<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deizm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/deizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Mar 2024 07:07:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Deizm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Deizmi Doğru Yerden Konuşmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2024 12:16:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Yazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[tutku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26921</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sözcüğün etimolojik kökeni Deizm, Latince “deus” (tanrı) kelimesinden türetilen Fran­sızca bir kavramdır. İlk olarak Charles Blount, “Deist Dinin Özet Açıklaması” adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde bahseder. İntiharından sonra yayımlanan bu eser deistik düşüncenin yayılmasında çok etkili olmuştur. Charles bu makalede bütün dinlerin ve peygamberlerin insanlığa katkılarının tarafsız bir şekilde ele alınıp tartışılmasını teklif eder. Aslında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/">Deizmi Doğru Yerden Konuşmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26924 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360-300x169.jpg" alt="" width="364" height="205" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360.jpg 640w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></p>
<p><strong>Sözcüğün etimolojik kökeni</strong></p>
<p>Deizm, Latince “deus” (tanrı) kelimesinden türetilen Fran­sızca bir kavramdır. İlk olarak Charles Blount, “Deist Dinin Özet Açıklaması” adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde bahseder. İntiharından sonra yayımlanan bu eser deistik düşüncenin yayılmasında çok etkili olmuştur. Charles bu makalede bütün dinlerin ve peygamberlerin insanlığa katkılarının tarafsız bir şekilde ele alınıp tartışılmasını teklif eder. Aslında Charles’m önerdiği; dinin kaynağının ilahi ya da beşerî olmasından öte bütün dinlerin hatta dine inanmayanların özgür biçimde ya­şayabilecekleri evrensel, hikmete dayalı din düşüncesidir. Bu anlamda Charles’m teklif ettiği şey, sonradan deizmin geldiği yerden çok farklıdır.</p>
<p>Aslında Charles’tan daha önce, Kalvinci bir ilahiyatçı olan Pierre Viret’nin 1564 yılında yayımlanan <em>Instruction Chres- tienne</em> adlı eserinde deizm kavramına rastlanıyor. Bu eserde ateistlerden ayırmak için kendilerini deist olarak isimlendi­ren kişilerden eleştirel bir dille bahsedilir. Fakat Hefelbower 1920’de kaleme aldığı deizmle ilgili makalesinde hâlâ deizmin bir tanımının olmayışından yakınır. Tabii somut kavramsal olarak tarihi en fazla dört yüzyıl öncesine kadar götürülse ve hayatı, insanı, kâinatı yeniden konumlandıran Aydınlanma ürünü bir düşünce olarak kabul edilse de, hemen her modern düşüncende olduğu gibi deizmin de kökleri tlkçağ’a, özellikle de Aristoteles’e kadar dayandırılmıştır. Felsefe tarihinin Ay­dınlanma diye adlandırılan en önemli dönemindeki gelişme­ler ve bunların felsefi ve pratik neticeleri, Sokrates öncesi dö­nem ile Sokrates’in felsefeye kazandırdığı yeni mecra arasında hep bir benzerlik kurula gelmiştir. Bundan sebep, Aydınlan­ma felsefesini MÖ 5. yüzyıla kadar götürenler vardır.</p>
<p><strong>Kısaca Sokrat öncesi felsefe</strong></p>
<p>Sokrat öncesi felsefe, doğa felsefesi olarak varlığını sürdürürken, Atina’nın içinde bulunduğu refah ortamının savaş ve salgın has­talık gibi felaketlerle yerini sefalete bırakması sebebiyle sofist­ler ve Sokrat gibileri tarafindan felsefenin konusu doğa yerine insan olmuştur. Çünkü Atina’yı içinde bulunduğu zor şartlar­dan kurtarıp ona yol gösterecek bir düşünceye ihtiyaç vardı. Bu durum, olgunun düşünce tarihinde ne kadar belirleyici ol­duğunu göstermesi açısından önemli bir örnektir. Dolayısıyla Sokrat, felsefeyi gökten yere indiren adam olarak anılmıştır.</p>
<p><strong>Bir başkaldırı olarak deistik tavır</strong></p>
<p>Bu akım 16. yüzyılda Avrupa’da feodalite ile halk kitleleri arasında sınıf çatışmalarının başladığı dönemde, toplumsal yapı üzerinde hegemonyası olan her türlü kuruma yönelik mücadelenin bir uzantısı olarak, kiliseye karşı başkaldırının epistemik tarafını oluşturur. Daha doğrusu, hiyerarşik feodal sistemin en mukavvim unsuru olan kiliseye karşı bir başkal­dırı olması hasebiyle, genel anlamda her türlü hegemonik dü­zene karşı verilen sınıf çatışmalarının felsefi, epistemik yanını teşkil eden söylem ve düşüncenin bir ünitesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla deizm sadece teolojinin konusu değil­dir. Eşitlik, özgürlük gibi kavramlarla aynı epistemik zemin­de doğmuş ve aynı mantıksal örgü içinde anlam bulmuştur.</p>
<p>Aydınlanmaklığın bir uzantısı olması itibarıyla felsefi bir doktrin olsa da çıktığı dönemdeki bütün felsefi düşünceler gibi deizm de bir hareket olma özelliği taşır. Kendisini ortaya çıkaran şartlar kaybolunca deizm de dünyada etkisini yitir* miş, yerini ya ateizme ya da spritüalist eğilimlere bırakmıştır.</p>
<p>Bu etkinin yitmesinde bilimsel verilerin rol oynadığı söylene* bilir. Çünkü her şeyde aktif bir yaratıcı varlık seziliyor. Mesela fiziğin oynadığı rolü gündeme getirebiliriz. Sağlam bir Hıristi* yan olan ve kendisini tncil öğrencisi olarak takdim eden New* ton’un geliştirdiği yeni fizik, deizmin iddia ettiği tanrı-kâinat ilişkisinin hiç de pasif olmadığını, kâinatta sürekli olarak gizli bir elin müdahalesi olabileceğini ortaya koymuştur. Newton sonraları atom altında öngörülemeyen, atom üstü dünyanın fizik kanunlarının geçerli olmadığı ve bu kaosun atomun ha­reketine tesir ettiğini, sonuç olarak kâinatta bildiğimiz kanun­ların tefsirinde imkânsız olân bir bilinmezliğin olduğunu or­taya çıkarmıştır. Modern sonrası dönemde postmodern ara­yışların temelinde fizikteki bu ve benzeri yeni gelişmelerinin ciddi bir payı vardır. Özellikle son yüzyılda dünyanın hemen her yerinde mistik düşüncelerin eskiye göre daha fazla kabul görmesi ve spritüalist eğilimin artmasmm arkasındaki saik de bu anlam arayışıdır. Dolayısıyla iki yüzyıl önceki deizm tartış­maları yerini ateizme bırakmıştır ve bugün zannedildiği gibi dünyada deizmin arttığı söylenemez.</p>
<p><strong>İslam geleneğinde izdüşümleri var mı?</strong></p>
<p>Deizmin ortaya çıktığı Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçiş dönem­lerinde İslam toplumunda Batı’ya muadil deistik düşünceyi temsil ettiği söylenen kişiler olmuştur. Ebû Bekir er-Râzî bun­lardandır. Fakat tslam felsefe geleneği içinde deizmle örtüşe- bilecek düşüncelere rastlamak mümkünse de Batı’daki gibi sistemleşmiş ve belli bir şahıs veya ekolle özdeşleşmiş bir ku­ramdan bahsetmek çok zordur.</p>
<p><strong>Deizmin krizleri</strong></p>
<p>Burada daha en başta, tüm evrene ilk hareketi veren, sonrası­na hiçbir müdahalesi olmayan, kâinatın düzenini belli kanun­lara bağlamış ve bu yasaları yaratılışın yazılımına kodlayarak mahlukatıyla irtibatını koparmış bir tanrı söz konusudur. De- istler dünyanın anlaşılabilir ve açıklanabilir olduğunu, mu­cizenin sadece yaratılışta var olduğunu iddia ederler. Tanrı dünyayı yaratmış ve kâinatm işleyişini belli başlı yasalara bağlı kılmıştır. Bu yasalar kâinatta meknuzdur, insan aklı tanrının bu yasalarını anlamaya ve yorumlamaya müsaittir. Tanrmın insan ve kâinata dair muradı, tabiattaki değişmez yasalara ve bu yasaları anlama mekanizması olan akla bırakılmıştır.</p>
<p>Deizmin dine karşı evrensel bir sistem vadetmede çözmesi gereken en önemli sorun, evrensellik meselesidir. Her inşam bağlayan iyi ve doğrunun ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Bu so­ruya genelde “doğa” cevabı verilir: Buna göre, doğa insan için evrensel bir ölçü olabilir ve tanrının muradmı ancak doğaya bakarak, doğanın kanunlarını temaşa ederek tespit edebiliriz. Stuart Mill’in söylediği gibi, Stoacılardan Epikürcülere kadar antik çağda, özellikle antik düşüncenin gerilemeye başladığı dönemlerde tüm felsefi ekollerin ortak tavrı, benimsedikleri davranış düsturlarını ve doğanm emirlerini kanıtlamakla yü­kümlü oluşlarıydı. Felsefelerinin doğaya uygunluğunu ispat eden, daha haklı ve kabul edilir olmasıydı.</p>
<p>Deizmin de aynı refleksi gösterdiğini görüyoruz. Tanrı devre dışı kalınca hakikatin ölçüsü doğa oluyor ya da tanrı söylemek istediklerini doğanın zımnında saklıyor. Din tanrmın doğaya yerleştirdiği bu kanunları ortaya çıkarmak ve buna uygun bir yaşam modeli geliştirmekten ibarettir. Gerçi bugün hâlâ bir şeyin yanlış ve batıl olduğunu ifade etmede doğal olmadığını söylemenin çok etkili bir argüman olduğunu kabul etmek ge­rek. Buna rağmen doğanm ahlaki davranışların temeli sayıl­ması bugün pek muteber değildir.</p>
<p>Çoğu deist tüm semavi dinleri reddedip onun yerine doğa dinini ikame eder. Çünkü her semavi din mutlak doğrunun kendisi olduğunu iddia eder ve bu da sonunda bir çatışma doğurur. Halbuki doğayı bir din olarak kabul edersek, her­kesi bağlayan ortak bir zemin sağlanmış olur. Böylece bütün insanlığı tek bir referanstan hareketle ortak bir çağrıya davet etme imkânı doğar. Bu anlayışa göre, tanrınm kitabı evren, onu bize ileten peygamber ise bilimdir.</p>
<p>Schopenhauer “Felsefe neye inanmamız gerektiğiyle ilgilenmez. O, ne bilebileceğimizle ilgilenir,” der. Felsefe inanmamız gereken şeyden farklıysa, o zaman onun inanca bir zararı olmayacaktır çünkü o bilemeyeceğimiz şeyi öğrettiği için inançtır. Edebilsey­dik o inanç yararsız olurdu. Bunların her biri diğerinden fark­lıdır ve ikisi de menfaati gereği birbirlerinden ayrı kalmalıdır. Böylece her biri kendi yolunda ilerleyebilir, diye düşünür Alman filozof. İnsanın <u>im</u>an tarafı ile bilme yanı birbirlerinden ayrıdır. İman insanın bilmediği şeye yönelik deruni bir etkinlik değildir. Bilgi imanın yerini almaz. İnsan bir şeye dair bilgi sahibi oldu­ğunda ona dair imam son bulmaz. Eğer buluyorsa, dinin insan­dan istediği iman bu değildir. Haddizatında o iman değildir.</p>
<p>Neticede imanın cari olduğu yer zaten bilmenin mümkün ol­madığı yerdir. Ayrıca bilginin alanı ne kadar genişlerse geniş­lesin, insanın inanma ihtiyacını yok etmez. Bunlar insana ait iki ayrı hakikati ifade eder. İkisi de hayatı ve kâinatı anlama konusunda farklı metotlar kullanır. İkisinin de bilinmeyenle ilişki kurma özelliği vardır. İman, insanm bilme ihtimali ol­mayan konularda, öğrenme ise insanm bilmesinin mümkün olacağı konularda aktiftir. İnsanm bilim ve teknoloji yoluyla bilinmeyeni tüketmesi, insanm iman ile ilişki kurduğu bilin­meyeni ihata edip ortadan kaldırmaz. Din bu inancın bütün­sel ve sistemli halini ifade eder. İnsana bir anlam haritası su­nar. Neredeyse hiçbir insanın kayıtsız kalamayacağı “Nereden geldik ve nereye gidiyoruz?” gibi temel ontolojik sorulara tat­min edici cevaplar vererek kaosu kozmosa çevirir.</p>
<p><strong>Doğadan ahlak ve adalet çıkar mı?</strong></p>
<p>Modern dönemde evrensellik iddiasının en güçlü ve geçerli argümanı doğaya uyum ve doğallıktır. Modern ile postmo- derni ayıran en önemli unsur da budur. Postmodernizm ev­rensellik iddiası taşıyan her türlü unsura karşı çıkmıştır. Bu anlayışta farklılık, çeşitlilik, görelilik esastır. Postmodernizm bilimi de bu bağlamda bir yere koymuş, onun da bilme yolla­rından sadece bir yol olabileceğini söylemiştir. Bugün deistle- rin sıkça referans olarak kabul ettikleri doğallık, az önce be­lirttiğim gibi doğayı dinin yerine, doğa kanunlarını da dinin yasalarının yerine koyma iddiası taşır.</p>
<p>Oysa işin özünde doğadan ahlak, erdem, vicdan ve adalet gibi kavramların çıkarılması mümkün değildir. Zira doğada ahlak da adalet de yoktur. Doğada işler güç ekseninde yürür. Güçlü olan ayakta kalır. Aslan koşar, ele geçirip avlar ve ceylanı öğle yemeği olarak yavrularının önüne atar. Biz bunu belgeselde izlerken ceylana acır ve aslana karşı hmçla dolarız. Diğer ta­raftan, bir insana ceylan değil, aslan demek övgü niteliğinde­dir. İnsan gücü sever ama içindeki ahlak yasası onu güçsüzün yanında olmaya zorlar.</p>
<p>Doğayı Spinoza gibi insan davranışlarının senkronize bir şe­kilde neden-sonuç ilişkisine bağlı, doğanın pasif bir parçası anlamında dinin kaynağı olarak görür ve öyle kabul edersek, doğaya itaatsizlik diye bir şey zaten mümkün değildir. Bu durumda doğanın rehberliğine ihtiyaç yok demektir. Çünkü yanlış, hata diye kabul ettiğimiz şey sonuçta doğal bir dav­ranışa dönüşür. İşlenen suçlar, yapılan hatalar doğanın zo­runlu nedenselliğiyle var olmuştur. Spinoza’nın paralelizmi olarak anılan bu düşüncenin -aslında doğadaki nedenselli­ğin insan için de geçerli olduğunun söylenebileceğinin- in­sanı hırs ve tamahtan uzaklaştırma yoluyla özgürleştireceği zannedilir. Maksat tamamen ahlaki ve insani erdeme teşvik etmeye yöneliktir.</p>
<p><strong>Tabiat kanunlarının yol gösterici olması</strong></p>
<p>Tabiat kanunları dediğimiz şeyler, son derece basit ve anlaşı­labilir niteliktedir. Sözgelimi, yer çekimi yerkürenin hemen her yerinde cari olan ve son derece basit gerekçelerle açıkla­nabilen bir doğa yasasıdır. Keplerin “Tabiat basitliği sever,” sözüyle kastettiği de budur. Aynı şekilde Newton tabiatın gö­rünenin ötesinde gizemler barındırmadığını, gösterişi sevme­diğini, net ve kaba kanunlarla örülü olduğunu söyler.</p>
<p>Gelgeldim insan böyle değildir. Onun son derece karmaşık ve öngörülemez bir tabiatı vardır. Bu karmaşık ve öngörülemez tabiatı biraz da tamamlanmamış olmasmdan kaynaklanır. So­lucandan file kadar kâinattaki bütün canlılar fiziksel anlamda insandan daha tamamdır. Nitekim insan eksik olduğu için icat yapmak zorunda kalmıştır. Bir aslanm ya da ineğin hayatmı devam ettirmesi için teknoloji üretmesi gerekmez. Teknik takviye olmadan hayatmı idame edemeyen tek canlı insandır. Bunun için insan tabiatı gayritabiidir. Dolayısıyla dinin kayna­ğının doğa olması isabetli değildir ve zaten çok kısa bir zaman sonra bu teori ters tepmiştir. Eğer insana rehberlik edecekse, bu yine insanın o derin ve gizemli iç dünyasıdır, doğa değil.</p>
<p><strong>Deizmin amaçları</strong></p>
<p>Deizmin en temel amaçlarından bir tanesi inanç özgürlüğü­dür. Deizme göre, özgürlüğün olmadığı yerde gerçek mana­da dindarlıktan söz edilemez çünkü din samimiyettir. İnsan ancak özgür olduğunda samimi olabilir. İkinci olarak, deizm inananlar ile inanmayanlar arasında bir birliktelik sağlamayı amaçlamıştır. Böylelikle bir dinin müminleri kendilerinden olmayanlara karşı ellerindeki imani motivasyonu kaybetmiş olur. Üçüncü olarak, dinin akla aykırı yanlarını ayıklayarak rasyonel bir biçim vermek. Böylelikle üç temel gayesi oldu- ğunu söyleyebiliriz: inanç özgürlüğü, eşitlik-evrensellik, akla uygunluk.</p>
<p>Bir de bu kavramın taşıdığı tepkiselliğin metafizikle ilişkisine değinmek gerek. Deizm bir tepki olarak doğmuş olsa da ge­leneksel ve doğaüstü anlayışa tamamen zıt bir amaçla ortaya çıkmamıştır. İlk deistlerin paradoksal bir biçimde bir taraftan deizmi savunurken, diğer yandan Hıristiyanlığın aslında ras­yonel bir din olduğunu, Incil’de bilimle çatışan herhangi bir emrin olmadığını iddia ederek apolojik bir mücadele içinde oldukları gözlenir. Hıristiyanlığın bir yığın dogmasmı akli teville gerekçelendirmeleri ve bilimin sağladığı verilerle doğ­ruluklarını teyit etmeye çalışmaları ilk bakışta bir çelişki gibi görünse de gerçekte böyle değildir.</p>
<p><strong>Dini ortadan kaldırma ithamı</strong></p>
<p>Deizm taraftarlarının dini ortadan kaldırmak istedikleri şek­linde popüler bir algı var. Hayır, en temelde yapmayı arzu­ladıkları şey dinin topyekûn varlığını yok etmek değil, ona insan ve toplumu ıslah edici rolünü geri kazandırmaktır. On­lar dinin her şeyi belirleyen bir özne olmaktansa onun da bir yerinin olduğuna ve kendi yerinde kaldığı müddetçe bir anla­mının olacağına kanidirler. Bir kısmı ise dinin kaynağının ne olduğuyla hiç ilgilenmeden konumuna eğilmiş ve bir önceki zümreyle hedef açısından aynı noktada birleşmiştir.</p>
<p>Bu demektir ki, ontolojik ve epistemolojik açıdan bir hakikati olmasa bile, işlevsel açıdan faydalı olabileceğini göz önünde bulundurarak hem kişisel hem de toplumsal menfaatin bir aracı olarak kabul ettikleri dinin gerekliliğine kanaat getir­mişlerdir. Ayrıca toplumsal ahlakın dinle çok alakasının ol­madığını hatta aralarında ters bir ilişki olduğunu iddia eden deistlerse dini daha temel bir yerden ele alarak tenkit etmiş­lerdir. Bu açıdan, deistler içinde tek tip bir yapıdan söz etmek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Din mi ahlakın, ahlak mı dinin kaynağı?</strong></p>
<p>Kuran kendisinin muttakiler için bir hidayet rehberi oldu­ğunu söyler. Peki, zaten bu kişiler muttakiler ise hidayete ne ihtiyaçları var? İşte dinin rolü tam bu noktada ortaya çıkıyor. Din evvel emirde bir iyiler organizasyonudur. Her dinin ilk müminleri yaşantı itibarıyla zaten dindar olan insanlardır. Yeni din önce onları bir araya getirir, organize eder ve onların örnekliği üzerinden halka halka çevreye yayılır.</p>
<p>Burada net biçimde şu ayrımı yapmak gerek; ortada bir din var, bir de İslam. Evet, İslam bir dindir. Fakat din insanlıkla beraber kaim olan bir şeydir. İslam hak olduğunu ezelden ebede var olan dine uygunluğuyla tesciller. İlk vahyin geldi­ği zamana gidelim. Peygamber Efendimize [s.a.v.] bir melek görünüyor ve o da bu olayın dehşetinden ürpererek evine koşuyor. İlk etapta bu durumun rahmani mi yoksa şeytani mi olduğundan emin değil. Hz. Hatice’ye kötü ruhların onu ele geçirmesinden ya da kendisine cinlerin musallat olma­sından korktuğunu söylüyor. Hz. Hatice’nin cevabı, gelen şeyin bir sistem olarak din olduğunu ortaya çıkaran muh­teşem bir testtir: “Sen” diyor, “akrabaya yardım edersin, ye­timlerin başını okşarsın, hastalara, yolda kalmışlara destek olursun.” Yani bu demek oluyor ki sen dindar bir insansın; iyi, ama ortada henüz İslam yok. Evet, İslam yok ama din var. Demek ki biz akrabaya yardım etmeyi, yetimi kollama­yı, açları doyurmayı, kısacası iyi insan olmayı İslam’dan öğ­renmedik. Tam aksine İslam’ın sahih, hak bir din olduğunu, bu hasletleri emretmesinden ve peygamberinin bu hasletle­re sahip bir insan olmasından anlıyoruz. Buradan dinin kay­nağının ahlak olduğunu mu anlıyoruz? Evet. Aynı zamanda ahlakın da kaynağının din olduğunu öğreniyoruz çünkü ilk insan ayrıca ilk nebiydi.</p>
<p><strong>Yeni din arayışları ve modernitenin krizleri</strong></p>
<p>Postmodernizmle birlikte yeni din arayışları da modernitenin krizlerinden biri midir? Biliyoruz ki postmodernizm, moder- niteye karşı bir tepkinin ifadesidir. Modernizmin beklendiği gibi insana mutluluk getirmediği, aksine dünyayı daha beter bir yere çevirdiği gerçeği üzerine kurulu, eskiyle yeniyi uzlaş­tırmayı amaçlayan bir düşünce biçimidir. Bir kenara itilmiş olan dinin de bu yeni düzende yeniden geri döndüğü söyle­nebilir. Maddi refah, ekonomik kalkınma, özgürlük, adalet gibi âdeta cenneti yeryüzüne indirmeyi vadeden modernizm, yeryüzünü hiç olmadığı kadar kirletti. Bundan sebep moder- niteden kaçış çok erken başladı. Elbette beraberinde arayış da başlamış oldu.</p>
<p>Demek ki modern sonrası ortaya çıkan yeni dinî hareketlerin artık modern öncesi dönemde kaldığı yerden devam etmesi imkânsızdır. Yeni dünyada bugünün insanmm idrakine uy­gun bir din arayışı başladı. İşin doğrusu bu arayış hâlâ son bulmuş değildir. Ortaya çıkmış hemen her dinî hareket bu arayışın bir tezahürüdür. Türkiye modernleşmesi diğer Müs­lüman ülkelere göre hem daha erken hem de daha radikal ve agresif bir şekilde gerçekleştiği için, Müslüman cemaatler dü­şünsel anlamda bir arayıştan önce Müslüman olarak var ola­bilmenin çözümüne odaklanmak zorunda kaldı.</p>
<p><strong>Dinî serbestiyetin deizmin yaygınlaşmasına katkısı</strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerim elifbalarının gizli saklı okunduğu bir düzlem­de nasıl bir din anlayışına sahip olunduğunun konuşulması imkânsızdır. Son beş yılda başörtüsünün serbest olması ve Kur’an-ı Kerim derslerinin seçmeli de olsa müfredata girmesi gibi dinî serbestiyetin gerçekleşmesinden hemen sonra, artık din eksenli tartışmalar başladı. Deizm meselesinin böyle bir sosyal zemini var. Topyekûn dinle mücadele edilen bir ze­minde dinin anlaşılması, bilimsel olarak ele alınıp irdelenmesi beklenemezdi. Birileri dinî olan her şeye savaş açarken, diğer bir grup dinî motivasyonla savunma vermenin peşinde oldu. Gelinen son süreçte bu savaş ortamı son buldu. Artık din yok edilmesi için mücadele edilen ya da uğrunda savaş verilen bir şey olmaktan çıkıp üzerine tefekkür edilen ve anlaşılması ge­reken bir olguya dönüştü.</p>
<p><strong>Asıl tehlike deizm değil</strong></p>
<p>Buraya kadar aktardıklarımdan deizm diye bir tehlike olmadı­ğım düşündüğüm zannedilebilir. Aksine, deizm tehlikesi yok demiyorum. Yaşanan durumun deizm değil, aslından hedo­nizm hatta nihilizm olduğunu iddia ediyorum. Yirmili yaşlar­daki bir gencin ciddi düşünsel problemlerin girdabmda kalarak bir çıkış yolu bulamayıp kendini deizmin güvenli kollarına bı­raktığı şeklinde, neresinden yaklaşırsak yaklaşalım baştan aşağı proje kokan bir şey olduğuna inanmıyorum. Bu tamamen sos­yolojik bir meseledir. Özellikle son on beş yılda dindar kim­likleri ön planda olan kişilerin ülkeyi yönetmesi ve buna bağ­lı olarak İslami camiada refah düzeyinin gözle görülen artışı, yeni neslin bambaşka bir hayat ortamına gözlerini açmalarım sağlamıştır. Üstelik bu sadece gençlere mahsus bir şey değildir; aynı durum ebeveynler için de geçerlidir. Vicdan ile cüzdan, din ile dünya arasında bir mengenenin ortasında kalmışçasına sıkışan yığınlar, bulundukları durumu anlamlandırmanın bir yolu olarak kendilerini deist diye adlandırmaktadır.</p>
<p>Adlandırma anlamlandırmanın en kolay ve ideal yoludur. Bir gencin, vaizlerin yumruklarını vura vura, gergin bir yüz ifadesiyle anlattıkları asrısaadet simülasyonlarının gölgesin­de, kafede nargile çekmek ve karşı cinsle daha rahat olmak­tan ibaret hayatını bir şekilde rasyonalize etmesi gerekir. Çünkü dindar kimliğinden kopamaz, bu kimlik onun ikti­dar olanaklarıyla irtibatını sağlayan en mukavvim unsurdur. Bir insanın bir anda bütün çevresini kaybetmeyi göze alması kolay değildir, önümüzde duran gerçek tablo, mevcut dinî yapıların kötü örnekleri, cemaat yapılarındaki çarpık anlayış j ve uygulamalar üzerinden geleneksel yaşama tepki gösterip yeni bir yaşam alanı oluşturma gayretidir. Bunun elbette istisnaşı yok değildir. Mutlaka düşünsel krizler içine düşüp ciddi I bir zihinsel performans neticesinde büyük bir açmazda ken­dini bulan gençler vardır. Fakat söz konusu durum deizm ya­yılıyor yaygarası koparacak boyutta değildir. Ayrıca, İslam’a sorular yöneltip mukni cevaplar alamadığını söyleyen insan­lar, ateizmin ya da deizmin çelişkilerini ve veremediği cevap­lan pek umursamıyor gibi görünmektedir.</p>
<p><strong>Çıkış yolu</strong></p>
<p>Peki, çıkış yolu nasıl bir tavırdan geçiyor? Evvela dinin emir ve yasakları ile toplumsal ya da ferdî maslahat arasındaki irti­batı, bugünün dili, kavranılan ve düşünce kalıpları içerisinde I kurabilmekten geçiyor. Bir örnek üzerinden açıklamak gere­kirse; yakın zamanda hükümet poşet kullanımını azaltmak i amacıyla yeni bir düzenleme getirdi ve poşetlerin marketlerde parayla satılmasına karar verildi. Bu kararın son seçimlerde iktidar partisine puan kaybettirdiği söyleniyor çünkü vatan­daş devletin bu kararla yirmi beş kuruş da olsa milletten para kazanmayı amaçladığını düşünmüştür. İktidarın temsilcileri de bu düzenlemeyi yeterince anlatamadıklarını itiraf ettiler. Oysa poşet doğaya en fazla zarar veren atık maddedir ve çev­reyi çok çabuk kirletir; kirlenen doğada da ekolojik bozulmalar baş gösterir, hastalıklar artar, ozon tabakası delinir vs. Ancak amaç, vatandaşm daha sağlıklı yaşaması, kanser gibi hastalıkla- ı rın azalması, şehrin oksijen kalitesinin artması olsa da, poşetin parayla satın alınması ile bir vatandaşm daha sağlıklı ve kanser olma ihtimali daha düşük bir hayat yaşaması arasındaki irtibat iyi kurulmazsa, halkın da doğal olarak buna tepkisi olacaktır.</p>
<p>Bu örnekle nereye geliyorum? İslam’ın hükümleri de böy- ledir. Bir emir veya yasak ya fert ya da toplumun maslahatı içindir. Eğer içki içme ile toplumun ifsadı arasındaki ya da örtünmeyle toplumun ıslahı arasındaki bağı bugünün ilim ve düşünce jargonunu kullanarak kurmazsanız, insanlarda genel bir hoşnutsuzluk görmek kaçınılmazdır. Farklı münasebetler­le söylediğim bir şey var: İslam içkiyi emredecek olsa, bugün dünyanın hiçbir yerinde içki içmek bu kadar yaygın olmazdı, mutlaka yasaklanırdı. Halbuki içkinin yasak olması gibi son derece makul, rasyonel ve toplumsal ıslahı sağlayan bir şeyi bile anlatmaktan aciziz.</p>
<p>O halde bugün ihtiyacımız olan, hüküm ile hikmet, emir ile maslahat arasındaki irtibatı kurmaktır. Peygamberimiz [s.a.v.J bu bağı cennet vaadi veya cehennem tehdidiyle kuruyordu. Az önceki örnek üzerinden gidersek, poşeti az kullanana me­sela “Allah rahmet etsin,” diyordu. Ama bugün bu kadarı ye­terli değildir. Bu, Efendimizin [s.a.v.] lal ü güher gibi sözleri­nin yeterli olmadığı anlamına mı geliyor? Haşa! Bilakis bugün müminlerin sahabe gibi yaşamadığını belirtmek gerekiyor.</p>
<p><strong>Hikmetli ıslah metodunu öğreten hadis</strong></p>
<p>Çok meşhur bir hadis-i şerifte Efendimiz [s.a.v.] şöyle buyuru­yor: “Sizden biri bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliy­le düzeltsin. Eğer bunu yapamıyorsa diliyle müdahale etsin. Eğer ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin.” Bu hadis-i şerifte muhteşem bir tebliğ metodu söz konusudur. Bir Müs- lümanm kötülükle mücadelesi tam da böyle olmalıdır: Önce bir kötülüğe içinden kötülük der, sonra kendi gibi birini daha bulur ve birkaç kişi olmayı başarır ve bunu diliyle söyler. Son­ra artık eliyle müdahale edecek kadar çoğalır ve güçlenirse, gider eliyle ona engel olur. Bunun birinci aşaması fert olmayı, ikinci aşaması cemaat olmayı, üçüncü aşaması da devlet ol­mayı ifade eder. Dindar insanların sayıları artar ve güçlenir­lerse yargı, yönetim, askeriye gibi konulara kayıtsız kalmaları düşünülebilir mi? Efendimiz [s.a.v.] Medine’de savaşlar yö­netti. İdari, siyasi ve askerî olmak üzere bütün yürütme ken- dişine bağlıydı. Bunun aksi olabilir mi? Kötülüğün kötülük olduğunu söyleyelim ancak değiştirmeye gücümüz yettiği halde elimizi bir şeye sürmeyelim&#8230; Bunun ne akılla ne de vicdanla izah edilebilir bir yanı yoktur.</p>
<p>Din ve devlet ilişkisi de aynı çerçevede ele alınabilir. Din ve devlet kalp ve vücut gibidir. Din» devletin kalbidir, ru­hudur; vücudu çalıştırır. Vücut» kalbi korur. Dinsiz devlet» vicdansız devlet demektir. Hz. Ali» “Devletin dini adalettir,” der. Zaten devletin dinsiz olması görülmüş bir şey değildir. Dinlere karşı eşit mesafede olduğunu söyleyen devletler, dirileşmiş ideolojilerin boyunduruğundadır. Laiklik dininin laik rahipleri, bekçileri olduklarını iddia ettikleri devleti ta­rihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “dinin” gölgesinde yönetmişlerdir.</p>
<p>Devletsiz bir toplum olmayacağı gibi dinsiz bir devlet ol­maz. “Ben Allah’a inanıyorum ama dine inanmıyorum,” demek, “Ben sağlığa inanıyorum ama tıbba inanmıyorum,” ya da “Topluma, devlete, adalete inanıyorum ama hukuka, yargıya inanmıyorum,” demekle eşdeğerdir. Dinin en temel üç ilkesinden biri tevhittir: tek bir Allah’ın eşit kulları ol­mak, herkesin tarağın dişleri gibi yekvücut olması. Tarağın dişlerinden birinin uzun olması tarağın işlevini boşa çıkarır. Buradan hareketle din, toplumdaki eşitliğin ve adaletin öte­ki adıdır.</p>
<p>Günümüzde organize dinlerin uygulamadaki kötü örnekle­rine bakarak dinin topyekûn geçersiz olması düşünülemez. Bugünkü siyasi partiler devleti yöneten mekanizmalardır ve bir partinin kötü yönetimi devlete mal edilemez. Bir partinin kötü yönetimi devlete olan ihtiyacı kökten yok etmez, aksine devletin kıymetinin artırır. Bunu şu nedenle söylüyorum: De- izmin ortaya çıkmasına da özellikle çarpık Hıristiyanlık an­layışı sebep olmuştur. İnsanlar Hıristiyanlığa bakarak dinin varlığını tümden yok saymışlardır.</p>
<p><strong>Gençlerin özgürlük ve tutku arayışı ve deizm</strong></p>
<p>Görebildiğim kadarıyla, gençler mutlu olmak istiyor, fakat bunu bilgide ve sanatta değil, hazda arıyorlar. Bedeli ödenme­miş bir özgürlüğe sahip olmak istiyorlar. Birçoğu özgürlüğün kölesi olduğunun farkında değil. Geleneksel aile yapılarını küçümseyerek kendilerine çok daha albenili bir hayat sunan örneklerin bombardımanına maruz kalıyorlar. Diziler, film­ler ve özellikle sosyal medya insanın kösnül duygularına hitap eden, şehvani arzularını tetikleyen unsurlarla dolu ve Müslü­man genç de işte bu cenderede can çekişiyor.</p>
<p>Deistler son raddede dernekleşmeye gittiler. Dinin kurumsal yapışma, dindeki her türlü hiyerarşiye karşı çıkıp ardından kendilerini daha rahat ifade etmek için derneklerini kurdular. Dolayısıyla bu düşünceleriyle çelişkili olarak, derdin ve dava­nın anlatılabilmesi için bir sistem var edip bir araya gelerek güç birliği yapılması gerektiğini de kabul etmişlerdir. Yarın bu yapı büyüdüğünde şubeleşecek, bazı eylem planları çıkaracak ve şartlara göre bazı gizli toplantılar düzenleyecektir. Belki yeterli sayıya ulaştıklarında parti kurup iktidara gelebilecek ve devlet yönetmeye kalkacaklar. Bu yüzden özellikle Türkiye de deizm bir dindir. Zannedersem bu tabiri ilk Stuart Mili kullanıyor.</p>
<p>Özetle, deizmin en büyük problemi Allah tasavvurudur. Kâi­nata müdahil olmayan tanrının nasıl bir mahiyete sahip ol­duğu konusunda insan ve tabiata bakarak söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Halbuki insanoğlunun entelektüel macerasının temelinde tanrıya dair sorulan sorular ve bunlara verilen ce­vaplar yatmaktadır. İnsandaki inanma isteğinin onun bencil hislerinden kaynaklandığı ve yaratılış itibarıyla tabiatında ta­şıdığı zayıflıkların bir sonucu olduğunu iddia etmek, son de­rece önyargılı bir yaklaşımdır. Gerçekte insanın inanma isteği onun fıtri bir yanıdır.</p>
<p>Bugün gençlerde mahrumiyet yok. Oysa mahrumiyet mu­hayyileyi harekete geçiren en mukavvim unsurdur. Einstein “Zekâ sınırlıdır. Asıl önemli olan hayal gücüdür,” der. Yer­yüzünün en muhteşem buluşları, en yoksun zamanlarda en mahrum insanlardan çıkmıştır. Genelde eksiksiz ve hoşnut bir insanın kayda değer bir hayat hikâyesi olmaz çünkü şart­lar gereği içinde bulunduğu hal çoğunlukla bir istiğna, tasa­sızlık ve kayıtsızlık halidir, işte bugün de tek geçerli olan ve insanlığa baştan başa sirayet eden bu hedonizm halidir. Neti­cede, her şeyi alay konusu yapabilen, her şeyden sulu espriler devşiren, ciddiyetsiz ve makul olmaktan uzak bir nesil türedi. Elbette bunda her şeye gereksiz bir ciddiyet yükleyen, yoz ve abus tiplerin camiaya rehberlik etmesinin de etkisi var. Ne ya­zık ki bir şey haddini aşmca zıddına inkılap ediyor.</p>
<p>Muhammed Yazıcı &#8211; Modern Dünya İlmihali,syf:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/">Deizmi Doğru Yerden Konuşmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deizmin Çıkmazları Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deizmin-cikmazlari-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deizmin-cikmazlari-uzerine/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Nov 2021 14:48:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Deizmin Çıkmazları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25565</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Deizm (Yaratıcı’ya inanıp dinleri kabul etmeme) akımının çıkmazları nelerdir? Bir yaratıcı olduğunu kabul edip Yaratıcı’nın din indirmediğini, insanlara müdahale etmediğini ve onlarla iletişim kurmadığını, dinlerin insan ürünü olduğunu savunmanın mantığa aykırı yönleri nelerdir? Cevap: Deizm de tıpkı ateizm gibi mantıksal çıkmazları fazla olan bir felsefedir, akımdır. Özellikle elektron mikroskobunun üretiminden sonra bilim dünyasında yapılan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deizmin-cikmazlari-uzerine/">Deizmin Çıkmazları Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25569 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/deizm_nedir_deist_kime_denir_deizme_inanan_kisiler_1522840837_9763-300x169.png" alt="" width="367" height="207" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/deizm_nedir_deist_kime_denir_deizme_inanan_kisiler_1522840837_9763-300x169.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/deizm_nedir_deist_kime_denir_deizme_inanan_kisiler_1522840837_9763-600x337.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/deizm_nedir_deist_kime_denir_deizme_inanan_kisiler_1522840837_9763-768x432.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/deizm_nedir_deist_kime_denir_deizme_inanan_kisiler_1522840837_9763-1024x576.png 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/deizm_nedir_deist_kime_denir_deizme_inanan_kisiler_1522840837_9763.png 1300w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></p>
<p><strong>Soru:</strong> Deizm (Yaratıcı’ya inanıp dinleri kabul etmeme) akımının çıkmazları nelerdir? Bir yaratıcı olduğunu kabul edip Yaratıcı’nın din indirmediğini, insanlara müdahale etmediğini ve onlarla iletişim kurmadığını, dinlerin insan ürünü olduğunu savunmanın mantığa aykırı yönleri nelerdir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Deizm de tıpkı ateizm gibi mantıksal çıkmazları fazla olan bir felsefedir, akımdır. Özellikle elektron mikroskobunun üretiminden sonra bilim dünyasında yapılan keşifler sonrası ateizm, eskisinden daha da büyük bir çıkmazın içerisine girmiştir. Her an evrenin akıl almaz yasaları, sistemleri, hayranlık uyandıran bir başka mucizesi keşfedildiğinde, “tüm bunların nasıl yaratıcısız var olabileceği” sorusu, ateizm mensuplarının kafalarını bir hayli kurcalamaktadır. Deizm, Yaratıcı’yı inkâr etmeyi vicdanlarına ve akıllarına sığdıramayıp ancak “bir yaratıcı kabul edildiğinde dinleri de kabul etmek zorunda kalınabileceği” kaygılarıyla yaygınlık kazanmış bir akımdır. Bu akımların yaygınlaştığı Batı dünyasının, asırlar boyunca Hristiyanlıktan çok çektiği ve Hristiyanlık ilke ve inançlarının, tahrif olunmuş İncil öğretilerinin bilimin ve ilerlemenin önünde bir engel teşkil ettiği bilinmektedir. Batı dünyasının dinlere karşı olumsuz tavrı, temelde Hristiyanlığın aslı bozulmuş, hakiki vahyinden uzaklaşmış yönlerinden, prensiplerinden kaynaklanır. İslam’ın ise bilimle, teknikle, ilerlemekle bir problemi yoktur. Zaman zaman İslam’ı temsil adıyla ortaya çıkmış ve çıkan zatların bilim ve teknik alanında ilerlemeye engel olması, elbette İslam’ın prensiplerinden kaynaklanmaz. İslam’ın ilim öğrenmeyi farz kıldığı, bilimin, tekniğin, ilerlemenin teşvik edilip bu konularda diğer milletlerden geride kalınmaması üzerine temel emir, yasak ve tavsiyeleri, ilgili İslam literatüründe mevcuttur. Batı dünyasının bilime, ilerlemeye engel olarak gördüğü din anlayışının, İslam ile hiçbir ilgisi olmadığı açıktır. Müslüman bilim adamlarının tarih boyunca bilime yaptıkları katkılar da meydandadır.</p>
<p>Türkiye’de ise deizmin yaygınlaşma sebeplerinin başında deizmin sunduğu felsefi esaslar yer almamaktadır. Türkiye’de İslam’a yönelik kini olan bazı çevrelerin, İslam’da kadın hakları, insan hakları, ceza hukuku, dinlerin savaş getirdiği, Hz. Peygamber’in (sav) evlilikleri gibi iddialarla nesilleri dinden koparmaya çalıştığı görülür. Deizmin elle tutulur bir felsefi argümanı olmadığı için dini karalayarak dinden uzak inanç oluşturulmaya çalışılır. Hâlbuki daha önce cevabını verdiğimiz bu bahisler bize göstermektedir ki bu çevreler, bilgi eksikliği olan insanları dinden soğutmak için ilmî olmayan metotlarla sadece kafa karışıklığı oluşturmakta, akıllara vesvese bırakmakta, ayetleri, hadisleri usulsüzce ele alıp yorumlamakta ve İslam’ı bu şekilde karalamaya çalışmaktadır. İmanı ve İslam’ı hakiki olarak bilen ve yaşayan biri, bu karalama kampanyalarının iç yüzünü fark edebilecek; Müslüman sıfatıyla gezerek İslam’ı İslam görüntüsüyle içeriden yıkmaya çalışan ve hadis inkârcılığı ile de farkında olarak ya da olmayarak deizmin kapılarını aralamış olan zatların da oyununa gelmeyecektir. Nitekim Kur’an’ı hadis ve sahabe merkezli değil şahıs merkezli yorumladığınızda, karşınıza Kur’an aleyhinde büyük problemlerin çıkması kaçınılmaz olacaktır. Hadis inkârcılığı Kur’an yorumunda ve temel esaslarda sayısız çelişkiye sebep olduğundan din üzerinde şüphe oluşmasına sebep olmaktadır. Hâlbuki Allah (cc), Kur’an’ı açıklama görevini Hz. Peygamber’e (sav) vermiş, sünnete itibar ederek imanı ve İslam’ı anlayan ve anlatan sahabe nesli başta olmak üzere Ehlisünnet ulema da bu görevi sırtına yüklenmiştir. Kur’an, hadis-i şerifler ve sahabeye dayanmadan tutarlı bir biçimde yorumlanamaz.</p>
<p>Sonuç olarak deizmle mücadelede asıl çözüm noktası, Hz. Peygamber’in (sav) sünnetini takip eden hakiki âlimlerin İslam âlimi olarak topluma sunulması ve dinini öğrenmek isteyenlere hakiki Ehlisünnet ulemanın kitaplarının okutulmasıdır. İkinci adım atılması gereken nokta ise din ve İslam adı altında sunulan hurafelerin ortadan kaldırılmasıdır. Deizm felsefesinin mantıksal çıkmazlarına gelirsek bu çıkmazların her yönüyle ele alınması cevabı uzun bir makaleye dönüştüreceğinden, kitabımızda amaçladığımız kısa ve öz cevap ilkesine aykırı düşmemek adına birkaç madde ve bazı örneklerle bu çıkmazları ortaya koymaya çalışacağız: Bir demlik demlenmiş çay üzerinden kâinatın varlığı hususunu bu felsefelerin bakış açısıyla özetleyelim. Ateizm der ki “Bu bir demlik çayı kaynatan, demleyen, yapan yoktur, kendi kendine, tabiat kanunları ile kaynamış, demlenmiş ve oluşmuştur.” Yani kâinat vardır ancak yaratanı yoktur. Kanunlar, tabiat, canlılık kendi kendine oluşmuştur. Deizm der ki “Çay varsa kaynatılmış ve demlenmişse çayı yapan da vardır. Ancak bu çay, içilmek için yapılmamıştır, bir amacı yoktur. Bu demlik ve çay yapıldıktan sonra kendi hâline bırakılmıştır, çöpe dökülecektir.” Yani kâinat yaratılmış ancak öylesine yaratılmıştır, bir amacı yoktur. Yaratıldıktan sonra da kendi haline bırakılmıştır. İslam da der ki “Çay var, kaynatılmış, demlenmiş. Öyleyse çayı yapan biri de vardır. Çay yapıldığına göre de amacı vardır yani içilmek için yapılmıştır. Çayı yapan da onu kendi hâline bırakmayacaktır.” Yani kâinat yaratılmıştır, bir amacı vardır, kendi hâline bırakılmış olamaz.</p>
<p>Deizmi biraz daha detaylandırırsak Yaratıcı insanları yaratmış, insanı dünyanın en üstün zekâya sahip varlığı kılmış; doğayı, Dünya’yı insanın hizmetine sunmuş ancak insanlarla hiç iletişim kurmamış ve insanlara “neden onları yarattığını, neden bu kadar ikramlar, ihsanlar sunduğunu, insan lehine yaratılan bunca kanunla, düzenle neyin anlatılmak istendiğini” bildirmemiştir. Yani yaratmış ve kendi hâllerine bırakmıştır. Tabiri caizse bir saray yapılmış, çok emekler verilmiş, harika desenlerle süslenmiş, dizayn edilip koltuklarından ahizelerine kadar dayanmış döşenmiş, içerisine binada yaşayanlara hizmet edecek hizmetçiler yerleştirilmiş, sarayda yaşayacaklara türlü türlü ziyafetler, sofralar kurulmuş ancak bunu yapmakla hiç bir amaç hedeflenmemiş, isteyen binada güzelce yaşayabilmiş, isteyen binayı tarumar edip altını üstüne getirmiş, duvarları yıkmış, komşuların haklarına tecavüz etmiş, sonra da bu amaçsız saray yıkılıp yok edilmiş. Yapılan bu amaçsız faaliyet, oyun ve eğlenceyi andıran bir israftan başka bir şey değildir. Bu fiilin elbette akla, hikmete uygun hiçbir tarafı yoktur. Yaratıcı’nın, yarattığı tabiat kanunlarından insanın hizmetine sunulmuş trilyonlarca hücrelere, sistemlere kadar kâinattaki her bir fiiliyle hikmet sahibi bir zat olduğu âyan beyan ortada iken böyle hikmet sahibi Yaratıcı’nın hikmetsiz bir israftan uzak durması da onun hikmetinin bir gereği olmalıdır. Zira bir yaratıcı vardır ve inkâr edilemez. Öyleyse cevaplanması gereken pek çok sorunun cevabını yarattıklarına, insanlara iletmiş olmalıdır. Vicdan ve akıl ile beraber kullanılan bir zekâ, bunun aksini iddia edemez. Deizmin büyük bir çıkmazı, Yaratıcı’nın insanlarla iletişime geçmeyince insanlar için en uygun sistemin ve ayrılığa düşülen konularda doğrunun ne olduğu konusunun, insanlara bırakılmış olmasıdır. Bu, büyük bir çıkmazdır.</p>
<p>Şöyle ki hiçbir insanın doğru anlayışı bir diğerine uymaz. Mesela kimine göre zina cinsel arzuları gidericidir, iyidir, tercihtir ve tercihlere engel olunamaz. Vicdanen bunda bir problem hissetmez. Ancak kimine göre zina kötüdür, ahlaksızlıktır. Toplumun aile yapısına darbe vurur. Bunun normal görülmesi, evlilikten sonra eşlerin birbirinden soğumasına sebep olur. Vicdanın bunu kabul etmemesi gerektiğini düşünür. Yine kimine göre sokakta bir erkek kadını taciz etmiyorsa, ona maddi zarar vermiyorsa şehvetle onu seyretmesinde bir problem olmamalıdır. Dolayısıyla vicdanen bu durumdan rahatsız olmamaktadır. Çünkü maddi bir zarar verilmemektedir. Ancak kimine göre sokakta bir kadına -taciz olmaksızın ve maddi zarar vermeksizin olsa dahi- şehvetle bakmak ahlaksızlıktır. Kişinin, eşinden başkasına bu şekilde bakması eşine yaptığı bir sadakatsizliktir. Vicdanen ve aklen bunun doğru olmadığını düşünür. Daha da ileriye gidersek bazı insanlara bakıyoruz, bir bayanı taciz etme konusunda vicdanında hiçbir rahatsızlık hissetmiyor. Hatta bayan açık giyindiği için bunun kendi hakkı olduğunu savunabiliyor. Aynı şekilde eşine şiddet uygulamak, şiddet ile çocuk yetiştirmek onun için bir disiplin metodu ve vicdanen kesinlikle bu durumdan rahatsız değil. Kimileri de aksi yönde düşünür.</p>
<p>Kimileri masum bir insanı öldüren için hapis cezasını yeterli görür çünkü kendi başına gelmediği ve ateş ona düşmediği için suçlunun insan hakları olduğuna inanır ancak babası öldürülen, masum evladı şehit edilen canı yanmış alevler içinde tutuşan bir çocuk ya da anne ise “Hapsi kabul edemem, kısas ancak benim ateşimi söndürür.” der ya da bir adam çocuk kaçırsa yine kimi hapsi yeterli görür, evladı kaçırılana sorsak o da caninin elleri kesilsin ister. Bu örnekleri daha da artırabiliriz. İnsanlar, “Seçeneklerden hangisi doğrudur?” diyerek bir araya gelse tüm insanların birleşebileceği mutlak kabuller bütününe asla ulaşılamaz. Çünkü her insanın yetiştiği coğrafyada, aldığı kültürde, örnek aldığı anne baba tutumlarında, acıya sahip olup olmama gibi hususlarda farklılıkları vardır ve bu farklılıklar, kişinin vicdanen neyi kabul edip etmeyeceğinde belirleyici rol oynar. Bugün suç olarak kabul edilen pek çok fiili suç ve vicdansızlık olarak görmeyen pek çok zihniyet olduğu gibi herkesin suç kabul ettiği fiile de “Nasıl ceza verilmelidir?” konusunda uyuşmazlıklar mevcuttur. Deistler bu noktada der ki “Devletler bu konuda kurallar koymalı ve her insanın uyması gereken normları belirlemelidir.” Bu sefer çıkmaza girilmektedir. Deist, devletin kurallar koyması ve işletmesi zorunluluğunu aklen kabul ediyor ancak “Yaratıcı’nın kurallar koyması ve işletmesi gerektiğini ve bunları insanlara tebliğ etmesi gerekeceğini kabul etmiyor. Yaratıcı, kural koymaz, bunu insana bırakmıştır.” diyor.</p>
<p>İnsanı yaratan devlet midir yoksa Yaratıcı mıdır! Yaratıcı müdahalesi olmadan insanların düşecekleri ihtilaflara birkaç örnek verdik. Devlet bu ihtilaflarda kurallar koymalıysa ve bunda aklen zorunluluk kabul ediliyorsa insanı yaratan Yaratıcı’nın kurallar koyup bunları insanlara bildirmesi gerekmez midir! Çünkü yarattıklarını en iyi tanıyan ve onlara en uygun hükümlerin neler olacağını bilen ancak insanın sahibidir. Zira devlet dediğimiz de insanlardan oluşmuş bir yapıdır. Peki, Yaratıcı’nın tebliğ etmesinde aklen zorunluluk olan bu kanunlar nelerdir ve nerededir? Bu sorunun cevabı, elbette dindir. Deizmin büyük çıkmazlarından bir diğeri de Yaratıcı’nın iyilerle kötüleri aynı kefeye koymasıdır. Yani savaşlarda masum insanları katleden, insanlara her türlü zulmü yapan zalimlerle o zulme uğramış masumlar, canı yananlar için yaratıcının bir cennet-cehennem vaadi, adalet sistemi söz konusu değildir. Yaratıcı, insanlarla iletişim kurmayınca “İyilere mükâfat, kötülere ceza vereceğim. Kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmayacağım.” gibi bir tebliğ de insanlara bildirmemiş demektir. Bunun yani ödül-ceza sisteminin olmaması elbette adaletsizliğin ve merhametsizliğin ta kendisidir. Bu da bir yaratıcının şanına ve merhametine uyacak bir davranış değildir. Zira daha önce zikrettiğimiz gibi her doğan masum ve âciz bebek ile onların besinlerinin anne sütüyle hazır gönderilmesi, anneye verdiği hormonlarla çocuğa karşı anneyi şefkatli, merhametli, hassas kılması ve onların korunmalarının temin edilmesi, insanların ve diğer canlıların lehine sayısız kanunların yaratılması, her an ve her saniye bizim yardımımıza ihtiyaç duymadan bizim için çalışan kalbimiz, ciğerlerimiz, bağırsaklarımız, trilyonlarca hücremiz ve sayamayacağımız nice maddi ve manevi nimetler, lezzetler, ihsanlar, ikramlar, Yaratıcı’nın sonsuz merhamet sahibi olduğunun açık bir delilidir.</p>
<p>Böyle bir nizam karşısında Yaratıcı’nın -kendisi bildirmeseydi dahi- şefkatli, merhametli olduğu akıl sahiplerine ayandır. Öyleyse böyle merhametli bir yaratıcıya göre de insanların bozduğu tabiat kanunları ve cüzi iradenin karışıp fesada uğrattığı düzende, zalimlerin zulümlerinin elbette bir bedeli olmalıdır, mazlumların hakkı o zalimlerden alınmalıdır. Madem Allah’ın kâinata koyduğu kanunlar ile merhameti anlaşılmaktadır ve tüm bu düzen boşu boşuna yapılmış olamaz, bir hikmete binaen var edildiği ortadadır, elbette böyle merhamet ve hikmet sahibi zatın merhametinin getireceği adalet, hikmet cennet ve cehennemin varlığını gerektirir. Tabiri caizse bir müteahhit bir yere temel atsa ve o müteahhidin aklı, şuuru varsa, hikmetle hareket eden biri ise pek çok masraf yapıp attığı bu temeli boşu boşuna atmamıştır, üzerine kat çıkacak demektir. Bu kolaylıkla anlaşılır. Allah’ın (cc) da kâinattaki icraatleri görüldüğünde mazlumlar ve zalimler hakkında bir hesabın olacağı aşikârdır. Deistler ahireti inkâr etmekle önemli bir hata ve çıkmaz içindedir. Bazı deistler de bu çıkmazdan kurtulmak için “Yaratıcı’nın cennet cehennemi olabilir. Ancak insanlarla iletişim kurmamış olduğuna inandığımızdan kesin olarak bilemiyoruz.” derler ve bu sözlerinde yine farklı bir çıkmaza düşerler. Çünkü bu sefer de ortaya ahirette insanlar tarafından Yaratıcıya sorulacak “Niye haberimiz yok, mutlak doğru hangisiydi ki!” sorunu çıkacaktır. Yani Yaratıcı, kötülükler işlemiş bir insana ahirette ceza vermeye kalksa bu sefer o adamın şöyle demeye hakkı olurdu: “Tanrım! Sen beni bu fiil suçtur ve bu fiili işleyeni cehenneme atacağım diye uyarmadın ki! Sen, eğer bana ‘Cehennem var!’ demiş olsaydın ben bunu yapmazdım. Beni uyarmadığın bir konuda bana ceza veremezsin.” Elbette kendisine bu konu tebliğ edilmemiş kişinin bu serzenişi haklı olurdu.</p>
<p>Düşünelim ki bakanlık veya öğretmenler okullarda ders düzeninin bozulması ile ilgili bir karar aldı ancak bunu öğrencilere bildirmedi. Sonra ders düzenini bozan öğrencilere tutup ceza vermesi hangi akla sığacak bir uygulamadır. Burada, “Yaratıcı insana akıl ve vicdan vermiş. Bu vicdan, herkese doğruyu fısıldar ve bu vicdana göre cennet-cehenneme koyacaktır.” diyerek getirilebilecek savunmanın hiçbir mantıksal, elle tutulur tarafı yoktur. Çünkü yukarıda değindiğimiz gibi insanların vicdanları, normal-anormal algıları, ülkeden ülkeye, kültürden kültüre, toplumdan topluma ve aynı toplum ve kültür hatta aile içindeki insandan insana değişmektedir. Empati becerileri öldürülerek yetiştirilen bir çocuğun vicdanıyla sağlıklı yetiştirilen bir çocuğun vicdanı gelecekte bir olmayacağı gibi farklı kültürlerde yetişmiş kişilerin de ahlak değerleri ve vicdanları bir olmayacaktır. Bu yüzden ahlak ve vicdandan hesap sorulacaksa genelgeçer ahlak ve vicdan ilkeleri Yaratıcı tarafından bildirilmiş olmalıdır. Yukarıda örneğini verdiğimiz “Zina ahlaki mi, değil mi?” meselesinden örnek verirsek Yaratıcı ahirette kime, ne soracaktır! Dese ki “Zina benim katımda suçtu!” zina yapan diyecek ki “Tanrım, bunu bana deseydin ben bunu yapmazdım.” Yaratıcı dese ki “Zina benim katımda suç değildi.” Bu sefer zina yapmayan diyecek ki “Tanrım vicdanen ben bunu yanlış buldum, eşime aileme sadakatsizlik olarak gördüm ve ben bir ömür boşuna mı kendimi tuttum, sıkıntılara sabrettim! Bunu bize bildirmek çok mu zordu!” Yaratıcı, zina yapmayana “Madem vicdanının sesiyle zina yapmadın, sana fazladan şu nimeti vereyim.” dese zina yapan “Madem bu güzel mükâfat fazladan verilecekti, bilseydim ben de yapmazdım. Bunu bize niçin bildirmedin!” diyecekti. Zina yapana da aynı nimet verilse bu sefer zina yapmayan “Bu adalet midir! Ben bir ömür sabrettim o ise nefsinin arzularının peşinde yaşadı ancak ödülümüz aynı!” diyebilecekti. Var olan kaos ortadadır. Bu örnekler daha da artırılabilir. Yaratıcının ödül-ceza sisteminin olmaması açık bir adaletsizlik, dünyada mazlumlara yapılan zulmün üzerine ikinci bir zulümdür. Yaratıcının ödül-ceza sistemi var ancak bunu insanlara bildirmemesi ise aklî melekelerini çalıştırabilen her insan için açık bir çıkmazdır. Sonuç olarak Deizm’in İslam dışı tüm akımlar, inançlar, ideolojiler gibi akla, mantığa, vicdana uyan herhangi bir yönü yoktur.</p>
<p>Vicdanları Allah’ın (cc) yokluğunu kabul etmemektedir. Ancak özellikle Batı, Hristiyanlıktan tarih boyunca çok çektiği için dinleri de kabul etmek istememekte ve bu görüşleriyle ateizme nazaran daha içinden çıkılmaz hâle gelmektedir. Türkiye’de de Batı özentiliği sebebiyle deizmin ne olduğunu ve nereden geldiğini bilmeyerek savunan ya da İslam’ı doğru kişi ve kaynaklardan öğrenmediği ve İslam hükümlerinin hikmetlerini anlayamadığı, anlayamadığı bir hususu da aklını kusursuz akıl zannederek reddettiği için nesillerden deizme geçiş yapanlar maalesef mevcuttur. Kişinin din ile ilgili bir soru sorması, bir meselenin hikmetini merak etmesi caizdir, sorabilir. Ancak insanın aklı kâinata hakem tayin edilmemiştir. Maalesef kişi, aklının almadığı bir hususu merak ediyor ancak ona aradığı cevabı verecek biri karşısına çıkmadığında “Aklım almıyor!” diyerek inkâra yeltenebiliyor. Hâlbuki insanın nasıl gözleri sınırlıdır belli noktaya kadar görür, işitme becerisi sınırlıdır belli düzeye kadar işitir, aynı şekilde insanın aklı da sonsuz ve sınırsız değil, sınırlıdır. İnsan, âciz olan akıl ölçütüyle kâinatın Rabbi olan Allah’ın (cc) sonsuz ilmini ve hikmetini kıyas dahi edemez. Dolayısıyla Allah’ın (cc) verdiği bir hükmün hikmetini kendisine anlatacak birini bulamadıysa veya anlayamadıysa “Allah (cc) buyurmuşsa ben hikmetini anlamasam da birileri elbet anlamıştır, ben teslim oldum, Allah’ın (cc) hükmüne inandım. İslam, tüm insanlığın dinidir, sadece bana indirilmemiştir ve aklım doğruyu yanlıştan kusursuzca ayıran bir ilah değildir.” demesi gerekir. Kendisine pozitif ilimlerden bir fizik, kimya kanunu öğretilmeye çalışılan öğrenciye aklının almadığı meselede anlayamıyor diye “Bu saçma!” dedirtilmez. “Sen anlamıyor olabilirsin ama anlayan var ve bu hakikattir.” dedirtilir. Ancak ne yazık ki aynı husus Allah’ın (cc) emir, yasak ve kanunlarına yapılmaz. İblis’in “Ben ateştenim, toprağa secde etmek aklıma yatmıyor!” diyerek kibirlenmesi gibi aklıyla kibirlenip Allah’ın (cc) hükmüne tenkit getirmek ona hak gösterilir. Kendisini dev aynasında gören, İblis gibi aklın vahyin önüne konulduğu, vahyi takip etmeyip vahye karşı çıkan bu çürük akılcılık fikri, çağımızın büyük bir fitnesidir.</p>
<p>Deizmin çıkmazları üzerine daha pek çok delil ileri sürülebilir. Çünkü deizm, olgun ve tutarlı bir fikir hareketi değildir. Batılıların orta yol olarak niteledikleri Gayri İslami ideolojilerin bir uzantısıdır. Batı dünyası Hristiyanlığı tamamen oratadan kaldırıp yok edemedi ancak hayat sahasında var olmasına da izin vermedi, deizm de bu ideolojinin farklı bir versiyonu olarak fikrî arenada yerini buldu. Deizmin çıkmazlarını özet halinde zikrettik. Ancak Deizm hususunda içerisinde mühim ve geniş izahlar içeren Risale-i Nur Külliyatı okunabilir ve bu hususuta hazırlanmış video belgeseller için www.feyyaztv.com internet sitesinin “Rasulullah’a İman”, “Deizm Yanılgısı” başlıklı videoları izlenebilir. Ayrıca konuyla ilgili yazılmış makaleler de incelenebilir.</p>
<p>Fırat Erkılıç</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deizmin-cikmazlari-uzerine/">Deizmin Çıkmazları Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deizmin-cikmazlari-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başka Ülkelerde Doğan veya Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:57:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?]]></category>
		<category><![CDATA[Fetret ehli]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin ulaşmadığı kimseler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23341</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Önce problemi açık bir şekilde ifade edelim: İnsanlar genel olarak doğdukları ye içinde yaşadıkları toplumların inanç­larını ve kültürel değerlerini benimserler. O halde Ortadoğu ülkelerinde dünyaya gelen insanların Müslüman, Avrupa’da doğanların Hıristiyan, Uzakdoğu’dakilerin Taoist veya Şin- toist, Hindistan’dakilerin ise Hindu dinine uymaları gayet doğaldır. Eğer insanlar doğdukları coğrafyaya bağlı olarak inanç sistemlerine tabi oluyorlarsa ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/">Başka Ülkelerde Doğan veya Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23414 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-300x169.jpg" alt="" width="383" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-1536x864.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya.jpg 1600w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></a></strong></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Önce problemi açık bir şekilde ifade edelim: İnsanlar genel olarak doğdukları ye içinde yaşadıkları toplumların inanç­larını ve kültürel değerlerini benimserler. O halde Ortadoğu ülkelerinde dünyaya gelen insanların Müslüman, Avrupa’da doğanların Hıristiyan, Uzakdoğu’dakilerin Taoist veya Şin- toist, Hindistan’dakilerin ise Hindu dinine uymaları gayet doğaldır. Eğer insanlar doğdukları coğrafyaya bağlı olarak inanç sistemlerine tabi oluyorlarsa ve tanrı katında geçerli olan din sadece bir tane ise o zaman bu insanların durumu tanrı tarafından nasıl değerlendirilecektir?</p>
<p>Eğer tanrı tarafından kabul edilen din İslam ise, başka coğrafyalarda dünyaya gelen insanlar Müslüman olma şanslarını kaybetmiş olmuyor mu? Bu insanlar doğacakları yerleri seçme hakkına sahip olmadıklarına göre, Müslüman olmadıkları için ceza görmeleri adalete uygun olur mu?</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Hemen başta belirtmek gerekiyor ki adaletle hükmetmeyen, sorumsuz, iyilik ve güzelliğe teşvik etmeyen ve merhamet­siz bir varlık tanrı olamaz. O halde tanrının bazı insanları gerçek mesaja” ulaşamayacakları bir coğrafyaya gönderip sonra da “maalesef yapacak bir şey yok! Hepiniz cehen­neme gideceksiniz!” demesi söz konusu olamaz. Tanrının böyle keyfi ve zalimce davranması beklenemez. Dolayısıyla problemin makul bir çözümünün olması gerekiyor.</p>
<p>Adaletin gereği şudur ki, kanunsuz suç ve kanunda ta­nımlanmamış keyfi ceza olamaz. Yukarıda belirtildiği gibi bu tür haksızlıklar tanrıya refere edilemez. Her insan an­cak bulunduğu şartlar altında geçerli olan kanunlardan ve bu kanunların emrettiği cezalardan sorumlu tutulabilir. O halde tanrının kanunlarının ve emrettiği fiillerin kendisine ulaşmadığı kişiler için herhangi bir sorgulama söz konusu değildir.</p>
<p>Ayrıca her bir ferdin kendisine sunulan imkânlar ölçü­sünde sorgulamaya tabi tutulacağı gözden kaçırılmamalıdır. Bacağı olmayan birine neden koşmadığı ya da fakir birisi­ne servetini nasıl harcadığını sormanın bir anlamı yoktur. Diğer taraftan, gücü kuvveti ve imkânları yeterli olan bi­risine “haksızlıklara niçin müdahale etmedin?” ya da zen­gin birine “neden fakirlere yardımcı olmadın?” diye elbette sorulacaktır.</p>
<p>Aklın, adaletin ve hikmetin gereği olarak herkes sahip olduğu imkânlar çerçevesinde sorumluluk yüklenmiş ol­maktadır. Burada önemli olan ölçü, şartlar ne olursa olsun kişinin iyilik, insanlık ve gerçeği arayış açısından ne derece istekli olduğu ile ilgilidir. Kısaca bu bağlamda şu prensibi ortaya koyabiliriz: son tahlilde kişinin tanrı katındaki duru­munu belirleyen temel etken insanın adalete mi haksızlığa mı, merhamete mi acımasızlığa mı, paylaşamaya mı bencil­liğe mi&#8230; taraftar olduğudur.</p>
<p>Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, bir insanın iyi olması ve tanrı tarafından kabul görmesi o kişinin zengin veya fakir, sağlıklı veya hasta, güçlü veya zayıf olmasına bağlı değil­dir. Önemli olan insanın verili şartlar altında irade ve insani özelliklerini ne derece haşarı ile uygulamaya koyabildigi- dir. Dolayısıyla herhangi bir kişi İslam ile ilgili mesajlara ulaşamamış olsa bile insan olmasından kaynaklanan değer­lere bağlılığı derecesinde başarılı bir dünya hayatı yaşamış olacaktır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Daha önce dünya hayatının bir sınav olduğu belirtilmişti. İnsanın bu sınavı kaybetmesi ancak fıtratını, yani insan olma özelliğini kaybetmesi ile mümkündür. Üstün özellik­lere sahip olma kapasitesi ile yaratılan insan kasıtlı olarak kendini bozarsa tanrının onu cezalandırması kaçınılmaz olur. O halde, insanı zarara sokan şey İslam ülkelerinden birinde doğmaması değil, kendi tabii yapısını tahrip etmesi­dir. Burada zarara yol açan şeyin kişinin doğrudan kendisi olduğuna dikkat edilmelidir.</p>
<p>Tekrar ifade edilirse, insanı felakete sürükleyen asıl se­bep kişinin kendi özünü ve cevherini bozmasıdır. İnsan ge­çici olarak bazı hatalar yapabilir, fakat özü itibarı ile samimi olan kişi muhakkak doğru seçeneği bulacaktır. Çünkü altın çamura düşmekle değerini kaybetmez. Ayrıca tanrı iyi ol­mayı isteyen, yardımsever, fedakâr, cömert&#8230; insanları ba­şıboş ve sahipsiz bırakmaz, onlara hakikate giden yolu bir şekilde açar. Buradan anlaşılması gereken sonuç, olumsuz çevre şartlarına bağlı faktörlerin kişi üzerinde ancak geçici bir süre etkili olabileceği gerçeğidir.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Bu girişten sonra probleme biraz daha yakından bakabiliriz. Öncelikle kesin olan bir bilgiyi ortaya koymak gerekiyor: tanrının insanları belirli konularda sorgulaması için o insan­lara tanrının mesajlarının net olarak ulaşmış olması gere­kir. Mesajın çeşitli sebeplerle ulaşamaması halinde insanlar neyi yapacaklarını veya yapmayacaklarını bilemeyecekleri için sorumlu tutulmaları beklenemez. Örneğin, öğrencileri­nin başarılı olmasını ve ilerleme göstermesini isteyen iyi bir öğretmen yapacağı sınavlarda henüz anlatmadığı konularda soru sormaz. Böyle yapan bir öğretmenin iyi niyetli olma­dığı açıktır.</p>
<p>Ayrıca, anlatılmayan konulardan soruların sorulduğu bir sınavdan öğrencilere zayıf vermenin ve başarısız saymanın adaletle ilgisi yoktur. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Tan­rının adaletsiz ve kötü niyetli olması düşünülemeyeceğine göre, tanrının insanlara “mesajım ulaşmamış olsa da sizi so­rumlu tutuyorum ve hepinizi cehenneme atacağım!” deme­si söz konusu değildir.</p>
<p>Yukarıda tanrının mesajı ulaşmadıkça insanların sorum­lu tutulamayacağı belirtilmişti. Ancak burada temel ahlakî değerlerin bu kapsam dışında kaldığına dikkat etmek ge­rekir. Çünkü aklı başında her insan tanrıdan gelen mesajı duymamış olsa bile hırsızlığın, masum bir kişiyi öldürme­nin, yalan söylemenin kötü ve yanlış olduğunu bilir. Kısa­cası evrensel ahlaki değerden herkes sorumludur ve bunlar için tanrıdan mesaj gelmesini beklemeye gerek yoktur. O halde, hangi inanca sahip olursa olsun veya tanrının mesajı ulaşmış ya da ulaşmamış olsun her insanın temel ahlaki de­ğerlerden sorumlu tutulacağı açık ve kesindir.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>Şimdi biraz daha spesifik ve pratikte rastlanan durumları inceleyebiliriz. Burada karşılaşılan iki grup insandan söz edilebilir: Birincisi Hıristiyanlar, İkincisi tanrıdan herhangi bir mesajın hiç ulaşmadığı insanlar.</p>
<p><em>Hıristiyanların durumu:</em> Tarih sürecinde çeşitli sebepler­le bir takım sapmalara uğramış olmakla beraber Hıristiyanlı­ğın tanrı tarafından gönderilmiş bir din olduğu Müslüman- lar tarafından zaten kabul edilen bir gerçektir. Burada sorun, tanrının gönderdiği son mesaj olması sebebiyle herkesin İslamiyet’e uyması gerekip gerekmediği meselesidir. Eğer herkes İslamiyet’e uymak zorunda ise o zaman tanrı tara­fından gönderilen Hıristiyanlık dinine uyanların durumu ne olacaktır? Önce tanrının mesajının ulaşmadığı kişiler o mesajın içeriği ile ilgili konulardan sorumlu tutulamazlar prensibini hatırlamak gerekiyor.</p>
<p>Bu noktada hemen akla “Hıristiyanların İslam diye bir din olduğundan haberleri yok mu ki?” sorusu gelecektir. Şurası açıktır ki, bir meseleden haberdar olmakla o konu hakkında gerçekten bilgi sahibi olmak arasında büyük fark vardır. Avrupa’nın ortasında (mesela Paris ya da Londra’nın merkezinde) yaşayan bir Hıristiyan düşünelim. Her türlü teknolojik imkâna sahip olan böyle bir kişinin İslam di­ninden haberdar olmadığı söylenemez. Peki, bu kişi aca­ba basın, medya ve internet üzerinden İslam dini hakkında ne tür bilgiler edinmiş olabilir? Sözü edilen kaynaklardan duyulacak şeylerin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: İslam’ın bir terör dini olduğu, Müslümanların dünyayı kana bula­dıkları, Ortadoğu’da sürekli patlayan bombalan ve bitme­yen savaşları, Müslüman coğrafyanın sefaletini, teknolojik geriliği ve cahilliği, insan haklarının yok sayıldığını, kadı­nın aşağılandığını&#8230;</p>
<p>İslam hakkında bu enformasyona maruz kalan birisine tanrının mesajının gerçekten ulaştığı söylenebilir mi? Bu tür haberlerle zihni her gün yıkanan bir insanın İslam dini­ni reddetmesi kaçınılmaz değil midir? Denilebilir ki “ileti­şim çağında yaşıyoruz, bu insanların İslamiyet’i doğru kay­naklardan ciddi bir şekilde araştırması gerekir!”</p>
<p>Bu durumda iddia sahibine şu sorunun sorulması gere­kiyor: Hıristiyanlığa samimi bir şekilde bağlı olan ve dini hakkında herhangi bir şüphesi bulunmayan bir kişinin başka bir dini araştırmasını beklemek ne derece makul bir istektir? Mesela bir Müslüman ciddi bir şekilde (yani din değiştirme eğilimi ile) Hinduizmi ya da Taoizmi araştırıyor mu? Acaba İslamiyet mi yoksa Brahmanizm mi doğru diye bir sorgulamaya başlayıp sağlam kaynaklardan araştırmaya koyuluyorlar mı? İnsanlar basit alışkanlıklarını bile terk et­mekle zorluk çekerken elde yeterli doğru bilgi olmadığı ve balla yanlış bilgilerin dolaşımda olduğu bir durumda onlar­dan dinlerini değiştirmesini beklemek haksızlık olmaz mı?</p>
<p><em>Tanrının mesajı hakkında hiçbir bilginin kendilerine ulaşmadığı İnsanların durumu:</em> kendilerine tanrı tarafından gönderilen hiçbir mesajın ulaşmadığı, kutsa kitap ve pey­gamberler hakkında herhangi bir bilgisi olmayan insanların durumu İslam dini açısından detaylı olarak ele alınmıştır. Yukarıda belirtilen durumda olan kişiler için “fetret ehli” terimi kullanılır. Bu şartlar altında yaşayan insanların İslam dininin emrettiği kurallara uyma bağlamında herhangi bir sorumlulukları yoktur ve kendileri için bu alanda sorgula­ma söz konusu değildir.</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>Şimdi akla “peki tamam, fakat bu insanların durumu ne olacak?” sorusu gelecektir. Kendisine hiçbir mesaj ulaş­mayan kişiler dinin öngördüğü uygulamalardan mesul ol­mamakla beraber ahlakî değerler konusunda hesap vere­ceklerdir. Çünkü insanlar yaratılışları itibariyla en temel ahlaki değerleri fark edecek kapasiteye sahiptirler. Küçük bir çocuk bile vazoyu kırdığında ya da kardeşinin elinden çikolatasını aldığında yanlış bir iş yaptığının farkındadır ve bunu gizlemek için de genellikle yalana başvurur. Yukarıda anlatılan kapsama giren Hıristiyanlar ise, hem ahlaki de­ğerden hem de kendi dinlerinin şart koştuğu kurallardan mesul olurlar.</p>
<p>Bu arada doğru bilgilere sahip olduğu ve yönelttiği so­rulara makul cevaplar aldığı halde kasten reddetme yolu­nu seçen kişilerin tanrının cezasından kurtulamayacakla­rını belirtmek gerekiyor. Çünkü mesajı göz ardı etmek ve dikkate almamak aslında tanrıya karşı gelmek anlamı taşır.</p>
<p>Açıkça ifade edilirse, sınırsız merhamet sahibi ve affedici bir tanrının gazabına uğramanın tek yolu tanrının mesajını kasıtlı olarak inkâr etmektir.</p>
<p><strong>VII</strong></p>
<p>Bu açıklamalar dikkatle takip edildiğinde “İslam coğrafya­sının dışında kalan insanlara haksızlık yapılmış olmuyor mu?” ya da “bazı insanlar Afrika’da doğduğu için cehen­neme gidecekken sadece Müslüman bir ülkede doğmuş ol­mak sebebiyle cennete gidilmesi kabul edilemez!” şeklin­deki itirazların geçersiz olduğu görülecektir. Tanrı insanları İslam coğrafyasının dışında bir yerde doğdukları için değil (bu zaten kişinin elinde olan bir şey değildir), hidayeti, yani doğru yolu seçmeyi kabul etmemelerinden dolayıdır.</p>
<p>Ayrıca İslam topraklarında doğmuş olmak tanrının ki­taplarını ve peygamberlerini kabul edecek olmanın garanti­sini vermez. İslam topraklarında doğmuş olmasına rağmen dini kabul etmeyen pek çok insan olduğu bilinmektedir. Diğer taraftan, peygamberlerin zamanında yaşadıkları ve onları gördükleri halde inkarcı insanlar hep var olmuştur. Hatta bazı peygamberlerin kendi eş veya çocukları bile red­detme yolunu seçmişlerdir. Dolayısıyla İslam topraklarında doğmak bir yana, peygamber eşi veya çocuğu olmak bile kurtuluşa ermenin bir garantisini sunmamaktadır.</p>
<p>O halde, tanrının insanları adaletle değerlendireceği, samimiyetle ve menfaatsiz ilişkiler kuran, ahlaki değerlere uygun yaşayan insanları mutlaka gözeteceği hatırdan çıka­rılmamalıdır. Tanrı, yarattığı insanları cezalandırmak için değil, affetmek için bahane arar. Bu tür soruların gündeme gelmesinin asıl sebebi kişinin zihninde ve kalbinde doğru bir tanrı inancının yerleşmemiş olmasıdır. Tanrı, insanlara çelme takıp sudan bahanelerle cezalandırmaz&#8230;</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.171-177</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/">Başka Ülkelerde Doğan veya Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:55:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim ve Bilimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Rasyonellik İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Birlikteliği]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Farklılıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Geriliminin Sebepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Karşıtlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23343</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son iki asırlık süreç içinde bilim, felsefe ve dinler arasın­daki mesafenin giderek açıldığı ve gerginliğin birbirini dışlama noktasına ulaştığı görülmektedir. Bilim adamları evrenin fiziksel özellikleri ve oluşumu üzerinde öylesine ince ve derin araştırmalar yapmaktadırlar ki, her biri kendi uzmanlık alanı sahası içindeki bilgilerin arasında kaybolup gitmektedir. Böylece evrendeki bütünlük, karşılıklı ilişkiler ve ahenk gözden kaçırılmaktadır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/">Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23412 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-300x200.jpg" alt="" width="360" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321.jpg 567w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /></a></p>
<p>Son iki asırlık süreç içinde bilim, felsefe ve dinler arasın­daki mesafenin giderek açıldığı ve gerginliğin birbirini dışlama noktasına ulaştığı görülmektedir. Bilim adamları evrenin fiziksel özellikleri ve oluşumu üzerinde öylesine ince ve derin araştırmalar yapmaktadırlar ki, her biri kendi uzmanlık alanı sahası içindeki bilgilerin arasında kaybolup gitmektedir. Böylece evrendeki bütünlük, karşılıklı ilişkiler ve ahenk gözden kaçırılmaktadır. Bilim adamlarının bilimin belirli bir sahasının noktasal bir kısmında derinleşmeleri, onları elde ettikleri bilimsel verilerin felsefe ve ilahiyat ala­nındaki neticeleri üzerinde düşünmekten ve resmin tümü­nü görmekten alıkoymaktadır.</p>
<p>Diğer taraftan, felsefecilerin ve ilahiyatçıların çoğu bi­limin kalın duvarlarını aşamadıkları için bilimsel bilginin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalarak bilimin yol gös­tericiliğine gönülsüz bir şekilde de olsa razı oldular ve sa­vunma pozisyonunda kaldılar. Bunun neticesinde felsefi ve dini bilgiler, bilimsel bilginin gölgesi altında kaldı. Özellik­le pozitivizmin ağırlığını son derece şiddetli biçimde his­settirdiği yirminci yüzyılın başlarında felsefi ve dini bilgi, bilimsel bilgiye bağlı olarak yorumlandığından özgünlüğü­nü kaybederek bilimin bir türevi haline gelmişti.</p>
<p>İnsanlık tarihine bakıldığında insanların kendilerini, tabiatı, ölümü ve hayatı anlamlı kılacak bir arayış içinde olduğu hemen görülebilir. Bu anlam arayışı mitoloji, din, felsefe, ideoloji, bilim gibi alanlarda kendini göstermiştir. Bilimsel bilginin yeteri kadar gelişmediği dönemlerde varlı­ğın anlamlandırılması daha ziyade metafizik unsurlar üze­rinden olmuştur. Ancak son iki yüzyıldan itibaren bilimsel bilgide ve bu bilginin uygulaması olan teknolojideki yüksek başarılar artık tabiatın anlaşılmasında fizik, kimya ve biyo­loji gibi temel bilimleri temel alan izahların kuvvet kazan­masını sağladı. Bu durum, bilimsel bilginin yüksek açıkla­yıcı gücünün var oluşun anlamı sorununu kolayca çözeceği izlenimini oluşturdu. Lâkin bu zafer sarhoşluğu çok fazla sürmedi; varlığın ve insanın zannedilenin çok ötesinde kar­maşık olduğu ve anlam arayışının salt fiziğe indirgenemeye- ceği gerçeği fark edilmeye başlandı.</p>
<p>Tarihi gelişim açısından değerlendirme yapıldığında in­sanlığın varlığı anlamlandırma konusunda metafizik ile fi­zik arasında gidip geldiğini ve bir dengeye oturamadığını söyleyebiliriz. Gerçekten de olgular dünyasını metafizikle izah etmeye kalkışmanın insanlığın teknik anlamda ilerle­mesi bağlamında hiçbir faydası yoktur. Diğer taraftan, an­lam arayışı ve niçin sorusunun cevabını fizikten bekleme­nin de boş bir çaba olduğu görülmelidir. Bir bilgi türünün açıklama gücünü ve imkân sahasını aşan konularda açıkla­ma yapması için zorlamak problemi zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.</p>
<p>Tabiatın, varlığın ve insanın ne olduğu ile ilgili prob­lem ele alınırken din daha ziyade “niçin” sorusu üzerinde dururken, bilimsel düşünce “nasıl” sorusuna ağırlık verir. Mesela din, güneşten bahsederken güneşin uzaklığı, ısısı, hareket şekli vs. gibi bilimsel bilgi verme niyeti ve çabası içinde değildir. Kutsal metinlerde güneşe yer verilmesinin sebebi böylesine muazzam bir yapının ve hayat kaynağının arkasında yatan güce ve varlığa işaret etmektir. Bilimsel bil­gi ise güneşin nasıl oluştuğunu, büyüklüğünü vs. açıklama­ya yoğunlaşır. Bir mühendisten ameliyat yapması beklene­meyeceği gibi dinden bilimsel bilgi çıkarma veya bilimsel bilgiden din üretmeye kalkışılmamalıdır.</p>
<p>Çoğu zaman anlaşmazlıkların arkasında yatan sebep bu yanlış kavrayış olmaktadır. Bir bilim adamı gayet tabii ola­rak din alanında fikir sunabilir fakat bunu bilim adamı kim­liği altında yapamaz. Benzer şekilde, inançlı bir kişi bilim­sel bir teori hakkında görüşlerini açıklayabilir fakat bunu yaparken dini bir bağlayıcılığa başvuramaz. Bilimsel bilgi kullanılarak yorum yapılmaya başlandığı zaman artık bili­min sahasından çıkıldığının ve felsefe alanına girildiğinin unutulmaması gerekir.</p>
<p>Eğer bilim adamlarının ileri sürdükleri gibi “bilim, sade­ce nasıl sorusu ile ilgilenmektedir ve niçin sorusu bilimin çalışma alanının dışında kalmaktadır” düşüncesi kabul edi­lirse din ile bilim arasında herhangi bir çatışma söz konusu olmaz. Bu anlayışa göre, bilimin metafizik alanla ilgili söy­leyebilecek bir argümanı yoksa ve dinden hareket ederek bilimsel bilgi üretmeye teşebbüs edilmezse çatışmadan çıkı­lamayacaktır. Eğer bir tartışma yapılacaksa bu ancak felsefi düzlemde olabilir.</p>
<p><strong>DİN-BİLİM KARŞITLIĞI:</strong> Din ile bilim arasında tarih boyunca kimilerine göre sürekli ve uzlaşılması mümkün olmayan bir çatışma ve çelişki mevcut iken, bazılarına göre din ve bilim her zaman harmoni içinde birlikteliklerini muhafaza etmişlerdir. Din ve bilim arasındaki çatışmanın kaçınılmaz olduğunu düşünenlerin üzerinde durduğu temel argüman şudur:</p>
<p>Dini öğretiler bilimsel bir temele sahip değildir. Bilim­sel bilgi deney ve gözleme dayanır ve tekrarlanabilir olma özelliği vardır. Dini argümanlar bu özelliklere sahip olmadı­ğından ispatlanabilir mahiyette değildir. Dolayısıyla, dini ve bilimsel bilgi arasında ortak bir alan bulunması söz konusu değildir.</p>
<p>Sözü edilen çatışmanın kökeni bilimsel devrimin baş­ladığı 17. yüzyıla kadar inmektedir. İlk ciddi gerginlik ki­lisenin skolastik öğretilerinden vazgeçmemek için direnç göstermesi ve karşı çıkanları baskı ile susturmak istemesi ile başlamıştı. Özellikle Galileo ile kardinal Bellarmino ara­sında cereyan eden olaylar din-bilim uyuşmazlığının en kla­sik misalini teşkil eder hale gelmişti. Kilisenin baskısından kurtulmak isteyen bilim adamlarının elde ettikleri her yeni gelişme ve buluş artık dine karşı kazanılan bir zafer olarak algılanmaya başlandı. Böylece, din ile bilim arasındaki me­safe gittikçe açılarak seküler anlayışın yeşermesine müsait bir zemin hazırlanmış oldu. Dönemin en revaçta olan meka­nik evren anlayışının arka arkaya kazandığı başarılar tanrı, ahiret, melek, vahiy gibi dini kavramların reddine yol açtı. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, pozitivist yaklaşım söz konu­su zıtlaşmayı kendi açısından doruğa çıkardı. Bilimsel ola­rak incelenemeyen şeylere itiraz etmek bir yana, bu türden meselelerin söz konusu edilmesi bile anlamsız görülmeye başlanmıştı. Pozitivistlerin nazarında, metafizik önermeler saçma oldukları için üzerinde durmaya bile gerek yoktu.</p>
<p>Böylece, bilimsel düşünce anlayışı, insanlık tarihi ile öz­deş olan metafizik dünya görüşünü temelden sarsan iddi­alarla ortaya çıkmış oldu. Düşünce tarihine bakıldığında, birçok felsefi akımın yüzlerce yıl boyunca birbirleriyle kıya­sıya mücadele içinde oldukları görülür. Ancak daha ziyade Rönesans sonrası ağırlığını hissettiren ve bilimsel olduğu iddia edilen bu görüş, ilk bakışta son derece güçlü görünen kozlarıyla tartışmaya dâhil oldu. Bilimsel düşünceyi temsil etme hakkını elinde tutmaya çalışan bilim adamlarının ken­dilerini maddeci ve pozitivist felsefeye yamamaya çalışması ise kendileri adına büyük bir talihsizlik olmuştur.</p>
<p>Esasen din ve bilim ilişkilerinin ele alınabilmesi için şu sorulara cevap verilmesi gerekir:</p>
<ul>
<li>Hangi dinden bahsedilmektedir?</li>
<li>Bilim kavramından ne anlaşılmaktadır?</li>
<li>Söz konusu çelişki tarihin hangi dönemlerinde açığa çıkmıştır?</li>
<li>En azından belli toplumlar için belli tarih aralıklarında böyle bir çatışma yaşanmamış olabilir mi?</li>
<li>Çatışma gerçekten din ile bilim arasında mı yoksa dini ve bilimi yorumlama pozisyonunda olan din ve bilim adamla­rı arasında mı cereyan etmiştir?</li>
<li>Çatışmanın esas sebebi din ve bilimin aynı konuda farklı iddialarda bulunması mıdır?</li>
<li>Yoksa farklı iki bilgi kaynağının yöntem ve ifade açısından birbirinden uzak durması mıdır?</li>
</ul>
<p>Din ve bilim ilişkileri incelenirken din kavramının bir bütün halinde, yani semavi dinler ve diğer dinler (tote­mizm, animiz, uzak doğu dinleri ve ilkel dinler) arasında ayırım yapılmaması hem büyük bir haksızlığa yol açmakta hem de problemi daha karmaşık hale getirmektedir.</p>
<p>Bilim, insanlar tarafından yürütülen bir faaliyet alanıdır ve değer yargılarından arındırılmış olduğu iddiası poziti- vistlerin dayatmasından başka bir şey değildir. Bilim, belirli metotların kullanılması sayesinde belirli türden bilgilerin elde edilmesini sağlayan bir yöntemdir, fakat bilimin mak­sadının anlaşılması ve açıklanması bilimin kendisini aşan bir durum arz eder. Bilim adamı sadece kendi uzmanlık ala­nında bilgi sahibidir ve kendisi farkında olsun ya da olmasın külli bir hakikatin küçük bir parçasını yakalamış durumda­dır. Dolayısıyla, noktasal bir bilgiye dayanarak bilimin anla­mı veya amacı hakkında genelleyici neticeler çıkarması bağ­layıcı değildir, özneldir. İnsanların tüm hayatları göz önüne alındığında hiç kimsenin sadece “bilim yeterliymiş” gibi bir gerekçeye yaslanarak yaşamadığını rahatlıkla görebiliriz.</p>
<p>Tarihsel süreç içinde din adamlarının veya bazı toplumların yanlış algılarını ve uygulamalarını örnek göstererek din ile bilim arasında bir çelişki olduğu sonucuna ulaşmak son derece geçersiz bir argümandır. Bir düşüncenin doğ­rudan kendisine yönelik eleştiriler ileri sürmek yerine en zayıf halkaları seçerek kişiler üzerinden dolaylı saldırılar gerçekleştirmek bir safsata türüdür. Kişisel hatalar ancak o kişiyi bağlayan yanlışlıklardır, benzer şekilde tarihin bir dö­nemindeki belirli bir uygulama dinin kendisine değil, sos­yolojik bir takım sebeplere dayanıyor olabilir. Bu yaklaşım başka düşünce sistemlerine ve hatta bilimsel bilgiye uygula­nırsa da son derece yanıltıcı sonuçlara ulaşılır. Örneğin, bir bilim adamının bilimsel bir konuda yanılmış olmasından hareketle bilim karşıtlığı yapmaya kalkışmak gibi bir du­rum ortaya çıkar.</p>
<p>Bilim adamları tabiatı incelerken şu veya bu sebeple ya­nılarak hatalı bir açıklama şekli geliştirmiş olabilir ve bu yanlışlık bir süre sonra ortaya çıkabilir. Burada ancak bilim adamının kişisel hatasından söz edilebilir. Benzer şekilde, kutsal metinlerin okunmasında ve yorumlanmasında da kişisel, psikolojik, dönemsel ve sosyolojik sebeplere daya­lı olarak hatalı değerlendirmeler yapılması mümkündür. Dolayısıyla bu tür durumları fırsat bilerek din eleştirisi<strong> </strong>yapmak doğru bir yöntem olmadığı gibi iyi niyet taşımadığı da açıktır.</p>
<p><strong>HEDEF VE FAALİYET ALANLARI AÇISINDAN DİN-BİLİM İLİŞKİLE­Rİ: </strong>Din ve bilim arasında süregelen zıtlaşmanın arkasında yatan en temel sebep din ile bilimin faaliyet alanlarının ve maksatlarının ayrıştırılamayışıdır. Dinin en köklü amacı varlığı, oluşu, hayatı anlamlı kılmak ve varlık âleminin ar­kasındaki “birliği” fark ettirmektir. İnsana var olma sebebi­ni, yeryüzünde ne yapması gerektiğini, ölümden sonra ne olacağını, nelerin iyi veya kötü olduğunu ve neden doğru olanı yapması gerektiğini anlatır. Böylece kişinin hayatını anlamlı kılar ve belirli bir hedefe yönelik olarak hayatını düzenleme kolaylığı sağlarak olayların içinde kaybolmasını önler. Ayrıca tanrının insan yapısına uygun olarak koyduğu değerler (din) cömertliğin, adaletin, fedakârlığın kısacası ahlâkın kökeninin kavranmasını sağlar.</p>
<p>Diğer taraftan bilim, doğa olaylarının mekanizmasını sebep-sonuç ilişkisi bağlamında izah etme iddiası taşır ve açıklama yaparken sadece fiziksel faktörlere gönderme ya­par. Bilimsel bilgi tanımlayıcı bir içeriğe sahiptir ve aklın ürettiği teorik bir düşünce kalıbının deney ve gözlemle test edilmesi neticesinde başarılı veya geçersiz sayılır.</p>
<p>Din, doğa olaylarının fiziksel açıklamasını yapma gibi bir girişimde bulunmaz ve böyle bir amacı da yoktur. O halde dini kaynaklardan fiziksel faktörlere indirgenmiş bilimsel bir açıklama yapmasını istemek boş ve haksız bir beklentidir. Böyle bir beklentinin ve girişimin din ile bili­mi karşı karşıya getireceği açıktır. Benzer şekilde, bilimin varlık dünyasına anlam kazandırma gibi bir hedefi yoktur ve bunu sağlayacak bir yönteme de sahip değildir. Gerçek- ten de, bilimin “hayatın anlamı nedir?” ya da “ölümden sonra ne olacak?” gibi sorulara cevap vermesi beklenemez, çünkü bu sorular bilimsel bilginin imkân sahasının dışında kalmaktadır.</p>
<p>Bilim hiçbir şekilde ahlaki bir öğreti ortaya koyamaz, çünkü bilimin çalışma alanı madde/tabiattır ve doğada “ahlaki değerler” diye bir nesne yoktur. Dolayısıyla ahla­ki değerler sorunu bilimsel bilginin araştırma imkânlarının ötesine taşmaktadır. Tam bu noktada, “bilimsel yöntemlere başvurularak hangi davranış formlarının insan ve toplum açısından daha faydalı olacağına dair bazı kurallar üretile­bilir” şeklinde bir argüman ileri sürülebilir. Ancak burada karşımıza yine “faydalı olmak, doğru, yanlış” gibi bilimsel bağlamın dışında kalan kavramlar çıkmaktadır. İnsan ile ilgili konularda “doğru” veya “yanlış” gibi belirlemelerde bulunmak maddenin kendisinden üretilebilecek bir şey de­ğildir, çünkü tabiatta bir davranışın ahlaki açıdan “doğru veya yanlış” olduğunu gösteren herhangi bir şey yoktur. Salt maddeden (elektron, kuark, momentum, enerji vs. gibi şeylerden) zorunlu bir ahlaki değerler bütününün çıkarıl­ması söz konusu değildir.</p>
<p>Ayrıca bilimsel bilgi, tasvir edici özelliği sebebiyle tabiat­ta “olması gerekeni” değil, olmakta olanı anlatır. Bu sebep­le bilim, tabiatta meydana gelen olayları genel bir prensibe bağlamaya ve evrensel kanunları bulmaya çalışır fakat değer ifade eden bir terminoloji kullanmaz. Örneğin bilimsel bilgi açısından bakılırsa, “yerçekimi kanunu toplum için faydalı­dır” gibi değer yargısı ifade eden bir hükümde bulunamaz. Bu noktadan bakıldığında, bilimsel bilgiye dayanarak “in­sanlar şu şekilde davranmalıdır” türünden bir değer yargı­sına varmanın imkânı yoktur.</p>
<p>Bilimsel bilgi bir şekilde belirli bir davranış kodunun in­san ya da toplum açısından yanlış olacağına yönelik bazı veriler sunacak olsa bile yine de “söz konusu yanlıştan ni­çin kaçınılması gerektiğini” izah edemez. Bir başka şekilde ifade edilirse, bilim “ısıtılan metaller genleşir” türünden önermelerde bulunur fakat “yalan söylemek son derece çirkindir ve bu yapılmamalıdır” türünden önermeler ileri sürmez, süremez. Bilim, yalan söylemenin toplumda oluş­turduğu olumsuz etkiler ya da yalancılığın sebepleri üze­rine istatistiksel bilgiler sağlayabilir. Ancak “kişiye zararı dokunacak olsa bile yine de doğru söylemesi gerektiğine” dair ikna edici bir motivasyon imkânı sağlayamaz. Bilimin dili ve imkânları bu tür bir söylemde bulunmaya müsait de­ğildir. Bu bağlamda en önemli noktalardan biri de, bilimin bilimsel bilginin nasıl kullanılacağına dair zorunlu bir yön­lendirme yapma özelliğinin olmamasıdır. Bir başka deyişle, bilim insanlara bilimsel bilginin ahlaka ve İnsanî değerlere uygun bir şekilde kullanılması gerektiği yönünde bir bilgi veremez.</p>
<p>Dolayısıyla bilim üzerinden bir ideoloji geliştirerek var­lığa anlam katma çabasının bilimsel bilginin kötüye kullanımına yol açacağı ortadadır. Bilimsel yöntemden hareketle ideoloji ve ahlaki değerler sistemi üretmeyi bilimsel faali­yetin bir uzantısı olarak görmemek gerekir. Tekrar ifade et­mek gerekirse, bilimsel bilgi ile bilimsel dünya görüşünü birbirine karıştırmamak gerekir. Benzer şekilde dini metin­leri kaynak göstererek bilimsel bilgi üretmeye çalışmak da dine büyük zarar vermektedir. Dinin temel prensipleri ile buradan hareket edilerek ileri sürülen bilimsel çıkarımları birbirine karıştırmamak gerekir. Dinin kutsal ve tartışılmaz yönünü temel alarak bilimsel iddialarda bulunmak din açı­sından uzun vadede ciddi sorunlara yol açar. Tanrı yağmuru yağdırandır ama “yağmur hangi fiziksel olayların neticesin­de yağmaktadır?” sorusuna bilimsel bilgi açıklama getirir. Evreni yaratan tanrıdır fakat evrenin 13,8 milyar sene evvel ortaya çıktığını ve hangi aşamalardan geçerek bugüne ulaşıklığını bilim açıklar.</p>
<p>Ne tanrının ne de kutsal kitapların doğayı bilimsel ola­rak açıklama gibi bir iddiası yoktur. Peygamberlerin getirdi­ği mesajın bilimsel içerik taşıdığı düşüncesi son derece yeni ve modem bir iddiadır. Bu yaklaşım, pozitivist dünya gö­rüşü karşısında son iki yüzyılda mağlubiyet yaşayan İslam dünyasının “bizim inancımız da bilimsel bilgiye uygundur” kompleksinin bir neticesidir. Buradan din ile bilim arasında negatif ve izah edilemez bir ilişki olduğu sonucu çıkarılma­malıdır. Dikkat edilmesi gereken mesele şudur: vahyin dili bilimsel değildir, dolayısıyla kutsal kitapları adeta zorlaya­rak bilimsel bilgi üretmeye çalışmak son derece tehlikeli ve gereksiz bir girişimdir. Tanrının insanlara fizik öğretme gibi bir niyetinin olmadığı açıktır. Vahyin tabiata, evrene ve in­sana yönelik ifadeleri tanrıyı tanıma, inancı güçlendirme ve tanrının yüceliğini kavrama bağlamında bir anlam taşır. Bu açıdan bakıldığında vahyin insanları varlık âlemini araştır­maya, yani bilimsel bilgiye yönlendirdiği açıktır. Fakat vah­yin kendisi bilimsel açıklama yapma amacı taşımaz.</p>
<p>Vahyin bilimsel bilgi aktarma gibi bir niyeti söz konu­su olsaydı ortaya şöyle bir sorun çıkardı: vahyin açıkladı­ğı bilimsel bilgi ya o zamanın şartlarına uygun olması ya da son derece ileri seviyede olması gerekir. Eğer o zamanın şartlarına uygun ise bu bilgi günümüz için son derece ba­sit ve işlevsiz kalacaktır, böyle bir şey ise tanrı açısından kabul edilebilir bir durum olamaz. Eğer çok ileri ve nihai doğruluk derecesinde bazı bilimsel bilgiler söz konusu ise o zamanın insanları açısından bu bilgilerin anlaşılır olması beklenemez ve o dönemde bu bilgiler herhangi bir işe yara­mazdı. Çünkü vahiy muhataba göre bilgilendirme yapar ve onun seviyesini esas alır. Bunun aksini düşünmek zorlama olacaktır ve o dönemin insanlarını muhatap almayan bir dilin kullanıldığını ileri sürmek anlamı taşıyacaktır. Vah­yin dili incelendiğinde ise durumun böyle olmadığı, yani kullanılan hitap şeklinin işlenen konuların o günün insan­larını doğrudan ilgilendirdiği görülmektedir.</p>
<p>Bu bilgilerden hareketle “din ve bilim karşılaşması” söz konusu olduğunda en doğru yaklaşımın şu şekilde olması gerektiğini söyleyebiliriz: doğrudan vahyin metninden ha­reket ederek bilimsel bilgi üretmeye çalışmak “yanlışlanma riski” sebebiyle tehlikelidir. Vahyi güncel bilgilerle bağla­mak yerine dinin en temel argümanlarını esas alarak felse­fi bir yaklaşımla ve daha genel bir dil kullanılarak yorum yapılması gerekir. Böylece yorumlar doğrudan dini değil, o yorumu yapan “görüş sahiplerini” bağlamış olacaktır. Bura­da esas alınacak en temel iki argüman söz konusudur:</p>
<p><strong>1.</strong>Evreni ve insan dâhil içindeki her şeyi tanrı yaratmıştır.</p>
<p><strong>2.</strong>Tanrının insana verdiği akıl ile vahiy arasında bir çelişki olamaz.</p>
<p><strong>DİN VE RASYONELLİK İLİŞKİSİ:</strong> Doğa olayları incelendiğinde matematik ve fizik kanunlarına uygun bir işleyişin söz ko­nusu olduğunu görüyoruz. Eğer belirli kurallar ve düzen olmasaydı o zaman zaten bilimsel bilgiden söz etmek müm­kün olmayacaktı. Peki, doğada neden matematiğe ve fiziğe uygunluk var? Neden aklın işleyiş tarzı ile tabiat kuralları anlaşılır ve makul hale getirilebiliyor? Demek ki, varlık âle­minde bir rasyonellik ve akla uygunluk söz konusudur. Fa­kat rasyonellik doğanın kendinden kaynaklanan bir özellik değildir, dolayısıyla söz konusu rasyonelliği doğrudan tabi­ata ve maddeye vermek son derece yanlış bir yaklaşımdır ve derin düşünememekten kaynaklanan bir hatadır.</p>
<p>Rasyonellik maddenin özünden kaynaklanan bir özellik olmadığına göre, evrenin arkasında söz konusu akla uygun- luğu sağlayacak bir etkenin olması gerekir. Diğer taraftan evrenin rasyonel olması yeterli bir şey değildir, insanda bunu algılayacak bir aklın bulunması gerekir, insan aklı ile tabiat kuralları arasında anahtar-kilit ilişkisine benzer bir bağlantının var olması tesadüf ile açıklanamaz. O halde in­san-tabiat bütünlüğünün arkasında bu tutarlılığı sağlayan bir tanrının bulunması akla en uygun açıklamadır.</p>
<p>Burada &#8220;aslında evrende rasyonellik diye bir şey yoktur, bu ilişkileri biz insan olarak kendimiz dayatıyor ve böyle yorumluyoruz!&#8221; sorusu gündeme getirilebilir. Bu soruna şu şekilde yaklaşabiliriz: Maddenin en temel özelliklerini ve bunlar arasındaki son derece karmaşık ilişkiler ağını insan­lar keyfi olarak üretmiyor, uydurmuyor ve herhangi bir da­yatmada bulunmuyor. Eğer burada bir keyfilik olsaydı üre­tilen bilgiler arasında mutlaka bir çelişki ortaya çıkardı ve tutarlı bir açıklama yapma imkânı olmazdı. Hiçbir tutarlılık içermeyen saçma ve anlamsız bir yapı rasyonel olarak izah edilemez. Hâlbuki bilimsel bilgi akla uygun bir açıklama sunmaktadır, demek ki dış dünyada bir rasyonellik vardır. Dış dünyada gerçekte var olmayan bir düzenliliği zihnimiz uyduramaz. Böyle bir uydurma olsaydı mantıksal tutarlılık sağlanamazdı.</p>
<p>İnsanlar akıllı varlıklar olmasaydı, doğadaki karmaşık ilişkiler bütününü kavrama kapasitelerinin yetersizliği se­bebiyle evrende bir rasyonelliğin olmadığını ileri sürebilir­lerdi. Fakat bu yetersizlik yine de dış dünyanın rasyonel olmadığı manasına gelmezdi. Örneğin, böcekler aklen ye­tersiz oldukları için evrende rasyonelliğin olmadığını iddia edebilirler, fakat yanıldıkları ortadadır.</p>
<p>Tekrar belirtmek gerekirse, bilimsel bilgi insanların çaba göstermesiyle ulaşılabilecek bir bilgi türüdür. Dolayısıyla, kutsal kitapların ya da peygamberlerin bilimsel teorile­re açık göndermeler yapmasına gerek yoktur. Vahyin esas maksadı insanlara var oluş sebeplerini, Allah’ın varlığını, ölümden sonra ebedi bir hayatın olduğunu, bu dünyada kimleri örnek almamız gerektiğini açıklamak ve kısaca söy­lersek bir “hayat görüşü&#8217; sağlamaktır.</p>
<p>Bu yüzden kutsal kitaplar bir fizik kitabı olarak değil, in­sanları doğru yola götüren ve ebedi saadete yönlendiren bir kılavuz olarak anlaşılmalıdır. Yine bu sebepledir ki, ayetler­de bilimsel gerçeklere sadece üstü kapalı biçimde değinil­miştir. Daha ziyade, tabiatta bir düzenin var olduğuna ve her şeyin üzerinde Allah&#8217;ın mührünün (hikmet ve kudreti­nin) görülmesi gerektiği üzerinde durulmuştur.</p>
<p>Diğer taraftan, kutsal kitaplarda modern fizik ve kim­ya teorilerine açıkça yer verilseydi bu, insanları faydadan çok zarara götürebilirdi. İnsanlar bu tür ayetleri akıllarına sığdıramayacakları için haklı sebeplerle inkâr yoluna gire­bilirlerdi. Mekanik kanunlarıyla, atom teorileri ile veya tri­gonometrik bağıntılarla dolu bir kitaptan insanların çok az bir kısmı faydalanabilirdi.</p>
<p><strong>DİN-BİLİM GERİLİMİNİN SEBEPLERİ</strong>: Din adamlarının, aslında kutsal kaynaklara dayanmayan verilere dayanarak kendi al­gılama biçimlerini bilim adamlarına dinsel ve kesin içerikli bilgiler olarak sunması bilim-din gerginliğinin sebeplerin­den biridir. Bilim ve düşünce insanlarının içinde bulun­dukları zamanın, mekânın, kültürel ortamın ve bilgi biri­kiminin dışına çıkması oldukça zordur. İnsanlığın bugün sahip olduğu bilgilerden ve içinde yaşadığımız dünyanın imkânlarından hareket ederek asırlar öncesinde ileri sürül­müş fikirleri yargılamak düşünce tarihi açısından haksızlık yapmak anlamına gelecektir.</p>
<p>Bu sorun din-bilim bağlamında ele alındığında ve doğ­ru değerlendirme yapılamadığında ciddi problemler ortaya çıkmaktadır. Yaşadığı çağın bilgi birikime dayanarak din adına yapılan yorumların günümüz bilgilerine kıyasla yan- lış veya tutarsız olması gayet normaldir. Aynı yanlışlıklar bilim tarihinde de çok sayıda mevcuttur. Dolayısıyla nasıl ki bilim adamlarının tarih boyunca ileri sürdükleri bazı teorilerin yanlışlığından hareketle bilimsel düşünceyi terk etmek gibi bir sonuca varılmıyorsa aynı şekilde din alanın­da benzer sebeplerle yapılan hatalar bahane edilerek dinin gereksizliği gibi bir sonuca ulaşılamaz.</p>
<p><strong>DİN VE BİLİM BİRLİKTELİĞİ: </strong>Modern öncesi dönemde, tabiata ait bilgiler ile vahyin getirdiği bilgiler herhangi bir problem teşkil etmeksizin bir arada yaşatılabiliyordu. Ancak modem zamanlarda pozitivizm ve materyalizm akımları bu iki alanı birbirinden ayırarak karşı karşıya getirdi. Artık bu dönemin insanları sadece maddi bilgilerle beslenecekti ve bu tek yön­lü beslenme zihinsel algılama noktasında bazı bozukluklara yol açacaktı. Neticede tabiat ve vahiy bilgisinin ayrıştırılması modem zamanların bir problemidir ve modem insanın sağ elinin sol eli ile yaptığı mücadelenin sonucunda kaza­nan kim olursa olsun kaybeden insanın kendisi olacaktır.</p>
<p>Sağlıklı bir görme olayının gerçekleşebilmesi iki gözün birlikte var olmasına bağlıdır. İki tane gözün var olması ortada bir “ikiliğin” olduğunu göstermez. Bir göz diğeri­ne muhalefet etmez; birinin siyah olarak gördüğünü diğeri beyaz algılamaz. Görülen şeyin bir tane, gören gözlerin iki tane olması herhangi bir çelişki doğurmaz, tam aksine bir bütünlük sağlar. Esas problem gözlerden birinin bir tarafa, diğerinin başka tarafa bakması neticesinde ortaya çıkar. İşte aynen bunun gibi din-bilim, din-dünya türünden ayrımlara gitmek gözlerin farklı taraflara bakmasına, yani şaşı veya çift görmeye sebep olur. Hâlbuki bunlar, aynı hakikatin farklı açılar altında görülmesinden başka bir şey değildir. Din kelimesi ile özel olarak İslamiyet kastedildiğinde, bi- lim-din çatışması ve din işleri-dünya işleri ikiliği gibi insan zihnini ortadan bölen ayrımlardan söz etmek anlamsızdır.</p>
<p>Birbiri ile çelişen farklı iki gerçek olamaz, gerçek bir ta­nedir, fakat hakikatin, bakış açılarına göre farklı görünüm­lerinden söz edilebilir. Aynı gerçeğin bakış açısına, kullanı­lan yönteme veya ifade ediliş biçimine göre farklı şekiller alması mümkündür. Örneğin, silindir şeklindeki bir cisme karşıdan bakan birisi onu dikdörtgene, yukarıdan bakan bir başka kişi ise daireye benzetebilir. Buradan, bir hakikatin gerçek manasıyla ortaya konulabilmesi için problemi çeşitli yönleriyle ele alabilecek son derece kapsamlı bir bilgi kapa­sitesinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Günümüz insanı kendisine sunulan bilgileri sorgulama sürecine tabi tutmadan kabul ettiği için çarpıklıkları fark etmeksizin hayatını devam ettirebilmektedir. Mesela, dini kaynaklardan ilk insanın Âdem olduğunu, biyoloji kitabın­dan ise insanın evrimin bir ürünü olduğunu öğrenir ve çok az kişi bu çelişkiyi çarpıcı bulur. Çünkü zihnini dini ger­çekler ve bilimsel gerçekler olarak birbirinden bağımsız iki alana bölmüştür. Hâlbuki insanın ortaya çıkışı ile ilgili bu iki yaklaşım birbirini öylesine dışlayıcıdır ki, birinin kesin­likle yanlış olduğu açıktır. Kafası karışık modern insan bu çelişkiyi yaşamamanın çaresini hayatı “din ve dünya” olarak ikiye bölmekte bulmuştur. Söz konusu zihinsel bölünme ve çelişkiler ise kişinin dinden uzaklaşmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Maddeci zihniyet, bilimi kendi doğal sınırlan içinde tut­maya ve ölçüyü korumaya niyetli değildir. Böyle bir yak­laşımla sürdürülen bilimsel zihniyet, fiziksel gerçeklikle sınırlı özel alanın dışına çıkarak bütün gerçekliği açıklama iddiası ile ortaya atıldığı için din ile bilim adamı arasında bir çatışma başlamıştır. Çünkü bu hali ile verilmek istenen bilimsel “dünya görüşü” kendine mahsus kuralları olan bir din halini almaktadır, önemli olan bu çatışmaya yani, sınır­ların aşılmasına yol açacak sapmalara izin vermemektir. Bi- lim alanında gösterilen başarıların sebebi dinin dışlanması olmadığı gibi geri kalmışlığın ve ilkelliğin nedeni de dine bağlılık değildir.</p>
<p>Darwin’ci görüşe dayanılarak yapılan insan tarihinin okunması işlemi din ile bilim arasındaki anlaşmazlıkların sebeplerinden belki de en önemlisini teşkil etmektedir. Tek hücreden başladığı varsayılarak kurgulanan canlılar tarihi, doğal olarak ilkel insan ve ilkel dinler kategorisini dayat­maktadır. Böylece insanların gelişmesiyle dinlerin çok tan­rılı düzenden tek tanrılı sisteme doğru geliştiği sonucuna varılmıştır. Hâlbuki semavi dinler açısından durum zan­nedilenin tam tersinedir, yani ilk insan tam manasıyla mü­kemmel olarak yaratılmış bir peygamber statüsündedir. Do­layısıyla başlangıç, tek tanrı esasına göre bina edilmiş olup zaman içindeki bozulma ve sapmalarla çok tanrılı dinler ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>TEMEL FARKLAR VE DOĞAL AYRIŞMA ALANLARI:</strong> Evreni, mad­deyi, var oluşu ve varlığın kökenini açıklama ve anlama bağlamında bilim ile din arasında ortak bir ilgi alanın ol­duğu açıktır. Kutsal kitaplar ve peygamberler maddenin fiziksel ve kimyasal yapısı veya atomun özellikleri gibi me­selelere bilimsel açıdan girmez, bunun yerine varlık âlemi­nin bir tasarıma dayandığı ve yaratıcının her şeyi bir takım hikmetlere dayanarak var ettiği gerçeğinin altını çizmeye çalışırlar. Din, insanlara ibadet, itikat ve ahlak gibi alanlar­da bazı sorumluluklar yüklerken bilimsel önermeler belli bir takım ibadet veya ahlâk formları içermez; dolayısıyla bu anlamıyla bilim ahlakından bahsetmek mümkün değildir, örneğin, atom bombası sebebiyle binlerce masum insanın öldürülmesinin ahlaken, vicdanen ve insanlık açısından yanlış olduğu kolayca söylenebilir fakat atom-altı zincirle­me reaksiyonların veya nükleer fiziğe ait bağıntıların ahlak dışı davranışlarından söz edilemez.</p>
<p>Bilim ve dini zaman zaman karşı karşıya getiren en mü­him faktörlerden biri, önermeleri ifade ederken kullandık­ları dildir. Bilim olgusal olayları açıklamada gözlem, deney ve bunlara bağlı mantıksal çıkarımları kullanır. Hâlbuki dinin temel dayanakları deney ve gözlem değildir. Tabii ki buradan dinin deney ve gözleme dayanan önermelerin da­ima aleyhinde olduğu ve bu metotlara hiçbir şekilde itibar etmediği sonucu çıkarılamaz. Dini önermelerde doğa, mad­de, enerji vs. gibi pozitif bilimlerin sahasına giren konulara ancak tanrının kudretine işaret anlamında dolaylı bir değin­meden bahsedilebilir olmakla beraber bunlara ait herhangi bir formül veya bağıntıya yer verilmesi söz konusu değildir.</p>
<p>Dinler daha ziyade hayatın maksadı, varlığın özü, ölüm sonrası, ahlâk vs. gibi olgusal fenomenlere indirgenemeye- cek ve bilimin araştırma sahasının dışında kalan meselelere ait bilgileri ön plana çıkarmıştır. Çünkü bilimin araştırma alanına giren hususlar insan çabası ile açıklığa kavuşturulabilir problemlerdir. Ancak ölüm sonrası hayat, peygamber­lik, ahlak kuralları ve hayatın gayesi gibi meseleler akıl veya deney/gözlem yoluyla açıklığa kavuşturulabilecek konular değildir. Nitekim vahye dayanmayan felsefi veya maddeci düşünce akımlarının hayatın anlamı, sosyal değerler, varlı­ğın ve insanın özü gibi meselelerdeki tartışmalarının sonu gelmemektedir.</p>
<p><strong>1.</strong>Evren kendi kendine ve tesadüfler neticesinde oluşmuştur. Bir yaratıcı eliyle yoktan var edilmemiştir. Varlık âlemini üstün bir güce bağlayarak yapılan açıklamalar bilimsel de­ğildir ve geçerli sayılmazlar.</p>
<p><strong>2.</strong>Evren bir yaratıcı tarafından var edilmiş olsa bile, bu ya­ratıcı evrende olup biten hadiselerin hiçbirisine müdahale etmeyen kenara çekilmiş” bir tanrıdır. Evren, en iyi ihti­malle bir saat gibi kurulup bırakılmıştır.</p>
<p><strong>3.</strong>Tüm fiziksel olaylar maddesel bağlantılarla ve sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklanmalıdır. İlahi kaynaklara yapılan gön­dermeler geçersiz ve anlamsızdır.</p>
<p>Tanrı inancı bağlamında bilim anlayışını ve fiziksel ev­rene bakışı ise kısaca şu prensipler etrafında toplayabiliriz:</p>
<p><strong>1.</strong>Evren ve içinde bulunan her şey yoktan var edilmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong>Doğada görülen ve tabiat olayları ismi verilen sistematik düzenlilik Tanrı’nın kanunlarından başka bir şey değildir. Maddenin kendisinden kaynaklanan bir zorunluluk hali söz konusu değildir.</p>
<p><strong>3.</strong>İnsanlara Tanrı tarafından bu düzenliliği kavrayabile­cek bir donanım ve üstün özellikler verilmiştir. Bilimin, pratik faydalarının ötesindeki esas amacı Tanrı’nın kud­retinin ve nasıl hikmetli işler yaptığının araştırılması ve anlaşılmasıdır.</p>
<p>Bilimsel faaliyet sahasına, ancak olgusal içeriğe sahip, tekrarlanabilmesi mümkün olabilen deney ve gözlem im­kânı bulunan problemlerin dâhil edilebileceği daha evvel belirtilmişti. Bilimsel olarak tetkik edilebilme şartlarına sa­hip olan bir önerme, ayrıca doğrulanabilirlik ve yanlışlana- bilirlik gibi başka ölçütlere uygun olup olmaması bakımın­dan da ele alınabilir. Bu durumda, bilimsel açıdan inceleme alanına girmeyen bazı önerme şekilleri ile karşılaşıldığında bilim adamının takımlabileceği tavır “nötr” olmaktan öteye gidemez. Çünkü kendi ölçüleri içinde herhangi bir fikrin ileri sürülmesini sağlayacak hiçbir bilginin bulunmadığı bir vaziyet karşısında bilimsel olarak ancak sessiz kalınabilir. Pratikte metafizik olarak tabir edilen bir takım meseleler karşısında bilim dünyasından genellikle olumsuz ve sert tepkilerin alınması, bilimin kendi tabiatından değil, bilim adamının inançlarını veya inançsızlıklarını devreye sokma­sından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Bilimsel bilgi, mümkün olan bilgi türlerinden sadece bir tanesidir, hâlbuki doğru malumatın elde edilebileceği başka bilgi kaynaklarının mevcut olamayacağını kimse iddia ede­mez. Bir başka deyişle, insan bilgisinin tamamı bilimsel bil­giden ibaret değildir. Bilimsel bilgi dışında tarih, edebiyat, sanat ve tecrübeye dayalı pek çok bilgi türü de mevcuttur. Hiç kimse edebi bir yapıtı, bir şiiri ve duygulara son derece etki yapan bir sanat eserini bilimsel kriterlere göre eleştire- mez, çünkü alanlar farklıdır.</p>
<p>Söz konusu eserler bilimsel bilginin ilgi alanının dışında kaldığı için önemsiz ve değersiz sayılamaz. Herhangi bir bil­ginin muhakkak bilimsel bilgi ölçülerine uygun olmak gibi bir mecburiyeti yoktur. Böyle bir durumda söylenebilecek tek şey, bu bilginin “doğru, yanlış veya saçma” olduğu değil, sadece “bilimsel” olmadığıdır. Mesela, ölüm sonrası hayat, melekler, İlahi adalet vs. gibi mevzular modern bilimin öl­çüleri itibarı ile deney ve gözleme tabi tutulamayacakları gibi herhangi bir şekilde bilimsel anlamda doğrulanma veya yanlışlanabilme imkânları da mevcut değildir. Durumun böyle olması, yani söz konusu edilen kavramların deney ve gözlem gibi tecrübelere tabi olmaması da zaten dinin tabia­tına tam bir uygunluk göstermektedir.</p>
<p>Bilimsel düşünme tarzı ile “bilimcilik” yapmanın fark­lı şeyler olduğunu görmek gerekiyor. Pozitivistler, bilime mutlak hakikat nazarı ile bakarak “bilimcilik” (scientism) olarak nitelendirilen bir ideoloji/dünya görüşü ürettiler. Bi­limsel düşünme, tabiatta cereyan etmekte olan hadiseleri belirli bir metoda dayanarak inceleme, araştırma, kavrama ve belirli sebepleri göz önüne alarak açıklama ve yorumla­ma şekillerinden sadece bir tanesidir. Aynı olayların ve aynı verilerin çok farklı şekillerde izah edilebileceği muhakkaktır.&#8221;Bilimcilik&#8221;  taraftarları ise bu farklı yaklaşımların hiçbirisini dikkate almayıp hadiselerin ancak bilimin bize gösterdiği kadarı ile ele alınabileceği ve bunun ötesinde ileri sürülebilecek hiçbir şeyin anlamlı olmadığı iddiasındadır.</p>
<p>Farklı yorumların bilinen bilimsel kalıplara uygun olma­dığını söylemekle başka türlü açıklamaların da olabileceği­ni kabul etmek ayrı şeylerdir. Ancak “bilimcilik” yapanlar, tabiat olaylan ve maddenin özünde gerçekte neler olup bit­tiğini ve hakikatin ne olduğunu kavrama probleminin çok yönlü olduğunu, belirli bir yöntemle meselenin sadece bir kısmının anlaşılabileceği, değişik parçaların birleştirilmesi ile esas resmin ortaya çıkabileceğini kabul etmeye yanaş­mazlar. “Bilimci”, elinde tuttuğu küçük bir parça boyalı kâ­ğıda dayanarak çok büyük bir tablonun tamamını ümitsizce (ve doğal olarak yanlış bir şekilde) anlatma çabası içindedir.</p>
<p>“Bilimci” için hakikati gösterecek ve insanlığın bütün ihtiyaçlarını karşılayarak problemlerini çözecek yegâne yol gösterici bilimdir ve başka da hiçbir şeye gerek yoktur. Bi­limcinin bu iddiası, aslında metafizik bir mahiyet taşır ve bilimi kendine mahsus kuralları olan yeni bir din haline ge­tirir. Gerçekten pozitivizmin, ortaya çıkışından çok kısa bir süre sonra nasıl bir insanlık dini haline getirildiğini sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.</p>
<p>Bilim adamının tabiatta veya gözümüzün önünde cere­yan eden hadiselerin “nasıl” olduğuna dair açıklamaları, kendi itikatsızlığından kaynaklanan yorumlarını katmadığı takdirde sıkıntı çıkaracak türden görünmemektedir. Esas problem bilimin “nasıl” sorusuna bir şekilde cevap verdik­ten sonra durup “hepsi bu kadar” dediği yerde, din “niçin” diye sormaya ve kendi cevabını vermeye devam etmesin­dedir. İşte buna, bilimin değilse bile en azından bazı bilim adamlarının tahammülü yoktur.</p>
<p>Bilim adamı kendi metotlarının imkânları dâhilinde gerekli izahları yapıp bunun ötesinde kalan meseleler hu­susunda metot ve veri yetersizliği sebebi ile bilim namına sessiz kalmak verine elindeki anahtara uymayan bütün ka­pıları yumruklamaya çalışmaktadır. Eldeki anahtarın bazı kapılan açma ihtimali olduğu doğrudur ama bütün kilitlere uyacağını beklemek batıl bir inançtır,</p>
<p>Bilim adamının, dinin bazı önermelerine, bilimsel kalıp­ları aşıyor olması sebebi ile &#8220;yoktur!&#8221; veya &#8220;olamaz!&#8221; tar­zında verdiği hükümler aslında bilimsel değildir. Çünkü di­nin söz konusu iddiaları bilimsel metotlarla incelenebilecek ve dolayısı ile şu ya da bu yönde hüküm verilebilecek cins­ten değildin Bu noktada bilim adına söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Bilim adamının bu hususta söyleyeceği olumlu ya da olumsuz her şey onun bilimsel kimliğinden bağımsız olup vicdani kanaatidir. Eğer bilimin bizzat kendisi hep be­lirli bir şekilde konuşmayı emrediyor olsaydı bütün bilim adamları dinin bu tür önermeleri karşısında ittifak halinde olurlardı.</p>
<p>Bilimsel düşüncenin, bilimsel araştırma tekniklerinin haricinde kalan meseleler hakkında bağlayıcı herhangi bir fikir ileri süremeyeceği yukarıda belirtilmişti. Buradan, bi­lim adamlarının ve felsefecilerin söyledikleri şeylerin tama­men bilimsel bir yapıda olduğu neticesi çıkarılamaz. Bilim tarihine baktığımızda, &#8220;bilim adına konuşan birçok bilim adamının ve felsefecinin bugün için komik görünen fikirler ileri sürdüklerini rahatlıkla görebiliriz. Fizikle ilgili tüm bu­luşların yapıldığım ve önemli teorilerin ortaya konduğunu iddia eden ünlü bilim adamı Lord Kelvin 150 sene evvel, &#8220;havadan daha ağır cisimlerin uçamayacağını&#8221; savunuyor­du. Benzer şekilde önde gelen pozitivistlerden Emest Mach 20. yüzyılın en mühim araştırma alanını teşkil eden atomla­rın varlığını reddediyordu. Genel olarak ifade edersek, elde­ki sınırlı bilgilere dayanarak bilim adına bağlayıcı görüşler ileri sürmek kısa bir süre sonra bu ıtır fikirlerin &#8220;kendilerini bilim çöplüğünde&#8221; bulması ile neticelenmekledir. Gerçek­ten de, diyelim ki iki asır önce bir kişinin elektromanyetik dalgaların varlığından bahsetmesi bilimsel kalıpları aşan bir durum gibi görülecekti.</p>
<p>Dini açıdan önemli olan husus, maddenin, kâinatın, varlığın tesadüfi olmadığı ve bilimin de katkıda bulunarak ortaya çıkardığı intizamın arkasında aşkın bir gücün var ol­duğunun anlaşılmasıdır. Ne var ki, bilim adamı muhteşem intizamın gözler önüne serilmesi hususunda üzerine düşeni fazlası ile yaparken esas failin ne olduğu noktasında farklı düşünmekte, kendi alanında aşkın bir varlığa yer verme­yi bilim dışı saymaktadır. Bilim adamı hiçbir ilmi gerçeği mesnet tutarak bilimin faaliyet alanına girmeyen meseleler­de hüküm veremeyeceği gibi, hakkında herhangi bir kesin delil bulunmayan bir konuda dine dayanarak taraf veya muhalif olma yoluna gitmemelidir. Bilim adamı “melekle­rin varlığı” ile ilgili bir problem karşısında bilimsel ölçülere dayanarak olumlu ya da olumsuz bir fikir beyan edemez. Çünkü bu mesele bilimin inceleme metotları ile ispatlana­bilecek türden bir konu değildir. Mesela, bilim adamlarının insanı ölümsüz kılacak bir teknik geliştirdikleri iddiasında bulunduklarını varsayalım:</p>
<p>Bu iddiaya karşı koyma bakımından iki türlü yöntem düşünülebilir. Birincisi, söz konusu iddiaya mukabil tıbbî, biyolojik, teknik vs. sebepler ileri sürülerek cevap verilme­sidir. İkincisi, dini metinlere istinat ederek mesela, “bütün canlılar ölümü tadacaktır” ayetini esas alarak böyle bir şeyin mümkün olamayacağını ortaya koymaktır. Birinci itirazın, bilim adamı ile aynı düzlemde tartışıldığı ve ortak metotla­ra dayanıldığı için belirli araştırmalar neticesinde konunun şu veya bu şekilde sonuçlandırılması mümkündür. Ancak ikinci itirazda dayandığı kaynak, muhteva ve bilgiyi elde etme yöntemleri açısından çok farklı olduğundan artık tarafların başka lisanlarla konuşmalarından kaynaklanan bir diyalog bozukluğu başlayacaktır. Elbetteki ikinci itiraz beslendiği menba açısından kuvvetli ve bu sebeple de çok<strong> </strong>haklıdır, fakat ileri sürülen görüşün bilimsel kabul edilebi­lirliğinin olması için mutlaka “bilimsel lisan” ile konuşul­ması gerekecektir.</p>
<p><strong>BİLİM VE BİLİMCİLİK AYIRIMI:</strong> Bilimden ziyade bilimcilik ya­panların aslında başarmak istedikleri şey, dinin maddi ve sosyal hayattan silinerek bu alanlarda dinin yapabileceği her şeyin bilim tarafından yerine getirebileceği ve dolayı­sıyla metafizik yüklü dini değerlerin bilimle yer değiştir­mesini sağlamaktır. Daha evvel de belirtildiği gibi, insanın maddi, ruhi, ahlaki ve sosyal ihtiyaçlarının tamamını karşı­lamak iddiası ile ortaya çıkarılan “bilimsel kavrayış formu­nun” bizzat kendisi bu hali ile kendine göre kuralları olan yeni bir din durumuna getirilmiş (scienticizm) olunmak­tadır. Semavi dinlerle onlara alternatif olarak ileri sürülen bu yeni “bilim dininin” bazı noktalardan karşılaştırmasını yapabiliriz:</p>
<ul>
<li>Bütün ilahi dinler evrene ve içinde bulunan canlı veya cansız varlıklara bir anlam yüklemekte, özellikle insanın yeryüzündeki varlığına ve hayata ilişkin özel bir mana at­fedilmektedir. Bilim de benzer şekilde evrenin yapısı, var oluşu ve insanın bu sistemdeki konumu ile ilgili kendine mahsus değerler ve tanımlar ileri sürer.</li>
<li>Semavi dinler diğer bilgi türlerini dışlamamakla beraber en sağlam ve yanılmaz bilgi kaynağı olarak vahyi gösterirken bilim, sadece deney, gözlem vs. gibi belirli şartlan sağlayan bilgileri kabul eder ve diğer bilgi kaynaklarını hiçbir suret­te göz önüne almaz.</li>
<li>Din ve bilimin her ikisi de insanlığın ilerlemesi, kişisel ve sosyal refahın (ferahın) artırılması için çözümler teklif eder.</li>
</ul>
<p>Din, kişilere ve topluma bir takım ahlaki vazifeler yükler; doğru-yanlış, hak-batıl gibi ayırımlar yapar. Buna karşılık bilimci, metafizik değerlerden arındırılmış tamamen mad­deye dayalı bir “bilimsel dünya görüşü” sunar.</p>
<ul>
<li>Din ve bilim fertlerin psikolojik, toplumların sosyolojik açıdan karşılaştıkları problemlerin ve buhranların gideril­mesi hususunda kendilerine özgü çözümler teklif ederler.</li>
</ul>
<p>Bu anlamıyla bilim, dinler gibi hayatın bütün kısımlarını kapsayan bir dünya görüşü olarak insanlığın önünde dur­maktadır. Bilim adamı maddenin, eşyanın, canlı organizma­ların oluşumu ve evrenin yapısı vs. gibi kompleks olaylan ve bu olayların mekanizmasını açıklamaya çalışırken mad­denin kendisinden başka hiçbir referans tanımamayı ken­dine kural edinmiştir. Hâlbuki hakiki bilimin kendisi böyle bir mecburiyeti dayatmaz, aksine maddeyi esas alarak yapı­lacak izahların hiçbirisinin aklen makbul ve makul olmadı­ğını göstererek cevabın başka bir yerde aranması gerektiği yolunu açar. Fiziksel evrende meydana gelen olayların ken­di kendine (tesadüfen) olması ya da madde cinsinden olma­yan başka bir özne yolu ile harekete geçmesi ihtimallerinin haricinde bir başka alternatif mevcut değildir.</p>
<p>Bilimin araştırma alanına giren madde, tabiat olaylan ve soyut matematiksel ifadeler hiçbir şekilde ahlaklı olup olmadıkları açısından bir muhakemeye tabi tutulamazlar. Gerçekten, elektronların, moleküllerin veya termodinami­ğin ikinci kanunun ahlaki olup olmadığı tartışma konusu yapılamaz. Ancak, elde edilen bilimsel neticelerin uygu­lanması, yorumlanması ve teknolojiye dönüştürülmesi sü­reçlerinde bilim adamının ahlaki normlara uygun davranıp davranmadığı tartışılabilir. Bu noktada bilimin pozitivist yorumuna bağlı olanların, bilimi bütün değerlerden arın­dırarak güya tarafsız hale getirdikleri iddiasının hiç de ma­sum olmadığının ve aslında (dini dışlamak şeklinde) bir değer yargısı taşıdığını görmek gerekir.</p>
<p>Bu sebeple bilim, kanunları itibarı ile her yerde aynı ol­makla beraber neticelerin yorumlanması ve uygulama açı­sından değer yargılarından arındırılamaz, dolayısı ile prob­lem bir medeniyet ve zihniyet sorunu olarak ele alınmalıdır. Bilimin, gerçeğin bir kısmına ulaşma noktasında bir imkân olduğunu fakat alternatifsiz tek çıkar yol olmadığını gör­mek gerekir.</p>
<p>Bilim ve din bir madalyonun iki yüzü gibi birbirine bağ­lıdır ve ayrılmaz, çünkü her ikisi de Tanrı’nın  kanunlarını temsil ederler. Ancak, bilim ve din meseleleri ele alış şekil­leri açısından yani yöntem ve kategorik ayırım itibarı ile birbirinden ayrılır ve farklı taraflara bakarlar. Aynı ve bir hakikatin farklı yüzleri durumunda olan bilim ve dinin yöntem ayrılıkları göz önüne alınmadan her açıdan özdeş­leştirmeye çalışmak (bir madalyonun iki yüzünün üst üste getirilmesi için deforme edilmesi gibi) her ikisinin de tahri­bi ile neticelenecektir.</p>
<p>Tabiat kanunları ve evrenin kendisi “Tanrı’nın kudreti­nin”, kutsal kitaplar ise “Tanrı’nın kelamının” görünür hale gelmesidir* her ikisi de (kâinat kitabı ve kutsal kitaplar) aynı kalemin eseridir, dolayısıyla aralarında herhangi bir çelişki olması mümkün değildir. Varlık âlemini, her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğu bir bütün halinde algılayama­yanlar için evren ve hayat atomların tesadüfi hareketlerinin kombinasyonlarından başka bir şey değildir. Bütünlüğü gö­rebilenler açısından mesele “bir noktayı ancak bir kalemin koyabileceği” gerçeği kadar açıktır.</p>
<p>Fizik, kimya gibi fen bilimleri ile ifadelerini bulan tabi­at kanunlarına itiraz etmenin hiçbir anlamı yoktur, çünkü kendimizi içinde hazır olarak bulduğumuz bu âlemin ka­nunları bizim isteklerimizden bağımsız olarak işlemektedir. Tanrının koyduğu kurallara (tabiat kanunlarına) uymamanın neticesi kendine zarar ve başarısızlıktır. Mesela, basınç,havanın özkütlesi, hız, aerodinamik vs. özelliklere ait pren­siplere uygun tasarım yapılmazsa uçağın uçurulması im­kânsız hale gelir. Bu türden kanunlara itiraz etmenin ne­ticesinin kaçınılmaz bir şekilde başarısızlık olacağı açıktır, çünkü harici bir gerçeklik keyfi itirazlarla değiştirilemez.</p>
<p>Bilim, yapısı itibarıyla madde ile uğraşır. Fakat bu, bili­min materyalist bir içerik taşıdığı anlamına gelmez. Maddeyi “incelemek” ile &#8220;maddeci” olmak tamamen farklı şeylerdir. Madde objektif olarak incelendiğinde varlık âlemi üzerin­deki sanat görülerek her şeyin madde üstü bir tasarım ta­rafından gerçekleştirildiği sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir.</p>
<p>Kutsal kitaplar ve peygamberler, tabiat olaylarını tasvir ederken bilimin izlediği sebep-sonuç, deney, gözlem ve ispat metotlarını kullanmaz. Bilimsel bilgi, insanların birikimsel (cumulative) çabalarının neticesinde ortaya çıkar; Tanrı’nın bilgisi her şeyi kapsadığı ve tüm gerçekliği içerdiği için kut­sal kitaplar ve peygamberler doğrudan doğruya hakikati or­taya koyar. Tabiatın fiziksel tasviri insanların çalışmalarına bağlanmıştır. Bu sebeple ayetlerde tabiat olaylarına ilişkin formüllere rastlamayız. Dolayısıyla peygamberlerin esas maksadı, tabiat olaylarının ardında yatan hikmetleri ve Tanrı’nın varlığının bilinmesini, varlığın özünün kavranmasını ve varoluşun amacının anlaşılmasını sağlamaktır.</p>
<p>Var oluş kanunları ile peygamberlerin tebliğ ettiği pren­siplerin hepsi aynı “Elden” çıkmıştır dolayısıyla birine mu­halefet ne kadar cahilce ise diğerine riayet etmemek de o derece anlamsızdır. Varlık âleminin kanunlarına aldırış etmeyip ehemmiyet vermeyen medeniyetler teknik açıdan geri kalmaktan kurtulamayacakları gibi, peygamberlerin çağrısına kulak asmayanların da varlıktaki birliği kavraması ve özü yakalaması mümkün değildir.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.99-124</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/">Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niçin Yaratıldık?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:51:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin Yaratıldık?]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23345</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; I Şüphe yok ki, mutlu ve huzurlu bir hayatın en temel unsur­larından biri de, onu tutarlı bir amaca göre yaşamak ve ki­şisel varlığını anlamlı hale getirebilmektir. Makul ve belirli bir maksada yönelik olmayan her fiil boş, absürd ve mana­sızdır. O halde insanın anlam arayışı ve makul cevap bek­lentisi kendi potansiyeline uygun ve beklenen bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/">Niçin Yaratıldık?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23410 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-300x197.png" alt="" width="300" height="197" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-300x197.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-600x394.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-768x505.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin.png 1000w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Şüphe yok ki, mutlu ve huzurlu bir hayatın en temel unsur­larından biri de, onu tutarlı bir amaca göre yaşamak ve ki­şisel varlığını anlamlı hale getirebilmektir. Makul ve belirli bir maksada yönelik olmayan her fiil boş, absürd ve mana­sızdır. O halde insanın anlam arayışı ve makul cevap bek­lentisi kendi potansiyeline uygun ve beklenen bir davranış­tır. İnsanlık tarihine göz atıldığında en erken denilebilecek dönemlerde bile mitolojik anlatımlar yoluyla toplumların kendilerini konumlandırmalarını sağlayacak temel sorulara cevap aradıklarını görebiliriz. Ancak özellikle 18. yüzyıldan itibaren anlam arayışında bir kırılma olduğunu, yani meta­fizik değerlerin dışlanmasını ve insan hayatının amacının sadece dünyevi sınırlara indirgenmesi gerektiğini ileri süren bir zihniyetle karşılaşılmaktadır.</p>
<p>Bu anlayışın yerleşmesinde bilimsel düşüncenin kötüye kullanımının ileri seviyede söz konusu olduğu görülmekte­dir. Bilimsel yaklaşım, maddenin ve evrenin fiziksel yapısı itibarıyla anlaşılmasını sağlayacak bir faaliyettir. Bu bağ­lamda bilimsel bilgi evrene, maddeye ve hayata dair felsefi bir argüman sunmaz. Dolayısıyla bilimsel bilgi insanlara varlığın gayesi hakkında herhangi bir şey söylemez. İnsan, bu bilimsel bilgilerden hareket ederek bir varoluş gayesi üretebilir. Fakat materyalist bakış açısı bilimsel bilginin ala­nı dışında kalan bu sorunu bilim sahasına çekerek kendi iddialarına temel oluşturmak istemektedir.</p>
<p>Tekrar belirtmek gerekirse, bilimsel bilgi varoluşa dair herhangi bir bilgi vermez. Bilimsel bilgi varlığın fotoğrafını çeker fakat yorumu yapan insan veya bilim adamıdır. Bilim adamlarının yaptığı yorum bilimsel bilginin bir parçası de­ğildir. Aynı bilgilere dayanarak çok farklı anlamlar üretmek mümkündür. O halde bilimsel bilgi ile bilim adamlarının yorumlarını birbirine karıştırmamak ve aynı seviyede gör­memek gerekir.</p>
<p>Bilimsel bilgiye başvurularak “Niçin varım?”, “Niçin ahlaklı olmalıyım?”, “Ölümden sonra ne var?” gibi sorula­ra cevap verilemez; çünkü bu sorular ve cevaplan bilimsel bilginin alanı dışında kalır. Mesela ünlü ateist biyolog Ri- chard Dawkins’e göre, hayatın tek amacı üremek ve türün kendini bir sonraki nesle aktarımını sağlamaktır. Bilindiği üzere, nesilden nesile aktarım genler yoluyla olmaktadır. Ancak Dawkins’e göre, insanlar kendi türlerini bir sonraki nesle aktarırken genlerini kullanmazlar, tam tersine “genler insanları kullanırlar!”. Görüldüğü gibi, bu anlayışa göre in­sanın var oluşunun bir amacı yoktur (genlerin vardır!) ve insan sadece bir araçtan ibarettir.</p>
<p>Bilginin istismar edilmesi hayatın ve varoluşun gayesi konusunda bir boşluğa ve anlam kaymasına sebep olmak­tadır. Akılcılık ve rasyonellik perdesi altında hayatın ama­cı fayda ve zevk unsurlarına indirgenmektedir. İnsanların önüne sadece dünya hayatıyla sınırlı kalan ve ancak maddi unsurlarla ifade edilebilen hedefler konulmaktadır. Aklını bu geçici hedeflerle bozmayan ve hedonist duygularla zih­nini sarhoş etmeyen her insan bunların hakiki ve tatmin edici amaçlar olmadığım fark etmekte ve gerçek bir cevap aramaktadır.</p>
<p>Tanrının varlığı konusunda herhangi bir şüphesi olma­yan bir deist açısından bakılırsa “tanrı, insanı ebedi bir yok­luğa mahkûm etmek için” yaratmış olamaz. Anlamsız şey­ler yapmak tanrıya yakışan bir davranış tarzı olamayacağına göre, var oluşun mutlaka bir gayesi olmalıdır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>İnsanları cansızlardan, bitkilerden ve hayvanlardan ayıran en önemli özellik düşünebilmesi ve tahlil etme kabiliyeti­nin olmasıdır. Bu sebeple insanın “var oluş sebebini” merak etmesi ve araştırması gayet doğaldır. Bir başka deyişle, in­san olanın bu sorgulamayı yapması, yani “niçin varım?” ve “ne yapmam gerekiyor?” türünden soruları sorması insan olmasının bir gereğidir. Sorgulanmamış bir hayatın yaşama­ya değmeyeceği unutulmamalıdır. Çünkü sorgulama yap­mayan kişi, insanları hayvanlardan ayıran en önemli farkı, yani düşünme ve mesuliyet sahibi olma özelliğini ortadan kaldırmış demektir. Aklı başında hiç kimse bu sorulara ka­yıtsız kalamaz ve sanki böyle bir mesele yokmuş gibi davra­narak hayatını sürdüremez.</p>
<p>Akıllı bir varlık olarak insan kendi var oluşunu anlam­lı kılmak zorundadır. İnsan; iç dünyasından, vicdanından, aklından, kalbinden ve duygularından gelen seslere ve sor­gulamalara ancak yüce bir gaye göstererek ve sonsuz hu­zura kavuşturacak bir açıklama ile çözüm bulabilir. Geçici ve sahte çözüm önerileri ne aklı ne de kalbi tatmin etme­yecektir. Bu anlamsızlık ve tatminsizlik durumu kişiyi son tahlilde bunalıma veya intihara sürükler. Sartre, Camus ve Schopenhauer gibi ateistler insanın varlığı hakkında kö- tûmser kanaate sahiptirler. Bu düşünürler açısından insan yeryüzüne “fırlatılmış sahipsiz” bir varlıktır ve varoluşunun herhangi bir anlamı yoktur.</p>
<p>Bu düşünce doğrultusunda bakılırsa akıl, vicdan ve duy­gular insana verilmiş son derece özel nimetler olmaktan çı­kar ve birer acı vesilesi haline dönüşürler. Çünkü akıl “ne­den buradayım? Buraya nasıl geldim? Ölünce ne olacak?” diye sorarken kalp “neden sevgi ve merhamet hissi duyuyo­rum?” diye soracaktır. Diğer taraftan duygularımız “neden güneş batarken bu harika manzara karşısında duygularım yoğunlaşıyor? Tabiat sanki eksiği olmayan bir sofra gibi; ih­tiyaç olan her şey insan için hazırlanmış gibi! Neden?” diye sorarken vicdanımız haksızlıklar karşısında acı çekiyor ve adalet talep ediyor, neden? Hâlbuki insanın var olabilmesi ve hayatta kalabilmesi için merhamet, adalet veya vicdan gibi duygulara hiç ihtiyaç yoktur. O halde insanda neden bu özellikler vardır?</p>
<p>İşte bu ve benzeri sorulara tatmin edici ve tutarlı cevap veremeyen insan aklı, kalbi ve duygulan tarafından sürekli rahatsız edilecektir. Bütün bu sorulara “hiçbir şeyin anlamı yok! Boşuna anlam arayışına girme!” şeklinde cevap veren birisi için aklen tatmin ve kalben huzur mümkün olamaz. Dolayısıyla kendini evrende yalnız, sahipsiz ve kuralsız gö­ren kişinin tutunabileceği bir dal yoktur ve bu düşünce as­lında sonun başlangıcıdır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, tanrı inancı olmadı­ğı sürece insanın var oluşuna bir anlam yükleme imkânı da olmayacaktır. Bir başka deyişle, insanın anlam arayışı sade­ce tanrının varlığı ile temellendirilebilir. Tanrı inancı dışlan­dığı zaman insana (hayvanlardan farklı olarak) anlamlı bir hedef ve amaç göstermek mümkün olmayacaktır. Eğer kişi kendini denizdeki dalgalar üzerinde bir an görünüp sonra da yok olup giden kabarcıklar şeklinde tanımlıyorsa burada tamamen bir anlamsızlık söz konusudur. Bu anlayışa göre, insan sebepsiz bir şekilde var olur ve herhangi bir gayesi olmaksızın yaşar, sonra da ölüp gider. Merhametin, sevgi­nin, güzelliğin ve fedakârlığın hiçbir anlamı, amacı ve te­meli yoktur. Amaç sadece tanrının varlığı ile belirlenebilir. O halde tanrı bilinci tüm maksatların kaynağıdır denilebilir.</p>
<p>Aristo’dan beri bilinen şu analizi burada hatırlatmak uy­gun olacaktır: eğer ortada bir eser varsa bununla ilgili ola­rak dört temel sorunun sorulması ve cevaplanması gerekir. Sırayla ifade edilirse; maddi unsur, şeklî (formel) unsur, fail unsur ve gaye unsuru. Bu unsurları bir heykel örneği üze­rinden izah edebiliriz. Heykelin maddi unsurunu yapıldığı mermer olarak düşünebiliriz. Heykelin bir şekli olacağı da açıktır. Heykeli yapan bir failin, yani heykeltıraşın olacağı bellidir. Nihayet, heykelin bir yapılma sebebi ve maksadı olmalıdır. Buradan hareketle düşünürsek evren gibi inanıl­maz bir eserin ve içinde yaşayan insan gibi bir varlığın bir amacının olmadığını ileri sürmek aklen anlaşma zeminini kaybetmek demektir.</p>
<p>İnsanlar var oluşlarına anlam katabilmek için bir takım hedefler uydururlar, mesela zengin olmak, kariyer sahibi ol­mak, bilim adamı olmak vs. gibi. Lâkin bunlar asıl hedefler değil yardımcı unsurlardır ve aranan cevap değildir. Dola­yısıyla bu türden hedeflere ulaşılsa bile hayatın anlamına dair asıl sorunun cevaplanmamış olduğu görülür. Asıl ce­vaba ulaşılamaması durumu ve sahte çözümler kişiyi ken­dine yabancılaştırır, özünden uzaklaştırır. İnsan var olma sebebini inkâr eder ve dışına çıkarsa insan olma özelliğini kaybeder, başka bir şeye dönüşür..,</p>
<p>Toprağa atılan bir tohum (mesela bir incir çekirdeği) be­lirli bir sûre sonra toprağın üstüne çıkar, hava, su ve güneş vasıtasıyla zaman içinde gelişimini tamamlayarak meyveli harika bir incir ağacına dönüşür ve kendi kemal noktasına ulaşır. Yani kendi özünde var olanı en mükemmel bir şekil­de gerçekleştirmiş olur. Bunu ağaç örneği üzerinden daha iyi ifade edebiliriz. Akıl, bilgi ve bilinç kökler; ibadet göv­de; çiçek ve meyveler ahlak gibidir. Ancak ağaç neticede bir toprağın üzerinde temellenir. İşte o temel Allah inancıdır. Bu inanç olmaksızın temellendirme yapılamaz.</p>
<p>Yukarıdaki örnekte olduğu üzere insan için dünya, bu tohumun yeşermesi için bir imkân alanıdır. Yeşerme ve meyve verme için güneş, hava ve suya ihtiyaç var. Bunlar vahiy, ibadet, tefekkür ve ahlaktır. Bunlar olmazsa tohum çürür, meyve veremez hale gelir; eğer özünü bozar ve çürü­meye uğrarsa ağaca dönüşemez. Tohumun özünü bozması hava, su ve güneşi reddetmesi demektir ve bu şekilde to­hum kendi gelişimini engellemiş olur. İşte buna benzer şe­kilde insanın tanrı, kitap, vahiy ve peygamberleri dışlaması kendi gelişiminin önünü tıkamak anlamına gelir ve kendi­sine verilen potansiyeli ziyan etmekle neticelenir.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Her varlık canlı veya cansız “kendi özünde var olanı” açığa çıkarmak için yaratılmıştır. Bu öz Allah tarafından verilen kapasite ve özelliklerdir, (fıtrat). Fıtrat, insana “gerçekten insan” olabilmesi ve yapabileceğinin en iyisini yapması için verilen potansiyeldir. İnsan bu potansiyeli tercihleri doğrultusunda ya iyi kullanır ya da ziyan eder. Bir elma çe­kirdeğinin özünde var olan şey mükemmel bir ağaç olma istidadıdır. Elma çekirdeği için kuruyup çürümek ve ziyan olma seviyesinden başlayıp harika meyvelerle dolu, ba­kanlara zevk verecek bir elma ağacı olmaya kadar uzanan sayısız neticeler mümkündür. Çekirdeğin hangi neticeyi vereceği toprak, su, güneş vs. gibi şartların nasıl değerlen­dirileceğine bağlıdır. Bu imkânlar uygun olduğunda sonuçda mükemmel olur. Burada toprak, su, hava gibi şeylerden kasıt ibadet, itikat, akıl, bilgi ve ahlaktır. Bunlarla beslenen insan “gerçek bir insan*’ olur.</p>
<p>Bu anlamda şuurlu ve şuursuz varlıklar arasında şöyle bir fark vardır: şuursuz varlıklar iradelerini kullanamaya­cakları için özlerinde var olanı açığa çıkarmaları zorunlu­dur. Mesela, metallerin ısı verilme neticesinde genleşmesi onların genel özelliğidir. Dolayısıyla ısı verilen bir metal “ben genleşmek istemiyorum!” diyemez, özünde var olanı zorunlu olarak açığa çıkarırlar. Benzer şekilde “arı bal yap­mam” ya da “inek süt vermem” demez ve diyemez. Çünkü bu anlamda bir tercih yapmaları için kendilerine bir imkân sunulmamıştır ve bu yüzden de özlerinde var olanı yerine getirmek zorundadırlar.</p>
<p>insan ise bilinçli bir varlık olma ve tercihlerini dilediği yönde kullanma gibi bir özelliğe sahip olduğundan özünde var olanı açığa çıkarma noktasında bir zorunlulukla karşı karşıya değildir. Tercihini dilediği yönde kullanabilir, insan, özünde yani fıtratında kapasite olarak mevcut olan güze­le ve hakikate yönelik potansiyelini iptal ederek çirkinliği ve küfrü, ahlaksızlığı, kötülüğü vs. tercih edebilir. Yapacağı tercihler onu hayvandan aşağı veya hakiki insan arasındaki bir konuma yerleştirecektir. O halde, kişinin tercihleri onun ne olmak istediğini belirler diyebiliriz. İşte insanın var olma maksadı kendi özünde var olanı gerçekleştirmektir. Nasıl ki, elma çekirdeği kendisinde var olan mükemmel bir elma ağacı olma istidadını (potansiyelini) su, hava, güneşi redde­derek kasten iptal ederse toprak altında çürür ve kendisine verilen imkânı baltalamış olursa insan da iman, ahlak de­ğerlerini kasıtlı reddederek insan olma fırsatını ebedi olarak elinden kaçırmış olacaktır.</p>
<p>İnsan, tercihleri ile kendisini inşa eder; dolayısıyla her yanlış tercih aslında yanlış bir yapılanmaya yol açacak demektir. Her insan biyolojik anlamda insan olarak doğ­makla beraber “gerçek insan olma yolcuğunu” başarı ile tamamlayabilen kişi sayısı pek azdır. Çünkü yolculuk sıra­sında kişiyi yoldan çıkaracak birçok cazip teklifle karşıla­şılmaktadır. İşte bu noktada tercihler devreye girmektedir. Daha önce belirtildiği üzere, insan yaptığı seçimlerle kendi­ni tamamlar ve kendini gerçekler (self realizasyon). Böylece insanın gerçekte ne olduğu ve ne olmadığı ortaya çıkar. As­lında bu durum, kişiye tanrı tarafından verilen insan olma fırsatının doğru bir şekilde değerlendirilip değerlendirile­mediğinin görülmesi sürecidir.</p>
<p>Zihnimizde daha iyi canlanması açısından şöyle bir örnek üzerinden hareket edebiliriz: birkaç bin parçadan oluşan büyük bir puzzle düşünelim. Puzzle tamamlandığı zaman ortaya çıkacak olan resmin “kendimiz” olduğunu varsayalım. Her bir parçanın ise yaptığımız tercihlere kar­şılık geldiğini düşünelim. Bu durumda, hayat boyu yapı­lan seçimler doğru ise parçalar uygun yerlere yerleştirilmiş olacağından resim olması gerektiği gibi düzgün bir şekilde oluşacaktır. Yanlış tercihler ise, parçaların uygun olmayan yerlere zorla sıkıştırılması anlamına gelecek ve ortaya hilkat garibesi gibi bir durum çıkacaktır. Mesela hırsızlık yapmak yanlış bir tercih olduğundan resim tamamlandığında kişi­nin kolu midesinden çıkmış ya da yalancı birinin dili ayağı­nın altında olacaktır.</p>
<p>Dikkat edilirse her halükarda resmi inşa eden, yani par­çaları yerleştiren kişinin kendisinden başkası değildir. Do­layısıyla resimde harika bir insan figürünün ya da iğrenç bir mahlûkun ortaya çıkmasının tek sorumlusu kişinin kendisidir. Kısacası kişi aslında hem kendisine hem de di­ğer insanlara gerçekte ne olduğunu göstermiş olmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere, insanın yaratılış amacı kişinin kendinde var olan potansiyeli gerçeklemesi ve kendisine sunulan insan olma imkânını doğru kullanma serüvenidir.</p>
<p>Kısaca ifade edilirse, her insan yeryüzü, sahnesine “ken­di seçeceği rolü” oynamak üzere gönderilmiştir. İsteyen iyi adam ve kahraman rolünü isteyen de kötü adam rolünü oy­nayacaktır. Filmin sonunda ise mutlaka iyiler kazanıp kötü­ler hak ettikleri cezalarını bulacaklardır.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>&#8216;Kendini tamamlayamama ya da gerçekleştirememe durumu kişiye şu ya da bu derecede “bunalım, stres, kaygı, psiko­lojik bozukluk” olarak döner. Bütün hayatını anlamsızlık üzerine kurmuş ve insan olma fırsatını kasten reddetmiş olan kişilerin dünyadaki varlıkları sona erdiğinde artık bir daha “insan olma imkânları” kalmayacaktır. Bu son derece ürkütücü bir durumdur. İnsana sunulan kendi “özünü açı­ğa çıkarma” imkânını bilinçli bir şekilde reddetmesi insanın kendine yabancılaşmasına yol açar. Kişinin kendine yaban­cılaşması artık kendini tanıyamaması ve tanımlayamaması gibi çarpık sonuçlan beraberinde getirir. Tanrıya yabancı­laşan kişi var oluş zemini kaybeder, insan ve tabiatla olan ilişkisi bozulur.</p>
<p>Kişi bu vahim gerçeğin farkına varırsa önce fikri bir sar­sma yaşayacaktır. Eğer doğru olanı arama konusunda sa­mimi ise muhakkak bir çıkış yolu bulacak ve selamete ka­vuşacaktır. Diğer taraftan, gerçeği kasten reddetme yoluna girerse yokluğa, karanlığa ve hiçliğe gidiyor olma düşünce­sini dağıtabilmek için aklını ve hislerini iptal etmeye çalı­şacaktır. Çünkü insanlar kendilerini daraltan ve bunaltan sorunları unutmak isterler. Aklın ve hislerin devre dışı bı­rakılması ise ancak aşırı eğlence, içki, iş yoğunluğu vs. gibi şeylerle kendini meşgul etmek sayesinde mümkün olabilir. Böylece kişi kendisini bilinçlilik halinden çıkararak gaflet durumuna sokmuş olacaktır.</p>
<p>Yukarıda kişinin hayatı boyunca yaptığı seçimlerin insanı inşa ettiği belirtilmişti. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için insanın öncelikle kendisini tanıması, tanrı ve tabiatla olan ilişkisinin içeriğini kavraması gerekir. Bu durum insan için son derece temel bir sorundur ve çözümü kolay değildir. Çünkü bir şeyi bilmek için bilen ve bilinen şeylere gerek vardır, örneğin, atomun yapısı incelenirken insan bilen ve atomlar bilinecek olan şey kategorisine girer. Fakat insan kendisini tanımaya çalıştığı zaman bilen ve bilinen aynı şey olmaktadır. Dolayısıyla bilme bağlamında bir kısır döngü meydana gelmektedir.</p>
<p>&#8216;İnsan, kendini yanlış bir şekilde tanımlar ve var oluş amacını doğru tesbit edemezse hem tanrı hem de tabiatla olan ilişkileri tamamen bozuk bir zemin üzerine oturacak ve hayat büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Peki, bu kısır döngüden nasıl çıkılacaktır?</p>
<p>Diyelim ki bir sanatçı harika resimler yapmış ve bu eserlerini bir sergide sergiliyor olsun. Resimleri inceleyen uzmanlar renk, tarz, yapı vs. gibi konularda fikirlerini be­lirtebilirler. Fakat resimlerin yapılış maksadım ve niçin ser­gilendiği sorusunu en doğru bir şekilde ancak ressam ce­vaplayabilir. Benzer şekilde, insanın fiziksel yapısı ve birçok özelliği hakkında bilgi vermek mümkün olmakla beraber “insanın yaratılış sebebi nedir?” sorusuna en doğru cevabı verecek olan tanrıdır.</p>
<p>Tanrının bu soruya verdiği cevap kısaca “kişinin hem kendini hem de yaratıcısını hakkı ile tanıması” şeklinde ifade edilebilir. Bu tanıma işlemi hayat boyu sürecek heye­canlı bir macera gibi düşünülmeli ve ilerledikçe doğru yol­da olmanın verdiği huzurun kişinin iç dünyasını kapladığı bir süreç olarak görülmelidir. Bunun başarmak için insanın hem iç dünyasında derin bir sorgulamaya girişmesi hem de dış dünya hakkında yüzeysellikten uzak bir analize yönel­mesi gerekir. İnsanın tanrı ile samimi ve dürüst bir ilişki kurmak istemesi iç dünyasındaki derinliği artırırken, bilim ve teknik yoluyla dış dünya üzerindeki düşünceleri tanrıyı tanımanın diğer bir tarafını oluşturur. Gerçekten de tanrı, kitaplarını ve peygamberlerini ahmak olanlara değil “düşü­nenlere” gönderdiğini belirtmektedir.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.141-151</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/">Niçin Yaratıldık?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:49:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23347</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinde peygam­berlerin merkezcil bir önemi vardır, çünkü peygamberler vahye muhatap olan ye Tanrı’dan haber (Kitap) getiren kişi durumundadırlar, dolayısıyla peygamberlik meselesi ye- rine oturtulmadan kitaplı dinlerin anlaşılması ve kabulü mümkün değildir. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki Tanrı’nın insanları yarattıktan sonra evren ve insanlarla iliş­kisini tamamen kestiğini düşünmek hiç de makul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/">Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23408 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg" alt="" width="363" height="184" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 363px) 100vw, 363px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinde peygam­berlerin merkezcil bir önemi vardır, çünkü peygamberler vahye muhatap olan ye Tanrı’dan haber (Kitap) getiren kişi durumundadırlar, dolayısıyla peygamberlik meselesi ye- rine oturtulmadan kitaplı dinlerin anlaşılması ve kabulü mümkün değildir. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki Tanrı’nın insanları yarattıktan sonra evren ve insanlarla iliş­kisini tamamen kestiğini düşünmek hiç de makul bir yakla­şım değildir. Tanrı’nın bir şekilde insanlarla temasa geçmesi Tanrı olmanın zorunlu bir sonucudur, yoksa karşımıza an­lamsız işler yapan (yaratıp öylece ilgilenmeden bırakan) bir tanrı kavramı çıkacaktır.</p>
<p>Problemin bu kısmı daha sonra ele alınacağı için pey­gamberlik ile ilgili başka bir nokta üzerinde düşünmeye başlayabiliriz. Burada “peygamberlik iddiası ile ortaya çı­kan bir kişinin gerçekten doğru söylediğini nasıl bilebili­riz?” sorusu gündeme gelmektedir. Eğer elimizde yukarıda belirtildiği gibi “mademki bir Tanrı var, o halde bu Tanrı mutlaka peygamber denilen kişiler vasıtasıyla insanlarla temasa geçecektir” bilgisi varsa geriye bu peygamberlerin kimler olduğunu aramak kalır. Elbette tüm peygamberle­rin burada ele alınmasına imkân olmadığından sadece üç büyük dinin temsilcileri olan Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed üzerinden bir değerlendirme yapılabilir. Ön­celikle bütün peygamberlerin bir zincirin halkaları gibi bir geleneği devam ettirdikleri ve birbirini doğrulayan, tasdik eden bir anlayışın önderleri olduğuna dikkat etmek gerekir. Tekrar ifade etmek gerekirse, insanlık tarihi boyunca kar­şımıza çıkan çok sayıda peygamberin hepsinin aynı davayı gütmeleri ve birbirleri ile çatışmıyor olmaları Tanrı merkez­li bir yönlendirme içinde oldukları düşüncesini haklı çıkar­maktadır. Benzer şekilde, kutsal kitapların sürekli olarak önceki peygamberlere referansta bulunması da bu durumu doğrulamaktadır.</p>
<p>Diğer taraftan, tüm peygamberlerin adalet, cömertlik, fedakârlık, cesaret, merhamet, sözünün eri olmak gibi özel­likleri insanları ikna etme noktasında birincil rol oynamış olmalıdır. Hiçbir peygamberde fakirleri ezme, lüks hayat sürme, zenginlik sevdası, yalancılık gibi olumsuz davra­nışlara rastlanmamıştır. Peygamberler bu özellikleri en üst seviyede kendilerinde topladıkları ve hayadan boyunca herhangi bir sapma göstermedikleri için diğer insanlar açı­sından (haklı olarak) cazip ve ikna edici görünmüşlerdir.</p>
<p>Bu noktada “peygamber denilen kişiler o dönemde bir şekilde insanları ikna etmiş olabilir! Burada olağanüstü bir durum yok ki!” itirazı yapılabilir. Bu itiraza şöyle ce­vap verilebilir: Yukarıda isimleri sayılan üç peygamberin günümüze kadar olan süreçte insanlık üzerinde öylesine büyük bir etkisi olmuştur ki hiç kimse bu etkiyi küçümse- yemez. Söz edilen peygamberlerin ortaya koydukları hayat ve inanış tarzı asırlardır devam etmektedir; peygamberler dışında bunu başarabilen hiçbir insan yoktur. Ayrıca ister günümüzdeki nüfusa, ister tarih boyunca kendisine tabi olanların sayısına bakılsın peygamberlerin arkandan giden insanların miktarı milyarlarla ölçülebilir. Bu insanların farklı milletlerden, farklı coğrafya ve kültürlerden ve tüm zamanlardan oldukları göz önüne alınırsa peygamberlerin etkisinin ne derece yaygın ve büyük olduğu görülecektir.</p>
<p>Dinlerden bağımsız olarak sözü edilen derecede insanla­rın hayat tarzlarını ve anlam dünyalarını bu şekilde etkile­yen başka kişilerin bulunamaması peygamberlerin &#8220;kişisel başarısından ziyade&#8221; Tanrının yönlendirmesi ile hareket ettiklerini ortaya koymaktadır. Gerek günümüzde gerekse tarihte büyük başarılar kazanmış kral, komutan vs. gibi ki­şilerin hiçbirisinin bugün itibarıyla herhangi bir etkisinin olmadığını görüyoruz. Söz konusu edilebilecek kişiler sa­dece tarihteki yerlerini almış olarak kalmaktadırlar. Bugün bile dünyanın en güçlü liderleri iktidarlarını belirli bir sûre sürdürdükten sonra kısa zamanda unutulmakta ve tarih ol­maktadırlar. Dolayısıyla peygamberlerin ortaya koydukları inançların halen milyarlarca insan tarafından kabul görme­si ve bu uğurda insanların hayatlarını bile feda edebilecek derecede bağlılık göstermesi peygamberlerin hak olan bir dava üzerinde olduklarını ispatlamaktadır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Deizm bağlamında peygamberlik ve vahiy ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bakıldığında “Kuranı Hz. Muhammed’in kendisi yazmış olamaz mı?” sorusu akla gelmektedir. Bu noktada, yukarıda ileri sürülen probleme iki şekilde yaklaşmak mümkündür.</p>
<p><em>Birincisi;</em> Kuran son derece açık bir şekilde böyle bir kitabın bir insan tarafından yazılmasının mümkün olma- dığını ileri sürmekte ve bu iddiada bulunanları “bir benze­rini yazmaya davet etmektedir. Hem günümüzde hem de tarih boyunca İslamiyet’e düşman olup mücadele eden ve savaşmayı göze alanların “Kur’an’m bir benzerini yazarak” bu meseleyi sona erdirme yolunu neden seçmediklerini dü­şünmek gerekir. İslamiyet’i bitirmenin ve dinleri kolayca ortadan kaldırmanın yolu varken neden binlerce insanın ölümüne yol açacak zorlu mücadelelere giriştiler? 14 asır­lık bir süreçte büyük yazarların ve şairlerin bir araya gele­rek Kur’an’ı gölgede bırakacak bir eser meydana getirmeleri dinler açısından vurucu bir darbe anlamına gelecektir. An­cak böyle bir şeyin başarılamamış olması Kur’an’m insan sözü olmadığı gerçeğini doğrulamaktadır.</p>
<p><em>İkincisi;</em> Kur’an’m diğer insanları “benzerini yazmaya” davet etmesindeki kastın sadece içinde pek çok güzel ve cazip ifadelerin yer aldığı bir metin oluşturulması gibi bir şey zannedilmemelidir. Asıl iddia sadece hikmetli ve ibret­li sözler yazmak değil, “bir kitabın” insanlığa asırlarca yol gösterecek ve milyarlarca insanı peşinden sürükleyecek bir özelliğe sahip olmasıdır. 14 asır boyunca dünyanın hemen her yerinde hayatını ve var oluş gayesini bu kitap üzerine bina eden milyarlarca insanı motive eden “insan yapımı” kaç tane kitap olduğu sorusu üzerinde düşünmek gerekir. İşte Kur’an’m “benzerini yazmaya davet” noktasındaki esas iddiası bu anlamdadır.</p>
<p>Tekrar ifade etmek gerekirse, Hz. Muhammed’in pey­gamberlik vazifesinden hem önceki hem de sonraki hayatı ortadadır. En büyük düşmanları bile onu hırsızlık, ahlak­sızlık veya yalancılık gibi yüz kızartıcı şeylerle suçlamamış- lardır. Böyle bir kişinin tüm insanlığı kandıran büyük bir yalancı ve kendini peygamber ilan bir dolandırıcı olduğu­nu iddia etmenin ne tarihsel ne de mantıksal açıdan hiçbir mesnedi yoktur.</p>
<p>Maksadı sahtekârlık, yalan ve şahsi menfaat olan bir kişi­nin hayatında bunların delillerinin kolaylıkla görülebilmesi  gerekir. Hâlbuki Hz. Muhammed’in hayatı çok az insanın dayanabileceği mücadele ve zorluklarla geçmiştir. Kendisi saraylarda yaşamamış, içki ve eğlence partileri düzenleme­miştir. Daima başka insanlara örnek olacak ölçülü bir ha­yat sürmüştür. Kendisine, mücadeleden vazgeçmesi şartıyla Mekke’nin yönetimi ve istediği her türlü saltanatı sürme imkânı sunulmuş olmasına rağmen “bir elime güneş, diğer elime ay konulsa bile bu hak davadan vazgeçmem!” diye­bilecek kadar samimi bir insanı basit suçlarla itham etmek ahlak ve vicdan ölçülerine sığmayacak bir davranıştır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Deistler açısından en önemli iddialardan biri de “peygam­berlere ve kutsal kitaplara ihtiyaç olmadığı” argümanıdır. Bu düşünceyi kısaca şöyle ifade edebiliriz: Tanrı insanlara akıl verdiğine göre, insanlar kolaylıkla doğru yolu bulabi­lirler! Dolayısıyla Tanrı’nın insanları yaratıp akıl vererek onları şerbet bıraktığı doğal din anlayışı en doğru kavrama biçimidir ve ilahi dinlere gerek yoktur!</p>
<p>Tanrı’nın insanlara akıl verdiği ve bunun “insan olmanın temelini oluşturacak” derecede önemli ve değerli olduğu konusunda hiçbir tereddüt yoktur. İnsanlar arasında konuş­manın, iletişim kurmanın ve ortak bir zemin oluşturmanın temelinde akıl vardır. Dolayısıyla akla dayanmamak ya da akıl dışı davranmak daha baştan ortak paydayı ve konuşma zeminini kaybetmek demektir, Burada asıl sorun aklın im­kânlarını, sınırlarını ve faaliyet alanını doğru teshil etmekle ilgilidir. Bilimsel içerik taşıyan konularda aklın önemi inkâr edilemez ve tabiatı tanımak insanın en temel faaliyetlerin­den biridir, Bu sebeple, peygamberler ve kutsal kitaplar bu tür konulara bilgi verme ve bilgi üretme bağlanımda yer vermemiştir. Fakat ölüm, hayat, varlığın kökeni ve anlanın ben kimim, nereden geldim, ne olacağım, ölümden sonra ne var, doğru-yanlış nasıl ayırt edilir gibi sorulara saf akıl ve bilim ile yol bulmak mümkün değildir</p>
<p>Ahlak, hukuk, siyaset, adaletin tesisi ve genel olarak in­sanlar arası ilişkilerin nasıl düzenleneceği gibi konularda insanların fikir birliğine varamadıkları görülmektedir. Ayrı­ca “hayatın anlamı ve ölümden sonra ne var? Doğru-yanlış nedir ne değildir?” gibi soruların cevaplan herkese göre de­ğişir. Ölümden sonra bir hayat ve hesap varsa bu hesap neye ve hangi kriterlere göre sorulacak? O halde Tanrı’nın tüm bu meselelerde bir açıklama yapmış olması gerekir. Yoksa adalete ve hikmete uygun olmaz. Özellikle aklın bireysel kullanımı yanlışa düşmeye son derece müsaittir. Burada an­cak insanlığın sağduyu ve aklı ile genel olarak ittifak ettiği temel değerler açısından bir tutarlılık söz konusu olabilir.</p>
<p>Aynca Allah’ın insanları yaratıp sonra salıvermesi ve ba­şıboş bırakması hikmete uygun düşmez. Allah’ın insanla­ra hakikati ve doğru yolu göstermeden hesap sorması da beklenemez. O halde hak ve bani ayırımını yapabilecek bir takım bilgilerin peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla veril­miş olması gerekiyor. Hiçbir anne-baba çocuğunu “aklın var doğruyu yanlışı kendin bul!” diyerek başıboş bırakmaz. Çocuğuna zararlı olabilecek ve kaçınılması gereken şeyleri öğretir ve defalarca uyarır; doğru ve güzel olan şeyleri de tavsiye eder. Dolayısıyla Allah’ın insanı yaratıp sonra da sa­hip çıkmaması gibi bir durum söz konusu olamaz.^</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Deistlerin “Tanrı insanlara akıl vermiş ve bu aklı kullanarak doğru olanı bulmamızı istiyor” iddiası çelişkilidir, çünkü Tanrı ile herhangi bir bağlantısı olmayan deistin Tanrınn böyle bir isteği olduğunu bilmesine imkân yoktur. Tanrı in­sanlara herhangi bir konuda bir bilgi vermemiş ise akla göre hareket edilmesi gerektiği bilgisi nereden gelmektedir? Bu durum tamamen kurgusal görünmektedir. Burada objektif bir akli değerlendirmeden ziyade aklın keyfi bir şekilde kul­lanıldığı açıktır.</p>
<p>Tekrar ifade edilirse deist, Tanrı ile iletişim aracı olan Ki­tap ve Peygamberi reddettiği için Tanrı hakkında herhangi bir şey söyleyemez. Akıl yürütme ile her şeyin açıklanabi­leceği düşüncesi ise son derece sübjektiftir. Burada hangi akıldan bahsedildiği belli değildir. Herkes doğru-yanlış, ah­lakî olan-olmayan ve Tanrı hakkında kendi aklına göre fikir ileri sürecektir. Kimsenin elinde bir referans olamayacağı için tüm düşünceler eşit derecede doğru-yanlış olacaktır. Bu ise başka türlü bir karmaşanın kapısını açacaktır.</p>
<p>Referans noktası olmayan salt akıl yolu ile son derece çirkin ve yanlış davranışlar bile rasyonalize edilip deist inancın içine dâhil edilebilir. Akıl vasıtasıyla ölümden son­ra bir hayat olduğu, dünya hayatında yapılan çirkinliklerin hesabının sorulacağı, cennet-cehennemin varlığı gibi şey­lerin anlaşılması mümkün değildir. Gerçekten de bir insan böyle bir durumda Tanrı’ya “bana neyin doğru-yanlış oldu­ğu ve bunların hesabının sorulacağı konusunda herhangi bir bilgi vermedin ki?” diye itiraz etme hakkına sahip ola­caktır. Eğer tanrının gerçekten böyle bir niyeti varsa neden insanlığa bu bilgileri vermesin ki? Böyle bir Tanrı insanlara tuzak kurmuş olmaz mı?.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>Deistin elinde tanrının mantıksal olarak varlığının dışında ilahi kökenli herhangi bir bilgi yoktur. Bu anlamda “Tanrı, sadece yardır!” ve bunun ötesinde bir anlam ifade etme­mektedir. İnsânla ve evrenle hiçbir şekilde teması olmayan, kendisi hakkında herhangi bir bilgi sahibi olunamayan, ev­reni neden yarattığı ve insanlarda ne istediğini bildirmeyen amaçsız bir tanrının varlığı ile yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. Deistlerin inandıkları tanrının var olması ile var olmaması arasında ne gibi bir fark olduğunu açıklamaları gerekir. Deist açısından var olduğunu ileri sürdüğü tanrıyı “inkâr etmenin” ne gibi bir mahsuru vardır acaba? Böyle bir tanrının var ya da yok olmasının ne pratik ne de teorik bağ­lamda bir etkisi yoktur. Ayrıca sözü edilen tanrı anlayışına göre, bu tanrıyı reddetmenin yanlışlığı ya da yaptırımı hak­kında bir bilgi söz konusu değildir. Bu tanrı bize herhangi bir şey söylemiyorsa varlığının ya da yokluğunun bir farkı olamaz.</p>
<p>Tanrının evreni yaratıp kendi haline bıraktığı düşüncesi bilgili ve hikmetle iş yapan Tanrı fikrine aykırıdır. Çünkü bu durumda Tanrı herhangi bir maksat gözetmeksizin öy­lesine muazzam bir evreni ve insan gibi bir varlığı yaratmış olmaktadır. Eğer tanrının hikmetle iş yapması gerekmediği ileri sürülürse o zaman absürd ve anlamsız işler yapan bir tanrı figürü karşımıza çıkar ki bu kabul edilemez bir şey­dir. Başka bir deyişle, tanrı kavramı saçmalığı ve anlamsız­lığı dışlayacağından söz konusu iddia kendi içinde çelişik olacaktır.</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>Doğal dinin insanlığın orijinal dini olduğu kabul edilse dahi tarihsel gerçeklikler göz önünde bulundurulduğun­da, insanların doğal dinden uzaklaşmalarından ve çeşitli batıl inançların etkisi altında kalmalarından dolayı, Tanrı tarafından uyarılarak gerçeğe çağırılmamaları için ne gibi makul bir neden olabileceğinin de deist yazarlar tarafından açıklanması gerekirdi.</p>
<p>İnsan aklının saf bir şekilde tüm evrenin bir yaratıcısı olması gerektiğine hükmedebilmesinde herkes için genel geçer kuralların bulunduğu iddia edilemez. Çeşitli toplu­luklarda görüldüğü gibi insanlar bir yerine birden çok ilah edinebilirler. Tek bir ilah edinmeleri halinde de bu ilahın ne gibi niteliklere sahip olduğu, ona ibadet etmeye gerek olup olmadığı, şayet gerekli görülüyorsa ne şekilde ibadet ede­ceklerini belirlemede genel bir kural oluşturamazlar.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.259-267</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/">Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:47:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Mutasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23348</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Probleme giriş yaparken öncelikle evrim teorisini tüm yön­leri ile kabul etme ya da tamamen reddetme gibi bir yol izlenmeyeceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Evrimin bi­limsel olarak kolayca gösterilebilecek ve herkes tarafından kabul edilebilecek aklen geçerli yönleri belirtilirken, tar­tışmalı ve çelişkili olan kısımları ortaya konulacaktır. Ev­rime yönelik yaklaşımlar itibarıyla üç insan tipi karşımıza çıkmaktadır: 1.Tip: Bazı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/">Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23406 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-300x201.jpg" alt="" width="337" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-300x201.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg.jpg 640w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Probleme giriş yaparken öncelikle evrim teorisini tüm yön­leri ile kabul etme ya da tamamen reddetme gibi bir yol izlenmeyeceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Evrimin bi­limsel olarak kolayca gösterilebilecek ve herkes tarafından kabul edilebilecek aklen geçerli yönleri belirtilirken, tar­tışmalı ve çelişkili olan kısımları ortaya konulacaktır. Ev­rime yönelik yaklaşımlar itibarıyla üç insan tipi karşımıza çıkmaktadır:</p>
<p><strong>1.Tip:</strong> Bazı insanlar bu teoriye yüzeysel olarak bakmak­ta ve meseleyi hiç incelemeden sanki kesin olarak ispat­lanmış gibi kabul etmek eğilimindedirler. Teorinin lehin­de yapılan yoğun propagandalar aklen ve bilimsel olarak imkânsız olan birçok noktayı insanlara makul şeylermiş gibi gösterebilmektedir. Teorinin bilimsel olarak ispatlan­mış gibi sunulması ve buna itiraz edenlerin bilime-gerçe- ğe karşı koyuyormuş olarak gösterilmesi tam anlamıyla bir karartma operasyonudur. En sık karşılaşılan durum, evrim­cilerin hilelerine kanmayanların bağnazlık ve bilim-dışılık ile suçlanmasıdır. Birçok bilim adamı bu tür suçlamalara maruz kalmamak için sessiz durmayı tercih etmektedir.</p>
<p><strong>2.Tip:</strong> Bu gruptakileri ise, teorinin ne bilimsel açıdan ne de aklen kabul edilebilir olmadığını gayet yakından bil­dikleri halde Allah’ı inkâr etmek için sözü edilen teoriden daha iyisini bulamayan insanlar oluşturmaktadır. Bu grup evrimi tanrının yokluğuna delil olarak ileri sürmektedirler. Bu anlamıyla evrim teorisi bilimsel bir yapıdan ziyade çare­sizlikten kaynaklanan batıl bir inanca dönüşmüştür.</p>
<p><strong>3.Tip:</strong> Tanrı inancına sahip olan bazı gruplar genellikle evrime karşı toptan bir reddetme tavrı geliştirmişlerdir.</p>
<p>Yukarıda sözü edilen bu üç grup sebebiyle konu bilimsel olarak tartışılabilir olmaktan çıkmakta ve makul bir nokta­ya ulaşılamamaktadır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>İlk olarak ortak bir anlaşma zemini hazırlamak açısından evrimin canlılar üzerindeki açık işaretlerine değinmek uy­gun olacaktır. Türlerin kendi içlerinde çeşitlik açısından çok renkli bir yapıya sahip olduğu kolayca görülebilecek bir gerçektir. Örneğin atlar, kediler, köpekler&#8230; kendi içlerinde pek çok çeşitliliğe sahiptir. Benzer şekilde bir Eskimo ile bir zenci karşılaştırıldığında ve her ikisinin de insan olduğu düşünüldüğünde insan türü içindeki farklılıkların çarpıcılı­ğı dikkat çekici olacaktır. Tür içinde gerçekleşen bu farklı­laşmalara varyasyon denilmektedir ve bunun inkâr edilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Ancak burada iki noktaya dikkat edilmesi gerekir. Bi­rincisi; değişim ya da farklılaşmanın sadece tür içinde sı­nırlı kalması ve başka bir türe geçişe müsaade edecek bir sıçramanın gösterilememiş olmasıdır. İkincisi; çeşitlenme­nin beslenme, doğal şartlar, çevre ve popülasyon gibi pek çok sebebi olduğu bilinmektedir. Burada çeşitlenme ve fark­lılaşmanın ancak o türün “genetik esnekliğinin” müsaade ettiği derecede olabileceğini anlamak gerekiyor. Bu durumu şöyle ifade edilebilir: on birim uzunluğundaki bir lastik çe­kilerek yirmi beş birime kadar uzatılabilir. İşte bu, lastiğin müsaade ettiği esneklik miktarıdır, fakat daha fazla uzatıl­mak istenirse lastik kopacaktır. Yani lastik ne kadar çekilir­se çekilsin belirli bir esneme gösterecek fakat çok çekmekle onu bir tahta parçasına çevirmek mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Laboratuar şartlarında bile bir türden başka bir türe ge­çişin gösterilemediği düşünülürse, bu işlemin kendiliğin­den ya da tesadüfen olduğunu ileri sürmek bilimsel anlayışa uygun düşmez. Burada çoğunlukla bu olayın gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanın çok uzun olduğu şeklinde bir savunma yapılmaktadır. Fakat bu geçerli bir mazeret de­ğildir, çünkü laboratuar zaten bu tür zorlukları gidermek için vardır. Çok uzun bir süreçte gerçekleştiği varsayılan durumlara ilişkin şartlar hiç beklenmeden laboratuarda özel olarak hazırlanabilir. Mesela belirli moleküllerin yan yana gelmesi için milyonlarca yıl beklemeye gerek yoktur, laboratuarda bunlar hemen yan yana getirilebilir. Elde bu imkânlar olmasına rağmen bir türden diğerine geçişi gös­termek mümkün olmamıştır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Bu noktadan itibaren teorinin açıklamakta yetersiz kaldığı hatta çelişkiye düştüğü bazı problemler sıralanacaktır.</p>
<p>Teorinin temelini oluşturan fakat eldeki verilerle izah edilemeyen “ilk <em>canlının nasıl oluştuğu ve cansız varlıklardan canlılığa geçişin ne şekilde olduğu'&#8221;</em> sorunu:</p>
<p>Canlı olmanın fizik veya kimya kanunlarının kavram ve formülleri açısından herhangi bir tanımı mevcut değildir. Canlıların vücutlarını meydana getiren elementlerin bir araya gelip hayatı nasıl ortaya çıkardığı bilim açısından he­nüz cevaplanamamış bir sorudur. Bir insandan akıl, kendi varlığının farkında olma bilinci (self awareness), şuur ve nihayet hayatını teker teker eksilterek cansız bir madde yı­ğınına ulaşmak mümkündür. Fakat aynı süreci tersinden tekrar ettirmek, yani cansız maddeye hayat vermek, can­lı bir maddeye şuur, bilinç kendinin farkında oluş ve akıl kazandırmak bilimsel bilginin çok uzağında görülmektedir.</p>
<p>O halde, insanların gerçekleştirmekten aciz kaldığı ha­yat, bilinç ve farkında oluş özelliklerinin cansız maddeden rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşüncesinin anlaşılabilir ol­ması beklenemez. Herhangi bir şekilde anlaşılabilir ve kav­ranabilir olmayan bir şeyin tesadüfen ya da kendi kendine olmasının doğal karşılanması insan aklının ve tecrübesi­nin inkarını ve hiçbir temele dayanmadığını kabul etmeyi gerektirir.</p>
<p>Hayatın, atomların ve moleküllerin belirli özel kombi­nasyonlarının (gruplama ve dizilim) bir özelliğinden baş­ka bir şey olmadığını iddia etmek, Sheakespeare’in <em>Hamlet </em>isimli eserinin harflerin özel bir diziliminden ibaret olduğu­nu ileri sürmek gibi anlamsız bir şeydir; hâlbuki hiçbir tabi­at olayı kendisini izleyen bir gözlemci bulunmadıkça kendi başına bir anlam taşımaz, onu anlamlı kılan ve ona bir mana ya da düzen atfeden, gözlemcinin bizzat kendisidir.</p>
<p>Bir başka deyişle, bir kitaptaki harflerin belirli bir kom­binasyonla diziliminin herhangi bir anlam ifade etmesi ancak bir “okuyucu” tarafından mümkün olabilir. Şuurlu varlıkların bulunmadığı (mesela, sadece ineklerin yaşadığı bir dünyada) böyle bir kitap hiçbir anlam taşımayacaktır. Buradan hareketle gerçek durum şu şekilde ifade edilebilir:</p>
<p>Harflerin özel dağılımı, “Sheakespeare’in <em>Hamletinin</em> bir özelliğinden başka bir şey değildir!”. Sözü edilen eser, yaza­rı tarafından belirli bir mesajı vermek üzere harflerin uygun bir şekilde dizilmesiyle yazılmıştır.</p>
<p>Aynı mesajın başka kelime ve dizilimlerle verilmesi de sağlanabilirdi. Burada görülmesi gereken şey, kitaba anlam ve ruh verenin yazarın kendisinin olduğudur. Bu yüzden oyunun kendisi ve manası sabit kalmakla beraber başka dillere çevrilebilmesi mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla hayatın, atomların belirli bir diziliminden ibaret olmadığı, tam aksine moleküllerin özel kombinasyonlarının canlılı­ğın özelliklerinden sadece biri olduğu son derece açıktır.</p>
<p>Şurası açıktır ki, dahi seviyesindeki sayısız araştırma­cının son derece yüksek bir teknoloji kullanmasına ve la­boratuarda istenilen özel şartlar oluşturulmasına rağmen canlılığın en küçük birimi kabul edilen bir “hücre” bile elde edilememiştir. Durum böyle iken hayatın ve böylesi- ne kompleks bir yapının doğada kendiliğinden oluştuğunu ileri sürmenin akıl ve bilimle bir ilgisi olamaz. Hayatın te­sadüfen oluştuğuna ikna olmak için canlılığın en azından laboratuar şartlarında elde edilebilmesi gerekir. Aslında bu gerçekleştirilse bile yine de buradan hayatın kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıktığı neticesine varılamaz, çünkü söz konusu durum aslında laboratuarda çalışan bilim adamla­rının eliyle gerçekleştirilmiştir, yani yapılan işlemin bilinçli bir öznesi vardır.</p>
<p>Burada şu soru gündeme getirilebilir: neden karpuz fab­rikası (karpuz üreten fabrika) yapılamıyor? Hâlbuki aynı karpuzlar toprağın altında, karanlık ve nemli bir ortamda yetişebiliyor. Karpuzun genetik yapısı gayet iyi bilindiği halde laboratuarda üretilemiyor. Nemli toprağın yaptığı bir şeyi bilim adamları neden teknoloji kullanarak yapamıyor­lar? Yeryüzünden herhangi bir sebeple tüm karpuzlar yok olsa, insanlık bir daha karpuz yiyebilir mi? o halde sorunu tesadüf ya da kendiliğinden olmaya havale etmenin bilimsel bir tarafı yoktur.</p>
<p>Bu problemin farkında olan bazı bilim adamları “evrim, canlılar oluştuktan sonraki süreçte meydana gelen değişim­leri inceler” şeklinde bir savunma geliştirmişlerdir. Fakat bu yaklaşım, sorunu görmezden gelme çabasından başka bir şey değildir. Çünkü tanrıya inananlar evrimi bir bütün halinde reddetme yolunu seçmiyor sadece evrimin tanrıyı dışlayıcı bir araç olarak kullanılmasına itiraz ediyorlar.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Demir, tuğla, çimento gibi maddelerden hareket ederek bir gökdelenin ortaya çıkışını ne tesadüfle (kendi kendine oluşmak) ne de evrim yoluyla açıklamak mümkün değildir. Demir, tuğla ve çimento maddelerinin her bir atomunda ya da molekülünde mimarlık sanatı ve mühendislik hesaplan yapabilecek bir kapasite bulunduğuna inanmaksızın böyle bir iddia kabul edilemez. Bu tür insanlar bir olan Tann’yı inkâr etmek uğruna sayısız ilahlan kabul etmek durumun­da kalıyorlar. Bir kısım bilim adamlarının demir, tuğla ve çimentonun maddi özellikleri üzerinde durmaları hiçbir şekilde gökdelenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaz. Bu tür yaklaşımlar mimarı göz ardı etmek ve dikkatlerden uzak tutmak için yapılan saptırmalardan başka bir şey değildir.</p>
<p>Tabiattaki elementlerin her birini alfabedeki harflere benzetebiliriz. Harflerin yan yana gelerek anlamlı kelime­ler oluşturması gibi elementler de belirli kanunlar çerçeve­sinde bir araya gelerek bileşikleri oluştururlar. Bir kelimeyi meydana getiren harfler o kelimenin anlamından haberdar değillerdir. Dolayısıyla, harflerin kendi başlarına yan yana gelerek bir kimya ya da şiir kitabı yazmaları beklenemez. Ayrıca, bir kitabın içindeki yazıların anlam kazanabilmesi ancak bilinç sahibi varlıkların mevcut olmasıyla mümkün olabilir. Demek ki, bir kitabın hem “yazarının” hem de oku­runun bilinçli olması gerekir. Bu sebeple, bu âlemin harf­leri sayılabilecek olan ve hiçbir şekilde bilinçli olmayan elektron, proton, nötron gibi parçacıkların kendi kendine bir araya gelerek inanılmaz kompleksliğe sahip bir evren oluşturduğuna inanmak mümkün değildir.</p>
<p>Bir kitabın içinde birçok değerli bilgi yer alabilir, fakat o kitaba çok “bilgili” denilmez; bir kasanın içi para dolu olabilir, ama kasaya “çok zengin“ diyemeyiz. Bunun gibi yaşadığımız bu evren bilgi, hikmet ve sanatla doludur, fakat kendisi “bilgili veya sanatkâr” değildir. Resim ile ressamı aynı şey zannetmek ciddi sorunlar taşıyan bir bakış şeklidir.</p>
<p>Bir sistemin kendi kendini yapabilmesi için, kendinden önce var olması, kendini yapmayı planlaması, karar ver­mesi ve hesap yapması gerekir. Bu ise, tam manasıyla bir çelişkidir.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>İlk canlının tesadüfler neticesinde ortaya çıkmasının mate­matiksel hesap, yani ihtimal hesapları açısından imkânsız olduğu son derece açıktır. Burada üzerinde durmak istedi­ğimiz esas mesele şans faktörünün bilimsel açıdan ne an­lama geldiğidir. Evrimi savunan bilim adamlarının ısrarla ileri sürdükleri husus, söz konusu teorinin bilimsel oldu­ğu ve tasarıma ya da yaratılışa yönelik açıklamaların bilim dışı olduğu ve dolayısıyla bunların kabul edilemeyeceği yönündedir.</p>
<p>Hâlbuki bir olayın şans faktörlerine ya da tesadüfîli- ğe başvurularak açıklanmaya çalışılması tamamen bilim dışıdır; çünkü bilimsel açıklama, bir olgusal olayın kura­lını (formülünü veya mekanizmasını) sebep-sonuç iliş­kisi içinde onaya çıkarma sürecidir. Eğer bir fenomenin bilimsel açıdan bir izahı yapılamıyorsa iki durum söz ko­nusu olabilir:</p>
<p><strong>1.</strong>İncelenmekte olan olay bilimin konusu değildir, yani bilimsel yöntemlerle ele alınamaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Problemin ele alınış şeklinde mantıksal bir hata vardır.</p>
<p>Tesadüfe yönelik açıklamalar aslında hiçbir bilgi içeriği­ne sahip değildir, çünkü ortada açıklanacak ve söylenecek herhangi bir şey yoktur. Diğer tarafta bilimsel bilginin, her­kese açık, objektif, deney ve gözlemle ortaya konulabilir ve tekrarlanabilir olma özelliklerine sahip olduğunu biliyoruz. O halde evrim teorisinin tesadüfe bağlı olarak yaptığı açık­lamaların hiçbir bilimsel içeriği yoktur.</p>
<p>Eğer bilimsel açıklamalarda “tesadüf&#8221;kavramı kabul edi­lebilir bir faktör olsaydı,bilim hiçbir şekilde ilerleyemezdi: çünkü o zaman, her olay “bu hadise tesadüfen böyle olmak­tadır” biçiminde açıklanır ve bilimsel sayılırdı! Kütlelerin birbirini çekmesi, indüksiyon akımının oluşması, sıvıların kaldırma kuvveti&#8230; gibi fiziksel olayların açıklaması yapı­lırken ve nesneler arasındaki bağıntılar ortaya konurken “tesadüf” kelimesine hiç yer verildiğini görebiliyor muyuz? Demek ki, evrim teori<u>si iddia edilenin</u> aksine hiçbir bi­limsel içeriğe sahip değildir,sadece bir kabul ve inançtır.</p>
<p>Bu noktada tesadüf kavramını biraz daha ayrıntılı ele almak gerekmektedir. Biliyoruz ki, doğrudan doğruya se- bep-sonuç ilişkisi taşımayan ye kendi içinde zorunluluk bağı taşımayan olaylar belirli bir olasılık dağılımına sahip­tirler. Mesela, bir paranın rastgele olarak üç defa havaya atılması neticesinde sekiz farklı durum ortaya çıkar ya da bir çift zarın atılmasıyla 36 elemanlı bir küme oluşur. Pa­raların hepsinin tura veya zarların 6-6 gelmesi ihtimali (te­sadüfen) tabii ki vardır. Ancak 100 tane paranın atıldığında hepsinin tura gelme ihtimali yaklaşık 10<sup>30</sup>da bir kadardır.</p>
<p>Açıkça anlaşılmaktadır ki, belirli bir karmaşıklığın ötesin­de komplekslik taşıyan olayların tesadüfen meydana gelme ihtimali sıfırdır.</p>
<p>Dikkat çekmek istediğimiz noktayı gösterebilmek açısın­dan şu misal daha uygundur. Belirli bir düzen ve anlamlı bir bütünlük taşımayan olaylar için “rastgele” ya da “tesadüfi” ifadeleri kullanılabilir. Mesela, beyaz bir sayfa üzerinde her­hangi bir anlam taşımayacak şekilde dağılmış mürekkep lekeleri görülse ve bunların nasıl oluştuğu sorulsa “tesa­düfen” denilebilir. Böyle bir cevapla söylenmek istenen şey, söz konusu lekelerin bilinçli bir fail tarafından özel olarak ve belirli bir amaca yönelik olarak yapılmış olmamasıdır.</p>
<p>Kâğıtla mürekkebin kendiliğinden yan yana geldiği, şişe­nin kapağının kendiliğinden açıldığı ve şişenin kendiliğin­den devrilerek lekelerin oluştuğu gibi bir iddia söz konusu olamaz. Burada lekelerin anlamlı bir bütün oluşturmaması sözü edilen olayın bilinçli bir tasarıma yönelik olmadığına işarettir. Çünkü rastgele oluşan şekiller herhangi bir zekâ ve bilinç parıltısı göstermemektedir (mürekkep şişesini bir kedi devirmiş olabilir).</p>
<p>Şimdi aynı örneği biraz daha karmaşık hale getirerek in­celeyelim. Kalın bir fizik kitabının kim tarafından yazıldığı­nı merak ettiğinizi ve şöyle bir cevap aldığınızı varsayalım:</p>
<p>“Sayfaları tamamen boş olan bir kitapla bir mürekkep şi­şesi bir şekilde yan yana gelmişti. Daha sonra, bir sarsıntı sebebiyle şişe devrildi ve mürekkebi boş sayfalar üzerinde çeşitli yazılar ve şekiller oluşturarak işte bu fizik kitabının ortaya çıkmasını sağladı.”</p>
<p>İlk durumda, yani rastgele lekelerin oluşması örneğin­de şişenin kedi tarafından veya belirsiz bir sarsıntı sebe­biyle devrildiğini kabul etmekte zorlanmayız. Fakat ikinci örnekte yukarıda yapılan açıklamayı hiçbir şekilde makul ve mantıklı karşılamayız.</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, evrim süreci belirli amaca yönelik değil­dir, yani biyolojik olaylar özel bir maksadı gerçekleştir­mek için değişime uğramaz. Dolayısıyla gelişimin şu anda gözlemlenen yönde olması tamamen tesadüf olarak değer­lendirilmesi gerekir. Bunun aklen ve bilimsel olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca gelişimin amaçsız olma­sının sosyal ve felsefi sonuçlarının felaket olacağı gözönüne alınmalıdır.</p>
<p>Evrenin belirli bir düzen içinde olması, eşyanın bir ta­kım fiziksel kanunlara uygun olacak şekilde hareket etme­si ve dolayısıyla bilginin mümkün olabilmesi her şeyin bir amaca yönelik olduğunu göstermektedir. Mesela futbol ku­ralları, gol atma amacı göz önüne alınmadığı takdirde oyun anlamsız ve saçma hale gelecektir. Gerçekten, maksadın gol atmak olduğunu bilmeyen bir seyirci için oyunun anlaşılır bir tarafı olmayacaktır. Bu durumda, dünya hayatının belirli bir maksada yönelik olduğunu anlamayan insanlar için, ha­yatın bizzat kendisi anlamsız ve boş hale gelecektir. Hayatın ve var oluşun gayesini göremeyen kişi, tabiat/sosyal olayla­rın bütünlüğü ve ahengini de sadece tesadüfe bağlı olarak açıklamak zorunda kalacaktır.</p>
<p>Evrimsel olarak vicdan, muhabbet, vefa vs. gibi sadece insana ait özelliklerin ortaya çıkış sebebi ve maddesel me­kanizması nasıl açıklanabilir? Bu özellikler hayatta kalma­yı veya güçlü olmayı, gerektiren zaruri şeyler midir? Eğer öyle ise, niçin başka canlılarda bu özelliklere rastlamıyo­ruz? Yine evrim açısından neden iki göze sahip öldüğümüz ve bu iki göz arasındaki mesafenin neden uygun bir de­ğerde olduğu izah edilebilir mi? Eğer bir gözümüz olsaydı cisimlerin yerlerini tam olarak tesbit edemeyeceğimiz gibi onların bizden ne kadar uzakta oldukları hususunda hiçbir fikrimiz olamayacaktı. Sadece bu durum bile insan varlı­ğının tesadüfle değil ancak belirli bir gayeye bağlı olarak ortaya çıkarıldığını göstermektedir.</p>
<p>Biyo-mekanistler, canlılık özelliği gösteren varlıkların fi­zik ve kimya kanunları ile açıklanabileceğini ileri sürmekle beraber son tahlildeki açıklama genetik programlama ola­rak gösterilmektedir. Ancak bu tür bir açıklama doğrudan doğruya gayeciliğe dönüşmektedir, çünkü program var­sa mutlaka bir programlayan olmalıdır. Mekanistlerin bu noktada tek sığınacakları şey, tesadüfi mutasyonların doğal ayıklama işleminden geçerek kendi programlarını oluştur­malarıdır. Ancak bu iddia, genetik ile bilgisayar programı arasındaki benzetmeyi geçersiz kılar. Programcı olmadan bir bilgisayar programının ortaya çıkmasını imkânsız gören biri, bundan çok daha karmaşık olan genetik kodlamanın kendi kendine oluştuğunu iddia edebilir mi?</p>
<p><strong>VII</strong></p>
<p>Tesadüflere ve ihtimal hesaplarına dayanarak içinde bulun­duğumuz gibi bir evrenin meydana gelmesi ya da bir hüc­renin ortaya çıkması bir yana “evrim teorisi” kelimelerinin yazılabilmesi bile tam anlamıyla imkânsız mertebesindedir. Bunun bir abartma olmadığını görebilmek için basit bir he­sap yapabiliriz:</p>
<p>Üzerinde sadece 29 harfin bulunduğu bir daktilonun (rakamların ve diğer sembollerin bulunması evrimcilerin daha aleyhine olacağından bu durumu göz ardı ediyoruz!) başına bir maymunun oturduğunu ve her saniye bir tuşa bastığını düşünelim, “evrim teorisi” ifadesi 12 karakterden oluştuguna göre, rastgele dokunuşlarla doğru bir şekilde niş olma ihtimali 1/29<sup>12</sup> kadardır. Bu ihtimal öylesine düşüktür ki, her saniye bir tuşa basılmak şartıyla, bir may­mun evrenin başlangıcından bugüne kadar (yaklaşık 15 milyar sene) uğraşmış olsaydı bile hâlâ “evrim teorisi” yaz­mayı başaramamış olacaktı!</p>
<p>Hiç insan ayağı basmadığını düşündüğümüz bir bölgede beyaz bir sayfa üzerine çizilmiş bir kedi resmi bulduğumu­zu varsayalım. Aklı başında olan kişiler bu resmin muhak­kak bir insan tarafından çizildiğini ve o bölgede insanların yaşadığını anlayacaklardır. Çok sıkı bir evrim taraftarı bile resmin tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmeyecektir. Bir kedi “resminin” bile kendiliğinden var olamayacağını kabul eden bir insanın “canlı” bir kedinin tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia etmesi ne derece makuldür?</p>
<p>Evrimciler ihtimal hesaplarına dayanarak hemoglobinin her yüz milyon senede bir sekiz defa mutasyona uğramış olabileceğini ileri sürmektedirler. Fakat evrimciler, aynı ihtimal hesabını hemoglobinin tesadüfen ortaya çıkışı için kullanmaya yanaşmazlar. Sadece kendi işlerine gelen mal­zemeleri toplayarak ve iddialarını zora sokacak delilleri giz­leyerek bir teoriyi ayakta tutmaya imkân yoktur.</p>
<p><strong>VIII</strong></p>
<p>Göz, kalp, beyin başta olmak üzere vücudun bütün organla­rı evrimin aşamalı olarak gerçekleşemeyeceğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü, kompleks yapılan meydana getiren parçaların birinin varlığını ya da fonksiyonlarını ye­rine getirebilmesi diğer parçalarla olan dayanışma ve uygun münasebete bağlıdır. Organizmanın tamamı bir bütünlük içinde olmak zorundadır mesela, bir motorun en basit par­çası bile görevini yerine getiremese (benzin deposuna bağ­lı hortum tıkanmış olsa) bütün mekanizma hareketsizliğe mahkûm olur.</p>
<p>Benzer şekilde, nefes alabilmek için burun delikleri, ne­fes borusu, yiyecekleri nefes borusuna kaçmaması için özel bir mekanizma, akciğerler, alveoller, kan, kanı pompalaya­cak bir kalp, oksijeni taşıyacak hemoglobin maddesi&#8230; gibi bir çok parçanın aynı anda var olması gereklidir. Bunlardan herhangi birinin olmaması derhal ölüme sebebiyet verecek­tir. Dolayısıyla, bu organların zaman içinde ve sırayla ya­vaş yavaş gelişmesini beklemek imkânsızdır. Ayrıca yavaş gelişim söz konusu olsa bile herhangi bir organ başlangıç aşamasında hiçbir fonksiyon icra edemeyeceğinden evri­min kurallarından biri olan “kullanılmayan organlar köre­lir” prensibine uygun olarak bu organın hemen körelmesi gerekir!</p>
<p>Bir otomobil motoru birçok parçadan müteşekkildir ve hiçbir zaman aklımıza parçaların yavaş yavaş kendi kendine geliştiği şeklinde bir düşünce gelmez, aksine daha evvelden bir mühendis tarafından planlandığını doğal olarak biliriz. Motorların zaman içinde gelişim gösterdikleri doğrudur, ama bu gelişimi kendi kendilerine yapamazlar. Bu gelişim ve ilerleme harici bir fail (mühendis) tarafından organize edilir.</p>
<p>Kaplumbağaların yumurtalarını kırdıktan hemen sonra denize doğru yönelmeleri, balina ve penguenlerin daha ev­vel hiç gitmedikleri ve yüzlerce kilometre uzakta bulunan belirli bir noktada sözleşmiş gibi buluşmaları, örümcekle­rin herhangi bir eğitim almaksızın ağlarını ustalıkla örme­leri&#8230; gibi olaylar hangi bilgi türüne örnek gösterilebilir? Sözü edilen davranış kalıpları daha önceki tecrübelere da­yanmadığı için “deney sonrası” ya da “öğrenilmiş” şeyler kategorisine dâhil edilemezler. Bu türden hayvanlara özgü olan ve içgüdü olarak isimlendirilen “bilgilerin” bir çeşit a priori olduğu düşünülebilir. Tabii ki evrimciler bu davranış kalıplarının genler vasıtasıyla nesilden nesile aktarıldığını ileri süreceklerdir, ancak sonradan kazanılmış özelliklerin genlere nasıl işlenmiş olduğuna dair hiçbir açıklama yoktur.</p>
<p><strong>IX</strong></p>
<p>Yapısal olarak belirli bir karmaşıklık seviyesinin üzerine çık­mış sistemlerin tesadüfi bir oluşumun neticesinde meydana gelmiş olma ihtimali matematiksel olarak sıfırdır. Kimsenin ayak basmadığı bir kumsalda gezinti yaparken herhangi üç çakıl taşının üçgen şeklini oluşturmasını ya da beş tane ta­şın ip gibi dizilerek düz bir çizgi meydana getirmesini çok garip ve esrarengiz karşılamayız. Çünkü üç ya da beş tane çakıl taşı ile oluşturulabilecek şekillerin kümesi sınırlı sayı­dadır ve çok karmaşık bir sistem söz konusu değildir. Hâl­buki aynı kumsalda taşlarla yazılmış kilometrelerce uzun­lukta anlamlı yazılar görsek bunu tesadüfe bağlayamayız. Böyle bir olayı, deniz dalgalarının kıyıya savurduğu taşların rastgele dizilimi ile değil, bir insanın bilinçli olarak yaptığı bir fiil biçiminde açıklamayı tercih ederiz.</p>
<p>Bir başka deyişle, basit ve ilkel yapıların oluşumlarında olasılık değeri kabul edilebilir derecede bir yüksekliğe sa­hiptir. Mesela, hilesiz bir para bir defa havaya atıldığında yazı gelse, ihtimal yüzde 50 olacağından herhangi bir garip­lik hissetmeyiz. Aynı para iki defa atılsa ve ikisinde de yazı gelmiş olsa, ihtimal yüzde 25 olacaktır ve yine olağanüstü bir durum olduğunu düşünmeyiz. Fakat bir milyon defa atılsa ve her defasında yazı gelse, o zaman bunun tesadü­fen olamayacağını ve muhakkak bir açıklamasının olması gerektiğini düşünürüz. Çünkü bir paranın bir milyon defa atılması ile oluşacak durumların sayısı 300,000 basamaklı bir sayı demektir ki bu, yeteri kadar karmaşık bir sistem anlamına gelir.</p>
<p>Yukarıda verilen karmaşıklık örneği, evren bir sistem olarak ele alındığında içerdiği karmaşıklık yanında son derece basit kalmaktadır. On tane tuğlanın üst üste dizilme­sini tesadüfe bağlamayan bir akıl, nasıl olur da neredeyse sonsuz karmaşıklığa sahip bir evreni kendi kendine olmak­la açıklayabilir? Evrenin var oluşu ya da canlılığın ortaya çıkışı bir tarafa sadece bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelebilmesi bile imkânsızdır.</p>
<p>İnsan vücudunda yirmi çeşit amino asit bulunmaktadır. Bir hemoglobin proteini ise 574 amino asidin belirli bir sıra­ya uygun olarak dizilmesiyle meydana gelir. Böyle bir pro­teinin tesadüfen oluşma olasılığı 1/20<sup>574</sup> olduğu kolaylıkla hesaplanabilir. Bu sayının ne kadar küçük olduğu anlaşı­lırsa tek bir hemoglobin proteininin tesadüfen oluşmasının imkânsız olduğu da rahatlıkla görülebilir. Sözü edilen ih­timalin gerçekleşmesi o derece imkân dışıdır ki, evrendeki tüm atom altı parçacıkların sayısı (10<sup>80</sup>) ile evrenin yaklaşık 15 milyar sene olan ömrünün her bir saniyesinde bu parça­cıklar tekrar tekrar birleşerek protein oluşturmaya çalışmış olsalardı bile yine de bunu başaramazlardı!</p>
<p>Basit bir şans oyununda bile tercihimizi yüzde 99 ih­timalin olduğu seçenek üzerine kullanırız. Bu son derece normal, mantıklı ve hesaba uygun olan bir tercihtir. Ev­rimcilerin ileri sürdükleri iddianın matematiksel açıdan pratik olarak sıfır ihtimale sahip olduğunu biliyoruz. Buna rağmen ısrarla savunulması, evrimin bilime değil “batıl bir inanca” dayalı olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin, ih­timal hesaplarına karşı geliştirebildikleri herhangi bir ce­vapları olmadığı halde hâlâ “evrim inancına” sıkıca bağlı kalmaları, onların “yaratılış düşüncesine” olan düşmanlık­larından kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, evrimciler bilimsel ve mantıksal bir takım delillere dayandıkları için değil, Allah’ı reddetmeyi kafalarına koyduklarından dolayı evrime sanlmak zorunda kalmışlardır.</p>
<p>Sıradan bir şans oyunu söz konusu olduğunda bile bir evrimciyi yüzde bir ihtimal gerçekleşme ihtimali bulunan bir seçeneğe para yatırmaya ikna edemezsiniz. Çünkü bu kadar düşük bir ihtimal sebebiyle çok az miktarda da olsa parasını kaybetmeyi, en azından prensip olarak, tercih et­mez. Diğer taraftan, aynı evrimcinin gerçekleşme ihtimali sıfır olan bir seçeneğin üzerine tüm hayatını (ebedi hayatı­nı) yatırmakta ısrar etmesi nasıl bir kumardır ve hangi aklın ürünüdür?</p>
<p>Olasılık hesaplarının evrenin ve canlıların tesadüfen var olamayacağını açıkça göstermesi üzerine sıkıntıya giren bazı evrimci bilim adamları mantıksal olarak garip bir ta­kım iddialarda bulunmaktadırlar:</p>
<p>“Mademki böyle bir evren var ve içinde canlılar yaşa­maktadır, o halde imkânsız görünen ihtimaller gerçekleşmiş demektir. Canlılar var olduğuna evrim gerçekleşmiştir!” Bu açıklama tarzının ne mantıksal ne de bilimsel açıdan bir an­lamı yoktur. Çünkü bu yaklaşımla her türlü saçmalık kolay­lıkla izah edilebilir. Bilimin sebep-sonuç ilişkileri tarzındaki açıklama biçimine evrimcilerin riayet etmedikleri ortadadır.</p>
<p>Çevrenizde gördüğünüz evlerin ve otomobillerin hiçbir mühendise ihtiyaç duyulmaksızın kendiliğinden var oldu­ğunu ispatlamak istiyorsanız bu son derece basittir. Yapma­nız gereken tek şey oturduğunuz yerden şunu söylemektir: ”Mademki çevremizde otomobiller ve binalar var, o halde bunlar tesadüfen olabilmişler! Yoksa var olamazlardı”</p>
<p><strong>X</strong></p>
<p>Doğal seleksiyon varsayımının temelinde, canlılar için fay­dalı olan değişimlerin organizma tarafından benimsenmesi, faydalı olmayan değişimlerin ise bir sonraki nesle aktarıl­maması anlayışı bulunmaktadır, Peki, bir organizmanın ya­pısında meydana gelen son derece küçük bir değişikliğin faydalı veya zararlı olduğuna karar veren şey nedir? Bir değişimin faydalı veya zararlı olduğunu belirlemek bir bi­linç meselesidir. Tek hücreli bir canlıyı yaklaşık on trilyon hücreden oluşan son ve derece kompleks bir varlık (insan) olmasına yol açan rastgele değişimler arasından en uygun olanlarını seçmeye sevk eden şey nedir?</p>
<p>Bir şeyin faydalı ya da zararlı olduğuna karar verebilmek için olayın tümünü ve geleceğini görebilmek gerekir. Mese­la, radyoyu icat eden bilim adamı amacına uygun olan mal­zemeleri kolaylıkla seçebilir. Çünkü yapmak istediği şeyle ilgili olan tüm bilgiler zihninde mevcuttur ve bir plan dâ­hilinde maksadını gerçekleştirebilir. Bu durumda tek hüc­reli bir canlının milyonlarca sene sürecek bir evrimin tüm aşamalarını ve tüm ihtimalleri önceden hesapladığını kabul etmek gerekir!</p>
<p>Aslında “güçlü olanın ayakta kalması ve zayıfların elen­mesi” prensibi 19. yüzyılda insanlar tarafından üretilen vahşi düşüncelere destek verdiği için büyük kabul görmüş­tür. Siyasi alanda faşizm üstün ırk teorisine dayandığı için evrimin doğal seleksiyon iddiasına dört elle sarılmıştır. Ben­zer şekilde, sosyalizmdeki sınıf çatışması ve kapitalizmdeki sermayenin egemenliği hep güçlü olanın ayakta kalmasını ve insanlar arasında sürekli olarak güce dayalı bir mücade­lenin varlığını öngörmektedir.</p>
<p>Dikkatle incelendiğinde doğal seleksiyonun evrim teo­risinin en zayıf halkalarından birini teşkil ettiği rahatlık­la görülebilir. Bilindiği üzere, teorinin iki temel dayanağı bulunmaktadır:</p>
<p><strong>1.</strong>Canlılar tesadüfler neticesinde cansız varlıklardan meyda­na gelmişlerdir.</p>
<p><strong>2.</strong>Güçlü canlılar özeliklerin, sonraki nesillere aktararak varlıklarını devam ettirmişler; zayıf olanlar ise hayat kavgasından mağlup olarak çıkmışlar ve doğal seleksiyona uğrayarak yok olmuşlardır.</p>
<p>Birinci maddenin tutarsızlığı teorinin çökmesi için faz­lasıyla yeterli olmakla beraber biz burada ikinci maddenin içerdiği çelişkiye değinmek istiyoruz. Doğal seleksiyon, tanımı itibarıyla, türlerin zaman içinde sayıca azalmasını gerektirmektedir. Günümüzde halen varlığını devam ettire­bilen bitki ve hayvan türlerinin sayısının yüz binlerle ifade ediliyor olduğu düşünülürse, geriye doğru gittiğimizde bu türlerin sayısının çok daha fazla olması gerektiği sonucuna ulaşırız. Bu ise, hayatın tesadüfen ortaya çıkışı sürecinde yeryüzünde neredeyse sınırsız sayıda bitki ve hayvan türü­nün var olduğunu kabul etmemizi gerektirir! Günümüzde var olan canlı türlerinin tesadüfen oluşma ihtimali bile sıfır iken, türlerin sayısını geçmişe doğru akıl almaz ölçülerde büyütmek suretiyle teoriyi açıklamaya kalkışmak sağlıklı bir zihnin işi değildir.</p>
<p>Biliyoruz ki, rastgele oluşan mutasyonlar milyonlarca çeşit canlı formu oluşturabilir. Mümkün olan neredeyse sonsuz sayıdaki bu kombinasyonlar arasından doğal ayık­lamanın nasıl olup da bazı formları tasdik ettiğinin hiçbir açıklaması yoktur. Doğal seçilim (natural selection) ismin­den de anlaşıldığı üzere bir “seçme” işlemidir. Eğer ortada her zaman en uygun formları seçilimi gibi bir durum varsa, o halde bir “bilinçli seçicinin” bulunması gerekir. Bu “se­çici” doğanın kendisi olamaz, çünkü doğa, bilinçli değildir. Kısacası yaratıcıyı kabul etmeyenler, maddeyi ve tabiatı bi­linçli kabul etmek gibi çıkmaz bir yola girmektedirler.</p>
<p><strong>XI</strong></p>
<p>Evrimcilerin kullanmaya çalıştıkları diğer bir evrim meka­nizması da mutasyonlardır. Mutasyonlar genel olarak zarar­lı ve çoğu durumda öldürücü etkiye sahiptir. Faydalı bir<strong> </strong>mutasyona rastlama ihtimali milyonda bir mertebesindedir. Mutasyona dayalı olarak genetik bilgilerde değişiklik olma­sı veya yeni organların türeyeceği beklentisi tamamen bir inanıştan ibarettir ve buna dair hiçbir örnek gösterileme­miştir. Deneysel olarak mutasyona uğratılması kolay canlı­lar olan mantarlar üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde yapılarında hiçbir değişiklik gözlenmemiştir ve mantarların bir milyar yıldır aynı formlarını korudukları bilinmektedir. İmalat hatası sebebiyle bir uçağın düşmesi mümkündür, fa­kat herhangi bir yanlışlık ya da kusur sebebiyle pervaneli bir uçağın süpersonik bir uçağa dönüşmesini beklemeyiz. Canlıların dönüşümlerinin mutasyon yoluyla olması başta insan olmak üzere her şeyin ardışık hataların neticesinde ortaya çıkması anlamına gelir. Sürekli mutasyonik hataların insan gibi muhteşem bir varlığı ortaya çıkarması ne derece açıklayıcı ve bilimseldir? Sürekli olarak bozulan bisikletin uçağa dönüşmesi gibi bir şeydir bu durum!</p>
<p>Ayrıca faydalı bir mutasyonun kalıtsal olabilmesi için üreme hücrelerini etkilemesi gerekmektedir. Üreme hüc­relerini etkileyen mutasyonların ise Dawn veya Turner sendromu gibi sakatlıklara sebep olduğu görülmektedir. Bu bireylerin hemen hepsi ya ölmekte ya da zekâ özürlü ol­maktadır. Mutasyonların meydana gelmesine en fazla rad­yoaktif etkiler sebep olmaktadır. Atom bombasının atıldığı Nagazaki ve Hiroşima ile nükleer sızıntılardan (Çernobil) etkilenen bölgelerde doğan çocukların bir kısmında sakat­lık ve çeşitli özürler görüldüğünü biliyoruz. Eğer radyasyon sebebiyle üreme hücreleri üzerinde meydana gelen mutas- yonların olumlu etkiler yapması söz konusu olsaydı bilim adamları özürlü değil, “üstün zekâlı” çocukların dünyaya gelme ihtimalinden bahsederlerdi.</p>
<p>Evrimcilerin iddia ettiği gibi türler arasında geçişin söz konusu olabilmesi için canlılara kromozom sayılarında bir değişim gerekir.Ancak,koromozom sayısındaki değişim o canlının üreme faaliyetinin kesilmesine sebep ol­maktadır. Üremenin durması bir türden diğerine geçişi im­kânsız hale getirmektedir.</p>
<p>Mutasyonların hemen hemen tamamına yakım kalıtsal özellikleri bozucu mahiyette olup belirli bir mutasyonun belirme sıklığı milyonda bir oranındadır. Diğer yandan, her­hangi bir şekilde ortaya çıkan bir mutasyonun pozitif yönde etki yapma ihtimalinin de yine milyonda bir olduğu düşü­nülürse, evrimin mutasyonlara dayalı izah çabasının hiç de tatmin edici olmayacağı açıktır. Tanrının varlığını red­detmek için big-bang teorisine alternatif teoriler üretmeye çalışan fakat başarısız olan ünlü İngiliz fizikçi Fred Hoyle “Hayatın dünya üzerinde kendiliğinden ortaya çıkmasının, bir hurdalıkta esen fırtınanın Boeing 747 uçağını ortaya çı­karması gibi bir şeydir” demektedir. Aslında Hoyle’un da ifade ettiği gibi, bu tamamen imkânsız bir şeydi; ama ona göre, başka bir açıklama şekli olmadığı için (!) olup biten bundan ibaretti.</p>
<p><strong>XII</strong></p>
<p>Herhangi bir plan ve tasarım olmaksızın karmaşık bir orga­nın kendi kendine gelişmesi nasıl mümkün olabilir? Göz ya da kalp gibi organların zaman içinde yavaş bir şekilde ev­rilerek mükemmel bir yapıya ulaşması imkânsızdır. Çünkü göz, kornea tabakası, ön oda, retina, ağ tabakası ve beyne sinyalleri taşıyan sinir hücreleri gibi her biri kendi başına son derece karmaşık yapılardan meydana gelmiştir. Bu par­çaların hepsi birbirine bağlı olarak çalıştığı için herhangi bi­rinin tek başına bulunmasının veya gelişmesinin bir anlamı yoktur. Buna “indirgenemez komplekslik” denilmektedir.</p>
<p>Bir başka deyişle, gözü meydana getiren parçaların ancak tümü bir araya geldiğinde görme olayı söz konusu olabilir. Bu durumda ise, değişik kısımların aynı zamanda meydana geldiğini kabul etmek gerekir ki böyle bir şey popûlasyon genetiği açısından imkansızdır. Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın ve tamamen tesadüf! bir şekilde birbirinden ba­ğımsız parçaların mükemmel bir organizasyon oluşturması beklenemez.</p>
<p>Açıklayıcı olması açısından balıkların karaya çıkmaları ile ilgili iddiayı inceleyelim. Evrimciye göre, balıklar sudan karaya doğru çıkarak evrimleşmeyi sürdürmüşledir. Bunun anlamı karaya çıkan canlıların yavaş yavaş akciğer sahibi olması gerektiğidir. Akciğerin ortaya çıkabilmesi için önce karın bölgesinde kendiliğinden bir boşluğun, sonra hava keseciklerinin bulunacağı dokuların ve nihayet bu doku ile atmosfer arasında bağlantı kurmayı sağlayacak bir nefes borusunun oluşması ve solungaçların yok olması gereke­cektir. Tabii ki bütün bunların kendiliğinden ve plansız bir şekilde gerçekleşmesini beklemek akılıca bir tutum olamaz.</p>
<p>Böyle bir organizasyonun mümkün olamamasının bir di­ğer sebebi de bizzat evrimcilerin ileri sürdükleri “kullanıl­mayan organlar körelir&#8221; prensibinden kaynaklanmaktadır. Belirli bir organı meydana getiren çeşitli parçaların ortaya çıkışları (!) sırasında henüz hiçbir parça bir işe yaramıyor durumda olacaktır. Mesela, nefes borusu olmadıkça akci­ğerlerin var olmasının ya da ağ kornea tabakası olmaksızın retinanın ortaya çıkmasının hiçbir anlamı yoktur.</p>
<p>Her bir parça kendi içinde gelişimini tamamladıktan ve diğer parçalarla temasa geçip bir bütün oluşturduktan sonra söz konusu organ aktif hale gelebilecektir. Başlangıç aşama­sında parçalar henüz fonksiyonel olmayacakları için evrim gereği körleşmeleri ve ortadan kalkmaları gerekecektir! Bu durumda tüm organların birbirinden habersiz bir gelişim gösterdiklerini ileri sürmek de mümkün değildir, çünkü bi- linçsiz parçaların milyonlarca yıl ötesine yönelik bir plan kurarak ortaklaşa hareket etmesi herhalde düşünülemez.</p>
<p>Türler arası geçiş evrimsel bir süreç ise bu sürecin uzantıla­rının günümüzde de görülmesi gerekir. İnsanın atası olarak gösterilen herhangi bir A türünün doğal seleksiyon, mutas- yon veya tesadüfler yoluyla insan halini alması diyelim ki <em>2</em> milyar sene sürmüş olsun. Evrim, devam eden bir süreç olduğuna göre günümüzden 1,8 milyar sene önce yaşamış olan A türü canlıların günümüzde yan-insan tipinde olma­ları beklenirdi. Hâlbuki yetenekleri ve zihinsel kapasitesi iti­barıyla insan ile karşılaştırılabilecek hiçbir hayvan mevcut değildir. En yetenekli hayvanlar olarak görülen canlılardan sayılan ne maymunlar ne de yunuslar zihinsel özellikleri açısından yedi yaşındaki bir çocukla bile karşılaştırılabile­cek derecede gelişmiş canlılar değillerdir. Yedi yaşındaki bir çocuk konuşabilir, her söyleneni anlayabilir, aritmetiksel işlemleri yapabilir, düşünebilir, esprilere gülebilir&#8230;</p>
<p>Evrimsel açıdan insana en yakın olarak görülebilecek hiçbir hayvan yukarıda sözü edilen özelliklere sahip değil­dir. Yıllar süren bir eğitim neticesinde bile bir maymuna üç basamaklı iki sayının toplamının nasıl yapılacağını öğrete­mezsiniz. Tabii ki buradaki karşılaştırma insanın en yakın atası olduğu iddia edilen maymunla yedi yaşındaki bir ço­cuk arasında yapılmıştır. Eğer yetişkin bir insanla ya da bi­limsel araştırma yapan eğitimli bir bilim adamı ile bir may­mun kıyas edilseydi aradaki fark çok daha anormal olurdu.</p>
<p>Burada esas sorgulamak istediğimiz şey maymunla insan arasında geçiş özelliği gösteren herhangi bir “canlı geçiş for­munun&#8217; neden var olmadığıdır. İnsanın en yakın atası olan maymunların ani bir sıçrama ile derhal inşana dönüşmesi beklenemeyeceğine ve bunun evrimsel bir süreç olduğu bi­lindiğine (!) göre, neden beş yaşındaki bir çocuğun yete­neklerine sahip olan ve insana yakın bir canlı (ara form) yoktur?,</p>
<p><strong>XIV</strong></p>
<p>&#8216; Evrimciler, canlıların tek bir atadan türediğine işaret ola­rak tüm canlıların ortak bir takım özelliklere sahip olmasını gösterirler. Canlıların her birinin kendine mahsus özellik­leri bulunmakla beraber ortak bazı yönlerinin bulunduğu kabul edilse bile, bu tüm canlıların tesadüfen tek bir hücre­den meydana geldiğine değil, “tek bir elden” çıktığına işaret eder.</p>
<p>Her birinin dört kapısı, dört tekerleği, motoru bulunan çeşitli markalardan otomobillerin bulunduğu bir galeriye gittiğinizi düşünün. Sözü edilen ortak özelliklere bakarak, aslında hepsinin demir, bakır, lastik gibi parçaların zaman içinde bir araya gelerek otomobilleri oluşturduğunu ve yine zaman içinde farklılaşma yoluyla değişik markaların ortaya çıktığını ileri sürebilir misiniz? Ortak özelliklerin bulunma­sı bir “tasarımcının” var olduğuna işaret etmez mi? İnsanla karşılaştırıldığında son derece basit kalan bir otomobil için bile bir tasarımcı gerekirken insanın var oluşunu tesadüfle­re havale etmek ve bunu bilimsel bir teori gibi sunmak akla uygun bir şey midir?,</p>
<p><strong>XV</strong></p>
<p>Evrimcilerin türler arasındaki geçişi ispatlama noktasındaki en güçlü delilleri olan fosiller aslında teorinin en karanlık ve problemli kısmını oluşturmaktadır. Bir türden diğerine geçiş olsaydı, milyonlarca yıl boyunca yeryüzünün hemen her katmanında biriken sayısız miktarda fosile rastlanması gerekirdi Yarı balık ve yarı sürüngen özelliği gösteren hiç­bir fosile rastlanmamıştır. Yapılan kazılarda elde edilen fosil kayıtları türlerin aniden ve mükemmel bir şekilde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Evrimciler kambriyen patlama­sı olarak bilinen dönemi bir evrim mucizesi gibi sunarlar. Hâlbuki bu dönem, daha önceki devirlerde hiçbir ataya sahip olmayan canlıların bugünkü halleriyle birdenbire ortaya çıktıklarını gösteren fosil örnekleriyle doludur. Bu gerçeği evrimci düşüncenin dünya çapındaki en önde gelen temsilcilerinden R. Dawkins şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p>“Kambriyen katmanları, omurgasız grupların ilk olarak çıktıkları halleriyle oldukça evrimleşmiş şekildeler. Hiçbir evrim tarihine sahip olmadan orada meydana gelmiş gibi­ler. Tabii ki, bu ani çıkış yaratılışçıları oldukça memnun etti.” <em>(Blind Watcher/Kör Saatçi</em> isimli kitabından)</p>
<p>Evrimciler, iddialarını destekleyecek hiçbir fosil bulama­dıkları için bilim dünyasını aldatmaya yönelik girişimlerde bulunmuşlardır. Bu yanıltma çabalarından en iyi bilineni Piltdown adamı ile ilgili olanıdır. Piltdown adamı 1912 yı­lında bulunmuş ve yapılan sahtekârlık 1953 yılına kadar kanıtlanamamıştır. İnsan kafatası ile bir orangutanın çenesi birleştirilip eskitme işlemi uygulanarak bilim dünyası yıl­larca aldatılmıştır.</p>
<p>Diğer bir yanıltma girişimi ise ünlü zoolog Ernst Haec- kel tarafından yapılan cenin çizimleridir. Haeckel, canlıla­rın milyonlarca yıl süren evriminin aynısının anne karnında dokuz ay içinde hızlı bir şekilde cereyan ettiğini ileri sür­müş ve bu aşamaları gösteren bazı çizimler yapmıştı. Fa­kat bebeğin anne karnındaki gelişimini gösteren fotoğraflar çekildiğinde yapılan çizimlerin tamamen uydurma olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>XVI</strong></p>
<p>Evrimci, tek hücreden başlamak suretiyle hemen her can­lının neden erkek ve dişi şeklinde iki farklı cinsiyete ay­rıldığını, bunun evrimin hangi aşamasında gerçekleştiğini ve böyle bir şeye niçin gerek duyulduğunu açıklayamamak- tadır. Bu sorulara “çünkü &#8230;” diyerek verilecek her cevap kendi içinde bir amaca yönelik tavır taşıyacaktır; amaca<strong> </strong>yönelik her fiil, bir plan ve her plan ise bir tasarımcıyı ge­rektirecektir. Dolayısıyla evrimcinin yapacağı açıklamalar belirli bir amacı içeriyor olmamak durumundadır ki, bunun anlamı da tesadüflere sığınmak ve mantıklı olamamaktır.</p>
<p>Evrimciler cinsiyetlerin ortaya çıkışını genetik kopya­lama sırasında meydana gelen hatalar ile açıklamaya ça­lışmaktadırlar. Bu varsayım doğru kabul edilse bile daha birçok soru cevaplanmayı beklemektedir. Birbirinden ha­bersiz erkeğe ait sperma hücresi ile dişinin üreme hücrele­rinin kromozom sayılarını 46 dan 23’e indirerek birleşmesi ve yeni bir hücre oluşturması evrimsel olarak nasıl açık­lanabilir? Sperma hücresi erkeğin vücudunda yer almasına rağmen, daha önceden hiçbir bilgi sahibi olmadığı yumurta hücresine yönelik bir vazifeyi yerine getirmeye çalışması nasıl izah edilebilir? Sperma hücresinin bu görevi bir şekil­de bildiği söylenemez, çünkü insanın bir parçasının bildiği bir şeyi insanın kendisinin bilmemesi mümkün değildir.</p>
<p>Canhlar görmek istedikleri için mi görmektedirler yoksa gözleri olduğu için mi görebilmektedirler? Evrim taraftarla­rına göre, canhlar görmek istedikleri için göze sahip olmuş­lardır. Bu inanılmaz derecede saçma bir yaklaşımdır. Gözle­ri olmayan bir canlı “görmenin” ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip olamayacağından dolayı “görme talebinde” bu­lunması düşünülemez! Hiçbirimiz uçmak istediğimiz için kanatlara sahip olamayız, ama kuşlar kanatları olduğu için uçabilirler. Işık ya da sesler dünyası hakkında hiçbir bilgisi olmayan amip gibi tek hücreli bir canlının görme ve duyma arzusunda/ihtiyacında bulunarak göz ve kulak geliştirmesi beklenebilir mi?</p>
<p><strong>XVII</strong></p>
<p>Bilindiği üzere evrim teorisine göre, canlılar tesadüfi bir şe­kilde önce sularda meydana gelmiş daha sonra sürüngenler olarak karaya çıkmışlardır. Kara hayvanlarının bir kısmında kanatların gelişmesiyle kuşlar ortaya çıkmıştır. Teorinin her tarafı problemli olmakla beraber bu noktada sadece kara hayvanlarının bir kısmında kanatların ortaya çıkışının teo­rinin kendisiyle nasıl çelişik olduğuna değinmek istiyoruz. Teorinin en temel dayanaklarından iki tanesi şudur:</p>
<p><strong>1.</strong>İhtiyaç duyulan organlar uzun ve karmaşık bir evrim so­nucunda yavaş yavaş ve kendiliğinden oluşur.</p>
<p><strong>2.</strong>İşe yaramayan organlar körelir ve yok olur.</p>
<p>Bu iki prensip birlikte göz önüne alındığında kara hay­vanlarından kuşlara doğru evrimsel bir sürecin yaşanması imkânsız hale gelmektedir. Birinci maddeye göre, kara hay­vanlarında aniden kanatların çıkıp kuşa dönüşmeleri müm­kün değildir. O halde kanatların yavaş yavaş uzayarak ge­lişmesi gerekir. Fakat bu yaklaşım da geçerli olamaz, çünkü başlangıçta henüz gelişim aşamasında ve çok küçük boyut­ta olan uzantıların uçmak açısından hiçbir faydası olmaya­caktır. Dolayısıyla sözü edilen çıkıntıların kara hayvanla­rına herhangi bir faydası yoktur. O halde, ikinci prensibe göre faydası olmayan bu küçük çıkıntıların körelerek orta­dan kalkması gerekecektir. Bu durumda kara hayvanların­da önce ihtiyaç sebebiyle ileride kanat olmak üzere küçük çıkıntıların meydana gelmesi; daha sonra ise, bu uzantıların hiçbir işe yaramaması sebebiyle tekrar körelmesi gibi garip ve anlamsız bir süreç ortaya çıkacaktır.</p>
<p><strong>XVIII</strong></p>
<p>Evrimciler ellerinde hiçbir delil bulunmadığını çok iyi bil­dikleri ve ihtimal hesaplarının kendi teorilerini çıkmaza soktuğunu gördükleri halde davalarında ısrar etmektedir­ler. Gösterecekleri herhangi bir somut delil olmadığından uyanıkça (!) bazı benzetmelere başvurmaktadırlar. Evrim­cilerin en çarpıcı ikna edici (!) örneklerinden biri aşağıda verilmiştir:</p>
<p>“Doğal seçilimin nasıl etkili olduğunu göstermek için, diyelim ki Sheakespare’in Hamlet isimli eserini vahşi bir maymuna daktilo ile yazdırıyorsunuz. Tuşlara rastgele ba­san bir maymunun böyle bir kitabı hiç hata yapmadan yaz­ma ihtimali nedir? Sözü edilen eserde altı milyondan faz­la harf bulunmaktadır. Dolayısıyla söz konusu durumun gerçekleşme ihtimali yaklaşık olarak 10 üzeri -8.500.000 sayısına eşittir. Açıkçası kimse böyle bir ihtimalin gerçek­leşmesini bekleyemez. Fakat maymunun her yanlış yaz­dığı harfi ortadan kaldıran ya da maymun yanlış bir tuşa bastığmda o harfi yazmayan bir daktilonun olduğunu var­sayalım. Bu durumda Hamlet’in yazılması çok daha kısa bir sürede tamamlanacaktır. İşte çevrenin yaptığı da tam olarak böyle bir şeydir. Çevre, ne tür organizmanın en iyi uyum sağlayacağını bilir ve yanlış bir şey ortaya çıkarsa tıpkı daktilonun yanlış harfi attığı gibi bu şeyi atar.”[Cesan Emilliani, The Scıentıfic Companion, NewYork, 1995, sh.151; ayrıca Richard Dawkins, The Bhnd Match Maker New York 1986</p>
<p>Burada yapılan varsayım ve daktilo benzetmesi tamamen bir göz boyamadan ibarettir ve gerçek bir karşılığı bulun­mamaktadır. Daktilonun yanlış yazılan bir harfi yazmama­sının izahı nedir? Yanlış basılan bir tuştaki harfin yazılma­ması için daktilonun daha evvelden ne yazılacağını biliyor olması gerekir! Bu durum ise bizi daktilo ile Sheakespare&#8217;in aynı şeyler olduğu neticesine götürür! Açıkça ifade edilirse, verilen örneğin tutarlı hiçbir tarafı yoktur. Canlı, gören ve hareket edebilen bir maymunun yerine cansız ve bilinçsiz bir daktiloyu koymak kendileri adına işi zorlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>Ayrıca, “çevre” teriminin hiçbir delile dayanmaksızın yanlış harfleri bilen ve eleyen bir özelliğe sahip olduğu var­sayımına gidilmiştir. Tabiatın kendisine şuur, bilinç, akıl, düzenleyici gibi özellikleri vermek putperestliğin çok il­kel bir halidir. Evrimci görüşe sahip bazı bilim adamlarına göre, “evrenin ve canlıların oluşumunu sağlayan şey mad­denin yapısında var olan enerjidir. Her şey zaman içinde enerjinin uygun şekillere girmesiyle ortaya çıkmıştır.” Bu yaklaşımın da çaresizlikten kaynaklanan bilimdışı bir iddia olduğu ortadadır.</p>
<p>Her şeyden evvel sözü edilen enerjinin nereden ve nasıl ortaya çıktığına dair herhangi bir açıklama getirilmemekte­dir. Bunun ötesinde biliyoruz ki, bir sistemdeki enerji düz­gün bir şekilde yönlendirilmezse sistemin düzenine zarar verebilir. İçinde yüksek miktarda enerji bulunan bir bom­banın bir binaya yerleştirildiğini düşünelim. Bomba patla­dığında enerji açığa çıkar ve binanın yıkılmasına sebep olur. Tam tersinden düşünecek olursak, yıkılmış bir binanın altı­na bomba yerleştirilip patlatıldığında açığa çıkan enerjinin binanın dikilmesine yol açmadığını görürüz. Buradan anla­şılıyor ki, enerjinin var olması dağınık bir sistemi düzenli hale getirmeye yetmemektedir. Önemli olan bu enerjinin bilinçli bir şekilde yönlendirilip kullanılabilmesidir.</p>
<p><strong>XIX</strong></p>
<p>Evrim teorisi açısından bilinç ve aklın nasıl ortaya çıktığı sorusu cevaplanması gereken ciddi bir problemdir. Açık­ça belirtmek gerekirse, ne var olmak ne de hayatta kalmak için “insandaki gibi akla” ihtiyaç yoktur. Hayvanlar bilinen anlamda bir akla sahip olmadıkları halde varlıklarını sür­dürebilmektedir ve doğal ortamda insana kıyasla çok daha avantajlıdırlar. Eğer esas olan hayatta kalmak ise, akıl ye­rine daha güçlü bir biyolojik yapıya sahip olacak şekilde evrimleşmek en uygun gelişimi sağlardı. Bu anlamda teorik aklın (örneğin felsefe konuşabilmek) ya da yüksek bilincin (örneğin varlığı ve hayatı sorgulamak) hayatta kalmaya hiç- bir faydası yoktur.</p>
<p>Bilinç ve kendinin farkında olma gibi özelliklerin mad­denin bizzat kendine ait nitelikler olarak kabul edilmesi ve doğrudan maddeye atfedilerek açıklanmaya çalışılması, doğal olarak insanın düşünen bir makine ya da düşünen bir hayvan olarak tanımlanmasını da beraberinde getirir. Aynca evrendeki düzeni maddenin kendisiyle açıklamaya çalışmak, dolaylı bir şekilde tabiata bilinç yüklemek anla­mına gelir. Eğer zihnimiz kendiliğinden ve bilinmeyen bir şekilde oluşmuş ise, böyle bir zihnin ürettiği düşüncelerin doğruluğuna veya kesinliğine ne derece güvenilebilir?</p>
<p>Eşyanın kendisinde olmayan özellikleri ona atfetmek suretiyle çeşitli tanımlamalar yapılacaksa neden bir köpe­ğin havlayan bitki olarak ya da koşan bir et parçası olarak tanımlanması mümkün olmasın? Canlı bir varlık olan bit­kiye havlama özelliğinin atfedilmesi cansız maddelere akıl, bilinç ve düşünme gibi özelliklerin isnat edilmesinden çok daha kolaydır. Bu tür tanımlamaların tamamen keyfi oldu­ğu ve herhangi bir kabul edilebilir karşılığının bulunmadığı yeteri kadar açıktır.</p>
<p>Evrimciler daha canlıların fiziksel açıdan evrimlerini açıklayamazken düşünme, akıl, bilinç, sevgi, merhamet, hüzün, aşk, adalet gibi hislerin mekanizmalarım nasıl açık­layabilirler? Modern psikoloji insan davranışlarını, zihinsel aktiviteleri ve kişinin iç dünyasının işleyişine dair tutarlı ve kapsamlı bir teori geliştirebilmiş değildir.</p>
<p><strong>XX</strong></p>
<p>Darwin’in evrim teorisini geliştirmesinde İngiliz ikti­satçısı Thomas Malthus’un insan nüfusu üzerindeki araştırmalarının büyük etkisinin olduğu bilinmektedir. Malthus, hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu düşünce­sinden hareket etmekte ve insan nüfusunun gıda kaynak­larından daha süratli bir şekilde artmakta olduğuna dikkat çekmekteydi. Savaş, kıtlık, hastalık gibi sebeplerle güçsüz olan insanlar hayattan elenmekte ve böylece nüfus-gıda dengesi sağlanmaktaydı.</p>
<p>Darwin, Malthus’un bu fikirlerini evrime uygulayarak doğal seleksiyon fikrine ulaştı. Buna göre, canlılar âlemin­de sürekli bir şekilde vahşi bir hayat mücadelesi devam et­mekte ve zayıf olanlar doğal seleksiyona uğrayarak yaşama haklarını kaybetmektedirler. Evrim teorisinin tüm mantık­sızlıklarına rağmen bazı kesimlerde kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri de maddeci zihniyetin hayatı ve var oluşu sürekli bir mücadele olarak görmek istemesidir. Çünkü var olabilmek ve hayatta kalabilmek için güçsüz olanların elenmesi gerekmektedir.</p>
<p>İnsanlık dışı olan bu düşünce biçiminin makul göste­rilebilmesi için bu vahşilik bir “doğa kanunu” olarak su­nulmaktadır. Hâlbuki vahşilik ve çirkinlik, tabiatı doğru okuyamayan bu insanların kalplerinde ve zihinlerinde mevcuttur. Maddeci düşüncede kardeşlik, yardımlaşma ve şefkati görmek mümkün değildir. Zenginlerin fakirleri acı­masızca ezmesi, emeğin hakkının verilmemesi ya da tek­nolojik açıdan güçlü ülkelerin kendi menfaatleri için başka milletlerin savunmasız halklarını bombalaması evrim teori­sinin gereğidir. Mademki, tek kural başkalarının haklarına rağmen ayakla kalabilmektir, öyleyse her türlü orman ka­nunu uygulanabilir!</p>
<p>Sosyalizm, faşizm ve kapitalizm gibi özünde maddeci olan ideolojiler felsefi açıdan evrim teorisine muhtaçtırlar. Sözü edilen ideolojiler “Sosyal Darwinizmi” benimsedikleri için insana yakışan ahlak kurallarını benimsemeye yatkın değillerdir. Sözü edilen dünya görüşleri, hayatı sadece güç­lü olanların ayakta kalabileceği şiddetli bir mücadele olarak algılar. Buna göre, maddi, siyasi, ekonomik veya teknolojik açıdan zengin olanlar varlıklarını devam ettirirler; diğerle­ri ise, hayattan elenmeye mahkûmdurlar. Bu durum, onlar için doğanın bir kanunudur! Hâlbuki hakiki insanlık zayıf­ların, muhtaçların, fakirlerin korunmasını gerektirir.</p>
<p>Zihinlerinde vahşi bir dünya tasavvuru vardır. Bu yüz­den, insan hayatında da güçlünün ayakta kalabileceği, zayıf­ların eleneceği bir ekonomik ve siyasi yapının oluşmasını öngörürler. Diğer yandan hayvanlarda görülen yavrusuna karşı sevgi ve koruma hissinin nasıl oluştuğu ve genlere nasıl işlendiği sorusunun ötesinde, annenin yeni doğmuş yavrulan için kendini feda etmesi olaylan evrimin temel da­yanakları olan “kuvvetlinin hayatta kalması” (struggle for life) yani, zayıfların elenmesi (naturel selection) prensiple­rini açıkça yanlışlar.</p>
<p><strong>XXI</strong></p>
<p>Fiziğin klasik mekaniğine ya da termodinamiğe benzeyen, kuralları belirlenmiş, deneye ve tekrara açık bir evrim teori­sinden hiçbir şekilde söz edilemez. Evrim teorisinin olduk­ça masalımsı bir anlatımı vardır. Ayrıntılara girilmez, neden ve nasıl sorularına cevap aranmaz, aklen ve bilimsel olarak kabul edilemeyecek olaylar bir cümle ile geçiştirilerek sanki gerçekmiş gibi gösterilir. Bununla ilgili en bilinen örnek, canlıların sudan karaya geçiş aşamasını anlatan hikâyedir:</p>
<p>Teoriye göre, balıklar evrimlerinin bir döneminde bir se­beple sudan karaya çıkmak istemişlerdir. Karaya sıçrayan balıkların yüzgeçleri ayaklara, solungaçları ise ciğerlere dönüşmüştür! Hâlbuki hepimizin tecrübelerinden açıkça bilindiği üzere, sudan dışarıya çıkarılan bir balık birkaç da­kika içinde ölür. Denizlerde ve göllerde yaşayan milyarlarca balık teker teker sudan çıkarılsa her birinin kısa bir sûre içinde öleceğinden hiç şüphe edilmez. Bu deney binlerce sene boyunca tekrar edilse bile hiçbir balığın yüzgeçlerinin ayaklara, solungaçlarının ciğerlere dönüştüğü görülemeye­cektir. Benzer şekilde, hiçbir kara hayvanı “sıçramak” sure­tiyle kanatlara sahip olup kuşa dönüşemez.</p>
<p>Kendini insanları aldatmakla vazifeli bilen sözde bir takım bilim adamları, canlıların sudan karaya ve karadan havaya geçişi gösteren bazı resimler uydurup bunlara Latin­ce isimler vererek bilimsel bir hava oluşturmaya çalışırlar. Evrimciler tarafından yapılan*rekonstnüksiyon çizimleri ta­mamen keyfi olduğu için birbirleri ile tutarlılık göstermez. Evrimi savunan yayın organlarında yarı insan-yarı maymun tipindeki hayali canlılar sanki daha evvelden fotoğrafı çekil­miş gibi tüm ayrıntıları ile çizilir,s’osyal ve hatta psikolojik özellikleri bile anlatılır. Tüm bu resimler kime ve hangi dö­neme ait olduğu tam olarak bilinmeyen kırık bir diş par­çasından hareketle yapılmaktadır! Doğal olarak, aynı fosile ait olan fakat farklı zamanlarda ve farklı kişiler tarafından yapılan bu çizimler birbiri ile tamamen alakasız olmaktadır.</p>
<p><strong>XXII</strong></p>
<p>Evrim teorisinin en önemli kusurlarından biri de açıklama­ları bugünden geriye doğru giderek yapmasıdır. Bu tür açık­lamalar bilimsel anlamda tutarlı sayılamaz, çünkü var olan durum her ne olursa olsun geriye dönük bir açıklama yap­ına imkânı bulunacaktır. Bu tarz açıklamalar için şu ben­zetme yapılabilir: küp şeklinde büyük bir mermer bloktan uzun bir çalışma sonucunda fil heykeli yapan bir heykeltraşa “bunu nasıl başardınız?” diye sorulduğunu düşünelim. Heykeltraş soruya tam cevap vermek üzere iken yanında duran bir adamın “Bunu yapmak çok kolay! Yapılması ge­reken şey sadece file benzemeyen kısımları yontmaktır, o kadar! &#8221; gibi bir şey söylemesi geriye dönük bir açıklama biçimidir. Fil ortaya çıktıktan sonra “benzemeyen kısımla­rı yontmak” ne kadar kolaycı bir açıklamadır! Eğer insan heykeli yapılmış olsaydı, o zaman da mermer bloktan “in­sana benzemeyen kısımların atılması” yeterli olacaktı! İşte bu sebeple, evrimle ilgili geriye dönük açıklamalar bilim­sel kalıba uygun değildir. Yapılması gereken şey en baştan başlayarak adım adım ilerlemek suretiyle bugüne kadar na­sıl ulaşıldığını izah etmektir. Ancak bu yapılırken evrimin ilerleme yönü ile ilgili bir belirleme yapılmamalıdır, çünkü evrimin belirli bir hedefe ulaşmak gibi herhangi bir amacı yoktur.</p>
<p>Herhangi bir amaç olmaksızın evrim yoluyla insan gibi bir varlığa ulaşmak gerçekten çok zor görünüyor. Evrimci­lerin bu noktada yaptıkları açıklamalar “önce duvara ateş edip sonra da isabet eden yere hedefi çizerek tam 12’den vurduklarını” iddia etmeleri gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>XXIII</strong></p>
<p>Görme, duyma ve tat alma gibi algıların nasıl ortaya çık­tığı evrim açısından büyük sorun oluşturur. Gerçekten de “görme” diye bir şeyin varlığından haberi olmayan ilkel canlıların nasıl göz sahibi oldukları izah edilmelidir. İlkel canlılar dış dünyada renklerin ve görülmesi gereken şeyle­rin olduğunu düşünmüş olamayacağına göre neden göz gibi bir organa ihtiyaç duymuşlarıdır? Benzer şekilde, bu ilkel canlıların dış dünyada ses diye bir şeylerin var olduğunu düşünüp “kulaklarımız olmalı! Kulaklar bize büyük avantaj sağlayacaktır!” demeleri beklenemez herhalde! Aynı düşün­ce tat alma meselesi için de değerlendirilebilir&#8230;</p>
<p>Evrimciler “insanın mükemmel bir varlık olduğu düşünce­sine” karşı koyabilmek için insana ait bazı kusurlara dikkat çekerler. Mükemmel bir varlığı evrim açısından izah etmek güç olduğundan evrimcilerin böyle bir yola girmeleri kaçı­nılmaz görünmektedir. Bu anlamda ileri sürdükleri kusur­lar şöyle özetlenebilir: göz mükemmel değildir, ancak belir­li bir mesafeyi görebilir ve gece göremeyiz. İnsanın belinde klasik ağrılar vardır. Kulaklarımız sadece dar bir aralıktaki sesleri duyabilir. İnsan hayatı daha uzun olabilirdi&#8230;</p>
<p>Açıkçası insana yönelik olarak gösterilen bu kusurlar­dan hareket ederek evrimin pek de o kadar mükemmel bir varlık üretmediğini göstermeye çalışmak gerçekten bir tür çaresizlik berlitisi gibi görünüyor. Şimdi soruna yakından bakalım: Acaba evrimcinin aradığı mükemmellik hangi se­viyede olmalıdır? Örneğin gözümüz bir kilometre uzakta­ki bir noktayı görecek kadar keskin olsaydı evrimci “hayır, yine mükemmel değil! Neden Samanyolu galaksisinin diğer ucunu çıplak gözle göremiyoruz?” diyeceklerdi. Bu anlam­da örnekleri çoğaltmak mümkündür.</p>
<p>Burada evrimcilerin kavrayamadığı veya bilerek gözardı ettikleri şey mükemmelliğin amaca yönelik olmasıdır. Ör­neğin resmi bir davete giderken takım elbise ve buna uy­gun bir ayakkabı giymek gerekirken dağa tırmanmak szö konusu ise özel bir kıyafet ve özel bir ayakkabı seçmek mü­kemmellik örneği olacaktır. Eğer insanın yeryüzünde var oluşuna bir anlam verilirse, yani ölümlü bir varlık olduğu ve tanrının onu dünyada ancak belirli bir süre kalacak şe­kilde var ettiği anlaşılırsa insanın “bu amaca yönelik olarak mükemmel olduğu” anlaşılabilir. Aksi takdirde mükemmel­liğin bir sınırı yoktur. Avını hiç kaçırmayan mükemmel bir aslan ile hiç yakalanmayan mükemmel geyik örneğini ele alalım. Bu durumda ya aslanın ya da geyiğin mükemmellik<strong> </strong>iddiasından vazgeçmesi gerekir! Eğer her ikisi de bu an­lamda mükemmel olsaydı besin zinciri oluşamaz ve hayat sona ererdi. Böyle bakıldığında kusur gibi görünen şeyle­rin aslında hayatın devamlılığını sağlayan harika bir planın parçası olduğunu göstermektedir. Yani, gerçekte başka bir anlamda daha ileri bir mükemmellik söz konusudur.</p>
<p>Sorun, tanrının canlıları daha mükemmel bir şekilde ya­ratamamış olması değildir. Zaten Tanrı’nın böyle bir vaadi de söz konusu değildir. Tam tersine Tanrı insanın pek çok şeye muhtaç bir varlık olduğunu vurgulamaktadır&#8230;</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.191-225</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/">Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! İddiası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:43:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Neden İmtihan Ediliyor?]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23349</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! O Halde Neden Sorumlu Tutuluyorum? Dünyaya Kendi İsteğimle Gelmedim Ki! I Birçok insanın aklına ister istemez takılan sorulardan biri de “Allah beni yaratırken ve dünyaya gönderirken bana sormadı ki! Bu dünyaya ben kendi isteğim ve seçimimle gelmedim. Belki var olmayı istemeyecektim ve bu imtihana girmeye razı olmayacaktım!” şeklinde özetlenebilir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/">Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23404 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312-300x225.jpg" alt="" width="320" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312.jpg 400w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></strong></p>
<p><strong>Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! O Halde Neden Sorumlu Tutuluyorum? Dünyaya Kendi İsteğimle Gelmedim Ki!</strong></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Birçok insanın aklına ister istemez takılan sorulardan biri de “Allah beni yaratırken ve dünyaya gönderirken bana sormadı ki! Bu dünyaya ben kendi isteğim ve seçimimle gelmedim. Belki var olmayı istemeyecektim ve bu imtihana girmeye razı olmayacaktım!” şeklinde özetlenebilir. Böylece, insanın yapıp ettikleri konusunda üzerinden sorumlulu­ğu atmasını sağlayacak, keyfine göre ve hesap vermeksizin yaşamasını makul kılacak ve kişiye bu anlamda güçlü bir savunma imkânı tanıyan bir soru yöneltilmektedir.</p>
<p>Üzerinde dikkatli düşünülmeyen ve kendini haklı çıkar­mak gayetiyle çabucak hükme bağlanan sorunların köke­ninde çoğunlukla zayıf bir mantık ve yüzeysel bir bakışın var olduğu uyanık zihinler tarafından hemen görülebilir. Şimdi probleme biraz daha yakından bakalım:</p>
<p>Her şeyden evvel, sorunun içinde yer alan “ben” öz­nesinin kullanılış şekline dikkat edilmelidir. Bir kere soru sahibi, ezelden beri var olmadığına göre, “ben” diyebilmesi ve sözü edilen soruya muhatap olabilmesi için kendisine bu soru sorulmadan önce yaratılmış olması gerekir. Çünkü kişi var olmadan evvel “ben” diyemez ve yukarıda belirtilen soruyu soramaz, itirazda bulunamaz. Dolayısıyla var edil­meden önce kişiye var olmak isteyip istemediği sorulamaz, çünkü henüz var olmayan bir şeyle muhatap olma imkânı yoktur. Bu durumda yapılan itiraz şu şekle dönüşmektedir: “Ben var olsaydım ve var olup olmak istemediğim bana so­rulsaydı, var olmak istemezdim!”</p>
<p>Bu noktada, soru sahibi kendi içinde bir çelişkiye düş­müş durumdadır, çünkü var olmak istemediğini söylemek için bile önce var olması gerekmektedir! Kişinin var olu­şuna itiraz edebilmesi için bile öncelikle var olması gere­kir. Aksi durumda, yani yaratılmamış olman halinde “Al­lah beni neden yaratmadı? Bana niçin var olmanın tadını vermedi? Neden var etmezken bana sormadı?” gibi soruları sorma imkânın olamayacaktı!</p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, insanın herhangi bir emek sarf etmeden var edilmesini ve “ben” diyebilme imkânına sahip olmasını kendisine verilmiş büyük bir hediye olarak gör­mesi ve bunun farkına varması şarttır. Çünkü hiç kimse var olmayı hak edecek bir marifette bulunmamıştır. Var olma­yan bir şeyin var olma gibi bir iddia ya da teşebbüste bulun­ması da zaten beklenemez. Kısacası var olmak, karşılıksız verilmiş sonsuz bir hazine gibidir. Eğer insan için dünya hayatında öldükten sonra artık bir daha ölme gibi bir seçe­neğin olmadığı ve kişiyi ebedi bir hayatın beklediği gerçeği kavranırsa insana sonsuz bir ikramda bulunulduğu kolayca anlaşılacaktır.</p>
<p>Yukarıdaki açıklama soru sahibinin içine düştüğü çelişki­yi göstermek açısından yeterli olmakla beraber problemin daha derinlerde yatan ve bizi daha ziyade ilgilendiren tara­fına yönelmek gerekiyor. Soru sahibi kendi var oluşunun bile yine kendisine sorulmasını isterken aslında kendini her şeyin merkezine koymakta ve benliği (ego ve kibri) maksi­mumlarda dolaşmaktadır. Aslında itirazın yöneltildiği şey kişinin kendi “benliğine” değil, bazı şeylerin neden kendi­sine sorulmadan ve danışılmadan yapıldığınadır.</p>
<p>Böyle bakıldığında soru sahibinin var olmaktan şikâyetçi olmak yerine, kendi “beninin” yeteri kadar dikkate alınma­masından kaynaklanan bir yakınması söz konusudur. Eğer eşyanın/evrenin düzeni ve var oluş hakkında kendi fikri alınarak harfiyen yerine getirilseydi, o zaman herhangi bir problem olmayacaktı! Dikkade düşünülürse esas mesele­nin, kişinin kendisine Allah’tan bağımsız bir varlık biçme çabası ve iddiası olduğu görülecektir.</p>
<p>Diğer taraftan, var edilirken kişiye sorulmaması şikâyeti­nin altında dünya hayatında elde edemediklerinin yanı sıra ölüm sonrasında ebedi bir cezaya çarptırılma tehdidi yatı­yor. Yani hem dünyada hem de ölüm sonrasında her şeyin aleyhine işleyecek olmasından kaynaklanan bir memnu­niyetsizlik durumu söz konusu. Fakat böyle düşünmenin mantıklı bir temeli yoktur. Bunun yerine tanrının insanı yokluktan çıkararak hiçbir hakkın olmadığı halde bir vücut ve varlık verdiğini, buna uygun hareket edilirse ebedi bir mükâfata ve ikrama mazhar olacağı seçeneği neden göz ardı edilmektedir?</p>
<p>Kazanma ihtimali yüzde bir olan kumar oyunlarında bile bir beklenti ve ümit söz konusu olurken gerekenler yapıl­dığında yüzde yüz kazanılacağı bilinen ve sonsuz mutluluk getirecek bir seçenek niçin reddedilmektedir? Bu davranışın aklen tutarlı bir tarafı var mıdır? Problemi sürekli olarak tersten okumanın, anlamamakta ısrar etmenin ve yokuşa sürmenin sebebi aslında yeteri kadar açıktır: Tanrı’yı kendi hayatından öyle ya da böyle bir şekilde çıkarmaya azmetmiş olmak!</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Ayrıca, bir varlık (Tanrı) kişiye sormadan onu var edebil­diğine göre, o kişi üzerinde tam bir kontrol yetkisi ve gücü var demektir! Kişi üzerinde böylesine sınırsız bir hâkimi­yete sahip olan bir varlığın sözlerine (emir ve yasaklarına) kulak vermek daha akıllıca bir davranış olmaz mı?</p>
<p>Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için şu sorulara mantıklı cevaplar vermek gerekiyor:</p>
<p>Yokluktan varlığa çıkış kişinin elinde midir?</p>
<p>Hali hazırdaki var oluşun (varlığının devam etmesi) in­sanın elinde midir?</p>
<p>Eğer insanın var oluşunu devam ettirmek kendi elinde ise, o halde sonsuza kadar yaşamaya devam edebilmelidir kişi!</p>
<p>Ne var oluş ne de ölüm kişinin keyfine ve tercihine bağ­lı değildir. Kendi kendini var edemediği gibi kendini yok etme imkânına da sahip değildir insan. Tabii ki burada “in­san intihar ederek ölümü seçebilir” şeklinde bir itiraz ya­pılabilir. Fakat ölmek yok olmak anlamına gelmez! Kişi bu şekilde sadece bu dünyadaki hayatını sonlandırmış olur!</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>“Yaratılırken bana sorulmadı ki!” itirazının geçerliliği­ni ve samimiyetini test etmek maksadıyla şöyle bir ar­güman ileri sürülebilir: Eğer kişi yaratılırken kendisine sorulmamasından şikayetçi ise ve sorulsaydı cevabının ha­yır olacağını iddia ediyorsa; ayrıca var olmaktan memnun değilse, yok olmayı tercih ediyorsa ve bu düşüncelerinde samimi ise, bu sorunu ortadan kaldırma imkânı vardır: ken­di varlığına son vermek!</p>
<p>Kişi ısrarla kendisine sorulması halinde var olmamayı tercih edeceğini ileri sürüyorsa, var olmama fiilini şu zama­na kadar çoktan ve tereddütsüz bir şekilde yerine getirme­si gerekirdi! Tabii ki bu ifadelerden maksat insanı intihara sevk etmek değildir, sadece ileri sürülen argümanın gerçek­çi ve samimi olmadığına işaret etmektir.</p>
<p>Fakat söz konusu argüman “var olmayı istememekten” değil, var oluşun sorumluluklarından kaçınmak için yapıl­dığından kişi kendini yok etme seçeneğini devreye kesin­likle sokmayacaktır; çünkü, aslında kişi “kendinden ya da var oluşundan” şikâyetçi değildir, imkân olsa yüzlerce yıl yaşamak ister.</p>
<p>Tanrı ile ilişkisi bozuk ya da tamamen kesilmiş olanla­rı asıl rahatsız eden şey, kişinin varlık, oluş ve ölüm karşı­sındaki acizliğidir. Arzular, hırslar ve ego öylesine şişmiş durumdadır ki, var olmamayı dilemenin tam tersine, her şeyin kendi keyfine ve isteklerine uygun bir şekilde gerçek­leşmemiş olmasından kaynaklanan bir rahatsızlık gündeme gelmektedir. Bir başka deyişle, asıl problem, hesap verilme­si gereken bir tanrının var olması ve bu tanrının kişinin ha­yatına bazı müdahalelerde bulunmasıdır.</p>
<p>Aklı başında her insanın şu muhasebeye girişmesi gere­kir: kişi “Ben” diyebildiği andan itibaren kendisine verilme­diğini düşündüğü şeylerle; “Ben” diyebilme imkânın olma­dığı (yani hiç var olmadığı) durumda kendisine verilmemiş olan şeyleri karşılaştırmalıdır.</p>
<p>İnsan “var olmaması” seçeneğinde, ne kendisi ne de başkaları onun var olmayışının farkında olmayacaktır. Hiç kimse gerçekte hiç var olmamış birisini aramaz, sormaz ve hesaba katmaz; yani tam bir yokluk hali söz konusudur. Başka bir deyişle, kişinin var olmamakla kaybettiklerinin sınırı yoktur. Seni sana verene, sana verdiği şeyle (kendinle) itirazda bulunulmasının nankörlüğün en ileri aşaması ola­cağına dikkat edilmelidir.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>Son olarak şu analiz yapılmalıdır: yukarıda belirtilen itirazı yapan kişi tanrıya ya inanmakta ya da inanmamaktadır. Eğer inanmıyorsa var olmadığını kabul ettiği bir tanrının kendi­sine “yaratılmak istiyor musun?” diye sormasını beklemek anlamsız olacaktır. Eğer bir tanrının varlığına inanıyorsa o tanrının kendisi hakkındaki bilgisinin ve takdirinin en iyi ve üstün olacağının farkında olmalıdır. Mademki inandığı tanrı o kişinin var olmasını uygun görmüştür, o halde var olmak o kişi için en iyi seçenektir. Kendi bilgisinin tanrının bilgisinden daha ileri ve üstün olduğunu ileri sürmek zaten kendi içinde çelişiktir ve yanlış bir tanrı algısının söz ko­nusu olduğu açıktır. Demek ki, bu itirazı yapan kişiler her halükarda çelişki içindedirler.</p>
<p>İnsanın hiç var olmamayı var olmaya tercih etmek iste­mesi aslında hiçliğin idrak edilebilir bir şey olmamasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.179-184</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/">Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modernizm Yeryüzünü Hiç Olmadığı Kadar Kirletti!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modernizm-yeryuzunu-hic-olmadigi-kadar-kirletti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modernizm-yeryuzunu-hic-olmadigi-kadar-kirletti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Oct 2019 09:49:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm Yeryüzünü Hiç Olmadığı Kadar Kirletti!]]></category>
		<category><![CDATA[Post-modernizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23233</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söyleşi Dâru&#8217;l İlim ve İlimevleri Kurucusu Muhammed Yazıcı ile Modernizm, Post-modernizm ve Deizm Üzerine söyleşi gerçekleştirdik. &#160; Son dönemlerde deizmin gençler arasında yaygınlaştığına dair bir takım haberlere rastlamaktayız. Bu vesileyle röportajımıza deizmin etimolojik kökeniyle başlayalım. Sözcük kökü hangi dilde ne anlama geliyor ve kavramsal boyutta ilk kim tarafından kullanılmış?  İşin ansiklopedik kısmını literal bir vaziyette kısaca aktarmak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modernizm-yeryuzunu-hic-olmadigi-kadar-kirletti/">Modernizm Yeryüzünü Hiç Olmadığı Kadar Kirletti!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="kategori"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/modernism.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23240 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/modernism-300x142.jpg" alt="" width="387" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/modernism-300x142.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/modernism-600x283.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/modernism.jpg 720w" sizes="(max-width: 387px) 100vw, 387px" /></a></div>
<div class="kategori">Söyleşi</div>
<div class="clear"></div>
<div class="detay">
<div id="lock">
<p><em>Dâru&#8217;l İlim ve İlimevleri Kurucusu </em><em>Muhammed Yazıcı ile Modernizm, Post-modernizm ve Deizm Üzerine söyleşi gerçekleştirdik.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Son dönemlerde deizmin gençler arasında yaygınlaştığına dair bir takım haberlere rastlamaktayız. Bu vesileyle röportajımıza deizmin etimolojik k</strong><strong>ö</strong><strong>keniyle ba</strong><strong>ş</strong><strong>layal</strong><strong>ı</strong><strong>m. S</strong><strong>ö</strong><strong>zc</strong><strong>ü</strong><strong>k k</strong><strong>ö</strong><strong>k</strong><strong>ü</strong><strong> hangi dilde ne anlama geliyor ve kavramsal boyutta ilk kim taraf</strong><strong>ı</strong><strong>ndan kullan</strong><strong>ı</strong><strong>lm</strong><strong>ış</strong><strong>? </strong></p>
<p>İşin ansiklopedik kısmını literal bir vaziyette kısaca aktarmak gerekirse;</p>
<p>Deizm, Latince “deus” (tanrı) kelimesinden türetilen Fransızca bir kavramdır. İlk olarak Charles Blount “Deist Dinin Özet Açıklaması&#8221; adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde bahseder. İntiharından sonra yayınlanan bu eser deistik düşüncenin yayılmasında çok etkili olduğu söylenir. Eser, bir anlamda deizmin kutsal kitabı sayılır. Charles bu makalede bütün dinlerin ve peygamberlerin insanlığa katkılarının tarafsız bir şekilde ele alınıp tartışılmasını teklif eder. Aslında Charles’ın yaptığı; dinin kaynağının ilahî ya da beşerî olmasından öte bütün dinlerin, hatta dine inanmayanların özgür biçimde yaşayabilecekleri evrensel ezeli hikmete dayalı din düşüncesidir. Bu anlamda Charles’ın teklif ettiği şey, sonradan deizmin geldiği yerden çok farklıdır.</p>
<p><strong>Charles’tan </strong><strong>ö</strong><strong>nce deizme dair elde veri bulunuyor mu? Bu t</strong><strong>ü</strong><strong>r kavramlarda genelde ilahî olanın beşerî olana indirgeyen &#8220;Ayd</strong><strong>ı</strong><strong>nlanma&#8221; d</strong><strong>üşü</strong><strong>ncesi kilit rol oynar.</strong></p>
<p>Aslında Charles’tan daha önce Kalvinci bir ilahiyatçı olan Pierre Viret&#8217;nin 1564 yılında yayınlanan İnstruction Chrestienne adlı eserinde deizm kavramına rastlanmaktadır. Bu eserde ateistlerden ayırmak için kendilerini deist olarak isimlendiren kişilerden eleştirel bir dille bahseder. Fakat Hefelbower, 1920’de kaleme aldığı deizmle ilgili makalesinde hala deizmin bir tanımının olmayışından yakınır. Tabii somut kavramsal olarak tarihi en fazla 400 yıl öncesine kadar götürülse ve hayatı, insanı, kâinatı yeniden konumlandıran Aydınlanma ürünü bir düşünce olarak kabul edilse de hemen her modern düşüncede olduğu gibi deizmin de kökleri ilkçağa, hatta özellikle de Aristoteles&#8217;e kadar dayandırılmıştır. Aydınlanma diye adlandırılan felsefe tarihinin en önemli dönemindeki gelişmeler ve bunların felsefi ve pratik neticeleri, Sokrates öncesi dönemle Sokrates&#8217;in felsefeye kazandırdığı yeni mecra arasında hep bir benzerlik kurula gelmiştir. Bundan sebep aydınlanma felsefesini milattan önce 5. asra kadar götürenler vardır.</p>
<p><strong>Deizm </strong><strong>ö</strong><strong>zeline d</strong><strong>ö</strong><strong>nelim. Deistik tav</strong><strong>ı</strong><strong>r, hangi y</strong><strong>ü</strong><strong>zy</strong><strong>ı</strong><strong>lda tam olarak hangi kesime kar</strong><strong>şı</strong><strong> ve nas</strong><strong>ı</strong><strong>l bir ba</strong><strong>ş</strong><strong>kald</strong><strong>ı</strong><strong>r</strong><strong>ı</strong><strong> anlam</strong><strong>ı</strong><strong>na geliyordu?</strong></p>
<p>Deizm 16. yüzyılda Avrupa&#8217;da feodalite ile halk kitleleri arasında sınıf çatışmalarının başladığı dönemde toplumsal yapı üzerinde hegemonyası olan her türlü kuruma yönelik verilen mücadelenin bir uzantısı olarak, kiliseye karşı başkaldırının epistemik tarafını oluşturur. Daha doğrusu, hiyerarşik feodal sistemin en mukavvim unsuru olan kiliseye karşı bir başkaldırı olması hasebiyle, genel anlamda her türlü hegemonik düzene karşı verilen sınıf çatışmalarının felsefi, epistemik yanını teşkil eden söylem ve düşüncenin bir ünitesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla deizm sadece teolojinin konusu değildir. O eşitlik, özgürlük gibi kavramlarla aynı epistemik zeminde doğmuş ve aynı mantıksal örgü içinde anlam bulmuştur. Aydınlanmacılığın bir uzantısı olması itibarıyla felsefi bir doktrin olsa da çıktığı dönemdeki bütün felsefi düşünceler gibi deizm de bir hareket olma özelliği taşır. Fakat deizmi ortaya çıkaran şartlar kaybolunca deizm de dünyadaki etkisini yitirmiş, yerini ya ateizme ya da spritüalist eğilimlere bırakmıştır.</p>
<h3 style="text-align: center;"><strong><em>&#8220;Arayış Hâlindeki Günümüz İnsanı Ruhçuluğa Yöneliyor&#8221;</em></strong></h3>
<p><strong>Bu etkinin yitmesinde bilimsel verilerin rol oynad</strong><strong>ığı</strong><strong> s</strong><strong>ö</strong><strong>ylenebilir mi? </strong><strong>Çü</strong><strong>nk</strong><strong>ü</strong><strong> aktif bir yarat</strong><strong>ı</strong><strong>c</strong><strong>ı</strong><strong> varl</strong><strong>ı</strong><strong>k seziliyor her </strong><strong>ş</strong><strong>eyde.</strong></p>
<p>Kesinlikle doğru. Mesela fiziğin oynadığı rolü söyleyebiliriz. Sağlam bir Hristiyan olan ve kendisini İncil öğrencisi olarak takdim eden Newton’un geliştirdiği yeni fizik, deizmin iddia ettiği tanrı-kâinat ilişkisinin hiç de pasif olmadığını, kâinatta sürekli olarak gizli bir elin müdahalesi olabileceğini ortaya koymuştur. Newton sonrası 20. yy&#8217;da atom altında ön görülemeyen, atom üstü dünyanın fizik kanunlarının geçerli olmadığı ve bu kaosun atomun hareketine tesir ettiğini, sonuç olarak kâinatta bildiğimiz kanunların tefsirinde imkânsız olan bir bilinmezliğin olduğunu ortaya çıkarmıştır. Modern sonrası dönemlerde post modern arayışların temelinde bu ve benzeri fizikteki yeni gelişmelerin ciddi bir payı vardır. Özellikle son yüzyılda dünyanın hemen her yerinde mistik düşüncelerin eskiye göre daha fazla kabul görmesi, spritüalist eğilimin artmasının arkasındaki saik de bu anlam arayışıdır aslında. Dolayısıyla 200 yüzyıl önceki deizm tartışmaları yerini ateizme bırakmıştır. Zannedildiği gibi dünyada deizmin arttığı söylenemez.</p>
<p><strong>Peki, Tanr</strong><strong>ı</strong><strong> kavram</strong><strong>ı</strong><strong>ndan yola </strong><strong>çı</strong><strong>karak Deizmin krizlerini nas</strong><strong>ı</strong><strong>l yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Daha en başta tüm evrene ilk hareketi veren, fakat sonrasına hiçbir müdahalesi olmayan, kâinatın düzenini belli kanunlara bağlamış ve bu yasaları yaratılışın yazılımına kodlayarak mahlukatıyla irtibatını koparmış bir tanrı sözkonusu burada. Deistler dünyanın anlaşılabilir, açıklanabilir olduğunu, mucizenin sadece yaratılışta var olduğunu iddia ederler. Tanrı dünyayı yaratmış ve kâinatın işleyişini belli başlı yasalara bağlı kılmıştır. Bu yasalar kâinatta meknuzdur. İnsan aklı tanrının bu yasalarını anlamaya ve yorumlamaya müsaittir. Tanrının insan ve kâinata dair muradı tabiattaki değişmez yasalar ve bu yasaları anlama mekanizması olan akla bırakılmıştır.</p>
<p><strong>Deistlerin kâinatın anlama ve yorumlamaya müsait oluşu da dahil bir çok fikri bizdeki &#8220;reformist&#8221;lere de benziyor.</strong></p>
<p>Evet. Deizmin dine karşı evrensel bir sistem vaat etmede çözmesi gereken en önemli sorun, evrensellik meselesidir. Her insanı bağlayan iyi ve doğrunun ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Bu soruya genelde doğa cevabı veriliyor. Doğa insan için evrensel bir ölçü olabilirdi. Tanrının muradını ancak doğaya bakarak, doğanın kanunlarını temaşa ederek tespit edebiliriz. Stuart Mill&#8217;in söylediği gibi, Stoacılardan Epikürcülere kadar antik çağda, özellikle antik düşüncenin gerilemeye başladığı dönemlerde tüm felsefi ekollerin ortak tavrı, benimsedikleri davranış düsturları, doğanın emirlerini kanıtlamakla yükümlü oluşlarıydı. Felsefelerinin doğaya uygunluğunu ispat eden daha haklı ve kabul edilir olmasıydı.</p>
<p>Deizmin de aynı refleksi gösterdiğini görüyoruz. Tanrı devre dışı kalınca hakikatin ölçüsü doğa oluyor ya da tanrı söylemek istediklerini doğanın zımnında saklıyor. Din tanrının doğaya yerleştirdiği bu kanunları ortaya çıkarmak ve buna uygun bir yaşam modeli geliştirmekten ibaretti. Gerçi bugün hala bir şeyin yanlış, batıl olduğunu ifade etmede doğal olmadığını söylemenin çok etkili bir argüman olduğunu kabul etmek gerek. Fakat doğanın ahlaki davranışların temeli sayılması bugün pek muteber değildir.</p>
<h3 style="text-align: center;"><strong><em>&#8220;Bilgi İmanın Yerini Alamaz&#8221;</em></strong></h3>
<p><strong>Bu k</strong><strong>ı</strong><strong>sm</strong><strong>ı</strong><strong> biraz daha a</strong><strong>ç</strong><strong>al</strong><strong>ı</strong><strong>m. Do</strong><strong>ğ</strong><strong>a dini gibi bir </strong><strong>ş</strong><strong>ey </strong><strong>çı</strong><strong>k</strong><strong>ı</strong><strong>yor ortaya ve evren, bilim ya da felsefe bu ihtimalde inan</strong><strong>ç</strong><strong> dayatan bir i</strong><strong>ş</strong><strong>lev kazanm</strong><strong>ı</strong><strong>yor mu?</strong></p>
<p>Haklısınız. Deistlerin ekserisi, tüm semavi dinleri reddedip onun yerine doğa dinini ikame eder. Çünkü her semavi din mutlak doğrunun kendisi olduğunu iddia ediyor ve sonunda bu çatışmayı doğuruyor. Hâlbuki doğayı bir din olarak kabul edersek, herkesi bağlayan ortak bir zemin olmuş olur. Böylece bütün insanlığı tek bir referanstan hareketle ortak bir çağrıya davet etme imkânı doğar. Bu anlayışa göre tanrının kitabı evren, bilim onun şeriatı, bilim insanları ise o yasaları bize talim eden peygamberler olmuş oluyor.</p>
<p>Schopenhauer &#8220;felsefe neye inanmamız gerektiğiyle ilgilenmez. O, ne bilebileceğimizle ilgilenir.&#8221; diyor. Felsefe inanmamız gereken şeyden farklıysa, o zaman onun inanca bir zararı olmayacaktır. Çünkü o bilemeyeceğimiz şeyi öğrettiği için inançtır. Bilebilseydik o inanç yararsız olurdu. Bunların her biri birbirlerinden farklıdır ve ikisinin de menfaati gereği birbirlerinden ayrı kalmalıdır. Böylece her biri kendi yolunda ilerleyebilir der Alman filozof. İnsanın iman tarafı ile bilme yanı birbirlerinden ayrıdır. İman insanın bilmediği şeye yönelik deruni bir etkinlik değildir. Bilgi imanın yerini almaz. İnsan bir şeye dair bilgi sahibi olduğunda ona dair imanı son bulmaz. Eğer buluyorsa, dinin insandan istediği iman bu değildir. Haddi zatında o iman değildir.</p>
<p>Neticede imanın cari olduğu yer zaten bilmenin mümkün olmadığı yerdir. Ayrıca bilginin alanı ne kadar genişlerse genişlesin, insanın inanma ihtiyacını yok etmez. Bunlar insana ait iki ayrı hakikati ifade eder. İkisi de hayatı ve kâinatı anlama konusunda farklı metotlar kullanır. İkisinin de bilinmeyenle ilişki kurma özelliği vardır. İman, insanın bilme ihtimali olmayan konularda, öğrenme ise insanın bilmesinin mümkün olacağı konularda aktiftir. İnsanın bilim ve teknoloji yoluyla bilinmeyeni tüketmesi, insanın iman ile ilişki kurduğu bilinmeyeni ihata edip ortadan kaldırmaz. Din işbu inancın bütünsel ve sistemli halini ifade eder. İnsana bir anlam haritası sunar. Neredeyse hiçbir insanın kayıtsız kalamayacağı &#8220;biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?&#8221; gibi temel ontolojik sorulara tatmin edici cevaplar vererek kaosu kozmosa çevirir.</p>
<p><strong>Demek oluyor ki do</strong><strong>ğ</strong><strong>adan ahlak ve adalet gibi kavramlar</strong><strong>ı</strong><strong>n </strong><strong>çı</strong><strong>kar</strong><strong>ı</strong><strong>lmas</strong><strong>ı</strong><strong> m</strong><strong>ü</strong><strong>mk</strong><strong>ü</strong><strong>n de</strong><strong>ğ</strong><strong>il.</strong></p>
<p>Dediğim tam da bu. Evet, modern dönemde evrensellik iddiasının en güçlü ve geçerli argümanı doğaya uyum ve doğallıktır. Modernle postmoderni ayıran en önemli unsur da budur. Postmodernizm evrensellik iddiası taşıyan her türlü unsura karşı çıkmıştır. Bu anlayışta farklılık, çeşitlilik, görelilik esastır. Postmodernizm bilimi de bu bağlamda bir yere koymuş, onun da bilme yollarından sadece bir yol olabileceğini söylemiştir. Bugün deistlerin çokça referans olarak kabul ettikleri doğallık, az önce belirttiğim gibi doğayı dinin yerine, doğa kanunlarını da dinin yasalarının yerine koyma iddiası taşır.</p>
<p>Oysa işin özünde doğadan ahlak, erdem, vicdan ve adalet gibi kavramların çıkarılması mümkün değil. Çünkü doğada ahlak da yok, adalet de&#8230; Doğada işler güç ekseninde yürür. Güçlü olan ayakta kalır. Aslan koşar, yetişir ve ceylanı öğlen yemeği olarak yavrularının önüne atar. Sen bunu belgeselden izlerken ceylana acır, aslana karşı hınçlanırsın. Diğer taraftan bir insana ceylan değil, aslan demek ona övgüdür. İnsan gücü sever, ama içindeki ahlak yasası güçsüzün yanında olmaya zorlar onu.</p>
<p>Doğayı Spinoza gibi insan davranışlarının senkronize bir şekilde neden-sonuç ilişkisine bağlı, doğanın pasif bir parçası anlamında dinin kaynağı olarak görür ve öyle kabul edersek, doğaya itaatsizlik diye bir şey zaten mümkün değildir. Bu durumda doğanın rehberliğine ihtiyaç yok demektir. Çünkü yanlış, hata diye kabul ettiğimiz şey sonuçta doğal bir davranışa dönüşür. İşlenilen suçlar, yapılan hatalar doğanın zorunlu nedenselliğiyle var olmuştur. Spinoza&#8217;nın paralelizmi olarak anılan bu düşüncenin, aslında doğadaki nedenselliğin insan için de geçerli olduğu söylenerek insanı hırs ve tamahtan uzaklaştırma yoluyla özgürleştireceği zannedilmiştir. Maksat tamamen ahlakî ve insanî erdeme teşvik etmeye yöneliktir.</p>
<p><strong>Tabii dinin kayna</strong><strong>ğı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong> do</strong><strong>ğ</strong><strong>ada g</strong><strong>ö</strong><strong>renler, tabiat kanunlar</strong><strong>ı</strong><strong> diye bir referans</strong><strong>ı</strong><strong> ileri s</strong><strong>ü</strong><strong>r</strong><strong>ü</strong><strong>yor. Tabiat kanunları niçin yol gösterici olamaz, açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Tabiat kanunları dediğimiz şeyler, son derece basit ve anlaşılabilir niteliktedir. Söz gelimi, yer çekimi yer kürenin hemen her yerinde cari olan ve son derece basit gerekçelerle açıklanabilen bir tabiat kanunudur. Kepler&#8217;in &#8220;tabiat basitliği sever&#8221; sözünün anlamı bu. Aynı şekilde Gottfried Leibniz tabiatın görünenin ötesinde gizemler barındırmadığını, kaotik bir yapıdan ziyade, net ve somut kanunlarla örülü bir sistem olduğunu söyler.</p>
<p>Gelin görün ki insan böyle değil. Onun son derece karmaşık ve öngörülemez bir tabiatı vardır. Bu karmaşık ve öngörülemez tabiatı biraz da tamamlanmamış olmasından kaynaklanır. Solucandan file kadar kâinattaki bütün canlılar fiziksel anlamda insandan daha tamamdır. İnsan eksik olduğu için icat yapmak zorunda kalmıştır. Bir aslanın ya da ineğin hayatını devam ettirmesi için teknoloji üretmesi gerekmez. Teknik takviye olmadan hayatını idame edemeyen tek canlı insandır. Bunun için insan tabiatı gayri tabiidir. Dolayısıyla dinin kaynağının doğa olması isabetli değildir ve çok kısa zaman sonra bu teori ters tepmiştir. Eğer insana rehberlik edecekse bu yine insanın o derin ve gizemli iç dünyasıdır, doğa değil. Çünkü din insan içindir, doğanın dine ihtiyacı yok.</p>
<p><strong>Deizmin amac</strong><strong>ı</strong><strong>na gelecek olursak, neler s</strong><strong>ö</strong><strong>ylersiniz?</strong></p>
<p>Deizmin en temel amaçlarından biri, dinde inanç özgürlüğüdür. Onlara göre özgürlüğün olmadığı yerde gerçek manada dindarlıktan söz edilemez. İkinci olarak, deizm inananlar ile inanmayanlar arasında bir birliktelik sağlamayı amaçlamıştır. Böylelikle bir dinin müminleri kendilerinden olmayanlara karşı ellerindeki imani motivasyonu kaybetmiş olur. Üçüncü olarak, dinin akla aykırı yanlarını ayıklayarak rasyonel bir biçim vermek. Böylelikle üç temel gayesi olduğunu söyleyebiliriz: İnanç özgürlüğü, eşitlik &#8211; evrensellik, akla uygunluk…  Tabii iddiaları bu. Ama bu geçekten böyle mi? Asla!</p>
<p>Yeri gelmişken kavramın taşıdığı tepkiselliğin metafizikle ilişkisine değinelim. Deizm bir tepki olarak doğmuş olsa da geleneksel ve doğaüstü anlayışa tamamen zıt bir amaçla ortaya çıkmamıştır. İlk deistlerin paradoksal bir biçimde bir taraftan deizmi savunurken, diğer yandan Hristiyanlığın aslında rasyonel bir din olduğunu, İncil&#8217;de bilimle çatışan herhangi bir emrin olmadığını iddia ederek apolojik bir mücadele içinde oldukları gözlenir. Hristiyanlığın bir yığın dogmasını akli tevillerle gerekçelendirmeleri ve bilimin sağladığı verilerle doğruluklarını teyit etmeye çalışmaları ilk bakışta bir çelişki gibi görünse gerçekte böyle değildir.</p>
<p><strong>Fakat dini ortadan kald</strong><strong>ı</strong><strong>rmak gibi misyonlar</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong>n oldu</strong><strong>ğ</strong><strong>u s</strong><strong>ö</strong><strong>yleniyor. En az</strong><strong>ı</strong><strong>ndan pop</strong><strong>ü</strong><strong>ler alg</strong><strong>ı</strong><strong> b</strong><strong>ö</strong><strong>yle.</strong></p>
<p>Hayır, en temelde yapmayı arzuladıkları şey dinin topyekûn varlığını yok etmek değil, sözde ona insan ve toplumu ıslah edici rolünü geri kazandırmaktır. Onlar dinin her şeyi belirleyen bir özne olmaktansa onun da bir yerinin olduğuna ve kendi yerinde kaldığı müddetçe bir anlamının olacağına kanidirler. Bir kısmı ise dinin kaynağının ne olduğuyla hiç ilgilenmeden onun konumuna eğilmiş ve bir önceki zümreyle hedef açısından aynı noktada birleşmiştir.</p>
<p>Bu demektir ki onlar ontolojik ve epistemolojik açıdan hakikati olmasa bile, işlevsel açıdan faydalı olabileceğini göz önünde bulundurarak hem kişisel hem de toplumsal menfaatin bir aracı olarak kabul ettikleri dinin gerekliliğine kanaat getirmişlerdir. Ayrıca toplumsal ahlakın dinle çok alakasının olmadığı, hatta aralarında ters bir ilişki olduğunu iddia eden deistler ise dini daha esastan ele alarak tenkit etmişlerdir. Sonuç olarak, deistler içinde yeknesak bir yapıdan söz etmek mümkün değildir.</p>
<h3 style="text-align: center;"><strong><em>&#8220;Ahlâk Dinin, Din de Ahlâkın Kaynağıdır!&#8221;</em></strong></h3>
<p><strong>Bu noktada dinin rol</strong><strong>ü</strong><strong>n</strong><strong>ü</strong><strong> ortaya koymak ad</strong><strong>ı</strong><strong>na, din-ahlâk ilişkisine geldik herhalde.</strong></p>
<p>Önemli bir eşiğe geldik evet. Mesela Kur’an kendisinin muttakiler için hidayet rehberi olduğunu söylüyor. Peki, zaten muttakilerse hidayete ne ihtiyaçları var? İşte dinin rolü burada ortaya çıkıyor. Din evvel emirde bir iyiler organizasyonudur. Her dinin ilk müminleri yaşantı itibarıyla zaten dindar olan insanlardır. Yeni din önce onları bir araya getirir, organize eder ve onların örnekliği üzerinden halka halka çevreye yayılır.</p>
<p>Burada net biçimde şu ayrımı yapmak gerek; ortada bir din var bir de İslam. İslam bir dindir. Fakat din insanlıkla beraber kaim olan bir şeydir. İslam hak olduğunu ezelden ebede var olan dine uygunluğuyla tesciller. İlk vahyin geldiği zamana gidelim. Peygamber Efendimize bir melek görünüyor ve olayın dehşetinden ürpererek evine koşuyor. İlk etapta bunun rahmani mi yoksa şeytani mi olduğundan emin değil. Hz. Hatice&#8217;ye kötü ruhların onu ele geçirmesinden ya da cinlerin musallat olmasından korktuğunu söylüyor. Hz. Hatice&#8217;nin cevabı, gelen şeyin bir sistem olarak din olduğunu ortaya çıkaran muhteşem bir test: &#8220;Sen” diyor, “akrabaya yardım edersin, yetimlerin başlarını okşarsın, hastalara, yolda kalmışlara destek olursun.” Yani sen dindar bir insansın. İyi ama henüz ortada İslam yok. Evet, İslam yok ama din var. Demek ki biz akrabaya yardım etmeyi, yetimi kollamayı, açları doyurmayı; kısacası iyi insan olmayı İslam’dan öğrenmedik. Tam aksine İslam’ın sahih, hak bir din olduğunu bu hasletleri emretmesi ve Peygamberinin bu hasletlere sahip bir insan olmasından anlıyoruz. Buradan dinin kaynağının ahlak olduğunu mu anlıyoruz? Evet. Aynı zamanda ahlakın da kaynağının din olduğunu öğreniyoruz. Çünkü ilk insan ilk nebiydi.</p>
<p><strong>Postmodernizmle birlikte yeni din aray</strong><strong>ış</strong><strong>lar</strong><strong>ı</strong><strong> da modernitenin krizlerinden biri mi sizce?</strong></p>
<p>Postmodernizm, moderniteye karşı bir tepkinin ifadesi. Modernizmin beklendiği gibi insana mutluluk getirmediği, aksine dünyayı daha beter bir yere çevirdiği gerçeği üzerine kurulu, eskiyle yeniyi uzlaştırmayı amaçlayan bir düşünce biçimidir. (Gerçi düşünce mi yoksa usul/metod mu demek lazım o da ayrı bir konu.) Bir kenara itilmiş olan dinin de bu yeni düzende yeniden geri döndüğü söylenebilir. Maddi refah, ekonomik kalkınma, özgürlük, adalet gibi adeta cenneti yeryüzüne indirmeyi vadeden modernizm yeryüzünü hiç olmadığı kadar kirletti. Bundan sebep moderniteden kaçış çok erken başladı. Elbette beraberinde arayış da başlamış oldu.</p>
<p>Buradan anlıyoruz ki modern sonrası ortaya çıkan yeni dini hareketlerin artık modern öncesi dönemde kaldığı yerden devam etmesi imkânsız. Yeni dünyada bugünün insanının idrakine uygun bir din arayışı başladı. İşin doğrusu bu arayış hala son bulmuş değil. Ortaya çıkmış hemen her dini hareket bu arayışın bir tezahürüdür. Türkiye modernleşmesi diğer Müslüman ülkelere göre hem daha erken hem de daha radikal, agresif bir şekilde gerçekleştiğinden dolayı Müslüman cemaatler, düşünsel anlamda bir arayıştan önce Müslüman olarak var olabilmenin çözümüne odaklanmak zorunda kaldı.</p>
<p><strong>O zaman deizmin </strong><strong>ü</strong><strong>lkemizde din</strong><strong>î</strong><strong> serbestiyete ba</strong><strong>ğ</strong><strong>l</strong><strong>ı</strong><strong> olarak yayg</strong><strong>ı</strong><strong>nla</strong><strong>ş</strong><strong>t</strong><strong>ığı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong> s</strong><strong>ö</strong><strong>yl</strong><strong>ü</strong><strong>yorsunuz.</strong></p>
<p>Başka türlü olamazdı ki! Kuran-ı Kerim elif-balarının gizli saklı okunduğu bir düzlemde nasıl bir din anlayışına sahip olunduğunun konuşulması imkansızdır. Fakat son beş yılda başörtüsünün serbest olması ve Kuran-ı Kerim derslerinin seçmeli de olsa müfredata girmesi gibi dini serbestiyetin gerçekleşmesinden hemen sonra, artık din eksenli tartışmalar başlamış oldu. Deizm meselesinin böyle bir sosyal zemini var. Topyekûn din ile mücadele edildiği bir zeminde dinin anlaşılması, bilimsel olarak ele alınıp irdelenmesi beklenemezdi. Birileri dinî olan her şeye savaş açarken, diğer bir grup dini motivasyonla savunma vermenin peşinde oldu. Gelinen son süreçte bu savaş ortamı son buldu. Artık din yok edilmesi için mücadele edilen ya da uğrunda savaş verilen bir şey olmaktan çıkıp üzerine tefekkür edilen ve anlaşılması gereken bir olguya dönüştü.</p>
<h3 style="text-align: center;"><strong><em>&#8220;Deizm</em></strong><em> <strong>Vıcık Vıcık Proje Kokuyor&#8221;</strong></em></h3>
<p><strong>Buraya kadar anlatt</strong><strong>ı</strong><strong>klar</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong>zdan deizm diye bir tehlike olmad</strong><strong>ığı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong> d</strong><strong>üşü</strong><strong>nd</strong><strong>üğü</strong><strong>n</strong><strong>ü</strong><strong>z sezilebilir. En az</strong><strong>ı</strong><strong>ndan okurlar</strong><strong>ı</strong><strong>m</strong><strong>ı</strong><strong>z b</strong><strong>ö</strong><strong>yle d</strong><strong>üşü</strong><strong>nebilirler. Sizce as</strong><strong>ı</strong><strong>l tehlike ba</strong><strong>ş</strong><strong>ka </strong><strong>ş</strong><strong>eyler mi yoksa?</strong></p>
<p>Ben deizm tehlikesi yok demiyorum. Yaşanan durumun deizm değil, aslından hedonizm, hatta nihilizm olduğunu iddia ediyorum. Yirmili yaşlardaki bir gencin ciddi düşünsel problemlerin girdabında kalarak bir çıkış yolu bulamayıp kendini &#8220;deizmin güvenli kollarına&#8221; bıraktığı şeklinde, neresinden yaklaşsan vıcık vıcık proje kokan bir şey olduğuna inanmıyorum. Bu tamamen sosyolojik bir meseledir. Özellikle son 15 yılda dindar kimlikleri ön planda olan kişilerin ülkeyi yönetmesi ve buna bağlı olarak İslami camiada refah düzeyinin gözle görülen artışı, yeni neslin bambaşka bir hayat ortamında gözlerini açmalarını sağladı. Bu sadece gençlere mahsus bir şey değil üstelik. Aynı durum ebeveynlerde de var. Vicdanla cüzdan, dinle dünya arasında bir mengenenin ortasında kalmışçasına sıkışmış olan yığınlar, bulundukları durumu anlamlandırmanın bir yolu olarak kendilerini deist diye adlandırıyor.</p>
<p>Adlandırma anlamlandırmanın en kolay ve ideal yoludur. Bir gencin vaizlerin yumruklarını vura vura, gergin yüzlerle anlattıkları Asr-ı Saadet simülasyonlarının gölgesinde kafede nargile çekmek ve karşı cinsle daha rahat olmaktan ibaret hayatını bir şekilde rasyonalize etmesi gerekir. Çünkü dindar kimliğinden kopamaz. Bu kimlik onun iktidar olanaklarıyla irtibatını sağlayan en mukavvim unsur. Bir insanın bir anda bütün çevresini kaybetmesi kolay değil. Gerçekte önümüzde duran tablo, mevcut dini yapıların kötü örnekleri, cemaat yapılarındaki çarpık anlayış ve uygulamalar üzerinden geleneksel yaşama tepki gösterip yeni bir yaşam alanı oluşturma gayretidir. Söylediklerimin istisnası yok değil. Mutlaka düşünsel krizler içine düşüp ciddi bir zihinsel performans neticesinde büyük bir açmaza düşen gençler vardır. Fakat durum deizm yayılıyor yaygarası koparacak boyutta değil. Ayrıca İslam’a sorular yönelttiği ve mukni cevaplar alamadığını söyleyen insanlar, ateizmin-deizmin çelişkilerini ve veremediği cevapları pek umursamıyor.</p>
<p><strong>Peki, </strong><strong>çı</strong><strong>k</strong><strong>ış</strong><strong> yolu nas</strong><strong>ı</strong><strong>l bir tav</strong><strong>ı</strong><strong>r ve eylemden ge</strong><strong>ç</strong><strong>iyor? Hangi sistem hatası, yeni nesille gelene</strong><strong>ğ</strong><strong>in irtibat</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong> kopard</strong><strong>ı</strong><strong>?</strong></p>
<p>Bahsettiğiniz çıkış yolu, dinin emir ve yasaklarıyla toplumsal ya da ferdi maslahat arasındaki irtibatı, bugünün dili, kavramları ve düşünce kalıpları içerisinde kurabilmekten geçiyor. Örnek üzerinden açıklayayım: Yakın zamanda hükümet poşet kullanımını azaltmak amacıyla yeni düzenleme getirdi ve poşetlerin marketlerde parayla satılmasına karar verildi. Bu kararın son seçimlerde iktidar partisine ciddi zarar verdiği söyleniyor. Çünkü vatandaş devletin bu kararla milletten 25 kuruş da olsa para kazanmayı amaçladığını düşündü. İktidarın temsilcileri de bunu anlatamadıklarını itiraf ettiler. Oysa poşet doğaya en fazla zarar veren atık maddedir ve çevreyi çok çabuk kirletir. Kirlenen doğada ekolojik bozulmalar baş gösterir, hastalıklar daha fazla artar, ozon tabakası delinir vs&#8230; Demek ki hükümetin yeni düzenlemesi, vatandaşın daha sağlıklı yaşaması, kanser gibi hastalıkların azalması, şehrin oksijen kalitesinin artması içindir. Fakat şimdi siz poşeti parayla almak ile bir vatandaşın daha sağlıklı ve kanser olma ihtimali daha düşük bir hayat yaşaması arasındaki irtibatı kuramazsanız, halkın da doğal olarak buna tepkisi olacaktır.</p>
<p>Buradan nereye geliyorum? İslam’ın hükümleri de böyledir. Bir emir ya da yasak ya fert ya da toplumun maslahatı içindir. Eğer içki içme ile toplumun ifsadatı arasında ya da örtünmeyle toplumun ıslahı arasındaki bağı bugünün ilim ve düşünce jargonunu kullanarak kurmazsanız, insanlarda genel bir hoşnutsuzluk görmeniz mümkündür. Farklı münasebetlerle söylediğim bir şey var. İslam içkiyi emredecek olsa, bugün dünyanın hiçbir yerinde içki içmek bu kadar rahat olmazdı. Mutlaka yasaklanırdı. Hâlbuki içkinin yasak olması gibi son derece makul, rasyonel ve toplumsal ıslahı sağlayan bir şeyi bile biz anlatmaktan aciziz.</p>
<p>O halde bugün ihtiyacımız olan şey, başka ifadesiyle hükümle-hikmet, emirle-maslahat arasındaki irtibatı kurmaktır. Peygamberimiz bu bağı cennet vaadi veya cehennem tehdidiyle kuruyordu. Az önceki örnek üzerinden gidersek, poşeti az kullanana mesela &#8220;Allah rahmet etsin&#8221; diyordu. Ama bugün bu kadarı yeterli değil. Efendimizin lalügüher gibi sözlerinin yeterli olmadığını mı söylüyorum? Haşa! Fakat sahabe gibi müminlerin bugün yaşamadığını belirtmek gerekiyor.</p>
<p><strong>Pek </strong><strong>ç</strong><strong>ok ahlak</strong><strong>î</strong><strong> uyar</strong><strong>ı</strong><strong> i</strong><strong>ç</strong><strong>eren hadiste g</strong><strong>ö</strong><strong>r</strong><strong>ü</strong><strong>yoruz bu hikmetli </strong><strong>ı</strong><strong>slah metodunu de</strong><strong>ğ</strong><strong>il mi?</strong></p>
<p>Bittabi. Çok meşhur bir hadis-i şerifte Efendimiz şöyle buyuruyor: &#8220;Sizden biri bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Eğer bunu yapamıyorsa diliyle müdahale etsin. Eğer ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin.&#8221; Bu hadis-i şerifte muhteşem bir tebliğ metodu var. Bir Müslümanın kötülükle mücadelesi böyledir. Önce bir kötülüğe içinden kötülük dersin, sonra kendin gibi birini daha bulur ve birkaç kişi olmayı başarırsan bunu dilinle söylersin. Sonra artık elinle müdahale edecek kadar çoğalır ve güçlenirsen, gider elinle ona engel olursun. Bunun birinci aşaması fert olmayı, ikinci aşaması cemaat olmayı, üçüncü aşaması devlet olmayı ifade eder. Dindar insanların sayıları artar ve güçlenirlerse yargı, yönetim, askeriye gibi konulara kayıtsız kalmaları düşünülebilir mi? Efendimiz Medine&#8217;de savaşlar yönetti. İdarî, siyasî, askerî bütün yürütme kendisine bağlıydı. Bunun aksi olması düşünülebilir mi? Ben kötülüğün kötülük olduğunu söyleyeyim, değiştirme imkânıma rağmen elimi bir şeye sürmeyeyim, bunu ne akıl kabul eder ne de vicdan.</p>
<p><strong>Din-devlet ili</strong><strong>ş</strong><strong>kisini de ayn</strong><strong>ı</strong> <strong>ç</strong><strong>er</strong><strong>ç</strong><strong>evede ele alabilir miyiz?</strong></p>
<p>Onlar da böylesi ünsiyete sahip elbette. Din ve devlet kalp ve vücut gibidir. Din, devletin kalbidir, ruhudur; vücudu çalıştırır. Vücut, kalbi korur. Dinsiz devlet, vicdansız devlet demektir. &#8220;Devletin dini adalettir.&#8221; der Hz. Ali. Zaten devletin dinsiz olması görülmüş bir şey değildir. Dinlere karşı eşit mesafede olduğunu söyleyen devletler, dinleşmiş ideolojilerin boyunduruğundadır. Laiklik dininin laik rahipleri, bekçileri olduklarını iddia ettikleri devleti tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “dinin” gölgesinde yönetmişlerdir.</p>
<p>Devletsiz bir toplum olmayacağı gibi dinsiz bir devlet olmaz. &#8220;Ben Allah&#8217;a inanıyorum ama dine inanmıyorum&#8221; demek, &#8220;Ben sağlığa inanıyorum ama tıbba inanmıyorum.&#8221; ya da &#8220;Topluma inanıyorum, devlete inanmıyorum, adalete inanıyorum ama hukuka, yargıya inanmıyorum.&#8221; demek gibi bir şey. Dinin en temel üç ilkesinden biri tevhittir. Tek bir Allah&#8217;ın eşit kulları olmak. Herkesin tarağın dişlileri gibi tek düze olması. Tarağın dişlerinden birinin uzun olması tarağın işlevini boşa çıkarır. Din toplumdaki eşitliğin ve adaletin öteki adıdır.</p>
<p>Bugünkü organize dinlerin uygulamadaki kötü örneklerine bakarak dinin topyekûn geçersiz olması düşünülemez. Bugünkü siyasi partiler devleti yöneten mekanizmalardır. Bir partinin kötü yönetimi devlete mal edilemez. Bir partinin kötü yönetimi devlete olan ihtiyacı kökten yok etmez, aksine devletin kıymetinin artırır. Bunu şunun için söylüyorum: Deizmin ortaya çıkmasına özellikle sebep olan, çarpık Hristiyanlık anlayışıdır. Hristiyanlığa bakarak komple dinin varlığı yok sayıldı.</p>
<h3 style="text-align: center;"><strong><em>&#8220;Gençler Özgürlüğün Kölesi Olmuş Durumda!&#8221;</em></strong></h3>
<p><strong>Gen</strong><strong>ç</strong><strong>lerin </strong><strong>ö</strong><strong>zg</strong><strong>ü</strong><strong>rl</strong><strong>ü</strong><strong>k ve tutku aray</strong><strong>ışı</strong><strong> son raddede deizm ad</strong><strong>ı</strong><strong> alt</strong><strong>ı</strong><strong>nda yine farkl</strong><strong>ı</strong><strong> bir inan</strong><strong>ç</strong><strong> ve de</strong><strong>ğ</strong><strong>erler sistemine d</strong><strong>ö</strong><strong>n</strong><strong>üşü</strong><strong>yor sanki. Siz bunu nas</strong><strong>ı</strong><strong>l g</strong><strong>ö</strong><strong>r</strong><strong>ü</strong><strong>yorsunuz?</strong></p>
<p>Benim görebildiğim kadarıyla, gençler mutlu olmak istiyor, fakat bunu bilgide, sanatta değil, hazda arıyorlar. Bedeli ödenmemiş bir özgürlüğe sahip olmak istiyorlar. Birçoğu özgürlüğün kölesi olduğunun farkında değil. Geleneksel aile yapılarını küçümseyerek kendilerine çok daha albenili bir hayat sunan örneklerin bombardımanına maruz kalıyorlar. Diziler, filimler ve özellikle sosyal medya insanın kösnül duygularına hitap eden, şehvanî arzularını tetikleyen şeylerle dolu. Müslüman genç işte bu cenderede can çekişiyor.</p>
<p>Deistler en son dernek kurdular malum. Dinin kurumsal yapısına, her türlü hiyerarşiye karşı çıkacaksın, fakat kendini ifade etmek için dernek kuracaksın. Sen bile kendi derdini, davanı anlatabilmek için bir sistem var etmek, bir araya gelip güç birliği yapmak zorundasın. Yarın bu yapı büyüse şubeleşecek, bazı eylem planları çıkaracak, şartlara göre bazı gizli toplantılar düzenleyecek. Belki parti kurup iktidara gelecek sayıya ulaştıklarında parti kuracak ve devlet yönetmeye kalkacak bu insanlar. Bu yüzden özellikle Türkiye&#8217;de deizm bir dindir diyorum. Zannedersem bu tabiri ilk Stuart Mill kullanıyor.</p>
<p><strong>Hayli uzun konu</strong><strong>ş</strong><strong>tuk. Toparlayacak olursak, neler s</strong><strong>ö</strong><strong>ylersiniz?</strong></p>
<p>Konuşma boyunca söylediklerimi şöyle hülasa edip bitirebiliriz: Deizmin en büyük problemi Allah tasavvurudur. Kâinata müdahil olmayan tanrının nasıl bir mahiyete sahip olduğu konusunda insan ve tabiata bakarak söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Hâlbuki insanoğlunun entelektüel macerasının temelinde tanrıya dair sorulan sorular ve bunlara verilen cevaplar yatmaktadır. İnsandaki inanma isteğinin onun bencil hislerinden kaynaklandığı ve yaratılış itibarıyla tabiatında taşıdığı zayıflıkların bir sonucu olduğunu iddia etmek, son derece önyargılı bir yaklaşımdır. Gerçekte insanın inanma isteği onun fıtri bir yanıdır.</p>
<p>Bugün gençlerde mahrumiyet yok. Oysa mahrumiyet muhayyileyi harekete geçiren en mukavvim unsurdur. Einstein &#8220;Zekâ sınırlıdır. Asıl önemli olan hayal gücüdür.&#8221; diyor. Yeryüzünün en muhteşem buluşları, en mahrum dönemlerde en mahrum insanlardan çıkmıştır. Mutlu bir adamın hayat hikâyesi olmaz. Bir istiğna hali, bir kaygısızlık, kayıtsızlık durumu var. Bugün geçerli olan tek izim, hedonizmdir. Her şeyle alay eden, her şeyden espri devşiren ciddiyetsiz, sarkastik tipler türedi. Bunda her şeyi ciddiye alan yoz, abus tiplerin camiaya rehberlik etmesinin de etkisi var. Bir şey haddini aşınca zıddına inkılap ediyor maalesef.</p>
<p><strong>Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.</strong></p>
<p>Ben teşekkür ediyorum.</p>
<p>Aylık Dergisi 177. Sayı</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modernizm-yeryuzunu-hic-olmadigi-kadar-kirletti/">Modernizm Yeryüzünü Hiç Olmadığı Kadar Kirletti!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modernizm-yeryuzunu-hic-olmadigi-kadar-kirletti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tahsin Görgün &#8211; Medeniyet Meselesi &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tahsin-gorgun-medeniyet-meselesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tahsin-gorgun-medeniyet-meselesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Apr 2019 12:48:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Descartes]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Max Weber]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21577</guid>

					<description><![CDATA[<p>Descartes diyor ki, düşünüyorum o halde varım o kadar kesin bir bilgidir ki bu konuda kimse beni şüpheye düşüremez. Tanrı bile bu alanda bana müdahale edemez diyor. Bunu dikkate aldığınızda zaman Descartes’ın, Tanrının bile müdahale edemediği bir bilgi alanı, muhkem bir alan, sadece insana ait bir alan kurduğunu ve sonra bu alanı bir usule bağlı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tahsin-gorgun-medeniyet-meselesi-alintilar/">Tahsin Görgün – Medeniyet Meselesi ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22000 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-meselesi.jpg" alt="" width="369" height="493" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-meselesi.jpg 562w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-meselesi-225x300.jpg 225w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></p>
<p>Descartes diyor ki, düşünüyorum o halde varım o kadar kesin bir bilgidir ki bu konuda kimse beni şüpheye düşüremez. Tanrı bile bu alanda bana müdahale edemez diyor. Bunu dikkate aldığınızda zaman Descartes’ın, Tanrının bile müdahale edemediği bir bilgi alanı, muhkem bir alan, sadece insana ait bir alan kurduğunu ve sonra bu alanı bir usule bağlı olarak, yani metodik bir şekilde adım adım genişlettiğini farkedersiniz.</p>
<p>Artık şöyle bir düşünce, ben aklımla tanrının herhangi bir desteği olmadan, bizzat kendim varlığı da inşa ederim, toplum da inşa ederim, şehirler kurarım, devletler de kurarım, hukukta, din de oluştururum ve nihayet tabiatla ilgili bütün araştırmaları da yaparım. Hepsini her şeyi ben kendi aklımla yaparım. Aklım dışında başka bir şeye ihtiyacım yoktur. Bana “tabii ışık” olarak verilmiş olan bu akıl, benim en önemli değil, yegane ve yeterli imkanımdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamber göndermemiş bir Allah inancı, tam 17. ve 18.yy. Batı filozoflarının Deizmini ifade der. Yani batı Avrupalılar İslam medeniyetinden istifade ederken, İslam medeniyetinden kendilerine makul, rasyonel, tabii gözüken ne varsa onların hepsini aldılar. Allah inancını üstlenmekle birlikte, Hazreti Peygamber söz konusu olduğunda, onun peygamberliği ve tebliğin&#8217;ın dini muhtevasını parantez içerisine aldılar.</p>
<p>Bunun teferruatı çok olduğu için, nasıl olabildiğini anlamak için kendi hayatımıza da bakabiliriz: Biz son yüz, yüzelli yıl içinde biz batı medeniyetinden bir çok şey aldık; Pazar günü tatili de buna dahildir. Batı dünyasında Pazar günü, dini bir tatil günüdür. Ancak biz Pazar gününü tatil günü yaparken, dini bir tatil olarak değil, tamamen “modern” ve “dünyevi” bir karar olarak bunu üstlendik. Pazar gününün tatil olmasının Batı dünyasındaki anlamı ile Türkiye ve İslam dünyasındaki anlam aynı değildir; hatta birbiri ile neredeyse hiçbir alakası yoktur. Ayrıca Pazar gününü, dini bir ibadet gününü, tatil ilan etmek bizi hristiyan yapmadı.</p>
<p>Aynı şekilde batılılar da Müslümanlardan o kadar çok şey aldılar ki, fakat onun dini boyutunu dikkate almadan aldıkları için, tamamen dünyevi bir şey olarak aldıkları için, onlar da benzer bir şekilde Müslüman olmadan İslam medeniyetinden istifade etmiş oldular. Biz de şu anda Hıristiyan olmadan batı medeniyetinden istifade ettiğimiz gibi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Kant’ın meşhur tezi, varlıktaki ikili tasnifi ortadan kaldırarak, yerküreyi ve gökleri, fiziki nesneler kadar gök yüzündeki yıldızları da, insan aklının inşa ettiğini; dolayısı ile mevcut olan her şeyin fenomenlerden ibaret olduğunu; fenomenlerin varlık sebebinin insan aklı olduğu tezini ortaya koydu. Buna göre insan zihninin işleyiş şekli kısaca numen olarak isimlendirdiği ve ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir yerden intibalar bize ulaşır ve bu intibalardan bizim akletme gücümüz nesneleri inşa eder.</p>
<p>Aklın inşa ettiği bu nesnelere Kant kısaca “fenomen” adını verir. Kısaca insanın bir şeyi bilmesi demek, duyu verilerinden gelen intibaları kullanarak, o şeyi inşa etmesi demektir. Kant tam olarak şöyle der: Şimdiye kadar aklımızın nesnelerin ve tabiatta bulunan şeylerin düzenine göre şekillendiği var sayılırdı.</p>
<p>Şimdi bakışa açısını değiştirerek, aklın nesnelerin şeklini değil de, nesnelerin aklın şeklini aldığı; daha doğrusu nesnelerin akıl tarafından inşa edildiğini varsayacak olursak nasıl olur? Buna göre Kant, nesnelerin fénomenler olarak insan aklı tarafından inşa edildiği tezini dile getirerek, daha sonra adına “konstrüktivizm” denilecek olan ve modern dünyanın temel esaslarından birisini ortaya koymuş oluyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
Kur’an-ı Kerim’in ilk nazil olan ayetlerinde geçen, “insan kendi kendisini müstağni görerek/görünce tuğyana düştü; halbuki dönüş Rabbinedir” beyanı, eğer gereği gibi kulak verilirse, bütün bu süreci anlamada bir taraftan yol gösterirken, başka bir taraftan da bu süreç sanki bu ayetleri tefsir etmektedir; sanki bu süreç bu ayetlerin olgusal bir tefsiri olarak olarak tahakkuk etmiştir. Son iki asırda insanlığın içine düştüğü ve umutsuz gözüken durum, aslında istiğna yönelişiyle gelen “tuğyan”a bir örnek teşkil etmektedir.</p>
<p>Bu müstağni görme meselesi benim varlığımı sürdürmek için aklın dışında, aklı aşan bir desteğe ihtiyacım yoktur; ben “sırf” aklımla, hem düzen kurar, hem de bu kurduğum düzeni, kuruluş düzenine muvafık bir şekilde anlayabilir ve açıklayabilirim şeklinde özetlenebilir. Kurulan düzen, kurumlar ve en büyük kurum olarak devlet olduğu gibi, bu düzenin anlayıcı ve açıklayıcı bilgisi bütün bilimleri teşkil etmektedir. Düzen ve düzenin bilgisinin toplamı, kabaca dünya ve dünya görüşü olarak isimlendirilebilir. Deist hümanizmin son ucu, istiğna olarak zuhur ederken, istiğna da tuğyana götürüyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Eğer bir insanın kendisi ile alakalı olarak aldığı karar ve oluşturduğu kural zulüm olarak isimlendirilemezse, o zaman şöyle düşünebiliriz: mesela elli milyon insan bir araya gelse ve hepsini ilgilendiren bir konuda, müşterek bir şekilde bir karar alsa veya bir kural koysa, alınan bu karara veya konulan bu kurala zulüm denilebilir mi?</p>
<p>Evleviyyetle hayır. Çünkü elli milyon insan, tek tek bu kararı kendileri için aldıklarında, nasıl ki zulüm ile isimlendirilemeyeceği gibi, toplu olarak hepsini ilgilendiren bir karar aldıklarında da aynı durum geçerlidir. Kısaca “toplum sözleşmesi” teorisi olarak meşhur olan yaklaşımın Kant’ın eserlerinde gözüken hali kabaca budur.</p>
<p>Düşünelim ki, 50 milyon insan bir araya gelmiş, nasıl yaşayacakları hususunda toplumsal bir sözleşme yapmışlar. Tanım gereği bu sözleşmenin kuralları herhangi bir şekilde “zulüm” ihtiva etmez, edemez. Çünkü devletin verdiği kararı veya koyduğu bir kuralı yargılama konumunda değildir; böyle bir konum mevcut değildir. Öyle olduğu için bir adım sonrasında Hegel, açık bir şekilde “devletin aldığı kararlara zulüm” denilmeyeceğini söyler. Hegel’e göre devlet zulmetmez.</p>
<p>Herhangi bir devlet, kamusal olanın, toplumun ortak fikriyatının tecessüs etmiş halidir. Böyle olduğu için devletin vermiş olduğu kararlar Tanrının verdigi kararlar gibidir. Öyle olduğu için devlet hata yapma&#8217;i, devlet yanlış yapmaz. Devletin verdigi karara zulüm denmez. Modern dünyanın, bu dünyayı oluşturan esas “aktörler” olan Batı Avrupa’lı ulus devletlerin esası budur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Devletler, formel yapılar oldukları ve üst varlık ilkesi, (taison d&#8217;etre), kendi mevcudiyetlerinî muhafaza olduğu için, kendi inşa ilkeleri de, (raison d’ctat), bu varlık ilkesine bağlıdır; modern devletin hikmet-i hükümeti, kendi varlığını muhafaza etmek, etkin varlığını, yani gücünü arttırmaktır. İşte avrupa’nın modern ulus devletlerinin bu hikmet-i hükümeti, artık etrafta başka “düşman”, işgal edilecek “yeni” topraklar kalmayınca, mevcudu paylaşma hususunda ihtilafa düştüler ve bu ihtilafın bir tane hal çaresi vardı: savaş.</p>
<p>Alman düşünürü Max Weber’in birinci dünya harbi sonunda söylediği gibi, artık her millet, çıkarlarından oluşan yeni ilahlarına hizmet etmeyi yegane hakikat olarak kabul ediyor ve bu hakikatten doğan hakkı elde etmek için savaşmak bir vazife haline geliyordu.</p>
<p>Birinci dünya harbi öncesine geldiğimizde, yani 20. y.y.’in ilk onbeş yılında, Osmanlı Devleti üzerinden yürütülen paylaşma çatışmaları, Sultan II. Abdulhamid’in tahttan indirilmesi, ihtilafa düşerek ayrışmış bir ordunun Balkan savaşlarında ibretamiz hezimetleri, hep bu genel perspektif içinde, en azından mana boyutlarından birisini ifşa eden hadiselerdir. Avrupalı hiçbir emperyalist devletin hata yapmadığı, aldığı kararlar ve koyduğu kurallarda “la yüs’el amma yef’al”/yaptığından hesap sorulmaz olarak kabul edildiği şartlarda, bir sınır, bir “hadd”, inkar edilemez bir şekilde kendisini izhar ediyor:</p>
<p>Bir devletin çıkarları ile diğerinin çıkarları çatışabilir. Eğer bir devlet diğerine, kendi kararlarını ve kurallarını kabul ettirebilecek güce sahip olduğuna inanıyorsa, onun buna uygun bir şekilde davranmasını engelleyen herhangi bir merci yoktur. Mesela İngilizler ve Fransızlar, Ruslarla anlaşarak bir devleti (bu devlet Osmanlı Devleti’dir) yıkarak topraklarını paylaşmak, orada yaşayan insanları katliama tabi tutmak, yaşadıkları yerlerden çıkarmak,topraklarında bulunan yeraltı zenginliklerini sömürmek konusunda antlaşmış iseler, onları bu antlaşmaya uygun bir şekilde o devletin topraklarını işgal etmekten geri tutacak herhangi bir merci yoktur.</p>
<p>Onlar bir vesile icat ederek, bu kararlarını uygularlar. Verdikleri kararlar, “volenti non fit injuria” ilkesi çerçevesinde düşünüldüğünde, zulüm olarak ta nitelenemeyeceğine göre, hatta Hegel’in diliyle konuşacak olursak, Tanrı devletin kararları ile konuşuyorsa, o zaman bunun hatta “olması gereken” durum olduğunu bile savunabilirsiniz.</p>
<p>Ama aynı devletin (yani Osmanlı Devleti) toprakları üzerinde daha başka bir devlet (Almanya) ve o devletin metbuu olan diğer devletler de hak iddiasında bulunuyorsa, o zaman, bunlar arasında bir “çıkar çatışması” kaçınılmaz olacaktır. İşte bu çıkar çatışması ve bunun cephelerde yaşanan muhtevası, birinci dünya savaşı dediğimiz büyük hadiseyi ifade etmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Modern dönemin ayırıcı hususiyetlerinden birisi, bütün hukuk alanının devletin ve siyasetin fonksiyonu haline gelmesidir. Sadece Türkiye’de değil, Amerika’da da, Almanya’da da, Ingiltere’de de, Fransa’da da, İranda’da, Suudi Arabistan’da da, İsviçre’de de, yani her yerde durum derece farklarıyal böyledir. Modern hukuk siyasetin bir fonksiyonudur. Bunu farkında olmak lazım. Halbuki İslam medeniyetinde durum mahiyet olarak farklıdır; İslam medeniyetinde hukuk bir ilimdir. Devlet hukuk yapmaz.</p>
<p>Hukuk âlimlerin işidir. Devlet âlimlerin yaptığı hukuka riayet eder. Hukuk bu kadar esaslıdır. Hukuk, siyasete üstündür. Modern dünyada adı çokça telaffuz edilen, hukukun üstünlüğü (Rule of Law, Rechtstaatlichkeit) ideali,islam medeniyetinin mütemmim cüz’üdür; olmazsa olmazıdır.</p>
<p>Hukukun, siyasetin bir fonksiyonu olduğu düzen, İslam medeniyeti olamaz. İslam dünyası sömürgeleşerek, modernleşirken ve “medenileşirken”, aynı zamanda hukuku da siyasallaştırdı. Hukukun hakiki manası ile üstünlüğü, sömürge yönetimleri tarafından, “mütehakkimlerin” düzenlemeleri hukuk haline getirilerek, ortadan kaldırıldı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mevlâna, bir çiftçinin arazisini, akşamleyin yatağına giderken inşallah yarın sabah tarlayı sürmeye gideceğim, diyerek niyet ettiğinde sürmeye başladığını söyler. Eğer biz sorumluğumuzun farkında olarak, bu sorumluluğu üstlenmeye niyet eder ve bunu tahakkuk ettirmeyi talep edersek, işe başlamışızdır. Fahreddin er Razi de şöyle der: bir şey yok demek henüz yapmadık demektir. Eğer dünyada adaletsizlikler, zulümler bu kadar yayglnsa bu Müslümanların adaleti ifa etme vazifesini yeterince yapmadığı anlamına geliyor.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tahsin-gorgun-medeniyet-meselesi-alintilar/">Tahsin Görgün – Medeniyet Meselesi ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tahsin-gorgun-medeniyet-meselesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
