<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ekran | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ekran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:13:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>ekran | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Köksüzlük Kimliksizliktir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:13:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[köksüzlük]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28035</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İnsanın manevi dünyasını dijital ataçlarla mahvetmenin yollarını bulan küresel iktidar, tamamen algıları domine ederek inşam hakikatten uzaklaştırır. Jonathan Crary, göz aha anlamına gelen eye-catching&#8217;den hareketle bir &#8220;takip teknolojisinden söz eder.[1] Dijital ortam kendini ve araçla­rını yenileyip bir üst sürüme geçtikçe nesiller de bundan etkilenir. Bundan sonra gelecek olan nesillerin gözü firar edebilecek ya da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/">Köksüzlük Kimliksizliktir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın manevi dünyasını dijital ataçlarla mahvetmenin yollarını bulan küresel iktidar, tamamen algıları domine ederek inşam hakikatten uzaklaştırır. Jonathan Crary, göz aha anlamına gelen eye-catching&#8217;den hareketle bir &#8220;takip teknolojisinden söz eder.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Dijital ortam kendini ve araçla­rını yenileyip bir üst sürüme geçtikçe nesiller de bundan etkilenir. Bundan sonra gelecek olan nesillerin gözü firar edebilecek ya da kendi özerkliğini ilân edebilecek kudrette olamayacaktır. Dijitale bağımlı hâle gelen nesiller gerçek renkleri, sesleri, acıları, hayatın ritmini, zorlukları, heyecan­lan ve hissiyat denilen şeyi unutacak, tamamen duyarsız hâle gelecektir.</p>
<p>Renklerin binbir tonunu bilmekten mahrum kalan ve hayatlarının bütünü dijitalize olmuş nesiller, elbette başkasının kaç yüzü, kaç bakışı olduğunu bilemeyecek, kendi ruhunun katmanlarını da tecrübe edemeyecektir. Oturdukları en rahat koltuklarda, bir distopya romanının kahramanı bile olamayacak bu nesiller her bakımdan evsiz, yurtsuz, köksüz ve aidiyetsiz kalacaktır. Küresel iktidar, insanı aidiyetsiz kılmanın her yoluna başvurur. Çünkü aidiyet, kimlik demektir. Kimlikse insanın mevzilendiği, konuşlandığı ve köklerinin nereye dayandığını bildiği, kendini savunduğu yerdir, Köksüzlük kimliksizliktir. Ka­dının da erkeğin de kendi kimliğiyle beraber içine doğduğu kültürün kimliğinden uzaklaşması, köklerinden kopmanın en acı biçimidir. Dijital sürünün özneleri olan insanların sahip olduğu yegâne kimlik, kimliksizliktir. Onlar artık her yöne savrulan, güç kimdeyse ona tapınan, küresel iktidarın kullanışlı aparatlarıdır.</p>
<p>Köksüzlüğü çoğu zaman fiziksel olarak yerinden, yurdundan, meskeninden olmak gibi dar bir anlamda ta­nımlıyoruz. Köksüzlük, manevî bir krizdir. İnsanın aktif olarak hayata katılmasını engelleyen, onu kişi olmanın ge­rekliliklerinden men eden, seçme yeteneğini ve muhakeme gücünü yok eden, ruhunu çürüten her şey köksüzlüktür. Fiziksel anlamda yerinden olan kendine bir yer bulabilir ama manevî köksüzlüğün telafisi, geri dönüşü ve hatta ıslahı bile yoktur. Dijital esaret tam olarak bu onulmaz köksüz­lüğü beraberinde getirir. Crary, bu köksüzlük karşısında tekno-rehavete gömüldüğümüzü, bu acı ve dehşet verici köksüzleştirme karşısında körleştiğimizi söyler. Köksüzlüğü ve kimliksizliği kanıksama hâlinin telafisi bu kadar zorsa tamamen dijitale angaje olmuş nesilleri, &#8220;nasıl bir hayat bekliyor&#8221; sorusu çok sarsıcıdır.</p>
<p>Sarsıcıdır çünkü hayatın tüm alanlarını istilâ eden, yokluğu özgürlüğe pranga sayılan, insanın maddi ve ma­nevi bütün dünyasını alt üst eden dijital sistemde kimlik, kişilik ve karakter inşa edilemez. Orada sanal personalar oluşturulur. Dönemsel kimlikler ön plana çıkar. Hangi imajın alıcısı varsa kullanıcılar da ona göre şekillenilir. Hangi tip ve ikon hayranlık uyandırıyorsa onları izleyenler de o tipin ve ikonun bir parçası olmak, onları taklit etmek ister. Taklit, kişiliği geliştirmenin en iyi yoludur. İnsan kendi sesini en iyi taklit ederek bulur, yeteneklerinin farkına taklitle varır. Taklit eden, birinin tıpatıp aynısı olmaz, onun izlerini takip eder. Sonra o izlerden kendi yolunu bulur, kendi kanatlarını görür, kendi kanatlarının uçabileceği yükseklikleri tecrübe eder ve düşe kalka ilerler. Dijital dünya insanın taklit etme becerisini yok eder.</p>
<p>Muhayyile ve muhakeme &#8220;kişi&#8221; olmayan sanal perso- nalara, kullanıcılara, kendilik tasarılarına kapılıp gider. Bu gidiş izleksiz, yürüyüşsüz, hangi izlerden gittiği, ne olduğu ve kime benzediği belli olmayan, özgünlüğü ve karakteristiği bulunmayan bir gidiştir. Düşüncenin yeşermesi, varlığın çiçeklenmesi için &#8220;kişi olmuş&#8221; insanlara ihtiyaç vardır.</p>
<p>&#8220;Kişi&#8221; olabilenler, var oluşun gayesini anlar. Simone Weil, zât kavramını nefs manasında kullanarak bir insana &#8220;Beni ilgilendirmiyorsun&#8221; diyemem ama &#8220;zâtın beni ilgilen­dirmiyor&#8221; diyebilirim düşüncesindedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Zâtın senin egon, benliğin, nefsindir, benim dışımdadır ama varlığının bir sebebi var ve yaratılmışlar umurumda demek ister gibidir. Şeyh Galip&#8217;te de &#8220;Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> şeklinde anlam bulan zât kavramı, insanın kişi olma­sına yani biricikliğine göndermedir. Batılı bir bakışla zâtı benlikten ayıran Simone ile Şeyh Galip özünde aynı hakikati dile getirir. Nedir o hakikat? O hakikat &#8220;Tanrı benimle neyi kastetmiş olabilir&#8221; diyen Kierkegaard&#8217;ın kişi olma yolunda yürüyerek niçin yaratıldığım kavrama arayışıdır. Ya da &#8220;Ta­nımakla görevlendirildiğim kişi ben miyim?&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> diyen Şule Gürbüz&#8217;ün yaratılmadaki gâyenin kendi kişiliğini bilme ilmi olduğunu söylemesindeki hakikat arayışıdır.</p>
<p>Benliğini, hâlini, kendiliğini bir yürüyüşte eğitemeyen, kişiliğine bir hüviyet kazandırmak için sağlam adımlar atamayan, kendini herhangi bir konuda derinleştireme- yenler oradan oraya savrulur, her konuşana kulak verir ve her meselede kafa karışıldığı yaşar. Arayış içinde olanlar için kafa karışıklığı kaçınılmazdır. Arayışları neticesinde de zihin berraklığına ulaşır, kendilerince bir meseleyi dert edinir ve ona göre de bir bakış açısına sahip olurlar. Bu bakış açısı sorunlu olsa bile kıymetlidir. Çünkü emekle, uykusuzlukla, endişeyle kazanılmıştır. Görüntüden, imajdan ve dijital dünyanın içinden çıkamayan zihinlerin yaşadığı kafa karışıklığıysa bulanıklığa esir olmak, zihin berraklı­ğına kavuşamamak anlamına gelir. Bitmek bilmeyen bir kakafoni, veri yığını, hakiki bir konuşmanın ve buluşmanın imkânsız olduğu çevrimiçi bir bataklığın içinde her şey bir &#8220;menşın&#8221;dan, etkileşimden ibarettir. Tüm albenisine, bilgi yığınına ve veri akışına rağmen dijital ortamdan bir eğitim, üretim ve yürüyüş modeli çıkarılamaz.</p>
<p><strong>Metanın Albenisi, Ekranın Cazibesi</strong></p>
<p>insanın bedeniyle ve hayatıyla sosyal medyada her şeyini ifşa etmesini Chul Han, &#8220;gönüllü soyunma&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> olarak nitelendirir. Sosyal medya çıplak bedenlerin ve aşırı estetize edilen yüzlerin âdeta kutsandığı yerdir. Pornografiye hiz­met eden paylaşımların aldığı etkileşim, sosyolojik olarak toplumun nereye doğru evrildiği hakkında birtakım veriler sunar. Chul Han &#8220;Pornografik bir şekilde sergilenen çıplak beden hiç şüphesiz zavallıcadır ama yüce değildir&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> der ve ekler: &#8220;Et hâline gelen beden yüçe değil müstehcendir&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bedenini metâlaştıran her insan, benliğini, zâtını ve kişi­liğini yok eder.</p>
<p>Agamben&#8217;in çıplak beden yorumu da son derece sarsıcı­dır. Agamben, Âdem ile Havva&#8217;nın ilk günahı işlediklerinde merhamet giysisinden olduklarını söyler.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Ona göre Âdem ile Havva&#8217;nın giysisi, İlâhi bir giysidir, bir merhamet örtü­südür. Ancak ilk günahı işlediklerinde o örtü üzerlerinden alınır ve çıplak kaldıklarını idrak ederler. İşte çıplaklık, bu merhamet giysisini yitirmenin, insanı insan yapan manevî kaidenin sarsılmasıdır. Kur&#8217;anî bir kelime olan Hayy kelime­sinin onlarca anlamından biri de Fîrûzâbâdî&#8217;nin Kâmus&#8217;una göre bir topluluğun kılık kıyafetlerinin, giyim tarzlarının iyi hâle gelmesi ve buna bağlı olarak da hayatlarında bolluk, bereket ve rahmetin artmasıdır. Kıyafet, bedenin, dolayısıyla akıl ve kalbin ikâmetidir, insanın kimliğidir. Giysi âdâbı, sosyal ahlâkı olumlu yönde etkiler.</p>
<p>Byung-Chul Han&#8217;ın hemen her kitabında dijital ortamdaki like amindir demesi, beğeni ve etkileşimin insanın tek tan­rısı ve biricik iktidarı hâline geldiğini vurgulamak içindir, insanın kendini gönüllü köle olarak küresel kapitalist siste­min çarkına bu kadar kolay fedâ etmesi, bu mecrada özgür olduğu sanrısına kapılmasıyla ilgilidir. Metânın albenisine kapılan insan, bizzat kendi kişiliğinin öz sömürü hâline geldiğinin farkında değildir. Görünmek, fark edilmek, ilgi çekmek, dikkatleri üzerine toplamak, gündem olmak gibi saiklerle mühim bir kişilik olduğunu düşünür. İlgi çekme­diğinde, dikkatler üzerinde olmadığında kendini mutsuz ve değersiz hisseder. Dijital ortamda kapitalizmin iktidarı ve kriterleri geçerlidir. Fenomen olarak adlandırılan kullanı­cılar, sanal dünyaya aktif olarak katılmadıkça ve ilgi çekici içerikler üretmedikçe sönüp gider. Fenomen olmak, yıldız gibi parlamak ve kanaat önderi olmak değildir. Fenomen göründüğü kadar yer kaplayan, ağırlığı ve varlığı o kadar olan demektir. Fenomenin karşıtı numen ise kavranması ve idrak edilmesi güç olan karmaşık, esas ve asıl varlıktır. Marifet, o karmaşayı anlamaya cesaret etmede, görünenin ardındaki dünyayı kavrama hünerinde saklıdır.</p>
<p><strong>Ekran Yersizleştirir, Hicret özgürleştirir</strong></p>
<p>Yüz, çehre, sima, sûret, portre gibi kelimelerle insanın ona ait olan değerini, ışığım, anlamını ve ifadesini tarif ederiz. Yüz hislerin bütün renklerini taşır, acılan, utanç­ları, arzuları, hırsları, kıskançlıkları, sevinç ve kederleri. Meramın okunabildiği, anlaşılabildiği yerdir yüz. &#8220;İsmini hatırlayamadım ama siması yabana değil, gözüm bir yer­den ısırıyor&#8221; cümlesi, yüzün insan muhayyilesindeki güç ve etkisini gösterir. İnsanlar birbirinin hatırında yüzüyle, sûretiyle kalır. Yüz bazen akılda kalan son fotoğraftır.</p>
<p>İnsan, birine kızdığı zaman nefret ve öfkesini karşısın­dakinin yüzüne yöneltir. &#8220;Yüzsüz&#8221; der meselâ, &#8220;Yüzüne bakmam daha&#8221; der. &#8220;Yüzünü şeytan görsün&#8221; der. Bazen bütün kırgınlıkların sebebi olur yüz, &#8220;Her şey senin yüzün­den&#8221; derken o insanın yüzünde taşıdığı ifadede bize dair bir şey göremeyişin kırgınlığını yaşarız. İnsan yüzü bedenin ve ruhun yansıtıcısı, anlatıcısı, hem gizleyicisi hem de açık edicisidir. Yüz, mahşerde de insanın en iyi anlatıcısıdır. İnsan yüzü öyle kıymetlidir ki anlamlı bütün hikâyeler insanın yüzünde gömülüdür. Yılların, masumiyetin, kötülüğün, acının, iç güzelliğin izleri yüzde saklıdır.</p>
<p>Dijital ortamda estetik bir görüntü nesnesine indirgenen yüz, isterse dünyanın en güzel yüzü olsun, anlamsızdır. Chul Han&#8217;ın muhteşem ifadesiyle &#8220;Kendini sergileyen ve ilgi görmeye çalışan yüz, bir yüz değildir. Doğasında bir bakış barındırmaz.&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Bakışı olmayan, zekâdan ve hissiyattan da yoksundur. Onun için en acı hadiseler de en sevinçli anlarda bir posttan ibarettir. Alt metninde badem göz, fın­dık burun, şuh bakış, en bakımlı cilt, en orantılı yüz, en atletik vücut gibi bir beden yarışı olan paylaşımlar, inşam ve özelde de kadınları yüce hedeflerden, zekâ gerektiren</p>
<p>konulardan, düşünce üretmekten, idrakten ve hatta mer­hametten uzaklaştırır. Küresel kapitalizmin hedeflerinden biri de budur: İnşam salt kabuğuyla ilgilenen bir varlık hâline getirmek. Dijital sürüyü kontrol altında tutmanın, böylece sürünün her ânım gözetlemenin, harcamalarından beğenilerine, hazlarından lokasyonuna kadar sürüyü izleme altına almanın tek yolu, sürünün beyinsel fonksiyonlarını geriletmek, düşmanından dahi şüphelenmeyecek hâle ge­tirmektir. İnsanın kendi yüzünü, kendi bedenini onaylatma isteği, birey olma özgürlüğüne vurulan en büyük kettir.</p>
<p>Ekran, bakışın dalıp gitmesine, odaklanmasına, durup düşünmesine izin vermez. Ekranda gözler hep hareket hâlindedir ama hiçbir yere hicret edemez. Sürekli akışta kaldığı, timeline&#8217;da hareket ettiği hâlde hiçbir yere gidemeyen göz, iç âlemine, kendi derinliklerine kök salıp yürüyüşler yapamaz. Hayatı da insanlarla kurduğu bağı da internet sörfü gibi algılar. Ekran, inşam köksüzleştiren, onu yersiz ve yurtsuz kılan devasa bir pazardır. Ihsan bu pazarda acele adımlarla koşar, her şeyi satın alır, bilgiye hızla ulaşır fakat ne ilerleyebilir, ne mutmain olabilir, sonunda varacağı yer koca bir boşluk yahut belirsizliktir.</p>
<p>Byung-Chul Han, sosyal medyayı <em>dijital panoptikonlara<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[10]</strong></sup></a> </em>benzetir. Bentham&#8217;ın panoptikonunda insanların birbiriyle iletişim hâlinde olması yasaktır ama sosyal medyada insan­lar sürekli bir iletişim hâlindedir. Herhangi bir zorlamaya gerek kalmadan milyonlarca insan dijital panoptikonda kendisiyle ilgili birçok özel bilgiyi, mahremini gönüllü olarak paylaşır. Bunu da özgürlük addeder. Tüm dijital platformlar kapatılsa insanın özgürlüğüne asla bir gölge düşmez. Sınırsız paylaşımı, izlemeyi, ekrana maruz kalmaya her ânım paylaşmayı özgürlük zanneden insan, ekrandan çıkıp gerçek hayatla tanışınca ne yapacağını bilemez olur. Ekranla uyarılan zihni ve melekeleri, ekran zincirinden kurtulduğunda can sıkıntısıyla karşılaşır. Başını ekrandan kaldırdığında hayatın sorunlarını, farklı renkleri, değişik tipteki insanları, hayatî sorunları görmeye başlar. Gerçek dünyanın zorluğundan yine ekrana iltica eder. Kapitalist hayat insanı değiştiren, kişiliği olgunlaştıran hicret eylemini de sindirir, mahkûm eder.</p>
<p>Hicret zihnen, bedenen ve manen gerçekleşir. İnsa­nın hicreti neyeyse yönelişi ve yürüyüşü de ona göredir. Ekran dünyasında hicret gibi bir özgürlük alanı yoktur. Tutsaklık, içinden çıkılmazlık, bulanıklık vardır. Bugün ekrana maruz kalan her insan, evsizlik hissini de çok derinden yaşamaktadır. Dijital dünya insanı duyguların evinden mahrum bırakır. Hiçbir duyguyu tutkuyla, sım­sıkı, samimiyetle yaşamasına izin vermez. Duygulanmak, hislenmek ve bu his dünyasını gerçek kişilerle paylaşmak, o paylaşımdan bir yürüyüş başlatmak en büyük direniş ve kenetlenmedir. İnsanın yok olmaması için dijital dünyanın oluşturduğu sahteliğe karşı insanın bütünlüğünü koruyan yeni bir dünya görüşüne, yeni bir insan, toplum ve hayat yorumuna acilen ihtiyaç vardır.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:28-35</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><strong>[1]</strong></a> <strong>Jonathan Crary, </strong><em>Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Dijital Çağdan Kapitalizm </em><em>Sonrası Dünyaya,</em><strong> Çev.: Tuncay Birkan, Metis, 2023.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Simone Weil, <em>Kişi ve Kutsal,</em> Çev.: Orkun Elmacıgil, Ketebe Yayınlan, 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <em>Şeyh Galip Divanı,</em> Haz. Muhsin Kalkışım, Akçağ Yayınlan, Ank.1994, s. 179.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Şule Gürbüz, <em>Kambur,</em> İletişim Yayınlan, 2019, s.50.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Byung Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu,</em> Çev.: Haluk Barışcan, Metis Yayın­ları, 2024, s. 71.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> B. Chul Han, age., s. 38.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Chul Han, age, s. 39.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Aktaran: Chul Han, age., s. 38.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> B. Chul Han, <em>Sürünün İçinde Dijital Dünyaya Bakışlar,</em> Çev.: Zeynep Sa- nkartal, İnka Yayınlan, 2024, s.35.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> B. Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu,</em> s. 12.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/">Köksüzlük Kimliksizliktir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Jean Baudrillard &#8211; Çaresiz Stratejiler  &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/jean-baudrillard-caresiz-stratejiler-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/jean-baudrillard-caresiz-stratejiler-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2022 05:25:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[hipergerçek]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[kamuoyu]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Simülasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26232</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir ekran ya da bir kamuoyu araştırmasının tek başına bir anlamı yoktur. Bir sözcüğün bir şeyi, bir imgenin bir gerçekliği, bir yüzün çeşitli duygulan temsil ettiği gibi bir düşünceden yola çıkarak kamuoyu araştırmalarının da bir şeyleri temsil ettiğini düşünmek yanılgıya düşmektir. İletişim araçlarıyla karşılıklı konuşabilmek olanaksızdır. İletişim araçları belki de, kitlelerin konuşmamak için arkasına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/jean-baudrillard-caresiz-stratejiler-notlarim/">Jean Baudrillard – Çaresiz Stratejiler  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26233 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/WikipediaBaudrillard20040612-cropped-237x300.png" alt="" width="256" height="324" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/WikipediaBaudrillard20040612-cropped-237x300.png 237w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/WikipediaBaudrillard20040612-cropped.png 250w" sizes="(max-width: 256px) 100vw, 256px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir ekran ya da bir kamuoyu araştırmasının tek başına bir anlamı yoktur. Bir sözcüğün bir şeyi, bir imgenin bir gerçekliği, bir yüzün çeşitli duygulan temsil ettiği gibi bir düşünceden yola çıkarak kamuoyu araştırmalarının da bir şeyleri temsil ettiğini düşünmek yanılgıya düşmektir.</p>
<hr />
<p>İletişim araçlarıyla karşılıklı konuşabilmek olanaksızdır. İletişim araçları belki de, kitlelerin konuşmamak için arkasına saklandıkları saydam bir duvardır. İşin içinde acaba yine ayartma mı vardır? Evet vardır ancak bu kez, kitleler iletişim araçları tarafından değil, iletişim araçları kitleler tarafından, kitlelerin iletişim araçları içinde kaybolma stratejisine uygun bir şekilde ayartılmaktadır.</p>
<hr />
<p>Sınırlarının nerede sona ermesi gerektiğini kendine bile itiraf edemeyen bir fizik olsa olsa bir patafiziğe (uyduruk, düşsel çözümler bilimi) benzeyebilir. Bu ayartma biçiminde ötekinin ne istediğini söylemeden tahmin etme, arzularına tercüman olma, hatta önceden dışavurma; başka bir deyişle onu çok büyük bir düş kırıklığına uğratma, beynini okuma, yanıltma, yönlendirme, özetle ustalık gerektiren bir intikam alma duygusu vardır.</p>
<hr />
<p>İnsanlar için önemli olan gereksiz şeylere ve gereğinden çok fazlasına sahip olmaktır. Toplumsal enerjiyi harekete geçiren, çıkarlar için mücadele edilmesine yol açan şey budur.</p>
<hr />
<p>Euro-dolarlar, borsa değerleri ve reklamın iğrençliğiyle soyut dolanım düzeni&#8230; Moda yeniliklerindeki ahlâksızlık, yararsız teknolojilerle prestij teknolojileri, seçim şamataları ve tırmanan bir silahlanma. Bütün bunlar, hem kapitalist egemenliğin “tarihi” göstergeleri hem de ondan daha önemli bir olgunun kanıtıdır. Bütün bunlar, kapitalizmin günümüze kadar gerçek anlamda bir toplumsal proje üretmekten aciz oluşunun kanıtıdır.</p>
<hr />
<p>Var olan tüm değer sistemlerine karşın bu ahlâk dışı eneıji ve “şeytani” dönüştürme gücü konusunda verilebilecek en güzel örnek ABD’dir.</p>
<hr />
<p>Ahlâki enerjiyi yok edip, ahlâk dışı enerjiyi özgürleştirerek insanları cinsel zevklere yönlendirmeye çalışan oyun, moda ve reklam gibi sistemlerin sırrı budur. Bunlar herhangi bir gerçekliğe sahip olmayan göstergelerle beslenmekten hoşlanan sistemlerdir.</p>
<hr />
<p>Özgür radyolar adı altındaysa her kafadan bir ses çıkmakta, herkes düşüncelerini dışavurmakta ve şarkılar çalınmaktadır. Bütün bunlar dinleyiciye doğru içerik aktarma gibi bir hülyanın ürünüdür. İletişim terimleriyle konuşmak gerekirse (FM) bandında boş yer kalmamıştır. Bu üst üste binen ve birbirine karışan istasyonlar artık hiçbir şey iletememektedir.</p>
<hr />
<p>Zira haberler ve iletişim araçları bir sahne üzerinde olup biten, bir alan derinliğine sahip ya da üstünde bir şeylerin oynandığı bir yer değildir. Bunlar bir derinlikten yoksun televizyon ekranı karşısında oturan alıcının okuma süreciyle uyumlu bir şerit üstüne kaydedilmiş mesaj ve sinyallerdir.</p>
<hr />
<p>Günümüzde tiyatro sahnesi sahip olduğu eleştirel gücün yanı sıra hiç kuşkusuz illüzyon gücünü de tamamen tüketmek üzeredir. Tiyatronun sahip olduğu etkileme gücü artık sahneyi bir illüzyon üretim alanı olarak görmeyen insanlarla her türlü anti-tiyatro biçiminin eline geçmiş durumdadır. Belki bir zamanlar bir biçim olarak tiyatro ve gerçek arasında diyalektik bir alışveriş olduğu söylenebilirdi. Oysa günümüzde ancak boş ve anlamsız bir gerçekten söz eden boş ve anlamsız tiyatro oyunları izliyoruz. Sahne ve salon arasındaki kopukluğa son veren, illüzyonu yasaklayan tiyatro sokağa, günlük yaşamın içine inerek tüm gerçekliği öyküleştirebileceğini, gerçekliğin içinde eriyip ortadan kaybolabileceğini ve aynı zamanda da bu gerçekliği dönüştürebileceğini sanmaktadır.</p>
<hr />
<p>Özellikle de biz Batılılar, insan yüzlerine, kendilerini gerçeklik ve arzuyla donatıp psikolojik açıdan soyduğumuz cinsel organlara bakar gibi bakıyoruz. Bu görüntülerde törensel bir özellik taşımayan, makyajsız ve göstergeler den yoksun yüzlerin tüm güçleriyle müstehcen görünme ye çalıştıkları söylenebilir. Bizlerse bu var olmayan hakikat gösterisini izliyor ve enerjimizin tamamını hiçbir işe yaramayacak açıklamalar üretmek amacıyla harcıyoruz. Yalnızca görünümler, yani haklarında anlam üretmediğimiz göstergeler her alanda karşımıza çıkan, bu bomboş hakikat evrenindeki töz yitimini engelleyebilirler.</p>
<hr />
<p>Her şey politika alanı içine çekildiğinde, politika toplumsal yazgıyı belirleyen bir süreç olmaktan çıkarak kültürel bir sürece dönüşmekte ve beraberinde ortaya bir de sefil bir politik kültürün çıkmasına neden olmaktadır.</p>
<hr />
<p>Nesnel varlığını ya da iğrençliğini zorla kabul ettirmeye çalışan, yani ölümün sahip olduğu sır ve zarafete sahip olmayan, çürüyen bir ceset gibi yalnızca fiziksel ayrışıma uğrayan, hayal gücüne son verilerek her şeyin gerçekçi bir görünüme sahip olduğu maske, göz fan ve bir yüze sahip olmanın mümkün olmadığı bir yerde her şey ya tamamıyla cinsel bir görünüme kavuşturulmuş ya da ölmüş demektir. Bu sayılanların tamamı hem müstehcen hem de pornografik olarak nitelendirilebilir.</p>
<hr />
<p>Olgusal ve hukuksal varlığından çok piyasadaki arz, tüketim ve değiş tokuş miktarıyla doğru orantılı bir varlığa sahip olabilen toplumsal, kendini pazar ekonomisine ait sıradan bir eşya gibi gördüğünden yalnızca zorla yeniden üretilebileceğine inanmaktadır. Reklama bile inandığı söylenebilir; çünkü ister iletişim araçları, ister ideoloji ve söylevler aracılığıyla olsun yaptiğı tek şey kendi reklamıdır.</p>
<hr />
<p>Tüm bilmeceler çözüldüğün de yıldızlar sönmeye başlamaktadır. Sırlan açığa çıkartıp gözler önüne sermekle yetinmez onları görünürden daha da görünür bir hale getirir, yani müstehcenleştirir, tüm illüzyonları kolaylıkla anlaşılır bir hale getirirsek o zaman gökyüzüyle dünya arasındaki bağlantı kopmaktadır.</p>
<hr />
<p>Birilerini tehdit etmek istiyorsanız bu işi ancak bir başkasına ait bir şeyleri, örneğin o kişinin bir sırrını, hassas olduğu bir konuyu, en çok arzu duyduğu, en çok keyif aldığı şeylerden birini öğrenerek, ona acı çektirecek bir şey, yaşama hakkını elinden nasıl alabileceğinizi bilerek yapabilirsiniz. Psikolojinin tüm dallarıyla ilgili bir şey olan güdümleme sürecinin sahip olduğu araçlar bunlardır. Biz isteklerimizi karşımızdakine işte bu zorlama yöntemiyle kabul ettiriyoruz.</p>
<hr />
<p>Birini yok etmek istiyorsanız onu öldürmeyin, milyonlarca insanın olaya duyarsız kalmasını sağlayın yeter.</p>
<hr />
<p>Terör artık yalnızca şiddetle açıklanamayacak başka bir mantıksal evrene sanki rastlantısal, insanları oldukları yere mıhlayan, birbirlerine korku aşılamalarına yol açan bir evrene aittir. Şiddetten daha şiddetli olan bir şey varsa o da terörizmdir.</p>
<hr />
<p>Şişkolar, içinde yaşamakta olduğumuz sistem gibi, boşlukta hiç durma dan şişen varlıklara benzemektedirler. Şişkolar, sona eren uyumlu göstergeler, fiziksel yapılar, beslenme biçimleri ve kentsel biçimler döneminin nihilist bir ifadesi gibidirler. Dört bir yana doğru hızla yayılan kanserli hücre dokusuna benzemektedirler.</p>
<hr />
<p>Şeffaflaşma her geçen gün sırları (yalnızca anlam üretiminin değil aynı zamanda görünümlerin sahip olduğu illüzyon ve ayartma gücünün sahip olduklarını da) açığa çıkartırken, sahne görevi yapan mekânlar da her geçen gün biraz daha müstehcen bir görünüme sahip olmaktadır.</p>
<hr />
<p>Günümüzde herhangi bir olaydan sonuç çıkartılması olanaksız gibidir. Çünkü bu olaylar bin bir şekilde yorumlanabilmekte ve hepsi de bir anlama sahip olabilmektedir; başka bir deyişle tüm nedenler ve sonuçlar eşdeğerli olup her olayın pek çok nedeni ve sonucu olduğu söylenebilmektedir.</p>
<hr />
<p>Doyum noktasına ulaşmış tepkisiz bir dünya, bir ahtapot gibi her tarafı sarmaya, hastalıklı gelişmeye, kansere, azmanlaşmaya mahkûmdur. Zaten kanser demek, kendi ereğini bir hiperereklik sürecini benimseyerek yadsımak demek değil midir?</p>
<hr />
<p>Moda güzelin kendinden geçmiş, yani hangi yöne gittiği belli olmayan bir estetiğin anlamsız ve içeriksiz biçimidir. Simülasyon, gerçeğin kendinden geçmiş bir biçimidir. Televizyonu izleyin ne demek istediğimi anlarsınız; başka bir deyişle küçük ekrandan yansıyan tüm gerçek olaylar insanın başka bir şey düşünebilmesini engelleyecek kusursuz bir art ardalık ilişkisi içinde, yani hem görmeye hiç alışık olmadığımız hem de birbirlerinden ayırt edilemez, hem gerçek dışı, hem de kendilerini tekrarlar bir şekilde sunulmaktadırlar; bu yöntem onların anlamsız ve kesintisiz bir şekilde birbirlerini izlemelerini sağlamaktadır.</p>
<hr />
<p>Zira kamuoyu yoklamalarında kesin sonuç diye bir şey olamaz. Onları ilgi çekici hale getiren de zaten bu özellikleridir. Kesin bir sonuca sahip olamamalarının nedeni nesnenin ekranların gerisinde neredeyse tamamen ortadan kaybolmuş olması, yani ne kendi varlığı hakkında herhangi bir düşünce üretilmesine ne de modellerin gerçekten etkileyici olup olmadıklarından söz edilmesine izin vermemesidir. Bütün bunlar genel anlamda kamuoyu yoklamalarının sonuçlarından kuşku duyulması ya da ciddiye alınmama, yani bir tür kendiliğinden “araştırma simülasyo- nu” şeklinde algılanma gibi bir sonuca yol açmıştır.</p>
<hr />
<p>Şeylerin başka bir şekilde olup bittikleri, gerçekten çok daha kesin kurallara boyun eğilen bir evrende rastlantı diye bir şey yoktur.</p>
<hr />
<p>İnsanın ne istediğini bilmesi övgüye değer bir şeydir.</p>
<hr />
<p>Kamu ahlâkı, kolektif sorumluluk, gelişme, toplumsal ilişkilerin rasyonelleştirilmesiymiş! Hepsi palavra!</p>
<hr />
<p>Çirkinin sahip olduğu tüm anlamlan kendi hesabına geçirmiş güzel bir şeyler düşünün, bunun adı modadır&#8230; Sahtenin tüm anlamlarını kendi hesabına geçirmiş bir “asıl” düşünün, bunun adı simülasyondur&#8230;</p>
<hr />
<p>Arzularına ve zevk aldığı hiçbir şeye sınır koyma yan ve sonunda cinsellikten bıkan bir kuşak günümüzde, aşkı, duygu ve tutku eklenmiş bir cinsellik biçimi olarak yeniden keşfetmeye çalışmaktadır. Daha önceki romantik ya da post-romantik kuşaklar aşkı bir tutku, bir yazgı gibi yaşamışlardı. Bizimkiyse neoromantik bir aşka benziyor.</p>
<hr />
<p>Ayartma sürecinde ön planda olan duygular değil, her an değişebilen dış görünümlerdir. Örnek alabileceğiniz bir ayartma modeli olmadığı gibi, ayartarak rahatlamak gibi bir şey de söz konusu değildir. Bu durumda ayartmanın ahlâksızca bir davranış olarak nitelendirilmesi gerekecektir. Ayartmada ahlâkçı bir duygusal alışveriş yoktur. Ayartma, evrensel ve doğal olmaktan çok yapay ve bir öğretiyi andıran anlaşma, meydan okuma ve ittifak biçimine benzemektedir. Açıkça ayartmanın bir sapkınlık biçimi olduğu söylenebilir.</p>
<hr />
<p>Bugüne kadar bize hep “Birbirinizi sevin” denilmiştir. Kimse kalkıp da “Birbirinizi ayartın” dememiştir.</p>
<hr />
<p>Aşırı haber bombardımanına maruz kalan toplumsal, giderek şişkolaşmaktadır. Kitleleri yarattığını ve aydınlattığını iddia etmesine karşın gereksiz ve kitleler kadar sessiz sedasız bir şey varsa o da bu aşırı haberdir. Haber ve kitleler uyumlu bir çift teşkil etmektedirler, zira haber kitleleri bilgilendirmemekte ve kitleler de bir görüşe sahip olmaya çalışmamaktadır. Bu iki olgu hiç durmadan birbirinden beslenmektedir.</p>
<hr />
<p>Kamuoyu araştırmaları nesnel bir mantık üstüne oturtulmakla birlikte araştırmaların sonunda ortaya konulan somut bir sonuç yoktur; başka bir deyişle bunlar yüzde yüz nesnel olarak nitelendirilebilecek sonuçlardır. Böyle komik bir şey olamaz! Bu, tüm iletişim araçları için de geçerlidir;</p>
<hr />
<p>İnsanları ahlâksız göstergeler denilen şey büyülemektedir; çünkü göstergeler, gerçekliği her zaman ve her yerde ayartmayı başarmıştır.</p>
<hr />
<p>Tarihle, politikanın kendinden geçtikleri, anlamlarını yitirdikleri bir dönemde yaşıyoruz. Herkesin her şeyden haberdar olup, hiçbir şey yapmadığı, her şeyle dayanışma içinde görünüp yerinden bile kıpırdamadığı bir dünyada yaşıyoruz.</p>
<hr />
<p>Bütün modern biçimler müstehcendir. Önceleri müstehcenlikle yalnızca, sonsuza dek sürüp gideceğini düşün düğümüz, cinsellikte karşılaşacağımızı sanmıştık. Oysa günümüzde müstehcenlik gözle görülebilen her yere ulaşabilmektedir. Bakışın kendisi müstehcenleştirilmiş gibidir. Bu, perdede izlenen sadistliklerin kamera karşısında gerçek anlamda yaşandığı Latin Amerika’da çekilmiş kimi hipergerçek filmlerdekine benzeyen ölümcül bir fahişelik biçimidir.</p>
<hr />
<p>Gerçekten daha gerçek görünen şeye müstehcen diyoruz. Tıpkı bir film ekranının tamamını kaplayan cinsel ilişkiyle ilgili görüntüler gibi. Bunlar çok abartılı boyutlara sahip&#8217; olup cinselliği anlamsız bir biçime indirgeyen, cinsel ilişkiyi tekrar tekrar göstermekten başka bir şey yapmayan görüntüleridir.</p>
<hr />
<p>Kumar kesinlikle müstehcen bir oyundur, çünkü sahip olduğu bir anlam ya da değer yoktur; başka bir deyişle kumar parası sahip olduğu değeri tamamen yitirmiş, boş kağıdın eşdeğerlisi sayılabilecek bir şeydir.</p>
<hr />
<p>Genelde büyüleyici bir şey olan imgenin gerçekten daha zarif bir görünüme sahip olmasının tek nedeni iki boyutlu olmasıdır; bu da onu her zaman daha çekici kılmıştır (çünkü biz şeytanın egemen olduğu bir evrende yaşıyoruz). Keza göz yanılsaması denilen şey resme bir gerçeklik yanılsaması ekleyerek onun sahteden daha sahte bir görünüme sahip olmasına neden olur. Biz bunu ikinci dereceden bir simülakr olarak adlandırıyoruz. Ayartma da sahteden daha sahte bir şeydir; çünkü o da kendilerine anlamlarını yitirttiği gerçeğe benzer göstergelerden yararlanır.</p>
<hr />
<p>Toplumsal işleyiş düzeni bozulduğunda, toplum kendine düşen rolü oynayamayacak hale geldiğinde ve gerçekleştirme iddiasıyla tutuştuğu bahisleri yitirdiğinde müstehcen bir görünüm kazanmaktadır.</p>
<hr />
<p>Güney İtalya’daki terremotati [depremzedeler], gösterdiği ihmalkârlık nedeniyle İtalyan devletine şiddetle saldırmışlardır (çünkü olay yerine yardım ekiplerinden önce varan medya bu türden acil durumlarla ilgili hiyerarşik bir gösterge gibidir). Terremotati’hin felaketin sorumluluğunu iktidara yüklemesinin nedeni iktidarın ikide bir evrensel dayanışmadan dem vurmasıdır. Bu insanların felaketleri önceden haber verebilecek caydırıcı bir düzenin oluşabileceğini inanmalarını beklemek saflıktan başka bir şey değildir.</p>
<hr />
<p>Rekabetin, her türlü ahlâk anlayışından daha etkili bir şey olmasının nedeni bir ahlâksızlık biçimi olmasıdır. Modanın, her türlü estetik anlayıştan daha etkili bir şey olmasının nedeni bir ahlâksızlık biçimi olmasıdır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/jean-baudrillard-caresiz-stratejiler-notlarim/">Jean Baudrillard – Çaresiz Stratejiler  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/jean-baudrillard-caresiz-stratejiler-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmaj Sorusunun Dönüşümü:Ekranlar Arasında Düşünmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Nov 2021 14:54:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[Emre Şan]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25552</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Doç.Dr.Emre Şan Kavramlar üreten ve onlarla iş gören felsefe için imaj bir tür sınırdır. İmaj felsefe için yabancı, anlaşılmaz hatta tuhaf görünebilir. Bu yüzden felsefenin imajla kurduğu karmaşık ilişkiyi bugün yeniden düşünmek yararlı olacaktır. Yolumuzu kaybetmeden ilerlemek için şu sorularla başlayalım: imaj neyi gösterir ve özellikle nasıl gösterir? İmajın görünüşe getirdiği şey nedir? İmaj [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/">İmaj Sorusunun Dönüşümü:Ekranlar Arasında Düşünmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25553 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/depositphotos_13876252-stock-photo-hand-presses-300x212.jpg" alt="" width="337" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/depositphotos_13876252-stock-photo-hand-presses-300x212.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/depositphotos_13876252-stock-photo-hand-presses.jpg 600w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Doç.Dr.Emre Şan</em></p>
<p>Kavramlar üreten ve onlarla iş gören felsefe için imaj bir tür sınırdır. İmaj felsefe için yabancı, anlaşılmaz hatta tuhaf görünebilir. Bu yüzden felsefenin imajla kurduğu karmaşık ilişkiyi bugün yeniden düşünmek yararlı olacaktır. Yolumuzu kaybetmeden ilerlemek için şu sorularla başlayalım: imaj neyi gösterir ve özellikle nasıl gösterir? İmajın görünüşe getirdiği şey nedir? İmaj gösterdiği şeyi temsil eder, onun yerine geçer ama onun görünüşe getirme gücü sadece namevcut olanı yeniden diriltmek değildir. İmaj aynı zamanda temsil ettiği şeyi yeğinleştirir, görünüşünü yoğunlaştırır. Temsil bu durumda hâlihazırda üzeri örtülü, gizli olanı açığa çıkarır. Gelgelelim modern dünyanın imajlarının kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırları bulanıklaştırması nedeniyle imaj şeyin fiilî varoluşunun yokluğu yerine bir tür mevcudiyet yanılsamasına yol açar. İmaj artık şeylerle bir benzerlik ilişkisine sahip olmayan sanal gerçekliktir. İmajların yüzeyi, cep telefonlarımız, bilgisayarlarımız ve kentlerimizi baştan başa donatan ekranlardır. Ekranlar imajın teknik ve sosyal görünürlüğünü sağlar. Bu ilişki teknolojinin yarattığı tarihsel bir kopuşa, dönüşüme işaret eder. Bu yüzden imajların gücünü düşünen bir felsefe bu sorgulamaya ekranların gücünü de dâhil etmelidir. Gelgelelim, Platon’un mağara alegorisinde gölgelerin görünüşe geldiği mağara duvarının doğru bilgi karşısındaki konumunu akla getirdiğimizde felsefe tarihinin ekranlara karşı tutumunu tahmin edebiliriz. Ne var ki, fotoğraf, sinema, dijital imajlar ve sentez imajlar felsefenin ekranlara karşı takındığı eski tutumları sarsmıştır. Dijital devrim ve modern teknoloji, Platon’dan beri felsefenin kendisinden uzaklaştırdığı ekranları düşünmeyi zorunlu kılar. Özellikle ekranların sunduğu sentez imajlar söz konusu olduğunda, imajın kendisini bir tür kopya olarak sunacağı “asıl” şeyden bahsetmek güçleştiği için imajın artık sadece taklit modeliyle açıklanamayacağı fikriyle yüzleşmemiz gerekir. Şu hâlde imaj sorusunu kendi yerinde ele almak için onun yabancılığını, tuhaflığını göze alarak, sorunun basıncını azaltmadan devam etmek gerekir. Öyleyse imajın gerçekten bir yeri var mıdır?</p>
<p>İmaj fenomeni hem çok anlamlılığı hem de heryerdeliği birlikte barındırır. Özellikle yirminci yüzyılın farklı sanat akımlarının imajları sergileme biçimleri (kolaj, <em>readymade</em>, <em>allover</em>, performans, enstalasyon ve video) imajın yeri sorusunu derinleştirmiştir. Elbette burada sorulması gereken bir diğer soru imajların zamansallığı sorusudur. Örneğin bir sanat eserine erişim hiçbir zaman anlık değildir ve belli bir veriliş tarzını varsayar. Sanat eserinin karşısında geçirdiğimiz zaman ile bir reklamın karşısında geçirilen zaman aynı değildir. Hatta sanatsal imajların alımlanışı çizgisel bir zamansallık öngörmez çünkü sanatsal imajlar ilk karşılaşmadan çok sonra kendilerine geri dönülerek anlaşılır hâle gelebilir. Fakat imaj sorusunu çetrefilli hâle getiren asıl mesele teknolojik devrimdir. Dijital teknolojilerin yükselişiyle imajın bir bilgilendirme aracı hâline gelip hüküm vermesine tanık oluruz.</p>
<p>İmajın enformasyon hâline gelişi<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_1" class="footnote_plugin_tooltip_text">1</sup></a></span>, imajın tarihinde daha önce görülmemiş bir dönüşüme yol açar. Tıpkı bir ressamın, resim yapmaya başlamadan önce boş bir tuvalin karşısında değil de hâlihazırda zihnindeki, çevresindeki ve atölyesindeki imajlarla ilişkide olması gibi modern dünyada bizler de günlük iletişimimizde imajlar tarafından sarıp sarmalanmış durumdayız. İmaj bombardımanı içindeki birey neyi özümseyip düşüncenin nesnesi yapacağına, neyi imaj akışına bırakacağına karar vermek durumunda kalır. Deleuze’ün ifade ettiği gibi ressamın imajları, ressam daha işine girişmeden, virtüel olarak zaten tablodadır. Ressam boş, beyaz bir yüzeyi doldurmaz aksine, tuvali imajlardan boşaltır, yeni imajlara yer açar, fazlalıkları atar.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_2" class="footnote_plugin_tooltip_text">2</sup></a></span> Dolayısıyla tanımlanması gereken şey, ressamın karşısındaki model değil, işe başlamadan önce hâlihazırda “verili olan” imajlardır. Bu verili imajlardan ve özellikle klişelerden hangilerinin ressama engel olduğu, hangilerinin ona yardımcı olacağı önemli bir meseledir. İmajın bir bilgi aracı hâline gelmesi benzer bir dramatik deneyimi modern insanın gündemine getirir. Fakat burada bir sorun açığa çıkar. Düşünmeye dayalı ve bilen özneyi dönüştüren teorik bilgi yerine imajların bilgisi tüketilebilir bir enformasyona dayanır. Bernard Stiegler’in ifade ettiği gibi dijital çağın enformasyonu tek kullanımlıktır, düşüncenin nesnesi olamaz ve kolektif olarak aktarılamaz.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_3" class="footnote_plugin_tooltip_text">3</sup></a></span> Gayri maddi üretim ilişkileri ve sınırsız enformasyon bağlamında imajlar, görünürlük endüstrisinin vazgeçilmez aygıtına dönüşür. Böylece görsellik dünyanın kumaşı hâline gelir. Bu yüzden imajlara dönmeyi hedefleyen bir sorgulama öncelikle onların yaşam dünyamız içindeki konumlarını ortaya koymaya çalışmalıdır.</p>
<p>Yaşam dünyamızın görünürlük alanı, hazır paketlerdeki ürünler gibi sunulan kitlesel medya imajları ve sadece başkalarının bakışı için var olan basmakalıp öznellikler ortaya çıkaran bireysel imajlar tarafından kuşatılmış durumda. Günümüzde giderek imajlarla dolu ve imajlara doymuş bir dünyada yaşıyoruz. Rancière’in ifade ettiği gibi, dijital imajlarla çevrelenmiş olduğumuz öncülü, imajın ötesinin olmadığı, her şeyin bir gösterilene dönüştüğü fikrine götürebilir.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_4" class="footnote_plugin_tooltip_text">4</sup></a></span> Her gün yaklaşık olarak üç milyar imaj sosyal ağlar aracılığıyla dağıtıma giriyor. Görünürlük alanı imajlarla kaplanmış durumda ve artık daha fazla imaja yer açamayacak, imajlar arasında boşluk bırakamayacak kadar dolmuş durumda. Küresel bir imaj ekonomisiyle, ya da <em>ikonomi</em>siyle<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_5" class="footnote_plugin_tooltip_text">5</sup></a></span> karşı karşıyayız. Toplumsal ilişkilerde karşılıklı tanınırlık için sözün yerine imajın geçmesi bu durumun sonuçlarından sadece biri. Peki bu durumla nasıl yüzleşebiliriz? Bu yeni durum karşısında kaygılanmalı mıyız? Elbette çünkü kaygı düşüncenin kaynağıdır. Dolayısıyla imajların aşırı üretiminin ve sınırsızca dağıtımının yaşam dünyamızı nasıl etkilediğini felsefenin konusu yapmamız gerekir. İmajları sınırsızca depolamak ve her anı kayıt altına almak geçmişi daha iyi hatırlayıp geleceğe hazırlıklı olmamızı sağlamaz. İmajın bize ne sunduğunu, nasıl verildiğini ve özellikle imaj eğitimini düşünmemiz gerekiyor. İmaj pedagojisi bir tür standart tüketim nesnesine dönüşen imajlara bakışın, onlara mesafe almanın ve onları deşifre etmenin eğitimi olmalıdır. Bu yüzden gelecekte akademinin kapısında şu yazıyı görebiliriz: “imaj bilimi” (<em>Bildwissenschaft</em>) bilmeyen giremez!</p>
<p>Şu hâlde imajların şeylerin yerine nasıl geçtiğini düşünmek yerine, imajların bize nasıl verildiğini ve bizim onlara nasıl eriştiğimizi yeniden düşünmek istiyoruz. Söz konusu sorgulama için imajlarla ilişkimizin nasıl başladığına odaklanalım. İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özellik sadece dil ya da akıl değil görünüşlere ilgisi ve imajlarla kurduğu ilişkidir. Agamben’in ifade ettiği gibi “İnsan imajlarla bizzat kendileri için ilgilenen yegâne varlıktır”.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_6" class="footnote_plugin_tooltip_text">6</sup></a></span> Hayvanlar da imajlarla ilgilenir fakat gördükleri şeyin bir imaj olduğunu anladıkları anda bu ilgileri sonlanır. Oysa insan imajı kendinde neyse o şekilde kavradığı anda imajla ilgilenmeye başlar. İnsanın görünüş olarak görünüşe sahici bir ilgisi mevcuttur.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_7" class="footnote_plugin_tooltip_text">7</sup></a></span>İmajlar yaratmak insanın en ayırt edici özelliklerinden birisidir ve imajla maddi dayanağı arasındaki ilişki mağara resimlerinden beri homo pictor’un dünyayı sembolikleştirmek için imaja yönelimini gizemli hâle getirir. Aslında mağara duvarı, kâğıt, ahşap, kumaş ya da dijital ekranlardan hangisi olursa olsun, imajın maddi dayanağı hiçbir zaman nötr değildir, aksine imajın sembolikleştirme rolüne indirgenemeyen dinamik bir boyutu bulunur. İmaj tarihçisi (<em>Bildhistoriker</em>) Aby Warburg’un ifadesiyle imajdaki maddi dayanak egemen bir varoluşa sahiptir ve pozitif ya da negatif, statik ya da dinamik ifadelerin kurucusudur.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_8" class="footnote_plugin_tooltip_text">8</sup></a></span>Dolayısıyla Warburg için fiziksel dayanak, imajın ortaya çıkışında, figürlerin üzerini doldurduğu basit bir yüzey olma işlevinden ziyade figüratif bir matris gibi işler.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_9" class="footnote_plugin_tooltip_text">9</sup></a></span>Dolayısla geleneksel görüşün aksine maddi dayanak, örneğin duvar, ne kadar pürüzsüz ve boş olursa temsil edilen şeyin imajının o kadar başarılı ve aslına sadık olacağı varsayımı tüm yüzeyler için geçerli değildir.</p>
<p>İmajın maddi dayanağı, imajların “üzerinde” görüldüğü statik bir yüzey değildir, Richard Wolheim’in deyişiyle imajın “içinde-görüldüğü” (<em>seeing-in</em>) yapıdır. İçinde görmek, belli bir konfigürasyon içinde hâlihazırda orada olandan fazlasını ya da başkasını, maddi dayanağın kusurlarına rağmen değil aksine onun sayesinde görmektir. Leonardo da Vinci gibi büyük ressamların açıkça farkında oldukları bu durumun en çarpıcı örneklerini, mağara resimlerini inceleyen antropologların gösterdiği gibi paleolitik sanatta bulabiliriz. İmajın fiziksel dayanağında gördüğümüzden fazlasını görmek ve hayal gücü sayesinde, önceden verili yarıkları ve kabartıları imaja dâhil etmek, temsil edilen figürlerin hatlarını öne çıkarır. Fransa’da bulunan Chauvet mağarasındaki mamut figürü ya da Lascaux ve Villard mağaralarındaki bizon figürleri böyle yapılmıştır. Paleolitik sanatçılar mağara duvarlarında basit bir jeolojik oluşum görmek yerine onun doğal kıvrımlarını, kabartılarını, pürüzlerini kullanıp figürlerin hatlarını yoğunlaştırmışlardır.</p>
<p>İmaj tarihinin deyim yerindeyse “tarih öncesi laboratuvarları”, Picasso, Miró, Klee, Ernst, de Staël gibi modern ressamların ve fenomenologların ilgisini çekmiştir. <em>Göz ve Tin</em> adlı eserinde Merleau-Ponty mağara resimlerindeki figürlerin sunumunu şöyle ele alır: “Lascaux’un duvarında resmedilen hayvanlar, orada kireçtaşı yarığının ya da kabartısının bulunduğu gibi bulunmazlar. Ama <em>başka yerde</em> de değildirler. Biraz önde, biraz geride, duvarın ustalıkla yararlandıkları kütlesine dayanmış, kavranılmaz bağlarını hiç bozmadan, onun çevresinde parıldamaktadırlar”.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_10" class="footnote_plugin_tooltip_text">10</sup></a></span>Bu demektir ki, maddi dayanağın rolü sayesinde imajın kendine has işleyişi ortaya çıkar. Lascaux’un duvarında resmedilen hayvan figürleri ancak temsil ettikleri hayvanların gerçek mevcudiyetleri ile aralarında bir farklılık, bir ayrım sayesinde bilince verilirler. İmaj ne hâlihazırda mekânsallaşmış bir duyusal verilişi ne de saf bir biçimi ortaya koyar. O resmedilen nesnenin biçiminin mekânla ya da maddi dayanakla karşılaşmasını bakışa sunar. İmaj görünürü derinleştirerek bakışı cezbeder ve naif algıya duyulan güveni sarsar çünkü imaj aslında şeyi değil onun yokluğunu taklit eder. Bu yüzden imaj hem bir şey hem de bir şey-olmayandır. O saf dokunulabilir olan ile tamamen hayal ürünü arasında bir yerdedir. Söz konusu olan gerçek bir gerçek-dışılık paradoksudur. Dolayısıyla imajın imkân koşullarını ve temel işleyişini bu paradoks üzerinden düşünmek gerekir.</p>
<p>Gelgelelim imajın günümüzdeki dayanağı, yani dijital ekranlar, imaj tarihçilerinin, antropologların ve filozofların dikkat çektiği paradoksu çözmek yerine derinleştirir çünkü artık dayanak gerçekliğin ikamet alanı hâline gelir. Bu durumu tahmin edileceği gibi pandemi üzerinden ele alabiliriz. 31 Mart 2020’de New York Times’ta çıkan “Coronavirus Ended the Screen-Time Debate. Screens Won”<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_11" class="footnote_plugin_tooltip_text">11</sup></a></span>(Corona virüsü ekran-zamanı tartışmasını bitirdi. Ekranlar kazandı) başlıklı makalede belirtildiği gibi pandemi ekranlarla olan ilişkimizi geri döndürelemez olarak değiştirdi. Ekranlar metinlerin, seslerin, görünüşlerin gerçek zamanlı paylaşımının zorunlu aracı hâline geldi. Artık deneyimimizin bir “ekran zamanı” var ve ekranlara mesafe almak eskisinden çok daha zor. Ekranların yaşamlarımızı işgal etmesinden, Facebook’un ve Twitter’ın sosyal ve politik hayatı manipüle etmesinden şikâyet ettiğimiz günler geride kaldı. Son bir yıldır sosyalleşmek ve çalışmak için ekranlara mahkûmuz. Fakat şu soruyu sormak için geç kalmış değiliz: ekranların sunduğu yeni olanaklar dünya ile kurduğumuz çoğul, çeşitli ve olumsal ilişkiyi taşıyabilir mi? Son bir yıldır görüleceği gibi bu sorunun cevabı şimdilik olumlu değil çünkü toplumsal yaşamdaki rastgelelik ve olumsallık neredeyse ortadan kayboldu. Toplumsal yaşamlarımız ortadan kalkmadı ama özellikle dijital ortamda yapılan karşılaşmalar bizleri daha planlı yaşamlara sevk etti ve Mallarmé’nin deyişiyle “karşılaşmanın dolaysız tazeliği”ni kaybettik. Karantina altında gerçekleştirdiğimiz karşılaşmaları ne kadar gerçek kılmaya çalışırsak çalışalım, bu platformlardaki başkaları hâlihazırda bir şekilde tanıdığımız başkalarıdır ve radikal başkalıkla karşılaşma olanağı gitgide azalır. Öyleyse ekranlar bize nasıl bir “ikamet tarzı” vadeder?</p>
<p>Bu soruya yanıt vermek için imaj ve logos farklılığından yola çıkabiliriz. Aslında ekranların sunduğu imajlarda kendimizi hiçbir zaman dilde olduğu gibi evimizde hissetmeyiz. Tam da bu evde olmama durumu, bir anlamda ekranlara fırlatılmış olmak felsefi bir sorgulama için başlangıç olabilir. Ekranlar arayüzler olarak işleyen yüzeylerdir. Özellikle dijital devrim sonrası ekranlar, başkalarıyla ve dünyayla iletişimimizin ana görsel arayüzleri hâline geldi. Dijital ekranlar, görünür ve görünmez olanın tarihsel, kültürel ve teknolojik olarak belirlenmiş bir dağılımını gerçekleştirir. Ekranın gösterme boyutu, görünür olanlara basit bir belirişten daha yüksek bir değer atfeder. Diğer yandan görünür boyut her seferinde görünürün arkasındaki, ekranın sınırlarının ötesindeki görünmeze gönderir. Görünür ve görünmez arasındaki bu yeni ilişki duyumsanır bir biçimde dünyada “ikamet etme” biçimimizi dönüştür. Dolayısıyla bu dönüşümün izlerini takip ederek sorduğumuz soruyu açabiliriz.</p>
<p>Dijital imajları sunan ekranlar artık sadece görsel temsilin aracılığını yapmaz, algıyı, arzuyu, imgelemeyi ve hatta bir biçimde düşünmeyi yönlendirir. Ekranlar sayesinde imajın bakışın sadece nesnesi değil aynı zamanda öznesi hâline geldiğine tanıklık ediyoruz. Bu anlamda bakışa nüfuz eden, onu yönlendiren ve eğiten imajlardan söz edebiliriz. İmaj, giderek düşünme ve diyalog işlevini kaybeden ve sadece iletişim aracına dönüşen dil ile rekabet edecek kadar kurucu bir role büründü. Gelgelelim imajların aşırı üretimi ve dağıtımı bir tür görsel kültür obezitesine yol açar. Fakat kültür bir tüketim nesnesi değildir, aksine tüketildiğinde toksik hâle gelir. Sokrates’in deyişiyle bilmediğini bilmeyen insanlar üretir. Bu yüzden modernliğimizin laboratuvarı olarak ekranlar, imaj yaratım ve aktarım biçimleriyle, felsefenin başından beri karşı çıktığı bir “kendini bilme” tarzı vadeder.</p>
<p>Sonuç olarak, ekranları düşünmek, kaybetmek üzere olduğumuz “toplumsal yaşantının olumsallığını” ve imajların dayattığı yeni “kendini bilme” tarzlarını ele almayı gerektirir. Bu iki meseleye elbette daha önceden farkında olduğumuz ekranın bağımlılık yaratan, asosyalleştiren, gerçeklik duygusunu kaybettiren, gerçeklik ve virtüellik arasındaki sınırları bulanıklaştıran ve ekran yorgunluğuna yol açan olumsuz taraflarını da eklemeliyiz. Bu yeni heteronomi durumunda insanların düşünme, yargılama, hayal etme gibi yaratıcı kapasitelerini ekranlara devretmesi tehlikesi ile karşı karşıyayız. Şu hâlde ekranlarla insani özelliklerimizi kaybetmeden, iyi bir yaşam, vita activa içinde yaşayabilir miyiz? Yoksa Thomas Berns ve Antoinette Rouvroy’un, Foucault’un izinden giderek adlandırdığı gibi veri tufanı ya da <em>Big Data</em>’nın (<em>Büyük Veri</em>’nin) getirdiği “algoritmik yönetimsellik”<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_12" class="footnote_plugin_tooltip_text">12</sup></a></span>altında mı yaşayacağız? Algoritmik yönetimsellik, bireysel dijital ayak izlerinin toplanması ile biriktirilen veriler aracılığıyla ortaya çıkan profillere dayanan yönetim ve iktidar biçimidir.</p>
<p><em>Big data</em>’ya dâhil veriler istatistiğe dayanan kolektif bir kategorizasyon sayesinde, bireyleri sınıflandırır ve davranışları yönlendirilir. Bu tarz bir kategorizasyon felsefenin aşina olduğu Aristoteles’in ya da Kant’ın yöntemleriyle değil, algoritmik otomatların aşırı hızlı performanslarıyla gerçekleşir. Dolayısıyla veri davranışçılığı öznel yetileri tümden saf dışı bırakacak bir nesnellik vaadiyle kendi hesaplanabilirlik mantığını dayatır. Bu yüzden buraya kadar ekranlarla ilişkimiz hakkında söylediklerimizi, dijital teknolojilerin getirdiği esneklik ve heryerdeliğe dayanan egemenlik biçimleri ile birlikte okumak gerekir. Ekranların önünde bulunanlar olarak bizler bu teknik sistemin alıcısı değil <em>Big Data</em>’ya yarayacak rasyonel tahminler üretmeye yarayan işlevler olarak bulunuyoruz. Veri hâkimiyeti bireyleşmeyi (<em>individuation</em>) ve birey-ötesileşmeyi (<em>transindividuation</em>) yani felsefenin peşinde olduğu paylaşılabilir teorik bilgiyi kesintiye uğratarak tek boyutluluğa ve anlamsızlığa yol açar. İşte bu yüzden Bernard Stiegler’in deyişiyle, ekranlar karşısında etkin düşünme yetimizi ve teorik bilgimizi kaybetmek istemiyorsak, onlara yeni bir hermeneutik bakış, yeni bir akılsallık vermenin yollarını aramalıyız.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11235_2_13" class="footnote_plugin_tooltip_text">13</sup></a></span></p>
<p>*Doç. Dr., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Felsefe Bölümü.</p>
<p>Sabah Ülkesi Dergisi,sayı:68</p>
<div class="speaker-mute footnotes_reference_container">
<div class="footnote_container_prepare">
<p><strong><span class="footnote_reference_container_label pointer"> Dipnotlar:</span></strong></p>
</div>
<div id="footnote_references_container_11235_2"> 1Türkçede hayal, resim, suret, görüntü anlamlarındaki “imaj” ve “imge” kavramlarının her ikisi de Latince imago sözcüğünden gelmektedir. Makalede imago’nun taklit, benzeşme anlamlarına ek olarak modern dönemde ortaya çıkan bilgilendirme ve enformasyon boyutunu öne çıkarmak için imaj sözcüğünü kullanacağım<br />
2 Gilles Deleuze, Francis Bacon: Logique de la sensation, Paris, la Différence,1996, s. 57.<br />
3 Bernard Stiegler, Taking Care of Youth and the Generations, çev. S. Parker, Stanford, Starford University Press, 2010, s. 184.<br />
4 Jacques Rancière, Görüntülerin Yazgısı, çev. Aziz Ufuk Kılıç, İstanbul, Versus, 2008, s. 4.<br />
5 Iconomy sözcüğü, 2020’de Paris Jeu de Paume müzesindeki The Supermarket of Images sergisinde imajların yaşamının üretim, depolama, dağıtım, değer gibi ekonomik boyutlarını adlandırmak için kullanılmıştır. Bkz. http://www.jeudepaume.org/<br />
6 Giorgio Agamben, “Le cinéma de Guy Debord”, Image et mémoire, Paris, Hoebeke, 1998, s. 6.<br />
7 İmajın nasıl sunulduğu  ve antropolojik açıdan nasıl ele alındığı konusunda çeşitli analizler için Hans Belting’in Bild-Anthropologie: Entwürfe für eine Bildwissenschaft (Munich, Fink, 2001) kitabına ve Aby Warburg’un 1924 ve 1929 yılları arasında hazırladığı Mnemosyne Atlası’na (Der Bilderatlas: Mnemosyne, Berlin, Verlag, 2000) bakılabilir. Ayrıca Zeynep Sayın’ın değerli kitabı İmgenin Pornografisi (İstanbul, Metis, 2003) ve Emmanuel Alloa’nın imaj teorisini güçlü bir şekilde tartışmaya açtığı Penser l’image dizisinin ikinci derlemesi Penser l’image II Anthropoloies du visuel (Dijon, Presses du réel, 2015) kitapları bu konuda önemli kaynaklar arasındadır.<br />
8 Aby Warburg, Tagebuch, WIA, IW.1, 885, Warburg Institute Archives, Londres. Akt. Emmanuel Alloa, Penser l’image II Anthropoloies du visuel, Dijon, Presses du réel, 2015, s. 9.<br />
9 Söz konusu ilişkinin bir benzerini heykel ve kaide için de söyleyebiliriz. Yirminci yüzyılda teknoloji, malzeme çeşitliliği ve mekân algısının dönüşümü sayesinde heykelin kaideden inme çabalarını ve her seferinde zemin, tavan ve duvar yüzeyleri gibi yeni kaide biçimlerinin ortaya çıkmasını bu tartışma içinde okuyabiliriz.<br />
10 Maurice Merleau-Ponty, Göz ve Tin, fr. çev. Ahmet Soysal, Metis, 2003, s. 36.<br />
11 Nellie Bowles, “Coronavirus Ended the Screen-Time Debate. Screens Won”, New York Times, 31 Mart 2020.<br />
12 Antoinette Rouvroy ve Thomas Berns, “Gouvernementalité algorithmique et perspectives d‘émancipation”, Réseaux, 2013/1 sayı 177, s. 163-196.<br />
13 Bernard Stiegler, The Neganthropocene, London, Open Humanities Press, 2018, s. 173.</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/">İmaj Sorusunun Dönüşümü:Ekranlar Arasında Düşünmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imaj-sorusunun-donusumuekranlar-arasinda-dusunmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekran Objesi Olarak Beden</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekran-objesi-olarak-beden/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekran-objesi-olarak-beden/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 10:37:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[Ekran Objesi Olarak Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Timur Demir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24189</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün kitleleri harekete geçinen şey kopma değil, bulaşmadır Jean Baudrillard[1] Toplumsal gözün aynı anda hem izleyip hem de izlendiği sayı­sız ekran, bedene dair kolektif beklentinin artiküle edildiği bu çağın ortak havuzudur. Beden meselelerinin hastane, klinik ya da spor salonu gibi tipik mekânlardan taşarak; yaşamın her an ve alanına yayılmasını organize eden ekranlarda, —ki bunla­rın içine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekran-objesi-olarak-beden/">Ekran Objesi Olarak Beden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24232 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/p10-led-ekran-olculeri-300x225.jpg" alt="" width="371" height="278" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/p10-led-ekran-olculeri-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/p10-led-ekran-olculeri-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/p10-led-ekran-olculeri-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/p10-led-ekran-olculeri-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/p10-led-ekran-olculeri-1024x768.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/p10-led-ekran-olculeri.jpg 1066w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></p>
<p>Bugün <em>kitleleri harekete geçinen şey kopma değil, bulaşmadır</em></p>
<p>Jean Baudrillard<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Toplumsal gözün aynı anda hem izleyip hem de izlendiği sayı­sız ekran, bedene dair kolektif beklentinin artiküle edildiği bu çağın ortak havuzudur. Beden meselelerinin hastane, klinik ya da spor salonu gibi tipik mekânlardan taşarak; yaşamın her an ve alanına yayılmasını organize eden ekranlarda, —ki bunla­rın içine televizyondan bilgisayar ekranına, dergilerden reklam afişlerine dek tüm ekran modelleri girer, beden ölçüleri gün­cellenir ve dağıtıma sokulur. Bedene dair tatminsizlik hissi ve bu hisse neden olan karşılaştırmacı / hasetçi ruh, stratejik bi­çimde en fazla bu ekranlar üzerinden kışkırtılır. Nitekim ekra­nın çerçevesine giren herkes birer uzman, her görüş birer ha­kikat gibi anlaşılmaya müsaittir. Buna istinaden ekran objesi olarak beden ve onun sağlık dâhil tüm uzantıları bir tür yoz­laşmayı dillendirir.</p>
<p>Ekranlardan dağılan ifadeler, birer zorunlu nasihat gibi ev­lerden kafelere, aile sohbetlerinden akademik çalışmalara ulaş­makta ve yankı bulmaktadır. Bizimkisi, sağlıktan bahseden bir hastalık toplumudur. Ya da sonsuz yaşamayı arzulayan bir ölüm toplumu. Hakikatin reddedilişi bu açıdan bir bakıma hakikatin kendisini beslemektedir de. Ekran uzmanlarına gelince, onlar bize günümüz modern toplumunda her şeyi düzeltmenin, yeni ve harika başlangıçların sentetik yollarını sunarlar. Bir cümle, görüntü ya da sesle yayılan bu öneriler, kaynağı olan ekrandan koparak, izleyicilerinin birbirlerine hızla bulaştırdıkları iç gıdık- layıcı bir virüsü andırır.</p>
<p>Ekran kültürü, bir yandan uyulduğu takdirde elde edilecek büyük ödülün baş döndürücülügünû, diğer yandan da ihmal edildiğinde gerçekleşecek lanetin kaçınılmazlığını fısıldar. Buna göre gündelik yaşamın her an tedbir almayı gerektirecek ölüm­cül semptomlarla dolu olduğu söylemleştirilir. Öyle ki her an yeni bulgular, teşhisler ve uyanlar yapılır ve böylece modern toplum hedefi belli ve mutlak olmayan formüllere göre yaşa­maya zorlanır. Ekran objesi olarak beden bir türlü tamamla­namayan ve dahi gücünü de tam da bu tamamlanamamazlık- tan alan bir yapbozu andınr. Ekran, bilginin tümüyle bedensel / dünyevi amaçlara koşulduğu anlamdan yoksun ironik bir ay­dınlanmayı ifade eder.</p>
<p>Bireyleri kitleleştiren ve onları ortak bir yıkımın eşiğine getiren ekran, bugün beden rejiminin kamusal alana ait bir değer olduğu fikrini de üretir. Günün her saati, mekân ayrımı gözetmeksizin, radyodan televizyona, internetten sinemaya kadar her köşede küresel beden politikaları, sağlıklı ve güzel olmanın toplumsal işbirliği halinde kazanılması gereken bir hak olduğunu düşün­dürür. Bir yandan çılgınca koşuşturan, diğer yandan boş zaman aktiviteleriyle kuşatılan modern birey, bu haliyle beden-için be- den-terbiyesini gerçekleştirebileceği zihinsel hazırlığa tabi tutu­lur. Sonlu yaşam içinde sonsuzluğa ulaşma arzusunu coşkuyla ve gönüllüce duyumsayan bu bireyler için ekrandan yansıyan her beden figürü, kendisi ile yaşadığı dünya arasındaki ontolo- jik değiş-tokuşun vazgeçilmez gerekliliği olarak okunur.</p>
<p>Bu ekranlar -bunlara beden-ekranları da denilebilir, uzun zamandır eskimekte, yıpranmakta, aşınmakta ve gevşemekte olan bedenin tamir edilmesi gerektiğini hatırlatır. Bu hatırlatma ve hatırlatmanın birey tarafından onaylanışı, her ikisinin bir­den taşıdığı ölüm endişesinden beslenir. Yani bedene dair yara­ları işaretleyen ekranlar, bu yaraların merhemlerini de gösterir.</p>
<p>Bu anlamda sonsuza dek yaşamanın imkânsız umudu gizlidir. İmkânsızdır, çünkü kusursuz beden düşüncesi ne kadar pazarlanırsa pazarlansın; onun son bulmasına engel olacak kusursuz reçete mevcut değildir ve olmayacaktır.</p>
<p>Yine de ekranın cazibesi, maziyi silikleştiren hızından gelir, Şöyle ki, ekran karşısındaki beden-izleyici kasıtlı bellek yitimine uğrar. Alain de Botton, bu bellek yitimi hakkında hastaneler ile televizyon arasındaki analojiye dikkat çeker: “Hastanelerin kaza ve acil servis bölümlerindeki kurumsal bellek yitimi, haber mer­kezlerinde de vardır: Her gece kan lekeleri silinir ve ölenlerin anısı kaybolur gider”.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[2]</sup></a> Kesin ve kalıcı iyileşmeye yer olmayan bu ortamda her ses ve görüntü izleyicinin üstüne alındığı birer mesaj formatında yeniden üretilir. Herkes kendi bedeniyle il­gili en radikal kararlan almaya, en ağır hapları yutmaya ya da gerekirse bazı organlarının belli bölgelerini aldırmaya razı ge­lir. Bedene dair her çözüm arayışı ve girişiminin çare aradığı sorunlardan daha büyüklerini doğurabiliyor olması bu kont­rolsüz tutkuyla alakalıdır.</p>
<p>Sağlık dahi böylesi bir kontrol-dışılığın gölgesinde ve sek- törel beden politikaları içinde ticarileşmekte ve iyi beden mi­tiyle birleştirilmektedir. Böylece hayatın anlamına dönüşen be­den ve beden sağlığı, -hayatın anlamı yapılan her kazançlı şey gibi,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[3]</sup></a> kârlı bir endüstri halini alır. Modern kapitalist toplumda iyi bir beden için yapılan tüm harcamalar, bunun sonucu ola­rak, gider kaleminden muaf tutulur. Ekranın uzmanları sağlıklı ve güzel olma amacına dayalı verdikleri kürleri ve hatta ilaçlan endüstriyel sisteme uyumluca sürekli yenilerler. Beden bu koşullar altında kolektif tüketici davranışı kadar bir tür toplumsal patolojiye de gönderme yapar. Kierkagaard’ın “ölüme götüren hastalık” ifadesini tersine çevirerek “ölüme götüren sağlık”tan bahseden Adorno,<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[4]</sup></a> bu nedenle pek de haksız sayılmaz.</p>
<p>Bugün tıbbın bile bir şekilde ekran kültürüne indirgendi­ğini öne sürmek akıl-dışı olmayacaktır. Nitekim bir zaman­lar hayır kurumlan olarak çalışan hastaneler, daha sonra belli mekânlarda bilimsel uzmanlık konularına evrilmişse de; bugün itibariyle ağırlıkla ekranlar üzerinden sokağa taşınmıştır. Başka bir deyişle, ekranlar modern bireyin zihnini, içinde sayısız başarı ve yıkım hikâyesinin döndüğü bir tür imgesel kliniğe dö­nüştürmüştür. Buradaki etki fikir-alışverişinin çok uzağında; duygular, davranışlar ve alışkanlıklar üzerindeki belirleyicilik­tir. Uzak bakışları aynı çerçevede buluşturan ekran, beden po­litikasının küresel dolaşımım tedarik etmektedir.</p>
<p>İdeal bedenin herkesçe kabul edilir ölçülerini benimseyen dağınık bireyler, bu sayede “biz duygusu”na vasıl olur. Burada herkes bir diğerinin ölçüsü gibidir. Öyle ki yalnızlığın yıldırıcılığını, dışlanmışlığın korkusunu ve değişme istencinin meşru övüncünü burada paylaşırlar. Ekranın bu nedenle belli bir uzam­dan ziyade bir tür örûntû / ağ olduğu söylenebilir. Reality-show anlayışıyla yapılandırılan bu ağda tıp ve bilimin otoritesi taze­lenir, dünyanın geçici ve modern bireyin de kırılgan bedene sahip olduğu düşüncesi yeniden kurgulanır. Bu planda bedeni inciten ya da eskiten en ufak iz dahi, varlığın bütününe yönel­miş merhametsiz bir saldın olarak algılanır.</p>
<p>Gözle görülür panik havasının tecrübe edildiği bu ağ, ekranın dekorundan söylevine, tasarımından felsefesine kadar her nok­taya uzanmıştır. Bauman haklıdır: “Pazarın körüklediği korkular,endişeler ve bunun yol açtığı acılar, pazarın sürmesi için vaz­geçilmez olan tüketici davranışını ortaya çıkarır ve besler”5 Bu nedenle ekranda bedene dair ya hastalığı / çirkinliği mimleyen sinyallere vurgu yapılır ya da çoğu zaman olduğu gibi yapay sinyaller yaratılır. Ulrich Beck, bu eksende bilimi -burada bilim burada tıp başlığı altında özelleştirilebilir—, toplumu her türlü yıkıcı eyleme teşvik eden risk faktörlerinin yapay üretimindeki önemli aktörlerden biri olarak eleştirir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> Buna göre her yerde risk ve tehlike görmek tüketimciliğin özüdür. Ekransa yaşamı tıbbileştirirken; tıbbı da —tıpkı gündelik yaşam gibi— objeleşti- rir. Burada her özgür bireyin üstlenmesi gereken roller ve so­rumluluklar belirlenir. Neticede bedenin yüceliğine iman, ek­rana tabiiyet ve tıbba itaat esastır.</p>
<p>Bugün beden için bilimin, özelde tıbbın, daha da özelde dok­torun taşıdığı anlam, bir zamanlar hayatın sırrını çözmek uğ­runa binlerce kilometre yürünen bilgelere benzemektedir. Şimdi tüm sır ve çare sanki sadece doktorun elindeymiş gibidir. Gün­delik hayatın bedenileşmesi ve bedenin tıbbileşmesi, doktorları içinde yaşadığımız asrın en karakteristik göstergelerinden biri yapmıştır. Çünkü onlar, her ne kadar ölümün kendisini engel- leyemese de onun nedenlerine karşı yürütülen mücadeleyi be­timler. Bu ifade şu anlama da gelebilir: doktorun gücü, her biri birer hasta olan modern bireylerin ölüm hakkında duyduğu en­dişeyle doğru orantılıdır.</p>
<p>Bir sonraki aşamada, tıbbileşen gündelik yaşam ölümün kendisini değilse de; ölme biçimlerini kuşatır. Modern birey, ya­şarken olduğu gibi, artık ölürken de bağımsız ve hür değildir. Bir zamanlar ölmekte olanın üzerindeki sıkıntıları dindirmek adına görev ve ayinleri topluca hayata geçiren pastoral ve maneviyat- merkezli toplumlar, bugün sevdiklerini son vakitlerinde çağın din adamları olan doktorlara ve çağdaş mabetler hükmündeki hastanelere teslim etmektedir. Artık yakınlarımız, son anlarını kelimeye dahi dönüşemeyen hissedişlerinin gizemli ve bir o ka­dar da çileli sessizliği içinde izole yoğun bakım ünitelerinde ge­çirmektedirler. Modern kültür ölümsüzlüğü mümkün kılama­dığı oranda; ölümün alametlerini silme ve ölenin hatıralarını -sanki hiç yaşanmamışçasına- ortadan kaldırma telaşı içindedir.</p>
<p>Selçuk Timur Demir &#8211; Ten Medeniyeti,syf:45-51</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[1]</a>  Kötü lüğün Şeffaflığı, Ayrıntı Yay. ,2016.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[2]</a>  Alain de Botton, The News: A User’s Manual, Vintage, 2014, p. 252. (Haberler: Bir Kullanma Kılavuzu, Sel Yay., 2015).</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[3]</a>  Terry Eagleton, The Meaning of Life: A Very Short Introduction, Oxford University Press, 2008, p. 28. (Hayatın Anlamı, Aynntı Yay., 2012).</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[4]</a>   Theodor W. Adomo, Minima Moralia, Metis Yay., 2005, s. 60.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[5]</a>  Zygmunt Bauman, Yasa Koyucular ve Yorumcular, Metis Yay., 2012, s. 225-226.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[6]</a>  Ulrich Beck, Risk Society: Towards a New Modernity. Sage Publicati- ons, 1992, p. 29. (Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, İthaki Yay., 2011).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekran-objesi-olarak-beden/">Ekran Objesi Olarak Beden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekran-objesi-olarak-beden/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekrana Bağımlı Beyin</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:37:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[cep telefonu]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[ekran bağımlılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekran okuyucular]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrana Bağımlı Beyin]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23604</guid>

					<description><![CDATA[<p>Can, akşamüstü okuldan eve dönüyor. Anne ve baba geç saatlere kadar çalışıyorlar. Can, on yaşından beri eve kendi anahtarı ile giriyor. Annesinin ona bıraktı­ğı yemeği ısıtıp, mutfakta karnını doyuruyor. Sonra da kıyafetini bile değiştirmeden bilgisayarın başına geçiyor. Önündeki altı saat boyunca da o ekranın karşısından kalkmayacak. Bu döngü hemen her gün tekrar ediyor. Sürekli oyun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/">Ekrana Bağımlı Beyin</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23605 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-300x199.jpg" alt="" width="330" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı.jpg 592w" sizes="(max-width: 330px) 100vw, 330px" /></a></p>
<p>Can, akşamüstü okuldan eve dönüyor. Anne ve baba geç saatlere kadar çalışıyorlar. Can, on yaşından beri eve kendi anahtarı ile giriyor. Annesinin ona bıraktı­ğı yemeği ısıtıp, mutfakta karnını doyuruyor. Sonra da kıyafetini bile değiştirmeden bilgisayarın başına geçiyor. Önündeki altı saat boyunca da o ekranın karşısından kalkmayacak. Bu döngü hemen her gün tekrar ediyor. Sürekli oyun oynamıyor ama sürekli ekran karşısında ya bir şey izliyor ya bir arkadaşıyla yazışıyor. Can evde yalnız ama sanal âleme girdiğin­de birçok başka Can ile avunabiliyor.</p>
<p>Dilbilimci Naomi Baron&#8217;a göre günümüz öğrencileri­nin temel özelliği <em>&#8220;zihinsel cansızlık&#8221;.</em> Milenyumun son çeyreğinde genel bir görüş birliği mevcut: telaffuz, dil bilgisi ve sözdiziminin, ekran okuyucuları için hiçbir önemi yok. Bu durum özellikle dijital yerlilerde açıkça gözlemlenebiliyor.</p>
<p>Gelecekte, okumak ve yazmak dahil birçok şeyi ekran aracılığıyla deneyimleyeceğiz. Düşüncenin geleceği için endişelenmek yeni bir şey değil ama yazmak için en­dişelenebiliriz. Yazma eylemi konsantrasyonu artıran ve bizi iyileştiren bir eylem. &#8220;Yazmak yorar ama tesel­li eder,&#8221; demişti Galeano. İşte bu, yeni neslin hoşlan­madığı bir durum. Kâğıda bir şeyler karalamak yahut bir kitabı okumak bizleri derin düşünceye sevk eder. Okumak, derin düşünme, dikkat ve sabır gerektiren bir eylemdir. Üstelik okumak, henüz yolun yansı bile değildir. Sonra bu, kelimenin formuna bürünmüş ola­nı tekrar soyup seyretmek, onu temaşa etmek gerekir. Bu, bilincin ve ruhun asla sonlanmayan daha derin ve özgün bir aşamasıdır. Cep telefonları, arama motorları ve e-postalara temrinle geçirilmiş «bir ömre ne kadar ters bir işleyiş.</p>
<p>Ekran okuyucuların sürekli olarak kültürel ve nöro­lojik (beyinle ilgili) sınırlan zorladığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu nesil, biyolojik objelerle makineler ara­sındaki mesafelerin azaldığı; yetişkinlerin çocukluk­larında hayal bile edemeyecekleri &#8220;genetik, robotlar, nanoteknoloji, internet&#8221; gibi kavramların arasında ye­tişiyor. Beş yaşındaki çocuk Google&#8217;ın ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını biliyor. Etrafınıza bir bakın, dokuz on yaşındaki çocukların kendi cep telefonları var ve saatlerini internette geçiriyorlar. Üstelik bu süre on­ların televizyon karşısında geçirdiği zamanı da azalt­mıyor. Ekran karşısında geçirdikleri süre toplam ola­rak artıyor. Oysa ekrana yapışarak zaman geçirmek doğru değil. Dört yaşına kadar TV başında geçirilen her saat, çocuğun yedi yaşında dikkat eksikliği prob­lemi yaşama olasılığını artırıyor. Çocukların odaları­na konulan ekranlar arttıkça dikkat eksikliği proble­mi yaygınlaşıyor. Çocuklar düğmeye basıyorlar ve bir şeylerin olmasını bekliyorlar. Bu durum onların kendi­liklerine katlanma, hayal kurma ve düşünme yetilerini güdükleştiriyor.</p>
<p>Bir kuşak öncesinin çocukları, evcilik,uçurtma, yapboz gibi oyunlar oynarlardı.Bu tür oyunlar çocukların düşünme yetisi ve hayal güçleri ile doğrudan ilişkiliydi ve bu sayede problem çözme kabiliyetleri ve tümevarım yetenekleri artıyordu.</p>
<p>Bugün herhalde beş yaşındaki bir çocuğa &#8220;Hadi ar­kadaşınla evcilik oyna,&#8221; deseniz, alacağınız tepki şaş­kın ya da soru soran bakışlar olacaktır. Kendi çocuklu­ğunuzu hatırlayın, bir uçurtma yapmak için ne kadar uğraş<u>mı</u>ştınız ya da kar yağdığında mahalledeki yo­kuştan kaymak için ilk bulduğunuz karton koliyi arka­daşlarınızla nasıl bölüşmüştünüz. Sokakta olmak, ihti­yaç duyduğu şeye bulunduğu çevrede çözüm üretmek ve o çözümü arkadaşlarla paylaşmak, bir çocuğun sos­yal ve bilişsel gelişimine ne muhteşem bir katkı sağ­lar!.. Artık çocuklar sokakta oynamıyor, fantezi oyun diye adlandırılan, çocuğun hayal dünyasına hitap ede­bilecek oyunlar da unutuldu gitti. Çünkü bilgisayarda­ki her şey zaten çocuğun düşünmesine engel olacak şe­kilde tasarlanmış durumda. Serbest oynanan oyunlar ile duygusal sağlık arasında pozitif bir ilişki var.</p>
<p>Eğer çocukken, sıradan, yapılandırılmamış ve beklenmedik aktivitelerle karşılaşırsak, hayatla başa çıkma meka­nizmalarımızı daha iyi geliştiririz. Oysa ne alman yüz­lerce oyuncak ne de gidilen alışveriş merkezleri, çocu­ğun bizzat sokakta oynarken sağladığı sosyal gelişimi sağlayabilir. Sokakta oynayan çocuk öğrenir ve gelişir, îstop oyununun ve ip atlamanın gerektirdiği konsant­rasyonu, mendil kapmacadaki tetikte olma halini, sak­lambaçtaki hayal gücünü evde bilgisayar başında ka­zanmak imkânsız. Üstelik sokak oyunları çocukların fiziksel gelişimleri, kas ve kemik sağlığı için oldukça faydalı. Benzer şekilde fantezi oyunların da çocukla­rın dil gelişimine önemli katkısı vardır. Dil eğitiminde akran ilişkisi önemli bir yer  tutar. Fantezi oyunlarda, grup oyunlarında birbirleriyle iletişim kuran çocukla­rın, hayal dünyasıyla birlikte dil ve iletişim becerileri de değişir ve gelişir.</p>
<p>Sözün özü, dijital çağda zihinlerimiz, çocukluktan itibaren ekran karşısında köleleşmeye başlar. Peki ken­dimiz veya çocuklarımızın ekran bağımlılığı ile nasıl mücadele edeceğiz? Burada ibre yine size dönecek. Gerçekle yüzleşerek ve üzerimize düşen sorumluluk­ları yerine getirerek işe başlayacağız, önce ebeveyn olarak sorumluluklarımızı kabul edeceğiz. Nasıl çocu­ğumuzun gözü önünde saatlerce kumar oynamıyorsak, onun önünde ekrana yapışıp kalmayacağız. Bu konu­da yapılmış araştırma sonuçlarını ciddiye alacağız. Bebekleri ekranlardan uzak tutacağız, Çocukların ise ekranla geçirdikleri saatlere sınırlamalar koyacağız.</p>
<p>Ekran bağımlılığında, şu iki değişkenin kontrolü çok önemlidir: Maruz kalma <em>süresi</em> ve <em>sıklığı.</em> Her ikisini de kontrol edeceğiz. Ebeveyn kontrolü ve sınırlaması bir­çok bağımlılıkta işe yarar sonuçlar veriyor yahut ba­ğımlılığın çığırından çıkmasını engelliyor. Çocuğunuz ekranla vakit geçirmek mi istiyor? İzin verebilirsiniz lâkin sizin belirlediğiniz bir süre ve aralıklarla yapa­bilir bunu, sınırsız değil. Sınırsız özgürlük, sanılanın aksine çocuğa bir özgürlük alanı sağlamaz, tam tersi onu dürtülerinin esiri haline getirir. Bugün birçok uz­man, ebeveyn itirazı ve farkındalığının çocuk terbiyesi konusundaki etkinliği konusunda hemfikir. Çocuğu ek­randan uzaklaştırdığınız her zaman diliminde onu eğ­lendirmek zorunda değilsiniz, uzaklaştırmanız yeterli olacaktır. Yol göstermek adına, ekransız yapacağı bazı etkinlikleri kendisine hatırlatabilirsiniz ama bir şey yapmadan dursa dahi kendisini ekran bağımlılığından korumak için önemli bir adım atmış olur.</p>
<p>Sesinizi yükseltmeniz şart değil, farkındalığmızı ve sözünüzü yükseltin. İtiraz edin!</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/">Ekrana Bağımlı Beyin</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:32:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?]]></category>
		<category><![CDATA[İnternetten öğren­me]]></category>
		<category><![CDATA[üretkenlik]]></category>
		<category><![CDATA[dikkat dağınıklığı]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitaptan öğrenme]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23601</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çoğumuz hatırlar, sosyal medya uygulamaları yaygın­laşmadan önce internette vakit geçirmek için kullandı­ğımız terim, İngilizceden çevrilen &#8220;internette sörf yap­maktı. Heyecanı, eğlenceyi ve hızı çağrıştıran, siteler arasında seri bir şekilde akıp gidebilmeyi sembolize eden bir terim. Bir bilgi otoyolunda hızla gitmek gibi. Bu durum, internetten bilgi arayış şeklimizi de önemli ölçüde etkiledi. İnternetten almaya çalıştığımız bilgi sıklıkla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/">İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23602 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-300x145.jpg" alt="" width="383" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-300x145.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-600x290.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-768x371.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-1024x494.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772.jpg 1073w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></a></p>
<p>Çoğumuz hatırlar, sosyal medya uygulamaları yaygın­laşmadan önce internette vakit geçirmek için kullandı­ğımız terim, İngilizceden çevrilen &#8220;internette sörf yap­maktı. Heyecanı, eğlenceyi ve hızı çağrıştıran, siteler arasında seri bir şekilde akıp gidebilmeyi sembolize eden bir terim. Bir bilgi otoyolunda hızla gitmek gibi. Bu durum, internetten bilgi arayış şeklimizi de önemli ölçüde etkiledi. İnternetten almaya çalıştığımız bilgi sıklıkla yüzeysel bilgi oldu.</p>
<p>Bugün bilgi internetin olduğu her yerde. Akıllı te­lefonun mu demeliydim acaba? Bir arkadaşımın oğlu, konuşurken sık sık bilgi için telefonuna bakan babası­na şöyle demişti: Telefonun olmasa bir hiçsin. Eskiden ulaşması saatlerce sürecek bir bilgiye, bugün anında erişmek mümkün. Geleneksel mekân, zaman algısı ve kı­sıtlaması internet ile ortadan kayboldu. Bir şeyi hatırla­mak için hafızamıza bel bağlamamıza gerek kalmadı. Aç Google efendiye bir sor. Protez belleğimiz daima elimi­zin altında. Bilginin bu kadar kolay erişilebilir olması eğitim ve kolay öğrenim için büyük bir şansken, bilgi debisinin yoğunluğunun da birtakım karanlık tarafları var elbette. Akademik bir bilgiye erişmek ne kadar ko­laysa, patlayıcı bir maddenin yapılış şekline ulaşmak da bir o kadar kolay!</p>
<p><strong>Hafıza Üzerine</strong></p>
<p>Ancak bilginin bu kadar kolay erişilebilir olması­nın insan hafızası üstünde olumsuz bazı etkileri var. Çocukluğunuzu hatırlayın, neredeyse bütün akraba ve komşularımızın ev telefonlarını ezbere bilirdik. Oysa şimdi yakın arkadaşımızın bile cep telefonunu hatırla­makta zorluk çekiyoruz. Bir araştırmada, katılımcılara bir sürü bilgi verilmiş ve onlardan bu bilgileri ezber­lemeleri istenmiş. Ancak bu bilgileri sunarken, katı­lımcılara bazı bilgilerin bir yerde tutulacağı ve onla­ra sonradan erişebilecekleri söylenmiş.</p>
<p>Deneydeki bu bilgiler, internette okuduğumuz bilgileri temsil eder çünkü internette okuduğumuz bir şeyin orada olduğu­nu, ona tekrar dönüp bakabileceğimizi ve istediğimiz zaman tekrar erişebileceğimizi biliriz.Bazı bilgiler sunulurken ise katılımcılara bu bilgilerin silineceği ve onlara tekrar erişemeyecekleri söylenmiş. Bilgilerin hepsi katılımcılara deney sonunda tekrar sorulduğun­da, bulgulara göre, silineceği düşünülen bilgiler katı­lımcılar tarafından çok daha fazla ezberlenmiş. Tekrar erişebileceklerini düşündükleri bilgileri ise pek hatır layamamışlar. &#8220;Google etkisi&#8221; denilebilecek bu olguda,insanlar internetten edindikleri bilgileri hatırlamak konusunda kendini zorlamaz çünkü bir tuşla aynı bilgiyi edinebileceklerinin farkındadırlar. Kullanılmayan uzuvların körelmesi prensibine uygun olarak, kullanıl­ma zahmetine değmeyecek hafıza da tembelleşir.</p>
<p>İnternet sadece hafızayı kullanma biçimimizi değil, öğrenme biçimlerimizi de değiştirir. İnternetten öğren­me ve bir kitaptan öğrenme birbirinden farklıdır çün­kü ekrandan okuma ve kâğıttan okuma oldukça farklı etkileşim süreçleri içerir. Yapılan bir çalışmada, ekran­dan okuyan ve kâğıttan okuyan kişilerin performansı karşılaştırılmış.</p>
<p>Ekrandan okuyan kişilerin okudukları bilgiyi kavrama kabiliyeti, ekranı aşağı yukarı hareket ettirmekten kaynaklanan bölünmelerden ve boyutsal değişkenlikten dolayı azalıyor.</p>
<p>Ekrandan okurken yaşanan fiziksel kısıtlanmalar okuyucunun dikkatini dağıtıyor ve okuduğunu anlama becerisini zayıflatıyor. Oysa okunan materyalin, fizik­sel olarak bir bütün halinde algılanması, bilgilerin kâ­ğıt üstündeki sıralamasının hatırlanması çok önemli. Okuduğu şeyleri iyi hatırlayan insanlar, okudukları bilginin sayfanın neresinde yer aldığım da hatırlıyor. Yani sayfanın fiziksel görüntüsü, anlama sürecine ve hafızaya etki ediyor.</p>
<p>Ekrandan okumanın göz sağlığıyla ilgili bir boyutu da var. Göz ergonomisi bakımından en ileri teknolojik alette bile uzun süreli okuma, göz yorgunluğuna sebep olur. Bu da odaklanma güçlüğüne, kişinin okuduğunu iyi anlamamasına yol açar. Ayrıca, okumak için kulla­nılan teknolojik aletle yapılabilecek bir sürü etkinlik daha var. Kişi bir aletten okurken, internete girme­ye, e-postalarına bakmaya, sosyal medya hesaplarını kontrol etmeye daha yatkın olur. Oysa kitap, kendi­siyle başka bir faaliyet yürütülmesine izin vermeyen bir objedir; sizin dikkatinizi kendine mahkûm kılar. Bilgisayar veya tablet tarzı teknolojik aletlerin sun­duğu çeşitli etkinlik ve oyunlar, kişinin dikkatinin da­ğılmasını kolaylaştırır. Kısa ve parçalanmış sürelerle oynanan oyunların yanı sıra yoğun sosyal medya sir­külasyonu insanın okuduğu şeyi tamamlayabilmesini de imkânsızlaştırır..</p>
<p><strong>Dikkatin Dağılması</strong></p>
<p>Üniversitede bilgisayar ve telefon gibi cihazların serbest olması üniversite öğrencilerinin ders dinlerken ilgisinin dağılmasına sebep olur. Öğrenci not almak için bilgisayar veya tablet kullandığı zaman, bu alet­lerle yapılabilecek etkinlikler öğrenciyi cezbedip dik­katini dağıtır. Yapılan bir araştırmaya göre ders sıra­sında teknolojik aletlerle not alan ve bu yüzden başka aktivitelere zihni kayan öğrencilerin, ders sonrasında derste anlatılanlarla ilgili bir sınavda diğer öğrencile­re göre yüzde 11 daha düşük performans gösterdikleri bulunmuş. Bazı ülkeler, üniversite hariç tüm okullarda cep telefonu kullanımını yasakladı. Yani durum oldukça ciddi görünüyor.</p>
<p>Aslına bakarsanız, evlerimizde de durum farklı değil. Evde, bilgi otoyoluna bağlanmaya hazır ve na­zır bekleyen teknolojik aletler, öğrencilerin akademik hayatlarını memnuniyet verici şekilde etkilemez. Ma­sasındaki bilgisayar, başucundaki telefon, ilgiyi daki­kalara hatta bazen saniyelere böler. Çocuk bu askıda kalma halinde çaresizdir, performansı gittikçe düşer. İki dakika mesajlaşan çocuk iki dakika kaybetmez, çünkü bir aktiviteden diğerine geçerken kaybedilen zamanı da hesaba katmak gerekir. Mesajlaştıktan sonra geri dönülen ders çalışma etkinliğine odaklanmak da belli bir zaman alır. Eğer özellikle bu etkinlik değişimi (telefon-ders-telefon-ders&#8230;) çok yoğunlaşırsa, verim iyice düşer.</p>
<p>Bu yüzden belirli bir süre çalışıp, uzun bir ara verilip, ondan sonra tekrar çalışmaya dönülmesi, uzun süreler boyunca teknolojik alet ve ders arasın­da gidip gelinmesinden çok daha verimlidir? Öğrenci bazen altı saat çalıştığı halde neden verim alamadı­ğını ve okuduğunu anlayamadığını düşünür. Sebep ise sadece iki dakika zaman kaybedildiği düşünülen sü­rekli mesajlaşma/sosyal medyaya bakma/e-posta kont­rol etme gibi tekrarlayan ve dikkati bölen etkinlikler. Maalesef zihin birkaç etkinliği aynı anda yapacak şe­kilde bölünemez, bu durumlarda performansı oldukça düşer. Ders çalışırken, kitap okurken cep telefonunun kapatılması verimliliği artırır..</p>
<p>Teknolojik aletler, başka türlü eğitim tekniklerini tamamlayıcı olarak kullanıldığı zaman yararlı olabi­lirler. örneğin gelişimsel olarak geriden gelen veya en­gelli çocuklar için bu aletlerin faydası çok büyüktür.Öğrenme güçlüğü çeken veya fiziksel engelli çocuk­ların özel eğitimi için teknoloji kullanımı önemlidir. Okulda öğrenilen şeyleri daha eğlenceli hale getirmek ve daha ilgi çekici bir şekilde pekiştirmek adına tek­nolojik aletler sınırlandırılmış zamanlarda, öğrenme odaklı olarak, yetişkin gözetimi altında kullanılabilir.</p>
<p>Öte yandan, yüz yüze iletişim ve öğrenme arasında önemli bir bağ var. Erken yaştaki öğrenme, yüz yüze iletişime duyulan motivasyon sonucu gerçekleşir. Ço­cuk, karşısındakinin yüzünden okuduğu sosyal ipuç­ları ile neyi, nerede yapması gerektiğini öğrenir. Araş­tırmalara göre, bebekler canlı bir insanı taklit etmeye ve ondan öğrenmeye, bir makineden öğrenmeye kıyasla daha yatkınlar. Çocuklar için öğrenmek pasif bir eylem değil; öğrenmek diğer insanlarla yüz yüze etkileşimle başlar.</p>
<p>İsterseniz teknolojinin gölgesinde öğrenin isterse­niz ıssız bir adada; eğitimin önemli bir parçası üret­ken düşüncedir. Üretkenlik, verili nesne ve kavramla­rı, keskin ve katı olguları kendi aklımızda parçalayıp, dünyayı kendi algılayış biçimimize göre öznel olarak yeniden inşa etmemize yardım eder. Üretkenlik, internetten bakılabilecek bir bilgi, araştırılarak bulunabi­lecek bir şey yahut internetten indirilebilecek bir be­ceri değil. Üretken olmak için önce sorgulamak, bize verileni olduğu gibi kabul etmemek ve herkesin doğuş­tan kabul ettiği olguları parçalayacak kadar cesaretli olmak gerekir.</p>
<p>&#8216;Bir çocuğun üretken faaliyetlerle geçirdiği zamanlar, onun çeşitli bilişsel yeteneklerini geliştirir, vizyonunu genişletir, hayal gücünü artırır ve empati yeteneğini pekiştirir.</p>
<p>Üretken olmak illa bîr beste yapmak, mucit olmak veya bir konuda dâhi olmak anlamına gelmez. Üret­kenlik, çok basit bir şekilde, sıradan bir şeye yeni bir bakışla, hayret nazarıyla bakabilmektir. Bir odayı ye­niden düzenlemekten tutun, sosyal bir olaya yeni bir pencereden bakmak da üretkenlik olarak tanımlanabi­lir. Zihni diri ve cevval tutmak için/&#8217;hayatımıza üretken­lik katmalıyız.</p>
<p>Çocukların zihni henüz katılaşıp bölümlenmemiştir, y<u>enilikl</u>ere açık, cesur ve seyyaldir. Tam da bu çağda üretkenliğe çok açıktırlar?Çocuk, dış dünyaya neredey­se romantik bir ilgiyle bakar; kendisini dünyanın mer­kezine koyar. Dünyanın özniteliği önemsizdir, o kendi gerçekdışı şaheserini yaratır. Bir tencereden bir uzay aracı çıkarabilir mesela. Dış dünyanın milyonlarca yıllık köhne nesnesinden kendi düşsel krallığını inşa edebilir. Sosyal kurallarla kendilerini kısıtlamadıkları için, yetişkinlerin düşünemedikleri yeni şeyleri düşün­mekten korkmaz çocuklar. İşte tam da bu çağda çocu­ğun eline teknolojik bir alet verip onu kısıtlamak ve köreltmek, güzel bir meyveye dönebilecek tomurcuğu koparmaya benzer. Dünyayı kendi gözlerinden değil, ekranda izlediği kurguyu tasarlayan insanın gözle­rinden görmeye başlar Soyut düşünebilme yeteneği geliştiremez çünkü her şey somut bir şekilde kurgula­nıp sunulmuştur. Daha da önemlisi, dünya artık hayret verici bir yer değildir; çocuğun ilgi nesnesi değişmiştir. Hele de bir oyunun içine gömüldüyse, hayal gücüne hiç yer kalmaz çünkü oyunun göz kamaştırıcı sokakların­da kaybolmuştur. Oynadığı oyun kendisinin değil, oyu­nu üreten kişinin hayal gücünün somutlaşmış halidir.</p>
<p>Peki ne yapmalıyız? Teknolojik aletler karşısında zihinlerinin köleleşmesini nasıl engelleriz? Çocuksu merakı, hayreti nasıl diri tutabiliriz? Çocuklarımıza, dünyaya yeni anlamlar verebilmeleri için bilim, sanat, resim, müzik, edebiyat zevki aşılayalım, bunu alış­kanlığa dönüştürmeye çalışalım. Bu aracı ortamlarla çocuğun beyninde yeni bağlantılar kurulur; ileriki ha­yatında bir şeyle karşılaştığı zaman olaya tek yönden bakmaktan ziyade eskiden kurduğu orijinal bağlantı­larla bakabilir. Bunun için çocukları farklı sanat ve bi­lim ortamlarıyla tanıştıralım. Onları müzelere, sergi­lere, mabetlere götürelim. Gördükleri üzerine onlarla hasbihal edelim. Aynı zamanda da &#8220;sorgulamaları&#8221; için cesaretlendirelim. Çocuk bir şeyi olduğu gibi kabul et­mekten ziyade, bunları sorgulayacak, muhakemesin­den geçirecek özgüvene ve cesarete sahip olmalı. An­cak bu şekilde dünyaya yeni bir bakışla bakabilecek, yenilikler üretebilecek ve insanlığı daha iyiye götüre­cek bireyler olabileceklerdir. Bir çiçeğin rengine, bir resmin güzelliğine ya da bir hikâyenin büyüsüne ka­pılan çocuklar; dünyaya ve insana da hayret nazarıyla bakmayı öğrenip güzel eyleme meyyal olurlar.</p>
<p>Çocuğun zihninin üretkenliğe en açık olduğu çağda, çocuğun eline teknolojik bir alet verip onu kısıtlamak ve köreltmek,güzel bir meyveye dönecek tomurcuğu koparmaya benzer.</p>
<p><strong>Hatırlatma:</strong></p>
<p>-Teknoloji ile ne yaptığınız kadar, teknolojinin size ne yaptığına da dikkat edin. Sizi doğal yaşam dön­günüzden ve fiziksel çevrenizden uzaklaştırıyorsa, teknoloji ile olan ilişkinizi gözden geçirin.</p>
<p>-Bir ekran aracılığı ile dahil olunan her deneyim, kurgulanmış bir gerçeklik sunar. Sahici deneyimle­ri bu uğurda kurban etmeyin.</p>
<p>-Zihninizi ve zamanınızı dolduran aktiviteleriniz üzerine düşünün. Bu aktivite bireysel veya toplum­sal bir fayda sağlıyor mu? Atomu parçalamaktan bahsetmiyoruz elbette ama değer yaratan aktiviteler yapın. Telefon ekranına yapışıp kalmak yerine, çocuğunuzla oynayacağınız bir oyun hazırlayın, yemek pişirin, kitap okuyun, yürüyüş yapın&#8230;</p>
<p>-Çocuklarınızı medya ve işleyişi konusunda bilgi­lendirin. Basit şekilde anlatın. Ücretsiz abone ol­dukları o YouTube kanallarının gerçekte &#8220;ücretsiz&#8221; olmadığını; zihin ve zamanlarını rehin bıraktıkla­rını gösterin. İzlediği şeyler konusunda seçici olma­sının, nitelikli içerikleri tercih etmesinin önemini anlatın. Konuşun, konuşun, konuşun&#8230; Size itiraz etse de söyledikleriniz, konu üzerine düşünmesini sağlayacaktır.</p>
<p>-Uyku sağlığınıza önem verin. Hem kendiniz hem çocuklarınızın doğal, sağlıklı biyoritmini koruma­ya çalışın.</p>
<p>-Bir başkasının &#8220;imgesini&#8221; kendi iç dünyanızla kar­şılaştırmayın. Unutmayın, &#8220;kan kusup kızılcık şer­beti içtim&#8221;diyenler sosyal medyayı oldukça severler.</p>
<p>-Sosyal medyadaki hesaplarınızdan sürekli &#8220;kusur­suz&#8221; ve &#8220;mükemmel&#8221; fotoğraflarınızı paylaşarak, insanlarda negatif duygular uyandırmayın.</p>
<p>-İnternet kültürü içinde eriyip gitmeyin. Hâlâ sosyal medya hesabı açmamış olan insanlar var ve keyif­leri oldukça yerinde!</p>
<p>-Sanal dünyada var olmak için eğitimli değiliz ve bu bizi olası tehlikelere karşı daha zayıf kılar, özel­likle çocuklarımızı bu konuda bilinçlendirelim ve yönlendirelim. Unutmayın, kılavuzsuz yolculuk ya­pan küçük balıklar çabuk yem olur.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.99-108</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/">İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatma Barbarasoğlu &#8211; İmaj ve Takva &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatma-barbarasoglu-imaj-ve-takva-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatma-barbarasoglu-imaj-ve-takva-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jul 2019 10:46:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İmaj ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[başörtü]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Barbarasoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[global dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Modern]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23062</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde çalışmanın bir hizmet olduğu hemen hemen unutulmuş, bunun yerine hırs ve haset geçmiştir. Çalışma ahlâkında hizmet duygusunun hırs ve haset ile yer değiştirmiş olmasının sebebi nedir? Kişilerin meşrep ve mizaçlarına göre değişiklikler gösterse de, insanları hırs ve haset duygularına iten sebeplerin başında bugünkü hayat standardını koruyamayacağı, olduğundan daha kötü bir duruma düşeceği tehlikesi gelmektedir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatma-barbarasoglu-imaj-ve-takva-alintilar/">Fatma Barbarasoğlu – İmaj ve Takva ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/Dn1pcDwXsAEDVY1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23076 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/Dn1pcDwXsAEDVY1-300x271.jpg" alt="" width="321" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/Dn1pcDwXsAEDVY1-300x271.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/Dn1pcDwXsAEDVY1-600x541.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/Dn1pcDwXsAEDVY1-768x693.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/Dn1pcDwXsAEDVY1.jpg 960w" sizes="(max-width: 321px) 100vw, 321px" /></a></p>
<p>Günümüzde çalışmanın bir hizmet olduğu hemen hemen unutulmuş, bunun yerine hırs ve haset geçmiştir. Çalışma ahlâkında hizmet duygusunun hırs ve haset ile yer değiştirmiş olmasının sebebi nedir? Kişilerin meşrep ve mizaçlarına göre değişiklikler gösterse de, insanları hırs ve haset duygularına iten sebeplerin başında bugünkü hayat standardını koruyamayacağı, olduğundan daha kötü bir duruma düşeceği tehlikesi gelmektedir.</p>
<p>Kendisini bir alt sınıf ile mukayese ederek şükretmek ve şükrünü kendisinden daha zor durumda olanlara yardım ederek ifade etmek yerine; halini kendisinden birkaç sınıf yukarıda olanlarla mukayese ederek hayatı kendisine ve etrafındakilere zehir eden insan için nasibe inanmanın bir ehemmiyeti olmasa gerektir. Bu durumda kredi kartları ve taksitli satışlar ile kazanmış olduğundan daha fazlasını harcamaya talip olarak nasibini arttırdığını düşünen insanlar ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan zihninin en gerçek resimlerinden biri de şok anlarında ortaya çıkar. Şok anında kendimizin bile farkında olmadığı başka bir “kendimize” rastlarız. Bütün TV kanallarında yorumcular “kıyamet gününü” yorumlamak için zihniyetleri, dünya görüşleri, ekonomik ve felsefî tercihleri ne olursa olsun aynı ifadeyi kullandılar: “Film gibi.”</p>
<p>“Film gibi” benzetmesinin ardından her yorumcu hafızasının kıvrımlarında kalmış film karelerinden yola çıkarak, halen seyretmekte olduğu “kıyamet günüyle” paralellikler kurmaya çalıştı. O an herkesi ilgilendiren sanki gerçek ile kurgu arasındaki fark ya da benzerlikti. Felaketi anlamak için Hollywood filmlerinden referans alınmaya çalışılması terörün seyirlik yanını bütün dehşetiyle ortaya koyuyor. Global dünyada felakét merkezine uzaklık ne noktada olursa olsun naklen TV yayınıyla “sanki içindeymiş gibi” bir heyecan uyandırılıyor. Sanki içindeymiş gibi de, yazık ki insanî hassasiyet, empatik birlik yok.</p>
<p>Evet, ekran başındaki herkes korkuyor, ama tıpkı korku filminde hissedilen bir korku gibi. Yaşanılan felaketin boyutları insanları metafizik derinliğe, felsefî çıkarımlara, insanlık üzerine düşünmeye sevk etmiyor ve terör en çok bu noktadan güç buluyor. Kendisini seyrettirebildiği oranda güç kazanıyor. Ekran karşısında raiting rekorları kırdığı oranda, dehşet ve felaket, iktidarını pekiştirmiş oluyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Cumhuriyet ile birlikte, Türkiye’nin şehirlerinde ancak alt sınıfa ait bir giyim-kuşam sembolü olarak görülür başörtüsü. Şehrin tek görüntüsü olmalıdır: Modern ve çağdaş. Bu bakımdan köylü erkekler şehre inerken pantolon ve fötr şapka kiralar. Şehrin estetik zevkini incitmeye kimsenin hakkı yoktur. **</p>
<p>Hakim unsur pozitivist bir mantık olduğu için ve din ilerlemenin karşısında bir engel olarak kabul edildiğinden dini hatırlatan her şeyin şehrin sınırlarının dışında tutulmasına önem verilir.</p>
<p>“Köylü milletin efendisidir” diyen Mustafa Kemal kıyafet balolarında köylü kadın kıyafetine bürünen kadınların bile balo icabı başlarını örtmelerine müsamaha göstermez. İffet Halim Oruz başı açık bir köylü kadın kıyafeti giyişini paşanın takdir ile karşıladığını uzun uzun anlatır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Okumak ile “okuyup bir şey olma” arasındaki boşluğun ortaya çıkardığı sıkıntıların en fazla hissedildiği dönem 1980 sonrası dönemdir. Müslümanların kendilerini bireyciliğin ve tüketimin hayat tarzı haline gelmesinden koruyamamaları, zaaf noktalarının geometrik bir şekilde artmasına sebep olmuştur. 1980 sonrası Müslümanlar “Özal felsefesi”nin etkisi altında, hal-i hazırdaki hayat anlayışını İslamî esaslara göre yeniden düzenleme idealinden uzaklaşmışlar ve tüketim zihniyetine uygun her türlü hayat tarzının “İslamî versiyonunun” üretilmesi yoluna gitmişlerdir. Günlük hayat içerisinde her şeyin “Müslümancası” üretilerek tüketim kalıpları Müslümanlar için yeniden düzenlenmiştir.</p>
<p>Bu tüketim kalıplarının Müslüman kadına nasıl bir rol verdiği özellikle “başörtü” reklamlarıyla belirginleşmektedir. 1970’lu yılların en önemli tartışma meselelerinden olan “Müslüman kadının görünürlüğü” Özellikle 1990’ların başından itibaren “en şık şekliyle görünme”ye çevrilmiştir. Tesettür ve defile kelimelerinin yan yana ve birbirini tanımlar bir şekilde kullanılıyor olması bile “görüntü” ve “görünür olma” probleminin geldiği noktayı gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Görüntüleri -yani başörtüleri-onları laik-şeriatçı çatışmasında laiklerin gözünde potansiyel tehlike olarak hedef kitle haline sokmaktadır. Saldırıların odak noktasında bulunmaları başörtülü genç kızların kendilerine dönük, kendilerini keşfetmeye ve en önemlisi nefis terbiyesine yönelik tutum ve davranışlar geliştirmelerini engellemekte ve onları reaksiyoner bir tavır içine itmekte.</p>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>”Hayat sahnesinde insanın öteki insanların gözünde değer kazanmak üzere eylemde bulunması gerektiğinin kabul edilmesiyle birlikte; olduğundan daha iyi olma ve bugünü yarın için değerlendirmek üzere nefsani ve şeytanî olana uzak durma; yani hayat karşısında perhizkâr olma tavrı geçerliliğini kaybetmiştir.</p>
<p>Yaşanmakta olan fani hayat, yaşanılacak olan ebedî hayat için “tarla” olarak görülmediğinde; oyunu oyun için oynama anlayışı değer kazanır. Olduğundan daha iyi olamıyorsan, daha iyiymiş gibi yaparak oyuna katılabilirsin. Halbuki olduğundan daha iyi olma çabası, kendi yarınının, kendi dününü geride bırakması anlayışına dayanmaktadır. Hadis-i şerifte “İki günü birbirine denk olan bizden değildir” buyrulmaktadır. Kişinin dündeki kendini her gün bir parça daha aşabilmesi için özellikle “bugündeki” kendini idrak etmesi gerekmektedir. Modern dünyada kişinin kendi dışında gerçekleşmekte olan hız “kendini bilmesini” engellemektedir.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>&#8216; Geleneksel dünyaya yön veren düşünce “Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” ilkesidir. Bu ilkeye uygunluk bakımından İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin anekdotu zikretmeye değer bir özellik taşımaktadır. Bilindiği gibi Ebu Hanife bir gün çocukların yanından geçerken çocuklardan birisi “Şu adamı görüyor musunuz; 0 sabaha kadar namaz kılıyor” der. O zamana kadar ancak gecenin belirli bir kısmını ibadet ile geçiren Ebu Hanife “göründüğü” gibi olabilmek için, yani başkalarının kendisi hakkındaki hüsn-i zanlarına uygun davranışta bulunabilmek için o günden itibaren bütün geceyi ibadet ile geçirmeye başlar.</p>
<p>“Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” ilkesi, belirli zamanlar için sahnelenen duruma ve yere uygun davranışı, yani imaj oluşturmayı engellemeye yöneliktir. Çünkü geleneksel anlayış için önemli olan bedenin hareketi değil, ruhun ve düşüncenin hareketidir. Bu bakımdan bedenin hareketi bedene zevk vermek üzere değil, ancak bedeni terbiye etmek üzere katlanılan meşakkatler mânâsında önemlidir.»</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>”&#8217;Yaşadığını hissetmek için korkmaya ihtiyaç duyanların sayısı gittikçe artıyor. Şair haklı! “Yaşamıyor gibi” yaşadığımızdan hiç olmazsa gerçek olmadığına güvendiğimiz sanal korkularla var olma bilinci oluşturmaya meylediyoruz. Tefekkürün doyurulamayan boşluğu, sanal korkularla bastırılmaya çalışılıyor. Düşünmekten istifa etmenin eşiğinde başlıyor bütün korkular.</p>
<p>Allah korkusunu kalplerden silmek için uğraş verenler çoğaldıkça ve üstelik onların bu uğraşı başarıya ulaştıkça, sanal korkular ve sanal korkulara ram olarak yaşadığını hissetmeye çalışanların sayısı da artıyor.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>”Aşk öğretir. Çoğunluğun istediği de belki, acısını çekmeden aşkın öğrettiği bilgeliği giyinmek. “Hiç kimselerin öğretmeye kudretinin yetmediği şeyleri öğretir aşk.” Tarık Buğra “Yarıda Kalan Aşk” hikâyesinde hayatı kendisine bir sarışının öğrettiğini söyler: “Sarışın bana çok şey öğretti, beni hayatla buluşturdu. O gelinceye kadar ben hiçbir şey bilmiyormuşum. Ondan önce meğer ben topu topu üç yüz, beş yüz kelime ile yaşarmışım. O bana renk renk kelimeler Öğretti, hayatı, Allah’ı ve alın yazısını öğretti&#8230; Yine de bilmediğim şeyler var&#8230; Aşk nasıl olur da iki hayata birden aynı kuvvetle aynı tarzda hükmeder bilmiyorum.”</p>
<p>Tarık Buğra haklıdır. Aşk’ı cazip kılan biraz bu bilinemezliği, tariflere sığmayışı ve daima iki kişilik oluşudur. Fakat Müslümanların aşk üzerine düşünmeye başlamaları, röportajlarda aşkı konu etmeleri, aşkın öğreticiliğinden ziyade “melez desenlere” uygunlukla bağlantılandırılabilecek bir durum: “Biz de herkes gibiyiz.(s.44)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Büyükannemin nesli için tebrik edilmemiş, sadaka verilmemiş bir cuma, yaşanmadan geçmiş bir gündü. Üstelik evlerinde telefonları yoktu. Mahallenin bir ucundan bir ucuna hasta ziyaretlerini, düğün, nişan tebriklerini muhakkak cuma gününe denk getirir; toplanıp Yasin-i Şerif okumayı asla ihmal etmezlerdi.</div>
<div>
<p>Her günün içine bir tören havası sokmayı başarır ve hayatı bayram neşesine çevirmenin telaşıyla kendilerini unuturlardı. Günler onlar için asla birbirine kardeş olan 365 gün değildi. Her gün farklıydı. Ve bu farklılık kendine ait bir töreni hak ederdi.</p>
<p>Devletten maaşlı bir din adamı hiç tanımadı onları. Hayatlarının belki en büyük şükrünü buna dair yapacaklar ahirette. “Ameller niyetlere göredir” sözünü kalkan edinerek; “kötünün asla ortaya getirilmemesi” ilkesine sonuna kadar sadık yaşadılar.</p>
<p>İmam-Hatip’e, İlahiyat Fakültesi’ne giden çocukları ve torunları küçümsedi onları zaman zaman. “Halk İslam’ı” dediler burun kıvırıp. “Bunun dinde yeri yoktur” dediler. Ama onlar hiç aldırmadı. İçlerindeki aşkın her şeyi affettireceğine öylesine inanıyorlardı ki, hayattan daima aşka dair bir şeyler devşirme nin heyecanıyla zevk aldılar. Mevlidlerde ağladılar. “Peygamberimi, efendimi anlatıyor” diye, kendilerinden geçecek kadar Süleyman Çelebi’nin mısralarında kayboldular.</p>
<p>54 Farzı bir çırpıda sayamazlardı belki; ama bütün evliya menkıbelerine aşina idiler. Yaşadıkları hayata evliya menkıbelerinin uzak olduğunu biliyor, fakat gökteki yıldızlar gibi onların hayat için yol gösterici olduğuna inanıyorlardı.</p>
<p>Menkıbelere kendi iyilik sınırlarını tecrübe etmek için delicesine bir tutku ile bağlıydılar. Çünkü böylelikle kendi nefslerinin şerrinden korunduklarına inanıyor, duydukları her dinî hikâye ile daha iyi olmanın portresini yeni baştan çiziyorlardı hafızalarına.</p>
<p>Kendimi Araf’ta hissediyorum. Bütün yüklerimle beraber. Ne büyükannemin manevî terekesine sahibim; ne de akıllarını ve nefslerini kalkan edinenlerin söylemiyle rahat içim.(s.164)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Global dünya bir taraftan insanların yerel ve fizyolojik farklılıklarını öldürürken diğer taraftan çoğulculuğa vurgu yapan bir yol izliyor. Çoğulculuk vurgusu modernitenin baskılarından bunalmış İslami kesimde can simidi olarak görüldü. Bunun ilerde ruhi planda çatışmaya sebep olacağını düşünüyorum. Şimdi insanlar kendince bir din anlayışı ortaya koyarak &#8220;en doğru&#8221; benimkisi demenin telaşını yaşıyor. Yani görünüşte insanlar giyim kuşamlarıyla birbirine yaklaşırken, aynileşirken iyilik, doğruluk anlayışı gibi temel ahlaki konularda birbirine uzak düşüyor. Bu durum, insanın yeryüzündeki konumunu yanlış bir düzleme çekerken bir taraftan da yalnızlaştırıyor.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Önemli olan insanın mizacına, meşrebine uygun hem kendisi için hem de başkaları için faydalı olabileceği bir işi yapıyor olmasıdır. Erkeklerin yaptığı her işi ille de kadınların da yapması gerektiği düşüncesi bir saplantıdan kaynaklanıyor. Bu saplantının temelinde erkeğin yaptığı her işin &#8220;yüce görülmesi&#8221; gibi bir anlayış var.(s.216)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Feminist ideoloji; dünyayı erkekler yönettiği için kötü yönettiğini, halbuki kadınların yöneteceği dünyanın daha erdemli, daha merhametli olacağını savunuyor. Modern kültür içinde ne erkekler şövalye ruhuna sahip ne de kadınlar merhametli. Bir taraf en kötü yanlarıyla kadınsılaşırken, öbür taraf erkeksileşiyor. Feragat ve hizmet ahlakı olmadıkça sömürü ve şiddet artacak. Güçlülerin, güçsüzleri ezmeyerek, kendini yeryüzünde Allah&#8217;ın halifesi olarak görecek bir anlayışın yerleşmesi tek kurtuluş. Herkes ve herşey bize emanet. Bu bilinçte olan fertler ne kendilerine, ne başka insanlara, ne de çevrelerine zarar verir.(s.216)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>Paparazzi programlarının insandaki tecessüsü nasıl etkilediğinin araştırılması lazım. Mesela komşu dedikoduları azalmış mıdır paparazzi seyredenler arasında? Zaaflarını ortaya koymak bakımdan bütün toplum aynı durumda değil, bir defa bunu kabul etmemiz lazım. Zaafı değer taşıyan insanlar var. Kim bunlar? Şarkıcı, artist vs. Yani ünlü kişiler. Medya yoluyla ünlü kişilerin zaafları, günahları ortaya konunca bu kişiler kaybetmiyor, kazanıyor. Yani günahın şöhrete endekslenmesi söz konusu. Bu durum henüz yetişme çağında olan gençleri olumsuz etkiliyor.</p>
<p>Onlar da zaaflarını bir statü olarak ortaya koyarak farklılaşmak istiyorlar.. Halbuki bütün dinler ve ahlâk sistemleri için aslolan insanın zaaflarını yenerek kemale ermesidir. Zaaflarla var olma mantığı ve zaafların şeffaflık adı altında statü payesine erişmesi insanların hayvanî nefste takılı kalmaları neticesini getiriyor.(s.221)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>Kadınların hemcinslerine yönelik olarak sahip oldukları zaaflar genellikle &#8220;görüntüye ait&#8221; zaaflar.Başarı ve iktidarın paylaşımı noktasındaki zaaflar bile kadınlar arasında yine de görüntüye dayalı olarak cereyan ediyor, diye düşünüyorum. Çirkin kadınların başarıları kıskanılmıyor mesela&#8230;</p>
<p>Fakat karşıt cinsler arasındaki zaaflar doğrudan yarış mantığına dayanıyor. Özellikle kamusal alanda. Çünkü Sanayi İnkılabının başlangıcından bu yana kadınlar ve çocuklar ucuz emek olarak görüldü ve hal-i hazırda bu anlayış devam ediyor. Yanlış bir rekabet söz konusu karşı cinsler arasında. Bu yanlış rekabetten dolayı kadınlar kadınlıklarından erkekler erkekliklerinden vazgeçiyor.</p>
<p>Ataerkil toplum eleştirilerinin yoğunlaşmasından sonra, erkekler erkek olarak yetiştiril(e)miyor. Ataerkil düzenin taşıyıcısı olmasın diye erkekler kadınsı özelliklere yönlendiriliyor. Kadınlar da ileriki hayatlarında kendilerini ezdirmesinler diye erkeksi özelliklerle yetiştiriliyorlar. Hâlbuki kadın, kadınlığından uzaklaştıkça daha çok eziliyor. Çünkü nasıl olacağını, nereye ait olduğunu bulmakta zorlanıyor. Çevrenize dikkat edin erkekler ezmez, erkek gibi olanlar ezmeye kalkar. Çünkü kendisi; psikolojisindeki gibi’lerin farkında olduğu için, başkaları da fark etmesin diye abartılmış bir erkek rolü oynamaya kalkar.(s.223)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p> -İnsanın kendisi olması için önce kendisini idrak etmesi gerekiyor. Hâlbuki modern değerler insanı kendisinden koparıyor. Çünkü içe dönük bir derinleşme imkânı ortadan kalkıyor. Meselâ, hiç düşündünüz mü niye “şeffaf” kelimesi bu kadar çok telaffuz ediliyor? Eskiden insanlar temiz kalpliliklerini ispat etmek için “İçim dışım bir” derlerdi. Şimdi “Ben şeffaf bir insanım” deniliyor. Niye şeffaf bir insan? Yani her türlü değişikliğe hazır. Öylesine hazır ki biraz önceki, bir sonrakini hiç etkileyemeyecek. Hani insan kendisi olacaktı?</p>
<p>Hayır. Kitle için tüketime sunulmak üzere hazırlanmış ne varsa insan o olacaktır. Çünkü tiplerin ve tavırların bile modası oluşturuluyor. Gazete başlıklarını düşünün “içine kapanık, gizemli” kıyafette etnik unsurlar moda olunca bu kıyafete uygun tavır ve davranışlar da benimsetiliyor.(s.190)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>‘Bir taraftan “demokrasi var” diyoruz, “insan özgür” diyoruz, ama diğer taraftan insanların durmadan kategorize edilmesine, sınıflandırılmasına şahit oluyoruz.</p>
<p>Bu sınıflandırma nasıl oluyor? Topluma sunulan ideal ~aslında kısa bir süre sonra değişecek olan, yerini başka bir ideale bırakacak olan &#8211; değerlerle gerçekleştiriliyor. Bu değerlere uyanlar iyi, çağdaş, modern; uymayanlar kötü, gerici, geleneksel tanımlamasının içine hapsediliyor. Meselâ televizyon bir ideal anne tipi çiziyor. O çizilen tipe uyduğunuz sürece bir mesele yok. Uymazsanız eğer, çocuğunuza sizin iyi bir anne olmadığınızı söylettiriyorlar.</p>
<p>İyi anne kim? Çocuğuna karışmayan. Çocuğunuza müdahale ettiğiniz zaman tüketime sunulmuş kitle değerleri zarar görür çünkü. Tüketime sunulmuş mallar zarar görür. Gittikçe daha fazla bir şekilde çocuğun anne-baba üzerindeki baskısı artıyor. Yani anne-babalar geleneksel anne-babalar gibi fedakâr olacak, ama çocuk başına buyruk olacak. Modern değerlerin yetiştirdiği çocuk, annebabasının hayat tecrübesini, yaşamış olduklarını küçümsüyor.(s.191)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>’Kadın, modern estetik değerler yüzünden de baskı altındadır. Televizyondaki programlara bakın.Kadın şişmansa eğer her türlü hakaret reva görülüyor. Yani “Şişman kadın, ne mutlu olmaya ne de etrafındakileri mutlu etmeye lâyıktır.” anlayışı yerleştiriliyor. Meselâ, iş adamının karısı şişmansa adamın karısını aldatması mübah gibi gösteriliyor. Güzellik endüstrisinin para kazanması uğruna periyodik olarak güzel’in tanımı değişiyor ve özellikle kadının kendisini bu yeni güzellik anlayışına uydurması emrediliyor. Rejimler, jimnastikler. Güzel olmak kadının kendisine saygı duyması olarak takdim ediliyor. Bu kadar putlaştırılmış beden anlayışı neticesinde ifadesiz bir sürü “güzel” yüz ve vücut arz-ı endam ediliyor. Ne oluyor sonra?..</p>
<p>Feministler “Şişman güzeldir” diye bir anlayışı savunuyorlar, mevcut güzellik anlayışının kadın bedeni üzerindeki baskısını protesto etmek için. Ama “Şişman güzeldir” dediğinizde bile mevcut anlayışı pekiştirmiş oluyorsunuz. Yani onun “anormal” olduğunu tekrarlıyorsunuz.</p>
<p>Eskiden kalp güzelliği zikredilirdi. Şimdi öyle bir şey yok. Çünkü güzellik, değişime endekslenmiştir artık. Kalp güzelliği dediğimiz zaman hiç değişmeyenden bahsetmiş oluyorsunuz. Hâlbuki modern değerler değişim ve yenilik fetişi üzerine oturtulmuştur.(s.192)</p>
</div>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatma-barbarasoglu-imaj-ve-takva-alintilar/">Fatma Barbarasoğlu – İmaj ve Takva ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatma-barbarasoglu-imaj-ve-takva-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
