<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tevessül/İstimdad | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/tevessul/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 10 Jun 2017 10:27:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tevessül/İstimdad | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tevessül ve İstiğase Konuları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:13:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül ve İstiğase Konuları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15506</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bize Mekkeli bir Müslümandan uzun bir yazı geldi. Sahibi beni herhalde keskin bir kılıç zannederek, uzun uzadıya konuşup, söz­lerini tekrarlayıp, ısrar ediyor ve hattâ yazının sonunda diyor.- Ey faziletli hocam! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, tevessül ve istiğâse meselelerinin insafla tahkikini senden rica ederim, diyor ve sorular yöneltiyor. Biz, Vehhabîlerin o suallerini özetleyip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/">Tevessül ve İstiğase Konuları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/tevessul/" rel="attachment wp-att-15507"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15507" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul.jpg" alt="" width="382" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul-300x194.jpg 300w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></a></p>
<p>Bize Mekkeli bir Müslümandan uzun bir yazı geldi. Sahibi beni herhalde keskin bir kılıç zannederek, uzun uzadıya konuşup, söz­lerini tekrarlayıp, ısrar ediyor ve hattâ yazının sonunda diyor.- Ey faziletli hocam! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, tevessül ve istiğâse meselelerinin insafla tahkikini senden rica ederim, diyor ve sorular yöneltiyor.</p>
<p>Biz, Vehhabîlerin o suallerini özetleyip ondaki târiz ve yakış­mayan şeylerden yüz çevirip, başarı Allah’dandır diyerek sual ve cevaplara başlıyoruz.</p>
<p><strong>S</strong> — Resûlullah (s a.v.) salih ölülerden hacet ve dua talep edil­mesi hakkında velev bir hadis-i şerif bile buyurmuş ise, zikretmeni­zi rica ederim.</p>
<p><strong>C</strong> — Evvelâ biz bu sorunun tersini onlardan soralım ve diyelim ki: Hadîs-i şerifte Resûlullah’dan (s.a.v.), insanları salih kimseler­den dua etmek, onlardan haced talep etmekten nehy hakkında bir şey varit oldu mu? Bu hususta velev bir hadîs bile olsa zikretmeni senden rica ederim.</p>
<p>İkincisi: Soru sahibine diyoruz ki: Usûl-i fıkıh ilminde sabit olup bilindiği üzere, bütün şeylerin cevazı, hakkında emir olmasına bağ­lı değil, belki ondan nehy edilmemesine bağlıdır. Şeriat’ta ondan nehy edilmeyen şey câizdir. Herhangi bir şeyin haram olması hak­kında şer’î bir nass olmadığı takdirde o şey mubahtır.</p>
<p>Şüphesiz Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sahih hadîsinde bizlere yap­mayı emrettiği şeyi terk etmeyerek yaptık, ondan nehy ettiği şey­den kendimizi koruduk.</p>
<p>İşte âlimlerin bildikleri ilim kuralları budur.</p>
<p>Tevessül ve istiğâsenin ölülerden yapılmaması meselesi ise, za­yıf bir fikirdir. Zira bu hususta durumunuzun şu iki ihtimâli var­dır:</p>
<p>Ya ölülerin idrak etmelerini, ilim sahibi olmalarını, dua etmele­rini, işitmelerini inkâr edip kabul etmezsiniz veya kabul edersiniz. Şayet inkâr ederseniz, isbatı için Âdem ile diğer peygamberlerin (a.s.), sahih hadis kitapları olan Buharî ve Müslim ile diğer ha­dîs kitaplarının rivâyetlerine göre Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Mi&#8217;rac gecesi yaptıkları dualarını ve Peygamber Efendimizin, «Si­zin amelleriniz bana gösteriliyor, onda hayır bulsam Allah’a hamd- ederim, ondan başkasını bulsam, Allah&#8217;dan size af dilerim» buyur­duğu hadîs-i şerifi ile dirilerin yaptıkları amellerin Peygamber’e gösterildiğini beyan eden bu hadîs-i şerif gibi dünyayı dolduracak kadar kesin deliller getirebiliriz.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, îbn Teymiyye bizatihi «Fetava» kitabında bu­nu zikretmiş ve îbn Kayyım dahi bunun tamamiyle sabit olduğunu itiraf etmiştir.</p>
<p>Ölülerin böyle hususiyetleri olduğunu, bu çağın (ruhçu) Avru­palılarının da itiraf etmeleri, tesadüf eden güzel delillerdendir. On­lardan on asır önce Eflâtun ile diğer feylozoflar dahi bunu kabul et­mişlerdir. Demek ki, bu mesele din ve dünya ilimlerinin âlimle­ri; müslim ve gayrimüslim, eser ve nakil ehli olanlar ile fel­sefe ve akılcılar arasında ittifak edilmiş bir konudur. Lâkin Vehhabîler, hadîs-i şerifte varit olduğu gibi ölülerin, ilim, idrak, işitme duygusu olduğunu, dua edip kendilerine selâm verilirken selâm al­dıklarını itiraf ve kabul ettikten sonra, ölülerden bu hususların ta­lep edilmesini kabul etmezlerse tenakuza düşeceklerdir. Veya mü­nakaşanın mukaddimelerini kabul edip, neticesini inkâr ettikleri veya mantık kuralına göre lâzımları melzumlarından kestiklerini söyleyebiliriz. Lâzımı melzumlardan ayırmayı akıllı kimse yapmaz.</p>
<p>Kaldı ki, faziletli (üstün) kimse yapabilsin! Hele bu münakaşayı kökünden izale edecek öyle şeyler zikrettik ki, meselâ Peygamberd­in (s.a.v.) hayatında ve vefatında kendisine tevessül edilmesi hak­kında Osman b. Hanîfden rivayet ettiğimiz sahih hadîs-i şerif, on­da, «Ey Muhammed! Rabbinin katında bana şefaat et!» cümlesini kullanmıştır. Adamın ondan talep ettiği şefaattan maksadın, Peygam­berim (s.a.v.) kendisine dua etmesini istemekten başka bir mânâ­sı yoktur.</p>
<p>«Allah’ım! Bana, Senden istemem için dilekte bulunanların hür­metine Senden hacet diliyorum», diye sahih hadîs de vardır. Di­ğer bir hadis-i şerifde, «Peygamberin ile ondan önceki peygamber­lerin hakkı için» diye geçmektedir, öyle ise, salih zatlara tevessül edilmesi sabittir.</p>
<p>Yazdığımız bazı makalelerde, Vehhabîlerin iddia ettikleri gibi, tevessül asla şirk sayılamaz, dedik. Çünkü diri kimse, ruhu ile diri olan ve Berzah hayatının özelliklerinden faydalanan ölüden, bir şey talebinde bulunduğunda, icad ve yaratma yolu ile değil, sebebiyet ve kesb cihetiyle ondan talep eder. Zira onu, diri kimsenin rütbe­sinden üstün tutmaz. Hattâ o kimse, diri kimseden bir şey isterse, icad ve yaratmasını talep etmez. Mahlûktan bir şeyi kesb yolu ile talep etmek, ne şirk, ne de küfürdür.</p>
<p>Ölünün hiçbir tasarrufu olmadığını farzetsek bile, onu çağıran veya ondan yardım isteyen kimse ulûhiyyet değil, sebebiyetin itika­dında hata etmiş olur. Allah’dan başka zahirî sebebiyet olduğunun itikad edilmesi câhillerin itikad ettikleri gibi ulûhiyyet itikadı de­ğildir. Gerçekten yukarıdaki beyanımızdan anladığın üzere Allah’­dan başkasına sebebiyet itikadı yanlış bir şey değildir. Ancak Vehhabilerce yanlıştır. Şayet tevessül, ölünün Allah katındaki rütbesi­ne olursa işin câiz olduğu açıktır. Çünkü ölüm, insanın dünyada iken Allah katındaki makamını değiştirmez.</p>
<p><strong>S</strong> — Peygamber (s.a.v.), Allahü Teâlâ’ya tevessülün bir türü­nü veya Allah’a yaklaştıran bir şeyin beyanını terk etti mi?</p>
<p><strong>C</strong> — Hayır, Resûlullah (s.a.v.) insanı Allah’a yaklaştıran veya tevessülün çeşitlerinden hiçbirisinin beyanını terk etmemiştir.</p>
<p>Yukarıda geçen Osman b. Hanîf hakkında rivayet edilen hadis­teki tevessülü anladın. Hattâ Peygamber Efendimiz kendi yüzüsuyu hürmeti ile, ondan önceki peygamberlerin hürmeti ile tevessül etmiştir. Âdem (a.s.), Peygamber Efendimiz dünyaya gelmeden ön­ce onunla tevessül etmiştir. Bunların hepsi bundan önceki makale­lerimizde yazılmıştır. Bundan sonra, soranlara rehber olacağı umu­lur. Resûlullah’ın (s.a.v.) makamı diğer insanlarınkinden üstündür. Şunu da ekleyelim ki, Efendimiz (s.a.v.) ubûdiyetin kemalindeydi. Kendisi, Allah’ın rububiyyetini ve sonsuz kudretini; herkesin O’nun kulu olduğunu; Allah’ın geniş fazl ve kereminin şümûlünü iyi biliyor­du. Yine Efendimiz (s.a.v.) mutlak Efendinin (Allah’ın) katında kul­ları için manevî makamlar olup, her birinin bir meziyeti olduğunu, Allah’ın verdiği nimetler için ancak Aziz ve Çelil olan O’na kulluk yapmak gerektiğini biliyordu. Kullar arasında irtibat ve menfaat tebâdülü olması da gerekir. Peygamber (s.a.v.) bu inceliklerin tü­münü herkesten daha ziyade bilirdi ki, Hz. Ömer’den dua talep etmiş ve Uveysü’l-Karanî’den de talep etmesi için Hz. Ömer’e em­retmiştir.</p>
<p>Fatıma binti Esed hakkında geçen hadîse göre, kendisi de önceki peygamberlerin hürmetine tevessül ederek Allah’tan dilekte bulunmuştur. Bir ihtiyacımız olunca, bize tevessül etmemizi emret­miştir. Hattâ hikâyesi geçen âmâya, «Şayet öyle bir ihtiyacın olur­sa bunun gibi yap!» diye buyurdu. Hz. Osman&#8217;ın hilâfeti zamanın­da bir iş için kendisine gidip gelen adam da Hz. Peygamberin bu­yurduğu gibi yapmıştır. Bu olayı daha önce beyan ettik. İşte Veh- habîler hiçbir mahzur olmayan bu tevessül işinde Müslümanları tekfir etmektedirler.</p>
<p><strong>S</strong> — Peygamber’den (s.a.v.) rivayet edilen, «Sizi Allah&#8217;a yak­laştıracak hiçbir şeyi terk etmeden hepsini size beyan etmişimdir», hadîs-i şerifi sabit midir? Bu doğru ve sabit ise, dirilerin ölülerden dua talebinde bulunmaları, Resûlullah’ın (s.a.v.) buyurduğu emir­lerden olup bunu yapmak câiz mi olmaktadır?</p>
<p><strong>C</strong> — Evet Peygamber’in (s.a.v.) böyle buyurduğu sâbittir. ölü­lerin dirilere yaptıkları dua bir kardeşin kardeşine duası kabilin- dendir. Gerçekten, sahih hadis bize bildirmiş ki, dua hususunda di­ri kişi ile ölü kimse arasmda hiçbir fark yoktur. Yukarıda geçtiği üzere ölü kimse, diri kimse gibi dua eder. Zira ölüm câhillerin zan­nettikleri gibi fânilik veya yokluk ve bitiş ve hiç oluş değildir. Ölüm, ancak bir yurttan başka bir yurda intikâl etmekten ibarettir.</p>
<p><strong>Şiir:</strong></p>
<p>ölümü ölüm zannetmeyin çünkü o,<br />
Gerçek bir hayattır, emelin sonudur.<br />
ölümün hücumu sizi korkutmasın çünkü o, bu dünyadan bir intikaldir.</p>
<p>Devamla tekrar ediyoruz ki, şüphesiz Âdem (a.s.) ve diğer pey­gamberler, Peygamberimiz’e (s.a.v.) dua etmiş ve o da, Berzah âle­minde ümmetine dua etmektedir. Hattâ izahımızdan anladığın ve ilerde de anlayacağın üzere, vefat etmiş babalarımız da bize dua ediyorlar. Şunu diyelim ki, bizler sîzlerden, tevessüle mübahdır de­menizi, Müslümanları, önderiniz Muhammed b. Abdulvehhab gibi tekfir etmemenizi istiyoruz.</p>
<p>Vehhabîlerin Müslümanları küfürle suçlamalarının hiçbir ge­çerli delili yoktur. Vefat etmiş ve ruhu âhiret âlemine gitmiş sâlih bir kişiden dua istemek niçin küfür olsun? Farz edelim ki ölülerin, Vehhabîlerin dediği gibi duymaları, anlamaları, bir şey yapmaları mümkün değildir. Bu faraziyeye göre bile -haşa- onda uluhiyet vas­fı tasavvur edilmiş değildir ki?.. Vehhabîlerin görüşüne göre Müs­lümanların yanıldıkları farz edilse bile, bu hatâ ölmüş kimseyi bir sebep, bir vesile kabul etmekten ileri gelmektedir ki, ehl-i İslâmın tekfir edilmesi için sebep teşkil edemez.</p>
<p>Müslümanların bu davra­nışları aklın, vicdanın, mantığın ışığında; din kurallarının aydınlı­ğında hiçbir vecihle küfüre yorulamaz. Bir kimse aslında sebep teş­kil etmeyen bir şeyi sebep edinirse o adam cahil olabilir-, ama asla kâfir olamaz. Bu sorunun cevabı bu kadar yeterlidir.</p>
<p><strong>S</strong> — Resûlullah (s.a.v.) Allahü Teâlâ’nın, «Ey Resûl! Sana Rab- binden gönderilen şeyleri tamamıyla bildir» (Maide, 67) meâlinde buyurduğu âyet-i celile ile amel ederek, yine Mâide sûresinin, «Ey iman eden kimseler! Allah’ın azabından sakınıp ona vesileye (yak­laşmaya) yol arayınız» (âyet, 35) âyetinde buyurulan vesileyi hal­ka bildirdi mi?</p>
<p><strong>C</strong> — Bu doğru bir soru değildir. Doğrusu şöyledir: Maide sûre­sinde, mü’minlere, onunla emir olundukları vesileyi halka beyan et ti mi, diye sorulmalıdır. Zira bu âyette bilfiil mü’minler emr olun­muştur. Gerçi âyet-i celilenin hitabına Peygamber de (s.a.v.) dahil­dir.</p>
<p>Soru sahibinin sualinin tamamında, Allahü Teâlâ’nın meâlen buyurduğu, «Ey Resûlüm! Sana Rabbinden gönderilen şeyleri tama­mıyla bildir» (Mâide, 67) âyet-i celilesini delil olarak zikretmesi cehâlet eseridir ve bir şaşırtmacadır. Çünkü bu âyetteki emir ve hitab, Allah’ın risâletini ve vahyini bütün halka bildirmesi ile ilgili olarak yalnız Peygamber’e (s.a.v.) mahsustur, öyle ise soranın bu sözü fazladır, tekrardır. Zira Efendimiz (s.a.v.) emir olunduğu ve­sileyi ümmetine bildirmiş ve onu hadis-i şerifinde yeterli bir ifade ile yorumlamıştır.</p>
<p>Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: Bir kimse sana Resûlullah (s.a.v.), Al­lah’ın kendisine indirdiği şeylerden bir şey ketmettiğini (sakladı­ğını) bildiğini haber verse, şüphesiz yalan söyler, diyerek sonra şu âyet-i celileyi okudu: «Ey Resûlüm! Rabbinden sana indirilen şey­leri bildir!» Müslim ve Buharî bu hadîs-i şerifi rivayet etmişlerdir.<br />
Kur’ân-ı Kerim Arapça’dır ve Arap lügatiyle nâzil olmuştur. Ve­sile kelimesinden yalnız bir mânâ (diri kimse) kastetmenizin hiçbir mânâsı yoktur. Delilsiz bir iddiadır. Bunu gerektiren bir şey de yok­tur. Şüphesiz Osman b. Hanîf ile başkasının hakkında rivâyet edi­len hadîslerde mutlak tevessül sarahaten bildirilmiştir. Hele hadî­sin sonunda, «Şayet bir ihtiyacın olsa, yaptığın gibi yap», buyruğu ile açıkça tevessüle işaret etmiş ve diğer makalelerimizde beyan et­tiğimiz üzere Hz. Osman b. Affan’ın (r.a.) hilâfeti zamanında onun­la amel edilmiştir.</p>
<p><strong>S</strong> — ölülerin dua etmemesi ve meşrû olmayan şeylerle onlara hitab etmemek itikadından, onların kerametlerinin inkân lâzım ge­liyor mu? Evet, lâzım gelir, dediğiniz zaman, bize kesin delillerini beyan edip bu nev’i tevessülün (ölüye tevessül) cevazı hakkında sa­habeden, tabiînden veya onlara tâbi olan imamlardan bir nakil zik­rediniz.</p>
<p><strong>C</strong> — Evet Enbiya ve salih zatların Allahü Teâlâ katındaki ke­rametlerini inkâr eden sizin gibilerin, ölülerin kerâmetlerini de in­kâr etmeleri lâzım gelmektedir. Çünkü Allahü Teâlâ katında hiçbir makamları olmayıp bize dua etmeleri mümkün olmaz şeklindeki iti­kadınıza göre ruhların hiçbir şey yapmaya güçleri olmazsa, onların ne gibi bir kerametleri olacaktır? Sizin de onlara keramet isbat et­menizin ne mânâsı olacak ve bununla beraber sizler onlar için hiç­bir fiil olmadığını ve onların Allahü Teâlâ nezdindeki makamlarıyla tevessül etmek küfür olduğunu iddia ettiniz.</p>
<p>Şu halde onlar için ne gibi bir şey olabilir?</p>
<p>Mezkûr tevessül için (ölülere) sahabe, tâbiîn ve onlara iktida eden imamlardan caizdir, diyen kimseler hakkında bizden açıklama istemenize gelince, şunu deriz ki;îbn Teymiyye’den önce ve sonra gelen bütün ümmet câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Sorduğunuz bu suali çevirip sizden soralım: Acaba sizin de sahabe, tabiîn ve on­lara uyan imamlardan bu nev’i tevessülün men’ini .ve şirktir diyen kimseyi bize zikretmeniz mümkün müdür? Bütün hak mezheblerde Peygamber’in (s.av.) türbesini ziyaret edenlerin ona tevessül etme­lerinin câiz olduğunda ittifak etmediler mi? Bu husus için size Han- belilerin, kezâ bütün imamların nasslarını zikrettik. Fakat inkârcı iddianız için ne selef, ne de sened hiçbir isnad yoktur. Hattâ âlim­lerin tümü Kabr-i Şerifi ziyaret eden her kişinin tevessül etmesi yalnız câiz değil, belki ondan matluptur dediler.</p>
<p>İşte ümmetin icmâı budur. Kâfi ve kalblere şifa veren akli ve nakli deliller kitabı­mızda geçmişti. Sonra size şunu da diyelim ki, ölümden sonra ruh­larda öyle bir güç vardır ki, hayatta, dünyada oldukları zaman o kadar iş göremezlerdi, diye imamınız İbn Kayyım bunu itiraf et­medi mi?</p>
<p>Bu konu tâ imamlarınıza kadar ulaşmıştır. Sizler ise, enbiyânın mucizeleri ve evliyanın kerâmetleri hakkında arasıra hevânıza tâ­bi oluyor, arasıra da hakkı kabul ediyorsunuz. «Ibtalci, inkarcı ki­şi, ister istemez illâ tenakuza (çelişkiye) düşer» diyene Allah rah­met eylesin. Bizim sizi dalâletle vasıflandırdığımızın sebebi ise, sizin Müslümanları tekfir edip kendilerini, mallarını helâl etmekle Ce­hennemin köpekleri olan selefiniz Haruriye tâifesinin yoluna sülük ettiğinizdendir.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, Haruriye tâifesinin kınanması hakkında Peygamber’den (s.a.v.) tevatür yolu ile birçok hadîs-i şerifler rivayet edilegelmiştir. Şayet diyecek olsaydınız ki: İnsanların bütün işlerin­de vasıtasız olarak Allah’a müracaat etmeleri evlâdır. Allah katın­da, sebeblerin, vasıtaların sona erdiği bir makam vardır. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.) (ateşe atılırken) Cebrail (a.s.) ona, «Bir ihtiya­cın var mı?» diye sorunca İbrahim (a.s.), «Ama senden yoktur», de­miştir, diyecek olsanız ve bu yolda gidip itikad ederseniz, bizler si­ze itiraz etmeyip, sizinle şiddetle münakaşa etmeyecektik. Eğer, te­vessül hakkında tekfir’den başka bir fikriniz olsaydı, biz sizin için bunlar kendi kafalarına müctehidtirler ve böyle zannetmişlerdir, iş­lerin sonucu Allah&#8217;a havale edilir.</p>
<p>Birçok müctehidler ictihadlarında hata etmişlerdir, diyecektik. Ama size böyle diyemeyiz. Çünkü ictihadlarında hatâ eden âlimler; kendilerini sizin yaptığınız gibi takdis etmeyip halka zorla, kılıçla kendi fikirlerini beğendirmedi­ler. Belki doğru, başkalarının fikrinin daha doğru olduğu ihtimali­ni câiz kılar. Peygamber’den (s.a.v.) rivâyet edilen, «Müslümana sövmek fâsıklıktır, onunla dövüşmek küfürdür (küfre benzer büyük bir günahtır)» ve (Taberâni İbn Mesud’dan) «Birisi Müslüman kar­deşine «Ey kâfir» deyip de o adam hakikat kâfir ise (mahzuru yok); değilse, söylediği söz kendisine döner», hadîsi mâlumdur. îmam Mâ­lik te lif eylediği «Muvatta» kitabı için Abbasîler’den El-Mansur’un halkı o kitabı esas olarak kabule zorlamasına razı olmadı. İslâm ümmetini, âlimlerin hürmetini, hidâyet imamlarını ve Resûlullah’-ın vârislerinin hukukunu ve nefsini küçültmeyi düşünerek «Muvatta» ile amel edilmesi için Harun er-Reşid’in teklifini reddetti. Fakat câhil kimse, kendi nefsini tâzim etmekten başka bir şey bilmez. Âlim kimse ise, Rabbini tâzim etmekten başka bir şey bilmez. Alla­hü Teâlâ’nın makamını yükselttiği kimseyi tâzim etmek Allah’ı tâzim etmek demektir. Nitekim Allahü Teâlâ, «Kişinin Allah’ın ni­şanlarına hürmet göstermesi, kalbleri Allah’a karşı gelmekten sa­kındırır» (Hac, 32), diye buyurmuştur.</p>
<p>Daha sonra soru sahibi der ki: Rabbini bilen ve zikrine özenen bir Müslüman, Allah’ın hitab ve münâcatından zevk aldıktan son­ra bu âlemden diğer bir âleme naklolmuş, Allah’dan başka kimse­nin onun hâlini bilmediği ölü kullardan birine teveccüh ederek on­dan hacet dileyip ona hitab etmesi caizdir, dememiz bizim için mümkün değildir. Buharî’nin «Sahih» kitabında zikredilen Ümmü’l- Â’lâ’nın hadisi sizce malûmdur ki, ondan şöyle rivâyet edilir: Sa­habenin muhacir kısmından Ebu’s-Saib, Ümmü’l-Â’lâ’nın yanında vefat ederken, ona şöyle der: «Benim sana şehâdetim budur ki, ger­çekten Allah sana ikram etmiştir» deyince, Resûlullah (s.a.v.) Ümmü’l-Â’lâ’ya, «Allah ona ikram ve ihsan eylediği hangi şeyi sana haber verdi?» diye buyurmuştur. Buna benzer çok hadîsler vardır. Hepsi de, ölülerin dünyada yaptıkları amellerine göre Berzah âlemine göç ettikleri yolundadır. Bedir savaşında şehid olan veya Ukkâşe ve Muhsan gibi, haklarında Cennet ehli olduklarına dair hadîs nassı olanlardan başka ölen hiçbir kimse hakkında Cennetlik veya Ce­hennemliktir, diye kesin hüküm vermemiz câiz değildir.</p>
<p>Ben derim ki: Soru soran hazretin, söylediği bu vaaz şeklinde­ki cümlelerin içine dercettiği bazı şeyleri kaçırmadan eleştirip he­sabını yapacağız. «Rabbine teveccüh edip manevî zevk alarak onun zikrine özen gösteren&#8230;» ifadesiyle sözünün zâhirini süslediği cüm­lesine evet deriz. Allah’ın zikri o kadar zevklidir ki, kalblerinin tü­müne tesir ediyor. Fakat ancak tevessül meselesi ilmî, tahkiki bir konu olup hakkında kapalı konuşma ve dedikodunun faydası yok­tur.</p>
<p>Bu şekilde reddedilmez.</p>
<p>Yukarıda dedik ki: Şayet Vehhabîlerin fikirleri, sualde zikret­tikleri mânevi kemâl makamı olsaydı, bunu eleştirmeyecektik. Fa­kat onlar Müslümanlardan, Resûlullah’a (s.a.v.) ve ümmetinden sâlih zatlara tevessül eden kimseyi tekfir ettiler. Bu konu nerede, sual­deki konu nerede? Bunlar, biribirlerinden uzak mânâlardır. Şayet soru soranın maksadı, Allah’ı zikredip ona münâcaatta bulunmak tevessülden evlâdır demek ise, evleviyyet hususunda bizimle onla­rın aramızda muhalefet yoktur. Fakat insanların manevi derecele­ri ayrı ayn olup, bazılarının diğerlerine nazaran dereceleri daha üs­tündür. Bazıları, her hususta Evvel ve Âhir olan Allahü Teâlâ dan medet umar. Her şeyin O’ndan geldiğini yine O’na döndüğünü bil­diği halde, kendisine sebep ve vasıtalar edinmesinde hiçbir mahzur yoktur. Kezâ müsebbib olan Allah’a itimat eden kimsenin, Allah’­ın kudretini düşünüp, hikmetine bakıp sebepleri terk ederek hace­tini doğrudan doğruya Allah’dan istemesinde hiçbir mahzur yok­tur. öyle ise, ne bu kimse ve ne de öteki kimse günahkârdır.</p>
<p>Bazı insanların faziletçe bazılarından üstün olduğu sözünü ka­bul etsek bile, soruyu soranın dediği gibi ölülere hitap etmek Al­lah’ın zikrinden gelen zevk ve ünsiyeti keser demesi doğru mudur? Yoksa tevessül konusunu vaaz ve edebiyat üslubuyla kendi lehine mi çevirmek istiyor? Niçin bunu bir diriye yapılan talep ve tevessül hakkında demiyor? Ondan hacet talep edip tevessül edilen bir vezir veya kral veya bir halife bile olsa, mütevessil kimsenin Allah’a münacaatı ve talebi ve O’nunla ünsiyeti daha iyi değil midir?</p>
<p>Soru sahibi sorusunda «Birçok câhillerin, ölülerin halini ve han­gi durumda öldüklerini bilmiyoruz» diye câhillerin dedikleri sözle­ri sualine dercetmiş; bu ise Müslümanlar hatta Allah hakkında bes­lenen kötü bir zandır.<br />
Soru soranın dikkatini şuna çevirelim: Hadîs-i şerifte, «Hayatı ne şekilde (hayır veya şer) geçmişse kişi o hâlet üzere ölecektir.» Bu Allah’ın bir âdetidir. Bu âdet ve kaidenin dışmda kalan ölünün hükmü şazzdır, istisnadır.<br />
Daha sonra deriz ki: Bu âlemde (dünyada) bazı işler hattâ Şe­riat işleri ve fıkıh hükümleri bile, zannî bilgiler üzerinde tesis edil­miştir. Buna göre, ölülerimizi yıkamamız, kefenlememiz, üzerinde namazları kılıp Müslümanların mezarlıklarında gömmemiz, malla­rını vereselerine vermemiz ve daha başka şeyler yapmamız vâcibtir. ölülerin durumları hakkında, tahkiki bir bilgi sahibi değiliz. (Lâkin o tahkiki bilgiyi zaten hiçbir kimse şart koşmamıştır).</p>
<p>Öyle ise, hayatta iken hayırlı ve iyi durumda olan kimseyi ölümünden sonra, hayırlı ve salih kişilerden saymamız vâcibdir. Sâilin sorusun­da geçen vesveselere uyup da, ölüler hakkında bundan başka ko­nuşmamız caiz değildir.<br />
Biz Vehhabîlerden birisine, ölü babasının durumu nedir, Müs­lüman mıdır, kâfir midir? desek, kendisi öfkelenecek mi, yoksa öf­kelenmeyecek mi? Pederi hakkında cezm ve yakîn bilgiden başka bir şeyle (zanla) amel etmememizi ister mi? Yine sâil, müteveffa pederi hakkında cezm ve yakin bilgiden başka, bir şeyle (zan, şek) ile amel etmememizi ister mi?</p>
<p>Sâilin işaret ettiği Osman b. Mazun’un hadîsine gelince, o ha­dîs-i şeriften maksat, Allah’ın geniş tasarrufunu anlatmak ve ubu- diyyet rütbesi, Allah’a yapılan rica ve yalvarma makamından öte­ye geçmez, demektir.</p>
<p>Ümmü’l-Â’lâ’nın söylediği sözüne gelince, Saib’e yaptığı dua­sında, Allahü Teâlâ’nın kesin olarak Ebu Saib’e ihsan edeceğine ka­naat getirerek cezm etmiş ve bu kesin kanaatinin şâhidlik olduğu­nu nitelemiştir. Zannederim ki, Ümmü’l-Â’lâ, adama dindarlık ve sâlihlikle tanıklık etseydi Resûlullah’ın cevabı da, ona göre olacak­tı. Hazret-i Peygamber, bu mezkûr hadisin sonunda, «Şüphesiz ben ona hayr ümit ediyorum» diye buyurmuştur. Acaba soru sahibi hayr ricasıyla, hayr zannedilmesinin arasındaki farkı biliyor mu? Niçin kendisi Buhari’nin Enes b. Mâlik’den (r.a.) rivayet ettiği şu hadîsi zikretmedi? Halk bir cenazeyi götürürken onu iyilikle övdü­ler. Peygamber de (s.av.), «vacip oldu» diye buyurdu. Diğer bir ce­nazeyi götürürken, ondan kötülükle bahsettiler. Efendimiz buna da «vacip oldu» diye buyururken, Ömer b. Hattab (r.a.), «Ne vacip ol­du», diye sordu? Resûlullah, «Evvelki hakkında iyilikle konuştunuz, ona Cennet vacip oldu. Bundan da kötülükle bahsettiniz, ona Ce­hennem vacip oldu. Sizler yeryüzünde Allah&#8217;ın şahitlerisiniz», di­ye buyurdu.</p>
<p>Veya sâil niçin Buharî’nin Hz. Ömer’den rivayet etti­ği şu hadisi de zikretmedi(1). Hz. Ömer Peygamber’den (s.a.v) şöyle anlattı: «Herhangi bir Müslümana dört adam iyilikle tanıklık ederse, Allah onu Cennete dahil edecektir.» Biz sahabiler ve «üç adam da olsa», dedik. Kendisi «Ve üç de olsa», «Ve iki de olsa» diye buyur­du. Hz. Ömer, «Sonra şahidin bir adam olmasının kendisinden sor­madık», demiştir.</p>
<p>Ya sâil, yine Hz. Ömer’in Peygamber’in (s.a.v.) Uhud şehidleri- hakkında «Ben bunların şâhidiyim» buyurduğunu neden söylemedi?</p>
<p>Sonra Vehhabîlerin hepsine deriz ki: Sizler, Buhari’nin rivayet ettiği Peygamber’in (s.a.v.), «Allah&#8217;a yemin ederim ki, şirkten (sîz­lerin Allah’a ortak yapacağınızdan) korkmuyorum. Lâkin dünyada zengin olup ona rağbet etmenizden korkuyorum» buyurduğu kav­lini niçin zikretmediniz? Veya ona inanmadınız mı? Sizler, ancak heva ve hevesinize göre konuşmayanın (Peygamberimizin) kavlini yalanlıyor, ona düşmanlık ediyorsunuz. Peygamber (s.a.v.) ümmeti hakkında şirk korkusundan emin olduğu halde siz onlara müşrik­tir deyip kan ve mallarını mübah kıldınız.<br />
Yine sual edene deriz ki: Müslümanlar hakkında iyi zannımız bi­ze kâfidir. Zaten Şeriate göre Müslümanlar hakkında güzel zan et­mek bizden talep edilmiştir. Kaldı ki, has kullar salihler&#8230; Ama Müs-lümanlar hakkında, iyi sayılmaları için kesin bilgi olması gerekir de­diğin şeyi ulemadan hiçbirisi dememiştir.</p>
<p>Sâil daha sonra der ki: Hakkında iyilik rivayet edilmeyen o ma­sum kimse hakkında hüsn-i zan (güzel zan) etmekten ziyade, tah­mini bir kanaattir. Biz ona deriz ki: Hakkında yerme vârid olmayan masum bir kimseye karşı kötü zan etmen de tahminidir. Hele bil­hassa üzerinde hayır ve salâh alameti zâhir olan veya hayatında veya vefatından sonra kendisinden kerametler zâhir olan kimseler hakkında kötü zan, daha beterdir, öyle bir kimsenin halinin değiş­tiğine itikad etmek de Müslümanlara, Allah’a karşı kötü zandır. Ni­tekim insanın anne ve babasına karşı tahmini de böyledir. Hüsn-i zandan bir şey tahminidir şeklindeki bu cümleden maksadınız ne­dir? Zaten hüsn-i zan etmenin ötesi ne olursa olsun hepsi hüsn-i zannın eseridir.. Meselâ, bir zattan dua talep etmek de yine buna binâendir.<br />
Sonra sâil der ki: ölüleri vesile etmemenin cevazı hakkında açık bir nassı bize bildirdiğinden dolayı cidden çok seviniyorum.</p>
<p>Ben de derim kis Akli ve nakli delillerin çoğunu zikrettik. Hal­buki söylediğimiz delillerden tek bir hadîs bile kâfi idi.Ruhlara hayat, idrak ile ilim olduğunu isbat edip de, sonra on­lara tevessül ve istiğâseyi men eden kimse, son derece tenâkuza düşmüş, melzumu lâzımlarından kesmiş bir kimsedir. Peygamber’in (s.a.v.) kabri ziyaret edilirken ona tevessül edilmesine dair ümme­tin icmaı olduğunu zikrettik. Bu konuda Osman b. Hanif’in hadîsin­den başka bir delil olmasa bile, o tek başına kâfi ve şâfi bir delildir. Hulâsa, bütün şeriatlar, ilk çağ filozofları, Müslümanlar, Avrupalı, Amerikalı ve Hindliler ruhlara hayat ve hayatla ilgili şeyler oldu­ğunu, bedenden ayrıldıktan sonra bu âlemde kendileri için geniş tasarruflar olduğunun isbatında ittifak etmişlerdir. Bu, İbn Kayyım’ın «Kitabu’r-Ruh» adlı eserinde beyan ettiğinin aynısıdır. Mad­dî perde ve tabiat yoğunluğu ile bedenimizin karanlığını bizden kal dırmasını Allah’dan dilerim.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:616-625,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1) Buharı, Ömer’den (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet et­miştir: «Hangi bir Müslüman ki, onun hakkında dört (mü’min) hayır ile senâ ile şe­hâdet eder, Cenab-ı Hak o Müslümanı Cennete dâhil eder.» Biz dedik ki, «Üç kişi şehâ- det ederse de böyle midir?» Resûl-i Ekrem:</p>
<p>«Üç kişi şehâdet ederse de böyledir», buyurdu. Sonra, «İki kişi şehâdet ederse e böyle midir?» dedik. Resûl-i Ekrem, «İki kişi şehâdet ederse de böyledir», buyurdu. Bundan aonra biz, Resûl-i Ekrem’den bir şâhidden sormadık.» (Tecrid-i Sarih c. 4, s. 571.)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/">Tevessül ve İstiğase Konuları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi&#8217;nin(1)Makalesi(2)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:57:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Teymiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Uluhiyet Tevhidi ve Rububiyet Tevhidi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15486</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’ın tevfikiyle kitabımın bu faslında, rubûbiyyet, ulûhiyyet tevhidleri, ibadet ile mülhakatı hakkında İbn Teymiyye ile îbn Kayyım’ın birçok sözlerinin ve İbn Abdülvehhab’ın bâzı görüşlerinin iptalini yazdım. Ve merhum Allâme Şeyh Yûsuf ed-Dicvi’nin (1365, öl.) rubûbiyyet ile ulûhiyyet tevhidi hakkında yazdığı makalesiyle bu konuya son veriyorum. Allah ona rahmet eylesin! Bu makale­sinde şöyle dedi*. ULÛHİYYET TEVHİDİ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/">Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi’nin(1)Makalesi(2)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/3051193-2/" rel="attachment wp-att-15488"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15488" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1.jpg" alt="" width="352" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1.jpg 633w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></p>
<p>Allah’ın tevfikiyle kitabımın bu faslında, rubûbiyyet, ulûhiyyet tevhidleri, ibadet ile mülhakatı hakkında İbn Teymiyye ile îbn Kayyım’ın birçok sözlerinin ve İbn Abdülvehhab’ın bâzı görüşlerinin iptalini yazdım. Ve merhum Allâme Şeyh Yûsuf ed-Dicvi’nin (1365, öl.) rubûbiyyet ile ulûhiyyet tevhidi hakkında yazdığı makalesiyle bu konuya son veriyorum. Allah ona rahmet eylesin! Bu makale­sinde şöyle dedi*.</p>
<p><strong>ULÛHİYYET TEVHİDİ VE RUBÛBİYYET TEVHİDİ</strong></p>
<p>«Ulûhiyyet tevhidi ile rubûbiyyet tevhidinin mânâları nedir ve mânâca aralarındaki farkı kim tefrik etmiştir, sahih veya bâtıl ol­duğuna dair delil nedir?» diye bize gelen birçok mektupta soruyor­lar. Dolayısiyle biz de Allah’tan başarı dileyip deriz ki: Bu fikir</p>
<p>İbn Teymiyye’nin saplantısıdır. Demiş ki: Şüphesiz, Peygamber­ler, yalmz Allah’a ibadet etmek mânâsına olan ulûhiyyet tevhidini bildirmek için gönderilmişlerdir. Allahü Teâlâ kâinatın Rabbidir. Onların işlerinde tasarruf edici olduğunu itikat etmek mânâsına olan rubûbiyyet tevhidi hususunda ne müşrik ne de Müslümanlardan hiçbir kimse, mualefet etmiştir. Nitekim Allahü Teâlâ: «Andolsun ki onlara (müşriklere) “gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye soracak olursan hiç şüp­he yok ki, “Allah’tır!” derler.» (Ankebût sûresi, âyet: 61) diye bu­yurdu.</p>
<p>Daha sonra, İbn Teymiyye ile Vehhabîler demişler ki: Peygam­berlere ve velilere tevessül edip onlardan şefaat dileyenler, sıkıntı zamanında onları yardıma çağıranlar, tıpkı sıkıntı anlarında put­lara, meleklere ve Mesih’e (İsa’ya) rubûbiyyet itikat ettikleri için kâ­fir olanlara benzerler. Zira onlar,Vehhabiler, putlar, melekler ve Mesih (îsâ) hakkında rubûbiyyet vasfını itikat ettiklerinden dolayı kâfir olma­dılar. Belki, onlara ibadet ettikleri için ulûhiyyet tevhidinin terkin­den ötürü kâfir oldular. Mezarları ziyaret edip evliyâya tevessül edip, onlardan yardım talep eden ve Allahü Teâlâ’dan başka hiçbir kimsenin gücü yetmediği şeyi kendilerinden isteyenlere de bu hü­küm şâmildir. Hattâ Muhammed b. Abdülvehhab, bunların küfrü­nün, putlara ibadet edenlerin küfründen daha çirkin olduğunu söy­lemiştir. Arzu edersen onun üzücü ve korkutucu ibaresini sana zik­redeyim. îbn Teymiyye ile Vehhabîler mezheblerinin izahiyle birlikte -ki, hulâsası şudur- ve içinde birçok dâvâları da vardır. Kısal­tarak ondan bahsedip sözlerini evvelâ akıl ve nakil yolu ile muha­keme edelim. Ve deriz ki:</p>
<p>İbn Teymiyye taraftarları ile Vehhabilerin; «Tevhid, rubûbiy yet tevhidi ve ulûhiyyet tevhidi şeklinde iki kısma ayrılır.» diyerek yaptıkları bu taksim İbn Teymiyye’den önce, hiçbir kimse tarafın­dan ortaya atılmamıştır. İlerde görüleceği üzere akla yatacak bir şev de değildir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem dahi, İslâmi­yet’e dahil olan hiçbir kimseye, «İslâmiyet’te iki tevhid var; sen ulû­hiyyet tevhidine itikad etmedikçe Müslüman olamazsın» diye bu yurmadı, buna tek bir kelime ile de işaret etmedi. İbn Teymiyyecilerin, her şeyde onlara uyduklarını ve onlarla iftihar eylediklerini söyledikleri selef âlimlerinden olan hiçbir kimseden de böyle bir taksim duyulmamıştır ve tevhidin bu taksiminde hiçbir fayda yok­tur. Zira, şüphesiz hak ilâh, hak Rab, bâtıl, ilâh da bâtıl Rab demek­tir. İbadete, ilâhlaştırılmaya, ancak gerçek olan Rab müstehaktır.</p>
<p>Bir şeyin menfaat ve zarar verecek bir Rab olduğuna itikad etme­diğimiz takdirde, kendisine ibadet etmemizin hiçbir mânâsı yoktur. Bir şeye ibadet edilmesi o. şeyin menfaat ve zarar verecek bir Rab olduğuna inanılmasına terettüp eder. Nitekim, Allahü Teâlâ; «Gök­lerde, yerde ve ikisinin arasındaki şeylerin Rabbi O’dur. O’na kul­luk et ve ibadetinde güçlüğe katlan!..» (Meryem sûresi, âyet: 65) diye meâlen buyurmuştur.</p>
<p>İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ, bu âyet-i celilenin mealinde ibadeti, rubûbiyyet vasfına bağlamıştır. Çünkü biz, Allahü Teâlâ’yı menfaat ile zarar, kudreti altında bir Rab olarak itikad etmediğimiz zaman kendisine ibadet etmemizin hiçbir mânâsı yoktur. Yine Allahü Te­âlâ; «Ayılın! Göklerde ve yerde gizli şeyleri çıkaran Allah’a, secde edin&#8230;» (Nemi sûresi, âyet: 25). Allahü Teâlâ, bu âyetin mealiyle kendisinde tam bir kudret sabit olan zattan başkasına secde edil­mesinin câiz olmadığına işaret eder. Ve başkasına secde edilmesi­nin bir mânâsı yoktur. Aklın kabul ettiği şey de budur. Kur’ân-ı Kerim ile Peygamber (s.a.v.)’in hadîsi de buna delâlet etmektedir.</p>
<p>Nitekim Allahü Teâlâ, Kur’ân’da; «Size melekleri ve peygam­berleri rablar olarak benimsemenizi emretmesi yaraşmaz&#8230;» (Âl-i îmran sûresi, âyet: 80). îşte Allahü Teâlâ, müşriklerin tek bir Rab değil, müteaddit rablar edindiklerini açıkça belirtmiştir. Kur’ân-ı Kerim, müşriklerin melekleri kendilerine Rab edindiklerini saraha­ten bildirdiği hâlde, İbn Teymiyye ile Muhammed b. Abdülvehhab, «Müşrikler rubûbiyyet tevhidine itikad etmiş olup muvahhittirler! itikadlarına göre, bir Rabtan başka rab yoktur. Ancak ulûhiyyet tevhidi hususunda Allaha şerik koşmuşlardır.» demişlerdir. Halbu­ki Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Yûsuf (a.s.)’un, iki hapis arka­daşını rubûbiyyet tevhidine davet ettiğini belirterek şöyle buyurur:</p>
<p>«&#8230;Ayın ayn birçok rablar mı daha iyidir, yoksa üstün olan bir Ailalı mı?» (Yûsuf sûresi, âyet: 39). Yine Allahü Teâlâ;</p>
<p>«&#8230;Onlar, (ümmetinden önceki ümmetler) kendilerine çok acıyıcı (Rahman) olan Allah’ı inkâr ettiler. (Onlara), O, benim Rabbimdir, de&#8230;» (Ra’d sûresi, âyet: 30).</p>
<p>İşte bu âyetlerden de anlaşılıyor ki, müşrikler kendilerine bir değil, birçok rablar edinip onlara ibadet ederlerdi. Allahü Teâlâ’nın rubûbiyyetini inkâr eden müşrik bir kimseye hitaben; arkadaşın­dan hikâyetle; «Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: “Seni toprak­tan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allahtır&#8230;’’ dedi.» (Kehf sûresi, âyet 37 &#8211; 38). Bu âyet-i celile de mânâca öncekine benzer. Cenâb-ı Hak kıyamet günü diyecekleri sözleri hikâyetle buyurduğu; «Allah’a and içeriz ki biz apaçık azgınlık içinde idik; çünkü biz si­zi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk.» (Şuarâ sûresi, âyet: 97 &#8211; 98).</p>
<p>Bu âyet-i celilelerin mânâsına dikkat edildiğinde, zahire göre biz sizi kendimize rablar edindiğimiz için, demektir. Yine; «Bir de onlara, “bağışlayıcıya (Rahman’a) secde edin!” denildiğinde, “bağış­layıcı (Rahman) nedir? Senin emrettiğine secde eder miyiz?” der­ler&#8230;» (Furkan sûresi, âyet: 60) meâlen buyurduğu bu âyetin mâ­nâsına bak! Acaba bu sözün sahibi olan kimse, muvahhid mi (tek bir Allah’ın varlığına inanan mı) dır? Veya bunu itiraf ettiğini bi­liyor musun?Daha sonra, Allah’ın; «&#8230;Onlar (insanlar) ise, Allah hakkında mücadele ederler (çene yarışı yaparlar)&#8230;» (Ra’d sûresi, âyet: 13) buyurduğu bu ve buna benzer âyetlerin mânâsına bak ki, hepsini zikretmekle sözü uzatmıyoruz.</p>
<p>Demek ki hakikat, îbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi değildir; aksine müşrik olan bu kâfirlerde rubûbiyyet tevhidinin inancı yok-tur. Yûsuf (a.s.) zindandaki iki arkadaşını rubûbiyyet tevhidinden başka bir şeye davet etmiyordu. Zira Yûsuf (a.s.)’un itikadında, bir şeye rubûbiyyet tevhidi, diğer başkasına ulûhiyyet tevhidi denilir,diye bir şey yoktu. Yoksa Hz. Yûsuf (a.s.) &#8216;un, tevhide davet eyledi­ği iki arkadaşı, tevhidi kendisinden daha iyi biliyorlardı da onu ilahlar diye tâbir etmeyip, «Birçok rablar mı iyi?» diye buyurduğu sözünde yanıltıyorlar mı idi?</p>
<p>Allahü Teâlâ (insanlar, ruh âleminde iken) onlardan rubûbiyyetin ikrarı için aldığı ahdi hakkında; «&#8230;Rabbiniz değil miyim?» di­ye sordu “Evet Rabbimizsin” dediler&#8230;» (A’raf sûresi, âyet: 172) di­ye buyurur. Şayet, «Müşrikler nezdinde rubûbiyyet tevhidi tahak­kuk etmiş, fakat bu iman hususunda yeterli olmayıp kıyamet günü Allah’ın azabından onların kurtulmalarına yetmez.» diyen İbn Teymiyye’nin dediği gibi olsaydı, bu âyette buyurduğu üzere rubûbiyyeti için, onlardan söz alması, âyetin devamında onlardan hikâyetle; «&#8230;Gerçekten biz bu ahidden gafil idik&#8230;» (A’raf sûresi, âyet: 172) diye müşriklerin kıyamet günü ileri sürecekleri böyle bir mazeretleri de sahih değildir. Rubûbiyyet tevhidi itikadı imanlarına yeterli ol­saydı (îbn Teymiyyecilerin dediği gibi) Allahü Teâlâ’nın, misak (ahid) tâbirini, ulûhiyyet tevhidini itiraflarını icab ettirecek tâbirle değiştirmesi vacip olacaktı.</p>
<p>Bu dâvâlarının iptaline dair uzun uzadıya konuşmak imkânı­mız olmasa dahi bu husus açık bir gerçektir. Her hal ü kârda bu âyetten anlaşıldığına göre, Cenâb-ı Hak Teâlâ, şüphesiz olarak in­sanlardan, yalnız rubûbiyyet tevhidinin ikrarıyla iktifa etmiştir. Eğer, rubûbiyyet tevhidi ile ulûhiyyet tevhidi birbirlerinden ayrı hakikatler olsalardı, Allahü Teâlâ, ulûhiyyet tevhidinin ikrarını da onlardan talep edecekti.</p>
<p>Akaid ilminin teriminde Allah ile Rab kelimeleri bir mânâda olduklarına, Cenâb-ı Hakk’ın meâlen; «&#8230;Göklerin yerin ve ikisi ara­sında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yüce­dir.» (Zühruf sûresi, âyet: 84) buyurduğu âyeti de delâlet eden de­lillerdendir. Çünkü, âhirzamanda O’na ibadet edecek hiçbir kimse olmasa da yine yeryüzünün ilâhıdır.</p>
<p>Şayet İbn Teymiyyeciler, bu âyette geçen ilâh kelimesinin mâ­nâsı, «O, yeryüzünde mabuddur. Yâni, ibadete müstehaktır» diye­cek olsalar, cevabında; «Öyle ise, ilâh ile Rab arasında mânâca hiç­bir fark yoktur. Zira ibâdete müstehak olan Zât, Rab olandan baş­ka bir şey değildir,» deriz.</p>
<p>Firavun’un Musâ (aleyhissalâtü vesselam) ile yaptığı mücade­le ancak rubûbiyyet sıfatı hakkındadır. Kur’ân-ı Kerim ondan hikâyetle; «Ben sizin en yüce rabbinizim, dedi.» (Nâziât sûresi, âyet:24) , yine ondan hikâyetle; «(Firavun), “İnan ki benden başka tann tanırsan seni zindanlıklar içine atarım.” dedi.» (Şuarâ sûresi, âyet: 29). Bu konunun uzatılmasına artık hiçbir sebep yoktur.</p>
<p>İbn Teymiyye’nin, «Müşrikler rubûbiyyet tevhidini bilir.» diye iddiasının iptaline dair hadîs-i şerif ise, mezarda iki sual meleğinin ölüden ilâhın demeyip «Rabbin kimdir?» diye sual ettikleri hakkın­da varid olan hadistir. Çünkü melekler, Rab ile ilâh arasında tefrik etmezler. Zira onlar ne İbn Teymiyyeci, ne de doğru yoldan sapmış kimselerdir. İbn Teymiyyecilerin mezhebine göre, sual meleklerinin ölüden «Rabbin kimdir?» değil, «Allah’ın kimdir?» diye veya her ikisinden sual açmaları vacip idi.</p>
<p>Allahü Teâlâ nın, «Andolsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, “Allah&#8230;” diyecekler.» (Lokman sûresi, âyet:25) meâlen buyurduğu âyet-i celile İbn Teymiyye’nin dâvasına de­lil olamaz. Çünkü, kesin deliller ve mânâları açık olan âyet-i keri­meler delâlet ediyorlar ki, müşrikler, zamanın hükmüne icabet et­meye zorunlu olduklarından gönüllerinde olmayan şeyi söylerler. Onların kalplerinde istikrar etmeyen veya akıllarına yatmayan şey­leri de söylemiş olabilirler. Çünkü müşrikler, böyle cevap vermekle beraber böylece itikad etmeyip yalan söylediklerine delâlet eder, şeyler, kendilerinden sadır olmuştur. Zarar ve menfaati Allah&#8217;tan başkasına isnat ediyorlar. Koyu cehaletleri yüzünden Allah’ı bil­mez, hattâ küçük işlerin husulünde bile başkasını O’nun üzerine takdim ederler.</p>
<p>Allahü Teâlâ’nın müşriklerden hikâyet eylediği; «Ne diyelim, sana mabutlarımızdan bazısının kötülüğü dokunmuş olacak.» de­diler&#8230; (Hûd sûresi, âyet: 54) sözlerini düşünerek bak! öyle ise, İbn Teymiyye, «Müşrikler, putlar, ne ziyan ne de menfaat veriyorlar di­ye itikad ederler&#8230;» şeklinde sonuna kadar devam eden sözü nasıl diyebilir?<br />
Daha sonra müşrikler, ekin ve davarları hakkında Cenâb-ı Hakk’ın onlardan hikâyet eylediği; «Kendi zanlarına göre, “Bu Al­lah’ındır, bu da putlarımızmdır.” diyerek Allah’ın yarattığı hayvan­lardan ve ekinlerden pay ayırdılar. Putları için ayırdıklarını Allah için vermez, ama Allah için ayırdıklarını putları için verebilirlerdi&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 136) sözlerini düşün ki, onlar en küçük ve hakir şeylerin hâsıl olmasında Allah’a ortak koştukları şeyleri Allah’tan önce tutmuşlardır.</p>
<p>Allahü Teâlâ müşriklerin putları hakkındaki itikadlarına dair buyurdu ki: «&#8230;Ortak koştuğunuz, yardımlarını umduğunuz şeyleri sizinle birlikte görmüyoruz&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 94). Allahü Te­âlâ bu âyet-i celilede müşriklerin, putların Allah’a ortak oldukla­rına itikad ettiklerini bildirmiştir. Ebû Süfyan’ın Uhud gazvesi gü­nü:<br />
— «Ey Hübel (bir putun ismidir) yüksel!» deyince, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin:<br />
— «Allah her şeyden daha üstün, daha yücedir.» diye verdiği cevabı da müşriklerin itikadına delâlet eden delillerdendir.</p>
<p>İşte bunu iyi düşün! Sonra İbn Teymiyye’nin müşriklere isnat ettiği «tevhidde müşrikler, Müslümanlar gibi olup müşrikler ancak ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için onlardan ayrılmışlardır,» de­diği kavlinden ne anladığını bana söyle!</p>
<p>Yukarıda geçen delillerden başka Allahü Teâlâ’nın; «Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşın gidip Allah’a sövmesinler&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 108) buyurduğu âyet-i celile ile izahı uzun sürecek daha açık deliller dâvamıza delâlet edi­yorlar.</p>
<p>Zikredilen bu delillerden sonra, müşriklerde bir nevi tevhid olup bunun akaid’deıi bir mesele olduğunu düşünebilir misin? Lâkin Teymiyyeciler, -bütün bunlara rağmen- müşrikler rubûbiyyet tev­hidini bildiklerinden dolayı, muvahhittirler. Peygamberler, müşrik­lerin onunla kâfir oldukları ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için onlarla savaşmışlardır, diyorlar. îbn Teymiyyecilerin, peygamberle­rin, müşriklerle yaptıkları savaşların sebebini sadece buna hasret­melerinin mânâsını anlamıyorum. Halbuki müşrikler, peygamber­leri tekzib ederek, kendilerine Allah’tan nâzil olan âyetleri inkâr edip haram şeyleri helâl kılmış, haşr ve kıyameti de inkâr etmiş, Allah&#8217;ın eşi, çocuğu olduğuna ve meleklerin, Allah’ın kızları olduğu­na dair bâtıl bir itikatta bulunmuşlardır.</p>
<p>Nitekim Allahü Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: «Dikkat edi­niz! Onlar, yalan uydurup söylüyorlar; “Allah’ın çocuğu var” diyor­lar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.» (Saffat sûresi, âyet: 151, 152). Müşriklerin bu durumlarına rağmen îbn Teymiyyecilerin görüşü­ne göre, peygamberler onlarla bu itikadlarından dolayı savaşma­mış, ancak ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için savaşmış. Kendi­leri itikatta (Ehl-i sünnetten olan) Müslümanlara eşittirler. îbn Abdülvehhab’ın görüşüne göre ise, kendi zümresinden olmayan Müslümanlar, müşriklerden daha kâfirdirler.<br />
îtikad ettikleri bütün bu şeylerden dolayı gelecek zarar kendi­leri içindir.</p>
<p>Bize hiçbir şey yoktur. Lâkin zikrettiğimiz bu deliller­den sonra, onlara deriz ki, bâtıl itikadınıza göre, haydi ulûhiyyet tevhidi ile rubûbiyyet tevhidi arasında fark olduğunu farzedelim. Ama tevessül, ulûhiyyet tevhidine muhalif değildir. Zira tevessül, lügat, Şeriat ve örf itibariyle ibadet değildir. Salih kişilere tevessül etmek veya onlardan yardım talep etmek için onlara nida etmenir. ibadet olduğunu hiçbir kimse söylememiş ve Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de böyle bir şeyden haber vermemiştir. Eğer teves­sül, ibadet veya ibadetin benzeri bir şey olsaydı, ne diri ne de ölü kişiden tevessül edilmesi câiz olmazdı.</p>
<p>Tevessül eden kimsenin, bir peygamber veya velinin Allah nez- dindeki manevî makamının vesilesiyle, Allah’tan emelinin husulün den başka bir şey talep etmediği malûmdur. Şüphesiz hayatta ol­sun, öldükten sonra olsun, her iki zatın da Allah nezdinde manevi şerefleri vardır.</p>
<p>Şayet birisi, «Allahü Teâlâ bize köprücük kemiğimizden daha yakındır, öyle ise hiçbir vasıtaya ihtiyaç yoktur.» dese, cevabında şu şiirin mısraını deriz:</p>
<p>«Bir şeyi hıfzettin Halbuki birçok şeyi unuttun.»</p>
<p>Zira bu görüşüne göre her şeyi Allah’a havale edip her şeyde sebep ve vasıtaların düşünülmesi terkedilmelidir. Halbuki, bu kâi­nat, Allah’ın koyduğu sebep ve müsebbeplerin üzerine bina edil­miştir. Yine bu görüşe göre, kıyamet günü şefaatin olmaması da gerekir. Zira bu görüşe göre, Allah subhanehû ve teâlâ insana her vasıtadan daha yakın olduğu için şefaata ihtiyacı yoktur. Halbuki şefaatin kıyamette oluşu bedihî olan din meselelerindendir.</p>
<p>Hem de Hz. Ömer b. Hattab’ın, «Bizler (ey Allah’ım) Peygam­berin amcası olan Abbas’a tevessül ederek sana dua ederiz.»(3)dediği sözünde hatâ etmesi lâzım gelir. Hulasâ îbıı Teymiyyecilerin itikadlarına göre, sebep ve müsebbep, vesile ve vasıtaların kapılarının ka­patılması gerekir. Bu düşünce ise, kâinatın evvelinden sonuna ka­dar üzerine inşa edildiği İlâhi kanuna muhaliftir. Bu takdire gö­re, onların Müslümanlar hakkında verdikleri hüküm onlara da şâ­mildir. Çünkü sebep ve vasıtaları terketmeleri mümkün değildir. Hattâ onlar halktan daha şiddetli sebeplere, vasıtalara, ilgi ve iti­mat göstermektedirler.</p>
<p>Şunu da diyelim ki, tevessül hususunda diri ile ölü kişinin ara­sında ayırım yapmakta hiçbir mânâ yoktur. Zira tevessül eden kim­se, ölüden hiçbir şey talep etmemiş, ancak Allah nezdindeki bu ölü­nün şerefini veya sevgisini veya başka özelliklerini vesile ederek Allah’tan hacetini dilemiştir. Acaba, mütevessilin (tevessül eden kimsenin) bütün bu düşünceleri ölüyü ilâh edinmek midir? Yoksa bunda şüphe götürmeyen sakınca mı vardır? îbn Teymiyyeciler ise, işi tahkik etmeden tahmine dayanarak söyleyen bir kavimdir. İşin hakikati nasıl böyle olmasın ki, bütün Müslümanlarca tevessülün cevazı, hattâ güzelliği malûmdur.</p>
<p>Dört mezhep kitaplarına, hattâ Hanbelilerin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemi ziyaretin âdabı hakkındaki mezheplerine bak ki, Allah’tan bir şey dilemek için Peygambere tevessülü müstahap kılmışlardır. Bu İbn Teymiyye’nin meydana çıkıp ümmetin icmai hükmünden dışarı çıkarak akla ve nakle muhalefet edip Müs­lümanların fıtratlarında yerleşen tevessül hakkında mücadele et­mesine kadar böyle devam etmiştir.</p>
<p>Yûsuf ed-Dicvi’nin tevhid hakkındaki makalesi burada sona erdi.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:217-224,Bedir yay.</p>
<p>1) Yûsuf ed-Dicvî, Dicveli olup Dicve Mısır&#8217;da Dimyat yakınındadır. Yûsuf, fıkıh Alimi olup Muhammed Abduh’un itikadı konulardaki birçok görüşünü reddetmiştir. «Tütün içmek haram değildir.» demiştir. Saadet-i Ebediye&#8217;ye bakınız,</p>
<p>2)Makalesi, 224’üncü sahifede bitiyor.</p>
<p>3) Resûlullah (s.a.v.) efendimizi vesile edip Allahü Teâlâ’ya yapılan duâlar kabul olunduğundan. Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında Medine’de kıtlık olunca. Hz. Ab-bas b. Abdülmuttalib’i vesile edinerek yağmur duâsına çıkmış ve «Yâ Rabbi sevgili Peygamberini vesile yaparak duâ ederiz&#8217;. Resûllullah’ın muhterem amcası hürmetine, senden yağmur isteriz. Duamızı kabul buyur. Bize yağmur ihsan eyle» demiş, hemen yağmur yağmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/">Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi’nin(1)Makalesi(2)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zümer Suresi 3.Ayet&#8217;in Tahkiki</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:50:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer Suresi 3.Ayet'in Tahkiki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15478</guid>

					<description><![CDATA[<p>ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN MÜŞRİKLERDEN HİKÂYETLE «BİZ ONLARA (PUTLARA) ANCAK BİZİ TANRIYA İYİDEN İYİYE YAKLAŞTIR­SINLAR DİYE KULLUK EDİYORUZ» MEÂLİNDE BUYURDUĞU ÂYETİN TAHKİKİ Allah tebareke ve teâlâ; «&#8230;Onlar ki Allah’tan başka dostlar (gö­zeticiler) edindiler (ilâh edindiler)&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3), diye âyet-i celilenin başında belirttiği husus, ihlâsın terkinden ibaret olan şirkin iptalini beyan etmekle tevhitten ibaret olan dindeki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/">Zümer Suresi 3.Ayet’in Tahkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/kurani_kerim-4-2/" rel="attachment wp-att-15479"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15479" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4.jpg" alt="" width="392" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN MÜŞRİKLERDEN HİKÂYETLE «BİZ ONLARA (PUTLARA) ANCAK BİZİ TANRIYA İYİDEN İYİYE YAKLAŞTIR­SINLAR DİYE KULLUK EDİYORUZ» MEÂLİNDE BUYURDUĞU ÂYETİN TAHKİKİ</strong></p>
<p>Allah tebareke ve teâlâ; «&#8230;Onlar ki Allah’tan başka dostlar (gö­zeticiler) edindiler (ilâh edindiler)&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3), diye âyet-i celilenin başında belirttiği husus, ihlâsın terkinden ibaret olan şirkin iptalini beyan etmekle tevhitten ibaret olan dindeki ih­lâsın doğruluğuna dair bir tahkiktir. Ayette geçen mevsûl ellezîne (Onlar ki mânâsına) kelimesi, müşriklerden ibarettir. Müpteda (öz­ne) olup haberi (yüklemi) aynı âyetin devamında gelen-, «&#8230; Şüphe­siz Allah onların çekiştikleri şeyler hakkında hükmedecektir.» (Zü­mer sûresi, âyet: 3) cümlesidir.</p>
<p>Âyette, Allahü Teâlâ’dan başka ma­butları (tapındıkları) ise melekler, îsâ Peygamber, Üzeyr ve put­lar ile daha başka şeylerdir. Allahü Teâlâ’nın onlardan hikâyet ey­lediği; «Biz onlara, ancak bizi tanrıya iyiden iyiye yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.» meâlindeki cümle, kavi kelimesinin takdiriy­le edindiler mânâsına olan «ittehazû» kelimesinde çoğul zamiri olan (vav), müşriklerin Allah’a ortak edindiklerinin keyfiyetini ve din­lerinin Allah için hâlis olmadığını beyan eder.</p>
<p>Âyetteki istisna, istisna-i müferrağdır. Yaptıkları ibadet akla gelen bütün illet ve sebeplere şâmildir. İyiden iyiye yaklaştırmak mânâsına olan (zülfâ), mânâ itibariyle önceden geçen «liyukarri- bûnâ» kelimesinin masdarı (kökü) için bir mef&#8217;ûl-ü mutlaktır. Bu­na göre, âyetin meâl-i şerifi: «Allahü Teâlâ’ya ihlâs ile ibadet etme­den, belki yaptıkları şeyi, Allah’tan başkasına yapılan ibadete ben­zetenler, «herhangi bir şey için değil, ancak bizi Allah’a yaklaştır­mak için putlara ibadet ediyoruz.» derler.» Allahü Teâlâ yine bu âyette onlardan hikâyet eylediği bu sözlerinden sonra şöyle buyu­rur:</p>
<p>«&#8230;Gerçekten Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında (ha­sından olan dinde ihlâslı kimselerin arasında) hükmedecektir&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3). Karine-i haliyye hasımlarına delâlet ettiğin­den açıkça zikredilmeyip tâbirden hazfedilmiş (atılmış)tir. Sonra âyette, din hususunda aralarındaki tevhid ile işrak konusunun ih­tilaflı ve her taifenin kendi dininin doğru olduğunu iddiasına işa­ret edilerek «&#8230; Uyuşmadıkları şeyleri Allah’ın hükmü bildirecek­tir&#8230;» ve âyetin sonunda, «&#8230;Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kim­seyi hidâyet etmez.» Yâni kurtuluş yolu olan doğru yola yalancı ve inkarcı müşrikleri ulaştırmaz; diye buyurur. Bundan maksat, Allah’a inanma hususunda yalan söylemekte aşırı giden ve küfür üze­rine devam edip tevbe etmeyen kimse, hidayetten mahrum kalaçaktır. Yalanlarından murad, tapınmaya lâyık olmayan putları, iba­dete müstehaktırlar diye söylemiş ve itikad etmiş olmalarıdır.</p>
<p>Tapındıkları şeyleri uluhiyyetle tavsif etmeleri, apaçık bir ya­lan olduğu malûmdur. Ayette bahsi geçen küfürleri ise, itikada ait olan küfür olduğu muhtemeldir. Gerçeği de budur. Çünkü bâtıl mabudlarına uluhiyyet atfetmeleri düpedüz yalandır, haklarında uluhiyyet itikat etmeleri de hem cehalet hem de küfürdür. Küfürden maksat, niyet inkârı olduğu da muhtemeldir. Sebebi şudur:</p>
<p><em> </em>İbadet, tazimin son derecesidir. Tazimin son derecesi ancak in’- amın son derecesi kendisinden sâdır olana lâyık olup öyle nimet verici ancak Allah subhanehü ve teâlâdır. Mezkûr bâtıl mabutların nimet vermede hiçbir ilişki ve müdahaleleri yoktur. Öyle ise, onla­ra ibadet etmekle doğru nimet vericinin nimetini inkâr etmek icab- eder. Hiç şüphe yok ki, doğru yoldan sapanlar, Allah’tan başka mez­kûr şeylere taptıklarını açıklayıp onlara yaptıkları ibadetlerinin se­bebine dair fasid bir illet ileri sürmüşlerdir ki, o da şu görüştür: Onlara, yaptıkları ibadet kendilerini Allah’a yaklaştıracaktır&#8230;</p>
<p>Şer’i kıyasın illeti, fiil için değil, ancak bir şeyin haram veya haram olmaması içindir. Meselâ: İkisinin içilmesinde de iskâr (sar­hoşluk) hasıl olduğundan dolayı nebiz içilmesinin haram olduğu hük­mü, rakının içilmesine kıyas edilmiştir. Bu mesele fıkıh usulü ulema­sının nezdinde güneşten daha açık olup üzerinde ittifak etmişler­dir.</p>
<p>Şayet Allahü Teâlâ, meselâ; putlardan bir rütbe sağlamak mak­sadıyla onlara ibadet edilmesi haram edilmiş diye buyurmuş olsa veya buna işaret etse, veya şer’î illetlerin nev’inden bir nev’ini uyar­mış olsaydı, ancak o zaman müşriklerin yaptıkları fiillerine dair ge­tirdikleri illet, şer’î bir illet (sebep) olacaktı. Halbuki Allahü Teâlâ bunu buyurmadı ve asla ona işaret bile etmedi. Belki Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde Allah’tan başkasına yapılan ibadetin haram olmasının ve fâilinin tekfir edilmesinin asıl sebebi, ibadeti, müstehak olan Yaradan’dan başkası için olduğu ve yaptıkları işin yerinde ol­madığı için haram olduğuna işaret edilmiştir.</p>
<p>Böylece, iki defa müşriklerin fasit delillerine binaen fasit bir kı­yas sahasına aşırıca gitmiştir. Fâsit (bozuk) temelin üzerine kuru­lan herhangi bir şey de fâsittir. Kendisi, Müslümanların, «Biz hali­feyi veya bir âlimi veya bir mürşidi Allah için seviyoruz.» dedikleri sözlerine inanmayıp hattâ onları tekfir etmiştir. Ve bundan önce ip­tal ettiğim ve kâfirler hakkında nâzil olan âyetleri Müslümanlara hamleden selefleri Haruriyye tâifesinin görüşünü teyit ve tesbit eden kelâmında, Allahü Teâlâ’nın; «İnsanlardan öyleleri var ki, Allah’a ortak edinirler? onu Allah’ı sever gibi severler&#8230;» (Bakara sûresi, âyet: 165) buyurduğu âyet-i celileyi Müslümanlara hamletmiştir. Halbuki herhangi akıllı bir kimse nezdinde, tevessül ile ibadetin ayrı ayrı işler oldukları malumdur. Her ikisinin hakkındaki beyanımız açık olarak geçmiştir.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:211-213,Bedir yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/">Zümer Suresi 3.Ayet’in Tahkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2017 20:53:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül Mes'elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Akli ve Nakli Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'e Şirke Diyenlere Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessülü İnkar Edenlere Reddiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14649</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli] Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h) MÜTERCİM:Hüseyin Avni Hoca Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun. Bundan sonra… Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="r"><a href="http://ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/haz2/" rel="attachment wp-att-14650"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14650" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/haz2.jpg" alt="" width="270" height="357" /></a></p>
<p class="r" style="text-align: center;"><strong>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]</strong></p>
<p class="r"><span style="color: #000000;"><strong>Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h)</strong></span></p>
<p class="r"><strong>MÜTERCİM:</strong>Hüseyin Avni Hoca</p>
<p>Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun.</p>
<p>Bundan sonra…</p>
<p>Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya yeltenmektedir. Sanki Ümmet bununla (kabir ziyâreti ve tevessül ile) -hâşâ- putperestler olmaktadır. Bu yüzden Usûluddîn (akâid) imâmlarının tevessül hakkındaki görüşlerini zikretmek istedim. Çünki, tevhid ile putlara ibadet ederek şirke girmek arasını ayıracak salâhiyyet sahibi kimseler sadece onlardır. Bununla beraber, hakkı yerine geri çevirmek ve câhilleri engellemek içün, ilim ehline göre Kitâb ve Sünnet’teki değişik delâletleri serdetmeyi diledim.</p>
<p>Kullarını muvaffak kılacak olan sadece Allah Sübhânehû ve teâlâdır.</p>
<p>Allah celle celâlühû’dan yardım isteyerek şöyle diyorum: Şübhesiz ki ben burada, (Haşeviyye’nin) da’vetçilerini Ümmet-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı şirke girmekle ithâm etmeye vesîle olan tevessül mes’elesi hakkında konuşmayı münâsib görüyorum. Ben bu bahsin kapısını çalmak istemezdim. Çünki hüccet ve delîl apaçık ortadayken bunun etrafında sonu gelmeyecek bir munâkaşa çıkardılar. Bu fitneyi ilk çıkaranın maksadı, Müslümanların malları hakkında verdiği hükmü, ‘müşriklerdir’ yaftasıyla onların kanları(nı akıtmak) temeline oturtması içün, mallarını(n alınmasını) mübâh kılmaktan başka bir şey değildir. Haşevîlerin tevhîde da’vetleri nasıl doğru olabilir?!.. Hâlbuki onlar, tevessül’ü inkâr etmelerinde Kitâb, Sünnet, Ümmet’in kuşaktan kuşağa intikâl eden ameli ve aklın hücceti/delîli karşısında mağlûb olan kimselerdir.</p>
<p><strong>Kitâb’a gelince…</strong></p>
<p>Onlardan (Kitâb’da geçen âyetlerden) birisi Allah teâlâ’nın ‘O’na varmaya vesîle arayınız’ âyetidir. Vesîle, ma’nâsının umûmuyla, şahıslarla ve amellerle tevessül etmeyi de içine almaktadır. Hatta Şeriat’ta, tevessülden ilk akla gelen -iftirâcıların gevezeliğine rağmen- her ikisidir Bu husûsta diri ile ölü arasındaki fark, ancak, öldükten sonra dirilmeyi inkâra götüren “rûhların (ölmekle) yok olması” i’tikâdı ve bu husûstaki Şer’î delîlleri inkâr etmeyi lâzım getiren “nefisten (rûhdân), bedenlerden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâklerin yok olduğu” iddiâsı üzerinde tabîatlaşan kimseden sâdır olabilir. Sözü edilen âyetteki vesîlenin şahıslarla tevessülü de içine almasına gelince…</p>
<p>Bu, ne mücerred bir re’y iledir, ne de sadece lügat umûmundan alınma bir şeydir. Aksine o, Ömerü’l-Faruk radıyellâhu anhu’dan rivâyet edilmiştir ki, O, Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur duâsında tevessül ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Bu -vallâhi- Allah azze ve celle’ye bir vesîledir…’” Nitekim İbnu Abdi’l-Berr’in el- İstîâb’ında böyle gelmiştir.</p>
<p><strong>Sünnet’e gelince… </strong></p>
<p>Sünnet delîllerinden birisi, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun hadîsidir. O hadîste şöyle geçmektedir: “Ey Muhammed!.. Şübhesiz ki ben seninle Rabbime yöneldim.” Resûl sallellâhu aleyhi ve sellem a’mâya duâyı işte böyle öğretmiştir. Onda şahıs ile tevessül vardır. Onu zâhirinden çevirmek, sözleri nefsânî arzular ile yerlerinden tahrîf etmektir. A’mânın duâsının, Resûl salavâtullâhi aleyhi efendimizin duâsı ile kabûl edilmesi yahud da a’mânın (kendi) duâsıyla kabûl edilmesi ise rivâyette zikredilmemiştir. O yüzden bizim bununla işimiz yoktur. Aksine hüccet, Resûl aleyhisselâm’dan rivâyet edilen duânın ibâresidir. Bu hadîsin sahîh olduğuna dâir hadîs hâfızlarından bir topluluk açıkça ifâdeler kullanmışlardır. Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Yine, Fâtımâ bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsinde şöyle gelmiştir: “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla (senden istiyorum).”</p>
<p>Bu hadîsin Ravh İbnu Salâh’ın dışındaki râvîleri sağlam kimselerdir. Onun hakkında da Hâkim sağlam ve emniyet edilen bir kimsedir demiş, İbnu Hibbân O’nu es-Sikât isimli eserinde zikretmiştir. Bu hadîs de, dirilerle tevessül bâbında, dirilerle ölüler arasında hiçbir farkın bulunmadığına dâir bir nasstır. Bu, peygamberlerin rütbesiyle açık bir tevessüldür.</p>
<p>Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu hadîsinde; “Ey Allah’ım!.. Şübhesiz ki ben senden, senden isteyenlerin hakkı içün istiyorum” ifâdesi geçmektedir.</p>
<p>Bu da ölü ve diri Müslümanların tamamıyla bir tevessüldür. Senedindeki İbnu’l-Muvaffak, (şeyhi) İbnu Merzûk’tan yaptığı rivâyette tek kalmamıştır. İbnu Merzûk ise Müslim’in râvîlerindendir. Tirmizî, senedinde Atıyye’nin bulunduğu birçok hadîsin hasen olduğuna hükmetmiştir. Nitekim ileride gelecektir. Ümmet’in, -diri olsun, ölü olsun- nebîler ve sâlihlerle tevessül etmek hususundaki âdeti, kuşaklar boyu devam edegelmiştir.</p>
<p>Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında “şübhe yoktur ki biz, Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz” sözü, Sahâbe’nin Sahâbe’yle tevessül etmesine dâir (açık) bir nasstır. Bunda Abbâs radıyellâhu anhu’nun şahsıyla tevessül inşâsı(2) vardır. Bu cümlede haberin fâidesi (3) yoktur. Çünki Allah sübhânehû ve teâlâ tevessül edenlerin tevessülünü bilir. (Bu cümlede) -yine- haberin fâidesinin lâzımı (4) da yoktur. Zîrâ Allah teâlâ, tevessül edenlerin, tevessül etmelerini, kendilerinin bildiklerini de bilir. Böylece cümle, sadece şahıs ile tevessül inşâsı (5) içün olmaktadır.</p>
<p>“Biz tevessül ederdik’” sözünde yine birinci cümlede olan vardır.(6) Üstelik Sahâbî’nin “biz şöyle yapardık” sözü, o ifâdeden evvelki vakit içün kabûl edilir.</p>
<p>Böylece ma’nâ şu olmaktadır: Sahâbe radıyellâhu anhum Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’le hayatında ve refîk-i a’lâya kavuşmasından sonra, kıtlık senesine kadar tevessül ederlerdi. Bunu, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ölümünden evveliyle sınırlandırmak, nefsin arzusundan kaynaklanan bir sınırlandırmaktır ve delîlsiz bir şekilde hadîsin nassını tahrîb ve te’vîl etmektir.</p>
<p>Kim ki, peygamberlerle ölümlerinden sonra tevessül etmenin câiz olduğunu, Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessül etmeye dönmesi sebebiyle inkâr etmeye kalkışırsa, muhâl olan bir şeye yeltenmiş, Ömer radıyellâhu anhu’ya, -söylemesi şöyle dursun- aklına bile gelmeyen bir şeyi nisbet etmiştir.</p>
<p>Bu yüzden şu yapılan, sahîh ve açık bir sünneti re’y ile iptal etmeye teşebbüs etmekten başka bir şey değildir. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu işi, başka bir şeyi değil, sadece ve sadece şunu göstermektedir: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek câiz olduğu gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in diri olan akrabalarıyla da tevessül etmek câizdir.. Hatta İbnu Abdi’l-Berr’in el-İstîâb’ında Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessülünün sebebi vardır.</p>
<p>Orada şöyle denilmektedir: “Şübhe yoktur ki yeryüzü, Ömer zamanında kıtlık senesinde şiddetli bir şekilde kurak olmuştu. Bu on beşinci sene idi. Ka’b dedi ki; ey mü’minlerin emîri! İsrâîloğullarına böyle bir şey isâbet ettiği zaman Nebîlerin yakınlarıyla yağmur duâsı yaparlardı. Bunun üzerine Ömer radıyellâhu anhu işte bu (Abbâs), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in amcası ve babasının kardeşi ve Hâşimoğullarının efendisidir, dedi ve ona doğru yürüdü ve hâli ona şikâyet etti…”</p>
<p>Şimdi Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur istemesinin Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in ölü olup, söylenileni duymamasından ve Allah teâlâ katında onun bir rütbesinin bulunmamasından olmadığı açığa çıkmış oldu mu?! Hâşâ… Bu sadece atılan bir iftirâdır.</p>
<p>Sahâbî Bilâl İbnu Hâris radıyellâhu anhu’nun Hazreti Ömer radıyellâhu anhu zamanında kıtlık günlerinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine gelmesi hakkındaki Mâlikü’d-Dâr hadîsi (ve ondaki) ‘Ya Resûlellâh!.. Ümmetin içün yağmur iste, zîrâ şübhesiz ki onlar helâk oldular’ demesi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in rü’yâda ona gelip de, ‘Ömer’e git ve O’na selâm söyle ve haber ver ki, onlara yağmur yağdırılacak’ sözü, hiçbir inkâr bulunmaksızın Sahâbe radıyellâhu anhum’un Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm ile ölümünden sonra tevessül ettiği hakkında açık bir nasstır. Hadîs, -Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi- İbnu Ebî Şeybe’nin sahîh bir senedle rivâyet ettiği hadîslerdendir.(7)</p>
<p>Bu, refîk-i a’lâya kavuştuktan (ölüp cennete gittikten) sonra Nebi sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi câiz görmeyenlerin belini kıran bir rivâyettir.</p>
<p>Aynı şekilde, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun zikri geçen hâcet duâsını Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu’nun yanındaki ihtiyâc sâhibi birisine öğretmek hakkındaki hadîsi de böyledir. Onda, -hiçbir kimsenin inkârı olmaksızın- Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le, vefâtından sonra tevessül etmek vardır. Hadîsi Taberânî sahîh bulmuş ve O’nu (Taberânî’yi) Ebû’l-Hasen el-Heysemî Mecmâu’z-Zevâid’de ikrâr etmiştir (doğrulamıştır). Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Büyük muhaddis Muhammed Âbid es-Sindî, husûsî (olarak tevessül mes’elesi hakkında yazdığı) bir cüzde, bu mevzû’da gelen hadîsleri ve eserleri (Sahâbî söz ve fiillerini) toplamış, (hasta gönüllere) şifâ vermiş ve yeterli olmuştur.</p>
<p><strong>Ümmet’in bu husûstaki kuşaklar boyu birbirine intikal eden ameline gelince…</strong></p>
<p>Onu sayıp dökmek (çok olmaları yüzünden) zor olan şeylerdendir. Bu mes’elede husûsî kitâblar vardır.</p>
<p>Ahmed İbnu Hanbel’in Ebû Bekir el-Mervezî’nin rivâyeti olan el-Menâsik’inde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le tevessül etme(si) vardır.</p>
<p>Hanbelî âlimlerinin büyüklerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire’sinde yer alan aleyhissalâtü vesselâm ile tevessül etmek hakkındaki ifâdeleri anlatmak uzun sürer. Bu ibâreyi, es-Seyfü’s-Sakîl’e yazdığımız Tekmîle’mizde zikrettik.</p>
<p>İmâm Şafiî’nin Ebû Hanîfe ile tevessül etmesi, Hatîb’in Târîh’inin başlarında sahîh bir senedle zikredilmiştir.(8 )</p>
<p>Hâfız Abdülğanî el-Makdisî el-Hanbelî’nin doktorları âciz bırakan bir hastalık içün şifâ bulmak maksadıyla Ahmed İbnu Hanbel’in kabrine dokunması, Hâfız Ziyâ el-Makdisî el-Hanbelî’nin mezkûr şeyhinden işiterek yazdığı el-Hikâyâtü’lMensûre’sinde anlatılmaktadır.(9 )Kitâb, Zâhiriyyetü’dDımeşk’de müellifin hattıyla korunmaktadır. Bunlar (-Hâşâ-) kabre ibâdet eden kimseler midirler?!..</p>
<p><strong>(Tevessül’ün câiz olduğunun) akıl cihetine/ tarafına gelince</strong>…</p>
<p>İmâm Fahrüddîn er-Râzî, Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî ve başkaları gibi akâid âlimlerinin büyüklerinden olan kimseler -ki akâid mes’elelerindeki müşkilâtların hâllinde onlara müracaat edilmektedir- diri olsun, ölü olsun, peygamberler ve sâlihlerle tevessül etmenin câiz olduğunu açıkça ifâde etmişlerdir. Ümmet’in, îmân, küfür, tevhîd, şirk ve hâlis ibâdet husûslarında onlara koşuşturmasına rağmen, onlara, kabirlere ibâdet etmek ve Allah’a şirk koşmaya da’vet etmek iftirâsı atmaya hangi utanmazın gücü yeter?!.. Herkese göre, mededin (yardım eli uzatmanın) tamamı, sebeblerin sâhibi ve yaratanı olan Allah celle celâlühû’dandır.</p>
<p>İşte sana imâmların bu mes’eledeki sözlerinden bir takım ifâdeler: (Fahruddîn) er-Râzî, Tefsîr’inde şöyle diyor:</p>
<p>“Cismânî alâkalardan (bedenlerle ilgili olan bağlantılardan) kurtulan ve ulvî (yksek) âleme kavuş- mağa şiddetli arzulu olan beşerî rûhlar, cesedlerin karanlıklarından çıkmalarından (öldükten) sonra, melekler âlemine ve mukaddes yerlere giderler ve onlardan (rûhlardan) bu âlemin hâllerinde eserler ortaya çıkar. O yüzden, işte onlardır ‘iş(ler)i tedbîr edenler.’ (10) İnsân bazen üstâdını rü’yâda görür de, ona, içinden çıkılması zor bir mes’ele sorar ve üstâdı kendisine o mes’eleden çıkışın yolunu gösterir; değil mi?” (11)</p>
<p>Fahruddîn er-Râzî yine el-Metâlibu’l-Âliye’de -ki o Kelâm İlmi hakkındaki kitâblarının en kıymetlilerindendir- 7. kitâb’ın 3. makâlesinin 10. faslında şöyle der: “İnsan, bazen babasını ve anasını rü’yâda görür ve onlara bir takım şeyleri sorar, onlar da doğru cevâblar verirler. Bazen de onu hiç kimsenin bilmediği bir yerdeki defîneye yönlendirirler.”</p>
<p>Râzî sonra şöyle dedi: <em>“</em>Ben ilk ilim öğrenmeye başladığımda çocuktum ve ‘Başlangıcı Bulunmayan Hâdisler/ Sonradan Olma Şeyler’ bahsini okuyordum. Rü’yâmda babamı gördüm. Babam bana şöyle dedi: (Bu mes’elede), delîllerin en güzeli şöyle denilmesidir: Hareket bir hâlden bir hâle intikâl etmektir. O da mâhiyyeti îcâbı başka şeyden sonra olmasını gerektirir. Ezel/kıdem ise başka şeyden sonra olmamayı gerektirir. O yüzden bu iki şeyin (başka şeyden sonra olmak ve başka şeyden sonra olmamanın) bir araya getirilmesinin imkânsız olması gerekir.”</p>
<p>Fahruddîn el-Râzî sonra şöyle dedi: “Açık olan odur ki, bu tarz bir cevâb, bu mes’elede söylenen her şeyden daha güzeldir.(12) Yine işittim ki, Şâir Firdevsî, Sultân Mahmûd İbnü Sübüktekin nâmına te’lîf ettiği Şâhnâme isimli kitâbı yazdığı, (Sultân kendisine) gerektiği gibi hakkını vermediği ve bu kitâba yakışır şekilde O’nu gözetmediği zaman canı sıkıldı ve rü’yâsında Rüstem’i gördü. Rüstem, O’na, ‘bu kitâbta beni çok övdün. Oysa ben ölüler arasındayım; hakkını ödemeye gücüm yetmez; ancak sen falanca yere git ve orayı kaz; zîrâ şübhen olmasın ki, orada bir defîne bulacaksın; onu al,’ dedi. Bu yüzden Firdevsî, ölümünden sonraki Rüstem, yaşayan Mahmûd’dan daha cömerttir, derdi.”(13)</p>
<p>(Râzî) yine bu Makâle’den On Beşinci Fasıl’da da delîlleri serdettikten sonra şöyle dedi: “İşte bunlardan dolayı nefsin (rûhun) bedenden ayrıldıktan sonra, cüz’îleri (14) bilebileceğine kesin inanmak lâzımdır. Bu, âhiret mes’elelerinde faydalanılacak kıymetli bir temel kâidedir.”(15)</p>
<p>(Râzî), yine bu makâlenin on sekizinci faslında şöyle dedi: “Pâdişâhların büyüklerinden birisi -ki O, Melik Muhammed İbnu Sâm İbnu’l-Huseyn el-Ğavrî olup gidişâtı güzel, yolu makbûl, âlimlere meyli çok, dindâr ve akıllıların meclîslerine rağbeti kuvvetli olan bir zât idi- bu mes’ele hakkında bana suâl sordu. Ben de bu husûsta bir risâle yazdım. Şimdi de burada o risâlenin hulâsasını anlatıyorum ve şöyle diyorum: Bu meselede konuşmak içün bir takım mukaddimeler/ önceden anlatılması gereken husûslar vardır:</p>
<p><strong>Birinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Biz, insan nefislerinin, bedenlerin ölümünden sonra bâkî olduğunu ve bedenlerinden ayrılan o nefislerin (rûhlar’ın), bedenlerine bağlı olan nefislerden bazı yanları ile daha güçlü olduğunu göstermiştik. O nefisler bedenlerinden ayrılınca, perde yok olup ğayb âlemi ve âhiret konaklarının sırları onlara açılır. Bedenlerdeyken bürhânlarla/kesin delîllerle bilinen bilgiler, bedenlerden ayrıldıktan sonra, zarûrî (delîle muhtaç olmadan herkesin bilebileceği) hâle gelirler. Zîrâ bedenlerdeki nefisler, meşakkat ve örtü altında idiler. Bedenler yok olunca ve kalmayınca o nefisler açıldı, ışığa çıktı ve parıldamağa başladı; bedenlerden ayrılan nefisler için bir çeşit üstünlük hâsıl oldu. Bedenlerdeki nefislerin de başka bir yönden bedenlerden ayrılan nefislerden üstün oluşları ise şundandır: Çünkü kesb/kazanmak ve taleb etmek âletleri, birbirine eklenen fikirler, birbirini ta’kîb eden görüşler vâsıtasıyla kalıcıdırlar. Bu nefisler de (henüz) bâkıdirler ve her bir gün yeni bir ilim elde etmektedirler.Bu hâl ise bedenlerden ayrılan nefislerde yoktur.</p>
<p><strong>İkinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Nefislerin bedenlere bağlı oluşu şiddetli bir aşk ve tastamam bir sevgiye benzer. Bu sebeble bu dünyada elde etmeyi istedikleri her şeyi, hayır ve rahatı bu bedene ulaştırmak için isterler. O halde -Nefs-i Nâtıkaların(16) olup biten teferruâtı bilebileceklerine ve ölümlerinden sonra da bu idrâk ile sıfatlanmış olarak kalacaklarına dâir görüşü müdâfaa ettiğimize göre- insan ölüp nefis bedenden ayrılınca (onun) bu meyil (gene de) kalır ve bu aşk yok olmaz. Bu nefisler, o bedenlere büyük bir meyil ve büyük bir incizâb/ çekilmek ve kapılmak hâlinde kalırlar.</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu mukaddimelerden (anlatılmak isteneni) anladıysan, şöyle deriz: İnsan, nefsi kuvvetli, cevheri kâmil ve te’sîri şiddetli bir kişinin kabrine gider, orada bir zaman durur ve nefsi o türbeden te’sîrlenirse -ki sen, ölünün nefsinin (rûhunun) o türbeyle bir bağlantısı olduğunu bilmiştin- işte o zaman, diri ziyâretçinin nefsi ile ölünün nefsi için o türbe üzerinde bir araya gelmek sebebiyle bir karşılaşmak meydana gelir. </span></p>
<p><span style="color: #000080;">Böylece o iki nefis, her birisinin ışığı diğerine aksedecek şekilde yerleştirilen, net gösteren iki aynaya benzer hâle gelirler. Dolayısıyla, o diri ziyâretçinin elde ettiği delîllerle kazanılan ma’rifetlerden, kazanmakla elde edilen ilimlerden ve Allah celle celâlühû’nun önünde eğilmek ve Allah celle celâlühû’nun hükmüne razı olmak türünden olan üstün ahlâktan o ölünün rûhuna akseder/yansır. O ölen kimsenin nefsine hâsıl olan, kâmil ve parlak ilimlerin tamâmından bir nûr da, diri ziyâretçinin rûhuna akseder. Bu yolla da, şu ziyâret, ziyâret eden ile ziyâret edilene en büyük bir menfaatin ve en yüce bir parlaklığın hâsıl olmasının sebebi olur. Kabir ziyâretinin meşrû’ olmasındaki aslî sebeb(lerden birisi) işte budur. Bu ziyârette, bahsettiğimizden daha ince ve gizli daha başka sırların da hâsıl olması ihtimâlden uzak değildir. Eşyânın hakîkatlerini tamamen bilmek sadece Allah katındadır.</span>”(17) (Râzî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İşte, Fahrüddîn er-Râzî’nin, ziyâret esnâsında ziyâret edenle ziyâret edilenin rütbelerine göre, almak, vermek, istifâde etmek ve faydalandırmak husûslarındaki fikir ve kanaatini gördün.</p>
<p>Allâme et-Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd’da -ki bu kitâb temel Usûlüddîn (kelâm) kitâblarındandır ikinci cüz, otuz üçüncü sahîfede felsefecilere cevâb verirken şöyle dedi:</p>
<p>“Felsefecilere göre, cüz’îlerin(18) idrâk edilmesi (kavranması), sûret(lerin)in âletlerde (göz ve kulak gibi uzuvlarda) hâsıl olmasına bağlı bir şart olunca, nefsin (bedenden) ayrılması ve âletlerin kalmaması anında, şartın yok olması ile meşrûtun (şarta bağlı olarak var olanın) da yok olması zarûreti/ kaçınılmazlığı sebebiyle, cüz’îleri idrâk ede(bile)cek hiçbir şey de kalmaz.</p>
<p>Bize göre ise, cüz’îlerin (tek tek varlıkların ve olayların) idrâkinde -ya bu (idrâkin) ne nefiste ne de histe sûretin meydana gelmesi ile olmadığından veya cüz’înin sûretinin nefiste şekillenmesi imkânsız olmaması sebebiyle- uzuvların bulunması şart değildir. Hattâ İslâm’ın kâidelerinden açık olan budur. O yüzden, nefis (rûh) bedenden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâkleri, diri olanların -bilhassa (onlardan) dünyada kendileri ile ölü arasında tanışıklık olanlarınınhâllerinin cüz’îlerinden bazısını bilir.</p>
<p>Kabir ziyâreti ve hayırların inmesi, musîbetlerin de savulması isteklerinde, hayırlı ölülerin nefisleriyle olan istiâne (yardım istemek) ile işte bundan dolayı faydalanılır. Zîrâ nefsin (bedenden) ayrılmasından sonra beden ve bedenin gömüldüğü türbe (kabir) ile bir tür alâkası, bağlantısı vardır. O yüzden diri olan o kabri ziyâret ettiği vakit, iki nefis arasında buluşmalar ve feyz alıp vermeler olur&#8230;”(19)</p>
<p>Şu büyük imâmın mes’ele hakkındaki tahkîki işte budur. Bu da tevhîd ile şirkin arasını ayıramayacak olan kimselerden sâdır olan bir söz müdür?! Yazıklar olsun böyle düşünenlere!..”</p>
<p>Teftâzânî sözü edilen cüz’ün 150. sayfasında şöyle dedi:</p>
<p>“Kısacası, velilerin kerametleri, neredeyse nebilerin mucizelerine katılmışdır.(20) Kerâmetlerin inkâr edilmesi bid’atçiler ve hevâların sâhibleri için şaşılacak bir şey değildir. Zîrâ bunu, ibâdet işlerinde çaba sarf etmelerine ve kötülükler(in bazısın)dan kaçmalarına rağmen, kendilerinde aslâ görmediler; bir şey üzere olduklarını iddiâ eden önderlerinden de işitmediler. Bu yüzden, kerâmet sâhibi Allah dostlarının derilerini parçalayarak ve etlerini ısırarak aleyhlerine düştüler. Ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar develeri aldılar götürdüler (malı götürdüler) (21) meşhûr atasözünün altında oturarak, Onları ancak câhil mutasavvıflar olarak isimlendirmekte ve sadece bid’atçilerin arasında saymaktadırlar. Hâlbuki bilmediler ki, bu işin binası, akîde berraklığı, sır pâklığı, tarîkat izince gitmek ve hakîkati seçmek üzerinde kuruludur.”(22) (Teftâzânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Bu büyük İmâmın, kerâmet sâhibi Ehlüllâh hakkındaki sözü işte budur. Bununla beraber O’nun (Teftâzânî’nin) tasavvufla herhangi bir bağı ve bağlantısı da yoktur. Bunda, Ümmet’in seçkin kişilerinin kanını içmeyi âdet edinenler için bir ibret vardır&#8230;</p>
<p>Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî, el-Metâli’ üzerine yazdığı Hâşiye’sinin başlarında, bu kitâbı şerhedenin(23) kitâbının(24) başlarında,(25) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âline salât etmenin yönünü (ve îzâhını) ve feyz elde etmekde onlarla tevessül etmeye olan ihtiyâcın şeklini açıklarken şöyle dedi:</p>
<p>“Eğer, ‘Bu tevessül, ancak rûhlar bedenlere bağlı olduklarında tasavvur edilebilir, onlardan ayrıldıklarında ise düşünülemez; zîrâ (öldükten sonra) artık münâsebeti gerektiren hiçbir şey yoktur’ dense, (şöyle) deriz: Onlar, (Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âli’nin rûhları dünyadayken) yüksek bir himmetle, gayretle yönlerini, nâkıs nefisleri kâmil hâle getirmeye çeviren kimseler olarak bedenlere bağlıydılar. Şübhe yoktur ki, bunun eseri onlarda durmaktadır. İşte bu yüzden, kabirlerini ziyâret etmek, birçok nûrların onlardan ziyâretçilere akmasını hazırlayan(bir sebeb)dir. Nitekim gönül gözü görenler bunu müşâhede etmektedirler.”(26) (Cürcânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Böylece bu mes’elede Kitâb, Sünnet, kuşaktan kuşağa intikâl ede gelen amel ve akâid imâmlarının sözleri birbirine uymuş oldu. Bundan sonra kim inâd ederse artık o, yoldan kaymış bir kimsedir.</p>
<p>Şimdi Allah’ın izni ile kısaca getirdiğimiz delîlleri etrâflıca ortaya koymak içün -bu husûstaki âyetlere işâret ettikten sonra- mevzû’ hakkında rivâyet edilen hâdîsler ve eserlerden bahsedeceğim.</p>
<p><strong>Diyorum ki;</strong> Önceden, Allah teâlâ’nın ‘Ey îmân edenler, O’na (Allah’a ulaşmaya) vesîleyi arayın”(27) sözünü, onunla, zâtlarla ve amellerle tevessül etmenin Şer’an istenen bir şey olduğuna delîl getirmek içün okuduk. Çünki, tevessül etmek onu da bunu da (amellerle ve şahıslarla tevessül etmenin her ikisini de) içine alır. Bu âyetin, şahıslarla da tevessül etmeyi içine aldığını söylemek, ne sırf rey iledir, ne de lügatın umûmu/genelliği iledir.(28)</p>
<p>Aksine bu, İbnu Abdi’lBerr’in el-İstîâb’ındaki Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’dan yaptığı bir rivâyette vardır: Hz. Ömer radıyellâhu anhu, Hz. Abbas radıyellâhu anhu ile istiska ettikten ve kendilerine yağmur yağdırıldıktan sonra şöyle demişti: ‘Vallâhi bu Allah azze ve celle’ye (varmak içün aranan ve tutulan) bir vesîledir ve O’nun katından bir rütbedir.’(29)</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de(30) bulunduğuna göre, Zübeyr İbnu Bekkâr’ın el-Ensâb’ında geçen, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘O’nu -yani Abbâs’ı- Allah(celle celâluhû’y)a vesîle edininiz’ sözünü de buna ekleyebilirsiniz.</p>
<p>Bu sözden, ondan duâ isteyiniz ma’nâsı düşünülemez. Zîrâ Hz. Ömer radıyellâhu anhu ondan duâ istemiş, O da duâ etmek içün öne geçmişti. Mü’minlerin Emîri’nin O’ndan duâ istemesi, O’nun da Ömer’in isteğini yerine getirerek duâ içün öne geçmesinden sonra, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu sözü ancak, O’nunla Allah celle celâluhû’ya tevessül ediniz(31) ma’nâsında olur. Nitekim Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun kendisi de öyle yaptı. Lâkin nefsin arzusu (kişiyi) kör ve sağır yapar.</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de şöyle denilmektedir: “Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘Abbâs’la tevessül ettikleri’ne dâir olan sözünde, onların, Ömer radı- yellâhu anhu’dan, kendileri için Abbâs radıyellâhu anhu’dan yağmur duâsı yapmasını istemeleri ma’nâsının bulunduğunu göstermez. Zîrâ iki hâlde de (bu sözde) Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den şefâat dileyenler olarak, Allah celle celâlühû’dan yağmur istemeleri ihtimâli vardır.</p>
<p>İbnu Rüşeyd şöyle demiştir: (İmâm Buhârî), insanların ‘imâmdan yağmur duâsı yapmasını istemeleri bâbı’ başlığıyla, evlâ yolla delîl getirmeyi murâd etmiştir. Çünki onlar, O’nunla Allah celle celâluhû’dan istiyorlar, Allah celle celâluhû da onlara yağmur yağdırıyorsa, (Allah celle celâluhû’dan) istemek içün O’nu öne geçirmeleri daha münâsibdir.” (Fethu’l-Bârî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İki hadîs Hâfızı İbnu Hacer ve İbnu Rüşeyd’in şu sözleri, ‘Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek demek, O’ndan duâ istemektir’ diyerek vehimlere dalanların vehimleri(nin asılsız oldukları) hakkında hükmünü vermektedir. Tevessül ile duânın ne alâkası vardır?!.. Evet, bazen vesîle edinilen kimse, tevessül eden için duâ da eder. Ancak bu, tevessülün ne lügat olarak, ne de Şer’an gösterdiği bir ma’nâ değildir.(32)</p>
<p>Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek içün ‘Hâlbuki onlar (Yehûdîler), kâfirlere karşı, (O’nunla Allah’dan yardım ve) fetih istiyorlardı’ (33) âyeti ile de istînâs edilebilir/yalnızlık giderilebilir.(34)</p>
<p>Rivâyet tefsîrcilerinden Beğâvî ve diğerleri (İbnu Ebî Hâtim, İbnu Cerîr, Kurtubî ve Âlûsî) bu âyet-i celîlenin tefsîrinde, şu rivâyeti getiriyorlar: “Yehûdîler’e bir musîbet geldiği, bir düşman ansızın saldırdığı zaman, ‘Ey Allah’ım! Onlara karşı âhir zamanda gönderilecek olan, sıfatını Tevrât’ta bulmakta olduğumuz Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile (O’nun hâtırına) bize yardım et’ diye duâ ederler ve yardım görürlerdi.”(35)</p>
<p>Bu husûstaki rivâyetler derli toplu olarak (Hafız) Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr’unda zikredilmektedir.(36) “Şâyet onlar kendilerine zulmettiklerinde, sana gelseler ve Allah celle celâlühû’dan mağfiret isteseler ve Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem de onlar için mağfiret dilese, elbette Allah celle celâlühû’yu tevbeleri çok fazla kabûl edici ve çok ziyâde merhâmet edici olarak bulurlardı”(37)âyetini ölümden öncesi ile sınırlandırmak, hevâ îcâbı olan, hiçbir delîl bulunmaksızın yapılan bir sınırlandırmadır.</p>
<p>Mutlak’ı mutlaklığı üzere bırakmak(38) (kâidesi) Ehl-i Hakk(olan Ehl-i Sünnet)’in ittifak ettiği husûslardandır. Sınırlandırmak da ancak bir delîl ile olur. Hâlbuki burada âyeti sınırlandırıcı hiçbir delîl yoktur. Aksine, mezheblerin fakîhleri -Hanbelîlere varıncaya kadar- bu âyetin ölümden sonrasını da içine aldığı görüşündedirler. ُّ</p>
<p>َون{ ُ َصل ْ ي ُ ِورِهم ٌ ِ ف ُى قب َاء َ ْحي ُ أ َاء بيِنْلْ َاأ’/ }َNebîler kabirlerinde diridirler; namaz kılarlar.’(39)</p>
<p>Hanbelîlere göre Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret vaktindeki tevessül kalıbını, İbnu’l-Kayyim’in Nûniyye’sine (Takıyyuddîn esSübkî tarafından) yapılan (es-Seyfu’s-sakîl isimli) reddiyenin Tekmîle’sinde(40) Hanbelî âlimlerinin öncekilerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire isimli kitâbından naklederek anlatmıştık. Onda tevessül ve bu (yukarıda zikretmiş olduğumuz Nisâ:64.) âyet geçmektedir.</p>
<p>Utbî’nin haberi(41) bir kalem çekmekle reddedilecek rivâyetlerden değildir.</p>
<p><strong>[Hadîsler ve Eserler] </strong></p>
<p>Şimdi de önceden kısaca zikrettiğimiz tevessül hakkındaki hadîs ve eserler üzerinde konuşmaya dönelim…</p>
<p><strong>(Birinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi İmâm Buhârî’nin el-İstiskâ(Bâbı’n)’da rivâyet etmiş olduğu hadîstir. Öyle ki, Sahîh’inde şöyle demiştir:</p>
<p>‘Bana Hasan İbnu Muhammed rivâyet etti (dedi). (O), bize Muhammed el-Ensârî rivâyet etti, dedi. (O), bana babam Abdullah İbnu Müsennâ, Sümâme İbnu Abdillâh İbni Enes’den, (O), Enes’den şöyle rivâyet etti (dedi): Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu kıtlığa ma’rûz kaldıkları zaman Abbâs İbnu Abdilmuttalib ile istiskâ etti ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım!&#8230; Şübhe yoktur ki, biz Sana Nebîmiz sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül eder ve sen bize yağmur yağdırırdın. Ve şübhe yoktur ki, (şimdi) biz sana Nebîmizin amcasıyla tevessül ediyoruz. Bize yağmur yağdır. (Râvî Enes) onlara derhal yağmur yağdırıldı, dedi.”(42)</p>
<p>Bu rivâyette zât ile tevessül vardır.</p>
<p>Burada hazf edilen bir muzâf’ın bulunduğunu, yani sözün ‘Nebîmizin amcası(nın duâsı) ile…’ demek olduğunu iddiâ etmek, herhangi bir delîl bulunmaksızın söylenen katıksız bir asılsız sözdür. Nitekim Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in öldü diye Abbâs radıyellâhu anhu’ya dönüldüğünü var saymak, Ömer radıyellâhu anhu’nun hiçbir şekilde aklına gelmeyen bir şeyi O’na söyletmektir (yakıştırmaktır.) Aksine onda, ‘daha üstün bir kimse bulunmasına rağmen daha aşağıdaki bir kimseyle tevessül etmenin câiz olduğu’ vardır. Hatta ‘Nebîmizin amcasıyla’ lafzıyla tevessül etmek, Abbâs’ın Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in yanındaki yakınlığı ve onun katındaki rütbesiyle tevessül etmektir. Böylece bu tevessül Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le de olmuş olur.</p>
<p>“(Tevessül eder) idik” sözü de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem zamanına hâs değildir. Aksine, o zamanı ve kıtlık senesine kadar olan ondan sonraki vakti içine almaktadır. (Burada tevessülü Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin yaşadığı zamanla) sınırlandırmak, herhangi bir sınırlandırıcı bulunmadan yapılan bir sınırlandırmaktır.</p>
<p>Buhârî’de de yer aldığı gibi, İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ, Ebû Tâlib’in, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i öven şu şiirini okur ve şöyle derdi: “Ve (hiçbir kavim), yüzüyle (veya zâtıyla) bulutlardan (insanlar tarafından Allah’ın) yağmur (yağdırması) istenen hiçbir beyaz(zât)ı (geriye bırakmadı(43)”(44)</p>
<p>Hatta Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in bu şiiri okuttuğu da rivâyet edilmiştir. (45) Hassân radıyellâhu anhu’nun şiirinde şöyle gelmiştir:“Bulutlar Abbâs’ın yüz akı ile yağmur yağdırdı.” Nitekim el-İstîâb’da böyle geçmektedir.(46)</p>
<p>Bütün bunlarda Allah’dan, Abbâs’ın zâtı ve Allah katındaki rütbesi ile yağmur istemek vardır.</p>
<p><strong>(İkinci Hadîs)</strong>: Onlardan biri de İmâm Beyhakî’nin,47 O’nun yoluyla da Takıyy es-Sübkî’nin(48) Şifâu’s-Sikâm’da ve başkalarının (başka eserlerde) rivâyet etmiş oldukları Mâlikü’d-Dâr hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs, Ömer radıyellâhu anhu zamanında Bilâl İbnu Hâris el-Müzenî radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le yağmur istemesi hakkındadır. Mâlikü’d-Dâr, Hazreti Ömer’in âzâdlı kölesi olan Mâlik İbnu İyâz’dır. O’nun hazîne bekçisiydi. O’nu Ömer, çoluk çocuğuna vekâlet vazîfesiyle vazîfelendirmişti. O’nu sonradan Osman radıyellâhu anhu (halka dağıtılacak malların) taksîmiyle vazîfelendirdi.Bu yüzden ona Mâlikü’dDâr ismi verilmişti. Nitekim İbnu Sa’d’ın Tabakât’ında ve (İbnu Hacer’in) el-İsâbe(sin)’de böyle denilmiştir.</p>
<p>İbnu Kuteybe’nin Maarif’inde şöyle yazılıdır: Ömer İbnu’l-Hattâb’ın âzâdlı kölelerinden birisi de Mâlikü’d-Dâr’dır. Ömer, O’nu içinde insanlara bir şey dağıtacağı evde vazîfelendirmişti. (İbnu Kuteybe’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Hadîsin ibâresi(nin tercümesi) şöyledir: “Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu’nun halîfeliği zamanında insanlara kıtlık isâbet etti de, bir adam Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldi ve ‘Yâ Resûlellâh!.. Ümmet’in için (Allah celle celâlühû’dan) yağmur iste, zîrâ onlar helâk oldular’ dedi. Sonra hemen Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem o adama rü’yâsında geldi ve ‘Ömer’e git selâm söyle ve onlara yağmur yağdırılacağını haber ver&#8230;’ buyurdu.”</p>
<p><span style="color: #000080;">(Hadîsden) delîl getirilecek yer,</span> Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem kabirdeyken ondan yağmur duâsı yapması istenilmesi, O’nun Rabbine duâ etmesi, kendisinden bir şey isteyenin suâlini bilmesi, bu yaptığına Sahâbe’den hiçbir kimsenin inkârda bulunmamasıdır.</p>
<p>Bu hadîsi, İmâm Buhârî Târîh’inde,(49) Ebû Sâlih Zekvân yoluyla kısa olarak rivâyet etmiştir. Onu İbnu Ebî Hayseme bu şekilden uzunca olarak rivâyet etmiştir. Nitekim el-İsâbe’de böyle denilmektedir.(50) Onu, yine İbnu Ebî Şeybe, (51) Ebû Sâlih es-Semmân’dan, O da Mâlikü’d-Dâr’dan olmak üzere sahîh bir isnâdla rivâyet etmiştir. Nitekim bunu İbnu Hacer Fethu’lBârî’de(52) açıkça ifâde etmiştir.</p>
<p>(Fethu’l-Bârî’de) }ى’/}yâ’ ile (}ارى ِالد’} َّ ed-Dârî’ şeklindeki) yazılışı matbaa hatâsıdır.</p>
<p>İbnu Hacer, “rü’yâyı gören, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’den biri olan Bilâl İbnu Hâris elMüzenî’dir; nitekim Seyf, el-Fütûh’da böyle rivâyet etti,” dedi.</p>
<p>Bu rivâyet, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in, Resûlüllâh sallâhu aleyhi ve sellem ile ölümünden sonra istiskâ etmekteki amelleri husûsunda bir nassdır. Öyle ki, içlerinden hiçbirisi bu haber kendilerine ulaşmasına rağmen onu inkâr etmemiştir. Mü’minlerin Emîrine götürülen haber yayılır.</p>
<p>İşte bu yüzden, bu rivâyet birilerine yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır.</p>
<p><strong>(Üçüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’ya öğrettiği bir duâ hakkındaki hadîstir ki, onda (şu ifâdeler) vardır:</p>
<p>“(Bir a’mâ adam Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve ‘bana (gözümün açılması husûsunda) âfiyet vermesi içün Allah celle celâluhu’ya duâ et’ dedi. Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem de, ‘İstersen duâ edeyim, dilersen sabret; bu senin içün en hayırlısı olur’ buyurdu. Adam, duâ et, dedi. (Râvî), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem, güzelce abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti, dedi): ‘Ey Allah’ım! Ben rahmet Nebîsi, Nebîn sallellâhu aleyhi ve sellem ile senden istiyorum ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed!.. sallellâhu aleyhi ve sellem. Şübhesiz ki ben seninle, hâcetim yerine gelsin diye, hâcetim husûsunda Rabbime yöneldim. Ey Allah’ım!.. O’nu hakkımda şefâatçi yap…’ ”</p>
<p>Bu hadîste, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zâtı ve rütbesiyle tevessül ve de ğıyâbında ona seslenmek vardır. Bu da yine (imâmlara) yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır; (sesini soluğunu keser).</p>
<p>Bu hadîsi, Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr’inde,(53) Tirmizî Câmi’inin ed-Deavât bâbı sonlarında,(54) İbnu Mâce, Sünen’inin, Salâtül-Hâce’sinde (55) -ki onda sahîh olduğuna dâir da açık bir ibâre(si) vardır- Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de,(56) Ebû Nuaym, Ma’rifetü’sSahâbe’de, Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve’de(57) ve başkaları (başka yerlerde), şâhid getirildiği yerlerin dışında, aralarındaki bir takım küçük farklılıklarla berâber rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Sayıları on beşe yaklaşan hadîs hâfızı, bu rivâyetin sahîh olduğuna hükmetmiştir. Sonrakilerin birçoğu hâric, Tirmizî, (58)İbnu Hibbân, Hâkim, Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhakî(59) ve Münzirî onlardandır.</p>
<p>Tirmizî’nin senedi şöyledir: Bize Mahmûd İbnu Ğaylan rivâyet etti: (O), bize Osman İbnu Ömer haber verdi (dedi). (O), bize Şu’be, Ebû Ca’fer’den, (O), Umâre İbnu Huzeyme İbni Sâbit’den, (O), Osman İbnu Huneyf’den haber verdi, dedi.</p>
<p>Sonra Tirmizî hadîsi getirdi ve şöyle söyledi: ‘Bu hadîs, hasen, sahîh ve ğarîbdir. Bunu ancak Ebû Ca’fer yoluyla bilmekteyiz -ki O el-Hatmîdir-.’</p>
<p>Bazı matbû’ nüshâlarda ‘O Hatmî’den başka birisidir’, bazılarında da ‘O, Hatmî değildir’ şeklinde ifâdeler yer almaktadır. Her ikisi de nüshâ sâhiblerinin tasarruflarından kaynaklanmıştır. Tirmizî’nin ‘O, falancı değildir’ deyip de açıklama yapmaması âdeti yoktur. Üstelik Umâre’den rivâyet eden Ebû Ca’fer, Şu’be’nin şeyhleri arasındadır. O, sadece Medîne asıllı, sonra da Basra’lı Umeyr İbnu Yezîd el-Hatmî’dir. Nitekim bilinen basılı ve yazma ricâl kitâblarından bu ortaya çıkmaktadır. 160 senesinde ölen Ebû Ca’fer er Râzî, Şu’be’nin şeyhlerinden olup, 105’te vefât eden Umâre’ye aslâ yetişmemiştir. Çünki onun Hicaz’a gitmesi Umâre’nin ölümünden dokuz sene kadar sonradır. Şu’be de -yapmakta olduğu rivâyetlerde sağlam olmakta- Şu’be’dir. Üstelik hadîsin Taberânî ve başkalarının yanında başka tarîkleri de vardır ki, şu tarîkler senedin başındaki râvînin ittifakla sika olan hatmî olduğunu açıkça ifâde etmektedir. Taberânî’nin bu hadîsteki senedi Takıyy elSübkî’nin Şifâu’s-Sikâm’ında geçmektedir.</p>
<p>Tirmizî’nin senedinin râvîlerinin tamamı sağlam kimselerdir. Rivâyeti ğarîb diye isimlendirmesi, sadece Osman İbnu Ömer’in Şu’be’den rivâyet etmekte tek kalması, Ebû Ca’fer’in de Umâre’den rivâyet etmekte yalnız kalmasıdır ki, bu iki râvî ittifakla sağlam kimselerdir. Ameller sadece niyetlerledir’ (60) hadîsinde olduğu gibi, nice sahîh hadîsler vardır ki, râvîlerden birisi onda tek kalır. Bunu hasen diye isimlendirmesinin sebebi de, Ebû Ca’fer ve Osman İbnu Ömer’den sonraki tarîklerinin birden fazla oluşudur. Onu sahîh diye isimlendirmesinin sebebi ise, râvîlerindeki sıhhat vasıflarının tekâmülüdür.</p>
<p><strong>(Dördüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Osman İbnu Huneyf hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs zikri geçen hâcet namazı duâsının Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu yanında bir hâceti olan kimseye öğretilmesi ve o kişinin duâyı yapıp hâcetinin yerine gelmesi hakkındadır.</p>
<p>“[Bir adam, Osman radıyellâhu anhu’ya, -halîfeliği zamanında- bir ihtiyacı için gidip geliyordu. Osman radıyellâhu anhu O’na iltifât etmiyor, hâcetine bakmıyordu. Adam bunu Osman İbnu Huneyf’e şikâyet etti. Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu da şöyle dedi: Abdest yerine git, abdest al ve namaz kıl; sonra da ‘Ey Allah’ım!.. Ben rahmet Nebîsi olan Nebîn Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem ile sana yöneliyorum ve senden istiyorum. Ey Muhammed!.. Ben ihtiyacımın görülmesi için seninle Rabbime yöneliyorum’ şeklinde duâ et ve hâcetini söyle.</p>
<p>Adam gitti ve bunu yaptı. Sonra da Hz. Osman radıyellâhu anhu’ya geldi. Kapıcı O’na gitti, elinden tuttu; O’nu Hz. Osman radıyellâhu anhu’nun yanına soktu. Onunla oturttu ve O’na hâcetini söyle dedi. O da, hacetini söyledi. Hz. Osman radıyellâhu anhu da hâcetini yerine getirdi. Sonra da (O’na), ‘şu vakıt oluncaya kadar hâcetini hatırlamadım’ dedi (ve devâmla) ‘hâcetin olursa bize gel’ diye söyledi. Sonra adam, O’nun yanından çıktı ve Osmân İbnu Huneyf’le karşılaştı. O’na, ‘Allah hayırlı mükâfaatını versin, hâcetime bakmıyordu ve bana iltifât etmiyordu.</p>
<p>Nihâyet sen O’na benim hakkımda konuştun (ve böylece işimi gördü)’ dedi. Bunun üzerine Osmân İbnu Huneyf şöyle dedi: ‘Vallâhi O’nunla konuşmadım. Lâkin Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’i gördüm. O’na bir ama adam gelmiş ve gözlerinin görmediğinden şikâyet etmiş (ve gözlerinin açılması içün düâ etmesini istemişti.) Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, yâhud sabredersin buyurdu. (Adam), yâ Resûlellah!.. Beni çekip götürecek kimse yok; (görmemek) bana doğrusu ağır geldi. Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, Abdesthâneye git, abdest al. Sonra iki rek’at namaz kıl; sonra da bu düâyı yap buyurdu. Osmân İbnu Huneyf, vallâhi ayrılmadık,sözümüz uzadı ve nihâyet, adam onda hiçbir (görmeme) kederi olmaksızın yanımıza girdi (gözleri artık görüyordu.), dedi.]”(61)</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu hadîsteki (tevessülün câizliğine) şâhid getirilen yer,</span> sözü edilen Sahâbî’nin hâcet duâsı hadîsinden,onun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zamanına mahsûs olmadığını anlamasıdır. Bu da, O’nunla salavâtüllâhi aleyhi vefâtından sonra tevessül etmek ve O’na seslenmek ve Sahâbe rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain arasında tevârüs eden bir ameldir.</p>
<p>Bu hadîsi Taberânî, el-Kebîr’de (ve es-Sağîr’de) (62) rivâyet etmiş ve onu birçok tarîklerle getirdikten sonra<br />
sahîh olduğunu söylemiştir. Nitekim bunu Ebu’lHasen el-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid’de zikretmiş ve O’nu sahîh bulmakta takrîr (tasdîk) etmiştir.(63)Nitekim O’ndan evvel Münzirî et-Terğib’de,(64) ondan da evvel Ebu’l-Hasen el-Makdisî takrîr etmişlerdir.Bu hadîsi aynı zamanda Ebû Nuaym el-Ma’rife’de ve Beyhakî (Delâil’de) birisi sahîh olan iki isnâdla(65) rivâyet etmişlerdir.(66)</p>
<p><strong>(Beşinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Fatıme Bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsidir ki, bu hadîste Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla/ hürmetine (anam Esed kızı Fâtıme’yi bağışla, O’na hüccetini telkîn eyle ve gireceği yeri kabrini O’na geniş eyle) (67)’” ifâdeleri vardır.</p>
<p>Bu hadîsi İbnu Hibbân ve Hâkim sahîh bulmuşlar, Taberânî de el-Kebîr’de ve el-Evsat’da İbnu Hibbân’ın ve Hâkim’in sika kabûl ettiği Ravh İbnu Salâh’ın bulunduğu bir senedle rivâyet etmişdir. Diğer râvîleri de el-Heysemî’nin el-Mecmâ’da ifâde ettiği gibi, Sahîh’in râvîleridir. (68)</p>
<p>Bu hadîste âhirete intikâl eden Nebîler(imiz) aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât efendilerimizin zâtlarıyla tevessül bulunmaktadır.</p>
<p><strong>(Altıncı Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Ömer radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den rivâyet etmiş olduğu hadîstir:</p>
<p>Âdem aleyhisselâm hatâyı işlediği zaman ‘Muhammed’in hakkıyla senden beni bağışlamanı istiyorum’ dedi.</p>
<p>Bu hadîsi, Hâkim el-Müstedrek’te rivâyet etmiş ve ‘bu, isnâdı sahîh bir hadîstir ve o, Abdurrahman İbnu Zeyd’e âid zikrettiğim ilk hadîstir’ demiştir. (Hâkim’in Sözü Bitti.)</p>
<p>Bunun senedini, Takıyy es-Sübkî, Şifâu’sSikâm’da getirmiştir. Bu hadîsi Taberânî, el-Evsat’ta ve es-Sağîr’de rivâyet etmiş olup, senedlerinde elHeysemî’nin tanımadığı kimseler vardır.</p>
<p>Abdurrahmân İbnu Zeyd’e gelince; Mâlik O’nu zayıf kabûl etmiş ve bu hükümde diğer bir takım kimseler O’na tâbi’ olmuşlardır. Ancak O (İbnu Zeyd), yalan ile ithâm edilmemiş, aksine, yanılmakla ithâm edilmiştir. O’nun gibi birinin rivâyetleri elenir, bazıları seçilir. Bu rivâyetin Mâlik’in kabûl ettiği rivâyetlerden olduğunu gördüğünde, Hâkim’in yaptığı da budur.</p>
<p>İmam Mâlik, İbnu -Humeyd’in O’ndan rivâyet ettiğine göre- (Halîfe) Ebû Ca’fer el-Mensûr’a şöyle demiştir: ‘O, senin ve baban Âdem aleyhisselâm’ın vesîlesidir.’</p>
<p>İmâm Mâlik radıyellâhu anhu, (Abdurrahman’dan gelen) haberin doğruluğunu kabûl ettikten ve onu delîl olarak ileri sürdükten sonra, Abdurrahman’dan (şu rivâyette) ‘yanılma’ ve ‘zabt azlığı’ töhmeti kalkar. Ki, bu töhmetlerleO’nu ithâm edenler, sadece Mâlik’e uyuyorlardı, O’na dayanıyorlardı. Abdurrahman İbnu Zeyd, her bir haberi reddedilecek kimselerden değildir.</p>
<p>İşte size, İmâm Şâfiî… El-Ümm’de ve Müsned’inde Allah’ın dîni(nin mes’eleler)inde O’nun bazı hadîslerini delîl getirmektedir.(69) Bu sebeble, bu hadîsi sahîh kabûl etmesinde, Hâkim kınanamaz. Aksine, doğru olan, bu(isnâdı sahîhtir hükmü) dür. Ancak, Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’in fazîletlerini işittiğinde göğsü daralanlara göre doğru olmayabilir.</p>
<p>Mâlik’in Ebû Ca’fer’e söylediği mezkûr söze gelince; onu Kadı İyâz eş-Şifâ bi Ta’rîfi Hukuki’lMustafâ’da ceyyid/güzel bir senedle rivâyet etmiştir. Seneddeki İbnu Humeyd et-Takıyy es-Sübkî’nin zannettiğinin hilâfına tercîh edilecek görüşe göre Muhammed İbnu Humeyd er-Râzî’dir.</p>
<p>Lâkin bu Râzî’nin hâli, eş-Şems İbnu Abdi’lHâdî’nin tasvîr etmek istediği gibi değildir. Öyle ki, hakkında (kınama yoluyla) konuşanların tamamının sözlerini toplamış, onu övenlerin sözlerini ihmâl etmiştir. O (İbnu Abdi’l-Hâdî) gençliğinde İbnu Teymiyye ile buluşup ona kanan ve doğru yoldan çıkan üç kişiden birisidir. Şeyhinin yalnız kaldığı yanlışlarının zıddına getirilen delîllerde cerhi zikreder, ta’dil’i ise görmezden gelir.</p>
<p>Bu Muhammed İbnu Humeyd’den, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce, Ahmed İbnu Hanbel ve Yahyâ İbnu Maîn rivâyet etmiştir. İbnu Ebî Hayseme ‘İbnu Maîn’e o sorulmuş, İbnu Maîn’de sağlamdır, onda bir beis yoktur, Râzî zekîdir, demiştir’ dedi. Ahmed İbnu Hanbel, ‘Muhammed İbnu Humeyd durdukça Rey şehrinde ilim devam edecektir’ demiştir. Sâğânî ve Zuhelî Onu övenlerdendir. Halîlî, el-İrşâd’da ‘hâfızdı ve bu işi (hadîs ilmini) bilenlerden birisiydi, Ahmed ve Yahyâ ondan râzı olmuştur’ dedi. Buhârî’de ‘hakkında nazar vardır’ demiştir.</p>
<p>Böylesi bir kimse, böyle bir haberde ithâm edilemez. Hicrî 248’de yüksek bir yaşta vefât etmiştir. İmâm Mâlik öldüğünde (Râzî’nin) yaşı 15’ten aşağı değildi. Hâlbuki onlar (Hanbelî mezhebine mensûb olduğunu söyleyen ve tevessülü inkâr edenler), imâmları(olduğunu iddiâ ettikleri Ahmed İbnu Hanbel)in Müsned’inde 5 yaşında olan kimsenin rivâyetini kabûl etmektedirler.</p>
<p>Ya’kûb İbnu İshâk’ta hiçbir beis yoktur. Nitekim Hatîb, Târîh’inde böyle dedi.</p>
<p>Ebu’l-Hasen Abdullah İbnu Muhammed İbnu’l-Müntâb, Kadı İsmail’in en büyük talebelerindendir. Muktedir, bu İbnu’l-Müntâb’ı, üç yüz senesi civarlarında Medine-i Münevvere kadılığına getirmişti. O zamanda ilim sâhiblerinden ileri gelen sağlam kişilerden başkası Medine-i Münevvere kadılığına getirilmezdi. İbnu’l-Müntâb’ın isminde birçokları yanlışa düşmüştür. Talebesi Muhammed İbnu Ahmed İbni’l-Ferec’i, Sem’ânî, el-Ensâb(isimli kitâbın)da Cezâirî’yi anlatırken güvenilir bulmuş ve İbnu’l-Esîr, el-Lübâb’da O’nu tasdîk etmiştir. Ebû’l-Hasen (İbnu Alî) el-Fihrî(70) güvenilir ve sağlam kimselerden olup, Zehebî’nin el-’İber’inde tanıtılmıştır. İbnu Dilhâs, İbnu Abdi’l-Berr’in şeyhlerinin sağlamlarındandır ve İbnu Büşküvâl’ın es-Sıle(isimli eserin)’de tanıtılmıştır. Bu kitâb Madrid’de basılmıştır…(71) Sübkî onların hâllerini Şifâu’s-Sikâm isimli eserinde bizim zikrettiğimizin dışına çıkmayacak bir şekilde anlatmıştır.</p>
<p>İbnu Abdi’l-Hâdî bu haberi kabûl etmekten kaçınmaktadır. Çünki O, çâresiz, şeyhi (İbnu Teymiyye)’nin yanlışlıklarına dokunmaktadır. İbnu’l-Müntâb bu haberi rivâyet etmekle, şeyhi  Kadı İsmâîl’in, el-Mebsût’undaki, İbnu Vehb’in Mâlik’den yaptığı rivâyete zıd olarak yaptığı rivâyeti reddetmesini murâd etti. İsmâîl Irak’lı âlimlerdendir. Mısır’lı ve Medîne’li âlimler Mâlik’in me’selelerini (söz ve ictihâdlarını) onlardan (Irak’lı âlimlerden) daha iyi bilirler. Üstelik İsmâîl, (Mâlik’den) zikrettiğini Mâlik’e isnâd etmedi, irsâl etti.(72)</p>
<p>Lâkin bu, İbnu Abdi’lHâdî’nin nefsinin arzusuna uyduğundan, bunu, İbnu Müntâb’ın rivâyetinin aksine, senedini araştırıp sormadan kabûl etmektedir. Fikrince senedini anmaya ihtiyâc bırakmayacak ölçüde (İsmâîl’i) aşırı bir şekilde medhetmektedir. Dâvûd el-Isfehânî’nin Onun hakkında söylediğini sanki görmedi. Allah teâlâ’nın, yarattıklarında birçok şeyler (hikmetler) vardır.</p>
<p>Üstelik Âdem aleyhisselâm’ın tevessülü hakkında birbirini kuvvetlendiren başka rivâyetler de gelmiştir ki, yazdıklarımızla yetinerek onları zikretmeye hâcet duymadık. Çünki geçen hadîsler, -ne olursa olsunhasmını alt etmek istemekte zorâkiliklere girmeyen her bir kimseye yeter.</p>
<p><strong>(Yedinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de İbnu Mâce’deki ‘namaza yürüme(nin âdâbı) bâbı’ndaki Ebû Saîd elHudrî radıyellâhu anhu’nun hadîsidir: َُل َك ِ ب َح ِّق َّ الس ِائِل َني َ ْسأ َّ ُله َّم ِ إِّنى أ َ َج ِ إَل َّ ى الصلاَِة َال َ ْن َ ق َال ِ إ َذ َ ا خر } م ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار { َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ْ َك َ وِب َح ِّق مَْ م َش َاى َ هَذا أ َعَلي “Kim evinden namaza çıktığında, ‘Senden, Senden isteyenlerin sendeki hakkı ve bu yürüyüşüm hakkı ile (hakkı için) istiyorum…. Senden, beni ateşten kurtarmanı istiyorum, (73) derse&#8230;’(74)</p>
<p>Şihâb el-Bûsîrî, Misbâhu’z-Zücâce fi Zevâidi İbni Mâce’de(75) şöyle dedi:</p>
<p>İbnu Mâce’nin bu isnâdında peşpeşe zayıf râvîler vardır: Atıyye -ki Avfîdir-, Fudayl İbnu Merzûk ve Fadl İbnu’l-Muvaffak’ın hepsi zayıf râvîlerdir.</p>
<p>[Lâkin Fadl İbnu Muvaffak, İbnu Uyeyne’nin dayıoğludur. Hakkında Ebû Hâtim, sâlih bir kimse olup, hadîsi zayıftır, demiştir. O’nun dışında bu râvînin zayıf olduğunu söyleyen de yoktur. Zayıflıkla suçlanmasının sebebi de açıklanmamıştır.76 Belli de değildir. Hattâ Büstî (İbnu Hibbân), bunun sağlam olduğunu söylemiştir.](77) Ancak, İbnu Huzeyme, bu hadîsi, Sahîh’inde Fudayl İbnu Merzûk yoluyla rivâyet etmiştir ki, bu rivâyet O’na göre sahîhtir.(78)</p>
<p>Onu Rezîn de zikretmiştir.</p>
<p>Onu Ahmed İbnu Menî’ de, Müsned’inde, rivâyet etmiştir ve (şöyle demiştir): Bize Yezîd rivâyet etti, (O), bize Fudayl İbnu Merzûk rivâyet etti (dedi). Böylece onu isnâdı ve metni ile zikretmiştir. (El-Bûsîrî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce’de şöyle dedi: Bu hadîsi Ebû Nuaym el-Fadl -ki o İbnu Dükeyn’dir- Kitâbu’s-Salât’da Fudayl İbnu Merzûk’tan, (O) Atiyye’den, (O) Ebû Saîd-i Hudrî radıyellâhu anhu’dan mevkûf olarak rivâyet etti.(79) (Muğlatay’ın Sözü Bitti.)</p>
<p>Atıyye, (hadîsi) Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan rivâyet etmekte yalnız değildir. Aksine, Abdulhakem İbnu Zekvân’ın rivâyetinde, Ebu’sSıddîk, (onu) Ebû Saîd’den rivâyette, Atıyye’ye mutâbeat etmiştir.(80)</p>
<p>Bu zât da, her ne kadar Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, hadîsi, el-’İlel(ü’l-Mutenâhiyye)’de onunla illetli kabûl ettiyse de, İbnu Hibbân’a göre sağlam bir râvîdir&#8230;</p>
<p>İbnu’s-Sünnî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de Vâzi’in bulunduğu bir senedle Bilâl’den rivâyet etmiştir ki, onda (senedde) ne Atıyye, ne İbnu Merzûk ve ne de İbnu’l-Muvaffak bulunmamaktadır. (Rivâyette geçen duâ şudur):</p>
<p>“Ey Allah’ım!.. (Ben senden, senden) isteyenlerin sendeki hakkıyla istiyorum.”</p>
<p>Böylece ortaya çıkmıştır ki, ne Atıyye, ne İbnu Merzûk, ne de İbnu’l-Muvaffak bu tarîklere nazarla -üç tanesinin zayıflığı farz edilse bile- yalnız kalmamışlardır. Bununla beraber Ahmed İbnu Menî’in şeyhi Yezîd İbnu Hârûn, İbnu Merzûk’tan rivâyet etmekte İbnu’l-Muvaffak’a ortak olmuştur. Kezâ, el-Fadl İbnu Dükeyn, İbnu Fudayl, Süleymân İbnu Hayyân ve diğerleri de böyledir.</p>
<p>Atıyye şiileşmekle kınanmıştır; lâkin Tirmizî birçok hadîste O’nun rivâyetini hasen kabûl etmiştir. İbnu Maîn’den O’nun sâlih bir kimse olduğu rivâyet edilmiştir. İbnu Sa’d’ın ‘inşâallâh O sikadır, sağlamdır’ dediği anlatılmıştır. İbnu Adiyy, ‘O’nun sâlih (işe yarar) hadîsleri vardır’ demiştir. Hudrî’yi açıkça ifâde ettikten sonra bilhassa mutâbeatlerle beraber tedlîs ihtimâli kalmamıştır. İbnu Merzûk’un sika kabûl edilmesi Müslim’e göre ağırlık kazanmış ve O’ndan Sahîh’inde rivâyet etmiştir.</p>
<p>Üstelik hadîs, Bilâl radıyellâhu anhu’nun tarîkiyle de rivâyet edilmiş olup,(81) sağlamlık derecesi ne kadar düşse, delîl olmak mertebesinden aşağı düşmez. (82) Hattâ mütâbi’ ve şâhidlerinin(83) çokluğu sebebi ile, sahîhlik ile hasenlik arasındadır. (84)Nitekim biz onlara (mütâbi’ ve şâhidlerine) işâret ettik.</p>
<p>‘Cerh, ta’dilden önce gelir’ diyenlerin sözü -zayıf (bir kanaat ve ictihâd) olmasına rağmen- (cerh ve tâ’dîl’in) terâzideki denklikleriyle (aynı ağırlıkta olup) teâruz ettikleri (çeliştikleri) zamandadır. Bunun isbâtının önünde ise birçok uçurumlar vardır. (İsbâtı zor, hattâ neredeyse imkânsız bir şeydir.) İşte bu yüzden bid’atçilerin, ehl-i hadîs’in, sağlamlığın kendi katlarında ağırlık kazanmasıyla sağlam bulduğu râvîlerin rivâyetiyle sâbit olan hadîsleri reddetmek içün bu (‘cerh,ta’dilden önce gelir’) sözü(nü) mesned edinmelerinin imkânı yoktur.</p>
<p>Bu hadîsi, iki hadîs hafızı, Irâkî, İhyâ Tahrîci’nde,(85) İbnu Hacer de Emâli’l-Ezkar’da(86) hasen bulmuşlardır.(87)</p>
<p>Hadîste, Müslümanların umûmu/geneli ve ileri gelenleriyle tevessül vardır.</p>
<p>Suâlin iki mef’ûlünden birisine }ب/}bâ harfini dâhil etmek, sadece isti’lâmî (bilgi edinmek içün olan) suâllerdedir. َ ْل ِ ب ِه َ خِب ً يرا{ ,ın’Allah Nitekim haberi, onuَ{/ ‘ف ْاسأ olana sor’ (88) ve }عٍ س ِآئ ٌل ِ ب َعَذ ٍ اب َ و ِاق َ َل َ سأ’/} َbir soran vuku bulacak olan azâbı sordu’ (89) âyeti celîlelerinde böyledir. İsti’tâî (‘birinin vermesini istemek’ manasındaki) suâle gelince… Onda }ب/}bâ harfi ancak kendisiyle tevessül edilen (aracı kılınan) kimseye girer. İşte sana hadîs rivâyetleriyle gelen duâlar…(90)</p>
<p>O hâlde burada ikinci mef’ûle }ب/}bâ’nın girmesini tasavvur etmek, sözü hevâ ile çığırından çıkarmaktır ve kulakların duymak istemediği bâtıl bir na’radır.</p>
<p>‘Hak’ kelimesinin ma’nâsı (mecbûrî) icâbet değil, aksine yalvararak isteyen kimselerin Allah sübhânehû ve teâlâ’nın fazlından hakettikleri şey demektir. Bu yüzden, ‘isteyenlerin hakkıyla’ sözünü bu duâ eden içün bir suâl/“sorup öğrenmek” saymak -bilhassa hadîste ona atfedilen şeyler düşünülürse- katıksız bir hezeyandır…</p>
<p>Hadîsin siyâkında bundan başka suâl olmaya elverişli bir şey bulunmadığını iddiâ etmekse, fevkalade gülünçtür. Bu iddiâ sahibinden, “beni cehennemden korumanı’”(91) sözü nereye gitti?.. Te’kid içün fiilin nice kez tekrâr edildiği olur&#8230;</p>
<p>Öyleyse ْ ْقَذِن ِى م َن َّ الن ِار{ ,fiildeki son َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ أ ‘}daki istenen ْ ِقَذِن ِ ى م َ �ن ِّ النارِ{ َ ْن ُ تن أ’)/}beni ateşten kurtarman’, bundan), önce geçen iki }ك َلَُ َ ْسأ أ }fiilindeki suâlin/ istenenin tâ kendisidir. Hatta bu fiiller, te’kid bâbından olmasaydılar, o zaman tenazu’ bâbına gireceklerdi.(92) ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ الن ِار{] kayıd bu takdîrde her Dolayısıyla َ ْن ُ تن }أ َُل َك{ birinci nin’ َ ْسأ أ }ile de alâkalı olduğu kaydı] mu&#8217;teber olmaktadır.</p>
<p>‘Falancı ile’ veya ‘falancının hakkı içün’ veya ‘falancanın hürmetine’ gibi ifâdelerle, ‘Allah’tan başkasına yemîn edilmiş olur’ düşüncesi ile tevessül’ü reddetmeye yeltenenler, sadece Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’e redde kalkışmaktadırlar. Zîrâ tevessül siğalarını/kalıplarını, öğreten odur. O ifâde biçimleri içerisinde şahıslarla tevessül de vardır. Tevessül nerede, yemîn nerede?</p>
<p>(Tevessülle beraber) burada ‘istiğâse’/(birinden ğavs yani yardıma koşmasını istemek), ve ‘istiâne’/ (birinden yardım istemek)’ kelimelerini ilâve etmemizde hiçbir beis yoktur. Hepsi aynı vâdidendir:</p>
<p>Buhârî’deki şefaat hadîsinde; “(İnsanlar) Âdem aleyhisselâm’dan, sonra Mûsâ aleyhisselâm’dan, sonra da Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’den ğavs (medet ve yardım) isteyecekler” (ifâdesi vardır.)</p>
<p>Bu (rivâyet), tevessül ederken ‘istiğâse’ lafzının (da) kullanılmasının câiz olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Taberânî’deki “bana istiğâse edilmez (benden meded etmem istenmez)” (93) hadîsine gelince…</p>
<p>Onun senedinde, (Abdullâh) İbnu Lehîa (isimli bir râvî) bulunmaktadır ki, O’nun hâlini biz el-İşfâk isimli kitâbımızda açıklamıştık. Dolayısıyla (bu rivâyet sâlihlerle tevessül yapılabileceğine dâir olan) sahîh hadîs(ler)le boy ölçüşemez.</p>
<p>“Yardım istediğinde Allah’dan iste” hadîsine gelince… O, “Her hangi bir yardım istenilecek kimseden yardım istediğin zaman, Allah’dan yardım iste’” ma’nâsındadır. Üstelik tarîklerinin tamamında bir yumuşaklık/hafiflik vardır.</p>
<p>Hadîs, bu şekilde anlaşılmakla, hakîkat ma’nâsına yorulmuştur. Dolayısıyla Müslüman, sebeblerden herhangi bir sebeble yardım istediği zaman sebeblerin sâhibi olan Allah’ı aslâ unutmayacaktır.</p>
<p>İşte size Ömer radıyellâhu anhu. Abbâs ile istiskâ ettiği zaman, istiskâsında, ‘ey Allah’ım, bize yağmur yağdır’ demeyi unutmamıştır. İslâmi edeb işte budur. Eğer hadîsi bu ma’nâya yormazsak, o zaman mecâz zorâkiliklerine gireceğiz ve elbette birçok âyetler ve hadîsler ona muârız olacaktır ki, onları sayıp dökmekte sözü uzatmak vardır.</p>
<p>Üstelik hadîsteki }ذا َا/}ِizâ kelimesi }ماَّ َ küllemâُ {/كل (her ne zaman ki) ma’nâsını ifâde etmekten çok uzaktır. Aksine o, mantıkçılara göre ihmâl sigalarındandır.(94)O yüzden hasmın buna tutunmaya aslâ gücü olmaz. Sen buna, zamîrin müfred getirilmesini (95) de ilâve et.</p>
<p>İleri gelen zâtların -ki İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ da onlardan birisidir- istiânelerinin (sebeblerle değil) müsebbibu’l-esbâb (sebebleri sebeb yapan Allah) ile olması, onlar içün güzel bir şeydir.</p>
<p>‘(Allah teâlâ’nın) Sadece senden yardım isteriz’ sözüne gelince; bu sibâk ve siyâk (başı ve sonu) karînesi (alâmet ve ipucu) ile hidâyet husûsundadır. Nitekim bu, münacaat (Allah’a yalvarıp yakarmak) hâline en lâyık olandır. O yüzden onda sıradan olan dünyevî sebebleri iptal etmek yoktur.</p>
<p>Birçok kıymetli eserlerin sâhibi arkadaşımız, muhakkık, allâme, büyük üstâd şeyh Muhammed Haseneyn el-Adevî el-Mâlikî rahimehullâh, Teymiyye’cilerin tevessül etrâfında uydurdukları birçok şübheleri savmak içün nice kitâblar te’lîf etmiş ve tatlı açıklamaları, kıymetdâr tahkîkleriyle (incelemeleriyle) onların karanlıklarını gidermiş olmakla çok güzel yapmıştır. Onun ilimdeki makamı, şunların şeyhlerinin şeyhlerinin rütbesinden ehl-i ilmin arasındaki ittifakla derecelerce üstündür.</p>
<p>Kabirdeki kimselerin işitmeleri ve idrâk etmeleri mes’elesine gelince… Bu husûstaki delîlleri en geniş bir şekilde sayıp dökenlerden birisi muhaddis Abdülhayy el-Leknevî olup, Tezkiretü’r-Râşid’de bunu yapmıştır.(96)</p>
<p>“Sen kabirdekilere işittiremezsin”(97) âyeti celîlesine gelince… O muhakkıklara göre müşrikler hakkındadır. Orada (Tezkiretü’r-Râşid’de) bunun da tahkîki vardır. O hâlde muğâlatacıların muğâlatalarına (demagogların demagojilerine) iltifât etme!.</p>
<p>Bu hadîslerle (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ve eserlerle (Sahâbe’nin söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ortaya çıkmaktadır ki, Nebîler, velîler ve sâlihlerle, diriler olsun, ölüler olsun tevessül etmeyi inkâr edenlerin yanında en küçük bir hüccet yoktur. Ve Müslümanlara, tevessül sebebiyle şirke girmek iftirâsını atmak, zararı bu iftirâyı atana dönecek olan sonu düşünülmeden bir işe saldırmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Allah teâlâ’dan (bu ve benzeri musîbetlerden) selâmet (kurtulmayı) isteriz.</p>
<p>Sıradan insanlar arasında ziyâret ve tevessül âdâbına riâyette hatâ eden kimseler varsa; o zaman ilim sâhiblerine mutlak gerekli olan, onları rıfk ve mülâyemetle (yumuşak bir şekilde) doğruya irşâd etmektir. Tevessül ve ziyârete dâir olan Ümmet’in amelî, şu Harran’lının (İbni Teymiye’nin, onu) inkâr etmek bid’atine gelinceye kadar devâm etmiştir. Ehl-i ilim onun hîle ve tuzağını göğsüne çevirmiş ve onun fitnesi, belâlarını bilmeyen kimseler yanında devâm etmiştir. Âlûsî ve onun tefsîrinde tasarrufta bulunan oğlu, birtakım hatâlar yapmışlardır ki, bu delîller onlara cevâb vermektedir. Bu ikisi birtakım mes’elelerde, komşuları (Sıddîk Hasan Han elKannûcî) ve bazı şeyhlerinden onlara sirâyet eden şeyden (hastalıklardan) dolayı muzdarib (fikirleri oturmamış) kimselerdi. Burası, bunun genişçe anlatılmasının yeri değildir.</p>
<p>Ümmet’in, yaratılanların en hayırlısı ile tevessül hakkındaki amelini öğrenmek isteyenler imâm ve önder Ebû Abdillâh el-Numan Muhammed İbnu Mûsâ et-Tilimsânî el-Mâlikî’nin Mısbâhu’z-Zalâm fi’l-Müstağîsîne bi Hayri’l-En’am(98) isimli kitâbına müracaat etsinler. Bu zât hicri 683’de vefât etmiştir ki, kitâbı Dâru Kütübi’l-Mısriyye mahfûzâtındandır. Bu yazılanlarda, sırf ötekinin berikinin hatasını bulmaya ve hasmını -ne olursa olsun- yenmeye çalışmayan herkes içün yetecek bilgi ve delil vardır.</p>
<p><strong>Yazıyı Aldığım yer:</strong></p>
<p>https://www.academia.edu/7929563/Mahku_t-Tekavvul_f%C3%AE_Meseleti_t-Tevess%C3%BCl._%C4%B0mam_Zahid_el-Kevseri</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>1</strong> Haşeviyye: Nassların zâhirlerini, Hâricî bedevîliği, câhilliği ve ahmaklığı ile teşbîhe ve tecsîme, yani Allah’a şekil ve cisim yakıştırmaya basamak yapan sapıklar sürüsü. Bu ‘Haşevîlik’ sıfatını, Allah’ın sıfatlarını inkâr edenlerin de şunlar içün kullanması, onları ma’sûm kılmaz. Çoğu zaman bu iki kullanmayı -aralarındaki büyük farka rağmen- kasden karıştırırlar ve câhilleri kandırmakta basamak yaparlar. Oysa bu ve bu gibi husûslarda, Ehl-i Sünnet, bazı nassların zâhirini, başka bazı nasslar yüzünden, göründüğü gibi değil de -hakîkatine îmân etmekle beraber- nasslar çerçevesinde te’vîl ederek Şâri’in kasdettiği ma’nâyı yakalarlar; Sıfatları inkâr edenler ise, mücerred aklî ve mantıkî mülâhazalarla ölçüsüz ve asılsız te’vîllere saparlar ve asıl ma’nâyı ortadan kaldırırlar veya ondan uzaklaşırlar.</p>
<p><strong>َ2 ِ</strong>ح َمُه اهلل}  ر’/{rahimehullâh’ cümlesindeki { َ َ ِحم ر’/{rahime’ kelimesi aslında mâzî bir fiil ve ‘rahmet etti’ ma’nâsında ‘haber’ olmakla beraber, ‘rahmet etsin’ ma’nâsında ‘inşâ’/‘kurmak’/ ‘yapmak’ talebidir. Dolayısıyla ma’nâsı ‘Allah ona rahmet etti’ haberi değil, ‘Allah ona rahmet etsin’ inşâsıdır. Burada da ‘Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz’ ifâdesi Allah’a bir ‘haber vermek’ değil, ‘tevessülümüzü kabûl et’ inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>3</strong> Haberin fâidesi (faydası), ‘muhâtaba bir hüküm kazandırmak, yani haber verenin, verdiği haberi, onu bilmeyene bildirmesi’dir. (Muhtasaru’l-Meânî: 37-38)</p>
<p><strong>4</strong> Haberin fâidesinin lâzımı (haberin faydasından hiç ayrılmayan şey), ‘haber verenin, verdiği haberi kendisinin bildiğini, haber verdiği kimseye bildirmesi’dir. (Muhtasaru’lMeânî:37-38 )</p>
<p><strong>5</strong> Allah celle celâlühû’ya düâ edip O’ndan bir şey istemek.</p>
<p><strong>6</strong> Yani bu bir haber vermek değil, tevessül inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>7</strong> Tahrîci ileride gelecektir.</p>
<p><strong>8</strong> Hatîb, Târîhu Bağdat (1/123)</p>
<p><strong>9</strong> İmam Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ’sında Selef’ın tevessül amelini hiçbir zaman elden bırakmadığına dâir, birçok misâl var. Mağribli bir mü’mine bacımız üşenmemiş ondan bu husûstaki misâlleri derlemiş koca bir eser meydana getirmiş. İnşâellah ondan bir takımlarını ayrı bir yazıda aktaracağız.</p>
<p><strong>10</strong> Burada asıl mühim olan nokta böyle bir zâtın böyle bir inanışı şirk kabûl etmediği gibi bizzat ona sâhib olmasıdır; tercîh edilen görüşün “işleri tedbîr edenler”in ölmüş sâlih kişilerin olup-olmaması ise ayrı bir husûstur.</p>
<p><strong>11</strong> Fahruddîn el-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Nâziât sûresi, 5. âyetin tefsîri (11/31) Râzî aynı yerde şunları da söylemektedir: “Câlinos (isimli eski bir hekîm/doktor), ‘ben hastaydım; kendimi tedâvî etmekten âciz kaldım da, rü’yâda tedâvînin nasıl olacağını bana öğreten birini gördüm’, dememiş miydi”?!&#8230;</p>
<p><strong>12</strong> Bazı felsefeciler ile onları bazı noktalarda taklîd eden İbnu Teymiyye, İbnu’l-Kayyım ve diğer gölgeleri, “bazı hâdislerin/“sonradan yaratılan varlıklar”ın aynı zamanda kadîm/ezelî olduğunu”, yani onların hem “yaratılmış” hem de “kadîm” ve “ezelî” olduğunu iddia etmişlerdir. Allah celle celâlühû’yu hâşâ hiçbir zaman koltuksuz bırakmamak için Arş’ın aynı zamanda hem yaratılmış hem de kadîm olduğunu iddia etmişlerdir. Bir yandan felsefecilere karşı nasslardan yana mücâdele ettiklerini iddiâ edip mü’minleri yanıltırlarken diğer yanda felsefecilerin kuyruklarına takılmışlardır. Hâlbuki böyle bir iddiâ saçma bir iddiadır. Bir şeyin, hem ‘hâdis’/‘sonradan olma’ olması hem de ‘Kadîm’/‘evveli olmayan’ olması imkânsızdır. Geniş bilgi için, İmâm Sübkî’nin ‘es-Seyfu’s-Sakîl’ine ve ona İmâm Kevserî tarafından yazılan hâşiyesi ‘Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim’e bakılsın.</p>
<p><strong>13</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/228)</p>
<p><strong>14</strong> Cüzîler: Bu âlemde bulunan varlıklardan ve hâdiselerden/ olan şeylerden, teker teker her biri.</p>
<p><strong>15</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/261-262)</p>
<p><strong>16</strong> Nefs-i Nâtıka: Zâtında maddeden mücerred olan/soyulan ama yaptıklarında onunla beraber olan cevher (Seyyid Şerîf Cürcânî, et-Ta’rîfât, 157)</p>
<p><strong>17</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/275-277)</p>
<p><strong>18</strong> Âlemde var olan şeylerin ayrı ayrı olarak her biri.</p>
<p><strong>19</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (3/338)Kitâbın tahkîkını yapan edebsiz câhil ise, bu işin Allah teâlâ tarafından yasaklanan bir şirk olduğunu söylerken Allah’dan korkmamanın yanında kullardan da utanmıyor. Öyle ya, ona göre -hâşâ- bir müşrik olan Teftâzânî’nin kitâbını tahkîk edip neşretmekle maddî menfaati ön plâna çıkarıyor.</p>
<p><strong>20</strong> Hattâ “neredeyse”si yok, İmâm Nesefî ve birçoklarına göre “velîlerin kerâmetleri bağlı oldukları nebîlerin mu’cizeleridir.” [İmam Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl (4/1312), Dâru’l-Edâ, Cin Sûresinin 26. âyetinin tefsîri.]</p>
<p>ً<strong>21</strong> َ ا و َ ا ْوَدْو ِ ا ب اْ ِ ال ِ بل}  ّ سب َ ْ هم ُتُعْس َو ْا”/{َEvsa’tühüm sebben ve evdev bî’libili”/“ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar da develeri (malı) aldılar götürdüler” sözü, bir Arab atasözü olup hikâyesi kısaca şöyledir: Arablardan bir adamın develerine baskın yapılmış ve develer alınıp götürülmüş. Gözden kaybolduklarında bir tepeye çıkmış ve onlara sövmeye başlamış. Kavmine döndüğü zaman, ona malını, develerini bulup bulmadığını sormuşlar; o da bunun üzerine yukarıda geçen sözü söylemiş. (Meydânî, Mecma’u’l-Emsâl: 3/426, md.4360)</p>
<p><strong>22</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (5/75) Âlemü’l-Kütüb</p>
<p><strong>23</strong> Kudbuddîn er-Râzî</p>
<p><strong>24</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr</p>
<p><strong>25</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr: Bir baskısında (5), başka bir baskısında (6-7) Kudbuddîn er-Râzî, bu eserinde hem tevessül’ü hem de isti’âne’yi zikredip müdâfaa ediyor.</p>
<p><strong>26</strong> Seyyid Alâ Şerhi’l-Metâli’: Bir baskısında (17), başka bir baskısında (19) Yukarıdaki üç büyük İmâm, Râzî, Teftâzânî ve Cürcânî’den aktarılan ifâdeler, İmâm Kevserî’nin Makâlât’ından (382) hareketle asıl me’hazlara/kaynaklara varılmıştır. Onun verdiği me’hazların kimileri yazma, kimileri de eski baskı olduğu ve kimi yerleri rakamla vermediği için me’hazları zamânımızda basılan kitâblardan gösterdik. Burada ayrıca istedik ki, şu büyük imâmlara i’tirâz edebilecek ‘tevhîdçiler’e (!) -onlara göre- ‘tevhîd imâmlarından’(!) biri, hattâ ikincisi olan İbnu’l-Kayyim’den de bir hediyye takdîm edelim: İbnu’l-Kayyim, şöyle diyor: “Bedenin esîrliğinden, bağlarından ve engellerinden kurtulan rûhun, zelîl bedenin bağlarında ve engellerinde hapsolunan rûhta olmayan, tasarruf, güç, nüfuz, himmet, hızla Mevlâ’ya yükselmek ve Allah’la alâkası vardır. Bedeninde mahbûs iken (rü’yâdayken) bu olursa, ya ondan sıyrılıp ayrılınca, güçleri kendinde bir araya toplanınca ve de (bedene girmeden evvel rûhlar âlemindeki) ilk vaziyetinde de yüce, pak, büyük ve yüksek himmet sâhibi olunca nasıl olur? İşte bu rûhların bedenden ayrılınca başka bir hâli, başka bir işi vardır. Rûhların, bedenlerindeyken benzerlerine güç yetiremeyecekleri şeyleri ölümlerinden sonra yaptıklarına dâir insanoğlunun çeşitli sınıflarında görülen rü’yâlar tevatür edegelmiştir. Bir, iki, az bir sayı ve benzeri ile çok sayıda askerleri bozguna uğratmak gibi&#8230; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebûbekir ve Ömer radıyellahu anhumâ, nice kez rü’yâda görülmüştür ki, rûhları küfür ve zulüm ordularını hezîmete uğratmışlardır. Bir de bakılmıştır ki, küfür orduları -sayılarının çokluğuna ve mü’minlerin zayıflığına ve azlığına rağmen- mağlub olmuşlar ve kırılmışlardır.” (İbnu’lKayyim, er-Rûh:237)</p>
<p><strong>27</strong> Mâide: 35</p>
<p><strong>28</strong> Ma’lûmdur ki, vesîle kendisiyle başka bir şeye yaklaşılacak her bir (gayr-ı meşrû’ olmayan) şey, vâsıta; tevessül de bu vâsıtayı elde etmek ve ona tutunmak idi. Bu, sâdece lügatın umûmu/geneli ile olsaydı, yine de istidlâle/delîl getirmeye yeterdi; ma’nâyı, delâletiyle gösteren bir delîl olurdu ki bu delîl getirmede üçüncü mertebede bir kuvvete sâhibdir..</p>
<p><strong>29</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/519)], Kevserî, Makâlât (379)</p>
<p><strong>30</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/398-399)], Kevserî, Makâlât (Aynı sahîfe)</p>
<p><strong>31</strong> Yani, Allah celle celâluhû’ya; ‘bu zâtın hâtırı için, bu ihtiyâcımızı yerine getir,’ diye yalvarınız, demek olur.</p>
<p><strong>32</strong> Yani, duâ etmek ne lügatın ne de Şerîat’ın tevessüle yüklediği ma’nâ değildir.</p>
<p><strong>33</strong> Bakara: 89</p>
<p><strong>34</strong> Tek başına delîl olarak kebûl edilmese bile, diğer delîllerin yanında onları takviyeye yarayabilir.</p>
<p><strong>35</strong> İbnu Ebî Hâtim (1/171), İbnu Cerîr (2/333-336), Beğâvî (1/93), Kurtubî (2/21), Rûhu’l-Meânî (1/320)</p>
<p><strong>36</strong> Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr (1/215-217) Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>37</strong> Nisâ: 64</p>
<p><strong>38</strong> Bir sınırlandırma getirmeden genel ve her bir şeyi içine alabilecek bir ifâde ile söylenilen söz.</p>
<p><strong>39</strong> Ebû Ya’lâ (6/147), Temmâm (1/33,H:58), İbnu Asâkir (13/326), Deylemî (1/119), İbnu Adiyy (2/327, Tercüme:460, el-Hasen İbnu Kuteybe el-Medâinî), İbnu Adiyy, ‘onda bir beis olmadığını umuyorum’ dedi. İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî’de, ‘Bunu Beyhakî, Hayâtü’lEnbiyâ fî Kubûrihim isimli kitabında rivâyet etmiş ve sahîh bulmuştur’ dedi. (7/160-161), Dâru’l-Fikir,1411 İbnu Hacer aynı yerde bunun Bezzâr tarafından da rivâyet edildiğini, ayrıca Beyhakî tarafından başka bir lafızla da rivâyet edildiğini ama senedinde hıfzı kötü olan bir râvî bulunduğunu, Müslim rivâyetinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Mûsâ alehisselâmı kabrinde namaz kılarken gördüğünün, yine Müslim rivâyetinde ‘Îsâ ve İbrâhîm aleyhimesselâm efendilerimizi de namaz kılarken gördüğünün bulunduğunu söylemektedir. Münâvî, ‘bunu Ebû Ya’lâ, Enes İbnu Mâlik’den rivâyet etmiştir ki sahîh bir hadîsdir’ dedi.</p>
<p><strong>40</strong> Kevserî tarafından yazılan Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim nâmındaki eserde.</p>
<p><strong>41</strong> İmâm Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nü’mân el-Mezâlî el Merrâküşî (607- 683) şöyle diyor: Bize rivâyet edildiğine göre Hâfız Ebû Sa’d es-Sem’ânî Ali radıyellâhu anhu ve kerremellâhu vechehû’nun şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i defnettikten üç gün sonra yanımıza bir bedevî geldi, kendini Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabri üstüne attı, toprağından başına saçtı ve şöyle dedi: Söyledin ve sözünü işittik. Senden anladığımızı sen Allah’tan anladın. Sana indirilen âyetler arasında, şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler, hemen Allahtan af isteseler ve onlar için Resûl de af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı âyeti de vardı. Nefsime zulmettim ve benim için af dilemen maksadıyla geldim. Bunun üzerine kabirden hemen,bağışlandın diye ses geldi. [Mısbâhu’z-Zalâm (21) Ayrıca benzeri bir lâfızlarla: İmâm Beyhakî, Şuabu’l-Îmân [3/495, (4187), İmâm İbnu Kesîr, Tefsîr (2/306), İmâm Kurtubî, Tefsîr (5/265), İmâm Nesefî, Tefsîr (1/234), İmâm İbnu Kudâme, el-Muğnî (3/557), İmâm İzz İbnu Cemâa, Hidâyetü’s-Sâlik (3/1383), İmâm İbnu’l-Cevzî, Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin (2/301), İmâm Sâlihî Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd (12/380), İmâm Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ (4/1361), İmâm Ebu’l-Yümn İbnu Asâkir, İthâfu’z-Zâir (68-69), İmâm İbnu’n-Neccâr, ed-Dürretü’s-Semîne (224), İmâm İbnu Hacer el-Heytemî, Tühfetü’z-Züvvâr (55)], Mısbâhu’z-Zalâm’ı tahkık edip neşreden kişi. (Aynı sahîfe)] İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nu’mân el- Mezâlî el Merrâküşî, yine kendi isnâdıyla, Muhammed İbnu Nu’mân İbni Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivâyet etti: Medîneye girdim ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine vardım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selâm verip hoş bir duâ yaptı.</p>
<p>Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı içün yâ Resûlelleh sallellâhu naleyhi ve sellem! Kesinlikle Allah celle celâlühû seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir kitâb indirdi ve kitâbında, ‘şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler ve hemen Allah’dan af isteselerdi, Resûl de onlar için af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı’ buyurdu. Dediği de haktır. Ben sana günahları i’tirâf ederek, seni Rabbine şefaatçı yapmaya geldim. O da (Allah’ın, şu âyetinde) va’dettiğidir. Sonra kabre döndü ve şöyle dedi: -Ey en hayırlısı, düzlükte kemikleri gömülenlerin!.. / Ve güzel koktuğu onların güzel kokusundan düzlüğün ve yüksek tepelerin. -Sensin o Nebî ki, umulur şefâati/Sıratta, kaydığı zamanda ayaklar. -Canımdır fedâ o kabre ki, sensin sâkini/ Ondadır afâf, ondadır cömertlik, ondadır kerem. Sonra da bineğine binip gitti. Ancak mağfiretle gittiğinde hiç şübhe etmiyorum İnşâellah. Muhammed İbnu Abdillâh el-Utbî de bu haberi anlattı ve sonuna şu ilâveyi yaptı: “Derken uyuya kaldım ve hemen Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’i rüyâda gördüm, bana şöyle dedi: ‘Ey Utbî!.. Bedevî’ye yetiş ve ona Allah celle celâlühû’nün onu bağışladığını müjdele.’ ” Merhûm Seyyîd Muhammed Alevî Mâlikî bu haberin kaynaklarını veriyor: İmâm Nevevî, (El-Îzâh: 498, el-Mecmû’: 8/276) Ebû’l-Vefâ İbnu Ukayl, İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kurani’lAzîm (1/520-521), Ebû Muhammed İbnu Kudâme, (ElMuğnî, 3:556), Ebû’l-Ferec İbnu Kudâme, (Şerh-i Kebîr, 3: 495),Mensûr İbnu Yûnus, (Keşşafu’l-Kınâ, 5:30), İmâm Kurtubî (El-Câmi’, 5:265). İmâm Nevevi, (El-Mecmû’, 8:274) İmâm Nevevi, Utbî’nin bedeviden naklettiği bu beytleri, Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret esnasında söylemenin müstehab olduğunu söylemiştir</p>
<p><strong>42</strong> Buhârî (1010,3710), İbnu Hibbân (2561)</p>
<p><strong>43</strong> Bu i’râb ve ona dayanarak verilen ma’nâ, İbnu Hacer’in َ ْسَق ْى ال َغَم ُام } ,O. tercîhidir ُ ْست َ َض ي ْي اب َ و)/{َve ebyada yüsteskâ…) ibâresini önceki beyitte geçen {داِّ ً سي َ َك َ ق ْوٌم َ َ َ ا تر م’ /{mâ tereke kavmun seyyiden’deki {داِّ ً ْبَي َض} atfederek e’seyyidenَ } /‘سي َ {ا /&#8217;ebyeda’da mef’ûliyyet üzere nasbı râcih buluyor. [Fethu&#8217;lBârî (Dârü’l-Fikir baskısı):3/184-185] {ه ِه ِج ْو َب ِ ام ُمَغ َال ى ْ قَسَ ْ ُ ْست / {ي ‘Yüsteskâ›l-ğamâmu bi vechîhî’deki {جهْو)/{َvech)/yüz, Arab dilinde, (zât)’tan kinâye olarak da kullanılır. Buna göre, “zâtıyla bulutlardan yağmur istenen her bakımdan ak ve pâk bir insan”dan söz ediliyor.… İsteyen, te’vîle gitmeyip, “ ‘zâtı’ ile değil, ‘yüzü’ iledir” de diyebilir(!)</p>
<p><strong>44</strong> Ahmed İbnu Hanbel: (2/93), Buhârî (Muallak olarak) (1009), İbnu Mâce: (1272) Rivâyet sahîhtir.</p>
<p><strong>45</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183), Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>46</strong> İbnu Abdi’l-Berr, el-İstîâb, el-İsâbe kenarı (3/98-99), Dâru’lFikir, 1398</p>
<p><strong>47</strong> İbnu Kesîr, el-Bidâye (8/93-94), İbnu Kesîr bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.</p>
<p><strong>48</strong> İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm (144-145)</p>
<p><strong>49</strong> İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr (7/304, Md:1295) Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>50</strong> Bu ihâle, el-İsâbe’de bulunamamıştır.</p>
<p><strong>51</strong> İbnu Ebî Şeybe, el-Musannef (6/356-357, H: 32002)</p>
<p><strong>52</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183-185), Dâru’l-Fikir</p>
<p><strong>53</strong> İmâm Buharî, Et-Tarîhu’l-Kebîr (6/209-210), Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>54</strong> Tirmizî, Sünen (H:3578) 55 İbnu Mâce, Sünen (1/157), (H:1385), Dârü’l-Ma’rife.</p>
<p><strong>56</strong> Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle (204, H:663), Müessesetü’lKütübi’s-Sekafiyye,1406</p>
<p><strong>57</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/166, 167,168), İlmiyye, 1405</p>
<p><strong>58</strong> Tirmizî, es-Sünen (5/569)</p>
<p><strong>59</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/167), İlmiyye,1405</p>
<p><strong>60</strong> Ebû Dâvud et-Tayâlisî (9, H:37), Humeydî (1/16, H:28), Buhârî (6553), Müslim (1907), Ebû Dâvûd (2201), Tirmizî (1647), Nesâî (7/13, H:3794), İbnu Mâce (4227)</p>
<p><strong>61</strong> İmam Kevserî sözü uzatmamak içün rivâyeti bütünüyle getirmediyse de biz meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmak içün onu hemen hemen tamamıyle almayı münâsib gördük.</p>
<p><strong>62</strong> Taberânî, el-Kebîr (9/30-31), es-Sağîr, (er-Ravdu’dDânî:1/306-307)</p>
<p><strong>63</strong> El-Heysemi, Mecmauz-Zevâid (2/279) 64 El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb (129 H:1008) 65 Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvveh, biri sahîh olan iki isnâd ile (6/167-168)</p>
<p><strong>66</strong> İbnu Teymiyye de bu rivâyetin sahîh olduğunu (Kâidetün Celîle:98)’de i’tirâf etmektedir.</p>
<p><strong>67</strong> Bu ibâre, rivâyetin aslındandır. İmâm Kevserî sözü uzatmamış olmak içün onu hazfetmiştir. Biz daha anlaşılır olması içün ilâve ettik.</p>
<p><strong>68</strong> Taberâni, el-Kebîr (24/351-352) ve [Taberânî, el-Evsat, (356- 357- Mecma’u’l-bahreyn), Ebû Nüaym, Hilye:3/121], el-Kebîr Tâ’lîk’ı: 24/351, [Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvve…]</p>
<p><strong>69</strong> İmam Şafiî, el-Müsned (2/173, H:607)</p>
<p><strong>70</strong> İmâm Kevserî, bu râvîyi ‘el-Fihrî’ şeklinde zabt etmiş, Tabakât ve Ricâl kitâblarında da görebildiğimiz kadarıyla böyledir. Ancak Şifâ ve şerhlerinde, ‘el-Fihr’ şeklindedir. Allahu a’lem.</p>
<p><strong>71</strong> İmâm Kevserî, İyâd’ın haberi kendilerinden aldığı şeyhlerinin sağlam olup olmadıkları hakkında bir şey dememiştir. Ancak aşağıda da geleceği üzere, Hâfız Muhaddis Hafâcî onların güvenilir ve sağlam kimseler olduğunu söylemiştir.</p>
<p><strong>72</strong> Kesintisiz senedle Mâlik’e dayandırmayıp, Ondan rivâyet edeni atlayarak kesik bir senedle O’ndan rivâyet etti.</p>
<p><strong>73</strong> ‘O’nun senin yanındaki hâtırı ve rütbesi hürmetine senden istiyorum’, derse…</p>
<p><strong>74</strong> Ahmed İbnu Hanbel (3/21), İbnu Ebî Şeybe (15/106-107, H:29812, Muhammed Avvâme tahkîkı. Metindeki lafız, İbnu Ebî Şeybe’nindir.), İbnu Mâce (778), İbnu’s-Sunnî (84-85) ve [İbnu Huzeyme, (Sahîh’inin bir cüzü olan) et-Tevhîd (1/41- 42, M. Avvâme, Musannef hâmişi:15/106-107) Taberânî, ed-Düâ (2032, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107), İbnu Menî’, Ebû Nuaym Fazl İbnu Dükeyn, Kitâbu’s-Salât (İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr:1/273, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107)]</p>
<p><strong>75</strong> El-Bûsîrî, Mısbâhu’z-Zücâce (132-133, H:263), Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, 1414</p>
<p><strong>76</strong> Cerh, müfesser değildir, kınamanın sebebi açıklanmamıştır; dolayısıyla mu’teber değildir.</p>
<p><strong>77</strong> Bu köşeli parantez arası makâlenin dipnotunda yer aldıysa da onu içinde zikretmeyi münâsib gördük.</p>
<p><strong>78</strong> El-Bûsîrî, İbnu Mâce Zevâidi el-Mısbâh’ında (132-133, H:263) ve ona tâbi’ olarak es-Sindî de İbnu Mâce Hâşiyesinde (Dârü’lMa’rifeh) böyle demektedir. (1/429)</p>
<p><strong>79</strong> Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce (Mektebetü Nezzâr Mustafa Bâz) (4/1316-1317)</p>
<p><strong>80</strong> Ayni hadîsi aynî Sahâbî’den rivâyet etmekte O’na uymuştur.</p>
<p><strong>81</strong> Yani, Ebû Saî el-Hudrînin yaptığı rivâyetin, bir başka Sahâbî olan Bilâl’den de gelen şâhid’i de vardır. 82 Yani hasen olmaktan aşağı düşmez.</p>
<p><strong>83</strong> Mütâbi’: Bir kişi bir râvîden bir isnâdla bir Sahâbî’den bir hadîs rivâyet eder ve bir başka kişi, aynı râvîden veya onun üstündeki râvîden aynı isnâd ile aynı hadîsi aynı Sahâbî’den aynı lafızla veya aynı ma’nâ ile rivâyet ederse, ikinci hadîse (veya râvîye) ‘mütâbi’ ismi verilir. Şâhid: Tercîh edilen meşhûr görüşe göre bir Sahâbî’den yapılan rivâyetin başka bir Sahâbî’den yapılması hâlinde ikinci rivâyet birincinin Şâhidi olur. Bazıları da “bir rivâyet, -ister bir Sahâbî’den, ister iki ayrı Sahâbîden olsun- diğerine lafızda uyarsa, mütâbi’, manada uyarsa şâhid olur” demişlerdir. Kimileri de “Mütâbi’ ve Şâhid’in ikisi de aynı manadadır” demişlerdir. [Mukaddimetü’d-Dihlevî (biraz tasarruf ile):63- 64 Dâru İbni Kesîr,1426)]</p>
<p><strong>84</strong> Allahu a’lem sahîh liğayrihî.</p>
<p><strong>85</strong> [Hafız Irâkî, İhyâ Tahrîci (1/323)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>86</strong> [İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr (1/272)], M. Avvâme, elMusannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>87</strong> Ayrıca, şu Hadîs Hâfızları da bu rivâyeti hasen kabûl etmişlerdir: [Hafız Abdu’l-Ğanî el-Makdisî, en-Nasîha fi’lEdiyeti’s-Sahîha, Münzirî’nin şeyhi Ebû’l-Hasen el-Makdisî, -ki bunu ondan Münzirî nakletmiştir- (et-Terğîb:2/458-459), Dümyâtî, el-Metceru’r-Râbih (1325)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>88</strong> Furkan: 59 Bu cümledeki, ‘onu haberdâr olana sor’ derken, ‘sor’ fiil (yüklem), ‘sor’daki gizli ‘sen’ fâil (özne), ‘o’ ve ‘haberdâr’ kelimeleri de iki mef’ûldürler (nesnedir.) Söylenmek istenen َ َل} :şudur سأ’/ { َseele’ fiili ‘sorup bilgi öğrenmek’ ve ‘bir şey istemek’ gibi değişik manalara gelir ve her ikisi de iki mef’ûl alır. Bunlardan bilgi edinmek içün olan ‘suâl’in mef’ûl’üne {ب’/{ ِbâ’ harf-i cerri girer. Metindeki iki misâlde olduğu gibi. Ancak ‘haber öğrenmek’ içün değil de ‘bir şey istemek ve almak’ manasında olan, ‘suâl’in iki mefûl-i bih’inden hiçbirine {ِب’/{bâ’ harfi girmez. {ةَ َ َ ِ ب ِه ْ ال َع ِافي َ َل اهلل سأ’/ { َseelellâhe bihî’l- âfiyete’/ ‘Allah’dan onu istedi’ manasında değil, ‘Allah’dan onun ile (hâtırına) âfiyet istedi’ demek olur. ‘İstedi’ fiil, ‘Allah’dan’ mef’ûl, ‘âfiyeti’ kelimesi diğer mef’ûl-i bih,{هِب {ِ ‘bihî’ kelimesi ise vâsıta edinilen mef’ûl/nesne olur. Yani, ‘bihî’ lafzı ‘suâl’in iki mef’ûl-i bihinden biri olamaz; ikinci mefrûlün bih “el-âfiyete’ kelimesidir.</p>
<p><strong>89</strong> Meâric: 1</p>
<p><strong>90</strong> Meselâ, hadîsde gelen {اً ً َ ا خ ِاشع َ ِّلل ُه َّم ِ اِّن َ ى ا ْسَاُل َك َ &#8230;قْلب Ey}/‘أ Allahım!&#8230; Şübhesiz ki ben, Sen’den korkan bir kalb suâl ediyorum (istiyorum)’ şeklindeki duâda olduğu gibi. Burada ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘korkan bir kalb’ de ikinci mef’ûl-i bih. İkisinde de ‘bâ’ harfi yok. Bunların dışında bir mef’ûl’e ‘bâ’ girecek olsaydı, ‘vasıtasıyla’ veya ‘aracılığıyla’ manasında olurdu. Cümleye meselâ {كِّ َ َ ِبي biِ}/‘بن nebiyyike’ kelimesini ekleseydik, ondaki ‘bâ’ ile ‘Nebin (vâsıtası) ile’ demiş olacaktık.</p>
<p><strong>91</strong> ‘Nebin ile Senden beni cehennemden korumanı istiyorum’ cümlesinde, ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘beni korumanı’ ikinci mef’ûl-i bih, ‘Nebin ile’ de tevessül edilen, vesîle edinilen, ‘Nebin hâtırına’ ma’nâsında. Yoksa ‘Senden Nebîni istiyorum’ veya ‘Sana nebîni soruyorum’ gibi ‘şiddetli güldürecek’ ve ‘uzun uzun eğlendirecek’ olan manalar değil…</p>
<p><strong>92</strong> İki fiilden her biri, bir lafzı kendine bir fâil veya her biri mef’ûl veya biri fâil diğeri de mef’ûl olarak almak isterse, buna ‘tenâzu’ yani iki fiilin bir lafız üzerinde çekişmesi denir ki, teferruatı uzundur. İşin daha fazla olan nahiv inceliklerini ehline bırakıyor, ziyâde îzâha dalmayı lüzûmsuz görüyoruz. Burada şöyle denilir: {كْ َ َُل َك ِ ب َ �ح ِّ �ق َّ ال�س ِ �ائ ِ �ل� َ ين َ عَلي َ ْسأ ,deki}’أ َلُ} َ ْسأ أ’/{istiyorum’, iki mef’ûlün bih istiyor: Birincisi, şu fiilin sonundaki {ك’/{ َsen(den)’ ikincisi ise burada açıkta yok; ancak ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ilerideki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını ْ ْقَذِن ِ ى م َ �ن َّ الن ِار} ,istiyor almak olarak mefûl َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ,deki}’ أ َُل َك} َ ْسأ َلُ}’ nin}’أ َ ْسأ أ‘/{itiyorum’ fiili de sonuna takılan birinci mef’ûl {َك’/{sen(den)’ başka bir ikinci mefûl olarak yine hemen ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} dibindeki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını mefûl olarak almak istiyor. Dolayısıyla iki {لَ ُ َ ْسأ أَنْ} bir lafzı} أ ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ النارِ تن {ُlafzını kendilerine ikinci mef’ûl olarak almak istiyor ve çekişiyorlar. Nahiv mezheblerinden hangisini kabûl ederseniz edin, birinin ikinci mef’ûlü kalmıyor; birinde zamir ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ,o ki zorundasınız etmek takdîr َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzına dönecektir. Şâz olan nahiv görüşleri ise meselemiz dışındadır.</p>
<p><strong>93</strong> Taberânî, (Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid:10/159)</p>
<p><strong>94</strong> “Her zaman” ve “bazen’” ma’nâsındaki lafızlardan boş bırakılan ve “bazan” manasına gelen kalıplardandır.</p>
<p><strong>95</strong> Yani cemi/çoğul olarak “istâne edin” denilmeyip müfred/ tekil olarak “istiâne et” denilmiştir.</p>
<p><strong>96</strong> Abdülhayy el-Leknevî, Tezkiretü’r-Râşid, Mecmûatü Resâili’l-Leknevî (6/428-435) İdâretü’l-Kur’ân,1419, 1. baskı.</p>
<p><strong>97</strong> Fâtır: 22</p>
<p><strong>98</strong> Bu kitâb, yakınlarda Hüseyin Muhammed Ali Şükrî’nin gayret ve çalışmasıyla Dârü’l-Medîneti’l-Münevvere ve Dârü’s-Seyyid Abbâs Sakar el-Hüseynî tarafından müştereken basılmıştır. Trhsz.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 13:55:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İstiane]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğaze]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya'y Vesile Edinmek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9435</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Daha evvelden dediğimiz gibi, enbiya, evliya ve salihlerin şefaati haktır. Teşeffu&#8217;, tevessül, teveccüh kelimelerinin manaları aslında birdir. Şefaat: suçluyu kurtarmak için yalvarmak; vesile: zararlardan kurtarmak, faydalara ulaştırmaktır. Teveccüh ise, kulunun kadir ve kıymetiyle Allah Teâlâ&#8217;dan faydalara, nimetlere ulaşmayı ve zarardan kurtuluşu istemek­tir. &#8220;Ya Rabbi Rasûl-ü Ekrem&#8217;in kadir ve kıymeti için benim ihtiyacımı gider”; &#8220;Ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/">Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9436" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg" alt="Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır" width="336" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg 545w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p>Daha evvelden dediğimiz gibi, enbiya, evliya ve salihlerin şefaati haktır. Teşeffu&#8217;, tevessül, teveccüh kelimelerinin manaları aslında birdir. Şefaat: suçluyu kurtarmak için yalvarmak; vesile: zararlardan kurtarmak, faydalara ulaştırmaktır. Teveccüh ise, kulunun kadir ve kıymetiyle Allah Teâlâ&#8217;dan faydalara, nimetlere ulaşmayı ve zarardan kurtuluşu istemek­tir. &#8220;Ya Rabbi Rasûl-ü Ekrem&#8217;in kadir ve kıymeti için benim ihtiyacımı gider”; &#8220;Ya Rasûlallah benim ihtiyacımı gider”; “Allâh&#8217;ım Onunla ihtiya­cımı gider” sözleri arasında fark yoktur. Doğrusu, Peygamber&#8217;in zâtından istemekle zâtıyla Allah&#8217;tan istemek arasında fark yoktur. Peygamber&#8217;in şefaatinin peşin ücreti salavât-ı şerifedir.</p>
<p><strong>Bu hususta ümmet dört kelimeyi kullanmıştır, istiâne, istiğâse, vesi­le, teveccüh..</strong></p>
<p><strong>1-</strong>İstiâne, birinden yardım dilemektir. Buna taleb de denilir.</p>
<p><strong>2</strong>-istiğâse, imdadına yetişmesi için, hürmetli yahud kıymetli olandan kurtuluşu dilemektir, yani sığınış..</p>
<p><strong>3</strong>-Vesile, bir zararı defetme yahud bir menfeati celbetmeye gayrı vasıta kılmaktır.</p>
<p><strong>4-</strong>Teveccüh, maddî ve manevi olarak başkasına yönelmektir.</p>
<p>İşte şefaat bu dört manayı kuşatan bir kelimedir. Allah Teâlâ bazı kullarına, dileklerini kabul etmek yetkisini vermiştir. Yani şefaate izin vermiştir. Tabiî ki kendilerine yetki verilenlerin en büyüğü Hazreti Mus­tafa sallallâhu aleyhi ve sellemdir.</p>
<p>Bunlarla beraber bir de &#8220;iksâm&#8221; kelimesi var.. İksam; ya Rabbi, enbi­ya evliya hakkı için şunu bana ver demek gibi.. Bunun caiz olup olmadığı hakkında ulemâ ihtilaf etmiştir. Ehli Sünnetten kısm-ı a&#8217;zamîsi, bunun dahi meşrû ve caiz olduğunu söylemiştir. Fakat Hafız Zebîdî ithaf adlı eserinde diyor ki: «Ebû Hanîfe ve arkadaşları, adamın filanın hakkı için, enbiyanın hakkı için, beyt-i haram hakkı için, meş&#8217;ir-ul-haram hakkı için şunu Sen&#8217;den dilerim demesini kerih görmüşlerdir.» Zira hiç kim­senin Allah üzerinde hakkı yoktur.</p>
<p>Demek oluyor ki avamın bu kelime­lerden, kulun Allah üzerinde gerekli bir hakkı olduğunu zannetmesini defetmek için, bu kelimeleri kullanmayı kerih gördüler. Yoksa buna benzer ifadeler kullanılmıştır. Mesela;</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim, cümlesiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, camiye giderken dua eder ve ashabına öğretirdi. Hatta Fâtime binti Esed&#8217;i def­nettiği zamanda da: “Allah&#8217;ım Fâtime binti Eaed&#8217;i, annemi mağfiret et; hüccetini ona telkin et; girdiği yeri ona genişlet; Nebîn&#8217;in hakkı için; ve Benden önceki nebilerin hakkı için.&#8221; diye duada bulunmuş­tur; aşağıda nakledeceğiz. Demek &#8220;filanın hakkı için&#8221; sözü caizdir.</p>
<p>Kim evinden namaza doğru çıkar ve: &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dile­yenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim. Ve şu (hâlisâne) yürüyüşümün hakkı için de Sen&#8217;den dilerim. Çünkü şübhesiz nime­tin inkarı yahud «vermiş olduğun nimetle tuğyan yahud bir gösteriş yahud şöhret arzusu için (evimden) çıkmadım. Gerçekte azabından korktuğum ve rızanı taleb ettiğim halde çıktım. Ateşten korunmamı ve günahlarımın mağfiretini Sen&#8217;den dilerim. Gerçek şu ki, Sen&#8217; den başkası günahları mağfiret etmez.&#8221; duasını okursa, Allah Teâlâ Zât&#8217;ıyla ona .yönelir ve yetmişbin melek de ona istiğfar ederler.&#8221;</p>
<p>Hafız Münzerî der ki: “Şeyhimiz Ebu-l-Hasen. Bu hadîs hasendir, dedi.”</p>
<p>Tevessül, Allah Teâlâ&#8217;nın nezdinde dua ve niyazları geçerli olan­ların zatlarıyla tekarrübdür.. Bu ise &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hakkı için&#8221; cümlesiyle beyan olunmuştur.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;ya istihkak -yani mecburiyet ve borç- olarak kulun bir hakkı vâcib değildir. Bilakis Allah Teâlâ Kendisi lütuf ve ihsanıyla kulla­rının ilticalarını, dileklerini kabul eder. Ve kabul etmeyi va&#8217;d etmiştir. İşte bu va&#8217;d-i İlâhî, &#8220;üzerindeki hak&#8221; sözüyle ifade edilmiştir. Binaenaleyh kulun Allah Teâlâ&#8217;ya icbar etmesi söz konusu değildir. Ebû Hanîfenin de mezhebi budur. Nitekim Tabarânî ve Esfehânî&#8217;nin tahric ettikleri Enes ve Hazreti Ali radıyallâhu anhumâ&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Fâtıme binti Üseyd yani Hazreti Ali’nin annesi vefat ettiğinde şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Diriltir, öldürür; Kendisi daim diridir ve ölmez olan (ya) Allah(ım), Esed kızı Fâtime annemi mağfiret et; hüccetini ona telkin et; girdiği yeri genişlet; Nebîn&#8217;in (Kendisini kasdetmiştir ); ve önceki enbiyânın hakkı için. Ey esirgeyenlerin esirgeyicisi.”</p>
<p>Malum olduğu üzere “Nebîn&#8217;in; ve önceki enbiyânın hakkı için” ve bir önceki hadiste &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hak­kı için&#8221; ifadeleri, konuda açık hükmü beyan etmektedir, yani denilme­sinde zarar yoktur. Zira zevatlarla tevessüle dahildir. Herkesçe malumdur kî “üzerindeki hak&#8221; sözünün manası, Allah Teâlâ&#8217;nın üzerine vacib bîr hak olmayıp, şefaate izin ve sevabı vermesi gibi va&#8217;d-i İlâhîlerdir ki Yûnus suresinin 103&#8217;ûncü &#8220;Nihayet Biz rasûllerimizi ve iman edenleri selâmete erdiririz. Ve böylece mü&#8217;minleri de üzerimize bir hak olarak her felaketten kur­taracağız.&#8221; ve Er-Rûm suresinin 47&#8217;nci&#8221;..Mü minlere yardım etmek de üzerimize bir hak olmuştur.&#8221; mea­lindeki ayetlerinde beyan edilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh zatlarla tevessül, haki­katte, Allah Teâlâ’nın va&#8217;d ve hükmüyle tevessüldür. Ebû Hanîfe, bu te­vessülü değil, sadece iksâmı kerih görmüştür.Mecmau-z-Zevâid&#8217;in müellifi Hâfız Nureddîn el-Heysemî, Hazreti Ali&#8217;den gelen ikinci senedin sahih olduğunu tasrih ederek: “Tabarânî&#8217;nin de Eneslen tahric ettiği senedin ricâli sahih ricalidir. Ancak Tabarânî&#8217;nin senedinde olan Ravah bin Salah zayıf sayılmıştır. Fakat bununla bera­ber İbnu Habban ve Hâkim onu mutemet saymışlardır.” demiştir.</p>
<p>Binaenaleyh Hazreti Ali ve Ebî Saîd-il-Hudrî&#8217;nin hadîsi zayıf değil, sahih veyahud hasendir. Nitekim Şevâhid-ul-Hak‘ın müellifi Şeyh Yûsuf Nebahânî; İbnu Ebî Şeybe&#8217;nin de Fâtıme binti Esed&#8217;in hakkındaki hadîsi tahric ettiğini; ve İbnu Ebî Şeybe&#8217;nin Câbiriden tahric ettiği bu hadîsin sahih olduğunu söylemektedir. Bu hadisi, İbnu Abbas&#8217;tan, Enes&#8217;ten, Câ­hilden, Hazreti Ali&#8217;den radıyallâhu anhum, sahih ve hasen senedlerie Tabarânî, İbnu Habban, Hâkim Amel-ul-Leyli venNehar&#8217;da, İbnu Sünnî Amel-ul-Leyti venNehâr&#8217;da tahric etmişlerdir. İbnu Abdilber ve Hafız Suyûtî dahi hadîsin sahih olduğunu tasrih etmişlerdir.</p>
<p>&#8220;&#8230;Şu yürüyüşümün hakkı için&#8230;&#8221; cümlesi de, salih amellerle te­vessülün ifadesidir. Salih amellerle tevessül ittifâkîdir. Yani müslümanlardan hiçbiri bunu inkar etmemiştir. Özellikle başkasının dua ve istiğfarını almak da tevessüldür. Doğrusu meded beklemektir. Bunu inkar etmek sapıklıktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Tevessül, El-Mâide sûresinin,“Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” mealindeki 35&#8217;inci aye­tiyle emredilmiştir.</p>
<p>Kulu Allah’a yaklaştıran vesilelerin en önemlilerinden birisi, ayette zikredilen cihaddır. Bunun dışında sırf Allah rızası için yapılan her ibadet ve kaçınılan her yasak insanı Allah&#8217;a yaklaştıran vesilelerdir. Şefaat de bu vesilelerdendir. İster buna şefaat, ister teveccüh, İster istiğâse, ister istiâne de.. Bu kelimeler eş anlamda kullanılmıştır. Amelle tevessül, Hafız Münzerî, Neseî, Ibnu Mâce, Buhârî ve Müslim&#8217;in de tahriç ettikleri, Ibni Ömer ve Ebî Hureyre&#8217;nln hadisinden de anlaşılmıştır;</p>
<p>“Sizden üç nefer giderlerken uyku onları bir mağarada barın­dırdı; girdiler. Dağdan bir kaya parçası yuvarlanıp, üzerlerine ma­ğarayı kapattı. Dediler ki: ‘Gerçek şu ki, bu kaya parçasından salih amelinizi vesile ederek Allah&#8217;a yalvarmaktan başka bir şey kurta­ramaz.’ Onlardan bir adam şöyle dedi: &#8216;Allah&#8217;ım, benim, ihtiyar yaşlı anam babam vardı. Onlardan Önce, ehlime ve malıma dönmez ve kahvaltı yapmazdım. Birgün bir ağacın işi beni geri bıraktı da, onlar uyuduktan sonra kendilerine vardım. Onların kahvaltıları için süt sağmıştım. (Yanlarına varınca) Uykuda buldum. Onlardan önce ço­cuklarıma, iyâlime kahvaltı vermekten tiksindim. Süt bardağı elim­de olduğu halde durdum. Çocuklar ayağımın altında mırıldandıkları halde, sabah aydınlanıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim.</p>
<p>Nihayet uyandılar; onlara kahvaltılarını verdim. Allah&#8217;ım, eğer ben bunu rızanı taleb etmek için yaptımsa, bize şu taştan içinde bulun­muş olduğumuz darlıktan genişlik ver.&#8217; Taş biraz açıldı. Fakat ora­dan çıkarılıyorlardı. Diğeri: &#8216;Allah&#8217;ım, benim bir amca kızım vardı. İnsanlardan bana en sevimliydi. (Kendisine aşıktım.) Onu taleb ettim; o benden kaçtı. Nihayet kıtlık senelerinden bir sene onu mecbur etti de bana geldi. Benimle kendisi arasını tahliye etmek için ona yüzyirmi dinar verdim. (Zavallı) Kabul etti. Nihayet üzerine düşmeye fırsat bulduğum zaman: ‘Sana hakkından (nikahlı olmaktan) başka bir sûretle mühürü bozmak helal değildir’ dedi. Ben de onunla temas yapmaktan çekindim; üzerinden yuvarlandım.</p>
<p>Bana insanlardan en sevimlisi olduğu halde, ben onu bıraktım. (O fuhuşu terkettim.) Ve altını da kendisinde bırakarak verdim. Allah&#8217;ım eğer Sen&#8217;in rızanı taleb etmek için bunu yapmışsam, içinde bulunmuş olduğumuz şu darlıktan bize açıklık ver.’ dedi. Binaenaleyh kaya biraz daha açıl­dı; şu kadar ki onlar çıkmaya güç bulamadılar. Uçüncüsü: &#8216;Allah&#8217;ım gerçekte ben ameleler tutmuştum. Ücretlerini verdim. Onlardan bir adam ücretini bırakarak gitti. Ben onun ücretini çalıştırdım, çoğalt­tım; nihayet ondan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana geldi: &#8216;Ey Allah&#8217;ın kulu, ücretimi bana öde.’ dedi. Ben de: &#8216;Şu gördüğün develer, inekler, koyunlar, köleler, hepsi senin ücretin- dendir.’ dedim. O da bana: ‘Ey Allah&#8217;ın kulu benimle alay etmiyor­sun.&#8217; dedi. Ben: ‘Gerçekte seninle alay etmiyorum.’ dedim. Bunun üzerine o hepsini aldı götürdü ve ondan bir şey bırakmadı. Allah&#8217;ım eğer ben bunu Sen&#8217;in rızanı kazanmak için yapmışsam, bize içinde bulunmuş olduğumuzdan ferec ver.’ dedi. Bunun üze­rine kaya açıldı; içinden çıkıp yürüdüler.”</p>
<p>Bu hadîs-i şerifte, bir insanın yapmış olduğu hâlisâne ameliyle, hem kendisine hem başkasına tevessül etmesinin meşrû olduğu beyan edil­miştir. Görülüyor mu ki, “Allah&#8217;ım eğer ben bunu Sen&#8217;in rızanı kazan­mak için yapmışsam bize içinde bulunmuş olduğumuzdan ferec ver.” ifadesiyle üç şahıs da yapmış oldukları salih amellerini hem kendi­lerine, hem arkadaşlarına vesile edinmişlerdir. Bu mikdardaki tevessül ve sığınışta ümmet ittifak etmiştir. Şu kadar ki bazıları: &#8220;Bir insan başka­sının ameliyle tevessül edemez.” dediler. Amma bu söz zayıftır. Bir zâtın amelinden dolayı o zâtı vesile edinmek de vardır. Bu da Osman bin Huneyf radıyallâhu anh&#8217;ın hadîsinde beyan edilmiştir:</p>
<p>“Allah&#8217;ım, gerçekten ben Sen&#8217;den isterim. Rehmet nebîsi olan Peygamberin(vesilesi ve şefâatiy)le Sen&#8217;a yöneliyorum. Ey Ailâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu ihtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim. Allah&#8217;ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl.”</p>
<p>Bu hadîs-i şerîfte, Tevhîd, teveccüh, şefaat dilemek beyan edilmiştir.</p>
<p><strong>1-</strong>Teveccüh = yönelme; ibadet olarak Allah&#8217;a mahsustur. Buna Tevhîd denilir. Yani Rubûbiyet Allah Teâlâ&#8217;ya tahsis edildiği gibi, zarar­ları kaldırmak, menfeatleri celbetmekte hakîkî müessirin yine Allah Teâlâ olduğuna inanmaya Tevhîd denilir. Nebî olsun, velî olsun, doktor olsun, zehirli yılan olsun; bizzat bir faydayı dokunduramadıkları gibi, bir zararı da defedemezler. Hâsılı fâil-i hakîkînin Allah Teâlâ olduğunu bilmek ve inanmak Tevhîddir.</p>
<p><strong>2</strong>-Allah Teâlâ&#8217;dan bir menfeati istemekte, bir zararı defetmekte baş­kayı vasıta, vesile edinmek de meşrûdur. Nitekim Osman bin Huneyf&#8217;in hadîsinde Peygamber&#8217;e gelen a&#8217;mâ gözünün şifâyap olmasında Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;i vesile edinerek “Ey Ailâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu ihtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yönel­dim.” demiştir. Sonra bunu Peygamber bizâtihi ona öğretmiştir.</p>
<p>Binaen aleyh bu, Peygamber&#8217;in bu sığınışı tavsiyesi etmesinin hayatına mah­sus değil, hayatından sonra da aynı sığınışın yani meded beklemenin meşru olmasının ifadesidir. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatından sonra da ümmetine istiğfarda bulunması, hem ayet hem de hadisle sabittir. Nitekim En-Nisâ&#8217; 64&#8217;üncü ayette,“&#8230;Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde Sana gelerek Allah&#8217;tan mağfireti dileseler, (inanmış ve kendisine bağlanmış oldukları) Rasul de onlar için istiğfar etse, Allah&#8217;ı ziyadesiyle tövbelerini kabul edici ve esirgeyici bulacaklardır.” buyrulmuştur.</p>
<p>Malum olduğu üzere, ken­dine zulmedenin, tevbeden sonra Peygamber&#8217;e gelmesi emredilmedi, “Sana gelerek Allah&#8217;tan mağfireti dileseler” buyrulduktan sonra; “(inanmış ve kendisine bağlanmış oldukları) “Rasul de onlar için istiğ­far etse” buyruldu.</p>
<p>Nasıl ki doktoru ve ilacını şifâya vesile kıydıysa, böylece Allah Teâlâ Peygamberi ve Peygamberin ardınca giden salâhiyetti evliyayı ve ule­mâyı da tevbelerin kabul edilmesinde, hidayete eritmesinde ve Allah&#8217;ın mağfiretine mazhar olunmasında vesile kılmıştır. Bu Peygamberin ha­yatına mahsus değildir. Peygamberin ümmetine istiğfarı, vefatından son­ra da bu ayet-i kerîmeyle sabittir. Artık bu hükmü Peygamberin hayatına tahsis etmek, Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;e ilave etmektir. Zira usul ilmine göre, umu­mu ifade eden bir hükmün, delilsiz ferde tahsisi caiz değildir.</p>
<p>Ibnu Sa&#8217;d ve Bezzâr&#8217;ın tahric ettikleri İbni Abbas ve Abdullah bin Mesûddan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Benim hayatım sizin için hayırlıdır; çünkü siz onunla doğrudan konuşabiliyorsunuz, o da (sorularınıza cevap vermek, bilmediğiniz yeni problemlerinizi çözmek için) sizinle konuşuyor. Ölümüm de sizin için hayırlıdır; çünkü ammeleriniz bana arzedilir; iyi, güzel amellerinizi gördüğümde Allah’a hamd ederim. Kötü amellerinizi gördüğümde ise, Allah’tan bağışlanmanızı isterim”(Aclunî, 1/368).</p>
<p>Peygamber&#8217;in, vefatından sonraki ümmetine faydası, istiğfarı, haya* tından fazladır. Zira İstiğfarının manası, büyük günahların cezalarının tahfifi, küçük günahların mağfiretinin taleb edilmesidir. Bir anda melek­ler, ümmetinin işledikleri hesab edilmeyecek kadar hayr ve şer amelleri ona arzederler, bildirirler. Hayatta iken, bildirilen bu kadar olaylara vukûfu zor olduğu halde, vefatından sonra zor değildir. Çünkü ruh âlemin­de. beşeriyet kaydı ve hududlandırma, sınırlandırma yoktur.(Heysemî Mecmau-z-Zevâid&#8217;de diyor ki: &#8220;Bezzâr&#8217;ın ricâli sahih ricâlıdir,” Böylece Hafız Zehebî de: ibnu Sa&#8217;d&#8217;ın tahrîcinin dışında, bu hadis maktu&#8217; değil, mevsufdür demiştir.)</p>
<p>Şu halde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in, vefatından son­ra da ümmetinden belaların kaldırılması, faydanın ulaşması hakkında vesile oluşu, hem ayet hem de hadisle sabittir. İşte Vahabîler, yukardaki ayeti hayatına tahsis ederek, Bezzâr&#8217;ın hadîsini inkar edemedikleri hal­de tevil ederler.</p>
<p>Şimdi Osman bin Huneyfin hadîsine tekrar dönelim:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, gerçekten ben Sen&#8217;den isterim. Rahmet nebîsi olan Peygamberin(vesilesi ve şefâatiy)le San&#8217;a yöneliyorum. Ey Allâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu İhtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim. AllAh&#8217;ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl.” diye meal yazdığımız Osman bin Huneyfin hadîsinin şerhinde Tîbî diyor ki: «’bike’ ke­limesindeki &#8220;bâ&#8221; harfi istiâne içindir. ‘binebiyyeke’ deki &#8220;bâ&#8221; harfi ta&#8217;diyet içindir.</p>
<p>Bu takdirde manası şöyle olur: &#8220;Allah&#8217;ım, Peygamber&#8217;in yardımı ve Ona verdiğin yetkiyle Sen&#8217;den isterim.&#8221; Bu Tevhîdin ifadesidir, ikinci bir kez &#8220;Ya Rasûlallah, Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim; benden haberdar ol, yardıma yetiş&#8221; demektir.»</p>
<p>ibnu Abdisselam dedi ki: «Bu sığınış ve meded beklemek, Peygam­ber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e mahsus olması gerekir. Çünkü O, Âdem oğullarının hepsinin efendisidir. Allah Teâlâ Ona bu makamı tah­sis etmiştir. Vefatından sonra da ümmetine istiğfar eder, yardımına yeti­şir. Bu Onun yüceliğinin, kendisine şefaat izni verileceğinin izahıdır. Binaenaleyh Ondan başka, enbiya, evliya ile iksâmın olmaması gerekir. Çünkü kimse Onun rütbesine erişmez.»</p>
<p>İmam Subkî diyor ki: «Tevessül yani Peygamberi vasıta edinmek;istiâne yani Peygamberden meded beklemek; teşeffu&#8217; yani belaların kaldırılmasında, menfeatlerin celbedilmesinde Peygamber’i ricacı kıl­mak, meşrû ve güzeldir. Ibnu Teymiye gelmeden evvel, selef ve haleften hiçbir kimse tevessülü, istiâneyi, teşeffuu ve teveccühü inkar etmemiştir. Ibnu Teymiye gelince bu inkar bld&#8217;atini çıkardı, bu işi inkar etti; doğru yoldan saptı.»</p>
<p>Ibnu Abdisselam, Peygamberin hayatından sonra da, kendisiyle Allah’a iksam( yani “Ya Rabbi, Habîb-i Ekrem&#8217;in hakkı için, hürmeti İçin şu belayı benden kaldır“ yahud “bir evlad bana ver“)ın Peygamberin şahs-ı şerifine mahsus olduğunu söylemiştir. Fakat İmam Kuşeyrî, Ma&#8217;rûf-u Kerhî kuddise sırruh&#8217;un, müridlerine: &#8220;Sizin Allah&#8217;a bir ihtiyacı­nız olduğunda benim vasıtamla ona iksam verin. Gerçekte ben şu anda Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den veraset hükmüyle sizinle Allah arasında vasıtayım.“ dediğini nakletmektedir. Bu gösteriyor ki, Peygam­bere mirasçı olanlara da sığınmak ve ondan meded beklemek vardır.</p>
<p>Buhârî ve Müslim&#8217;in de tahric ettikleri Ebî Saîd-el-Hudrî&#8217;den gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurmuş olduğu,</p>
<p>“Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’dan, Benim bu mescidimden başkasına semere bağlanılmaz (yola çıkılmaz).” mealindeki hadiste dahi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kabr-i şerifinin ziyareti, ilmi taleb etmek için bir yere gitmek üzere semerenin bağlanması men edilmemiştir. Binaenaleyh bu hadisle, salihlerin ziyareti için yola çıkmak yasaklanmamıştır.</p>
<p>Hafız İbnu Hacer diyor ki: «Şeyhimiz Ibnu Teymiye&#8217;nin bu hususta cumhûra muhalefet etmesi, ondan menkul olan en beter sözüdür. İmam Mâlik, “Peygamberin kabrini ziyaret ettim&#8221; sözünü kerih görmüştür, ziyareti değil. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kabr-i şerifini ziyaret etmek, üstün amellerdendir; azamet ve celal sahibi olan Allah Teâlâ&#8217;ya en yaklaştırıcıdır.»</p>
<p>Peygamberin sevgisi vesile olduğu gibi, Peygamberi sevenleri de vesile edinmek meşrûdur. Nitekim Tirmizî&#8217;nin tahric ettiği, Ebî Derdâ&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</p>
<p>“Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den sevgini; Sen&#8217;i seven kimselerin sevgisini ve beni sevgine ulaştırıcı ameli dilerim. Allah&#8217;ım bana (Zâtinin) sevgi(si)ni, nefsimden, malımdan, ehlimden daha sevimli kıl.” Eğer pey­gamberlerin mirasçılarının sevgileri de vesile olmasaydı, Fahr-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem bu duayı öğretmezdi. Binaenaleyh Ibnu Teymiye nin, et-Tevessül vel Vesîle adlı eserinde, şahıslarla tevessülün caiz olmadığını, dualarıyla tevessülün caiz olduğunu söylemesi de doğ­ru değildir. Zira zâtın duasıyla tevessül ile zatıyla tevessül arasında hiçbir fark yoktur.</p>
<p>Vahabîlerin, şefaati, tevessülü, teveccühü reddetmekte ibnu Teymiye&#8217;yi kendilerine siper etmeleri, kafirlerin hakkında şefaatin kabul olunmayacağını beyan eden ayet ve hadisleri müslümanların da hakkında icra etmeleri, sapıklıktan başka bir şey değildir. İnşâallah Cenâb-ı Hakk nasîb-i müyesser ederse, bu hususta bir risâle yazarız. Şimdilik bu kadarla iktifa edelim.</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/">Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nebiler ve Velîlerden Yardım ve Şefaat istemek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nebiler-ve-velilerden-yardim-ve-sefaat-istemek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nebiler-ve-velilerden-yardim-ve-sefaat-istemek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 12:28:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstisfa]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebiler ve Velîlerden Yardım ve Şefaat istemek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7753</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nebiler ve velîlerden yardım ve şefaat istemek (istimdâd ve istisfâ) Hakk’ın iradesiyle olabilir. Allah’ın iradesiyle ilgili olmadıkça bir kimseye yardım ve şefaat edemezler. Zamanımızda böcekler gibi olan insanlar o ılâhî emir ile amel etmeyip yasaklardan kaçınmayarak çeşitli haram ve münkerleri işlerken falan makamı ziyaret, filan makamın mevlidi için masraflar ve falan yerde zikr edilir diye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebiler-ve-velilerden-yardim-ve-sefaat-istemek/">Nebiler ve Velîlerden Yardım ve Şefaat istemek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-16.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7754" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-16.jpg" alt="Nebiler ve Velîlerden Yardım ve Şefaat istemek " width="376" height="285" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-16.jpg 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-16-170x130.jpg 170w" sizes="(max-width: 376px) 100vw, 376px" /></a></p>
<p>Nebiler ve velîlerden yardım ve şefaat istemek (istimdâd ve istisfâ) Hakk’ın iradesiyle olabilir. Allah’ın iradesiyle ilgili olmadıkça bir kimseye yardım ve şefaat edemezler. Zamanımızda böcekler gibi olan insanlar o ılâhî emir ile amel etmeyip yasaklardan kaçınmayarak çeşitli haram ve münkerleri işlerken falan makamı ziyaret, filan makamın mevlidi için masraflar ve falan yerde zikr edilir diye acele etme ve makam makam dolaşıp bildiği günahları ve haramları işlediği halde evliya makamlarından yardım istemek ne kadar budalalık ve câhilliktir. Evliyanın yardımı­nın Hakk’ın rızasını elde eden kimseler için olduğunu bilmezler. Eğer bir kimseden Hakk Teâlâ razı değilse, o kimse hangi velînin zi­yaretine giderse o velînin ruhu ona buğz ve lanet eder. Ziyaret, zi­kir ve taat<em>“Şüphesiz Allah muttakîlerden kabul eder&#8221;</em> (Mâide, 27) mısdakına göre ancak takva ehlinden kabul edilir.</p>
<p>Eğer Allah bir kulundan razı olursa bütün nebîler ve velîlerin ruhları o kula dua ve yardım ederler ve uyku ve uyanıklığında onu ziyaret ederler. İşte salihlerin rüyalarından da nebîleri ve velîlerin görmelerinin sebebi budur. Maksat Allah’ın rızasını kazanmaktır. Nice konak sahipleri de konaklarında Kur’ân okutmak ve zikirler yaptırmak gibi şeylerle İlâhî hükümleri yerine getiririm zannettiklerinden, hemen İslâmiyet ve dindarlık budur inancıyla şer’î hükümleri toptan terk ederek helâl ve haram tanımayıp Kur’ân okutmakla bütün günahlardan temizlenme ve dünya ve ahiretini tamir eder zannıyla İslâmiyet ancak budur sanmışlardır.</p>
<p>Kur’ân’ın inmesinden maksadın onunla amel etmek olduğunu bilmezler. Yoksa gereğiyle amel etmeyerek, Kur’ân’ın lafızlarını okuyan ve dinleyenlere Kur’ân beddua ve lanet eder. Boş bir söz gibi Kur’ân&#8217;ı okumak ve dinlemek ancak Kur’ân’a hakaret ve onunla alay etmektir. Bundan Allah’a sığınırız. Mesela bir hükümdar kendi tebasına emir ve hükümlerini kapsayan bir fer­man gönderse, O<strong> </strong>teba padişahın fermanıyla amel etmeyip hemen fermanın ibaresini okuyup dinlemekte vakit geçirseler,o hükümdar böyle bir teba hakkında ne şekilde muamele edeceği açıklamaya ihtiyaç duymaz.</p>
<p>Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü(İnsan yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebiler-ve-velilerden-yardim-ve-sefaat-istemek/">Nebiler ve Velîlerden Yardım ve Şefaat istemek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nebiler-ve-velilerden-yardim-ve-sefaat-istemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Ziyareti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 21:50:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Himmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Ziyareti]]></category>
		<category><![CDATA[Türbe Ziyareti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6380</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlerin ve büyük imâmların (hepsine salâtü selâm) meşhetlerini kabirlerini ziyarete gelince : Bundan maksat: Onları ziyâret etmek, hacetlerin bitirilmesi, günâhların afvedilmesi hususunda peygamberlerin ve imamların ruhlarından  imdat dilemektir. Bu imdâd da şefaattan ibarettir. Bu da iki yönden hâsıl olur bir taraftan istimdât (yardım dilemek) diğer taraftan da imdâttır. Yâni birinin şefaat istemesi, ötekinin de şefaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/">Kabir Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6381" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek.jpg" alt="Kabir Ziyareti" width="323" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 323px) 100vw, 323px" /></a></p>
<p><strong>Peygamberlerin ve büyük imâmların (hepsine salâtü selâm) meşhetlerini kabirlerini ziyarete gelince :</strong></p>
<p><strong>Bundan maksat:</strong> Onları ziyâret etmek, hacetlerin bitirilmesi, günâhların afvedilmesi hususunda peygamberlerin ve imamların ruhlarından  imdat dilemektir. Bu imdâd da şefaattan ibarettir. Bu da iki yönden hâsıl olur bir taraftan istimdât (yardım dilemek) diğer taraftan da imdâttır. Yâni birinin şefaat istemesi, ötekinin de şefaat etmesidir. Meşhedleri (türbeleri) ziyaret işinde bu iki rükünün de muazzam tesiri vardır. İstimdat (şefâat istemek) şekline gelince; bu Hacet sahibinin himmeti, şefaati istenen zâtın ve ziyâret edilenin zikrini, ismini hatıra (kalbe) sardırabilmesi iledir. O derece ki himmetinin, kasdının, muradının hepsi orada. gönülde bir noktada, sarılmış o hâtıranın içine daldırılmış olacak, onu bütün varlığı ile anacak, kalbine ve rûhuna dolduracaktır, işte bu hal, o şefâatçı ve ziyaret edilen zâtın ruhunu tenbih etmiye, uyarmıya sebeptir. Tâki o temiz rûh bu sebeple kendisinden istenen şey ile ona imdât edebilsin.</p>
<p>Her kim bu dünyâda himmetini, niyet ve maksadını, irâdesini tam mânâsıyla dünyâ yüzündeki bir insan üzerine çevirir, yöneltir ise hiç şüphesiz o insan kendine yönelmiş olan kişinin yönelişini hisseder. Bunu ona haber verir. Her kim de bu âlemde hayatta olmazsa onu tenbih etmek (uyarmak) daha kolaydır. Çünki uyarılmıya hazır durumdadır. Çünki bu âlemin hallerinin dışında olan bir kimsenin o âlemin hallerinden bazısına muttali olması, bakması, görmesi, bilgi edinmesi mümkündür. Nitekim rüyâda, uğradığına muttali olunabilir. Çünki uyku ölümün kardeşi ve bir dalıdır. Evet, uyanık halimizde bilemediğimiz bazı halleri uyku sebebi ile bilmeye kâbiliyetli oluruz. İşte bunun gibi hakîki ölüm ile ölmüş ve âhiret diyarına ulaşmış olan bir kimsenin de bu dünyâdaki hallere muttali olması daha uygun ve daha münâsiptir. Ama bu âlemin bütün halleri her vakitte onların bilgi ipliklerine dizilmiş değildir. Nitekim geçmiş zamanın halleri, olayları uykumuzda yani rüyâdaki bilgilerimizde mevcut değildir. Bilgi birlikleri için belirlilikler ve özellikler vardır.</p>
<p><strong>Bunlardan birisi:</strong> hacet sahibinin himmeti, kasdıdır ki bu himmet ve kasd, o azız ruhun sahibinin hacet sahibini tamamiyle sarması, istila etmesidir. Nitekim bir dirinin, hayâtında suretini, şeklini müşahede etmek, onun ismini anmağa ve kendisini gönülde hatırlamağa tesir ettiği gibi bir ölüyü kalıbının, bedeninin perdesi olan türbesini müşahede etmek de öylece tesir eder. Çünki o ölünün eseri; kalıbı kaybolduğunda rûhtadır. Halbuki onun türbesi; onun hayatındaki huzuru, kalıbını ve barınağını müşahede etmekteki eseri gibi değildir. Onun bizzat meclisinde ve huzurunda bulunmak gibi değildir.</p>
<p>Her kim ölünün meşhedinin müşâhedesinde kendisini hazırladığı gibi onun meşhedinin gıyâbında da onun ruhunda hazır olabileceğini zannederse onun bu zannı hatadır. Zîra müşahede de (gözle görmekte) zahir ve âşikârlık bakımından apaçık bir eser vardır ki bunun gibisi gıyâpta yoktur. Her kim gıyâpta bir ölüye yardım etmek isterse bu yardım öyle ölçüsüz, tartısız olmaz ve o yardım da boş ve faydasız kalmaz.</p>
<p><strong>Nitekim Peygamberimiz (S.A.S.) :</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p>«Her kim benim üzerime bir salâvat getirirse ben ona on defa salât ederim» demiştir.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Diğer bir hadîsinde de :</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p>«Müezzine kim cevap verirse onun tekbir ve şehadetlerini tekrar eder, namaz ve felâha da’vetine uygun kelâmı söylerse şefaatimi hak eder» dedi.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir de :</strong></p>
<blockquote><p>«Kabrimi ziyaret eden şefaatime nail olur» buyurdu.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasların en hası olan beden ile yakınlık da, şefâatın yapılmasına tam bir vesiledir.</p>
<p>Kendinden bir parça olan çocuğu ile -isterse bu çocuk kendisinden sonra doğmuş veya torunlarından biri olsun- onun vesilesi ile, yaklaşmak; yahut türbesine, kabrine, mescidine, beldesine, asasına, kamçısına, nalınına, kapısı söğesine eşiğine, halkasına yaklaşmak; âdetine, sıfat ve ahlâkına yakın olmak; ona âit ve ona münâsip olan bir şey ile yaklaşmak bunların hepsi ve her biri; ona yaklaştıran, ona yakınlığı gerektiren ve şefâatına erdiren bir yaklaşma sebebidir. Çünkİ peygamberler yanında, dünyâ yurdunda olmaları ile âhiret diyârında olmalarında fark olmadığı gibi bilgi yolunda da bir ayrılık yoktur. Peygamberlerin hayatı ile mematları bilgi edinme bakımından farketmez. Çünki dünyada bilgi âleti, dış duygularımız, beş duyu organlarımızdır. Ukbâda ise yalnız gaybı, yanında ve önünde olmuyanı bilmiye yarayan bir âlettir. Ama bu  ya bir misâl kisvesindedir veya açık hale gelmek yolu iledir.</p>
<p><strong>Yaklaşma, yakınlık ve şefaatin diğer hallerine gelince:</strong>Bunlar bozulmaz, hallerinden dönmez. Bu bapta en büyük esas: imdât edenin imdât etmek yönünden istenilen imdâdı yapması, vesile ve şefâat sahibinin bu medet ve şefâaatı bilmese de imdât ve ihtimâm etmesidir.</p>
<p>Çünki Allah&#8217;ın Rasûlünün (s.a.s.) bir kılı veya bazu-bendi, yahut kamçısı, âsi ve günahkâr bir kimsenin kabri üzerine konur ise o günahkâr, hâcet vakti için saklanmış olan manevî değeri yüksek, şerefli şey bereketiyle, azâptan kurtulur.</p>
<p>Şâyet bunlar bir insanın evinde, yahut bir beldede olsa bunların bereketi ile o eve ve ev halkına veya o beldeye ve sâkinlerine belâ ve musibet dokunmaz. Ev sahibi ve belde sâkini bunu evinde veya beldesinde o mübarek şeyin bulunduğunu bilmeseler de&#8230; O şeyin tesiri olur. Çünki bu Peygamber (S.A.S.) in bir ihtimâmı. önem vermiş olduğu şey yani onun himmetinin eseridir. Bu da ukbâda ona mensup olanlara sarf edilmiştir. Kötü ve kerih şeyleri, hastalıkları, ukûbet ve cezâları defetmek, Allah tarafından meleklere ısmarlanmış, havâle edilmiştir. Her melek de Peygamberin (S.A.S.) hârîs olduğu, şiddetle arzu ettiği şeyleri kendinden başka onun buna himmeti sebebi ile hali hayatında olduğu gibi yapmıya is’af etmiye, Peygamberin arzusunu yerine getirmiye hevesli ve hırslıdırlar. Çünki meleklerin, onun mukaddes ruhuna, vefatından sonra, yakın olmaları, ona hayatındaki yakınlıklarından ziyâdedir.</p>
<p><strong>Hikâye olundu ki:</strong></p>
<blockquote><p>Hacer-i Esved’i yerinden söküp memleketlerine götürmek ve bu suretle Mekke&#8217;yi kendilerine çevirmek istiyen Karmatiler Mekke&#8217;yi işgal ettikleri zaman: Karmati Ebu Tahir bir adamı omuzuna aldı altın oluğu yerinden söktürmek için kaldırdı. Adamı Kâbe&#8217;nin oluğuna eriştirdi oluğu çekmiye başlayınca adam Ebû Tahir&#8217;in üzerinde can verdi ve ölü olarak yere düştü.</p></blockquote>
<p><strong>Diğer bir hikâye de şöyledir:</strong></p>
<blockquote><p>Mısırlılardan bir cemâat Peygamber in (S.A.S.) ravzası yanında bir yeri delmişler. Maksatları Allah&#8217;ın Râsulünün vücûdunu çıkarıp Mısır&#8217;a nakletmekmiş. Bu iş gece yarısı olmuş. Bu sırada Medineliler havadan bir ses işitmiş: «Ey müslümanlar topluluğu! Peygamberinizi koruyunuz! Peygamberinizi muhâfaza ediniz!» diyormuş. Bu sesi işiten herkes kandili, hayır kandilleri, mumları, meşâleleri yakmışlar, Ravza-ı Mutahhara&#8217;nın yanına vardıklarında ravzayı çeviren duvardaki o deliği görmüşler ve etrafında da Mısırlıları ölü bulmuşlar.</p></blockquote>
<p><strong>Naklolundu ki:</strong></p>
<blockquote><p>Nebiyy-i Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem) bir adamın kabrine yaş bir dal dikti ve: «Bu dal yaş kaldığı müddetçe Allahü Teâlâ kabir sahibinden azabı kaldıracaktır.» dedi.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellemin) iki elinin bereketlerindendir.</p>
<p>Her hangi bir sultana itâat eden ve ona tazimde bulunan bir kişi, sultanın payitahtı olan beldesine girse orada o sultanın ok torbasından bir ok veya ona âit bir yay veya bir kamçı görünce muhakkak ki o şeye o beldeye saygı gösterir. Melekler de -cümlesine selâm olsun- Peygambere böylece tazim, yani peygambere âit, mânevi değeri yüksek bir şeyi, bir evde yahut bir beldede veya bir kabirde gördüklerinde onun sahibine saygı gösterirler ve o kabir sahibinin üzerinden azâbı hafifletirler. Bu sebepledir ki ölülerin kabirlerine Kur ân-ı Kerim koymak ile ve kabirleri başında Kur&#8217;ân okumak ile ve üzerine Kur an âyetleri yazılan kâğıdı ölünün eline veya göğsüne koymakla ölü faydalanır.</p>
<p>İşte bunlar, her işitileni ve meşru olanı akla uygun bir prensibe göre tesviye etmek isteyen kimsenin hal ve durumuna uyabilen çeşitli vesilelerdir.</p>
<p><strong>Bundaki asıl ve esas şudur:</strong> akılların tasavvur edecekleri ve edebilecekleri şeylerin ilerisinde o kadar önemli işler vardır ki bunları dîn ve şeriat getirmiştir. Bunların hakikatlerini Allah Teâlâ Hazretleri ve bir de Allah Teâlâ ile kulları arasında vâsıta olan Peygamberler -hepsine selâm- bilirler.</p>
<p>Eğer bütün mütehassıslar bir araya gelseler,gebe kadınların doğum yapacakları sırada doğumu kolaylaştırmak için sayıların münâsebetleri üzerine tertiplenmiş iki tuğla veya kâğıt üzerine yazılmış olan ve vefki müselles (üçlü vefk) denilen dokuz hâneli ve her hanesine birden dokuza kadar rakam yazılmış ve her yöndeki toplamı tam 15&#8217;er olan ve kadının ayakları altına konulan bir şeklin, çocuğun kolayca doğmasına yaptığı tesirin ve sayı münâsebetlerindeki hassanın mâhiyeti üzerinde düşünseler bu hassayı bilemezler.</p>
<p>O halde insan, şer’in (dînîn) emirlere, yasaklara; haberlere, vaad ve tehditlere ait hakikatleri; ve başkası için getirmiş olduğu şeylerin iç yüzünü aklı ile bilmesini nasıl arzu edebilir? Akıl zayıftır. Onun bu acâip hallere, şeylere ve hassalara nüfuz edebilecek yetki ve tasarrufu kısadır.</p>
<p>Ey kardeşim; Allah yaşayışını güzel ve temiz kılsın. İşte senin için mümkün olan bilinmesine işaret edileceklerin bazısını, fetânetimin ve aklımın yettiği kadarına uyabileni, sana ifâde ettim, yazdım.</p>
<p>Sana ve seninle beraber olana dinin doğruladığı bu i şeylere üzerinde durmaksızın îmân etmenizi tavsiye eder  ve bunların üzerinde durulup kalmasından Allah&#8217;a sığınırım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Gazali,İki Madnun</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/">Kabir Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri Üzerine Bir Araştırma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vesile-ve-tevessul-hadislerinin-kaynak-degeri-uzerine-bir-arastirma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vesile-ve-tevessul-hadislerinin-kaynak-degeri-uzerine-bir-arastirma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2015 15:44:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Talebi ile Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Esma-i Hüsna ile Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Melekler ile Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber ve Salihler ile Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Zekeriya GÜLER]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Amel ile Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri Üzerine Bir Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Zat ile Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5560</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaratılışı itibariyle insan,hem biyolojik hem de psikolojik bakımdan âciz ve zayıf bir varlıktır.Özellikle yaşanan sıkıntı ve çaresizlikten kurtulup huzur ve gönül rahatlığı içinde yaşamak için maddi-manevî bir vesile aramak, insanın yapısında var olan bir duygu ve düşüncedir. Bütün nevileriyle tevessülün, bu duygu ve düşüncenin birer tezahürü olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olmasa gerektir. Vesile ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vesile-ve-tevessul-hadislerinin-kaynak-degeri-uzerine-bir-arastirma/">Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri Üzerine Bir Araştırma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-5561" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir1.jpg" alt="Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri Üzerine Bir Araştırma" width="648" height="309" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir1.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir1-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 648px) 100vw, 648px" /></a></p>
<p>Yaratılışı itibariyle insan,hem biyolojik hem de psikolojik bakımdan âciz ve zayıf bir varlıktır.Özellikle yaşanan sıkıntı ve çaresizlikten kurtulup huzur ve gönül rahatlığı içinde yaşamak için maddi-manevî bir vesile aramak, insanın yapısında var olan bir duygu ve düşüncedir. Bütün nevileriyle tevessülün, bu duygu ve düşüncenin birer tezahürü olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olmasa gerektir. Vesile ve tevessül, daha ziyade kelâm ve tasavvuf anabilim dallarıyla münasebeti olan bir konudur. Ancak kabul edilmelidir ki, özellikle münakaşa mevzuu yapılmış kelâm ve tasavvuf problemlerinin mesnedi Kur ân-ı Kerîm ve onun vazgeçilmez yorum ve pratiği demek olan hadis/sünnet olmak durumundadır. Hadis anabilim dalını doğrudan ilgilendiren çalışmalardan birisi de, Kur ân dan sonraki dayanağı hadis olması gereken tefsir, fıkıh, kelâm ve tasavvuf gibi temel İslâmî ilimlerin kullandıkları delil ve malzemelerin, teknik anlamda ne ifade ettiğini tesbit faaliyeti olmalıdır. Bu tesbit; tahriç ve değerlendirme faaliyetinin, hadisçinin mensubu bulunduğu anabilim dalı için olduğu kadar, diğer anabilim dallarına mensup araştırmacılar için de önemli bir hizmet olacağında şüphe yoktur. Çünkü araştırmanın sağlıklı bir sonuca ulaşması, kullanılan delil ve malzemelerin sağlam olmasına bağlıdır. İşte, özellikle hadis, kelâm ve tasavvuf meselelerini tetkik edenlerin zihinlerini meşgul eden vesile ve tevessül hadislerinin kaynak değerini tesbit faaliyeti, bu yüzden önem arz etmektedir.</p>
<p>Vesile ve tevessül, güncelliğini ve tazeliğini koruyan aktüel ve hassas bir konudur. Konunun tarih boyunca tartışılması, özellikle Takıyyüddîn İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Takıyyüddîn es-Sübkî nin (v. 756/1355) yaşadığı hicrî sekizinci asırdan bu yana canlılığını muhafaza etmesi, bugün İslâm dünyasında yapılan te lif ve tercüme çalışmalarının yanı sıra, basın-yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna intikal ettirilmesi bunun açık bir göstergesidir. Bu yüzden biz, konuyla ilgili hadislerin kaynak değerini tesbit faaliyetinin pratik-sosyal fayda açısından da gerekli olduğu kanaatini taşımaktayız.</p>
<p>Esasen vesile ve tevessül, ülkemizde akademik çalışmalara konu olmuştur. Kelâm anabilim dalında, Ali ATAÇ tarafından Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül adıyla doktora tezi (İstanbul 1993), hadis anabilim dalında da Ahmet YILDIRIM tarafından Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları adıyla doktora tezi (Ankara 1996) hazırlanmıştır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları (Ankara 2000) arasında çıkan bu çalışmanın Tevessül ve Çeşitleri başlığını taşıyan bölümü onbeş sayfadan (s. 268-283) ibarettir. Ne var ki, her iki tezde de ilgili hadislerin/haberlerin kaynak değerini tesbit faaliyetinde -belki çalışmaların tabiatı gereği- özellikle Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî nin (v. 1419/1999) tahriç ve değerlendirmeleri pek aşılamamış ve genellikle onun verdiği bilgilerle iktifa edilerek mukayeseli tetkik cihetine gidilememiştir. Tefsir anabilim dalında, İsmail ÇALIŞKAN tarafından hazırlanan Kur ân-ı Kerim e Göre Tevessül ve Vesile Kavramı konulu yüksek lisans tezi (Ankara 1992) ise bu yönü itibariyle çok daha zayıf kalmıştır. Bu itibarla, hadis anabilim dalında tarafımızdan yapılan Vesile ve</p>
<p>Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu , istişfâ , tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur. Bu noktada, kalıplardan ziyade mânanın dikkate alınması icap eder. Bu lafızlarla kastedilen mâna da, Hz. Peygamber (vasıtası) ile Allah tan istemek tir (ve hüve süâlullâh bi n-nebiyyi). Selef de bunu böyle anlamaktaydı. Bununla da, kulun, Allah nezdinde değer ve mertebesi olduğuna inandığı zât ile Allah Teâlâ dan isteyebileceği kastedilmektedir. Kuşkusuz, Peygamber in (s.a.) Allah nezdinde büyük mevkii, yüksek değer ve mertebesi vardır&#8230; Biz kesinlikle Allah tan başkasından istememekte ve ondan başkasına duâ etmemekteyiz. Burada sevilen zâtı (mahbûb) zikretmek veya onu büyük telakki etmek, sadece Allâh a yapılan duânın kabulüne sebep olmaktadır. Bu tevessül şekli, sahih hadislerde yer alan, Allâhım! Sana ait olan her isimle ve esmâ-i hüsnâ ile senden istiyorum&#8230; veya sâlih amellerle tevessülü ifade eden mağara hadisindeki duâsından farklı değildir .</p>
<p>Ayrıca, istiğâsenin Allah tan yardım talep etmek mânasına geldiğini söyleyen Sübkî, Peygamber e (s.a.) isnad edilerek kullanılması halinde bunun, mecaz olarak anlaşılması gerektiğini; bu durumda Allâh ın müsteğâs olmasının halkan ve îcâden, Peygamber in müsteğâs olmasının da kesben ve tesebbüben olduğunu ifade etmektedir.</p>
<p>Sübkî nin, Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu , istişfâ , tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur şeklinde yaptığı değerlendirmenin, bilahare birçok âlim tarafından da benimsenmiş olduğunu görmekteyiz. Ancak biz, tehlikeli ve olağanüstü durumlarda yardım isteme, imdada çağırma manasına gelen istiğâsenin farklı bir mahiyet taşıdığı ve tevessülden tefrik edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Aralarındaki bu farktan dolayıdır ki, Şevkânî (v. 1250/1834) , Gumârî (v. 1413/1993) ve Saîd Havvâ (v. 1409/1989) gibi pek çok ilim ve tefekkür adamı zât ile tevessülü kabul ederken, istiğâseyi câiz görmemektedir. Mahlûkun mahlûktan yardım talebinde bulunmasını (istiâne) mahpusun mahpustan yardım istemesine benzeten fakih ve muhaddis sûfî Hamdûn el-Kassâr en-Nîsâbûrî (v. 271/884) de bu noktaya işaret etmiş olmalıdır.</p>
<p>Aslında istiğâse, araştırmamızın kavramsal çerçevesini aştığından, onun müstakil bir makale konusu olarak ele alınması daha uygun olacaktır. Bununla beraber, bazı görüşlere yer vermek suretiyle tevessülün çağrıştırdığı istiğâse ve kasem üzerine kısa bir değerlendirme yapmakta fayda vardır.</p>
<p>Gumâri, esas itibariyle kasem ile tevessülün birbirinden farklı lafızlar olduğuna dikkat çekmektedir. Ancak o, Ma rûf el-Kerhi nin (v. 200/816), müridi/öğrencisi Serî es-Sakatî ye (v. 257/870) hitaben söylediği Allah nezdinde bir hacetin olduğu zaman, benimle O nun üzerine kasem et! sözündeki kasemin mecâzen tevessül mânasında kullanıldığını ve bunun, Benimle O na tevessül et! şeklinde te vil edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ma rûf el-Kerhî nin, yeğeni Yakub a Yavrucuğum, Allâh a bir hacetin olduğunda, benimle O ndan iste! şeklindeki tavsiyesi, söz konusu cümlede geçen kasemi açıkladığı gibi, dile getirilen yorum ve anlayışı da teyid etmektedir.</p>
<p>Saîd Havvâ nın tesbit ve değerlendirmesi de şöyledir: Yâ Muhammed, benim için Rabbine şefâatte bulun! (yâ Muhammed işfa lî ilâ Rabbike) diyen kimse ile yâ Muhammed, bana şefâat et! (yâ Muhammed eşfi nî) diyeni birbirinden ayırırım. Birincisi tevessüldür. İkincisi ise istiğâseye girer. Sâlihlerin kabirlerini ziyaret esnasında bazı kimselerin, ey falan, beni evlendir! , ey falan, bana şifa ver! veya ey falan, ihtiyacımı gider! gibi sözlerle doğrudan istekte bulunduklarını görüyoruz ki, bu bir istiğâsedir&#8230; Şüphesiz bu nevi nidâlar için birtakım te vil yolları varsa da, en azından bazı kimseler hakkında bu, bir şirk kapısıdır&#8230; Sûfîlerin kullandıkları medet lafzı, sâlihlerin isimlerini anmakla meydana gelen teberrük bâbındandır. Bazı kimseler de ruhların, bu şehâdet âlemiyle olan münasebetlerine dayanarak bunu kabul etmektedir. Ancak yapılan te vil ne olursa olsun, tevhidin özünü etkilemesine imkan veren bu tür söz ve davranışları temize çıkarmak için yeterli değildir. Allah Teâlâ, gelip geçmiş kardeşlerimiz için duâ etmemizi emretmiştir, onları çağırmamızı değil!&#8230; Şüphesiz bu yanlış bir harekettir. Bununla beraber, yapılan hataları daha fazla büyütmemeliyiz, hepsi bu kadardır .</p>
<p>İstiğâse konusunda yukarıda işaret edilen te vil yolu, belâğat ilminde mecâz-ı aklî diye bilinmektedir. Mecâz-ı aklî, fiilin hakiki fâil ve müessirine (mâ hüve leh) değil de, o fâilin mekan, zaman, sebep gibi alâkası bulunduğu bir şeye isnad edilmesi demektir. Bu edebî san ata göre, meselâ Yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman&#8230; âyetinde, ağırlıkları dışarı çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki fâile değil, fiilin mekanına isnad edilmiş ancak Allah murad edilmiştir. İşte özellikle sûfîler de, kendisiyle istiğâse edilen zâtın hakiki fâil değil, hakikatte yardım edenin Allah olduğuna inandıklarını ve O ndan istediklerini (ki aksi halde onlar da bunun açık bir şirk olduğunu kabul eder) söylemektedirler.</p>
<p>Muhammed Ebû Zehra (v. 1394/1974) şöyle demektedir: Avâmın ve câhil müslümanların sözleri en yakın olanıyla te vil edilir&#8230; Onları Rasûl-i Ekrem in kabrini ziyaretten engellemek değil, irşad etmek güzel olur. Onları tekfir (veya şirke nisbet etmek) değil, anlatmak ve öğretmek uygun olur. Şüphesiz Allah Teâlâ tevhidi kıyamet gününe kadar muhafaza edecektir. Peygamber (s.a.) âhir ömründe, şeytanın bu beldede kendisine ibadet edilmesinden ümidini kestiğini bildirerek mü minleri müjdelemiştir. O halde artık İbn Teymiyye tevhidden endişe etmemelidir .</p>
<p>Şüphesiz yapılan te vil, samimi duygu ve düşüncelerle istiğâsede bulunan müvahhid bir müslümanın küfür veya şirke nisbet edilmemesi hususunda tabiî ki bizi ihtiyata sevketmelidir. Ne var ki müslüman, Allah tan başkasının varlıklar üzerinde tesiri olabileceği izlenimini veren lafızlardan da kaçınmak zorundadır. Ayrıca selef devrinde başvurulmayan bu yolun, bir yöntem olarak benimsenmesi halinde, tevhidi sarsan şirke kapı aralamasından da endişe duyulmalıdır. Bu itibarla, Onlar, şeriatı değiştirdikleri gibi lugati de değiştirince&#8230; diyen İbn Teymiyye nin sitem dolu durum tesbiti veya Abdülkâdir Geylânî den (v. 561/1166) gavsü l-encâb ve gavsü s-sekaleyn diye söz eden Leknevî nin (v. 1304/1886) kullandığı bu lakaplar üzerine, Leknevî, Şeyh Abdülkâdir Geylânî için keşke bunların dışında bir lakap/unvan kullansaydı! Ben, Şeyh Abdülkâdir Geylânî nin ne kendisi ne de başkası için bu lakapların kullanılmasına rıza göstereceğini hiç zannetmiyorum. Lakapları bu şekilde büyüterek kullanmak, hayırlı nesil olan selefin ahlak ve davranışından değildir diyen Abdülfettâh Ebû Ğudde nin (v. 1417/1997) nazik ikazı, tevhid konusundaki hassasiyetin birer tezâhürü olarak görülmeli ve ciddiye alınmalıdır.</p>
<p><strong>C. ARAŞTIRMADA TAKİP EDİLEN METOT</strong></p>
<p>Usûlü olmayan bir araştırmada vusûlün olamayacağı açıktır. Elde edilen delil ve malzemelerin, ilmî usüllerle hareket edilmeyip peşin hükümle değerlendirmeye tâbi tutulması tamamen yanlış netice verir. Bu yüzden, akademik çalışmalarda titizlik gösterilmesi gereken temel ilke objektiflik (âfâkîlik, neslellik) ve ağırbaşlılık (dikkat, teenni, ihtiyat) olmalıdır. Çünkü sübjektiflik (enfüsîlik, öznellik) ve acelecilik, daha baştan usul hatası ile malül bulunduğundan doğruların önünde ciddi bir engel teşkil edecektir.</p>
<p>Bu temel ilkeden hareketle, doğrudan veya dolaylı olarak vesile ve tevessül ile ilgili rivâyetler tesbit edildikten sonra kendi aralarında bir tasnife tâbi tutulmuştur. Bunlar, Zât ile Tevessül ve Diğer Tevessül Çeşitleri ana başlığı altında alt başlıklar halinde sıralanmıştır.</p>
<p>Bu rivâyetler, daha ziyade hicrî sekizinci asırda konuyu tartışmış olan Hanbelî alim İbn Teymiyye nin (v. 728/1327) Kâide celîle fi t-tevessül ve l-vesîle ile Şâfiî alim es-Sübkî nin (v. 756/1355) Şifâu s-sekâm fî ziyâreti hayri l-enâm adlı eserleriyle, çağımızda konuyu tartışan Hanefî alim Muhammed Zâhid el-Kevserî nin (v. 1371/1952) Mahku t-tekavvül fî mes eleti t-tevessül ile çağdaş selefî akımın öncülerinden Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî nin (v. 1419/1999) et-Tevessül envâuhû ve ahkâmuh adlı eserlerinden tesbit edilmiştir. Tabii tesbit edilen bu rivâyetler, adı geçen müelliflerin kaynak gösterdikleri yerler ve söz konusu rivâyetler üzerine verdikleri ricâl bilgileri ve yaptıkları teknik değerlendirmeler, ilgili kaynaklarla karşılaştırılmıştır. Bununla da iktifa edilmeyerek, rivâyetlerin metin ve isnad değerini objektif ve doğru olarak tesbit edebilmek için, muhtelif asırların ve farklı coğrafyaların ürünü olan ricâl, cerh-ta dîl, mevzûât ve şerh edebiyatıyla mukayeseli bir şekilde tetkik cihetine gidilmiştir. Taraflar arasındaki münakaşalarda imkan nisbetinde hakemlik rolü üstlenilmiş, delillerin durumuna göre bazan her iki taraf tenkide tâbi tutulmuş, bazan da dirâyet gereği tercih ve temayül hissettirilmiştir.</p>
<p>Yapılan bu araştırmanın, kapsamlı bir tahriç çalışması olmadığı iddiası belki gündeme getirilebilir. Çünkü bahse konu olan rivâyetlerin sened tetkiki yapılırken, genellikle tartışılan/cerhedilen râvîler hakkında bilgi vermekle yetinilmiş ve değerlendirme yapılmıştır. Şüphesiz, ilgili rivâyetlerin bütün tariklerinin ve sika olanlar dâhil tüm râvîlerin tek tek ele alınarak bir şema ile gösterilmesi daha uygun olabilirdi. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, tenkit konusu yapılmamış ve ittifakla sika kabul edilen râvîlerin ele alınması, ikna edici olması bakımından pratik/psikolojik fayda sağlamakla birlikte, sonucu etkileyecek bir faktör olarak da görülmemelidir. Tahriç faaliyeti yanında, tahlil ve değerlendirmeye itina gösterilen bu araştırmanın, asırlardır münakaşa konusu yapılmış, kelâm ve tasavvuf boyutu olan bir problemi çözmeye matuf bir ilmî mesâi hüviyeti taşıdığı kanaatindeyiz.</p>
<p>Bu girişten sonra, ilgili rivâyetleri Zât ile tevessül ve Diğer tevessül çeşitleri olmak üzere iki ana başlık altında tetkik etmek istiyoruz.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>I. ZÂT İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>PEYGAMBERLER ve SÂLİHLERİN ALLAH NEZDİNDEKİ MERTEBESİ İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p>1. Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Halk kıtlığa maruz kaldığında Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Abbas b. Abdilmuttalib ile istiskâda bulunarak:</p>
<p>&#8211; Allâhım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver! derdi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşmuş olurdu .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Buhârî nin (v. 256/869) rivâyet ettiği bu hadis sahih kabul edilmiş; gerek metin gerekse isnad bakımından sıhhati tartışma konusu yapılmamıştır. Ancak vefatından sonra zât ile/şahısla tevessülü kabul etmeyenler hadisi te vile tâbi tutmuşlardır. Onlar, hadis metninde geçen Peygamberimiz ile &#8230; (bi nebiyyinâ) ve Peygamberimizin amcası ile &#8230; (bi ammi nebiyyinâ) terkiplerinde duâ ve şefâat kelimelerini takdir ederek bunun, Peygamberimizin amcasının duâsıyla &#8230; (bi duâi ammi nebiyyinâ) mânasına geldiğini, bu yüzden de Hz. Ömer in Peygamber ile tevessülü bırakarak amcası Abbas ile tevessülde bulunduğunu ve bunun zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül çeşidi olduğunu ifade etmişlerdir. Onlara göre, evlâ konumda olan Hz. Peygamber yerine Abbas ile tevessül edilmesi, sağlığında iken Hz. Peygamber ile yapılan tevessülün artık vefatıyla imkânsız hâle geldiğini de göstermektedir.</p>
<p>Zât ile tevessülü kabul edenler ise, Hz. Ömer in sözünü te vil etmeksizin metnin açık ifadesini dikkate almışlardır. Nitekim onları temsil eden alimlerden Kevserî (v. 1371/1952), konu hakkında özetle şu bilgiyi vermektedir:</p>
<p>Bu rivâyet, sahâbenin sahâbe (Abbâs ın şahsı) ile tevessülünü gösteren açık bir delildir. Hz. Ömer in, Biz Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik ifadesi sahâbenin, hem hayatta iken hem de vefatından sonra (Hz. Ömer devrinde vuku bulan) kuraklık ve kıtlık yılına (âmu r-ramâde) kadar Peygamber ile tevessülde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Peygamber ile tevessülü vefat öncesine tahsis etmek, hevâdan kaynaklanan bir eksikliktir. Ayrıca bu, hadisin metnini tahrif etmek ve mesnedi olmayan bir te vil demektir. İstiskâ esnasında Hz. Ömer in Abbâs a yönelmesinden hareketle, vefatından sonra Peygamber ile tevessülü inkâra yeltenen kimse, muhal ve beyhude bir işe girişmiş ve kalbinden geçmemiş olan bir şeyi Hz. Ömer e nisbet etmiş olur. Bu da, sahih ve sarih sünneti reyle iptal teşebbüsünden başka bir şey değildir. Hz. Ömer in bu hareketi, Peygamber ile câiz olduğu gibi, onun, hayatta olan yakınıyla da tevessülün câiz olduğunu gösterir. Hatta İbn Abdilberr (v. 463/1070), Hz. Ömer in Abbas ile istiskâda bulunmasının sebebini açıklarken şöyle demektedir: Yeryüzü, Hz. Ömer devrinde hicretin onyedinci senesinde şiddetli bir kuraklığa maruz kalmış ve kıtlık olmuştu. Bunun üzerine Ka b, Ey mü minlerin emîri! İsrâiloğullarının başına böyle bir musibet geldiğinde, Peygamberlerin yakını (asabe: baba tarafından yakınlar) ile istiskâda bulunurlardı dedi. Hz. Ömer de, İşte Rasûlullâh ın amcası, babasının benzeri/kardeşi ve Hâşimoğullarının seyyidi! diyerek Abbâs a gitti ve halkın içinde bulunduğu kıtlıktan ona yakındı . Bu hadise açıkça göstermektedir ki, Hz. Ömer in Abbas ile istiskâsı, Rasûl-i Ekrem in hiçbir nidâyı işitmeyen meyyit olmasından ve Allah nezdinde onun itibarının; mevki ve makamının olmamasından kaynaklanmış değildir. Hâşâ böyle bir anlayış, apaçık bir iftira olmuş olur .</p>
<p>Hz. Ömer in Abbas ile istiskâsının zât ile tevessül olduğunu söyleyen Kevserî, metinde bir muzâf takdir ederek rivâyetin duâ nitelikli tevessül çeşidi olduğunu ileri sürenlerin görüşünü şöyle değerlendirmektedir:</p>
<p>Peygamberimizin amcası ile (bi ammi nebiyyinâ) tevessül ediyoruz cümlesinde, Peygamberimizin amcasının duâsıyla (bi duâi ammi nebiyyinâ) şeklinde mahzuf bir muzâf olduğunu iddia etmek, herhangi bir delile dayanmaksızın konuşmak ve hakikati gizlemek demektir. Peygamberimizin amcası ile tarzındaki tevessül, Abbâs ın Peygamber e olan yakınlığı ve onun yanındaki konumuyla tevessül mânasına gelir. Böylelikle bu tevessül, aynı zamanda Peygamber (s.a.) ile tevessül demek olur .</p>
<p>Şevkânî nin (v. 1250/1834) değerlendirmesi ise şöyledir: Gerçekten Peygamber (s.a.) ile hayatta iken tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra ondan başkasıyla da sahâbenin sükûtî icmâı ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahâbeden hiçbiri, Hz. Ömer in Abbas (r.a.) ile tevessülünü yadırgamamıştır. Bana göre, İzzeddîn b. Abdisselâm ın (v. 660/1261) iddia ettiği gibi tevessülün cevâzını yalnız Peygamber e (s.a.) tahsis etmenin, şu iki sebepten dolayı bir mânası yoktur: Birincisi, söylediğim gibi sahâbe icmâı vardır. İkincisi ise, ilim ve fazilet sahibi bir zât ile tevessül, gerçekte onun salih amelleriyle ve üstün meziyyetleriyle tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleriyle faziletli olur. Bu durumda, Allâhım, falan âlim ile ben sana tevessül ediyorum diyen kimse, onun sahip olduğu ilim (ve amel) ile tevessül etmiş olmaktadır .</p>
<p>Peygamberimizin amcası ile şeklindeki izâfet terkibinde, muzâf olarak duâ lafzını takdir etmek bizce de uygun gözükmemektedir. Görebildiğimiz kadarıyla, bu konuda İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Elbânî gibi alimlerin ısrarlı görüş, tutum ve davranışları, zât ile tevessülü kabul edenleri pek de ikna edecek durumda değildir. Çünkü Hz. Ömer, Abbâs ı yanına alıp onunla tevessül ve teveccühte bulunduktan sonra, Allâhım, bulut da su da senin katındadır, bulutu gönder ve bize yağmur indir&#8230;! diyerek uzun bir duâ yapmıştır. Gözyaşları içinde ve duygu yüklü bir iklimde gerçekleşen bu uzun duâdan sonra Hz. Ömer in, Vallâhi bu (Abbas) Allâh a vesiledir ve O nun nezdindeki yeridir/itibarıdır! (Hâzâ vallâhi el-vesîletu ila llâhi azze ve celle ve l-mekânu minhu) şeklinde sarfettiği söz ve Hassân b. Sâbit in, &#8230; Abbâs ın hâtırına/onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağdı mânasına gelen şiiri, doğrudan zât ile (yani onun Allah nezdindeki mertebesiyle ) tevessülü kabul edenlerin görüşünü destekler mahiyettedir.</p>
<p>Ayrıca, İbn Abdilberr e göre birçok tarikten gelen şu rivâyet de bu noktada aydınlatıcı rol oynamaktadır. Hz. Ömer istiskâda bulunmak üzere Abbâs ı da yanına alarak (musallâya) çıktı ve şöyle dedi: Allâhım! Biz, Peygamberimizin amcası ile sana yaklaşıyor (tekarrub) ve onun şefaatçi olmasını diliyoruz (istişfâ ). Peygamberin için onu gözet! Nitekim sen, ana babasının iyilik ve salâhı sebebiyle iki (yetim) çocuğu gözetmiştin. Biz, istiğfar ve istişfâ ederek sana geldik! . Sonra Hz. Ömer insanlara yönelerek şöyle seslendi: Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın! . Sonra da Abbas ayağa kalkarak duâ etti. Abbâs ın gözleri yaşla doluydu. (Bu vesileyle Allâh ın yağmur ihsan etmesinden sonra) halk, Seni tebrik ediyoruz, ey Haremeyn sâkîsi! diyerek Abbâs a ellerini sürmeye başladı.</p>
<p>Netice itibariyle Hz. Ömer in, dilimizde Peygamberimizin amcası hürmetine diye duâ etmek şeklinde ifadesini bulan Abbas ile tevessülünün, öncelikle onun zâtı yani, Peygamber e (s.a.) olan yakınlığı sebebiyle Allah katındaki mertebesi; değer ve konumu ile tevessül mânasına geldiği anlaşılmaktadır. Birden fazla vuku bulan istiskâ/tevessül vak asından, Abbâs ın fazileti, Hz. Ömer in tevâzu ahlâkı, ehl-i beyt ve salih zatlarla istiskâ ve istişfâ ın müstehap oluşu gibi hükümler çıkarılmış bulunmaktadır.</p>
<p>Söz konusu vak a sebebiyle, neden Abbas ile istiskâ/tevessül şeklinde gelebilecek bir suâlin, sadece akrabalık bağı veya fiziki yakınlık ile izah edilmesi eksik ve yetersiz kalacaktır. Zira Rasûlullâh ın (s.a.), kendisinden iki veya üç yaş büyük olan amcası Abbas için Kişinin/insanın amcası babası gibidir diyerek ona hürmet ettiği, onu üzen ve incitenlerin kendisini de üzmüş ve incitmiş olacaklarını söylediği bilinmektedir .</p>
<p><strong>2.</strong> Ümeyye b. Abdillah b. Hâlid b. Esîd diyor ki: Rasûlullah (s.a.), muhâcirlerin fakirleri ile (Allah tan) zafer isterdi .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Heysemî (v. 807/1465), Taberânî nin (v. 360/970) rivâyet ettiği bu haberin ricâlinin Sahîh in ricâli olduğunu söylemektedir.</p>
<p>Taberânî, konu hakkında aynı râvîden ama farklı tarikle iki hadis daha rivâyet etmektedir. Onlardan birinin metni yukarda verilenle mutabakat arz etmektedir. Diğerinin metni ise şu şekildedir: Peygamber (s.a.), müslümanların fakirleri ile Allah tan zafer ve yardım isterdi .</p>
<p>Hadisi rivâyet eden Ümeyye (v. 86/704), sahâbî olup olmadığı münakaşa mevzuu olmuş bir râvîdir. İbn Hacer (v. 852/1448), Ümeyye için ne sahâbîlik ne de ru yet sabittir diyerek tercihini ortaya koymuş ve konu hakkında yapılan münâkaşalara bir son vermek istemiştir. Ayrıca o, Ümeyye nin mürsel rivâyetlerde bulunan sika bir râvî olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Rivâyetten bahsederken el-hadîs el-me sûr tabirini kullanan İbn Teymiyye (v. 728/1327) , onun, Rasûl-i Ekrem e yapılan nisbetini kabul etmektedir. O, hadisin &#8230; Fakirlerin duâsıyla&#8230; şeklinde te vil edilmesi gerektiğini de hatırlatmaktadır.</p>
<p>Münâvî (v. 1031/1621), Münzirî nin (v. 656/1258) hadis için Râvîleri Sahîh in râvîleridir dediğini, Suyûtî nin (v.911/1505) de hasen remzini koyduğunu nakletmektedir.</p>
<p>Mürsel olduğu gerekçesiyle hadisin zayıf olduğunu söyleyen Elbânî, sahih olması halinde bile rivâyetin, &#8230;fakirlerin duâsıyla&#8230; tarzında anlaşılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu yorumunda o, Münâvî yi referans göstermektedir. Ancak Elbânî nin -câh ve teyemmün/teberrük lafızlarını kullanmamak için olacak ki- Münâvî den naklettiği ibareyi eksik bıraktığını görmekteyiz. Zira Münâvî, Malları ve (toplum nezdinde) makamları (câh) olmayan fakirlerin duası ile diyerek hadis için yorum getirdikten sonra, niçin onlarla suâline de şöyle cevap vermektedir: Onlarla teberrük için. Bir de hatır ve gönülleri kırık olduğundan dolayı, onların duâsı kabule daha yakındır . Bununla beraber, Elbânî nin de işaret ettiği üzere şu hadis, yapılan yorumu teyid etmektedir: Allah bu ümmete ancak zayıfları ile; onların duâları, namazları ve ihlasları ile yardım eder .</p>
<p><strong>3.</strong> Osman b. Huneyf (r.a.) anlatıyor: Gözleri görmeyen bir adam Peygamber e (s.a.) gelerek:</p>
<p>Yâ Rasûlallah! Gözlerimi iyileştirmesi için Allâh a duâ et, dedi. Rasûlullah (s.a.):</p>
<p>İstersen duâ edeyim, istersen sabredersin! Sabretmek senin için hayırlıdır, buyurdu. Adam:</p>
<p>Allâh a duâ buyur (da gözlerim açılsın!) deyince, Rasûlullah (s.a.) onun, gereği gibi abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti:</p>
<p>Allâhım! Peygamberin; rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hâcetimin yerine getirilmesinde (gözlerimin açılmasında) ben seninle (Peygamber ile) Rabbime yöneldim . Allâhım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl (onun hürmetine duamı kabul buyur!) .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Hadisin isnad değeri hakkında Tirmizî (v. 279/892) şöyle demektedir: Bu, hasen-sahih-garib hadistir; biz onu yalnız Ebû Ca fer el-Hatmî (el-Medenî) tarîkinden bilmekteyiz .</p>
<p>Ebû İshâk, bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir diyen İbn Mâce (v. 273/886), Rasûl-i Ekrem in, gözlerinden dert yanan sahâbîye abdestten sonra iki rek at namaz kılmasını emrettiğini de zikretmektedir. Ayrıca Ahmed b. Hanbel in (v. 241/855) rivâyetinde, Adam (söyleneni) yaptı ve şifa buldu ifadesi mevcuttur.</p>
<p>Hâkim (v. 405/1014), rivâyetin sahih olduğunu söylemekte ve Zehebî (v. 748/1347) de ona muvafakat etmektedir.</p>
<p>İbn Teymiyye (v. 728/1327), Osman b. Huneyf in rivâyet ettiği hadisin sahih olduğunu kabul etmektedir. Ancak o, Hz. Ömer in Abbas ile tevessül/istiskâ rivâyetinde olduğu gibi, bu hadisin de zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül olduğunu söylemektedir . Hadisin sıhhatinde bir şüphe bulunmadığını ifade eden Elbânî de İbn Teymiyye gibi düşünmektedir. Bu noktada onun gerekçelerinden birisi, yaptığı şu filolojik tahlildir: Peygamber in (s.a.) âmâ adama öğrettiği bir cümle de ve şeffi nî fîh şeklindedir. Buradaki şefâat, duâ demektir. Bu durumda cümlenin mânası, Gözümü bana tekrar vermen için Peygamber in şefâatini, yani duâsını kabul etmen hususunda benim şefâatimi, yani duâmı kabul buyur! demek olur . Ancak Elbânî, İnsafla yapılan ilmî araştırmanın gerektirdiği budur diyerek noktaladığı şu cümleleriyle de esnek bir yaklaşım sergilemektedir: Şayet, âmâ adam gerçekten Rasûlullâh ın (s.a.) zâtı ile tevessülde bulundu ise, bu tevessül çeşidi Peygamber e (s.a.) has bir hüküm olur. Diğer peygamberler ve sâlihler bu hükme dâhil olmaz. Onları Peygamber in (s.a.) hükmüne dâhil etmek, sahih nazarın kabul edeceği bir şey değildir. Çünkü Peygamber (s.a.) onların efendisi ve en faziletlisidir. O halde bunun da, birçok konuda olduğu gibi Allâh ın son Peygamberine verdiği hasletlerden/hususiyetlerden biri olması mümkündür. Hususiyet (şahsa özel) bâbında kıyas câri değildir. Binâenaleyh, âmâ adamın Rasûl-i Ekrem in zâtı ile tevessülde bulunduğu kanaatinde olan kimse, artık bunu başkasına teşmil etmemeli; orada durup daha öteye gitmemelidir. Nitekim bu görüş, Ahmed b. Hanbel ve İzzeddîn b. Abdisselâm dan nakledilmiştir .</p>
<p>Görüldüğü üzere Osman b. Huneyf in rivâyet ettiği hadisin sıhhati, zât ile tevessülü kabul edenler ve etmeyenler arasında ittifak konusudur. İhtilaf edilen nokta ise, ilgili hadisin fiilî tatbikatını gösteren ve vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile tevessülü ortaya koyan Taberânî (v. 360/970) kaynaklı hadisedir. Hz. Osman ın hilâfet devrinde meydana gelen ve Osman b. Huneyf tarafından rivâyet edilen söz konusu hadise/kıssa şudur:</p>
<p>Bir adam, bir hâceti/işi için Hz. Osman a gelir giderdi. Fakat Hz. Osman ona aldırış etmezdi. Derken adam Osman b. Huneyf le karşılaştı ve durumu ona arz etti. Bunun üzerine Osman b. Huneyf ona şunları söyledi:</p>
<p>Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rek at namaz kıl. Sonra da, Allâhım! Peygamberimiz, rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Yâ Muhammed! Seninle hâcetimin yerine getirilmesi için Rabbime yöneliyorum diye söyle ve ihtiyacını arz et/arz edersin. Sonra bana gel de beraber (Hz. Osman a) gidelim!</p>
<p>Nihayet adam gitti ve onun kendisine söylediklerini yaptı. Sonra Hz. Osman ın kapısına geldi. Kapıcı gelip adamın elinden tutarak Hz. Osman ın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine Hz. Osman ın yanına oturttu. Hz. Osman:</p>
<p>Nedir hâcetin diye sordu. Adam hâcetini söyledi ve Hz. Osman da onun işini gördü. Sonra Hz. Osman, şu vakte kadar senin hâcetini hatırlamamıştım, bundan böyle bir işin olursa bize gel! dedi. Adam Hz. Osman ın huzurundan ayrıldıktan sonra Osman b. Huneyf le karşılaştı ve ona:</p>
<p>Allah seni hayırla mükâfatlandırsın (Rabbim senden râzı olsun!). Benim hakkımda sen Hz. Osman la konuşana kadar işime bakmıyordu, dedi. Osman b. Huneyf de:</p>
<p>Vallâhi, senin hakkında Hz. Osman la görüşüp konuşmamıştım. Ancak âmâ bir adamın Peygamber e (s.a.) gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasûlullâh ın ona Sabreder misin dediğine şâhit oldum. Adam:</p>
<p>Yâ Rasûlallah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için hakikaten çok meşakkatli olmaktadır, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):</p>
<p>Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rek at namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde duâ et, buyurdu.</p>
<p>Osman b. Huneyf diyor ki: Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ adam geldi. Sanki onda hiçbir rahatsızlık olmamıştı (daha önce âmâ değildi) .</p>
<p>Taberânî (v. 360/970), Osman b. Huneyf vak asının sonunda rivâyetin tarikleri ve râvîler hakkında bilgi verirken Hadis sahihtir demektedir. Ancak, Taberânî in hadis hakkında verdiği sahih hükmüyle, bahse konu olan rivâyetin merfû olan kısmını mı yoksa ziyade olan Osman b. Huneyf kıssasını mı kastettiği münâkaşa mevzûu yapılmış; sahih hükmünü hadisin merfû olan kısmına ircâ edenler olduğu gibi, kıssaya ircâ edenler de olmuştur.</p>
<p>Gumârî yi (v. 1413/1993) İrğâm ı yazmaya sevkeden sebebin, özellikle Elbânî ve onun öğrencisi Hamdi Abdülmecîd es-Selefî nin, söz konusu Osman b. Huneyf kıssasına yönelik yaptıkları tenkitler olduğu anlaşılmaktadır. Kıssanın sahih görülmesi gerektiği hususunda hayli ısrarlı olan Gumârî, iddialara verdiği cevaplara şu satırlarla nihayet vermektedir:</p>
<p>Elbânî nin gönlünü hoş tutmak için kıssanın zayıf olduğunu kabul etsek bile, hadisin (ittifakla sahih) merfû olan kısmı yeter de artar da. Peygamber in (s.a.) âmâya tevessül tatbikatını öğretmesi, onun her halükarda meşru olduğunu gösterir. Ondan bid at tevessül diye söz edilmesi câiz olmaz. Onun, Peygamber in (s.a.) hâl-i hayatına tahsis edilmesi de câiz olmaz. O halde bunun yalnız Rasûlullâh ın hayatına has bir tatbikat olduğunu söyleyen kimse hakikatte bid at yanlısıdır. Çünkü böyle yapmakla o, sahih bir hadisle ameli iptal etmektedir. Bu ise haramdır. Allah kendisini affeylesin Elbânî, mücerred rey ve hevâsına ters düştüğünden dolayı, tahsis ve nesih iddiasında cüretkâr davranmaktadır. Şayet âmâ hadisi ona has olsaydı, Peygamber (s.a.) bunu beyan ederdi&#8230; Beyanın, hacet vaktinden tehiri ise câiz değildir .</p>
<p>Öte yandan, isnad bakımından zayıf görülerek cerhe maruz kalan kıssa, Hz. Osman gibi kendisinden meleklerin dahi haya ettiği ahlâk-ı hamîde sahibi bir şahsiyetin, ihtiyacı olan bir adama aldırış etmediği ifadesinden hareketle, metin/muhteva bakımından da tenkide tâbi tutulmuştur .</p>
<p>Görebildiğimiz kadarıyla, kıssanın hemen ardından Taberânî tarafından verilen sahih hükmünün, rivâyetin aslını teşkil eden merfû kısmına mı yoksa Hz. Osman ın hilafet devrinde meydana gelen Osman b. Huneyf vak asına mı ait olduğu pek de açık değildir. Yapılan tartışmalarda her iki temâyülü haklı çıkaracak ipuçları bulunmaktadır. Osman b. Huneyf vak ası, metin ve isnad bakımından müstakil ve şümullü bir tetkike tabi tutularak daha tafsilatlı/açık bir neticeye ulaşılması mümkün gözükmektedir.</p>
<p>Bununla birlikte, bahse konu olan Osman b. Huneyf rivâyetinin merfû olan kısmıyla ilgili yapılan tartışmalar üzerine şunları söylemek istiyoruz: Rivâyetin, Rasûlullâh ın hayatında ve huzurunda diye sınırlandırılıp vefatından sonra veya gıyabında söz konusu olmadığını veya vefatından sonra tevessülün yalnız Rasûlullâh a (s.a.) has olduğunu ileri sürmek, kanaatimizce inhisarcı bir görüş ve tutum olmalıdır. Bundan dolayı Şevkânî (v. 1250/1834), Şayet âmâ hadisi sahih ise, yalnız Rasûlullah ile tevessül câiz olur diyen İz b. Abdisselâm ı (v. 660/1261) bu görüş ve fetvâsından dolayı tenkide tâbi tutmuş, tevessülün cevâzını sadece Peygamber e (s.a.) tahsis etmenin bir gerekçesi olmadığını belirtmiştir. Gerçekten de rivâyetin âmâya has olduğunu gösteren bir delil/karine yoktur.</p>
<p>Hadisin metninden de anlaşılacağı üzere, Peygamber (s.a.) âmâ sahâbîye abdest ve namazın ardından muayyen duâ tavsiyesinde bulunmuştur. Hâlbuki muhtelif vesilelerle kendisinden duâ talebinde bulunan sahâbîlere daha önce böyle bir tavsiyede bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden, Gumârî nin de belirttiği gibi, söz konusu tevessül nevi ile Peygamber (s.a.) diğer insanlara da şâmil olacak şekilde yeni bir tatbikat tavsiye etmiş olmalıdır.</p>
<p><strong>4.</strong> Benim makamım (câh) ile tevessül ediniz. Zira Allah nezdinde benim makamım büyüktür .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Kevserî (v. 1371/1952), bu rivâyeti vârid oldu ki &#8230; (ve kad verade) diyerek nakletmektedir. Bu ifadesiyle o, rivâyetin hadis sayılabileceğini imâ etmiş olmalıdır. Ne var ki bu ifade tarzı, rivâyetin kaynağına Kevserî nin de muttali olamadığını göstermektedir.</p>
<p>Râvî ve senedine dair herhangi bir bilgiye rastlayamadığımız söz konusu rivâyet hakkında Elbânî, İbn Teymiyye yi kaynak göstererek aslı yoktur (lâ asle leh) demektedir.</p>
<p>İbn Teymiyye (v. 728/1327) şu değerlendirmeyi yapmaktadır:</p>
<p>Bazı câhiller, Peygamber in (s.a.) Siz Allah tan istediğiniz zaman, benim makamımla O ndan isteyiniz. Çünkü Allah nezdinde benim makamım büyüktür dediğini nakletmektedir. Hâlbuki bu hadis, bir yalandır/mevzûdur; ehl-i hadisin itimat ettiği hiçbir kaynakta yoktur ve bunu hiçbir hadis âlimi zikretmemiştir. Tabiî ki, Allah nezdinde Rasûlullâh ın (s.a.) makamı, bütün nebî ve rasüllerin makamından daha büyüktür .</p>
<p>İbn Teymiyye, haklarında şerefli, itibarlı, Allah nezdinde değer ve mertebe sahibi mânalarına gelen vecîh kelimesinin kullanıldığı Hz. Musa ve Hz. İsa ile ilgili âyetleri hatırlattıktan sonra, Hz. Musa ve Hz. İsa Allah nezdinde vecîh olur da, tüm evvelkilerin ve sonrakilerin gıpta ettiği, makâm-ı mahmûd ve kevser sahibi, Âdemoğlunun efendisi olan Muhammed (s.a.) hiç öyle olmaz mı suâlini de sormaktadır.</p>
<p>İbn Teymiyye nin bu açıklamalarından onun, rivâyetin son tarafının ifade ettiği üstünlük ve büyüklüğün bir hakikat olduğunu, Peygamber in (s.a.) zâtı ile tevessülü tavsiye eden baş tarafını ise kabul etmediği açıkça görülmektedir. Böylelikle İbn Teymiyye -haklı olarak- bir rivâyetin Rasûl-i Ekrem e âidiyetini tesbit faaliyeti ile onun ifade ettiği mâna ve muhtevanın tefrik edilmesi gerektiğini vurgulamak istemiştir. Çünkü ittifakla mevzû olmasına rağmen, mâna itibariyle nice hikmetli hadisler/sözler vardır. Bu sebeple prensip olarak, bir sözün Rasûl-i Ekrem e ait olup olmadığını tesbit edebilmek için her şeyden önce, isnad faktörü gündeme getirilmek zorundadır. Bu itibarla, Abdullah İbnü l-Mübârek in (v. 181/797) Bana göre isnad dindendir. Eğer isnad olmasaydı, isteyen istediğini söylerdi. Ona Sana bu hadisi kim söyledi diye sorulacak olsa, suskun ve şaşkın bir vaziyette kalır şeklindeki uyarısı her halükarda ciddiye alınmalıdır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>B. PEYGAMBERLER ve SÂLİHLERİN ALLAH NEZDİNDEKİ HAKKI İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p><strong>1.</strong> Ebû Saîd el-Hudrî den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kim namaz kılmak üzere evinden çıkar ve Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum. Şu yürüyüşüm hakkı için senden diliyorum. Zira ben ne büyüklenmek, ne de kendini beğenmek için ve ne gösteriş ne de duyurmak için çıktım. Ben yalnız senin gazabından sakınmak ve senin rızânı aramak için çıktım. Ben senden beni ateşten kurtarmanı ve günahlarımı bağışlamanı istiyorum. Çünkü günahları ancak sen bağışlarsın! derse, Allah ona rızâsıyla yönelir ve ona yetmişbin melek istiğfar eder .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Ebû Hâtim (v. 277/890), İbn Ebî Hâtim in (v. 327/938) suâli üzerine, hadisin mevkûf olmasının daha doğru olacağını söylemiştir. Münzirî (v. 656/1258), Şeyhimiz hâfız Ebu l-Hasen bu hadisi hasen görmüştür demektedir. Irâkî (v. 806/1403) de isnâdın hasen olduğunu söyleyerek aynı kanaate iştirak etmektedir. İbn Teymiyye (v. 728/1327), hadisin senedinin zayıf olduğunu ifade etmiş ve hadisin metniyle ilgili farklı bir değerlendirme yapmıştır. Onun metne yönelik yaptığı değerlendirmeye geçmeden önce, hadisin râvîleri hakkında yaptığımız genel tetkiki dikkatlere sunmak istiyoruz:</p>
<p>Hadisi, Ebû Saîd el-Hudrî den rivâyet eden Atıyye el-Avfî (v. 111/729) özellikle hâfıza bakımından tenkide tâbi tutulmuş zayıf bir râvîdir .</p>
<p>Ahmed b. Hanbel in (v. 241/855) şu tesbiti, Atıyye nin Ebû Saîd el-Hudrî den yaptığı rivâyetlerin ihtiyatla karşılanması gerektiğini göstermektedir: Atıyye nin hadisi zayıftır. Bana ulaşan bilgiye göre Atıyye, el-Kelbî ye gider ve ondan tefsir alırdı. O, el-Kelbî ye Ebû Saîd künyesini vermişti. Bu yüzden Atıyye, (el-Kelbî den naklettiği halde bazan) Ebû Saîd şöyle diyor derdi. Hüşeym de Atıyye nin hadisini zayıf görürdü . Bu tesbit üzerine Zehebî nin (v. 748/1347) yaptığı şu değerlendirme de konuya açıklık kazandırmaktadır: Bu demektir ki, Atıyye onun (Ebû Saîd künyesini taktığı el-Kelbî nin) el-Hudrî olduğunu vehmettiriyordu . Atıyye nin hadisi nasıldır suâline muhâtap olan Yahya b. Maîn (v. 233/847), o, sâlihtir cevabını verirken, İbn Hacer (v. 852/1448) de onun hakkında şöyle demektedir: Sadûktur, çok hata ederdi. Şiî ve müdellis bir râvî idi. Üçüncü tabakadandır ve 111/729 tarihinde vefat etmiştir .</p>
<p>Kevserî (v. 1371/1952), râvî Atıyye nin şiilikle (teşeyyu ) cerhedildiğini fakat Tirmizî nin onun birçok hadisini hasen kabul ettiğini söylemektedir. Ayrıca o, Atıyye nin, (Ebû Saîd künyesinin ardından) el-Hudrî nisbesini getirmesinden sonra -bilhassa mütâbi hadisin bulunması halinde- tedlis ihtimalinin kalmadığını da ifade etmektedir.</p>
<p>Şüphesiz, bir râvînin şiilikle itham edilmesi, tercih edilen görüşe göre cerh sebebi değildir. Ancak Atıyye nin (v. 111/729) el-Kelbî (v. 146/763) ile olan münasebeti ve yaptığı tedlis (tedlîsü ş-şüyûh) hakkında Ahmed b. Hanbel ve Zehebî nin yukarıdaki tesbit ve değerlendirmeleri, mecburen bizi ihtiyata sevketmektedir. Bu itibarla, Kevserî nin, cumhur tarafından zayıf kabul edilen râvî Atıyye üzerinden tedlis şâibesini izâleye matuf açıklaması pek de ikna edici gözükmemektedir. Hadisin râvîleri arasında yer alan el-Fadl b. el-Muvaffak el- Kûfî nin de salih bir zat olmakla birlikte zayıf bir râvî olduğunu görmekteyiz. Râvîlerden Fudayl b. Merzûk ise, bazı cerh-ta dil alimleri tarafından sika kabul edilirken, bazıları tarafından da zayıf görülmektedir. Süfyan es-Sevrî (v. 161/777) ile Yahya b. Maîn e (v. 233/847) göre Fudayl ın sika olduğunu söyleyen İbn Ebî Hâtim (v. 327/938), babası Ebû Hâtim in (v. 277/890) onun hakkında şöyle dediğini de nakletmektedir: Fudayl sadûktur. Hadisi sâlihtir. Çok hata ederdi. Onun hadisi yazılır. Ben (babama) onunla ihticac edilir mi diye sordum. O da hayır cevabını verdi . Iclî (v. 261/874), Fudayl b. Merzûk el-Kûfî hakkında câizü l-hadîs ve sikadır demektedir. Zehebî de (v. 748/1347) onun sika olduğu kanaatindedir. İbn Hacer (v. 852/1448) , Fudayl hakkındaki görüşleri özetlerken onun, Süfyan es-Sevrî, Süfyan b. Uyeyne ve İbn Maîn gibi alimlere göre sika, Nesâî ve İbn Hıbbân a göre ise zayıf olduğunu nakletmektedir. İbnü s-Sünnî nin (v. 364/974) el-Vâzi -Bilâl senediyle tahriç ettiği Allâhümme bi hakkı s-sailîne aleyke şeklindeki rivâyetle, bahse konu olan hadisin kuvvet kazandığını ifade eden Kevserî, mütâbi ve şâhidlerinin çok olmasından dolayı Atıyye hadisinin sahih ile hasen arasında dönüp dolaştığı neticesine varmaktadır. Ne var ki, İbnü s-Sünnî nin tahriç ettiği hadisin senedinde geçen el-Vâzi b. Nâfi de ittifakla zayıf bir râvidir. Atıyye hakkında tesbit edebildiğimiz bilgiler, Ebû Saîd el-Hudrî den rivâyet edilen hadisin sened itibariyle zayıf olduğu neticesine götürmektedir. Bununla birlikte Münzirî ve Irâkî nin değerlendirmesi, bu neticenin biraz ihtiyatla karşılanabileceğini ve hadisin hasen (li gayrih) olabileceğini düşündürmektedir.</p>
<p>Daha önce değinildiği üzere, isnad açısından rivâyetin zayıf olduğunu ifade eden İbn Teymiyye, metin bakımından da farklı bir değerlendirme yapmaktadır. Ona göre bahse konu olan hadis, Peygamber (s.a.) ve sâlihlerin duâsı ile tevessül kabilindendir. Çünkü Allah tan isteyenlerin hakkı, Allâh ın onlara icabet etmesi, namaz için evinden çıkıp yürüyenlerin hakkı ise onları sevaba nâil kılmasıdır. Bu, Allâh ın (kendisine) vâcib kıldığı bir haktır. Yaratığın, Yüce Yaratıcı üzerinde ise hiçbir hakkı yoktur.</p>
<p>Gerçekten de hiçbir kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur. Allah Teâlâ, fiil ve tasarruflarında mutlak irade ve ihtiyar sahibidir. Ne var ki, duâ esnasında hakkı için tabirinin kullanılabileceği görüşünde olan alimlerin de bu noktayı dikkatten uzak tutmadıklarını görmekteyiz. Nitekim, ilgili hadisin metninde geçen hakk kelimesinin rütbe ve konum (menzile) mânasına geldiğini ifade eden Sübkî (v. 756/1355) şöyle demektedir: Bu, Allâh ın lütuf ve keremiyle yaratıklara ihsan ettiği haktır&#8230; Burada hakk ile kastedilen şey vâcib değildir. Çünkü Allah üzerine hiçbir şey vâcib olmaz. (Dua esnasında) hakk kelimesinin kullanılmaması yönünde bazı fakihlerden nakledilen sözler de bu mânaya hamledilir . Bu izah tarzına göre, söz konusu hadis metnindeki Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum! cümlesi, Allâhım, isteğimin yerine gelmesi için vaad, kerem ve ihsanın gereği, senden isteyenlerin kavuşmuş oldukları/hakettikleri katındaki lütuf ve fazileti vesile kılıyorum! şeklinde anlaşılması gerekecektir.</p>
<p><strong>2.</strong> Ebû Ümâme el-Bâhilî diyor ki: Rasûlullah (s.a.) sabah akşam şöyle duâ ederdi: Allâhım! Anılmaya en lâyık olan sensin&#8230; Sana ait olan her hak için ve senden isteyenlerin hakkı için senden bu sabah ve akşam vaktinde beni kabul buyurmanı ve kudretinle beni cehennemden korumanı istiyorum! .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Ebû Ümâme den hadisi rivâyet eden Feddâl b. Cübeyr, zayıf bir râvîdir ve zayıflığı ittifak konusudur. İbn Adiyy in (v. 365/975), Feddâl b. Cübeyr in Ebû Ümâme den on kadar rivâyeti vardır, hiçbiri mahfuz değildir (hepsi de zayıftır) sözüne yer veren Zehebî (v. 748/1347) ve İbn Hacer (v. 852/1448) , râvî Feddâl b. Cübeyr in Ebû Hâtim er-Râzî ye (v. 277/890) göre zayıf olduğunu, İbn Hıbbân a (v. 354/965) göre ise onun hiçbir rivâyetiyle ihticac edilemeyeceğini nakletmektedir. Râvî Feddâl b. Cübeyr hakkında verilen bilgiler, onun rivâyet ettiği söz konusu hadisin sened itibariyle zayıf olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong>3.</strong> Enes b. Mâlik diyor ki: Ali b. Ebî Tâlib in annesi Fâtıma bint Esed b. Hişâm vefat ettiğinde Rasûlullah (s.a.) yanına girerek onun başucunda oturmuş ve şöyle buyurmuştur: Allah sana rahmet eylesin anneciğim! Sen benim ikinci annem idin. Kendin aç kalır, beni doyururdun. Kendin açık durur, beni giydirirdin. Güzel yiyeceklerden kendini alıkoyar, bana tattırırdın. Böyle yapmakla da hep Allâh ın rızâsını ve âhiret yurdunu gözetirdin . Sonra Rasûlullah (s.a.) onun üç defa gasledilmesini emretti&#8230; Sonra da kabir kazmaları için Üsâme b. Zeyd, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ömer b. el-Hattâb ve zenci bir genci çağırdı. Onlar kabrini kazdılar. Lahide ulaştıklarında ise Rasûlullah (s.a.) onu eliyle kazdı ve toprağını yine eliyle çıkardı. Kazı işi bittiğinde, Rasûlullah (s.a.) kabrin içine girdi ve orada yan yatarak şöyle buyurdu: Dirilten ve öldüren Allah tır. Hiç ölmeyen diridir O. Rabbim! Annem Fâtıma bint Esed i mağfiret eyle. Hüccetini (kelime-i tevhidi) ona telkin et ve onun kabrini geniş/rahat kıl! Peygamberinin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için duâmı kabul buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin en merhametlisisin! . Nihayet Rasûlullah (s.a.) cenaze için dört tekbir getirdi ve onu kendisi, Abbas ve Ebû Bekir es-Sıddîk kabre koydular .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Heysemî (v. 807/1404), hadisin senedi hakkında şöyle demektedir: Râvîlerden Ravh b. Salâh, İbn Hıbbân ve Hâkim tarafından sika görülmüştür. Ne var ki onda zayıflık vardır. Diğer râvîler ise Sahîh in ricâlidir .</p>
<p>Heysemî nin değerlendirmesinde de görüldüğü üzere, hadisin sıhhati Ravh b. Salâh yüzünden münâkaşa konusu olmuştur. Gerçekten de Ebu l-Hâris künyeli ve Mısırlı olan Ravh b. Salâh (v. 233/847), İbn Adiyy (v. 365/975) , Dârakutnî (v. 385/995) , İbnü l-Cevzî (v. 597/1200) tarafından zayıf görülmüştür. Râvi Ravh b. Salâh tan yola çıkarak hadisin zayıf olduğu neticesine varan Elbânî, Hadisin isnâdı, Taberânî ve Ebû Nuaym a göre zayıftır. Çünkü senedinde yer alan Ravh b. Salâh bizzat Ebû Nuaym ın da söylediği gibi teferrüd etmiştir demektedir. Ayrıca o, İbn Hıbbân (v. 354/965) ve Hâkim in (v. 405/1014) râvî Ravh b. Salâh ı tevsik etmelerini yeterli bulmamakta ve onların bu noktada tesâhüllerinin maruf olduğunu da ifade etmektedir. Ancak biz Elbânî nin, Hadisin isnâdı Taberânî ve Ebû Nuaym a göre zayıftır şeklindeki ifadesini pek de objektif bulamamakta ve bunun yanlış anlamaya müsait olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu ifade tarzından, Taberânî (v. 360/970) ve Ebû Nuaym ın (v. 430/1038) hadisi zayıf gördükleri mânası çıkmaktadır. Halbuki her iki muhaddisden de böyle açık bir beyan mevcut değildir. Mesela Ebû Nuaym hadisin garîb olduğunu ve onu sadece teferrüdde bulunan Ravh b. Salâh ın hadisi olarak kaydettiğini söylemekte; râvînin veya hadisin zayıf olup olmadığı hakkında bir kanaat belirtmemektedir.</p>
<p><strong>4.</strong> Ömer b. el-Hattâb dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle demiştir:</p>
<p>Âdem (cennetten çıkarılmasına sebep olan) hatayı işlediğinde:</p>
<p>Yâ Rabb! Muhammed hakkı için senden beni bağışlamanı istiyorum dedi. Allah Teâlâ:</p>
<p>Ey Âdem, henüz yaratmadığım halde Muhammed i sen nasıl tanıdın diye sordu. Âdem:</p>
<p>Yâ Rabb! Sen beni elinle yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım. Arşın sütunları üzerinde lâ ilâhe illallah Muhammed Rasûlullah cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki sen, ismine ancak mahlûkâtın en sevimlisini izâfe edersin! dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Allah:</p>
<p>Doğru söyledin ey Âdem! Hakikaten o, bana mahlûkâtın en sevgili olanıdır. Onun hakkı için bana duâ et (madem ki duâ ettin), ben de seni bağışladım. Şayet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım, buyurdu .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Hâkim (v. 405/1014), naklettiği bu haberin ardından şöyle demektedir: Bu, isnâdı sahih olan bir hadistir. Bu kitapta zikrettiğim Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem in ilk hadisi budur . Ancak rivâyeti değerlendirmeye tâbi tutan Zehebî (v. 748/1347), Aksine hadis mevzûdur. Abdurrahman vâhî (zayıf) bir râvîdir diyerek, Hâkim in değerlendirmesine katılmadığını belirtmektedir.</p>
<p>İbn Ebî Hâtim in (v. 327/938), râvî Abdurrahman b. Zeyd hakkında verdiği bilgiler Zehebî yi desteklemektedir. Aynı şekilde hadisi eserine alan Beyhakî (v. 458/1065) , teferrüdde kalan Abdurrahman b. Zeyd in zayıf olduğunu zikretmektedir.</p>
<p>İbn Kesîr (v. 774/1372) de rivâyeti Hâkim, Beyhakî ve İbn Asâkir den aynen naklettikten sonra şöyle demektedir: Beyhakî, bu tarikte Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem teferrüdde kalmıştır. O da zayıf bir râvîdir demiştir. Allah doğrusunu daha iyi bilir .</p>
<p>Zehebî (v. 748/1347) ve İbn Hacer (v. 852/1448), hadisin râvîleri arasında geçen Ebu l-Hâris Abdullah b. Müslim el-Fihrî den söz ederken şu tesbitte bulunmaktadırlar: Abdullah b. Müslim, İsmail b. Mesleme b. Ka neb vasıtasıyla Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem den, içerisinde Ey Âdem, Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım! cümlesi olan bâtıl (asılsız) bir haber rivâyet etmiştir .</p>
<p>Heysemî (v. 807/1404) de, Taberânî hadisi el-Evsat ve es-Sağîr inde rivâyet etmiştir. Senedinde tanımadığım râvîler bulunmaktadır diyerek rivâyetin sağlam olmadığına işaret etmektedir. Heysemî nin, râvîlerden Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem el-Medenî (v. 182/798) için zayıf dediğini, bir başka münasebetle de, Ekseriyet onun zayıf olduğu görüşündedir, İbn Adiyy ise onu sika kabul etmiştir dediğini bilmekteyiz. Ancak tesbit edebildiğimiz kadarıyla İbn Adiyy (v. 365/975), Abdurrahman b. Zeyd in mutlak mânada sika olduğunu söylememektedir. Çünkü o, Yahya b. Maîn, Ali b. el-Medîni, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi cerh-ta dil âlimlerinin Abdurrahman b. Zeyd için zayıf dediklerini naklettikten sonra, örnek olarak onun bazı rivâyetlerini zikretmekte ve ardından da Bütün bu rivâyetler mahfûz değildir şeklinde bir değerlendirme yapmaktadır. Abdurrahman b. Zeyd den gelen daha başka örnek rivâyetlere de yer veren İbn Adiyy, değerlendirmesini şu cümlelerle noktalamaktadır: Abdurrahman b. Zeyd in hasen hadisleri de vardır. Zikrettiğim gibi Yûnus b. Ubeyd ve Süfyan b. Uyeyne ondan iki hadis rivâyet etmiştir&#8230; Onu bazıları tasdik etmiştir. O, hadisi yazılan kimselerdendir . İbn Teymiyye (v. 728/1327), söz konusu hadisi rivâyet ettiğinden dolayı Hâkim in yadırgandığını ve bizzat Hâkim in el-Medhal adlı eserinde Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem in, babasından mevzû hadisler rivâyet ettiğini söylediğini ifade ettikten sonra şöyle demektedir: Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ittifakla zayıf bir râvîdir. O, çok hata ederdi&#8230; Hâkim in bu ve benzeri hadisleri sahih görmesini otoriteler yadırgamışlar ve şöyle demişlerdir: Hâkim, erbâbı nezdinde mevzû ve yalan olduğu bilinen (bazı) hadisleri sahih kabul etmiştir&#8230; .</p>
<p>İbn Teymiyye, Hâkim in sahih olarak değerlendirdiği hadislerin ekseriyetinin gerçekte sahih olmakla birlikte, hadis âlimlerinin onun mücerred tashihine itimat etmediklerini ve onun, hatası çok sika mertebesinde olduğunu da ifade etmektedir.</p>
<p>İbn Teymiyye den sonra, Hâkim in hadis tarihindeki yerinin ne olduğuna cevap arayan bir çok âlim de bu konuda İbn Teymiyye ile aynı görüşü paylaşmak durumunda kalmıştır. Mesela İbn Kesîr (v. 774/1372) , Müstedrek i ihtisar ederek hadislerini değerlendirmeye tâbi tutan Zehebî nin (v. 748/1347), bunlardan yaklaşık yüz tanesinin mevzû olduğunu tesbit ettiğini söylemektedir. Ancak, Ahmed Muhammed Şâkir in, tesbit ve değerlendirmede Zehebî nin de hataları olduğunu ifade etmesi, bizi ihtiyata sevketmesi gerektiği kadar, konunun ciddiyetini de göstermektedir.</p>
<p>Ahmed Muhammed Şâkir (v. 1378/1958), Hâkim in tesâhülü, vefatı sebebiyle yazdığı eseri yeniden gözden geçirememesinden kaynaklanmıştır. Ben, altı cüzden oluşan Müstedrek in yaklaşık ikinci cüzünün yarısında Hâkim in imlâsının son bulduğunu gördüm&#8230; İmlâ edilen bölümdeki tesâhül, sonraki bölümlere nisbetle çok daha azdır diyen İbn Hacer in (v. 852/1448) tesbitinin isabetli olduğunu söylemektedir. Ne var ki, yukarıda değinildiği üzere Zehebî ve İbn Hacer, Abdurrahman b. Zeyd den rivâyet edilen bahis konusu hadisin bâtıl olduğunu söylemek suretiyle probleme açıklık getirmiş olmaktadırlar.</p>
<p>Takıyyüddîn es-Sübkî (v. 756/1355), ilgili hadisin zayıf hatta mevzû olduğunu söyleyen İbn Teymiyye nin görüşünü şöyle tahlil etmektedir: İbn Teymiyye, Âdem in (a.s.) tevessülünün aslı olmadığını, bunu Rasûlullah tan (s.a.) hiçbir kimsenin itimada şayan bir isnad ile rivâyet etmediğini, bunun mevzû ve yalan bir haber olduğunu iddia etmiştir. Eğer kendisine Hâkim in bu haberi sahih kabul ettiği (tashîh) ulaşsaydı, o bunları söylemezdi. Ona bu hakikat ulaşmış olsaydı, sanıyorum bu defa da hadisin râvîsi Abdurrahman b. Zeyd i tenkit edecekti. Biz ise Hâkim in tashihini kabul ediyoruz. Kaldı ki, Abdurrahman b. Zeyd onun iddia ettiği kadar zayıf bir râvî de değildir. O halde akıl ve şeriatın reddetmediği bu denli önemli bir şeyi reddetmeye cesaret etmek, bir müslüman için nasıl helal olabilir .</p>
<p>Kevserî (v. 1371/1952) de farklı kanaatte değildir. O, Abdurrahman b. Zeyd in İmam Mâlik (v. 179/795) tarafından zayıf görüldüğünü, başkalarının da ona tâbi olduğunu ancak onun yalanla değil, vehimle itham edildiğini, bu durumda olan bir râvînin bazı hadislerinin ayıklanması gerektiğini ve Hâkim in de bunu yaptığını söylemektedir. Kevserî ye göre Hâkim, İmam Mâlik in bahis konusu haberi kabul ettiği görüşündedir. O şöyle demektedir: Çünkü Muhammed b. Humeyd (v. 248/862) İmam Mâlik in Ebû Ca fer el-Mansûr a, O (Peygamber) senin vesilendir. O, baban Âdem in de vesilesidir dediğini nakletmektedir. İmam Mâlik in bahis konusu haberi bu şekilde benimseyip delil olarak kullanmasıyla, Abdurrahman b. Zeyd in üzerinden vehim töhmeti ve zabt azlığı giderilmiş olmaktadır. Kaldı ki, Abdurrahman b. Zeyd, rivâyeti kayıtsız şartsız reddedilen bir râvî de değildir. Nitekim İmam Şâfiî, el-Ümm ve Müsned adlı eserlerinde onun bazı hadislerini delil olarak kullanmaktadır. O halde Hâkim, bu hadisi sahih gördüğünden dolayı kınanamaz. Evet haber sahihtir. Ancak, Muhammed Mustafâ nın (s.a.) faziletlerini duyduğunda göğsü daralan kimseler nezdinde tabiî ki sahih değildir! .</p>
<p>Göğsü daralan kimseler ile Kevserî nin, söz konusu hadisin sıhhat ve sübutunu kabul etmeyen kadîm-muâsır âlimleri kastettiği açıktır. Hemen belirtmeliyiz ki -şayet maksadı aşan bir ifade değilse- bu, ilmî zihniyetle pek bağdaşmayan sübjektif bir yorumdur. Üslup itibariyle de bu yorum, akademik nezaketten uzaktır. Bu durumda, mesela İbn Teymiyye (v. 728/1327), Zehebî (v. 748/1347) ve İbn Hacer (v. 852/1448) gibi otoriteler de bu talihsiz sınıfta yer alacaktır. Hâlbuki onların Rasûl-i Ekrem e olan derin hürmet ve muhabbetlerinden kuşku duymak mümkün değildir. Bu sebeple, Rasûl-i Ekrem e nisbet edilen hadislerin sahih olup olmadığını tetkik faaliyeti ile ona gösterilmesi gereken hürmet ve muhabbet düşüncesi birbirinden tefrik edilmelidir.</p>
<p>Sened itibariyle hadisin son derece zayıf olduğunu söyleyen Elbânî, hadisin metnini de tenkide tabi tutmaktadır. O, Derken Âdem Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve hemen tevbe etti&#8230; âyeti ile Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım âyetine aykırı düştüğü gerekçesiyle rivâyetin bâtıl olduğunu ifade etmektedir. Elbânî, söz konusu ilk âyetin tefsiri sadedinde Hâkim den naklettiği şu rivâyeti esas almaktadır: Âdem (a.s.):</p>
<p>Rabbim Sen beni elinle yaratmadın mı diye sorar. Allah (c.c.):</p>
<p>Evet, der. Âdem:</p>
<p>Sen bana ruhundan üflemedin mi der. Allah:</p>
<p>Evet, der. Âdem:</p>
<p>Rabbim! Sen beni cennetine yerleştirmedin mi diye sorar. Allah:</p>
<p>Evet, der. Âdem:</p>
<p>Senin rahmetin gadabını geçmedi mi der. Allah:</p>
<p>Evet, der. Âdem:</p>
<p>Şayet tevbe eder ve kendimi düzeltirsem beni cennetine döndürür müsün diye sorar. Bunun üzerine Allah:</p>
<p>Evet, cevabını verir.</p>
<p>Elbânî, rivâyetin Eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım cümlesinin ise, Allah Teâlâ nın Âdem i ve neslini yaratmasındaki hikmetten bahseden söz konusu ikinci âyete aykırı olduğunu söylemektedir. Rivâyeti kabul edenler ise cümleyi hakiki değil, mecâzi mânada Peygamber e (s.a.) duyulan sevginin bir ifadesi olarak anlamaktadırlar.</p>
<p>Netice itibariyle, hakkında sahih, hasen, zayıf, mevzû gibi farklı tesbit ve değerlendirmelerin yapıldığı söz konusu rivâyetin, sened ve metin bakımından ihtiyatla karşılanması ve şüpheli/yadırganabilir ifadeler taşıdığından onu tenkit edenlerin duygusal tavırla suçlanmaması gerektiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>5.</strong> İbn Abbas diyor ki: Hayber yahudileri Gatafân kabilesiyle savaşırdı. Karşılaştıklarında hep Hayber yahudilerini hezimete uğratırlardı. Bunun üzerine yahudiler şu duâ ile (Allâh a) sığındı: Allâhım! Âhir zamanda bize çıkaracağını vaad ettiğin ümmî Peygamberin Muhammed in hakkı için senden onlara karşı bize yardım etmeni istiyoruz . İbn Abbâs diyor ki: Onlar düşmanlarıyla karşılaştıkları zaman bu dua ile niyazda bulunurlar ve ardından Gatafân ı yenerlerdi. Ancak Peygamber (s.a.) gönderilince, onlar Peygamber i (s.a.) inkar ettiler. Bunun üzerine Allah şunu indirdi: Onlar kâfirlere karşı seninle zafer isterlerdi yâ Muhammed! .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Hâkim (v. 405/1014) rivâyeti zikrettikten sonra şu değerlendirmeyi yapmaktadır: Zaruret, bu haberi tefsir bâbında rivâyet etmeye sevketmiştir. Hadis garîb (ferd) dir . Bu değerlendirme üzerine Zehebî nin (v. 748/1347) şu ifadesi câlib-i dikkattir: Bu hadisi rivâyet konusunda zaruret yoktur. (Râvîlerden) Abdülmelik (b. Hârun b. Antere) metruk ve hâlik tir .</p>
<p>Zehebî nin hocalarından İbn Teymiyye (v. 728/1327) de râvî Abdülmelik b. Hârun b. Antere nin, yalanıyla maruf râvîlerden olduğunu söylemekte ve söz konusu rivâyetini kabul etmemektedir.</p>
<p>Kevserî (v. 1371/1952) , Beğavî (v. 516/1122) ile Suyûtî yi (v. 911/1505) kaynak göstererek, söz konusu rivâyetin Peygamber (s.a.) ile tevessül mevzûunda isti nâsen zikredilebileceğini ifade etmektedir. Ne var ki rivâyet, isnad bakımından zayıf hatta mevzû olsa gerektir. Bununla beraber, yahudilerin müşrik ve kâfir Arap kabilelerine karşı Peygamber (s.a.) ile bir şekilde Allah tan fetih ve zafer talepleri, bahse konu olan rivâyetin sonunda zikredilen âyetten ve âyetin tefsiri sadedinde muhtelif senedlerle gelen rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Bu rivâyetler, özel tetkiki gerektiren müstakil bir makale konusu olacak hüviyettedir. Ancak şu kadarını ifade etmeliyiz ki, ilk dönem siyer âlimlerinden ve emîru l-mü minîn fi l-hadîs unvanına layık görülmüş olan İbn İshâk ın (v. 151/768) naklettiği şu haber, söz konusu rivâyetin nasıl anlaşılması gerektiği meselesine ışık tutmaktadır:</p>
<p>Ehl-i kitap, bi setinden önce Rasûlullâh ı (s.a.) ve onun beklenen zamanını çok iyi biliyordu. Çünkü onlar kendi kitaplarında, onun ismini ve özelliklerini görüyorlardı&#8230; Onlar, (zalim) putperestlere karşı onunla zafer isteğinde bulunuyorlar ve İbrâhim in dini ile gönderilecek olan Peygamber in isminin Muhammed olduğunu onlara bildiriyorlardı&#8230; Onlar putperestlere şunu söylerlerdi: Gönderilen Peygamber in zamanı hayli yaklaştı. Biz ona tâbi olacağız ve onunla beraber olup Âd ve İrem gibi sizi katledeceğiz . Ancak Allah Teâlâ Rasûlünü gönderince biz ona ittiba ettik, ehl-i kitap ise onu inkar etti&#8230; .</p>
<p>İbn Teymiyye , âyet-i kerîmenin nüzûlüne sebep teşkil eden söz konusu vak ayı İbn İshâk ın naklettiği şekilde anlamaktadır. Zemahşerî , İbn Kesîr , Şevkânî , Elmalılı ve Tabâtabâî gibi müfessirlerin de diğer bazı rivâyetlere yer verilmekle birlikte- aynı şekilde anladıkları izlenimi uyanmaktadır. İlgili âyetin tefsiri konusunda bu anlayış/rivâyet, hem sened hem de metin bakımından tercihe şâyan olmalıdır.</p>
<p><strong>C. VEFATINDAN SONRA PEYGAMBERLER ve SÂLİHLERLE TEVESSÜL</strong></p>
<p>1. Mâlik ed-Dâr -ki o Hz. Ömer in haznedârı idi- anlatıyor: Hz. Ömer devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber in (s.a.) kabrine gelerek:</p>
<p>Yâ Rasûlallâh! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular! dedi. Bunun üzerine rüyasında adama şöyle denildi:</p>
<p>Ömer e git, ona selam götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle: Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, müvazeneli ve güzel hareket etmektir . Adam derhal giderek durumu Ömer e bildirdi. Bunun üzerine Ömer ağladı ve sonra da:</p>
<p>Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum! dedi .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>İbn Hacer (v. 852/1448), İbn Ebî Şeybe nin (v. 235/849) rivâyet ettiği bu hadisin isnadının sahih olduğunu zikretmektedir . Hadis, aynı isnadla Beyhakî (v. 458/1065) ve İbn Asâkir (v. 571/1175) tarafından da rivâyet edilmektedir.</p>
<p>Elbânî (v. 1419/1999), hem metin hem de isnad bakımından rivâyetin sahih olmadığını söylemektedir. Bu hususta onun ileri sürdüğü üç gerekçeyi burada nakletmek ve sonunda bir değerlendirme yapmak uygun olacaktır:</p>
<p><strong>a)</strong> Râvi Mâlik ed-Dâr ın zabt ve adaleti maruf değildir; o mechul bir râvîdir. Nitekim İbn Ebî Hâtim, senedde adı geçen Ebû Sâlih in dışında, ondan rivâyette bulunan bir râvî zikretmemiştir. Bu da onun mechul olduğunu göstermektedir. Ayrıca hadis ilminde otorite olan İbn Ebî Hâtim in, onun hakkında bir tevsik ifadesi nakletmemesi de bunu desteklemektedir. O halde râvî Mâlik ed-Dâr mechul kalmaktadır. Hâfız İbn Hacer in, Ebû Sâlih es-Semmân ın Mâlik ed-Dâr dan sahih bir isnad ile&#8230; şeklindeki ifadesi, bizim tesbitimizle çelişmez. Çünkü biz İbn Hacer in söz konusu ifadesinin, senedin tamamının sahih olduğu konusunda değil, yalnız Ebû Sâlih e kadar olan kısmı hakkında bir açıklama olduğunu kabul ediyoruz. Aksi halde o, isnada Ebû Sâlih ten itibaren başlamaz ve doğrudan Mâlik ed-Dâr dan&#8230; ve isnadı sahihtir derdi&#8230; Böyle yapmakla İbn Hacer, râvî Mâlik in durumu karşısında dikkatli olunması gerektiğine veya onun mechul olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p><strong>b)</strong> Hadisin metni, şeriatta müstehap olan istiskâ namazına hatta, Dedim ki, Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O, çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) O üzerinize bol bol yağmur göndersin! gibi âyetlerin ifade ettiği duâ ve istiğfâra aykırı düşmektedir. Bu yüzden Hz. Ömer, Abbâs ın duâsıyla tevessül ve istiskâda bulunmuştur. Selef de hep öyle yapmıştır. Onların hiçbirinden, Peygamber in (s.a.) kabrine iltica ederek yağmur için ondan duâ talep ettiğine dair bir rivâyet gelmemiştir. Eğer böyle bir şey meşrû olsaydı, bir defa olsun bunu yaparlardı. Onların böyle bir şeyi yapmamaları, söz konusu rivâyetin meşrû/makbul olmadığını göstermektedir.</p>
<p><strong>c)</strong> Rivâyetin sahih olduğu farzedilse bile, konu hakkında hüccet olamaz. Çünkü rivâyet, ismi zikredilmeyen bir adama dayanmaktadır. O da mechuldür. Seyf in rivâyetine dayanarak onun adının Bilal olduğunu söylemek de hiçbir şey ifade etmez. Çünkü Seyf b. Ömer et-Temimî nin zayıf oluşu da ittifak konusudur. Hatta İbn Hıbbân onun hakkında, O, sebt râvîlerden mevzû hadisler rivâyet ederdi. Ayrıca onun hadis uydurduğunu da söylerdi demiştir. O halde böyle bir adamın rivâyeti, özellikle muhalefet esnasında/karşısında kabul edilemez .</p>
<p>Söz konusu rivâyetin delil olarak kullanılmasını kabul etmeyen Elbânî nin, bu noktada en önemli gerekçesinin, Mâlik ed-Dâr ın mechul bir ravi olduğu görülmektedir. Ancak biz, Elbânî nin iddia ettiği gibi Mâlik ed-Dâr ın zabt ve adaleti maruf olmayan mechul bir şahıs değil, aksine onun maruf bir râvî olduğunu tesbit etmiş durumdayız.</p>
<p>İbn Sa d (v. 230/844), onu şöyle tanıtmaktadır: Mâlik ed-Dâr, Ömer b. el-Hattâb ın azatlısıdır. Himyer kabilesinden ve Cüblânlıdır. Ebû Bekir ve Ömer den hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden de Ebû Sâlih es-Semmân rivâyette bulunmuştur. O, maruf idi .</p>
<p>İbn Hıbbân (v. 354/965) onu es-Sikat ında zikretmekte ve hakkında menfi bir söz söylememektedir.</p>
<p>İbn Hacer (v. 852/1448) ise bunlara ilaveten şu bilgileri vermektedir: Mâlik ed-Dâr diye bilinen zât, Mâlik b. Iyâd dır ve (asr-ı saadet e) yetişmiştir. Muâz ve Ebû Ubeyde den rivâyetleri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivâyette bulunmuştur. Buhârî, Târîh inde Ebû Sâlih Zekvân tarîkiyle Mâlik ed-Dâr dan Hz. Ömer in kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivâyet etmiştir. Aynı rivâyeti tafsilatlı olarak İbn Ebî Hayseme de tahriç etmiştir&#8230; İbn Sa d onu Medineli tâbiîlerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman onu mâlî işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Mâlikü d-dâr adı verilmiştir. Ali İbnu l-Medînî den rivâyet edildiğine göre o, Hz. Ömer in haznedârı idi .</p>
<p>Ebû Ya lâ el-Halîlî el-Kazvîni (v. 446/1054) de, Mâlik ed-Dâr ın sika oluşunda ittifak edilen kadîm bir tâbiî olduğunu ve tâbiînin ondan övgüyle bahsettiklerini ifade etmektedir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere Elbânî, söz konusu rivâyet hakkında İbn Hacer in Ebû Sâlih es-Semmân ın Mâlik ed-Dâr dan sahih bir isnad ile &#8230; diyerek kullandığı ifadeden onun, râvî Mâlik ed-Dâr ın mechul olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlamıştı. Halbuki İbn Hacer in Mâlik ed-Dâr ı tanıtıcı mahiyette verdiği bilgiler, böyle bir yoruma mahal bırakmayacak kadar açıktır. Şüphesiz İbn Hacer in söz konusu açıklaması, Elbânî nin yaptığı yorumu anlamsız kılmaktadır. Hz. Ömer gibi, rivâyet konusunda tesebbüt ve ihtiyat sahibi bir zâtın, resmi veya özel mâlî işlerde onu istihdam etmesi, râvî Mâlik ed-Dâr ın zabt ve adaletinin bir göstergesi sayılmalıdır. Bu tesbit bizi, Elbânî nin, Mâlik ed-Dâr hakkında İbn Hacer in verdiği biyografik bilgiyi görmediği veya görmezlikten geldiği kanaatine götürmektedir. Bu detaylı bilgiden sonra, Elbânî nin Mâlik ed-Dâr hakkında Münzirî (v. 656/1258) ile Heysemî den (v. 807/1404) naklettiği, Onu tanımıyorum sözünün artık bir mâna ifade etmediği de anlaşılmaktadır.</p>
<p>Elbânî nin rivâyete yönelttiği tenkitlerden birisi de vak anın, adı zikredilmeyen bir adama dayandığı ve İbn Hacer in, Seyf b. Ömer in Futûh undan naklen söz konusu mechul adamın Bilal b. el-Hâris olduğunu söylemesi idi. Seyf b. Ömer et-Temimî el-Esedî el-Kûfî (v. 180/796 civarı), Elbânî nin de ifade ettiği gibi ittifakla zayıf bir râvîdir/ahbârîdir. Görebildiğimiz kadarıyla onunla ilgili en iyimser değerlendirme şudur: Seyf in bazı hadisleri meşhur (ve maruf) dur. Ekseriyeti ise münkerdir. O, sıdktan ziyade za fa yakındır .</p>
<p>Rasûl-i Ekrem in kabrine gelen zâtın isim olarak tesbiti konusunda İbn Hacer tarafından Seyf in referans gösterilmesi, kanaatimizce yadırganacak bir durum değildir. Çünkü asıl itibariyle, rivâyetin -İbn Hacer in tesbitine göre- sahih bir isnadla sübutu, tamamen Seyf in dışında meydana gelen bir gelişmedir. Seyf, sadece gelen zâtın kim olduğu suâline cevap ararken devreye girmektedir. Bu merhalede Seyf kaynaklı bir bilginin malzeme olarak kullanılması, tenkit mevzuu olmasa gerektir. Üstelik söz konusu malzemeyi kullanan İbn Hacer, Seyf in zayıf oluşunun farkındadır ve onun hakkında teferruatlı bilgiye sahip bulunmaktadır. Kaldı ki, yer ve tarih itibariyle Seyf in verdiği bilgiyle çelişen bir durum da vârid değildir. Çünkü adı geçen Bilal b. el-Hâris el-Müzenî (v. 60/680) Medinelidir ve Rasûlullâh ın (s.a.) Mekke fethi öncesinde Medine ye gelmelerini temin etmek üzere Müzeyne kabilesine haberci olarak gönderdiği ve Mekke fethine bin (1000) kişilik bir kuvvetle katılan Müzeynelilerin üç sancaktarından biri olan sahâbîdir. Netice itibariyle, vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile tevessül ve istiskânın cevâzını gösteren ilgili rivâyet, İbn Hacer in de ifade ettiği gibi sahih olmalıdır. Nakledilen vak a, rüyanın delil olarak kullanıldığı ileri sürülerek tenkit mevzuu da yapılmamalıdır. Çünkü rüya ile ahkâmın sabit olmadığı bilinen bir husustur. Bu vak ayı anlamlı kılan nokta, Bilal b. el-Hâris in uyanık olduğu halde yaptığı tatbikattır. Bu da onun, ravza-i mutahhereye gelerek Rasûl-i Ekrem den ümmeti için Allah Teâlâ dan yağmur niyazında bulunma talebidir. Nevevî (v. 676/1277), Ziyaretçi kerem sahibi olan kabre/ravza-i mutahhereye gelir; sırtını kıbleye, yüzünü de kabrin duvarına çevirir&#8230; Kendisi hakkında Peygamber (s.a.) ile tevessülde bulunur ve onunla Allah Teâlâ dan istişfâ eder dedikten sonra şunu kaydetmektedir: Bu konuda Mâverdî, el-Kâdî Ebu t-Tayyib ve diğer ashabımızın müstahsen görerek el-Utbî den naklettikleri en güzel söz şudur: Ey şu kutlu toprakta yatanların en hayırlısı! Bu kabrin varlığından dolayı, yeryüzünün tüm dağları ve ovaları ne kadar da hoştur. (Peygamberim!) Senin sâkini bulunduğun bir kabre canım feda olsun! İffet ve nezâhet, kerem ve sehâvet hep bu kabrin içindedir . Aynı hadise İbn Kesîr (v. 774/1372) tarafından şöyle verilmektedir: Aralarında Ebû Mansûr es-Sabbâğ ın da bulunduğu bir grup alim, el-Utbî den şu meşhur kıssayı nakleder. el-Utbî anlatıyor: Peygamber in (s.a.) kabri yanında oturuyordum. Derken bir bedevi gelerek, selam sana ya Rasûlallah! dedi ve şöyle devam etti: Ben Allah Teâlâ nın, Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip de Allah tan mağfiret dileseler ve Rasûl de onlar için mağfiret talebinde bulunsaydı, Allâh ı çok affedici ve esirgeyici bulurlardı buyurduğunu işittim. İşte günahlarımdan tevbe edip mağfiret dileyerek ve benim için Rabbime şefâatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi. Sonra bir şiir okudu ve oradan ayrıldı. O esnada bana bir uyku bastı. Rüyamda Peygamber i (s.a.) gördüm. Bana, Ey Utbî, bedevîye yetiş ve Allâh ın onu bağışladığını kendisine müjdele! buyurdu.</p>
<p>İbn Teymiyye (v. 728/1327), bu hadisenin, ictihad ve fetvâlarıyla amel edilen dört büyük müctehid başta olmak üzere imamlardan nakledilmediğini, ancak bunun müteahhir bazı alimler tarafından zikredildiğini ve bunu destekleyecek şer î bir delilin bulunmadığını söylemektedir. Hadiseyi Tefsîr inde zikreden İbn Kesîr ise herhangi bir değerlendirme yapmamaktadır. Ancak, bir tenkit yöneltmeksizin hadiseyi nakletmesinden onun, ma riz-i hâcette sükût beyân-ı zarûrettir kaidesi gereğince bunu tasvip ettiği anlaşılmaktadır. Bahse konu olan hadisede rüyanın bir delil olarak kullanıldığı düşünülmemelidir. Çünkü rüya ile ahkâm sabit olmaz. Ancak ifade etmek gerekir ki, hadisenin ehl-i tahkik bazı âlimlerin tasvibinden geçmesi, bunun şirke müncer bid at bir uygulama olmadığı mesajını vermesi bakımından önem arzetmektedir.</p>
<p><strong>2.</strong> Ebu l-Cevzâ Evs b. Abdillah anlatıyor: Medine halkı şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Onlar Âişe ye gelerek durumdan yakındılar. Bunun üzerine Âişe: Peygamber in (s.a.) kabrine bakın, ondan semaya doğru bir delik açın. Onunla sema arasında da hiçbir tavan/engel olmasın! dedi. Onlar da hemen dediğini yaptılar. Bunun üzerine bize öyle bol yağmur yağdı ki, otlar yeşerdi, develer yağdan çatlarcasına semizleşti. Bundan dolayı o yıla çatlama mânasına gelen âmu l-fetk adı verildi.</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Dârimî (v. 255/868) bu mevkuf hadisi, Ebu n-Nu mân &#8211; Saîd b. Zeyd &#8211; Amr b. Mâlik en-Nukrî &#8211; Ebu l-Cevzâ Evs b. Abdillah dan oluşan sened ile Hz. Âişe den rivâyet etmiştir. Muâsır alimlerden Gumârî (v. 1413/1993) rivâyeti sahih kabul ederken, Elbânî (v. 1419/1999) zayıf görmektedir. Elbânî, şu üç sebepten dolayı rivâyetin hüccet olamayacağını söylemektedir:</p>
<p><strong>a)</strong> Râvîlerden Saîd b. Zeyd de zayıflık vardır. İbn Hacer Takrîb inde, onun hakkında Sadûktur, evhâmı vardır derken, Zehebî de Mîzân ında Yahya b. Saîd: O, zayıftır. Sa dî: O, hüccet değildir, onun hadisini zayıf sayarlar. Nesâî: O, kuvvetli değildir. Ahmed: Onun zararı yok (leyse bihî be sün) , Yahya b. Saîd de onu makbül görmezdi der.</p>
<p><strong>b)</strong> Bu, mevkuf bir haberdir; Hz. Âişe nin sözü olup Peygamber e (s.a.) ulaşan merfû bir hadis değildir. Şayet haber sahih olsaydı, yine de hüccet olamazdı. Çünkü onun, bazı sahâbîlerin -hata ve savâbın imkan dâhilinde olduğu- ictihâdî görüşleri kabilinden olması muhtemeldir. O görüşler ise bizi bağlamaz, biz onlarla amel etmek mecburiyetinde değiliz.</p>
<p><strong>c)</strong> Ârim diye bilinen Ebu n-Nu mân Muhammed b. el-Fadl, sika bir râvî olsa da ömrünün sonunda ihtilâta maruz kalmıştır. Burhâneddîn el-Halebî onu ihtilâta maruz kalanlar arasında zikretmiş ve şöyle demiştir: Onların hakkındaki hüküm şudur: İhtilattan önce kendilerinden hadis alınan kimselerin hadisi makbüldür. İhtilattan sonra alınanların veya durumu müşkil olup kendisinden ihtilattan önce mi sonra mı hadis alındığı bilinmeyenlerin ise makbül değildir . Bu haberi Dârimi nin ihtilat öncesi mi sonrası mı Ârim den dinlediği bilinmemektedir. O halde bu haber makbül değildir ve hüccet olarak kullanılamaz&#8230; .</p>
<p>Elbânî nin, râvîlere yönelttiği tenkitleri tetkik ederek bir değerlendirme yapmak istiyoruz: Onun zayıf dediği Saîd b. Zeyd i (v. 167/783) sika, sadûk, hâfız gibi farklı lafızlarla tevsik edenler, İbn Hacer in tesbitine göre şunlardır: İbn Maîn, İbn Sa d, Buhârî , Iclî , Ebû Ca fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hıbbân . Yine farklı lafızlarla onun zayıf olduğunu söyleyenler de şunlardır: Yahya b. Saîd, Ebû Hâtim, Nesâî, el-Cûzecânî, Ebû Bekir el-Bezzâr ve Dârakutnî.</p>
<p>Görüldüğü üzere Elbânî, Saîd b. Zeyd in zayıf bir râvî olduğu fikrinde olanları söz konusu ederken, onun sika olduğunu ifade eden otoriteleri âdeta görmezlikten gelmektedir. Aslında Elbânî nin, senedinde Saîd b. Zeyd in bulunduğu başka bir hadis için şu değerlendirmeyi yaptığını da görmekteyiz: Hadisin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır. Saîd b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez. İbnu l-Kayyim de hadisin isnadının ceyyid (sahih, makbül) olduğunu söylemektedir . Kabul edilmelidir ki bu tutum, biraz da taassup ve peşin hükümden kaynaklanmaktadır. Bu tesbitimiz de gösteriyor ki, Elbânî nin râvîlere ilişkin verdiği bilgi ve yaptığı değerlendirme, bir yerde bahis konusu râvînin rivâyetinin muhtevasıyla alâkalıdır. O, kendi meşrebine, zihin ve fikir dünyasına aykırı bulduğu rivâyetleri özellikle sened bakımından bir şekilde çürütmeye çalışırken, sahip olduğu zihniyetle mutabakat arz eden rivâyetleri ise bazen -senedinde bir başka yerde zayıf olduğunu söyleyerek tenkit ettiği (Saîd b. Zeyd örneğinde olduğu gibi) râvî olsa bile- kabul edebilmektedir. Böylelikle Elbânî, bilerek veya bilmeyerek kendisiyle çelişmektedir. Şüphesiz bu, ilmî zihniyet ve akademik nezaketle bağdaşmayan bir tutumdur.</p>
<p>Söz konusu Hz. Âişe hadisini reddeden Elbânî nin gerekçelerinden birisi de, Ârim diye bilinen râvî Ebu n-Nu mân Muhammed b. el-Fadl es-Sedûsî nin (v. 224/838), sika olmakla birlikte ömrünün sonunda ihtilat ve teğayyüre maruz kalması ve onun yaptığı rivâyetin ihtilat dönemi öncesine mi yoksa sonrasına mı ait bir haber olduğunun tesbit edilememesidir.</p>
<p>Ârim, gerçekten de ömrünün sonunda ihtilat ve teğayyüre maruz kalan sika muhaddisler arasında zikredilen bir râvîdir. Genellikle hastalık veya yaşlılık gibi sebeplerle ihtilâta uğrayan râvîlerin, bu hallerinden sonra yaptıkları rivâyetler delil kabul edilmez. Mahiyeti müşkil olan, yani ihtilattan önce mi sonra mı alındığı bilinmeyen rivâyetler de aynı hükme tâbidir. İhtilattan önceki rivâyetler ise kabul edilir .</p>
<p>İbnu s-Salâh (v. 643/1245), Buhârî (v. 256/869) ve Zühlî (v. 258/871) gibi muhaddislerin, Ârim den aldıkları rivâyetlerin ihtilat öncesine ait olması gerektiğini kaydetmektedir. Irâkî (v. 806/1403) de, Müslim in (v. 261/874) Dârimî vasıtasıyla Ârim den aldığı rivâyetlerin ihtilattan önce gerçekleştiğini ifade etmektedir.</p>
<p>Görebildiğimiz kadarıyla Ârim i en sert biçimde tenkit eden şahıs İbn Hıbbân (v. 354/965) dır. Onun, Ârim hakkında, Ömrünün sonunda ihtilata uğradı ve ne rivâyet ettiğini bilmeyecek kadar teğayyüre maruz kaldı. Bundan dolayı da rivâyetleri içinde çok sayıda münker hadis vardır. Bu sebeple, müteahhir râvîlerin ondan rivâyet ettikleri hadislerden kaçınmak gerekir. O rivâyetler birbirinden ayırt edilemeyince, artık onların hepsi terkedilir ve hiçbir hadisiyle ihticac edilmez dediğini öğrenmekteyiz. Bu değerlendirmeyi İbn Hıbbân dan nakleden Zehebî nin (v. 748/1347) şu tesbiti oldukça dikkat çekicidir: İbn Hıbbân, râvî Ârim için hiçbir münker hadis getirememiştir/gösterememiştir. Peki nerede kaldı onun iddiası .</p>
<p>Dârakutnî nin (v. 385/995), Ârim hakkında İhtilâtından sonra onun münker bir hadisi ortaya çıkmamıştır, o sikadır şeklinde yaptığı değerlendirme de onun, kolayca tenkit edilecek bir muhaddis olmadığını göstermektedir. Kaldı ki Elbânî, hakkında ihtilaf edilen bir râvînin bulunduğu hadis için Hasen olması muhtemeldir diyebilmektedir. Muâsır alim Ebû Âsım Nebîl, ihtilat meselesini ileri sürerek hadisi reddeden Elbânî hakkında, Onun hakkında biz hüsn-i zan besliyor ve onun râvî Ârim hakkında Dârakutnî nin söylediklerine vâkıf olmadığını düşünmek istiyoruz diyerek onun mazur görülmesi gerektiğini belirtmektedir.</p>
<p>Elbânî, İbn Teymiyye den (v. 728/1327) naklettiği şu sözlerle de söz konusu Hz. Âişe hadisinin metnini tenkide tâbi tutmaktadır:</p>
<p>Bu haberin yalan olduğunu gösteren karinelerden birisi de, Hz. Âişe nin yaşadığı dönemde evin yarık/delik bir yerinin olmamasıdır. Peygamber in (s.a.) zamanında olduğu gibi (ev değişmeden) kalmıştır. Evin bir bölümü açık (tavansız) idi. Güneş de oradan girerdi&#8230; Şayet bu rivâyet sahih ise, bu, yaptıkları duâlarda insanların bir ölmüş ile tevessülde bulunmadıklarına delil teşkil eder&#8230; Onların kabir üzerine delik açmaları, ancak onun üzerine rahmetin inmesi içindir&#8230; .</p>
<p>Ali el-Kârî (v. 1014/1605) , kabrin semâya doğru açılmasının sebebini Rasûlullah (s.a.) ile ziyadesiyle istişfâa/tevessüle bağlayan görüşe dikkat çekmektedir. Kabrin açılmasını da o, kabrinin tam karşısında Rasûl-i Ekrem in hücre-i saâdetinin tavanından müteaddit menfezlerin gerçekleştirilmesi şeklinde açıklamaktadır. Dârimî nin Sünen inde rivâyetin, Allah Teâlâ nın, Peygamberine (s.a.) vefatından sonra lütuf ve ikram ettiği şeyler (bâbu mâ ekrama llâhu Nebiyyehû sallallâhu aleyhi ve sellem ba de mevtih) bab başlığı altında zikredilmesi de söz konusu görüşü destekler mahiyettedir.</p>
<p>Bahse konu olan rivâyetin isnâdı sahih değilse de, Gumârî nin de belirttiği üzere lâ be se bih olmalıdır.</p>
<p><strong>3.</strong> İşlerde acze düşüp kararsız kaldığınız zaman, kabir ehlinden yardım isteyiniz!</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Aclûnî (v. 1162/1748) bu rivâyet için, İbn Kemal Paşa nın el-Erbaîn adlı eserinde böyledir diyerek, haberi eserinde zikretmekle yetinmiş bulunmaktadır.</p>
<p>İbn Kemal Paşa (v. 940/1533), kaynak gösterilen kendi eserinde üçüncü hadis olarak söz konusu rivâyeti zikretmektedir. Ancak o, hadisin tahricini yapmaksızın sadece bir takım felsefî-tasavvufî şerh ve izahlarla iktifa etmektedir.</p>
<p>Elmalılı (v. 1361/1942) da, aynı kaynağa atıfta bulunmakla birlikte, söz konusu rivâyet üzerine şu değerlendirmeyi yapmaktadır: &#8230; Bu hadis şâyi olmakla beraber lafzının sıhhati tesbit edilememiştir. Maamâfih mânası duâ teabbüd mahiyetinde olmamak şartıyla zikrettiğimiz gibi kâbil-i izahtır. Şüphe yok ki Sabır ve namaz ile Allah tan yardım isteyin! daha doğrudur.</p>
<p>İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Âlûsî (v. 1270/1853) gibi alimler, hadisin mevzû olduğunu söylemişlerdir. Ali el-Kârî (v. 1014/1605) de, denildi ki (kîle) diyerek haberi sîğa-i temrîz ile zikretmiştir. Kullandığı bu ifadeyle o, rivâyetin hadis olmaması gerektiğine işaret etmelidir.</p>
<p>Konu hakkında Leknevî nin (v. 1304/1886) şu yorum ve değerlendirmesini nakletmekte fayda vardır:</p>
<p>Mezkur söz hadis değil, mevzû bir haberdir. Bunun tevcihi (sözü söyleyenin kastettiği mâna ve maksat) şunlardan biri olmalıdır:</p>
<p><strong>a)</strong> Hüküm itibariyle bir şeyin helal veya haram oluşunda şüpheye düştüğünüz zaman, kabirlerdeki kadîm âlimlerin görüş ve ictihadlarından yardım bekleyin, kendi reylerinizle amel etmeyin!</p>
<p><strong>b)</strong> Dünyevî işlerde zor durumda kalıp stres ve sıkıntı içinde olduğunuz zaman kabir ehlini bir düşününüz! Onlar (geçici) dünyayı bıraktılar ve (ebedî) âhiret yolculuğunu seçtiler.</p>
<p><strong>c)</strong> Hedeflerinizi gerçekleştirmekte çaresiz kaldığınızda, kabir ehlini vesile kılarak Allah tan isteyin. Böylece onların bereketleri sebebiyle duânız kabul edilsin! Ancak onların, müşkilleri çözen veya onların kâinâtın tasarruf ve idaresinde Allâh a ortak kimseler olduklarını sanarsanız duânız kabul edilmez. Çünkü bu açık bir şirktir .</p>
<p>Leknevî nin bu yorum ve değerlendirmesinden, onun, kabir ehlini vesile kılarak Allah tan istemek mânasındaki tevessülü kabul ettiği anlaşılmaktadır. Ancak İbn Teymiyye, Âlûsî ve Leknevî nin de ifade ettikleri üzere, bahse konu olan rivâyetin mevzû olduğu açıktır. Rivâyetin, İbn Kemal Paşa tarafından -tahrici yapılmadığı halde- hadis olarak telakki edilmesi bir kıymet ifade etmemelidir. Çünkü, Suyûtî (v. 911/1505) ile İbn Kemal Paşa (v. 940/1533) arasında yapılan mukayeseden de anlaşıldığı gibi o, kelâm, mantık, fıkıh, usûl gibi dirâyet ilimlerine gösterdiği ihtimamı, rivâyet ilimlerine pek gösterememiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>II. DİĞER TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>A. MELEKLER İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p>Abdullah b. Mes ûd dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Sizden birinizin hayvanı ıssız bir yerde/çölde aniden boşanıp gittiği zaman, Ey Allâh ın kulları, (hayvanımı) tutunuz! diye nidâ etsin. Çünkü yeryüzünde Allâh ın hazır kulu vardır, onu sizin için tutacaktır .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Tevessül konusunda mesned olarak kullanılan bu hadisin senedinde geçen Ma rûf b. Hassân es-Semerkandî, münkeru l-hadîs ve zayıf bir râvîdir .</p>
<p>Elbânî, Ebû Hâtim in (v. 277/890) râvî hakkında söylediği mechul hükmünden hareketle, Ma rûf, ma rûf değildir diyerek söz konusu hadisin zayıf olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca hadis, munkatı olduğu gerekçesiyle de tenkide tâbi tutulmaktadır. Nitekim İbn Hacer (v. 852/1448) şöyle demektedir: Bu, garîb hadistir. Senedinde İbn Büreyde ile İbn Mes ûd arasında inkıtâ vardır .</p>
<p>Nevevî (v. 676/1277), hadisi İbnü s-Sünnî nin (v. 364/974) eserinden naklettikten sonra şöyle demektedir: İlimde büyük bazı hocalarımız bana bir hayvanının aniden elinden kaçıp gittiğini -sanıyorum o katır idi- bildiği bu hadisi okur okumaz Allâh ın onu yerinde durdurduğunu anlatmıştı. Bir gün ben de bir cemaatle beraberdim. Derken cemaatten birinin hayvanı aniden kaçıp gitti. Onu yakalayamadılar. Ben de bu hadisi söyler söylemez, bundan başka bir sebep ortada yokken hayvan hemen duruverdi.</p>
<p>İbn Hacer in meşhur öğrencisi Sehâvî (v. 902/1496) de rivâyet için şu değerlendirmeyi yapmaktadır: Hadisin senedi zayıftır. Fakat Nevevî bunu kendisinin ve bazı büyük hocalarının tecrübe ettiğini söylemiştir .</p>
<p>Bu değerlendirme üzerine Elbânî şöyle demektedir: İbadetler tecrübelerden alınmaz. Özellikle de bu hadiste olduğu gibi gaybî bir iş/hüküm hakkında olanlar. O halde tecrübe ile bu hadisi sahih kılmaya meyletmek câiz olmaz. Nasıl câiz olsun ki, kimileri sıkıntılar karşısında mevtâ ile istiğâsenin cevâzı konusunda bu hadise tutunmuştur. Halbuki bu tamamen bir şirktir .</p>
<p>İbn Ebî Şeybe (v. 235/849), Ebân b. Sâlih in Rasûlullah tan (s.a.) rivâyet ettiği şu hadisi kaydetmektedir:</p>
<p>Sizden birinizin hayvanı (dâbbe/baîr) ıssız bir arazide ürker de orada hiçbir kimseyi görmez ise şöyle desin: Ey Allâh ın kulları bana yardım edin. Zira o yardım olunacaktır .</p>
<p>Hadisin mu dal bir tarik olduğuna temas eden Elbânî, râvîlerden Muhammed b. İshâk ın müdellis olup muan an rivâyette bulunduğu, sahih olan görüşe göre Ebân b. Sâlih in Mücâhid vasıtasıyla onu İbn Abbas tan mevkuf olarak naklettiği kanaatindedir.</p>
<p>Konu hakkında Peygamber den (s.a.) rivâyet edilen bir diğer hadis de şudur:</p>
<p>Sizden biriniz ıssız bir arazide bir şeyi kaybettiğinde veya bir yardım istediğinde, Ey Allâh ın kulları, bana yardım edin! desin. Çünkü Allâh ın bizim görmediğimiz kulları vardır .</p>
<p>Bu rivâyetin sonunda, Gerçekten bu tecrübe edildi (ve kad cürribe zâlik) şeklinde bir cümle geçmektedir. Taberânî ye (v. 360/970) ait olduğu anlaşılan bu ifade, ondan üç asır sonra gelen Nevevî nin (v. 676/1277) tecrübe ve tatbikatıyla mutabakat arz etmektedir. Bizzat yaşadıkları tecrübe ve tatbikatı anlatan her iki sika hadisçinin söyledikleri önemli olmalıdır. Bu yüzden biz, Elbânî nin, İbadetler tecrübelerden alınmaz&#8230; tarzındaki tenkidini biraz da şeklî/zâhirî bulmaktayız. Elbette namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler, tecrübelerden alınmaz ve şer î delillerle sabit olmalıdır. Şüphesiz duâ da bir ibadettir. Ancak, söz konusu hadise, dünyevî bir işin/maksadın gerçekleşmesi için bir nevi yöntem/usul tavsiyesi olarak anlaşılmalıdır. Kanaatimizce, sözü edilen tecrübe ve tatbikat karşısında işkillenmenin arka planında, ilgili rivâyetteki yardıma gelen kulların kim olduğu meselesinin büyük payı vardır. Oysa meseleyi esrarengiz ve girift bir şekilde düşünmeye mahal de yoktur. Çünkü Taberânî nin, râvîleri sikadır diyerek rivâyet ettiği şu hadis, yardıma gelen kulların melekler olduğunu açıklaması bakımından önem taşımaktadır: Abdullah İbn Abbas tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Allâh ın, hafaza melekleri dışında yeryüzünde melekleri vardır. Onlar, düşen ağaç yapraklarını (da) yazarlar. Sizden biriniz ıssız bir yerde/çölde yolunu kaybederse, Ey Allâh ın kulları, bana yardım edin diye nidâ etsin! .</p>
<p>Bezzâr (v. 292/904), Taberânî (v. 360/970) ve Beyhakî nin (v. 458/1065) rivâyet ettiği bu hadisin isnâdı hasen kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>B. ESMÂ-İ HÜSNÂ İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p>Hz. Âişe diyor ki: Ben Rasûlullâh ın (s.a.) şöyle dediğini işittim:</p>
<p>Allâhım! Ben senin tâhir, tayyib, mübârek ve sana en sevimli olan isminle senden diliyorum. O isim ki, onunla sana duâ edildiğinde icâbet edersin, onunla senden istendiği zaman verirsin, onunla senden merhamet talep edildiğinde rahmet edersin ve sıkıntıdan kurtulmak için onunla senden yardım dilendiği zaman çıkış yolu/genişlik verirsin! .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>İbn Mâce nin (v. 273/886) Sünen i üzerine zevâid çalışması yapan Bûsîrî (v. 840/1436) şöyle demektedir: Hadisin isnâdı hakkında bazı sözler söylenmiştir. Hatîb, hadisi Hz. Âişe den rivâyet eden Abdullah b. Ukeym el-Cühenî yi sika kabul etmiş ve onu sahâbeden saymıştır. Ancak onun Peygamber den (s.a.) semâı yoktur. Hadisi ondan rivâyet eden râvî Ebû Şeybe ise, Ben onu ne cerhedeni ne de tevsik edeni gördüm demiştir. Senedin diğer râvîleri ise sikadır.</p>
<p>Aynı hadisin devamında Hz. Âişe nin, isimin mahiyeti konusunda Rasûlullâh a (s.a.) tevcih ettiği suâl ve aldığı cevap yer almaktadır. Rasûlullah (s.a.) ile Hz. Âişe arasında geçen konuşmayı naklatmakte fayda vardır:</p>
<p>Bir gün Rasûlullah (s.a.) Hz. Âişe ye:</p>
<p>Yâ Âişe! Allâh ın hangi isimle çağırıldığında/ona duâ edildiğinde duâyı kabul edeceğini bana gösterdiğini biliyor muydun diye sordu. Âişe:</p>
<p>Anam babam sana kurban olsun yâ Rasûlallah! Onu bana öğret! dedi. Rasûlullah (s.a.):</p>
<p>O isim sana öğretilmemeli yâ Âişe! Buyurdu. Âişe diyor ki: Bunun üzerine ben oradan uzaklaşıp bir süre oturdum. Sonra kalktım ve Rasûlullâh ın başını öptüm. Sonra da:</p>
<p>Yâ Rasûlallah, onu bana öğret! dedim. Rasûlullah (s.a.):</p>
<p>O ismi sana öğretmemeliyim yâ Âişe! Çünkü o isimle senin dünyalık bir şey istemen (hiç de) uygun düşmez! buyurdu. Âişe diyor ki: Bunun üzerine ben kalkıp abdest aldım ve iki rek at namaz kıldım. Sonra da şöyle dedim:</p>
<p>Allâhım! Ben seni Allah diye çağırıyorum/dua ediyorum, er-Rahmân diye çağırıyorum, el-Berr er-Rahîm diye çağırıyorum. Bildiğim ve bilmediğim esmâ-i hüsnânın tümüyle seni çağırıyorum, beni bağışlaman ve bana merhamet etmen için sana duâ ediyorum! Âişe diyor ki: Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) güldü ve şöyle buyurdu:</p>
<p>Şüphesiz o isim, senin duâda bulunduğun isimler içindedir!</p>
<p>Bahis konusu hadisi destekleyen bir hadis de Enes b. Mâlik ten rivâyet edilmektedir:</p>
<p>Peygamber (s.a.) bir adamın:</p>
<p>Allâhım! Ben, Hamd sana mahsustur. Senden başka ilah yoktur. Sen ortağı olmayan teksin. Sen bol nimet verensin (mennân), gökleri ve yeryüzünü yaratansın (bedî ), sen celâl ve ikram sahibisin! diyerek senden istiyorum! diye duâ ederken işitti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu:</p>
<p>Vallâhi adam, Allâh ın ism-i a zamı ile istedi. O isim ki, onunla istendiğinde verir ve onunla dua edildiğinde icâbet eder.</p>
<p>Bu ve benzeri hadisler, esmâ-i hüsna nın vesile teşkil ettiğini ve onlarla tevessülün sünnet olduğunu göstermektedir. En güzel isimler (esmâ-i hüsnâ) Allâh a aittir. O halde bu isimlerle O na duâ edin! âyeti de bu noktaya işaret etmektedir.</p>
<p>Yukarıdaki hadisten hareketle İbn Teymiyye (v. 728/1327), Sünnet olan (tevessül), isim ve sıfatlarıyla Allah tan istemektir demektedir.</p>
<p>Onun öğrencilerinden İbnü l-Kayyim in (v. 751/1350), Bu yol, zirvedeki ehl-i kemâlin yoludur. Bu yol Kur ân dan neş et etmiş olan bir yoldur diye tavsif ettiği bu tevessül çeşidi, ittifakla kabul edilmektedir.</p>
<p><strong>C. HÂ MÎM İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p>el-Mühelleb b. Ebî Sufra diyor ki: Peygamber den (s.a.) işiten bir kimse bana şöyle bildirdi: Geceleyin düşman tarafından ansızın saldırıya maruz kaldığınızda, parolanız (şiâr) Hâ Mîm olsun! (Vallâhi) onlar galip gelemezler .</p>
<p><strong>TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Tirmizî (v. 279/892), mürsel olarak rivâyet edilen bu hadisin Seleme b. el-Ekvâ tarikine işaret etmektedir. Onun işaret ettiği hadis şudur: İyâs b. Seleme, babasının şöyle dediğini rivâyet eder: Biz, Peygamber (s.a.) zamanında Ebû Bekir ile gazveye çıkardık. Bizim şiârımız öldür, öldür (emit, emit)! idi.</p>
<p>Ahmed b. Hanbel in (v. 241/855), Peygamber in (s.a.) ashâbından bir adamın Peygamber den rivâyet ettiği&#8230; şeklinde verdiği hadisin ilk râvîsini isim olarak tesbit edemedik. Nitekim, Sehâranpûrî (v. 1346/1927) de Ben bu zâtın ismine muttali olamadım demektedir. Ancak hadisi sahâbî râvîden nakleden Ebû Saîd el-Mühelleb b. Ebî Sufra el-Ezdî el-Atekî el-Basrî nin (v. 82/701) tâbiînden güvenilir bir emîr olduğu ve harp tekniğini çok iyi bilen bu faziletli emîrin/komutanın, düşmanları tarafından yalancılıkla ithama maruz kaldığı ifade edilmektedir.</p>
<p>Kâdî Iyâz (v. 544/1149) hadisin, Hâ Mîm ile başlayan sürelerin Allah katındaki dereceleri ve faziletleri sebebiyle düşmanların galip gelemeyeceklerini ifade ettiğini söylemektedir .</p>
<p><strong>D. SÂLİH AMEL İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p>Sâlih amel ile tevessül örnekleri hadislerde çoktur. Konuyla ilgili sahih hadislerden hareketle, bu tevessül çeşidi ittifakla meşrû kabul edilmiştir. Bu yüzden, ilgili rivâyetlerden bir örnek vermek suretiyle konuyu noktalamak istiyoruz. Örnek vermek istediğimiz hadis, mağara hadisi (hadîsü l-ğâr) diye meşhur olmuştur.</p>
<p>Abdullah b. Ömer den rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.), geçmiş ümmetlerden yolculuğa çıkan üç kişinin durumunu şöyle haber verir: Yolculuk esnasında yağmura yakalanan üç arkadaş geceyi geçirmek için bir mağaraya girer. Derken dağdan bir kaya parçası düşer ve mağaranın girişini kapatır. Bunun üzerine onlar İyi amellerimizle Allâh a duâ etmekten başka çaremiz yoktur; buradan hiçbir şey bizi kurtaramaz derler. Onlardan birisi, ana babasına olan itaatini vesile kılar. Kaya biraz yerinden oynar fakat mağaradan çıkılacak gibi değildir. İkinci arkadaş Allah korkusunu, haya ve iffetini vesile kılar. Kapı biraz daha aralanır ama yine çıkılacak gibi değildir. Üçüncüsü de, kul hakkına olan riâyetini vesile kılarak Allâh a yalvarır. Bunun üzerine kaya mağaranın kapısından tamamen kayar ve onlar dışarı çıkarlar .</p>
<p><strong>E. DUÂ TALEBİ İLE TEVESSÜL</strong></p>
<p>Müslümanların birbirleri için yaptıkları duâlar meşrû ve makbüldür. Duâ, yüz yüze veya gıyâben hayatta olanlar için yapılabildiği gibi, gelmiş-geçmiş mü minler için de yapılır. Nitekim Allah Teâlâ, Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla, iman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin! buyurarak, mühâcir ve ensardan oluşan sahâbe nesli için duâ eden ve onları hayırla yâd eden mü minleri övmektedir.</p>
<p>(Rasûlüm) de ki, duânız; kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin âyeti, mutlak mânada duânın önemini gösteren âyetlerden sadece birisidir.</p>
<p>Duâ talebi, ulemâ tarafından ittifakla kabul edilen tevessül çeşidi olduğundan, konuyla ilgili üç hadisi zikretmekle yetinmek istiyoruz:</p>
<p><strong>1.</strong> Enes ten rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) bir cuma günü hutbe irad ederken birisi geldi ve şöyle seslendi:</p>
<p>Yâ Rasûlallah! Mallarımız/hayvanlarımız mahvoldu, her taraf kurudu. Allâh a duâ ediver de yağmur yağsın! Bu talep üzerine Rasûlullah (s.a.) ellerini kaldırarak:</p>
<p>Allâhım bize yağmur yağdır, Allâhım bize yağmur yağdır! diye duâ etti. Ortada hiç bulut yokken yağmur yağmaya başladı. Ertesi cuma o adam ayağa kalkarak:</p>
<p>Yâ Rasûlallah! Yağmurun çok yağmasından evler yıkılmaya, yollar bozulmaya ve mallar/hayvanlar sel altında kalmaya başladı. Bize duâ buyur! dedi. Rasûlullah (s.a.) da tebessüm ederek ellerini kaldırdı ve:</p>
<p>Allâhım, üzerimize değil, etrafımıza (dağ başlarına ve tepelere) yağmur yağdır! diye duâ etti. Bunun üzerine yağmur kesildi.</p>
<p><strong>2.</strong> Peygamber (s.a.), umre yapmak için kendisinden izin isteyen Hz. Ömer e:</p>
<p>Bizi de duâdan unutma kardeşim! Demiştir.</p>
<p><strong>3.</strong> Hz. Ömer, Rasûlullâh ın (s.a.) şöyle buyurduğunu söylemektedir:</p>
<p>Size Yemen den Üveys isminde bir adam gelecek. O, Yemen de annesinden başka kimse bırakmayacak. Onda bir beyazlık vardı. Allâh a duâ etti de onu kendisinden giderdi, yalnız dinar veya dirhem yeri kadar (ondan iz) kaldı. Artık sizden kim onunla karşılaşırsa, sizin için o mağfiret talebinde bulunsun! .</p>
<p>Hz. Ömer, Peygamber in (s.a.), Tâbiînin en hayırlısı Üveys adındaki adamdır ve O, Allâh a yemin etse, kendisini yemininde mutlaka sâdık çıkarır diyerek takdir ettiği Üveys ile bilahere karşılaştığı ve ondan duâ talebinde bulunduğu rivâyet edilmektedir. Duâ talebi ile tevessül konusunda naklettiğimiz her üç hadis de, taraflarca hüccet olarak benimsenmiş; metin ve isnad bakımından tenkîde tâbi tutulmamıştır.</p>
<p>Demek oluyor ki, başına büyük bir musibet gelen veya ciddi bir sıkıntı içinde olan kimsenin, salâh ve takvâ sahibi olduğuna inandığı bir zâtı ziyaret ederek kendisi için ondan Allâh a duâ etmesini istemesi meşrû bir tevessül olduğu gibi, normal zamanlarda da kemal ve fazilet sahibi müslümünlardan duâ talep etmek, nebevî bir tavsiye olmaktadır. Rasûl-i Ekrem in Hz. Ömer den, Hz. Ömer in de Üveys el-Karanî den duâ talep etmeleri, Allah nezdindeki derecesi itibariyle üstün konumda olan bir mü minin, kendisinden daha aşağı mertebede olan bir mü minden duâ talebinde bulunabileceğini de göstermektedir.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p><strong>Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri adlı bu araştırmamızla, şu sonuçlara ulaşmış bulunmaktayız:</strong></p>
<p>Üç tevessül çeşidi; Esmâ-i hüsnâ (Allâh ın isim ve sıfatları), Sâlih amel ile tevessül ve hayatta olan bir insandan Duâ talebi ile tevessül, İslâm alimleri arasında ittifakla kabul görmüş ve tavsiye edilmiştir. Hasen isnadla sabit olan Melekler ile tevessülü de bu sınıfa dâhil etmek mümkündür.</p>
<p>Zât ile tevessül başlığı altında yer alan tevessül çeşitleri; Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi ile tevessül, Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki hakkı ile tevessül ve Vefatından sonra Peygamberler ve sâlihlerle tevessül ise, münakaşa mevzuu olmuştur. İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve onun açtığı çığırı devam ettiren âlimler, söz konusu tevessül çeşitlerini kabul etmeyip -en azından- bid at olduğunu ifade ederlerken, Takıyyüddîn es-Sübkî (v. 756/1355) ve onun çizgisini takip eden âlimler de söz konusu tevessül çeşitlerini kabul, hatta tavsiye etmişlerdir.</p>
<p>Zaman zaman İbn Teymiyye &#8211; Elbânî (v. 1419/1999) çizgisinde ifrat ve teşeddüt, Sübkî &#8211; Kevserî (v. 1371/1952) çizgisinde de tefrit ve tesâhül örnekleri göze çarpmaktadır. Bu tesbit ve müşahedemiz, daha ziyade ricâl ilmiyle ilgili olmakla birlikte, tarafların, görüşlerine mesned teşkil eden delilleri işleyiş tarzları, kullandıkları ifade ve üslupları için de geçerlidir. Rivâyetlerin metin ve isnadları hakkında değerlendirme yaparlarken, her iki tarafta da bazan tekellüf izleri görülmektedir. Bu durumda, İbn Teymiyye veya Elbânî nin zayıf dediği her hadisin veya râvînin gerçekte öyle olmadığını, Sübkî veya Kevserî nin de sahih kabul ettiği her hadisin veya sika râvînin gerçekte öyle olmadığını bir genel-geçer kâide olarak söylemek mümkündür.</p>
<p>Araştırmada yirmiyi aşkın hadisin/haberin tahriç ve değerlendirmesi yapılmıştır. Tâli derecede verildiğinden kapsamlı bir tahriç ve değerlendirmeye tâbi tutulmayan birkaç hadis de bu rakama dahil edilmiştir. Tahriç ve Değerlendirme başlıkları altında verilen bilgilerden ve yapılan değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere, Zât ile tevessüle ilişkin rivâyetler içinde isnad bakımından -sayıları az da olsa- sahih hadisler olduğu gibi, hasen, zayıf ve mevzû haberler de bulunmaktadır. Bu demektir ki, ilgili rivâyetler zât ile tevessülün imkan ve cevâzını ortaya koymaktadır. Bu itibarla, Giriş te İlgili Kavramlar bölümünde kısaca istiğâseyi işlerken temas edildiği üzere oldukça hassas olan tevhid akidesine halel getirmeksizin, usûl ve âdâba riâyet ederek Allâhım, falan zâtın hürmetine&#8230; hakkı için&#8230; senin katındaki değer ve mertebesinden dolayı duâmı kabul buyur! demek suretiyle, zât ile yapılan tevessülün meşrû olmadığı söylenemez. Bu şekilde yapılan bir duânın, şirke sebep olan bid at/dalâlet bir tatbikat olduğu da ileri sürülmemelidir. Görebildiğimiz kadarıyla, zât ile tevessül konusunda taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel sebeplerinden birisi, tevessül telakkisi yani, bir kavram olarak tevessülün yüklendiği mâna ve onun ifade ettiği espridir. Biz, bu farklı telakkinin bir problem olarak görülmemesi gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü, -Hz. Ömer in, Rasûl-i Ekrem in amcası Abbas ile tevessülü açıklanırken Şevkânî nin (v. 1250/1834) ifade ettiği gibi- vesile kılınan zâtın, aslında sâlih ameliyle veya Âlûsî nin (v. 1270/1853) tabiriyle Allâh ın Peygamber e olan sevgisiyle tevessül edilmektedir. Tevessülün esprisi de burada saklı olmalıdır.</p>
<p>Tevessülde bulunan (mütevessil) bir kul yalnız Allâh a dua/ibadet etmektedir. Bu açıdan bakıldığında tevessülün, Allah-insan ilişkisinde aracılık düşüncesi veya Allah ile kul arasında bir vasıta edinmek şeklinde anlaşılması pek de doğru olmayacaktır. Böyle olunca, Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz! veya &#8230;Biz onlara, sırf bizi Allâh a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz gibi âyetlerin, söz konusu tevessül ile bir alâkasının bulunmadığını söylemek de izahtan vâreste olmaktadır. Bu itibarla, tevessülde bulunan bir mü minin, Câhiliye devrinin putperest mantık, zihniyet ve tatbikatıyla mukayese edilerek aralarında bir paralellik/benzerlik düşünülmesi gerçeği ifade etmemektedir.</p>
<p>Aslında, dîn-i hâlis/tevhid titizliğini ileri sürerek tevessül meselesine mesafeli yaklaşan hüsn-i niyet sahibi bir mü minin tepkiyle karşılanması nasıl uygun değil ise, nazarî veya amelî bakımdan tevessülü benimseyen bir müslümanın tenkit edilmesi de doğru değildir. Her iki taraf, meseleyi büyütmeden ve işi husumete dönüştürmeden birbirini müsamaha ile karşılamalıdır. Nitekim, istiskâ konusunda Sâlihlerle tevessülde bir beis yoktur görüşü ile Ahmed b. Hanbel in (v. 241/855) Yalnız (hâsseten) Peygamber (s.a.) ile tevessül edilir sözü kendisine bir suâl olarak tevcih edilen Muhammed b. Abdilvehhâb (v. 1201/1787) gibi bir şahsiyetin verdiği şu cevaptan, tevessülün o kadar büyütülecek bir mesele olmadığını öğrenmekteyiz:</p>
<p>Bazıları sâlihlerle tevessüle ruhsat vermekte, bazıları da onu Peygamber e (s.a) has kılmaktadır. Âlimlerin ekserisi ise ondan nehyetmekte ve onu mekruh görmektedir. Bu mesele (tevhid ve akâidin değil) fıkhın meselelerindendir. Cumhurun mekruh görüşü bize göre doğru olmakla birlikte, biz onu yapan (tevessülde bulunan) kimseyi yadırgamayız. İctihad meselelerinde yadırgama (inkâr) bahis konusu olmaz &#8230; .</p>
<p>Özellikle Elbânî çizgisini takip edenlerin, sözlü veya yazılı sert üsluplarıyla, tevessül konusunu gereğinden fazla büyüterek ümmetin gündemine taşıdıkları görülmektedir. Câmi müezzininin salâsında, şiir, naat ve kasidelerde veya yemek duâsı esnasında söylenen yâ Rasûlallah tabirini istiğâse-istimdad kabul ederek, bunu telaffuz edenleri bid atçi hatta şirk davetçisi ilan edecek kadar nezaket ve müsamahadan uzak çağdaş selefî akımın/hareketin bazı mensuplarıyla karşılaşma ve tartışma imkanı bulmuşuzdur. Kanaatimizce, Anadolu kültür ve edebiyatında şüyu bulan yâ Rasûlallah tabiri, ihtiva ettiği nidâ suretinde tevessül mânasının yanı sıra, daha ziyade Rasûl-i Ekrem in âhiretteki şefâatini ummanın bir sembolü olarak teberrüken kullanılmaktadır. Bu durum bize, yetişme tarzı kadar meşrep, mizaç, fıtrat ve muhit unsurunun münakaşa ve ihtilaflar üzerindeki tesirini göstermektedir. İfade etmeliyiz ki, sosyal ilişkilerde Kur ân ve sünnet ahlâkını hayata geçirmek zorunda olan müslümanlar, ihtilafa düştükleri konuları sözlü veya yazılı tartışırlarken, nezaket ve müsamaha göstererek çok daha merhametli, temkinli ve itidalli olmak durumundadırlar. Çünkü, kendi izinden gidilmesi halinde hayat/diriliş vaad eden Yüce Kur ân, müslümanların kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olmalarını ve onların, birlikte hareket edip güç birliği tesis etmek suretiyle kâfirleri öfkeden çatlatacak hale gelmelerini istemektedir.</p>
<p>* Bu makale, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri (Tahric ve Değerlendirme) adıyla neşredilen (İlam Araştırma Dergisi, c. II, sy. 1, Ocak-Haziran 1997) makalenin yeniden gözden geçirilerek geliştirilmiş şeklidir.</p>
<p>** Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi</p>
<p><strong>Kaynaklar;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1-Nisâ 4/28</p>
<p>2-Tecevvüh ve teveccüh lafızlarının aynı mânaya geldiğini söyleyen Sübkî (bkz. age., s. 146), bu konuda haklarında, şerefli, itibarlı, Allah nezdinde değer ve mertebe sahibi mânalarına gelen vecîh kelimesinin kullanıldığı Hz. Musa (Ahzâb 33/69) ve Hz. İsa (Âl-i İmrân 3/45) ile ilgili âyetlere işaret eder.</p>
<p>3-Mağara hadisi, araştırmanın sonunda Sâlih Amel ile Tevessül başlığı altında yer alır.</p>
<p>4-Sübkî, age., s. 135-136.</p>
<p>5-Sübkî, age., s. 147.</p>
<p>6-Mesela bkz. Zürkânî, Şerhu l-Mevâhib, VIII, 317; Nebhânî, Şevâhid, s. 137-140; İbn Merzûk, Berâetü l-eş ariyyîn, I, 267.</p>
<p>7-Şevkânî, ed-Dürrü n-nadîd, s. 4-5, 8, 20, 28, 45.</p>
<p>8-Gumârî, el-Hâvî, s. 14, 54.</p>
<p>9-Saîd Havvâ, Terbiyetünâ er-rûhıyye, s. 309.</p>
<p>10- Şehitlerin hakîki mânada diri oluşu hususunda cumhurla aynı görüşü paylaşan Şevkânî nin, enbiyâ ve evliyâ ile tevessül konusunda cumhura muhâlif olduğunu görüyoruz diyen muâsır Zehebî (bkz. et-Tefsîr ve l-müfessirûn, II, 293), tevessül ile istiğâseyi birbirinden tefrik edememiş olmalıdır. Çünkü Şevkânî nin istiğâseyi câiz görmediği, tevessülü ise mutlak mânada kabul ettiği açıktır.</p>
<p>11-Sülemî, Tabakât, s. 126.</p>
<p>12-Bkz. Misbâh, s. 58-59 dn.</p>
<p>13-Kuşeyrî, Risâle, s. 41.</p>
<p>14-Ebû Nuaym, Hılye, VIII, 364.</p>
<p>15-Nitekim Zehâvî (bkz. el-Fecru s-sâdık, s. 62), Nidâ esnasında istiğâse edilen zât, orada bizzat hazır olmaz. Allâh ın yaratmasıyla orada onun bereketi hazır olur der. Bir nevi mânevî iklimin; feyiz ve bereket ortamının oluşması diye ifade edilebilecek teberrük lafzı, bir çok alim tarafından kullanılır. Mesela bir ilimler tarihçisi olan Taşköprîzâde (v. 968/1561), Kütüb-i sitte müellifleri başta olmak üzere hadis otoritelerinin tercüme-i hallerine yer vermesinin sebebini açıklarken şöyle der: Onları zikretmekle müşerref olalım ve onların bereketleri üzerimize gelsin diye&#8230; Ayrıca onların isimleriyle teberrük edilir ve onların vasıflarının zikredilmesi esnasında duânın kabulü zannolunur. Çünkü sâlihler anıldığı zaman rahmet iner (bkz. Miftâhu s-saâde, II, 115). Taşköprîzâde nin, Sâlihler anıldığı zaman rahmet iner şeklinde kullandığı son cümle Süfyân İbn Uyeyne ye (v. 198/813) nisbet edilir. Bkz. İbnu l-Cevzî, Sıfetu s-safve, I, 45; Irâkî, el-Muğnî, II, 231; Sehâvî, el-Makâsıdu l-hasene, s. 292; Ali el-Kârî, el-Masnû, s. 125.</p>
<p>16-Saîd Havvâ, age., s. 312-313.</p>
<p>17-Bkz. Kazvînî, Telhîsu l-Miftâh, s. 18; Taftâzânî, Muhtasaru l-maânî, s. 45.</p>
<p>18-Zilzâl 99/2</p>
<p>19-Mecâz-ı aklî için lafzî veya manevî bir karîne gerekir. İstiğâsede bulunan sûfîlerde bu karinenin kalplerindeki iman olduğu ifade edilir.</p>
<p>20-Ebû Zehra, İbn Teymiyye, s. 326.</p>
<p>21- Kişinin doğrudan Allah tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O na sığınması, İslâm ın itikad ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Açık ve kesin naslara dayanmayan istimdadın yanlış anlama ve istismara müsait olduğu şüphesizdir. Ancak bazı sûfîlerin ve halktan bazı kesimlerin iyi niyete dayanan böyle bir davranışını küfür (şirk-i hafî) saymak da tevhid inancını benimseyen bir müslüman hakkında isabetsiz verilmiş bir hüküm niteliği taşır .tespitiyle noktalanan istimdad maddesinin son parağrafında (bkz. Yavuz, Yusuf Şevki, İstimdad , DİA, XXIII, 364) aynı vurgu/endişe paylaşılır.</p>
<p>22-İbn Teymiyye, Kâide, s. 76.</p>
<p>23-Leknevî, er-Raf u ve t-tekmîl, s. 374 (Ebû Ğudde nin notu).</p>
<p>24-Hacim itibariyle küçük olan bu eser, Kevserî nin Makâlâtı içinde yer aldığı gibi, müstakil olarak da basılmıştır. Biz Makâlâtı esas almış bulunuyoruz.</p>
<p>25-Buhârî, İstiskâ,3; Fedâilu ashâbi n-nebî,11; İbn Huzeyme, Sahîh, II, 337-338; Hâkim, Müstedrek, III, 334.</p>
<p>26-İbn Teymiyye, Kâide, s. 49, 64; Elbânî, Tevessül, s. 56-57.</p>
<p>27-Rasûlullah (s.a.), amcası Abbas için Kişinin/insanın amcası babası gibidir diyerek (bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 518; Müslim, Zekat, 11; Tirmizî, Menâkıb, 28) ona hürmet eder, onu üzen ve incitenlerin kendisini üzmüş ve incitmiş olacaklarını söylerdi. Bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 518; Müslim, Zekat, 11; Tirmizî, Menâkıb, 28.</p>
<p>28-İbn Abdilberr, İstîâb, III, 97.</p>
<p>29-Kevserî, Makâlât, s. 451-452, 458.</p>
<p>30-Kevserî, age., s. 459-460. Ayrıca bkz. İzzet Ali Atıyye, Bid a, s. 386-387.</p>
<p>31-Şevkânî, ed- Dürrü n-nadîd, s. 5-6.</p>
<p>32-İbn Abdilberr, age., III, 98.</p>
<p>33-Hz. Ömer in Abbâs ı Allâh a vesile edininiz! sözü için bkz. Hâkim, Müstedrek, III, 334; Zehebî, Siyer, II, 92; Safedî, Vâfî, XVI, 631; İbn Hacer, Fethu l-Bârî, II, 497; Şevkânî, Neylu l-evtâr, IV, 315.</p>
<p>34-İbn Abdilberr, age., III, 98.</p>
<p>35-Kevserî, age., s. 460.</p>
<p>36-Bu sözüyle Hz. Ömer, Hızır ın müdahalesinden bahseden şu âyete (Kehf 18/82) işaret eder: Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da sâlih bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki yetim çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur .</p>
<p>37-Nuh 71/10-12</p>
<p>38-İbn Abdilberr, age., III, 99-100.</p>
<p>39-Bkz. İbn Hacer, age., II, 495. İzzet Ali Atıyye de, el-Bid a tahdîdühâ ve mevkıfu l-İslâm minhâ adlı doktora tezinde (s. 386) aynı sonuca ulaşır.</p>
<p>40-Şevkânî, Neylu l-evtâr, IV, 315.</p>
<p>41-İbn Hacer, age., II, 497; Şevkânî, age., IV, 315; Gumârî, İthâf, s. 36. Krş. İbn Teymiyye, Kâide, s. 126. İbn Teymiyye de Ehl-i salâh ile bilhassa ehl-i beyt ile istiskâ müstehaptır der. İbn Hacer, burada geçen istiskâ yerine istişfâ tabirini kullanır.</p>
<p>42-Bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 518; Müslim, Zekat, 11; Tirmizî, Menâkıb, 28.</p>
<p>43-Taberanî, el-Mu cemu l-kebîr, I, 292.</p>
<p>44-Heysemî nin Mecmau z-zevâid ini tahkik ederek eseri tekrar neşreden (Beyrut 1994) Abdullah Muhammed ed-Dervîş (bkz. Heysemî, Buğyetü r-râid fî tahkîki mecmaı z-zevâid ve menbaı l-fevâid (Mukaddime), I, 50) Sahîh in ricâli (ricâlu s-sahîh) tabiriyle müellif Heysemî nin, Buhârî nin değil Müslim in Sahîh ini kastettiğini belirtir. Ancak bu açıklamanın, Sahîh in ricâli tabirinin geçtiği her örnek için geçerli/yeterli olduğunu tahmin etmek hayli zordur. Söz konusu tabirle Heysemî bazan Buhârî nin Sahîh ini, bazan Müslim in Sahîh ini, bazan de her ikisini kastetmiş olabilir. İlgili hadisin isnad zincirini araştırmak suretiyle bu belirsizliğin giderilmesi mümkündür. Ayrıca söz konusu tabirin kullanıldığı her hadisin sahih olduğunu söylemek de güçtür. Çünkü böyle bir durumda, mesela bir râvînin müdellis veya senedin munkatı olması ihtimal dahilindedir. Bu itibarla İsnâdı sahihtir tabiri, Ricâli Sahîhin ricâlidir tabirine nisbetle daha kuvvetli görülmelidir.</p>
<p>45-Heysemî, Mecmau z-zevâid, X, 262. Heysemî, râvîyi Ümeyye b. Hâlid b. Abdillah olarak verir. Ancak doğru olan şekli, Ümeyye b. Abdillah b. Hâlid dir. İbn Hacer in tesbitine göre (bkz. Tehzîb, I, 235; a.mlf., İsâbe, I, 128) Ümeyye üzerindeki söz konusu değişikliği (kalb) öğrencisi Ebû İshâk yapmıştır. İbn Hacer, Taberânî nin, onun nesebini -hadisin senedinde geçtiği üzere- doğru şekilde verdiğini de ifade eder.</p>
<p>46-Elbânî nin (bkz. Tevessül, s. 114), cümledeki Peygamber i görmek mânasına gelen ru yet kelimesini rivâyet şeklinde zikretmesi, bir sehiv eseri olmalıdır.</p>
<p>47-İbn Hacer, İsâbe, I, 127-128; a.mlf., Tehzîb, I, 235; Münâvî, Feydu l-Kadîr, V, 280.</p>
<p>48-İbn Teymiyye, Kâide, s. 116.</p>
<p>49-Münâvî, age., V, 280.</p>
<p>50-Elbânî, Tevessül, s. 114.</p>
<p>51-Münâvî, age., V, 279.</p>
<p>52-Nesâî, Cihad, 43. Mus ab b. Sa d ın babasından rivâyet edilen bu hadis, onun (babanın), mâli yönden kendisinden aşağı durumda olan sahâbîler karşısında faziletli sanması üzerine îrad buyurulur.</p>
<p>53-Bu sözüyle Peygamber (s.a), şu rivâyetin ifade ettiği mânaya işaret etmiş olmalıdır: Ben kulumu iki sevdiği (yani gözleri) ile imtihan ettiğimde sabrederse, iki gözüne karşılık ona cennet veririm . Buhârî, Merdâ, 7; Ahmed b. Hanbel, III, 144.</p>
<p>54- Yönelmek diye tercüme ettiğimiz teveccüh kelimesi, duânın kabul edilmesi için Peygamber in (s.a.) vesile ve şefaatçi olmasını istemek (istişfâ ) mânasında anlaşılmıştır. Bkz. Mübârekpûrî, Tuhfe, X, 32-33.</p>
<p>55-Tirmizî, Deavât, 118; İbn Mâce, İkâmet, 189; Ahmed b. Hanbel, IV, 138; Hâkim, Müstedrek, I, 700; Beyhakî, Delâil, VI, 167.</p>
<p>56-Zehebî, Telhîs, I, 700.</p>
<p>57-İbn Teymiyye, Kâide, s. 123.</p>
<p>58-Elbânî, Tevessül, s. 75-76, 93.</p>
<p>59-Bu cümle, Ahmed b. Hanbel ve Hâkim de yer alır.</p>
<p>60-Elbânî, age., s .80.</p>
<p>61-Elbânî, age., s. 83.</p>
<p>62-Taberânî, el-Mu cemu l-kebîr, IX, 31; Beyhakî, Delâil, VI, 167-168; Münzirî, Terğîb, I, 108-109; Heysemî, Mecmau z-zevâid, II, 279.</p>
<p>63-Elbânî, Tevessül, s. 96-97; Taberânî, age., IX, 31 dn ( Hamdi Abdülmecîd es-Selefî nin notu).</p>
<p>64-Kevserî, Makâlât, s. 462; Gumârî, Misbâh, s. 20-21; a.mlf., İrğâm, s. 11-17.</p>
<p>65-Gumârî, İrğâm, s. 18-19.</p>
<p>66-Bkz. Elbânî, Tevessül, s. 99; Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül, s. 50; Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s. 265. Yapılan değerlendirmede her iki müellif de Elbânî yi kaynak gösterir.</p>
<p>67-Taberânî, er-Ravdu d-dânî, I, 307.</p>
<p>68-İzz b. Abdisselâm ın görüş ve fetvâsı için bkz. Kitâbu l-fetâvâ, s. 126-127. Burada hadisin metnini Kul Allâhumme innî uksimu aleyke bi Nebiyyike Muhammedin nebiyyi r-rahme şeklinde veren İzz b. Abdisselâm ın görüş ve fetvâsının orijinal metni şöyledir: Ve hâza l-hadîs in sahha fe yenbağî en yekûne maksûran alâ Rasûlillâh sallallâhu aleyhi ve sellem . Görüldüğü üzere İzz b. Abdisselâm, hadis metninde tevessül değil iksâm/kasem kelimesini kullanır. Bu tespit, gerek İbn Teymiyye nin ve gerekse Şevkânî nin, söz konusu kullanımı gözden kaçırdıklarını gösterir. Her iki alimden, İzz b. Abdisselâm tarafından kullanılan kelimeyi aynen nakletmeleri veya -şayet kasemi mecâzen tevessül mânasına hamlettiler ise- bunu da beyan etmeleri beklenirdi.</p>
<p>69-Bkz. Şevkânî, ed-Dürrü n-nadîd, s. 5. Bir önceki dipnotta açıklandığı üzere, İz b. Abdisselâm ın görüş ve fetvâsını İbn Teymiyye nakleder. Ancak o, yaptığı nakilden sonra Âmâ hadisinin sıhhati de bilinmemektedir der (bkz. Kâide, s. 147). Halbuki Şayet âmâ hadisi sahih ise diyen İz b. Abdisselâm, bu ifadesiyle, Şevkanî nin (bkz. ed-Dürrü n-nadîd, s. 5) de belirttiği gibi ilgili rivâyetin ittifakla sahih olan merfû kısmına işaret eder. Bizzat İbn Teymiyye nin (bkz. Kâide, s. 92 vd., 123) âmâ hadisi diye zikrettiği kısmın sıhhat ve sübutunu kabul ettiği görülür.</p>
<p>70-Gumârî, Misbâh, s. 30, 40-42; a.mlf., İrğâm, s. 19.</p>
<p>71-Kevserî, İrğâm, s. 5.</p>
<p>72-Elbânî, Daîfe, I, 76.</p>
<p>73-Bu ifade tarzı, daha önce değinilen meşhur sûfî Ma rûf el- Kerhî nin (v. 200/816), müridi/öğrencisi Serî es-Sakatî ye (v. 257/870) hitaben söylediği sözü hatırlatır.</p>
<p>74-İbn Teymiyye, Kâide, s. 129.</p>
<p>75-Ahzâb 33/69</p>
<p>76-Âl-i İmrân 3/45</p>
<p>77-Bkz. Müslim, Mukaddime, 5; Tirmizî, Sünen, V, 740; Zehebî, Tezkira, III, 1054; Leknevî, Ecvibe, s. 21; Ebû Gudde, İsnâd, s. 17.</p>
<p>78-İbn Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed b. Hanbel, III, 21; İbnü s-Sünnî, Amelu l-yevm, s. 43</p>
<p>79-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Ilel, II, 184.</p>
<p>80-Münzirî, Terğîb, II, 205.</p>
<p>81-Irâkî, Muğnî, I, 287.</p>
<p>82-İbn Teymiyye, Kâide, s. 107, 143.</p>
<p>83-Ahmed b. Hanbel, Ilel, I, 222; Nesâî, Duafâ, s. 225; Nevevî, Ezkâr, s. 32; İbn Teymiyye, age., s. 107; Zehebî, Mîzân, III, 79; Sehâvî, Tahrîc, s. 62; Heysemî, Mecmau z-zevâid, V, 236; Leknevî, er-Raf u ve t-tekmîl, s. 132 dn. (Ebû Ğudde nin notu); Elbânî, Tevessül, s. 102; a.mlf., Daîfe, I, 84.</p>
<p>84-Ahmed b. Hanbel, age., I, 222.</p>
<p>85-Zehebî, Mîzân, III, 80.</p>
<p>86-İbn Maîn, Târîh, II, 407.</p>
<p>87-İbn Hacer, Takrîb, s. 393.</p>
<p>88-Kevserî, Makâlât, s. 465.</p>
<p>89-Kevserî, Makâlât, s. 466.</p>
<p>90-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Cerh, VII, 68; Zehebî, Mîzân, III, 360; İbn Hacer, Tehzîb, IV, 499.</p>
<p>91-İbn Ebî Hâtim, age., VII, 75.</p>
<p>92-Iclî, Târîhu s-sikât, s. 384.</p>
<p>93-Zehebî, Kâşif, II, 125.</p>
<p>94-Bkz. İbn Hacer, Tehzîb, IV, 506.</p>
<p>95-İbnü s-Sünnî, Amelu l-yevm, s. 43.</p>
<p>96-Kevserî, age., s. 465-466.</p>
<p>97-İbn Ebî Hâtim, Cerh, IX, 39-40; Nevevî, Ezkâr, s. 32; Elbâni, Tevessül, s. 108; a.mlf., Daîfe, I, 87.</p>
<p>98-Bkz. İbn Teymiyye, ag.e., s. 143. Bu noktada İbn Teymiyye, Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. (En âm 6/54) ve Mü minlere yardım etmek üzerimize borç (hak) idi. (Rûm 30/47) gibi âyetleri delil olarak zikreder.</p>
<p>99-Sübkî, Şifâü s-sekâm, s. 137.</p>
<p>100-Taberânî, el-Mu cemu l-kebîr, VIII, 264-265.</p>
<p>101-Heysemî, Mecmau z-zevâid, X, 117.</p>
<p>102-İbn Adiyy, Kâmil, VI, 21.</p>
<p>103-Zehebî, Mîzân, III, 347.</p>
<p>104-İbn Hacer, Lisân, IV, 434.</p>
<p>105-Taberâni, el-Mu cemu l-kebîr, XXIV, 351-352; Ebû Nuaym, Hılye, III, 121. Krş. Hâkim, Müstedrek, III, 116-117.</p>
<p>106-Heysemî, Mecmau z-zevâid, IX, 257.</p>
<p>107-İbn Adiyy, Kâmil, III, 146; Zehebî, Mîzân, II, 58; İbn Hacer, Lisân, II, 465.</p>
<p>108-İbn Hacer, age., II, 466.</p>
<p>109-İbnu l-Cevzî, Ilel, I, 270.</p>
<p>110-Elbânî, Tevessül, s. 111.</p>
<p>111-Bkz. Elbânî, Tevessül, s. 112; a.mlf., Daîfe, I, 79, 82.</p>
<p>112-Ebû Nuaym, age., III, 121.</p>
<p>113-Hâkim, Müstedrek, II, 672; Beyhakî, Delâil, V, 488-489.</p>
<p>114-Zehebî, Telhîs, II, 672. Ayrıca bkz. Zehebî, Kâşif, I, 628.</p>
<p>115-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Cerh, V, 233-234.</p>
<p>116-Beyhakî, age., V, 489.</p>
<p>117-İbn Kesîr, Bidâye, I, 83.</p>
<p>118-Zehebî, Mîzân, II, 504; İbn Hacer, Lisân, III, 359-360.</p>
<p>119-Heysemî, age., VIII, 253.</p>
<p>120-Heysemî, age., V, 147, 258.</p>
<p>121-Heysemî, age., I, 21.</p>
<p>122-Heysemî, age., III, 77.</p>
<p>123-İbn Adiyy, Kâmil, IV, 269-272.</p>
<p>124-İbn Adiyy, age., IV, 273.</p>
<p>125-İbn Adiyy in yukardaki değerlendirmesi dikkate alınırsa, Abdurrahman b. Zeyd in ittifakla değil de, neredeyse ittifakla zayıf bir râvî olduğunu söylemek daha doğru olmalıdır.</p>
<p>126-İbn Teymiyye, Kâide, s. 85.</p>
<p>127-İbn Kesîr, İhtisâr, s. 29.</p>
<p>128-Ahmed Muhammed Şâkir, Bâis, s. 30.</p>
<p>129-Oysa yukarıda İbn Teymiyye nin konuyla ilgili verdiği bilgilerden, Hâkim in tashîhinin kendisine ulaşmış olduğu anlaşılır.</p>
<p>130-İbn Adiyy in, Abdurrahman b. Zeyd hakkında verdiği bilgi dikkate alınırsa, bu fikir kısmen doğrudur.</p>
<p>131-Sübkî, Şifâu s-sekâm, s. 120, 123.</p>
<p>132-Kevserî, Makâlât, s. 463.</p>
<p>133-Kevserî, age., s. 463.</p>
<p>134-Kevserî, farkında olmasa gerektir ki, bahse konu olan haber hakkında Zehebî ile İbn Hacer in bâtıl deyişinden hiç söz etmez.</p>
<p>135-Elbânî, Tevessül, s. 115-128.</p>
<p>136-Bakara 2/37.</p>
<p>137-Zâriyât 51/56.</p>
<p>138-Müstedrek, III, 545. Hâkim, hadisin isnâdının sahih olduğunu söyler, Zehebî de ona muvafakat eder.</p>
<p>139-Mahmud Saîd Memduh (bkz. Raf u l-minâra, s. 249), Doğrusu bu isnad, en azından hasen hadis şartına uygundur der.</p>
<p>140- Bahse konu olan âyet şudur: Daha önce (yahudiler) kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat ı) doğrulayan bir kitap, bilip öğrendikleri hakikat onlara gelince onu inkar ettiler. İşte Allâh ın laneti inkarcılaradır (Bakara 2/89).</p>
<p>141- Hâkim, Müstedrek, II, 289.</p>
<p>142- Helak olan mânasına gelen hâlik, cerh lafızlarının ağır örneklerinden biridir. Cerh lafızlarının üçüncü veya beşinci mertebesinde yer alan hâlik bir râvînin rivâyet ettiği hadis alınmaz. Bkz. Aydınlı, Hadis Istılahları Sözlüğü, s. 67; Uğur, Ansiklopedik Hadis TerimleriSözlüğü, s. 118.</p>
<p>143-Zehebî, Telhîs, II, 289.</p>
<p>144-İbn Teymiyye, Kâide, s. 84.</p>
<p>145-Kevserî, Makâlât, s. 458-459. İlgili rivâyet yalnız Beğavî ve Suyûtî tarafından değil, meselâ Kurtubî (Câmi , II, 27) tarafından da zikredilir. Âlûsî de (bkz. Rûhu l-maânî, I, 320) içinde bi hakkı nebiyyike tabirinin geçtiği rivâyeti zikreder.</p>
<p>146-Rivâyetler için bkz. Taberî, Câmiu l-beyân, I, 577-580.</p>
<p>147-Zehebî, Siyer, VII, 47. Ona bu unvanı veren Şu be b. el-Haccâc (v. 160/776) dır. Zehebî nin (age., VII, 35) İbn İshâk hakkında değerlendirmesi ise şöyledir: O, ilimde bahr-i accâc idi. Lâkin o gerektiği gibi mücevvid de değildi .</p>
<p>148-İbn İshâk, Siyer, s. 62-63.</p>
<p>149-İbn Teymiyye, Kâide, s. 113 vd.</p>
<p>150-Zemahşerî, Keşşâf, I, 81.</p>
<p>151-İbn Kesîr, Tefsîr, I, 128-129.</p>
<p>152-Şevkânî, Fethu l-Kadîr, I, 113.</p>
<p>153-Elmalılı, Hak Dini, I, 416.</p>
<p>154-Tabâtabâî, Mîzân, I, 220. Tabâtabâî, yahudilerin, Peygamber in bi set ve hicretiyle düşmanlarına karşı (Allah tan) fetih ve zafer istediklerini ve bunun hicret öncesinde de devam ettiğini söyler.</p>
<p>155-Bakara 2/89</p>
<p>156-İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 482-483; İbn Abdilberr, İstîâb, II, 464; Halîlî, İrşâd, I, 313-314.</p>
<p>157-İbn Hacer, Fethu l-Bârî, II, 495.</p>
<p>158-Beyhakî, Delâil, VII, 47.</p>
<p>159-İbn Asâkir, Târîhu medînet-i Dımaşk (tercemetü Ömer b. el-Hattâb), LIII, 294.</p>
<p>160-İbn Ebî Hâtim, Cerh, VII, 213.</p>
<p>161-Nuh 71/10-11</p>
<p>162-Elbânî, Tevessül, s. 131-133. Elbâni nin et-Tevessül adlı eseri, M. Emin AKIN tarafından Tevessül Çeşitleri ve Hükümleri adıyla Türkçe ye de tercüme edilmiştir (Guraba Yayınları, İstanbul l995). Ne var ki yapılan tercüme fahiş hatalarla doludur. Bunu görebilmek için yukardaki sayfalara tekâbül eden bölümü (s. 167-170) karşılaştırmak yeterlidir.</p>
<p>163-Aynı gerekçeler, özetle Bin Bâz tarafından da ileri sürülür. Bkz. İbn Hacer, Fethu l-Bârî, II, 495 dn.</p>
<p>164-İbn Sa d, Tabakât, V, 12.</p>
<p>165-İbn Hıbbân, Sikât, V, 384.</p>
<p>166-Bkz. Buhârî, et-Târîhu l-kebîr, VII, 304-305 .</p>
<p>167-Ebû Âsım en-Nebîl (bkz. Fethu l-Mennân, I, 566), Buhârî nin, rivâyet hakkında bir değerlendirme yapmaksızın sükut ederek zikretmesinin, onun nezdinde sahih olduğu anlamına geldiğini söyler.</p>
<p>168-İbn Hacer, İsâbe, III, 484.</p>
<p>169-Halîlî, İrşâd, I, 313.</p>
<p>170-İbn Hacer, Fethu l-Bârî, II, 496. Krş. Elbânî, Tevessül, s. 131.</p>
<p>171-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Cerh, IV, 278; İbn Adiyy, Kâmil, III, 435-436; Safedî, Vâfî, XVI, 66; Zehebî, Kâşif, I, 476; İbn Hacer, Tehzîb, II, 470.</p>
<p>172-İbn Adiyy, Kâmil, III, 436.</p>
<p>173-Bkz. İbn Hacer, Tehzîb, II, 470.</p>
<p>174-İbn Sa d, Tabakât, I, 291-292; Hakim, Müstedrek, III, 592-593; İbn Asâkir, Târîhu medînet-i Dımaşk (tercemetü Abdillâh b. Imrân), XXXVII, 216; İbn Hacer, İsabe, I, 164.</p>
<p>175-Kevserî (bkz. Makâlât, s. 452-453, 461) bu rivâyetin, vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile istiskâ konusunda sahâbe tatbikatını ortaya koyduğunu, onların hiçbiri tarafından yadırganmadığını ve bunun, tevessülü kabul etmeyen muhalifleri susturacak kadar kesin bir delil olduğunu zikreder.</p>
<p>176-Nevevî, Mecmû, VIII, 255-256.</p>
<p>177-Nisâ 4/64</p>
<p>178-Şiir, Nevevî nin en güzel söz diye naklettiği yukarıda geçen medhiyeden ibarettir.</p>
<p>179-İbn Kesîr, Tefsîr, I, 532. Kıssa için ayrıca bkz. Sübkî, Şifâu s-sekâm, s. 46; Zürkânî, Şerhu l-Mevâhib, VIII, 306 (Kastallâni den, kendisinin şahit olduğu benzer bir hadise de nakledilir); Nebhânî, Şevâhid, s. 97; Mahmud Saîd Memduh, Raf u l-minâra, s. 68, 72.</p>
<p>180-Bkz. İbn Teymiyye, Kâide, s.76. İbn Teymiyye nin öğrencilerinden İbn Abdilhâdî (v. 744/1343) de (bkz. es-Sârim, s. 245-247, 323) aynı kanaattedir.</p>
<p>181-Dârimi, Sünen, I, 43.</p>
<p>182-Ğumârî, İrğâm, s. 24 dn.</p>
<p>183- Doğru sözlü mânasına gelen sadûk, İbn Hacer in tasnifine göre dördüncü mertebede, vehimleri vardır mânasına gelen lehû evhâm ise beşinci mertebede yer alan ta dîl lafızlarındandır. Bu ifade râvîyi sikalıktan düşürmediğinden rivâyet ettiği hadis itibar için alınır. Bkz. Aydınlı, Hadis Istılahları Sözlüğü, s. 88, 132; Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 199, 333.</p>
<p>184- Zararı yok, zararsız mânasına gelen leyse bihî be sün veya lâ be se bih terimi, ta dîl lafızlarındandır. Böyle bir râvînin rivâyeti itibar için alınır. Yahya b. Maîn bu ifadeyi sika mânasında kullanır. Nitekim o, Benim, hakkında lâ be se bih dediğim kimse sikadır (bkz. İbn Maîn, Târîh, I, 112, IV, 376; İbn Sa d, Tabakât, II, 10; V, 148) der.</p>
<p>185-Elbânî, Tevessül, s. 140-141.</p>
<p>186-Bkz. İbn Maîn, age., II, 199; Zehebî, Kâşif, I, 361. İbn Maîn, bizzat kendi eserinde Saîd b. Zeyd in sika olduğunu ifade eder. Bu açık beyan karşısında Ukaylî nin (v. 323/934), İbn Maîn in onun hakkında zayıftır dediğine dair naklettiği bilgi (bkz. Duafâ, II, 105-106) doğru olmasa gerektir. Nitekim, eseri tahkik ederek neşreden Abdulmu tî Emîn Kal acî de dipnot düşerek Saîd b. Zeyd in sika olduğunu ve Nesâî dışında Kütüb-i sitte müelliflerinin onun hadislerini tahriç ettiklerini söylemek durumunda kalır.</p>
<p>187-Buhârî, et-Târîhu l-kebîr, III, 472.</p>
<p>188-Iclî, Târîhu s-sikât, s. 184.</p>
<p>189-İbn Hıbbân, Saîd b. Zeyd in sadûk ve hâfız olduğunu, fakat onun hata yapanlardan olduğunu, bu yüzden teferrüdü halinde onunla ihticac edilmeyeceğini de söyler.</p>
<p>190-Bkz. İbn Hacer, Tehzîb, II, 304-305. Ayrıca bkz. Zehebî, age., I, 361.</p>
<p>191-Elbânî, İrvâu l-ğalîl, V, 338.</p>
<p>192-Bkz. Elbânî, Tevessül, s. 141.</p>
<p>193-Bkz. İbnu s-Salâh, Ulûmu l-hadîs, s. 356; Alâeddin Ali Rıza, Nihâyetü l-iğtibât, s. 335; Sâlihî, Tabatât, II, 34; Irâkî, Takyîd, s. 461-462; Suyûtî, Tedrîb, II, 329.</p>
<p>194-İbnu s-Salâh, age., s. 352.</p>
<p>195-İbnu s-Salâh, age., s. 356. İbnu s-Salâh ın (bkz. age., s. 305), bahse konu olan zâtın Ârim lakabından hareketle, Ârim, arâme (fesad) den uzak sâlih bir kul idi şeklindeki ifadesi câlib-i dikkattir.</p>
<p>196-Irâkî, age., s. 462.</p>
<p>197-Zehebî, Mîzân, IV, 8; Leknevî, er-Raf u ve t-tekmîl, s. 278-279; Sönmez, İbn Hibban ve Cerh-Ta dil Metodu, s. 119.</p>
<p>198-Sâlihî, age., II, 35; Zehebî, age., IV, 8.</p>
<p>199-Mesela Elbânî (bkz. Silsiletü l-ehâdîs es-sahîha, IV, 354) senedinde hakkında ihtilaf edilen Îsâ b. Câriye nin bulunduğu hadis için aynı ifadeyi kullanır.</p>
<p>200-Fethu l-Mennân, I, 560.</p>
<p>201-Haberin orijinal metninde geçen ve delik diye tercüme edilen kevv kelimesi, pencere olarak anlaşılmamalıdır. Filologlar, kevv veya kevve (küven şeklinde cemilenen küvve de bir lehçedir) kelimesinin duvardaki yarık/delik, ev vb. yerlerdeki delik mânasına geldiğini ifade ederler. Bkz. Râzî,</p>
<p>Muhtâru s-sıhâh, s. 585; İbn Manzûr, Lisânu l-Arab, XV, 236; Ebû Âsım Nebîl, Fethu l-Mennân, I, 563.</p>
<p>202-Elbânî, Tevessül, s. 141 142.</p>
<p>203-Ali el-Kârî, Mirkât, X, 291. Ayrıca bkz. Ebû Âsım Nebîl, age., I, 563.</p>
<p>204-Gumârî, Mısbâh, s. 53. Ebû Âsım Nebîl (bkz. age., I, 564) hadisin isnâdının sâlih olduğunu söyler ve Elbânî yi tenkit eder.</p>
<p>205-Aclûnî, Keşfu l-hafâ, I, 88.</p>
<p>206-İbn Kemal, Şerhu l-ehâdîs el-erbaîn, s. 62.</p>
<p>207-Bununla Elmalılı, yaptığı şu izahı kasteder: &#8230;Dirilerden istenmesi caiz olmıyan şeyleri ölülerden istemenin hiç yakışmıyacağı da bedîhîdir. Onlardan istifade, onların ahval ve sîretlerini düşünerek ilmî, amelî eserlerinden ve güzel sîretlerini yaşatmak suretiyle ruhaniyetlerinden istifadedir bkz. Elmalılı, Hak Dini, IX, 6052.</p>
<p>208-Bakara 2/45</p>
<p>209-Elmalılı, Hak Dini, IX, 6052 dn.</p>
<p>210-İbn Teymiyye, Kâide, s. 152.</p>
<p>211-Âlûsî, Rûhu l-maânî, VI, 127.</p>
<p>212-Ali el-Kârî, Şerhu Müsned-i Ebî Hanîfe, s. 227.</p>
<p>213-Dâcvî, Besâir, s. 130 (Leknevî, Fetâvâ, s. 141-142 den naklen).</p>
<p>214-Mesela bkz. Temîmî, Tabakât, I, 357.</p>
<p>215-Taberânî, el-Mu cemu l-kebîr, X, 217; Ebû Ya lâ, Müsned, IX, 177; İbnü s-Sünnî, Amelu l-yevm, s. 240; Nevevî, Ezkâr, s. 201; Heysemî, Mecmau z-zevâid, X, 132.</p>
<p>216-Muhammed Alevî, Mefâhîm, s. 82. Müellif, rivâyet hakkında nidâ suretinde tevessül tabirini kullanır.</p>
<p>217-Bkz. İbn Adiyy, Kâmil, VI, 325; Zehebî, Mîzân, IV, 143-144; İbn Hacer, Lisân, VI, 61; Heysemî, age., X, 132.</p>
<p>218-Elbânî, Daîfe, II, 108-109.</p>
<p>219-İbn Allân, el-Futûhât er-rabbâniyye, V, 150.</p>
<p>220-Nevevî, Ezkâr, s. 201.</p>
<p>221-Sehâvî, İbtihâc, s. 37.</p>
<p>222-Elbânî, Daîfe, II, 109.</p>
<p>223-İbn Ebî Şeybe, Musannef, X, 424, 425.</p>
<p>224-Daîfe, II, 109.</p>
<p>225-Heysemî, Taberânî nin Utbe b. Gazvân dan rivâyet ettiği bu hadisin bazı ravileri, biraz zayıf da olsa tevsik edilmişlerdir. Şu var ki, râvîlerden Yezîd b. Ali, Utbe ye yetişmemiştir (bkz. Mecmau z-zevâid, X, 132) der. Sehâvî de (bkz. İbtihâc, s. 38) Taberânî nin munkatı senedle tahriç ettiğini söyler.</p>
<p>226- Bkz. Sehâvî, age., s. 38 dn.</p>
<p>227-Sözü edilen tecrübenin bir rastlantı (tevâfuk) olma ihtimali olduğu gibi, ilâhî bir lütuf olması da mümkündür.</p>
<p>228-Beyhakî, Şuabu l-îmân, I, 183; VI, 128. Her iki yerde de haber mevkuf olarak zikredilir.</p>
<p>229-Bkz. Heysemî, age., X, 132; Sehâvî, age., s. 38; İbn Allân, age., V, 151; Elbânî, Daîfe, II, 111-112; Mahmud Saîd Memduh, Raf u l-minâra, s. 228. Elbânî, söz konusu hadisin senedinin hasen olduğunu kabul etmekle birlikte, mevkuf tarîkın tercihe şayan olduğunu, onun merfu hükmünde değerlendirilmemesi gerektiğini ve İbn Abbâs ın ehl-i kitâptan İslâmiyet e giren kimselerden onu almış olabileceği ihtimalini de ifade eder.</p>
<p>230-İbn Mâce, Duâ, 9.</p>
<p>231-Bûsîrî, Misbâh, II, 272. Râvî Abdullah b. Ukeym el-Cühenî el-Kûfî ye dair Hatîb den nakledilen bilginin teyidi için bkz. Iclî, Târîhu s-sikât, s. 268.</p>
<p>232-İbn Mâce, Duâ, 9; Nesâî, Sehiv, 58.</p>
<p>233-A râf 7/180</p>
<p>234-İbn Teymiyye, Kâide, s. 145.</p>
<p>235-İbnü l- Kayyim, Medâric, I, 237.</p>
<p>236- Parola diye dilimize çevirdiğimiz şiâr, arkadaşını tanıma gayesiyle yolculuk veya savaş esnasında kullanılan alâmet demektir. Bkz. İbnü l-Esîr, Nihâye, II, 479; Sehâranpûrî, Bezlu l-mechûd, XII, 98.</p>
<p>237-Ebû Dâvud, Cihad, 71; Tirmizî, Cihad, 11; Ahmed b. Hanbel, IV, 65, 289, V, 377.</p>
<p>238- Öldür emri ile muhatap olanın, Allah Teâlâ olduğunu söyleyenler olduğu gibi, savaşa iştirak eden mücahid olduğunu söyleyenler de olmuştur. Birinci görüşe göre cümle, Ey nâsır (yardım eden Allâhım) düşmanı öldür! , ikinci görüşe göre ise, Ey yardım gören asker (mansûr) düşmanı öldür! şeklinde tercüme edilir. Bkz. Sehâranpûrî, age., XII, 97.</p>
<p>239-Ebû Dâvud, Cihad, 71; Dârimî, Siyer, 15; Ahmed b. Hanbel, IV, 46.</p>
<p>240-Sehâranpûrî, age., XII, 98.</p>
<p>241-İbn Hacer, Takrîb, s. 549. Ayrıca bkz. İbn Sa d, Tabakât, VII, 129-130; Zehebî, Siyer, IV, 383-385; İbn Hacer, Tehzîb, V, 554-555; a.mlf., İsâbe, III, 535-536.</p>
<p>242-Bkz. Mübârekpûrî, Tuhfe, V, 330.</p>
<p>243-Buhârî, Edeb, 5, Enbiyâ, 53; Müslim, Zikir, 100; Ahmed b. Hanbel, III, 142-143.</p>
<p>244-Haşr 59/10</p>
<p>245-Furkân 25/77</p>
<p>246-Bkz. İbn Teymiyye, Kâide, s. 134; Âlûsî, Rûhu l-maânî, VI, 125.</p>
<p>247-Buhârî, Menâkıb, 25; Ebû Dâvud, İstiskâ, 2; İbn Huzeyme, Sahîh, III, 145; Elbânî, Tevessül, s. 41-44.</p>
<p>248-Ebû Dâvud, Vitr, 23; Tirmizî, Deavât, 109; İbn Mâce, Menâsik, 5; İbn Teymiyye, Kâide, s. 43, 134.</p>
<p>249-Bununla abraş adı verilen cilt hastalığı kastedilir.</p>
<p>250-Müslim, Fedâilu s-sahâbe, 223; Ahmed b. Hanbel, III, 48; İbn Teymiyye, age., s. 134.</p>
<p>251-Müslim, Fedâilu s-sahâbe, 224.</p>
<p>252-Müslim, Fedâilu s-sahâbe, 225.</p>
<p>253-Müslim, Fedâilu s-sahâbe, 225.</p>
<p>254-Elbânî, age., s. 41.</p>
<p>255-İbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) İbn Teymiyye nin, İmâmiyye Şîası nın otoritelerinden olan İbnü l-Mutahher el-Hıllî nin (v. 726/1325) Minhâcü l-kerâme fî ma rifeti l-imâme (Tebriz 1286, Tahran 1298, Kahire 1962) adlı eserine reddiye olarak yazdığı Minhâcü s-sünne en-nebeviyye fî nakzı kelâmi ş-şîa ve l-kaderiyye isimli kitabı üzerine yaptığı değerlendirmede, aslında onun gayet güzel cevaplar verdiğini fakat telif esnasında kaynağını hatırlayamadığı bazı makbül/sahih hadisleri veya senedi zayıf da olsa bazı mevcut/sabit rivâyetleri mevzu olduğu gerekçesiyle reddettiğini, hıfz konusundaki istidat ve kabiliyetinden dolayı hafızasına dayanarak naklettiğini, oysa insanın nisyan ile malül olduğunu ve bundan dolayı İbn Teymiyye nin, İbnü l-Mutahher el-Hıllî nin kullandığı hadislerin büyük bir kısmı mevzu ve çok zayıf olmakla birlikte, onun sözünü çürüteyim (tevhîn) derken bazan Hz. Ali yi küçük düşürdüğünü (tenkîs) ifada ederek onun, ifrat ve teşeddüdüne işaret eder. Bkz. İbn Hacer, Lisân, VI, 319-320; a.mlf., Dürer, I, 71; Leknevî, Ecvibe, s. 174-176. Leknevî de (bkz. age., s. 174) İbn Teymiyye nin, İbnü l-Cevzî (v. 597/1200) gibi hasen hadisleri mekzûb, birçok zayıf haberi de mevzû kıldığını, hatta zayıf veya mevzû oluşu ihtilaf konusu olan birçok haberin, mevzû olmasında ittifak konusu olduğunu iddia ettiğini ifade eder.</p>
<p>256-Bu durumda, insanları vasıta edinerek (tevessül) Allah tan yardım istemeyi doğru bulmayan hadisçilerle Hanbelîler&#8230; (Yavuz, İstimdad , DİA, XXIII, 364) şeklinde ifadesini bulan genel hüküm cümlesinin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.</p>
<p>257-Şevkânî, ed-Dürrü n-nadîd, s. 5-6. Ataç da (bkz. Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, s. 109) aynı sonuca ulaşır.</p>
<p>258-Âlûsî, Rûhu l-maânî, VI, 128.</p>
<p>259-Fâtiha 1/5</p>
<p>260-Zümer 39/3. Söz , Câhiliye/nüzûl devri müşriklerine aittir.</p>
<p>261-Muhammed b. Abdilvehhâb ın kullandığı âlimlerin ekserisi tabirinin objektif olduğunu söylemek zordur. Bu tabir onun kendi zihin dünyasıyla ilgili olduğundan ihtiyatla karşılanmalıdır.</p>
<p>262-Muhammed b. Abdilvehhâb, Müellefât, III, 68 (fetâvâ ve mesâil bölümü).</p>
<p>263-Enfâl 8/24</p>
<p>264-Fetih 48/29</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>BİBLİYOGRAFYA</p>
<p>1-Aclûnî, İsmail b. Muhammed el-Cerrâhî (v. 1162/1748), Keşfu l-hafâ ve müzîlu l-ilbâs amme ştehera mine l-ehâdîs alâ elsineti n-nâs,Kahire, ts.</p>
<p>2-Ahmed b. Hanbel (v. 241/855), Müsned, Kahire 1313;</p>
<p>3-Kitâbu l-ılel ve ma rifetü r-ricâl (thk. Talat Koçyiğit &#8211; İsmail Cerrahoğlu), İstanbul 1987.</p>
<p>4-Ahmed Muhammed Şâkir (v. 1378/1958), el-Bâısü l-hasîs şerhu İhtisâr-i ulûmi l-hadîs, Beyrut, ts.</p>
<p>5-Alâeddîn Ali Rıza, Nihâyetü l-iğtibât bi men rumiye mine r-ruvât bi l-ihtilât, Beyrut 1988.</p>
<p>6-Ali el-Kârî, Ebu l-Hasen Nûreddîn Ali b. Sultân (v. 1014/1605), Mirkâtü l-mefâtîh şerhu Mişkâti l-mesâbîh, Beyrut 1412;</p>
<p>7-Şerhu Müsned-i Ebî Hanîfe, Beyrut 1985;</p>
<p>8-el-Masnû fî ma rifeti l-hadîs el-mevdû (thk. Abdülfettâh Ebû Ğudde), Haleb 1414.</p>
<p>9-Âlûsî, Ebu l-Fadl Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmûd (v. 1270/1853), Rûhu l-maânî fî tefsîri l-Kur âni l-azîm ve s-seb ı l-mesânî, Beyrut, ts.</p>
<p>10-Âsım Efendi (v. 1235/1819), el-Okyânûsu l-basît fî tercemeti l-Kâmûsi l-muhît,İstanbul 1305 (Kâmûs).</p>
<p>11-Ataç, Ali, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül (Basılmamış doktora tezi), İstanbul 1993.</p>
<p>12-Aydınlı, Abdullah, Hadis Istılahları Sözlüğü, İstanbul 1987.</p>
<p>13-Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed (v. 458/1065), Şuabu l-îmân (thk. Ebû Hâcer Muhammed Besyûnî Zağlul), Beyrut 1990;</p>
<p>14-Delâilü n-nübüvve ve ma rifetü ahvâl-i sâhıbi ş-şerîa (thk. Abdülmu tî Kal acî), Beyrut 1985.</p>
<p>Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâîl (v. 256/869), el-Câmiu s-sahîh, İstanbul 1979;</p>
<p>15-et-Târîhu l-kebîr, Beyrut 1407.</p>
<p>16-Bûsîrî, Şihâbuddîn Ahmed b. Ebî Bekr el-Kinânî (v. 840/1436), Misbâhu z-zücâce fî zevâid-i İbn Mâce (thk. Kemal Yusuf el-Hût), Beyrut 1986.</p>
<p>17-Cevherî, Ebû Nasr İsmâil b. Hammâd (v. 393/1003), es-Sıhâh (thk.Ahmed Abdulğafûr Attâr), Mısır, ts.</p>
<p>18-Cürcânî, es-Seyyid eş-Şerîf (v. 816/1413), et-Ta rîfât, İstanbul 1318.</p>
<p>19-Dâcvî, Mevlânâ Hamdullah, el-Besâir li münkiri t-tevessül bi ehli l-mekâbir, İstanbul 1989.</p>
<p>20-Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah (v. 255/868), Sünen, Kahire 1987.</p>
<p>21-Ebû Âsım Nebîl b. Hâşim, Fethu l-Mennân şerh ve tahkîku kitâbi d-Dârimî Ebî Muhammed Abdillâh b. Abdirrahmân el-müsemmâ bi el-Müsned el-câmi , Beyrut 1419/1999.</p>
<p>22-Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş as es-Sicistânî (v. 275/888), Sünen, İstanbul 1981.</p>
<p>23-Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdillah el-İsfehânî (v. 430/1038), Hılyetü l-evliyâ ve tabakâtü l-asfiyâ, Kahire 1407.</p>
<p>24-Ebû Ya lâ, Ahmed b. Ali el-Mevsılî (v. 307/919), Müsned (thk. Huseyn Selîm Esed), Dimaşk 1407.</p>
<p>25-Ebû Zehra, Muhammed (v. 1394/1974), İbn Teymiyye hayâtühû ve asruhû ve fikruh, Beyrut, ts.</p>
<p>26-Elbânî, Muhammed Nâsıruddîn (v. 1419/1999), et-Tevessül envâuhû ve ahkâmuh, Beyrut 1406;</p>
<p>27-Silsiletü l-ehâdîs es-sahîha ve şey min fıkhihâ ve fevâidihâ, Beyrut 1985;</p>
<p>28-Silsiletü l-ehâdîs ed-daîfe ve l-mevdûa ve eseruhâ es-seyyi fi l-ümme, Riyad 1408;</p>
<p>29-İrvâü l-ğalîl fî tahrîci ehâdîs-i menârı s-sebîl, Beyrut 1979.</p>
<p>30-Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır (v. 1361/1942), Hak Dini Kur ân Dili, İstanbul 1971.</p>
<p>Gumârî, Ebu l-Fadl Abdullah b. Muhammed b. es-Sıddîk (v. 1413/1993), Misbâhu z-zecâce fî fevâid-i salâti l-hâce, Beyrut 1405;</p>
<p>31-İrğâmu l-mübtedi el-gabiyy bi cevâzi t-tevessül bi n-Nebiyy,Amman 1412;</p>
<p>32-İthâfu l-ezkiyâ bi cevâzi t-tevessül bi l-enbiyâ ve l-evliyâ, Beyrut 1405;</p>
<p>33-el-Hâvî fi l-fetâvâ, Kahire 1402.</p>
<p>34-Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed en-Nîsâbûrî (v. 405/1014), el-Müstedrek ale s- Sahîhayn (thk. Mustafa Abdülkâdir Atâ), Beyrut 1411.</p>
<p>35-Halîlî, Ebû Ya lâ el-Kazvînî (v. 446/1054), el-İrşâd fî ma rifeti ulemâi l-hadîs, Riyad, ts.</p>
<p>36-Heysemî, Nûreddîn (v. 807/1404), Mecmau z-zevâid ve menbau l-fevâid, Beyrut 1967.</p>
<p>37-Iclî, Ebu l-Hasen Ahmed b. Abdillah el-Kûfî (v. 261/874), Târîhu s-sikât (thk. Abdulmu tî Kal acî), Beyrut 1984)</p>
<p>38-Irâkî, Ebu l-Fadl Zeynüddîn Abdurrahîm (v. 806/1403), el-Muğnî an hamli l-esfâr fi l-esfâr fî tahrîc-i mâ fi l-İhyâ mine l-ahbâr ( İhyâ ile birlikte), Beyrut, ts.</p>
<p>39-et-Takyîd ve l -îzâh li mâ ütlika ve üğlika min kitâb-i İbni s-Salâh, (thk. Abdurrahman Muhammed Osman), Beyrut 1981.</p>
<p>40-İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yusuf en-Nemerî el-Kurtubî (v. 463/1070), el-İstîâb fî ma rifeti l-ashâb (el-İsâbe ile birlikte), Beyrut 1409.</p>
<p>41-İbn Abdilhâdî, Muhammed b. Ahmed (v. 744/1343), es-Sârimu l-menkî fi r-reddi ale s-Sübkî, Beyrut 1405.</p>
<p>42-İbn Adiyy, Ebû Ahmed Abdullah el-Cürcânî (v. 365/975), el-Kâmil fî duafâi r-ricâl, Beyrut 1409.</p>
<p>43-İbn Allân, Muhammed es-Sıddîkî el-Mekkî (v. 1057/1647), el-Futûhât er-rabbâniyye ale l-Ezkâr en-neveviyye, Beyrut 1978.</p>
<p>44-İbn Asâkir, Ebu l-Kâsım Ali b. el-Hasen (v. 571/1175), Târîhu medînet-i Dımaşk (thk. Sekîne eş-Şihâbî), Beyrut 1414.</p>
<p>45-İbnü l-Cevzî, Ebu l-Ferec Abdurrahman (v. 597/1200), el-Ilelu l-mütenâhiye, Beyrut 1403;</p>
<p>46-Sıfetu s-safve (thk. Mahmud Fâhûrî), Haleb 1389/1969.</p>
<p>47-İbn Ebî Hâtim, Ebû Abdirrahman er-Râzî (v. 327/938), el-Cerh ve t-ta dîl, Beyrut, ts.;</p>
<p>48-Ilelu l-hadîs, Beyrut 1985.</p>
<p>49-İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr Abdullah el-Kûfî (v. 235/849), el-Musannef fi l-ehâdîs ve l-âsâr (thk. Saîd Muhammed el-Lahhâm), Beyrut 1409.</p>
<p>50-İbnü l-Esîr, Mübârek b. Muhammed (v. 606/1209), en-Nihâye fî garîbi l-hadîs (thk. Tâhir Ahmed ez-Zâvî &#8211; Mahmud Muhammed et-Tanâhî), Kahire 1385.</p>
<p>51-İbn Hacer, Ebu l-Fadl Şihâbuddîn Ahmed el-Askalânî (v. 852/1448), Fethu l-Bârî bi şerhı Sahîhı l-Buhârî, Beyrut, ts.;</p>
<p>52-el-İsâbe fî temyîzi s-sahâbe, Beyrut 1409;</p>
<p>53-Tehzîbu t-tehzîb, Beyrut 1412;</p>
<p>54-Takrîbu t-tehzîb (thk. Muhammed Avvâme), Beyrut 1406;</p>
<p>55-Lisânu l-mîzân, Beyrut 1986;</p>
<p>56-ed-Düreru l-kâmine fî a yâni l-mieti s-sâmine, Beyrut, ts.</p>
<p>57-İbn Hıbbân, Muhammed b. Hıbbân b. Ahmed el-Büstî (v. 354/965), es-Sikât, Haydarâbâd 1979.</p>
<p>58-İbn Huzeyme, Muhammed b. İshâk en-Nîsâbûrî (v. 311/923), Sahîh (thk. Muhammed Mustafa el-A zamî), Beyrut 1975.</p>
<p>59-İbn İshâk, Muhammed (v. 151/768), Siyer (thk. Muhammed Hamîdullah), Konya 1981.</p>
<p>60-İbn Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed (v. 751/1350), Medâricü s-sâlikîn, Beyrut, ts.</p>
<p>61-İbn Kemal Paşa, Ahmed Şemseddîn (v. 940/1533), Şerhu l-ehâdîs el-erbaîn (Resâil içinde), İstanbul, ts.</p>
<p>62-İbn Kesîr, Ebu l-Fidâ Imâdüddîn İsmâil ed-Dımaşkî (v. 774/1372), Tefsîru l-Kur âni l-azîm,Beyrut 1408;</p>
<p>63-İhtisâru ulûmi l-hadîs, Beyrut, ts.;</p>
<p>64-el-Bidâye ve n-nihâye (thk. Ahmed Abdülvehhâb), Kahire 1414.</p>
<p>65-İbn Mâce, Ebû Abdillah Muhammed el-Kazvînî (v. 273/886), Sünen, Kahire 1952.</p>
<p>66-İbn Maîn, Yahyâ (v. 233/847), Târîh (thk. Ahmed Muhammed Nur Seyf), Mekke 1399/1979.</p>
<p>67-İbn Manzûr, Ebu l-Fadl Cemâleddîn Muhammed el-İfrîkî el-Mısrî (v. 711/1311), Lisânu l-Arab, Beyrut, ts.</p>
<p>68-İbn Merzûk, Ebû Hâmid, Berâetü l-eş ariyyîn min akâidi l-muhâlifîn, Dimaşk 1388.</p>
<p>69-İbn Sa d, Muhammed (v. 230/844), et-Tabakâtü l-kübrâ, Beyrut, ts.</p>
<p>70-İbnu s-Salâh, Ebû Amr eş-Şehrazûrî (v. 643/1245), Ulûmu l-hadîs (thk. Nureddîn Itr), Beyrut 1401.</p>
<p>71-İbnü s-Sünnî, Ebû Bekr Ahmed ed-Dîneverî (v. 364/974), Amelu l-yevm ve l-leyle (thk. Beşîr Muhammed Uyûn), Dımaşk 1989.</p>
<p>72-İbn Teymiyye, Ebu l-Abbâs Takıyyüddîn Ahmed (v. 728/1327), Kâide celîle fi t-tevessül ve l-vesîle, Beyrut 1390.</p>
<p>73-İzz b. Abdisselâm, Ebû Muhammed İzzeddîn Abdülazîz b. Abdisselâm (v. 660/1262), Kitâbu l-fetâvâ (tahriç ve talik: Abdurrahman b. Abdilfettah), Beyrut 1406.</p>
<p>74-İzzet Ali Atıyye, el-Bid a tahdîdühâ ve mevkıfu l-İslâm minhâ, Beyrut 1400.</p>
<p>75-Kazvînî, Muhammed b. Abdurrahman, Telhîsü l-Miftâh, İstanbul, ts.</p>
<p>76-Kevserî, Muhammed Zâhid (v. 1371/1952), Mahku t-tekavvül fî mes eleti t-tevessül (Makâlât içinde), Kahire 1414;</p>
<p>77-İrğâmu l-merîd fî şerhı n-nazmi l-atîd li tevessüli l-mürîd bi ricâli t-tarîkati n-nakşbendiyye el-hâlidiyye ez-zıyâiyye, İstanbul 1328.</p>
<p>78-Kuşeyrî, Ebu l-Kâsım Abdülkerîm en-Nîsâbûrî (v. 465/1072), er-Risâletü l-kuşeyriyye (thk. Abdülhalim Mahmud &#8211; Mahmud b. eş-Şerîf), Tahran (Kahire baskısından ofset), ts.</p>
<p>79-Leknevî, Ebu l-Hasenât Abdülhayy (v. 1304/1886), er-Raf u ve t-tekmîl fi l-cerhı ve t-ta dîl (thk. Abdülfettâh Ebû Ğudde), Beyrut 1407;</p>
<p>80-el-Ecvibetü l-fâdile li l-es ileti l-aşera el-kâmile (ta lik ve thk. Abdülfettâh Ebû Ğudde), Beyrut 1994.</p>
<p>81-Mekkî, Huseyn b. Muhammed Saîd, İrşâdü s-sârî ilâ menâsiki l-Molla Ali el-Kârî, Mısır, ts.</p>
<p>82-Mahmud Saîd Memduh, Raf u l-minâra li tahrîci ehâdîsi t-tevessül ve z-ziyâra, Beyrut 1997.</p>
<p>83-Mansûr Ali Nâsıf, Gâyetü l-me mûl şerhu t-Tâc el-camii li l-usûl (et-Tâc ile birlikte), İstanbul 1979.</p>
<p>84-Muhammed Alevî el-Mekkî el-Hasenî, Mefâhîm yecibu en tusahhaha, Kahire 1410.</p>
<p>85-Muhammed b. Abdilvehhâb (v. 1201/1787), Müellefâtü ş-şeyh el-imâm Muhammed b. Abdilvehhâb, (haz. eş-Şeyh Sâlih b. Abdirrahmân &#8211; Muhammed b. Abdirrezzâk), Riyad, ts. (Câmiatü l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye neşri)</p>
<p>86-Mübârekpûrî, Muhammed Abdurrahman (v. 1353/1934), Tuhfetü l-ahvezî şerhu Câmiı t-Tirmizî (thk. Abdurrahman Muhammed Osman), Kahire, ts.</p>
<p>87-Münâvî, Muhammed Abdurraûf (v. 1031/1622), Feydu l-Kadîr şerhu l-Câmiı s-sağîr min ehâdîsi l-beşîr en-nezîr (thk. Ahmed Abdüsselam), Beyrut 1415.</p>
<p>88-Münzirî, Ebû Muhammed Zekiyyüddîn el-Mısrî (v. 656/1258), et-Terğîb ve t-terhîb mine l-hadîs, Mısır, ts.</p>
<p>89-Müslim, Ebu l-Huseyn b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî (v. 261/875), el-Câmiu s-sahîh, Kahire 1955.</p>
<p>90-Nebhânî, Yusuf b. İsmâil (v. 1350/1931, Şevâidu l-hakk fi l-istiğâse bi seyyidi l-halk, Mısır 1385.</p>
<p>91-Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed (v. 303/915), Sünen, Beyrut, ts.;</p>
<p>92-Kitâbu d-duafâ ve l-metrûkîn (thk. Mahmud İbrâhim Zâyed), Beyrut 1406.</p>
<p>93-Nevevî, Ebû Zekeriyya Muhyiddîn Yahya b. Şeref (v. 676/1277), el-Ezkâr min kelâm-i seyyidi l-ebrâr, İstanbul 1955;</p>
<p>94-el-Mecmû şerhu l-Mühezzeb li ş-Şîrâzî (thk. Muhammed Necîb el-Mutîî), Cidde, ts.</p>
<p>95-Râğıb, Ebu l-Kâsım el-Huseyn el-İsfehânî (v. 425/1033 civarı), el-Müfredât fî garîbi l-Kur ân (thk. Safvan Adnan Dâvûdî), Beyrut 1992.</p>
<p>96-Râzî, Muhammed b. Ebî Bekr (v. 690/1290 civarı), Muhtâru s-sıhâh,Beyrut 1398.</p>
<p>97-Safedî, Salâhaddîn Halil b. Aybeg (v. 764/1363), el-Vâfî bi l-vefeyât, Wıesbaden 1962.</p>
<p>98-Saîd Havvâ, Terbiyetünâ er-rûhıyye, Beyrut 1399.</p>
<p>99-Sâlihî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed ed-Dımaşkî (v. 744/1343), Tabakâtü ulemâi l-hadîs (thk. Ekrem el-Bûşî), Beyrut 1409.</p>
<p>100-Sehâranpûrî, Halil Ahmed (v. 1346/1927), Bezlü l-mechûd fî hall-i Ebî Dâvûd, Beyrut, ts.</p>
<p>101-Sehâvî, Ebu l-Hayr Muhammed b. Abdirrahman (v. 902/1496), el-Makâsıdu l-hasene fî beyâni kesîrin mine l-ehâdîsi l-müştehira ale l-elsine, Mısır 1991;</p>
<p>102-el-İbtihâc bi ezkâri l-müsâfir el-hâcc (thk. Ali Rıza b. Abdillah), Medine 1993;</p>
<p>103-Tahrîcü ehâdîsi l-âdilîn li Ebî Nuaym el-İsbehânî (thk. Meşhur Hasan Mahmud), Amman 1408;</p>
<p>104-el-Kavlu l-bedî fi s-salâti ale l-Habîb eş-şefî , Beyrut 1407/1987.</p>
<p>105-Sönmez, Mehmet Ali, İbnu Hibbân ve Cerh-Tadil Metodu, İstanbul, ts.</p>
<p>106-Suyûtî, Celâleddîn Abdurrahman (v. 911/1505), Tedrîbu r-râvî fî şerh-ı Takrîbi n-Nevevî (thk. Ahmed Ömer Hâşim), Beyrut 1405.</p>
<p>107-Sübkî, Takıyyüddîn Ebû l-Hasen Ali (v. 756/1355), Şifâu s-sekâm fî ziyâreti hayri l-enâm, Mısır 1318.</p>
<p>108-Sülemî, Ebû Abdirrahman Muhammed (v. 412/1021), Tabakâtu s-sûfiyye (thk. Nureddin Şerîbe), Kahire 1418.</p>
<p>109-Şevkânî, Muhammed b. Ali (v. 1250/1834), ed-Dürrü n-nadîd fî ihlâs-ı kelimeti t-tevhîd, Beyrut (1932 baskısından ofset), ts.;</p>
<p>110-Neylu l-evtâr min ehâdîs-i seyyidi l-ahyâr şerhu Münteka l-ahbâr (thk. Tâhâ Abdurraûf Sa d &#8211; Mustafa Muhammed el-Hevârî), Mısır 1398;</p>
<p>111-Fethu l-Kadîr el-câmiu beyne fenneyi r-rivâye ve d-dirâye min ılmi t-tefsîr, Mısır 1383.</p>
<p>112-Tabâtabâî, es-Seyyid Muhammed Huseyn (v.1402 /1981), el-Mîzân fî tefsîri l-Kur ân, Beyrut 1411.</p>
<p>113-Taberânî, Süleyman b. Ahmed (v. 360/970), el-Mu cemu l-kebîr (thk. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî), Beyrut, ts.;</p>
<p>114-er-Ravdu d-dânî ile l-Mu cemi s-sağîr (thk. Muhammed Mahmud Şekûr) Beyrut 1985.</p>
<p>115-Taberî, Ebû Ca fer Muhammed b. Cerîr (v. 310/922), Câmiu l-beyân an te vîl-i âyi l-Kur ân (thk. Sıdkı Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415.</p>
<p>116-Taftâzânî, Sa deddîn Mes ûd b. Ömer (v. 793/1391), Muhtasaru l-maânî,İstanbul 1307.</p>
<p>117-Taşköprîzâde, Ahmed b. Mustafa (v. 968/1561), Miftâhu s-saâde ve misbâhu s-siyâde fî mevdûâti l-ulûm, Beyrut 1405.</p>
<p>118-Temîmî, Takıyyüddîn ed-Dârî el-Mısrî (v. 1005/1595), et-Tabakâtü s-seniyye fî terâcimi l-Hanefiyye, Riyad 1983.</p>
<p>119-Tirmizî, Ebû Îsa Muhammed (v. 279/892), Sünen, İstanbul 1992.</p>
<p>120-Uğur, Mücteba, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, Ankara 1992.</p>
<p>121-Ukaylî, Ebû Ca fer Muhammed b. Amr (v. 323/934), Kitâbu d-duafâ el-kebîr (thk. Abdulmu tî Emîn Kal acî), Beyrut 1404.</p>
<p>122-Yavuz, Yusuf Şevki, İstimdad , DİA, XXIII, 363-364.</p>
<p>123-Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ankara 2000.</p>
<p>124-Zehâvî, Cemil Efendi Sıdkı, el-Fecru s-sâdık fi r-reddi alâ münkiri t-tevessül ve l-kerâmât ve l-havârık, İstanbul 1986.</p>
<p>125-Zehebî, Ebû Abdillah Şemseddîn Muhammed b. Ahmed (v. 748/1347), Siyeru a lâmi n-nübelâ, Beyrut 1985.</p>
<p>126-et-Telhîs (Hâkim in Müstedrek i ile birlikte), Beyrut 1411;</p>
<p>127-Tezkiratu l-huffâz, Haydarâbâd 1958;</p>
<p>128-Mîzânu l-i tidâl fî nakdi r-ricâl, Beyrut 1963.</p>
<p>129-el-Kâşif fî ma rifet-i men lehû rivâye fi l-kütübi s-sitte (takdim: Muhammed Avvâme), Cidde 1413.</p>
<p>130-Zehebî, Muhammed Huseyn, et-Tefsîr ve l-müfessirûn, Beyrut, ts.</p>
<p>131-Zemahşerî, Cârullah Mahmud b. Ömer (v. 538/1143), el-Keşşâf an hakâikı t-tenzîl ve uyûni l-akvâl fî vücûhi t-te vîl, Beyrut, ts.</p>
<p>132-Zürkânî, Ebû Abdillah Muhammed b. Abdilbâkî el-Mısrî (v. 1122/1710), Şerhu l-133-Mevâhib el-ledünniyye bi l-minah el-Muhammediyye li l-Kastallânî (v. 923/1517), Mısır 1328.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="line-height: 1.5;">Prof. Dr. Zekeriya GÜLER</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vesile-ve-tevessul-hadislerinin-kaynak-degeri-uzerine-bir-arastirma/">Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri Üzerine Bir Araştırma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vesile-ve-tevessul-hadislerinin-kaynak-degeri-uzerine-bir-arastirma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;tan Başkasından Yardım İstemek..</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2013 21:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Dinde Vasıta]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya vesile yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=684</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah&#8217;tan Başkasından Yardım İstemek, Dua Ederken Vesile Kılmak, Evliyalardan Medet İstemek Hakkında Bilgi Verir Misiniz? Değerli kardeşimiz; İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir. Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka&#8217;be ve Hacerü&#8217;l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/">Allah’tan Başkasından Yardım İstemek..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div><strong><a href="http://ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/h1475601367-b593b9/" rel="attachment wp-att-15842"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15842" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9.jpg" alt="" width="400" height="201" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></strong></div>
<div></div>
<div><strong>Allah&#8217;tan Başkasından Yardım İstemek, Dua Ederken Vesile Kılmak, Evliyalardan Medet İstemek Hakkında Bilgi Verir Misiniz?</strong></div>
<div></div>
<div>Değerli kardeşimiz;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div id="govde">
<div>
<p>İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir.</p>
<p>Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka&#8217;be ve Hacerü&#8217;l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir mahluktan istiğase etmek caiz değildir.</p>
<p>Zevilukul olan kimseden istiğase etmek meselesine gelince, bakılır, kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü&#8217;min değilse, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.</p>
<p>Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: &#8220;Peygamberler kabirlerinde diridirler&#8221; (İbn Mâce, Cenâiz 65) Peygamberlerin, mezarlarında diri olduklarına bir delil de, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), mirac sırasında Mescid-i Aksa’da bütün peygamberlerin ruhlarıyla buluşması ve semada karşılaştığı her peygambere selam verdikçe, peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in selamını almasıdır. Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular: &#8220;Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler.&#8221;</p>
<p>Ehli tasavvufa göre makam sahibi olan bir veli ister ölü ister uzakta olsun ondan istiğase edilir. O yardım etme yetkisine sahiptir. Özellikle ehli tasarrufun yardımı dünyada olduğu gibi dünyadan göç ettikten sonra da vardır, devam eder.</p>
<p>Vesile ise, demin dediğimiz gibi, gayeye yetişmek için vasıta olarak kullanıları şeydir.</p>
<p><strong>Bunların çeşitleri vardır:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Cenab-ı Allah&#8217;ın isimlerini vesile kılıp tevessül etmek: İbni Mace, Hz. Aişe&#8217;den şunu rivayet etmiştir: Hz Peygamber bir duasında şöyle buyurdular: &#8220;Allah&#8217;ım, temiz, hoş ve mübarek ismin hakkı için senden istiyorum.”</p>
<p><strong>2-</strong> Kendisiyle tevessül edilen zatın duasını vesile kılıp istemek.</p>
<p><strong>3-</strong> Büyük ve salih kimsenin zatını vesile kılmak suretiyle tevessül etmek: Mesela, Allah&#8217;ım şu dileğim yerine gelmesi için Peygamberi veya Ebubekir&#8217;i vesile vesile kılıyorum demek gibi, Hz. Ömer (ra) yağmur duasında Hz. Abbas&#8217;ı (Peygamberimizin amcası) vesile kılarak şöyle dua etti: &#8220;Allah&#8217;ım, biz Peygamber&#8217;in amcasını sana vesile kılıyoruz, bunun için bize yağmur yağdır” (Buhari).</p>
<p><strong>4-</strong> İşlenen salih amelleri vesile kılarak tevessül etme: mesela, Allah&#8217;ım, senin için eda ettiğim şu hacc veya şu ibadet sana vesile kılıyorum; şu musibetten veya şu beladan beni kurtar demek gibi.</p>
<p>Yukarıda saydığımız vesile çeşitleri İslam&#8217;da mevcuttur. Bunu İnkar etmek mümkün değildir. Vesile edinilen kimsenin vesile edenden üstün olması gerekmez. Hz. Peygamber (sav) Umre&#8217;ye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer&#8217;e: ”kardeşim bizi duadan unutma” dedi. Hem de Veysel-Karani&#8217;nin kendisine dua etmesi için Hz. Ömer&#8217;e emir verdi. Yalnız peygamberi veya herhangi bir zatı bağımsız olarak tasavvur edip istiğase etmek, küfre kadar götürebilir. Buna dikkat etmek lazımdır. Yani Allah’ın sevgili kulu ve Allah’ın izniyle bu işleri yapıyor diye bilmek ve istemek caizdir.Ehl-i sünnet alimlerine göre, vesilelikten öteye geçmemek şartıyla, tevessül etmek caizdir.</p>
<p>Tevessülü tamamen haram sayanlar, haricîler ve onları taklit eden zihniyetlerdir.</p>
<p>Meleklerin insanları koruduğu bilgisi bizzat Kur’an’da vardır: <strong>“O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar”</strong>(Rad, 13/11) mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.</p>
<p>Meleklerin koruması şirk olmadığı gibi, başka mahlukların yardımları da, korumaları da şirk olmaması gerekir. Yeter ki, bunları vesilelikten, sebeplikten, yaratıcılık vasfına çıkarmayalım. Çünkü, <strong>“kâinatta Allah’tan başka hakikî müessirin olmadığı” </strong>gerçeği, imanımızın gereğidir.</p>
<p><strong>Dinde vasıta, vesile var mıdır?</strong></p>
<p>Hikmet; hayatta ve başarıda vazgeçilmez unsurlardan biri olduğu gibi, bütün varlıkların sevk ve idaresinde de bir maya ve önemli bir kanundur.</p>
<p>İnsanlar; varlıklarını ve başarılarını, bu hikmet denen kaide ve kurala, riayet ve itibarla paralel olarak elde ederler ve koruyabilirler.</p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Yaratıcı ve yaratılanlar arasında; sebebi, vesileyi ve vasıtayı zorunlu kılmaktadır.</p>
<p>Zira yaratıcının izzet ve büyüklüğü, kendisi ile varlıklar arasındaki münasebet ve denge, hikmetle ilgilidir. Ayrıca varlıkların, yaratıcısına delil ve burhan olması ve onların bir kitap gibi ehil insanlarca mütalaa edilip araştırılması ve en önemlisi de, insanların kendilerinin imtihan ve test edilerek dünyada ve ahirette başarılarının  esası, temeli ve alt yapısı; hikmettir ve hikmetle ciddi münasebettir.</p>
<p>Hikmetin nasip olduğu insanlar ise, varlıkların en şereflisi ve kıymetlisidir.</p>
<p>Bu esasa binaen varlıklar, eşya ve insan ile, yaratıcı arasındaki münasebet olgusunun genel adı, hikmettir.</p>
<p>Cansızlar ve canlılar arasındaki irtibatlar,</p>
<p>Yaratılma ve yaratma arasındaki perdeler,</p>
<p>Hastalık ve afiyet arasındaki sebepler,</p>
<p>Kulluk ve ona bağlı neticeler,</p>
<p>Tebligat ve hidayet arasındaki ilişkiler,</p>
<p>Ziraat, ticaret, sanat ve ibadetlerin, neticeleri ile münasebetlerinde hikmet esas olup, onun gereği olan sebepler, vesileler ve vasıtalar, işin mahiyeti icabı olacaktır ve vardır.</p>
<p>Burada vasıtaların olması, hikmet açısından kudret ve izzeti ilahiyece lüzumlu olmakla beraber, Cenab-ı Hakk’ın birliği ve celali de, bu vasıtaları müessiriyetten azletmektedir. Sadece ve sadece vesile olarak kalmasını, hikmet icap ettirmektedir.</p>
<p>Demek ki vasıtalar, Allah’ın hakim ismi iktizasınca yaratılışın bir esasıdır.</p>
<p>İşte bu manadaki vasıtalar; mahiyeti icabı dinimizde de vardır ve gereklidir.</p>
<p>Mesela: Hidayetin vasıtası, peygamberlerdir.</p>
<p>Allah’ın peygamberlerine emirlerinin vasıtaları, meleklerdir.</p>
<p>Kelam-ı ezelinin  vasıtaları, kitaplar ve suhuflardır.</p>
<p>Tecelliyatın ve tezahüratın vasıtaları, mucizeler ve sanatlardır.</p>
<p>Affın ve mükafatın vasıtası, ikramlar ve cennettir.</p>
<p>Kahrın ve cezanın vasıtası, hadler ve cehennemdir.</p>
<p>Ubudiyetin ve kulluğun vasıtası, ibadetlerdir.</p>
<p>Allah’a yaklaşmanın vasıtası ise, marifet ve takvadır.</p>
<p>O halde; vasıtanın olmadığı hiçbir yer, durum ve zaman yoktur.</p>
<p>Vasıtasız olan şeylerin idraki, anlaşılması ve münasebetleri bilinmez.</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarımızda önemli olan nokta şudur: Bu vasıtaların; sadece vesileden ileri geçmemesi, şeffaf ve nezih olması, hakikatleri perdelememesi ve örtmemesi, özellikle de, kul ile Allah arasındaki münasebete kuvvet vermesi ve kesmemesidir.</p>
<p>Hakikatler ile, muhatapları arasındaki, hikmet icabı olan vasıtalar; kesif olup irtibatı keser ise, o zaman hikmet ortadan kalkar ve mahsurlar meydana gelir. O vasıta, vasıta olma özelliğini kaybeder.</p>
<p>Mesela; bir matematik kitabı ile, talebelerin arasına öğretmenlerin girmesi, talebe ile kitabı kaynaştırır. Muhabbeti artırır. İlme de kuvvet verir. Öğretmenler bu anlamda vasıta olarak bir yekun teşkil etmektedirler.</p>
<p>Sanatkârlar; sanatlarla çıraklar arasında, maharetin intikalinde vasıtadırlar. Aksi halde sanatların ve maharetlerin nesli kesilir ve güdük kalır.</p>
<p>Aynen öyle de; maneviyat büyükleri de Allah ile kul arasında, kulun rabbi ile münasebetini teminde ve muhafazasında şeffaf vasıtadırlar. Bunların aradan çekilmesi kul ile Allah münasebetini bozar ve irtibatı keser.</p>
<p>Ancak, vasıta olmak da kolay bir şey değildir. Bu işe ehil olmak ve erbabı olmak meselenin önemli noktasıdır.</p>
<p>Yani matematik kitabı ile öğrenci arasına vasıta olarak, öğretmen girmelidir. Ancak bu, müzik öğretmeni olursa, o işten hayır gelmez.</p>
<p>Hasta ile hastalık arasına hikmet icabı şeffaf vasıta olan doktor girmelidir. Ancak, doktor yerine mühendis girer ise, ölüm meleğine hizmetten başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>Nasıl ki göz ile eşya arasına, gözlükler giriyor. Kulak ile seslerin arasına duyma cihazları giriyor. Ve bunlar vasıta olarak, gözleri ve kulakları avam olanların, daha iyi görmesini ve işitmesini temin ediyor ise;</p>
<p>Aynen öylede, aklı ve kalbi avam olanların, hakikatlerle aralarına vasıflı ve ehil insanların girmeleri onların marifetlerini ve faziletlerini artırır ve inkişaf ettirir. Manevi hayatlar nizam ve intizam altına girer. Çünkü avam-ı nas çıplak hakikatleri göremezler ve idrak edemezler. Ancak vasıtalarla hakikatleri algılayabilirler</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’deki teşbihler, temsiller ve alışıla gelmiş misaller ve örnekler; insanlar ile, zorlanacakları hakikatler arasında bir çeşit numaralı gözlük ve dürbün gibi kutsi ve şeffaf vasıtalardır.</p>
<p>Buna binaen vasıtayı inkar; hikmeti, yardımı, faydayı, nizamı, iyiliği ve maslahatı inkar ve yalanlama demektir. Fıtrata ve hakikate zıt bir davranıştır.</p>
<p>Fakat her şeyin istisnası ve su-i istimali olduğu gibi; vasıtalar da zamanla  deforme olmuş, yanlış kullanılmış ve çirkin örnekleri maalesef zamanımıza kadar gelmiştir. Bunların düzeltilmesi ve nizama sokulması veya tadil edilmesi icab ederken vasıtalık müessesesini toptan ve kotken yıpratmak ve inkâr etmek vicdana sığmaz.</p>
<p>Islahı mümkün iken, ifnasını tercih etmek  azim bir hata olur.</p>
<p>Demek ki vasıtalık; şeffaf cam gibi,  hakikatle irtibatı sağlayan, münasebetleri nizam ve intizam altına alan bir tensib-i İlahî’dir.</p>
<p>Her yerde olduğu gibi, dinimizde de vasıta vardır ve olacaktır. Ancak ruhbanlık tarzında kesif olan; ilgiyi, alakayı ve hürmeti sadece kendine hasredip, hakikatler ve Cenab-ı Hak’la münasebeti kıracak ve kesecek tarzda olan vasıtalar, bir nevi gizli şirktir. Bu anlamda vasıta, fıtratta ve yaratılışta olmadığı gibi, dinimizde de yoktur ve olamaz.</p>
<p>İşte vasıtalara yukarıdaki değerlendirmeler açısından bakmak, bizleri hem fikir hem de muamelat açısından ifrat ve tefritten korur, bütün duygu ve düşüncelerimizi sırat-ı müstakim olan orta yola çeker, hayata istikamet, huzur ve saadet verir.</p>
<div><i>Selam ve dua ile&#8230;<br />
Sorularla İslamiyet</i></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/">Allah’tan Başkasından Yardım İstemek..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
