<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yalan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yalan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 08 Jul 2023 06:56:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yalan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yalan Göstergeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yalan-gostergeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yalan-gostergeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Jul 2023 06:56:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dil îçi Göstergeler]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Dışı Göstergeler]]></category>
		<category><![CDATA[Fonetik Göstergeler]]></category>
		<category><![CDATA[Morfolojik Göstergeler]]></category>
		<category><![CDATA[Söz-Eyleme İlişkin Göstergeler]]></category>
		<category><![CDATA[Semantik Göstergeler]]></category>
		<category><![CDATA[Sentaktik Göstergeler]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<category><![CDATA[yalan antropolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26469</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Yalan» kullandığı göstergelerin sınırsızlığı ile pratik açıdan analizi yapılmadan teorik olarak incelenmesinin mümkün olmadığı kompleks bir kavramdır. Bu bağlamda Freud’un (1856-1939) yalanın» sayısız gösterge üretme potansiyeline sahip bir kavram olduğunu ifade ettiği sözleri dikkate değer­dir. &#8220;Görmek için gözleri, duymak için kulakları olan herkes bilmelidir ki, hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Dudakları sussa parmak uçlarıyla konuşur [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yalan-gostergeleri/">Yalan Göstergeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26476 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/07/yalanin-antropolojisi-seyma-gulsum-onder-dusunce-ketebe-seyma-gulsum-onder-1674-11-B-as-300x210.jpg" alt="" width="329" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/07/yalanin-antropolojisi-seyma-gulsum-onder-dusunce-ketebe-seyma-gulsum-onder-1674-11-B-as-300x210.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/07/yalanin-antropolojisi-seyma-gulsum-onder-dusunce-ketebe-seyma-gulsum-onder-1674-11-B-as.jpg 382w" sizes="(max-width: 329px) 100vw, 329px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yalan» kullandığı göstergelerin sınırsızlığı ile pratik açıdan analizi yapılmadan teorik olarak incelenmesinin mümkün olmadığı kompleks bir kavramdır. Bu bağlamda Freud’un (1856-1939) yalanın» sayısız gösterge üretme potansiyeline sahip bir kavram olduğunu ifade ettiği sözleri dikkate değer­dir. <em>&#8220;Görmek için gözleri, duymak için kulakları olan herkes bilmelidir ki, hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Dudakları sussa parmak uçlarıyla konuşur ve ihanet her bir gözeneğinden sızar.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><strong>[75]</strong></sup></a></em> Her şey, bir söz eylem olan yalan için araç olarak kulla­nılabilir. Bunun nedeni, yalanın kullanım alanının genişliği ve delâletinin bağlamsal değişkenliği ile açıklanabilir. Bu durum beraberinde yalanın nispet alanının büyüklüğünü de zorunlu olarak getirir. Zira bir kavramın çok fazla alanda kullanılması, çok fazla olguya nispet edilmesi anlamına gelir.</p>
<p>Yalan, bir kavram olması itibariyle gösterge işlevi görür. Do­layısıyla bir gösterge olarak ele alındığında, bulunduğu zemi­ne göre belirlenen nesne ve yorumlayanları ile açık bir delâlet kazanır. Bir kavramın işaret ettiği yorumlayanlara ise o kav­ramın göstergelerinin analizi ile ulaşılır. Nitekim yalan, çok farklı zeminlerde kullanılan bir kavram olması nedeniyle çok yönlü ve çeşitli bir delâlet alanına sahiptir. Dolayısıyla farklı zeminler, zorunlu olarak farklı göstergeleri ve farklı yorumla­yanları beraberinde getirir. Bu göstergeler, anlaşılmadan veya yorumlanmadan belirlenen anlam, söz konusu kavramın ma­hiyetini taşımada yetersiz kalacaktır.</p>
<p>Göstergebilimde işaret etme bakımından aynı amaca hizmet eden dilsel olmayan bir göstergeden de dilsel olanlar gibi yararlanılabilir. Aralarındaki tek fark, dilsel göstergenin işa­retini, dil zemininde sesleri ve dilbilimsel kuralları kullanarak gerçekleştirmesi iken dilsel olmayan göstergenin işlevini fark­lı malzeme ve kurallara göre yerine getirmesi olarak formel bir yapı arz eder. Göstergebilim için önemli olan, gösterge­lerin söz konusu nesne ve anlama işaret etme işlevini yerine getirmede gösterdikleri kabiliyettir. Bu bağlamda yalanın dil içi ve dil dışı göstergeleri aynı değer ve önemde incelenebilir.</p>
<p><strong>Dil îçi Göstergeler</strong></p>
<p>Göstergeleri açısından geniş bir işaret alanına sahip olan yalan kavramının dilsel göstergeleri verilmeden önce bir olgu ola­rak yalanın dil ile ilişkisi üzerinde durulması gerekir. Zira dil, kendi iç dinamikleri ile özel yapısı olan bir varlıktır. Dolayı­sıyla dilsel göstergelerinden önce, yalanın bir olgu olarak dile konu olup olamayacağı meselesine değinmekte fayda vardır.</p>
<p>Dili yalanın bir aracı olarak gören Harald Weinrich (1927- 2022), belagatın yani mecaz, istiare, mübalağa, tevriye, istihzâ gibi farklı edebî üslupların yalan kapsamına alınıp alınmaya­cağı sorusuna cevap vermeye çalışırken aynı zamanda genel olarak yalan-dil ilişkisini inceler. Ardından yalanın gerçekleş­tiği dilsel kategoriyi bulmak için birtakım sorulara cevap arar. Buna müfret kelimelerle mi, cümlelerle mi yoksa metin gibi daha büyük formlarla mı yalan söyleriz, sorusu örnek verile­bilir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[76]</sup></a> Dolayısıyla yalnızca dil içi dinamikler dikkate alındı­ğında yalan bu dinamiklerin neresinde durur?</p>
<p>Weinrich, bu serüvene öncelikle delâlet (bedeutung) ve mak­sat (meinung) terimlerini açıklayarak başlar. Ona göre, an- lambilimi sadece delâlet ile ilgilendiği için dilin dinamikle­rini vermede yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle maksadı esas alan pragmatik bir okuma yapmak gerekmektedir. Delâlet,Platoncu bakış açısıyla zihinsel bir tasavvur oluşturma süre­cine benzer şekilde işleyen dört özelliğe sahip bir yapıdadır. Bunlar sırayla <em>genişlik, kapalılık, toplumsallık</em> ve <em>soyutluktur. </em>öncelikle, her delâlet geniştir. Nitekim konuşmacı söylediği bir kelime ile muhatabın zihninde çok geniş bir anlam aralığı canlandırabilir, örneğin, ateş kelimesini duyan birinin zih­ninde silah atışı, yangın veya aşk ateşi şeklinde birbirlerinden uzak delâletler belirebilir. Delâletin geniş olması, onun ikinci özelliği olan kapalılığa neden olur. Zira her kelime veya söz grubu kapalı bir delâlete sahiptir ve açıklık kazanması için bir makama veya bağlama muhtaçtır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[77]</sup></a> Ancak bu durum, delâle­tin toplumsal olmasına engel teşkil etmez. Nitekim bir top­lumda yaşayan insanlar, kullandıkları dildeki söz gruplarının delâletleri konusunda ortak bir paydada buluşur. Ancak bu ortak payda aynı zamanda delâletin zihinde soyut bir tasavvur olarak kalmasına sebep olur.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[78]</sup></a></p>
<p>Pragmatik okuma ile delâletin yukarıda zikredilen olumsuz yanlarını (genişlik, kapalılık, toplumsallık, soyutluk) gidere­cek bir bakış açısı getirilebilir. Bunun için Weinrich, delâletin karşısına <em>maksat</em> terimini koyar. Buna ateş kelimesinin çoklu delâlete sahip olmasında, konuşmacının şahit olduğu yangını muhatabına anlatırken ateş lafzını belli bir bağlamda zikret­mesi ile taşıdığı maksat örnek verilebilir. Dolayısıyla ateşin delâletinin genişliği, yerini belirli bir anlama bıraktığından ar­tık <em>belirli</em> hale gelir. Ateş lafzı, sözlük anlamında kullanıldığı için kapalı anlam artık <em>açık</em> anlama dönüşür. Aynı şekilde ateş lafzı, uzlaşıya dayalı anlamdan müstakil anlama geçerek soyut bir tasavvur iken belli bir bağlamda kullanılması sonucu <em>somut </em>ve <em>bireysel</em> hale gelir. Bu örnekten hareketle maksadın yani bir sözü pragmatik bakış açısı ile okumanın delâletin aksine belir­lilik, açıklık, bireysellik ve somutluk özellikleri ortaya çıkar.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[79]</sup></a></p>
<p>Karşıtı olan sıdk kavramı gibi yalan da dilsel boyutu olan bir meseledir. Bu nedenle yalnızca düşünsel veya psikolojik bir olgu olarak değerlendirilmesi, kavramın mahiyetine eksik bir bakış açısı getirilmesine sebep olur. Yalan, bu açıdan kelime­lerin birbirleriyle sentaktik, semantik ve pragmatik ilişkiler kurduğu cümle ve metin düzeyinde açıklık kazanan bir olgu­dur. Yalanın göstergesi, düşüncede değil aksine söylemde çifte standartlıktır. Yani kişinin telaffuz ettiği cümlenin aksini zih­ninde bir düşünce olarak gizlemesidir. Düşünceler, zihinde dil olmadan kurulamaz. Kişi “Elmayı sevmiyorum” dediğinde bu bir yalan ise doğru cümle “Elmayı seviyorum” şeklinde gizli bir düşünce olarak zihinde yer alır. Bu durum dil, delâlet ve mak­sat kutupları arasındaki bir belirleme oyununa benzetilebilir. Düşünce bu anlamda dile tabidir. Onun kurallarına uymak zo­rundadır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[80]</sup></a> Weinrich m dile bir söz eylem olarak bakmasının yalana olan bakışını etkilediği açıkça görülmektedir.</p>
<p>Weinrich sıradan kelimelerin delâleti için getirdiği şartların is­tiareler için de geçerli olduğu fikrindedir. Nasıl ki bir kelimenin tek başma delâleti gerçek değilse ve yalan olma özelliği taşımı­yorsa istiareler de tek başlarına yani bağlamdan kopuk bir halde iken yalan ya da doğru olmazlar. Yalanın istiarelerle doğrudan ilişkisi yoktur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[81]</sup></a> Dilde yalan, cümle veya metin düzeyinde ger­çekleşir. Yani yalan-dil ilişkisi delâlet ve maksadın birleştiği; an­lamda makamın gözetildiği noktada ortaya çıkar. Bu nedenle ne yalan dilden ne de dil yalandan ayrılır. İstiareler ise delâlet ile maksat arasındaki sınırın gerginliği ile oluşur. Yani maksat delâ­letle dolaylı olarak yakınlık ilişkisi içindedir. Normal cümlelerde ise bu ilişki doğrudan ve daha kolay yolla olur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[82]</sup></a> Dilin yalandan yalanın dilden ayrılmaması, yalanın doğruya konu olan her şeye konu olması ile açıklanabilir. Nitekim doğru için kullanılan her şey onun zıddı olarak gelen yalanın da aracı olabilir.</p>
<p>Birtakım düşünürler» dilin fikirleri gizlemesi ve yalana sebep olması görüşünden hareketle dili yalancılıkla suçlar. Ancak Weinrich dilin bu suçlamalardan berî olduğunu, onun yalan için sadece bir araç olduğunu savunur.<sup>83</sup> Ona göre yalanın göstergelerinin açıkça verilmesi önemlidir. Örneğin bir edebî eserde yazar, yazdığı roman veya hikâyenin hayal ürünü oldu­ğunu yani eserde gerçeklik payı bulunmadığını açıkça ortaya koyuyorsa o eser yalan değil, sadece bir hayal ürünüdür. An­cak yazar gerçekmiş gibi gösterip olmayan şeyleri yazıyorsa yazdıklarında yalan vardır. Örneğin, kullandığı karakterin is­mini ve ona dair bilgileri tarihî bir şahsiyetten ödünç alarak vermesine rağmen hayalî birinden bahsediyorsa bu okuyucu­da kafa karışıklığına sebep olur. Yazarın eserinde yazdıkları­nın gerçek olmadığını yine dilsel göstergeler kullanarak çok açık bir şekilde belirtmesi gerekir.<sup>84</sup> Sonuç olarak Weinrich’in dil ile yalanı birbirinden ayrılamaz iki olgu olarak gördüğü söylenebilir.</p>
<p>Yalanın dille ilişkisi bağlamında zikredilen bilgilerden hare­ketle dilin de yalan için yalnızca bir araç olduğu anlaşılmak­tadır. Dolayısıyla yalan, göstergelerinin bir kısmını dilin veri­lerinden alır. Söz konusu dilsel göstergeler, dilin yukarıda be­lirtilen yapısal kategorilerinin her birinde mülahaza edilebilir. Bu nedenle yalanın dilsel göstergeleri fonetik, morfolojik, sen­taktik ve semantik göstergeler tasnifine göre ele alınacaktır.</p>
<p><strong>Fonetik Göstergeler</strong></p>
<p>Dildeki fonetik göstergelere, kişilerin yalan esnasında yaka­lanma korkusu, gerginlik ve heyecandan dolayı ses tonlarında meydana gelen iniş, çıkışlar örnek verilebilir.<sup>85</sup> Bunlara konuşurken yaşanan tereddütler, konuşma hataları, konuşma oranı, duraksama sıklığı göstergeleri de eklenebilir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[86]</sup></a> Aynı şekilde vurgulamanın özellikle yalanı pekiştirecek kelimeler­de yapılması da fonetik bir yalan göstergesidir. Yine bu bağ­lamda, vurgulanmak istenen kelime veya kelime gruplarında birtakım uzatmalar yapılması, fonetik yalan göstergesinden- dir. Buna, bir annenin;  “Dolaptaki çikolatayı sen mi yedin?” sorusuna, çocuğun  “Hayır, anne; onu ben yemedim” şek­linde verdiği cevap göz önüne alındığında cümlenin sonun­da vurgu için failin ûı yani ben zamirinin kullanımı ile tekrar edilmesi örnek verilebilir. Zamirle yapılan bu vurgu bir yalan göstergesidir. Örnek aynı zamanda cümlenin gramatik yapısı ile ilgili olduğundan sentaktik göstergeye de dahil edilebilir.</p>
<p>Fonetik göstergelere aynı şekilde kişinin yalan söylerken se­sinin titremesi ve gerginliğinin anlaşılmaması için hızlıca ko­nuşup konuyu kapatma isteği örnek verilebilir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[87]</sup></a> Yalana dair fonetik olarak gelen en dikkat çekici örnek, yalan söyleyenle­rin zaman kazanmak ve düşünebilmek için sözlerinin başmda ya da ortasında kullandıkları “hımm, m, yaa” gibi birtakım anlamsız seslerdir.</p>
<p><strong>Morfolojik Göstergeler</strong></p>
<p>Dildeki kelimelerin yapılarındaki değişiklikler de cümle veya söylem içinde değerlendirildiğinde yalanın göstergeleri olabilir. Buna fiil yapısındaki değişiklikler örnek verilebilir. Nitekim, yalan söyleyenler genellikle malum fiil kullanmaktan kaçınırlar.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[88]</sup></a> Bunun nedeni ise faili belirtmemek suretiyle sorumluluk almaktan kaçınmaktır. Zira meçhul fiillerde failden ziyade yapılan eylem ön plana çıkar. Buna, bardakların kırıldığını haber veren birinin *  yerine * ifadesini kullanması ile bardakları kıranın bilinmediği izlenimini yaratması örneği verilebilir.</p>
<p><strong>Sentaktik Göstergeler</strong></p>
<p>Cümle seviyesinde oluşan değişiklikleri konu edinen sen­taktik göstergeler de yalan için bir araç olarak kullanılır. Bu göstergelere, cümlede zamir kullanımı veya zamirin hiç kul­lanılmaması örnekleri verilebilir. Nitekim, cümlede muttasıl zamirin zikredilmemesi, bağlama göre fiilin sorumluluğunun üstlenilmemesi anlamına gelir. Bu nedenle, zamir kullanı­mında görülen değişiklikler yalan göstergesidir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[89]</sup></a> Buna, tra­fik kazasmda ifade veren birinin   “Arabaya çarptım” yerine «“Araba bana çarptı” deme­si örnek verilebilir. Burada kişi, birinci cümlede birinci tekil şahıs zamiri kullanarak yani faili zikrederek çarpanın kendisi olduğunu bildirir ve böylece fiilin sorumluluğunu üstlenir. Ancak diğer örnekte muttasıl zamir kullanmak suretiyle ken­disinin fail olmadığını belirterek bu sorumluluktan kaçmak­tadır. Yukarıda verilen örnek fiilin geçirdiği dönüşüm ve bâb değişikliği dikkate alındığında aynı şekilde morfolojik göster­geye de girmektedir.</p>
<p>Cümle terkibinde görülen bazı hatalar yalana gösterge ola­bilir. Yalan söyleyen kişilerde bilinç düzeyinde bir gerileme olur. Çünkü gerçeği gizlemek ve bunu konuşmalarında ve hareketlerinde mantıklı bir şekilde yürütebilmek için kişi­nin zihinsel çaba sarf etmesi gerekir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[90]</sup></a> Sarf edilen bu çaba­nın yarattığı zorluk ve yalan söyleme esnasında kişide oluşan gerginlik, diline yansır ve özellikle cümle terkibinde belirgin hatalar ortaya çıkar. Buna fail, meful ve fiilin yerleri mantıksız bir şekilde değiştiği ya da fiilin zamanının cümlenin anlamı ile uyumlu olmadığı durumlar örnek verilebilir. Bunun yanı sıra cümlede sürekli inkar üslubunu kullanmak, yalanın sen­taktik göstergeleri arasındadır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[91]</sup></a> Nitekim yalan söyleyen kişi­lerin üslubunda gibi olumsuzluk edatları ile başla­yan cümlelere sıklıkla rastlanmaktadır.</p>
<p>Yalan ifadeleri bir iddia içeren haber cümleleri olabildiği gibi şart cümlesi şeklinde de gelebilir. Buna, muhatabını ha­bercilerden korumak istediği için yanlış yönlendiren birinin “O toprak yoldan iki mil aşağı sürersen evinin ön bahçesin­de olacaksın.” cümlesi örnek verilebilir. Bu cümlede geçen şart gerçekleşmediğinde; muhatap iki mil aşağı gittiğinde aradığı kişinin evine varsa da varmasa da bir başka ifadey­le şart cümlesinin realite ile mutabakatı sağlansa da ifade yalana girer. Mütekellimin muhatabını, mevcut olanın veya inandığının aksi şekilde yönlendirmesi durumu söz konusu olduğunda örneğin bağlamına göre vâkıaya mutabakat dik­kate alınmaz. Nitekim yalan realiteye aykırılık ile sınırlan­dırılamaz.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[92]</sup></a></p>
<p>Dilsel bir göstergenin yalan ile nitelenmesi için yalnızca bir iddia içeren haber cümlesi olması gerekmez. Nitekim soru, emir, nehiy gibi inşâî cümleler ile de yalan söylenir. Kişi mu­hatabına bilgi edinmek için değil vakit kazanmak ve bulundu­ğu olumsuz durumdan kurtulmak için soru soruyor olabilir. Bu durumda aldatıcı bir yalan ortaya çıkar.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[93]</sup></a> Dolayısıyla soru veya emir gibi ifadeler de yalan göstergeleri olabilir.</p>
<p><strong>Semantik Göstergeler</strong></p>
<p>Dilbilimin diğer dallarında olduğu gibi, anlam ve anlama dair olguları inceleyen semantik alanında yalan gösterge­leri bulmak mümkündür. Bunlar kelime, cümle veya met­nin anlam bütünlüğü düzleminde ele alınabilir. Kelime bağlamında düşünüldüğünde, yalan söyleyen kişiler ör­neğin karşı tarafı ikna etmek veya yalanlarına inandırmak için “Allah’a yemin olsun ki! Vallahi!” gibi yeminlere veya dinî referanslara çok fazla başvururlar. Aynı şekilde soruları cevaplarken sert ve gerçekçi cevaplar­dan kaçınarak, rica ve nezaket ifadelerini çok kullanırlar.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[94]</sup></a> Buna, “Lütfen efendim! İnanın ki ben masumum.” ifadesi örnek verilebilir.</p>
<p>Aynı şekilde, bir olay nakledilirken kullanılan ifadeler ile gerçeklik arasındaki mantıksal örgüye dikkat edilmemesi se­mantik göstergeler arasındadır.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[95]</sup></a> Bu bağlamda her detay, olay örgüsünde işlenmeli ve bu örgüdeki mantıksal dizilime dik­kat edilmelidir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[96]</sup></a> Nitekim yalan söyleyen kişi, cümleler arası mantık hataları yapabilir. Örneğin, bir cinayet olayında ta­nıklık yapan kişi, ilk olarak A şahsını olay mahallinde siyah bir arabanın içinde gördüğünü söyler. Daha sonra olaya dair bilgiler verir ve A şahsı için “Arabanın yanında ayakta duru­yordu” der. Ancak bu bilgi, aynı kişinin önceden verdiği bilgi ile çelişmektedir. Zira tanık, olayı anlatırken çok fazla şey an­lattığında ilk verdiği bilgileri aklında tutamaz.</p>
<p>Yukarıda verilen örnek olaylar, semantik gösterge olarak iş­lev görmelerinin yanı sıra pragmatik<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[97]</sup></a> göstergelere de dahil olmaktadır, Nitekim olaylarda yalnızca kelime ve cümlelerin işaret ettikleri anlamlar dikkate alınmamakta, aynı zamanda konuşan, dinleyici ve sözün kullanıldığı yer ve zamana bir başka ifadeyle bağlama ilişkin unsurlar da yoruma dahil edil­mektedir.</p>
<p>Kullanılan ifadelerin kapalı ve belirsiz olması, kişinin kendisi­ne yöneltilen soruları cevaplamak yerine başka konularla ilgili uzun konuşmaları ya da kendisine inanılmadığına dair sitem- kâr ifadeleri yalanın semantik göstergelerine örnek olarak ve­rilebilir.<sup>98</sup> İfadelerin kapalılığına, “Saat kaçta olay yerindeydin?” sorusuna “öğleden sonra” şeklinde verilen cevap örnek verilebilir. Zira cevap­ta net bir saat belirtilmemiştir. Ya da “Gece saat onda olay yerinde ne yapı­yordun?” sorusuna cevaben  “Orada bir işim vardı.” gibi yuvarlak cevaplar verilmesi bir diğer örnek­tir. Çünkü bu, yalan söyleyene zaman kazandırır. Diğer yalan göstergesi olan sitemkâr cevaplara ise yalan söyleyen birinin muhatabı kendisinden şüphelenmese dahi sorduğu soruya “Bana inanmıyor mu­sun? Yoksa sana yalan söylediğimi mi düşünüyorsun?” şek­linde cevap vererek sitem etmesi örnek verilebilir.</p>
<p>Sorulara konu olan olayla ilgili kişinin net cevaplar vermek yerine gereksiz bilgilerden bahsetmesi, konu dışına çıkması, cevabı geciktirmesi, soruyu başka ifadelerle tekrarlaması gibi yollar da yalan söylemek için kullanılan semantik gösterge­lerdendir.<sup>99</sup> Aynı şekilde yer, saat bildirmede kullanılan be­lirsizlik ya da genel olarak cümlelerin “muhtemelen, belki” gibi bağlaçlarla anlamda kesinliğe engel olan kelimeler tercih edilmesi örnek verilebilir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[100]</sup></a> Yalan söyleyenlerin ifadelerinde­ki genellemeler ise bir başka göstergedir. Bunun için cümleye “her zaman, herkes, hiç kimse, asla” gibi genellik anlamı katan unsurlar ilave edilir. Ayrıca çok fazla duygusal ifadeler kulla­nılarak muhataplar manipüle edilir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Cümleye belirsizlik, genellik, manipüle anlamı katacak ifa­delerin kullanımı gösteren-gösterilen ilişkisini etkileyen un­surlar olduğundan yalanın semantik göstergelerine dahil edilmektedir. Ancak bunlar aynı zamanda belli bir zaman, mekân ve kişilerin olduğu bağlamda kullanıldıklarında farklı yorumlara açık olduklarından pragmatik göstergeye girer. Bu bağlamda “asla” bağlacı tek başına mutlak bir yalan gösterge­si olamaz. Çünkü bu, Peirce’ün gösterge anlayışına aykırıdır. Bu bağlaç ancak yalan eyleminin temel gerçekleşme şartlarını taşıdığı varsayılan belli bir yer ve zamanda gerçekleşen olayda gösterge kullanıp üretebilen bir akıl tarafından söylendiğinde yalan göstergesi olabilir. Dolayısıyla bütün dil içi ve dil dışı göstergeler için geçerli olan bu durum dikkate alındığında pragmatik göstergenin semantik, sentaktik, morfolojik ve fo­netik göstergeleri ayrıca bağlama ilişkin diğer dil dışı göster­geleri de ihtiva ettiği söylenebilir.</p>
<p><strong>Dil Dışı Göstergeler</strong></p>
<p>Yalanın dilsel olduğu gibi dilsel olmayan göstergeleri de var­dır. Bazı uzmanlara göre bir kişinin yalan söyleyip söyleme­diğinin anlaşılmasında, dilsel olmayan yalan göstergeleri, dil­sel olanlara göre daha etkilidir. Yalan söylemek temelde bir iletişim türüdür. Hatta yalan söylemek ile doğru söylemek arasında iletişime konu olmak bakımından hiçbir fark yok­tur, denüebilir. Zira doğru söylerken kişinin kurduğu ileti­şimin keyfiyetine dair her şey (alıcı, verici, ileti, göstergeler, iletişimin kuralları) yalan söylerken de geçerlidir. Dolayısıyla dilsel olmayan göstergelerin yalan için önemini belirtirken genel olarak iletişim için öneminden bahsedilebilir. Bu konu­da Albert Mehrabian’ın (1939-) iletişimin yüzde elli beşinin beden dili ile» yüzde otuz beşinin sözsel ifade ve yüzde yedisi­nin ise yalnızca sesler yoluyla olduğuna dair tespiti ilgi çeki­cidir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[102]</sup></a> Aynı şekilde sadece sözlü ifadeleri dikkate alıp dilsel olmayan göstergeleri ihmal eden hakimlerin, yalancı şahitleri ortaya çıkarma konusunda başarılı olamadıkları gerçeği, dil dışı unsurun önemine dair çarpıcı bir örnektir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[103]</sup></a> Uzmanla­rın da belirttiği gibi iletişimde bu denli öneme sahip olan dil dışı göstergelerin yalan kavramının mahiyetini anlamak için önemi kaçınılmazdır.</p>
<p>Yalanın mahiyetini ortaya koymada dilsel olmayan göster­gelerin önemi, dilsel olanlar kadar büyüktür. Nitekim Pe- irce’ün gösterge anlayışı açıklanırken de görüldüğü gibi, semboller yalan hakkındaki bilgimizi artırmaz; matematik­sel formüller gibi yalnızca bilgiyi sistematize eder ve anla­ma ulaşmada aracı rolü görürler. Çünkü yalan yalnızca sözle gerçekleşen bir eylem değildir. Örneğin, kişi “evet” demek yerine muhatabına kafa sallayarak cevap verebilir ve bu şe­kilde yalan söylemiş olur.</p>
<p>Dil dışı göstergeler, yalnızca sağlıklı kişiler değil, -sonradan beyne hasar alma gibi sebeplerden oluşan- afazi gibi rahatsız­lıkları olan kişiler için de toplumsal hayatın bir gereği olarak kaçınılmaz bir öneme sahiptir. Bunun önemini gösteren bir çalışmada, sağlıklı kişiler ile afazi hastalarından yalan söyle­yenleri tespit etmeleri istenerek yapılan bir deneyde birtakım göstergeler gözlemlenmiştir. Sağlıklı kişiler kendilerine söyle­nenleri; vurgular, ses tonu, beden hareketleri gibi dilsel ve dilsel olmayan göstergelerle birlikte dinlerken afazi hastaları ise yal­nızca ses tonu, sözsel olmayan davranışlar ve bazı hareketleri esas almışlardır. Sonuçta afazi hastalarının bu konuda sağlıklı insanlara göre daha fazla başarı kaydettikleri görülmüştür.<sup>104 </sup>Yalanın tespiti konusunda dilsel olmayan göstergelere veri­len önem eski zamanlara kadar dayanır. Çinlilere ait olan bir uygulamaya göre, yargılanan kişinin ağzına sorgudan önce bir avuç pirinç verilirdi. Sanığa sorular yöneltildiği esnada ağzında pirinçler varken cevap vermesi zorunluydu. Sorgu sonunda ağzındaki pirinçleri çıkaran sanığın yalan söyleyip söylemediği pirinçlerin ıslak veya kuru olmasına göre değer­lendirilirdi. Pirinçler ıslak ise doğru; kuru ise yalan söyledi­ğine hükmedilirdi. Her ne kadar tuhaf görünse de yapılan araştırmalar sonucu yalan söylerken kişide oluşan heyecanın fizyolojik etkisi olarak tükürük salgılamasını durdurduğu tespit edilmiştir.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[104]</sup></a> Bazı Arap kabileleri hâlâ buna benzer bir metot kullanmaktadır. Kişiye kızgın demirden bir kap diliyle yalatılır. Tükürük bezlerinin tükürük salgılamayı durdurması sonucu kişinin dili yanarsa bu, onun suçlu olduğunun deli­lidir. Bu örneğe ek olarak Aristoteles’in nabız hareketlerinin bir yalan göstergesi olduğu ve bu hareketlerdeki iniş çıkışların yalanı ortaya çıkaracağı düşüncesine değinilmiştir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[105]</sup></a></p>
<p>Modern dönemde Askerî, siyasî ve hukukî alanlarda kullanı­lan yalan göstergelerini bulmaya yarayan yalan makineleri ge­liştirilmiştir. Bu makineler, kişilerde yalan söyleme esnasında oluşabilecek korku ve heyecan kaynaklı fizyolojik ve bedensel değişiklikleri ortaya koyarak yalanın tespitini kolaylaştırır. İlk makine denemeleri arasında, 1915 yılında psikolog William Moulton Marston’ın (1893-1947) kan basıncını ölçen yalan makinesi gelir. Makinenin denenmesi ile kan basıncının ya­lanı ortaya çıkarmada önemli bir katkısı olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı nın çıkmasıyla casusların bulunması hususunda bu makinelerin geliştirilmesi gerekliliği öne sü­rülmüştür. Amerika Milli Araştırma Şurası bu konuya önem vererek psikologları teşvik etmiştir. Daha sonra 1921 yılında John A. Larson (1892-1965), kan basıncını ve solunumu aynı anda kaydedebilen bir alet icat etmiş ve Stanford Üniversi­tesi psikologlarından Leonarde Keeler (1903-1949) bu aleti geliştirmiştir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[106]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilen makinelere ek olarak sonraları farklı özellikte yeni makineler geliştirilmiştir. Buna, 2000 yılında sesi algılayarak stres ve gerginlik derecesini ölçmek üzere J.H.L Hansen (1959-) tarafından icat edilen cihaz örnek ve­rilebilir. Aynı şekilde P300 isimli elektronik beyin-ölçer aleti beynin bazı bölgelerindeki hareketlenmeyi ortaya koyduğu için yalanın tespitinde kullanılmıştır. Daha sonra bunun gibi birçok makine veya yöntem geliştirilmiştir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[107]</sup></a> Bu gelişmelerin hepsi, dilsel olmayan göstergelerin, yalanm ortaya çıkarılması konusunda ne kadar önemli araçlar olduğunun ispatıdır.</p>
<p>Yalan söylenmesi esnasında yakalanma korkusu veya ger­ginliği nedeniyle kişide birtakım irade dışı hareketler mey­dana gelir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[108]</sup></a> Bu hareketler yalnızca yalan söyleme esnasında yalan söyleyen kişide bulunması nedeniyle yalanla ilişkilen- dirilir. Zira aslmda bunların yalanla ilişkisi zatî değil arazî­dir. Çünkü gözlemlenen hareketler yalanm sebep olduğu psikolojik durumlara işaret eder. Bunlar gerginlik, korku, telaş, can sıkıntısı gibi duygulardır. Kişide görülen fiziksel hareketler bu duyguların göstergeleri olarak ortaya çıkar. Yalanın sebep olduğu bu psikolojik duygular, onun doğrudan göstergeleri olduğu için irade dışı gelişen bedensel hareketler dolaylı göstergeleri olur. Bu durum semiyotiğin temel kaide­lerinden sayılan göstergelerin yeni göstergelere ve yeni an­lamlara yol açması ile açıklanabilir.</p>
<p>Yalanın dil dışı göstergeleri arasında yer alan ve beden dilini ilgilendiren göstergeler; solunum ve nabız değişiklikleri, vü­cutta hareketlenme, kan basıncının yükselmesi, elektriklenme gibi deride oluşan tepkimeler, kalp atışında hızlanma, ses to­nunda değişiklik, el-kol veya ayakların gayri iradi hareketleri, sembolik gösterge veya işaretler, hızlı göz hareketleri, jest ve mimikler,<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[109]</sup></a> yarım ağız konuşma, cevap verirken gülme veya diğer hafif hareketler,<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[110]</sup></a> fark edilme ihtimaline karşı uzun görsel temas kurma,<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[111]</sup></a> parmakları yeme, çok hızlı konuşma, el titremesi ya da elleri bir yerlere koyma veya saklama isteği<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[112]</sup></a> olarak sıralanabilir.</p>
<p><strong>Söz-Eyleme İlişkin Göstergeler</strong></p>
<p>Söylemenin aynı zamanda bir eylem olduğu söz edimlerine<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[113]</sup></a> ilişkin yalan göstergeleri de bulunmaktadır. Bunlara konuşma amnda meydana gelen ihmal, kaçma, inkâr gibi davranışlar; cevabı geciktirme, ses tonunda değişme, hızlanma, özür beyanı gibi göstergeler örnek verilebilir.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[114]</sup></a> Söz edimleri göstergele­rinin dil içi göstergelerden ayrılan yönü söylendikleri zaman bir eyleme neden olmalarıdır. Dolayısıyla her dilsel gösterge bir söz edimi değildir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[115]</sup></a></p>
<p>Dil içi veya dil dışı yalan göstergeleri, bağlamdan koparılıp tek başlarına alındığında bir anlam ifade etmezler. Buna, muha­tabın yalanını tespit etmek için hareketlerinin gözlemlendiği sırada verdiği tepkiler örnek verilebilir. Nitekim gözlem sıra­sında kişinin konuşurken gözlerini kaçırdığı fark edilir. Do­layısıyla bu bir yalan göstergesidir. O halde kişi, muhatabının yalan söylediği kanısına varabilir. Böylesi bir çıkarım adil bir yargılama olmayacaktır. Zira bakışları kaçırma, bir gösterge olarak farklı zeminlerde farklı yorumlayanlar yani anlamlar ka­zanabilir. Örneğin, kişi çok değer verdiği ya da çekindiği, kork­tuğu biri ile konuşunca utandığı için de gözlerini kaçırabilir ve doğrudan göz teması kurmamaya çalışır. Dolayısıyla göz kaçır­ma göstergesi tek başına psikolojik, fizyolojik veya toplumsal olarak çok çeşitli anlamlara işaret eden bir göstergedir.</p>
<p>Bir göstergenin zatı itibariyle yalana özgü olmadığına, yala­nın dil içi göstergesi olan meçhul fiil kullanımının, zemini ve yorumlayanları dikkate alınmaksızın, birçok anlamlara gelebilen bir gösterge olarak işlev görmesi örnek verilebilir. Nite­kim kişi, bilgisi dâhilinde olmayan bir eylemi haber verirken meçhul fiil kullanabilir. Aynı şekilde bu fiil türü, bilimsel ifa­delerde bir yazı üslubu olarak geldiği gibi yine edebî eserlerde vurgu amaçlı da kullanılabilir. Dolayısıyla çok farklı zemin­lerde çok farklı yorumlayanlara işaret edebilen bir gösterge olan meçhul fiilin, yalanın göstergesi olup olmadığına karar verilmesi için semiyotik inceleme gereği kullanıldığı zemin ve işaret ettiği yorumlayanlar dikkate alınmalıdır.</p>
<p>Her gösterge her insanda aynı şekilde ortaya çıkmaz. Ör­neğin, yalan söyleme esnasında oluşan gerginlik ve heye­candan kaynaklı elleri başa koyma veya bir yere koyamama göstergesi ele alındığında, daha ziyade dışa dönük, duygu­sal tepkiler verebilen insanlarla içe dönük ve duygularını belli edemeyen insanlarda bu göstergelerin farklı tezahürle­rine rastlanır. Öyle ki kimi insanlar yalan söylemeye alışkın oldukları için birçok göstergeye karşı kendilerini kontrol edebilme özelliğine sahiptir. Bazen de kişinin göstergelerin ortaya çıkmaması için kendini kontrol ederken sergilediği çabaya işaret eden göstergeler, birer yalan göstergesi olmak­tadır. Dolayısıyla bir göstergenin yalana konu olup olmadı­ğının anlaşılması için göstergebilim zemininde analiz edil­mesi şarttır. Bu, aynı zamanda gösterge olabilen her şeyin yalana konu olabileceği anlamına da gelmektedir. Sonuç olarak yalnızca yalana işaret eden mutlak göstergeler ortaya koymak imkânsızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyma Gülsüm Önder &#8211; Yalanın Antropolojisi(Yalan Üzerine Göstergebilimsel Bir İnceleme) , syf:109-125</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[75]</a> Emrah Akçay, “Yalan Söyleme Kabiliyeti ve Hafıza: Cinsiyetler Arası Karşılaştırma”, <em>Selçuk iletişim 7/3</em> (2012), 235.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[76]</a> Harald Weinrich, <em>el-Lüga ve&#8217;l-kizb,</em> çev. Abdürrezzak Bennûr (Amman: Künûzü’l-Marife, 2015), 12.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[77]</a> Weinrich, <em>a.g.e.,</em> 57-58.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[78]</a> Weinrich, <em>a.g.e.,</em> 59-60.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[79]</a> Weinrich, <em>a.g.e,&gt;</em> 64.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[80]</a> Weinrich, <em>a.g.e.,</em> 92-93.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[81]</a> Weinrich, <em>a.g.e.,</em> 96-97.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[82]</a> Weinrich, <em>a.g.e.,</em> 97-98.</p>
<p>83 Weinrich, <em>a.g.e.,</em> 11.</p>
<p>84 Weinrich, <em>a.g.e.,</em> 20.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[86]</a> Jörg Meibauer, “The Linguistics of Lying”, <em>Annual Review of Linguistics</em> 4 (2018), 359.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[87]</a> David Craig, <em>Keşfü’l-kizb,</em> çev. Beşşar Şeyha (Beyrut: Dârü’l-&#8216;Arabiyye liT ‘Ulûm, 2012), 48-49.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[88]</a> Lilit Tovmasyan, <em>Linguistic Features of Lying</em> (Yerevan: Yerevan State Üniversitesi, Avrupa Dilleri ve İletişim Fakültesi, Yüksek Lisans Tezi, 2020), 16.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[89]</a> Tovmasyan, <em>a.g.e.,</em> 16.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[90]</a> Tovmasyan, <em>a.g.e.,</em> 18.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[91]</a> Mizanı, a.g.m., 179; Melda Şimşek, “Yanıltıcı İletişim (Yalan) ve Medya Etiği”, <em>Marmara İletişim Dergisi</em> 11/11 (2001), 314.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[92]</a> Meibauer, a.g.m., 360.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[93]</a> Meibauer, a.g.m., 360.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[94]</a> Şimşek, a.g.m., 314-315.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[95]</a> Craig, <em>a.g.e.,</em> 48.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[96]</a> Tovmasyan, <em>a.g.e.,</em> 20-22.</p>
<p><em>97.“Pragmatik, dilsel göstergelerin birleşimlerini, salt onların birbirleriyle olan ilişkilerini konu akın sentaks veya sözdiziminden, ve dilsel göstergelerin gösterilenle olan ilişkilerini araştıran semantik veya anlam bilgisinden farklı olarak sadece göstergelerle, yani sözcükler, deyim ya da ifadelerle onların </em>kullanılma tarzları arasındaki ilişkileri araştırır, sembolleri konuşmacı ve dinleyicilerle olan ilişkileri içinde ele alır.&#8221; Bu konu hakkında bk. Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü (İstanbul: Paradigma Yayınlan, 1999), 709.</p>
<p>98 Tovmasyan, a.g.e.<sub>t</sub> 21 -24.</p>
<p>99 Mizanı, a.g.m., 179.<a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a></p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[100]</a> Meibauer, a.g.m., 361.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[101]</a> Meibauer, a.g.m., 362.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[102]</a> Craig, <em>a.g.e.<sub>t</sub></em> 35.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[103]</a> Craig, <em>a.g.e.<sub>f</sub></em> 37.</p>
<p>104 Craig, <em>a.g.e.,</em> 36. Deney hakkında bilgi için bk. Paul Ekman vd„ “A Few Can Catch A Liar”, <em>Psychological Science</em> 10/3 (1999), 263-266.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[104]</sup></a> ?<sub>t</sub><sup>Zte</sup>^<sup>n</sup>J°<sup>Sun</sup> ^‘Gürelli, “Heyecan Göstergesi ve Ceza Hukuku”, <em>İstanbul üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası</em> 30/3-4 (1964), 500.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[105]</a> Mizanî, a.g.m., 180.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[106]</a> Tosun-Gürelli, a.g.m., 501-502.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[107]</a> Mizanî, a.g.m., 183-184.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[108]</a> Seçil Üretmen, <em>Cinsiyet, Yalan Söyleme ve Çıkar Elde Etmenin Yalana İlişkin Yüklemelere Etkisi</em> (Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2008), 10.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[109]</a> Üretmen, <em>a.g.e.,</em> 10; Tosun-Gürelli, a.g.m., 503.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[110]</a> Şimşek, <em>a.g.y.,</em> 315.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[111]</a> Craig, <em>a.g.e., 57.</em></p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[112]</a> Craig, <em>a.g.e.,</em> 48.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[113]</a> Austin beş tür söz ediminden bahseder. Bunlardan ilki verilen kararr larla ilgilidir. Bir hakemin veya bir yargıcın yaptığı bu türden bir söz edimdir. İkincisi belli bir makamda bulunanların güçlerini kullanmala­rı sonucu atamalar yapmaları veya emirler vermeleridir. Üçüncüsü söz vererek belli sorumluluklar almadır. Dördüncüsü dili kullanarak birtakım davranışlarda bulunuruz. Buna saygı gösterisi, beddua veya dua etmek, özür dilemek örnek verilebilir. Beşincisi ise karşılıklı iletişim esnasmda muhatabı cevaplama veya açıklamalar yapma gibi eylemlerdir. Kısaca edimsöz konuşma esnasında aynı zamanda bir fiilde bulunmak demek­tir. bk. J. L. Austin, <em>Söylemek ve Yapmak,</em> çev. R. Levent Aysever (İstan­bul: Metis, 2017), 20.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[114]</a> Mizanî, a.g.m., 179.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[115]</a> Austin’e göre bir sözü söylerken aynı zamanda bir eylemde bulunmanın belli şartları vardır. Bir başka ifadeyle belli bir etki ve sonuç istenerek söylenen sözlerin eyleme dönüşmesinin kuralları vardır. Bu kurallardan bir veya birkaçını içermeyen sözlere edimsöz denemez. Austin bunu sözün yerinde söylenmesi olarak ifade eder. Bu kurallar altı tanedir. 1) Sözün belli bir vazî etkisi ve anlamı olmalıdır. Bir başka ifadeyle söz söylendiği esnada vaz, delâlet ve maksat dolayısıyla bağlam belli bir uyum ve mantık içerisinde bulunmalıdır. 2) Sözün söylendiği esnada mevcut şartlar ve kişiler yani bağlamsal unsurlar birinci maddede verilen işlemle mutabık olmalıdır. 3) Söz eylemde bulunan taraflar, yaptıkları işi bilerek ve doğru yapmalıdır. 4) İşlemde herhangi bir eksik olmamalıdır. 5) Eylemin yarattığı duygu ve düşünceler eylemde bulunan tarafların sahip olduklarıyla mutabık olmalıdır. 6) Sözün sebep olduğu veya yarattığı duygu, düşünce, iş, oluş her ne ise söz söylendikten sonra gerçekleşmelidir. Bk. Austin, <em>Söylemek ve Yapmak,</em> 22.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yalan-gostergeleri/">Yalan Göstergeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yalan-gostergeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dilin Afetlerini Bildirir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2019 14:13:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Alay Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[batıla dalmak]]></category>
		<category><![CDATA[cidal]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Âfetleri]]></category>
		<category><![CDATA[fuzuli konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Gıybet]]></category>
		<category><![CDATA[gıybetin kefareti]]></category>
		<category><![CDATA[Husumet]]></category>
		<category><![CDATA[Kötü Söz]]></category>
		<category><![CDATA[lanet etmek]]></category>
		<category><![CDATA[mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprizade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid’e lanet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23735</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bunda da bölümler vardır: Birinci Bölüm Ma lâ yani olan sözün âfet ve zararlarını bildirir. Ma lâ yani söz, onu söylemediğin zaman günâh işlemediğin ve şimdiki halde ve ileride zarar etmediğin söze denir.&#8217;Meselâ bir yere yaptığın yolculuğu, yolculukta gördüğün dağları, akarsuları ve her memlekette olan tanınmış kimseleri, onların hal ve tavırlarını anlatman, hikâye etmen bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/">Dilin Afetlerini Bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-23739 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/De91Ow4XkAA3Odx-300x173.jpg" alt="" width="427" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/De91Ow4XkAA3Odx-300x173.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/De91Ow4XkAA3Odx.jpg 550w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></p>
<p>Bunda da bölümler vardır:</p>
<p><strong>Birinci Bölüm</strong></p>
<p>Ma lâ yani olan sözün âfet ve zararlarını bildirir. Ma lâ yani söz, onu söylemediğin zaman günâh işlemediğin ve şimdiki halde ve ileride zarar etmediğin söze denir.&#8217;Meselâ bir yere yaptığın yolculuğu, yolculukta gördüğün dağları, akarsuları ve her memlekette olan tanınmış kimseleri, onların hal ve tavırlarını anlatman, hikâye etmen bu kısımdandır. Çünkü bu anlatmada senin için ve dinleyenler için zaman harcamak vardır. Dilin her işinden sorumlusun. Hesaba çekileceksin. Eğer o anlatmada fazla veya noksan söyler, yahut nefsin tezkiyesi ile karıştırırsan, sen günâhkâr olursun, arkadaşın da. Meselâ bir kimseye sual edip, oruçlu musun? desen. O da sussa, sen alınırsın; değilim dese yalancı olur. Evet derse, gizli işini açığa vurup, işine riya karıştırmış olur.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de fuzûlî konuşmaktır.</strong> Bu da ihtiyaç miktarından fazla olan konuşmaya denir. Mezmumdur. Evet günâh değildir ve zararı yoktur, amma boş ve lüzumsuzdur.</p>
<p><strong>Biri de, bâtıla dalmak,</strong> yani günah olan şeylerde konuşmaktır. Meselâ kadınlara ait hikâyeler, içki meclisleri ve fâsıkların makam ve şöhretlerinden konuşmak gibi. Zenginlerin dünya nimetlerinden istifadelerini ve kötü hallerini anlatmak gibi.</p>
<p><strong>Biri de, haram olup, helâl olmayan sözleri söylemektir.</strong> Mâ lâ yani konuşmak veya mâ lâ yaniden çok olanın terki evlâdır. Onda haram yoktur. Lâkin mekruhtur. Çünkü bâtıla girmekten emniyet yoktur. Bid’at olan hikâyeleri ve bozuk mezhepleri anlatmak gibi. Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvân) arasmdaki muharebeleri, bazısına kırgınlık veya kızgınlık uyandıracak şekilde anlatmak gibi. Yahut bu fikri uyandıran söz etmek gibi.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, mira ve mücâdeledir.</strong> Bunlar da yasak edilmiştir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): &#8220;Bir din kardeşin ile kavga ve alay etme. Aynı şekilde söz verip, yerine getirmemezlik etme!&#8221; buyurdu. Buna benzer ifâdeler, hadîs ve haberlerde çoktur. Mira, bazı sakatlıklar göstererek, başkasının sözüne itiraz etmeğe denir. Onu terk etmek ve beğenmemek, itirazı terk etmektir. Sakatlık da, ya sözde veya manada olur. Yahut da, konuşanın kasdında olur. O halde işittiğin her sözü eğer doğru ise, tasdik et; bâtıl olup, din il ilgili değil ise, karışmayıp sus. Sözde sakatlık, bazen marifetin eksikliğinden, bazen dilin taşkınlığından olur. Hangisi olursa olsun, onu açığa vurmanın vechi yoktur. Manada sakatlık şöyledir ki, sen bunda yanıldın demelidir. Kasdında sakatlık da şöyledir: Bu söz doğrudur, amma senin kasdın doğru değildir demelidir. Bu tür itiraz, ilmi bir mesele olursa, cidâl ismine mahsûs olur. Bu da mezmûm olup, susmak vaciptir. Yahut itiraz eden, istifade için sorup, mücâdele, inad ve karşı koyma kasd etmemelidir.</p>
<p>Bunun alâmeti şudur ki, bir başkası tarafından hasmı, doğrusu için uyarılmış olsa, kendisi beğenmez. Belki maksadı, ancak kendisinin onu ilzâm etmesi olup, kendi üstünlüğünü meydana çıkartmaktır. Bunda vacip olan, terki günâh olmayan ve fakat izhârı kendi üstünlüğünü meydana çıkarmak olan şeyde susmaktır. Bu durum, büyüklük ve ululuk iddia etmekten ve başkasını kusurlu ve eksik görmekten meydana gelir. Bu sıfat, yırtıcı ve saldırgan hayvan sıfatlarındandır. Bunun da en kötüsü, mezhepler ve akaidde olandır. Zira o sözde, sevap düşünüp, tabiatı din ile kuvvetlenmiş olur. Lâkin bu tam bir hatâdır. Belki insan için lâzım olan kalb sahipleri için ve imân ehli için dilini tutmaktır. Hatta nasihat gerekse bile, lütfedip, yalnızken yapmalıdır. Zira kalbinde, cedel ile bid’at daha çok yerleşebilir. Ancak ona nasihat fayda vermez diye biliyorsa, o zaman kendi nefsi ile meşgul olup. Onu kendi hâline bırakmalıdır.</p>
<p><strong>Afetlerden biri de, husûmettir.</strong> Bu da mezmûmdur. Bu mira ve cidalden ötededir. O halde mira, başkasının sözüne mücerred ta’n etmektir. Bu da onda bir sakatlık göstermek için olur. Amma ona bir garazı olmaz. Ancak başkasını aşağılamak, kendisinin zeki, bilgili ve akıllı olduğunu göstermek maksat olur. Cidâl ise, mezhepleri izhâr ve takrire âit olan mira’dan ibârettir. Husûmet ise, bir hak ve maksudun ifâ edilmesi için sert dilliliktir. Bu da bazen iptida, bazen itiraz olur. Mira ise, elbette, geçmiş bir söze itiraz ile olur. Ancak din ile, hakkı izhar için muhasame etmelidir. Bunda da israfa varmamak, ileri gitmemelidir. İhtiyaç miktarından çok inad ve sertlik göstermeden olmalıdır. O zaman yapması haram olmaz. Lâkin terki evlâdır. Bu da, terke imkân olduğu zamandır. Zira husûmet sudûrdaki, kalplerdeki kin ve hasedi arttır. Gadabı’ tehyiç eder. O kin, aralarında kalır. Az da olsa, hatırı teşviş ettiği, karıştırdığı zâhirdir. Hattâ namazda bile bunları gideremez. Mira ve cidâlde de böyledir. Husûmetinde vacip olan miktar üzere yetinen kimse, günâh işlemiş olmayıp vebâlden sâlim olur. Lâkin bu hâl pek zordur. Bu sebebtendir ki, terki evlâ olur.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, konuşurken, ağzını eğip, damağını çatlatmak, seci’ ve fesahatle kendini zorlamaktır.</strong> Burada beğenilmeyen, tekellüfle olan seci ve fesahattir. Yoksa her seci’ ve fesahat demek değildir. Teşbih de bu kabildendir. Yani şiirde kadınlara, kızlara aşk ve sevgi ilân etmek. Çünkü bunlarda da yapmacık ve tekellüf ifâdelerine çok rastlanır. Belki sözden maksat, maksadı anlatmaktır. Onun ötesindeki yapılacak ifâdeler mezmûmdur. Ancak vaaz ve kalblere tesir matlup ise, o zaman güzel söz söylemek câizdir.</p>
<p><strong>Âfetlerden biri de fuhuş söylemek, sövmek, yaramaz sözler konuşmak, dokundurmaktır.</strong> Bunların hepsi de yasak edilmiştir ve mezmûmdurlar. Bunun menşei ve madeni hubs ve levmdir. O halde bu tür şeylerden sakınıp, dili bunlardan temizlemek lâzımdır. Meselâ söylenmesi çirkin olan şeylerde, kinâye ve imâ yolunu seçmek böyledir. Meselâ amâ’ yerine lems, büyük abdestin yerine kaza-ı hacet kelimelerini kullanmak gibi. Hanımından bahsetmek istediği zaman, çocuklarının annesi böyle dedi, yahut hücrede, evde olan veyâ bizdeki mestûre şöyle dedi demelidir. Bunun gibi cüzzâm ve basur hastalıklarının ismini söylemeyip, hastalık demekle yetinmelidir. Bu tür Örnekler arttırılabilir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de lanet etmektir.</strong> İster canlıya, ister cansıza olsun hepsi mezmûm ve kötüdür. Lanetin manası, Allahü Teâlâ’nın rahmetinden tard ve uzaklaştırmaktır. Bu ise, Allahü Teâlâ’ nın rahmetinden uzak olması gereken sıfatları kendinde bulundurandan başkasına caiz değildir. O da küfür veya zulümdür. Meselâ: Allah’ın laneti zâlimlere olsun veya Allahü Teâlâ kâfirlere lânet eylesin, demelidir. Lânet kelimesi gayet tehlikelidir.</p>
<p><strong>Üç derecesi vardır:</strong></p>
<p><strong>Birinci derecesi:</strong> Umûmi olarak lânettir. Kâfirlere, bid’at sâhiblerine ve fâsıklara lânet gibi.</p>
<p><strong>İkinci derecesi:</strong> Ondan daha husûsi ve sıfatlarını bildirerek lânettir. Yahudiye, Hıristiyan, Mecusiye, Kaderiye, Haricîlere, Râfızilere, Zânilere faiz yiyenlere, zulüm edenlere ve bunların emsâline lânet gibi. Bunların hepsi caizdir. Lâkin bid’at sâhibine lânette zorluk vardır. Çünkü bid’atı tanımak zordur.</p>
<p><strong>Üçüncü derecesi:</strong> Belli bir kimseye lânettir. Bu caiz değildir. Ancak şer’an lânet edilmesi sâbit olana lânet câizdir. Firavun ve Ebû Cehil gibi. Amma belli bir Yahudiye lânet etmek, meselâ Hakkın lâneti üzerine olsun, eğer kâfir olarak ölürse demelidir. Bu câizdir. Amma mutlaka lânet edip, böyle bir ihtimali vermemek iyi değildir. Bunda şüphe ve tehlike vardır. Zira bazen, Islâma gelip, Allahü Teâlâ’ya yakın iken, can verebilir. O zaman mel’ûn olmaz.</p>
<p>Bu tür lânet bir müslümana rahmetullahi aleyh, yani Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun demeğe kıyas edilmez, benzetilmez. Yani eğer sorulursa ve buna göre bir müslümana, ölmeden önce Allah’ın rahmeti üzerine olsun demek nasıl câiz olur; belki ömrünün sonunda imânı gidebilir denirse, cevabında şöyle deriz ki, bu söz, ona kıyâs edilmez. Çünkü müslümana rahmet dilemek, Allahü Teâlâ onu İslâm üzere sâbit eylesin, dinden ayırmasın demek olup, rahmet İslâm üzere olmasını istemektir. Amma kâfire lânet edilse, maksat, Allahü Teâlâ onu küfür üzere bulundursun, kâfirlikten ayırmasın demek olup câiz değildir. Birinde sebep rahmet, diğerinde lânet olduğu için. Çünkü başkasının küfrüne râzı olmaktır. Buraya kadar kâfire lânet olunmasından bahsedildi. Fâsık veya bid’at sâhibine lânet edilmesinin câiz olmaması, evleviyet iledir. Ancak özel bir şahsa lânet, Maden-i Risâlet cenâbından (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilmiş olup, Ebû Cehil ve tâifesi gibi, bildirilmiş ise câizdir. İcmal üzere, şahıslara lânet olunmada tehlike vardır. Bundan sakınmak lâzımdır.Amma iblise lanet konusunda sukutta batar ve zarar yoktur. Nerde kaldı ki, başkasına lânet olsun.</p>
<p><strong>Yezide lanet konusuna gelince,</strong> lânet etmemek daha doğru yoldur. Zira onun kendisinin öldürttüğü, yahut öldürme emri verdiği, yahut öldürülmesine razı olduğu veya sevindiği sabit değildir. Sabit olduğunu kabul etsek de, tövbesiz öldüğü sâbit değildir. Evet, eğer Hazret-i Hüseyin’in (radıyallahü anh) katili, tövbesiz vefat etti ise, ona lânet caizdir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, şiir inşâ etmektir.</strong> Çünkü şiir, güzeli güzel, çirkini çirkin olan sözdür. Lâkin onun için tecerrüd mezmûmdur. Evet inşad ve nazm etmek, içinde kerih sözler ve yalanlar olmayınca, haram değildir. Amma mübâlağa şiir sanatındandır. Resûlullah’m (sallallahü aleyhi ve sellem) meclisinde, mübâlağalı şiirler inşad olunmuştur.</p>
<p><strong>Afetlerden biri de, mizahtır.</strong> Aslı mezmûm ve yasaktır. Mizah şaka demektir. Ancak az ve zararsız olursa caizdir. Mezmûm olan, devamlı olandır. Çünkü o, oyun ve boş şeylerle meşgul olmaktır. Oyun ise, mubah olup, devamlı olması mezmûmdur. Bunda ifrat da mezmûmdur. Zira o, çok güldürür. Çok gülmek ise, kalbi öldürür. Bazen kin ve gareze de sebep olur. Heybet ve vakarı kırar. O halde, bu say dıklarımızın dışında olan derecesi, mezmûm olmaz. Resûlullah efendimizden vâkî olan mertebesi de budur. Buyurdu ki: &#8216;Ben şaka ederim, amma elbette doğrudan başkasını söylemem.” Lâkin ondan başkasına bu kapı açılabilir. Yani maksadı, insanları güldürmek olur. Ne şekilde olursa olsun, o zaman mezmûm olur.</p>
<p><strong>Âfetlerden biri de maskaralık ve alay etmektir</strong>. Eziyet olduğu zaman bunlar da haramdır. Maskaralık, hakaret ve ihânettir. Ayıp ve noksanlara tenbîhdir. Fakat öyle söyler ki, insanlar güler. Bazen iş ve sözde hikâye, bazen imâ ve işâret ile olur. Bu istihza olunan, alay edilen kimsenin yanında olursa gıybet ismini almaz: amma onda da gıybet manası vardır. Bir kimsenin yazısına, sözüne, sanatına ve şekline gülmek de bu kabildendir. Amma alay edilen kimse, maskaralık edip bundan üzülmeyen kimselerden ise, belki de seviniyor, memnun oluyorsa, o zaman mizâh, yani şaka kabilinden olup, onun hükmünü alır.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, sır ve gizli şeyleri ifşâ etmek, açığa vurmaktır.</strong> Bu da yasak edilenlerdir. Çünkü onda tanıdıklar ve arkadaşlar hakkında ezâ ve tehâvün vardır. Bu ise haramdır. Tabiî ki zaran olduğu zaman haram olur. Yahut levmdir, ayıplamadır. Zararı olmadığı zaman böyledir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, yalan yere söz vermektir.</strong> Çünkü dil, bu konuda mahirdir. Amma bazen nefsi verdiği sözü tutmaya önem vermeyip, sözünü yerine getirmez. Bu ise nifâk işâret ve alâmetleridendir.</p>
<p><strong>Afetlerinden biri de, söz ve yeminde yalancı olmaktır.</strong> Bu ise çirkin günâhlardan ve fahiş ayıplardandır. Ancak iyi bir işle, yani şeriatın bu konuda müsaade ettiği yerde, o işi yapmak için olursa câizdir. Çünkü dil, maksada vesiledir. O halde bir maksada yalan konuşmakla ve doğru söylemekle erişmek mümkün ise, onda yalan söylemek haramdır. Şeriatın izin verdiği şeyde, yalnız yalan söylemekle yapılıyorsa, mubahtır. Maksat mubah ise mubah, maksat vacip ise, vaciptir. Meselâ doğru söylemekle mazlûm bir müslümanın öldürülmesi lâzım gelse, onda yalan vaciptir. İki müslümanı barıştırmak, yalan söylemeden olmuyorsa, yalan mubah olur. Lâkin bu kapı, ancak zarûret miktarınca aralanır. Ancak böylece yalana alışmamış olur. Ayrıca bunda büyük gurur, yani aldanma vardır. Çünkü bazen sebep nefsi ve maksatlı olmuş olur. O halde bilinmelidir ki, maksat olan iş ve husus şeriatta doğrudan tamam mı veya eksik mi olduğunu bilmektir. Bunu bilebilmek ise, gayet zordur. O halde terki daha evlâdır. Ancak terk edilemiyorsa istisna olur. Tergîb ve terhib, yani teşvik ve korkutma hakkında mevdu hadîslerin câiz olduğunu sananlar da bu kabildendir. Bu büyük hatâdır. Zira bu maksat, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) yalan isnat etmek günâhından önemli olamaz. Çünkü yalan en büyük günâhlardandır.</p>
<p>Selef âlimleri demişlerdir ki, tarizde yalandan kurtuluşa cevâz vardır. Yani bir sözün iki tarafı, yani iki manası olur ve dinleyen bir ve kolay anlaşılan manasını anlar, halbuki söyleyenin maksadı diğer manası olmak, bu ikinci manayı kastetmek câizdir. Bununla yalan söylemekten kurtulur. Bu tür tariz, Hazret-i İbni Abbâs’dan (radıyallahü anhüma) ve başkalarından bildirilmiştir. Aynı şekilde Hazret-i Ömer’den de (radıyallahü anh) bildirilmiştir. Ancak bunun da cevazı, bir zarûret olduğu zamandır. Yoksa tasrih de, ta’riz de câiz değildir. Lâkin ta’riz ehvendir. İbrâhîm-i Edhem’i (kuddise sirruh) istemediği bir kimse, evinden arasa, hizmetçisine, git, o gelene, (mescide bak) söyle derdi. Burada değildir demezdi. Deseydi o zaman yalan olurdu. Hazret-i Şa’bî (rahmetullahi aleyh) bir dâire çizdirip, hizmetçisine, parmağını bunun içerine koyup, burada değildir dersin derdi. Amma bunların hepsi ihtiyaç zamanındadır. Yoksa mekruhtur. Çünkü yalanı tefhim ve hatırlatmaktadır. Lâkin ta’riz, küçük bir maksat sebebiyle de olsa, mubah olur.</p>
<p>Meselâ mizâh yani şaka ile bir kimsenin gönlünü hoş etmek, gibi. Nitekim Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yaşlı ihtiyar hanım, ben Cennete giremez miyim?  diye sorduğu zaman: &#8216;İhtiyar kadınlar Cennete girmez&#8221; buyurdu. (Çünkü kadınlar ve erkekler Cennette ihtiyar olmazlar. Otuz üç yaşında olurlar). Bir başka kadına &#8220;Senin zevcinin gözünde beyaz vardır&#8221; buyurdu. Kadın hayır dedi. Gözünde beyazı olmayan insan var mıdır? Buyurdu. Hanımın biri beni deveye bindirin deyince: &#8220;Seni deve yavrusuna bindirelim &#8221; buyurdu. Deve yavrusu insan taşımaz deyince: &#8220;Anası olmayan, yani yavru ismi almayan deve var mı?&#8221; buyurdu. Bu şekilde şakalar Resûlullah’dan bildirilmiştir. Gönül almak, teselli etmek için olan yalan fısk değildir, lâkin terk olunur. Nitekim bazı kimseler, oyun olsun diye, bazı ahmakları kandırıp, bir kadın seninle evlenmek ister derler. Eğer onda da zarar ve eza olursa, o da haram olur. Bir kimsenin, bir başkasına, seni yüz kere aradım demesi şeklinde olan yalandan fısk icap etmez. Çünkü maksadı sayı bildirmek değil, belki çok aradığını bildirmektir. Eğer çok aradıysa günâhkâr olmaz.</p>
<p><strong>Gıybet çeşitlerinden biri de kalb ile gıybettir.</strong> Bu sü-i zandır. Yani kalbiyle bir kimsenin hâlinin kötülüğüne inanmak ve hüküm etmektir. O da haramdır. Amma hâtıra ve hadîs-i nefs cinsinden olanlar, hattâ şüphe af edilmiştir. Sü-i zannın alâmeti ve onu hadîs-i nefsden ayırmanın yolu şöyledir ki, sü-i zanda kalb değişir. Bu değişme meydana gelen bir iş sebebiyle olur. O sebepten ondan nefret edip, o kimseden uzak durup, bu hal onu meşgul eder. Ona riayet ve riayetsizliğinden fütur gelir.</p>
<p><strong>Sü-i zannın neticelerinden biri de</strong>, tecessüs edip, işin hakikatini incelemek ve öğrenmek için araştırmaktır. Bu da yasak edilmiştir. Nitekim Allahü Teâlâ &#8216;Tecessüs etmeyiniz&#8221; buyuruyor.</p>
<p><strong>Gıybet için altı özür vardır.</strong> Onlar olunca gıybete ruhsat vardır:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Kendisine zulüm edilmiş olmaktır. Bu da, zâlimin kötülüklerini bildirmeden mümkün değildir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Bir münkeri değiştirmek veya ona engel olmak veya âsiyi doğru yola getirmek için yardım istemektir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Filân kimse bana zulüm etti: Onun hükmü nedir diye fetva sormaktır. Lâkin burada da evlâ olan, ismini söylemeden, bir kimseye şöyle zulum edenin hakkında ne dersin diye sormaktır.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Müslümanları bir kimsenin zararından korumaktır. Bunda ismini söylemek lâzımdır.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> İsmi, aybını izhâr etmektir. Topal veya gözü yaşlı demek gibi. Bunu söyleyen günahkâr olmaz. Evet, o isimden başkası ile anlatmak mümkün ise, o daha uygun olur. Belki a’maya basîr derler, noksanlık isminden kaçınmak için.</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Aleni fısk ve günâh işleyendir. Onun ismini bildirmekten kaçınılmaz. Mekrûh dahi değildir. Onu ismiyle söylemekte günâh yoktur.</p>
<p><strong>Gıybetin kefareti,</strong> pişmanlık ve tövbedir. Ve yaptığına teessüftür. Sonra gıybet ettiği kimse ile helalleşmektir. Tâ ki o da helâl edip, hakkı kalmaz. Burada uygun olan helâl etmesini dilerken, üzüntülü, pişman ve yaptığına teessüf eder halde olmaktır. Pişman olmadan helâllik dileyen mürâidir, iki yüzlüdür. Bu ise ayrıca bir günâhtır. Bazı âlimler, ırzın, namusun, mal gibi karşılığı yoktur. Bunun için helâllik dilemek vacip değildir demişlerdir. Bu söz zayıftır. Zirâ, ırzda, kazf haddi vacip olur. Ayrıca deriz ki, gıybette helâllik dilemekten maksat, gıybet yapmakla işlediği zulmün affıdır. Helâlin harama, haramın helâle dönüşmesi değildir. Nitekim böyle sandıkları için, helâlleşmek mümkün değildir demişlerdir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, medihdir, övmedir</strong>. Bunun da altı âfeti vardır. Dört âfeti metheden için, ikisi de methedilen, övülen kimse içindir.</p>
<p><strong>Birinci âfet:</strong> Bazen medihte, yani övmede ifrat edip, yalan mertebesine varır.</p>
<p><strong>İkinci âfet:</strong> Bazen övmede bulunur. Çünkü methettiği halde, kalbinde tersi bulunur.</p>
<p><strong>Üçüncü âfet</strong>: Bazen tam anlayamayıp, esasına varamayıp, muttali olmadığı, manasını iyice bilmediği ve bundan ötürü mahzurunu anlayamadığı sözler söyler.</p>
<p><strong>Dördüncü âfet</strong>: Bazen zâlim ve fâsık da medh olunur.</p>
<p><strong>Beşinci âfet</strong>: övülen hakkındadır. Övme, kendisine kibir ve ucub gelmesine sebep olur. Bunların ikisi de kalbin helâkine götürür.</p>
<p><strong>Altıncı âfet</strong>: Kendisini hayırla, iyilikle andıkları zaman, memnun olur, sevinir. Nefsinden kendinden razı olup, yapması gerekli işleri ve kusurlârını tedârik için olan amellerindeki kusurları tedârik etmez. Bunun için ameldeki gayreti az olur. Zira maksadına, gayesine kavuştum zan eder.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, konuşurken olan yanılmalardır.</strong> Kelâm ilminde, özellikle Hak Teâlâ’ya ve sıfatlarına âit olan konularda.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, avamın Allahü Teâlâ’nın zâtından ve sıfatlarından sormasıdır.</strong> Zirâ küfre sebeb olur. Avamın hâli, kendine uygun olan ibâdetlerle meşgul olması ve Kur’ân-ı Kerîm’de varid olanlann hepsine imân edip tasdik etmesi ve Hazret-i Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiklerinin hepsini teslim ve tahkik etmesi, yani hepsi doğrudur demesidir. Bu konuda konuşmamalı, sormamalıdırlar. Akaid ilmini dedikodu hâline getirmemelidir. Onların ibâdete ait olanlardan başka şeyler sorması, sü-i edebtendir. Çünkü onunla azab ve gazaba müstahak olur. Hattâ küfür tehlikesi ile karşı karşıya gelebilir.</p>
<p>Taşköprülüzade Ahmed Efendi &#8211; Mevzuatul ulum,c.2,s.1384-1392</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/">Dilin Afetlerini Bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jan 2018 19:37:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Öz Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Yesevi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Divan-ı Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Işk-Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU İstanbul Medeniyet Üniversitesi Cümleten Hoş Geldiniz! Öncelikle böyle bir toplantıyı tertip eden ve beni davet etme ne-zaketi gösteren Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti’ne teşek-kür ediyorum. Değerli dostum Musa Yıldız’ı makamında ziyaret ettim. Bana bir Dîvân-ı Hikmet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/">Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/images-5-20/" rel="attachment wp-att-19952"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19952" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1.jpeg" alt="" width="513" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1.jpeg 513w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1-300x168.jpeg 300w" sizes="(max-width: 513px) 100vw, 513px" /></a></p>
<p><strong>Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi</strong></p>
<p>Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU</p>
<p>İstanbul Medeniyet Üniversitesi</p>
<p>Cümleten Hoş Geldiniz!</p>
<p>Öncelikle böyle bir toplantıyı tertip eden ve beni davet etme ne-zaketi gösteren Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti’ne teşek-kür ediyorum. Değerli dostum Musa Yıldız’ı makamında ziyaret ettim. Bana bir Dîvân-ı Hikmet hediye buyurdular. O zaman vazifemi anla-dım ve üç aydır Dîvân-ı Hikmet’i mütalaa ediyordum ve dün akşam bitirdim. İşi ciddiye almak lâzım. Titizlik ve dikkat ahlâktandır. Biz de vazifemizin gereğini yerine getirerek, Dîvân-ı Hikmet’i bilmiyorum kaç kişi okumuştur baştan sona ama, baştan sona okuyarak belirli kavramsal modeller çıkartmaya çalıştım. Burada da bu çıkarttığım modellerin bir tanesini sunmaya çalışacağım. Konuşmamın başlığı şudur: “Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısın-dan Bir Modelleme Denemesi”. Biraz ağır olacak zannediyorum.</p>
<p>Konuya girmeden önce şunu ifade etmek lazım. Her medeniyetin ve kültürün üç temel metni vardır. “Kurucu metinler”, “taşıyıcı metinler” ve “öğretici-talimi metinler”. İslam medeniyetinin kurucu metinleri, Ku-ran-ı Kerim ve hadis külliyatıdır. Bu metinler, bizim asgari ya da mi-nimal metafiziğimizi, özellikle anlam değer dünyasına ilişkin minimal metafiziğimizi verirler. Aynı zamanda bu metinler, bir medeniyetin her-monotik referans noktalarıdır. Yani o medeniyette ne tür yorumlar yapılsa yapılsın, dönüp dolaşıp geleceği, kendine atıf sistemi olarak alacağı metinlerdir. Bu metinler aynı zamanda, bir medeniyetteki anlam değer ufkunu belirlerler. Onun ötesine geçtiği zaman bu medeniyetin daire-sinden de çıkmış olursunuz. Bu açıdan kurucu metinler, aynı zamanda denetleyici metinlerdir.</p>
<p>Taşıyıcı metinler ise, büyük oranda kurucu metinlerin yorumlarını ih-tiva eden ve alt kültürlere ait olan metinlerdir. Çünkü bir medeniyeti bir ırk kurmaz. Medeniyet, her ne kadar kurucu bir milleti olsa da, büyük oranda milletler topluluğunun ortak inşa ettiği bir yapıdır. Ancak her medeniyet ailesi içerisinde o medeniyeti zenginleştiren o medeniyete katkıda bulunan farklı kültürler vardır. İşte taşıyıcı metinler, bu kuru-cu metinleri o kültür içerisinde yeniden dile getiren ve ifade eden me-tinlerdir. Bu açıdan Dîvân-ı Hikmet, Yunus Emre Dîvân’ı ve benzeri metinler, İslâm’ın, İslâm medeniyetinin Türkçe ifadeleri ve Türkçe kuruluşları olarak yorumlanabilirler.</p>
<p>Taşıyıcı metinler, kurucu me-tinleri yeniden ifadelendirir; onları güncelleştirir ve onları kamusal hâle getirir, toplumsallaştırır. Bu açıdan Dîvân-ı Hikmet başta ol-mak üzere, tarihimizde Türkçe telif edilmiş metinleri, kurucu metin-lerin bir ifadesi, güncellemesi ve toplumsallaşması olarak görebiliriz. Bunlar aynı zamanda, bir anlam değer dünyasının, kurucu metinler tarafından belirlenen anlam değer dünyasının, katmanlı yapısını, farklı kültürlerde ifadesini bulan katmanlı yapısını da belirlerler. Öğretici-talimî metinler ise, esas itibariyle ikiye ayrılır.</p>
<p>1. Sözlü kül-türle yayılan, bizim geleneğimizde her ne kadar yazılı olsa da, ta köylere kadar ulaşmış, hatta Türkmenistan’a gittiğimde orada da gördüm, Ah-mediyye ve Muhammediyye gibi belirli bir okuma yazma bilmeyen öbeğe, okuma yazma bilen insanların aktardığı anlam değer dünyasının bir tür popülerize edilmiş (vulgarize değil) halk tarafından oraya katılmasını mümkün kılacak bir dille yazılmış metinlerdir. Bu açıdan öğretici me-tinler, deyiş yerinde ise, sözlü gelenek içerisinde kurucu metinlerin ve taşıyıcı metinlerin anlam değer dünyasını, halkın idrakine aktarmak için kullanılan metinler olarak görülebilirler. Diğer bir öğretici metin, talimi metin dediğimiz ise, okullarda okutulan ve o toplumun entelektüelle-rinin idrakini besleyen metinlerdir.</p>
<p>Bu metinler, hem kurucu hem de taşıyıcı metinlerin bir tür pedagojik açıdan, talimi açıdan yeniden ifade edilmiş metinleri olarak görülebilirler. İşte Dîvân-ı Hikmet, İslam medeniyeti açısından baktığımızda, bü-yük ölçekte bir taşıyıcı metin; ama Türk kültürü açısından baktığımız zaman ise, bir kurucu metindir. Elbette bir metni anlamak için sadece metnin içeriğiyle yetinmek doğru değildir. Metnin hayat bulduğu; varlı-ğa geldiği tarihsel bağlam, metin içi örgü, kullanılan kavramsal modeller ve şemalar, bütün bunlar o metni anlamak için göz önünde bulundu-rulması gereken konulardır.</p>
<p>Özellikle şiir metinlerinde kavram örgüsü ve iç anlam ilişkileri son derece önemli olduğu için bu metinler üzerine çalışan kişinin olabildiğince dikkatli olması gerekir. Çünkü şiir kıyasa konu olmaz; önerme vermez; belirli bir nedensel örgü göstermez. Onun için şiir üzerine çalışan ve şiir üzerinden o dönemin entelektüel hayatı, metafiziği, varlık anlayışı ve benzeri konularda bir metin üretecek kişi-nin, özellikle metin içi kavramsal örgüleri ve yargıları ciddi bir şekilde göz önünde bulundurması gerekir. Ben de bu sunumumda, yukarıda bahsettiğim ilkelerden hareket ederek, Dîvân-ı Hikmet’in kavramsal ve yargısal ilişkilerini dikkate ala-rak bir modelleme yapacağım.</p>
<p>Her model bir yorumdur. Dolayısıyla be-nimki de bir yorum. Kişisel kanaatim, şiir müzikle birlikte insan olma bilincinin en üst ifadesidir. Başka bir deyişle, insanî ayıklığın zirvesidir. Şiir yazan bir zihniyet, ya da bir kültürü yenmek çok zordur. Özellik-le bir fikir, bir entelektüel hareket, şiir üretmeye başladığı zaman onun kalıcılığı ve sürekliliği artar. Nitekim Türk tarihine baktığımız zaman Yunus Emre, Âşık Paşa gibi adlar bizim kalıcılığımızı arttıran süreklili-ğimizi sağlayan ve dik durmamızı uyanıklığımızı ve ayıklığımızı örgüt-leyen metinlerdir. İlginç bir örnek olarak Fatih Sultan Mehmet, İstan-bul’u fethettiğinde ve devleti yeniden örgütlediğinde yaptığı en önemli şeylerden biri; kendisi, oğulları, veziri ve etrafındaki diğer entelektüel-lerle birlikte, Türkçeyi şiir üzerinden yeniden kurmaktı. Çünkü maddî vatan geçici olabilir.</p>
<p>Bir kültürün manevî vatanı olan şiir, hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Bu çerçevede baktığımız zaman Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i, özellikle Orta Asya dünyasında dolaştığım ve gördü-ğüm kadarıyla, oradaki farklı siyasî teşekküller kurmakla birlikte, hemen hemen Türkçe konuşan halkların bir tür manevî vatanı olarak bugüne kadar gelmiş.</p>
<p>Hepsinin maddî vatanı farklı olmakla birlikte. Bu çerçevede Dîvân-ı Hikmet’i okuduğumda şöyle düşündüm, ne tür bir okuma ya da ne tür bir modelleme, bu metnin en derin, en asil ve aslî özelliğini verebilir. Tespit ettiğim şudur: Elbette dediğim gibi bu bir perspektif. Başka açılardan da okunabilir. Çok çeşitli kavramla-rı birbirleriyle ilişkilendirerek otuz sayfaya yakın kavramsal modelle-me yaptım. Çok çeşitli kavramları birbiriyle ilişkilendirerek. Ama bir tanesini burada sunacağım.</p>
<p>Yesevî’nin şikâyet ettiği konu yalgan dedi-ği sahtelik, riya, yalan, yalancılık ve burada eşlik eden diğer kavramlar özellikle söze bağlı yaşamak. Bunun karşısında ise, ihlâs, samimiyet, ışk, sıdk, liyâkat ve mana ile yaşamak. Dolayısıyla bütün modelin dayandığı kavram çiftleri ve bu kavram çiftlerinin özeti söz ile yaşamak ve mana ile yaşamak olarak özetlenebilir.</p>
<p>Yesevî’nin en çok şikâyet ettiği İslam’ın ümmîliğinin ve Hanifliğinin ihmal edilerek bir tür kurumsal ve kamu-sal riyakârlığa dönüştürülmesidir. Ümmîlik, Türkiye’de son derece yan-lış anlaşılan bir şeydir. Cehaletle, okuma yazma bilmemekle eşleştirilir. Hâlbuki “ümmîlik” bir teolojik kavramdır. Ümmî olmak demek, döne-minde mevcut olan hiçbir kurumsal dine tâbi olmamak, demektir. Hz. Peygamber’in ümmî olması, okuma yazma bilmemesi demek değildir. Anneden doğduğu gibi fıtrat dinine mensup olması, dönemindeki Ya-hudilik, Maniheizm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük gibi hiçbir kurumsal dine mensup olmamasıdır.</p>
<p>Kurumsallık ve kamusallık, bir medeniyetin sürekliliğini sağlamak-la birlikte, pratik içerisinde, mümarese içerisinde, şeklî bir yapı kazanır ve o yapıya mensup olan insanlarda bir tür riyakârlık üretir. Yesevî’nin eleştirisi sadece dinî değildir. Ya da dinî derken resmî ulemaya, rusûm ulemâsı dediğimiz ulemaya değil; şeklî ilimlerle uğraşan tasavvufta sık dile getirilen kesime değil; tasavvufa da eleştiri oklarını yöneltir ve dö-nemindeki tasavvufî anlayışın da bir tür riyakarlığa, sahteciliğe dönüştü-ğünü söyler. O kadar ki, sayfa 69’da sahte ümmet ifadesini kullanır. Yani Müslümanlar o hâle geldi ki, Hz. Peygamber’in ümmetini hakikatten sahtekârlığa dönüştürdüler. Peki, bir sûfînin sahte iş yapmadığını, yal-gan iş yapmadığını nereden anlayacağız?</p>
<p>Menakıbına bakarak. Çünkü tasavvufta menkıbeler, menakıplar, bir sûfînin iddialarını epistemolojik kontrolünü sağlarlar. Çünkü insanın sureti ancak sîretinde tecelli eder-ler. Eğer insanın sîreti yalgan değilse, sahte değilse, o sîretin dayandı-ğı sûret ve fikirler de sahte değillerdir. Bunun için Yesevî’nin sık sık vurguladığı gibi bir insanı tanımak, onun yoluna, yoldaşına ve yol alış tarzına bakmakla, bakılmakla mümkündür. Yesevî daha da ileri giderek bu eleştirileri sadece dönemindeki kendi dışındaki ötekilere yapmaz. Kendini de eleştirir. Fütüvvet ve melâmet ona göre kendini eleştirmeyi gerektirir. Şüphesiz Yesevî’nin ki bir sohbet, bir tespit, sohbet üzerinden verilen bir tespit.</p>
<p>Fakat biz biliyoruz ki, kendisi sıkı bir medrese eğitimi almıştır. Sebepsiz, nedensiz tespit, bir malumattır. Bunları nedenlemek de gerekir. Çünkü bilgi, nedenlenmiş malumattır. Yesevî’ye göre bunun nedenleri nedir? Niçin kendi dönemindeki Müslümanlar bu yalganlık içerisinde, riyakârlık içerisinde yaşamaktadırlar?</p>
<p><strong>1</strong>. Ben ve benlik iddiası, kibir. Ehl-i irfana göre kibir ile şirk, yazı tura gibidir. Şirk, Tanrı’ya başka bir şeyi şerik koşmak iken; kibir, kişinin kendisinin Tanrı’ya şirk koşmasıdır.</p>
<p><strong>2</strong>. Dünyayı biriktirenler. Çok güzel bir tabir. Onun tabiridir bunlar. Dünyayı biriktirmek doğal olarak dünyaya tapmayı doğuracağı için riyakârlığı ve sahtekârlığı arttırmaktadır.</p>
<p><strong>3</strong>. Dini eylemlerinde kâr zarar hesabı yapanlar. Yesevî’ye göre, ön-ceden düşünülmüş her türlü dinî eylem, sevapları siler. Şöyle di-yor: Tanzim edilmiş hesap iş siler. Dinî yolculukta yolun sonuna göre düşünmek, kibir olarak kabul edilir.</p>
<p><strong>4</strong>. Daha da korkunçtur. Akıbetinden emin olanlar. Hiçbir mümin, yaptıkları ve ettiklerinden hareket ederek bir kıyas yapıp akıbe-tinden emin olamaz. İmandan emin olmak, küfürdür. Akıbe-tinden emin olanlar, ilginç bir şekilde, diyalektik bir şekilde Allah’tan ümidini kesenlerdir Ahmet Yesevi’ye göre. Allah’tan ümidi olanlar kesinlikle akıbetinin garantili olduğunu düşüne-mezler. Çünkü Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Bu dinin peygamberi benim, ben bile akıbetimden emin değilim”. Onun için sık sık di-vanında şunu söyler: “Hiç bilmem, nasıl olacak benim işim”. Emin değil. Nitekim hayatını yaş yaş anlattığı şiirinde de, biraz önce bir bölümünü arkadaşımız okudu, tek tek kendisinin nakisala-rından ve eksikliklerinden bahseder.</p>
<p>Yesevî’ye göre, bu anlattıklarımız ve bunları yapanlar ciddi bir ri-yakârlık içerisindel bulunmaktadırlar. O, riyakâr insanı, şeytan atına gem vurmadan -yani şeytanı bir at olarak görüyor- binen kişiye benze-tir. O kişi, kendinden geçemez; dünyayı tepemez. Nefsi büyük, dini bo-zuktur. O kadar ki, bu insanları yalanlar yakar. Tabii, bu anlattıklarımız bireysel düzlemde gerçekleşen bir şey değildir, Yesevî’ye göre. Çünkü yalganlık, sahtekârlık, riyakârlık, yalancılık, sözde yaşamak ferdî bir olay değil, bütün toplumu ve hatta bütün insanlığı yakından ilgilendirir.</p>
<p>Çok ilginç bir şekilde Divan’da bununla alakalı söyleyişleri çıkarttığımız za-man, yalgan bir ortamda nasıl bir manzara tecelli eder, şunları söyler:</p>
<p><strong>1</strong>. Sevgi ve şefkat gider.</p>
<p><strong>2.</strong> Edep ve hayâ kaybolur.</p>
<p><strong>3</strong>. Müslüman, Müslüman’ı öldürür.</p>
<p>Şöyle diyor: “Müslüman müslümanı eyledi kâtil” (s.191). “Adem oğlu birbirini yer yutar”. “Dünya için, iman, İslâm dinini satar”. “Haksızlık tutulur haklının işleri batıl kılınır.”, “Yöneticiler edipler yalan söyler ve zulmeder”. “Hatır kalmaz; vefa ortadan kaybolur”. “Cömertlik gider; adalet yok olur”. “Dualar kabul olmaz, belalar çoğalır”. “Özellikle o top-lumun bilenleri zalim olur”.</p>
<p>Şöyle diyor: (s.194-195) “Hoş geldin deyi ciler, bilgin oldu”. Bunu yazıp fakültedeki odama asmaya karar verdim. “Hoş geldin deyiciler bilgin oldu”. Yağcılar, üçkağıtçılar, numaracılar âlim oldu, demek istiyor. Çok güzel bir ifade kullanmış. Peki, bu tespit ve bunun nedenleri belirlendikten sonra çözüm dedir? Peki, yalganlıktan nasıl kurtulunur?</p>
<p>Bu riyakârlık ortamı, bu sah-tekârlık ortamından nasıl kurtulabiliriz? Üç kavramı Divan’ında sık sık kullanır Ahmed Yesevi. “Âşık olmak”, “sadık olmak yani doğru olmak” ve “layık olmak”. Buradaki aşk ya da ışk, tasavvufta kullanılan genel anlamı yanında, Yesevî’nin Divan’ında ihlâslı olmak anlamına da gelir. Buna da çok dikkat etmek lazım, met-ni okurken. Bu kavramı ilginç bir şekilde hep birlikte kullanır. Bir şeyi ışk ile yapmak, Ahmet Yesevi’ye göre, bir şeyi ihlâslı ve dürüst yapmak anlamına gelir.</p>
<p><em>Her ne eylesen aşk ile eyle, </em></p>
<p><em>Aşksız insan kişi değildir.</em></p>
<p>Ben, aşk kelimesini kullanmayı pek sevmiyorum. Çünkü çok alçaltıcı bir anlamı var günümüzde. Işksız kulluk, taharetsiz yaşamaya benzer. Işk, kalbin taharetidir. Ahlak ise, aklın taharetidir. Hileci olmayın âşık olun. Âşık olsan sadık ol. Hile hurda işlerden uzak dur. Bakın hepsi ihlâs ve diğer kavram çiftleri ile alakalıdır. Yesevî’ye göre, söz ile yaşamaktan mana ile yaşamaya geçmenin asgari şartı, ihlâstır; samimi-yet ve dürüstlüktür. Peki, böyle bir durumu nasıl sağlayacağız? Çok beyit var. Onları tek tek okuyarak vaktinizi almayayım. Konunun derinlikleri-ne devam edelim. Peki, nasıl buna ulaşacağız? Nasıl bu yalgan ortamda âşık olalım? Efendim, sadık olalım. Bunlar dolayısıyla bize bir liyakat kazandıracak layık olacağız. Hem Tanrı’ya layık olacağız; hem kendi-mize; hem de topluma. Çünkü Yesevî için esas olan kişinin kendidir. Kendisine layık olması lazım öncelikle. Kendisine sadık olması lazım-dır. Kendisine âşık olmalıdır.</p>
<p>Kendisi dürüst olmalı anlamında. Bu or-tamdan ve bunun yarattığı tehlikeleri de gördük, kendi toplumunda da örneklendirdi bize. Bundan kurtulmanın yolu nedir? Yine modelimize göre, Yesevî’ye göre bundan kurtulmanın pek çok yolu olmakla birlikte en temel yolu, öz olarak kullandığı özlük bilinci, kendilik bilincidir. Yani her tür eylemimizde özümüzün eşlik etmesi bir bilincin bir yakaza hâli-nin eşlik etmesidir. Bir uyanıklık hâlinin eşlik etmesidir. “Özü okumak”, “özü vurmak”, “özü ortaya koymak”, “özünü bil”, “özün bilince ilmin ile amel kıl” gibi pek çok, yaklaşık otuz kırka yakın ifadesi var Divan-ı Hik-met’te. Dolayısıyla bir insan tasavvuftaki teknik tabiriyle, tahkik yapma-dan kendi işine düşmeden ve düşünmeden, kendisiyle hemhâl olmadan ve halleşmeden, hayatında bir kere dahi olsa kendi ile hesaplaşmadan kendi nefsiyle vuruşmadan diyor -nefsiyle vuruşmak tabirini kullanıyor- kendi nefsiyle vuruşmadan; hu testeresiyle nefsini biçmeden; kesinlikle bir insan, dışarı çıktığında eylemlerine bilinç eşlik etmez. Çünkü insa-nın, varlığını, kendi varlığını idrak etmeden başkalarının varlığını idrak etmesi; kendi varlığını takdir etmeden başka varlıkları takdir etmesi mümkün değildir.</p>
<p>Bunun psikoloji açısından böyle olduğunu biliyoruz zaten. Elbette böyledir. Deli, delidir. Çünkü özlük bilinci yoktur. Çocuk mesul değildir, çünkü özlük bilinci yoktur. Ama bunun bütün dinî ey-lemlerimizde, yaşama tarzımızda, yol alış tarzımızda en temel ilke oldu-ğunu pek çok ifadesinde Ahmed Yesevî ortaya koyuyor. Peki, kendilik bilincini nasıl elde edeceğiz? Özlük bilinci diyor tabi ki. Kendi kelimesini kullanmıyor. Daha çok…</p>
<p>Şunu yeri gelmişken söy-leyeyim: Yesevî’de nefs olumsuz; öz olumlu bir anlam ifade eder. Nefs, daha çok şeytanî tarafımıza denk gelir. Divan-ı Hikmet’te en azından benim gördüğüm nefsten bahsettiğinde olumsuz bir durumdan bahse-der. Ama öz nefsin de altında olan daha özsel bir şey diyeceğim ama öz, özsel bir tekrar oldu. Fakat özseli günümüz Anadolu Türkçesindeki anlamında kullanıyorum. Daha zeminde daha ana dilimizde söylersek essensiyalist bir temel oluşturur. O açıdan öz, her geçtiğinde Yesevî’nin ifade ettiği insanın birey olarak fert olarak yaşama atılımını mümkün kılan en temel taşıyıcıdır. Bunu nasıl yakalayacağız? Böyle bir özün bil-gisini nasıl elde edeceğiz?</p>
<p>Şüphesiz bunu Kur’an-ı Kerim’den hadisler-den hareket ederek elde edebiliriz. Bunu eğitim öğretim yoluyla; terbiye ve talim yoluyla da aktarabiliriz. Ama burada bahsedilen dışarıdan bir öğretim değil, içeriden eğitim nasıl mümkündür? Burası önemli. Çünkü tasavvuf ve irfanda nihai amaç, yapılıp edilenlerin dışarıdaki bir sah-neye göre yapılması değildir. Yani dışarıda bir müzik çalıyor, ona göre oynamak tasavvufî bir tavır değildir. Müzik içerden çalması lazım. Ma-kamlar içeriden gelmesi lazım. Siz o müziğe ve makama göre kendinizi ayarlamanız gerekir. Çünkü dışarıya göre yapılan her ayarlama, bir ri-yadır. İnsanın kendini dışarıdaki bir miyara göre ayarlaması; dışarıdaki bir ölçeğe göre kendine çekidüzen vermesi ilk başlangıçta olmasa bile nihayetinde bir hesaba dayanır.</p>
<p>Öz kavramı, benim teşbihimle bir atom bombası patladığında nasıl bir enerji ortaya çıkartırsa, öz, Ahmet Yesevî’ye göre böyle bir enerji yoğunlaşmasıdır. Yani bütün o insan dediğimiz bireyin ferdin, en yoğun çekirdeğidir. Dolayısıyla kararların, nihai yorumların, ilkelerin bu yerde alınması gerekir. Öz bilinci ya da özlük bilinci ya da kendilik bilincinin sahih bir şekilde inşa edilebilmesi için, ölüm bilinciyle birleştirilmesi gerekir.</p>
<p>Burası son derece önemli. Şaşırdım. Çünkü ben bu konularla ilgili Dîvân-ı Hikmet’i okumadan önce de yazılar yazmıştım. Demek ki, hani ben Ofluyum, direkt Allah’a bağlıyım, derdim. Demek ki herkes direkt Allah’a bağlıymış. Böyle bir problem yaşadım açıkçası. Şaka bir yana, ben bunlarla ilgili birkaç yazı yazmıştım. Ölüm bilinciyle alakalı olarak. Ahmet Yesevî’nin Dîvân’ında neredeyse dörtte birlik bir bölüm, ölüm bilinciyle alakalıdır. Çıkarttığım otuz sayfalık özetin neredeyse on sayfası, ölümle alakalı.</p>
<p>Şimdi burada bu konu üzerinde biraz durmak istiyorum. Kur’an-ı Kerim’de bildiğiniz gibi ayet-i kerimede “El-hayatü’d-dün-ya ve’l-ahire” tamlaması vardır. Bu son derece önemli. Çünkü bu tabir-de dünya hiçbir zaman isim olarak kullanılmamıştır. Kur’an-ı Kerim’de dünya, isim olarak kullanılmaz; sıfat olarak kullanılır. Ahiret de öyle. Burada mevsuf olan, sıfat olan, öz olan, taşıyıcı olan ya da mantık te-rimiyle mevzu olan, hayattır. Dolayısıyla İslam dünya görüşüne göre, hayat süreklidir. Dünya, yakın hayat, yakın demektir malumunuz. Ahi-ret ise öteki hayat. İkisi de sıfattır.</p>
<p>Sıfatları attığınızda mevsuf kalır; mevsuf da hayatın kendisidir. Hayat, Cenabı Hakk’ın el-Hayy isminin bir tecellisi olması bakımından ebedî ve ezelîdir. Bu nedenle ölüm, yok olmak değildir, İslam hayat anlayışına göre. Ben bunu şöyle ifade et-miştim: Müslüman var olur; var ölür; ama yok olmaz. Yani varlığı hep devam eder.</p>
<p>Şimdi benzer ifadeleri Yesevî’de de görmek şaşırtıcı. Ger-çi Hz. Ali’ye nispet edilen bir cümlede “Kim ölümün yokluk olduğunu zannederse, onun yokluğu doğmakla başlar.” der. Çok ilginçtir. Doğduğun anda yokluğun başlıyor; eğer ölüm yokluksa. Çünkü niye? Yine Ahmet Yesevî’nin ifade ettiği gibi; daha önce Ömer Hayyam’ın ifade ettiği gibi; ölüm, insana özgü bir şey; insan ölür ve doğduğu anda ölüme hazırız de-mektir. Daha doğrusu, anne karnında canlandığımız an ölüme hazırız. Ölüme doğrudur insan, insanın yönü ölüme yönlenmiştir, der sufiler.</p>
<p>Bu açıdan zaten İslam medeniyeti bununla alakalı, Yesevî’nin dile getirdiği ifadelerle alakalı olarak, hazır bir veri sunuyor bize.Ancak burada ölüm bilinci ile ölüm korkusunu birbirine karıştır-mamak lazım. Ölüm korkusu, bilincin eşlik ettiği bir duygu değildir ve bilincin eşlik etmediği tüm duygular ahlaksızlığın kaynağı olurlar. Dola-yısıyla burada Yesevî’nin, tasavvufun ve irfanın bahsettiği ölüm korkusu değil; ölüm bilgisidir. Sır tabirini de kullanır Yesevî. Bu çok ilginç bir şey, sır. Nitekim Alman filozofu Schopenhauer benzer ifade kullanıyor, ayrı kültürlerde olmasına rağmen “Işk ile verileni ölüm ile alan nedir?” diyor. Aynı ifadeyi Yesevî’de görüyoruz. Aynı ifade. Bu sır nedir?</p>
<p>Şimdi dolayısıyla İslam hayat görüşüne göre, öz bilincini elde etmemizin asgari şartı; kendimizi, benliğimizi, özümüzü ölümle ilişkilendirmemiz ge-rekir. Bu da yetmez. Aynı zamanda kökenimizle de ilişkilendirmeliyiz. Dolayısıyla üç temel kavramı, bir süreklilik içerisinde, idrak etmeliyiz: Mebde’, me‘âş ve me‘âd. Yani (mebde’) köken, (me‘âş) yaşam ve (me‘âd) geri dönüş. Bu üçünü konuşurken, belirli bir bilgi analizi yaparken, farklı kavramlarla ifade etsek de -çünkü bilmek ad vermektir; kavramsallaştır-maktır, başka çaremiz yok, idrakin doğası bu- ama Yesevî’ye göre bunlar tek bir sürecin farklı adlarıdır. Nedir o süreç? Hayat. Hayat süreci.</p>
<p>Ha-yat, Hayy isminin bir tecellisi olduğu için ezelî ve ebedîdir. İnsan da özü itibariyle ezelî ve ebedîdir. Öyleyse benlik bilinci elde etmemizin asgarî şartı, hayatı bir süreklilik olarak idrak etmek ve ölümü yokluk olarak görmemek. Bu muazzam bir tespit. Yani olmayı ve ölmeyi, varlığın ik farklı tecellisi olarak görmek, iki farklı yüzü olarak görmek. Ölmeyi yok olmak değil de; var olmanın başka bir ifadesi olarak fark etmek. Fakat sadece bir enformasyon bir malumat olarak değil, bir bilinç hâline getir-mek son derece önemlidir.Daha önceki yazılarımda ifade ettiğim gibi modernizm, ölümün iti barsızlaştırmasıyla başlar.</p>
<p>Çağdaş dünyada ölüm, itibarsızlaştırılmıştır. Nasıl ki börtü böcek “öldüğünde” toprağa karışır giderse, insan için de benzeri bir sürecin geçerli olduğu dile getirilmiştir. Ölümün itibarsızlaş-tırılması, özellikle Batı Avrupa’da Rönesans ve modern bilimin ortaya çıkmasıyla başlayan, bizim bilim felsefesi “dis-enchantment”, anlam-dan arındırma dediğimiz bir sürecin sonucudur. Anlamdan arındırma, esas itibarıyla kelamın başlattığı harekettir. Onun özeti şudur:</p>
<p>Teknik konulara girmek istemiyorum. “Maddî evrende Cenab-ı Hak dışında spiritüel, mistik, fail bir güç yoktur; her şey maddedir. Mutlak anlamda tek fail Tanrı’dır, diğerleri hep âmildir.” ilkesi, özellikle İbn Meymun’un Delâletü’l-Hâirin adlı eseri Latince’ye tercüme edildikten sonra yayılan bir fikirdir. Ama bu mübalağa edilmiş, insana da uygulanmıştır. İnsan da anlamdan arındırılmıştır. Hâlbuki anlam, insanın kendisidir; bizim geleneğimizde.</p>
<p>Ağaçta anlam var mı yok mu? Bu bizim bilgimiz dışın-da. Bilemeyiz. Evrende anlam var mı yok mu? Bunu bilemeyiz. Bunları biz yüklüyoruz, olabilir. Ama o anlamı üreten ve yükleyen insan, özel-likle insanın o kendiliği, benliği anlamın kaynağı olduğu için, insanı da anlamdan arındırmak demek, Kant’ın ifadesiyle, “İnsanı makineleştir-mek” demektir ki, yine Kant’a göre, insan onuruna yapılmış en büyük saldırı budur. Şimdi iki farklı kültürden gidiyoruz dikkat ederseniz.</p>
<p>Bir tarafta Batı Avrupa, özellikle Alman kültürü, buradan hareket ederek gaistik bilimleri, manevî bilimleri kurma hareketini başlatmıştır Kant, Heidegger, Schelling, Schopenhauer, efendim Fichte, Haeckel ta Meinecke’ye kadar gelen süreç içerisinde, insanın makineleştirilmesine karşı çıkarak, insanı şiir üzerinden, müzik üzerinden, tarih üzerinden gaistik yani manevî bilimler dediğimiz bilimleri kurarak, anlam bilimleri hatta meşhur Arendt’i bilir sosyal bilimci arkadaşlar, açıklamacı bilimler exp-lanation yapan ve anlayıcı bilimler, understanding; işte açıklamacı bi-limler, doğa bilimleri, anlayıcı bilimler beşerî sosyal bilimler. Bu ayırımı da Alman kültürün yaptığını biliyoruz. Dolayısıyla benzer bir meselenin aynı çerçevede; fakat başka bir bağlamda gündemde olduğu görülüyor. 1860’tan sonra Avrupa’nın büyük şehirlerinde mezarlıkların şehir dışına taşınması da ölümün itibarsızlaştırılmasıyla son derece ilgilidir. Çünkü mezarlıklarla yaşamak, modern insanı rahatsız eder.</p>
<p>Benim gezdiğim Berlin, Viyana ve Budapeşte’de bunu yakinen müşahede ettim. Arabayla gidiyorsunuz mezarlıklara. Hâlbuki biz ise, sadece İslam medeniyeti de-ğil, bütün kadim medeniyetler, mezarlıklarla birlikte yaşarlar. Onun için Yahya Kemal’e 1950’lerde İstanbul’un nüfusu kaç dendiğinde, 90 milyon diyor. Türkiye’nin nüfusu 18-20 milyon, verdiği cevap çok ilginçtir:</p>
<p>Biz, ölülerimizle birlikte yaşarız. Nüfus sayımızda bizim mezarlıklarımız da dâhildir o nüfusa. Bugün böyle bir bilincimiz var mı? Hiç zannetmiyo-rum. Hepimiz ölümden kaçıyoruz, gürültüye sığınıyoruz.</p>
<p>Burada anlat-tığımızı kendi nefsimize uygularsak tehlikeli bir hâl alabilir. Onun için onu geçiyorum hemen. Biraz önce ifade ettiğim gibi ne Yesevî, ne de diğer arifler, sûfîler, ölüm korkusundan bahsediyorlar. Zaten mü’min bir insanın ölümden korkması düşünülemez elbette. Biraz önce dediğim gibi, bilincin eşlik etmediği her eylem nasıl ahlaksızlık yaratıyorsa, Yesevî’ye göre, ölüm korkusu da, -korku bilincin olmadığı yerde ortaya çıkar- ölüm korkusu da, eğer ona bilinç eşlik etmiyorsa, bir bilince dönüşmüyorsa ahlaksızlı-ğın kaynağıdır.</p>
<p>Şimdi burada Yesevî’de benim daha önce pek görmedi-ğim, okumalarımda rastlamadığım bir durum var. Karşılaştım ve şaşır-dım biraz açıkçası. Bilgi ile hikmet ilişkisi ilginç bir şekilde kuruluyor Yesevî’de. Bilgiyi son derece önemser. Yeri gelmişken şunu söyleyeyim: Söz önemsiz değildir Yesevî’de; eksiktir sadece. Bunu da göz önünde bulundurmalıyız. Yani klasik, kadim İslam düşüncesi, olgu ve olayları yan yana koyarak düşünmez, üst üste koyarak düşünür; ya ya da ayırımı yoktur bizde. Her şey yerinde olmak kaydıyla, alt ve üst eşiği belirlen-mek kaydıyla, insan için gereklidir. Sözü reddetmiyoruz diyor Ahmed Yesevî. Çünkü söz, dünyayı mamur eder. Ne demek?</p>
<p>Bilim, bilgi, kavl/söz dünyayı mamur eder. Çünkü biz bütün bu yapıları bilgiyle koru-yoruz; sözle kuruyoruz. Devleti, milleti, toplumu sözle idare ediyoruz. Bu tek başına kaldığında problem yaratır. Yani eksik kaldığında. Yoksa   sözün başladığı ve bittiği yer, iyi tespit edilirse -buna alt eşik ve üst eşik adını veriyoruz- her insanî eylemin, her insanî yeteneğin alt ve üst eşi-ği iyi tayin edilebilirse ve yerinde kullanılırsa; yerinde tutulursa hiçbir mahzuru yoktur; hiçbir sakıncası yoktur. Dolayısıyla sözü reddetmiyor Yesevî.</p>
<p>Sadece sözde kalmak, bir süre sonra riyakârlığa neden olur. Onu tamamlamamız lazım; hâle çevirmemiz, manaya çevirmemiz gerekiyor. Bilinç, manadır. Öz, manadır. Kendilik bilinci, manadır. Burada dediğim gibi dışarıdan bir şey kastetmiyorum. Basit bir cümle anlamı değil bu. Sözlük anlamı değil. Doğrudan insanın yüklediği özsel atılımla yükle-diği yapıdır.Burada bilgi, bilgi olması bakımından değerli olmakla birlikte, hik-mete nasıl dönüştürülmelidir?</p>
<p>Şimdi bu çok ilginç. Biz, hikmeti genel-de felsefî çalışmalarımızda, bilginin bir üst ifadesi olarak kullanıyoruz. Ama Yesevî bilginin hikmete dönüştürülmesinden bahsediyor. Nasıl yapacağız bunu? Şöyle söyleyebiliriz. Söze anlam katmak; ya da söze mana katmak eşittir hikmet. Doğru. Fakat bunu anlattıklarımızla ilişki-lendirerek şöyle der: Bilginin hikmete dönüştürülmesi, bilgiye ölümün bilgisinin katılmasıyla mümkündür. Bu bilgiyi genişletir; derinleştirir. Şimdi bu çok ilginç bir şey. Yani şunu demek istiyor:</p>
<p>Eğer bilgi, Hz. Ali’ye nispet edilen Kelam-ı Kibar’daki gibi düşünülürse, yani Hz Ali diyorlar ki, bilgi nedir? Diyor ki, bilgi “İlmü min eyne, ilmü fî eyne, ilmü ilâ eyne’nin toplamıdır.” Ne demek? Nereden bilgisi? Nerede bilgisi? Nereye bilgisi bir araya getirildiğinde bu ilimdir, diyor. Bir kere bilgiyi bu şekilde gördüğünde o hikmet adını alır Yesevî’ye göre. Şimdi biz ge-nelde modern hayatta sadece buranın bilgisini önemsiyoruz. Atom altı yapılara iniyoruz küçük ölçekle; büyük ölçekle astrofizik yaparak evre-nin sınırlarını paralel evrenlere kadar gidiyoruz. Burada bir sıkıntı yok. Bu sağı ve solu eksik olan bilgidir; ya da altı ve üstü eksik olan bilgidir. Köken ve dönüş bilgisini mebde’ ve me‘âd bilgisini kattığımızda, o bilgi hikmete dönüşür.</p>
<p>Peki, yeterli midir? Bu da çok önemli. Yeterli değildir; bu neticede nazarî, teorik kalan bir eylemdir. Ne yapacağız? Bunu eyle-me dökeceğiz. Ele ve eyleme inmeyen bilgi, yine Hz. Peygamber’in hadisinden il-ham alarak Yesevî’nin kullandığı gibi, eşek olmaktır. Yani taşıyorsun o kadar yükü. Kitap yüklü merkep olmak demektir. Bilgi eyleme inmeli-dir. İbn Haldun’un Mukaddime’de söylediği gibi, insanı insan yapan iki temel yeti var: Akıl ve el. Bu iki gücün ürettiği iki yapı insanlığı kurar. Fikir ve iş, amel. Dolayısıyla Yesevî de başka bir açıdan bunu söyler. Bil-giniz, tabi burada artık bilgi sadece buradanın bilgisi değil, buradan yani “-den”, “-da” ve “-e” bilgisi. Nasıl diyeceğiz bunu anlayamadım ki? Yani ‘İlmü min eyne, ilmü fî eyne, ilmü ilâ eyne’ bu bilginin toplamı, bilgi artı eyleme dönüştürdüğümüzde hikmet eylemiş oluruz.</p>
<p>Hikmet, adaleti doğurur. Dolayısıyla itidal üzerine yaşamış oluruz. Denge üzerine yaşa-mış oluruz. İtidal. Yani ümmet-i vasat tabirini, itidal olarak tercüme, tef-sir edebilirsiniz. Oradaki vasat olmak demek, matematiksel geometrik bir orta değildir, itidal üzerinde olmak. İşte Yesevî’ye göre hikmet, itidalı yaratır. Zaten biliyorsunuz klasik ahlak teorisinde de hikmet, itidal ile aynı şubeye mensuptur.Evet toparlayalım. Bizar geniş hacimle bir toparlama yapalım. Peki, bir insanı bütün bu anlattıklarımızı düşünmeye nasıl sevk edeceğiz? Ta-mam, terbiye yapıyor aileler. Okullarda eğitim de veriyoruz. Toplumsal bir organizasyonumuz da var. Sürekli eğitim dediğimiz bir şekilde in-sanları eğitiyoruz da. Her insan bununla hemhal olmuyor mu? Bunu nasıl yapacağız?</p>
<p>Bu yakaza hâlini, bu uyanıklık hâlini, bu sözden mana-ya geçiş ya da ikisini birlikte bir arada tutma, bu özlük bilinci -saydık-larımız bütün konuşma boyunca- bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Bura-da Yesevî’nin söylediği, insanları dertlendirerek. Dert, bütün bu arayışı boşandıran tetikleyici güçtür; enerjidir. “Dertsiz insan, insan değil. Bunu anlayın. Aşksız insan, hayvan cinsi bunu dinleyin.” diyor Ahmed Yesevî. Başka ne söyleyeyim. Yoruma açık, yorumlanacak cümle değil bu. Dert-siz insan, insan değil. Burada dert, tabîi geçinme derdi, kira derdi, ma-kam mevki derdi değil ha. Hele biraz Türk iseniz, siyaset derdi de değil. Ankara’da da bu laf söylenir mi be? İstanbul’dan gelince böyle ayar bo-zukluğu oluyor. 1991’de Şam’a gittiğimde üniversiteyi ziyaret ettim. Yaş elliyi geçince hatıraları anlatmak lazım. Meslektaşlarımızı ziyaret ettik üniversitede. Konuşuyoruz. Dedi ki orada bana bir Profesör: İhsan Bey, bir Türk bir şehire gittiğinde, geldiğinde ilk neyi sorar?</p>
<p>Bu gerçekten başka kültür-lerin ve milletlerin sizin hakkınızda kanaatlerini çok ciddi bir şekilde okumanızda fayda var. Sizin göremediğiniz şeyleri görüyorlar. Dedim: Ne bileyim ben. Türk olduğum için bilmiyorum. “Burayı kim yöneti-yor? Müdür kim?” Şaşırdım. “Niye?” dedim. “El koyacak” dedi. Adam kimin yönettiğini bilecek ki, onu devirecek el koyacak. Bu işin esprisi. Efendim. İngiltere mi? Hayır yok. O başka; o kadar derin gitmeyelim; yanlış anlar arkadaşlar. Hepsi vazifelerinden istifa eder şimdi; sıkıntı ya-ratmayalım. Evet, buradaki dert metafizik bir dert. İnsanın doğrudan anlamına taalluk eden bir dert. İnsan nedir? Niye vardır? Bir varoluş sorusudur bu.</p>
<p>Oradaki derdi kastediyor. Yoksa günlük hayatta onlar da dert. Her   zaman alıntılamaktan bıkmadığım Gazalî’nin bir cümlesini söyleyeyim: “Emân olmadan iman olmaz. Maddî güvenlik olmadan manevî güvenlik, metafizik güvenlik olmaz”. Âşık Paşa bile Anadolu’nun hec ü merci içe-risinde benzer şeyler söyler Garib-nâme’de: “Önce emân, maddî güvenlik sonra iman”. Emânın kalitesi imanın kalitesine etki yapar. Gayet doğal bir şey; insanî bir şey. Yani insan ölüm korkusundayken ben neyim so-rusunu sormaz herhâlde. Ne olacağım ben? Zaten oluyorsun. Ne olaca-ğım? diye sorulmaz. O açıdan burada kastedilen maddî bir soru değil. Doğrudan kişinin kendisine ilişkin muhasebesi ve sorgulamasıdır. Dert, budur.</p>
<p>Bir kere kendine bu soruyu sormak ve buradan yola çıkmak bütün bu ve bundan önce anlattıklarımızı idrak etmek, yakalamak için şarttır. Onun için, dertsiz insan, insan değil. Bunu anlayın, diyor; vurgu yapıyor. Neticede bütün anlattıklarımız söz ile mana, söz ile yaşamak ve mana ile yaşamanın özetidir. Yesevî şöyle diyor: “Söz, başka gönül başka olmasın, İş bu sözün manasını talip olanlar anlasın”. Teşekkürler.</p>
<p>Kaynak:http://www.ayu.edu.tr/static/kitaplar/divan_i_hikmet_sohbetleri.pdf</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/">Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak yalandır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alem-i-islami-zehirlendiren-ancak-yalandir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alem-i-islami-zehirlendiren-ancak-yalandir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2015 14:23:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâmı zehirlendiren ancak yalandır]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9119</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim Yedinci cümleyi teşkil eden ﴾ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ﴿’nin (“Söylemiş oldukları yalanlar sebebiyle..” Bakara Sûresi, 2:10.) vech-i irtibatı: Münafıkların azaplarının, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alem-i-islami-zehirlendiren-ancak-yalandir/">Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak yalandır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<p><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/sddefault.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9120" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/sddefault.jpg" alt="Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak yalandır" width="455" height="341" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/sddefault.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/sddefault-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/sddefault-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/sddefault-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 455px) 100vw, 455px" /></a>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p>
<p>Yedinci cümleyi teşkil eden <strong>﴾ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ﴿</strong>’nin <em>(“Söylemiş oldukları yalanlar sebebiyle..” Bakara Sûresi, 2:10.)</em> vech-i irtibatı:</p>
<p>Münafıkların azaplarının, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira <strong>kizb, küfrün esasıdır.</strong> Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır.</p>
<p>Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden, kizbdir. <strong>Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir.</strong> Âlem-i beşerin ahvâlini fesada veren, kizbdir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsvây eden, kizbdir.</p>
<p>İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, <strong>bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.</strong></p>
<p>Bu âyet, insanları, bilhassa Müslümanları dikkate dâvet eder.</p>
<p><em><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></em></p>
<p><em>(İşaratü&#8217;l-İ&#8217;caz/Bakara Sûresi/9-10. âyetin tefsiri)</em></p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alem-i-islami-zehirlendiren-ancak-yalandir/">Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak yalandır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alem-i-islami-zehirlendiren-ancak-yalandir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdemleri Korumanın 4 Yolu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 19:18:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Erdemleri Korumanın 4 Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Nefis]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Tembellik]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7403</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erdemleri korumanın  dört yolu vardır. Birincisi erdemli kimselere sıkıca tutunmaktır. Zira nefsnefin hayra ulaşmış, mutlu, Allah katından olan yetkinliğine yönelip pislik cihetinden yüz çevirmesi sağlığını korumakla olur. Bu da fazilet sahipleriyle bir arada olmakla, fazilet sahipleri ve talipleri gibi örnek alacağı kimselerle iç içe bulunmakla, erdem sahiplerinden doğ­ruluk kardeşleriyle ve hakikat ehlinden iyilik dostlarıyla birlikte olmakla, bunların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/">Erdemleri Korumanın 4 Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6.jpg" alt="Erdemleri Korumanın 4 Yolu" width="290" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></a>Erdemleri korumanın  dört yolu vardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Birincisi</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>erdemli kimselere sıkıca tutunmaktır.</strong><span class="apple-converted-space"> </span>Zira nefsnefin hayra ulaşmış, mutlu, Allah katından olan yetkinliğine yönelip pislik cihetinden yüz çevirmesi sağlığını korumakla olur. Bu da fazilet sahipleriyle bir arada olmakla, fazilet sahipleri ve talipleri gibi örnek alacağı kimselerle iç içe bulunmakla, erdem sahiplerinden doğ­ruluk kardeşleriyle ve hakikat ehlinden iyilik dostlarıyla birlikte olmakla, bunların sözleri ve anlattıklarına kulak kesilmekle, yaşantılarına tâbi olmak ve izlerinden gitmekle mümkündür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ve</strong> çirkin huylara sahip <strong>kötüleri dost edinmemekle</strong>, şerli ve adi kimselerden uzak durmakla <strong>olur</strong> ve özellikle eğlence, maskaralık, alaycılık ve kınayıcılık peşinde koşanlardan sakınmak, böyleleriyle arkadaşlıktan kaçınmak, âdet ve hayat tarzlarından uzak dur­mak, hafif meşrep ve kaba sözlerine kulak vermemek, onların bâtıl ve kaba saba işlerini örnek almamakla mümkündür. Zira dostluğun güçlü bir etkisi vardır, arkadaşlığın insanı değiştirme gücü de olağanüstüdür. Şair der ki: ‘’</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir cemiyet içinde isen dost edin seçkinlerini,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Adileri bırak yoksa olursun sen de adi,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kişinin kendisini değil arkadaşını sor,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Her arkadaş örnek alır dengini.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kötülük ehli üç sınıf olunca müellif de bunları zikretti, tavsiye yoluyla onlarla arkadaşlıktan sakındırdı ve dedi ki; bir fazileti edinen kimse duyula­ra hoş gelen <strong>boş işlere,</strong> insan doğasının hazlarından olan <strong>mizaha ve</strong> nefsin rağbet ettiği şeylerden olan <strong>tartışmaya girişmekten</strong> <strong>sakınmalıdır</strong>. Zira bu tür şeyler, erdemli yaşayan bir kimseyi saptırabiliyor ve kemâl sahibi bir âlimi yanlış yola sürükleyebiliyorsa yetişme çağındaki gençlere ve doğru yolu ara­yan delikanlılara nasıl etki etmesin? Bu durumun sebebi nefsin bedende var olduğu ilk aşama ve meydana geldiği ilk andan beri cismanî hazlara ve bedenî rahatlıklara alışkın olmasıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Durum böyle olunca kişi, nefsini rahatlatmak adına dostlarıyla birarada ve içiçe iken tattığı neşe ve şen olma hali ile yetin­melidir, arkadaşlarıyla şakalaşırken ve latife yaparken mizahı ve sözü tadında bırakmalıdır. Zira açılmanın iki ucu vardır. İfrat tarafı, hayâsızlık ve günah­kârlık, tefrit tarafı ise soğukluk ve somurtkanlıktır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: &#8216;‘Zaman zaman kalpleri dinlendiriniz?(Kuzai,Müsnedüş Şihab,1,393)<span class="apple-converted-space"> </span></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Erdemleri koruma yollarının İkincisi</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">müellifin şu sözüdür: Nefsin düşünceye alışması için kişi, <strong>zihnini</strong> öğreterek ve öğrenerek <strong>ilmî ödevlerle ve</strong> kendisini bir başına<strong> fikrî ödevlerle çalıştırsın</strong>, fakat yücelik âlemine karşı kibirli davranmasın ve bilgisi nefsin ihmali ve gevşekliğine de yol aç­masın, ilimlerdeki pratiği ve becerisi, daimî tefekkür ve düşünceden, sürekli araştırma ve tekrardan onu alıkoymasın. Çünkü bu en büyük afetlerden ve en kötü kusurlardandır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nefsin bu eğitimi ancak ilimle ilgili şu üç şeyin hatırda olmasıyla gerçekleşir ki, müellif bunu telkin etti ve dedi ki: <strong>Onun</strong>, yani ilmin her iki cihandaki <strong>yüceliğini düşünsün</strong>, bu, bilgiyle edinilen şey­lerin üstünlüğü ve onun getirilerinin eşsizliğindendir ve nefs için bunlarda büyük bir haz ve şevk vardır. Bundan dolayıdır ki nefs bunlarla olabildiğince mutlu olur, onları elde etmeye yönelir ve tamamına ulaşmaya istek duyar. <strong>Ve onun daimiliğini</strong>, yani nefs var oldukça bilginin neticeleriyle birlikte sürekli olduğunu <strong>düşünsün</strong>.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, güneşin varlığıyla onun ışığının varlığının devam etmesi gibidir, hatta böylece kişi ebedî hoşnutluk ile baki olmaya ve sonsuz afiyetteki bir hayatın sürekliliğine nail olur. <strong>Ve</strong> yine kişi onun, yani nefsin <strong>duruluğunu düşünsün</strong> ki böylelikle nefs bilgi sayesinde, varlığın hakikatini bilme hususunda gerçek Bir’e benzesin: “Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur&#8217; (Nûr, 24/40). </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şeylerin zıtlarıyla açığa çıkmasına binaen müellif aynı sıraya göre bu üç maddenin karşıtlarını getirdi ve dedi ki: <strong>Ve dünyanın değersizliğini, geçiciliğini ve cefâsını düşünsün,</strong> yani akıl sahipleri nezdinde kabul gördüğü ve basiret sa­hiplerine malum olduğu üzere, kişi dünyanın tasasını hatırlamalıdır, öyleyse dünyalıkların değersiz, sıkıntı veren şeyler olduğunu, bunların sebatının az ve ömürlerinin kısa olduğunu basiret gözüyle görmelidir ki böylelikle onu zemmetsin, elini ondan çeksin, onunla ilişkisini kesip ondan tiksinti duysun. Ayrıca dünya hakkında söylenenlerin en beliğ ifadesi olan Ebû Nüvâs’ın şu sözünü hatırlasın:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Dikkat et! Her canlı fanidir ve bir faninin evladıdır,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Asilzâdedir fanilikte her canlı.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Âkil kişi dünyayı sınasa</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir düşman görür, dost postunda.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ehl-i dünyanın başına gelen birçok musibete karşın önemi olmayan değersiz şeylere nasıl canla başla sarıldığını, kayba uğrama ve elden çıkmanın süratle gelmesine rağmen yorucu ve meşakkatli şeyleri elde etmeye nasıl katlandığını, daimî bir esenliği olduğu halde âhiretteki büyük karşılıktan nasıl geri durduğunu ve zahmetinin azlığına ve lezzetinin daimiliğine kar­şın bundan nasıl yüz çevirdiğini kınasın. Ayrıca Allah’ın Kârûn hakkındaki şu sözünü ve benzerlerini düşünsün: “Derken, Kârûn, ihtişamı içinde kav- minin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Kârûna verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı dediler. Kendilerine ilim veril­miş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! iman edip iyi işler yapanlara göre Allah&#8217;ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir (Kasas, 28/79-80).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Ali’nin bu meyandaki şu sözünü ve benzerlerini de hatırında tutsun: “Biz Cebbâr olan Allah’ın halikımızdaki taksimine boyun eğdik ki bu, bize ilim, düşmanlara da maldır. Esasen mal kısa sürede elden gider, ilim ise baki olup zevale uğramaz.” Bundan başka şöyle diyerek nefsini kınamak, onu öğüt ve tekdir ile uyarmak hususunda azami gayretin olsun: Ey miskin nefs! Taş parçaları ve çer çöp için vahlanan kimseye bir bak ve bunlar için onlarla nasıl yarıştığına, nasıl hamiyete kapıldığına da bir bak! Zannediyorsun ki onlar ebedî nimetlerdir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ey bedbaht, sana yazıklar olsun! Sana Allâm ve Melik olan Allah’ın elinden nimetler bahşedilmişken, hayvan gübrelerindeki pisliklere mi rağbet ediyorsun? Yüceler yücesi olan Cebbâr’ın hilati ile şereflenmişken bu paçavraların peşine mi düşüyorsun? Kuddûs ve Selâm olan Allah’ın dostluğu sana lutfedilmişken alçak ve adilerle yakınlığı mı arzuluyorsun? Kahrolası alçak arzular, yok olası köpeksi mizaç!..</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Erdemleri koruma sebeplerinin üçüncü çeşidi,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">müellifin şu ifadesidir: <strong>Arkadaşlarını, kusurundan dolayı kendisini ikaz eden doğru kimselerden seçmelidir.</strong> Zira arkadaş, sırların mahzeni ve kusurları gizleyen bir heybe gibi­dir. Çünkü ayıplar, sahibine görünmez ve zihni onlara kapalıdır, arkadaş ise ki­şiye görünmeyen kusurlarına muttali olmasını sağlar. Nefsin nice ayıpları vardır ki sahibi onlara karşı güven içindedir. Bazı küçük hataları arkadaşının önünde izhâr süretiyle onu denemesi lazım gelir, eğer dostunun bunları kendisine açıklama hususunda gevşekliğini ferkederse yapması gereken, ondan uzak durmaktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şayet kişi, dostunun kardeşlik anlayışını abartıp sıkımı ve cefaya düşeceği sebebiyle ayıbını kendinden gizlediğini farkederse, bundan dolayı dost nu azarlar ve onunla ilişkisini kesmekle tehdit eder. Çünkü ayıbı dosta söylememek hıyanet ve ikiyüzlülüğe benzer ve kişinin buna razı olmaması gerekir. Ayıpları söyleyen dostlar kibrit-i ahmerden daha değerlidir, hatta anka kuşu kabilindendir. <strong>Ve</strong> bundan dolayı <strong>kişi düşmanlarının</strong> <strong>kendisi hakkındaki</strong> gizlilikleri ortaya dökecek<strong> sözlerini araştırmalıdır</strong>. Zira düş­manları ve öç almak isteyenler gibi onun sürçme ve ayıplarına hiç kimse muttali olamaz ve onun kötülüklerini onlardan daha iyi kimse bilemez. Nitekim şöyle denilmiştir:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Buğz ile bakan göz her ayıbı açığa çıkarır </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Muhabbetle bakan göz ise hiçbir ayıp bulamaz.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ve ondan</strong>, yani düşmanından <strong>kusurlarını öğrenmelidir ki onları terkedebilsin</strong>. Çünkü düşmanlar kusuru gizlemez, hatta onda kusurdan baş­ka bir şey bulmaz. Kişinin kötü şeyleri ortaya çıktığında her gün iyilikler ve kötülüklerin muhasebesini yaparak nefsini bunlardan kurtarmak ister. Böylece nefs ayıplama ve kınama ile bunlara karşı koyar, tevbe eder, kendini iyiliklere ve bütünüyle bunların izinden kurtulmaya yöneltir. Eğer bu mümkün olmaz ise <strong>insanların ayıplarına bakar</strong> ve tiksindiği ve nefret duyduğu için <strong>onlardan kaçınır</strong> ve bahşettiği şeylere karşılık Allah’a şükreder.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Erdemleri koruma sebeplerinin dördüncü çeşidi</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">müellifin şu ifa­desidir: Nefsinde <strong>bir gevşeklik görürse</strong>, yani kötülükleri kökünden sökme ve onlardan kurtulma sırasında nefsinde bir tembellik ve gevşeklik sezin­lerse <strong>katı riyazetlerle onu itaat eder</strong> <strong>hale getirmelidir.</strong> Yani nefse ağır gelen bir şekilde onu eğitmeli, sert ve ağır şeylerle onu kontrol altına alma­lıdır. Bunun sonucunda nefs Allah’ın tevfiki ve yardımı, iyiye yöneltmesi ve korumasıyla cismanî kirlerden arınarak mutlu olur ki bu şekilde boyun eğsin ve erdemlerle süslenme ve reziletlerden kaçınma çabasında, alıştığı rahat ve gevşekliği terkedebilsin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif, faziletlerin korunmasının yollarını açıkladıktan sonra psi­kolojik hastalıklar olan reziletlerden kurtulma yolunu izah etmeye başladı ve şöyle dedi: <strong>Nefsinde</strong> psikolojik <strong>bir hastalık oluşan</strong> <strong>kişi</strong>nin bunu bil­mesinin yolu, bu huyun kendisine zıddından daha kolay ve daha haz verici gelmesidir. Böylece <strong>onu</strong> dört şeyi işlemek suretiyle<strong> tedavi etsin</strong>. Tıpkı be­denin tedavisinde gereğini yapanların, hastalığı zıddıyla gidermesi ve onun da yolunun dört olması gibi. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunlar, eğer mümkünse şifalı bir gıda, bu iyi gelmezse besleyici ya da mutlak mânâda ilaç, bu da fayda vermezse panzehir, eğer bununla da temizlenmiyorsa tedavi dağlama ya da kesmedir. Bunun gibi ruhânî hastalığı tedavide <strong>ilk olarak</strong>, cimriliğin, karşıtı olan cömertlikle tedavi edilmesi gibi, nefiste meydana gelmiş reziletin <strong>karşıtı olan fazileti işlesin</strong>.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böylelikle nefs o faziletin karşıtı olan rezilet ortadan kalkıncaya dek onu işlemek süretiyle alışkanlık haline getirir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İyilikler kötülükleri (günahları) giderir’’ (Hûd, 11/114). Bu, bedenin gıdayla tedavi edilmesinin ruhun tedavisindeki karşılığıdır. <strong>Sonra</strong> İkincisi, müellifin şu sözüyle işaret ettiği gibi <strong>sert davranarak tedavi etme­ye çalışsın</strong> ki bu, eğer bir reziletin karşıtını işlemek fayda vermezse nefsin bu rezileti terk etmeye zorlanması ve yanı sıra gizli ve açıktan kınanma ve ayıplanmasıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, ilaçla tedavinin karşılığıdır. Üçüncüsüne yazar şu sözüyle işaret etmiştir: <strong>Sonra</strong> kökleşmiş olan reziletin karşıtı olan erdemi işlemek ve kökleşmiş rezileti terk etmesi için zor kullanmak fayda vermediğinde nefste kökleşmiş olan reziletin karşısında bulunan rezileti işlesin. Mesela cimrilik ortadan kaldırtmak istendiğinde ve bu, cömertlik yapmak ve nefsin cimriliğinin kınanması ile mümkün olmadığında, cimriliği yok etmek için nefsin israfa yöneltilmesi ve harcamayı alışkanlık haline getirmek suretiyle bu huyunu bırakması gerekir, zira bu durumda cömertliği tercih etmek nefse daha kolay gelir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ancak bir rezilet, kökleşmiş olan reziletin ortadan kaldırılmasına yarayıncaya kadar işlenmelidir, aksi takdirde o da yerleşik bir rezilet olur ve kişi bir vartadan kaçıp diğerine düşer. Buna müellifin şu sözü işaret eder: Ancak o tedaviyi yapan karşıt rezileti işlerken tedavinin sınırına riayet etsin ki nefs faziletin diğer aşırı ucuna geçmesin. Nitekim mezkûr örnekten bunu anlamışsındır. İşte bu da panzehirle tedavinin mukabilidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü müellifin şu sözüyle dile getirdiğidir:</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Sonra</strong> rezilet nefste kök­leşmişse, ortadan kaldırılması güçleşmiş ve söz konusu ilaçlar da yeterli gel­miyorsa <strong>tedavi için nihayet daha çetin egzersizleri yapsın</strong>. Bu durumda kişinin, adaklarda bulunup onlara riayet etmeye ve bir daha dönmesi ha­linde yapılması güç vaadlerde bulunma vb. sıkı uygulamalarla kendini yü­kümlü tutma gibi daha zor ilaçlara ve meşakkatli eğitimlere ihtiyacı vardır. Böylece nefs bunlar içinden en kolay olanı güzellik ve kolaylıkla benimser ve ona uyar. Bu da dağlama ya da kesme ile tedavinin mukabilidir. Denilmiştir ki, tedavide en son çare dağlamadır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki müellif hastalık cinslerini ve tedavilerin kuralını tü­mel bir şekilde anlattıktan sonra hastalık cinslerinin en kötü ve en ifsad edici türlerini anlatmaya koyuldu. Her ne kadar yukarıda anlatılanlar, düşünen kimse için yeterli olsa da müellif o üst hastalıkların akıllara yerleşmesi ve geride kalanların onlarla nasıl mukayese edileceğinin bilinmesi için o hasta­lıkları tikel bir surette ele aldı ve dedi ki:<strong> Çokça vuku bulan</strong> ve meşakkadi olan <strong>tâli hastalıkları da tedavileriyle beraber zikredelim</strong> ki böylece geride kalanların tedavileri bunlarla kıyaslansın.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki nefsanî hastalıklar kökenleri itibariyle üç türdür. Şöy­le ki, bunlar ya düşünce gücünden ya öfke gücünden ya da arzu gücünden kaynaklanır. Düşünce gücünden kaynaklananlar üçtür. îlki, <strong>kafa karışıklı­ğıdır.</strong> Bu, düşünce gücünün ifratı kabilindendir. Nitekim düşünme gücü­nün tefriti de yalın cehalet ve bu gücün nitelik yönünden sapması ise birleşik cehalettir. <strong>Bu hastalığın sebebi</strong> ince meseleler ve müşkil problemlere dair <strong>delillerin çatışmasıdır. </strong></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, vehmin akla musallat olduğu ve akla boyun eğ­mediği durumda olur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar’ ’ (Bakara, 2/15). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalp­ler kör olur ’ (Hac, 22/46). <strong>Tedavisi ise</strong> mantık ve münazara gibi <strong>aklı kanun­ların temrinidir</strong>. Bu, başta ihmal ettiği şartları kavrayarak hatanın kaynağına muttali olmasını sağlar. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Denilmiştir ki, bunun tedavisi, öncelikle aldı kabul et­mek zorunda bırakan matemetiksel kurallarla kontrol altına almak ve şu ilksel önermeyi hatırlamaktır: “ Olumsuzlama ve olumlama, bir arada bulanmaz ve birlikte yok olmaz.” Bu önerme genel olarak iki taraftan birinin doğruluğuna ve diğerinin de yanlışlığına inanmasını temin eder.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonra ikinci olarak, iki husustan biri hakkında zihin karışıklığı yaşayan bir kimsenin bunlardan birinin doğruluğuna muttali olabilmesi için mantığın kanunlarını gözetmesi gelir. Sonra üçüncü olarak sofistik delillerin kullanılması gelir. Zira bunların özellikle bu bağlamda çok büyük bir faydası vardır. Çünkü geçersiz tarafın delilinin yanlışlığı bunlarla bilinir. Dördüncü olarak da iki delilde kullanılan öncüller tahkik edilir ve ayrıca sûrî ve maddî durumları da incelenir ve nihayet Allah’ın yardımıyla yanlıştan kurtulmak mümkün olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Düşünce gücünün hastalıklarının İkincisi <strong>yalın cehalettir</strong>. Bu,  kişinin bilme özelliğine sahip olduğu bir şeyi bilmemesidir ve tefrit kabilindendir. Cehalet evvelemirde yerilen bir şey değildir, zira öğrenmenin şartı bilgisiz olmaktır, lâkin cehaletin kalıcı olması helak edici bir hasta­lıktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir’’ (Enfâl, 8/22). Bir başka yerde şöyle buyurur: “O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar” (Yûnus, 10/100). </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu hastalığın sebebi duyusal arzulara düşkünlük ve hayvani hazlara bağımlı olmaktır. <strong>Ve bunun ehli</strong>, yani yalın cehaletle nitelenenler, <strong>insanı diğerlerinden</strong>, yani hayvandan <strong>farklı kılan şeyi</strong> ki o da ilimdir, <strong>kaybetmiş olması sebebiyle hayvanlar gibidir</strong>. Zira insanın üstünlüğü düşünmesidir ve düşünmenin üstünlüğü, onun sonuçlarıyla, yani ilim iledir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şöyle ki, “nutk” harflerin çıkış yerlerinden meydana gelen ses [yani konuşma] değildir, aksine o, anlayıştır, idraktir ve şeylerin hakikatinin künhüne var­maktır. Bundan yoksun olunduğu zaman insanlar hayvanların yolundan gider, <strong>hatta böyleleri,</strong> yani yalın cehalet içindekiler, derece bakımından <strong>hayvanlardan daha aşağıdırlar</strong>. Zira hayvanlar, hayvanlık mertebesinde <strong>kendileri için mümkün olan yetkinliklere yönelirler</strong>. Oysa onlar, yani yalın cehalet içinde bulunanlar kendileri için mümkün olan bilgi ve temyi­zi elde etmekte de yetersiz kalmışlardır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şüphesiz ki hayvanlar faydalarına olan şeyleri bilip onları yaparken zararlarına olan şeyleri de bilip onlardan kaçınırlar. Hâlbuki yukarıda anılan türden insanlar, zararlı şeylerin en çirkini olan cehalet ayıbını kendilerinden uzaklaştıramazlar. Muhakkak ki müellif sözün bu noktasında Allah’ın şu kavlinin anlamım düşünmektedir: işte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar’’ (A‘râf, 7/179).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yalın cehalet, kişinin <strong>eksiklerini göreceği ilim meclislerinde</strong> ve özellikle dakik mânâların araştırıldığı müzakere meclislerinde <strong>âlimlere tutunmak</strong> ve filozoflarla oturup kalkmak<strong>la tedavi edilir</strong>. Kişi bu şekilde onların yanın­da değilken konuştuğu lafızların diğer hayvanların sesleri gibi olduğunu, aksi halde gerçek insan yanında bu sesleri bırakmaması gerektiğini bilir ve kendisine teşbihi mecaz yoluyla veya tıpkı yeşil bitkiye buğday sûretini ka­bul etmeye istidatlı olması bakımından buğday denmesi gibi nihayetinde varacağı şey bakımından insan adının verildiğini kavrar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böylece kendisi­nin bu âlimlerin seviyelerinden aşağıda olduğunu tasavvur eder ve onların mertebelerinin insanların üzerinde olduğunu görür. Fakat kendisi dışındaki diğer hayvanların hatta unsurlar, madenler ve bitkilerden ibaret diğer mev­cutların yaratılışlarında amaçlanan yetkinliklere ve gayelere ulaştığını; oysa kendisinin yetkinliğinden perdelendiğini ve maksadının altında kaldığını idrak eder. Kendisinin her şeyden daha değersiz ve hüsranda olduğunu, toz zerrelerinden daha aşağılık ve düşük olduğunu kavradığında ilmin üstünlü­ğünü ve kendisinin ondan yoksun olduğunu görür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu durumda umulur ki bu eksikliğinden dolayı nefsini ayıplar, değiştirir ve Allah’ın yardımı ve yol göstermesiyle nefsini düzeltmeye koyulur; tabii eğer kendisinde bir nebze yatkınlık ve bir tutam da olsa doğru yola gitme isteği kaldıysa. Ancak eğer durum böyle değilse, o zaman hastalık müzmindir ve mizaç kökenlidir ve bu durumda o bir vadide, ilim diğer bir vadidedir: “Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur” (A‘râf, 7/178) “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur” (Ra‘d, 13/33).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Düşünce gücünün hastalıklarının üçüncüsü olan <strong>katmerli cehalet</strong> kişinin bilgili olduğuna inandığı halde bilgiden yoksun olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz’’ (Bakara, 2/80). Bu, en kötü hastalık tiplerdendir ve bu hastalığa düşenin şifa bulması nadiren umulur. Öyle ki nefis ve ruh hekimleri bunu tedavi etmekten aciz kalmıştır. Çünkü böyle biri kendisinin bilgili olduğuna dair kesin inancı sebebiyle bilgisiz olduğunun farkına varamaz, bunun farkına varmayınca da bilgi elde etmeye yönelik bir isteği olmaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar ’ (Yasin, 36/10).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öyle ki bazıları bu hastalığın tedavisi konusunda ümitsiz olduklarını söy­lemiştir, çünkü böyle bir kimsenin bilgi isteği, bu talebi doğuran bir farkındalığa dayanır. Zira öğrenme ihtiyarî bir şey olduğundan, onun talebe dayanması aşikardır. Bazıları bu hastalığın tedavi edilmesinin imkansız olduğu görüşünde olduğundan dolayıdır ki müellif bu hastalık <strong>eğer tedaviyi kabul ediyorsa</strong> dedi. Ancak çoğunluk bu hastalığın tedavisinin zor olsa da mümkün olduğunu kabul ettiğinden müellif, tedavisi geometrik ve aritmetik gibi <strong>matematik ilimlere sarılmaktır</strong> diyerek bunun yolunu açıkladı <strong>ki</strong> bu ilimlerin öncülleri yakinî olup vehim onlara bulaşmaz ve dolayısıyla bunlarda yanlış düşünce meydana gelmez. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Fakat böyle bir kim­seyi başlangıçta her duyduğunu reddetmesin ve kendisine sunulan her şeye karşı koymasın diye inandığından alıkoymamak gerekir, aksine <strong>yakinî bilginin<span class="apple-converted-space"> </span>hazzını tadabilsin</strong> ve tahkike ünsiyet duyabilsin diye söz konusu ilimlerde egzersiz yapması gerekir. Böylece kalp aynası şüpheli bilgilerin karanlığından arınıp Hüdâ’nın nuruyla parlayabilsin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bundan dolayı antik dönem filozofları öğrencilerin zihinleri yakinî bilgiyi öğrenmeye alışsın diye matematik ilimleri öğrenim sırası itibariyle mantığın bile önüne al­mışlardır. Dahası, bu ilimlerin “riyâziyyât” olarak adlandırılmasının ge­rekçelerden biri, düşüncelerin öncelikle bunlarla egzersiz yapmasıdır. <strong>Son­rasında dikkatini tedricî olarak</strong> burhânî <strong>öncüle yöneltir</strong> ve incelemeler esnasında inandıklarını çürüten, görüşünün geçersiz ve yanlış olduğunu zorunlu kılan şeyler kendisine görünür ve nihayet kesin kabulü sarsıntıya uğrar. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Buna göre adım adım yakinî bilgilerle pratik yapar ve inandığı şeyi geçersiz kılan apaçık bilgiler onun nezdinde karar kılar. Sonrasında görü­şünün aksini ispata delalet eden açık kanıtlar ve kesin deliller kullanılır. Bu durum, o, yalın cehalete dönünceye dek devam eder ve [yalın cehalet aşamasına gelince] orada zikredildiği gibi tedavi edilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Düşünce gücünden ortaya çıkan üç hastalık ve bunların tedavi edilme yolunu anladığına göre bilmelisin ki itme [öfke] gücünden mey­dana gelen hastalıklar da üç tanedir. Bunlar öfke taşkınlığı, ödleklik ve korkaklıktır, öfke taşkınlığı, intikam almaya karşı duyduğu arzuyla nef­sin şiddetli bir şekilde harekete geçmesidir ve bu sahibini neredeyse he­lak eden aşağılık bir hastalıktır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“ (&#8220;) En şerliniz çabuk öfkelenen ve geç sakinleşendir’'(Elbani,Merfua,Sünneti-t Tirmizi,,syf;347-248) Bazı âlimler de şöyle demiştir: Kasırganın çıktığı vakitte engin bir denizin ortasında yüksek dağ­ları aşan devasa dalgalara yakalanan kimse, benim nezdimde, öfkeye kapı­landan daha güvendedir, çünkü denizcinin çaresi fayda verebilir ama öfkeye kapılan nezdinde yakarma ve yalvarma fayda vermez.” Bu bağlamda deriz ki <strong>öfke taşkınlığı, sebeplerinin ortadan kaldırılmasıyla tedavi edilir.</strong> Zira sonucun ortadan kaldırılmasının çaresi sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır, öfke taşkınlığının da sebepleri çoktur, ancak en bilinen ve en yaygın olan­ları on tanedir..</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">Bunlar, </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">yani bu sebeplerin ilki</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">, kendini beğenmedir.</span></strong><span class="apple-converted-space"> </span>Bu, bir kişi­nin kendinde olmayan bir meziyete sahip olduğunu sanmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir” (Furkân, 25/21). Hz. Ali (r.a.) de şöyle der: “Kişinin kendini beğenmesi aklın haset sebeplerinden biridir.” Yine o der ki “Kendini beğenmeden daha vahşi bir yalnızlık yoktur.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ve </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">öfke sebeplerinin İkincisi </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">büyüklük taslamadır</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">ki bu, kendini beğenmeye yakındır, ancak kendini beğenen kimse insanlara yalan söyler, bü­yüklük taslayan ise insanlara büyüklük taslayıp kendisinde olmayan bir şeyin var olduğunu hayal ettirerek onlara yalan söyler, ama kendisinde bu zan yok­tur. Müellif şu sözüyle kendini beğenme ve büyüklük taslamanın tedavisine işaret etti. <strong>Ve bunların,</strong> yani kendini beğenme ve büyüklük taslamanın <strong>idrar mahallinden iki kere</strong> yani cinsel ilişki esnasında babadan, sonra da doğum esnasında anneden<strong> geçen kişiden</strong> sadır olması <strong>alışılmadık şeylerdendir,</strong> yani hayret edilesi tuhaf bir şeydir. Bu sözün özü, kişinin oluşumunun ilk hallerini ve yaratılma aşamalarını tefekkür etmesidir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakdan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parça­sından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık’’ (Hac, 22/5). Yine Allah şöyle buyurur: “Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mü­hürler&#8217;’ (Mümin, 40/35). Kutsi hadislerden biri de şöyledir: “Kibriya ridamdır, azamet de izânmdır. Bu iki şeyden birini elde etmek isteyeni ateşe atarım’’(Ebu Dâvûd, Libâs”, 26.)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Size cehennem ehlini haber vere­yim mi? Onlar, kaba, cimri ve kibirli kimselerdir’’(Buhari,Edeb,61)Hz. Ali’nin sözlerinden biri de şudur; Büyüklük (adayana hayret ediyorum. Hâlbuki o dün bir su idi,yarın da ceset olacak.” Şu sözü söyleyen de bunu ondan almıştır:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Başlangıcın kirli bir su,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonun bozulmuş bir ceset</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">ve bu ikisinin arasında da pislik hamalısın.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ki o yarın ölüdür,</strong> yani ölecektir. Ölü ifadesi ile mutlaka vuku bulacak olan şeyin gerçekleşmesine işaret edilmiştir. Bunun yarın ile kayıtlanması ise gelecek olan her şeyin yakın olduğuna dikkat çekmek içindir. <strong>Ve ayrıca</strong> insan, doğası gereği sosyal bir varlık olduğundan hayat ve ölüm durumlarında <strong>diğer insanlara ihtiyaç duyar.</strong> Zira dünya geçimi ve âhirete dair işler için aramızda bir diğerine ihtiyaç duymayan bir tek fert yoktur. Ve yetkinliği başka bir şey ile olan her şey özü bakımından eksiktir. Yetkinliginin başkası sayesinde olduğunu bilince, bu başkasının kendisinden daha üstün olduğunu da görür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kişi bu gözle bakar ve insafla düşünürse her bir fertte ve hatta her bir şeyde kendisinde olmayan ve ortaklıktan hiç de daha az olmayan bir üstünlük bulur. Böylece sonunda noksanlarına vâkıf olur ve bu amansız hastalıktan beri olur. Netice olarak söz konusu hastalığın  ilacı, bahsedilen hususlar, yani başlangıç, dünya hayatı ve sonrası hakkında tefekkür etmektir ki, bu da akıl erbabı için aşikardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öfke sebeplerinin üçüncüsü olan övünme, zevâl ve afete maruz kalan mal, şöhret ve makam</span><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">gibi kişinin kendisi dışındaki şeylerle guru­ra kapılmadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Çokluk kuruntusu sizi o derece 25 oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz’’ (Tekâsür, 102/1-2). Hz. Peygam­ber (a.s.) ise şöyle buyurur: “Soylarınızla değil, amellerinizle bana gelin.’’(Yakubi,Tahir-ul Yakubi,2,110)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> Müellif, <strong>övünme tedavi edilmeye</strong> <strong>ikisinden</strong>, yani kendini beğenme ve büyüklenmeden <strong>daha uzaktır</strong> sözüyle bunun tedavisine işaret etmiştir. <strong>Çünkü övünme başkasının üstünlüğü ile olur</strong> ve o başkasının üstünlüğü övünene intikal etmez, aksine başkasında kalır. Bu üstünlük o başka kişiden soyutlansa bile bu kişi onunla ne süslenmiş ne de güzelleşmiş olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. An­cak Allaha temiz bir kalp ile gelenler (o günde fayda bulur’’(Şüarâ, 26/88- 89). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.&#8221; (Müminûn,101). <strong>Kişi itibarının azlığını</strong>,<strong> tanınmadığı bir yere gidince bilir.</strong>Yani onun söylediği sözün doğruluk ölçütü şudur: O, vatanından uzaklaştığı ve yaşadığı yerden ayrıldığında o süsten de uzakta kalır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yine soyundan uzakta olup ayrı kaldığı ve varlığını onunla birlikte sürdürmediğinde onun soyu bilinmez. Çünkü mallar gasbedilip yağmalanmış ve selefler yasaklanıp inkar  edilmiştir. Babasının hayatta olduğu varsayılsa bile onun fazileti kendisine aittir ve bu kişiye geçmez. Şair şöyle demiştir:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Çürümüş kemiklerle övünülmez </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Övünme arzu eden kişi için iftihar ancak kendiyle olur.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke taşkınlığına yol açan diğer sebepler] </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">dördüncü olarak</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> didişme ve</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> beşinci olarak </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">çekişmedir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Bu iki şey</strong> âlemdeki <strong>düzeni bozar</strong>. Zira ülfet olmadan düzen olmaz. Bu iki şeyden, ülfeti ortadan kaldıran nefret ve kin doğar ve bunlar tam anlamıyla düzeni bozar. Bu iki özelliğin olduğu kişi, insanların en aşağılık mertebesinde ve en adisi konumundadır. Şunu bil ki didişme, cüz’î bir maslahata riayet etmekten doğan hasımlaşma 20 halidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine bir gurur ve tefrika içindedirler” (Sâd, 38/2). </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunun sebebi nefsin bedenî faydalara ve haricî mutluluklara olan güçlü bağıdır. Zira insanla­rın çoğu dünyevî hayatın arzularına aşırı bağlı ve duyusal hazlara çokça tutkulu olduğundan, kendilerine fayda veren şeylere kapılır ve kendilerine zarar verecek şeyleri uzaklaştırmak ister.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Eğer bir şeyde faydaları var­sa bunun başkalarına zarar vermesine bakmazlar ki bu, onların düşünce eksikliğindendir. Bunun tedavisi nefsin büyük gayeleri idrak etmeye ve umumî faydaları tasavvur etmeye yönelmesidir. Böylelikle himmet yüce­lir, gam zâil olur ve [nefs] bedenî engellerden ve vehmî kirlerden arınmış olur- Bunun sağladığı fayda, kendi menfaatini başkasının menfaatinde ve  kendi zararını başkasının zararında gördüğü bir olma ilkesine ulaşmaktır. Zira hepsi, birlik gözüyle birdir. Bu durumda bir şeyi kendine hasretme sevdası kişiden ayrılır. Çokluğun temeli tikel ve duyusal düşünce olduğu gibi,birliğin nefste ortaya çıkmasının kaynağı da tümel ve akli düşüncedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Çekişmeye gelince bu, üstünlük arzusu ve otorite kurma isteğinden doğan dik kafalılık halidir. Bu, didişmeye yakın bir haldir fakat ondan daha adi bir durumdur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin çekişiyorsunuz’’ (Âl-i imrân, 3/66). Bunun tedavisi kendini beğenme ve tartışma konusunda geçti. Nice toplumlar vardır ki çekişme onların bütün­lüğünü parçalamış ve bağlarını koparmıştır. Bu hastalık, gerçekte Allaha düşmanlık ve O’nun hikmetine karşı durmaktır. Zira bu, ayrışmayı doğurur ve kaynaşmayı ortadan kaldırır. Allah’ın inayeti ise uyum içinde olmayı ve düzeni korumayı gerektirir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke taşkınlığına yol açan diğer sebepler] </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">altıncı olarak</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> şaka­cılık ve </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">yedinci olarak </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">alaycılıktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şakacılığın ne olduğu bellidir, alaycılık ise insanları hafife almak ve onlarla eğlenmektir. <strong>Az bir faydası olsa da bu ikisi</strong> üç şey ile neticelenir. Bunların ilki <strong>güzelliği yok eder</strong>. Zira birçok şaka kişinin kardeşinin onurunu rencide eder ve nice eğlenceli şey vakarını ze­deler. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Rivayet edildiğine göre yakışıklı bir delikanlı olan Ebû Nüvâs Bağdat sokaklarında yürüyordu ve çirkin bir adam olan Ferezdak ona denk geldi. Ferezdak ona dedi ki: “Huriler evler arasında ne yapar?”, Ebû Nüvâs da hiç beklemeden ona şöyle cevap verdi: “Şeytan duvarlar arasında ne yapar?” Anladığın gibi eğer Ferezdak sessiz kalsaydı onuruna leke gelmeyecekti, zira söze ilk atılan daha hatalıdır. İkinci olarak bu iki şey <strong>düşmanlar üretir</strong>, çün­kü bu ikisi kine yol açar. Zarif insanlardan gördüğümüz öyle hafif şakalar, ince nükteler ve güzel espriler vardır ki bunlar azar azar büyür, soğukluk, çekişme, düşmanlık ve nefretle sonuçlanacak kadar ileri varır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Benzer şekilde alaycılık kişide bayağılık ve hafifliğe yol açar, duyduğu kem söze ve akranla­rına hakaret edilmesine aldırış etmez, maskaralık ve gülünç şeyler sayesinde itici bir hale ve önemsiz bir duruma düşer. <strong>Ve</strong> bu ikisiyle ilgili üçüncü bir şey de şudur ki, bildiğin gibi bunlar <strong>düzeni bozar</strong>. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki, alaycılıkla düşük geçim yollarına tevessül edilebilir, bu nedenle izzet-i nefsine düşkün kimse bunları reddeder, çünkü bu, akıl hafifliğinden ve kişinin kendisine yeterince değer vermemesinden ileri gelir. Allah Teâlâ Hz. Musa’nın cevaben söylediği sözü hikaye ederek şöyle buyurur: “Bizimle alay mı ediyorsun? de­mişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah&#8217;a sığınırım, demişti” (Bakara, 2/67).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Tealâ şöyle buyurur: Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler” (Hucurât, 49/11). Bunun tedavisi, insanın kişiliğin değerini görmesi için kişilik onuru ve de­ğerini araştırıp soruşturması, onurlu insanların davranışlarına tutunması ve hakiki ilimleri öğrenmesidir. Zira bunlar kişiye ciddiyet kazandırır, kişiliğin önemi ve etkisini ortaya çıkarır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şaka ise nefsin güzelliğinden kaynaklandığı ve orta yol gözetilerek zerafetle yapıldığı sürece bunda bir sakınca yoktur, aksine bu övülen bir şeydir. Hz. Peygamber (a.s.) şaka yapar, ancak insanlarla alay etmezdi. Ken­disine denildi ki: “Ey Allah’ın resûlü! Siz de şaka yapıyorsunuz. O da şöyle buyurdu: “Evet, ben de size şaka yaparım, fakat şaka yaparken bile sadece hakikati söylerim’’(Tirmizi,Birr,57) Şaka ile ilgili olarak Hz. Peygamberden (a.s.) sâdır olan şeyleri araştırdık, bunların sayısı kırka ulaştı ve bunları bir risale haline getirdik, iyice araştırıp incelememize rağmen bundan fazlasını bulamadık. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ayrıca Hz. Ali de (k.v.) çokça şaka yapardı, öyle ki Ibn Abbâs (r.a.) ona şöyle dedi: “Sendeki şakacılık olmasaydı halifelikte bu kadar geç kalmazdın. Selman da (r.a.) ona şöyle dedi: “Seni halifelikte dördüncü sıraya bırakan şey budur.” Rivayet edildiğine göre Selman (r.a.) guslediyordu, Hz. Ali de (k. v.) görünmeden ona toprak attı. Selman (r.a.) atam aradı, ancak kimseyi göremedi, Hz. Ali (r.a.) tekrar toprak attı, Selman (r.a.) bir kez daha bakındı ve bu, Selman (r.a.) elbisesini giyene kadar devam etti. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Selman (r.a.) Hz. Ali’yi gördü ve onu görünce yukarıdaki sözünü söyledi. Bu hususta idea­li gözetme gayretiyle yükümlü olunsa da bu oldukça zordur, zira insanın bu davranışta ifrat tarafına alışması muhtemeldir. Müellif devamında şöyle dedi: <strong>Şakacılıkta orta yolu bulamayan</strong> ifrat tarafına geçmemek ve çirkin sözlere bulaşmamak için <strong>bunu</strong> bütünüyle tedricî bir şekilde <strong>terk etmelidir</strong>. Zira bu hususta dengeyi bulabilmek epey güçtür.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Sekizinci sebep</strong> hainliktir,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">bu, insanların mal, namus ve makam gibi masla­hatlarını hedef alan sahtekârlıktır. Allah Tealâ müşriklerin zemmi hususun­da şöyle buyurmuştur: “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların kendileridir&#8221; (Tevbe, 9/10). Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle buyurur: “Emaneti olmayanın imanı yoktur, ahdine riâyet etme­yenin de dini yoktur.’’(Hanbel,Müsned,XIX,376)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Dokuzuncusu</strong> haksızlıktır,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">bu, öç alma maksadıyla bir başkasına eziyet etmedir ve zulüm kabilindendir. Allah ise zulmedenleri sevmez. Bilmelisin ki zulmün sonu vahimdir ve onu işleyen çirkindir. Zira bu ön­celikle peygamberlik derecesinden düşürür. Şöyle ki, Allah Teâlâ, “Ahdim zalimlere ermez’’ (Bakara, 2/124) buyurdu. İkinci olarak velayet derecesin­den düşürür. “Bilin ki, Allahın lâneti zalimlerin üzerinedir’’ (Hûd, 11/18). Üçüncü olarak hükümdarlık derecesinden düşürür, “bir zaman sonra olsa bile zalimin ocağı yıkılır”. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü, insanların gözünden düşürür, zira insanların kalpleri kendilerine güzel davrananları sevme, kötü davranan­lara da buğzetme üzerine yaratılmıştır. Beşincisi, kişinin kendi kıymetini azaltır. “Onlar bize değil, sadece kendilerine kötülük ediyorlardı&#8221; (Bakara, 2/57). Söyleyen ne güzel demiş:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Muktedirken zulmetme, zulüm sana pişmanlık olarak döner, senin göz­lerin uyur ama mazlum uyanıktır, sana beddua eder ve Allah’ın gözleri de uyumaz.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Denilmiştir ki:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Duayı eğlenceye alıp da onu küçük mü görürsün?</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Duanın ne yaptığını bilmez misin?</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Gecenin oku şaşmaz, ama</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Onun bir zamanı vardır ki vakti gelince durmaz.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonra müellif şu sözüyle bu ikisinin tedavisine işaret etti: <strong>Bu iki­si,</strong> yani hainlik ve haksızlık, <strong>dünya metaı sebebiyle olur,</strong> yani bu ikisinin ilacı bunlar ile elde edilecek olan şeyin değersiz olduğunu düşünmektir. Zira bu ikisinin nihaî amacı ve en büyük semeresi dünyalık şeylerdir. <strong>Bu da önemsiz bir şeydir:</strong> “Ve âhiret Allaha karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır.’’ (Nisa, 4/77). Şüphesiz ki her bir kimsenin isteği âhirete nispetle azın da azıdır ve bu da en büyük kötülüklere götürür. Bu, hainliğin kökeninde dünya sevgisi olmasındandır, öyle ki böyle bir kimse dünyayı arkadaşına tercih eder. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dünya değişme ve son bulma yeri olmakla birlikte böylesi bir şey, hıyanet çeşitlerinin en adisidir. Dünya sevgisi her tehlikenin başıdır, kişinin dünyayı daima yardımlaştığı ve dayanıştığı kardeşleri ve dostlarına tercih etmesi hoş değildir ki bu, geçici olanın kalıcı olanla yer değiştirilmesidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu da en büyük kötülüklerden biridir, ikisinden birini tercih halinde dünya malını dostuna tercih edenin dostlukla bir alakası yok­tur, onun arkadaşlıktan nasibi de olmaz, aksine o düzenbaz ve iki yüzlüler grubundandır. Haksızlık yapan kimsenin kendisine bir faydası olmasa da insanlara eziyet vermekten keyif alması mümkündür. Onun böyle olmasının kalbinin katılığından kaynaklandığı aşikardır, böylelikle yaptığının vebalini tadacaktır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi? Ancak kişinin bu işi terketmesinin dinî bakımdan ya da dünyalık olarak büyük bir zarara yol açması müstesnadır. Kişi eğer hainlik ve haksızlığın çirkinliğini öğrenmek isterse <strong>bu kötülüğü</strong> yani bu iki vasıftan birinin <strong>bir başkasından kendi başına gelebileceğini düşünsün ki bunun nasıl bir çirkinlik olduğunu anlayabilsin.</strong> Umulur ki farkına varır ve ders çıkarır da öğüt ona fayda verir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öfke taşkınlığının sebeplerinin onuncusu insanların yarış yaptığı </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">pahalı cevherleri ya da çok kıymetli türden <strong>şeyleri elde etme</strong> is­teğidir.</span><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, dünyanın süslerini gereğinden büyük görmekten kaynaklanır. Bu da nefsin kalıcı cevherlere yönelmemiş olmasındandır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz (Yûnus, 10/24).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunun tedavisi dünyalıkların faydaları ve getirileri üzerinde tefekkür et­mektir ve bunları elde etme gayreti ile bunlardan faydalanırken başlarına gelebilecek afetlerden onları koruma çabasında dengeli olmaktadır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif şu sözüyle de buna işaret etmiştir: İfade edildiği üzere <strong>bunlar değersiz</strong> ve önemsiz<strong> olmasının yanı sıra düşmanlığı</strong> ve düşmanların hile yapmaya olan isteklerini <strong>çoğaltır</strong>. Bunu yapan kimse, kıymetli ömrünü ve asla bedel ölçülemeyen vaktini, düşmanlarını ve hasetçilerini artıracak bir şeye harcar, ömrü çekilmez olur, zamanı sıkıcılaşır. Ayrıca oluş ve bozuluşun doğası, onun hallerini, görüntüsünü ve güzelliğini değiştirir ve böylece letafeti gi­der ve işin sonu, onun yok olmasına varır. Böyle bir şey için çabalayan esasen hayatını zorlaştırmaya, ömrünü ziyan etmeye ve helakine yol açacak sebepleri hazırlamaya çalışır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yine <strong>bu değersiz şeyler ihtiyaç anında</strong> sahibi­ne yardım sağlayacak <strong>bir fayda da vermez</strong>. Çünkü bunlar cansız şeyler hük­mündedir. Bunlar seni terketmedikçe hayatından bir tat alamazsın, zihnin bulanıklıktan kurtulmaz, bunlar seni yoksunluk durumundan kurtarmaz, ihtiyaç zamanında sana bir fayda vermez. Çünkü insanların çoğunun bu tür şeylerdeki arzuları gevşektir. <strong>Bunlar</strong> gaspedilmekten uzak ve ele geçir­mek isteyenlerin tuzağından beri olup <strong>sende kalsalar bile sen onlar için kalıcı değilsin</strong>. Aksine sen, sonunda onları vârisine bırakırsın. Denilmiştir ki, “Cimrinin malını ya âfete veya vârise müjdele.” Aklı olan bir kimsenin bu engelleri düşündüğünde tasa ve kaygıyı, bunları zor ve baskıyla bırakana terketmesi umulur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif öfke türlerini, bunların sebepleri ve maddelerini ortadan kaldırma yolunu anlattıktan sonra duygu kabarmasının akabinde öfkenin nasıl yatıştırılacağını, bunun için gerekli olan ve ihtiyaç duyulan şeyi açıklamaya geçti. Zira bu, bilginlerin çoğunun tedavisinden aciz kaldıkları en zor şeylerdendir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif devamında şöyle dedi: <strong>Duygu kabarmasından sonra ortaya çıkan öfkeye gelince,</strong> onun giderilmesi ve tedavisi zordur. Çünkü karanlık bir duman aklı örter. Bu, kanın kaynamasının sebebidir. Bu durumda kanın kaynamasıyla yoğun bir buhar yükselir ve beyne çı­kar. Bu neredeyse aklın ve ruhun yerinden gitmesine yol açar ve bir mani olarak ikisiyle amaçlarının arasına girer. Şüphesiz bu dünyada hakimiyeti kaybedip şeytanın ordularına yenik düşmekten daha zor bir şey yoktur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bununla birlikte ne güzel ifade edilmiştir: &#8220;öfkeli öfkelendiği esnada taşkın durumdadır; belki deliliğin çaresi vardır ama onun çaresi yoktur.” Bu sözün benzeri daha önce bazı bilginlerden aktarılmıştı. Müellif şu sözüyle buna işaret etmiştir: <strong>öfkeye yakın her kimse, öfkenin yakıtı gibidir,</strong> onu besler, bitirmez, devam ettirir, söndürmez. <strong>Onun</strong>, yani öfke içinde olan birinin öfkesinin yatıştırılması ve ateşinin söndürülmesi için <strong>durumunu değişti­rilmesi faydalıdır.</strong> Mesela elbisesini daha hafif ve rahatıyla değiştirmesi gibi. <strong>Soğuk su içilmesi faydalıdır</strong>. Çünkü öfke kanın ısınmasıyla oluşur. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “ öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söner; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın.”(Ebu Davud,Edep,3) Bunu Atıyye b. Urve es-Sa‘dî (r.a.) rivayet etmiştir. <strong>Ve uyumak da faydalıdır.</strong> Zira Hz. Peygamber (a.s.) “Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun, öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın’’(Ebu Davud,Edeb,3) buyurmuş­tur. Bunu da Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.) rivayet etmiştir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Öfke şehevî lezzet engellendiğinde de vuku bulur</strong>. Çünkü meni kanalları dolduğunda ve enerjisi beyne gittiğinde bundan ya aşk ya da cinnet hali doğar, her iki­si de öfkeyi meydana getirir. Bazen öfke oburluktan doğar. Çünkü obur, arzuladığı şeyden alıkonduğunda öfke duygusu onda baskın olur ve bundan alıkoyana saldırır. <strong>Öfke gücü nitelik bakımından da sapabilir ve</strong> <strong>hatta bu, hayvanlara</strong> ve bulut, yağmur gibi <strong>cansız varlıklara sövmeye kadar varır</strong>, hatta ölülere bile sövülür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böyle bir kimse kap kacak ve alet edevatı kırarak, hayvanlar ve ölülere vurarak çare aramaya koyulur. <strong>Bir başkasının bu tür</strong> öfke kaynaklı <strong>fiillerinin görülmesi ve zemmedilmesi bunların çir­kinliğine karşı uyarır</strong> ki bu, öfkenin tedavilerindendir. Çünkü insan kendi davranışının çirkinliğini zor farkeder, bunu başkasında gördüğünde ondan sakınır, onu işlemeyi çirkin bulur ve gözünde ona girişmek çirkin görünür, böylece ondan sakınır ve ona iltifat etmez. Zira mutlu kişi, başkasının duru­mundan ders alandır. Bundan başka, öfkenin birtakım eklentileri ve arazları vardır ki müellif bunları açık olduğu için zikretmemiştir. Fakat biz bunların türlerini sana sayacağız. Bunlar yedi tanedir: Pişmanlık, keder, düşmanları sevindirmek, alay konusu olmak, yaptığı fiilin hastalık ve tedavilere yol aç­ması, dostlardan tiksinme ve düşmanları sevindirmek.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke gücünün bir diğer hastalığı] öfkenin zıddı olan</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> ödlekliktir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ödleklik, üzerine gidilmesi gereken şeyden geri durmadır ve son derece aşağılık bir hastalıktır. Bunun tikel arazları on, sınıfsal arazları üç tane­dir. Sınıfsal arazlar müellifin <strong>ödlekliğin uzantıları zillet hali, yaşantının bozulması ve saygınlığın azalmasıdır</strong> sözüyle zikrettikleridir. Bu, ayrıca önemli işlerde ve kişinin maslahatlarında gevşekliğin meydana gelmesini, zalimler ve benzerlerinin kişinin malına göz dikmesini, kötü bir yaşantıyı, çaba gerektiren işlerde azimsiz ve sabırsızlığı ve tembellik sevgisini peşinden getirir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böyle bir kimse bulaşıcı hastalık olan bir organ gibidir, hasarı bütün organlara taşır ve hastalığı onlara da götürür. <strong>Bunun tedavisi korku veren şeylerin üzerine gitmek</strong> <strong>ve tehlikeli</strong>, helak edici<strong> işlere atılmaktır</strong>, çetin çatışma ve savaşlara, zor işlere teşebbüs etmektir. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Bir şeyden yoksun isen hemen o işe atıl.” Bu şekilde öfkeyi doğuran şeyler yavaş yavaş deşilir ve harekete geçirilir ki öfke gücü denge haline doğru harekete gelir, özetle cesaret oluşuncaya değin deli cesareti sergilenir, sonrasında da bu erdemde sabit kalınır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong> Ve ölümün zorunlu olduğunu hatırlamak da bunun tedavisi kabildendir</strong>, ölüm her canlının akıbetidir, ömür süresi kaçınılmaz olarak son bulacaktır ve eceller mukadderdir. Hal böyleyken akıllı bir kimse bedenlerin bekasına yol olmadığını ve kesin olan ölümden sakınmanın, vakti malum olanı ertelemeyeceğini bildiği halde değersizde kalmayı nasıl tercih eder?</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke gücünün bir diğer hastalığı] korkaklıktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, nefsin vukuu beklenen kötü bir durum hakkında acı çekmesidir. Allah Teâlâ şöy­le buyurur: “îşte o şeytan, ancak kendi dostlarım korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun” (Âl-i îmrân, 3/175). Korkaklık, sahibinin akıl noksanlığından, düşünme ve hatırlama eksikliğinden hâli olamadığı feci bir hastalıktır. Çünkü beklenilen kötü şeyin vukuu ya zorunludur ya da imkan dahilindedir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Eğer birincisi ise bilinmelidir ki beklenen şeyin vuku bulması kaçınılmazdır. Zorunlu olan bir şeyin meydana gelmesini engellemeye kimsenin gücü yetmez. Bundan korkmanın getirisi belayı öne alma, sıkıntıyı hızlandırma ve meydana gel­meden evvel kötü şeyin acısına tutulmak olur. Çünkü kişi her ne zaman kendisine yöne ise o şeyi kendisinde bulacak ve onu, dünya ve âhiret se­beplerinin kazanılmasıyla kendisi arasında bir engel haline getirecektir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Beklediği şeyin vukuu imkan dahilinde ise bunun meydana gelmesi ya kendi fiili iledir ya da değildir. Eğer bunun sebebi kendisi ise ona düşen, bun­dan kaçınması gerektiğidir. İşte bu, müellifin <strong>eğer mümkünse korkuya yol açan sebepler terkedilir</strong> sözüyle belirttiği şeydir. Zira mümkünün özü bakımından iki tarafının birbirine eşit olduğu bilindiğine göre, iki taraf­tan biri, diğerine bir sebepten ötürü tercih edilmiş değildir. Ayrıca eğer vukuuna fiilinin sebebiyet verdiğini biliyorsa akabinde olumsuzlukların ve küçük düşürücü çirkin şeylerin geldiği ile işe başlamaması gerekir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Zira onu yapmaktan geri durduğunda, o şeyin sebepsiz meydana gelmesinin imkansız olduğunu da bilir ve bu durumda korkudan emin olur. <strong>Yok, eğer durum böyle değilse, nefsi duruma uyum sağlamalıdır</strong>. Yani bir şeyin vuku se­bebinin onu işleyen olduğunu biliyorsa, bunun Vâcib Teâlâ’dan geldiğini kabul etsin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu durumda yapması gereken, nefsinin Allah’ın takdir ettiği şeyi benimsemesi ve O’nun kazâsına rıza göstermesidir. Zira onun tasasıyla uğraşmak ve gerçekleşmesini beklemek, o kimsenin uhrevî görevlerinden ve dünyevî maslahatlarından geri durmasını artırmaktan ve bu hayatı hüs­ran edip öte dünyayı da helak etmekten başka hiçbir şey getirmez. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hâsılı, korkulan, ölüm gibi vukuu zorunlu olan bir şey ise bundan kaçış yoktur ve dolayısıyla bundan korkmanın da bir faydası yoktur. Yok, eğer durum bunun aksi ise o zaman bu korku ya ölünün helak olmasından korkmak gibi imkansız bir şeyden doğar, dolayısıyla bu korkunun bir anlamı olmaz; korkulan mümkün bir şey ise mümkünün iki tarafından biri vehmedilen bir şeydir ve bundan korkulmaz, ya da korkulan zannî bir şeydir, bu halde de onu defetme imkanı varsa bunu yapar, aksi halde zorunluya dahil olur ve bundan da kaçılmaz.</span></p>
<p>Şerhu-l Ahlak-i Adudiyye – Taşköprülüzade Ahmed Efendi,sayfa:108 &#8211; 146</p>
<p>Müellif:Adudüddin el-Îcî’</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/">Erdemleri Korumanın 4 Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yalan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yalan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yalan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2015 23:06:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Kin ve Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan Sebepleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5399</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söz, hayat ve hâdiselerin ifade vasıtasıdır. Öyleyken insan niçin yalan söyler? Niçin hayat ve hâdiselere uygun olmıyanı uygunmuş gibi ileri sürer? Bunun cevabı “aldatmak için’’den ibaret basit bir ifadedir. Ama niçin aldatıyorlar? Neden birçok insanlar, olmayanı olmuş gibi göstererek başkalarına hakikat diye sunuyor­lar? Yalanın sebepleri çoktur. Hepsi de zaaflarımızdan doğmadır. Kuvvetli adam, sağlam ruh sahibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yalan/">Yalan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yalan/nurettin-topcu-var-olmak-250x250/" rel="attachment wp-att-18241"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18241" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nurettin-topcu-var-olmak-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nurettin-topcu-var-olmak-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nurettin-topcu-var-olmak-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Söz, hayat ve hâdiselerin ifade vasıtasıdır. Öyleyken insan niçin yalan söyler? Niçin hayat ve hâdiselere uygun olmıyanı uygunmuş gibi ileri sürer? Bunun cevabı “aldatmak için’’den ibaret basit bir ifadedir. Ama niçin aldatıyorlar? Neden birçok insanlar, olmayanı olmuş gibi göstererek başkalarına hakikat diye sunuyor­lar?</p>
<p>Yalanın sebepleri çoktur. Hepsi de zaaflarımızdan doğmadır. Kuvvetli adam, sağlam ruh sahibi insan yalan söylemez. Yalan söyleyen adam hastadır; sebepsiz yalan söyleyenler psikopatlardır. Onlar yalanı yalan olduğu için severler, kullanırlar ve hazırladıkları yalanın yalan olmadığına kendilerini de inandırmak isterler. Başka­larını ve kendilerini yine kendi uydurdukları yalanın doğruluğuna inandırdıkları nisbette ruhları tatmin bulur, ancak böylelikle yaşayabilirler.</p>
<p>Bundan başka yalan kin ile hasedin kullandığı silâhtır. Çocuk, korkusundan yalan söyler. Yaptığı yaramazlığı başka çocukların üstüne atar. Hırsız da korkusundan yalan söylemeye mecburdur. Kadın, bazan hayatta yalnız ve sahipsiz kalmaktan korktuğu için yalan söyler. Garaz ve gayzla yalan söylendiği zaman da yine kor­ku hâkim demektir. Gayz ve garaz, muvaffakiyetin meşru ve dürüst vasıtalarla elde edilmediği yerde başvurulan çaredir. İlimce ve ser­vetçe ulaşılmaz olana, ona ulaşamayanlar ve ulaşmak imkânından mahrum olanlar kin ve garaz duyarlar. Aşkta ulaşılmaz olana bütün sefil ruhlar garazkâr olurlar. Fazilette ulaşılamayanın bütün perişan vicdanlar garazkârıdır. Duygusuz, âşıkın garazkârı; dinsiz, dindarın garazcısıdır. Aşıka ve dindara bunun İçin iftira eder, yalan söyler­ler. Bir toplulukta kendisine iftira olunan, vicdansızlardan ziyade vicdan sahipleridir ve cemiyetin yalanı ferdî yalandan daha müessir silâhtır; baraj ateşi halinde helâk edici bir kuvvettir. Yalanı kendine silâh yapan zümre iyi bilir ki bir defa, yüz defa, bin defa yalan söy­lendi mi halk ona mutlak inanacaktır, inanmadığını zannetse bile her gün şuurların kabuğundan hissedilmeyecek kadar ince bir taba­ka sıyırmak suretiyle şuurların içine nüfuz edecektir.</p>
<p>Azar azar, sabırla ve sistemle varlığımıza sindirilen yalan zehri bir gün bizi farkında olmadan zehirleyecek ve önceden iste­mediğimiz, belki tasavvur bile etmediğimiz hareketlere sürükleye­cekti! Bir çocuğa “baban sana düşman” de. İsterse o babasını çok sevsin ve bunu her gün bir defa tekrarla. Yemin et ve her defasında yeminine bir uydurma delil ekle. Bir gün o çocuğa babasını öldürtebilirsin.</p>
<p>Düşünen adam, 1/21, 24 Mayıs 1961; Yeni istiklâl, 23 Eylül 1964;</p>
<p>Nurettin Topçu, Var Olmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yalan/">Yalan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yalan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filozoflardan Sözler:Sokrates</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 17:13:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Farid-Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Fatik]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şemseddin Şehrezuri]]></category>
		<category><![CDATA[Dünaynın Faniliği]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyayı amaç edinmemek]]></category>
		<category><![CDATA[Laf Taşımak]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Söz-Eylem]]></category>
		<category><![CDATA[Sokrates]]></category>
		<category><![CDATA[Susan Kişi]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3052</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın fanı olacağını bilen bir kişinin, fani olmayacak şeyleri bıra­kıp onunla uğraşması tuhaf şeydir. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Nakledildiğine göre Sokrates, kendisini öldüren kralın huzuruna girin­ce kral ona: “Sokrates!” dedi. “Sen bizi eleştiriyor ve putlara tapınmanın iyi olmadığını söylüyormuşsun, öyle mi?” Sokrates: “Ben putlara tapınmânın bazı insanlar için iyi olmadığını söylüyorum.” Dedi, Kral: ‘ Peki, bu kim için iyidir» [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/">Filozoflardan Sözler:Sokrates</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-4446 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg" alt="hikmetli-sozler" width="350" height="182" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg 555w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Dünyanın fanı olacağını bilen bir kişinin, fani olmayacak şeyleri bıra­kıp onunla uğraşması tuhaf şeydir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nakledildiğine göre Sokrates, kendisini öldüren kralın huzuruna girin­ce kral ona: “Sokrates!” dedi. “Sen bizi eleştiriyor ve putlara tapınmanın iyi olmadığını söylüyormuşsun, öyle mi?” Sokrates: “Ben putlara tapınmânın bazı insanlar için iyi olmadığını söylüyorum.” Dedi, Kral: ‘ Peki, bu kim için iyidir» kim için değildir?” diye sorunca Sokrates: ’‘Sokrates için iyi değil, kral için İyidir.” dedi. Kral: “Peki niye?” diye sordu. Sok­rates: “Çünkü bu bilge olan kişi için iyi değildir; bilge olmayan içinse iyidir.” cevabını verdi. Kral: “Peki bu nasıl oluyor?” dedi. Sokrates şu cevabı verdi: “Bir kimse Allah’ı layıkıyla tanır, O’nu hoşnut edecek dav­ranışları bilirse kendisini bağlayacak, günahlardan alıkoyup korkutacak başka şeylere gerek duymaz. Çünkü zaten kendisini yaratan ve rızık ve­ren zâtın hakkını gözetir. Bu vasıfta olmayan kişi ise kendisini bağlaya­cak ve günah işlemekten alıkoyacak &#8216;Rab edindiği putlar’dan korkmaya gerek duyar. Onların tanrı olduğuna inandığı için onlar onu günahtan alıkoyan Gerçekte ise onlar ölü birer ceset olup tapanlara hiçbir fayda veremezler.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefis, çözemediği şey karşısında duraksıyor, açık ve sarih olanı kabul ediyorsa bu, onun zekâsının göstergesidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefis her şeyin bedelidir, nefse ise bedel olacak hiçbir şey yoktur. Do­layısıyla nefsini zayi eden kişi her şeyi kaybetmiş, koruyan ise her şeyi korumuş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünyadan göç edip gideceğini kesin olarak bilmesine rağmen durma­dan onu bayındır etmeye uğraşan kişi ne gafildir!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aklı olan kişiye yaraşan, başkasına bırakacağı şey için kendini parala­mak değildir. Aklı olan kişiye yaraşan, çok az bir süre kalacağı bir yere kendini alıştırmamaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kim başkalarının kıskanacağı bir şeye sahip olmak isterse aynı şeyi isteyenler ona düşmanlık besler.İnsanların düşmanlık beslediği kişi ise çabucak yıkılmaya mahkûmdur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Değersiz dünyayı bayındır etmeye yönelerek tertemiz nefislerinizi göz­den düşürmeyin. Gökyüzündeki kuşlar gibi olun. Onlar yuvalarından yiyecek bulmaktan başka hiçbir kaygıları olmadan ayrılırlar. Yiyeceği bulduklarında ise yuvalarına dönerler. Doyacaklarından daha fazla yiyecekle de hiç ilgilenmezler. Ya da yuvalarından ve yaşadıkları dağ başlarından aşağıya inen yabani hayvanlar gibi olun. Onlar da karınları doyunca inlerine dönerler. Ne ekerler, ne de biçerler. Bilirler ki yaratıcıları onların rızkını da yaratmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hata yapanın hatasını yüzüne vurma, çünkü böyle yaparsan hem sen­den bir şey öğrenir, hem de sana düşman olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Göz önünde olan konularda bir sıkıntıya düşersen tanımadıklarınla ko­nuş ki perde gibi olsun. Böylece söylediklerinden yararlanmasan bile hiç olmazsa zararın da olmaz. Üstelik kendilerine akıl danışıldığında onlar, en hayırlı görüş ne ise sana onu söylerler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gereksiz yere iyilik yapmayın, hak etmeyene de bağışta bulunmayın. Çünkü cahillerin çoğu verilmeyecek zamanda verir, ihtiyaç anında ise vermeyecekleri tutar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilmeyen bilmediği konuda susuverseydi ortada anlaşmazlık diye bir <em>şey</em> kalmazdı. <em>Kötü</em> evde oturulmadıkça iyi ev bilinemedigi gibi; doğ­runun kendisi ile de hata bilinmez. Serti bilmeyen yumuşağı bilemez.Elde edildiğinde sevinilen şey,kaybedildiğinde üzüntü veren şeydir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates öğrencilerine şöyle demiştir: &#8220;Oğlum! Kimin koruması altında olduğunuzu düşünün. Düşünemiyorsanız dünyadan sakının. Sakınamıyorsanız bastığınız yere dikkat edin ve nefsinizin arzuladığı şeyleri yemekten sakının. Çünkü dünyevi arzulara bağlı olan kalplerle Allah arasında perde vardır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Delikanlılıktan kaynaklanan arzulara, onları körelterek karşı koy; çünkü bu senin giyebileceğin en güzel elbisedir. Böylelikle küçüklüğün renkten renge girme hâlinden kurtulursun. Gizlice bir kötülük yapar ve bunun üzerinin örtüleceğini sanıyorsan onun yüzünden kendi kendini suçlayıp dururken bu insanlara gizli kalmaz, bunu iyi bil. Bundan dolayi Allahtan kork, insanlardan utan, nasihate uy, bilgelere kulak ver, ilim öğren ve güzel bir isim bırakıncaya kadar yürümeye devam et. İyi arzu ne güzel,kötü arzu ise ne çirkindir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Doğruda olsa laf taşımaktan uzak dur, çünkü insanların çoğu gerçeğin ne olduğunu bilmez ama her söylenene kulak verir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünyayı isteyen kişi her iki durumda da üzüntüden kurtulamaz: Ka­çırdığı şeyler için nasıl elde edemedim diye üzülür. Elde ettiği şeyler <em>içinse</em> “aman biri bunu benim elimden alır” diye korkusundan üzülür, öldükten sonra başkasının eline geçeceğini biliyor olması da bir bakı­ma <em>o şeyin</em> onun elinden alınması sayılır. Bundan dolayı o, her hâliyle üzgündür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünya, kendisini terk edene nasihat eder, elde etmeye çalışanı ise alda­tır. Terk edene nasihati, dünya ehline karşı nasıl değiştiğini gösterme­sidir. Elde etmeye çalışanı aldatması ise kısa süreli bir haz gösterdikten  <em>sonra</em> değişerek acısını göstermesidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ölüm her hâlükârda hem iyiler, hem de kötüler açısından iyi bir şeydir.Çünkü İyiler ölünce dünyada iken yapıp (öte dünyaya) gönderdikle­ri iyiliklerine kavuşur ve sevdikleri kardeşleriyle buluşurlar. Kötü bir kişinin ölümüyle ise <span style="text-decoration: underline;">insanlar</span> onun kötülüklerinden kurtulurlar, o da ölerek günahlarına yeni günahlar ekleme imkânını kaybetmiş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir<em> şeyden</em> korkan kişi kendisini ondan kurtaracak bir şey yapar. Şu hâl­de <em>ölümden</em> korkan kişi ölümün şerrinden kurtulmayı umut ettirecek <em>şeyler yapsın.</em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Elde ettiğin bir iyiliği veya nail olduğun dünyevi bir hazzı, yüz suyunu dökerek ve kendini alçaltarak elde ettiysen kendini kârlı sayma. Çünkü şahsiyet kaybın, dünyevi kaybından daha büyüktür. Şahsiyetinden har­cadığın şeyin değeri, nefsinin ihtiyacını gidermekten çok daha büyük­tür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dinlediği söylediğinden daha çok olsun diye insana bir dil ve iki kulak verilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Susan kişinin tek kazancı tartışmanın acısını çekip yorgun düşmekten kurtulmak olsa bu dahi yeterdi. Kaldı ki o, susarak öte dünyanın güzel­liğini ve rahatını da elde eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates bir öğrencisine şöyle demiştir: “(Her bir) sözün senin aleyhine kayda geçer. Bundan dolayı doğru şeyler söylemeye çalış. Aksi hâlde susmak senin için daha güzeldir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bütün insanlardan sahip oldukları bütün özellikleri almayın. Bütün özellikleri övgüye değer olan insanlardan tüm özelliklerini almalısınız. Sadece bir özelliği övgüye değer olandan sadece o özelliğini almalısınız. Elmadan sadece koklayarak değil, yiyerek de faydalanılır. Bazı çiçekler vardır ki sadece kokusundan faydalanılır, zambak gibi bazı çiçeklerden ise bakarak faydalanılır. Hurmanın meyvesinden faydalanılır. Gül ağa­cının ise çiçeğinden faydalanılırken dikeninden sakınılır. Şu hâlde hem akıllı olan, hem de güzel şeyler konuşan insandan sahip olduğu bütün özellikleri almalısın. Sadece güzel konuşandan, konuştuğu güzel şeyleri almalısın.Bunun yanında kendi yeteneğine de bir bakmalı ve onu almaya gücünün yetip yetmeyeceğini düşünmelisin. Çünkü çiçekten bal almak insanın değil, arının işidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Günahkâra lütufta bulunmak, günah işlemek için onu daha da güçlen­dirmek demektir. Nanköre iyilik etmek nimeti zayi etmektir. Cahile İlim öğretmek onun cehaletini daha artirmaktır. Cimriden bir şey istemek onuru ayakaltına almaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Başkası seni ayıpladığında kızacağın şeyi yapmak sana yakışmaz, çünkü onu yaparsan kendi kendine kötü söz söylemiş gibi olursun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Başkasında bulunan bir şeyi yadırgarsan dikkat et de bir benzeri sende olmasın. Çünkü kişinin kendisinde bulunan bir kusuru başkasında görüp eleştirmesi kadar <span style="text-decoration: underline;">çirkin</span> bir <span style="text-decoration: underline;">şe</span>y yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir iyilik yapıyorsan ve bunu sadece başkalarının övgüsünü kazanmak amacıyla yapıyorsan bu durumda başkalarının övgüsünü kazanmak için kötülük yapan kişiden daha üstün değilsin demektir. Çünkü insanların çoğu işlediği kötülükleri insanların övgüsünü kazanmak için yaparlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Musibetlerde kullanılabilecek en iyi araç sabırdır. Çünkü gerçekleşecek olan şeyden kaçan kişi, önünde sonunda kendisini arayanın eline düşe­cektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Özgür ile köle arasındaki fark şudur: özgür olan, hakkı sırf hak olduğu için korur. Bu, sevgiye dayalı bir korumadır. Köle ise hakkı korkudan dolayı korur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Huyu güzel olanın yaşantısı yolunda gider, esenliği sürekli olur ve halk arasındaki sevgisi güçlü olur. Huyu kötü olanın ise yaşantısı zor olur, her zaman binleri ona kinle bakar ve insanlar ondan kaçar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Yalan ile doğru birbirine ne kadar uzaktır?” diye sorulunca Sokrates: “Göz ile kulak kadar.” demiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates öğrencilerinden birine şöyle demiştir: “Oğul! Gençliğine <em>ve </em>sağlığına aldanma; çünkü sağlığın sonu hastalık, hastalığın sonu ise ölümdür. Oğul! Dünyanın afetlerinden ve zamanın şerlerinden kurtulmaya bak; çünkü her sevinç ile birlikte bir tasa, her durulukla birlikte bir bulanıklık, her nimet ile birlikte bir külfet, her birliktelikle birlikte bir dağılma ve her vuslat ile birlikte bir ayrılış vardır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefsinin tutkuları konusunda aşırı gitme; çünkü zaman içinde seni de bekleyen olaylar vardır. Sen zamanın sana ne getireceğine bak. Zira sen geçmişlerin maddesinden geldin, ölüp gidenlerin yerinde oturuyorsun ve yine kendisinden var olduğun maddeye (toprağa) döneceksin.</p>
<p><em>Erkeğin acizliği</em> üç şey ile bilinir:</p>
<p>a) Kendi maslahatına çok önem ver­memek,</p>
<p>b) Nefsinin tutkularına karşı koymamak,</p>
<p>c) Bildiği ve bilme­diği konularda eşinin dediği her şeyi kabul etmek.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates bir gün öğrencilerine “Size bütün şerlerden kurtulmanın yo­lunu göstereyim mi?” diye sormuş, öğrencileri: “Evet, ey bilge! Senin bizim üzerimizde emeğin çoktur.” deyince Sokrates: “Ne bildiği, ne de bilmediği konularda bir kadına asla itaat etmeyin. Böyle yaparsa­nız esenlik bulursunuz.” dedi, öğrencilerden biri: “Bizim şefkatli bir annemiz ve öz kız kardeşlerimiz var. Şimdi onlara karşı mı çıkalım?” deyince Sokrates: “Benim sözüm izahı gerektirmeyecek kadar açık, şer şerre benzer.” dedi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Senden sadır olan söz ve eylemi geri çeviremezsin. Şu hâlde bir sözü söylemeden veya bir şeyi yapmadan önce tedbirini al.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates Öğrencisine şöyle demiştir: “Oğul! Dünyanın süsü olan fani bir şeyden dolayı (başkalarını) kıskanma. Sen (başkalarıyla) kalıcı ve devamlı olan şeylerde yarış. Oğul! Yüzün güzelse yüz güzelliğine yara­şan güzel işler yapman gerekir. Yüzün çirkinse o zaman da hiç olmazsa çirkin yüzünle çirkin işleri birleştirme. Oğul! iyiliğe ve iyilik sahiplerine arkadaşlık ederek kötülükten ve kötülerden uzak dur. Oğul! Âlimlerle hemhal ol ki onlara eşlik ederek erdem sahibi olasın. Onlara saygıda kusur etme ki seni sırlarının mekânı etsinler. Oğul! Sağlığın uzamasına rağmen gaflete dalıp gitmek aldanmak demektir. Kimseden sana bir şer ulaşmasın istiyorsan kalbinle şerre inanma ve sırrında şer saklama. Oğul! İnsanların kusurlarını araştırma ki insanlar da senin kusurlarını araştırmasın. Bütün işlerinde aklının ardından git ki ona tâbi olarak doğru yolu bulasın.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahibini aşağılanmaktan koruyacak kadar bir şeye sahip olmak, sahibi­ni hor hakir kılan çok mala sahip olmaktan daha iyidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eşyanın varlığının devamı adalete, yokluğu ise zulümle olur. Çünkü mutedil olan, yok olmayandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bedendeki hârici arızalar, hastalıklara ve anormal sebeplere tâbi olarak ortaya çıktığı gibi kaba söz ve yakışıksız fiiller de nefisteki bir hastalık veya anormal bir şey sebebiyle ortaya çıkar. Dolayısıyla kendisinden kaba bir söz veya yakışıksız bir fiil sadır olduğu hâlde içinde hiçbir kö­tülük bulunmadığını söyleyen kişinin bu sözüne inanılmaması gerekir.Çünkü bedeninde hastalık olan kişi bunu, hastalık aktif hâle geldiği za­man hissettiği gibi nefsin! bir problemi olan kişi de bunu sadece aktif­leşince hisseder. Nefis doktoru ise bunu hem aktifken, hem de pasifken hissedebilir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İbn Fatik-Hikmetli Sözler</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Dokuz, birden daha mükemmel değildir.” Yani on, sayılardan toplanmış olup dokuzdan çoktur. Dokuz, on olabilmek için bir ile<br />
tamamlanır. Aynı şekilde dokuz erdem de Allah korkusu, muhabbeti ve murakabesi ile tamamlanır ve kemâle ulaşır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“On iki ile on ikiyi elde et.” Yani kendisiyle iyilik ve kötülük işlediğin on iki organ vasıtasıyla erdemler kazan. Bunlar iki göz, iki kulak, iki burun deliği, dil, iki el, iki ayak ve cinsel organ. Yine on iki ay boyunca bu dünyada insanı tedbirinde ve marifetinde kemâle erdiren övgüye değer şeyler yap.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Akıllı kişi, dünyadaki vakitlerini şu iki şeyden biri için ganimet bilir: ya ahirette semeresi nimetler olan bir sebep veya dünyada semeresi övgü olan bir sebep.”&#8217;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8216;“Sarhoşluk, açgözlülük, yalan ve öfke gibi nefsi mağlup eden helak edici arzulara karşı koy ki onları yenesin. İnsanların sana karşı nasıl olmasını istiyorsan sen de onlara karşı öyle ol.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Nefsini insanların cehaletine sabredebilecek bir şekilde yöneten kişi yönetici olabilir; hem seçkinlere hem kamuya hizmet edebilir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8216; Sokrates bir öğrencisine şöyle demiştir: “Ey Oğlum! Dünyadan açlığını giderecek kadarın sana ulaşmasıyla yetin; susuzluğunu kıracak miktarda içecekle iktifa et; seni örtecek kadar giysiye rıza göster; barınabildiğin bir ev ile idare et ve kendi kendinin hizmetçisi ol ki kalbin huzur bulsun ve başkalarını idare edip iyi geçinmek zorunluluğundan müstağni olasın. Ayakkabılarını bineğin yap, yeryüzünü döşeğin; ayı ve yıldızları ise kandilin. Talebin ilim, uygulamak âdetin, hikmet öğrenmek şanın olsun. O zaman çağdaşlarının en faziletlilerinden olursun ve önceki övülen kardeşlerine katılırsın. Yeryüzünde kadınlar tarafından erkekler için kurulmuş olan tuzağa dikkat et; çünkü o hikmeti ifsat eder, rütbeyi düşürür, intikamı miras bırakır ve himmetin eksilmesine sebep olur.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
&#8216;“Doğru olandan başkasına iman yoktur. Helal olandan başkasıyla amel yoktur. Akıbetinin güzel olduğuna kani olunan dışında bir şeye başlamak yoktur.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8216;Ölüm zillet âleminden izzet âlemine, yokluk âleminden bekâ âlemine, cehalet âleminden akıl âlemine, yorgunluk âleminden huzur alemine geçiş için bir sebep olduğuna göre onun fazileti ne kadar da açıktır!”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
&#8220;ölüm sonrasından emin olan kimse için ölüm ne kadar kolaydır! Ölüm sonrasından kuşku duyan kimse için ölüm ne kadar zordur!” “Hayatı temiz olanın olanın ölümü de güzeldir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Mazlum olarak öldürülene ağlamak ne çirkindir! Zalim olarak öldürülene ağlansa yeridir! Çünkü mazluma ulaşacağı güzel şeylerden dolayı sevinmek; zalimin başına gelecek azaptan dolayı ise üzülmek gerekir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Gençlere lazım olan en değerli şey edeptir. Edepli olmanın onlara en az faydası, onları düşük şeylerden alıkoymaktır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates birinin “Sükût daha esenliklidir. Çünkü çok sözde çok hata bulunur.” dediğini işitince “Bu, sadece ne konuştuğunu bilen kimseye ilişir, fakat cahil kişi az da konuşsa, çok da konuşsa hata eder” dedi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Arsızlığı ve aşırılığı ile bilinen bir alüfte Sokrates’e “İhtiyar! Yüzün amma da çirkin!” deyince Sokrates, “Keşke paslı aynalardan olmasaydın, yüzümün güzelliği sende de aksederdi.” dedi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Sokrates öğrencilerine tavsiyede bulunup şöyle dedi: “Nefislerizi kanaate alıştırın ve çokluk durumunda neyin fazlalık olduğunu bilin ki yaşantınız sizin için hoş olsun. Sırlarınızı başkalarına emanet etmeyin; zira zamanın tasarrufundan asla emin olamazsınız Nemalanmaya elverişli bir şekilde size gelen küçük şeyleri, asla değersiz görmeyin. Arkadaşlarınızı sevgi ve lütufla terbiye edin ve içinizdeki sevginizi onlara birden göstermeyin.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Kanaat yeterliliğin önderidir. Nefs muhasebesini yapmaya devam eden kişi nefsini dalkavukluktan emin kılar.”.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Sokrates bir öğrencisine şöyle demiştir: “Ey oğul! Dünyanın süsü olan fani bir şeyi kıskanma. Sen kalıcı ve devamlı olan şeyler için rekabete tutuş. Oğul! Kötülükten ve kötülerden uzak dur ki iyilik ve iyiler sana ülfet duysun. Ey oğul! Âlimlerle oturup kalk ki onların sohbetiyle erdem sahibi olasın. Onların değerlerini yücelt ki seni sırlarının mekânı kılsınlar. Ey oğul! Sağlıklı bir ömür sürerken gaflete dalıp gitmek aldanmaktır. Bir kimseden sana hiç bir kötülüğün ulaşmamasını istiyorsan kalbinle kötülüğe inanma ve sırrına onu dürme. Ey oğul! İnsanların ayıplarını araştırmayı terk et ki insanlar da senin ayıplarını araştırmayı terk etsinler. Bütün işlerinde aklını öne geçir ki ona tabi olmakla doğru yolu bulasın. Nimeti inkâr edenin nankörlüğü, seni ihsan etmekten uzaklaştırmasın.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Talep edilen şeyler teenni ile kolaylaşır. Sevgi sosyal hayatta yumuşak  söz ile süreklilik kazanır. Nefisler alçakgönüllülükle huzur bulur.Hayat kişinin ahlâkının güzelliği ile hoş olur. Saygınlık çok susmakla kazanılır. Büyüklük adaletle zorunlu olur. Vuslat insafla olur. Kişinin değeri ihsanda bulunmakla artar. Nimetler tevazu ile tamamlanır. Ameller iyi huylarla arınır. Hâkimiyet külfetlere tahammül ile gelir. Düşman adil bir yönetimle kahrolur. Yumuşak davranmakla aptala karşı destekçilerin artar. Asalet unvanına yumuşaklık ve sevecenlikle layık olursun. Akranlar vakar, doğruluk ve vefa ile seni büyüklükle birlikte düşünürler. Gururu yok ederek hasetten güvende olursun. Seni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmekle erdemin tamamlanır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İbret alacaklar için zamanın getirdikleri yeterlidir. Her gün sana kendisi hakkında yeni bir bilgiyle gelir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bârı Teâlâ için bir sınır ve son yoktur. Sonu olmayanın şahıs ve sûreti de yoktur. Diğer mevcudatta sonsuzluk gerçekleşmiş olsaydı, onların yine de sûreti, konum ve düzeni olurdu. Sûreti, konumu ve düzeni gerçekleşen ise sonlu olur. Buna göre mevcutlar sonsuz değildir, ilk yaratan sonlu değildir, hayal ve vehmin onu hayal ettiği gibi o, sonsuz olarak yönlerde uzamaz, hayal onu sonlu ya da sonsuz olarak niteleme derecesine dahi ulaşamaz ki onu sonlulukla ve sonsuzlukla nitelesin. Öyleyse akıl yönünden onun sonu yoktur, çünkü akıl onu sınırlayamaz. Duyu cihetinden de sonu yoktur çünkü duyu da onu sınırlayamaz. O halde onun sonu yoktur. Sonuç olarak onun şahsı ve sûreti yoktur. Onun ne duyusal sûreti ne hayalî sûreti ne de aklî sûreti vardır.”</p>
<p>Kaynak:Şemseddin Şehrezuri – Nüzhetü-l Ervah</p>
<p>T.C Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/">Filozoflardan Sözler:Sokrates</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
