<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ehli Sünnet Mezhebi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/ehli-sunnet-mezhebi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 05 Sep 2017 14:17:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ehli Sünnet Mezhebi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kıskaçtaki &#8221;Ehl-i Sünnet&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 14:17:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Kıskaçtaki ''Ehl-i Sünnet'']]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16760</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün &#8220;ehl-i sünnet&#8221; iki yönlü bir kıskaç altındadır. Bir tarafta &#8220;ehl-i sünnet&#8221;in bir mezhep olmadığını, Allah Resûlü (s.a.v.) ve onun ashabının yolu olduğunu iddia ettiği halde basbayağı ehl-i sünneti mezhepleştirerek ideolojik bir kalıba dökmeye çalışan ve kendi döktükleri bu kalıba uymayan herkesi &#8220;ehl-i sünnet dışı / karşıtı&#8221; ilan edenler&#8230; Ehl-i sünnete mensup olmayı, çoğu zaman [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/">Kıskaçtaki ”Ehl-i Sünnet”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/hyghhx3a/" rel="attachment wp-att-16761"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16761" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a.jpeg" alt="" width="313" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a.jpeg 1181w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-300x300.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-100x100.jpeg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-600x600.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-360x360.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-768x768.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-1024x1024.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 313px) 100vw, 313px" /></a></p>
<p>Bugün &#8220;ehl-i sünnet&#8221; iki yönlü bir kıskaç altındadır.</p>
<p>Bir tarafta &#8220;ehl-i sünnet&#8221;in bir mezhep olmadığını, Allah Resûlü (s.a.v.) ve onun ashabının yolu olduğunu iddia ettiği halde basbayağı ehl-i sünneti mezhepleştirerek ideolojik bir kalıba dökmeye çalışan ve kendi döktükleri bu kalıba uymayan herkesi &#8220;ehl-i sünnet dışı / karşıtı&#8221; ilan edenler&#8230; Ehl-i sünnete mensup olmayı, çoğu zaman üçüncül öneme sahip meselelelere bağladığı halde birincil öneme <span class="text_exposed_show">sahip meseleleri gündeme getirmeyenler&#8230;</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Diğer tarafta, tarihsel süreçte veya günümüzde başta ehl-i sünnete mensup olduğunu söyleyen bir takım kimseler olmak üzere toplumun çeşitli katmanlarında görülen tüm yanlışları alt alta toplayarak ehl-i sünnete fatura etmek isteyen, ehl-i sünneti dar bir kliğe hapsetmeye çalışan, sünnete olan karşıtlıklarının doğal uzantısı olarak o sünnetin ehline de karşı duranlar&#8230;</p>
<p>Ehl-i sünnet ne odur ne de bu! Ehl-i sünnet, her türlü aşırılığın ortasında duran bir itidal yoludur. Tarihte böyle olduğu gibi günümüzde de böyledir, böyle olmalıdır.</p>
<p>Tarihsel süreçte ehl-i sünnet, öyle önemli tartışma konularında itidali sağlamıştı ki&#8230; İşte sadece üç örnek:</p>
<p><strong>1.</strong> Ehl-i sünnet, &#8220;büyük günah işleyen kâfir olur / amel imanın bir parçasıdır&#8221; diyen hariciler ile &#8220;günahın imana hiçbir zararı yoktur / amel imanın bir parçası değildir&#8221; diyen mürcie arasında orta yolu tutmuştu. Amel imanın bir parçası değildi ama büyük günah işleyen, tövbe etmediği sürece fasık ve günahkâr olurdu. Günahlar insanın imanını zayıflatır, küfre giden yolu kolaylaştırırdı.</p>
<p><strong>2.</strong> Ehl-i sünnet, &#8220;kulun hiçbir iradesi yoktur, her şey Allah&#8217;ın iradesiyle olur&#8221; diyen cebriye ile, &#8220;Allah&#8217;ın kullara hiçbir müdahalesi yoktur, her şey kulların iradesiyle olur&#8221; diyen kaderiyenin ortasında &#8220;kul, Allah&#8217;ın kendisine bahşettiği dileme kudretiyle diler, Allah da yaratır&#8221; diyen orta yolu seçmişti.</p>
<p><strong>3.</strong> Ehl-i sünnet, &#8220;Allah bir cisme benzer&#8221; diyen mücessime ile &#8220;Allah&#8217;ın hiçbir sıfat ve niteliği yoktur&#8221; diyen muattıla arasında &#8220;Allah&#8217;ın zâtından ne ayrı ne de gayrı olan, kullara benzemeyen sıfatları vardır&#8221; diyerek orta yolu seçmişti.</p>
<p>Bu örnekleri onlarca çoğaltmak mümkündür. İşte bu ifrat ve tefritten uzak itidal tutumu sebebiyle ehl-i sünnet, tarih boyunca ana akım müslümanların izlediği yol olmuştu. Günümüzde ifrat ya da tefrit yaklaşımı savunanların ehl-i sünneti lehte ve aleyhte kullanmaları insanların bu kavrama zaman zaman olumsuz anlamlar yüklemelerine sebep olmaktadır. Öyleyse yapılması gereken şey, ehl-i sünnet kavramını bu kıskaçtan kurtarmaktır. Vallahu a&#8217;lem.</p>
<p>Rabbimiz bizleri Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.v.) ve ashabının doğru yolundan ayırmasın, ifrat ve tefritten uzak olan ehl-i sünnetin yolu üzere dâim kılsın.</p>
<p>(Soner Duman /24.Temmuz.2017/Pazartesi)</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/">Kıskaçtaki ”Ehl-i Sünnet”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamda İçtihad ve İcmâ&#8217;nın Lüzumu Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2017 13:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İctihadın Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda İçtihad ve İcmâ'nın Lüzumu Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Dört Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16369</guid>

					<description><![CDATA[<p>İSLÂM DİNİNİN KAYNAĞI ALLAHIN KİTABI İLE HADİSLER OLDUĞU HALDE İCTİHAD İLE İCMÂA DA LÜZUM GÖRÜLMESİ HAKKINDA Şurası hiç unutulmamalıdır ki, İslâm dini gerek usulü olan yüce inançları, gerek teferruât kabilinden olan diğer hükümleri itibariyle Kur&#8217;ân ve Peygamber efendimizden rivâyetle sâbit olan hadîslerden alı­nıp öğrenilmiştir. Bu yüce kaynakların dışında bir dînî hüküm bulmak mümkün de­ğildir. Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/">İslamda İçtihad ve İcmâ’nın Lüzumu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/ictihad-562x330/" rel="attachment wp-att-16370"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16370" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330.jpg" alt="" width="562" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330.jpg 562w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330-300x176.jpg 300w" sizes="(max-width: 562px) 100vw, 562px" /></a>İSLÂM DİNİNİN KAYNAĞI ALLAHIN KİTABI İLE HADİSLER OLDUĞU HALDE İCTİHAD İLE İCMÂA DA LÜZUM GÖRÜLMESİ HAKKINDA</strong></p>
<p>Şurası hiç unutulmamalıdır ki, İslâm dini gerek usulü olan yüce inançları, gerek teferruât kabilinden olan diğer hükümleri itibariyle Kur&#8217;ân ve Peygamber efendimizden rivâyetle sâbit olan hadîslerden alı­nıp öğrenilmiştir.</p>
<p>Bu yüce kaynakların dışında bir dînî hüküm bulmak mümkün de­ğildir. Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında İslâm dininin tamamlanmasına dair kaydedilen âyetin kesin delâletiyle Kur&#8217;ân ve hadîsin, bütün İlâhî hüküm­lerin açıklanmasını üzerine almış olduğu bilinen bir gerçektir.</p>
<p>Fakat asıl inanılması gereken şeyler bir srnırla çevrili olup açıkça veya açıklığa yakın derecede bu kısmı ifâde edecek kadar sözler imkân dairesinden uzak değildir. Ama bu hükümlerin teferruâtını açıkça veya açıldığa yakın bir şekilde ifâde etmek istesek, büyük ciltleri doldura­cak kelime ve ibârelere lüzum görülürdü. Bu maksadı sağlamak birden bire mümkün olamazdı. Çünkü zamanın olaylarının değişmesiyle hüküm­lerin teferruâtı da değişmektedir.</p>
<p>Artık Kur&#8217;ân ile hadîsler, doğru inanç esaslarının yeteri kadarını ve teferruât hükümlerinin umûmî kısmını açıklayıp, geri kalan teferruâtı, dolayısiyle ifâde eden kâidelere işâret ettiler. Binâenaleyh îslâm dininde muhtaç olunan İlâhî hükümlerin hepsi de Kur&#8217;ân&#8217;la hadislerde toplanmış bulunuyor.</p>
<p>Bu toplanış açıkça değilse işâret yoluyla tamamlanıyor. Burası hiç şüphe götürmez. Çünkü fıkhın ana kâidelerinin dayanağı tamamen ki­tap ve sünnettir.</p>
<p>Fakat dinin hükümlerinin hepsini dînî delillerden anlayıp çıkar­mak, ümmetin fertleri için mümkün bir şey olmadığındandır ki, bu iki büyük asıldan hükümler çıkarabilmek için Allah, iki yol belirtti. Üm­metin bütün fertlerine dinin hükümleri bu şekilde açıklandı.</p>
<p>Bu iki yoldan biri, Muhammed ümmetinin ittifakı (icmâ), yani bir devirde bulunan kâfi ilim sahiplerinin, dînî bir hususta birleşmiş bu­lunmasıdır. îslâm dini, ümmetin icmâının delil olduğuna hükmediyor ve yanlışlık veya sapıklık olmak ihtimalini kabul etmiyerek böyle bir kurtuluş yolunun dışına çıkanları sapık sayıyor. Gerçekten, îslâm mil­letinin ilim ve ictihâd sahipleri bu konudaki başvurdukları kaynaklarını açıklamasalar da böyle bir hükmü Kur an ve hadîs metinlerinden anla­mış oluyorlar ki, aralarında ittifak bulunuyor.</p>
<p>Diğeri, din bilginliği derecesine ulaşarak Kur&#8217;ân ve hadîslerden hüküm çıkarmaya muktedir olanların ictihad etmeleridir. Zira ümmet içinde fazilet ve olgunluğu görülenlere Allah bu makamı vermiş ve muktedir olmaları sebebiyle ictihadda bulunmalarım emretmiştir.</p>
<p>Şu halde onlar bu iki yolla kitap ve sünnetten hüküm çıkarmaya tam bir gayretle çalıştılar da müslüman fertler bu sayde dinlerinin hü­kümlerini dînî metinlerde açıkça anlatmaya muhtaç kalmadılar ve ibâ­det, muâmele, cezâ ve âdâb konularında lüzum görülen İlâhî hükümleri eksiksiz olarak buldular.</p>
<p><strong>MUTLAK ÎCTÎHÂD HAKKINDA KABUL EDİLEN ŞART VE VASIFLARIN NEDEN ÎBARET OLDUĞU</strong></p>
<p>İslâm âlimleri, bir şahsın ictihad derecesine ulaşarak, Allah’ın ve Peygamber&#8217;in sözlerinden hüküm çıkarabilmesi için gereken şart ve va­sıflardan bahsedip onları ittifakla, şu 4 maddede topladılar:</p>
<p><strong>1</strong>-Kur’ân’ın lügat ve dînî mânâlarını bilmek. Lügat mânâsını bil­mek de, kelimelerin ve ifâdece hususiyetleri bakımından terkiplerin mâ­nâ ve delâletlerini bilip kavramakla olur.</p>
<p>Bu da kitap ile sünnetin dili olan arap dilinin kelimeleri ve asıl mânâları kendisiyle bilinen Lügat bilgisi, arapça kelimelerin binâ ve sıgalarının durumlarını bildiren Sarf bilgisi, cümle meydana getirirken de bu kelimelerin durumlarını, irab ve binâlarının, cümlede meydana ge­len mânâlara nasıl delâlet ettiğini bildiren Nahv ilmi, arapça kelimelerin durumun gerektirdiği şekle uymasını icab ettiren hal ve vasıfla­rını bildiren Maânî ilmi, bir tek mânâyı çeşitli yol ve üslûblarla ifâde etmeyi bildiren Beyân ilmi v.s. yi iyice öğrenmekle meydana gelir.</p>
<p>Bu ilimleri gerek çalışıp öğrenme yoluyla ve gerek kendi kendine bilsin. Nitekim eski müctehidler, yani ashâb ve tâbiîler, bu ilimlerin kitaplar halinde yazılmasından önce, kendi kendilerine onları biliyor­lardı.</p>
<p>Din yönünden olan mânâları bilmek de, dînî hükümlerde tesirli bulunan mânâ ve sebepleri bilmekle olur.</p>
<p>Meselâ:&#8221;Yahut sizden biriniz ayak yolun­ dan gelirse&#8221;(Nisa,43;Maide,6) âyetinde «kâit» ten maksat, abdesti bozan şeyler olup, bu hükmün sebebinin de canlı insanın bedeninden pislik çıkması olduğunu bilmek lâzımdır.</p>
<p>Yine Usûl-ü Fıkıh İlminde kaydedilip açıklanan Kur&#8217;an’ın kısımla­rını bilmek de gerekir ki, bunlar hâs, âm, müşterek, mücmel, müfesser, muhkem, mutlak, mukayyed, sarî, kinâye, zâhir, nass, hafî, müşkil, müteşâbih, dâl bi&#8217;l-ibâre, dâl bi&#8217;l-işâre, dal bi’l-iktizâ, dâl bi&#8217;d-delâle, mefhûm-i muteber, muktezâ&#8217;yı emir ve nehy v.s. den ibâret olup, din ilimlerinin en büyüğü olan Usûl ilminde bunların mâhiyet ve hükümleri tafsilâtlı olarak incelenmiştir.</p>
<p>Bu kısımların hakikatlerini bilmek de kâfî olmayıp, nerede ve na­sıl kullanıldıklarını da belirtmek gerektir. Meselâ: Şu kelimenin hâs ve bunun âm veya müşterek olduğunu ve hangisinin nâsih, hangisinin mensûh bulunduğunu bilmek ve bu şekilde her âyet ve hadîsin hangi kısım­lara dâhil olduğunu kestirerek hükümlerini tatbik etmeye muktedir ol­mak şarttır.</p>
<p>Neshedenle neshedileni farkedebilmek için metinlerin ilk ortaya çık­tığı tarihleri bilmek gerekir ki, önceki ile sonraki fark edilebilsin. Bu yönleri bilmek şüphesiz ki, mânâları bilmekten ayrıdır.(Binâenaleyh bu da başka bir şart teşkil eder.)</p>
<p>Gerçi kabul edilen şart, bir hükmü ararken başvurulabilecek dere­cede dînî delillerin yerlerini bilmekten ibârettir. Yoksa her zaman on­ları ezberde tutmak şart değildir. Yine Kur&#8217;ân&#8217;dan İlâhî hükümleri bil­meye dair olan âyetleri bilip kavramak kâfîdir.</p>
<p><strong>2-</strong>Hükümleri ilgilendiren hadîsleri bilmektir. Bu da hadîslerin me­tinlerini kaydedip onların gerek lügat ve gerek dînî mânâlarını bilmek ve Kur&#8217;ân&#8217;a dair zikredilen kısım ve nevileri hadîslerde de farketmek, aynca her hadîsin bize geliş yolunun tevâtür, veya şöhret veya âhâd şekliylejni olduğunu kavramakla olur.</p>
<p>Bu sonuncu şart ise, hâdîsleri rivâyet eden zatların cerh veya ta&#8217;- dîl (red veya kabul) edilmelerine dair durumlarını bilmeye dayanıyor.</p>
<p>Bu cerh ve ta&#8217;dîl ilmi pek geniş bir ilim olup, sahîh tarihleri bil­mek sâyesinde meydana gelmiştir. Ancak müctehidlerle hadîsin kaynağı bulunan Hz. Peygamber arasındaki zaman uzamış ve râvîlerin durum­larının bilinmesi zorlaşmış olduğu için son zamanlarda hadîs ilminde güvenilen hadîs imamlarının makbul kitaplarda kaydettikleri cerh ve ta&#8217;dilleriyle yetinmek doğru olur.</p>
<p><strong>3</strong>-Kıyâs kâidelerini bilmek. Yani müçtehidin hüküm çıkarmaya varacağı yollan bilmektir. Bu ise o kâide ve yolların şart, hüküm ve kısımlarını kavrıyarak makbul olan ve olmıyanları birbirinden ayırdet-ekle olabilir.</p>
<p>Usul kitaplarında bu kâideler tamamen açıklanmıştır. Fakat gere­ken kabiliyeti elde edebilmek için çok çalışmak lâzımdır.</p>
<p><strong>4-</strong>İcmâ’ları makbul olan din bilginlerinin icmâ ve ittifakları ile kararlaşan mesele ve maddeleri bilmelidir ki, ictihâd sırasında böyle bir icmâa aykırı hükme varılmış olmasın.</p>
<p>Müçtehidin iman ve adâlet vasıflarının şart kılınacağı da bilinmek­tedir. Bu husus açık olduğu için sözü burada uzatmaya hâcet yoktur.</p>
<p>İşte bu şart ve vasıflara sahip olan zat, Kur&#8217;ân ile hadîslerden hüküm çıkarmaya kalkışabilir ve îetihâda müsâit olmıyanlar da böyle bir zâtı taklid edip ona uyarak, onun anlayıp çıkarmış olduğu hüküm­lerle amel edebilir.</p>
<p>Sünnet âlimleri arasında her konuda Allah katında hak olan hüküm bir olup, fazla olmuyorsa da, hüküm delili gizli olduğu durumlarda yanılan müçtehid mazur sayılır. Hattâ sıkıntı ve yorgunluk ecrini ka­zanacağı da müjdelenmiştir. Çünkü üzerine vâcip olan şey, gücünün yettiği kadar gayret göstermekten ibâret olup, onu da tamamen yerine getirince hesaba çekilecek bir tarafı kalmıyor. Doğru hükme varan müctehıdler ise iki kat ecir kazanırlar.</p>
<p>Ama doğru sonuca götüren delil pek açık olduğu halde müçtehid içtihad için gerekli gayreti harcamazsa cezayı hak edeceği şüphesizdir.</p>
<p>Eski devirde bazı müçtehidler tarafından diğerleri hakkında bazı içtihad konularında vukubulduğu rivâyet edilen ayıplama, o konuda ayıplayınca doğru delilin pek açık olması şeklinde yorumlanabilir. Yok­sa delilin gizliliği halinde her iki tarafında da mâzur olduğu şüphe götürmez.</p>
<p>Fakat bu mâzurluk, teferruat konularındaki ictihadlardadır. Çünkü bu hususta zannın kuvvetli gelmesi kâfidir. Ama akâid usûlünde ara­nan, kesin delillerden hâsıl olacak kesin bilgi olduğu için itikad husu­sunda yanılan müçtehidler hiç de mâzur görülmezler. Aksine, hataları nisbetinde küfür veya sapıklığa düşerek cezalandırılırlar.</p>
<p>Doğru görüş olmak üzere îslâm dininde, özetleme delille de olsa, delillerden hüküm çıkarabilen bir kimse, bunu bırakıp da inanç konu­sunda başkasım taklîd ediverse, kattâ o taklîd ettiği zât îmâm-ı A&#8217;zam da olsa yine günahkâr olur.</p>
<p>Binâenaleyh îslâm dininde bunların astronomi veya jeolojide tanın­mış bir kimsenin sözünü taklîd ederek, elde kesin delile benzer bir da­yanak yok iken, İslâm&#8217;ın değişmez bir inancına veya tevâtür derecesine ulaşmış dînî kesin bir delile aykırı insanca meyl etmelerine ne kadar şaşılsa azdır. Bunun aslı da koyu câhillikten başka bir şey değildir. (Böyle câhillikten Allah korusun.)</p>
<p>Gerçi dînî delillerimize aykın düşen bir astronomi veya jeoloji gö­rüşü kesin bir delille isbat edilebilse, o durumda te&#8217;ville ikisinin arasını birleştirmeye lüzum görülür. Fakat yukarda açıklandığı gibi bu, olsa olsa bazı açık mânâlı deliller hakkında olabilir. Kesin ifâdeli bir dînî delili­mizin aksini isbât edebilmek mümkün değildir.</p>
<p>Buraya kadar ictihâd hakkında geçen sözlerimiz hep mutlak icti­had hakkındadır ki, Sadru&#8217;ş-Şerîa&#8217;nın Kitâbü&#8217;t-Tenkîh’i ile onun hâşi- yelerinden, fakat açıklama için tarafımızdan bazı kelimeler eklenmiştir.Ama mukayyed ictihad, ki, bazı hûsûsî konularda olan ictihaddır, burada ona dair sözümüz yoktur.(Çünkü yukarda geçen şartların tamamen onda kabul edilmiyeceği şüp­hesizdir.)</p>
<p><strong>TEFERRUAT KONULARINDA İSLÂM MEZHEBLERÎNİN ÇOKÇA OLUP, KİMİSİNİN ORTADAN KALKARAK YALNIZ DÖRT MEZHEBİN KALMASININ HİKMETİ VE BU MEZHEB SAHİPLERİNİN BİRBİRİNİ SAPIK SAYMIYARAK ARALARINDA ESASEN İTTİFAK BULUNMASI</strong></p>
<p>Bu arzedilenlerden müslümanlar arasındaki mezheb farklarının aslı anlaşılmış olur. Binâenaleyh Islâm cemâatlerinin bir kısmı îmâm-ı A&#8217;zam Ebû Hanîfe Nu&#8217;mân b. Sâbit&#8217;e, diğerleri de îmâm-ı Mâlik b. Enes, îmâm-ı Muhammed b. Îdrîs eş-Şâfiî ve îmâm-ı Ahmed b. Hanbel&#8217;den birine tabi olmaktadırlar. (Allah onlardan razı olsun.)</p>
<p>Çünkü bunların her biri mutlak ictihad derecesine ulaşarak îslâm dininin kaynağı bulunan Kur&#8217;ân ve hadîs metinlerinden hükümler çıka­rırlar, ictihadlarının eriştiği ve bilgilerinin ulaştığı şekilde hüküm verir­lerdi. Hepsi de tam araştırmayı ve doğru metodu elden bırakmıyordu.</p>
<p>Artık bu imamlara tabi olan (dört mezhebden) müslümanlar, îs­lâm dininin teferruât hükümlerine dair anlayıp çıkardıkları şeyler ile amel ediyorlar ki, hepsinin bu taklîd etme ve tabi olmada isâbet etmiş olmaları il<u>e Allah</u> ka<u>tında</u> kurtuluşa erecekleri şüphesizdir. Zira Allah,müctehidlere ictihad etmeyi emrettiği gibi diğer mü&#8217;minlere de mutlaka bir müctehide tabi olmayı emretmiştir.</p>
<p>«Eğer bunu bilmiyorsanız, Tevrât ve İn­cil âlimlerine sorun.» (Nahl,43;Enbiya,7) âyeti bu iddiâya delildir.</p>
<p>Allah’ın dininde ilim ehli ancak müctehidlerdir.</p>
<p>Bu dört mezhebin birini taklîd edip ona tabi olanlara diğer mez­hebe tabi olanların durumu sorulacak olsa, ictihad şartlarını tamamlamış bir müctehidi taklid etmiş olmaları sebebiyle hak mezhebde bulu­nup, kurtuluşa ereceklerini söylerler.</p>
<p>Bu dört zattan başka İslâm&#8217;ın ilk devirlerinde ashâb, tâbiîler ve diğer din büyüklerinden daha pek çok müctehidler vardı. Fakat bunla­rın görüş ve mezheblerini tevâtür veya diğer sağlam ve doğru bir yolla nakledecek tarafları çoğalmadığı için mezhebleri ortadan kalktı, gitti. Yalnız dört mezheb imamı olan zatların bu son zamanlara kadar sağlam ve makbul yollarla mezheplerini nakleden büyük âlimler bulunarak her birinin mezhebi tanındı, kaybolmaktan da kurtuldu.</p>
<p>Bu mezheblerin taraftarları birbirini sapıklık ve fıskla suçlamaz, hiç ayıplamaz. Her mü&#8217;minin, büyük imamlardan birini taklîd edip ona tabi olması caizdir. Hattâ onlardan birini taklîd etmekte bulunan bir zatın, dînî sahîh bir maksatla diğer imamın mezhebine geçmesi de meş­rudur. Bozuk bir maksadla geçtiği anlaşılmadıkça bu hususta hiç bir kimse ayıplanmaz.(1)</p>
<p>İşte ortada dört mezheb bulunmasının sebebi bundan ibârettir. Yani Allah’ın lûtfu ile bu mezheblerin her biri yazılı hale getirilerek onlar hakkında bir çok kitaplar okutulup, her devirde sözlü olarak alınmakta olması, devam edegelmelerine sebep olmuştur.(2)</p>
<p>İslâm mezhepleri arasında tam bir ayrılık olmadığı, müslüman halkın durumlarını bilenlerce gizli değildir. Çünkü daimâ görülüyor ki, birbirlerinden kız alıp veriyorlar. Meselâ: Hanefî mezhebinde olan kimse şafiî,mâlikî veya hanbelî kadını nikâhlıyor. O kadının velileri de bu hususa razı oluyorlar. Hepsinin mescidleri birdir. Yüce halîfeye itaat etmenin, kendilerine vâcip olduğuna ait inançları muhakkaktır. Dince yardımlaş­ma gereği aralarında müşterek olup., namazda birbirlerine uyuyorlar.</p>
<p>Birbirlerini sevmeyip ayıplamayı hissettirecek bir mezheb muame­lesi yoktur. Şâfiî mezhebine geçen bir hanefîye (yukarda saydığını şart­ları gözettiği takdirde) hiç kimse kötü gözle bakamaz.</p>
<p>Gerçi her mezhebin taklidcileri kendi imamlarının sözüne uyarak her ameli ona dayamaktadırlar. Fakat diğer mezhebin gereğince hare­ket etmekte olan dindaşlarını da doğru yola tabi olarak tanırlar.</p>
<p>Kısacası, yaygın olan dört mezhebde bulunan bütün müslüman fert­ler bir tek vücut olup, kıbleleri ve halîfeleri birdir. Durum ve dav­ranışları, anlatıldığı şekildedir. Dinin ana kaynaklarına uygun bulunan bu durum, aralarında kuvvetli bir bağdır.</p>
<p>Bunu bilmiyenler böyle bilmelidirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin Cisr – Risale-i Hamidiyye,syf:421-429</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong>Usûl âlimlerinin kabul edilen görüşlerine göre, başka bir mezhebe geç­mek hususunda, dinle oynamak derecesine varmamak, yani bir mezhebden diğerine geçen şahsın, kendi akıl ve ilmi veya bir takım güvenilir zatların sözlerine da­yanması sebebiyle en çok ve en derin âlim ve zühd ve takvâca eşsiz sanıp inan­dığı imamın mezhebine geçmesi ve bir müddet sonra eski mezhebine dönmek az­minde bulunmaması ve geçtiği mezhebin bütün hükümlerini benimseyip, bütün mez­hepleri birleştirmekten sakınması şarttır.</p>
<p>Bu durumda en bilgili ve en faziletli olanı bırakıp da böyle olmıyanı taklid etmek, yine sahibinin en üstün olduğunu kabul etmekle beraber görünüşteki bazı çıkarlara yarıyacak bir mezhebe bir müddet için geçmek hiç caiz olmadığı gibi önceki mezhebiyle amel etmenin tesirleri henüz kaybolmadan iki mezhebi birleş­tirmeye sebep olacak bir şekilde diğer mezhebe uymak da caiz olamaz.</p>
<p>Meselâ: Bir kimsenin abdestli olduğu halde, şehvetle bir kadının herhangi bir uzvuna dokunmasından sonra, tesâdüfen burnundan veya bedeninden akan kanla abdestin bozulmamasında şâfiî mezhebini taklîd edip, abdestini yenilemeksizin na­maz kılması caiz olmaz. Çünkü bu şahıs, kadına dokunmakla abdestin bozulmama- sında hanefi mezhebini kabul ve sonra kanın akmasiyle bozulmamasında da şâfii görüşüne dayanıp, iki mezhebin arasını birleştirecek bir amel işlemiş oluyor ki, bu­nun doğru olmasına iki mezhebin de hiç biri elverişli değildir.</p>
<p>İşte başka bir örnek: Bir kimse zorla boşattırılmış bulunduğu eşinin ayrimasında hanefî mezhebini taklid ederek o kadının kızkardeşini nikahladıktan sonra şâhî müftüsünün, bu boşanmanın boşama olmıyacağına hükmetmesi sebebiyle ön­ceki eşine dönmesi caiz olamaz. Meğer ki, İkinciyi boşaya. Yoksa iki kız kardeşi, bir nikâh altmda birleştirmiş olur ki bu, Kur&#8217;ân âyetinin delâletiyle haramdır.</p>
<p>İşte Takrîru&#8217;l-Usûl Kitabının yazan Kemâlüddin b. el-Hümâm’ın ve Amidı ve Ibn-i Hâcib gibi bir çok mezheb büyüklerinin «Amel ettikten sonra taklîdden dön­mek ittifakla bâtıldır.» demeleri bu gibi birleştirmeye sebep olan şekillere yorum­lanır. Yahut da bir mezheble amel edip, ameli tamamladıktan sonra o amelin caiz olmadığı kanâatine vararak diğer mezheble o ameli tekrar etmek şekline göredir. Meselâ: Başının dörtte birini meshederek aldığı abdestle öğle namazını kılan kim­senin sonradan, başı meshetmede tamamını şart koşan İmâm-ı Mâlik&#8217;in görüşünü doğru bulup da o namazı tekrar kılması mânâsızdır. Çünkü bir mezhebe uygun ola­rak bir ameli tamamlamak, hâkimin imzâsı gibidir, bozulmaz.</p>
<p>Ama bugünkü öğle namazını kendi mezhebine göre kılan kimsenin yarın başka bir mezhebin imamını taklid ederek —fakat o mezhebin namazla ilgili bütün hü­kümlerini kabul etmesi şartiyle— kılması, mânâsız bir dönüş sayılmaz.</p>
<p>Şurası da unutulmamalıdır ki, kendi mezhebine göre doğru zannederek ta­mamladığı namazın sonradan ancak diğer mezhebe göre doğru olduğunu anlıyan kimsenin o mezhebin imamını taklîd edip, ona uymuş olduğunu düşünüp de kılmış olduğu <u>nama</u><u>z</u><u>la</u> yetinmesi câizdir. Fakat o mezhebce namazın sıhhatine engel olan bir amel işlemiş olmamak şarttır. Nitekim Fetâvâ-yı Bezzâziye’de kaydedil­diğine göre, îmâm-ı Ebû Yûsuf bir hamamda gusledip cuma namazını kıldıktan sonra o <u>hamamın</u> su deposuna fare düşmüş olduğunu duyunca «îki külle miktarı suyun pislenmiyeceği görüşünde bulunan Medîne âlimlerinin görüşleriyle amel edi- veririz.» deyip, kıldığı namazla yetinmişti.</p>
<p>Külle, büyük küp demektir. îki kulle miktarı su aşağı yukarı 500 Bağdâd rıtlından ibârettir.</p>
<p>Bağdâd rıtlı, îmâm-ı Nevevî&#8217;ye göre 128 1/7 dirhemden ibâret olup, tercih edilen görüş de budur, tam 130 dirhem değil.</p>
<p>&#8221;Su iki kulle olunca pislik taşımaz.&#8221;hadisi Abdullah b. Ömer’den rivâyet edilmiştir. Binâenaleyh, şâfiîlerce bu kadar su, akar su hükmünde olup, üç vasfı değişmedikçe pislenmez. Fakat hanefilerce bu hadîs, te&#8217;vîl edilmiştir ki, bu iddiâya delil teşkil etmez.</p>
<p>Câmi-i Sağır şerhlerine başvurularak işin hakikati anlaşılabilir.</p>
<p><strong>(2)-</strong> Dört imamdan başka tâbiîler ve onlardan sonra ortaya çıkan mücte- hidlerin daha tanınmışları Leys b. Sa&#8217;d el-Mısrî, Süfyân es-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne, Abdurrahman el-Evzâî ve Muhammed b. Cerîr et-Taberî gibi zatlardan ibârettir. Ashâb .arasında ise pek çok müctehidler vardı ki, yazılı mezheblerde onların görüş ve ictihadları esas tutulmuştur.</p>
<p>Çünkü Peygamber efendimiz, Kur’ân’a ve hadîslere tutunmanın lüzumunu açık­ladıktan bir hadîsin sonunda: «Eğer aradığınız bir konuya dair benim sözlerimi bu­lamazsınız ashâbımın sözlerine tabi olunuz. Zira eshâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Doğru yolu gösterirler.Binâenaleyh herhangisinin sözüyle amel etseniz hidâyete ulaşırsınız. Ashabımda göreceğiniz ihtilâf ise ümmetimin fertleri için rahmetin ta kendisidir.» bu-<br />
yurmuşlardır.</p>
<p>îşte bu hadîs, en hayırlı nesil olan sahâbe zamanından itibaren teferruât konularında âlimler arasında ihtilâf görüleceğine delâlet ediyor.Zira bazı konularda ihtilâfa düşen ashâbın her biri, ilim ve rivâyetle tanınmış bulunduğundan, her sahabenin sözünü tâbiîlerden bir cemâat nakledince, tabiîler ve diğer âlimler arasında da ihtilâf olması gerekir.</p>
<p>Hz. Peygamber ise, böyle bir ihtilâfın bulunup devam etmesine izin vermiş ve razı olmuş, hattâ bunu medhederek, ümmeti hakkında rahmetin ta kendisi olarak kabul etmiştir. Hattâ ümmetini, istedikleri sahâbenin sözüyle amel etmek hususunda serbest bırakmışlardır. Bu durumda fiil ve sözde sahâbenin yollarında yürüyüp onların ictihadları şeklinde devam edegelen müçtehid imamların görüş ve mezhebleriyle amel etmek hususunda da serbest bırakmış olduğu anlaşılır.</p>
<p>Hz. Peygamber, kendi zamanında görülen durum ve olaylar karşısında bile ashâbının birbirine muhâlif olan görüşlerini kabul edip, bu husustan dolayı hiç birini ayıplamazdı.</p>
<p>Buna dâir pek çok meşhur olaylar vardır.</p>
<p>Meselâ: Peygamber efendimiz, Medîne civârında bir kalede oturan Kureyza oğulları ile savaşmak isteyince ashâbına:&#8221;Sizden hiç biriniz ikindi namazını Kureyza oğullarından başka hiç bir yerde kılmasın.&#8221; diye hitâb edince bu emre uymak hususunda sahâbe ihtilâfa düşmüşlerdi.</p>
<p>Şöyle ki: İkindi namazının vakti gereği gibi daraldığı halde Hz. Peygamber&#8217;in böyle yüce bir emrinin bulunması üzerine ashâb iki kısım olarak,bir kısmı ikindi namazının vakti çıkmadan yolda namazlarını kıldılar. Hz. Peygamber&#8217;in maksadı­nın ancak, savaşa erken gelmeye teşvik olup, namazın vaktini geçirmek olmadığı görüşünde bulunarak, emirden çıkardıkları bu mânânın delâletiyle «Ancak Kureyza oğullarında» sözündeki sınırlandırma, hakikî değil, izafidir. Yani «Namazı kılmadan yola çıkınız, demektir, dediler.</p>
<p>Diğer kısım ise, ta akşam vaktinin girişinden sonra Kureyza oğullarının yur­duna varmadan ikindi namazını kılmadılar ve o emirdeki sınırlandırmanın mutlak olarak ifâde ediimesi sebebiyle açık mânânın kasdedildiğini kabul ettiler.</p>
<p>İşte bu şekilde gelişen ihtilâf ve ona dayanan kaza ve edâ fiilleri Hz Pey- gaınber&#8217;e arzedilince bu iki grubun hiç birini ayıplamadı ve fiillerini reddetmedi. Hattâ her birinin kendi anladığı ve çıkardığı hükmü kabul ederek hepsinin içtihad makamındaki çalışmalarının makbul, vazifelerini yerine getirerek bol ecir ve sevaba lâyık ve bozukluk ve eksiklikten uzak olduğuna işâret buyurdular. (Buhâri, K. Salât&#8217;l-Havf, Bâb: 6).</p>
<p>İşin hakikatinin, arzedilen şekilde olduğu anlaşılınca müctehidlerin hiç biri ayıplamaya lâyık olmayıp, hepsinin, hidâyet nuruna kavuşmuş bulunduklarında şüp­he kalmaz. Hattâ Muhammed ümmetinin teferruât hususundaki ihtilâfları, bir çok iyilik ve faydaları içine aldığından dolayı teşekkür edilmesi gerekir……</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/">İslamda İçtihad ve İcmâ’nın Lüzumu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmed b.Hanbel(r.a)&#8217;ın Akidesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:38:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ahmed b.Hanbel]]></category>
		<category><![CDATA[İstiva]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b.Hanbel(r.a)'ın Akidesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15423</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahmed b. Hanbel’in akidesi, Allah’ın kitabında varid olan mü-teşabih (âyet) ile sahih hadîste sabit olan müteşabih şeyler hakkında diğer müctehid imamlar ve sâlih selefler gibi, te’vili gerekli olanın, te&#8217;vil cihetine gidilmesidir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerim’de, zahiri mânâsı «Rabbin geldi»(Fecr,22) (Rabbinin emri geldi); «Her nerede bulunursanız O (Allah) sizinledir»( Hadid,4), âyetleri ile Peygamber efendimizin «Siyah taş (Kâbe-i [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/">Ahmed b.Hanbel(r.a)’ın Akidesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/jhbgjhbjkn/" rel="attachment wp-att-15472"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15472" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/jhbgjhbjkn.jpg" alt="" width="350" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/jhbgjhbjkn.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/jhbgjhbjkn-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Ahmed b. Hanbel’in akidesi, Allah’ın kitabında varid olan mü-teşabih (âyet) ile sahih hadîste sabit olan müteşabih şeyler hakkında diğer müctehid imamlar ve sâlih selefler gibi, te’vili gerekli olanın, te&#8217;vil cihetine gidilmesidir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerim’de, zahiri mânâsı «Rabbin geldi»(Fecr,22) (Rabbinin emri geldi); «Her nerede bulunursanız O (Allah) sizinledir»( Hadid,4), âyetleri ile Peygamber efendimizin «Siyah taş (Kâbe-i Muazzama’nın bir köşesinde bulunan ve hacılar tarafından ziyaret edilen taş) Allah’ın yeryüzünde sağ elidir»(1) buyurduğu hadîs-i şerifin tevili gibi.</p>
<p>Âyet ve hadîslerdeki müteşabihlerin te’vili, muayyen olmayanların ilmini Allah’a havale etmekle, Allah’ın hâdis olan şeylere benzemekten tenzih edilmesidir.</p>
<p>İbnü’l-Cevzi, «Menakibül-İmam Ahmed» adlı eserinin yirmi- birinci babında der ki: Açıkça Ahmed b. Hanbel’in usûlü’d-din (akaidi’deki itikadı: îman, kavil ve ameldir. Ziyadeleşir ve noksanlaşır. Tüm iyilik, hayır, imanın parçasıdır. Günah, imanı azaltır. Kur’- ân hakkında da diyor ki: O, Allahü Teâlâ’nın kelâmı olup mahlûk değildir. Mahlûktur (sonradan yaratılmıştır), diyen kimse kâfirdir. Fakat Kur’ân’ı okuyup da, telâffuz ettiğim kelimeler mahlûktur, diyen kimse, Cehmiye tâifesindendir.</p>
<p>Ahmed b. Hanbel, müteşabih hadîsler hakkında da diyor ki: Ehl-i sünnet ve’l-cemaatten olan mü’minin bazı sıfatları, şudur: Bilmedikleri şeylerin mânâsını Allah’a havale etmektir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) ’den rivayet olunan, «Şüphesiz cennet halkı Rabbini göreceklerdir», hadîsini tasdik eder. Ona hiç meseller getirmezler.</p>
<p>İşte dünya çapındaki müslüman âlimlerin, üzerine ittifak ettikleri şey budur.</p>
<p>Sahabelerin biribirlerine karşı faziletçe üstünlükleri hakkında, îmam Ahmed b. Hanbel’in akidesi: Evvelâ Hz. Ebû Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman’dır. Bu üç zâtdan sonra, şûrâ heyeti olan beş kişidir ki, Hz. Ali, Hz. Zübeyir, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman ve Hz. Said’tir. Hepsi de, hilâfete lâyık kişilerdir. Hz. Ali’nin hilâfetini hak görmeyen kimse, kabilesinin eşeğinden daha sapıktır. Yine diyor Ki: Gerçekten, Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir.</p>
<p>Yine Îbnü’l-Cevzî, mezkûr babın sonunda, Ahmed b. Hanbel’- den şöyle rivayet eder: Resûlullah’tan sonra insanların efdali, (üstünü) Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Resûlullah (s.a.v.)’in amcası oğlu Ali’dir. Allah hepsinden razı olsun!</p>
<p>El-Hafız Ebu’l-Hasan ed-Dârekutni’nin çağdaşı olan el-Hafız Ebû Hafs b. Şahin demiş ki: îki sâlih adam olan Câfer b. Muhammed ve Ahmed b. Hanbel, birçok kötü arkadaşlarının belâsına çarpılmışlardır. El-Hafız Ebu’l-Kasım b. Asâkir (Tebyinu kazıbi’l-müf- teri fimâ nüsibe ilâ-İmam Ebi’l-Hasani’l-Eş’arî) adlı kitabında bunu El-Hafız Ebu’l- Hasan’a isnad ederek demiş ki: Rafıziler, Câferi Sâdık b. Muhammed el-Bakır’ın onlardan berî olduğu birçok çirkin meseleleri kendisine isnad ettiler. Keza Ahmed b. Hanbel’in de, bâzı talebe ve tabileri, Allah’ın cisim olduğu mânâsında birçok bâtıl sözü kendisine isnad etmişlerdir. Halbuki, Ahmed b. Hanbel bu sözlerden uzaktır. Şüphesiz İmam Ahmed ile ilk tâbilerinin, Kur’ân ve hadiste geçen birçok muhal tâbirleri, te’vil ettiklerini gösteren rivâyetler sabit olmuştur.</p>
<p>Takiyyüddin el-Husani, «Defu’ş-şübhe men teşebbehe ve temer- rede ve nesebe zâlike ile’l-İmam Ahmed» adlı kitabında, açıkça der ki:</p>
<p>İmam Ahmed, Kur’ân-ı Kerim’deki «Rabbin geldi»(Fecr,22) meâlinde olan âyetin hakikî mânâsının, «Rabbin emri geldi» demek olduğunu söylemektedir.</p>
<p>Kadi Ebû Ya’lâ ise şöyle der:</p>
<p>İmam Ahmed, bu âyetten maksadın, Rabbin kudreti ve emri olduğunu söyler. Nitekim Allahü Teâlâ bunu, «O kâfirler, Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlâr»(Nahl,33) âyeti ile beyan eylemiştir. İlk âyet mutlak olup ondan mukayyed bir mânâ irade edildiğine işaret ediyor ve bu tâbirin üslubu, Kur’ân, hadîs, icma-i ümmet âlimlerinin kelâmında çokça geçer. Çünkü ilk âyetin zahirinden nakil anlaşılmaktadır. Nakil ise, Allah sübhanehu hakkında câiz değildir.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, «Rabbim gecenin bir kısmında, dünya göğüne iner», buyurduğu hadîsin durumu da buna benzer; te’vil edilir. Bunu açıkça îmam Evzaî ile îmam Mâlik de söylemişlerdir. Çünkü intikal ve nakil, hâdis sıfatlarıdır. Aziz ve yüce Allah, zâtını hâdis sıfatlardan tenzih etmiştir.</p>
<p>Bu müteşabih âyete ve hadise benzeyip te’vili lâzım olan âyet lerden biri de Allahü Teâlâ’nın, «Allah, Arş üzerine istivâ etti»-(2) âyet-i celîlesidir. Avam tabakasından biri, bunun mânâsını sorarsa, «Allah’ın, Arş üzerine istivâsı (istilâsı) malûmdur. Keyfiyeti ise (istilânın ne şekilde olduğu), bizce meçhuldür. Ona iman etmek vacip olup, ondan sual edilmesi, bid’attır diye kendisine cevap verilir. îmam Rebîa ancak bu şekilde cevap vermiş, talebesi Mâlik de, bu hususta, ona mütabaat etmiştir. Zira avam tabakası, Arapça olan istivâ kelimesinden, zahire göre hadis (sonradan olan) sıfatlardan olduğunu anlıyorlar.</p>
<p>Halbuki Allah sübhanehu ve Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de «O’nun (Allah’ın benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur. O, hakkıyle işiten, kemâliyle görendir» (Şura sûresi, âyet: 11), diye kendini o sıfatlardan tenzih eylemiştir. Demek ki, Allah’ı zerre kadar bir şeye benzetmek, Kur’ân&#8217;a inanmamak demektir. Bundan küfür lâzım gelir. İmamlar, mezkûr âyetteki, istivânm mânâsını sormanın bid&#8217;at olduğunun sebebini şöyle açıklamışlardır:</p>
<p>Fıkıh ve diğer bâzı ilimlere mensup olan birçok kimseler, müteşabih olmayan âyet ve hadîslerin mânâlarını idrak edemiyorlar-, müteşabihlerin mânâlarını nasıl idrak edecekler? Müteşabih âyet ve hadîslerin mânâlarını ancak Allah sübhanehu bilir. Kur’ân ve hadisler, aziz ve yüce olan Allah’ı, yakışmayan sıfatlardan tenzih etmekle dolup taşmaktadır. Allah’ın bir ismi de Kuddûs’tür (hissin duyduğu şeylerden münezzeh ve Zat-ı Bârisi noksan sıfatlardan beridir). Bu ismin mânâsında, Allah&#8217;ın noksan sıfatlardan çok tenzih edilmesi ve teşbihi (benzetmeyi) hayale getirilmemesi işareti vardır. Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de, «(Ya Muhammed) de ki: Allah, birdir, Her şey O’na muhtaçtır. Doğurmuş değil, doğurulmuş da değildir? O’na hiçbir kimse eş olmuş da değildir.»(İhlas) meâlen buyurduğu âyetlerde de, bu işaret vardır. Çünkü bu âyetlerden Allah&#8217;ın cinsiyet, cüz’iyet ve daha başka noksan sıfatlardan münezzeh olduğu anlaşılır.</p>
<p>İmam Ahmed, «Hadîsleri nakil olundukları gibi nakledin», diye buyuruyordu. Talebeleri, İbrahim el-Harbî, Ebû Davud ve Esrem gibi yüce tâbiin ve muhakkik âlimlerden olan Ebu’l-Hüseyin el-Mü- nadi, Ebu’l-Hasan el-Temimî ile Ebu Muhammed Rızkullah b. Ab-dülvahhab ve bu mezhebin direklerini teşkil eden diğer âlimler, İmam Ahmed’in sözlerine göre hareket edip, kendisi Abbasî halifesinin işkencesine uğramadan önce ve daha sonra söylediği sözlere uydular. Zamanının halifesinin emri üzere kamçıyla dövülürken de, «(Allah ve Resûlü tarafından) denilmeyen sözü (Kur’ân mahluktur, sözünü) nasıl diyeyim?» derdi. Kur’ân-ı Kerim’de geçen mezkûr istivâ kelimesinin mânâsı için «İstivânın mânâsı, Allah’ın irade eylediği gibidir.» diyordu, öyle ise, istivânm mânâsı hakkında Allah’ın sıfât-ı zatiyesi veya sıfât-ı fiiliyesindendir veya istivâ kelimesinin zahirine göre (oturmak) mânâsınadır, diye Ahmed b. Hanbel’den rivayet eden kimsenin ona iftira edip, aziz ve yüce Allah’ı kâinata benzetmek mânâsını ifade eden ve sarahaten küfür olan şeyleri ona isnad edenin muhasebesi Allahü Teâlâ’ya aittir. Çünkü ona, isnad edilen, Allah hakkındaki bu tür sözler, bizzat Allah’ın kendini o şeylerden tenzih eylediğine muhaliftir. Allah sapıkların söylediklerinden uzaktır.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:30-33,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Bu hadîs-i şerifte geçen «sağ el», teşrif ve kerem mânâsına hamledilmiştir. Yâni «sag el» mübarek olduğu gibi Allahü Teâlâ bu mübarek taşa da şeref vermiş; onu öpmek veya istilâm etmek için yeryüzüne vaz’etmiştir. Geniş bilgi için, İhyâıı Ulûmi’d-din’in akaid kısmına bakınız.</p>
<p>(2)- îstivâ; kelimesi Kur’ân-ı Kerim’in birçok sûresinde geçtiği gibi, A’raf sûresinin 54’üncü âyetinde de geçmektedir. Mezkûr sûredeki âyetin meâl-i şerifi şöyle-dir: «Rabbiniz cdur ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Ars’a hükm (istivâ) etmiştir».</p>
<p>İmam Gazâli de, «İhyâu Ulûmi’d-Dîn» kitabının Akaid bahsinde der ki:</p>
<p>Kur’ân’da geçen «istivâ» kelimesi, ‘istikrar’ ve «temekkün» mânâsına telâkki edilirse, mütemekkin olanın Arş ile temas eden bir cisim olması gerekir. O cisim, ya Arş kadar veya Arş’tan daha büyük veyahut da ondan daha küçük olması icabeder. Bütün bunlar Allahü Teâlâ için muhaldir. Muhale götürücü bir şey de elbette muhaldir. öyle ise, istivânın lügavî mânâsı, muhaldir.</p>
<p>Bu babda en doğru yol, selefin cumhurunun mezhebidir. Selef imamları bu gibi rriüteşabihlerin Allah&#8217;ın şanına lâyık olduğu veçhile hakikatına iman ve bizim hakkımızda müteârif olan zahirî şeklin Şâriin matlubu olmadığını beyan etmişlerdir. Binaenaleyh selef hudûs şaibelerinden Allah’ı tenzih ile beraber, böyle nassların zahirindeki yed, vech, gadab, rahmet, istivâ, nüzûl gibi müteşabihleri te’vil yoluna gitmemişlerdir.</p>
<p>Şârih aynı özetle şöyle diyor: Nüzûl, intikal, i’lan, kavi, teveccüh vs bir hüküm suduru mânâlarına kullanılmıştır. Bu mânâların hepsi lügatçılar arasında malûm şeylerdir. Madem ki nüzûlün böyle müşterek mânâsı vardır. Allahü Teâlâ’nın kendisiyle tavsifi câiz olan bir mânâya hamledilmesi en doğru bir harekettir. Burada Allah&#8217;ın rahmetle dileklerini vermekle, mağfiret etmek suretiyle teheccüd sahiplerine teveccüh buyurmasıdır, denilebilir. Bu, bir te’vil değil, fakat lafzı, medlûlü olan müşterek mânâlardan birisine hamletmektir ki, îmam Mâlik gibi seleften bâzılarının te&#8217;villeri de hep bu şekilde bir te’vildir. Hakikatta bu te’vil değil, bir nevi mânâ tercihidir.</p>
<p>Nevevî de bu hadîs hakkında şunları söylüyor:</p>
<p>Bu, müteşâbih hadislerdendir. Bunda âlimlerin iki mezhebi vardır. Bîri, selefin cumhuru ile bâzı kelâmcıların mezhebidir ki, onlar Allah’ın intikal, hareket vb. mahlûk alâmetleri olan mahlûk sıfatlardan tenzihine itikat ederek bunun Allahü Teâlâ&#8217;ya yakışacak surette hak olduğuna, hakkımızda müteâref olan zahirinin kasdedilmemiş olduğuna inanıp te’vili hususunda kelâm etmezler.</p>
<p>İkincisi, birçok kelâmcıların ve seleften birtakım cemaatların mezhebidir: Bu, müteşabihler çeşitli yerlere göre ve lâyık olacak surette te’vil olunur. Bu esas üzerinde onlar bu hadîsi iki türlü te’vil ettiler: Biri Mâlik b. Enes ve diğerlerinin te’vilidir ki hadisin mânâsı» Allah’ın rahmeti, emri yahut melekleri iner demektir. Nitekim tâbiler hükümdarın emrini yerine getirdiklerinde de, «Sultan şöyle şöyle yaptı&#8230;» denir. İkincisi, bunun istiare üzere olmasıdır. Bunun da mânâsı Allah&#8217;ın dua edenlere icabet ve lütufla teveccühüdür. Allah, yegâne bilendir (Nevevi).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/">Ahmed b.Hanbel(r.a)’ın Akidesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnet Kitaplarının Tahrifi,Sinsice Yapılan İlaveler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-kitaplarinin-tahrifisinsice-yapilan-ilaveler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-kitaplarinin-tahrifisinsice-yapilan-ilaveler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:31:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet Kitaplarının Tahrifi Sinsice Yapılan İlaveler]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Kitaplarına Yapılan Tahrifatlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15431</guid>

					<description><![CDATA[<p>EBÛ CÂFER B. CERÎR VE EBU’L-HASAN EI-EŞ’ÂRÎ ZAMANINDAN BERÎ EHL-Î SÜNNET ULEMASININ YAZDIKLARI KİTAPLARDAKİ TÂBİRLERİN SİLİNİP GİZLİCE » TEŞBİH DERÇ VE TAHRİFLERİ YAPILMASI Bid’atçılar, Eş’ârî ile diğer İslâm âlimlerinin kitaplarına, sayılamayacak kadar çok şeyleri gizlice ilâve etmişlerdir. Meselâ: İmam İbn Cerîr et-Taberi’nin Kur’ân-ı Kerim’deki: «Rabbin seni (ey Muhammed) bir alkışlanacak makama yükseltecekir.»(İsra,79) âyetine yaptığı tefsir yerine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-kitaplarinin-tahrifisinsice-yapilan-ilaveler/">Ehl-i Sünnet Kitaplarının Tahrifi,Sinsice Yapılan İlaveler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-kitaplarinin-tahrifisinsice-yapilan-ilaveler/ilim-696x465-2/" rel="attachment wp-att-15469"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15469" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465.jpg" alt="" width="396" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465.jpg 696w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/ilim-696x465-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 396px) 100vw, 396px" /></a></strong></p>
<p><strong>EBÛ CÂFER B. CERÎR VE EBU’L-HASAN EI-EŞ’ÂRÎ ZAMANINDAN BERÎ EHL-Î SÜNNET ULEMASININ YAZDIKLARI KİTAPLARDAKİ TÂBİRLERİN SİLİNİP GİZLİCE » TEŞBİH DERÇ VE TAHRİFLERİ YAPILMASI</strong></p>
<p>Bid’atçılar, Eş’ârî ile diğer İslâm âlimlerinin kitaplarına, sayılamayacak kadar çok şeyleri gizlice ilâve etmişlerdir. Meselâ: İmam İbn Cerîr et-Taberi’nin Kur’ân-ı Kerim’deki: «Rabbin seni (ey Muhammed) bir alkışlanacak makama yükseltecekir.»(İsra,79) âyetine yaptığı tefsir yerine kapalı bir ifade kullanarak ondan tecsim anlaşılan bir tâbiri sokmuşlardır. Hindistan’da basılmış İmam Ebu’l-Hasan el-Eş&#8217;ari’nin «El-İbâne» adlı eserine, teşbihi (Allah’ı mahlûkata benzetmeyi) ifade eden şeyleri; Kurtubî’nin, «O (Allah), kullarının üzerinde galibdir»(En’am,18) mealindeki âyet-i celileye yaptığı tefsire ilâve yapıp ondan teşbih anlaşılan tâbirleri dercetmişlerdir. Mezkûr tefsiri mütalâa eden kimse, ibarede çelişki olduğunu anlayacaktır. Teymiyeciler de, Alûsî’nin tefsirine çok şeyler ilâve etmişlerdir. Hele kendini meşhur selefi diye lakablandıran Münir Ağa&#8217;nın tabettiği tefsirde&#8230;</p>
<p>Kendisi birçok kitap tabetmiş ve kitaplarda birçok fâsid yorumlarda bulunmuştur. Alûsî’nin tefsirine gizlice soktuğu en önemli ibaresi, Allahü Teâlâ’nın «Ey iman edenler! Allah’ın azabından sakınıp O’na yaklaşmaya yol arayınız» (Maide sûresi, âyet: 35) meâlinde buyurduğu âyet-i celilenin tefsirindedir. Orada söylediği uzun sözünü mütalaa eden sonu evvelini nakzettiğini (çeliştiğini) anlar. Teşbih inancını, Seyyid Abdulkadir Geylânî’nin «Gunye» adlı eserine de gizlice sokmuşlardır.</p>
<p>Ulemanın eserlerinden sözlerini silip, tahrif etmişlerdir. Bu hususta Tacü&#8217;s-Subkî, «Tabakat» kitabının cerh ve ta’dil(1) kaidesinin altında, Basralı Ahmed b. Salih’in hal tercümesi bahsinde şöyle der: Araştırılması lâzım olan meselelerden biri de, Şeyhu’l-îslâm İbn Dakik el-îd’in de belirttiği gibi, birçok sûfiye tâifesi ile hadîs âlimlerinin arasmda vaki olan ihtilâflı konulardır ki, yekdiğerine dil uzatmalarına sebep olmuştur. Nitekim bâzıları, Haris el-Muhasibî ve daha başkaları aleyhinde konuşmuşlardır. Bu tartışmaların hakikatte en mühim sebebi akaid ile ilgili farklı itikatlardır. En büyük belâ, ise, taassup ve nefsanî arzuya dayanan inançlardır. Evet, dünyevî arzu ve mal toplama hırsı da bunlardandır. İyi olmayan bu ahlâk, Mütekaddimîn (evvelki)lerden daha çok, muteahhirın (son gelen) âlimlerde mevcuttur. Halbuki hakikî îslâm akidesi nazarında her iki zümre de birdir. Zamanımızdaki bâzı Mücessime taifelerinin durumları o safhaya varmıştır ki. Nevevî’nin Sahih-i Müslim’e yazdığı şerhdeki müteşabih hadîsler hakkındâki ibaresini şerhten çıkarıp yazmamışlardır. Zira, Nevevinin akidesi Eş’âriye akidesidir.</p>
<p>Demek ki, bu kâtip Nevevi&#8217;nin inancından hoşlanmayıp müellifin dediğini yazmayı hazmedememiştir. Bence bu, büyük günahlardan dır. Çünkü, bu durum Şeriat’ı tahrif etmek (değiştirmek), İslâm âlimlerinin eserlerine ve halkın ellerindeki İslâmî kitaplara karşı bir itimatsızlıktır ve itimatsızlık kapısını açmaktır. Allah böyle yapanı, kötüleyip utandırsın! Öyle yapan kimsenin, Nevevfnin şerhini yazmaya ihtiyacı ve şerhinde ona ihtiyacı yoktu. Burada Tacü’s- Subki’nin dedikleri sona erdi.</p>
<p>☆</p>
<p>Ben de şunu derim ki, âlimlerin eserlerinden sözlerini silme bayrağını bu zamanda elinde tutan kimse Mecelletü’l-Menar’ın sahibidir. Yaptığı hatâların bâzısı şunlardır: Hocalarımızın hocası olan Muhaddis Falih ez-Zahiri, nakil eylediği «Encehu’l-mesai fî sıfati- yi’s-sâmi’ ve&#8217;l-vâî» adlı eserinin Ahkâmü’l-Mesâcid bahsinde, daha kitabı basılmadan önce, Muğni b. Kudametü’l-Hanbeli’den, ölen ve hayatta kalan evliyâ ve sâlih zatlardan tevessülün mübah olduğuna dair «İslâmiyet’teki her dört mezheb sahipleri ittifak etmişlerdir» diye nakletmiştir. Bu «El-Menar» kitabını tabedince kitapta yazılı bu nakli yazmayıp içinden çıkardı. Ulemanın kelâmını tahrif etmesi, onlara iftira edip yermesi, kendi arzusuna ve İbn Teymiyecilerin arzularına uygun olmayan meseleleri ve hadisleri kendi mecellesinde ve yorumlarında tahrif etmesi sayılamayacak kadar çoktur.</p>
<p><strong>Kaynak:Ebu</strong> Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:96-98,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong> 1)</strong> Cerh ve ta’dil: Cerh: sözlükte yaralamak ve sövmek mânâsında kullanılmıştır. Hadîs usûlünde terim mânâsı: «Hafız ve mütehassıs bir hadîs âlimi&#8217;nin günahkârlık,telhis,yalancılık gibi bâzı sebeplerle bir râvinin rivayetini reddetmesidir.&gt;</p>
<p>Tadil: Düzetmek. temizlemek gibi, sözlük mânâsından alınarak, hadîs ilminde bir raviyi,rivâyeti kabul olunacak şekilde vasıflandırmaktır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-kitaplarinin-tahrifisinsice-yapilan-ilaveler/">Ehl-i Sünnet Kitaplarının Tahrifi,Sinsice Yapılan İlaveler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-kitaplarinin-tahrifisinsice-yapilan-ilaveler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 May 2017 09:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İman-Amel İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dinde Aklın Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'e Göre İnsan Hürriyeti ve İradesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in İtidali-Kuşatıcılığı-Müsamahası ve Gerçekçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Oluşumu ve Gelişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Uluhiyet Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet’in Siyasî ve Toplumsal Görüşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüz Dünyasında Sünni Nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Ehl-i Sünnet Eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Ehl-i Sünnet'in Sorunları ve Geleceği]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr.Selahattin Polat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15449</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr.Selahattin Polat Bu çalışmamızın amacı, geleneksel Ehl-i Sünnet’in geleneğini ve kimliğini oluşturan temel karakteristik özelliklerine ve bunların tarihteki işlevlerine çok genel olarak ana hatlarıyla temas ettikten sonra, bu işlevleri günümüzde de sürdürüp sürdüremediğini, mümkün olduğunca nedenlerini belirlemeye çalışarak sorgulamaktır. Başka bir ifade ile Ehl-i Sünnet’in avantaj ve dezavantajlarının, İslâm tarihindeki başarıları ve başarısızlıklarının ana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/">Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="wrapper-outer">
<aside id="slide-out">
<div class="search-mobile"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/images-1-70/" rel="attachment wp-att-15451"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15451" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/images-1.jpg" alt="" width="297" height="170" /></a></strong></div>
<div class="search-mobile"></div>
<div class="search-mobile"><strong>Prof. Dr.Selahattin Polat</strong></div>
</aside>
<div id="wrapper" class="wide-layout">
<div class="inner-wrapper">
<div id="main-content" class="container sidebar-right">
<div class="content post-cover">
<article id="the-post" class="post-listing post-1651 post type-post status-publish format-standard has-post-thumbnail hentry category-sayi1 tag-ehli-sunnet tag-selahattin-polat tag-takdim-dergisi-1-sayi">
<div class="post-inner">
<div class="clear"></div>
<div class="entry">
<p>Bu çalışmamızın amacı, geleneksel Ehl-i Sünnet’in geleneğini ve kimliğini oluşturan temel karakteristik özelliklerine ve bunların tarihteki işlevlerine çok genel olarak ana hatlarıyla temas ettikten sonra, bu işlevleri günümüzde de sürdürüp sürdüremediğini, mümkün olduğunca nedenlerini belirlemeye çalışarak sorgulamaktır. Başka bir ifade ile Ehl-i Sünnet’in avantaj ve dezavantajlarının, İslâm tarihindeki başarıları ve başarısızlıklarının ana hatlarıyla bir muhasebesini yapıp bundan yola çıkarak on üç asırlık bir tecrübenin ve birikimin ürünü olan bu geleneğin bu gün için taşıdığı potansiyel güç ve imkanları ne derece değerlendirebildiğimizi irdelemektir.</p>
<p><strong>EHL-İ SÜNNET NEDİR?</strong></p>
<p>Genel ve yaygın kanaat Ehl-i Sünnet’in itikâdî bir İslam mezhebi olduğu şeklindedir. Oysa Ehli Sünnet hem tarihte hem de günümüzde bir mezhebi, fırkayı, grubu değil İslam ümmetinin ana gövdesini teşkil eder.  Ehl-i Sünnet teriminin Arapça “Ehlu’s-sünne ve’l-cemâa” şeklindeki asıl orijinal kullanımının anlamı ‘Sünnet ve çoğunluk ehli’ dir. Bu ifadedeki “Sünnet” kelimesi “Hz. Peygamber’in Sünneti” anlamındadır. Fakat sözü edilen <em>Hz. Peygamber’in Sünneti</em>’nden maksat sadece onun bireysel davranışları değil, yine O’nun rehberliğiyle Kur’an’ın fert ve toplum olarak sahabe tarafından yaşanmasıyla oluşan ve daha sonraki nesillerde de devam eden orijinal İslam geleneğidir. “Cemâ’a” dan maksat ise başta ashab olmak üzere her nesildeki İslam ümmetinin çoğunluğu ve ana gövdesi demektir. İşte <em>Ehl-i sünnet  </em>terimi bu sahih, otantik, bozulmamış İslam geleneğine sahip çıkanlar anlamına gelmektedir. Ehl-i Sünnet’e mensup olanlara <em>Sünnî</em> denilir. Bunlar İslam tarihi boyunca ümmetin ana gövdesini ve çoğunluğunu ( <em>es-Sevâdu’l-A’zam</em>) teşkil etmiştir. <em>Ehl-i Sünnet</em>’in karşıtı <em>Ehl-i Bid’at’</em>tır ve bu gelenekten ayrılanları ifade etmek için kullanılır. Bunlar ise tarih boyunca hep azınlıkta kalmışlardır.</p>
<p>Burada yanlış anlamalara meydan vermemek için bir inceliğe dikkat çekmemizde yarar vardır. Ehl-i Sünnet’in orijinal İslam geleneğini temsil etmesi sadece çoğunluk olmasından değil, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in rehberliğinde oluşan İslam geleneğini benimsiyor oluşundandır. Yoksa ki çoğunluk olmak tek başına hakkın, hakikatin ve haklılığın ölçütü değildir.  Ümmetin çoğunluğu daima bu geleneğe sahip çıkagelmiş olması sevinilecek bir şeydir. Bu  da, başta âlimler ve idareciler olmak üzere kanaat önderlerinin çoğunluğunun bu geleneğe sahip çıkması sayesinde mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla günümüzde ve gelecekte Ehl-i Sünnet’in hayatiyetini ve tarihteki işlevlerini devam ettirip ettiremeyeceğini, bundan sonra da öncelikle âlimler ve idareciler olmak üzere İslâm ümmetinin önderlerinin bu geleneğe sahip çıkıp çıkmayışları belirleyecektir.</p>
<p>Ümmetin toplumsal bütünlüğü açısından avantaj sağlayan bu ana damar çok farklı görüşleri bünyesinde barındırdığından yekpare, statik ve tekdüze bir yapı değil, İslam tarihi boyunca çok farklı görüşleri ve tarihsel figürleri içinde barındıran dinamik ve çok renkli bir oluşumlar manzumesi veya yelpazesi olarak görülmelidir. Çünkü Ehl-i Sünnet kavramı farklı tarihsel dönemlerde farklı fikrî ekollere isim olarak verilmiş, farklı tarihsel süreçlerde farklı oluşumlar tarafından temsil edilmiştir. Ehl-i Sünneti hakkında “<em>havz-ı kebîr</em>-büyük havuz” veya bir “koalisyon” nitelendirmeleri yapılmıştır. Sünnî gelenek içindeki âlimler arasında da önemli görüş ayrılıkları mevcut olagelmiştir. Örneğin; İslam tarihinin erken dönemlerinde nassların zahir anlamlarını esas alan ve te’viline karşı çıkan, aklî argümanlarla inanç esaslarını temellendirmeye dayanan kelam metoduna cevaz vermeyen Selefî anlayış Ehl-i sünnet’i temsil ederken, ileriki yüzyıllarda kelam metodunu kullanan Eş’arî ve Mâtürîdî gibi imamlar Ehl-i Sünnet’in en önemli temsilcileri olmuşlardır.</p>
<p>Öte yandan <em>Ehlu’r-re’y</em>  ve <em>Ehlu’l-eser hadis</em> ayrışmasının her iki tarafı da Ehl-i Sünnet’in en önde gelen temsilcileri olarak  Ehl-i Bid’at’a karşı müşterek mücadele vermişlerdir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet kavramının çerçevesini çizmek, neleri savunduğunu, nelere karşı olduğunu belirlemek oldukça zordur. Bu çok ciddi, analitik ve empirik bilimsel gayretleri gerektiren bir iştir. Belki en doğrusu bir Ehl-i Sünnet’ten değil, bir çok Ehl-i Sünnet’ten bahsetmektir.</p>
<p><strong>EHL-İ SÜNNET’İN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ</strong></p>
<p>Ehl-i Sünnet’in kurucularının İmam Eş’arî ve İmam Mâtürîdî olduğu şeklindeki yaygın kanaat de doğru değildir, ya da sadece ismen doğrudur. Bu iki İmam’dan çok önce Ehl-i Sünnet’in en meşhur prensiplerinin savunuculuğunu yapan ve Ehl-i Bid’at’la mücadele eden âlimler vardır ve bu âlimler çok farklı meşreplere mensup olmalarına rağmen aynı prensipleri savunmuşlardır. İlk akla gelenler arasında başta Ehl-i Hadis olmak üzere, Hasan el-Basrî, Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel, İbn Küllâb, Kalanisî, Hâris el-Muhasibî gibi farklı özellikleri öne çıkan şahsiyetler sayılabilir.</p>
<p><em>Ehl-i Hadîs’e</em> mensup öncüler yazdıkları Kitâbu’l-Îmân ve Kitâbü’s-Sünne’ler ile itikâdî rivayetleri bir araya toplamak suretiyle ve muhtelif fırkalara karşı yazdıkları reddiyelerle Ehl-i Sünnet inancını temellendirirken, <em>Ehl-i Re’y</em>’in baş temsilcisi Ebû Hanîfe “<em>el-Fıkhu’l-Ekber</em>” başta olmak üzere yazmış olduğu itikadî nitelikli risaleleri ve reddiyeleriyle çok erken bir dönemde Ehl-i Sünnet’in asırlar boyu savunulacak temel umdelerini çok kısa ve özlü bir şekilde formüle etmiştir. İmam Eş’arî ve takipçileri <em>Ehl-i Hadîs</em>’in açtığı yolda, İmam Mâtürîdî ve takipçileri ise Ebû Hanîfe’nin açtığı yolda yürüyerek bu oluşumu günümüze kadar taşımışlardır.</p>
<p>Mâtürîdî kelamcıları mezhebin kurucusunun Ebû Hanîfe olduğunu sıkça tekrarlarlar. Eş’arî ise Ahmed b. Hanbel’in yolundan gittiğini bizzat kendisi ifade etmiştir (el-İbane, Dımaşk- Beyrut,1981,17). Dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in oluşumunun başlangıcını Hicrî II. yüzyılın başlarına kadar geri götürmek mümkündür. Eş’arî ve Mâtürîdî, Ehl-i Sünnetin kurucuları değil, Ehl-i Sünnet’in iki farklı damarının itikad esaslarını kelam metoduyla kendi çağlarının ihtiyaçlarına göre yeniden formüle eden ve sistemleştiren kişiler olarak nitelendirilmelidir.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA SÜNNÎ NÜFUS</strong></p>
<p>Sünniliğin öğretilerinin teşekkülünde en etkin olmuş mezheplerden biri olan Mu’tezile başta olmak üzere mezhepler tarihinden bildiğimiz mezheplerin büyük çoğunluğu inkıraza uğramıştır, yani yok olmuştur.</p>
<p>İslam dünyası günümüzde alt gruplarıyla birlikte iki büyük ana fırkaya ayrılmış vaziyettedir: Ehl-i Sünnet ve Şia. Şia’nın üç büyük alt grubu ise <em>İmamiyye, İsmâiliyye ve Zeydiyye</em>’dir.</p>
<p>Hindistan ve Pakistan’daki on milyon civarındaki nüfusuyla <em>Ahme</em><em>dîler</em> ve Türkiye’deki <em>Alevî</em> ve <em>Bektâ</em><em>şîler </em>yaşayan mezheplerden mensubu en çok olanlardandır. Uman ve Kuzey Afrika’daki  <em>İbadiye</em>, Irak ve Suriye’deki <em>Yezîdî</em><em>ler,</em> Suriye’deki <em>Dürzî</em><em>ler</em> ve <em>Nusayrî</em><em>ler</em> nüfus bakımından oldukça azınlıktır. Kesin rakam söylemek mümkün olmasa da Günümüzde Sünnî nüfus, tarihte olduğu gibi, Dünya Müslüman nüfusunun %85-90 civarında çoğunluğunu oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>TEMEL GÖRÜŞLERİ ÇERÇEVESİNDE EHLİ SÜNNET’İN İ’TİDALİ, KUCAKLAYICILIĞI, MÜSAMAHASI VE GERÇEKÇİLİĞİ</strong></p>
<p>Ehl-i Sünnet’in öncüleri tarihsel süreçte teşekkül eden itikâdî ve siyasî fırkalarla yaptıkları tartışmalarda bu görüşler karşısında kendi görüşlerini ileri sürerek korumak suretiyle, zaman içerisinde teolojilerini yani inanç esaslarını sistemleştirmişlerdir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in durduğu yerin tespiti diğer mezheplerin görüşleri ile mukayeseli olarak ele alınmasıyla mümkündür.</p>
<p>Ehl-i Sünet tarihte çok farklı gruplar tarafından temsil edildiğinden bu grupların ve temsilcilerinin görüşleri üzerinde devasa bir literatür oluşmuştur. Ehl-i Sünnet’in temel görüşlerini ele alan çok kısa ve özlü metinlerden tutun da çok ciltli hacimli metinlere kadar çok sayıda eser yazılmıştır. Bu yüzden Ehl-i Sünnet’in ana fraksiyonlarını tarihsel süreçte ele almak suretiyle müşterek görüşlerine ve ayrıldıkları noktalara özetle dahi olsa temas edebilmek için bu çalışmanın hacmi yetersizdir. Burada kısaca Ehl-i Sünnet’in temel görüşlerini ve bunların arkasındaki temel motifleri ana hatlarıyla özetlemeye çalışacağız.</p>
<ul>
<li><strong>Dinde Aklın Yeri:</strong></li>
</ul>
<p>İslam âlimleri arasında aklın, beşerî bilginin kaynaklarından birisi olduğunu kabul etmeyen yoktur denilebilir. İtikadî konularda aklın rolü ve akıl–nakil ilişkisinde aklın konumu meselesinde ise aralarında ihtilaf vardır.</p>
<p>Mutezile vahiy bilgisine ihtiyaç olduğunu kabul etmekle birlikte itikadî konuların yani İslam’ın temel ilkelerinin ispatında akla öncelik verir. Bu mezhebe göre Peygamberi ve Kur’anı, Kur’anla ispatlamak mümkün değildir. Gerekçeleri, Müslüman olmayanlara İslam tebliğ edilirken veya onların eleştirilerine karşı savunulurken âyet ve hadislerle ispata çalışmanın işe yaramayacağı, çünkü onların bunların kabul etmediği, bu gibilere aklî delillendirme, gerekçelendirme ve ispat yöntemleri kullanılması gerektiğidir. Çünkü <em>hüsün / kubh</em> yani iyi ve kötü, akıl ile bilinebilir. Mutezile’de dînî deliller sıralaması Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve akıl şeklindedir (Ebu Hilal el-Askerî, <em>el</em>–<em>Evâil</em>, Dımaşk, 1407/1987, 255, Özarvarlı, 121).</p>
<p>Ehl-i Sünnet ise daha ince, derinlikli ve sistematik bir akıl analizi yaparak meseleye yaklaşır. Ehl-i Sünnete göre akıl <em>zorunlu</em> ve <em>imkansız</em> olan konuları bilebilir. Bunlar aklın zorunlu kategorileridir ve her akıl sahibi, aklı bir şekilde devre dışı bırakmadığı sürece bu konularda uzlaşıp ittifak eder. Bu ikisi arasında bulunan <em>mümkün </em>alanına gelince burada olasılıklardan doğru olanı yani gerçekte olanı salt akılla tercih mümkün olmadığından haber, tecrübe ve gözlem gibi başka bilgi kaynaklarına ihtiyaç vardır. İşte din alanı da aklın mümkün kategorisinde olduğundan bu konuda insanlar ittifak ve <em>icma’</em> edemez. Dinin <em>sem’iyyat</em> denilen, beşerî bilginin ve aklın sınırlarını aşan, tecrübe gözleme konu olmayan gaybî / metafizik meselelerinde haber niteliğinde olan vahiy bilgisine zorunlu olarak ihtiyaç vardır. Bu konularda nakil esastır, akıl naklin muhatabı olarak ikincil ve yardımcı konumdadır. Akıl mucizeler sayesinde peygamberliği tasdik ve nassları anlamada etkindir.(Gazâlî, <em>Tehâfüt</em>, Nşr: Macit Fahri, Beyrut, 1982, 82, İslamiyat,58) Mutezile ise gaybî konularda, gâibi şâhide kıyas etmek suretiyle aklî çıkarımlarda bulunmuştur. Böyle bir kıyasın epistemolojik değeri problemlidir.</p>
<p>Dindeki akla, kapasitesinin dışında rol biçen Mutezile ifrat ucunda iken, karşı uçta yani tefrit ucunda akla neredeyse hiç rol vermeyen ve mezhepler tarihinde <em>Haşeviyye </em>terimi altında toplanan muhtelif gruplar vardır. Ehl-i Sünnet akıl nakil ilişkisi konusunda orta yol denilebilecek itidalli ve dengeli bir tavır ortaya koymuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>Ulûhiyet/Tanrı Anlayışı:</strong></li>
</ul>
<p>Allah’ın <em>zâtî/selbî/tenzîhî</em> sıfatları konusunda İslam mezhepleri arasında ihtilaf yoktur. İhtilaf, Allah’a görme, işitme, konuşma gibi bazı özellikler yükleyen <em>sübûtî</em> sıfatlar ve haberi sıfatlar denilen insan biçimci benzetmeler türünden olan sıfatlar konusundadır. Bir uçta bu sıfatları, kelamcıların <em>teşbih</em> ve <em>tecsîm </em>kavramlarıyla ifade ettikleri şekilde anlayan<em> Müşebbihe</em> ve <em>Mücessime</em> kategorisi altında mütalaa edilen fırkalar vardır. Bunlar Allah’ın bu tür sıfatlarını yaratıkların sıfatlarına benzetme hatasına düşmektedirler. Karşı uçta ise Allah’a herhangi bir sıfat yüklenemeyeceğini savunan, dolayısıyla <em>ta’tîl</em>’e yani sıfatsız bir uluhiyet anlayışına düşen Mu’tezile vardır. Gerekçeleri şöyledir: Allah’a yüklenen sıfatlar <em>hâdis </em>yani sonradan olma iseler, Allah’ın bundan önce bu sıfatlara sahip olmadığı anlamına gelir ki bu onun için noksanlıktır. Bu sıfatlar Allah’ın zatından ayrı kadîm/ezelî özellikler/varlıklar ise bu durumda birden çok ezelî varlığı kabul etmiş oluruz ki bu da şirktir, Allah’a ortak koşmadır ve İslam’ın en temel ilkesi olan t<em>evhid</em>e aykırıdır. Allah, zatından ayrı sıfatlarla değil zatıyla bilir, görür, işitir, konuşur ve yaratır. Mutezile, beş temel ilkesinden birisi olan <em>tevhid</em>  ilkesi doğrultusunda böyle bir anlayışı benimser.</p>
<p>Bu konuda Ehl-i Sünnet teşbihe de <em>ta’tîl</em>’e de düşmeksizin itidal çizgisini korur. Onlar Kur’an’da Allah’ın bu sıfatları kendisine yüklediğini, dolayısıyla bunları tasdik etmek gerektiğini, inkârın küfür olduğunu savunurlar. Yalnız erken dönem Ehl-i Sünnet temsilcileri olan Selef çizgisine mensup olanlar; Allah’ın Kur’an’daki bütün sıfatlarını kabul etmeliyiz ama onların mâhiyeti hakkında konuşmamalıyız derken, sonraki Sünnî kelamcılar sıfatlar meselesini tartışmaya açmışlardır ve bu konuda çok özgün ve derinlikli bir anlayış geliştirmişlerdir. Sünnî kelamcılara göre Allah hakkında ya o ya bu şeklinde dikotomik düşünmek yanlıştır. Allah’ın sıfatları ne Mu’tezile’nin savunduğu gibi zâtının aynı, ne de <em>Mücessime</em> ve <em>Müşebbihe</em>’nin savunduğu gibi zatının gayrıdır. Allah’ın zatının aynı da olmayan gayrı da olmayan ezelî sıfatları vardır.</p>
<p>Sıfatlar Allah değildir, fakat Allah’tan başka da değildir, Allah ile kâimdirler. Ehl-i Sünnet kelamcıları bu konuda tabiri caizse paradoksal ve çok değerli mantıkla düşünmenin öncüleri olmuşlardır. Burada da görüldüğü gibi Ehl-i Sünnet yine aşırı uçlardan uzak itidal ve orta yolda konumlanmaktadır.</p>
<p>Mu’tezilenin öncülüğünde bazı Abbasî halifelerince yürürlüğe konulan <em>Mihne</em> denilen baskı uygulamasına dönüşen, Kur’anın / İlâhî Kelâm’ın <em>kadîm</em> mi <em>hâdis</em> mi olduğu tartışması yukarıdaki sıfatlar tartışmasının uzantısıdır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet ile Mu’tezile’nin Tanrı anlayışları arasındaki çok önemli bir fark da Allah’a zorunluluk yüklenip yüklenemeyeceği meselesidir. Mutezile’nin beş temel ilkesinden <em>adalet</em> ilkesi gereği Allah kötüyü ve kulların kötülük yapmasını dilemez. Kulların fiillerine müdahale etmez. Kullar için en uygun olanı (<em>eslah</em>) yaratmak ve kulların fiillerine uygun karşılıklar vermek zorundadır. Kullarına va’dettiklerinden vaz geçmesi mümkün olmadığı gibi tehdit ve uyarılarına kulak asmayanları da tevbe etmedikleri sürece affetmesi mümkün değildir. Aksi halde Allah zulmetmiş ve va’dinden dönmüş olur ki bu ona yakışmaz. Bazılarına ilk bakışta çok isabetli gibi görünebilecek olan bu argümanlar çok dikkatle incelendiğinde bu görüşlerin bazı ön kabul ve varsayımlara dayanan bir ölçüde antropomorfik aklî çıkarım ve tasavvurlar olduğu görülür.</p>
<p>Buradaki en temel problem şudur: Allah akıl alanıyla sınırlanmakta, <em>ma’kûlat</em> alanına sokulmakta ve aklîleştirilmektedir. Bu, Allah’ı sınırlamaktır. Bundan da öte Allah’a adâletini savunma adına da olsa ne türden olursa olsun ona herhangi bir zorunluluk yüklemek de mutlak iradesine sınır koymak anlamına gelir ki bu da ulûhiyete / tanrılığa zıttır. Allah kulları için dilediğini yapar. Hakîm’dir yani hüküm ve hikmet sahibidir. Her fiili âdil ve hikmetlidir. Bizim onun dilediklerini ve yaptıklarını iyi-kötü, adaletli-adaletsiz, hikmetli-hikmetsiz diye niteleyebilecek bilgi ve idrake sahip değiliz. Çünkü yaptıklarının hikmetini kavrayamayız. Bizim kötü gördüklerimiz iyi, iyi gördüklerimiz kötü olabilir. Onun yaptıklarının hepsinin bir hikmeti vardır. Ehl-i Sünnet’in bu çok ince hassasiyetlere dayanan bu dengeli ulûhiyet/tanrı anlayışı, bir sonraki kısımda ele alacağımız, Allah’ın mutlak iradesi karşısında insan iradesinin konumu konusundaki görüşlerini de şekillendirmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>İnsan İradesi ve Hürriyeti:</strong></li>
</ul>
<p>Allah’ın mutlak iradesi karşısında insan iradesinin ve fiillerinin konumu meselesi, İslam mezheplerince en hararetli şekilde tartışılan konulardandır. Yukarıda belirttiğimiz gibi bu konunun Ulûhiyet anlayışı ile çok sıkı ilişkisi vardır. Yine bu konuda da Ehl-i Sünnet, ifrat ve tefrit uçlarına düşmeden itidal çizgisinin temsilcisidir. Bu konuda Cebriye mezhebi, Allah’ın mutlak iradesi karşısında kula hiçbir inisiyatif vermeyerek bir uca sürüklenirken, Mu’tezile mezhebi ise Allah’ın, kullarına dileme gücü verdiği ve kulların fiillerine hiçbir müdahalesi olmadığını savunarak karşı uca sürüklenmektedir. Ehl-i Sünnet bu konuda da itidal ve denge çizgisini hassasiyetle korumaktadır. Bunu şu şekilde sağlamaktadır: İnsan fiillerinin meydana gelmesinde kulun<em> kesbedici (kâsib), </em>Allah’ın ise insanın fiillerinin yaratıcısı olduğu şeklindeki anlayışıyla Allah’ın mutlak iradesini sınırlama hatasına düşmezken, aynı zamanda insana cüz’î irade diye nitelenen bir irade ve fiillerinde <em>kesb</em> kavramıyla ifade edilen bir inisiyatif vermektedir. Kullar ne Mu’tezilenin dediği gibi fiillerinin yaratıcısıdırlar, ne de Cebriyenin dediği gibi rüzgâr önündeki yaprak misali ilahî iradenin figüranlarıdırlar. Fiillerinin kesbedicisidirler ama yaratıcısı değillerdir. Yaratma sadece Allah’a mahsustur. Kul diler, kesbeder, Allah da dilerse yaratır.</p>
<p>Sünnî görüşün iç fraksiyonları arasındaki müşterek noktaları çok kısa ve kabaca bu şekilde ifade edilebilir. Detaylarında Eş’arî ve Mâtürîdîler arasında bazı ince farklar ve tartışmalar bulunmaktadır. Konunun detaylarına girmek bu çalışmamızın sınırlarını aşar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>İman Amel İlişkisi:</strong></li>
</ul>
<p>Hâricîler büyük günah işleyenlerin dinden çıkıp kâfir olduğu görüşündedir. Mu’tezile ise imandan çıktığını fakat hemen küfre düşmediğini, imanla küfür arasında bir yerde (<em>el-menzile beyne’l-menzileteyn</em>) durduğunu, tevbe ettiği ve o günahı terk ettiği takdirde İslâma döneceğini, tevbe etmeden ölürse kâfir olarak öleceğini savunmaktadırlar. Mürcie ise iman ile amel arasında ilişki olmadığı kanaatindedirler. Ehl-i Sünnet ise imanla amel arasındaki irtibatı koparmaksızın arada ayniyet olmadığını savunur. Onlara göre büyük günah işleyen tevbe etmese bile mü’mindir ama <em>fâsık</em> yani günahkâr mü’mindir. Tevbe etmeden ölürse Allah dilerse affeder, dilerse günahı oranında azap eder. Ne kadar günahkâr olursa olsun kıble ehlinden ölenlerin cenaze namazı kılınır ve onlar için mağfiret dilenir. İnsanlar hiçbir kişi hakkında cennetlik veya cehennemlik hükmü veremez, bunu ancak Allah bilir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet bu konularda da yine itidalini ve kucaklayıcılığını sergilemektedir: Mümkün olduğunca ‘Ben Müslüman’ım’ diyenleri İslam dairesinden dışlamayarak kucaklayıcılığını ve kuşatıcılığını ortaya koyarken diğer yandan Allah’ın mutlak iradesine de sınır koymama hassasiyetlerini sürdürmektedirler.</p>
<ul>
<li><strong>Ehl-i Sünnet’in Siyasî ve Toplumsal Görüşleri:</strong></li>
</ul>
<p>Ehl-i Sünnet’in görüşleri yukarıda zikrettiklerimizden ibaret değildir. Bunlar itikâdî alanda kritik denilebilecek temel görüşleri idi. Bunun yanında diğer mezheplerin iddialarına karşı savunulan salt itikadî nitelikte olmadığı halde bu konudaki tartışmalar arasına sonradan zorunlu olarak dâhil edilen imamet gibi konular da vardır.</p>
<p>Şiîlerin, Hz. Ali’nin Hz. Peygamber tarafından devlet başkanı tayin edildiği şeklindeki iddialarına karşı Ehl-i Sünnet, devlet başkanı belirlemenin ümmete bırakıldığı görüşündedirler. Diğer bazı görüşleri de şöyle özetlenebilir:</p>
<ul>
<li>Devlet başkanı zâlim ve fâsık da olsa isyan etmeyip sabretmek ve ona itaat etmek gerekir.</li>
<li>Fâsık imamın arkasında namaz kılınabilir.</li>
<li>Kadere iman gerekir,</li>
<li>Hayır da şer de Allah’tandır,</li>
<li>Mirac, kıyamet alametleri, kabir azabı, ahirette amellerin tartılması (mizan), hesab, sırat köprüsü, kevser havuzu, şefaat ve Allah’ın ahirette mü’minler tarafından görülmesi haktır.</li>
<li>Mestler üzerine mesh caizdir.</li>
<li>Sahabe faziletçe ümmetin en üstünleridir ve onlara dil uzatmak caiz değildir.</li>
<li>Dört halifenin fazilet sıralaması hilafet sıralamasına göredir.</li>
</ul>
<p>Bunlar Ehl-i Sünnet’in görüşlerini maddeler halinde sıralayan değişik metinlerde farklı ifadelerle de olsa tekrar edilir. Bu son şıkta toplu olarak ifade ettiğimiz görüşlerin her birisi, aksi görüşleri savunan muhtelif mezheplere karşı formüle edilmiştir. Ehl-i Sünnet, siyâsî görüşleriyle mümkün olduğunca Müslümanlar arasında fırkalaşmalara yol açan tarihsel olaylarda taraf olmamaya özen göstererek kucaklayıcılığını sergilemiş ve geçmişi yargılamaktan ısrarla kaçınarak bu acı hatıraların sürekli tartışma ve ayrışma konusu olmasının önüne geçmek istemiştir. Zâlim ve Fâsık İmam’a itaat ve sabrı tercih etmesi de Müslümanların birbirlerinin kanını dökmesini önlemeye matuf realist/ gerçekçi ve şefkatli bir tavrın göstergesidir. Bu konuyu ileride Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştiriler kısmında daha geniş bir şekilde ele alacağız.</p>
<p>Sahabe’ye duyulan derin saygı ise, onların İslâm için yaptıkları eşsiz fedakârlıklara karşı bir vefa borcu olduğu kadar, onlar üzerinden yapılacak tartışmalar vasıtasıyla ümmetin bütünlüğün sürekli tehdit altında bulunmasını önleme endişesi de söz konusudur.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in İslâm Ümmetinin üzerine titremesi ve gelebilecek her türlü tehlikenin yollarını tıkamaya çalışması; Peygamber Efendimiz’in (a.s) engin şefkatini ve onun ümmeti üzerine titremesini kendilerine sünnet edindiklerini göstermektedir.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZDE EHLİ SÜNNET ELEŞTİRİLERİ ÜZERİNE</strong></p>
<p>Günümüzde Ehl-i Sünnet’in görüşleri, akademik bir moda haline gelen yaygın bir eleştirinin hedefi haline gelmiştir. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı ciddî ilmî ve metodik problemlerle malûldür.</p>
<p>Yüzyıllardır ümmetin çoğunluğu tarafından benimsene gelen ve içerisinde çok sayıda alt grupları ve farklı görüşleri barındıran bir anlayışın, avantajları yanında dezavantajlarının da olması kaçınılmazdır. Bu nedenle eleştirilerde sadece olumsuzluklarına odaklanan tek yanlı tavırlar yerine eğrisiyle doğrusuyla mümkün olduğunca objektif değerlendirmelerde bulunmak lazımdır. Ayrıca eleştiriler toptan Ehl-i Sünnet’e veya bir alt grubuna yönelik olmamalıdır. Bu tür dinamik, uzun tarihsel macerası olan çoğulcu yapıların yekpare oluşumlarmış gibi genellemelerle değerlendirilmesi bilimsel yönteme taban tabana zıttır. Bu tür oluşumlar bir yandan tarihsel süreç ve zeminde eşzamanlı ve artzamanlı olarak ama anakronizme düşmeden değerlendirilmesi gerekirken, diğer yandan her bir alt grup ve o grubun temsilcisi olan âlimler düzeyinde ele alınıp yine tarihsel zeminde ele alınmalıdır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirilerin en tipik ve yaygın örneklerinden birisi tarihte ve günümüzde Müslümanların yaşadığı olumsuzlukların pek çoğundan Eş’arîlerin Tanrı ve insan anlayışını sorumlu tutanlar tarafından dile getirilen itikadî temelli eleştirilerdir. Diğeri ise Ehl-i Sünnet’in tarih boyunca iktidarları meşrulaştırdığı ve kutsadığını savunan siyasî görüşlerine yönelik eleştirilerdir. Bu eleştirilerin çoğu detayları atlayan, genelleyici, indirgeyici, ilmî ve metodolojik kriterlere uymayan spekülatif bir nitelik taşımaktadır. Çünkü her şeyden önce sosyal olgular ve fenomenler çok karmaşık sebepler ağı içinde cereyan eder. Dolayısıyla çok sayıda toplumsal olguyu bir nedene bağlamak doğru olmaz. Sosyal bilimlerin geçirdiği tarihsel süreçte toplumsal olguların çözümlenmesi konusunda çok sayıda teori geliştirilmiş ve geliştirilmeye devam edilmektedir. Her şeyden önce bu eleştirileri yapanlar, hangi disiplinin alanı içinde, hangi teorinin bakış açısıyla ve hangi yöntemle olayı ele aldıklarının hesabını verdikten sonra yani durdukları yeri belirledikten sonra eleştiri yapmalıdırlar. Bundan da öte sosyal bilimlerle uğraşan herkesin bildiği harcıâlem bir husus daha vardır ki o da sosyal olgulara yargılayıcı tarzda değil, <em>anlamacı</em> bir anlayışla yaklaşılması gerektiğidir. Toplumsal olguların kodları; sabır, titizlik ve inceleme nesnesine saygı anlayışıyla yaklaşılmadıkça çözülemez.</p>
<p>Bu tür eleştirilerdeki problemlerin daha iyi anlaşılması açısından yukarıdaki eleştiri örneklerimizden ilkini yani Eş’arî anlayışın Müslümanların davranışları üzerindeki olumsuz etkilerine odaklanan eleştirilerdeki yöntem sorunlarını ele alalım: Bu tür eleştiriler Müslümanların algıları ve zihniyetleri ile ilgili olduğundan empirik verilere dayanmak durumundadırlar. Zira algı çalışmaları ve alan araştırması nitelikli çalışmalardır. Masa başında oturarak veya bireysel gözlemlerinize dayanarak bu konularda fikir ileri süremez, değerlendirmelerde bulunamazsınız. Hangi yöntemle, ne zaman, ne kadar sürede, nerede, hangi Müslüman gruplar üzerinde, hangi araştırma programıyla, hangi hipotezlerle, hangi sorular ve problemler üzerinden, hangi çerçevede, ne tür nitelikte ve ne sayıda denek üzerinde, hangi paradigma ve yaklaşımla araştırma ve inceleme yaptığınızı, ulaştığınız sonuçların sayısal analizlerini, bu sonuçların üzerindeki yorumlarınızın dayanaklarını ve gerekçelerini sunup okuyucularla paylaşarak hesabını vermeniz, dünyada aynı konuda yapılmış başka çalışmalar olup olmadığını araştırıp, varsa sizinkiyle o çalışmaların sonuçlarını da karşılaştırmak suretiyle görüş ileri sürmeniz gerekir.</p>
<p>Çalışmanız ancak bu takdirde bilimsel bir nitelik kazanır. Fakat sadece bilimsel nitelik kazanır, söylediklerinizin doğru olduğu anlamına gelmez. Durduğunuz yerin ve kullandığınız yöntemin hesabını vermeniz halinde bilimsel eleştirilere muhatap olabilirsiniz fakat yanlışlarınızın düzeltilme imkanı doğar. Her yönüyle şeffaf ve hesabı verilmiş araştırmalara dayanan görüş ileri sürmenin en önemli avantajı, eleştiriler sayesinde geliştirilmeye açık oluşlarıdır. Bilimin gelişmesiyle ilgili teorilerin çoğu bilimin eleştirilerle geliştiği konusunda hemfikirdir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in siyasî görüşleri en çok eleştiri alan yönüdür. Bu eleştirilerin başlıcaları kısaca şöyle özetlenebilir:</p>
<ul>
<li>Dört halifenin iktidara geliş biçimlerini model alarak reel durumu dinde idealmiş gibi sunmaları,</li>
<li>Zâlim ve fâsık sultana isyan etmeyip sabretmek gerektiğini savunmaları,</li>
<li>Reel durumu ve iktidarları meşrulaştırmaları hatta kutsamaları,</li>
<li><em>Emr bi’lma’rûf nehy ani’l-münker</em> gibi en temel İslâmî prensipleri ihmal etmeleri,</li>
<li>Devrimci ruha ve muhalefet anlayışına sahip olmayışları,</li>
<li>Ve bütün bunların temelindeki kaderci anlayışlarının, suskun, pasif, siyasete ilgisiz, kendi inisiyatifindeki şeyleri kadere yükleyen çarpık zihniyetli bir Müslüman tipinin ortaya çıkmasına yol açtığı.</li>
</ul>
<p>Bu eleştiriler daha öncekiler gibi son kertede algı ve zihniyet analizi olmaları nedeniyle empirik nitelikli olmalarına rağmen böyle bir temele dayanmamaktadırlar. Öte yandan Sünnî literatürdeki, iktidarın meşruiyetini kaybetmesine yol açan ve devlet başkanının azledilmesini gerektiren durumların tartışıldığı ve itaatin sınırlarının çizildiği metinler görmezden gelinmekte ve değersizleştirilmektedir. Ezberlenmek amacıyla hazırlanmış manifesto niteliğindeki didaktik Sünnî metinlerde tek cümle halinde “Zâlim sultana isyan etmeyip sabretmek gerekir.” türünden kayıt ve şart içermeyen ifadeler bulunduğu doğrudur. Fakat bilimsel eleştirilerin bu tür metinlere dayandırılması doğru değildir. Konuyu İslâmî ilimler perspektifinden ilmî planda ele alan ve tartışan geçmiş Sünnî literatürde kayıtsız şartsız sultana itaat fikri yoktur. Zaten zorla başa geçmiş veya zâlim olan sultana itaat konuları da itaatin sınırlarını tartışma bağlamında ele almaktadır. Ayrıca bu konuda Sünnî âlimler arasında görüş ayrılıkları da mevcuttur.</p>
<p>Bu meseleye bir de bu görüşlerin hangi tarihsel şartlarda ileri sürüldüğü noktasından bakmak ve anlamacı bir yaklaşımla gerekçelerini ve arka planını anlamaya çalışmak ilmî objektiflik, itidal ve hassasiyetin gereğidir.</p>
<p>Her şeyden önce tarihsel dönemlere yönelik bu tür siyâsî eleştiriler yapılırken genellikle günümüzdeki siyâsî kültür ve anlayışlardan, özellikle de demokratik paradigmalardan, çağdaş devrimci düşüncelerden, kısaca günümüz değerlerinden ve bakış açısından yola çıkılarak değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu tam bir anakronizm yani tarih dışı anlayıştır ve günümüz bakış açısını tarihe dayatan bir şiddettir. Aynı dönemlerde tarihte hangi kültürde iktidarlara muhalefet anlayışı vardır da Müslümanlar bunun dışında kalmıştır? Kaldı ki İslâm tarihindeki bunca isyanı nereye koyacağız?</p>
<p>Öte yandan iktidar olgusunu sadece siyasî boyutuyla ele almak da doğru değildir. Günümüzde iktidar olgusu ile ilgili felsefe ve toplumbilim çalışmaları, iktidar ilişkilerinin sadece siyaset tarafından belirlenmediğini, çok boyutlu, karmaşık, sadece yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarıya doğru da şekillenen bir ilişkiler ağı olduğuna dair veriler sunmaktadır. Dolayısıyla İslam toplumlarındaki iktidar ilişkilerinin olumsuzluklarını Ehl-i Sünnet’in tavrına indirgemek doğru bir yaklaşım değildir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in siyâsî prensiplerini realist bir tavır olarak değerlendirmek daha uygun olacaktır. Kuralları gücün koyduğu bir dünyada güç dengeleri oluşturacak sistemler kuramazsanız, iktidarlara isyanın sonucu hüsran olur. Sünnî görüş bu güç dengesini, devlet başkanı seçimi ve denetimini <em>ehlu’l-hall ve’l-akd  t</em>erimi ile ifade edilen ve bir tür güç odağı sayılabilecek toplum temsilcilerine vererek dengelemeye çalışmıştır ama ne yazık ki bu her zaman işe yarayan bir çözüm olamamıştır. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet, tarihsel şartlarda iktidar sultasına karşı o dönemlerin kültürü çerçevesinde çözümler üretmekten geri durmamıştır.</p>
<p>Fakat günümüzde de bütün devlet yapılarında sıkça tanık olduğumuz gibi kâğıt üzerindeki veya teamüldeki iktidarı sınırlayıcı mekanizmalar her zaman etkili olmamaktadır. Örneğin demokratik ülkelerdeki iktidarı denetleme ve gücünü dengeleme sistemleri bir şekilde etkisizleştirildiğinde kimse sistemi yani demokrasiyi suçlama yoluna gitmeyip sistemin uygulayıcılarını suçlamaktadır. Ehl-i Sünnet’in iktidarı denetim mekanizmalarının çalışmamasından da Sünnî görüşü değil, uygulayıcıları sorumlu tutmak gerekmektedir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in iktidara itaat tavsiyesinin altında Müslüman kitleye karşı şefkat ve merhamet, onları sonu gelmez maceralardan koruma, boş yere kardeşkanı dökülmesini önleme güdüsü yatmaktadır. Devlet başkanına isyan meselesinin tartışıldığı metinlerde onu iktidardan indirecek güce sahip olmadan isyan edilmemesi vurgusu hep vardır.</p>
<p>Ehl-i Sünneti, iktidarları meşrulaştırmakla suçlayanlar tarihteki ve günümüzdeki iktidarların gereksiz yere kan dökülmesini başta dînî motifler olmak üzere her türlü yöntemle nasıl meşrulaştırdıklarını da görmeleri gerekir. Ehl-i Sünnet bütün bu meşrulaştırma mekanizmalarının temelindeki tekfir gibi aslî mekanizmalara karşı cephe alarak çok stratejik bir tavır almıştır. Tekfir ve aforoz gibi mekanizmaların istismarı sadece İslam için değil bütün dinlerin tarihinde nice dramlara yol açmış evrensel bir yaradır. Hatta nice Peygamber mevcut dînî anlayışlarca tekfir edilmiş, ölüme mahkûm edilmiştir. Ehl-i Sünnet’in sınırsız olmayıp genelde bir takım kayıt ve şartlara bağlı olan sultana itaat tavsiyesini, tekfir kapısını olabildiğince kapatma gayreti ile birlikte değerlendirdiğimizde, İslâm ümmetine şefkat ve merhametin zirve noktasına ulaştığı bir stratejik dehanın izlerini görürüz.</p>
<p>Hz. Peygamber Aleyhisselamın’ın irtihalinden çeyrek asır bile geçmeden hilafet saltanata dönüşmüş, o tarihlerde başlayan ve etkileri günümüze kadar süren siyâsî fırkalaşmalar ortaya çıkmıştır. İç isyanlarda ve Müslüman hükümdarların birbirleriyle kanlı savaşlarında, <em>Haricîlik</em> ve <em>Bâtınîlik</em> gibi terörü meşru gören fanatik grupların faaliyetleri sonucunda akan kandan ve çekilen acılardan Müslümanların ağzı yanmıştır. Bu durum halen de devam etmektedir.</p>
<p>Eleştirilere bir de stratejik açıdan bakmak gerekmektedir. Eleştirinin en temel amacı hataları düzeltmektir. Yani eleştiri nesnesini daha mükemmel hale getirmektir. Eleştiri, bırakın mükemmelleştirmeyi eldekini de kaybettirirse o zaman ‘Bu eleştiri niye ?’ sorusunu sorma hakkı doğar. Bunun için eleştirinin yapıcı, düzeltici, yol gösterici ve yeni ufuklar açıcı olması gerekir. Oysa Ehl-i Sünnet eleştirilerine baktığımızda çoğunun Ehl-i Sünnet’i günah keçisine çevirdiğine tanık olmaktayız. On üç asırdır İslam ümmetinin büyük çoğunluğunun bin bir türlü badireden atlayarak bu güne gelmesinde önemli rolü olan bir anlayışın yapıcı olmak bir tarafa, uluorta, özensiz ve yıkıcı eleştirilerle yıpratılması stratejik düşünce derinliğinden mahrumiyetin göstergesidir. Bunları söylerken kol kırılır yen içinde kalır anlayışıyla olumsuzlukların üstünün örtülmesini veya körü körüne Ehl-i Sünnet hamaseti ve savunusu yapılmasını savunmuyoruz. Söylemek istediğimiz eleştiri nesnesine sevdiklerimizi eleştirir gibi yaklaşmamız gerektiğidir.</p>
<p>Tarih boyu fırkalaşmalardan çok çekmiş hâlâ da çeken Müslümanların, Ehl-i Sünnet gibi kuşatıcı, toleranslı, bütünleştirici, kapsayıcı, dinamik, tarihin maceralarında çözülmeden günümüze kadar gelebilmiş ve ümmetin çoğunluğunu yönlendirmiş ve hâlâ da yönlendiren, kısaca bizleri bu günlere taşımış bir anlayışı mirasyedi gibi savurmak yerine üzerine titremek gerekmektedir. Eleştirellik adına bu anlayışı yıpratmak, bu bloğun çözülmesine ve parçalanmasına yol açmak aymazlıktır. Elindeki cevheri bir pula satmaktır. Ehl-i Sünnet’in her bir ilkesi, anlamacı ve saygılı bir yaklaşımla tarihte ne işe yaradığı ve günümüzde de ne işe yarayabileceği açısından değerlendirilmelidir. Gemiden ağırlıkları atma kolaycılığıyla hareket etme yerine gemiyi en az zayiatla sahil-i selâmete çıkarma anlayışı esas olmalıdır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in bütün eleştirilerini ele alıp değerlendirmek bu çalışmanın sınırlarını aşar. En tipik, yaygın ve ağızlara pelesenk olmuş olan iki eleştiriyi örnek olarak ele alıp değerlendirmek suretiyle diğer eleştiriler hakkında da genel bir kanaat oluşmasını amaçladık.</p>
<p>Son kertede şunu tekrar ifade etmek durumundayız: Ehl-i Sünnet eleştirilerinin büyük çoğunluğu ileri sürdükleri görüşler ele alınmadan önce, yöntemleri ve dayanakları açısından eleştirilip süzgeçten geçirildikten sonra nazar-ı itibara alınmalıdır. Aksi halde bu eleştirilerle ilgilenenler ya yanlış yönlendirilmiş ya da boş yere zaman ve emek harcamış olurlar.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZDE EHL-İ SÜNNETİ’İN SORUNLARI VE GELECEĞİ</strong></p>
<p>Yukarıda verdiğimiz nüfus istatistikleri İslâm Dünyası ile Ehl-i Sünnet’in neredeyse birbiriyle özdeşleştiği, birinin durumunun ötekini önemli ölçüde belirlediği, birinin sorunlarının ötekinin de sorunları olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla İslam Dünyası’nın sorunları Sünnî Dünya’nın sorunlarından ayrı düşünülemez. Birine yöneltilen eleştiri ötekine de ulaşır. Birisindeki değişim ötekini de etkiler. Dolayısıyla her ikisinin kaderi ve geleceği birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu aynı zamanda Sünnî Dünya’ya, İslam Dünyası’nı en iyi şekilde temsil etme ve sorunların üstesinden gelmede öncü ve etkin rol üstlenme sorumluluğu yükler.</p>
<p>Bütün bu söylediklerimize rağmen Müslüman kitlelerin, Ehl-i Sünnet’in önemini kavradığı, alt grupları arasındaki müşterek temel prensipleri bildiği, öneminin bilincinde olduğu ve ona sahip çıktığı söylenemez. On üç asırlık bu zengin tecrübe birikimi ne yazık ki heba edilmektedir. Bundan birinci derecede <em>ulü’l-emr</em> yani idareci ve âlimler sorumludur. Bu ihmalin acısını hep birlikte çekmekteyiz. Dahası Sünnî tecrübenin değerini idrak edemeyen eleştirmenler özensiz ve derinliksiz eleştirileriyle bu mirası heba etmekte fakat yerine de bir şey koyamamaktadır. Sünnîliğe, değeri idrak edilerek yapılacak olumlu, dikkatli, derinlikli, titiz, imkânlar ölçüsünde objektif eleştiri ve fikrî çile mahsulü çözüm önerilerine ve bunların mükemmel organizasyonlarla hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Günümüzde Sünnî dünyada yaşanan olumsuzlukların bir kısmının Sünnî prensiplerden uzaklaşılmasının rolü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada konuyu bütün boyutlarıyla ele almamız mümkün değildir. İndirgemeciliğe ve kolaycılığa düşmeden bir örnek üzerinden meramımızı anlatmak açısından, günümüz İslam Dünyasındaki fanatik oluşumları ve Müslümanın Müslümana silah çekmesi olgusunu ele alabiliriz. Öncelikle belirtmeliyiz ki bu gün terör diye hepsi bir torbaya doldurulan bütün silahlı eylemler, karmaşık iç dış nedenlerden beslenen, çözümlenmesi basit olmayan birer olgudur. Fakat Müslümana karşı silah çekmeyi meşru görenlerin söylemlerini ve bu söylemlerin arkasındaki zihin yapılarını incelediğimizde,  Müslümanı öldürmenin bir şekilde meşrulaştırıldığını görmekteyiz. Bu meşrulaştırmanın en yaygın aracı <em>tekfir </em>yani muhatabın İslam’dan çıktığına hükmetmektir. Ta Hz. Peygamber Aleyhisselam sonrası sahabe dönemindeki Hâricîler’den beri bildiğimiz tekfir sorununa karşı Ehl-i Sünnetin verdiği mücadele ve geliştirdiği argümanlar son derece takdire şayandır. Büyük günah işleyenin imandan/ İslam’dan çıkmayacağı, fâsık imamın arkasında namaz kılınabileceği, ehli kıbleden hiç kimsenin açıkça küfrünü beyan etmedikçe tekfir edilemeyeceği, Ehl-i kıbleden olup da ölen kişilerin ne kadar günahkâr olursa olsunlar cenaze namazının kılınacağı, zâlim devlet başkanına isyan etmeyip sabredilmesi gerektiği şeklindeki sünnî prensipler dikkatle incelendiğinde bunların Müslümanları dışlamadan hepsini kucaklama ve mümkün olduğunca bir arada tutma ve tekfir silahının istismarının önüne geçme amacının göstergeleri olduğu görülür. Peygamberler hariç hiç kimse günahtan masum olmadığına göre bu aynı zamanda realist yani gerçekçi bir yaklaşımdır. Zâlim olan veya zorla başa geçmiş devlet başkanına itaat edilmesi gerektiği prensibine de bu açıdan bakılması gerektiği kanaatindeyiz. Bu da son derece realist bir anlayıştır. Birinci şıkta yani devlet başkanının zorla başa geçmesi durumunda zaten o başkanın gücü reel olarak ortadadır. Onu tasfiye edecek güç olsaydı zaten başa geçemezdi. Bu durumda realist yaklaşım realiteyi kabul etmektir. Günümüzde reel politik denen anlayışa benzeyen bu yaklaşım artı ve eksileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Burada, büyük zarardan korunmak için küçük zarara katlanma şeklinde ifade edebileceğimiz <em>ehven-i şerr</em> prensibi de söz konusudur. Devlet başkanına isyanın ortaya çıkaracağı zarar onun zulmünün zararından büyükse iki zarardan en hafif olanı tercih edilir. İslâm hukukunun bu küllî kaidesi Mecellenin girişinde “Ehvenu’ş-şerreyn ihtiyar olunur” şeklinde dile getirilmiş olup evrensel bir hukuk ilkesidir.</p>
<p>Kan dökülmesini meşrulaştıran diğer çok temelli ve yaygın bakış açısı da yüksek hedefler için bireylerin feda edilebileceğidir. Bu anlayış İslam’daki cihad, şehadet gibi kavramlarla da pekiştirilmektedir. Cihadın meşruiyet sebebi ve amaçlarını burada derinlemesine giremeyiz. Fıkıh kitaplarının siyer bölümlerinde çok ilginç detaylar mevcuttur.</p>
<p>Ama kısaca şunları söyleyebiliriz: Cihad bizatihi bir amaç değil bütün çareler tükendiğinde zarureten başvurulan bir araçtır. Şehitlik de bizatihi cihadın amacı değildir. Cihada şehit olmak için değil İslam’ın evrensel ilkelerini hâkim kılmak için gidilir. Fakat en önemlisi Sünnî anlayışta önüne gelen yanına bir grup adam toplayıp ve kendilerine bir hedef seçip cihada karar veremez. Cihad kararı birçok ön şartın gerçekleşmesinden sonra Ümmet’in <em>ulü’l-emr</em> denilen yetkililerince usulüne uygun olarak kararlaştırılırsa meşru olur. Her eline silah alıp etrafına adam toplayan kendisini <em>ulü’l-emr</em>  makamında göremez. Devlet ilan etmekle devlet olmak aynı şey değildir. Devlet olmak devlet olacak nitelikte gücünü diğer devletlere kabul ettirmek demektir.</p>
<p>Ölüm cezasını hak eden Müslüman bireylere bu ceza ancak devlet tarafından verilir ve uygulanır. Hak sahipleri <em>ihkak-ı hak </em>yapamaz yani haklarını kendileri almaya kalkışamaz veya Müslümanlar arasından bir grup kendi kendine görev üstlenip bu cezayı veremez ve uygulayamaz. Bütün bunlar toplum düzenini sağlamak ve kaosu önlemek için zorunlu evrensel ilkelerdir. Devlet zaten bu kaosu önlemek için var olmuştur.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in çağa ayak uyduramadığı şeklinde eleştiriler de yapılabilir. Müslümanların, dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in çağdaş durumun belirleyicilerinden biri olduğu söylenemeyeceğine göre bunda bir ölçüde haklılık payı vardır. Ayrıca tüm ümmeti kucaklamaya çalışan bir yapının sürekli olarak farklı ve birbirine zıt toplumsal dinamiklerin dengelerini gözetme mecburiyeti nedeniyle bütün kuşatıcı yapılarda olduğu gibi değişim yerine istikrarı öne alması anlaşılır bir durumdur. Bu kuşatıcılık özelliği Ehl-i Sünnet’in en önemli vasfı iken aynı zamanda en kırılgan yönüdür, tabir caizse yumuşak karnıdır. Çok farklı kesim ve talepleri karşılama güçlüğü her an çevreden başlayan çözülmelere yol açabilir.</p>
<p>Günümüzde Müslümanlar olmazsa olmaz meselesi topyekûn bir medeniyet ihyasıdır ve bu öyle kolay bir şey değildir. İslam Düşüncesinin yeniden ihyasıyla alakalı bir iştir. Buna Muhammed İkbal’in deyimiyle İslam Düşüncesinin ihyasıyla başlamak gerekmektedir. İslam’a yönelik çağdaş tehditlerle hesaplaşmadan<br />
İslam Düşüncesinin yeniden ihyası mümkün değildir. Geçmiş İslam âlimlerinin ve kelamcıların karşı karşıya oldukları tehditlerle bu günküler çok farklıdır. Bazı son dönem İslâm âlimlerince ortaya atılan “Yeni İlm-i Kelâm” teşebbüsü beklentileri karşılamakta yetersiz kalmıştır. Çünkü bu Kelam uzmanlığını aşan bir iştir. Felsefe ve bilimde topyekûn bir medeniyet bilinciyle yapılacak şeylerle mümkündür. Kelam ilminin <em>mesâil</em> denilen ana problemlerinin çoğu bu gün de güncelliğini korumakla birlikte, yeni meseleler gündeme gelmiştir. Örneğin modernizm, kapitalizm, liberalizm, sekülerizm gibi akımlar globalleşmenin getirdiği imkânlarla tüm dünyada değerlerin belirleyicisidir.</p>
<p>Bu akımlar Müslüman düşüncenin geleneksel zihin kodlarını bozmuş veya yıkmış, yerlerine kendi kodlarını yerleştirmiştir. Müslümanların, hayatlarını Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas’a göre belirledikleri iddiası sözde kalmakta, çağdaş dünyanın belirleyicilerinin dayattığı kodlarla düşünmekte ve yaşamaktadırlar. Bu da yaralı ve şizofren bilinçler ve kimlikler oluşturmaktadır. İslam Düşüncesi ve Kelamı bu akımların ön kabulleri, temel tezleri ve ürettiği düşünce yapılarıyla hesaplaşmak ve insan faaliyetlerinin bütün alanlarında Müslümanlara kendi değerler sistemini sunmak zorundadır. Çağdaş dünyada yersiz yurtsuz bir şekilde savrulmaktan kurtulmak için geçmiş tecrübelerimiz ve bunların taşıyıcısı olan geleneğimiz bizim için vazgeçilmez bir zemin teşkil edecektir.</p>
<p>Fakat bu hayatın doğal seyri içerisinde kendiliğinden olacak bir iş değildir. Mükemmel bir organizasyon işidir. Bu organizasyonu nasıl yapacağımızın çözümü bizce meselenin çözümünün yarısıdır. Müslümanlar felsefe, bilim, eğitim, teknoloji, siyaset ve ekonomi gibi alanlardaki organizasyon kabiliyeti bakımından kritik bir sınavla karşı karşıyadırlar. Bu sınavı vermeye niyetlendiklerinde, on üç asırlık Ehl-i Sünnet tecrübesinin en önemli referans kaynaklarından birisi olacağı kanaatindeyiz.</p>
</div>
<div class="share-post"> Aldığım Yer:http://takdimdergisi.com/sayi1/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci-prof-dr-selahattin-polat/</div>
<div class="clear"></div>
</div>
</article>
<p class="post-tag">
</div>
<aside id="sidebar">
<div class="theiaStickySidebar"></div>
</aside>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/">Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yetmiş Üç Fırka Yorumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yetmis-uc-firka-yorumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yetmis-uc-firka-yorumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 08:47:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdu'l-Kâhir el-Bağdâdî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû’l-Yusr el-Pezdevî]]></category>
		<category><![CDATA[Yetmiş Üç Fırka Yorumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13841</guid>

					<description><![CDATA[<p>  el-Pezdevî Ebû’l-Yusr el-Pezdevî (ö. 493/1100), 421 yılında Türkistan’da Nesef/Pezde’de doğmuş; ilk tahsilini, Hanefi-Maturidi geleneği içinde babasından almıştır. Semerkant ve Buhara’da bulunmuş; bu arada Kadılık yapmıştır. Tahsili sırasında İmam Mâturîdî ve Eş’arî’nin eserlerini inceleme fırsatını bulmuştur. Eserlerinde çok kolay bir üslup kullanmasından dolayı (kardeşi Ebû’l-’Usr’un aksine) Ebû’l-Yusr adıyla anılmaktadır. Buhara ve Maveraünnehir’de önde gelen Hanefi-Maturidi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yetmis-uc-firka-yorumu/">Yetmiş Üç Fırka Yorumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2> <a href="http://ilimcephesi.com/yetmis-uc-firka-yorumu/ehlisunnet-mezhepleri/" rel="attachment wp-att-14056"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14056" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/ehlisunnet-mezhepleri.jpg" alt="" width="294" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/ehlisunnet-mezhepleri.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/ehlisunnet-mezhepleri-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 294px) 100vw, 294px" /></a></h2>
<h4>el-Pezdevî</h4>
<div class="Detay">
<p>Ebû’l-Yusr el-Pezdevî (ö. 493/1100), 421 yılında Türkistan’da Nesef/Pezde’de doğmuş; ilk tahsilini, Hanefi-Maturidi geleneği içinde babasından almıştır. Semerkant ve Buhara’da bulunmuş; bu arada Kadılık yapmıştır. Tahsili sırasında İmam Mâturîdî ve Eş’arî’nin eserlerini inceleme fırsatını bulmuştur. Eserlerinde çok kolay bir üslup kullanmasından dolayı (kardeşi Ebû’l-’Usr’un aksine) Ebû’l-Yusr adıyla anılmaktadır. Buhara ve Maveraünnehir’de önde gelen Hanefi-Maturidi bilginidir. Maturidiliğin sistemleşmesi ve yayılmasında ciddi katkı ve gayretleri vardır. 493 yılında Buhara’da vefat etmiştir.</p>
<p>Ehl-i Kıblenin görüşleriyle (mezheb) ilgili olarak, Ebû Mansur el-Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî, Kaderiyyeden el-Ka’bî ve yine böyle diğer bazıları gibi, eski âlimler (mutekaddimin), Makalat’larında, görüşlerini bir sayı ile sınırlamamışlardır. Ancak bazıları Hz. Peygamber’den rivayet edildiği üzere bunu yetmiş iki fırkaya hasrettiler: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; bunlardan biri hariç diğerleri nardadır.”</p>
<p>Lü’lüyat sahibi Mekhul Nesefî’nin bu konuda bir eserini gördüm; orada onları altı sınıfa ayırmıştır: Kaderiye, Cehmiyye, Revafız, Haruriyye, Cebriye ve Mürcie. Bundan sonra her sınıfı altı fırkaya bölmüş; böylece sayı 72’e çıkmış oldu. Mekhul’den başkaları da bazı tasnifler yaptılar ve farklı bir şekilde bölümlere ayırdılar. Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ise bunları on sınıfa ayırmıştır…</p>
<p>Hz. Peygamber’in “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Onların biri hariç hepsi cehennemdedir” hadisi, hasr üzere değil, kesret (çokluktan kinaye) üzeredir. Nitekim Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur: “Onlar için ister af dile, ister dileme, yetmiş defa af dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir&#8230;” (Kur’ân 9: 80). Hasan Basrî’den (ra) de böyle rivayet edilmiştir. Akıllı kişiler ayeti böyle anlamaktadır. İhtilaflar yetmiş bine ulaşır ve bidatler her vakit artar. Mezhebin esasları ise altıyı gelmez…</p>
<p>el-Pezdevî, Ebû’l-Yusr 1963. Usulu’d-din, tahk. Dr. Hanz Peter Linss, Kahire, s. 241, 257.<br />
Çeviren: Osman Karadeniz</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<strong> el-Bağdâdî</strong></p>
<p>Abdu&#8217;l-Kâhir el-Bağdâdî (ö. 429/1037), tahminen 350 yıllarında Bağdat&#8217;ta doğ­muştur. İlk tahsiline babasının yanında başladı, sonra Nişabur&#8217;a giderek orada ta­mamladı. Nişabur&#8217;un işgali üzerine İsferayin&#8217;e gitmiş ve orada Ebû İshak İsferayini&#8217;nin derslerine devam etmiştir. Hocasının ölümünden sonra yerine geçerek ilmî tedrisata devam etmiş ve muhtemelen burada vefat etmiştir. Bu arada Horasan&#8217;da bulundu ve orada pek çok talebe yetiştirdi. Fıkıh ve kelam alanında derin bilgisi vardı.</p>
<p>Bu sebeple &#8220;üstad&#8221; ve &#8220;kelamcıların hücceti&#8221; gibi ünvanlarla anıldı. Pek çok alanda ilim tahsil eden Bağdadi, özellikle kelam, mezhepler tarihi, fıkıh, edebiyat ve matematik gibi konularda üstad kabul edilir. Bir taraftan ders okuturken, diğer taraftan da kendinden sonra gelecek olanların istifade edeceği kıymetli eserler yaz­dı. Ehl-i Sünnet yolundan ayrılan fırkalara cevaplar vererek onların bozuk fikirlerini çürütmeye çalıştı. el-Fark beyne&#8217;l-fırak ve Usulu&#8217;d-din adlı eserleri kendisinin bu ko­nudaki geniş bilgisini gösteren en meşhur eserleridir. Bunlara ek olarak şu eserleri de kaydedebiliriz: Te&#8217;vilü Müteşabihi&#8217;l-ahbar, Fedayihu&#8217;l-Mutezile, Fedayihu&#8217;FKerramiy- ye, Mi&#8217;yar-un-nazar, el-Milel ven-nihal, et-Tahsil fi usul-il-fıkh, en-Nasih ve&#8217;l-mensuh ve Nefyü halkı&#8217;l-Kur&#8217;ân. Özellikle Kaderiyye gibi bazı fırkalara karşı yazılan reddiyeleri kaydetmesi, kelam ve mezhepler tarihi açısından önemlidir. Ancak bütün bunlann yanında Bağdadi, fırkaların görüşlerini aktarırken ve onlara karşı yönelttiği eleşti­rilerinde aşırıya gittiği, bazı müelliflerin gözünden kaçmamıştır. Her şeye rağmen Eş&#8217;ariliğin sistemli bir ekol haline gelmesinde Bağdadi&#8217;nin payı büyüktür. Bu nedenle Kelam alanında dikkati çeken bazı fikirleri vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ümmetin bölünmesiyle ilgili hadisin birçok isnadı vardır. Bu hadisi sa­habeden birçoğu rivayet etmiştir.</p>
<p>İlk dört halifenin, kendilerinden sonra ümmetin fırkalara bölüneceğini; bunlardan yalnızca bir fırkanın kurtuluşa ereceğini ve diğerlerinin ise dün­yada sapıklığa düşüp ahîrette de perişan olacağını söyledikleri rivayet edil­miştir&#8230;</p>
<p>İslam’a nispet edilen Makalat sahiplerinden aklı başında olan herkes bilir ki, Nebi (sav) yerilen, yani cehennemlik fırkalardan, dinin aslı üzerinde bir­leşmekle birlikte fıkhın teferruatı hakkında ayrılığa düşen fıkıhçıların mez­heplerini demek istememiştir&#8230;</p>
<p>Şu bir gerçek ki Nebi (sav), yerilen fırkalardan söz ederken, kurtuluşa eren fırkaya ancak aşağıdaki konulardan birinde aykırı düşen sapık görüş sahiplerinin fırkalarını ortaya koymuştur. Bunlar, adalet ve tevhid, va’d ve vaid, kader ve istata’a (yapabilme gücü), hayır ve şerrin takdiri, hidayet ve dalalet, irade ve meşiet, rü’yet ve idrak&#8230; veya Yüce Allah’ın sıfatları, isimleri ve vasıfları, adalet ve zulüm (ta’dil ve tecvir), peygamberlik ve şartları ile Re’y ve Hadis ehlinden olan Sünnet ve Cemaat Ehli’nin bir esas üzerinde birleştikleri ve kaderiyyye, Havaric, Revafiz, Neccariyye, Cehmiyye, Mücessime ve Müşebbihe gibi sapık görüşleri savunanlar ve bu sapık fırkaların yo­lunda yürüyenlerin üzerinde ayrıldıkları konular ve benzerleridir. ’Adi, tevhid, kader, istitaa, rü’yet, sıfatlar, adalet ve zulüm, peygamberliğin şartları ve imamet hakkında ayrılığa düşenler, birbirlerini gerçekten küfürle suçlarlar.</p>
<p>Böylece Ümmet’in yetmiş üç fırkaya ayrılacağı hakkında rivayet edilen bu hadis, bu tür ayrılıklara işaret ediyor şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa bu hadis, fıkıh önderlerinin helal ve haram hakkındaki hükümlerin teferruatına ait ayrılıklarına işaret etmemektedir. Üstelik onların fer’i hükümler hak- kındaki ayrılıklarında, birbirlerini ne küfürle, ne de sapıklıkla suçlama söz konusudur&#8230;</p>
<p>Anlattığımız fırkaların tamamı, böylece yetmiş iki fırka eder. Onların yir­misi Ravafiz, yirmisi Havaric, yirmisi Kaderiyye, onu Mürcie ki bunun üçü Neccariyye, Bekriyye ve Dırariyye’dir, Cehmiyye ve Kerramiyye&#8230; böylece yetmiş iki fırka eder.</p>
<p>Yetmiş üçüncü fırka, Sünnet ve Cemaat Ehli’dir&#8230; Onlar, ancak fer’i hü­kümlerden doğan helal ve haram hakkında anlaşmazlığa düşerler; ama an­laşmazlığa düştükleri şeylerde ne dalalet, ne de sapıklık vardır. Onlar ’kur­tuluşa ermiş fırka (el-fıkat’n-naciye)’dır&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>el-Bağdâdî, Abdulkâhir 1979. el-Fark, çev. E. R. Fığlalı, İstanbul: Kalem Yayınlan, s. 9-10, 26.</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.1</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yetmis-uc-firka-yorumu/">Yetmiş Üç Fırka Yorumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yetmis-uc-firka-yorumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 15:55:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Üç Taifedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet velCemaate düşmanlığın sebebi]]></category>
		<category><![CDATA[Tefrika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11864</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrâil oğullarının başına zaman zaman gelen belalar ~iki ayak­kabının birbirine hizâdarlığı gibi- ümmetimin başına da gelecektir. Şayet onlardan biri alenen anasına gelmişse, ümmetim de o İşin aynısını İşleyecektir. Şübhesiz İsrail oğulları yetmiş iki millete ay­rıldı. Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır. Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.” Ashab: &#8220;Bunlar kinlerdir ya Rasûlallah?&#8221; dediler. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/">Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/indir-6-18/" rel="attachment wp-att-11865"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11865" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6-1.jpg" alt="Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir" width="436" height="293" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6-1.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6-1-270x180.jpg 270w" sizes="(max-width: 436px) 100vw, 436px" /></a></p>
<p><em>İsrâil oğullarının başına zaman zaman gelen belalar ~iki ayak­kabının birbirine hizâdarlığı gibi- ümmetimin başına da gelecektir. Şayet onlardan biri alenen anasına gelmişse, ümmetim de o İşin aynısını İşleyecektir. Şübhesiz İsrail oğulları yetmiş iki millete ay­rıldı. Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır. Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.”</em></p>
<p><em>Ashab: &#8220;Bunlar kinlerdir ya Rasûlallah?&#8221; dediler.</em></p>
<p><em>“Beytim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey(itikad, amel ve ahlak)dır</em>.” buyurdu.</p>
<p>İttiba&#8217; Ehli Sünnetedir&#8217; adlı eserde, bu hadîs-i şerifin üzerinde durulmuştur. Denilebilir ki bu eserimiz, sadece bu hadîs-i şerifin şerhidir &#8220;Ehli Sünnetin Nazarı&#8221; adlı eserimiz, sadece Ehli Sünnet vel-Cemaat- itikadının zabtedilmesi üzere yazıldığı için, bu meselede yine bu hadîs-i şerifin üzerinde duralım.</p>
<p><strong>1-</strong>Zaman zaman riyâset, şöhret, servet, şehvet puttan insanların ruhlarına hükümran olmuştur.</p>
<p>Allah Teâîâ bu nimetleri bazı kullarına vermiştir. Kimisi, bunların emanet ve Allah Teâlâ&#8217;dan bir nimet olduğunu idrak etmiş, herhangi bir peygamberin davetine ulaştığı veyahud davetin ona ulaştığı zaman da, peygamberlerin davetine icabet etmiştir. Bu icabetle şereflenen insan­lara Ehli Tevhîd ve İslam milleti denilir. Din de budur. Mûsâ aleyhiselam&#8217;ın, İsâ aleyhisselâm&#8217;ın, Dâvûd aleyhisselâm&#8217;ın ve Hazreti Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in daveti de bu dînedir.</p>
<p><em>“Gerçekte Allah nezdinde (Allah Teâlâ&#8217;nın hoşnut olup kabul edece­ği) din İslamdır&#8230;&#8221; [Âli imrân/19]</em></p>
<p>Dikkat edilirse, &#8216;el islamu&#8217; kelimesi, ma&#8217;rifedir. Yani din = millet, Allah Teâlâ&#8217;nın peygamberlere bildirmiş olduğu ve yüz yirmi dört bin pey­gamberin ittifakla tebliğ ettikleri din, doğrusu onlarca tanınmış olan din, onların tarif ettiği İslamdır. Bunun dışında din diye bir şey yoktur. Bunun dışındaki inançlar, insanların hislerine kapılıp ihdas ettikleri ekollerdir.</p>
<p>İşte bu hisse kapılanlar, Allah Teâlâ&#8217;nın bildirmiş olduğu dîni terk ederek, Allah Teâlâ&#8217;nın kendilerine vermiş olduğu şöhret, servet riyâset şehvet nimetlerini kendilerinden bilerek put edindiler; ve ona taptılar. Peygamberlerin davetine mukabil isimler buldular; ve anlamsız yahud sahibsîz isimlere taptılar. Böyle olunca yahudi ve hristiyan bilginlerinden birçoğu, reislerinden yahud ellerindeki sen/etten yahud tasladıkları şöh­retten korktular, egoizme girdiler, dinlerini, korktuktan veya sevdikleri kimselerin istek ve arzularına uydurdular. Bu uydurmayla yetmiş iki fırkaya ayrıldılar, ki Allah&#8217;ın Rasûtü sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Şübhesiz İsrail oğulla­rı yetmiş iki millete ayrıldı.&#8217; cümlesiyle beyan buyurdu.</p>
<p><strong>2 &#8211;</strong>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatından sonra, yine şeytan ve şeytan kalbli insanlar hemfikir olup, Tevhîd dînini yani İslâmî, hevâ ve heveslerine uydurmak istediler. Fakat gerek zalim reisler olsun ve gerek başkaları yani İslam dîninden hariç düşmanlar otsun, Hulefâi Râşıdîn&#8217;in hayatında muvaffak olamadılar. Ne kadar saldırdılarsa da ya­hud birtakım yaldızlı ılkaatlarıyla fitne ve fesadı çıkardılarsa da, Tevhîd dinini bozamadıkları gibi, Ehli Tevhidi de Tevhitden uzaklaştıramadılar. Çünkü ashab ve tâbiîn, tebe-i tâbiin; Hulefâi Râşidîn&#8217;in anlayışlarıyla ve ashabdan fakih olanların istınbaî ve ictihadlarıyla ‘ amel ettiler. Benliklerini, onların benliklerinde yok ettiler. Doğrusu, benliklerini ortadan kaldırıp halkı onlara davet ettiler.</p>
<p>Üçüncü asrın sonlarından itibaren bugüne kadar, Ehli Tevhidi, tevhidden ve İslamdan uzaklaştırmaya çalıştılar. Derken Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurduğu gibi, onun ümmeti de yetmiş üçten fazla fırkalara ayrıldılar. Onun buyurmuş olduğu gibi de oldu. Nitekim bunu da  “Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır.&#8221; cümlesiyle beyan etti.</p>
<p>Görülmez mi, bugün müslümanlar, yahudi ve hristiyanların Örf ve âdetlerine uymaktadırlar. Onları örnek almaktadırlar, işte Örnek alanlar ve almayanlar arasında büyük bir mücadele meydana gelmiştir. Fakat işin kökü, yine de riyâset ve servete göz dikmekten başka değildir.</p>
<p>Tefrikaya düşenler, kök itibarıyla yetmiş üç, teferruatıyla üçyüz küsur fırkanın hepsi ateştedir, biri müstesna. O da Rasûlullah&#8217;ın tarif bu­yurduğu üzere, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiînce ma&#8217;rûf olan Ehl-i sünnet Cemaattir. Yani, ashabın ve ashabın ardınca gidenlerin itikadında, ahlakında olup, onlar gibi ibadet edenler, yasaklardan sakınanlardır.</p>
<p>Bu cemaat müstesna olmak üzere, bunlardan başkası, hepsi ateştedir. Nitekim bu da “Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.” ifadesiyle buyrulmuştur. “Ateştedir&#8221; kelimesi, ebediyetle kaydedilmediği için, birçok ehli ilim dediler ki: Ateşe girenler de iki kısımdır:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> Tevhid ve inancını bozmaksızın, iç ve dış düşmanların ilkaatına kulak verip, yahudi ve hristiyanlara örf ve âdette uyup günah işle­yenlerdir. Bunlar muvakkat olarak ateşe girecekler; ya şefaatle yahud mücerred afuv-u İlâhîye ile ateşten çıkacaklar veyahud cezalarını çek­tikten sonra çıkacaklar. Bunlar dahi Ehli Sünnetten sayılıp, islâmın sapık kolları yani kebâir işleyen; yahud bid&#8217;ate dalıp, bid&#8217;atiyle tekfir edilme­yen müslümanlardır.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>, Tevhidde bile gayrı müslimlerin telkin ve ilkaatlarına aldanıp imanını kaybedenlerdir. İşte bunlar ebediyen ateşte kalacaklardır. Hakîkî cehennemlikler de bunlardır. Bunlardan bir kısmı, İslam dînini reddet­mekle; bir kısmı, istihlâl-i ma&#8217;siyet yani Allah Teâlâ&#8217;nın yasaklarını helal saymakla; bir kısmı da istihfaf, yani şer&#8217;î hükümleri hafife almakla, iman­la şereflendikten sonra tekrar küfre dönenlerdir. Allah Teâlâ bütün müslümanları bundan korusun.</p>
<p><strong>Demek, Ehli Sünnet velCemaate düşmanlığın iki sebebi vardır:</strong></p>
<p><strong>Birincisi,</strong> riyâset, servet ve şöhret gibi istek ve arzulara göz dikerek, Ehli Tevhidi kendilerine uydurmak arzusudur. İşte bu arzu kendilerinde hükümran olanlar, fitne fesadı çıkarırlar, müslümanları birbirine düşürür­ler, hak mezheblere saldırırlar, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiînin ölçülerini ortadan kaldırıp benliklerini ve ölçülerini ortaya koyarlar. Ekseriyet bu fitneciler, İslam kisvesiyle müslümanlara saldırırlar. Nitekim Havâricîler bu kisveye bürünerek Şîr-i Hudâ Hazreti Ali kerremallahu vecheh ve anhu&#8217;nun karşısına geldiler. Kendilerini hak üzerine ve Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in maiyetiyle üstün şerefi kazanan Hazreti Ali radıyallahu anhu&#8217;yu bâtıl üzerine gördüler. Şuursuz insanlar her zamanda böyle yaparlar.</p>
<p><strong>İkinci sebebi,</strong> gayrı müslimin debdebelerine, hayat ve felsefelerine, fen ve sanatlarına, istidrac mesâbesinde olan terakkiyelerine göz dikip, kısmen veya büsbütün Allah Teâlâ&#8217;nın insanlara sevk etmiş olduğu dîni = kanun ve nizamlannı ortadan kaldırıp, beğendikleri nizam ve kanunları ortaya koyarlar. Bunlar da, müslüman görünen fâsıklardır veya kafirler­dir. Bunlar dahi İslam fikriyle yani &#8220;Müslümanım&#8221; demekle fitne ve fesadı çıkarırlar.</p>
<p>İşte bu iki sebebden dolayı Ehli Sünnet velCemaate saldırırlar. Bu saldırı, Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ın zamanından başlayarak ve şimdiye kadar devam etmektedir. Demek Ehli Sünnet vel-Cemaatten olmayanlar veyahud Ehli Sünnet vel-Cemaatten olup cehalete sapla­nanlar, Selef-i Sâlihîne saldırırlar. Böyle saldırıcı kim olursa olsun, Ehli Sünnetten ayrılmıştır. (1)</p>
<p><strong>Şu bir kaidedir</strong>: Bir fikri ortadan kaldırmak için, mutlaka başka bir fik­ri yerine getirmek gerekir. Elbette Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikadını orta­dan kaldırmak için, müslümanlardan sapık kollar da, bazı düsturları, kai­de ve usulleri ihdas etmişlerdir. Müslüman her zaman uyanık olmalıdır.</p>
<p>Ehli Sünnet vel-Cemaat denildiği zaman, Eş’arîler ve Mâturîdîler kasdedilir. Nitekim Hayâlî, Şerh-ul-Akâid&#8217;in hâşiyesinde diyor ki: «Bizim diyarımızda, Horasan&#8217;da, Irak&#8217;ta, Şam&#8217;da Ehli Sünnet velCemaate Eş&#8217;arî denilir. Bunlar Ehli Sünnet vel-Cemaattir. Maverâunnehir ve birçok ülke­lerde ise, Ehli Sünnet vel-Cemaate Mâturîdî denilir. Mâturîdîlerde, İmam Ebû Mansûr&#8217;un ashabıdır. Bu iki taife arasında, tekvin ve başkası gibi bazı meselelerde ihtilaf olunmuştur.» Kestelî de buna ilaveten şöyle der: «Horasan, Irak, Şam ve birçok ülkelerde, Ehli Sünnet vel-Cemaate Eş&#8217;arî derler. Eş&#8217;ariler de, Ebu-l-Hasen el-Eş&#8217;arî&#8217;nin ashabıdır. İlk kez muşârun ileyh, Ebû Ali el-Cebbâî&#8217;ye muhalefet ederek, mezhebinden Ehli Sünne­te, doğrusu Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sünnetine dönmüştür. Bu takdirde Ehli Sünnet vel-Cemaat, ashâb-ı kiram radıyallâhu anhum&#8217;un yolu demektir. Ki Maverâunnehir&#8217;de bunlara Mâturîdî denilir.»</p>
<p>İmam ibnu Subkî, Şerh-u Akîdet-i ibn-il-Hâcib adlı eserinde diyor ki: «Ehli Sünnet vel-Cemaat, bir tek akîde üzerinde ittifak ettiler. Allah Teâlâ&#8217; nın hakkında vacib, caiz ve muhal olan sıfatlarda ihtilaf etmediler. Ancak bu itikada ulaşabilecek bazı meselelerde ihtilaf ettiler. Yani delillerde ihtilaf ettiler.</p>
<p><strong>Uzun araştırmadan anlaşılıyor ki,</strong> <strong>Ehli Sünnet velCemaat üç taifedir:</strong></p>
<p><strong>Birincisi,</strong> ehli hadistir. Bunlar, sadece Kitab ve sünnete dayanırlar; bundan başkasına iltifat etmezler. Bunların delilleri, Kitab, sünnet ve içmâı ümmettir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> fikir, sanat ve aklî delillerle meseleleri muhkemleştiren taifedir. Bunlara Eş&#8217;arî ve Hanefî denilir. Eş&#8217;arîlerin imamı, Ebu-I-Hasen el-Eş&#8217;arî; Hanefîlerin imamı ise, Ebû Mansûr el-Mâturîdî&#8217;dir. Bunlar aklî delillerde ve maksadlarda müttefiktirler. Sem&#8217;î delillerden aklın mümkün gördüğü meselelerde de müttefiktirler. Ancak maksad olan bazı itikadî meselelerin delillerinde, mesela tekvin ve taklid meselelerinde ihtilaf ettiler.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> keşif ve ehli vicdan taifesidir. Bunlara söfiyye denilir. So­filer de bidayette, ehil nazar ve istidlal, yani Eş&#8217;arî ve Mâturîdîler gibi­dirler,. Nihayette ise, keşif ve ilhamla hükmederler.»</p>
<p><strong>Hafız Zebîdî diyor ki:</strong> «Malum olsun ki, İmam Ebu-l-Hasen ve İmam Ebû Mansûr radıyallâhu anhumâ, İndî meselelerden son derece sakın­dılar. Bir bid&#8217;ati ihdas etmediler. Mezhebleri, ashab, tâbiîn ve tebel tâbiî- nin yolundan ayrılmamıştır. Bilakis Selefin itikadlarını, aklî ve naklî delil­lerle esaslaştırdılar. Mesela İmam Eş&#8217;arî, İmam Şâfiî&#8217;nin görüş ve ictihadlarını, açık nasslarla teyld ederek mezhebine yardım etmiştir. İmam Mâturîdî ise, aynı yolla İmam Ebû Hanîfe&#8217;nin mezhebini aklî ve naklî delillerle takviye etmiştir. Her ikisi de ehli bid&#8217;atle savaşmışlar; ve Allah Teâlâ onları muvaffak kılmıştır. Filhakîka cihadın aslı da, bunların yaptık­ları cihaddır. Bu takdirde bunlara intisab, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiîne intisabdır. Bunlara bağlanmak, onlara bağlanmaktır. Nitekim Izzeddin Abdisselam diyor ki: “Şâfiîler, Mâiikîler, Hanefîlerin kısm-i a&#8217;zamîsi ve Hanbelîlerden ehli fazîlet, İmam Eş&#8217;arî&#8217;nin itikadı üzere icmâ&#8217; ettiler. Ni­tekim imam Eş&#8217;arî&#8217;nin muasırlarından Ebû Amr-u ibn-ul-Hâcib, Mâlikî ol­duğu halde ve Hanefîlerin şeyhi olan Şeyh Cemâleddîn de Hanefî oldu­ğu halde, Eş&#8217;arî&#8217;nin itikadı gibi eser yazdılar.” İmam Takyeddîn İbnu Subkî, ibnu Abdisselâm&#8217;ın bu naklini tasvib etmiştir.»</p>
<p>Onların zamanından şu ana kadar, onlardan hiçbir âlim, hiçbir âlimi tekfîr, tebdî&#8217; ve tefsîk etmemiştir. Bu da onların hak yol üzerinde olma­sına delildir.</p>
<p><strong>İmam Takyeddîn-is-Subkî, nazmen ve neşren yazmış olduğu &#8220;Ehli Sünnet Arasındaki İhtilâfî Meseleler&#8221; risâlesinde şöyle der:</strong> «En faydalı ilim, Kur&#8217;an, sünnet, fıkıh, usûl-u fıkıh ve nahuv ilimleridir. Bu iiimieri, akidesi sağlam, kelam ve Yunan felsefesinden ictinab eden zevattan öğrenmelidir. Aslında kelam ve Yunan felsefesi gibi zarar veren hiçbir ilim yoktur. Hakîkatte ikisi de birdir; İlâhî ilimlerdir. Ancak Yunanlılar, ilâhiyat ilimlerini mücerred akıllarından çıkarmaya çalıştılar. Ehli kelam ise, hem akıl ve hem nakil yoluyla çıkarmaya çalıştılar. Ehli kelam da, üç fırkaya ayrıldı. Birincisine, akıl ciheti galebe çaldı. Bunlara Mutezile de­nilir. İkincisine nakil tarafı galebe çaldı. Bunlara Haşeviyye denilir. Üçün­cüsü, aklı ve nakli bir arada tutarak, akıl yoluyla nakilden, yeril yerinde delilleri çıkarttılar, işte Ehli Sünnet velCemaat de bunlara denilir. Ashâb-ı Kiram, tâbiîn ve müslümanların kısm-i azamîsi bu itikaddadırlar. Mutezililer, üçüncü asrın başlarında devlet mekanizmasını ele geçirdi­ler. Halîfe ve padişahların gazabî kuvvetlerini tahrik ettiler. Onlarla Eş&#8217;a-rîler arasında birçok nizâlar meydana geldi. Onlar, Yunan felsefesine dayanarak aklî delilleri muhkemleştirdiler. Eş&#8217;arîler ise Kitab ve sünnete dayanarak aklî delilleri muhkemleştirdiler. Kitab ve sünnet üzere işi tesis ettiler. Adaletle hükmettiler. Mu&#8217;tezileler, Yunan felsefesine hayran kal­dıklarından dolayı, ümmet İçerisine birçok şerleri, fitne ve fesadı soktu­lar.Haşevîlere gelince, bunlar da rezil ve cahil bir taifedir.</p>
<p>İmam Ahmed&#8217;e nisbet edilirler, imam Ahmed bin Hanbel, onlardan beridir. Bunla­rın İmam Ahmed’e nisbet edilmesinin sebebi de, İmam Ahmedin, Mute­zilenin zulmüne karşı baş kaldırarak, işkencelerine tahammül gösterme­si ve delillerini reddetmesidir. Haşevîler, Imam&#8217;ın bazı sözlerini nakle­derler; cehaletlerine kapılıp kötü itikadları yayarlar. Her sonra gelen, Ön­cekisine uyup gidiyor. Şu ana kadar onlar içerisinde muayyen bir imam yoktur. Bunlar devlet reislerine tâbi&#8217; olurlar. Matteessüf bazı Şâfiîler, bazı ehli hadis, onların dalâletine girmektedir. Bunun için Ibnu Asâkir, böyleleri meclisine sokmaz; ve tâbi&#8217;lerini onlardan sakındırırdı.»</p>
<p>İmam Takyeddîn-i Subkî&#8217;nin naklinden anlaşıldığı üzere ve şu anda müşahade ettiğimiz gibi, tahrifçilerin kısm-i â&#8217;zamîsi, Avrupa ilimlerine hayran kalarak, felsefî, mücerred aklî görüşlerle yola çıkmaktadırlar. Neredeyse ayet ve hadisleri, zan ve tahminlerine uydurmaya çalışırlar. Diğer bir takım, bunlara karşı çıkarak, ayet ve hadis meallerini zâhirine hamledip müslümanların itikadını bozmaktadırlar. İşte Ehli Sünnet vel- Cemaatin bu iki yoldan da sakınmalarından dolayı, dâhilî olarak da bunlar düşmanlık yaparlar. Gavurların müslümanlara saldırmaları bir taraf, bunların saldırmaları bir taraf&#8230; Onun için bu eserde, Ehli Sünnet vel-Cemaatin haricinde yetmişten fazla sapık itikadları nazar-ı itibara alarak, Ehli Sünnet velCemaatin yolunu tesbit etmeye çalıştım.</p>
<p><strong>Ebû Bekr-il-Varrâk, va’zederken bir adam soru sormuş;</strong> &#8220;Bunu bil­miyorum.&#8221; deyince, soru sahibi: &#8220;Bilmiyor musun, minbere çıkmakla in­san yükselmez.&#8221; demiştir. Bunun üzerine Ebû Bekr-il-Varrâk kuddise sırruh da: &#8220;Bilgim nisbetinde şu minber kadar yükseldim. Eğer cehaletimin nisbetinde yükselseydim, göklere kadar çıkardım.&#8221; Evet, fakir de, ilmi nisbetinde Ehil Sünnet velCemaatin görüşlerini ortaya koymuştur. Eğer cehlim nisbetinde ortaya çıksaydım&#8230;</p>
<p><strong>Hâsılı,</strong> Ehli Sünnet velCemaate, sapıkların düşmanlığının yegâne sebebi, tatbîk-i islamdan aciz kalmalarıdır. Onların acizlikleri, onları sev­giden çevirip düşmanlığa saptırmıştır, önüne gelen kitab yazar; karalar, çizer. Kimisi &#8220;bilim adamı&#8221; der; kimisi &#8220;ayet, hadis&#8221; der. Buna çok dikkat çekmeliyiz. Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikâdî ve amelî ölçüleri, tevâtür senedlerle zamanımıza ulaşmıştır.</p>
<p><strong>Fırka-i Nâciye de, Ehli Sünnet vel-Cemaattir. Allah&#8217;ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, bu fırkayı:</strong></p>
<p><em> “Benim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey (itikad, amel ve ahlak)dır.”</em> cümlesiyle beyan etmiştir, Ashâb-ı kirâmın itikadı, ahlakı üzere olup, ma&#8217;rûfu emreden, münkerattan sakındıran ve kebâir-i terk eden, onlar gibi ibadet eden, Ehli Sünnet vel-Cemaattir.</p>
<p><strong>Onların yolunda olmak farzdır, işte bu itibarla İbrahim Hakkı şöyle dedi;</strong></p>
<p><em>Hep ashâb-ı güzîn u tâbiîn u müctehidînin</em><br />
<em>Ne ki var Ehli Sünnet vel-Cemâat cümle Ehlullah</em></p>
<p>Tüm ashâb-ı güzîn, tâbiîn, müctehidler, hepsi, Ehli Sünnet velCemaattir; Allah&#8217;ın dostlarıdırlar.</p>
<p><em>Kamûnun i&#8217;tikâdı bu yüzon beyt içre bil Hakkı!.</em></p>
<p><em>Budur hak mezheb ancak bunda sâbit eylesin Allah</em></p>
<p>Ey Hakkı!.. Artık onların itikada dair ölçülerini, yukardaki yüzon beyt içerisinde bil.Budur hak mezheb. Allah Teâlâ bizi bu itikad üzere sabit etsin.</p>
<p><strong>İbnu Abdilberr&#8217;in Câmiu Beyân-il-İlmi adlı eserinde, İbnu Esîrin Câmiu-I-Usûl adlı eserinde tahric ettikleri bir hadîs-i şerifte İbnu Mes&#8217;ûd radıvallâhu anh şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Kim bir âdeti yol edinmek isterse, vefat edenin yolunu yol edinsin. Çünkü muhakkak diri üzerindeki fitneden emin olunmaz.Onlar (ölüler) Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in ashabıdırlar. Bu ümmetin en üstünleridirler. Kalb olarak en doğrudurlar. İlim olarak en derindirler. Zorluğa en az katlananlardır. (Yani, ibadetleri, yemek içmek gibi tabiî; ve başkalarının vebali altına çok az girenlerdir.) Allah Teâlâ onları Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sohbetine ve dînini ayakta tutturmaya seçmiştir. Öyleyse onların şereflerini biliniz. İzlerine tâbii olunuz. Gücünüz yettiği kadar ahlak ve sîretlerine tutunun. Şübhesiz onlar dosdoğru hidayet üzerindedirler.”</em></p>
<p>İbnu Mes&#8217;ûd&#8217;un bu sözü, Rasûl-u Muhterem (a.s)&#8217;ın: &#8220;Ashabımın şerefini koruyun.” sözünün tefsiridir.</p>
<p>Veyahud “Benim ve ashabımın da üzerinde bulunmuş olduğu şey(itikad, amel ve ahlak)dir.&#8221; cümlesinin tefsiridir.</p>
<p><strong>Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce ve İmam Ahmedin tahric ettikleri bir hadiste İrbad bin Sariye radıyailâhu anh şöyle anlatır;</strong></p>
<p><em>Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, birgün bize namaz kıldırdı. Sonra yüzüyle bize yöneldi. Bunun üzerine en açık bir sûrede öğüt verdi. Ondan benizler sarardı, gözler yaşardı, kaibler korktu. Bir adam: &#8220;Ey Allah&#8217; ın Rasûlü, sanırım ki şu öğüdünüz, vedalaşmanın öğüdüdür. Ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz bize?” dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:</em></p>
<p><em>“Size Allah Teâlâ&#8217;dan korkmayı, habeşî bir köle olsa dahi (âmi­rinize) kulak vermeyi ve boyun eğmeyi tavsiye ederim. Gerçek şu ki, Benden sonra sizden yaşayan, elbette birçok ihtilafları görecektir. Bu takdirde size Benim sünnetim ve Benden sonra rüşd ve hidayet yolunu gösteren halîfelerimin sünneti gerek; ona tutunun, (aç kimse bütün dişleriyle ekmeğe sarıldığı gibi) sımsıkı sarılın.. Sizi yeni çıkan modalardan sakındırırım. Çünkü yeni çıkan her moda bid&#8217;attir. Ve her bid’at dalâlettir.”</em></p>
<p>“Bütün dişlerinizle ısırın.” cümlesi, istiare olarak beyan buyrulmuştur. Yani: “Aç bir kimse, elleriyle, dişleriyle, ruhen ve bedenen yiyeceğe yapıştığı gibi, ashabdan sonra gittikçe kıtlık başladı­ğında, sizler de sünnetime ve Huiefâi Râşidîn&#8217;in sünnetine yapışın, tutu­nun. Bunu “Külliyyetiniz ile ona tutunun.” diye tercüme ediyoruz. Demek, ashab, tâbiîn ve tebe-i tabiînden sonra, din kıtlığı gittikçe artar. Din kıtlığı arttıkça, emr-i Nebevî üzerine Hulefâi Râşidîn’in sözüne yapışmamız vacib olmaktadır. Evet, itikadlarını kendimize ölçü ederiz. Onlardan ayrıl­mayız. Şereflerini koruruz. Ehli Sünnet vel-Cemaatin bâriz alâmeti bun­lardır.</p>
<p>Yukarda anlatılan esaslara uygun ve gerçek ittibâa başlayan kim­seye, dînin ikâmesi yoluna baş koyduğu için, dîni reddeden kafirler yahud dîni hafife alan müslümanlardan sapık kollara girenler veyahud âdetâ gayrı müslime dellailık yapan ve masiyeti helal sayan kimseler, düşmanlıklarını izhar ederler. Demek Ehli Sünnet vel Cemaate düşman­lığın altı sebebi vardır:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> ashâb-ı kirâmı hayrla yad etmek ve hatalarından sükut et­mek; yahud da onların hiçbir hatasını görmemektir. Bu, kafirlerin ve zayıf imanlıların gözünü çıkarır.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>, gayrı müslimlerin örf ve âdetlerini terk etmektir. Haliyle onla­rın örf ve âdetlerini terk eden ve dünyevî debdebelerine göz dikmeyen, kafirlere hedef olmuş olur.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> mezheb İmamlarına saygı göstermek yolunda gitmektir. Kendilerinde benlikleri hükümran olanlar, nefslerini imamlarının yerine koyarak, indî ve felsefî ictihadlarına müslümanları davet ederler. Davala­rına icabet etmeyenlere kinlerini izhar ederler.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> emr-l ma&#8217;rûf ve nehy-i anil-münkeri tebliğ etmektir. Ehli Sünnet vel-Cemaat, takvâyı, doğru itikadı tebliğ ederlerken, her hususta menhiyata dalmış kimseler, onlardan hased ederek kinlerini izhar eder­ler.</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> sadece dört mezhebe ittibâ1 etmektir; müslümanların vah- detini temin eden de, dört mezhebe ittibâ&#8217;dır. Müslümanların manevî olan İlâhî desteğinin, nusret ve yardımının, vahdetle meydana geldiğini kendileri de bilirler. Bunun için iki müslüman sevgi ve şefkatle biraraya geldi mi, gayrı müslim mutlaka saldırırlar. Onları razı etmek isteyen mü­tefekkirler, bilerek veya bilmeyerek onlardan aldıkları zehirli soruları, müslümanlar arasında yayarlar ve vahdeti bozarlar. Hâsılı müslümanla- rın biraraya gelmeleri, kafirlerin müslümanlara karşı cebhe almalarına sebebiyet verir.</p>
<p>Bu takdirde müslümanlara, İlmî ve aklî, felsefî sorular sorarlar. He­nüz nefsin ilkaatından kurtulmayan mütefekkirler, onlara cevab vermeye kalkışırken, bilmeyerek birçok hadisleri; veyahud bilerek birçok hüküm­leri inkar etmeye başlarlar. Onlara atacakları sapan taşları, haliyle müs­lüman kardeşlerine dönmüş olur. Bu da Allah Teâlâ&#8217;nın sevgisini, Rasûlullah&#8217;a ittibâı bozduğu gibi, mü&#8217;minler arasındaki eminlik ve sevgi bağlarını kırar, işte bu kırgınlıktan kafirler hoşlanır.</p>
<p>Akıllı müslüman, düşmanın rızasını hedef edinemez. Bu hususta en üstün düstur, Allah Teâlâ için sevgi ve Allah Teâlâ için buğzetmektir.</p>
<p><strong>Nitekim Müslim ve Buhârinin tahric ettikleri Enes radıyallâhu Teâlâ anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Üç haslet kimde bulunursa, imanın tatlılığını bulur:</em></p>
<p><em>-Kendisine Allah ve O&#8217;nun Rasûlü, başkasından daha sevimli olan kimse;</em></p>
<p><em>-Bir kulu severken, Allah'(ın rızasını kazanmak) tan başkası için sevmeyen kimse:</em></p>
<p><em>-Allah onu küfürden kurtardığı zamandan sonra, ateşe atıl-maktan tiksindiği gibi küfre dönmekten tiksinen kimsedir.”</em></p>
<p>Bir şeyi sevmek, diğer bir şeyi terk etmeyi gerektirir. Çünkü iki sevgi bir kalbde birleşmez; gece ve gündüz, küfür ve iman, ateş ve su bir yerde biıieşmediği gibi. Binaenaleyh ya Allah Teâlâ&#8217;yı sevmek veyahud gayrını&#8230; Ehli Sünnet vel-Cemaat, Allah Teâlâ&#8217;nın üstün sevgisini koru­mak istediklerinden; servet, riyâset debdebesinde olanlar, kendilerini sevdirmek ve beğendirmek için saldırırlar.İşte bu saldırıda saldırganlara teslim olmayanlara, küffar düşman olurlar. İmanın temeli, Allah Teâlâ ve O&#8217;nnun Rasûlü&#8217;nü sevmek ve sevgilerini izhar ederek, başka her şeyi sarfı nazar etmektir.</p>
<p>“İnsan iyiliğin kölesidir.” Gaflete düştüğü vakit,velinimet otan Allah-u Teâlâ&#8217;yı unutup, kendisinde nimet gördüğü kimseyi sever. Tıpkı, sahibi zil ile kendisine gıda veren köpeğin, zil sesini duy­makla iştiyak ve arzuları uyandığı gibi, gafil insanlar da, zil mesabesinde olan sebeblerin beraberliğinde görmüş oldukları nimetleri, sebebden zannederler; artık nerede zil varsa, orada yem vardır diye inanırlar. Ki­misi annesini babasını, kimisi soyunu sopunu, aşiretini, devletini, tarla­sını, mağazasını sever, hayatının bizatihi bunlardan olduğunu zanneder, inanır. Köpek zil sesini duyduğu zaman harekete geçtiği gibi, o da bu sebebleri gördüğü yerlerde oynar. İşte bu sevgiyi yıkıp, sebeblerin fâil olmadığına inanmak, imanın ikinci aslı sayılmıştır. Bunu en veciz, mu­kaddes ve geniş manayla “Bir kulu severken, Allah'(ın rızasını kazan­maktan başkası için sevmeyen kimse.” cümlesi ifade etmiştir. Kul için de en zor, Allah Teâlâ için sevgiyi nefsine kabul ettirmesidir. Doğuşuyla birlikte sebebleri e arkadaşlık yaptığından, bu arkadaşlık alışkanlığından kabul ettiremiyor. İşte Ehli Sünnet vel -Cemaat, büyük müctehid, ulemâ ve diri rehberlerinden bu hakikati anlayıp, sebeblere önem vermedikleri için, sebeblere önem verenler, kendilerine düşman olurlar.</p>
<p>Artık Allah Teâlâ&#8217;yı sevmenin ve O&#8217;nun için mahlukunu sevmenin kaibde yerleşebilmesi için küfürden korkmak gerekir, dolayısıyla kafir­den kaçmak gerekir. Nitekim bu da, “Allah Teâlâ onu küfürden kurtar­dığı zamandan sonra, ateşe atılmasından tiksindiği gibi küfre dön­mekten tiksinen kimse.” cümlesiyle beyan edilmiştir.</p>
<p><strong>Altıncısı,</strong> sosyalizm, kapitalizm, demokrasi&#8230; hâsılı Allah Teâlâ&#8217;nın izin ve düsturlarına dayalı olmayan her hükümden yüz çevirmektir.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın şeriatinden, dîninden, doğrusu peygamberlerin bu­yurmuş oldukları şeriatten yüz çevirenler, Ehli Sünnet vel-Cemaatten bu­nu görünce, hevâ ve heveslerine onları döndürmek isterler. Kendilerine uyduramadıktan zaman saldırırlar. Müslümanların birliklerini dağıtmak isteyenler, en çok bu sebebden isterler. Çünkü bunlann kalbleri gafildir; yemlerini sebeblerden inanırlar. Alışmış oldukları hayatı terk etmek iste­mezler. En güzel ifadeyle:</p>
<p><em>“Rabb’lerini inkar edenlerin misali (şöyledir): &#8221;Onların amelleri (fen,sanat ve felsefeleri) fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İşte bu sapıklığın ta kendisidir.&#8221; [lbrahim/18]</em></p>
<p>Öyle ya, kalblerinde Tevhid İnancı olmadığı için, huzurdan; aralarında kardeşlik ve Allah Teâlâ için sevgi olmadığı İçin de, bereketten mahrumdurlar. Bu, dünyadaki cezalarıdır. Ahirette de şiddetli azaba duçar olmalarında şübhe yoktur. Müslümanlardan da bir takım, onların hastalıklarına yakalanıp, müslüman kardeş­lerine saldırırlar. Halihazırda müslümanların tefrikaya düşmelerinin sebeblerinden en büyüğü, Allah Teâlâ&#8217;nın şeriatinden yüz çevirmeleridir. Halbuki Amentü&#8217;de &#8220;Ve kütübihi&#8221; = Allah Teâlâ&#8217;nın kitablarına da inan­dım, deyişimiz: “Allah Teâlâ&#8217;nın Kur&#8217;an&#8217;da beyan buyurmuş olduğu hü­kümlerine, nizamına inandım.&#8221; demektir.</p>
<p>İşte bu hükmü reddetmeye küfür; kabul edip hafife almaya yahud yasaklarını mübah saymaya yahud emrlerini yasak saymaya, yani istihlâl-i ma&#8217;siyete, mürtedlik denilir. Dinden çıkmak&#8230; En çok bundan tevbe etmek gerekir. En çok bunda uyanık olmak gerekir. Ateşten tiksindiğimiz gibi küfürden tiksin­memiz gerekir.</p>
<p><strong>Bu itibarla İbrahim Hakkı Hazretlerinin ifadesiyle:</strong></p>
<p><em>Eğer benden küfür emden hatâen sâdır olduysa</em></p>
<p><em>Ben ol küfrün cemîinden berî oldum Livechillah</em></p>
<p>Eğer benden, kasden veya hatâen küfür sâdır olmuşsa, hepsinden beri oldum; Allah Teâlâ&#8217;ya yöneldim.</p>
<p>Dinden çıkmaya sebeb olabilecek söz veya fiilin meydana gelişin­de, tevbe bu şekildedir. Eğer günah; fısk ve isyan ise, tevbesi şöyledir:</p>
<p><em>Dahi şer&#8217;a muhâiifse eğer akvâl u efâlim</em></p>
<p><em>Ben anlardan rücu* etdim ve tubtu kurbeten Liltah</em></p>
<p>Sözüm, fiilim, şeriate muhalifse, ondan pişmanım; döndüm. İbadet olarak Allah&#8217;a tevbe ederim. (Ve)</p>
<p><em>Ne ki kılmış Habîbullah bize tebllğ-i ahkâmı</em><br />
<em>Kabul etdim anı âmentu Billah ve Hukmillah.</em></p>
<p>Allah&#8217;ın sevgili kulu, Allah Teâlâ&#8217;nın ne gibi hükümlerini bizebildirdiyse,Kabul ettim; ona razı oldum. Allah Teâlâ&#8217;ya ve hükümlerine ve Peygamberin getirdiklerine inandım.</p>
<p><strong>İmam Ahmed, Müslim ve Tirmizî&#8217;nin de Tahric ettikleri Hazreti Abbas radıyallahu anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>&#8216;Muhammed sallallâhu    aleyhi ve sellem&#8217;i Allah&#8217;ın elçisi olarak,İslâmî din olarak  ve Allah&#8217;ı  Rabb olarak kabul  edip (hükümlerine) ra­zı olan kimse, imanın lezzetini tatmıştır.”</em></p>
<p><em>Allah’ım, bunların cümlesine gönül bağladım, razı oldum ve:</em></p>
<p><em>Dilim ikrârımı kalbimle tasdîk eyledim candan </em></p>
<p><em>Sen&#8217;in hıfzında îmânım emânet olsun ey Allah </em></p>
<p><em>Kalbimle candan tasdik ederek, dilimle söylerim.</em></p>
<p>Allah&#8217;ım, bu gönül bağlılığım; tasdik ve itirafım, dönüş ve ibadetle­rim, hepsi, Sen&#8217;in hıfzında emanet olsun.</p>
<p>Buraya kadar, bilgim ve gücümün nisbetinde bu kadar yazabildim. Bütün kusur ve taksiratımdan Allah Teâlâ&#8217;ya sığınırım. Eğer cehaletim ve cesaretim nisbetinde yazmış olsaydım, bu kitab iki mislini bulurdu. Her hâlukârda hatalarımdan istiğfar ederim. Tâkatim nisbetinde gücümü harcayarak 19741te yazmış olduğum &#8220;Ehli Sünnetin Nazariyesi itikadın Ölçüsüdür” adlı eserimi tashih ettim. Tashihimin hitâmı 18.1.1992 ve hicrî 13 Receb 1412 tarihine tesadüf etmiştir. Bazı muasır munakkidlerimin ve Tevhid ilminde aşina olmayan hasedcilerin tenkidlerine mebnî &#8220;Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür” diye ismini değiştirdim.</p>
<p><strong>Son söz olarak:</strong></p>
<p>Allâhumme Ente Rabbî lâ ilâhe illâ Ente. Halaktenî; ve ene abduke. Ve ene ala ahdike ve va&#8217;dike mesteta&#8217;tu. Eûzu bike min şerri mâ sana&#8217;tu. Ebûu leke bini&#8217;metike aleyye ve ebûu bizenbî. Fağfir lî; feinnehu lâyağfir-uz-zunûbe illâ Ente.</p>
<p>(1)Şeyh Zâhid Kevserî Min ibar-it-Târîh-i fi-l-Keydi Lil&#8217;İslam adlı risâlesinde, bu hususta birçok örnekler vermiştir. Özeti: “Riyâsete göz dikip, yaptıkları işleri İslâma malederek kusurlarını gizlemek için, İslam dînini değiştirdiler.&#8221; Ihyâu-I-Ulûm&#8217;un şârihi Hafız Zebîdî, İthâf-us-Sâddet-il-Muttakîn adlı eserinin ikinci cildinin mukaddimesinde, bu hususta bir­çok nakiller yazmıştır. Arabî bilen kardeşler, Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikadının tamamını orada bulabilirler. Tabiî ki, Şerh-ul-Makâsıd, Şerh-ul-Mevâkıf, Şerh-ul-Akâid ve bunların üzerine yazılan hâşjyeler, Ehli Sünnet velCemaatin teferruatıyla itikadını izah etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/">Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ümmetin En Büyüğü Dört  Kiramdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 15:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Allah Teâlâ'nın nezdinde alacağı mertebeler]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin En Büyüğü Dört Kiramdır]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin En Büyüğü Hz.Ebubekir]]></category>
		<category><![CDATA[Ashâb-ı Kiramın Bütün Tabakalarını Sevmek Gerekir]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab ve Ehl-i Beyti Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab ve Ehli Beyti Sevmek İmanın Alâmetidir]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab-ı Kiramı Tazimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab'ın Tabakaları]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefa-i Raşidin]]></category>
		<category><![CDATA[Rafizi ve Havariciler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şübhesiz ashab radıyallâhu anhum, ümmetin en büyükleridir. Onların da tertib üzere en büyüğü Hazreti Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anhudur. Sonra Ömer-ul-Fâruk radıyallâhu anh; sonra Hazreti Osman radıyallâhu anh; sonra Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;tır. Ve efdal evliyâ Sıddîk-ı Ekber ba&#8217;dehu Fâruk Ve Zinnûreyn&#8217;den sonra Alî&#8217;dir ol Velîyullah Ve evliyânın en üstünü, Sıddîk-i Ekber Hazreti Ebû Bekr&#8217;dir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/">Ümmetin En Büyüğü Dört  Kiramdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/images-1-57/" rel="attachment wp-att-11855"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11855" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-5.jpg" alt="İnsanın Allah Teâlâ'nın nezdinde alacağı mertebeler dörttür" width="524" height="248" /></a></p>
<p>Şübhesiz ashab radıyallâhu anhum, ümmetin en büyükleridir. Onların da tertib üzere en büyüğü Hazreti Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anhudur. Sonra Ömer-ul-Fâruk radıyallâhu anh; sonra Hazreti Osman radıyallâhu anh; sonra Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;tır.</p>
<p><em>Ve efdal evliyâ Sıddîk-ı Ekber ba&#8217;dehu Fâruk</em></p>
<p><em>Ve Zinnûreyn&#8217;den sonra Alî&#8217;dir ol Velîyullah</em></p>
<p><em>Ve evliyânın en üstünü, Sıddîk-i Ekber Hazreti Ebû Bekr&#8217;dir. Sonra</em></p>
<p><em>Hazreti Ömer-ul-Fâruk&#8217;tur.</em></p>
<p><em>Sonra iki nur sahibi Hazreti Osman&#8217;dır. Sonra Allah&#8217;ın dostu Hazret}</em></p>
<p><em>Ali&#8217;dir.</em></p>
<p>Ehli Sünnet vel Cemaatin ittifakıyla, ümmetin en büyüğü Sıddîk-ı Ekber; sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman, sonra Hazreti Ali radıyallâhu anhum&#8217;durlar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den kalan hilâfet de bu tertib üzere devam etmiştir.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî&#8217;nin ittifakla tahric ettikleri Ebî Saîd-il-Hudrî ve Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Eğer Ben bir kimseyi (en üstün olarak) dost alsaydım, şübhesiz Ebâ Bekr&#8217;i kendime dost ederdim. Lâkin o hakîkaten kardeşim ve arkadaşımdır. Gerçekte Allah Teâlâ arkadaşınızı (kendisini kasdederek) gerçek dost olarak kabul etmiştir.”</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerîf Hazreti Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ın sadakatini, bağlılığını, yüce makamını ve hilâfetini beyan etmiştir. &#8220;Hullet&#8221;; bütün sevgileri ken­dine hududlandıran ve rızaya layık olan bir makamdır. Peygamber sal­lallâhu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ&#8217;dan başkasını kendisine maksad ve vesile etmediği için,&#8221; “<em>Eğer Ben bir kimseyi (en üstün olarak) dost alsaydım, şübhesiz Ebâ Bekr&#8217;i kendime dost ederdim.</em>” buyurmuştur. Tabiî ki bu, bütün sevgileri Ebû Bekr Sıddîk&#8217;a yöneltmesi risâlet maka­mına uygun olmadığı içindir.</p>
<p>Fakat bundan aşağı olan sohbet ve kar­deşlik makamında, kemâl-i şefkatle en üstün derecede Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ı kabul etmesi, Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ın kendisine en yakın olduğunu gös­termiştir. Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anh&#8217;ın üstünlüğünü ve faziletini beyan eden birçok hadisler vardır. Ondan sonra Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem en üstün derecede Hazreti Ömer radıyailâhu anhu&#8217;yu kabul etmiştir. Hazreti Ömer radıyailâhu anh, Fâruk&#8217;tur, yani hak ile bâtıl arasına sed çekendir.</p>
<p><strong>Nitekim İmam Ahmed, Tirmizî, İbnu Habbân, İbnu Adî&#8217;nin tahric ettikleri İbni Ömer radıyailâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>“Gerçekte Allah Teâlâ, gerçek ve doğruyu Ömer&#8217;in dili ve kalbi(nin muvafakati) üzere tayin etmiştir.”</em></p>
<p>Sadakatin en üstünü, dil ve kalbin birleşmesidir. İşte bu hadîs-i şe­rifte Ömer radıyailâhu anh&#8217;ın dilinin ve kalbinin sıddîklık makamında; ve kalbine gelenin vahye mutabık ilham; dilinden çıkanın sünnete mutabık söz olduğu beyan edilmiştir. Artık bu iki büyük halîfenin sıddîklık maka­mına, bu hadisler şahid olarak kâfidir.</p>
<p><strong>Yine Müslim ve Buhârî&#8217;nin de ittifakla tahric ettikleri bir hadiste Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas&#8217;ın babası şöyle anlatmıştır: </strong></p>
<p><em>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in yanına girmek için Ömer izin istedi. Onun yanında Kureyş&#8217; ten birtakım kadınlar vardı. Kendisiyle yüksek sesle konuşuyor ve ondan çok şeyler istiyorlardı. Ömer izin isteyince kadınlar kalkarak perdeye koştular. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de ona izin verdi. Hazreti Omer radıyallâhu anh içeri girince Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in güldüğünü müşahade etti; şive âdeti üzere: “Allah ömrünü güldürsün ya Rasûlallah.” dedi. </em></p>
<p><em>Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Şu Benim yanımda olanlara şaştım. Senin sesini işitince perdeye koştular.” buyurdu. Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh: “Ya Rasûlallah onların çekilmesine Sen daha layıksın.” dedikten sonra kadınlara dönerek: “Ey nefslerinin düşmanları, Rasûlullah sal­lallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den çekinmiyorsunuz da, benden mi çekini­yorsunuz.&#8221; dedi. Perde arkasında olan kadınlar: “Evet, sen Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den daha sertsin.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</em></p>
<p><em>“Nefsim kudretiyle yaşayan Allah&#8217;a andolsun, hiçbir zaman sü­lük edeceğin bir yolda şeytan sana rastlamaz ki, yol edinmiş oldu­ğun caddeden başkasını yol edinmemiş olsun.”</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerîf, Hazreti Ömer&#8217;i mübalağa olarak övmüştür. Bir cad­dede dahi rastlarsa şeytanın mutlaka yolunu değiştireceğini ve ondan kaçacağını ifade etmiştir. Bu hadîsin delâletiyle rahatlıkla diyebiliriz ki, şeytan huylulardan başkası Hazreti Ömer&#8217;in hakkında şübhe etmez. Hazreti Ömer de, Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anh&#8217;ı daima takdim ederdi.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri bir hadîs-i şerîfte, Abdullah bin Abbas radıyallâhu anh şöyle anlatmıştır: </strong></p>
<p><em>Hazreti Ömer&#8217;i teneşir üzerine koyduklarında ashab ağlaşıp dua ediyorlardı. Arkamda birisinin iki elle­rini omzuma koyarak şöyle dediğini işittim: “Hakîkaten ben Allah Teâlâ&#8217; nın seni arkadaşlarınla beraber kılacağını umarım. Çünkü çoğu zaman Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in: “Ben idim. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben işledim. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben yürüdüm. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben girdim. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben çıktım. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” diyerek her sözünde, Ebû Bekr&#8217;den sonra seni andığını işittim.” Arkama baktım, ne bakayım ki Ali bin Ebî Tâlib radıyallâhu Teâlâ anh&#8217;tır.</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki Hazreti Ali radıyallâhu anh, bu iki bü­yük zevatı herkesten takdim etmiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sözlerindeki takdimini de delil göstermiştir ve onları takdir etmiştir.</p>
<p>Şübhesiz bu ikiden sonra en üstün sahabî ve halîfe, Hazreti Os­man radıyallâhu Teâlâ anh’tır.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî’nin de tahric ettiği bir hadîs-i şerîfte Ebû Mûsâ el-Eş&#8217;arî radıyallâhu anh şöyle anlatmıştır: </strong></p>
<p><em>&#8221;Ben Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;i evinde ziyaret etmek istedim, bulamadım.Bana şu tarafa doğru gitti dediler. Ben de Onu soruşturarak izinden yola çıktım.Nihayet Eriz kuyusuna girdi. Ben de kapıda oturdum. Onun kapısı hurma dalından idi. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem hacetini görüp abdesti alınca kalkarak yanına vardım. Bir de baktım, Eriz kuyusunun kenarına oturmuş, kuyunun kenarını, ortalamış, baldırlarını açmış ve onları kuyunun içine sarkıtmış. Ona selam verdim. Sonra giderek kapının yanına oturdum. (Kendi kendime) Bugün mutlaka Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kapıcısı olacağım dedim. Az sonra Ebû Bekr geldi ve kapıyı çaldı.</em></p>
<p><em>-Kim O? dedim.</em></p>
<p><em>-Ebû Bekr.. dedi.</em></p>
<p><em>-Ağır ol., dedim. Sonra giderek:</em></p>
<p><em>-Yâ Rasûlallah, bu Ebû Bekr&#8217;dir; izin istiyor., dedim.</em></p>
<p><em>“Ona izin ver; ve kendisini cennetle müjdele.” buyurdu. Ben dönüp geldim ve Ebû Bekr&#8217;e:</em></p>
<p><em>-Gir. Hem Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem seni cennetle müj­deliyor.. dedim. Ebû Bekr girdi. Ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sel­lem&#8217;in sağ tarafına onunla birlikte kuyunun kenarına oturdu. Ayaklarını da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in yaptığı gibi kuyuya sarkıttı. Ve baldırlarını açtı. Sonra ben (kapı yanına) döndüm ve oturdum. Kar­deşimi abdest alırken bırakmıştım. Bana yetişecekti. (İçimden kardeşimi kasdederek) Eğer Allah filana hayr murad ettiyse, onu (buraya) getirir dedim. Bir de baktım; bir insan kapıyı kıpırdatıyor:</em></p>
<p><em>-Kim o? dedim.</em></p>
<p><em>-Ömer bin Hattâb&#8217;ım.. dedi.</em></p>
<p><em>-Ağır ol., dedim. Sonra Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e ge­lerek selam verdim ve:</em></p>
<p><em>-Bu Ömer&#8217;dir; izin istiyor., dedim.</em></p>
<p><em>“Ona izin ver; ve kendisini cennetle müjdele.” buyurdular. He­men Ömer&#8217;e gelerek:</em></p>
<p><em>-İzin verdi. Hem Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem seni cen­netle müjdeliyor., dedim. O da girdi. Ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;le birlikte onun sol tarafına kuyu kenarına oturdu. Ayaklarını da kuyuya sarkıttı. Sonra (ben kapı yanına) dönerek oturdum. Ve (karde­şimi kasdederek) Allah filana hayr murad ettiyse onu (buraya) getirir, dedim. Derken az sonra bir insan gelerek kapıyı salladı.</em></p>
<p><em>-Kim o? dedim.</em></p>
<p><em>-Osman bin Affan&#8217;ım.. dedi.</em></p>
<p><em>-Ağır ol;, dedim ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e gelerek kendisine haber verdim:</em></p>
<p><em>“Ona izin ver; ve başına gelecek bir bela ile birlikte kendisini cennetle müjdele.” buyurdu. Hemen geldim ve:</em></p>
<p><em>-Gir Hem Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem başına gelecek bir bela ile birlikte seni cennetle müjdeliyor., dedim. O da girdi. Fakat kuyu kenarını dolmuş buldu. Ve öbür taraftan onların karşılarına oturdu.&#8221;</em></p>
<p>Bu hâdisede, üç halîfenin tertib üzere hilâfetlerine; ve vefatlarından sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;le Ebû Bekr ve Ömer radıyallâhu anhumâ&#8217;nın bir arada olmasına işaretler vardır. Olay da öyle vuku bulmuştur.. Ayrıca Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ın fazileti hak­kında birçok hadisler vardır. Allâme Teftezânî diyor ki: «Hazreti Ali radı-yallâhu Teâlâ anh dahi, üçüne de bîat etmiştir. Eğer hilâfet bunlardan önce kendisinin hakkı olsaydı, hakkını taleb ederdi.</p>
<p>Nitekim Hazreti Muaviye&#8217;den hakkını taleb etmiştir Hazreti Ömer radıyallâhu Teâlâ anh, vefatında, hilâfeti şûrâya bıraktı. Ashâb-ı şûrâ, Osman, Ali, Abdur- rahman bin Avf, Talhâ, Zübeyr ve Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas radıyallâhu an- hum idiler. Bunlardan beşi, halîfeyi tayin etmek işini Abdurrahman bin Avf radıyallâhu anh&#8217;a havale ettiler ve hükmüne razı oldular. Abdur­rahman bin Avf da Hazreti Osman&#8217;a bîat etti, seçti. Ashâb-ı kiram da ona ittifak ettiler, emr ve yasaklarına boyun eğdiler. Arkasında cum&#8217;â ve bay­ram namazını kıldılar. Hâsılı Hazreti Osman, ashâb-ı kirâmın icmâıyla halîfe olmuştur.</p>
<p>Sonra Hazreti Osman radıyallâhu anh şehid olunca haliyle işi mühmel bıraktı, yani vakit bulamadı. Muhacir ve ensar Ali radıyallâhu anh&#8217;a bîat ederek, hilâfetin kabûlünü istirham ettiler. Çünkü bu üçten sonra hilâfete kendisinden daha layık ve daha üstün, daha müstehak yoktu. Hazreti Ali radıyallâhu Teâlâ anh, dördüncü halîfe ola­rak tayin edilmiştir. Ehli Sünnet velCemaat bunda ittifak ettiler. »</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri bir hadiste, Amr bin As şöyle an­latıyor: </strong></p>
<p><em>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir müfreze başında beni Selâsil adlı yere göndermişti.. Ona döndüm:</em></p>
<p><em>-Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, en çok kimi seversin?</em></p>
<p><em>-Ayşe.</em></p>
<p><em>-Erkeklerden?</em></p>
<p><em>-Babası.</em></p>
<p><em>-Sonra kimi seversin?</em></p>
<p><em>“Ömer.” buyurdu; ve akabinde birkaç adamın ismini saydı. Beni en sonraya bırakacağından korktum, sükut ettim.</em></p>
<p><em>Yine Buhârî&#8217;nin de tahric ettiği bir hadiste, Hazreti Ali&#8217;nin oğlu Mu- hammed bin Halîfe şöyle anlatmıştır: Babamdan sordum:</em></p>
<p><em>-Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den sonra hangi insan da­ha hayrlıdır?</em></p>
<p><em>-Ebûbekr.</em></p>
<p><em>-Sonra kim?</em></p>
<p><em>-Ömer., dedi. Sonra Osman diyeceğinden endişe ettim: “Sonra babam.” dedim.</em></p>
<p><em>“Hayır hayır, ben müslümanlardan bir adamım.”</em> dedi.</p>
<p><strong>Yine Buhârî&#8217;nin tahric ettiği bir hadiste, Enes radıyallâhu anh şöyle demiştir: </strong></p>
<p><em>Peygamber sallallâhu aleyhi ve   seliem, Ebû Bekr,  Ömer ve Osman&#8217;la birlikte Uhud dağının tepesinde  oturmuşlardı. Dağ  sallandı.</em></p>
<p><em>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, ayağını yere vurarak:</em></p>
<p><em>“Sebat et (ey) Uhud! Ancak senin üzerinde bir Nebî, bir sıddîk ve iki şehid vardır.”</em> buyurdu.</p>
<p>Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;ın, fazileti ve üstünlüğü yücedir. Nitekim Müslim ve Buhârî&#8217;nin de tahric ettikleri Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hazreti Ali’ye hitâben:</p>
<p><em>“Sen Bana yakınlıkta Musa&#8217;ya nazaran Hârûn&#8217;un yerindesin. Şu kadar ki, Benden sonra nebî yoktur.”</em></p>
<p><strong>Kâdı Îyaz diyor ki:</strong> «Râfızîler, Şia&#8217;nın şâir fırkaları, bu hadîs-i şerîfi delil göstererek, Peygamber&#8217;den sonra hilâfetin Hazreti Ali&#8217;nin hakkı ol­duğunu; sahabenin, onu takdim etmedikleri için -summe kellâ ve hâşâ- kafir olduklarını iddia ettiler. Bunların küfründe şübhe yoktur. Birtakımları da: “Hazreti Ali de ashabdan hakkını taleb etmediği için kafir oldu.” dedi­ler. Bunların delillerini zikretmek, fitne ve fesaddan başkası değildir. Bu iki taife de saadette yaşayan sahabeyi tekfir ettikleri için, küfürlerinde şübhe yoktur. İslam şeriati bunların aleyhindedir. Bu hadîs-i şerîfte onla­ra hiçbir delil yoktur.</p>
<p>Bilakis bu hadîs-i şerîfte Hazreti Ali&#8217;nin fazileti hu­susunda beyan vardır. Hazreti Ali&#8217;nin önceki üç halîfeden daha faziletli olmasına da delâlet etmez. Hazreti Ali&#8217;nin Peygamber&#8217;den sonra halîfe olacağına dair de bu hadisle istidlal edilemez. Ancak Peygamber sal­lallâhu aleyhi ve sellem Hazreti Ali&#8217;yi Tebük gazvesinde Medine&#8217;ye yeri­ne bırakmıştı. Kaldı ki, Hârûn aleyhisselam Mûsâ aleyhisselam&#8217;dan son­ra halîfe olmamıştır. Çünkü Hârûn aleyhisselam Mûsâ aleyhisselam&#8217;dan takriben kırk sene evvel vefat etmiştir. Mûsâ aleyhisselam münâcâta gittiği zaman, onu İsrail oğullarına yerine bırakmıştı.»</p>
<p>Tîbî de aynı manayı ifade ederek ilmi bir sûrette aynısını söylemiştir.</p>
<p>Her nasıl olursa olsun bu hadîs-i şerif, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den sonra Hazreti Ali&#8217;nin halîfe olacağına delil değildir. Şübhesiz Hazreti Ali radıyallâhu anh, Hazreti Osman&#8217;dan sonra şâir ashab­dan üstündür. Hazreti Ali&#8217;den buğzeden yahud da Hazreti Ali için diğer sahabeden buğzeden, dalâlettedir. Binaenaleyh Şia ve Hâricîlerin söz­lerine asla itibar ve itimad yoktur. Medâr-ı teessüf şudur ki, bir kısım ba­sireti kör insanlar, Hazreti Osman&#8217;a, kimisi Hazreti Ali&#8217;ye dil uzatmakta cür&#8217;et ederler. Bunu küstahlıktan başka hiçbir şeyle ifade edemem. Ehli Sünnet vel Cemaatin ittifakıyla, hilâfet dördünün tertibi üzere tesbit edil­miştir. Ve Hazreti Osman hâdisesinde Hazreti Ali hakkından vazgeçmiş değil; bilakis Hazreti Osman&#8217;a biat ederek hakkını vermiştir.</p>
<p>Ebû Bekr Sıddîk ve Hazreti Ömer, Rasûlullâh&#8217;ın kayınpederleridirler. Hazreti Osman ve Hazreti Ali ise, damatlarıdırlar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vefatına kadar bunlardan razıdır. Bunların hepsini se­veriz. Nitekim İmam Ahmed ve Beğavî&#8217;nin tahric ettikleri, Abdurrahman bin Avf&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: <em>“Ebû Bekr cennettedir; Ömer cennettedir; Osman cennettedir; Ali cennettedir; Talha cennettedir; Zübeyr cennettedir; Abdurrahman bin Avf cennettedir; Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas cennettedir;Sad bin Zeyd cennettedir; Ebû Ubeydete-bn-il-Cerrah cennettedir.”</em></p>
<p><strong>İşte İbrahim Hakkı Hazretler! bunu dile getirerek şöyle dedi:</strong></p>
<p>(81)</p>
<p><em>Bu dördü hem hilâfetde bu tertib üzre kâimdir</em></p>
<p><em>Bu çâr-ı yârdan sonra hem efdal Evliyâullah</em></p>
<p>(82)</p>
<p><em>Kalan ashabdır ki cümlesinin zikri hayrolsun</em></p>
<p><em>Cemîî âl u ashâb-ı kirâmı sevmişem Billah</em></p>
<p>Dördünün hilâfeti de bu tertib üzeredir. Bu çâr yâr-ı güzin&#8217;den sonra, evliyaullah&#8217;ın üstünleri, kalan ashâb-ı kiramdır. Hepsinin zikri hayr olsun. Hâsılı, bütün ashâb-ı kirâmı Allah için severim.</p>
<p><em>Aşere-i mübeşşere ve Fâtıma Hasen Hüseyn</em></p>
<p><em>Bu ümmetden bulara cennetile neşhedu Billah</em></p>
<p>Bu ümmetten cennetle müjdelenen ashabdan on nefer ve Fâtıma, Hasan, Hüseyn Hazerâtına cennet müjdesi verilmiştir. Biz dahi Allah için bunların cennetlik olduklarına şahadet ederiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ashab ve Ehli Beyti Sevmek İmanın Alâmetidir</strong></p>
<p><strong>Buhârî’nin tahric ettiği bir hadiste, Ömer radıyallâhu anh şöyle bu­yurmuştur: </strong></p>
<p><em>“Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlardan razı olduğu halde şu işe şu neferlerden başkası layık değildir: Ali, Os­man, Zübeyr, Talha ve Abdurrahman bin Avf.”</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatına kadar kendilerinden razı olduğu aşere-i mübeşşereden beş zevatın ismi verilmiştir; Hazreti Osman ve Hazreti Ali de bunlardandır.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârinin tahric ettikleri Ebî Saîd-il-Hudriden gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Ashabıma sövmeyin. Şayet sizden biriniz Uhud kadar altın dağıtsa dahi, onların (Allah yolunda dağıtmış oldukları) bir avuçlarına, hatta yarım avuçlarına ulaşamaz.”</em></p>
<p><em>“Ashabıma sövmeyin.”</em> cümlesinden hiçbir ferdi müs­tesna değildir. Onların ihlas ve niyetleri, dîne hizmetleri çok üstün oldu­ğundan şahsiyetlerine layık olmayan herhangi bir söz söylemek, söv­mek sayılır.</p>
<p><strong>&#8216;Hatta imam Ahmed bin Hanbel radıyallâhu anhu&#8217;ya bir adam gelerek sormuş:</strong></p>
<p><em>-Hazreti Muaviye mi haklı, Hazreti Ali mi haklı? (imam:)</em></p>
<p><em>-Sen ensar mısın?</em></p>
<p><em>-Hayır.</em></p>
<p><em>-Muhacir misin?</em></p>
<p><em>-Hayır. (Bunun üzerine İmam buyurmuştur ki:)</em></p>
<p><em>-Meclisimden kalk defol. Demek sende hayr da yoktur.&#8217;</em></p>
<p><strong>Müslim&#8217;in de tahric ettiği, Ebî Hureyre ve Ebî Mûsa-el-Eş&#8217;arî&#8217;den ge­len bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:</strong></p>
<p><em>“Yıldızlar semânın güvenidir. Yıldızlar gittiği zaman semâya va&#8217;dolunan şey (dağılmak, pamuk haline gelmek ve kıyamet) gelir. Ben de ashabımın güveniyim. Ben de gittiğim zaman ashabıma va&#8217;dolunan (ihtilaf gibi mukadder olan) şeyler gelecektir. Ashabım da ümmetim için güvendir. Ashabım gittiği zaman ümmetimin başına va&#8217;dolunan şeyler (bid&#8217;atler, haddi aşmak, hıyanet gibi) gelecektir.”</em></p>
<p>&#8216;amenetun&#8217; kelimesi, güven vermek yani mal, can ve şerefin korunmasına sebeb manasındadır. Şübhesiz ashâb-ı kiramda bu hususların hepsi toplanmıştır. Bu en güzel ifadeyle “Ashabım da ümmetim için güven­dir. Ashabım gittiği zaman ümmetimin başına va&#8217;dolunan şeyler gelecektir.” cümlesiyle beyan olunmuştur. Ashabın gitmesinden sonra bid&#8217;atler zahir olmuştur; hevâ ve hevesler hâkim olmuştur; haramlar ve şerler zahir olmuştur; kalblerde nurlar azalmıştır; zulüm ve zulmetler ço­ğalmıştır. Tâbiîn, tebei tâbiîn devresinde yığmak fitneler, hayatlarından sonra zaman geçtikçe yayılmıştır. Bunun için tebei tâbiîn devresinden sonra gelen müslümanlardan biri, Uhud kadar Allah yolunda malını in- fak etse dahi, onların Allah yolunda dağıtmış oldukları yarım avuçlarına ulaşamaz.</p>
<p><strong>Âmirî diyor ki:</strong> «Bu hadîs-i şerifteki ashab kelimesinden murad, Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sohbetinden ayrılmayan, hazar ve seferde helal ve haram ilmini öğrenen, dinde fakih olan, Kur&#8217;an ilimlerini zabteden, açıkta ve gizlide Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e ittibâ&#8217; eden zevattır. Ashab toplumuna nazaran bunlar azdır.Cehalet,zulmet ve fitnelere giren kimseler, ancak bunlara tâbi olmakla kurtulur.&#8217;</p>
<p><strong>Hakîm-i Tirmizî buna ilaveten:</strong> «iman ve eminlik, onlara ittiba etmekte hududlandırılmıştır.» demiştir.</p>
<p>Bu eminlik, ashabın büyüklerinden, tâbiînîn büyüklerine geçmiştir Her bir insan, iman ve ihlası nisbetinde onlardan faydalanmıştır Aklını onların görüşlerine uyduran, dîninde güven altına girmiştir. Onların sözlerini, ictihad ve görüşlerini, kendi fikir ve görüşlerine uyduranlar da, doğruluktan sapmışlardır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem başka bir hadiste bu hayr-ı kemâlâtı beyan etmiştir.</p>
<p><strong>Nitekim Müslim ve Buhârî’nin de tahric ettikleri Ebî Hureyre ve imran bin Husayrıdan gelen riva­yette, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Ümmetimin en hayırlıları Benim asrım (da olanlar)dır. Sonra pe­şinde gelenler; sonra peşinde gelenlerdir. Sonra şûbhesiz bir kavim gelir; şahidliğe taleb edilmedikleri halde şahidlik yaparlar; hıyanet ederler; eminlikte sebat etmezler; adak yaparlar, yerine getirmezler; onlar da şişmanlık zuhur eder.&#8221;</em></p>
<p>Tabârânî&#8217;nin tahric ettiği Ca&#8217;de bin Hubeyre’den gelen rivayetle  “sonra peşinde gelenler&#8221; kelimeleri üç kere tekrarlanmıştır.</p>
<p>Bu hadis-i şerîfte de anlaşıldığı üzere, ashaba, tâbiîne ve tebe-i tabiine uyanlardan başkası, bid&#8217;at ve dalâletten kendini kurtaramaz.</p>
<p>“Sonra şûbhesiz bir kavim gelir; şahidliğe taleb edilmedikleri halde şahidlik yaparlar;&#8221; cümlesine, sadece davalardaki şahidlik de­ğil, bilgisiz fetva vermek, zan ve tahmine mebnî yorum yapmak, ayet ve hadisleri örf ve âdetlere uydurmak, bâtılın propagandasını yapmak, fâsıkları övmek, takvâ sahihlerinin haklarına riayet etmemek gibi hususlar da dahildir. Gerek bunlar itikadi olsun ve gerek fiilî ve ahlâkî olsun; ashab, tâblîn ve tebei tâblînîn ardınca gitmeyenler, zemmedilmiştir; gi­denler de övülmüştür.</p>
<p><strong>Nitekim İmam Ahmed, Tirmizî, Neseî ve Hâkimin de tahric ettikleri, Hazreti Ömer radıyallâhu anh’tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Ashabıma (hayatlarında ve vefatlarından sonra dahi) ikram edin, çünkü muhakkak onlar sizin en hayrlılarınızdır. Sonra onların peşinde gelenlere; sonra onların peşinde gelenlere de (ikram edin,sevin). Sonra yalanlar belirir. Hatta şübhesiz kendisinden yemin istenilmediği halde bir adam yemin eder; şahidlik ondan istenilmediği halde şahadet eder. Dikkat!.. Kime cennetin ortası sevdirilmiş ise, cemaatten ayrılmasın, Çünkü muhakkak şeytan; tek kalanla beraberdir. O iki kişiden daha uzaktır. Asla bir adam,bir ka­dınla tenhalaşmasın. Çünkü muhakkak şeytan, üçüncüleridir.Kimin iyilikleri ona sevdirilmiş ise, kötülükleri kendisine üzüntü verirse, işte o hakîkî mü’mindir.”</em></p>
<p>Hâkim bu hadîsin sahih olduğunu söylerken Hafız Zehebi de takrir etmiştir.</p>
<p>Ashaba ikram; onları hayrla yadetmek, hatalarından göz kaybetmek sözleriyle amel etmek, isimleri söylendiğinde radıyallahu anh demek ayıb ve kusurları araştırmamak, onları başkalarıyla mukayese etmemek olmak üzere altı haslettir. “Çünkü muhakkak onlar sizin en hayırlılarınızdır.” buyrulmuştur. Kendilerinden sonra, en hayırlı değildir; nasil olurda mukayese olunabilir?.. Tabiî ki onların ardınca giden tabiin,tebe-i tâbiînden daha hayrlıdır. Artık üçüncü asırdan itibaren kıyamete kadar hayırlı olabilirler amma en hayrlı olamazlar. Ashaba gerekli olan hürmet ve ikram, tâbiîn ve tebei tâbiîne de gerekir.Bu nafileye &#8216;cemaat&#8217; denilir. Hadîs-i şerîfte, bu cemaati sevmek ve ona ikram etmenin gerekli olduğu: “Dikkat!. Kime cennetin ortası sevdirilmiş ise, cemaatten ayrılma­sın.” cümlesiyle emredilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh imkan olduğu müddetçe itikad, amel ve ahlakta cumhurun, yani bu cemaati teşkil eden imamların, buna imkan olmadıysa bu cemaate dahil olanlardan birinin ardınca gitmek vacib olmuştur. İşte bu itikaddan ayrılan kimse mezhebsizdir.</p>
<p>Ehli Beyt bu cemaate dahil oldukları müddetçe, onlara ikram da farz olur. Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyn Ehli Beyttir. Aşere-i mübeşşereye cennet müjdesi verildiği gibi, bunlara da cennet müjdesi verilmiştir. Allah Teâlâ Zülcelal Hazretleri bunlara sevgi beslemeyi, ikramı emretmiştir. Ve onları temiz olarak yaratmış olduğunu beyan etmiştir. Bu hem ayetle, hem de hadisle sabittir</p>
<p><strong>Nitekim Müslimin de tahric etmiş olduğu bir hadiste, Ayşe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir:</strong></p>
<p><em> Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, üzerinde siyah yönden mamul, nakışlı bir örtü olduğu halde sabahleyin (evden) çıktı, Derken Hasan bin Ali geldi. Onu örtünün içine aldı. Sonra Hüseyn geldi, o da beraberinde girdi. Sonra Fâtıma geldi, onu da içeri aldı. Sonra Ali geldi, onu da içeri aldı. Sonra: </em></p>
<p><em>“&#8230;Ey Ehli Beyt, Allah ancak ve ancak sîzden ricsi (azaba vesile olabilcek her şeyi) gidermek ve tizi tertemiz paklamak İstiyor.’*</em> (melinde ki -Ahzab 33’üncü ayeti) okudu.</p>
<p>İşte ayet-i kerîme, Ehli Beyti bu sürette beyan etmiştir Bundan dola­yı ulemâi Ehli Sünnet, Ehli Beyte İkramın ümmet üzerine bir gerek: vecibe olduğunda İttifak ettiler. Ehli Beyt hususunda iki taife, ifrat ve tefrîte saparak yanlış itikada girmişlerdir: Râfizi ve Havârici&#8230;</p>
<p><strong>a]Râfizîler,</strong> Ehli Beytin sevgisini izhar ederek, onları en büyük tehli­kelere sokmuşlar; ve onlara karşı gelenleri de tekfir etmişlerdir.</p>
<p><strong>b]Havâricîler ise,</strong> bunlara karşı çıkarak bu sefer Ehli Beyte noksan­lığı isnad etmişler; ve hatta bir kısmını tekfir etmişlerdir.</p>
<p><strong>Ehli Sünnet vel Cemaat ise,</strong> ifrat ve tefritten sakınmışlar.. Demişlerdir ki: Ehli Beyti candan severiz, onlara ikram ederiz. Şübhesiz Ehli Beyt masum değildir. Günah işledikleri takdirde Allah Teâlâ&#8217;nın kitabında be­yan etmiş olduğu yahud O&#8217;nun Rasûlü&#8217;nün sünnetinde beyan etmiş ol­duğu cezayı haklarında icra ederiz.</p>
<p>Ashâb-ı kirâmın şerefimle oynayan, ya Havâricîdir ya Râfizîdir.. Hele hele Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anh&#8217;a, Hazreti Ömer radıyallâhu anh’a, Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;a ve Hazreti Ayşe radıyallâhu anhâ&#8217;ya dil uzatanın yeri yoktur. Böylece Ehli Beytin hürmetinde kusur edende de hayr yoktur.</p>
<p>Ehli Beytin içinde en büyükleri, Âl-i Aba&#8217;dır. Yani Fâtıma, Hazreti Haşan, Hazreti Hüseyn ve Hazreti Ali&#8217;dir. Ehli Beyt içerisinde, fâsık ve âsi olabilir. Olduğu takdirde, şeriatin onlara verdiği ceza tatbik edilir. Amma şereflerine asla tecavüz edilmez. Son zamanda, yine Kur&#8217;an ve Ehli Beyte sarılan kurtulur.</p>
<p><strong>Nitekim bu da Müslim ve daha başkalarının da tahric ettikleri Zeyd bin Erkam&#8217;ın hadîsinde beyan edilmiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>“Bundan sonra; dikkat edin, ey, insanlar! Ben ancak bir beşe­rim. Rabb&#8217;imin elçisi gelip de, ona icabet etmem yakındır. Ben size iki ağır yük (emanet) bırakıyorum: Bunların birisi, içinde doğru yol, nur bulunan Allah&#8217;ın kitabıdır. Binaenaleyh Kitâbullâh&#8217;ı alın ve ona sarılın&#8217;. Bir de ehli beytimi (size emanet ediyorum). Ehli beytim hak­kında size Allah&#8217;ı hatırlatırım. Ehli beytim hakkında size Allah&#8217;ı ha­tırlatırım. Ehli beytim hakkında size Allah&#8217;ı hatırlatırım.”</em></p>
<p>Ehli Beyt; Ali oğulları, Akil oğulları, Ca&#8217;fer oğulları ve Abbas radıyallâhu anhum’un oğullarıdır. Bunlar Kitâbullâh&#8217;a sarıldıkları vakitte, üm­met üzerinde iki hakları olur: Birincisi ilim ve takvâları; İkincisi Ehli Beyt olmaları.. Yollarını şaşırdıkları takdirde dahi, bir hakları var; o da Ehli Beyt olmalarıdır. Hadîs-i şerifte bu gayet açıktır, izaha lüzum yoktur. Ma­demki Allah Teâlâ Ehli Beyti sevmeyi bize teklif etmiş, Rasûlullah da tavsiye etmiş; ifrat ve tefritten azade olmak şartıyla, ashab gibi Ehli Beyti sevmek, itikadında bulunmak gerekir.</p>
<p>Ashab veya Ehli Beytin hürmetinde kusur eden; veyahud kalbinde sevgileri bulunmayan kimse, yüzde seksen nifaktadır. Onun için Ehli Sünnet vel-Cemaat bu İtikada son derece ihtimam göstermişlerdir.</p>
<p>Her ne kadar takvâ sahibi de Ehli Beytten sayılırsa da, Ehli Beyt meşâbesinde değillerdir. Sonra, Ehli Beytten fâsık olanlara, nesebleri için hürmetleri gösterilse dahi, onların hatalarından göz kapatılmaz. Yani fâsıklarının fışkı tenkid edilir. Şîanın dedikleri gibi Ehli Beyt masum değil­dir. Hatta Ehli Beytten olmayan bir âlim, Ehli Beytten olan bir cahile tak­dim edilir.</p>
<p>Allah&#8217;ın kitabına hürmet göstermek ve bu kitabla amel eden ulemâ­ya hürmet, önde gelir. Eğer Ehli Beyt, hem âlim ve hem takvâ olursa, takdiminde şübhe yoktur. [211]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ashâb-ı Kiramın Bütün Tabakalarını Sevmek Gerekir</strong></p>
<p>Peygamber sallallâhu Teâlâ aleyhi ve sellem&#8217;in, risâlet davasını bildirişinden vefatına kadar davetine icabet ederek az çok sohbetiyle şereflenen ashab, bazılarına göre yüzyirmidörtbin, bazılarına göre bun­dan daha fazladır. İmam Şâfiî radıyallâhu anh’ın, ashabın adedini altmışbin olarak bildirmesi, sadece Medine ve havalisinde ikamet eden­lere mahsustur.</p>
<p><strong>Zira imam Ahmed bin Hanbel radıyallâhu anh:</strong><em> “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vefat edeceği sıralarda, otuzbin erkek arkasında namaz kılarlardı.”</em> demiştir.</p>
<p><strong>Ebû Züriâ er-Râzî diyor ki:</strong> “<em>Yüzon- dörtbin sahabe, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den hadis nakletmişlerdir.”</em> Bunların en büyükleri, aşare-i mübeşşere yani cennet müj­desini alan on zevat, Hazreti Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyn radıyallâhu anhum&#8217;dur. İşte İbrahim Hakkı bunu dile getirerek şöyle dedi:</p>
<p><em>&#8216;Aşere-i mübeşşere ve Fâtıma Hasan Hüseyn</em></p>
<p><em>Bu ümmetden bulâra cennetile neşhedu Billah&#8217;</em></p>
<p><em>Bu ümmetten cennetle müjdelenen ashabdan on nefer ve Fâtıma,Hasan, Hüseyn Hazerâtına cennet müjdesi verilmiştir. Biz dahi Allah için bunların cennetlik olduklarına şahadet ederiz.</em></p>
<p>Bunlarla beraber, Hâris bin Zeyd ve ilk kez Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e biat edenler, birinci tabakayı teşkil etmektedir. Aynı zamanda Hazreti Hadice radıyallâhu Teâlâ anhâ ve davete ilk icabet edenler de bunlara dahildir.</p>
<p><strong>İkinci tabaka,</strong> Dâr-un-Nedve&#8217;de Hazreti Ömer radıyallâhu anh&#8217;la birlikte biat edenlerdir.</p>
<p><strong>Üçüncü tabaka,</strong> dinlerinden dolayı müşriklerin eza cefa ve işken­celerine tahammül göstermeyerek Habeş&#8217;e hicret edenlerdir. Nitekim bu hususta Münâvî Feyz-ul-Kadîr adlı eserinde 9312&#8217;nci hadîsin şerhinde güzel izahatta bulunmuştur. Ca&#8217;fer bin Ebî Tâlib radıyallâhu anh da bunlardandır.</p>
<p><strong>Dördüncü tabaka</strong>, birinci, ikinci ve üçüncü Akabe biatinde bulu­nanlardır.</p>
<p><strong>Beşinci tabaka</strong>, hicretten sonra Küba mescidinin inşâsından önce Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e bîat edenlerdir.</p>
<p><strong>Altıncı tabaka,</strong> büyük Bedir&#8217;de hazır olanlardır. Sahih hadislerde bunların da hepsinin cennetlik oldukları bildirilmiştir.</p>
<p><strong>Yedinci tabaka</strong>, ikinci Bedirle Hudeybiye&#8217;de bulunan ehli bîat-ir -rıdvandır. Bunların cennetlik olmasına, ayette de işaret vardır.</p>
<p><strong>Sekizinci tabaka,</strong> Hudeybiye&#8217;den sonra ve Mekke&#8217;nin fethinden ön­ce müslüman olanlardır. Amr bin As, Hâlid bin Velîd bu tabakadandırlar.</p>
<p><strong>Dokuzuncu tabaka</strong>, Mekke fetholunduğu günde müslüman olan­lardır.</p>
<p><strong>Onuncu tabaka,</strong> fetih ve Haccet-ul-Vedâ&#8217;dan sonra müslüman olan ashâb-ı kiramdır.</p>
<p>Demek, ashâb-ı kiramın bazıları diğer bazılarından daha üstündür. Ashabdan sonrakiler, onların hiçbirinin mertebelerine ulaşamazlar. Nitekim</p>
<p>“.<em>..Şayet sizden biriniz Uhud kadar altın dağıtsa dahi, onların (Allah yolunda dağıtmış oldukları) bir avuçlarına, hatta yarım avuçlarına ula­şamaz.”</em> mealindeki hadîs-i şerîfte bu beyan edilmiştir. Binaenaleyh “Bedr&#8217;in aslanları ancak bu kadar şanlı idi&#8221; gibi sözler yersizdir.</p>
<p>Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in azadlısı Sevban&#8217;a, Pey­gamberin sevgisi galebe çalmıştı. Onu görmediği zaman zayıflar, benzi sararır, tahammülsüz hale düşerdi. Halini Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e arzederek: “Ey Allâh&#8217;ın Rasûlü, şübhesiz ölümümü ve ölü­münü düşündüğüm zaman böyle oluyorum. Vefatından sonra, cennetin en âlî derecesinde olacağına inanıyorum. Olsa olsa cennete girerim; Seni göremem. Orada benim halim ne olacak?..”.. Başka bir sahabî: “Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, hakîkaten ben, anamdan babamdan ve hatta kendi ru­humdan daha fazla Seni severim. Ölümümü ve ölümünü düşündüğüm zaman&#8230; Sen Peygamberlerle beraber en âlî derecelere yükseleceksin; orada ben Seni görmezsem ne yapacağım?. Dayanamayacağımı düşü­nüyorum..” diyorlardı. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buniara cevab vermedi. Bu şikayetler üzerine</p>
<p>“Kim Allah&#8217;a ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217;ne (sevgi ve hükümlerine teslimle) itaat ederse, işte onlar Allah&#8217;ın kendilerine nimetlerini lütuf buyurduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaşlıktır. Bu Allah&#8217;ın fazl u keremidir. Bilici olarak da Allah yeter.” mealindeki En-Nisâ&#8217; sûresinin 69-70&#8217;inci ayet­ten nâzil oldu.</p>
<p><strong>İnsanın Allah Teâlâ&#8217;nın nezdinde alacağı mertebeler dörttür:</strong></p>
<p><strong>1</strong> &#8211;<strong>En kudsî, en yücesi peygamberlerin mertebeleridir.</strong> Allah Teâlâ bunların ruhlarını en âlî olarak yarattığı gibi, onlara en âlâ mertebeleri verir. Bunlar bir işi kendi gözleriyle görmüş, olayla yaşamış gibilerdir; ki Peygamberimiz&#8217;in hakkında “Sîzler Onun gördü­ğü şeyler üzerinde halen daha mücadele mi ediyorsunuz?” mealin­deki En-Necm sûresinin 12&#8217;nci ayetiyle buna işaret edilmiştir.</p>
<p><strong>Sıddîkların makamıdır.</strong> Bunlar ma&#8217;rifette nebilerden sonra gelirler. Nebîlerin en yakında gördüklerini, bunlar en uzakta görürler. Bu itibarla Hazreti Ali kerremallâhu vecheh, “Sen Rabb&#8217;ini gördün mü?” diye so­rana: “Görmediğim bir Rabb&#8217;e tapmam. Ancak gözler onu göremez; -ima­nın hakîkatiyle kalbler onu görür.&#8221; buyurmuştur.</p>
<p><strong>Şehidlerin mertebeleridir.</strong> Bunlar imanın hakikatlerini kalb gö­züyle değil aklî delillerle, işi yakın bir yerde aynanın içinde gören kim­seler gibi görürler. Ashâb-ı kiramdan bazılarının ifade ettiği: “Sanki ben Rabb&#8217;imin arşına açıkta bakıyorum.” gibidir ki, “Rabb&#8217;ini görür&#8217;gibi O&#8217;na ibadet et.” mealindeki Cibril hadîsinde beyan buyrulmuştur.</p>
<p><strong>Salihlerin makamıdır.</strong> Bunlar, çok uzaktan gördükleri ayna içinde iman hakikatlerini müşahade eden zevattır. Yani kesin bilgi üzere taklid edenlerdir. Tâbiîriin kısm-i a&#8217;zamîsi ve ashabın asgarî kısmı, bu makam­da idiler. Bu da yine Cibril&#8217;in hadîsinde “Şayet ki sen O&#8217;nu görmezsen, şübhesiz O seni görür.” cümlesiyle beyan edil­miştir.</p>
<p><strong>Nitekim Âlûsî, Mevlânâ Hâlid Zülcenâheyn&#8217;den naklen diyor ki:</strong> «İn­sanın kemâliyet mertebeleri beş kısımdır: Birincisi, nübüvvet ve kutbiye- tin birleşmesidir. Bu ancak vahyin mazharmda bulunur. Rasûlullah sal­lallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatıyla bu makamın kapısı kapanmıştır. İkin­cisi, sıddîklık ve kutubluğun birleştiği mertebedir. Bunda imam, Ebû Bekr Sıddîktır ki, kendisinde sıddîklık, imâmet, hilâfet, emirlik birleşmiştir. Üçüncüsü, şahadet ve kutubluk mertebesinin birleşmesidir. Nitekim Ömer-ul-Fâruk radıyallâhu anh&#8217;ta, hilâfet, kutbiyet, hak ve bâtılı birbirin­den tefrik etmek birleşmiştir. Dördüncüsü, şahadet, velâyet, hilâfet mer­tebesinin kutublukla birleşmesidir. Nitekim bu da Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ta birleşmiştir.</p>
<p>Zira Zinnûreyn&#8217;in iki manası vardır: Birincisi, Hazreti Osman&#8217;ın iki sefer Peygamber&#8217;e damat olmasıdır. İkincisi, hilâfe­tiyle kutbiyet, yani velâyet ve şahadetin birleşmesidir. Beşincisi, şahadet ve velâyet-i kübrâdîr. Bu da Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;ta toplanmıştır.»</p>
<p>Evet ashâb-ı kiramda, radıyallâhu anhum, kimisinde şahadet ve velayet; kimisinde sıddîkıyet ve kutbiyet; kimisinde nübüvvetten başka tüm mertebeler bulunmuştur. Bu itibarla onları hayrla yad etmek, sev­mek ve her birini kendi mertebesinde bilmek, tanımak imanın icabıdır.</p>
<p>Onun için“<em>Ümmetimin en hayrlıları Benim asrım (da olanlar)dır. Sonra peşinde gelenler; sonra peşinde gelenlerdir.”</em> buyrulmuştur.</p>
<p>Şeyh Yûsuf Nebehânî, Şevâhid-ul-Hak ve Huccetullâhi ale-l-Âlemîn fî Mu&#8217;cizâti Şehîd-ul-Murselîn adlı eserlerinde bu hususta güzel izahat­ları yazarak Vahabıleri alt üst etmiştir. Netice-i meram Allah Teâlâ Et-Tevbe sûresinin 100&#8217;üncü ayetinde“<em>(Islamda) Birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi&#8217; olanlar (yok mu); Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah&#8217;tan razı olmuşlardır. (Allah) Bunlar için -kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altlarından ırmaklar akar cennetler hazır­ladı. İşte bu en büyük bahtiyarlıktır.</em>” buyurmuştur.</p>
<p>Bu ayete karşı,müfessir geçinenlerin bazı ashab hakkında  &#8220;şu boşananlar&#8221; demeye cür&#8217;et etmeleri büyük bir cesarettir. &#8220;Boşanan sahabe&#8221; diye adlandırdıkları zevatı, hangi naklî bir delille bu ayet-i kerîmeden istisna edebilirler. Karga misali gibi, İslam üzere yas tutmak yerine, itikadlarını düzeltseler daha İyi olurdu.</p>
<p>Ehli Sünnetin ittifakıyla ashabın tazimi gerekir. Evet Allâme Teftezânî&#8217;nin de naklettiği gibi,Hazret Ali&#8217;yle Hazreti Osman radıyallâhu anhumâ&#8217;nın faziletleri hakkında, yani hangisinin daha üstün olduğunda ihtilaf edilmişse de, bunda tevakkuf daha güzeldir. Amma onlardan biri­ne dil uzatmak, kesinlikle ya Râfizîlik ya da Hâricîliktir.</p>
<p><strong>Yine Allâme Teftezânî Şerh-ul-Akâid&#8217;de diyor ki:</strong> “Ashabın araların­da vuku bulan harbler ve nizâların yeri vardır; ve tevil edilir.” Onun bu sözü delilsiz değildir. Hazreti Ali radıyallâhu anh ile Hazreti Muaviye&#8217;nin arasında vuku bulan çatışma, Garb mütefekkirlerinin ve onlara taklid eden tarihçilerin mütâlaa ettikleri gibi değildir; yorumları yanlıştır.</p>
<p><strong>Nite­kim Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri Ebî Hureyre radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurmuş olduğu;</strong></p>
<p><em>“Ümmetimden, davaları bir olduğu halde iki büyük cemaat, arala­rında büyük bir savaşla vuruşmadıkça kıyamet kopmaz.&#8217;</em>&#8216; mealindeki hadîsin şerhinde şârihler; davaları yani dinleri bir olduğu halde savaşan iki cemaat, Hazreti Ali ve Hazreti Muaviye&#8217;nin cemaatleridir dediler.</p>
<p><strong>Hafız Ibnu Hacer diyor ki:</strong> «Bu İki taife, Hazreti Ali ve Hazreti Muavi­ye&#8217;nin cemaatleridir. “Müslümanlardan İki büyük taife savaşıncaya&#8230;. Davalar  birdir &#8216; cümlelerinden anlaşılıyor ki, her iki taife de müslümandır. Bununla Havâricîler reddedilmiştir, “Ammârî buğat olan fitne tarafından öldürülecektir&#8217;’ mealindeki hadis de, Hazreti Ali’nin içtiha­dının isabetli ve Hazreti Muaviye’nin ise içtihadının hatalı olduğuna delidir,»</p>
<p>Bunların savaşmaları, hilâfet ve post kavgası için değildir. Dava, şehid edilen Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ın kısas meselesiydi.</p>
<p><strong>Nite­kim İmam Buhârî’nin şeyhlerinden Yahyâ bin Süleyman el-Cûfî, Kitâb-u Sıffîn adlı eserinde diyor ki: «Ebû Müslim el-Havlânî diyor ki: </strong></p>
<p><em>Ben Muaviyeye: “Sen misin; Hazreti Ali&#8217;yle hilâfet hususunda münakaşa ediyor­sun? Yoksa sen onun gibi misin?&#8221; dedim. Bana şu cevabı verdi: “Hayır Vallâhı, ben onun kendimden daha üstün ve daha bilgin; hilâfete müstehak; işe ehil olduğuna kesinlikle kanaat etmişim. Bilmiyor musunuz ki, Hazreti Osman zulmen öldürülmüştür. Ben de onun amcası oğluyum; onun velîsiyim. Ben kanının heder olmamasını istiyorum. Bu benim hak­kımdır. Ali radıyallâhu anh’a gidin, ona deyin, Hazreti Osman&#8217;ın katil­lerini bize versin.&#8221; Bunun üzerine biz gittik, Hazreti Ali’yle bu hususta ko­nuştuk, Hazreti Ali bize: “Biate dahil olsunlar ve hükmü bana bıraksın­lar.&#8221; dedi. Döndük, Muaviye radıyallâhu anh&#8217;a söyledik. O bundan imtina etti ve dolayısıyla Ali radıyallâhu anh&#8217;a karşı geldi.» Meseleyi bundan başkasına yorumlayanların İslamla alakaları yoktur. </em></p>
<p><em>Nitekim İmam Aynî Umdesi’nde diyor ki: «İki büyük taife&#8217;den murad, Kermânî&#8217;nin dediği gi­bi, Muaviye ve Ali radıyallâhu anhumâ&#8217;nın cemaatleridir. İbnu Asâkir, Muaviye’nın tercümesinde, Ebu-I-Kâsım bin Ahî Ebî Zür&#8217;â er-Râzî&#8217;nin şöyle naklettiğini kaydediyor: Amcam Ebû Zür&#8217;â&#8217;ya bir adam geldi; dedi ki:</em></p>
<p><em>Ben Muaviye’den buğzediyorum. (Amcam:)</em></p>
<p><em>-Neden?</em></p>
<p><em>-Haksız olarak Ali’yle savaştığı için.. (Bunun üzerine amcam Ebû Zür’â şöyle dedi:)</em></p>
<p><em>-Muaviye&#8217;nin Rabb&#8217;i rahimdir. Davacısı kerîm ve çok şereflidir. Se­nin bunların arasına girmeye ne hakkın var?.»</em></p>
<p>Ehli Sünnet vel Cemaatin ulemâsının ittifakıyla, ikisinin savaşmaları hilâfet yüzünden değildir.</p>
<p><strong>Siyer ve tarihle iştigal eden Ehli Sünnet vel Cemaat ulemâsının de­dikleri ve Hayâlî&#8217;nin de Şerh-ul-Akâid&#8217;in hâşiyesinde tasrih ettiği üzere, </strong></p>
<p><em>Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;a bir adam sordu:</em></p>
<p><em>-Muaviye&#8217;yi lanetliyelim mi?</em></p>
<p><em>-Hayır.</em></p>
<p><em>-Onlar münafık değiller mi?</em></p>
<p><em>-Hayır. (Adam kızdı:)</em></p>
<p><em>-Peki bunlar neymiş be? (Bunun üzerine Hazreti Ali radıyallâhu anh buyurdu ki;)</em></p>
<p><em>-Bunlar kardeşlerimizdir. Îctihad ettiler, bize karşı geldiler. Allah Teâlâ ise, içtihadında hata edeni afuv etmiştir.</em></p>
<p>Bundan anlaşıldı ki, bunların nizâı hilâfette değildir. Muaviye&#8217;ye taraflar olanlar, Hazreti Osman&#8217;ı şehid edenleri istediler; ve bu hususta ictihad ettiler; ictihadlarında hata ettiler. Müctehid hatasından dolayı tad­ili veya tefsîk edilemez.</p>
<p>Allâme Teftezânî Şerh-ul-Makâsıd&#8217;da, Şerh-ul-Akâîd&#8217;de böyle takrir ettiği gibi, muhaşşîleri de onun bu takrirlerini kabul etmişlerdir.</p>
<p><strong>Allâme Zebîdî diyor ki:</strong> İmam Gazâlinin de tasrih ettiği üzere Haz­reti Muaviye asla hilâfete talib olmamıştır. Bundan dolayı ona &#8220;buğattır&#8221; denilemez. Çünkü Hazreti Muaviye, Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;ın hilâfe­tin» asla inkar etmemiş; bilakis itiraf etmiştir. Hazreti Osman&#8217;ı şehid eden­lerin katledilmelerini Hazreti Ali&#8217;den istemiştir. Bu hususta ictihad etti; içtihadında isabet etmemiştir. İsabetsiz ictihad, müctehid hakkında gü­nah değildir. Eğer Hazreti Ali radıyallâhu anh, hükmü yani kısâsiyet hükmünü tehir etmemiş olsaydı, daha büyük fitne olurdu. Bu itibarla Hazreti Ali&#8217;nin içtihadı daha isabetlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/">Ümmetin En Büyüğü Dört  Kiramdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i sünnetin Sahâbe ve Hulefâ-i Râşidin Hakkındaki İnancını Açıklama</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-sahabe-ve-hulefa-i-rasidin-hakkindaki-inancini-aciklama/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-sahabe-ve-hulefa-i-rasidin-hakkindaki-inancini-aciklama/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 13:27:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i sünnetin Sahâbe ve Hulefâ-i Râşidin Hakkındaki İnancını Açıklama]]></category>
		<category><![CDATA[Harici ve Rafiziler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hz.Ali Arasındaki Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabeler Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11846</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üçüncü nokta, Ehl-i sünnetin sahâbe ve hulefâ-i râşidin hakkındaki inancını açıklama hususundadır. Bil ki; insanlar, sahâbe ve hulefâ-i râşidin konusunda bazı açılardan ileri gitmişlerdir. Bazıları onları aşırı överek imamların günahsızlığını (ismet) iddia etmiş, bazıları da sahabeyi kötüleme konusunda dilini serbest bırakıp eleştiriye kalkışmıştır. Sen asla bu iki gruptan olma ve itikadda orta yolu takip edenlerin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-sahabe-ve-hulefa-i-rasidin-hakkindaki-inancini-aciklama/">Ehl-i sünnetin Sahâbe ve Hulefâ-i Râşidin Hakkındaki İnancını Açıklama</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-sahabe-ve-hulefa-i-rasidin-hakkindaki-inancini-aciklama/indir-1-81/" rel="attachment wp-att-11847"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11847" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-7.jpg" alt="Ehl-i sünnetin Sahâbe ve Hulefâ-i Râşidin Hakkındaki İnancını Açıklama" width="523" height="276" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-7.jpg 309w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-7-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 523px) 100vw, 523px" /></a></strong></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Üçüncü nokta,</strong> <strong>Ehl-i sünnetin sahâbe ve hulefâ-i râşidin hakkındaki inancını açıklama</strong> hususundadır. Bil ki; insanlar, sahâbe ve hulefâ-i râşidin konusunda bazı açılardan ileri gitmişlerdir. Bazıları onları aşırı överek imamların günahsızlığını (ismet) iddia etmiş, bazıları da sahabeyi kötüleme konusunda dilini serbest bırakıp eleştiriye kalkışmıştır. Sen asla bu iki gruptan olma ve itikadda orta yolu takip edenlerin yoluna gir!</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Bil ki,</strong> Allah&#8217;ın kitabında muhacir ve ensâr hakkında övgüler almaktadır. Resûlullahın (s.a.s.) onları çeşitli ifadelerle övdüğüne (tezkiya) dair haberler tevatür derecesine ulaşmıştır. Onun (s.a.s.) &#8220;Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz&#8221;(Beyhaki, el-Medhal, s. 162-3) &#8220;İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayanlardır, sonra da onları takip edenlerdir&#8221;(Buhârî, “Fezâilu’l-Ashâb”, 1) sözleri bunlardandır. Sahâbenin her biri hakkında özel övgü ifadeleri vardır ki bunları burada nakletmek uzun sürer. Bu nedenle onlar hakkında bu inan­cı taşıman ve hüsn-i zanna aykırı olan olayların nakledilmesinden dolayı sû-i zan etmemen gerekir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu rivayetlerin çoğu taassup nedeniyle uydurul­muştur ve aslı yoktur. Nakil ile gelenlerin te’vili ise mümkündür. Onların aklın almadığı bir konuda hata ettiklerini ve yanıldıklarını mümkün gör­mek ve fiillerini -her ne kadar isabetli olmasa da- hayra niyetlenmeleri dışında yorumlamak mümkün değildir. Bunlar içinde en meşhur olanı, Hz. Muaviye ile Hz. Ali (r.a.) arasındaki savaş ve Hz. Âişe’nin (r.ah.) Basra’ya gitmesidir. Bu olayda Hz. Âişe’nin fitneyi söndürmek istediğini ancak işin [sonuç itibarıyla] kontrol edilemez bir boyut aldığını düşünmek gerekir. Çünkü işlerin akıbetinin başlangıçta arzu edildiği gibi gerçekleşmemesi ve kontrol edilemez bir noktaya varması mümkündür. Hz. Muaviye hakkındaki zan ise yorumdan ve onun yürütmekte olduğu işlerden kaynaklanır. Bunun dışında anlatılanlar ise tek yolla gelen (âhâd) rivayetlerdir ve bun­ların doğrusu ile yanlışı karışmıştır. İhtilaflardan çoğu, bu işlerle uğraşan, Râfizîlerin,(*) Haricîlerin(**) ve gereksiz işlere girenlerin uydurmalarından kaynaklanır. O halde doğruluğu ispatlanmayan haberlerin tümünü inkâr etmek, sabit olanların ise te’vili yolunu aramak gerekir. Bunu yapamadı­ğında ise “Muhtemelen (bu rivayetin) benim bilmediğim bir te&#8217;vil ve açık­laması vardır ancak ben şu an bunu bilmiyorum” demelisin!</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Bil ki;</strong> şu an sen, Müslüman biri hakkında su-i zan etmek, onu eleştirmek ve bundan dolayı yalancı durumuna düşmek ile bir Müslüman hakkında hüsn-i zan etmek ve dilini eleştiriden alıkoymak arasındasın. Mesela bundan dolayı hata ettiğini düşünsek de Müslümanlar hakkında hüsn-i zanda hata yapmak, onları kötülemede isabet etmekten daha emniyetlidir. Mesela bir kimse ömrü boyunca îblis’e, Ebû Cehil’e, Ebû Leheb’e ya da kötü insanlardan birine lanet etmekten kaçınsa, bunun ona bir zararı olmaz. Ancak bu kimse, yüce Allah katında suçsuz olduğu bir konuda bir Müslümanı kötüleyerek hata etse helâka maruz kalır. Bilakis insanlar hakkında bilinen şeylerin çoğunu söylemek doğru değil­dir. Çünkü şeriat, gıybet edilen kimse hakkında doğru bile olsa, gıybeti yasaklamıştır ki buna riayet etmek gerekir. Her kim bu konuları anlarsa ve onun mizacında gereksiz işlere meyletme özelliği yoksa, susmayı, tüm Müslümanlar hakkında hüsn-i zan etmeyi ve selef-i sâlihînin tümü hak­kında övgü ile konuşmayı tercih etmesi gerekir. Sahâbenin tamamı hakkındaki hüküm budur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Râşid halifelere gelince,</strong> onlar da diğer insanlardan faziletlidir. Ehl-i sünnete göre onların fazilet sıraları, imâmetteki sıraları gibidir. [Onların] bu yeri “Falanca falancadan daha faziletlidir” sözümüzdür ve mânâsı, âhirette Allah katındaki yerlerinin yüce olmasıdır. Bu ise sadece yüce Allah’ın bildiği ve Resûlü’nün de O’nun bildirmesiyle vâkıf olduğu gaybî bir husustur. Şeriatın sahibi olan peygamberden, [aralarındaki] faziletin bu sıraya göre olduğuna dair kesin bir nassın mütevâtir olarak geldiğini iddia edemeyiz. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilakis rivayetler, sahâbenin tamamı hakkında övgü ifade etmektedir. Peygamberin onları övmesinin inceliklerinden yola çıkarak fazilet hususunda bir tercih hükmü ortaya koymak ise câhilce bir işe kalkışmak ve Allah’ın istemediği bir şeyi yapmaktır. Ayrıca, zâhirî amellere bakarak bir kişinin Allah katındaki faziletini öğrenmek de aynı şekilde güçtür ve bunun amacı karanlığa taş atmaktır. Nice insanlar vardır ki, dış görünüşleri itibarıyla haram işlemektedirler, ancak Allah katında öyle bir yerdedirler ki, kalplerinde O’ndan başkası yer almaz. [Onların asıl] karakterleri içlerinde gizlidir. Bunun gibi zâhirî ibadetlerle bezenmiş nice insanlar da vardır ki, içlerinde gizlenen kötülükten dolayı, Allah&#8217;ın öfkesini kazanmışlardır, insanların içlerindeki sırları yüce Allah’tan başkası bilemez. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Faziletin vahiy, Peygamberden gelen haberle­rin ise işitilerek bilindiği kabul edildiğinde, sahâbenin fazilet konusunda­ki farklılığına işaret eden [haberleri] işitmesi en uygun olan insanların, sürekli onunla (s.a.s.) birlikte bulunan kişiler olduğu da [anlaşılır.] Ayrıca onlar Hz. Ebûbekir’in (r.a.) hilafette önde geldiği hususunda icma etmiş­lerdir. Sonra Hz. Ebûbekir (r.a.) Hz. Ömer&#8217;i (r.a.) tayin etmiş,ondan sonra gelen Hz. Osman (a.s.) ile ardından Hz. Ali (r.a.) üzerinde icma edilmiştir. Allah hepsinden razı olsun. Onlardan herhangi birinin herhangi bir maksatla, Allah’ın dinine ihanet etmesi düşünülemez. (Sahabenin) bu konudaki icmaları faziletteki derecelerini gösteren en güzel delildir. Bu nedenle, Ehl-i sünnet bu fazilet sıralamasına inanmış ve ardından bu husustaki rivayetleri araştırmış, sahâbenin ve icma sahiple­rinin bu sıralamaya dayanmasını bilmelerini sağlayan delilleri bulmuş­lardır. İşte imâmetin hükümleri konusunda kısaca anlatmak istediğimiz hususlar bunlardır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">(*)Râfizîlik, Şîa’yı nitelemek için kullanılan isimlerden biridir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">(**)Hâricilik, İslâm tarihinde özellikle iman-amel ilişkisi konusundaki aşırı fikir ve uygulamaları üe tanınan ilk siyasî ve itikadî mezheptir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">İmam el Gazzali &#8211; İtikadda Orta Yol (Klasik yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-sahabe-ve-hulefa-i-rasidin-hakkindaki-inancini-aciklama/">Ehl-i sünnetin Sahâbe ve Hulefâ-i Râşidin Hakkındaki İnancını Açıklama</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-sahabe-ve-hulefa-i-rasidin-hakkindaki-inancini-aciklama/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Apr 2016 12:23:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamı Ehl-i Sünnet Omurga Ayakta Tuttu]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep Çatışması Yok]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Mayası ve Osmanlı Ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10826</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihin silbaştan yeniden yapıldığı zorlu bir süreçten geçiyoruz. Bütün büyük doğumlar büyük sancıların çocuğudur. Tarihi, fikir, oluş ve varoluş çilesi çekmeyi göze alan, bedel ödemekten kaçınmayan toplumlar yapar. SELÇUKLU MAYASI VE OSMANLI RUHU, KÜRESEL BARIŞ YURDU KURDU Anadolu, işte böylesi bir çileyle yoğruldu. O yüzden Anadolu&#8217;ya ekilen Selçuklu mayası tuttu. O yüzden Anadolu&#8217;da yeşertilen, hakikatten [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/">Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/indir-111/" rel="attachment wp-att-10827"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10827" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/04/indir-1.jpg" alt="Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar" width="404" height="259" /></a><br />
Tarihin silbaştan yeniden yapıldığı zorlu bir süreçten geçiyoruz.</p>
<p>Bütün büyük doğumlar büyük sancıların çocuğudur.</p>
<p>Tarihi, fikir, oluş ve varoluş çilesi çekmeyi göze alan, bedel ödemekten kaçınmayan toplumlar yapar.</p>
<p><strong>SELÇUKLU MAYASI VE OSMANLI RUHU, KÜRESEL BARIŞ YURDU KURDU</strong></p>
<p>Anadolu, işte böylesi bir çileyle yoğruldu.</p>
<p>O yüzden Anadolu&#8217;ya ekilen Selçuklu mayası tuttu.</p>
<p>O yüzden Anadolu&#8217;da yeşertilen, hakikatten süt emen, Hakikat&#8217;in “çocukları” Mekke&#8217;den ve Medine&#8217;den beslenen, esinlenen, kendini her şeyden önce Devlet-i Âliyye-i Muhammediye olarak gören, hâdimü&#8217;l-harameyn olarak nefes alıp veren Osmanlı ruhu, Anadolu&#8217;da hayat buldu, Anadolu&#8217;da hayat oldu ve dünyaya Anadolu&#8217;dan hayat sundu.</p>
<p>Dünyada gerçek anlamda küresel adalet ve barış düzenini, küresel Dâru&#8217;s-Selâm&#8217;ı (Barış Yurdu&#8217;nu) ve Dâru&#8217;l-İnsan&#8217;ı(İnsanlık Yurdu&#8217;nu) Osmanlı kurdu.</p>
<p>Özetle Selçuklu&#8217;nun ve Selahaddin&#8217;in çocuklarının ektiği tohumlar, Osmanlı&#8217;yla meyveye durdu: Üç kıta, işte ancak o zaman tam altı asır, küresel ölçekte huzura ve sükûna kavuştu. Bu, tarihte ilk ve son defa küresel ölçekte sözkonusu oldu.</p>
<p>Sadece bu gerçek bile, geleceği, geleceğin tarihini kimin, ne&#8217;yin, hangi ilkelerin ve ne tür bir medeniyet fikrinin belirleyebileceğini göstermeye çok iyi yetiyor olsa gerek.</p>
<p><strong>ÂKÎDEYİ SARSACAK TEHLİKELİ İŞLER&#8230;</strong><br />
İşte tam da bu nedenle, dün Osmanlı&#8217;yı durduran ve dünyayı bir asırda -üstelik de özgürlükler, insan hakları ve demokrasi retoriğiyle- cehenneme çevirenler, aynı gerekçelerle çeyrek asırdır Türkiye&#8217;yi kuşatıyor, etrafını ateş çemberine çeviriyor, ülkede mezhepleri, hadisleri, Efendimiz&#8217;in (sav) konumunu tartışmaya açarak bu Müslüman Omurga&#8217;yı birbirine düşürmeye ve içerden çökertmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Burada yalnızca Batılıların değil, içerideki Sünnet-i Seniyye ve mezhepleri tartışmaya açan, zihinlerinin çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüştüğünü göremeyecek kadar sığlaşan bazı çapsızların ve aymazların da aynı ölçüde sorumlu olduklarını hatırlatmama bile gerek yok.</p>
<p>Ama asıl kavranması gereken mesele şu: İslâm&#8217;a karşı İslâm savaşı stratejisini Batılılar geliştirdiler. İslâm&#8217;ın terörle özdeşleştirilmesi, “ılımlı İslâm”, “siyasal İslâm” gibi nitelemeleri ve projeleri yine bizzat Batılılar geliştirdiler.</p>
<p>Hadisleri tartışmaya açarak, Hz. Peygamber&#8217;in (sav) konumunu sarsma projesini önce iki asır evvelinden Batılı akademide, sonra da medya üzerinden bütün dünya ölçeğinde Batılılar bir proje olarak yine Batılılar geliştirdiler.</p>
<p>Mezheplerin tartışmaya açılması projesi de yine önce Batılı akademyanın, sonra da Batılı medyanın ve siyasanın geliştirdiği bir projedir.</p>
<p>Hedef: İslâm akîdesini sarsmak, önce Müslüman entelijansiyasının, sonra da Müslüman halkın zihnini çağdaş hurafelerle doldurmak ve yıkmak, böylelikle Müslüman kitlelerin İslâm inançlarını tarumâr etmek!</p>
<p><strong>MEZHEP ÇATIŞMASI DEĞİL, İKTİDAR SAVAŞI</strong><br />
Tam bin yıl önce Selçuk çocukları Haçlılarla, Selahaddin çocukları da daha çok Mısır&#8217;dan Tunus&#8217;a kadar fitneci Şia&#8217;yla savaştı.</p>
<p>Burada Şia&#8217;yla savaşta, mesele, mezhep meselesi değil, iktidar meselesiydi. Üstelik de Moğol ve Haçlı saldırılarıyla boğuşulurken, Müslümanların birliğinin, dirliğinin önünde takoz gibi duran Şia / Fars tehdidiyle ve fitnesiyle savaşılmak zorunda kalınmıştı.</p>
<p>Ayrıca İslâm tarihinde mezhep savaşı gibi görünen çatışmalar, aslında, temelde, siyasiydi ve iktidar çatışmalarıydı.</p>
<p><strong>İSLÂM&#8217;I, EHL-İ SÜNNET OMURGA AYAKTA TUTTU</strong><br />
Kritik soru şu: İslâm dünyası, Şia üzerinden birleştirilebilir miydi? En fazla % 10 oranında olan bir aktör, İslâm dünyasını elbette birleştiremezdi!</p>
<p>O yüzden ana Omurga&#8217;nın güçlendirilmesi gerekiyordu: İşte Ehl-i Sünnet Omurga, bu hem tarihî hem de akîdevî gerekçelerle tahkim edilmek zorundaydı.</p>
<p>Selçuk, Selahaddin ve Osman çocukları tam da bunu yaptılar: Bin yıl önce, İslâm dünyasını Ehl-i Sünnet Omurga üzerinden akîdevî, fikrî ve siyasî olarak birleştirecek üç sarsılmaz sütun diktiler. İşte bu üç ana sütun, bin yıl İslâm dünyasının iç ve dış saldırılardan korunmasının garantisi oldu.</p>
<p>Bugün de bin yıl sonra yaşadığımız ikinci büyük medeniyet krizinde benzer sorunların yaşanıyor olması oldukça dikkat çekici.</p>
<p>Bin yıl önceki gibi 100 yıldır, Batılıların kuşatması altında İslâm dünyası.</p>
<p>Yine bin yıl önceki gibi, Müslümanların birlik, dirlik ve kardeşliklerinin teminatı akîdevî, fikrî ve siyasî üç ana sütun yıkılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in konumunu sarsacak tartışmalar da, mezhepleri yoksayan tartışmalar da akîdeyi, fikrî temelleri ve siyasî bütünleşme zeminini yerle bir etmekle sonuçlanacak tehlikeli tartışmalar.</p>
<p>Hz. Peygamberi (sav) devre dışı bırakırsanız, din kısa devre yapar: Önüne gelen, dini kafasına göre yorumlar ve ortaya sahte bir din çıkar.</p>
<p><strong>MEZHEPLER, DEĞİŞKENLERİN SÂBİTELERİ YUTMASINI ÖNLER</strong><br />
Mezhepleri kaldırıp atarsanız, mezhepsizlik tek din olur: Ortaya kelle sayısı kadar Kur&#8217;ân, kelle sayısı kadar İslâm çıkar! Herkes din&#8217;e uyacağına, kafasına göre din uydurur. Protestanlığın tarihine bakın göreceksiniz bu ürpertici gerçeği.</p>
<p><strong>Şunu üç temel gerçeği iyi bileceksiniz:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Mezhepler, değişkenlerin, sâbiteleri yutmasını önler.<br />
<strong>2-</strong>Mezhepler, değişkenlerin, sâbite&#8217;ler tarafından yorumlanmasını mümkün kılar.<br />
<strong>3</strong>-Mezhepler, değişkenlerin, sâbite katına yükseltilmesinin önüne set çeker.</p>
<p><strong>Özetle:</strong> Hadislerin, mezheplerin tartışılmaya açılması, Müslüman toplumlarda Müslüman Omurga&#8217;nın çökertilmesini hedefliyor. Müslüman Omurga&#8217;nın korunması, ancak akîde, fikir ve siyasî bütünlüğün teminatı Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;nın korunmasıyla mümkün olabilir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet Omurga çökerse, Müslümanların birlik hayalleri de suya düşer. Dolayısıyla tarihin yeniden yapıldığı bir süreçte, Müslümanların tarihin yapılmasında kilit rol oynamaları aslâ mümkün olamaz.</p>
<p>Elbette ki, mezhepçilik yapmayalım. Ama mezhepsizliğin tek mezhep hatta kaçınılmaz olarak din katına yükseltilmesine de aslâ gözyummayalım. Yoksa önüne gelen dini kafasına göre yorumlarve ortada hiç bir muhkem ortak payda kalmaz. Benden uyarması&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yusuf Kaplan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/">Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
