<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Güzellik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/guzellik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Mar 2026 15:11:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Güzellik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ali Sait Sadıkoğlu &#8211; Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 15:08:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[üst insan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bataille]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[egoizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Levinas]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vecd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen ile bir olmanın getirdiği hâldeki ahengin ve selametin hakimiyetidir.</p>
<p>Hikmette tüm bilginin zemini, rasyonel akıl veya zekâ değil, kalptedir. Kalp, asıl ve asil akıldır, insanın asaletidir. Kalp, etrafındaki her şeye karşı hem hassas ve merhametli, hem de adil olan akıldır.</p>
<p>Sayfa:13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Felsefe tarihinde akıl, rasyonel akıl veya zekâya evirildiğinde, insanı hem doğaya hem de kendisine yabancılaştıran modern bilginin aktörüne dönüştürmüştür; beşerde özneleşen bu akıl nesnesinden kopardığı kadarına cebren el koyan, onu haksızca doğasından ayıran, bu şekilde kopardığını ve ayırdığını işleyerek kendi beşeri bilgisine ve mülküne dönüştüren egoist bir akıl olmuştur.</p>
<p>Bu akıl bildiğini nesneleştirip ona sahip olmaktan ve tüketmekten veya harcamaktan başka bir şey yapmaz; bildiği üzerinde egemenlik kurarak onu hammaddeye dönüştürür ve nihayet modern endüstride tekrar üretilen ve tüketilen cansız veya ruhsuz kaynağa indirger.</p>
<p>Sayfa.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilim anlayışı, temelleri bakımından soruşturmaya metafizik söyleminde kendini gösteren ciddi bir akıl yürütme yanılgısıyla başladığından beri “özne” ve “nesne” (şey) arasındaki ontolojik ayrım hem başarısız bir fikir hem de büyük bir ön yargı olarak kalmıştır. Bu bilim anlayışına göre “ruh” mefhumu beşeri özne tarafında psikolojik bir mefhum, “şey” mefhumu ise nesneler tarafında düşünülen dünyevi bir mefhum olduğu sürece, sadece şeyler alanı “kimliksiz”bir madde alanı olarak kalınamış, “ruh”alanı da kökeninde “kimliksiz” bırakılmıştır. Şeylerin kimliksiz olması ayrıca onların “ruhsuz” olması anlamına gelir.</p>
<p>Modern bilgi anlayışı öyle kabul ettiği “ruhsuz” olan şeyler üzerinde bahsettiğimiz hoyratça egemenlik kuran teknik aklın gelişmesini hazırlamış ve pratik alanda hızlıca yürürlüğe sokmuştur. Bu görüşe göre madem şeyler aslında uzamda yer kaplayan ruhsuz maddedir, bu durumda kolaylıkla endüstriler için “hammadde” olarak orada duran nesneler tarzında alınarak, her türlü aşırı kullanım, harcama, israf ve sömürü için meşru duruma gelirler.</p>
<p>Sayfa 17</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, dünyayı ve dünyeviliği dikey olarak aşan şuurdur, o hâlde kalp insanın dünyevi içkinliğindeki duygularının zemini asla değildir. Kalp insanın aşkın ruhunda şahit olduğu yükseklikteki yaşam şuurudur. O şuurda farklara ve başkalıklara her zaman saygı vardır. Aslında sadece yatay boyutta kalan dünyevi beşer için kalbe her zaman özlem vardır, bu özlemde dinmeyen çağrısı ve sızısı vardır: Kulaklarımızı onun çağrısına ve sızısına tıkadığımız sürece hayat yolculuğunda yersiz yurtsuz talihsizler gibi kalmaya mahkumuz.</p>
<p>İnsanın varoluşunun derinlerinden, yani özünden gelen özleminin dinmesi öncelikle asli şuuru olan kalple buluşmasına bağlıdır. İnsan doğal olarak kalbe sahip değildir, kalp insanda bulunmayı bekleyen, saklı hazinedir. Kalp insanın dünya gurbetinde öz-le-diği öz-ü-dür!</p>
<p>Kalp aslında dünyada değil, yer-yüzündedir! Kalp, teori ile asla karıştırmamız gereken yer-yüzündeki müşahedenin kutsal imkânıdır. Kalp, insanı eşsiz bir değere sevk eden velayetin kapısıdır!</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, Varlık ile bir olmayı ve O&#8217;nunla iletişimi mümkün kılan külli akıldır. Eğer insanlık Varlık ile birlik temelinde iletişim sağlamayı öğrenirse, -birlik temelinde ama bütün farklara ve başkalıklara saygıyla birlik içinde iletişimi öğrenirse, çünkü birlik ancak çoğulun birliği olarak kemaliyle anlaşılabilir-, hikmete uygun bir yaşamı mümkün kılacaktır. O zaman bilinç, zekâ, hesaplama, strateji veya mantık kalp temelinde birlik içinde yeniden anlam kazanacaktır. Bunlar aslında o zaman adaletin gerçekleşmesine yardımcı olacaklardır.</p>
<p>Modern insana öğretilen bilginin sahibi ve öznesi olabileceği yanılgısı böylece aşılacak ve insanın bütün evrene uygun bir yaşama ulaşmasının adil yolu açılacaktır. Kalp sadece yöneldiğine sirayet etmez, kendi yolunu da sirayet ettirir. Kalbin yolunun sirayet etmesi, huzurun ve hassasiyetin coşkuyla genişlemesidir.</p>
<p>İnsan, kalbin hassasiyetiyle etrafındaki her şeyle bağlantıya ve iletişime geçebilir ama daha önemlisi mutlak kimlik sahibi Varlık&#8217;ın huzurunda olduğunun şuuruna varabilir. Varlık&#8217;ın huzurunda olma şuuru yani şahitlik düşüncenin bütün değeriyle tamamlanmasıdır. Şahitlik bütün bilimleri, bilgileri yüksekliğiyle aşarak özüne getirir. İnsanın hakikatle karşılaşması ancak böylesi tamamlanmış düşünce ile mümkündür.</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilimler doğruluk için vardır ama onların doğruluğu hakikatin ta kendisi değildir. Hakikatin kendisi Varlık&#8217;ın belirli alanlarını araştıran bilim insanlarının değil, dikey boyutta bütünlük ve birliği getiren peygamberlerin yoluyla gösterilebilir: Zira bilimsel doğruluk Varlık&#8217;ın belirli ve kısmi alanlarıyla ilgili bilgi iken, hakikat Varlık&#8217;ın bizzat mutlak kimliğine şahitlikle ilgilidir.</p>
<p>Bilimler bize yöneldikleri nesneler hakkında doğruları sunmayı devam edecektir ama hakikat onların doğruluklarının üstündedir. Doğru, parçanın bilgisi; hakikat ise bu parçalardan oluşmuş bütünün bilgisi değildir sadece. Daha ziyade bilimsel doğruluk ile her hakikat arasında boyut farkı olduğunu söylemeliyiz.</p>
<p>Sayfa:36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âşk iradesini romantik duygusallıktan ayıracak olan nokta bizzat bilincin kendisini ihsan edene dönerek aslen ait olduğu topraklara geri dönmesidir. İhsan etmenin verilişteki derinleşen müşahedesi, teyakkuzu Varlık&#8217;ın yüzüne şahitliğe götürecektir. “O “olarak Varlık, biricikliğinde “Sen” ve “Ben” diye hitap edilecek tecelliye bürünecektir. Uyanmanın dereceleri vardır, her uyanık olandan daha uyanık biri bulunur. Saflaşmanın yüksekliği, derinliği vardır. İşte bu, hiç bitmeyen yolda olmanın anlamıdır.</p>
<p>Sayfa 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet! Teslimiyet insanın nefsinde fenaya yani yokluğuna vefadır, teslimiyet insanın başkasının karşısındaki iyiliğe ve kendi hakikatine dostluğudur. Teslimiyet “nefis” denilen “ayrık varlık” iddiasından vazgeçmiş insanın vefalı hâlidir.&#8221;Ayrık varlık” iddiasından vazgeçmek hiçbir şeyin insanın olmadığının bilinmesi ve Allah huzurunda olmanın edebidir. İşte Allah&#8217;ın huzurunda olmanın bu hâline ulaşanlar için kalp ihsan edilir. Kalp rahmetten daha geniştir.</p>
<p>Rahmeti bütün manasıyla düşünmek gerekir: O&#8217;nun bütün isimlerin tecelli etmesine izin verdiğini bilerek yani her şeyde Hakk&#8217;ın tecelli ederek rahmet ettiğini bilerek düşünmek gerekir. Kalple tecelli edene açıklık tam anlamıyla hem zahir hem bâtın anlamıyla tahakkuk eder. Kalp tecelliye bütün boyutlarıyla idrakte ve hâlde uygun olmaktır.</p>
<p>Sayfa 49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29. Lokman,13-16,Bu son ayette hikmetin verilişi İbn Arabi&#8217;nin açıklamasına göre Arapçada en küçük anlamına gelen “hardal tanesi kadar ağırlığında” (miskale babbetin min hardelin) ifadesi üzerinden anlatılır ama “hardal tanesi kadar ağırlığında olan”en küçük olanın “ne&#8221;olduğu hakkında hiçbir ifade yoktur. “Ne” olduğu söylenmediği gibi “nesne” olduğu da söylenmez. Getirilenin mahiyeti küçüklüğünün derecesi dışında belirsiz bırakılmıştır. Bu en küçük belirsiz olanın getirildiği alanlar ise “kaya”, “gök” ve “yer-yüzü” olarak ifade edilmiştir:</p>
<p>Buna göre hikmetin kendisinden getirildiği alanlar bâtıni manası ile “ruh”, “dikey” ve “yatay” boyutlardır. En küçük olanın “ne” olduğunun belirsiz bırakılmasının bu manada boyutlara göre verilmesine göre düşünmek gerekir. Belirsizliğin verilen hikmetin her şeyi ve her boyutu ihata etmesi ile ilgisi vardır, çünkü zuhurda en küçük olanı kapsayan, ondan oluşmuş daha büyük olanları da kapsar.</p>
<p>Hikmet kendisinin dışında hiçbir şey bırakmaz. En küçük olsa bile verilenin getirilmesinin idraki ise hikmetin kuşatıcılığı yanında, ölçüde adalete ve ilme olan bağlılığını gösterir. Ayette geçen “getirme” ifadesi ise zuhur etme manasındadır. Getirilen yani zuhur eden tecelli en küçük olsa da hikmete dahildir. Hikmet daha geniş anlamda tecelli edenin her boyuta göre takdir edilerek verilişine arif olmaktır, Varlık&#8217;ta en küçükten en büyüğe “ne” veya “kim” tecelli ediyorsa verilişi takdir edilmiştir. Hikmet bu yönüyle takdir edilişi bilmek ve buna bağlı olarak zuhur eden tecelliye rıza göstermektir.</p>
<p>Sayfa:49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilmenin ve eylemin birleşmediği söylem veya ikisinin aynı anda tahakkuk etmediği söylem hikmet degil, sözde bilgi veya yanılsamadır. Yalnızca teorik/nazari seyretme ve ondan ayrı pratik bir eylem hâkim olmayı getiremez. Hâkim olmada kalpte ihsan edilen hikmetle, şeylerin temelindeki hakikatle bağ kurulur.</p>
<p>Zekâ, sadece kendi menfaati için şeylerden gerekeni kopartır ve onlardan ayrılır; kalp ise şeyleri ait oldukları mutlak kimliğe göre neyse oldukları gibi saygıyla karşılar ve onlara adaletle hükmeder. Hikmetle şeylerin kendileri oldukları ve hak ettikleri anlama uygun bir hükümle muamele görürler. Şeylerin de hakları vardır. Onlar sadece pasif olarak dünyada duran insanın egemenliğinin köleleri değildir.</p>
<p>Hikmet söz konusu olduğunda hakimiyet zorlama bir egemenlik arayışı olarak gerçekleşmez. Kalp bu şartlarda ortaya çıkmaz. Hakimiyet verilen ihsandır ve insanın bütün etkinliği kazanma biçiminde zuhur etmez. İbn Arabi&#8217;nin terimleriyle söylersek, hikmet “kesbi” değil, “vehbi&#8217;dir. Yani verilen, ihsan edilendir. Verilen, ihsan edilen olduğu için hiçbir biçimde filozofların zekâya dayalı hayali egemenlik istekleriyle ele geçemez.</p>
<p>Sayfa 57</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı eserinde doğadaki şeylerden farklı olarak, kendinde güzelin izi olarak güzeli tekrar ürettiğinde takip ettiği kendinde güzelin zaten doğada olduğunu kanıtlamış olur ama ayrıca bahşedilen yer-yüzündeki şeylerin, doğa bilimlerinin matematiksel nesneleri olmalarının ötesinde kendinde güzelin bahşedildiği manevi şeyler olduğunu göstermiş olur. Eğer doğada “çirkin” diye bir nesne varsa, bu sadece en başta güzel olduğu için ve onun eksikliğinde hissedilen bir olumsuzluk olduğu içindir. “Çirkin” kendi başına var olsaydı ve güzel diye bir nitelik önceden olmasaydı hiçbir şey anlam ifade etmezdi, doğada öncelikle güzel olduğu için “çirkin” diye bir anlam ve değer var olabilmiştir. Ahlaki veya estetik manada çirkin göreceli karakteri yanında, kendisine ait niteliğin yine de değerini varsayar.</p>
<p>Değer mefhumu güzel ya da çirkin olsun her türlü niteliğin kendisinde bulunur. Anlam bu nedenle değerden ayrılamaz: Tecelli eden bütün her şey sahip olduğu nicelikleri ve nitelikleriyle belli bir değerde tecelli eder. Çirkin doğada tek başına var olmadığı için her zaman güzele göre çirkindir; bu nedenle güzele göre her zaman bir eksiklikle kendini belli eder.</p>
<p>Sayfa 71</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı sadece eserde güzeli üreten değil, var-oluşta kendisini güzel bir esere dönüştürendir. Sanatçı vecd hâlinde var-oluştaki kendinde güzele ulaşmış olsa bile, yine de bu güzelliği sahiplenip kendisinin güzelliği olarak ileri süremez; var-oluştaki güzel, sanatçının nefsinin güzelliği değil, “usta” olarak bir “Sen” aracılığıyla ve kökensel biçimde ustada ikame edilmiş ezeli-ebedi “Sen&#8217;in güzelliğinin tecellisidir.</p>
<p>Vecd her türlü nefsi sahiplenmeyi kesintiye uğratacak kadar ulvi ve güçlüdür. Sanatçı kendinde tecelli eden kendinde güzelle doğa bilimleri ile manevi bilimleri birleştirmiş olduğu kadar, onların aslında aynı Varlık&#8217;a ait olduğunu açık olarak kanıtlar. Vecd, diğer anlamıyla kalpte birliğin yaşantısıdır. Birlik makamında kendi nefsinden geçmenin getirdiği eşi benzeri olmayan coşkudur. Vecd, sonsuzun bir anda ruhumuza dokunuşu olarak, yaşamı öncesizlik ve sonrasızlık tarzında hissedilen ezeli-ebedi bir ana dönüştürür, yaşamı bir anda sonsuzlaştırır ve cennetin henüz yeryüzünde yaşarken bir örneğini vermiş olur.</p>
<p>Cennet, kendinde güzelle karşılaşma boyunca insanın var-oluşta vaşadığı saflığın kalpteki aşkınlığı, yüksekliği ve yüceliğidir. Cennetin var-oluşu böylece henüz yer-yüzünde yaşarken kanıtlanmış olur, sanatçı cenneti henüz var-oluşta yaşama bahtiyarlığına ve ona şahit olma makamına yükselme imkânına sahiptir; sanatçı aslında bütün faaliyetleri boyunca yaşamında cenneti aramıştır. Sanatçı sanatıyla var-oluştaki kendinde güzele vecd içinde vardığında, bizzat latif şahsiyetiyle, güzelliğin asli kaynağı olan mutlak cemal sahibi Allah&#8217;ın kanıtı olur.</p>
<p>sayfa.73</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün arzulardaki araştırmalar aslında cennete ulaşmak içindir. Cennetin var-oluşunun kanıtı insan ruhunda kendinde güzelin ezeli-ebedi damgasıyla belirir. İnsanın asli vatanı cennet olmasaydı arzusuyla körce de olsa mutluluğa yani dolaylı olarak kendinde güzele yönelmezdi. Gerçekten de insan faaliyetlerini ve araştırmalarını dünyada bile belirleyen anlam “cennet”le temas kurma arzusudur.</p>
<p>İnsanın bütün faaliyetleri ve araştırmaları boyunca farkında olsun veya olmasın, ezeli-ebedi cennete uzanmak ister; bu arzusunun temel yönelimidir. İnsan arzusunun temelindeki bu hakikat cennetin fenomenolojik kanıtıdır ama bildiğimiz gibi bu kanıt Varlık tarafından ihsan edildiği için insan üzerinde etkilidir.</p>
<p>Ruhun sezgiyle idrak edilebilecek derinlikleri bize ahirette diriliş ve yaşam olduğunu kanıtlar. Kendinde güzelle karşılaşma ise kalbin içinde gerçekleşir, yani cennet, kendinde güzelde insanın kendi hakikatine ulaşmasının temel huzuru olması anlamıyla iman hareketine bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 75</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi önce fenomenal alanda kendisini körce arzuda gösterse de temelinde ruhtan gelir, sevgi aslında insan ruhunun özlemidir. Sevgi hem ruhun gurbette olduğunu hem sılası olduğunu açığa çıkarır. İnsanda bitmek bilmeyen arzu, sevginin karşılaşılan akıl almaz garip işleri, insanın var-oluşunun derinlerinde hissedebileceği Allah&#8217;ın aşkı olduğu için vardır. İman hareketi ise sevgiyi idrak etmeye götürür. İmanda sevgi kör değildir, “kim”in aslında sevildiği idrak edilmiştir.</p>
<p>İman, Allah&#8217;tan bütün varolanlara yönelen aşk hareketinin geri dönüşü olarak insanda yansımasıdır. İman hareketi ruhun kökeninde sevgi olduğu için sevgiye yönelir. Sevgi sadece beşerin bir işi olsaydı, beşer icadı hümanist ve modernlik anlayışlarındaki gibi büyük bir yanılgı olurdu. Sevgi insanda ama öncelikle doğada her şeye yayılan bizzat Varlık&#8217;ın istisnasız yaratıcı her hareketindedir.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Arabi&#8217;nin ifade ettiği diğer bir husus şudur: Sevilen sadece bedeniyle sevilmiş olursa olgun sevgiden bahsedilemez; olgun sevgi ancak sevilenin ruhunun sevilmesiyle zuhur eder. Sevginin sevende olgun duruma ulaşması sevilenin hem beden hem de ruhuyla sevilmesini gerektirir. Sevilendeki Zat&#8217;ın tanınması ise marifeti getirir: İnsan sevdiğine bütün varoluşuyla yöneldiğinde kendisini O&#8217;na bağlamış olur. Bağlantının yükselmesiyle ulaşılan marifet sevilende sevilen ruhun artık mahluk olmadığını bilmektir.</p>
<p>Sevilende sevilen ruhun tanınması aslında önce Rabbü&#8217;l-has&#8217;a irfaniyet manasında marifet iken, sevilen ruhun tanınması Rabbü&#8217;l-erbab (Rablerin Rabbi) olan Allah&#8217;a vardığında en yüksek manasıyla marifet zuhur eder. Eğer idrak bahsedilen yükseklikte açılırsa sevgi beden sandalından çıkmış olur.</p>
<p>Sayfa 79</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ferdiyet hikmetini en baştan sonra yöneten harekette bulunur. Sevgi hikmettir, hiçbir dünyevi bilim veya psikoloji onun menzilini ölçemez ve sınırlandıramaz. Sevgi parçalı his veya duygu değil, Varlık ile yüce birlik yaşamına götüren hikmete sahip en yüksek ilim faaliyetidir. Sevgiyi sadece beşeri hislere ve duygulara indirgeyen modern bilimler hikmette zuhur eden yüksekliğine ulaşamazlar.</p>
<p>Her türlü bilgi yönelimi belirli nesne alanına ya da bir nesnede belli bir perspektife dayanırken, sevgi bütünüyle birliğe yönelme imkânına sahiptir. Sevginin bilgi yöneliminden diğer farkı ise daha önce ifade edildiği üzere yöneldiğine nüfuz eden ya da onunla birleşen kabiliyetidir.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi tanımı itibariyle imanla aynı anlamda başkasında yaşamak ya da başkasını kendinde yaşatmaktır. İnsanın faaliyetleri içinde sadece sevgi Varlık ile birliği gerçekleştirme imkânına sahiptir. Ama sevgiyi sadece insanın bir yeteneği gibi görmek onun anlamını örter: Sevgi tecelli eden her şeyde beliren lütuftur. Sevgisizlik ise insanın hakikate körlüğü evresindeki noksanlığıdır. Sevgi ve sevgisizlik aynı Varlık&#8217;ın içindeki farklı boyutlardır.</p>
<p>Sayfa 131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana Allah tarafından hakikatin idrak ettirilmesindeki edilgenlik, Vahiy Düşüncesi açısından bakıldığında, Vahiy&#8217;in insanda “hikmet” olarak tecelli etmesi anlamına gelir. “ Vahiy” terimi nebilere inen ayetler için kullanıldığında özel bir anlama sahiptir, “hikmet” ise doğrudan genel anlamıyla insanın saf nefsindeki kalbine inen idraktir. Yatay boyutta kalan modern anlamıyla anlaşılan bilimler “hikmet”in anlamı üzerine düşünebilecek yöntemlere sahip olmadıkları için onların görüş alanına hikmet girmez.</p>
<p>Hikmet doğru düşüncenin saf hayalde”* doğrudan verilmesidir; doğru düşüncenin verilme koşullarıysa hiçbir zaman mekanik ve pozitif terimlerle ifade edilemez. Dikey boyutta kendisini bütün dünyevi ön yargılardan ve nefsinden kurtaran insan için Vahiy&#8217;in hakiki anlamına ulaşabilme imkânı mümkün olur.</p>
<p>Sayfa 134</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Namazın eda edilmesi bilindiği üzere kendi içinde Fatiha suresinin okunmasını gerektirir. Fatiha suresi, hamdi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a tahsis eder. Namaz kulun hamdini bütün var-oluşuyla ifade ettiği seyr-i süluktur, çünkü hamdin dilin hitap boyutları kadar anlamı vardır. “Ferdiyet” hikmetinde hamd var-oluşu tamamen kapsayarak bütünüyle söylenir; hamd bütünüyle söylendiğinde sevgilinin her şeyde müşahede edilen yüzü övülmüş olunur. Her şeyde sevgilinin yüzünü görmek bakışın istikrarı olarak kıblenin değişmezliğidir. Kıble zahiren Kâbe&#8217;dir: bâtınen ise bütün yönlerden tecellileri görünen “Sonsuz Varlık”tır.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgilinin inayeti, lütfu, ihsanı, nuru beni aydınlatmasa, bana yol göstermese, ben nereden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlayabilirim? Aşk bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister fakat can aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin? Senin can aynan niçin “gerçeği” göstermiyor? Kirlerden ve paslardan temizlenmemiş de ondan.”</p>
<p>Sayfa 139 &#8211; Mevlana, Mesnevi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, ezeli-ebedi “Sonsuz Varlık” ile karşılaşmanın sezildigi zemindir! Kalp, iman ilişkisinde yöneldiği Varlık&#8217;ın, teorik veya pratik akılla değil ama sezgiyle idrak edildiği meskendir. İman ilişkisi bizi doğrudan din mefhumuna götürür. Din iman ilişkisi içindeki somut yaşantılar bütünüdür. Kalpsiz dünya “bu” dünyasına içkin ihtiyaçlar ve cismani dünyasıyken, kalbin zuhur ettiği yer-yüzü, “Ben-O” ilişkisinde başlayan saygının dikey ilişkisinde ikamet eder. Saygı ihsan edilen yer-yüzündeki şeylerin kendilerindeki kutsalın yaşantısıdır.</p>
<p>Sayfa 153</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi saygının teslimiyetteki en yükselmiş hâlidir: Sevgiyle saygıyı özünde ayırmak ancak nefsin şaşkınlığıdır. Saygı olmazsa sevgiye varılamaz, sevgi gizlice orada olmazsa saygı başlayamaz! Saygı temel duygu bakımından utançtan kendisini ayırmamız gereken hayâya doğru olan yönelimdir. İnsan-insan ilişkisi içinde saygı hayâ ismini alır, Ama saygının kökenselliği insan onu unutsa veya kendi egoist hazzı içinde örtse de geçerliliğini korur.</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>81. Heidegger&#8217;in Kant felsefesini yorumladığı Kant ve Metafizik Problemi adlı eserinde gösterdiği üzere felsefi antropolojilerin sınırı “sonluluk” mefhumunda kilitlenir. Kantçı “Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”,“Ne umut edebilirim?” ve bu soruların sonucu olarak “İnsan nedir?” sorularının hepsi aslında insanın kökensel olarak sonlu varoluşunun kesinliğini ifade eder.</p>
<p>İnsan sonlu olmasaydı veya kökeni sonluluk içinde örülmüş olmasaydı yukarıdaki metafizik soruların sorulma imkânı olmayacaktı. Heidegger&#8217;in, Kant okuması üzerinden gösterdiği üzere metafiziğin genel, açık ve aşılamaz problemi sonluluk olmuştur.</p>
<p>Felsefede sonluluğun kesinliği anlaşıldıktan sonra Heidegger kolayca hemen temsili bir sonsuzluk fikrini ileri sürmeden sonluluğun hakkıyla üstlenilmesini önermiştir. Sonluluğun hakkıyla üstlenilmesi insanın kendi fâniliğiyle yüzleşmesi olarak belli bir idraki varsaymak zorundadır. Sonluluğun hakkıyla üstlenilerek idraki beşerin kendi fâniliğinde Mutlak başkası&#8217;na yani Sonsuz&#8217;a doğru bir pencere açar; biz bu pencereyi iman ilişkisi olarak anlıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte Heidegger&#8217;in Kant okuması bize bütün felsefenin niteliği konusunda inkâr edilemez bir ders verir: Bütün felsefe beşeri bir düşünme faaliyeti olarak sonluluğun ötesine asla geçemez, Sonsuz&#8217;u temsil ettiğinde bile bu kökensel sonluluktan kurtulamaz, felsefenin sonluluğunun ötesine sadece dikey boyuta açılan iman ilişkisiyIe geçilebilecektir, bu da kanıtlama, temsil etme veya kavramsallaştırma tarzında değil ama önce insanın kendi fâniliğini en uca götürmesini başarmasıyla belirecektir.</p>
<p>Fâniliğin en uca götürülmesi “Varlık” hakkında saygı temelli yükselen bir idrake yol açar ki “Sonsuzluk” bu anlamada kendisini açar. Fâniliğin en uca götürülmesi yani yokluk bütün beşeri kurguları ve sergilemeleri yok edeceğinden insanı kendi öznel ve sonlu metafizik kurgularından saplanıp kalmasından alıp var-oluşunda tecelli eden “Sonsuz Varlık”a teslimiyetin yolunu açacaktır:</p>
<p>Sayfa 156</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saygı, Varlık karşısında yatay boyutta aşkınlığa açılma bakımından ilk anlama, ilk idraktir: Anlam böylece kendisini Varlık ile ilişki içinde duyurur. Dil içinde bu kökensel anlam “bu” yerine “O” hitabı ile açılır. Her şeyin fâniliğini sezen “O” hitabıyla borçlu olduğu Varlık&#8217;ı dua ederek çağırabilir: Dua eden için “O” ilk anlamanın, ilk idrakin kelimesidir ve Varlık ile ilişkideki bütün dilin kökeninde bulunur! Dilin kökenine götüren hâl duadaki saygıdır! Saygı, yüce ve yüksek olan karşısında olmayı sezmenin saygısı olmak zorundadır. Sonluluk içindeki beşer “Sonsuz Varlık” karşısında olduğunu sezerek onun yüceliğini de kabul etmek zorunda kalir. Din bu nedenle kökeninde varoluşta saygıyla başlar ama hitaplar ve dolayısıyla Varlık&#8217;ı tanıma bakımından hayâ ve sevgi olarak yükselir.</p>
<p>Sayfa 160</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçsel dönüşüme yol açmayan “din” sadece sübjektivizm ya da objektivizm içinde kalarak nefs-i emmarenin ve onun arzularının aletine dönüştüğünde insanlık için onarılması neredeyse imkânsız problemlere neden olur. Bu tip durumlarda din, özgürlük yerine köleliği meşrulaştıran sürü psikolojisine yol açar. Özgürlük mefhumu dinin özünü ilgilendirir ve o içsel dönüşümle birlikte anlaşılmalıdır.</p>
<p>Özgürlük insanın kendi için de Varlık ile bağlantısı olan iman hareketiyle başlar ve daha sonra mücadelesini dışarıya, yani sosyal alana taşır. Özgürlük hakkındaki zahiri ve dışsal hükümlerin zayıflığı aslında onun kırılgan ve zor olmasının yanında içsel dönüşümü varsaymasıyla ilgilidir. Bireylerinin içsel dönüşümü sağlayamadığı bir toplumda özgürlük henüz gerçekleşmemiştir.</p>
<p>Sayfa 162</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin öne sürdüğü “Üst İnsan” (Üğermenseh) fikri şüphesiz insanın kendi asli özünü arama çabasının bir sonucu olarak bireysel “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata örnek teşkil eden ilk denemelerdendir. Bireyselleşmiş maneviyat doğal olarak sonunda “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata dönüşerek kendisini felsefi bir söylem olarak duyurduğunda insanın varoluşunun anlamı yine de yorumlanmaya ihtiyaç duymuştur. Günümüzde özne-merkezli pratik felsefelerin neredeyse hemen hepsinin düştüğü durum ortaktır:</p>
<p>Temelde varlığı göreceleştiren ve onu ister istemez insanın kendi varlığına bağlı kılan antropolojinin ürünü haline dönüşürler.&#8221; Vahiy”&#8217;den ve dinden koparıldıktan sonra belirsiz ve boş spekülasyonlara dönüşen maneviyatların hepsi egoizmin çeşitlemeleri olarak dağılırlar ve bireyleri liberalizmin belirsizliğinde nihilizmin huzursuz kollarına teslim ederler. Böylece bu “dinsiz” ve “ateist” maneviyatlarla modernizmde artık sıradan bir durum olan toplumsal parçalanmanın önü açılmıştır: Bu maneviyatlar insanların görüşünü hakikate göre değil ama hakikati insanların görüşüne göre değerlendirerek, hakikat söylemini çoğullukta parçalayarak içine kapanmış yalnız bireylerin birer dağınık inançları hâline dönüştürürler.</p>
<p>Sayfa 171</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern toplumlarda toplumsal olanın parçalanışı veya çözülüşü diyebileceğimiz egoist bireyselleşmenin getirdiği ağır maliyetin, dinin düşünceden yani bilim ve kültürden ayrılması olgusuyla beraber başladığını kesin olarak söyleyebiliriz. İleri teknik ve bilimsel Batı medeniyetinde, dijitalleşmenin doğurduğu monoton yalnızlık ve manevi depresyon biçimleri, belki de dijital bir toplumsallaşmaya doğru yeni bir iletişim tarzını kışkırtabilir. Ancak görünen o ki sürekli çoğalan bireysel dinsiz maneviyatlar arasında ortaya çıkan muhtemel parçalanmalar ve ayrılıklar, yalnızlığı ve manevi depresyonu yeniden ve daha vahim bir biçimde geri getirme tehdidini taşımaya devam edecektir.</p>
<p>Sayfa 172</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzu isteğin ve iradenin yoğunlaşması olarak ihtiyaçtan çok daha fazlasıdır. Arzuladığımızda, ihtiyaçta olduğu gibi sadece bir eksiği tamamlamak için uğraşmayız, eksiği olmayan bir fazlayı isteriz. İşte arzunun gerçek tanımı budur: Eksiği olmayan fazlayı istemek, yani mükemmeli istemek! Eksiği olmayan fazlaysa insanın hakikatindeki birliğin izidir. Bütün aşk hikayelerindeki ruh ikizi temasının asıl söylemek istediği bu birlik arayışı değil midir? Aşktaki arzuda insan kendi ruhuyla olan buluşmayı önce dışarıda yansıttığı biriyle gerçekleştirmeye yönelir: “Sen” ile hakiki ilişki olmadan “Ben” ile hakiki ilişki mümkün değildir. Ama beşerin trajik aşk hikayesinin temelinde ezeli-ebedi “Sen” ile temas kuramaması yatar. Nihayetinde beşeri aşka zamanla alışılır, ilk baştaki ani kalp atışları artık hissedilmemeye başlanır. Aşk beşeri olunca sonludur!</p>
<p>Sayfa 179</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzunun nedenselliği olarak tarihe geçen ruhun esaretinin modern sistemi bilindiği üzere kapitalist sistem olmuştur. Marx, kapitalist sistemdeki meta fetişizminden söz ederken arzu nedenselliğinin neredeyse yasaya dönüşen esaretinden henüz bahsetmiyordu, ancak bu düzen içinde maddeye tapmanın sıradanlığını çoktan ortaya koymuştu. Kapitalizmdeki asıl mesele de, sınıflar arasındaki çatışmadan ziyade tam olarak bu noktada düğümlenir. Kapitalizm, “bu”dünyasında teknikle buluşmuş beşeri arzunun ısrarından kaynaklanır.</p>
<p>Sayfa 181</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler tek başına hakikate varamazlar çünkü kimliksiz ve şahsiyetsiz “nesnel-varlık” alanından öteye geçemezler. Modern bilimlerin bu varlık anlayışına göre varacakları son nokta belirsizlik ve hiçliktir! Bu durumda bilimlerin krizi olarak var-oluş anlamlarını kaybetmesi, -dikey boyuttan yoksun olmaları anlamında dinsizleşmelerinden ileri gelir. Modern dinsizlik modern bilimlerin krizi olarak bu nedenle var-oluşsal bir anlamsızlık olayı olan nihilizm içinde kendisini duyurmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler mucize yerine, dili tahrif ederek rastlantı, olumsallık ve belirsizlik gibi karanlık ifadeleri kullanmayı tercih eder. Sanki aşikâr olan mucizeyi örtmek için ellerinden gelen her şeyi yapmak üzere önceden anlaşılmış gibi bir durum vardır. Modern bilimlerin mucizeyi inkâr eden kabulü modern çağın başında dünya halklarına zorla dayatılan seküler bilim ideolojisiyle garantiye alınmıştır bir kere.</p>
<p>Oysa hepimizin kabul edebileceği gibi somut yaşantıda talih, aşk, kaza ve ölüm gibi sıra dışı durumlar varsa modern bilimlerin rasyonel tavrının zaten sınırı vardır. Modern bilimler talih, aşk, kaza ve ölüm gibi “istisnai” olaylar konusunda ya susarlar ya da onları kendi ampirik metotlarının dışına çıkan metafizik spekulasyonlara havale ederler. Ama bu metafizik spekülasyonlar önceden zaten modern bilimler tarafından kurnazca “gerçekçi” ve “doğru” olmamakla mimlenmiştir.</p>
<p>Sayfa 191·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ezelden gelen bir “kelam”la yüklenmiş olarak doğar, ölen yüklendiği “kelam”ın yanına dünya veya yer-yüzünde ürettiği yaşam anlamını ekleyerek ölür. “Sır” olarak düğümlenen insanın var-oluşunun anlamı Varlık huzurunda zaten kendisine verilmiş bir ruhun içinde saklıdır. İnsan kendisine ezelden söylenen “kelam”la ilişki içinde doğar, insan “kelam”ı duymadan önce doğmamıştır, duymadan önce henüz insan değildir: İnsan olmaya “kelam”ı duymayla başlar. Ama insan ezeli “kelam”ı ne zaman duymuştur? İşte buradaki bütün zamanlamalar dünya zamanına göre cevaplandığında “kelam'&#8221;ın zamanını dile getiremeden yanılsama girdabına düşer.</p>
<p>Sayfa 220</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Var-oluşun asıl meselesi psikanalizde duşünüldüğü gibi geri dönen bastırılan arzu değil, bastırılan asli ve ezeli-ebedi sırdır. Sır, haz ve ölüm dürtüsünün ötesinde hem haz hem acının ötesinde, yer-yüzüne gelmenin sarsılmaz ilkesidir: Kişi kendindeki, kalbindeki sır dolayımıyla kadere sahip olur. Kaderde başa gelen olaylar sırrın sızısı, dinmeyen yara izidir.</p>
<p>Sayfa 222</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün modernlik iddialı biçimde doğada ihsan eden “Sonsuz Varlık” karşısında nankör kalmayı tercih etmiştir. Her şeyi insan yapımı bir nesneye dönüştürerek doğadaki ihsanı değersizleştiren veya önemsizleştiren modern tavır doğanın sırrı karşısında aşılamaz bir engele gelip dayanmıştır. Boş iddiaların hüküm süremeyeceği buradaki sınır konusunda spekülatif iddialarla sanki doğanın sırrına ulaşabileceği algısını oluşturmak modern bilimlerin dogmatizmidir.</p>
<p>Modern bilimler sadece kendilerine ihsan edildiği kadar şeylerle ilgilenecekler ama ihsanın bizzat kendisinin sırrı karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bir kez daha rasyonel örümcek ağı sistemde modern ön yargılardan kurtulunabilirse mucizenin doğada, bedende ve ruhta bizi saran ezeli-ebedi ince halesi sezilecektir.</p>
<p>Sayfa 229</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı felsefesinde varlığın, ontolojik nesnellik olarak ele alınması ve bütünlükte toplanması zaten belli bir şiddeti içerir, insanlar bu düzen içinde birbirine aynılaştırılarak, aklın savaşı kazanma sanatı olan politika içinde belirli amaçlar doğrultusunda basit araçlara dönüşür. Levinas&#8217;ın okumasına göre savaş olgusu Batı felsefesindeki “varlık” fikrine dışarıdan eklenerek gelen bir fazlalık değildir.</p>
<p>Batı felsefesinde kendisini “varlık” düşüncesi olarak açan metafızik ve ontoloji düşüncesi bizzat savaş fikrinin ta kendisidir. İşte bu noktada politikanın etiğe zıt olduğu ifade edilir: Politika etiğe zittır, aynen felsefenin naifliğe karşı olması gibidir. Ontoloji olarak gelişen Batı felsefesinde en baştan beri kendisini savaş olarak açan “varlık”düşüncesini görmek için savaşı (polemos) varlığın merkezine yerleştiren Heraklitos&#8217;a referans vermeye gerek bile yoktur. Bu durum ontoloji temelinde gelişen bütün Batı tarihi boyunca felsefi ve politik söylemde aşikardır.</p>
<p>Sayfa 238</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Varlık&#8217;ta kötülük neden vardır sorusu aslında yanıltıcı bir sorudur çünkü Varlık&#8217;ta bizzat kötülük yoktur. Bütün varolanlar kendilerine verilen alanlarda yaşam sürecini tamamlarlar. Asıl sorulması gereken insan-insan arasında ilişkiyi adaletsizliğe dönüştüren nelerdir olmalıdır. Kötülük insan yapımı bir edimdir; kötülüğü Varlık&#8217;ın tamamına yayan spekülatif iddialar insan-insan arasındaki ilişkinin sıra dışı ve serbest karakterini görmezlikten gelen fikirlerdir: Bu fikirlere göre sanki insan neredeyse diğer şeyler gibi iradesiz bir şeydir, iradesinin hiçbir anlamı yoktur. Kötülük sadece irade sahibi özgürlüğe açık insanlar arasında olabilen bir yanlış bilinçtir! Vahiy Düşüncesi bakımından ise kötülük zaten “bu” dünyasında kaldığı için hiçbir biçimde hakiki dinin ruhunda olun bir edim değildir. Kötülüğe bulaşan bütün sahte “dinci” ideolojiler aslında bozulmuş ve şeytani dinlerin yolu değil midir?</p>
<p>Kötülük insan-insan arasındaki adaletsizliktir: Adaletsizliğin aşılması ise insanın “bu” dünyasından koparak Varlık&#8217;la ilişkide yer-yüzüne ulaşmasıyla başlar. İman hareketinin kurumları ve güçleri olgunlaşarak kendini gösterdiğinde ise etik gerçekten politikaya karşı çıkmaya başlayacak ve insanlığın bütün evrende adalet ve barış içinde yaşamını hazırlayacaktır. Adalet ve barış durduk yere kendiliğinden zuhur etmeyecek ama insanlığın yükselen hamleleriyle dereceli olarak insanlık gündemine gelecektir. Asıl önemli nokta, adalete ve barışa gidecek yolun nasıl mümkün olduğunun gösterilmesidir. Bu yol, başka siyaset dolayısıyla önce “Peygamber” ile irtibat içinde beşeri, egoist ilgilerini aşabilen ve ezeli-ebedi “Sen” yüzüne şahitliğe yönelen fertlerin siyasetidir.</p>
<p>Sayfa 264</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Levinas bildiğimiz kadarıyla Zor Özgürlük kitabında İslam kültürünün değerli katkılarından bahseder. Derrida içinse mesele siyaset zemininde düşünülmüşe benziyor. Ayrıca O birçok yerde olduğu gibi İbrani dinlerinden bahsettiğinde İslam&#8217;ı anmayı unutmaz. Ona göre İslamcılık ve İslam&#8217;ı birbirinden ayırmak gerekir. “İman ve Bilgi” metninde Derrida şöyle yazar: “Ayırt etmek gerekiyor: İslam, İslamcılık değildir. Bu asla unutulmamalı ancak İslamcılık İslam adına iş görüyor (sexercer), ve bu, adın başına gelen ağır sorundur.” s. 131.</p>
<p>Çok kısa, bir iki cümleyle burada bahsettiğimiz İslamcılığın yapıçözümünü sadece Mesihsel siyasetin içine kaydedelim. Biz yine de iyi niyetli bir yorumla İslamcılık terimiyle bütün anti-sömürgeci İslami hareketleri değil ama liberal kapitalizm içinde bir şekilde asimile edilmiş “Müslüman” dini politikaları anliyoruz.</p>
<p>Sayfa 273·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sohbet birbiriyle kalpleriyle konuşabilen ve yüz yüze bakan en az iki kişiyi varsayar. Sohbette açılan boyut nesneyle kurulan mülk edinme ve kendine katma hareketinden ötede “Sonsuz” bir ilişkiyi varsayar, çünkü sohbetteki konuşma tüketilemez, harcanamaz, hesaplanamaz, sonlandırılamaz&#8230; “Sonsuz”, tüketilemez, ele geçirilemez başkasıyla ilişki her seferinde beşeri “ben”in kendisinde yoksullaşmaya ve de aşkınlığa yol açar. Başkası burada artık sadece Levinas&#8217;taki kullanıldığı etik anlamıyla değil, özel anlamıyla sohbette yüzünü gösteren “Er” anlamına geliyor. Başkasının aşkınlığı ve yüksekliği ancak ezeli-ebedi “Sen&#8217;in tecellisi olan “Er”de yüzünü gösterir: “Er” yani “Mürşit” ile ilişkide “ben&#8217;in egoizmi her seferinde sorgulanmaya başlanır.</p>
<p>Beşeri “ben”in egoizminin her bir noktası sohbetin açık hedefi durumuna gelir. Şeylerin tecrübesindeki fütursuz egoist serbestlik, yerini karşısında anlamının özne tarafından mülk edinemeyeceği başkasının sorumluluğuna bırakır. Sorumlu olmak bende dikey boyuttan gelen sözleriyle “ruh” bulan başkasına karşı sorumlu olmamdır. İlişkiden kendimi geri çekip havai bir özgürlüğe geri dönemem. Başkasıyla karşılaşma şeyler alanıyla sınırlı kalan psikoloji dahil bilimin ötesindedir: Hakikatle karşılaşmanın başladığı “yer” bende başkasının açtığı derin oyuktur. Bilim görünenin söylemi olduğu için asla görünmeyen başkasıyla karşılaşma ilişkisini dile getiremez.</p>
<p>Sayfa 284·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün hayâsızlık olaylarında sanki insanın hakikatinde sarsılmaya yol açacak bir kayboluşa batma izlenimi vardır; hâlbuki hayâsızlık, hayâ gizli ve sır olduğu için açığa çıkmış değildir, onda şeylerin görüntüye ait açığa çıkmış aşırı nesnel utanmazlığı söz konusudur. Utanmaz pornografik çıplak kalmada utanma duygusu sanki beşerden alınmıştır; utanmazlıkta karşısında olunan bir başkası yoktur. Ama başkasıyla karşılaşma olduysa, o karşılaşmada kesinlikle hayâsızlık olamaz:</p>
<p>Hayâsızlık şeylerin aşırı, gerçek üstü görüntüsüdür ve bu bakımdan hayânın iptal edilmesi özünde sevgisizlikten doğar ve dahası hayâsızlık sevginin aşırı noksanlığında insanın kendi nefsinden intikam almasıdır. Hayâsızlık, sevgisizlikte kalan için, sevginin boşa düşmesidir; sevginin ruhtaki enerjisinin dejenerasyona uğrayarak harcanması, kendi bedeninde hınçİa tüketilmesidir: Kendi sevgisizliğinin değersizliğinde kendisinden intikam alırcasına onu boşa çıkarmaktır. Sevgisizlik intikam olarak döner, sevgisizliğin olduğu yerde, sevginin boşa düşmesinin getirdiği hüzünde hayâsızlık kendini gösterebilir.</p>
<p>Sayfa 287</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasının olmadığı olaylarda, örneğin zulümde ve katletmede, beşer aslında bir insanla karşılaşmaz; maktul insan olarak görülmez. Katletmede başkasının yüzü bile yoktur; sadece bir “şey” ortadan kaldırılmıştır. İşkenceye uğrayanların yüzü ellerinden alınmıştır; onlar işkencecilerin gözünde insan bile değildirler. Ya da soykırımlarda insanların bütün insan olmaklığı elinden alınmıştır; onlar insan olmaktan daha ziyade “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmişlerdir.</p>
<p>İnsanın “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmesi, aynen hayâsızlıkta olduğu gibi, beşerin bütün varoluşuna bulaşmış sevgisizlikteki intikam arzusunda veya hıncında kaybedilenin körce tekrar geri alınması çabasıdır. Zulüm umutsuz bir hayâsızlıktır. Arzunun körlüğünün yoğunlaşması insani olma vasıflarını insanın elinden tek tek alır.</p>
<p>Sayfa 288</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasıyla karşılaşma beni kendi egoizmimden dışarı çıkaracak bir karşılaşma olduğu oranda ihtiyaçların, hazzın, menfaatin, dünyevi ilgilerin, ekonominin, hesabın ötesinde, “Sonsuz Varlık”ın gülmesinde cömertçe kucaklayacak bir karşılaşmadır. Açıkçası, başkasıyla karşılaşma bende beşeri varoluşumu yok etmesi bakımından düşüncemin kıyameti ve felaketi olmalıdır. Dünya zindanından beni kurtaracak başkasıyla eşsiz karşılaşmada vecd parlar: Vecdin getirdiği aşkınlık ve yükseklikte kendi benliğimdeki bütün egoist mülk edinme, kendine katma alışkanlıkları kesintiye uğrar ve yok olur ve başkasına, onda kendimi kaybetmek veya ölmek için can vermem gerçekleşir. İştiyak başkasında yok olmadaki can vermenin iman hareketidir. Vecd olarak kendimden geçmem ayrıca Vücud olarak Varlık&#8217;ın kökündeki hâldir: Vicdan. Ona “nur” mefhumuyla yaklaşmak gerekir. Şunu da ekleyelim: Egoist hazzın yok edilmesinden sonra doğan nurun vecdi zevkin doruğudur. Ruhun vecd içinde vicdana varan zevki noksansız zevktir.</p>
<p>Sayfa 289</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şunu Heidegger&#8217;in duyurmasıyla zaten biliyoruz: Nietzsche&#8217;nin duyurduğu Tanrı&#8217;nın ölümü olayı basitçe ateizm değildir; onda bütün “Hristiyanlık” ile gelişen Batı felsefesinin nihilizmi açığa çıkmıştır. Bataille&#8217;da ise mesele aynı yönde düşünülür, yani bildiğimiz anlamıyla ateizm içinde düşünülmez. Örneğin Nietzsche&#8217;nin Şen Bilim&#8217;inde bahsedilen delinin pazarda Tanrı&#8217;yı aradığı pasajı alıntıladıktan sonra şöyle yazmıştır Bataille: “Gerçekleştirdiğimiz bu kurban (eylemi) diğerlerinden şu noktada farklıdır: Kurban edenin kendisi, vurduğu darbeden darbe yemiştir, kurban ile birlikte batar, kaybolur.</p>
<p>Bir kez daha tanrıtanımaz, Tanrısız tamamlanmış bir dünyadan hoşnuttur, aksine bu kurban eden, korku içinde, kendini yok eden, parçalayan, hiçbir zaman kavranamayan, tamamlanmamış, tamamlanamaz bir dünyanın karşısındadır (ve bu dünya kendi kendini parçalar, yok eder).”12 Bu son temelden kurbanla her şey kurbanın konusunu hâline dönüşür, dünya parçalanır, batar, yok olur: Dünyası parçalanmış, batmış, tamamlanamayan tecrübenin karanlık gecesinde nihilist çöldeki susuzluk son noktasına kadar götürülür. Ama orada kurban ederken kendi dünyasını parçalayan öznenin bulunduğu anlam mezarının sessizlikteki çağrısı yankı yapar.</p>
<p>Başkasına yapılan bu sessiz çağrının izi Bataille metninde kendini fazlaca hissettirmiştir; özellikle aklı kurban ettikten sonra delilikten bahsedildiğinde kulaklarımız onun sessiz ıstırabını duymazlık yapamaz. Her şey çöker, her şey büyük felaket sonrası bir sessizliği andırır, kendi hayvaniliğiyle baş başa kalmanın boğuculuğunda, en yüce olanı kurban eden ateist modern beşere ne kalmıştır? Delilik ve koskoca hiç mi? Rastlantının veya şansın yanıltıcı ve aldatıcı bereketi mi?</p>
<p>Modern beşer susmuşken hüzünlü gözleriyle bakar, elinde olmayanı verdikten yani ilahını kurban ettikten sonra, yakalandığı bu çağcıl lanetin içinde kaybettiği ruh ikizini arar gibidir, onu geri almak istercesine delicesine okur ve yazar! Şimdi nihilist çölde susuzlukta nasıl tatmin olabilir? Kendisini kurban ederek veya daha aşırısı intihar ederek unutabilir mi? Delilik, kendi içinde parçalanırken, “ben” ve kendindeki “başkası” olarak parçalanmak zorundadır: Bataille bize göre yalnızlığını unutmak istediğinde öylece kendisindeki başkasını çağırmamazlık edemez. Zaten birazdan alıntılayacağımız pasaj onun hangi yolda olduğunu daha iyi hissettirecektir. vi?</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan birisine asli olarak “Sen”diye hitap ettiğinde aslında en sevdiği Varlık&#8217;ı çağırır. “Sen”en sevilen olarak var-oluşu bütünüyle sarandır. Var-oluşu bütünüyle saran insan aşkta çağrılan en yakın insandır. “O” aşkta insan olarak çağrıldığında “Sen” olarak yakına gelmiştir. Yakında peçesini açan Varlık, rahmetini “Peygamber” olarak gösterdiğinde, “sevgi” bütün ihtişamı ve bereketiyle zuhur edecek tecelliye ulaşmıştır. İnsani akıl “O” olarak Varlık&#8217;ı dinleyebilir ama “Sen” olarak yakında Varlık&#8217;ın cemalini görme sadece akıl ötesinde aşkta mümkündür.</p>
<p>Bununla birlikte aşkta çağrılan “Sen” her yerde görülür: Her yerde yüzün cemali nurunu serper. Herhangi bir beşeri aşktan bahsetmediğimiz için “Peygamber&#8217;in rahmetiyle karşılaşarak başlayan sevgi, sınırsız bir yayılıma vararak her yönde “Sen” ile rabıta içinde olmayı talep eder. Ezeli-ebedi “Sen” olarak Varlık&#8217;ın, yer-yüzünde en sevilen “Sen” hitabında tecelli eden zuhuru insan için açılan eşsiz boyuttur. Ama “Sen” olarak en sevilendeki çağrılan, ezeli-ebedi “O” olarak Varlık&#8217;ın daha yüksek mertebesinde ezeli-ebedi “Sen”in çağrılmasıdır.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiçbir şey yoktur ki kendisinde “Sen&#8217;den bir iz taşımasın: Aslında “O” olarak Varlık&#8217;ın ötesine adım atıldığında “kim” görülürse görülsün ezeli-ebedi “Sen&#8217;deki kimliğin zuhurudur. İşte uğrunda ölünecek hakiki dava bu şuura ulaşmanın davasıdır: Sevginin asıl yüceliği&#8230; Sessizlik yine de iletişimin olmadığı anlamına gelmez:</p>
<p>Müşahede her yerde beliren ezeli-ebedi “Sen” ile iletişim beşerin mutlak sessizliğinde kendisine rağmen gerçekleşir. Beşer müşahede içinde kendisinden konuşacak iradeyi bulamaz. Kendisine rağmen gerçekleşen iletişim kendisinde olmayan beşer için Varlık huzurunda teslim olmadır.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin düşündüğü gibi insan aşılmak zorundadır ama başka bir yönden aşılmak iş zorundadır. İnsan kendi monoton ve sıradan dünyasında ruhun sabahını özler durur; onun ıstırabı bütün dertlerinde “ah” diyerek iç çekmesindeki gizli çağrıdır.</p>
<p>Sayfa 312·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evrimci olmak üzere bütün beşeri dil teorileri varolanları “O” olarak ihsan eden yüce kaynağa kördür ve dolayısıyla temelden eksik görüşlere yol açarlar. Dil öncelikle ontik bir sistem veya “oyun” değil, başkası ile ilişkiyi ifade eder. Sözgelimi insan başkasına yardım istemek için yöneldiğinde veya ondan yardım istediğinde ilişki içindedir: Bir aleti “bu” veya “şu” diyerek çağırdığında aslında başkası dolayımıyla “O” olarak Varlık ile ilişkiyi başlatır. Aletlere “ad”verdiğinde onları çağırmak için “ad”verir.“Ad” verme bu nedenle “O” olarak “Varlık”ın ihsan etmesi içinde mümkündür. Ama “O” kimdir ve kendini nasıl tanıtır?</p>
<p>Dilde “O”nun kendi kimliğini tanıtan asli başkası ifadesini hak eden tek merci “Peygamber&#8221;dir. Dilin kökeninde aslında “Vahiy” ile “ilişki” vardır: Bu nedenle “Vahiy” dilin kökenindeki aşkınlıktan gelen tek kelamdır. “Peygamber” ile, bütün dilin kökenindeki “O” olarak Varlık, “Sen” vasfıyla kendi kimliğini tanıtır ve “O”nun her şeyi cömertçe ihsan ettiğini anlatır. Şeylerin kökeninde ihsan eden Varlık olduğunu “Peygamber” aracılığıyla tanımak dilin kökeninde beşeri anlamlandırmalardan veya adlandırmalardan önce zaten şeylerle dilin verildiğini anlamaya imkân tanır.</p>
<p>Sayfa 314·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2026 13:20:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Taşkent]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[mahbub]]></category>
		<category><![CDATA[mahz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27901</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayşe TAŞKENT İslam Felsefesinde &#8220;güzel&#8221;in metafizik açıdan incelenmesi, güzel kavramını, Tanrı ile ilişkili, ontolojik bir çerçevede ele almayı zorunlu kılmaktadır. Güzel kavramının ontolojik bağlamda incelenmesi, İbn Sina&#8217;nın &#8220;Tanrı&#8221; tasavvurunu, Tanrı ile güzel arasında nasıl bir ilişki kurduğunu incelemeyi gerektirmektedir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık, şey ve zorunlu kavramları insan zihninde a priori olarak biçimlenmiştir. İnsan aklı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/">İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ayşe TAŞKENT</p>
<p>İslam Felsefesinde &#8220;güzel&#8221;in metafizik açıdan incelenmesi, güzel kavramını, Tanrı ile ilişkili, ontolojik bir çerçevede ele almayı zorunlu kılmaktadır. Güzel kavramının ontolojik bağlamda incelenmesi, İbn Sina&#8217;nın &#8220;Tanrı&#8221; tasavvurunu, Tanrı ile güzel arasında nasıl bir ilişki kurduğunu incelemeyi gerektirmektedir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık, şey ve zorunlu kavramları insan zihninde a priori olarak biçimlenmiştir. İnsan aklı varlığı ve onunla aynı anlamı ifade eden şey ve zorunluyu doğrudan kavramaktadır. İbn S&#8217;ına&#8217;nın varlığı ve varoluşu incelemesi ontolojisinin tümünü karakterize eden iki özelliğe dayanır. Bunlar bir yandan bir şeyin özü ve mahiyeti ile varoluşu, diğer yandan onun mümkün olup olmaması ile ilgilidir. Mahiyet ve varoluş arasındaki temel ayırımla ilgili olarak İbn Sina varlığı, zorunlu-vacib, zorunsuz-mümkün ve mümkün olmayan-mümteni olarak üçe ayırır. Ontolojisini bunlar arasındaki farklılık ve mahiyetle varoluş arasındaki ilişki üzerine kurar.</p>
<p>Bir şeyin akıldaki varlığı ile şeyin kendi kendindeki varlığı farklıdır. Onun akıldaki gerçekliği mahiyetidir, dış dünyadaki gerçekliği ise varlığıdır. Şeyin akıldaki varlığı ile dış dünyadaki varlığı arasında bir zorunluluk yoksa bu şeyin mahiyeti ve varlığı birbirinden ayrıdır.1 Bir şey hakkındaki bilgiden hemen sonra onun varlığını tasdik etmek zorunlu ise bu şeyde varlık ve mahiyet birdir yani bir şeyin varlığı ile ilgili tasavvurun tasdiki zorunlu kıldığı yerde varlık ve mahiyet ayrımı konu edinilemez. Tanrının varlığında, varlık ve mahiyet ayrımı söz konusu olmadığından O, Vacibü&#8217;l-Vücud&#8217;dur, Zorunlu Varlık&#8217;tır. Onun vacib varlık olması varlığı ve mahiyetinin aynı olmasındandır. Zorunlu Varlık dışında bulunan zorunsuz varlık, varlığı imkan dahilinde olan şeydir ki bu, mümkün varlıklardır (el-mümkinü&#8217;l-vücud). Mahiyet ve varlığı birbirinden ayrı olan mümkün varlıklar için varlık hiçbir zaman sıfat olamaz, onların varlıkları başkasındandır. Bu tür varlıkların varlık-mahiyet ayrımına imkan vermesi, kendisini var kılacak bir illete muhtaç olması ve varlığın o şeyin mahiyetine gerekli olmayışı gibi üç temel özelliği vardır. Bu anlamda Vacib Varlık&#8217;ın dışındaki tüm diğer varolan şeyler mümkün varlıklardır. 2</p>
<p>İbn Sina&#8217;ya göre Zorunlu Varlık, yokluğunu düşünmenin imkansız olduğu varlıktır. Özü itibari ile Zorunlu Varlık (Vacibü&#8217;l-vücud bi-zatihi) var olmak için herhangi bir sebebe muhtaç olmayan varlığı ifade etmektedir. Özü itibari ile Zorunlu Varlıkta varlık-mahiyet ayrımı söz konusu değildir. Her açıdan Zorunlu Varlık olan Tanrı&#8217;nın varlığı dışında bir mahiyeti yoktur.3 Başkasına nispetle Zorunlu Varlık (vacibü&#8217;l-vücud bi-gayrihi) ise özü itibari ile mümkün olmasına rağmen, başkasına nispetle zorunlu olan varlıktır. İbn Sina eş-Şifa ve en-Necat&#8217; ta Zorunlu Varlığı, İlk İlke&#8217;yi, Gerçek Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Hak), 4 Sırf/Mutlak Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Mahz), cemal ve beha ile nitelemektedir. Filozof eş-Şifa/İlahiyyat&#8217;ta Zorunlu Varlığı &#8220;yetkinlik (kemal), güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın zirvesindeki&#8221; varlık olarak sunmaktadır.5 Gerçek Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Hak), Sırf/Mutlak Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Mahz) cemal ve beha nitelemeleri, İlk İlke&#8217;nin, Zorunlu Varlığın güzelliğini tanımlamak noktasında temel bir terminoloji sunmaktadır.</p>
<p>İlk ilke; Mutlak Cemal (el-Cemalü&#8217;l-Mahz) ve beha sahibidir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık hiyerarşinin, ontolojik zirvesinde varlıkların İlk Prensibi (el-Mebde&#8217;ü&#8217;l-Evvel) bulunmaktadır. İlk İlke, bütün diğer nitelikleriyle olduğu gibi Sırf Güzelliği ile de bütün var olanların en yüce İlke&#8217; sidir. İbn Sina Zorunlu Varlığı ontolojik olarak en zirve noktaya yerleştirerek, onu diğer var olanlardan ayırdığı gibi onun güzelliğini de en üst noktaya yerleştirerek bambaşka bir anlam yüklemiştir. İbn Sina&#8217;nın Zorunlu Varlığın, vacib ve sebepsiz güzelliği ile diğer tür güzelleri de birbirinden kesin bir şekilde ayırdığını söylemek mümkündür. Zorunlu Varlığın güzelliği ve mümkün varlıkların güzelliği, İlk Sebeb&#8217; in güzelliği ve diğer sebepli varlıkların güzelliği birbirinden farklı güzelliklerdir. Bu farklılığın temeli, onların ontolojik yapılarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır ki; filozof bu iki farklı tür güzelliği açıklamak için yine ontolojinin vacib ve mümkün kavramlarına başvurmaktadır. İbn Sina var olanları şu şekilde tasnif etmiştir:</p>
<p><strong>a.</strong> Bizatihi Zorunlu olarak Varolan (Vacibü&#8217;l-Vücud bizatihi).</p>
<p><strong>b.</strong> Başkası sebebiyle [yani sebebi yoluyla] zorunlu olarak var olan [başkası sebebiyle Zorunlu Varlık- vacibul vücud bi-gayrihi].</p>
<p><strong>c.</strong> Bizatihi mümkün olarak varolan -bizatihi mümkün varlık- [mümkün&#8217;ül-vücud bi-gayrihi]. 6</p>
<p>Vacib varoluşsal halinin [varlığı] zorunlu olması ile sebepsiz varlık anlamına gelmektedir. Mümkün ise varoluşsal halinin [varlığı] mümkün olması bakımından sebepli varlık demektir.7 Vacib&#8217;ül-Vücud&#8217;un, varlığı zorunlu ve kendisi sebebiyle (bizatihi) iken; mümkinü&#8217;l-vücud&#8217;un varlığı, mümkün ve başkası sebebiyledir (bigayrihl). İbn Sina &#8220;bizatihi Zorunlu Varlık&#8221; ile &#8221; başkası sebebiyle Zorunlu Varlık&#8221; (ya da bizatihi mümkün varlık) arasında bir ayrım yapmaktadır. Filozofun yaptığı bu ayrım, &#8220;Zorunlu Varlığın güzelliğini&#8221;, &#8216;farklı türlerdeki güzelliklerden &#8221; ayırt etmenin iki yolunu ortaya koymak açısından temel bir çerçeve sunmaktadır. Buna göre a. Bizatihi Zorunlu Varlığın güzelliği ile bunun karşısında yer alan başkası sebebiyle zorunlu varlıkların güzelliği birbirinden farklı güzelliklerdir. Peki bu iki tür varlığın güzelliğini birbirinden ayıran temel ayırıcı vasıf nedir?</p>
<p>Bu noktada İbn Sina&#8217;nın iki varlık türünün niteleyicileri olarak verdiği; bizatihi ve başkası sebebiyle şeklindeki karşıtlık; Zorunlu Varlığın güzelliği ile farklı türlerdeki güzellerin, güzelliğini birbirinden ayırt etme konusunda belirleyicidir. Buna göre; &#8220;bizatihi Zorunlu Varlığın güzelliğinin sebepsiz &#8220;, &#8220;başkası yoluyla Zorunlu Varlığın güzelliğini de sebepli&#8221; ile özdeşleştirmek bu iki güzellik biçiminin, karşıtlığını ortaya koymaya daha iyi imkan vermektedir. Farklı bir ifade ile İbn Sina&#8217;nın Zorunlu Varlığın Mutlak Güzelliğini analizinde, bu varlık tarzıyla ilgili nitelemelerinde, hem olumsuzlayıcı [selbi] hem de olumlayıcı [icab] bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek mümkündür. Buna göre selbi yöntem ile Zorunlu Varlığın güzelliğinin sebebi yoktur şeklindeki bir olumsuzlama ortaya konulabilmektedir. Onun güzelliğinin sebebinin olmaması, Zorunlu Varlığın &#8216;Mutlak Güzelliğini, &#8216;kendisiyle değil&#8217;, &#8216;başkasıyla zorunlu olan bütün güzel varlıklardan&#8217; kesin bir şekilde ayırmaktadır. İbn Sina &#8220;Kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin &#8220;, &#8220;başkası ile Zorunlu Varlıkların güzelliğinden&#8221; bir sebebin sonucu olmamak bakımından kesin bir ayrılık içinde olduğunu vurgularken; diğer taraftan başka hiçbir şekilde bir benzerlik içinde olabileceği anlamına gelmediğini de vurgular.</p>
<p>İbn Sina kendi ontolojisini kurarken &#8220;Kendisiyle Zorunlu Varlığı&#8221;, &#8220;başkası ile Zorunlu Varlıklar&#8221; ile hiçbir bakımdan ortaklık ve benzerliğinin olmadığını kesin bir şekilde teyid eder. Aynı şekilde Zorunlu Varlığın sebebi olmaksızın güzel ve iyi olması şeklindeki bir olumsuzlama, Kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin, böyle olmayan mümkün varlıkların güzelliğinden bütünüyle bambaşka ve kendi Zorunlu ve Mutlak Güzelliğine ait olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Buna göre Zorunlu Varlığın güzelliğinin kendi zatına ait olması gerekir, güzelliğinin sebebinin olmaması gerekir, varlık ve güzellik bakımından onun güzelliğinin her şeyin güzelliğine tekaddüm etmesi, güzelliğinin kendisi ile sürekli ve değişmez olması gerekir. Aynı zamanda güzelliğinin kendisi ile kaim ve kendisinden başka varlıklara muhtaç olmaması gerektiği gibi, güzelliğinin tanımının olmaması, tek güzel olması, güzelliğinde denginin olmaması ve mutlak anlamda en yetkin güzelliğe sahip olması gerekir. Yani kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin, &#8216;bir sebebin sonucu güzel olmamak&#8217; olumsuzlamasından ibaret olmayan eşsiz ve benzersiz bir güzellik nitelemesini kendisi hakkında gerektiren bir yaklaşım zorunlu olmaktadır. İbn Sina güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın zirvesinde Zorunlu Varlığın olduğunu vurgulayarak, kendi estetik teorisini Tanrı&#8217;nın güzelliğinin yanı sıra onun Yetkin/kemal oluşu ve Mutlak İyilel-Hayrü &#8216;l-Mahz oluşu üzerine temellendirmektedir.8 İbn S&#8217;ına eş-Şifa ve en-Necat başta olmak üzere pek çok eserinde Tanrı&#8217;nın Sırf İyi ve Yetkin oluşu üzerinde durmaktadır:</p>
<p>Özü gereği Zorunlu Varlık, Sırf İyiliktir. İyilik her şeyin arzuladığı şeydir. Her şeyin arzuladığı şey ise, varlıkhr veya varlığın varlık açısından yetkinliğidir. Yokluk, yokluk olması bakımından arzulanmaz. Bilakis o kendisini bir varlığın veya varlık yetkinliğinin izlemesi bakımından arzulanır. Dolayısıyla bu durumda gerçekte arzulanan, yine varlıktır. Öyleyse varlık [vüa1d] Sırf İyilik [Hayr Mahz] ve Sırf Yetkinliktir (el-Kemalül-Mahz). &#8221;9</p>
<p>İbn Sina zorunlu varlığı Sırf İyilik ile nitelemektedir. Özü itibari ile iyi olan Tanrı&#8217;nın filozofa göre varlığı tamdır, Tanrı&#8217;nın varlığının tam olması varlığından ya da varlığına ait yetkinliklerden hiçbirisinin eksik olmaması ve gerçek yetkinliğin (kemal) ve güzelliğin kendisi olduğu anlamına gelmektedir. Bu Zorunlu Varlığın kendisi ile kıyaslanacak bir başka varlığın bulunmaması nedeniyle yetkinliğin ve güzelliğin zirvesinde olduğu anlamına gelmektedir. Yetkinliğin zirvesinde olan Tanrı Mahz/Sırf İyidir ve Cemal-i Mutlak&#8217;hr. Zorunlu Varlık Özü gereği Sırf İyilik&#8217; tir. İyi ise İbn Sina&#8217;ya göre her şeyin arzuladığıdır. Arzulanan şeyin yani iyiliğin ne olabileceğine dair filozofun yaklaşımı; varlık ya da varlıkta yetkinliktir.10 İbn Sina&#8217;ya göre Sırf İyi-Yetkin ve Güzel olmak yalnızca gaye varlık olmasıyla ilgili değildir aynı zamanda Kendisiyle Zorunlu Varlığın, varlık vermesi ile ilgilidir. Varlık vermek bakımından o, kendisine herhangi bir eksikliğin ve kötülüğün ilişmesinin imkansız olduğu iyiliktir. Onun varlık vermede de yetkin oluşu, Sırf İyilik oluşu ile de aynı şeydir.11</p>
<p>Filozofun sisteminde varlık, iyilik, yetkinlik ve güzellik arasında kurulan bu ilişki diğer taraftan Zorunlu Varlığın varlığında, kötülük, eksiklik ve çirkinliğin olmaması anlamına gelmektedir&#8217; Varlık, varlıkta yetkinlik, iyilik ve güzelliği aynı bağlamda değerlendiren İbn Sina yokluğu düşünülemeyen özü itibari ile Zorunlu Varlığı yani Tanrı&#8217;yı Sırf İyi ve Sırf Güzel olarak zirveye yerleştirirken; yokluğunu düşünmemizin bizi herhangi bir çıkmaza düşürmediği, özü itibari ile mümkün varlıkların -yani Tanrı dışındaki diğer bütün varlıkların- bu tür bir iyiliğe, yetkinliğe ve güzelliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Dolayısı ile bu kavram sisteminde varlık, yetkinlik, iyilik ve güzellik ortak bir referans çerçevesi oluşturacak şekilde bir araya gelmektedir. Var olmanın kendisi yok olmaya mukabil iyidir, iyiliğin gerçekleşmesidir. Yetkin varoluş ise eksik ve kusurlu varoluş karşısında, iyidir. Yetkinlik ve iyilik sahibi olan Evvel aynı zamanda güzellik sahibidir de. Bu aşamada yetkinlik ile varoluş nerede ise aynı ontolojik değeri yani iyilik değerini paylaşmış olmakla beraber bunlara güzellik de katılmaktadır. İyi ve yetkin olup da güzel olmamak mümkün değildir. Tüm varlıkların, varoluşa, yetkinliğe, iyiliğe ontolojik bir yönelişi söz konusu olduğu gibi güzelliğe de yönelişleri söz konusudur. İbn Sina cemal ve ilişkili kavramlar çerçevesinde Zorunlu Varlığın güzelliğini tanımlarken, en-Necat&#8217;ta onun güzelliğine ilişkin farklı bir tanıma yer vermektedir. İlk İlke, Mutlak bir güzelliğe sahiptir fakat O&#8217;nun güzelliği nasıl bir güzelliktir? sorusuna filozofun cevabı: Onun güzelliği nasıl olması gerekiyorsa öyle olması&#8221; gerekir şeklindedir.12</p>
<p>Zorunlu Varlığın diğer sıfatları na ilişkin, zorunlu olan şeyler onun güzelliği için de geçerlidir ki; filozof, olması gereken şeylerin kısa ve özlü bir tanımını vermektedir; buna göre Zorunlu Varlık&#8217;ta olması gereken güzellik; uyumluluk, iyilik, sevilen ve aşık olunandır. &#8220;Onun güzelliği (cemal), nasıl olması gerekiyorsa öyle olmasıdır. Zorunlu Varlık&#8217;ta (Vacibü&#8217;l-Vücud) olması gereken bir güzellik nasıl olabilir? İdrak edilen her güzellik, uyumluluk (müla&#8217;eme), iyilik, sevilen ve aşık olunandır.&#8221;13 Her güzellik, her uyumluluk ve algılanması iyi olan her şey kendisi hakkında bir sevgi ve aşk duygusu uyandırmaktadır. Güzel/cemal kavramı uyumluluk ve iyilik kavramları ile ilişkilendirilirken, söz konusu şeyler sevgi ve aşkın yöneldiği şey ya da &#8216;aşkın objesi&#8217; olarak sunulmaktadır. Yani güzel olmayan şeye aşk ile yönelme söz konusu olmadığı gibi uyumlu olmayan ve iyi olmayan şey; sevginin ve aşkın objesi olamaz.</p>
<p>Gerçek Güzellik, istenilen ve sevilen olma ise Sırf İyilik olan Zorunlu Varlığa aittir. Zorunlu Varlığın güzelliği, onun iyiliği ile eşdeğerdir. Onun güzelliği bir sevgi ve aşk doğurmaktadır. İbn Sina en-Necat&#8217;ta Zorunlu Varlığın kendi zatındaki güzelliğe, uyumluluk ve idrak edilen iyiliğe aşık olduğunu ve bu sıfatları ile tüm varlıkların sevgilisi (mahbub) ve maşuku olduğunu ifade etmektedir. &#8220;Her cemal uygunluktur [mülaeme] ve idrak edilenin iyiliğidir. O (Vacibu&#8217;l-Vücud) sevilen [mahbub] ve aşık olunandır [maşuk]. Vacibu&#8217;l-Vücud cemal&#8217;in, kemal&#8217;in ve beha&#8217;nın zirvesidir [gaye]. Bu beha ve cemal konusunda gaye olmasını zatı ile akleder.&#8221;14 Sevilen ve aşık olunan şeyleri sıralayan İbn Sina, Zorunlu Varlığın kendi zatındaki bu güzelliğe, uyumluluk ve idrak edilen iyiliğe aşık olduğunu söylemektedir. Cemal&#8217;in, kemal&#8217;in ve beha&#8217;nın zirvesinde (gaye) olan Zorunlu Varlık, beha ve cemal konusunda gaye olmasını zatı ile akletmektedir. İbn Sina eş-Şifa İlahiyyat&#8217;da ilk ilkeyi, özü gereği Sırf İyilik oluşunu özü gereği sevilen (maşuk bizatihi), Gerçek Güzelliğin (el-cemal hak) onun katında olduğunu söyleyerek onun gerçek haz alan olduğunu vurgular.15</p>
<p>Yetkinlik, hoşluk ve güzelliğin zirvesinde olan Zorunlu Varlığın, zatını bu gaye, hoşluk ve güzellikle aklettiğini ve akletmenin mükemmelliğiyle ve akleden ile akledilenin gerçekte bir olmalarının akledilmesiyle onun zatı, kendi zatının en bütün aşığı ve maşuku, en büyük haz alanı (Iaz) ve haz almamdır (mültezze).16</p>
<p>Mahza Akıl olarak nitelenen Zorunlu Varlığın, kendi zatındaki güzelliğe ilişkin estetik algısı/idraki, hissi değil, akli bir idrak olacaktır. Onun idrakinin konusu kendi zatındaki duyusal olmayan, akledilir güzelliğidir. Dolayısıyla Evvel&#8217;in kendi güzelliğini idrakinden ortaya çıkan haz da onun Mahza Akıl olmasının··gerektirdiği şekilde; duyusal/hissi bir haz değil akli bir haz olacaktır. Nitekim İbn Sina insanın hissi hazlara bakarak Tanrı&#8217;nın ve Gök Akıllarının haz duymadığını zannetmememiz noktasında bizi uyarmaktadır. Biz onların duyduğu hazzı duyamayız ancak kıyas yoluyla anlayabiliriz ya da tahayyül ederiz. Eğer hazlar yalnızca hissi olsaydı Tanrı ve Gök akılları için sevinme (ibtihac) ve haz söz konusu olmamalıydı. Oysa metafizik varlıklar haz duymaktadır fakat onlarınki ile diğer varlıkların hazları arasında bir karşılaştırma bile yapılamaz.17 İbn Sina Mutlak Güzellik sahibi İlk İlke&#8217;nin güzelliğinin tanımının olmaması, tek güzel olması, güzelliğinde denginin olmaması ve mutlak anlamda en yetkin güzelliğe sahip olması gerektiğini söylerken; Tanrı&#8217;nın güzelliğinin tavsifine ilişkin sembolik hikayelerinde kimi benzetmelerden ya da sembollerden (güneş ve nur gibi) faydalanmıştır.</p>
<p>Filozof, Tanrı&#8217;yı tavsif eden kimi sıfatların, yapılan kimi benzetmelerin O&#8217;nun güzelliğini anlatmada yeterli olmadığını vurgulasa da; onların gerçek anlamıyla anlaşılmasının yanlışlığına dikkat çekse de; onun güzelliğini anlatırken yüz, cömertliğini anlatmak için el gibi benzetmelerden faydalanmıştır.18 Risaletü &#8216;t-tayr&#8217;da İyilikte ve yetkinlikte eşsiz olan Tanrı&#8217;nın güzellikte de eşsiz olduğu ifade edilmektedir.19 Eserde tanrı yetkinliği ve güzelliği birlikte anılır. Mutlak Güzellik ve Mutlak İyilik sahibi olan Tanrı&#8217;nın her türlü kusurdan uzak olması (kemal) O&#8217;nun Güzellikte (cemal) de eşsiz olmasını gerektirir. Eserde padişah benzetmesi çerçevesinde Evvel&#8217; in güzelliğinin anlatımına yer verilmektedir. 20 Hayy b. Yakzan &#8216;da diğer var olanlardan daha uzak ve öte bir yerde olan, hiçbir şeye benzetilemeyen, herkesin onu vasf etmekten aciz kaldığı Mutlak Güzel&#8217; in güzelliğine atıf yapılmaktadır:</p>
<p>Bütün güzellikler O&#8217;nun yüzünün ve elinin cömertliğidir. O&#8217;nun güzelliği bütün güzellikleri artırır. O&#8217;nun keremi bütün keremleri değersiz kılar. İçlerinden birisi ne zaman O&#8217;nun yaygısının çevresinde bulunsa O&#8217;nu iyi den iyiye düşünmek istese hayretten gözleri açılır da oradan şaşkınlık içinde geri döner. Bazen de onların gözleri O&#8217;na bakmadan önce döner kalır. Sanırsın ki onun güzelliği kendi güzelliğinin perdesidir, ortaya çıkışı saklanışının sebebidir, zuhur edişi gizlenişinin nedenidir.21</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>İbn Sina Zorunlu Varlığı, İlk İlke&#8217;yi el-cemal, el-behii, el-ziyne ya da gerçek güzellik (cemiil-i hakk), sırf/mutlak güzellik (cemal-i mahz) ile nitelemektedir. İbn Sina&#8217;nın İlk İlke&#8217;nin sırf akıl olması ile güzelliği arasında kurduğu ilişki; Tanrı&#8217;nın güzelliğinin duyulur bir güzellik değil, akledilir bir güzellik olduğuna ilişkin temel bir prensip ortaya koymaktadır. İbn Sina, mutlak güzellik ile nitelenen zorunlu varlığın kendi zatındaki güzelliğine ilişkin idrakini, O&#8217;nun akıl-akıl-makul olması ile ilişkili bir bağlamda ele almıştır. İlk ilke&#8217;nin güzelliğinin duyulur bir güzellik değil, O&#8217;nun sırf akıl (akl-ı mahz) olmasının zorunlu kıldığı, akledilir bir güzellik tanımlamasını gerektirdiğini ifade etmiştir. İlk İlke&#8217;nin mahiyetinin &#8220;sırf akıl&#8221; olmasının, her türlü kusurdan uzak bulunması, en mükemmel varlık olmasının gerektirdiği şekilde, sahip olduğu zatındaki güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın idraki ile ortaya çıkan haz&#8217; da yine O&#8217;nun mahza akıl olması nedeni ile akli bir hazdır. İbn Sina, Mutlak Güzel ile O&#8217;nun kendi güzelliğine olan aşkı arasında da bir ilişki kurmaktadır. Mutlak Güzellik kendi zatındaki güzelliğe aşık olmuştur, güzellik aşkın mastarıdır, objesidir. Haz ve aşk, en güzel şeyin idraki ile ortaya çıkar ki, Mutlak Güzellik, kendi zatındaki en üstün güzelliği idrak etmekle akli bir haz duyar ve kendine aşık olur.</p>
<p>• Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü,<br />
ayse.taskent@iuc.edu.tr.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Editörler :Ahmet Çapku-Fatma Zehra Pattabanoğlu – İslam Düşüncesinde Sanat,syf:129-136</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>Bu makale Güzelin Peşinde (Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik), isimli çalışmanın &#8220;Tanrı ve Güzel: Estetiğin Teolojik Temelleri&#8221; başlıklı bölümün bir özeti mahiyetindedir. Metnin bütünü için bkz.Ayşe Taşkent, Güzelin Peşinde (Farabi, İbn Sinii ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik), (Klasik Yayınları İstanbul, 2013),<br />
63-111.</p>
<p>1 İbn Sina, el-İşarat ve&#8217;t-Tenbihat, nşr. Süleyman Dünya (Beyrut: Müessesetü&#8217;n-Numan, 1992), I: 141-142; en-Necat fil-hikmetil-mantıkiyye ve&#8217;t-tabiiyye ve1-ilahiyye, nşr. Macid Fahri (Beyrut: Darül-Afakil-Cedide, 1985), 256-257</p>
<p>2 İlhan Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık (İstanbul: İz Yayıncılık, 2002), 112-118.</p>
<p>3 İbn Sina, eş-Şifa el-İlahiyyat, 1-11, nşr. George Anawati, Said Zayed (Kahire, 1960), 86; Kitabu&#8217;ş-Şifa/Metafizik (el-İlahiyyat), nşr.-çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2005), 705-709.</p>
<p>4 Kitabü eş-Şifa Metafizik, (el-İlahiyyat), nşr.- ve trc. Ekrem Demirli, Ömer Türker (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004), 1: 65.</p>
<p>5 İbn Sina, eş-Şifa/İlahiyyat, 759; Ayrıca bkz. a.mlf. el-Mebde&#8217; ve1-me&#8217;ıid, nşr. Abdullah Nurani (Tahran:<br />
Müessese-i Motaleat-ı İslami Danişgah-ı Mc Gill Şube-i Tahran, 1984), 6</p>
<p>6 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , I: 87-88.</p>
<p>7 Peter Adamson, Richard C. Taylor, İslam Felsefesine Giriş, çev. Cüneyt Kaya (İstanbul: Küre Yayınlan,<br />
2028), 127.</p>
<p>8 İlk İlke&#8217;nin kemal/Yetkinlik ve iyilik/Hayr Mahz ile nitelenmesine ilişkin ayrıca bkz. et-TaWaU, Abdurrahman Bedevi (nşr.), (Kum: Mektebetü1-İ1ami1-İslami, 1984), 62; el-Mebde vel-me&#8217;ad, 6; en-Necat fil-hikmetil-mantıkiyye ve&#8217;t-tabi&#8217;iyye vel-ilahiyye, 265.</p>
<p>9 İbn Sina, eş-Şifa/İlahiyyat, II, 728, Ayrıca bkz. a. mlf., en-Neciit, 265; el-Mebde ve1-me&#8217;ad, 6</p>
<p>10 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , II: 728; en-Necat, 265; el-Mebde&#8217; ve1-me&#8217;ıid, 6.</p>
<p>11 Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık, 138-139.</p>
<p>12 Valeri Gonzalez, Beauty and Islam: Aesthetics in Islamic Art and Architecture (London: l.B. Tauris, 2001), 7.</p>
<p>13 İbn Sina, en-Necat, 265.</p>
<p>14 İbn Sina, en-Necat, 265; eş-Şifa-İlahiyyat, il: 759.</p>
<p>15 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , 759.</p>
<p>16 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , 759.</p>
<p>17 İbn Sina eş-Şifa İlahiyyat , II: 369-370, 424-425; Risaletü Adhaviyye fi emril-me&#8217;ad, nşr. Süleyman Dünya,<br />
(Kahire, 1949), 117; Hayy bin Yakzan, 52-53.</p>
<p>18 İbn Sina, Hayy bin Yakzan, İbn Sina, İbn Tufeyl içinde (43-53), nşr. Ahmet Emin (nşr.) (İbn Zeyle&#8217;nin<br />
şerhiyle birlikte) (Kahire: 1952), 53.</p>
<p>19 İbn Sina, Risiiletu&#8217;t-tayr, et-Tefsiru1-Kur&#8217;ani ve1-lugatü&#8217;s-sufiyye fi felsefeti İbn Sina içinde (338-343),nşr. Hasan Asi (Beyrut, 1983), 242-243.</p>
<p>20 İbn Sina, Risaletü&#8217;t-tayr, 243.</p>
<p>21 İbn Sina, Hayy b. Yakzan, 5</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Adamson, Peter ve Richard C. Taylor. İslam Felsefesine Giriş. çev. Cüneyt Kaya.<br />
İstanbul: Küre Yayınları, 2028.<br />
İbn Sina..Risaletü Adhaviyye fi emri&#8217;l-me&#8217;ad, nşr. Süleyman Dünya, Kahire, 1949 .<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230; Hayy bin Yakzan, İbn Sina, İbn Tufeyl içinde (43-53), nşr. Ahmet Emin (İbn<br />
Zeyle&#8217;nin şerhiyle birlikte), Kahire: 1952 .<br />
. &#8230; .. . . &#8230; eş-Şifalel-İlahiyyat, 1-11. nşr. George Anawati, Said Zayed. Kahire, 1960 .<br />
. . . . . . . . . . . Risfiletu&#8217;t-tayr. et-Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ani ve&#8217;l-lugatü&#8217;s-sufiyye fi felsefeti İbn Sina içinde (338-343), nşr. Hasan Asi, Beyrut, 1983.<br />
el-Mebde&#8217; ve&#8217;l-me&#8217;ad. nşr. Abdullah Nurani, Tahran: Müessese-i Motaleat-ı İslami Danişgah-ı Mc Gill Şube-i Tahran, 1984.<br />
et-Ta&#8217;likat. nşr. Abdurrahman Bedevi. Kum: Mektebetü&#8217;l-İ&#8217;lami&#8217;l-İslami, 1984.<br />
en-Necat fi&#8217;l-hikmeti&#8217;l-mantıkiyye ve&#8217;t-tabiiyye ve&#8217;l-ilahiyye. nşr. Macid Fahri Beyrut: Darü&#8217;l-Afaki&#8217;l-Cedide, 1985 .<br />
. . . . . . . . &#8230; el-İşı1rı1&#8217;t ve&#8217;t-Tenbihfit. nşr. Süleyman Dünya. Beyrut: Müessesetü&#8217;n-Numan, 1992, c. 1.<br />
&#8230;&#8230;&#8230; .. Kitabü &#8216;ş-Şifa/Metafizik (el-İlahiyyat). nşr. &#8211; çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004, c. 1 .<br />
. . . . . . . . . .. Kitabu&#8217;ş-ŞifaiMetafizik (el-İlahiyyat). nşr. &#8211; çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2005. c. II. En-Necat/Felsefenin Temel Konuları, çev. Kübra Şenel, Kabalcı Yayınları,İstanbul, 2012.<br />
Kutluer, İlhan. İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık. İstanbul: İz Yayıncılık, 2002.<br />
Turğay, Fatma. İbn Sina&#8217;nın Sembolik Hikayelerinde Ahlak Felsefesi. M.Ü.SBE. Yüksek Lisans Tezi, 2006.</p>
<p><strong>Sorular</strong></p>
<p>1. İbn Sina&#8217;da yetkinlik (kemal), güzellik (cemal) ve beha kavramlarını açıklayınız.<br />
2. İbn Sina&#8217; da Zorunlu ve mümkün varlık estetik alanda nasıl ele alınmaktadır?<br />
3. Güzellik kavramı ontolojik açıdan nasıl değerlendirilebilir?<br />
4. Tanrı&#8217;nın güzelliğinin &#8220;akledilir bir güzellik&#8221; olmasını açıklayınız.<br />
5. İbn Sina&#8217;ya göre Mutlak Güzel ve Mutlak İyi kavramları arasındaki ilişkiyi anlatınız.</p>
<p><strong>İleri Okuma Önerisi</strong></p>
<p>Elisas, Jamal J., Hz. Ayşe&#8217;nin Minderi, İslam&#8217;da Dini Sanat, Algı ve Pratik,<br />
Çev. &#8212;İsa İlkay Karabaşoğlu, İstanbul: Küre Yayınları, 2021.<br />
&#8220;Güzellik, İyilik ve Hayret&#8221;, Çev. Ayşe Taşkent, ss. 21-33,<br />
Tasvir: Teori ve Pratik Arasında İslam Görsel Kültürü, İstanbul: Klasik Yayınları,<br />
2016.<br />
Gonzalez, Valerie, Güzellik ve İslam,<br />
İslam Sanatı ve Mimarisinde Estetik,Çev. Muhammed Fatih Kılıç, İstanbul: Küre Yayınları, 2020.1 37<br />
Beauty and Islam: Aesthetics in Islamic Art and Architecture,<br />
London: I.B. Tauris, 2001.<br />
Gutas, Dimitri, İbn Sina&#8217;nın Mirası, Çev. M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik<br />
Yayınları, 2021.<br />
İbn Sina, Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale, Çev. Ahmed Ateş, İstanbul:<br />
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1953.<br />
Andrew Chignell, Theological Aesthetic: God in Imagination, Beauty, and<br />
Art, Theology Today, 2001 .<br />
Katharine Gilbert, Everett ve Helmut Kuhn, A History of Esthetics: Revised<br />
And Enlarged, London: Thames and Hudson, 1. Baskı, 1956.<br />
L. E. Goodman, Avicenna, Arabic Thought And Culture, London: Routledge,<br />
1992.<br />
Puerta Vilchez, Jose Miguel, Aesthetics in Arabic thought: from pre-Islamic<br />
Arabia through al-Andalus, Ed. Consuelo L6pez-Morillas, Boston: Brill, 2017.<br />
Taşkent, Ayşe, Güzelin Peşinde, Farabi,<br />
İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik,<br />
İstanbul: Klasik Yayınları, 2013.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/">İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat ve Güzel: Kavramsal Bir Çerçeve</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-guzel-kavramsal-bir-cerceve/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-guzel-kavramsal-bir-cerceve/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2026 12:29:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[bediiyyat]]></category>
		<category><![CDATA[cemal]]></category>
		<category><![CDATA[Eflatunculuk]]></category>
		<category><![CDATA[esmâü’l-hüsnâ]]></category>
		<category><![CDATA[Estetik]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[metafizik güzel]]></category>
		<category><![CDATA[Platon]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Eseri]]></category>
		<category><![CDATA[zanaat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27899</guid>

					<description><![CDATA[<p>SANAT ve GÜZEL: KAVRAMSAL BİR ÇERÇEVE Halide YENEN* Giriş Sanat ve güzel birbirinden ayrılmayan, biri diğerini hatırlatan, manaları kolayca idrak edilen iki sözcük; fakat bir o kadar da filozofları, dil bilimcileri, sanatkarları üzerinde düşünmeye sevkeden iki kavram çifti olmuştur. Sözcük anlamı itibariyle sanat, eser üretme kabiliyeti, güzel ise göze güzel görünen şeklinde anlaşılmaktadır. Bir terim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-guzel-kavramsal-bir-cerceve/">Sanat ve Güzel: Kavramsal Bir Çerçeve</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>SANAT ve GÜZEL: KAVRAMSAL BİR ÇERÇEVE</p>
<p>Halide YENEN*</p>
<p>Giriş Sanat ve güzel birbirinden ayrılmayan, biri diğerini hatırlatan, manaları kolayca idrak edilen iki sözcük; fakat bir o kadar da filozofları, dil bilimcileri, sanatkarları üzerinde düşünmeye sevkeden iki kavram çifti olmuştur. Sözcük anlamı itibariyle sanat, eser üretme kabiliyeti, güzel ise göze güzel görünen şeklinde anlaşılmaktadır. Bir terim olarak sanat, insanın duygu, düşünce ve hayalini somut biçimlere büründürdüğü yaratıcı etkinliği, güzel ise bu etkinliğin ruhunu ifade etmektedir. Sanat insanlık tarihi kadar eski ve evrensel bir ifade biçimi, sanatkarlık da insanda fıtri bir yetenektir. Güzellik ise özgün, orijinal bir eser meydana getirme sürecini ifade eden sanatın özsel niteliğidir. Farklı toplumlarda çeşitli sözcüklerle dile getirilmiş, zamanla değişen anlayışlarla yeniden yorumlanmış olsa da güzellik sadece sanatın değil insanın hilkatinin de kendisiyle yoğrulduğu manadır. Bu nedenle insan yaratıldığı andan itibaren güzeli aramış, rüzgarla hışırdayan yaprakların sesinde güzeli duymaya, yeşilin türlü tonları arasındaki rengarenk çiçeklerde güzeli koklamaya, berrak bir gece vakti yıldızlar arasında parıldayan dolunayda güzeli görmeye, bir iyilik seferberliğinde güzeli deneyimlemeye çalışmış, yetmemiş onu tanımlamaya, üretmeye, yeniden biçimlendirmeye yönelmiştir. Bu bağlamda sanat ve güzel, insan hayatının teorik ve pratik bütün alanlarını kuşatan bir etkinlik, yaşama anlam verme çabasının ayrılmaz bir parçası olmuştur.</p>
<p>Bu çalışmada sanat ve güzel sözcüklerinin kavramsal içeriği ele alınmıştır. İlk bölümde sanatın etimolojisi, sözlük ve terim anlamları üzerinde durulmuş, sanat ve zanaat sözcüklerinin anlamına, sanat eseri ve zanaat ürünü arasındaki farka değinilmiş, sanat eserinin ontolojik yapısı hakkında &#8216;bilgi verilmiştir. İkinci bölümde ise güzel sözcüğünün sözlük anlamına, kavramsal içeriğine, güzel ve iyi değer yargıları arasındaki ilişkiye değinilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise sanatta güzellik meselesi üzerinde durulmuş, sanat eserinde güzelliği belirleyen unsurlara değinilmiş, toplumların güzel sözcüğüne yüklediği anlamın sanatlarında somutlaştığı ifade edilmeye çalışılmıştır.</p>
<p><strong>Sanat ve Sanat Eseri </strong></p>
<p>En güzel surette yaratılmış insanın en önemli özelliklerinden biri estetik duyarlılığa sahip olmasıdır. Sanat ise bir medeniyetin, bir kültürün somut bir tezahürü, estetik duyarlılığının dışavurumudur.1</p>
<p>Arapça&#8217;da &#8220;yapmak, etmek&#8221; anlamındaki san&#8217; /sun&#8217; kelimesinden türetilmiş olan &#8216;sanat&#8217;, kelime manası itibariyle &#8220;yapılan iş, meslek, ustalık, hüner&#8221; anlamına gelmektedir. Yine aynı kökten türeyen &#8216;sınaat&#8217; kelimesi vardır ki sözlükte, &#8220;ihtiyaç duyulan bir şeyin meydana getirilmesi için icra edilen, tahsil ve tecrübe, maharet ve ustalık isteyen iş&#8221; diye tanımlanmıştır.2 Klasik İslam felsefesi kaynaklarında &#8216;güzel bir iş&#8217;, &#8216;sanat eseri&#8217; anlamında &#8216;sınaat&#8217; kelimesi kullanılmıştır. Bu sözcük Osmanlı Türkçesinde biraz değişerek &#8216;zanaat&#8217; şeklinde telaffuz edilmiş, bütün meslekleri, bilhassa el becerisi ve maharet isteyen işleri kapsayacak şekilde sanat mukabilinde kullanılmıştır. 3 Batı dillerindeki &#8216;art&#8217; kelimesi köken itibariyle şiir yazma, ayakkabıcılık, at terbiyeciliği, vazo ressamlığı hatta yöneticilik gibi her türlü ustalığı ifade eden Latince &#8216;ars&#8217; ve Yunanca &#8216;techne&#8217; sözcüklerinden türetilmiştir. Onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında batıda başlayan sanayileşme ile birlikte sanat ve zanaat birbirinden ayrışmaya başlamış, zanaatin yerini endüstriyel ürünler almış ve art/sanat modem zamanlarında kullanılan anlamına sahip olmuştur.4</p>
<p>Dilimizde &#8216;güzel sanatlar&#8217; diye kullandığımız ifadenin Fransızca karşılığı da &#8216;beaux arts&#8217; olup Osmanlı Türkçesine &#8216;sanayi&#8217;-i nefise&#8217; diye tercüme edilerek aktarılması, sınaat&#8217; ve &#8216;sanat&#8217; sözcüklerinin her ikisinin çoğulunun &#8216;sanayi&#8217; kelimesi olması, &#8216;sanat&#8217; sözcüğünün modem zamanlardaki  anlamıyla &#8216;art&#8217; mukabilinde bir galat-ı meşhur olarak dilimize yerleşmesine ve kabul görmesine neden olmuştur.5 Genel olarak sanat, insanda maddi bir eser meydana getirme kabiliyetini ve insanın el becerisiyle, belli bir amaç ve niyetle yaptığı, ürettiği şeyleri ifade etmekte ve bu manasıyla sanat eseri &#8216;yapma / suni&#8217; bir şeyi imlemekte ve doğal olanın zıddı olarak kullanılmaktadır. Bir ev, bir masa, bir portre, bir resim, bir ayakkabı vb. şeyler genel anlamda bir sanat eseridir; ayakkabıcılık, marangozluk da bir sanattır. Bir masa, bir ev, bir tabak vb. gündelik hayatımızda kullandığımız birçok eşya insanın bir bilgi ve beceriye, bir maharet ve ustalığa dayanarak ürettiği şeyler olması açısından elbette sanat ürünüdür; marangozluk, ayakkabıcılık, terzilik gibi meslekler de maddi bir eser meydana getirme kabiliyetini ifade ettiği için bir sanattır; ancak estetiğin konusu olan &#8216;güzel sanatlar&#8217; anlamında değil &#8216;zanaat&#8217; anlamında bir sanattır ve üretilen şeyler de teknik bir üründür.6 Hem sanat eseri hem de teknik bir ürün &#8216;yapma&#8217; bir şeydir ve bu açıdan her ikisi de dış dünyada, doğada hazır bulduğumuz nesnelerden farklıdır. Ancak sanat eserini teknik üründen ayıran en temel nitelik, seyredildiğinde hissedilen estetik hazdır.</p>
<p>Teknik üründe birincil amaç işe yaramadır. Elbette kullanışlı bir sanayi ürünü de estetik olabilir; ancak onda güzellik değil fonksiyonellik önce gelir ve işe yarar olma onun mahiyeti gereğidir. Sanat eserinde ise kullanışlılık değil estetik oluş önce gelir ve güzellik onun özsel niteliğidir. Bir sanat eserinden beklenen şey &#8216;güzellik&#8217; ve o güzelliğin kavranışıyla tecrübe edilecek estetik haz olduğu için sanat eseri fayda, menfaat gibi bir gayeden uzaklaştığı nispette estetik değeri artacaktır. Bu nedenledir ki bir tablonun, bir şiirin, bir musıki eserinin sanat değeri, ne kadar işçilikli ve süslemeli olursa olsun bir sandalyeden daha fazladır. Çünkü bir sandalye onca tezyinatına ve işçiliğine rağmen yine oturulması için, yani bir fayda temini amacıyla yapılmıştır. Ancak bir heykel, bir portre, bir beste için böyle bir durum söz konusu değildir; onlar seyredene veya dinleye bir çıkar gözetilmeksizin sadece estetik bir zevk, bir haz vermesi için yapılmışlardır. Dolayısıyla sanatın fayda gibi bir amaçla alakası yoktur. Teknik bir üründe ise aslolan faydadır. Bir teknik ürün işlemeli ve estetik olabilir ama bir işe yaraması amacıyla yapılmış olması onu sanat eserinden ayıran özsel ayırımdır. Ayrıca teknik bir ürün teknik dediğimiz bir yapının işleyişine tabi bir fabrikasyon, bir seri üretim işidir; belirli bir sistemin, bir ürün grubunun bir parçası ve temsilcisidir; bu açıdan kendi başına, bağımsız bir varlığı yoktur.</p>
<p>Oysa sanat eseri bireysel bir ürün, bir defalık yaratma işidir; kendi kanunu kendi özünden alan otonom bir yapıdır;7 estetik bir duyuşun, sezginin, kavrayışın, idealin duyusal düzeyde algılanacak şekilde ifade edilmesiyle ortaya çıkan sanatsal bir formdur.8 Platon&#8217; a göre sanat eseri, onun gerçeklik anlayışını yansıtacak şekilde varlıklar içinde en aşağı derecede yer almaktadır. Çünkü o, dış dünyada hazır bulduğumuz, ideaların kopyası olan nesnelerin duyusal formlarının tam bir kopyası olması anlamında bir taklittir ve bu nedenle gerçek varlık olmaktan çok uzaktır. Bu nedenle Platon sanatı bir aldatma olarak nitelemiştir. Çünkü doğanın bir taklidi olan sanat güzelin kendisini değil ancak kusurlu bir kopyasını verecektir.9 Aristoteles de sanatı bir mimesis / bir taklit, sanatçıyı ise taklit eden olarak temellendirmiştir.</p>
<p>Şiir, öykü, resim, heykeltıraşlık gibi çeşitli sanatları birbirinden ayıran şey ise taklit etmede kullanılan araç, taklit edilen nesneler ve taklit tarzıdır. Ancak ondaki taklit sadece bir kopyadan ibaret değildir:10</p>
<p><em>&#8220;Şair tıpkı bir ressam veya diğer herhangi şekil verici sanatçı gibi, taklit edici bir tasvircidir. Buna göre de şairin üç imkandan birini zorunlu olarak taklit etmesi gerekir. Ya nesneleri nasıl idiyseler veya nasılsalar öyle; ya nesneleri mytoslara veya insanların inançlarına göre nasılsalar; ya da nesneleri nasıl olmaları gerekiyorsa o şekilde betimlemelidir.&#8221; </em></p>
<p>Şu halde Aristoteles&#8217; e göre bir taklit olması itibariyle sanat eseri ya gerçek olan bir şeyi &#8211; gerçek insanı, gerçek tabiatı- tasvir edecektir ki bu durumda gerçeklik kategorisine girmektedir; çünkü onda gerçek bir şey, dış dünyada varlığı bulunan bir şey vardır; ya da gerçek olan bir şeyi olması gerektiği şekliyle betimleyecektir ki bu durumda sanat eseri gerçekliğe dayanmakla birlikte dış dünyada var olmayan ama olması mümkün bir şeyi, düşünülen, tasavvur edilen bir şeyi tasvir etmektedir.11 Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217; e göre de sanat bir taklittir; ancak bu Platon&#8217; da olduğu gibi dış dünyadaki nesnelerin duyusal özelliklerinin birebir kopyası anlamında değildir. Çünkü sanatçı mütehayyile/imgelem gücünü kullanarak sanat eserini ortaya koyar.</p>
<p>Bu nedenle onlar sanatı, &#8216;tahyil&#8217; ve &#8216;muhakat&#8217; kavramlarını merkeze alarak açıklamışlardır. Zihinde bir şeyi canlandırma, resmetme, hayal etme anlamına gelen &#8216;tahyil&#8217;, imgelem gücünün biçimlendirdiği, varlık verdiği suretlere atıfta bulunmaktadır. &#8216;Muhakat&#8217; ise taklit, öyküye, tasvir etme, benzeşme demektir. Sanatçı imgelem gücünü kullanarak hayalindeki duyusal formları ve hafızasındaki manaları, onlara eklemeler ve eksiltmeler yapmak suretiyle birleştirerek yeni suretler, yeni figürler üretir. Örneğin bir sanatçı kanatları olan, uçan bir insan veya zümrütten bir dağ hayal edebilir ve bu formu kelimeler veya maddi nesneler aracılığıyla dış dünyada nesnelleştirebilir. Bu eser her ne kadar dış dünyada hazır bulduğumuz nesnelere benzese de bütünüyle onların birebir kopyası değildir; onda sanatçının imgelem gücü aracılığıyla kattığı yeni unsurlar sözkonusudur. Dolayısıyla İslam filozoflarına göre sanat, özelde şiir sanalı, kendine özgü yapısı olan bir &#8216;taklit&#8217; eylemidir. Bu nedenledir ki onlar &#8216;muhakat&#8217;ı geniş anlamda &#8216;tahyil&#8217;in müteradifi olarak ele almışlar, nihayetinde benzerini resmetme (tasvir), benzetme (teşbih) ve örnekleme (temsil) sözcüklerinin anlamlarını da kapsayan bir kavram olarak kullanmışlardır.12 Şu halde İslam filozoflarına göre sanatta taklit/muhakat, hakikat ile sanat eseri arasındaki ilişkiyi ifade eden bir kavram, gerçekliğin sanat eserine taşınmasında bir araçtır. Sanat da gerçekliği olduğu gibi veya olması gerektiği gibi bir betimleme değil en mükemmel şekilde benzerini yapma, resmetme, örnekleme, tasvir etme eylemidir.13</p>
<p>Sa-ne-&#8216; a, Arapça&#8217; da gayesini, amacını, hedefini kendi içinde barındıran eylem anlamına da gelmektedir. Sanat sözcüğünün kökündeki bu anlam sanatçı ile sanat eseri arasındaki özel bir ilişki türüne işaret etmektedir. Söz sanatlarında ve bilhassa plastik sanatlarda bu çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Şair bir fikri kelimelerde mi görür, yoksa zihnindeki düşünceyle kelimeleri mi biçimlendirir; bir heykeltraş mermerde gördüğü şeyi ortaya çıkarmak için mi mermeri yontar, yoksa hayalindeki sureti mi mermere işler? Aslında bir sanat eserine bakıldığında görülen her ikisidir; kelimelerdeki şiir haline gelme yeteneği, mermerdeki suret alma kabiliyeti sanatkarın fikriyle, hayaliyle, amacıyla, buluştuğunda sanat eseri ortaya çıkmaktadır. 14 Sanat eseri, ister bir şiir veya bir tablo, isterse bir heykel veya bir beste olsun belli nitelikleri ve özellikleri olan bir nesnedir. Örneğin bir heykel bir</p>
<p>taş kütlesi değildir; bir şiir, bir öykü sadece kelimelerden, o kelimelerle anlatılan duygu ve düşüncelerden, inançlardan, olaylardan ibaret değildir. Onlar sanatçının duygu ve düşüncesinin, hayalinin nesnelleşmiş halidir. Bir mermere heykeltraş tarafından bir form verildiğinde, dış dünyadaki bir manzara ressam tarafından tuvale aktarıldığında, sesler bestekar tarafından bir armoni içinde senfoniye dönüştürüldüğünde sanatçının duygu ve düşüncesinin, hayalinin görünür, duyulur biçimi olmuşlardır. Dolayısıyla bir sanat eseri sadece taklitten ibaret değildir; onda öznel olan nesnelleşmekte ve duyusal kavrayışın objesi olmaktadır.15 Sanat eserini doğal olandan, dış dünyada hazır bulduğumuz gerçek bir nesneden ayıran şey, sanat eserinin bir ifadesinin ve anlamının olmasıdır. O maddesi itibariyle sanatçıdan bağımsız gerçek bir varlığa dayanır ve bu açıdan reel bir objedir, diğer yanıyla bir anlam varlığıdır. Örneğin tuval denilen keten bezi ve onun üzerine sürülen boyalar sanatçıdan bağımsız olarak dış dünyada bulunan maddi nesnelerdir. Boyalar aracılığıyla tuval üzerine resmedilen portre ise sanatçının duygu, düşünce ve hayalini görünür kılan bir anlam varlığıdır.</p>
<p>Bir birlik halinde kavranılan sanat eseri, bu nedenle, varlık tarzı bakımından heterojendir. Onda anlam ve madde iç içe geçmiş bir birlik oluşturmuştur.16 Sanat eserleri bu antik yapıları nedeniyle çeşitli toplumların dünya görüşlerinin ve hakikat anlayışlarının somut bir ifadesi, kültürlerin ve medeniyetlerin tezahürü ve taşıyıcısı olmuşlardır. Örneğin İslam sanatı İslam inanç ve esasları üzerine bina edilen İslam medeniyetinin somut bir ifadesidir.17 Bu anlayışta &#8216;güzel sanatlar&#8217; da sanatın kök anlamındaki ustalık, maharet, hüner, ihtiyaç duyulan bir şeyin meydana getirilmesi için ustalık isteyen iş manalarından ayrı düşünülmemiş, güzel-iyi-yararlı anlamlarını kendisinde toplayan &#8216;ihsan&#8217;ın bir tezahürü olarak hayatın her alanını kuşatan ve aynı zamanda kendisinde &#8216;güzel&#8217;in kavrandığı eserler meydana getirilmiştir. Selimiye Cami&#8217;i, Sultanahmet Çeşme&#8217;si, Hilye-i şerif, Mastar Köprüsü, el-Hamra Sarayı, Dede Efendi&#8217;nin, Itri&#8217;nin besteleri ve daha niceleri &#8216;sanat sanat içindir&#8217; anlayışını aşan, kendilerinde güzelin, iyinin, yararlının, yücenin ve kemalin bir bütün olarak birlik içinde algılandığı sanat eserleridir. Ve onlar İslam&#8217;ın &#8216;tevhid&#8217; akidesinin varlığın her alanını kuşattığının somut ifadesi olmuşlardır.</p>
<p><strong>Güzel Nedir? </strong></p>
<p>Güzeli arama, güzele duyulan özlem insanı güzel sanatlara sevketmiştir.18 Bir fikrin, bir kavramın nesnelleşmesi, zihni bir halden maddi bir hale geçmesi için gerekli bilgi ve araçların tatbikine sanat, 19 güzeli kendisine konu edinen sanatlara&#8217; da güzel sanatlar denilmektedir. Bir sanat felsefesi terimi olarak güzel, insanda beğenme, hayranlık, zevk alma gibi duyguları oluşturan nitelikleri ifade etmektedir.20 O halde sanatı anlamak güzeli ve güzelliğin mahiyetini, esasının ne olduğunu kavramakla mümkündür.21 Güzel, gündelik dilde oldukça sık kullandığımız bir değer yargısıdır. Güzel bir davranış, güzel bir bebek, güzel bir genç, güzel bir bilgi, güzel bir elbise, güzel bir manzara, güzel bir tablo, güzel bir çiçek, güzel bir yemek ve benzeri birçok kullanım buna örnek verilebilir. Kimi zaman iyiyi ve yararlıyı, kimi zaman mükemmelliği, ihtişamı ve yüceliği, kimi zaman da hoşlanmayı ve hazzı ifade etmek üzere güzel nitelemesi kullanılmıştır. Dolayısıyla güzel, yaşamın bütün alanı kuşatan ve tek bir tanımla açıklanamayacak evrensel bir değer yargısıdır.</p>
<p>Güzelin ve güzelliğin ne olduğu, ilkeleri, güzellik teorileri, güzel sanatların yapısı, sanatta güzellik gibi konuları araştıran ve çözümleyen bir felsefe disiplinini ifade eden estetik, kavram olarak, onsekizinci yüzyılda Alexander G. Baumgarten tarafından ortaya konulmuştur.22 Çağdaş Arapçadaki karşılığı &#8216;ilmü&#8217;l-cemal&#8217; olan estetik için yine aynı dilde &#8216;el-cemaliyyat&#8217;, &#8216;felsefetü&#8217;l-cemal&#8217;, &#8216;felsefetü&#8217;l-fen&#8217; tabirleri de kullanılmaktadır. Osmanlı aydınları tarafından estetik &#8216;ilm-i hüsn&#8217; terkibiyle karşılanmış, Allah&#8217;ın yaratmadaki eşsizliğini ifade eden &#8216;bedi&#8217; sözcüğünden hareketle &#8216;hikmet-i bedayi&#8217; ve &#8216;bediiyyat&#8217; terimleriyle de ifade edilmiştir.23 Antik çağlarda &#8216;güzel&#8217;, maddi nesnelere yüklenen bir nitelik olarak kabul edilmiş, güzellik yalnız gözle görülebilen nesnelerde algılanan bir özellik olarak düşünülmüştür. Yunanca güzel demek olan &#8216;to kalon&#8217; kelimesinin sözlük manası itibariyle göze ve görülen şeylere nispeti bu düşünceyi desteklemektedir.</p>
<p>Türkçede de &#8216;gözel&#8217; ve &#8216;göz&#8217; köken itibariyle aynı olup &#8216;gözel, göze hoş görünen şey&#8217; anlamına gelmektedir.24 Arapçada güzel kelimesinin karşılığı olarak kullanılan &#8216;cemil&#8217; ve &#8216;hasen&#8217; sözcükleri hem duyusal hem de manevi güzelliği ifade etmek için kullanılmaktadır. &#8216;Güzel olmak&#8217; anlamında mastar, &#8216;güzellik, arzulanan ve sevilen . şey&#8217; anlamında isim olarak kullanılan &#8216;hüsn&#8217;, insan tarafından arzulanan, ona mutluluk ve huzur veren her şeyi kapsayan iyilik ve güzellik anlamına gelmekte, insanı nitelemek için kullanıldığında onun bedenen, ruhen ve ahlaken iyiliğini ve güzelliğini ifade etmektedir. Halk dilinde genellikle göze hitap eden duyusal güzellik için kullanılan hüsn Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217; de hem duyusal güzelliği hem de bir ahlak terimi olarak manevi güzelliği ve iyiliği ifade etmek için kullanılmakta; ayrıca &#8216;el-esmaü&#8217;l-hüsna&#8217; terkibi içinde Allah&#8217;ın zatında ve fiillerindeki mutlak güzelliği ve kemali ifade etmek üzere dört kez geçmektedir. Sözcük &#8216;tahsin&#8217; kalıbına sokulduğunda süslemek, güzelleştirmek anlamlarını kazanmaktadır. Güzelleştirme anlamında kullanılan bir diğer kelime ise &#8216;zine&#8217;dir. Bu sözcük ziynet şeklinde Türkçeleştirilmiştir ve süs anlamında kullanılmaktadır. Terim olarak &#8216;zine&#8217; ya da &#8216;ziynet&#8217;, &#8220;bir şeyi takıyla, elbiseyle veya şekil verme yoluyla güzelleştirmek&#8221; denektir. &#8216;Zine&#8217; ve türevi olan &#8216;tezyin&#8217; Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de sadece maddi değil manevi anlamda da süsü ve süslenmeyi ifade etmek için kullanılmıştır.25</p>
<p>Ziynet ile aynı kökten türeyen &#8216;tezyin&#8217; ise süslemek, donatmak, bezemek anlamlarına gelmektedir. 26 Hüsn, cemal ve zinet sözcükleriyle karşılanan, zarafet, parlaklık, letafet, azamet ve kemal anlamlarını da içeren bir diğer sözcük ise &#8216;baha&#8217; dır; güzelliği ve ihtişamı gözü dolduran şeyler için &#8216;baha&#8217; sahibi&#8217; denilmektedir.27 Farabi ve İbn Sina tarafından baha&#8217;, cemal ve zine sözcükleriyle birlikte Tanrı&#8217;nın mutlak güzelliğini ve kemalini ifade etmek için kullanılmıştır.28 Yine hüsn kökünden türemiş olan &#8216;ihsan&#8217;, &#8220;başkasına iyilik etmek&#8221; ve &#8220;yaptığı işi güzel yapmak&#8221; anlamında hem Allah&#8217; a hem de insanlara nispet edilen bir kavramdır. İnsana nispet edildiğinde bu kavram, Allah&#8217;a karşı saygı ve samimiyetin tezahürü olan bütün iyi ve güzel amelleri kapsamak tadır. &#8220;Allah yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.&#8221; (es-Secde 32/7) ayetinde ihsan sözcüğüyle hem Allah&#8217;ın yaratmasındaki güzellik hem de var olan her şeyin O&#8217;nun lütfu olduğu ifade edilmektedir.29 &#8220;Örneği ve benzeri bulunmayan bir şeyi ortaya koymak, eşsiz ve emsalsiz olmak&#8221; anlamındaki &#8216;bed&#8217; / ibda&#8217; kökünden &#8216; türeyen &#8216;bedi&#8217; sözcüğü de Allah&#8217;ın güzel isimlerinden biri olarak &#8220;bir şeyi ilk ve örneksiz, benzersiz ve mükemmel olarak yoktan var eden&#8221; anlamına gelmekte, O&#8217;nun yaratışındaki hayranlık uyandırıcı muhteşem güzelliğe atıfta bulunmaktadır. &#8220;O göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır.&#8221; (el-Bakara 2/117) ayetinde yer alan &#8216;bedi&#8217; sözcüğü bu manayı ifade etmektedir. Dolayısıyla bütün kainat Allah&#8217;ın güzel isimlerinin tezahür ettiği bir sanat eseri olması açısından ilahi bir güzellik taşımaktadır.30 Sözlükte &#8216;hüsnün çokluğu&#8217; ile açıklan, yüz güzelliğini ifade etmek için de kullanılan &#8216;cemal&#8217; ise &#8216;hüsn&#8217; sözcüğünün bütün anlamını içermekle birlikte hüsne nispetle iyiliğin ve güzelliğin yüksek düzeyde olması ve bu manaya ilaveten bir varlıktan başka bir varlığa ulaşan güzellik anlamına gelmektedir.31 Cemal, İslam tasavvuf literatüründe, Allah&#8217;ın mutlak güzelliğini ifade etmek için kullanılmıştır. Mutasavvıflar cemali maddi (suri) güzellik ve manevi güzellik olarak ele almışlar, Allah&#8217;ın lütuf ve rızasına delalet eden isimlerini ve sıfatlarını manevi güzellik, bu isim ve sıfatların kainattaki tecellilerini ise maddi güzellik olarak nitelemişlerdir.</p>
<p>Bu bakış açısına göre alem, Güzel Allah&#8217;ın mutlak güzelliğinin görünür hale geldiği bir sahnedir. Dolayısıyla kainattaki güzelliklerin tamamı, kaynağı itibariyle ilahidir. Ayrıca &#8216;cemal&#8217; Allah&#8217;ın kahır ve gazabına, her açıdan yüceliğine delalet eden &#8216;celal&#8217; ismi ile birlikte O&#8217;nun bütün isimlerini ve sıfatlarını kuşatan iki temel isim olarak ele alınmıştır. &#8216;Cemal&#8217; Allah&#8217;ın mutlak güzelliğini, daha ötesi düşünülemeyen en yüksek seviyedeki kusursuz güzelliği ifade etmektedir. &#8216;Celal&#8217; ise Allah&#8217;ın mutlak yüceliğini, daha ötesi düşünülemeyen en yüksek seviyede eksiksiz yüceliğini ifade etmektedir. İbn Arabi mutlak celali, Hakk&#8217;ı bilmekten bizi meneden şey olarak tanımlar; çünkü mutlak celali bilme sadece Hakk&#8217;a özgüdür ve o Hakk&#8217;ın kendisini müşahede ettiği mertebedir; hiçbir yaratılmış için mutlak celali idrak etmek mümkün değildir. Cemal ise Hakk&#8217;tan kullarına dönen şeydir ve bu sayede O&#8217;nu bilmek mümkün olmaktadır. Ancak mutlak cemalin idraki de kulları için mümkün değildir; Allah cemalinde tecelli ettiğinde onun mutlak güzelliğinin yüceliği O&#8217;nu bilmeye engel olmaktadır. Ancak Hakk&#8217;ın celali cemaliyle birlikte tecelli ettiğinde mutlak güzelliği, güzellikteki yücelik ve heybet olarak idrak etmek mümkün olacaktır ki tasavvufta bu tecelli &#8216;cemalin celali&#8217; şeklinde ifade edilmekte ve güzelliğin aşkınlığı olarak anlaşılmaktadır. 32</p>
<p>Aslında insanlığın ilk zamanlarından itibaren güzel, yücelik, heybet, kudret arasında ilişki kurulmuştur. Fransızcası &#8216;beau&#8217; olan güzel kelimesinin Latince aslının aynı zamanda &#8216;harp&#8217; manasına gelen &#8216;bellum&#8217; sözcüğü olması da kudret ve güzellik arasındaki alakaya işaret etmektedir. Eski Türkçede &#8216;mahveden&#8217; anlamını da ihtiva eden &#8216;yiğit&#8217;, &#8216;cesur ve gösterişli genç&#8217;33 demektir. Türkler savaşçı bir toplum olarak yaşadıkları dönemlerde mertlik ve yiğitlikle tanınmışlar, hatta Fars edebiyatında &#8216;Türk&#8217; kelimesi &#8216;erkek güzeli&#8217; anlamında kullanılmıştır. Bugün bile &#8216;güzel&#8217; ile &#8216;müthiş&#8217; kelimelerinin hala yan yana kullanılıyor olması yücelik ve güzellik arasındaki bu ilişkiye, güzel olanın aynı zamanda mahvedici bir tesirde bulunduğuna işaret etmektedir. Çünkü bir şeyin yüce ve müthiş diye nitelendirilmesindeki etken ondaki mahvedebilme kudretidir. 34</p>
<p>Antik Yunan&#8217; da güzel meselesine felsefi olarak ilk yaklaşım Pythagorasçılar&#8217;da bulunmaktadır. Onlara göre güzel zıt unsurlar arasındaki denge ve uyumdur. Galen de güzelliğin parçalarda değil bütünde, parçaların birbiriyle orantısında olduğunu belirtmiştir. Beden güzelliği ile ahlak güzelliği arasında güçlü, doğal bir alaka olduğuna inanılan antik Yunan&#8217; da, insan güzelliğinin en yetkin şekli de organları birbiriyle ahenkli ve uyumlu, güzel bir çehreye sahip insan bedenlerinde -krallarda, savaşlarda ve olimpiyat oyunlarında başarı gösteren pehlivanlarda- bulunmuştur. Muhtemelen bu nedenle vücudu geliştirmek ve güçlendirmek için idman yapmak onlar için birinci derecede elzem aristokrat bir meşgale olmuş, bu güzellik anlayışının yansıdığı sanat alanı ise heykeltıraşlık şeklinde tezahür etmiştir.35 Yunan filozoflarından Sokrates ise güzelliği ahlaki açıdan değerlendirmiş, beden güzelliği ile ahlak güzelliği arasında bir alakanın bulunmadığını, güzelliğin dış görünüşten ziyade insanın karakterinde aranması gerektiğini belirmiştir. Ona göre güzellik, ahlakta tezahür eden bir değer ve hakikattir; güzel olan aynı zamanda iyi olandır.36</p>
<p>&#8216;Güzel&#8217;i ve &#8216;güzellik&#8217;i felsefi soruşturmanın konusu olarak ele alan Platon&#8217;a göre de güzel aynı zamanda iyi olandır. Çünkü ona göre güzellik idedir; ide ise hakikatin ta kendisidir, gerçek varlıktır. Dolayısıyla güzellik, insanın estetik e iliminden ve estetik nesneden bağımsız mutlak bir gerçekliktir; o, kendin e ve kendiliğinden güzeldir ve iyidir. Değişmezlik, ritim, harmani, ölçü ve uygunluk mutlak güzelliğin özsel nitelikleridir. O salt, katıksız güzelliktir; hiçbir nesnenin rengine, biçimine, varlık tarzına karışmamış &#8216;Tanrı güzelliği&#8217;dir ve eşyadaki güzelliğin ontolojik temelidir. Bütün güzel şeyler ondan pay aldıkları için güzeldir; ancak onlardaki güzellik mutlak değil izafidir.37 Platon güzeli Pythagorasçılar gibi denge ve uyum olarak da belirlemiştir. Bir nesneyi güzel yapan prensip, geometrik formlardır.38 Aristoteles güzelliği metafizik bir ilke olarak değil eşyadaki uyum, oran ve yetkinlik olarak ele alır. Güzelliğin başlıca işaretleri düzen, simetri, orantı gibi matematiksel formlar ve belirli bir yetkinliğe ulaşmış olmasıdır. Çünkü güzelliğin yetkinlikle de yakın bir ilişkisi vardır. Örneğin bir cüce, bir çocuk ya da bebek ne kadar sevimli ve beden ölçüsü ve uzuvları orantılı olursa olsun güzel sayılmaz; o sadece sevimlidir, hoştur; güzel diye nitelendirilebilmesi için kendi türünün gerektirdiği yetkinliği gerçekleştirmiş olmalıdır. Ayrıca ona göre &#8220;güzel, kendi zatı itibariyle seçkin ve makbul olan şeydir ve bu itibarla hayran olunan ve övülendir.&#8221; Çünkü güzelliğin mahiyetinin özsel değeri hiçbir gaye ve maksatla münasebetinin olmamasından kaynaklanır; münasebeti olsa bile bu özsel değil dışsal ve geçici bir alakadır.39 Plotinus da Platon gibi güzelliği metafizik bir ilke olarak ele almıştır. Ona göre varlık hiyerarşisi ile değerler hiyerarşisi arasında paralellik vardır. Nasıl ki varlık hiyerarşisinin en üst derecesinde kutsal ruh bulunmaktadır, değerler hiyerarşisinin en üstünde de güzel bulunmaktadır. Çünkü güzellik, ruha benzer bir mahiyete sahiptir ve ancak ruhun kavrayabileceği bir hakikattir. Bütün duyulur güzelliklerin ilkesi olan bu kavranabilir gerçek güzelliğin mertebesi de &#8216;mutlak varlık&#8217; olan Bir&#8217;in ontolojik mertebesidir. Duyulur nesnelerdeki güzelliklerin tamamı gerçek güzelliğin yansımalarıdır. En aşağı derecede de olsa yeryüzü, Bir&#8217; den &#8216;birlik&#8217; formunu alarak ona katıldığı için güzeldir.40</p>
<p>İslam filozoflarında hem Platon ve Aristoteles&#8217;in hem de Yeni Eflatunculuğun güzellik anlayışlarının sentezini buluyoruz. Farabi ve İbn Sina&#8217;ya göre de mutlak ve kusursuz güzellik Tanrı güzelliğidir ve güzelliğin yetkinlikle yakın ilişkisi vardır. Farabi, Tanrı güzelliğini ifade etmek üzere &#8216;güzellik/cemal&#8217;, &#8216;parlaklık/baha&#8217; ve &#8216;ihtişam/ziyna&#8217; sözcüklerini kullanır. Bu sözcükler diğer varlıklar için de bir isim ve sıfat olarak kullanılmakla birlikte Tanrı söz konusu olduğunda mutlaklığı ve mükemmelliği ifade eder; O, mutlak iyiliğin, mutlak güzelliğin, mutlak yetkinliğin ta kendisidir. İbn Sina bunu şöyle ifade eder: &#8220;Zorunlu Varlık mutlak güzellik ve yüceliğe sahiptir. O her şeyin güzelliğinin ve görkeminin ilkesidir. O&#8217;nun güzelliği nasıl olması gerekiyorsa öyle olmasıdır.&#8221; Zorunlu Varlık&#8217;ın &#8216;Zorunlu Varlık&#8217; olmasının dışında bir mahiyeti olmadığı için iyilik, güzellik, yücelik, mükemmellik vb. yetkinlik ifade eden sıfatlar O&#8217;nun zatından ayrı bir şeye işaret etmemektedir; O, salt güzelliğin, iyiliğin, yetkinliğin, yüceliğin ta kendisidir; dolayısıyla Tanrı&#8217;nın güzelliği tanımlanamaz. Bu güzelliğin temaşası ancak insanın beden bağından kurtulabilmesiyle hale gelecektir. Alemdeki güzellik ise Tanrı güzelliğinin bir yansımasından ibarettir.41</p>
<p>İbn Rüşd güzeli metafizik bir ilke olarak ele almak yerine Aristoteles&#8217;in anlayışına paralel bir yaklaşım sergiler. Alemi bir ahenk, nizam ve tertip içinde yaratılmış büyük bir sanat eseri gibi gören filozofa göre güzel, alemin bu yapısında görülen nesnel bir değerdir.42 &#8216;Güzel&#8217;i salt estetik bir kavram olarak iyi ve hoş değer yargılarından ayırarak belirlemeye çalışan Kant&#8217; a göre güzel, estetik beğenin nesnesi olan, dolayımsız ve çıkarsız haz veren şeydir. Çünkü &#8216;güzel&#8217; değer yargısı özgür bir beğeniyi ifade eder ve bu beğenide ne aklın ne de duyunun bir çıkarı, bir faydası vardır. Amaç sadece &#8216;güzel&#8217;i seyretmektir. Güzel, bir bilgi yargısı değil beğeni yargısı olduğu için kavrama dayanmaksızın tasavvur edilebilen bir değerdir; çünkü güzel bir şeyin ne olduğu bilinmeksizin de estetik haz deneyimlenebilir.43 Örneğin herhangi bir çiçek güzel olabilir ama ona iyi diyebilmek için o çiçeğin mahiyetini bilmek, özelliklerini araştırmak gerekir. Dolayısıyla güzel karşısındaki beğeni salt seyretmeden duyulan hoşlanmadır, iyiden duyulan hoşlanma ise araştırma ve tecrübe neticesinde elde edilen kavrama dayalı bir beğenidir.44</p>
<p>Kant&#8217; a göre güzel değer yargısı bir kavramın genelliğine sahip olmamakla birlikte öznel değil genel bir yargıdır; çünkü güzel olan bir şeyde herkes için duygusal ortaklık söz konusudur. Örneğin bir meyvenin yenmesinden alınan haz onu yiyene aittir, bireysel ve özneldir; başkalarının da aynı hazzı duyması beklen1&#8217;1-ez. Böyle bir hazzın nesnesi ancak &#8216;hoş&#8217; diye nitelenebilir; çünkü aynı meyvenin tadından biri hoşlanırken bir başkası hoşlanmayabilir. Bu nedenle &#8216;hoş&#8217;, kişisel deneyim ve eğilimle ortaya çıkan göreceli ve öznel bir yargıdır. Oysa &#8216;güzel&#8217; yargısında duygusal ortaklık vardır ve &#8216;güzel&#8217; karşısında duyulan hazzın başkaları tarafından da paylaşılması istenir. Örneğin meyvenin rengi ve şekli güzel olabilir ve güzel olduğu takdirde o, yalnız bir kişi için değil herkes için güzeldir. Bir şiir, bir tablo için &#8216;güzel&#8217; yargısında bulunulduğunda bu yargı bütün insanlar için genel-geçer estetik bir değer ifade eder. Çünkü onu seyretmekle herkesin haz duyması ve beğenmesi beklenir.45 Dolayısıyla ona göre güzel, evrensel bir beğeninin nesnesi olan şeydir.46</p>
<p>Beğeni yargılarının genel-geçerliliği ise ortak estetik duyguya dayanır. Eğer bir kimse estetik bir nesne karşısında &#8216;bana göre güzel&#8217; şeklindeki sübjektif bir yargı ifadesi kullanılıyorsa bu, ya o şeyin &#8216;hoş&#8217; olduğunu ya da ifadenin yanlış olduğunu gösterir. Dolayısıyla buradaki yargı ifadesinin ya &#8216;bana göre hoştur&#8217; ya da &#8216;güzel&#8217; şeklinde olması gerekir. Çünkü hoşlanma duygusu özneldir; herkesin bu duyguya ortakliğı beklenmez. Güzel ise evrensellik iddiası taşır. Ayrıca güzel olan bir şey aynı zamanda hoş olandır ve haz verir. Ancak tersi doğru değildir; hoş olan bir şeyin güzel olma zorunluluğu yoktur.47 Metafizik alanda güzellik ve iyilik arasında tam bir birlik ortaya koyan Plotinus&#8217;a göre duyusal alanda iyi ve güzel birbirinden farklıdır. İyi bir şey bizde sahiplenme arzusu uyandırır. Bu arzu onun dışsal hakikatine/nesnelliğine inandığımızı ispat eder. Çünkü iyi olduğuna hükmettiğimiz bir şeyi benimsemek istiyorsak onun gerçekten ve müstakilen var olduğuna inanıyoruz ve bundan en ufak şüphe duymuyoruz dernektir. Ayrıca bu arzu o şeyin bizim için gerekli olduğunu, hiç olmazsa bize bir faydasının olacağını göstermektedir. İyi bir şeyi bize faydası olduğu veya olabileceği için benimsemek isteriz. Ve mutlaka o şeyin kendisini isteriz, hayaliyle yetinmeyiz, çünkü yararına ihtiyaç duyduğumuz bir şeyin hayali işimize yaramaz. Ayrıca iyi bir şey kendiliğinden bu sıfata haiz olamaz. Onun iyi olması bize alakasıyla kaim ve faydası dokunabildiği müddetçe geçerlidir.</p>
<p>Güzel bir şeyin bizde uyandırdığı duygu ise beğenmedir; onu esasen beğeniriz. Bu duyguda ona sahip olma, onu benimseme şart değildir. &#8216;Güzel&#8217; diye beğendiğimiz bir şey bizim olsa da olmasa da güzeldir. İyi bir şey bize faydası itibariyle ve ancak o nispette iyidir. Güzel bir şey ise kendi hesabına güzeldir; bize faydası olsun olmasın yine bizzat güzeldir. Dolayısıyla &#8216;güzellik&#8217; sıfatı özseldir; yani kendi mahiyetiyle kaimdir. İyilik sıfatının ancak bize nispetle bir kıymeti vardır; yani izafidir. Şu takdirde güzelliğin özsel niteliği ve ayırt edici özelliği gerek bizimle gerekse başka şeylerle hiçbir münasebeti olmayarak, hoşumuza gitmesi, beğenimizi cezbetmesidir. Ayrıca güzellik duyularla idrak olunan dışsal bir niteliktir. Güzel bir şeyin seyredilmesi veya hayal edilmesi arasında tesir açısından bir fark yoktur. Güzelin kendisi kadar hayali de bize estetik bir zevk verebilir. Halbuki iyi diye takdir ettiğimiz bir şeyin mutlaka kendisine ihtiyacımız vardır; hayali yeterli değildir.48 Modern ontoloji sanat eserinin somut varlığına dayanarak güzeli estetik bir değer olarak temellendirmeye çalışmıştır. Örneğin Nicolai Hartman&#8217;a göre estetik bir değer olarak güzel, sanat eserinin yapısal dokusunda temellenen &#8216;görünüş değeri&#8217;dir. Çünkü ona göre güzel bir nesne, irrealite ve realite sferinden ibaret bir yapıdır ve onda tinsel olan nesnelleşir ve görünür hale gelir.</p>
<p>Estetik değer de bu objektivasyon içinde ortaya çıkan görünüş değeridir. Görünüş, gerçek-dışı olanı gerçek-kılmak demek değildir. Örneğin ressamın yaptığı şey, tabiatta bulunan bir şeyi tuvale aktarmak, ona tuval üzerinde biçim vermektir. Yani dış dünyada var olan bir manzarayı, bir insanı veya nesneyi keten bir bez üzerinde yorumlamak, onu düşünce ve karakter özelliği ile görünür kılmaktır. Tuval üzerinde görünen portre bu nedenle gerçek değil ama görünüş halinde bir var-olandır; o, reel varlığın tuval üzerindeki görünüşüdür. Güzellik de görünüş içinde var olan bu şeye yani sanat eserine ait bir değerdir ve yalnız sanat eseri güzeldir. Max Bense&#8217; ye göre de güzellik, sanat eserine ilişkin bir değerdir. Sanat eseri, ontolojik anlamda, doğal nesneler gibi gerçek değildir ve olması da beklenmez. Örneğin bir tabloda, bir müzik parçasında, bir şiirde aranan şey gerçeklik değil güzelliktir. Dolayısıyla gerçeklik kategorisine dayanarak sanat eseri açıklanamayacağı gibi güzellik de açıklanamaz. Estetik değer olan güzellik bir gerçeklik değeri değil sanat değeridir.49 Dış dünyadaki gerçekliğinden ve ne olduğundan sarf-ı nazar ederek güzelliği algılayan öznede meydana getirdiği tesiri inceleyenler açısından güzel öznel bir şeydir.50 Modern psikoloji de güzel değer yargısını psikolojik olarak ele alır. Örneğin Theodor Lipps&#8217;e göre güzellik özneye bağlı estetik bir değerdir.51</p>
<p>Güzel değer yargısını psikolojik açıdan ele alanlara göre dış duyular, bilhassa görme ve işitme vasıtasıyla algılanan güzellik insanda eşsiz bir heyecana (heyecan-ı bedii) neden olur. Dolayısıyla varlığıyla insan ruhunda böyle bi} heyecanın meydana gelmesine sebep olan şeye güzel denilmektedir.52 Güzelliğin insandaki tesiri öznel olmakla birlikte böyle bir heyecana neden olan şeyin temel özelliklerinin uyum ve ahenk olduğunu kabul edenler için güzellik dış dünyada nesnel bir niteliktir ve güzel diye nitelenen şeyin kendisinde bulunmaktadır. Örneğin musikide ritim bozukluğu, şiirde vezin ve kafiye hatası, resimde renkler arasındaki uyumsuzluk, çizgi ve şekillerdeki orantısızlık çirkinlik iken tersi ise güzellik sebebidir. Ancak bu bakış açısı da güzeli bütünüyle açıklamaya yetmemektedir. Çünkü insan bir harabe, sisler içinde uzaktan hayal meyal seçilen eski bir kulübe, fırtınalı bir deniz, yaşarmış bir göz karşısında da estetik bir heyecan duyabilir. Her iki yaklaşım bir araya getirilecek olursa güzel, uyumlu ve ahenkli bir şeyi seyredenin aklını ve muhayyilesini, bütün zihni güçlerini bir anda etkisi altına alan, kedersiz, tam, sakin ve latif bir zevk veren şeydir, diye tanımlanabilir. Güzel bir şeyin gayesi kendi yetkinliği ve ahengidir; onda menfaate, fonksiyonelliğe ilişkin hiçbir şey yoktur. Bu açıdan güzellik, güzel diye nitelenen şeyin maddesiyle değil görünüşüyle ve biçimiyle ilgili objektif bir niteliktir.53 Buna göre güzel, gündelik yaşamda oldukça basit bir anlama ve kullanıma sahipken filozofları üzerinde yüzyıllar boyu düşündürmüş bir kavramdır. Herkesin üzerinde uzlaşabileceği tam bir tanımı yapılamasa da duyusal, duygusal ve akli, insan hayatının sadece teorik değil pratik alanını da kuşatan bir değer yargısı olmuştur. En önemlisi de her toplumun güzel sözcüğüne yüklediği anlam onların dünya görüşlerini, bu çerçevede ortaya koydukları medeniyetleri ve tabii bir medeniyetin en somut tezahürü olan sanatlarını etkilemiştir.</p>
<p><strong>Sanatta Güzel Sorunsalı</strong></p>
<p>Sanat icra edilişindeki amaç açısından güzel sanatlar ve faydalı sanatlar olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Bir işe yaraması, gündelik gereksinimleri karşılaması gibi bir amaçla eser meydana getirme işlemi zanaat/ endüstri olarak isimlendirilmektedir. Örneğin bir sandalye, bir masa veya bir kapı yapan ustanın/zanaatkarın öncelikli amacı meydana getirdiği eserlerle yaşamsal bir ihtiyacı karşılamaktır. Elbette usta yaptığı işi güzel yapmak gibi bir ilkeyle işini yapıyor ve ortaya çıkardığı ürünlerini daha güzel olması için çeşitli süsleme ve ince işçilik gibi yoğun emek gerektiren teknikler kullanıyor olabilir; bu işçiliğin ve süslemenin amacının bir fayda temini değil sadece güzelleştirme olması da o ürünleri zanaat ürünü olmaktan çıkarmamaktadır. Çünkü bu eserlerin meydana getirilmesindeki birincil amaç faydadır. Güzel sanatlarda amaç yalnızca güzellikle iştigal etmek, güzeli meydana getirmektir. İnsana doğrudan doğruya bir faydası dokunmayan, hayati ihtiyaçlarla doğrudan alakası bulunmayan, kendilerinde güzelliğin dolayımsız olarak tecrübe edildiği eserlere de güzel sanat eserleri denilmektedir.54 Sanatın ortaya çıkışıyla insan fıtratındaki taklit kabiliyeti arasında esaslı bir alaka kurulmuş,55 taklit tarzı, taklitte kullanılan araçlar ve nesnelerin farklılığı sanatların mimari, resim, heykel, musiki, şiir ve benzeri çeşitli isimler almasında etken olmuştur. Bu tür sanatlara da taklidi sanatlar (art imitatif) adı verilmiştir. Elbette birincil amacı işlevsellik olsa da bir zanaat ürünü veya bir sanat eseri üzerine yapılan ince işçiliklerin, süslemelerin fayda gibi bir gereksinime hizmet etmediği de bir gerçektir. Süslemede amaç ürünü güzelleştirmek olduğu için bu tür sanatlara da süsleme sanatları (sanat-ı tezyiniyye / art decoratif) adı verilmektedir.56</p>
<p>Süsleme sanatları aslen taklide dayanmaktadır. Örneğin bir koltuk kenarındaki yaprak, çiçek ve benzeri işlemeler, bir kapı tokmağındaki hayvan başı figürleri ve benzeri işçilikler, isterse bunlar geometrik süslemeler olsun, doğadaki bir varlığın taklidinden ibarettir. Ancak tezyini sanatlardaki betimleme bütünüyle taklitten ibaret olan sanatlardaki kadar mükemmel değildir. Bir koltuk kenarındaki yaprak, çiçek gibi oymalar veya çeşitli canlı figürleri bir heykeldeki, bir resimdeki kadar mükemmel bir taklit değil, stilize edilmiş formlardır. Örneğin bir kumaş, halı, kilim üzerine resmedilen, el örgüsü bir kırlent üzerine işlenilen bitki, hayvan veya manzara motifleri ne kadar ustalıklı olursa olsun taklit açısından bir resim sanatındaki mükemmelliğe ulaşamayacaktır. Çünkü bir halı üzerine resmedilen yaprak motifinde, bir kapı üzerine oyularak işlenen yaprak formunda resim sanatındaki gibi doğadaki yaprağın rengi, dokusu, canlılığı yansıtılamamaktadır.57 Gerçeğin taklidi olarak kavranan bu sanat tasavvurunda estetik zevki ortaya çıkaran doğal varlıkların yeni bir form kazandırılarak süslenmiş olmasından ziyade mükemmel bir taklidinin, bir benzerinin yapılmış olmasıdır.</p>
<p>İbn Sina, bir eserin sanatlı bir tarzda tertip edilmiş, süslenmiş, uyum ve ahenk içinde düzenlenmiş olmasının insanda beğeni duygusunu uyandırmakla birlikte estetik zevki ortaya çıkaran asıl şeyin, o eserin bir başka şeyin mükemmel bir taklidinin olması olduğunu belirtir.58 Çünkü taklit kuramına göre sanatta güzelliğin ölçütü gerçek olana uygunluğudur. Örneğin kurumuş, dalları kırılmış yaşlı bir ağaç veya kuruyup çürümüş yapraklar güzel diye nitelenmeyebilir; ama onu aslına en uygun şekilde tasvir eden bir ressamın tablosu için &#8216;güzel!&#8217; yargısında bulunulacaktır.59 Sanat ve sanat eseri bölümünde bahsedildiği üzere sanatta taklit tabiatın basit bir kopyasından öte bir şeydir. Çünkü bir sanat eserine, isterse en basit haliyle seyredilen bir manzaranın tuvale aktarılmış hali olsun, sanatkarın düşüncesi ve muhayyilesi de dahildir. Kaldı ki tabiat denilen şey sadece dış dünyada gördüğümüz dağlar, dereler, ağaçlar, hayvanlar, yıldızlar, insanlar ve benzeri varlıklar değildir; insanın en hakiki ıstırapları, en güçlü arzuları, iştiyakları, hırsları, korkuları, sevgileri, milli ve manevi değerleri de tabiata dahildir. Dolayısıyla taklidin sanattaki önemli rolü eşyayı ve olguları aynıyla taklitte değil bir şey meydana getirebilme kudretini taklit etmesindedir ki &#8220;sanat mahluku değil hilkati taklit etmektir&#8221; sözü bunun en kısa ifadesidir.60</p>
<p>Madem ki, güzel sanatların amacı güzeli tasvir etmektir ve sanatkarlık yaratma fiiline öykünmedir, o halde sanatta güzellik, sürekli yenilenen ilahi yaratmadaki birliğin ve biricikliğin, bütünlüğün, düzenin, ahengin ve uyumun en mükemmel şekilde taklit edilmesiyle tezahür eden bir niteliktir. Sanata, güzele ve sanatsal güzelliğe ilişkin meseleleri konu edinen estetiğin İslam dünyasında &#8216;bediiyyat&#8217; sözcüğüyle de karşılanmasında sanatın ilahi sanata öykünme şeklinde kavranışı etkin olsa gerektir. Nitekim bir sanat terimi olarak bedi&#8217;, önceleri, sözcük bakımından kusursuz, anlam bakımından makul, uyumlu ve ahenkli, edebi sanatlarla süslenmiş bir ifadenin nasıl olması gerektiğine ilişkin yöntemi konu edinen ilim iken61 daha sonraları güzel sanatların tamamındaki usul ve esasları, temel kavramları inceleyen ilmi ifade etmek üzere aynı kökten türeyen &#8216;bediiyyat&#8217; sözcüğü kullanılmıştır. Güzel sanatlarda esas olan, her sanatın kendi kabiliyeti ve kullandığı araçlari çerçevesinde konu edindiği varlık alanını en mükemmel şekilde betimlemesi, taklit etmesidir. Örneğin musiki duyguların dilidir; neşeyi,hüznü, korkuyu, nefreti, sevgiyi sesle tasvir eder.</p>
<p>Resim duygunun, rengin ve biçimin dilidir; şekiller ve renklerle tasvir eder. Şiir ise sadece duyguları değil aynı zamanda fikrin de dilidir; hatta hareket ve sükun gibi canlılık faaliyetleri dahi şiirle tasvir edilebilmektedir. Sözlerle ve vezinle bir fikri, bir olgu ve olayı, hatta bir manzarayı canlı ve renkli bir üslupla okuyanın veya dinleyenin hayalinde canlandırma, objektifleştirme sanatıdır. Bir tablo manzarayı türlü renk ve şekilleriyle bir anda ve doğrudan tasvir ederken şiir bunu kelimelerin ve o şiiri dinleyenin veya okuyanın muhayyilesi aracılığıyla gerçekleştirmektedir. Bununla birlikte şiirin asıl başarısı dış dünyadaki bir manzarayı resmetmekte değil bir duyguyu, bir fikri mükemmel bir üslupla beyan edebilmesindedir.62 Mehmet Akif Ersoy, Fuzuli, Namık Kemal, Şeyh Galib, Nabi, Yunus Emre ve kültürümüzdeki nice şairlerimiz şiirleriyle bir duyguyu, bir manzarayı, olgu ve olayları, bir fikri veya bir manayı bizim hayalimizde her okuyuşumuzda veya dinlediğimizde yeniden canlandırırken aynı zamanda söz sanatlarındaki ustalıklarıyla madde ve mana arasında bir köprü kurmakta, güzeli tecrübe etmemizi sağlamaktadırlar. Güzel sanatlar kullandığı yöntem ve araçları açısından da farklı isimlerle sınıflandırılmaktadır. Örneğin resim, heykeltıraşlık gibi şekil ve renkle bir şeyi aynen tasvir eden sanatlara plastik sanatlar/tasviri sanatlar, şiir, roman, hikaye gibi sözcüklerle tasvir eden sanatlara da söz sanatları veya edebi sanatlar denilmektedir. Musikide ve mimaride ise aslolan ahenk ve uyumdur. Birbiriyle uyumlu olup olmadığı açısından sesleri ve sesler arasındaki süreyi sayılarla ilişkisi bakımından konu edindiği için ilimler tasnifi geleneğinde musikiye matematik ilimler içinde yer verilmiş63 ve muhtemelen bu nedenle riyazi bir sanat olarak kabul edilmiştir.64 Pythagorasçılara ve onların yaklaşımını benimseyen Kindi ve İhvan-ı Safa&#8217;ya göre musiki kainattaki düzen ve ahengin, göklerdeki armoninin yansıması ve ifadesidir.65 Dolayısıyla musiki sanatında güzelin tecrübe edilmesini sağlayan ses tonları ve aralıkları arasındaki uyum ve armoni66 olduğu kadar onun kainattaki uyum ve ahengi en mükemmel şekilde yansıtması, taklit etmesidir diyebiliriz.</p>
<p>İslam düşüncesinde ve tasavvufunda güzelin ve güzelliğin metafizik gerçeklik ve bütün güzelliklerin Allah&#8217;ın mutlak güzelliğinin bir tezahürü olarak kavranışı musikinin ve beraberinde raksın Allah&#8217; a yaklaşmada bir vasıta olarak kabul edilmesinde etken olmuştur. Çünkü genel anlamda sanat ruhani uyanıklığı sağlayan, manevi duyarlılığı geliştiren, insana aşkın olanı açan bir anla hm olarak kabul edilmiştir. Dede Efendi&#8217; nin ferahfeza ayini, Mustafa Itri Efendi&#8217;nin nevakarı, salat-ı ümmiyesi bunun en güzel örnekleri olarak kültür ve medeniyet tarihimiz içinde yerini almıştır.67 Güzel sanatların diğer sanatlardan ayrılmasındaki temel etkenin yapılışındaki amaç ve işlevsellikten ziyade güzellik olduğunu belirtmiştik. Hem fonsiyonelliği ve güzelliği hem de yapılış amacında yararı, iyiyi ve güzeli birleştirmesi açısından mimarinin güzel sanatlar içerisinde ayrı bir yeri bulunmaktadır. Örneğin bir ev, bir cami, bir okul, bir köprü, bir saray, bir çeşme sadece güzel bir şey olması, estetik zevki tatmin etmesi için yapılmamıştır. Okul eğitim öğretim, ev barınma, cami ibadet etme, çeşme su temini gereksinimini karşılamak için yapılmıştır; üstelik bu yapıların imarındaki birincil amaç güzellik değil işlevselliktir. Mimarinin güzel sanatlar içinde yer almasının nedeni mağaralar gibi doğal barınakların mükemmel bir taklidi olmasının ötesinde özgün bir zaman-mekan-biçim ilgisine sahip olmasıdır. Bu özgün yapısı nedeniyle mimari bir eser sıradan bir yapıdan ayrılır.68 Mekana biçim verme sanatı diye de tanımlanabilecek olan mimari kendisinde yaratıcılığı, işlevselliği ve güzelliği birleştirmesi, dekoratif veya plastik olsun çeşitli sanat tarzlarını bir arada kullanması açısından güzel sanatlar içinde müstesna bir yere sahiptir. Mimari yapılar, bir medeniyetin varlık anlayışının, dünya görüşünün biçim üzerine yansıyıp somutlaştığı eserlerdir.69</p>
<p>Özgün bir zaman-mekan-biçim ilgisine sahip mimaride güzeli deneyimlemeyi sağlayan şey bünyesinde barındırdığı türlü sanatların -tıpkı kainattaki her bir varlığın diğerleriyle uyum, ahenk ve denge halindeki bir birliğe hizmet etmesi gibi- mekanı da kuşatacak şekilde birbiriyle ahenkli, uyumlu, dengeli bir birlik oluşturabilmesindedir. Zira işlevselliği ve güzelliği bir arada bünyesinde barındıran mimari yapılar, o yapıya mana kazandıran varlık anlayışıyla bir dünya görüşünün somutlaşmış tezahürleridirler. İslam düşüncesinde güzelin sadece uyum ve ahenk olarak değil hüsn, cemal ve baha sözcüklerinin anlam içeriğiyle kavranışı Müslüman sanatkarların sanatlarında ve eserlerinde kendisini göstermiştir. İslam sanatlarında tezyinat, bilhassa mimari ve hat sanatlarında, ortaya konan eserin sadece göze güzel görünmesi için değil eserin etki ve işlevine katkıda bulanan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin cami mimarisinde mihrabın soyutlama ve üslüplaştırma ile modifiye edilmiş bitkisel ve geometrik motiflerle süslenmesi, buranın ilahi lütfa açılan kutlu bir kapı olması gibi derin bir manayı tamamlamak için olabilir. İslam mimari sanatının en özgün örneklerinden biri olan cami mimarisi, bütün tezyinatıyla birlikte, İslam&#8217; a göre güzelliğin hakikati kuşatan bir hale olarak kavranışına işaret etmektedir. Böyle bir sanat anlayışında güzellik işlevselliğin zıddı değil tamamlayıcısı olarak karşımıza çıkmaktadır.7° Fichte&#8217;nin de ifade ettiği gibi güzellik maddede değil muhtevadadır. Sanat ise bu muhtevayı görünür kılan bir yöntem, güzelliğe şeklini veren ruhun yüceliğinin göstergesidir.71</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Sanat insanla birlikte var olan ve onunla birlikte devam edecek bir etkinliktir. Başlangıçta temel ihtiyaçları karşılama gereksiniminden ortaya çıkmış bu faaliyet zamanla kendisinde güzelin temaşa edildiği eserler üretme yeteneğine dönüşmüştür. Muhtemelen 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan endüstriyel ürünler ve şehir yapıları güzelin temaşasına olan ihtiyacı belirgin hale getirmiş; hatta güzelin mahiyetini, güzele ilişkin kavramları ve meseleleri konu edinen estetiğin bir bilim olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Sanat kavramının &#8216;güzel sanatlar&#8217; ibaresindeki anlamıyla sadece &#8216;güzelliğin tasviri&#8217;, sanat eserinin ise &#8216;estetik zevkin nesnesi&#8217; şeklinde kavranışı da onsekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren batıda ortaya çıkan sanayileşme ile birlikte belirmeye başlamıştır. Bu durum ilerleyen süreçlerde güzelin anlam içyapısının parçalanmasına ve daralmasına, yarar, iyi ve güzel arasındaki o ince ayırımını belirginleşmesine ve sanat eserinin salt estetik beğeninin nesnesi olarak ele alınmasına neden olmuştur. Bir eserin gerçek bir sanat eseri olması için tamamıyla iyi ve yarar gibi niteliklerden uzak, salt kusursuz güzelliği hissettirmesi yeterli midir? Eflatun&#8217; a öykünerek şöyle sorsak: Güzel olan iyilikten yoksun mu olmalıdır? İyilikten yoksun olan bir güzellik kusursuz olabilir mi? Çirkinin denge, orantı, simetri gibi matematiksel formlara uygun olarak yapılmış kusursuz bir tasviri hangi güzelin deneyimini amaçlar? İyi ve yararlı olup aynı zamanda estetik zevki yüksek derecede tatmin eden eserler meydana getirmek mümkün değil midir?</p>
<p>Aslında hem sanat eserinin ontolojik yapısı hem de güzel kavramının iyiyi, yüceyi, mükemmeli ve biricikliği maddi ve manevi boyutlarıyla kapsayan anlam bütünlüğü bunun mümkün olduğunu söylemektedir. Bir kavram tahlili söz konusu olduğunda güzeli iyi ve yararlı olandan, bedii zevki diğer hoşlanmalardan, güzel yargısını diğer beğeni yargılardan ayırarak ele almak elbette mümkündür; ancak güzelliğin dolayımsız ve çıkarsız algılanmasıyla bir sanat eserinin iyi ve faydadan tamamıyla soyutlanması farklı şeylerdir. İslam sanatları bir eserin &#8216;güzel sanat eseri&#8217; sayılabilmesi için tamamıyla iyi, yarar gibi yaşam için gerekli ihtiyaçlardan arınmasına ve onda sadece güzelin deneyimlenmesine bağlı olmadığının en güzel göstergesi olmuştur. Bugün çeşitli sanat dalları olarak görülen musıki, şiir, edebiyat gibi alanlar yakın zamanlara kadar ayrı ayrı bilimler olarak ele alınmış, hatta sanat ile zanaat birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamıştır. Dolayısıyla İslam sanatları söz konusu olduğunda güzellik, &#8216;ihsan&#8217; sözcüğünün pratik yaşamı kuşatan anlamıyla tezahür etmiş, mimariden musikiye, edebiyata, minyatüre, tezhibe ve çeşitli el sanatlarına kadar uzanan çok çeşitli bir faaliyet alanını kapsamıştır. Son olarak şunu da ekleyelim: &#8216;Güzel&#8217; değer yargısının gündelik kullanımda sadece estetik değil aynı zamanda &#8216;iyi, doğru, yararlı&#8217; değer yargılarını da içerecek şekilde kullanımı kamu vicdanında sadece sanatın değil bilginin ve ahlakın da estetik bir mesele olarak algılandığının göstergesidir. Sanat eseri söz konusu olduğunda &#8216; güzel ve iyi&#8217; değer yargılarının çoğunlukla birbirinin yerine kullanılması, toplum vicdanında sanatın sadece zevk için değil Tolstoy&#8217;un ifade ettiği gibi &#8220;insanla iyi olan arasında kurulan kutlu birlik&#8221;72 olarak algılandığının bir işareti olarak okunabileceği düşüncesindeyim.</p>
<p>*Dr. Öğr. Üyesi, Kayseri Üniversitesi, Develi İslami ilimler Fakültesi. halideyenen@kayseri.edu.tr 39</p>
<p>Kaynak:Editörler :Ahmet Çapku-Fatma Zehra Pattabanoğlu &#8211; İslam Düşüncesinde Sanat,syf:39-62</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Turan Koç, İslam Estetiği (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 2017), 15-16.</p>
<p>2 Turan Koç, &#8220;Sanat&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 2009), 36: 90; Şemseddin Sami, &#8220;Sına&#8217; at&#8221;, Kumus-ı Türki (İstanbul: Çağrı Yay., 2002), 1: 833; Rıza Tevfik, &#8220;Art (Sanat)&#8221;, Kılmus-ı Felsefe, nşr. Recep Alpyağıl (İstanbul: Doğubah Yay., 2015), 300.</p>
<p>3 Rıza Tevfik, &#8220;Art (Sanat)&#8221;, 301, 312; İsmail Kara, &#8220;Modernleşme Dönemi Türkiye&#8217;sinde &#8220;Ulum&#8221;, &#8220;Fünfın&#8221; ve &#8220;Sanat&#8221; Kavramlarının Algılanışı Üzerine Birkaç Not&#8221;, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları 2 (Ekim 2002): 266.</p>
<p>4 Erdal Ünsal, &#8220;Sanat ve Hayat Bağlamında Sanat/Zanaat Söylemi&#8221;, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 20, 1 (Haziran 2018): 118, 120-121.</p>
<p>5 Rıza Tevfik, &#8220;Art (Sanat)&#8221;, 301 .</p>
<p>6 Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş (Ankara: Vadi Yay., 1994), 205; Rıza Tevfik, &#8220;Art (Sanat)&#8221;, 301 .</p>
<p>7 Rıza Tevfik, &#8220;Art (Sanat)&#8221;, 303-304; İsmail Tunalı, Sanat Ontolojisi (İstanbul: Sosyal Yay., 1984), 82-83.</p>
<p>8.Koç, İslam Estetiği, 19.</p>
<p>9 Ayşe Taşkent, Güzelin Peşinde: Flirlibi, İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik (İstanbul: Kasik Yay., 2012), 183; İhsan Turgut, Sanat Felsefesi (İzmir: Üniversite Kitabevi, 1993), 5-6; Samet Doğan, &#8220;Antik Yunan Felsefesinde &#8220;Güzel&#8221; Kavramı ve Rönesans Resim Sanahna Yansıma Biçimleri&#8221;, /ournal of Avareness 2, 3 (Ekim 2017): 457.</p>
<p>10 Tunalı, Sanat Ontolojisi, 51; Aristoteles, Poetika, trc. İsmail Tunalı (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1987), 11, 75-76.</p>
<p>11 Tunalı, Sanat Ontolojisi, 51.</p>
<p>12 Taşkent, Güzelin Peşinde, 167-186.</p>
<p>13 Taşkent, Güzelin Peşinde, 192-193.</p>
<p>14 İhsan Fazlıoğlu, &#8220;Gözel Özün Göze Gelmesidir: Estetiğin Varlık İlkesi Olarak Ferdiyet&#8221;, son güncelleme 26 Nisan, 2025, http:l!fazlioglu.blogspot.com/2018/07/ihsanjazlioglu-gozel-ozun-goze-gelmesidir-estetik-in-varlik-ilkesi-olarak-ferdiyet.html.</p>
<p>15 Tunalı, Sanat Ontolojisi, 58, 62-63.</p>
<p>16 Tunalı, Sanat Ontolojisi, 68.</p>
<p>17 Koç, İslam Estetiği, 15.</p>
<p>18 Pınar Özben, &#8220;Tanzimat Sonrası Osmanlı Düşüncesinde Estetik&#8221; (Yüksek Lisans Tezi, Necmettin Erbakan Üniversitesi, 2019), 43.</p>
<p>19 Celal Esad, &#8220;Art: San&#8217; at&#8221;, San&#8217;at Kfimiisu (İstanbul: Matbaa-i Amire, 1340), 1: 33.</p>
<p>20 Beşir Ayvazoğlu, &#8220;İlmü1-CemaJ&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 2000), 22: 146.</p>
<p>21 Hasan Ali, &#8220;Bediiyyat Muhasebeleri il: Sanat ve Güzellik&#8221;, Milli Mecmua l, 2 (1339/1923): 27.</p>
<p>22 İsmail Şimşek, &#8220;Antik Çağdan Alman İdealizmine; Estetik Bir Değer Olarak Güzellik&#8221;, Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi 41 (Temmuz 2014): 330; Turgay Anar, &#8220;Edebiyat Eserlerini Yorumlamak ve Anlamak İçin Farklı Bir Yöntem: Einfühlung Teorisi&#8221;, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi 48 (Ocak 2014): 29.</p>
<p>23 Ayvazoğlu, &#8220;İlmül-Cemal&#8221;, 146.</p>
<p>24 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, Kiimus-ı Felsefe, 501 .</p>
<p>25 İbrahim Hilmi Karslı, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın Güzellik Fenomenine Yaklaşımı&#8221;, Marife 5, 1 (Bahar 2005): 61; Faruk Beşer, &#8220;Süslenme&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 2010), 38: 178; hyas Çelebi, &#8220;Hüsün ve Kubuh&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 1999), 19: 59-60.</p>
<p>26 Aziz Doğanay, &#8220;Tezyinat&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 2012), 41 : 79.</p>
<p>27 Şemseddin Sami, &#8220;Baha&#8221;&#8216;, Kiimus-ı Türkf (İstanbul: Çağrı Yayınları, 2002), 1: 326; İbn Manzur, &#8220;elBaha&#8221;&#8216;, Lisiinu7-Arab (Kahire:Daru1-hadis, 2003), 1: 541; Mohammad Moin, &#8220;Baha&#8221;&#8216;, Ferheng-i Farsi (Tahran: Müessese-i İntişarat Emir Kebir 1371), 1: 608.</p>
<p>28 Taşkent, Güzelin Peşinde, 70, 84.</p>
<p>29 Mustafa Çağrıcı, &#8220;İhsan&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 2000), 21: 544-545.</p>
<p>30 Mustafa Öztürk, &#8220;Bedi&#8221;&#8216;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 1992), 5: 319- 320.</p>
<p>31 Karslı, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın Güzellik Fenomenine Yaklaşımı&#8221;, 59; Beşer, &#8220;Süslenme&#8221;, 37-38.</p>
<p>32 Süleyman Uludağ, &#8220;Cemal&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 1993), 7: 296; Süleyman Uludağ, &#8220;Celal&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 1993), 7: 240; Abdurrezzak Kaşani, &#8220;el-Celal&#8221;, Tasavvuf Sözlüğü (İstanbul: İz Yay., 2004), 1: 186-187.</p>
<p>33 Şemseddin Sami, &#8220;Yiğit&#8221;, Kamus-ı Türki (İstanbul: Çağrı Yayınları, 202), I: 1551.</p>
<p>34 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 494-500.</p>
<p>35 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 498-499; Doğan, &#8220;Antik Yunan Felsefesinde &#8220;Güzel&#8221; Kavramı ve Rönesans Resim Sanatına Yansıma Biçimleri&#8221;, 452.</p>
<p>36 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 498, 501.</p>
<p>37 İsmail Tunalı, Estetik (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1989),143-145; Taşkent, Güzelin Peşinde, 25-30; Platon, Şölen-Dostluk (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2016), 55-56; Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 502.</p>
<p>38 Doğan, &#8220;Antik Yunan Felsefesinde &#8220;Güzel&#8221; Kavramı ve Rönesans Resim Sanatına Yansıma Biçimleri&#8221;, 455.</p>
<p>39 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 505-506.</p>
<p>40 Taşkent, Güzelin Peşinde, 38-43.</p>
<p>41 Ahmet Kamil Cihan, İbn Slnii ve Estetik (Ankara: Beyaz Kule Yeni Çizgi Yay., 2009), 70-79; Taşkent, Güzelin Peşinde, 70-90, 113.</p>
<p>42 Taşkent, Güzelin Peşinde, 95-96.</p>
<p>43 Şimşek, &#8220;Antik Çağdan Alınan İdealizmine; Estetik Bir Değer Olarak Güzellik&#8221;, 338-342; Nejat Bozkurt, Sanat ve Estetik Kuramları (İstanbul: Sarmal Yay., 1992), 125; Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 522; Gökçe San, &#8220;Yargı Yetisinin Eleştirisi Bağlamında Kant&#8217;ın Estetik Anlayışı&#8221;, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi 61 (Haziran 2024): 31-32.</p>
<p>44 Tunalı, Estetik, 135.</p>
<p>45 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 522-523; Bozkurt, Sanat ve Estetik Kuramları, 132.</p>
<p>46 Gökçe Sarı, &#8220;Yargı Yetisinin Eleştirisi Bağlamında Kant&#8217;ın Estetik Anlayışı&#8221;, 35.</p>
<p>47 Şimşek, &#8220;Antik Çağdan Alman İdealizmine; Estetik Bir Değer Olarak Güzellik&#8221;, 338-344.</p>
<p>48 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 508.</p>
<p>49.Tunalı, Sanat Ontolojisi, 181-189</p>
<p>50 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 528.</p>
<p>51 Tunalı, Sanat Ontolojisi, 178.</p>
<p>52 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 528.</p>
<p>53 Rıza Tevfik, &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 531-535.</p>
<p>54 Rıza Tevfik, &#8220;Art (Sanat)&#8221;, 303; &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, 536;</p>
<p>55 Örneğin İbn Sina insanların şiir yazmalanrun sebebi olarak taklit etmeyi çocukluk çağlarından beri sevmeleriyle açıklar. İnsana ait taklit yeteneği ve taklitten aldıkları haz şiir sanatının ortaya çıkış sebeplerindendir. bkz.Taşkent, Güzelin Peşinde,193, 223.</p>
<p>56 Rıza Tevfik, &#8220;Beaux-Arts (Sanayi-i Nefise)&#8221;, Kamus-ı Felsefe, 537-554.</p>
<p>57 Rıza Tevfik, &#8220;Beaux-Arts (Sanayi-i Nefise)&#8221;, 554-563.</p>
<p>58 Taşkent, Güzelin Peşinde, 193, 227-234.</p>
<p>59 Rıza Tevfik, &#8220;Beaux-Arts (Sanayi-i Nefise)&#8221;, 514, 516.</p>
<p>6 0 Hasan Ali, &#8220;Bediiyyat Muhasebeleri&#8221;, Milli Mecmua 1, 1 (1339/1923): 9.</p>
<p>61 Nasrullah Hacımüftüoğlu, &#8220;Bedi&#8221;&#8216;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 1992), 5: 320.</p>
<p>62 Rıza Tevfik, &#8220;Beaux-Arts (Sanayi-i Nefise)&#8221;, 561-565; Taşkent, Güzelin Peşinde, 197.</p>
<p>63 Cüneyt Kaya, &#8220;İbn S&#8217;ına&#8217;nın Kitabu aksami1-hikme ve tafsiliha&#8217;ı: Tahkik ve Tercüme&#8221;, Tahkik: İslıimi İlimler Araştırma ve Neşir Dergisi 3, 1 (Haziran 2020): 30-31; Halide Yenen, &#8220;İbn Sina&#8217;da İlimler Tasnifi ve Risale fi Aksam el-Hikme (Tenkitli Metin ve Değerlendirme)&#8221;, Kutadgubilig: Felsefe Bilim Araştırmaları Dergisi 14 (Ekim 2008): 64.</p>
<p>64 Rıza Tevfik, &#8220;Beaux-Arts (Sanayi-i Nefise)&#8221;, 559; Nuri Özcan, Yalçın Çatinkaya, &#8220;Musiki&#8221;, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yay., 2000), 21: 257-258.</p>
<p>65 Koç, İslam Estetiği, 185; Nuri Özcan, Yalçın Çatinkaya, &#8220;Musiki&#8221;, 257-258.</p>
<p>66 Kubilay Kolukınk, &#8220;İbn S&#8217;ına&#8217;nın Musikinin Temel Konularına Yaklaşımı ve Onun Musiki Anlayışında Farabi&#8217;nin Etkisi&#8221;, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 13, 2 (2009): 381.</p>
<p>67 Koç, İslam Estetiği, 186-189.</p>
<p>68 İsmail Tunalı, &#8220;Sanat Felsefesi Açısından Mimari ve Zamansallık&#8221;, Felsefe Arkivi 25 (1984): 101, 96.</p>
<p>69 Koç, İslam Estetiği, 157-161.</p>
<p>70 Koç, İslam Estetiği, 160-168.</p>
<p>71 Lev Nikolayeviç Tolstoy, Sanat Nedir, trc. Baran Dural (İstanbul: Şule Yay., 1995), 80.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><br />
Anar, Turgay. &#8220;Edebiyat Eserlerini Yorumlamak ve Anlamak İçin Farklı Bir Yöntem:<br />
Einfühlung Teorisi&#8221; Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi 48 (Ocak 2014): 23-46.<br />
Arslan, Ahmet. Felsefeye Giriş. Ankara: Vadi Yayınları, 1994.<br />
Aristoteles. Poetika. trc. İsmail Tunalı. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1987.<br />
Ayvazoğlu, Beşir. &#8220;İlmü&#8217;l-Cemal&#8221; Türkiye Diyanet Vakft İslam Ansiklopedisi. 22: 146-<br />
148. Ankara: TDV Yayınları, 2000.<br />
Beşer, Faruk. &#8220;Süslenme&#8221; Türkiye Diyanet Vakft İslam Ansiklopedisi. 38: 178-180.<br />
Ankara: TDV Yayınları, 2010.<br />
Bozkurt, Nejat. Sanat ve Estetik Kuramları. İstanbul: Sarmal Yayınevi,1992.<br />
72 Tolstoy, Sanat Nedir, 92.<br />
59<br />
Celal Esad, &#8220;Art: San&#8217; at&#8221;. San&#8217;at Kamusu. 1. 33. İstanbul: Matbaa-i Amire, 1340.<br />
Cihan, Ahmet Kamil. İbn Sina ve Estetik. Ankara: Beyaz Kule Yeni Çizgi Yayınları,<br />
2009.<br />
Çağrıcı, Mustafa. &#8220;İhsan&#8221; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 21 : 544-546.<br />
Ankara: TDV Yayınları, 2000.<br />
Çelebi, İlyas. &#8220;Hüsün ve Kubuh&#8221; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 19: 59-63.<br />
Ankara: TDV Yayınları, 1999.<br />
Doğan, Samet &#8220;Antik Yunan Felsefesinde &#8220;Güzel&#8221; Kavramı ve Rönesans Resim<br />
Sanatına Yansıma Biçimleri&#8221;, Journal of Avareness 2, 3 (Ekim 2017): 451-462.<br />
Doğanay, Aziz. &#8220;Tezyinat&#8221;. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 41 : 79-83. Ankara:<br />
TDV Yayınları, 2012.<br />
Fazlıoğlu, İhsan &#8220;Gözel Özün Göze Gelmesidir: Estetiğin Varlık İlkesi Olarak<br />
Ferdiyet&#8221;, İtibar: Aylık Edebiyat ve Fikriyat Dergisi 34 (Temmuz 2014): 30-37.<br />
Son güncelleme 26 Nisan, 2025. https://fazlioglu.blogspot.com/2018/07/ihsan-fazlioglu-gozel-ozun-goze-gelmesidir-estetik-in-varlik-ilkesi-olarak-ferdiyet.html.<br />
Hacımüftüoğlu, Nasrullah. &#8220;Bedi&#8221;&#8216; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 5: 320-<br />
322. Ankara: TDV Yayınları, 1992.<br />
Hasan Ali. &#8220;Bediiyyat Muhasebeleri il: Sanat ve Güzellik&#8221;. Milli Mecmua l, 2 (1923):<br />
27-29.<br />
&#8220;Bediiyyat Muhasebeleri&#8221;. Milli Mecmua l, sy. 1 (1339/1923): 7-9.<br />
İbn Manzur. &#8220;el-Beha'&#8221;. Lisanu &#8216;l-Arab. 1: 541. Kahire: Daru&#8217;l-hadis, 2003.<br />
Kara, İsmail. &#8220;Modernleşme Dönemi Türkiye&#8217;sinde &#8220;Ulum&#8221;, &#8220;Fünfı.n&#8221; ve &#8220;Sanat&#8221;<br />
Kavramlarının Algılanışı Üzerine Birkaç Not&#8221; Kutadgubilig Felsefe-Bilim<br />
Araştırmaları 2 (Ekim 2002): 249-278.<br />
Karslı, İbrahim Hilmi &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın Güzellik Fenomenine Yaklaşımı&#8221; Marife 5, sy.1<br />
(Bahar 2005): 55-74.<br />
Kaşani, Abdurrezzak. &#8220;el-Celal&#8221; Tasavvuf Sözlüğü. 1: 186-187. İstanbul: İz Yayıncılık,<br />
2004.<br />
Kaya, Cüneyt. &#8220;İbn Sina&#8217;nın Kitabu aksami&#8217;l-hikme ve tafsiliha&#8217;ı: Tahkik ve Tercüme&#8221;<br />
Tahkik: İslami İlimler Araştırma ve Neşir Dergisi 3, 1 (Haziran 2020): 1-40.<br />
Kolukırık, Kubilay. &#8220;İbn Sina&#8217;nın Musikinin Temel Konularına Yaklaşımı ve Onun<br />
Musiki Anlayışında Farabi&#8217;nin Etkisi&#8221; Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi<br />
Dergisi 13, sy. 2 (2009): 371 .<br />
Koç, Turan. İslam Estetiği. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2017.<br />
60<br />
&#8220;Sanat&#8221; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 36: 90-93. Ankara: TDV<br />
Yayınları, 2009.<br />
Moin, Mohammad. &#8220;Baha&#8221;&#8216; . Ferheng-i Farsi. 1. 608. Tahran: Müessese-i İntişarat Emir<br />
Kebir, 1371 .<br />
Özben, Pınar. &#8220;Tanzimat Sonrası Osmanlı Düşüncesinde Estetik&#8221; Yüksek Lisans<br />
Tezi, Necmettin Erbakan Üniversitesi, 2019.<br />
Özcan, Nuri ve Yalçın Çatinkaya. &#8220;Musiki&#8221; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.<br />
21: 257-261. Ankara: TDV Yayınları, 2000.<br />
Öztürk, Mustafa. &#8220;Bedi'&#8221; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 5: 319-320. Ankara:<br />
TDV Yayınları, 1992.<br />
Platon. Şölen-Dostluk. trc. Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat. İstanbul: Türkiye İş<br />
Bankası Kültür Yayınları, 2016.<br />
Rıza Tevfik. &#8220;Art (Sanat)&#8221; Kamüs-ı Felsefe. nşr. Recep Alpyağıl. 1: 300-312. İstanbul:<br />
Doğubatı Yayınları, 2015.<br />
&#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;. Kamüs-ı Felsefe. 1: 494-536.<br />
&#8220;Beaux-Arts (Sanayi-i Nefise)&#8221; . Kamüs-ı Felsefe. 1: 536-582.<br />
Sami, Şemseddin. &#8220;Sına&#8217; at&#8221; . Kamüs-ı Türk!. 1: 833. İstanbul: Çağrı Yayınları, 2002.<br />
&#8220;Baha&#8221;&#8216; . Kamüs-ı Türk!. 1: 326.<br />
&#8220;Yigit&#8221; . Kamüs-ı Türk!. 1: 1551.<br />
Sarı, Gökçe. &#8220;Yargı Yetisinin Eleştirisi Bağlamında Kant&#8217;ın Estetik Anlayışı&#8221;,<br />
Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi 61<br />
(Haziran 2024): 29-42.<br />
Şimşek, İsmail. &#8221; Antik Çağdan Alman İdealizmine; Estetik Bir Değer Olarak Güzellik&#8221;,<br />
Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi 41 (Temmuz 2014): 329-345.<br />
Taşkent, Ayşe. Güzelin Peşinde: Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik. İstanbul: Kasik<br />
Yayınları, 2012.<br />
Tunalı, İsmail. Sanat Ontolojisi. İstanbul: Sosyal Yayınlar, 1984.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-. Estetik. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1989.<br />
&#8220;Sanat Felsefesi Açısından Mimari ve Zamansallık&#8221;, Felsefe Arkivi 25<br />
(1984): 95-102.<br />
Turgut, İhsan. Sanat Felsefesi. İzmir: Üniversite Kitabevi, 1993.<br />
Tolstoy, Lev Nikolayeviç. Sanat Nedir. trc. Baran Dural. İstanbul: Şule Yayınları, 1995.<br />
Uludağ, Süleyman. &#8220;Cemal&#8221;. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 7: 296. Ankara:<br />
TDV Yayınları, 1993.<br />
&#8220;Celal&#8221; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 7: 240. Ankara: TDV<br />
Yayınları, 1993.<br />
Ünsal, Erdal &#8220;Sanat ve Hayat Bağlamında Sanat/Zanaat Söylemi&#8221;, Afyon Kocatepe<br />
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 20, sy. 1 (Haziran 2018): 109-124.<br />
Yenen, Halide. &#8220;İbn Sina&#8217;da İlimler Tasnifi ve Risale fi Aksam el-Hikme (Tenkitli<br />
Metin ve Değerlendirme)&#8221;, Kutadgubilig: Felsefe Bilim Araştırmaları Dergisi 14<br />
(Ekim 2008): 59-95.</p>
<p>61<br />
Sorular</p>
<p>1. Sanat ve sanat eseri nedir, açıklayınız.<br />
2. Sanat ile zanaat arasında nasıl bir ilişki/fark vardır, açıklayınız.<br />
3. Güzel nedir?<br />
4. Doğal güzellik ile sanatsal güzellik arasında nasıl bir ilişki/fark vardır,<br />
açıklayınız.<br />
5. Güzel, iyi ve yüce kavramları arasında nasıl bir ilişki vardır, açıklayınız.</p>
<p>İleri Okuma Önerisi</p>
<p>1. Rıza Tevfik. &#8220;Beaute (Güzellik), Beau (Güzel)&#8221;, &#8220;Beaux-Arts (Sanayi-i<br />
Nefise)&#8221;, &#8220;Art (Sanat)&#8221; Kamus-ı Felsefe. nşr. Recep Alpyağıl. İstanbul:<br />
Doğubatı Yayınları, 2015.<br />
2. Lev Nikolayeviç Tolstoy. Sanat Nedir. trc. Baran Dural. İstanbul: Şule<br />
Yayınları, 1995.<br />
3. Turan Koç. İslam Estetiği. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2017.<br />
4. İsmail Tunalı. Sanat Ontolojisi. İstanbul: Sosyal Yayınlar, 1984.<br />
5. Ayşe Taşkent. Güzelin Peşinde: Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik.<br />
İstanbul: Kasik Yayınları, 2012.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-guzel-kavramsal-bir-cerceve/">Sanat ve Güzel: Kavramsal Bir Çerçeve</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-guzel-kavramsal-bir-cerceve/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yankı Olarak Güzellik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yanki-olarak-guzellik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yanki-olarak-guzellik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 13:02:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Burhaneddin Tatar]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27851</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her güzel daha güzele yaver; &#8220;Allah güzeldir, güzeli sever.&#8221;107 Necip Fazıl Sanat büyüdür, mantık değil&#8230;&#8217;108 Edith Sitwell İslâm da güzel (güzellik) ve tefekkür arasındaki ilişki nedir? Necip Fazıl’ın epigraftaki şiirinde yer alan hadis bize bu konuda ne söyler? Görebildi­ğimiz kadarıyla, “Allah güzeldir, güzeli/güzelliği sever” hadisi, güzelliği yankı olarak ele almaktadır. Bu yankı, bir sesin sert [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanki-olarak-guzellik/">Yankı Olarak Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/lale91kg9.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-1847 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/lale91kg9-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/lale91kg9-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/lale91kg9-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/lale91kg9.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><em>Her güzel daha güzele yaver; &#8220;Allah güzeldir, güzeli sever.&#8221;107</em></p>
<p>Necip Fazıl</p>
<p><em>Sanat büyüdür, mantık değil&#8230;&#8217;108</em></p>
<p>Edith Sitwell</p>
<p>İslâm da güzel (güzellik) ve tefekkür arasındaki ilişki nedir? Necip Fazıl’ın epigraftaki şiirinde yer alan hadis bize bu konuda ne söyler? Görebildi­ğimiz kadarıyla, “Allah güzeldir, güzeli/güzelliği sever” hadisi, güzelliği yankı olarak ele almaktadır. Bu yankı, bir sesin sert bir zemine çarpıp geri dönmesi gibi, Allah’ın güzelliğinin tek tek varlıklarda açığa çıkması ve ortaya çıkan güzelliğin bilahare Allah tarafindan sevilen/güzel görü­len bir şeye dönüşmesi ile oluşmaktadır. Yankı olarak güzellik anlayışı, güzel söz, güzel eylem, güzel insan, güzel ahlâk, güzel ölüm, güzel ha­yat, güzel düşünce gibi İslâmî söylemlerde karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, hemen her şey Allah’ın güzelliğini kendisinde yansıtabildiği, onun irade ve yaratmasına uygun olduğu, o sevdiği sürece güzeldir.</p>
<p>Dikkat edilirse, burada mesele hakikat ve güzellik (hüsn) veya gü­zellik (cemal) ve tamamlanmışlık (kemal) ilişkisi<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[109</sup></a>ile sınırlı değildir. Daha açık deyişle, güzel dışarıdan soyutlanmış, kendi içinde tamamlan­mış bir şey olduğu için değil, kendi dışında yankılandığı için güzeldir. Güzel, başka şeyleri etkisi altına aldığı ve onlar aracılığıyla çoğalabildiği sürece kendisi olabilmektedir. Hadiste her ne kadar “Allah güzeldir” ifadesi ilk elde Allah’ın haddizatında güzel olduğu anlamını verse de -klasik düşünce bu şekilde anlamayı tercih etmiştir- peşinden gelen “güzelliği sever” ifâdesi, Allah ile yaratılmış varlıklar arası ilişkiye dikkat çekmektedir. Yani Allah’ın güzelliği yaratılan varlıklarla ilişkisi içinde açığa çıkar, bu sayede o yankılanarak kendisi olur. Farklı bir varlıkta yankısı olmayan güzellik, dışarıdan fark edilmediği ve etkisi olmadığı için, salt ideal, tasarım, taslak olarak kalır.</p>
<p>Buna bağlı olarak, söz konusu hadisi “Allah güzeldir, güzelliği se­ver” şeklinde yalnızca doğrusal (linear) mantık içinde okumamız ge­rekmemektedir. O, cümlenin ikinci kısmından hareketle geriye doğru okunmaya da müsait görünmektedir: Allah güzeli sevdiği için güzeldir. Bu okuma biçimi tamamen İnsanî bir tecrübeyi ve şu kritik sorulan yansıtmaktadır: Tanrı güzeli sevmeseydi, yani insanın güzellik tecrü­besi Tanrı’da yankılanmasaydı, Tanrı’ya güzel diyebilir miydik? Dediği­miz takdirde bunun bir anlamı olur muydu? Dahası güzeli sevmeyen ve ürettiğimiz güzelliğin kendisinde yankılanmadığı bir varlığa ‘Tanrı’ di­yebilir miydik? Bu sorular açısından bakıldığında hadis, doğrusal değil, değişmeli mantığa daha yakın görünmektedir. Yani bu hadiste sabit bir hareket noktası yoktur. Aksine o Leyla-Mecnun veya Mecnun-Leyla demek gibi aynı anda iki tarafı dikkate alan bir anlam dünyasına sa­hip görünmektedir. Bu mantığa göre, yalnızca Allah’ın güzelliği bizde yankılanmamaktadır; aynı zamanda bizim ürettiğimiz güzellik, Onda yankılanmakta ve yankılandığı için sevilmektedir.</p>
<p>Güzelliği yankı olarak ele almamızın nedeni sadece alıntıladığımız hadis ve İslâm kültüründe hâkim olan, başına ‘güzel’ kelimesinin geti­rilebildiği şeylerin sınırsızlığı değildir. Günlük hayatta da pek çok şeyin başına güzel kelimesi getirilebilir: güzel bebek, güzel çay, güzel ses, gü­zel hava vs. Bunun temel nedeni, kimi zaman İslâmî söylemlerde duyusal güzelliğin sınırlarına dikkat çekilip, asıl olanın ideal, aşkın, metafiziksel güzellik olduğunun vurgulanmasıdır. Biz de bu tür İslâmî söylemlerde açığa çıkan idealist-kurgusal yaklaşım sorununa dikkat çekmeye çalışı­yoruz. İslâm sanat eserlerinin yorumlarında da belirginleşen bu söylem­ler güzelliği materyalist, kapitalist, hazcı, seküler yaklaşımların ötesine taşıma gayesini gürseler de sonuçta eleştirilen yaklaşımlarla aynı mantı­ğa sahiptir: izole (atomik) güzellik anlayışına; bir başka deyişle güzelliği duyusal-ideal, hazcı-manevî, seküler-dinî gibi ikilemlerin bir tarafına aitmiş gibi gösterme alışkanlığına. Buna karşılık yankı olarak güzellik, daha işin başında bizi bu ikilemin ötesine çağırmaktadır.</p>
<p>Yazımızın başında ‘yankı’ kelimesi için kullandığımız ‘sesin sert bir zemine çarpıp geri dönmesi’ ifadesi, bir şeyin her nasılsa öylece başlangıç noktasına geri döndüğü izlenimini vermemelidir. Zira geri dönen ses, yalnızca ilk sesin kendisi değil, aynı zamanda sesin çarptığı sert zeminin, titreşimleri taşıyan hava ve ortamın sesidir. Hiçbir ses, içinde ortaya çıktığı ve yankılandığı ortamdan bağımsız geri dönemez. Buna paralel şekilde hiçbir güzellik asla orijinal haliyle kendisine geri dönemez. Di­lersek bu noktada ayna tecrübesine yönelebiliriz. Bir nesnenin aynada tezahür eden güzelliği, ütopik bir güzelliktir. Foucault’nun dikkat çek­tiği gibi aynada tezahür ettiği şekliyle imgesel mekan ve nesneler, ayna dışındaki gerçek nesne ve mekândan oldukça farklıdır. Ayna dışındaki me<u>kân</u>da bulunabiliriz; buna karşılık aynada tezahür eden mekana be­densel olarak giremeyiz. O ancak aynanın dışından hareketle gördü­ğümüz bir farklı (heterotopik) mekândır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[110]</sup></a> Dolayısıyla ayna dışındaki ile aynaya yansıyan güzellik aynı şey değildir. Ayna haricî bir güzelliği olduğu gibi yansıtmaktan ziyade onu kendi yapısı ve ışık faktörüne göre yeniden üretendir. Biz aynada kendimizi değil, aynanın ürettiği şekliyle ‘imge/suret olarak biz’i görürüz. Yani aynadaki ‘biz’, kendimiz değilizdir.</p>
<p>Yankı olarak güzellik, bir şeyin başka bir şey karşısında ayna olarak iş görmesi meselesine indirgenemez. Klasik düşünce kâinatı genel ola­rak Tanrı’nın irade, kudret, yaratma eyleminin tecelli ettiği bir tür gölge (zili, mazhar) veya ayna gibi ele alırken, yansıma olarak güzelliği güzelin kendisi ve onun aynadaki tezahürü örneği ile izah etmeye çalışmaktadır. İbn Arabi ve Mevlânâ gibi sûfîlerin geleneksel gölge oyunlarını (hayâl-i zili) Allah-âlem ilişkisini izah sadedinde kullanmaları bu bağlamdadır.<sup>111 </sup>Bu yaklaşım aynı anda hem Platon’un ideler kuramını hem de Aris­to’nun aktif-pasif şemasını kullanmaktadır. Gölge veya yansıma olarak güzellik (hakikat) nazariyesini en iyi yansıtan ve Mevlevi ayinlerinde kullanılan şiirlerden biri şudur:</p>
<p>Ben bilmez idim gizli âyân hep sen imişsin</p>
<p>Tenlerde vü canlarda nihân hep sen imişsin</p>
<p>Senden bu cihan içre nişan ister idim ben</p>
<p>Âhir bunu bildim ki cihan hep sen imişsin<sup>112</sup></p>
<p>Ne var ki konu güzel kelimesinin anlamına geldiğinde durum ol­dukça karmaşıklaşmaya başlamaktadır. Zira yankı olarak güzellik, var­lıkların kendisine katıldığı ve çoğalmasında rol oynadığı bir şey olsa da hala bir gizemdir. Güzellik tanımlanamayan, kavramsal olarak izah edilemeyen ve kökenine inmemize izin vermeyen bir şeydir.</p>
<p>O, bizi kendine meftun eden, esrikleştiren bir büyü veya hâledir. Onun büyüsel yani bilinci esrikleştiren boyutuna Kur’ân’da şu şekilde dikkat çekilmektedir:</p>
<p>Aziz’in karısı, kadınların dedikodularını duyunca onlara davetçi gön­derdi; yaslanmaları için yastıklar hazırladı ve onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyvelerini soyarken Yûsuf’a), “karşılarına çık!” dedi. Kadınlar Yûsuf’u görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Bu yüzden ellerini kestiler ve “Aman Allahım! Bu bir beşer değil, bu ancak seçkin bir melektir!” dediler.<sup>113</sup></p>
<p>Yusuf’u gören kadınlarda ortaya çıkan esrik bilinç, aklın refleksiyon (kontrol) gücünü bir süreliğine kaybetmesi, kendisine meftun olduğu şeyden geri dönememesi, yani bir tür rüyaya (hayal dünyası) dalması­dır. Esrik bilinç, rüya ile gerçeklik arasındaki sınırı fark edemediği için her ikisi iç içe geçmektedir. Artık gerçek rüya ve rüya gerçek gibidir. Belki o iç ve dış dünyalar arasındaki sınırın belirsizleşmesi, ideal ve reel dünyaların bir kolajıdır. Ayette ifade edildiği şekliyle kadınlar, Yusuf ile melek arasındaki ontolojik ayrımı ortadan kaldırarak onu insan ve meleğin bir kolajına dönüştürmektedir. Bir başka deyişle, onlar gördük­leri şeyin ne kadar insan ne kadar melek olduğu hakkında kesin karar verememektedirler: insan görünümlü melek-melek görünümlü insan. Bu ayette esrik bilincin ulaştığı boyuta, kadınların farkına varmadan ellerini kesmeleri ile işaret edilmektedir. Yusuf’un güzelliği kadınların gözünde melek-insan formunda bir tür dinî-estetik tecrübeye yol açarak yankılanmaktadır. Bu yankı sayesinde kadınlar Yusuf’a baktıklarında, Yusuf’tan fazlasını (melek) görmektedirler. Güzelliğin hale ve büyüsü, güzele baktığımızda daha fazlayı görmemizle açığa çıkar. Bizi meftun eden, bu ‘daha fazlanın kendisi yani yankıdır.</p>
<p>Bu yüzden Edith Sitwell’in sanatı mantık değil, büyü olarak ele al­ması oldukça anlamlıdır. O’na göre sanat eserlerinde “irrasyonel şekilde mantıksal bir ruh arayışı, günümüzdeki zararlı tekdüzelik çılgınlığının bir parçasıdır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[114]</sup></a> Sitwell’in yakındığı şey, sanat eserinin nasıl olması gerektiğine dair çoğunluğun sesine kulak vermek, yani güzelliği med­yaya yansıtılan çoğunluğun ortak sesine indirgemektir. Sitwell, sadece çoğunluğun anlayabildiği şeye güzel denmesine tepki vermektedir. Oysa sanat eserini, dolayısıyla güzeli anlayamamak, onu sanat eseri ve güzel olmaktan çıkarmamaktadır. Burada 1900’lü yılların başlarında perspek­tif ağırlıklı geleneksel resim geleneği sonrası, kübizm dahil, modem sanatın mantıksal kalıplan yıkmaya çalışmasıyla ortaya çıkan panik ve eleştirilerin Sitwell’i bu şekilde bir tepki vermeye zorladığım not etmeliyiz. Artık çoğunluk, kübik, soyut sanat eserine baktığında ona anlam verememekte, sadece bir karmaşa görmektedir. Bu bilgileri vermemi­zin nedeni ise, güzelliğin kendi içinde irrasyonelliği ve Blumenberg’in ifadesiyle muğlaklığı<sup>115</sup> barındırmasıdır. Modern sanatın yaptığı, pers­pektifi (mantıksal düzeni) ortadan kaldırarak, güzelin kendi içindeki irrasyonelliği daha belirgin hale getirmektir. Özellikle Fransız sanatçı Duchamp’ın 1917’de pisuvan sanat eseri olarak Grand Central Palace’da sergilemesi, söz konusu irrasyonelliği radikal bir boyuta taşımıştır.</p>
<p>Klasik düşünürlerin yaptığı gibi, güzelliği Allah’ın kâinatta bir yansıması veya gölgesi olarak ele aldığımızda söz konusu irrasyonelli­ği bertaraf etmiş olmuyoruz. Aksine irrasyonellik daha da artmaktadır. Zira hem Tanrı’nın haddizatında güzel oluşunun ne anlama geldiği­ni bilememekteyiz; hem de tecrübe ettiğimiz güzelin kendi içindeki gizem ve muğlaklığını izah edememekteyiz. Kısacası güzelliğin gizemi veya muğlaklığı görünür olanı görünmez olana indirgemekle ortadan kalkmamaktadır. Bu felsefe tarihinde -farklı bağlamlarda- Platon ve Hegel’de gördüğümüz bir tutumdur. Güzelin arka planda bir ide veya Ruh’u ifşa ettiği için güzel olduğunu söylemek, görünür olanın gizemi­ni gizlemektedir. Oscar Wilde’ın <em>Dorian Grey’in Resmi</em> adlı eserindeki şu ifadesini hatırlamanın tam yeridir: “Ancak sathi insanlar görünen­lere göre yargılamazlar. Dünyanın gerçek gizemi, görünmeyen değil, görünür olandır.”<sup>116</sup> Buna göre, görünür olanı izah etmek için görünür olmayana yönelmek, çoğu zaman bir kaçış olabilir.</p>
<p>Belki bu kaçış, Rilkenin sözünü ettiği güzelin ürkütücülüğünden kaçıştır:</p>
<p>Çünkü güzel yalnız</p>
<p>başlangıcıdır ürkütücü olanın,</p>
<p>anca dayandığımız;</p>
<p>ona hayranız,</p>
<p>çünkü umursamaz bizi</p>
<p>yerle bir etmeyi&#8230;<sup>117</sup></p>
<p>Güzellik, ne kadar yankı olarak kendisine katıldığımız ve kendisini söz, eylem, ahlâk, inanç ve değerlerimizle çoğalttığımız bir şey olsa da sonunda o anlayamadığımız ve anlayamadığımız için de bizi ürküten bir şeydir. O, bizi cezp ve meftun ettiği kadar bize karşı ilgisiz kalan, duyarsız bir gerçekliktir. Güzel söz-yazı (belles lettres, edebiyat), anla­şıldığı ölçüde bize kendisini açan, ama anlaşılamayan boyutlarıyla bize kendisini kapatan söz-yazıdır. Dahası o, Rilke’nin dediği gibi, kendisini anlayamamamızı umursamamaktadır. Hakeza güzel ahlâk dediğimizde, dilediğimiz an üretebildiğimiz ve ne olduğunu peşinen bildiğimiz bir ahlâkı kastetmiyoruz. Aksine o ancak ortaya çıktığında sonuçları hak­kında kısmen karar verebildiğimiz bir ahlâktır. Neyin güzel ahlak ol­duğunu teknik veya kavramsal bir bilgi gibi bilememekteyiz. Aristo&#8217;nun dediği gibi, o ancak içinde bulunduğumuz ortamda feraset ve nesne- leştirmeyen düşünce (fronesis) içinde fark edebildiğimiz bir hadisedir. Kısacası güzellik bir ideal, tasarım veya taslak değil, bir hadisedir. Buna göre, yukarıdaki hadisi şu şekilde açabiliriz: Allah&#8217;ın güzelliği, kainatta bir hadise olarak yankılanmaktadır. Hadise olduğu yani farklılaştığı için Allah onu sevmektedir.</p>
<p>Bu yaklaşımı tercih etmemizin nedeni güzelliğin kutsanmasını en­gellemektir. Zira “Allah güzeldir” ifadesi, kendi başına ele alındığında “kutsal güzeldir; o halde (kimi) güzel kutsaldır” şeklinde bir mantık yü­rütmeye zemin hazırlayabilir. Nitekim bazı pagan kültürlerde güzelliğin tanrıça olarak kutsandığını biliyoruz (îştar, Afrodit, Venüs, Zühre gibi). Oysa Allah güzelliği sever” ifadesi güzelliğin haddizatında kutsanma­dığına işaret eder. Belki o, güzelliğin kırılganlığının bir ifadesidir. Geç­mişte güzelliğe bir tür kutsallık atfediilmişse, bu durum çok muhtemelen onun büyüsel özelliğinin yanı sıra, kırılganlığından kaynaklı bir koruma çabasıdır. Zira güzeli yok etmek, güzel bir şeye zarar verip onu çirkinleş­tirmek, vandallık, kaba-sabalık, terör, şiddet kolayca üretilebilen tahrip­kâr eylemlerdir. Buna karşılık yankı olarak güzeli kırk etmek, üretmek, korumak daima bir emek, sabır, tefekkür, yaratıcı muhayyile ve vizyon gerektirmektedir. Dolayısıyla “Allah güzeli sever” ifâdesi, her daim üre­timi zor ve yapısı gereği kırılgan olana işaret ediyor görünmektedir.</p>
<p>Bu durum, güzellik bağlamında yankı kelimesinin hassas bir dü­şünmeyi talep ettiğini ima etmektedir. Fiziksel olarak bir sesin sert bir zemine çarpıp geri dönmesi, bir nesnenin aynada yansıması nispeten ko­lay vuku bulan bir durum gibi görünmektedir. Mevlânâ’nın <em>Mesnevî’âe </em>bahsettiği Çinli ve Rum ressamlar arasındaki resim yarışması kıssası hala nispeten kolay olana dikkat çekmektedir. Bu kıssaya göre, bir ya­rışma sürecinde Çinli ressamlar bir odanın duvarına resim yapmakta, buna karşılık Rum ressamlar karşı odanın duvarını yalnızca alalamak­tadır. İki oda arasındaki perde ortadan kalktığında resim, cilalı duva­ra yansımakta ve yansıyan resim daha güzel ve alımlı görünmektedir.<sup>118 </sup>Burada yansıma olarak güzellik, salt yansıma olmakta yani ayna (sûfînin kalbi) yansıttığı güzellik sayesinde orijinal olana (Allah’a) yaklaşmakta­dır. Kuşkusuz Mevlânânın hikâyesinde cilalanmış duvarı oluşturmak, korumak bir emek, sabır ve vizyon gerektirmektedir. O hala kırılgan bir zemindir. Ancak ne olursa olsun, o pasif ve alıcı bir karaktere sahip olduğu için başlı başına bir hadise değildir. Çinli ve Rum ressamların resimleri arasında farklılık değil, özdeşleşme çabası söz konusudur.</p>
<p>Buna karşılık bizim ele aldığımız şekliyle yankı olarak güzellik, esas itibarıyla bir gizem yani açığa çıktığında bizi şaşırtan bir farklılıktır. Buna göre, bir kişi -yankılandığı anda- yalnızca kendi sesini duyarsa gerçek bir yankı değil, sadece bir sağırlık türü açığa çıkmış olur. O Ril- ke’nin benzetmesiyle, kendi attığı topu yakalayan insan gibidir. Gerçek yankı, kişi kendi sesi aracılığıyla taş, duvar, mağara, dağ vs.nin sesini duyduğunda tezahür eder. Yankı basitçe sert bir zemine çarpan sesin geri gelmesi değildir; aksine o başka türlü duyulamaz olan taş, duvar, mağara, dağ gibi zemin ve ortamların sesini kişinin kendi sesi aracılığıy­la üretebilmesi ve ona kulak verebilmesidir. Yankı böylesi bir durumda salt fiziksel bir durum olmanın ötesine giderek, bir tür varlıkların kar­şılıklı konuşması veya iletişim hadisesine dönüşür. Buna göre yankı, varlıklara ses kazandırmak, onların sesini duyulabilir düzeye çıkarmak (amplifikasyon), onları cevap vermeye çağırmaktır. Bu açıdan bakıldı­ğında, Allah’ın eşyada yankılanan ve sevdiği güzellik, kendi güzelliğinin bir replikası, imitasyonu, aynada yansıması değildir; aksine o, varlıkların kendi seslerini üretmeye başlaması, Allah’a ses vermesi, kısacası farklı bir güzelliğin tecellisidir. Bu yüzden yankı olarak güzellik, bir imitas- yon değil, varlıkta artıştır.</p>
<p>Bu satırların okuyucusu, daha ziyade göz ve görüntü bağlamında irdelenen güzelliği, ses gibi tamamen farklı bir fenomen üzerinden ele aldığımızı fark etmiş olmalıdır. Mevlânâ’mn hikâyesinde bile güzellik mekansal ve imgesel (görüntü) boyutuyla dikkatlere sunulmaktadır. Buna karşılık <em>yankı</em> kelimesi ekseninde güzelliği ele almak görüntü ve sesin kolayca birbirine dönüşebilmesini ve hatta ayrıştırılamazlığını ön plana çıkarmaktadır. Zira her ikisi de çevresini harekete geçiren titre­şimlerdir (frekans).<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[116]</sup></a> Allah’ın varlıklarda yankılanan güzelliğinin varlıkların kendilerine özgü sesi üretmesine imkân vermesi, tek kelimeyle, güzellik bağlamında göz ve kulak karşıtlığını ortadan kaldırmaktadır. Şayet güzel, yankılandığı sürece güzelse, bu durumda güzel daima söy­leşiye katılan ve söyleşinin parçası olduğu sürece kendisi olabilendir. “Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisini, bu gerekçeyle, Allah ve kâinat arasındaki bir söyleşi veya iletişimin ifadesi olarak anlamayı tercih edi­yoruz. Buna paralel olarak epigrafta kullandığımız Necip Fazıl’ın</p>
<p>Her güzel daha güzele yaver;</p>
<p>“Allah güzeldir, güzeli sever.”</p>
<p>şiirinde geçen ‘yâver’ kelimesini yankı olarak güzellik bağlamında yorumlamaktayız. Kelime anlamıyla yâver, yardımcı anlamına gelmek­tedir. Bu şiire göre bir güzel, daha güzelin tecellisine yardımcı olmak­tadır. Başka deyişle, güzel, bir başka şeyde yankılandığında onu daha alt seviyede bir imitasyonuna dönüştürmemekte, aksine kendisinden daha fazlasının ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu varlıkta çoğalma dedi­ğimiz şeydir. Ancak yankıyı söyleşi veya iletişim olarak ele aldığımızda ve yankı esnasında geri gelen sesimizi, dağ, taş, duvarın vs. sesinin üre­timi ve duyulmasının imkân ve vesilesine dönüştürdüğümüzde, güzel­liğin gizemini azaltmış oluyor muyuz? Şayet güzel kendisini -ifşa ettiği kadar- kendi gizem ve karanlığında saklıyorsa (aklen izah edilemiyor, tanımlanamıyorsa), bu durum onun söyleşi olarak ele alınması ile bir tezat teşkil eder mi? İlaveten, güzellik Rilkenin söylediği gibi, gizemi nedeniyle ürkütücü ve duyarsız ise, bu durumda onun yankı ve söyleşi olarak ele alınması nasıl mümkündür? Bize karşı duyarsız olan güzelli­ğin bizimle söyleşi içine girmesi nasıl izah edilebilir?</p>
<p>Antik Yunan Ekho (H^, Yankı) mitolojisi bu soruları kısmen de olsa anlamlandırma yolunda bize yardımcı olabilir. Bu mitolojiye göre, Yankı (Ekho) bir dağ perisidir ve tanrıça Hera tarafindan cezalandırıl­mıştır. Cezanın nedeni Hera’yı bir başkasıyla aldatan Zeus’u kollama adına, Yankının Heranın dikkatini başka şeylere çekmesidir. Verilen ceza ise Yankının kendi adına konuşamaması ve sadece başkalarından duyduğu cümlelerin son kelimelerini tekrarlayabilmesidir. Bir gün Yan­kı, güzelliği ile meşhur Narkissos (Nergis) ile karşılaşır ve ona âşık olur. Narkissos’u takip ederek konuşmak ister, ancak kendi sesini duyura- maz. O, sadece Narkissos’un kurduğu cümlelerin son kelimelerini tek- rarlayabilmektedir. Narkissos, kibri (narsizm) yüzünden, asla Yankı’ya yaklaşma iznini vermemekte, onu kendisinden uzak tutmaktadır. Bu durum Yankı’nın üzüntüsünden zamanla güçsüzleşmesine ve yalnızca ses (ekhos, akustik) olarak kalmasına yol açar. Narkissos ise içtiği suda kendi yansımasını görerek kendisine âşık olur. Kendisinden başkasını göremez hale gelir ve sonunda güçsüzleşerek ölür.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[120]</sup></a></p>
<p>Bu hikâyede, güzel (Narkissos), Yankı’nın tekrarladığı son kelime­leri duymakta ve Yankı’ya duyarsız kalmaktadır. İlaveten o, sudaki yan­sımasında sadece kendisini görmekte, dolayısıyla yansımayı mümkün kılan suya da duyarsız (susuz) kalmaktadır. Böylece o kendi dışında­kilere karşı bir tür kör ve sağırdır. Asıl ilgi çekici olan, Yankı’nın asla söylemek istediğini söyleyememesi ve kendi sesini, ancak başkasının ke­limelerinin tekrarı üzerinden oldukça sınırlı üretebilmesidir. Dolayısıyla Yunan mitolojisindeki Yankı, günümüz sosyal medya ve hatta akademik çevrelerde kullanıldığı şekliyle, yankı odası’ tabiriyle zıt bir anlama sa­hiptir. Günümüzde yankı odası tabiri yalnızca kendi sesini duyan veya kendisi gibi düşünenlere kulak veren insanların içine düştükleri sınırlı görüş-işitme alanını ifade etmek için kullanılmaktadır. Oysa yankı, Yu­nan mitolojisinde, söylemek istediği şeyleri söyleme imkânına oldukça kısıtlı erişim anlamına gelmektedir. Hakeza bu mitolojide güzellik yan­kılanan bir şey değil, aksine kendi içine hapsolmuş haldedir. Sonuçta güzellik ve yankı birbirinden ayrı şeyler olarak kaldıkları için ortadan kalkmaktadırlar. Tek başına güzellik ve tek başına yankı anlamsız oldu­ğu için kısa sürede yok olmaktadır.</p>
<p>Özel olarak “Allah güzeldir; güzelliği sever” hadisine ve genel ola­rak güzelliğe dair İslâmî söylemlere referansla ele aldığımız yankı olarak güzellik, Yankı mitolojisinden farklı olarak güzellik ve yankıyı aynı anda ele almaktadır. Bununla birlikte o, Yunan mitolojisindeki Yankı’nm (dağ perisi) bazı özellikleri ile uzlaşan boyutlara da sahiptir. Zira bu mitoloji­nin dikkat çektiği üzere, dağlarda sesimiz yankılandığında ortaya çıkan şey, kendi sesimizden ziyade Yankının (dağ perisi veya dağın ruhu) bize cevabıdır. Ama o asla söylemek istediğini tam söyleyemeyen ve oldukça kısıtlı kalan bir cevaptır. Bu nedenle yankı, daima bize erişenden fazlası­na işaret eder. Yankı olarak güzellik ise, daima bize söylediğinden fazla­sını söylemek isteyen ama bunu asla başaramayandır. Güzelliğin kendini dile getirmedeki bu başarısızlığı onun gizemidir. O dile gelme başarı­sızlığında gizlenen ve kendisini kendi suskunluğu içinde koruma altına alandır. Bir başka deyişle o, daha ziyade susarak konuşandır. Onun bize karşı duyarsızlığı veya ilgisizliği onun yankılandığı esnada dikkatimizi kendi gizemine yani kendi karanlığına geri dönüşüne ve suskunluğuna çekmesidir. Ne var ki o son derece kırılgandır; çünkü kaba saba davra­nış, tutum, şiddet veya terör esnasında yankılanma imkânını kaybettiği için tamamen gözden kaybolmakta ve konuşma imkânını yitirmektedir.</p>
<p>Güzelin kırılganlığı, yankılanma imkânına erişme ve yankılanan sesi işitme zorluğundan kaynaklanır. Zira her türlü kabalık; şiddet, te­rör -gizli narsisizm (Narkisos) olarak- kendisinin dışına kör ve sağır kalmaktır. Bu durumda Erasmus’un <em>Querela Pacis (Barışın Sitemi)</em> adlı kitabının ilk cümlesi olan “Pax loqitur” (Barış konuşur)<sup>121</sup> ifâdesini hatırlamanın zamanı gelmiş demektir. Nasıl ki şiddet esnasında barışın sesi duyulamazsa, benzer şekilde şiddet esnasında yankı söz konusu ola­madığı için güzelin sesi de duyulamaz. îbn Rüşd’ün akıl ve iman (felsefe ve vahiy) için kurduğu cümleye öykünerek şöyle söyleyebiliriz: Barış ve güzellik aynı memeden emen ikiz kardeştir. Rilke’nİn yukarıdaki şiirin­de kullandığı “çünkü umursamaz bizi yerle bir etmeyi” ifadesi, sakince reddeder bizi yerle bir etmeyi anlamında güzelin barış veya sükûnet ile ayrılmaz bağına dikkat çekmektedir.</p>
<p>Diğer taraftan o, güzelin kendi içinde potansiyel şiddeti barındır­dığını da ima etmektedir. Güzelin potansiyel şiddeti, güzelin erişilemez oluşu yani bize hep üstten bakmasıyla açığa çıkar. Kimi zaman o, Yu­suf’u görünce ellerini kesen kadınlar örneğinde fark edileceği üzere, bazen gayri iradî bir fiili şiddete yol açabilir. Bu güzelin esrik bilinçteki yankısı yani tazyik ve basıncının bir sonucudur. Yine Rilkehin şiirinde, “kendisine zar zor dayandığımız” ifadesi, güzelin bize uyguladığı basınç ve tazyike dayanmanın zorluğuna dikkat çekmektedir. Bu tazyik arttık­ça güzel, ürkütücü olmaktadır.</p>
<p>Güzelin asıl ürkütücü tarafı, çoğu kez farkına varmadan, güzelin bir nesnesine dönüştüğümüzde yani güzel negatif bir tahayyül formunda bizde yankı bulduğunda açığa çıkmaktadır. İslâmî literatürde bolca işle­nen ve dünyanın aldatıcılığına değinen negatif yankı olarak güzel, Neşet Ertaş’ın şu dizeleriyle dikkate sunulmaktadır:</p>
<p>Cahildim dünyanın rengine gandım</p>
<p>Hayale aldandım boşuna yandım</p>
<p>Seni ilelebet benimsin sandım</p>
<p>ölürüm sevdiğim zehirim senşin</p>
<p>Evvelim sen oldun ahirim sensin.</p>
<p>Genel İslâmî literatürde ve bu dizelerde açığa çıktığı üzere, güzelin negatif tahayyül formundaki yankısı, sadece güzelin bize uyguladığı şid­detten kaynaklanmamaktadır; belki o daha çok esrik bilinç içinde temâşâ (refleksiyon) yeteneğimizi yitirmemizle ilgilidir. Daha açık deyişle, güze­lin yankısı, bizde bir tefekküre yol açmadığında, sadece esrik veya mesta- ne bilince sahip olabiliriz. Ne var ki bu durum, bazen bizim muhakeme yeteneğimizi ve aklî kontrol imkânımızı ortadan kaldırabilmektedir. Bu yüzden y<u>azımızın</u> başında sorduğumuz soru bize oldukça kritik görün­mektedir: İslâm’da güzel (güzellik) ve tefekkür arasındaki ilişki nedir?</p>
<p>Bu sorunun peşin cevabım, İslâm düşünce geleneğinde güzel -iyi-hakikat özdeşliği veya sarmalı bağlamında bulabiliriz. Bu cevaba göre, güzel iyiyi, dolayısıyla hakikati ortaya çıkarmışsa güzeldir. Haki­kat iyi ve güzeli ortaya çıkarmışsa hakikattir. İyi, güzel ve hakikati or­taya çıkarmışsa iyidir. Böylece doğru bilgi-ahlâkî yargı-estetik haz veya zevk üçlüsü aynı gerçekliğin üç farklı tezahürü gibi sunulmaktadır. Bu cevabın arka planında geleneksel metafîziksel inanç yatmaktadır: Tan­rı mutlak hakikat, mutlak iyi ve mutlak güzel olandır. Ne var ki bu yaklaşım, daha önce dikkat çektiğimiz üzere, öncelikle izole, atomik, kendi içinde tamamlanmış güzel, iyi ve hakikat tasavvurunu barındıran bir taslaktır. O, sudur ve feyz yoluyla varlıklarda yansıdığı halde, hala ortada karşılıklı bir ilişki veya hadise olarak yankı söz konusu değildir. Bu yüzden orada ideal bir model olarak güzelden (Tanrı) bahsetmekte­yiz. Metafîziksel düşünce bu modeli karşılaştığımız fiili durumları analiz etmek ve yargılamak için bir sıfır nokta (külli ilke) olarak seçmektedir.</p>
<p>Tarihsel olarak tecrübe ettiğimiz güzellik, her şeyden önce bu ilkeyi büyük oranda işlevsizleştirmektedir. Zira güzellik, ideal bir şey değil, bizi etkisi altına aldığında fark edebildiğimiz bir hadisedir. Biz bir şeyi önce güzel bulup sonra ondan etkilenmeyiz. Aksine ondan etkilendiğimiz sü­rece onu güzel bulmaktayız. Bu yüzden ‘Güzelliğin başlangıcı nedir?’ so­rusu asla aklen cevaplanamaz. Güzellik, bizi kendi gizem veya karanlığına çektiği için ona meftunuzdur. Biz bu gizem içinde bulunduğumuz sürece güzel nerede başlar ve nerede biter, güzelin menşei nedir gibi soruları cevaplama imkânımız yoktur. Yusuf’un güzelliğinin izah edilemezliği ona bakan kadınlan şaşkın bırakmış ve ellerini kesmelerine yol açmıştır. Zira kadınlar Yusuf’un güzelliğinin nerede başlayıp nerede bittiğini bi­lememektedirler. Güzellik, etrafa yayılan ve mekânı kendisine göre dö­nüştüren yani yankı ürettiği sürece açığa çıkabilen bir şeydir. Bizde yan­kılandığı sürece bir güzelin farkına varabiliyorsak, artık burada temâşâcı (nazarî) düşünceden ziyade esrik düşünce söz konusudur. Metafiziksel düşünce, karakteri gereği nazarî olup esrikliğe izin vermemektedir. İslâm düşünce tarihi içinde sûfîler ve filozoflar arasındaki gerilimin bir nedeni buradadır. Filozoflar nazarî (temâşâcı) düşünceyi temsil ederken, sûfîler genel olarak esrik (mestane) bilinci temsil etmektedirler. Güzelin tecrü­besi yani bizdeki yankısının esrik düşünceye yol açması sanat ve tasavvuf arasındaki tarihsel bağın temelinde bulunmaktadır.</p>
<p>Ancak bu ifâdeler, güzelin analizinin sadece tasavvufî yaklaşım için­de yapılabileceği gibi bir yanlış düşünceye yol açmamalıdır. Aksine gü­zellik ve tefekkür arasındaki ilişkiye dair sorumuzun da ima ettiği üzere güzellik, pozitif bir tahayyül formu olarak yankıya dönüştüğünde, za­ten bir tefekkür imkânından bahsetmekteyiz. Bu imkân şudur: Güzel­lik bizi kendisine çektiği ve bize dokunduğu oranda bizden uzaklaşan, bizi etkilediği sürece erişilemez olan paradoksal bir hadisedir. Güzel bir tabloya dokunabiliriz; ancak tablo ile aramızda yankılanan güzellik bize dokunduğu halde kendisine dokunamadığımız bir hadisedir. Dolayısıyla güzellik bağlamında kullandığımız esrik düşünce, güzelliğin yankısını seslendirmekle birlikte asla külli bir prensibi yansıtmaz. Yusuf kıssasında fark edileceği üzere, kadınlar ellerini kestikleri halde, onları misafir eden Mısır azizinin eşi Züleyha elini kesmemektedir. Buna göre güzellik bizi etkilediği oranda esrik düşünceye, aramızdaki mesafe nedeniyle temâşâ bilincine imkân verebilmektedir. Güzelliğe muhatap olanların karakteri­ne ve estetik kavrayışına göre bu bilinç türleri açığa çıkmaktadır.</p>
<p>Bu noktada karşılaştığımız sorun, güzel karşısında esrik ve temâşâ bilincinin aynı anda mevcudiyetinin ne anlama geldiği ile ilgilidir. Bu­rada sessiz çığlık, yönsüz yön, donduran ateş gibi bir oksimorondan mı söz etmekteyiz? Zira esrik düşünce kendi dışına çıkan ve kendisine geri dönemeyen bilinç demektir. Bu durum en radikal biçimde uyuşturu­cu kullanımında açığa çıkmaktadır. Tasavvufta cezbe ve istiğrak hali esrik (mestane) bilincin bir şeklidir. Esrik bilinç ile onu esrik hale getiren şey kimi zaman ayırt edilemez haldedir. Ferhat ve Şirin, Leyla ve Mecnun zaman zaman aynı kişiye dönüşmektedir. Buna karşılık temâşâ- cı bilinç, bir pencereden dışarıya yönelmek gibi, daima baktığı şeye dı­şarıdan yönelmektedir. O baktığı şeyden etkilense bile, hala nereden baktığının ve ne ölçüde etkilendiğinin farkındadır. Bu farkındalık du­rumu onun kontrolünü yitirmesini engellemektedir. Oysa esrik bilinç, adeta ayılmayı reddeden sarhoş, iyileşmeyi reddeden hasta gibidir. Bu durum Fuzûlînin meşhur beytinde gayet güzel ifâde edilmektedir:</p>
<p>Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabîb</p>
<p>Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır.</p>
<p>Kanaatimizce esrik düşüncenin en ilginç yansımalarından biri, Yu­nus Emre’nin “Çıktım erik dalına” diye başlayan şiiri, diğeri Angelus Silesius’un <em>Nedensiz (Ohne warum)</em> adlı şiiridir. Her iki şiir hakkındaki nispeten detaylı analizlerimizi “Yunus Emre’de Yönsüz Şiir Tasavvuru” adlı makale çalışmamızda<sup>122</sup> yaptığımız için, burada sadece bazı hassas noktalara işaret etmekle yetineceğiz. Bu noktaların başında, esrik bilinç ile tecrübe ettiği şey arasında mesafe kapandığı için ortaya bir yönsüzlü­ğün çıkması gelmektedir. Esrik bilinç, artık bir yönelim (niyet, intenti- on) dolayısıyla mantıksal bir düzen tecrübesi olmaktan çıkarak, irrasyo­nel ve kaotik bir görünüm kazanmaktadır. Ne var ki niyet ve mantıksal düzen kavramları, temâşâcı bilince ait hususlar olduğu için, gerçekte esrik bilincin sadece dışarıdan görünümünü yansıtmaktadır. Temâşâcı (teorik) bilinç, gerçekliği kavramsal düzeyde temsil etmeye çalıştığı için niyet ve mantıksal düzeni korumak durumundadır.</p>
<p>Buna karşılık esrik bilincin hakikati kavramsal düzeyde temsil et­mek gibi bir amacı yoktur. O temsil (representation) değil, daha çok bir mevcudiyet (presence, huzur) halidir. Mircea Eliade’ın tabiriyle, o epifanidir. Esrik bilinçte niyet, yöneliş (dolayısıyla yön) olmadığı için ortaya mantıksal düzeni bozan -Derrida’nın ifadesiyle- onu yapı sökü- müne uğratan bir karar verilemezlik hali çıkmaktadır. Yusuf’u gören kadınların melek ve insan arasında kararsız kalmaları, melek ve insan arasındaki ontolojik ayrımın yapı sökümüne uğratılmasıdır. Leyla ve Mecnunun bazen özdeşleşmeleri, erkek ve kadın, âşık ve maşuk arasın­daki ontolojik ayrımın yapı sökümüne uğratılmasıdır. Hallacın “Ene’l- hak” sözü ontolojik ayrımsızlık yani yönsüzlüğün en yalın ifadesidir. Eliade’m bahsettiği epifani veya teofâni, tanrılar ve yeryüzü arasındaki ontolojik ayrımın yapı sökümüne uğratılmasıdır. Artık tam olarak ne nedir sorusuna bu esnada cevap verilememektedir. Benzer şekilde Yunus Emre’nin şiiri de kelimenin tam anlamıyla mantıksal düzenin bozulma­sı, yönsüzlüğün tezahürü, epifani bağlamında bir yapı söküm örneğidir.</p>
<p>Bu meşhur şiirin bazı beyitleri şu şekildedir:</p>
<p>Çikdum erik talina anda yidüm üzümi</p>
<p>Bostân issi kakiyup dir ne yirsün kozumi</p>
<p>Kerpiç koydum kazgana poyrazda kaynatdum</p>
<p>Nedür diyü sorana bandum virdüm özini</p>
<p>İplik virdüm çulhaya sanıp yumak itmemiş</p>
<p>Becid becid ısmarlar gelsün alsun bezim</p>
<p>Bir serçenün kanadın kırk kanluya yükletdüm</p>
<p>Çifti dahi çekmedi kaldı şöyle yazdı</p>
<p>Bir sinek bir kartalı kaldurup urdı yire</p>
<p>Yalan degül gerçekdür ben de gördüm tozım</p>
<p>Balık kavağa çıkmış zift turşısın yimege</p>
<p>Leylek koduk togurmış bak a şunun sözini<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[123]</sup></a></p>
<p>Bu şiirde Yunus’un erik dalında üzüm yemesi, buna karşılık bostan­cının cevizimi neden yersin diyerek ona kızması, her bir beyitte birbiri ile ilgisiz, mantıksal bağ içermeyen imge ve ifadelerin yer alması mantıksal düzensizlik ve yönsüzlük dediğimiz şeydir. Biz gerçek hayatta sineğin kartalı kaldırıp yere vurduğunu, balığın kavağa çıktığını görmüyoruz. Buna karşılık bu şiir bizi derinden etkilemekte ve yankılanan güzelliğe meftun bırakmaktadır. O bize güzelin, mantıksal düşünce ile izah edile­meyeceğini öğretmektedir. Dahası hakikatin salt temâşâcı bilincin teke­linde olmadığını göstermektedir. Buna karşılık o bizi, ne düşüneceğimizi bilmediğimiz halde, tefekküre sevk etmektedir. Zira şiirde gözümüzle okuduğumuzdan daha fazlasını sezmekteyiz. Bir başka deyişle, erik da­lında üzüm yemenin literal olarak ele alınamayacağı gibi, tasavvuf gele­neğindeki şerhlerine de indirgenemeyeceğini fark etmekteyiz. O, rüya gibi irrasyonel bir akış içindedir. Ancak şiiri okurken rüya görmediğimizi de bilmekteyiz. Yusuf’un melek-insan görünümünde açığa çıkan karar verilemezlik hali gibi, şiirin nihaî anlamı konusunda kararsız kalmakta­yız. Nedeni, onun bizi nedensiz bırakmasıdır. Temâşâcı (nazarî, meta- fıziksel) bilince ait neden-sonuç ilişkisini öngören mantıksal düşünme alışkanlığımız tam anlamıyla boşluğa düşmektedir. Dolayısıyla bu şiiri, rasyonel bir neden olmaksızın güzel bulmakta ve sevmekteyiz.</p>
<p>Açıkça bildiğimiz tek şey, bu şiirin bize sınırları açıkça belirlenemez bir özgürlük alanı açtığı ve kendimizi sonsuzun yönsüzlüğü içinde akış­kan bir varlık olarak hissettiğimizdir. Şiirde rasyonel anlam düzeninin askıya alınması (kaotik durum) bize düşünmenin farklı bir imkânını vermektedir. Bu yüzden, kendisinden asırlar sonra bir başka dil ve kül­türde Angelus Silesius tarafından yazılan <em>Nedensiz (Ohne warum)</em> adlı şiir ile yakınlık kurmamızı salık vermektedir:</p>
<p>Güle dair bir neden yok, gül açar çünkü açar</p>
<p>Ne gözetir kendini, ne görülmeyi arzular.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[124]</sup></a></p>
<p>Yönsüzlük mantıksal düzeni ortadan kaldırdığı için ortaya ne- densizlik çıkmaktadır. Bu durumda ortada bir sonuç da yoktur. Gü­lün açması ve güzelliğin tezahürü neden-sonuç ilişkisini anlamsızlaş­tırmaktadır. Bu yüzden güzellik, izah edilemez bir gizem ve büyüye dönüşmekte ve mantıksal düşünceyi kayda değer oranda iptal ettiği için anlaşılmaz olmaktadır. O anlaşılmazdır zira ‘anlam’, esrik düşünceden ziyade temâşâcı ve pratik düşünceye aittir. Bir başka deyişle güzellik, anlam üretmekten çok, mevcut anlam dünyasını sorgulatan bir hadise­dir. İşte bu durum güzellik bağlamında esrik ve temâşâcı bilincin aynı anda mevcudiyetinin ne anlama geldiği sorusu ile bizi baş başa bırak­maktadır. Ortada temâşâcı bilincin üreteceği her anlamı, esrik bilincin sorgulama ve anlamsızlaştırma riski bulunmaktadır. Buna karşılık esrik bilincin anlaşılamaz karakterinin temâşâcı bilinç tarafindan <em>irrasyonel, saf hayal, vehim, zan, delilik, cinnet</em> gibi kelimelerle yargılanması söz konusudur. Fuzûlî’nin <em>Leyla ve Mecnun</em> adlı hikâyesi bize bu durumu bildirmektedir. Leyla, kelime anlamıyla, uzun ve bitmek bilmeyen ka- ranlık-depresif-zorlu gece demektir. O güzelliğin ele geçirilemez karan­lık ve gizemidir.</p>
<p>Buna karşılık böylesi bir gece (Leyla) içinde mest olmuş Kays’ın bilinci, mecnun (cin, cinnet) şeklinde bilinmez bir güç tarafindan ele geçirilmişliği simgelemektedir. Leylanm Mecnundaki yankısı tüm ni­yet (yöneliş) ve mantıksal düzenin ötesine gidecek şekilde Kays’ta yön­süz bir tecrübeye dönüşmektedir. ‘Mecnun’ kelimesinin kökenindeki cin ve cinnet bu yönsüzlüğü simgelemektedir. Mecnun’un esrik bilinci yönsüzdür, zira o, Leyla’nın karanlığı tarafindan örtülmüş, saklanmış ve gizlenmiştir. Bu kitapta yer alan “Daha fâzla boşluk-daha fazla dünya” başlıklı yazımızda ileri sürdüğümüz gibi, hikâyenin sonuna doğru Me­cnun’un Leyla’nın boşluğuna ve gizemine aşık olduğu ve bu gizemin de gerçekte Tanrının bir kisvesi olduğu açığa çıkacaktır. Yani gerçekte Tanrının güzelliği, Leyla kisvesi altında Mecnun’da ya<u>nkılanmakt</u>a ve onu dönüştürmektedir. Buna karşılık Mecnun Leyla’nın boşluğunda kendi sesini üretmekte ve Tanrı ile mistik bir diyaloga girmektedir. Ne var ki bu hikâye bize esrik ve temâşâcı bilincin aynı anda nasıl varola­bileceğini söylememekte, sadece aralarındaki uyuşmazlığa zâhir-bâtın ikilemiyle dikkat çekmektedir.</p>
<p>Görebildiğimiz kadarıyla, her iki bilinç arasındaki ilişki Batı sanat düşüncesinde de ciddi bir sorun olarak durmaktadır. Kant’ın güzelliği harici bir amaca indirgenemeyecek bir şey olarak ele alması, kaçınılmaz olarak estetik mesafe denen teorik yaklaşımı ön plana çıkarmıştır. Es­tetik denen disiplin bu teorik bilincin bir tezahürü ve eğitimidir. Daha sonra Heidegger ve Gadamer’in dikkat çekeceği üzere estetik mesafe, temâşâcı bilincin nesneleştirici karakterini barındırdığı için ciddi so­runlarla maluldür. Heidegger ve Gadamer’in gözünde estetik mesafe, geleneksel metafıziksel düşüncenin ürettiği nesneleştirici (varlıkları karşımızda duran bir rezerv gibi görme) tutumunun bir versiyonudur. Bu tutum bilimsel ve eleştirel düşüncenin gelişiminde rol oynamakla birlikte, sanat eserinin kendine özgü hakikatini tecrübe etme imkânın­dan bizi mahrum bırakmaktadır. Bir başka deyişle, estetik mesafe söz konusu olduğunda sanat eseri ontolojik bir hadise değil, epistemolojik bir inceleme nesnesine dönüşmektedir. Gadamer, estetik mesafe karşı­sında, bizi güzelin anlam dünyası ile diyaloga veya oyuna girme imkâ­nını veren estetik ayrımsızlık (aesthetic non-differantiation) durumuna dikkat çekmektedir. Estetik ayrımsızlık, sanat eserinin işaret ettiği ve kavramsal olarak izah edilemez hakikatin yine sanat eserinde barınması yani onunla karşılaşma esnasında bize kendisini fark ettirmesidir. Sanat eseri, kendi dışında mevcut bir şeyi kendisinde temsil eden bir mimesis değildir. Aksine o kendi dışında asla karşılaşılamayacak orijinal bir ha­kikat ile karşılaşma imkânıdır.<sup>125</sup></p>
<p>Gadamer’in <em>yankı olarak güzellik</em> kavramı ile ilgisi daha yakından ku­rulabilecek bir düşüncesi “Suskun İmge” (Speechless Image) adlı yazısın­da yer almaktadır. Gadamer bu yazısında sözü doğrudan modem soyut resim sanatına getirmekte ve bu resim anlayışında herhangi bir konunun olmayışının bizi sadece suskun imgelerle baş başa bıraktığına dikkat çek­mektedir. Ona göre bu durum asla soyut resmin söyleyecek bir sözünün olmadığını göstermez. Aksine soyut resim, aynı anda çok sayıda şeyi söy­lemeye çalıştığı için kekeme haldedir. Onun suskunluğu, aynı anda çok şeyi söylemeye kalkmasından kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[126]</sup></a> Fark edileceği üzere, Gadamer’in bu tezi kısmen de olsa Narkissos’a sesini duyuramayan Yan- kı’nın durumunu çağrıştırmaktadır. Heidegger ve Gadamer, sanat eserleri bağlamında nesneleştirmeyen düşünceyi ön plana çıkararak, hakikati bi­limin tekelinden almaya çalışmaktadırlar. Ne var ki, bu yazımızda tartış­makta olduğumuz esrik ve temâşâcı bilincin ayna anda mevcudiyeti konu­sunda bize çok açık bir şey söylememektedirler. Zira her iki düşünürün yaklaşımında esrik bilinç sorunu özel bir yer tutmamaktadır.</p>
<p>Esrik bilinç ile temaşa bilincinin aynı anda mevcudiyeti konusunda belki Japon yazar Cuniçiro Tanizaki’nin <em>Gölgeye Övgü</em> adlı eserinde bir­takım ipuçları bulabiliriz. Kitabın başlığından tahmin edileceği üzere, Tanizaki geleneksel Japon mimari ve güzellik anlayışında gölgenin oy­nadığı merkezi role dikkat çekmektedir. Onun vurguladığı şey, gölge ve tefekkür arasındaki sarsılmaz bağdır. Bir şeyin güzelliği bizi tefekküre sevk edecekse, orada mutlaka bir gölge olmalıdır. Bir mekânda aydınlık veya ışıltılı nesneler arttıkça tefekkür imkânı azalır. Buna göre güzel, yalnızca gölge içinde tecrübe edilmez; o aynı zamanda kendi içinde göl­ge barındırır. Peki, gölge nedir? Tanizaki doğrudan bu kavramı tartış­ma konusu yapmamaktadır. Buna karşılık onun Japonların cam yerine porselene yönelişleri hakkında söyledikleri bize gölge hakkında bir fikir vermektedir:</p>
<p>[Japonya’da] porselenin daha çok gelişim kaydetmesinin ulusal karak­terimizle bir ilgisi olduğu kesin. Bizler parlayan şeyleri hiç sevmiyor değiliz. Yalnızca sığ ve berrak şeylerden ziyade derin ve gölgeli şeyleri tercih ediyoruz. İster doğal taş ister insan yapımı ürünler olsun, her halükârda bize zamanın pırıltısını hatırlatan o bulanık ışığı tercih edi­yoruz. Elbette, çoğunlukla “zamanın pırıltısı” olarak dillendirilen şey de esasında ellerimizdeki kirin ışıltısı. Çincede “şutaku”, Japoncada “nare” diye bir kelime var. Bu kelimeler insan elinin uzun yıllar objeye değmesi sonucu oluşan bir cilayı ve öncesinde objenin içine doğal olarak işleyen yağı yani “kili” anlatıyor. Başka bir deyişle bu ışıltının “parmak izimiz” olduğuna şüphe yok<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[127]</sup></a></p>
<p>Fark edileceği üzere Tanizaki gölge ile, sadece ışığın bir nesne ile engellenmesi durumunda oluşan karanlık bölgeyi yani salt fiziksel bir durumu anlamamaktadır. Gölge, daha ziyade varlığın kendisindeki de­rinliği ve bu varlıkta insanların tarihsel tecrübelerinin yansımasını (ge­leneği) ifade etmektedir. Buna göre şeffaf ve sığ olan her şey, gölgeyi ortadan kaldırdığı ve aydınlık ortamı çoğalttığı ölçüde tefekkür im­kânını azaltmaktadır. Tefekkür varlığın derinliği ile tarihsel birikimin buluştuğu gölgeli ortamda fâaliyete geçer. Tanizaki için gölge bir aura yani haledir:</p>
<p>Japon yemeklerinin yemek için değil, bakmak için yapıldığı söylenir.</p>
<p>Fakat ben bu deyişi daha da ileri taşıyarak bakmaktan da öte, derin düşüncelere dalmak için yapıldıklarını öne süreceğim. Bu aynı zamanda, karanlıkta titreşen ışıkla lake kâsenin bir araya gelerek oluşturduğu ses­siz bir müziğin iş birliğidir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[128]</sup></a></p>
<p>Tanizaki&#8217;nin yaklaşımında gölge-güzellik ilişkisi döngüseldir. Göl­ge içinde güzellik keşfedildiğinde güzele hizmet edecek gölgeler inşa edilir. Gölge ışık oyunu demektir ve güzellik bu oyun esnasında açığa çıkar.129 Tanizaki, tamamen gündelik hayatın sınırlan içinde mimarî-es- tetik tecrübelerini anlatıyor olsa da, konuyu özellikle Heideggerin fel­sefesinden farklı bir düşünme biçimi içinde ele aldığı açıktır. Heidegger, sanat eserine dair tecrübeyi Varlık-varlıklar arasındaki ontolojik ayrım içinde ele alırken, görebildiğimiz kadarıyla, Tanizaki’de böylesi bir on­toloji söz konusu değildir. Daha açık deyişle, Klasik Yunan düşüncesine ait <em>Varlık</em> kavramı, Japon estetik tecrübesi için belirleyici değildir. Tani­zaki tek tek nesne ve mekânlarla ilgili tecrübesini -seküler dil içinde de olsa- nispeten mistik denebilecek bir tonda aktarmaktadır. Dolayısıyla onun tecrübesi, fiziksel bir varlık ile karşılaşma esnasında şekillenmekte olan bir görme biçimini ele vermektedir. Bir başka deyişle, Tanizaki’de gördüğümüz görme biçimi, klasik Yunan düşüncesi içinde belirginleşen temâşâcı (nazarî ve metafiziksel) bilinç ile aynı değildir.</p>
<p>Ne de Tanizaki, gördüğü estetik nesneler karşısında hayallere da­larak dünyayı iç ve dış şeklinde ikiye bölmektedir. Bu yaklaşım daha ziyade olayları zihin-dış dünya, akıl-hayal, duyular-sezgi, sonlu-sonsuz gibi ikili yapılar bağlamında ele almakla ilgilidir. Bu yüzden Tanizaki ile İtalyanların meşhur şairi Giocomo Leopardi’nin duyumsalcı görünen <u>yaklaşımı</u> arasındaki farkı bilmek, Tanizaki’nin pozisyonunu kavramak için önemli görünmektedir. Leopardi’nin <em>Sonsuz (L’inflnito)</em> adlı şiiri bahsettiğimiz karşıtlığı çok iyi yansıtmaktadır:</p>
<p>Hep sevimlidir bana şu yalnız tepe,</p>
<p>Ve şu çit, perdeler büyük ölçüde</p>
<p>Sınırsız ufku gözlerimde.</p>
<p>Ancak oturup dalıp gittiğimde,</p>
<p>Hayal ederim sınırsız mekânı, öteyi</p>
<p>Ve engin sessizliği, en derin dinginliği,</p>
<p>öyle ki kalbim sürüklenir gider sanki.</p>
<p>Ve duyduğumda çalılıkta kıvrılan rüzgârı,</p>
<p>Kıyaslarım bu sesi, engin sessizlik</p>
<p>Ve en derin dinginlikle.</p>
<p>Temaşa ederim sonsuzluğu zihnimde,</p>
<p>Geçmiş çağları ve şimdiyi, onun sesini.</p>
<p>Ve bu yoğunluğun içine çekilir zihnim nefessizce</p>
<p>Dibe çökmek tatlı görünür bu denizde.<sup>130</sup></p>
<p>Burada sonsuzluk, metafiziksel veya mistik bir anlam içermemekte­dir. O sadece duyusal olarak algılanan şeylerden hareketle muhayyile ve zihnin ürettiği bir tasarımdır. Fiziksel anlamda sonsuzluk bir optik il­lüzyondur.<sup>131</sup> Bu şiirde Tanizaki ile Leopardi&#8217;nin yaklaşımı arasındaki en büyük fark açığa çıkmaktadır: Çitin sınırsız ufku perdelemesi sonrasında kişinin kendi iç dünyasına dönmesi. Elbette kişi bu esnada dış dünyadan tamamen kopmamaktadır. O çalılıkta kıvrılan rüzgârı duyumsamakta ve onu engin sessizlikle kıyaslamaktadır. Ne var ki bu kıyasın kendisi hala bahsettiğimiz iç-dış, hayal-gerçeklik, sonsuz-sınırlılık, ses-sessizlik gibi ikilemleri yansıtmaktadır. Bu mukayese ve onu mümkün kılan ikilemler Leopardi&#8217;nin şiirinin ana yapısını oluşturmaktadır. Bu yüzden Leopardi&#8217;nin şiirinde güzellik, söz konusu ikilemler arasında bölünmüş haldedir. Güzellik ya dış dünyada duyumsanan gerçeklik ya da iç dün­yada oluşan hayaller veya düşünceler arasında ortadan yarılmış ve birbi­rine yabancılaşmış gibidir. Kimi zaman İslâmî söylemlerde de güzelli­ğin maddi-manevî, dünyevî-uhrevî, fiziksel-metafiziksel şeklinde kendi içinde ikiye bölünmesi benzer yabancılaşma sorununu üretmektedir. İkiye ayrılmış ve birbirine yabancılaşmış güzellikler, Platonun <em>Sempoz­yum</em> adlı eserinde aşk bağlamında dile getirdiği gibi, eski bütünlüklerine dönmek için çaba göstermek<sup>132</sup> yerine, daha ziyade ‘gerçek güzellik’ adı altında kendi aralarında bir hiyerarşi kurmaya yönelmektedirler.</p>
<p>Buna karşılık, Tanizaki nin ait olduğu geleneksel Japon kültürünü ve bu kültürü şekillendiren Şintoizm ve Zen Budizmi dikkate aldığımız­da, <em>Gölgeye Övgü</em> kitabını yönlendiren görme biçiminin temâşâcı ve du­yumsalcı yaklaşımdan farkı açığa çıkar. En ciddi fark, Japon kültüründe tek tek varlıkların “iş birliği” bağlamında algılanmasıdır. Şintoizm’de dünya (özel olarak Japonya) sayısız karnilerin (tanrılar, ruhlar, kâinat­taki enerji) iş birliği ile şekillenmiştir. Bir pirinç tanesi, sayısız karni, insan, su, hava, toprak, mikro canlıların vs. iş birliğini yansıtmaktadır. Bu yüzden Tanizaki, bir porselen kase veya kupada çok sayıda insan eli­nin dokunmasıyla ortaya çıkan zamanın pırıltısı yani el kirinin yol açtığı yağ tabakasını, o kaseye anlam ve derinlik kazandıran iş birliğinin bir parçası olarak görmektedir. Buna bağlı olarak, temâşâcı bilince ait olan Varlık kavramı yerine, sayısız fiziksel, tarihsel, mitik, beşerî unsurun iş birliğini -ona herhangi bir ad vermeksizin- geleneksel görme biçiminin asli unsuru olarak zikretmektedir. Kitabın sonunda o, yaşadığı zaman sürecinde Japon kültürünün özellikle Amerikan kültürünü taklit ederek ışıltılı bir alan üretimine yönelmesini bir kayıp olarak değerlendirmek­tedir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[133]</sup></a> Belli ki mekânlarda ışığın artması ve aydınlık alanın fazlalaşma­sı, “iş birliği”ni gözden kaçırmaktadır. Gölge, ışıltılı ortamda görülemez olanı görünür hale getiren bir özel aydınlık türüdür.</p>
<p>Kanaatimizce İslâm’da gördüğümüz yankı olarak güzellik, temâşâ­cı (metafiziksel, teorik) ve duyumsalcı (sensualist) yaklaşımdan ziyade, Japon kültüründe gördüğümüz “iş birliği” mantığına daha yakındır. Bu­nun nedenlerinden biri, daha önce değindiğimiz değişmeli mantıktır. Diğeri gölgenin, Islâm sanat tarihinde örneklerini bolca gördüğümüz üzere, güzellik tasavvurumuzun kurucu bir unsuru olmasıdır. Gölge derken, sadece mimari açıdan mekânların gölge-ışık oyununa izin vere­cek şekilde düzenlenmesini kastetmiyoruz. Ne de bu kelime ile özellikle İbn Arabi ve Mevlânâ gibi sûfîlerin kâinatı Allah’ın nurunun bir gölgesi olarak görme çabalarını anlıyoruz. Aksine, hat, tezhip, minyatür, musiki, mimari gibi sanatlarda, parlak olmayan renk, ses, taş, kağıt gibi unsurların tercih edilmesine dikkat çekiyoruz. Klasik tezhip sanatında -daima derinlik fikrine yol açacak şekilde- yeşil, mavi, lacivert, kırmızı, kahverengi, siyah gibi renklerin nispeten koyu tonlarının kullanıldığına tanık olmaktayız. Hat yazısı için kullanılacak kâğıt, her zaman kırmızı soğan kabuğu, kahve gibi doğal malzemelerin kaynatılmasıyla elde edi­len renklerle gölgelendirilir.</p>
<p>Genelde siyahın farklı tonlarıyla oluşturulan mürekkep sadece oku­ma kolaylığını sağlamaz. Belki, daha çok güzelliğin içinde saklandığı gizemin dipsizliğini fark ettirir. Tezhipte her bir motifi çevreleyen siyah tahrir, kontür veya bordürler, yalnızca sınırları belirginleştirmez. Belki daha çok motif içindeki diğer renk tonlarının aşılamaz bir gizem ile çev­relendiğini bize bildirir. Zer-efşan ve zer-endüd tarzı altın kullanımları, ışıltılı bir alanın inşasında rol oynamakla birlikte daha çok kendilerine zemin teşkil eden koyu gölgeli alanların derinliğini güçlendirirler. Zer- ender-zer tarzı altın kullanımı, mat ve parlak yüzeyler şeklinde gölgeyi ışıltılı alan içinde üretir.</p>
<p>Müzik geleneğimizde kullanılan enstrümanların genel olarak bas (karanlık) karakterli olması bahsettiğimiz gölgenin bir başka tezahürü­dür. Tanbur, ney, rebab, ud, kudüm, bendir gibi enstrümanlarda tecrübe ettiğimiz derinlik, gölgenin aslî bir karakteridir. Bu derinlik bizi sadece dipsiz bir gizem değil, aynı zamanda haz üreten hüzünle karşılaştırır. Bu durum Hilmi Yavuz’un şu satırlarında gayet hoş dile gelmektedir:</p>
<p>Hüzün ki en çok yakışandır bize</p>
<p>Belki de en çok anladığımız.</p>
<p>Bu şiirde sözü edilen hüznü, gölge olarak yorumlamayı tercih edi­yoruz. Hüznü daha çok anlamaktayız, zira o salt mutluluk denen hazdan daha fazlasını bize veren bir özel gölgedir. Mutluluk, ışıltılı, parlak, yoğun aydınlıklı bir duygusal ortamdır. Bu nedenle o kimi zaman tefek­küre ve iş birliğinin fark edilmesine engel olabilmektedir. O daha ziyade bizi mutlu eden bir sonuca odaklanma halidir. Oysa klasik müziğimize az çok aşina olan herkesin fark edeceği üzere, tanburun tınısında sadece geleneğin derinliği değil, aynı zamanda manevî-mistik-estetik duyuşu­muzun vüs’ati, bu tınının ortaya çıkışında rol oynayan sayısız fiziksel, beşerî, duygusal, bilimsel unsurların katkısı ve ilahî güzellik yankıla­nır. Bu yüzden tanburun tınısında haz üreten hüznü veya hüzün üreten hazzı daha rahat tecrübe ederiz. Ancak böylesi bir hüzün bizi gölge ve derinlikle yüzleştirebilir. Derinlik, güzelliğin tezahüründe rol oynayan iş birliğinin sınırsızlığıdır. Güzellik tecrübesinde esrik düşünce söz ko­nusu gölge, yankı ve iş birliğinin yalnızca bir boyutudur. Bu tecrübe içinde temâşâcı bilinç de rol oynamaktadır; zira öncelikle bu iş birliğini fark etmek özel bir temâşâ biçimidir. Buna ilaveten her sanat eseri, çevre düzenlemesi, mimari bir yapının oluşumu bir tasarım ve kurgu (teorik bilinç) gerektirmektedir. Görebildiğimiz kadarıyla hadiste geçen “Allah güzelliği sever” ifadesi, sanki bu sınırsız iş birliğindeki uyum ve ahengi de ima etmektedir.</p>
<p><u>Yankı</u> veya gölge olarak güzelliğin oluşumunda sayısız unsurun iş bi<u>rliği</u> yap<u>mas</u>ı, elbette güzelliğin gizemini ortadan kaldırmamakta, belki bu gizemi daha da derinleştirmektedir. Zira tefekkür yoluyla; iş bi<u>rliğinin nas</u>ıl gerçekleştiğini kısmen kavrayabiliriz. Ama sayısız un­surun kendi aralarındaki uyumluluğunun nedenlerini bilme imkanımız yoktur. Kaldı ki her iş birliği ve uyum güzelliği açığa çıkarmaz. Biz gü­zeli tecrübe ettikten sonra uyumun farkına varabilmekteyiz. Bu yüzden güzellik tanımlanamayan, kavramsal olarak izah edilemeyen ve köke­nine inmemize izin vermeyen bir şeydir. Güzellik sadece nedensiz veya niçinsiz olarak bizde yankılanır ve bizi kendi gizemin(d)e oyalar. Daima sevdiğimiz ve bizde yankılanan güzele oyalanmışız halde kendimizi bu­luruz. Bu yüzden güzel bir sanat eserini, çiçeği, musikiyi, tabiatı, Kur ân tilavetini tecrübe etmek, estetik mesafe aracılığıyla bir şeye bakmaktan ziyade, güzelin bizi söz konusu iş birliğine dahil etmesidir. Bu herhalde <em>Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur</em> .&#8221;134ayetinin işaret ettiği husustur.Zira imar; yankı,gölge ve iş birliği olarak güzelliğin bir başka ifadesidir.</p>
<p>Belki bu durum Ispanyol şair ve oyun yazan Federico Garcia Lor- ca’nın <em>duende</em> kelimesine yönelik izahlarıyla da ilgilidir. Ispanyol kültü­ründe <em>duende</em> “evin sahibi” yani evi kendi kontrolü altına alan ve bazen yaşlı bazen çocuk şeklinde görünen ruh anlamına gelmektedir. Lorca “Duende Kuramı” başlıklı yazısında, hemen her sahici sanat eseri ve ic­rasında bizi etkisi altına alan gizemli bir hadiseden söz etmektedir. <em>Du­ende</em> bu gizemli hadisenin adıdır. O, ilham perisi (Musa) ve melekten ayrı, varoluşsal boyutta tecrübe edilen karanlık güçtür. O bize dışarıdan değil, kendi kanımızdan yani en derinden gelen bir şeydir. Kısaca o gördüğümüz veya duyduğumuz anda bizi derinden yakalayan güzelli­ğin gizemidir. Lorca, haklı olarak <em>duendeyi</em> estetik kural ve bilinçten ayırır. Tüm estetik kurallara göre icra veya inşa edilen bir sanat eseri, <em>duende&#8217;den.</em> yoksun olduğunda, etkisiz ve anlamsızdır. Bu yüzden <em>duende </em>virtüözlük veya eşsiz yetenek meselesi değildir. O hiç okuma yazma bil­meyen yani estetiğin kurallarından habersiz bir kişiden de sadır olabilir, iyi eğitim almış bir sanatçıdan da. Asıl mesele, <em>duende&#8217;rûn.</em> bizi ölümün sınırına götürmesidir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[135]</sup></a></p>
<p>Bu cümleyle Lorca’nın dikkat çekmeye çalıştığı şey, güzelliğin salt bir temaşa meselesi olmadığıdır. Aksine güzellik, kritik denebilecek bir varoluşsal tecrübe yaşattığında <em>duende</em> hadisesine dönüşmektedir. Ölü­mün sınırı, fiilî anlamda ölümle yüzleşmek değil, hayatın anlamını en uç noktalarda kavrayabilmektir. <em>Duende,</em> tarih, kültür, varoluş, Tanrı, beden gibi çok sayıda unsurun sesini, izah edemediğimiz bir sır olarak aynı anda duyabilmektir. Bu yüzden o, kişi ya da eserin kendisine ait değildir. Aksine o, kişi veya sanat eseri aracılığıyla karşılaştığımızda bizi esrikleştiren ve tepki vermeye zorlayan cereyan, hadise, atmosfer, pa­rıldama ve gizlenme durumudur. Bu yüzden Lorca, karanlık seslerden oluşan Arap müziği ve dansını izleyenlerin “Allah Allah!”, İspanyolların ise boğa güreşleri esnasında “Ole!” nidalarıyla esrikleştiklerine dikkat çekmektedir. Kısacası o, bizim yankı dediğimiz hususa benzer şekilde etkisi altına altığı her şeyi iş birliğine koşan, onları biricik, asla tekrar­lanamaz hadise içinde konumlandıran bir özel güç, enerji ve hâledir.</p>
<p>Yazımızı Rilke’nin <em>yankı</em> kavramıyla yakından ilgili görünen bir şii­riyle sonlandıralım. Bu şiirde ‘top’ kelimesini ‘güzellik’ ve en sonda dile getirilen ‘güç’ kelimesini ‘güzelliğin gücü’ şeklinde okuyabiliriz.</p>
<p>Kendi attığını yakaladığın sürece, her şey</p>
<p>salt bir beceri ve önemsiz bir kazanç;</p>
<p>ancak bir anda,</p>
<p>ezelî bir oyun arkadaşının sana,</p>
<p>merkezine, tam isabet ve ustaca,</p>
<p>attığı bir topu yakalayan</p>
<p>oyuncu olduğunda,</p>
<p>Tanrının büyük köprü-kuruculuğunun</p>
<p>yayı içinde,</p>
<p>yakalama eylemi dönüşür bir güce,</p>
<p>senin değil, bir dünyanın gücüne.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[136]</sup></a></p>
<p>Burhaneddin Tatar &#8211; Sonsuzun Sınırında,syf:411-441</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[107]</a> Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc Müslim, <em>el-Câmi&#8217;u’ş-şahîh,</em> nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâki (Kahire; y.y., 1374-75/1955-56), “îmân”, 147.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[108]</a> Edith Sitwell, “Experiment in Poetry”, <em>Tradition and Experiment in Present-Day Literatüre</em> (London: Oxford University Press, 1929), 85.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>109. Fârâbî<em>.el-Medinetü&#8217;l- Fâzıla,</em> çev. Nafe Damşman (Ankara: MEB Yayınlar., 2001), ’ &#8211; ; Aydın Işık, <em>Din ve Estetik</em> (İstanbul: ötüken Yayınlan, 2013), 199-205.,</p>
<p>110.Foucault, Michel &#8211; Miskowiec, Jay. “Of Other Spaces”. <em>Diacritics</em> 16/1 (Spring, 1986), 22-27.</p>
<p>111.Henri Corbin, <em>Creative Imagination in the Sufism of ibn Arabi,</em> R. Manhe- im, (Princeton: Princeton University Press, 1969), 191-194; Shmuel Moreh, “The Shadow Play (“Khayâl al-Zill”) in the Light of Arabic Literatüre”, <em>Journal ofArabic Literatüre</em> 18 (1987), 46-61.</p>
<p>112.Şiirin aidiyetine ilişkin tartışmalar için bk. Yakup Şafak, “Mevlevi Ayinlerinde Sultan Veled’den Alınan Şiirler”, <em>Doğu Esintileri</em> 6 (Haziran 2017), 153-154.</p>
<p>113 Yûsuf 12/31.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[114]</a> Sitwell, “Experimenr in Poetry”, 85.</p>
<p>115 Hans Blumenberg, “The Essenrial Ambiguity of the Aesthetic Object”, <em>History, Me- taphors, Fables,</em> ed. &#8211; trans. Hannes Bajohr vd. (Ithaca: Comell University Press, 2020), 441-448.</p>
<p>116 Oscar Wilde, <em>The Picture of Dorian Grey</em> (Erişimi Ocak 2025).</p>
<p>117 Reiner Mana Rilke, <em>Duino Ağıtları</em> (Almanca-Türkçe), çev. Can Alkor (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1941). Alkor’un bu kitapta yer alan çevirisi şey­ledir: Evet, güzel dediğin yalnız başlangıcıdır, korkunç olanın, anca dayandığımız; tanırız onu, çünkü hor görür, umursamaz bizi yerle bir etmeyi.”</p>
<p>118 Mevlana Celaleddin-i Rumi, <em>Mesnevî-i Ma&#8217;nevî,</em> “[46 b] Rumlularla Çinlilerin res­samlık bilgisinde iddiaya girmelerinin hikâyesi”, 3467-3485 arası beyitler (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınlan, 2015), 156.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[119]</a> Burada açıklamaya çalıştığımız <em>yankı olarak güzellik</em> ile seramik sanatçımız Alev Ebuzziyanın kendi sanatım titreşim’ üzerinden ele alması ar<u>asında</u> bir yakınlık söz konusudur. O, bir söyleşisinde, “sanat bağlanımda mükemmellik aramadığını, mü­kemmellik arayışının sıkın ve budalaca bir İş olduğunu” belirtmekte, yalnızca “etrafa yayılan bir titreşim aradığını ve bu titreşimin iyi o<u>lmasını</u> arz<u>uladığını</u>&#8221; sö<u>ylemektedir. Alev Ebüzziya &#8211; Ali Kayaalp: “‘Tekerrür’ Üzerine” (Erişim 1 Ağusts 2024). Onun kullandığı şekliyle ‘titreşim’ kelimesi, <em>büyü</em> ve <em>hale</em> kelimelerini de çağrıştırmaktadır. Ancak Ebuzziya’nın asıl vurguladığı husus, bu titreşimlerin, Kierkegaard’ın anlam­landırdığı şekliyle repetition (tekerrür) olmasıdır. O, sanat eserinin geçmişe referans­ta bulunmakla birlikte kendi geleceğine açılması ve etrafını sürekli harekete geçirmesi olarak tekerrürü kastetmektedir.</u></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[120]</sup></a> Echo” (mythology).Wikipedia,Avi Kapach. “Nymph Echo”. <em>Mythopedia.</em> Erişim 22 Ağustos 2024</p>
<p>121 Erasmus, <em>The Complaint ofPeace (Querela Pacis)</em> (Chicago: The Öpen Court Publis- hing, 1917), 1.</p>
<p>122 Burhanettin Tatar, “Yunus Emre’de Yönsüz Şür Tasavvuru: Angelus Silesius’a Refe­ransla Felsefi Bir Analiz”, <em>Yunus’durur Benim Adım- Yunus Emre: Şiiri ve Felsrfesi,</em> ed. Özkan Gözel (Ankara: Yunus Emre Enstitüsü, 2022), 43-66.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[123]</a> Mustafâ Tatçı (haz.), <em>Yûnus Emre Dîvânı,</em> (Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlım Kültür Eserleri), 331-332.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[124]</a> Angelus Silesius, <em>Cherubinischer Wandersmann,</em> Erstes Buch, 289. “Ohne warum”, (Erişim 19 Ağustos 2024).</p>
<p>125.Gadamer, Hans Georg. <em>Truth and Method.</em> ed. Joel C. Weinsheimer &#8211; Donald G. Marshall. New York: Continuum, 2nd rev. edition, 2004.116-134;a.mlf., &#8221;The Relavence of the Beautiful&#8221;,<em>The Relevance of the Be- autiful and Other Essays.</em> ed. Robert Bemasconi. Cambridge University Press, 1986, 1-56.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[126]</a> Gadamer, “The Speechless Image&#8221;, <em>The Rdevancc aftbe Beautiful and Other Essays, </em>&#8221;<sup>1</sup>^B^coni,(Cambridge<sub>:</sub>CambridgeUniversity Press, 1986),83-91</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[127]</a> Cuniçiro Tanizaki, <em>Gölgeye övgü,</em> çev. Burcu Erol (İstanbul: İthaki Yayınlan, 2022), 26.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[128]</a> Tanizaki, <em>Gölgeye övgü,</em> 32.</p>
<p>129.Tanizaki, <em>Gölgeye övgü,</em> 36</p>
<p><span style="color: black;">130 İtalyanca bilmediğimiz için çeviriyi, şiirin İngilizce çevirilerinden mülhem yapmaya çalıştık. Şiirin orijinal hali için bk. Giacomo Leopardi, “L’infinito”. Bu şiirin bir analizi için bk. Margaret Brose, “Leopardi’s “L’infinito” and the Language of the Romantic Sublime”, <i>Poetics Today</i> 4/1 (1983), 47-71.</span></p>
<p>131 Brose, “Leopardi’s “L’infinito” and the Language of the Romantic Sublime”, 58.</p>
<p>132 Platon, “Symposium”, <em>The Dialogues of Plato,</em> trans. R. E. Ailen (New Haven: Yale University Press, 1993), 2/130-132, 190a-191e.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[133]</a> Tanizaki, <em>Gölgeye Övgü,</em> 21, 62-63, 69.</p>
<p>134.Hud 11/61</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[135]</a> Garcia Lorca, “Theory and Play of the <em>Duende”,</em> trans. A. S. Kline (2007), (Erişim22 Ağustos 2024).</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[136]</a> Rainer Mana Rilke, “Solang du Selbstgeworfnes fangst, ist alles”, <em>Die Gedichte 1922 bis 1926</em> (Muzot, 31. Januar 1922), (Erişim 25 Ağustos 2024).</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>“Echo” (mythology). Erişim 22 Ağustos 2024. <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Echo_">https://en.wikipedia.org/wiki/Echo_</a> (mythology) ?variant=zh-tw;</p>
<p>Avi Kapach. “Nymph Echo”. <em>Mythopedia.</em> Erişim 22 Ağustos 2024. <a href="https://mythope-dia.com/topics/echo">https://mythope- dia.com/topics/echo</a>.</p>
<p>Blumenberg, Hans. “The Essential Ambiguity of the Aesthetic Objece. <em>History, Me- . taphors, Fables.</em> ed. &#8211; trans. Hannes Bajohr &#8211; Florian Fuchs ete. Ithaca: Comell University Press, 2020,441-448.</p>
<p>Brose, Margaret. “Leopardis “L’Infinito” and the Language of the Romantic Subli- me”. <em>Poetics Today 4/1</em> (1983), 47-71.</p>
<p>Corbin, Henri. <em>Creative Imagination in the Sufism oflbn Arabi,</em> trans. R. Manheim. Princeton University Press, 1969.</p>
<p>Ebüzziya, Alev &#8211; Kayaalp, Ali. “Tekerrür” Üzerine”. Erişim 1 Ağusts 2024</p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v-fl">https://www.youtube.com/watch?v-fl</a> FRH7VPRXA</p>
<p>Erasmus. <em>The Complaint ofPeace (Querela Pacis).</em> Chicago: The Öpen Court Publis- hing, 1917.</p>
<p>Fârâbî. <em>El-Medinetü’l- Fâzıla,</em> çev. Nafiz Danışman. Ankara: MEB Yayınlan, 2001.</p>
<p>Foucault, Michel &#8211; Miskowiec, Jay. “Of Other Spaces”. <em>Diacritics</em> 16/1 (Spring, 1986), 22-27.</p>
<p>Gadamer, Hans Georg. “The Speechless Image”. <em>The Relevance of the Beautiful and Other Essays.</em> ed. Robert Bemasconi. Cambridge University Press, 1986, 83-91.</p>
<p>Gadamer, Hans Georg. <em>Truth and Method.</em> ed. Joel C. Weinsheimer &#8211; Donald G. Marshall. New York: Continuum, 2nd rev. edition, 2004.116-134;a.mlf., &#8221;The Relavence of the Beautiful&#8221;,</p>
<p>Gadamer, Hans. Georg. “The Relevance of the Beautiful”. <em>The Relevance of the Be- autiful and Other Essays.</em> ed. Robert Bemasconi. Cambridge University Press, 1986, 1-56.</p>
<p>Giacomo, Leopardi. “L’infinito”, Erişim 22 Ağustos 2024. <a href="https://en-m-wiki-pedia-org.translate.goog/wiki/L%e2%80%99infinito?_x_tr_sl=en&amp;_x_tr_tl='tr&amp;_x_tr_">https://en-m-wiki- pedia-org.translate.goog/wiki/L’infinito?_x_tr_sl=en&amp;_x_tr_tl=&#8217;tr&amp;_x_tr_</a> hl«tr&amp;_x_tr_pto»tc</p>
<p>Işık, Aydın. <em>Din ve Estetik.</em> İstanbul: Ötüken Yayınlan, 2013.</p>
<p>Lorca, Garcia. “Theory and Play of the <em>Duende”.</em> trans. A. S. Kline. 2007. Erişim 22</p>
<p>Ağustos 2024. <a href="https://www.poetryintranslation.com/PITBR/Spanish/Lorca-Duende">https://www.poetryintranslation.com/PITBR/Spanish/Lorca- Duende</a>. phphttps ://www. poe tryintranslat io n. com/PITB R/ Spanish/LorcaDu- ende.php</p>
<p>Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî. <em>Mesnevî-i Manevî.</em> İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Ku­rumu Başkanlığı Yayınlan, 2015.</p>
<p>Morch, Shmuel. “The Shadow Play (“Khayâl al-Zill”) in the Light of Arabic Litera­türe”. <em>Journal of Arabic Literatüre</em> 18 (1987), 46-61.</p>
<p>Platon. “Symposhım”. <em>The Dialogues (f Plato.</em> trans. R. E. Ailen. New Haven: Yale University Press, 1993,2/111-170, 190a-191e.</p>
<p>Rilke, Reiner Maria. “Solang du Selbstgeworfhes fangst, İst alles”. <em>Dit Gedicbte 1922 bit 1926. (Mazot, 31. Januar 1922).</em> Erişim 25 Ağustos 2024. <a href="https://www.rilke">https://www.rilke</a>. de/gedichte/solang.htm</p>
<p>Rilke, Reiner Maria. <em>Duino Ağıtları</em> (Almanca-Türkçe). çev. Can Alkor. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan, 1941.</p>
<p>Silesius, Angelus. “Ohne warum”. Cherubinischer WandersmannCherubinİscher Wandcrsmann, Erstes BuchErstcs Buch, 289. Erişim 19 Ağustos 2024. http:// www.zeno.org/Literatur/M/Ang^lus*Siksius/Gedichte/Cherubinischer+Wan- dersmann/Erstes+Buch/289.*Ohne*warum?hl-ohne+warum<a href="http://www.zeno">http://www.zeno</a>.org/Literatur/M/Angelut*Sileshıı/Gedİchte/Chcrubinischer+Wandersmann/ Erste8+Buch/289.fOhne*wırum?hl«ohne*warum</p>
<p>Sitwell, Edith. “Experiment in Poetry *. <em>Tradiıion and Experiment in Present-Day Li­teratüre.</em> London: Oxford University Press, 1929, 74-98.</p>
<p>Şafak, Yakup. “Mevlevi Ayinlerinde Sultan Veled’den Alınan Şiirler . <em>Doğu Esintileri </em>6 (Haziran 2017), 153-4.</p>
<p>Tknizaki, Cuniçiro. <em>Gölgeye Övgü.</em> çev. Burcu Erol. İstanbul: İthakı Yayınları, 2022.</p>
<p>TUtar, Burhanettin. “Yunus Emre’de Yönsüz Şiir Tasavvuru: Angelus Silesius’a Refe­ransla Felsefi Bir Analiz”. <em>Yunus’durur Benim Adım- Yunus Emre: Şiiri ve Felsefesi. </em>ed. Özkan GözeL Ankara: Yunus Emre Enstitüsü, Ankara, 2022, 43-66.</p>
<p>Tatçı Mustafa (haz.). <em>Yûnus Emre Dîvânı.</em> Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlı­ğı Kültür Eserleri, 2014. Erişim 22 Ağustos 2024. <a href="https://temucin.wordpress">https://temucin.wordpress</a>. com/2014/12/26/yunus-emre-divani &#8211; mustafa- tatci/</p>
<p>Wilde, Oscar. <em>The Picture of Donan Grey.</em> Free eBooks at Planet eBook.com. Erişim L°Xp2<sup>5 httpS://WWWplanetebook</sup>&#8211;<sup>com/fre</sup>e-ebooks/the-picture-of-dori-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanki-olarak-guzellik/">Yankı Olarak Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yanki-olarak-guzellik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilimsel Ufkun Sınırı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Aug 2024 13:45:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel metot]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sami Amiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27072</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Her ilim sahibinin üzerinde daha iyi bilen biri vardır.” (Yû­suf, 76) “Size ilimden ancak az bir pay verilmiştir.” (İsrâ, 85) “Bilimin herşeyi başarması mümkün değildir. Bu nedenle bü­tün problemleri halledecek bir yol bulacağı varsayımı, insan­lığı nihayetinde kaosa sürükleyecektir.” Nobel Fizik ödülü sahibi Polykarp Kusch Aşırı bir ateist olan kimyager Peter Atkins şöyle der: “Dindar­lar, evrende [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/">Bilimsel Ufkun Sınırı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom.jpeg"><img decoding="async" class=" wp-image-24646 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom-300x152.jpeg" alt="" width="365" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom-300x152.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom-600x305.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom.jpeg 638w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" /></a></p>
<p>“Her ilim sahibinin üzerinde daha iyi bilen biri vardır.” (Yû­suf, 76)</p>
<p>“Size ilimden ancak az bir pay verilmiştir.” (İsrâ, 85)</p>
<p>“Bilimin herşeyi başarması mümkün değildir. Bu nedenle bü­tün problemleri halledecek bir yol bulacağı varsayımı, insan­lığı nihayetinde kaosa sürükleyecektir.”</p>
<p>Nobel Fizik ödülü sahibi Polykarp Kusch</p>
<p>Aşırı bir ateist olan kimyager Peter Atkins şöyle der: “Dindar­lar, evrende veya deney dünyasında bilimin aydınlatamayacağı ka­ranlık bir nokta olmasını dilerler. Fakat bilim, şimdiye değin hiç­bir engelle karşılaşmamıştır, indirgemeci <em>(reductionism}</em> anlayışın başarısız olacağı düşüncesinin arkasında yatan asıl sebep ise bilim adamlarının karamsarlığı ve dindarların zihnine hâkim olan korkulardır. <sup>1</sup> Atkins, bu noktada Comteun fizik ve biyoloji alanla­rında başarısını ortaya koyan bilimin diğer alanlarda da düşünce­yi tekeline alması gerektiğini zira insanlığın bütün sorularına ya­nıt verebilecek kabiliyete sahip olan tek metodun bilim olduğu yö­nündeki iddiasını hatırlatır.<sup>2</sup></p>
<p>Atkins’in sözleri ışığında bilimcilik nedir sorusunu yeniden sorabiliriz. Bilimcilik, bilime olan güvenin kibirle karışık bir bi­çimde yaygınlaşmasıdır. Ayrıca bilimin bütün düşüncelere uzana­bileceğini, bütün renkleri birbirinden ayırt edebileceğini, bütün tat ve kokuları algılayabileceğini iddia eden bir vehimdir. Bilimcilik, duyunun bilinç ve idrak âlemine isyanıdır. Bu noktada şu sorula­rı sormamız gerekmektedir:</p>
<ul>
<li>Bilim, maddeye ve doğa yasalarına dair her şeyi açıklama imkânına sahip midir?</li>
<li>Bilim, maddi âlemde varlığı fark edilen bir kısım arazla­rı açıklama imkânına sahip midir?</li>
<li>B<u>ilim</u>, başlangıç ve nihai son gibi sorulara yanıt verme im­kânına sahip midir?</li>
<li>İnsan, maddeden mi ibarettir?</li>
<li>Bilimin ahlak ve estetik konularına dair sarf ettiği sözle­rin bir kıymeti harbiyesi var mıdır?</li>
<li>Bilginin duyusal gözlem alanına ve laboratuvar ortamına indirgenmesi, bizi gerçekliğe mi ulaştırır yoksa cehalete mi?</li>
</ul>
<p><strong>BİLİM VE BİLİMSEL ARAÇLARIN EKSİKLİKLERİ</strong></p>
<p>Ateist bilimciler, şöyle demektedir: Bilim, doğal fenomenle­ri açıklamak, bilimsel araştırma metodunu geliştirmek amacıyla maddeyi merkezine alan mekanizmalar kurma ve sonradan gerçek­likle örtüştüğü açığa çıkan ön tahminlerde bulunma gibi hususlar­da başarılı olmuştur. Sadece bunlar dahi bilimin her türlü mesele­ye dalabileceğin!, her türlü denizde yüzebileceğini göstermektedir</p>
<p>Bu grubun karşısında duran teistler ile geriye kalan ateistle­rin büyük bir kısmı ise şöyle demektedir: Bilimin etki alanı sınır­lıdır, bizleri ilgilendiren düşünsel alanların çoğuna erişme imkâ­nı yoktur. Ateist filozof Michael Ruse, bu minvalde şu sözleri sarf etmiştir: “Bilim, gerçekliğe dair şu dört alana erişmekten acizdir: varlığın anlamı ve yapısı, ahlak ve bilinç problemi?<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>O hâlde bilimin başarılarını, bilgi türlerini tamamıyla tekelinde tutma imkânına sahip olduğu yönündeki iddiaya delil olarak gös­termek kabul edilemez bir tavırdır. Aksine bu mevzu, böyle yüzey­sel ele alınamayacak derecede derindir. Zaten bilim de böyle bir im­kâna sahip olduğunu iddia etmemektedir. Velev ki iddia ediyor ol­sun, vakıa aleyhine tanıklık ettiği için bu iddiası havada kalmaktadır.</p>
<p>B<u>ilim</u>, hedeflerini gerçekleştirme noktasında hırslıdır ve geniş bir hayal dünyasına sahiptir. Fakat neticede yapabilecekleri, sahip olduğu araçlarla sınırlıdır. Bu araçlar bazen bilimi erişemediği alanlara karşı duyarsız hâle getirebilmekte veya evrenin bir kıs­ınma dair bilgisini eksik bırakabilmektedir. Çünkü eksiklik, bili­min doğasında vardır. Bazen bilimin, hakkında kesin karar verme imkânına sahip olmaması nedeniyle araştırma konusuna dair bil­giye erişmesi, olanaksız olabilmektedir.</p>
<p>Bilimsel metot, sahip olduğu araçların imkânlarıyla sınırlıdır. Bu hususta bilimsel aklın hareket ettiği çerçevenin darlığını idrak etmek için mikroskoplardan ve modern laboratuvarların keşfinden önce biyolojinin, modern rasathanelerden önce ise astronominin tarihine bakmamız, yeterli olacaktır. Bu doğrultuda bilim adamla­rının, evrendeki büyük dokuyu ve canlılardaki hassas yapıyı anlama noktasında bugün kullanılan araçların ciddi eksiklikleri olduğunu fark edeceği, onlan ilkel addedeceği günler de mutlaka gelecektir.</p>
<p>Bilim -materyalist bir bakışla dahi- duyunun idrak alanı dı­şında kalan alanlara dair herhangi bir şey söyleme imkânına sa­hip değildir. Bu bakımdan bilim, duyu organlarının veya kullanı­lan araç-gereçlerin imkân verdiği ölçüde eşyayı araştırabilmektedir. Sahip olduğu etkiler üzerinden idraki mümkün olmayan veya bu­nun da ötesinde kalan varlıkları idrak etmesi ise mümkün değildir.</p>
<p>Bilim, içerisinde bulunduğu zamanın ufkundan öte bir ufuk ol­madığı düşüncesiyle her zaman ilim ufkunun nihayetine ulaştığını zannetmiştir. Bu, bilim adamlarının defalarca içine düştüğü büyük bir hatadır. Amerika-Kanada kökenli gök bilimci Simon Newcom’un 1888 yılında yazdığı şu satırlar, bu durum için dikkate şayan bir örnektir: “Astronomi bilimi bakımından sona ulaşmamız çok yakın görünüyor.” 1894 yılında ise daha sonra Fizik Nobel ödülünü alacak olan Albert Michelson, yeni keşifler nedeniyle bilgimizin genişle­mesi ihtimalinin son derece zayıf olduğunu iddia etmiştir. Modern fiziğin kurucusu olarak kabul edilen William Thomson ın ise 1900 yılında şu meşhur sözleri söylediği iddia edilmiştir: “Bugün itibarıyla fizik bilimi bakımından ölçümlerin çok daha hassas bir şekil­de yapılması dışında, keşfi mümkün olan yeni bir şey kalmamıştır.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bilimin nihai noktaya ulaştığı yönündeki söylem, 20. yüzyıl­da da devam etmiş ve bu çağın sonuna değin varlığını sürdürmüş­tür. Meşhur bilimsel dergilerden birinin editörlüğünü yapan Jo­hn Horgan, <em>Bilimin Sonu: Bilim Çağının Sonunda Bilginin Sınır­larıyla Yüzleşmek</em> isimli kitabını, 1997 yılında yazmıştır. Ardından bazı bilim adamlarıyla yaptığı görüşmeler neticesinde şu açıkla­mayı yapmıştır: “Bilime inanan insanın, büyük ihtimalle, bilim­sel keşiflerin gerçekleştiği çağların geride kaldığına da inanması gerekir. Burada bilimle uygulamalı bilimi kastetmiyorum. Aksi­ne bilimin en saf ve en muazzam formunu yani evreni ve içerisin­deki yerimizi anlama noktasındaki insani çabayı kastediyorum.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Bizler ancak belirli titreşimleri duyabilen işitme yeteneğimiz ile sınırlı bir hâlde yaşamımızı sürdürüyoruz. Sadece 380 ila 740 nanometre arası bir dalga boyuyla sınırlı olmak üzere belirli ışık spektrumlarını görebiliyoruz. Duyularımızdan herhangi birisini kaybetmemiz durumunda, genellikle varlığa dair bir hususu an­lama yeteneğimizi de yitiriyoruz. Farzımuhal gözlerimiz olmasa keşfi için çabalamak bir yana, renklerin varlığını ve aralarındaki farklılıkları dahi tasavvur edemeyiz. Kulaklarımız olmasa ses diye bir şeyin varlığından bihaber kalırız&#8230; O hâlde duyusal idrak ala­nı, bilimsel araştırmaların çerçevesini belirlemede etkin rol oyna­maktadır. Bu durum ise bilimcilere şu hususu hatırlatmamızı ge­rektiriyor: Belki de çevremizde yer alan maddi varlıklar içerisinde, hakkında bilgi toplayacak duyusal bir yetenekten yoksun olmamız nedeniyle aklımızın tasavvur edemediği şeyler vardır!</p>
<p>Bilim, bazı şeyleri idrak etse de yapısı gereği gizli olan baş­ka bazı şeyleri bilmekten acizdir. İnsan maddeye, hayata ve bilin­ce dair birtakım hususları idrak edebilmektedir. Bununla birlikte maddenin, hayatın ve bilincin hakikatini idrak etmekten acizdir. Bir şeyin sadece belirli bir yönünü idrak etmek ise tamamım id­rak etmekle eşdeğer değildir.</p>
<p>Bilim, iyi bir matematik dili kullanarak yer çekimi hakkında ko­nuşabilir. Bu sayede roketlerin, dünyanın çekim alanını aşabilmele­ri için gereken hızı da hesaplayabilir. Fakat bilim yer çekiminin ha­kikatine yani mahiyetine dair bir söz söyleyemez. Çünkü bu, özler yerine detaylarla ilgilenen bilimin sınırlarını aşan bir problemdir.</p>
<p>Fizik bilimi alanında yapılan araştırmalar, matematik hesap­lamalar ve kuantum fiziğine dair ortaya konan tahminler sayesin­de, evlerimize giren teknolojik aletlerin çoğunda bulunan atom altı parçacıkları bizlere tanıtabilmektedir. Fakat atom altı âlemin ha­kikati, gizemini korumaya devam etmektedir. Kuantum fiziği adı­na yapılan araştırmalardaki iddiaları inceleyen biri, durumu izah etme noktasında yaşanan ihtilafların ne raddeye vardığını kolay­lıkla fark edecektir. Örneğin Kopenhag Okulu, temel akli ilkele­rin atom altı âlemde geçersiz kaldığını söylemektedir. Buna kar­şın evrenimizin her an yeni evrenler ürettiğini iddia eden paralel evrenler düşüncesi, bu iddiaya karşı koymaktadır. Aklın ilkelerini ortadan kaldıran veya yeni evrenlerin üretildiğini iddia.eden bü­tün bu aşırı yorumları olanaksız gören David Bohm ekolü ise her ikisine de karşı çıkmaktadır&#8230; Fizikçilerin, bugün itibarıyla haki­katini idrak edebilme imkânımız olmaması nedeniyle atom altı âlemle ilgilenmemesi gerektiğini söyleyen bir başka ekol ise bam­başka bir perspektiften meseleye bakmaktadır. Bu nedenle fizikçi John Gribbin,<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[6]</sup></a> <em>Q isfor Quantum:An Encyclopedia of Partide Pby- sics</em> adlı ansiklopedinin “Kuantuma Dair Açıklamalar” başlığı al­tında şöyle demiştir: “Hafta başında bir görüşü, hafta sonunda ise başka bir görüşü benimsemen mümkündür. Fakat ne olursa olsun, atom altı âleme dair yapılan açıklamaların herhangi birinin gerçe­ği temsil ettiğine inanmaktan kaçınman gerekir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>O hâlde bilimcilik nedir? Ateist filozof Massimo Pigliuc- ci’nin<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[8]</sup></a> de ifade ettiği üzere bilimcilik “Bilimin, yeterli zaman ve­rilmesi ve özellikle maddi destek sağlanması durumunda, anlam­lı olan bütün sorulara cevap verebileceğini iddia eden bazı bilim adamlarının fikrî kibridir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Bilimcilik, gerçek olma ihtimali son derece zayıf olan bir me­tafiziğe, dinlerin ortaya koyduğu metafiziğin çok daha ötesinde bir metafiziğe inanmaktadır&#8230; İnançlı bir kişi, kendisine gizli ka­lan şeyleri bir süre sonra herhangi bir engel söz konusu olmaksı­zın görebilmekle vaat olunmuştur. Bilimcilerin metafiziği ise hiç­bir zaman gerçekleşmeyecektir. Çünkü bilimin erişemeyeceği şey­leri vaat etmektedir. Mümkün sınırlar içerisindeki bilimsel soru­ların tamamına cevap verilirse dahi, hayata dair büyük soru(n)lar, cevapsız kalmaya devam edecektir.</p>
<p><strong>BİLİM VE “NEREDEN-NEREYE?” SORULARI</strong></p>
<p>Amerikalı teolog Robert Charles Sproul,<sup>10</sup> “Cosmos” isindi eğitsel televizyon programı sayesinde, “Geçmiş ile şimdiki zaman­larda vuku bulan ve gelecekte olacak olan her şey [maddi] varlıktan ibarettir.” sözünün sahibi olan ve aynı zamanda materyalist söy­lemleri Ameriklı gençler arasında yaymayı başaran meşhur ateist, gökbilimci ve kozmolog Cari Sağan<sup>11</sup> ile bir müddet mektuplaş­tıklarını belirtir.<sup>12</sup> Bu mektuplaşmaların sebebi, ikilinin teoloji ve evrenin kökeni konuları hakkında tartışmalarıdır.</p>
<p>Söz konusu.mektuplarda ikili, Sağanın da kabul ettiği bü­yük patlama teorisine dair konuşmaktadır. Sağan, şu anki bilim­sel veriler ışığında büyük patlamadan sonraki ilk saniyeye dön­memizin mümkün olduğunu söyler. Buna karşılık Sproul, şu ce­vabı verir: “Güzel! O hâlde müsaade et, bundan da öncesine dö­nelim. Sana göre bu patlamadan önce ne vardı? Daha önce son­suz küçüklükteki bir nokta içerisinde bir bütün olarak madde­nin ve eneıjinin sıkıştığı, tam bir yoğunluğun varlığından bah­setmiştin. Bu nokta, ezeli bir şekilde hem düzenli hem de ku­surluydu. Fakat aniden patlamaya karar verdi! Onu ilk hâlinden ikinci haline nakledenin kim olduğunu bilmek istiyorum. Dura­ğanlığını harekete çeviren harici kuvveti bilmek istiyorum. Sa­ğan, cevaben şöyle der: “Tabi ki bu aşamaya dönmemiz mümkün değil. Ayrıca bu aşamaya dönmeye ihtiyacımız da yok! Sproul, şu cevabı verir: “Evet, senin bu aşamaya dönmeye ihtiyacın yok. Çünkü sen, büyük patlamanın nedensiz yere gerçekleştiğini dü­şünüyorsun. O hâlde sen sihirden bahsediyorsun. Sihrin ise bi­limde yeri yoktur.”<sup>13</sup></p>
<p>Bilimin, maddi varlığın arkasında ne olduğu sorusuna ceva­ben nedensiz yere var olduğunu iddia eden hurafeye inanmaktan başka çaresi yoktur. Evrenin nedensiz yere var olduğunu söylemek ise bilimsel değildir. Çünkü bilim, neden-sonuç ilişkisini inceler. Eşyanın varlığını nedensizliğe isnat etmek gerçekte kötü bir sihir örneğidir. Çünkü sihir bile -her ne kadar harikulade olsa da- bir nedene ihtiyaç duyar.</p>
<p>Materyalist yaklaşımlar, her zaman bir silsile hâlinde baş­ka bir şeye tesir eden, ortaya çıkışını ve özelliklerini izah eden bir şeyin olduğunu varsayar. Oksijen ve hidrojen, suyun varlığı­nı açıklar. Oksijen ve hidrojenin kökenini takip ettiğimizdeyse -zamansal açıdan ne kadar uzak olursa olsun— kendinden ön­ce bir başlangıcın bulunmadığı bir noktaya erişmek durumunda kalırız. Fakat biz, ilk maddenin başlangıcını araştırıyoruz. Onun açıklaması zorunlu olarak maddi âlemin haricinde olmak du- rumundadır. Bu ise deney-gözleme konu olamadığı için bilimi aşan bir alandır.</p>
<p>Sözlüklerde yapılan tariflere göre bilimsel faaliyetler, maddi âlemle sınırlıdır. Herhangi bir şekilde bu sınırı aşamaz. Nitekim bilimi, “doğa fenomenlerine dair bir açıklama yapabilmek ve tah­minde bulunabilmek amacıyla deneysel sürece elverişli argüman­lar kullanılarak yeni bilgiler elde etme faaliyeti” şeklinde tanım­layan ABD Ulusal Bilimler Akademisinin bu tanımında da aynı noktaya değinilmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Özü ve arazları itibarıyla bir nesnenin varlığına dair bilimin sahip olduğu dar perspektif, maddeyi aşarak daha büyük, mühim ve dönüştürücü sorular sormasını engellemektedir. Bu sorulardan bir kısmı şunlardır:</p>
<ul>
<li>Bir şeyin varlığı, yokluğundan neden daha değerlidir?</li>
<li>Neden başka bir varlık formu yerine bildiğimiz varlık for­mu meydana gelmiştir?</li>
</ul>
<p>. Varlığımız arazları neden taşıyor? Özü itibarıyla neden bunlardan ayrı değil?</p>
<ul>
<li>Nereden geldik? Gidiş nereye?</li>
<li>Gidişatımızın boş bir sona doğru olması mümkün müdür?</li>
<li>Bütün güzelliğine, görkemine ve azametine rağmen var- lığımızın amaçsız bir hayatın çok kısa bir süresinden iba­ret olduğu düşünülebilir mi?</li>
<li>Varlık sadece bize mi mahsustur? Yoksa bu varlığın ardın­da başka bir varlık daha var mıdır?</li>
</ul>
<p>Bütün bu sorular, felsefenin ortaya çıktığı ilk zamanlardan iti­baren filozofların zihnini meşgul etmiştir. Bunlar genelde varlı­ğın başlangıcından öncesine, sonuna ve ondan da sonrasına iliş­kin sorulardır. Bilimsel metot ise bunun aksine, maddi varlık ile işe başlamakta, onu aşamamakta ve evrenin ısı ölümüyle birlik­te son bulmaktadır.</p>
<p>ilke ve gayeye dair sorulara olumsuz yönde cevap vermek, bi­limsel ve temel bir gereklilik olarak varlığımızın anlamsız, değersiz ve hedefsiz olduğunu söylemek, varlığı maddeye, arazlara, enerji­ye ve harekete hapsetmektir. Bu ise natüralizmin metafizik boyu­tunun doğal bir neticesidir.</p>
<p>Bir bilim adamı, bütün cevap araçlarını elde edebilmek ama cıyla bilimin maddi sınırları aşabilme kudretiyle iftihar ettiğinde önce kendini sonra da bilimi hakir duruma düşürmektedir. Çün­kü kendi alanı dışında konuşan bir kimsenin sözleri ancak tuhaf­lıkla nitelenebilir. Bu nedenle Nobel ödülü sahibi Medawar,<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[15]</sup></a> şöy­le demiştir: “Bilim adamının doğru sözlü ve güvenilir olduğu yö­nündeki imajını yitirmesine sebep olacak en kestirme yol, kesin bir dille bilimin önemli olan bütün sorulara cevap verdiğini veya vereceğini söylemesidir. Bir diğer husus ise bu kimsenin, bilimsel açıdan cevaplanmaya elverişli olmayan soruların bazen soru da­hi olmadığını veya bunların basit kimseler tarafından ortaya atılan hatalı sorulardan ibaret olduğunu, bu tür soruların ise ancak basit kimseler tarafından cevaplanmaya çalışıldığını iddia etme­sidir. Bununla birlikte bilimin bir sınırı olduğu gerçeği, öncelik­le çocuklar tarafından ortaya atılan &#8216;Her şey nasıl başladı?’, &#8216;Niçin hepimiz buradayız?’, &#8216;Hayat neden var?’gibi temel soruları cevap­sız bırakmasında açığa çıkmaktadır.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[16</sup></a></p>
<p>Bilimin sınırı, sadece var olanı göstermesinde saklıdır. Başlan­gıç, amaçlılık, gereklilik ve doğruluğa dair soruları cevaplaması ise mümkün değildir. O, görünenin veya sınırların ardındakine dair bilgiye değil, mevcut olanın bilgisine erişmeye çabalar.</p>
<p><em>Natüralizm, kültürümüz için üzerinde görüş birliğine varılmış bir realite var etti. Bu, bizde öyle bir yerleşti ki nereye dönersek dönelim onu görür olduk. Bunun da ötesinde her şeyi onunla bakar olduk.17</em></p>
<p><strong><em>Filozof John Polkinghorne (18)</em></strong></p>
<p><strong>BİLİM VE BİLİNÇLİ VARLIKLAR</strong></p>
<p>Bilimin ameliyat masasında veya mikroskop altında inceledi­ği insanın mahiyeti nedir? O; akleden, ümit eden, seven veya cö­mertlik yapan bir varlık mıdır? Yoksa et, kemik ve kıkırdaktan iba­ret olan bir kütle midir?</p>
<p>Varlık tasavvurunuzun merkezine, insana ayrıcalıklı ba­zı ikramlarda bulunan yaratıcı bir Tanrı yerleştirdiğinizde, bi­rinci cevabı vermiş olursunuz. Şayet insanın, bazı fiziksel süreç­lerin neticesinde ortaya çıkan maddi bir varlıktan ibaret oldu­ğu kanaatindeyseniz, ikinci cevabı vermiş olursunuz. O hâlde insanın hakikati, fiziksel boyutlarına değil, bir Tanrının varlığına bağlıdır.</p>
<p>İnsan ilahi ikramdan soyutlandığı, fiziksel özellikleri merkezin­de tanımlanabilecek bir nesneye indirgendiği takdirde, hücre gibi daha küçük canlı organizmalardan veya enzimler ya da atomlar gi­bi cansız parçacıklardan ibaret görülecektir. Bu nedenle Danvinist- lere göre dinî düşünce, adaptasyon sürecinde geçici birtakım fayda­lar sağlayan hurafelerden ibarettir. Fizikçiler ise insani davranışla- nn, beyinde meydana gelen kimyasal uyaranlara tepki olarak orta­ya çıktığını iddia etmektedir. Artık bu aşamada sevginin dahi birta­kım geçici kimyasal süreçlere indirgenmesi, bizleri şaşırtmamalıdır.</p>
<p>Cömertlik ve diğerkâmlık da dâhil olmak üzere insandaki bü­tün güzel nitelikler, indirgemeci (reductionism) anlayışın vurduğu neşterler neticesinde yok olmaktadır. Nitekim evrimsel psikolo­jide insandaki diğerkâmlık özelliği, ilkel insanlardan itibaren bi­reyler arasında oluşan birlik Ve kaynaşma hâlinin neticesinde, ki­şinin mensup olduğu kabileye karşı bilinçsizce beslediği bir taraf­girlik olarak görülmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz bilim, gözlem ve analiz sürecinde insana dair ortaya koyduğu perspektiften çıkmaya veya insana duyusal ve nicel olarak yaklaşma alışkanlığını değiştirme imkânına sahip değildir. Bilimsel metot, insanın bedensel özelliklerini rakamlar, nicelikler ve genel­lemeler üzerinden analiz etmektedir. Bu nedenle insanın fiziksel yapısını olduğu gibi yansıtmaktan başka bir işleve sahip değildir.</p>
<p>İnsana dair ortaya konan, onu duyusal sürecin yapısı ile yer çe<u>kiminin</u> etkisine indirgeyen söz konusu bilimci ve zorba pers­pektif, bir kişinin gökyüzüne baktığında hissettiği samimi tutku­yu, dostlarıyla muhabbet ettiğinde veya çocuklarını kucakladığın­da hissettiği sıcaklığı değersizleştirmektedir. Bu yaklaşım insanı, hayvanın da aşağısına konumlandırmaktadır. Çünkü bilimcilik, insanda mekanik olarak işleyen özellikler dışında kalan bütün ni­telikleri yok etmektedir.</p>
<p>-Mekanikleşmiş ins<sub>an</sub>&#8211; <sub>şiirden zevk </sub>algılarını yitirmiştir. Hatta ona göre mevcut varlıklar tamamıyla ruhsuzdur. Bu nedenle de güzel olan hiçbir şey yoktur. Zira her şey, dünyaya sıkı sıkıya sarılarak hayatta kal­ma arzusundan doğmaktadır. Ona göre bütün bu olanlar, beyin­sel dalgalanmalardan ve hormonal değişimlerden kaynaklanmak­tadır. Bu nedenle de aslında et yığınından ibaret olan beynimiz­de meydana gelen bu mekanizmanın psikolojik arka planını, be­yin dalgalarını ve hormonal değişimleri takip ederek anlamamız mümkündür. Fakat hormonal değişimler, zevk ve acı bakımından psikolojik olarak yaşanan deneyimin kendisi değildir. Bu dalgalan­maların varlığı insana bağlıdır fakat insanın varlığı ona bağlı de­ğildir. Yanma, yaralanma veya felç kalma gibi durumlarda sinirsel faaliyetleri gözlemlememiz, acıyı hissettiğimiz anlamına gelmez. Yüksek tansiyonun ardından kanın normal seviyeye inmesi, bir­denbire kişide bir umut yeşermesiyle aynı şey değildir. Dondur­manın kimyevi içeriğini bilmek, sıcak bir yaz vaktinde, masmavi gökyüzünün altında, sahil kenarında gezinirken dondurmayı tat­makla aynı şey değildir.</p>
<p>İnsan, dış dünyadaki maddi varlıkların doğasıyla içiçedir. Ay­rıca kendi bedeni de aynı doğal yapıya sahiptir. Fakat burada var­lığa bakışımızla ve onu hissetme, ona dair yargı ortaya koyma gi­bi niteliklerimizle alakalı olarak ciddi bir far<u>klılık</u> söz konusudur. Zira insanın biyolojik ve kimyevi yapısından çok daha muazzam ve derin bir varlık olduğu, şüphe götürmez bir gerçektir.</p>
<p>Bilim, insanın kendi doğasını anlama noktasında hissettiği su­suzluğu giderememektedir. Çünkü insanın sadece dışa bakan ya­nını, motor hareketler ve büyüme gibi fiziksel niteliklerini ince­lemekte, iç dünyasıyla ilgilenmemektedir. Bu nedenle John Polkinghorne, şöyle demiştir: “Bilim, içerisinde yaşadığımız ve bir- j çok katmanı bulunan gerçekliğin sadece bir yüzünü görmektedir.</p>
<p>Genele odaklanmakta, şahsi ve bireysel olanı ise parantez içerisi­ne almaktadır.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Friedrich Hayek20, <em>Bilimcilik ve ToplumsalYapımn İncelenmesi </em>adlı kitabında, doğa bilimlerine körü körüne teslim olmanın ya­rattığı tehlikeye dikkat çekmiştir. Zira bilim -Hayek’in de ifade ettiği üzere— doğa ile ilişkisinde objektiftir. Bu nedenle de sade­ce duyu yoluyla idrak edilen özelliklere odaklanmaktadır. Ayrı­ca modern bilim, insani doğanın efendisi yapmayı ve ondan fay­da elde etmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu İse ancak doğa­nın madde odaklı, ölçülebilir, süreklilik arz eden ve tahmin edile­bilir yönüne odaklanmakla mümkündür. Bu nedenle matematik, insanın şifresini çözme ve hakikatini anlama dili olarak görülmüş­tür. Oysa insan olması bakımından insan, böyle değildir. Çünkü insanın kendisiyle ve çevresiyle etkileşime giriştiği niteliksel yapı, bilincine hâkimdir. Bu nedenle insan, rakamların diliyle açıklan­dığında kendisini tanıyamayacaktır. Çünkü yaşadığı sevinç, kay­gı, eğlence, ümit, tutku gibi haller, kilogram ya da uzunluk cinsin­den şeyler değildir.</p>
<p>Tıp, b<u>ilimin</u> insan ile ilişkisinde yaşanan krizi gün yüzüne çı­karmaktadır. Örneğin depresyona yakalanan bir kimsenin hasta­lığı, motor hareketleri ile düşünsel ve sosyal aktivitelere katılımı doğrultusunda gözlemlenir. Daha sonra ise gözlemden elde edilen nitel veriler, rakamsal veya sınıfsal verilere dönüştürülerek hasta­nın bünyesine dair bir kanaat oluşturulur. Bu verilerin değişme­siyle de hastadaki değişim, iyileşme veya kötüleşme durumu be­lirlenir. İlaç firmaları ise söz konusu sayısal ve objektif sonuçla­rı, ürünlerini pazarlamak için kullanın Oysa depresyon tamamıy­la insani bir durumdur. Bu nedenle de rakamlardan veya ilaçların kimyasal oranlarından çok daha karmaşık ve nitel bir gerçekliktir.<sup><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[21]</a></sup></p>
<p>Bilimin gözünde renksiz, tatsız, soğuk bir varlık olan insan, boşlukta asılı durmakta, hareket ve durağanlık arasında gidip gel­mektedir. Varlığı doğumla başlar, ölümün hırıltısıyla birlikte ta­mamıyla nihayete erer. Bu bakımdan o, nabız atımı, kan akışı, ek­lemlerin kıvrılması, kasların kasılması ve hücrelerin doğup ölme­sinden ibaret olan kapalı bir âlemdir. O hâlde bilim, bilincimiz­deki insan tasavvuru ile kendi anlayışındaki insan tasavvurunu uz- laştıramadığı için insanın kendisine ve çevresine dair bilincine eri- şememektedir.</p>
<p>Bilimsel metodun, insani hakikati ele alma noktasında, ob­jektiflik kriterini şart koşması ve sadece doğal fenomenlere odak­lanması, insanda var olan sübjektif nitelikleri ortadan kaldırmak­tadır. Bu nedenle de insanı anlamak için ortaya konan bütün ça­balar onun hakikatinden uzak kalmaktadır. Çünkü insanı, kendi­si ve çevresine dair oluşan bilinç sayesinde var ettiği kişiliğinden ayırmak mümkün değildir.</p>
<p>Esasında bilim, insanı geliştirmemekte, onu hayra yönlendir- memektedir. Sadece farklı hallerde nasıl davranacağını, bir maki­neden ibaret olan bedeninin çalışması esnasında karşılaştığı ha­sarları nasıl gidereceğini, uzuvlarının ve iç organlarının mekanik fonksiyonlarını nasıl geri kazanacağını keşfetmek amacıyla onu analiz etmekte, daha küçük, fiziksel parçalara ayırmaktadır&#8230;</p>
<p><em>“Doğa bilimlerinin renk, tat, acı ve haz gibi olgular hakkında konuşması mümkün değildir. 0, güzele, çirkine, iyiye, kötüye, Allah&#8217;a ve ebediyete dair hiçbir şey bilmez. Bununla birlikte bazen bu konularda en iyi cevabı verdiğini iddia eder. Fakat bu cevap, genellikle ciddiye alınamayacak derecede saçma olur.<sup>22</sup></em></p>
<p><em>Ermin Schrödingeı<sup><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><strong>[23]</strong></a></sup></em></p>
<p>Buraya kadar aktardıklarımızı özetleyecek olursak bilinciy­le, duygularıyla, özgür iradesiyle insan cansız, bilinçsiz ve iradesiz nesnelerin çok daha ötesinde bir varlıktır. Bu nedenle onu anla­mak için hayat, hikmet ve irade sahibi olan, ayrıca bunları bir baş­ka varlıkta var etme kudretini de haiz olan bir zata İhtiyaç duya­rız&#8230; Kuşkusuz üstün ve yüce varlıkları izah etmek için adi ve dü­şük şeylere başvurmak akıllıca bir tavır değildir. O hâlde madde, açıklama olmak için yeterli değildir.</p>
<p><strong>AHLAKA VE GÜZELLİĞE DAİR BİR SORU</strong></p>
<p>Bilimciliğe inanmak, ahlakı daha doğmadan öldürmeye se­bep olacaktır. Natüralizmi kabul etmemiz ise nesnel ahlakın sa­dece vehimden ibaret olduğunu söylememizi gerektirecektir. Bu noktada her şey, sadece biyokimyasal süreçlerden ibaret hâle gel­mektedir. Biyokimyasal süreçler ise hak, batıl, hayır veya şer gibi kavr<u>amlar</u>a aldırış etmeyen ve atomlar üzerinde hâkim olan doğa yasaları çerçevesinde işlemektedir.</p>
<p>Şayet ahlaki bir fiil, kimyevi tepkimeler neticesinde ortaya çı­kan duyusal bir işleyişten ibaretse ve yaşamın tek göstergesi, amaç­sızca gerçekleşen hareketlilikse bilimsel metodu kullanarak ahlaki bilgiye erişmeyi arzulamak, herhangi bir birikimden yoksun olan bir kimse için en doğru seçenek olacaktır. Çünkü bilimsel metot­la elde edilen bilgi, atom ve hareketle sınırlıdır. Bu nedenle bilim, ahlaka erişmekten veya onu anlamaktan çok uzaktır.</p>
<p>Önde gelen bazı bilimciler, bilimi ahlaki hiçlik açmazından çıkarmak amacıyla maddeci bir perspektiften hareketle herkesin benimseyeceği bir ahlaki düzen oluşturmaya çabalamıştır. Bu ne­denle Sam Harris, refahımıza hizmet eden her şeyi ahlaki düze­nin merkezine koymuştur. Fakat bu, bizleri herhangi bir netice­ye götürmemektedir. Zira ontolojik bir zeminden yoksun oldu­ğu sürece refahın kendisi de sübjektif bir kavram olarak kalma­ya devam edecektir. Örneğin Hülâgû, Müslümanları öldürmenin refahın yegâne kaynağı olduğunu düşünmüştür. Müslümanlar ise</p>
<p>Hülâgu nun saldırılarına karşı müdafaya geçmeyi böyle görmüş­tür. Ayrıca bugün için kendi evrimsel süreçlerinde, akıllı canlılara dönüşme yolunda ilerleyen canlıların refahı problemi, bir evrim­ci olan Harris’in çözmesi gereken başlıca sorunlardandır. Bu can­lıların söz konusu refahtan pay alamama sebepleri nedir? Ayrıca bir şeyi, sırf refah sağladığı gerekçesiyle yücelterek üstün bir ko­numa yerleştirmenin, ona sıkı sıkıya yapışmak gerektiğini söyle­menin, ilkel hayattan ferdî bekasını temin etmek amacıyla çıkan şehir hayatına geçen ve sadece maddeden ibaret olan bir bireyde, herhangi bir karşılığı yoktur.</p>
<p>Refah ve mutluluk problemi gerek geçmiş çağlarda gerekse modem zamanlarda karşılaşılan en büyük felsefi problemler ara­sındadır. Aristo <em>’HStKaNLKoiiâjfEia<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em> isimli kitabında, bu duruma işa­ret ederek şöyle demiştir: “Kişiler, mutluluğu muhtelif şeylerle ta­nımlayabilmektedir. Hasta olan biri için mutluluk sağhktır. Fakir olan için ise zenginliktir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[25]</sup></a> O hâlde arzulanan nimetler bol, çeşitli ve değişkendir. Bu ise refahın ne olduğunu belirlemeyi zorlaştır­maktadır. Çünkü refah, istikrarlı bir durum değildir.</p>
<p>Bu nedenle radikal bir ateist olan biyolog P.Z. Myers,<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[26]</sup></a> Har- ris’in teorisine itiraz etmiştir. Myers, söz konusu itirazında adalet, merhamet ve sempati gibi kavramların bilimsel olmadığım vur­gulamış ve Harris’i, önsel bilgilere dayanmayan bir çözüm ortaya atmakla suçlamıştır. Bu nedenle ona göre Harris m projesi tama­mıyla bilim dışıdır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Bu meselede Harris’ten aldığı destek ile ilerlemeye çalışan ev­rim, hayır, şer, iyi ve kötü kavramları için objektif bir kriter belir­leme arzusunda değildir. Çünkü bilim, dünyadaki açlığın neden- lerinı ve -adaletli dağıtılması durumunda- insanlığın tamamına yetecek olan doğal veya sınai ürünlerin hacmini belirleme nokta­sında ilerleme kat edebilir. Buna rağmen daima ahlak dairesinin dışında kalacaktır. Çünkü dünyadaki zenginliğin eşit veya adil bir şekilde dağıtılması yönündeki ahlaki gereklilik ilkesi, bilimsel dü­şüncenin dışında kalmaktadır. Size ve komşunuza yetecek kadar mala sahip olabilirsiniz. Fakat çoğu zaman komşunuza ikramda bulunmaktan kaçınırsınız. Bugün olduğu gibi ülkesinin masla­hatını, başka ülkelerin vatandaşlarını aç bırakmakta gören birçok devlete şahit olabilirsiniz. O hâlde bilimsel tanım, ahlaki gerekli­likle aynı şey değildir.                                                                                         &#8216;</p>
<p>Hamsin ahlaki norm problemine dair ortaya attığı çözümün işlevselliği, bilinçli bir varlık olan insan için en büyük faydayı sağla­ma amacı güden yararcı anlayışın (utilitarianism) karşılaştığı prob­lemlerde gün yüzüne çıkmıştır. Bu problemlerden biri fayda temel­li standartların (zenginlik, hikmet, dinginlik&#8230;) çatışması duru­munda bu çatışmanın nasıl giderileceği ve kişisel çıkarlarla uyuş­mayan adalet mefhumunun nasıl gerçekleştirileceği meselesidir. Ayrıca insani f<u>iill</u>erin yakın veya uzak neticelerinin kestirilememe­si nedeniyle faydalı olanın ne olduğunu belirleme noktasında ya­şanan güçlük de bu problemlerden biridir. Bir diğer sorun ise re­fahın topluma dağılımı noktasında, toplum üzerinde baskı kurma veya sadece tembellere hizmet etme gibi durumlara neden olacak şekilde vuku bulan bireysel eşitliğin doğasıdır.</p>
<p>Buraya kadar aktardığımız problemler nedeniyle bilimci­ler, ahlakın biyolojik süreçler neticesinde oluştuğunu iddia eden Darwinist söyleme yönelmişlerdir. Örneğin Darwinist bilim fel­sefecisi Michael Ruse <em>Taking Darwin Seriously:ANaturalisticAp- proach to Philosophy</em> isimli kitabında şu beş hususun, insanın ah­laki yapısının biyolojik kökenlerini ortaya çıkardığını söylemiştir:</p>
<ol>
<li>Karmaşık bir yapıya sahip olan ahlaki mizacın genetik ola­rak aktarılmaya müsait olması,</li>
<li>Ahlaki davranışların, aktarım sürecindeki şansım artıracak derecede adaptasyon yeteneğine sahip olması,</li>
<li>Ahlaki duyguların sahip olduğu bireysel gücün, bilgi dü­zeyinden zorunluluk düzeyine çıkacak şekilde insanın ge­netik kodlarında saklı bulunması,</li>
<li>Genlerin ortaya çıkardığı özelliklerin, çoğu toplumların benimsediği ahlaki kurallarla uyumlu olması,</li>
<li>Evrimsel sürece destek olabilmek adına nesnel bir ahlakın varlığını kabullenmek zorunda oluşumuz.</li>
</ol>
<p>Ruse’un sözlerini destekleyen tek bir bilimsel çalışma dahi yoktur. Bunlar -Darwinistlerin âdeti olduğu üzere- ideolojik bir inancı desteklemek amacıyla ortaya atılan hayali efsanelerdir. Bi­yolojik yapının, ahlakı teşvik eden bir mizaca sahip olduğunu ka­bul etsek dahi ahlaki bilgiye sahip olmanın, ona uymayı gerektir­mediği yönündeki itirazımız hâlâ yerinde durmaktadır. Diğer bir değişle, vakıayla uyumsuz bir şekilde mantıki bir gerekçeye dayan­madan, epistemolojiden ontolojiye atlamaları nedeniyle yöneltti­ğimiz itirazlar hâlâ geçerliliğini korumaktadır.</p>
<p>Ruse’un, günümüzde yaşayan ve ahlakı sadece bir vehimden ibaret gören önde gelen filozoflardan biri olması ise daha ente­resandır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[28]</sup></a> Zira benimsediği ekol, laboratuvarında çalışan bir bi­lim adamına, içgüdülerine uymaksızın hareket etme olanağı tanı­maktadır. Çünkü duyusal motivasyon, salt doğal hâliyle zorunlu­luk niteliği kazanmaz. Dawkins’in birçok konferansında ve tartış­masında doğum kontrol hapı kullanan bir kişinin, evrimin içimi­ze yerleştirdiği nesli yayma içgüdüsüne karşı geldiğini söyleyerek vurguladığı husus da budur.</p>
<p>Bilimciler, ahlakın iptidai şartlarda yaşayan atalarımızdan iti­baren genlerimizde programlandığını düşündürecek şekilde sürek­li olarak onların torunları olduğumuz hususunu vurgulamaktadır. Oysa bu iddia, sezgilerimizle açıkça çelişmektedir. Zira bu durum, kesin bir biçimde reddettiğimiz ilkel ahlak anlayışını kınamamıza engel teşkil etmektedir. Şayet içgüdülerimiz, bilinçsizce ve meka­nik bir şekilde işleyen doğal seçilimin bir neticesiyse gerçek an­lamda ahlaklı olma umudumuz kalmamış demektir.</p>
<p>Sonuç olarak natüralist bilimciliğin, herkesi aşkın olan ve her­kesi bağlayan nesnel bir ahlakın varlığı olgusunu ortadan kaldırdığı­nı söylememiz gerekmektedir. Bu ise bilimin kendi ayağına sıkması demektir. Çünkü bilim, konu seçimi, bilimsel sürecin yer ve araçla­rının belirlenmesi, verilerin düzenlenmesi, toplanması, bunlardan sonuç çıkarılması, bilim adamlarına ve kamuoyuna iletilmesi, daha sonra ise tüm bunların bilimsel çalışma alanında veya buluş yap­mada kullanılması gibi bilimsel süreçlerde, ahlaka bigâne kalamaz.</p>
<p>20.yüzyılda yaşananlar, bu iddiamızı kanıtlamaktadır. Zira bu yüzyılın ikinci yarısının başlarında suyun, toprağın ve havanın ze­hirlenmesi, ozon deliği, Amazon yağmur ormanlarının yok olması, kimyasal ve biyolojik silahların yayılması gibi büyük çevre krizle­ri ortaya çıkmıştır. Durum öyle bir hal aldı ki gök bilimci Martin Rees, insanlığın 21. yüzyılda yaşamı tehdit eden büyük bir felaket olmadan yaşama şansının yalnızca %50 olduğunu iddia etmiştir.<sup>29</sup></p>
<p>Abdü’l-Vehhâb el-Mesîrî, atom bombasını icat eden Amerika­lı bilim adamıyla tanışır ve ona bu harika buluşu anında nasıl his­settiğini sorar. Bilim adamı cevaben ağız dolusu kustuğunu belirtir. Einstein ise Hiroşima’da meydana gelen elim hadiseden sonra şöyle demiştir: “Bunu yapacaklarını bilseydim, ayakkabıcılık yapardım.”<sup>30 </sup>Şayet bilim bilimsel faaliyetler, herhangi bir ahlaki ilke tanımak­sızın yürütülmeye devam ederse kaçınılmaz olarak insanoğlunun yok olmasına sebep olacaktır. Çünkü insandaki aç gözlülük, ahlaki değerlerin rehberliği olmazsa merhametine galebe çalar.</p>
<p><em>“Bilim, ahlaki değerleri belirleme noktasında herhangi bir metoda sahip değildir ”</em></p>
<p><em>Richard Daıvkins  31</em></p>
<p>Ahlakın bilimsel bir zeminde ele alınması yani seçim, övgü ve suçlama gibi olgulara indirgenerek sadece yargılama ve ilerleme kri­teri olarak görülmesi, tamamıyla ortadan kalkmasına neden olacak­tır. Bu hâliyle biyolojik veya nörolojik süreçlerin sonucu olarak görü­len ahlak, içerisinde şahsi eğilimlerin veya özgür iradenin hiçbir pa­ya sahip olmadığı zorunlu bir kadere dönüşmektedir. Aslında bilim, sadece tanımlayıcıdır. Bu nedenle zorunluluk noktasında herhangi bir dayanak teşkil etmez, insani fiillerin meydana gelme sürecini ve neticelerini tanımlar. Ancak zorunlulukların temeli olmaktan olduk­ça uzaktır. Bu nedenle Pigliucci, Sam Harris’in <em>Durum:Bilim </em><em>Ahlaki Değerleri Nasıl Belirler?</em> adlı kitabına yaptığı yorumda şöyle der: “Harris, bilimin -özellikle de sinir biliminin- içerisinde bulun­duğumuz ahlaki çıkmazdan kurtulmamıza yardımcı olacağını ümit etmektedir. Ancak okuyucu, kitabın sayfaları boyunca bilimin bize sunduğu yeni ahlak anlayışına dair tek bir örnek bulamayacaktır.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Pigliucci, Sam Harris’in kitabında ortaya koyduğu çıkarımla- nn arka planındaki mantığı, özellikle de matematiksel bilgileri ve ahlaki inançları sorulduğunda insan beynindeki prefrontal kortek- sin aynı aktiviteyi gösterdiği şeklindeki görüşten yola çıkarak or­taya attığı, dünyayı tanımlamak ile değer yargıları belirlemek ara­sında herhangi bir ayırım yapmamamız gerektiği yönündeki çı­karımını komik bulduğunu söyler. Ayrıca Harris’in bu çıkarımı­nın, yeni ateistlerin şimdiye kadar yazdığı en saçma şey” olduğu­nu belirtir.<sup> <a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[33]</a></sup> Bütün bunlar fizyolojik tepkimeler ile ahlaki ödevler arasında zorunlu bir ilişki olmaması nedeniyledir.</p>
<p><em>“Ahlakı bilimsel formüllere indirgemeye yönelik ortaya konan her girişim, zorunlu olarak başarısızlıkla sonuçlanacaktır.<sup>n</sup></em></p>
<p><em>Einstein  34</em></p>
<p>Estetiğe dair sorunlar, bilimsel çalışma alanının dışında da mevcuttur. Bir bilimci, evrendeki güzelliğin varlığını kabul ede­bilir. Örneğin Davvkins, bu hususta şöyle demiştir: “Bilimsel me­tot kullanılarak doğru anlaşıldığında evrenin, son derece güzel ve takdire şayan olduğu görülecektir.” Fakat Davvkins, bu güzelliği laboratuvar diliyle izah etme imkânına sahip değildir. Zira her ne kadar güzellik şekillerin simetrisinde, boyut ve İşlevlerdeki uygun­luğunda,ve renklerin uyumunda açıkça ortaya çıksa da bu, bilim­sel olarak kanıtlanamaz. Çünkü bilim çirkinliği bilemez, tanımla- yamaz ve eleştiremez.</p>
<p><strong>BİLİMSEL KESİNLİK İLE</strong></p>
<p><strong>BİLİMSEL AGNOSTİSİZM ARASINDA</strong></p>
<p>Bilimcilerin bilimden ve onun başarılarından gurur duyması ve bilime ister fizik ister metafizik âleme dair, diğer tüm düşünce­leri yargılama imkânı vermeleri, bilimin başarıları nedeniyle haki­kati keşfetme aracı olduğundan emin oldukları ve pozitivizme tam bir teslimiyetle inandıkları izlenimi vermektedir.</p>
<p>Oysa bilimci olduğu ifâde edilen bir faşım zevat, bilimin ke­sin bilgiye eriştirdiği yönündeki düşünceyi ve hakikati idrak et­meyi amaçlayan, gerçekçi ilkelere dayandığı iddiasını reddetmek­tedir. Bu durumda, bilimin evrendeki gerçekliği kavrama nokta­sında yeterli olduğu yönündeki bilimci söylem, en ufak bir kanıt­tan dahi yoksun hâle gelmektedir.</p>
<p>Bilimin kesin bilgiye eriştirmediği yönündeki iddia, daha ön­ce bahsi geçen bilim adamlarına özgü bir görüş olmayıp, bilimle ve bilim felsefesiyle uğraşan birçok kimsenin benimsediği bir söy­lemidir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[35]</sup></a> Onlara göre bilim, gerçeğe erişme yolunda ortaya çıkan düşünce faaliyetlerinin en güvenilir olanıdır. Zaten bilimin cazibe­<br />
si, insanlara kesin hüküm vermemesinde yatmaktadır. Çünkü bi­lim, evrene dair yeni görüşler oluşturabilme adına araştırma, çürüt­me, sentezleme, sonra yeniden araştırma, çürütme ve sentezleme süreçlerinden ibarettir. Bilimsel görüşler kesin olduğu için değil, olası bütün eleştirilerin süzgecinden geçebildiği için güvenilirdir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Bu kimseler nezdinde bilim, herhangi bir şeyi ispatlama im­kânına sahip değildir. “Bu durum, bilimsel olarak kanıtlanmış­tır.” cümlesinin kendisi dahi kanıttan yoksundur. Çünkü bilim, var olan herhangi bir şey hakkında nihai bir söz söyleyememek- tedir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[37]</sup></a> Bu hâliyle her alanda bilimsel araştırmaları harekete geçi­ren temel unsur şüphedir.</p>
<p>Bir teorinin bilim camiasında makbul olması, belirli bir du­rumun sıhhatinin değil, söz konusu teorinin diğer teorilere üstün­lüğünün kanıtıdır. Bilimsel “gerçeklik” mevcut koşullarla sınırlı­dır. O hâlde inanca dayalı açıklamalara veya felsefi tercihlere, bi­limsel iddialarla çeliştiği gerekçesiyle itiraz etmek mantıklı değil­dir. Çünkü bir iddia ancak gerçeklerle çeliştiği ortaya konduğun­da geçersiz olabilir.</p>
<p>Gerçekliğe erişme noktasında doğa bilimleri, evrende işleyen yasaları ortaya çıkaracak genellemeler yapma imkânı vermeyen ek­sik tümevarım yönteminin<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[38]</sup></a> yetersizliği sorunuyla karşı karşıyadır. Tam tümevarımla bir sonuca erişmek ise çoğu zaman imkân­sızdır. Çünkü evrendeki benzer niteliklere sahip olan nesnelerin tamamının aynı yasalara tabi olup olmadığını test edemeyiz. De­mirin ısıyla genleştiğine dair bilgimiz, sınırlı sayıda demir parça­sının test edilmesi neticesinde elde edilmiştir. Ancak bilim adam­ları, evrenin neresinde olursa olsun, bütün demirlerin ısıyla gen­leştiği görüşündedir.</p>
<p>Karl Popper, tümevarım sorununun çözümsüz olduğunu, bi­lim adamlarının gerçekleri ortaya çıkarma yeteneğine sahip ol­madığını, aksine yaptıklarının alışılmadık bir olgu tarafindan çü- rütülebilecek tahminler ortaya atmaktan ibaret olduğunu belirtir. Pragmatik açıdan eksik tümevarımla, etkili bir yöntem olduğunu söyleyerek kesin bir sonuca varmak mümkün değildir. Bu neden­le elde edilen neticeleri genelleştirmemiz gerekmektedir. O hâl­de yolumuz, fayda ile genelleme arasında bölünmüş durumdadır.</p>
<p>Russcll, bu kriz hakkında şöyle der: “Tümevarıma körü kö­rüne bağlanan ve onun sınırlarında ısrar eden kimseler, mantığın tamamıyla deneysel olduğunu iddia etmek istiyorlar. Bu kimseler­den biricik yöntemleri olan tümevarımın kanıtlanması mümkün olmayan mantıksal bir ilke gerektirdiğini ve bunun da yine tüme- varımsal bir esasa dayandığım, o hâlde burada önsel bilgi türünden bir ilkeye ihtiyaç olduğunu fark etmelerim beklemek beyhudedir.</p>
<p>Doğa yasalarını keşfetmenin, algılananla algılanamayamn bir- biriyle örtüştüğü şeklindeki ön kabul üzerine kurulu olduğu ger­çeği, “Bilimin temel hedefi doğa yasalarım keşfetmektir. Bu saye­de bilim, her türlü alana girebilecek, her türden düşünceyi tekeli­ne alabilecektir.” şeklindeki söylemi problemli hâle getirmektedir. Bu ön kabule dair ise detayhca konuşmak gerekmektedir. <a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Meseleyi ayrıntılandıracak olursak eksik tümevarımın, genel­leme yapmanın her durumda mümkün olamaması nedeniyle bi­limcilik için bir problem teşkil ettiğini söylememiz, onu tamamıy­la reddettiğimiz anlamına gelmez. Şayet genelleme yaparken, her­hangi bir şeyde bulunan bir niteliğe dair yargımızı ortaya koyar da bu niteliğin aynı cinsten başka bir nesnede de bulunduğunu tespit edersek bu yargıyı genele teşmil edebiliriz. Örneğin rastgele seç­tiğimiz bir sebzenin acılığının, herhangi bir şeye konduğunda acı bir tat bırakacak olan kimyevi bir içerikten kaynaklandığını tes­pit ettiğimizde tümevarımsal bir deney yapmasak dahi bu sebze türünden olan bütün bitkilerin acı olduğunu söylememiz müm­kün hâle gelecektir. Çünkü burada yöntemimiz gerekçelendirme­dir, eksik tümevarım değildir.</p>
<p>Aynı şekilde tümevarım yöntemi kullanılarak elde edilen so­nuçların, deney sürecini destekleyen akli deliller kullanılarak ge­nelleştirilmesini de mümkün görmekteyiz. Buna, her olayın bir nedene bağlı olduğunu öngören genel nedensellik İlkesi, her ola­yın zorunlu olarak kendi doğal sonucunu doğuracağım öngören süre<u>klilik</u> ilkesi, olguları ve nitelikleri birbiriyle uyumlu olan bü­tün grupların, nedenler ve sonuçlar hususunda da uyum içerisin­de olması gerektiğini ifade eden nedenler ile sonuçlar arasındaki uyum İlkesi de dâhildir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[40]</sup></a> Şayet böyle olmasaydı evrene kaos hâ­kim olurdu. Doğal olarak deneylerden elde edilen sonuçlar ara­sındaki uyum da ortadan kalkardı.</p>
<p>O hâlde sebepleri, aklı ve akla dayalı ilkeleri gözetmeden, tam tümevarım yöntemini kullanmak imkânsızsa bilimciliğin söylem­lerinde tutarlılığa ulaşmasının hiçbir yolu yok demektir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Sami Amiri &#8211; Bilimcilik İdeolojisi : Ateizmin Bilim Sömürüsü,syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.John C. Lennox, <em>God’s Undertaker: Has Science buried God?,</em> 8.</p>
<p>2.Aron, <em>Ees Etapes de la Pensee Sociologique^</em> Gallimard, Paris 1967, s.86-87. Hâlbuki Comte, daha mütevazı bir tutuma sahiptir. Çünkü me­tafiziği aşmayı teklif etmiştir; bilimin tekeline vermeyi değil.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[3]</a> M<sub>r</sub>»B»u^„<sub>dMls</sub>,<sub>imoPig|iuc</sub>.<sub>e(ls</sub></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[4]</a>        Peter Shave, <em>The Rise of Science: From Prehıstory to the Far Future,</em> Sprin-</p>
<p>ger, Cham 2018), s. 212.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[5]</a> J. Horgan, <em>The End of Science: Facing the Lim its of.Knowledge in the Tuıi- Hght of the Scientific Age,</em> Little, Brown, London 1997, s. 6.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[6]</a> John Gribbin (1946-): İngiliz kökenli astrofizikçi. Bilimin basitleştiril­mesi faaliyetlerine önem vermektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[7]</a> John Gribbin, ed., Free Press, NY 1998), s. 320.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[8]</a> Massimo Pigliucçi (1964-): Italyan kökenli biyolog ve filozof. Ameri­kan Bilimsel İlerleme Birliği üyesi. Amerika’da, Darvvinist görüşü sa­vunan ve buna karşın yaradılışa karşı duran önemli isimlerden biridir.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[9]</a>         Massimo Pigliucci, <em>Nonsense on Stilts: How to Teli Science from Bunk,</em> The</p>
<p>University of Chicago Press, Chicago 2018, s. 235.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[10]</a> National Academy of Sciences, <em>Definitions of.Evolutionary Terms, </em>http:/ /www.nas.edu/ evolution/Definitions. html.</p>
<ol start="10">
<li>Robert Charles Sproul (1939-2017): Amerikalı muhafazakâr, evanje- list ilahiyatçı. Modern felsefe ile girişilen inanç tartışmalarına karşı ilgi duyması nedeniyle Amerika’daki dinî akımlar üzerinde büyük bir etki­ye sahiptir. <sup>1</sup></li>
<li>”<sup>!h</sup>&#8221; ** &#8221; “o-<sup>ol</sup>°8-</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a>Peter Brian Medawar (1915-1987): İngiliz kökenli doktor. İngiliz Ul-<br />
aştırmalar Enstitüsünde müdür olarak çalışmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[12]</a> Peter Medawar,7&amp;/w£ <em>ta a Young Scientist,</em> Basic Books, 2008, s, 31.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[13]</a> John Hick, <em>The Fifth Dimension: An Exploration of the Spiritual R.ealm, </em>Oneworld, London 2013, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[14]</a> John Polkinghorne (1930-): İngiliz kökenli tanınmış fizikçi. Din-bilim ilişkisine özel ilgi duymaktadır. 1988-1996 yılları arasında, Cambridge Üniversitesinde bir fakültede dekanlık yapmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[19]</a> J.C. Polkinghorne, <em>Exploring Reality: The Intert&#8217;coining of Science andRe- ligion,</em> Yale University Press, New Haven 2007, s. ix. Parantez içerisi­ne almak “Bracketing Out”: Herhangi bir şey hakkında gerçek anlam-</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a>da bir yargı ortaya koymanın mümkün olmadığını, yapabileceğimiz tek şeyin yaşadığımız tecrübeyi açıklamak olduğunu iddia eden fenomolo- jiye ait, özel bir terimdir.</p>
<ol start="20">
<li>Friedrich Hayek (1899-1992): Avusturya kökenli, İngiliz ekonomi bi- Umci ve filozof. 1974 yılında iktisat alanında Nobel ödülüne layık gö- rülmüştür. <sup>7 6</sup></li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[21]</sup></a>&#8216; k™ 1.1,“ &#8216;<sup>1</sup>&#8216;J<sup>4</sup>7<sup>S</sup>“-                                                          el-Ma’hedü’l-&#8216;Alemi</p>
<p>lı 1 bikri 1-Islamı, Vırgınıa 1417/1996, s. 728.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[22]</a> Schroedinger, <em>Nature and the Greeks,</em> Cambridge University Press, Cambridge 1954, s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[23]</a> Erwin Schrödinger (1887-1961): AvusturyalI tanınmış fizikçi. Kuan- tum mekaniği alanında önemli katkıları vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[24]</a> <em>The Nikomakhos&#8217;a Etik,</em> (çev.)</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[25]</a> Aristotle, <em>The Nicomachean Ethics,</em> 1-3.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[26]</a> P.Z. Myers: (1957-): Amerikan kökenli ateist biyolog. Minnesota Üni­versitesinde profesör kadrosunda çalışmaktadır. Amerika’daki aşırı ra­dikal, din ve akıllı tasarım karşıtlarından biridir.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[27]</a> P.Z. Myers, Sam Harris v. Sean Carroll,</p>
<p><a href="https://scienceblogs.com/pharyngula/2010/05/04/sam-harris-v-sean-carroll">https://scienceblogs.com/pharyngula/2010/05/04/sam-harris-v-sean- carroll</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[28]</a>       Michael Ruse, <em>Evolutionary Naturalism,</em> Routledge, London 1995, s. 250.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[29]</a> Masşimo Pigliucci, “New Atheism and the Scientistic Turn in the At- heism Movement”, <em>Mid&#8217;uıest Studies in Philosofihy,</em> 37 (2013), 150.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"></a>33.- <em>Ap.<sub>f</sub>*.</em> 150-151.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[31]</a>      Max Jammer, <em>Einstein andReligion,</em> Princeton University Press, Prince-</p>
<p>ton 1999, s. 69.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[32]</a> Buna rağmen, bu. kimseler, bilimsel çahşmalarmda ve din konusu etra- “ flfc “‘<sup>îm</sup>’<sup>Ü</sup>”<sup>r₺</sup>   -i» olduğu-</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"></a>Carlo Rovelli, “Science Is Not About Certainty”, The New Republic, July 11,2014, <a href="https://newrepublic.eom/article/l">https://newrepublic.eom/article/l</a> 18655 /theoretical-ph- yisicist-explains-why-science-not-about-certainty.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a>Pek çok bilim adamı, bu söylemi dillendirmektedir. Fakat ben, bu iddi­anın abartılı olduğu kanaatindeyim. Çünkü doğruluğunu, akıl veya he­sap gibi araçlarla teyit edebileceğimiz bilimsel çalışmalar vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a>Tümevarım (induetion): Tam bir yargıya varabilmek amacıyla parçaların incelenmesidir. Eksik ve tam tümevarım olmak üzere ikiye ayrılır: Eksik tümevarım: “Tümel bir anlamın altında yer alan parçaları, bir yargıya va­rıncaya kadar araştırmak ve neticede söz konusu tümelliği bu yargı doğ­rultusunda değerlendirmektir.” Gazzâlî, <em>Mıyârul-ılmifî Fennil-Mantık, </em>şerh. Ahmed ŞemsüU-Dîn,DâruTKüutüubiT‘İlmî, Beyrut 1410/1990, s. 148. Yani incelediğimiz parçalar hakkında vardığımız neticeyi, tüm par­çaları kapsayacak şekilde genelleştirmektir. Örneğin gördüğümüz kargala­rın hepsi siyahtır. Bu nedenle görmediğimiz kargalar da dahil olmak üze-</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a>re tüm kargaların siyah olduğunu söyleriz. Tam tümevarım: “Tüm parça­lan kanıt göstererek bütün hakkında yargıya varmaktır.’Tehânevî, M«/- <strong><em>ve&#8217;l-&#8216;Ulûm,</em></strong> 1/172. Örneğin bir adanın sa- knüennınTunuslu olup olmadığını bilmek istiyorsak kapsamlı bir karara varmak için orada vasavnn k- • . -i &#8211;      <sup>K</sup></p>
<p>»     ZeMHsdbMthSrfji<sup>er blre</sup>yın kokemnı araştırırız.</p>
<p><strong><em>el-Manhkû&#8217;l- Vadi</em></strong> 2/298</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[40]</a> Abdullah ed-Dicânî, <em>Menhecu îbn Teymiyye el-Marîfî: Kırâetün Tahlî- liyyetün lın-NesekiTMarîfî’t-Teymiyyi,</em> Merkezu Tekvin, Londra 1435/ 2014, s. 532.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[41]</a> Ibn Teymiyye şöyle demiştir: “Tecrübe edilen şeyler de aynen böyledir. Su içmenin susuzluğu giderdiğini, boynu kesmenin ölüme neden oldu­ğunu, şiddetli dayak atmanın acıya yol açtığını herkes yaşayarak tecrü­be eder. Bu gibi genel meselelere dair bilgiler tecrübidir. Zira duyular, sadece belirli bir suya kanmayı, belirli bir ölümü ve belirli bir acıyı algı-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/">Bilimsel Ufkun Sınırı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzel itibarını Ruhundan Alır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 16:20:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Estetik]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27058</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ‘Güzelden ve güzellik’ten bahsederiz ama güzeli ve güzelliği çevreleyen, inşa eden aslî unsurları, kav­ranılan, erdemleri, değerleri ya görmezden gelir ya da onlardan pek söz etmeyiz. O kadar ki güzelin güzel­liği yok etmesi, dilediği her şeyi yapmayı, mesela haddi aşmayı, vicdansızlığı kendine hak olarak görmesi gibi çarpık bir noktaya geliriz. Güzellik, insanın içindeki cevherdir ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/">Güzel itibarını Ruhundan Alır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-7257 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg" alt="" width="235" height="296" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘Güzelden ve güzellik’ten bahsederiz ama güzeli ve güzelliği çevreleyen, inşa eden aslî unsurları, kav­ranılan, erdemleri, değerleri ya görmezden gelir ya da onlardan pek söz etmeyiz. O kadar ki güzelin güzel­liği yok etmesi, dilediği her şeyi yapmayı, mesela haddi aşmayı, vicdansızlığı kendine hak olarak görmesi gibi çarpık bir noktaya geliriz. Güzellik, insanın içindeki cevherdir ya da bir şeye baktığında gördüğü inceliktir. Güzel ise o cevheri lâyıkıyla işleyen ve taşıyandır. İn­san kendisini kendisi yapan şeyi bulur ve onu ince ince dokursa güzelleşir. Güzelleşmenin sayısız yolu vardır. Mühim olan insanın hangi güzellik algısına sahip ol­duğudur. Güzellik algısı şekilden ibaret olan, güzelin ruhunu anlayamaz, ona anlatılamaz da.</p>
<p>Güzellik algısı hayli tahrip olmuş insanların ça­ğında safi güzele, ruhunu koruyan bir güzelliğe rast­lamak neredeyse imkânsızdır. Vücut gibi artık bakış­lar da deforme olmuştur. Bozulan bakışlar, baktığının ruhuna eğilemez, göze ilk çarpan şeye dikkat kesilirler. tik gördükleri güzel de olabil ir, kusurlu da. Güze­lin karşıtına çirkin derler ama güzelin karşıtı biçimsizleşen, doğasını, anlamını kaybedendir.</p>
<p>Her insan aynı ölçülerde yaratılmamış, her insana aynı ölçüde kendinden memnuniyet duygusu veril­memiştir. İnsanın yüzünü, rengini seçemeyişi adalet­sizlik değil, insanın yüzü ve rengi sebebiyle üstün bir varlık olarak görülmesi adaletsizliktir. Aksi hâlde gü­zellik bir zulüm enstrümanı olurdu. Çünkü hiçbir var­lık aynı derecede ve eşitlikte güzel değildir. Bununla birlikte insana emanet olarak verilen bütün güzellikler ödünçtür, hepsi geçicidir çünkü insan, bedeninin hiç­bir zerresini kendi çabasıyla elde etmemiştir. Buna mu­kabil ruhunda yeşerttiği güzelliklerin hepsinde kendi hissesi vardır. İşte insanı insan kılan da o güzelliklerdir.</p>
<p>İnsan denilen varlık seçemediği yüzüyle değil, kal­binden haline yansıyanla değerlidir. Yüz ruha öyle ait­tir, ruhtan öyle bir parçadır ki ancak sahici bir yüzü olan ikiyüzlülükten, cahillerden ve cehaletten yüz çevi­rebilir. Yeni bir dünyanın başlangıcı olan hakikat günü geldiğinde ancak ‘bazı yüzler güzelliği ile parıldayacak’, ışıl ışıl olacaktır. O gün ‘bazı yüzlerse’ ruhlarında <u>taşıdıklar</u>ı şey sebebiyle ‘kararacak’, bazıları da ağara­caktır’. Yüz, ruhun aynasıdır. Bu aynanın cilası, şahsi­yetli bir ruhun öz bakımından yani ruhundaki incileri döküp «açmayışından, değerini yere dökmeyişinden kaynaklanır, itibar, saygınlık, kendine yakışanı yapma, zarafet, hâl, tavır ve hareketlerine dikkat etme, kendini ince ince işleme, karakterini inşa etme, kendini de âlemi de kalbiyle düşünme gibi hasletler ruhuna özen göster­mekle kazandır. Yeryüzü insan için yürüme derslerini icra etme mekânıdır. İnsan insandan istikametiyle ay­rılır. Kimileri yürüdükçe kabalaşır. Kimileri de yürü­dükçe incelir, burada misafir olduğunu idrak eder ve dikkatle bütün adımlarım güzele yöneltir.</p>
<p>Sırf estetik müdahalelerle sonradan seçilen, başka­sına benzeme arzusuyla değişim geçiren yüzler sadece yüzlerine değil, karakterlerine de müdahale eder, kişi­liklerinin değişmesine sebep olurlar. İnsanın kendi yü­züne, onu önceki hâlinden bambaşka bir hâle çeviren bir müdahalede bulunması o insanın psikolojik an­lamda da kendini dönüştürmesi, ‘ben o değilim’, ‘ben buyum’ demesi anlamına gelir. Elbette insanın haya­tım kabusa çeviren ve estetikle ‘düzeltilen acil vakalar burada konu dışıdır. Tamamen keyfî, arzular ve bazlara uyarak yaradılışıyla oynanan yüzler, insanı kimlıksizleştirir ve nihayetinde sonu gelmez isteklerinin kölesi kılar. Efemine tavırların artması, kadının kadın ve er­keğin de erkek olmaktan çıkma eğilimleri, estetik mü­dahalelerin yaygınlaşmasıyla doğrudan ilgilidir. Güzel­liği gençlikle’ sınırlandıran ve daima genç kalmanın güzellik olduğunu <strong>dayatan </strong>anlayış, güzelliği de her türlü anlamdan soy<u>utlar.</u></p>
<p>Güzelliğin bir kriteri yoktur ve güzel alternatifi ol­mayandır. Ancak güzelin üstünde güzel vardır, tıpkı akim üstünde akıl olması, elin üstünde el olması gibi. Güzeller de kendi içinde merhameti, sevgisi, şefkati, görgüsü, insanlığı, inceliği, işaret ettiği, sözü sohbe­tiyle birbirinden ayrılır. Neden bazı insanların yeri kal­bimizde başkadır? Neden yüzü güzele kırk günde do­yulur da huyu güzele kırk yılda doyulamaz denmiştir? Sûrete takılıp kalanlar, hakikatte saldı olan güzelliği, sîreti göremezler. Bir insanın, bir eşyanın, bir çiçeğin ruhuyla konuşamaz, onun varlığını hissedemezler. Bazı yüzler vardır, insana aradığı, unuttuğu tadı ve anlamlı hisleri hatırlatır. Bazı insanları görme arzumuzun ge­risinde adı konmayan bu hisler vardır. Bizi bir insana meftun eden o insanın yüzüne yerleşen, kalbinden suretine yürüyen anlamdır.</p>
<p>Divan şairleri, güzeli tasvir ettikleri şiirlerinde, onu daha çok fiziki özellikleriyle anlatırlar. Güzelin ya­nakları rûh, hat, levh ve ruhsârdır. Parlaklığı hurşîd, mâh ve âteştir. Güzeli tarif eden renkler gül, gülgûn, nesrin, âl, gülberg ve lâledir. Güzel hep taze ve gerçek olamayacak kadar peridir. Divan şairleri, güzeli gör­mede ustalaştıkları gibi onu tasvir etmede de son de­rece cömert davranmış, onu anlatmak için mazmun­lar geliştirmişlerdir. Divan şiirlerinde güzel, gönle hitap ettiği kadar göze de hitap edecek şekilde anla­tılır. Güzelin kirpikleri, ok gibi câna batar ama onu o yüksekliğe koyan mâşukun ona bakışıdır. Sevenin muhabbeti olmasa sevilenin güzelliği ehemmiyetsiz­dir. Güzel, ruhunun kaynaklarıyla güzelleşir fakat bu­yandan da güzele güzel denmesi, bakanın onda gör­dükleriyle de ilgilidir.</p>
<p>Sanat, güzeli herkesten ayrı bir gözle temaşa etme ve onu ortaya çıkarma, anlama ve anlatma çabasıdır. Edebiyatsa güzeli dil ile icra sanandır. Edebiyat dışında matematik, fizik, felsefe, müzik, resim gibi başka sa­nat ve ilim alanlarına bakıldığında bunların her biri­nin, güzelin mahiyetini kavrama konusunda bir araç olduğu görülür. Güzelin mahiyetini kavrayan varlık üzerine düşünür, aşkın bir varlığın olduğunu kabul eder ve metafizik denilen madde ötesi alanda düşünce yürüyüşlerine çıkar. Mutasavvıfların “devir nazariyesi” olarak nitelendirdikleri varlık felsefesi, insanın tekamül yolculuğundan harekede her şeyin bir gün aslına rücu edeceğini, “Ondan geldik, yine Ona gideceğiz” anla­yışını, güzellik ve estetik ışığında ele alır. Buna göre yaratılmış her güzellik, mutlak güzellikten bir pay al­mıştır. Güzellik maddî olana değil mânâ âlemine aittir. Maddî güzellikler biçim değiştirir, dönüşür, başkalaşır yok olur ama o güzelliği vücuda getiren yok olmaz, de­ğişmez ve ebedîdir. Bu hakikati ufuk edinen, kendini var edene sadakatle bağlanır ve yalnız Ona iltica eder. Kendine verileni de dünyada gördüğü güzelliklerin de iHDilık Varlıkla ait olduğunu idrak eder.</p>
<p>Heidegger Ay’ın bizzat parıldayarak doğmadığını ancak ödünç alınan ışıkla doğduğunu ve parladığını söyler. (1) Demek ki güzel, başkasına muhtaç olmaktan imtina etmez, ötekinin varlığına ihtiyaç duyar. Gü­zel olan taklitçi değildir ama başkasından aldıklarını kendi karakterine göre şekillendirir. Başkasının kop­yası olmaz ama kendinden başka güzellerin izine ba­karak kendi yolunu inşa eder. Kendini en iyi, en güzel ve biricik zanneden insan hem ruhunu sakatlar hem de kendindeki güzellikleri heba eder. Galenos, kendinin olağanüstü olduğunu sanan, başkasına akıl danışmayı ve başkasına ihtiyaç duymayı hakir gören kimselerin büyük yanlışlar yapmaya daha meyilli olduğunu söy­ler. <a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[</sup></a>2<sup><a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></sup> Kendini tanıyan, ruhuna eğilen, aczini, kusurunu, eksiğini bilen insanlarsa başkalarına danışmayı, başka izlere bakmayı önemli bir vazife olarak bilirler. Yani ‘kendilik bilinci’ ve ‘kendini tanıma^ ‘kendini bilme’denilen şey, kişinin kendindeki güzellikleri hissetmesi ama bunlardan kendine büyüklük, üstünlük payesi çı­karmamasıdır. Güzel sahip olduğu değerlerin farkında­dır, izzetinefsine, itibarına düşkündür. Kendini itibar­sızlaştıracak, değersizleştirecek söz ve eylemlere karşı daima teyakkuzdadır. Ruhunu incitenden, şahsiyetine hürmeti olmayandan hızla uzaklaşır.</p>
<p>Güzel, vaktini ziyan etmeyen, bilincini açık tutan, harekete geçen, eylemi kuşanandır. Zaman, en iyi ha­reketle algılanabilir. Durgun vakitlerde zaman hiç geç­mez, hareketli vakitlerdeyse zaman su gibi akıp gider. Güzel vakti zarifleştirir, onunla sohbet etmek kitap okumak gibi zamana derinlik katar. Kalp hatıralarda, gezinirken bu zarif vakitlerin serinliğini yeniden du­yar. Zamanın kokusu denilen şey, vaktin ruhunu his­settiren insanların dimağımızda bıraktığı etkidir. Gü­zel, sonu gelmez telaşelerin esiri olmaz, her dem kendi vaktini anlandı kılar.</p>
<p>Güzel bazen karanlıkta, bazen aydınlıktadır. Gü­zel, kavranması zor olan, kavramak için ince işçilik is­teyendir. Güzellikse bütünüyle anlamdır. Anlamsızlık ondan uzaktır. İsrail’in attığı bombaların kapsüllerine çiçek eken Filistinli kadının nasırlı elleri, dünyanın en güzel elleridir. O eller, kendisine bakanla konuşur, söy­leşir, dertleşir. Bomba kapsüllerini saksı yapan, onlara çiçek diken, o saksıdan toprağa özenle yerleştiren ka­dın tepeden tırnağa asalet ve zarafettir. Asalet de za­rafet de güzeli çevreleyen, yalnız güzele ait olan has­letlerdir. Zarafet, hiçbir kalıba dökülemez. Irk, soy, makam, mevki, zenginlik, şöhret gibi suni değerlerin hiçbiri asaletin ve zarafetin semtine yaklaşamaz. En çok kadınlar üzerinden dile getirilen, kadınları tek tip bir kalıba dökmeyi amaçlayan ve kadına dayatılan güzellik algısı, sorgulanmalı ve reddedilmelidir. Güzelliğin iade-i itibarı yani hayatımıza geri dönüşü sahte, plastik, sentetik güzellik anlayışının ve bu anlayışı pazarlayan endüstrinin tam karşısında durmakla mümkündür.</p>
<p>&#8216;Yeryüzü, güzel ve iyi olanı kötü, sahte, plastik, amorf ve çirkin olandan ayırt etmek için yaratılmıştır. ‘Kimlerin daha iyi davranışlarda ve güzel işlerde bulunaca­ğını denemek’ maksadıyla çeşitli güzelliklerle süslenip insana imtihan olarak verilmiştir.<sup>3</sup> Yeryüzü, kıyamete değin hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, güzel ile güzele düşman olanın birbiriyle mücadelesine şahitlik edecek­tir. Bütün ağırlıklar, sorumluluklar, zorluklar güzelin yoluna çıkacak ama o yaşadığı her güçlüğü bir imti­han bilip yoluna devam edecektir. Başkasının dünya­sını, hanesini, yerini ve yurdunu gasp eden, hem zâlim olup hem de mazlum muamelesi görmek isteyen, narsist, bencil ve kendini özel yaratılmış, seçilmiş bir var­lık zannederek Israillileşen her şeye karşı başkaldıra­caktır. Bir kere kendini güzelleştirmeye niyet etmişse insan, kendini var edene hürmeti artar. Zorluklar, yo­kuşlar, çetin yollar onu yıldıracağı yerde gücüne güç verir, şahsiyetini derinleştirir. Bir yerde herkes kırı­lır, gücenir ama yalnızca bazılarımız işine ve yoluna bakar. Kırıldığı anda kalmak insana hiçbir fayda ge­tirmez, üzüntüleriyle birlikte yola çıkmayı, onlardan kendine korunaklı bir alan örmeyi ve içindeki insanla konuşmayı öğrenmeli insan, ruhen güzelleşmenin yolu biraz da buradan geçer.</p>
<p>Walter Benjamin, büyük kentlerde yaşamanın ve modernliğin bir sonucu olarak gözün etkinliğinin, kulağın etkinliğine oranla daha fazla ve daha etkili olduğunun altını çizer.<sup>4</sup> insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri belirleyen gözün etkinliğidir. Birbirini hiç ta­nımayan insanlar otobüste, tramvayda, metro, tren ve kafelerde birbiriyle tek kelime olsun iletişime geçme­dikleri halde birbirine bakmak, birbirlerini incelemek “zorundalar.” Birbirine bu denli maruz kalan, anlamlı ilişkiler kuramayan, insanın şekline, tarzına ve tipine dair çok fazla fikri olan ancak insanın ruhuna ilişkin merak duymayan bir toplumda güzel de lâyıkıyla an­laşılamaz. Böyle bir toplumda endam zekâya, ahlak­sızlık edebe, vicdansızlık vicdana, kabalık tevazuya ga­lebe çalabilir. İnsan haysiyetiyle oynayan teknik ilerleme çağında robotlar ve yapay zeka, insana galebe çalabi­lir ve insan kendinden şüpheye düşebilir. Nitekim ya­pay zekâ insanın yerine düşünüyor, şiir de yazıyor, gü­zellik de pazarlıyor.</p>
<p>“Güzellik seyredenlerin nasibidir”<sup>5</sup> der Halil Cibran. Öyledir fakat güzellik yalnız seyirlik bir varlık  değildir. Güzel olan tefekkürü harekete geçirir. Bir kez güzeli anladıysa insan, Gül’ü gül ile tartmak, dağı da dağın üstüne, heybetli olanın yanma koymalı. Her şey dengiyle güzel. Her şeye yaradılışına uygun bir üs­lupla yaklaşılmak</p>
<p>Güzelin saygınlığı zaman zaman savrulmalar, da­ğılmalar, gerilemeler yaşasa da aslına dönmek için ver­diği çabadan, kendi özünü kavramak ve korumak için gösterdiği sürekli gayretten ileri gelir. Güzelin kıyası ol­maz, güzellik kıyaslanmaz. Kıyas kendini geliştirmek, olgunlaşmak, güzelliğe erişmek, huylarını güzelleştir­mek içinse iyidir. Aksi hâlde her tür kıyas hasedi, fe­sadı, kötülüğü, huzursuzluğu, mutsuzluğu getirir ve inşam aşağı çekerek değersizleştirir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; İncelmiş Vakitler,syf:19-29</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Martin Heidcgger, <em>Kendileyiş,</em> Çev.: Ömer Faruk Pek.«A Dergah Yay., 2022, İst., s. 56.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[2]</sup></a> Galenos, <em>Ruhun Duygulanımlarının ve Hatalarının Teşhis Tedavisi,</em> Çev.: Nur Nirven, Albaraka Yay., 2023, İst., s. 46</p>
<p>3-Kehf,18/7</p>
<p>4.Benjamin, <em>Pasajlar,</em> Çev.: Ahmet Cemal, YKY, 2017, İst, B2.</p>
<p>5.Halil Cibran, <em>Bir Gözyaşı Bir Gülümseme,</em> Çev.: Kenan fc- nalioğlu, Türkiye tş Bankası Kültür Yay., 2023, İst, s. 26.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/">Güzel itibarını Ruhundan Alır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jul 2024 07:25:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sevme becerisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27015</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza imkân yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23051 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="324" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></p>
<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza <u>imkân</u> yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven içinde olabilmesi için öncelikle annesinin kucağında sevginin sıcaklığım, gözlerinde onaylanmanın, takdir edilmenin ışıltısını hissetmesi gerekli. Bir sevgi ve kabul edilme ortamında büyüyen, sevgi sayesinde çevre­sine güvenen bir bebek, kendini açabilir, karşılık bekle­meden sevgi ışınlarını yayabilir. Sadece insanlara değil, tüm doğaya, hayvanlara, çiçeklere de sevgi verebilir; dün­yaya açabilir duyularını. Ama sadece onların istediği gibi olduğu takdirde ihtiyaçları karşılanan, sevgiden yoksun bırakılmakla tehdit edilen bir ortamda büyürse çevresi­ne güvenmez, anne babasından korkarsa, kendini açmaya cesaret edemez, kendisini geri çeker, davranışlarında vefa değil hesapçılık egemen olur. Çaresizlikten, çevresinin sevgisini kazanabilmek için her şeyi yapabilecek hâle ge­lir. Başkalarının onu yönlendirmesine ses çıkarmaz.</p>
<p>Demek ki sevme becerisinin gelişiminde asıl önemli olan şey, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamı. Aile, çocu­ğun duygusal gelişimine özel bir önem veren, çocuktan sürekli &#8220;mantıklı&#8221; olmasını istemeyen, aklı duyguların karşısına dikmeyen, duyguları ve duyarlılığı ciddiye alan tutumlar gösterirse gelişebiliyor sevme becerisi. Duyar­lılık ve sevme becerisi birbirlerinin olmazsa olmazı. Du­yarlı insan, çevresinde olup bitenlere, son derece tarafsız bir biçimde kulak kesilen, algılamasını ön yargı molozla­rından arındırabilen, her anı yerinden yakalayan, gerçek­liğin her seferinde benzeri olmayan bir tazelikle önünde açıldığını gören ve işiten kimsedir. Duyarlı bir insan için sevgi, karşı cinsten birine yönelik hisler toplamı değil, çevremizdeki her şeye her an yönelebilen genel bir yaşam ilkesidir. Sevgi ancak duyarlılık varsa, içimizde dünyaya bir açıklık varsa doğabilir; yaşamımıza canlılık, coşku ve mutluluk katışmdan anlarız onun geldiğini. Gerçeği, dünyaya duyarlı bir algılama ile kavradığımızda, orada kendimiz için birçok güzellik keşfederiz. Hayatın ayrın­tılarını, dünyanın muhteşem güzelliğini, estetiğini görü­rüz. Duyarlılık sayesinde hayat içimize dolar. Dünyanın, insanların, canlıların muhteşem güzelliklerine baktıkça gözlerimizin, içimizin de güzelleştiğini hissederiz. Âşık insanın, sevdiğini dünyalar güzeli mertebesine çıkarma­sındaki estetik zarafetin sırrı, sevme becerisinin sağla­dığı duyarlılıktadır. Dünyayı, hayatı, güzellikler içinde gözlemlemek, ruhumuza da çok iyi gelir; bizi yatıştırır, sakinleştirir, yaşama sevinciyle doldurur, mutluluk kapı­sını bizim için aralar.</p>
<p>Sevme becerisinin bazılarının sandığı gibi zekâyla, okul eğitimiyle ilişkisi yok. Zekâ, bırakın sevgi için bir te­mel sağlamayı, sevme becerisini kavramaktan bile âciz. Zaten sevmek de, aşk da zekâdan ve düşünceden bağım­sız gelişen süreçler. &#8220;Şunu sevsem iyi olurf&#8221; diye mantık­lı düşünceye dayalı bir sevgi olmayacağını, hiç kimsenin sevmeye zorlanamayacağını biliyoruz. Sevgi, düşünceden kaynaklanan bir istem değil. Sadece beynimizle değil tüm psikolojik varlığımızla ilgili. Duyarlılığın, sevme beceri­sinin gelişebilmesi için, insanın düşünme yeteneğinin bi­razcık sessiz kalması, ne düşündüğüne değil ne hissetti­ğine odaklanılabilmesi gerekiyor.</p>
<p>Düşünme de zekâ da insan yaşamında çok önemli. Uy­garlıkların temeli olan, hayatımıza birçok olumlu, kolay­laştırıcı katkı yapan bilim ve teknolojiyi düşünme gücü­müze borçluyuz. İnsan, bu özellikleri nedeniyle de diğer canlılardan ayrılıyor. Bu nedenle olsa gerek, çocukları­mızda duyarlılıktan ziyade düşünce gelişimine önem ve­ren bir eğitim sistemimiz var. Elbette, okul eğitiminde hiç değilse zekâ kadar sevme becerisini de geliştirmeye özen gösteren müfredatlar olsa, okul da sevme becerisinin güç­lendirilmesine, pekiştirilmesine çok hizmet edebilir. Ama sadece zekâyı ve yarışmayı esas alan müfredatlar yüzün­den şimdi bu imkânı konuşmaktan çok uzağız. O yüzden okul eğitimi, hiç değilse ailede sevme becerisi gelişmiş çocuklarımızda, bunu kemirmesin, köreltmesin yani gölge etmesin yeter demekle yetiniyoruz.</p>
<p>Daha önce de sevme becerisinin cinsellikle ilişkisi ol­madığını söylemiştik. Sanıyoruz şimdi daha iyi anlaşılı­yor bu ilişkisizlik. Sevme becerisi, cinsellikten çok daha önce gelişiyor. Büluğ çağında, ergenlik döneminde cinsel his ve duygular uyanmaya başlayınca, insan için yeni bir duyum alanı açılıyor. Sevme becerisine sahip, kendisini dünyaya, insanlara açmaktan kaçınmayan bir genç için cinsellik yeni bir coşku alanı oluyor, o daha insanileşi­yor, güzelleşiyor. Sevme becerisine sahip olmayan gençler içinse cinsellik, karşılaşmaktan çekindikleri yeni bir gü­vensizlik ve korku alanıdır. Onların cinsellikle karşılaş­maları aslında korku ve güvensizlikle doludur ama cinsel hazzı keşfettikten sonra bu kimseler, cinsel haz peşinde koşar dururlar. Hazzın asla sevginin yerini tutmayacağı­nı bilmediklerinden doyumsuz biçimde ortalıkta dolanır dururlar. Onların sevgisiz cinselliğinde güzellik, rahatlık, ışık ve sevinç eksiktir. Bu güvensizlik ve korku, kadm-er- kek ilişkilerindeki olumsuzluklar, iletişimsizlikler, içe ka­panmalar ve çekinmeler için olduğu kadar hoyratlık ve zalimlikler için de iyi bir gübreli toprak vazifesi görür.</p>
<p>Sevme becerisine yeterince sahip olan bir insan, bü­yük ihtimalle sevgi yaşantıları sırasında iyi bir iletişim becerisine sahip olacaktır. Zira o karşısındakine saygılı olduğu kadar kendisine de güvenlidir. Sevme ilişkisi sı­rasında partnerinden sadece sevmenin gereklerini bekler. Onu özgüven kazanmak ya da yalnızlık korkusunu bastır­mak için baston veya dayanak olarak kullanmaz. Sevdiği­ni sürekli kendisine iyi hissettirmesi, iltifatlar etmesi için sıkboğaz etmez. Sevgi, yetersiz özgüveni ve yalnızlık kor­kusunu tedavi etmek için bir yöntem değildir. Olgun sev­gi ilişkisi, karşılık beklemeden kendini ortaya koyabilen, yalnızlıktan, yalnızlığıyla, kendisiyle baş başa kalmaktan korkmayan yüksek bir öz güven gerektirir. Bunu da ancak sevme becerisi yeterince gelişmiş insanlar yapabilir.</p>
<p>Aşkı konuşurken ilk yapılması gereken, tüm bu anlat­tıklarımız nedeniyle, aşk yaşantısıyla karşı karşıya veya iç içe olan kimsenin sevgi becerileri bakımından hangi konumda, ne düzeyde olduğunun belirlenmesidir. Ancak bundan şöyle bir sonuç çıkarılmamalı: Mademki aşk sev­ginin yoğun bir türü ve sevme becerisi de herkesin psiko­lojik gelişimine göre değişiyor, o hâlde sadece psikolojik gelişimde belli bir olgunluk düzeyi yakalayan insanlar aşk yaşantısıyla ödüllenirler. Hayır, elbette böyle değildir.</p>
<p>Hep söyleyegeldiğimiz gibi şu veya bu ölçüde sevme be­cerisine sahip olan herkes, bir gün aşk yaşantısı imkânıy­la karşı karşıya kalabilir, aşka düşebilir Sevme becerisi, aşkla karşılaşıp karşılaşmama ihtimali için değil, gelen aşkı ne ölçüde sağlıklı yaşayabileceği için bir ölçüt sunar.</p>
<p>Şüphesiz bazı insanlar ömürleri boyunca diğerlerine göre çok daha fazla âşık olabilirler ya da tam tersi bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar aşk pınan onlar için kupkurudur. Niye böyle olduğunu psikolojik bir bakışla çözüme kavuşturmamız şimdilik imkânsız gibi duruyor. Aşk konusunda bunun gibi daha birçok cevabını bilme­diğimiz soru var. Zaten gündelik hayatın ilişkiler alanın­daki birçok sorunu da (ayrılmalar, aşk kırgınlıkları, aşk cinayetleri, kıskançlık krizleri, itiraflar, iftiralar vs.) bu sorulara doğru düzgün bir cevap bulamayışımızdan kay­naklanıyor. Ortada insanların romantik-duygusal ilişki­leri alanında, &#8220;aşk&#8221; sıfatıyla anılan birçok olgu ve sorun var. Ama &#8220;aşk&#8221; adına kimi zaman &#8220;popüler&#8221;, &#8220;kişisel geli­şim&#8221; gibi adlar altında, <u>kimi</u> zaman &#8220;bilimsel&#8221; kılıklarda arzıendam eden bilgi, üzerindeki yaftalara rağmen güve­nilmez, çoğunlukla da &#8220;aşk&#8221;ı anlama konusunda bir işe yaramaz nitelikte. Hâlimiz bu.</p>
<p>Aşk güvercininin kimin başma konacağı belli değilse, daha doğrusu aşk güvercini herkesin başına konabilecek kadar insan tercihinde özensiz ise, &#8220;insan olsun yeter&#8221; di­yorsa, o hâlde önümüzde mutlaka cevaplanması gereken bir soru vardır: &#8220;Birisine niye tutkuyla bağlanırız, tüm duygusal enerjimizi ona yatırır ve onunla neredeyse ya­pışık olmayı isteriz?&#8221; Bilimin ve felsefenin yardımıyla bu soruya bir cevap verebilirsek eğer, belki aşk konusunda cevabını bilmediğimiz sorular için de hiç değilse belli bir bakış kazanabiliriz. Henüz tanım konusunda bile üzerin- de anlaştığımız bir zemin yoksa magazin dünyas<u>ının</u>, büyücülerin, falcıların, insanı kelebek ruhunu kanat çırpışı sanan kerameti kendinden menkul aşk danışmanlarının, &#8220;aşk, aşk aşk&#8221; diye oburca tükettiği olgulardan sıyrılıp en sağlam bilginin üretildiği yer olan bilimin bulgulan ve ti­tiz felsefi düşünceler üzerine kafa yormamız en doğrusu.</p>
<p>Erol GÖKA &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,SYF:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzellik Satın Alınamaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 09:31:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Huy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26866</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan güzelliği salt görme duyusuyla anlayamaz. Güzellik çok dilli bir sözlük. Belki de bu yüzden güzelliği bir bütünlük içerisinde kavramak için görme dışındaki duyularımıza daha çok özen göstermeliyiz. Güzel’in muhtevası; sesi, tavırları, sözleri, tebessümü, yürüyüşü, bakışı, huyu gibi ona güzellik veren birçok hususiyet ile birlikte okunur. Güzellik görülünce anlaşılan, idrak edilince bilinendir. Kimsenin fark etmemesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/">Güzellik Satın Alınamaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<header class="header header-666666">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-8157 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-600x399.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-768x511.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9.jpg 785w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></div>
</div>
</div>
</header>
<section class="main">
<div id="article-list" class="content">
<div class="content-group" data-content="news" data-id="3706795">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<article class="main-col">
<div class="text text-666666">
<p class="non-card">İnsan güzelliği salt görme duyusuyla anlayamaz. Güzellik çok dilli bir sözlük. Belki de bu yüzden güzelliği bir bütünlük içerisinde kavramak için görme dışındaki duyularımıza daha çok özen göstermeliyiz. Güzel’in muhtevası; sesi, tavırları, sözleri, tebessümü, yürüyüşü, bakışı, huyu gibi ona güzellik veren birçok hususiyet ile birlikte okunur. Güzellik görülünce anlaşılan, idrak edilince bilinendir. Kimsenin fark etmemesi güzelliği anlamdan koparmaz, onu anlamsız kılmaz.</p>
<p class="non-card">Güzel, bizatihi anlamlıdır. Fark edilmeyen güzellik, değerinden bir şey yitirmez. Şairin bakışıyla sorarsak, Leyla leylaktan yaratılmışsa, üstünden rüzgâr geçti diye leylağın rengi değişir mi? Kıymeti bilinmediğinde güzele de, güzelliği anlayana da acı verir güzellik. Nerede heba ve heder edilmiş bir güzellik görsek Yunus’un “Saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın” deyişini hatırlamaz mıyız?</p>
<p class="non-card">Güzellik, fiziğin konusu olmaktan çok metafiziğin konusudur. Fizik, güzelin özellikleri hakkında bir fikir verebilir. Güzel’in muhtevasını, asıl manasını, özünü anlamak içinse fizik çok yetersizdir. İnsana güzellik edasından gelir. ‘Güzel ama…’ diye başlayıp itici, soğuk, güven vermiyor, ısınamadım deyişimiz o güzellikte bize, kendimize dair bir ifade bulamayışımızdandır. Muhabbet duyduğumuz insanın her tavrı, bize bu yüzden güzeldir.</p>
<p class="non-card">Güzel, görücüye çıkmaz, rekabetin konusu olmaz, kendini başkalarıyla yarıştırmaz. Güzel kendi mahiyetine tutunur ve onu sadakatle korumak için güzelliğini sakınır. Değil mi ki insan, güzelliğinin sahibi değil, emanetçisidir. Her Güzel’in kendi güzelliği şahsına münhasırdır; onu ispat etme, gösterme kaygısı taşımaz ve “gibi olma” isteği duymaz. Hem zaten hiç kimse aynı güzelliği aynı eda ile taşıyamaz. Sıcakkanlılık kimine sempati duymamızı sağlarken kimine de mesafe koymamıza sebep olur. Soğuk bir yüz ifadesi, kiminin duruşuna asalet katarken kimine sıkıcı bir kişilik havası verir.</p>
<p class="non-card">Gözün badem, kaşın keman, kirpiğin ok, burnun fındık gibi olması güzelliğe yeter mi? Yüzü güzele doyulur da huyu güzele doyulmaz niye demişlerdir? Neden bir de baht güzelliği istenmiştir? Fiziki açıdan çok güzel olanlar hep mutlu mudur? Dünyaya peşinen kabul edilmiş bir güzellikle gelmek her şeyin anahtarı mıdır? İnsanın güzelliği, duygu ve düşünceleriyle tazelenmez mi?</p>
<p class="non-card">Güzellik sabit kalmaz, değişir, dönüşür. Nehir her zaman aynı dinginlik ve coşkuyla akmaz. İnsanın güzelliği de zamana, yaşa, ruhsal durumlara göre değişir. Çocukluktaki sevimli sima ve masumiyet, değişime uğramadan gelemez gençliğe. Gençliğin göz ışığı, yaşlılıkta tecrübe dolu bir yüze evrilir. Güzellik deforme olur, incinir, kırılır, belki bozulur. Her ne gelirse gelsin başına, yaşlılık çizgilerinde yine de gösterir kendini. Güzellik en çok da hüzündür.</p>
<p class="non-card">Çiçekler solar, hayatın ışıltısı bir yerde söner ve hayat sona erer. Ancak güzellik, hiçbir zaman kayıplara karışmaz. Ölüm, ruhu çevreleyen güzelliğe kıyamaz. Ruhun güzelliği ebedidir.</p>
<p class="non-card">İnsanın kapitalizmin vaat ettiği sahteliğe kanarak ölümsüzlük gibi güzelliği istemesi, ölümü unutuşundan ve yaşlanmayı kendi tabiatının bir gereği olarak kabul etmeyişindendir.</p>
<p class="non-card">Güzellik bakışa sarhoşluk veren, aklı iptal eden değil; bakışı olgunlaştırandır. Sezai Karakoç’un Leyla ve Mecnun’unda Kays, Leyla’nın aşkıyla kendinden geçse de gözü ve gönlü kör olmaz. Leyla’nın aşkı ona güzelliği, güzel olanı sevmeyi, kıymet bilmeyi öğretir. Leyla, Kays’ı arındırır. Kays, Leyla’nın güzelliği karşısında daha iyi bir insan olmaya azmeder. Yaşadığı yerde bambaşka, umut dolu bir değişim başlatır. Güzellik, yüksek bir ruh olgunluğu bahşeder insana. Gözlere bakış inceliği ve insana davranış inceliği verir. Şairin dediği gibi güzellik, ruhtur ve ruhu ölçecek hiçbir ölçü yoktur.</p>
<p class="non-card">Güzellik ruhtan gönülden bağımsız, tensel, maddi bir olgu değildir. Endüstri ya da kapitalizm teni cilalayarak, bedeni metalaştırarak insana özellikle kadına ruhunu boş ver, raf ömrünü uzat demektedir.</p>
<p class="non-card">Kadını maddi ve manevi açıdan sömüren endüstri, özünde güzel olmayan fakat kendini dışarıya güzelmiş gibi gösteren bir kadın var eder. Sadece dışını süsleyen ne kendi ruhuna eğilir ne de başka bir kalbe nüfuz eder. İyi görünmek elbette ki en tabii arzusudur insanın. Endüstri iyi görünmek ve daha da güzelleşmek uğruna insanın kimyasını bozar.</p>
<p class="non-card">Estetik operasyonlarla güzelleştiğini düşünen bir kadın, kendinden ne kadar kaçabilir, ne kadar kurtulabilir? Doğacak çocuk, annenin cerrahi estetik operasyon ile aldığı şekli kalıtsal miras edinemeyeceğine göre anne hem kendini hem herkesi kandırmış olmaz mı?</p>
<p class="non-card">Endüstri, kadının “kadınlık kimliğini” alır odağına. Kadını kadın yapan duyguları, inceliği, zarafeti ve en önemlisi de anneliği ikincil önemde hedefler. Kadınlığı, anneliğin önüne geçirir. Kadın çocuk doğursa da üzerine bir türlü annelik gelmesin ister. Kadın anne olmanın sorumluluğundan daha çok mermer gibi bir cilde sahip olmakla meşgul olsun ister. Yaşını göstermesin, olduğundan daha genç görünsün ister. Kadınlar, kendilerine dayatılan yaş baskısını ve hep genç görünme dayatmasını önce kendileri reddetmelidir. Rilke, anne olmuş bir kadının güzelliğini, kendini çocuğunun hizmetine adamış olmasında görür. Yaradılışın gereği de budur.</p>
<p class="non-card">Endüstri, her yıl kozmetik ürünlerinin, kremlerin içeriğini değiştirerek kadına güzellik pazarlar. Bu pazarda, güzellik sektörüne akıtılan servetler, uzman hesaplarına göre yeryüzünde açlığı tamamen ortadan kaldırabilir ama tüketim nesnesi olmaya rıza gösteren, ruhunu boş veren kimseye bunu anlatabilir misiniz?</p>
<p class="non-card">“Boya desteğinde ne kadar yürünebilir ki?” diye sormuştu Edebiyat Kulesi’nde Nuri Pakdil. Sahi, esas yüzlerini, edalarını estetik cerrahi masalarına bırakan insanlarla nereye kadar? Kapitalizm, plastik güzellik satabilir ama güzelliğin kendisi asla satın alınamaz.</p>
</div>
<div class="i-amphtml-slides-container i-amphtml-slidescroll-no-snap" tabindex="-1" aria-live="polite">
<div class="i-amphtml-slide-item i-amphtml-slide-item-show"></div>
<div class="i-amphtml-slide-item i-amphtml-slide-item-show"></div>
</div>
<div class="amp-carousel-button amp-carousel-button-prev amp-disabled" tabindex="-1" title="Previous item in carousel (1 of 17)" role="button" aria-disabled="true"></div>
<div class="amp-carousel-button amp-carousel-button-next" tabindex="0" title="Next item in carousel (2 of 17)" role="button" aria-disabled="false">Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:42-46</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/">Güzellik Satın Alınamaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzeliğe Hadd ü Kenar Olmaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 09:27:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güzelliğe hadd ü kenar olmaz. Her ayrıntı, her detay güzelliğin asli unsuru olabilir. Güzellik o meşhur ifadeyle “bölünmez bir bütünlüktür.” İnsanın ruh, beden ve melekelerine dair her incelik, her fizik ve metafizik unsur güzelliğe dâhildir. Güzel, bir metin bütünselliği içinde hasletlerini bozmadan onlar arasındaki insicamı ve irtibatı sağlama çabasındadır. Bu çaba, sürekli bir çabadır. Güzel, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/">Güzeliğe Hadd ü Kenar Olmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="__nuxt">
<div id="__layout">
<div class="layout layout-detail">
<div class="layout-content">
<div class="ys-mobile-header">
<div class="ys-mobile-header__top">
<div class="container">
<div class="center"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-7257 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg" alt="" width="200" height="252" /></a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="layout__inner">
<div class="page main-detail-page detail-page" data-fetch-key="Detail:0">
<div class="wrapper">
<div class="detail-page-container">
<div id="3710643" class="detail-page-news-content">
<div class="detail-page-content">
<div class="detail-page-left-column">
<div class="item">
<div class="ys-news-detail">
<div class="content">
<div class="ys-detail-content">
<div class="ys-detail-content-area">
<p class="ys-paragraph-node">Güzelliğe hadd ü kenar olmaz. Her ayrıntı, her detay güzelliğin asli unsuru olabilir. Güzellik o meşhur ifadeyle “bölünmez bir bütünlüktür.” İnsanın ruh, beden ve melekelerine dair her incelik, her fizik ve metafizik unsur güzelliğe dâhildir. Güzel, bir metin bütünselliği içinde hasletlerini bozmadan onlar arasındaki insicamı ve irtibatı sağlama çabasındadır. Bu çaba, sürekli bir çabadır. Güzel, bir boyutuna değil bütün dikkatiyle iç bütünlüğüne özen gösterir. Suretini siretinden, bedenini ruhundan, aklını kalbinden bağımsız düşünürse parçalanacağını bilir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Yalnızca gözün gördüğüyle sınırlı bir güzellik tanımı insan için eksik, hatta yanlıştır. İnsan yüzünde, sözünde, bakışında taşıdığı anlam ve derinlikle güzeldir. Hâl ve tavırlarında, davranışlarında, duyuşunda, sözünde zekâ pırıltısı taşıyandır “esas güzel.” Güzellik zıtlıklar içindeki uyum, benzerlikler içindeki başkalıktır. Bu yüzden güzellik, seyredilesi olmaktan daha çok düşünülesi, dikkat edilesi bir şeydir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">İnsanın insanlara iyi, güzel ve temiz görünmek istemesi tabiidir. Aksi hâl ise kendini ihmal etmektir. Ne var ki insanın kendi görünümüne ilgisi arttıkça kendiliğine dair asli/manevi ilgileri azalır. Güzellik dışta arandığında ve dış görünüşle sınırlandığında “görüntü” “içe”, “fotoğraf” “gönüle” galebe çalar. Dış güzelliği içeride besleyen safi bir güzellik yoksa o güzellik aldatıcı, donuk ve metalik bir güzelliktir. Bu güzellik, insanı hüsrana uğratabilir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Dış güzelliğin iç kusurları görünmez kılması, dıştaki kusurun içteki güzelliği görünmez kılmasından fenadır. Hazin olan, insanın kendini aldatmasıdır. Güzelliğin sakladığı sahtelik aşikâr olduğunda muhabbet kesilir ve insan, kendi aldanışıyla yüzleşir. Güzellik bazen hileli olabilir, buna karşı daimî ihtiyat gerekir. İçinde “güzellik” olmayan ne kadar çok “güzel” var. Kendinden öte bir güzellik taşıyansa ne kadar nadidedir. Güzel, kendisini anlayana muttasıl tazelenen bir muhabbet verir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzel, hariçten belirlenen güzellik ölçülerini aşarak kendi güzellik ölçütüne bağlı kalandır. Kendinin farkında olan, asaletine, vakarına, iç bütünlüğüne sahip çıkan kimse endüstrinin, tüketimin, modanın ruhunu rehin almasına izin vermez. Çünkü o hiçbir standarda tâbi tutulamaz. Güzelliğin göreceli olduğu her zaman söylenir ama ondan bir meta gibi söz edilemez. Bu bahiste son sözü göz değil, bakış söyler. Güzelliği algılamak onu gören gözün bakışına bağlıdır. Güzellik, bir kez bakılmakla güzelliğine kanaat edilen bir şey değildir. Güzellik sevilir. Sevilir, çünkü güzelliği keşfin sonu yoktur. İnsan güzele baktıkça oluşun/yaratılışın her an yenilendiğini, yeniden yaratıldığını hisseder.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzeller birbirine ruhça benzeyebilir ve birbirinin aynı davranışlar sergileyebilir. Fakat birinin diğerini taklit ettiği yerde yok olur güzellik. Estetik müdahale ile elde edilen güzellik, hakikatli ve sahici olmadığından ruhsuz ve içtenliksizdir. Estetik müdahalenin bu kadar sıradanlaşması güzele olan inancı zedeler. Öyle ki bugün hemen her doğal güzelliğin ardında “küçük dokunuşlar” diye masumlaştırılan hileler düşünülüyor. Güzelleşmek adına yapılan ve bir türlü sonu gelmeyen her dokunuş, güzelliğe inancı sarstığı gibi insanı estetik endüstrisinin kölesi hâline getirir. Estetik güzelliği tüketir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzellik bahsi belki de daha ziyade ahlakın konusu olarak ele alınmalı. Ruhun sadeleşmesi ve arınması, olumsuz düşüncelerden kurtulması şüphesiz dinin, felsefenin, ahlakın en önemli meselesidir. Bu bahiste ilaveten söylenecek şey, arınmanın bir gereğinin de güzellik bilgisiyle mümkün olduğudur.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzelliği anlamayan, kendini/ruhunu güzelleştirmek için bir çabaya girmez. Hem kendine hem de güzel olarak gördüğüne hoyrat ve kaba davranır. İnsanın kumaşını güzele bakışı ele verir. Güzellik konusunda hususi tercihler yapmayı başaramamış insanların, ahlaki tercihlerinin de isabetli olamayacağını söylemişti İsmet Özel. Güzelin rengini merhametten aldığını düşünen şair, güzelliğe de elbette bu zaviyeden bakar.</p>
<p class="ys-paragraph-node">İnsan düşünce ve davranışlarını sürekli terbiye ederek, kendini sürekli denetleyerek, bakışını sürekli incelterek güzellik anlayışını da ruhuyla birlikte geliştirir, olgunlaştırır. Güzellik bahsinde yoğunlaşmak insanın kendisi hakkında düşünmesini sağlar. Her insan, her varlık yaratılış/oluş itibariyle bizatihi güzeldir. Bazıları bunu fark eder, bazıları da kendinin dahi farkına varmaz.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Fatma Aliye’nin “Refet”i güzelliğin toplum içinde nasıl algılandığını daha çocukken anlar ve kendinde olmadığını düşündüğü güzellikle acımasızca yüzleşir. Toplum nezdinde saygı görmenin, kendini sevdirmenin, ilim öğrenmenin ve iş sahibi olarak toplum yararına emek ve değer üretmenin yüz güzelliğinden daha öte bir kıymet olduğunu ısrarla savunur hayatı boyunca. Dış güzellik vefasızdır, gelip geçicidir. Üstelik iyi ve mutlu olmanın, sevmenin ve sevilmenin garantisi de değildir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">“Har içinde biten gonca gül” misali, insan çektiği zorluklarla, biriktirdiği hikâyelerle güzelleşir. Kökünü suyun derinliklerine salarak suyun yüzeyine çıkmayı başaracak kadar güçlü ve dirençli bir nilüfer temsil eder güzelliği. Şule Gürbüz, güzelin güzel olmak ve güzel kalmak için ödediği bedeli ne güzel ifade eder: “Hangi taş ezdi seni, tadın böyle güzelleşmiş.” Biz de nadiren hayran kaldığımız güzellikler karşısında tam da bunu demek istemez miyiz?</p>
<p class="ys-paragraph-node">Zorluk gördüğünde kaçmayan, elverdiğince güçlüklerle beraber yürüyen, küçük güzelliklerin kendini kıymetli bir yere taşıdığını kavrayan insanlar çabuk olgunlaşır. Onlar vakitsiz açan çiçekler gibi erkenden solmaz; bir kere açmışsa sonrası hep direnmektir onun için. Refet, diğer kabiliyetleriyle güzelliğin çok boyutlu ve çok sesli olduğunu kavramıştır. Biz de eğer içimizdeki Refet’e kulak verebilirsek bir insanı dünyada farklı (ve esasında güzel) kılan şeyin kendine özgü keyfiyeti olduğunu duyar ve görürüz.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzelliğe dair söz uzar gider. “Bu aşk bir bahri ummandır, buna hadd ü kenar olmaz” vesselam.</p>
</div>
</div>
<div class="embed-bottom-ad detail-page-advertisement__container detail-end-ad"></div>
<div class="tag-content">
<div class="ys-news-tag">Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:37-41</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/">Güzeliğe Hadd ü Kenar Olmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yürüyen Kendine Gider</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 09:17:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Yürümek]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26862</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir metni okurken zihin başka yollara dalar. Yol, bir güzergahtan öbürüne bir duraktan diğerine akıp gider ve yolun hiçbir merhalesi yekdiğerine benzemez. Okuma yürüyüşünün her safhasında farklı duyguların eşliğinde yürür zihin. Huzursuz, keyifli, sıkıcı, dingin, huşu içinde, kararsız, emin, cesur, ürkek. Aniden aydınlanan, atılgan, saldırgan, sorgulayan, hatırlayan. Her hâl, kendi yürüyüşünü yaratır. Mesele, bir yol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/">Yürüyen Kendine Gider</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-22003 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg 678w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p dir="ltr">Bir metni okurken zihin başka yollara dalar. Yol, bir güzergahtan öbürüne bir duraktan diğerine akıp gider ve yolun hiçbir merhalesi yekdiğerine benzemez. Okuma yürüyüşünün her safhasında farklı duyguların eşliğinde yürür zihin. Huzursuz, keyifli, sıkıcı, dingin, huşu içinde, kararsız, emin, cesur, ürkek. Aniden aydınlanan, atılgan, saldırgan, sorgulayan, hatırlayan. Her hâl, kendi yürüyüşünü yaratır. Mesele, bir yol bulmaktan ziyade yürümeye başlamaktır. Zordur yürümek. Daha zor olanı ise yürüyüşü istikrar zeminine oturtmak ve onu korumaktır. Yoldaki eksikliklerden yahut yolda olmayan şeylerden şikâyet etmektense yolun içindekileri, yolda olmasını arzu ettiğimiz şeylerle ilişkilendirerek yeni yürüme biçimleri geliştirmektir, İlk adımdan sonra biçim de kendiliğinden gelir. Yolun poetikası yürürken oluşur, öğrenilir.</p>
<p dir="ltr">Usul esası, yordam yolu içkin olduğundan biçim içeriğe dahildir. Okumak, metinde olmayanı aramak değil, metnin içinde olanlarla o metne dâhil olmasını arzuladığımız şeyleri birlikte düşünebilmek ve buradan yeni bir yol açabilmektir. Okur, eserden aldığı çağrışımlarla çoğalarak yürür. Her okumanın üstünde başka bir okuma, her yürüyüşün içinde başka anlamların enginliğine çıkaran keşifler vardır.</p>
<p dir="ltr">Yürüyenin mutluluğu, yolun zorluğuna rağmen ruhunu dış dünyanın dayatmalarından kurtarmış olmasındandır. Yürüyen, kendi iç ahengini kurarak zihninin dalgalarıyla meşgul olmayı öğrenir. Yürüyen, başarısızlık ihtimalini kendi yolunda bir engel olarak görmez. Bir fikre saplanıp kalmaz. Bilir ki yolda karşılaşacağı engeller ve yolun getireceği meşakkat onun kendini araması, bulması ve nihayetinde kendindeki boşlukları doldurması için bir basamaktır. İnsan karşılaştığı güçlük ve zorlukları, kendini ileriye taşıyacak bir vasıtaya dönüştürebilir. Yürüyenin, bir şeyler yapacağına dair inancı, kendi içindeki kaynaktan doğuyorsa biraz çabayla üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur. Üstesinden gelmek bir şeyi başarmak, onu yenmek, alt etmek demek değil; yapamadığı bu şeyi kabullenerek başka yollar aramaktır, Başarmaktan daha büyük bir şeydir bu.</p>
<p dir="ltr">Yolda, yürüyenin dikkatini dağıtan başkalarına ait izler olabilir. Başkaları burada çok önceden yürümüş, yol almış, iz bırakmış olabilir. Yol herkesindir, her gidenindir. Herkes yola erişebilir, onu dilediği gayeye varmak için yürüyebilir. Yolun özgeliği, insanda bıraktığı duygudur. Bir kitabı herkes okur ama kitabın yankısı herkeste aynı olmaz. Aynı yolda kaç kişi yürümüş, kaç kişi burada durmuş olursa olsun, yola yeni başlayan bir yürüyüşçü için bu eylem, şu anda ilk kez gerçekleşir. Yol, bürün unsurlarıyla aynıdır ama yürüyenin hâli itibariyle herkese farklı surederde görünür.</p>
<p dir="ltr">Okunacak kitabın çokluğu, iyi kitapları okumaya zamanın yetmeyeceği düşüncesi, okurun en büyük kaygısıdır. Okur, kitap bolluğunun ve fetişizminin baskısı altındadır. Elindeki kitap henüz bitmemiş, onun bütünlüğü kavranmamışken başka kitapları okuma derdine düşmek, okuma eylemini yaralar. Okur, yürüdüğü yolu, aldığı mesafeyi yürüyemediği yolların telaşıyla heba eder. Sevilen şeye duyulan taşkınlık, insanı güç yetiremeyeceği noktalara getirir. Sevilen şey artık bir yanıyla eziyet veren, bir türlü hızına erişilemeyendir. Bir kitabı aceleyle bitirip soluklanmadan diğerine başlayan okur, okuduklarına dair ifade edebileceği bir görüş edinmez, boşa kürek çeker. Yol, kuytusundaki hazineleri sadakatli yürüyüşçülere gösterir. Koşar adım giden veya yolu yarıda bırakan, yoldan hiçbir kazanım elde edemez ve yolun hiçbir detayını hatırlayamaz. Yolu yol yapan detaylar şöyle dursun yolun genel hatlarını da tam manasıyla göremez.</p>
<p dir="ltr">Yavaşlık, yürüyene derin bir odaklanma imkânının yanı sıra birden fazla şeyi aynı anda düşünme, birden çok işi aynı anda yapma imkânı verir, Yapılması gereken işler, bir süreliğine askıya alınsa da ck ve yan işlerin birçoğu bitirilir. İnsanın sistematik bir erteleyici olması, yürümeyi aksattığı anlamına gelmez. John Perry önce çalıştığı projeyi savsaklar, sonra dönüp geriye baktığında birden çok işi kotardığını fark eder. Bunun üzerine vardığı sonuca göre diğer bazı işleri yapmayarak da insan, çok fazla işin üstesinden gelebilir.&#8221;1 Böylece, asıl işini yapma konusunda iyi bir teşvik ile kendine motive edebilir.</p>
<p dir="ltr">Yürüyenin yavaşlaması geride kalmak, ihmal etmek, hız kesmek fiillerinin dışındadır. Çok okuyan biri, kendisinden daha az okuyan birinden ileride olduğunu savunabilir mi? Hızlı okuyanın, yavaş okuyandan daha iyi anladığı düşünebilir mi? Çokluk ve yavaşlığı insanın kendi yürüyüş tarzı ve iç kapasitesi belirler. Yavaşlık, hızlı hareket ettiğinde göremeyeceği güzellikler verir insana, Anlam, katmanlarını ancak kararlı bir hızda yürüyenlere açar, Kitaplar, bir çırpıda yazılmazlar, ince ince dokunurlar. Bu yüzden “yazıldıkları gibi incelikli ve vakur bir şekilde okunmalıdır” 2 kitaplar.</p>
<p dir="ltr">Zenon Paradokslarından olan “Akhilleus ve Kaplumbağa Paradoksu” tam da bu bahiste hatırlanmalıdır.</p>
<p dir="ltr">Paradoksa göre bir kaplumbağa ile yarışan Akhilleus, çok iyi bir koşucudur. Hız konusunda herkese meydan okuyacak kadar kendine güveni tamdır. Kaplumbağanın kendisinden yüz metre ileriden başlamasına müsaade eder. Akhilleus yüz metre koştuğunda kaplumbaganın başlamış olduğu noktaya gelir. Kaplumbağa bu sürede henüz çok az bir mesafe almıştır. Akhilleus&#8217;un kaplumbağanın varmış olduğu noktaya her varışında, mesafeyi her kat edişinde ve turu her tamamlayışında kaplumbağa sadece az bir mesafe kaydeder ve önünde daha gitmesi gereken uzun bir yol olur. Bu yavaşlık yüzünden kaplumbağa yerinde saymış gibidir. Paradoksun ima ettiği şey, Akhilleus&#8217;un kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyecek olmasıdır. Çünkü yavaşlığın baş edilemez bir hızı vardır.</p>
<p dir="ltr">Sakin bir yürüyüşle anlayarak, kendiyle tartışarak okumayı seçen okur, kendi okuma yolunda bir süküt direnişi başlatır. Sevilen şeyler, dinginlikle icra edilir. Okumak haddizatında ince bir iştir. Niceliği önemseyen okur, yolda kaç adım attığına odaklanır. Okumaktan ne umduğunu kendine soran okursa yolu tetkik etmekle meşguldür. Hangi yönün nereye çıkacağı, hangi durakta neyle karşılaşacağıyla ilgilidir. Yoksa bir kitabın kendisine açacağı pencereleri başka türlü bulması mümkün mü? Okurun kendi yollarını bulması, uğrak noktalarını kaydetmesi, serinlediği gölgelerde, oturduğu banklarda, oyalandığı duraklarda neler gördüğünü anlatması gerekir. Ne kadar anlatırsa anlatsın, kendini ait hissettiği yolun gizlerini, gizemlerini yine yalnızca kendisine açar.</p>
<p dir="ltr">Genç okura yol haritası çizmek ya da safi okura tecrübelerini anlatmak isteyen yazar, ne kadar anlatırsa anlatsın tecrübenin tecrübe edildiği o ânın biricikligini paylaşamaz. Yazma serüveninin her ânı kendine özgüdür. Okur, yazarı yakaladığı nispette esere nüfuz eder. Okur, kulağını hikâye edenden çektiğinde, gözkerini kitaptan ayırdığında artık kendisi için yeni bir yürüme tecrübesi, yeni bir yol hikâyesi başlar. İnsan, kendi varlığının katmanlarına kendi yolundaki sessizlik ve o sessizlikteki manayla erişebilir. Sessizliği dinleyebilen, duyabilen ve onun sağladığı esenliği hissedebilen kimse, iyi bir yürüyüşçüdür. Okumanın harcı da hazzı da sessizliğin müziğindedir. Bu müziğin ritmine göre yürümeye can gelir.</p>
<p dir="ltr">Yolların içinde fark edilmeyi bekleyen, gizli başka yollar vardır. Görünse de görünmese de, bulunsa da bulunmasa da bu gizli yollar, içten içe orada varlığını sürdürür. Okurun zihni tecrübesi, inceliklere aşinalığı arttıkça bu tali yolları ustalıkla görür. Belirli bir tema etrafında örülmüş gibi görünen ama odaklandığı konuları ikincil temalarla derinleştiren kitapların zihninde yarattığı helezoniden hoşlanır. Baş döndürücü bir kafa karışıklığıyla birlikte zihninin derinliğini keşfeder. Bu muhteşem paradoksu, hıza teslim olmayan okur yaşar.</p>
<p dir="ltr">Belli bir niyeti, maksadı, yönü olmayan yürüyüşlerin soluğu en kuçuk puruzde, ilk sorunlu alanda kesilir. Bovle yuruyuşler insana usanç verir. Bir tema üzerinde yoğunlaşmayan, okuduklarından kendine başlıklar çıkarmayan, dikkaderinin altını çizmeyen, ruha çentik artmayan yuruyüşler oldukça kısır ve verimsizdir. <u>Dikkat</u>, yönü ve ereği olan okumalarla ışıldar. Henry David Thorcau, dikkatle ve dikkatli iş seçimiyle tüm insanların iyi birer gözlemci ve öğrenci hâline gelebileceğini söyler. 3 Dikkar, yürüyüşünde kararlı olmakla ilgilidir. Biri Hiçbiri Binlercesi romanının karakteri, nereye gideceğini bilmese de yürüme tutkusunu hiç yitirmez. Öylece durakalsa da yürür. Ruhu dünyalarla, çakıl taşlarıyla doludur. Ruhunda, tecrübenin her rengi kök salmış, duyarlığı binbir tecrübeyle olgunlaşmıştır.Kendisini geçip ilerleyenler, kendinden daha çok şey biliyormuş gibi görünen kayıtsızlardır. Onlar arak yaya değildir, kendi arabalarını sürmektedir. Kendisininse kendini bağlayan dizginleri ve at gözlükleri yoktur “4 Ayaklarını yerden kesen, kendini hızla bir yere götüren bir aracı yoktur. Onlardan daha keskin ve iyi gören gözleri, hisseden bir kalbi, düşünen bir aklı, bir türlü yerinde durmayan, kendini yetersiz gören, yeniliğe açık bir zihni ve ufku vardır. Yürüyenin vicdanı genç kalır. Arayışa, yeniliğe açık olur. Yürüyen, kendini içinde bulunduğu zamana ait hissetmese bile bu zamanın dilini yakalar, sorunlarına eğilir. Yeni bir konuşma dilini öngörür. Üslubunu ve düşünme sistematiğini buna göre tazeler. Fiziksel olarak yürümekten mahrum kalanlar, kitaplar boyunca, kitapların içinde yürür. Yol düşçüsü, dış dünyanın kendisindeki varlığını azaltukça içsel değerlerindeki yükselişin farkına varır. İnsanın esas meselesi kendini konumlandıramamasıdır. Her yürüyüşçünün cevabını aradığı soru, kendini nerede ve nasıl konumlandıracağıdır.</p>
<p dir="ltr">Elektronik sınırların çerçevelediği modern dünya, insanı bedeni ve hissi her türlü hareketten yoksun bırakır. Bu dünyada hem ruh hem beden âtıl kalır. Aynı anda pek çok iş yaptığı duygusuna kapılan insan artık hem her yerde hem de hiçbir yerdedir. Hem kitabını okuyan hem de dijital ortamı yoklayan okurun yürüyüşü, her yönüyle özensiz, eksikli gediklidir.</p>
<p dir="ltr">Okumak, insanın kendisiyle olan bağını pekiştirir. Kendilik alanını genişletir. İnsan yürüyüşüyle kendini budar, Fazlalıklarından, olmamış, kekre yanlarından arınır. Kendine yeni kanallar, yollar, pencereler açabilen dışarıdaki değişime mukavemet gösterebilir yalnızca, Bütün mesele, hızın sürükleyici tahakkümüne rağmen insanın sevdiği şeylerin hakkını verebilecek bir yavaş</p>
<p dir="ltr">lıkta durma direncini gösterebilmesidir. Yavaşlama zamanı, insanın başka yollarda yürümek üzere hız aldığı bir soluklanma ânıdır. Dijitale endeksli zaman algısı, boşluğa ve yavaşlığa tahammul edemez.Anaayfadaki sürekli akış, kesintisiz iletişim, aranılan her şeyin bir arama butonu yakınlığında olması, insanın yavaşlığa tahammülünü kırar. Dijital ortam anlarısal bir zaman dilimidir orada söz konusu olan. 5</p>
<p dir="ltr">Yeni bir gelişme var mı dürtüsüyle ikide bir kontrol edilen sosyal ağlardan geriye bölünmüş, parçalanmış, hiçbir anlam bürünlüğü olmayan bir zaman dilimi kalır. Zihnen ve bedenen bir şeye odaklanmak arık az rastlanılan, olağanüstü bir durumdur. Bu mecrada boşluğa yer yoktur. İnsan, kendi kimliğiyle orada bir kişi/kimse olarak değil, kullanıcı olarak yer alır. Kullanıcılar ancak aktif paylaşım ve erkileşimleriyle var olabilir.</p>
<p dir="ltr">Okuduklarıyla dijital ortamda kendine bir varlık alanı açmak isteyen kullanıcı, yeterli ilgiyi görmediğinde okumaya yönelik tavrı nasıl etkilenir? Yahut tam tersi. Okumalarıyla dikkar çeken birisi, aldığı etkileşim üzerine dijital mecraya karşı konulmaz bir çekimle yöneldiğinde okuma eyleminin kendisiyle ilgisi nasıl olacaktır? Birincisinde kendini değersiz hisseden bir okur profili, ikincisinde okumayı küstahlık ve kibre dönüştürebilme potansiyeli söz konusudur. Okuyan insan, bir şeyin ardına, bir yolun zahmetine düşer. Zihni daima meşguldür. Meşguliyeti insanı bir yere taşır. Bazı insanların meşgalesi, ne uğruna diye sorgulayan bir varlık sancısıdır. Bazı okumalar, takatsiz bırakan bir yorgunluğun izlerini taşır. İncelemek, irdelemek, araştırmak, sorgulamak gibi düşünceyi zenginleştiren bürün eylemler, okuru nihayetinde görüş sahibi kılar,</p>
<p dir="ltr">Düşünen kişi araştırır ve gücü yettiği ölçüde görüşünün karşıtlarını, gayesini, neye dayandığını temellendirir. 6Bu sebeple düşünme yorgunluğu, yürünen onca yolun insanda bıraktığı yorgunluk gibi fiziksel yorgunlukla aynıdır. Fiziksel yorgunluğun istirahati kolaydır. Düşünmenin yorgunluğuysa istirahati mümkün kılmaz. Bir yerde insanı dermansız bırakır. Kendi zihninin ve kalbinin emeğiyle, yordamıyla yürüyen, kendi akıl ve hissiyatının sınırlarını görür. Kendi aklıyla yürüme cesareti gösteren hakikaten öğrenir ve öğrenmenin hakkını verir.</p>
<p dir="ltr">Bir kılavuzun rehberliğinde öğrenmek güzeldir. Sürekli muhatabının fikrine katılan, salt dinlemekle yetinen, soru sormayan zihin artık konfora alışır, temel meseleler arasında bağlantı kuramaz hâle gelir. Öğrenilenler bir biçim, form ve üsluba dönüşürse düşünce var olabilir. Kitabın kendisine verdikleriyle kendi düşünce rotasını çizemeyen okur, düşünme yeteneğini yiçirir, Salt alıcıdır artık. Kitap karşısında edilgin, durgun ve tepkisizdir. Bahar uyandığında yolumuza çıkan sümbüller, erguvanlar, morsalkımlar, karahindibalar içimizde bir coşku meydana getirir. Suya atılan taşın, suyun yüzeyinde oluşturduğu iç içe yuvarlak dalgalar gibi genişleyerek duygular, düşünceler, hatıralar birbiri ardınca çıkagelir. İç coğrafyamıza doğru ruhumuzun yüz ölçümünü yeniden öğrendiğimiz bir yürüyüş başlar. Dışına doğru yürüyene yeryüzü genişler. Yürümek en çok da hayreti diri tutar, hayret de öğrenme arzusunu.</p>
<p dir="ltr">Bütün büyük sanatçılar, sıkı eserler ve kült kitaplar, içimizdeki bir şeye muhakkak dokunur. Bizi rutinden çıkarır. İnsanı bir şeyler yapma isteğiyle doldurur. Bu dünyada bir ayak izi, el izi, bir söz izi bırakma arzusunu onlar ateşler. Hayli yürüme tecrübesi olan insan, güzelliği görür. Göz, güzelliğe degince, güzellik hayreti uyarınca hayat bambaşka bir manaya bürünür.</p>
<p dir="ltr">Güzelliği yalnızca görmek yetmez. Güzellik anlaşılmak da ister. Kendisiyle duygu bağı kurulsun, özü bilinsin ister. Tecrübelerinde derinleşenler, güzelliğin manasını kavrayabilir. Okuma tecrübesi zengin olanlar, her kitap hakkında kolaylıkla konuşmaktan sakınırlar. Kalıcı, seçkin eserler üzerine söz söylemek ve mümkünse yalnız onlara dikkat çekmek isterler. Yol hâlini bilen, yürüyenin hâlinden anlar. Bir eserin ardında nasıl bir zihni ve entelektüel emek ile birikim olduğunu bildiğinden onu değersizleştirecek bir cümle kurmaktan çekinir, Çünkü okumak, en çok da had ve hududun bilinmesidir.</p>
<p dir="ltr">Kültür, zaman, eğitim, yaş gibi kimi farklılıklardan ötürü insan bazı yolları yürümemiş olabilir ama o yolu yürüyenlerin, zor geçitleri aşanların tecrübelerini gözlemleyebilir, dinleyebilir. Hiç Sait Faik okumamış birisi, Sait Faik okumuş, onun kitaplarından beslenmiş bir yazarın izini sürerek, o yazar ve eser üzerinden Sait Faik&#8217;e varabilir. Herhangi bir temanın etrafını örmek, onda derinleşmek için yapılan okumalar da tali yollardan anayola çıkarır okuru. Varoluşçu herhangi bir edebi metnin izinin sürülmesi okuru illa ki Sartre&#8217;a, Camus&#8217;ya, Gide&#8217;e götürecektir.</p>
<p dir="ltr">Yürümek, bitimsiz bir verimdir. Her okur ama gözü keskin, ama ürkek birer yolcudur. Yolcu, yolun kendisini götüreceği yerlere gönüllü olarak gider. Bazen de mecburiyetler yüzünden gider. Mecburi geçitler de çıkar önüne, yüksek duvarlar da. Bazı köprüler yolunu kolaylaştırır, adres sorduğu yolcular da. Oradan gitmeyi tasarlamadığı hâlde bazı eserler, okuru oraya sürükler. Böyle yolculuklar, öğretici ve kalıcıdır. Bir eserin nasıl kritik edileceği ara yolculuklarla daha iyi öğrenilir.</p>
<p dir="ltr">Yürüyüşünde samimi olmayanlar için hiçbir yol, ötekinden daha iyi değildir. Onlar hangi kitaba yönelseler, ondan verim alamaz; kitaptan kitaba konsalar yine de yolu tamamlayamazlar. Ne kadar çok okuduğumuz değil, yola ne kadar yoğunlaştığımız önemlidir. Yoğunlaşma derinleşmedir, yükselmedir. En düz, en basit görünen yollar, yüründükçe karmaşıklaşır. İnsana düşen yolda olmaktır.</p>
<p dir="ltr">Yol unutuştur. Nereye nasıl yürüyeceğimizi hatırlamak için her seferinde başlangıç noktasına geri döneriz. Yolun ustası nasıl olunur diye yeniden çırak oluruz. Yürümek, ruhu mütemadiyen tazeler. Her yürümenin kendi saari, zamanı ve kendine mahsus bir ritmi vardır. Her yürüyüş, birbirini etkiler, birbirine bağlanır yahut birbirinden ayrılır. Yürümeyi anlamak, anlamlandırmak için ona dair düşünmek yetmez. Yürümek üzere attığımız her adımda nerede durduğumuzu da anlamamız gerekir. Yürümeye dair sorular sormak ama en önemlisi de kendi yürüyüşümüzü mütalaa etmek, bizi kaçınılmaz olarak kendimize döndürür. Yürüyen kendine gider. Yürümeyi bırakan ruh, kendini ifade edemez ve ölür.</p>
<p dir="ltr">Yolun sınırları vardır. Yürümenin sınırları yoktur.</p>
<p dir="ltr">İnsan yürümeyi bıraktığı anda yolun sınırlarına ge miş olur. Okur, kitabı okumayı ve anlamayı bıraktığı yerde sınıra gelir, yürüyüşünü durdurur. Arayan yoldadır. Okuyan yürür, yürüyen okur. Kendini dar bir alana mahküm eden, kendine yeten insan ne kitaba ihtiyaç duyar ne yola.</p>
<p dir="ltr">Hayat, insanın yaşama biçimine, tarzına göre sanat hâline geliyorsa yürümek, hayatı sanat kılan en birinci eylemdir.</p>
<p dir="ltr">Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:124-136</p>
<p dir="ltr"><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p dir="ltr">1.John Perry, Erteleme Sanatı “Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi”, Çev. Elvan Kıvılcım, Sel Yayınları, İstanbul.</p>
<p dir="ltr">2.Henry David Thorcau, Halden Ormanda Yaşam, Çev: Figen Kıyak, Dorlion Yayınları, s. 101.</p>
<p dir="ltr">3.Henry David Thoreau, Halden Ormanda Yaşam, Çev. FieGn Kıyak, Dorlion Yayınları, Ankara, Haziran 2020, s. 99.</p>
<p dir="ltr">4. Huigi Pirandello, Biri Hiybiri Binlercesi, Çev: Şadan Karadeniz, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2020, s. 11.</p>
<p dir="ltr">5.Byung Chul Han, Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü, Çev: Çağlar Tanyeri, İnka Yayınları, İstanbul, 2021.</p>
<p dir="ltr">6. Farabi, Kategoriler ve Retorik, Tercüme: Ali Tekin, Klasik Yayınları, İstanbul, 2019, 5. 68</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/">Yürüyen Kendine Gider</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
