<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Psikoloji/Aile/Eğitim | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/psik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Oct 2024 15:46:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Psikoloji/Aile/Eğitim | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 15:46:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Anda Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27120</guid>

					<description><![CDATA[<p>İçinde yaşadığımız dünya, bedensel varlığımız ve duygu­larımız zamanın eliyle şekillenir. Sabretmeyi, şükretme- yi, iyiliğin ve kötülüğün gerçek yüzlerini, savaşmayı ve barışmayı zamanla öğreniriz. Zaman, her şeyin mutlak sınırı ve ilacıdır. Dünyada sayılı nefesler süresince bulunuruz ve vademiz dolduğu an tek gerçeklik olan ölümle tanışırız. İnsan olarak en büyük sınavımız, zamanın biteceği bilgisiyle zama­nın içinde yaşamaktır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/">Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/362_240720131604_414356282.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-11972 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/362_240720131604_414356282.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>İçinde yaşadığımız dünya, bedensel varlığımız ve duygu­larımız zamanın eliyle şekillenir. Sabretmeyi, şükretme- yi, iyiliğin ve kötülüğün gerçek yüzlerini, savaşmayı ve barışmayı zamanla öğreniriz. Zaman, her şeyin mutlak sınırı ve ilacıdır. Dünyada sayılı nefesler süresince bulunuruz ve vademiz dolduğu an tek gerçeklik olan ölümle tanışırız. İnsan olarak en büyük sınavımız, zamanın biteceği bilgisiyle zama­nın içinde yaşamaktır. Canlılar dünyasında öleceği bilgisine sahip tek canlı olmamız hem hayatımıza büyük bir anlam at­fetmemize hem de büyük bir çaresizliğe yol açar. Her nefesin bizi sona yaklaştırdığı gerçeğiyle mücadele etmek için çeşitli bağımlılıklara sığınırız; uyuşturucu maddeler, alkol, kumar, sigara, alışveriş, sosyal medya, temizlik, çok çalışma ya da iliş­ki bağımlılığı fark etmez, zararları bakımından birbirlerinden ayrıtsalar da hepsinin tek ortak noktası vardır; bizi mevcut anı yaşamaktan uzaklaştırırlar ki acılarımızla yüzleşmeyelim. Peki uğruna bunca şeyi yapmayı göze aldığımız, kendimizi uyuşturmak ve unutmak için sürekli çırpındığımız ve var gücümüzle kaçındığımız an nedir? Anda olduğumuzda ne olur ve andan kaçtığımızda neleri kaçırırız?</p>
<p>Zihnimiz; tamamlanmamış olanı tamamlama esasıyla çalı­şır. Geçmişte bir şekilde yapamadığımız ne varsa bir yanımız hâlâ onu yerine koymakla meşgul olur. Söylenmemiş bir söz, alınmamış bir karar, yapılmamış bir eylem zihin dünyasında tekrar tekrar yaşanmaya devam eder. Aynı davranışın bir de gelecek versiyonu vardır; orada da ihtimaller tartılır, konuş­malar ve pazarlıklar sürüp gider. Zihnimiz bizi olası tehlike­lerden korumak için durmaksızın bir savaş verir. Fakat bu davranış bir süre sonra durdurulamaz bir “düşünme hastalı­ğı” na dönüşür. Daima geçmiş ve gelecek arasında geziniriz, gün içinde belki sadece birkaç kez içinde bulunduğumuz ana temas ederiz. Anda olmadığımızda, yaşadığımız her ne ise olanı kabullenmediğimiz için düşünce düzeyinde direni­şimizi sürdürürüz ve konuları tekrar tekrar bir geçmişte bir gelecekte canlandırırız. Korkumuz bizi senaryolara mahkûm eder, durmaksızın devam eden bu zihinsel girdabın ağır bir bedeli vardır; asla içinde bulunduğumuz anda mutlu ve rahat olamayız. Bu yola girdiğimizde artık kendimizi iki şekilde algılarız, geçmişteki ben ve gelecekteki ben. Ne yazık ki ikisi de etki alanımız dışındadır ve bu düşünce biçimi aslında oyalanmanın ta kendisidir.</p>
<p><strong>ŞİMDİ’YE BİR AN UĞRAMAK</strong></p>
<p>Peki gerçekte yaşanan nedir? Tehlikede miyiz? Yoksa bir alışkanlık örüntüsünü sürdürmeye devam mı ediyoruz? Avcı ve toplayıcı dönemlerdeki atalarımız için bu sorunun cevabı evetti. Binlerce yıl önce tehlikenin nereden geleceğini ön­görmek, hangi alanlarda saldırıya uğradığını hatırlamak ve öncesinde önlemler almak zorunluydu. Her an bir yırtıcı gelip bizi parçalayabilir, eğer ne olduğunu hatırlamazsak ağ­zımıza attığımız bir yemiş bizi zehirleyebilirdi. Şu an böyle tehlikelerle yaşamıyoruz, sokakta yırtıcı hayvanlar yok, bütün yemişler pakette. Ama sistemimiz otomatik pilotta binlerce yıl öncesinin davranışını sürdürmeye devam ediyor; önlem alıyor, geçmişi düşünüyor, geleceğe gidip strateji geliştiri­yor. Bahsettiğimiz şey kültürel kodlarla gelen öğrenmeden farklıdır. Zihni susturamadığımızda başkalarının öğrendiği şeylerden de ders alamayız çünkü o daima kendini referans alır. Kendi olumsuz tecrübesini tekrar tekrar öne çeker ve bizi sürekli panik odasında tutar ki hayatta kalabilelim.</p>
<p>Eğer zihnimizi kontrol etmeyi öğrenemezsek, bedenimizin tüm kontrolünü de ona kaptırırız. Yaşadığımız kronik stres eninde sonunda bizi hasta eder; çünkü zihindeki ihtimallerin asla sonu yoktur. O çok beklediğimiz gelecek geldiğinde -ki böylece şimdi olur- yine rahatlayamadığımızı üzüntüyle gö­rürüz. Hani her şey bu kez çok farklı olacaktı? O terfii alınca, o adamla/kadınla bir araya gelince, o eve taşınınca, o çok istediğiniz şeyi satın alınca çok farklı olacaktı? Bu düşünüş biçiminde bir yanlışlık olduğunu hayatta istediklerimizi elde ettikçe daha da iyi anlarız. Geçmiş ya da gelecek bizi uyuş­turmaktan başka bir işe yaramaz. Yaşamdan kaçmak, anda olmamak ve aşırı düşünmek kimse tarafından da kınanmaz; çünkü bu kolektif bir hastalıktır, sadece çocuklar belli bir yaşa kadar kendilerini bu hastalıktan korurlar. Zaten bu yaşlar da en yaratıcı, neşeli ve oyuncu oldukları çağlardır. Sonrasında onlar da bizim gibi düşünme girdabına girerler. Anın içinde olmayı bırakıp geçmiş ve gelecek arasında seferler yapan ker­vana katılırlar. Eğer geçmişten ders almak ve geleceği buna göre şekillendirmek için düşündüğümüzü iddia ediyorsak bu zihnimizin düşünme hastalığına uydurduğu kılıflardan biridir çünkü bugün dünkü insan değiliz, yarın olacağımız kişiyi de yine bugünün şartlarıyla düşünürüz. Yani bu da beyhude bir çabadır, çünkü yarınki insanı yarının şartları şekillendirecek­tir. Otomatik pilotta kaldığımız sürece tek seçeneğimiz olur: <em>“Geçmişe bak, geleceği öngör ama bunu hep korkuyla yap, böylece aslında yeni olan hiçbir şey yapma, tanıdık olan yoldan sapma ki başın belaya girmesin”</em> Eğer farkındalığımız uyanır ve tekrar ettiğimiz bu yolun ne olduğunu görebilirsek tek olan opsi- yonun çoğaldığını da görürüz. Anda olmaya başladığımızda şunu fark ederiz: <em>“Her seferinde aslında yeni bir şey oluyor ve sıfırdan bir seçim yapabilme şansımız var.”.</em></p>
<p>Pek tabii bilgi düzeyinde bunu biliriz, her gün yeni bir gündür, her an yeni bir andır, her seçim yeni bir seçimdir. Fakat bu bilgimiz tek başına hiçbir işimize yaramaz. Tam tersine bilerek aynı şeyleri yapmak bize daha çaresiz hisset­tirir. <em>Içselleşmediği ve eyleme dönüşmediği sürece farkındalığa sahip olmak da bir yüktür.</em> Farkında olmak; içinde bulundu­ğumuz deneyimin, yaşadığımız anın, içimizde ve dışımızda neler oluşturduğunu görmek ve önemseyen bir dikkatle ona yönelmek anlamına gelir. Fakat bunu bir şeyleri değiştirmek için yapmamalıyız, çünkü kendimize ve işleyen sistemimize “bozuk” muamelesi yaparsak bir mücadele başlatmış oluruz. Eğer varlığımızla küstahça bir mücadeleye girersek birkaç “fazlalığı” atıp ortaya bir eser çıkmasını umarız. Halbuki eli­mizde yıllar içerisinde yavaş yavaş oluşmuş ve çok hassas bir yapı vardır. Züccaciyeye girmiş bir fil gibi davranmak sadece kendimizle ilgili hayal kırıklıklarımızı artırmaya yarar. Acele etmemeliyiz. Çağımızın bir diğer hastalığı olan hız; yavaşla­mamızı ve kendimize dönük sakin bir içgörü geliştirmemizi engeller. Yapılan bütün içe dönüş çalışmaları — yoga, medi- tasyon, mindfulness ya da nefes egzersizleri, terapi bile- bu engele takılır. Uçuşup duran zihnimizi sakince, kabul ederek bu an a davet etmek ve onu orada tutabilmek çok zordur.</p>
<p><strong>NE KADAR SAVAŞ O KADAR ÇIKMAZ</strong></p>
<p>Belki yola şu gerçeği kabul ederek çıkabiliriz; olduğumuz halde olmamızda bir problem yok, olduğumuz kişi olma­mızda da bir problem yok. <em>Yanlış olan şey varlığımız değil, zihnimizin çalışma biçimidir. İstediğimiz şey, düşünme biçimi­mizi farkındalığımızın odağı haline getirebilmektir.</em> Bunu ya­pabilirsek zihnimiz kendi hızında değişip dönüşmeye başlar. Hayatta göstermek istediğimiz tüm gelişmeler için mücadele etmemiz gerektiğini öğrendik. Fakat zihnimiz ve ruhumuz söz konusu olduğunda bu mücadele dirençle karşılaşır. Çünkü onlar dışarıdan etkilerle şekillenmiştir ve bunun sonunda kendilerini dışarıdan gelenden korumaya odaklanmışlardır. Öncelikle, bizi anda olmaktan koparan, sürekli geçmişe ve geleceğe götüren ne ise onun farkına varmakla başlayabiliriz. Bu kontrol edemediğimiz öfkemiz olabilir, kaygımız ya da ilişki problemi olabilir. Ne olduğunun hiçbir önemi yok. Tek yapmamız gereken şey düşünme döngüsü başlayıp andan kop­tuğumuzda bunu fark etmek ve kendimize bu farkındalıkla kalabilecek bir alan yaratmaktır. Olduğumuz kişi olmamızda bir problem yok demek, aslında anda olmak, mevcut olmak, bütünüyle anın içerisinde kalabilmek demektir. Eğer kim ol­duğumuzla problemimiz varsa nasıl mevcut anda kalabiliriz?</p>
<p>Olduğumuz kişi olmayı bir problem olarak algıladığımızda zihnimiz geçmişi deşmeye başlar: <em>Bana ne oldu da bu kişi oldum? Beni kim <sup>ve</sup> ne ku hale getirdi? Başka biri olabilir miydim?</em> Ya da gelecekte bir projeksiyon başlar: <em>Ne yapma­lıyım ki bu durum değişsin? Aynı şeylerin başıma gelmemesi için hangi önlemleri almalıyım?</em> Bu sorular ilk bakışta çok aklı başında görünebilir ama hepsi geçmişte ya da gelecekte yazılan bir senaryonun parçalarıdır, halbuki değişim anda mümkündür. Debimin anda mümkün olması yalnızca anın bizim kontrolümüzde olması ile ilgilidir. Bir şeyi geçmişte olduğundan başka türlü yapacaksam bunu ancak bu anın içinde yapabilirim ya da geleceğe dair bir arzum, isteğim ya da kaygım varsa bu konuya dair yapabileceğim tek şey, bu anın içinde gerçekleştireceğim eylemi belirlemektir. <em>Eğer zihnin ürettiği vesvese ve soruların sonunda bir cevaba ulaşabilseydik yıllardır aynı şeyleri sormaya ya da düşünmeye devam eder miy- dik?</em> Benliğimizi bütün yönleriyle kabul etmediğimizde onu dönüştürmek üzere müdahalelerde bulunuruz, o da kendini bize kapatır ve böylece katılaşır. Ama var oluşumuza bütü­nüyle açık bir halde durmayı başarabilirsek o da esner, bütün değişim ve dönüşümlere hazır hale gelir. Patoloji katılık, sağlık esnekliktir. Bir şeye ne kadar baskı uygularsanız, o şey de aynı düzeyde baskıyla size karşılık verir.</p>
<p>Anda olmadığımızda zihnimizin içindeki kavramsal bir dünyada yaşamaya başlarız. Bu dünya hikâyelerle doludur, gerçekliği test edilemez bu hikâyeler dünyasında her şey ol­duğundan büyük ya da küçüktür. Referansımız dış dünyadır, ruh halimizde değişimler yaşamak için dış dünyada değişimler yaşanmasını bekleriz. Andan kopuk olduğumuzda otomatik tepkiler veririz ki bunların kökü genelde geçmiştedir. Geçmiş­teki bir anın referansıyla gelecek için önlem alabileceğimizi düşünürüz. Ama bu düşünce biçimi aslında bize örtük bir biçimde şu kabulü dayatır: “Ben <em>tamamıyla aynı insanını, hiç değişmedim ve aynı tepkileri vereceğim”</em> Anda olmadığımızda spontanitemiz kaybolur. <em>“Kendimiz hakkmdaki hükmümüz değişmez”</em> ve dolayısıyla Allah’ın da hakkımızdaki hükmü değişmez. (Rad suresi; 11) Aynı şeyleri yaşayıp durmamızın sebebi işte bu kısır döngüdür.</p>
<p><strong>AN’LA İLGİLİ YANILGILARIMIZ</strong></p>
<p>Bizler içinde yaşadığımız an’ı genellikle bir atlama tah­tası ya da geçmişle gelecek arasında bir köprü gibi algılarız. Köprüler de doğası gereği geçilip gidilen, üstünde durulma­yan yerlerdir. An’ı bu şekilde algılamaya devam ettiğimizde o daima yolumuzdan çekilmesi gereken bir şey, hafta sonunu, tatili, emekliliği beklemeye ya da gelecekle ilgili tahayyülü­müz neyse ona varmaya hizmet eden bir ara durak olarak kalır. Beklediğimiz durum gerçekleştiğinde de başka bir du­rumu beklemek şeklinde tekrar eden döngünün önemsiz bir bileşenine dönüşür. Düşünmeye devam ettikçe sürekli yeni geçmişler ve gelecekler yaratmaya devam ederiz. Andan kaça­rak sürekli düşünmek, bizde <em>“eylem illüzyonu”</em> yaratır. Bir şey yapmış gibi hissederiz halbuki sadece zihnimizde dolanmaya devam ediyoruzdur. Halbuki eyleme sadece anda geçilebi­lir. Anın içinde hareket ettiğimizde bunu korkunun bizde yarattığı baskıya rağmen yaparız. Bu yönüyle anda olmak cesaret gerektiren bir eylemdir. Hayatımızın sorumluluğunu alıp geçmişe ya da geleceğe bir şeyleri bırakma konforundan vazgeçtiğimizde eyleme geçeriz. Böylelikle kurban olmaktan çıkar, hayatımızın aktörü haline geliriz.</p>
<p><em>“Sizce bu doğru mu? Sizce bu normal mi?</em> sorularını terapi seansları esnasında sıkça duyarım. Kıyası çok içselleştirmiş, <em>doğru ve ideal yaşam</em> diye bir şey olduğunu varsayan danışan­larımın zihninin ürettiği bir hikâyedir bu. Referanslarımız hep dışarıda olursa, bir şeyin doğrusunun ya da yanlışının, normalinin ya da anormalin bir öteki tarafından bilineceğini varsayarız. Eğer bir inancımız varsa o sistemin kuralları çok nettir, inancımız yoksa bunların muğlak olması yani bizim kendi kendimize karar vereceğimiz şeyler olması kaçınılmaz­dır. Referanslarımızı dışarıdan alıyorsak ipi bizim boynumuza uzun bir çubukla bağlanmış şekere durmaksızın koşan bir ata benzeriz; ideal bir iş, eş, hayat kurgularız. Bunlar olunca iyi ve mutlu olacağımızı varsayarak muhayyel bir geleceğe doğru ilerleriz. Pek tabii bu çabanın itici gücü mevcut andaki hayatımızın “yetersiz, kötü, eksik” olduğu inancına dayanır. Peki bunu andan kaçmak için mi yapıyoruz yoksa sağlıklı bir insanın yapacağı gibi yarınımızı mı planlıyoruz? Bunu anlayabilmemizin net bir yolu vardır; <em>andan kaçmak için yaptığımız eylemlerde ulaştığımız yer bizi memnun etmez, o sadece bir sonraki basamağın öncesidir. Vardığımız yerde çok kısa bir mutluluk sonrası yine yetersizlik hissetmeye başlarız. </em>Önümüzde bu kez yeni bir şeker sallanmaktadır. Anı yaşa­yarak ilerlediğimizde ise vardığımız yerden mutluluk duya­rız, çünkü yolculuğun kendisi de bizim için güzel bir şeydir, hedefimize giderken de kendimizi mutlu hissederiz. îçinde bulunduğumuz an zaten geleceğin kendisidir. Anda olarak hedefimize ilerlediğimizde bunu kendimize sevgi dolu bir ilgi duyarak yaparız, yıkıcı bir güç ve kıyasla değil. Anda olmaya başladığımızda referansımız iç dünyamız olur. Dikkatimizi anda olmaya davet ettikçe dışarıda olanlar -kontrolümüzün olmadığı alan- artık dengemizi sarsamaz. <em>Kendi içimize doğru köklendikçe ruhsal olarak gücümüz artar. Tepki vermek yerine gözlemlemeye başlarız. Bu da uyaranlarla dolu bir dünyada çok büyük bir güçtür; sakince kendi merkezinde kalabilmek ve hemen argüman üretme zorunluluğu hissetmemek.</em></p>
<p><strong>FARKINDALIKLA AN’IN İÇİNE YERLEŞMEK</strong></p>
<p>Düşünme bağımlılığından kurtulmak ve eyleme geçebil­mek için geçmişle gelecek arasında mekik dokumayı bırakıp içinde bulunduğumuz ana gelmek ve farkındalık kazanmak zorundayız, ancak bu şekilde zihnimizde dönen senaryolarla gerçeklik arasındaki farkı görebiliriz. <em>Terapinin de yaptığı şey bodur; bizi kendi gerçeğimizle temas ettirir.</em> Farkındalığın iki boyutu vardır; ilki an içerisinde bütünüyle ne olup bittiği­nin farkında olmak”tır, diğeri de tek bir kavrama -şefkat, gü­ven, para, ikili ilişkiler vb.- odaklanma halidir. <em>Zihnimiz neye odaklanıyorsa onu büyütür; sonrasında da “o şey” olmaya başlar. </em>örneğin merkezinizde kaygınız var ve anda olmama sebebiniz kaygılarınız diyelim. Bundan kaçınmayı sürdürdükçe bir süre sonra kaygıdan ibaret olmaya başlarsınız. Hatta düşünme hastalığının bir sonucu olarak bazı kişiler varlıklarını bunlarla tanımlarlar: <em>“Ben çok kaygılı bir insanım, ben çok güvensiz biriyim, ben çok yalnız bir insanım.”</em> Bu tanımlarda, merkezde olan duygunun bütün kişiliğe nasıl yayıldığını görebiliriz. Çünkü kaygıya, güvensizliğe o kadar çok yatırım yapılmıştır ki o artık varlığın tamamına dönüşmüştür. Farkındalığımız artar ve içinde bulunduğumuz anda yaşamaya başlarsak ilk olarak dilimiz değişir: <em>“Şu an çok kaygılı hissediyorum, hu yaşadığım şey güvenimi sarstı, bugün çok yalnız hissediyorum. </em>Anda olduğumuzda, yaşadıklarımız artık varlığımızın tama­mını değil, sadece bir parçasını temsil eder. Farkındalığımız arttıkça duygularımızı o anın içinde tutup aramıza bir mesafe koymaya başlarız ve ayrışmayı ne kadar başarırsak hayatı­mız o kadar kolaylaşır. Bu pratiği hayatımıza kattıkça yoğun ve zorlayıcı duyguları o anın içinde değerlendirebiliriz ve duygusal yatırımımızın tamamını orada harcamak zorunda olmayız. Neden kaygıdan, korkudan, güvensizlikten ibaret olalım? Anda kalmayı öğrendikçe zorlayıcı deneyimler bile eskisi kadar yıkıcı etkiler bırakmaz, çünkü artık yeni anda yeni çözümler düşüneceğimize dair bir inancımız oluşmuş- tur. Çaresizlik <em>hissi yeni olaylara geçmişten çözümler arayıp durmakla da ilişkilidir.</em>Anda olmayı deneyimlere şunu anlarız; biz artık dünkü insan değiliz, dün mümkün olmayan şeyler bugün olabilir.</p>
<p>Neye duygusal olarak yatırım yaparsak onda uzmanlaşı­rız. Senelerdir kaygımızdan kaçıyorsak uzmanlık alanımız kaygıdır, ilişkiden kaçıyorsak ilişkidir, öfkeden kaçıyorsak öfkedir. Hayatımızın Önemli bir bölümünü bir insanla ya da duyguyla geçirdiysek bunun üzerimizde yıkıcı etkileri olsa dahi vazgeçmemiz çok zor olur. Biri gelip size <em>“senden bu kaygıyı alacağım ve iyileşeceksin”</em> dese bunun yaratacağı boş­luğu düşünebiliyor musunuz? Tıpkı senelerdir hapiste olan birinin tahliye edilmesi gibi, dışarıda gürül gürül bir hayat var, ama o nasıl yaşanacak bilmiyor. İşte andan geçmişe ya da geleceğe kaçarak kendimize bunu yaparız. <em>Bilinçli tarafımız bunu inkâr etse de bilinçdışı bir şekilde acılarımıza bağımlıyız. </em>Huzursuzluk, endişe, mutsuzluk ve gerginlik hali neredeyse tek harekete geçme yakıtımız olmuş durumda. Halbuki içinde bulunduğumuz anda güzel şeyler olabilir; ağlıyorken birden yerimizden kalkıp bir kahve koyabiliriz, öfke nöbeti geçiri- yorken elimizi yüzümüzü yıkayıp bir dostumuzla buluşma kararı alabiliriz. Bir anda duygusal yatırımımızın ve düşünme biçimimizin yönünü değiştirebiliriz.</p>
<p><strong>ANDA KALMAYI ÖĞRENMEK VE</strong><br />
<strong>SÜRDÜRMEK</strong></p>
<p>Uçuşup duran zihnimize anda kalmayı öğretebiliriz, nasıl geçmiş ve gelecek üzerine düşünmede uzmanlaştıysak aynı şeyi şu an için de yapabiliriz. Atacağımız ilk adım mevcut du­rumumuzu kabul etmektir; evet aşırı düşünme bağımlılığına sahibiz ve düşünmeden duramıyoruz. <em>Düşüncelerimizin yüzde sekseni yaşadığımız anla ilgili değil, tekrar eden ve genellikle olumsuz düşünceler. Burada devam eden döngüyü fark edelim,</em><em>düşündükçe yaşamıyoruz, yaşamadıkça düşünüyoruz.</em> Durma­dan devam eden zihinsel faaliyetin ve hesapların bizi nasıl eylemden alıkoyduğunu görelim. Şimdiki an bize ne veriyor­sa onu kabul etmekle işe başlayalım. îyi-kötü, güzel-çirkin demeden şu an bize ne veriyorsa onu alalım ve kendimize katalım. Bunu yaptığımızda zamanla birlikte akma gücüne sahip oluruz. Akıntıya karşı kürek çekmek yerine akıntıyla birlikte dümeni idare etmek bizi istediğimiz kıyıya daha az çabayla ulaştırır. <em>“Olacak olan oldu ve şu an ne yapabilirim?” </em>Anda olduğumuzda zamanla müttefik oluruz ve yaşadıkları­mızdan dersimizi alıp çekilebiliriz. Böylece tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamamıza gerek kalmaz.</p>
<p>İçimizde acı, öfke, hayal kırıklığı, kaygı vb. uyandığında ve andan koptuğumuzda sakince gözlemlemeye başlayabiliriz. Düşmanca, yok etmeye çalışan ya da küstah ve aşağılayan bir tavırla değil, sakince ve kabul ederek o parçamızı izleyelim. Geçmişte olan ya da gelecekte olabilecek ihtimaller üzerine konuşup duran o sese tanık olalım: Neler diyor? Bizi nelerle korkutuyor? Bizde nasıl yıkıcı etkilere yol açıyor? Yalnızlıkla mı, rezil olmakla mı, parasızlıkla mı, sevgisizlikle mi? Hangi zayıf karnımızla ilgili en çok düşünce üretiyor, sakince onu izleyelim. Zihnimizdeki düşüncelerin etkisini anlamak için bedenimize odaklanalım, düşüncemiz bedenimizde nasıl bir tepkiye yol açıyor? Kalbimiz şükranla mı doluyor? Bedenimiz gevşeyip rahatlıyor mu? Yoksa nefesimiz daralıyor ve karnımız taş gibi mi oluyor? Geçmiş ve gelecek arasında dolaşan zihni­mizin, bedenimiz üzerindeki etkilerini izleyelim. Analiz etme­den ve yargılamadan sevgiyle dikkatimizi an’a davet edelim ve şu soruyu alışkanlık haline getirelim; ju <em>an içimde ne olup bitiyor?</em> Zihnimiz her uçup gittiğinde, düşünme girdabına her kapıldığında bunu sormaya devam edelim. <em>Acılarımızın nasıl geçmişten beslenerek içimize kök saldığını hissedelim, anda o kadar da</em> güçlü <em>olmadıklarına, geçmişi sürekli düşünerek onları nasıl çoğalttığımıza şahit olalım.</em> Geçmişteki hatalarımız hak­kında sürekli konuşan zihnimizin onları nasıl benliğimizin bir parçası haline getirdiğini görelim. Huzursuzluk, endişe, gerilim, üzüntü ve korkunun sürekli gelecekte gezinen; suç­luluk, acı, yakınma, bağışlamama halinin de sürekli geçmişte gezinen zihnimizin bir düşüncesi olduğunu fark edelim.</p>
<p>Beş duyumuzu kullanarak da anda kalma alışkanlığını kazanabiliriz. Etrafımızda akıp giden canlılığa şahit olalım, yargılamadan, yorumlamadan sadece izleyelim. Renkleri, do­kuları&#8230; Sevdiğimiz bir kokuyu içimize çekelim ve içimizde yarattığı duyguları fark edelim. Odamıza dolan ışığa, çevre­mizdeki seslere aynı dikkatle yönelip sadece orada duralım. Zihnimiz konuşmaya devam edecek; onu tekrar odaklandı­ğımız şeye nazikçe çağıralım. Bu egzersizleri yapmaya devam ettikçe dikkat süremiz uzayacak ve iç seslerimiz azalacaktır. Önemli olan sürdürmek konusunda kararlı olmamızdır çün­kü bu tür çalışmalarda genelde şu çıkmaza girilir; <em>asla odak­lanamıyorum/ çok az odaklanabiliyorum, ya ben bunu becere­miyorum ya da burada bir saçmalık var.</em> Emin olabilirsiniz ki hiçbiri değil, alışık olmadığı bir davranışın içinde zihninizin huzursuz olması ve sizi sık sık rahatsız etmesi çok normaldir. Zihnimizin daima tanıdık olanı güvenli bulduğunu ve bizi oraya çekmeye çalıştığını unutmayalım. Bunu kabul edersek hemen pes etmemizin de önüne geçmiş oluruz. Nasıl kıpır kıpır bir bebeğe bir şey gösterirken defalarca tek ra ılıyorsak aynısı zihnimiz için de geçerlidir; <em>Hadi canım, bir kez daha deneyelim, gel şimdi seninle şu sese, gel bu limonun kokusuna odaklanalım.</em> Sakince tekrar kendimizi odaklanmaya davet edeceğiz Akan bir suyun altına elimizi tutarak derimizdeki duyumları gözlemleyelim. Ağzımıza bir üzüm tanesi alarak dilimizin üzerinde tutalım ve bir müddet sadece üzüm ta­nesine odaklanalım. Beş duyumuzu kattığımız egzersizleri çeşitlendirerek anda kalma sürenizi artırabilirsiniz.</p>
<p>Sessiz bir şekilde durmak da bir yoldur. Bütün dikkatinizi sessizliğe verin, bazen kendinizle baş başayken, bazen bir ko­nuşma esnasında sessizliğin ne kadar çok yer kapladığını gö­rün. Eğer konuşmalarda aralara sessizlik girmeseydi ne kadar anlamsız olacağını&#8230; <em>Geçmiş ve gelecek üzerine sürekli konuşun zihnin sizden aldığı sessizliği fark edin.</em> Anda hiç olmayarak durmadan konuşan, sessizliğe tahammülü olmayan parçanızı görün. İçinizdeki sesleri sessizliğe davet edin, dışınızdaki sesler de buna uyumlanacaktır. Anda kalmaya alıştıkça daha dostça bir ilişkiniz olacak ve sessizlik giderek daha az korkutucu hale gelecek.</p>
<p>Nefes egzersizleri de etkili bir yoldur. Dört-sekiz nefesi gibi kolay uygulanan bir nefesle başlayabilirsiniz. İçinizden dörde kadar sayın ve nefes alın, sekize kadar sayarak nefesinizi ve­rin. Her seferinde sadece o an aldığınız nefesinize odaklanın. Düşünceler zihninizde uçuşmaya başladıkça sakince saymaya devam edin, eğer bu sizi o anda tutmaya yetmiyorsa içiniz­den telkinler verebilirsiniz: <em>“Şimdi derin bir nefes alıyorum, burnumdan geçiyor, şimdi nefesim ciğerlerime doldu, bütün bedenim gevşiyor.”</em> Bu telkinler zihne kaymamanıza yardımcı olabilir. Bu egzersizler sırasında kendinize içinizden <em>“sakin ve rahat, sakin ve rahat”</em> şeklinde telkin de verebilirsiniz. Bir sure sonra bu yumuşak telkinleri konuşup duran zihninizin sesinden daha çok duymaya başlayacaksınız.</p>
<p>Tüm bu egzersizlere başlamak ve sürdürebilmek için adanmıştık gereklidir; günlük yaşamımızın içine bunları nasıl adapte edebileceğimizi düşünelim. Her gün birkaç dakikayla başlasak bile sistemli bir şekilde sürdürdüğümüzde bunlar egzersiz olmaktan çıkıp iç sesimizin bir parçası haline gelecektir. Yargısızca ve her gün zihnimizi anda olmaya davet ettikçe geçmişle ya da gelecekle çok daha az meşgul olduğu­muzu göreceğiz. Bu egzersizleri hayatımıza oturtana kadar bir hatırlatıcı çapa oluşturmak da işimizi kolaylaştırabilir, örneğin, telefonunuza her SMS geldiğinde seçtiğiniz bir eg­zersizi beş dakika yapmakla başlayabilirsiniz. Son olarak da bu süreçte <em>yarkındalıgımızı yitirdiğimiz yerlerini zamanların farkına varmak”</em> bize yardımcı olacaktır. Çünkü bunlar te- tikleyici anlardır. Ne oluyor da andan çıkıyoruz, düşünme girdabına giriyoruz ve dürtüsel hareket etmeye başlıyoruz? Dengemizi bozan şey ne? Bunun farkına vardığımızda bizi güvenli halimizden neyin uzaklaştırdığını keşfetmeye başlarız ve böylece o şeyden uzak durmayı deneyebilir ya da ona karşı başka stratejiler geliştirebiliriz. Fırtınaya hazırlıksız yakalan­madığımızda başka türlü davranma şansımız olur.</p>
<p>Anda olmayı öğrenmenin pek çok hediyesi vardır; mut­luluğun ve mutsuzluğun ötesinde bir huzur olduğunu ve bu­nun zaten kalbimizde olduğunu anlarız. <em>Zihnimizden ibaret olmadığımızı ve onu kontrol edebileceğimizi görürüz.</em> Geçmiş ve gelecekle ilgili kaynakları ihtiyaç duyduğumuz kadar ve ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda kullanma özgürlüğüne sahip oluruz. Gerçeği sürekli başka yerde aramamız gerekmez, anda olmayı öğrendikçe onun geçmişe ya da geleceğe gömülü ol­madığını fark ederiz. Böylece canlılığın ve spontanitenin yani gerçek doğamızın bize verdiği gücü kullanmaya başlayabiliriz.</p>
<p>Ayşe Melek &#8211; Sevmek Cesurların İşidir,syf:151-160</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/">Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgiden Davranışa</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2024 14:14:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Bacanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27102</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan için hayat dış dünyadan gelen verilerden oluşur. İnsan doğduğu andan itibaren dış dünyadan bilgi almaya başlar. Bu bilgileri almanın temel yolu da beş duyu organını kullanmaktır. İnsan hava ile karşılaşıp ağlayarak dış dünya ile etkileşimini başlatır. Hatta sembolik etkileşimciler (G. H. Mead) bunu zincirin başlatıcı halkası olarak görür. Buna göre insan (bebek) ağlayarak kendisi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/">Bilgiden Davranışa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23700 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-600x474.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg 620w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>İnsan için hayat dış dünyadan gelen verilerden oluşur. İnsan doğduğu andan itibaren dış dünyadan bilgi almaya başlar. Bu bilgileri almanın temel yolu da beş duyu organını kullanmaktır. İnsan hava ile karşılaşıp ağlayarak dış dünya ile etkileşimini başlatır. Hatta sembolik etkileşimciler (G. H. Mead) bunu zincirin başlatıcı halkası olarak görür. Buna göre insan (bebek) ağlayarak kendisi ile etkileşim kurulabileceği mesajını iletir. Çevredeki bireyler de bu mesaja karşılık olarak ona tepkide bulunurlar, onu temizlerler, altını değiştirirler, ona şefkat gösterirler. Eğer bebek ağlamadıysa bu da aslında bir mesajdır, ama olumsuzdur: “Benimle etkileşim kurmanıza gerek yok” mesajı. Çevredeki kişiler de ona “ölü” muamelesi yaparlar. Doğumla başlayan bu etkileşim sürekli olarak dış dünyadan bilgi alır ve dış dünyaya bilgi verir. Bu bilgiler kişinin zihninin ve bilincinin temelini oluşturur. Kişi önce sadece alıcısı olduğu bu bilgileri işlemeyi öğrenir, sonra onları anlamlandırır, yorumlar. Bu algı ve yorumlar kişinin davranışını biçimlendirir. Kişi dış dünyadan aldığı uyarıcılardan edindiği bilgileri hem kendisini hem de dünyasını biçimlendirmek üzere kullanır. Dolayısıyla kişinin bilgi işleme sürecinin ilk aşaması algıdır. Kişi önce dış dünyadaki uyarıcıları algılar. İkinci aşama ise bilgidir, bu verileri anlamlı bilgilere dönüştürür. Bebeğin yaşı ilerledikçe bu bilgiler üzerinde düşünmeye başlar. Üçüncü aşama düşüncedir. Kişi bu düşünme sürecinde oluşturduğu anlamlar çerçevesinde duygular yaşar. Dolayısıyla duygular uyarıcıların uygun yorumlanmasından, yani kişinin durumla ilgili çıkarsamalarından oluşur. Önce duygunun mu, düşüncenin mi geldiği konusu günümüzde tartışılır hale gelmiştir. Bazı araştırmalar insanın düşüncelerine (beklenti ve yorumlarına) göre duygu yaşadığını gösterirken, bazı araştırmalar “bedenin bilgeliği”ni göz önüne sermektedir. Bu araştırmalara göre kişi önce duygusal tepkilerini verir, sonra onlar üzerinde düşünür.</p>
<p>Bu araştırmaların çelişkili sonuçları aslında düşünce kavramının ikircikliliğinden ileri geliyor gibi görünmektedir. Olayların algılanıp bütünleştirilmesine düşünme, duygulardan sonra ortaya çıkan duruma bilinç olarak yaklaştığımızda düğüm kısmen de olsa çözülüyor gibi durmaktadır. Ayrıca kişinin bilinçli düşünmesinin ötesinde bedenin bilgeliği devreye girdiğinde durum daha açık hale gelir. Bedenin kendi “aklı” vardır. “Akıl” durumu değerlendirip sonuca varma aygıtı olarak düşünülebilir. Buna göre bedenin bilgeliği kişinin bilinçli düşünmesinin yanı sıra ve dışında bedenin içinde bulunduğu durumu değerlendirip tepkide bulunmasıdır. Günümüzde bedenin bilgeliğine çeşitli şekillerde karşılaşılmakla birlikte, onun önemli göstergelerinden birinin klasik şartlanma olduğu söylenebilir. Pavlov’un ortaya koyduğu klasik şartlanma bilinçli düşünmeye değil, bedenin bilgeliğine dayanır. Klasik şartlanma beyinde değil, omurilikte gerçekleşir. Bu yüzden bir kez oluştuğunda kişinin bilinçli düşünerek onu engellemeye çalışması bile büyük çaba gerektirir. Yan, köpek salya salgılamayı bilinçli düşünerek kolay kolay engelleyemez. Hatta bilindiği gibi Pavlov klasik şartlanmaya “şartlı refleks” demişti ve gene bilindiği gibi “refleksler ertelenebilirler, ama engellenemezler”. Dolayısıyla klasik şartlanmaya bilinçli düşünme ile direnmek çok zordur (mümkün değildir dememeye çalışıyorum), belki ertelenebilir.</p>
<p>Bedenin bilgeliğinin diğer bir açıklaması Schachter’in duygu kuramında yatar. Schachter’a göre duygular fizyolojik uyarılmanın uygun şekilde etiketlenmesinden oluşur. Diğer bir deyişle kişi içinde bulunduğu ortamda fizyolojik bir uyarılma yaşar. Bu yaşadığı uyarılmaya verdiği etiket, duygusunu oluşturur. Söz gelimi bir kişi köpekle karşılaştığında titremeye ve telaşlanmaya başlar. Bu fizyolojik uyarılmadır. Kişi bu uyarılmayı korku olarak yorumlar ve köpekten korkar. Sosyal psikoloji kitapları bu deneyleri ayrıntılı olarak açıklar. Her ne kadar Schachter’ın kuramına daha sonra eklemeler yapılmış ise de, kuram temelde durmaktadır. Duygu dediğimiz şey önce uyarılma, sonra bunun bir duygu ismiyle etiketlenmesidir. Bu da temelde bedenin bilgeliğinin bir yansımasıdır.<br />
Bedenin bilgeliği bir yana bırakılacak olursa (aşağıda tekrar konu ile bütünleştirilecektir), insanın algıdan ve bilgiden davranışa eylem süreci şu şekilde işler: önce algı oluşur, sonra düşünce. Ardından düşünce duyguyu doğurur. Duygular davranışın ortaya çıkmasının (seçilmesinin) temel belirleyicisidir. Normal süreç budur. Bu süreçte düşünme bazen kişi tarafından gerçekleştirilir, bazen de bedeni tarafından değerlendirme olarak gerçekleşir. Duygu ortaya çıktıktan sonra davranışa geçmeden meydana gelen bilinç insanın bu sürece müdahale noktasıdır. Çocuklukta pek bulunmayan bu müdahale noktası kişi büyüdükçe ortaya çıkar. Eğer insanda “irade” varsa burada olmalıdır. İrade psikoloji terminolojisinde ayrı bir konu olarak bulunmaz, işlevlerine göre ayrışmıştır ve burada ele alınmayacaktır. Bu noktada bu sürecin insanların diğer canlılardan önemli bir farkının bu “irade” olduğu söylenebilir.</p>
<p>Buraya kadar anlatılan süreci şöyle özetlemek mümkündür: Kişi önce karşısındaki karşı cinsten başka bir kişiyi algılar. Sonra onun eli-yüzü düzgün bir olduğu bilgisine ulaşır. Bu bilgi onun güzel olduğunu düşünmesine neden olur. Güzel bulduğu kişinin çekici olduğunu düşünür ve ona karşı olumlu duygular beslemeye başlar. Bu duyguları da ona karşı nazik ve bazen de yakınlaşmaya yönelik davranışlara yol açar. Bazı durumlarda oluşan bu duygu bilincin müdahalesiyle yeniden değerlendirilir ve kişi sevdiğine veya sevmediğine karar verip ona göre davranır. Aslında kişiden beklenen de budur: Otomatik sürece bilinçli müdahale. Bu bilinçli müdahale kişinin durumunun gerçekliğinden onun kendisi için ulaşılabilirliğine kadar birçok değerlendirmede bulunur.<br />
Süreç gözden geçirildiğinde sürecin kişi için büyük ölçüde otomatik olarak gerçekleştiği görülür. İnsanlar bu süreci çoğunlukla üzerinde düşünmeden yaşarlar. Bu bir noktaya kadar makul olarak görülebilir. Makul olmadığı nokta ise, kişinin duygularının düşüncelerini ve hatta bilgilerini biçimlendirmeye başladığı noktadır. Yani süreç tersine işlemeye başladığında çarpık bir gerçekliğe ulaşılabilir veya kişi “duygularının esiri” haline gelir. Söz gelimi kişi karşıdakini sevdiğini hissederse ve bu sevgisi aslında pek de “güzel” olmayan özelliklerinin güzel olduğunu düşünmesine yol açmaya başlarsa düşünce duyguya değil, duygu düşünceye yol açmaya başlamıştır. Bu da hem gerçekçi değildir (ilerideki bilgi ve davranışlarını yanlış yönlendirir) hem de kişiye tercih hakkı bırakmamaya başlar. Daha basit bir örnek vermek gerekirse bir kişi sevdiği kadının başka bir erkekle yemek yediğini görmüş olsun. Bu bir algıdır. Bu algı kişide kadının başka bir erkekle yemek yediği bilgisine ve bu bilgi de kıskanma duygusuna yol açsın. Kıskançlık duygusundan sonra ortaya çıkan düşünce genellikle kadının davranışlarında bu duyguyu besleyecek bilgiler aramaya başlar. Duygu ile düşünce yer değiştirmiştir. Gerçekçi değildir, çünkü yeterli bilgi yoktur. Yemek yediği kişi kim, niçin yemek yiyor gibi soruların cevabı da yoktur. Örneğin uzun zamandır görmediği yeğeni ile karşılaşmış olabilir, bir iş yemeği olabilir. Elde edilecek bilgiler düşünceyi ve duyguyu değiştirebilir.</p>
<p>Bu sürecin en önemli özelliği kişinin sürece nerede ve nasıl müdahale edebileceğini ortaya koymasıdır. Yani kişinin duygularına hakim olmasının yolunu göstermesidir. Müdahale edilmediğinde kişi kendini olayların akışına bırakmış olur. Çünkü olaylar kişiye algı ve dolayısıyla bilgi sağlarlar. Bu algı süreci başlatır. Kişi bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya ve oradan davranışa ulaşır. Ve hatta bunları otomatik bir şekilde gerçekleştirir. Bunun anlamı çoğu zaman sürecin farkına bile varmamasıdır. Günübirlik yaşama denen yaşama biçimi buna uygun düşer. Kişi yaşar gider. Tabii ki kişi istediği ve uygun bir ortamda yaşadığını düşünüyorsa bunu tercih de edebilir. Zaten “istediği ve uygun” bir ortamda ise “cennet”te demektir. Bu durumda sürece müdahale etmeye zaten gerek de yoktur. Ama ne yazık ki dünya cennet değildir.</p>
<p>Asıl sorun bu sürecin tersine işlediği durumdur, yani duyguların bilgi ve düşünceyi biçimlendirmeye başladığı durum. Eğer kişi duygularını kendisine kılavuz edinmişse ortaya çıkan durum budur. Genellikle “akıl”la dengelenmediği ve dizginlenmediği zaman olumsuz sonuçlar ortaya çıkaracak demektir. Çünkü medeniyet denen şey insanların arzu ve duygularının dizginlenmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden medeniyetin bedelini nevrozla öderiz (Freud); bu yüzden çağımızın insanı nevrotiktir (K. Horney). Kısaca, insanın duygularına hakim olması tercih edilir. Ancak duyguların gücü bilginin gücünden daha fazladır. Bu da ona karşı direnmeyi zorlaştırır. Ama insanın duygularını yönetmeyi öğrenmesi gerekir. Bunun da yolu duyguların nasıl ortaya çıktığını bilmekten geçer.</p>
<p>Duygu yönetiminin kurallarından biri “ne kadar erken olursa o kadar iyi” kuralıdır. Yani kuralın olabildiğince erken uygulanması ve fire verilmemesi gerekir. Çünkü duyguların oynadığı oyunların başında “bir kereden bir şey çıkmaz” oyunu gelir (Burada Eric Berne’in oyun kavramı hatırlanabilir). Oysa bir kereden çok şey çıkar. Bir kere bir davranışta bulunmak kapıyı açmaktır. Açık kapıdan birçok şeyin çıkacağını, özellikle benzer özelliğe sahip olanların “bir şey olmaz, geçen sefer de bir şey olmamıştı” oyunu oynayarak çıkmaya devam edeceğini unutmamak gerekir. Hatta sosyal psikoloji araştırmaları bir kere küçük bir davranışa razı olan kişinin daha ileri boyutlardaki davranışlara da razı olma eğilimi taşıdığını gösterir, pazarlamacıların zaman zaman kullandığı bir taktiktir (ayağını kapıya sıkıştırma tekniği).</p>
<p>İkinci kural ise birincinin devamı gibidir: Duygular kartopu gibidir, yuvarlandıkça büyür. Kişi duygusuna bir kere kapıldığında “gelecek sefer üstesinden gelirim” diyemez. Duygu her seferinde güçlenerek ortaya çıkar. Onlar Maslow’un gelişim ihtiyaçlarına benzerler: Doyuruldukça daha fazla doyurulmak isterler. Dolayısıyla doyurup kurtulmak diye bir seçenek yoktur. Söz gelimi kıskançlık duygusuna bir kere kapılan kişi bu duygudan çıkmayıp doyurmayı tercih ettiğinde girdaba düşmüş gibi olur. Duygular sahip olunmaktan hoşlanıldığı ve memnun olunduğu duygusuyla gelir. Kişi kıskanmışsa, bundan hoşnuttur ve gelecek sefer bu duyguya sahip olmaktan da mutlu olacaktır. Zaman duyguların lehine işler.<br />
Üçüncü kural duyguların çoğalma eğiliminde olmalarıdır. Bir duygu ayakta kalabilmek için diğer duyguların desteğini arar. Bir duygu başka duygularla ne kadar bağ kurarsa o kadar güçlenir. Dolayısıyla bir duygu hem kendi kendine hem de diğerleriyle güçlenme eğilimindedir. Eğer bir duygunun üstesinden gelmek isteniyorsa başka duyguları harekete geçirmesine izin vermemek gerekir. Bu noktada asıl sorun olumlu bir duygunun olumsuz duygularla bağ kurmaya çalışmasıdır ki tehlikeli olan budur. Sevgi güzellik ve mutluluk ile bağ kurmaya başladığında güçlenir, kıskançlık ve bencillik ile bağ kurmaya başladığında tehlikeli hale gelir. Duyguların gücü buradan kaynaklanır. Duygu başka duygularla ilişkilenmeye başladığında, hele bir de o duyguya sahip olmaktan memnun olunduğu duygusuyla ilişki kurmuşsa, güçlenmiş demektir.</p>
<p>Özet olarak insanın algıdan veya bilgiden davranışa giden davranış çizgisi algıdan bilgiye, bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya, duygudan davranışa yüründüğünde coşkulu olur. Duygu düşünceyi ve bilgiyi yönetmeye başladığında bir şeyler ters gitmeye başlamış demektir. Duyguların mı kişiye kişinin mi duygulara hakim ve sahip olduğu duygu yönetiminin temel başlangıç sorusudur. Eğer kişi duygularına hakim olmak istiyorsa buna bir an önce başlamalı, bu çabası devamlılık arz etmeli ve duygunun yayılmasına izin verilmemelidir.<br />
Duygu yönetiminin temel kuralları bunlardır. Eğer kişinin hayat yönetimi konusunda daha üst düzey kuralları yoksa, duygunun kuralları geçerlidir. İman bu yüzden üst düzey, kapsamlı ve yönetici bir duygudur, çünkü hayat yönetimine taliptir. Hayat yönetiminiz daha alt düzey duygular tarafından ele geçirilmişse, işiniz zordur. Örneğimizdeki kıskançlık böyle bir şeydir. Hayat yönetiminizi ele geçirmeye başladığında durum sağlıksızlaşmaya başlar. Hayatını kıskançlık üzerine kuran kişi normal yaşam fonksiyonlarını yerine getirmekte zorlanmalar yaşar ve bu da onun ruh sağlığını bozar. Bir anlamda psikoterapi insanların duygularını kendi normal yerlerine havale etme yoludur. Nasıl yönetime liyakatsiz biri geçtiğinde yönetim işlevlerini yerine getirememeye başlıyorsa, liyakatsiz duygular da aynı şeyi yapar. Bu yüzden hayatınızı yönetecek duyguyu iyi seçmeniz önemlidir, bu sizin hayat yolunuz, Eric Berne’nin kavramıyla bir tür yaşam senaryonuzdur. Hangi duyguyu başa geçirirseniz, hayatınız boyunca onu yaşarsınız.</p>
<p>Belki de tek kural şudur: Duygusuna hakim olmayan duygusu tarafından hakim olunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasan Bacanlı &#8211; Yurdun Gölgesinde,syf:56-61</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/">Bilgiden Davranışa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Davranış Değiştirme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2024 14:12:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Bacanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27104</guid>

					<description><![CDATA[<p>Davranış değiştirme terimi psikolojideki davranışçılık yaklaşımının mirasıdır. Yirminci yüzyıla damgasını vuran davranışçılık Pavlov, Watson ve Skinner gibi kuramcılarla gelişti. Öyle görünüyor ki kuramcılar kurama fazla geldi; Çünkü Skinner ile davranışçılık zirveye ulaştı ve inişe geçti. Öyle görünüyor ki davranışçılığa Bandura&#8217;nın ve Seligman&#8217;ın katkıları son katkılar oldu.Bandura da, Seligman da davranışçılıktan yola çıkıp başka kulvarlarda devam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/">Davranış Değiştirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-17326" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1-300x238.jpg" alt="" width="300" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1-300x238.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1.jpg 393w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Davranış değiştirme terimi psikolojideki davranışçılık yaklaşımının</p>
<p>mirasıdır. Yirminci yüzyıla damgasını vuran davranışçılık Pavlov, Watson ve Skinner gibi kuramcılarla gelişti. Öyle görünüyor ki kuramcılar kurama fazla geldi; Çünkü Skinner ile davranışçılık zirveye ulaştı ve inişe geçti. Öyle görünüyor ki davranışçılığa Bandura&#8217;nın ve Seligman&#8217;ın katkıları son katkılar oldu.Bandura da, Seligman da davranışçılıktan yola çıkıp başka kulvarlarda devam ettiler. Bandura bilişsel-davranışçı yaklaşıma yöneldi, Seligman ise pozitif psikolojiyi tercih etti. Sonuçta davranışçılık bitme noktasına geldi. Günümüzde davranışçı denebilecek kuramcı yok denecek kadar azdır. Davranışçılar kendilerinin bilişsel -davranışçı olduklarını söylemektedirler.</p>
<p>Davranışçı yaklaşımı sürdürenler özel eğitimde davranış değiştirme adı altında çalışmaya devam etmektedirler. Sanki davranışçı yaklaşımın son kalesi özel eğitim ve davranış değiştirmedir. Bunun da temel nedeni davranışçılığın ele aldığı şekliyle atomistik görüşün uygulanabilir oldugu tek alanın özel eğitim olmasıdır. Özellikle zihin engellilerin başka faktorlerle “kafaları daha az karıştığı” için davranış analizi daha kolay yapılabilmekte ve uygulanabilmektedir. Ayrıca engellilere yapılacak eğitimin davranışı iyi analız etmesi gerektiğinden davranışçı yaklaşımın kullanımına uygundur.</p>
<p>Davrançılığın tarih boyunca etkili olduğu diğer bir alan da hayvan terbyedir.Zaten davranışçılığa getirilen eleştiriler bu noktada yoğunlaşir: Davranışçılığın insanı hayvan gibi görmesi. Her ne kadar insanın hayvandan temel farkının ne olduğu henüz uzlaşılmamış ve anlaşılmamış ise de insanlar hayvanlarla benzer olmaktan hoşlanmazlar. Bu yüzden davranışçılığa küfür edenler bile vardır.</p>
<p>Davranış değiştirme terimi özel olarak davranışçılığın kullandığı terim ise de, herkesin davranış değiştirmeye ihtiyacı vardır. Buradaki anlamıyla davranış değiştirme davranışçı yaklaşımla sınırlı değildir, gündelik dildeki davranışın değiştirilmesi anlamında kullanılmaktadır. İnsanların davranışları değişir. Değişimin bir kısmı olgunlaşma gibi dogal süreçlerle gerçekleşir bir kısmı da kişinin sahip olduğu (veya edindiği) davranışı amaçlı bir şekilde farklılaştırma şeklinde ortaya çıkar. İnsanın davranışı amaçlı davranıştır (buna Tolman “molar davranış” demişti). Hatta bir hadis “ameller niyetlere göredir” der. Bunun anlamı davranışın amacına göre değerlendirilmesi gerekir demektir. Zaten kişinin davranışının amaçlamadığı bir sonuca yol açması kaza demektir. İyi bir sonuca götürdüğünde o sonuç kazara ulaşılmış bir sonuçtur, kötü bir sonuca götürdüğünde kaza olmuştur. Bunun kaza ve kader ile ilişkisi din bilimcilerinin işidir.</p>
<p>İnsanlar davranışları istedikleri amaca ulaştırmadığında veya istemedikleri sonuçlara yol açtığında davranışlarını değiştirme ihtiyacı duyarlar. Bu anlamıyla davranış değiştirme psikolojinin ve özelde eğitimin konusudur. Hatta eğitim terimi bireyde davranış değişikliği meydana getirme süreci olarak da tanımlanır. Psikoloji içinde psikolojik yardım ilişkileri kişilerin davranışlarını değiştirmelerine yardım süreçlerini ifade eder. Psikolojik yardım ilişkileri bunu bazen davranışı (doğrudan değiştirerek) bazen de davranışın arka planındaki (bilgi, inanç, yeterlik, senaryo gibi) faktörleri değiştirerek gerçekleştirir.</p>
<p>Meşhur fıkradır, adamın biri burnu büyük olduğu için tedirgin ve huzursuzmuş. Arkadaşına bundan dert yanmış. Arkadaşı bir gün ona psikolojik yardım almasını önermiş. Bir süre sonra karşılaştıklarında arkadaşı onu mutlu görmüş. Hem psikolojik yardım alıp almadığını, hem de mutluluğunun nedenini sormuş. Kişi “psikolojik yardım aldım” demiş. “Eeee?” demiş arkadaşı. Kişi de “anladım ki benim burnum büyük değil, yüzüm küçükmüş” diye cevap vermiş, Yani psikolojik danışma olguyu değiştiremediği zaman (ki çoğu zaman bunu yapamaz da) kişinin bakış açısını değiştirerek kişilere yardımcı olur. Eğer sorun kişinin burnu büyük olduğu için huzursuz olması ise bakış açısını değiştirerek huzursuzluğu giderilebilir.</p>
<p>Kişinin davranışını değiştirmek istediği durumlar gündelik hayatın gerçeğidir. Söz gelimi bir öğretmen sınıfındaki öğrencilerin öğrenmelerini artıramadığını veya sınıfa hakim olamadığını (yani sınıfın bütününü istediği yöne yönlendiremediğini) düşündüğünde davranışını değiştirmesi gerekiyor demektir. Ama insanlar davranışlarını bilinçli seçtiklerini ve uzun zamandır kullandıklarını düşündüklerinde dayranışlarını değiştirmeye karar vermeleri ve değiştirmeleri zordur. Bu gibi durumlarda insanlar kendilerinin dışındaki faktörlere topu atmayı daha kolay bulurlar ve tercih ederler. Yukarıdaki öğretmen öğrencilerin “haylaz” veya “anlayışları zayıf” olduğunu veya fiziksel şartların yetersiz olduğunu veya eğitim programlarının (ve sistemin) uygunsuz olduğunu iddia edebilir. Bu kolaydır ve insan kolayı seçer. Bu yüzden öğretmenler ellerinden geleni yaptıklarını söylemeyi tercih ederler. Çünkü değişmek ve davranışını değiştirmek bilinenin (ve alışılmışın) dışında bir şeydir ve alışıldık (ve bilindik) olmayan insanları gerginliğe iter. İnsan bilmediğinden korkar.</p>
<p>Oysa gene öğretmen örneğimize devam edersek, öğretmenin görevi kişilere bu şartlarda bunu öğretmektir. İdeal şartların ideal öğrencilerin ideal programların bulunup bulunmadığı başka platformların işidir, öğretmenlerin sınıftaki görevi bu değildir. Yani hiçbir öğretmen “bize ideal öğrencilerini, ideal şartlarını ve ideal programı bulup öner, biz de onu sana sağlayalım ve senden verimli olmanı bekleyelim” diye istihdam edilmez. Sonuçta öğretmenin yapması gereken, içinde bulunulan durumda öğretmektir, bunun yolu da davranışını değiştirmektir. Şundan veya bundan şikayet etmek belki öğretmeni geçici olarak rahatlatabilir, ama sorunu çözmez. Yapılması gereken, öğretmenin davranışını değiştirmesidir.</p>
<p>Davranış değiştirmenin dört aşaması vardır (kişinin kendi davranışını değiştirmesi sürecinden söz ediyoruz). Değişimin başlayabilmesi için önce var olan durumun eleştirilmesi gerekir. Eleştiri olumlu ve olumsuz yönlerinin ortaya konması demektir. Genelde toplumumuz eleştiri dendiğinde olumsuz tarafları ön plana çıkarma eğilimindedir. Oysa bu yanlı bir eleştiridir ve işin kötü tarafı olumsuz yana eğilimlidir.</p>
<p>İşin toplumsal tarafından bakılırsa eleştiri yapan da eleştirilen de eleştirinin olumsuz yapılacağını bilir. Bu yüzden de bu toplumda kimse eleştiriyi sevmez. Daha doğrusu eleştirmeyi sever ama eleştirilmeyi sevmez, Eleştirmek başkalarını kötülemek anlamına gelir eleştirilmek ise başkaları tarafından kötülenmek. Bu da kimsenin sevmediği bir durumdur.</p>
<p>Gerçekçi bir değerlendirme ve eleştirme her iki tarafı da dikkate alır.</p>
<p>Genellikle eleştirme aşamasında yapılan hata, durumu eleştirmek şeklindedir (öğretmen örneği). Oysa yapılması gereken, davranışı eleştirmektir ve en zor olan budur: kendini (davranışını) eleştirmek. Durumu eleştirmek şikayetin devam etmesi anlamına gelir. Çünkü durumda her zaman olumsuzluklar bulmak mümkündür.</p>
<p>Davranışı eleştirmek aynı zamanda davranışın nasıl değiştirilebileceği konusunda yol göstericidir. İkinci aşama olan değiştirme aşaması başka (ve daha uygun olan) davranışın seçilmesini içerir. Seçilen davranış uygulanır ve doğru davranış seçilmişse başarıya ulaşılmış olur. Doğru davranış seçilmemişse eleştirme aşamasına yeniden dönmek gerekir. Niye doğru davranış değildir, bu anlaşılmalıdır.</p>
<p>Değiştirilen davranış çoğu zaman “olgun” bir davranış değildir. Davranış konusunda olgunlaşmak onun geliştirilmesi anlamına gelir. Üçüncü aşama olan geliştirme davranışın gerektiğinde çeşitli varyasyonlarının üretilmesini kapsar. Aynı zamanda davranış kolay ve çabuk bir şekilde gerçekleştirilebilmelidir. İnsanın olgunlaşma eğilimi, davranışı geliştirmeye yardımcı olur. Geliştirme bilinçli planlama ile yapılabileceği gibi tekrar yolu ile de gerçekleştirilebilir. Bir davranış konusunda olgunlaşmaya çalışan çocuklar o davranışı (bazen yetişkinleri bıktıracak kadar) tekrar ederler. Bu aynı zamanda davranışa uyum sağlamanın bir yoludur. Yetişkinler için de aynı yöntem kullanışlıdır. Tekrar edilen davranış pekişir ve beceri haline gelir. Tabii ki yetişkinler bu yolun yanı sıra bilinçli geliştirme yolları da bulabilirler. Bunun için kişinin davranışla ilgili bilgilerini artırması gerekir.</p>
<p>Geliştirilen davranış artık yeni bir davranıştır. Bu yeni davranış sayesinde kişi hem davranışı (veya sorunu) hem de kendini aşmış olur. Bu dördüncü aşama “aşma&#8217;dır. Artık kişi eski davranışını terk edebilir ve kendini aşabilir. Gerçek gelişme kendini aşmadır. Bu şekilde kendini aşan kişi başta ifade edilen durum ile ilgili kişilerden şikayet etmekten de kurtulmuş olur. Bir anlamda hayatın amacı gelişmektir ve gelişmek de kişinin kendini aşması ile mümkündür.</p>
<p>Öğretmen açısından durumu örneklemek durumun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Sınıfta bir öğrencinin şık sık ayağa kalkarak sınıfın düzenini bozduğunu düşünelim. Öğretmen de her seferinde bu öğrenciye kızarak sınıf düzenini sağlamaya çalışsın. Bu durumda bir şeylerin yolunda gitmediği açıktır. O zaman ne yapılabilir? En çok yapılan şey öğrenciyi suçlamaktır. Öğrenci sınıfın düzenini bozmak. tadır, sınıfta uygun olmayan davranışta bulunmaktadır. Öğretmen anne babayı çağırıp “çocuklarının hiperaktif olduğunu”, “bir doktora götürmeleri gerektiğini” söyleyebilir (ve ne yazık ki çoğu zaman yapılan budur). Ancak öğretmen topu başkasına atmıştır. Beklemektedir ki bütün çocuklar onun istediği gibi olsun. Belki içinde bulunduğu durumdan “paçayı sıyırmıştır” ama muhtemelen gelecekte benzer durumlarla tekrar karşılaşacaktır. Ve gene muhtemelen gelecekte de anne babaya çocuğu şikayet etme davranışını sürdürecektir. Oysa öğretmenin görevi kendisine verilen öğrencileri değiştirmeye çalışmak değil, onlara öğretmeye çalışmaktır. Başa çıkamadığı öğrencileri sınıftan göndermeye veya anne babanın öğrenciyi öğretmenin istediği şekle sokmasını istemeye normal şartlarda hakkı yoktur. Onun görevi öğretmektir, hangi öğrenci karşısına çıkarsa ona bir şekilde öğretmenin yolunu bulmaktır.</p>
<p>Öğretmenler bu gibi durumlarda once kendı davranışını eleştirerek işe başlamalıdırlar. Öğrencinin duzeni bozmasına neden olan davranış nedir? Veya öğrencinin davranışına göstermiş olduğu davranış nedir ve neden başarısız olmakta, ilgili davranışın ortadan kalkmasını sağlamamaktadır? Bu soruların cevabını bulduktan sonra davranışını değiştirmelidir. Söz gelimi böyle bir durumda öğrenci ile pazarlık edebilir. Diğer öğrencilerin de benzer davranışı göstermelerini isteyerek, öğrencinin davranışının görünürlüğünü ortadan kaldırmayı deneyebilir. Diyelim ki bu davranış başarılı oldu, öğrenci ne yapacağını şaşırdı. Davranışını değiştirmiş durumdadır. Bundan sonraki adım bunu geliştirmektir. Geliştirme ek davranışlar edinerek (söz gelimi öğrenciyle sözleşme yaparak) olabileceği gibi, ilgili davranışı geliştirmenin yollarından biri öğrencini bu davranışı göstereceği kestirildiğinde sınıfı ayağa kaldırmak veya başka bir ortak davranışa (sınıfı takım haline getirme) yöneltme şeklinde olabilir. Büyük bir ihtimalle öğrenci şaşıracak ve sınıfa uyacaktır. Öğretmenin yaptığı şey değişen davranışı geliştirmektir. Öğretmen bu stratejiyi daha kolayca kullanabilir hale gelebilir. Bunda başarılı olan öğretmen kendini aşmış, yenilenmiş, geliştirmiş olur. Öğrenciyi anne babasına şikayet etme veya öğrenciyi cezalandırma davranışı yerine bu durumu fırsat olarak kullanan ve sınıfı takıma dönüştüren bir davranış) geliştirmiş olur.</p>
<p>Benzer bir durum ile ailede karşılaşılabilir. Israrla kendi isteğini çocuğuna yaptırmaya çalışan bir anne “çocuğum beni dinlemiyor, benim dediğimi yapmıyor” veya “çocuğum ders çalışmıyor” diye şikayet etmek yerine bu gibi durumlarda (kendisinin) gösterdiği davranışı eleştirebilir, değiştirebilir, geliştirebilir ve böylelikle kendini aşabilir. Genel olarak sorun insanların kendini değiştirmeye ve aşmaya istekli olmayışlarıdır.</p>
<p>Özetle, özellikle başkaları ile ilişkilerinde sorunlar yaşayan ve bu yönde gösterdiği davranışlarda başarısız olan bir kişinin uygulaması gereken iki kural vardır. Bunlardan biri sorun oluşturan kişiyi veya durumu eleştirmek yerine kendi davranışını eleştirerek işe başlamaktır. Unutmamalıdır ki, problem kiminse onu çözecek olan da odur. Öğretmenin sorunu öğrenciyle veya anne babayla, anne babanın sorunu çocuğu ile çözülmez (bu yanlışa okullardakı oğretmenler kadar rehber öğretmenler bile düşmekte, öğrencinin sorununu anne baba ile çözmeye çalışmaktadırlar). Sorun yaşayan kışı once kendi davranışını eleştirmeli, ardından davranışını değiştirerek geliştirmeli ve kendini aşmalıdır.</p>
<p>Unutulmaması gereken bır kural daha vardır: Sağlıklı çözüm yolu ılışkiyi sürdüren çözüm yoludur. İlışkıyı bitirmeye yönelik çözümler çözumsüzlüğün bir işaretidir. Özellikle eşler arazındaki problemlerde bu kural sıklıkla çiğnenir olmuştur. İlişkiyi bitirmek sorun çözmez. Sorunu sağlıklı çözen davranış ilişkiyi devam ettirmenin bir yolunu gösteren davranıştır. Bunun da yolu “eleştir — değiştir &#8211; geliştir — aş!” formülünü uygulamaktır. Aslında herkesin bildiği bu yol, insanların gündelik hayatında zor ve erişilmez bir yol gibi görülmektedir. Hatırlamaktan hoşlanılmayacak soz şudur: Aklın yolu birdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasan Bacanlı &#8211; Yurdun Gölgesinde,syf:62-67</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/">Davranış Değiştirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deneyim/Müşahede</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 16:50:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[müşahede]]></category>
		<category><![CDATA[slogan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27047</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23216 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg" alt="" width="369" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg 800w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. </strong></p>
<p>Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse her zaman pratik bir eylem ve sonuçtan da uzak değildir. Sadece öğrenmek için öğrenseniz dahi öğrendikten sonra artık aynı kişi değilsiniz. Hakikati keşfetmek ya da keşfettiğini düşünmek insanı kaçınılmaz olarak değiştirir. İnsan kendi bilgisine karşı direnemeyen bir varlıktır. Öğrenmek üzerine yazılan kitaplarda ve hatta eski eserlerde şunu görürüz &#8220;İlim öğrenmek için evlenmemek gerekir, bir eşle ilgilenmek, çocuklarla uğraşmak gibi meşguliyetler vakit kaybettiricidir.&#8221; Bu tarz sözleri eskiden okuduğumda keyfim kaçardı. Pek çok ilim talebesine de çoğu zaman bu his gelir. Aslında bu, amacından sapan bir öğrenme şeklidir. Ne hakikatin özünü aramak ne de yaşamayı öğrenmek kağıdı kutsamakta olmaz. Kitap ve kağıda yapılan şey, dünyadaki dağınık gözlem verilerini birilerinin düzenli hale getirip gözlerimizin önüne koymasıdır.1 Gerek hakikati sağlayacak tefekkür, gerekse yaşamayı öğrenmek dünyadaki gözlem verilerinden uzakta değildir. Bu anlamı ile hayatı deneyimlemek öğrenim açısından bir kayıp değildir. Bakmayı bilen bir göz baktığı her yerden bir şey öğrenir. Yaşama dair meşguliyetler, hayatı ciddiyetle gözlemleyenler için boşa giden vakitler değildir.</p>
<p><strong>Öğrenmek nasıl bir faaliyettir~ </strong></p>
<p>Yukarıda anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere öğrenmek müşa hede ile iç içe geçmiş durumdadır. Bu tarz eserlerde maalesef müşahede fazlaca ihmal edilmiştir. Çoğunlukla zamanın üzerinde durulmuş ve nadiren de kitap seçiminden bahsedilmiştir. Müşahede ise neredeyse hiç ele alınmamıştır. İşin aslı öğrenmek, bilgiyi işleme sokabilmek ve kullanabilmektir. İnsanda bu faaliyetlere dair bir meleke oluşmasıdır. En teorik konularda dahi durum böyledir. Yani örneğin fıkıh usulü ya da bilim felsefesi öğrenmek, kelime ezberlemekten ya da sayfalarca okumaktan ibaret değildir. Bu ilmi, meselelerle karşılaştığında adeta bir &#8220;meleke&#8221; halinde kullanmak, usul/metot ihlal edildiğinde fark edebilmektir. Bunu sağlamayan bir öğrenme eskilerin kıylükal dedikleri &#8220;O onu dedi, bu bunu dedi.&#8221; faaliyetinden öteye gitmez. Bu ne bir ilim ne de bir öğrenmedir. Yine eskilerin güzel tabiri ile &#8220;malumatfuruşluk&#8221;tur. Malumat ise ilim değildir; dağınık ve bütünlük arz etmeyen, kişiyi değiştirmeyen bilgi kırıntılarıdır. Oysa bilmek, bilgi kırıntıları arasında bağlantılar kurabilmek, bu bağlantıları zenginleştirebilmek, güçlendirmek ve lazım olduğunda gösterebilmektir. Felsefi derinlik ya da tefakkuh ilk bakışta görünmeyen bağlantıları kuracak kadar konu üzerinde vakit geçirmeyi ve meleke kazanmayı gerektirir. Bu yüzden malumatfuruş, dağınık bilgiyi dinleyiciye boca eder ve kendisinin anlaşılmadığını iddia eder. Oysa bilen anlatır. Alim bilgisini kullanır. Kullanamadığın şey senin değildir. Gerçekten kolay anlatım, kafanın içinde işlediğin bilgiyi dünyada görebilmeyi gerektirir. Bu yüzden böylelerinin örnek kullanmakta zorlanmadıklarını ve örneklerin kolay anlatım sağladığını fark edersiniz. Sanki herkesin elini uzatsa kolaylıkla yakalayabileceği şeyleri veriyor gibidirler. Ama bunu herkes yapamaz. Birinin bir konuyu gerçekten bilip bilmediği en kolay yoluyla verdiği örneklerden anlaşılır. Çoğu insan, konuşmacının atıf yaptığı kaynaklara ya da suni bilgiç edalarına aldanmakta yanılır.</p>
<p><strong>Bilgiyi İşlemek </strong></p>
<p>Tüm bu anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere insan zihni girdiler alan ve çıktı oluşturan bir yapıdadır. Bu girdiler bazen kağıttaki sayfalar, bazen kulağa dökülen sözler ve bazen yaşanan deneyimlerdir. Tüm bu girdiler ancak derin bir tefekkürle yoğrulur. Nihayetinde içinden çıktığı zihnin yoğurduğu biçim özneldir. Herhangi bir girdi biçimini engellemek, tefekkürün kendisine malzeme kılacağı nesne miktarını azaltmaktır. Mütefekkir, usta bir aşçı dahi olsa malzeme (bilgi) eksikliği çekecektir. Bazen bol malzeme kötü aşçıya denk gelecektir. Bazen bol malzeme ve iyi aşçı olmasına rağmen aşçı tembel olacaktır vesaire. Her daim aşçılığı geliştirme çabası ise bu kitabın konusudur. Örneğin sık sorulan bir soru vardır: &#8220;Okuduğum bazı şeyleri hatırlıyorum fakat hangi kitapta okuduğumu bile anımsayamıyorum, neden?&#8221; Bu sorunun cevabını vermiş olduk. Okuduğun kitap bir veri kaynağıdır. İşlenmiş bilgi ise senin &#8220;ürünün&#8221; dür. Hangi kitaptan okuduğunu anımsamak öğrenimin maksadı değildir. Ya da şu şikayeti sıklıkla duyarız: &#8220;Kitap okuyorum fakat hiç aklımda kalmıyor:&#8217; Burada da insanlar genellikle akıllarında kalanın ne olduğunu kitabı bitirip düşündüklerinde &#8220;Neyi hatırlıyorum?&#8221; sorusunaverdikleri cevapla ölçerler. İşin aslı bu sadece bir hafıza sınamasıdır. Oysa öğrenmek böyle değil, küçük bir çocuğun süt içmesi gibidir. Süt nereye gitti? Koluna mı gövdesine mi? Hangi süt damlası hangi eti oluşturdu? Bunları bilmek imkansızdır. Vakıada gözlenen şey, çocuğun büyüdüğüdür. Kitap okumak da yaklaşık bunun gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>Sakince Düşünmek/Analiz Etmek </strong></p>
<p>Hayatımda müşahede ettiğim bir örneği söylemem gerekirse, benim Türkiye&#8217; de tanınır olmaya başlamam muhtelif kişi ve grupların söylemlerine verdiğim cevap videoları sayesinde oldu. İşin aslı bu tarz videolarda yaptığım şey çoğunlukla &#8220;Ne diyor?&#8221; diye durup düşün mekten ibaret. Bu videoların neredeyse hiçbirinde muhtelif kaynaklar taradığım araştırmalar yapmadım. Oysa ders ve konu anlatımı yaptı ğım videolar için uzun emekler veririm. Tek hadisi inceleyip anlatım yapacağım bir video için 1 ay ciddi ciddi çalıştığım vakidir. Oysa çürütme videolarının toplamında dahi bu kadar emek vermemişimdir. Bunun sebebi bence şu: İnsanların büyük bir kısmının entelektüel faaliyetten anladığı, kulaklarından içeri dökülen sloganları papağan gibi tekrar etmekten ibarettir. Sloganlar ise dayanıksızdır. Ayette zikredilen örümceğin evini anımsatır. Ancak sloganlar bir akış oluşturur. Kendinizi bu akışa kaptırmazsanız ve durabilmeyi becerirseniz sloganın ne kadar boş olduğu çok kolayca fark edilir. Bu sebeple insanlar dönemin modasına kapı larak canları ve malları pahasına savundukları fikirlerinin çok saçma olduğunu modası geçince fark ederler. &#8220;Yahu biz o zamanlar nasıl kapılmışız buna&#8221; gibi bir ruh halinde olurlar.</p>
<p>İşte bu durum, akış ve dönemin modası ile alakalıdır. İyi bir tefekkür, durmayı gerektirir. Bir kere koşmanın tadını alan insan hep koşmak ister. Bu Müslümanların bir kısmında da var olan bir durumdur. Kişi koştuğunda görevini yaptığını ve gayret ettiğini hisseder. İşin aslı mutlu da olur. Zira insan mutluluğunun belası olan can sıkıntısından kurtulur ve koşmak insanı dinç tutar. İnsan adanmaya muhtaç bir varlıktır. Durgun su kokar, koşmamak insanda pek çok şeyi bozar. Ancak koşular arasında durup tefekkür etmek doğru bir yönün tayini için elzemdir. Koşan mutlu olur ama başı kesik tavuk gibi koşuşturan bir hedefe ulaşamaz. Dolayısı ile koşmak da gerekir durmak da. Koşmadan deneyimlenemez, durmadan tefekkür edilemez. Koşmak müşahedenin, durmak derinleşmenin kaynağıdır. Ne kadar koşup ne kadar durulacağında mizaç da etkilidir.</p>
<p><strong>Konuşmanın Hazzı </strong></p>
<p>Müşahede ile ilgili yazdıklarımıza bir örnek olarak konuşmak ve susmak denklemini anlatmak güzel olacaktır. Müşahede, susmayı gerektirir. Az önce koşmak ve durmaktan bahsetmiştik. Kişisel diyaloglarda müşahede ve tefekkür, susanın yaptığı iştir. Konuşurken müşahede edemezsin. Genellikle çok ve boş konuşan insanların müşahedesinin zayıf, karakter ve olay tahlillerinin sığ olmasının önemli sebeplerinden birisi budur. Aslında olan şudur: Böylesi kişiler çok konuştukça, tefekkürleri azalır ve konuşma içerikleri zayıflar. Boş konuştukları için de az dinlenirler. Az dinlendikçe daha çok konuşurlar. Bu böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşür. Aslında boşboğazlık yapmayan insanlar bir konuyla ilgili konuş tuklarında daha dikkatli dinlenirler. Eğer ağızlarından güzel cümleler de dökülürse gördükleri ilgi daha fazla artar. Az konuşan ve konuştuğunda kıymetli şeyler söyleyen insanlar kanaatleri merak edilen ve görüşlerine başvurulan kişilerdir. Bir olay olduğunda onların konu hakkındaki yorumlarına ulaşılmak istenir. Onlardan yorum alabilenler bundan mutlu olur. İşin aslı dinlemeyi bilmeyene konuşmak da züldür. Ona herhangi bir şey öğretmek de imkansızdır. Zira bir insanın ilk olarak öğren mesi gereken şey dinlemektir. Yaptığımız söyleşilerde bazen bu gibi kimselerle karşılaşırız. Sahne şöyledir; kişi, soru sormak için mikrofonu alır ama aslında niyeti soru sormak değil konuşmaktır.</p>
<p>Oysa ondan başka kimse onun konuşmasını istemez. Uzun uzun kendi fikirlerini anlattıktan sonra pek de soru sayılmayacak bir şeyler söyleyerek bitirir. Eğer ona cevap verirseniz mimiklerinden sizi dinlemediğini,ilk kelimenizden itibaren kendi söyleyeceği şeye odaklandığını ve konuşma sırasının kendisine geçmesi için sabırsızlandığını hissedersiniz. Sorduğu soruya cevap alırkenki mimikleriyle kendini ele veren kişi lere &#8220;Şu anda beni dinlemediğini fark ediyorsun değil mi?&#8221; derim. Bu tepki ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. Zira şu bilgiyi ya da bu bakış açısını öğrenmesinden daha önemli olan şey dinlemeyi öğrenmesi dir. Zira ilki öğrenmek, ikincisi ise öğrenmeyi öğrenmek ile ilişkilidir. Böyle kimseler üzerine tefekkür ettiğimde hep şaşırırım, gerçekten ilginç bir psikolojik durum olduğunu düşünürüm. Söz konusu kişi belli ki konuşmadan dinlemeye, kendi fikrini ifade etmeden başkasının fikrini anlamaya çalışmaya 1 saat bile tahammül edemeyecek durumdadır. Elbette bu nefsi bir durumdur ve nefsinin itkileri onu dinlemeye ya da susarak tefekkür etmeye tahammülsüz hale getirmektedir. Sanki içinde bir şey onu konuşması için dürtüyormuş gibi dayanamamaktadır. Oysa o anda uzun konuşmasından herkesin rahatsız olacağını bilir ancak çoğu zaman yine de dayanamaz. Dinlemeyi bilmeyen müşahedeyi ıskalar, konuşmaları yavanlaşır, zaman geçtikçe boşboğazlaşır. Eskiler &#8220;sözün şehveti&#8221; diye bir tabir kullanırlardı. Gerçekten konuşmanın hazzı, nefis terbiyesini hak eden şeylerden birisidir.</p>
<p><strong>Kağıdı Kutsamak </strong></p>
<p>Eğer kağıdı kutsamak gerçek hayatı ıskalamaya neden oluyorsa artık kağıt, öğrenmenin düşmanı olmuş demektir. Öğrenme sürecinde, içine düşülebilecek en tehlikeli tuzaklardan birisi budur. Hayata paralel bir simülasyon oluşması ve o simülasyon içerisinde kendini güvenli hisseden ilim talebesinin halinden mutlu bir şekilde yaşamasıdır. Sirenlerin şarkısı ile büyülenen Odysseus&#8217;un arkadaşları gibi keyifli ama gerçekten uzak bir evrende ömrü tüketmektir. Örneğin &#8220;İlim öğrenmek isteyen birisi için çocuk sahibi olmak dezavantaj gibi anlatılıyor:&#8217; demiştik. Oysa benim ortaya koyacağım bakış açısında evli olmamak ve çocuk sahibi olmamak dezavantajdır. Zira normal bir insanın yaşantısının belki %50&#8217;sini bile hiç deneyimlememiş biri nasıl onun hayatı hakkında kanaat sahibi olabilir? Bir çocuğun büyümesini izlerken aslında insan denilen şeyin büyüme aşamalarına her anıyla tanıklık ediyorsunuz. Bir çocuğun mizacını hissetmek, duygularının gelişimini, algısının değişme biçimlerini günbegün müşahede etmek, onun hayat ve ölüme dair sorularına maruz kalmak az bir tecrübe midir?</p>
<p>Bu bilgiye sahip olmayan ile sahip olanın hayata bakışı aynı derinlikte olabilir mi? &#8220;Bir baba evladını nasıl sever?&#8221; Bunu nasıl bilebilirsiniz? Kötü bir ailede doğmak bir çocuk için neden kötüdür? Bir insanın nasıl şımaracağını, nasıl dengeli bir karakter oluşturacağını ya da neden korkacağını bir çocukta adım adım görmekten daha büyük bir gözlem var mıdır? Hangi psikiyatri kitabı size bu bilgiyi yakini olarak verecektir? Bunları 20 yıl gece gündüz bir çocuğu yetiştirmiş birisi ile yetiştirmemiş birisi sizce aynı düzeyde anlayabilir mi? Bir at yetiş tiricisi ile atlar üzerine yazılmış kitapları okuyan birisi attan aynı düzeyde anlayabilir mi? Elbette ikisi de bunu iddia eder. Ama birisi sloganik anlar, diğeri ise yakin ile bilir. İlki hatalı pek çok sloganı da kabul eder. Çünkü işin esası konuyu gerçek bir kavrayış ile öğrenmemiştir. Annesi ve babası yanında yaşlanmış birisi bir yaşlının kaygıla rını, duygularını, hayatını geçirdiği şeylerin onu getirdiği ahlaki durumu bizzat müşahede edecektir. Nihayetinde kendisi de yaşlanacaktır. Bunlar önemsiz bilgiler midir? Bu konuları düzgünce anlatabilen kaç tane kitap vardır? Öğrenimin ulaşamadığı yerlerde insanlar anlık kararlarla yaşarlar ve böylesi önemli konular genellikle kitaplardan okunmaz. Zira bunlara dair yazılmış dişe dokunur bir literatür bulmak zordur.</p>
<p><strong>Aile ile ilgilenmek vakit kaybı mıdır~</strong></p>
<p>Mizaçlar değişebilmekle beraber, kişinin çocuğu, eşi ya da anne babası ile ilgilenmesi ona zengin bir deneyim sunacağı gibi vakit açısından da zarar ettirmez. Zira kendisiyle ilgilenilmeyen bir ailenin ortaya çı karacağı problemler, toplamda onlarla ilgileneceğiniz süreden daha fazlası edecektir. Bir çocuk belki 15 dakika babası ya da annesiyle oynayıp mutlu olacak iken bu süreyi alamadığında huysuz olur, problemli davranışlar gösterir. Bu davranışlarla eninde sonunda siz uğraşacaksınız.</p>
<p>Ne kadar ötelerseniz ilerde daha büyük problemlerle karşı karşıya geleceksiniz. 20 yaşına kadar kendisi ile hiç ilgilenilmeyen bir çocuk büyük ihtimalle ya ailesinden kopacak ya da ailesinin başına daha uzun mesai alacak dertler açacaktır. Ayrıca kendimde de müşahede ettiğim bir diğer nokta, evlat sahibi olmanın insanı genç bir erkek olmaktan &#8220;baba&#8221; olmaya götürdüğü, böylece hayatındaki her şeyin değiştiği gerçeğidir. Bir baba, çoğu zaman bir gence nazaran nefsine daha hakimdir. Nefsini evladı için pek çok durumda dizginlemektedir. Artık gençliğine oranla havailiği azalmış tır. Bu nefis terbiyesi onun ilim öğrenmesine katkı sağlayacaktır. Nefis terbiyesinin ilim tahsilindeki öneminden ilerleyen sayfalarda genişçe bahsetmeye çalışacağız. Çoğu kişi anne baba olan kimselerden şu sözleri duymuştur: &#8220;Yahu bizim çocuğumuz yokken ne hakla yorulduğumuzu düşünüyormuşuz? Oysa şimdi çocukların erken uyuduğu, bizim uyumadığımız 1-2 saatlik kısa vakitler ganimet gibi geliyor.</p>
<p>Tüm bireysel işlerimizi bu aralıkta yapıyor ve dinleniyoruz:&#8217; Artık daha yoğun bir tempoya alışmışlardır. Temsilen anlatacak olursak; bu anne babanın 25 yaşındayken 20 kilogram yükleri vardı. Ancak nefis terbiyeleri zayıf olduğundan 20 kilograma ancak güç yetirebiliyorlardı. Çocuk yetiştirmeye başladık larında ise yükleri belki 30 kilograma ulaşmış ancak zorunlu olarak yaptıkları nefis terbiyesi sayesinde 50 kilogramı omuzlayacak seviyeye gelmişlerdir. Bu yüzden ilk çocuktan ve onun getireceği tempodan deli gibi korkan bu genç ebeveynler, bir iki yıl sonra ikinci çocuğu düşü necekler ve çoğu zaman bu niyetlerini yerine getireceklerdir. Oysa ilk çocukları olduğunda başka çocuk istemediklerini söylüyor, bir taneyle bile baş edemediklerini düşünüyorlardı. Bu süreç, bir delikanlının babalığa, bir genç kızın ise anneliğe geçiş aşamasıdır. Doğru süreçler geliştiğinde anne ve baba olmak bir genç delikanlı ya da hanımefendi olmanın aslında üst sürümüdür. Çocuğun sorumlulukları gençten daha azdır. Ancak genç olan çocukluğu sadece romantik bir hayal olarak ister, gerçekte gençlik çocukluğa nazaran bir kazanımdır. Aslında anne ve babalık ile gençlik arasındaki fark da buna benzemektedir.</p>
<p><strong>Çocuk Yetiştirmek </strong></p>
<p><strong>1.</strong> Şu üç soru bize sıkça sorulur: Çocuğumu ahlaken nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>2.</strong> Çocuğumu dinen nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>3.</strong> Çocuğumun teorik eğitim sürecini nasıl yönetmeliyim?</p>
<p>Üç soruya da benim standart cevabım her zaman bir tanedir: Kendini eğit. Sebebi şu ki; ben eğitimde müşahedeyi esas alırım. Eğitim çocuğa okutulmaya çalışılan sayfalar, söylenen sözler değil çocuğun müşa hede ettiği şeydir. Ahlaken bakalım &#8230; Bir gariban gördüğünde duran ve yardım eden, yeri geldiğinde maddi menfaati dahi ahlaki bulmadığı için reddetmiş bir baba profilini 5 yaşından 18 yaşına kadar izlemiş bir çocukla bunun tam zıddını izlemiş bir çocuk aynı olabilir mi? Bu çocukların böylesi durumlar karşısında hissettikleri haya duygusu dahi farklı olur. Zira bunun zıddını izleyen çocuk ister istemez bu davranışa alışır. Kötü ahlakı gösteren adam ağzıyla vaaz verse dahi bu söylemleri çocuğun nefretini celp eder. Aslında o kötü ahlakını çocuğuna karşı da çoğu zaman uygulayacaktır. Sonra bir de üstüne vaaz ettiğinde daha da nefret uyandıracaktır. Basitçe küfür konusunu düşünün. Çocuğunuzun küfür etmemesini istiyorsanız, yapmanız gereken şey küfür etmemektir. Çocuk küfür etmeyi sizden öğrenir. Muhtemelen siz de babanızdan öğrenirsiniz. Burada değiştirilemez bir durumdan söz etmiyoruz, çok uğraşırsanız babanız küfür etmesine rağmen siz etmeyebilirsiniz ancak eğitim avantaj kazandırmak için yapılır. Babanız bu konuda size iyi bir eğitim vermemiş ve siz kendinizi çokça zorlamak zorunda kalmış olursunuz. Her meselede çocuğunuzu sarp yokuşu tırmanmak zorunda bıraktığınızda aslında bu kötü bir eğitim aldığı anlamına gelir. Dinen bakalım. Namaz vakitleri konusunda aşırı hassas, namazlarında ve Efendimiz anıldığında gözleri yaşaran, samimiyetle dua eden bir anne ile bu özellikleri haiz olmayan fakat dinden laf açıldığı zaman konuşmak için fırsat kollayan bir anne aynı mıdır? Değildir. Bunların verdikleri eğitim de aynı olmaz. İlki gibi bir anneye sahip olan bir çocuğun ben İslam düşmanı olabildiğine hiç denk gelmedim. Gerçekten dindar bir anneye sahip olan ve annesini çok seven bir çocuğun kafası nın karıştığına ve ateist olduğuna çok denk geldim. Ama bu çocukların Allah&#8217;a küfür etmek, Muhammed aleyhisselam ile dalga geçmeye çalışmak gibi hareketlere tevessül ettiğine hiç rastlamadım.</p>
<p>İnsanların anne-babalarına olan sevgileri, onların değerlerine saygı duymasını sağ lar. Bundan daha iyi eğitim mi olur? Oysa şedit İslam ve Müslüman düşmanları içerisinde anne babasına olan nefretini onların dinine kusarak gösteren çoktur. İş yine &#8220;Siz iyi insan, iyi bir Müslüman olun; çocuğunuza verebileceğiniz en güzel eğitim budur.&#8221; demeye dönmüyor mu? Entelektüel/teorik açıdan bakalım. Büyük kitaplığın olduğu bir evde büyüyen, kitap okumayı keyifli bir iş olarak addetmeyi belki 1 yaşında gören, ev içi kullanılan kelime zenginliği normal bir ailenin on katı olan birisi ile bunun zıddı bir olabilir mi? İlki bu ev içerisinde hiçbir şey okumasa dahi en azından tanıştığı kelime sayısı dahi onun entelektüel donanımını etkileyecektir. Zira kitap okunan bir evde gündelik dilden daha zengin bir kelime dağar cığı kullanılır ve çocuk bunu istemese de öğrenir. Bu onun akranlarına nazaran öne geçmesi anlamına gelir. Kendisini geliştirmeyen ebeveyn doğru yönlendirme yapmak istese dahi buna ufku yetmeyecektir. Zaten çocuğuna kitap oku dese dahi kendisi okumuyordur.</p>
<p>Çocuk kitap okumanın zevkli bir şey olduğunu evde hiç tatmamıştır. Zevkli olan televizyon izlemek, dizi takip etmek ya da kahveye gitmektir. Böyle bir çocuk ile &#8220;Off harika, şu kitap basılmış!&#8221; diye eve sevinçle gelen bir babayla büyüyen çocuğun kazandığı kitap okuma sevgisi aynı olabilir mi? Birisi 6, diğeri 1 yaşındaki iki kızım da eve kitap kargosu geldiğinde sevinirler. Kargoyu açma ayinini onlar da istediği için hep beraber yaparız. Muhtemelen benim sevincimden dolayı kitap kargosu açma olayını zihinlerine sevinçli bir olay olarak kodladılar. Benim kitap okuduğum koltuğa benim gibi oturup ellerinde resimli kitapları ile durmaya çalışırlar. Bunu çok küçük yaşlarından beri yapıyorlar, ilk gördüğümdeçok şaşırmıştım. Aynen benim gibi oturmaya çalışıyorlar. Ben henüz çocuklarımı kitap okuma konusunda teşvik etmiş değilim. Hasılı kelam, çocuğunuza iyi bir ahlak vermek istiyorsanız ahlaklı olmak yönünde kendinizi eğitin, dindar olsunlar istiyorsanız dindar olun, entelektüel olsunlar istiyorsanız okuyun. Başkalarını değiştirmeye çalışmak kolaydır. Kolay olduğu için herkesin nefsi buna meyleder. Oysa ailenizi ve çevrenizi düzeltecek olan sizin yapacağınız işlerdir.</p>
<p><strong> Büyük adam nasıl ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Deneyim alanını genişletmek, ilimden anlayanların vereceği ilk tavsiye olmalıdır. Bir defa araba alıp satmamış, bir ticaret yapmamış, işçi lik yapmamış, personel çalıştırmamış birisi nasıl ticaret hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilir? İlim tüm bunları yapmakta olan insanların hayatları hakkında konuşmak değil midir? Örneğin benim hayatımda gördüğüm en iyi karakter uzmanları psikologlar değil, personel çalış tıran başarılı tüccarlardır. O personeli dikkatli seçmekle kendi menfaatini koruduğu için bu konuda neredeyse uzmanlaşmıştır. Bu sebeple İbn Haldun meşhur eseri Mukaddime&#8217; de &#8220;İnsanlar içinde siyaseti en az bilenler alimlerdir:&#8217; anlamına gelen bir bölüm açmıştır. Bunun sebebi olarak da alimlerin okudukları idealize edilmiş metinleri, müşahede ve koşulları göz ardı ederek salık vermelerini göstermiş tir. Elhak, İbn Haldun bu konuda haksız değildir. Bu söylemi büyük oranda bugünün akademisi, bilim adamları ve din alimleri için de halen geçerlidir. Elbette bunlar içerisinde hayatı deneyimleyen, deneyim bilgisine önem verenler de mevcuttur. Fakat çoğunluğun böyle olmadığını iddia etmek herhalde abartı olmaz. Aslında burada bilim adamlığı, filozofluk ya da alimlik güncel isimlendirmelere dayanmaktadır. Yani bugün kendisine alim ya da filozof denilen kişi hakkında konuşmaktayız. Peki bu kişi 500 yıl sonra adı hatırlanan bir alim ya da filozof olacak mıdır?</p>
<p>Bir sonraki bölümde neden klasik kitapların tercih edilmesi gerektiğini anlatırken buraya döneceğiz. Fakat şunu söylemek lazım: Okuduğum kadarı ile klasik eser telif edebilmiş ilim ve filozoflar genellikle çok güçlü müşahedeye sahiptir. Bunların tavsiyeleri ciddi gözlemler barındırdığını hissettirir. Örneğin Francis Bacon&#8217;un siyaset tavsiyeleri ya da Gazzili&#8217;nin insan psikolojisine dair gözlemleri gerçekten etkileyicidir. Oysa müşahedesi zayıf insanların genelde tavsiyeleri de çok sıradan ve basmakalıptır. Bu, klasik eserleri değerli kılan bir unsurdur. Zira tarihin eleği genellikle müşa hedesi zayıf kişilerin eserlerini elemektedir. Bazen şu noktanın ıskalandığını düşünüyorum. Gazzill elbette çok ders almış, çok okumuş, fazlasıyla zeki bir ilim. Ancak bu niteliklere sahip olan tek insan olmadığı açıktır. Hatta bu niteliklerin bazılarında ondan daha iyi olan ilimlerimiz de muhakkak vardır. Burada denklemin sadece bilgi, zaman, gayret üçgeninde kalması, bir ilimi &#8220;çok büyük bir ilim&#8221; yapan sebepleri iyi tahlil edemememize neden oluyor. Ben bu üçlüye bir dördüncü olarak &#8220;müşahede&#8221; kabiliyetini eklemek isterim. Eğer ekleyecek olsaydım beşinci bir etmen olarak da zeitgeist yani zamanın ruhunu yakalamayı eklerdim. Şunu da ifade etmek gerekir ki zamanın ruhunu yakalayabilmek yine güçlü bir gözlemci olmayı ve müşahede ile çağını kavramayı gerekli kılacağı için deneyim vurgumuzun dışarısında kalmazdı.</p>
<p><strong>Pratik/ Ameli Bilgi </strong></p>
<p>Hayat pratik ve ameli bir iştir. Doğal olarak ilim nerelerde gezerse gezsin sonunda ameli ve pratik bir şeyler söyleyecektir. Bir kişi muhteşem bir metafizik kuram kurup ölse ve ameli olan şeyler hakkında hiçbir şey söylemese dahi, ondan sonra gelen birisi onun kuramını pratik ve ameli sonuçlara götürecektir. Bu noktaya gelindiğinde müşahe deden kaçınmak imkansızdır. Bir gün Türkiye&#8217;nin en iyi tıp fakültelerinden birinde verdiğim konferans sırasında 250-300 civarındaki talebeye şu soruyu sordum: &#8220;Acildesiniz ve nabzı 180 olan bir hasta geldi. Ne yaparsınız?&#8221; Bu talebelerin bu sorunun cevabını bilmeme ihtimalleri yok. &#8220;Beta bloker veririz.&#8221; dedi salonun büyük bir kısmı. Zira gerçekten kağıtta öğretilen tedavi budur.</p>
<p>&#8220;Nasıl vereceksiniz? Ne kadar vereceksiniz? Bir ampulde ne kadar beta blokör var? Hemşire sizi bekliyor ve soruyor. Hocam kaç ampul? Nasıl göndereceğiz? İlacı serum içine mi koyacağız? Yoksa serumsuz olarak direkt ilacı mı vereceğiz (puşe)? Serum içinde gidecekse hızlı mı yavaş mı gidecek? Serum ne kadar sürede bitsin?&#8221; Bunlar zor sorular değil elbette ama pratiğe dayalı sorular ve talebeler cevap veremedi. Zira bunu müşahede etmediler. Büyük bir kısmı henüz sahada çalışacağı stajları yapmamış. Hepsi kağıttan okumuş. Bilgileri de doğru. Muhtemelen büyük bir kısmının konuya dair teorik bilgisi benim bayatlamış teorik bilgimden fazladır. Acilde çalıştık ları ilk birkaç ayda bunu kolayca öğrenecekler. Müşahede böyle bir bilgidir. Kağıtta eğitim ne kadar iyi planlanırsa planlansın muhakkak unutulan detaylar olur. Bu yüzden saha ve deneyim çok şey ifade eder. Mesela bu eseri yazarken bu konu ile ilgili daha önce yaptığım 30 civarında dersin kaydını yazılı döküm olarak aldım. Kronolojik olarak inceledim. Pek az istisna hariç, bir videoda aranacak özellikler açısından en eskisi en kötüsüydü. Daha eski videolarımda konuşma temposu, verdiğim örneklerin niteliği, kelime seçimlerim hep daha kötü göründü gözüme. Bu da oldukça doğal zira ilk video ile son video arasında belki 600 civarında ders videosu yapmıştım. Yazmak da böyledir. Bu açıdan eğitim vermek, müşahede ekseninde pratik yönden tamamlanır. Eski alimlerin eserlerini kronolojik olarak okumak da bu açıdan faydalıdır. Zira ilk eserleri genellikle daha hamdır. Daha fazla slogan barındırır. Son eserlerindeki o ağırlığa alıştığınızda bunu ilk eserlerinde bulamayabilirsiniz.</p>
<p><strong>Müşahedeye Zıt Bilgi ile Karşılaşmak </strong></p>
<p>Ben hayatımda müşahedeme zıt bir söylem nasıl sunulursa sunulsun kabul etmekte temkinli olmayı bir karakter haline getirdim. En büyük otoriteler, unvanlar ya da geniş kitlelerin kabulü altında sunulsa dahi herhangi birinin beni müşahedemin zıddına inandırması için iki şeyi yapması gerekir:</p>
<p><strong>1.</strong> Müşahedemin neden yanılgı içerdiğini açıklamalı.</p>
<p><strong>2.</strong> Yeni bir müşahede penceresi vermeli. (Yani bakış açımı değişti rerek farklı bir perspektiften müşahedeler sunmalı.)</p>
<p>Bu, bilim için dahi geçerlidir. Zira bilimsel bilginin temeli müşa hede ve gözlemdir. Herhangi doğru bir bilimsel teori kaba müşahede ile çelişebilir. Tarihte örnekleri vardır. Örneğin Badamyus kozmolojisi müşahede ile uyumluydu. Kopernik sonrasında müşahedenin neden yanılgı oluşturduğu açıklandı ve yeni müşahedelere kapı açacak şekilde farklı bir bakış açısı ortaya konuldu. Bu kabul edilesiydi. Ama Badamyus&#8217;un hakim olduğu daha eski dönemlerde bahsettiğim bu iki madde sağlanmadan Kopernik ile benzer sonuçları dile getirenlerin söylemleri kabul edilmedi. Bence bu da hatalı değildi. Zira o anki hali ile farazi ve hayalci kalmaktaydı. Bu bağlamda müşahede/ bilim arasındaki korelasyonun fark edilmesi pseudo-science (sahte-bilim) olan ama bir dönem popülerleştiği için halkın diline sakız olan teorilere aldanmanızı da engelleyecektir. Freud&#8217;un kuramı buna güzel bir örnektir. Bu kuram ilk gününden itibaren bilimsel yöntemi ihlal ediyordu. Hatta bilimsel yöntem namına ne varsa zıddı kullanılarak oluşturulmuştu. Gündelik müşa hede ve sağduyu ile de çelişmekteydi. Gerçekten tam bir sahte bilim (pseudo-science) olmasına rağmen 1980&#8217;li yıllara kadar inanılmaz bir medya desteği ve lobicilik ile kuram tutundu. İlk günden beri bahsettiğim sebeplerle tenkit ediliyor olmasına rağmen kültürün her noktasına sızmayı başardı. Daha sonrasında kuram tüm dünyada büyük oranda tıbbi uygulamadan kaldırıldı. Badamyus&#8217;un kozmolojisini Kopernik öncesi çağda yaşıyor olsaydım kabul ederdim ama Freud&#8217;un kuramını tüm popülerliğine rağmen kabul etmeyeceğimi zannediyorum. Bu tavrımda müşahede ve sağduyuya duyduğum güven ciddi bir etken olacaktı. Zira Freud&#8217;un kuramı Badamyus&#8217;un aksine müşahede ve sağ duyu ile de uyumlu değildi. Elbette bilimsel yönteme hiçbir şekilde uymuyor olması da bir diğer etken olurdu.</p>
<p><strong>Deneyimden Uzaklaşmak ve Slogan </strong></p>
<p>Tüm bu deneyim bilgisinden uzaklaştığımız her sahada sloganlar atarız. Bu sözlerimizin slogan olduğunu deneyimledikçe fark ederiz. Bence akıllı insanlar, attığı birkaç sloganın işe yaramadığını deneyimledikten sonra slogan atmamaya karar veren kişilerdir. Onlar gerçekten deneyimlemedikleri, meleke haline getirmedikleri bir söylemi dile getirmezler. Diğerleri ise dünyada asla karşılık görmeyecek söylemleri slogan olarak tekrar ederler. Bunlar iki çeşittir; birisi sloganı sınayacak imkan bulamaz, çünkü kapalı bir fanus içerisinde yaşamaktadır. Ömrünü haklı olduğunu zannederek tüketebilir. Diğeri ise fanustan her çıktığında sloganının işe yaramadığını görür. Ancak sloganı terk etmek yerine yaşamayı terk eder ve kendisini hayata kapatır. Hayatı deneyimlemekten kaçabileceği küçük bir fanusta, sloganları ile güvenli alanda ömrünü tamamlamayı tercih eder. Her ikisi de nihayetinde bir fanusa kapanarak hayatı deneyimlemekten vazgeçmek zorundadır, çünkü deneyim sloganı yıkacaktır.</p>
<p>Burada kişi psikolojik faktörlerle söylemini korumaya azmetmektedir. Konuyu genelden İslami ilimlere çekecek olursak fıkıh (lügat anlamı derin anlayış) ve tefakkuh, sloganın tam zıddıdır. Örneğin fetvada hükme mevzu olan konuyu bilmek, İslami hükmü bilmek kadar önemli görülmüştür. Diğer bir deyişle ticaret hakkında fetva verecek olanın sadece ayet ve hadisleri değil ticareti de bilmesi zaruri görülmüştür. Genel geçer fetvalar böyleyken ilmihalde bu durum daha da açığa çıkmaktadır. İlmihal basit çeviri ile &#8220;hal&#8221; in ilmidir. Bir hal üzerine odaklanmıştır. Örneğin domuz eti yemenin haram olduğu hükmü genel bir hükümdür. Açlıktan ölmek üzere olanın yiyecek başka bir şey bulamadığı durumda domuz eti yemesi farz olur. Zira canı korumak domuz eti yememekten daha önemli ve dinidir. Burada genel hükmü tersyüz eden şey ortaya çıkan &#8220;hal&#8221; dir. Eğer insanların halleri bilinmeden genel hüküm &#8220;her halde&#8221; onlara telkin edilecek olsaydı bu ilim değil, slogan dediğimiz şey olurdu. Sloganlaşan bir fıkıh oksimorondur.</p>
<p>Nitekim Ebu Davud Sünen&#8217;inde Cabir b. Abdullah&#8217;tan şöyle rivayet etmiştir: &#8220;Bir yolculuğa çıktık. Bizden birine bir taş isabet etti ve başını yardı. Adam sonra ihtilam oldu (rüyalandı). Arkadaşlarına sordu, &#8220;Benim için teyemmüm ruhsatı bulabiliyor musunuz?&#8221; dedi. Onlar &#8220;Suya güç yetirdiğinden senin için bir ruhsat göremiyoruz.&#8221; dediler. Adam gusletti ve hastalanıp öldü. Peygamber&#8217;in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelince bu hadise ona anlatıldı. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): &#8220;Adamı öldürdüler. Allah onları öldürsün! Bilmiyorlardıysa sorsalardı ya! Cehaletin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi ve yarasının üzerine bez sarıp üzerine mesh etmesi, sonra bedeninin diğer kısmını yıkaması yeterliydi.&#8221; Burada genel gusül fetvasının &#8220;hal&#8221;i göz ardı ederek her duruma uygulanmasına verilen tepkiyi görmekteyiz. Normalde İslam&#8217; da içtihatta yanılmak günah değildir. Yani fetvada isabet edemeseniz dahi bu bir günah sayılmaz zira insan hata etmekten kaçınamaz. Ama bu olayda soruyu soranın hali tamamen göz ardı edilmiş ve basmakalıp bir fetvadan dolayı soruyu soran açıkça zarar görmüştür. Muhammed aleyhisselamın bunu içtihat kapsamına almamasına ve beddua etmesine dikkat etmek gerekir. Bu lafız, hali ihmal ederek fetva vermenin haramlığına delil olur. Vallahi doğrusu da budur. Zira öyle cahil softalar var ki insanların hayatlarını cehenneme çeviriyorlar. Oradan buradan duydukları her fetvayı ne dünyanın halini ne de karşısındakinin halini bilmeksizin insanların üzerine fırlatıyorlar.</p>
<p>Onların bu yaptıkları yüzünden nice insan dünya ve ahiret namına zarara uğruyor. Bu zarara uğrayanların bir kısmı dinden, Allah&#8217;tan uzaklaşıyor. Bu gibi kimselerin dine verdiği zararı belki şedit İslam düşman ları dahi vermemiştir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Öğrenmeyi Öğrenmek,syf:21-37d</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nedir Şu Aşk?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:55:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-6597 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg" alt="" width="366" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg 318w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></a></p>
<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle &#8220;aşk evliliklerinin daha da ön planda olduğu gerçeğinden hareket etmek, çözüm yollan düşünürken yaşadığımız dünya hayatı gerçeklerinden kop­mamak zorundayız. Aşkın ne olduğuna, günümüzde nasıl görüldüğüne de bakalım ki, aile hayatındaki sorunlara çö­zümler ararken, sağlam bir zemine basalım.</p>
<p>Tüm dünya dillerinde karşılığı olan ve yine muhte­melen tüm dünya dillerinde insanlann en çok kullandığı kelimelerden birisi, &#8220;aşk&#8221;. Tüm dünya dillerinde insan­lar &#8220;aşk&#8221; dediklerine göre, ortada dünyanın her yerinde benzerlik gösteren bir olgular demeti olmalı. Bunu kabul edebiliriz ama hemen değil. &#8220;Dilsel varlık&#8221; oluşumuzdan kaynaklanan bir kadere sahip olmamızdan geliyor tem- kinliliğimiz. İki kişi aynı kelimeden bahsedince ona aynı anlamı yüklediğimizi sanıyoruz. Oysa çoğu kere en bili­nen kelimeler için bile, insanlar farklı anlamlar yüklüyor- iar. &#8220;Aşk&#8221;tan söz ettiğimizde bu durum çok daha karmaşık bir hâl alıyor çünkü bu kez işin içine insanlann kavramlara verdikleri anlamları belirleyen &#8220;kültür&#8221; giriyor.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[48]</sup></a> Çün­kü ortada anlatılması çok zor, içsel bir yaşantı var ve üs­telik bu tür içsel yaşantılar &#8220;aşk&#8221; diye ifade edildiğinde insan ilişkilerinde çoğu zaman prim sağlıyor. Birisinin size âşık olduğunu duyduğunuzda içiniz bir hoş oluyor ya da tam tersi siz birisine karşı olumlu hissiyatınızı iletme­ye çalışırken &#8220;âşığım&#8221; dediğinizde bunun priminden fay­dalanmak istiyorsunuz. Bu nedenle her ne kadar ilişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onlarm hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tut­kulu aşk vs. gibi değişik adlar altında sınıflandırılmaları­na yol açsa da genellikle her tür olumlu duygusal yaşantı &#8220;aşk&#8221; diye ifade ediliyor. Hele günümüzde, tüm sınıflan­dırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık ilişki tanımlarında­ki bu farklılıklar da anlamını yitirmiş, bunların modası geçmiş görünüyor. Herkes herkese &#8220;sevgilim&#8221;, &#8220;aş<u>kım</u>&#8221; diye hitap edebiliyor, kim kimin tam olarak nesi oluyor, çok zaman net bilemiyoruz.</p>
<p>Aslında &#8220;aşk&#8221;ın insan ilişkilerinde yakınlığı ve duygu yatırımını gösteren diğer ifadelerden farkı genellikle bili­niyor ama bazen bilimsel iddialı yayınlarda bile gerçekten karıştırıldığı da oluyor. Aşk üstüne yayınların bir kısmı yalnızca cinsellikle ilgili, bir kısmında aşk adı altında ev­liliklerdeki ve/veya birlikteliklerdeki sorunlar konu edili­yor. Evet, burası çok önemli; &#8220;aşk&#8221; konusunda konuşmaya geçmeden önce, her kafadan bir ses çıktığını, ortalığın tam bir arapsaçı olduğunu tespit etmeliyiz. &#8220;Aşk&#8221; başlığı altında her türlü sevginin ve cinselliğin özensizce konu­şulduğunu; &#8220;aşk ilişkileri&#8221; dendiğinde çoğu zaman hatalı bir biçimde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldı­ğım görmeliyiz.</p>
<p>Aşk konusunda anlam karışıklığı sadece günümüze mahsus değil, her zaman vardı hatta Eski Yunan&#8217;da bile. Eski Yunanlıların bu karışıklık nedeniyle aşkı en az on türe ayırdıkları söyleniyor. Bugün de aşk, bazı sosyolog­lar tarafından Eski Yunan&#8217;daki bu türler esas alınarak, bi­rincil ve ikincil olmak üzere, iki bölümden oluşan farklı renklere ayrılmaya çalışılıyor.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[49]</sup></a> Bilim ve düşünce dünya­sında pek de kabul görmeyen bu tanıma göre, üç birincil aşk rengi vardır ve bu üç birincile dayalı karışımlar, tıpkı renklerde olduğu gibi sınırsız ikincil aşk çeşidi üretebilir. Birincil aşk renkleri kırmızı, mavi, sarı gibi temel renkler­dir. Bu renklere sırasıyla <em>&#8220;Eros&#8221;, &#8220;Storge&#8221; ve “Ludus&#8221;</em> tipi aşklar karşılık gelir. <em>“Eros&#8221;,</em> cinsel arzunun öne çıktığı, tutkulu, eğlenceli, yüksek enerjili bir aşktır. Eski Yunanca &#8220;şefkat&#8221; demek olan <em>&#8220;Storge&#8221;da</em> şefkatli, kardeşçe, dostça bir arkadaşlık ağır basar. &#8220;Oyun&#8221; anlamına gelen <em>“Ludus&#8221; </em>tipi aşkta şakacılık, uçarılık, sorumsuzluk söz konusu­dur. <em>&#8220;Mania&#8221;, &#8220;Agape&#8221;</em> ve <em>&#8220;Pragma&#8221;</em> aşkın ikincil renklerini oluştururlar. <em>‘‘Mania&#8221;,</em> mantık-dışı, saplantılı, sahipleni- ci, bağımlı aşktır. Karşılıksız sevmeyi gösteren ve daha sonradan Hıristiyanlık terminolojisine de girecek olan, sorumlu, bencil olmayan, cömert, özverili aşk ise <em>‘‘kgape?’- </em>dir. Ortak ilgi alanlarının, yaşam biçimi ve amaçlan açı­sından uyumun esas alındığı aşka &#8220;eylem&#8221; anlamındaki &#8220;Pragm&lt;2&#8243;dan yola çıkılarak &#8220;pragmatik aşk&#8221; deniliyor. Bu oldukça tuhaf aşk renkleri teorisi bugün birçok araştır­mada esas alınıyor ama dediğimiz gibi aşkın böyle renk­lere aynlabileceğinin hiçbir bilimsel dayanağı yok.</p>
<p>Hazır başlamışken günümüzde aşkla ilgili hemen her kitapta ve yazıda kolayca görebileceğimiz, popüler bilin­ci belirleyen bazı hatalı bakışlan hızla gözden geçirelim. Bugün modem uygarlığın dünyasında &#8220;aşk&#8221;, (dilimize pe­lesenk olmuş, gündelik ilişkilerde süs yerine kullandığı­mız komiklikleri bir kenara koyacak olursak) en çok, tut­kulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.</p>
<p>Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insa­nı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mut­lu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modem aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önem­sendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; &#8220;tensel uyum&#8221; vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın ger­çek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı. Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir ama sevginin de cinsellik olmadan ge­lişebileceği kabul edilir ki özellikle geleneksel aşkların,insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan ortaya çıktıkları açıktır.</p>
<p>Her neyse, bugün artık yüzyılın başındaki psikolojik anlayışlardan gelen telkinlerin pek doğru olmadıklarını, insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi onun da kolaylıkla bir tüketim nesnesi hâline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesne­si gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin bırakın özgürleşmeyi yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil ede­ceğinin de farkındayız. Doyurucu bir cinsel yaşantı elbet­te önemlidir ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunla­rının çözümünde pek de işe yarar değildir. İnsanı susuz bıraktığınızda bir süre sonra su onun için temel nesne hâline gelir ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği, kaldığı yerden yine kendisini hissettire­cektir. Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalıdır. Kişi aynı yatağı paylaştığı ki­şiden nefret etse de cinsel doyumun mümkün olabileceği bilinmektedir. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sev­ginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru ve yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zen­ginleştireceği daha doğrudur.</p>
<p>Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cin­sel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden yaşama da katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğu­muz dünyayı da öyle yaşarız.</p>
<p>Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de ge- çerlidir. Bağlılık <em>(attachment),</em> çoğunlukla bağımlılıkla <em>(dependence)</em> karıştırılır ama bağımlılıktan köken aldığı­nı psikoloji bilgimiz doğrulamaktadır.</p>
<p>Anne-bebek ilişkisi, anne kamında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebe- veyn-çocuk ilişkisinin temeli, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüş­mesidir. Bağlılık, aşkın değil tüm insan ilişkilerinin genel ilkesidir, özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arka­daşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insan­lardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa geçiş sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında bağımlılıktan kay­naklanan öz güvensizlik ve karşısındakine dayanma, ya­pışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam âşık sanıyorlar. Bun­ları gören bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikoloji­sinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandı­ğım ciddi ciddi yazabiliyorlar. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, gü­ven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hislerdir ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekir.</p>
<p>Kısacası aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzeri­ne biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hâli değil, &#8220;Aşk&#8221; dediğimizde gerçekten ortada çok bariz özellikleriyle kendisini gösteren ama ifade edilmesi, tanımlanması zor olan, oldukça karışık bir insanlık hâli söz konusu. Biz ileride aşkın ilk bakışta nasıl kendisini belli ettiği, tıpta &#8220;tanı koydurucu&#8221; (patognomonik) özellik­leri üzerinde duracak yani âşık insanın berrak görünümlü bir fotoğrafını sunmaya çalışacağız. Öyle sanıyoruz ki bu fotoğrafa baktığınızda, bir insanın (hiç değilse kendini­zin) âşık olup olmadığını kolayca anlayabileceksiniz. Ama şimdilik aşkın, çok azı müstesna sevme becerisine, potan­siyeline sahip tüm insanların büluğdan itibaren her yaşta başlarına gelebilecek çok özel bir hâl olduğunu söylemek­le işe başlayalım.</p>
<p>Aşk denilen özel hâl hemen tüm insanlarda ortaya çı­kabiliyorsa, demek ki her kişilik de hatta her kişilik bo­zukluğunda da aşk manzaraları görülecektir. Her kişilik aşkı kendi özelliklerine büründürecektir. Nasıl bir bitki­nin tohumu değişik topraklarda değişik tat ve görünümde ürünler veriyorsa, aşk tohumu da değişik kişiliklerde on­ların özellikleriyle biçimlenecektir. Hatta bir adım daha atmalı, bazı kişiliklerin aşkın ağır yüküne dayanamaya­caklarını, aşkı çok hastalıklı olarak yaşayacaklarını da söylemeliyiz. Evet, bazı âşıklar, aşkı hastalıklı biçimlerde yaşayacaklar, bazen de tencere kapağını bulacak başka alanlarda oldukça sağlıklı olan iki kişinin zayıf psikolo­jik özellikleri ilişkilerinde bir araya gelecek, hastalıklı bir aşk ilişkisine yakalanacaklardır, öyle ya &#8220;aşk&#8221; dediğimiz­de aslında özel bir insanlık hâlinden ziyade insan ilişki­sinde bir hâlden bahsediyoruz.</p>
<p>Âşık olunan insanın âşığından hiç haberdar olmadığı, &#8220;platonik&#8221; denilen bir aşk türünden bahsedildiğini biliyo­ruz. Bize göre hiç değilse modern zamanlarda sağlıklı bir insanın tamamen platonik bir aşka tutulması neredeyse imkânsız denilecek kadar istisnai bir durumdur. Biz açık bir ruhsal rahatsızlığı olanların haricinde böyle durum­ları, çok ender olarak, çok içe kapanık, hayatta tek bir arkadaşı bile olmayan kimselerde görüyoruz. Böyle durumlar, çağdaş ruh sağlığı literatüründe &#8220;şizoid fantezi&#8221; olarak adlandırılıyor.</p>
<p>Aşk denilen özel insanlık hâline psikolojiden baktığı­mızda, bu hâlin ana belirleyeni, belirteci olarak, &#8220;birisine tutkuyla bağlanma ve tüm olumlu duygusal eneıjimizi ona yatırma&#8221;yı görüyoruz. Bazı antropologlar ve psiko­loglar, aşkın şehvet, romantizm ve bağlılığın özel bir ka­rışımı olduğunu söylüyorlar.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[50]</sup></a> Bunlara bir itirazımız yok ama psikolojiden baktığımızda &#8220;aşk&#8221; olgusunda söz konu­su olan ya da âşık olduğumuzda ortaya çıkan görünüm­ler, yukarıdaki iki belirleyenin dışa vurundan gibi duru­yorlar. Âşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı hâli­ne gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm ha­berlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygulanmız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cin­sel arzuyu tetikler ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür. Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.</p>
<p>Kolayca görüleceği gibi özel bir insanlık hâli olan aş­kın, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sı­caklık ve güven, yakın olma arzusu ile bir ilişkisi yoktur. Ama kabul edilmelidir ki, aşk da bir sevgi türüdür, teme­linde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması olan bir sev­gi türü. Yine kabul edilmelidir ki, aşk, sevgi becerisi üzeri­ne bina olur. O hâlde öncelikle şu sevgi becerisi üzerinde durmalıyız.</p>
<p><strong>Sevme Becerisini Anlamadan Aşkı Konuşmak </strong><strong>Beyhudedir</strong></p>
<p>Nasılsa her insanın içinde bir sevme yeteneği, sevgi bece­risi olduğunu sanıyoruz. Böyle sanmamızda, Erich Fromm gibi dinle daha barışık modem psikoloji üstatlarının payı da var. Belki insanın &#8220;fıtrat&#8221; denilen genel yapısı için bir ilahiyatçı insan-sevgi ilişkisini böyle anlatabilir ama psi­kolojiden baktığımızda bu konuda aynı rahatlığı göste­remeyiz. Psikolojiden bakmak, insanın ruhsal gelişimini etkileyen faktörleri, yaşamının başlangıcından itibaren titizlikle takip etmek demektir. Sevmek, gönlünü açık tut­mak, diğer insanları, dünyayı, bu gönül açıklığı içinde algı­layabilmektir. Sevebilmek için, kendinizi dışarıya açabilme cesaretine ve duyarlığına sahip olmamız gerekir. Psikolo­jiden baktığımızda görüyoruz ki, sevme becerisinin doğal ve doğuştan olduğunu söylemek zor. En azından böyle bir potansiyel varsa bile, onun insanın gelişimiyle birlikte uzuvları gibi kendiliğinden büyüyüvermediğini biliyoruz. Sevme becerisi, yine sanıldığı gibi büluğ çağındaki geli­şimin ve hormona! baskının sonucunda cinsel organların gelişmesine paralel olarak ortaya çıkıvermez. Psikoloji bil­gimiz, bize, sevme becerisinin çocuğun annenin kucağına <u>alınma</u>sıyla birlikte oluşmaya başladığını, anne-bebek iliş­kisinden köken aldığını söylüyor. Sevme becerisi, eğer sağ­lam temelleri varsa çocuklukta ve gençlikte daha da geliş­tirilebiliyor ama bu kesin değil. Çocukluğunda bu beceriyi edinenlerimiz daha sonraki yaşamlarında eğer ona göre bir çizgi izlemiyorlarsa, onu köreltip yitirebiliyorlar. Aşkı konuşurken sevme becerisini iyice aydınlatmamız gerekti­ğinden bu nokta üzerinde biraz daha durmalıyız.</p>
<p>Sevmenin ruh sağlığı konusundaki önemini vurgula- mayan psikolojik gelişim teorisyeni yoktur. Psikanalitik psikolojinin kurucusu Sigmund Freud, &#8220;Ruh sağlığının ölçütü nedir?&#8221; diye sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden &#8220;sevmek ve çalışmak&#8221; demiş ancak sevmenin insanda na­sıl şekillendiği üzerinde fazlaca durmamıştır. Beğensek de beğenmesek de Freud, psikanalitik psikoloji araştır­malarıyla modem bilim dünyasında bir keşif yapmıştır. Freud&#8217;un neyi keşfetmiş olduğuyla ilgili birçok söz dola­nır ortada. Onun ruhsallıkla ilgili gerçek keşfi, &#8220;insanın mevcut tutum ve davranışlarında bebeklik ve çocukluk yaşantılarının birinci derecede önem taşıdığadır. Na­sıl milletlerin tarihine bakılarak o millet hakkında bilgi ediniliyorsa, insanın da bir tarihi vardır. Hepimiz kendi bebeklik ve çocukluk tarihimizin içinden geçerek şimdiki günle<u>rimi</u>ze geliriz. Bu, şu anki davranışlarımızın köken­leri bebeklikte, çocuklukta atılır demektir. Şimdi hangi durumda ne yaptığımızın, nasıl davrandığımızın neden­lerini araştırmak için nasıl bir ailede yetiştirildiğimiz, bebek ve çocukluk döneminde bize nasıl davranıldığı gibi konuların aydınlatılması gerekir, zaten psikanaliz dediği­miz yaklaşım da temelde bunu yapmaya çalışır.</p>
<p>Freud, insanın nasıl bir varlık olduğuyla ve bu varlığın aile ortamında nasıl şekillendiğiyle ilgili kendi gözlemleri­ne dayalı bir teori geliştirmiştir. Ancak onun teorisi, bugün birçok teorisyen tarafından desteklenmemektedir. örneğin Freud, cinsellik dürtülerini, cinsel arzuyu çok aşan, geniş bir manada kullanıyor, bunların çocuğun ve kişiliğin geli­şiminde çok önemli bir yer aldığına inanıyordu. Ona göre birçok toplumsal ve tarihsel olgu gibi insanın psikolojik gelişimi de pekâlâ psikanaliz ile açıklanabilirdi. Oysa bu­gün çocukluk yaşantılarının da cinselliğin de önemi kabul edilmekle birlikte Freud&#8217;un teorisine genellikle doğrulan­mamış olarak bakılıyor ve insan davranışlarını tüketici bir biçimde açıklayabildiği düşünülmüyor.</p>
<p>İnsan yavrusu, dünyaya geldiğinde diğer canlıla­rın yavrularından birçok açıdan daha farklıdır. Ama en temel fark, diğer canlılara göre çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç göstermesi. Bu fark, aynı zamanda in­san olmanın temellerini oluşturuyor. Bütün diğer canlı­ların yavruları neredeyse doğumdan itibaren annelerinin, babalarının yetişkin canlılar olarak gerçekleştirdikleri fonksiyonları saatler içinde yerine getirebilirler, örneğin diğer memelilerin doğmaları ile yürümeleri arasında çok kısa bir zaman dilimi vardır. Fakat insan, yaradılışı ge­reği çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç gösterir ve ayaklan üzerinde durabilmesi yani kendisini toplumsal bir varlık olarak hissedebilmesi için ergenliğe <em>(adoles- cent)</em> kadar bağımlılık ihtiyacı devam eder.</p>
<p>Bebek, özellikle ilk bir yıl içinde ebeveynine mutlak ba­ğımlıdır, diğer bir deyişle birisi ona süt vermezse, birisi onun bakımını birebir üstlenmezse veya onunla ilgilen­mezse hayatta kalamaz, işte bütün psikoloji teorilerinin ve Freud&#8217;un da oluşturmaya çalıştığı teorinin çıkış nokta­sı burasıdır. Tamamen ve mutlak olarak bağımlı varlıktan nasıl olup da özerk bir insan ortaya çıkar? Yani bebek na­sıl aile içinde, toplum içinde insanlaşır ve yetişkin bir in­san olur? Freud&#8217;dan sonra birçok başkası çıkmış tüm psi- kanalitik teoriler, bu soruya verilen değişik cevaplardır.</p>
<p>Doğduğu andan itibaren bir bebek ne ister? Bebeğin doğduğunda ne yazık ki ağzı var dili yoktur. Konuşma, in­sanın en mucizevi yeteneğidir. Ama ne ki, bebek doğdu­ğunda henüz konuşamamakta, &#8220;Şunu istiyorum,&#8221; diyeme- mektedir. O hâlde bu dilsiz varlığın, bebeğin, ne istediğini anlamaya çalışan psikoloji teorilerindeki spekülasyonun yüksek oranda olması anlaşılabilir bir durumdur. Psiko­loji teorisyeni, hiç konuşamayan ve kendini anlatamayan bir varlığın yerine kendini koyarak, onun ne istediğine ilişkin, onun hayatla derdinin ne olduğuna ilişkin bir hi­potez geliştirir.</p>
<p>Şu an gözde olan teorilerden bir tanesi Freud&#8217;un öğren­cisi olan Melanie Klein&#8217;a aittir. Klein&#8217;a göre<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[51]</sup></a>, insan yav­rusunun doğduğundaki temel derdi hayatta kalmaktır; ne annesini bilir, ne de bir başkasını. Hayatta kalmak için ise bir tek şeye ihtiyacı vardır, bu da annesinin memesinde­ki süttür. Tüm enerjisini bu hayat damarına yapışmak için harcar, onu alabilmek için saldırır. Bebeğin dış dünya ile ilk ilişkisi de budur. Böylelikle bebeğin psikolojisi de bu temel ihtiyaca göre şekillenir. Eğer bu teori doğruysa, yani bebek annesinin memesindeki sütü istiyor ve o olmadan var olamayacağını şöyle ya da böyle hissediyorsa, kendin­de olmayan ama başkasında bulunan bir şey bir insanda ne uyandınyorsa bebek de böyle bir hissiyat içindedir. Bu temel duygu &#8220;haset&#8221;tir. Bebek, onda olmayan bir şeye -anne sütüne- muhtaçtır, annesinde de bu ihtiyaç duyduğu şey­den ziyadesiyle vardır, dolayısıyla annesine haset eder.</p>
<p>Elbette böyle bir teori, &#8220;anne sevgisi&#8221;yle dolu insanlar olarak bize ilk anda ters gelecek, &#8220;Yok canım, kimse anne­sine haset etmez,&#8221; diye düşünülecektir. Bunu ancak &#8220;Biz­de olmayan bir şey başkasında varsa, üstelik biz o şeye kesinlikle muhtaçsak, bu şeye sahip olan kimseye karşı ne hissederiz?&#8221; sorusuna nesnel bir cevap arama cesareti gösterdiğimizde, kendimizi dilsiz bebeğin yerine koydu­ğumuzda anlayabiliriz. Bunu anlayabilirsek, erişkinlikte gösterdiğimiz haset davranışlarının kökenlerinin burada, bu ilksel <em>(primordial)</em> hasette olduğunu anlamamız artık çok kolaydır.</p>
<p>Klein&#8217;a göre, temel, ilksel duygulardan birisidir haset. Bebek, haset eder çünkü annesinde olan onda yoktur ve erişkin yaşamdaki öfkenin, tamahkârlığın, açgözlülüğün yani bütün olumsuz duyguların kökeni bu ilksel duygu­dur. Bebeğin hissetmiş olduğu eksik bir varlık olarak doğ­duğu için hasettir. Anne, annelik yapmak istiyorsa eğer, ne yapıp edip çocuğundaki bu haseti yatıştırmayı başar­malı, ona her şart altında bakım vermek için uğraşacağı konusunda güven sağlamalıdır.</p>
<p>Bebekteki haset hissiyatının yatıştırılması, tamiri için bir tek şeye ihtiyaç vardır; o da &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; özellikleri gösteren annedir. Bu kimse, annenin yerine ba­kımı üstlenen birisi de olabilir. Anne, bebeğe karşı öyle davranışlar göstermelidir ki, bebek, baştan haset ettiği bu varlığın aslında onun iyiliğinden başka bir şey düşün­mediğini, zaman zaman &#8220;yemek yanıyor&#8221; diye emzireme- se de, &#8220;babası istiyor&#8221; diye yanma gelemese de bebeğinin varlığım her şeyin üstünde tuttuğunu düşünüp buna ikna olabilmelidir. Eğer ağladığında, altı açılmadığında, süt gelmediğinde veya herhangi bir nedenle hayal kırıklığına uğradığında anneden aldığı iyi duygular bu hayal kırıklı­ğını onarabiliyorsa giderek anneye güvenmeye ve sevme­ye başlar hatta kısa sürelerle de olsa anneden ayrı kalma­ya katlanabilir.</p>
<p>Erişkinler olarak o kadar tanıdık ve varlığına inanı­lan bir duygu kümesidir ki, sevgiyi hep içimizde, derin bir yerlerde kilolarca bulunan bir şeymiş gibi yaşarız ve bu nedenle sevgi göstermeyenlere sanki elindeymiş de bize inat ortaya çıkarmıyormuş gibi davranır, kızarız. Oysa sevgi duygusunun, sevme hissinin nereden geldiği, içimize nasıl yerleştiği, bilimsel olarak henüz bilinmi- yor. Muhtemelen yukarıda anlattığımız şekilde gelişiyor. Klein&#8217;a göre sevgi de haset gibi temel, ilksel bir duygu olarak içimizde potansiyel bir nüve hâlinde vardır. Nasıl şekilleneceğini anne ile ilişki tayin eder. Bazı teorisyenler içinse, başlangıçta insan yavrusunda sevgi yoktur. Anne haseti onarmayı başardıkça, bu güven ortamında sevgi yeşermeye başlar. Evet, söylemesi zor ama bebeğin içinde sevginin nasıl serpilip geliştiğini açıklamak çok da kolay değildir. Anne, haset eden varlığa, kendi memesine saldı­ran bebeğe şefkat göstererek, onu yatıştırarak, onun ha­yal kırıklığını gidererek bebeğin hasetini sevgisiyle tamir eder, onun içindeki potansiyel sevgiyi harekete geçirir, ona sevmeyi öğretir. Kasetin tamircisi sevgidir.</p>
<p>Haset, bütün olumsuz duyguların, açgözlülüğün, ta­mahkârlığın ve azla yetinmeyişin de kaynağını oluşturur. Yani aslında anne, &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; yaptığında, be­bekteki varoluşsal haseti tamir edebildiğinde, bebeğe aç­gözlülükten ve karşısındakini yok edercesine saldırmak­tan korunmasını da öğretmiş olur. Bazı insanlar, daha doğrusu bebekler, kendisini hasete karşı şükran duygu­suyla dolduracak &#8220;yeterince iyi anne&#8221; özellikleri gösteren bir bakım vericiye sahip olmayabilir veya anneleri elin­den geleni yapsa bile bebeğin biyolojik donanımındaki eksiklikler nedeniyle çabaları boşa gidebilir. Onlar, sevgi alanının en zavallı kimseleridir, sevmekten nasiplerini almamışlardır, haset, tamahkârlık, bencillik ve açgözlü­lükle dolu bir yaşam çizgisi onları beklemektedir. Hasetle baş etmesini bilen, temel güven ve sevgi becerileri sağlık­lı anne-bebek ilişkisi sayesinde gelişmiş çocuk ve genç, daha sonra aile-içi, yakınlar arası ve okul yaşantılarında bu becerilerini pekiştirme fırsatı bulur. Ya da tam tersi yönde olumsuz bir gelişme olur, bırakın sevgi becerileri­nin pekişmesini, örseleyici (travmatik) yaşantılar, gelişi­mini köstekleyen insan ilişkileri yüzünden var olan sevgi becerileri de körelir hatta kaybolup gidebilir.</p>
<p>Klein&#8217;ın teorisinden yola çıkarak, aşkı konuşurken gözlerden kaçırılmaması gereken, tamahkârlıkla ilgili çok önemli bir nokta var. Görüldüğü gibi tamahkârlık, Klein tarafından şükranın, sevmenin değil hasetin içinde de­ğerlendiriliyor. Yani bir şeye tamah ettiğimizde, aslında başka birisine haset ediyoruzdur, sevmek değil sahip ol­mak istiyoruzdur. Bir insanı tamahkârca istediğimizde de değişen bir durum yoktur. Tamah ettiğimizde sevmiyoruz- dur. Tamahın arkasındaki siperlerden haset ve yıkıcılık tüm insani hasletlerimize saldırır.</p>
<p>Daha önce aşkın cinsellik ve bağlılık ile ilişkili olsa da bir ve aynı şeyler olmadığını söyledik. Şimdi bu anlat­tıklarımızdan yola çıkarak diyoruz ki, birçokları aslında sevgiyle, aşkla ilgisi olmayan tamahkârlığı, mutlaka iste­diğimiz birine sahip olma tutkusunu aşkla karıştırıyorlar. Aşkın, tutkuyla sevmenin tamahkârlıkla ilgisi yok oysa. T<u>amahk</u>âr insan, karşısındakine bir eve, bir arabaya sa­hip olduğu gibi sahip olmak isteyen insan, haseti onarıl­mamış insandır; büyük ihtimalle yaşadıklarının sevgiy­le, aşkla uzaktan yakından alakası yoktur. Tamahkârlık, sevgiye zıt bir işleyiş gösterir; onun olduğu yerde sevgi yeşermez. Tamahkârlık, açgözlülüktür, hırsla, ne pahasına olursa olsun bir şeye sahip olma isteğidir. Tamahkâr bir tutkuyla bir şeyin peşinde koşan, gerekirse şiddet uygu­layarak onu ele geçirmeye çalışan, kendisine ve başkasına zarar verip vermediğini bile göz önünde bulundurmayan bir kimse, bırakın âşık olmayı sevginin de aşkın da azılı düşmanıdır.</p>
<p>Bir insanı arzuladığını söyleyen ama arzusunun içeri­ğini, onun bedenini, zihnini, cinselliğini, her şeyini ve her bir parçasını el koyarcasına istemek şeklinde açıklayan, &#8220;ya benimsin ya toprağın&#8221; diyen birisinin aşkla ilişkisi yoktur. Bir çiçeği seviyorum diye, tüm çiçekleri kökünden söküp kendi evine getiren bir kimse gibidir böyle tamah- kârlar. Aşktan konuşan, âşık olduğunu söyleyen herkes, bu yüzden öncelikle kendisini tamahkârlığın denek taşın­da smamalı, konuştuğu şeyin tamahkârlık değil, gerçek­ten &#8220;aşk&#8221; olduğunu bize kanıtlamalıdır. Sevme becerisinin gerçekte nasıl bir şey olduğunun anlaşılması, aşk sandı­ğımız birçok yaşantının aslında aşk karşıtı durumlar ol­duğunun görülmesi açısından çok gerekli. Bu yüzden sev­me becerisi üzerinde biraz daha duracağız.</p>
<p>Erol Göka – Aile ve Aşk Üzerine,syf:143-158</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:47:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27005</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan Çarpışma yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: &#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-10363 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg" alt="" width="385" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg 494w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></a></p>
<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan <em>Çarpışma</em> yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: <em>&#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;)</em></p>
<p><em>Geleceği, sanki önümüze sunulan çok çeşitli seçenek­lerden biriymiş gibi bugüne ekledik. Seçme şansımız ar­tıyor; yaşam biçimleri, geziler, cinsel roller ve kimliklerle ilgili her türlü isteğin anında doyurulduğu, bebeksi bir dünyada yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Yaşadığımız dünyayı pazarlamacılık, reklamcılık ve reklamcılığın bir kolu olarak görülen politika, özgün tep­kinin yerini televizyon ekranı aracılığıyla deneyimin al­ması gibi çok çeşitli kurgu türleri yönetiyor. Bizler koca­man bir romanın içinde yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Eskiden, ne denli karmaşık ya da belirsiz olursa olsun, dış dünyanın gerçekliği temsil ettiğini ve zihnimizdeki iç dünyanın, düşlerin, umutların, arzularınsa düşlem ve imgelem âlemini temsil ettiğini varsayardık. Bence bu roller yer değiştirdi. Çevremizdeki dünyayı ele alma­nın en akıllıca ve en etkili yolu, onun bütünüyle kurgu­dan oluştuğunu varsaymaktır- ama aksine, bize kalan küçük bir parça gerçek kafamızın içindedir. Freud&#8217;un </em><em>düşlerdeki gizliyle açık, görünürle gerçek arasındaki o alışılmış ayrımının, artık gerçeklik olarak adlandırılan dış dünyaya uyarlanması gerekiyor &#8220;Yepyeni</em> bir dünya resmediyor, bunları yeni tür bilim kurgu yapıtlarında ay­rıntılarıyla ele alıyor artık birçok yazar. Ballard, onların en önemlilerinden biri. Eğer gündelik hayatımızı sanki rüyadaymışçasına yaşarsak, bu gerçekten kopma hâlinin ciddi bir ruhsal bozukluk (psikoz) olacağı şeklindeki bil­giyle birleştirirsek onun söylediklerini, insanlık olarak sanki bir akıl hastalığına benzer bir hâlin sınırlarında dolaştığımızı da itiraf etmek zorunda kalırız. Ballard&#8217;ın bu sanatçı sezinlemeleri, yaşanılan dünyanın, cinsel de­neyimler de dahil olmak üzere, simülasyon (taklit) oldu­ğunu ileri süren Jean Baudrillard ve uygar, bilime dayalı bir görüntünün arkasında vahşi, kültür düşmanı bir bar­barlık çağını yaşadığımızı söyleyen Michel Henry gibi dü­şünürlerin görüşleriyle çakışıyor.</p>
<p>Yalnızca onlarla değil, geçmişteki nörotik arazlar yerine şimdi artık kimlik ve ki­şilik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kaldıklarını söyle­yen psikoloji ve psikiyatri profesyonellerinin saptadıkları gerçeklerle de&#8230; Eğer tüm bunlar, insanlığın yöneldiği ve bugünden tam anlamıyla göremediğimiz bir yönün işa­retleriyse, psikolojimizi ve ilişkilerimizi yepyeni tablo­ların ve rahatsızlıkların beklediğini söylemek mümkün. Sözünü ettiğimiz tüm bu düşüncelerin henüz yapay zeka ve metaverse&#8217;in gündemi bu kadar işgal etmediği 20-30 yıl öncesine ait olduğunu ve sürecin inanılmaz bir hızla devam ettiğini belirtelim. Belirtmemiz gereken bir husus daha var, 20-30 yıl öncesinde kaygılı düşünürler epeyce vardı ama hâl ve gidiş giderek kanıksanmış olmalı ki, artık onlardan Byung-Chul Han ve Hartmut Rosa gibi birkaç kişi kaldı. Oysa bize göre tüm bu değişimleri her yönüyle ele alanlara ve kaygılarını dile getirenlere şimdi daha çok ihtiyacımız var. Teknomedyatik dünyaya daha çok maruz kalıyor ve her seferinde teknolojik değişimlerle bir tür göz bağcılık yaparak ne olup bittiğini görmemizi engelleyen mühendis aklına yenik düşüyoruz. Kendi adıma buradan bir çıkış reçetesine sahip olmadığımı ancak düşünceleri­ne güvendiğim kimi düşünürlerin rehberliğinde ilerleme­ye çalıştığımı söyleyebilirim. Onlardan birisi de Zygmunt Bauman. Günümüzde ailenin ve kadm-erkek ilişkilerinin aldığı hâli görebilmek için onun daha önce de adını andı­ğımız <em>Akışkan Aşk</em> kitabındaki tespitleri çok önemli.</p>
<p><strong>Aşklar da Akışkan Oldu!</strong></p>
<p>Zygmunt Bauman, henüz aramızdan ayrılmadan yazdığı bu kitapta, işini gücünü, kapıyı çalmak üzere olan ölümü boş verip bizi uyarmayı görev biliyor. Şunları söylüyor: Kamusal insan çökmüştür. Politik kategorileri psikolojik kategorilere indirgeyen bir mahremiyet ideolojisi yüksel­mektedir. Bir yanda özgürlük ihtiyacı diğer yanda aidiyet açlığı; bir yanda yalnızlık diğer yanda topluluğun içinde erime korkusu&#8230; &#8220;Senin hayatın, senin seçimlerin, senin kimliğinin parçası&#8230;&#8221; insana dair en çok duyduğumuz sözlerdendir. Herkes kendi kimliğine yakın olanları &#8220;biz&#8221; olarak niteleyip, onları kardeşleri olarak görürken diğer­lerini dışlıyor. Hiç tanımadığı insanların hayalî cemaati­ne üye olduğuna inanıyor insanlar. Yalnızlıktan kurtula­bilmek için küçük pohpohlamalar, yakınlaşmalar, hayalî cemaatine mümkün olduğunca kendisi hakkında ifşaatta bulunma, herkes gibi olmaya çalışmaktan başka bir yol kalmıyor. <em>Böyle bir dünyada “karşılıklı olarak teşvik edi­len benlik ifşaatları üzerinde temellenen içsel benlerin birliği aşk ilişkisinin çekirdeğini oluşturabilir.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></em> Aşk bu dünyada da var ama kalıcı, sağlıklı bir ilişkiye dönüşmesi çok zor. Zira aşk adasının ötesindeki dünya, şaşkına çevi­ren ses ve görüntü potporisiyle dolu. Aşk adasındaki iki hayalperest âşık, kendi dışlarındaki dünyayı ehlileştirme­ye, evcilleştirmeye muktedir değil; eninde sonunda anlaş­mazlık, fikir ayrılığı ve uyumsuzluklar karşısında güçsüz kalacak, bir süre sonra birbirinden kaçıp kurtulma arzu­su baş gösterecektir.</p>
<p>Günümüzde insan ilişkilerinin en belirgin özelliği kı­rılganlık olduğu için, Bauman &#8220;akışkan&#8221; sıfatıyla tanım­lamaya çalışıyor zamane aşklarını. <em>&#8220;Bu eserin başkahra- manı insan ilişkisidir. Başkişiler erkekler ve kadınlardır, çağdaşlanmızdır, beyinlerinden başka bir şeye güven­mekten umutlarını kesmiş, aşikâr bir yararsızlık duygu­su hisseden, ihtiyaç durumunda güvenebileceği yardım­sever bir el kadar birliğin güvenliğini de ateşli bir şekilde arayan, &#8216;ötekiyle ilişkiler kurmaya&#8217; can atanlar&#8230;&#8221;</em> diyor Bauman.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[19]</sup></a> Ona göre aralarında gerçek ilişki bulunmayan günümüz insanı, hiç durmaksızın, yeniden ve yeniden, kablolu ve kablosuz, akışkan bir modernite içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor, özgürlük ihtiyacım ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor; modem gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bı­çak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Deneyimini ve insan ilişkisinden beklentisini &#8220;ilişkiye girme&#8221;, &#8220;ilişki yaşama&#8221; terimlerinden ziyade, &#8220;bağlantı­da olma&#8221;, &#8220;hatta kalma&#8221; sözleri açıklıyor. &#8220;Eş&#8221;ten ziyade&#8221;ağ&#8221;dan söz ediyor. &#8220;Kendine bir ağ oluşturma&#8221;ya, &#8220;ağ üze­rinde sörf yapma&#8221;ya çalışıyor. &#8220;Bağlantı&#8221; dediği ise, sa­nal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, &#8220;dele- te* tuşuna basınca kurtulması mümkün ilişki. Görünüşte bireymiş gibi duruyor ama tam da değil, adeta kararna­meyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem dönüp hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm olan gü­nümüz insanı&#8230; Sadece bazı noktalardan, dünya görüşü, yaşama tarzı gibi açılardan bize benzeyenlerle &#8220;benzerlik cemaatlerine katılma şansımız var ama artık onlar bile <em>‘‘yerlerini, olaylar, idoller, panikler ya da modalar etra­fında oluştuğu varsayılan &#8220;durum cemaatleri&#8221;ne bıra­kıyorlar (&#8230;) İnternet üzerinden, cep telefonuyla ve me­sajlarla gevezeliklerimiz içinde ve bunlar aracılığıyla, içe bakışın yerini en mahrem sırlarımız ve alışveriş listemiz­le birlikte sergileyen çılgınca ve uçarı bir etkileşim almış gözükmektedir.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup><strong>[20]</strong></sup></a></em> Herkesin her şeyden haberdar olduğu ama hiçbir şey hakkında fikri olmadığı bir dünya&#8230;</p>
<p>Yaşadığımız zamanlar gerçekten &#8220;tuhaf&#8217; zamanlar. Bir­çok düşünür ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama ol­gular öylesine hızlı bir tempoda olup bitiyor ki, düşünce hızımız bu sürate yetişemiyor. Bu dünya üzerine böylesi- ne kafa yoran Bauman bile kitle iletişim ve bilişim tek­nolojileri yüzünden ortaya çıkan bazı değişiklikleri fark etmiyor. Bauman&#8217;ın çalışmasında bilgisayar oyunları yok mesela.</p>
<p>Kitle iletişim ve bilişim teknolojileri sayesinde psikolo­jimizde muhtemelen &#8220;imgesel&#8221; ya da &#8220;fantezik&#8221; dediğimiz alanda bir genişleme ya da önemsenme ortaya çıktı, daha doğrusu onların değerini keşfetmeye başladık. İmgesel yani fantezik olan, gerçekliğin karşıtı değil, bir gerçeklik türüdür aslında. Rüyalarımız nasıl gerçekse fantezileri­miz de gerçektir ama her ikisinde de gerçeklik, hakikat değildir. Psikolojimiz her zaman rüyadan, fantezik olan­dan yana işler çünkü onlar çocukluğumuzun en güzel za­manlarına aittir, bizi oraya götürür. Bu nedenle çok güzel yaşantıları &#8220;rüya gibiydi&#8221;, &#8220;hayallerim gerçek oldu!&#8221; gibi ifadelerle anlatmaya çalışırız. Sorun tam da bu noktada­dır gerçek ile hakiki arasındaki farkta.</p>
<p>Her gün yaşayıp durduğumuz, içine gark olduğumuz somut hakikat dünyası, sorunlarla sıkıntılarla dolu; oyunlar olmazsa da rutin ve boğucu&#8230; Öyle sanıyorum ki, bu oyunları, oynarken zihnimizin imgesel, fantezik iş­leyişinin sağladığı yüksek haz nedeniyleseviyoruz. Yine öyle sanıyorum ki, günümüzde bu oyunlar, imgesel olan hakikatten daha çok mutluluk sağlıyor, öyle bir zihin işle­yişine sahip olduk ki, masturbatif fanteziler gerçek ilişki zevkinin önüne geçiyor. O yüzden sanal dünyadaki zevke aşina olanlar kendisini imgesel olana, çocukluğuna götü­ren bu dünyadan çıkmak istemiyor. Üstelik sanal dünya onları, hakiki dünyanın sıkıntılarından da kuru yavanlı­ğından da kurtarmasa bile bir süreliğine firar ettiriyor. Her firar, tutukluluktan daha güzel ve vaat doludur. Bu dünyaya Rollo May&#8217;in neden &#8220;şizoid&#8221; dediğini anlayabili­yor insan.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[21]</sup></a> Zira &#8220;fanteziye dalmak&#8221; şizoid kişiliğe sahip kimsenin temel zihin işleyişlerinden birisidir.</p>
<p>Bilgisayar oyunlarım ve bu sayede günümüz insan<u>ının </u>gerçeklikten fanteziye sığındığı şeklindeki analizimizi de tabloya ekledikten sonra Bauman&#8217;a dönelim biz yeniden.</p>
<p>Böyle bir görünüm sergileyen insanın temel aktör olmasıy­la açıklıyor günümüzdeki &#8220;danışma patlaması&#8221;nı Banman. Günümüz insanının görevleri fazlasıyla karmaşık ve yo­ğun; tek başına altından kalkamayacağı, tahlil edemeyece­ği kadar güç, bu yüzden insan, her fırsatta soluğu danışma verdiğini söyleyen uzmanların yanında alıyor. Uzmanların sonu gelmez öğütlerinden <em>&#8220;yararlananlar, haftalık ve aylık lüks dergilerin ve ciddi ve daha az ciddi gazetelerin haf­talık eklerinin &#8216;ilişki&#8217; sütunlarına göz gezdirerek, &#8216;haber­dar&#8217; kişilerden işitmeyi diledikleri şeyi işitmeye çalışırlar çünkü kendi adlarına bunu yapamayacak; &#8216;kendilerine benzer&#8217; kişilerin yapıp ettiklerini dikizleyecek ve ikilemle baş etme çabalarında yalnız olmadıkları konusunda uz­manların onayladıkları bilgiden neyi edinmek onları ra­hatlatacaksa onu Çıkartacak kadar utangaçtırlar.</em></p>
<p><em>Böylece okur, danışmanların dolaşıma soktukları, baş­ka okurların deneyiminden, &#8216;elde var ilişkiler&#8217;, yani &#8216;ihti­yaç duyduklarında ellerinin altında bulabilecekleri&#8217; ama ihtiyaçları olmadığında ceplerinin derinine atabilecekle­ri ilişkiler deneyebileceklerini öğrenirler. Bu ilişkiler hazır portakal suları gibidir: Konsantre olduklarından mide bulandırırlar ve sağlığı ciddi biçimde tehlikeye atarlar. Tıpkı bunlar gibi ilişkiler de kullanırken sulandınlmalıdır. Bu &#8216;yan-bağımsız çiftler&#8217;, ikili olmanın boğucu baloncu­ğunu patlatma şerefine ermiş devrimci ilişki kurucuları&#8221; olarak övülürler. Bu ilişkiler, otomobiller gibi, hâlâ trafiğe çıkabilir olduklarından emin olmak için düzenli araç mu­ayenesine katlanmak zorundadırlar. Sonuçta öğrendikle­ri şey, taahhüdün, özellikle de uzun vadeli taahhüdün tu­zak olduğudur ve &#8216;ilişki kurma&#8217; çabası herhangi bir başka tehlikeden çok bundan uzak durmayı bilmelidir.<sup>1</sup>&#8216;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[22]</strong></sup></a></em></p>
<p>Oysa aşk (kitabın sonraki bölümünde ayrıntılı göreceğimiz gibi), böyle bir dünya görüşü, böyle bir insan ilişkileri ağıyla ta­ban tabana zıttır. Aşktaki ötekine zevk verme yetimizi tec­rübe etme, benlik ve his farkındalığımız sayesinde ilişkinin anlamını genişletmeyi başarabiliriz. Kişi aldığını bilir, onu hisseder, sözlü olarak onaylasın ya da onaylamasın dene­yimine katar ve bunun için minnettar kalır. Bir birlik his­si, karşılıksız, çıkarsız bir sevgi ortaya çıkar. Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. &#8220;Kullan-at&#8221; türü ürün­leri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda alçak gönüllülük ve cesaret yoksa olmayacak olan aşka yer bulmak neredeyse imkânsızdır. Tüketim nes­neleri caziptir; atıklar iticidir. Arzunun ardından atıklar ıskartaya çıkarılır. Aşk ise özen göstermektir ve özen gös­terilen nesneyi koruma arzusudur. Arzu oburca tüketmek isterken aşk sahip ç<u>ıkm</u>ak ister. Tüketim arzusu ne kadar bencil ve merkezcilse, aşk o kadar adanmış ve merkezkaç güçle çalışır; hizmette olma, her an hazır olma, emre ama­de olma anlamına gelir.</p>
<p>Aşk, bir kişiyi, güveni, özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Aşkın ardından sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için eşlerin sürekli birbirlerini övme becerisi­ni gösterebilmesi, her halükârda kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman olduğunu ortaya koyması gerekir. Çift olmak, bir insanı tanımlı kılmak adına, belirsiz bir gele­ceğe rıza gösterebilmek demektir. İnsanın uzun süren ve büyümeyi gerektiren aşk arzusunun yanı sıra bir de kısa ömürlü, gelip geçici dilekleri vardır.</p>
<p>Günümüzde alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanmış- lardır. Kısa süreli, bir gecelik ilişki istekleri bu anlamda bir dileğin peşinden gitmek, kapıyı başka ihtimallere hep açık bırakmak anlamına gelir. Bu durumu tıpkı günümü­zün borsasındaki işleyişe benzetir Bauman: <em>&#8220;Hisseler sa­tın alıyorsunuz ve onları bir değer artışı görülene dek elinizde tutuyorsunuz, sonra kârlar düşer düşmez ya da başka hisseler yüksek bir gelir habercisi olduğunda alel acele satıyorsunuz (bütün numara, uygun anı kaçır­mamakta)</em> .&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[23]</sup></a> Bugün ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakıyoruz. Ancak bir yandan da hâlâ evlilik gibi eski ge­leneksel alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. Borsanm tek farkı, satın aldığımız hisselere sadakat yemini etmeme­miz, *varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta, ölüm bizi ayırana kadar bir yastıkta kocayacağımıza&#8230;&#8221; diye söz vermememiz. Tabii böyle sözler verince de kimse pek de inanmadığı hâlde sadakatsizlik, aldatma vs. gibi tema­lar da hâlâ alıcı bulabiliyor.</p>
<p>Nitelik olmadığında selameti nicelikte ararız. Belir­li bir sürenin anlamı kalmamışsa sizi kurtaracak olan şey, değişimin hızıdır. Her şeyin sayılarla ifade edildiği ve başka türlü anlaşılmadığı, kitapların kalitesinin satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansının izlen­me oranlarıyla, hatta <em>&#8220;tanınmış bir kişinin niteliğinin ce­nazesini izleyen kişi (.,,) entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma&#8221;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em> sayısıyla ölçüldüğü bir zamanda, bir ilişkiden diğerine atlanma dileğinde bulunmaya da şaşmamak ge­rekir. Zaten ilişki danışanları da bizi ilişkilerin <em>&#8220;[h]er an çekilip atılabilecek hafif bir palto gibi omza atılma&#8221;</em>sı ge­rektiğine ve en çok kaçınılması gereken şeyin <em>&#8220;bu ilişkile­rin iradedışı ve kaçamak şekilde &#8216;çelik cendere&#8217;ye dönüş­mesi&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup><strong>[25]</strong></sup></a></em> olduğuna inandırmaya çalışırlar. <em>&#8220;Yakalanmayın!</em></p>
<p><em>Sıkı sıkı sarılmayın. Unutmayın ki bağlılıklarınız ve vaat­leriniz ne kadar derin ve yoğun olursa riskler de o denli büyük olacaktırf.J Bütün bu yumurtaları tek bir sepete koymanın budalalığın dik alası olduğunu ise hiç unut­mayın!*<sup>2</sup>*</em> Modem akışkanlık, çelik cendereye benzeyen kahcı bağlılıkları reddeder, hafif giysiler önerir. <em>&#8220;Eksiksiz çeşit arasından seçim yapabilmek yerine tek bir malla kendilerini sıkışmış bulanların da vay hâline! Bu insan­lar tüketiciler toplumundan dışlanmışlardır, kusurlu, uygunsuz ve yeteneksiz tüketicilerdir, tek kelimeyle şapa oturanlardır; tüketiciler şölenin bolluğu ortasında kadi­di çıkmış açlardır.</em>&#8220;<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[26]</sup></a><sup> <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[27]</a></sup> Uzun süreli ve gerçek ilişkiler yerine bir ağda bağlı kalmayı tercih ediyor insanlar. Cep tele­fonları sürekli çalıyor ya da böyle olduğunu umuyorlar. Ama bunun için de cevapsız çağrılardan sonra başvurabi­leceğiniz geniş, çok geniş bir bağlantı portföyünüz olmak durumundadır. Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini <u>am</u>a daha çok da temasa geçenlerin birbirle­rinden uzakta kalmasını sağlarlar. Zira gerek cep telefonu gerek internet üzerinden sağlanan bu bağlantılar, sürekli hareket eden ve hep hızlı olmaya çalışan insanın, ayağı­nın altındaki zeminin kayıp gittiği hissini bir an için or­tadan kaldırabilirler. <em>&#8220;Etrafımızdaki kalabalık tadımızı kaçırdığında da hemen bu ağın içine sığınabilirsiniz, ko- puverirsiniz kalabalıklardan. Birbirinden kopan insan kitlesi: daha kesin ifadeyle bir sürü. Birliklerini sağlamak için ne komutana, ne şefe, ne de ajan provokatör ya da hafiyeye ihtiyaç duyan, kendi kendini teşvik eden kişiler toplamı. Hareketli her birimin aynı şekilde hareket ettiği ama hiçbir şeyin ortak yapılmadığı hareketli bir bütün.</em></p>
<p>Bu birimler tek sıraya girmeden uygun adım yürürler. Klasik kitle kendinden kopan birimleri kovar ya da or. lan ezer, sürünün izin verdiği tek şey bu birimlerdir. Cep telefonları sürüyü yaratmadı, ama bulunduğu durum da -sürü hâlindekalmasına katkıda bulunuyor.”</p>
<p><strong>Mahremiyet Değişmedi, Dönüştü!</strong></p>
<p>Günümüzde mahremiyet bambaşka bir şekle büründü, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. “Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli vedaha emin&#8221;? olarak algılandı.</p>
<p>İnternet üzerinden partner bulmak da mümkündü. Üstelik mektupla gönderilmiş, üzerinde “satın alma 20runluluğunuz yoktur”, “memnun kalmazsanız ürünü iade edebilirsiniz” gibi ifadeler bulunan bir satış kataloğuna bakar gibi seçebilirsiniz partnerinizi, Tek sorun onun da tercihini aynı kolaylıkla sizden yana yapmasıdır. Sanal yakınlık yükseldikçe gerçek insani bağlar sıklaşır ve yo” ğunlaşır ama bir yandan da kısa ve işe yaramaz hâle gelir. Bağlı olmak, gerçek bir ilişkiye angaje olmaktan çok daha az masraflıdır sma bağların inşası ve beslenmesi anla” mında da daha ez üreticidir. Bu nedenle sanal yakınlığa dayalı ilişkiler kuran günümüz gençlerinin gerçek s0syallik kapasitesi olmadığından, üstelik bundan da telaşa kapılmadığından söz ediliyor. Dayanışmanın, duygudaş­lığın, paylaşmanın, karşılıklı yardımlaşma ve sempatinin olmadığı tüketim toplumunu da kolaylaştırıyor sanal ya­kınlık. Sanal yakınlığın dayanışmadan habersiz, güvensiz ağında tutunmaya çalışanlar, yalnızca tüketim zevki yol­daşı olabilirler.</p>
<p>Güçlü ve sağlıklı ilişkilere karşı mayınlarla döşeli bu dünyada, yine de insanlar, insan olmalarından gelen şevk­le hayatın tüm insanlara verdiği iki çıpayı da kullanmak isterler.<em>*Hepimiz belirsizlik ummanında, güvenlik ada­cıkları üzerinde kurtuluş ararız.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[28]</strong></sup></a></em> Bunlar sevdiğimiz ve sevilmeyi arzuladığımız bir eş ve ona ait olmamızı ve itaat etmemizi isteyen aile kabilesidir. Bu iki çıpadan da vaz­geçemediğimizden dolayı, onları birbirine bağlayan halka olmayı da sürdürürüz. Ama bilelim ki biz zayıf bir halka­yız, eş<u>imi</u>z ve ailemiz arasındaki gerilimlerden en fazla s<u>ıkın</u>tı çekecek olan da biziz. Buna rağmen biz de yakın­lığımızı <u>akr</u>abalığa doğru dönüştürmeye çalışırız. Yakın­lık, bizi akrabalığın sakin limanına götüren köprüdür; bir kuşağın yakınlığı sonraki kuşağın akrabalık potansiyeli­ni içinde taşır. Yakınlık, eş olma bizim tercihimizdir ama sürdürülebilmek, onu hayatta ve sağlıklı tutabilmek için, hiç mola vermeden her gün yeniden o noktada olduğumuz dile getirilmeli, bunu onaylayım eylemler yapılmalıdır. Bu öyle bir dünyadır ki, eğer böyle yapılmazsa yakınlık zayıf­layacak, azalacak ve sonra da çürüyerek tamamen çöke­cektir. İki kişilik yaşamın geniş bir cadde mi yoksa çıkmaz bir sokak mı olacağı bilinemez, en azından önceden bili- nemez. Önemli olan, sanki bu farklılık önemsizmiş gibi günler boyunca yol almaktır.</p>
<p>Günümüz ilişkilerinin en önemli görünümlerinden bi­risi de cinselliğin özerk bir niteliğe kavuşması, tüketici rasyonalitesinin egemenliğinin, kullan-at tarzının bura­da da kendini göstermesidir. Tüketici yaşamı hafifliği ve hızı Öne çıkartır, yeniliği ve çeşitliliği destekler. Bu ilkeler cinsellik alanı için de geçerlidir. Bauman, Alman sekso­log Volkmar Sigusch&#8217;un &#8220;Bizim kültürümüz, <em>ars erotica&#8217;yı </em>değil <em>scientia sexualis’î</em> yarattı,&#8221; sözünü onaylar. Bura­daki eros sözü aşka ve arzuya, seks sözü ise kadm-erkek ilişkisinin ilişkiden soyutlanmış cinsellik boyutuna daha yakın bir anlama gelmektedir. Aşk ve arzu sanatmdansa, cinselliği bilimsel olarak ve bilimselliğin gerektirdiği ta­rafsızlık nedeniyle duygulardan, bağlılıklardan uzak bir biçimde incelemeyi tercih etmiştir günümüz insanı. <em>“Gü­nümüzde cinsellik artık zevk ve mutluluk olasılıklarının cisimleşmesi değildir. Vecd ve ihlal olarak olumlu anlam­da mistifiye edilmiş değildir, tersine, baskı, eşitsizlik, şid­det, suistimal ve ölümcül enfeksiyonlar olarak olumsuz anlamda mistifiye edilmiştir&#8221;</em> Sigusch&#8217;un bu sözlerine ilave eder Bauman, cinselliğin bilimsel incelemesi in­sanlığa sefaletten kurtuluşu vaat etmesine rağmen, öğüt, yardım ve destek alabildiği laboratuvar ve terapistin mu­ayenehanesinin dışında insanı (ki artık cinselliği sadece zevk verici bir yaşantıya, sayıya ve tekniğe indirgemiş bir <em>homo sexualis&#8217;tir)</em> öksüz ve yitik bırakmıştır. Ama bu ök­süz ve yitik durum, ataerkil ve sofu (püriten) toplumun hapishanesinden cinselliğin kurtuluşu olarak görülüp kutlanmaktadır. <em>Homo sexualis,</em> daimi ve değişmez bir durum değildir, deneme ve yanılmalarla yol alan, her fır­satı değerlendirerek ilerleyen bir süreçtir. Onun için sağ­lıklı ya da sapkın cinsel faaliyetin sınırları da pek siliktir hatta çoğu zaman ruhsal rahatsızlıklara karşı terapi ola­rak önerilir. Cinsel yaşamın zengin çeşitlilikteyse, ruhsal rahatsızlıkların da senden uzak olacağına inanılır.</p>
<p>Ama hakkını yememek lazım, bilimin (tıbbın) insanın yaşamına bir katkısı daha olmuştur bu arada. Cinsellik, <em>eros</em> &#8216;tan olduğu gibi üremeden de ayrılmıştır. Tıp, üreme sorumluluğunda cinsellikle rekabet hâline girmiştir, önü­müzdeki zamanlarda büyük ihtimalle cinselliğin yerini alacaktır. <em>&#8220;Mail göndererek ya da moda dergileri yoluyla sipariş vermeye çağdaş tüketicilerin alışık olmaları gibi, cazip donör katalogundan bir çocuk seçmek ve seçim yaparken bu çocuğu da seçmiş olmak giderek büyüle­yici bir hâl alıyor.&#8221;<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup><strong>[29]</strong></sup></a></em> Çağımız bu nedenle artık çocuğun öncelikle duygusal bir tüketim nesnesi olduğu bir çağdır. Artık <u>ann</u>e baba zevklerinin neşesi için istenilen çocuğu elde edemeyenlerin acısını telafiye çalışan ticaret dünya­sı orijinal bebeğin bakımında olduğu gibi üretiminde de giderek daha büyük yer kazanacaktır. Zira artık parası olan her şeye sahip olabilecektir. Çocuklar da ortalama tüketic<u>inin</u> yapabileceği en pahalı alışverişler arasında­dır. Aslında çocuk sahibi olmak, sadakati bölen ve bağım­lılığı zorunlu kılan, geri getirilemez özellikleriyle modern yaşam politikalarına zıttır ve bu yüzden çoğu insan bu yükümlülüğü üstlenmek istemez.</p>
<p>Bunları görür Banman baktığı dünya resminde. Henüz toplumsal cinsiyet tartışmalarından başlayarak gelinen yerin inanılmaz tuhaf ve kaygan manzarasıyla, hetero- seksüel olmayan çiftlerin yetiştireceği çocuklarla, çocuk suistimalinin alacağı yeni biçimler ve hatta meşrulaştır­malarla ilgilenmeye pek vakit bulamamıştır üstelik. Ama ziyadesiyle endişelidir insanlığın geleceğinden, her satı­rında belli eder tedirginliğini.</p>
<p><strong>İkili İlişkilerde Terörizm</strong></p>
<p>Psikanalist Paul Verhaeghe&#8217;nin <em>Yalnızlık Zamanında Aşk </em>kitabında da günümüz ailesinde ve kadın-erkek ilişkilerin­de yaşanan sorunlar enine boyuna ele alınıyor. Özetleyelim:</p>
<p>Yaşadığımız dünyada, özgürlükçü gibi görünen, poli­tik ve ideolojik totaliterliğe karşı olduğunu söyleyen bir söylem ağı hâkim. Oysa özgürlük sadece görünüştedir, gerçekte insanlık tarihi bu kadar totaliter bir sistem gör­medi. Dünyadaki herkese, mütemadiyen gündelik hayatla­rında dışına çıkamayacakları normlar ve kurallar empoze ediliyor. Reklamcılık ve medyanın mesajlarında, çıkardan başka bir amaç gözetmeyen <em>big brother&#8217;m</em> gölgesi hisse­diliyor. Ortada, kadın erkek ilişkisi alanı da dâhil olmak üzere, her gün yenilenen şahane ürünler ve yeni ihtimaller var ama nedense bu tüketim cennetinde haz eskisinden daha az. Zira arzu, tüketim obje fazlalığıyla öldürülüyor.</p>
<p>Geçen yüzyılda ailenin özünü oluşturan bütün fonksi­yonlar şimdi onun dışına çıktı. Çocuk, günümüzde nere­deyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Zaten evde birlikte bulunulan birkaç saatin büyük bölümü de tele­vizyon önünde ve akıllı aygıtlar karşısında geçiriliyor. Geçmişte yaşlı ve hastalara da evde bakılırken ve bundan dolayı nesiller arasındaki farklılıkları kıyaslama imkânı varken bugün bu fonksiyon ve fark yok oldu. Reklamlarda anne ve kızın, iki kız kardeş olarak gösterildiği, hastalı­ğın olmadığı ve sonsuz gençliğin bulunduğu evrensel bir mit var. Ailenin yok olduğunu gösteren temel işaretlerden birisi de artık insanların evde birlikte yemek yememele­ri. İnsanlar artan biçimde, televizyon karşısında yemek yiyor ve aile fertlerinin birbirleriyle en çok karşılaştıkla­rı nokta buzdolabı, mikrodalga ve televizyon arasındaki yatay çizgide yer alıyor. Bütün bu değişikliklerin temeli- tu oluşturan asli değişim, otoritenin fonksiyonuyla ilgi­li. Baba tarafından simgelenen otorite ortadan kalkmış, bunun yerini otoriteyle asla aynı şey demek olmayan güç empozesi almış durumda. Bunlara bir de boşanmaları ve tek ebeveynli ailelere ilişkin istatistikleri ekleyin!</p>
<p>Devam ediyor: öncekinden köklü bir biçimde farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün ailesi geçmişten o ka­dar farklı ki, ikisinin aynı şey olup olmadığını sorabiliriz. Bunun somut ifadesi bizzat evlerin mimari yapısında gö­rülüyor. Ödeme gücüne sahip olan herkesin kendi odası­nın bulunması bundan iki nesil önce akla gelmeyecek bir şeydi. Sadece internete bağlanmanın yeterli olduğu, kapı­sının ardına dek kapalı tutulabileceği odalar&#8230; Ebeveynin önemi eskiye göre çok azaldı. Doğumdan itibaren olağa­nüstü hızla değişen dadılar, çocuk bakıcıları, öğretmen­ler, <u>ann</u>e<u>nin</u> en son sevgilisi, babanın en son sevgilisi ve yeni komşular &#8230; Çocukların önlerindeki ekranlar sanal ol<u>anın</u> h<u>akiki</u> olandan daha gerçek olduğunu ispatlamak için bitimsiz sayıda resimlemeler üretip duruyor. Kişilik artık eskisinden bambaşka bir ortamda şekilleniyor. Ge­rek gerçek gerek sanal, çok sayıda özdeşim nesnesi giri­yor çocuğun hayatına ve iç dünyasına.</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hâle gelirse o ka­dar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markasının tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezî özdeş­leşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni norm­lara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli ha- reketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, <em>straitht-edger, hard rocker, new ager</em> ve daha neler neler&#8230;</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak oyuncular hâline geti­riyor. özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştm- cı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hâl garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, &#8216;inanacak&#8217; bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aran­masına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Özne, siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için sal­dırmaya hazır hâlde bekliyor.</p>
<p>Bugün Batı&#8217;da duygusal ilişki alanında ortaya çıkan değişikliklerin yıkıcılığını gören ve eleştiren bir çalışma da psikoterapist Michael Vincent Millerin <em>İkili İlişkilerde Terörizm: Erotik Yaşamın Yozlaşması<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[30]</strong></sup></a></em> kitabı. Michael Vincent Miller dobra dobra konuşuyor: &#8220;<em>Bizim çağımız, maskeler, roller ve açıklık, iletişim, liberalizm görüntüsü altında saklanan manipülasyonlar çağı oldu. Freudünki korku yaratarak hüküm süren PrusyalI baba çağıysa, bi­zim çağımız da suçluluk yaratan boğucu bir sevgiyle hü­küm süren Yahudi anne çağı olarak görülebilir (&#8230;) 1960 ve 1970&#8217;lerde eşi görülmemiş bir cinsel özgürleşmeden geçtik ve şimdi kendimizi istismarın, yıkılan evliliklerin ve utanç verici hastalıkların pençesindeki ailelerin kurbanları ola­rak görüyoruz.&#8221;</em> Miller, bir ergenlik kültürü yaşayan Batı toplumunun mutlu birlikteliklerinin yerini &#8220;ikili ilişkilerde terörizmce kendisini gösteren bir istismar ve iç savaş dö­neminin aldığı kanaatinde. Bu nedenle artık &#8220;romantik aşk çağı&#8221;ndan şiddet, itiraf ve ifşaatın kol gezdiği &#8220;istismar ça- ğfna geçildiğini söylüyor. <em>&#8220;Romantik aşkın üstüne alaca karanlığın çökmesiyle birlikte, geçici bir karanlık bölgeden mi geçiyoruz? Yoksa endüstriyel gücümüzün azalmasıyla ve ırk sorunlarıyla birlikte, istismar da VVeimar Cumhu- riyeti&#8217;ndeki gibi, yozlaşma çağına girişimizin bir sempto­mu, faşizm öncesi ruh hâline düşüşümüzün belirtisi mi? Ya da kişisel ilişkilerimizde, Amerikan bireyciliğinin acı sonuna mı tanık oluyoruz?&#8221;</em> diye soruyor.</p>
<p>Bu zamanda aşk, &#8220;vampirlerin baştan çıkarma ayinleri kadar anlaşılmaz bir şey; boynunuza tutkulu bir öpücük mü kondurulacak, yoksa atardamarınıza bir çift diş mi saplanacak bilmiyorsunuz,&#8221; diyor. &#8220;Yakınlık terörizminde ne konuşma sadece konuşmadır, ne de cinsellik sadece cin­sellik. Her iletişim, yüzeyde görünenden farklı bir anlam taşır <em>çünkü iki insan arasında yaşanan her şey, denetimi kimin ele geçireceği savaşını geliştirmek için kullanılabi­lir.</em> <u>Yakınlık</u> terörü taktikleri, hem kurbanı yaralar, hem de teröriste geri teper. Bu taktikler her ikisine de zarar veril/ diyen <u>Mill</u>er, &#8220;ilişki&#8221; kavramına, çiftler arasındaki ya<span style="text-decoration: line-through;">kınlık </span>deneyimine &#8220;paylaşma&#8221; denmesine de şiddetle karşı çıkar. <u>İliş</u>ki dey<u>iminin</u> insanları matematik değişkenler hâline soktuğunu, paylaşmanın ise eşitliğin aksine bastırılmış kardeş rekabetini akla getirdiğini ileri sürer.</p>
<p>Miller, daha önce de belirttiğimiz gibi nasıl olup da coşkulu bir aşkla başlayan evliliklerinin %60&#8217;ınm boşan­mayla bittiğini, oysa &#8220;görücü usulü&#8221;yle yapılan evlilikler­de, aynı çatı altında yaşamaya itilmiş çiftlerin birbirle­rini sevmeyi öğrenebildiklerini anlamayı kendisine dert ediniyor. Ona göre sorumlu, yakınlıkları değil cinsiyetler savaşını destekleyen postmodern kültür ve bu kültürün ortaya çıkardıgi duygusal <sub>kıtlık</sub> ortamındaki çiftler ars­amdaki iktidar ilişkileri.Üstelik bu iktidar mücadelesi  sevgi maskesi altında gizlenmekte; iktidar, demokrasi dışı olarak görüldüğünden varlığı yadsınmaktadır.</p>
<p>Miller, modern yaşamda ikili ilişkilerde olup bitenleri, cinsel özgürlüğü sonuna kadar destekleyen ünlü sosyolog Anthony Giddens&#8217;ın<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[31]</sup></a> aksine, şimdiki duygusal ilişkilerin daha sorunlu ve hastalığa yatkın geleneksel aşk yaşantı­larının ise daha hakiki ve samimi olduğu kanaatindedir ve medyanın olumsuz rolüne sürekli vurgu yapar: <em>&#8220;Med­ya, bizlere zengin ve ünlü kişilerle yakın olduğumuz izle­nimi vererek bizleri her zamankinden daha fazla tahrik etmekten hoşlanın Toplumun oylan ile katıldığı &#8216;Big brot- her&#8217;, &#8216;Pop star&#8217; gibi TV programları, sadece yarışmacıların ünlü olma arzularını zalimce istismar etmekle kalmayıp izleyicilerini de başarıyla parmaklarında oynatmakta, istekleri doğrultusunda yönlendirmektedir, çünkü bu tür programlann yaşam kaynağı, TV ekranındaki kişiler ile evlerdeki izleyiciler arasında gerçek, şeffaf, demokra­tik bir ilişki bulunduğuna inandırmaktır insanlan. Bu yapay samimiyet, biraz röntgencilik ve tacizcilik içerme­si bir yana, aynı zamanda sahtekarcadır, çünkü ekranda izlenenler her zaman gayet dikkatle, özenle süslenip, pa­ketlenmekte ve denetlenmektedir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Önce Ahlak ve Maneviyat!</strong></p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini dü­şünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsiz­lik, güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir. Dünya ve diğer insanlar bizim dışımızda değillerdir. Biz henüz seçmeye başlama­dan önce dünyanın içindeyizdir, dünyaya gömülmüşüz- dür. Mutlaka zayıf, kırılgan, ıstırap İçinde ve yardım talep eden insanların varlıklarından etkilenecek, yardım etmek, teselli etmek, tedavi etmek için harekete geçeceğızdir. Bu nedenle günümüzde etik buyruğun sessizliği hiç olmadığı kadar sağır edicidir.</p>
<p>İtiraf etmeliyiz ki, yaşadığımız Müslüman kültür dai­resi, aşk ve kadm-erkek ilişkileri konusunda tüm bu eleş­tirilerden münezzeh değil. Hem bir yanıyla küresel top­luma doğru hızla yol alıyor, Bauman&#8217;m eleştirdiği tüm görüntüler burada da ayniyle vaki hâle geliyor hem de modernleşemeyen geleneksel yanlarımız birçok eleştiriyi hak ediyor. Batıkların hiç değilse Bauman gibi eleştirel düşünürleri var. Geleneksel olumsuzluklar konusunda bizim muhafazakâr aydınımız ise anlaşılması zor bir ay­mazlığa batmış durumda. Çoğu, başlarına musallat olan derdin Batı&#8217;dan geldiğini, geleneğe daha fazla sarılarak bu beladan kurtulabileceğimizi tekrar tekrar söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Biraz tarafsız bir gözle bakıl­dığında bile hemen görünüverecek olan, ülkemizde cin­sellik, <u>din</u> anlayışı ve kültürel gelenek alanında yaşanan dev değişimi görmezden geliyorlar,</p>
<p>Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek, insanın in­sanlığını icra ederken kendisini içinde bulduğu varlık alanları. Din anlayışı ve kültürel gelenek, birbirinin olu­şumuna katkıda bulunsalar da bir ve aynı şeyler değiller. Sosyal bilimler, din anlayışı ve kültürel geleneğin cinsel­likle ilgili toplumsal yargıların oluşumunda oynadıkları rol hakkında değişik bakış açıları sunuyor. Biz psikoloji profesyonelleri de insanların iç dünyalarına yaptığımız yolculukta, sosyal bilimcilerin kolayca giremeyecekleri ancak doğrudan doğruya klinik gözlem ile saptanma­sı mümkün olan şeyler görüyoruz. &#8220;Nasıl oluyor da tüm değerlerimize rağmen genelevler, pavyonlar en tutucu kentlerimizde açılabiliyor?&#8221; ya da &#8220;Homoseksüaliteye ho- mofobiyi bile aşan boyutlarda tepki veren, sevmediği fut­bol hakemine bile &#8216;..nel&#8217; diye bağıran insanlarımız neden karşı cins rollerini abartılı biçimde sergileyen sözüm ona sanatçıları bağrına basıyor?&#8221; gibi çok zor sorulara bizim saptamalarımızla cevap vermek biraz olsun kolaylaşıyor.</p>
<p>Evet, Müslüman kültür dairesinde yaşayan ülkelerde de, ülkemizde de, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve mahre­miyet alanlarında dev sorunlar var. O sorunlar bizi her geçen gün daha sıkı biçimde kuşatıyorken ailenin karşı karşıya olduğu dertleri, aşkın bu devirde karşımıza nasıl çıkabileceğini konuşmaya çalışıyoruz. Kafalarımızı kuma gömmemeli ve elden geldiğince sorunları ortaya koymaya, çöz<u>üml</u>er üretmeye çalışmalıyız diye düşünüyoruz.</p>
<p>Elbette sorunların çözümü, ailenin yeniden ihyası için &#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanmalı­yız. Elbette insan ilişkilerinde, yakın duygusal ilişkilerde sorun varsa, mutlaka en insani özelliğimiz olan ahlaktan başlamak elzemdir. Ancak ahlak ve maneviyattan ne anla­dığımızı, onlara yüklediğimiz anlam ve işlevleri de berrak bir biçimde ortaya koymalıyız. Bu arada katı bir ahlak­çılığın dertlerimizi daha da çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacağını da fark etmeliyiz. Bizim gibi daha sorun­ların üstündeki perdeyi açmaya cesaret edebilen aydın­ların pek fazla olmadığı kültürlerde katı bir ahlakçılığın gerçeklerin ortaya çıkmasının önünde de engel teşkil ede­bileceğini unutmamalıyız.</p>
<p>&#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanma­mız gerçeğinden hareketle <em>Aşk Her şeyi Affederse, Kalp­ten</em> ve <em>Psikoloji Varoluş Maneviyat</em> kitaplarımızda ahlak ve maneviyat kavramlarını açmaya çalıştık. Şimdi ise günümüzde aile rollerindeki ve insanın gelişme çağlarındaki (çocukluk, gençlik, yaşlılık) değişimin üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak, ikinci bölümde de evliliklerin ve ailenin temeliyle bağlantılı olarak aşkı ele almak istiyoruz.</p>
<p>Erol Göka &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,syf:56-77</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jul 2024 07:25:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sevme becerisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27015</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza imkân yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23051 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="324" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></p>
<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza <u>imkân</u> yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven içinde olabilmesi için öncelikle annesinin kucağında sevginin sıcaklığım, gözlerinde onaylanmanın, takdir edilmenin ışıltısını hissetmesi gerekli. Bir sevgi ve kabul edilme ortamında büyüyen, sevgi sayesinde çevre­sine güvenen bir bebek, kendini açabilir, karşılık bekle­meden sevgi ışınlarını yayabilir. Sadece insanlara değil, tüm doğaya, hayvanlara, çiçeklere de sevgi verebilir; dün­yaya açabilir duyularını. Ama sadece onların istediği gibi olduğu takdirde ihtiyaçları karşılanan, sevgiden yoksun bırakılmakla tehdit edilen bir ortamda büyürse çevresi­ne güvenmez, anne babasından korkarsa, kendini açmaya cesaret edemez, kendisini geri çeker, davranışlarında vefa değil hesapçılık egemen olur. Çaresizlikten, çevresinin sevgisini kazanabilmek için her şeyi yapabilecek hâle ge­lir. Başkalarının onu yönlendirmesine ses çıkarmaz.</p>
<p>Demek ki sevme becerisinin gelişiminde asıl önemli olan şey, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamı. Aile, çocu­ğun duygusal gelişimine özel bir önem veren, çocuktan sürekli &#8220;mantıklı&#8221; olmasını istemeyen, aklı duyguların karşısına dikmeyen, duyguları ve duyarlılığı ciddiye alan tutumlar gösterirse gelişebiliyor sevme becerisi. Duyar­lılık ve sevme becerisi birbirlerinin olmazsa olmazı. Du­yarlı insan, çevresinde olup bitenlere, son derece tarafsız bir biçimde kulak kesilen, algılamasını ön yargı molozla­rından arındırabilen, her anı yerinden yakalayan, gerçek­liğin her seferinde benzeri olmayan bir tazelikle önünde açıldığını gören ve işiten kimsedir. Duyarlı bir insan için sevgi, karşı cinsten birine yönelik hisler toplamı değil, çevremizdeki her şeye her an yönelebilen genel bir yaşam ilkesidir. Sevgi ancak duyarlılık varsa, içimizde dünyaya bir açıklık varsa doğabilir; yaşamımıza canlılık, coşku ve mutluluk katışmdan anlarız onun geldiğini. Gerçeği, dünyaya duyarlı bir algılama ile kavradığımızda, orada kendimiz için birçok güzellik keşfederiz. Hayatın ayrın­tılarını, dünyanın muhteşem güzelliğini, estetiğini görü­rüz. Duyarlılık sayesinde hayat içimize dolar. Dünyanın, insanların, canlıların muhteşem güzelliklerine baktıkça gözlerimizin, içimizin de güzelleştiğini hissederiz. Âşık insanın, sevdiğini dünyalar güzeli mertebesine çıkarma­sındaki estetik zarafetin sırrı, sevme becerisinin sağla­dığı duyarlılıktadır. Dünyayı, hayatı, güzellikler içinde gözlemlemek, ruhumuza da çok iyi gelir; bizi yatıştırır, sakinleştirir, yaşama sevinciyle doldurur, mutluluk kapı­sını bizim için aralar.</p>
<p>Sevme becerisinin bazılarının sandığı gibi zekâyla, okul eğitimiyle ilişkisi yok. Zekâ, bırakın sevgi için bir te­mel sağlamayı, sevme becerisini kavramaktan bile âciz. Zaten sevmek de, aşk da zekâdan ve düşünceden bağım­sız gelişen süreçler. &#8220;Şunu sevsem iyi olurf&#8221; diye mantık­lı düşünceye dayalı bir sevgi olmayacağını, hiç kimsenin sevmeye zorlanamayacağını biliyoruz. Sevgi, düşünceden kaynaklanan bir istem değil. Sadece beynimizle değil tüm psikolojik varlığımızla ilgili. Duyarlılığın, sevme beceri­sinin gelişebilmesi için, insanın düşünme yeteneğinin bi­razcık sessiz kalması, ne düşündüğüne değil ne hissetti­ğine odaklanılabilmesi gerekiyor.</p>
<p>Düşünme de zekâ da insan yaşamında çok önemli. Uy­garlıkların temeli olan, hayatımıza birçok olumlu, kolay­laştırıcı katkı yapan bilim ve teknolojiyi düşünme gücü­müze borçluyuz. İnsan, bu özellikleri nedeniyle de diğer canlılardan ayrılıyor. Bu nedenle olsa gerek, çocukları­mızda duyarlılıktan ziyade düşünce gelişimine önem ve­ren bir eğitim sistemimiz var. Elbette, okul eğitiminde hiç değilse zekâ kadar sevme becerisini de geliştirmeye özen gösteren müfredatlar olsa, okul da sevme becerisinin güç­lendirilmesine, pekiştirilmesine çok hizmet edebilir. Ama sadece zekâyı ve yarışmayı esas alan müfredatlar yüzün­den şimdi bu imkânı konuşmaktan çok uzağız. O yüzden okul eğitimi, hiç değilse ailede sevme becerisi gelişmiş çocuklarımızda, bunu kemirmesin, köreltmesin yani gölge etmesin yeter demekle yetiniyoruz.</p>
<p>Daha önce de sevme becerisinin cinsellikle ilişkisi ol­madığını söylemiştik. Sanıyoruz şimdi daha iyi anlaşılı­yor bu ilişkisizlik. Sevme becerisi, cinsellikten çok daha önce gelişiyor. Büluğ çağında, ergenlik döneminde cinsel his ve duygular uyanmaya başlayınca, insan için yeni bir duyum alanı açılıyor. Sevme becerisine sahip, kendisini dünyaya, insanlara açmaktan kaçınmayan bir genç için cinsellik yeni bir coşku alanı oluyor, o daha insanileşi­yor, güzelleşiyor. Sevme becerisine sahip olmayan gençler içinse cinsellik, karşılaşmaktan çekindikleri yeni bir gü­vensizlik ve korku alanıdır. Onların cinsellikle karşılaş­maları aslında korku ve güvensizlikle doludur ama cinsel hazzı keşfettikten sonra bu kimseler, cinsel haz peşinde koşar dururlar. Hazzın asla sevginin yerini tutmayacağı­nı bilmediklerinden doyumsuz biçimde ortalıkta dolanır dururlar. Onların sevgisiz cinselliğinde güzellik, rahatlık, ışık ve sevinç eksiktir. Bu güvensizlik ve korku, kadm-er- kek ilişkilerindeki olumsuzluklar, iletişimsizlikler, içe ka­panmalar ve çekinmeler için olduğu kadar hoyratlık ve zalimlikler için de iyi bir gübreli toprak vazifesi görür.</p>
<p>Sevme becerisine yeterince sahip olan bir insan, bü­yük ihtimalle sevgi yaşantıları sırasında iyi bir iletişim becerisine sahip olacaktır. Zira o karşısındakine saygılı olduğu kadar kendisine de güvenlidir. Sevme ilişkisi sı­rasında partnerinden sadece sevmenin gereklerini bekler. Onu özgüven kazanmak ya da yalnızlık korkusunu bastır­mak için baston veya dayanak olarak kullanmaz. Sevdiği­ni sürekli kendisine iyi hissettirmesi, iltifatlar etmesi için sıkboğaz etmez. Sevgi, yetersiz özgüveni ve yalnızlık kor­kusunu tedavi etmek için bir yöntem değildir. Olgun sev­gi ilişkisi, karşılık beklemeden kendini ortaya koyabilen, yalnızlıktan, yalnızlığıyla, kendisiyle baş başa kalmaktan korkmayan yüksek bir öz güven gerektirir. Bunu da ancak sevme becerisi yeterince gelişmiş insanlar yapabilir.</p>
<p>Aşkı konuşurken ilk yapılması gereken, tüm bu anlat­tıklarımız nedeniyle, aşk yaşantısıyla karşı karşıya veya iç içe olan kimsenin sevgi becerileri bakımından hangi konumda, ne düzeyde olduğunun belirlenmesidir. Ancak bundan şöyle bir sonuç çıkarılmamalı: Mademki aşk sev­ginin yoğun bir türü ve sevme becerisi de herkesin psiko­lojik gelişimine göre değişiyor, o hâlde sadece psikolojik gelişimde belli bir olgunluk düzeyi yakalayan insanlar aşk yaşantısıyla ödüllenirler. Hayır, elbette böyle değildir.</p>
<p>Hep söyleyegeldiğimiz gibi şu veya bu ölçüde sevme be­cerisine sahip olan herkes, bir gün aşk yaşantısı imkânıy­la karşı karşıya kalabilir, aşka düşebilir Sevme becerisi, aşkla karşılaşıp karşılaşmama ihtimali için değil, gelen aşkı ne ölçüde sağlıklı yaşayabileceği için bir ölçüt sunar.</p>
<p>Şüphesiz bazı insanlar ömürleri boyunca diğerlerine göre çok daha fazla âşık olabilirler ya da tam tersi bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar aşk pınan onlar için kupkurudur. Niye böyle olduğunu psikolojik bir bakışla çözüme kavuşturmamız şimdilik imkânsız gibi duruyor. Aşk konusunda bunun gibi daha birçok cevabını bilme­diğimiz soru var. Zaten gündelik hayatın ilişkiler alanın­daki birçok sorunu da (ayrılmalar, aşk kırgınlıkları, aşk cinayetleri, kıskançlık krizleri, itiraflar, iftiralar vs.) bu sorulara doğru düzgün bir cevap bulamayışımızdan kay­naklanıyor. Ortada insanların romantik-duygusal ilişki­leri alanında, &#8220;aşk&#8221; sıfatıyla anılan birçok olgu ve sorun var. Ama &#8220;aşk&#8221; adına kimi zaman &#8220;popüler&#8221;, &#8220;kişisel geli­şim&#8221; gibi adlar altında, <u>kimi</u> zaman &#8220;bilimsel&#8221; kılıklarda arzıendam eden bilgi, üzerindeki yaftalara rağmen güve­nilmez, çoğunlukla da &#8220;aşk&#8221;ı anlama konusunda bir işe yaramaz nitelikte. Hâlimiz bu.</p>
<p>Aşk güvercininin kimin başma konacağı belli değilse, daha doğrusu aşk güvercini herkesin başına konabilecek kadar insan tercihinde özensiz ise, &#8220;insan olsun yeter&#8221; di­yorsa, o hâlde önümüzde mutlaka cevaplanması gereken bir soru vardır: &#8220;Birisine niye tutkuyla bağlanırız, tüm duygusal enerjimizi ona yatırır ve onunla neredeyse ya­pışık olmayı isteriz?&#8221; Bilimin ve felsefenin yardımıyla bu soruya bir cevap verebilirsek eğer, belki aşk konusunda cevabını bilmediğimiz sorular için de hiç değilse belli bir bakış kazanabiliriz. Henüz tanım konusunda bile üzerin- de anlaştığımız bir zemin yoksa magazin dünyas<u>ının</u>, büyücülerin, falcıların, insanı kelebek ruhunu kanat çırpışı sanan kerameti kendinden menkul aşk danışmanlarının, &#8220;aşk, aşk aşk&#8221; diye oburca tükettiği olgulardan sıyrılıp en sağlam bilginin üretildiği yer olan bilimin bulgulan ve ti­tiz felsefi düşünceler üzerine kafa yormamız en doğrusu.</p>
<p>Erol GÖKA &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,SYF:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern ve Postmodern Zamanlarda Eğitimin Varlık-Oluşsal Ufkundaki Dönüşüm Üzerine Bir Deneme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-postmodern-zamanlarda-egitimin-varlik-olussal-ufkundaki-donusum-uzerine-bir-deneme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-postmodern-zamanlarda-egitimin-varlik-olussal-ufkundaki-donusum-uzerine-bir-deneme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Jun 2024 12:54:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım Küçükalp]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27007</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kasım Küçükalp* Her eğitim anlayışı kendi meşruiyet ve makuliyet mantığını da belirleyen varlık ve hakikat telakkisinin yol açtığı bir varlık-oluşsal ufka ihtiyaç duymak durumundadır. Klasikten, modern ve çağdaş zamanlara gelinceye değin, eğitim anlayışının nasıl bir içerik kazandığı ve nihayet postmodern dünyada nasıl bir boyuta taşındığı meselesinin anlaşılması da hiç kuşkusuz söz konusu varlık-o- luşsal ufkun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-postmodern-zamanlarda-egitimin-varlik-olussal-ufkundaki-donusum-uzerine-bir-deneme/">Modern ve Postmodern Zamanlarda Eğitimin Varlık-Oluşsal Ufkundaki Dönüşüm Üzerine Bir Deneme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/06/shutterstock_213333985.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-27011 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/06/shutterstock_213333985-300x169.jpg" alt="" width="469" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/06/shutterstock_213333985-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/06/shutterstock_213333985-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/06/shutterstock_213333985-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/06/shutterstock_213333985.jpg 800w" sizes="(max-width: 469px) 100vw, 469px" /></a></p>
<p>Kasım Küçükalp*</p>
<p>Her eğitim anlayışı kendi meşruiyet ve makuliyet mantığını da belirleyen varlık ve hakikat telakkisinin yol açtığı bir varlık-oluşsal ufka ihtiyaç duymak durumundadır. Klasikten, modern ve çağdaş zamanlara gelinceye değin, eğitim anlayışının nasıl bir içerik kazandığı ve nihayet postmodern dünyada nasıl bir boyuta taşındığı meselesinin anlaşılması da hiç kuşkusuz söz konusu varlık-o- luşsal ufkun anlaşılmasına bağlıdır.</p>
<p>Modern öncesi dünya söz konusu olduğunda bu ufuk, aşkın bir varlık ve hakikat anlayışının vücuda getirmiş olduğu bütünlüklü ve amaçlı bir âlem anla­yışına bağlı olarak serpilip gelişen bir karaktere sahipti. Buna göre âlemde bulu­nan her varlık, kendi mevcudiyetinin özünü veya anlamını oluşturan bir amaca sahip olup, insan da söz konusu süreçten müstağni değildi. İnsan oluş demek, öfke, şehvet, akıl vb. sahip olunan tüm güçlerin insanın dünyada oluş amacı doğ­rultusunda seferber edilmesi anlamına gelmekteydi. Zira klasik varlık ve hakikat anlayışına göre, ne bir bütün olarak doğa, ne de bütünün içerisinde bulunan in­san doğası amaçsız ve başıboş bir yapıya sahip olmayıp, insan için doğal olan da, varoluş amacına uygun bir varoluş kazanması olmak durumundaydı. Niteliksel ayrımların işbaşında olduğu klasik varlık ve hakikat anlayışı açısından eğitim de, gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda olsun, insanın, bizatihi varlık/Tanrı tarafından kendisine biçilen söz konusu özüne/doğasına uygun bir varoluş po­zisyonu almasına yönelik bir faaliyete karşılık gelmek durumundaydı. Böyle bir eğitim telakkisinin en bariz özelliği ise, entelektüel ve ahlaki eğitimin veya başka bir ifadeyle teorik ve pratik boyutun birlikte değerlendirilmesi olup, kişinin en­telektüel yetkinliğini, ahlaki yetkinlik veya kemalinden ayrı görmeyen bir man­tığa sahip olmasıdır. Bilhassa klasik felsefelerde insanın hakikatle irtibat kurma sürecinin, varlık veya nefs mertebelerinde mesafe kat etmesine bağlı görülmesi; ahlaki veya pratik düzlemde düşük ilgileri olanların hakikatle yüksek düzeyde bir temas içerisinde olamayacağının düşünülmesi bu tespiti doğrular niteliktedir.</p>
<p>Buna karşın, aşkın bir varlık ve hakikat anlayışının yitirilmek suretiyle bü­<u>tünlük nosyonun</u>un kaybedildiği modern düşünceyle birlikte telos/amaç fikri de yitirildiği için, insanın kendisi düşünce için yegâne amaç statüsüne taşınmıştır. Niteliksel ayrımların yerini niceliksel ayrımların aldığı, bilgide ise doğruluk ye­rine faydanın işbaşında olduğu modern düşünce açısından hakikat için aşkın re­ferans kaynaklarına değil, bizatihi insan aklına müracaat etmek yeterli görülüp, &#8216;insanın ne olması gerektiği?&#8217; meselesi de, gene söz konusu varlık ve hakikat daralmasının zuhura getirmiş olduğu eşitlik ve özgürlük idealleri ekseninde, gene insan idrakine referansla çözümlenmesi gereken bir mesele statüsüne taşın­mıştır. Klasik dünyada ruhuyla tanımlanan insanın, modern zamanlarda bilinç ve zekâ varlığına dönüşmesiyle birlikte, kadim dünyada insanın ulvi maksutlarıyla buluşmasının imkânı olarak görülen akla yüklenen anlamda da ciddi bir daralma vukua gelmiş, bunun sonucunda ise, aşkın/müteal/transcenden hakikat yerine, düşünce konusu kılman her şeyin insan akima indirgendiği hümanistik <sub>; </sub>bir düşünme pratiği tarafından belirlenen ve insan idrakine içkin/aşkmsal/trans- cendental bir hakikat anlayışı benimsenmeye başlanmıştır. Benzer bir şekilde doğa dışı veya ilahi olana hiçbir biçimde müracaat etmeksizin, yalnızca doğal olana referansı salık veren modern natüralizm ve modern bilimselci dünya görüşü tarafından matematiksel-fiziksel yasalarla yönetildiği düşünülen mekanik âlem telakkisiyle birlikte ise, doğa anlayışında da köklü bir dönüşüm vukua gel­miş, böylelikle insarun sahip olduğu tüm güçleri hangi istikamet doğrultusunda kullanması gerektiğini belirleyen bir doğa anlayışı yerine, sahip olunan güçlerin, bizatihi insan tarafından belirlenen amaçlar doğrultusunda realize edilmesi ge­rektiğini salık veren bir doğa anlayışı vukua gelmiştir. Doğal olanın mahiyetine yönelik klasik mefkureyi köklü bir biçimde değişime uğratan söz konusu duru­mun, eğitimden anlaşılan şeyin mahiyetini de belirlediği söylenebilir.</p>
<p>Modern eğitim anlayışını da belirleyen varlık ve düşünce ufku açısından <sup>! </sup>bakıldığında insan, matematiksel-fiziksel yasalarm güdümündeki mekanik bir karaktere sahip olan bir evrende yaşayan bilinç/zeka sahibi düşünen bir özne ş statüsünde görüldüğünden ötürü, sahip olduğu epistemik güçler de insarun varlık ve hakikate açılmasının yegane ölçütü kılınmıştır. İdeal anlamda düşünüldüğünde insana düşen görev tam bir bilinç açıklığı içerisinde epistemik güçler yoluyla alıntıladığı gerçekliği teorileştirip, temsil etmekten başka bir şey değildir. Ontolojik olmaktan ziyade epistemoloji öncelikli bir düşünme biçimine karşılık gelen böyle bir temsilci düşünme pratiği açısından hakikat, bizatihi insamn epis­temik dolayımmdan geçmek suretiyle düşünceye konulan gerçekliğin bilimsel ve felsefî yollarla teorileştirilip temsil edilmesine karşılık gelmektedir. Brahe&#8217;nin . bilimde Descartes&#8217;ın ise hem bilim hem de felsefede olması gerektiğini salık ver­diği kesinlik fikrine de temel teşkil edecek bu dönüşümle birlikte, doğal olanın ölçütü akıl kılınmış, böylelikle de insanın sahip olduğu güçleri hangi istikamette realize edilmesi gerektiği meselesi de, insan için amaç teşkil eden müteal referanslarından kopartılarak, doğal olana referansla çözümlenmeye başlanmıştır.  Aydınlanma düşüncesiyle birlikte ise, doğal olanın ölçütü kılman aklın adeta mutlaklaştırılmak suretiyle yegane yargıç statüsüne taşınması, bir bütün olarak <strong> </strong>yitirildiği için, insanın kendisi düşünce için yegâne amaç statüsüne taşınmıştır. Niteliksel ayrımların yerini niceliksel ayrımların aldığı, bilgide ise doğruluk ye­rine faydanın işbaşında olduğu modern düşünce açısmdan hakikat için aşkın re­ferans kaynaklarına değil, bizatihi insan aklına müracaat etmek yeterli görülüp, &#8216;insanın ne olması gerektiği?&#8217; meselesi de, gene söz konusu varlık ve hakikat daralmasmm zuhura getirmiş olduğu eşitlik ve özgürlük idealleri ekseninde, gene insan idrakine referansla çözümlenmesi gereken bir mesele statüsüne taşın­mıştır.</p>
<p>Klasik dünyada ruhuyla tanımlanan insanın, modern zamanlarda bilinç ve zekâ varlığına dönüşmesiyle birlikte, kadim dünyada insanın ulvi maksutla­rıyla buluşmasının imkânı olarak görülen akla yüklenen anlamda da ciddi bir daralma vukua gelmiş, bunun sonucunda ise, aşkın/müteal/transcenden hakikat yerine, düşünce konusu kılman her şeyin insan akima indirgendiği hümanistik bir düşünme pratiği tarafından belirlenen ve insan idrakine içkin/aşkınsal/trans- cendental bir hakikat anlayışı benimsenmeye başlanmıştır. Benzer bir şekilde doğa dışı veya ilahi olana hiçbir biçimde müracaat etmeksizin, yalnızca doğal olana referansı salık veren modern natüralizm ve modern bilimselci dünya gö­rüşü tarafından matematiksel-fiziksel yasalarla yönetildiği düşünülen mekanik âlem telakkisiyle birlikte ise, doğa anlayışında da köklü bir dönüşüm vukua gel­miş, böylelikle insanın sahip olduğu tüm güçleri hangi istikamet doğrultusunda kullanması gerektiğini belirleyen bir doğa anlayışı yerine, sahip olunan güçlerin, bizatihi insan tarafından belirlenen amaçlar doğrultusunda realize edilmesi ge­rektiğini salık veren bir doğa anlayışı vukua gelmiştir. Doğal olanın mahiyetine yönelik klasik mefkureyi köklü bir biçimde değişime uğratan söz konusu duru­mun, eğitimden anlaşılan şeyin mahiyetini de belirlediği söyleneb<u>ilir</u>.</p>
<p>Modern eğitim anlayışım da belirleyen varlık ve düşünce ufku açısmdan bakıldığında insan, matematiksel-fiziksel yasaların güdümündeki mekanik bir karaktere sahip olan bir evrende yaşayan bilinç/zeka sahibi düşünen bir özne statüsünde görüldüğünden ötürü, sahip olduğu epistemik güçler de insanın var­lık ve hakikate açılmasının yegane ölçütü kılınmıştır. İdeal anlamda düşünül­düğünde insana düşen görev tam bir bilinç açıklığı içerisinde epistemik güçler yoluyla alımladığı gerçekliği teorileştirip, temsil etmekten başka bir şey değildir. Ontolojik olmaktan ziyade epistemoloji öncelikli bir düşünme biçimine karşılık gelen böyle bir temsilci düşünme pratiği açısmdan hakikat, bizatihi insanın epis­temik dolayımından geçmek suretiyle düşünceye konulan gerçekliğin bilimsel ve felsefî yollarla teorileştirilip temsil edilmesine karşılık gelmektedir. Brahe&#8217;nin bilimde Descartes&#8217;m ise hem bilim hem de felsefede olması gerektiğini salık ver­diği kesinlik fikrine de temel teşkil edecek bu dönüşümle birlikte, doğal olanın ölçütü akıl kılınmış, böylelikle de insanın sahip olduğu güçleri hangi istikamette re<u>aliz</u>e edilmesi gerektiği meselesi de, insan için amaç teşkil eden müteal refe­ranslarından kopartılarak, doğal olana referansla çözümlenmeye başlanmıştır. Aydınlanma düşüncesiyle birlikte ise, doğal olanın ölçütü kılman aklın adeta mutlaklaştırılmak suretiyle yegane yargıç statüsüne taşınması, bir bütün olarak dünyanın rasyonalizasyonunun meşruiyet zeminini oluşturmuştur. Weber&#8217;in, -tılsım yitimi&#8221; veya &#8220;dünyanın büyüsünün bozulması&#8221; metaforlarıyla gönder­me yaptığı bu sürecin eğitim alanındaki en bariz etkisi ise, söz konusu rasyona- lizasyona bağlı olarak zuhura gelen standardizasyon süreci olarak görülebilir.</p>
<p>Bir yandan bilimsel ve felsefi rasyonalizmin kesinlik ve doğruluk mantığı­nın kazanmış olduğu meşruiyet, diğer yandan bütünüyle natüralist parametre­ler ekseninde serpilip gelişen modern özgürlük ve eşitlik idealleri, diğer yandan ise modern ulus devlet aygıtının söz konusu rasyonalizasyon mekanizmalarına sahip olmak suretiyle eğitim meselesini üstlenmesiyle birlikte, eğitim de, zaten müteal bağlarından kopartılmış olan ve nesnellik ideali içerisinde epistemik bir kesinliğe taşman bilginin aktarılması ve devlet aygıtının ihtiyaç duyduğu teknik donanıma veya meşruiyet mantığına sahip vatandaşların yetiştirilmesi etkinli­ğine dönüşmüştür. Çok genel bir değerlendirmeyle ifade edildiğinde, modern eğitim paradigmasının serpilip gelişmesinde de, bu bağlamda zuhura gelmiş olan araçsal bir akılcılık anlayışının işbaşmda olduğunu söylemek mümkün­dür. Doğruluktan ziyade faydanın amaç teşkil ettiği bir bilgi anlayışının, değer, anlam ve amaç için ölçüt kılınması, şöz konusu araçsal rasyonalizmin işleyiş mantığını anlamak bakımından önemli olduğu gibi, modern eğitim sürecinden geçen insanların, niçin zeki olmakla birlikte, bütünlüklü ve derinlikli düşünme kabiliyetinden mahrum kılındıklarını anlamak bakımından da oldukça önemli­dir. <u>Zir</u>a bilimsel faaliyetin deney, gözlem ve bilimsel rasyonaliteye, düşüncenin ise insanın epistemik pratiklerine indirgendiği modern entelektüel kültürleşme­de, düşünme eylemi de, bir çözümleme, hesaplama ve öznenin bilinç açıklığı içerisinde düşünce konusu kılman şeyin &#8220;objektif&#8221; temsiline indirgenmiştir. Bu durumun açık sonucu ise, teknik, araçsal bir rasyonalite yoluyla bilme eyleminin de giderek teknik bir boyuta taşınması ve doğaüstü veya ilahi referanslardan büsbütün kopartılması olmuştur. Aydınlanma düşüncesinde en kâmil formuna ulaştığı şekliyle modern düşünce bağlammda eğitim anlayışını belirleyen husus­lar ise bireycilik, doğalcılık, hümanizm, bilimsel ve felsefî rasyonalizm, nesnel- lik/objektivizm, ilerleme fikri ve nihayet pozitivizm şeklinde sıralanabilir.</p>
<p>Tam da bu bağlamda Descartes&#8217;ın, bütün bir varlık, değer ve anlamı, kendi epistemik pratikleri içerisinde üstlenmeye koyulmuş soyut epistemik öznesine referansla vücuda gelmiş modern sübjektivite metafiziği veya felsefesinin yanı sıra Newton&#8217;ın parçacık fiziğiyle nihai noktasına taşmmış olan ve her şeyi ma­tematiksel fiziğin diline aktarma idealiyle tebarüz edem modern bilim telakkisi­nin, modern eğitim anlayışı için hem ontolojik hem de epistemolojik zemin teşkil ettiği söylenebilir. Akıl çağı olarak da nitelendirilen Aydınlanma düşüncesinde en kamil formuna ulaştığı şekliyle modern düşünceye ait eğitim paradigması- nın hedefi, modern özgürlük ve eşitlik ideallerinin realizasyonu için rasyonel ve bilimsel olanın dışında herhangi bir meşruiyet zemini tanımayan, dolayısıyla hakikati, müteal/aşkın varlık alanma değil de, kendi epistemik pratiklerine refe­rans a teme endıren bireysel bir bilincin inşası olmak durumundadır. Soyut ve dünyanın rasyonalizasyonunun meşruiyet zeminini oluşturmuştur. Weber&#8217;in, &#8220;tılsım yitimi&#8221; veya &#8220;dünyanın büyüsünün bozulması&#8221; metaforlarıyla gönder­ine yaptığı bu sürecin eğitim alanındaki en bariz etkisi ise, söz konusu rasyona- lizasyona bağlı olarak zuhura gelen standardizasyon süreci olarak görülebilir.</p>
<p>Bir yandan bilimsel ve felsefi rasyonalizmin kesinlik ve doğruluk mantığı­nın kazanmış olduğu meşruiyet, diğer yandan bütünüyle natüralist parametre­ler ekseninde serpilip gelişen modern özgürlük ve eşitlik idealleri, diğer yandan ise modern ulus devlet aygıtının söz konusu rasyonalizasyon mekanizmalarına sahip olmak suretiyle eğitim meselesini üstlenmesiyle birlikte, eğitim de, zaten müteal bağlarından kopartılmış olan ve nesnellik ideali içerisinde epistemik bir kesinliğe taşınan bilginin aktarılması ve devlet aygıtının ihtiyaç duyduğu teknik donanıma veya meşruiyet mantığına sahip vatandaşların yetiştirilmesi etkinli­ğine dönüşmüştür. Çok genel bir değerlendirmeyle ifade edildiğinde, modern eğitim paradigmasının serpilip gelişmesinde de, bu bağlamda zuhura gelmiş olan araçsal bir akılcılık anlayışının işbaşmda olduğunu söylemek mümkün­dür. Doğruluktan ziyade faydanın amaç teşkil ettiği bir bilgi anlayışının, değer, anlam ve amaç için ölçüt kılınması, söz konusu araçsal rasyonalizmin işleyiş mantığını anlamak bakımından önemli olduğu gibi, modern eğitim sürecinden geçen insanların, ni<u>çin</u> zeki olmakla birlikte, bütünlüklü ve derinlikli düşünme kabiliyetinden mahrum kılındıklarını anlamak bakımından da oldukça önemli­dir. <u>Zir</u>a b<u>ilim</u>sel faaliyetin deney, gözlem ve bilimsel rasyonaliteye, düşüncenin ise insanın epistemik pratiklerine indirgendiği modern entelektüel kültürleşme­de, düşünme eylemi de, bir çözümleme, hesaplama ve öznenin bilinç açıklığı içerisinde düşünce konusu kılman şeyin &#8220;objektif temsiline indirgenmiştir. Bu durumun açık sonucu ise, teknik, araçsal bir rasyonalite yoluyla bilme eyleminin de giderek teknik bir boyuta taşınması ve doğaüstü veya ilahı referanslardan büsbütün kopartılması olmuştur. Aydınlanma düşüncesinde en kamil formuna ulaştığı şekliyle modern düşünce bağlanımda eğitim anlayışım belirleyen husus­lar ise bireycilik, doğalcılık, hümanizm, bilimsel ve felsefî rasyonalizm, nesnel- lik/objektivizm, ilerleme fikri ve nihayet pozitivizm şeklinde sıralanabilir.</p>
<p>Tam da bu bağlamda Descartes&#8217;ın, bütün bir varlık, değer ve anlamı, kendi epistemik pratikleri içerisinde üstlenmeye koyulmuş soyut epistemik öznesine referansla vücuda gelmiş modern sübjektivite metafiziği veya felsefesinin yanı sıra Newton&#8217;m parçacık fiziğiyle nihai noktasına taşınmış olan ve her şeyi ma­tematiksel fiziğin diline aktarma idealiyle tebarüz edem modern bilim telakkisi­nin, modern eğitim anlayışı için hem ontolojik hem de epistemolojik zemin teşkil ettiği söylenebilir. Akıl çağı olarak da nitelendirilen Aydınlanma düşüncesinde en kamil formuna ulaştığı şekliyle modern düşünceye ait eğitim paradigması­nın hedefi, modern özgürlük ve eşitlik ideallerinin realizasyonu için rasyonel ve bilimsel olanın dışında herhangi bir meşruiyet zemini tanımayan, dolayısıyla hakikati, müteal/aşkın varlık alanına değil de, kendi epistemik pratiklerine refe­ransla temellendiren bireysel bir bilincin inşası olmak durumundadır. Soyut ve yalıtık olduğu gibi tüm insan varlıkları için eş ölçüde gerekli ve geçerli olduğu düşünülen söz konusu bilince sahip modern birey, bir zekâ ve bilinç varlığı ol­masına bağlı olarak, aynı zamanda tek boyutlu bir insan modeline de karşılık gelmektedir. Varlık ve hakikati olduğu kadar, aklı da mertebeli kabul eden kla­sik dünya görüşünün aksine, modern dünya görüşü için ne varlık, ne hakikat ne de bir bilinç ve zekâya indirgenmiş insan aklında düzey veya mertebelerden bahsetmek mümkün değildir. Bununla paralel olarak bütünüyle seküler para­metreler ekseninde serpilip gelişen modern eğitim anlayışı bakımmdan yapıl­ması gereken şey, &#8220;varlığın anlam ve hakikati nedir?&#8221; gibi büyük sorular sormak yerine, bütünüyle doğal yasa veya nedenlere bağlı bir mekanizma olarak işleyen bir dünyada, bilimsel ve rasyonel gözlem ufkunda beliren gerçeklik üzerinde hâkimiyet kurmaktan başka bir şey olmayacaktır.</p>
<p>Bilimsel ve felsefi rasyonalizmin vaat ettiği nesnellik ve evrensellik ideali ekseninde şekillenen modern eğitim paradigmasının ise bir yandan evrensel özne veya bireye diğer yandansa evrensel bilgi ve hakikatin tesis ve aktarılma­sına dayalı bir mahiyet arz ettiği söylenebilir. Rasyonel, bilimsel ve evrensel olan lehine farklılıkların yadsınmasını kaçınılmaz kılan böyle bir paradigmanın, eğitimi, bilimsel ve rasyonel temele sahip olma iddiasmdaki bilgiler yoluyla be­lirli bir özneleşme pratiğini meşrulaştırma ve gerçekleştirme hedefine kitlediği açıktır. Gerek modern düşüncenin başlangıcında yazılan ütopyalar, gerekse Aydınlanma düşüncesinin ilerleme fikrine bağlı olarak geliştirdiği iyimser ge­lecek vizyonunun, 19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılda en radikal sonuçlarına taşman karşı aydınlanma denebilecek eleştirilerle birlikte, sarsılmaya başladığı söylenebilir. Birçok sosyo-politik-ekonomik sebep gösterilebilir olsa da bilhassa 19.yy.dan itibaren zuhura gelen tarihselcilik düşüncesinin, rasyonalite de dahil olmak üzere, bütün varlık ve hakikat iddialarının tarihsel bir mahiyete sahip ol­duğunu açığa çıkarmasına paralel olarak, sabit, kalıcı, rasyonel, özsel ve evrensel bir varlık fikrinin yerini, oluş anlammda bir varlık düşüncesinin alması; Alman romantiklerinden başlamak üzere mekanik alem fikrinin ciddi bir şekilde eleşti­rilmesi, bilinç-dışının keşfi; Nietzsche felsefesinde görülebileceği üzere, nesnel olma iddiasıyla üretilen bilgilerin güç ilişkilerinden müstağni olmadığının fark edilmesi; modern ulus devlet anlayışıyla paralel bir biçimde serpilip gelişen oto­riter ve totaliter rejimlerin sökün etmesi; araçsal rasyonalizmin vücuda getirdiği meşruiyet mantığının, Weber&#8217;e &#8220;rutin, bürokratik demir bir kafese hapsolduk&#8221; sözünü söyletecek şekilde, bütün bir varlık alanına sirayet etmesi; Bacon&#8217;ın &#8220;bil­gi egemen olmaktır&#8221; sözünde karşılık bulduğu şekliyle başlangıçta doğa üze­rindeki hakimiyetiyle büyülenen insanın süreç içerisinde, üstelik eğitim yoluyla da meşrulaştırılarak, bilimsel araştırmanın ve güç ilişkilerinin nesnesi kılınmak suretiyle adeta biçimlendirilebilen/manipüle edilebilen bir tahakküm nesnesine dönüşmesi; sanayi Çevriminin ortaya çıkarmış olduğu sömürü mantığının iyice belirgin hale gelmesi; yine teknolojik gelişmelerin, dünya savaşlarmda kullanı­lan atom bombalarında görüleceği üzere, insan ve doğayı tehdit eder bir boyuta taşınması ve modern düşünce biçiminin karşı-ekolojik karakterini ifşa etmesi; endüstrileşmeyle birlikte kültürün de endüstrileşmesi ve insanın tek boyutlu bir varlık ufkuna hapsedilmesi gibi gelişmeler modern olana yönelik söz konusu eleştirilerin gerekçesini oluşturur niteliktedir.</p>
<p>Sayıları artırılabilir ve çeşitlendirilebilir olmakla birlikte tüm bu eleştiriler, varlık, insan ve Tanrı’yla kurduğu modern ilişki biçiminin köklü bir biçimde sorgulanmasına karşılık gelen birçok eleştirel felsefenin yanı sıra, giderek radi­kalleşmek suretiyle postmodern olarak nitelenen düşünme biçimine de kaynak­lık teşkil etmiştir. Hiç kuşku yok ki, gerek söz konusu eleştirilere, gerekse post- modern olarak adlandırılan düşünme biçimine kaynaklık teşkil eden en önemli eleştirel düşünürlerin başında &#8220;postmodernizmin peygamberi&#8221; şeklinde nitelen­dirilen Nietzsche gelmektedir. Zira Nietzsche tarafından teşhis edildiği şekliyle 19.yy Avrupa Nihilizmi ile birlikte ortaya çıkan varlık ve düşünce ufku, modern ve klasik felsefelerle kıyaslanamayacak bir biçimde, muhtevasında hiçbir şekil­de değer, anlam ve amaç barındırmayan bir &#8220;oluş&#8221; fikrini önplana çıkarmıştır. Aslına bakılırsa bütün bir varlık ve düşünce ufkunun değer, anlam, amaç ve ras­yonel olandan boşaltılma süreci olarak nitelendirebileceğimiz nihılistik varoluş ufkuyla birlikte zuhura gelen dönüşümün, bilhassa postyapısalcı ve postmodern felsefelerin zeminini oluşturduğu söylenebilir.</p>
<p>Öyle ki, söz konusu dönüşümü dönemleştirmeye yönelik teoriler de, içinde yaşıyor olduğumuz çağı bir &#8216;post<sup>7</sup> çağ olarak niteleyerek, modernıtenin, felsefe­nin, Batı ideolojisi ve tarihinin sonuna gelindiği yönünde birtakım düşünceler ileri sürmeye başlamışlardır. Buna göre içinde yaşadığımız çağ, post-endüstriyel, post-yapısalcı, post-antropolojik, post-metafizik ve postmodern bir çağ olarak gö­rülmek durumundadır. Klasik ve modern düşünceyle mukayeseli bir biçimde ifa­de edildiğinde postmodern düşüncenin, modern düşünceyle birlikte aşkınlığını yitiren ve bütünüyle öznenin epistemik pratiklerine indirgenen hakikat anlayışı­nın, olumsallık, farklılık, logos-çökmesi ve meta-anlatıların sonu gibi söylemlerle tebarüz eden bir düşünme pratiği içerisinde, öznenin bilincinden veya epistemik pratiklerinden kopartılarak, irrasyonel ve perspektival olana indirgendiği özü iti­bariyle nihilistik bir varoluş ve düşünme pratiğine karşılık geldiği söylenebilir.</p>
<p>Oldukça genel bir perspektif içerisinde ifade edildiğinde, postmodern dü­şünce, &#8220;konuşmacılardan bağımsız biçimde ve göstergelerin keyfi oyunu dı­şında, bir metnin, anlatının ya da söylemin dışmda hiçbir şey yoktur, her türlü yargı olası yorumlar içerisinde bir yorum olmak durumundadır.&#8221; cümlesiyle karakterize edilebilir. Buna göre postmodern düşünce durumu, adeta kaotik bir oluş sürecinde, töz, ego, varlık, özne, nesne vb. tüm Arşimet noktalarının kaybe­dildiği, düşünceyi meşrulaştıran bütün düalist ayrımların yıkılmak ve yorum- ların ise gittikçe radikalleşmek suretiyle &#8220;anything goes&#8221;, yani &#8220;her şey uyar&#8221; düsturunun şiar edinildiği bir mahiyete sahiptir. Elbette ki, bütün diğer kültür ürünlerinin yanı sıra eğitim de bu durumdan nasibini almış ve radikal bir dönü­şüme uğramıştır. Ufuksuz ve istikametsiz bir varoluş içerisinde, insanın kendisi taşınması ve modern düşünce biçiminin karşı-ekolojik karakterini ifşa etmesi; endüstrileşmeyle birlikte kültürün de endüstrileşmesi ve insanın tek boyutlu bir varlık ufkuna hapsedilmesi gibi gelişmeler modern olana yönelik söz konusu eleştirilerin gerekçesini oluşturur niteliktedir.</p>
<p>Sayıları artırılabilir ve çeşitlendirilebilir olmakla birlikte tüm bu eleştiriler, varlık, insan ve Tanrı’yla kurduğu modern ilişki biçiminin köklü bir biçimde sorgulanmasına karşılık gelen birçok eleştirel felsefenin yanı sıra, giderek radi­kalleşmek suretiyle postmodern olarak nitelenen düşünme biçimine de kaynak­lık teşkil etmiştir. Hiç kuşku yok ki, gerek söz konusu eleştirilere, gerekse post- modern olarak adlandırılan düşünme biçimine kaynaklık teşkil eden en önemli eleştirel düşünürlerin başında &#8220;postmodernizmin peygamberi&#8221; şeklinde nitelen­dirilen Nietzsche gelmektedir. Zira Nietzsche tarafından teşhis edildiği şekliyle 19.yy Avrupa Nihilizmi ile birlikte ortaya çıkan varlık ve düşünce ufku, modern ve klasik felsefelerle kıyaslanamayacak bir biçimde, muhtevasında hiçbir şekil­de değer, anlam ve amaç barındırmayan bir &#8220;oluş&#8221; fikrini önplana çıkarmıştır. Aslına bakılırsa bütün bir varlık ve düşünce ufkunun değer, anlam, amaç ve ras­yonel olandan boşaltılma süreci olarak nitelendirebileceğimiz nihılistik varoluş ufkuyla birlikte zuhura gelen dönüşümün, bilhassa postyapısalcı ve postmodern felsefelerin zeminini oluşturduğu söylenebilir.</p>
<p>Öyle ki, söz konusu dönüşümü dönemleştirmeye yönelik teoriler de, içinde yaşıyor olduğumuz çağı bir &#8216;post&#8217; çağ olarak niteleyerek, modernitenin, felsefe­nin, Batı ideolojisi ve tarihinin sonuna gelindiği yönünde birtakım düşünceler ileri sürmeye başlamışlardır. Buna göre içinde yaşadığımız çağ, post-endüstriyel, post-yapısalcı, post-antropolojik, post-metafizik ve postmodern bir çağ olarak gö­rülmek durumundadır. Klasik ve modern düşünceyle mukayeseli bir biçimde ifa­de edildiğinde postmodern düşüncenin, modern düşünceyle birlikte aşkınlığını yitiren ve bütünüyle öznenin epistemik pratiklerine indirgenen hakikat anlayışı­nın, olumsallık, farklılık, logos-çökmesi ve meta-anlatıların sonu gibi söylemlerle tebarüz eden bir düşünme pratiği içerisinde, öznenin bilincinden veya epistemik pratiklerinden kopartılarak, irrasyonel ve perspektival olana indirgendiği özü iti­bariyle nihilistik bir varoluş ve düşünme pratiğine karşılık geldiği söylenebilir.</p>
<p>Oldukça genel bir perspektif içerisinde ifade edildiğinde, postmodern dü­şünce, &#8220;konuşmacılardan bağımsız biçimde ve göstergelerin keyfi oyunu dı­şında, bir metnin, anlatının ya da söylemin dışında hiçbir şey yoktur, her türlü yargı olası yorumlar içerisinde bir yorum olmak durumundadır.&#8221; cümlesiyle karakterize edilebilir. Buna göre postmodern düşünce durumu, adeta kaotik bir oluş sürecinde, töz, ego, varlık, özne, nesne vb. tüm Arşimet noktalarının kaybe­dildiği, düşünceyi meşrulaştıran bütün düalist aynmlarm yıkılmak ve yorum­ların ise gittikçe radikalleşmek suretiyle &#8220;anything goes&#8221;, yani &#8220;her şey uyar&#8221; düsturunun şiar edinildiği bir mahiyete sahiptir. Elbette ki, bütün diğer kültür ürünlerinin yaru sıra eğitim de bu durumdan nasibini almış ve radikal bir dönü­şüme uğramıştır. Ufuksuz ve istikametsiz bir varoluş içerisinde, insanın kendisi olmaklığının dahi ne anlama geldiğinin belirsizleştiği anti-özcü ve anti-temelci postmodern düşünce güzergâhında eğitim de, ister müteal olana bağlı, isterse rasyonel olana içkin olsun öze referansla işleyen bir mantığı salık veren klasik ve modern eğitim anlayışından farklı olarak, insan oluş için özsel bir referans siste­minin benimsenmediği bir zeminde hareket etmek durumundadır.</p>
<p>Postmodern eğitim anlayışında bilgi aktarılıp, öğretilen bir statüde olmak­tan ziyade, her bireyin, herhangi bir mutlak veya sistematik bir referans nokta­sına müracaat etmeksizin, adeta bir keşif veya yaratma ameliyesi içerisinde, keş­fetmesi veya yaratması gereken bir konuma sahiptir. Kanaatimizce bu noktada zuhura gelen en radikal dönüşüm kişinin kendisine dair bilincinde gerçekleşmiş­tir. Klasik dünyada ruhuna, modern dünyada bilincine referansla temellendiri­len kendilik pratiği, tüm imkânların, aynı değer zemini içerisinde, adeta imkân­dan fiile geçtiği nihilistik karakterdeki postmodern varoluş ufkunda, bilinçdışı karakterdeki arzuların radikal salınımma referansla temellendirilmeye başlan­mıştır. Zira siyah ve beyazm yerine, gri rengin metaforik değerinin alkışlandı­ğı postmodern dünyada, kişinin kendisi olması meselesi de, bütün metafizik ve hümanistik ayrım ve temellendirmelerden bağımsız bir varoluş sürecine karşılık gelmekte olup, bu süreçte kişi, istediği zaman değişebilme kaydım saklı tutarak, &#8220;kendisini nasıl tanımlıyorsa o kişi olarak&#8221; tanınmak durumundadır.</p>
<p>Postmodern eğitim bağlanımda bir hakkın teslim edilmesi adına bilhassa ifade edilmesi gereken önemli bir husus ise, postmodern düşüncenin özdeş­lik yerine farklılığı ön plana çıkaran karakteriyle, epistemik anlamda dışlayın <u>kimlik</u> politikalarının yerine, fark veya başkalık deneyimine açık bir perspek­tife sahip olmasıdır. Vattimo&#8217;nun, nihilizmin olumlu bir özelliği olarak gördü­ğü, ni<u>hiliz</u>mle birlikte gücü ve otoriteyi meşrulaştıracak herhangi bir zeminin de ortadan kalktığı yönündeki düşüncesinin, postmodern yaşam dünyasında da, radikal bir özgürlük fikrinin yerleşmesi anlamında işbaşmda olduğu söylene­bilir. İndirgenemez bir fark fikri üzerine bina edilmiş olan söz konusu özgürlük anlayışının ise, farklılık lehine özdeşliği/kimliği, olumsal bir varlık anlayışı le­hine özsel bir mevcudiyete sahip varlık anlayışım benimsemeyi salık veren ka­rakteriyle, ister fiziksel, ister epistemik, isterse insani arzular üzerinden geçerek realize edilmiş olsun, inşam üzerinde gerçekleştirilmesi mümkün her tür şiddeti dışlayan bir mahiyet arz ettiği söylenebilir.</p>
<p>Bununla birlikte her türlü varlık ufkunun eşdeğerde görüldüğü bir düşünce pratiğinde, radikal bir rölativizm veya müphemliğin hâkimiyeti, her türlü farklı­lığa eş ölçüde açık olmak gerektiğine dair vurgunun dışmda, bütün ulvi maksut­larım yitirmiş olan insanın eğitimine dair kuşatıcı bir teklif sunması da mümkün görünmemektedir. İnsan oluşun ufkuyla/mahiyetiyle eşya oluşun parametreleri arasmda dahi bir ayrım yapmayı imkânsızlaştıran postmodern varlık durumu­nun kimliksiz, cinsiyetsiz, oluş içerisinde yüzergezer bir karaktere sahip olan ve radikal farklılıklarına vurguyla tebarüz eden bir kendilik deneyimine vücut ver­mesi söz konusu teklifsizliğin açık sonucu olarak görülebilir.</p>
<p>Sosyoloji Divanı Dergisi,20. Sayı, Dosya: Eğitim,syf:229-234</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-postmodern-zamanlarda-egitimin-varlik-olussal-ufkundaki-donusum-uzerine-bir-deneme/">Modern ve Postmodern Zamanlarda Eğitimin Varlık-Oluşsal Ufkundaki Dönüşüm Üzerine Bir Deneme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-postmodern-zamanlarda-egitimin-varlik-olussal-ufkundaki-donusum-uzerine-bir-deneme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Freud&#8217;un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2024 15:43:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[anoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[din nevrozdur]]></category>
		<category><![CDATA[Ego]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Yüce]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Freud Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Freud’un Din Yanılsaması]]></category>
		<category><![CDATA[nevroz]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26970</guid>

					<description><![CDATA[<p>2.1.   &#8220;Din Nevrozdur.” İddiasının Eleştirel Analizi ve Mantık Hataları Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için en te­melde din ve nevroz arasında sekiz benzerlik noktası tespit ettiğini iddia etmiştir. Saplantılı davranışları temsil eden bu benzerlik noktalarının birkaç önemsiz farkla -ki bu farkları da psikanalizle giderdiğini öne sürer- dinde de olduğunu id­dia etmiştir. Freud sekiz benzerlik noktasından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/">Freud’un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26992 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-300x169.webp" alt="" width="371" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1.webp 768w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p class="WordSection1"><!-- [if !supportLists]--><strong>2.1.   <!--[endif]-->&#8220;Din Nevrozdur.” İddiasının Eleştirel Analizi ve Mantık Hataları</strong></p>
<p class="WordSection1">Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için en te­melde din ve nevroz arasında sekiz benzerlik noktası tespit ettiğini iddia etmiştir. Saplantılı davranışları temsil eden bu benzerlik noktalarının birkaç önemsiz farkla -ki bu farkları da psikanalizle giderdiğini öne sürer- dinde de olduğunu id­dia etmiştir. Freud sekiz benzerlik noktasından “ihmal edil­diğinde vicdan azabımn oluşması, İcra edildiğinde soyutlan­manın gerçekleşmesi, tüm detayların yerine getirilmesinde gösterilen özen”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn1" name="_ftnref1"><!-- [if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--></a> şeklinde belirginleşen üç benzerliğin daha kolay fark edildiğini söylemektedir. Her ne kadar Freud böyle bir tasnife gitmese de bu üç benzerlik noktasını formal yani şekilsel benzerlik olarak isimlendirmek ve geri kalan beş ben­zerlik noktasını da yapısal benzerlik olarak belirtmek hem ko­nuyu anlamak hem de daha iyi değerlendirebilmek bakımın­dan uygun görünmektedir. Freud’un temel benzerlik olarak gördüğü dördüncü özellik içgüdülerin bastırılmasıdır. Diğer dört benzerlik de bu temel benzerlikten neşet etmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Ön­celikle şekilsel benzerlik noktalarına bakıldığında buradaki üç özelliğin nevroz ve dine özgü olmayıp başka şeylerde de görülebileceği açıktır. Bu üç özellik birçok sevgi, adama, fe­dakârlık ve önem verme içeren eylemde görülebilir. Mesela aşk konusu bunlardan biridir. Âşık olan kişi âşık olduğu ki­şiyi ihmal ettiğinde rahatsız olacaktır, hele de o kişinin gön­lü kırılırsa ihmalinden dolayı vicdan azabı çekecektir ve bir daha böyle bir ihmalin içinde olmamaya özen gösterecektir.Âşık olan kişi âşık olduğu kişiyle karşılaştığında ondan baş­kasını göremeyecek kadar etraftan soyutlanacaktır. Âşık İle maşuk buluştuklarında buluşma gününün anlam ve ehem­miyeti nispetinde organize ettikleri güzel günün tüm detay­larına dikkat edeceklerdir. Freud’un hemen fark edildiklerini iddia ettiği üç benzerlik noktası aşk için de geçerlldir. Peki bu benzerlik bizi hızlıca “Din evrensel bir aşktır.”, “Aşk bireysel bir dindir.” sonucuna ya da “Aşk evrensel bir saplantı nevro­zudur.” ya da “Nevroz bireysel bir aşktır.” sonucuna götüre­cek midir? Freud belki buna da “evet” diyebilirdi ama cevap, tabi ki “hayır”dır. Bu tür ifadeler ancak gerçeklikten uzak mecazi ifadeler ya da sanatsal anlatımlar için kabul edilebi­lir olur. Bununla birlikte aşkta çiftlerin bilinç dışı ilişkisine yönelik çalışmalar kapsamında aşk psikanaliz çerçevesinde ele alınmış ve ego idealinin sevilen ötekine yansıtıldığı aşkın gerçeklik yönü de olan, nevroz değil de yanılsama olduğu yö­nünde iddialar da öne sürülmüştür.2</p>
<p class="WordSection1">Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasını ortaya atmak için din ile nevroz arasında kurduğu analoji hatalı bir analojidir. Do­layısıyla burada Freud’un yanlış analoji mantık hatası yaptığı görülmektedir. Freud bu hükme varmak için analojiyi kullan­mış ama burada da analojinin temelini sağlayacak düzeyde yani dinin nevroz olduğunu kanıtlayacak düzeyde makul bir benzerlik ilişkisi oluşturamamıştır. Görüldüğü gibi kullandı­ğı benzerlik noktaları birçok duruma uygulanabilmektedir. Mantıkta tümdengelim kesin sonuç, tümevarım yüksek ih­timali! muhtemel sonuç verirken, analoji bu ikisine nazaran daha düşük düzeyde bir çıkarıma ulaşılmasını sağlar. Bu­nunla birlikte analojik argümantasyon, tümdengelimsel ya da tümevanmsal metotla kullanılabileceği gibi onların olmadığı yerlerde de kullanılmaktadır. Benzetme yoluyla akıl yürütme ne tümevarım gibi parçadan bütüne ne tümdengelim gibi bü­tünden parçaya gitmez. Bunun aksine iki özel durumda ben­zer özellikler tespit edildiğinde bunlardan biri bilindiğinde digeri hakkında fikir yürütmeyi sağlayan parçadan parçaya bir akıl yürütmedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn2" name="_ftnref2"><!-- [if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a> Bununla birlikte analojik metot kullanıla­rak yapılan argümantasyonların sonucuyla ilgili kesin yargı­lara gitmekten kaçınmak gerekmektedir. Analojik kanıtlama ya da benzerlik kanıtında spesifik bir durum veya örnekten başka bir örneğe, iki örneğin birçok yönden benzerlik göster­mesinden hareketle akıl yürütülerek birinde bulunan başka bir spesifik özelliğin de benzetilen diğer örnekte de olabilece­ği ihtimaline dayanarak her iki örneğin de benzer oldukları sonucuna giden bir akıl yürütme biçimidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn3" name="_ftnref3"><!-- [if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Analoji yoluyla yapılan bu tür kanıtlamada bir genellemeyi desteklemek için örnekleri çoğaltmak gerekmez. Bunun yerine benzeyen ve benzetilen arasındaki benzerliğe ve benzerlik ilişkisine odak­lanılır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn4" name="_ftnref4"><!-- [if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a> Analojik yöntemi kullanan Freud’un argümanına tekrar dönersek, Freud’un ortak özellikler göstererek din ve nevroz arasında benzerlik olduğunu iddia ettiği görülür. Ama burada Freud’un doğru olan bu akıl yürütmeyi bu kısımda bırakmadığı ve din ve nevroz arasında benzerlikler tespit edip tespit ettiği benzerliklerden yeni çıkarsamalara gitmek yeri­ne hızlıca “Din nevrozdur.” sonucuna ulaştığı görülmektedir. Dolayısıyla Freud’un burada analojinin getirdiğiyle yetinme­diği, bilimsel düşünceyi bir noktadan sonra ihmal ederek fikir ürettiği görülmektedir. Freud’un argümanım ana hatlarıyla analoji oluşturarak ifade edelim: Hem din hem nevroz her iki­si de ihmal edildiklerinde vicdan azabı oluşturur, her şeyden soyutlanarak ve tüm detaylarına dikkat edilerek icra edilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn5" name="_ftnref5"><!-- [if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> O halde “Din nevrozdur.” Burada Freud’un yapmak istedi­ği nevrozdaki özelliklerin dinde de olduğunu göstererek di­nin nevroz olduğu sonucuna ulaşmaktır. Öncüller ve sonucu daha açık bir şekilde yazarsak yeni analojik argûmantasyon şu şekilde oluşur:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz’un İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilir­ken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip olduğu bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de (herhangi bir rüknü) ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, İcra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">O halde “Din nevrozdur.”</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">İki durum arasındaki benzerliğin vurgulandığı bir argü­man büyük ihtimalle analojiden kaynaklanan bir argüman­dır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn6" name="_ftnref6"><!-- [if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> Analojik kanıtlarda iki durum arasındaki benzer özel­liklere dikkat çekilir ve söz konusu benzerlikle ilgili bir so­nuç çıkarılır. Bir akıl yürütme biçimi olarak analoji (temsil), iki şey veya olay arasındaki benzerlikten hareketle birisi için verilen bir hükmün diğeri için de geçerli olduğu sonucunu ulaşmaktır. Analojide dört temel unsur bulunmaktadır:</p>
<p class="WordSection1">1) Kendisine benzetilen (müşebbeh-ün bih),</p>
<p class="WordSection1">2) Benzetilen (mü- şebbeh) ya da benzeyen,</p>
<p class="WordSection1">3) Neden (illet) ya da Benzerlik İliş­kisi,</p>
<p class="WordSection1">4) Benzetme (teşbih) ya da hüküm.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn7" name="_ftnref7"><!-- [if !supportFootnotes]-->[8]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Analojik kanıtın ilk öncülü, analoji olarak kullanılan örnek hakkında bir iddiada bulunur. Analojik kanıtın İkinci öncülü, İlk öncüldeki örne­ğin, argümanın kendisinden sonuç çıkaracağı ikinci öncül­deki örneğe benzediğini iddia eder.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn8" name="_ftnref8"><!-- [if !supportFootnotes]-->[9]<!--[endif]--></a> Analojik kanıtın ilk ön­cülünde analojinin ilk unsuru olan kendisine benzetilen yer almaktadır. Kendisine benzetilen örnek, analojide asıl unsur olarak dikkat çeker. Bilinen bir gerçeklikten hareket ettiği için analojinin dayanağı olarak görünmektedir. Analojik ka­nıtın ikinci öncülünde analojinin İkinci unsuru benzeyen yer almaktadır. İkinci öncüldeki bir şeye benzetilen yani benze­yen örnek ise ikinci dereceden yani fürudandır. Birinci ön­cülde yer alan benzetilenle İkinci öncülde yer alan benzeyen arasında benzerlik ilişkisi kurulursa, sonuç birinci örnekteki hükmün ikinci örnek için de geçerli sayılmasıyla oluşturulur ve analojik kanıtlama tamamlanır. Analojinin ne olduğu kav­randıktan sonra sorulması gereken soru argümanın analoji voluvia nasıl değerlendirileceğidir.10 Yani analojik bir kanıtla­mada ne tür bir mantıksal prosedür işletilmektedir? Burada nevroz kendisine benzetilen, din benzeyen, Freud’un belirle­diği üç dikkat çekici özellik İse benzerlik ilişkisini oluştur­maktadır. Analojik argümantasyonda yapılması gereken ken­disine benzetilende yani nevrozda olan özellikler, benzetilene benzeyende yani dinde olduğu için benzetilendeki bir özelli­ğin benzeyende de olabileceği sonucuna ulaşmaktır. Oysa ki böyle bir argümantasyonda bu kurallar tam olarak uygulan­mamış yani benzerlikten yola çıkarak başka bir özellik için çıkarımda bulunulmamış hatta benzetilenle benzeyenin aynı olduğu hatalı sonucuna ulaşılmıştır. Burada analoji kuralları sağlıklı bir şekilde işlemiş olsaydı bile ulaşılacak sonuç dinin nevroz olduğu değil nevroza benzer olduğu olacaktı.</p>
<p class="WordSection1">Analojik kanıtlamada sonucun doğru olmasını sağlayan en önemli hu­sus öncüllerin, doğru olmasıdır. Yani argümanda bakılacak ilk husus birinci öncülün ardından ikinci öncülün doğru olup olmadığıdır.Analojik kanıtlamada ilk öncül, analoji olarak kullanılan örnek hakkında bir iddiada bulunduğuna göre11 yukarıdaki argümandaki birinci öncülde nevrozun sahip olduğu özellikler hakkında bilgi verilip verilmediğine bakılması gerekmektedir. Kurulan analojik kanıtlamada nevroz hakkında iddialar doğ­ru bir şekilde ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu öncül doğrudur. Analojik kanıtlamada ikinci öncülün, birinci öncüldeki örne­ğin, ikinci öncüldeki örnek gibi olduğunu iddia ettiği de söy­lenmişti. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu öncülün değerlendirilmesinin İlk öncüle oranla daha zor olduğudur.12 Ele alınan kanıtlamada ikinci öncülde dinin sahip olduğu benzer özelliklere işaret edilmektedir. Dolayısıyla ikinci öncül de birinci öncül kadar net olmasa da yüzeysel bir bakış açısıyla doğru kabul edilebilir. Ele alınan analojik kanıtlamada iki öncülün de doğru olduğu görülmektedir. Peki iki öncül de doğru olduğu halde sonuç neden yanlış çıkmıştır? İki öncül doğru olduğu halde benzetilenle benzeyen arasında özdeşlik ilişkisi zorlandığı için sonuç hatalı olmuştur. Burada öncül­lerin doğru olması halinde sonucun yanlış olması durumu­nu açıklayan diğer bir önemli husus da analojik kanıtlamada sonuca götüren benzerlik ilişkisinin sonuçla alakalı olması gerektiğidir. Analojilerde kullanılan örneğin ya da ortak özel­liklerin sonuçtaki örnekle tıpatıp aynı olması gerekmez, ama analojiler sadece (sonuçla) ilişkili benzerlikler [relevant simi- larities) gerektirir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn9" name="_ftnref9"><!-- [if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Ele aldığımız örnekte ise sonuçla doğru­dan ilişkili benzerlikler mevcut değildir. Ne ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma ne İcra edilirken soyutlanma ve ne de detaylara özen gösterme özellikleri dinin ayıncı özellikleridir. Bu özellikler başka birçok durumda gözlenebilir. Dolayısıyla bu benzerlikler bırakın dinin nevroz olduğu sonucuna ulaş­mayı, sonuçla ilişkili benzerliklerden yola çıkmadığı için dinin nevroza benzediği sonucunu bile desteklemezler.Karşı argümanı alt etmek değil anlamaya çalışmak gibi bir gerçeklik ilkesiyle hareket edilip argüman analoji kurallarına uygun bir şekilde yeniden düzenlenmek istenirse ortaya şöyle bir argüman çıkar:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, İcra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip bir duygu durum bozukluğudur.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de (herhangi bir rüknü) ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">O halde din de duygu durum bozukluğudur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Analoji bu şekilde kurulup iki benzer arasındaki ortak özelliklerden hareketle bir sonuca gidilmeye çalışıldığında sonucun doğru olması için öncüllerin doğru olması ve ben­zerliğin de sonucu destekleyen düzeyde olması gerekir. Yani  duygu durum bozukluğu için nevrozda tespit edilen özellik­ler alelade değil de duygu durum bozukluğuna sebep olan özellikler olmalıdır.</p>
<p class="WordSection1">Yukarıda bahsedildiği gibi bu özellikler aşk vb. gibi birçok durumda da bulunmaktadır. Burada hem Freud’un ulaştığı sonuca ulaşılmamıştır hem de özellikler duygu durum bozukluğunun ya da nevrozun niteleyici ve be­lirleyici özellikleri değildir.Bu analoji “Din nevrozdur.” sonucuna ulaşacak şekilde ye­niden düzenlenmek istenirse ortaya şöyle bir argüman çıkar:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Herhangi bir duygu durum bozukluğu ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip olduğunda nevroz olur. (O duygu du­rum bozukluğuna nevroz denir.)</p>
<p class="WordSection1">Dinde de ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmakta­dır.</p>
<p class="WordSection1">O halde din de nevrozdur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Burada nevrozla ilişkili bir sonuca ulaşılmıştır. Bu Freud’un sonucudur ama nevrozu nitelendiren açık özellikler bulunma­maktadır. Analojide herhangi bir özellik değil sonuçla ilişkili bir özelliğin ya da özelliklerin kullanılması gerekmektedir. Do­layısıyla birinci öncül yanlıştır. Söz konusu üç özellik nevrozun ayırıcı vasfi değildir. Freud şekllsel benzerliklerle ilgili zayıflı­ğın farkındadır. Öncelikle Freud’a göre din ile nevroz arasın­daki benzerlik salt dışsal bir benzerlikten öte gitmeyebilir. Söz konusu dışsal üç benzerlik temel yapılarla doğrudan ilişkili değildir. Bu benzerlik noktaları genel olarak nevrozun dışavu­rum biçimiyle ilişkilidir. En önemlisi ise sadece aynı mekanik nedenlerin işleyişinden kaynaklanan bu türden benzerliklere dayanarak arada İç İlişkiler bulunduğu sonucuna varmanın aceleci ve yararsız olacağıdır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn10" name="_ftnref10"><!-- [if !supportFootnotes]-->[14]</a></p>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn10" name="_ftnref10"><!--[endif]--></a> Görüldüğü gibi Freud, dışsal benzerliklerin aslında ölçü olmadığının farkındadır. En basit ifadesiyle dışsal benzerlikler yapısal benzerlikleri garantilemez. Bu benzerlikler mekanik bir işleyişi ifade ettiği için nevrozun iç yapışım açıklayamaz, dolayısıyla nevrozla doğrudan ilişkili olmadığı için onunla ilişkili bir sonucu destekleyemez.Freud’un argümanını analojik argümantasyonun kuralla­rına uygun bir şekilde benzer özelliklerden henüz hakkında bilgi bulunmayan başka bir özellik hakkında hüküm vermesi­ni sağlayacak şekilde yeniden düzenlemek faydalı görünmek­tedir. Freud’un görüşlerini analojik kıyas oluşturacak şekilde yeniden revize etmeden önce doğru bir analojinin formunu hatırlayalım:Analojik akıl yürütmenin en basit formu aşağıdaki öner­meleri içermektedir:“</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">A x özelliğine (y, z, vb. ortak özelliklere) sahip olma bakımından B’ye benzer.</p>
<p class="WordSection1">A, ayrıca p özelliğine de sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">O halde, B de p özelliğine sahiptir.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn11" name="_ftnref11"><!-- [if !supportFootnotes]-->[15]</a></p>
</blockquote>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn11" name="_ftnref11"><!--[endif]--></a>Doğru analojik akıl yürütmenin formunu Freud’un tespit ettiği benzerliklere uygularsak:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz’un İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilir­ken soyutlanma ve detaylara özen gösterme Özelliklerine sahip olduğu bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">Nevroz, ayrıca cinselliğin bastırılması özelliğine sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">O halde nevrozda var olan cinselliğin bastırılması gibi bir diğer özellik dinde de olabilir.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Analojik argümantasyon bu şekilde İfade edildiğinde doğ­ru bir analoji oluşturulmuş ihtimali! bir sonuca gidilmiş olur. Bu durumda analoji kurallara uygun kurulmuş olur ama so­nucun doğru olup olmadığı kesin değildir. Dolayısıyla böyle bir akıl yürütmede de yapılması gereken nevrozda olan söz konusu özelliğin dinde olup olmadığım araştırmaktır. Eğer özellik dinde mevcutsa ve bu özellik nevrozun belirleyici bir özelliği ise o zaman dinle nevrozun benzer olduğu sonucuna çakılabilir. Şimdi de cinselliğin bastırılması özelliğinin dinde olup olmadığı konusunu inceleyelim. Freud’un nevroz İçin belirleyici gördüğü cinselliğin bastırılması özelliğinin din İçin geçerli olup olmadığına bakıldığında kolaylıkla geçerli olma­dığı görülmektedir. Freud’un kendisi de bu özelliğin din ve nevrozda farklı şekilde meydana geldiğini kabul etmektedir. Aynı zamanda Freud’un saplantı nevrozunda genellikle vurgu cinselliğe yapılmaktadır. Freud anlamsız gibi görünen ama aslında bilinçaltında yoğun anlamlar barındıran saplantılı ey­lemlerin genellikle temelinde cinşelliği bulur. Oysaki cinsellik dinî uygulamaların arka planında bulunmaz. Din içerisinde cinsellik hayat içerisinde var olduğu kadar yer almakta ve bastırılması değil, dengede tutulması tavsiye edilmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Görüldüğü gibi dinlerin genel olarak cinselliği bastırdığı id­diası doğru değildir. Ayrıca cinselliğe yaklaşım dinden dine değişmektedir. Mesela Hristiyanhkta rahip ve rahibeler için evlilik yasak olabilir ama İslam dininde böyle bir yasak bu­lunmamaktadır. İslam’da nefsin isteklerini dengeli bir şekilde karşılamak, aşın istekleri kontrol edebilmek ve neticede nef­sin insana değil insanın nefsine egemen olması önerilmekte­dir. Bu da başta cinsel güdüler olmak üzere tüm yaşamsal güdülerin bastırılmasıyla değil, kontrol edilmesiyle ve medeni bir şekilde İnsani ihtiyaçların giderilmesiyle sağlanabilir.İslam dininin cinsellik konusunda haksızca ve çelişkili bir karşı taarruza uğradığı görülmektedir. Freud gibi bir kısım klasik ateistler dinin, insanlığın en önemli ihtiyaçlarından bi­risi olan cinselliği bastırması dolayısıyla İnsanın ruh sağlığım olumsuz etkilediğini iddia ederek dinin insan için zararlı oldu­ğu sonucuna varmışlardır. Buna mukabil günümüzdeki yeni ateistlerin tutumu da tam tersi yönde gelişmektedir. İslam’ı ve Müslümanları kötü göstermek isteyen din karşıtlan İslam’da cinselliğin seviyesizce yaşandığım ima etmekte ve yaşanan bi-çimini cinsel düşkünlük olarak ifade etmektedirler.</p>
<p class="WordSection1">Çok eşliliği İslam&#8217;ı karalamak İçin sürekli gündeme getiren günümüz ate­istleri esasında İslam’ı gözden düşürmek istemektedirler. Kla­sik ateistlerle yeni ateistlerin cinsellik hakkında birbirinin tam tersi iddiada bulunup her ikisiyle de İslam’ı karalamaya ça­lışmaları kendi içerisinde çelişkili bir durumdur. Çünkü bun­lardan biri doğru ise diğeri yanlış olmak zorundadır. Ya İslam cinselliği bastırdığı için yaşanmasına engel olduğu için insanın ruh sağlığım bozuyor olmalıydı, ya da İslam’da cinsel konu­larda ölçülülük ve ahlaklı oluş sağlanamıyor ve Müslümanlar aşın bir şekilde cinselliği yaşıyor olmalıydılar. Maalesef bu ve benzeri ateistlerin içine düştükleri çelişkiler fark edilmiyor ve birbirine zıt her iki cenahtan da dine karşı ön yargı oluşturma çabalan resmin bütününe bakılmadığı için her seferinde başa­rıya ulaşıyor. Din cinselliği ya baskılıyor ya da baskılamıyor ol­malıdır. En basit mantık kuralı üçüncü şıkkın imkânsızlığı bize bu durumun çelişkili olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla İs­lam&#8217;ın hem (cinsel özgürlüğü reddederek) cinselliği aşın baskı­ladığı hem de (çok eşliliği teşvik ederek) cinsellik konusunda aşın geniş davrandığı aynı anda iddia edilemez. İslam’ın cinsel­lik konusunda hem ifrata hem tefrite düştüğünün eş zamanlı olarak iddia edilmesi çelişkilidir. Belki burada din üzerinden değil de dindar üzerinden eleştiri yapılabilir ve bu eleştiri diğe­rinden daha makul olabilir. Yani dinin içgüdüleri bastırdığı bu nedenle dindarın cinsel aşırılığa ve yanlışa düştüğü iddia edile­bilir. Bu iddiada tefrit dine ifrat dindara atfedilmektedir. Bu id­dia karşısında söylenebilecek şey ise kişisel bir durumun dine ya da başka bir kuruma atfedilemeyeceğidir. Kendi dürtülerine hâkim olamayan söz konusu cinsel yanlışlara düşen herhangi bir insan dinî emirlere de muhalif davranmış ve günaha girmiş olacaktır. Herhangi bir kişinin kendi zaafı alt olduğu zümreye taşınmamalıdır. Zaten İslam’da hedeflenen insanın yaşamsal güdülerini bastırıp onu zorlamak değil, insanın söz konusu ih­tiyaçlarını ötekine zarar vermeden kontrollü bir şekilde karşı­lamasını sağlayarak hem nefsi hem nesli korumaktır.</p>
<p class="WordSection1">Ayrıca klasik ateistlerden Freud’un ensest arzulan (erkek çocuğun anneye duyduğu kız çocuğun babaya duyduğu cinsel arzuyu) doğal görüp dinin onları engellediği için nevroz olduğunu iddia etmesi hatırlatıldığında günümüz ahlak ilkeleriyle ensesti ya­saklayan dinî ahlak ilkeleri uyumlu görünmektedir. Dolayısıyla yeni ateistlerin ensest ilişki, cinsel istismar ve cinsellik üzerin­den dine yüklenmeleri makul değildir.Freud&#8217;un cinselliğin bastırılması özelliği ve bu özellikten neşet ettiğini söylediği suçluluk duygusu, pişmanlık duygu­su, uzlaşma hali ve yer değiştirme gibi özellikler dinî davranış­larda görülmediği için analojiye konu olamazlar. Burada cin­selliğin bastırılması özelliği kilit bir özellikti, Freud’un buna bağlı olarak var olduğunu iddia ettiği diğer özellikler, cinselli­ğin bastırılması özelliğinin dinde olmadığını göstererek dolaylı olarak gösterilmiş oldu. Aslında cinselliğin bastırılması özel­liğinin dinde olmayışım, olsa bile farklı bir formda oluşunu Freud da kabul etmektedir. Freud, nevrotik törenlerle dinî ri- tûellerin kutsal faaliyetleri arasındaki benzerliklerin yanı sıra farklılıkların da olduğundan bahsetmektedir. Freud’a göre en temel farklılık, nevrozlarda baskı altına alınan içgüdüler sadece cinsel nitelikte olmasına rağmen dinde baskılanması istenen içgüdüler genellikle bencil kaynaklardan beslenmek­tedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn12" name="_ftnref12"><!-- [if !supportFootnotes]-->[16]<!--[endif]--></a> Saplantı nevrozu genellikle hastanın en mahrem ve çoğunlukla cinsel yaşantısından kaynaklanmaktadır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn13" name="_ftnref13"><!-- [if !supportFootnotes]-->[17]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Din ise kişisel yanı olmakla birlikte toplumsal boyutu da olan bir fenomendir. Saplantı nevrozunda olduğu gibi dini cinsel yaşantıdan kaynaklanan bir fenomen olarak değerlendirmek mümkün değildir. Dinin Freud’un iddia ettiği gibi bastırma­dığı ama kontrol altına almak istediği içgüdüler ise genellikle toplumsal açıdan zararlı olabilecek bencilce gelişen içgüdü­lerdir. Bu kontrol mekanizmasının temelinde ise ötekini dü­şünmek ve birlikte yaşamı mümkün kılmak yer almaktadır. Görüldüğü gibi din cinsel arzulan bastırmakla karakterize edilebilecek bir fenomen olmamakla birlikte, daha ziyade tüm bencil arzularla mücadele etmeyi öneren bir sistemdir. Din saplantı nevrozundan farklı olarak arzulan yok etmek yerine ötekine zarar vermeden dengelemek ve ötekine zarar veren egoist ve asosyal güdüleri kontrol etmek hedefindedir.Freud’a göre bu temel farklılığın dışında çok belirgin ve nevrotik davranışlarla ibadetleri karşılaştırmayı anlamsızlaş- tıran üç temel farklılık daha sıralanabilir:</p>
<p class="WordSection1">1. Nevrotik sere­monilerin bireysel değişkenliğine rağmen dinî ritüeller (dua, doğuya dönme vs./namaz, kıble vs.) stereotip (tek biçimli) ka­rakter göstermektedir.</p>
<p class="WordSection1">2. Nevrotik davranışlar kişiye özel bir yapı sergilerken, dinî ritüeller umumi ve toplumsal bir yapı sergilemektedir.</p>
<p class="WordSection1">3. Nevrotik davranışlar saçma ve anlamsız görünürken, dinî seremonilerin küçük ayrıntıları, önemli ve sembolik anlama sahiptir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn14" name="_ftnref14"><!-- [if !supportFootnotes]-->[18]<!--[endif]--></a> Freud’un burada ifade ettiği fark­lılıklar aslında nevrotik davranışlarla İbadetlerin karşılaştı­rılmasını anlamsız hale getirmektedir. Freud bu durumun farkındalığıyla öncelikle saplantılı nevrozlarla din arasında­ki farklılıkları dikkate alarak ikisi arasında tam bir özdeşlik öngörmek yerine benzerlik ilişkisinin azaldığını kabul etmek­tedir. Freud’a göre farklılıklar dikkate alındığında “saplantılı nevroz (Die Zuangsneurose, an obsesstonal neurosis) burada özel bir dinin yan komik, yan üzücü bir karikatürünü su­nar.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn15" name="_ftnref15"><!-- [if !supportFootnotes]-->[19]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud farklılıkların farkmdalığıyla ulaştığı bu netice­yi ise daha sonra psikanalitik yöntemle çarpıtarak saplantı nevrozu ile din arasında özdeşliğe giden benzerlik ilişkisini tekrardan kabul ettiğini belirtmiştir. Oysa ki farklılıklar ih­mal edilmediğinde benzerliğin yadsınacağını ve çok belirgin olmadığını Freud da başlangıçta kabul etmişti. Dolayısıyla Freud’un kendisiyle çeliştiği açıktır. Ama daha sonra Freud psikanalitik araştırma tekniklerinin yardımıyla saplantılı ey­lemlerin gerçek anlamları çözüldüğünde, saplantı nevrozu ile dinî törenler arasındaki farkların ortadan kalkacağını belirt­miştir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn16" name="_ftnref16"><!-- [if !supportFootnotes]-->[20]<!--[endif]--></a> Freud’un bu açıklamalarında ise kendi ideolojisi için gerçeği çarpıttığı, saplantı nevrozu ile din arasındaki farklı­lıkları elimine ettiği ve bilimsel bir başarısı olan psikanali­zi farklılıkları kamufle etmek için dinin aleyhinde kullandığı görülmektedir. Oysa ki burada bir bilim insanından beklenen benzerlikleri ve farklılıkları birlikte değerlendirerek daha ob­jektif bir neticeye ulaşmasıdır.Freud belirlediği üç temel farklılıktan üçüncüsûnü psika­nalizle benzerliğe dönüştürdüğünü ifade etmektedir. Freud üçüncü farklılık olan, saplantı nevrozunun anlamsız olmasına mukabil dinî törenlerin anlam taşımaları durumunu psikana- litik yöntemle çözdüğünü belirtir. Freud’a göre anlamsız gibi görünen saplantılı davranışın bilinç dışında bulunan gerçek anlamı psikanalitik yöntemle çözüldüğünde aslında bu davra­nışların ne kadar anlam barındırdığı ve bilinçli yaşamı ne ka­dar etkilediği fark edilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn17" name="_ftnref17"><!-- [if !supportFootnotes]-->[21]<!--[endif]--></a> Freud böylece nevrotik dayanışlarla ibadetler arasında analoji kurulmasını engelleyen bir farklılığı kendi iddiasını desteklemek üzere benzerliğe dönüştürmüş gö­rünmektedir. Ama hala diğer farklılıklar analojinin geçersizli­ğini ve söz konusu Freud’un iddiasının yanlışlığım gösterebile­cek güçte görünmektedir. Freud ilk önce saplantılı davranışlar ve ibadetler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları açık bir şe­kilde ortaya koyarak objektif bir tutum sergilemekte, ardından analojiyi bozacak belirgin farklılıkları çarpıtarak sadece ben­zerliklerden hareket ederek bilimsel zihniyetten uzaklaşmakta­dır.</p>
<p class="WordSection1">Oysa ki burada Freud’un farklılıkların farkmdalığıyla ana­lojinin geçersizliği yönünde çıkarımda bulunması en azından söz konusu farklılıkların olduğu özellikler için (örneğin cinsel­liğin bastırılması özelliğinde olduğu gibi) analojinin bozuldu­ğunu itiraf etmesi gerekirdi. Bunu yapmak yerine Freud kendi görüşlerini haklı çıkaracak yeni yollara başvurmuştur. Freud burada psikanalizi farklılıkları kamufle etmek ve kendi hlpotc zini ispatlamak için kasıtlı bir şekilde çarpıtarak kullanmak tadır. Görüldüğü gibi Freud bilimi inandığı bir şeyi daha açık ifadeyle önyargılarını ispatlamak için çarpıtmaktadır. Sadece bir farklılığı psikanalizle giderebildiği halde diğer farklılıklara rağmen yine de dinin evrensel bir saplantı nevrozu olduğu id­diasında ısrar etmektedir. Bu tutum ise bilimsel bir zihniyetle değil, körü körüne bir şeye bağlanma ve inandığını gerçek ka­bul etme İle açıklanabilir. Burada Freud’un verileri kendi ki­şisel beklentileri ve ideolojik görüşü için çarpıttığı ve verilere objektif yaklaşmadığı görülmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Freud’un din ile nevroz arasında kurduğu analojide kul­landığı sekiz benzerlik noktasından başta cinsellik olmak üzere içgüdülerin bastırılması ve bu özellikten kaynaklandığı­nı belirttiği eskiden yaşanan içgüdülere bağlanan bilinçsiz bir suçluluk duygusu, içgüdülerin kışkırtması anında ceza kor­kusunun oluşturduğu beklentisel anksiyete, uzlaşma ve yer değiştirme şeklindeki diğer dört benzerlik noktası dinde bu­lunmadığı için yani dinde tikel bazı örneklerde görülmüş olsa bile dinin özelliği olmadığı için analojinin kurulmasında etkili olamazlar. Çünkü Freud’un nevrozların temel sebebi olarak gördüğü cinselliğin bastırılması özelliği ve bu özellikten kay­naklanan diğer dört özellik olmak üzere yapısal beş benzerlik noktası din için geçerli değildir. Bu durumda bu beş yapısal özellik dinde görülmediği için din ile nevroz arasında kuru­labilecek bir analojide kullanılamayacağına göre analoji için temel benzerlik noktaları ön plana çıkar. Freud’un da hemen fark edildikleri için temel benzerlik noktaları olarak belirlediği diğer üç özellik ise yukarıda incelenmiştir. Freud’un görüşle­rini anlamak adına iyilikseverlik ilkesiyle de argümanım güç­lendirerek değerlendirmeler yapıldığında bile bu özelliklerden hareketle “Din nevrozdur.” iddiasına ulaşılmadığı görülmüş­tür. Kaldı ki söz konusu Freud’un temel benzerlik dediği üç şekilsel benzerlik noktasının “Din nevrozdur.” iddiasını ya­pısal benzerlikler olmaksızın tek başına sağlayamayacağı da iddia edilmiştir. Hatırlanacağı üzere Freud da bu özelliklerin iç mekanizmayı açıklayamayacağım dışsal özellikler olarak benzerliği zayıflatacağım kabul etmişti. Hatta din ile nevroz benzerliği için ölçü olamayacaklarım belirtmişti.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn18" name="_ftnref18"><!-- [if !supportFootnotes]-->[22]</a></p>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn18" name="_ftnref18"><!--[endif]--></a>Din ile nevroz arasında Freud’un kolaylıkla görünür ol­duğunu iddia ettiği şekilsel nitelik taşıyan temel benzerlik noktaları detaylı bir şekilde incelendiğinde esasında onların dinde olmadığı da fark edilecektir. Şekilsel benzerlik noktaları yapısal benzerlik noktalarına oranla dinde varmış gibi görün­mektedir. Yukanda Freud’un görüşleri lehine iyilikseverlik ilkesiyle bu özellikler olumlanarak analojiler oluşturulmuş buna rağmen “Din nevrozdur.” iddiası analoji yoluyla temel- lendirilememiştir. Daha net bir İfadeyle bu özellikler yüzeysel bakıldığında varmış gibi görünse de dikkatle İncelendiğinde tıpkı yapısal benzerlikler gibi aslmda dinde mevcut değildir. Şekilsel benzerlik noktalarından ilki her İkisinin de ihmal edilmeleri halinde kişide vicdan azabına ve iç sıkıntısına yol açmalarıydı. Nevrozda olan bu özelliğin dinde olduğunu net bir şekilde söylemek mümkün değildir. Dindarın ibadetini İh­mal etmesi halinde duyduğu üzüntü her zaman vicdan azabı olarak nitelendirilemez. Dolayısıyla her durumda saplantılı davranışlara zemin hazırlamaz. Bununla birlikte dinî görevle­rini yerine getirmediğinde üzüntü duyan insanların var oldu­ğu gibi bu durumdan hiç etkilenmeyen insanların var olduğu da bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Nevroz ile din arasında belirtilen İkinci ben­zerlik, icra edildikleri anda kişinin tüm diğer faaliyetlerden soyutlanması durumuydu. Oysa ki dinî ibadetlerin bir kısmı soyutlanarak değil, cemaatle toplu bir şekilde gerçekleştiril- mektedir. Hatta her iki şekilde gerçekleştirilmesi mümkün olan ibadetlerden namazın soyutlanarak tek başına değil de toplu olarak cemaatle kılınmasının daha sevap olduğu da bilinmektedir. Din ile nevroz arasında Freud’un belirttiği temel benzerliklerden sonuncusu tüm detayların yerine getirilme­sine özen gösterilmesi özelliğiydi. Aksi takdirde kişide vicdan azabı gerçekleşecekti. Nevrozda var olan bu özelliğin de dinde olduğu pek söylenemez. Freud burada dindeki vicdani teşvik­le nevrozdaki zorunluluk duygusunu ayırt edememiştir. Sap­lantı nevrozunda zorunluluk vardır ve telafisi mümkün değil­dir. Dinde ise ibadetin kazası ve günahtan sonra tövbe ile af­fedilme gibi alternatif yollar bulunmaktadır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn19" name="_ftnref19"><!-- [if !supportFootnotes]-->[23]<!--[endif]--></a> Eğer Freud’un üç temel benzerliği için söz konusu eleştiriler de kabul edile­cek olduğunda analojiyi oluşturması beklenen tüm özellikler eleneceği için ortada analojik kanıtlama kalmayacaktır.Freud’un din ile nevroz arasında kurduğu benzerlik doğru bir analoji olmuş olsaydı, burada din ile nevroz arasında bazı çıkarımlara ulaşılabilirdi. Ama doğru bir analoji kullanılmış olsaydı bile Freud’un bu analojiden din ve nevroz benzerdir iddiasına gitmesi makul olabilirdi ama bu ihtimalde dahi ‘‘Din nevrozdur.” şeklindeki din ile nevroz arasında bir özdeşlik id­diasına geçilmesi mümkün olmayacaktı. Görüldüğü gibi “Din nevrozdur.” iddiası benzerliklerden özdeşliğe geçmesi dolayı­sıyla daha ilk baştan yanlıştır. Doğru bir analoji olmuş olsay­dı bile doğru bir sonuca ulaşmadığı görülmektedir. Kaldı ki Freud’un kullandığı analoji de mantık kurallarına uygun doğ­ru bir analoji olmaktan uzaktır.</p>
<p class="WordSection1">Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasına gittiği benzerlik noktaları incelendiğinde yanlış bir analoji kurduğu dolayısıyla informel (biçimsel olmayan) man­tıkta sıklıkla işlenen yanlış analoji (false analogy) mantık ha­tasına düştüğü görülmektedir. Bu mantık hatasının en yay­gın adlandırılması “Yanlış Analoji” (False Analogy)<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn20" name="_ftnref20"><!-- [if !supportFootnotes]-->[24]<!--[endif]--></a> olmakla birlikte literatürde şu adlandırmalarla da karşılaşılmaktadır: “Analojinin Kötüye Kullanımı” (Abuse of Analogy)<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn21" name="_ftnref21"><!-- [if !supportFootnotes]-->[25]<!--[endif]--></a> “KötüyeKullanılan Analoji” (Abuslve Analogy),M “Analojik Yanlış” (The Analogical Fallacy).37 “Hatalı Analoji&#8221; (Faulty Analogy),39 Şüp­heli Analoji (Questtonable Analogy)30 ve “Zayıf Analoji” (Weak Analogy).30Analojiyle akıl yürütme esasında çok eski ve yararlı bir yön­temdir. Bununla birlikte yanlış analoji mantık hatasına dikkat edilmelidir. Peki analojik akıl yürütme ne zaman yanlış ana­lojiye dolayısıyla bir mantık hatasına dönüşür? Eğer İki şeyin bazı açılardan benzer olmaları, onların diğer açılardan da zo­runlu olarak benzer olacağı algısı oluşturuyorsa, eğer benzer­likler gerçekte değil de sadece görünüşte ise ve karşıt örnekler olduğu halde benzerlikte ısrar ediliyorsa burada mantık hata­sı vardır.31 Yukanda incelendiği gibi Freud bu iki durumu da yapmıştır. Freud’un şekilsel benzerliklerden hareketle yapısal benzerliklerin de olabileceği öngörüsü yapması, yapısal özel­lik olarak belirlediği beş özelliğin hiçbirisinin de dinde bulun­maması, “Din nevrozdur.” iddiasını yüzeysel benzerlikler üze­rinden geliştirmesi hatta şekilsel özelliklerin bile sorguya açık olması bu iki hatayı da yaptığını göstermektedir. Daha son­ra Freud farklılıklardan bahsederek karşı analoji oluştuğunu gördüğü halde “Din nevrozdur.” iddiasından vazgeçmemiştir. Gerçi Freud yanlış analoji mantık hatası yaparak din ve nevro­zun benzer olduğu sonucuna ulaşmıştır ve bunun da ötesine geçerek dinin nevroz olduğu çıkarımını savunmuştur.</p>
<p class="WordSection1">Mantık kuralları çerçevesinde birçok argüman oluşturarak konuya yaklaşıldığında hiçbir şekilde dinin nevroz olduğu sonucuna ulaşılmadığı açıktır. Dinin nevroza benzediği İddiası mantık hatası barındıran ve yanlış analojiyle ulaşılabilecek bir iddia iken, &#8220;Din nevrozdur.” iddiası hiçbir mantıksal temele oturma- maktadır. Yani böyle bir iddia yanlış bir analojiyle ya da analo­jinin kuralları çarpıtılarak bile savunulamamaktadır.Freud’un nevroz için belirlediği en önemli özellik cinselli­ğin bastınlmasıydı. Bu özelliğin din için geçerli olmadığı dola­yısıyla bu özellik kapsamında belirlediği dört özelliğin de din için geçerli olmadığı bu nedenle analojide benzerlik ilişkisi için kullanılamayacakları yukarıda belirtilmişti. Cinselliğin bastırılması bazı dinlerde (ör. Hristiyanlık) belirli kişiler üze­rinde (ör. Rahip ve rahibeler) uygulanmış olabilir. Freud’un cinselliği bastırma meselesini Hristiyanlıkta rahip ve rahibe­ler özelinde gördükten sonra tüm dinlerde varmış gibi genel­leme yapması aşın genelleştirme (overgeneralization) mantık hatasını oluşturmaktadır. Aşırı genelleştirme mantık hatası yalnızca bazı üyelere uyan şeyleri bir grubun tüm üyelerine atfetmek<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn22" name="_ftnref22"><!-- [if !supportFootnotes]-->[26]<!--[endif]--></a> yani tikel için doğru olanı tümel için doğru kabul etmektir. Normalde genelleme, belirli tecrübelerden geniş so­nuçlara ulaşılan öğrenmenin doğal ve vazgeçilmez bir süreci­dir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn23" name="_ftnref23"><!-- [if !supportFootnotes]-->[27]<!--[endif]--></a> Ama sınırlı deneyimlerden makul olmayan genellemele­re gidilmesinde mantık hatasına dönüşür. Aşın genelleştirme mantık hatası Freud’un en yaygın yapmış olduğu hatalardan biridir. Freud’un cinselliğin bastırılmasının neticesinde orta­ya çıktığını iddia ettiği suçluluk duygusu ve suçluluk duygu­sunu takiben gerçekleşen pişmanlık duygusu da tüm dinlere genelleştirilemez. Freud bu konuda da genellemeye giderek aşın genelleştirme mantık hatası yapmıştır. Freud burada nevrozların kendilerini “zavallı günahkârlar” olarak hissetme­sini dine de taşırken Hristiyanlıktaki “asli günah” fikrini esas almış görünmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn24" name="_ftnref24"><!-- [if !supportFootnotes]-->[28]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un obsesif kompülsif bozukluk­taki suçluluk duygusunu dine atfederken dindarlan özünde “sefil günahkârlar” (arge Sûnder/miserable sinners) olaraktarif etmesi “asil günah“ fikrini hatırlatmaktadır.30 Freud’a göre rahipler insanların dine itaatini ancak onların İçgüdüsel tabiatına böyle büyük tavizler verdirerek ve onların zihnine “Yalnızca Tanrı güçlü ve iyi, İnsan ise zayıf ve günahkârdır/30 fikrini yerleştirerek sağlamaktadırlar. Hristiyanlıktakl “asli günah&#8221; düşüncesinin temeli Pavlus’a dayanır. Ancak ölümle kefareti ödenebilecek Tanrı’ya karşı İşlenen suçun bedelinin Hz. İsa&#8217;nın çarmıha gerilmesiyle ödendiğine İnanılan Hristi- yanlıkta Tanrı’nın oğlu suçsuz yere ölerek tüm insanlığın ke­faretini ödemiştir. Freud buradaki kefareti ödeyen Tanrı’nın oğlu figüründe kendi teorisini temellendirmekte ve baba katili Oedipus’u hatırlatmaktadır.37 Ama Freud İçin oldukça işlev­sel olan “asli günah” ve “kefaret” öğretileri diğer birçok dinde özellikle de İslam dininde bulunmaz. İslam dininde insanların temiz bir fıtrat üzere yaratıldığı vurgulanmaktadır. Dolayısıy­la Freud’un üç temel benzerlik içinde ifade ettiği vicdan azabı ve bu özelliğe benzeyen Freud’un cinselliğin bastırılmasıyla ilişkili olarak gördüğü suçluluk ve pişmanlık duygulan gibi özellikler nevrozda olduğu gibi din için şekilsel ya da yapısal bir özellik olarak belirtilemezler.Freud’un din aleyhindeki genel iddiasının bilimsel teme­li sorgulanmıştır ve kanıtlan yetersiz, bulunmuştur. Çünkü Freud’un hastalarının çoğu ahlakçı bir kültürde sinirsel bo­zukluklardan yakman toplumun sınırlı bir grubunu oluştur­maktaydı.38</p>
<p class="WordSection1">Freud’un dinî konularda verdiği yanlış hüküm­lerini ruhsal yönden sağlıksız insanların psikolojik durum- lan üzerinden temellendirmeye çalışması, sağlıksız çevrede büyüyen ve ruhi bunalım geçiren hastaların zihin yapılarını ölçü almış olması,30 saplantılı davranışların psikanalizle yo­rumlanıp anlamlı sonuçlara ulaşılabileceği yönündeki iddia­sını sadece iki hastası üzerinden temellendirmiş olması<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn25" name="_ftnref25"><!-- [if !supportFootnotes]-->[29]<!--[endif]--></a> <a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn26" name="_ftnref26"><!-- [if !supportFootnotes]-->[30]<!--[endif]--></a> ve söz konusu saplantı nevrozuna sahip iki hastadan hareketle saplantı nevrozu ve dinî eylemler arasında sembolik anlam üzerinden benzerlik kurmaya çalışması<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn27" name="_ftnref27"><!-- [if !supportFootnotes]-->[31]<!--[endif]--></a> olumsuz ve güven sarsıcı bir şekilde dikkat çekmektedir. Freud saplantı nevro­zu ile din arasındaki benzerliğe yönelik argümanım bütünü teşmil etmeyen, sınırlı sayıda örnekle ve özellikle de hasta bi­reyler üzerinden temellendirmiştir. Freud’un verdiği örnekler dolayısıyla kanıtlan yetersizdir. Örneklerin sınırlı sayıda ol­ması, bütünü teşmil etme potansiyelinde olmaması ve karşı örneklerin de bulunması Freud’un iddiasını güçsüzleştirmek- tedir. Ömekli kanıtlarda örneklerin doğru olması da sonu­cun gücünü ve güvenilirliğini garantilemez. Sonucun sağlam ve güvenilir olması için ömekli kanıtlarda birden çok örne­ğin olup olmadığına, örneklerin geneli temsil potansiyelinin olup olmadığına, örneklerin arka plan bilgisinin (background Information) olup olmadığına, iddiayı gûçsüzleştlrecek karşı örneklerin (counterexamples) olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer iddianın gücünü ve güvenilirliğini etkileyecek bu şart­lar yerine gelmiyorsa en azından iddia biraz daha mütevazı dile getirilmelidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn28" name="_ftnref28"><!-- [if !supportFootnotes]-->[32]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Görüldüğü gibi Freud bu kriterlerden ge­çemediği halde ılımlı bir benzerliğe gitmek yerine iddialı bir özdeşliğe ulaşmıştır. Bu da bilimsel bir tutum değildir. Yine burada Freud’un nevrotikler üzerinden çıkarımda bulunduğu ve hastalar üzerinde yaptığı araştırmaları normal dindarlar üzerinde genelleştirdiği görülmektedir. Freud’un bu genelleştirme sürecinde ise hem aşın genelleştirme mantık hatası hem de sıçrama ve çarpıtma söz konusudur. Sadece hastalar üzerindeki sınırlı sayıdaki tespitini yine hastalar üzerine ge­nelleştirmiş olsaydı aşın genelleştirme mantık hatası yapmış olacaktı ama hastalara değil de sağlıklı İnsanlara taşıması sıçramayı, sağlıklı insanlara hasta teşhisi koyması ise çarpıt­mayı göstermektedir. Freud’un dinin nevroz olduğu iddiasını temellendirme sürecinde özellikle hasta bireyleri seçmesi ise cımbızlama (cherry picking) mantık hatasını oluşturmaktadır. Kişinin elindeki veri setinden/olaylar dizisinden sadece kendi iddiasını teyit edenleri seçmesine cımbızlama mantık hatası denilmektedir. Mantık hatasını yapan kişi burada teyit ön­yargısı içindedir ve sadece kendi görüşünü teyit eden kanıt­lan aramakla meşguldür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn29" name="_ftnref29"><!-- [if !supportFootnotes]-->[43]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un da hasta bireyleri dinin nevroz olduğu iddiasım tespit etmek için teyit düşüncesiyle cımbızla seçtiği görülmektedir.Freud’un üç temel benzerlik içinde ifade ettiği vicdan aza­bı ve bu özelliğe benzeyen Freud’un cinselliğin bastırılmasıy­la ilişkili olarak gördüğü suçluluk ve pişmanlık duygulan gibi nevrozda bulunan yapısal özellikler dinin kendisinde değil ama dindarın şahsiyetinde gözlenebilir. Yani Freud burada din dışı bir sebeple saplantı yaşayan hastaların dindar olması duru­munda ya da dinin cezalandırma yönüne aşın vurgu yapa­rak dini bir saplantıya dönüştüren insanların varlığına işaret ederek aşın genelleştirme mantık hatasına düşmeden spesifik örneklerden haber vermiş olsaydı, esasında düşüncesi kabul edilebilir ve bilimsel zemine oturtulabilirdi. Nevrozda olan bu özellikler ancak dindar bir kişinin nevrotik bir özelliği olması dolayısıyla ya da dini, nevrozda olduğu gibi zorunluluk olarak algılaması durumunda gözlenebilir. Daha net bir ifadeyle bu özelliklerin dindar bireylerde de gözlenmesi makul sebepler ışı­ğında mümkündür ama bu özelliklerin birkaç dindarda olması gerekçe gösterilerek tüm dindarlarda olduğunun iddia edilme­si ve sonrasında da dinin bir özelliğiymiş gibi lanse edilmesi aşı rı genelleştirme mantık hatasını oluşturacaktır ve çarpıtma olacaktır. Dindarlar genellikle Allah’ı sevdikleri için ona sevgi­lerini göstermek ve Allah’ın verdiği nimetlere teşekkür etmek niyetiyle ibadet ederler. Aynca ibadet etmek ruhlarına iyi geldi­ği için yani onlan iyileştirdiği için bir yönüyle kendileri için de ibadet edebilirler. Bu durumda zorunluluk ortadan kalkar ve isteyerek ibadet etmenin önü açılır.</p>
<p class="WordSection1">Nevrozdaki gibi zorunluluk merkezde olmuş olsaydı, vicdan azabı, suçluluk ve günahkâr­lık duygulan ve pişmanlık gözlemek mümkün olurdu. Dinî zo­runluluk olarak algılayanlarda sevgiyle değil de korkuyla dine yaklaşanlarda nevrozda olan bu durumun oluşması da müm­kündür. Ama bu durum genelleştirilemez ve dinin bir özelliği gibi sunulamaz. Nevrotik bir birey de dindar olabilir bu du­rumda da söz konusu özelliklerin dindar bireyde açığa çıkması mümkündür. Asıl olan kişinin çeşitli nedenlerle obsesif kom- pülsif bozukluk gibi bir ruhsal hastalık yaşamasıyken bunun sadece dinle ilişkilendirilmesi ve dinle nevroz arasında sebep sonuç ilişkisi varmış gibi gösterilmesi yanlıştır. Çünkü nevro­zun sebebi din dışında da gerçekleşebilir. Dolayısıyla burada Freud’un yaptığı başka bir mantık hatası ortaya çıkmaktadır: Nedensel ilişki yanlışı (post hocfaUacy) mantık hatası.Nedensel ilişki yanlışı mantık hatası, bir şey diğerinden sonra meydana geldiğinde, bunun diğerinin sonucu olması ge­rektiği şeklinde bir akıl yürütmedir. Bu mantık hatasının ismi Latince bir ifadeden gelmektedir. Post hoc, Latince &#8220;post hoc, ergo propter hoc” (bundan sonra, dolayısıyla bundan dolayı) ifadesinin kısaltılmış halidir. Bu akıl yürütmedeki hata, sadece zaman içindeki düzen ve yakınlığın neden-sonuç ilişkisini ka­nıtlamadığının farkına vanlmamasıdır. Bir olay onunla hiçbir ilgisi olmayan başka bir olayı tesadüfen takip edebilir veya her iki olay neden-sonuç ilişkisi olmaksızın yan yana gelebilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn30" name="_ftnref30"><!-- [if !supportFootnotes]-->[44]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Bir örnek vakada din dışında bir sebepten yaşanan herhangi bir nevrozun dinden kaynaklandığının düşünülmesi, bu yan­lış düşünceye gerekçe olarak da kişideki dinî hassasiyetlerin bulunduğunun gösterilmesi nedensel ilişki yanlışım oluştu­rabilir. Kişinin dinî hassasiyetlerinin olması ve aynı zamanda nevroz yaşaması o kişinin nevroz yaşamasının sebebinin din olduğunu göstermez. Kısacası hem dindar hem de nevrotik bir birey görüldüğünde sadece nevroz ve dinin yan yana gelmesi gerekçe gösterilerek dinin nevroza sebep olduğunun iddia edil­mesi nedensel ilişki yanlışım oluşturacaktır. Freud’un dinin içgüdüleri bastırdığım öne sürerek nevroza sebep olduğunu iddia etmesi, eğer başka makul bir gerekçe yoksa, içgüdüleri bastıran her şeyin nevroza sebep olduğunu düşündürür ki, bu durumda medeniyetin de içgüdüleri bastırdığı için nevroza se­bep olduğu iddia edilmelidir. Ayaca Freud, dinlerin içgüdüleri bastırdığı iddiasının bir adım sonrasında nevrozda olan bastır­ma sonrası uzlaşma özelliğinin de dinde olduğunu İddia ederek dinin nevroz olduğu görüşünü temellendirmek istemişti. Freud bu İddiası için evlilik örneğini ele almıştı. Söz konusu evlilik ör­neğinde din gibi medeniyetin de işlevsel olduğu görülmektedir. Hatta günümüz modem toplumlarında cinsel içgüdülerin evli­lik kurumu içerisinde tatmin edilmesi konusunda resmi nikâh dinî nikâha göre daha çok önemsenerek cinsel güdülerin evlilik dışı tatmin edilmesi noktasında toplumsal baskı çoğu zaman dinî baskının önüne geçmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Nesli ve nefsi korumak adı­na din gibi belki de ondan daha da vurgulu bir şekilde medeni­yet de evliliği teşvik etmektedir. Eğer din için evlilik nevrozdaki uzlaşma özelliğini yerine getiriyorsa medeniyet için de uzlaş­ma özelliği yerine gelmiş olmalıdır. Yani Freud’a göre eğer din nevroza sebep oluyorsa medeniyet de nevroza sebep olmalıdır. Medeniyetin nevroza sebep olduğu iddia edilmiyorsa aynı şe­kilde sadece yan yana bulunmalan gerekçe gösterilerek dinin nevroza sebep olduğu söylenemez. Kaldı kİ, dinlerin ya da me­deniyetin içgüdüleri bastınp bastırmadığı da ayn bir tartışma konusu İken, dinin ya da medeniyetin nevroza sebep olduğunu iddia etmek o kadar da kolay görünmemektedir. Makul gerek­çeler ve gerçek bir nedensel ilişki bulunmadığı sürece dinin nevroza sebep olduğunun İddia edilmesi nedensel İlişki mantık hatasına sebebiyet vermektedir. Bununla birlikte her vakada dinin nevroza sebep olduğunun iddia edilmesiyle -muhtemelen bazı vakalarda sebep olsa da- bazı vakalarda sebep olmayaca­ğı için sebep olmayan vakalarda İlgili mantık hatası oluşacaktır. Bunula birlikte din kesinlikle nevroza sebep olmaz diye de bir mutlak iddiada bulunmak doğru görünmemektedir. Ama dinin nevrozları iyileştiren fonksiyonları da birçok vakada ve insanlık tarihinde gözlenmiştir. Zaten bu Freud’un da itiraf etmek zorunda kaldığı konulardan biridir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn31" name="_ftnref31"><!-- [if !supportFootnotes]-->[45]<!--[endif]--></a> Söz konusu itiraf Freud’un çelişkisini gösterirken nedensel ilişki yanlışı yaptığını da kanıtlamaktadır.Freud bilimsel başarılan olarak görülen yetkinliklerini, psikoloji ve psikiyatri sahasındaki psikanaliz, bilinçaltı, ki­şiliğin organizasyonu gibi önemli teorilerini Tanrı ve din gö­rüşlerine enjekte etmiştir. Freud Tanrı ve din kavramlarına objektif yaklaşıp onları nesnel varlığı içerisinde anlamlan­dırmak yerine bu kavranılan zihnindeki olumsuz versiyon­larına taşımak için bilimsel görüşlerini, özellikle psikanalizi kullanmıştır. Psikanalizin dinî yaşayışlara uygulanmasında karşılaşılan ilk düşünür Freud’dur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn32" name="_ftnref32"><!-- [if !supportFootnotes]-->[46]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Esasında psikanaliz bir bilim olarak Freud’un Tanrı ve din görüşlerinden bağımsız bir şekilde Tanrı ve dine uygulandığında da tarafsız olmalıdır. Bu bakımdan psikanalizin ne dine karşı ne dine taraftar olması yani objektif bir bilimsel yöntem olarak ele alınması gerekir. Nevrotik hastaların analitik tedavisinde dinsel alana sık sık ve “korku üreten bir güç olarak, bir baba saplantısı olarak, has­tanın ebeveynlerinden birine karşı bir isyan aracı olarak vb.” gibi çok çeşitli şekillerde değinilir. Psikanaliz yöntemdeki bu dinî içerik bazen yanlış anlaşılarak psikanalizin dine karşı ol­duğu sonucuna götürmektedir. Nevroza sebep olan dinsel içe­rik nedeniyle psikanaliz din karşıtı olmak zorunda değildir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn33" name="_ftnref33"><!-- [if !supportFootnotes]-->[47]<!--[endif]--></a> Çünkü nevroza din sebep olabileceği gibi din dışmda başka şeyler de sebep olabilmektedir. Dindarlar içerisinde nevroz hastası olabilir. Bu din ile nevrozu yan yana getirebilir. Hatta dinden kaynaklanan nevrozlar da belirebilir, bu durum bir ihtimal olarak yadsınamaz ama genelleştirilemez. Bu ayrıma Freud hassasiyetle yaklaşmamış ve Freud psikanalizi sürekli olarak Tanrı nın ve dinin aleyhinde kullanmıştır. Freud dinin saplantı nevrozuna sebep olabileceği ihtimalini gündeme ge­tirmiş olsaydı, burada itiraz edilecek bir durum oluşmazdı. En basit bir davranışın nevroza dönüşmesi mümkün oldu­ğu gibi dinî davranışların da nevroza dönüşmesi kişinin ruh sağlığına ve ruhsal hastalıklara yatkınlığını gösterebilen ka­rakterine bağlı olarak mümkündür. Bazı insanların saplantı nevrozunun temelinde dinî düşünceleri yer alabilir. Ama bu durum elbette ki genelleştirilemez ve her insan için aynı du­rumun yaşanacağı iddia edilemez. Ama tümüyle bütün dinsel davranışların bütün insanlarda nevroz oluşturacağım söyle­mek ne mümkündür ne de mantıklıdır. Dinin nevroza sebebi­yet verebileceği iddiası ayrı bir iddiadır, dinin nevroz olduğu iddiası ayrı bir iddiadır. İlk iddia bilimselliğe daha uygunken İkincisi mantık hatasıdır. Freud’un saplantılı davranışlarla din arasında kurduğu benzerlik ilişkisinin hem şekilsel hem yapısal düzeyde yeterli olmadığı ve bu özelliklerden hareketle “Din nevrozdur.” iddiasını destekleyecek alt yapının olmadığı görülmüştür. Aynı zamanda Freud’un “Din nevrozdur.” iddi­ası için kullandığı kanıtlar yetersiz ve çürüktür.</p>
<p class="WordSection1">Bu durum “Din nevrozdur.” iddiasını güçsüzleştlrerek çürütmektedir.Freud’un saplantı nevrozu ile dini özdeşleştirdiği açıkla­malarında Oedipus kompleksine özel yer atfettiği görülür. Oe- dipus kompleksini saplantı nevrozlarının çekirdeği olarak de­ğerlendiren Freud’a göre bu kompleks ilkel dinlerin ve onlar­dan türeyen tüm dinlerin temelini oluşturmaktadır. Freud’un son derece önemli gördüğü ama çağdaş psikiyatride pek fazla önemsenmeyen Oedipus kompleks bilimsel bir veriye değil bi- limdışı bir mitolojiye dayanmaktadır. Eski Yunan mitolojisin­de yer alan Kral Oedipus trajedisindeki Oedipus’un işlediği İki büyük suçu Freud, nevrozları temellendirdiği babayı öldürme ve anneye sahip olma şekildeki iki temel cinsel güdü olarak tanımlayarak görüşlerinin temeline yerleştirmiştir. Bu durum onun hem bilimsel hem de dinî görüşlerini bilime dayandırmak yerine bilim dışı verilerle donattığım ve mitolojik unsurlarla çarpıttığım göstermektedir. Normalde bilim mitolojik unsur­larla çarpıtılmadığı sürece dinle uyum göstermektedir. Freud bilimi mitolojik unsurlarla çarpıttığı İçin dinle çatıştığını İddia etmektedir. Freud daha sonra Oedipus kompleksi totemizm ve dinin benzerliğindeki kilit nokta olarak belirlemiştir. Din ve nevroz benzerliğini de totemizm üzerinden kesinleştirmeye çalışmıştır. Freud tüm dinlerin kökeninin totemizm olduğu­nu iddia eder ve bu iddia üzerinden görüşlerini temellendir­memde çalışır. Freud’a göre dinin kökenini oluşturan iki tabu, babasını öldüren ve annesini eş olarak alan Oedipus’un iki günahım engellemek için totemizmde ortaya atılan iki tabu­dur. Bu tabulardan ilki ve totemizmin çekirdeğini oluşturan tabu totem hayvanı öldürme tabusudur. İkinci tabu ise aynı totemden bir kadınla cinsel ilişki kurmama tabusudur. To­tem hayvanı aslında, Oedipus’un öldürdüğü babası, dindeki baba simgesindeki Tanrı’dır.</p>
<p class="WordSection1">Oedipus’un babasını öldürüp annesiyle evlendiği için yaşadığı suçluluk duygusu tabu ve dinleri oluşturmuştur. Freud totemizmle nevrozu eşitledikten sonra tabu ile saplantı nevrozu arasında bağlantı kurar ve nevrozu aynı zamanda “tabu hastalığı” olarak da adlandırır. Freud’a göre Oedipus kompleks içerisindeki semptomlar ve totemizmdeki suçluluk duygusu gibi temel dinî hususiyetler arkaik bir miras olarak tüm insanlığa sürekli dinler üzerin­den taşınmaktadır. Freud’un geldiği nihai nokta ise tüm din­lerin kökeninin totemizm olduğudur.Freud dinin tarihsel gelişiminin, ilkel toplulukların babala­rını öldürmesi etrafındaki orijinal çatışmalarla başladığını id­dia ediyordu. Freud’a göre politeizmin ve dinin en yüksek şekli olan monoteizmin öncüsü totemizmdi.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn34" name="_ftnref34"><!-- [if !supportFootnotes]-->[48]<!--[endif]--></a> Freud’un dinin köke­nine dair basite indirgenmiş iddiası bir kenara, dinler tarihçi­leri dinin kökenini ortaya koymanın pek de kolay olmadığını ve bu süreçte büyük güçlüklerle karşılaşıldığını ifade etmekte­dirler. Hatta onlar, ilk devirlerin dinlerini kesinlikle belirleyen bilimsel bir eserin bulunmadığım itiraf etmektedirler. Aynı za­manda onlara göre ilkel toplumlardan hareketle dinin kökeni­ni bulmaya çalışmak yeterince isabetli değildir. Araştırmacılar milletlerin mevcut durumlarının geçmiş durumlarını tam olarak yansılamayacağını çünkü onların İlerleme, duraklama ve gerilemeden oluşan sürekli devingen bir halde olduğunu be­lirtmektedirler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn35" name="_ftnref35"><!-- [if !supportFootnotes]-->[49]<!--[endif]--></a> Tüm bu zorluklarla birlikte dinlerin kökenine dair görüşler birbirine zıt İki görüş çerçevesinde toplanmıştır. Bunlardan ilki tekâmülcülerin evrimci pozltivlst görüşü, İkin­cisi ise doğuştancıların monoteist yani tek tanrı İnancım (tev­hidi esas alan görüşüdür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn36" name="_ftnref36"><!-- [if !supportFootnotes]-->[50]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un temsilcisi olduğu birinci görüşe göre en eski ve en ilkel milletlerin dinleri üzerine yapı­lan araştırmalardan elde edilen veriler ilk insanların dinlerinin totemizm olduğunu göstermektedir. Totemizm İle başlayan ve gelişmeyi esas alan bu görüşe göre din, aşağıdan yukarıya geli­şerek son merhalede monoteizme ulaşmıştır. Evrimci görüşün bilimsel yönden geçersizliğini ortaya koymaya çalışan ikinci gö­rüşe göre ise en eski ve en İlkel kabilelerde yapılan araştırma­lar bu ilkel toplumlarda bile monoteist inancın bulunduğunu ve en eski din şeklinin monoteizm olduğunu göstermektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn37" name="_ftnref37"><!-- [if !supportFootnotes]-->[51]<!--[endif]--></a> Doğuştancılar yani monoteistler, tekâmülcülerin yani evrimci pozitivistlerin nazariyelerinl daha bilimsel yollardan çürütmek­tedirler. Bunlar, Yüce Yaratıcı düşüncesinin eski ve yeni bütün milletlerde mevcut olduğunu İspat etmektedirler. Putperestlik ise onlara göre sonradan anz olan parazit bir hastalıktır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn38" name="_ftnref38"><!-- [if !supportFootnotes]-->[52]<!--[endif]--></a> Bir­birine zıt olan bu iki görüşün birleştiği nokta her ikisinin de dinin kaynağı meselesi için geçmişteki medeniyetlere ve geri kalmış toplumlara müracaat etmeleridir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn39" name="_ftnref39"><!-- [if !supportFootnotes]-->[53]<!--[endif]--></a> Ama bu yolun sağ­lıklı bir cevaba ulaşmak için uygun bir yol olduğu tartışmaya açıktır. Görünen o ki, İlmî yollar dinin kökenine dair açık ve İkna edici deliller gösterme bakımından yetersiz kalmışlardır. Her ne kadar birinciye nazaran ikinci görüş dinî inançta asıl olanın Yüce Yaratıcı fikri olduğunu tespit ederek daha isabetli sonuç elde etmiş gibi görünse de yine de her ikisi de “Dinin kö­keni nedir?” sorusuna tam cevap vermiş görünmez. Bununla birlikte kutsal kitaplar her iki görüşü birleştiren daha bütün­cül açıklamalara sahiptirler. Kutsal kitaplara göre ilk insanla birlikte Tevhid inancı başlar ve inançta zamana bağlı olarak tekâmül gerçekleşir. Kutsal kitaplar ilk insanın ilk günden beri vahiyle desteklendiğinden bahsederler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn40" name="_ftnref40"><!-- [if !supportFootnotes]-->[54]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Dinin kökenine dair tüm bu görüşler dikkate alındığında Freud’un dinlerin kökeninin totemizm olduğu iddiasının tarihsel veriler ışığında savunulabilir ve bilimsel bir alt yapısının olduğunu söylemek oldukça güçtür. Netice itibariyle söz konusu iddia doğruluğu ispat edilememiş bir teoriden İbaret görünmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn41" name="_ftnref41"><!-- [if !supportFootnotes]-->[55]<!--[endif]--></a>Freud’a göre insanlık, ilkel devirlerde Oedipus’un günah­larından ortaya çıkan Oedipus kompleksteki temsillerle ilgili bir tecrübe yaşamıştır ve bu tecrübe evrenselleşerek sonraki devirlere din dahil belirli kurumlar anacığıyla aktarılmıştır. Freud’un Oedipus trajedisinden yola çıkarak Oedipus komp­leks teorisini her insan için evrenselleştirmesi ve ilkel dinler­deki tabuları tüm dinlerde var kabul etmesi aşın genelleştirme mantık hatası oluşturmaktadır. Aynca Freud dinlerin kökeni­nin totemizm olduğu konusunda yeterince veriye ulaşmadan karar verdiği için de hemen sonuca varma [hasty conclusion) mantık hatası yapmaktadır. Hemen sonuca varma mantık ha­tası mutlakçı bir perspektife sahip olan bir kişinin yapacağı mantık hatalarındandır. Yani perspektif hatalarından mutlak­çılık mantık hatasını yapan bir kişinin prosedür hatalarından hemen sonuca varma mantık batasım yapma olasılığı yüksek­tir.</p>
<p class="WordSection1">Mutlakçı ve ön yargılı bir bakış açısı delillere başvurmaksı­zın sonuca ulaşmayı isteyecektir. Hemen sonuca varma man­tık hatası, yeterli kanıt olmaksızın hızlıca bir sonuca varmaya dayalı bir mantık hatasıdır. Burada ulaşılan sonuç henüz ol­gunlaşmamış bir yargıdır. Hemen sonuca varma mantık hata­sı insanlar zihinsel disiplinden yoksun oldukları için sıklıkla yapılmaktadır. Sorgulamadan uzak yaşayan kişiler akıllarına ilk gelen yargıyı doğru kabul ederek ve diğer ihtimalleri düşün­meyerek bu hataya düşerler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn42" name="_ftnref42"><!-- [if !supportFootnotes]-->[56]<!--[endif]--></a> Freud’un dinlerle ilgili mutlak olumsuz bakış açısı onu birçok konuda hemen sonuca varma mantık hatasına sürüklemiştir. Freud dinlerin kendilerine alt hususiyetlerine dikkat etmeden onların temelde totemizmle özdeş olduğunu iddia ederken yeterince değerlendirme yapma­dan hemen sonuca varmıştır. Nitekim yukarıda da gösterildiği gibi dinlerin kökeninin totemizm olduğu ve hepsinin temelde totemizm olduğu gibi iddialar dinler tarihi disiplini içerisinde de olumlanmamıştır. Freud’un İslamiyet’i birkaç suni benzer­likten hareketle Yahudiliğin devamı gibi algılayarak inceleme gereği duymaması bu tarz genellemeler yaparken acele dav­randığım gösteren kanıtlardan biridir. Freud Muhammet di­ninin (der mahomedanischen Religionsstiftung/ the Mohamme- dan religion) de kendisine Yahudi dininin kısaltılmış bir tek­rarı, bir taklidi gibi geldiğini söylemektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn43" name="_ftnref43"><!-- [if !supportFootnotes]-->[57]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">İslamiyet yerine Muhammet dini demesi bile dini konulardaki bilgisizliğinin bir göstergesidir. Freud zaten kendisi de bu bilgisizliği, Yahudili­ğin dışında totemizmle dinlerin benzer olduğu iddiasını temel­lendirecek örnek verme konusunda yetersiz olduğunu ve din alanında uzman olmadığını belirterek itiraf etmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn44" name="_ftnref44"><!-- [if !supportFootnotes]-->[58]<!--[endif]--></a> Din­lerle ilgili ayrıntılı incelemeler yapmayıp onların farklılıklarım görmezden gelerek hepsini aynı kabul etmek bilimsel zihniyet­le bağdaşan bir tutum değildir. Freud’un herhangi bir dinin özelinde yaptığı eleştirileri bütün dinleri teşmil edecek şekilde genişletmesi, eleştiriler din bazında haklılık payına sahip olsa da sonuçta büyük bir hatadan başka bir şey elde edilmemesi­ne sebep olmuştur.Freud’un totemizm konusundaki görüşlerine daha yakın­dan bakmak uygun olacaktır. Freud dinlerin kökeninin to­temizm olduğu iddiasını temellendirmek için benzerliklere müracaat eder. Freud totemizmdeki totem yemeğini, Hristi-yanlıktaki son akşam yemeğine benzetmektedir. Totem yeme­ğinde öldürülen babanın tekrar özdeşimi, inançlı Hristlyan’ın kurtarıcının kan ve etini kendi bedenine aldığı son akşam yemeğinde ise çarmıha gerilen Tanrı İsa’nın özdeşimi gerçek­leşmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn45" name="_ftnref45"><!-- [if !supportFootnotes]-->[59]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud bu benzetmesini hem ilkel dinlerle tüm dinler arasında kurduğu bağlantının hem de dinin nevroz ol­duğu iddiasının kanıtı olarak sunmaktadır. Aslında her ne kadar Freud benzerlikte ısrar etse de dinler arasında köklü farklılıklar vardır. En basit örnek olarak totem, tabu, fetiş gibi kavramların ilkel bazı dinlerde bulunmasına mukabil üç bü­yük dinde bulunmaması verilebilir. Aslında Freud’un dinleri totemizme benzettiği analojisi yeterli benzerlik ölçütünden geçemez. Ama Freud yine de din ve nevroz benzerliğini hatta özdeşliğini ısrarla savunur. Bu uğurda tarihsel verileri bile çarpıttığı görülmektedir. Freud’un totemizmde pıimal babayı öldüren oğulun suçluluk duygusundan dinlerin kaynaklandı­ğı iddiasını temellendirmesi için dinlerde öldürme olayı olma­sı gerekiyordu. Hristiyanlıktakl Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi Freud için uygun bir malzemeydi ama aynı durum Yahudilik ve İslamiyet için geçerli değildi. Burada Freud ilk olarak ken­disine Hz. Musa’nın öldürüldüğünü iddia eden Sellin’i rehber edindi.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn46" name="_ftnref46"><!-- [if !supportFootnotes]-->[60]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Hatta eğer Sellin’in bu fikri olmasaydı Musa ve Tek Tanrıcılık adlı kitabını yazamayacağım belirtmiştir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn47" name="_ftnref47"><!-- [if !supportFootnotes]-->[61]<!--[endif]--></a> Oysaki Tevrat’ta dahi Hz. Musa&#8217;nın herhangi bir öldürme olayı olma­dan öldüğü bilgisi geçmektedir. (Yasa’nın Tekrarı 34: 5)Birçok tarihçi varken Freud’un Sellin’in çalışmalarım alın­tılaması kanıtlarda tahrifi göstermektedir. Çünkü Freud ken­di iddiasının aleyhinde çok miktardaki karşı kanıtı görmezden gelerek sadece kendisini haklı çıkaracak basit açıklamaları tercih etmiştir. Esasında Freud Sellin’in iddialarının sadece birkaç kişinin bildiği iddialar olduğunu; kamu malı olmadığını da itiraf etmektedir. Bu iddiaların açıklama yeterliliğinde olup olmadığının sorgusunu bile yapmıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn48" name="_ftnref48"><!-- [if !supportFootnotes]-->[62]<!--[endif]--></a> Freud’un Sellin’in id­diaları genel teamülle uyuşmadığı halde, herhangi bir temele sahip olmadığı halde bir de semavi kitaplara ters olduğu hal­de kendi görüşlerini haklı çıkardığı için Sellin’in iddialarım tercih ettiği görülmektedir. Freud’un burada kendi iddialarını haklı çıkaran kamuya mal olmamış ve güçsüz delilleri gerçek kabul ederek kendi iddialarına ters olan kamuya mal olmuş ve güçlü delilleri görmezden gelmesi nedeniyle kanıtı önyargılı değerlendirme (biased consideration of evidence) mantık hata­sı yaptığı görülmektedir. Bu mantık hatasının iki biçimi var­dır. Birincisinde kişi sadece kendi önyargılarını destekleyen kanıtlan arar. İkincisinde ise kişinin önyargısına uymayan delilleri görmezden gelmesi söz konusudur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn49" name="_ftnref49"><!-- [if !supportFootnotes]-->[63]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un man­tık hatasının her iki biçimini de yaptığı görülmektedir. Freud, Sellin’in iddiası kendi önyargısını desteklediği için yani Hz. Musa&#8217;nın öldürülmesi dinlerin totemizmden geldiği iddiasını güçlendirdiği için onun iddiasını doğru kabul etmiştir. Ona karşı öne sürülen iddiaları da görmezden gelmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Freud’un Sellin’in İddiası sayesinde Musa ve Tek Tanrıcılık adlı eseri yazdığım belirtmesi kanıtı ön yargı­lı değerlendirme mantık hatasının birinci biçimini yaptığım göstermektedir. Freud’un Sellin’in iddiasının aksi yönündeki iddiaları da suni gerekçelerle reddetmesi, Peygamberin öldü­rülmediği bir din olarak İslamiyet’in Freud’un iddialarım çü­rüttüğü halde Freud’un bu iddialara önem vermemesi hatta İslamiyet’e indirgemeci yaklaşması onun ilgili mantık hatası­nın ikinci biçimini de yaptığını göstermektedir. Freud’un bu­rada Sellin’in iddiasını tüm iddialar içerisinde kendi iddiasını desteklediği için cımbızla seçip aldığı görülmektedir. Freud elindeki veri setinden/konuyla ilgili iddialardan sadece ken­di önyargısını teyit eden Sellin’in iddiasını cımbızla seçmiştir. Dolayısıyla burada Freud’un teyit ön yargısı içinde olduğu ve cımbızlama mantık hatası yaptığı görülmektedir.Freud’un dinlerin kökeninin totemizm olduğu ve onun da temelinin mitolojik bir hikâye olan Oedipus trajedisi oldu­ğu konusundaki iddiaları bilimsel temele dayanmak yerine Freud’un arzularının tatmini olma özelliğine sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">Freud bu arzusunun gerçekleşmesi İçin tarihsel verileri bile çarpıl­mıştır. Bu arzusuna uyan Hıristiyanlıktaki Hz. Isa’nın çarmıha gerilmesini hemen örnek vaka olarak ele almış, Hz. Musa’nın halkı tarafindan öldürüldüğü iddiasını az bilinen eserlerden bularak gerçeği yansıtmadığı halde kullanmıştır. Freud din­lerin kökeninin totemizm olduğu iddiasını teist dinler üze­rinden temellendirebilmeyi oldukça önemsemiştir. Çünkü din gönderdiği iddia edilen Tanrı’yı da böylelikle hükümsüz bırakması mümkün olacaktı. Ama İslamiyet’te benzer bir du­rumun olmaması kurgusunu bozmuştur. Freud kurgusunun bozulmasından rahatsız olacak ki, İslamiyet’in iç gelişiminin çabuk durduğunu, bu durgunluğun da dinin kurucusunu öldürmemelerinden kaynaklandığım iddia ederek İslamiyet’i küçümseme eğilimi göstermiştir. Freud’a göre İslamiyet di­nin kurucusunun öldürülmesinden kaynaklanan pişmanlık duygusundan yoksun olduğu için derinlikten de yoksundur. Freud başlangıçta Muhammet’in Yahudiliği kendi halkı için ta­mamen kabul etmeye niyetlendiğini, Allah’ın seçilmiş halkına yani Araplara karşı Yehova’mn kendi halkına yani Yahudilere olandan daha minnettar olduğunu belirtmiştir. Freud’a göre İlk babayı yeniden ele geçirmek, Arapların özgüvenlerini aşı­rı ölçüde yüceltmiş, bunun neticesinde onlar büyük başarılar kazanmıştır. Ama sonraları kazandıkları başarılarda kendileri­ni tüketmişlerdir. Muhtemelen de bu kendini tüketmenin se­bebi, din kurucusunu öldürmenin getirdiği pişmanlık duygusu gibi dinleri derinleştiren arkaik mirastan mahrum olmasıdır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn50" name="_ftnref50"><!-- [if !supportFootnotes]-->[64]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’a göre din olmanın en önemli kriteri totemizmden gelen arkaik mirasa sahip olmaktı. Freud Müslümanların din ku­rucusunu öldürmedikleri için İslamiyet’in otantik bir din olu­şunu kendince yadsımaktadır. İslamiyet Freud’un kafasındakiön yargılan doğrulamadığı için ona göre düşük düzeyli bir din olarak kalmıştır. Freud’un bu yorumlan bir yönüyle dinlerin nevroz olması arzusunu ve onun önyargılarını gösteren kanıt­lardır. Freud ön yargılarım beslemeyen durumlara indirgemeci yaklaşmış, kendi kafasındaki kurguyu doğru kabul etmiş onu bozan hiçbir şeye tahammül edememiştir. Kaldı ki, Freud’un Sellin’e atıfla ele aldığı iddialar doğru olmuş olsa bile, yani Hz. İsa’nın öldürülmesi gibi Hz. Musa da öldürülmüş olsa bile bu tarihsel veri din ve nevroz arasındaki benzerlik iddiasını te­mellendiremedi. Çünkü totemizmde oğullar cinsel kıskançlık nedeniyle primal babayı öldürmüşlerdir ama ne Hz. İsa’nın ne de Hz. Musa&#8217;nın öldürülmesinde böyle bir neden bulunabilir­di.</p>
<p class="WordSection1">Farklı sebeplerle gerçekleştirilen iki ayrı öldürme olayının ayrı zamanlarda yaşayan insanlarda aynı türden bir pişmanlık duygusu oluşturmasını beklemek ve İkincisinin birincisinin bir yansıması olduğunu düşünmek makul görünmemektedir.85Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için her yolu mubah görmüş, mantık hataları yapmış, tarihsel ve­rileri bile çarpıtmış ama yine de yeterli benzerlik ilişkisine ulaşamamıştır. Dolayısıyla dinin nevroz olduğunu söylemek mümkün değildir. Freud’un dinin nevroz olduğu iddiasında aslında en görünür mantık hatası ad hominem’dir. Latince bir ifade olan “ad hominem”, “kişiye karşı”, “insana karşı” an­lamlarına gelmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn51" name="_ftnref51"><!-- [if !supportFootnotes]-->[65]<!--[endif]--></a> <a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn52" name="_ftnref52"><!-- [if !supportFootnotes]-->[66]<!--[endif]--></a> Argumentum Ad Hominem (Argument Against the Man/Person), Türkçe literatürde “Adam Karalama Safsatası”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn53" name="_ftnref53"><!-- [if !supportFootnotes]-->[67]<!--[endif]--></a> ve “Kişinin Kendisini Eleştirme Yanlışı”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn54" name="_ftnref54"><!-- [if !supportFootnotes]-->[68]<!--[endif]--></a> ya da daha kısa İfadesiyle “Kişiye Karşı Yanlışı”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn55" name="_ftnref55"><!-- [if !supportFootnotes]-->[69]<!--[endif]--></a> olarak adlandırıl­maktadır. Mantık bilimine ait bir kelime olan “Ad Hominem” ifadesinin yerine günlük dildeki karşılığım kullanmayı tercih ederek, bu mantık hatasını “Muhalife/Eleştlr(m)ene Saldır­maM (Attacktng the Crtttc) şeklinde isimlendirenler de olmuş­tur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn56" name="_ftnref56"><!-- [if !supportFootnotes]-->[70]<!--[endif]--></a> Ad hominem (adam karalama/klşlye saldın) mantık ha­tası. bir iddianın veya argümanın, iddianın veya argümanın sahibi hakkında iddia ya da argümanla alakasız bazı durum­lardan ötürü reddedilmesidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn57" name="_ftnref57"><!-- [if !supportFootnotes]-->[71]<!--[endif]--></a> Bu mantık hatasında kişinin argümanı ve argümanının gerçek değeri üzerinde düşünül­mez, onun yerine argümanın sahibine kişisel saldın gerçek­leştirilir. Tartışmalardaki kişisel saldın çoğu zaman oldukça tehlikelidir, konunun mantıklı bir şekilde tartışılması yerine duyguların artmasına ve tartışmanın sertleşmesine neden olur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn58" name="_ftnref58"><!-- [if !supportFootnotes]-->[72]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Bu mantık hatasında muhatabın iddiasından ya da argümanından ziyade muhatabm şahsına odaklanılır, ondaki bir kusur gündeme getirilerek iddiasının ya da argümanının geçersizliği ortaya konulmaya çalışılır. Bu mantık hatası bir kişinin iddiası üzerinden gerçekleşebileceği gibi, bir toplulu­ğun iddiası ya da din gibi kurumların öğretileri üzerinden de gerçekleşebilir. Mesela Freud’un hem din için hem de dindar için ad hominem mantık hatası yaptığı görülmektedir. Bu­radaki örneğe dönülecek olursa, “Din nevrozdur.” iddiasında Freud, dinin olumsuz bir özelliğini gündeme getirerek dinin argümanlarım reddetme eğilimindedir.</p>
<p class="WordSection1">Ad hominem mantık hatasının çıkarsama biçimi aşağıdaki gibidir:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">“A şahsı X İddlasında/davranışında</p>
<p class="WordSection1">A şahsının kötü bir özelliği var.</p>
<p class="WordSection1">O halde X yanlıştır.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn59" name="_ftnref59"><!-- [if !supportFootnotes]-->[73]</a></p>
</blockquote>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn59" name="_ftnref59"><!--[endif]--></a>Ad hominem mantık hatasının daha anlaşılır olması İçin Freud üzerinden çıkarsama biçimi yeniden oluşturulduğun­da şu biçimi alır:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Din. Tanrı’nın var olduğunu iddia eder.</p>
<p class="WordSection1">Din, nevrozdur.</p>
<p class="WordSection1">O halde Tanrı yoktur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Freud’un dine mutlak bir şekilde olumsuz bakması onun dine hakaret etmesini beraberinde getirmiştir. Yani Freud’un perspektif hatalarından mutlakçılık mantık hatası yapması, argümana karşılık vermeyle ilgili hatalardan ad hominem mantık hatası yapmasına neden olmuştur. Freud dine bir hastalık gözüyle bakmakta, bu nedenle dinî öğretilerin hep­sinin yanlış olduğu sonucuna çıkmaktadır. Çıkarsama biçi­minde ömeklendirildlği gibi Freud dinî argümanlarla ilgilen­mek yerine dinin kendisine odaklanmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">Dine saldırarak dinî öğretilerin geçersiz olduğunu ortaya koymaya çalışmak­tadır. Eğer din bir nevrozsa, yani yanlış ve kötüyse o zaman dinin en temel öğretilerinden Tanrı’ya inanmak da hatalı ve yanlış olacaktır. Freud’un iddiaları bütün olarak ele alındı­ğında onun temelde dine yönelik bir saldın tutumu içerisinde olduğu görülmektedir.Freud’un dine yönelik saldın tutumu dindara yönelik de gerçekleşmektedir. Freud “Din nevrozdur.” iddiası kapsamın­da dindarlan ruh hastası derecesine indirgemiş görünmekte­dir. “Din nevrozdur.” iddiasının temeline yerleştirdiği Oedipus kompleksinde tüm erkeklerin babayı yok etmek istediğini ve anneyi arzu ettiğini ima etmesinde de yine ahlaken indirge­meci bir durum olduğu İçin ad hominem mantık hatası bu­lunmaktadır. Aynca Freud Oedipus kompleks kapsamında adam karalamanın özel bir türü olan ad femlnam (kadm ka- ralama/kadına saldın) mantık hatası da yapmaktadır. Oedi­pus kompleks kapsamında erkek çocuğun penisinin olması­na mukabil kız çocuğunu penisinin olmamasını<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn60" name="_ftnref60"><!-- [if !supportFootnotes]-->[74]<!--[endif]--></a> bir eksiklik olarak değerlendiren Freud, kız çocukta penis kıskançlığı olduğunu iddia ederek<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn61" name="_ftnref61"><!-- [if !supportFootnotes]-->[75]<!--[endif]--></a> kız çocuklarına dolayısıyla kadınlara indirgemeci yaklaşmaktadır. Freud’un birkaç hasta bireyde gözlenebilecek durumları tüm hasta bireylere de değil tüm sağlıklı bireylere genellemesinde ise hem sıçrama hem de aşı­rı genelleştirme mantık hatası bulunmaktadır. Yine Freud’un İslamiyet ve Müslümanlarla ilgili çıkarımlarında da ad ho- minem mantık hatası bulunmaktadır. Freud’un İslam dinini arkaik mirastan mahrum olduğu için ve Müslümanları da de­rinliği olmayan bir dine mensup olmaları dolayısıyla küçüm­semesinde adam karalama safsatasının özelleştirilmiş bir hali olarak müslüman karalama safsatası yaptığı söylenebilir.</p>
<p>Freud’un saplantılı davranışlarla din arasında kurduğu benzerlik ilişkisinin hem şekilsel hem yapısal düzeyde yeter­li olmadığı görülmüştür. Ayrıca Freud’un nevroz üzerinden din ve totemizmi birbirine bağladığı iddiaları da sağlam ka­nıtlara sahip değildir. Dolayısıyla Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasını destekleyecek yeterli kanıtının olmadığı ve söz konu­su iddianın alt yapısının güçlü olmadığı görülmüştür. Ayrıca Freud’un bu iddiayı savunurken çelişkiye düştüğü ve iddianın argümanlarında birçok mantık hatası yaptığı görülmüştür. Dolayısıyla “Din nevrozdur.” iddiasını kabul etmek mümkün görünmemektedir. Esasında Freud’un dinin İnsanlara iyi gel­diğini kabul ettiği de görülmektedir. Freud’a göre din pek çok insanı bireysel nevrozdan uzak tutmayı başarmaktadır. Ama Freud dinin bu iyileştirmeyi sağlarken insanları belirli bir mutluluk reçetesine zorladığını, akıllarını kullanmaktan men ettiğini, kısacası onlardan bedel ödemelerini istediğini iddia etmiştir. Bu nedenle Freud’un dinin nevrozlara iyi geldiği id­diasını önemsemediği görülür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn62" name="_ftnref62"><!-- [if !supportFootnotes]-->[76]<!--[endif]--></a> Ama burada “Din nevrozdur.&#8221; diyen Freud’un aslında dinin nevrozları iyileştirdiği gerçeğini kabul ettiği ve böylece çelişkiye düştüğü dikkat çekmektedir. Oedipus kompleksi kapsamında dinin nevroz olduğunu iddia eden Freud’a mukabil, Oedipus kompleksine kızlar için Elektra kompleksi ifadesini ekleyen Jung dinin nevroz olması bir kenara, insanı nevrozdan koruduğunu iddia etmektedir. Jung aynca Oedipus kompleks ve Elektra kompleksin normal in­sanda görülme ihtimalinin olmadığından bahseder. Ona göre eğer insanlık hala devam ediyorsa demek kİ böyle kompleksle­re sahip değildir. Freud’un nevrozun temeline yerleştirdiği bu örnekler ancak tikel birkaç vakada gözlenebilir. Jung’a göre belli bazı fizik ötesi ve dünya ötesi faktörlerle kurulan öznel ilişkiyi ifade eden, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmayı gerektiren dinin hedefi ruhsal dengeyi muhafaza et­mektir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn63" name="_ftnref63"><!-- [if !supportFootnotes]-->[77]<!--[endif]--></a> Jung’a göre, “dinin özü nevrozun bir belirtisi değildir aksine nevrozun yokluğunun belirtisidir.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn64" name="_ftnref64"><!-- [if !supportFootnotes]-->[78]<!--[endif]--></a> Yani din inşam nevroza karşı korumaktadır.</p>
<p>Freud dinî inancın yasaklan ifade ettiği için tabu olduğu­nu iddia etmesinin ötesinde dini inancın insanın temel dür­tüsü olan haz peşinde koşmayı engellediği için arzu tatminini zayıflattığım ve bireyi hasta ettiğini savunmuştur. Buna mu­kabil dinin obsesyon ya da nevroz olmadığı, insandaki kişisel devamlılık ihtiyacının cevabı olduğu gerçeği bilimden destek almıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn65" name="_ftnref65"><!-- [if !supportFootnotes]-->[79]<!--[endif]--></a> Din bu desteği, inşam bilinmeyeni öğrenmeye, ye­niliği aramaya, iyi, doğru ve güzel olanı seçmeye, hayatın an­lamım bulmaya, öğrenmeyi teşvik eden meraka, ölümü algı­lamaya ve özgür irade sahibi olmaya yönlendiren metakognis- yon, yani yüksek zihin fonksiyonu genlerinden almıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn66" name="_ftnref66"><!-- [if !supportFootnotes]-->[80]<!--[endif]--></a></p>
<p>So­nuç olarak, dinin nevroz olduğu ya da nevroza sebep olduğu değil tam tersi nevrozun tedavisinde işlevsel olduğu gerçeği kabul edilmelidir. Freud’un dinin İnsanlara İyi geldiği yönün­deki kendi kabulü ve Jung’un dinin inşam nevrozdan koru­duğuna dair açıklamaları dikkate alındığında dinin öncelikle inşam nevroza karşı koruduğunu ve nevroz ortaya çıktığında ise onların iyileşmesine yardımcı olduğunu iddia etmek dinin nevroz olduğunu iddia etmekten daha makul görünmektedir.</p>
<p>Fatma Yüce &#8211; Freud’un Din Yanılsaması,syf:99-135</p>
<div>
<p><!-- [if !supportFootnotes]--></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<p><!--[endif]--></p>
<p id="ftn1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref1" name="_ftn1"><!-- [if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--></a> Freud. “Zwangshandlungen und Rellglonsübungen”, 1924, 212; Freud, “Obsesslve Actions and Rellgious Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p>2 Kemberg, “Psychoanaiytic Perspectives on the Religlous Experience&#8221;.464-65; Kemberg, “Dini Tecrübe Üzerine Psikanalltik Perspektifler”. 188- 89.</p>
<p id="ftn2"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref2" name="_ftn2"><!-- [if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a> Aristoteles, Organon III Birinci Analitikler, çev. H. Ragıp Atademlr (İstan­bul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlan, 1966), 185.</p>
<p id="ftn3"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref3" name="_ftn3"><!-- [if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]--></a> Necati Öner, Klasik Mantık, 5. Baskı (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahi­yat Fakültesi Yayınlan, 1986), 173; İbrahim Emiroğlu, Klasik Mantığa Giriş (Ankara: Elis Yayınlan, 2011), 198-99.</p>
<p id="ftn4"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref4" name="_ftn4"><!-- [if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a> Anthony Weston, A Rulebookfor Arguments (Indlanapolis, Cambridge: Hackett Publishing Company, 1992), 21.</p>
<p id="ftn5"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref5" name="_ftn5"><!-- [if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsübungen”, 1924, 212; Freud, “Obsesslve Actİons and Religious Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33..</p>
<p id="ftn6"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref6" name="_ftn6"><!-- [if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebookfor Arguments, 21.</p>
<p id="ftn7"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref7" name="_ftn7"><!-- [if !supportFootnotes]-->[8]<!--[endif]--></a> Öner, Klasik Mantık, 173; Emlroğlu, Klasik Mantığa Giriş, 198-99.</p>
<p id="ftn8"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref8" name="_ftn8"><!-- [if !supportFootnotes]-->[9]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebookfor Arguments, 22.</p>
<p>10 Weston, 22.</p>
<p>11 Weston, 22.</p>
<p>12 Weston, 22</p>
<p id="ftn9"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref9" name="_ftn9"><!-- [if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a> Weston, 22.</p>
<p id="ftn10"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref10" name="_ftn10"><!-- [if !supportFootnotes]-->[14]<!--[endif]--></a> Freud, Totem und Tabu: Etniğe Überetnstimmungen im Seelenleben der WÜden und der Neurotiker, 1925, 36; Freud, Totem and Taboo: Some Po- tnts of Agreeemen between the Mentol Ltves of Savages and Neurotics, 2004, 30-31; Freud, &#8220;Totem ve Tabu: Yahşilerle Nevrotiklerin Ruhsal Ya­şamları Arasındaki Bazı Ortak Noktalar&#8221;, 1999, 81.</p>
<p id="ftn11"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref11" name="_ftn11"><!-- [if !supportFootnotes]-->[15]<!--[endif]--></a> Davld Hackett Flscher, Htstoriaris Fallactes: Toward a Logic qf HtstoricalThought (U.S.A.: Harper Perennial, 1970), 243.</p>
<p id="ftn12"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref12" name="_ftn12"><!-- [if !supportFootnotes]-->[16]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsübungen&#8221;, 1924, 220; Freud, &#8220;Obsessive Actions and Religlous Practices”, 127: Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 40.</p>
<p id="ftn13"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref13" name="_ftn13"><!-- [if !supportFootnotes]-->[17]<!--[endif]--></a> Freud. &#8220;Zwangshandlungen und Religlonsübungen&#8221;, 1924, 213; Freud, “Obsessive Actions and Religlous Practices”, 120: Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 34.</p>
<p id="ftn14"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref14" name="_ftn14"><!-- [if !supportFootnotes]-->[18]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsûbungen”, 1924, 212-13;Freud, “Obsessive Actlons and Religlous Practices”, 119; Freud, “Saplan­tılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p id="ftn15"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref15" name="_ftn15"><!-- [if !supportFootnotes]-->[19]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsûbungen”, 1924, 213; Freud, “Obsessive Actlons and Religlous Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p id="ftn16"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref16" name="_ftn16"><!-- [if !supportFootnotes]-->[20]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsûbungen”, 1924. 213; Freud, “Obsessive Actions and Religlous Practices”, 119-20; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33-34.</p>
<p id="ftn17"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref17" name="_ftn17"><!-- [if !supportFootnotes]-->[21]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsûbungen”, 1924, 213; Freud, &#8220;Obsessive Actions and Religlous Practices”, 119-20; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33-34.</p>
<p id="ftn18"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref18" name="_ftn18"><!-- [if !supportFootnotes]-->[22]<!--[endif]--></a> Freud. Totem und Tabu: Etniğe Ûberetnsümmungen tm Seelenleben derWÜden und der Neurotiker, 1925, 36: Freud, Totem and Taboo: Some Po- tnts of Agreeemen betuıeen the Mentol Llves of Savages and Neurotics, 2004, 30-31: Freud, “Totem ve Tabu: Vahşilerle Nevrotlklerin Ruhsal Ya­şamları Arasındaki Bazı Ortak Noktalar”, 1999, 81.</p>
<p id="ftn19"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref19" name="_ftn19"><!-- [if !supportFootnotes]-->[23]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 71-73 Din ile nevroz arasında kurulan sekiz benzer­liğin eleştirisi için ayrıca bk. 71-79.</p>
<p id="ftn20"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref20" name="_ftn20"><!-- [if !supportFootnotes]-->[24]<!--[endif]--></a> Fischer, Historian’s Fcûlacies: Toward a Logic of Historical Thought, 243-59.</p>
<p id="ftn21"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref21" name="_ftn21"><!-- [if !supportFootnotes]-->[25]<!--[endif]--></a> Robert J. Gula, Nonsense: A Handbook ofLogical Fallacies (U.S.A: Axios Press, 2002); İbrahim Emiroğlu, Mantık Yanlışlan (Ankara: Elis Yayınlan, 2004), 223.</p>
<p>26 Madsen Pirle, How to Wtn Every Argument: The Use and Abuse of Logic (Lon- don, New York: Continuum International Publlshing Group, 2006), 1-3.</p>
<p>27 Pirle, 11-13.</p>
<p>28 T. Edward Damer, Attacklng Faulty Reasontng: A Practical Gülde to Fallacy-Free Arguments, 6. bs (Australia; Belmont, CA: Wadsworth/Cen- gage Laemlng, 2009), 151.</p>
<p>29 Howard Kahane, Logic and Contemporary Rhetortc: The Use of Reason in Everyday Life, 4. bs (Belmont, Calif: Wadsworth Pub. Co, 1984), 108.</p>
<p>30 Bu mantık hatası yaygın olarak yanlış analoji olarak bilinse de benzetmele­rin doğru yanlış olmaktan ziyade yakın benzerlik uzak benzerlik olması du­rumu gündeme getirilerek, yalan benzerlik için güçlü analoji uzak benzerlik için zayıf analoji denilmesi önerilmiştir. Bk. Logical Fallaçy. “Weak Analogy”. Logical Fallacy: Weak Analogy <span lang="EN-US">(fallacyfiles.org). </span>Erişim: 25.05.2023.</p>
<p>31 Emiroğlu, Mantık Yanlışlan, 224-25.</p>
<p>32.Ruggiero, Beyond Feeltngs: A Gülde to Crittcal Thinking, 119.</p>
<p id="ftn23"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref23" name="_ftn23"><!-- [if !supportFootnotes]-->[33]<!--[endif]--></a> Ruggiero, 118-19.</p>
<p id="ftn24"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref24" name="_ftn24"><!-- [if !supportFootnotes]-->[34]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 73.</p>
<p>35 Freud, &#8220;Zwangshandlungen und Religionsübungen&#8221;, 1924, 217; Freud, “Obsessive Actions and Rellglous Practices&#8221;, 123-24; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 37.</p>
<p>36 Freud, Dle Zukunjl einer lUusion, 61; Freud, The Future of an Illusion, 62; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzluklan”, 216.</p>
<p><!-- [if !supportLists]-->37    <!--[endif]-->Freud, Der Mann Moses und dle monothetsttsche Religion: Drei Abhand- lungen, 1939, 154-56; Freud, Moses and Monotheism 1939, 138-39; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme&#8221;, 335-36.</p>
<p><!-- [if !supportLists]-->38    <!--[endif]-->lan G Barbour, Bilim ve Din: Çatışma-Ayrışma-Uzlaşma, çev. Mübariz Ca- mal ve Nebi Mehdi (İstanbul: İnsan Yayınlan, 2004), 204.</p>
<p id="ftn25"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref25" name="_ftn25"><!-- [if !supportFootnotes]-->[39]<!--[endif]--></a> Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı. 1999), 147-48.</p>
<p id="ftn26"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref26" name="_ftn26"><!-- [if !supportFootnotes]-->[40]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 82.</p>
<p id="ftn27"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref27" name="_ftn27"><!-- [if !supportFootnotes]-->[41]<!--[endif]--></a> Freud saplantı nevrozu İle din arasında benzerliğin olduğu İddiasını te- mellendirmeye çalıştığı İlk makalesinde beş tane örnek vaka vermiştir. Tamamı cinsellikle bağlantılı olan bu vakalardan dördü kocasından ayn yaşayan bir kadma, beşincisi İse gözlemlediği bir kıza aittir. Vakalar hak­kında aynntılı bilgi İçin bk. Freud, &#8220;Zwangshandlungen und Rellglonsû- bungen&#8221;, 1924, 213-15: Freud, &#8220;Obsessive Actlons and Religlous Practi- ces&#8221;, 120-22; Freud, &#8220;Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar&#8221;, 34-36.</p>
<p id="ftn28"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref28" name="_ftn28"><!-- [if !supportFootnotes]-->[42]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebook for Arguments. 15-20.</p>
<p id="ftn29"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref29" name="_ftn29"><!-- [if !supportFootnotes]-->[43]<!--[endif]--></a> Tevfik Uyar, Aklın Kırk Haramist Safsatalar (İstanbul: Destek Yayınlan, 2019), 79.</p>
<p id="ftn30"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref30" name="_ftn30"><!-- [if !supportFootnotes]-->[44]<!--[endif]--></a> Rugglero, Beyond Feelings: A Gülde to Crtttcal Thtnktng, 121-22.</p>
<p id="ftn31"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref31" name="_ftn31"><!-- [if !supportFootnotes]-->[45]<!--[endif]--></a> Freud, Das Unbehagen in der Kuttur, 38-39; Freud, Civtltzatlon and Its Dtscontents, 31-32; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları”, 44.</p>
<p id="ftn32"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref32" name="_ftn32"><!-- [if !supportFootnotes]-->[46]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 18.</p>
<p id="ftn33"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref33" name="_ftn33"><!-- [if !supportFootnotes]-->[47]<!--[endif]--></a> Heije, Psychology pfRellglon, 6.</p>
<p id="ftn34"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref34" name="_ftn34"><!-- [if !supportFootnotes]-->[48]<!--[endif]--></a> Kemberg, “Psychoanalytlc Perspectives on the Religious Experlence*. 454-55; Kemberg, “Dini Tecrübe Üzerine Psikanalitik Perspektifler”, 178.</p>
<p id="ftn35"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref35" name="_ftn35"><!-- [if !supportFootnotes]-->[49]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45; Hüseyin Atay, “İs­lam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, Ankara Ünt- versttesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6, sy 1-4 (1957): 84.</p>
<p id="ftn36"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref36" name="_ftn36"><!-- [if !supportFootnotes]-->[50]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 43; Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 83-84.</p>
<p id="ftn37"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref37" name="_ftn37"><!-- [if !supportFootnotes]-->[51]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 43-44.</p>
<p id="ftn38"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref38" name="_ftn38"><!-- [if !supportFootnotes]-->[52]<!--[endif]--></a> Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 85.</p>
<p id="ftn39"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref39" name="_ftn39"><!-- [if !supportFootnotes]-->[53]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45; Atay, “İslam’dan önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 84.</p>
<p id="ftn40"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref40" name="_ftn40"><!-- [if !supportFootnotes]-->[54]<!--[endif]--></a> Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 85.</p>
<p id="ftn41"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref41" name="_ftn41"><!-- [if !supportFootnotes]-->[55]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45.</p>
<p id="ftn42"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref42" name="_ftn42"><!-- [if !supportFootnotes]-->[56]<!--[endif]--></a> Ruggiero, Beyond Feeltngs: A Gutde to Crtttcal Thiriking, 117-18, 146.</p>
<p id="ftn43"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref43" name="_ftn43"><!-- [if !supportFootnotes]-->[57]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monothetstische Religion: Dret Abhand- lungen, 1939, 166; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342.</p>
<p id="ftn44"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref44" name="_ftn44"><!-- [if !supportFootnotes]-->[58]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monothetstische Religion: Dret Abhand- lungen, 1939, 165-66; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342,</p>
<p id="ftn45"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref45" name="_ftn45"><!-- [if !supportFootnotes]-->[59]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monotheisttsche Reltgton: Drei Abhand- lungen. 1939, 151, 157; Freud, Moses and Monothetsm, 1939, 135, 141; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 333, 337.</p>
<p id="ftn46"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref46" name="_ftn46"><!-- [if !supportFootnotes]-->[60]<!--[endif]--></a> Sellin, Mose und Seine Bedeutungfür dte Israeltttsch-Jûdtsche Religions- geschichte.</p>
<p id="ftn47"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref47" name="_ftn47"><!-- [if !supportFootnotes]-->[61]<!--[endif]--></a> Fteud, Der Mann Moses und dte monotheisttsche Religion: Drei Abhana- lungen, 1939, 103: Freud, Moses and Monothetsm, 1939, 94: Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 303.</p>
<p id="ftn48"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref48" name="_ftn48"><!-- [if !supportFootnotes]-->[62]<!--[endif]--></a> Freud. Der Mann Moses und dte monothetstische Rellgton: Drel Abhand- lungen, 1939. 168; Freud, Moses and Monothetsm, 1939. 150-51; Freud. &#8220;Musa ve Tek Tanrıcılık: Üç Deneme”, 343-44,</p>
<p id="ftn49"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref49" name="_ftn49"><!-- [if !supportFootnotes]-->[63]<!--[endif]--></a> Rugglero, Beyond Feetings: A Gufcte to Crtttcal Thtnktng, 114.</p>
<p id="ftn50"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref50" name="_ftn50"><!-- [if !supportFootnotes]-->[64]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und die monotheisttsche Rellgton: Drei Abhand- lungen, 1939, 166; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148-49; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342.</p>
<p id="ftn51"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref51" name="_ftn51"><!-- [if !supportFootnotes]-->[65]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 159.</p>
<p id="ftn52"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref52" name="_ftn52"><!-- [if !supportFootnotes]-->[66]<!--[endif]--></a> The Nlzkor Project. “Falla.cy: Ad Hominem”. <a href="http://nizkor.com/features/"><span lang="EN-US">http://nizkor.com/features/</span></a> fallacles/ad-hominem.html. Erişim: 03.07.2023.</p>
<p id="ftn53"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref53" name="_ftn53"><!-- [if !supportFootnotes]-->[67]<!--[endif]--></a> Alev Alatlı, “Safsata ve Türleri”. SAFSATA <span lang="EN-US">(safsatakllavuzu.com). </span>Erişim- 03.04.2023.</p>
<p id="ftn54"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref54" name="_ftn54"><!-- [if !supportFootnotes]-->[68]<!--[endif]--></a> Cafer Sadık Yaran, tnformel Mantığa Giriş: Aklı Hatadan Koruma ve îyt Kullanma Sanatı (İstanbul: Rağbet Yayınlan, 2018), 150-52.</p>
<p id="ftn55"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref55" name="_ftn55"><!-- [if !supportFootnotes]-->[69]<!--[endif]--></a> Yaran. 150-52.</p>
<p id="ftn56"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref56" name="_ftn56"><!-- [if !supportFootnotes]-->[70]<!--[endif]--></a> Ruggiero, George OnveU’in “Günlük İngilizce muadili aklınıza geliyorsa, asla yabancı bir ifade, bilimsel bir kelime veya jargon bir kelime kul­lanmayın.&#8221; şeklindeki bilgece olduğunu düşündüğü tavsiyesine uymaya çalıştığını ve kelimenin günlük İngilizcedeki karşılığını kullandığım ifade etmektedir. Ruggiero, Beyond Feelings: A Guide to Critlcal Thinking, xi, 136, 140-41, 150.</p>
<p id="ftn57"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref57" name="_ftn57"><!-- [if !supportFootnotes]-->[71]<!--[endif]--></a> The Nizkor Project. “Fallacy: Ad Hominem&#8221;. <a href="http://nizkor.com/features/"><span lang="EN-US">http://nizkor.com/features/</span></a> fallacies/ad-homlnem.html. Erişim: 03.07.2023.</p>
<p id="ftn58"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref58" name="_ftn58"><!-- [if !supportFootnotes]-->[72]<!--[endif]--></a> Douglas N. Walton, Informal Logic: A Handbookfor Critlcal Argumentattoıı (Cambridge: Cambrldge Unlversity Press, 1993), 19.</p>
<p id="ftn59"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref59" name="_ftn59"><!-- [if !supportFootnotes]-->[73]<!--[endif]--></a> Uyar, Akim Kırk Haramisi: Safsatalar, 25.</p>
<p id="ftn60"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref60" name="_ftn60"><!-- [if !supportFootnotes]-->[74]<!--[endif]--></a> Freud. “Der Untergang des Ödlpuskomplexes”, 424-25; Freud, “The Dis- solutlon of the Oedipus Complex”, 174-75,</p>
<p id="ftn61"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref61" name="_ftn61"><!-- [if !supportFootnotes]-->[75]<!--[endif]--></a> Freud, “Der Untergang des Ödlpuskomplexes&#8221;, 428-30; Freud, “The Dls- solutlon of the Oedipus Complex”, 176-79.</p>
<p id="ftn62"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref62" name="_ftn62"><!-- [if !supportFootnotes]-->[76]<!--[endif]--></a> Freud, Das Uribehagen in der Kuttur, 38-39; Freud, CtvÜizatton and Its Dtscontents, 31-32; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları&#8221;. 44.</p>
<p id="ftn63"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref63" name="_ftn63"><!-- [if !supportFootnotes]-->[77]<!--[endif]--></a> Cari Gustav Jung, Keşfedilmemiş Benlik, çev. Mert Hüseyin Ergûl (İstan­bul: Erasmus Yayınlan, 2019), 43.</p>
<p id="ftn64"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref64" name="_ftn64"><!-- [if !supportFootnotes]-->[78]<!--[endif]--></a> Michael Pahner, Freud and Jung on Reltgion (London: RouÜedge and Ke- gan Paul, 1997), 92.</p>
<p id="ftn65"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref65" name="_ftn65"><!-- [if !supportFootnotes]-->[79]<!--[endif]--></a> Nevzat Tarhan, İnanç Psikolojisi (İstanbul: Tlmaş Yayınlan, 2009), 84-85.</p>
<p id="ftn66"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref66" name="_ftn66"><!-- [if !supportFootnotes]-->[80]<!--[endif]--></a> Tarhan, 65.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/">Freud’un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Duralım Burada, Güzel Esiyor!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Mar 2024 14:04:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aidiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26895</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Biz belki de günün birinde bizden çıkacak olan ruhların köklerinden başka bir şey değiliz. Ruhun gebedir belki de ve bir gün benim ruhumu dünyaya getirecektir, oma daha önce her ikisi de belli bir mesafeyi kat etmelidir. Milorad Paviç Evren farklılıklarla dolu. Hiçbir taş, çiçek ya da yüz, deniz kıyısında iki deniz kabuğu birbirinin aynısı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/">Duralım Burada, Güzel Esiyor!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26911 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-300x170.jpg" alt="" width="367" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-300x170.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-600x340.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-768x435.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-1024x580.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1.jpg 1200w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;">Biz belki de günün birinde bizden çıkacak olan ruhların köklerinden başka bir şey değiliz. Ruhun gebedir belki de ve bir gün benim ruhumu dünyaya getirecektir, oma daha önce her ikisi de belli bir mesafeyi kat etmelidir.</p>
<p style="text-align: center;">Milorad Paviç</p>
<p>Evren farklılıklarla dolu. Hiçbir taş, çiçek ya da yüz, deniz kıyısında iki deniz kabuğu birbirinin aynısı değil. Dikkat­le bakıldığında doğadaki farklılıkların dokusu ve çeşit­liliği daha görünür hale gelir. Her insan, kalbinde bam­başka bir dünya yaşatır. Hayat hakkında ne kadar farklı hissettiğimize ve düşündüğümüze bakarsak birbirimizle konuşabilmemiz bile bir mucize; en yakın bilinenler ara­sında dahi uzun köprüler var. Bu da bizi birbirimiz için çekici ve büyüleyici kılıyor. İki insanın gözleri birbirine değdiğinde mucize başlar. Sonra sesler yakınlaşır ve şart­lar el verirse ruhlar birbirine değer.</p>
<p>Her insanın kalbi özlemle doludur. &#8220;Ayrılık bağrım göz göz delsin de bir/ Sen o gün benden işit, özlem nedir/ der pirimiz Mevlânâ, <em>Mesnevi&#8217;nin</em> başlangıç dizelerinde.</p>
<p>Mutlu olmayı, anlamlı ve dürüst bir hayat yaşamayı, aşkı bulmayı ve kalbinizi birine açabilmeyi arzularsınız. Ha­yat yolculuğunda kim olduğunuzu keşfetmeyi, kendi acı­larınızı nasıl iyileştireceğinizi öğrenmeyi, anlaşılmayı is­tersiniz. Hayatta olmak özlemle dolup taşmaktır, özlemin sesleri bizi canlı ve uyanık tutar. Bazen de bilmediğimiz yerleri, tanımadığımız insanları, olmamış hadiseleri özle­riz. Sanki başka bir yer, başka bir insan, başka bir olay bi­zim eksikliğimizi tamamlayacakmış gibi gelir. Dünyadan sığınacak yerlerimiz olsun istiyoruz, kendimiz olmaktan utanıp gocunmadığımız aidiyet sığınakları. O çadırın al­tında maskesiz, sadece kendimiz kalarak huzurla yaşaya­biliriz. Bize göz ve yüz aydınlığı olan dostlarla çevrelen­mek içimizi sevinçle dolduruyor. Yaşamınızın aidiyet sı­ğınağım keşfedemezseniz, özleminizin kurbanı haline ge­lebilir, hiçbir yere demir atamadan bir serseri mayın gibi oradan oraya sürüklenebilirsiniz. &#8220;Evimiz ya içimizdedir ya da hiçbir yerde,&#8221; der Herman Hesse. Her birimizin dün­yanın büyük bağrında yaşıyor ve hareket ediyor olması teselli edicidir. Bu aidiyet sığınağından asla kovulmazsı­nız. Modem dünyamızda bu kadar yalnız olmamızın bir nedeni de ağaçlan, dağlan ve ırmakları dinleme yeteneği­mizi yitirmemiz, yeryüzüne ait olma duygusunu kaybet­miş olmamız, tnsan tabiata dost olmadan kendisine dost olamaz, kendisine dost olmadan gaynya da dost olamaz.</p>
<p><strong>Kutsal Tabiatın Uzağında</strong></p>
<p>Bilincimiz yaşamın geniş ağından öylesine kopmuş du­rumda ki yeryüzünün cömertliğini, kâr amacıyla meta- laştıracağımız kendi kaynaklarımız olarak görmeye baş­ladık. Bizi destekleyen ve yaşatan o büyük bedene yaban­cılaştık. Esenliğimizi ve tokluğumuzu başkalarının feda edilmiş yaşamlarına borçlu olduğumuzu artık göremiyo-</p>
<p>Şimdi bu tek yanlı, bireyci ideolojinin sonuçlarıyla karşı karşıyayız. İklim değişikliği, deniz ve bava kirliliği, doğal kaynakların tükenmesiyle birlikte, gezegenimiz kit­lesel bir yok oluşla karşı karşıya gelmiş bulunuyor. İnsan uygarlığı toprağın üzerindeki çiy tanesi gibi kaybolup gi­decek mi? insan açgözlülüğü ve müdahalesinin doğrudan sonucu olarak türlerin hızla azalmasına ve ekolojik felak<strong>etlerin </strong>sayısının artmasına rağmen, şaşırtıcı bir şekilde, hâlâ bu yavaş kıyametteki sorumluluğumuzu inkâr eden insanlar var. Nasıl oldu da bu büyük yeryüzü bedeninin bir parçası olmaktan çıkıp ondan ayn hissetmeye başla­dık? Kendimizi kutsal tabiattan nasıl sürgün ettik ve onu bir parçamız olarak değil de yağmalanacak bir hammadde deposu olarak görmeye nasıl başladık? Kendimizi tekrar nasıl ekosistem denilen bu büyük âleme ait kılabiliriz?</p>
<p>Akılcılığa yaptığımız aşın vurgu hislerimizin körelme- sine yol açtı; oysa bizi empatiye bağlayan şey, duygu yete- neğimizdir. Bu duygudaşlık, birbirimizle ve tüm canlılarla olan karşılıklı ilişkimiz için elzemdir. Bizi bir topluluğa ya da bir mekâna bağlı hissettiren şey, ona dair sevinç ve kı­vanç yüklü sorumluluk duygumuzdur. Hayatlarımızla ona <u>hizme</u>t etmeye çağnlınz. Tagore&#8217;un da dediği gibi &#8220;Kuvve­timi onun emrine, aşk ile ferağ ettirecek kuvveti ver,&#8221; diye niyaz etti<u>ğimiz</u> şeyedir aidiyetimiz. Kendimizi diğer yaşam fo<u>rmlar</u>ıyla bir bağ içerisinde hissetmiyorsak hayatı ve ta­biatı kutsaldan soyar, başka hayatlan harcanabilir nesne­lere dönüştürürüz. Bizim kendi sürgünümüzün kökeninde de bu harcanabilir olma hissi yatmıyor mu? Bizim büyük yabancılaşmamız. İnsanın büyük ıssızlığı.</p>
<p>Materyalizm kültürü, mitsel büyük anlatılarla olan zi­hin bağımızı kesip kopardı. Kadim efsaneler aracılığıy­la aktarılan yeryüzü bilgeliği olmadan, amaç ve bağlam duygumuzu kaybettik, bir çıkmazda sıkışıp kaldık. Kıssa­dan hisse alamayan nesiller, tüketimciliğin ve boş imgele­rin anaforunda sersemliyor. Dünyayı yeniden tamlığa ka­vuşturan şey, varlığı birbirine bağlayan görünmez anlam sicimleridir. Kalpten kalbe giden yol gibi, bir varlıktan diğerine uzanan yollar var. Bir ormanın ağaçlan, beynin sinir hücreleri daima birbiriyle rabıta halinde. Birbirle­rini işitebiliyorlar. Yalnız insan hemcinsini işitmekte bu kadar sağır. Birbirimizden ayrı gibi görünen yaşanılan­ınız, birbirimize ne kadar gerekli olduğumuzu keşfettikçe daha anlamlı hale geliyor. Kurduğumuz bağların her biri, dünyanın bir eksiğini yerine koyar, bir gediğini kapatır.</p>
<p>Kıssadan hisse alamayan nesiller, tüketimciliğin ve boş imgelerin anaforunda sersemliyor.Açgözlülüğün bariz tezahürü, sonsuz zenginlik ve güç arayışında görülebilir. Çok zenginlerin çoğu için hiçbir mik­tar paranın yeterli olmadığı gerçeğinden ne anlamalıyız? Hiçbir güç miktarı hırslıları tatmin edemez, &#8220;yeter&#8221; orada adeta unutulmuş bir kelimedir. Halbuki &#8220;kâfi&#8221; diyebilenden daha zengini yoktur. Gerçek zeng<u>inliğin</u> gözütokluk olduğu­nu, gönül zenginliğinin maddi zenginlikle mukayese edile­meyecek kadar üstün olduğunu fark edebild<u>iğimiz</u> g<u>ün;</u> dün­yayı kasıp kavuran t<u>amahkâr</u>lığın, bu gözü dönmüş birik­tirme ve harcama çılgınlığının da üstesinden gelebileceğiz.</p>
<p>Ayrılık yarası, dünyanın acısı, her bi<u>rimizin</u> üzerine farklı bir şekilde düşüyor. &#8220;Her <u>kim</u> aslından uzak düşsün arar/ Canana dönmek için bir uygun gün arar.&#8221; Sadece hayatta kalmak için değil, var olmak için bile diğer var­lıklara olan derin karşılıklı bağımlı<u>lığımızı</u> kabullenme- liyiz. <em>Varlıklararası</em> bir âlemde yaşıyoruz, her varlığın bir diğerinin iyiliğini ve esenliğini etkileyebildiği bir karşı­lıklı etkileşim âleminde yaşıyoruz. Her birimizin iyilik ve esenliği, ötekinin iyilik ve esenliğinde yatar.</p>
<p><strong>Aidiyet özlemi</strong></p>
<p>însan kalbinde pek çok farklı özlem yaşar. Her biri kendi sesiyle hayatınızı çağırır. Bazı özlemler kolayca fark edilir ve sizi çağırdıkları yön açıktır. Diğer sesleri çözmek, hak­kıyla işitmek daha zordur. Hayatınızın farklı z<u>amanla</u>rın- da, size beklenmedik şekillerde fısıldarlar. Sizi <u>tam</u> olarak nereye çağırmak istediklerini duyabilmeniz için yıllar geç­mesi gerekebilir. Ahmet Kutsi Tecer&#8217;in dizelerindeki gibi, &#8220;Elverir ki bir gün bana, derinden,/ Ta derinden, bir gün bana &#8216;Gel&#8217; desin,&#8221; diye bekleyerek tüketirsiniz aziz ömrü. Belki de özlemlerin en yakıcılarından biri aidiyet özlemi­dir. Ruhu sağlam bir limana demirleme arzumuzdur.</p>
<p>Her birimizin derinliklerinde büyük bir aidiyet arzusu var. Bu arzunun emzirmediği bir yaşam huzursuz rüzgâr­larla uğuldayan boş bir kabuk gibi. Sırtımızı bir yurda, bir tarihe, bir topluluğa, bir hatıraya yaslamak isteriz. Ait olduğunuz güzel zamanlara ayak bastığınızda, doğanızın gereği olarak oraya demir atıp dinlenmek istersiniz. Şair İbrahim Tenekeci&#8217;nin mısrasındaki gibi, &#8220;Duralım bura­da, güzel esiyor!&#8221; diye mırıldanırsınız. Böyle zamanlarda <u>kalbiniz</u> sakinleşir. Vardığınızı hisseder, rahatlar ve tüm k<u>albini</u>zle kendinizi o eşsiz sükûnet tarafından sarmalan­maya bırakırsınız. Sonra muzır bir ses fısıldar, bir şeyle­rin eksik olduğunu hissettirir ve ahenginiz kopar. Neyin sesidir bu? Mutluluğumuza nasıl da böyle sinsice sızar? Sevdiğiniz her şey elinizin altında ve ihtiyaç duyduğunuz herkes hayatmızdayken bile, dilinizin ucuna kadar gelip ad veremediğiniz şeyler eksikliğini hatırlatır. Adım söyleyebilseydiniz, onu elde etmek için yola düşebilirdiniz, ama bir başlangıç noktası olsun, yoktur. Sizin için hayati önem taşıyan bir şey, ulaşamayacağımz bir yerde, bilin­mezlikte yatmaktadır. Bu yokluğu doldurma özlemi bazı insanları hakikatten ve aşkın sığınağından uzaklaştırır; eksik olanın peşinde hiç bitmeyecek bir yolda, uğur yıldı­zının görülmediği bir yolculuğa çıkarlar. îç huzursuzluğu mu diyelim adına? Yaslanacak bir duvar, sırtım verecek bir dağ, içinde çocuklaşacağınız muhibban kalmadıysa eğer, nasıl dinecektir o muttarid uğultu?</p>
<p>İnsanlar genellikle ferdi yaşamlarında bir aidiyet geliş* I türemedikleri için dışsal bir sisteme ait olma ihtiyacı du­yar. Bir gruba, bir topluluğa, bir ideolojiye bitişmekle var­lığın sancılarından azat olmak isteriz. Bizden daha güç­lü bir yapının içinde eriyerek o gücün bir parçası olmayı arzulayabiliriz. Oysa aidiyet özlemle ilişkilidir, otoriteyle değil, özleminizin ta kendisi olun. Baştan aşağı özlem ke­silin. özlem ruhun değerli bir içgüdüsüdür. Ait olduğunuz yer, her zaman saygınlığınıza, kanat genişliğinize layık zirveler olsun. Ustamız Fuzûlî&#8217;nin kavlince, &#8220;Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlubumuz/ Bir bölük ankâlanz Kâf-ı kanâ&#8217;at bekleriz.&#8221; Önce kendi içselliğinizin göğünü geniş­letin. Eğer oraya aitseniz, kendinizle ahenk içindeyseniz ve içinizdeki o derin, eşsiz kaynağa bağlıysanız, o zaman dışarlıklı aidiyetler elinizden alındığında asla naçar kal­mazsınız. Daima kendi ruhunuzun zemininde, kiracısı ol­madığınız, size ait olan yerde dinlenirsiniz. Içselliğiniz, kimsenin sizi uzaklaştıramayacağı, dışlayamayacağı ya da sürgün edemeyeceği bir zemindir. Bu sizin hazinenizdir.</p>
<p>Pek çok ruhani gelenek &#8220;sonsuz acıya&#8221; neden olduğu için <em>arzu duyan</em> doğamızdan kopmanın gerekliliğine vur­gu yapar. Ancak bu genellikle özlemi gömmemiz, bastır­mamız veya onun üstesinden gelmemiz gerektiği şeklin­deki sakıncalı bir yoruma yol açıyor. Arzudan farklı ola­rak, özlem bastırılması gereken bir şey değildir. Niyâzî-i Mısrî &#8220;Sûrette nem var benim sîrettedir madenim/ Kopsa kıyâmet bugün gelmez perişân bana&#8221; diyordu. Sufi bakış açısına göre, özlem ilahi bir eğilimdir ve bizi Sevgili&#8217;ye doğru çeker. Tüm varlık, var edene Özlemle döner, ona müştaktır, tıpkı âşık ve maşukun birbirlerinin kollarında olmayı arzulamaları gibi. Bu durum insanla murad edilmiş hayat arasında da geçerlidir. Güneşe doğru büyüyen bir bitki gibi; özlem de yaşamın hakkını ve şükrünü eda edebilmemiz için, doğamızın yüzümüzü ihtiyaç duydu­ğumuz ışığa doğru yönlendirmesidir. Pirimiz Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî&#8217;nin yazdığı gibi, &#8220;Aradığın şey de seni arıyor.&#8221; özlem, yalnızca kavuşma arayışının niteliği değil, bizi arayan bir şeyin sesidir: Evin dinmeyen çağrısıdır.</p>
<p>Bağlılıklar, sevgi verdiğimiz ve aldığımız damarlardır. İnsanla, Tanrıyla, âlemle kurduğumuz bağlar canlılığı­mız için elzem. İnsan bağ kuran canlıdır, beşikten me­zara bağlanmakla hayat buluruz. Kendimizi sevdiğimiz şeylerden, kalbimizi kırabilme gücüne sahip şeylerden kopardığımızda, yaşamdan da yalıtmış oluyoruz. Böyle bir durumda usul usul çürümeye başlıyor, içeriden yavaş çekim bir ölüme duçar oluyoruz. Çünkü kendimizi acıya karşı zırhla kuşattığımızda, bizi diri kılan başka canlı­lıkların üzerine beton dökmüş oluruz. Hayatla alışverişi­miz azalır, hayatın canlılığından beslenemez hale geliriz. O yüzden yaşamak incinmeyi göze almaktır. Kırılganlığa, incitilmeye açık olmakla varlığımızı ötekine de açıyoruz. Dünya sadece bir gül bahçesi değil, gül de yapraklarından ve kokusundan ibaret değil. Bir gülü koklamak için eğildi­ğimizde, dikeni parmaklarımızı kanatabilir.</p>
<p>Yakınlığa ancak uzaklığımızdan doğan özlem aracılı­ğıyla ulaşabiliriz. Tıpkı bir balığın kıyıya vurana kadar içinde yüzdüğü suyun farkına varmaması gibi, bilinmeye­ne kulaç atmak için aşina olanın kıyılarından ayrılmamız gerekir. Sevgiliye duyduğumuz özlem, kalplerimizdeki merakı harekete geçirir ve bizi onunla karşılaşmak için</p>
<p>yola çıkarır. Mistik yol, ayrılığın acısı dayanılmaz oldu­ğunda bile özlemimize sadık kalmayı, onu asli yurt bilip ona geri dönmeyi salık verir. Yol menzilin ta kendisi olur, işte bu yüzden aidiyetin kökeninde özlem vardır. Ruhun açlığını çektiği şeyin özlemini duymak, bu açlık tatmin edilemese bile, gerçekten hayatta olmaktır; paradoksal olarak, en derin mevcudiyetimizin bütünlüğüne hayatı­mızdaki eksikliğin alametlerini izleyerek geri döneriz.</p>
<p>İngiliz şair ve yazar Toko-pa Tumer, <em>Belonging</em> (Aidiyet) kitabında meta anlatılarla, ilahi ve mitsel olanla bağımız kalmadığında yaşamlarımızın anlamını yitirerek, küresel sistemin rekabetçi piyonlarına dönüştüğümüzü, oysa ger­çek mutluluğun, içine gömülü olduğumuz, ait ve borçlu olduğumuz yaşam çevremizle olan karşılıklı bağımlılığı­mızda olduğunu yazıyor. İngilizcede &#8220;belonging&#8221; kelime­sinin özlem duymaya (be-longing) dair kökeni, etkileyici bir gösterge. Bizim kullandığımız &#8220;ait&#8221; kelimesi ise geri dönmek manasındaki &#8220;avdet&#8221; ile aynı kökenden geliyor.</p>
<p><strong>&#8220;Dışarıda&#8221; Kalmak</strong></p>
<p>Birçok insan aidiyet duygusunu kabul görme, dahil edil­me, anlaşılma, hoş karşılanma, beğenilme ve takdir edil­me ile ilişkilendirir. Literatürde, <em>başkalarıyla bağlantı kurma özlemi ve saygı ihtiyacı</em> olarak tanımlanıyor ai­diyet kavramı. Aidiyet, bir fotoğraf şeridinin negatifi gibi yalnızlık kavramının ayrılmaz gölgesidir, her ikisi de et­rafınızda devinen kalabalığın niceliğine bağlı değildin İlişkilerin niteliği, anlamı, kişinin bunlardan duyduğu memnuniyet, hissettiği duyguyla ilgilidir Sosyal med­yadaki takipçi sayınız veya etrafınızdaki kuru kalabalık, size bir aidiyet hissi vermez. Sosyal ağlarda yoğun bir ar­kadaş ve takipçi çevresine sahip olmanıza rağmen, kendi­nizi yalnız ve köksüz hissetmeniz gayet mümkün.</p>
<p>Hepimizin garipliğin acısını hissettiği anlar olmuştur. Yabancı bir ülkede ya da şehirde, yeni bir sınıfın, yeni iş yerinizin kapısından girdiğinizde, bir eve ilk kez davet edildiğinizde, eski arkadaşlarınızın tanımadığınız dost­larıyla ilk kez karşılaştığınızda; sizi dikkatle süzen, dışa­rıda bırakan, sürgüne gönderen kayıtsızlık dolu bakışlar herkesin canını yakar. Selamlamak için tebessüm ettiği­niz birisi sizden bakışını kaçırdığında veya bir ortamda kimse selamınızı almadığında acıyı kemiklerinize kadar hissedersiniz. Dışla<u>nm</u>ış hissetmek, fiziksel acıya benzer şekilde yaşanır ve her ikisi de beyindeki aynı sinir ağları­nı harekete geçirir. Psikologlar buna &#8220;sosyal acı&#8221; diyor. Bu acıyı dindirmek, türümüz için fiziksel acımızı, açlığımızı yahut susuzluğumuzu gidermek kadar elzem.</p>
<p>Araştırmalar, aidiyet duygumuz anlık olarak tehdit edil­diğinde bile, kendimizi daha kötü hissettiğimizi, yetenek­lerimizin zayıfladığım, daha dürtüsel davranıp başkaları­nı düşman gibi görmeye teşne olduğumuzu gösteriyor. Öte yandan, önemsedikleri kişilerin fotoğraflarım görmek &#8220;aidi­yet hiss<u>inin</u> güçlenmesiyle beraber&#8221; olumlu yönde etkileye­biliyor insanları. Hoşgörü ve merhamet hisleri, kendilerini güçlü bir şekilde bir yere ve/veya kişiye ait hisseden insan­larda daha güçlü. Aidiyet hisleriyle daha insancıl oluyoruz.</p>
<p><strong>Ait Olunmayan: &#8220;Öteki&#8221;</strong></p>
<p>Doğamız farklı şartlarda değişkenlik gösterir. İnsan tekâ­mül ve tefessüh edebilen, olumlu veya olumsuz yönlerde değişebilen bir varlık, öyle bir donanımla doğuyoruz ki binlerce farklı hayat yaşayabilirdik ancak sonunda tek bir ömür sürüyoruz. Binlerce seçenek içinde tek bir hayat. Tabiatımız bulunduğumuz çevrenin etkileriyle de şekille­nebildiği için anahtar soru şudur: Kendi tabiatımızın iyi melekelerini ortaya nasıl ortaya çıkarabiliriz?</p>
<p>Ait olmak istediğimiz grup, ideal benlik/referans gru­bumuz, üzerimizdeki en güçlü etkiyi sağlar. Sosyal psi­koloji alanında yapılan pek çok çalışma, grup üyelerinin beklentileri karşılamak için güçlü bir zorunluluk hisset­tiğini göstermektedir. Yahudi soykırımı konusunda saygın bir uzman olan tarihçi Christopher Brovvning, Nazi Al- manyası&#8217;nda binlerce Yahudiyi öldüren bir polis taburu­nu nitelerken, <em>orta sınıf hayatlar süren sıradan adamlar </em>tabirini kullanıyor: Çoğu yirmili, otuzlu yaşlarında, evli, çocuklu terziler, bahçıvanlar ve pazarlamacılar. Bu me­murlar toplu katliam planları hakkında ilk bilgilendiril­diklerinde, &#8220;kendilerini göreve hazır hissetmemeleri ha­linde&#8221; herhangi birinin &#8220;çekilebileceği&#8221; söylenmiş, beş yüz subaydan sadece on ikisi ayrılmış aralarından. Brovvning, durumun belirsizliğinin yanı sıra, <em>&#8220;uyum baskısı-</em> ünifor­malı erkeklerin yoldaşlarıyla temel özdeşleşmesi ve dışa­rı çıkarak kendilerini gruptan ayırmama yönündeki güçlü dürtü&#8221; nedeniyle ayrılmaktan çekindiklerini yazıyor. Kurt Vonnegut da <em>Gece Ana</em> adlı romanında kişinin insanlığa karşı işlediği suçların en temelinde &#8220;kendine karşı işlen­miş suçlar&#8221; olduğu sonucuna varıyordu: &#8220;Ne imiş gibi davranıyorsak oyuz, o yüzden ne gibi davrandığımıza çok dikkat etmeliyiz.&#8221; Bir Sufi deyişi de &#8220;Dinin elinde nefsi kar gibi erimeyen kimsenin elinde dini kar gibi erir,&#8221; di­yor. Aidiyetimizi, hakikate sadakatimizi yönlendiren ve tanımlayan şeyler söylemlerimiz değil eylemlerimizdin</p>
<p>Bir gruba adeta kendimizden kaçarcasma duyduğu­muz güçlü aidiyet, diğer gruplara karşı bir önyargıca dönüşebiliyor. Zihnimizin önyargıları sadece hatalara neden olmakla kalmıyor, aynı zamanda bizi bu hatalara karşı körleştiriyor da. Pek çok çatışmanın kökeninde bir ahlaki yozlaşmışlıktan ziyade bu türden önyargılar bulu­nuyor. Kendimizi kandırmaya adeta meftunuz; zihnimiz bize benzemeyeni kolayca gözden düşürebiliyor. Kör nok­talarımız Önyargılarımız. Hakikati onlarla eğip büküyor ve işimize gelen bir şekle sokuyoruz. Bu kör nokt<u>anın</u> üs­tesinden gelebilmek için daha alçakgönüllü, anlayışlı ve iletişime açık olmalıyız. Başkaları da bizim kadar kaygı dolu bir dünyada yaşıyor ve onların bizim şu ana dek fark etmediğimiz çok isabetli bakış açılan olabilir.</p>
<p>İnsanları tanıyıp anlayabilmek için mümkün olduğun­da yüz yüze görüşmeye çalışmalıyız. Önyargıların izale edilmesi için, &#8220;ete kemiğe bürünmüş karşılaşmalar&#8221; ge­rekli. Beden dil<u>imi</u>z ve göz temasımız, nezaket, samimi­yet ve saygımız hakkında çok şey ifade eder. Gözümüzü kaçırmadan veya gözümüzü muhatabımızın gözlerine dikmeden konuşmak. Bütün varlığımızla dinlemek, mu­hatabımız sözünü bitirmeden ona nasıl bir cevap yetişti­receğimizi düşünmemek. Tabiri caizse can kulağıyla din­lemek, bir ins<u>anı</u> işitmeye can atmak. Araştırmalar, karşıt inançlara sahip insanların kutuplaştıncı siyasi konular­da karşılıklı sesli ifadeyle konuştuklarında daha az kara­layın old<u>ukl</u>arını gösteriyor. Birisine kendimizi ve görüş­lerimizi anlatmak istiyorsak alabildiğine sahici ve içten, olduğ<u>um</u>uz gibi davranmaya özen göstermeliyiz. Üstenci, s<u>aldı</u>rgan veya aşın çekingen tutumlar sahici bir iletişi­min önünü tıkayacaktır.</p>
<p><strong>Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin</strong></p>
<p>İnsan olmak zor şey. Modem metropol kültürünün yok­sullaştırın koşullarında, zayıflığımızdan utanmamız ve başkasının yükünü paylaşmak şöyle dursun, kendi acı­mızı inkâr etmemiz öğretiliyor. Birbirimize bağlı o<u>lmamız </u>gereken yerlerin etrafına dikenli çitler ördük. Pek çoğu­muz evin dönüş yolunu arıyoruz. Kayıtsızlık, alaycılık ve ilgisizliğin başını çektiği bir dizi düşmanlığa karşı şiiri, nezaketi, şefkati yedeğimize alarak çarpışıyoruz. Bize yo­lumuzu kaybettiren inatçı bir sisin üzerimize çöktüğünü hissettiğimizde, başkalarının yüreklerinde sevgi ateşleri yatmalıyız. Korumak için cansiperane direndiğimiz kü­çük alevin, apansız bir rüzgârla sönüvermesi işten değil, işte o zaman kendimizden daha fazlasını düşünmek, in­sanları bir ağdaki iplikler olarak görmek yardımcı olur. Tek başımıza kırılgan telleriz, dinleyicisi olmayan şarkı­larız, ama birlikte aman vermez bir ağız biz.</p>
<p>Güney Afrika&#8217;nın Nguni Bantu geleneklerinde, top- lumlanmn aidiyet kavrayışını ifade eden kelime, <em>ubun­tu:</em> &#8220;Ben neysem, hepimiz o olduğumuz için oyum.&#8221; Zulu dilindeki tam karşılığı olarak &#8220;Bir insan diğer insanlar sayesinde insandır.&#8221; anlamına gelen bu kelime, Desmond Tutu&#8217;nun <em>apartheid</em> sonrası Güney Afrika&#8217;<u>nın</u> yeniden in­şası sürecinde sık sık paylaştığı bir ifade. Ubuntu insan olmanın özünden bahseder. Yani, benim insanlığım sizin- kine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. Biz bir yaşam demetine aitiz. Hepimiz kaçınılmaz bir karşılıklılık ağına yakalan­mış, tek bir kader giysisine bağlanmış durumdayız. Birini doğrudan etkileyen her şey, dolaylı olarak herkesi etkiler. Gerçekliğin birbiriyle ilişkili yapısı nedeniyle birlikte ya­şamak için yaratıldık. Ubuntu; grup dayanışması, mer­hamet, insan onuru ve kolektif birlik değerlerine atıfta bulunur. Bu ilkeler kavramın kalbini oluşturur. Ortak in­sanlığa dair bu değerler daha fazla öne çıksa da &#8220;ubuntu” kavramında bireysel aidiyet ile toplumsal aidiyet arasın­daki ilişkiye de vurgu vardır. <em>Benim, tam anlamıyla ben olabilmem için sana ihtiyacım var!</em> Şöyle de söyleyebili­<em>ri»: Ben seninle kendimim.</em> Kendimizi sadece kendi içi­mimde değil, ancak başkalarında bulabiliriz. Dolayısıyla, başkalarına gitmeden önce kendimizi bulmuş olmalıyız.</p>
<p>Birbirine bağlılık tanımlarını genellikle teknolojiyle sınırlayan küresel bir toplumda, insani armağanlarımızı tanımak ve bunları sağlıklı yollarla paylaşacak gücü bul­mak zor olabilir. Yolculuğumuz boyunca, içsel aidiyetin ayrılmaz bir şekilde başkalarına ait olmakla bağlantılı bulunduğunu görürüz. İçimizdeki aynlık yanılsaması­nı, varlığımızın özündeki temel birliği ortaya çıkardıkça &#8216;diğerini kendimiz gibi görme&#8221; yeteneğimiz derinleşir. Başkalarım iyileştirme kapasiteniz, bazen sadece varlığı­nızla, kendinizi iyileştirdikçe genişler. Bizim Koca Yûnus, çok güzel söyler: &#8220;Senlik benlik olucağız, iş ikilikte kalır/ Çıktık ikilik evinden, sen beni yağmaya verdik.&#8221;</p>
<p><strong>Aidiyet Dairesinde Düş Kırıklıkları</strong></p>
<p>Bazen çağırdığınız, ait olmak istediğiniz kişi sizin kırıl­ganlığınıza yankı verecek cevherden yoksundur, korkunç bir keder vardır bunda. Isınmak için el uzattığınız ateş sizi yanıklar içinde bırakabilir. Güven duygunuz kökleri­ne kadar kararabilir acının şiddetinden. Ama korkmayın, hangi sevgi ziyan olmuş ki? Denemelerinden birinde şöy­le yazıyor Ralph Waldo Emerson, &#8220;Karşılıksız sevmenin utanılacak bir şey olduğu düşünülür. Fakat yüce kimseler gerçek sevginin karşılıksız bırakılmayacağını anlarlar. Gerçek sevgi, ona layık olmayan nesnesini aşar, sonsuz­da mesken tutar ve aradaki zavallı maske parçalanıp gitti diye üzülmez. Aidiyet, dönüşümlü olarak ayrılık ve be­raberlik dönemleri gerektiren dinamik bir süreçtir. İşte o zaman, &#8220;hiç buluşmamışız gibi buluşur, hiç ayrılmamışız gibi ayrılırız.&#8221;</p>
<p>Uzun beraberliklerden sonra gelen ayrılıklar, şu soru­yu sorduruyor: Bunca yıl heba olup gitti mi, bunca zaman boşuna mı yaşanmış oldu? Her birimizin içinde harabeler var ama onlar bize bir zamanlar ne kadar çok sevmiş ol­duğumuzu kanıtlıyor. &#8220;Bir zamanlar olan&#8221;ın yankısı, haya­tın mirasıdır o viraneler. Bize kalanların kıymetini bilmek için hatırlatıcıdır. İnsanlar, aşklar, umutlar gelir geçer ve biz elimizde kalanlarla hayata devam ederiz. Yıkıntıların içinden yeni bir hayat, yeni imkânlar, yeni görme biçim­leri filizlenir. Ama vedalaşmaya bile zaman ayıramadığı­mız, birden sırra kadem basarak ilişkilerden &#8220;kayboldu­ğumuz&#8221; günlerden geçiyoruz. Bir ilişkiyi, hiçbir açıklama yapmadan sona erdirmek anlamına gelen &#8220;hayaletleşmek&#8221; <em>(ghosting)</em> sanal iletişimin de etkisiyle giderek yaygınlaşan modem bir olgu. Oysa iyi bir şekilde aynlmak, iliş<u>kinin </u>size kazandırdıklarını kabul ederek onu onurlandırmaktır. Hayalet gibi ortadan kaybolmak, üzerinde bir etki yarat­maktan aciz olduğumuzu hissettiğimiz bir dünyaya layık gördüğümüz şeydir, ötekinin hayatındaki varlığınızın öne­mini yadsıyarak kendinizi de kendi hayatınızda bir hayalet haline getirmektir. Bu tavır, kendinizi ve çevrenizdekileri tek kullanımlık olarak görmektir. Biz insanlar harcanabilir nesneler değiliz. Size her an buruşturulup atılacak bir kâ­ğıt mendil gibi davranan, sizinle olduğunuz/durduğunuz yerde buluşamayan bir kişiden/yerden aynlmak için attı­ğınız her adım, ait olduğunuz yere doğru atılmış bir adım­dır. Kendinizi size ihtiyacı olanlara adayın. İnsan olsun ya da olmasın; sesi olmayanlan, sesi kısılmıştan arayın ve onlara bir ses olmaya gayret edin. Hepimiz bizi ruhunda barındıracak, hikâyelerimize seda verecek, bize bu hayatta gerekli olduğumuzu hissettirecek bir başkasını anyoruz.</p>
<p><strong>Nasıl Ait Oluruz?</strong></p>
<p>Aşağıdaki reçete Geoffrey Cohen&#8217;in <em>Belonging</em> adlı kita­bından bir özet. Anahtar adım, aidiyeti destekleyen dü­şünme ve davranma biçimlerine dair bir farkmdalık gen liştirmektir. Bunun için değiştirmemiz gereken şeyler var:</p>
<p><em>Temel Atfetme Hatasıyla Mücadele Edin:</em> Bir durumu daha iyi hale getirmek için onu gerçekten de ne ise o ola­rak görmemiz gerekir. Başkalarının davranışlarının muh­temel nedenlerini göz önünde bulundurmalıyız; bizim al­gıladığımız değil, onların algıladığı haliyle.</p>
<p><em>Bakış açılan edinin ve empati geliştirin:</em> Başkalarının kendileri ve bizim h<u>akkımı</u>zda ne düşündüklerini tahmin etmek yerine sormayı denemeliyiz. Bizi kıran insanlarla empati kurmaya çalışırken, onların durumunda nasıl dav­ranacağımızı hayal etmek yerine, onlara duygularını sor­mak daha isabetli bir yorumda bulunmamıza neden olur.</p>
<p><em>Otoriter olmaktan kaçının:</em> Otoriterleri kibirli ve güçlü siyasi liderler olarak düşünme eğilimindeyiz. Ancak kabul etmek istemesek de hepimiz günlük yaşamlarımızda oto­riter olabiliriz; kendi yolumuzun doğru yol olduğunu ve aynı fikirde olmayanların ikna edilmeleri ya da dışlanma­ları gerektiğini varsayarız. Ve bu yaklaşım hemen her za­man şaşmaz şekilde geri teper. Bunun yerine kendi hikâ­yelerimizi paylaşabilir ve onlardan da hikâyelerini anlat­malarım isteyebiliriz. Hikâyeler iyidir, herkes kendisini görür. Birine &#8220;hatalısın&#8221; demek yerine &#8220;bana kendine dair daha fazla şey anlat&#8221; demek, bir konuşmanın dinamikleri­ni yeniden inşa eder, o insan savunma mevzisinden ayrı­lıp, görülmek ve işitilmek için size yaklaşacaktır. Anlayış sunmak, birini onurlandırmanın en kolay yoludur. Bazı durumlar, mesela, cinsiyetçi, ayrımcı, şiddet ve horl<u>am</u>a yüklü muameleler sert bir direnci hak eder. Ancak bu tür sıkmtıh durumlarda bile, diğer kişinin aidiyetine en az zarar verecek üslup ve yöntemle mukabelede bulunmak, ortak iyiliğin açığa çıkması için gereklidir.</p>
<p><em>Düşündüğünüz her şeye inanmayın:</em> Bir şeyi düşün­memiz ya da görmemiz onu doğru yapmaz. Düşüncele­rimizin, duygularımızın ve algılarımızın zihnimizin gü­venilmez yapılan olduğunu fark etmeyiz, zihnimizden geçen duygulara ve dürtülere çok fazla değer atfederiz. Z<u>ihnimi</u>zin rüyalarımızda olduğu gibi uyanık yaşamda da gerçekliğimizi yaratma gücünü anladığımızda, önyargılai nmızı sorgulamak ve değerlerimizle daha uyumlu, daha erdemli biri olmak için değişebiliriz.</p>
<p><em>Ne yaptığınız kadar neden yaptığınız da önemlidir: </em>Araştırmalara göre, kendimizi en çok bağlı hissetmemizi sağlayan şey, görüldüğümüzü ve bize layıkıyla yanıt veril­diğini hissetmek. Bilge müdahalelere açığız, ama manipüç lasyona değil.</p>
<p><em>Zamanlama hakkında düşünün:</em> Genellikle doğru | şeyleri yanlış zamanda yapanz. Eleştiri, onaylama, tav­siye ve güvencelerin hepsi zaman seçimine bağlı olarak etkili olabilir. Tüm zamanlar arasında, aidiyeti destekle­mek için bir zorluğun veya geçişin başlangıcı genellikle en etkili olandır.</p>
<p><em>Sosyal trafikte gözünüzü dört açın:</em> Bir sürücünün en önemli müttefiki, gelişmiş sürüş teknikleri eğitimi değil, uyanık kalmaktır. Öngörülü ve uyanık olmak pek çok ka­zanın önüne geçer. Sosyal hayatın trafik koşullarını et­kileyen amiller genellikle görünmezdir ve bu da günlük yaşamlarımızı istenmeyen çatışmalara açık hale getiri­yor. Bunların tamamından kaçınmak mümkün değilse de süreci öngörebilir ve böylece direksiyon hakimiyetimizi kaybetmeden yönetebiliriz.</p>
<p><em>İnsanları sadece okumayın; durumlarını değiştirin: </em>&#8220;Doğru&#8221; insanları aradığımız kadar, herkesin en iyi halii nin, en uygun koşullarda ortaya çıkma ihtimalinin kısmen bitim elimizde olduğunu unutmamalıyız.</p>
<p><em>Dayanın:</em> Sabır, bir bilgenin erdemidir. Büyük ruhsal dönüşümler genellikle gözlerin seyrine açık değildir ve davul zuma eşliğinde gerçekleşmez. İnsanların uzaktay­ken kat ettiği mesafeler karşısında kendimizi şaşırmış bulabiliriz. Nelson Mandela&#8217;nın dediği gibi, &#8220;Bir azizin denemeye devam eden bir günahkâr olduğunu düşünmü­yorsanız, ben bir aziz değilim.&#8221;</p>
<p><em>Bağlantı kurma potansiyelini ve bağlantı kurmanın gücünü hafife almayın:</em> Araştırmalar insanların görüş­lerini değiştirmenin ne kadar zor olabileceğini gösterse de bilgelik dolu müdahaleler bağlantı köprüleri kurabilir. Başkalarına içten bir şekilde ilgi ve saygı gösterdiğinize dair sözsüz işaretler göndermek güçlü bir bağlayıcı güç olabilir; baş sallamak, gülümsemek, eğilmek, göz temai sı kurmak gibi. Kendimizi tehdit altında hissettiğimizde, değerlerimizi, kendimizin ve dünyanın nasıl olmasını is­tediğimizi gözden kaçırırız. Oysa kendi aidiyet duygumu­zu ne kadar geliştirirsek, başkalarında bu duyguyu o ka­dar iyi besleyebiliriz. Böylece klişe, senaryo ve normlara uyma ihtimali o kadar azalır.</p>
<p><strong>Yeryüzünün Misafirleri</strong></p>
<p>İçinizdeki ebediyet özleminin sesi, yeryüzünde bir yolcu olduğunuzu doğrular. Yeryüzünde misafirliktesiniz. Mev- lânâ, öylesine temel bir aidiyetten söz eder ki orada ne &#8220;içerisi&#8221; ne de &#8220;dışarısı&#8221; vardır; ötekinden ayn bir benlik, Sevgiliden ayn bir seven yoktur. Walt VVhitman&#8217;ın dize­leriyle, &#8220;Çünkü bana ait her zerre sana da ait.&#8221; tnsan ha­reket halinde olan varlık. Şairin söylediği gibi, eng<u>ini</u>z ve içimizde kalabalıklar banndınyoruz. Kendi şar<u>kım</u>ızı söyleyelim, dünya misafirliğimizi kutlayalım.</p>
<p>Yüreğin hiçbir aşinalık bulamadığı yerde dünya yaban bir bakıştan başka nedir ki? İçinizde, kimsenin ya da hiç­bir şeyin teselli veremediği ya da duyuramadığı bir şey var. Böyle bir huzursuzluğun, uyanmış her ruh için doğal olduğunu fark ettiğinizde, bu sizi geçici ve kısmi tatminler peşinde koşmaktan kurtaracaktır. Bu ebedi özlem, ait oldu­ğunuz tüm sığınakların bir yerlerinde bir kapının açık bı­rakılmasında ısrar eder. Bu özlemle dost olduğunuzda, sizi aleladeliğin yapay dünyasına karşı uyanık ve tetikte tutar. Özlem asla bu ufak ve kısa dünyada tatmin edilemez, o su­suzluğun giderilmesi ancak ebediyetle mümkündür. Özle­min çınlayan sesi ancak sonsuzlukta yankısını bulur. &#8220;Du­ralım burada, güzel esiyor,&#8221; sonra dengimizi alıp rüzgârla­rın en güzel estiği o derin vadiye doğru yola koyulalım.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Kendi Işığına Yürü,syf:162-180</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/">Duralım Burada, Güzel Esiyor!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
