. Bihesnili (Besnili) bir fıstık tüccarı ile aralarında geçen konuşmayı Ahmet Emin Yalman anlatıyor: “Konya’dan hareketimizden sonra gayet hoş tavırlı, güler yüzlü bir yol arkadaşı kompartımanımıza geldi: “Beyler&#8221; dedi, her birinize şu suali soruyorum: Tahsil görmek, yetişmek ve bugünkü seviyenize varmak için kaç para sarf ettiniz?” Suali birer birer cevaplandırdık, tahmin yollu bir takım rakamlar yerdik. Hoş insan, her birimizi dinledikten sonra şunları söyle- di: “Beyler her birinize ikinci bir sualim var: Bütün bildiklerinizi unutmak, bu memlekette gamsız yaşamak, bu gibi akıbetlerden böylece korunmak için ne verirsiniz?” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.I1, s. 1006).</p>
<p>Ahmet Emin, yargılandıktan ve gazetecilik yapmaktan men edildikten sonraki yaşadıklarını, trende karşılaştıkları ve konuştukları fıstık tüccarını haklı çıkaracak şekilde gerçekleşen süreci şöyle anlatır: “18 senelik gazetecilik ve Amerika’da tahsil hayatında biriktirdiğim bilgi ve tecrübelerin tamamıyla verimsiz ve muattal kalmasından dolayı da memleket hesabına yanıyordum. Şunu da düşünmekten kendimi alamıyordum: Abdülhamit zamanında İnle sürgüne gönderilenlere bir vazife, bir çalışma ve geçinme imkânı vermek adetti. Candan bağlı bulunduğum, uzun yıllar gazeteci sıfatıyla hizmetinde bulunduğum bir rejimin beni bu kadar unutması çok acı bir şeydi. “Yabancı gazetelerine yazı yazmamı, gazetecilik etmemek yolundaki taahhüdüme aykırı buluyor musunuz?&#8221; diye Başbakan İsmet Paşaya bir mektup yazdım, hiç cevap alamadım&#8221; (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.ll, s. 1029).</p>
<p><strong>126</strong>. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 136</p>
<p><strong>127</strong>. Aybars. İstiklâl Mahkemeleri, s. 191</p>
<p><strong>128</strong>. Yalçın, Siyasal Anılar, s. 278</p>
<p><strong>129.</strong>Kudret, Mavi Sürgün Olayı, s. 584-592</p>
<p><strong>130</strong>. Sertel, Hatırladıklarım, s. 143-157, Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.243.244.</p>
<p><strong>131</strong>. Geniş bilgi için bkz: Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s.135-139; Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 129-135</p>
<p><strong>132.</strong>Toros, Cemil Cem, s.77</p>
<p><strong>133</strong>. Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 134</p>
<p><strong>134</strong>.İkamet ve çalışma yerleri İstanbul olan bu gazetecilerin, İstanbul İstiklâl Mahkemesinde değil de Şark İstiklâl Mahkemesinde yargılanmaları son derece manidardır. İstanbul’daki İstiklâl Mahkemesinin idam yetkisi yoktu. Buna karşılık Şark’taki İstiklâl Mahkemesi’nin idam yetkisi vardı ve bu yetkiyi hiç zorlanmadan son derece kolaylıkla kullanıyordu. Gazetecilere bu mahkemede yargılayarak önemli bir gözdağı verilmiş oluyordu. Asıl amacın gazetecileri idam etmek olmadığı, aslında olayların gelişiminden anlaşılıyor. Çünkü, gazeteciler hem tren yolculukları sırasında gittikleri illerde ve hem de Elazığ da bir misafir gibi ağırlanırlar; şereflerine içkili yemekler verilir. Ancak, yeri geldikçe de son derece ustaca ayarlanmış tehdit ve korkuya uğratılırlar. Kendilerine uygulanan kelimenin tam anlamıyla psikolojik işkencedir. Konuyla ilgili olarak Ahmet Emin Yalman m anlattıklarından bazı kısımlar şöyledir:</p>
<p>“Trenle Konya’ya geldiğimiz zaman kalabalık bir kafile bizi karşıladı.. Vali başta olmak üzere Konyaklar bize o kadar sevgi ve yakınlık gösterdiler ve bizimle o kadar rahatça konuştular ki maneviyatımız çok düzeldi, yılgınlık hislerini yenmeye başladık&#8230; Keller istasyonuna kadar tren yolculuğuna devam ettik. Sonra otomobillerle Gaziantep e vardık. Aydın gençler bizi derhal polisten teslim aldılar, bir evde havuz başında mükemmel bir rakı sofrası tertip ettiler. Yedik, içtik, dertleştik, akşam evlere misafir edildik. Sabahleyin de yola çıkmazdan evvel şehri gezdik&#8230; Diyarbakır a yaklaşırken, yüreğimiz hopluyordu. Derhal İstiklâl Mahkemesi’nin huzuruna çıkacağımızı, sorgularımızın başlayacağını, idam sehpaları göreceğimizi, kendimizi bu sehpaların gölgesinde düşünüyorduk. Diyarbakır’a varınca bizi eski bir karakol binasına kapattılar&#8230; Biraz sonra kapılar açıldı. Karşımızda Diyarbakır eski milletvekili ve belediye başkanı, yakın dostumuz Şeref Bey’i bulduk&#8230; Şeref Bey’in evi, geniş bir bahçeye açılan, açık sofraları ve bir havuzu bulunan hoş, ferah bir evdi. Orada felekten tam manasıyla tatlı günler çaldık. Yarının sakladığı üzüntüler hatırımızdan çıktı. İsmail Müştak tek başına bir kol çengiydi. Rakı sofraları başında neşeli saatler geçiyor ve Diyarbakır’ın aydınlarını aramıza çekiyorduk. Diyarbakır’a mahsus güllü rakı pek hoşumuza gitti. Bir taraftan da şehirde serbestçe geziyor, ziyaretlerde bulunuyorduk. Bazen bize öyle geliyordu ki muzip bir kuvvet, bazen çok sert, bazen çok tatlı yüz göstererek, bizimle oyuncak gibi oynuyordu.</p>
<p>Her halde heyecanlı bir maceranın içinde, meçhule doğru sürükleniyorduk. Nihayet yolculuk göründü, Elazığ a gitmek için sarp dağlan aştık. Otomobilimiz Jandarma Kumandanlığının önünde durdu. Abus tavırlı bir jandarma yüzbaşısı bizi karşıladı&#8230; Birkaç binaya girdik, çıktık&#8230; Bahçede bir kömürlüğün kapısı açıldı&#8230; Ses çıkarmadan içeri girdik.Neye uğradığımızı anlayamamıştık. Zihnimiz işlemez olmuştu. Üzerimize kömürlüğün kapısı kapandı. Anahtar çevrildi, birbirimize hayretle baktık.., Böyle bir korkulu rüya geçirdikten sonra gerçek durumla karşılaşınca çok ferahladık. Hayretle şunu gördük ki, Elazığ İstiklal Mahkemesi huzurunda yargılanan Türk gazeteciler; garip bir çifte hayat yaşıyorlardı. Birisi her gün takım takım ölüm cezaları veren ve hükümlerini kimseye sormadan, kimseye hesap vermeden yürüten korkunç bir İhtilal Mahkemesi&#8217;nin huzurunda saatlerce titremek; kanun filan tanımayan Mahkeme’nin sorgulan karşısında sıkıntılı dakikalar geçirmek, her sabah sehpalarda sallanan cesetlere bakarak kendilerini de böyle bir akıbetin bekleyebileceğini hatırlatmaktı. İkincisi de l:Ia2iğ eşrafından Carsancaklı Ahmet Bey tarafından gazetecileri misafir etmek üzere gönül hoşluğuyla verilen, büyük bahçeli, güzel, serin konakta eğlenceli, canlı rahat bir sayfiye hayatı geçirmekti&#8230;</p>
<p>Bu halimiz lskoçya usûlü denilen duşa benziyordu. Sırasıyla bir çok sıcak, sonra da çok soğuk bir duş&#8230; Bir tek derdimiz vardı: Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit Bey her sabah Mahkeme&#8217;ye giderken, bize sabah kahvesine geliyor, gençliğini dolduran aşk maceralarını anlatıyordu. Bunlardan her birinde çetin safhalar, mukavemetler vardı, fakat sonra hepsi çok güzel bir genç kadının her şeyi göze alarak Mazhar Müfit Beye teslim olmasıyla biliyordu. Başkan, çoğu ancak hayal ve hasretini ifade eden bu uydurma hikayeleri can kulağıyla yutar gibi görünen bir dinleyici grubu bulduğuna çok memnun görünüyordu. İstiklâl Mahkemesi’nin Başkanı bu, kaderimiz elinde. Kendisine surat etmek, inanmaz görünmek haddimiz miydi? İlgi belirtileri göstermekle birbirimizle yarış ediyorduk&#8230; (Mahkeme üyesi] Ali Saib yanıma yaklaştı ve şunları söyledi: “Seni üzüntülü görüyorum. Buna sebep yok. Akibetin belli oldu: Asılacaksın. Bu çok basit bir şeydir. Boynuna ilmek halinde bir ip takarlar ipi çekerler. Bundan sonra hiçbir şey duymazsın. Görüyorsun ya, bu, diş çektirmekten kolay ve rahat bir şey.”&#8230; Başka bir akşam Yine Ali Saib Bey bana şunları söyledi: “Hakkında karar değişti. Çapakçur’a nefyedileceksin. ölünceye kadar orada her türlü ihtilattan yoksun bir halde kalacaksın. Aileni görmeyeceksin. Haber aldım ki evlat bekliyormuşsun. Eğer ömrün vefa ederse, bu evladı belki de yirmi yaşına vardığı zaman görürsün”. Üçüncü bir akşam şu haberi verdi: “Babanın ve kardeşinin gazete de suç ortağı oldukları Mahkemece tespit edildi. Derhal tevkif edilerek buraya gönderilmeleri İstanbul’a yazıldı. Bir iki güne kadar babana ve kardeşine burada kavuşursun.” Haberin aslı ve esası yoktu. Ali Saib bana karşı olan işkencelerinin devamı diye bunu uydurmuştu” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.1I, s. 1004-1022).</p>
<p><strong>135</strong>.Hükümetin emrinde olmayan gazetecilere verilen asıl cezanın, onları gazetecilik mesleğinden uzaklaştırmak olduğu zamanla anlaşılır. Yıllarca bu mesleklerine dönemezler. Dönmeye karar verdikleri zaman ise “uysallaşmış&#8221; durumdadırlar. Bu konuda Ahmet Emin’e gazeteciliğe dönüş izninin veriliş biçimi son derece dikkat çekicidir, Ahmet Emin anlatıyor:</p>
<p>“1936 Ocak ayının ilk günlerindeydi. 1925 Agustos’unda gazetecilik mesleğinden ayrılalıdan beri on buçuk çile dolu yıl geçmişti. Bir akşam Ankara’da eşim Rezzan (ve bazı iş arkadaşlarıyla beraber] Karpiç Lokantasına gitmiştik&#8230; Birdenbire ortalık karıştı. “Atatürk dostlarıyla beraber geliyor&#8221; sözü ağızdan ağıza dolaştı. Bize yakın bir masayı kendisi için hazırladılar. İlk düşüncem savuşmak olmuştu. Eski muhalefet gazeteciliği yıllarından ve İstiklâl Mahkemesi macerasından sonra Atatürk’ten ve etrafındakilerden ne muamele göreceğimi kestiremiyordum&#8230; On bir yıldan beri Atatürk’ün muhitinde bulunmamıştım. Fakat Atatürk ve yanındakiler artık içeri girmişlerdi, kaçmak pek çirkin bir şey olacaktı. Çaresiz kadere boyun eğdik ve kaldık. Aradan pek az bir zaman geçmişti ki Atatürk’ün masasında bulunanlardan Kılıç Ali Bey bizim masaya yaklaştı ve eşimi dansa davet etti&#8230; Atatürk&#8217;ün dansta bulunduğu bir sırada masasına yaklaştım ve Kılıç Ali Bey&#8217;e dedim ki: “Uzun yıllardan beri Büyük Lider’e saygı ve sevgimi belli etmek fırsatından mahrum kaldım. Bunu yapmama izin verirler mi?” Atatürk masaya dönünce ikisi arasında kısa bir konuşma oldu, Sonra Atatürk&#8217;ün sağ ve soluna iki iskemle konuldu. Yaver, eşimle beni masada yer almaya çağırdı. Atatürk&#8217;ün geldiği duyulunca, lokanta dolmuştu. Bahsettiğim manzaraya lokantada bulunan Türk ve yabancı yüzlerce kişi şahit olmuştur&#8230; Atatürk her şeyden ünce ne içeceğimizi sordu. Diğer bir masada votka içtiğimiz için buna devam etmek istediğimizi söyledik. Bunun üzerine -Unutmayın&#8221; dedi. Votka su karıştırılmadan içilir. Atatürk sonra bana döndü! &#8220;Asıl mesleğinizden uzak düştünüz.</p>
<p>Bu halinizden memnun musunuz?&#8221; Ben daha ağzımı açmadan eşim Rezzan cevap verdi: Ben memnun değilim. Bir gazeteciyle evlendim, bir müddet sonra iş adamı oldu. Ben buna hiç razı değilim.&#8221; Bu sözler Atatürk&#8217;ün çok hoşuna gitti, güldü. Tekrar bana sordu: &#8220;Yeniden gazeteciliğe dönmek istiyor musunuz?&#8221; &#8220;Elbette&#8221; dedim,<br />
&#8220;çok sevdiğimiz mesleğimin dışında geçen yıllar bana ağır kürek mahkûmlugu cezası gibi geliyor&#8221;. {Atatürk ile Ahmet Emin arasındaki konuşma devam eder. Bu konuşmada Ahmet Emin istenildiği gibi bir gazeteci olacağı sözünü veriri &#8220;Şimdi bana söylediklerinizi halka ilan etmeye hazır mısınız?&#8221; (dedi). &#8220;Hazırım&#8221;, &#8220;O halde size dikte edeceğim bir açıklama şeklinin notunu alınız.&#8221; Kağıt ve kalem buldum&#8230; Atatürk’ün dikte etliği ve benim yeni harflerle zaptettiğim açıklama şuydu: &#8220;On yıldır mesleğimden uzak düştüm.<br />
Bu zaman bir milletin hayatı için kısa bir devirdir, fakat fertlerin hayatında çok yer tutar.</p>
<p>On yıl önce “Tabiat kuvvetlerinin&#8221; gidişine ayak uydurmakta zorluklar geçirdim. Bu benim kabahatim değildi, &#8220;Tabiat kuvvetlerinin&#8221; de kabahati değildi. Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder. Tecrübe safhalarında on yıl müddet ders gördükten sonra, bir Türk şairinin “Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu?&#8221; diye sorduğu suale: &#8220;Evet var!&#8221; diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girişmeye kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.&#8221; Atatürk dedi ki: &#8220;Yazdıklarınızı yüksek sesle okuyunuz, herkes duysun!&#8221; Okumaya çalıştım. Beceremedim&#8230; Siz çok heyecan içindesiniz. Okuyamayacaksınız. Bırakın da esiniz okusun&#8221; [dedi]. Eşim Rezzan bir iskemleye çıktı. Açıklamayı yüksek sesle okudu. Lokantada bulunanların hepsi bunu hararetle alkışladılar&#8221; (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.2, s. 1053-105</p>
<p><strong>136</strong>. Kaba cali, “Babıalide 60 yıl&#8221;, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Ocak 1989</p>
<p><strong>137</strong>. Yalçın, Siyasal Anılar, s.286-289</p>
<p><strong>138.</strong>Sertel, Hatırladıklarım, s. 191.192</p>
<p><strong>139</strong>.Kinross, Atatürk, s.495</p>
<p><strong>140</strong>.Ali Fuat Cebesoy, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söyler: [İfade bozuklukları metnin aslındadır] “Atatürk&#8217;ün icraatı var ya, yenilikleri var ya, şapka giydirdi, kadın haklarını verdi, kanunu medeniyi kabul etli, bu icraatı var yani bu memlekette mühim bunlar, bunlar kolay kolay herkesin yapacağı iş değil. Suikastı mahsus bir terör havası yarattı, bunları yapabilmek için. Böyle hareketleri vardır&#8230; Suikast meselesi[nden] evvelden haberdardı&#8230; Ani bir sürpriz değil. Ama onu öyle bir sahneye koydu ki mecliste, memlekette, hem bir terör, hem de aman Atatürk’ü muhafaza edelim, ne söylerse yapalım, fikrini hazırladı ve arkasından, bir arkasından, öbürü arkasından, ille bunu yapacaksınız diye, şapkadan başlayarak kanunu medeni vesaire hepsini yaptı. Böyle hareketleri vardır. Şimdi bu hareketleri esas alacak olursak bu adam diktatör, diktatör. Ama esası diktatör değil çünkü başka türlü hareket zaaf vereceği için, yarım bırakacağı için, daha fenalık getireceği için burada bir mizansen sahneye koyardı. O mizansene ekseriye diktatörlük derlerdi. Yani ben öyle derim ki büyü sanatkâr ve usta bir aktör” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 364),</p>
<p><strong>141</strong>. Bkz: Tunçay, T.C. Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s.8.165.166</p>
<p><strong>142</strong>. Kinross, Atatürk, s.497</p>
<p><strong>143</strong>.Erman,A.Nihat,İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, İstanbul 1975, s. 148</p>
<p><strong>144</strong>.Kinross, Atatürk, s. 497;<br />
İzmir Suikastını takip eden günlerde Amerikan Büyükelçisi Mark L, Bristol ABD Dışişlerine gönderdiği 22 Haziran 1926 tarihli raporda şunları yazar; &#8220;Dolaşan bir söylentiye göre, hükümet ya böyle bir suikastı uydurmuş, ya da siyasal olmayan gerçek bir suikastı artık sert iç yönetime rağmen, susturulamayan genel muhalefet karşısında Terakkiperver Parti yöneticilerini gözden düşürmek için kullanmıştır&#8221; (Karabekir, Kazım, İzmir Suikastı, s, 216; Büyükelçinin konuyla ilgili İki rapor ve bir telgrafı kitaba yayıncı tarafından eklenmiş).</p>
<p><strong>145</strong>. Hâkimiyeti Milliye 19 Haziran 1926</p>
<p><strong>146</strong>. İpekçi, &#8220;İnönü Atatürk&#8217;ü Anlatıyor&#8221;, a. 23, 24</p>
<p><strong>147</strong>. Söz konuşu &#8220;Aliler&#8221; şunlardır; Afyon Milletvekili Kel Ali (Çetinkaya) (başkan), Denizli milletvekili Necip Ali (Küçükaga) (savcı), Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali (üye), Rize Miletvekili Laz Ali (Zırh) (üye), Aydın Milletvekili Doktor Reşit (Galip) (üye). Bazı kaynaklarda ise ilk üç şahsiyete atfen &#8220;Üç Aliler” olarak bahsedilir.</p>
<p><strong>148.</strong>Güz, Türkiye’de Bâsın İktidar İlişkileri, s. 204</p>
<p><strong>149</strong>. Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları, İstanbul 1933, s. 40</p>
<p><strong>150.</strong>“İsmet Paşa, Kazım Karubektr’in suikastçılık sanığı olarak yakalandığını duyunca, bütün suikast hikayesinin topyekûn bir tertip olduğuna hükmetti&#8221; (Atay, Çankaya, t. 403).</p>
<p><strong>151</strong>. Güz, Türkiye’de Basın-lktidar İlişkileri, s. 205; Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, C.1,5. 28,29; Aydemir, İkinci Adam, C.I, s. 331; Kinross, Atatürk, s. 498; Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 335</p>
<p><strong>152.</strong>Hakimiyeti Milliye, 19.20.21 Haziran 1926</p>
<p><strong>153</strong>. Kinross, Atatürk, s. 499, Göze, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarih, s. 227</p>
<p><strong>154.</strong>Kinross, Atatürk, s. 499</p>
<p><strong>155</strong>. Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, s.76; Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş (1912-1922) ve Sonrası, s. 419</p>
<p><strong>156</strong>. Vakit, 4 Temmuz 1926</p>
<p><strong>157.</strong>Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, s.84,85; Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 419,420; Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları ,s. 67, 68.</p>
<p><strong>158.</strong>Göze, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarihi, s.228;<br />
&#8220;Suikast tertibine ismi karışanlar, Terakkiperver Fırka mensuplarıyla, İttihatçılar, muhakeme safahatında, ben bunların bir araya gelip karşılıklı ve müşterek bir karara vardıkları gibi bir manzara görmedim. Muhakemenin tarzı bunu göstermiyor. Davaya dahil edilenlerden her biri, bir ucundan haberli, münasebetti ve ilişkili gibi bir hal var. Kimi, İttihat ve Terakkiden dolayı, kimi Terakkiperver Fırka içinde olarak böyle. Ama muhakemeleri yapılırken bir ipucu yakalandığı zaman, bunun tertiple münasebeti ne kadar geniştir, belli değil. Ayrıca tahkik etmek vazife oluyor. Terakkiperver Fırka&#8217;nın doğrudan doğruya tertipçi olmadığı anlaşılıyor. Ama, eski İttihatçılardan Şükrü Bey, San Efe gibi fedailerin hadiseye başlıca tertipçiler olarak karışmaları ve bunların Terakkiperver Fırka ile irtibatlı bulunmaları işi sıçratıyor. Yani bir ucundan Terakkiperver Fırkaya dayanıyor&#8221; (İnönü, Hatıralar, C.ll, s.218).</p>
<p>159.Kazım Karabekir’in damadı Profesör Faruk Özerengin’in açıkladığına göre, Mahkeme heyeti ile Mustafa Kemal arasındaki irtibatı kesintisiz bir şekilde Fahrettin Altay sağlamaktaydı (Karabekir, İzmir Suikastı, s. 229). Fahrettin Altay’ın konuya ilişkin bir hatırası şöyledir &#8221; Mahkeme son günlerinde idi, bir gün öğleden sonra Kordon boyundaki Atatürk&#8217;ün evinin önünden geçiyordum. Bu saatlerde istirahatte olduklarını tahmin ederek maiyetleri ile görüşmek üzere eve girdim. Kapının ilerisinde soldaki bir odanın kapısı açıktı. Ortada bir masanın başında kendileri ile Başvekilin oturduklarını görünce müsaadesiz geldiğime sıkıldım ve selâm vererek geçmek istedim. 0 eli ile işaret ederek beni yanına çağırdı ve oturmamı istedi. Yüzlerinden kederli oldukları anlaşılıyordu. Bana hitaben &#8220;Ali bey(Kel Ali) bizim paşaları da asacak&#8230;» dedi. Fikrimi sorar tarzda yüzüme baktı. Bu sözler bir sürpriz tesiri yaptı. Bir an durakladım. Başbakan başını eğmiş yere bakıyor sanki bakışları ile bir tesir yapmış olmaktan çekiniyordu. Kendimi toparladım ve dedim ki:</p>
<p>“- Paşa hazretleri, siz her şeyi bizlerden iyi düşünür ve yaparsınız. Bu suali bendenize tevcih etmekle anlıyorum ki lütufkâr kararınızı vermişsiniz…”</p>
<p>Bu yoldaki cevabımdan, lütufkâr karar tabirinden paşaların idamlarını istemiş olsaydınız bana sormazdınız demek istediğimi o yüksek zekâ derhal anlamıştı. Gülümseyerek, &#8220;- İyi amma sonrasından emin olabilir miyiz?&#8221; buyurdular, o vakit İnönü başını kaldırdı ve şu özetle cevap verdi.</p>
<p>“Emin olabilirsiniz Paşa hazretleri, siz var oldukça. Hükümetiniz daima kuvvetli olacaktır. Bütün millet size prestij ediyor bu nankörlüğe teşebbüs edenler mahdut birkaç, sapıktan ibarettir, ceza da bu hudut dahilinde kalırsa adaletiniz bütün milleti bir kere daha size bağlayacaktır.”</p>
<p>Atatürkte, &#8220;- Pekâlâ, bakalım Ali Beyle bir daha görüşelim&#8221; diyerek ayağa kalktı, ayrıldık…&#8217;’ (Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 421),</p>
<p><strong>160.</strong>Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzü, s..85-87; Güz, Türkiye&#8217;de Basın-îktidar İlişkileri, s, 209</p>
<p><strong>161.</strong>Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları,s, 66- 68.</p>
<p><strong>162</strong>.Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, %. 62</p>
<p><strong>163</strong>.Kinross, Atatürk, s. 501</p>
<p><strong>164.</strong>Kazım Karabekir Paşanın damadı Profesör Faruk özerengin’in açıklamalarına göre. Paşaların affının nedeni, ordu İçinde açığa çıkan isyan tehlikesidir: “Bir grup silahlanmış subay sayesinde Paşaları asamadılar, bunu da çok iyi biliyoruz. Mustafa Kemal Paşa Çeşme&#8217;ye çekiliyor. Fahrettin Altay vasıtasıyla mütemadiyen haberleşiyor. Bir an evvel bunları da temizlemek istiyor, Fakat mahkeme bir türlü karar veremiyor. Bunun üzerine “silahlı subaylar var, çekin subayları&#8221; diyorlar. Orduya emir veriyorlar, tatbikat yapılacaktır. Çeşme&#8217;ye gelin&#8230; Ordu, askerler Çeşme’ye çekiliyorlar, fakat bir grup subay çekilmiyor. Ordu&#8217;ya isyan ediyorlar. Şuna karar veriyorlar: Eğer Paşalara idam hükmü çıkarsa mahkeme heyetini temizleyecekler. Meşhur “Ûç Aliyi ve ondan sonra da komutanlarını dışarı çıkartacaklar ve isyanı başlatacaklar. (Karabekir, İzmir Suikastı, s. 229, 230; Teklif Dergisi’nin 1987 tarihli 6, sayısında yayınlanan mülakattan; Bir asker olan Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu&#8217;da bu görüşleri destekler. Mahkeme heyetinin Mahkeme salonunu dolduran ve Paşalara destek vermek için gelen subaylardan korktuklarım açıklar. Bkz: Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, s. 7).</p>
<p><strong>165</strong>. Aradan sekiz ay geçecek ve Mustafa Kemal, Çankaya da sofrasında ağırladığı Ali Fuat Cebesoy’a &#8220;Paşaları senin hatırın için affettirdim’&#8217; diyecektir (Cebesoy, Siyasi Hatıralar,C.ll, s.232).</p>
<p><strong>166</strong>. “Mecliste sırf &#8220;ittihatçılık&#8221; saikiyle Mustafa Kemal Paşayı sevmeyenler de vardı ki, bunlar yer yer Halk Partisi ve Paşa aleyhinde konuşuyorlardı. Ziya Hurşit Bey bunlardan biti idi. Ateşli bir hatipti&#8230; Ankara&#8217;nın merkezi hükümet ittihazı aleyhinde kürsüden çok Şiddetli ve hararetli beyanatta bulunmuştu. Ancak bunlar prensipten değil, muhalefet hissinden doğuyordu. Yine meselâ eski Maarif Nazırı Şükrü ve İsmail Canpolat beylerin gözlerinden kin ve gayz şerâreleri etrafa yayıldığı halde, Mecliste tek kelime muhalefette bulundukları görülmemişti. Enver Paşanın yaveri, İstanbul Mebusu Yenibahçeli Şükrü Bey aynı durumda idi&#8221; (İz, Yılların izi, s. 122,123).</p>
<p><strong>167</strong>.Kınross, Atatürk, s. 501, 502</p>
<p><strong>168</strong>.Kınross, Atatürk, s. 502</p>
<p><strong>169</strong>. Tunçay, Bilineceği Bilmek, s. 109</p>
<p><strong>170</strong>.Bu kesin tasfiye, Her türlü aleyhtarlığın veya gericiliğin bütün cesaretlerini kırdı.Mustafa Kemal’e başladığı inkılabı tamamlamak fırsatını verdi. Nasıl ki, Meşrutiyette İttihat ve Terakki otoritesi de takib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu.(Atay, Çankaya, s. 406).</p>
<p><strong>171</strong>.&#8221;Gerçekte, Milli Mücadele kadroları geniş ölçüde İttihatçılardan oluşmuş, Cumhuriyet kurulduktan sonra da aynı kişiler yönetimi ellerinde bulundurmuşlardır. Fakat İtti, hatçıların Merkez-i Umumî âzası ve nâzır seviyesindeki eski ileri gelenlerinden birçoğu Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına katılmayıp (ve onlarca kabul edilmeyip) İstanbul’da üstlenmişlerdir. Bunlar arasında, Ankara’nın en çok çekindiği, örgütçülük yeteneğiyle eski iâşe Nâzırı Kara Kemal, bilgi ve düşünce gücüyle de eski Maliye Nâzırı Cavid Beylerdi. Bu kişilerin çevresi, daha Cumhuriyet ilanı öncesinden beri gizlice izleniyor, zaman zaman da kendileriyle temaslar yapılıyordu. M. Kemal Paşa, 1922 sonlarında Kılıç Ali ve Topçu Ihsan’ı İstanbul’a göndermiş ve İttihatçı grubunun desteğini istemişti&#8221; (Tunçay, T.C.&#8217;de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 164).</p>
<p><strong>172</strong>. İstiklâl Mahkemeleri konusunda bir araştırma yapan Ergun Aybars, İstanbul Mahkemesini yumuşak kararları nedeniyle “devrimci” niteliğe sahip olmamakla itham ederek dolaylı bir şekilde suçlar (Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.56).</p>
<p><strong>173.</strong>Velidedeoğlu, H. Velded, “Ankara İstiklâl Mahkemesi&#8221;, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1973</p>
<p><strong>174</strong>. Özgeevren, A. Süreyya, “Şeyh Sait İsyanı” Dünya Gazetesi, 24-26 Mayıs 1957</p>
<p><strong>175</strong>. Doğan, Avni, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, İstanbul 1964, s. 173,174</p>
<p><strong>176.</strong>Agaoğlu, Samet, Babamın Arkadaşları, İstanbul 1969, s. 96,97</p>
<p><strong>177.</strong>Mumcu, Uğur, Gazi Paşaya Suikast, Tekin Yayınları, İstanbul 1992, s.103</p>
<p><strong>178.</strong>Agaoğlu, Babamın Arkadaşları, s. 144,145</p>
<p><strong>179</strong>. Kinross, Atatürk, s. 504;<br />
“İstiklâl Mahkemesi(nin] otoritesi [çok artmıştı]. Reisin evi hemen hemen “merci-i enam” idi. Bu hal, ismet Paşa’nın devamlı ısrarları üzerine bir akşam Ankara Palas’ın bir balosunda Mustafa Kemal’in İstiklâl Mahkemecilerini çağırıp hemen oracıkta vazifelerine nihayet vermelerine kadar sürdü. Ertesi günü kendilerine hediye edilen Benz otomobillerine binerek, fakat artık basit milletvekili sıfatı ile Meclise gelmişlerdi” (Atay, Çankaya, s. 406).</p>
<p><strong>180</strong>.Tunçay, T.C. Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 166</p>
<p><strong>181</strong>.Ateş, Laiklik, s.24</p>
<p><strong>182</strong>. Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 400,404</p>
<p><strong>183</strong>. Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 400,404</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:45:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Partisine Muhalif Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[serbest Cumhuriyet Fırkasının İzlerini Silme Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Fırka’nın Kapatılması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devlet Partisine Muhalif Olmak Gerek Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın büyük bir ürkeklikle siyaset meydanında boy gösterdiği ve gerekse Serbest Cumhuriyet Fırkası nın kapat(tır)ılıp siyasi meydan sadece Cumhuriyet Halk Fırkası’na bırakıldığı günlerde, Türkiye’nin zengin, huzurlu, güçlü, gelişmiş olmasını zorlaştıran bütün engelleri görmek mümkündür. Türkiye’nin önüne “Batılı olma” hedefini koyan ve bu uğurda gerektiğinde hiç çekinmeden kan akıtan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/indir-1-87/" rel="attachment wp-att-13097"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-13097" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/indir-1.jpg" alt="Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2" width="379" height="297" /></a>Devlet Partisine Muhalif Olmak</strong></p>
<p>Gerek Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın büyük bir ürkeklikle siyaset meydanında boy gösterdiği ve gerekse Serbest Cumhuriyet Fırkası nın kapat(tır)ılıp siyasi meydan sadece Cumhuriyet Halk Fırkası’na bırakıldığı günlerde, Türkiye’nin zengin, huzurlu, güçlü, gelişmiş olmasını zorlaştıran bütün engelleri görmek mümkündür. Türkiye’nin önüne “Batılı olma” hedefini koyan ve bu uğurda gerektiğinde hiç çekinmeden kan akıtan kadro, esasında bu hedefi ulaşılmaz bir motivasyon aracı olarak kullandıklarının işaretlerini olanca açıklığıyla gözler önüne sererler. “Batılı olacağız” derler, ama batılı gibi olmamak için en ustaca oyunları sahneye sürmekte bir an tereddüt etmezler. “İrtica” söylemi ise, gelenekselleşir ve yürürlüğe koydukları her türlü davranışlarını veya planladıkları girişimleri meşrulaştıran bir araç olur. Gerektiğinde ufacık bir işareti, bireysel bir davranışı tüm topluma mal etmekten çekinmezler. Akhisar’da karşılaşılan bireysel bir durumun “rejim” sorununa dönüştürülmesi ise bunun örneklerinden birisini oluşturur.</p>
<p>Fethi Bey, İzmir’den ayrıldıktan sonra Akhisar’a gittiği zaman, karşılayanların arasında Arap harfleriyle “Lailahe illallah” yazılı bezi tutan birisi de vardır. İktidar çevresi muhalefete saldırmak ve mahkûm etmek için aradığı fırsat bulur. “İrticainin baş kaldırdığı” ilan edilir ve bu durum insanların daraltılmış haklarını daha da daraltacak girişimlerin gerekçesi olarak kullanılmaya başlanır. Basın, bu konuda üzerine düşeni “hakkıyla” yerine getirir. Yakup Kadri “İnkılap” gazetesinde <em>“Zavallı Fethi Bey, bütün mânasıyla devlet otoritesi, milli asayiş ve vatan birliği aleyhine bir küçük ihtilâl hareketlerinin bayrağı olmuştur”</em> diye yazarken hedefi ustaca işaretler. Falih Rıfkı ise “<em>Hakimiyet-i Milliye</em>”de “<em>Cumhuriyetçiler aklınızı başınıza alınız. Bunlar şeriat istiyorlar, şeriat/”</em> bağırtısını koyuverir.(91)</p>
<p>Fethi Bey, partisine ve kendisine yöneltilen bütün suçlamaları Meclis kürsüsünden reddedip, durumu izah eder (15 Ekim 1930). Fırka olarak hedeflerini bir kez daha açıklar. İrtica suçlamasını kesinlikle kabullenmediklerini söyler. Halkın sesini yükseltmesinin “irtica” ile hiçbir ilgisi olmadığını belirtir: “<em>Serbest Cumhuriyet Fırkasının teşekkülünden evvel bütün memleket halkının hükümetten memnun olduğunu ve şurada burada işitilen şikayetlerin menfaatleri tatmin edilmemiş kimselerin veya ecnebi propagandasına kapılmış olan safdillerin kopardıkları yaygaralardan ibaret olduğunu işitiyorduk. O zamanlar hükümetten memnun olan bu halk Maliye intihaplarında neden birdenbire mürteci oluverdi? Hakikat bu kadar az bir zamanda bu kadar zıt iki yüz nasıl gösterilebilir? Bu irtica denen hareket nasıl meydana geldi? Halk laik kanunları istemiyoruz, halifeyi istiyoruz mu dedi? Hayır efendiler, bin kere hayır! İrtica o demektir. Başka ne demektir? İrtica diye tefsir olunan bu hareket halkın reyini serbestçe ve istediği taraf lehine kullanmak istemesinden başka bir surette tecelli etmemiştir. Halkın reyini Serbest Cumhuriyet Fırkasının belediye namzetlerine vermek istemesi irtica suretiyle tefsir edenler, halkın reyini de inhisar altına almak isteyenlerdir”</em>.(92) Fethi Bey, “<em>hınca hınç dolu bir mecliste”</em> bu konuşmayı yaparken “<em>manzara tamamen Terakkiperverlerin sigaya çekilmesini andırır”(93)</em>. “<em>Serbest Fırka’nın memlekette anarşi çıkardığı”, “komünizm propagandası yaptığı”, “hilafeti, saltanatı, tekke ve medreseyi, fesi, Arap harflerini geri getirmek isteyenlerden kurulu bir fırka olduğu</em>” sataşmaları arasında konuşmasını sürdürür. Bu sataşmalardaki iddiaların delillerine dikkat çeker: “<em>Birisi yoldan geçerken bir arabacıdan”, ‘’bir kadından”, “bir meczuptan”, “ bir tekke şeyhinden işitilenler”</em>le suçlandıklarını belirtir.(94)</p>
<p>Fethi Bey, 15 Kasım tarihli Meclis konuşmasında sadece yaşanan sorunlara değinmekle ve suçlamaları reddedip, soruları cevaplamakla kalmaz; sorunun kaynağına da dikkat çeker. Son derece önemli bir “rejim” eleştirisi yapar:”<em>&#8230;Cumhuriyette bütün otoritelerin menşei intihap tarikiyle [seçim yoluyla] millet olduğundan intihap serbesttir; Cumhuriyetin ruhu ve milli hakimiyetin esasıdır. İntihabın serbestisi ihlâl edilirse Cumhuriyetin temelleri sarsılmış olur. Maalesef bu son belediye intihabında Dahiliye memurları -bittabi hafi celi- aldıkları talimat dairesinde harekete mecbur olduklarından bu manzara hasıl olmuştur. Yani hükümet kuvvetleri kanuna ve milli hakimiyete karşı kullanılmış ve halkın bir Cumhuriyette en mukaddes olan rey hakkını iptal için cebir ve tazyik yapılmıştır. Böyle bir manzaranın husûlü Türk Cumhuriyeti tarihinde esefle karşılanacaktır. Cumhuriyet icabatına karşı hakiki bir irtica manzarası veren bu hareketin bir daha tekerrür etmesine mani olmak için Cumhuriyeti samimi surette sevenlerin müttehit olacağını ümit etmek isterim”.(95)</em></p>
<p>Osman Okyar’ın anlattığına göre, babası Fethi Okyar, Serbest Fırka’-yı feshetmek zorunda kalınca çok üzülür. Kalbi bu üzüntüye dayanamaz ve hastalanır. Hatta tedavi için Viyana’ya gitmek zorunda kalır. Ancak Fethi Bey’in sıkıntıları bununla bitmez. Partisinin kapatılmasına alışamadan daha başka zorluklar yaşamaya başlar. <em>“Kendi safına katılan birçok tanınmış veya bu vesile ile tanınan kimseler, Serbest Fırka kapatildiktan sonra açıkta kalırlar], âdeta damgalan[ir], işlerinden güçlerinden olurlar</em>.&#8221; (96)İktidar mensupları Serbest Fırka üyelerine olumsuz tavırlar takınmaktan ve işlerini zorlaştırmaktan bir an geri durmazlar. Başbakan İsmet İnönü, yıllar sonra, Serbest Fırka mensuplarına karşı olumsuz tavır sergilenmediğini ifade ederek bir savunma yaparken dahi, söylediğini yalanlayacak ifadelere yer verir. “<em>Serbest Fırka kapandı. Bu kadar hadiseden, Serbest Fırka’yı kurmuş olanların birçoğu ile eski arkadaşlığımızı muhafaza ettik. Bunlar tekrar Halk Partisine girdiler. Vazifeler aldılar. Hiçbir şey olmamış gibi (altını ben çizdim) münasebetlerimiz devam etti.(97)</em></p>
<p>Yaşanan zorluklar, iyi niyetlerle başlayan yeni parti kurma girişiminin zamanla olayların zorlamasıyla varıp dayandığı olumsuz bir noktayı mı temsil ediyordu? Mevcut bilgiler, sonuçta yaşanacakların daha işin başında birileri tarafından bilindiğini, belki de sonucun başta planlandığını gösterir niteliktedir. Fethi Bey’in anlattığına göre, henüz bir parti kurma teklifiyle karşılaşmadan birkaç gün önce Rize mebusu Fuad Bey kendisine şunları söyler; “<em>Sana bir muhalif fırka teşkili teklif olunacaktır. Sakın bu teklife kapılma&#8230; Sana yazık olur”</em>.(98) Mustafa Kemal’in ısrarla her iki parti karşısında da tarafsız kalacağını belirttiği günlerin birisinde, Meclis Başkanı Kazım Karabekir, Fethi Bey’in de bulunduğu bir sırada Mustafa Kemal’e şöyle bir soru yöneltme ihtiyacı hisseder; “<em>Siz elbette tarafsız kalacaksınız değil mi Gazi hazretleri&#8217;</em>&#8216;(99) Samet Ağaoğ- lu’nun naklettiği ve annesi ile babası arasında geçen bir konuşma, yaşanacakların daha işin başındayken politikanın dışında, evinde oturan bir kadın tarafından dahi sezilecek kadar açık olduğunu gösteriyor: “<em>Atatürk babamı Serbest Cumhuriyet Fırkasına soktuktan sonra Istanbula gelen annem babama, “Ahmet” dedi “ben bu işin sonunu iyi görmüyorum “Neden Sitare?” “Gazi sizleri denemek istiyor, belki de bu bir oyundur!” Babam kızdı: “Sen ne söylüyorsun kadın? Gazi söz verdi. Onun gibi bir adam söz verdikten sonra kim bu işi bozabilir?” “Böyle bir ikinci fırka bir çoklarının işine gelmez! Onlar bozarlar”. Babam güldü ve anneme “sen delisin!” diyerek sözü kesti”.(100)</em></p>
<p>Konuyla ilgili olarak şu bilgi de önemlidir: Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş aşamasında verilen sözler gereği Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan 70 milletvekili Serbest Cumhuriyet Fırkası’na transfer olacaktır. Ancak Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekillerinden hiç kimse buna yanaşmaz. Bu nedenle bizzat Mustafa Kemal bazı şahıslan ismen belirterek Serbest Cumhuriyet Fırkası’na geçmelerini ister ve bu geçişi sağlar. Ancak yine de bir isteksizlik vardır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’na geçmesi istenenlerden birisi de Ankara milletvekillerinden Talat Bey’dir. Kendisine parti değiştirme teklifi geldiğinde Talat Bey’in ağzından dökülen ilk sözler şunlar olur; “<em>Paşam&#8230; Beni feda mı ediyorsunuz?</em>”(101)- Parti değiştirmesi teklif edilenlerden bir diğeri ise Reşit Galip’tir. Reşit Galip “<em>Gazinin ayaklarına kapanarak affolunmasını istirham”</em> eder.(102) Bütün teşvik ve isteklere rağmen Serbest Fırka’ya ancak 13 milletvekili geçer.</p>
<p>Belki de bütün bunlar bireysel tutumların yol açtığı bazı sözler ve tavırlardı. Ancak şurası ilginçtir ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın faaliyette olduğu ve özellikle de kapatılmasını takip eden günlerde yaşananlar Talat Bey’in ve diğerlerinin sözlerini, korkularını ve şüphelerini haklı çıkarır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’na geçenler veya siyasete Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda başlayanlar öncelikle yoğun bir şekilde suçlamaların, psikolojik baskıların muhatabı olurlar. Bu konuda özellikle basın önemli bir görev üstlenir. İktidar yanlısı basın, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra gerçekleştirilen hukuk dışı uygulamalara meşruluk zemini temin etme gayretini de titizlikle yerine getirir. Tek Parti idaresinin gerekliliği, çok partili siyasal yaşamın gereksizliği ve sakıncaları dile getirilen temel konulardan olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Serbest Cumhuriyet Fırkasının İzlerini Silme Süreci</strong></p>
<p>İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “<em>Hürriyet namına devlet otoritesini feda edemeyiz</em>”(103) sözüne yansıyan bir anlayışla Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını takip eden günlerde, iktidar için sıra yaşanmış acı hatıranın izlerini silmeye gelir. Hedefte, muhalefete destek veren basın, Serbest Fırka’ya geç(iril)en bazı milletvekilleri ve seçimler sonucunda Belediye başkanlıklarını kazanan Serbest Fırka mensupları vardır. Öncelikle Serbest Cumhuriyet Fırkası’m desteklemiş olan basına yönelik kararlar uygulamaya konulur. 14 Eylül 1930’da Yeni Asır gazetesi yazarlarından Bahzat Arif ve yazı işleri müdürü Abdullah Abidin, Hizmet gazetesi başyazarı Zeynel Besim ve yazı işleri müdürü Bedri Beyler birşeyle” bahane edilerek tutuklanırlar. İktidar yanlısı basın aracılığıyla aşağılama ve karalama ise yürütülen bir diğer faaliyeti teşkil eder.</p>
<p>Serbest Fırka’nın kapatılması, devlet partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası içinde tek partili “otoriter rejim”i bütün temelleriyle kurma faali-yetlerini -yukarıda verdiğimiz bazı örneklerden de anlaşılacağı üzere&#8221; hızlandırır.(104) İktidar yanlısı yazarlar “otoriter rejim”in fikri temellerini oluşturmaya çalışırlar. Bu arada geçmişin &#8221;intikamı” da alınır: Sözgelimi falih Rıfkı (Atay) bazı meslektaşları için şunları yazar: <em>“Bütün bu muhalif gazeteciler, hepsi, bir kelime ile alçaktırlar. Balkanlardan Amerika&#8217;nın Mr ucuna kadar böyle mahlûklar, casus ve baba katili gibi iğrenç mücrimlerle bir sıraya konur ve şahsi hürriyetleri bile kendi ellerine teslim edilmez Biz ise gazete denilen müesseseyi teslim etmişiz</em>”(105). Yine o günlerde Vakit gazetesinin başyazarı Mehmet Asım (Us) şunları yazar: “<em>Bugün B.M. Meclisinin % 95 azası CH.Fırkasına mensup olduğuna nazaran bu fırkayı çürütmek aynı zamanda M. Meclisi âzalarını çürütmek demektir. Hatta C.H.Fırkasının manevi şahsiyetini lekelemek onların nazarında M,Meclisini lekelemekten daha müessirdir”.(106)</em> Basında bunlar olurken, Hükümet ise yeni Matbuat Kanunu tasarısını hazırlar.Tasarının mahiyeti ise iktidar yanlısı basının tutumundan kolaylıkla anlaşılır.</p>
<p>Serbest Cumhuriyet Fırkası adayı olarak girdiği mahalli seçimlerde belediye başkanı seçilenlere gelince: Serbest Cumhuriyet Fırkası adaylarından belediye başkanlığını kazananlar Cumhuriyet Halk Fırkası’nı çok rahatsız eder. Cumhuriyet Halk Fırkasının yöneticileri bütün çalışma, engelleme ve zorlamalara rağmen bazı seçim bölgelerinde galip çıkamamanın sıkıntısını yoğun bir şekilde yaşamanın etkisiyle, hiç vakit kaybetmeden peş peşe soruşturmaları açarlar. “Mülkiye Teftiş Heyeti&#8221;seçimlerin geçersiz sayılması ve yenilenmesi gerektiği görüşünü İçişleri Bakanlığına iletir.(107) Ayrıca “Devlet Şurası Umumî Heyetin Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kazanmış olduğu on iki seçim çevresinde yapılan seçimlerin yasalara uygun olmadığı sonucuna varır; sonuçların geçersiz sayılmasına ve yenilenmesine karar verir.(108) Böylece Serbest Cumhuriyet Fırkası adayının kazandığı resmen ilan edilen yerlerdeki belediye başkanlarının bağımsız olarak dahi görevde kalmalarına razı olunmaz.</p>
<p>Serbest Cumhuriyet Fırkasının izlerini silme çalışmaları bununla da kalmaz. Serbest Cumhuriyet Fırkası adayı olarak Kuşadası’nda seçimi kazanmış olan belediye başkanı daha önceleri yaptığı bir konuşmada Cumhurbaşkanı’na yakışıksız sözler sarf ettiği gerekçesiyle tutuklanır.(109)Seçim kampanyası sırasında işlediği öne sürülen çeşitli suçlardan dolayı bazı Serbest Cumhuriyet Fırkası üyeleri için soruşturmalar sürdürülürken,(110) başka suçlardan dolayı tutuklananlar ile Serbest Cumhu-riyet Fırkası arasında ilgi kurularak partiye yönelik yoğun bir yıpratma kampanyası başlatılır.</p>
<p>Cumhuriyet Halk Fırkasından Serbest Cumhuriyet Fırkasına geç(iril)miş milletvekillerine karşı da yıpratıcı bir politika izlenir. Bunlardan İstanbul Milletvekili Haydar Bey’in (Ali Haydar Yulug) devamsızlık nedeniyle milletvekilliği feshedilir(111). Bir başka İstanbul Milletvekili Süreyya (İlmen) Paşa’nın istediği izin, Meclis Başkanlığınca verilmez gönderdiği rapor da geçersiz sayılır. Bunun üzerine Süreyya Paşa milletvekilliğinden çekilir. Ayrıca daha önceden hak etmiş olduğu ödenek de kendisinden geri alınır(112). Fethi Bey (Okyar) ile Agaoğlu Ahmet Bey ise 1931 milletvekili seçimlerinde aday gösterilmediği gibi, Agaoğlu Ahmet Bey bir süre sonra İstanbul Darülfünunumdaki görevinden uzaklaştırılır.</p>
<p>Bütün bu ve benzerleri olaylar, üzerinde özellikle ve ayrıntılı olarak durmayı gerektirecek ve Batı’ya mensup olmayı hedeflediğini söyleyen bir siyasi kadronun, modem siyasetin gerektirdiği muhalefet anlayışına uzaklığını gösterecek önemli olaylardır. Ancak elbette ki bu konuların derinliğine ele alınması bu araştırmanın amacını aşar. Bu nedenle konuyu bir hatıra ile bitirmek uygun olacaktır. Hatıranın sahibi Serbest Fırka denemesinden sonra Mustafa Kamal ile birlikte Anadolu’yu gezen ekonomi danışmanı Ahmet Hamdi Başar’dır. Başar’m anlattıklarından, güdümlü muhalefet girişiminin Samsun’daki seçimi kazanan Serbest Cumhuriyet Fırkası adayının şahsında nasıl sonuçlandırıldığını görme imkânı elde edilmektedir:</p>
<p>“Sivas’tan Tokat’a, oradan da Turhal’a kadar otomobille gittik. Yolda, galiba Amasya’da, Samsun valisi (merhum) Kâzım Paşa, Gazi’yi karşıladı. Kâzım Paşa Gazi’nin yakın arkadaşlarından. Çanakkale’de Gazi kolordu kumandanı iken, o da kurmay başkanı imiş. Atatürk’ün yakın maiyeti arasında açık bir telaş var. Meğer Kâzım Paşa’ya Gazi son zamanlarda çok kızmış. Çünkü Samsun’da Belediye seçimini Serbest Fırka kazanmış&#8230;</p>
<p>Samsun’a geldiğimiz zaman başka yerde görmediğimiz bir manzara karşısında kaldık: gece her tarafta fevkalâde inzibatî tedbirler alınmıştı, istasyondan itibaren bütün yollar süngülü askerler tarafından tutulmuştu. Halk asker kordonlarının arkasına sinmişti. Bu suretle askerlerden ve polisten mâda hiç kimseyi görmeden, adeta bir düşman şehrine henüz giren bir kumandan gibi Gazi ve bizler otomobillerle, Gazi’nin misafir edileceği konağa geldik&#8230; Saat aşağı yukarı onu bulmuştu. Sofraya oturmak üzere seyahate iştirak edenlerden mâda yalnız Vali Kâzım Paşa hazır bulunuyordu. Gazi sordu: “Belediye Reisi nerede? Nasıl olur? Şehirlerine misafir geldik.&#8221;</p>
<p>Derhal Belediye Reisi bulundu. Reisi beklediğimizden on beş dakika sonra sofraya oturduk. Belediye Reisi, orta yaşlı, kendi halinde bir adam. Samsun’da avukatmış, intihapta Belediye Reisi olmuş. Halk Fırkası namzetleri ise o kadar az rey almışlar ki, bu zat âdeta ittifakla seçilmiş. Gazi sofrada reisi soluna aldı. Kadehini reise doğru kaldırarak:</p>
<p>“İçelim” dedi.</p>
<p>Reis, önündeki su bardağını kaldırınca:</p>
<p>“Ne o reis beyefendi; yoksa rakı, günah diye içilmiyor mu?”</p>
<p>“Hayır Efendim, yemek yemiş bulundum da!”</p>
<p>“Ya, demek bizim geleneğimizi bilmiyorsunuz, öyle mi?”</p>
<p>“Yok efendim, teşrifi devletinize bütün halkla beraber bende muntazırdım.”</p>
<p>“Şu halde, beraber yemek yiyeceğimizi düşünebilirdiniz.”</p>
<p>“Evet efendim; bendeniz de o şerefe nail olmak ümidindeydim. Fakat çağrılmadım.”</p>
<p>Gazi, Valinin yüzüne baktı. Vali önüne bakmağı, lafa karışmamağı tercih ediyordu. Gazi, Valiye sordu:</p>
<p>“Vali beyefendi, niçin geleceğimizi ve bu akşam beraber yemek yiyeceğimizi Reis beyefendiye haber vermediniz?”</p>
<p>Halbuki Vali Kâzım Paşa, Amasya’ya kadar karşılamağa gelmiş ve bütün düşündüğü ise Gazi’nin çarpışmalarla bitmiş bir intihap ertesinde geleceği Samsun’da inzibatî tedbirler almağı temin etmeğe münhasır kalmış! Verilecek cevap yok. Sofra devam ediyor. Belediye Reisi ara sıra mezelerden alıyor; kemali edeple oturuyor&#8230;</p>
<p>Gazi sonunda Belediye Reisine döndü ve: “Şimdi, Reis beyefendi; za-tı âliniz de artık feshedilmiş olan bir fırkanın Belediye Reisi olarak vazifenizde devam etmek istemezsiniz; değil mi? İstifa ediniz; yeniden intihap yapılsın; belki yine zatıâliniz seçilirsiniz” emrini verdi. Emir kat’i idi. Belediye Reisine “emir buyurursunuz” demekten başka söz kalmamıştı. Fakat Reis öyle yapmadı: “Paşam; bendeniz Serbest Fırkayı tanımıyorum ve reisliğe de o fırkanın namzedi olarak seçildiğimi kabul etmiyorum. Bu intihap, halkın şahsıma karşı bir itimadı şeklinde tecelli etmiştir. Mesele sırf seçimin serbest olmasından ibarettir. Eğer bu vasiyette istifa edersem halkın bu teveccüh ve itimadına karşı küfranı nimette bulunmuş olurum. Fakat bendenizin bu işte kalması arzu buyrulmuyorsa, hükümetin elinde kuvvet vardır, Şûrayı Devlet vardır, intihabı fesheder. Bendeniz de o zaman halka karşı mahcup vaziyette kalmam.&#8221; Bu beklenmedik cevap Gazi’yi sinirlendirmedi. Deminki kadar sakin bir sesle: “<em>Düşündüğünüz doğru. Arzu ettiğiniz gibi olsun” dedi Sofrada mevzu eski hatıralara, günlük meselelere doğru yayılıyor. Kadehler biraz daha sık içiliyor. Bu zahiri sükunete rağmen, yakında bir fırtına kopacağı hissediliyor. Bunu Belediye Reisi de hissetmiş olacak ki biraz sonra, yarın görecek mühim işleri olduğu bahanesi ile, Gazi’den müsaade istiyor; ve “buyurunuz” emrini alınca kemali hürmetle eğilerek sofradan kalkıp gidiyor. Bir dakika nefes bile almadan korkarak sustuk Sonra Gazi’nin sesi gürledi: “Vali Paşa hazretleri; Belediye Reisi diye seçtiğiniz bu adamın yaptıklarını gördünüz mü? Her şeyden evvel terbiyesiz. Şehirlerine misafir geliyoruz; soframıza yemek yiyerek geliyor. İçki ikram ediyoruz, içmiyor; sonra da bir Reis-i cumhur sofrasında biz kalkmadan sofradan kalkıp defolup gidiyor. Reisinizin hareketlerini beğendiniz mi?” Kâzım Paşa’nın haşlanması ve bahsin devamı sabaha kadar sürdü.”</em>(113)</p>
<p>Sonuçta, Vali görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle görevden alınır ve Samsun’daki seçim iptal edilir.(114)</p>
<p><strong> Ahmet Cemil Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;183-247</strong></p>
<p><strong>1.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="uZLb6NF1Cg"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/embed/#?secret=8Hq5xmCPX1#?secret=uZLb6NF1Cg" data-secret="uZLb6NF1Cg" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1.</strong>İstiklâl Mahkemesi Reisi Ali Çetinkaya 22 Aralık 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği beyanatta; “Bir aydır. Kırşehir, Kayseri, Sivas, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon, Gümüşhane, Erzurum, Rize, Giresun havalisini devrettik” der..</p>
<p><strong>2.</strong>Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 386,387; Şevket Süreyya’nın bizzat tanık olduğu bu özelliklerin bir başka tanığı da 1930 yılında Mustafa Kemal’in yaklaşık üç ay süren Türkiye gezisine eşlik edenlerden ekonomi danışmanı Ahmet Hamdi Başar’dır. Her iki tanığın da tespitleri birbiriyle tamamıyla örtüşür. Bkz: Başar, Atatürkle Üç Ay ve 1930&#8217;dan Sonra Türkiye, s. 24-45</p>
<p><strong>3.</strong>Gevgilili, Türkiye&#8217;de Sivilleşme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, s. 125</p>
<p><strong>4.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 411</p>
<p><strong>5</strong>. Bu konunun örnekleri için bkz: Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 440,441,443,44</p>
<p><strong>6</strong>. Gevgilili, Türkiye&#8217;de Sivilleşme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, s. 125</p>
<p><strong>7.</strong>Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 24</p>
<p><strong>8</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 410</p>
<p><strong>9.</strong>Karaosmanoğlu, Panorama, s. 104</p>
<p><strong>10</strong>. Gazi.., zannediyordu ki memlekette bunca hizmet etmiş, memleketi esaretten kurtarmış, istiklâlini temin etmiş olan fırka halk nazarında eskisi gibi aziz ve kıymetlidir]&#8221; (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 49)</p>
<p><strong>11.</strong>‘Türkiye Cumhuriyet inde, tek-parti yönetiminin bir “koalisyon’’ manzarası gösterdiği birçok araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur.Bu koalısyonun öğeleri,asker-sivil burokratlar, eşraf ve tüccar ite büyük toprak sahiplerinden oluşmaktadır&#8217; (Koker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s. 204,205)</p>
<p><strong>12-</strong> Ökyar,Üç Devirde Bir Adam, s, 411</p>
<p><strong>13</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, a. 443;<br />
Konuyla İlgili olarak, Yakup Kadri o günlerin Ankara’sındaki üst bürokratların durumlarını şöyle resmeder;<br />
“Ya Karpiç’in içki sofraları, ya Anadolu kulübünün oyun masaları etrafında toplanıp eğleneceklerdir. Eğlenecekler mi? Hiç denilemez, Zira, umumiyetle yüzlerinde öyle bir üzüntü, hal ve tavırlarında öyle bir tedirginlik göze çarpmaktadır ki, bunların ferah bir gönülle yiyip içeceklerine, gülüp oynayacaklarına ihtimal vermek mümkün değildir Hepsinin kulağı kirişte, bir yerden pek ehemmiyetli bir haber bekliyor gibidirler. İkide bir sırayla kalkıp telefon başına giderler: “Alo,alo; Hanım! Beni arayan oldu mu? Olma&#8217; dı demek! Eğer olursa ben arkadaşlarla Karpiç’teyim, oradadır dersin,., sekiz buçuk, dokuza kadar. Yok, yok fazla gecikmem.”, “Alo, alo; kimsin? Ha, Ayşe, kızım Ayşe, beni arayıp soran oldu mu? -Sen belki işitmedin. Bir de hanıma sor. Evde yok mu? Pekâlâ; iyi dinle: Arayan olursa kulüptedir dersin. Anadolu Kulübü. Unutma sakın; Anadolu kulübü!&#8221;</p>
<p>Vakit vakit garsonlardan biri, onlara doğru yaklaşır veya gözleriyle aralarından birini araştırır gibi oldu mu, hepsinin başı telaşla ondan yana çevrilir. Kimi gözleriyle, kimi kendini tutamayıp yüksek sesle sorar: “Telefon mu? Beni mi çağırıyorlar?“<br />
Garson, bazen cevap bile vermez; bazen de, masanın başında oturanlardan bir tanesine sokulup kulağına bir şey fısıldar. Bu zat, elindeki kadehi ya da iskambil kağıtlarını hafif bir titreyişle önüne bırakarak ve ayakları birbirine dolanarak hemen telefona koşar. Bir dakika sonra gözlerinde boş yere gizlemeye çalıştığı bir sevinç parıltısıyla arkadaşlarının yanma döner; tıpkı garsonun biraz önce kendisine yaptığı gibi, onlara doğru eğilip yavaşçacık: “Beni Köşkten çağırıyorlar! Müsadenizle!” der. Bunun üzerine, öbürleri melûl melûl birbirlerinin yüzüne bakakalırlar.<br />
Bunlar için artık bütün akşam, içilen rakı bir zehir, oynanan oyun bir işkence olacaktır. Hepsinin içini bir kurt kemirmeye başlayacaktır; “Acaba neden çağırılmadık? -Acaba bir yanlışlık mı oldu?- Acaba hizmetçi kız, Anadolu Kulübü yerine Anadolu Oteli mi dedi?- Acaba, acaba, acaba&#8230;”</p>
<p>Hele bunlardan bazısı, birkaç günden ya da bir haftadan beri hiç çağırılmamakta ise, eza daha büyük, daha derin, daha devamlı bir ıstırap halini alır. Geceleri göze uyku girmez. Gündüzleri ne yapılıp ne edileceği bilinmez. Allah esirgesin, bir de bu çağırılmamak felaketi, iki aya, üç aya dayandı mı* o felaketzededen artık hiç hayır kalmaz. O felaketzede, bir karasevdaya tutulmuş gibi sararıp solmaya, eriyip bitmeye başlar ve akıbet, içi boşalmış bir torbadan ya da bir hayaletten fark edilmez olur. Ankara’nın, İstanbul’un bütün zevk ve safa kaynakları onun ateşini söndürmeye kâfi gelmez. Ne şeref, ne ikbâl, ne itibar içindeki boşluğu dolduramaz. Ev bark isteği, çoluk çocuk mürüvveti, hiçbir şey, hiç bir kimse onu avutamaz” (Karaosmanoğlu, Panorama, s. 40,41)</p>
<p><strong>14</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 24 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>15</strong>.Başar, Atatürk&#8217;le Üç Ay, s. 30,31, 44,</p>
<p><strong>16</strong>. Soyak, Atatürk&#8217;ten Hatıralar, C.ll, s.405</p>
<p><strong>17.</strong>Atay, Çankaya, s.457</p>
<p><strong>18</strong>.Ülkü, C.X1X, sayı 49, Mart 1937, s. 4,5; Halkevlerinin 5. açılış yıldönümünde Halkevindeki söylevinden,</p>
<p><strong>19</strong>.Yakup Kadri’nin “içeriden” yazdıkları, yaşananları resmetmesi açısından, son derece büyük önem ifade eder. Yakup Kadri, “Ankara&#8221; ve “Panorama&#8221; isimli kitaplarında 1920’le- rin son yılları ile 1930&#8217;lan anlatır. Bu nedenle, söz konusu dönemi yaşayan ve yaşadıklarını roman diliyle anlatan birisi olarak, o yılları anlamamızda büyük kolaylıklar sağlar: “Bu kış, Noel ve yılbaşı balolarına, Ankara&#8217;da, her seneden daha zevkli bir hazırlanış vardı. Çünkü, bu eğlenceler, henüz açılmış olan Ankara Palas’ın büyük hail ve salonlarında yapılacaktı. Buranın bin kişiden fazla davetli alabileceği söyleniyordu. Onun için, birçok ailelerin daha iki ay evvelinden İstanbul terzilerine taşındıkları görülmeye başladı. Gerek Kaligurisi’de, gerek Fegara’da en son Paris modelleri Ankaralı hanımlar tarafından kapışılıyordu. Beyler, fraklarım ya daralmış ya eskimiş bularak yeniden gece esvapları ısmarlıyorlardı. İlk yıllar, bir kuyruklu ceketle bir silindir şapkayı kâfi sananlar, şimdi, klak ve makferlan peşinde koşuyorlardı. Yazık ki, bu artikllerin [eşyalarınl bir kısmını stoklar tükenmiş olduğu için bulmak kâbil olmuyor ve Beyoglu’nun belli başlı mağazaları vasıtasıyla Avrupa&#8217;ya ısmarlamak lazım geliyordu. Bu sırada dans iskarpinlerinin fiatı üç dört misline fırladı. Gerçi, yeni çıkan Adabı Muaşeret kitabında maskaratsız olmak şartiyle bağlı rugan iskarpinlere mesağ [izin) vardı. Lâkin, zarafetin en ileri şartlarını yerine getirmek asriliğin imal götürmez bir şiarı telakki oluyordu&#8230;</p>
<p>Saat ondan itibaren Ankara Palas’ın önü helecanlı bir canlılıkla harekete gelmeye başladı.Polislerin beyaz eldivenli elleri,kuru soğuğa rağmen,kimbilir daha ne vakitten beri otelin kapısında birikmiş olan meraklı halk kümelerini zorlukla açabiliyordu. İçleri birer mağaza cemekanı gibi aydınlatılmış hususi arabalar ve şık kira otomobilleri,buraya şehrin dört köşesinden, durmaksızın insan taşıyordu. Bu insanlar, arabaları, tam yaya kaldırımın önüne yanaşınca,bir iki dakika süren tereddütten sonra ayaklarını basamaklara uzatıyorlar,ağır ağır yere inerek,Ankara Palasın mermer merdivenlerine doğru ilerliyorlar ve kâh çiftler, kâh üçer dörder, kadınlı erkekli gruplar halinde bir müddet dış vesti- bülûn ortasında birikiyorlardı.</p>
<p>Bunları ağırlaştırımış birer sinema şeridi gibi seyre dalan yerliden ve köylüden mürekkep sokak kalabalığı için, hiç şüphesiz balo denilen şey burada başlıyor ve burada bitiyordu. Çünkü, bu kalabalık, otomobillerden inip, merdivenlerden çıkan bu insanların içeriye girdikten sonra vestiyere yanaşıp palto ve şapkalarını nasıl bıraktıklarını ve oradan dans salonuna nasıl girdiklerini, artık, göremiyorlardı&#8230;</p>
<p>Murat Beyin evi [Ankara’da yeni inşa edilmekte olan zengin muhitteki evlerden] biriydi. Murat Bey durmadan odaların şeklini ve rengini değiştiriyor, mobilyalarını yeniliyordu. Dülgerler, doğramacılar, kaplamacılar evin içinde bir lahza eksik olmuyordu. Tam her şey bitip, artık, Murat Bey büsbütün yerleşir gibi olurken, İstanbul’dan bir misafir veya Berlin’den bir mühendis geliyor “Bunu böyle yapsaydınız daha iyi olurdu. Şu şekil buraya hiç uymamış” diyor ve bu söz, bütün ev halkı için, haftalarca yeni bir tedirginliğe yol açıyordu. Lâkin, Murat Beyin banyosu bütün dillere destandı. Yatak odasının yanı başında bir büyük salon genişliğinde olan bu banyo yerden tavana kadar mavi çinilerle kaplı idi. Teknesi, aynı renge çalar somaki mermerdendi. Aynı mermerden lavabonun bizote [oymalı, kenarı süslü] aynaları öyle bir teknikle yapılmıştı ki, banyosunun neresine gitseniz, hep kendinizi onun içinde seyretmeniz mümkündü. Murat Bey, her sabah bu aynaların içinde, göbeğinin kaç santimetre indiğini gözleriyle ölçebiliyordu. Berlin’den getirttiği türlü türlü friksiyon ve masaj aletlerinin ve daha bir sürü hidroterapik icatların birini bırakıp birini alıyor, bu suretle, çok defa öğleye kadar banyoda kapanıp kaldığı oluyordu&#8230;</p>
<p>[Balodan ayrılan] Neşet Sabit&#8230; Havuzbaşı&#8217;na gelince başını çevirip Selma Hanımın evine baktı. Bütün pencerelerinden elektrik aydınlıkları aksediyordu. Kapısının önünde sıra sıra otomobiller duruyordu. Neşet Sabit, omuzlarını silkti ve paltosunun yakasını kaldırıp gündüz gibi aydınlık ve çöl gibi tenha caddeyi tutturdu [altını ben çizdim)&#8230;</p>
<p>Neşet Sabit, içinden Milli Mücadele devrindeki sade, samimi ve şiddetli şahsi, karakterli hayatı hasretle andı. Hiç şüphesiz, o anormal devir devam edemezdi. Fakat, onu canlandıran ruh bu devrin yaşama prensibine de hakim olacaktı. Türk kadınları, çarşaf ve peçelerini işe gitmek, çalışmak için daha kolaylık olur diye çıkarıp atacaklardı. Onlar için cemiyet hayatına atılmanın manası yalnız bu çeşit salon cemiyetlerine karışmak olmayacaktı. Evet, Türk kadım, hürriyetini dans etmek, tırnaklarını boyamak ve Rue de la Paix’nin kanunlarına esir bir süslü kukla olmak için değil, yeni Türkiye’nin kuruluşunda ve kalkınışında kendisine düşen ciddi ve ağır vazifeyi görmek için isteyecekti, kullanacaktı. Ve Türk erkekleri, garplılaşma hareketini, Tanzimat beyinin garpperestliğiyle, alafrangalığıyla bir ayarda tutmayacaktı.</p>
<p>Milliyetçi Türk garpçısı için garpçılığın en karakteristik vasfı garpçılığa Türk üslûbunu,Türk damgasını vurmaktır. Şapka bize hakim değil, biz şapkaya hakim olmalıydık. Garplılaşma, muayyen bir hayat prensibidir. Bu prensip, ancak, milli isteğin, milli kültürün ve nihayet milli ahlâkın hizmetçisi, emireri olmak şartıyladır ki, yaratıcı ve kurucu rolünü ifa edebilirdi. Garplılık namına Garbın “Vice”lerini almakta, yarın öbür gün Garp medeniyetinin yıkılıp çökmesine sebep olacak unsurları bu taze, an vatan topraklarına taşımakta ve aşılamakta ne manâ vardı? Biz Garp namına Garpta hüküm süren çürümüş bir sınıfın istiklûk ve istihsal [tüketim ve üretim] şartlarını kendimize tatbikle uğraşmaktayız.Tıpkı, tehlikeli bir ilacı kendi kanına aşılayan bir ilim fedaisi gibi. Fakat, bu korkunç tehlikenin sonunda bari bir büyük hakikat aân (belli, açık] olsa. Hayır. Bu korkunç tehlike, Selma Hanımın evindeki lüks kadar, bu caddenin ortasındaki lambalar kadar faydasız ve beyhudedir. Neşet Sabit, böyle düşünerek, Türk Ocağının köşesinden, eski Ankara mahallesine varmıştı. Bu noktadan itibaren her şey bundan elli yıl evveline dönüyordu. Elli yıl mı? Heyhat, burada, artık, zaman donmuş, taş kesilmiştir. Ve onu, artık, muayyen bir zaman ölçüsüyle ölçmenin imkânı kalmamıştır. Çünkü buradaki eskilik, artık daha ziyade eskimeyecektir. Buradaki mazi, artık, daha ziyade mazi olmayacaktır.</p>
<p>Genç adam önüne rastgelen ilk sokağa sapmazdan evvel, dönüp arkasına baktı. Aşağıdaki caddenin elektrik aydınlıkları, buraya kadar aksediyordu. Neşet Sabit, hatırladı ki, İstiklâl Harbi esnasında da evine geç döndüğü akşamlar. Çıkrıkçılar yokuşunun başından istasyonun bir avuç elektrik aydınlığına böyle dönüp uzaktan bakardı. Fakat, o bakışla bu bakış arasında, şimdi ufak bir fark vardı. Eskiden, Neşet Sabit, istasyonun lambalarını,alelâde medeniyet hasretiyle seyrederdi. Simdi ise, bunlara, bir fukaranın bir zengin malına bakışı gibi bakıyordu. “Şimdi, ben, bu karalık sokaklarda, ayağımı taştan yaşa çarparak yürürken Selma Hanımın salonunda dans edenlerin ayakları ayna gibi parlayan parkelerin üstünde akisler yapıyor ve aşağıdaki büyük caddenin iki yüz elli woltluk ampulleri sabaha kadar hiç kimsenin yolunu aydınlatmamak için yanacak. Garp medeniyetinin ne acayip, ne akıl almaz bir taksimi!” dedi. İçinden acı acı güldü. Biraz sonra yorgun argın ve hava ıslaksa paçalar» çamurlara bulanmış, kuru ise toza ve gübreye batmış olarak oturduğu eve varacak, kapısını bir kocaman paslı anahtarla açacak; kavrulmuş soğan ve çirkef suyu kokan bir karanlık avludan geçecek; başını, ayağını oraya buraya çarparak yattığı odaya çıkacak ve uzun bir müddet el yordamıyle kibriti, lambayı bulup nihayet, kirli bir ışığın bulanık aydınlığında kendisine mukadder olan şüpheli bir rahata kavuşacaktı.</p>
<p>Oturduğu mahallede, henüz hiçbir evin ne elektriği, ne suyu vardı. Elektrik çok pahalıya mal oluyor, yanaşılmaz bir lüks telakki ediliyordu. Suya gelince, onun tesisatı henüz bitmemişti. Hele yaz geldi mi aylarca bir damla su bulmak kabil olmuyordu. Zavallı, Ankara halkı, muhasaraya uğramış bir şehirde gibi yan ıslak çeşme ve kuyuların başında birbiriyle kavga ediyordu. Bir gün; tahminen bir haftadan beri yüzünü yıkamamış bir adam,caddenin ortasındaki çimenleri sulayan belediye amelesinin elinden çılgın bir jestle hortumunu kapmış ve çıplak başına götürmüştü. Bir taşta gün gece yarısından sonra Mâliyenin havuzundan zorla su almaya gelen bütün bir aile görülmüştü.</p>
<p>Neşet Sabit, şimdi artık eski Ankara kasabasının tam göbeğinde yürüyordu. Derken bi sokak başından, kadınlı erkekli bir küme insan, ellerinden mumlu ve yağlı fenerleri önüne çıkıverdiler. Kadınların hemen hepsinin ayaklan nalınlı be başlan peştemallı idi Hiç konuşmadan, kafaları önlerine eğilmiş ve birbirlerine sokulmuş olarak yürüyorlardı Erkekler ayrı bir küme halinde idi ve o kadar acele yürüyorlardı ki, bir elleriyle fenerlerini, diğer elleriyle başörtülerinin çene altından çaprazlaştığı noktayı tutan kadınlar, derme çatma ayakkabılariyle onlara zor yetişebiliyorlardı.</p>
<p>Neşet Sabit, yandan geri edip bir müddet bunların arkasından yürüdü. Fenerli insan kümesi, büyük bir ayak takırtısı ile iki üç yüz adım ilerledikten sonra büyükçe bir dükkana benzeyen bir binanın önünde duruverdi. Genç adam, çok defa bunun önünden geçtiği halde, neresi olduğunu bilmiyordu. Durdu, baktı, iki üç basamak bir taş merdivenden çıkıp yan açık duran bir tahta kapıdan içeriye dalıyorlardı. Bu kapının aralığından içerisinin bir mescitte gibi tavandan sarkıtılmış kandillerle aydınlanmış olduğu ve bu aydınlıkta yeni aptes almış birtakım insanların mendilleriyle yüzlerini sildiği ve sıvanmış yenlerini indirdiği görülüyordu. Neşet Sabit, yaklaştı. Kapının eşiğinde on iki, on üç yaşlarında bir çocuk duruyordu. Ona sordu: “Burada ne var?”, “Mevlût var, Yassı namazından sonra.” Ve Neşet Sabit, bu cevabı alıp uzaklaşırken çocuk arkasından bağırdı: “İstersen sen de buyur amca. Sonra şerbet dağıtacaklar, hani&#8230;”</p>
<p>Bir şehir içindeki, hatta bir şehrin iki yakın mahallesi arasındaki bu kesin hayat tarzını kendi nefsinde iyice hissetmek için. Neşet Sabit, bu meclise girip mevlût ayinine iştirak etmek istedi. Selma Hanımın evindeki wiskili, danslı çay ziyafetini bu şerbetli mevlûtten, ancak, iki üç kilometrelik bir mesafe ayırıyordu. Genç adam, yarım saat evvel uaksayt Garpta [Uzakbatı] idi. Şimdi, tam Asya&#8217;nın, bir ortaçağ Asyasının göbeğindedir. Bu kadar ivicaçlı (eğri büğrü, engebeli) bir cemiyet içinde doğru yolu nasıl bulmalı?&#8221; (Karaosmanoğlu, Ankara, S. 115, 116, 134,135,140-145)</p>
<p>Yakup Kadri dönemin uygulamalarına, ve bu uygulamaların getirdiği çarpıklıklara yönelik ince eleştirilerini kitap boyunca sürdürür, önünde yerli Ankaralıların ve köylülerin merakla ve içeri girenleri seyretmek için toplandıkları Ankara Palas’taki baloya katılanlardan birisinin ağzından şu eleştiriyi yapar:<br />
“Demin, otelin merdivenlerin çıkarken tuhaf bir başdönmesi hissettim. Bana öyle geldi ki, ayağımı bastığım her basamak, halkla benim aramdaki uçurumu bir parça daha derinleştiriyor. Ters yüzü geri dönüp arkamda bıraktığım bu uçuruma atılmak istedim; ta ki onlara karışayım ve içinde bulunduğumuz bu suni alemi, onların arasından, onların gözüyle uzaktan seyredeyim diye&#8230;” (Karaosmanoğlu, Ankara, s. 119).</p>
<p>Yakup Kadri’nin Ankara’nın kenar mahallelerinden birisinde oturan ve toplumsal yozlaşmayı acıyarak seyreden, ancak yozlaşan kesimde de tanıdıktan olan ve onlarla ara-sıra görüşüp konuşan kahramanı Neşet Sabit&#8217;in şahsında yaptığı, kendilerinden birkaç yüz metre uzağındaki toplumdan habersiz yaşayan kesime ve anlayışlarına yönelttiği eleştiri son derece önemlidir:</p>
<p>“Genç kadın; “Ankara’nın içi halâ o eski zamanlardaki gibi mi?” diye sordu.<br />
“Aynen,. Sizin oturduğunuz Tacettin mahallesinde de değişmiş bir şey yok. Onun için, ben, hayatımda hiçbir şeyin değişmemiş olmasından sıkılıyorum. Milli Mücadele devrindeki mahrumiyetlerimizden bir şikayetiniz olur muydu? Bilâkis&#8230; herkesle beraber mihnet çekmekten bir zevk birle duyardık değil mi? İşte, aynı hal benim için devam edip gidiyor demektir. Çünkü, dediğim gibi, benim muhitimde Milli Mücadele şartları halâ hâkimdir.”</p>
<p>Hep muvazene meselesi&#8230; Mutlaka muhite uymak ve saadeti muhite uymakta bulmak! Öyle ise, siz, hiç inkılapçı değilsiniz?”<br />
“Bilmem; belki de, sızın anladığınız tarzda bir inkılapçı değilim. Ben, inkılabı hiçbir zaman. hayatın dış şekillerini değiştirmek manasına almadım. Hele, bir konfor ihtiyacı bir konfora eriş cehli manasına hiç almıyorum. Şüphesiz, içimizde yeni bir hayat hamlesiyle çatlayan şey yeni bir şekle vücut verir, yeni bir kabuk bağlar. Fakat, bu safhada artık inkılaptan bahsedilemez. Burada, artık, muayyen bir çeşit hayatın kalıplanıp vardır. Biz, sanki, inkılabımızın böyle bir safhasına mı geldik sanıyorsunuz? Yok canım, bu gördüğümüz şeyler, bu balo, bu otel, sizin Yenişehir evleriniz, bunlar hep birer hayat kalıbıdır ama bizim kendi inkılabımızın ateşinden dökülmüş kalıplar değil. Bizim ruhumuzdaki yeni hayat prensibinin, yeni hayat özünün tomurcuğu da çatlamadı. Çatlamış olsaydı, memleketteki hayat şartlarının yalnız küçük bir ekalliyet lehine değil bütün millet için değişmiş olması lazım gelirdi.&#8221;<br />
“Bu ekalliyet biz miyiz?’’<br />
“Evet, sîzsiniz.’’<br />
“Doğrusu dışyûzûnûzden bu kadar sekter bir anarşist olduğunuz hiç anlaşılmıyor”<br />
“Anarşist mi? Amma yaptınız ha&#8230; Anarşist ben miyim? Hayır, hanımefendi; anarşistin en âlâsı sîzlersiniz. Sizin muhitinizdeki insanlardır. Çünkü, cemiyet harici ve cemiyete rağmen yaşayan müfrit ferdiyetilersiniz. Ben ise cemiyetin içinde kaybolmuş bir adamım” (Karaosmanoglu, Ankara, s. 129,130).</p>
<p>Neşet Sabit: “Bütün lüksünüz, bütün danslarınız, çaylarınız, kahkahalarınız ruhunuzun sefaletini örtemiyor.’’ dedi. “Bazı siz gülerken, ben, hıçkırdığınızı hissediyorum”<br />
Genç kadın, hiçbir şey söylemeyerek başını önüne eğdi” (Karaosmanoglu, Ankara, s.162).</p>
<p>Yakup Kadri’nin sorunların kaynağını işaretleyen tespitlerinin yanı sıra, yaşanan çarpıklıklardan hareketle getirdiği “sistem” eleştirisi de son derece önemlidir:</p>
<p>[Bugün] herkes şapka giyiyor, sakal ve bıyıklar tıraş edilmiştir, kadınlar peçelerini sıyır mışlardır; soiree’ler soirece’leri (suvare), balolar baloları takip ediyor, okullarda kızlar oğlanlarla bir sırada ders okuyor, spor meydanlarında yarı giyimli yarı çıplak birbirleriyle boy ölçüşüyorlar; yerde otomobil, havada uçak kullanmasını biliyor ve paraşütle allayan kahraman gençler arasında artık hiçbir cins farkı kalmamıştır. On yıl içinde, bozkırın ortasında, bin yıllık İstanbul şehrinden daha mükemmel, daha medeni binaları, caddeleri ve meydanlarıyla bir devlet merkezi kurulmuştur. Yüzlerce, binlerce kilometrelik demir- yolları, bir vücuttaki şahdamarları halinde dağınık vatan parçalarını birbirine bağlamak üzere doğuya, batıya, dal budak salıyor.</p>
<p>Evet, bunların hepsi gerçektir. Fakat birer tarihi vakıa olarak bunların kıymeti nedir? Festen şapkaya geçmenin, kavuğu atıp fesi giymekten daha büyük bir ehemmiyeti mi vardır? Tanzimatçı dedelerimiz de tepeden tırnağa kıyafet değiştirmişlerdi; sakal ve bıyıklarını o devrin Avrupa modasına göre kesip taramışlardı. Dazlak kafalarının saçların enselerine kadar uzatmışlardı. Garp sisteminde okullar, kışlalar, hastaneler açmışlardı; tersaneler, tezgâhlar, kızlarına okuyup yazma öğretmişler, musiki dersi verdirmişlerdi&#8230;. Halil Ramiz [Yakup Kadri’nin 1930’un Türkiye’sini gözüyle gördüğü kahramanı) yüzyıllardan beri saban yüzü görmemiş uçsuz bucaksız kıraç topraklarıyla, birer termit yuvasını andıran köyleri, kasabalarıyla, sönmüş volkanların korkunç ıssızlığını taşıyan çıplak dağlarıyla, tuzlu gölleri, çamur renginde boğum boğum ırmaklarıyla Orta Anadolu’nun kasvetli levhasını kuşbakışı bir manzara halinde görür gibi oluyordu. Halil Ramiz, kendisi bu ülkeden olduğu -ve her yıl seçim bölgesini adım adını gezip dolaştığı için- bu topraklar ne tüyler ürpertici bir facia sahnesidir, bu köyler, bu kasabalar nasıl bir taaffun [pis koku, leş kokusu] yuvasıdır, pek yakından bilirdi ve burada dolaşan şişkin karınlı, incecik bacaklı çocuklar sıtmadan dudakları bembeyaz genç kızlar,trahomlu delikanlılar,bostan korkuluklarını andıran ihtiyarlar kalabalığı arasına karışmak için bir dikakika gözlerin kapayıp murakebeye dalması ona yeter gelirdi.Bazen muhayyilesini zorlayıp, bu kadar uzaklara gitmesine de hacet kalmazdı. Zira, Kalaba köyü işte şuracıktadır; zira Sincan köyü beş on adım daha ötededir. Ankara&#8217;nın arka mahallelerindeki hayal ise oradakinden pek farklı değildir” (Karaosmanoglu, Panorama, s.44,45)</p>
<p><strong>20</strong>. “Anadolu’nun herhangi bir yerinde bir &#8220;lüküs vali&#8221; veya bir ÇHP 1} Başkanı halka zulmeder de halk bundan şikayet ederse, bu klik hemen bir “istihbarat teşkilatı&#8221; görevini yüklenir ve şikayet edenlerin “inkılâp düşmanı&#8221; olduğunu &#8220;ihbar&#8221; ederdi”, (Ünal, Türkiye’de Demokrasinin Doğuşu, s. 42)</p>
<p><strong>21</strong>. Karaosmanoglu, Panorama, s. 33;<br />
“O sıralarda bence bu hadiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Milli Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve bir menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azâlıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuk peşine düşmüş bulunuyordu” (Karaosmanoglu, Politikada 45 Yıl, s. 86).</p>
<p><strong>22</strong>.Karaosmanoglu, Panorama, s.39</p>
<p><strong>23</strong>. Karaosmanoglu, Panorama, s.53</p>
<p><strong>24</strong>.Barutçu, Siyasi Anılar, s. 261, 262;<br />
Bu sözler Ticaret Vekili Mümtaz ökmen’e aittir, ilginçtir bu sözler ülke şartlarının gittikçe daha da zorlaştığı ve Türkiye’de açlıktan ölen insanların olduğu 1940’lı yıllarda söylenecektir.Anlaşılıyor ki, geçen onca yıllara rağmen sivil ve asker bürokratlar hala ülke şartlarından habersizdirler</p>
<p><strong>25</strong>.Kûçükömer, Düzenin Yabancılaşması, s. 67</p>
<p><strong>26</strong>.Yön, 20 Aralık 1961, sayı 1 s.14</p>
<p><strong>27</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 388</p>
<p><strong>28.</strong>“Partinin kuruluşu önceden gizli olarak tasarlanmış ama halka gerçek bir muhalefet partisi gibi gösterilmiştir” (Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 73)</p>
<p><strong>29</strong>. “Sana bir muhalif fırka teşkili teklif olunacaktır. Sakın bu teklife kapılma. Sana yazık olur” Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 378</p>
<p><strong>30</strong>. Us, Hatıra Notları, s. 13,14</p>
<p><strong>31.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 406, 416,417,419; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.1II, s. 388;<br />
Agaoglu’nun Recep Bey’den (Peker) öğrendiğine göre, Esasında fırkaya “Serbest” adını veren Peker’in kendisidir. Recep Bey, fırkaya “Serbest ve Liberal” adının verilmesini önermiş, bu öneri de Gazi’nin hoşuna gitmiştir. (Agaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s.41)</p>
<p><strong>32</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.11I, s.401; Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s.88; Fethi Okyar’ın Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş aşamasıyla ilgili günleri kapsayan hatıraları bu görüşü destekler mahiyettedir; bkz: Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 378, 379. 388, 396, 449, 488</p>
<p><strong>33.</strong>Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 375</p>
<p><strong>34</strong>.Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 73</p>
<p><strong>35.</strong>Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönelimi&#8217;nin Kurulması, s. 245</p>
<p><strong>36</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, .395-397</p>
<p><strong>37</strong>.Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 247</p>
<p><strong>38</strong>. Başar, Atatürk’le Üç Ay, s. 8</p>
<p><strong>39.</strong>Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 171; Bu tespit bir kesim dikkate alındığı zaman doğru görünüyor. Ancak en üst statülerde bulunanlar için durumun mahiyeti daha başka idi.</p>
<p><strong>40</strong>. Aydemir. Tefe Adam Mustafa Kemal, C.1I1, S.386, 387</p>
<p><strong>41</strong>. Ahmad, Modern Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s.s. 88</p>
<p><strong>42</strong>. “Halk Fırkası, kendi varlığında memlekette senelerdir belli hayat nizamı yaratmıştı. îdare eden kadro, sadece devlet bürokrasisi değil, hakim sınıf, hattâ buıjuvazi, bu fırkanın çatısı altında idi.&#8221; (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. s. 490)</p>
<p><strong>43</strong>. Fırkanın kuruluş hazırlıklarının yapıldığı ilk günlerde Fethi Bey sık sık Mustafa Kemal’le bir araya gelir. Bir defasında Ahmet Agaoglu’nun fırkanın programı hakkında görüşüp-görüşmediklerini sorduğunda şunları söyler: “Görüştük! Cumhuriyet Halk Fırkasından esaslı bir farkı olmayacak. Zaten iki fırkanın da yüksek idare ve nezareti kendi {M. Kemal&#8217;ini elinde olacaktır. Cumhuriyet Halk Fırkasından ayrılmamakla beraber benim fırkamın da taraftan olacak, seçimlerde her iki fırkanın namzetlerini tayin edecektir. Anlaşılıyor ki tek fırkanın doğurmuş olduğu murakebesizlikten, idaresizlikten bıkmış!” (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 28).</p>
<p>Serbest Fırkanın kuruluş çalışmaları sırasında Mustafa Kemal, Ahmet Agaoğlu ve Fethi Okyar arasında şöyle bir konuşma geçer: “Gazi yüzünü bana çevirerek “Profesör bey! Sen ne dersin?” dedi. Ben öteden beri hiç olmazsa iki fırkanın varolmasını isterdim&#8230; Fakat fırkaların böylece danışıklı yaratılmasına misal görmemiştim. Onun için tereddütler içindeydim&#8230; “Bu biraz fazla sun&#8217;îdir” dedim. Gazi kaşlarını çattı: “Ne demek istiyorsun?&#8230;Bana, senin karıştırıcı adam olduğunu söylerlerdi. Ben inanmazdım. Hakikaten sen karıştırıcısın!” Fethi Bey söze karıştı ve “Paşam, Ahmet Beyin fikirleri doğrudur” dedi&#8230;’’Paşam” dedim “bana hitap ederek beni şereflendiriyorsunuz! Benim de prensibim size karşı düşündüklerimi olduğu gibi söylemektir. Fakat bu da sizi sinirlendiriyor. Şimdi ben ne yapayım?” “Sinirlenmeyeceğim, düşündüklerini söyle” “Pekala! Fırka kurmanın gayet tabi! ve hazır bir yolu vardı. Zatı devletlerince de malûmdur ki bizim fırkamızda [Halk Fırkası] bugün dahi birbiriyle anlaşamamış, uyuşamamış ve ilk fırsatta çarpışmağa hazır iki unsur vardır: Terakkiperverler, İlericiler, Muhafazakârlar ve Gericiler!</p>
<p>Bunlar bugün aynı fırkanın bayrağı altında toplanmışlar, yan yana oturuyorlar. Fırka ve Mecliste bunlara serbest düşünmek, serbest söylemek ve serbest hareket imkânı verilirse fırka kendi kendine iki cepheye ayrılır ve bu cepheler gitgide iki fırka halini alırdı Gazi kahkaha ile güldü: “Bu fikir profesör beyin başına gelmiş de kimsenin aklına gelmemiştir! Hayır! İlk düşüncemiz bu oldu. Fakat o bırakmadı!” diyerek İsmet Paşa’yı işaret etti (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıralan;35-37).</p>
<p><strong>44</strong>.Serbest Cumhuriyetçi Fırkasının kuruluş hazırlıklarının yapıldığı ve halkın bu yeni partiye akın-akın meylettiği günlerde, durumdan rahatsız olan bazı Cumhuriyet Halk Fırkası “mutemetleri” gerçeği basın yoluyla açıklamak ve belki de gözdağı vermek isterler. Bu konuda İzmir Mutemeti Salih Bey&#8217;in “yeni partinin sadece danışıklı döğüş” olduğunu açıklaması anlamlıdır. Fethi Bey’e göre bu açıklamaların arkasında daha üst kademelerde kimseler vardı. (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 490, 491)</p>
<p><strong>45.</strong>Bkz: 24-28 Kasım ve 2-31 Aralık 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi</p>
<p><strong>46.</strong>Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s.388</p>
<p><strong>47</strong>.Agaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları; 27;<br />
O sıralarda İsmet İnönü&#8217;nün de muhalif bir partinin gerekliliği görüşüne sahip olduğunu Asım Us’dan öğreniyoruz. Asım Us&#8217;un naklettiğine göre, şu sözler muhalif partinin bir ihtiyaca dönüştüğünü fark eden İsmet İnönü&#8217;ye aittir; “Gelecek seçimde bir muhalefet partisi de gelecek. Memleketi normal şekilde idare için bu lazım. Bunu biz yapamazsak kimse yapamaz&#8230;.Nasıl ki, garp memleketleri münakaşa ve mücadeleye alışmış ise biz de alışacağız. Ancak şimdilik fırka meselesinden söz etmeyi uygun bulmam. Daha bir buçuk sene var. Bir sonra görüşülebilir. Fethi Bey ile aramızda telakki (görüş) farkı vardır.Onun başka bir fırka başına geçmesini düşündük, fakat bilmiyoruz kabul eder mi?&#8221; (Us,Hatıra Notlan, s. 13.14)</p>
<p><strong>48</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 400</p>
<p><strong>49</strong>.Gazi, Fethi Beyi parti kurmaya raa, etmek için ona, &#8216;bugünkü manzaramız aşagı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vahin bir meclis vardır, Fakat içeride ve dışarıda bize diktatör nazarıyla bakıyorlar,.,. Ben oldukten sonra arkamda kalacak müessese bir İstibdat müessesidir.’’ demiştir. (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 392.393)</p>
<p><strong>50</strong>.Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s, 28,29; Okyar, Üç Devirde. Bir Adam, s, 495</p>
<p><strong>51.</strong>Fethi Bey, hatıralarında sürekli buna değinir. Şunları örnek olarak zikredebiliriz; &#8220;İtiraf edeyim ki, Kemal Paşanın samimiyetine asla İtimat edemiyordum&#8221;( Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 388), &#8220;İsmet Paşaya o kadar az itimadım vardı ki..,&#8221; (s. 402), “İsmet Paşanın suret-i haktan görünerek bir entrika ile aleyhimde manevra çevirmesi İhtimali zihnimi mütemadiyen işgal ediyordu&#8221; (s, 408), “Beni rahatsız eden cihet, yukarıda da söylediğim gibi, İsmet Paşanın samimiyetsizliği ve bu yüksek mefküreyi tahakkuk edebilme imkânlarından mahrum bırakması için her çâreye başvurması İhtimali idi&#8221; (s. 410)</p>
<p><strong>52</strong>. Okyar. Üç Devirde Bir Adam, s. 456</p>
<p><strong>53</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, 5,390; Kandemir, Serbest Fırka, s. 65</p>
<p><strong>54</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.428-430; Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.31-33; Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 249-251</p>
<p><strong>55</strong>.‘&#8217;Akşam saat ona doğru kızım Tezer&#8217;le Saraya gittik, aşağıda salonda birkaç hanım ve beylerin beklediklerini gördük!..,Yukarıda hususi bir odada, Gazi, İsmet Paşa ve Fethi Beyler müzakere ediyorlardı. Saat tam 12&#8217;ye kadar bekledik. Nihayet Gazi ile Fethi Bey indiler ve sofra başına oturdular. Fakat İsmet Paşa yoktu. Gazi, İsmet Paşayı sordu. “Hava alıyor&#8221; dediler. Bir müddet sonra Gazi “İsmet&#8217;« çağırınız” diye emir verdi. Birisi gitti, fakat avdet ederek, &#8220;Ağaçlar arasında dolaşıyor, hava alıyor&#8221; dedi. Gazi etrafa bir göz kırptı, dudaklarını müstehziane büktü. Nihayet İsmet Paşa geldi. Rengi kızarmış, yüzünün çizgileri büsbütün kırışmış, çok müteessir görünüyordu. Gazi yine kendisine mahsus bir eda ile etrafa göz kıpırdatmaları salıverdi ve “sinirlidir&#8221; dedi. Ötekiler gülümsediler. Fakat Gazi’nin yanında sinirlerine hakim olmayı bilen ve bütün mahareti Gazi’nin en ufak heves ve keyiflerine bile sessiz sedasız itaat etmek olan İsmet de kendisine mahsus tebessümle oturdu. Gazi, İsmet Paşaya hitaben, “Yazdıklarımızı okuyunuz!” dedi. Başvekil derhal ceketinin cebinden bir kağıt çıkardı. Bu Fethi Bey tarafından Gazi’ye yazıları mektuptu&#8230; Gazi, “Simdi de benim cevabımı okuyunuz!&#8221; dedi. İsmet Paşa cebinden ikinci bir kağıt çıkardı&#8230; Dikkat ettim, iki kağıt da İsmet Paşanın eli ile yazılmıştı. Anlaşıldı, bu üç zat saatlerden beri bu mektupları tertip etmekle uğraşıyorlarrmış&#8221; (Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 30,31).</p>
<p><strong>56.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.436,437; Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.33-35; Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 251,252</p>
<p><strong>57</strong>.Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, 29; Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 416</p>
<p><strong>58</strong>.Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 417, 418</p>
<p><strong>59.</strong>Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.28</p>
<p><strong>60</strong>. Kandemir, Serbest Fırka, s. 55</p>
<p><strong>61</strong>.Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 229; Yetkin. Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 253; Kandemir, Serbest Fırka, s. 72,73</p>
<p><strong>62</strong>. ülkeyi saran umut havası, herkeste bir şekilde kendini açığa vurur. Konyalı halk ozanı Aşık Mehmet Yakıcı, olanca basitliğine rağmen, yazdığı bir şiirle halkın umudunu dile getirirken aynı zamanda 1930’un Türkiye’sinin halk gözüyle görünümünü de resmeder. “Sikayetnâme&#8221; isimli şiir şöyledir (Gençosman, K. Zeki, Türk Destanları, S. 482,483):</p>
<p>Şikâyetnamemi yazdım huzura<br />
Bizim halimizi bilsin Fethi Bey<br />
Dokunmasın bir şey kalbe fütura<br />
Bizim halimizi bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Yaşasın Fethi Bey kurdu bir Fırka *<br />
İyi namı gitti şark ile garba<br />
Ne altta sergi var ne dalda hırka<br />
Perişan halimi bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Tevazu kalmadı, düzen bozuldu<br />
İcar nisbetinde evler yazıldı<br />
Fakir fikaranın bağrı ezildi<br />
Pek yaman haldeyim bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Rençber idi insanların yararı<br />
Dört seneden beri etti zararı<br />
Her tahsildarda var haciz kararı<br />
Canımız yanıyor bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Sabahtan tahsildar dizilir bir saf<br />
Ne tüccar kalmıştır ve ne de esnaf<br />
Her gelen tahsildar etmiyor insaf<br />
Malımız hacizde bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Hep zengin ağalar çıktılar hiçe<br />
Tahsildar kıvrar hem gündüz gece<br />
Yol parası aldı altımdan keçe<br />
Böyle bir haldeyim bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Eska’yı açtılar yeni Daire<br />
Bu da derdimize olmadı çare<br />
Bir dönüm ekine üç lira pare<br />
Onu da bulamam bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Düşünceler arttı derdime daldım<br />
Ziraat Bankasından yüz lira aldım<br />
Bunu veremeyip mükedder kaldım<br />
Kederli olduğum bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Esnafın yarısı dükkândan kalktı<br />
Buğdaycı tiftikçi büsbütün battı<br />
Koyun tüccarları bütün top attı<br />
Bundan da haberin olsun Fethi Bey<br />
…<br />
Maaş alanlarda fantezi çoktur<br />
Parayı kazanan avukat doktor<br />
Fukara rençbere hiç bakan yoktur<br />
Bunların halini sorsun Fethi Bey<br />
…<br />
Okuyup mektubum ele alaydı<br />
Fethi Bey derdime çare bulaydı<br />
Olursa bir imdat senden olaydı<br />
Ne yapsın dünyaya gayrı Fethi Bey<br />
…<br />
Fethi Bey de sözlerime bakaydı<br />
Gazyağı da ucuzlayup akaydı<br />
Şeker kibrit inhisarı kalkaydı<br />
Millet size duacıdır Fethi Bey<br />
…<br />
Çalıştım çiftime yapmadım hile<br />
Yüz elli dönümden çıktı on kile<br />
Benim tohumluğa yetmiyor bile<br />
Bankaya ne verem yetiş Fethi Bey<br />
…<br />
Aşık Mehmet senin sözlerin hakdır<br />
Kimse kıymetini etmiyor takdir<br />
Vergiye verecek on param yoktur<br />
Ne satıp vereyim bilmem Fethi Bey</p>
<p><strong>63</strong>.Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar; s. 171</p>
<p><strong>64</strong>. Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 57; Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi, s. 19;</p>
<p><strong>65</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 396</p>
<p><strong>66</strong>.Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 57,58</p>
<p><strong>67.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 498</p>
<p><strong>68</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C///, s. 397; Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s.58,59</p>
<p><strong>69</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 397, 398; İzmir’deki bu olaylar için ayrıca bkz: İnönü, Hatıralar, CM, s. 229; Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 496-500; Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 57-68; Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 19</p>
<p><strong>70</strong>. İnönü, Hatıralar, CM, s. 228</p>
<p><strong>71</strong>. “Gazi&#8230; halkın bu derece Yeni Fırkaya akın edeceğini asla düşünmemişti. Şimdi ise hadiseler aksini ispat ederken Gazi en hassas yerinden vurulmuş gibi oldu. Nasıl oluyor da daha dün memleketi kurtarmış, kendisine istikbal temin eylemiş olan bir fırkaya karşı ham de başında Gazi durup dururken, bu derece vefasızlık gösteriliyor ve terk ediliyor?!<br />
Bu hadise Gazi&#8217;nin izzeti netsine dokunmuştu, hem de derinden dokunmuştu. İzmir&#8217;de olanları işittiği zaman dayanamayarak kükremiş ve taşmış olduğunu sonradan işittim”<br />
(Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 78)</p>
<p><strong>72</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 399, 400; Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 77</p>
<p><strong>73</strong>. İnönü, Hatıralar, C.ll, s. 229</p>
<p><strong>74</strong>.Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 171 :W</p>
<p><strong>75</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 396; Bu kanaati teyit etmesi açısından ayrıca bkz: Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 519, 520 &#8216;</p>
<p><strong>76.</strong>Özalp, Kazım, “Atatürk ve Cumhuriyet&#8221;, Milliyet, 3 Kasım 1963.</p>
<p><strong>77</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 479</p>
<p><strong>78</strong>. Okyar, Ûç Devirde Bir Adam, s. 475, 507; Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.85</p>
<p><strong>79</strong>. “Belediye seçimleri her yerde devam ediyor. Her tarafta polis, jandarma ve bazen de yalnız jandarma işe karışıyor. Dahiliye Vekilinin buyruğu kal&#8217;idir: “Her ne pahasına olursa olsun.Halk fırkası kazana akut!&#8221; (Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, » 91)</p>
<p><strong>80.</strong>Hasan Rıza Soyakın belirttiğine göre 1930 seçimlerinde Atatürk kendisine &#8220;Hangi fırka kazanıyor?&#8221; diye sormuş, &#8220;Tabiî bizim fırka Paşam!&#8221; diye cevap verince gülmüş ve şunlar, söylemiştir: &#8220;Hayır efendim, hiçte öyle değil! Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim, kazanan idare fırkasıdır çocuk!&#8230;Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.’’.Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s.271).</p>
<p><strong>81.</strong>TBMM ZC, C.XXI1, Devre 3, içtima 4, İnikat 5, Celse I, s, 22, 23</p>
<p><strong>82</strong>. Dahiliye vekili, 13 Kanunuevvel (Aralık) 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın 502 belediyeden 22 sini kazandığını açıklar. (Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti örgütlenmesi, s. 122);Nihayet teşrinievvelin (Ekim) 22’sinde intihaplar (seçim) bitti. Her yerden tabiatiyla Halk Fırkası kazandı. Fakat, her tarafta da halk intihabı protesto etti. Adliyeye müracaat eyledi. Edirneliler, onbin imzalı bir protestoname hazırladılar. Ben de Son Posta’da “Bu mudur Milli İrade?” başlıklı bir makale yazdım ve bu makalede Halk Fırkası’nın memleketin her tarafında manen kaybetmiş olduğunu, onun kazandığı ekseriyetin halktan gelmeyip, polis ve jandarma ile bunların hakikî reyler yerine sahte reyler komalarından ileri geldiğini yazdım” (Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.93).</p>
<p><strong>83</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. s.</p>
<p><strong>84</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. s.511-517</p>
<p><strong>85.</strong>TBMM ZC. C. XX-XX1, 3. devre, 3. içtima, inikat 84, 1. celse, s. 39</p>
<p><strong>86</strong>. Bulgaristan Başkonsolosu’nun Sofya’daki Dışişleri Bakanlığına gönderdiği bu rapor için bkz: Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s. 271,272</p>
<p><strong>87</strong>. “Nihayet Cumhuriyet gazetesinde Yunus Nadi Beyin Gazi’ye hitaben yazmış olduğu açık mektup çıktı. Bu mektupta Nadi Bey, Gazi’ye meydan okuyordu. Serbest Fırkaya karşı vaziyet almadığı için Halk Fırkasının kendi başının çaresini kendisi arayacağını söylüyordu&#8230; Bu cesareti Yunus Nadi nereden alıyordu? Gazi’yi bilenler için bu suale tek bir cevap vardı: Gazi’den! Filhakika, mektubun çıktığı günden önceki gece, Gazi’nin huzurunda toplanmış olan Fırka reisleri ve kodamanları, hal ve vaziyeti uzun uzadıya mütalea ettikten sonra, Gazi’nin kendi teklifi ile, ertesi günü çıkacak olan bütün fırka gazetelerinde Gazi’ye hitaben&#8230; bir mektubun neşrolunmasını karar altına almışlardı (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s.74).</p>
<p><strong>88</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s.48.-51; Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 502. 503</p>
<p><strong>89.</strong>Fesih kararının Mustafa Kemal’e bildirilmesini Fethi Böy şöyle anlatır; “Gazi’nin yanında İsmet Paşa vardı. Bu bulunmanın sadece tesadüf olmadığını söylemek isterim. Bizim hazırladığımız fesih beyânnamesi, Nuri Bey’in el yazısı idi ve şöyleydi: &#8220;Tebellür eden (beliren) son vaziyete göre fırkamız, Büyük Gazi Hazretleri’ne karşı siyasî sahnede mücadele edecek bir mevkiiye getirilmiştir. Fırkamız doğrudan doğruya Gazi hazretlerinin teşvik, ısrar ve tasvibleriyle vücuda gelmiş ve büyük reisimizin her iki fırkaya karşı eşit yardım muamelesine mazhar olacağı teminatını almıştı&#8230;&#8221; İlk itiraz İsmet Paşa’dan geldi: “Gazi&#8217;nin ısrar, teşvik ve tasviblerinin konulmasına lüzum var mı?” dedi. Hemen şu cevabı verdim: “Hepsi doğrudur ve yerinde kullanılmıştır. Hakikat budur.” Gazi bir hal sureti bulmak istedi: “Israr kelimesine kesinlikle lüzum var mı?” “Israr tabiri de yerindedir. Hatırlarsınız ki çok ısrar ettiniz. Fakat madem ki arzu buyuruluyor bu kelimeyi çıkaralım, fakat teşvik ve tasvib muhakkak kalmalıdır.” İsmet Paşa, yardım kelimesinin de, muhtelif tefsirlere sebep olacağından bahsetti. Kelimeler üzerinde durmak istemiyordum. Gazi’ye baktım, susuyordu, onu da kabul ettim&#8221;(Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.528,529).</p>
<p><strong>90</strong>.Kongar. imparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, s. 177</p>
<p><strong>91</strong>.Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 1481</p>
<p><strong>92</strong>.Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 107</p>
<p><strong>93.</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 108</p>
<p><strong>94</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 110</p>
<p><strong>95</strong>. TBMM ZC. C. XXII, 3. devre, 4. içtima, inikat 5,1. celse, s. 18 ;’^|İ8</p>
<p><strong>96</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. XIV .</p>
<p><strong>97</strong>.İnönü,Hatıralar, C.II,s.232</p>
<p><strong>98</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 378 ^</p>
<p><strong>99</strong>.Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 409</p>
<p><strong>100</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 25</p>
<p><strong>101</strong>. Okyar, Ûç Devirde Bir Adam, s. 449</p>
<p><strong>102</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 42</p>
<p><strong>103</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 115</p>
<p><strong>104</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 29 Teşrinisani 1930)</p>
<p><strong>105</strong>. Ediboğlu, Falih Rıfkı Atay Konuşuyor, s.81</p>
<p><strong>106</strong>. Vakit, 14 temmuz 1931</p>
<p><strong>107</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 24 Kânunuevvel 1930</p>
<p><strong>108</strong>. Cumhuriyet, 28 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>109</strong>. Vakit, 3 Kanunusani 1931</p>
<p><strong>110</strong>. Vakit, 10 Kanunusani 1931</p>
<p><strong>111</strong>. Vakit, 17 Kanunusani 1931</p>
<p><strong>112</strong>. İlmen, Dört Ay Yaşamış Olan Zavallı Serbest Fırka, s. 75</p>
<p><strong>113.</strong>Başar, Atatürk’le Ûç Ay, s. 36-39; Ayrıca bkz: Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.lll,s.404,405 :</p>
<p><strong>114</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 27 Teşrinisani 1930</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet İnönü Venizelos Dostluğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 21:09:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü Venizelos Dostluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Rıza Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7310</guid>

					<description><![CDATA[<p>Venizelos, Ankara&#8217;ya gelmiş, birtakım muahedeler imza et­mişler. Venizelos, ticaret ve emsali şeylerde bizimkileri dolaba koymuş. Bu adama büyük merasim ve alkış yapmışlar. İsmet onu kucaklamış. Güya artık dostmuşuz. Aramızda dava kalma­mış. Türk&#8217;ü yeryüzünden silmek isteyen, Lozan&#8217;da resmî celse­de ona barbar, katliama diye bağıran bu adama şimdi İsmet&#8217;in ve Türkiye&#8217;nin en büyük dostu imiş. Ve minel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/">İsmet İnönü Venizelos Dostluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7311" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5.jpg" alt="İsmet İnönü Venizelos Dostluğu" width="462" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>Venizelos, Ankara&#8217;ya gelmiş, birtakım muahedeler imza et­mişler. Venizelos, ticaret ve emsali şeylerde bizimkileri dolaba koymuş. Bu adama büyük merasim ve alkış yapmışlar. İsmet onu kucaklamış. Güya artık dostmuşuz. Aramızda dava kalma­mış. Türk&#8217;ü yeryüzünden silmek isteyen, Lozan&#8217;da resmî celse­de ona barbar, katliama diye bağıran bu adama şimdi İsmet&#8217;in ve Türkiye&#8217;nin en büyük dostu imiş. Ve minel garaibi.</p>
<p>Bunu ve <em>Ankara&#8217;da iken Atina&#8217;da Pangalo</em>s ve zabitler çok güzel tasdik <em> ettiler. Yani Türk ile dostluk istedikler</em>inden isyan ettiler. İşte da<em>va bitmemiş ve bitmez, Mustafa Ke</em>mal ve İsmet galiba şu fikirdeler;<em>hummalı bir surette buna çalışıyorlar: Bütün haricî i </em>mes&#8217;eleleri, <em>pürüzleri bitirmek. Bunu da hep vererek yapıyorlar, </em>Türk&#8217;ün menfaatleri <em>gidiyor.Ga</em>liba &#8220;Halk aleyhimizde. Haricî bir mes&#8217;ele de zuhur ederse <em>derhal devriliriz&#8221; diyorlar. Bu esna- </em>da İtalya sefiri ve Macar Başvekili de <em>Ankara&#8217;ya </em>geldi. <em>Avrupa </em>gazeteleri Bulgar Kralının da geleceğini yazdılar.</p>
<p>Zannediyorum ki Mussolini oyun oynuyor. Bunlar, Balkan ittihadı hep onun iş­leri. Bunlar da Yugoslavya aleyhine olsa gerek. Veya onu böyle tesbit edip Fransa ile hesaplaşmak, yani harp edeceğini zannet­mem, sade sıkıştırıp şarkta bir şey koparmaktır. O da bizim yor­ganın başına gelecektir diye korkarım. Bakalım, bu Balkan İttihadi ne şekil alacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>İki tarihli Milliyet geldi. Veniselos, Fener&#8217;de Rum Patriğini ziyaret etmiş. Bu da başımıza geldi. Dünü düşünün, bugünü gö­rün! Eskiden gizli muhabere ederdi, şimdi aşikâr gidiyor, patri­ğin elini öpüyor. Ankara&#8217;da İsmet&#8217;le öpüşüp koklaştıktan sonra Fener&#8217;e gidip dudağında henüz duran İsmet&#8217;in yanağının tadı ile patriğin elini öpmesi, patriğin murassa bir haçı onun boynu­na geçirmesi ne kadar manâlıdır. Bizim ahmaklar bundan bir şey anlamıyor. Ve marifet yaptıklarına kaniler. Bu dostlukları sonra görürüz. Yunan&#8217;la yapılan ticaret muahedesi de aleyhimizde. Yunan bizim pamuğu ucuz alacak, mensucat yapıp bize satacak. Aferin. Herif şu bizim ahmakları iyi dolaba koymuş. İçyüzünü bilmiyoruz. Kimbilir daha neler var?.. Patrik, Venizelos&#8217;a kilise­ye hizmetlerinden dolayı dua ve teşekkür etmiş. Venizelos&#8217;un boynuna ortasında büyük bir pırlanta olan bir haç takmış. Bu ne mel&#8217;un hükümet ki bunlara meydan vermiştir.. Zavallı Türki­ye!.. Lozan&#8217;da ne idin, şimdi nesin&#8230;</p>
<p>Millet Meclisi açılmış, Mustafa Kemal bir nutuk söylemiş. Bu gazetede nutuk mevcud. Nutkun bir lübbü yok. Sade Serbest Cumhuriyet Fırkası ve belediye intihabından bahsederken &#8220;Bu müşahedelerin verdiği tecrübelerden Türk milleti cumhuriyetin beka ve inkişâfı için istifade etmelidir&#8221; diyor. Mühim bir söz. Sa­de, halkın bu tezahüratından memnun olmadığı anlaşılıyor. Kendi ders almış demek. Bu ders, halkı yeniden katliam etmek­tir. Bakalım. Ve yine: Fırkalara girecek adamlar temiz olmalı&#8221; di­yor. Bununla yeni fırka azasının pis olduğunu söylüyor. Pekiyi!</p>
<p>Halk Fırkasında nice kirli ve bulaşık insan var. Bunlar ne olacak?</p>
<p><em>Yine: &#8220;Kalem hürriyetini hüsnü idare etmeli&#8221; diyor. Yani matbu­at hürriyeti olur amma&#8221; mevkilerine dokunmamak, pisliklerini, </em>cehaletlerini <em>söylememek. Onu söylemeyince zaten o hürriyetin </em>lüzumu kalmaz ki&#8230; O <em>hürriyet olmaz ki&#8230; Yoksa kendi hüsnü </em>idare eder, yani matbuatın ağzına kilidi takar. <em>Yine: &#8220;Memleke­</em>tin mukadderatında yegâne selâhiyet ve kudret sahibi olan bü­yük Millet Meclisi&#8230;&#8221; diyor. Bunu nasıl söylüyor bilmem. Onun i&#8217;rapta bile mahalli yok. Bu selâhiyetler senin elinde. Ve keyfî su­rette istimal ediyorsun.</p>
<p>Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası , Dr. Rıza Nur</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/">İsmet İnönü Venizelos Dostluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnkılap Hareketi İçinde Din</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/inkilap-hareketi-icinde-din/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/inkilap-hareketi-icinde-din/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 21:40:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Yürük-Türkiye Demokrasi Tarihi 1]]></category>
		<category><![CDATA[İnkılap Hareketi İçinde Din]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Yürük]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Inkılabı paradoksu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2956</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk inkılabı, en önemli paradoksu din sahasında yaşıyordu. Cumhuriyetçi Türk&#8217;ün kimliğini oluşturma çabası içersinde yapılanlar hayret ve şaşkınlıkla karşılanacak boyuttaydı. 1925 yılında 284 talebesi olan İlahiyat Mektebi&#8217;nin talebesi bir kaç yıl içinde 20&#8217;ye düşürülmüş, 1941 yılında tamamen kapatılmışlardı. Yine 1924 yılında sayıları 29 olan imam Hatip Okulları&#8217;nın sayısı 2&#8217;ye düşürülmüştü(1) Dini dönüştürme kapsamında Kemalistler 30 [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkilap-hareketi-icinde-din/">İnkılap Hareketi İçinde Din</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk inkılabı, en önemli paradoksu din sahasında yaşıyordu. Cumhuriyetçi Türk&#8217;ün kimliğini oluşturma çabası içersinde yapılanlar hayret ve şaşkınlıkla karşılanacak boyuttaydı.</p>
<p>1925 yılında 284 talebesi olan İlahiyat Mektebi&#8217;nin talebesi bir kaç yıl içinde 20&#8217;ye düşürülmüş, 1941 yılında tamamen kapatılmışlardı.</p>
<p>Yine 1924 yılında sayıları 29 olan imam Hatip Okulları&#8217;nın sayısı 2&#8217;ye düşürülmüştü(1) Dini dönüştürme kapsamında Kemalistler 30 Ocak 1932&#8217;de Fatih Camii&#8217;nden ilk Türkçe ezanı okuttular. Aynı yıl Kur&#8217;an&#8217;m devlet eliyle Türkçeye çevrilme çalışmaları da başlatılmıştı.</p>
<p>Fuat Köprülü&#8217;nün başında bulunduğu İslam&#8217;da İnkılap Komitesi, sıhhi camiler yapılmasını, ibadette musikiye yer verilmesini savunurken, İstanbul eski şehreminlerinden Cemil Topuzlu, bir kanun teklifi vererek hijyen olmadığı gerekçesiyle sünnet&#8217;in yasaklanmasını taleb ediyordu.</p>
<p>2. Ordu Komutanı Fahreddin Paşa, Konya&#8217;nın simgesi Alaeddin Camii&#8217;ni buğday deposu haline getirmişti.&#8221;Din sahasında uygulanan bu lâikperest politikalar bir tür târih soykırımına dönüşmüştü.&#8221;(2) &#8220;Ülkedeki din unsuru birbiri arkasından karşılaştığı darbelerle baş başa bırakılmıştı”(3)</p>
<p>Türk halkının ancak tepeden inme metodlarla adam edileceğine inanan Ankara seçkinlerinin değişik zeminlerde ifade ettiği fikirler, onların cemiyete bakışlarının çıplak göstergeleriydi. Mustafa Kemal&#8217;in önemli yol arkadaşlarından Mazhar Müfit &#8220;&#8216;Halka seçim hakkı vermek, hacılara hocalara firsat vermektir’&#8221;(4) derken CHP&#8217;nin ideologlarından genel sekreter Recep Peker, &#8220;odasının penceresinden görünen halktan, &#8216;Bir sürü basit insan &#8216;(5) şeklinde bahsedebiliyordu.</p>
<p>Yunus Nadi, “&#8217;Hedefimiz Türkiye&#8217;yi Avrupayla birleştirmek’&#8221;(6) iddialarında bulunurken devrin Adliye vekili Mahmut Esat bir yurt gezisinde&#8221;CHP&#8217;nin Allah&#8217;a bile vereceği hesap yoktur&#8221;(7) şeklinde cüretkar meydan okumalar yapabiliyordu.</p>
<p>Ali Fuat Başgil&#8217;e göre, bu devirde ülkede izlenen din aleyhtarı çalışmalarla Rusya&#8217;da yürütülen din aleyhtarı çalışmalar arasında temelde pek fark yoktur.</p>
<p>Bu devir öyle kesif bir İslam aleyhtarı propagandaya dönüşmüştü ki bazı çevreler &#8216;Türkiye&#8217;nin artık İsa’ya kulak vereceğini&#8217; iddia eder hale gelmişlerdi&#8230;..</p>
<p>(1)-Hikmet Özdemir,TC,syf;127<br />
(2)-Hikmet Özdemir,age,syf;36<br />
(3)-JohnGrew,Türkiye Hatıraları,syf;120<br />
(4)-Sabiha Sertel,Roman Gibi,syf;69<br />
(5)-Osman Akandere,Milli Şef Devri,syf;259<br />
(6)-Ahmad Faroz,Modern Türkiyenin Oluşumu,syf;102<br />
(7)-Çetin Yetkin,Serbest Fırka,syf;163</p>
<p>Hüseyin Yürük,Türkiye Demokrasi Tarihi 1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkilap-hareketi-icinde-din/">İnkılap Hareketi İçinde Din</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/inkilap-hareketi-icinde-din/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1930&#8217;larda Ekonomi ve Halkın Durumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/1930larda-ekonomi-ve-halkin-durumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/1930larda-ekonomi-ve-halkin-durumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 21:37:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Yürük-Türkiye Demokrasi Tarihi 1]]></category>
		<category><![CDATA[1930'larda Ekonomi ve Halkın Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Yürük]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Fırka Kurulması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2969</guid>

					<description><![CDATA[<p>1930’lara gelindiğinde Anadolu halkının devleti sadece asker gönderme ve vergi verme mükellefiyetiyle tanıdığı, bunun dayanılmaz bir hal aldığı en yetkili ağızlardan dahi artık açıklanmaktadır. Mustafa Kemal, o günlerde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği vazifesinde bulunan Hasan Rıza Soyak&#8217;a taşıdığı ruh halini şu çarpıcı cümleyle özetler:&#8221;Bunalıyorum çocuk. Görüyorsun, her gittiğimiz yerde şikayet ve dert dinliyoruz. Her taraf derin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/1930larda-ekonomi-ve-halkin-durumu/">1930’larda Ekonomi ve Halkın Durumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1930’lara gelindiğinde Anadolu halkının devleti sadece asker gönderme ve vergi verme mükellefiyetiyle tanıdığı, bunun dayanılmaz bir hal aldığı en yetkili ağızlardan dahi artık açıklanmaktadır. Mustafa Kemal, o günlerde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği vazifesinde bulunan Hasan Rıza Soyak&#8217;a taşıdığı ruh halini şu çarpıcı cümleyle özetler:&#8221;Bunalıyorum çocuk. Görüyorsun, her gittiğimiz yerde şikayet ve dert dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk maddi ve manevi perişanlık içinde.&#8221;(1)</p>
<p>İsmail Cem’e göre; &#8216;Batı kültürünü, kurumlarını ve yaşantısını zorla kabul ettirmeye çalışan, fakat hiç bir ekonomik rahatlama sağlamayan bürokrat rengindeki iktidarı halk doğal olarak düşman belliyordu.&#8217;</p>
<p>Derine gitmiş yoksulluk yarası cemiyetin alt katmanlarını kasıp kavurmakta, halk bir tabak çorbanın hasretini çekmektedir:<br />
&#8220;Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin tahakkümü ve azalarının bazılarının mevkilerinden faydalanarak şahsi kazançlar sağlaması halk arasındaki hoşnutsuzluğu iyice artırmıştı.&#8221;(2)</p>
<p>İsmet Paşa Hükümeti&#8217;nin izlediği ekonomik politikalardan bunalmış ve bıkmış halk, bu tahammülü aşan vaziyetten kurtulmak için adeta bir kurtarıcı bekliyordu. “Halk geçim sıkıntısının kaynağını hükümetin idaresizliğine atfederken, susmaya alışkın basın ise ses çıkarmamakta devam ediyordu.“(3)</p>
<p>Halkın en çok şikayetçi olduğu konulardan biri de; “Anadolu&#8217;ya birer Padişah selahiyetiyle gelen, astığı astık, kestiği kestik Parti mutemetleriydi”(4) Esasen Parti ve Ankara ile halk arasında bir temas ve haberleşme mekanizması olarak düşünülmüş mutemetlik müessesesi çoktan iflas etmiş, halkın üstünde sanan bir Demokles Kılıcı&#8217;na dönmüştü. Cumhuriyet, yalnız dudaklarda kalmış, yüreklere girememişti.</p>
<p>Memleket bir uçuruma doğru gidiyordu. Halkın içinde bulunduğu işte bu içler acısı duruma şahit olan ve son tahlilde bunu rejimin bekası için bir tehlike olarak gören Ankara Rejimi&#8217;nin bazı ileri gelenleri çareler aramakla meşgul olmaya başlamışlardı.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>John Grev’e göre; Mustafa Kemal&#8217;in Serbest Fırka&#8217;yı kurdurmasının sebebi, “Kendi üzerinden sorumluluğu kaldırarak politika oyununu İsmet ile Fethi&#8217;nin omuzlarına yüklemekti“(5)</p>
<p>Prof. Dr. Mete Tunçay da Serbest Fırka teşebbüsüm &#8220;güdümlü muhalefet deneyimi&#8217; diye tanımlayarak inandırıcı bulmaz.”(6)<br />
Tevfik Çavdar da teşebbüsü, “Mustafa Kemal muhalefetin şu ya da bu nedenle bir yerde patlak vereceğinden denetimin yitirilmesinden korkuyordu. Serbest Fırka bu koşulların zorunlu neticesiydi&#8221; tespitiyle yorumlar.(7)</p>
<p>İlim çevrelerindeki kanaat neredeyse ortaktır. Serbest Cumhuriyet Fırkası bazı şartların zorlaması neticesinda Atatürk tarafından kurdurulmuş göstermelik bir muhalefet yaratma teşebbüsünden ibarettir.</p>
<p>(1)-Çetin Yetkin,Serbest Fırka,syf;34<br />
(2)-Kemal Karpat,Tc Demokrasi Tarihi,syf;132<br />
(3)-K.Karaosmanoğlu,Politikada 45 Yıl,syf;114<br />
(4)-Necdet Ekinci,Çok Partili Hayata Geçişte DışEtkenler,syf;85<br />
(5)-John Grew,Türkiye Anılarım,syf;135<br />
(6)-Hikmet Özdemir,T.C,syf;133<br />
(7)-Tevfik Çavdar,Türkiye Demokrasi Tarihi,syf;297</p>
<p>Türkiye Demokrasi Tarihi, Hüseyin Yürük</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/1930larda-ekonomi-ve-halkin-durumu/">1930’larda Ekonomi ve Halkın Durumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/1930larda-ekonomi-ve-halkin-durumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Chp ve Demokrasi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/chp-ve-demokrasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/chp-ve-demokrasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 12:57:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Yürük-Türkiye Demokrasi Tarihi 1]]></category>
		<category><![CDATA[Chp ve Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Yürük]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2958</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zekeriya Sertel&#8217;e göre, Cumhuriyet ilan edilmişti ama memlekette hürriyet ve demokrasiye gidildiğine dair hiç bir işaret yoktu. Halka hiç önem verilmiyordu. Halk yine sefaletle başbaşa idi. Ankara Rejimi halka ait sorun ve talebleri parti mutemetleri aracılığıyla takip etmekteydi. Ancak mutemetlerin halka yakınlığı, Ankara egemenlerinin yakınlığından daha öte değildi. “Kendisine vazifesi icabı yaklaşan bir mutemetten kaçan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/chp-ve-demokrasi/">Chp ve Demokrasi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/images3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-4750" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/images3.jpg" alt="Chp ve Demokrasi" width="586" height="428" /></a>Zekeriya Sertel&#8217;e göre, Cumhuriyet ilan edilmişti ama memlekette hürriyet ve demokrasiye gidildiğine dair hiç bir işaret yoktu. Halka hiç önem verilmiyordu. Halk yine sefaletle başbaşa idi. Ankara Rejimi halka ait sorun ve talebleri parti mutemetleri aracılığıyla takip etmekteydi. Ancak mutemetlerin halka yakınlığı, Ankara egemenlerinin yakınlığından daha öte değildi. “Kendisine vazifesi icabı yaklaşan bir mutemetten kaçan köylünün &#8216;Üç ekmeğim vardı elimden ikisini aldı, üçüncüsünü de almasından korktum&#8221;(1) şeklindeki cevabı hâdisenin hududunu gösteren çok anlamlı bir tepkiydi.</p>
<p>Ünlü romancı Kemal Tahir&#8217;in Yol Ayrımı&#8217;isimli romanında dramatik bir şekilde anlattığı üzere, &#8220;halkın 1930 yılında kurulan Serbest Fırka idarecilerine &#8216;Kurtarın bizi bunlardan(2) şeklinde yalvarırken, hangi ruh haleti içersinde oldukları açıktı. Millet, kendisini yabancı işgalciden 7 yıl önce kurtaran kahramanlarından şimdi kurtulmak istemekteydi</p>
<p>&#8230;.Bunda yaşanılan bazı canlı örneklerin de önemli hissesi vardır.&#8217;Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir&#8217; sloganıyla yola çıkan bir hareketin &#8220;Meclisinde birkaç yıl sonra kürsünün arkasında bulunan &#8216;Hakimiyet Milletindir tabelasının artık lüzumu kalmadığı(43 mülahazasıyla yerinden indirilip depoya kaldırılması seçkinlerin neyi, nasıl yapmak istediklerine dair önemli bir ipucu teşkil etmiştir.</p>
<p>&#8230;.1923 sonbaharında kurulan Halk Fırkası, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın ismindeki yaklaşımdan geri kalmanın endişesiyle 10 Kasım 1924&#8217;te adının başına Cumhuriyeti eklemişti.</p>
<p>Ne garipti ki, bütün milleti tepeden tırnağa dönüştürmeyi hedefleyen &#8220;Halk Fırkası&#8217;nın bir parti programı dahi henüz yoktu.&#8221;(4)</p>
<p>Esasen CHP kurulduğu günden beri ruhsuz bir kalıptan ibaretti &#8220;Parti adeta bir mezhep hiyerarşisinin içinde kapalı bir hayat sürüp gidiyordu.&#8221;(5)</p>
<p>CHP&#8217;nin tepeden dayattığı değişiklikler sıradan insanların hayatında bir iyileşmeye yol açmıyor, aksine kitleleri Kemalist rejimden uzaklaştırıyordu.(6)</p>
<p>Herkes Ebedi Şef tarafından dağıtılan rolleri oynamayı milli bir vasif addediyordu. Demokrasi bütün müessese ve unsurlarıyla işletilmeyince ortaya Şeflik Devri&#8217;ne ait garip uygulamalar çıkıyordu,öncelikle kaydetmek gerekir ki, demokrasinin birinci basamağı olan seçimler, yani halkın iradesini özgürce idareye yansıtması şeklinde bir uygulama hiçbir zaman düşünülmediğinden gerçekleştirilememiştir</p>
<p>O kadar ki, Kuvayı Milliye kahramanlarından Nureddin Paşa&#8217;nın 2. Dönem seçimlerinde Bursa&#8217;dan bağımsız aday olarak kazanması üzerine bölgedeki seçimler iptal edilmişti. Tek Parti devri boyunca yapılan seçimler, milletvekili adayı listelerinin halk tarafından onaylanmasından ibaretti. İktidarın kontrolü dışında milletvekilliğine aday olanların seçilme şansının asla bulunmadığı, sadece tasdik iradesinden müteşekkil bu seçimler daima hadisesiz ve sakin geçiyordu.</p>
<p>Zaman zaman ortaya çıkan ve sessizliği bozan bazı talebler CHP idaresince parti disiplini dahilinde çözülüyordu. Parti Genel Merkezi Atatürk&#8217;e ve Fırka Merkezi&#8217;ne saylavlık (Mebusluk) için başvuran bazı bayan ve bayların taleblerinden rahatsız olmuş olacak ki, bu çeşit müracaatların uygun düşmediği, iyi tesirler yaratmayacağı bildirildikten sonra, seçilmek isteyenlerin taleblerini usulü dairesinde Fırka&#8217;ya bildirmeleri gerektiği ikaz edilmişti.</p>
<p>Tabiî olarak bu şekilde Meclis&#8217;e gelen temsilciler, hiçbir zaman halkın temsilcisi olamadılar. Halk Partisi&#8217;nin koyduğu listeden tayin edilmiş mebuslar halkın değil, kendilerini tayin edenlerin mebusu oldular. Dolayısıyla Demokratik rejim kurulamadı. &#8220;Tek Parti, Tek Şef parolasıyla diktatörlük sistemi kuvvetlendirildi.(7)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(1)-H.Suphi Tanrıöver,Anılar,syf;316</p>
<p>(2)-Hikmet Özdemir,T.C,Syf;43</p>
<p>(3)-Sabiha Sertel,Roman Gibi,syf;71</p>
<p>(4)-Şükrü Karatepe,Tek Parti Devri,syf;43</p>
<p>(5)-Samet Ağaoğlu,SiyasiGünlük,sf;25</p>
<p>(6)-Hikmet Özdemir,age,syf;146</p>
<p>(7)-Sabiha Sertel,age,syf;68</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin Yürük,Türkiye Demokrasi Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/chp-ve-demokrasi/">Chp ve Demokrasi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/chp-ve-demokrasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek Parti Devrinden Baskılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-devrinden-baskilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-devrinden-baskilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2015 18:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Yürük-Türkiye Demokrasi Tarihi 1]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Yürük]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Devrinden Baskılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2960</guid>

					<description><![CDATA[<p>Esasen burada 1937 yılında gerçekleşen ve başında alevi dedesi Seyit Rıza&#8217;nın bulunduğu Dersim isyanı&#8217;na parmak basmakta fayda var. Mevcut Hükümet, Dersim İsyanı&#8217;nı o kadar şiddetli bastırmıştır ki &#8220;Seyit Rıza, &#8216;Dersim Generali&#8217; imzalı bir mektupla İngiliz Dışişleri Bakanlığından yardım La leb etmiştir. Seyit Rıza mektubunda, &#8216;Üç aydan beri ülkemde tüyler ürpertici bir savaş sürüyor. Türk uçakları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-devrinden-baskilar/">Tek Parti Devrinden Baskılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tek-parti-devrinden-baskilar/tek-parti-donemi-3/" rel="attachment wp-att-17712"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17712" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/tek-parti-donemi.jpg" alt="" width="412" height="199" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/tek-parti-donemi.jpg 615w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/tek-parti-donemi-600x290.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/tek-parti-donemi-613x297.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/tek-parti-donemi-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a></p>
<p>Esasen burada 1937 yılında gerçekleşen ve başında alevi dedesi Seyit Rıza&#8217;nın bulunduğu Dersim isyanı&#8217;na parmak basmakta fayda var. Mevcut Hükümet, Dersim İsyanı&#8217;nı o kadar şiddetli bastırmıştır ki &#8220;Seyit Rıza, &#8216;Dersim Generali&#8217; imzalı bir mektupla İngiliz Dışişleri Bakanlığından yardım La leb etmiştir. Seyit Rıza mektubunda, &#8216;Üç aydan beri ülkemde tüyler ürpertici bir savaş sürüyor. Türk uçakları kasabaları bombalıyor, yakıyor. Aydınlarımız kurşuna diziliyor yahut asılıyor. Üç milyon kürt olarak Ekselanstan yardım istiyoruz’ demektedir?(1)</p>
<p>&#8220;1938 yılında çıkarılan Cemiyetler Kanunu ortak menfaatlere dayanan cemiyet kurulmasını yasaklarken, tehlikeli sayılan herhangi bir kimseyi müzakeresiz tevkif edip alıkoymak için polise tam yetki verilmişti”(2)</p>
<p>1939&#8217;da çıkarılan ve 1950&#8217;ye kadar tam 11 yıl yürürlükte bulunan, Tünedi ilinin bir sıkıyönetim komutanı tarafından idaresini sağlayan &#8216;Tunceli Kanunu&#8217; ise baskının vardığı boyutu gösteren manidar bir örnekti.</p>
<p>Ülkedeki baskının geldiği sosyal boyutu göstermesi bakımından anlatılacak çok çarpıcı misal bulunmakla beraber &#8220;Yazar Kerim Korcan&#8217;ın, 0 günlerde &#8216;aldığım ücretle geçinemiyorum&#8217; demek polisçe nezarete atılma sebebiydi.&#8221;(3) sözü devrin yasakçı zihniyetinin vardığı noktayı göstermesi bakımından yeterli olsa gerek. Ülke öyle bir devir yaşamaktaydı ki &#8220;denize açılan yol yapmak bile Genelkurmay Başkanlığınca mahzurlu görülebilmekteydi.&#8221;(4)</p>
<p>&#8230;&#8230;Tek Parti rejiminde, memlekette her türlü teşkilatlanma yasaktı. Halk Partisi dışında parti kurmak yasaktı, işçiler kendi haklarını savunmak için sendika kuramazdı, grev yapamazlardı Köylü teşkilatlanamazdı, gençlik teşkilatlanamazdı, aydın teşkilat kuramazdı.,&#8221;(5)</p>
<p>Bütün cemiyetin bunca ileri seviyede köşeye sıkıştırılmasının sebebi, her türlü teşkilatlanmadan paranoya derecesinde çekinilmesindendi. Çünkü &#8220;sindirilmiş muhalefetin şu ya da bu biçimde patlamasından korkuluyordu.(6)</p>
<p>(1)-Kemal Karpat,Türkiyenin Demokrasi Tarihi,syf;79<br />
(2)-Tevfik Çavdar,Türkiyenin Demokrasi Tarihi,syf;336<br />
(3)-Ahmad Faroz,Modern Türkiyenin Oluşumu,syf;122<br />
(4)-Mehmed Barlas,Darbeler ve Kavgalar Devri,syf;17<br />
(5)-A.Hamdi Başar,Demokrasinin Buhranları,syf;111<br />
(6)-Necdet Ekinci,Çok Partili Hayata Geçişte Dış Etkenler,syf;79</p>
<p>Hüseyin Yürük, Türkiye Demokrasi Tarihi 1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-devrinden-baskilar/">Tek Parti Devrinden Baskılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-devrinden-baskilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Rejimin Aktörleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-rejimin-aktorleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-rejimin-aktorleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2015 17:00:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Yürük-Türkiye Demokrasi Tarihi 1]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Falih Rıfkı Atay]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Yürük]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Kılıç Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nazım Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Rejimin Aktörleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2950</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsmet Paşa&#8217;nın zihnindeki millet telakkisi esasen çok farklıdır. Bir milletin kaderine neredeyse 40 yıl hakim olmuş bu fenomen, İnönü savaşlarından Bursa&#8217;da etrafındaki subaylara, &#8216;Bana bakın, millet sizin düşmanınızdır diyebiliyordu.(1) O halk için böyle derken yıllar sonra &#8220;Doğu Anadolu&#8217;da isyan eden Kürt menşeli vatandaşlar bir müsademe anında Silahlı Kuvvetler subaylarına, &#8216;Sizi buraya İsmet Paşa gönderiyor, Halbuki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-rejimin-aktorleri/">Yeni Rejimin Aktörleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yeni-rejimin-aktorleri/ismet-inonu-2/" rel="attachment wp-att-17718"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17718" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ismet-inonu.jpg" alt="" width="240" height="300" /></a></p>
<p>İsmet Paşa&#8217;nın zihnindeki millet telakkisi esasen çok farklıdır. Bir milletin kaderine neredeyse 40 yıl hakim olmuş bu fenomen, İnönü savaşlarından Bursa&#8217;da etrafındaki subaylara, &#8216;Bana bakın, millet sizin düşmanınızdır diyebiliyordu.(1)</p>
<p>O halk için böyle derken yıllar sonra &#8220;Doğu Anadolu&#8217;da isyan eden Kürt menşeli vatandaşlar bir müsademe anında Silahlı Kuvvetler subaylarına, &#8216;Sizi buraya İsmet Paşa gönderiyor, Halbuki İsmet Paşa&#8217;da bizden&#8230;'&#8221; diyerek O&#8217;nun kavmî menşeine atıfta bulunuyorlardı.(2)</p>
<p>İnönü savaşlarında ortaya çıkan askeri bozgundan son anda kurtulmasına rağmen, ismi etrafında meydana getirilen efsaneden hiç de rahatsız olmayan İsmet Paşa, yıllar sonra “Mareşal Fevzi Çakmak tarafından &#8216;milli mücadelede yaptığı hata yüzünden Ankara&#8217;nın tahliyesine karar verildiği’’(3) iddia edilince söylenenlere sessiz kalmayı yeğlemişti.</p>
<p>Atatürk ile İsmet Paşa&#8217;nın sadece dış politikaya bakış tavrı örtüşmüyordu. &#8220;Bu zihnî ayrışma Hatay meselesinde çok bariz bir şekilde ortaya çıkmış, Atatürk, İnönü Hükümeti&#8217;ni gazetelerde yazdırdığı yazılarla açıkça eleştirmişti.*(4)</p>
<p>İsmet Paşa, ne zaman ki Atatürk&#8217;ün hayat süresi ile ilgili belirli bir kanaate varmış o zaman ona karşı sürdürdüğü kadim tavrı değiştirmişti.</p>
<p>Ancak bu tavır değişikliği hiç beklemediği bir kopmayla sonuçlanıvermişti. &#8220;Atatürk, Orgeneral Fahrettin Altay&#8217;a en yakın mesai arkadaşı İnönü&#8217;yü &#8216;hasta, hasta&#8217; diye tarif ettikten sonra İnönü&#8217;nün Başbakanlık vazifesine son vermişti &#8220;(5)</p>
<p>Bu hâdise, ismet Paşa&#8217;nın çok ağırına gitmiş, velinimeti Atatürk&#8217;e karşı farklı duygular beslemeye başlamıştı. Samet Ağaoğlu&#8217;nun yakın târihe dair birçok esere anekdot teşkil eden hatırasına göre, &#8220;babası Ahmet Ağaoğlu, İnönü&#8217;yü devlet adamlığı vasfını baltalayacak nisbette kinci ve kıskanç olmakla vasıflandırıyordu.&#8221;(6)</p>
<p>Kuruluş Devri&#8217;nin bir başka güçlü adamı CHP Genel Sekreteri vazifesinde bulunan emekli yüzbaşı Recep Peker&#8217;dir. Bazı kayıtlarda &#8216;son otokrat şeklinde de tanımlanan Recep Peker, sahip olduğu görüşler ve hayata bakış tarzıyla türünün son örneklerinden bir devlet adamı tipidir. Aynı zamanda CHP&#8217;nin ideologlarından olan ve &#8220;Halkevleri vasıtasıyla halkı katı bir kitle olarak yeniden inşa etmeyi düşünen&#8221;(7)Peker, zamanla bürokrasi içerisinde &#8220;&#8216;generallerin yüzünü okşayacak&#8217;kadar sivrilince M. Kemal tarafından derhal vazifesinden azledilir ve yerine Şükrü Kaya getirilir”(8)</p>
<p>Bir başka görüşe göre ise; &#8220;Recep Peker&#8217;in vazifeden alınma sebebi Rusya&#8217;da Stalin&#8217;in yaptığı gibi partinin kontrolünü ele geçirmek(9) istemesidir. &#8220;Recep Peker&#8217;in Atatürk&#8217;ün bir sözü Üzerine tavır koyarak sofradan kalkması hadisesininde(10) vazifeden alınma sebebi olduğu kaydedilir.</p>
<p>Bu bilgilerden hangisinin doğruya en yakın olduğu henüz bilinmese de Atatürk&#8217;ün Recep Peker&#8217;in mevcut konumundan rahatsız olduğu ve onu siyasetten tasfiye etmek istediği kesindir.</p>
<p>Devrin önemli kurmaylarından bir diğeri İstiklal Mahkemelerinde yargıçlık yapmış dört meşhur Ali&#8217;den biri olan Kılıç Ali&#8217;dir.</p>
<p>Gazeteci Altemur Kılıç&#8217;ın babası olan Kılıç Ali Atatürk&#8217;ün bir dönem genel sekreterliği vazifesinde bulunan Hikmet Bayur&#8217;a göre &#8220;çok çirkin su istimal dosyaları bulunan, hatta Ermenilerle karışık irtibatları bulunan bir şahıstır(11)</p>
<p>Devrin İstiklal Mahkemesi menşeli bir başka kurmayı Refik Koral tan&#8217;dır. &#8220;Koraltan, bir dönem birkaç mebusla birlikte TBMM içerisindeki mebusları izleyip üst makamlara ihbar eden bir muhbir mebus konumundadır(12)</p>
<p>Ankara&#8217;daki yeni rejime, gerek ideolog olarak ve gerekse yazdıkları yazılarla meşruluk ve kutsiyet kazandıran bir de kalemşörler grubu vardır. Bunların çoğu Osmanlı&#8217;nın son devrinde birikimleriyle çeşitli mevkiler işgal etmiş, son tahlilde hayat tarzlarına ve dünya görüşlerine paralellik arzettiği için yeni rejime hususi destekler vermişlerdir. Bunların çoğu tabiî olarak, emek ve desteklerinin karşılığı olarak korunup kullanıyor, rantı paylaşmakta hisselerine düşenleri alıyorlardi. Sultan Abdulhamid devrinin ünlü muhalif gazetecisi, sonraki devrin mebusu Ahmet İhsan bunların önemlilerindendi.</p>
<p>&#8220;Ahmet İhsan tam bir menfaatçı idi. İstanbul’daki Bomonti Bira fabrikasının hisselerini ismet İnönü&#8217;nün eniştesiyle birlikte satın almışlardı. Bomonti fabrikasının imtiyazını uzatmak için İnönü&#8217;ye tesir etmeye çalışıyorlardı.(13)</p>
<p>Yine Sultan Abdulhamid devrinin ünlü muhalif gazetecilerinden olan Hüseyin Cahit Yalçın, eski bir ittihadçıydı. &#8220;H. Cahit Yalçın, Lozan görüşmelerini izlemek için bu şehre gitmiş, çok pahalı otellerde kalmış, masrafını ismet Paşa’nın ödemesini istemişti. Bu talebi kabul görmediğinden ismet Paşa’ya düşmanlık yapıyordu.(14) &#8220;Hüseyin Cahit’in M. Kemal’e karşı olması ise İttihadçı asabiyesinden kaynaklanıyordu.(15)</p>
<p>‘Cumhuriyetin ilan edildiği günlerde &#8216;Biz muz cumhuriyeti istemiyoruz&#8217; diyerek kurucuları bir hayli sıkıştırmıştı, istiklal Mahkemesi’nde asılmaktan ise mason olduğu için kurtulmuştu.(16)<br />
“1. Dünya Harbi içinde Almanya ile yaptığı vagon ticaretinden yüzbinlerce lira vuran Hüseyin Cahit, Almanya&#8217;daki faşist rejimin değişmesini istemiyordu.(17)</p>
<p>Devrin matbuat menşeli bir başka kurmayı Yakup Kadri Karaosmanoğiu idi. Bir dönem çıkardıkları &#8216;Kadro&#8217; dergisiyle yeni rejimin ideologluğuna soyunan Karaosmaoğlu, Recep Peker’in başka hiçbir renk kabul etmeyen katı tavrı karşısında ‘zoraki diplomat&#8217; olarak yurtdışına gönderilmişti.</p>
<p>Kurtuluş ve Kuruluş Devrinin maaşlı yazarlarından olan ve sonraki dönemlerde hep mebus veya elçi olarak korunan *Y. Kadri kendi deyimiyle &#8216;mebus tayin edilmese, ilkmektep öğretmeni bile olamayacak&#8217; bir şahıstı.”(18)</p>
<p>“Nazım Hikmet ve arkadaşları &#8216;Putları Yıkıyoruz’ kampanyasında şahsını hedef alınca edebi üslubunun dışına çıkarak tahkir ve küfürlerle yazmaya başlamış, muhataplarını&#8217;sokak itleri&#8217; olarak vasıflandırmıştı.&#8221;(19) Halbuki Nazım ve arkadaşları olaya bir felsefik tartışma olarak yaklaşıyor &#8220;Yakup Kadri’nin bir dönem yeni latin alfabesi aleyhinde yazı yazdığına dair vesikalar açıklıyorlardı.&#8221;(20)<br />
Yeni Rejimin en önemli kalemşörlerinden biri de Falih Rıf-kı Atay&#8217;dı. Bir dönem ünlü Cemal Paşa&#8217;nın maiyetinde çalışan ve Filistin topraklarındaki müşahedelerini&#8217;Zeytindağı&#8217; isimli eserinde anlatan Atay, “yeni devirde Ankara&#8217;dan hiç ayrılmamış, hep Şef&#8217;in dizinin dibinde kalmayı başarmıştı (21)</p>
<p>“Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metodlarından istifade etmeyi”(22) yeni rejime teklif eden Atay, CHP’nin yayın organlarında yazdığı yazılanla &#8220;&#8216;Rejime muhalif gazeteciler tek kelimeyle alçaktır(23)şeklinde ithamlarda bulunabilmekteydi.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün ölümünün ardından, “Atatürk öldüyse başımızda İnönü ve Stalin var!”(24) diyerek uzun süre de İnönü&#8217;yle birlikte çalışan, ancak zaman içerisinde Milli Şef ile de ters düşen F. Rıfkı Atay, ömrü boyunca Anadolu halkının değerlerini küçümseyerek onlara karşı savaş açmıştı. Aynı Atay&#8217;ın &#8220;Ankara kokteyllerinde kadınlar önünde diz çökerek kahve falına baktırması, uysal bir çocuk edasıyla falcı kadının bütün dediklerine uyması ve falcı kadına bahşiş vermesi&#8221;(25) hayatının tezadlarından olsa gerektir.</p>
<p>Hüseyin Yürük</p>
<p>Kaynaklar;</p>
<p>(1)-Samet Ağaoğlu-DP&#8217;nin Doğuşu ve Yükselişi,syf;16<br />
(2)-Cemal Madanoğlu-Anılar,sfy;214<br />
(3)-Samet Ağaoğlu,Siyasi Günlük,syf;207<br />
(4)-Hakkı Uyar,Tek Parti Devri ve Chp,syf;329<br />
(5)-Mehmed Barlas,Darbeler ve Kavgalar Devri,syf;11<br />
(6)-S.Ağaoğlu,age,syf;34<br />
(7)-Doç.dr. Arus Yumul,Aksiyon Dergisi,sayı:398<br />
(8)-Hakkı Uyar,age;syf.63<br />
(9)-Necdet Ekinci,Çok Partili Hayata Geçişte Dış Etkenler,syf;120<br />
(10)-Cemal Granda,Atatürkün Uşağı İdim,syf;168-172<br />
(11)-Arı İnan,Tarihe Tanıklık Edenler,syf;263<br />
(12)-İbrahim Arvas,Tarihi Hakikatler,syf;54<br />
(13)-Hakkı Uyar,age,syf;333<br />
(14)-Zekeriya Sertel,Hatırladıklarım,syf;105<br />
(15)-Age,syf;116<br />
(16)-İ.Arvas,age,67<br />
(17)-Sabiha Sertel,Roman Gibi,syf;200<br />
(18)-Münevver Ayaşlı,İşittiklerim,Gördüklerim,Bildiklerim,syf;84<br />
(19)-HakkıUyar,age,syf;182<br />
(20)-Sabiha Sertel,age,syf;128<br />
(21)-Metin Toker,Tek Partiden Çok Partiye,syf;165<br />
(22)-Mehmed Barlas,age,syf;157<br />
(23)-İbrahim Arvas,age,syf;65<br />
(24)-Nimet Arzık,Anılar 2,syf;97-98</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-rejimin-aktorleri/">Yeni Rejimin Aktörleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-rejimin-aktorleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
