<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yasin Pişgin | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yasin-pisgin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 19 Nov 2020 13:25:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yasin Pişgin | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aklın İnşası:Tefekkür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 13:24:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Âfâkî Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Aklın İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[Enfüsî Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24742</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın ana hatlarıyla aklî, kalbi ve amelî olmak üzere üç boyutu vardır. İnsan, aklî yönden tefekkür eder, delil getirir, kıyas yapar; kalbî yönden sever, nefret eder, korkar, ümitlenir; amelî bakımdan da aklının ve kalbinin yönlen­dirmesi sonucu birtakım davranışları ortaya koyar. Düşün­menin merkezi beyin, duygunun merkezi kalp, davranışların merkezi ise organlar olarak kabul edilmektedir. Sağlıklı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/">Aklın İnşası:Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-14770 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336.jpg" alt="" width="608" height="291" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 608px) 100vw, 608px" /></p>
<p>İnsanın ana hatlarıyla aklî, kalbi ve amelî olmak üzere üç boyutu vardır. İnsan, aklî yönden tefekkür eder, delil getirir, kıyas yapar; kalbî yönden sever, nefret eder, korkar, ümitlenir; amelî bakımdan da aklının ve kalbinin yönlen­dirmesi sonucu birtakım davranışları ortaya koyar. Düşün­menin merkezi beyin, duygunun merkezi kalp, davranışların merkezi ise organlar olarak kabul edilmektedir. Sağlıklı bir davranışın temelinde akıl-kalp ve düşünce-duygu dengesi yatar. Duygunun aklî temelinin göz ardı edilmesi insanı, hissiyatının esiri yaparken, duygudan yoksun bir tefekkür de onu mekanikleştirmektedir.</p>
<p>Akıl ve kalp; karakterin, dolayısıyla da davranış dünya­sının iki temel unsurudur. Akılda ve kalpte herhangi bir olumsuz durumun egemen olması karakteri ve ona bağlı olan davranışları derinden etkiler.<sup>79</sup> Bundan dolayı vahyin hedefi hem aklın ve hem de kalbin inşasını birlikte gerçekleştir­mektir. Kur’an, ne akıl için kalbi; ne de kalp için aklı ihmal eder. “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”<sup>80</sup> âyetinde, tefekkürü ifade eden şahitliğin ve duyguyu ifade eden müjdeleme ve korkutmanın yan yana zikredilmesi gerek Kur’anın, gerekse Hz. Peygamberin karakter inşa metodunun akla ve kalbe aynı anda hitap eden bütünsel yapısına işaret etmektedir. Vahiy önerdiği tefekkür metodu ve meteryaliyle aklı; kötü duyguları ıslah, iyi duyguları inşa ve duygular arası kurduğu denge ile de kalbi inşa eder. Müşrikleri imana davet eden âyetler incelendiğinde Allah’ın onların hem akıllarına hem de kalplerine hitap ettiği görülür.<sup>81</sup> Çünkü akli temele sahip olmayan bir duygu, insanı tehlikeli davranışlara itebilir.<sup>82</sup></p>
<p>Bu bağlamda karakter dünyasının akıl ve kalpten oluştu­ğunu ifade edebiliriz. Akıl ve kalp, yapısı itibariyle hareketli olup, sürekli olarak birbirleriyle etkileşim halindedir. Bu iki kavram beyindeki iki farklı bölümden ibaret kavramlar olma­yıp, karakter yapılanmasının farklı boyutlarını ifade eder.<sup>83 </sup>Aklın inşası, karakter inşasının merhalelerinin ilkidir; akıl karakter inşasında “nâzım 7 düzenleyici rol” vazifesi görür.<sup>84 </sup>Fakat karakter inşası aklın inşasından ibaret değildir. Çünkü insanın diğer varlık parçalarından sarf-ı nazar edilerek ve sadece maddî bir hedefe odaklanarak gerçekleştirilen aklın inşası insanı bilgili ve daha kurnaz hale getirebilir. Bunun yanında ilkel istek ve arzuların esaretinden kurtaracak bir irade ve duygu inşası gerçekleşmezse, insanın hırs ve istekleri daha da artacak ve hem kendi hem de insanlık için daha teh­likeli, daha kurnaz, daha hilekâr; ama daha az fedakar, daha az diğergam bir karakter kazanmaya mahkûm olacaktır.<sup>85</sup> Bu sebeple biz öncelikle aklın inşasını ele almaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Akıl</strong></p>
<p>Sözlükte; yasaklamak, engellemek, tutmak, korunmak, ağınmak, bilmek, anlamak, zeka, bilgi, ruh, düşünce ve kavrama yeteneği gibi anlamlara gelen akıl<sup>86</sup> kelimesinin temel anlamı; alıkoyma, koruma, gözetme ve engellemedir.<sup>87 </sup>Bundan dolayı Sa’lebî (ö. 427/1035) Bakara suresinin 44. âyetinde geçen” “Akletmiyor musunuz?” ifadesini Kendinize mâni olmuyor musunuz” şek­linde tefsir eder.<sup>88</sup> İnsanın sahip olduğu ayırt edici vasfa akıl denmesi de bu vasfın insanı sapmaktan, tehlikeye ve helake düşmekten korumasından dolayıdır. İnsanın “âkil” olarak vasıflanmasında, kendini kötülüklerden ve nefsanî arzulardan koruması ve engellemesi göz önüne alınmıştır.<sup>89</sup> Dolayısıyla akıl kelimesinin İzafî anlamlarına yön veren temel mananın da “engellemek” olduğunu söyleyebiliriz.<sup>90</sup></p>
<p>Bilgiyi doğuran ve bilgi âlemiyle bağ kuran akıl hakikate ulaşmak isteyen insanı Allah’a bağlayan bir bağdır. Aklî ol­mayan bir bilginin ve düşüncenin ruha gıda olması mümkün değildir. Akıl, yanlış davranışların, nefsin ve kötü alışkanlık­ların kontrol altına alınmasında ve disiplinize edilmesinde oldukça önemli bir işleve sahiptir. Aklın bir bağ olması, hem insanı Allah’a bağlaması hem de nefsin kötü arzularını ve şeytanın vesveselerini engellemesi sebebiyledir.<sup>91</sup> Kuranda aklı ifade etmek kullanılan kelimelerin arasında kötülükten engellemek anlamlarını içeren “nühâ”<sup>92</sup> ve “hicr”<sup>93</sup> kelime­lerinin geçmesi de akıl kavramının bu boyutuyla ilgilidir.<sup>94 </sup>Bu itibarla insanın sahip olduğu düşünme, bir düşünceden diğer bir düşünceye intikal etme, delil getirme, tasavvur etme, ilkeler ve düşünceler aracılığıyla bilineni sistematize etme gibi melekeler bileşkesine akıl denmesinin sebebi, bu vasıf­ların olmamaları durumunda insanın cehalet, ahmaklık ve delilik gibi sebeplerle düşeceği olumsuz durumlardan insanı korumasıdır.<sup>95</sup> İnsanı diğer varlıklardan ayırıcı bir vasıf olan aklın varlığının ilk belirtisi, insanın zararlı şeylerden kaçması ve faydalı şeylere yönelmesidir.<sup>96</sup> Aklın; gerek iyi ile kötünün arasını ayırt etme, gerekse düşünme ve delil getirmeyle kaim oluşu sebebiyle hayvanlara, deli ve çocuklara “âkil” denilmez.</p>
<p>Aklın özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkânsızlı­ğı, sebeplilik ve gayelilik gibi evrensel, zorunlu ve a priori ilkeleri vardır.<sup>97</sup> Bu ilkelerin her biri doğru işletildiğinde insanı Allah m varlığına ve birliğine taşıyacak mahiyettedir, örneğin; bunlardan biri olan “gayelilik” prensibi sayesinde akıl, tabiattaki muhteşem düzen ve ritm üzerinde düşünerek bütün varlığın bir sebepten kaynaklandığını ve ortak bir gayeye odaklandığını fark eder.<sup>98</sup> Böylece akıl, ontolojik yapısı gereği kainatta hâkim olan sebep-sonuç ilişkisine ve duyularla algılanan şehadet âlemindeki derûnî incelemelerine dayanarak görünen âleme varlık veren görünmeyen bir var  edicinin mevcudiyetini anlar. Akıl, soyut olmasına rağmen nasıl ki, somut tecelli ve eserlerle varlığını izhar ve ispat edi- &gt; yorsa, mükemmel tecellilerle dolu olan kainat eserinin, bir müessirin varlığına işaret ettiği de aşikârdır. Ancak nasıl ki, j akıl ile onun eseri arasında bir benzerlik mevzu bahis değil ise kainat eserinin var edicisi, var olanların hiçbirine benze- yemez. İşte akıl, maddeden soyutladığı kavramlarla eşyanın hakikatini anlayabilme gücüne sahip oluşu sebebiyle görünen  “eser” üzerinde düşünerek görünmeyen bir “müessir’in var okluğunu anlar.<sup>99</sup> Dolayısıyla insan akıl sayesinde şehadeti v gaybla, mahlûku hâlık ile ilişkilendirebilir.</p>
<p>Bir illet ve arıza olmadıkça her (doğan) insan bu bağ (olan akıl)la dünyaya gelir.<sup>100</sup> Bu akıl, her insanda standart olarak var olan tabiî, garızî, fıtrî ya da vehbî olarak isimlendirilen temel akıldır.<sup>101</sup> bu temel akıl düşünme, kavrama, değerlen­dirme ve tecrübe sayesinde beslenerek güçlenir. Aksi takdirde de zayıflar.<sup>102</sup> Bu bakımdan aklın inşası, vahyin karakter inşa sistemi içinde kilit noktada yer almaktadır. Belki de aklı devre dışı bırakan her türlü maddenin haram kılınmasının hikmetlerinden biri de bunların beşerî tekâmülün önünde birer engel teşkil etmesidir.<sup>103</sup>                                                                               &#8211;</p>
<p><strong>Tefekkür</strong></p>
<p>Kur’an’da akıl ve tefekkürle ilgili doğrudan ve dolaylı  olarak 500 civarında âyetin bulunduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Kur andaki akılla ilgili âyetleri; a) Fıtrî meleke olan akıl, b) Aklın görevi, c) Akıl sahiplerine hitap ve onların övülmesi, d) Aklını kullanmayanların yerilmesi, e) Lüb, nühâ, hicr ve hulm gibi akla eş anlamlı kelimeler olarak beşe ayırma­mız mümkündür. Yüce Allah adeta yaklaşık on âyette bir insana, aklını kullanmasını öğütlemektedir.<sup>104</sup> Aralarında birtakım farklar bulunmakla beraber; rey, nazar, tedebbür, itibar, tefekkuh ve tezekkür gibi kelimelerin tefekkür ile yaklaşık anlamlar ifade ettiğini söyleyebiliriz. Başka bir de­yişle Kuran’a göre düşünmeyi ifade eden kavramlar arasında önemli farklılıklar yoktur; asıl önemli olan konu, düşünme­nin şekli ve hedefidir.<sup>105</sup></p>
<p>Sağlıklı bir tefekkür, Kur’anda tevhide, sahih bilgiye, gerçek imana ve salih amele sevk edici bir araç olarak ele alınmış ve vahiyle irtibatlandırılmıştır:<sup>106</sup> “O peygamberleri apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik, insanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.”<sup>107</sup> Dolayısıyla Kur’an a göre tefekkür hakla batılı birbirinden ayırmaya yarayan bir faali­yettir. Bu durum, Kuranın akıl için belirlediği ulvi gayenin bir sonucudur.<sup>108</sup> İnsanın kendisini ve varlığı doğru bir şekil­de anlamlandırıp olumlu bir tefekkür ve sağlıklı bir akledişle Yüce Yaratıcı’yı bulabilmesi, vahyin talep ettiği şekilde aklın tefekkür etmesine bağlıdır.<sup>109</sup> Bu sebeple Kur’an, insanın bakışlarını dış dünyaya çevirmiş ve aklı, kozmik sistemin sayısız harikaları üzerinde düşünmeye sevk etmiş; akla bir hedef, bir alan ve bir sınır çizmiş, aklın düşünce seyahatine başlayacağı noktayı ve yolculuk için gerekli prensipleri bildir­miş<sup>110</sup> ve aynı zamanda düşünmeye ilişkin bir metot ortaya koymuştur.<sup>111</sup> İnsan Kuranın önerdiği şekilde tefekkür ettiğinde âlemdeki muhteşem düzen ve ritmin ardındaki en büyük gerçeğe ermek için başlattığı anlam arayışının en sahih cevabına yani imana mazhar olur; böylece “düzen” üzerinde düşünerek “düzenleyici’ye ulaşır. Örneğin, yağmurun bu­luttan, bulutun buharlaşmadan, buharlaşmanın sıcaklıktan, sıcaklığın ise güneşten geldiğini düşünür. Güneş’in üzerinde düşündüğünde ise onun da diğer mahlûklar gibi yaratılmış olduğunu görür. Böylece Güneş’i de var eden bir yaratıcının olduğu fikrine ulaşır. Bu bağlamda ulaşılan iman bir düşünüş sürecinin ürünü olması sebebiyle aklî bir temele sahiptir.</p>
<p>Kur’an imanın değil, imansızlığın irrasyonel olduğunu; dolayısıyla da inkarcıların akletmediklerini vurgular:<sup>112</sup> “Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyu­yorlar. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir toplum olmala­rındandır.”<sup>113</sup> Buradan hareketle diyebiliriz ki; tefekkürü terk etmek, yaşamın her sahasında insana rehberlik edecek ilkeyi kaybetmek anlamına geldiği için kalbin karanlıklar ve şaş­kınlıklar içinde kalmasına neden olan bir sapkınlık halidir.<sup>114 </sup>İman etmeyen kâfirlerin Kuranda -akletmemelerinden dolayı sağırlar, dilsizler ve körler” şeklinde ifade edilmeleri de bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir.<sup>115</sup> Aklı olmayanın imanı olmadığı gibi Kur’an a göre inkâr edenin de tefekkürü yok sayılmaktadır. Kâinatın mahiyet, hikmet ve hakikatleri üzerinde düşünmenin yanı sıra Yüce Allah, insanın yaratılışı, yaşamı, ölümü, ölüm sonrası, dünyanın faniliği, ahiret yurdunun sonsuzluğu, cennet 6 nimetleri ve cehennem azabı gibi konularda da tefekkür edilmesini emretmiştir.</p>
<p>Bu itibarla diyebiliriz ki, Kur’an a göre Allah-âlem, Allah-insan ve insan-âlem ilişkisi üzerine odaklanmış tefekkür / faaliyeti bir ibadettir.<sup>116</sup> Tefekkür, olumsuz karakter özellik­li terinin terbiyesinde ve olumlu özelliklerin inşasında temel unsurlardan biridir. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde detaylı bir şekilde değineceğimiz gibi; Kuran’a göre âfâkî ve enfüsî sahada tefekküre konu olan her şey ve üzerin­de sebep-sonuç ilişkisi bağlamında düşünülmesi gereken bütün kainat; zerreden küreye, mikrodan makroya bütün boyutlarıyla Allah’ın varlığına ve birliğine delalet eden bir deliller manzumesidir.<sup>117</sup> Bu delillerin Kur’an’da“ayet” olarak isimlendirilmesi de dikkat çekicidir.<sup>118</sup> Delil, işaret ve alamet anlamına gelen âyet;<sup>119</sup> hem Kur’an’ın belirli parçalarını, hem de olağanüstü ve olağan nitelikteki kainat olaylarını ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.<sup>120</sup> Vahiy aklı iman etmeye yatkın hale getirmek ve onun tabiatında bulu­nan, somut idrakten soyut idrake geçebilmesini sağlamak için öncelikle aklı, saplantılarından ve batıl itikatlarından kurtarır. Bunu gerçekleştirirken mucizelerle ve metodik şüphe olarak da adlandırabileceğimiz “aklı aciz bırakma” ve “aklı bozuma uğratma” yöntemiyle onun, enfüsî ve afakî deliller üzerinde düşünmesine olanak hazırlar. Bunlar aynı zamanda aklın inşasının merhaleleri olarak da değerlendirilebilir.<sup>121</sup></p>
<p><strong>Aklı Aciz Bırakma</strong></p>
<p>Aklın kadim kültüründen gelen ve iman etmesini engel­leyen düşünce tortularının temizlenerek aklın inşaya elverişli hale getirilmesindeki ilk metot mucizedir. Mucize, tarih boyunca bütün peygamberlerin nübüvvetlerinin sıhhatinin en büyük alameti olmuştur. Allah beşeriyet tarihinde gön­derdiği bütün peygamberlere, nübüvvet davalarının ispatına dayanak teşkil etmek üzere beşer üstü birtakım mucizeler lütfetmiştir. Böylece bir taraftan inkarcıların yalanlamalarının önüne geçilirken diğer taraftan inanç konusunda meyli olan insanların, ikna edici bir hüccet ile hakiki imana ulaşma- lan temin edilmiştir. Bu konumu ile mucizenin nübüvvet iddiasında bulunan birinin elinde ortaya çıkması adeta Al­lah’ın onun peygamberliğine verdiği bir muvafakatnâmedir. Mucize; fevkalâde bir şekilde tecelli etmesiyle, görünenin ötesinde görünmeyen bir aşkın gücün varlığını temsil eder. Hinde zuhur ettiği peygamberi ise o gücün mümessili kılar. Bu sebeple de Allah’ın varlığının ve nübüvvet davasının en somut ve aklî kanıtı durumundadır.</p>
<p>Kelime anlamı olarak aciz bırakan anlamına gelen mu­cize;<sup>122</sup> ıstılahta, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin dinden ortaya çıkan, tabiattaki cari olan âdet ve kaidelere aykırı olarak gerçekleşen, karşı koyanları benzerini meydana getirmekten aciz bırakarak nübüvvet iddiasını destekleyen harikulade fiil veya durumdur.<sup>123</sup> Harikulade bir olay olan mucizenin<sup>124</sup> nübüvvet iddiasına parelellik arz etmesi gerek­mektedir. Yani nübüvvet iddiasından önce ve sonra olmaması gerekir.<sup>125</sup></p>
<p>Mucize, ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar insanların bir benzerini meydana getirememeleri sebebiyle Allah m varlığının ve elinde zuhur ettiği peygamberin O’nun elçisi olduğunun en kuvvetli aklî karinelerinden biri sayılır.<sup>126</sup> O, mutlak güçten sudur ettiği için mutlaktır. Mucizenin mutlak olması hiçbir çağda hiçbir toplumun mislini yapmaya güç yetirememesi demektir. Çünkü misli meydana getirilen şey mutlak olmaz. Bu sebeple Yüce Allah Mûsâ’ya verdiği muci­zeler hakkında “Bunlar Rabbinin sana verdiği delillerdir.”<sup>127 </sup>demiştir. Bu konumu dolayısıyla mucizeyi inkâr Allah’ı ve Resulü’nü inkâr anlamına gelir.<sup>128</sup> Çünkü Allah’ın, nübüv­vet iddiasında bulunan birinin elinden olağanüstü bir olayı mucize olarak meydana getirmesi daha önce de ifade ettiği­miz gibi Onun nübüvvetine verdiği muvafakatnamedir.<sup>129</sup></p>
<p>Peygamberin, muhataplarını Allah’a iman ve itaat etme çağ­rısıyla olan eşgüdümsel seyri<sup>130</sup> mucizeye, karakter inşasının başlangıç evresi olan aklın inşasında hayati bir rol atfeder.</p>
<p><strong>Aklı Bozuma Uğratma</strong></p>
<p>İnsan bir hedefi gerçekleştirmek için bir davranış ortaya koyar. Fakat zaman içinde bu davranışa iten sebep ve hedef ortadan kalkmış olmasına rağmen insan, bu davranışı devam ettirmek ister. Başka bir deyişle davranışın bizzat kendisini sebep ve hedef edinmeye başlar. Bu durum, insanın değişi­me dirençli ve hatta bir sonraki aşamada sabit kanaatliliğe eğilimli olmasıyla yakından ilişkilendirilebilir. Bu yönüyle adeta organik bir ihtiyaca dönüştürülen alışkanlıklar; insanı, kemale taşıyacak olan düşünce ve erdemlerine ayak bağı olmaya ve onun feraset ve hassasiyetini köreltmeye başlar. Şuursuz ve mekanik bir davranış tarzının ortaya çıkmasına neden olan bu durum amel-ahlak ilişkisinin zeminini yok etmesi sebebiyle karakter inşasının önündeki kaldırılması gereken ilk engeldir. Bundan dolayı karakter inşasının ger­çekleşmesinde ilk merhale olan aklın inşası; insanın bağımlısı olduğu alışkanlıklar zincirinin kırıldığı ve insanın kemale giden yolculuğunun başladığı ilk aşama olması bakımından hayati bir öneme sahiptir. Çünkü alışkanlıklar her ne ka­dar otomazim gerektiren bazı basit işlerde insana birtakım kolaylıklar sağlasa da, insanın varoluşunun anlam ve amacı ile direkt ilgili davranışların alışkanlık haline getirilmesi; doğru düşünme ve buna bağlı olarak isabetli hüküm vermeyi güçleştirmektedir. Örneğin, bir suçla itham edilen bir kimse hakkında peşin hükmümüz varsa, kesin delilleri dikkate almadan o kimseyi suçlamaya devam edebiliriz. Bu durum tam tersi olarak; lehinde peşin hüküm sahibi olduğumuz, kötü bir kimseyi her daim tenzih etmemize de sebep ola­bilir. Bu bakımdan sosyal psikolojinin en önemli inceleme alanlarından birini oluşturan peşin hükümler; sosyal ve fizikî yapı içinde gelişen ve gerçekleşen tecrübe ve alışkanlıkların sonucunda ortaya çıkmaktadır.<sup>131</sup></p>
<p>İnsanın kalbini öldüren ve basiretini körelten olumsuz karakter özelliklerinden temizlenmek ve nefsanî hazların öte- sine geçmek, akim ilim ve irfan ile inşa edilmesine bağlıdır.<sup>132 </sup>Vahye mazhar olmadan önce insanın karakter dünyasında oluşan olumsuz özelliklerinin en önemli sebeplerinden biri de bâtıla karşı oluşturulan alışkanlık ve bağlılıklardır. Kur’an’da bu tür alışkanlıklardan biri olarak hidâyet üzere olmayan ata­ların kültürüne karşı oluşan bağlılık zikredilir.<sup>133</sup> Bu bağlılık kültürü düşünce ve inancın, içine düştüğü dalâlet sebebiyle । cahiliye dönemi olarak isimlendirilir ve İslam’ın zıddı olarak kullanılır.<sup>134</sup> inkarın hâkim olduğu bu dönemde insanın dü­şünce ve irfandan ne denli uzak olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “inkar edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkar edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.”<sup>135</sup> Şuursuz bir taklide dayanan atalara sadakat kültürü, ileri aşamalarda onları kutsamaya ve nihayetinde onlara tapmaya kadar gidebilmektedir.<sup>136 </sup>Bu durum insanın düşünme kabiliyetini kötürümleştiren ve donuklaştıran körü körüne bir taklit ve saplantı halidir. Taassup ve fanatizmin en kötüsü olarak nitelenebilecek bu duruma düşen insan hakla batılı birbirinden ayırt edemez hale gelir ve kendisini hayvandan ayıran en önemli özelliğini yani tefekkür gücünü kaybetmiş olur.<sup>137</sup></p>
<p>Kuran a göre inat, insanın bir düşünce veya inanç üzerin- de körü körüne ısrar etmesidir. Batıl konusunda böylesine bir ısrar içinde bulunan kişi Kur’an’da “anîd” olarak isimlendiri­lir.<sup>138</sup> İnadın kırılması, derin bir idrâk ve sezgiyi gerektirir. Bu sebeple Kur’an, muhatabın aklını inşa etmek için öncelikle onu, bağlı olduğu batıl inanç konusunda çelişkiye düşürür ve inadın yerine idrâki inşa eder. Bu idrâk sayesinde insan, şuuraltına dönük algılamalar gerçekleştirebilir ve şuuraltını düzenleyebilecek sezgileri geliştirebilir.<sup>139</sup> Psikolojide “çatış­ma” (conflit) ya da “bozuma uğrama” (frustration) olarak isimlendiren durumun eşliğinde yapılanan bu evre<sup>140</sup> insanın iman veya inkâra kesin bir şekilde karar verdiği kırılma nok­tasıdır. Çünkü insanın içine düştüğü hurafeye karşı vahyin getirdiği deliller ve hakkın tanımına dair ortaya koyduğu açıklamalar, onun eski inancını sorgulamasını ve hakkında yeniden hüküm vermesini sağlar. Hz. İbrahim’in, tartışma esnasında getirdiği delillerle Nemrut’u afallatarak çatışmaya düşürmesi bu durumun en güzel örneklerinde biridir. İlgili âyet şu şekildedir:</p>
<p>“Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp bö­bürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ‘Benim Rabbim diriltir, öldürür.’ demiş; o da, ‘Ben de diriltir, öldürürüm.’ demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, ‘Şüphesiz Allah Güneş’i doğudan getirir, sen de onu batıdan getir.’ deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.”<sup>141</sup></p>
<p>Âyette ifade edildiği gibi, inkâra dayanak olarak görülen en son iddianın da çürütülmesi ve hak konusunda bütün istifhamların ortadan kaldırılmasıyla, batıl inancın; itiraz ve inkâr yoluyla savunulması imkânsız bir hurafeye oldu­ğu ortaya çıkar.<sup>142</sup> Bu aşamadan itibaren insan, bağlayıcı bir hüccetle ortaya konan hakkı ya kabul eder ve mümin olun ya da reddeder küfre düşer. Muhatabın; vahyin, içine düşürdüğü bu sistematik çatışmada bağlayıcı olan aklî de­lili yok sayarak, batıl inanç üzerinde devam etmesi ancak psikolojik savunma mekanizmalarının himayesine sığınma­sıyla ve delilin, varlığını ispatladığı gerçeklikten psikolojik olarak kaçmasıyla mümkün olur. Bu kaçma hali; psikoloji biliminde “refoulmant” olarak isimlendirilir?<sup>43</sup> Bu kavra­mın tam karşılığı “itme” ve “unutma”dır. Başka bir deyişle inkârı tercih eden insan, aklî yönden çürütmenin imkânsız olduğu delili ve onun işaret ettiği gerçekliğin karakterinde inşa ettiği anlamı bilinçaltına itip üzerini örtmeye ve ondan kurtulmaya çalışır. Hakikatin karşısında ve ona zıt olarak ortaya konulan bu çaba daha önce de ifade ettiğimiz gibi “küfür” olarak isimlendirilir.</p>
<p>Müslüman ilahiyatçılar, “Batı teolojisinde görüldüğü şek­liyle iman konusunda aklın hiçbir rolü yoktur.” düşüncesini kabul etmedikleri gibi “inanca yer bulmak için bilgiyi inkâr etme” gereği de duymamışlardır.<sup>144</sup> “Aklıma yatmıyor ama inanıyorum.” anlayışı, Kuran m ve ondan mülhem üretilen felsefî düşüncenin ruhuna tamamen yabancıdır.<sup>145</sup> Hatta Müslüman ilahiyatçı kendi inançlarının rasyonel temellerini tartışma konusu yapmıştır. Yani “Müslüman bir mütefekkir, delilim yok da ondan inanıyorum gibi irrasyonel bir tavır içine girmemiştir. O aciz kaldığı için değil, makul gördüğü için inanmaktadır.”<sup>146</sup></p>
<p><strong>Enfüsî Tefekkür</strong></p>
<p>İnsanın imana ulaşması için Allah, hem insanın kendi varlığına hem de kainat dediğimiz dış dünyaya birtakım deliller/ayetler yerleştirmiş ve insanın yaratılandan yaratıcıya ulaşmasını istemiştir. Allah’ın insan benliğine yerleştirdiği deliller “enfusî”; dış dünyaya koydukları ise “âfâkî” âyet- ler olarak isimlendirilmektedir:<sup>147</sup> “Varlığımızın delillerini (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?”<sup>148</sup> Âyeti incelediğimiz zaman; insanın enfusî ve afaki deliller aracılığıyla başlattığı tefekkür ve arayışın sahih bir biçimde cevaplanması Kuranla ilişkilendirilmiştir. Bundan dolayı tefekkür, eğer vahyin rehberliğinde gerçekleştirilmez ise insanın bu düşünce serüveninin ve hakikat arayışının amacına ulaşması mümkün değildir. Aksine vahye yüz çevir­diğinde kainatın düzenini Yüce Allah’ın dışında bir varlığa isnat ederek insanın şirke düşmesi de bir risk olarak ortada durmaktadır.<sup>149</sup> Çünkü âlemi ve insanı gereği gibi tanıyıp kavramadan Allah’ı tanımak mümkün değildir.</p>
<p>“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefisle­rinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?”<sup>150 </sup>âyetinde de ifade edildiği gibi insanın aklını kullanarak üze­rinde düşünmesi gereken alanlardan biri de bizzat kendi var­lığıdır.<sup>151</sup> Çünkü insan Allah’ın eserlerinin en büyüklerinden biridir; o, yaratılmışlar içinde kendi kendinin farkında olan şuurlu bir varlıktır.<sup>152</sup> O, bütün yaratılmışların esrarını içinde taşıyan “zübde-i âlem” ve “eşref-i mahlûkat”tır.<sup>153</sup> Enfüsi delillerin bir kısmını insan vücudunda yer alan muhteşem düzen, denge ve yerli yerindelik oluşturur.<sup>154</sup> İnsanın fizikî yapısı ve biyolojik fonksiyonları insan iradesinin dışında sis­tematik bir şekilde cereyan eder. İnsan kendi biyolojik varlığı üzerinde düşündüğü zaman; mide, böbrek, sinir ve dolaşım sistemi gibi birbiriyle koordineli çalışan muhteşem pek çok sistemin akıl ve iradeyle komuta edilemediğini fark eder.<sup>155</sup></p>
<p>Vakıa suresinde Allah’ın insana düşünmesi için gösterdiği deliller bu bakımdan oldukça önemlidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Attığınız o meniyi hiç düşündünüz mü?! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa onu biz miyiz yaratan?”<sup>156 </sup> Enfusî delillerin diğer kısmı da insanın, kendi benliğinin derinliğine dalıp duygu ve sezgilerin gerçek merkezine odak­lanmasıyla müşahede ettiği alâmetlerden oluşur. Çünkü iç âlem üzerinde hüküm süren ruh, bir yandan fani öte yandan da baki olan kalıcı hayatı tecrübe eder. İnsanın günlük akti- vitelerde kullandığı faal benliğinden sıyrılmasıyla gerçekleşen bu müşahede hali derin benliğin doğum öncesi yaşamına (ya da dest bezmine) dair fıtrî çizgileri bilinç dalgalarına, oradan da karakter inşasına taşır.<sup>157</sup> İnsanın, yetkinlik ve yetersizlik bakımından kendi kendini keşfetmesi anlamına gelen bu yöneliş hali “basiret” olarak da isimlendirilebilir. Başka bir deyişle basiret; benliğimizin derinliklerinde bulunan nefsin üst âlemle ilgili cephesinin derin düşünceyle idrak edilmesi­dir.<sup>158</sup> Dolayısıyla “basiret”in; yüksek hakikatleri idrak etmek İçin Allah’ın insana lütfettiği kalbî bir kuvvet olduğunu ifade edebiliriz.<sup>159</sup> Bu kuvvet, insanı hidâyete taşıması sebebiyle “yakın” kavramıyla eş anlamlı olarak kullanılmıştır.<sup>160</sup></p>
<p>Basiret, insanın kendine özel bir metot üzerine inşa et­tiği başına buyruk bir mistisizmle değil; ancak vahyin reh­berliğinde gerçekleştirilebilir. Vahyin, insanı kendi derin Binliğine ulaştırma konusunda bir basiret rehberi olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Rab bin izden size “ba­siretler” geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.”<sup>161</sup> Âyette şeklinde ifade edilen ve “Allah’ın âyetleri” anlamına gelen kelime kelimesinin çoğuludur.<sup>162</sup> Zemahşerî,âyette geçen basireti;“<sub>B<span style="font-size: 16px;">ir</span></sub><sub> şeyin </sub>kendisiyle müşahede edildiği kalbin nurudur.” olarak tefsir eder.<sup>163</sup> İbn Atıyye el-Endelüsî (ö. 541/1147) (ise bu kelimeyi “hakkı tespit edip gösteren yollar” şeklinde açıklayarak vahyin insanın basiretini bizzat yapılandıran bir inşa kaynağı olduğunu ifade etmektedir.<sup>164</sup></p>
<p>Karakter inşasında, insanın kendi kendini tanımasının önemi büyüktür. Fakat insanın hatayı sürekli olarak başka­larında arama eğilimi ve insan varlığının ve zafiyetlerinin büyük bir kısmının bilinçaltında yer alıyor olması insanın kendini tanımasını güçleştirmektedir. Bu güçlüğü aşabilmek için insanın, yukarıda ifade ettiğimiz gibi kendi düşünce ve duygularıyla ilişki kurması, duygusal ve düşünsel bir­takım süreçleri kat etmesi gerekir. Bu süreçler gereği gibi kat edilmediği takdirde benlikte önü alınmaz karmaşalar ve huzursuzluklar baş gösterir. Kendini doğru tanıyan ve tanımlayan insan, önyargı, yanılgı, varsayım ve inançlarını sorgulamaya başlar. O, bu sorgulamanın gerçek bir cevaba ulaşması için, benliğini aşan beşer üstü bir rehbere ihtiyaç hisseder. Çünkü insan, kendini aşmadan kendini keşfede- mez. Bu keşif gerçekleşmeksizin toplumsal inşa da mümkün değildir. Çünkü birey değişmeden hiçbir şey değişmez; birey inşa olmadan toplum da inşa olmaz.<sup>165</sup></p>
<p>Vahyin rehberliğinde kendi erdem ve zafiyetlerini tespit etmesi, zafiyetlerini ıslah edip, erdemlerini de inşa etmesiyle yapılanan bu sürecin sonunda insan, Fahreddîn er-Razî’nin “Âit o“gerçek irfan” dediği idrak haline mazhar olur.<sup>166 </sup>Gerçek irfan “behîdî” bir nitelik taşıması sebebiyle<sup>167</sup> her­hangi öncüle ve doğrulamaya ihtiyaç hissettirmeyecek bir açıklığa sahiptir.<sup>168</sup> Bu irfan sayesinde insan “Ben kimim?”ve “Niçin Yaratıldım?” gibi pek çok sorunun cevabını bu­lur. Adeta insan, bildiğinin hakkını verdiği için Allah ona bilmediklerini öğretir.<sup>169</sup> İnsanın kendi benliği üzerinde tefekkür etmesi, bir yandan kendisinin âlemde ne kadar özel bir varlık olduğunu fark etmesini sağlarken öte yandan kendi kendine yeten “kıyam bi nefsihî” bir varlık olmadığını da anlamasına yardımcı olur. Böylece Kur’an ın tefekkür sistemi insana en büyük soruyu sordurur: “Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı hizmetinize kim verdi?”<sup>170</sup> Eğer insan bu sorunun sahih cevabını bulur ise onun maddî ve manevî dünyası sil baştan değişir. İnsan hayatının gayesi; nefsi tanıma, süfli arzuların üstüne çıkma, ulvi ve İnsanî güçleri geliştirme ile ortaya çıkar. Aksi takdirde İnsan süfli değerlerin esareti altında en büyük mahrumiyeti ve huzur­suzluğu yaşar.<sup>171</sup> Bu mahrumiyet ve huzursuzluk en büyük basiret olan Kur’andan yüz çevirmenin bir cezası olarak Allah’ın insana musallat ettiği bir mutsuzluk ve sıkıntı halini ifade eder.<sup>172</sup> Şu halde basiretin, vahye bağlılığın bir sonucu olduğunu ve dolayısıyla da insanın iman, ibadet ve güzel ahlak ile tefekkür gücünü böylesi bir tecrübeye hazır hale getirebileceğini söyleyebiliriz.<sup>173</sup></p>
<p><strong>Âfâkî Tefekkür</strong></p>
<p>Kur’an’ı incelediğimiz zaman, tefekküre teşvik eden âyet­lerin<sup>174</sup> iki boyuta sahip olduğunu görüyoruz. Birinci boyutta Kur’an; âlemin her noktasına ilmek ilmek döşenmiş olan eser-müessir, sanat-sanatkâr münasebetini vurgulamış; <strong>kai­nattaki </strong>düzenden bu düzeni yaratan düzenleyiciye ulaşması konusunda insana yol göstermiştir. Havadaki kuştan yerdeki taşa, insanın belindeki meniye ve çöldeki deveye varıncaya kadar her şey, insanın önünde yaratıcıyı hatırlatan, insanı eserden müessire yönlendiren ve arayış duygusuna iten bir alamet olarak durmaktadır. Bu bağlamda Kur’an; insanı annesinin karnından hiçbir şey bilmez iken çıkaranın, şükret­mesi için ona kulaklar, gözler verenin,<sup>175</sup> göğün boşluğunda kuşları tutanın;<sup>176</sup> insan, hayvan ve bitkilerin kendisiyle hayat bulduğu suyu gökten indirenin;<sup>177</sup> geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı, denizi yara yara giden gemileri insanın hizmetine verenin;<sup>178</sup> insanları sarsmasın diye yeryüzünü dağlarla sa- bitleyip,<sup>179</sup> dağlarda insanlar için sığınaklar,<sup>180</sup> istikameti bulabilmeleri için gökyüzünde yıldızlar, yeryüzünde yollar yaratanın;<sup>181</sup> insana barınacağı ve içinde huzur bulacağı evi­ni, hayvan derilerinden giysileri, zırhlar ve çadırlar yapmayı öğretenin;<sup>182</sup> gece ile gündüzü peş peşe getirip değiştirenin<sup>183 </sup>Allah olduğuna dikkat çeker:</p>
<p>“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gün­düzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryü­zünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”<sup>184</sup></p>
<p>“Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden- dir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır. Emriyle göğün ve yerin (kendi düzenlerinde) durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra sizi yerden (kalkmaya) bir çağırdı mı, bir de bakarsınız ki (dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz. Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca Ona aittir. Hepsi O’na boyun eğmektedirler. O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır.</p>
<p>Bu, Ona göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”<sup>185</sup></p>
<p>O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmânın ya­ratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulama­yıp) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.”<sup>186</sup></p>
<p>Muhammed Kutub, Kur’an’ın kendine has bu tefekkür dokusunu veciz bir şekilde şöyle anlatmaktadır: “Gökyüzü, yeryüzü, Güneş, Ay ve yıldızlar, korkunç semavi cisimler, feza denilen boşluğa fırlatılmış âlemler, gece ve gündüzün birbiri­ni takip etmesi, aydınlık ve karanlık&#8230; Ufuklarda küçücük ve güçsüz bir hat şeklinde, aydınlık bir ip gibi beliriveren hilalin dönüp Ay haline gelişi, sonra basamak basamak giderek eski bir hurma dalı gibi kaybolup gidişi, şimşek, yıldırım, kasırga, fırtına, yağmur ve bulut&#8230; Yeryüzü ve sarp dağlar, vadiler ve nehirler&#8230; Karalarda dolup taşan, denizlerde yüzüp giden ve birbirine benzemez hadsiz hesapsız varlıklar&#8230; Ve her varlıkta ayrı bir şekil arzeden engin dikkat ve itina&#8230; Güneş sistemimiz ve gök cisimlerinin hareketi, korkunç ve karanlık boşluklarda bir kıl payı bile şaşmayan engin nizam&#8230; Yeryü­zünün kara bağrından fışkırıp da çamurları delerek aydınlığa kavuşmak isteyen tane&#8230; Yumurtasında dönüp duran, etrafı seyre dalan şu küçük kuş yavrusunun, annesinin gagasından aldığı besin&#8230; Yapısı son derece farklı, renkleri son derece parlak bir tel tüy&#8230; Ve gözün ilişip de duygunun kavradığı her şey&#8230; Her şey&#8230;”<sup>187</sup> Özetle kainat her zerresiyle insanı Yüce Allah ın kudreti üzerinde düşünmeye davet etmekte; O’na bağlanmaya ve itaat etmeye çağırmaktadır.<sup>188</sup></p>
<p>Bu çağrıya kulak verip kainat üzerinde düşünen insan alemdeki gaı birlikteliği ve bu birliktelik içinde her varlığın bir görevinin olduğunu fark eder. Bu, insanın kendi varlığının niçinliğini sorguladığı bir aşamadır. Bu noktada Kur’an; “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarat­tım.”<sup>189</sup> âyetiyle insanın bu sorusuna en köklü cevabı verir. Bu kulluğun gereği gibi gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği de bizzat Yüce Yaratıcı tarafından denetlenmektedir: “Şüp­hesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.”<sup>190</sup></p>
<p>Karakter inşasında imanın rolünden bahsederken de de­ğineceğimiz gibi inanma ihtiyacı, insanda fıtrî bir güçtür; yok edilmesi mümkün değildir. Eğer gerçek muhatabı olan Allah’a yöneltilmez ise insan başka şeylerin ilah olduğuna inanır; ama mutlaka inanır. Çünkü bu ihtiyaç, en olumsuz psiko-sosyal şartlarda bile varlığını devam ettiren, insan ta­biatının zorunlu unsurlarından biridir.<sup>191</sup> Gerçek bir inancın temel unsuru, âlemdeki deliller üzerinde tefekkür eden insa­nın bu delillerin ötesinde, bu âlemi kendi zatının varlığına işaret edecek delillerle var eden bir yaratıcının var olduğuna inanmasıdır. Burası, insanın soyuttan somuta, maddeden manaya, şehadetten gayba geçmesinde kırılma noktasıdır. Bu aşamadan itibaren somut düşünce soyut bir kabiliyet kazanır, aklın tefekkürü yerini kalbin tefakkuhuna bırakır. Böylece insan ahirete, ölümden sonraki dirilişe, melekler, cinler ve şeytanlar gibi duyu organlarıyla idrak edemediği bazı gizli varlıkların mevcudiyetine iman eder.<sup>192</sup></p>
<p>İman; “mu men bih” olan zatın, bizzat realiteler dünyasına koyduğu ve kendisi sayesinde ulûhiyetinin izi sürülebilen somut ve içkin bir “delîl”den soyut ve aşkın bir “medlûle yani delili koyanın zatına ulaştığımız reel bir gerçeklik üzerine inşa edilir. Başka bir ifadeyle Allah’a iman, gerçekte mevcut olmayan vehmi bir şeyin varlığını iddia etmeye dayalı bir ütopya değildir. Çünkü hayalî olan bir şeyin, reel dünya­da gerçekleşerek vücut bulması imkânsızdır, insan hayal kurarken, kurduğu hayalin bir “uydurma” olduğunun ve somut âlemdeki hiçbir “delil”in, kendisine delalet etmediği bir “medlûlün varlığını iddia ettiğinin farkında olur. Bu bağlamda Allah’ın dışında başka ilah ya da ilahların varlığını iddia etmek Kur’anda, uydurma anlamına gelen<sup>193</sup> “ifk”<sup>194 </sup>ve “iftira”<sup>195</sup> kavramıyla ifade edilmiş ve Allah kendisine şirk koşan müşriklere; “Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”<sup>196</sup> buyurmuş ve bu uydurma ilahlardan umulan yardımların karşılıksız kala­cağım belirtmiştir.<sup>197</sup> Şu halde ulûhiyeti, isim ve sıfatlarında eşi emsali olmayan Allah’tan başkasına dayandırmak, somut âlemde mevcut olmayan bir delile soyut âlemde bir medlûl isnat etmek demektir. Bu ise apaçık bir uydurma olup;<sup>198</sup> şirki özünden batıl bir iddia kılmaktadır, “(inkar edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilahlar edindiler.”<sup>199</sup> âyetinde, müşriklerin şirk koştukları şeylerin hiçbir şey yaratamayacaklarının ifade edilmesi ve böylece şirkin batıl oluşunun ortaya konması bu açıdan dikkat çekicidir.</p>
<p><strong>Aklın İnşasının Sonuçları</strong></p>
<p>Aklın inşasının amacı, sadece maddî düşünme gücünü ya da hafızaya ilişkin zekâ faaliyetlerini geliştirmek değildir. Bu inşanın gayesi, en geniş dairesinden kuşatmak suretiyle insan fıtratını yaratılışın anlam ve hedefleri çerçevesinde yeniden ve bütünsel bir şekilde yapılandırmaktır. İnsan benliğinin ya da şuurunun iki ayrı yöne bakan iki boyutu vardır. Salt zekâ insan bilincinin, maddeye dönük olan kısmında yer alır. Bundan dolayı da insanın manevî varlığını ifade etmede yeterince kapsayıcı bir anlam alanına sahip değildir. Başka bir ifadeyle o, insan bilincinin dış kısmında bulunmasından dolayı maddî, yatay ve mekanik işlere yönelik bir fonksiyon icra eder. İnsan bilincinin derin kısmında ise davranışlarımıza gerçek hedeflerini tayin etme gücüne sahip olan ve gerçek karakterimizin özünü teşkil eden derin bilincimiz ve manevî özümüz bulunmaktadır. İnsanın asıl benliğini ve fıtratının ve karakterinin özünü oluşturan merkez de burasıdır.<sup>200</sup></p>
<p>Genelde karakterin özelde de aklın inşasının asıl ama­cı bu öze nüfuz ederek insanı kemale erdirmektir. Gerek karakterin gerekse aklın inşasını; sırf zekânın ve hafızanın inşasına indirgemek, hakikati elde etmeyi salt entelektüel ve epistemolojik bir eylemden ibaret görmek ve böylece düşünce aksiyonunu rasyonel şablonların kıskacına almak, insanın varoluş amacını gerçekleştirmek şöyle dursun; onu bu amaca yönelmekten bile alıkoyan Bundan dolayı; Kuranın inşa sisteminde aklın tefekkürü insanı maddeden manaya, şehadetten gayba, enginden aşkına doğru evirir. Başka bir deyişle akıl somut âlemi algılama kabiliyetine soyut âlemi idrak etme yeteneğini de ekler. Bunun gerçekleşmesi için Kuran, insanı öncelikle madde üzerinde düşünmeye teşvik eder. Böylece insana varlıktaki kemal ve cemali fark ettirir; insana bu cemalin ve kemalin sahibinin kim olduğu soru­sunu sordurur. Bu aşamadan itibaren dışa dönük zeka içe dönük bilinci harekete geçirir ve Rûm suresinin 30. âyetinde Allah’ın fıtratı olarak ifade edilen din üzerine yaratılan in­san tam da Allah’ın; “Hakka yönelen bir kimse olarak tüm varlığını dine çevir.. .”<sup>201</sup> emrinin gereğini yerine getirir ve İman eder. Dolayısıyla diyebiliriz ki, gerçek düşünce; iman ve teslimiyeti doğurur, doğurmalıdır. Çünkü ruhi gelişime hizmet etmeyen düşünce etkinliğinin, fazla bir ahlaki de­ğeri yoktur.<sup>202</sup> Ruhi boyut üzerine temellenen aklın inşası, insanın verdiği kararları ve gerçekleştirdiği eylemleri tetkik süzgecinden geçirmesini sağlar. İnsan, aklın inşası ile aceleci­lik, ihtiras, bencillik, bağnazlık, partizanlık ve fanatizmden; hâsılı insan dimağını adeta bir sarmaşık gibi saran bütün batıl bağlarından kurtulur.<sup>203</sup></p>
<p>Aklın inşasının neticesi hikmettir.<sup>204</sup> Akıl, tecrübe ve fcğru yargının bir hâsılası olan hikmet<sup>205</sup> olumlu karakter özelliklerinin başıdır. Hikmet sayesinde akıl, dinî dünyanın kendisine ait ruh ve mantığını anlayabilecek konuma yük­selir.<sup>206</sup> Eşyanın hakikatinin kendisiyle anlaşıldığı hikmet;<sup>207 </sup>aldın, dolayısıyla da karakter inşasının başlangıcı sayılabilir.<sup>208 </sup>İnsan ancak aklın inşa edilmesi sayesinde şehvet ve gazap kuvvetini kontrol altına alabilir. Genel olarak sözde ve fiilde hak üzere olmak şeklinde tanımlanan hikmet,<sup>209</sup> aynı anda bilgi ve davranışla ilgili olmasından dolayı<sup>210</sup> ilahi ahlak ile faiklanmak (ahlak-ı ilahiye ile tahalluk) olarak da ifade edilebilir.<sup>211</sup> Bu itibarla Yüce Allah Kur’an’da; “Allah, hikmeti üflediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.”<sup>212 </sup>buyurarak hikmete vasıl olmanın insana pek çok erdemi kazandıracağını ifade etmiştir. Ayrıca hikmetin de kitap gibi Allah tarafından vahyedildiği,<sup>213</sup> Hz. Peygamberin insanlara kitapla birlikte hikmeti de öğrettiği,<sup>214</sup> kitap gibi hikmetin de Allah katından indirildiği<sup>215</sup> veya Allah tarafından peygam­berlere verildiği<sup>216</sup> ve hakka davetin ancak hikmet ekseninde gerçekleşebileceği<sup>217</sup> de Kur’an’da ifade edilmektedir. ln<sub>8an</sub> I hikmet sayesinde hakla batılın, güzel ile çirkinin, yalan il<sub>e </sub>doğrunun arasındaki farkı anlar ve hakka yönelme ve batıl olandan kaçama konusunda bir manevî yöneliş haline vasıl olur. Allah tan korkar, nefsinin ayıplarını görür, ibadete ve ahirete meyledişi artar, dünyanın ve şeytanın saptırıcı cazi­besine karşı daha mesafeli durmaya gayret eder.</p>
<p>Özetle diyebiliriz ki, aklın inşasının amacı insanı, “Rab- bimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru!”<sup>218</sup> hakikatine erdirmektir. Böylece insan Allah’ın, gökleri, yeri ve bu ikisinin içinde bulunanları yaratmasındaki hikmete erer.<sup>219</sup> Kur’an’da alamet olarak isimlendirilen bulgular üzerinde düşünmek insanı Yüce Yaratıcı hakkında bir şuura sahip kılar. Bu şuur aşkın değerlere ve yüksek hakikatlere ilgi ve yönelişin temelini oluşturur. İlgi ve yönelişin sonucu ise bağlanma arzusudur. Bağlanma arzusunun belirdiği anda gerçekleşen karakter inşa halkası ise imandır.<sup>220</sup> İnsan iman sayesinde varoluşu­na yönelttiği “Niçin?” sorusunun en sahih cevabını bulur; böylece aklın tefekkürü kalbin tefakkuhuna evrilir ve insan hikmete ulaşır. Hikmetle birlikte doğru düşünme ve hük­metme, hadiselerin inceliklerini kavrama ve nefsin afetlerini anlayarak onlara karşı tedbir alma feraseti gerçekleşir. Burada çok önemli bir hususu daha vurgulamak gerekir. Karakter inşasının hedefi olan ahlaki davranışların kazanılmasında sadece aklî aktiviteye dayanmak yetmez. Çünkü vahyin inşa metodu salt epistemolojik bir faaliyet değildir. Bu sebeple insan, inşaya muhatap olduğu her aşamada İlahî inayete de muhtaçtır. Bu durum, vahyin karakter inşa metodunun metafizik karakterli olmasından kaynaklanmaktır. Akıl ancak ilahı nur sayesinde hakikati idrak edebilir. İlahî nura mazhar olmak ise iman ve ibadetin sonucunda meydana gelen hidâyet sayesinde gerçekleşir.<sup>221</sup> Bu sebeple biz çalışmamızın bu aşamasında sırayla iman ve ibadetin karakter inşasındaki rollerine değineceğiz.</p>
<p>Yasin Pişgin &#8211; Kuranda Karakter İnşası,syf:172-195</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>79      Mehmedoğlu, Ali Ulvi, <em>Kişilik ve</em>   Din, Dem    yay., İstanbul, 2004,  s. 48.</p>
<p>|80      Ahzâb, 33/45-46.</p>
<p>81 Fersahoğlu, <em>Kuranda Zihin Eğitimi, s.</em> 546-558.</p>
<p>82.Sert, <em>Kuranda insan Tipleri ve Davranışları,</em> 100.</p>
<p>83.Özyılmaz, <em>İslami Eğitim ve Psikolojik Temelleri, s.</em> 289-290.</p>
<p>84.Sert, <em>Kuranda İnsan Tipleri ve Davranışları,</em> 46.</p>
<p>85.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em></p>
<p>86.Cevheri, <em>Sıhâh, V,</em> 1768-1772; Râzî,<em>Muhtâru-Sıhâh,</em> 215; îbn Manzûr,<em>Lisânul-Arab, </em>XI, 458; Fîrûzâbâdî, <em>el-Kâmûsul-Muhît, s.</em></p>
<p>87.Mekkî b. EbîTâlib, <em>el-Hidâye ilâ Buluğun-Nihâye,</em> I, 253; Sem’ânî, <em>Tefiîrul-Kuran, </em>I, 71</p>
<p>88.Salebi, <em>el-Keşfu vel-Beyân,</em> I, 188. Bkz. İbn Atıyye, <em>el-Muharrerul-Vecîz,</em> I, 137.</p>
<p>89.Bolay, Süleyman Hayri, “Akıl” <em>DİA.,</em> II, 238.</p>
<p>90 îbn Manzûr, <em>Lisânul-Arab,</em> XI, 459.</p>
<p>91 Beğavî, <em>Meâlimut-Tenzîl,</em> 1,110; Nîsâbûrî, <em>İ’câzul-Beyân,</em> 1,90; Sert, <em>Kuranda İnsan Tipleri ve Davranışları,</em> s. 96.</p>
<p>92 Tâhâ, 20/54.</p>
<p>93 Fecr, 89/5.</p>
<p>94 Isfahanı, <em>Tefiîrur-Râğıb el-Isfahânî,</em> I, 175.</p>
<p>95 Kadri, Hüseyin Kâzım, <em>Türk Lügati,</em> Me arif Matbaası, İstanbul, 1943, Akl ; Şem- seddin Sami, <em>Kâmûs-i Türkî,</em> Dersaâdet, İstanbul, 1317 , “Akl”</p>
<p>96.Îbnu’l-Cevzî, Ebû’1-Ferec Abdurrahmân b. Âli, <em>ZemmuLHevâ,</em> Beyrut, 1978, s. 40.</p>
<p>97.Fersahoğlu, <em>Kuranda Zihin Eğitimi, s.</em></p>
<p>98.Fersahoğlu, <em>Kuranda Zihin Eğitimi, s.</em></p>
<p>99.Sübkî, Tâcüddîn, <em>Tabakâtu&#8217;ş-Şâfi’iyyetilKübrâ,</em> Dâru 1-Marife, Beyrut, ts.,s. 42.</p>
<p>100.Mâverdî, Ebû’l-Hasen Ali b. Muhammed, <em>Edebud-Dünyâ ved-Dîn,</em> Mustafa es-Sekâ, İsa el-Bâbi Halebî Baskısı, Kahire, 1973, s. 20. Ayrıca bkz. Henry C. Link, <em>Dine Dönüş, Çev.</em> Ömer Rıza Doğrul-Ahmet Halit Kit, İstanbul, 1949, s. 104; Bayraklı, Bayraktar, <em>Kuranda Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları,</em> İstanbul, 1999, s. 51.</p>
<p>101.Corbin, Henry, <em>İslam Felsefesi Tarihi, Çev.</em> Hüseyin Hatemi, İstanbul, 1986, s. 104.</p>
<p>102.Îbnu’l-Cevzî, <em>Zemmul-Hevâ, s.</em></p>
<p>103.Sert, <em>Kuranda İnsan Tipleri ve Davranışları,</em> 90.</p>
<p>104 Pişgin, Yasin, <em>Kuranda Akıl ve Tefsirde Akılcılık,</em> İlahiyat yay., Ankara, 2015, s. 42.</p>
<p>105 Feyûmî, <em>el-MisbâhuLMünîr,</em> II, 479; Râzî, <em>Muhtâru-Sıhâh,</em> 242.</p>
<p>106 Bakara. 2/219,266; Enim, 6/50; A’ritf, 7/176,184; Yûnus, 10/24; Ra’d, 13/3; Nahl, 16/11, 69; Rûm, 30/8, 21; Zümer, 39/42; Câsiye, 45/13; Haşr, 59/21.</p>
<p>107 Nahl, 16/44. Bkz. Âl-i îmrân, 3/191.</p>
<p>108 Bkz. Mülk, 67/10; Hadîd, 57/17; Hucurât, 49/4; Nûr, 24/61; A’râf, 7/169; Yûnus, 10/16; Hûd, 11/51: Yûsuf, 12/12; Enbiyâ, 21/10; Mü’minûn, 23/280; Kasas, 28/60-, Yasin, 36/62; SâHat, 37/138; Bakara, 2/73,76,242; Âl-i Îmrân, 3/65; En&#8217;âm, 6/32.</p>
<p>109 Yûnus, 10/101, Ankebût ,29/20, ZAriyât, 51/20—21, Tür, 52/35, Enbiyâ, 21/22, Müminûn, 23/91.</p>
<p>110 Kutub, Seyyid, <em>İslâm Düşüncesi,</em> Çev. Akif Nûri, Çığır Yay., İstanbul, 1973, s. 48.</p>
<p>111 Zakzuk, Mahmud Hamdı, <em>Devru’l-İslâm fi Tetavvuri’l-Fikri&#8217;l-Felsefi,</em> Katar, 1981,s.59.</p>
<p>112 Bakara 2/170, 171. Bkz. Aydın, Mehmet, “Allah’ın Varlığına İnanmanın Aklîliği&#8221;, <em>İslâmî Araştırmalar,</em> sy. 2, Ekim, 1986, s. 18.</p>
<p>113 Mâide 5/58.</p>
<p>114 Cürcânî, <em>et-Tarîföt,</em> s. 63.</p>
<p>115 Bkz. Bakara, 2/171. Sem’ânî, <em>Tefiîrul-Kur’ân,</em> 1,168; îbn Atıyye, <em>el-Muharreru’l-Vecîz, </em>I, 238.</p>
<p>116 Kuduer, İlhan, “Düşünme”, <em>D.LA,</em> X, 53.</p>
<p>117 Bundan dolayı da yaratıcısının varlık ve birliğine delalet eden bütün kainat, Kur anda “âlem” olarak isimlendirilir. Bkz. Fatiha, 1/2; Bakara, 2/131; Âl-i Îmrân, 3/197; Mâide, 5/28; îbn Manzûr, <em>Lisânul-Arab,</em> XII, 420; îbn Kayyim,<em>Zâdul-Mesir,</em> 1,19.</p>
<p>118 Bakara, 2/171; Enfal, 8/22; Yûnus, 10/42; Bkz. Bakara, 2/164; Mâide, 5/58,103; Yûnus, 10/100, Ankebût, 29/63.</p>
<p>119 îbn Fâris, <em>Mekâyîsul-Lüğa,</em> I, 168; Askerî, Ebû Hilâl, <em>el-Fürûku’l-Lüğaviyye,</em> Thk. Muhammed Îbrâhîm Seiîm, Dâru’l-îlmi ve’s-Sekâfeti li’n-Neşri ve’t-Tevzf, Kahire, ts.» s. 71.</p>
<p>120 Kuduer, “Düşünme”, X, 54.</p>
<p>121 Pişgin, Yasin, <em>Kurana Göre Akıl ve</em> Akılcılığın <em>Kur’an Tefsirine Etkisi,</em> Ankara Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 2008, s. 7-11.</p>
<p>122 Râzî, <em>Muhtârus-Sıhâh,</em> s. 200</p>
<p>123 Bûtî, M. Saîd Ramazân, <em>el-Yakîniyyâtul-Kevniyye,</em> Çev. Heyet, Madve, İstanbul, 1986, s. 221; Sâbûnî, Nûreddîn, <em>el-Bidâyetü fi Usul’id-Dîn,</em> (Matûridiyye Akaidi, Çev. Bekir Topaloğlu), D.Î.B. Yay., Ankara, 1971, s. 46.</p>
<p>124 Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib, <em>Kitâbu’l-Beyân ani’l-Fark BeyneTMucizâti veTKeramât,</em> Beyrut, 1958, s. 45.</p>
<p>125 Nesefi, Ebûî-Muîn, <em>Tebsirâtul-Edille fi’l-Kelâm,</em> Thk. Claude Salame, Dımaşk, 1990, I, s. 470; Kılavuz, A. Saim, <em>Ana Hatları İle İslâm Akâidi Kelâma Giriş,</em> Ensâr Neşr. İstanbul, 1987, s. 148.</p>
<p>126 Gazali, <em>İhyâu Ulûmu d-Dîn,</em> II, 901; Sâbûnî, Muhammed Alî, <em>et-Tibyânfi Ulû- miTKurân,</em> Dersaâdet, İstanbul, ts., s. 147, 148.</p>
<p>127 Kassas, 28/32.</p>
<p>128 Beycûrî, Îbrâhîm, <em>Şerhul-Beycûrî alâ’l-Cevhere,</em> Matbuât, Mısır, 1954/1374, s. 127.</p>
<p>129 Yavuz, Salih Sabri, <em>İslâm Düşüncesinde Nübüvvet,</em> İnsan Yay. İstanbul, ts.,s. 178.</p>
<p>130 Nebhânî, Yûsuf, <em>Huccetullâh alâ&#8217;l-Âlemîn fi Mucizâtı Seyyidi’l-Mürselîn,</em> Mektebe- tul-lslâmiyye, Diyarbakır, ts., s. 10, 13.</p>
<p>131 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s. 73.</em></p>
<p>132 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 228.</p>
<p>133 Bakara, 2/170. Bkz. A’râf, 7/28, 70, 173; Yûnus, 20/78; Şuarâ, 26/71-74; Enbiyâ, 30/51-52; Sa’d, 38/4-8. Kuranda peygambere uymak da aynı şekilde <em>&#8220;atalara uymak&#8221; </em>şeklinde kavramlaştınlmıştır. Böylece sirat-ı müstakim üzere olan ataların izinden gitmenin batıl üzere gidenlere tabi olmaktan farklı olduğu şu şekilde ifade edilmiştir: &#8220;Atalarım <em>İbrahim, İshak</em> ve <em>Yakub’un dinine uydum. Bizim, Allaha herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lüt/udur, fakat insanların çoğu şükretmezler.&#8221;</em> Yûsuf, 12/38. Bkz. Zuhruf, 43/21-24, Mâide, 5/104.</p>
<p>134 <em>Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?&#8221;</em> Mâide 5/50. Bkz. Ahzâb, 33/33; Fetih, 48/26; Âl-i tmrân, 3/154; İbn Manzûr, <em>Lisânu’l-Arab, XV,</em> 295, XVII, 441; Hattâbî, Ebû Süleyman, <em>Ğaribul-Hadis,</em> Hık. Abdulkerîm îbrâhim el-Ğurbâvî, Dâru’l-Fikr, 1402/1982, III, 237; Vâhidî, el-Veciz, 1,238; Beğavî, <em>Meâlimut-Tenzil, </em>I, 525.</p>
<p>135 Bakara, 2/171.</p>
<p>136.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisin.</em></p>
<p>137.Certel, <em>Kur &#8216;anda İnsan, s.</em> 79-80.</p>
<p>138.Hûd, 11/59; Îbrâhîm, 14/15; Kâf, 50/24; Müddessir, 74/16; Mamer b. Müsennâ, <em>Mecâzul-Kur’ân,</em> I, 290; İbn Kuteybe, <em>Ğarîbul-Kur’ân, s. 178;</em> Sa’lebî, <em>el-Keşfu vel- Beyân,</em> V, 175; Beğavî, <em>Meâlimu’t-Tenzîl,</em> II, 454.</p>
<p>139.Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat, s.</em></p>
<p>140.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em></p>
<p>141.Bakara, 2/258. İbn Atıyye, <em>el-Muharrerul-Veciz,</em> I, 346.</p>
<p>142.Kurtubî, <em>el-Câmi’,</em> III, 285.</p>
<p>143.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em></p>
<p>144.Alper, Hülya, <em>İmam Matüridi’de Akıl-Vahiy İlişkisi,</em> İz Yayıncılık, İstanbul, 2009, s.169.</p>
<p>145.Aydın, Mehmet, “Allah’ın Varlığına İnanmanın Akliliği”, <em>Islami Araştırmalar,</em> 1/2, Ankara, 1986, s. 18-19.</p>
<p>146 Aydın, Mehmet, <em>Din Felsefesi,</em> Dokuz Eylül Üniversitesi Yay., İzmir, 1990, s. 244.</p>
<p>147 İbn Side, el-Muhkem <em>ve’LMuhİtuLA’zam, X,</em> 594; İbn Manzûr, <em>Lisânul-Arab,</em> XIV, 61.</p>
<p>148 Fussilet, 41/53.</p>
<p>149 Enbiyâ, 21/24; Zuhaylî, <em>et-Te^îru’l-Vaslt,</em> II, 1574; Cezâirî, <em>Eystru’t-Tefâsir,</em> III, 404.</p>
<p>150 Zâriyât, 51<em>120-2</em>1.</p>
<p>151 İbn Âşûr, <em>et-Tahrir vet-Tenvir,</em> XXVI, 353; Âl-i Ğâzî, <em>Beyânul-Meâni,</em> IV, 145; Kutub, <em>Fi Zilâli’l-Kur’ân,</em> VI, 3377.</p>
<p>152.Çamdibi, <em>Din Eğitiminde İnsan ve Hayat, s.</em></p>
<p>153.Câvî, <em>Merâh Lebid,</em> II, 622; Saka, <em>Yabancılaşma Karşısında Kuran, s.</em></p>
<p>154.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi, s.</em> 61-64.</p>
<p>155.Saka, <em>Yabancılaşma Karşısında Kuran, s.</em></p>
<p>156.Vakıa, 56/58-59. Bkz. Târik, 86/5-6; Sadî, <em>Ttfiirul-Kerim, s.</em> 835; Kasımı, <em>Mehâ- sinut-Tevîl,</em> IX, 125; Âlûsî, <em>Rûhul-Meânİ, XV,</em> 305-309; Şevkânî, <em>Fethu’LKadîr,</em> V, 508.</p>
<p>157.İkbal, Muhammed, <em>İslahla Dinî Dii^üncenm Yeniden Doğusu.</em> Bir Yayıncılık Cev Ahmet Asrar, İstanbul, 1984, s. 73. <sup>7</sup>           ’ ^<sup>CV</sup>’</p>
<p><em>158.Çamdibi, Din Eğitiminde İnsan ve Hayat,</em> 50-51</p>
<p>159.Ebul-Bekâ, <em>el-Külliyyât,</em> 247.</p>
<p>160.îbn Kuteybe, <em>Carîbuİ-Kurân,</em> s. 191; Ma’mer b. Müsennâ, <em>Gartbul-Kur’ân,</em> I, 319; Semerkandî, <em>Bahrul-Ulûm,</em> II, 213.</p>
<p>161.En’âm, 6/104. A’râf suresi 7/203’de &#8220;btfrtret&#8221; kelimesi şu şekilde ifade edilir: “ Cr*          <em>(Kur&#8217;an âyetleri), Rabbinizden gelen basiretlerdir (Gönül </em><em>göçlerini aydtnlatan nurlardır), (iman edecek bir topluluk için) bir hidâyet kaynağıdır.&#8221; </em></p>
<p>162.Herevî, <em>Tehzibu&#8217;l-Lüğa,</em> XII, 125; Zemahşert, Ebû Kâsım, <em>Esâsu&#8217;l-Belâga,</em> Thk. Mu­hammed Bâsil Uyûnus-Sûd, Dâru’l-Kütübi’l-îlmiyye, Beyrût, 1419/1998, I, 62.</p>
<p>163.Zemahşerî, <em>Keşşâf,</em> II, 55.</p>
<p>164.îbn Atıyye, <em>el-Muharrerul-Veciz,</em> II, 331.</p>
<p>165.Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat, s.</em> 81-83.</p>
<p>166.Râzî, <em>Mefâtîhu’l-Ğayb,</em> XIII, 104. Bkz. Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat, s. 51.</em></p>
<p>167.Süyûtî, Celâlüddîn, <em>Mucemu MekâlîdiTUlûm JiTHudûd ver-Rüsûm,</em> Thk. Muham- med İbrahim Ubâde, Mektebetu’l-Adâb, Kahire, 1424/2004, s. 200.</p>
<p>168.Cürcânî, <em>et-Ta’rtfât,</em> s. 55.</p>
<p>169.Çamdibi, Din Eğitiminde <em>İnsan ve Hayat, s.</em> 52.</p>
<p>170.Ankebût 29/61. Bkz. Lokman 31/25; Zümer 39/38; Zuhruf 43/9, 87.</p>
<p>171.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 12-13.</p>
<p>172.Bu durum <em>“Her kim de benim zikrimden (Kur andan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.”</em> (Tâhâ, 20/124) âyetinde ”      ” “zor/sıkıntılı/dar geçim” şeklinde ifade edilmekte ve bu tabirle insanın inkâr sebebiyle içine düştüğü derin manevi buhran ifade edilmektedir. Bkz. Kutub, Fi<em>Zilâli’l-Kur’ân,</em> IV, 2355; Kâsımî,<em>MehâsinuP-Te’vîl,</em> VII, 154; Bursevî, <em>Rûhul-Beyân,</em> V, 441.</p>
<p>173.Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat,</em> s. 51.</p>
<p>174.Çalı<u>şka</u>n, Necmettin, <em>Kuranda İnsanın Canlı (Nebatat-Hayvanat) ve Cansız (Cemadat) Varlıklarla İlişkisi,</em> Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2010, s. 48-57; Çalışkan, Necmettin, “Kur’an’da İnsanın Var­lıklarla İlişkisi”, <em>The Çenter ofJASSS (The Journal ofAcademic Social Science Studies) Journal,</em> 55/2017, 247-265, s. 252-253.</p>
<p>175.Nahl, 16/78; Mülk, 67/23.</p>
<p>176.Nahl, 16/79; Mülk, 67/19.</p>
<p>177.Nahl, 16/10; Mülk, 67/30.</p>
<p>178.Nahl, 16/12-14.</p>
<p>179.Nahl, 16/15.</p>
<p>180.Nahl, 16/81.</p>
<p>181.Nahl, 16/15-16.</p>
<p>182.Nahl, 16/80.</p>
<p>183.Bakara, 2/164. Bkz. Kâf, 50/6-8.</p>
<p>184.Bakara, 2/164.</p>
<p>185.Rûm, 30/19-27.</p>
<p>186.Mülk, <em>G7İ3-A.</em></p>
<p>187.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi, s.</em> 284-285.</p>
<p>188.Saka, <em>Yabancılaşma Karşısında Kuran,</em> s. 162.</p>
<p>189.Zâriyât, 51/56; Hicâzî, <em>et-Tefsîrul-Vâdıh,</em> III, 542.</p>
<p>190.İnşân, 76/2; Cezâİrî, <em>Eyserut-Tefâsîr,</em> V, 483.</p>
<p>191.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi, s.</em> 143-145.</p>
<p>192 Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi,</em> s. 145-147.</p>
<p>193 Askerî, <em>Mu&#8217;cemu’l-Furûki&#8217;l-Lüğaviyye,</em> s. 451.</p>
<p>194 Ahkâf, 46/28; Zuhruf, 43/45.</p>
<p>195 Kasas, 28/75; Kutub, <em>Fî ZilâliTKur’ân, V,</em> 2709.</p>
<p>196 Nisâ, 4/48. Bkz. Sâfiât, 37/86; tbn Kesîr, <em>Tefiîru’l-Kur’âni’l-Azîm,</em> VII, 24-25</p>
<p>197 Yâsîn, 36/23, 74. Bkz. Enbiyâ, 21/43; Râzî, <em>Mefâtîhul-Ğayb,</em> XXVI, 265-266- Kurtubî, el-Câmi’, XI, 291.</p>
<p>198 Mekkî b. Ebî Tâlib, <em>el-Hidâye ilâ Bülûğun-Nihâye,</em> II, 1351.</p>
<p>199 Furkân, 25/3, Bkz. Enbiyâ, 21/24; Beydâvî, <em>Envârut-Tenzîl,</em> IV, 117.</p>
<p>200 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s. 74.</em></p>
<p>201 Rûm, 30/30.</p>
<p>202 A. Carrel, <em>İnsanlar Uyanın,</em> Çev. Leyla Yazıcıoğlu, İstanbul, 1959, s. 77.</p>
<p>203 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 55-56.</p>
<p>204 Tabiinden Zeyd b. Eşlem (ö. 136/754), Bakara suresinin 129. âyetinde geçen <em>“hikmet” </em>kelimesini açıklarken “ jJÜJI ” dinî akıl olarak tefsir etmesi, aklın inşası ile hikmet arasındaki ilişkiyi ifade etmesi bakımından dikkat çekicidir. Bkz. îbn Ebî Hâtim, <em>Tefsîrul-Kur&#8217;âniTAzîm,</em> I, 237; Mekkî b. Ebî Tâlib, <em>el-Hidâye ilâ Bülû­ğun-Nihâye,</em> I, 450. Dolayısıyla <em>“hikmet”</em> dinde derin anlayış ve idark sahibi olmayı ifade eden bir kavramdır. Bkz. Mâverdî, <em>en-Nüket,</em> I, 192; Sem’ânî, <em>TefsîruTKurân, </em>I, 141.</p>
<p>205 Düzgün, <em>Sosyal Teoloji, s.</em> 42.</p>
<p>206 Mekkî b. Ebî Tâlib, <em>el-Hidâye ilâ Bülûğun-Nihâye,</em> I, 450.</p>
<p>207 Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, XXXI, 512.</p>
<p>208 Yazıt, Elmalılı Haindi, <em>Hak Dini Kuran Dili,</em> Eser Neşriyat, İstanbul, ts., II, 922- 923.</p>
<p>209 Salebî, <em>el-Keşfu vel-Beyân,</em> I, 277</p>
<p>210 Cürcânî, <em>et-Tarîfât,</em> s. 91; Zebîdî, <em>Tâcul-Arus,</em> XXXI, 513.</p>
<p>211 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 188.</p>
<p>212 Bakara, 2/269; Isfahânî, <em>Tefsîru Râğıb Isfahânî,</em> I, 567-568.</p>
<p>213 tsrâ, 17/39; Beğavî, <em>Meâlimut-Tenzîl,</em> III, 135.</p>
<p>214 Bakara, 2/129, 151; Âl-i tmrân, 3/148,164; Mâide, 5/110; Cuma, 62/2.</p>
<p>215 Bakara, 2/231; Nisâ, 4/113.</p>
<p>216 Bakara, 2/251; Âl-i imrân, 3/81; Nisâ, 4/54; Lokman, 31/12; Sad, 38/20.</p>
<p>217 Nahl, 16/125.</p>
<p>218 Âl-i tmrân, 3/191.</p>
<p>219 Duhân, 44/38; Sâd, 38/28; Muminûn, 23/115; Îbrâhîm, 14/19; Rûm, 30/8; Enâm, 6/73; Hicr, 15/85; Nahl, 16/3; Ankebût, 29/44; Câsiye, 45/22; Teğâbun, 64/3.</p>
<p>220 Morisson A. Gerssy, <em>İlim İman Etmeyi Gerektirir, Çev.</em> Nureddin Boyacılar, D.Î.B.Yay. 1977, s. 94.</p>
<p>221 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 184.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/">Aklın İnşası:Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin &#8211; Kur&#8217;an&#8217;ın Kalbine Giriş &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:04:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an okuma]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24467</guid>

					<description><![CDATA[<p>, Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . . “Bu dünya bir pencere Her gelen baktı geçti Nice han, nice Sultan Tahtı bıraktı geçti” dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24468 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg" alt="" width="236" height="367" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397.jpg 520w" sizes="(max-width: 236px) 100vw, 236px" /></div>
<div>,</div>
<div>Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . .</p>
<p>“Bu dünya bir pencere<br />
Her gelen baktı geçti</p>
<p>Nice han, nice Sultan<br />
Tahtı bıraktı geçti”</p>
<p>dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü makamlar, mekanlar, imkanlar, rütbeler, payeler, iltifatlar, işveler geçicidir. . .</p>
<p>“Zaman bir deniz, ölüm bir liman<br />
Ve her an, bir su damlası sanki</p>
<p>Bizi o limana taşıyan”</p>
<p>dediği gibi şairin, “zaman”ı fark et. İnsan, zamanı fark ettiğinde, dönüş halinde bir varlık olduğunu anlar ve bu muazzam bir bilinç, insanın benliğinde bir şuur inşa eder. Sonrasında bu fark ediş, bu şuur hali ölüme bir anlam yükler. Ölüm senin için bir kapıdır, ölüm bir penceredir; zaman seni ölüme, ölüm seni yok olmaya, toprak olmaya değil, mahvolmaya, âlemden silinip tamamen izinin, eserinin kalmayacağı bir yok oluşa değil; seni Yaratan’ın huzuruna çıkartır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ashab-ı Kiram diyorlar ki; Mescid-i Nebevi’de Efendimiz’in (s.a.v) bir hurma kütüğü vardı. Ashabına onun üzerinden hitap ederdi. Yorulduğu zaman ona yaslanır, oradan ashabı ile konuşurdu. Günlerden bir gün sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) birkaç basamaklı bir minber yaptı. Peygamber Efendimiz minberi görünce emretti; “Kütüğü alın, mescidin arka tarafında bir köşeye bırakın.” Bazı âlimler, hadis muhakkikleri anlattığım hadise için “mütevatir” derler. Mütevatir nedir? Yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluktan, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğa nakletmeleridir. Yani yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun ağız birliği etmişçesine bir haber vermesidir. Bu bağlayıcıdır, bu hakikattir, bu ilzam edici bir delil düzeyidir.</p>
<p>Efendimiz, o yeni yapılan minberin üzerine çıkıp hutbe irat etmeye başladığında, mescitte mescidin arka köşesinden; adeta yavrusunu kaybetmiş bir devenin iniltisi gibi bir ses duyuluyor. Etrafı gözden geçiriyorlar; “nedir bu acaba, bu ses nereden geliyor?” diye. Sesin geldiği nokta tespit ediliyor; bakılıyor ki, bu ses hurma kütüğünden geliyor. Efendimiz (s.a.v) o sesi duyunca minberden iniyor, kütüğün yanına gidiyor ve mübarek elini onun üzerine koyuyor. Üzerine koyduğu zaman kütük sakinleşiyor. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Kütüğün bir derdi var; daha önce benim kendisine yaslanmamdan, benim üzerinde durmamdan dolayı hoşnut imiş, şimdi bu ayrılıktan dolayı feveran ediyor.” Peygamberimiz onunla konuşmuş.</p>
<p>Kur’anî deliller vardır; Hz. Süleyman’ın karıncalarla, kuşlarla konuştuğu gibi Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih ettiği bir hakikattir. Allah bu ilmi bir peygambere verdiğinde, perdeler kalkar onun önünden, hakikat onun önünde ayan beyan ortaya çıkar. Kuşla da konuşur, dağla da konuşur, taşla da konuşur, odunla da konuşur, kütükle de konuşur. Bu mevzu dar, determinist, materyalist perspektiften heder edilecek bir mevzu değildir. Bu Kur’ani bir hakikattir, mecaz değildir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşyanın dili vardır; kuşların kendisine ait bir lisanı vardır ve ontolojik bakımdan konuşan tek varlık insan değildir. Allah (c.c) Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih etmesi için onlara emir verdiğini şöyle ifade ediyor; (Sebe,10) “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık.”</p>
<p>Ey dağlar Davud ile birlikte tesbih edin, kuşlarla birlikte Davud’un t&#8217;esbihine katılın, diye Allah’ın dağlara böyle bir emir verdiğini, dağların tesbih ettiğini ifade ediyor. Efendimiz (s.a.v) gerçekten çok manidardır; “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyuruyor. (Buhari,Cihad, 7‘)</p>
<p>Bir defasında Peygamber Efendimiz, Hz. Ebubekir Hz. Ömer ve Hz. Ali ile birlikte Uhud’un üzerinde iken Uhud’da bir sarsıntı, bir deprem olmuş; Uhud dağı sallanmış. Bu hadiseyi nakleden ashabı kiramdan sahabiler diyorlar ki; üzerindeki o mükerrem, mübarek kişilerin ağırlığından, onların hoşnutluğundan, onlarla şeref duymasından dolayı dağ aslında sarsıldı ve Peygamberimiz mübarek elini Uhud’a koyarak, “Sakin ol Ey Uhud! Senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehit var. Sakin ol!” dediğini ashab-ı kiram bize aktarıyorlar. Efendimiz’in eşyaya bakışı, Kur’an’da insan-Allah, insan-âlem ilişkisinin bugünkü materyalizmin dar kalıplarının çok dışında, çok ötesinde bir perspektifte verilmesi çok manidardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Efendimiz (s.a.v)bir gün namaz kılarken hiç adeti olmadığı üzere namazı çok kısa kesmiş. Sahabe-i Kiram telaşlanmışlar, ne oldu acaba? Gelmişler Efendimiz’in yanına, “Ya Resulallah! Bir şey mi oldu, çok kısa kestiniz namazı?” Peygamberimiz (s.a.v) buyurmuş ki; “Namazdayken çok uzaklardan bir çocuk ağlaması duydum, onun için kısa kestim. Belki annesi arkadadır, hemen gitsin yetişsin diye.”</p>
<p>Şimdi ben diyorum ki; Efendimiz mübarek başını kaldırsaydı, İslam coğrafyasının şu halini görseydi&#8230;.Ümmetin çocuklarının çoğunun böyle ağladığını görseydi, ne hissederdi? Onun gibi hissetmek, üzülmek, sevinmek de sünnetin bir parçasıdır. Onun yerine biz hissedeceğiz. O zaman bu yükü gönül dünyamızda biz taşıyacağız. En azından bu tasayı içimizde taşıyacağız.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Vakit kıyamet. Allah (c.c) bize kıyamette hesap zamanından bahsediyor. Buyuruyor ki;</p>
<p>“Ve “Ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın!” (denir).” (Yasin 59)</p>
<p>Mahşerdeyiz; bütün insanlar toplanmışlar ve Allah (c.c) şöyle nida etti; “Ey mücrimler! Ey cürüm işleyenler, günahkârlar! Ayrılın bakalım, çıkın mü’minlerin arasından, arada kaynamayın. Dünyada iken iyilerin arasında olmadınız, dünyada iken iyileri, mazlumları ve mağdurları hak yolunun yolcularını kadettiniz, zulmettiniz, türlü türlü yaftalarla onları kirlettiniz. Ne geziyorsunuz orada geçin bakalım, ayrılın oradan, geçin şu tarafa.” Allah (CC) böyle nida edecek. Düşünsenize bir grubun içerisindesiniz, bir adli merci ya da bir kolluk gücü geldi, “Sen, sen geçin bakalım şöyle. . .” dediğinde, içinde doğan korkuyu tasavvur et, hayal et. Allah (c.c) diyor ki; “Ey mücrimler ayrılın bakalım bir kenara. ..” “Mücrim” ifadesi her türlü günahı işleyen anlamına gelir. Fakat bir sonraki ayette bu cürmün “küfür” ; dolayısıyla da &#8216; mücrimin “kafir” anlamına geldiğini görüyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz bir gün, bir bayram sabahı mescide giderken veya mescitten gelirken sokakta çocukların oynadıklarını görür. Bir de bakar ki duvarın kenarında çocuklara dahil olmayan; Beşir bin Akrebe adındaki küçük çocuk bir kenara oturmuş, ağlıyor. Efendimiz yanına gelir ve der ki; “Çocuk niye ağlıyorsun, derdin nedir?” Efendimiz’i o hüznün içinde tanıyamadığı için “git başımdan be adam. Sen benim derdimi bilmiyorsun” der. Efendimiz (s.a.v) , “Söyle bakalım derdini, belki derman oluruz.” deyince, çocuk şöyle cevap vermiş; “Benim babam Resulullah’ın bir gazvesinde Uhud’da şehit oldu.</p>
<p>Annem başka bir kimseyle evlendi. 0 adam da malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi aldı götürdü; annemi de aldı götürdü. Ben şimdi böyle anasız, babasız bir şekilde kaldım; ona ağlıyorum. Bugün bayram, giydiğim elbiselere bak, diğer çocukların haline bak; ben ondan dolayı ağlıyorum.” Rahmeten li’l âlemin karşılaştığı bu tablo karşısında, “İster misin şimdi Muhammed senin baban olsun, Fatma ablan olsun, Ali amcan olsun, Hasan ile Hüseyin kardeşlerin olsun, Ayşe de annen olsun; ister misin?” buyurmuş.</p>
<p>Çocuk bir anda kendisine gelmiş ; bakmış ki kendisiyle konuşan Peygamber Efendimiz, “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah, istemez miyim” demiş. Efendimiz onu almış, evine götürmüş, yedirmiş, içirmiş, güzelce üzerini giydirmiş; sonra “Hadi git bakalım, akranlarınla, arkadaşlarınla oyna,” diyerek onu dışarı göndermiş. Kenarda durup ağlayan çocuk arkadaşları arasına gelince, bir bakmışlar ki onda hüzünden eser kalmamış; yepyeni kıyafetler içinde karnı doymuş, yüzüne kan gelmiş.</p>
<p>Başına toplanmışlar, “Sende bir farklılık var, nedir sebebi?” deyince Beşir b. Akrebe başından geçen hadiseyi anlatmış. Efendimiz’in ona baba olduğunu, Ayşe annemizin ona annelik yaptığını, Hz. Ali Efendimiz’in artık onun amcası olduğunu söylemiş. Çocuklar, Beşir bin Akrebe’nin anlattıklarını duyunca; “Ah keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olsaydı da keşke biz de Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in manevi evladı olabilseydik.” demişler. . .</p>
<p>Bu hadise beni çok derinden etkiler. Efendimiz’in inşa ettiği ümmet duvarının harcının, nasıl aşk-ı resul olduğunu ve bunun çocukların kalplerine bile nasıl nüfuz ettiğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Çocuktan al haberi. En saf haliyle Peygamber Efendimiz’e Ashab-ı Kiramın çocuklarının dahi bakış açısı budur. Peygamber Efendimiz Beşir bin Akrabe&#8217;yi ölene kadar manevi evladı olarak himaye etmiştir. Efendimiz’in vefat ettiği gün Beşir ağlayarak şöyle demiştir; “İşte asıl şimdi yetim kaldım. . .”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilindiği üzere Güneş bütün sistemiyle birlikte Samanyolu Galaksisi’nin bir parçasıdır. Bu evrende Samanyolu Galaksisi gibi 1 milyardan fazla galaksinin olduğunu biliyoruz. Bütün bunların hepsi kendilerine ait bir yörüngede hareket ederler. “Çevir gözünü bak gökyüzüne, bakışını korkak alıştırma, yık duvarları, çık rutinin dışına, derinlemesine düşün, evreni ve seni yaratanı fark et; Güneş’i, Ay’ı, bu hesabı, bu mizanı, bu düzeni, bu intizamı, bu sistemi, bu insicamı koyam fark et. . . Kolunda çok güzel bir saat var; hangi Fırmanın? Mükemmel bir telefon; markası ne ki? Çok güzel bir apartman, çok güzel bir bina, mimarı kim? Çok güzel bir giysi, terzisi kim? Her sanatın, her güzelliğin var edicisini arayan insan çevir gözünü, bul Rabbini. Yeter artık gafletin, cehaletin, sefaletin. Yeter yoksa kapıya dayandı felaketin. . .” Adeta Allah bu ayetlerde bize böyle hitap ediyor. Duyan, düşünen ve hisseden için.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Mevlânâ Hazretleri’nin bir ifadesi vardır der ki; “Kadın Allah’ın yaratma sıfatının kendisinde tecelli ettiği bir delilidir.” Biz Allah’ın insan türünü yaratma mucizesini kadının vücudundan izliyoruz. Tohum topraktan nasıl yetişiyorsa bir insan da annesinin vücudunda öyle can buluyor. Onun için anne bir ayettir. İslam irfanına göre kadın, bir nefis değil, bir nefestir; bir heves değil bir nefestir. Hatta ilk kadının adı Havva’dır; Havva hayattan gelir etimolojik olarak, hayat veren demektir, adeta Allah (CC) Hz. Adem’e Hz. Havva ile birlikte can vermiştir, hayat bahşetmiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Şükretmiyorlar mı?” buyuruyor. Çok mühimdir bu ifade. Kulluk için geldiğimiz bu dünyada, kulun en önemli vasıflarından birisi “Şükreden bir kul” olmaktır.</p>
<p>Sahabe-i Kiram, Peygamberimiz’in vefatından sonra Aişe annemize gelmiş, sormuşlar; “Peygamberimizle şu kadar zaman geçirdin, Onda gördüğün en olağanüstü, en farklı şey neydi?” Aişe annemiz şöyle cevap vermiş; “Efendimiz bir gece bana dedi ki; ‘Ya Aişe bana izin verir misin ben bu gecenin tamamını Rabbimle geçireyim?’ &#8216;Seni ve Allah’ı hoşnut eden şey beni de hoşnut eder.’ dedim. Peygamber Efendimiz kalktı, uzun uzun kıyam etti, uzun uzun secde yaptı.” Başka bir rivayette Hz. Aişe (r.a) diyor ki; “Bir defasında secdeye kapandı, kalkmadı. Birden içime bir telaş düştü, “öldü galiba’ dedim, kalktım ayağına şöyle bir dokundum; tepki verince içimden derin bir ‘oh’ çektim,&#8217;hamdolsun yaşıyormuş’ dedim. Efendimiz’in ibadeti böyleydi. O kadar uzun kıyamlar, o kadar uzun secdeler, rükular yaptı ki, sonra oturdu. Ağlamaya başladı Efendimiz. Ağlamaktan dolayı gözlerinden süzülen yaşlar üzerini ve secde mahallini ıslattı. Ben selam verdikten sonra dedim ki; ‘Ya Resulallah, Allah senin bütün gelmiş geçmiş günahlarını affetmiştir. Bu çile niçin? Bu yorgunluk niçin? Kendini niçin bu kadar harap ediyorsun?’ Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari,Teheccüd,6) Şükreden bir kul olmak istediğini vurguladı Efendimiz ve asıl kulluk demek olan abd ifadesinin yanına “şekür”/çokça şükreden ifadesini koydu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık.” (Yasin 34)</p>
<p>Nebevi tebliğ insanda bir yönüyle analitik bir yönüyle de sentezleyici bir üst düzey tefekkür mekanizması oluşturur. Buna “furkan” diyebiliriz. İnsan bu düşünce seviyesine ulaştığında varlığı ve var ediciyi fark eder. “Furkan” farktan gelir; fark edeceksin. . . Kendini fark edeceksin; Allah’ı fark edeceksin, âlemi fark edeceksin; her gün üzerinden gidip geçtiğin ama hiç dikkatini çekmeyen âlemi, taşı, toprağı, dağı, ovayı, ağacı fark edeceksin. Alemin nasıl kudret fırçaları île boyanmış bir ibret tablosu olduğunu fark edeceksin. Yerde ve gökte o kadar çok ayetler vardır ki, insan her gün üzerinden gelip geçer de bakmaz, düşünmez. Tefekkür rutini kırar, ufku açar, hakikate ulaştırır. Bir anlık tefekkür, bir yıllık ibadetten daha efdaldir. Onun için Kur’an insanı tefekküre sevk ediyor; “Ölü topraktan hurma bahçelerini, üzüm bağlarını nasıl yarattı; nasıl oradan gözler, sular çıkarttı bir bakın!” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73994607">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz hem Allah’ı severiz hem de Allah için severiz. Allah aşkına yerdeki karıncayı, gökteki kuşu, sokaktaki köpeği severiz. Biz aynı zamanda Allah için kızarız, mesafe koyarız. Biz bu tavrı Efendimiz’den almışızdır. İslam’ın kutsallarına dalaşan, hakaret eden, saygısızlık gösterenlere kızarız ve onların yolunu, metodunu, mefküresini asla benimsemeyiz.</p>
<p>Onlardan uzak dururuz. Çünkü Allah (CC) buyuruyor ki; (Made 58) “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar.” Ben kutsalıma dalaşan, onunla alay edeni nasıl dost edinirim?</p>
<p>“Kutsala saygı”, insanın mü’min olduğunun en önemli emarelerinden biridir. Biz ezan-ı Muhammedi’yi duyduğumuz zaman, edep, erkân odur ki; camiye iştirak edemeyecek olsak bile, “hayye ale’s selah” ifadesinin gelecek olmasından dolayı şöyle bir toparlanırız. Uzanmışsak elimizi ayağımızı toparlarız. Allah bizi namaza davet ederken, gidemeyecek bile olsak, bari en azından halimizi, hareketimizi bir hizaya sokar, saygısızlığımızı izale etmeye çalışırız; edeptendir bu&#8230; “İslam baştan sona edeptir. Edep üç harftir, Arapçada. Elif, dal ve be. “Elif elini, dal dilini, be belini koruyacaksın.” demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73993651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Din samimiyettir; dine davet de samimiyet ister. Habib samimiyetle kavmine tebliğde bulundu. Politik ve aristokratik bir dil kullanmadı. Davet ederken, “Ey Kavmim!” dedi, şehit edildiğinde de “Keşke kavmim bilseydi!” dedi. Aslında ölüm oyunu bozar, ölüm bütün maskeleri düşürür; insan öleceğini anladığında asıl kimliği çıkıverir ortaya. O ölürken bile o kadar samimi, o kadar içten ki, kendisini acı çektirerek, işkence ederek öldüren bir topluluğa “kavmim” diyecek kadar samimi. Ayetten anlıyoruz ki cenneti gördüğü ilk an kendinden geçmedi; “Vay be ne muazzam nimetler&#8230;” demedi; “Allah’ım benim canımı çok yaktılar, sen de bu zalimleri mahv u perişan et” demedi. .. Samimiyet, irşat ve davet bilinci öyle zirvede ki. .. “Keşke kavmim bilseydi Allah’ın verdiği şu nimetleri. . . Bilselerdi nasıl da dönerlerdi. .. Nasıl da vazgeçerlerdi.” diye iç geçirdi.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73990936">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ahmet Hamdi Akseki merhum Asr Suresi Tefsiri isimli risalesinde, psikolojik boyutuyla imanı tanımlarken çok enteresan bir tespitte bulunuyor, diyor ki; “İman aklın Ve kalbin dahli ile insanın ruhi kuvvetlerinin tamamını kullanarak, Allah’a i’zan ve ikan üzere yönelmesidir.” İnsanın bütünsel olarak bütün benliğinin bir hareketidir iman. İman bir boyutuyla tefekküre, bir boyutuyla duyguya dayanan ve insan benliğinde hükümferma olan külli bir haldir&#8230; Bir boyutu bilgidir, bir boyutu duygudur imanın. Mü’minin duruşu başkadır, oturması başkadır, yemesi, içmesi, eşyaya bakışı başkadır, gökteki Güneş’e bakışı, infaka, hayata, ölüme, kabre bakışı başkadır. İman insanı bambaşka kılar. Mü’min bambaşkadır.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri, Divan-ı Kebir’inde şöyle söylüyor; “Öldüğüm gün, tabutum yürüyünce bende bu dünya derdi var sanma, bana ağlama, &#8216;yazık yazık, vah vah’ deme, şeytanın tuzağına düşersen vah vah etmenin sırası asıl o zamandır, yazık yazık asıl o zaman denir.</p>
<p>Cenazemi gördüğün zaman “ayrılık, ayrılık’ deme, benim kavuşmam asıl o zamandır. Beni kabre koyunca “elveda, demeye kalkışma, kabir cennet topluluğunun perdesidir. Kabir sana hapis görünür ama aslında o canın hapisten kurtuluşudur.”</p>
<p>Bu mefküreyi oluşturacak, bu yüksek duygu halini inşa edecek Dünya üzerinde Kur’an’dan ve Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden gayrı hiçbir kaynak yoktur. Bu sebeple inkarcılar asla anlayamazlar mü’minlerin niçin kutsal değerler uğrunda canlarını feda ettiklerini. . . Gözlerini budaktan, canlarını ecelden niçin esirgemediklerini anlayamazlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73987868">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz’in rahmetini sahabilerin gönüllerine kazıyan tek bir kavram kullanacak olsak, bunun “sohbet” olduğunu söyleyebiliriz. Sohbet Efendimiz’in karakter inşa metodolojisidir. Çünkü yetişen insan karakterinin adı “sahabi”dir; şu halde yöntemin adı da “sohbet”tir. Sohbet sadece sözlü bir eylem değildir. Karşılıklı konuşma, sohbetin kırk cüzünden biridir tabiri caizse. Sohbetin bir boyutu sosyolojik, bir boyutu psikolojik, hatta bir boyutu metafızik bir pedagojidir. Çok hoşuma gidiyor Yunus Emre diyor ki,</p>
<p>“Erenlerin sohbeti ele giresi değil,<br />
Sohbete kavuşanlar mahrum kalası değil.</p>
<p>Gezmek gerek her yeri, bulmak için bir eri, Sarraf bilir cevheri, herkes bilesi değil.</p>
<p>Bir pınarın başına, kapalı testi kona,<br />
Kırk yıl orada dura, kendi dolası değil.</p>
<p>Sohbet yaparlar iman, talip kazanır irfan, İnsanı arif yapan, tacı hırkası değil.</p>
<p>Önce doğru iman et, haramlardan uzlet et,<br />
Cana şifadır sohbet, badem helvası değil.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986653">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah (cc) içimizde bir fısk u fücur yarattı, bir kötü ben var bizde, bir de hakkı ilham ettiği salih bir taraf. Sen hangisindensin? Her insanın içinde bir Firavun vardır. Her insanın içinde bir Karun vardır. Her insanın içinde ilimle böbürlenmek isteyen bir Bel’am; eğer hortlar ise hakkı ateşte yakmaya namzet bir Nemrut vardır. İçimizdeki bu şerre meyil olgusunu karantinaya almak durumundayız. Burada, kalptedir asıl mücadele, budur asıl kavga, asıl cihat da budur. Buna eskiler cihad-ı ekber demişlerdir; en büyük cihad budur. Ve eğer insan şerle mücadeleyi kalpte kaybederse, cephede bir başarı elde etmesinin imkan ve ihtimali yoktur. Bu yüksek bir manevi ruh hali, bu bir karar kılış halidir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986305">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yani herhangi bir günah işledin, ne olduğu fark etmez. Eğer o günahtan sonra “şimdi ben Allah ile aramdaki hukuku yeniden nasıl inşa edeceğim?” diye bir duygu kaplıyorsa içini, günahın pişmanlığını yaşıyorsam. . Kaç gündür ne kadar güzel, huşû içinde namaz kılıyordum, programlara gidiyordum, derslere, konuşmalara katılıyordum. . . Ne güzel! Ama şimdi tekrar her günahla birlikte haktan soğuyoruz, feyzimiz gidiyor, nurumuz gidiyor, istikrarımız gidiyor, aşkımız, vecdimiz kayboluyor. “Eyvah ben bunu yeniden nasıl inşa edeceğim,” diye bir iç sancısı çekiyorsan eğer müjdeler olsun. O günahı terk et ve tekrar Allah’a dön. Çünkü o ayetin(Al-i İmran,135) sonunda Allah (cc), günaha düşen mü’minler için, “Onlar günahta ısrar etmezler.” diyor. Mü’minlerin çok önemli bir özelliğidir bu; günaha düşmemeye çalışır ama eğer günaha düşerse hemen kendine gelir, Allah’ı hatırlar, bile bile artık o günahta ısrarcı olmaz.</p>
<p>Kalbin böyle tepkileri vardır buradan ölçebiliriz kendimizi. İman; tabiatı icabı aksiyona yöneliktir, davranışa yöneliktir, davranış ister. İmanın güçlenmesinin veya zayıflamasının orada belirtileri vardır. Elimizde imanın varlığını ölçen fiziki bir alet yok maalesef ama imanın var olup olmadığını anlayabilmek için bir yöntem var diyor Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Bir kötülük yaptığında bu kötülük seni üzüyor, sende bir iç nedamet, pişmanlık oluşuyorsa; yaptığın bir iyilik de seni hoşnut kılıyorsa, sen mü’minsin.” (İbn Hanbel,V,251) Bugün bir fakire şu kadar infak ettim, verirken çok zor oldu ama şimdi anlıyorum ki çok iyi oldu, ne kadar iyi olmuş, bir daha olsa bir daha yapsam, Allah’a hamd olsun, Allah bu iyiliği bana nasip etti, diyorsan içinden sen mü’minsin.” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984843">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz çok büyük çileler çekti ve bu çilelerde kalbindeki teselliyi inşa ettiği yer Allah’ın huzuruydu, Kur’an’dı, zikirdi, namazdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) sevindiğinde namaz kılardı, üzüldüğünde namaz kılardı, korktuğunda namaz kılardı, ay tutulduğunda namaz kılardı, güneş tutulduğunda namaz kılardı. . . Burada kanaatime göre çok mühim bir tavır var; öyle sevinç olur ki, insanın sinir sistemine, aklına zarar verir, ruhi melekelerine zarar verir. . . Öyle korku ve hüzün olur ki, insanı yıkar. Bugün üzüntünün, stresin, nelere mal olabileceği hususu izahtan varestedir. Öyle gerilimler, öyle korkular olur ki, insanın vücut, akıl ve ruh sağlığını ortadan kaldırabilir. Efendimiz ibretlik bir hadisenin altını çiziyor; namaza sığının, namazda Kur’an vardır, zikir vardır, namazda Allah (c.c) ile buluşmak vardır. Namaz, mü’minin Allah’a yükselmesidir. Namaz, Mirac hatırasıdır. Peygamberimiz’in namazla ilişkisi böyledir. Bu çok dikkat çekicidir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984369">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsanın kalbine zaman zaman sebebi meçhul bir gam üşüşür. Yavuz Sultan Selim diyor ki;</p>
<p>“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu,</p>
<p>Ezelden gam turabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu,</p>
<p>Gelen gider, giden gelmez iki kapılı handır bu,</p>
<p>Sakın insafı terk etme makam-ı imtihandır bu.”</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73983011">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbadetlerimiz nasıl karakter özelliğimiz olur?</p>
<p>Bir psikolog diyor ki bir işin karakter özelliği haline gelip gelmediğinin bir kriteri vardır. Bir eylemin, davranışın, bir ibadetin karakter özelliği olup olmadığının belirleyici bir işareti vardır. Bu çok sade bir kriterdir, nerede uygularsanız doğru sonuç verir. 0 da şudur; eğer yaptığınız işi seviyorsanız, o işi yaparken huzur bulup mutlu oluyorsanız, o iş bittiğinde, tekrar o işin geleceği zamanı dört gözle bekliyorsanız, o iş sizin için bir karakter özelliği olmuş demektir. Onu bırakmayın, onu besleyin ve ondan soğumanıza sebep olacak her şeyi hayatınızdan uzaklaştırın. Efendimiz hiçbir gölgenin olmayacağı bir kıyamet manzarası içerisinde bir kişinin arşın gölgesi altında gölgeleneceğini haber veriyor. Hiçbir gölge yok, yalnız Allah’ın himayesi var. Bir kişi arşın altında gölgelenir. (buhari,ezan,36) Kimdir bu kişi biliyor musunuz? Bir Müslüman, bir mü’min düşünün, kalbi mescitte takılı kalmış. Nasıl takılı kalmış?</p>
<p>Bir vakit namaz için mescide gitmiş, namazı eda etmiş çıkmış gelmiş; gözü öbür namazı kolluyor, kulağı ezanda; gelse de yeniden camiye gitsek diye. Onun kalbi orada takılı kalınca, 0 tekrar oraya dönene kadar orada gibidir; bu hayatımızdaki bütün ibadetlere uygulanabilir. Buralardan kalbinizdeki manevi eksikliği ölçebilirsiniz. Ezan okundu. Kalbin nasıl bir tepki verdi? Bunu ölçmen lazım. “Öğlen namazını daha yeni kıldım, mübarek ikindinin vakti gelivermiş. Fesübhanallah tekrar şimdi abdest al, namaz kıl. . .” Eğer içerden böyle bir tepki geliyorsa acilen bu sesin kaynağını bulup, üzerine üzerine gitmek, kökünü kurutmak ve namazla aramızdaki ünsiyeti yeniden peyda etmek zorundayız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.”</p>
<p>Bu gök kubbenin altında, bu yerkürenin üzerinde nice peygamberler geldi geçti; kendilerini Rablerine adamışlar, hak yolunda adanmışlar onların etrafında saf tuttular ve mücadele verdiler.</p>
<p>Kur’an’da peygamberlerle birlikte saf tutmuş insanların karakter analizlerini yaptığımızda, çok enteresan bir şey görüyoruz. Bu dört madde aynı zamanda, “Biz kimiz? Ve kim olmamız lazım?” sorularına cevap veriyor ve çok önemli tespitler yapıyor. Nasıl ki maddi vücudumuzda bir aksaklık, maddi kanımızda bir eksiklik olduğu zaman kan tahlili yapmıyoruz, bakıyorlar; “Şu madde eksik, acilen yerine konması lazım&#8221; diyorlarsa, manevi kanımızda da birtakım eksiklikler olabilir. Bizim bir de vücud-i manevimiz, manevi bir kanımız var. Bu dört madde manevi kanımızda mevcut olmalı, Müslüman, bunları kontrol edecek.</p>
<p>Bu dört maddeden biri çeteleden düştüğünde, insan ideal mü’min şahsiyetinin ve mücadele ruhunun yüzde yirmi beşini kaybeder. Düşe düşe en sonunda elini kaldırmaya mecali olmayan, tepkisiz, iliklerine kadar çekilmiş kof ve pasif, ismi Müslüman müsemması meçhul kişilikler ortaya çıkar. Dört özellik: Gevşeklik göstermemek, zafiyet göstermemek, zulme boyun eğmemek ve sabretmektir. Yani onlar Allah’ın yolunda kendilerine isabet eden sıkıntılardan dolayı vehme kapılmadılar; gevşemediler. Davalarından kopmadılar.</p>
<p>Mücadele esnasında sıkıntılar ve zorluklar olacak. Allah (cc) yeri gelecek malını, yeri gelecek canını isteyecek, yeri gelecek cesaretini, gayretini, alın terini isteyecek. İnsanlar iman ettik dedikten sonra başıboş kalacaklarını, Allah onları denemeden cennete gireceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir şey söz konusu değil. Peygamberler hiçbir zaman gevşemediler, zafiyet göstermediler; “dermanım yok, pilim bitti, artık benden bu kadar, ben havlu attım” demediler. Çıktıkları yolun değerini hiçbir şeye değişmediler. Zalimin önünde diz çökmediler. Zalime boyun eğmediler. :</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982132">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Genelde bütün peygamber sahabelerinin özelde Peygamberimiz&#8217;in sahabe-i Kiram&#8217;ın en önemli özelliği &#8216;Ves sâbikûnel <em>evvelûne</em>&#8220;olmalarıdır. Allah (cc) ayette bunu zikrediyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Allah’ın emrinin gereklerini yerine getirmek söz konusu olduğunda “ilk öne geçenler/vazifeye atılanlar” demek. Üstadın ifadesiyle “Kim var denildiğinde, geri geri adım atmadan, sağa sola bakmadan, sağa sola kaçmadan, yalpalamadan, sendelemeden ilk adım atan olmak. . .” İşte sahabe-i kiramın en mühim özelliği budur. Öne çıkmışlar&#8230; Efendimiz bir şey söylediğinde 10 kişi, 20 kişi, 100 kişi birden koşmuş; ölümüne koşmuşlar, ölüme koşmuşlar. “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah” demişler. Çok büyük sözler vermiş ve bu sözlerin gereğini yerine getirmişler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981666">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizim sahibimiz Allah’tır ve biz Allah’a dönüyoruz. Acılar geçecek; sürekli değiller. Sefalar ve nimetler de geçecek; onlar da sürekli değil. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu duygu insanın kalbinde egemen olduğunda kalbindeki her acı katlanılabilir bir hal alır. Nimetler de insanı çeldiren, caydıran, insanı yoldan çıkartan, azdıran, tuğyana düşüren, sapkınlaştıran, seküler vaziyetler olmaktan çıkar. O zaman insan eşyanın baki olmadığını, dünyanın ahiretin tarlası olduğunu fark eder. Bu çok büyük bir mefküredir. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu bütün acıları hafıfleten, bütün sıkıntıları katlanılabilir hale getiren, çok büyük, çok derin bir ifadedir. Zaman bizim için döngüseldir, düz çizgisel değildir. Biz yaşadığımız her an, geldiğimiz yere, varlığımızı bulduğumuz kaynağa, Allah’a dönüyoruz. Bizim bilincimizde zaman döngüseldir, daireseldir. Ayet bize böyle söylüyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981281">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşrefoğlu Rumi Hazretleri Müzekki’n-Nüfus’ta, diyor ki; İlim ehlinin iki vazifesi vardır: Biri Allah’ı insanlara sevdirecek, bu kolay olan. Anlatırsın Allah’ı, anlar insan; kendisini yaratanın, yaşatanın, göğüs kafesinin içinde kalbini atmanın, damarlarının içinde kanını dolaştıranın, kendisine her türlü nimeti lütfetmiş olanın, kendisini sevenin, gerçek anlamda döneceği mercînin Allah olduğunu insan anlar. İçinde tabii, fıtri bir sevgi duyar Allah’a.</p>
<p>İlim ve irşad ehlinin bir görevi daha vardır ki, insanları Allah’a sevdirmek. Bu nasıl olacak? Bu ayetten bahsetmiş Allah (c.c) ve diyor ki “Eğer gerçekten beni seviyorsanız, Peygamber’e tabi olun ki, ben de sizi seveyim.” Ben bu ayete dayanarak insanları Allah Resulü’nün sünnetine ittiba ettiririm. O sünnete bağlı kılarım, böylece insanları da Allah’a sevdirmiş olurum. Bu bir yöntemdir ve çok önemlidir. Onun için bu yol istikametin, sırat-ı müstakimin yoludur. Bu yolun bir ucu ilk insan, ilk Peygamber Hz. Adem’e, oradan Allah’ın ona ilk vahyi ile cennete, cemalullaha, Allah’ın rızasına kadar gider. Bu yol insanı hakikate ulaştıracak tek gerçek yol olduğu için kıyamete kadar payidar kalacaktır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73980545">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;vel Kuranil Hakim&#8221; oradaki &#8221; vav&#8221;Türkçede “vallahi” derken kullandığımız “vav”dır. “Yemin vav”ı denir buna. Hemen aklımıza gelmeli; Allah (CC) niçin yemin eder? Azîz ve Celîl olan Allah “bu böyledir” dese, itiraza mecal mi kalır. . .</p>
<p>İslam âlimleri iki görüş ifade eder ve derler ki; Kur’an’da Allah’ın yemin ettiği hususlar dikkatle incelendiğinde bunların insanlar tarafından ya inkar ya da ihmal edilen şeyler olduğu görülür. Eğer Azîz ve Celîl olan Allah’ın yemini, insanlar tarafından inkar edilen bir şey üzerine ise, ispat ve tespit manası taşır. Şöyle ki, bir adam elinde çürümüş bir kemikle Peygamberimiz’in (sav) huzuruna gelmiş ve “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek? ” diye sormuş. Öldükten sonra dirilmeye ve kıyamete ihtimal vermiyor, âlemin kadim olduğunu, değişmez sabit olduğunu düşünüyor. Bu gökyüzünde güneş ebedî parlayacak, bu dünya ebedî dönecek, bu okyanuslar, denizler ebedî kalacak, bu hayat ebedî devam edecek&#8230; Öyle zannediyor. Halbuki Kur’an’da imanın en temel unsurlardan biri kıyamettir. Başka bir gün, başka bir zaman, bir hesap zamanı. .. Allah (CC) yemin etmiş, buyurmuş ki; “La Uksimu biyevmil kıyameti&#8221; ” “Lâ” harfî Kur’an’da çok sık geçer ve vahyin temel ilkelerine müşriklere: yapılan itirazlara bir itiraz niteliği taşır. Allah, “Hayır, Kıyamete andolsun ki!” dediğinde kafırlerin ve müşriklerin inkar ettiği o günün altını çiziyor, ispat ve tespit yapıyor.</p>
<p>Bazı yeminler de insanların değerini bilmediği şeylerin kıymetini takdir manasına geliyor. Mesela,“Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki” ifadesiyle kitabının ehemmiyetini vurguluyor. Yani buradaki yemin takdir için gelmiş olan bir kadr-u kıymet yeminidir. Allah’ın Kur’an’da yaptığı bütün yeminleri bu iki bağlamda değerlendirebiliriz. Allah (cc)bir şeye yemin etmişse; o da insanlar tarafından inkar edilen bir şey ise ispat ve tespit manası taşır. Yani “0 inkar ettiğiniz şey haktır, göreceksiniz.” demiş oluyor. İnsanlar tarafından manası bilinmeyen bir şey ise bu, o zaman takdir manasına gelir. Böyle bir yeminle Allah (cc), “Bu yemin ettiğim şey üzerinde düşünün, dikkat edin.” buyurmuş oluyor. Örneğin; “Asra yemin ederim ki insanlar gerçekten ziyandadır.” Zaman üzerine düşünün, sizin zamandan payınız olan hayatınız üzerinde düşünün; hayatın anlam ve amacını tefekkür edin. Bu anlamda bakıldığında Allah’ın yemini bir işarettir. O işareti takip edip oradaki mesajı yakalamamızı istiyor Allah (cc).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979768">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsanın yaptığı işler, davranışlar Arapçada iki başlık altında değerlendirilir; Fiiller ve ameller. Fiil; vasıfsız, hedefsiz iştir. Başka bir ifadeyle insanın hayvanlarla müşterek olarak yaptığı davranışlardır, hallerdir. Mesela bir insanın yemek yemesi, fiildir. İnsan da bir şey yer, herhangi bir hayvan da&#8230; Fiil olması bakımından insanın yaptığı iş, hayvandan ayrılmaz. Peki, bir işi fiil olmaktan çıkaran, onu amel yapan şey nedir? O işi yapanın o işe atfettiği amaç, gayedir. O gayeyi atfettiğinde o iş fiil olmaktan çıkar, amel olur. Örneğin bir insan karnını doyurmak için yemek yediğinde bir fiil gerçekleştirmiş olur. Ama insan besmele çekerek yemeğe oturursa, besmele çekerek uyursa, besmele çekerek güne başlarsa onun fiili artık diğer canlıların yaptığı fiillerin üzerine çıkar; amel olur ve insan o işten Allah’ın katında sevap kazanır.</p>
<p>Onun için bir insan besmele çekip yemeğe başladığında, eğer haramla beslenmiyorsa doyana kadar ibadet halindedir. Bir insan besmele çekerek uyursa, eğer haram bir şekilde, haram bir yerde uyumuyorsa uyanana kadar ibadet halindedir. Besmele bizim günlük, sıradan işlerimizi salih amel haline getiren bir niyet deklarasyonudur. Besmele çektiğimiz zaman artık o iş Allah’ın rızası için yapılan bir ibadete dönüşmüş olur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979176">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an okumanın farklı anlamları vardır. Dil ile okunur Kur’an; buna “Tilavet” denir. Fakat Kur’an bundan ibaret değildir. Akıl ile okunur Kur’an; buna “Tefekkür” denir. Kalp ile okunur; buna “Tefakkuh/derin idrak” denir; duyguları yakalamak, duygu anaforlarının içerisine girmek, hissetmektir. Cehennemle ilgili ayetler okunduğu zaman kalbinde bir tasa, bir üzüntünün peyda olması; cennetle ilgili ayetler okuduğunda insanın içine inşirah yayılması; ümmet-i Muhammed’in ve Efendimiz’in çektiği sıkıntılarla ilgili ayetler okuduğunda kalbinin bir hüzün işgaline uğraması okumanın bir başka boyutudur. Davranışların, organların, uzuvların Kur’an’ı okuması vardır. Kur’an okumakta nihai maksat Kur’an’ın gereğiyle amel etmektir ki bu, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bunun ötesinde bunların bir kısım parçaları eksik diye “Kur’an’ı okuma! Dinleme! Bundan sana hiçbir fayda yoktur,” şeklindeki bir yaklaşım biçimi, hadiseyi parçacı bir üslupla, at gözlüğüyle değerlendirmektir ki Efendimiz’den gelen rivayetler ve Kur’an’a atfedilen konum bakımından bunun doğru bir yaklaşım biçimi olmadığını burada ifade etmemiz gerekir.</p>
<p>Pek çoğumuz şahit olmuştur; mesela bir köyde Kur’an-ı Kerim tilavet edilir. Bir yaşlı amca, eminim ki hiç Arapça bilgisi de yoktur, Kur’an’ı dinler ama tonla bilgisi olan insana nazaran daha fazla müteessir olur, kalbi çok daha fazla anlam yakalar, ruhu daha fazla ürperir ve salih olma yolunda daha fazla mesafe kat eder. Allah’tan korkanların derilerinin bile Kur’an’dan nasibi vardır. Tenlerinin bile nasibi vardır; o bile ürperir, Kur’an’ın onunla da teması vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978851">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an, insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak için indirilmiş bir kitaptır. Peki, Kur’an’ın bu amaçla indirilmiş olması Kur’an’ı okumanın insanın benliği, ruhu ve belki bedeni üzerinde başka hiçbir etki icra etmeyeceği anlamına mı geliyor? Biz Peygamberimiz’den sadır olan, özellikle surelerin ve Kur’an’ın faziletine dair hadisleri incelediğimizde mevzunun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Şöyle ki; Efendimiz’in (sav) ve ashabının bazı rahatsızlıkları için Fatiha suresini okuyarak şifa aradığını, onu şifaya vesile kıldığını pek çok sahih kaynaktan öğreniyoruz. Muavvizeteyn dediğimiz, Felak ve Nas surelerinin insanı bir takım manevi sıkıntılardan koruma fonksiyonunun olduğunu hadislerden biliyoruz. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, “İçinde Bakara Suresi okunan eve, sihir, büyü, cin ve şeytan tasallut edemez. Oraya zarar veremez.” (Müslim,Mûsafirin,212) dediğini Müslim’de geçen hadisten öğreniyoruz.</p>
<p>Şöyle bir perspektif çıkıyor karşımıza; Kur’an’ın asıl maksadı, canlı olanı uyarmak; insanın düşünce, duygu ve davranış dünyasını bütüncül bir şekilde özünden kuşatıp onu Allah’ın sevdiği, razı olduğu kul haline getirmektir. Bunda şüphe yoktur ama Kur’an’ın asıl maksadının bu olması, Kur’an’ın insan ruhu, benliği, dünyası ve hatta ahireti üzerinde başka teskin edici etkilerinin olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İstesen de istemesen de sen Rabbine doğru yol almaktasın. Bu idrak insana zaman bilinci verir; varoluş bilinci, etrafını yepyeni bir perspektiften değerlendirme hususunda bir iç motivasyon sağlar. Eğrileri, doğruları yeniden hizalama, hesaplama imkanı verir. Allah’a dönüyoruz. Bu şu demektir; biz baki değiliz. Bu şu demektir; bu dünya da baki değil. Sahip olduğun hiçbir şey kalıcı değil. Asıl hayat ahiret hayatıdır. Hesap, ahiret hesabıdır.</p>
<p>Bunu ben de söylüyorum ne kadar riayet ediyorum? Bunu sen de söylüyorsun ne kadar riayet ediyorsun? Birbirimizi düzelte düzelte kemale gideceğiz. İmam Şafii Hazretleri’nin Asr suresiyle ilgili bir izahı vardır; “İnsanlar ziyandadır; iman edip salih amel işleyenler müstesna.” İman edip salih amel işledin; bu sadece gemiyi kurtarmaktır. Gemiyi kurtaran kaptan oldun. Ayetin devamında diyor ki; “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr,3)</p>
<p>Kendini kurtarman yetmez; ötekini de kurtaracaksın&#8230; Eğrilen kardeşini de doğrultacaksın; evladını doğrultacaksın; eşini, dostunu, çoluğunu çocuğunu doğrultacaksın. Görevin sadece salih olmak değil, ıslah etmek. Buradan şöyle bir yorum çıkıyor; mutlu olmak, sadece psikolojik bir olgu değil, aynı zamanda sosyolojik bir olgudur. Yani sadece iman ettin, salih amel işledin, nokta. Güzel ama bu izole bir faaliyettir. İşin, vazifen burada bitmiyor ki senin. Eğer böyle düşünürsen mutluluk yarım kalır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihselciliğin Cemaziyelevveli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Dec 2018 13:02:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Özsoy]]></category>
		<category><![CDATA[Arkoun]]></category>
		<category><![CDATA[Fazlurrahman]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselciliğin Cemaziyelevveli]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21077</guid>

					<description><![CDATA[<p>İncil dogma ve efsanelerle tahrif edildi ve kutsallığını kaybetti. Sadece kitap mı tahrif oldu? Elbette hayır. İnsan tahrif oldu. Akıl tahrif oldu. Hikmet tahrif oldu. Bozulan hakikat çağrısı, beraberinde hakikat algısını da bozdu. Aklı ve hikmeti çarmıha geren ruhbanların skolâstik felsefeleri, bezdirici tahakkümleri, engizisyon mahkemeleri ve aforozları Avrupalının şuur altında vahye ve dine karşı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/">Tarihselciliğin Cemaziyelevveli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15.jpeg"><img decoding="async" class=" wp-image-22120 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15.jpeg" alt="" width="375" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15.jpeg 469w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-360x240.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-277x184.jpeg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-296x197.jpeg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-370x247.jpeg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-236x157.jpeg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-300x200.jpeg 300w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>İncil dogma ve efsanelerle tahrif edildi ve kutsallığını kaybetti. Sadece kitap mı tahrif oldu? Elbette hayır. İnsan tahrif oldu. Akıl tahrif oldu. Hikmet tahrif oldu.</p>
<p>Bozulan hakikat çağrısı, beraberinde hakikat algısını da bozdu. Aklı ve hikmeti çarmıha geren ruhbanların skolâstik felsefeleri, bezdirici tahakkümleri, engizisyon mahkemeleri ve aforozları Avrupalının şuur altında vahye ve dine karşı bir nefret duygusu oluşturdu. Artık batılı için din, halkı istismar için ruhanilerin icat ettiği bir efsane idi.</p>
<p>Aslında Rönesans ve Reform hareketleri kutsala karşı bir başkaldırı, bir itiraz reaksiyonudur. Fakat etki-tepki ilişikisinin şaşmaz akıbeti yine gerçekleşti. Ve batı dünyası, tahrif edilmiş bir vahyin &#8220;ifrat&#8221;ından, önü alınmaz bir sekülerizmin &#8220;tefrit&#8221;ine düştü. Kilise nasıl aklı çarmıha gerdiyse; Rönesans da topyekun bir şekilde vahiy ve din algısını öylece aforoz etti. Bu yaklaşımla insan tanrının, akıl vahyin, dünya da ahiretin yerine ikame edildi. Bir yandan insan ilahlaştırılıp ilah insanlaştırılırken, diğer taraftan da din bilimleştirildi; bilim de dinleştirildi.</p>
<p>İşte özelde İncil&#8217;in, genelde de bir kutsal kitap ve vahiy olgusunun iyiden iyiye felç edilip yerinden kalkamaz hale getirilebilmesi için yürütülen bu savaşta, şarjöre tarihselcilik kurşunu sürüldü. En sade ifadeyle tarihselcilik lafız ve mana açısından İncil&#8217;in yalnızca indiği çağa ait olması; diğer zamanlara ancak lafzın ardındaki ilkeler aracılığıyla hitap etmesidir. Batıda tarihselcilikten hem Marks gibi din karşıtları hem de dindarlar istifade etmişlerdir. Dinsizler, tarihselcilikle dini tarihin dışına itmişler, buna karşın dindarlar da vahyi reddetmeden tarihselliği temellendirerek Hıristiyanlıktaki akıl ve bilim dışı unsurları ayıklama imkânı bulmuşlardır. Batılı dindarlar, kuyruğunu feda edip gövdesini kurtaran bir kertenkele gibi İncil&#8217;in lafzını Rönesans&#8217;a kurban edip, en azından onun tarihten tamamen silinip yok olmasına mani olmaya çalışmışlardır.</p>
<p>İncil&#8217;in tarihsel ilan edilmesinde garipsenecek bir durum yoktur. Çünkü İncil, tahrif sebebiyle ilahiliğini kaybetmiştir. Tahrif eden insandır. İnsana ait olan her şey ise tarihseldir. Çünkü insan, tarihi ve toplumu inşa ettiğinden daha fazla tarih ve toplum tarafından inşa edilir. Tarihselcilik, muharref bir kitabın ve bundan doğan skolastik felsefenin toplum üzerinde oluşturduğu travmayı aşmak için bir çıkış yoluydu, tamam&#8230; Ama beşerî metinler için söz konusu olan tarihselciliğin, yeryüzündeki ilahi sahihliğe sahip biricik kitap olan Kur&#8217;an&#8217;a uygulanması, onu insafsızca ve sinsice beşerî bir metinle eşdeğer görmek anlamına gelir.</p>
<p>Kur’ân’ın hükümlerini, indiği çağın meselelerinin yerel ve yöresel çözümleri olarak gören Fazlurrahmân, Kur’ânî hükümlerin değil, onlara mevcudiyet veren ilkelerin evrensel olduğunu söyler. Özellikle sosyo-politik ve hukukî âyetler, nüzûl ortamı dâhilinde analiz edilmeli ve her biri cüz’î karakterdeki bu hükümlerin küllilerine ulaşılmalı; böylece elde edilen ahlâkî ve evrensel külliler ışığında çağımızın sorunları çözümlenmelidir. Kur’ân’ın, Hz. Peygamber’in zihniyle, Allah’ın tarihe verdiği tarihsel bir cevap olduğunu söyleyen Fazlurrahmân, vahyin sınırlı bir zaman, sınırlı bir coğrafya ve sınırlı hükümlerle gelmesini onun yerelliğiyle ilgili görür. O, Kur’ân’ın metin olarak tamamının tarihsel, fakat onun prensipleriyle evrensel olduğunu söyler. Kur’ân’ın sürekli değişim halinde olan hayatı kapsaması da literal boyutuna bağlı kalınarak sağlanamaz. Dolayısıyla ona göre; ilk prototip toplum olarak ifade ettiği sahâbe nesline inen hükümlerin, sürekli akış halinde olan toplumun ihtiyaçlarını çözmesi imkânsız olduğu için, Kur’ân’daki fiili yasamanın evrensel olduğunu söylemenin imkânı yoktur.</p>
<p>Fazlurrahman, vahyi adeta bir su birikintisinin içine düşmüş ve düştüğü yerden itibaren dalga dalga etkisi genişleyen bir taş olarak düşünür. Bu bağlamda her sonraki dalga bir önceki dalgadan daha büyüktür ve onu aşmıştır. Bu metafora göre Kur’ân’da lafzı bulunmayan sünnetteki pek çok uygulama ve sünnette makesi bulunmayan pek çok sahâbe tatbikatı da bu gerçekten kaynaklanır. Fazlurrahman’ın yaşayan sünnet dediği ve hadisten ayırdığı bu durum, sünnetin Kur’ân’ı, sahâbe uygulamasının sünneti, tabiin tatbikatının da sahâbe uygulamasını aştığı doğal ve canlı sünnettir. Vahyi –suya düşen taş gibi– düştüğü yerde bırakan ve dini alabildiğine beşerîleştirerek vahyin inşa fonksiyonunu alaşağı eden bu teori, oryantalistlerin &#8220;yaşayan gelenek&#8221; kavramıyla neredeyse birebir örtüşür.</p>
<p>Bu kavramı ortaya atan müsteşrik J. Schacht’ın görüşlerini İslam coğrafyasında pazarlayan kişinin Fazlurrahman olduğunu söyleyebiliriz. O, yaşayan sünnetin, İmâm Şâfiî gibi bilginlerin hadisi sünnetleştirmesiyle yaşamını kaybettiğini ve bu dönemden itibaren dinî kültür denen şeyin; &#8220;gramer ve hitabet süprüntüleriyle geçirilmiş kutsal bir ahmaklık&#8221; süreci olduğunu iddia eder. Demem o ki, bugünlerde metastaz yapmış olan tarihselcilik;</p>
<p>İslam dünyasında gündeme geldiği andan itibaren bütün dinî mukaddesatı itham ve imha emeli taşıyan bir kanser vakası,</p>
<p>Bütün amacı, Kur&#8217;an&#8217;ı İncil&#8217;den bin beter etmek olan oryantalizmin &#8220;Truva Atı&#8221;dır.</p>
<p>Tarihselciliğin ne menem bir şey olduğunu aktüel sonuçlarını da işin içine katarak anlatmaya devam edeceğiz (inşallah).</p>
<p><strong>Tarihselcilik Ne Menem Bir Şeydir?</strong><br />
<strong>(Devam Yazısı)</strong></p>
<p>Bir önceki yazımızda tarihselciliğin, bütün dinî mukaddesatı itham ve imha emeli taşıyan bir kanser vakası ve asıl niyeti Kur&#8217;an&#8217;ı İncil&#8217;den bin beter etmek olan oryantalizmin &#8220;Truva Atı&#8221; olduğunu ifade etmiştik.</p>
<p>Tarihiselcilerin, Kur&#8217;an için kullandıkları jargon, yukarıdaki tespitimizin haklılığını ortaya koyar niteliktedir. Örneğin, tarihselcilik konusunda Fazlurrahman&#8217;la aynı kulvarda yer alan Garaudy, Kur&#8217;an&#8217;ın on dört asır önceki hükümleriyle bu çağda amel etmeyi &#8220;kültürel intihar&#8221; olarak ifade eder. Ona göre Kur’ân, içinde canlı prensiplerin bulunduğu ölü bir metindir. Kur&#8217;an&#8217;ın evrenselliği, lafzın delalet ettiği mana ile değil, lafzı doğuran ilkeler aracılığıyla sağlanabilir. Garaudy, bu ilkeleri akıl, özgürlük ve adalet şeklinde özetler. Bunlar her çağda farklı suretlerde ete kemiğe bürünür. Söz konusu ilkelerin her akıl tarafından kolayca tespit edebileceğini düşündüğümüzde, vahiy olgusunu zait bir fenomene dönüştüren tarihselciliğin, son tahlilde deizme nasıl evrileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.</p>
<p>Tarihselciliğin kaynak, söylem, usul ve sonuçları bakımından nihai hedefini ve nasıl &#8220;kutsal karşıtı bir paradigma&#8221;ya dönüştüğünü tespit konusunda Hasan Hanefi en ibretlik örneklerden biridir. İslami sol anlayışın (el-Yesâru&#8217;l-İslâmî) İslâm dünyasındaki temsilcilerinden biri olan Hanefî, &#8220;Teoloji mi Antropoloji mi?&#8221; isimli makalesinde Kur’ân’ın Allah için söylenmiş beşer sözü olduğunu iddia eder. Ona göre Kur’an, vahyi indiren beşerî gerçekliklerin, yani realitenin ta kendisidir. Bunun yanında Hanefi, vahyi; metnin gerçeğe inişi değil, gerçeğin metne çıkışı olarak görür. Bu bağlamda o, Kur’ân’da Allah’a izafe edilmiş bütün sıfatların insana ait karakterler ve önermeler olduğunu söyler. Bu sıfatlar, insanın kendinde olmasını arzu ettiği, bundan dolayı da Allah’a izafe ettiği zihnî tasarımlardır. Öyle ki, her asırda değişen insan zihni, yeni bir tanrı tiplemesi oluşturur. Hasan Hanefi&#8217;ye göre bugünkü tarihselliğin tanrısı ise toprak, halk, demokrasi ve hürriyettir. Bu yaklaşımı destekleyen Muhammed Arkoun&#8217;un, vahyin Allah kelâmı olmadığını ve Kur’ân’ın kelâmullah olduğu tezinin Müslümanların uydurduğu tarihi bir hurafe olduğunu iddia etmesi de pazılın en önemli parçası olarak büyük fotoğraftaki yerini almıştır.</p>
<p>Hanefî ve Arkoun&#8217;un bu anlayışı tanrıyı insan zihninin bir yansıması sayan Feuerbach’ın görüşleriyle paralellik arz eder. Adeta kendi tasavvurlarına tanrı diyen insanın, kendi kendisine taptığını ima eden ve dini ontolojik değil, antropolojik bir ihtiyaç olarak gören bu ideoloji, tanrının, insanın korku ve ihtiyaçlarının bir ürünü olduğunu, bu korku ve ihtiyaçların giderilmesiyle insanın, bu afyonik duygudan kurtulacağını iddia eden Karl Marks’ın ideolojisiyle de ciddi benzerlikler sergiler. Oysaki peygamberler tarihi boyunca temel inanç ilkelerinin ve Allah’ın sıfatlarının hiç bir şekilde değişmemiş olması bu iddianın asılsızlığını ortaya koymak için yeterlidir.</p>
<p>Öyle görünüyor ki, tarihselcilik yalnızca ahkam ayetleriyle sınırlı kalmayıp Kur&#8217;an&#8217;ın tamamını hedef alan bir yapıya sahiptir. Konunun son günlerde yeniden gündeme gelmesine sebep olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk&#8217;ün &#8220;Ben tarihselciliği ondan devraldım&#8221; dediği Prof. Dr. Ömer Özsoy&#8217;un konuyla ilgili açıklamaları da işin vahametini en üst perdeden gözler önüne sermektedir. O, &#8220;Kur’an Hitabının Tarihselliği ve Tarihsel Hitabın Nesnel Anlamı Üzerine&#8221; isimli makalesinde şunları söylemektedir: &#8220;Evrensel olan ed-Din, Musa&#8217;ya, İsa&#8217;ya ve Muhammed&#8217;e birbirinden farklı formlarda sunulmuştur; Kur&#8217;an ise, ed-Din&#8217;in insanlık düzlemine indirilmesine imkan veren son formdur. Bu anlamda tarihin hiçbir anında beşeri düzlemde ed-Din&#8217;den söz edemeyiz. ed-Din&#8217;in içkindeki her tezahürü -oldukça yerinde bir ifadeyi ödünç almak gerekirse- tedeyyün&#8217;dür. Şu farkla ki, Peygamber&#8217;in oluşturduğu pratik, bu sahih tedeyyün formu üzerinden ed-Din&#8217;i okumaya elverişlilik konusunda risk içermemektedir. Şu halde, Kur&#8217;an, ed-Din&#8217;in beşeri düzleme son yansımasıdır; onun kendisi değil. Bunu görmediğimiz ve Kur&#8217;an&#8217;ı cevher olarak algıladığımız sürece, &#8216;olgusal&#8217;ı değer mevkiine yükseltmiş olacağımız için geliştireceğimiz din anlayışının insanlara Müslümanlaşmayı mı, yoksa Araplaşmayı mı teklif ettiği, sürekli tartışma konusu olacaktır.&#8221;</p>
<p>Biraz daha sadeleştirecek olursak Özsoy&#8217;a göre Kur&#8217;an değer mevkiinde bulunan bir cevher olmayıp, ed-Din&#8217;in zaman, mekân ve şartlar dâhilindeki yansımalarından biridir. O, bütünüyle olgusaldır. İnsanları Kur&#8217;an&#8217;a davet etmek, &#8220;cevher&#8221; olan ed-Din&#8217;e değil, &#8220;araz&#8221; olan Araplaşmaya çağırmak anlamına gelir. Kur’ân’ı, tam anlamıyla insana ait zihnî ve hissî bir tecrübeye indirgeyen tarihselcilik, vahyin yerine aklı koymasından dolayı rasyonalist, aklın vahyi anlaması bakımından kartezyenist ve emprik ilkelere dayanmasından dolayı da pozitivisttir. Bu yaklaşım batının mücbir ve insanı ezici kilise felsefesine karşı, batı aydınlanmasının oluşturduğu egoist, partizan, paranoid, pragmatist, seküler ve ilerlemeci tarih anlayışının bir ürünüdür. Ve bu haliyle İslam dünyasında &#8220;zücaciye dükkanındaki fil&#8221; gibi hareket eden tarihselcilikten, özelde müslümanların, genelde de insanlığın derdine deva olacak bir ihya ve inşa aksiyonu ummak &#8220;dogmatikliktir, değilse safdilliktir.&#8221;</p>
<p>Yrd. Doç. Dr. Yasin PİŞGİN 29.12.2018&#8230;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/">Tarihselciliğin Cemaziyelevveli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yakut Taşla Bir midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yakut-tasla-bir-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yakut-tasla-bir-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Aug 2017 14:52:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Konumu]]></category>
		<category><![CDATA[Yakut Taşla Bir midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16568</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Peygamber de selefi olan peygamberler gibi, biyolojik, psikolojik ve sosyal yönlerden bir insandır. O da müşterek temel ruhun hâkim olduğu bütün risâlet devirlerindeki ilahi geleneğin bir temsilcisidir. O’nun peygamberliği beşerî fıtratını ortadan kaldırmamıştır. Ancak vahye ve gaybî hakikatlere mazhar oluşunun O’nun maneviyatında oluşturduğu şahsiyet derinliği ve inceliği hiçbir varlığa nasip olmayan ulvi bir mevkiyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yakut-tasla-bir-midir/">Yakut Taşla Bir midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber de selefi olan peygamberler gibi, biyolojik, psikolojik ve sosyal yönlerden bir insandır. O da müşterek temel ruhun hâkim olduğu bütün risâlet devirlerindeki ilahi geleneğin bir temsilcisidir. O’nun peygamberliği beşerî fıtratını ortadan kaldırmamıştır.</p>
<p>Ancak vahye ve gaybî hakikatlere mazhar oluşunun O’nun maneviyatında oluşturduğu şahsiyet derinliği ve inceliği hiçbir varlığa nasip olmayan ulvi bir mevkiyi O’na kazandırmıştır. Öyle ki, <span class="text_exposed_show">sıradan bir mümin için şüphenin arız olabileceği iman konuları O’nun için hakka’l-yakîn makamındaki somut gerçeklikler gibidir.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Çünkü O, dinlediğinde gök kapılarının gıcırtısını duyan, baktığında kabirlerin içini gören, ünsiyet kurduğunda meleklerle fısıldaşan, adım attığında Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüyen ve terakki ettiğinde “ulu’l-azm” peygamberlerle sohbet ede ede gök tabakalarını geçip, cenneti, cehennemi, arşı, kürsüyü, sidreyi görerek dergâh-ı ilâhîye vasıl olandır.</p>
<p>Şu halde O’nun beşerin en değerlisi ve nübüvvet zincirinin en faziletli halkası olmasının sırrı, müşahede ettiği böylesi beşer üstü gerçekler karşısında bir münzevi olarak tekrar Hira’ya dönmeden, bir ruhban olarak dünya hayatından elini eteğini çekmeden yiyen, içen, evlenen ve Kur’ân’ın ifedesiyle “çarşılarda dolaşan” bir peygamber oluşundadır (Furkân, 25/7).</p>
<p>Şairin ifadesiyle;هو بشر لا كالبشر كانه ياقوت بين الحجر</p>
<p>O bir insandır; (ama) sıradan bir insan gibi değil. O, taşların arasındaki yakut gibidir.</p>
<p>Sarraf olan bilir&#8230;</p>
<p><em><strong>Yasin Pişgin Hoca</strong></em></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yakut-tasla-bir-midir/">Yakut Taşla Bir midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yakut-tasla-bir-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mesele Sinek Değil Hâlâ Anlamadın mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mesele-sinek-degil-hala-anlamadin-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mesele-sinek-degil-hala-anlamadin-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2017 18:56:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mesele Sinek Değil Hâlâ Anlamadın mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet İnkarcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Hoca'nın Yazıları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16548</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazmak ne kadar da sık vacip oluyor. Ama yazmak ne kadar da kifayetsiz; yazmamaya ise gönül hiç razı değil. Tam da kıyametin önünde kapkaranlık bir gecenin parçaları gibi fitnelerin/fitnekârların ümmetin üzerine çullandığı şu dar zamanda susmak kalpte bir maraz. Susan da şeytan-ı ahraz&#8230; Söyleyecek sözü olan ya şimdi sözünü esirgememeli ya da Basra harap olduktan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mesele-sinek-degil-hala-anlamadin-mi/">Mesele Sinek Değil Hâlâ Anlamadın mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mesele-sinek-degil-hala-anlamadin-mi/indir-155/" rel="attachment wp-att-16549"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16549" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/indir.jpg" alt="" width="462" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/indir.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/indir-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>Yazmak ne kadar da sık vacip oluyor. Ama yazmak ne kadar da kifayetsiz; yazmamaya ise gönül hiç razı değil. Tam da kıyametin önünde kapkaranlık bir gecenin parçaları gibi fitnelerin/fitnekârların ümmetin üzerine çullandığı şu dar zamanda susmak kalpte bir maraz.</p>
<p>Susan da şeytan-ı ahraz&#8230;</p>
<p>Söyleyecek sözü olan ya şimdi sözünü esirgememeli ya da Basra harap olduktan sonra edebiyat parçalamamalı.</p>
<p>An, hakkı haykırmak için en esaslı gereç.<br />
Sonra deme azizim! İnan sonra çok geç.</p>
<p>Vahiy ilk insanla başladı ve ilk peygamber, ilk insan oldu; ilk insan da ilk peygamber. Vahiy ve peygamber bir madalyonun iki yüzü, bir kuşun iki kanadı. Kopmaz, koparılamaz, bölünmez, bölünmesi teklif dahi edilemez. Vahiy ve peygamber Allah’ın beşeriyet hakkındaki muradının iki ayrı ontolojik katmanda ete kemiğe bürünmüş hali. Vahiy, kitap olan peygamber; peygamber ise insan olan kitap…</p>
<p>Her ikisi de Hakk’a ileten hitap.</p>
<p>Lütfen bakınız (İsrâ, 17/9; Şûrâ, 42/52).</p>
<p>Kur’an’a göre peygambere uymanın, Kur’an’a ve Allah’a uyma ile eş değer/anlamlı olduğu delilden vârestedir. Bu gerçek ezeli. Kur’an baştan sona bu anlam örgüsüyle bezeli. “Yalnızca bakan” için değil; yalnızca “baktığını gören” için…</p>
<p>Lütfen (yalnızca) bakmayınız; (…) göremezsiniz.</p>
<p>Vahiy, ilahî hakikatleri; peygamber ise üsve-i hasene oluşuyla vahyi somutlaştırır. Peygamber hayattayken bir “yol” inşa eder. “Yol Allah’ın yoludur” elbet. Fakat Allah Kur’an’da sayısız ayette (Bakara 2/154;…) “yol” kavramını bazen “<strong>سَبٖيلِ اللٰهِ”</strong> (sebîlullâh) ifadesiyle kendisine; bazen de <strong>“قُلْ هٰذِهٖ سَبٖيلٖى”</strong> “De ki, ‘bu benim yolumdur’” (Yûsuf, 12/48) şeklinde peygambere izafe eder. Arapçada “yol”un bir anlamı “sebîl”, diğer anlamı da “sünnet”tir. Zerre kadar Arapçası olan bilir. Bilmeyen kendi bilir.</p>
<p>Kur’an’a göre her iki yol da aynıdır, ayrı değil. Sadece “sebîlullâh”ın ifade ettiği soyut nitelikli yüksek hakikatler “sebîlurresûl/sünnet” ile somutlaşmış, ele avuca gelmiştir. Bu aşamada peygamber vahiy ile “anlamlı”; vahiy ise peygamber olmadan anlamsızdır. Bundan dolayı tarih boyunca -Hz. Nuh ve Hz. Harun örneğinde olduğu gibi- kitabı olmayan bir peygamber görebilirsiniz, ama peygamberi olmayan bir kitap asla…</p>
<p>Yani “sünnet” demek, hakka götüren yegâne Allah yolu demektir. Ancak kıyamet günü ayılacak peygamber yolunun inkârcılarının şu sözleri bu gerçeğe şahit olarak yeter: <strong>“وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِى اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبٖيلًا” :</strong> “O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: &#8220;Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!” (Furkân, 25/27).</p>
<p>Bugün gıybet ve iftira ile peygamber yolunun müdâfilerinin etlerini ısıran(…)lar ağızlarında kendi parmaklarını kemirdiklerini o gün anlayacaklar.<br />
Anlayacaklar, yemin olsun asra!…<br />
Anlayacaklar ama “ba&#8217;de harâbi Basra…”</p>
<p>Vahyin insan aklı ve irfanı için somutlaşmasının serencamı burada bitmez/bitemez. Çünkü Allah Kur’an’da “yol”u yalnızca zâtına ve peygamberine izafe etmekle kalmaz; aynı zamanda O’ndan sonra ona uyan müminlerin tamamına izafe eder ve şöyle buyurur: <strong>وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبٖيلِ الْمُؤْمِنٖينَ نُوَلِّهٖ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهٖ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصٖيرًا</strong> : “Kim, kendisine hidayet (Kur’ân) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü&#8217;minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisâ, 4/115)</p>
<p>Vahiy peygamberle bir yola/sünnete, sünnetle de bir geleneğe dönüşür. Bir şeyin dünden bugüne gelebilmesi için “gelenek” olması şarttır. Geleneği olmayanın geleceği hayaldir. İstikbal köklerdedir. Bu itibarla ayette Kur’an, sünnet ve gelenek düşmanlarının aynı kefeye konulması dikkatini çekmiş olmalı.</p>
<p>En özlü ifadesiyle vahye mazhar olan peygamber “ehl-i Kur’ân”, peygambere “ittiba” ile Kur’an’ı okuyan, anlayan ve yaşayan müminler ise “ehl-i sünnet”tir. Allah’ın yolu, peygamberin yoluyla; peygamberin yolu da müminlerin yoluyla anlamını bulur ve somutlaşır. Başka bir ifadeyle; ilim ve irfan geleneğiyle vücut bulan müminlerin yolu terk edildiğinde sünnetin; sünnet terk edildiğinde de Kur’ân’ın anlamı buharlaşır.</p>
<p>Bu serencam, hakikate ulaşmanın hiyerarşisidir. Kur’an’ı tarih sahnesinden kaldırmak isteyen İslam düşmanları ve “onlara meftun bizdekiler”, gerek son iki yüz yılda, gerekse daha kadim devirlerde redd-i mirâs ve sünnet inkârcılığıyla emellerine ulaşmaya çalışmışlar; güya hakka ulaşmak için Kur’an’ı kendi/keyfi yorumlarının mizansenine evirmek istemişlerdir. Ayet diyor ki, böyle yapanların canı cehenneme…</p>
<p>Sünnet, ilim ve irfan geleneği inkârcılığı, Müslüman coğrafyanın tanıdığı ve tattığı eski bir zehirdir. Hikâye bilindik, oyun tanıdık. Örnek mi??? Rivayet o ki; Mutezile mezhebinin kurucularından Amr b. Ubeyd aklına yatmayan kaderle ilgili bir hadis için mealen şöyle demiş:</p>
<p>&#8220;Bu hadisi rivayet eden tabiinden A&#8217;meş&#8217;i görseydim &#8220;Sen böyle bir sözü İbn Mesud&#8217;dan rivayet etmeye utanmıyor musun?&#8221; derdim. O da &#8220;İşte İbn Mesud. Ben ondan duydum&#8221; dese; İbn Mesud&#8217;a derdim ki; &#8220;Sen nasıl olur da böyle bir sözü Hz. Peygamber&#8217;e isnat edersin.&#8221; O da &#8220;İşte Allah Rasulü. Bu sözün sahibi&#8221; dese; derim ki; &#8220;Ya Rasulallah sen Allah&#8217;ın sana vahyetmediği bir şeyi nasıl tebliğ edersin.&#8221; Hz. Peygamber de bana kıyamet günü &#8220;İşte Allah. Bu sözü bana vahyeden O&#8217;dur&#8221; dese halkın huzurunda Allah ile de tartışırdım. &#8220;Elest bezminde bizden aldığın söz bu değildi&#8221; diye. Bu tavır Mutezile&#8217;ye yakışır, onlarla bağdaşır. Zira kader, ruyetullah ve inşikak-ı kamer gibi tevatürle sabit pek çok konuda onların azılı bir hadis münkiri oldukları izahtan varestedir.</p>
<p>Hadis inkârı bir temcit pilavıdır. Birkaç asırda bir ısıtılır ısıtılır önümüze getirilir; yersek… Bundan dolayı özellikle son iki asırda modernizim maskesiyle boy gösteren redd-i miras ve hadis inkârcılığının ardındaki oryantalist etki ve batılı meydan okuma iyi analiz edilmeli. Çocuk ve kadın hakları gibi en temel değerlerle bile çeliştiği iddia edilen bazı hadisler üzerinden başlatılan ve umuma teşmil edilerek bir sünnet düşmanlığına dönüşen hareketin gözünün üzüm bağında değil, bağbanda olduğu basiretle fark edilmeli.</p>
<p>Sünnet inkârcılığının ideolojik ardiyesi son günlerde yaşanan yeni bir tartışmayla yeniden kendini ele verdi. Onlar; “Aslında biz yalnızca sinek ve idrar hadisleri gibi bazı rivayetleri inkâr ediyoruz. Kur’an’la çelişmeyen hadislerle bir alıp veremediğimiz yok” diyorlar. Peki; “Cuma Suresinden Cuma namazını nasıl çıkarıyorsun. “Cuma günü namaz için ezan okunduğunda Allah’ı zikretmeye koşun” ayetindeki hangi delilden hareketle akşam veya ikindi vakti değil de öğle vakti Cuma namazı için camiye gidiyorsun?” diye sorulduğunda öğle vaktini ayetin lafzından çıkarmak için kıvranıyorlar. Hâlbuki ayette zikredilen namazın öğle vaktinde olduğuna delalet eden hiçbir lâfzî karine yoktur. O namazın öğle namazı olduğu tamamen sünnetle sabit. Niyetinin sünnet inkârcılığı olmadığını iddia eden birine yakışan, ayetteki mücmelliği sünnet ile beyan etmektir.</p>
<p>İşine gelen hadisleri kabul etmek, işine gelmeyen hadisleri de reddetmek gibi “eklektik” bir yöntem bile bir bakıma erdem sayılabilir (ama bir bakıma). Bunlar “eklektik” bile değiller… Yaratıcıyı ve yaratmayı inkâr üzerine temellenen evrim safsatasını bizzat Yaratıcı’nın sözüyle temellendirmeye çalışmaları bu anlayışın kaynak, değer ve hedefini gözler önüne sermeli.</p>
<p>Bu son tartışmadan ibret ve feraset dermeli.</p>
<p>Hz. Peygamber’in;<strong> «الْمُتَمَسِّكُ بِسُنَّتِي عِنْدَ فَسَادِ أُمَّتِي لَهُ أَجْرُ شَهِيدٍ»</strong> “Ümmetimin fesada uğradığı bir zamanda sünnetime tutunana şehit sevabı vardır” (Taberânî, el-Mu&#8217;cemu&#8217;l-Evsat, Hadis No: 5414) hadisiyle kast ettiği fesad-ı zamanın bu zaman olduğunu basiretle fark etmeli ve bilinmeli ki:</p>
<p>Hadis inkârcılığı bir medeniyet hesaplaşmasının, ümmet-i Muhammed’in kucağına bırakmaya çalıştığı pimi çekilmiş bir el bombası; batı(l) dünyasının yarası hala kanayan bir kuyruk acısıdır.</p>
<p>Düşünsene… Bir hadisle Konstantıniyye otuz küsur defa kuşatıldı, sonunda fetih müyesser oldu ve eski bir çağ bitti, yeni bir çağ başladı. Eğer bugün öğütlenen hadis inkârı projesi İslam tarihinin bir devrinde tutmuş olsaydı İstanbul’un yerinde yeller esecekti.</p>
<p>Düşünsene&#8230; Eyüp Sultan hazretlerinin; “Ben bir hadisten dolayı fetih için Medine’den kalkıp İstanbul’a falan gidemem. Zaten Kur’an’da da ‘İstanbul bir gün mutlaka fethedilecek…’ diyen bir ayet yok” dediğini…</p>
<p>Bu demektir ki, ashap ve onlara ihsan ile tabi olanlar on dört asır boyunca hadislere bunların gözüyle bakmamışlar. Eyüp Sultan, Ulubatlı Hasan şahit…</p>
<p>Yasin Pişgin Hoca</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mesele-sinek-degil-hala-anlamadin-mi/">Mesele Sinek Değil Hâlâ Anlamadın mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mesele-sinek-degil-hala-anlamadin-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yağmurdan Kurtulduk Derken&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yagmurdan-kurtulduk-derken/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yagmurdan-kurtulduk-derken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Aug 2016 14:26:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yağmurdan Kurtulduk Derken...]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12290</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belki de tarihte eşi ve benzeri görülmemiş 15 Temmuz kalkışmasının boyutları ve söz konusu girişime karşı necip milletimizin sergilediği varoluş mücadelesinin karakteri; bizi, dinî görünümlü dış mihraklı bölücü “faaliyetler” ve bunlara karşı millî benliğimizde inşa etmemiz gereken “tedbirler” konusunda yeniden ve acilen düşünmeye sevk etmektedir. Darbe girişiminin vücut bulduğu psiko-sosyal zemin, gereği gibi analiz edilmelidir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yagmurdan-kurtulduk-derken/">Yağmurdan Kurtulduk Derken…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yagmurdan-kurtulduk-derken/attachment/1469177492305/" rel="attachment wp-att-12291"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12291" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/1469177492305.jpg" alt="Yağmurdan Kurtulduk Derken..." width="451" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/1469177492305.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/1469177492305-600x317.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/1469177492305-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 451px) 100vw, 451px" /></a></p>
<p>Belki de tarihte eşi ve benzeri görülmemiş 15 Temmuz kalkışmasının boyutları ve söz konusu girişime karşı necip milletimizin sergi<span class="text_exposed_show">lediği varoluş mücadelesinin karakteri; bizi, dinî görünümlü dış mihraklı bölücü “faaliyetler” ve bunlara karşı millî benliğimizde inşa etmemiz gereken “tedbirler” konusunda yeniden ve acilen düşünmeye sevk etmektedir.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Darbe girişiminin vücut bulduğu psiko-sosyal zemin, gereği gibi analiz edilmelidir. Çünkü söz konusu zemin, kırk yılı aşkın bir zaman zarfında kılı kırk yararak, inatla ve sinsice hazırlanmış; bu süre içinde tesis edilen sözde eğitim kurumlarıyla bir nesil; akıl, duygu, idrak ve irade bakımından mefluç bir duruma getirilmiş, oluşturulan sanal manevi ortamla müntesiplerin damarlarına İslam ile ilgisi olmayan halisünatif bir mistisizm zerk edilmiştir.</p>
<p>Bu şekilde uyuşturulmuş ruhlar, Müslüman olduğu bile meçhul olan bir meczubun etrafında -üzüm tanelerinin üzüm sapına tutunduğu gibi- öbeklenmiş ve adeta insanlar toptan alınmış ve toptan satılmıştır. Pirincin içindeki beyaz taş gibi; bal kavanozuna sızmış ağulu aş gibi yaşadığımız bu travmatik tecrübe çağdaş bir Mescid-i Dırâr münafıklığıdır; ilim ve irfan geleneğimize ait olan keramet, himmet ve cemaat gibi aslî kavramlar üzerinden icra edilen bir tür sihirbazlık, sahtecilik ve kalpazanlıktır.</p>
<p>Darbe kalkışmasıyla sonuçlanan bu yapılanma süreci, fethedildiği günden beri Anadolu’nun karşılaştığı en büyük tehlikelerden biridir. Bir olayın içindeyken onun mahiyeti tam olarak objektif bir şekilde ölçülemez. Kırığın acısı, soğuduktan sonra tam anlamıyla anlaşılır. Kalkışmanın ve buna karşı kazanılan zaferin büyüklüğü zaman içinde daha iyi fark edilecek. Zaman pergelinin biraz açılması açılması, kırığın biraz daha soğuması gerek. Nasıl bir uçurumun kıyısından döndüğümüz, bu zaferin nasıl bir &#8220;İkinci Çanakkale&#8221; olduğu zamanla daha iyi anlaşılacak.</p>
<p>Batının ve Amerika&#8217;nın suskunluğu ve tepkisizliği bundan sebep. Onlar denklemin içine şerrin bütün unsurlarını soktuklarını; her şeyi hesapladıklarını zannettiler; başarıyı mutlak ve mukadder gördüler. Ebu Cehil&#8217;in oyun kurucu olduğu yerde demir gibi bir Ömer&#8217;in; Nemrut&#8217;un oyun kurduğu yerde İbrahim&#8217;in &#8220;oyun bozan&#8221; olduğunu bilemediler/bilemezler.</p>
<p>&#8220;Galip kimdir, mağlup iken<br />
Gül gâiptir, zâhir diken<br />
Ateş içre umut eken<br />
İbrahim kim? bilemezler</p>
<p>Şehittir o, candan geçen<br />
Canı değil hakkı seçen<br />
Bıçakla umudu biçen<br />
İsmail kim? bilemezler&#8221;</p>
<p>Onlar kafalarına bir şeyi koymuşlardı bir defa. Millete bir ebat biçtiler ve dediler ki: &#8220;Bunların eti budu ney ki? Hocalarının evi cami avlusundadır. &#8216;Yarın sabah sokağa çıkma yasağı var&#8217; dedin mi; caminin avlusundaki evinden çıkamaz; sabah ezanını bile okuyamaz. Bunların hepsi bedelli askerlik yaptı; tankı tüfeği gördüğünde yere yatmayı, siper almayı bile bilmez.&#8221;</p>
<p><strong>Şimdi Azizim,</strong></p>
<p>Bu sözler bizim için bir nimet, onlar için bir felakettir; bizim için bir zafer, onlar için bir hizimettir. Küfrün imana; kâfirin mümine karşı bu bakış açısı, onu hor, hakir ve kifayetsiz görmesi bir &#8220;sünnetullah&#8221;tır. Ve bunu böyle gösteren de Hazreti Allah&#8217;tır:</p>
<p><strong>وَاِذْ يُرٖيكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ فٖى اَعْيُنِكُمْ قَلٖيلًا وَيُقَلِّلُكُمْ فٖى اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِىَ اللّٰهُ اَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ</strong></p>
<p><em>&#8220;Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah&#8217;a döndürülür.&#8221; (Enfâl, 8/44)</em></p>
<p>Onlar bizi az gördüler; &#8220;zemheriye kesmişiz&#8221; yaz gördüler. Bu göz ve görüş onların kafirliklerinin ve zalimliklerinin bir gereğidir. Allah inanmış bir topluluğu, zalim ve zorbalar gürûhuna böyle gösterir. Çünkü gevşemeleri; &#8220;akşama şaraplarımızı Bedir&#8217;den geçip Medine&#8217;de; Çanakkale&#8217;den geçip İstanbul&#8217;da içeceğiz&#8221; demeleri gerekir. Onlar böyle derler; bunlar da dediler&#8230;<br />
Allah onları da milletin gözünde küçülttü. Sinek kadar kaldılar gözümüzde. Bu milleti yirmi tonluk demirden tankın karşına diken sır işte budur.Tam Yüce Allah&#8217;ın dediği gibi: <em>Onlar Akebuttan ağ kadar çürük; millet demirden dağ kadar büyük&#8230; (Ankebût, 29/41) Üzülmeye ve gevşemeye gerek yok. Bizden üstünü yok. Yeterki inanalım. (Âl-i İmrân, 3/139)</em></p>
<p>Evet. Bu kalkışma belki de fethedildiği günden bu yana Anadolu&#8217;nun karşılaştığı en sinsi ve en büyük tehlikedir. Bu, zamanla anlaşılacak. Ama iman etmiş bir toplum için &#8220;savuşturulan bir tehlikenin büyüklüğü, elde edilmiş bir terbiyenin büyüklüğünü&#8221; ifade eder. Yani musibetler mümin için salt bir eziyet değildir; aynı zamanda zifiri karanlık bir gecede havaya atılan bir işaret fişeğidir. Ona adımını basacağı yeri gösterir.</p>
<p>Bu fişek yalnızca pareleli değil; yeni geometrik tehlikeleri de bize göstermelidir. Özellikle salt Kur’an ile yetinmeyi öğütleyen; redd-i miras yaparak ilim ve irfan geleneğini rafa kaldıran bütün düşünce fraksiyonları mercek altına alınmalı; kendilerinde güç vehmettiklerinde evirilecekleri nihai noktanın “paralel”den farklı olmayacağı her daim hatırda tutulmalıdır. Çünkü devlet içinde güç dengelerini belirleyecek şekilde palazlandığından bu yapılanma da Anadolu üzerinde iştah kabartan bir takım dış odaklar tarafından kullanılmaya elverişli bir konuma gelir/getirilir; Türkiye üzerinde kötü emeller besleyen şer kaynaklarının taşeronluğuna soyunur. Yağmurdan kurtulduk; doluya yakalanmayalım. Bundan böyle birlik ve beraberliğimizi; ilim ve irfan geleneğimizi tehdit eden her faaliyet ve açılım her ne isim altında yapılırsa yapılsın bir &#8220;Milli Feraset Eleği&#8221;nden geçirilmeli; mutlaka bu süzgece takılmalıdır.</p>
<p>“Teşkilatlı batıl, teşkilatsız hakka galebe çalar.” Osmanlının son şeyhülislamı Mustafa Sabri efendiye ait olan bu söz aslında der ki; batıl kadar çabalamıyor ve yapılanmıyorsanız, hakk üzere olmanız sizi kurtarmaz. Çünkü insana yalnızca gayret ettiği şey vardır. “Doldurulması gerektiği halde ihmal edilen bir boşluk ehliyetsiz kimseler tarafından da olsa mutlaka doldurulur.” Demek istediğim şudur ki; ilahi sahihliğe sahip gerçek dini insanlara anlatmayı hedef edinen samimi müslümanlar, milletin ve ümmetin yükününe daha fazla omuz vermeli, her türlü fedakârlığı yapmalı, varlığını milletine, devletine ve yüksek hakikatlere adamalı. Ama gerçekten adamalı&#8230;</p>
<p>15 Temmuzda devlet, millet ve dahi ümmet ölümün kıyısından dönmüştür. Paralel felsefe nasıl; yaklaşık yarım asırda müstakbel hedefleri için her türlü fedakârlığı göze alan bir nesil yetiştirmiş; ölümüne sa’y-ü gayret göstermiş ve melun hedefine ramak kala yaklaşmış ise bizim daha ulvi bir hedef ve kararlılıkla istikamet üzere yetişmiş bir nesil inşa etmemiz farz olmuştur. Çünkü tabiat, fıtratı icabı boşluk kaldırmaz. Bu boşluk dişinizin düşen dolgusunun boşluğu dahi olsa böyledir. Siz o boşluğu hak olan dolgu ile inşa etmezseniz, batıl (yemek artığı) orayı bile işgal eder.</p>
<p>Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın bir &#8220;Sütçü İmam Projesi&#8221; başlatması ve değer yöntem ve donanım bakımından yetkin; erdem ve ülküler bakımından kâmil olan irşat kadroları inşa etmesi artık farz oldu. Artık müftü, vaiz ve imam gibi &#8220;milli devletin millet içindeki gerçek sinir uçları&#8221; memuriyet formatından kurtulmalı; milletin ve ümmetin derdine daha çok deva olmalı; her türlü fedakârlığı yapmalı; varlığını yüksek hakikatlerin varlığına armağan etmeli; rutinin dışına çıkmalı; Hz. Peygamber’in varisi olduğu bilinciyle sahih dinî bilgiyi ve duyguyu ev ev insanlara taşımalıdır.</p>
<p>Yani artık teorik çerçevenin sınırları aşılmalı, fildişi kuleler terk edilmeli ve sahaya inilmelidir. Aksi takdirde resmiyete dayalı dinî vazife anlayışının doğurduğu iticilik ve tek tiplilik; “ahiret yolunun simsarları”na yeni pazarlar açmaya devam edecektir. Bu bir hayal; bunu gerçekleştirmek olağan üstü zor bir şey olabilir. Olsun zaten oğlan üstü halde değil miyiz? Olağan hale dönmek için olağan üstü bir çaba gerekemez mi?<br />
Kabusun gerçekle kol kola girdiği bu zamanda kurtulduğumuz tehlikenin büyüklüğü böyle bir projeyi hayal raflarından indirip acilen gerçekleştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Darbe girişimini birkaç cılız teşebbüsün dışında kınayan adamakıllı bir ülke bile yok. Demek ki, hiç dostumuz yok, kendi kendimizeyiz, biz bizeyiz. Eğer sahih dinî bilgi ve duyguyu devlet eliyle ve en üst gayret perdesinden veremez isek; Kur’an’ı ve sünneti devlete ve millete karşı bir ifsat silahına dönüştürecek olan korsan zihniyetlerden kurtulmak mümkün görünmemektedir. Bu hedefi gerçekleştirecek yöntemi bulmaya ve gereğini gerçekleştirmeye mecburuz. Tehlike henüz geçmiş değil ve hiçbir zaman da tam anlamıyla geçmeyecek. Her daim; &#8220;Ya devlet başa ya kuzgun leşe&#8230;&#8221;</p>
<p>Yasin Pişgin_&#8221;Az Söz Derin Düşünce&#8221;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yagmurdan-kurtulduk-derken/">Yağmurdan Kurtulduk Derken…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yagmurdan-kurtulduk-derken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin Hoca&#8217;dan, Mehmet Okuyan&#8217;a Reddiye&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2016 19:05:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Hoca'dan Mehmet Okuyan'a Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Yazıları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11350</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi diyor ki; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221; Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230; Öncelikle ifade etmem gerekir; &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/" rel="attachment wp-att-11351"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11351" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg" alt="Yasin Pişgin Hoca'dan, Mehmet Okuyan'a Reddiye..." width="404" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></a></p>
<div class="text_exposed_show">
<p><strong>Şimdi diyor ki;</strong></p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221;</p>
<p>Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230;</p>
<p><strong>Öncelikle ifade etmem gerekir;</strong> &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya da bulunmasın insanın ölümünden, kıyamet için dirileceği zamana kadarki metafizik hayatını ifade eder. yani öldün mü geriye dönemezsin. dünya yaşamı ile senin ruhun arasında artık aşılması imkânsız bir perde var demektir. bu perdenin adı &#8220;berzah&#8221;tır. bu perdenin ardındaki hayat ise kıyametle başlayacak ahiret hayatından başka bir şey olup &#8220;berzah âlemi&#8221; diye isimlendirilir. ayetle sabit inanmazsan/inanırsan bak&#8230;</p>
<p>&#8220;Nihayet onlardan birine ölüm gelince, &#8220;Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım&#8221; der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.&#8221;</p>
<p><strong>Diyor ki;</strong> &#8220;berzah hayatı diye bir şey yok.&#8221;<br />
ama ayet &#8220;var&#8221; diyor. üstelik ayet; Allah&#8217;ın, berzahta bulunan ve dünyaya geri dönmek isteyen bir insanla konuştuğunu bize haber veriyor.yani adam ölmüş, ama şuuru, muhasebesi, temennileri halen dipdiri. Allah&#8217;a yalvarıyor; &#8220;ne olur Allah&#8217;ım beni geri döndür&#8221; diye.</p>
<p>Hadisleri şimdilik bir kenara bırakalım desem de bir hadise atıf yapmadan geçemeyeceğim. bu bahsettiğim berzah hayatı ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; ya da cehennem çukurlarından bir çukur. böyle buyuruyor efendimiz&#8230;</p>
<p>Her ne kadar biz hissedemesek de şehitler diridirler ve Allah&#8217;ın katında rızıklandırılırlar (Âl-i İmrân, 3/129). yani sen bir şehide &#8220;ölü&#8221; dediğin an, yani şu an o, diri ve nimetlendiriliyor&#8230; işte cennet bahçelerinden bir bahçe&#8230;</p>
<p>Allah buyuruyor ki; Firavunu ve ailesini çok kötü bir azap kuşattı (Mü&#8217;min, 40/46). nedir bu kötü azap???</p>
<p>şimdi Allah&#8217;a kulak ver: &#8220;(O azap öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, &#8220;Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun&#8221; denilecektir&#8221; (Mü&#8217;min, 40/47). işte cehennem çukurlarından bir çukur&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi azizim!</strong></p>
<p>ayette iki azaptan bahsediliyor: birincisi; kıyametin kopuşundan önce firavun ve avanesinin sabah akşam maruz kaldıkları azap&#8230; işte bu bildiğimiz ve itikat ettiğimiz kabir azabı&#8230;<br />
ayetin ikinci cümlesi ise ayette &#8221; <strong>اَشَدَّ الْعَذَابِ</strong>&#8221; &#8220;en şiddetli azap&#8221; olarak ifade edilen cehennem azabı. o, zaten malum&#8230;<br />
şimdi elini vicdanına koy da karar ver&#8230;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;a göre kabirde bir sevap, bir azap ve bir hayat nasıl oluyor da olmuyor???</p>
<p>el-insaf&#8230;</p>
<p>Şimdi mesele &#8220;basit bir kabir azabı inkarı&#8221; meselesi değil. mesele bir çırpıda; Kur&#8217;an, sünnet ve sebîlu&#8217;l-mü&#8217;minîn potasında vücut bulan on dört asırlık birikimi alaşağı edip yok saymak. mesele yeni bir din restorasyonu&#8230;</p>
<p>Acı olan ise konuyla ilgili ayetlere eklektik, parçacı, samimiyetsiz ve bütünsellikten uzak bir şekilde yaklaşmak ve milletin gözünün içine baka baka asırların akidesini inkar etmek&#8230;</p>
<p>Vâkıa suresinin son sayfasında Aziz ve Celil olan Allah; can gelip de boğaza dayandığı zaman, ölünün yakınlarının bakıp kalacağını, o an kendisinin (ve ruh kabzeden meleklerin) ölüye, dostlarından daha yakın olacağını ifade ediyor (Vâkıa, 56/83-88) ve üç ölüm şeklinden bahsediyor:</p>
<p><strong>bunların ilki;</strong> <strong>فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Allah&#8217;a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır&#8221; (Vâkıa 56/88-89). Ayetin metninde ilginç olan husus, ölümden sonra başlayan rahatlık ve nimet sürecinin &#8220;hemen meydana gelmek&#8221;i anlamını içeren &#8220;tâkibiye fâsı&#8221; ile gelmesidir. buradaki rahatlık ruh kabzının kolaylığına; güzel rızık olarak meallendirilen &#8220;reyhan&#8221; ise cennete girmeden mazhar olunan nimete delalet ediyor. cennet ise &#8220;takibiye vav&#8221;ı ile üçüncü sırada zikrediliyor.</p>
<p><strong>ikincisi;</strong> <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, &#8220;Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!&#8221; denir&#8221; (Vâkıa, 56/90-91). bu ölü ortalama bir mümin ki; selamete erdi. bunun için; ilkinde kullanılan övgü ve nimetler zikredilmedi ama bu da selamete erdi.</p>
<p><strong>üçüncüsü ise</strong>; <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِي</strong>مٍ &#8220;Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet; bir de cehenneme atılma vardır&#8221; (Vâkıa, 56/92-94). bu ölü için &#8220;takibiye fâsı&#8221; ile zikredilen &#8220;kaynar sudan ziyafet&#8221;; cehennemin dışında gerçekleşen bir cezadır. cehenneme girmek &#8220;tasliyetü cahîm&#8221; ifadesiyle geliyor. yani cehenneme girmek kaynar sudan sonra; kaynar su ise cehennemden önce&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi zikredeceğim iki ayet Vâkıa 92-94&#8217;ün adeta tefsiridir:</strong> <strong>وَلَوْ تَرٰى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذٖينَ كَفَرُوا الْمَلٰئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرٖيقِ</strong> &#8220;Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; diyerek canlarını alırken bir görseydin&#8221; (Enfâl, 8/50; Bkz. Muhammed, 47/27). lütfen meleklerin; &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; ifadesindeki azaba ve bu sözün ölüm esnasında söylendiğine dikkat edelim. yani azap ölümle birlikte başlıyor&#8230;bir tutam arapça bilgisi, bir parça insafı olan herkes ayetlerin açık bir şekilde cennet ve cehennemden önce ödül ve cezanın olduğunu anlamakta zorlanmaz.</p>
<p>Önceki yazımızda şehitlere &#8220;ölü&#8221; denmemesi gerektiğini, onların diri bir şekilde Allah&#8217;ın katında rızıklandırıldıklarını ifade eden ayetlerden bahsetmiştik. &#8220;onların diriliği ve nimetlendirmeleri kıyamet koptuktan sonradır&#8221; diye yorumlar yapılmış.</p>
<p><strong>azizim!</strong> kıyamet &#8220;ba&#8217;s&#8221; ile (yani ölümden sonra dirilişle) başlıyor. o zaman herkes diri, yalnız şehitler değil. o zaman pek çok mümin rızıklandırılıyor, yalnız şehitler değil&#8230; &#8220;onlara ölüler demeyin&#8221; hitabı bize dünyada yöneltiliyor, ahirette değil. hasılı biz burada; onlar da orada diriler&#8230; ya da biz burada ölüyüz; onlar orada diriler&#8230;</p>
<p>Allah yolunda can veren kişinin böyle mükâfatı olur da; onun canını alan zalim (ve her türlü zulmü icra eden), ruhlar âleminde mışıl mışıl uyur mu???</p>
<p><strong>el-Cevap:</strong> <strong>اِذِ الظَّالِمُونَ فٖى غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰئِكَةُ بَاسِطُوا اَيْدٖيهِمْ اَخْرِجُوا اَنْفُسَكُمْ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ</strong> &#8220;Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, &#8220;Haydi canlarınızı çıkarın! Bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız&#8221; diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!&#8221; (En&#8217;âm, 6/93). daha azap ölüm anında başlıyor ve melekler &#8220;bugün&#8221; derken ölüm ile başlayan zaman dilimini zikrediyorlar. &#8220;aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız&#8221; derken de acaba hangi azabı kastediyorlar?</p>
<p><strong>Şimdi soralım;</strong> nasıl oluyor da Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabı olmuyor???</p>
<p><strong>Bir de dedi ki;</strong><br />
&#8220;Öyle kabrin başında telkinmiş, Kur&#8217;an okumakmış&#8230;<br />
bunlar boş şeyler&#8230;&#8221;<br />
Ölüler bunları duymazmış&#8230;</p>
<p><strong>O halde</strong> niçin Hz. Peygamber Bakî&#8217; kabristanlığına her girdiğinde;<strong> السَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ، وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ</strong> &#8220;Ey mü&#8217;minler topluluğunun yurdu! Allah&#8217;ın selamı üzerinize olsun. (yakında) biz de size katılacağız&#8221; (Müslim, Nesâî, İbn Mâce, İmam Mâlik) diye onlarla muhatap sigasıyla selamlaştı.</p>
<p>Ya da Bedir savaşından sonra müşriklerin cesetlerini bir çukurun içine doldurup da onlara;<strong> فَإِنَّا قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا</strong> &#8220;Biz Rabbimizin bize vaadettiğini (zaferi) hak olarak bulduk; siz de Rabbinizin size vaadettiğini (azabı) hak olarak buldunuz mu?&#8221; diye sordu. Hz. Ömer<strong> مَا تُكَلِّمُ مِنْ أَجْسَادٍ لاَ أَرْوَاحَ لَهَا؟</strong> &#8220;ruhu olmayan cesetlerle ne konuşuyorsun&#8221; dediğinde, Allah Rasulü;<strong> وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ</strong> &#8220;Muhammed&#8217;in canını elinde bulunduran Allah&#8217;a yemin olsun ki; onlar sizden daha iyi duyarlar (siz onlardan daha iyi duyamazsınız) (Buhârî, İbn Mâce)&#8221; buyurmadı mı?&#8230;</p>
<p>İstifini bozmadı; hadisleri duymadı<br />
Besbelli paradigmasına uymadı&#8230;</p>
<p>Doç. Dr. Yasin PİŞGİN Hoca</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
