<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahiret | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ahiret/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 28 Mar 2024 07:09:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ahiret | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Emine Öğük &#8211; Mâtürîdî&#8217;nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Mar 2024 07:09:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Münazara]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26944</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Delillerin çokluğu (her zaman) gerçeği tüm yönlerden layıkıyla bilme imkânı vermez. (Mâturidi, Kitâbu&#8217;t-Tevhid, 195) Mâtüridi, delilleri en isabetli şekilde kullanarak düşünceleri temellendirmek gerektiğini, bunun için geçerli delillere ihtiyaç olduğunu söyler. Deliller bir fikri ispatlamada oldukça önemli olduğundan vazgeçilmez bir mahiyet arz ederler. Ancak Mâtüridi, bir iddiayı her açıdan destekleyen deliller olsa bile, her zaman [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/">Emine Öğük – Mâtürîdî’nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-26945 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-198x300.jpg" alt="" width="198" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-198x300.jpg 198w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-600x911.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-768x1166.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-674x1024.jpg 674w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800.jpg 800w" sizes="(max-width: 198px) 100vw, 198px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Delillerin çokluğu (her zaman) gerçeği tüm yönlerden layıkıyla bilme imkânı vermez.</p>
<p>(Mâturidi, Kitâbu&#8217;t-Tevhid, 195)</p>
<p>Mâtüridi, delilleri en isabetli şekilde kullanarak düşünceleri temellendirmek gerektiğini, bunun için geçerli delillere ihtiyaç olduğunu söyler. Deliller bir fikri ispatlamada oldukça önemli olduğundan vazgeçilmez bir mahiyet arz ederler. Ancak Mâtüridi, bir iddiayı her açıdan destekleyen deliller olsa bile, her zaman gerçekliklerin bütün çıplaklığıyla bilinmesinin mümkün olamayacağına vurgu yapar.</p>
<p>İstidlâli ve müşahedeye dayalı bilgi türü arasında ayrım yapan Mâtüridi bazı gerçekliklerin istidlâli yolla bilinmesinin söz konusu olamayacağını vurgular ve rü&#8217;yetullahın bu kapsamda olduğuna işaret eder. Diğer taraftan delillerin çokluğu her zaman bir fikrin doğru olduğunu ispat için yeterli değildir. Bazen batıl bir düşünce için de çeşitli deliller ortaya sürülebilmektedir. Aslolan delillerin çokluğu değil, delillerin sağlam oluşu ve geçerliliğidir. Bu nedenle sayısal çokluk tek başına yeterli bir değer taşımaz.</p>
<p>Matüridi&#8217;nin bu açıklamaları, hakikatin keşfinde delilleri ikinci plana ittiği şeklinde değerlendirilmemelidir. Zira o pek çok yerde delillerin önemine dikkat çekmekte ve ikna edici delillere rağmen inanmamakta direnen ve ispatlanan hakikatleri kabul etmeyen insanların kendilerine yazık ettiklerine işaret etmektedir.</p>
<p>Mâtüridi geçerli delillere rağmen insanların gerçekleri kabul noktasındaki zaaflarının nedenlerine ilişkin görüşlerini de paylaşır. Buna göre insanlar arasında inatçı olanlarla, körü körüne bir başkasına tabi olanlar her türlü bilgiye ve doğruluğunu kanıtlayan delillere karşı çıkarak kendi iddialarını tasdik etmeye devam etmektedir.</p>
<p>İnatçı kişiler, tam aksi yönünde deliller olmasına rağmen kulaklarını hakka tıkayarak kendi görüşlerindeki inatları yüzünden gerçeğe sırt çevirirler. Sırf başkalarını taklit eden kişi ise alternatif görüşleri kulak ardı edecektir. Çünkü onun nezdinde kendi taklit ettiği kişi dışında bir hakikat yoktur. Hakikat tamamen taklit ettiği kişinin söylediğinden ibarettir.”(Maturidi,Kitabu&#8217;t Tevhid,4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Her işin ve fiilin bir oluş hakikati vardır, dünyada olmuşsa görülecektir, ahirette olmuşsa bilinecektir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/298)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Nefiy olumsuzlanan şeyi zihinden ve akıldan kaldırır, bu gerçekleşince de zihin ve akıl olumsuzlanan şeyi artık takdir edemez.</p>
<p>(Mâtüridi, Kıtâbü&#8217;t-Tevhid, 194)</p>
<p>İnsan olumsuz olarak kodladığı şeylere karşı mesafe koyar, o şeyler artık onun ilgi alanının dışına çıkar. Kişi olumsuz olarak algıladığı şeyi yok sayar ve zihninden siler/silmek ister. Bunu yaptığı durumda da olumsuzlanan şeyin gerçek değerini takdir edemez. Mesela insan bir başka kişiye karşı negatif bir kodlama yaptıysa, onun hakkında olumsuz düşüncelere sahipse, bu durumda o kişinin olumlu yönlerine karşı da kendisini kilitler. Artık onun meziyetlerini göremez hâle gelir. Bu durumda toptan kabul veya toptan ret gibi bir tavır çıkar ortaya. Bu tavır aslında doğru bir tavır değildir. İnsan gerçeğiyle de bağdaşmaz. Zira insan aslında hata ile malul bir varlıktır. Hatalarını en aza indirip onlardan uzaklaşmakla mükellef olmakla birlikte zaman zaman hata yapmaktan da tumüyle korunmuş değildir. Dolayısıyla hata yapan bir kişinin başkalarının hatalarına karşı da daha mütehammil olması beklenir. Hata ve kusurları fark edilen bir insana karşı gösterilmesi gereken tavır şöyle olmalıdır: Bu kişiye hatalarından uzaklaşması yönünde tavsiyelerde bulunmak, hataların aslında en çok da hata sahibıne zarar verdiğıni hatırlatmak, o kişiyi daha iyi insan olmanın yöntemleri hakkında düşünmeye davet etmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Münazaranın (fikri tartışma) usulu, gizli kalmış hususların ortaya çıkması ve hikmetin boyutlarının anlaşılması için araştırma yapmaktır.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü t-Tevhid, 233)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Zarar vermek, başkası için bir güzellik sebebi olsa bile, özünde kötüdür.<br />
(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 13/204)</p>
<p>Toplumda bir veya birkaç kişiye faydalı olan bir şey, eğer pek çok kişiye zarar veriyorsa, o şeyden uzak kalmak, her durumda umumun menfaatini gözetmek gerekir. Yine bir kişiye veya bir canlıya yahut da doğaya zarar vermek, bir başkası için güzellik sebebi olsa da kendi özünde iyi değildir. Özünde kötü olan bir şeyden insanlara iyilik gelmesini beklemek beyhude bir çaba olur. Bir şey zahirde iyi görünebilir. Aslolan o şeyin gerçekte ne olduğudur&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Delil, kendi özünde delil olsa bile onu dikkate alıp kullanan kişi için geçerli olur, onu benimseyip kullanmayan için delil niteliği taşımaz, bilakis bir körlük ve şaşkınlık vesilesidir.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 1/31)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Benzeşme iki şeyin cevherleri, sıfatları ve hacimleri (had) açısından bir noktada birleşmesi demektir.</p>
<p>(Mâturidi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 194)</p>
<p>İki şey arasında bir benzerlik kurulabilmek için bu iki şey arasında çok yönlü bir mukayeseye ihtiyaç olduğunun altını çizen Mâtüridi, bütün yönlerden benzer olmayanın birbiriyle kıyas edilmemesi gerektiğini vurgular. Özellikle duyular âlem ve gayb âlemi arasında kurulan irtibatta bu farklılıklara dikkat edilmesi gerekır. Mâtüridi mevcut âlemin fizik ötesi âlemin varlığının delihi olduğunu ve tabiattaki mevcut varlıkların Yaratıcı&#8217;nın varlığına ve sıfatlarına kılavuzluk ettiğini söylemektedir.56 Ancak bu âlemler arasındaki ilişki bir benzerlik olarak değerlendirilmemelidir.</p>
<p>Mâtüridi burada söz konusu olan kılavuzluğu kâinatta bulunan atlık, uyum, acziyet ve noksanlık gibi unsurların kendi kendine meydana gelmemenin ve kendisi dışında bir yaratıcıya ihtiyaç duymanın belgeleri olarak değerlendirir. Dolayısıyla âlem Yaratıcı&#8217;nın mahiyeti hakkında değil, âlemin kendi kendine meydana gelmesinin mümkün olmadığı, bir yaratıcıya ihtiyaç duyduğu ve bu yaratıcının âlemin taşıdığı özelliklerin fevkinde bır varlık olduğu hakkında bilgi verir.”57 Şahid ile gayb arasındaki ilişkinin “kıyas” kavramı üzerinden değil “istidlâl” sözcuğü üzerinden yapılandırılması ve “kıyâsu&#8217;l-gaıb ale&#8217;ş-şahid” ifadesi yerine “ıstıdlal bı&#8217;ş-şâhıd ale&#8217;l-galb” nıtelemesinin tercih edilmesinin hikmeti de budur.</p>
<p>56 Maturidi, Kıtdbü&#8217;t-Tevhid, 26, 50, 51.</p>
<p>57 Matüridi, Kıtabüt-Tevhid, 50.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bir şeyin mukayesesi benzeriyle olur/ Bir şey benzeriyle kıyas edilir. (Mâturidi, Kıtâbu&#8217;t-Tevhid, 47)</p>
<p>Matüridi&#8217;ye göre her şey benzeriyle mukayese edilmelidir. Birbiriyle kıyas edilecek olan şeylerin benzer özellikler taşıması gerekir. Kıyas için zaten fıkıh usulünde illet benzerliği şartı gerekli görülmüştür. İki şey arasında ortak illet olmadan kıyas yapılamaz. Kadınla erkeği, elma ile armudu kıyas etmek doğru olmaz. Birbinne benzer özellikler taşıyan iki şey arasında kıyasta bulunmak esas olmalıdır. Mâtüridi&#8217;ye göre özellikle Allah ile insanları birbirlerıyle mukayese ederek bazı sonuçlar çıkarmak isabetli olmaz. Allah yaratıcı, kullar ise yaratılmış olma vasıflarını taşır. İnsanlar bir filli gerçekleştirirken belli amaçlara binaen bunu gerçekleştirirler. Mâtüridi&#8217;ye göre bunun sebebi ya bir zaran defetmek ya bır fayda temin etmek ya da herhangi bir ayıptan uzak kalmaktır. Oysa Allah hem bu vasıflardan munezzeh, hem de kâinatı bu gayeleri gerçekleştirmek için yaratmış değildir. Söz konusu fayda ve zarar durumu, muhtaç durumda olup derecesini yükseltmek ve değerini artırmak isteyen kimseler içindir.</p>
<p>İnsanlar bu gayeleri dikkate almadan iş yapsalar, fiillerinden dolayı ya bir dunyevi zarara ya da uhrevi mutsuzluğa maruz kalırlar. Oysa butün söz ve fiilleri isabetli ve bizatihi her şeyden müstağni olan Allah, fülini herhangi bir faydanın temini ya da bir zararın defi için gerçekleştirmez. Emri ve yasağı da bir menfaat temini veya bır zararın bertaraf edilmesi için değildir. Şu hâlde Allah ile diğer yaratılmışlar müstağni olma ve hikmet açısından çok farklı konumda olduklarından bunları birbirleriyle mukayese etmek doğru değildir * 58</p>
<p>58.Matüridi, Kitabü&#8217;t-Tevhid, 273.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dininiz tek bir din, milletiniz tek bir millettir ki o da Islam&#8217;dır.</p>
<p>(Maturidi, Te&#8217;viltu&#8217;-Kur&#8217;ân, 10/35)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Eğer Allah&#8217;ı sever ve O&#8217;na boyun eğip itaat ederseniz, Allah yardımıyla ve düşmanlarınıza karşı desteğiyle sizin yanınızda olur. Ama eğer O&#8217;ndan yüz çevirir ve inatla karşı durursanız, hükümranlığı ve intikam almasıyla yanınızda olur.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/336)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Güzellikler, ancak iman ve tevhid inancı ile birlikte gelirse kalıcı olur ve mükâfat kazandırır, fakat imanla gelmezse o güzelliklerden yararlanmak ve mükâfat elde etmek söz konusu olamaz.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 13/1928)</p>
<p>Fiillerin en güzelini Allah&#8217;ın nzasına en layık olanı olarak kabul eden, imanı ve ibadetleri iyılık ve güzelliklerin elde edilme vesilesi gören ve imanı bütün iyilık ve güzelliklerden daha hayırlı bir amel olarak değerlendiren Mâtüridi84 için iman ve ibadetlerin iyi bir insan ve iyi bir kul olmada vazgeçilmez bır fonksıyonu vardır. Mâtüridi Allah&#8217;ın koyduğu sınırları aşanların veya aklın ve dinin kabul etmediğini yapmayı tercih edenlerin bu yaptıklarının çirkin bir fiil olduğunu ve bu nedenle akıl ve dın tarafından yasaklandığını ifade eder.“ 85</p>
<p>85.Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 5/373,608<br />
86.Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 2/428</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dinin esası fiiller/davranışlar olmayıp inançlardan ibarettir. Şu sebeple ki inançlar, baskı ve hâkimiyetin kurulamayacağı değerlerdir; hiç kimse başkasının inancına hükmetme veya ona engel teşkil etme gücüne sahip değildir. Çünkü inançlar kalplerin fiilleridir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 593)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>İyiliklerin en üstün olanı imandır.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 620)</p>
<p>Mâtüridi imana büyük bir kıymet atfetmiştir. İyiliklerin en üstünü olarak vasfettiği iman için ayrıca “en büyük hayır” nitelemesinde bulunmuştur.'(Kitabu&#8217;t Tevhid,544) İmanın en büyük hayır (iyilik) olarak zikredilmesi, iman-ahlak bağına dikkat çekmesi açısından önem arz eder. İmanın iyilik olarak vasfedilmesi iman sahibi kişilerin de iyilik sahibi kişiler olduğu gerçeğini beraberinde getirir. Dolayısıyla Allah&#8217;ın insanlardan istediği en temel dini vecibe, aslında onların iyilik ve güzellik sahibi bir insan olmasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Herhangi bir şey, bir sebep olmadan bulunduğu yerden ne düşer ne aşağıya iner ne de yukarı çıkar. Allah&#8217;ı ise herhangi bir şeyin aciz bırakması yahut O&#8217;ndan gizlenmesi yahut da O&#8217;nun isteğine engel olması ihtimali yoktur.</p>
<p>(Mâturidi, Te &#8216;vilâtu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 13/24)</p>
<hr />
<p>İnsanlar peygamberlere tabi olup onların getirdikleriyle amel etselerdi, aralarında ayrılık, bölünme ve karışıklık doğma ihtimali olmazdı.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 79)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Hiç kimse, Allah Teâlâ&#8217;nın dünyadaki iyiliklerinin karşılığını ahirette mükâfat görecek şekilde hak etmiş değildir. Insanlara verilen mükâfat onlar bunu hak ettikleri için değil, Allah&#8217;ın lütfu ve ihsanı (ikram) sayesindedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/284)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah insanları ahireti hatırlamaya teşvik eder. Çünkü ahiretin unutulması yaşama hırsı doğurur, yaşama hırsı mal düşkünlüğüne sevk eder, mal düşkünlüğü de cimriliğe neden olup kişiyi ibadetleri ve itaatleri yerine getirmekten alıkoyar.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 2/203)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dinde kulun kurtuluşunun esası fiili sayesinde gerçekleşir. Allah&#8217;ın kulunun doğru olan fiili yapmasına vesile olan sebepleri yaratması, onun üzerinde engin lütuf ve ihsanının olduğunu gösterir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 199)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>İnsan sonucu fayda sağlamayan veya zarardan sakındırmayan bir fiili işlemeyi manasız bulur.</p>
<p>(Mâtüridi, Kıtâbü&#8217;t-Tevhid, 158)</p>
<p>İnsan fiillerini gerçekleştirirken fayda-zarar ilkesini göz önünde bulundurur. Sonucunun kendisine fayda sağlayacağını düşündüğü fiilleri yapar, zararlı olduğunu düşündüğü fiillerden ise sakınır. Kendisine zarar vereceğini bildiği kötülüklerden uzak kalmaya gayret eder. Bile bile zarara doğru sürüklenmek istemez. Mâtüridi insanların kendi inisiyatifleriyle baş başa kaldıkları durumda fayda sağlamayan işlere girişmediklerini, bunu yapan kişilerin ise ahmak ve cahil olmakla itham edildiklerini söyler.&#8221;151</p>
<p>Matüridi&#8217;ye göre bu, aslında insanca bir tutumdur. İnsanlar uzak veya yakın bir menfaat elde etmek için güçlüklere göğüs gerip gayret gösterirler. Allah da insanlara faydalı olan şeyleri emretmekte, zararlı olan şeylerden de onları sakındırmaktadır. Akıllı kişi de kendi yarar ve zararını bilen ve ona göre davranan kişidir. Ancak, küçük bir fayda için büyük kayıplar vermeyi göze alması isabetli olmaz. Bu nedenle küçük ve geçici çıkarlar elde etmek , için olması gerekenden taviz vermek, batıl ve yanlış yollara tevessül etmek isabetli bir tutum olmaz. Daha uzun vadeli, daha kalıcı faydalar elde etmek için çabalanmalıdır. Bu noktada en kalıcı fayda ahirete dönük olan ve Allah rızasına nail olmaya vesile olan faydadır.</p>
<p>151. Matüridi. Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 253.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Sizden alınan servet hakikatte sizin değil başkasınındır, elinde başkasının malı bulunan birinin, sahibi gelip onu aldığında üzülmesi gerekmez.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/366)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bir şeyi başka bir şey için değil de sadece bozmak için yapıp kuran kimse abesle iştigal eden (boş iş yapmak) ve hikmetten uzak kalan kimsedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 157)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Şahsi inançtan başka herhangi bir bilginin olmadığını benimseyen kimse, söylediği ve inandığı her şeyin gerçek olduğunu zanneder, kendi görüşüne muhalif olan fikirleri de inkâr eder.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 934)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bilgiye göre değil de kendi şahsi telakkisine göre düşünen kimse ile fikir tartışmasında bulunmanın bir anlamı yoktur.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 234)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Kaybettiklerinize üzülmeyiniz, fakat neden kaybettiğinizi anlamak için günahlarınıza bakınız&#8230; Sahip kılındıklarınıza da sevinmeyiniz, Allah&#8217;ın size karşı olan ihsanını fark ediniz.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vlâtu&#8217;-Kur&#8217;ân, 14/365)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bütün iyilikler Allah&#8217;ın kulu üzerinde bir hakkı olduğu hâlde, Cenab-ı Hak, onlar üzerindeki nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatan bu iyilikleri kendisine verilmiş olan bir borç olarak isimlendirmekte ve onları değerli kabul edip ödüllendirmektedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 29/135)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah&#8217;ın namaz, zekât ve diğer ibadetleri farz kılmasının hikmeti şudur ki: Allah üstün kıldığı kullarına nimetlerini yaymış ve yeryüzündeki her şeyi onların emrine amade kılmıştır. Mesela namaz bedenindeki bütün yetenekleri son noktasına kadar kullanma imkânını bir araya toplar. Zorunlu olduğu bir ibadeti kendi irade ve tercihiyle yerine getirirken aynı anda şükrünü de eda etmiş olur.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtü&#8221;l-Kur&#8217;ân, 1/208-909)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Her kim başkasını içinde olgunluk ve iyilik bulunan bir şeye davet etmek isterse, yapması gereken önce onu şefkatle (rıfk) ve yumuşaklıkla davet etmesidir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 17/33-34)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Sabır, kaybettiği şeyden ötürü nefsi sızlanmadan alıkoymaktır. Zaten kaybolanların tamamı Allah&#8217;a aittir ve insanlar nezdinde emanet konumundadır. Başkasının olan bir şeyin elden çıkmasına feryat etmenin bir anlamı yoktur.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 1/283)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah&#8217;tan batıl hak suretinde, hakkı da batıl suretinde görmekten bizi korumasını niyaz ederiz; zira O, güçlüdür, kâinatı yönetendir, kudretlidir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 356)</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/">Emine Öğük – Mâtürîdî’nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Dec 2021 14:40:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret Ahvali]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İzz b. Abdisselâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Pekcan]]></category>
		<category><![CDATA[asr suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[insanın halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[varlıkların dreceleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25831</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzz B. Abdisselam v.660 Çev: Ali PEKCAN*** SUNUŞ MÜELLİF HAKKINDA Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-24648 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg" alt="" width="365" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497.jpg 692w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" />İzz B. Abdisselam v.660</strong></p>
<div><strong>Çev: Ali PEKCAN***</strong></div>
<div></div>
<p><strong>SUNUŞ</strong></p>
<p><strong>MÜELLİF HAKKINDA</strong></p>
<p>Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları arasında Şihâbüddîn Sühreverdî (v. 632) ve Seyfüddîn Âmidî (v. 631) gibi önde gelen bilginler yer alırken, öğrencileri arasında ise, Şihâbüddîn Karâfî (v. 684), Ebû Şâme el-Makdisî (v. 665) ve İbn Halef Dimyâtî (v. 705) gibi otorite âlimler bulunmaktadır. Dımeşk&#8217;te (Şimdiki Şam kentinde) uzun müddet medrese hocalığı yapmıştır. Daha sonra Mısır&#8217;a gitmişaynı yönde çalışma ve faaliyetlerine devam etmiştir. Hem sıradan halk hem de ilmiye sınıfı nezdinde haklı bir şöhrete ulaşan İzz b. Abdisselâm, hayatı boyunca hakkı dile getirmekten sakınmamış, ulemânın taşıması gereken misyonu başarıy-la yerine getirmiştir. Özellikle fıkıh hükümlerinin hikmetleri ve gayelerine vukûfiyetiyle öne çıkmıştır. Onun bu sahada kaleme aldığı Kavâidü&#8217;l-Ahkâm fî Mesâlihi&#8217;l-Enâm adlı eser, onun bu yönünü açığa çıkarması bakımından önemlidir. Bunun dışında birçok eseri de bulunan müellif, cihad, mücâhede ve içtihâd dolu hayatını h. 660 (m. 1262) Kâhire&#8217;de tamamlamıştır. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin. Âmin.</p>
<p><strong>RİSÂLENİN ÇEVİRİSİ1</strong></p>
<p><strong>İNSANLARIN HALLERİ HAKKINDA</strong></p>
<p>&#8216;Âlimlerin Sultanı&#8217; lakabıyla meşhur büyük İslam bilgini İzz b. Abdisselâm (v. 660) şöyle der: Bu dünyada insanların çoğu zararda iken, geri kalanları kârdadır. Buna göre kârlı mı ya da zararlı mı olduğunu bilmek isteyen kimse, kendini Kur&#8217;ân ve Sünne-te arz etsin. Eğer kendinin, bu iki esasa uygun durumda olduğu kanaatinde hisse-derse kazançlı, değilse hüsrandadır.</p>
<p><strong>[ASR SÛRESİNİN FAZİLETİ] </strong></p>
<p>Nitekim Allah kazançlı çıkanları ve kaybedenleri haber vermiş, bunun bir ifadesi olarak &#8216;asr&#8217;a yemin etmiş, dört niteliği kendilerinde toplayan kimselerin dışında kalanların mutlak hüsranda olduklarını belirtmiştir.2</p>
<p><strong>Bu vasıflar şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>İman</p>
<p><strong>2-</strong>Sâlih amel</p>
<p><strong>3-</strong>Hakkı tavsiye etmek</p>
<p><strong>4-</strong>Sabrı tavsiye etmek.</p>
<p>Rivayete göre Sahâbîler, bir araya geldiklerinde Asr sûresini okumadan da-ğılmazlardı.3Sûredeki &#8216;el-Asr&#8217; dan ne murat edildiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bunun &#8216;salât-ı vustâ&#8217; (günün orta namazı) demek olan ikindi namazı olduğu söylendiği gibi, bilinen yüzyıl manasına olduğu da söylenmiştir.4</p>
<p>Yine aynı sûredeki &#8216;sâlihât&#8217; (sâlih amellerden)tan ne kastedildiği hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Kimi bilginler, bundan kastın farz olan emirler ol-duğunu savunurken, kimileri de sâlih ameller olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Sûredeki &#8216;hakk&#8217; kelimesine gelince, bunun Yüce Allah&#8217;ın kendisi olduğu be-lirtilmiştir. Buna göre mana: &#8216;hakk&#8217;ı (Yani; Allâh&#8217;a) taatte bulunmayı tavsiye ederler.&#8217;şeklinde olur. Bu sözcükten kastedilenin İslâm ve Kur&#8217;ân olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mana şöyle olur: &#8220;Onlar birbirlerine hakk&#8217;a ittibayı yani ona uymayıtavsiye ederler&#8217; Şu ayetlerde bu mana kastedilmiştir. &#8220;Rabbinizden size indirilen şeye ittiba edin!&#8221;5;&#8221;Rabbinden sana indirilene ittiba et!&#8221;6</p>
<p>Sûrede geçen &#8216;sabır&#8217; kelimesinin kapsamına, &#8216;taatlara sabır&#8217;, –ki bu sabra, masiyetlere karşı sabır da girer- girdiği gibi, &#8216;bela ve musibetlere sabır&#8217; da girebilir.</p>
<p>İşte bu dört esas ve özelliğin bir kimsede toplanması, oldukça önemli ancak zamanımızda az rastlanır bir durumdur.7İnsan, -yaptığı amellerin, söylediği sözlerin kötü ve çirkin olduğunu bildiği halde-, Allah&#8217;ın, sözü edilen nitelikleri taşımayan kimselerin hüsranda olduklarına dair üzerine yemin ettiği bu (dört) özelliği ken-disinde nasıl toplayacaktır! Zira nice isyankâr kimseler vardır ki, kendilerini ita-atkâr; nice haktan uzak kimseler vardır ki kendilerini hakka yakın zannederler.</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, (şer-i şerife) muhalif olduğu halde kendisini muvafık; nice itaatten çıkmış kimse, kendisini hakka son derece bağlı olduğunu zanneder. Nice hakka sırt çevirmiş kimse vardır ki, kendisini hakka yöneldiğini düşünür, nice haktan kaçan kimse vardır ki, hakkı aradığını iddia eder. Kimi cahiller kendilerini âlim, kimi korkaklar kendisini cesaretli, kimi mürailer kendilerini ihlaslı, kimi yoldan çıkmışlar, kendilerini doğru yolda, kimi körler kendilerinin gördüğünü, kimi dünyalık peşinde koşanlar da kendilerinin zahit olduğunu düşünürler! Bazı ameller vardır ki, mürailer, –kendi aleyhlerine olduğu halde- bu tür amel-leri kendilerine dayanak yaparlar.</p>
<p>Kimi taatler de vardır ki, -yasak olmasına rağ-men- başkalarına duyurup işittirtmek isteyenleri helake sürükler. İşte bütün bu durumların değerlendirilmesinde tek ölçü ve mihenk taşı şer-i şeriftir. Bu ölçü sayesinde kar ve zarar ortaya çıkar. Şeriat mizanında karlı çıkanlar, Yüce Allah&#8217;ın velisi ve dostudurlar. Bu sınıftaki kimseler de kendi aralarında dere-ce derecedirler. Bunların içerisinde en üst mertebede olanlar, peygamberler olup, daha sonra sırasıyla diğerleri gelirler. Dereceler yukarıdan aşağıya doğru azalarak belirlenir. Bu mizanda tartıları eksik çıkanlar ise, hüsranda olanlardır. Onların tartı-daki hafiflikleri birbirinden farklıdır. En hafif gelenler kâfirlerdir. Mizanda tartıları hafif gelenler de daha üst düşük dereceden daha az düşük dereceye doğru bir sıra-lamaya girerler. Bunların en üst düşüğünü ise küçük günahların en küçüğünü işleyenler oluşturur. Eğer sen, havada uçan, su üzerinde yürüyen, gaybden haber veren, sonra da –helal kılıcı bir sebep yokken- şer-i şerife muhalif amelleri işleyen, mubah kılacak bir neden olmadığı halde vacip olan amelleri terk eden birisini görürsen, bil ki o kim-se, Yüce Allah&#8217;ın cahilleri imtihan için tayin ettiği bir şeytandır. Bu, Allah’ın, dalalette kalanlar için sapıtma vasıtası yaptığışeylerden uzak değildir. Nitekim Deccâl de –sapıkları denemek amacıyla- insanları öldürüp diriltmektedir. O harap bir yere gelecek, hazinesi de arı beyinin takibi gibi ardından gelecek. Deccalın yanında, insanların görmesi için cennet ve cehennem bile hazır edilmiştir. Halbuki, onun cenneti, cehennem; cehennemi de cennettir. Öte yan-dan o, yılan çıyan yer, sapkınlığı konusunda cahillerin kendisine uymaları için kendini ateşe bile atar.8</p>
<p><strong>VARLIKLARIN DERECELERİ</strong></p>
<p>Cevherler ve cisimlerin tamamı zatları bakımından eşit iken, aralarındaki üstünlük; sıfatları, özellikleri, üstün ve faziletli niteliklere nispetleri itibariyledir.</p>
<p><strong>VARLIKLAR ARASINDAKİ DEĞER VE ÜSTÜNLÜK İKİ TÜRLÜDÜR </strong></p>
<p><strong>A-</strong>Cansız varlıklar arasındaki üstünlük Buna göre mücevher, altından; altın, gümüşten; gümüş, demirden üstün olduğu gibi, ışık, karanlıklardan; saydam olanlar, olmayanlardan; ince ve latif olan şeyler, kalın ve yoğun olan şeylerden; aydınlatıcı olan karanlık oluşturandan, güzel çirkinden daha üstündür.</p>
<p><strong>B-</strong>Canlılar arasında üstünlük Bunlarda aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar:</p>
<p><strong>1</strong>-Şekil ve görünüş bakımından güzel olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Beden ve cisim bakımından güçlü olanlar. [Bu güçler, çekme, tutma, itme, mücadele edebilme (çekişme), cihada, kıtale ve ağır şeyleri taşımaya güç yetirme, gibi nitelikte olurlar]</p>
<p><strong>3-</strong>Hayra götüren, şerden uzaklaştıran sıfatlar. [Mesela, gayretli olma, haya (utanma), şecaat (cesaret), hilim (ağırbaşlılık/yumuşaklık), teennî ile hareket etme ve cömertlik gibi.]</p>
<p><strong>4-</strong>Akıl ve (zekâ).</p>
<p><strong>5-</strong>Duyular.</p>
<p><strong>6-</strong>Sonradan öğrenilen bilgiler:</p>
<p><strong>a-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın varlığı; onun zati, selbî (sübûtî) ve sıfatları hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>b-</strong>Peygamberlerin gönderilişi, onların verdikleri haberler ile kitapların indi-rilişi hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>c-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın beş temel esas -ki bunlar; vaciplik-haramlık-mekruhluk-mendupluk ve mübahlıktır- ile bu beş esasın şart ve manilerine dair koyduğu hü-kümleri bilmek.9</p>
<p><strong>7</strong>-Yukarıdaki bilgi kaynaklarından meydana gelen haller. Mesela, korku, ümit, utanma, tevekkül, yüceltme ve büyük sayma gibi.</p>
<p><strong>8-</strong>Emir ve nehiy konusunda Yüce Allah&#8217;a itaat etmek.</p>
<p><strong>9-</strong>Yine Yüce Allah&#8217;ın, bu bilgi, hal ve taatlere karşı verdiği uhrevî lezzet ve sevinçler, cismânî ve rûhânî hazları oluştururlar. Örneğin, Allah&#8217;ın olası azabın-dan güvende olmak, ona yakınlık ve ünsiyette bulunmak, onun selâmını ve kela-mını işitmek, daimî hoşnutluk ile müjdelenmek ve elem verici azaptan kurtularak Rab Teâlânın kerîm cemâlini seyretmek gibi.10Bu sözü edilen faziletlerin bazıları diğerlerine göre daha üstündür. Bu ne-denle, kim bu faziletlerle donanmış ve bezenmiş ise, işte o kimse yaratıkların en hayırlısı konumuna yükselmiştir. Bu faziletli sıfatların içerisinde en değerli olanı marifetullah denilen bilgiyi elde etmek, (ahirette) Yüce yaratıcının cemalini gör-mektir.</p>
<p>Melekler arası fazilet sıralaması da, onların yapısında bu sıfatların bulu-nup-bulunmamasına bağlıdır. Bu konuda iki melek aynı seviyede iseler, o zaman bunlardan birinin diğerine üstünlüğü söz konusu olmaz. Yine aynı şekilde, insan ile melek, bu belirtilen husus konusunda eşit sevi-yedeler ise, önceki durumla aynı niteliği taşırlar. Ancak, insan bu üstün vasıflar-dan bir nitelikle ötekinden daha önde ise bu durumda o, daha üstün bir düzeye gelmiş demektir. Bunun tersi de aynı hükmü alır.</p>
<p><strong>FAZİLET VE ÜSTÜNLÜK, SADECE KEMÂL (İDEAL) VASIFLAR İLE SINIRLIDIR </strong></p>
<p>Kemâl (olgunluk/tamlık), ya meârif (bilgiler), hâl ve taatler şeklinde, ya da haz ve lezzet alma biçiminde meydana gelebilir. Bunun bir sonucu olarak Yüce Allah, velî ve nebîlerin bedenlerine, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir gönle ve zihne gelmeyen (bilinmedik) bir ihsanda bulunduğunda; bunun yanı sıra onların ruhlarını da kâmil manada bilgiyle donattığı, peş peşe gelen gü-zel hallerle onları bezediği, kendisine bakmayı ve kendisinden hoşnut olmayı bir lütuf olarak verdiği zaman, meleklere nereden bu tip nitelikler ihsan edilecektir?</p>
<p><strong>[RUH VE BEDENİN BİRBİRLERİNE KARŞI KONUMLARI]</strong></p>
<p>Şu hususu da bilmelisin ki, cesetler ve bedenler, ruhların meskeni duru-mundadırlar. Bu yüzden mesken ile onda ikamet edende çeşitli nitelikler bulunur. Meskende yaşayan kimse, içinde yaşadığı bu meskenden daha değerli olabildiği gibi, bunun tersi de mümkündür. Ya da bu iki şey değer bakımından eşit seviye-dedirler. Eğer bu şeref meskende yaşayan kimseye ait ise, meskenin değersizliğine önem verilmez. Şayet bu değer, yaşayan kimseye değil de meskene ait ise, ikamet edene bunun hiçbir yararı dokunmaz. Bir daha söylemek gerekirse, bedenler ruh-ların yaşadığı ve iskân ettiği bir mesken konumundadır.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ DAHA DEĞERLİDİR?]</strong></p>
<p>Öteden beri insanlar bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Eğer, bir kimse, değer bakımından ruhları taşıyan bedenleri ölçü alırsa o zaman meleklerin beden-lerinin, -yapılarında kötü ve değersiz karışımlar bulunduğundan dolayı- insanların bedenlerinden kesinlikle daha değerli ve daha üstün olduğu sonucuna varabilir. Bir başkası da, bedenlerin ruhların barınağı olduğu hususunu bir an için göz ardı ederek, sadece ruhları bakımından insanları ve melekleri bir değerlendir-meye tabi tutarsa, o zaman nebîlerin ruhları meleklerin ruhlarından daha değerli-dir, diyebilir.</p>
<p><strong>[PEYGAMBERLER MELEKLERDEN ÜSTÜNDÜR] </strong></p>
<p>Peygamberlerin ruhları meleklerin ruhlarından şu açılardan üstün tutul-muştur:</p>
<p><strong>1-</strong>Peygamberlik (görevi). Elçi Meleklerin sayısı son derece az olduğu gibi, bunlar bir tek nebiye elçi olarak gelirler. İnsan peygamberler ise, tek bir topluluğa geldiği gibi bütün insan-lığı irşat için de gönderilebilir. Yüce Allah o toplumlara, bu peygamberler aracılı-ğıyla hidayet etmiştir. Yaptıkları tebliğin ecrini aldıkları gibi, hidayetine aracıolduğu kimselerin ecrinin bir mislini de alırlar. Bütün bunlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Allah yolunda cihat etmek.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünya hayatının sıkıntı ve musibetlerine karşı sabretmek. [İşte bu husu-su, şu ayet dile getirir. &#8220;&#8230;Allah sabredenleri sever&#8230;&#8221;]11</p>
<p><strong>4</strong>-Acısıyla tatlısıyla kadere rıza göstermek.</p>
<p><strong> 5-</strong>Bir de, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek suretiyle Allah’ın kulla-rına fayda sağlamak. Bütün bu hususlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>6-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı, gözün görmediği kula-ğın işitmediği nimetlerdir ki, bunlar özü itibariyle önceden bilinmeyen üstün değerleri içinde barındırırlar. Bu da melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>7-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı ünsiyet, rıza ve Allâh&#8217;ın cemâlini görmek gibi rûhânî nimetlerdir ki, bunlar melekler için söz konusu de-ğildir. Eğer, &#8216;Melekler gece gündüz hiç aralık vermeden hep tesbihatta bulunur-ken, peygamberler zikirlerine bazı zamanlar ara veriyorlar, örneğin uyuyorlar&#8217; denilirse, Ben de derim ki: Peygamberlerin tesbihatlarına bazen ara verdikleri hususu doğrudur. An-cak, onlar, bu dönemde de (boş durmaz) mutlaka rablerini senâ ederler. Tesbihat-tan daha önemli ibadet ve taatlerle meşgul olurlar. Uyku onların bedenlerine has bir durum iken onların kalpleri ise hiç uyumaz daima uyanıklık halinde olur. Ahirette de peygamberler, nefes alır gibi tesbihte bulunma konusunda meleklere eşit olacaktır.</p>
<p><strong>8-</strong>Bilgi edinme yolları adem oğluna hastır. Zira Yüce Allah eşya ve varlıkla-rın isimlerini (Âdem aleyhisselâm&#8217;a) ilham yoluyla öğretmiştir. Aynı zaman da (kendisi ile ilgili) daha önceden bilmediği birçok faydalı konuyu da bu yolla ken-disine öğretmiştir.</p>
<p><strong>9-</strong>Öte yandan Yüce Allah, meleklere, Âdem&#8217;e (saygı) secdesinde bulunma-larını emretmesi de insanoğluna özgü bir fazilettir. Zira kendisine secde edilen, secde edenden daha üstün ve değerli konumdadır. Kısaca Melekler, asla peygamberlerden üstün değildirler. Ancak birisi haya-len ve vehme dayalı bir kuruntu ile bunun tersi bir sonuca varırsa o başka!&#8230; Zira nice hayal ve vehme dayalı yerleşik bazı ön kabuller vardır ki, aslında durum bu-nun tam tersinedir. Örneğin birisi, iki şahsı bir takım taatlerde bulunduğunu zahiren bunlardan birinin diğerinden üstün olduğunu zanneder, ancak diğer şa-hıs, marifetleri ve bir takım (güzel) halleri içeren az ama kaliteli ibadetlerde bulu-nur, işte bu şahıs birçok bakımdan diğerinden üstün durumdadır. Daha arif olan kişinin az ameli, daha az arif olan kişinin çok amelinden daha hayırlıdır. Yüce ve kemâl vasıfları düşünerek senada bulunan birisi ile gaflet içerisin-deki bir kalple sadece diliyle senada bulunan arasında çok fark vardır. Nitekim şöyle söylenmiştir.</p>
<p>Yüce Allâh&#8217;ın celal ve cemal sıfatlarını aklında tutarak O&#8217;nu öven bir kim-senin durumu ile kalpleri gafil olduğu halde dilleriyle Allâh&#8217;ı zikredenlerin duru-mu bir olur mu? Şiir: Sürme çekilen göz, doğuştan sürmeli göz gibi değildir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, üstün hallerin, hiçbir gayret gös-termeden sadece sözde marifeti anmakla, dile getirmekle kazanılması da müm-kün olmaz. Eğer, &#8216;Tamam, diyelim ki, faziletlerin çoğunun da meârif ve hallerin değe-rinden kaynaklanmasına karşın, yine de sözünü ettiğiniz sebeplerden dolayınebîlerin meleklerden daha üstün olduğunu, onların bedenlerinin de meleklerin-kinden daha değerli olduğunu, kabul ettik. Peki, durum böyle iken yine siz, niçin nebîlerin bu hususta da meleklerden daha üstün olduğunu söylersiniz?&#8217; denilirse, Biz de cevaben şöyle deriz: Sözünü ettiğiniz durumların şu hususları da ihtiva ettiğini söylemek mümkündür.</p>
<p><strong>1-</strong>Melekler ve nebîler, meârif ve ahvâl bakımından eşit olsalar bile, nebîler cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi hususlardan dolayı meleklerden daha üstündürler.12</p>
<p><strong>2-</strong>Nebîler, meârif ve ahvâl bakımından meleklerden üstün olabilir. Buna cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi üç husus daha eklenebilir. İşte bu üç şey bakımından peygamberler meleklerden üstündür-ler.</p>
<p><strong>3-</strong>Sözü edilen meârif ve ahvâl gibi artı nedenlerden dolayı melek, nebîden üstün olabilir. Ancak nebî, her ne kadar melekler, beden bakımından kendilerin-den daha üstün olsalar da sözü edilen üç nimet ve kendine özgü ibadetleri nede-niyle onlardan daha faziletli olurlar. Çünkü bedenler (ruhların) meskenleridir. Hâlbuki asıl şeref, meskene değil, o meskende ikamet eden kimseye aittir. Bir başka deyişle itibar meskene değil, onda kalan kimseyedir. Nitekim peygamberler, annelerinden üstün olmalarına karşın (dünyaya gelmeden önce zorunlu olarak) onların karnında iskân etmişlerdir.13</p>
<p><strong>Şiir:</strong> ‘Isâm&#8217;ın kendisi, ‘Isam&#8217;ı (bele takılan kayışı) şereflendirdi.14</p>
<p>Mesîh (Îsâ)&#8217;in ruhu Meryem&#8217;in bedeninden daha üstün ve değerlidir. İbrâhim&#8217;in ruhu annesinin cesedinden daha üstündür. Yine, Rasûlullâh &#8216;ın ruhu, annesinin bedeninden daha faziletlidir.</p>
<p>Müminlerin çocuklarından kâfir olanlar, yaratıkların en kötüleridir. Bu tip kimselerin ceninlerinin kaldığı anne karnı onların şahıslarından daha değerlidir. Örneğin bir mümin kadın bir kâfir çocuğa gebe olsa, o annenin bedeni, olacak çocuktan daha faziletlidir. Çünkü ruh olarak o, en aşağılık sıfat olan göklerin ve yerin rabbini inkârı kabul etmiştir.</p>
<p><strong>[RÛHUN BEDENDEKİ YERİ HAKKINDA] </strong></p>
<p>Eğer, &#8216;Rûh, bedenin neresinde bulunur?&#8217; diye sorulursa, cevaben şöyle de-riz: İnsan bedeninde iki rûh bulunur. Bunlardan birincisi &#8216;Yakaza rûh&#8217;u olup, Allah Teâlâ&#8217;nın adeten üzerinde hü-küm icra ettiği &#8216;uyanık olma&#8217; vasfı taşıyan ruh budur. Bu ruh bedende bulunduğu zaman insan uyanıklık halinde demektir. Bu ruh bedenden ayrıldığı zaman in-sanda &#8216;uyku&#8217; denen olgu meydana gelir ki, işte cesetten ayrıldığı zaman çeşit çeşit rüyaları gören ruh ta bu ruhtur. Eğer insan rüyasında kendini göklere çıkmış görürse, bu görülen rüyanın sâlih bir rüya olduğunu gösterir. Çünkü şeytanlar bu yüksek semalara çıkamazlar. Eğer insan kendini göklerde (gezinip dolaşırken) görmez de aşağılarda bir yerlerde görürse, bu rüyanın, şeytanlar tarafından ilkâ edilen bir nitelik taşıdığını gösterir. Daha sonra bu ruh tekrar önceden bulunduğu bedenine dönerse, insan hemen eski hali olan uyanıklığa geçer. Sözü edilen ikinci ruh, (yaşama ve diriliği gösteren)&#8217;hayat ruhu&#8217;dur. Bu ruh bedende bulunduğunda insan hayatta olur. Ondan ayrıldığında ise ölüm denilen olgu meydana gelir. Bu ruh tekrar bedene dönerse hayat yeniden başlamış olur. İşte sözünü ettiğimiz ruhların bedendeki yerini –Yüce Allah&#8217;ın kendilerine il-ham ederek bildirdiği kimselerin dışında- hiçbir kimse bilemez. Bu ruhlar, anne kar-nındaki iki cenin gibidir. Bazen de insanın içinde üçüncü bir ruh bulunur ki, buna &#8216;şeytan ruhu&#8217; demek mümkündür. Bu ruhun bulunduğu yer göğüstür. (sadır) İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;&#8230;ki o, insanların göğüslerinde, onlara vesvese verir&#8230;&#8221;15Öte yandan bununla ilgili olarak sahih bir hadiste de şöyle bir ifade yer alır. &#8220;Bir kimse &#8216;hâ&#8217; &#8216;hâ&#8217; diye esnediği sırada Şeytan onun içinde/karnında ona güler.&#8221;16 Bir başka hadiste geldiği üzere, &#8220;&#8230;İnsana bir meleğin dürtmesi17 olduğu gibi bir de şeytanın dürtmesi vardır&#8230;&#8221;18</p>
<p>Kelamcılardan biri şöyle demiştir: “Görünen o ki, ruh kalbin yakınındadır. Buna göre ruhun kalpte olması uzak bir ihtimal değildir.” Benim düşünceme uy-gun düşen de bu görüştür. Dolayısıyla, meleğin, iki ruhun bulunduğu yere girmesi mümkün olduğu gibi, şeytanın da buraya girmesi pekâlâ mümkündür. Ayrıca bu sözü edilen ruhların, aslında, değerli ve değersiz sıfatlardan kendisine uygun olan-ları üzerinde barındıran tek bir cevher olmaları da söz konusu olabilir. Yine, bu ruhlardan her birinin gören, duyan, isteyen, güç yetiren, bilen, konuşan ve diri olan bir beden olması da mümkündür. Bu durumda bu ruhlar, diri bir karında az diri bir canlı (cismin) içinde bulunan tam bir varlık halinde demek-tir.</p>
<p>Yani işiten bir varlığın içinde işiten, gören bir varlığın içinde gören, bilen bir varlığın içinde bilen, güç yetiren bir varlığın içerisinde güç yetiren, isteyen bir varlığın içinde isteyen, konuşan bir varlık içerisinde konuşan bir başka canlışek-linde olabilir. [Ruhun bir canlı bir varlığın içerisindeki durumu gibi olur.] Böylece yüce Allah âdetini şöyle icra eder: Beden bir şeyi gördüğü zaman ruhu da görür. Beden bir şeyi işittiği zaman ruhu da hemen işitir. Beden bir şeyi idrak ettiğinde ruhu da hemen o şeyi idrak ediverir. Ruhların tamamının nûrânî, latîf ve şeffâf varlıklar olması da mümkündür. Şeytan ve cinlerin dışında özelikle meleklerin ve müminlerin ruhlarının bu şekilde olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Ruhların bedende olduğunu ifade eden ayetlerden biri de şudur. &#8220;Hele can boğaza dayandığı zaman, işte o vakit siz bakar durursunuz.&#8221;19Hayat ruhunun varlığına şu ayet delalet eder. &#8220;Deki; Sizin canınızı, görevli ölüm meleği alır.&#8221; 20</p>
<p>Bir başka ayette şöyledir: &#8220;Eğer görüşünüzde sadık iseniz (çıkan) ruhu geri döndürün!&#8221;21 Bu hususa işaret eden bir hadis-i şerif şöyledir: &#8220;Ruh bedenden ayrıldığında, onu gözler takip eder.&#8221;22Müfessirler, âyetteki &#8220;Can boğaza ulaştığında&#8221; bölümünde kastedilen bedendeki ruh olduğunda ittifak etmiş-lerdir. Konuya ilişkin diğer âyetler de şunlardır: İnsanın yaratılışı bağlamında Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Onu düzenleyip şekle soktuktan sonra ruhumdan üfledim!&#8221;23 &#8220;Ona ruhu-muzdan üfledik!&#8221;24 Bunun takdirî anlamı; &#8220;Onun bedenine/cesedine ruhumuzdan üfledik!&#8221; demektir. Hayat ve yakaza ruhlarına işaret eden bir ayette şudur: &#8220;Allah, insanın ruhunu onun ölümü anında alır.&#8221;25</p>
<p>Bu ayetin bu bölümü-nün takdiri anlamı; &#8220;&#8230;Bedenlerinin ölümü sırasında&#8230;&#8221; şeklindedir. &#8220;&#8230;Ölmeyenin de uykusunda iken canını alır.&#8221; Bu bölümün takdiri manası ise,&#8221;Uykudaki iken ölmeyen bedenin ruhunu alır.&#8221; şeklinde olur. Bu âyetinin deva-mının takdiri de şöyle belirlenmiş olur. &#8220;Ölümüne hükmettiği ruhları tutarak onların bedenlere girmesini engeller. Diğer ruhları da (almadan) onları salıverir. [İşte sözü edilen bu ruh, yakaza ruh denilen ruh çeşididir.] Tâ ki, onlar için belirlenmiş ölüm anına varıncaya kadar&#8230;&#8221; İşte bu sırada hayat ve yakaza ruhları cesetlerden alınıp kabzedilir. Hayat ruhları asla ölmezler. Diri ve canlı olarak semâya yükseltilirler. Bunlar içerisinde bulunan kâfirlerin ruhları yukarıdan aşağı atılır. Bu ruhlara sema kapıları açılmaz. Göklerin kapıları, –Yüce Allah&#8217;a arz edilinceye kadar- sadece mümin ruhlara açılır. Ne mutlu bu ruhlara!</p>
<p><strong>[KABİR HAYATI SIRASINDA RUH NEREDE BULUNUR?]26</strong></p>
<p>Kabirde iken ruhlar, (önceden içinde bulundukları) bedenden ayrı olarak sevaplarla nimetlendirilmiş ya da ceza ile azaplandırılmış bir şekilde bulunurlar. Bu şekildeki durumları birinci sûra üfürülünceye kadar sürer. Ölen müşrikler ise, burada, sûra üfürülünceye kadar azap görmezler. Ancak onlar: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir&#8221;27 di-yerek hayıflanırlar. Sonra, ölü kabirde iken yakaza ve hayat ruhları, Münker ve Nekir&#8217;in sorgu-laması için onun cesedine geri iade edilir. Diriliş (ba&#8217;s) ve toplanma (nüşûr) zamanıyaklaşınca yakaza ruhu tekrar kabzedilir. Böylece kırk yıl kadar uyurlar. Sûr&#8217;a üfürülünce yakaza rûhu tekrar bedenlere geri döner. İşte kâfir olan kimseler, bu sırada: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir?&#8221; 28diye sorarlar. [Yani, yattığımız yerden bizi kim uyandırdı? diye.] Melekler (ya da müminler) kendilerine şöyle derler: &#8220;İşte Rahmân olan Allâh&#8217;ın size olacağını vaat ettiği, onun elçilerinin de olacağından haber verdikleri ba&#8217;s (diriliş) budur!&#8221; derler. İslâm âlimleri rûh&#8217;un berzâh29 âleminde kabrin neresinde bulunduğu konu-sunda farklı görüşlere sahiptirler. Şehitlerin ruhlarına gelince, Allah Teâlâ bu ruhla-rı yeşil renkli (cennet) kuşların(ın) karnında iskân ettirir.30 Bu kuşlar, cennet meyvelerinden yer, onun nehirlerinden içerler. Sonra da Arş&#8217;ın altında asılı kandi-limsi (ışık saçan) yerlere giderek oraya tünerler. Âlimlerden bir grup, ruhların kabirlerin etrafında bulunduğunu söyler.</p>
<p>Bu-na delil ve dayanak olarak ta Hz. Peygamber &#8216;in, kabirleri ziyarete gitti-ğinde onlara selam verdiğini, ashabına da bunu emrettiğini gösterirler. Nitekim Efendimiz kabir ziyaretinde, &#8220;Mü&#8217;min ve Müslüman diyarın sâkinleri selâm size!&#8221; 31 diyerek, orada bulunanları selamlamıştır. İnsanlar arası örfte ehl-i dâr, bir evde veya o evin etrafında konaklayan kimselere verilen bir isimdir. Bu âlimler, Rasûlullah&#8217;ın kabir azabından Allah&#8217;a sığınmayı emredişi ile bir defasında iki kişinin kabrine uğrayıp: &#8220;Bu iki adam, çok ta büyük sayılmayan bir davranıştan32 dolayı azap görmekte-dirler&#8230;”33demesini bu hususa ikinci delil olarak gösterirler. Bu hadis de gösteriyor ki, ruhlar, kabirlerin çevresinde değil, bizzat onun içinde bulunmaktadırlar. En sağlam görüş de budur. İşte bu yüzden Hz. Peygamber şöyle buyurmuş-tur: &#8220;(Mü&#8217;min bir kul kabre konulduğu zaman), kabir, (onun) rahat etmesi için genişletilir. Ba&#8217;s (yeniden diriliş) gününe kadar kabri yeşillikle doldurulur.&#8221;34Peygamberlerin bedenlerinin göğe yükseltildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu sabit değildir. Bir grup ta, kâfirlerin ruhları Yemen&#8217;de bulunan Ber(a)hût adı veri-len35 bir kuyuda olduklarını söyler. Ancak, Sünnet ve hadis onların bu görüşlerini reddetmektedir. Zira Hz. Peygamber , (mü&#8217;minlere) kabir azabından Al-lah&#8217;a sığınmayı emretmiş ve şöyle demiştir: &#8220;Birbirinizi gömmeyi bırakacağınızı bilmeseydim, ölülerin kabirlerinde gör-dükleri azabı size duyurması için Allah&#8217;a dua ederdim!&#8221;36Kabirde iken Mü&#8217;minlerin cesetleri, Âdem &#8216;in şeklinde, yani, göğe doğru altmış zira&#8217; boyunda olur. Nitekim şair şöyle demiştir: O diyar bildik bir diyar değil, o çadır da bildik bir çadır değil.</p>
<p><strong> [DÜNYA VE AHİRETTEKİ YARARLAR VE ZARARLAR]</strong></p>
<p>İnsanların en mutlu olanları, ahirete ilişkin maslahatlarını dünyaya ait maslahatlara tercih edenlerdir. Çünkü ahiret daha kalıcı ve da değerlidir. Bunun yanı sıra onlar, âhirete ait mefsedetleri ortadan kaldırmayı, dünyevî mefsedetlerin giderilmesine de tercih ederler. Çünkü ahirete ait mefsedetler, dünyaya ilişkin mefsedetlere göre daha kötü ve daha süreklidirler. Bir de şu hususu belirmek gerekir ki, ahirete ilişkin maslahatlar ve mefse-detleri, dünyevî maslahat ve mefsedetlerle karşılaştırarak (benzer ya da aynı say-mak) mümkün değildir. Kim maslahatların celbi, mefsedetlerin def&#8217;i hususunda dünyayı, ahirete tercih ederse, aldanıp kaybetmiş olur. Çünkü ahiretin maslahatları saf ve katışık-sız olup, ona hiçbir mefsedet bulaşmamıştır. Oranın mefsedetleri de o kadar saf ve katışıksızdır ki, ona hiçbir maslahat karışmamıştır.</p>
<p>Dünyaya gelince, oradaki maslahatların, mefsedetlerden tamamen ayrıl-ması oldukça güçtür. Zira burası gam, keder ve hüzün yurdudur. Ayrıca bize, varlıkların ahiretteki şaki olmaları durumunda onların halleri-nin, insan ve cin şakilerinin durumu gibi olduğuna dair hiçbir bilgi ulaşmamıştır. [Yani ahiret deki kötü durumlar, dünyaya göre daha da ileri derecededir.] Durum, ahiretteki mutluluk bakımından da aynen geçerlidir. [Oranın mutluluğu dünyadakine asla benzemez.] Öyleyse, amel edenler, işte bu sonsuz nimet ve mutluluğu elde etmek için çalışsınlar, onu elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar! Şöyle bir soru yöneltilebilir: Cebrâil , Hz. Peygamber &#8216;e Sahâbeden Dihyetü&#8217;l-Kelbî&#8217;nin su-retinde geldiğinde onun ruhu nerede olur? Dihye&#8217;nin bedenine benzeyen bir be-dende mi yoksa kendisi için yaratılan altı yüz kanadı bulunan bedende mi? Eğer ruh büyük olan bedende ise, o zaman Hz peygambere gelen ne ruh ne de beden bakımından Cibrîl değildir. Eğer ruh, Dihye&#8217;ye benzeyen beden de ise, bu durumda altı yüz kanadı olan beden, insanlardan birinin ruhu bedenden ayrıldığı zaman bedenin ölmesi gibi ölür mü? Yoksa ruhsuz olarak yaşamaya devam eder mi? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: İlk bedenden ayrılması o bedenin ölmesini gerektirmez. Zaten bu, uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü ruhların ayrılmasıyla bedenlerin ölmesi aklî bir zorun-luluk değildir.</p>
<p>Bu, yalnızca, Allâh&#8217;ın insanların ruhunda uyguladığı genel-geçer bir âdetidir. Cibril&#8217;in bedeni hayatta kalır. Bu durumda onun bilgi ve taatlerinden bir şey de eksilmez. Onun ruhunun ikinci bir bedene intikali, şehitlerin ruhlarının yeşil kuşların bedenlerine intikali gibidir. Şehitlerin ruhlarının intikali, tenâsüh37ehlinin görüşlerine benzer. Eğer, &#8216;İnsana, güzel sûretinden dolayı sevap verilmez. Çünkü sûret, biçim ve şekil, insanın kendisinin belirlediği bir özelliği ve kazanımı değildir. Bütün bunları belirlemek kendi elinde değildir. İnsana, yine aynı şekilde aklından, hayra çağıran, kötülükten sakınan erdemli doğasından dolayı da sevap verilmez. Sevap ve ecir, sadece kazanılmış fiillerden dolayı insana verilmiştir. İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;Gerçekten siz, sadece yaptıklarınızın kaşlılığını göreceksiniz.&#8221;38 Hâlbuki yuka-rıda sözü edilen sıfatlar, insanın bizatihi amelleri olmadığı gibi, teklif (dini ve ahlâkî sorumluluk) de bunlarla ilgili değildir. Zira buna da gücü yetmez zaten. Bütün bunları belirttikten sonra şöyle bir soru yöneltebilir miyiz? &#8220;Peki, bir pey-gamber, nübüvvet ve risâlet görevinden dolayı sevap elde eder mi?&#8221; Buna şöyle cevap veririz.</p>
<p>Rasullük (sadece elçilik) değerli bir sıfat olup, bundan dolayı kendisine se-vap verilmez. Sevap, sadece risalet görevini eda etmekten dolayı verilir. Nübüvve-te sevap verilir mi? Bu konuda âlimler farklı görüşlere sahiptirler. &#8216;Nebî Allah&#8217;tan aldığı şeyleri insanlara bildirendir&#8217; görüşünde olanlara göre nebî, bundan dolayısevap alır. Çünkü bu, onun fiilidir. Eş&#8217;arî mezhebinin görüşünde olup, &#8216;Nebî, Allâh&#8217;ın kendisine bazı şeyleri bildirdiği kişidir&#8217; diyenlere göre nebî, Allâh&#8217;ın kendi-sine bir şeyler bildirmesinden dolayı sevap almaz. Çünkü bu, nebî&#8217;nin kendi fiili değildir. Nice şerefli nitelikler vardır ki, kişi bundan dolayı sevap almaz. Örneğin, kişinin kendi çabasının sonucu olamayan ilhamlar ve sıfatların en yücesi olan, Yüce Allâh&#8217;ın cemâline bakmak gibi ki, kişi bunlardan dolayı herhangi bir sevap ve ecir almaz. Eğer, &#8216;nübüvvet mi yoksa risalet mi? daha üstündür?&#8217; diye sorulursa, ceva-ben şöyle deriz: Nübüvvet, risâletten üstündür. Çünkü nübüvvet, sadece Yüce Allah&#8217;a has ve ait olan şeylerden yani; celal ve kemal sıfatlarından haber vermektir. Zira bu olgu iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilintilidir. Risalet ise, bir hususu sadece kullara bildirmekten ibarettir. Dolayısıyla nübüvvet görevinden daha düşük düzeydedir. Bir de sadece bir yönüyle Yüce Allah&#8217;la ilişkilidir. Diğer yönüyle kullarla ilgilidir.</p>
<p>Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür. O da, &#8216;iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilgili olan, sadece bir yönüyle ilgili olandan efdaldir.&#8217; Dolayısıyla nübüvvet, risâletten daha üstündür. Nitekim yüce Allâh&#8217;ın Hz. Musâ&#8217; ya söylediği; &#8220;Ben âlemlerin rabbi olan Allâh&#8217;ım!&#8221;39 sözü, &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221;40 sözünden önce gelmektedir. Yüce Allah &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221; sözünden önce söylediklerinin tümü nübüvvettir. Bundan sonra emrettiği tebliğ ise, risâlettir. Nübüvvet, son tahlilde &#8216;ilâh&#8217; ve ona vacip olan sıfatları tanıtma ile ilintili iken, (yani sadece Yüce Allah&#8217;la ilgili iken) risâlet; Allah Teâlâ&#8217;nın Rasûlüne, kulla-rına iletmesi için bir takım emir ve nehiyleri bildirmesi olgusuyla ilintilidir. İşte bu yüzden Yüce Allah, Cebrâil aracılığıyla Rasûlullah&#8217;a, &#8220;Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku! Şüphesiz dönüş rabbinedir&#8221;41 diye söylediğinde bu sözler nübüvvet ol-muştur. Allah ona okumayı emretmiş; rubûbiyyeti, her şeyi kendisinin yarattığı-nı, insanı da &#8216;alak&#8217;tan yarattığını, kalemle yazı yazmayı öğrettiğini, kulların tü-münün dönüşünün kendisine olduğunu bildirmiştir. Bunların tamamı nübüvvet-tir. Aslında risâlet (peygamberlik) görevi, Cebrail&#8217;in, Hz. Peygamber’e gelip, &#8220;Ey Örtüsüne bürünen kalk ve uyar!&#8221; dediği andan itibaren başlamıştır.42Yüce Allah&#8217;ın, Mûsâ (a.s.)’ya; &#8220;Ben senin Rabbinim!&#8221; diyerek, ona rubûbiyeti, bulunduğu yeri temizlemesini gerektiğini öğretmesi; huzurunda edepli olmasınısağlamak için ayakkabılarını çıkarmasını ve vahyedilenlere kulak vermesini em-retmesi; kendisini risâlet ve nübüvvet görevi için seçtiğini bildirmesinden sonra;</p>
<p>&#8220;Benden başka ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni hatırlamak (zikir) için na-maz kıl&#8221;43 buyurması da böyledir. Ayrıca, herkesin yaptığının karşılığını göreceği kıyamet vaktinin geleceğini bildirmiştir. Nitekim bunu da Peygamber Efendimi-ze: &#8220;Şüphesiz dönüş rabbinedir.&#8221; ayetiyle bildirmiştir. Yüce Allâh&#8217;ın, Hz. Mûsâ&#8217;ya bu ayetlerden sonra buyurdukları ise nübüvvettir. O&#8217;nun (c.c.) &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o azdı&#8221; sözü risâlet (görevin)in başlangıcıolmaktadır. Hiçbir kimse üstün tutma ya da eşit sayma ölçütlerine vakıf olmadan bir kimseyi başka birinden üstün tutamadığı gibi eşit olduklarını da ileri süremez. Peygamberlerin ve meleklerin ruhlarının sahip olduklarımeârif ve ahvâli bilmeden, şer&#8217;î bir dayanağı esas almadan üstünsayma ya da eşit tutma işlemine girişmesi caiz değildir. Zaten bunu yapmaya da ancak Allahtan sakınmayan, yalancı ve gözü pek kimseler yeltenebilir.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ ÜSTÜNDÜR?]</strong></p>
<p>İnsanın meleklerden daha üstün olduğunu gösteren ayetlerden biri de şu-dur: &#8220;İman edip, sâlih amel işleyenler yaratıkların en hayırlısıdırlar!&#8221;44Âyetteki &#8216;beriyye&#8217;den maksat, meleklerin de içinde bulunduğu tüm yaratı-lanlardır. Yine Cenâb-ı hak, En’âm suresinde bir kısım nebî&#8217;den bahisle, &#8220;Onların hepsini, bütün âlemlere üstün kıldık&#8221;45 buyurmuştur. Melekler de ayette sözü edilen âlemler zümresindendir. Bu ayetteki &#8216;âlem&#8217; kelimesine gelince; Eğer, bu sözcüğün türemesini &#8216;ilim&#8217; (bilgi) kelimesine dayandırırsan, o zaman melekler de ulemâdan sayılır. Yok, eğer, &#8216;alâmet&#8217; (belirti/gösterge) sözcüğünden türediğini söylersen, melekler ve Allah&#8217;ın dışındaki tüm varlıklar bu kavramın kapsamına girer. Zira bunların hepsinde Yüce Allah&#8217;ın varlığına, sonsuz kudretine, irâde ve ilmine, ha-yat ve hikmetine işaret eden bir işaret vardır. Ek bir bilgi: İki kişi hallerin herhangi birinde eşit olursa, bu durumda onlar fazilette eşit olmuşlardır. Haller aynı olduğunda, bu hale sahip olma zamanının uzunluk ve kısalığı bakımından birbirinden farklı olurlarsa, uzun zaman bu hale sahip olan kısa zaman sahip olandan daha üstün olur. İki kişi hallerde birbirinden farklı olurlarsa, hallerden biri daha şerefli ve zaman bakımından daha uzun ise, bu hal sahibinin daha şerefli ve daha faziletli olduğunda kuşku bulunmamaktadır.</p>
<p>Bunun örneği, korkan ve saygı gösteren kimsenin durumu gibidir. Saygı, korkudan daha üstündür. Saygı halinin zamanı, korku halinin zamanından daha uzun olursa, saygı korkuya iki yönden üstün gelmiş olur. Zamanlar eşit olursa, saygı haline sahip olan üstün olur. Saygı hali-nin zamanı, korku halinin zamanından kısa olursa, rütbe ve şerefi üstün olduğu için saygı haline sahip olan yine daha üstün ve faziletli olur. Nitekim bir dinar ağırlığındaki bir mücevher, bir dinardan daha üstündür. Dinar ise, vasfının gümüş vasfından üstün olması sebebiyle iki dirhemden de, on dirhemden de daha üstündür. Kuyumculara göre taşıdığı üstün niteliklerden do-layı bazı dirhemler diğerlerine göre daha değerli olabilir.</p>
<p>İnsanların birbirlerinden farklı oluşları da bu ölçü ile bilinir. Korkan kişi, üzerinde korku izlerinin görülme-siyle; saygı duyan kimse de, üzerinde saygı izlerinin zuhuruyla bilinir. Muhabbet, rıza, tevekkül, ümit ve diğer haller konusunda da durum böyledir. Bir insanda saygının izleri, bir başkasında da korkunun izleri görüldüğün-de, saygı izlerinin görüldüğü kişinin diğerinden daha üstün olduğunu anlarız. Yine iki kişiden birinde nimet ve lütuf sebebiyle yaratıcısına muhabbetin izlerini, diğerinde ise, celal ve cemal sıfatlarından kaynaklanan sevginin belirtileri tezahür eder. Üzerinde celal ve cemal muhabbeti bulunan kimse, üzeride nimet ve lütuf mu-habbeti bulunan kimseden daha üstündür. Zira celal ve cemal muhabbeti, doğru-dan Allâh&#8217;ın zâtına ve sıfatlarıyla ilintili olduğu halde, nimet ve lütuf muhabbeti Allah&#8217;tan başkası varlıklarla ilintilidir. İnsanlar arasındaki dereceler de işte bu minval üzere bilinir.</p>
<p><strong> [TAAT VE İBADET BAKIMINDAN İNSANLARIN DERECELERİ]</strong></p>
<p>İtaat edenlerin mertebe ve dereceleri, onlardan hangisinin daha faziletli hangisinin daha düşük dereceli oldukları, onların taatle meşgul oluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Eğer taatte bulunanlar taat konusunda eşitlerse, o zaman birbirine üstünlükleri olduğundan söz edilemez. Eğer, onlardan biri, taat bakı-mından diğerinden daha iyi durumda olmakla beraber meârif ve ahvâl bakımından daha düşük durumda ise, meârif ve ahvâlin değeri, ameller ve sözlerin değerine üstün tutulup öncelenir. İşte bu husus hadis-i şerifte şöyle ifade edilmiştir. &#8220;Ebû Bekir sizi, çok namaz kılmakla çok oruç tutmakla değil, içinde taşıdığıbir tür vakarla46geçti!&#8221;47Yine Hz. Peygamber , kendisinin yaptığı ibadetleri azımsayanlara karşı: &#8220;Ben kendimi, sizin Allah&#8217;ı en iyi bileniniz, ondan en çok çekineniz olmamı ümit ediyorum&#8221; buyurdu. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), marifet (yüce Allah hakkında edinilen bilgi) ve çok çekinmeyi (haşyet), çok amel işlemekten daha değerli ve üstün görmüştür.</p>
<p><strong>İNSANLARIN BERZAHTAKİ48 DURUMLARI HAKKINDA</strong></p>
<p>İster sâlih ister fâcir, ister mü&#8217;min ister kâfir olsun tüm insanlar, berzâhta (kabirde) iken, sabah akşam ahirette bulunacakları makamlarını seyrederler. Eğer cehennem ehlinden ise, cehennemdeki yerini; eğer cennet ehlinden ise, cennetteki yerini seyreder durur. Berzâh âlemine özgü nimetler, (dünyada işlenen) amellerin kalitesine ve değerine göre verilir. Orada görülecek azap da (dünyada işlenen) amellerin kötülük derecesine ve çokluğuna göre verilir.</p>
<p><strong>[İNSANLARIN BULUNDUĞU MAKAMLAR]</strong></p>
<div>İnsanın ilk yaratılıştan itibaren kaldığı makamlar dörttür.</div>
<div></div>
<div><strong>1-</strong>Anne karnı.</div>
<div><strong>2</strong>-Dünya.</div>
<div><strong> 3-</strong>Berzâh âlemi: Ölülerin diriltileceği zamana kadar.</div>
<div><strong>4-</strong>Sonu olmayan dâru&#8217;l-karâr (ahiret yurdu). İnsan eğer cennet ehlinden ise, ebedî ve ölümsüz olarak cennet nimetlerin-den yararlanacak (Allah Teâlâ bizleri de bu sınıftan kılsın!), cehennem ehlinden ise (Allah hepimizi muhafaza buyursun!) ebedî ve ölümsüz olarak azap görecek-tir.</div>
<div></div>
<div><strong>CENNET LEZZETLERİ VE SEVİNÇLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cennet, gam ve elemlerden uzak olarak, sevinç ve ona götüren sebeplerle, lezzet ve ona ulaştıran sebeplerle doludur. Oranın sevinci ve mutluluğu, mutlu-lukların en güzelidir. Lezzetleri de hazların en zevklisidir. Cennette tadılan lezzetlerin en üstünü Yüce Allah&#8217;ın rızasını elde etmek, onun cemâlini seyretmek, sözünü ve selamını işitmek, onun yakınlığıyla ünsiyet peyda etmektir. İşte bu lezzetlerden, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akla hayale gelmedik birçok sevinçler zuhûr edecektir. Bu nedenle, âhiretteki meârif (özel bilgiler) dünyadaki meâriften daha faziletlidir. Âhiretteki bu meâriflerden kaynaklanan haller (güzel davranışlar), dünya-daki benzerlerinden daha faziletlidirler. Çünkü âhiret hayatı ve nimetleri, dünya-dakilere göre daha tam, daha üstün, daha değerli ve daha süreklidir. Dünya yaşamında âhiretle ilgili oluşan (güzel) haller, sadece insana acı ve elem veren &#8216;korku&#8217; duygusuyla kesintiye uğrarlar. Yüce Allah&#8217;ın dünyada iken insanları korku ile minnet altında tutması, onları günahlardan alıkoymak, emirle-rine muhalefetten uzaklaştırmak ve ölümleri sırasında (üzerlerindeki) teklifi kal-dırmak amacına yöneliktir. Yine, yeme içme, giyme, binme, konaklama gibi diğer haz ve lezzetlerde de durum böyledir. Yani dünyadaki benzer haz ve zevklere göre daha üstün bir durum arz ederler. Bütün bu sayılanlar meâriften elde edilen haz ve lezzetlerden daha düşük değerdedirler.</div>
<div></div>
<div><strong>CEHENNEM ELEMLERİ VE KEDERLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cehennem de, gam ve keder ile ona yol açan şeylerle dopdoludur. (Allah bizi korusun!) Bunların en kötü ve şedit olanı, Allah Teâlâ&#8217;nın (kula) gazabı ve kini, onu (rahmetinden) tart edip uzaklaştırması ve onun şu sözüne muhatap olmaktır. &#8220;Alçaldıkça alçalın orada! Artık benimle konuşmayın!&#8221;49Oradaki eziyet ve elemler, zakkûm ağacından ve dikenli bitkilerden yemek; irinli, acı ve kaynar sudan içmek; bukağılara ve zincirlere vurulmak; sürekli aşağı-lanıp, rezil edilerek zillete duçar kılınmak şeklindedir. Cehennem, her türlü sevinç ve neşeden halidir.</div>
<p><strong>DÜNYADAKİ HAZ VE ELEMLER </strong></p>
<p>Dünya da, tümüyle kulların maslahat ve mefsedetleri ile onlara sebep olan şeylerle doludur. Ancak oranın şerleri hayırlarından, zarar veren şeyleri yarar sağ-layan şeylerinden, çirkinlik ve kötülükleri güzellik ve iyiliklerinden daha çoktur. İnsanların orada ulaşmak istedikleri maksatlarının ekserisi, haz ve lezzetleri elde etmek, acı ve elemden uzaklaşmak şeklindedir. İnsanların dünyada en önde olan-ları, gaye ve maksatları, âhiret meârif ve hallerine ait lezzet ve hazlarını elde et-mek olanlardır. Daha sonra, maksatları, âhiretin lezzetlerini ve hazlarını dünya ve onda bulunan haz ve lezzetlerinden daha fazla isteyen kimseler gelir. Bundan sonra, dünya ve ahiret konusundaki niyet ve maksatları eşit olanlar gelir. Daha sonra kendisinde, dünya haz ve lezzetlerini elde etme amacı ağır basanlar yer alır. Bu hususlarda en kötü durumda olanlar ise, âhiret zevk ve lezzetlerine ulaşmak için bırak çalışmayı, onları hiç hatırları getirmeyenlerdir. Cennet ve cehennem, kalıcı ve sürekli, dünya ise, geçici ve sonlu bir yerdir. O halde, kalıcı nefis şeyleri geçici değersiz şeylerle değişenlere, (manevî) ticaret ve alış-verişinde kâr değil, zarar edenlere yazıklar olsun! İşte bu hususa işaret eden ayet: &#8220;Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yok-tur!&#8221;50Zira onun şakî (kötü) kıldığını kimse iyi (saîd) edemediği gibi onun mutlu kıldığını da kimse şakî (mutsuz) edemez. Onun uzaklaştırdığını kimse yakın edemediği gibi onun yakın kıldığını da kimse uzaklaştıramaz.</p>
<p><strong>MUTLULUKLAR HAKKINDA </strong></p>
<p>Dünya ve ahiret saadeti taatleri yapmakla elde edilir. Mutsuzluğu ise, gü-nah işlemek ve emirlere muhalefet etmekle olur. İnsanlardan kimisi mutlu kimisi daha mutlu, kimisi mutsuz kimisi daha mutsuzdur. Böylece insanlar dört sınıftır-lar.</p>
<p><strong>1-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutlu olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünyada mutlu, ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong> 4-</strong>Dünyada mutsuz, ahirette mutlu olanlar. Mutluluk ve saadetin tamamı, marifet ve hallerle ve her halükârda Allâh&#8217;ın kitabına ve Resûlünün sünnetine sımsıkı tutunmakla kazanılır.</p>
<p><strong>FAZİLETLERİN SEBEPLERİ HAKKINDA </strong></p>
<p>Faziletler; İslâm (Müslüman olmak), iman, takva, meârif (bilgiler), ahval (güzel haller), hürriyet, emanet, candan davranma, güzel ahlak, nübüvvet (pey-gamberlik), risâlet (elçilik), güzel âdâb, iffetli; bağışlayıcı, hoşgörülü, sabır, hilm (ağırbaşlı ve yumuşak huylu olmak), öfkeyi yenmek gibi Kur&#8217;ânî ahlâk(lar) ile bezenmekle olur.</p>
<p>Dünya ve onun metaında, onun görkem ve makamında, mal ve mülkün-deki çokluğunda hiçbir fazilet yoktur. Çünkü bütün bunlar, ya fitne ya da fitne sebebidirler.</p>
<p><strong> [KARŞILIKSIZ VERİLEN NİMETLER NELERDİR?]</strong></p>
<p>Yüce Allah bazı nimetleri bahşedebilir. Örneğin, cennet hurileri gibi bazı kullarına, önceden hiçbir amel yapmamalarına karşın ihsanda bulunması, onları cennet köşklerinde barındırması gibi&#8230; Yine, boğularak, yanarak, karın ağrısından, hamile iken ölen kimselerin şehit olarak kabul edip kendilerine karşılıksız ihsan-larda bulunması da böyledir. Zira bu tür olaylar, onların iradesi ve isteği dışında meydana gelmiştir. Yine aynı şekilde, dünyada iken bazı kullarına ileri düzeyde akıl ve zekâ vermesi, yakışıklı ve güzel ahlaklı olarak yaratması, onları güzel ka-rakter, kişilik ve duygularla donatması da onun karşılıksız ihsanlarından sayılır. Allah Teâlâ, bazı insanlara, hiçbir suç ve günah işlememelerine rağmen azap edebilir. Mesela bazı kullarını, çirkin, ahmak, duyuları ve yetileri zayıf ya-ratması, bazılarına da çeşitli hastalıklar, üzüntüler ve sıkıntılar vermesi gibi. Ni-tekim cehennemde de bazı varlıklar yaratıp, onlara, önceden işledikleri küfür, isyânkârlık gibi bir suçları olmamasına rağmen azap etmesi de mümkündür. Zira (kâinattaki) bütün yaratma ve işleri düzenleme gücü ve yetkisi sadece ve sadece ona aittir. O, yaratıklarından kimini mutlu ve huzurlu, kimilerini de huzursuz ve mutsuz yapma, kimilerini kendine yakın kimilerini uzak kılma gibi fiillerinden dolayı sorguya çekilemez. Hâlbuki diğer varlıklar, bütün yaptıklarından sorguya çekileceklerdir.51 Sadece kendisine sığınılan ve güvenilen Allah, bütün kusurlardan ve hatalardan münezzehtir!</p>
<p><strong>SADECE AMEL İŞLEYENE YÖNELİK İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Bir kimse, ister farz ve mendup olan bir şeyi yapmak, isterse haram ve mekruh olan bir şeyi terk etmek şeklinde bir amelle Allah&#8217;a itaatte bulunursa, sevap kazanılacak bir iş yaptığından dolayı sanki kendi kendisine ihsanda bulun-muş, kendinin ve rabbinin haklarını yerine getirmiş demektir. Alacağı ecir de, yaptığı bu amellerin ve davranışların durumuna ve kalitesine göre değişiklik gös-terir. Şu ayetler bu hususa işret ederler. &#8220;Siz bir (başkasına) iyilikte bulunduğunuzda, aslında kendinize iyilik et-mişsiniz demektir.&#8221;52&#8243;Kim sâlih bir amel işlerse, bunu kendisi için yapmış demektir.&#8221;53&#8243;Her kim bir sâlih amel işlerse, bunu kendileri için yapmış olurlar.&#8221;54Yine, bir kimsenin alacağı ecir ve sevap, terk ettiği mefsedetlerin çeşidine ve türüne göre değişir. Mübah bir şeyi işleyen kimse, kendisine iyilikte bulunmuş demektir. Ancak bundan elde edeceği bir sevap ecir yoktur. Çünkü mübahlar, yapılması emredilen şeyler cümlesinden değildir.</p>
<p><strong>BAŞKALARINA YARAR SAĞLAYAN İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Herkim, başkalarına yönelik olarak, vacip veya mendup nitelikli bir fiilde bulunur, haram veya mekruh içerikli bir takım davranışlardan kaçınırsa, kendi-nin, rabbinin ve kendisine iyilikte bulunduğu kimsenin haklarını yerine getirmişolur. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerim, tümüyle bu nitelikteki özendirilmiş tavsiye ve öğütlerle doludur!</p>
<p><strong> [KONUYLA İLGİLİ GÜZEL BAHİSLER] </strong></p>
<p>Yüce Allah&#8217;a itaatte bulunan bir kimse, aslında kendisine iyilikte bulunmuşolur. Eğer yaptığı iyi davranış, başkalarına yönelik ise, o zaman elde edeceği ecir ve sevap iyiliği dokunduğu kimse sayısınca artar. Bir başka deyişle, bu kimsenin alacağı ecir, (iyilik yaptığı konuda) maslahatın elde edilmesi, mefsedetin defedil-mesi şeklindeki durumların varlığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Eğer iyilik ve ihsanda bulunan kişi bir devlet yöneticisi ise, onun iyiliği, yönettiği kişilere, etrafında hizmet edenlere, yardımcılarına, ekibine ve halkına yönelik olur. Eğer bu kimse bir hâkim (yargıç) ise, o, (bu işi yapmak suretiyle) rabbine itaat ederek (öncelikle) kendine iyilikte bulunmuş olur. Eğer bir davada, davacı haklı ise, elde edeceği hakkı kendisine ulaştırdığı için ona ihsanda bulunmuş olur. Aksine davalı haksız, davacı zulme maruz kal-mışsa, ona da (davalının) zulmünden kurtarmak suretiyle iyilikte bulunmuş de-mektir. Eğer iyilikte bulunan, bir davada (taraf değil de) şâhit durumunda ise, bu kimse, şahitliğini yerine getirerek, hem kendine, hem taraflara yardım etmiş olur. Böylece, zalimin zulmüne engel olmuş, mazlumun da hakkını korumuş olur. Şayet, iyilikte bulunan kimse bir müftî ise, bu hem kendine, hem de fetva soranlara ihsanda bulunmuş demektir.</p>
<p><strong>[CENNETE GİDEN YOLLAR ÇOK ÇEŞİTLİDİR] </strong></p>
<p>Allah Teâlâ, kullarının girmesi için onlara, cennete giden pek çok kapılar açmıştır. Örneğin, kullarının, bir çelimsiz davarı/koyunu, bir parça hurmayı (in-fak etmelerini), güzel bir söz (söylemelerini) saf ve katışıksız niyet ve maksatlar (taşımalarına) sevap verir. Bir kimse, -imkânları ölçüsünde- başkalarına iyilikte bulunmaya karar ver-se, -maksadını gerçekleştiremese bile- sırf bu iyi maksadı nedeniyle ecir ve sevap alır. Bu kasıt ve niyetinden elde edeceği ecir ve mükâfat, kastının yöneldiği şeyin (yani maksûdun) durumuna göre değişiklik gösterir. Mesela, bir kimse, adaletle ve hak-kaniyete uygun hükmetmeyi amaçlarsa, bu niyetinden dolayı iki sevapla ödüllen-dirilir. Birisi, taşıdığı niyetine, diğeri ise, bu güzel davranışa niyet ve azimli olma-sına karşılık verilir. İsterse, kendisine (çözümlenmesi için) herhangi bir dava ko-nusu gelmesin. Eğer böyle davalar kendisine arz edilirse, her bir dava için on hasene55 sevap alır. Bu sevap alma işi, bakılan davaların içeriğine göre de (yani maslahat-mefsedet dengeleri bakımından) değişiklik arz eder.</p>
<p>Fetvâ verme (iftâ) işini üstlenen kimse de iki ecir alır. Ecirlerden birisi, için-de taşıdığı iyi niyetinden, diğeri de, bu işe giriştiğinden dolayı kendisine verilir. İsterse, kendisine hiçbir fetvâ danışılmasın. Kendisine bir takım fetvalar sorulur da, o da bunları cevaplandırırsa, her bir verdiği cevap için kendisine on hasene ecir verilir. Verilen ecirler, konunun içerdiği maslahata göre değişiklik gösterir. Yine, devlet başkanı, Müslüman halkının maslahatlarını elde etme, onlara yönelik mefsedetleri giderme işine girişirse, (yukarıda sözü edilen sevap-ecir du-rumları) aynısıyla onun için de geçerlidir. Hal böyle olunca Allah katında ancak iyi olmayanlar helak olur. Şayet, &#8220;İki maslahattan biri diğerine, bir miskal ağırlığınca ağır basar, mas-lahatın celbi ve mefsedetin defi aynı anda gerçekleşmesi imkânsız olursa, bu du-rumda maslahata en uygun olan alınıp mefsedeti en ağır olanı da giderilir mi?&#8221; denilirse, &#8216;Evet, işte şu ayet buna işaret eder.&#8221; deriz. &#8220;Kim zerre miktarınca hayır yaparsa, (ahirette) mutlaka onu görür. Kim de zerre miktarınca kötülük yaparsa, mutlaka onu görür.&#8221;56</p>
<p><strong>ETKİSİ SADECE YAPANDA KALAN KÖTÜLÜKLER </strong></p>
<p>Bir kimse, haram veya mekruh işler ya da vacip olan bir şeyin yapılmasına engel olursa bununla sadece kendisine kötülük etmiş olur. Ayrıca kendi hakkınıve Rabbinin hakkını zayi etmiş olur. İşte deliller: Yüce Allah buyurur: &#8220;Kim bir kötülük yaparsa, kendi aleyhinedir.&#8221;57&#8243;Eğer bir kötülük yaparsanız, kendinize kötülük etmiş olursunuz.&#8221;58&#8243;Kim bir günahı kazanırsa, sadece kendi aleyhine kazanmış olur.&#8221;59</p>
<p><strong>SADECE YAPANLA KALMAYIP BAŞKASINI DA İLGİLENDİREN KÖ-TÜLÜKLER </strong></p>
<p>Kim, başkasına yönelik bir kötülük yaparak Allah&#8217;a isyan ederse, önce ken-dine zar vermiş ve zulmetmiş olduğu gibi, bir de kendinin, rabbinin ve günahları-nı kendilerine yönelik işlediği insan ve hayvanların haklarını zayi etmiş olur.</p>
<p><strong>KONUYLA İLGİLİ DİĞER BAHİSLER60</strong></p>
<p><strong>A-Kur&#8217;ân’a (mushafa) SaygıKur&#8217;ân mushafına gösterilen saygı çeşitlidir. </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Bunların en faziletlisi, Kur&#8217;ânla amel etmektir. Diğerleri şunlardır:</p>
<p><strong> 2-</strong>Görünür pisliklerden (necâsetten) uzak tutmak.</p>
<p><strong>3-</strong>Tükürük, balgam gibi pis şeylerden uzak tutmak.</p>
<p><strong>4-</strong>Abdestsiz, cünüp ve hayızlı kimselerin ona dokunmamaları.</p>
<p><strong>5-</strong>Kılıfsız taşımamak.</p>
<p><strong>6-</strong>Diğer eşyalarla birlikte taşımamak. Mushaf getirilince ayağa kalkmak bidattir. Zira Sahabe döneminde böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Ben –yukarıda- zikrettiğim saygışekillerini sadece Allah&#8217;ı büyükleme ve onun kitabını yüceltme amacıyla açıkladım.</p>
<p><strong>B-Mescitlere Saygı Mescitlere saygıya gelince, bunun göstergeleri şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Necaset, tükürük, balgam vb. pis nesnelerden mescidi korumak.</p>
<p><strong>2-</strong>Cünüp ve hayızlı kimselerin orada kalmasını engellemek.</p>
<p><strong>3-</strong>Alış-veriş gibi dünya işlerinden korumak.</p>
<p><strong>4-</strong>Orada sesi yükseltmemek, yitik ilanı yapmamak.</p>
<p><strong> 5-</strong>Çocukların ve akıl hastalarının oralara girmesini engellemek.</p>
<p><strong>6-</strong>Devlet yöneticilerinin ve hâkimlerin sıkça oralarda toplantı düzenlemele-rine engel olmak. Zira bir davada taraflardan biri çoğu defa yalan söyler, davayıbozar. Dolayısıyla oraların bu tip yanlış uygulamalardan korunması gerekir. Mescitlerin yapılış amacı sadece ve sadece, orada namaz kılmak, (zikir, Kur&#8217;ân kıraati ve ilim müzakeresi gibi) diğer ibadet ve faaliyetleri yapmaktır. Dünyadaki mescitlerin en faziletlisi, Mescid-i Haram, sonra Mescid-i Nebi, sonra da Mescid-i Aksâdır. Bu mescitleri ziyaret için yolculuğa çıkmak meşru olup, bu mescitleri diğer mescitlerden ayıran bazı özel ahkâm da bulunmaktadır.</p>
<p><strong>C-Namaz Vakitlerinin Taşıdığı Hikmetler </strong></p>
<p>Namaz vakitleri, güneşin hareketlerine ve belli mekânlara ulaşmasına bağlı olarak belirlenmiştir. Bu yerlere ulaşması ise, o mekânlara varıp ulaştığını göste-ren emarelerle bilinir. Buna göre, güneş (üzerimizde) tam tepe noktasında ise, bu vakitte artık nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneş (tam tepe noktasını geçip) batıya doğru biraz meyletmesi öğle namazının farz olmasının sebebidir. Öğle vaktinin sonu, bir kimsenin gölgesinin kendi boyunun iki misline ulaşmasıyla gerçekleşir. Bu andan itibaren ikindi vakti girer, bu nedenle bu vaktin namazı ve ona bağlı nafile-ler kılınır. Güneş sararmış bir renge ulaşınca, bu vakitte nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneşin batmasıyla akşam namazı ve ona bağlı sünnetleri kılmak gerekir. Akşam vaktinden sonra güneş ışıklarının etkileri tamamen kaybolduğunda (yani şafak sona erdiğinde) yatsı namazı ve ona bağlı namazların kılınma vakti başlamış demektir. Gecenin son üçte birine ulaşıldığında ise, abidlerin istiğfar, (teheccüd) namaz(ı), zikir etme, dua ve yalvarışta bulunma vakti başlar. Fecr-i sâdık (gerçek şafak) doğduğunda sabah namazı ve ona bağlı diğer namazların kılınma vakti girer. Sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar ki sürede nafile kılmak yine mekruhtur. Güneş doğup, bir mızrak boyu yükselince, duha ve diğer nafile namazlar kılınabilir. Gecenin tam ortasında bir farz namaz kılınması zorunlu kılınmamıştır. Bunun nedeni kullara getireceği meşakkat ve eziyettir. Allah&#8217;a yaklaşmaya sebep olacak bir takım nafile ibadet ve taatler de bulunulabilir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlara göre, en uzun vakit, yatsı iken; en kısa olanı akşa-mın vaktidir. [Bu namaz vakitlerinin neden uzun ve neden kısa olarak belirlendiği konusunda sağlam/güvenilir bir bilgiye ulaşamadım.] Namazlar vakitlere ayrılmış, tüm namazlar, insanlara güç geleceği ve onları usançlığa sevk edeceği endişesinden dolayı, tek bir vakte toplanmamıştır. Zira huşû ve hudû, (yani, kendini bütünüyle namaza vererek yoğunlaşmak) zaman bakımından çok kısa süren bir hal olup, onların sürekli olarak yaşanması oldukça zordur. İşte bu nedenle namazlar, ayrı ayrı zamanlara dağıtılmıştır. Bu vakitler-den bazılarının birbirine oldukça yakın olarak belirlenmesi, kulun, uzun aralıklar-dan sonra rabbini unutmasının önlenmesi amacına matuftur. Bu hususu beyan sadedinde Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Beni anmak için namaz kıl!&#8221;61 Yani beni hatırlamak için namaz kıl! Zira Al-lah, kendisini zikredip ananı kendisi de zikredip anar. Kendisine yapılan şükre, daha fazlasıyla karşılık verir. İşte namaz ibadeti de böyle bir zikri ve şükrü içine almaktadır. Eğer kul, taatleri yerine getirerek, günahlardan kaçınarak ona teşek-kürde bulunuyorsa, Yüce Allah da ona keremi ve fazlıyla karşılık verecektir. Şu ayet bu hususa işaret eder: &#8220;Kim gönülden bir hayırda bulunursa, şüphesiz ki Allah buna karşılık veren ve her şeyi bilendir.&#8221;62</p>
<p>Yani, kulun yaptığı hayra, sevapla karşılık verir. Onun az çok ne iyilik yaptığını bilir. Kulun yaptığı taatin azlığı ya da çokluğuna göre karşılığı-nı belirler demektir. Sözünü ettiğimiz beş vakitte namaz kılmanın neden mekruh sayıldığını tespit edemedim! Aynı şekilde güneşin, şeytanın iki boynuzu arasından doğduğu şeklindeki bir bilginin de ne anlama geldiğini (ta&#8217;lilini/gerekçesini) çözemedim! Bazıları buna, &#8216;bu zamanlarda güneşe tapanların ibadet ettiklerini bu yüz-den onlara benzememek için bu vakitlerde namaz kılmanın mekruh kılındığını&#8221; gerekçe olarak ileri sürmüşlerse de, bu doğru değildir. Çünkü içinde Yüce Allah&#8217;ın dışındaki varlıklara secde edilen vakitlerde O’nu tazim etmek, Allah düşmanı kâfirleri yenip rezil etmek evladır. Bilmediğim konuda zorlama yorumlar yapmak, anlamadığım şeylere cevap vermek istemem. Sadece Yüce Allâh&#8217;ın, peygamberimizin kastettiği şeyi bana ilhâm etmesini umarım!63Şu da var ki, yukarıda belirtilen gerekçe doğru olsa bile sebebi olan bir na-mazla olmayan bir namaz arasında fark nedir? Bu hususta başvurulacak yöntem, müşkül (sorunlu) olanı müşkül, açık olan durumu da açık olarak kabul etmektir. Bunu dışında zorlamalara girenler cehalet ve yalandan kaçınamazlar. Eğer güneş, bazılarının zannettiği gibi rabbine itaat eden bir canlı varlık ise, onun bu taat hareketine bizim de muvafakat etmemiz emredilmiştir. Zaten hayırda bir başka-sına uymak meşru bir tavırdır.</p>
<p><strong>[EHL-İ HARB&#8217;64İN MALLARI] </strong></p>
<p>Ehl-i Harbin malları dört kısımdır.</p>
<p><strong>1-</strong>Hırsızlık yoluyla alınanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hukûkî bir işlem yoluyla alınanlar. Bu durumda bedellerinin kendilerine verilmesi gerekir. Çünkü vedîa, emânetler ve hukûkî (diğer) muâmeleler konusunda onlara hıyanette bulunmak caiz değildir. Zira Allah Teâlâ hainlik edenleri sevmez.</p>
<p><strong>3-</strong>Savaşta Ehli harpten birini öldüren kişinin onun üzerinde bulunan malla-rı alması. Bu tür malların da beşte biri devlete verilmez. Dolayısıyla bu mallar tü-müyle öldürene ait olur. Çünkü öldüren, (bu işi yapmakla) öldürdüğü kişinin müslümanlara vermesi muhtemel zararları önlemiştir. Aynı şekilde bir Müslüman bir kâfirin elini veya ayağını keserse, o kimsenin üzerinden çıkan mallarda hak sahibi olur. Çünkü o, böyle yapmakla müslümanlara yönelecek olası zararları önlemiş olmaktadır. Onun bu şekilde davranması öldürmeye benzemiştir.</p>
<p><strong>4</strong>-Herhangi bir savaş olmaksızın kendilerinden alınan fey&#8217;.</p>
<p>Hz. Peygamber hayatta iken bu pay onun idi. Zira müşrikleri kor-kutma gücüne sahip, bir aylık (yol) mesafesinden onların yüreklerine korku sal-maya muktedir kılınmıştı. Onun vefatından sonra ise, -en doğru görüşe göre- bu fey&#8217; (ganimet), beşe ayrılır. Bunun beşte biri devletindir. Geri kalan beşte dördü-nün ne yapılacağı konusunda iki görüş bulunmaktadır. a-Birinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman ordularına aittir. Çünkü on-lar, (İslâm düşmanı olan) kâfirleri korkutma konusunda Hz. Peygamber &#8216;in yerini almıştır. b-İkinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman toplumun yararı için harcanır. Çünkü bu şekilde davranmak, daha genel ve daha faydalı bir yöntemdir. İslâm ordularının düşmanları korkutup caydırması, Hz. Peygamber &#8216;in korkutmasının, bir aylık (yol) mesafesinden korku salmasının yerini alamaz. Diğer bir görüşe göre, fey&#8217;in tamamı, ganimetin 1/5 inin harcandığı yerlere harcanır. Kur&#8217;ân&#8217;ın zâhirine en uygun olan görüş de budur. 5-Ganimetin beş parçaya ayrılıp, bunlardan birinin ayette belirtilen yerlere harcanmasında birçok maslahatın bulunduğu açıktır. Beşte dördü ise, ganimeti alanlara aittir. Çünkü at sürüp savaşmak, ordunun sayısını çoğaltmak suretiyle bu ganimetin kazanılmasına onlar sebep olmuşlardır. Peygamber Efendimiz &#8216;in beşte dört içerisindeki payı, bir süvarinin alacağı pay kadardı. Bu da 1/5 in içindeki beşte bire ek olarak üç paydır. Şöyle sorulabilir:</p>
<p>&#8220;Düşmana karşı koymak konusunda süvarilerin birbirinden farklı oldukları halde niçin ganimetten eşit pay alırlar?&#8221; Buna cevap olarak şöyle deriz: Savaşa katılanların her birinin savaşta ne ölçüde yararlı olduğunu tespit etmek imkânsız olduğundan düşmana karşı daha sert savunma yapan ile daha hafif savunma yapanı eşit kabul ettik. Nitekim orduya katılarak kalabalık eden kimseler ile bizzat savaşanları eşit yaptık. Savaşma ve düşmana karşı koyma ko-nusunda yayalar arasında da fark olduğu halde onlar da eşit pay alırlar.</p>
<p><strong>ÜSTÜN GELMEYİİÇEREN BAZI EYLEMLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Gâlip gelmek, mağlup için kuşatıcı, gam ve acı verici; galip olan için sevin-dirici, mağlup olanı alaya alıp onu rezil etmeyi sağlayan bir durumdur. Bu tür fiilleri işlemek caizdir. Hatta kâfirlere karşı böyle davranmak vacip, öldürülmeleri gerekli olanlara galip gelindiğinde ise caiz olur. Gâlip olma maslahatı baskın oldu-ğundan dolayı öldürülmeleri caiz olanlara da böyle davranmak caizdir. Kumarda galip gelmek ise haramdır. Kumar yoluyla mal alındığında, kay-beden kişinin düşmanlık ve öfkesi, kazananın ise yenileni alaya alması artar. Bu ise haramdır. Kumarda kaybedilen mal, kaybedenin zimmetinde kalır. Yarış ve mücadelede galip gelmek ve bunun için konulan ödülü almakta bir sakınca yoktur. Çünkü bu tür etkinlikler, savaşa bir hazırlık sayılır. Savaşa hazır-lanma maslahatları, mefsedetlerine üstün geldiği için maslahat tarafı tercih edilir.</p>
<p>Üstelik bunda galip gelen, galip gelme ve yarış için konulan ödülü kazanmanın sevincini elde eder. Mağlup olanlar ise, yalnızca kaybetme ve ödülü kaçırma üzüntüsünü duyar. Satranç oyunu, galip gelenin mağlup olana zarar verme, onunla alay etme sonucunu doğurur. Bununla birlikte bir de bedel alınacak olursa, mefsedetlerinin katlanması sebebiyle haram olur. Âlimler, bir bedel alma söz konusu olmadığında kumar oynamanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Tavla oyunu, bir bedel karşılığında olursa haramdır. –En doğru görüşe göre- bedelsiz oynansa da haram olur. Tavlanın niteliğini tam olarak bilmediğim için bu hükmün gerekçesini bilemiyorum. Bu sebepten dolayı tavla ile satrancın içer-diği kötülükleri de birbirinden ayırma imkânına sahip değilim. Hakkı bildiği halde batıl bir sebeple cedel&#8217; (tartışma)de galip gelen kimse, cedel yapması ve hasmını yenmesi sebebiyle günahkâr olur. Toplumun önünde son derece müşkül ve zor soruların ortaya atılması caiz değildir. Çünkü bu, onla-rın yoldan sapmasına ve şüpheye düşmesine neden olur. Yine anlayışı kıt kişiler önünde, onların yoldan sapmaması için ihtisas isteyen ilimlerden bahsedilmez. Her sır ifşa edilmez, her haber yayılmaz.</p>
<p><strong>BİR KONU: </strong></p>
<p>Şöyle bir soru sorulabilir: &#8216;Hz. Peygamber : &#8220;İmân yetmiş küsur şubedir. Bunların en üstünü &#8216;Lâ ilâhe illallah (Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur.) sözünü söylemek, en düşüğü,yoldan (insanlara) eziyet veren şeyleri kaldırmaktır&#8221;65 buyurmuş, Yüce Allah da ayette, &#8220;Zerre miktarı hayır yapan (kıyamette) onu mutlaka görür&#8221;66şeklinde beyan etmiştir. Bu iki nassın arasını nasıl telif edebilirsiniz? Buna iki açıdan cevap verilebilir. Birincisine göre, hadiste belirtilen şey, mefsedetleri def etmek, ayette sözü edilen &#8216;zerre miktarı&#8217; ise, maslahatların elde edilmesidir. İkinci yaklaşım diğerine göre daha uygun ve yerindedir.</p>
<p>Buna göre, imanın mecâzî olarak şubeleri, en son olarak, yoldan, gelip-geçenlere eziyet veren şeyleri kaldırmaya kadar iner ve son bulur. Çünkü imânın şubeleri, diğer ihsân türlerin-den daha faziletlidir. Bildiğimiz üzere yoldan eziyet veren şeyleri kaldıran kişi, aslında yoldan gelip-geçenlerin tamamına iyilikte bulunmaktadır. Bu, faydanın katlanmasına bağlı olarak sevabı da katlanan tek bir fiildir. Müezzin ve hatibin sevabı da seslerini duyanların sayısına bağlı olarak katlanır. Tek bir sözle bir top-luluğa iyiliği emredip kötülükten alıkoymak da böyledir. Bir konuda müjde veya uyarıda bulunmada da durum aynı bu şekildedir. İşin doğrusunu en iyi Allah bilir.</p>
<div><strong>marife dergisi, yıl. 7, sayı. 2, güz 2007, s. 265-289</strong></div>
<p>*Risâlenin orijinal adı, ‘Beyânü Ahvâli’n-nâs’tır. Ancak bu isim ile –eser okunduğunda da görüleceği üzere- risalenin içeriği ile tam da örtüşmemektedir. Bu yüzden biz, içerikle de uyum sağlamak ve okuyucu-yu daha iyi bilgilendirmek amacıyla böyle bir başlık verdik.</p>
<p>**Beyânü Ahvâli&#8217;n-Nâs Yevme&#8217;l-Kıyâme, İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217; tarafından tahkik edilerek yayımlanmış-tır. Girişle birlikte 52 sayfadan müteşekkildir. [Dâru’l-fikr, Beyrut 1998]</p>
<p>***Dr., DİB. Konya/Selçuk Eğitim Merkezi. pekalisait@mynet.com</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Eserin çevirinde şu hususları belirtmekte yarar görüyoruz:Küçük bazı tasarruflar bulunmakla birlikte metne bağlı kalınmıştır. Yazara ait biyografik bilgi tarafımızdan eklenmiş olup, metindeki bazı baş-lıklar konuyu daha iyi anlatması amacıyla tarafımızdan konulmuştur. Bize ait konu başlıkları [ ] şeklinde paranteze alınmıştır. Dipnotların konuyla doğrudan bağlantılı olanları çevrilerek, kimi açık-layıcı bilgiler tarafımızdan eklenmiş ve (ç.) sembolüyle ifade edilmiştir.</p>
<p>2 Asr sûresi 1-3.</p>
<p>3Bunu Taberânî, el-Evsat adlı eserinde, Beyhakî, Şuabü&#8217;l-Îmân&#8217;ında Ebû Müleyke ed-Dârimî kanalıyla rivayet etmişlerdir.</p>
<p>4Bu tefsirler için bkz. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu&#8217;l-Beyân, XXX/290; Süyûtî, ed-Dürru&#8217;l-Mensûr, I/537.</p>
<p>5Arâf, 3.</p>
<p>6Ahzâb, 2.</p>
<p>7Yazar burada, kendi yaşadığı dönemi yani hicrî yedinci asrı kastetmektedir.(ç.)</p>
<p>8Deccâl&#8217;in vasıfları ve yapacakları hakkındaki rivayetler için bkz. Müslim, Fiten, Hd. No:2936; Ayrıca kıyamete yakın zuhur edecek fitneler ile İsâ aleyhisselam&#8217;ın gökten inişine dair bilgilerin güzel bir derlemesi ve değerlendirmesi için Keşmîrî&#8217;nin et-Tasrîh bimâ Tevâtera fî Nüzûli&#8217;l-Mesîh adlı eserine bakılabilir. (ç.)</p>
<p>9Bu beş unsur ya da niteliğin işlendiği bilim dalı fıkıh usûlü ilmidir. Bunlara usulde teklifi ve vaz&#8217;îhükümler adı verilmektedir ki, bu hususlar, usul ilminin çok önemli bir bölümünü teşkil ederler. (ç.)</p>
<p>10Bu konularda daha fazla bilgi edinmek için müellifin Şeceratü&#8217;l-meârif ve el-Fevâid adlı eserlerine bakılabilir.</p>
<p>11 Âl-i İmrân, 146.</p>
<div>12Konunun daha iyi anlaşılması için bu kısımlardaki bazı tekrarları kaldırdık.</div>
<div>13Konu ile ilgili olarak müellifin şu eseri önemlidir. Bidâyetü&#8217;s-Sûl fî Tafdîli&#8217;r-Rasûl [thk. İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217;]</div>
<div>14Bu beyit, yeni yeni şöhrete ulaşanlar hakkında söylenen bir atasözüdür. Bu beyitteki ilk &#8216;İsâm&#8217; dan kasıt; İbn Şehber Hâcip Nu&#8217;mân İbnü&#8217;l-Münzir&#8217;dir. İkinci &#8216;İsâm&#8217; ise, bele takılan kayış anlamına gelmek-tedir.</div>
<div>15 Nâs sûresi, 5.</div>
<div>16İbn Hanbel, el-Müsned, II/242. Ayrıca bkz. Buhârî, 6223; 6226 Ebû Hüreyre&#8217; den.</div>
<div>17 Hadiste geçen &#8220;lemme&#8221; kelimesi, dürtü, bir şeyi atmak, uğramak, denk getirmek gibi anlamlara gelir. Bundan kasıt ise, kalpte şeytan ya da melek aracılığıyla aniden oluşan hareketlenmedir. Bu hareket Şeytandan kaynaklanırsa vesvese, melek tarafından gelirse ilham denilmektedir. Daha fazla bilgi için bkz. Mübârekfûrî, Tuhfetü&#8217;l-Ahvezî bi şerhi Sahîhi&#8217;t-Tirmizî, VIII/265.</div>
<div>18Hadisi Tirmizî rivayet etmiş, hadisin hasen-ğarîb olduğunu söylemiştir. Hd.no: 2991.</div>
<div>19Vâkıa, 83, 84.</div>
<div>20Secde, 11.</div>
<div>21Vâkıa, 87.</div>
<div>22Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/297; Müslim, Cenâiz, hd.no: 920.</div>
<div>23Hıcr, 29.</div>
<div>24Tahrîm, 12.</div>
<div>25Zümer, 42.</div>
<div>26Rûh&#8217;un mahiyeti, özellikleri, yeri, ölümsüzlüğü konusunda en güzel eserlerden birisi İbn Kayyım el-Cevziyye&#8217;nin Kitâbü&#8217;r-Rûh&#8217;udur. Eser Türkçeye de çevrilmiştir. (İstanbul 1993, İz yy.) 27Yâsîn, 52.</div>
<div>28Yâsîn, 52.</div>
<div>29Aralık, perde, engel anlamlarına gelen bu kelime, kabir hayatına verilen bir nitelemedir.</div>
<div>30Bkz. Müslim, İmâre, hd.no: 1887.</div>
<div>31Müslim, Cenâiz, Hd. no: 974; İbn Hanbel, Müsned, VI/221.</div>
<div>32Hadiste Rasûlullah , bu amelleri idrardan sakınmamak ve dedikoduculuk yapmak olarak belirlemiştir.</div>
<div>33Buhârî, Cenâiz, 1378; Müslim, Îmân, 292; İbn Hanbel, Müsned, I/225.</div>
<div>34Buhârî, Cenâiz, 1374; Müslim, Cennet, 2870; İbn Hanbel, Müsned, III/126.</div>
<div>35Ber(a)hût, Arap yarımadasında bulunan bir kuyu ya da vadi adıdır. Bkz. el-Kâmûsu&#8217;l-Muhît. Ayrıca şu esere bakılabilir. Süyûtî, Müfhemâtü&#8217;l-Akrân fî Mübhemâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, s. 192. [thk İyâd Hâlid Tabbâ&#8217;]</div>
<div>36Müslim, Cennet, hd. No: 2868; İbn Hanbel, Müsned, III/114, 175.</div>
<div>37Tenasüh inancı:İnsan ruhunun, insan ölünce bir başka bedende yeniden hayata geldiği inancına dayanır. Bu inanç bazı yakın ve uzak doğu dinlerinde bulunmakta olup, İslâmiyet bu tür inancı ke-sinlikle reddeder. Bu konuda daha fazla ve ayrıntılı bilgi için Mehmet Görmez editörlüğünde bir heyet tarafından hazırlanmışYaşayan Dünya Dinleri adlı esere bakılabilir. [Diyanet İşleri BaşkanlığıAnkara 2007, s. 275 vd.] (ç.)</div>
<div>38Tûr, 16.</div>
<div>39Kasas, 30.</div>
<div>40Nâziât, 17.</div>
<div>41&#8217;Alak, 1, vd.</div>
<div>42Müddessir, 1-2.</div>
<div>43Tâhâ, 14.</div>
<div>44Beyyine, 7.</div>
<div>45En&#8217;âm, 86.</div>
<div>46Müellife göre hadiste vurgulanan üstünlük, ibadet ve taatin çok olması ile değil, onun kaliteli olmasıile elde edilir.</div>
<div>47Sehâvî, el-Makâsıdü&#8217;l-Hasene adlı eserinde (970. hd.) &#8220;Bu rivayeti Gazzâlî İhyâsında zikretmiş, Irâkî ise, bu hadisi Rasûlullah&#8217;a nispetiyle (merfû&#8217;) bulamadığını, rivayetin sadece Hakîmü&#8217;t-Tirmizî&#8217;nin Nevâdiru&#8217;l-Usûlünde Ebûbekir b. Abdillâh&#8217;ın bir sözü olarak bulunduğunu söylemiştir. Aliyyü&#8217;l-Kârî de el-Esrâru&#8217;l-Mer&#8217;fûasın&#8217;da Ebûbekir b. Ayyâş&#8217;ın sözü olarak nakletmiştir. 48Berzah, ölüm sonrası kabir hayatıdır. (ç.)</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="16" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>49Mü&#8217;minûn, 108.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>50 Hacc, 18.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>51Enbiyâ suresi 23. âyete gönderme yapılıyor.</div>
<div>52İsrâ, 7.</div>
<div>53Füssılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>54Rûm, 44.</div>
<div>55.Hasene&#8217;nin ne miktarda olduğunu yalnızca Yüce Allah bilir. (ç.)</div>
<div>56Zilzâl, 7, 8.</div>
<div>57Fussılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>58İsrâ, 7.</div>
<div>59Nisâ, 111.</div>
<div>60Bu bölümde önemli sayılmayan bazı bilgiler bulunduğundan bu tür yerleri çevirmekte fayda gör-medik. (ç.)</div>
<div>61Tâhâ, 14.</div>
<div>62Bakara, 158.</div>
<div>63İşte bu sözüyle İzz b. Abdisselâm (r.a.), ilmin de bir sınırı olduğunu zarif bir şekilde ifade etmiş olu-yor. Yani, o, bilmediği bir konuda zoraki konuşmaya, görüş serdetmeye kendini yükümlü hissetmi-yor. Sınırlarını ve sorumluklarını gayet iyi biliyor. Onun bu erdemli tavrı, günümüz ilim erbabına da mesaj yüklü bir göndermeyi ihtiva etmektedir. (ç.)</div>
<div class="endOfContent">64İslâm ülkesinin dışındaki ülkelerde yaşayan kimseler. Onların yaşadığı yerlere dâru&#8217;l-harb denir. Bkz. Özel, Ahmet, İslam Hukukunda Ülke kavramı, İstanbul 1988, s.49 vd. (ç.)</div>
<div>65Buhârî, İmân, I/51; Müslim, İmân, I/63.</div>
<div>66Zilzâl, 7</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="19" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="page" data-page-number="6" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="7" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefe Herhangi Bir Ferdin Hayatını Tanzim Edebilir mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-herhangi-bir-ferdin-hayatini-tanzim-edebilir-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-herhangi-bir-ferdin-hayatini-tanzim-edebilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2021 15:34:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Hayri Bolay]]></category>
		<category><![CDATA[tenkit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25778</guid>

					<description><![CDATA[<p>SÜLEYMAN HAYRI BOLAY PROF DR. Felsefe fert olarak herhangi bir kimseye hayatı boyunca ne verebilir, ne kazandırabilir? Verdikleriyle ferdin hayatını ayrıntılı bir şekilde tanzim edebilir mi? Hayat nedir? Kişilerin hayatları­nın tanziminde geçerli ilkeler ve kurallar var mıdır? Eğer felsefe, hayatta kişilere birtakım özellikler kazandırabilirse bunlar her kişi için geçerli olur mu? Bu ve benzer sorulara [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-herhangi-bir-ferdin-hayatini-tanzim-edebilir-mi/">Felsefe Herhangi Bir Ferdin Hayatını Tanzim Edebilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-11982 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-6-1.jpg" alt="" width="410" height="278" /></p>
<p>SÜLEYMAN HAYRI BOLAY</p>
<p>PROF DR.</p>
<p>Felsefe fert olarak herhangi bir kimseye hayatı boyunca ne verebilir, ne kazandırabilir? Verdikleriyle ferdin hayatını ayrıntılı bir şekilde tanzim edebilir mi? Hayat nedir? Kişilerin hayatları­nın tanziminde geçerli ilkeler ve kurallar var mıdır? Eğer felsefe, hayatta kişilere birtakım özellikler kazandırabilirse bunlar her kişi için geçerli olur mu?</p>
<p>Bu ve benzer sorulara isabetli cevap verebilmek için evve­la felsefenin yapısına imkânlarına, mahiyetine ve muhtevasına, sonra tarihî seyrine ve bir kısım filozofların yaşayışına bir göz atmak icap eder.</p>
<p><strong>Felsefe Nedir?</strong></p>
<p>Felsefe aklın eseridir ve akli düşünmelere dayanır. Felsefe ha­yata, kâinata ve ondaki sistemli ve derinliğine bir bakıştır. Bu sebeple rasyonalistler, umumiyetle, sezgici felsefeleri, özellikle Bergson felsefesini aklın idamı olarak görürler. Felsefe, daima sorgulayıcı ve tenkitçi bir tavır içindedir. Her zaman şüpheden hareket eder, meseleleri derinliğine ele alır ve çözmeye çalışır.</p>
<p>Felsefenin ne olduğuna dair her felsefecinin kendi anlayışına göre onu tanımladıkları herkesin malumudur. Mesela Romalı fi­lozof Seneca’ya göre felsefenin konusu, insanı nezaket ve terbiye­ye hazırlamaktır. Bu tarifte tamamen kılgıb/eylemci ve ahlaklı bir anlayış hâkimdir. Bunun gibi Roma imparatoru filozof Marcus Aurelius nazarında felsefe insanın “Hazlara, elemlere üstün gel­mesinden, üstün körü hiçbir şey yapmamasından, yalan ve gizli­likten çekinmesinden ibarettir.” Demek ki Aurelius da tamamen nefsin ve arzuların kontrolüne dayanan ahlaki yaşayış açısından felsefeye bakmaktadır.</p>
<p>İslam felsefecileri de felsefeyi daha çok bilgi, varlık ve ahlaki davranış olarak algılamaktadırlar. Acaba felsefe, Seneca’nın de­diği gibi insanı nezaket ve terbiyeye hazırlıyor mu, Aurelius’un dediği gibi insanı acıdan, hazdan ve yalan söylemekten alıkoya­biliyor mu? Ben hiç zannetmiyorum. Ziya Gökalp felsefenin in­sana saadet ve vecd verdiğini söylüyordu ki buna kendisinin de inandığını zannetmiyorum. Hangi felsefe kime ne zaman saadet ve vecd (coşku) vermiştir? Hangi felsefenin yapısı ve muhtevası buna müsaittir?</p>
<p>Hilmi Ziya Ülken’e göre ise felsefe, bir eleştirme ve tespit faa­liyetidir. Yahut ruhun sporudur. Hegel de felsefeyi “Hakikat sev­gisine ve zihin kudretine olan inanç” şeklinde tarif etmektedir. Bu tanımda ise yeni bir unsur olarak ‘inanç’ işe karışmaktadır.</p>
<p>Aristo felsefeyi varlık olmak bakımından yarlık ilmi diye tarif ederken yine varlık ye bilgi açısından tarif etmekteydi. Bunların ferde tek kişi olarak verebileceği şey nedir? Bergson, filozofların sistemleriyle değil dünyada, ayda bile yaşanmaz, derken bir ha­kikati mi ortaya koyuyordu? Bunun gibi Karl Marks, “Filozoflar şimdiye kadar, dünyanın nasıl meydana geldiğini izah etmekle uğraştılar. Artık yeni bir dünya kurmak lazım/” derken felse­fecilerin görüşleriyle bir yere gidilemeyeceğini mi ifade etmek istiyordu? Kendisi yeni bir dünya kurmak için yeni bir sistem getirirken getirdiği sistem, insanlığa çatışma, kavga ve huzursuz­luktan, kapitalizmin eleştirisinden başka neler getirdi? Tabiatta ve insan hayatında geçerli olduğu iddia edilen tarihî determiniz­mi ile nereye varılacağını Sovyetlerin uygulaması ortaya koymuş­tur. Yahut Pascal &#8220;‘Felsefeyle alay etmek de bir felsefedir.” derken felsefeye yeni bir istikamet mi gösteriyor, yeni bir saha mı açmak istiyordu? Kendisi büyük bir fizikçi ve matematikçi iken yirmi altı yaşında bilimleri kalbini tatmin etmediğini söyleyerek niçin terk etti de kendisi manastıra kapanıp kalan ömrünü orada ta­mamladı? Niçin “Bana filozofların ve âlimlerin değil İbrahim’in, Yakub’un, Musa’nın ve İsa’nın Tanrısı lazım.” dedi.</p>
<p><strong>Felsefe Kimlere Hitap Eder?</strong></p>
<p>Felsefenin temel kavramları ve konulan soyut kavramlar ve konular olduğu için soyutluktan hoşlanmayan, sadece somut şeylere bağlanan kimseler, felsefeden hoşlanmayabilirler; felsefe de onlara fazla bir şey vermeyebilir. Ontolojik meselelere dair bir veya birkaç filozofun fikirlerini okuyan bir tabip, bir hukukçu, hatta bir fenci, bir matematikçi, “Bunlar ne boş şeylerdir, insanları böyle boş şeylerle oyalayıp kafalarını karıştırmamalı.” diyebilir. Bu sebeple felsefenin hitap sahasının çok dar olduğunu söyle­mek yanlış olmaz. Okumuş kimselere hitabı bu kadar dar bir sa­hada iken büyük kitlelere ulaşmak, onlara belli bir hayat düzeni vermek daha da zor, hatta imkânsız gibidir.</p>
<p>Sanatın, bilginin, bilimin, ahlakın, dilin ve dinin felsefeleri olabilir ama ne felsefe bunların yerine geçebilir, ne de bunlardan biri veya birkaçı felsefenin yerini tutabilir.</p>
<p>Felsefe aklın eseri olduğuna göre akıl her zaman doğruyu bu­labilir mi? Descartes’in tahlillerine itibar edersek akıl her zaman doğruyu bulamaz. Hele hele yine onun tabiriyle ‘müşrik akıl’ yani “vahiy nuruyla aydınlanmamış akıl” olursa. Tıpkı Seneca’nin <em>Mesut Hayat</em> adlı eserinde olduğu gibi. Descartes İsveç Kraliçesi Elizabet’e yazdığı ahlak mektuplarında Seneca’nin adı geçen ki­tabını tanıtırken filozofun birtakım hakikatleri doğru tespit etmiş olmasına rağmen birçok hakikatleri göremediğini söyler çünkü der, onun aklı iman nuruyla aydınlanmamış müşrik bir akıl idi.</p>
<p><strong>Akıl Ne Zaman Yanlış Düşünür?</strong></p>
<p>Akıl hislerin tesirinden kurtulamadığı, basmakalıp telkinlere kapıldığı, kişinin menfaati ön plana çıktığı, mizaç, huy, tabiat, bu­nalım gibi iç hâllerin tesirinde kalıp sakin düşünemediği, yalnız­lık hissi yaşadığı, hür düşünme itiyadının ve zihnî cesarete sahip olunmadığı, düşünce hayatında geriliğin hâkim olduğu, müspet düşünce zihniyetinin olmadığı, kişinin çelişkiler içinde bocaladığı, doğru önermelere dayanmadan çıkarım yaptığı zamanlarda akıl daima yanılır, doğruyu bulamaz. Dolayısıyla bu noksanların gide­rilmesi hâlinde ancak akıl hatadan, yanılmadan salim olabilir.</p>
<p>Akıl bir taraftan hükümdara yol gösterirken diğer yandan ona isyanı da meşru gören bir yapıya sahip. O başkana akıl verir, despotu aydınlatarak destekler, Christian Delacampagne’in dediği gibi “Tiranı bilgilendirir, kılavuza kılavuzluk eder.” Sonra da on­ları devirme yollarını gösterir. Demek ki akıl, insanın bilgisine, ideolojisine, dünya görüşüne, aldığı eğitime göre yön verir, yol gösterir, yorum yapar ve hüküm çıkaruır.</p>
<p>Bütün bunlar herhangi bir insanın günlük hayatını tanzime ve ona göre rehber olmaya yeter mi? Cevabı okuyucu bulsun</p>
<p><strong>Felsefe Fertlere Ne Verebilir?</strong></p>
<p>Felsefe insana bir ‘ümit’ verebilir mi? Felsefe, filozof vasıtasıyla ümit verebilir? Nitekim Kant, üçüncü tenkidinde “Neyi ümit ede­biliriz?” sorusunun cevabını araştırıyordu. Gabriel Marcel de Hris- tiyanlıktan aldığı ilham ve güçle hep ümit felsefesi yapmıştı. Ama Bloch Kant’in ümit felsefesini tenkit etmiş, Schaffler Kant’ı, Sala da Schaffler’i tenkit etmiş. Görülüyor ki bir filozofun ümit verme teşebbüsü bile filozoflar arasında doğru dürüst taraftar bulamıyor. Sıradan insan değil okumuş aydın bile bunlardan hangisini seçece­ğini şaşırmaktadır. Felsefe farklı görüşlerin harmanlandığı bir alan, tabiri caizse bir, fuardır, ama farklı görüşlerin çokluğu, bunların birbirlerini ifna yoluna gitmeleri, insanları tereddütte ve muallakta bırakırsa onu şaşkınlıktan ve şüphe denizinde yüzmekten ancak Mevlânâ gibi kimseler kurtarabilir. Kaldı ki dünyalık ümitler çok sürmemekte ve çok çabuk sönmektedir. Ümidin kaynağı aslında kalıcı ve ebedi olmalı ki çabucak sönmesin.</p>
<p>Felaketli, ıztıraplı, acılı zamanlarda felsefe insanlara bir te­selli’ verebilir mi? Mesela Marmara depreminde hangi felsefeci o felaketzedelere gitti de teselli verebildi? Veren varsa ne kadar rağ­bet gördü? Teselli ettiyse ne ile teselli etti? Tesellisi yerini buldu mu? Yoksa Colton adındaki kişinin fikrine itibar edilirse felsefe harplerde, yangınlarda ve diğer felaket zamanlarında harp mey­danından, felaket yerlerinden kaçarak yerini dine bırakıp gider, demek mi icap eder?</p>
<p>Felsefe sönmeyen ümit dolu bir ‘iman’ verebilir mi? Gerçi Kant <em>Saf Aklın Tenkidinin</em> ikinci baskısının önsözünde “îmana yer açmak için” bilgiyi bir tarafa bıraktı ama getirdiği iman kendi insanlarını bile tatmin etmedi. Almanlar Kant’ın getirdiği imana değil Hıristiyanlığın sunduğu imana bağlıdırlar.</p>
<p>Filozofların sunduğu ahlak sistemleri hangi filozoflar ve han­gi halklar ve gruplar tarafından benimsenip günlük hayatta ya­şandı? Filozofların ahlak sistemleri laik ahlak olarak müeyyidesiz olduğu için o ahlak sistemlerini kuranlar tarafından bile doğru dürüst yaşandığı şüphelidir. Kant üçüncü tenkit kitabında insan­lara ümit vermeye çalışıyordu. Bu bir gaye koyma değil midir? Hâlbuki kendisi ahlak felsefesinde mutluluğu gaye olarak koyan­lara karşı çıkmıyor muydu?.</p>
<p>Felsefenin insanlara, özellikle felsefecilere ‘hoşgörü’ verdiği söylenir. Buna doğrudur, denebilir. Ama doğru olmadığı zaman­lar da var. Neden? Çünkü her felsefecide bu hoşgörüye rastlamak mümkün olmamaktadır. Felsefe bazı insanlara ve filozoflara hoş­görü verebilir? O da her felsefeciye değil. Halktan kimselere hiç değil. Herkese ve özellikle filozofa hoşgörü verebilseydi, John Loc- ke Batı’da ilk defa görülen lüzum üzerine yazdığı <em>Tolerans Üzerine </em>adlı risalesinde “Mahkemede Katoliklerin ve ateistlerin şahitlikleri kabul edilmez.” diye yazmazdı. Sartre Aşkın varlığı temele aldığı için K. Jaspers’e ‘kadavra’ demezdi. Karl Popper doksan yaşında kendisini tenkit eden genç bir felsefeciyi herkesin önünde bas­tonla dövmezdi. Aynı Karl Popper <em>Açık Toplum ve Düşmanlarinda </em>Eflatun, Hegel, Marks, Fichte ve benzerlerine bir filozofa değil her­hangi birisine bile yakışmaya ağır hakaretler ve küfürler savunmaz­dı. Hatta Bertrand Russel da <em>İlimden Beklediklerimiz</em> adlı kitabında Eflatun’a hakarette Popper’den geri kalmazdı.</p>
<p>İstanbul Üniversitesi’nin meşhur felsefe hocaları kendi arka­daştan ve meslektaşlarıyla senelerce küs kalmazlardı. Ateist fel­sefecilerle ateist olmayan felsefeciler daha rahat anlaşabilirlerdi. Demek ki hoşgörü de düşünülen şekilde değil yaşanılan şekilde hüküm icra etmektedir.</p>
<p><strong>Felsefe ve Tenkit</strong></p>
<p>Felsefe tamamen şüphe, tenkit, sorgulama ve soruşturma üzerine dayanır. Bu münasebetle felsefe, ona ilgi duyan kimsele­re eleştirme fikrini verebilir. Fakat yukarıda işaret ettiğimiz gibi tenkitten, fikirlerinin sorgulanmasından pek çok insan hiç hoş­lanmaz. Hatta böyle her şeyi her münasebetle eleştiren kimse­ler, üniversitede olsalar bile çevrelerince sevilmezler. Fütursuzca başkalarını eleştirmeyi sevenler, kendilerine eleştiri oklan çev­rildiği zaman kıyameti koparırlar. Buna genellikle felsefeciler de dâhildir. Hilmi Ziya Bey’in derste anlattığına göre Kant, yazdığı o ihtişamlı eserlerini sadece bir mühendis ve mahallesindeki bir bakkal ile müzakere edermiş. En büyük tenkitçi böylece en akıllı yolu tutmuş olmuyor mu? Dolayısıyla bu hoşgörü kazancı da dar bir çerçevede kalmaya mahkûm görünmektedir.</p>
<p><strong>Felsefe-ölüm ve Ahiret</strong></p>
<p>Diğer taraftan felsefe, ilahi dinlerde olduğu gibi insanı ve ha­yatı iki cepheli bir bütün olarak görmemektedir. Sadece dünya hayatını ele almakta ölümden sonrası hayat için bir şey söyleme­mektedir. Felsefe sadece doğumla ölüm hadisesi arasına sıkışmış bir insanın problemlerini ele alıyor, İnsana dünya kurulmazdan önce dünya yıkıldıktan sonra yani ölüm ötesinde hiç bir tavsi­yede bulunmuyor. Hâlbuki bilhassa ilahi dinler, insana ‘Kâlû Belâ’dan itibaren bir başlangıç ve ahirette ebedi bir hayat vaad etmektedir. Bu ahiret hayatı olan inanç, insanı dünya hayatında düzene sokmakta ve günlerini bu ebedi hayatı kazanmak istika­metinde tanzim etmektedir. Felsefe din değil ki hayat düzeni için emirler verebilsin, ilkeler getirsin, kurallar koyabilsin.</p>
<p>Gerçi Karl Jarpers, felsefenin ölümden sonraki hayatı aydınlat­ması zaruretinden bahsediyor ama felsefe ölüm ötesini ne ile aydın­latacak? Max Scheler, Fransızcaya <em>Mort et Survie (Ölüm ve Ahiret), </em>(trad. de M. Dupuy, Aubier, Paris 1952) adıyla çevrilen eserinde “ölümün bilgi teorisi”ni kurmaya çalışıyor. Hristiyanlıktan aldığı tesir, ölüm ötesini aydınlatmaya yeter mi? Hâlbuki dünyadaki her insan, ebedilik duygusu ve inancı içinde yaşamaktadır. Bu hayatın ötesinde ebedi bir hayata bağlanıyor ve hayatını ona göre tanzim etmeye çalışıyor ki orada ebediyen mutlu yaşamanın ümidi içinde hayat sürsün. Felsefe bunları nasıl ve ne ile temin edebilecektir? Bel­ki de şöyle bir yol vardır: O da din ile işbirliği yaparak bunu çözebil­mektir. Zaten bunu birçok filozof yapmıştır ve yapmaktadır.</p>
<p><strong>Bazı Filozofların Hayatına bir Göz atalım</strong></p>
<p>Sofistler, hiçbir ahlaki kaide tanımayıp bilgilerini sadece ke­lime ve mantık oyunları ile para kazanmaktan, menfaat uğru­na “Mantığı yalama yapmak”tan başka ne yapmışlardır. Mesela Protogoras’ın kendisini avukatlıkta yetiştiren hocasıyla yaptığı sözleşmede kazandığı ilk davada hocalık ücretinin yansını ver­memek için oynadığı mantık oyunları» hukuku bir tarafa atarken mantığı da ne kadar yalama yaptığının farkında değildir. Bu an­layış, denebilir ki akla ziyandır.</p>
<p>Mantık da felsefenin bir koludur. Doğru düşünmenin ve doğ­ru bilgi edinmenin, yanlıştan kurtulmanın yollarını, kurlarını öğretir. Bu kuralları birçok felsefeci ve mantıkçı da iyi bilmez ve bilse de iyi kullanamaz. Kullansalardı onlar da yanılmazlardı. Zaten insanlar mantık kurallarından sadece çelişmezliği bilirler ve onu kullanırlar. Onu da karşısındakilerin çelişkilerini tespit­te kullanırlar. Kaldı ki diyalektik mantık çelişkiye dayanan bir mantıktır. Diyalektikçiler bile günlük dilde çelişmezliğe dayana­rak konuşurlar. Dolayısıyla mantık da kişinin günlük hayatını tanzime muktedir değildir.</p>
<p>Daha sonraki filozofların birçoğunun hayatlarına bir göz gez­dirdiğimizde neler görürüz, neler. Hayatı ve ahlakı haz ve eğlen­ceden ibaret gören Aristippos ve diğer hedomonistler hayatlarını, günlerini zevk ve safa içinde mi geçirdiler yahut hayatlarının her anını zevk ve safaya göre mi düzenlediler? Aristippos kâh kral­lara sokuldu, kâh Sokrat’a yaklaştı. Kendisinin krala yanaştığını kınayanlara “gülmek için krala gittiğini” söyleyerek bir demagoji örneği daha verdi.</p>
<p>Belki hayata bakışma göre hayatını sürdürerek yaşayan tek kişi Diyojen’dir. Çünkü o ve onun gibi düşünen birkaç kişi ‘kö- peksi/kelbî’ denilen bir hayatı fıçı içinde geçirmeyi kendi hayat felsefesi olarak kabul etmişlerdir. Fakat fıçıda yaşamayı kaç kişi benimsemiştir, kaç kişi onu hayatının ilkesi yapar, yapsa bile kaç kişi o hayatı gerçekleştirebilir?</p>
<p>Mutluluk felsefesine ve ahlakın böyle gaye taşımasına karşı olan Kant’ın ‘pratik aklı’ kaç kişinin hayatını tanzim edebilmiş­tir? Kendisi, annesinin mensup olduğu püritanizm (zahidlik) ta­rikatının tesirinde kalarak ve annesinin dizinin dibinde bütün hayatını geçirmiştir.</p>
<p>Bunların yanında mutluluğu hedefleyen ahlak felsefesi ku­ranların bile kendi felsefi görüşlerine göre yaşadıkları şüphelidir.</p>
<p>Bunun gibi menfaate dayanan bir ahlak felsefesi kuran Bentham ve Stuart Mili daima menfaat gözeterek mi yaşadılar? Kudret ira­desine dayanan Nietzsche, kudreti yaşayarak mı yoksa arayarak mı öldü? Auguste Comte, getirdiği pozitivist felsefeye uygun ola­rak kurduğu ve ilmihâlini yazdığı ‘pozitivist insanlık dini’ne ne kadar sadık kaldı? Neden 1830’dan sonra yeni bir din ve metafi­zik geliştirdi? Hâlbuki her türlü metafiziklere karşı idi? Jean Paul Sartre, ateist felsefenin 20. asırdaki en büyük temsilcisi iken, ate­izmine ve kendi varoluşçuluğuna ne kadar sadık kalabilmiştir? Getirdiği varoluşçu felsefe hayattan bezmiş insanlara kendi özü­nü yaratma fikrini verebildi mi, bu felsefe kaç kişiye hayata bağ­lanma imkânı vermiş, kaç bin kişiyi intihardan kurtarabilmiştir? Sartre bazı zamanlar komünistlere yaklaşmış, onlarla işi bitince kâh onlara sırtını çevirerek onlara veryansın etmiş, kâh Marksiz- me ve materyalizme yaslanmış kâh onlara da sırtını dönmüştür.</p>
<p>Mesela ahlak felsefesini erdem üzerine kuran Aristo, bu sa­adeti tadabilmiş midir? Stoacıların felsefesi, hayat ve ahlak fel­sefesi olarak nitelenir. Stoacılar, denebilir ki. mutlu bir hayata kavuşarak yaşamışlardır. Daha doğrusu stoa felsefesini benim­seyenler hayatlarını o felsefeye göre tanzim edebilmişler midir? Bu pasif ve kör tevekküllü ahlak ve hayat anlayışı onlara belli bir saadeti tattırmış olabilir. Kör bir kaderin şuursuz fiillerini kendilerine kader olarak kabul eden insanlar, körü körüne itaat suretiyle mutluluğa erebilmişler midir? Kendisi de bir Stoacı olan Epiktetos’un şahsında yaşanmış bir olaya kısaca bir göz atalım:</p>
<p>Bu filozof, bilindiği gibi, bir köledir. Bu köleye efendisi, bir gün kızıyor ve dizini bükmek suretiyle kırarak zulmediyor. Peki, bu filozof ne diyor? Önce “Oynama kırarsın!” diyor, dizi kırılın­ca da “Ben sana demedim mi?” diyor. Aynı filozof <em>Sohbetler</em> adlı kitabında “Karın mı öldü, üzülme, veren geri aldı, de.”, “Evin mi yandı, üzülme, veren geri aldı, de.”, “Çocuğun mu öldü, üzülme, veren geri aldı, de.” diye tavsiyede bulunuyor. Bu hadiseler insan hayatını alt üst eden hadiselerdir. Bunlara üzülmemek normal bir insanın elinde midir? Böyle bir hayat anlayışı insan tabiatına aykırı değil mi? İnsan gamsız, kedersiz ve umursuz olsa bile bu acılar karşısında vurdumduymaz olabilir mi? Hz. İsa’nın Incil’de “Birisi bir yanağına bir tokat vurursa diğer yanağını da çevir.” sö-zünü Hilmi Ziya Bey insan tabiatına aykırı buluyordu. Bence de öyledir. Böyle bir anlayış, insanı pasifliğe ve miskinliğe itmez mi? İnsan kendi nefsi müdafaasını yapmasın mı? Derviş Yunus:</p>
<p>Döğene elsiz gerek</p>
<p>Söğene dilsiz gerek</p>
<p>Derviş gönülsüz gerek</p>
<p>Sen derviş olamazsın.</p>
<p>Derken bir felsefi hayat tarzı ortaya koymuyor, o sadece, ta­savvuf! hayatta “kimseden incinmemek, kimseyi incitmemek” esasına dayanan bir dervişlik ilkesini ortaya koyuyor ki bunu da ne herkese tavsiye ediyor ne de herkesin yapmasını istiyor.</p>
<p>Modern felsefenin babası sayılan Francis Bacon, niçin rüşvet aldığı için başbakanlıktan atılıp hapse mahkûm edildi. Niçin “Rose Croix” adlı gizli cemiyete kaydolup oraya bağımlı hâle geldi?</p>
<p>Fichte niçin mason cemiyetine onların imkânlarından istifade etmek ve kendi emellerine onların imkânlarını alet edebilmek için girdiğinde maksadı anlaşılınca cemiyet sekreteri tarafından kapı dışarı edildi? Aynı Fichte, Popper’in yazdığına göre Zürih’ten kal­kıp Kant’ın yanma gidiyor, onun son fikirlerini öğreniyor, dönüp o fikirleri kendi kalıbına döküp <em>Bütün Vahiylerin Tenkidi</em> kitabını yazıyor, Kant bunu görünce “Allah bizi dostlarımızdan korusun, düşmanlarımızdan korunmasını biz biliriz.” demek mecburiye­tinde kalıyor. Nietzsche niçin kendisine yardım eden ve kendi­sinin yetişmesinde büyük emeği olduğu ifade edilen Wagner’in karısını baştan çıkararak hocasına ihanet etti? Fahişelerle haşir neşir olarak frengi mikrobu kaptı ve ömür boyu bu mikrop onun beynini kemirerek düşünemez hâle getirdi, dolayısıyla ömrünün son on iki senesi şuursuz bir şekilde bir klinikte geçti. Heidegger, ikinci cihan harbinde Nazilerle beraber çalıştı, onların zulmüne ortak oldu; rektörü bulunduğu üniversitede kendisini yetiştiren hocası fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’i üniversite­ye yaklaştırmadığı gibi onun yüzüne bile bakmadı, bu mudur vefa, bu mudur ahlak?</p>
<p>Felsefenin ‘bütüncü’, ‘sistemli’ ve ‘tutarlı’ bir düşünce tarzı ol­duğu söylenir. Acaba bu bütüncülük ferdin hayatının tamamına veya bir kısmına inip orada günlük hayatı düzenleyebiliyor mu?</p>
<p>Buraya kadar gördüğümüz örneklerden bunun pek mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak Pisagor gibi bir tarikat kurup o tarikatın esaslarına göre yaşayarak sadece aba giymek, perhizler yapmak ve belli gıdaları alıp belli hareketleri sergilemek suretiyle çok sade bir hayat sürülürse böyle bir felsefe bazı fertlerin gün­lük hayatını bir ölçüde düzenleyebilir. Ama o tarikata girip de onu yaşayanlara&#8230;</p>
<p>Plotin, kendi inandığı Vâhid-Bir olan varlığı iki defa gördü­ğünü söylüyor. Belki görmüştür belki de gördüğünü zannettiği bir varlıkla karıştırmıştır. Mühim olan bir zühd ve mistik hayat yaşayarak insanın ‘insan-ı kâmil’ olmak için bir uzun süreç içi­ne girmiş olmasıdır. Felsefenin, genel olarak insanın bu manevi yükselişine kazandırabileceği bir özellik olduğunu düşünmek taraftan değilim.</p>
<p>Yayına Hazırlayan:Ömer Bozkurt &#8211; Yaşayan Felsefe,syf:27-37</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-herhangi-bir-ferdin-hayatini-tanzim-edebilir-mi/">Felsefe Herhangi Bir Ferdin Hayatını Tanzim Edebilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-herhangi-bir-ferdin-hayatini-tanzim-edebilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öte Dünya</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ote-dunya/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ote-dunya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2020 14:54:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Öte Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24583</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, ölümü gerçeğiyle anlasa ve görse, ondan sonraki hayata, öte dünyaya inanmakta bir an için bile duraklamazdı. Öte dünyanın idraki yanında, ölüm bir tafsilâttır. Hayat da, ölüm de, çözümlenince, bize öteki dün­yayı söylüyor. Ölüm, ağzında hayat mırıltısı ve öteye ait şifreler bulunan sfenks. Kim heceleyecek şifreyi: benliğini erite erite, hurdayken öteye geçen elbet. Biz müslümanlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ote-dunya/">Öte Dünya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24584 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/insanlar-olumu-kabullenemedikleri-ve-yoksulluk-300x97.jpg" alt="" width="510" height="165" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/insanlar-olumu-kabullenemedikleri-ve-yoksulluk-300x97.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/insanlar-olumu-kabullenemedikleri-ve-yoksulluk-600x193.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/insanlar-olumu-kabullenemedikleri-ve-yoksulluk.jpg 631w" sizes="(max-width: 510px) 100vw, 510px" /></p>
<p>İnsan, ölümü gerçeğiyle anlasa ve görse, ondan sonraki hayata, öte dünyaya inanmakta bir an için bile duraklamazdı.</p>
<p>Öte dünyanın idraki yanında, ölüm bir tafsilâttır.</p>
<p>Hayat da, ölüm de, çözümlenince, bize öteki dün­yayı söylüyor.</p>
<p>Ölüm, ağzında hayat mırıltısı ve öteye ait şifreler bulunan sfenks. Kim heceleyecek şifreyi: benliğini erite erite, hurdayken öteye geçen elbet.</p>
<p>Biz müslümanlar öyle bir uygarlık ördük ki, ölüm denen duvarın ötesinde, simetri çizgisinin öte­sinde, bunun som mutlaklıktan yapılma aslı var.</p>
<p>Bir medeniyet kurduk ki, ölüm ötesindeki gerçek medeniyetin bu dünya şartlarında mümkün bir ger- çekleşimi oldu denebilir.</p>
<p>Camilerin kapılarından içeri adım attığımız an, yüzümüze çarpan serinlik, sadece bu âleme ait ol­mayıp biraz, belki daha da çok öteki âleme aittir. Bu öyle bir esintidir ki, her mü’mine miracını tamamla­tıyor.</p>
<p>Su sizi burdan biraz öteye götürüyor abdestle. Sonra namaza teslim ediyor. Abdest bir cebrailse, namaz bir refreftir miracınızda. Abdest bir zemzem­se, namaz bir kâbe bakışıdır yücelme etkinliğinde.</p>
<p>— • —</p>
<p>Cenneti ve cehennemi hatırlatmayan ne vardır dünyamızda? Güneş, ay, gece, ağaç, kuş, dağ, ufuk hepsi hepsi, çizgi çizgi anlatmaya çalışıyor kendi di­liyle bize öteyi. Kaynar su, yakan ateş, zelzele, yıldı­rım vb. som ceza mutlakından bir haber veriyor. Meyveler, lezzetler, renkler, ahenkler, cennet çizgisi­nin bu âlemdeki izdüşümleri&#8230;</p>
<p>— • —</p>
<p>Bu âlem öbürünün gölgesi. Bundan dolayıdır ki, adeta beyaz-siyah bir çekim sunuyor. Öbürüyse, tüm renkleri, kızılötesi ve mor ötesi ışınlan dahil, olduğu gibi yansıtıyor. Öteki dünya, bir tablo gibi. Yağlı bo­ya bir tablo gibi. Bu yüzdendir ki, belki biraz uzak­tan bakmak gerekiyor bazan, idrak edebilmek için. Sonra zaten sizi içine çekip alacak. Sizi alıp götüre­cek.</p>
<p>Bu dünya ise, onun krokisi, karakalem deneme­si&#8230;</p>
<p>Anayurttur öte dünya. Ordan geldik ve oraya dö­nüyoruz. Ora hesabına dünya tarlasında saban sür­dük. Bu çölde, her kuru dikende bir tılsımın gülüm­sediğini gördük. Bir acı tattık ayağımıza batan her dikenle. Dikenin her çıkarılışından sonra da duyduğumuz rahatlık, bir çağrışım yaptı bizde.</p>
<p>Tohum gibi serpildik yeryüzüne. Gün vurdu, ba­şaklar sarardı. Ekim toplanıp biçilince, öteki âlemde yeniden doğacağız. Bu ekinin bir hesabı kitabı, bir eksiliş artışının hesabı olan o âlemde.</p>
<p>— • —</p>
<p>Öte dünya, ölümsüzlük ülkesi. Kınk dökük çizgi­lerin düzelip sonsuzca uzadığı âlem. Sevinci tam se­vinç, âzabı tam azap olan dünya. Algılarımızın sü­rekliliği yaşadığı dünya.</p>
<p>İyi, doğru ve güzelin, ödül ve cezanın mutlak öl­çülere vanp birbiriyle bütünleştiği âlem. Çelişmeden arınmış, fanilik tozlarından temizlenmiş, ayna gibi aydınlıklarla sırlanmış, sanki mermerden ve ipekten gelmiş hammaddesi idealin.</p>
<p>Bozulmaz, kokmaz, sararmaz, solmaz bir dünya. Ruhumuzun yabancılık çekmeyeceği yuva. Ufukları, ruhun kanat çırpışları için yeterince geniş.</p>
<p>— • —</p>
<p>Bu dünyanın en büyük gerçeği, ölmeden önce ölüp ruhun gözleriyle öte dünyayı görebilmek. En büyük korku, en büyük muştu, en büyük umut ve sevinç, öteki dünyanın bir kaç yaprağını çevirmiş ol­mak mutluluğunda yatıyor.</p>
<p>Sezai Karakoç &#8211; Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi 2,syf:70-73</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ote-dunya/">Öte Dünya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ote-dunya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüzleşme Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yuzlesme-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yuzlesme-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 May 2019 11:24:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Keder]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Yüzleşme Tesellisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21783</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan nefsi, hazırdaki bir parça hazzı, gelecekte saklı binlerce hazza tercih eder; şimdi bir sızı çekmemek uğruna, gelecekte yıllarca azap çekmeyi göze alır; lezzetleri hemen almak, sıkıntıları ise her ne pahasına olursa olsun şimdi çekmemek ister. Ona göre gelecekteki hazların bir kıymeti yoktur. Haz; peşin, yakında ve ulaşılabilir olmalıdır. Cennetse ileride, uzakta ve ulaşması şimdilik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuzlesme-tesellisi/">Yüzleşme Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="258" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 258px) 100vw, 258px" />İnsan nefsi, hazırdaki bir parça hazzı, gelecekte saklı binlerce hazza tercih eder; şimdi bir sızı çekmemek uğruna, gelecekte yıllarca azap çekmeyi göze alır; lezzetleri hemen almak, sıkıntıları ise her ne pahasına olursa olsun şimdi çekmemek ister. Ona göre gelecekteki hazların bir kıymeti yoktur. Haz; peşin, yakında ve ulaşılabilir olmalıdır. Cennetse ileride, uzakta ve ulaşması şimdilik zor olduğu için onu cezp etmez. Cehennem korkutmaz, oraya şimdi girilmediği için. Şimdi küçük bir acı çekerek, büyük bir bedel ödemiş olacak ve bu sayede gelecekte büyük acılardan kurtulacaksın, deseler, hayır, der; ben şimdi bu acıyı çekmeyeyim de, sonra ne olacaksa olsun!</p>
<p>Böylece bin kederi, bir kedere gözünü kırpmadan yeğleyebilir. ‘’Şimdi al seneye öde&#8221;kampanyalarının sembolize ettiği hazzı öncelemek ve sorumluluğu ötelemek, bu asırda bir alışkanlığa dönüşmüştür İnsan, hazırdaki lezzeti tadabilmek uğruna, ilerideki binlerce lezzeti ıskalamayı ve sırada bekleyen musibeti çekmeme pahasına, başına büyük belalar açmayı marifet sayar. Acıları erteler, o yüzden durmadan büyür acıları&#8230; Gitgide küçülür mükâfatları, hazları ertelemeyi kabul etmediği için&#8230;</p>
<p>İnsan, âhireti dünyanın sonuna eklenmiş, dünyanın devamı olarak kurgular. Ne de olsa dünya hayatı bitmeden, âhiret hayatı başlamayacak diye kendini teselli eder. Dünya hayatının halen sona ermemiş olmasından cesaret alarak, âhiret âlemlerinde kendisini bekleyen tehlikeleri hafife alır. Cehennemin mekan olarak uzakta ve zaman olarak çok ileride olduğunu düşündüğü için günahlara rahatlıkla girer, yapması gereken amelleri vurdumduymazca ihmal eder. Âhiretin ona uzak görünüşü, iyilik ve ibadetlere karşı heyecan duymasının önündeki engeldir. Salih bir amel işlediğinde, âhireti unutup, bunun dünyadaki peşin karşılığını arar. Oysa onun şimdi çektiği acılar, dünkü amellerinin cehenneminden bir parça; bugün gördüğü lütuflarsa, dünkü iyiliklerinin cennetinden bir kesittir.</p>
<p>Bir yönüyle âhiret başlamış, kıyamet kopmuş, hesap başlamıştır. An itibariyle kıldan ince kılıçtan keskin dünya hayatında Sırat’ı geçme imtihanındadır, ama o, Sırat’ı, ileride karşılaşacağı bir imtihan zannetmektedir. “Şu insanlar,çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.’’ (İnsan, 27).</p>
<p>Cennet vaat edilir; o ise hazırdaki lezzetleri ondan daha değerli görür. Cehennemle korkutulduğunda, ona şimdiki acılarından kurtulmak, oraya düşmemekten daha önemli gelir. Yanlışları şimdi yapmak, günahları şimdi işlemek ama bedellerini uyak geleceğe bırakmak; iyiliklerinse sefalarını şimdi sürmek ama cefalarını ve yapılışlarını ertelemek ister. Konu salih amellere gelince, yaşlanınca bakmak, Hacca gittikten sonra düzeltmek, işler yoluna girince başlamaktan dem vurur. Ama bir iyiliği şimdi ortaya koymaktan alabildiğine kaçar. Gelecek geldiğinde o da şimdi ye dönüştüğü için, hayırları o zaman da ertelemeye içten içe niyetlidir. Karşılığı uzak gelecekte verilecek olan şeyler için boşu boşuna (!) uğraşmak istemez.</p>
<p>Problemlerden kaçar ve onlarla yüzleşemez.</p>
<p>Taraftarı olduğu takımının şampiyonluğuyla, desteklediği partinin seçim kazanması ya da kaybetmesiyle, takip ettiği dizinin bir sonraki bölümünde ne olacağıyla ilgilendiği kadar, ahiretteki akıbetiyle ilgilenmeyen insan&#8230; Fâni bir sevgiliyi düşündüğü kadar, her şeyi yaratan Bakîyi düşünmeyen insan&#8230; Faturasını ödeyememekten korktuğu kadar cehennemden korkmayan insan&#8230; Bir günahı arzuladığı kadar olsun, cenneti arzulamayan insan&#8230; Ruhlar âleminde başlayıp anne karnında devam eden; çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık duraklarına uğradıktan sonra; kabirden, hesaptan, sırattan geçecek; cennet ve cehennemde noktalanan ve telâfisi olmayan imtihanında, kendisine yarar sağlamayan şeylerle meşgul olmaktan çekin-meyen insan&#8230; 21. yüzyıl dünyevi şeyleri geçiciliğine rağmen aşırı önemseyen, âhirete ait işleri kalıcı olmalarına rağmen hafife alanların asrı; Allah ile neyin arasında kalınırsa kalınsın, en pespaye şey bile olsa onu tercih edenlerin asrı.</p>
<p>İnsan bazen Allah ile patron arasında kalır. Patronun dediğini yapsa Cenâb-ı Hakk razı olmayacak, Allah’ın dediğini yapsa patron darılacaktır. ‘Patronun yaşatacağı sıkıntı peşin, Allah’ın ona vereceği ceza ise âhirette’ diye düşünür. ‘Patronun istediği olsun diyerek aklınca doğru karara imza atar. Bazen vicdanıyla nefsi arasında kalır. Vicdanının sesini dinlese nefsi öfkelenecek, nefsinin arzusunu yerine getirse vicdanı darılacaktır.</p>
<p>Böylesi bir durumda, vicdanının ve kalbinin beklentilerini boşa çıkarmayı marifet sayar.</p>
<p>“Yeter ki, şimdi, şu anda tadım kaçmasın.’’düşüncesindedir insan. Ancak bu düşünce daima tadının kaçmasıyla sonuçlanır. Kayıplar olacaksa bugün olsun, ama haz, ödül ve mükâfat varsın şimdi olmayıversin, demeyi öğrenmelidir insan. Gerekirse bugünü karartmak ama geleceği karartmamak, dünyasını kaybetse de âhireti kaybetmemelidir. Geçici bir lezzetin hatırına sonsuz saadet olan âhiretini kurban etmemeli, bilakis, kalıcı âhiret mülkleri için, geçici heveslerini terk etme yolunda olmalıdır. Sıkıntıları vaktinde yaşamalı, kendiyle zamanında hesaplaşmak, bedelleri yerinde ödemelidir.</p>
<p>İnsan; sabrı, mücadeleyi veya yüzleşmeyi gerektiren durumları atladığında, yeniden sabır göstermesi gereken durumlara maruz kalacaktır. Derdin dilini, sembolünü ve ondaki mesajı çözmediği için benzer dertler karşısına yeniden dikilecektir. Kaçtığı küçük yüzleşmeler, birikip toplanarak daha zor yüzleşmeleri doğuracaktır. Gençken kaçılan yüzleşme yaşlılıkta, dünyada kaçılan yüzleşme sekarat denilen ölüm anında, bazen kabirde veya âhirette karşısına çıkacaktır.</p>
<p>Payına düşen acıyı ertelememeli insan. Rabbinin ona verdiği ‘kendiyle yüzleşme fırsatlarını’ yok etmeye çalışmamalıdır. Kader rotasında bir problem gördüğünde onu iliklerine kadar yaşamalı ondan kaçmamalıdır. Bugünkü sorunlar, dün yüzleşemediklerinin, önüne yeniden çıkarılmasından dolayı olduğu gibi yarının dertleri de bugün yüzleşmediği gerçeklerin ona geri dönüşünden ibaret olacaktır. Bu bedeller, insanın onlar-dan kaçmasını değil, onları misafir edip anlamasını ve dinlemesini beklemektedirler. Onlarla yüzleşmek, insanın kendiyle yüzleşmesi demektir. Onları anlamak, insanın kendisini anlaması demektir.</p>
<p>Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.308-31</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuzlesme-tesellisi/">Yüzleşme Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yuzlesme-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yâ Rab! Bize iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ya-rab-bize-iman-i-ekmel-ve-husn-u-hatime-ver/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ya-rab-bize-iman-i-ekmel-ve-husn-u-hatime-ver/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2015 11:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Münacaat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; Bu bahsin münasebetiyle Risale-i Münâcâtın âhirinde: İmânûn bi’l-yevmi’l-âhir rüknüne sair rükünlerin, hususan rusül ve kütübün şehadetini, münacat suretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhamları izale eden bir hüccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, münacâtta demiş: &#160; Ey Rabb-i Rahîmim! &#160; Resûl-i Ekreminin tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ki: Başta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ya-rab-bize-iman-i-ekmel-ve-husn-u-hatime-ver/">Yâ Rab! Bize iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-6.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9843" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-6.jpg" alt="Yâ Rab! Bize iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver" width="462" height="317" /></a></strong></em></div>
<div>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu bahsin münasebetiyle Risale-i Münâcâtın âhirinde: İmânûn bi’l-yevmi’l-âhir rüknüne sair rükünlerin, hususan rusül ve kütübün şehadetini, münacat suretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhamları izale eden bir hüccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, münacâtta demiş:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ey Rabb-i Rahîmim!</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Resûl-i Ekreminin tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ki: Başta Kur’ân ve Resûl-i Ekremin olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler bu dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celâllî ve cemâllî isimlerinin tecellileri daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde rahîmâne cilveleri, nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şa’şaalı bir tarzda dar-ı saadette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refakat eden müştakların, ebedde dahi refakatlerine ve beraber bulunmalarına icma’ ve ittifak ile şehadet ve delâlet ve işaret ederler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hem, yüzer mu’cizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı kàtıalarına istinaden, başta Resûl-i Ekrem ve Kur’ân-ı Hakîmin olarak bütün nuranî ruhların sahipleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutupları olan veliler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler, bütün suhuf-u Semâviyede ve kütüb ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler vaadlerine ve tehditlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine itimaden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhatını bildiren hadsiz keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarına ve imanlarına binaen saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalâlet için cehennem ve ehl-i hidâyet için cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli iman edip şehadet ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku’l-Vâ’dil Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl!</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ı rubûbiyetinin kat’î muktaziyatını tekzib edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibâdının âhirete bakan hadsiz dualarını ve dâvâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve Seni vaadinde tekzib etmekle, Senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlisin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten senin o nihayetsiz adâletini ve nihayetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini hadsiz derece takdis ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle iman ederiz ki; o yüzbinler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiya, asfiya evliyalar hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekàdaki ihsanatının definelerine ve dar-ı saadette tamamiyle zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadetleri hak ve hakikattır. Ve işaretleri doğru ve mutabıktır. Ve beşaretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin mercii ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu iman ederek senin emrin ile senin ibâdına hak dairesinde ders veriyorlar. Ve ayn-ı hakikat olarak tâlim ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yâ Rab! Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için bize ve Risale-i Nur talebelerine iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle. Âmin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hem nasıl ki Kur’ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkaniyetini ispat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullahın, belki bütün enbiyanın nübüvvetlerini ispat eden umum mucizeler ve burhanlar, dolayısıyla, en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve ulûhiyetin en büyük medarı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekànın vücuduna, açılmasına şehadet ederler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü, gelecek makamatta beyan ve ispat edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hem mevcudiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rububiyet, ulûhiyet, rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi vasıfları, şe’nleri, lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve madem bu kâinatta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sözler)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ya-rab-bize-iman-i-ekmel-ve-husn-u-hatime-ver/">Yâ Rab! Bize iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ya-rab-bize-iman-i-ekmel-ve-husn-u-hatime-ver/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İhtiyarlar için ahiret inancının faydası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ihtiyarlar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ihtiyarlar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2015 11:16:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İhtiyarlar için ahiret inancının faydası]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9829</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; İkinci delil: Nev-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. &#160; Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler. &#160; Ve çocuk hükmüne geçen seriü’t-teessür ruhlarında ve mizaçlarında mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli meyusiyete karşı, ancak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihtiyarlar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/">İhtiyarlar için ahiret inancının faydası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9830" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800.jpg" alt="İhtiyarlar için ahiret inancının faydası" width="478" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800-1024x768.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/2800-1536x1152.jpg 1536w" sizes="(max-width: 478px) 100vw, 478px" /></a></strong></em></div>
<div>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci delil: </strong>Nev-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve çocuk hükmüne geçen seriü’t-teessür ruhlarında ve mizaçlarında mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli meyusiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümidiyle mukabele edebilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat-i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar öyle bir vaveylâ-i ruhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki, bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi kasavetli bir azap olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sözler)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihtiyarlar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/">İhtiyarlar için ahiret inancının faydası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ihtiyarlar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklar için ahiret inancının faydası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cocuklar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cocuklar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2015 11:12:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret akîdesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuklar için ahiret inancının faydası]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Haşire İman]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9826</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; Onuncu Sözün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası &#160; بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ فَسُبْحَانَ اللهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ &#8211; يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِى اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ &#8211; وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَاۤ أَنْتُمْ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocuklar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/">Çocuklar için ahiret inancının faydası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9827" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-3.jpg" alt="Çocuklar için ahiret inancının faydası" width="409" height="272" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-3.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-3-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-3-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" /></a></strong></em></div>
<div>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Onuncu Sözün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</h3>
<h3></h3>
<h3>فَسُبْحَانَ اللهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ &#8211; يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِى اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ &#8211; وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَاۤ أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ &#8211; وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوۤا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ &#8211; وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ &#8211; وَمِنْ اٰيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاۤؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ &#8211; وَمِنْ اٰيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَيُحْيِى بِهِ اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ &#8211; وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ اَنْ تَقُومَ السَّمَاۤءُ وَاْلأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اْلأَرْضِ اِذَاۤ أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ &#8211; وَلَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ &#8211; وَهُوَ الَّذِى يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ اْلأَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ  (1)</h3>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmanın bir kutbunu gösteren bu semavî âyât-ı kübranın ve haşri ispat eden şu kudsî berâhin-i uzmânın bir nükte-i ekberi ve bir hüccet-i âzamı bu Dokuzuncu Şuâda beyan edilecek. Lâtif bir inâyet-i Rabbâniyedir ki, bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi Muhakemat namındaki eserin âhirinde,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“İkinci Maksat:</strong> Kur’ân’da haşre işaret eden iki âyet tefsir ve beyan edilecek. <strong>نَخُو بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ (2)</strong>deyip durmuş, daha yazamamış.</p>
<p>Hâlık-ı Rahîmime delâil ve emârât-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsan eyledi. Evet bundan dokuz on sene evvel, o iki âyetten birinci âyet olan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>فَ<strong>انْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ (3)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ferman-ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Sözü in’âm etti. Münkirleri susturdu. Hem, iman-ı haşrînin hücum edilmez o iki metin kal’asından, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât-ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işaret edilen dokuz âlî makam ve bir ehemmiyetli mukaddimeden ibarettir. (4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mukaddime</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haşir akîdesinin, pek çok ruhî faidelerinden ve hayatî neticelerinden birtek netice-i câmiayı ihtisarla beyan ve hayat-ı insaniyeye, hususan hayat-ı içtimaiyesine ne derece lüzumlu ve zarurî olduğunu izhar ve bu iman-ı haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet-i külliyeyi icmal ile göstermek ve o akîde-i haşriye ne derece bedîhi ve şüphesiz bulunduğunu ifade etmekten ibaret olarak İki Noktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BİRİNCİ NOKTA</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âhiret akîdesi, hayat-ı içtimaiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü’l-esası ve saadetinin ve kemâlâtının esasatı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnız dört tanesine işaret edeceğiz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Birincisi: Nev-i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zayıf ve nazik vücutlarında bir kuvve-i mâneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mîzac-ı ruhlarında, o Cennet ile bir ümit bulup mesrurâne yaşayabilirler. Meselâ, Cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar.” Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri o zayıf biçarelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukavemetlerini ve kuvve-i mâneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber, ruh, kalb, akıl gibi bütün letaifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divâne bir bedbaht hayvan olacaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-</strong>“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın. Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız. Yine Onun âyetlerindendir ki, sizi topraktan yaratmıştır; sonra siz birer insan olarak yeryüzüne yayılırsınız. Yine Onun âyetlerindendir ki, size hemcinslerinizden kendilerine ısınacağınız eşler yaratmış, aranıza muhabbet ve merhamet vermiştir. Düşünen bir topluluk için elbette bunda Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine deliller vardır. Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin, seslerinizin ve sîmâlarınızın farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.Gece ve gündüzde uyumanız ve Onun lûtfundan rızık aramanız da yine Onun âyetlerindendir. Kulak veren bir topluluk için bunda elbette deliller vardır. Yine Onun âyetlerindendir ki, size korku ve ümit vermek için şimşeği gösterir; gökten bir su indirir ve ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltir. Akıl sahibi bir topluluk için elbette bunda deliller vardır. Yine Onun âyetlerindendir ki, gök ve yer Onun emriyle ayakta durur. Sonra O sizi bir emirle çağırdığında derhal kabirlerinizden çıkarsınız. Göklerde ve yerde kim varsa Onundur; hepsi de Ona boyun eğer. Halkı önce yaratan, sonra tekrar diriltecek olan Odur; bu ise Onun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde tecellî eden en yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.” Rum Sûresi, 30:17-27.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2</strong>-“Öyle ise: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”</p>
<p><strong>3-</strong>“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rum Sûresi, 30:50</p>
<p><strong>4</strong>-Üstad Hazretleri, bunlardan sadece “Mukaddime”yi telif etmiş, dokuz makamdan “Birinci Makam”a (Zeylin İkinci Parçası’na) ise sadece başlangıç yapmıştır. Kastamonu Lâhikası’nda, bu dokuz makamı tamamlama vazifesinin, Nur talebelerine ait olduğunu ifade etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sözler)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocuklar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/">Çocuklar için ahiret inancının faydası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cocuklar-icin-ahiret-inancinin-faydasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eşref-i Mahlukat olan İnsan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/esref-i-mahlukat-olan-insan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/esref-i-mahlukat-olan-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Aug 2015 20:24:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Eşrefi Mahlukat olan İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5765</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın “eşref-i mahlûkat” olduğu hususundaki söylem, müslümanca kavrayışta ona, Batı kültüründe olduğu gibi yeryüzü tanrısı olduğu vehmini vermemiş, tersine ona kul olma bilincini getirmiştir. Müslüman, kendisini “eşref-i mahlûkat” olarak görünce, bu görüş, ona Allah indinde kendisini kul olarak kavrayabilmesinin yolunu açmıştır. Çünkü insan, eğer “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en şereflisi) ise, bu durum ona tabiata ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esref-i-mahlukat-olan-insan/">Eşref-i Mahlukat olan İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/esref-i-mahlukat-olan-insan/serefli_varlik/" rel="attachment wp-att-19992"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19992" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/serefli_varlik.jpg" alt="" width="412" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/serefli_varlik.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/serefli_varlik-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/serefli_varlik-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a></p>
<p>İnsanın “eşref-i mahlûkat” olduğu hususundaki söylem, müslümanca kavrayışta ona, Batı kültüründe olduğu gibi yeryüzü tanrısı olduğu vehmini vermemiş, tersine ona kul olma bilincini getirmiştir. Müslüman, kendisini “eşref-i mahlûkat” olarak görünce, bu görüş, ona Allah indinde kendisini kul olarak kavrayabilmesinin yolunu açmıştır. Çünkü insan, eğer “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en şereflisi) ise, bu durum ona tabiata ve tüm evrene, yani başka yaratıkların tümüne, şerefli bir yaratık olarak muamele etme mecburiyetini yükleyecektir. Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü (Yunus Emre) deyişi bu telakki tarzını ifade etmektedir. Yaratıkların en şereflisi olmak insana, tabiatı tahrip etme, onun üzerinde hükümranlık kurma hakkını ve yetkisini vermiyor, tersine tabiata ve evrene kardeşçe, insanca davranma mecburiyetini yüklüyor.</p>
<p>İslam, öngördüğü hayat tarzı itibariyle dış dünyaya müdahaleyi kendiliğinden kaçınılmaz kılıyor Müslüman&#8217;ın günlük yaşantısının hemen her safhası, bu dünyaya bir müdahaleyi gerektiriyor. Zaten İslam hükümlerinin (yani şeriatın) uygulama alanı bu dünyadır. Şeriat, öbür dünyaya dair hükümler öngörmez. Obür dünya, bu dünyadaki amellerin hesap yeridir. Şeriatsa bu dünyada uygulanır. Yani zekat bu dünyada uygulanır, öbür dünya bu uygulamanın karşılığının görüleceği bir hesap yeridir. Hac, namaz, oruç bu dünyada uygulanacak ibadet ve amellerdendir.Öbür dünya, bu ibadetlerin uygulama yeri değil, fakat hesaplarının görüldüğü yerdir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-İki Dünya</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esref-i-mahlukat-olan-insan/">Eşref-i Mahlukat olan İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/esref-i-mahlukat-olan-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gafil nefis, ahireti dünyanın bitişiğinde zannediyor</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gafil-nefis-ahireti-dunyanin-bitisiginde-zannediyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gafil-nefis-ahireti-dunyanin-bitisiginde-zannediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2015 22:07:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Gafil nefis ahireti dünyanın bitişiğinde zannediyor]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8785</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim İ’lem eyyühe’l-aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümitvar olur. Âhiret için lâzım olan a’mâl külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gafil-nefis-ahireti-dunyanin-bitisiginde-zannediyor/">Gafil nefis, ahireti dünyanın bitişiğinde zannediyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<p><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8786" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot.jpg" alt="Gafil nefis, ahireti dünyanın bitişiğinde zannediyor" width="321" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 321px) 100vw, 321px" /></a>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p>
<p><strong>İ’lem eyyühe’l-aziz!</strong></p>
<p>Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümitvar olur. Âhiret için lâzım olan a’mâl külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor.</p>
<p>Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desisesi de vardır ki, “Matluplarımın dünyada semereleri olmasa da esasları âhiretle muttasıl ve âhirette faideleri vardır” diye mütesellî oluyor. Meselâ, ilim gibi, “Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faidesi vardır” diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.</p>
<p>Hülâsa: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir. (Mesnevi-i Nuriye, Zerre)</p>
<p><em><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></em></p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gafil-nefis-ahireti-dunyanin-bitisiginde-zannediyor/">Gafil nefis, ahireti dünyanın bitişiğinde zannediyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gafil-nefis-ahireti-dunyanin-bitisiginde-zannediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
