<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tövbe | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tovbe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:22:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tövbe | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlim ve Tövbe Geçidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[sadık tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid ilmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28033</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner. İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner.</p>
<p>İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa hepsi ilim ve ibadet içindir. Dahası kitaplar ilim ve ibadet için indirilmiş, elçiler de bunun için gönderilmiştir. Hatta ve hatta gök­ler, yer ve bu ikisi içinde yaratılmış her ne varsa ilim ve ibadet için yaratılmıştır. Yüce Allah’ın kitabında yer alan şu iki ayeti iyi düşün:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> “Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yara­tan Allah’tır. Allah’ın gücünün her şeye yettiğini ve yine Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye O&#8217;nun buyruğu gelip bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir.” (Talâk 65/12) Tevhid ilmi başta olmak üzere ilmin şerefine dair delil olarak bu ayet yeterlidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) İbadetin şerefine ve ibade­te yönelmenin gerekliliğine dair de bu ayet yeterlidir. Dünya ve ahiret hayatının yaratılmasının amacı olan bu iki cevher ne bü­yüktür! Dolayısıyla kula yakışan şey, sadece bu ikisi ile meşgul olmak, kendisini sadece bu ikisi için yormak ve bu ikisi dı<u>şınd</u>a hiçbir şey düşünmemektir. Bilesin ki bu ikisi dışındaki şeyler bâtıl olup hiçbir hayır barındırmaz. İlim ve ibadet dışındaki şeyler aynı zamanda boş işler olup elde etmeye değmez.</p>
<p>Bunu öğrendikten sonra yine bil ki bu iki cevherin daha şe­refli ve daha faziletli olanı ilimdir. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Âlimin âbide olan üstünlüğü, ümmetimden en aşağı derecede olan kişiye benim üstünlüğüm gibidir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bir başka hadisinde Allah Resulü şöyle buyurur: “Âlime bak­mak, benim namazımda bir sene boyunca gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha sevimlidir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Yine Hz. Peygamber “Dikkat buyurun! Size cennet ehlinin en şerefli kişilerini göstereyim mi?” diye sormuş, bunun üzerine oradakiler “Buyurun ey Allah’ın Resulü!” deyince “Onlar ümme­timin âlimleridir.” karşılığını vermiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: İlim cevher olmak bakımından ibadetten daha şereflidir fakat kul için gerekli olan şey ilimle birlikte ibadet etmektir. Aksi hâlde ilmi boşa gider. Nitekim ilim bir ağaç ise ibadet bu ağacın meyvesidir. Dikkat edilirse şeref ağaca aittir, zira asıl olan ağaçtır. Bununla birlikte [insanlar doğrudan ağaçtan değil], meyvesinden faydalanırlar. O hâlde kulun sahip olduğu ilmin şeref kazanabilmesi için mutla­ka ibadet de gerekir. Başka bir deyişle kul hem ibadetten hem de ilimden payını ve nasibini almalıdır. Bu manada Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İlmi, ibadete; ibadeti ise ilme zarar vermeyecek şekilde isteyiniz.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kulun hem ilme hem de ibadete ihtiyaç duyduğu sabit ol­makla birlikte ilmin öne alınmaya daha layık olduğu muhakkak­tır. Çünkü ilim asıl ve rehberdir. Bu yüzden Resulullah “İlim amelin imamı, amel ise ona tâbi olandır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlmin asıl olup ibadetin ona tâbi olması, iki husustan ötürü ilmi ibadetin önüne almanı gerektirir:</p>
<p><strong>1.</strong>İbadetin varlık bulması ve salimen işlenmesi ilimle olur. Zira senin önce mabudu bilip sonra ona ibadet etmen gerekir. İsimlerini ve zatının sıfatlarını bilmediğin, onu nitelerken ne söy­leyip ne söylememen gerektiğini öğrenmediğin bir varlığa nasıl ibadet edebilirsin ki! Belki de O ve sıfatlan hakkında doğru olana değil, aksine yanlış bir şeye inanırsın -Allah korusun- da ibade­tin hiç olup gider. Bu meseleye dair büyük bir tehlikenin varlığı hakkında İ<em>hyâu Ulumîd-Dîn</em> içerisinde yer alan “Kitâbu’l-Havf (Korku Kitabı)” bölümündeki “Sû-i hâtime” bahsinde gerekli açıklamaları yapmıştık.</p>
<p>Ayrıca yapman gereken şer’î yükümlülükleri bil ki bu sayede yerine getirmen gereken şeyleri emredildiğin gibi yapasın. Yine kaçınman gereken yasaklan bil ki bu sayede onlardan uzak durasın. Aksi hâlde mahiyetini ve keyfiyetini bilmediğin, ne şekilde yapılması gerektiğini öğrenmediğin taatleri nasıl gerçekleştirebilirsin! Ve yine isyan olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakına­bilirsin ki nefsini ona düşmekten alıkoyasın!</p>
<p>Temizlik, namaz, oruç ve diğer şer’î ibadetleri yerine geti­rebilmek için onların hükümlerini ve şartlarını bilmen gerekir. Belki de senelerdir yaptığın bir davranış haberin olmaksızın te­mizliğini ve namazlarım fesat edecek veyahut sünnete uygun olmayacak bir şekilde hareket etmene neden oluyordur. Belki de senin bir sorunun var fakat bunun hakkında soru soracak kimseyi bulamadığın için gerekli bilgiyi öğrenememişsindir.</p>
<p>Bilmen gerekir ki bu meselenin medarı, bâtıni ibadetlerdir. Bunlar kalbin çabası olan tevekkül, tefviz (Allah’a havale etmek), rıza, sabır, tövbe ve ihlas gibi şeyler olup inşallah ileride zikredi­lecektir.</p>
<p>Yine bilmelisin ki kızgınlık, uzun emel, riya, kibir ve kendini beğenme gibi şeyler yukarıda sayılan durumların tam tersi olup bunlardan sakınman gerekir. İşte bunlar, Allah Teâlâ’nın yüce ki­tabında ve peygamberinin lisanı üzerinden yer verdiği, yapılma­sını emrettiği ve aksi yönde hareket etmeyi yasakladığı farzlardır. Şu ayetler bu manadadır:</p>
<p>“Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Mâide 5/23)</p>
<p>“Allah’a şükredin eğer Ona kulluk ediyorsanız.” (Bakara 2/172)</p>
<p>“Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın İhsanı sayesinde ola­caktır.” (Nahl 16/127)</p>
<p>“Bütün varlığınla ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8) yani “Bü­tün varlığınla ona karşı muhlis ol!” ayeti de bu manadadır. Aynı durum namazı ve orucu emreden diğer ayetler için de geçerlidir. Peki sana ne oluyor da namaz ve oruç [gibi zahirî ibadetlere] yö­neliyorsun ancak bu [bâtını] farzları terk ediyorsun? Her ikisini de emreden Rab değil mi; her iki emir de aynı kitapta yer almıyor mu? Aslında sen her ikisinden de gafilsin ve onlara dair hiçbir şey bilmiyorsun. Demek ki dünyadaki payına âşık olup iyiliği kö­tülük ve kötülüğü iyilik hâline dönüştürenlerden olmuşsun. Sen, Allah Teâlâ’nın kitabında nur, hikmet ve yol gösterici olarak isim­lendirdiği ilimleri ihmal edip kendisiyle haram elde edilen ve en nihayetinde cehenneme av olan kimselerden birisi gibisin.</p>
<p>Ey doğru yolu arayan kişi! Nafile namaz ve nafile oruç ile meşgul olan ancak üzerine düşen bu şeylerden birini ve hatta ço­ğunu yerine getirmeyen birisi olmaktan ve en nihayetinde hiçbir şey elde edememekten korkmuyor musun?</p>
<p>Belki de sen, akıbeti cehennem olan bu isyanlardan birinde ısrarcı olup Allah Teâlâ’ya yakınlaşmak maksadıyla yeme, içme ve uyku gibi mubah olan şeyleri terk ediyorsundur. Bunun sonucu hiçbir şey elde edememek değil midir?</p>
<p>Tüm bunlardan daha kötüsü ise aralarındaki farkı bilmemen ve bazı yönlerden benzer olmaları sebebiyle, katıksız bir masiyet sa­yılan uzun emeller peşinde olman ve bunu iyi niyet zannetmendir.</p>
<p>Keza sen sabırsız ve kızgın olursun da bunu Allah’a yalvarış ve yakarış zannedersin. Halbuki sen mahza riya hâlindesindir ancak bu yaptığını Allah Teâlâ’ya hamd veyahut insanları hayra davet etme zannedersin. Sonuç itibariyle sen Allah a karşı isyan olan bu eylemleri itaat olarak addetmeye başlar ve ceza gerektiren bu ey­lemlere karşılık büyük bir sevap umarak büyük bir gurur ve çirkin bir gaflet üzere olursun. Allah a yemin olsun ki bu, ilimsiz amel edenler için berbat bir masiyettir.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra zahiri ameller ile bâtını ameller ara­sında onları ıslah ya da ifsat eden bazı alakalar vardır. Bunlar ih-las, riya, kendini beğenme ve iyiliği dile getirme vb. şeylerdir. Bu bâtınî amelleri, bunların zahir ibadetlere etki yönünü, bunlardan nasıl sakınılacağım ve yapılan amelleri bunlardan nasıl koruya­cağını bilmeyen kişinin zahir ameli çoğu zaman geçerli olmaz. Bunun sonucunda hem zahirî hem de bâtınî taatleri heba olur ve kulun elinde bedbahtlık ve boşa kürek çekmekten başka bir şey kalmaz. İşte bu, apaçık bir hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “İlim üzere uyku, cehalet üzere kılınan namazdan daha ha­yırlıdır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zira ilimsiz amel eden kişi salihten daha çok fasit amel işlemiş olur.</p>
<p>Allah Resulü “İlim mesutlara ilham edilir, bedbahtlara ha­ram kılınır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bu sözün manası -bilgi ancak Allah katindadır- şöyledir: Bu kişinin ilk bedbahtlığı ilmi öğrenmeme­si, İkincisi bedbahtlığı ise hiçbir şey bilmeden rastgele ibadet ede­rek kendisini yormasıdır. Böyle davranan bir kişinin elinde kalacak olan, boş yere kendisini yormaktan ibarettir. Fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan amelden Allah’a sığınırız. Bundan dolayı insanlar arasında özellikle zahid âmil ve âlimler ilme çok önem vermişlerdir. Zira ilim, kulluk işinin medarı olup âlemlerin Rabbi Allah’a bilerek ibadet ve hizmet etmeyi sağlayan güçtür. Basiret sahibi kişiler ile teyit ve tevfîk ehlinin meseleye bakışı da aynen böyledir.</p>
<p>Bu cümleler kul için itaatin ancak ilim sayesinde varlık bu­lacağını ve salimen işlenebileceğini göstermiş olup ibadet konu- sunda da ilmi öncelemenin zorunlu olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>2.</strong>İlmin ibadete takdim edilmesini gerektiren ikinci sebep, faydalı ilmin Allah Teâlâ’dan korkma ve O&#8217;nun büyüklüğü kar­şısında heyecanlanma <em>(haşyet)</em> sonucunu doğurmasıdır. Allah Teâlâ, “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar* (Fâtır, 35/28) buyurmaktadır. Dolayısıyla her kim Allah’ı gerektiği gibi tanımazsa O&#8217;nun büyüklüğü karşısında gerektiği gibi korkmaz ve yine Onu gerektiği gibi tazim edip hürmet gösteremez. Kul, ilim sayesinde O&#8217;nu tanır, tazim eder ve O&#8217;ndan korkar. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın tevfîkiyle itaate dair ne varsa ilim sonucunda meydana gelirken masiyete dair ne varsa da ilim sayesinde engellenir.</p>
<p>Allah Teâlâ ya ibadet etme hususunda kul için bu ikisi dışında hiçbir maksat yoktur. Sonuç itibariyle -Allah seni doğru yola ilet­sin ey ahiret yolcusu- her şeyden önce üzerine vazife olan şey, ilim tahsilidir. Lütfü ve rahmetiyle başardı lalan ise Allah’tır.</p>
<p>Belki de senin aklına şu soru geliyordur: Şeriatın sahibi olan Efendimiz (sav) “îlim talep etmek her Müslümana farzdır.&#8221; bu­yurmuştur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Peki talep edilmesi farz olan bu ilim nedir? İbadet hususunda kulun tahsil etmesi gereken ilmin sınırı nedir?</p>
<p>Bil ki talep edilmesi farz olan ilimler genel itibariyle üçtür: Birincisi tevhid ilmi, İkincisi sır ilmi -ki bununla kalp ve onun amelleriyle alakalı olan şeyleri kastediyorum-, üçüncüsü ise şeriat ilmidir.</p>
<p>Bunlardan her birinin ne kadar öğrenilmesi gerektiğine ge­lince:</p>
<p><strong>1</strong>.Tevhid ilminden, dinin esaslarım bilecek kadarının öğre­nilmesi farzdır. Senin için bunun miktarı, âlim olan bir ilâhın olduğunu; bu ilâhın her şeye gücü yeten ve diri olduğunu; yine bu ilâhın irade sahibi olup konuştuğunu, işittiğini ve gördüğü­nü; onun hiçbir ortağının bulunmadığını bilinendir. Aynı şekilde bilmelisin ki senin ilâhın kemâl sıfatları ile nitelenmiş, sonradan olmaya delalet eden şeylerden münezzeh ve yine sonradan yara­tılmış olan her şeyden öncedir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, O nun kulu ve elçisi olup Allah Teâlâ’dan getirdiği ve ahiret haya­tına dair söylediği şeyler hususunda doğruyu söyleyendir.</p>
<p>Daha sonra sünnetin şiarlarına dair bilinmesi gereken me­seleler gelir, öncelikle kitapta ve sünnette yer almayan bir şeyi Allah Teâla&#8217;nın dinine sokmaktan sakınmalısın. Aksi hâlde Allah Teâla&#8217;nın karşısında en büyük tehlikeye maruz kalırsın.</p>
<p>Tevhide dair bütün delillerin aslı Allah Teâlâ’nın kitabında mevcut olup âlimlerimiz dinin esaslarına dair telif ettikleri eserle­rinde bunları dile getirmiştir.</p>
<p><strong>Sözün özü şudur:</strong> Bilmediğin ve ileride helake sebebiyet verip vermeyeceğinden emin olmadığın her şeyin öğrenilmesini talep etmek farzdır. Bu bilgiyi talep etmekten geri durmak kesinlikle caiz değildir. Bu böyle biline. Başarı ise ancak Allah’tandır.</p>
<p><strong>2</strong>.Sır ilminden öğrenilmesi farz olan miktar, yapılması ve ka­çınılması gerekenler şeyleri bilinendir. Bu sayede Allah Teâlâ’yı tazim edip ihlaslı olabilirsin, niyetin ve amelinin sağlam hâle ge­lir. Bunların hepsi bu kitapta açıklanacak inşallah.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeriat ilminden bilinmesi gerekenler temizlik, namaz ve oruç gibi yapılması senin üzerine farz olan her şeydir. Hac, cihat ve zekât gibi şeyleri ise senin üzerine düşmesi hâlinde bilmelisin ki yerine getirebilesin. Eğer hâlihazırda üzerine düşmüyorsa bil­mene gerek yoktur*</p>
<p>İşte bunlar kulun kesinlikle tahsil etmesi gereken ve bilinmesi mutlak surette farz olan ilmin sınırıdır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Bütün küfür dinlerini hükümsüz bırakıp onları İslâm delili ile ilzam edecek ve bütün bid&#8217;atçilere baskın gelip onları da sünnet delili ile ilzam edecek kadar tevhid ilmi öğrenmem gere­kir mi?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Bunun öğrenilmesi farz-ı kifâye hükmündedir. Senin üzerine düşen, dinin esasları hususunda itikadını doğru kılacak şeylerden ibarettir. Benzer şekilde tevhid ilmine dair teferruatı ve incelikleri bilmen ve onun bütün meselelerine hâkim olman da ge­rekmez. Evet, eğer zihninde dinin esasları hakkında itikadını boz­masından korktuğun bir şüphe hâsıl olursa mümkün olduğu kadar ikna edici sözlerle bu şüpheyi gidermen gerekir. Münakaşa ve tar­tışmadan da sakınmalısın. Zira bu tutum, ilacı olmayan katıksız bir hastalıktır. Elinden geldiğince bundan uzak dur. Nitekim bu yola başvuranları ancak Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lütfü iflah eder.</p>
<p>Sonra yine bilmelisin ki her şehirde, beldede Ehl-i sünnet davetçilerinden bir davetçi varsa ve bu davetçi insanların şüp­helerini giderip bid&#8217;at ehline cevaplar vermek suretiyle bu ilimle meşgul olarak hak ehlinin kalplerini bid’atçilerin vesveselerinden temizliyorsa diğer insanların üzerinden bu farziyet düşer.</p>
<p>Aynı şekilde senin sır ilminin inceliklerini ve kalbin ilginç hallerine dair açıklamaların hepsini bilmen de gerekmez. Senin, ibadetini fasit kılacak şeyleri bilmen ve bu sayede bunlardan ka­çınman gerekir. Bu anlamda ihlas, hamd, şükür ve tevekkül gibi yapman gerekenleri, hakkıyla yerine getirebilmek için bunları öğ­renmen gerekir. Bunlar dışındakileri ise bilmek zorunda değilsin.</p>
<p>Benzer şekilde fıkıh ilmine dair satım ve kira sözleşmeleri, nikah ve talak (boşama) ile suç teşkil eden fiiller gibi konuları da bilmene gerek yoktur. Zira bunların hepsi farz-ı kifâye hük­mündedir.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Tevhid ilmine dair öğrenilmesi zorunlu olan bu mik­tarı, herhangi bir öğretici olmaksızın insanın kendi başına öğren­mesi mümkün müdür?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İlim geçidi aşılması güç olan bit geçittir fakat talep edilene ve maksada ancak bununla erişilir. Bu geçidin faydası çok, kat edilmesi zor, tehlikesi ise büyüktür. Niceleri buradan döndü de dalalete düştü. Ve yine niceleri bu yola girdi de ayağı kaydı. Bu geçitte kaybolan nice insanlar şaşırıp kalmış, nice zayıf kimseler kesilip bırakmış ve niceleri bu geçidi kısa sürede geçerken bir kıs­mı da yetmiş sene boyunca gidip gelmiştir. Her şey Allah’ın (cc) elindedir.</p>
<p>İşte ilmin faydası -daha önce ifade ettiğimiz gibi- başta tevhid ve sır ilimleri olmak üzere kulun buna şiddetle ihtiyaç duyması ve bütün ibadet işinin bununla gerçekleşmesinden ileri gelir. Riva­yet edilir ki Allah Teâlâ, Hz. Davud’a, “Ey Davud! Faydalı ilim öğren.” demiş, bunun üzerine Hz. Davud, “Rabbim! Faydalı ilim nedir?” diye sormuş, Allah “Celâlimi, azametimi, büyüklüğümü ve her şeye gücümün tam olarak yettiğini bilmendir. Seni bana yaklaştıracak olan şey işte budur.” cevabını vermiştir.</p>
<p>Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Büyümeden ve Rabbimi tanımadan çocuk olarak ölsem ve cennete girseydim bu beni mutlu etmezdi.*<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Allah’ı en iyi bilen insan, O&#8217;ndan en çok korkan, en fazla ibadet eden ve Onun hakkında en güzel nasihat­te bulunandır.</p>
<p>İlim geçidinin zorluğuna gelince sen ilim talebi hususunda ihlaslı olmaya çabala ve talebin rivayet değil, dirayet talebi olsun.</p>
<p>Bil ki tehlike gerçekten çok büyüktür! Zira her kim insanla­rı kendisine çekmek, yöneticilerle oturup kalkmak, benzerlerine karşı övünmek ve gereksiz şeyleri elde etmek için ilim talep eder­se kötü bir ticaret yapmış ve yalnızca “kaybeden&#8221; sıfatını kazana- bilmiştir. Bu manada Allah Resulü “Âlimlerle tartışıp övünmek,aptallarla münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kazanmak için ilim tahsil eden kişiyi Allah ateşe girdirecektir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ebû Yezîd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Otuz sene mücahede ettim de ilimden ve onun tehlikesinden daha şiddetli olan bir şey görmedim.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Öte yandan şeytanın senin gözünü boyayıp “Eğer ilim için böylesine büyük bir tehlike söz konusuysa bu işe hiç girişmemek daha iyidir.” diyerek seni kandırma gayreti karşısında dikkatli ol. Sakın bu işin böyle olduğunu zannetme. Rivayet edilir ki Efendi­miz (sav) “Miraç gecesi bana cehennem gösterildi. Ben cehennem ehlinin çoğunun fakirlerden oluştuğunu gördüm.” buyurmuş, bunun üzerine ashab, “Ey Allah’ın Resulü! Mal mülk bakımın­dan mı fakirler?” diye sorunca “Hayır, ilim bakımından fakirler.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Şu hâlde ilim öğrenmeyenlerin ibadetin hükümlerini bilmesi ve onu hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmaz. Şayet bir kişi, ilim olmadan göklerdeki melekler gibi Allah Teâla ya ibadet etse yine de hüsrana uğrayanlardan olur. O zaman araştırmak, anla­mak ve öğrenmek suretiyle ilim talep etmek için kollan sıva, tem­bellikten ve bıkkınlıktan da sakın. Aksi hâlde dalalet tehlikesine düşersin. Dalalete düşmekten Allah a sığınırız.</p>
<p>Meselenin özeti şudur: Allah Teâlâ’nın sanatının (yaratışı­nın) delilleri hakkında derince düşünürsen senin için her şeye gücü yeten, bilen, diri olan, iradesi olup işiten, gören ve konu­şan bir ilâhın olduğunu bilirsin. Bu ilâh konuşma, bilme ve irade hususlarında sonradan yaratılanların sıfatlarından münezzeh, her türlü noksan ve afetten de uzaktır. O, sonradan yaratılanların sı­fatları ile nitelenemez; onlar için geçerli olan şeyler de Onun için geçerli değildir. O, yarattıklarından hiçbir şeye benzetilemediği gibi hiçbir şey de Ona benzemez. Onun için bir mekân ya da yön söz konusu olmadığı gibi [insanların başına gelen] olaylar ve afetler Ona ilişmez.</p>
<p>Hz. Peygamber’in mucizelerini ve nübüvvet alametlerini düşünürsen onun Allah’ın elçisi ve vahyin güvenilir taşıyıcısı ol­duğunu bilirsin. Bu sayede selef-i salibinin dile getirdiği itikada dair şu ifadeleri de hakkıyla anlarsın: Allah Teâlâ ah ire t te görü­lecektir. Zira O, mevcut olup belirli bir yönde değildir. Hiçbir şey Onu sınırlayamaz. Kur’an Allah’ın kelamı olup hurûf-u mu- kattadan (bağımsız ve ayrı harflerden) ya da farklı seslerden yara­tılmış değildir. Eğer Kur’an böyle olsaydı yaratılmışlar arasında yer alırdı. Süfli <em>(mülk&#8217;)</em> ve ulvî <em>(melekût)</em> âlemde meydana gelen en ufak düşünce ve en küçük bir bakış bile ancak Allah Teâlâ’nın kazası ve kaderi, O’nun iradesi ve isteği ile meydana gelir. Hayır ve şer, fayda ve zarar, iman ve küfür O’ndandır. Allah’ın, yaratmış olduğu hiçbir kişiye karşı mükellefiyeti yoktur. O, her kime sevap verirse lütfundan, her kimi de cezalandırırsa adaletindendir. Hz. Peygamber’in ahiret hayatına dair dile getirdiği haşr, neşr, kabir azabı, Münker ve Nekîr’in sorgusu, mizan ve sırat gibi hususlar da bu kapsamdadır.</p>
<p>Bunlar, selefin sahip olduğu ve tutunduğu itikadî esaslar olup bidatler çeşitlenmeden, hevâ ve hevesler ortaya çıkmadan önce bunlar üzerinde icmâ edilmişti Dinde bidat çıkarmaktan ve de­lilsiz bir şekilde hevâya uymaktan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Sonra -bu kitapta geleceği gibi- gerekli ilmin hasıl olması için kalbin amelleri, bâtını vecibeler ve yasaklar konusuna bakıp te­mizlik, namaz ve oruç gibi kullanmaya ihtiyaç duyduğun şeyleri bilcümle bilmelisin. Böyle yaparsan Allah Teâlâ’nın senin üzerine farz kıldığı ve ibadet için öğrenmen gereken ilme dair yükümlü­lüğü yerine getirmiş olursun. And olsun ki eğer bunları yaparsan ümmet-i Muhammed’in ilimde yüksek pâyeye erişen âlimlerin­den olursun. Şayet ilminle amel edip ahiretini imar etmeye yöne­lirsen ve Allah Teâlâ için cahilce veya taklit ederek değil de basi­ret üzere, ilmiyle amel eden bir âlim olursan işte o vakit en büyük şeref senindir.Böylelikle ilmin büyük bir kıymet ve çok fazla sevap getirir. Tüm bunları başarırsan Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi hakkıyla aşmış ve arkanda bırakmış olursun. Sana ve bize güzel bir başarı vermesi ve bu işi kolaylaştırması ancak Allah’tan istenir. Şüphesiz ki O, merhametlilerin en merhametlisidir. Her türlü güç ve kuvvetin kaynağı Allah’tır.</p>
<p><strong>İKİNCİ GEÇİT: TÖVBE GEÇİDİ</strong></p>
<p>Ey ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı kılsın- İlim geçidini geçtikten sonra şimdi aşman gereken, tövbe geçididir. Bu geçidi iki sebepten ötürü aşmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>ibadet hususunda muvaffak olman için tövbe gerekir. Zira günahların uğursuzluğu mahrumiyet doğurur ve ardından da pe­rişanlık getirir. Aynı şekilde günah bağı kulu, Allah’a itaat edip O&#8217;na hizmet etmek için yürümekten alıkoyan Çünkü günahların ağırlığı hayırların hafifliği ve itaat için canlanmanın önünde bir engeldir. Günah işleme konusunda ısrar etmek, kalpleri karartır. En nihayetinde de kalbini bir karanlık ve kasvet içerisinde bulur­sun. Böyle bir kalpte ne saflık vardır ne de berraklık. Ne bir lezzet vardır ne de bir tat. Eğer Allah Teâlâ merhamet etmezse günah, sahibini küfre ve bedbahtlığa sürükler.</p>
<p>Kötü ve kasvetli bir kalbe sahip olan kişi itaat için nasıl muvaffak olabilir ki! Masiyete ve zulme ısrar eden bir kişi [Al­lah Teâlâ’ya] hizmet etmeye nasıl çağırılabilir! Pislikler ve necis şeylerle kirlenmiş birisi [Allah’a] münacat için nasıl yaklaşabilir! Allah Resulü, “Kul yalan söylerse ağzından çıkanın kötü kokusundan ötürü iki melek ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> buyurmuşken böyle bir dil, Allah’ı zikre nasıl layık olabilir!</p>
<p>Şüphe yok ki isyan etme konusunda ısrarcı olan kişinin başarı elde etmesi zordur. Böyle bir kişinin Allah Teâlâ’ya kolaylıkla iba­det edebilmesi de mümkün değildir. Bir şekilde ibadet etse dahi meşakkatli gelir ve ettiği ibadetin ne tadı vardır ne de berraklığı. Tüm bunlar günahların uğursuzluğu ve tövbenin terk edilmesi yüzündendir. “Gece namaz kılıp gündüz oruç tutamıyorsan bil ki sen bağlısın ve seni bağlayan şey hatalarındır.” sözünü söyleyen ne kadar da doğru söylemiş.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> İşte durum bundan ibarettir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tövbe etmeni gerektiren ikinci sebep, yapmış olduğun iba­detlerin kabul edilmesi için tövbenin gerekli olmasıdır. Nitekim alacaklı kişi [asıl alacağı dururken borçludan gelecek olan] hediye tarzından şeyleri kabul etmez. Dolayısıyla kulun masiyetlerden tövbe etmesi ve hasımların rızasını alması farzdır. Yapmak iste­diğin ibadetlerin geneli nafile (hediye) kabilinden davranışlardır. Sen henüz üzerine düşen borcu ödememişken, yapmış olduğun bağış nasıl kabul edilebilir! Sen yasaklanmış ve haram olanı yap­maya ısrar ederken helal ve mubah olanı Onun için terk etsen bir anlamı olur mu! O sana kızgınken -ki bundan Allah’a sığını­rız- sen nasıl olur da O’na seslenir, dua eder ve O nu översin! İşte günah işlemekte ısrar eden asilerin hâli böyledir. Yardım edecek olan ise yalnız Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Nasûh tövbe ne anlama gelir? Tanımı nedir? Kulun bütün günahlardan sıyrılması için yapması gereken şey nedir?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Tövbe, kalbin amellerinden bir tanesidir ki bu du­rum âlimler tarafından “kalbin günahtan arındırılması” şeklinde ifade edilir.</p>
<p>Tövbenin tanımı hakkında şeyhimiz şöyle demiştir: “Tövbe kulun, Allah’ı tazim etmek ve Onun gazabından sakınmak amacıyla daha önce benzerini işlemiş olduğu bir günahın görünüş itibariyle değil de derece itibariyle aynısını işlemeyi istemekten kaçınmasıdır.”</p>
<p>O hâlde tövbenin dört şartı vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Kalbi, günah işlemeye bir daha asla dönmeyecek şekilde azmettirip bu durumu onda sabit kılmak. Şayet kul, aynı günahı tekrar işleme ihtimali taşıyorsa veya yaptığı tövbeye [sadık kal­maya] azmetmiyor, aksine günaha tekrar dönme konusunda bir tereddüt yaşıyorsa günahtan sakınması mümkün olmadığı gibi tövbe etmiş de sayılmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Kul, daha önce yapmış olduğu bir günahtan dolayı tövbe etmelidir. Zira tövbe ettiği günahı daha önce işlememişse töv­bekar değil, muttaki olur. Nitekim Hz. Peygamber’in küfre düş­me karşısında muttaki olduğu söylenebilir ancak bundan ötürü tövbe ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü küfre düşme gibi bir günah daha önce kendisinden hiçbir surette sâdır olma­mıştır. Buna karşılık Ömer b. el-Hattab daha önce içinde bulun­duğu küfür hâlinden tövbe etmişti.</p>
<p><strong>3.</strong>Kulun bir daha yapmamaya azmettiği günah, daha önce işlediği günahla görünüş itibariyle değil, konum ve derece iti­bariyle aynı olmalıdır. Nitekim yaşlanmadan önce zina edip yol kesen bir ihtiyar, eğer yapmış olduğu bu günahlardan tövbe et­mek isterse hiç şüphesiz bu mümkündür. Zira tövbe kapısı onun için kapalı değildir. Bununla birlikte bu ihtiyarın zina etme ve yol kesme günahını işleme yönündeki seçimini geride bıraktığı söy­lenemez. Zira artık bu fiilleri istese de yapamayacak bir hâldedir. Dolayısıyla bu günahları terk etmeye de gücü yoktur. Artık bu günahları işlemekten aciz olan ve bunlara güç yetiremeyen böyle bir ihtiyarın günahı terk etmiş ve günahtan sakınmış biri olarak nitelenmesi doğru olmaz. Öte yandan bu kişinin iftira atmak, gıybet etmek ve dedikodu yapmak gibi zina ve yol kesme ile aynı derecede olan günahları işlemeye hala gücü vardır. Bu günahlar­dan her birinin derecesi birbirinden farklı olsa da sonuç itibariyle hepsi masiyettir. Bununla birlikte aslî olmayan bu masiyetlerin hepsi tek bir derecededir. Bunlar derece bakımından bidatin, bid&#8217;at ise küfrün altında yer alır. O hâlde şu an görünüş itibariyle aynısını yapmaya güç yetiremeyen bu kulun, daha Önce işlemiş olduğu zina, yol kesme ve diğer günahlar sebebiyle edeceği tövbe geçerlidir.</p>
<p><strong>4.</strong>Kulun aynı günahı tekrar işlemekten sakınması, dünye­vi bir arzu, insanlardan korkma, övgü ve itibar elde etme, nefsi zayıflık, fakirlik ya da başka bir sebepten ötürü değil, sırf Allah Teâlâ’yı tazim ve Onun gazabı ile cezasının acısından sakınmak için olmalıdır.</p>
<p>Tövbenin şartlan ve rükünleri işte bunlardır. Yapılan tövbe­de bu şartlar ve rükünler eksiksiz olarak bulunursa o vakit tövbe hakiki ve sadık olur.</p>
<p>Kişiyi tövbe etmeye sevk eden sebepler üçtür:</p>
<p><strong>1.</strong>İşlenen günahlardan ötürü elde edeceği kötü sonucu dü­şünmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın cezasının şiddetini ve dayanılamayacak bir seviyede olan gazabının acısını düşünmek.</p>
<p><strong>3.</strong>Kişinin bu konudaki güçsüzlüğü ve dayanıksızlığım dü­şünmesi. Zira güneşin sıcaklığına, görevlinin kırbacına ve bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, gazap ve helak yurdunda cehennem ateşinin sıcaklığına, zebanilerin sopayla vurmasına ve âteşten yaratılmış olan, deve boynu kalınlığındaki yılanlar ile katır büyüklüğündeki akreplerin ısırmasına nasıl da­yanabilir! Allah’ın öfkesinden ve azabından yine Ona sığınırız.</p>
<p>Bu düşünceleri sürekli hatırlayıp gece gündüz aklına getirir­sen bu durum seni, günahlardan nasûh bir tövbe ile uzaklaşmaya sevk edecektir. Lütfuyla muvaffak kılan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Hz. Peygamber “Pişmanlık duymak tövbedir.” buyur­muş ancak sizin ısrarla dile getirdiğiniz şartlara dair ise herhangi bir şey söylememiştir. Bunun izahı nasıldır?</p>
<p><strong>Cevap: Ö</strong>ncelikle bilmelisin ki pişmanlık duymak kulun is­teğine bağlı değildir. Dikkat edersen bazı durumlar için kulun kalbinde aniden bir pişmanlık meydana gelir de aslında kul, bunu kendisi istememiştir. Tövbe ise öyle değildir. Zira tövbe, kulun is­teğine bağlı olup yapılması emredilmiş olan bir şeydir. Ayrica biz biliyoruz ki kişi insanlar arasındaki İtibarını veya günahtan elde ettiği malını kaybettiğinde duyduğu pişmanlık, hiç şüphesiz töv­be yerine geçmez.</p>
<p>Şu hâlde öğrenmiş oldun ki yukarıda zikredilen hadiste, zahirinden anlaşılmayan bir mana söz konusudur. Bu da işlemiş olduğu günahlardan dolayı kulun duyacağı pişmanlığın, onu nasûh tövbeye sevk edecek asıl saikler olan Allah Teâlâ&#8217;yı ta­zim ve onun vereceği cezanın korkusu sebebiyle meydana gelmiş olmasıdır. îşte bu, tövbe edenlerin sıfatlarından olup onların hâli böyledir. Kul, tövbeye sevk eden bu üç şeyi düşünürse pişmanlık duyar ve duymuş olduğu bu pişmanlık onu, tekrar günah işleme isteğini terk etmeye iter. Gelecekte de bu pişmanlık duygusu kal­binde kalmaya devam ederek kendisini, Allah Teâlâ ya yalvarma ve yakarmaya götürür. Bunlar tövbenin sebepleri ve tövbekarın sıfat­larından olduğu için Allah Resulü tövbe etmeyi pişmanlık olarak isimlendirmiştir. Bunu iyi anla, Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Allah’ın yaratmış olduğu en şerefli varlıklar olan pey­gamberlerin günah işlemesi hususunda dahi ilim ehli arasında bir ihtilaf mevcut iken bir insanın asla küçük ya da büyük bir günah işlememesi nasıl mümkün olur?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bil ki bu durum imkânsız değildir. Dahası kolaydır. Allah Teâlâ rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Yine bilmeli­sin ki tövbenin şartlarından birisi, günahı bilerek işlememektir. Zira bir kul, sehven ya da hatayla günah işlerse Allah’ın lütfuyla bundan sorumlu tutulmaz. İşte bu, Allah Teâlâ’nın muvaffak kıl­dığı kişiler için çok kolaydır.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Beni tövbe etmekten alıkoyan şey, bu günaha tekrar dönüp tövbemde sebat edemeyeceğimi bilmem, dolayısıyla tövbe etmenin faydasız olduğunu düşünmemdir. Bu durum nasıl ola­cak?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu, şeytanın aldatmacasındandır. Sen bunu nasıl bi­lebilirsin ki? Belki de günaha tekrar dönmeden tövbekâr olarak ölüp gideceksin.</p>
<p>Tekrar günah işlemekten korkmaya gelince senin üzerine dü­şen vazife azmetmek ve samimi olmaktır. Tamamlayacak olan ise Allah’tır. Eğer tamamlarsa bu Onun lütfundandır. Şayet tamam­lamaz da tekrar günaha düşersen en azından bütün geçmiş günah­larından bağışlanmış, kurtulmuş ve temizlenmiş olursun da senin üzerinde sadece en son işlediğin günah kalır. Bu da büyük bir ka­zanç, önemli bir faydadır. Şu hâlde günaha tekrar dönme korkusu seni tövbe etmekten alıkoymamalıdır. En nihayetinde sen, tövbe etmek suretiyle iki güzellikten (tövbeye devam etmek ya da tövbe­ye devam edilemese bile en azından geçmiş günahların bağışlan­ması) birisini elde etmiş olursun. Tevfik ve hidayet verecek olan ise yalnızca Allah Teâlâ’dır. İşte bu durum da böyledir.</p>
<p>Günahlardan arınma ve onlardan kurtulma meselesine gelir­sek bilmelisin ki günahlar genel itibariyle üç kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Namaz, oruç, zekât, kefaret ve Allah Teâlâ’nın diğer farzla­rını terk etmek. Bunları mümkün olduğunca kaza etmen gerekir.</p>
<p><strong>2.</strong>İçki içmek, çalgı çalmak ve faiz yemek gibi Allah Teâlâ ile senin aranda olan günahlar. Bunlara karşı pişmanlık duyup bir daha benzerini asla yapmayacağını kalbine yerleştirmelisin.</p>
<p><strong>3.</strong>Kullar ile arandaki münasebetlerden doğan günahlar ki en müşkil ve en zor olanları bunlardır. Bu tür günahlar da kısım kısım olup bir kısmı mal, bir kısmı can, bir kısmı ırz, bir kısmı namus ve bir kısmı da din ile alakalıdır.</p>
<p>Mala yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabil­mek için mümkünse malı geri vermek lazımdır. Mal mevcut de­ğilse ya da fakirlik sebebiyle aynen geri verilmesi mümkün değilse mal sahibinden helallik istemen gerekir. Şayet mal sahibinin or­tada olmaması ya da ölmesi sebebiyle helallik de istenemiyorsa bu durumda onun adına sadaka vermen gerekir. Bunu da yapmaktan aciz kalırsan iyiliklerini artırman ve kıyamet günü mal sahibi şen­den razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Cana yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabilmek için zarar verilen kişiye ya da onun yakınlarına sana karşı kısasa baş­vurma imkânı vermen gerekir. Yahut onlar haklarını helal ederler.</p>
<p>Her ikisi de gerçekleşmezse zarar verdiğin kişi kıyamet gününde senden razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Irza yönelik haksız fiillerden doğan günaha gelince eğer biri­si hakkında gıybet ettiysen, birine iftira attıysan ya da küfrettiysen bunları yaptığın kişilerin önünde kendini yalanlaman ve mümkün­se hakkında konuştuğun kişiden helallik istemen gerekir. Tabii bu, yaptığın şeyleri dile getirdiğinde öfkenin ve fitnenin artmasından korkmaman durumunda geçerlidir. Eğer bundan korkarsan o kişi­nin senden razı olması ve bunun karşılığında büyük bir hayır elde etmesi için Allah Teâlâ ya sığınmak ve aynı zamanda bu duruma maruz kalan kişi için bol bol istiğfar etmek gerekir.</p>
<p>Namus konusuna gelince şayet sen birisine eşi, çocuğu ya da bir başka yakını üzerinden ihanet ettiysen bunu aşikâr hâle ge­tirmek ve helallik istemek yersiz bir davranış olur. Zira bu du­rum fitne ve öfkeye sebep olacaktır. Aksine o kişinin senden razı olması ve bunun karşılığında çokça hayır elde etmesi için Allah Teâlâ’ya yalvarman gerekir. Mesele aşikâr hâle geldiğinde fitne ve öfke çıkmayacağından eminsen -ki bu çok nadiren olur- ilgili ki­şiden helallik istenebilir.</p>
<p>Son olarak bir kişiyi küfür, bidat ya da dalalet ile nitelemek gibi dini hususlar, çözümü en zor olanıdır. Zira böyle bir durum­da, bu sözleri söylediğin kişilerin karşısında kendini yalanlamaya ya da mümkünse hakkında konuştuğun kişiden helallik isteme­ye ihtiyaç duyarsın. Eğer bu mümkün değilse ciddiyetle Allah Teâlâ’ya yalvarman ve senden razı olması için yapmış olduğun bu fiilden ötürü pişmanlık göstermen gerekir.</p>
<p>Sözün özü, hasmı razı etmek (yani hakkına girdiğin kişi ile helalleşmek) mümkünse ilk olarak bunu yap. Eğer mümkün de­ğilse senden razı olması için samimi ve içten bir yalvarışla Allah Teâlâ’ya sığın. Zira bu mesele, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın isteğine bağlı olacaktır. Biz, kulun kalbindeki samimiyeti gören Allah’ın, sonsuz lütfü ve geniş ihsanıyla kıyamet gününde, hak yiyen kulun basımlarım ondan razı kılacağım ve bundan dolayı hak yiyen kulunu mahkûm etmeyeceğini ümit ederiz. Bil ki bu, onun hakkıdır. Bu böyle biline.</p>
<p>Şayet yukarıda zikrettiklerimizi yapıp benzer günahı gele­cekte yapmama konusunda kalbini temize çıkarırsan bütün gü­nahlardan arınmış olursun. Kalbi temize çıkarmakla birlikte eda edilmemiş geçmiş ibadetleri kaza edip hasından razı kılmadıysan kul haklarıyla alakalı mesuliyet devam eder, diğer günahlar ise bağışlanır.</p>
<p>Bu konuya dair uzun açıklamalar söz konusu olup hepsinin bu kısa kitaba sığması mümkün değildir. Dolayısıyla önce <em>İhyâu Ulûmi’d&#8217;Dîn</em> kitabının tövbe bölümüne, sonra <em>el-Kurbe ilallâhi Teâla</em> kitabına, ardından da <em>el-Gayetul-kusvâ</em> kitabına bakarsan çokça fayda ve geniş açıklama elde edersin. Burada dile getirdik­lerimiz, mutlaka bilinmesi gereken aslî şeylere dairdir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Tövbenin Hakikati ve Selefin Buna Dair Sözlerinin izahı</strong></p>
<p>Yine iyi bilmelisin ki bu geçit aşılması zor, zararı büyük ve de geçilmesi çok mühim bir geçittir. İlimde derinleşmiş ve ilmiyle âmil âlimlerden Ebû İshak el-îsferâyînî’nin (ö. 418/1027) şöyle dediği bize ulaştı: Otuz sene boyunca bana nasûh tövbe nasip et­mesi için Allah Teâlâ’ya dua ettim. Sonra kendi halime şaşırdım ve “Subhanallah! Otuz sene boyunca Allah Teâlâ’ya dua ettiğim bu hacetim şu ana kadar giderilmedi.” dedim. Daha sonra rü­yamda bir adamın bana şöyle dediğini gördüm: “Buna şaşırıyor musun? Allah Teâlâ’dan ne istediğinin farkında mısın? Sen Allah Teâlâ’dan seni sevmesini diliyorsun. Allah Teâlâ’nın Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.’ (Bakara 2/222) sözünü işitmedin mi ? Bu, kolay bir istek midir ?”</p>
<p>Şu önderlere, onların meseleye verdikleri öneme, kalplerini sürekli olarak salih tutma isteklerine ve ahiret azığı biriktirmele­rine bir bak!</p>
<p>Tövbeyi geciktirmenin zararına gelince günahın başı kasvet, sonu ise -Allah korusun- uğursuzluk ve bedbahtlıktır. İblis ile Belanı İbn Bârûrâ’nın hallerini sakın unutma. Zira her ikisinin de durumu ilk başta günah, sonda küfürdü ve her ikisi de sonsuza dek helak olup gittiler.</p>
<p>Sana düşen -Allah sana merhamet etsin- uyanık olmak ve çabalamaktır. Umulur ki kalbinden bu ısrarın damarları sökülüp atılır da boynunu bu yüklerden kurtarırsın. Günahlardan dolayı kalbinin kasvetli hâle geleceğini unutma ve hâlini düşün. Salih bir zat, “Kalbin kararması günahlardan ileri gelir.” demiştir.</p>
<p>Kalbin kararmasının alameti, günahlardan dolayı kalplerde korku oluşmaması, ibadet ü taate uygun bir yer ve ortamın bulun­maması ve verilen öğüdün hiçbir etki etmemesidir. Salon günah­ları küçük görme, aksi takdirse büyük günahları ısrarla sürdür­düğün hâlde kendini tövbekar zannedersin. Şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Günahın azını sakın küçümseme, </em></p>
<p><em>Zira sürekli yapılan az, fok sayılır.</em></p>
<p>Kehmes b. Hasan’dan şöyle bir rivayet bize ulaştı: O, “Bir günah işledim, kırk yıldır onun için ağlıyorum.” deyince insan­lar “Nedir bu günah ey Ebû Abdullah?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Kehmes, “Din kardeşim olan birisi beni ziyarete gelmişti. Ben onun için bir balık satın aldım. Sonra komşumun duvarına giderek oradan bir parça çamur aldım ve misafirim o çamurla eli­ni yıkadı.” karşılığını vermiş.<sup>3</sup></p>
<p>Nefsinle münakaşa et, onu hesaba çek ve acilen tövbe et­meye davran. Zira ecel gizli, dünya aldancı, nefis ve şeytan ise düşmandır. Allah Teâlâya yalvarıp yakar ve Onun kendi elleriyle yaratıp ruhundan üflediği, meleklerin boynunda cennetine taşı­dığı Âdem babamızın hâlini hatırına getir. O sadece bir günah işlemişti ve bunun sonucunda olanlar oldu. Hatta rivayet edildi­ğine göre Allah Teâlâ, “Ey Âdem! Ben senin nasıl bir komşundum?” diye sormuş, Âdem bu soruya, “Ne güzel bir komşusun ey Rabbim!” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Allah, “Ey Âdem! Benden uzaklaş ve keramet tacımı kafandan çıkar. Zira bana is­yan eden benim komşum olamaz.” buyurmuştur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Allah’ın tek bir günah konusunda peygamberine olan tutu­mu böyle iken, sayısız günah işleyen diğer kişiler hakkında tutu­mu nicedir! Tövbekar birinin yalvarış ve yakarışı böyle iken gü­nah işlemeye ısrar eden zalimin hâli nicedir!</p>
<p>Şu sözleri dile getiren ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>Tövbe eden kendi hâline korkar iken.</em></p>
<p><em>Tövbe etmeyenin hâli nicedir!<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em></p>
<p>Tövbe edip sonra tövbeni bozarak aynı günaha ikinci kez dönersen hemen tekrar tövbe et ve kendi kendine, “Belki de bu sefer aynı günahı tekrar işlemeden önce ölürüm.” de. Aynısını üçüncü kere, dördüncü kere tekrarla. Günahı ve günaha dönme­yi bir sanat edindiğin gibi tövbeyi ve tövbeye dönmeyi de sanat edin. Tövbe konusunda günah işlemeye nispetle daha aciz dav­ranma. Umutsuzluğa kapılıp şeytanın bundan dolayı seni tövbe etmekten alıkoymasına da izin verme. Zira günahtan sonra töv­be etmek hayra alamettir. Efendimiz’in (sav) “Sizin en hayırlınız günah işleyip tövbe edeninizdir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> sözünü işitmedin mi? Hadiste sözü edilen, günah sebebiyle çokça imtihan edilmiş, çokça tövbe edip pişmanlık duyarak istiğfar ile Allah a sığınan kişidir. Allah Teâlâ’nın, “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merha­met edici bulur.” (Nisa, 5/110) sözünü de hatırından çıkarma. Bu iş böyledir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Sadık Tövbenin Hakikati</strong></p>
<p>Meselenin özeti şu ki işe koyulup günaha asla geri dönmemek, mümkün mertebe hasından razı kılmak, gücün yettiğince kaçan ibadetleri kaza etmek ve bu yaptıklarının yeterli olması için geri ka­lan hususları yalvarıp yakararak Allah Teâlâ’ya bırakmak suretiyle kalbini bütün günahlardan arındırmak gerekir. Ayrıca bu yaptığın, Allah Teâla&#8217;nın senin bu konuya dair sadık ve muttaki kalbinden sâdır olan azminin doğruluğunu bileceği bir hal üzere olmalıdır.</p>
<p>Daha sonra gidip gusül abdesti al, elbiselerini yıka, gereği üzere dört rekât namaz kıl ve Allah’tan başka hiç kimsenin seni göremeyeceği boş bir mekânda yüzünü yere koy. Ardından başına toprak saçıp göz yaşıyla hüzünlü bir kalp ve yüksek sesle en şerefli organın olan yüzüne toprak sür. Sonra da mümkün olduğunca günahlarını tek tek hatırına getirerek asi nefsini bu günahlardan dolayı kına, azarla ve şöyle de: “Ey Nefis! Senin utanman yok mu­dur? Tövbe etme vaktin gelmedi mi ? Allah Teâlâ’nın azabına da­yanacak gücün mü var? Allah Teâlâ’nın gazabına mı muhtaçsın?” Buna benzer çokça şeyler dile getir ve de ağla.</p>
<p>Peşi sıra iki elini merhametli olan Rabbe kaldır ve şöyle de: “Ey Rabbim! Kaçak kulun senin kapma döndü. Asi kulun salah bulmak üzere geri geldi. Günahkâr kulun af dilemek için huzuru­na çıktı. Cömertliğinle beni affet, lütfunla beni kabul et ve bana rahmetinle nazar et. Allah’ım geçmiş günahlarımı bağışla, kalan ömrümde de beni koru. Zira hayrın hepsi senin elindedir. Şüphe­siz ki sen bize karşı şefkatli ve merhametli olansın.”</p>
<p>Ardından şiddet anında dile getirilen şu duayı yap: “Ey bü­yük işleri ortaya çıkaran, ey dertlilerin son yardımcısı olan, bir şey istediğinde ol deyip oluverdiren Allah’ım! Günahlar bizi sa­rıp sarmaladı, bu günahları bağışlayacak olan ise sensin. Ey her sıkıntıyı gideren! Seni bugün için bekliyordum. Tövbemi kabul eyle. Şüphesiz ki sen tövbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olansın.”</p>
<p>Sonra ağla ve yakarmanı artırarak şöyle de: “Yapağı bir iş, kendisini başka bir iş yapmaktan alıkoymayan; bir şeyi işitmesi, başka bir şeyi işitmesine engel olmayan Allah’ım! Kulların çok­ça istemesinin kendisini hataya düşüremediği; ısrar edenlerin ısrarının kendisini bıktıramadığı Rabbim! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetini göstermek suretiyle bana affının serinliğini ve bağışlayışının hoşluğunu tattır. Şüphesiz ki sen her şeye gücü yetensin.”</p>
<p>Daha sonra Hz. Peygamber e salat-ü selam getir, erkek kadın bütün müminler için af dile ve Allah Teâlâ’ya itaate geri dön. Ar­tık sen nasûh bir tövbe etmiş ve annenin seni doğurduğu gün gibi günahlardan tertemiz çıkmış bir hâldesin. Sen Allah Teâlâ’nın sevdiği kişilerdensin. Senin için tarif edilemeyecek kadar fazla ecir ve sevap; bereket ve rahmet vardır. Senin için güven ve kurtu­luş hâsıl oldu, öyle ki sen hem dünyada hem de ahirette günah­ların tasasından ve belasından kurtuldun. Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi de aştın. Lütfü ve keremiyle hidayet ve tevfik verecek olan Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:21-44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2685; Süleyman b, Ahmed b, Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu- </em><em>cemul-kebtr,</em> thk, Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Dâru ihyâi’t-turâ- si’l-arabî, t.y.), 8/233.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> İmam Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, <em>el-MakAsulul-basene,</em> 446, (Mısır: Mektebetü’l-hancı, 1991).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Hamza b. Yusuf el-Cürcânî, <em>Târîhu Cürcân,</em> thk. Muhammed Abdülmuîn Han (Lübnan: Âlemü&gt;l-kütüb, 1981), 215.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Abdullah b. Muhammed b. Ebû Şeybe, <em>Musannif,</em> thk. Habiburrahman el-Azamî (Lübnan: el-Meclisu 1-ilmî, 1983), 8/255.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yusufb. Abdullah cn-Ncmri İbn Abdul-Ber, <em>Câmiu beyânı l~ilm vefadlihî, </em>thk. Ebu’l-eşbâl cz-Züheyri (Arabistan: Dâru İbn Cevzî, 1994), 268; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya ve tabakâtul-asfyâ,</em> (Lübnan: Dâru’l-kitâbi’l-a- rabî, 1987), 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 4/385.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Bu ifadeler, daha önce dile getirilen uzun hadisin bir parçasıdır. Hadis için bknz: îbn Abdü’l-Ber, <em>Câmiu beyânı l-ilm vefiuUihî,</em> 268; Ebû Nuaym, <em>HiL yetul-evliya,</em> 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî İbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> thk. Muham­med Fuat Abdülbaki (Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, 1954), 224; Ebû Ya’lâ Ahmed b. Ali b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî, <em>el-Müsned, </em>thk. Hüseyin Selim Esed cd-Dârânî (Suriye: Dâru’l-me’mûn li’t-türâs), 2837; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebir,</em> 10/195.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/74.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2654; Ibn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 253.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 10/36.</p>
<p><strong>Tövbe Geçidi</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 1972; Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu cemü’l-evsaf’,</em> thk. Mahmut Tahhân (Arabistan: Mektebetu 1-maâ- rif, 1985), 7394; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 8/197.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[2]</sup></a> Beyhakî, <em>eş-Şu &#8216;ab,</em> 6832; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/96.</p>
<p>3.Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,6/211</em></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[4]</sup></a> Ebu’l-Kâsım İbn Asâkir, <em>Târihu medîneti Dımaşk,</em> thk Muhibbuddîn Ömer b. Garâme (Lübnan; Dâru’l-fikr, 1995), 7/419.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[5]</sup></a> İbn Kuteybe bu sözü Ebül-Atâhiye’ye nispet etmiştir. Bk. Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe, <em>&#8216;Uyûnü&gt;l-ahbâr</em> (Mısır: Dâru’l-kütübi’l-mısriyye, 1930), 2/327.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[6]</sup></a> Ebû Abdillâh Muhammed b. Selame b. Ca’fer el-Kudâî, <em>Müsnedüş-Şihâb, </em>thk. Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Müessesetur-risâle, 1985),1271.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fabrika Ayarlarına Dönmek:Tövbe</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fabrika-ayarlarina-donmektovbe/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fabrika-ayarlarina-donmektovbe/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Mar 2024 14:41:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[istiğfar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Yazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Nasuh Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26918</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah azap etmek istediği kulun aklına tövbe istiğfarı getirmez. Ali b. Ebû Tâlib [r.a.] İmam Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, 1/313 Tövbeyi nasıl anlamalı? Tövbe insanın ilk yaratılış haline, özüne, özündeki Rabbine dönüşüdür. Malum, her insan İslam fıtratıyla doğar. Her gü­nah fıtrattan çıkıştır. Tövbe, insanı fıtrat yörüngesine yeni­den oturtma ameliyesidir. Modern hayat günah üzerine ku­rulu bir düzense, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fabrika-ayarlarina-donmektovbe/">Fabrika Ayarlarına Dönmek:Tövbe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-11309 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault-300x169.jpg" alt="" width="357" height="201" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault-1536x864.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/maxresdefault.jpg 1600w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p>Allah azap etmek istediği kulun aklına tövbe istiğfarı getirmez.</p>
<p>Ali b. Ebû Tâlib [r.a.] İmam Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, 1/313</p>
<p><strong>Tövbeyi nasıl anlamalı?</strong></p>
<p>Tövbe insanın ilk yaratılış haline, özüne, özündeki Rabbine dönüşüdür. Malum, her insan İslam fıtratıyla doğar. Her gü­nah fıtrattan çıkıştır. Tövbe, insanı fıtrat yörüngesine yeni­den oturtma ameliyesidir. Modern hayat günah üzerine ku­rulu bir düzense, insan bu düzenin iradesiz mahkûmudur. Günahsız yaşamanın imkânsız olduğu bir dünyada tövbe bir kaçış koridoru, bir acil çıkış kapısıdır. İnsan günahla insan­lıktan, yani raydan çıkar. Tövbe, raydan çıkmış bir trenin yeniden raya yerleştirilmesi gibi, zaman zaman günah ve is­yanla yoldan çıkan insanın yeniden iman rayına oturmasıdır. Tövbe kaç defa gittiysen git, hep ilk defa gelmişsin gibi karşı­landığın bab-ı rahmettir.</p>
<p>Yine tövbe bir yenilenme halidir, insanın ezelde yapmış ol­duğu kulluk sözleşmesini hatırlaması ve halini o sözleşmeye uygun şekle döndürmesi demektir. însan melekliğin ve şey­tanlığın tam ortasında, her ikisine elverişli bir formata sahip­tir. Melekliğin de şeytanlığın da bir sınırı yoktur. İşte tövbe şeytanlığa meyleden iradeyi, içindeki Allah’a döndürür. Şu ayeti hatırlayalım: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekil­lendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sa­kınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Tövbeyi bir çarpışma durumuna benzetebiliriz. Bu manada tövbe, insanın içindeki Allah ve şeytanın, iyilik ve kötülüğün mütemadi savaşında şeytana kazandırdığı mevzileri geri al­mak için bir adım geri çekilerek hatalarını tespit edip kendini yenilemiş bir vaziyette, yeni bir stratejiyle yeniden harekete geçirmesi planıdır. Diğer taraftan tövbe bir özeleştiridir. İn­sanın bir şeyi eleştirmesi için ona dışardan bakması gerekir. Dışardan bakmak için de onun dışında olması iktiza eder. Özeleştiri insanın kendine, kendi söz ve davranışlarına dışarı­dan bakarak ve gayriindi bir tarzda ölçüp biçme imkânı verir. Kendine göre değil, hakikate göre hareket edip etmediğini in­san ancak bu şekilde gözlemleyebilir.</p>
<p>Günde kırk defa Fatihayı okuyor olmamızın insanın tövbeye olan ihtiyacı açısından çok derin bir anlamı var. İnsan günde kırk defa inhirafa uğrama, yoldan çıkma haliyle malul oldu­ğundan kırk defa gelip o kapıya yüz sürerek ahd ü peyman ta­zeler. Âdeta her namazda hatta her rekâtta bir kere daha özür dileyerek düzeleceğine söz veriyor.</p>
<p>Tövbe aynı zamanda bir yenilenme süreci, bir iç restorasyon­dur. Deformasyonlardan sonra iç saffeti yeniden kazanmak için ruha arız olmuş günah lekelerinden arınmayı ifade eder. İnsan günah işlemekten korunamayacağı için tövbeden bir an bile dûn olamaz. Doğruluğu teorik ve deneysel olarak ispat­lanmış entropi kanununu Albert Einstein, bütün bilimlerin birinci kanunu olarak tanımlar. Termodinamiğin ikinci ya­sasıdır. Entropi kâinatta düzenden kaosa, intizamdan bozul­maya doğru sürekli bir yönelişin adıdır. Eğer dış müdahale olmazsa» kâinatta bozulma kaçınılmazdır. Eğer sıcağı besle­mezseniz, soğuk olur. Bir yeri düzenli olarak temizlemezse­niz, kirlenir. îşte tövbe bu dış kontrolün adıdır.</p>
<p>insan sürekli tövbeyle kendini yenilemez, arınma kurnasına koşup ruhunu tazeleyemezse, bozulması kaçınılmazdır. Çün­kü en değerli şey bozulduğunda en değersiz olur. Bir salata­lığın bozulması sadece buzdolabını kokutur. Etin bozulması evi kokutur. İnsanın bozulması ise hiçbir şeye benzemez. Bir ağaçtan bir milyon kibrit çıkar ama bir kibrit bir milyon ağacı yakmaya yeter. Öyleyse bir insanın bozulması, bütün insanlı­ğın bozulması demek olacağından büyük tehlike arz eder. Bu noktada tövbe insanın asli hüviyetine dönüşünü ifade eder. Öyleyse tövbe pasif değil, aktif bir eylemdir.</p>
<p><strong>Tövbenin kul ile Rabbi arasındaki canlı boyutu</strong></p>
<p>Öncelikle tövbeyi ritüel boyutuna hasretmeyip yaşam biçimi olarak genellemek gerekiyor. Ona belli zaman ve mekândaki pratikleri yerine getirerek yapılan bir uygulama olarak bak­mamak lazım. Evet, onun da bir usulü var fakat tövbe daha temelde bir yaşam biçimidir. însanın sürekli Rabbi karşısın­da boynunu büküp mahcup durması, af dileme halinde ol­ması demektir.</p>
<p>Hıristiyanlıktaki tövbe ile mukayese, konuyu daha net ortaya koyacaktır. İslam’da tövbe için herhangi bir zaman ve mekân şartı veya sınırlaması yoktur. Belli zaman ve mekânlar töv­benin kabule karin olmasını sağlar ama asla garanti etmez ve tövbe için şart da değildir. Bu uygulama din adamlarının elinde tahrif edilmiş bir Hıristiyanlık âdetidir. İtiraf veya di­ğer adıyla günah çıkarma, kişilerin zaaflarının kilise tarafın­dan bilinerek toplumu daha rahat kontrol altına tutmak için icat edilmiş bir tezgâhtır. Kilisenin topluluklar üzerinde he­gemonyasını sürdürmesinde bu uygulamanın yeri büyüktür. Üstelik günah çıkarma işine bir de belge icat edilmiştir.</p>
<p>Oysa İslam insanın günahı sadece Allah’a itiraf etmesini em­reder. Hatta günahın başkasına anlatılması, affedilme olasılı­ğını zorlaştıran bir şeydir. Abdullah îbn Ömer anlatıyor:</p>
<p>Ben Resulullah’tan şöyle buyurduğunu işittim: Mümin kul Rabbine yaklaşır ve Rabbi onun üzerine örtüsünü koyar ve “İşlediğin falanca günahı biliyor musun?” der. Kul “Evet, ya Rabbi,” diyerek suçunu itiraf eder. Tam cehenneme gidece­ği korkusu onu kaplamışken Rabbi ona “Sen işlediğin güna­hı insanlardan gizledin. Bunun üzerine ben de seni dünyada rezil etmediğim gibi bugün burada bu günahlarım gizleye­rek seni affediyorum.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Aslına bakarsak, insanı helake götüren günah değil, tövbe- sizliktir. Çünkü tövbeden uzak durmak ya ümitsizliği ya da umursamazlığı ifade eder ki ikisi de küfrün bir başka veçhesi­dir. Efendimiz [s.a.v.] buyuruyor: “Her kul günah işler. Günah işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> En büyük günah ise yaptıklarının affolunmayacağı inancıdır.</p>
<p>Tövbe ayrıca, insanın geçmişiyle hesaplaşmasıdır. Bundan do­layı tövbe eden sadece affedilmez, aynı zamanda ödüllendirilir. Peki, nedir bu ödüller? Burada üç avantajdan bahsedebiliriz. Bi­rincisi, tövbenin kendisidir, yani kişiye tövbe etme fırsatının ve­rilmiş olmasıdır. İkincisi, günahlarının silinmesidir. Üçüncüsü ise işlediği günahların iyiliğe dönmesidir ki yani her günah ken­di cinsinden iyiliğe tekabül edip kayıtlara öyle geçer. Efendimiz [s.a.v.] bu konuda, “Nefsim elinde olana yemin ederim ki eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder, sizin yerinize günah işleyen, ardından tövbe eden bir topluluk getirirdi,” buyurur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Gerçekten de ardından tövbe gelen günah, açık denizdeki fır­tınaya benzer. Gemiyi sarsar ama güvertede pislik bırakmaz. Nitekim kriz fırsatın öteki adıdır, denir. Bu açıdan günah, insanın günah öncesi durumdan daha iyi bir yere gelmesine vesile de olabilir. Hatırlayalım, insan olmamız, irade nime­tiyle ödüllendirmemiz, cennete namzet kılınmamız, kâinatın Rabbini tanımamız gibi bir dizi nimet Hz. Âdem’in günahı­nın neticeleridir.</p>
<p><strong>Kur’an’da tövbe ve peygamberlerin kıssaları</strong></p>
<p>Kur’an’da 86 yerde tövbe kelimesi ve türevleri geçer. Bunla­rın hemen tamamında tövbe etmenin insanı yüceltmesinden bahsedilir. Ayet-i celileler müminlerden bahsederken “Onlar günah işlemeyen kimselerdir,” demez. Aksine, “Çirkin bir amel işlediklerinde, nefislerine zulmettiklerinde&#8230;” sözleriy­le günah işlemenin değil, haddini bilmemenin yani günahı itiraf etmemenin mümin olmaya aykırı olduğunu ifade eder. İçlerinden çarpıcı bir ayet şunları beyan buyurur: “Yine onlar, çirkin bir iş yaptıkları, yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarının bağışlanmasını iste­yenler -ki Allah’tan başka günahları kim bağışlar- ve bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Bu hususta dikkat ederseniz, şeytan da Hz. Âdem de kusur işlemiştir: “Âdem Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Fakat Âdem günahını itiraf ederek adam, iblis günahta ısrar ede­rek şeytan olmuştur. “Dediler ki: ‘Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.’”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Keza Hz. Musa bir adam öldürmüş ve ardından lafı hiç eğip bükmeden direkt suçunu itiraf ederek tövbe etmiştir: “Musa halkın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada biri kendi tarafindan, diğeri düşmanı taraflından; kavga eden iki adam gördü. Kendi tarafindan olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa da ona bir yumruk indirip onu öldürdü. Musa, ‘Bu şeytanın işidir. O gerçekten apaçık bir saptırıcı düşman­dır,’ dedi. Musa, ‘Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet,’ dedi. Allah da onu affetti. Şüphesiz o, çok bağışla­yandır, çok merhamet edendir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Diğer örnekte Hz. Yunus bir hata etti. Emr-i ilahi gelmesi­ni beklemeden kendisini dinlemeyen kavmini terk etti. Balı­ğın kanunda direkt konuyu kendi suçuna getirerek Rabbine kendisini şikâyet etti: “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulme­denlerden oldum.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Halbuki asıl suç kavminindi ama o başka­larının suçuna değil, kendi günahına odaklandı. “Evet, benim de yanlışlarım olmuştur ama işi bu raddeye, beni bu duruma onlar getirdi yarabbi,” diyebilirdi. Bunu söylemekte yerden göğe kadar haklıydı fakat o değil suçlu aramak, kavmini şikâ­yet edip serzenişte bulunmak; tövbe ederken tek bir kelimeyle bile bunlardan bahsetmeden doğrudan kendini zalim olmakla suçladı ve af diledi. Buradan anlıyoruz ki tövbe tedavidir ve bu yüzden itiraf da teşhistir. Eğer tedavi görmek istiyorsak, önce teşhisi koymalıyız.</p>
<p>Kur’an çok yerde Peygamber Efendimizi de [s.a.v.} tövbe etme­ye davet etmiştir. “Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> “Hem kendinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Hadislerde onun af ve mağfiret dileği daha belirgindir: “Ey insanlar! Al­lah a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defe tövbe ederim.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Özellikle günahtan azade bir hayat yaşamanın tamamen imkân­sızlaştığı bir çağda günahla alude ruhları tövbeyle temizlemek, en önemli kulluk vazifemizdir. Zira Rabbimiz, “Oysa sen on­ların içinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir,”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> buyuruyor. Artık Efendimiz [s.a.v.] içimizde değil. Topyekûn bir ümmet ola­rak azaptan korunmanın istiğfardan başka yolu kalmamıştır.</p>
<p><strong>Nasuh tövbesinin farkı</strong></p>
<p>Nasuh kelimesi Arapça mübalağa kalıbıdır. İhtiva ettiği ma­nanın en ziyadesini ifade eder. Lügatte bir söküğü dikmek, elbisedeki bir yırtığı onarmak, tamir etmek gibi anlamlara gelir. Istılahtaki manası ise samimiyettir. “Din samimiyettir,” hadisindeki <em>en-nasîha</em> kelimesinin samimiyet manasını ifade etmesi de buna delildir.</p>
<p>Peki, tövbenin nasuh olması ne demektir? Farz olan ibadet­ler bile zamanla özünden kopup âdete dönüştüğü gibi, tövbe de gerçek anlamını yitirip bir ağız alışkanlığına dönüşebilir. Kişide, tövbe için söylenmesi gereken sözleri telaffuz ederek gerçekten tövbe ettiği kanısı oluşabilir. Dolayısıyla kişi işlediği cürümden hicap duyup Rabbi karşısında ruhen ıstırap hisset­meden sadece “estağfirullah” demekle tövbe etmiş olmaz.</p>
<p>Bu yönüyle nasuh, tövbenin ruhudur. Hakikatte işlediği her günahı hatırladığında kişiyi hicaptan kıvrandırmayan tövbe geçerli olmaz. Efendimizin [s.a.v.] “Tövbenin alameti nedir?” sorusuna “Pişmanlıktır,” demesi bunun en açık delilidir. Tev- be-i nasuh hulus-i kalp ve hüsnüniyetle kişinin pişmanlığı en derinden hissederek günahtan pişmanlık duyması ve âdeta ciğeri yırtılırcasına inim inim inleyerek yakarmasıdır, insan ruhunu arındırıp dupduru hale getirecek böyle bir tövbe, ilahi iradeyi de devreye sokacak, rahmet-i Rahmân kendisine bir daha günah işleme fırsatı tanımayacaktır.</p>
<p>Nefis muhasebesinin tövbeyle münasebetine gelecek olursak, muhasebe duygusu insanın sürekli kendisini kontrol etmesi­ni, tövbe şuuru ise bu kontrol neticesinde eğer bir bozulma ve kokuşma oluştuysa, hiç tereddüt etmeden hemen geri adım atmasını sağlar. Bir türlü mensup olduğu hareketi ya da temsil ettiği ideolojiyi bırakamayan insanlar, tövbe şuuru gelişmemiş insanlardır. Onlar aynı yerde kırk yıl bulunmakla övünür, hiç değişmemekle iftihar ederler. İçlerinde bulunduğu durumdan bir kere olsun şüphe etmez, düşünce ve söylemlerini bir kere gözden geçirip özeleştiri yapmazlar. Eleştiri elemek, elekten geçirmektir. Özeleştiri insanın kendi duygu, düşünce ve dav­ranışlarını elekten geçirip çürüğü sağlamdan ayırmasıdır.</p>
<p>Günümüzde maalesef kendini değiştirmek bir kenara, halini hiç bozmama durumu çok makbul bir durum gibi takdir edi­lir. Halbuki Efendimizin [s.a.v.] davetine en sert mukabelede bulunanların temel argümanları da buydu. Bu yüzden ara­larında benzer bir psikoloji söz konusudur. Onu dinlemeyi hiç düşünmediler, anlamaya çalışmadılar. Tek söyledikleri, atalarının üzerine olduğu şeyin mutlak hakikat olduğuydu. Peygamberin davetini reddederken de bundan başka hiçbir dayanakları yoktu.</p>
<p>Düşünün, Hz. Ömer altıncı yılda Müslüman oldu ve İs­lam’a girmesine vesile olan Peygamberin mucizesi Kur’an ayetleriydi. Tâhâ suresinin ilk ayetlerini duyduğunda âdeta beyninde şimşekler çakmış, kendinden geçmişti. Bu demek­tir ki altı yıldan beri reddettiği bir inancın ne getirdiğine ne söylediğine bir kere olsun dönüp bakmamıştı. Bu durum, o gün Mekke’deki azılı müşriklerin tamamının ortak tav­rıydı. Neticede altı yıl sonra Hz. Ömer Mekke’deki önyargı duvarını yıkmıştır. Bundan dolayı ondan sonra Mekke’de</p>
<p>Müslümanların sayısı hızla artmıştır. Hz. Ömer’e Faruk sıfatı­nın verilmesinin hikmeti de budur.</p>
<p><strong>Toplumsal veya düşünsel bir tövbeden söz edeb<u>ilir miy</u>iz?</strong></p>
<p>Ferdî tövbenin dışında kalan bu noktalar önemlidir. Evet, tövbenin toplumsal boyutu vardır. Tıpkı bir ferdin heva ve hevesine uyarak günah işlemesi gibi, bazen de topyekûn bir millet yoldan çıkıp yanlışa düşebilir. Bu bazen sürü psikolo­jisiyle, bazen toplumun tamamına tesir etmiş travmatik bir hadisenin etkisiyle, bazen de genel kabule karşı koyma kor­kusuyla gerçekleşir. Böyle bir durumda hiç tereddüt etmeden toplu halde tövbe edip hatadan dönmek gerekir.</p>
<p>Kur’an’da Hz. Yunus kıssası bir topluluğun karıştığı isyanı ve yine toplu tövbeyi anlatır. Bu anlamda Hz. Yunus kıssa­sı toplumsal tövbe örneğidir: “Yunus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yunus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezil­lik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Hz. Yunus’un kavmi gibi topyekûn bir tövbe hareketi olma­sa da Emeviler dönemindeki Tevvâbîn hareketini de burada anmak yerinde olacaktır. Kısaca hatırlayacak olursak, Hz. Hüseyin’i, Emeviler’e karşı harekete geçmek için ısrarla Kû- fe’ye çağıran halk, Hz. Hüseyin’in bu davete icabet ederek yakınlarıyla beraber Kûfe’ye doğru yola çıktığında Kerbe- la’da katledilmesine göz yumdu. Zamanla yaptıkları hatanm büyüklüğünün farkına vararak tövbe ettiler ve tövbelerinin kabul olması için Hz. Hüseyin’in intikamını almaları ya da bu uğurda ölmeleri gerektiğini insanlara anlatmaya başladı­lar. Kısa zamanda hatırı sayılır kitleye ulaşan ve aralarında çeşitli sahabilerin de bulunduğu bu hareket, kendisine tövbe edenler anlamında Tevvâbîn adını verdi. Nitekim Hz. Hüse­yin&#8217;in intikamını almak için gerçekleştirilen bu ilk önemli te­şebbüs, kanlı bir şekilde sonlandı. Hz. Yunus’un kavminden farklı olarak, bu hareketin siyasi bir yönü de bulunmaktadır. Toplu olarak yaptıkları hatanın farkına vararak tövbe etmeleri ise iki kavmin de ortak noktasıdır.</p>
<p>Bunun dışında düşünsel tövbeden de bahsetmek mümkündür. Tarih, toplum ve tabiatın etkisinden çıkarak salt hak arayışı insanı en sonunda gerçeğe götürecektir. Yine de gerçeğin keş­fi yeterli değildir. Hak tecelli ettikten sonra hakka tabi olmak, tövbe bilincinin gelişmiş olmasıyla doğrudan alakalıdır. Bir in­san hakikati keşfetse ya da bütün çıplaklığıyla hakikat tecelli etse, eğer tövbe bilinci gelişmemişse, o güne kadar söyledik­leri ve yaptıklarını elinin tersiyle bir kenara iterek “Ben hakka tabi oluyorum zira hak tabi olunmaya en müstahak olandır,” demediği müddetçe hakkın kişiye hiçbir faydası olmayacaktır. Roger Garaudy&#8217;in tabiriyle, bir nehir denize doğru aktığında kaynağına ve fıtratına sadık kalır.</p>
<p>Söz konusu hakikat arayışı ve fikrî çaba son derece önemlidir. Buna rağmen, yola koyulmuş bir insan düşebilir. Düşmek aynı zamanda yürüdüğünün de delilidir. Zira yola koyulmayan düşe- mez. Bir şey yapmayan hata da yapamaz. Hata yapmak iş yapanla­ra mahsus bir durumdur. Peygamberin günde yüz defa istiğfar et­mesinin bir anlamı da peygamber olmasına rağmen sürekli korku ve ümit arasında olmasıdır. Bu, kendinden emin olmama halidir.</p>
<p>İşte bu aşamada ümitsizliğin tehlikesini fark ediyoruz. Öyle ya şeytanın tövbe eden bir insana günah işletmedeki asıl maksa­dı, günah işledikten sonra insanın ruhuna arız olan ümitsizlik halini yani kendinden ümit kesmesini gerçekleştirmektir. Her defasında tövbe etmesine rağmen yine günah batağına düşen kişi, bir vakit sonra, ben daha düzelmem deme noktasına ge­lirse, şeytan günah işletmedeki asıl hedefine ulaşmış olur. Mer­hum Akif ne güzel demiş: “Yeis öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun. Azmine sarıl sımsıkı, bak ne olursun!”</p>
<p>Muhammed Yazıcı &#8211; Modern Dünya İlmihali,syf:71-80</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Şems, 91:7-8.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Müslim, “Kitabu’t-Tevbe,” 6.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Tirmizî, “Kıyamet”, 49; îbn Mâce, “Zühd”, 30.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Müslim, “Tevbe”</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Âl-i îmrân, 3:135.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Tâhâ, 20:121.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> A’râf, 7:23.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Kasas, 28:15-16.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Enbiyâ, 21:87.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Tevbe, 9:43.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Muhammed, 47:19.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Müslim, “Zikir” 42.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Enfâl, 8:33.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Yûnus, 10:98.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fabrika-ayarlarina-donmektovbe/">Fabrika Ayarlarına Dönmek:Tövbe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fabrika-ayarlarina-donmektovbe/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211; Ey Derviş!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 15:23:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26450</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Notlarım: .. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;) Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26451 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg" alt="" width="255" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg 191w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 255px) 100vw, 255px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Notlarım:</strong></p>
<p>.. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine bağlı sanırlar. Halk içindeki havas ehli ise &#8220;&#8230;men yeşâ&#8217;u ve yehdi..« (Allah) dilediğini doğru yola iletir” latifesinin gönlü süsleyen asıl mânâsına itibar ederek duânın sadır olması için gereken icâbetin husule gelmesinin, Allah&#8217;ın kulunun fiilini rızâsına ve muhabbetine en uygun hâle getirdikten sonra gerçekleşeceğini bilir. Mahlükatın amellerinin tamamı ve gidişatının geneli |99| “Yallâhu halakakum ve mâ ta&#8217;melün * Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.” hükmünde bulurlar.</span></p>
<hr />
<p>&#8230;Sâhibi olduğun tüm güzel isimlerin hürmetine ve feryadımızı duymaya muktedir olduğun sıfatının hürmetine (sen beni duy) Ya Rabbi&#8230; Ben haykırsam sanki dâvâcıymışım gibi olur, susup otursam mânâsız bir hâl hâsıl olur. Gülsem sanki şakrakmışım gibi olur, ağlasam riyâkârlık olur&#8230;)</p>
<hr />
<p>(&#8230;Ey Derviş! Sabahleyin uyandığında aynaya bak! Güzelse yüzün, çirkin iş yapma; çirkinse yüzün, iki çirkin işi bir arada yapma.)</p>
<hr />
<p>(Ya Rabbi insanların kalbine merhamet eyle! *# Herkesin derdine sabrınla devâ eyle * Ben kulun ne isteyeceğimi bilmem * Âlim olan sen en iyi olanı ihsan eyle)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230; Olabilecek şeyi iste O&#8217;ndan. O da ister O&#8217;ndan istemeni, Olmayacak bir şeyi isteme O&#8217;ndan ve kork O&#8217;ndan istememekten! Sen yürümemişsin bu yolda. Bu yüzden gösterilmedi hiçbir şey sana. Kim onun kapısını çaldı da kapısı açılmadı? Eğer âşinâ olsaydın Hâlik&#8217;a (fâni olana) itibar etmezdin halka&#8230;) </span></p>
<p><span class="text-alt">Ey Fakir! Varlık ve lütuf kazanma arzusundaysan eğer; evvelâ sonsuz hazineler bahşeden Allah&#8217;tan iste. Çünkü her nevi hazinelerin mâliki ve tüm mevcüdatın sâhibi olan Yüce Allah, arzu ve talep sâhiplerinin niyazından hoşnut olur. İlk olarak ihtiyaç sâhibi yoksul zavallılardan isteme. Zira onun perişan hâli senden beterdir. Onun için kendisine sığınır da yardım talebinde bulunup ricâcı olursun diye korkar.</span></p>
<hr />
<p>Kulluk eden her bendenin azat olması gerekir. İnsanın kemali kulluktadır; izzeti tevâzu ve bağlılığındadır. İyi dost iyi işten daha iyi; kötü dost kötü yılandan daha kötüdür. İyi dost seni affa götürür, kötü dost seni şüpheye götürür. Kötü yük de seni imandan eder Allah korusun. Eğer iyi bir dostun varsa neşelen, yoksa iste.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Allah, bu dünyayı hicap mahalli kılıp birkaç hicabın nakşını yazmıştır. Muhakkikler demişlerdir ki: “Kendi varlığıyla kâim olmayan hiçbir şey, dâim olamaz; kendi vücuduyla sâbit olmayan hiçbir şey de hayat bulmaz. Dalgıç, kuru nehirde aramaz bir şey;çiftci toprağa ekmez tohum. Dünyanın nakışları, boyar gözü.Göz renge boyanınca gönül taş gibi katılaşır. Şüphesiz gönül arzularını riyâzetle uzaklaştırıp nefsi mücâhedeyle ortadan kaldıranlar, perdelerin arasında aradıklarını buldular, Ancak dalalet ve cehâlet ehli olanlar olmadıkları gibi göründüler. Hamamın nakşına âşık olup aldandılar, her şadırvan başına bir kement attılar. Baktığında onlardan ne tarikatten bir iz ne cefâdan bir pişmanlık ne de vefâ yolunda bir adım görürsün.</span></p>
<hr />
<p>|YA Rab, senden kulluğu istiyorum * Pâdişahlığın bin kat artsın istiyorum* Herkes senin kapından bir muradını diliyor* Ben ise bu cihanda senden seni istiyorum)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlâhi, sen öyle güçlü, kudretli bir yaradan öyle bilerek hükmeden ve her şeyi yerli yerine koyan hikmet sâhibi bir Cenâb-ı Haksın ki hilkat ve zuhurdan evvel izâfi yokluk hazinende bir sır olarak bulunan eşyâyı yoktan var edip gözle görülür şekilde varoluş aynasında (69) aksettirir ve “Leyse ke-mislihi şey&#8217;un * &#8230; O&#8217;nun benzeri hiçbir şey yoktur&#8230; &#8216; ardi ve-lâ fi&#8217;s-semâi&#8230;* yeryüzünde ve gökyüzünde” hükmünce benzerlik kusurundan münezzeh ve benzeyişten berisin. Sorgulanamaz zâr-ı ilâhine teşbihde bulunan cehâlet puchânesindeki gafletin basiretsizliğine tutulmuş kör gafiller yine senin yarattığın, “&#8230;Ve mâ min dâbbetin fi&#8217;l-ardi illâ “alâllâhi rızkuhâ &#8230; * </span></p>
<p><span class="text-alt">Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah&#8217;ın üzerine olmasın!.” naatınca yine senin rızıklandırdığındır. Ya İlâhe&#8217;l-âlemin “&#8230;ve-hulika&#8217;l insânu da&#8217;ifâ(n) * &#8230;insan zayıf yaratılmıştır.” vukufunca fit rarım gereği ortaya çıkan ve hilkatimin dayanağı olan aslımın zayıflığıyla bana hitap ettin. Öyleyse zayıf olan kişinin amellerinin onun zayıflık mertebesince olmaması güçtür ve bu âcizliğin yaradılıştan tahakkuk etmesi, lütuf meclisinde mâzeret bildirirken kolayca izâhat vermeye imkân verir.</span></p>
<hr />
<p>İlâhi, bizim gönül hazinemizin toprağına senin muhabbecinden hâsıl olan tohumluktan (50) gayrısını ekme. Bizim topraktan yaratılmış bedenimizin kabzına mübtelâ olan güçsüz kudretsiz ruhlarımıza lütuf ve merhametinle muâmele etmekten gayrısını revâ görme, Ve bizim kurak ekin tarlamıza rahmet yağmurlarını bahşedip belâ dolusunu yağdırma. Ey mârifet hâmisi olan yüce padişâh! Ehadiyetinin gerektirdiği itâat yöresinde kötü işlerin ifâsına kanaat ederek günah işleyip dâr&#8217;ül-emân ikliminin selâmet ve saâdetinden dehşet fermanının korkusuyla firar etmiştik. İnâyetinin befteresiyle! dâvet ettin.</p>
<p>Yaptıklarımız yüzünden havf ü haşyet içinde ve yarın Arasat Meydanı&#8217;nda husule gelecek bu taş ve sütundan dehşet ü vahşetin pençesindeydik. Umuma gani olan *&#8230; lâ taknetü min rahmetillâh (rahmetillâhi) &#8230; *&#8230; Allah&#8217;ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin&#8230;” sofrasının kenarına oturtup “&#8230;(A)llâhe yağfiru-zzunübe cemi&#8217;â(an)&#8230; *&#8230; Allah dilerse bütün günahları bağışlar&#8230;”? ile nimetini esirgemeyerek bu keder ve mahrümiyet çölünün açlarına yüce ziyâfetini bahşettin. İlâhi Ya Rabbi başlarımızda utancın tozu, gönlümüzde hasret derdi ve yüzümüzde utanç ve mahcübiyetimizden solgunluk vardır. Sana dostluk etmedikse, düşmanlık da etmedik Ya Rabbi! Türlü türlü cürüm ve hatâ ile kabahader işleyerek nefsimizi helâk kuyusuna arıp ne ettiysek kendimize ettik.</p>
<hr />
<p>|&#8230; O&#8217;nun sevgisiyle yükselmeyen her dağ çöldür. O&#8217;nun deryâsından olmayan her (bir katre) su, topyekün kandır. Ebü Maşşer Belhi (r.a.) şöyle der: Bana altı şey vâciptir; bunlardan ikisi dile, ikisi kalbe, ikisi bedenedir. Allah&#8217;ı zikretmek ve hoş konuşmak dile vâciptir. Allah&#8217;ın emrini yüceltmek ve halka şefkat göstermek kalbe vâciptir. Allah&#8217;a tâat ve halkı incitmemek bedene vâciptir&#8230;|</p>
<hr />
<p>Tövbe dilde, tespih elde gönülse günahın şevkiyle dolu. Günahlar dahi istiğfarımızdan sebep bize gülerler)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Duyulmamış ve görülmemişi konuşma, İnsanları övmede de yermede de aşırıya kaçma, Kulağınla duyduğun şeye karşı şuurlu ol; doğruyu söyle ve ayıp arama, Yalan gibi gözüken doğruyu söyleme, Her ne kadar sana zararı dokunacak olsa da cevap vermede aceleci davranma; sözü doğruluktan saptırma, Sormadılarsa konuşma; çağırmadılarsa gitme. Alınmayacak şeyi satma, Bağışla ki bağışlasınlar. Kendinden bahsetme, Musibetin hevesin sonunda olduğunu bil. Koydugun şeyi geri alma. Yapılmamışı yapılmış sayma. Gönlü, şeytanın oyuncağı yapma. Kendine revâ görmediğini başkalarına da reva görme!</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;İlâhi! Ebâ Bekir ve Ömer&#8217;in bağışlanması nasıl iştir? Rahmetin her şeyi kapsamazsa bana ne miktardadır? Su üzerinde bir ot parçası da olsan havadaki bir sineğin kanadı da olsan; insan olmak için gönül kazan. Zâhirde Ka&#8217;be, su ve kilden inşâ edildi; batında Ka&#8217;be, can ve gönülden inşâ edildi. O (Ka&#8217;be) tuğladan (yapılmış) Ka&#8217;bedir; bu Ka&#8217;be sırların Ka&#8217;besidir. O Ka&#8217;be insanların tavafı için (yapılmış), bu Ka&#8217;be ise Hâlik&#8217;ın nazarının tavaf mahalidir. O Ka&#8217;be&#8217;nin mimarı İbrahim Hâlil&#8217;dir, bu Kabe&#8217;nin mimarı Rabb-i Celil&#8217;dir. Onda Merve ve Safâ vardır, bunda mürüvvet ve vefâ vardır.Orası sıfatın yeri, burası zât-i tecelli yeridir&#8230;</span></p>
<hr />
<p>Her alçağa esen rüzgâr gibi hevesli olma; her çalı çırpıya sıçrayan ateş gibi yanıp tutuşma. Her soysuza temas eden su gibi her yöne akıp durma. Toprak ol ki liyâkat sâhibiyle bir arada bulunup kaynaşasın.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">|&#8230;Dünyayı görmüş geçirmiş bir sohbet arkadaşıyla laf dalaşına girme. Cebreden, üstün ve ezici sultandan çekin ve onun azıcık iltifatını dahi çok gör. Affedilmeye lâyık olan kimseden affını esirgeme. Kötülerle ağız birliği etme. Eğer mecaİin varsa sadakayla defet belâyı. Akıllı kişilerle gör işini. Güngörmüş yaşlılara hürmet et. İlim ve meslek öğrenmeyi ayıp görme. Yaptığını göründüğün gibi yap. Kimseye iftira arma. Sözü iyice düşünmeden söyleme ki gücenmesinler sana. Her iki dünyanın faydasını, bilenlerin sohbetinde bil. Ayıplananı uğursuz bil, Malın tümünü ikbal, verilmemiş harcı da talihsizlik ve vebal bil. Kendini bütün âlemden aşağı gör. Boş konuşmayı bütün fitnelerin başı bil. Dost gibi görünen düşmanı, dost bilme. Mutlak zenginliği kanaatte bil, Fesada rızâ göstermeyi cümle günahların başı bil.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Derdini derman olabilecek kimselere söyle. Derdini seni teselli edebilecek ilâcı elinde olan kimseye aç. Sırrını kadınlara söyleme. Hastaya, ahmağa, sarhoşa nasihat eyleme. İş ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, işin erbabı olmayanlara buyurma. Dürüstlüğün gerektirdiği bir ameldir düşüncesiyle dostlarının ayıplarını etrafa duyurma. Bir kimsenin hânesine vardığında, nefsinin dizginlerini eline alarak gözbebeklerine seyretme küstahlığının ruhsatını verme. İçinde bulunduğun zamanın insanlarını iyice ölçüp biçerek sınamadıkça dostluk bağlarıyla bağlanma; “Min cerrabe&#8217;İ-mucarrebü hüllet bihi&#8217;n-nedâmetü * Kim denenmişi denediyse pişman olacak.” ? damgasıyla pişman olarak dağlanma.</span></p>
<hr />
<p>|&#8230;Görmekle tanınmaz. Tanıdığın miktarca görürsün aslında. Bekâyı arıyorsan, bulursun fenâda. Bâki olanı arıyorsan, Yüce Allah&#8217;tır. Kurtulursan kendi benliğinden, ulaşırsın Allah&#8217;a. Fazlaca özür dilemek mürüvvetsizlik, özrü kabul etmemek fütüvvetsizliktir&#8230; |</p>
<hr />
<p>|&#8230; Eğer girmek istersen, kapı açıktır sana, Girmezsen de yoktur Hakk&#8217;ın ihtiyacı sana. Muhabbet çaldı kapıyı, mihnet seslendi içerden. Aşka daldırdım elimi, ne olacaksa olsun, Yokluk âlemi güzel şeydir. Nerede durursan dur, kimsin diyecek yoktur&#8230;)</p>
<hr />
<p>|&#8230;Beklemek tâkat gerektirir, yok ki tâkatimiz. Sabır ferâgat gerektirir, yok ki ferâgatimiz. Haramdır kulluk etmek Allah&#8217;tan başkasına. Kul ol sen O&#8217;na, köle olsun bütün âlem sana. Zamanın cevrinden ölmüş birini görürsen, ben oyum işte. Deryâların arasında bir susuz görürsen, ben oyum işte&#8230;|</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bulunduğun yerde haddini bilmezlik ve edepsizlik yapma. Her halde Müteâli Allah&#8217;ın hazır ve bilcümle ahvaline nazır oldugunu bil “Er-ricâlu kavvâmüne ala&#8217;n-nisâi &#8230; * Erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler&#8230;”hükmünü bozup işi gücü kervan yolu kesmek olan kadınları erkekler üzerine üstün ve hâkimiyeti altında kendisine tâbi olunan olmasını talep etme. Çağın tıyneti kötü alçak, aşağılık tabiatlı fırsatçı âdetleriyle huylanıp utanılacak âdi hareketlere alışmaktan sakın. Ahde vefâ göster. Fırsatı ganimet bil.</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 11:09:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Dil ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Fiiller ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Taceddin -es-Sübki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nimetin sana nereden geldiğini ve senden alınma sebebini bilmen gerekir. Çünkü nimet senden sebepsiz yere alınmaz. “Bir toplum kendisinde-ki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onda bulunanı değiştirmez.”1 [8] Bilmelisin ki bu nimet ancak yerine getirmen gereken bir vazifeyi terk ettiğin için senden alınmıştır. Bu vazife ise şükürdür. Şükredilmeyen her nimet yok olmayı hak eder. Denilmiştir ki: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/">Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" data-page-number="24" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p><img decoding="async" class=" wp-image-9439 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir-11.jpg" alt="" width="452" height="310" /></p>
<p>Nimetin sana nereden geldiğini ve senden alınma sebebini bilmen gerekir. Çünkü nimet senden sebepsiz yere alınmaz. “Bir toplum kendisinde-ki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onda bulunanı değiştirmez.”1</p>
<p>[8] Bilmelisin ki bu nimet ancak yerine getirmen gereken bir vazifeyi terk ettiğin için senden alınmıştır. Bu vazife ise şükürdür. Şükredilmeyen her nimet yok olmayı hak eder. Denilmiştir ki: “Nimet şükredildiğinde kalıcı olur, nankörlük edildiğinde ise kaybolur.” Yine denilmiştir ki: “Kar-şılığında şükredilen nimet yok olmaz, nankörlük edilen nimet ise kalıcı olmaz.” Ayrıca, “Nimet vahşi bir hayvan gibidir, onu şükürle bağlayınız.” denilmiştir. Nimete nankörlük etmenin onu kesin olarak ortadan kaldı-racağına dair deliller çoktur. Bu delilleri zikrederek sözü uzatmayacağız. Netice olarak Allah Teâlâ’nın kitabı ve Resûlullah’ın (s.a.) sünneti, nimete nankörlüğün o nimeti ortadan kaldıracağına, şükrün ise onu arttıracağına dair iki delildir.</p>
<p>[9] Ârifler demiştir ki: “Şüphesiz ki Rab Teâlâ istisnasız bütün nimetlerin şükürle artacağını kesin olarak belirtmiştir. Fakat beş şey bundan müstes-nadır: Zenginlik, duaya icâbet, rızık, bağışlanma ve tövbe.” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecek-tir.”2, “Allah (kaldırılması için) kendisine yalvardığınız belâyı dilerse kaldı-rır.”3, “Allah dilediğine hesapsız lutufta bulunur.”4, “[Allah] dilediğini bağış-lar.”5, “Sonra Allah bunun ardından yine dilediğinin tövbesini kabul eder.”6[Bu beş şey dışında] şükür konusunda Allah Teâlâ hiçbir istisna koymamış ve şöyle demiştir: “Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) arttıracağım.”7</p>
<p>[10] Şayet “Şükür nedir?” diye soracak olursan, derim ki ârifler onu açıklamış ve hakikatini ortaya koymuşlardır. Fakat ben senin için bunu özetleyip anlayabileceğin şekilde anlatacağım: Şükür kalp, dil ve fiillerle olacak şekilde üç rükne sahiptir.</p>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="26" data-loaded="true">
<div class="textLayer"><strong>A. Kalp ile Yapılan Şükür</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[11]En büyük şükür kalp ile olandır. Bununla kastedilen, bu nimeti sana Allah Teâlâ’nın verdiğini ve hiçbir şeyin O’na ortak olamayacağını bil-men ve buna inanmandır. Yüksek bir makam sahibi veya emîr, vezir, efen-di, arkadaş, baba vb. kimseler gibi bir şey yapmaya güç yetirebilen herkes, aslında başkaları için bir şey yapabilmek şöyle dursun kendileri için bile bir şey yapmaya güç yetiremezler. Şayet kişi hayırlı bir iş yapmış ise bu işi yaptı-ran Allah Teâlâ’dır ve kişinin o işte hiçbir yapıp etmesi söz konusu değildir.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[12] Bir hükümdarın kendisine bir şey ihsan ettiği kişi şayet hükümda-rın vezirinin veya maiyetinden birinin o işte bir rolü olduğunu düşünürse, bu kimseleri nimette hükümdara ortak etmiş olur. Çünkü bu nimeti sadece hükümdardan değil, hem hükümdardan hem de başkasından bilmiş, şük-ran duygusunu ikisi arasında paylaştırmış olur. Böylece hükümdarın hakkı konusunda ona ortak koşmuş olur. Bu inanışından ötürü onu cezalandır-mak hükümdarın hakkıdır.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[13] Şayet, “Bana hizmet sorumluluğu bulunan, emeğimin geçtiği, ara-mızda sadakat bağı olan, dinim ve dünyam adına bana faydaları dokunan, kalbimden çıkaramayacağım insanlar varken bu hastalığın ilacı nedir?” diye soracak olursan cevabım şu olacaktır: “Onları senin hizmetine veren, kalp-lerini bu arzu ile dolduran ve sana faydaları dokunsun diye vesileleri onlara kolaylaştıran kimdir? Hadi söyle bana!” Şayet, “Onları hizmetime veren Allah’tır. Güneş de ay da O’nun emri altındadır ve her şey Allah’ın kanu-nu içinde hareket eder.” diyecek olursan bil ki bütün bunlar Allah’ın gücü dâhilinde hizmet ederler. Sen bahsettiklerinin bir şey yapabileceklerine ina-nıyorsan, senin menşurunun yazılmasında kullanılan kalem, mürekkep ve kâğıdın da gerçek fâil olduklarına inanıyorsun demektir. Niçin [bu menşu-ru onaylayan] muvakki‘in gerçek fâil olduğuna inanmıyorsun? Peki, niçin sana dirhemler veren hâzinin gerçek fâil olduğuna inanmıyorsun? Her bir dirhemin hükümdarın kontrolünde olduğunu ve hâzinin kendi hâline bı-rakılsa sana bir zerre bile vermeyeceğini anladığın ve buna inandığın zaman bil ki yaratılmışlardan sana ulaşan her bir iyilik Allah’ın gücü dâhilinde gerçekleşmiştir. Sadece O’na şükret ve hiç kimseyi O’na ortak koşma.</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="27" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="28" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>Bilmelisin ki Allah Teâlâ yaratılmış olanlara –ki yaratılmış olan her şey başkasına mecburdur- küllî iradeyi hâkim kılmıştır. Allah sana iyiliği dokunan kimse üzerinde bazı saikler uyandırır ve kalbine sana ihsanda bu-lunma hissini yerleştirir. Bundan sonra sana ihsanda bulunmamak için hiç-bir yol bulamaz. Durum böyle olunca, seni düşündüğü için değil kendisini düşündüğü için sana ihsanda bulunmuş olur. Sana ihsanda bulunmakta bir maksadı olmasa bunu yapmazdı. Şayet sana ihsanda bulunmakla kendisi-nin bir fayda edineceğine inanmasaydı, bunu yapmazdı. Demek ki o, sana ihsanda bulunarak aslında kendi menfaatini istemiştir. Aslında seni, kendisi için istediği başka bir nimete vesile kılmıştır. Şu hâlde sana nimeti veren, onu senin hizmetine verip kalbine de sana ihsan etme arzusunu yerleştiren-den başkası değildir.</p>
<p>[15] Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Resûlullah şöyle de-miştir: “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.”8 aynı lafızla, Tirmizî ise iki farklı şekilde aynı rivayeti aktarmıştır. Bunlardan ilki, “Kim insanlara teşekkür etmezse Allah Teâlâ’ya da şükretmemiş olur.”9 Diğeri ise, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah Teâlâ’ya da şükretmemiş olur.”10Nu‘mân b. Beşîr’in rivayet ettiği hadise göre Hz. Peygamber şöyle demiş-tir: “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Al-lah’a da şükretmez. Allah’ın nimetini anmak şükür, onu anmayı terk etmek ise nankörlüktür.”11 Bu hadisin isnadında, bazı cerh âlimlerinin hakkında olumsuz şeyler söylediği Vekî‘ b. Cerrâh’ın babası Cerrâh b. Melîh bulun-maktadır. İşin aslı o, güvenilir bir râvidir ve Müslim ondan hadis rivayet etmiştir. Eş‘as b. Kays el-Kindî şöyle demiştir: “Allah’a en fazla şükreden, insanlara en fazla teşekkür edendir.” Ahmed b. Menî‘ [244/858-9] bu riva-yeti Müsned’ine almıştır. Şimdi diyeceksin ki madem bu gibi hadisler var, şeriat niçin sadece Allah’a şükretmemi söylüyor? Buna cevap olarak derim ki: Sana nimetin O’nun tarafından ihsan edilmiş olmasından dolayı. Se-nin yalnızca Allah’a edeceğin şükür, iyilikleri arttırmasını dilemek olacaktır. Senin üzerine düşen, bu ve açıklamasına gerek duymadığımız sebeplerden dolayı hakiki fâil olan Rab Teâlâ’ya şükretmendir.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="29" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="30" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[16]Sana ihsanda bulunan kişiye onun hakiki fâil olduğuna inandı-ğın için değil, Allah emrettiği için teşekkür etmen gerekir. Şayet onun fâil olduğunu düşünerek teşekkür edecek olursan, teşekkür etmemiş şirk koş-muş olursun. Sana ihsanda bulunan kişiye teşekkür etmeli ama onun sana faydasının da zararının da dokunmayacağını bilmelisin. Onun sana karşı tavırları en ufak bir nedenle değişebilir, sevgisi ise nefrete dönüşebilir. Bu saikler ortadan kalkarak tam tersine de dönebilir. Şüphesiz tek ihsan edici, değişmeyen, dönüşmeyen ve zâil olmayan Rablerin Rabbi’dir. Yaratılmış ile Yaratan arasındaki vasıta ise bize karşı merhametli ve bağışlayıcı olan, bu durumu hiç değişmeyen Muhammed Mustafa’dır (s.a.) ki o emin, bütün mahlûkatın en hayırlısı, resullerin ve nebîlerin efendisidir. Âlemlerin Rabbi katından salât ve selâmın en güzeli onun üzerine olsun.</p>
<p>[17] Bu kaideyi iyice anladığın zaman yani tüm nimetlerin sana yara-tılmışlardan biri tarafından değil Allah Teâlâ tarafından verildiğini idrak eder hâle geldiğinde, işte bu, nimet için en büyük şükür ve şükrün de en büyük rüknü olur. Bu nedenle muhakkiklerin çoğu onu şükrün bizzat ken-disi saymışlar ve “Şükür, ihsanda bulunanın nimetini boyun eğerek itiraf etmektir.” demişlerdir. Tıpkı sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin, “Hac Arafat’tır.”12 ve “Pişmanlık tövbedir.”13 sözlerinde olduğu gibi bunu da şük-rün en büyük rüknü kabul etmişlerdir.</p>
<p>[18] Dâvûd b. Süleyman b. Dâvûd el-Âbârî semâ yoluyla Ömer b. Ebi’t-Tâhir Yûsuf b. Ömer b. Yûsuf ’tan, o Berekât İbn İbrâhim el-Huşû‘î’den, o Hibetullah b. el-Ekfânî, o Ahmed b. Abdülvâhid b. Muhammed ve Mu-hammed b. Ukayl b. Ahmed’den, her ikisi Ebûbekir Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Ebi’l-Hadîd’den, o Ebûbekir Muhammed b. Ca‘fer es-Sâmirî el-Harâitî’den, o Yahyâ b. Ebî Tâlib’den, o Ali b. Âsım b. İsmâil b. Ebî Hâlid’den, o Ebî Amr eş-Şeybânî’den rivayet etmiştir: Tûr günü Mûsâ (as), “Rabbim, şayet namaz kıldıysam senin lutfunla, tasadduk ettiysem senin lutfunla ve tebliğ görevimi yerine getirdiysem senin lutfunladır. Sana nasıl şükredeyim?” diye sorunca Allah Teâlâ, “Ey Mûsâ, işte şimdi bana şükret-miş oldun.”; başka bir rivayette ise, “Nimetin benden olduğunu anladığın-da şükrünü eda etmiş olduğun için senden razı oldum.” buyurmuştur.</p>
<div class="endOfContent">Bu şüphesiz doğrudur ve kendi seçimimizle yapıp ettiğimiz her şey Allah’ın bizim üzerimizdeki bir nimetidir. Azalarımız, gücümüz, irademiz, güdülerimiz, hareket ve davranışlarımızı sağlayan diğer bütün işlerimiz, Al-lah’ın yarattığı şeyler ve onun birer nimetidir. Biz aslında O’nun nimetine yine O’nun nimetiyle şükrederiz.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[20] Âlimlerin hatibi Şâfiî (r.a.) bu noktaya işaret etmiş ve şöyle demiş-tir: “Yalnızca bir nimetinin şükrü dahi ancak yine kendisinden bir ihsan ile eda edilebilecek olan Allah’a hamdolsun. Eda edecek kimse için önceki bir nimetin şükrünün edası yine şükrü gereken yeni bir nimetle olur. Tari-fini yapacak olanlar O’nun büyüklüğünün sınırına erişemezler. Öyle ki O, kendisini vasfetmiştir ve bu, yarattıklarının onu vasfetmesinin ötesindedir.”</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[21] Mahmûd el-Verrâk şu şiiri söylemiştir:</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">Allah’ın nimetine şükrüm, tıpkı bunun gibi şükrü gerektiren bir nimetle olur</div>
<div class="endOfContent">O’nun lutfetmesi olmadan şükür nasıl tamam olur ki? Günler uzasa, ömür sürekli olsa bile.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[22] Bu rükün konusunda ulemâ, bizim zikrettiklerimizden fazlasını söylememiştir. Kanaatimce nimete mazhar olan kişi -onda bir azalma olsa dahi- Allah Teâlâ tarafından ihsan edildiği için elindeki nimete aynı önemi vererek özen göstermelidir. Çünkü O’nun ihsan ettiği şey, az olsa dahi ona az denilemez. Dahası kişi, o nimeti hak etmediğini ve gerçekte kendisi-nin akıtılan meniden bir nutfe olduğunu itiraf edip nefsine küçümseyerek bakmalıdır. Allah Teâlâ onu, hak ettiğinden dolayı değil kendi lutfuyla o nimete ulaştırmıştır.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[23] Bilirsin ki, bir kimseye hükümdarın birinden bir hediye ulaşsa, o kimse de hediyeyi küçümseyip önemsiz görse, hükümdar ondan bunun in-tikamını alır, onu şiddetle cezalandırır, yanından uzaklaştırır ve ihsanından men eder. Şayet hükümdarın nimetini yüceltip o nimete nispetle kendi değersizliğini itiraf etse, hükümdar bundan memnun kalacak ve yaptığı bu iş başka bir nimetin kendisine verilmesine vesile olacaktır.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[24] Rab Teâlâ’ya hiçbir şey gizli kalmaz. O, sende olan her şey-den haberdardır. Şayet kalbinde nimeti küçük görürsen nime-tin ortadan kalkmasından ve ona muhtaç olmandan korkulur.</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="31" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="32" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent">Şayet onu kalbinde yüceltirsen, bu defa nimetin devamına ve artmasına sevin. eş-Şeyhü’l-İmâm’ın 14 [ö. 1355/756] -Allah rahmet etsin- şöyle dediğini işittim: “Bir kimseye hediyeler verdim ve o kimse bu hediyeleri küçümsedi. Anladım ki Allah Teâlâ bu ihsanı ona vermeyecek ve onu bu ihsana muhtaç edecek.”</div>
</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="34" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[25] Şayet, “Çoğu insanın kendisine verileni az bulması hastalığının ilacı nedir?” diyecek olursan şöyle söylerim: Bunun ilacı, kişinin dönüp kendisine bakması ve “Allah Teâlâ onda hak sahibi mi? Kişinin kendi aslı nedir? Ulaştığı şeye nasıl ulaşmıştır?” gibi soruları düşünmesidir. Aslının ne olduğunu düşünüp az bulduğu o nimete ulaşıncaya kadar ki hâlini de-ğerlendiren herkes, bu nimeti ancak hesapta olmayan bol bir ihsan olarak görür. İşte bu, hastalığın çarelerinden biridir.</p>
<p>[26] Bu hastalığın bir diğer ilacı ise nimetin Allah Teâlâ’dan olduğunu kabul etmen ve Yüce Allah’ın zelil kuluna az bile olsa bir iyilik ihsan etti-ğinde onu hatırlamış olduğunu bilmendir. Seni hatırlayan seni zelil etmez. Kerîm olan Allah Teâlâ’nın seni hatırlaması ancak seni imtihan etmek is-temesindendir. Ondan geleni müjde bil ve bunun aksini düşünmekten de sakın.</p>
<p>[27] Şayet Allah Teâlâ’nın sana verdiğini az bulacak olursan bil ki, Allah sana çok bile vermiştir. Yine bu ihsan, şükrettiğin takdirde bundan daha fazla olan bir başka ihsana ulaştıracağı için de çoktur. İhsan edeni görme-den sadece nimete baktığın için onu küçük görmektesin.</p>
<p>[28] Sana bir hikâye anlatayım: Hükümdarın biri sefere çıkmaya karar verir ve maiyetinden birine bir at ihsan eder. Bu kimsenin kendi-sine verilen ata sevinmesinin birkaç seviyesi vardır. Bunların birincisi ve en üstünü, adamın bu nimet sayesinde hükümdarın hizmetinde sefere çıkması, onun maiyetinde yer alması, ayrıca avam arasından sıyrılıp ha-vass arasına girmesinden kaynaklanan sevinçtir. Onun at sebebiyle yaşa-dığı sevinç, hükümdarın gözü önünde bulunmasından ve onun dost-luğunu kazanmasındandır; yoksa bir at sahibi olmasından değildir. [İkincisi] ve bunun bir alt seviyesi, kendisine verilenin yalnızca bir at olmasından ötürü değil, hükümdarın onu hatırlamasına, ona ihsanı-na ve şefkatine işaret etmesinden kaynaklanan sevinçtir. Bu, ihsan edilen bir ata değil at sahibi olmakla elde edilen şeylere duyulan bir sevinçtir.Yalnızca binecek bir ata sahip olmak nedeniyle sevinmek ise en ucuz ve en değersiz olan üçüncü sevinçtir. Bu durum at için sevinmek ve onu verene bakmamak anlamına gelir. Bu kimse nazarında, bir atı hükümdarın hediye etmesiyle onu çölde bulması arasında hiçbir fark yoktur.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="35" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="36" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[29] Kişinin bütün bu işlerin tamamına sevinmesi ise dördüncü sevin-me hâlidir. Kişi sevinç duyar, çünkü bu hediye onu sultanın dostluğuna ulaştırmış, gelecek diğer nimetlerin habercisi olmuş ve ona fayda sağlamış-tır. Böyle sevinmenin bir sakıncası yoktur ancak bu birinci seviyenin altın-da bir sevinçtir. Zira birinci seviyede onun tek gayesi sadece hükümdardı. Bu, dünyadaki -kitabı kendileri için yazdığımız- kimselerin çoğunun ula-şamayacağı yüksek bir seviyedir. Bu nedenle açıklamasına fazlaca girmiyor, umumun anlayabileceği şekilde özetliyoruz ki kitapta bahsettiklerimizi an-layabilsinler ve bununla en yüce seviyeye yükselmeyi hedeflesinler. Rahmet kapısı açık, Rab Teâlâ müjdeleyicidir. Peki, nerede bunun için gayretle ça-lışacak olanlar?</p>
<p><strong>B. Dil ile Yapılan Şükür</strong></p>
<p>[30]Dil ile yapılan şüküre gelince&#8230; Bununla kastedilen, nimet karşılı-ğında Allah Teâlâ’ya hamd etmek ve Allah Teâlâ, “Rabbinin nimetine gelin-ce; onu anlat!”15 dediği için O’nun nimetini anmaktır. Nimeti anmamız riya, gösteriş ve gurur için değil, Rab Teâlâ’yı övmek için olmalıdır.</p>
<p>[31] Denilir ki, seleften bir grup bir araya gelir ve meclis dağılıncaya kadar sahip oldukları nimetleri birbirlerine anlatırlarmış. Üstâd Ebü’l-Kâ-sım el-Kuşeyrî [ö. 465/1072] meclistekilerden birinin şöyle dediğini söy-ler: “Bir gün bir yolculukta yaşı epeyce ilerlemiş bir adam görmüş ve ona hâlini sormuştum. Bana şunu anlattı: Gençlik yıllarımda amcamın kızına meylim, onun da bana meyli vardı. Benimle evlendirilmesine karar verildi. Zifaf gecesi, haydi bu geceyi bizi bir araya getirdiği için Allah’a şükretmekle geçirelim, dedik. Bütün gece namaz kıldık. Öyle ki ikimiz de birbirimize bakmaya vakit bulamadık. Sonra, ikinci geceyi de aynı şekilde geçirelim, dedik. Öyle ki yetmiş-seksen sene geçti biz hâlâ geceleri bu şekilde geçiriyo-ruz. Yanındaki yaşlı kadına dönerek ‘Öyle değil mi?’ diye sordu. Yaşlı kadın da adamı onayladı. Böylece yaşlı adam, bu büyük şükrü kendisine ilham eden Allah Teâlâ’nın nimetini anmış oldu. Onun bu nimeti anmış olması da ayrı bir şükürdür.”,</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="37" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="38" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[32]Rivayet edilir ki Ömer b. Abdülazîz’e (r.a.) bir heyet gelir. İçlerinden bir genç konuşmak için ayağa kalkar. Ömer, “Büyük birisi çıkıp konuşsun, büyük birisi!” deyince genç, “Ey Emîrü’l-mü’minîn! İşler yaşa göre olsaydı müslümanlar arasında yaşı senden daha büyük olanlar vardı.” der. Bunun üzerine Ömer, “Haklısın, konuş!” der ve genç, “Ey Emîrü’l-mü’minîn! Biz bir şey talep eden veya bir şeyden korkan bir heyet değiliz. İstenilebilecek şeylere ancak senin ikram etmenle ulaşırız. Korkulacak şeylerden ise senin adaletin bizi emin kılar. Biz bir teşekkür heyetiyiz, sana dilimizle teşekkür etmeye geldik.” der. Bu konuda daha birçok örnek vardır ama kitabımızın gayesi bunları saymak değildir.</p>
<p>[33] Bilmelisin ki hem kalp hem de dil ile yapılan şükür bütün nimet-ler için geçerlidir. Nimetler, kalp ve dil ile yapılacak şükür konusunda eşit durumdadırlar.</p>
<p><strong>C. Fiiller ile Yapılan Şükür</strong></p>
<p>[34]Fiillerle yapılan şükür ise, nimet verenin emirlerine itaat etmek ve yasaklarından kaçınmakla olur. Bu itaat ve kaçınma, her nimetin kendisine uygun şekilde yapılır ve her bir nimetin kendine has bir şükrü vardır. Esas olan, Allah Teâlâ’nın nimetlerini ona itaat için kullanman, isyan için kul-lanmaktan kaçınmandır.</p>
<p>[35] Nimeti göz ardı etmen ve nimete olması gerektiğinden farklı bir şe-kilde şükretmen gerçek şükür değildir. Kim bundan ayrılıp başka bir şekil-de şükretmeye yönelirse onu eksik yapmış ve en önemli hususu terk etmiş olur. Hakikatte akıllı kişi, bu iki şükrü birlikte eda edendir. Şayet bunları ayırmak gerekirse en doğru olan, her nimeti yaratıldığı şey için kullanmak-tır. Bu da örneklerle açıklanacaktır:</p>
<p><strong>1. [Göz Nimeti]</strong></p>
<p>[36]Göz nimeti için şükür, gözlerin bir müslümanda gördüğü bütün kusurları örtmek ve bakmanın yasak olduğu bütün kötü şeylere onları ka-patmakla olur. Şayet her gece gözlerin için iki rekât şükür namazı kılsan fakat onları haram kılınmış bir şeye bakmak için kullansan, bu nimetin şükrünü hakkıyla eda etmiş olmazsın.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="39" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer">
<div class="page" data-page-number="40" data-loaded="true">
<div class="textLayer"><strong>2. [Kulak Nimeti]</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[37]Kulak nimeti için şükretmek ise haramı dinlememen, işittiğin bü-tün kusurları da gizlemendir. Kulakların için Allah’a şükür olarak her gün iki dirhem sadaka versen, sonra da işittiğin bütün ayıpları açığa döksen ve duyduğun bütün haramlara ve gıybetlere kulak kesilsen o zaman bu nimet için hakkıyla şükretmiş sayılmazsın.3.</div>
<div></div>
<div class="textLayer"><strong>3.[Yöneticiler]</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[38]Bu kısım halifeyi ve onun dışında sultanı, onun nâiblerini, kadıları ve diğer makam sahibi kimseleri kapsar. Onlardan her birini tek tek zikre-deceğiz.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[39] Allah Teâlâ seni insanlar üzerinde bir makama getirdiğinde, reâyâ-nın durumunu iyice araştırman, hüküm verirken aralarında âdil olman, onlar hakkında eşitçe hükmetmen, heva ve arzundan sakınman, kesin bir delil sunmadıkça birisinin başka bir kimse hakkında söylediklerine kulak asmaman ve ilk gelenin söylediklerine göre aceleyle hüküm vermemen ge-rekir. Şayet ilk gelene meyleder ve onun doğru söylediğini düşünürsen, işte o zaman halka zulmettiğini bilmelisin. Kalbin şimdiye dek çeşitli gayelerle hâlden hâle geçip durdu ve boş arzuların onu dilediği gibi yönlendirdi. Biri hakikati söylediği hâlde, sen ilk gelenle sonra geleni eşit kabul edersen yine zulmetmiş olursun.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[40] Türkler [Memlük idarecileri] arasında ilk şikâyet edeni haklı bulan çok kimse gördüm. Bu onların kalplerini ele geçiren gaflet sebebiyle idi ki bu gaflet onların kalplerini susuz kara toprağa döndürmüştü. Toprağa bir su aksa, akan su saf mı bulanık mı, tatlı ve soğuk mu yoksa bulanık ve sıcak mı fark etmeksizin toprak bu suya kanar. Bu suya kandıktan sonra da saf ve güzel bir su bile gelse artık onu içine çekmez. Bu su onun üzerinden akar gider. İşte bunlar hakikatten habersiz kalplerdir. Bundan Allah’a sığınırız.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[41] Buna binaen senin zikrettiğimiz şekilde yöneticiliğin şükrünü eda etmen ve reâyâ ile eşit durumda olduğunu bilmen gerekir. Sen ken-din reâyânın önüne geçmedin. Bilakis seni onların önüne geçiren Allah Teâlâ’dır. O dileseydi seni bu işten men edip onları başa geçirebilirdi.</div>
<div>&#8230;</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>Taceddin -es-Sübki -Mu&#8217;idu&#8217;n-Ni&#8217;am ve aMubidu&#8217;n Nikam(Makam ve Meslek Ahlakı,Y.E.K,syf.24-44</div>
<div class="textLayer">
<div class="page" data-page-number="41" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div></div>
<div class="canvasWrapper"><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div class="page" data-page-number="43" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">1er-Ra‘d, 13/11.</div>
<div class="textLayer">2et-Tevbe, 9/28.</div>
<div class="textLayer">3el-En‘âm, 6/41.</div>
<div class="textLayer">4el-Bakara, 2/212.</div>
<div class="textLayer">5el-Bakara, 2/284; el-Mâide, 5/40.</div>
<div class="textLayer">6et-Tevbe, 9/27.</div>
<div class="textLayer">7İbrâhim, 14/7.</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">8.Ebû Dâvûd, “Edeb”, 12.</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="33" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">9.Tirmizî, “Birr”, 35.</div>
<div class="canvasWrapper">10.Tirmizî, “Birr”, 35.</div>
<div class="canvasWrapper">11.Ahmed b. Hanbel bu hadisi eserinde zikretmiş, eseri tahkik eden Şuayb el-Arnaût v.dğr. hadisin isnadı-nın zayıf olduğunu belirtmişlerdir (bk. Müsned, Beyrut 2001, XXX, 390). Hadisin zayıf oluşuyla ilgili olarak ayrıca bk. İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Kahire 1351, I, 333.</div>
<div class="textLayer">12.Nesâî, “Menâsikü’l-Hac”, 203; Tirmizî, “Hac”, 57; İbn Mâce, “Menâsik”, 57.</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">13.İbn Mâce, “Zühd”, 30</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">14.Sübkî’nin “eş-Şeyhü’l-İmâm” şeklinde kitap içerisinde sıkça atıf yaptığı bu kişi bazı yerlerde açıkça “babam” diyerek bahsettiği Takıyyüddin es-Sübkî’dir.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>15.ed-Duhâ, 93/11.510</div>
<div class="page" data-page-number="25" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/">Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarık Velioğlu &#8211; Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 13:29:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ali'nin Hz.Hasan'a Vasiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Velioğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24683</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24684 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg" alt="" width="274" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044.jpg 600w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" />Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden</strong></p>
<p>Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir kınayanın kınaması alıkoymasın. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan. Din bilgilerini derinliğine öğren. Bütün işlerde Allah’a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun&#8230;..Her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeblerle muttasıf olmam istiyorum. Daha gençsin, ömrün uzun; iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rüha sahip olmanı diliyorum. Öncelikle yüce Allah’ın kitabını öğrenmeni, te’vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlini, haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum, bunlardan başka bir şeyle değil.</p>
<p>Sonra, insanların, hevâlarına ve kendi görüşlerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylere düşmenden korkuyorum. Bu gibi hususların sana tembih edilmesinden hoşlanmadığını biliyorum, ama böyle meseleler hakkında tekrar tekrar ve sağlam bir uyarıda bulunmak, seni helakete götürmesinden endişe ettiğim bir şeyin içine sürüklenmenden daha sevimli geliyor bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir, bu vasiyeti yarmayı sana bırakıyorum&#8230;..Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla bâtılı birbirine karıştırması caiz olamaz. Bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur. Oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.</p>
<p>Bir de bil ki ölümün sahibi, yaşayışın da sahibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir; dert veren, derdi giderendir. Dünya, Allah’ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz; daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkı&#8217;le düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın, sonra bilgi sahibi oldun. Nice şeyler vardır ki bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hâle getirene yapış, kulluğun O’na olsun; rağbetin O’na yönelsin, korkun O’ndan olsun&#8230;&#8230;</p>
<p>Oğulcağızım! Nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı hâline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti&#8230;..Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni; tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz; rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir.</p>
<p>Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin.</p>
<p>İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır.q Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın&#8230;.Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah&#8217;la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah&#8217;tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır.</p>
<p>Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir&#8230;..Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O<br />
kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Hasan-ı Basri</strong></p>
<p>Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir&#8230;..Dünya dediğin üç gündür. Dün, bugün, yarın. Dünü geçtin, yaydan fırlayan oktan ne hayır umulur? Bugün ise her şeyindir. Kazanmak, faydalanmak, kaybetmek ve tüm işlerin bugün de gizlidir. Yarın ise sadece amellerin ve kuruntularından ibarettir.O halde guzel ve doğru işlere yapış&#8230;..Kulu mahveden, kuruntu ve emel deryasında amel etmektir.</p>
<hr />
<p><strong>İbn Sina</strong></p>
<p>Nefs, kîlükâle, münakaşa ve cidâle iltifat ettikçe, kavil ve fiilden, ahvâlden herhangi bir hâl ile münfail ve müteessir oldukça hiçbir zaman bedenden halâs bulamaz ve kurtulamaz. Şunu da bilmelidir ki harekâtın efdali namaz, sekenâtın efdali ise oruçtur. İyiliklerin en menfaatlisi sadaka, gidişlerin en temizi insanların eziyetlerine tahammül, gayretlerin en bâtıl ve yanlışı ise riyakârlıktır. Amellerin en iyisi sâdık niyetten hâsıl olan, niyetin hayırlısı da ilmin kalbinden açılandır. Hikmet faziletlerin anasıdır. Marifetullah evvellerin evvelidir. Güzel kelime Allah’a yükselir, iyi amel de onu yüceltir.</p>
<hr />
<p><strong>Gazzali</strong></p>
<p>Kâinat, kâinatın aynasıdır ve Allah’ı bilirseniz insanın kalbi kâinatın aynasıdır, öyleyse kendi kalbinize bakmalisınız. Orada sizi “kötülükten sakınmaya ve doğruyu seçmeye davet eden ve size yol gösterecek rehber “küçük bir sestir.” Acele karar vermekten sakınmaya, insanları sevmeye, Allah’a itaat etmeye söz veren kalptir. O sizi kesinlikle ebedî saadete götürecektir. Kendi nefsinizin en derinindeki şuurunuza yöneldiğiniz zaman, yüreğinizde Allah’a nüfuz etme idrakine sahip olursunuz&#8230;..İnsanlar canlı göründükleri hâlde, hakikatte ölüdürler. Çünkü Allah’ın kitabı ile hiçbir ilgileri kalmamıştır. Şüphesiz Kur’ân’ı dilleriyle okurlar, ancak hakikatte dilsizdirler. O’nun kendilerine okunduğunu da duyarlar, ancak hakikatte sağırdırlar. Kur’ân’ı pahalı ipek kumaşlara sarılı muhafaza içinde görürler, fakat onun mânasına ve esrarına karşı kördürler. Allah’ın Kitabı’nı kendilerine göre tefsir ederler. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’in emirlerini yerine getirmedikleri için çok cahildirler. Şeytanın kendilerine düşman olduğunu bilirler, ancak onunla yeteri kadar mücadele etmezler. Doğru yoldan sapmış ve dinî vecibelerini yerine getirmeyen bu insanların grubuna dahil olup aldanmamanız için sizi ikaz ediyorum.Nefislerinin bayağı arzuları ve ihtirasları onlara galebe çalmış ve onlara Allah’ın yardımı kesilmiştir. Tevbe etmeden Ölüm onlara ulaşırsa, hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de mübarek insanlara hakiki bir ışık ve rehber olan bir âyet-i kerime vardır: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münâfıkün. 9)</p>
<hr />
<p><strong>Abdulkadir-i Geylani</strong></p>
<p>Ey azîz! “Allah nüruyla dilediği kimseleri hidayet eder” (Nur, 35) feyzinin bulutlarından şuhüd şimşekleri çaktığı zaman, ve “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder” (Al-i İmrân, 74) kelâm-ı şerifinin inayeti sayesinde vuslat rüzgârları estiğinde, kalplerin gülistanında ünsiyet reyhanları çiçeklenir; “Ey Yusuf’ a olan hasretim!” (Yusuf, 84) nağmelerinin bostanlarında, şevk bülbülleri terennüm eder, iştiyak ateşleri sırlı bölgelerde alevlenir. Fikir kuşlarının kanatları, azamet fezasında uçarken hayran ve şaşkın kalakalır. Marifet sahralarında en parlak, en âteşîn akıllar yolunu şaşırır. Anlayışların temelleri, heybet darbesiyle sarsılır da sarsılır. Azimet gemileri, “Allah&#8221;ı hakkıyla takdir edemediler” (En“âm, 91) ummanlarının derinliklerinde; “Dağlar gibi bir dalga içinde onlarla beraber gidiyordu” (Had, 42) rüzgârları sayesinde yol alır. “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” (Mâide, 54) ayetinin aşk denizinin dalgaları çarpıştığında, herbiri lisan-ı hâl ile şöyle nida ederler: “Ya Rabbi beni mübarek bir menzile indir; menzil sahiplerinin en hayırlısı ancak Sensin.” (Mü‘mınun, 29)</p>
<hr />
<p><strong>İbn Arabi&#8217;nin Fahruddin er Razi&#8217;ye Mektubundan</strong></p>
<p>Bilmiş ol ki dostum, Allah seni muvaffak etsin, her varlığın bir sebebi vardır ki 0 şey o sebeple vücuda gelir. Her şeyin de iki ciheti bulunur, birisi sebebine, diğeri kendisini vücuda getirene -ki 0 Allah Teâlâ’dır-yöneliktir. Bütün insanlar, hukemâ ve filozoflar, yani muhakkiklerin dışındaki herkes, varlıkların sebeplerine yönelik cihetlerine nazar ederler. Muhakkikler -ehlullah arasında olan peygamberler, veliler ve melekler-ise, sebebi bilmekle birlikte, başka bir cihetten onu var edene nazar ederler.</p>
<p>Kimileri vardır ki Rabbine, onun cihetiyle değil de sebebi cihetiyle nazar eder ve der ki: “Kalbim Rabbimden bana haber verdi.” Diğer bazıları da -ki bunlar kâmildir“Bana Rabbim haber verdi” der; ki buna sahibimiz, ârif zat [Ebu Yezid Bistâmî] şu sözüyle işaret eder: “Siz ilminizi ölülerden aldınız, biz ise ilmimizi hiç ölmeyen Diri’den (Hayy lâyemut) aldık.” Varlığı başkasından alınmış olanın hükmü, bizim nazarımızda hiçbir şeyin hükmüdür. Arif asla Allah’tan başkasına dayanmaz.</p>
<hr />
<p><strong>Akşemseddinden Fatih Sultan Mehmete Mektubundan</strong></p>
<p>Dünyevî rahat, uhrevî rahatlığa nispetle yok hükmündedir, Cismânî lezzet, rühânî lezzete nisbeten hiçbir şeydir. Hiçbir şey olan şeye iltifat etmeyesiniz. En şiddetli imtihan/belâ peygamberlere, sonra evliyalara ve sonra da halifeleredir. Peygamberler ve veliler silkinde yol tutmuş olduğunuzu büyük nimet bilip hiçbir belâdan üzüntü duymayasınız, bilakis mütelezziz olasınız ki, Allah’ın kelamında bir zorluk, iki kolaylık arasında zikredilmiştir.</p>
<hr />
<p><strong>Ahmet Edirnevi</strong></p>
<p>Mehmedim, ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolu üzere ol. Fıkıh ve hadisi iyice öğren ve câhil sufilerden olma. Meşhur olmamaya bak, zira şöhret afettir. Fânî makamlara sarılma. Bu makam sahiplerinin dünyevî istekleri için aracı olma. İdareciler ve onların etrafında bulunanlarla iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, insanların haklarını korumak, Allah’in hadlerini ikame etmek gibi bir amaç dışında sohbet etme. Hankah kurup orada oturma. Zira bazı cüz’i menfaatler sülüke mani olur. Çok semâ etme ki, semâ kalbe nifak getirir. Semâ’ı inkar yoluna da gitme. Zira onun ehli ve ashabı vardır. Semâ’ın yüzbin lezzetinden yalnız bir lezzeti, bin yıllık marifete hükmeder. Sakın semâ’ı, halk arasında cereyan eden eğlence gibi görme.</p>
<hr />
<p><strong>Aziz Mahmud Hüdayi&#8217;den Belgratli Müniri Efendiye Mektub</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Azîm, kerem sahibi insanın mertebeleri üzerinedir. İnsan, beden ve kalb ve ruh ve sır cümlesidir. Sırrın sırrı Sübhan’dır. Sırr-ı Sübhânî, insanın sırrını muhafaza eder. İnsanın sırrını ruhun duası himaye eder ve hatta kalbi kaplar ve hıfzeder. Kalbi beden ve ten besler ve terbiye tekmil eder. Tıpkı meyveleri yaprakların, yaprakları dalların, dalları ağaçların, ağaçları da kabukların korumasi gibi. Mesela ağacın kabuğu soyulsa, tamamen bozulup çürür. Ne ağaç, ne dal, yaprak, ne de meyve kalmaz, cümlesi kurur. İnsanın cismi ile kainatın cismi zarf ve kap gibidir ve kabuk ise koruyucudur&#8230;.Nefsi ıslah etmek en önemli husustur. Kişinin kendi nefsini ıslah etmeden başkasının ıslahına yönelmesi gafletin ta kendisidir .</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Muhammed Nasuhi</strong></div>
<div></div>
<div>
<p>Benim oğlum,</p>
<p>İnsanın yaratılış sebebi marifetullahtır. Ubudiyet kalıbında “Vema halaktül inse ve’l-cinne illa liya’budün [Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım] (Zâriyât, 56) bu makam i’tisam billah ile olur.</p>
<p>İki cihan saadetinin alâmeti Allah’ın gayrisinden kaçınmak, gafletten uzak durmak ve günahlardan sakınmaktır. Bu takvaya nail olmayan padişah dahi olursa nikmettir; imtihan için kendisine süre verilmiş, geçici zaman için salıverilmiş demektir. Bu yoksa keramet ve âfıyet değildir. Takvanın alâmeti namazda huşüdur. Huşünun alâmeti, tadil-i erkâna riayettir. Allah indinde namazın makbul olduğunun, kalbin Allah Teâlâ’ya teveccühünün alâmetleri şevk ü aşk, niyaz ve tazarrü’dur. Kim Allah’a ait olursa, Allah da ona ait olur.</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div><strong>Hasan Sezai</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<p>Şeriat, tarikat bağının hısn-i hasînidir.Şeriata muhalif zındıkane kelâm mahza küfürdür.O makule kişilerden şeytandan ziyade firar etmek lazımdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Mehmed Emin Tokadi</strong></p>
<p>Bir nefeste iki nimet bulunur, bunun için iki şükür gerekir. Yirmi dört saatte, her saatte bin nefes, her nefese iki şükürden yirmi dört saatte kırk sekiz bin şükür eder. Bir insan her işini terk etse de “şükür şükür” diye dergâh-ı Hudâ’ya hamd ü şükr eylese yine kırk sekiz bin defa şükür diyemez. İmdi acziyet zâhir oldu. Malum oldu ki Hakk’ın (celle ve alâ) şükrünün binde birini eda edemeyiz. Hakkıyla şükrü edaya kim kâdirdir? “Ey Davud ailesi! Allah’ın nimetlerine şükretmek için çalışm. Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır.” (Sebe, 13)</p>
<hr />
<p><strong>Musa Topbaş</strong></p>
<p>Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerinin bir kula en büyük nimeti, aczini bildirmesidir.Her şeyin Cenab-i Hak&#8217;tan olduğunu bilen kul, olmayacak şeylerle zihnini bulandirmaz,kulluğuna devam eder ve yol alır&#8230;..Son derece âcizim, kusurlarla doluyum. Yegâne tesellim şudur ki, Allah’ın sevgililerini canımdan, varlığımdan, her şeyden daha fazla seviyorum. Öyle bir sevgi ki, sevdiğimi de bilemez haldeyim ki lisan ile yazı ile ifade edilemez. Allah Teâlâ Hazretleri’nden niyazımız ihlâslı, teslimiyet sahibi ve kulluğunda sabitkadem olan sizin gibi pek kıymetli yavrularımızı kendisinde ibkâ eylesin. Amin.87</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayati İnanç ile Sohbet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:38:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[gayret]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23944</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Mümin mümine gayret eder; mümin Allah’a gayret eder;Allah da mümin kuluna gayret eder. ” Bekir Develi:&#124; Efendimiz aleyhisselam, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim,” buyuruyor. Tamamlamak üzere dediğine göre hocam, demek ki bir asgari ahlak var. Hani Cenâb-ı Allah, “Ahsen-i takvim” * buyuruyor âyet-i kerîmede, demek ki bir ahlak mevcut, Efendimiz (s.a.v.) bu ahlakı tamamlamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/">Hayati İnanç ile Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23976 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg" alt="" width="300" height="190" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-600x380.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-768x486.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1024x648.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1536x972.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">&#8220;<em>Mümin mümine gayret eder; mümin Allah’a gayret eder;Allah da mümin kuluna gayret eder. ”</em></p>
<p dir="ltr"><strong>Bekir Develi:|</strong> <strong>Efendimiz aleyhisselam, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim,” buyuruyor. Tamamlamak üzere dediğine göre hocam, demek ki bir asgari ahlak var. Hani Cenâb-ı Allah, “Ahsen-i takvim” * buyuruyor âyet-i kerîmede, demek ki bir ahlak mevcut, Efendimiz (s.a.v.) bu ahlakı tamamlamak üzere gönderiliyor. Ve o zamanın Cahiliye Mekke’sinde, hatta peygamberliğini ilan ettikten sonra da ona en çok düşmanlık eden adamlar tarafından bile &#8220;Muhammed’ül Emin’ ’ olarak anılıyor, öyle biliniyor. Dârünnedve’de toplantı yapılıyor, “Ya bu millet bizim atalarımızın dinini fevç fevç terk ediyor, Muhammed’in (s.a.v.) arkasından gidiyor, nasıl yaparız da insanları geri kazanırız ya da onu itibarsızlaştırırız?” diyorlar. </strong></p>
<p dir="ltr"><strong>Biri bir şey söylüyor, biri başka bir şey söylüyor, Dârünnedve’deki müşriklerden biri d</strong><strong>e diyor ki, “Ona (sav.) emanet ettiğimiz altınları -ki inanmayanların altınları bile hâlâ onda emanet- değerli eşyalara ihanet ettiğini, onları harcadığını, iç ettiğini söyleyelim, böylece itibarsızlaştırırız..” Bunun üzerine dünyada ondan en çok nefret eden adam, Ebü Cehil diyor ki, “Buna kimse inanmaz, çünkü Muhammed (s.a.v.) öyle bir şey yapmaz&#8230;” Hasım dahi onun (s.a.v.) ahlakına şahitlik ediyor. Müşrikler dahi onun (s.a.v.) ahlakından son derece eminler. Oysaki bizim ahlakımızdan -bırakın hasmımızı- komşumuz, akrabalarımız, belki kendi ailemiz bile emin değil. Ve din aslında ahlaktır. Biraz bundan bahsedelim mi hocam?</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>Hayati İnanç:</strong>Ahlak; hı, lam, kaf; hulk, halk; yaratılışla doğrudan ilgilidir. Yani ahlak, olması gereken, fıtratta mevcut olandır ve bugün Batı dillerinden iltibasla onu etik kelimesiyle karşılıyorsak da aslında bu hiç uygun değildir. Çünkü etik dediğimiz şey göstermelik bir disiplindir. Gözümün içine baka baka beni kazıklama da ne yaparsan yap, demenin adıdır. Hâlbuki ahlak, doğrudan doğruya öze dairdir; ortada kimse yokken, sizi tenkit etmesi muhtemel bir insan mevcut değilken bile sizi çekip çeviren, sizi bağlayan bir hâli vardır. Yani kendi başınıza ve yalnızken de bir ahlak ve bir edep söz konusudur. Bu, aslında Allah ile münasebetimizin tam karşılığıdır; Halik ile mahlukun münasebetinin adıdır ahlak. Allah ile arayı iyi tutmanın adıdır. Çünkü imanla müşerref birisi kalbinin, bütün duygu ve düşüncelerinin Allah tarafından bilindiğini bilir, mesele odur. İnsanı ahlaklı kılan da zaten budur. Kişi, başıboş olmadığını bilir; bu hem muazzam bir güven teşkil eder hem de insanı hizada tutar.</p>
<p>Ahlak her an huzurda, O’nunla iletişim hâlindeymiş gibi yaşamaktır. Bugünlerde bundan uzak olduğumuz; materyalist, maddeci bir tutum benimsediğimiz; her şeyi elimizle dokunup gözümüzle görebildiğimiz şeylere göre dizayn etiiğimiz ve görülmeyi, tanınmayı, bilinmeyi, insanlar tarafından müşahede edilmeyi çok önemsediğimiz için bu noktada epey kayba uğradık, örselendik. Yani yediğimiz yemeği bile resimlerle sağa sola servis etmek gibi; ibadetimizî selfielerle diğer insanlarla paylaşmak gibi; her hâlimizi birilerine göstermezsek geçerli olmayacakmış gibi bir yapaylığı ve suniliği benimser hâle geldik. Bütün bunlar tasannu eseridir, gösteriştir. . . İşte bu bizi değersizleştiriyor, tenzîl-i rütbeye mahküm ediyor, aşağı çekiyor.</p>
<p>Hâlbuki Şeyh Galip ne demişti:</p>
<p>Hayfdır şâh iken âlemde gedâ olmayasın Keder-âlûde-i ümmîd u recâ olmayasın Vâdî-i ye’se düşüp hîç ü hebâ olmayasın Yanılıp reh-rev-i sahrâ-yı belâ olmayasın Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın Secdeler eyle ki merdûd-ı Hüdâ olmayasın.</p>
<p>Hayftır şah iken âlemde gedâ olmayasın: Yani senin altyapın, senin yaratılışın şah olmaya göre, sende o istidat var, peşin peşin var. Bunu zayi eder de geda olursan çok büyük ziyana uğramış olursun. Padişah olmaya layıkken köle olmak, zirvede olmak varken en dipte olmak gibi bir akıbete düşersin. Buna nasıl düşülür, diğer mısralarda tek tek izah ediyor.</p>
<p>Keder-âlâde-i ümmîd ü reca olmayasın: İnsanlardan bir şey beklemek veya onlardan ümit beslemek, onların kapısını aşındırmak gibi bir zaafa düşmeyesin. İnsanlardan bir şey bekleme derdine düşersen, ahlaken süküt etmiş olursun, İşini insanlara göre ayarlamaya başlarsın; bu da riya demek. tir, gösteriş demektir, samimiyetsizlik demektir.</p>
<p>Vâdî-ı&#8217; yeîse düşüp hiç ü hebâ olmayasın: “Vâdî-i ye’se” yani keder vadisine, ümitsizliğe düşüp kendine yazık etmeyesin. “Rehrev-i sahrâ-yı belâ” olursun. Yani eğer bu hataya düşersen belâ çölünde yolcu haline gelirsin. Düşme. Ümidvar ol.</p>
<p>Yanılıp rehrev-ı&#8217; sahrâ-yı belâ olmayasın: Yolu şaşırıp da bela çöllerine düşüp kaybolmayasın. Dünya insanı ahlaklı olmaktan uzaklaştıran çeşitli sebeplerle, tuzaklarla dolu. Cilveli, kandırıkçı, kendini çok önemli zannettiriyor. İçinde bulunduğumuz için de yüzeysel idrak, derin düşünemeyen idrak buna kapılabiliyor. Burada bir mevki elde etmek için, madde elde etmek için, bir duruma kavuşmak için ahlaktan uzaklaşarak kolaycılığa ve kısa yoldan hilelere başvurarak sonuç almaya yöneltiyor. Sakın böyle olmayasın.</p>
<p>Ademe muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın: Çok güzel bir örnek veriyor. İnsanoğlu hata eder ama baban Adem’e (a.s) bak, hatadan sonra nasıl davrandığına bak. Evet, hatası oldu ama boynunu büktü, hatasını itiraf etti, özür diledi, af istedi. Ne oldu? Adem safiyullah; ilk peygamber; altı büyük peygamberden biri; ülü’l azm. Öte yandan bir hata daha var; iblisin itaatsizliği. . .</p>
<p>Secdeler eyle ki merdüd-i Hüdâ olmayasın: Karşısına da bunu koyuyor şair. Burada da hata var ama ne oldu? Şeytan bâtılı savundu, hatasını müdafaa etti, diklendi, nedamet duymadı ve Azâzîl iken iblis-i lain oldu. Bu ikisi toprak kültürüyle ateş kültürünün mukayesesi; toprak kültürüne tevazu hâkim, her türlü kahrı çekiyor, seni taşıyor ama kibirlenen ateş de sonunda toprağa karışıyor. Toprak onu da içine alıyor. Toprak kültürünün başında model olarak Hz. Adem’i görüyoruz. Ateş kültürünün kumandanı ise iblis. Bütün davranışlarımızı buna göre ayarlamamız, bunu hatırımızda tutarak yola devam etmemiz gerekiyor.</p>
<p dir="ltr">İnsan tabii zaafa düşebilir. Kayserili Beliğ merhum şöyle diyor:</p>
<p dir="ltr">Bilmeyen sırr-ı kazâyi der-i pâşâya düşer Kısmen kânî olan dergeh-i Mevlâya düşer</p>
<p dir="ltr">Kaza sırrını bilmezsen, makam sahibinin veya servet sahibinin, yani paşanın kapısına düşersin; insanlardan bir şey beklemeye başlarsın, ümit edersin. Hâlbuki salim bir akıl buna asla tenezzül etmez. Neden? Bilir ki o da ölümlüdür; bugün makamı varsa yarın yoktur, bugün canı varsa yarın yoktur, nefesi bile emanettir. “Ben bundan ne isteyeyim, ne bekleyeyim, buna ne hacet?” der, haysiyetini muhafaza eder, vakur durur, ağırbaşlı olur, izzetini korur. Dememişler mi ki, “İmandan isteme; verirse minnet, vermezse zillet. Allah’tan iste; verirse nimet, vermezse hikmet.” İşte Allah ile ilişkiyi bu çerçevede düşünmeli. Ben ondan istiyorum, verirse nimet vermiş olur, vermezse bir hikmeti var<br />
dır, o da faydalıdır.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Sadece isterken de değil. Mesela günümüzde yaşanan kırgınlıkları, insanların birbirlerinden şekvacı olmasına baktığımızda biri diyor ki, “Benim falancayı bu k</strong><strong>adar iyiliğim dokundu, ona şöyle güzellikler yaptım, böyle para verdim, sonra bana bunu yaptı&#8230;” Aslında bu kırgınlığın temeline baktığımızda şunu görüyoruz: Yapılan şey Allah rızası için yapılmış olsa, kulun zaten hata yapması, yarın sırtını dönmesi ihtimali düşünülse, bu kırgınlık hiç yaşanmayabilir. “Ben zaten Allah rızası için yapmıştım ve karşılığını Allah’tan bekliyorum,” der insan, kırılmaz ve kızmaz. Değil mi?</strong></p>
<p dir="ltr">İnsanoğlu bir iyilik yaptığı zaman ikisi birden imtihana giriyor işte: Eğer iyiliği yapan kimse Allah rızasını gözetmeyip biraz böyle aferin ve karşılık beklediyse, imtihan gereği karşı taraf bir yanlış yaptığında tuzağa düşer. “Gördün mü bak, yaptığımız iyiliğe ne cevap verdi!” der. Araya soğukluk girer, ikisi de kaybeder. Hâlbuki aksi hâlde imtihan yine gerçekleşir ama kişi, sizin dediğiniz gibi, “Ben zaten Allah rızası için yapmıştım, insanlardan bir şey beklemiyordum,” der, müsterih olur. Bu, karşı tarafı utandım; o da tövbe eder, o da kazanır.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Ne kadar güzel,iki tarafli kazanç yada iki taraflı kayıp söz konusu</strong>.</p>
<p dir="ltr">Tabii tabii, ikimiz birden imtihandayız. Yani sadece âşık değil imtihanda olan, maşuk da imtihanda; sadece iyilik yapan değil, iyilik gören de imtihanda. Çünkü Cenâb-ı Hak gayret sahibidir. Şimdi efendim, temel ahlak meselesini bir güzel anlayabilmek için bu “gayret” noktasına biraz temas etmeli.</p>
<p dir="ltr"><strong>Nedir “gayret” hocam? Günümüzde kullandığım anlamı dışında başka bir manası daha var sanırım.</strong></p>
<p dir="ltr">Günümüzde “gayret” kelimesini çok çalışma, yorulma manasında anlıyorsak ve bu mana doğru ise de, haddizatında gayret ile haset kelimesini birlikte düşünüp bir kavramı kalplerimize ve zihnimize iyice yerleştirmemiz lazım. Gayret, kıskançlık demek; haset de kıskançlık demek. Bugün Türkçemizde biz ikisini de aynı kelimeyle, kıskançlık-kıskanma ile karşılıyoruz. Hâlbuki bunun biri pozitif, biri negatif. Negatif manadaki kıskançlık şu; karşınızdakinin bir iyiliğe sahip olmasını; ilim, servet, makam, ibadet, sevilirlik, itibar, her ne olursa bir nimete kavuşmasını çekemezsiniz, arzu etmezsiniz, onda olmasın bende olsun dersiniz; bu hasettir. Evet, Türkçede bunun karşılığı kıskançlık ama öbürü gibi değil, gayret daha farklı. Gayret, üzerinde hakkı bulunan mukaddes gördüğün kişi veya şeye başkasının el uzatmasına razı olmamak demektir. Yani mesela bir adamın hanımını kıskanması, dinini kıskanması, din kardeşini kıskanması&#8230; Şimdi burada bir hadîs-i kudsî zikredilir: “Mümin mümine gayret eder. Mümin Allah’a gayret eder. Allah da mümin kuluna gayret eder.” Üçünün de ayrı ayrı anlaşılması lazım.</p>
<p dir="ltr">Mümin mümine gayret eder. Bu ne demektir? Kıskanır. Sen beni kötü bir hâlde görsen, yakışmayan bir çirkinliğin içinde görsen, kıskanırsın. Beni o çamurun içinden çıkarmayı arzu edersin. Koluma girer ve, “Ya abi sana yakışmıyor,” dersin. Biraz cefası olsa da buna katlanır, beni oradan kurtarırsın, beni kıskanırsın yani. Gençliğinde, yirmi yaşındayken bize gelip giden ve soru soran bir delikanlıya, “Günah işlemeye gideceksen de yalnız gitme,” demişim, yirmis ene sonra şimdi, bunu teşekkürle andı. “O gün anlamamıştım ama şimdi anlıyorum,” dedi. Şöyle bir faydası var: Yanınızda bir kardeşiniz varsa Fazla ileri gidemiyorsunuz, koruyor sizi, kıskanıyor, gayret ediyor. Sizi bir fısk ficur, bir çirkinlik içinde görünce dayanamıyor, o hareketin sana yakışmadığını söylüyor.</p>
<p dir="ltr">Mümin Allah’a gayret eder. Bu ne demektir? Kıskanır. Rabbinin emirleri çiğneniyor, emrine hürmet gösterilmiyor, itibar edilmiyor diye kanına dokunur, acı çeker. “Rabbimin emrine nasıl uyulmaz?” der. Bir tanıdığım, merhum, fazilet ehli bir zat idi, şöyle demişti: Bazı arkadaşlarımızın, çocuklarını sabah namazına kaldırmakta gevşek davrandıklarını işitiyorum. Buna asla inanmıyorum, yapmaz arkadaşlarım diyorum ama Allah göstermesin, böyle bir şey varsa kim olduklarını unutup yakalarına sarılmak geliyor içimden&#8230; Dudakları kupkuru, yüzü bembeyaz oldu&#8230; Yani kıskanmak nedir, ben orada ayan beyan gördüm. Rabbimin emri çiğneniyor, bu nasıl olur diye çılgına dönen bir âşık hâli vardı. İşte sevmek böyle bir şey. Yoksa başkasının günahının ona zararı olacağından değil&#8230; Ama Rabbimin ve emirlerinin itibarını ayaklar altına alamazsın diyor. Dokunuyor, kanına dokunuyor.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Allah kuluna nasıl gayret ediyor hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">İşte o da şu şekilde: Hadîs-i kudsî’de Hak Teâlâ buyurmuş ki, “Ey kulum! Seni kendim için yarattım. Her şeyi senin için yarattım. Senin için yarattığım şeyler, seni benden alıkoymasın. Seni meşgul, seni benden gafil etmesin.” Yani Allah sana cenneti hazırlamış, sen dünyada çer çöpe aldandın..Olur mu bu? Ahde uyar mı?</p>
<p dir="ltr">| <strong>Buna mı tav oldun</strong>?</p>
<p dir="ltr">Buna mı tav oldun! Evet, buna mı tav oldun, güzel söyledin. Ahideşmedik mi? “Elestu bi-rabbi/kum, ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediğimde “Belâ, evet,” demedin mi? Sen bana söz vermedin mi? Ben bir şeye muhtaç olduğumdan mı sana emirler, yasaklar koydum? Haşa! Ama sen benim hatırımı gözetmedin.</p>
<p dir="ltr">Kulunun tövbe etmesi hâlinde Allah seviniyor. Hem de nasıl seviniyor. Neye? Senin tövbe etmene. Niye peki? Bu, sana olan sevgisinin şiddetini, gayretini ve seni kıskandığını gösteriyor. Bu hususta bir örnek daha arz edeceğim. Sahabilerden Muâz b. Cebel bir soru soruyor Resulullah Efendimiz’e (s.a.v.): “Ya Resulullah, hanımımı suç hâlinde görsem, cezalandırmak için bir şey yapamaz mıyım? İnisiyatif alamaz mıyım? İhkak-ı hakta bulunamaz mıyım?” Efendimiz (s.a.v.), “Hayır!” buyuruyor. “Dayanamam ya Resulullah,” diyor, “dayanamam.” Resulullah Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, “Kavminizin reisinin gayretini gördünüz, o çok gayret sahibidir, yani kıskanır. Ben ondan daha gayretliyim, Allah benden gayretlidir.” Buradan anla ki sen hududa tecavüz edersen, Allah indindeki durumun ne olur? Yani Allah’ın fuhşu men etmesi, Allah tarafından fuhşun yasaklanan, kuluna olan gayretindendir. Kıskanıyor bizi.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Nesle gayret ediyor, doğacak temiz evlatlara gayret ediyor.</strong></p>
<p dir="ltr">Gayret kavramı işte bu. Bu anlayış yerleştiğinde ve bu kavram güzelce anlaşıldığında, insan bütün davranışlarını O’nu gücendirmeme esası üzerine inşa eder. İnsan, Rabbimin üzerimdeki hakkına bir saldırı olmasın, O’nu gücendirecek bir şey yapmış olmayayım diye düşünür. Yerken, içerken, gezerken, tozaı&#8217;ken, evlenirken; ticari, siyasi her türlü ilişkilerini yürütürken bunu nazara alır, O’nun rızasını gözetir. Bilir ki bu kalp O’na aittir, bu kalbin sahibi O’dur ve buraya başka bir şeyin girmesi uygun değildir. Başka bir tutkuya yer vermek cinayettir. Şeyhülislâm Yahyâ bir beytinde, kalbinde başka bir tutkuya yer verirsen Kâbe’ye put sokmuş gibi olursun, aklını başına al diyor.</p>
<p>| <strong>Çünkü orası Allah’ın</strong> evi&#8230;</p>
<p>Allah’ın evi&#8230;</p>
<p>Hayati İnanç&amp;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayarı,syf.83-92</p>
<p dir="ltr">* ‘Ahsen-i takvim” ifadesi Andolsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık” (et-Tin 95/14) meâlindeki âyette geçmektedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/">Hayati İnanç ile Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Duanın &#8216;Kabulü Gecikirse Kaygılanma!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 07:59:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duam Kabul Edilmiyor Diye Üzülme!]]></category>
		<category><![CDATA[Duanın 'Kabulü Gecikirse Kaygılanma!]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23183</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’a yalvarıp yakarmasının karşılığını görememesi, tekrar tekrar dua etmesi ve hayli zaman geçtiği halde kendisi için hiçbir netice elde edememesi bir mümin açısından zorlu bir imtihandır. Müminin bunun sabır isteyen bir imtihan olduğunu bilmesi gerekir. Duanın kabulünün gecikmesiyle baş gösteren vesveseler, kuruntular, tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Bu türden bir durum benim de başıma geldi. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/">Duanın ‘Kabulü Gecikirse Kaygılanma!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23188 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-300x150.jpg" alt="" width="476" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092.jpg 1000w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" /></a></p>
<p>Allah’a yalvarıp yakarmasının karşılığını görememesi, tekrar tekrar dua etmesi ve hayli zaman geçtiği halde kendisi için hiçbir netice elde edememesi bir mümin açısından zorlu bir imtihandır. Müminin bunun sabır isteyen bir imtihan olduğunu bilmesi gerekir. Duanın kabulünün gecikmesiyle baş gösteren vesveseler, kuruntular, tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.</p>
<p>Bu türden bir durum benim de başıma geldi. Bir sıkıntıya düştüm. Allah’tan ne kadar yardım diledim, ne kadar yakardımsa da bir sonuç elde edemedim. O sırada İblis bütün hile ve desiseleriyle bana karşı “Cömertliği sonsuz, cimriliği imkânsızken, duanın kabulünün gecikmesi acaba neden ?” diyerek saldırıya geçti. Ben de ona şöyle seslendim: “Defol melun! Senin benim davamı üstlenmene ihtiyacım yok, senin avukatlığını istemem!”</p>
<p>Ardından da kendime gelip nefsime şöyle dedim: “Sen şeytanın vesveselerine kendini kaptırma! Çünkü Yüce Allah ’ın seni sınadığî bu cevabın gecikmesinde, düşmanın olan şeytanla mücadele etmekten başka bir çaban olmasaydı, bu bile Allah ’ın hikmeti olarak sana yeter de artardı! ” Nefsim de bana şöyle seslendi: “İçine düştüğüm bu kötü durumda duanın kabulünün gecikmesinin sebebi konusunda beni teselli et öyleyse!” Kendisine şunları söyledim:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> şurası kesindir ki Allah bir kraldır ve kralın verme veya vermeme yetkisi vardır. Kimse de O’nun kararlarına karşı çıkamaz!</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> Allah’ın hikmeti kesin delillerle sabittir. Senin için yararlı olacağını sandığın şey, aslında Allah’ın hikmeti ve ilmi açısından hiç de öyle değildir. Meselâ doktorun bazı uygulamaları sana hikmetten yoksun görünebilir, görünüşte zararlıyken, netice itibariyle hasat için yararlıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> gecikmesi yararlı, acelesi ise zararlı olabilir. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Dua ettim de kabul olunmadı diyerek acele etmedikçe kul daima hayırdadır!” (Müsned)</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> duanın karşılık bulmaması, belki sendeki bir kusurdan ötürüdür: Meselâ yiyeceğinin helâl olup olmadığı şüphesi vardır. Veya dua ettiğin sırada dalgın ve gafilsindir. Yahut da bir günahtan samimiyetle tövbe etmemişsindir. Duana icabet edilmemesinin sebebini sen işte bu sebepler arasında ara! Umulur ki o gecikmenin sebebini bulursun.<br />
&#8230;<br />
<strong>Beşincisi,</strong> istediğin şeyden maksadın nedir iyi bilmelisin. Belki o isteğin, seni günaha sürükleyecek veya daha üst bir düzeye yükselmene mâni olacaktır. İsteğinin reddedilmesi belki senin için daha hayırlıdır. Rivayet edildiğine göre, eski dönemlerin seçkin dindarlarından biri Allah’tan savaşa gitme imkânı vermesini istiyormuş. Kendisine hâtiften şöyle seslenilmiş: “Savaşa gidersen esir düşeceksin, esir düştüğünde de hıristiyan olacaksın.&#8221;’</p>
<p><strong>Altıncısı,</strong> duanın kabul edilmemesi belki de senin Allah&#8217;a yaklaşman ve O’na sığınman için bir vesile olacak; kabul edilmesi de, sen o isteğimle meşgul olacağın için Allah’ı unutmana yol açacaktır. Gerçekten de senin o ihtıyacın olmasaydı, Allah’ın kapısını çalmayacaktın! Yüce Allah bilir ki nimetlere dalan kullar O’ndan gafil olurlar. O yüzden zevk u safa arasında onlara bazı musibetler gönderir ki O’nun kapısına koşup yardımını dilesinler. Musibetin içine saklanmış bir lütuftur bu! Çünkü asıl musibet, seni Allah’tan uzaklaştırandır. Seni O’na yönlendiren belâ ise, senin açından ne güzeldir!</p>
<p>Anlatıldığına göre, Yahya el-Bekkâ rüyasında Rabbini görmüş ve şöyle demiş: “Yâ Rabbi, kaç defa sana dua ettim, duama hiç karşılık vermedin! ” O da “Ey Yahya! Senin seslenişini duymak benim hoşuma gidiyor! ”buyurmuş.</p>
<p>Bütün bunlar üzerinde kafa yorarsan, kaybettiğini ele geçirmekten ziyade senin için daha faydalı olan bu yönlere yönelirsin. Böylece de af dileyip bir hatamdan kurtulmaya, bir yanlışını düzeltmeye daha çok önem verir ve hep Yüceler Yücesi’nin kapısında durursun.</p>
<p>&#8230;.</p>
<p><strong>74 Duam Kabul Edilmiyor Diye Üzülme!</strong></p>
<p>Garip bir durumu düşündüm: Bir müminin başına bazen bir felaket gelir, dua eder, durmadan niyaz eder, fakat duasına hiçbir karşılık alamaz. Fakat tam o umutsuzluğa düşmek üzereyken kalbine bakılır. Allah’ın kader ve kazasına razı ise, Allah’ın lütfundan ümidini kesmemişse, genellikle onun duasına hemen karşılık verilir. Çünkü o kişi imanında samimidir ve şeytanın iğvalarına aldırmayıp onu alt etmiştir. İnsanın değer ve kalitesi de böyle durumlarda ortaya çıkar. Yüce Allah’ın şu sözü bu tür durumları ima eder: “Peygamber ve beraberindeki müminlere şunu dedirtecek kadar: Allah &#8216;ın yardımı ne zaman! ” (Bakara, 2/214)</p>
<p>Oğlunu (Hz. Yusufu) kaybettiğinde, o uzun bekleyişine rağmen, selâmete erme konusunda asla umutsuzluğa kapılmayan Hz. Yakup’un içinde bulunduğu durum işte böyle bir durumdu. İkinci oğlu da elinden alındığında Rabbinin lütfuna olan güveni hiçbir şekilde sarsılmadı ve şöyle dedi:</p>
<p>Umulur ki,Allah onların hepsini (ikisini) de bana getirir. ” (Yusuf, 12/83)</p>
<p>Şu şekilde dua eden Zekeriya aleyhisselâmın kanaati de onunki gibiydi: “Sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı.”(Meryem, 19/4)</p>
<p>Duanın kabul edilmesini uzun bulmaktan sakın! Bil ki Hükümdar O’dur ve işleri evirip çevirmede en yüce Bilge O’dur, yararlı olan şeyleri tek Bilen de O’dur! Bil ki O senin iç dünyanı test etmek, senin yakarışlarını duymak, sabundan ötürü seni mükâfatlandırmak, daha pek çok şey istiyordur. Ayrıca duanın kabulünü geciktirerek, İblis’in vesveselerine karşı vereceğin mücadelede seni sınamak istiyordur.</p>
<p>Bütün bu saydıklarımız, senin O’nun lütuf ve merhametine olan inancını güçlendirir ve seni O’na şükür ve hamd etmeye yöneltir. Çünkü bütün bu sınamalardan sonra seni O’na yönelip O’ndan yardım dileyecek kul olmaya layık görmüştür. O’na başvurmak ihtiyacı duyan kimsenin fakirliği en büyük zenginliktir!</p>
<p>İbnü&#8217;l-Cevzi &#8211; Bir Alimin Günlüğü,syf.85;146</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/">Duanın ‘Kabulü Gecikirse Kaygılanma!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbnü&#8217;l-Cevzi &#8211; Bir Alimin Günlüğü &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 07:56:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Öğrenmede Yol ve Yordam]]></category>
		<category><![CDATA[İntikamını Affederek Al!]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Sadece Mühlet Verir]]></category>
		<category><![CDATA[Şehveti]]></category>
		<category><![CDATA[Belaların İlacı]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Alimin Günlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Cenneti ‘Kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ceza ve ’Mükâfat]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevap]]></category>
		<category><![CDATA[Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?]]></category>
		<category><![CDATA[Sonuçları Kestirebilme]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür Etmesini Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Vaktin Kıymeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23176</guid>

					<description><![CDATA[<p>3 Sonuçları Kestirebilme Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer. Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23186 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg" alt="" width="392" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-768x511.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg 1200w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></strong></p>
<p><strong>3 Sonuçları Kestirebilme</strong></p>
<p>Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer.</p>
<p>Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat ettin ya da isyan ettin. Peki, senin o itaatsizliğinin sevinç ve mutluluğu nerede şimdi? Peki, itaatinin de yorgunluğu ve sıkıntısı şu an nerede? Çok uzakta kaldı onlar! Artık herkes yapıp ettiklerine göre hesaba çekilecek!</p>
<p>Ah, keşke 0 günahlar senden ayrılıp giderken, tamamen silinip yok olsalardı da seni rahat ve huzur içinde bıraksalardı!</p>
<p>Bunu sana biraz daha açayım: Ölüm ânını zihninde canlandır da, senin ihmallerinden kaynaklanan o pişmanlıkların acılığını bir düşün! “0 hazların tatlılığı nereye gitti?” demiyorum. Çünkü hazların tatlılığı çoktan acıhıyara dönüştü! Geride sadece telâfisi mümkün olmayan pişmanlığın acısı kaldı!</p>
<p>Her hareketin sonuçlarının olduğunu nasıl bilmezden gelebilirsin? Öyleyse sonuçların ne olacağını düşün de kendini kurtarmaya bak! Duygularının ve tutkularının yolunu izleme, pişman olursun!(s.24)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>5 Yasak Alana Yaklaşma!</strong></p>
<p>Yasaklara yaklaşan güvenlikten uzaklaşır! “Ben (öylesi yasaklara karşı) sabredip direnirim!” iddiasında bulunan kimse de, kendi nefsiyle baş başa bırakılır!</p>
<p>Bir bakışın bile bazen nice hesaplanamayan sonuçlar doğurması mümkündür! En fazla gözetim ve denetim altında tutulması gerekenler, göz ile dildir. Bir yandan yasaklara yaklaşırken diğer yandan, ben nasıl olsa nefsime hâkim olurum diye kendine güvenmekten sakın, hem de çok sakın! Çünkü nefsin nice hileleri ve nice tuzakları vardır!</p>
<p>Pek çok yiğit savaşta hiç kâle almadığı, hiç ummadığı kimseler tarafından yere serilmiştir. Hz. Hamza ile Vahşi’yi bir hatırlasana!(s.26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>8 O Onları Sever, Onlar da O&#8217;nu</strong></p>
<p>Sevgisi, sevgililerinin sevgisini kat kat aşan Rabbimiz ne yücedir! Rabbimiz sevdiklerine bahşettiği şeylerden dolayı sevdiklerini övüyor! Yetmiyor bir de onlara lütfedip verdiği şeyleri de (cennet karşılığında) satın alıyor!(Tevbe 111) Başkalarını kendilerine tercih etme fedakârlıklarından dolayı sevdiklerinin niteliklerinin en sonuncu niteliğine bile değer biçiyor! Oruçla da bunun örneğini veriyor ve onların (oruçlu) ağızlarının kokusunu seviyor!</p>
<p>Aman Allahım, bu ne yüce hâldir! Bütün insanlar bir araya gelse bile, bunu dile getirmeye güçleri yetmez! O’nun derin gerçekliğini de hiçbir hatip dile getiremez!(s.28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki -Allah seni başarılı kılsın- şuurunu kaybeden darbeleri hissetmez. Artısını, eksisini ancak nefis muhasebesi yapan farkedebilir. Gönlünün daraldığını hissettiğinde, şükretmediğin bir nimeti veya yaptığın bir hatayı hatırla! Nimetlerin kaybolup gitmesi ve musibetlerin âniden gelmesi konusunda dikkatli ol! Hoşgörürlük ve bağışlayıcılık halısının genişliği seni aldatmasın, çünkü o ansızın dürülebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmuyor mu: “İnsanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez! ” (Ra’d, 13/11). Ebu Ali Rüzbârî de şöyle diyordu: “Günah işlediğin halde sana iyi davranıldığını sanıp tövbe etmemen ve günah işlemeye devam ederek affedileceğine inanman, tam bir aldanıştır!(s.31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın ve öte âlemin hali üzerinde kafa yordum. Gördüm ki bu dünya meseleleri, insanın duygularına ve zevklerine, öbür dünya meseleleri ise, güçlü bir imana ve kesin bir inanca dayanıyor. O yüzden de duyguya dayalı şeyler, ilmi ve inancı zayıf kişilere çok daha çekici gelir. Bu hallerse, sebeplerinin çokluğuna göre sürer gider. Nitekim insanlarla düşüp kalkma, güzel kadınlara bakıma ve kendini zevk u safâya, kaptırma, duygusal olayları güçlendirir. Bir kenara çekilme, tefekküre dalma ve kendini ilme adama ise, öte âlem meselelerini dikkate aldırır.(s.54)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>29</strong> <strong>Ceza ve ’Mükâfat</strong></p>
<p>Allah’ın bu dünyada yarattığı her şey, öte dünyadakilerin birer örneğidir. Bu dünyada olup biten her şey de, âhirette olup biteceklerin bir numunesidir. Bu dünyadaki gördüklerimiz hakkında Hz. İbn Abbas şöyle demiştir: “İsimleri hariç, cennetteki hiçbir şey bu dünyada bulunanlara benzemez.” Bunun da sebebi şudur: Allah insana geçici bir mutluluğu tattırarak, onda sonsuz bir mutluluk arzusu uyandırır, bir cezalandırma tehdidinde bulunarak da, daha korkunç bir azabı hissettirir.</p>
<p>Şu dünyada olup bitene baktığımızda görürüz ki her zalim, öte âlemden önce daha bu dünyadayken er ya da geç cezasını bulur, her günahkâr için de aynı durum söz konusudur. Yüce Allah’ın şu kelâmının anlamı da budur zaten: “Kim fenalık yaparsa cezasını görür!” (Nisâ, 4/123). Bir kimse günahlar işlediği halde ne bedenine, ne de malına bir zarar gelmediğini görerek, cezalandırılmadığını ve ceza görmeyeceğini sanabilir. Aslında o peş peşe işlediği günahlarla cezalandırılmakta olduğunun farkında bile değildir! O yüzden bilgeler şu hatırlatmayı yaparlar: “Bir günahın ardından gelen bir diğer günah, o günahın cezasıdır; bir güzel işten sonra yapılan bir güzel iş de, o güzel davranışın bir mükâfatıdır. ”</p>
<p>Bu dünyada veri&#8217;len ceza bazen, manevî bir ceza olabilir, İsrailoğullarından bir âlimin şu anlattığı meselede olduğu gibi:“Yâ Rabbi, ben sana defalarca isyan ettiğim halde sen beni cezalandırmadın? -Ben seni çok sık cezalandırdım, fakat sen fark etmedin! Eskiden bana dua edip yakarırken aldığın o hazdan seni mahrum etmedim mi?”(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır</strong></p>
<p>Yüce Allah’ın varlığının delillerine baktım ve gördüm ki onlar kum tanelerinden daha fazla. Benim gözümde bu delillerden en şaşırtıcı olanı da, Allah’ın hoşuna gitmeyecek şeyi kulun gizlemesi, fakat Allah’ın onu eninde sonunda ortaya çıkarması ve insanların görmedikleri halde onu dillerine dolamaya başlamalarıdır. Bazen gizli tutulan bir günah, günahkârı halkın önünde rezil rüsvâ edecek şekilde gözler önüne serilir ve bu rezalet, onun gizlediği bütün günahların bir karşılığı olarak karşısına çıkar. Bunun da hikmeti, günahları cezalandıran Birinin olduğunu, O’nun bilgisi karşısında hiçbir perdenin, hiçbir gizlemenin fayda etmediğini ve O’nun katında hiçbir amelin kaybolup gitmediğini insanlar bilsinler diyedir.</p>
<p>Aynı durum hayır işleri yapan ve bunları gizleyen kimseler için de geçerlidir. O yapılanlar sonunda ortaya çıkar ve insanlara görünür, onlar da bunlardan övgüyle söz ederler. Hem de o kişinin hiçbir günahını artık bilmez olur ve sadece faziletlerinden bahsederler. Bu da yine bir Rabbin olduğu ve yapılan hiçbir davranışın O’nun katında asla zayi olmadığı bilinsin diyedir. Öte yandan insanların kalpleri, bir kimsenin halini anlar ve bilir.</p>
<p>O yüzden de kendisiyle Allah arasındaki bağın durumuna göre, onun o halini sever veya nefret eder, yerer veya över. Hali, Allah’ın iradesine uygun olan kişiyi Allah her türlü kaygıdan uzak tutar ve her çeşit şerden korur. Bir kimse Hak ile olan ilişkilerini göz ardı ederek halkla ilişkilerini düzelteyim diye düşündüğünde ise, niyeti onun aleyhine döner, kendisine yapılan övgüler de yergilere dönüşür.(s.69)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şehveti, nefsin arzularını yenmede öyle bir haz vardır ki her türlü hazdan üstündür. Görmez misin hevâ ve hevesine yenilen kimse nasıl rezil rüsvâ olmakta? Çünkü mağluptur o! Bunun aksine nefsinin arzularına karşı zafer kazanan kimsenin ise bileği her zaman güçlü, gönlü her daim kuvvetlidir! Çünkü galiptir 0!</p>
<p>Sakın ha sakın nefsinin isteklerine hoş gözle bakıp da hırsız gibi olma! Hani o hırsız çok iyi korunmuş parayı çalmanın şehvetine kaptırır da kendini, aklının gözüyle göremez bir türlü elinin kesileceğini. Senin basiret gözün sonuçları görecek şekilde açılsın! Açılsın da, hazzın ve şehvetin sonunda bezginlik veya başka bir belâ yahut da sevgiliden ayrılış gibi nasıl bir hüsrana dönüştüğünü görsün!</p>
<p>İlk günah, aç adamın ağzına aldığı ilk lokma gibidir. O ilk lokma onun karnını doyurmaz, açlığını gidermez ki! Aksine onun iştahını daha da kabartır! Öyleyse insan nefsinin arzularını yenmenin o enfes hazzını hatırlasın ve bu yolda sabır göstermenin kendisine neler kazandıracağını şöyle derinlemesine iyice bir düşünsün!Bu konuda direnip sabreden kısa zamanda selamete erer.(s.74)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>39 Belaların İlacı</strong></p>
<p>Başına bir bedbahtlık gelen ve ondan kurtulmak isteyen kimse, onu görmezden gelip kendisinin onu yenecek güçte olduğunu düşünsün, o zaman o belâ ona anlamsız gelir. Ondan kazanacağı sevabı aklına getirsin, ondan daha beterine uğrayabilecegini bir hayal etsin, o zaman bu musibetin kendisi için bir nimet olduğunu görecektir. Onun ne kadar çabuk kaybolup gidecegini de bir tasavvur etsin, çünkü şiddetli sıkıntılar olmasaydı, rahatlayıp huzur bulma umudu olmazdı. O belâyı, evine gelmiş ve her an onun arzusunu yerine getirmeye çalıştığı bir misafiriymiş gibi görsün, ne kadar çabuk gittiğini işte o zaman fark eder! Eli açık ve yüce gönüllü bir ev sahibi olarak övülmek ne güzel şeydir!</p>
<p>Zor durumda bulunan müminin hali de bunun gibidir. Bu zorluğun süreceği zamanı dikkate almalı, bir öfkeyi dile getiren bir sözün ağzından çıkmaması veya gönlünden böyle bir düşüncenin geçmemesi için, kendisini sürekli kontrol etmelidir. İşte o zaman sevap şafağı sökecek, belâ gecesi sona erecek, karanlıkları kat ettiği için yolcu alkışlanacak ve sonunda selâmet yurduna erişmiş olacaktır.(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>45 Yaratılıştan Dersler</strong></p>
<p>Rabbimin benim hayatta kalmam için gösterdiği özene şöyle bakıp da bir düşündüm: Bulutlara hükmediyor, toprak altındaki tohum ölü gibi durur ve bir hayat soluğu beklerken rahmetini yağdırıyor. Derken o tohum boy atıyor, yemyeşil bir bitki oluyor. Suyu azaldığında Yaradan’ından yardım dilemek için boynunu eğiyor ve yas elbisesine bürünüyor. Benim gibi onun da güneşin hararetine, suyun serinliğine, meltemin okşamasına ve yerin besinine ihtiyacı var. O tohum gibi benim de nasıl şekillenip biçimlendiğimi bana düşündüren Rabbime sonsuz hamd ve senâlar olsun!</p>
<p>Allah’ın hikmetinin bazı yönlerini kavrayabilmiş olan sen, ey nefsim, eğer O’ndan başkasına yönelirsen yazıklar olsun sana! Daha da utanç vericisi ise, senin gibi birine bel bağlamandır! O ise sana hâl diliyle şöyle seslenir: “Sen neysen ben de oyum! ” Öyleyse, sen her şeyin asıl Yaradan’ına dön, sebeplere değil, 0 sebepleri var eden Allah’a yönel! O’nu hakkıyla bilip tanıyana ne mutlu! Çünkü O’nu bilmek, bu dünyaya da, öte âleme de sahip olmak demektir.(s.95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>65 Tefekkür Etmesini Bilmek</strong></p>
<p>İlim öğrenmek iddiasıyla yanıma gelen birine ilmin benzersiz, hikmetin erişilmez noktalarını öğretmeye çalışıyordum. Fakat baktım ki benim söylediklerime pek kulak verdiği yok, anlattıklarımın derinliklerine inmek arzusundan yoksun; ne gibi sonuçlar çıkaracağım konusunda meraksız. Bu tür şeylerden bahsetmeyi hemen bıraktım ve kendisine şöyle dedim: “Bu çok kıymetli bilgiler kalbinde, susuzluktan kıvranan birinin suyu arayışı gibi arzulu olan kimselere yarar!”</p>
<p>Bundan bir ders çıkarıp kendi kendime şöyle dedim: Eğer bu kişi benim dediklerimi can kulağıyla dinlese, anlattıklarımdan dolayı bana teşekkür edip beni övseydi, ben de kendisine değer verir, çalışmalarım ve sözlerimin en önemli yanlarını ona açardım. Evet, anladım ki o kişi bu tür bilgilere layık değil, ben de o bilgileri ona vermekten vazgeçtim ve kendisinden yüz çevirdim.</p>
<p>Bu durumdan ben ayrıca şöyle bir ders de çıkardım: Allah bütün mahlükatı sınıflandırdı, onları belli bir düzen içinde yarattı, onlara mükemmel bir yapı ve denge verdi, sonra da bunları akıl sahiplerinin dikkatine sundu. Bütün bunların hikmetini, derin hakikatini kavramaya çalışan akıl sahibi bir kimse, anlayışının derecesine göre bu düzeni koyana teşekkür eder, O’nun övgüsünü yapar. O zaman kendisi de, mahlûkatı bu şekilde düzenleyen tarafından sevilir.</p>
<p>Aynı şekilde 0, harikulâde hikmetler, eşsiz bilgiler ve bilgelikler içeren Kur’ân’ı da vahyetti. Kim Kur’ân’ı düşüne düşüne okur ve dikkatini bütünüyle ona yönlendirerek onunla konuşursa, Allah’ın rızasını kazanır ve O’na yakın olmanın hazzını tadar. Fakat zihni ve kalbi bu dünya işleriyle perdelenmiş kimse ise, böyle bir ayrıcalıktan mahrum bırakılır. Zaten Yüce Allah da şöyle buyurur: “Yeryüzünde hak etmedikleri halde büyüklük taslayanları ayetlerimden uzak tutacağım. ”(Araf , 7/146)(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>92.Vaktin Kıymeti</strong></p>
<p>Bakıyorum da insanların pek çoğu vaktini hayret edilecek bir şekilde harcıyorlar. Geceler uzunsa, zamanlarını boş tartışmalar veya savaş ve maceralardan bahseden bir kitabı okumakla öldürüyorlar. Günler uzadığında da, bol bol uyuyor, öğle sonralarında da Dicle kıyılarında veya çarşı pazarda dolaşıyorlar. Bu insanlar deniz ortasında, ne yönü, ne pusulası olan bir gemide ha bire tartışıp konuşup duran kimselere benziyorlar.</p>
<p>Hayatın anlamını anlamış, o yüzden de erzak hazırlığı yapan ve yaklaşan yolculuğun kaygısını taşıyan pek az insan görüyorum. Bu nitelikteki insanlar da farklı farklılar. Farklılıkları da o ebedî ikamet yerinde harcanılması gereken şeyler konusundaki bilgilerinin az veya çok oluşundan ileri geliyor. Aralarında en uyanık olanları, oradaki en iyi kazancın ne olduğunu sorup soruşturuyor ve daha fazla kâr elde edebilmek için gerekeni yapıyor.</p>
<p>Gafillere gelince, onlar ellerinde ne varsa onu götürüyor ve çoğu zaman da yoldaşsız (Kur’ân ve Sünnetsiz) yola çıkıyorlar. Nice kimselerinse yolunu yol kesiciler kesiyor ve ellerinde hiçbir şeyleri kalmıyor!</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, kalan ömrünüz son fırsattır! Çok geç olmadan harekete geçin, acele edin! İlmi, yapıp ettiklerinize şahit edinin, bilgeliği kendinize kılavuz olarak seçin de zamanın önüne geçin, onun sizin önünüze geçmesine imkân vermeyin! Nefıslerinizi hesaba çekin! Yolculuk için azığınızı özenle hazırlayın! Kervancı başı (ecel), “Gidiyoruz! ” diye bağırdığı zaman, onun sesini duymayıp da kalan ve pişmanlık gözyaşını dökenlerden olmayın!(s.166)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>95.Allah Sadece Mühlet Verir</strong></p>
<p>Mutlak kudret sahibi Allah’ın şanı ne yücedir! O’nu bilen O’ndan korkar, O’nun ince hesabı karşısında kendisini güvende hissedense, asla O’nu bilemez!</p>
<p>Çok önemli bir konu üzerinde düşündüm: Allah Teâlâ (günahkârlara) sanki ihmal ediyormuş gibi mühlet verir. 0 mühlete bakarak da günahkârlar, hiçbir mâni yokmuşçasına günahlara gömülürler. Fakat verilen mühlet yeterince uzatıldığı halde günahkârlar o eğilimlerinden vazgeçmek istemeyince, Allah onları korkunç bir şekilde yakalayıverir.</p>
<p>Aslında bu mühlet, sabırlının sabrını denemek, zalime de (tövbe etsin diye) fırsat vermek içindir. Bunu yapmakla onun sabrını teyit eder, ötekinin çirkin fıilinin de cezasını verir. Dolayısıyla, bunun gerisinde, bizim hayal edemediğimiz bir acıma, bir şefkat vardır. Mühlet vermeyip de hemen ceza verseydi, her hatanın ardından gelen cezayı görürdün. Ve bütün hatalar da bir araya gelince, günahkâr yaptığı kötülükler yüzünden başını ezecek bir taşla vurulurdu.</p>
<p>Bir insanın başına gelen cezanın sebebi bazen insanlara gizli kalır, o yüzden de “Fazlaca iyi adamdı; niye böyle bir akıbete uğradı ki?” derler. Kader de onlara şu cevabı verir: “Bunlar onun gizli günahlarının cezasıda; günah gizliydi, ama cezası açık verildi!”</p>
<p>Hiç de gizli değilmişçesine apaçık gösteriveren ve hiç bilinmiyormuş gibi de gizleyen, günahın bağışlandığını sandıracak kadar mühlet veren, hesaba çekmesiyle de akıllara durgunluk verecek kadar şiddetli davranan Yüce Allah’a hamd ü senâlar olsun! Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.169)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>102. &#8216;Uçsuz Bucaksız &#8216;Kâinat Hakkında Tefekkür</strong></p>
<p>Hac yolculuğum sırasında soyguncu bedevilerden korktuğumuz için Hayber yolundan gittik. Öyle heybetli dağlar ve öyle fevkalâde geçitler gördüm ki dehşete kapıldım! Yaradan’ımın azameti gönlümde bir kat daha arttı. Şimdilerde bile o yollardaki hatıralarım zihnimde canlandığında, Rabbime karşı başka hiçbir şeyi hatırlamaktan duymadığım kadar büyük bir hayranlık duyarım.</p>
<p>Nefsime şöyle haykırdım: Yazıklar olsun sana! Açıl denize de ne gibi harikaların olduğuna fikir gözüyle bir bak! 0 gördüklerinden çok daha müthiş şeylerle karşılaşıp dehşete kapılacaksın! Ardından da bırak kâinatı bir de dönüp kendine bak! Göreceksin ki göklere ve yıldızlara kıyasla sen bir çölde sadece bir kum taneciğisin!</p>
<p>Sonra da zihnen yıldızları dolaş, Arş’ın etrafında dön, cennet ve cehennemde neler olduğunu bir hayal et! Bütün bunlardan sonra hepsini bir yana bırak ve Yaradan’ına yönel! Bu kâinatın tamamının, kudretine sınır olmayan 0 Yüce Kudret’in elinde olduğunu göreceksin! Son olarak da tekrar kendine dön de bak! Başlangıcın ve sonun üzerinde iyi bir düşün! Düşün, başlangıcından önce neydin sen? Bir hiç!</p>
<p>Peki, sonunda ne olacaksın? Toprak! Başlangıcını ve sonunu fikir gözüyle gözlemleyen bir kimse, nasıl olur da şu ömürle, bu yaşamıyla tatmin olabilir? Kalpler nasıl olur da o Yüce Kudreti anmaktan, O’nu zikretmekten gafil kalabilir? Vallâhi, eğer nefısler hevâ ve heveslerinin sarhoşluğundan yakalarını kurtarabilseler, O’nun ilham ettiği korkuyla erir veya O’nun aşkıyla yok olur giderlerdi!</p>
<p>Şu hâle bakın ki bizim duygularımız düşüncemize baskın çıkıyor ve bizler Yaradan’ın azametine ancak bir dağı gördüğümüz zaman hayran kalıyoruz! Oysa basiretimiz açılsa da, aklımız ilâhî işaretleri görse, Allah’ın erişilmez o kudretini bir dağın gösterdiğinden çok daha iyi kavrar! İnsanların çoğunu niçin yaratıldıklarını düşünmekten ziyade içinde bulundukları durumla meşgul eden Rabbin şanı ne yücedir! Sübhânallah!(s.180)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>104 Ferahlığın Anahtarı Sabırdır</strong></p>
<p>İster sevgiliden ayrılma, isterse olumsuzluklarla karşı karşıya kalma gibi konular olsun, hayatta sabırdan daha zor bir şey yoktur. Hele bir de sıkıntının süresi uzadıkça uzar veya felaha erme umudu kalmayacak olursa&#8230;</p>
<p>Böylesi dönemler, kendisiyle atlatılabilecek azıklara ihtiyaç gösterir. Bu azıklarsa elbette farklı farklıdır ve şöyle sıralanabilir:</p>
<p>Sıkıntının büyüklüğüne bakarak, beterin beteri vardır diyerek teselli olmak; kaybedilen bir çocuğa karşılık yaşayan daha kıymetli bir çocuğun olması, o yüzden de daha fenasının başına gelmesinden kurtulduğunu düşünmek; ayrıca kaybedilenin bu dünyada telafisinin mümkün olduğunu, âhirette de ecrinin olacağını akıldan çıkarmamak; gösterdiği sabırdan ötürü insanların övgülerini, hüsn-i zanlarını kazanmak, Hakk’ın da kendisine vereceği sevabı düşünmek; büyük üzüntüye kapılmanın hiçbir yararı olmayacağını ve bunu yapmanın kendisini imtihan eden Rabbine isyan olacağını bilmek gibi&#8230; Aklın ve fikrin kabullenmekte zorlandığı bunlara benzer daha pek çok konuda insan kendini bu tür şeyler düşünerek azıklandırabilir.</p>
<p>Sabır yolunda bunlardan başka azık yoktur. Onun için sabreden kişinin nefsini bunlarla oyalaması ve sıkıntıyı atlatıncaya kadar bunları azık olarak kullanması son derecede önemlidir. Bilmelidir ki kurtuluş yakındır!(s.182)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın varlık denizini gözlemleyen, bu denizde dalgaların nasıl çarpıştığını ve şartların meydan okuyuşu karşısında nasıl sağlam durmak gerektiğini bilen kimse, ne belâların art arda gelişine üzülür, ne de gelip geçici mutluluğa sevinir.(s.200)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>121 İlim Öğrenmede Yol ve Yordam</strong><br />
&#8230;<br />
Kalbe çok fazla veya çok farklı sahalardaki şeyleri yüklemeye kalkmak hiç doğru değildir. Kalp de diğerleri gibi bir organdır. İnsan vardır yüz kiloyu taşır, insan vardır yirmi kiloyu taşıyamaz. Kalpler de öyledir. İnsan gücünün yettiği kadarını, hatta daha azını öğrenmeye çalışman, çünkü gücünü belli bir sürede tüketirse, kendine gelebilmek için hayli zaman harcamak zorunda kalır. Nitekim obur kimse de birçok lokma birden atıştırayım derken, daha sonra birçok lokmadan hayli zaman mahrum kalır.</p>
<p>En iyisi kaldırabileceği kadarını öğrenmek ve onlan bir sabah, bir akşam olmak üzere gözden geçirmektir. O arada gücünü yeniden toplamış olur. Elbette her şeyde devamlılık asıldır. Nice insan vardır bir şeyler öğrendikten sonra onları gözden geçirmeyi ihmal eder de, onları tekrar zihnine yerleştirebilmek için haddinden fazla zaman harcar!</p>
<p>Ezber yapmak için hayatta belli dönemler vardır. En elverişlisi çocukluk ve onu takip eden dönemlerdir. Aynı şekilde en iyi vakitler de sabah ile gün ortasıdır. Sabah vakitleri akşamlardan daha iyidir. Aç olunan zamanlar da tok olan zamanlardan daha uygundur. Ayrıca yeşillik alanda veya ırmak kenarında da insan zihnini toplayamaz, çünkü bunlar insanın dikkatini dağıtır. Diğer yandan öğrenme açısından yüksek yerler aşağılardan daha iyidir. Yalnızlık asıldır, zihnini toplamak ise asıldan da asıldır.</p>
<p>Öğrenilenlerin iyice yerleşmesi ve ruhun da enerjisini toplayabilmesi için zihni haftada bir kere dinlendirmek iyi olur. İnşaatlarda atılan temelleri iyice oturması için birkaç gün bırakmanın sonra üstüne devam etmenin gerekli olduğu gibi. Azar azar, fakat kesintisiz olarak öğrenmek çok önemlidir. Bir ilim dalında uzmanlaşmadan bir başka dala geçmemek gerekir.<br />
&#8230;<br />
İlim olarak ne öğrenmek istediği üzerinde iyice kafa yorsun, çünkü hayat kısa, ilminse sonu yoktur. Bütün ilimler önemli olmasına rağmen, bazı insanlar zamanlarını maalesef en öncelikli olanlara değil de öyle olmayanlara harcıyorlar. Halbuki en iyisine ve en önemlisine öncelik tanımak gerekir&#8230;.(s.204)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şunu bil ki insanın en büyük imtihanlarından biri, bir günah işledikten sonra başına hiçbir şeyin gelmediğini görerek aldanmasıdır, çünkü o ceza daha sonra gelip çatacaktır. Cezaların en büyüğü ise, farkına varılmayan cezadır. O ceza, insanın imanını söküp alan, kalbini körleştiren ve kendisi için kötü olacak bir tercihi yapmaya götüren cezadır. Bu durumun sonuçları arasında, beden sağlığının uğradığı zarar ve kişinin maksatlarına ulaşmasının engellenmesi de vardır.</p>
<p>Nitekim başına gelenlerden ibret almasını bilen basiret sahibi biri şöyle demiştir: “Benim için helâl olmayan bir şeye bir bakış attım, sonra da bakalım nasıl bir ceza göreceğim diye beklemeye başladım. Bir gün, önceden hesaplamadığım bir seyahate çıktım, bir yığın meşakkatle karşılaştım. 0 arada benim için bu dünyada en değerli varlık olan birini kaybettim ve çok kıymetli şeylerim de bir bir elimden çıktı gitti.</p>
<p>Nihayet tövbe, istiğfar ettim, her şey düzelmeye başladı. Sonra nefsim yine uyandı ve gözlerimi yine koruyamaz oldum. Derken kalbim kararıp katılaştı. Benden bu sefer eskisinden çok daha fazla şeyler alındı; onların karşılığında bana telâfi edecek bazı şeyler verilse bile, benim o kaybettiklerimden çok daha değerliydi. Sonra bir kaybettiklerim, bir de telafi ettiklerim üzerinde iyice düşününce, o kırbaç darbesinin acısı altında çığlıklar attım. ”</p>
<p>İşte ben de sahile gelmişim ve bir çığlık atıyorum: Ey kardeşlerim! Bu denizin derinliğine dikkat edin! Sakin duruşuna bakıp da sakın aldanmayın! Kıyısında durun! Takvâ kalesine sığının! Çünkü ceza acıdır! Ayrıca şunu bilin ki takvâ, kişinin zevklerinden ve ihtiraslarından ayrılmasından doğan bir acılık taşır taşımasına, yalnız bu acılık, arkasından şifa gelen diyete benzer! Diyeti bozup abur cubur yemekse ânî bir ölüme yol açabilir!(s.207)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eyvahlar olsun o kimseyi ki kırbaçlanır da kırbacın acısını duymaz, ağır yaralanır da farkında olmaz! Yazıklar olsun o kimseyi ki azaplar içinde kıvrandırıldığı halde, cezaya çarptırıldığının bilincine varmaz! Vallâhi, cezaların en beteri, verilen cezanın farkında olmamaktır! Şehvetini dizginlemeden nefsinin arzusunu tatmin eden, hemen ardından Rabbini razı etmeye çalışan kimsenin “Bir iyiliğim, bir kötülüğümü siler! ” diyerek kendini kandıran kişinin hali ne şaşılacak haldir!</p>
<p>Yazıklar olsun sana, kendi kesenden harcıyorsun, kendi malını israf ediyorsun, kendi şerefini lekeliyorsun! Bir yara öldürücü olabilir, bir yanlış adım iflasa sürükleyebilir ve işlenmiş bir günah tamir edilemeyebilir! Yazık sana, durumunun farkına varsana! Tövbe etmek için ne bekliyorsun hâlâ? İyice yaşlanayım, elim kolum tutmaz hale gelsin de Öyle tövbe edeyim mi diyorsun? Eşin, çocukların, akrabaların göçüp gittikten sonra, senin için onlara katılmaktan başka geriye ne kalıyor ki?</p>
<p>Tut ki bu fânî dünyada her ne istedinse elde ettin, peki, ya sonra? Geçici olan, seni ebedî olandan mahrum bırakmıyor mu? Hem sonra, senin yudumladığın son haz, seni boğabilir! Ya sen sevgilinden ayrılırsın, ya sevgili senden ayrılır! Sevgilini görüp vedalaşamadan yutarsın acı lokmayı!</p>
<p>Aklı düşünmeye kapalı kimselere eyvahlar olsun! Pınara varmışken suyundan içmesi engellenenlere eyvahlar olsun! Şu kabirlerden bir uyarı gelmiyor mu? Akıp giden şu zamandan ders almak yok mu? Bu dünyada hükümran olmuş, bütün arzuları gerçekleşmiş kimseler, hani neredeler? Nerede toplanmışlarsa haydi çağır onları! Nerde&#8230;? Sağırdır onlar senin çağrılarına! Onlar için sadece ölmekle iş bitmiş olsaydı, ölüm onlar için bayram olurdu, ama ya ölümden sonrası!(s.218)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yazıklar olsun o cezalandırılmış kimseye ki şunu bilmiyor. En büyük ceza, kişinin cezalandırıldığını idrak edememesidir! O yüzden hemen tövbe etmeli, ceza şamarı inmeden önce bir an evvel af dilemeli!</p>
<p>Günahlardan sakının! Özellikle de gizli işlediğiniz günahlardan sakının! Çünkü gizlide işlenen günahlar, bir bakıma Allah’a meydan okumadır! Allah’a meydan okuyuş ise kulu O’nun gözünden düşürür. Mademki o senin dış halini düzeltiyor sen de, kendin ile O’nun arasında olan şeyi gizlice düzeltmeye bak! Ey günahkâr, O’nun seni perdeleyip durması seni aldatmasın!</p>
<p>Sonra senin iç halini herkese gösteriverir! O’nun sana, yumuşak davranması da seni yanıltmasın, çünkü cezası çarçabuk kapını çalıverir! Her zaman kaygılı ol, O’na sığın, O’na yakar, senin için yararlı olan bir şey varsa, o da budur! Hüzünle beslen, gözyaşı dolu bardağından yudumla! Hevâ ve heveslerinin kalbinin kuyusunu pişmanlık kazmasıyla kaz, belki oradan çıkacak suyla günahlarının izlerini silebilirsin!(s.222)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>135 Tövbe Kapısından ayrılma!</strong></p>
<p>Ey günahkâr, cezanın nefesini ensende hissettiğinde yaygara koparıp da “Ben yapıp ettiklerime pişman olup tövbe etmiştim, neden şu iğrenç cezayı hâlâ çekmekteyim ?” deme!</p>
<p>Muhtemeldir ki senin tövben tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Cezalandırma da uzun bir hastalığın zamanına benzer bir zaman gerektirir ve vakti saati dolana kadar hiçbir çare kâr etmez. Nitekim “Adem Rabbine isyan etti! ” (Tâhâ, 20/ 121) zamanı ile “Adem, Rabbinden öğrendiği sözlerle tövbe etti; Rabbi de onun tövbesini kabul etti! ” (Bakara, 2/37) zamanı arasında uzun bir süre geçti.</p>
<p>Öyleyse, ey yanlış yapmış olan, gözlerinin suyu kalbinin kirlenen elbisesini ak pak edinceye kadar sabreyle! O elbisenin suyunu sıkıp kuruttuğun zaman, üzüntün geçecektir. Daha sonra, defalarca yıkayınca kalbin huzura erecektir&#8230;(s.224)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz nice insanlar gördük: Nefıslerinin arzularına öncelik tanıdılar da sonra iyice zevklere dalıp dinlerinden imanlarından oldular! Akıllı insan, onların haline bakarak, kendileri için sürekli olmayan ve kendilerini terk etmeyecek bir cezaya sürükleyen bir şeyi nasıl tercih edebildiklerine elbette hayret edecektir. Öyleyse aman ha, akla hakkını vermemekten sakınalım! Allah yolunda yürüyen kimse ayağının nereye bastığını bilsin, çünkü aceleci kişi mahvoluş kuyusuna düşebilir! Her zaman çok uyanık ve tetikte olmak gerek, çünkü sizler savaştasınız ve okların ne yandan geleceğini bilmiyorsunuz!(s.228)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilim insanın niyeti&#8217; sağlam olursa, yeteneğinin üstündeki yükü yüklenmek zorunda kalmaz. Bilim insanlarının çoğu “Bilmiyorum! ”demekten hoşlanmıyor. Sırf itibarlarını korumak için, insanlar kendilerine “Cevap veremedi!”demesinler diye, hiç de emin olmadıkları fetvaları veriyorlar. Bu ise, ilme ihanetin daniskasıdır!</p>
<p>Anlatılır ki Mâlik ibn Enes hazretlerine bir adam gelip dinî bir meseleyi sormuş. 0 da “Bilmiyorum!” cevabını vermiş. Adam “İyi de, ben size bu soruyu sormak için onca diyar kat edip geldim!”demiş. Mâlik ibn Enes hazretleri de “Sen şimdi memleketine dön ve ‘Ben Mâlik’e sordum, bana bilmiyorum’ diye cevap verdi, de! ” buyurmuş.</p>
<p>O mübarek zatın dindarlığına ve aklına dikkat edin! Ne kadar tabiî davranıp bilmediği konuda sorumluluk alınıyor ve Allah’ın azabından da yakasını nasıl kurtarıyor!(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi arkadaşlık edeceği, dostluk kuracağı, ortak alacağı, evleneceği kimselerin seçiminde aile kökenlerine dikkat etmelidir. Ardından da, dış görünüşlerine bakması gerekir, çünkü dış görünüş kişinin iç halini ele verir.</p>
<p>Köken önemlidir, karakterin kökenle yakın alakası vardır. Asaletten uzak olanın güzellikler ortaya koyması pek mümkün değildir. Meselâ kötü bir aileden gelme bir güzelin, erdemli olması nadirdir. Aynı durum dost, ticarî ortak ve ilişki kurulan kimseler için de geçerlidir. Sadece asaletine leke düşürmekten kaçınan kimseleri dost ve ahbap edinmeye bak! Çünkü öteki kimselerle pek çok durumda sıkıntıya uğrama tehlikesi vardır. Asil olanlarla ise böyle bir şeyin olması çok nadirdir.</p>
<p>Halife Ömer ibn Abdülaziz hazretleri birine “Bana görev verebileceğin insanlar tavsiye et.&#8217;”demiş. O kişi de şu karşılığı veımiş: “Din adamlarının size ihtiyacı yoktur, yani görev almak istemezler; dünyalık peşinde koşanları ise siz istemezsiniz. Ben size soylu ailelerden gelen kimseleri tavsiye ederim, çünkü onlar şeref ve haysiyetlerine leke sürdürmekten kaçınırlar. ”(s.292)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı insan davranışlarının sonuçlarını hep göz önünde bulundurmalı ve bütün ihtimalleri hesaplamalıdır. Sosyal durumunun, imkânlarının ve sağlığının şu anki haline bakıp aldanmamalı, bunların hep böyle sürüp gidecek olduğunu sanmamalıdır. Bu büyük bir hata olur. Hal ve şartların değişebileceğini, beklenmedik durumlara düşebileceğini her zaman aklında tutarak ihtiyatlı ve hazırlıklı olmalıdır. Gelip geçici zevklere de dikkat etmeli, sonuçlarını hesaplamalı, geriye utancın kalacağını bilmelidir. Uyuşukluğun ve tembelliğin de aynı şekilde geride cehaletten başka bir şey bırakmadığını unutmamalıdır.(s.293)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bazen bir kimse sırrını eşine veya bir dostuna açar onların elinde rehin kalır. 0 iğrenç sırrını fâş eder diye ne eşinden ayrılmaya cesaret edebilir, ne de dostuyla ilişkisini kesmeye. O yüzden tedbirli insan, insanlarla münasebetlerinde, sırrı içini daraltsa da, onu dışarıya vurmayan insandır. Öyle bir kimsenin eşinin, dostunun, hizmetçisinin kendisinden ayrılmasından, kendisini rahatsız edecek sözler söyleyemeyecekleri için, hiçbir kaygısı olmaz.</p>
<p>Tenhâda yapılanlar en büyük sırlardan sayılır. O yüzden tedbirli insan gizlide yaptığına kimsenin uymaması için son derece dikkat etmelidir.</p>
<p>Keskin bir zekâya sahip kimseye, başkalarının nasihatini den önce kendi zekâsı yol gösterir.(s.297)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>199 Sevap, Sabır ve Metanetle Kazanılır</strong></p>
<p>Bir hastalığın veya ölümün gerçekleşmesi durumunda, insan kendisine tam hâkim olamasa bile, inanan kişinin dehşete kapılmaması gerekir. Her şeye rağmen, gerek gösterdiği sabırdan dolayı alacağı sevap, gerekse kadere rıza açısından olsun, elden geldiğince sabırlı davranmaya gayret etmesi lazımdır. Çünkü bunlar bir süre sonra kaybolup gidecek olan geçici anlardır. Hastalıktan sonra iyileşen kimse çektiği o ızdırapları bir düşünsün, şifaya kavuştuğu şu anda onlardan geriye ne kaldı ki? Sabredilir belâ gider, sevap kazanılır. Aynı şekilde haram hazların tadı kaybolur gider, geriye günah ve pişmanlık kalır. Kadere karşı duyulan öfke geçer, geriye kusur kalır.</p>
<p>Ölüm, insanın dayanamayacağı kadar ağır, giderek artan ve sonunda kaybolan bir acıdan başka nedir ki? Ölüm döşeğindeki hasta ruhunun çıkışından sonra gelecek olan rahatı düşünmeli. Bu, onun acısını hafifletir. Sıhhate kavuşmak için acı bir ilacı içmek gibidir bu. Bedenine gelecek felâketi (kabirde çürümesini) akla getirip de dehşete kapılmamak gerekir, çünkü o binekle (vücutla) ilgili bir meseledir, binici (ruh) ise ya cennette olacaktır, ya da cehennemde.</p>
<p>İnsanın düşüncesini üzerinde yoğunlaştırması gerektiği asıl şey, bir daha elde edebilmesini imkânsız kılacak şeyler başına gelmeden önce sevaplarını kat be kat artırmak olmalıdır. Onun için asıl bahtiyar kişi,zamanını,sağlığını ganimet bilen ve o ganimet zamanlarında faziletli amellerden daha faziletli amellere koşturan kimsedir.</p>
<p>İnsanoğlu bilsin ki cennetteki derecelerin artışı, bu dünyadaki faziletlerinin değeriyle orantılıdır. Hayat kısa, kazanılacak faziletler, sevaplarsa sayısızdır. Öyleyse bunları elde etmek için şu andan itibaren harekete geçelim! Yorgunluktan sonra gelecek olan dinlenme vakti çok uzun olacak. Gamlı ve dertli olanların sevinci sınırsız olacak. Mahzun olanlarınki de öyle.(s.314)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>204 Karşımızdaki Öfkeliyse&#8230;</strong></p>
<p>Dostunun öfkelendiğini gördüğünde ve uygunsuz sözler söylediğini duyduğunda, hiç aldırış etme ve ona çıkışma! Çünkü onun bu hali, etrafında ne olup bittiğini anlamayan bir sarhoşun haline benzer. Onun feveranına sabret, ciddiye alma, zira şeytan ona galebe çalmış, tepesi atmış ve aklı perdelenmiştir. Ona kızarsan o da sana aynı tonda cevap verir, sen de bir deliyle cebelleşen bir akıllı veya şuursuz biriyle tartışan şuurlu bir adam durumuna düşersin! Hatalı olan da sen olursun!</p>
<p>Tam aksine sen ona merhametle yönel, kaderin ona neler yaptırdığına ibretle bak, mizacının ona neler yaptırdığını sakince seyret! Bilesin ki aklı başına geldiğinde yaptığından pişman olacak ve gösterdiğin sabırdan dolayı sana şükran duyacaktır. Öyle bir durumda en azından senin yapabileceğin şey, rahatlayıp da kendine gelinceye kadar onu kendi haline bırakmandır. Babası öfkelendiğinde çocuğun, kocası öfkelendiğinde hanımın takınacağı tavır bu olmalıdır.</p>
<p>Söylemek istediklerini söyleyip de içini iyice boşaltıncaya kadar onu hiç kâle almamaları lazım, bunu uygularlarsa o kişi pişman olur ve yaptığından özür dileyecek duruma gelir. Fakat sözüne sözle, davranışına davranışla karşı verilmeye kalkılırsa tam bir düşmanlık doğar ve öfkesi geçtikten sonra bile öfkeli davranır, daha doğrusu sarhoş ve kendini bilmez haldeyken yapıp ettiklerinin aynılarını yapmaya devam eder.</p>
<p>Maalesef insanların büyük çoğunluğu bu dediklerimizin aksini yapıyor, karşısındakinin davranışına misliyle mukabele ediyor. Öfkeli birini gördüklerinde sözüne söz, hareketine hareketle karşılık veriyorlar. Halbuki bu tutum bilgece davranışa ters düşer ve bilgece davranış bizim yukarıdan beri dile getirdiklerimizdir: “Ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz! ” Ankebut, 29/43 (s.321)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hakkında hiçbir delile sahip olmadığın bir şeye tutunmaktan sakın! Sakın! Çünkü o şey senin hem dünyadaki nasibini azaltacak, hem de âhiretteki mutluluğu zayi edecektir! Sadece kendin için (dünya ve âhirette) yararlı olanın peşine takıl, kendi (âhiret) çıkarın için harekete geç! Acele et, çünkü sadece kendin için acele edeceksin! Var güçleriyle iyi işler yapmış kimselerin alacakları mükâfatı bir hayal et! Sense o mükâfatı kaçırmış olacaksın! Bunu şöyle iyi bir düşünürsen sende (ibadet konusunda) hiçbir tembellik kalmaz! Bu tehdit, gevşek insanın kendisine gelmesi için yeterli bir uyarıdır, tabiî kendisinde ruh varsa! İradesi çökmüş, bilinci ölmüş kimseye gelince, elbette bıçak darbeleri ölüye hiç acı vermez!</p>
<p>Kabrinden kaldırıldığında, bazıları güzel bineklere binip hızla giderken, sen tökezleye tökezleye ilerlersen; sâlih kullar sıratı çarçabuk geçerken, sen düşe kalka yol alırsan, halin nice olur? İşte o zaman, tembelliğin ve istirahatin tadı kaybolacak, geriye pişmanlığın acısı kalacak! İhmalkârlığın kadehindeki su kuruyacak, dipte sadece pişmanlığın tortuları duracak! Öte âlemin sonsuzluğu yanında şu kısacık dünya hayatı da nedir ki? Yarısı uykuda, yarısı gaflette geçen şu ömrünün değeri ne ola ki?Ey cennetin hurileriyle evlenmek isteyen, fakat beş paralık iradesi olmayan sen!</p>
<p>İbretlerin ışığında fıkir gözünü aç, belki duanın kabul olunduğunu görürsün! İçinde rehavet, bir gayretsizlik hissedersen, lütf-u ilâhînin yardımını dile! Seherlerde uyanıp kalk, belki önüne kazançların yolu açılır! Birkaç adımlık mesafeden de olsa, tövbe, istiğfar edenlerin kervanına katılmaya, yaklaşmaya bak! Gayret gösteren müminlerin kampına git! Orası bir konaklık mesafede bile olsa! Ama ne mesafe!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>239 Cenneti ‘Kazanmak</strong></p>
<p>Vallâhi cennete girmeyi, oradaki hastalık, tükürme, uyku, belâ olmadan, tam aksine hep sağlıklı, kesintisiz ve sıkıntısız mutluluklar, her an yenilenen, sınırsızca, arttıkça artan refah ve huzur içende bir hayatı hayal edince başım dönüyor! Öyle muhteşem bir cennetin olacağını dinimiz kesin garanti etmemiş olsa, neredeyse inanmakta zorlanacağım!</p>
<p>Fakat öyle bir cennet ve o mutluluklar elbette bu dünyada gösterilen çabalara göre elde edilecektir. O halde onu kazanma yolunda saniyesini dahi kaybeden kişiye nasıl şaşılmaz? Bu maksatla Allah’a yapılacak tek bir hamd, tek bir zikir bile kendisi için cennette meyveleri ve gölgesi ebedî olacak bir hurma ağacının dikilmesini sağlar (Müslim). Ey böyle bir fırsatı kaçırdım korkusuna kapılan, gönlünü umutla doldur!</p>
<p>Ve sen, ey ölüm denilince yüreği darlanan, ölüm acısından sonra öte âlemde seni bekleyen 0 tatlılığı ve o diriliği düşün! Canın bedenden çıkacağı anda, can çıkmadan hemen önce kişiye cennette kalacağı yer gösterilir! Kişi de o zaman o mutluluğa giden yolu kolayca kat edeceğini anlar! Daha sonra ruhlar cennet ağaçlarına kuşlar şeklinde tutunurlar (Müslim, Tirmizî&#8230;) (s.372)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi, gözü sonuçları görüp kestiren, başına gelebilecek şeyler konusunda tedbirli olan, her türlü ihtimali hesaba katıp ihtiyatlı davranan, servetini ve sırlarını saklamasını bilen, körü körüne karısına, çocuklarına veya dostlarına güvenmeyen, her an da göçe hazır olan kimsedir. İhtiyatlı ve tedbirli insan işte böyle olur!(s.380)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İntikamını Affederek Al!</strong></p>
<p>Bir düşmana veya bir kıskanca karşı düşmanca davranmak ahmaklıktır. Tam aksine, onun sana olan tavrı belli olduktan sonra, sen aranızda uzlaşmayı sağlayacak bir yol izlemelisin. Senden özür dilerse kabul et! Düşmanlık gösterirse, affet! Barışmanın, uzlaşmanın mümkün olduğunu ona göster! Ona karşı olan güvensizliğini gizle, hiçbir şekilde de ona itimat etme! İçinden ona karşı nefret duysan bile, dışından ona karşı iyi davran!</p>
<p>Eğer ona zarar vermek istiyorsan, yapacağın ilk şey kendini düzeltmen ve onun sende gördüğü kusurları gidermeye çalışmandır. Bilesin ki o kişiye senin verebileceğin en büyük zarar, onu Allah rızası için affetmendir! O hakaretlerini artırdıkça sen de hoşgörülü edânı artır! Bunu yaparsan halk senin adına onu yermeye, yerden yere vurmaya başlar. Alimler de seni soğukkanlılığın ve hoşgöründen ötürü överler.</p>
<p>Böylece sen onu çok daha fazla mat etmiş olursun, görürsün ki benzi atmıştır, hüznü dışa vurmuştur, içindeki öfkesi ise çok daha beterdir. Böyle yapman, bir söyleyip de ondan bin işitmenden çok daha iyidir! Ayrıca dalaşmakla kendini onun düşmanı olarak göstermiş olursun, o da sana karşı tedbirini alır ve senin aleyhinde verir veriştirir.</p>
<p>Buna karşılık, sen ona karşı hoşgörülü davranmakla, onun senin içinden geçeni bilmesini önlemiş olur, böylece de intikam arzunu tatmin etmiş ve kalbini yatıştırrmş olursun. Fakat sen ona dinine zarar verecek şekilde mukabelede bulunursan, bu sefer de o senden intikam almanın tadını çıkarır! Günah işleyerek kazanılana değil, “en güzel hoşgörüyle muameIe edilerek” (Hicr, 15/85) kazanılan zafere zafer denir!</p>
<p>Bu durumsa ancak onun üzerindeki hâkimiyetini bir günaha karşılık verilen bir ceza, manevî makamını yükseltecek bir imkân veya bir imtihan olarak görende görülür. Böylece o rakibini değil (ilâhî) kudreti görür.(s.384)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?</strong></p>
<p>Bir sevgili veya dost edinmek isteyen bilsin ki bunlar iki türlüdür: Kadınsa, sen onda fizik güzelliği ararsın, erkekse ruh güzelliği. Bir kadının dış güzelliği senin hoşuna giderse, gönlünü ona iyice kaptırmadan önce bir süre onun ahlâkî güzelliklerini araştır! Eğer onu umduğun gibi bulursan -ki asıl gözetmen gereken dinen sana yapılan şu tavsiyedir: Dindar olanını tercih edin!-, ver ona gönlünü ve çoluk çocuk sahibi olmak için evlen onunla. Ancak ona olan aşırı sevgini açık etme, çünkü insanın sevdiğini ona olan aşırı tutkusunu söylemesi hatadır.</p>
<p>Bu durum -o da seni sevse bile- onu sınır tanımaz hale getirir, sana karşı huysuzluk, eziyet, terk etme, küçük görme ve aşırı masraf yaptırma gibi davranışlar sergiler. Şaşırtıcı bir diğer nokta da, sen sadece şimdiki durumu dikkate alarak bir tavır takınabilir ve aramzda mükemmel bir aşk olduğunu sanabilirsin, fakat bu durum devam edip gitmeyebilir, sen onun boyunduruğu altına girebilirsin, bir daha da yakanı kurtaramazsın ve kurtulman hayli zor olabilir. Hatta senin sırlarını bildiği için seni tam anlamıyla pençesine de alabilir veya servetinin çoğunu eline geçirebilir.(s.390)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Ben bu davranış üzerinde kafa yordum. Kişilerin imanlarının sağlam olmasına rağmen davranışlarının gevşek oluşunun üç sebepten ileri geldiğini gördüm: Birincisi, anlık ve geçici hevesin peşine takılma; bu takılış, kişiyi işleyeceği hata konusunda gaflete düşürüyor.</p>
<p>İkincisi, daha sonra tövbe edip bırakma ümidi. Oysa günahın işlendiği anda akıl yerindeyse, kişiyi tövbeyi geciktirmenin tehlikeleri konusunda uyarır, çünkü ecel tövbeye fırsat vermeden kapıyı çalabilir. Bütün bunların en şaşırtıcı olanı da, insanın çok kısa bir zaman içinde ruhunun elinden alınabileceğini bildiği halde, hiç de bunun gereğine göre azimle hareket etmemesidir.</p>
<p>Gerçi insanın heves ve arzuları kişiye ömrünü uzayıp gidecek de hiç bitmeyecekmiş gibi gösteriyor! Halbuki Peygamberimiz aleyhisselâm bakın ne buyuruyor: “Kıldığın her namazı hayata veda ettiğin son namazınmış gibi kıl! ” (İbn Mâce ve Müsned). İhmal hastalığına karşı en iyi ilaç işte bu ilaçtır, zira bir sonraki namaza kadar yaşayacağından emin olmayan kişi, gayretle ve azimle faaliyet görecektir.</p>
<p>Üçüncüsü de, Allah’ın kendisini affedip bağışlayacağı umuduna kapılmaktır. Öyle ya günahkârların hep “Rabbim acır ve bağışlar! ” dediklerini görürsünüz, oysa onlar Allah’ın azabının çok çetin olduğunu da unutuyorlar! Onlar O’nun merhametinin aşırıya kaçan bir duyarlılık olmadığını bilmiyorlar mı? Eğer olsaydı, hiçbir kuş kesilmez, hiçbir çocuk da acı çekmezdi! O’nun azabından kurtulma konusunda hiç kimsenin garantisinin olmadığını, şu kadar değerde bir mal çalan hırsızın elinin kesilmesini emredenin o olduğunu bilmiyorlar mı? Yüce Allah’tan hakkımızda hayırlı olan işleri azimli ve kârarlı bir şekilde yapma gücünü bize ilham etmesini niyaz ederiz.(s.396)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilesin ki Allah’ a götüren yol, ayaklarla kat edilmez, sadece gönüllerle kat edilir. Dikkat et, gelgeç arzular,anlık şehvetler, pusu kurup yol kesen eşkıyaya benzer, gidilecek o yolsa kapkaranlık bir gece gibidir. Allah’ın lütfuyla aydınlanmış kimselerin gözleri ise, atların gözleri gibidir, çünkü onlar gece karanlığında gün ışığındaki gibi görürler.</p>
<p>Hakk’ı arzulamadaki samimiyet bir feneri andırır; o fener her nerede olursa olsun doğru yolu gösterir ve aydınlatır. Bu yolda sadece samimi olmayanlar tökezleyip düşerler. Bununla beraber istenmeyen kimselerden o ihlas (o samimiyet, o sıdk) alınır&#8230; Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.401)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların en kusurlusu, herhangi bir durumda, özellikle de öfkeyle yapılan işlerde, temkinsiz ve istişaresiz harekete geçen kimsedir. Çünkü bu acelecilik ve kendisinin bu ahmaklığı, onu tam bir zarara sürükleyebilir veya içinde derin pişmanlık yaraları açabilir. Gerçekten de öfkelerine kapılıp cinayet işleyecek kadar işi ileriye götüren nice insan vardır! Halbuki öfkeleri geçtikten sonra onlar kendilerini ömür boyu üzüntünün, ağlamaların ve vicdan azabının pençesinde hissedeceklerdir.</p>
<p>Çoğu durumda, cani öldürür ve hem bu dünyasını, hem de öbür dünyasını kaybeder. Zevkinin peşine takılan kimse için de aynı durum söz konusudur. Kendisinde bir arzu uyanan ve sonuçlarını hiç düşünmeden onu tatmine koşan kimsenin hali de böyledir. Hayatının geri kalan kısmında hep Vicdan azabıyla kıvranacak, ölümünden sonra sürekli ayıplanacak ve elbette cehennem azabından da kurtulamayacaktır. Bütün bunlar şimşek çakışı gibi bir anda gelip geçen zevk yüzünden insanın başına gelir.</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, her hal ve şartta, bilhassa da kavgalara yol açan ve boşanmalara sebep olan öfkeler söz konusu olduğunda, temkinli ve tedbirli olun, işin nereye varacağını iyice hesap edin!(s.421)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir adam bana hanımına karşı duyduğu kızgınlıktan dem vurdu, ardından da şöyle dedi: “Birçok sebepten ötürü kendisinden ayrılamam. Her şeyden önce ona karşı olan sayısız borcum. Ben sabırsız bir adamım. Kendisinden yakınmadan edemiyor, bir türlü de dilimi tutamıyorum Sarf ettiğim sözler de ona olan öfkemi dışa vuruyor.”</p>
<p>Kendisine şöyle dedim: Senin bu tutumun sana yarar sağlamaz. Sen evlere kapılarından girmeye bakmalısın! Kendi kendinle baş başa kalıp düşünmeli ve böyle bir sıkıntıya günahların yüzünden maruz kaldığını anlamalısın! O yüzden hemen tövbe ve istiğfar etmelisin! Ona karşı olan hıncına ve haksızlığına gelince, Hasan ibn Haccâc’ın dediği gibi bunların sana hiçbir faydası olmaz: “Allah ’tan size bir ceza geldiğinde, ona kılıç çekerek karşılık vermeyin, tam aksine onu tövbe ederek karşılayın!”Bil ki sen sınanmaktasın, sabır göstermekle mükâfatını alacaksın! Hem zaten: “İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir! ” (Bakara, 2/216).</p>
<p>Allah’ın sana kader olarak çizdiği konularda sabrederek Rabbine yönel ve sıkıntından kurtulmayı O’ndan iste! Böylece sen Allah&#8217;tan af dilemekle, günahlarından tövbe etmekle, Allah’ın kaza ve kaderine karşı sabretmekle ve kurtuluşu da Rabbinden niyaz etmekle hem bir tür ibadet etmiş olur, hem de yaptığın bu her bir davranış için ayrı ayn sevap kazanırsın! Vaktini yararsız şeylerle israf etme! Kaderin akışını değiştirebileceğini sanarak çareler aramaya kalkma! “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez!” (En’âm, 6/17).(s.442)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>321 Hakiki Erler</strong></p>
<p>Birinin sürekli Kur’ân okuması, namaz kılıp oruç tutması, zekât ve sadaka vermesi, inzivaya çekilmesi, sakın seni aldatmasın! Çünkü gerçek anlamda er kişi şu iki hususa özen gösterendir: Dinin hudutlarına riayet etmek ve yapıp ettiklerinde samimi (ihlaslı) olmak.</p>
<p>Kimsenin görmediğini sandığı yerlerde Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen ve zevkini tatmin için haramlara yönelen nice softalar görmüşüzdür! Dindarlığıyla tanınmış, fakat bütün edip eylediklerini Allah için değil de, başkalarına yaranmak için yapan nicelerini tanımışızdır! Bu yanhş tutumlar halk arasında duruma göre azalır ve artar.</p>
<p>Kelimenin gerçek anlamıyla er kişi, Allah tarafından konulan sınırları asla aşmayan kişidir. Ayrıca niyet ve davranışlarında yüzde yüz samimi olandır. Onun sözleri de eylemleri de sırf Allah içindir, asla şunun bunun hatırı veya insanların hayranlığını kazanmak için değildir!</p>
<p>Öte yandan da, dindar adam denilsin diye sofu görünen, takvâlı kişi desinler diye hiç konuşmayıp susan, Zâhid olarak bilinsin diye dünyadan el etek çeker görünen niceleri vardır!</p>
<p>Halbuki samimiyetin (ihlâsın) en ayırıcı özelliği, kişinin özel hayatında da kamu hayatında da aynı olmasıdır. Dahası, gerçekten ihlâslı olan kimse, Zâhid olarak görünüp bilinmeyeyim diye halk arasında gülümsemek ve neşeli olmak için gayret gösterir.(s.472)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Huzur içinde yaşamak istiyorsan, bütün kıskançlardan uzaklaş, çünkü sendeki nimetleri hep kıskanacak ve eninde sonunda sana belki de nazarları değecektir. Kıskanç biriyle görüşmek zorundaysan, ona sırlarını açma ve kendisine bir şey danışma! Dalkavuklukları, dindarlık ve ibadetleri de seni kandırmasın, çünkü kıskançlık, dine baskın gelir. Biliyorsun ki kıskançlık Kabil’e cinayet işlettirdi, Hz. Yusuf’ u da kardeşleri yok pahasına sattılar! Akıllı bir din adamı olan rahip Ebu Amir ve saygın bir reis olan Abdullah ibn Übey, sırf kıskançlıkları yüzünden, Peygamberimiz aleyhisselâma karşı çıktılar ve doğru yoldan sapıp münafık oldular.</p>
<p>Seni kıskanan kişiye, onun içinde bulunduğu durumdan daha fazla ceza temennisinde de bulunma, çünkü o zaten büyük bir ızdırap içinde kıvranmakta, onu sadece senin sahip olduğun nimetlerin ortadan kalkması rahatlatabilir! Senin üzerindeki nimetlerin arttığı her seferinde onun da ıstırabı bir o kadar artar. Hayatı tam bir zindandır onun! Cennetliklerin cennetteki mutlulukları da ancak kalplerinden haset ve kin çıkarılıp atıldıktan sonra gerçekleşir. Yoksa birbirlerine haset eder dururlar ve hayatları çekilmez olurdu.(s.505)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şeye ihtiyacın olduğunda O’ndan iste! Verirse, ne âlâ; vermezse de, sen O’nun vermeyişinden hoşnut ol! Bil ki vermemesi cimrilikten değil, ya senin iyiliğin, ya da senin tepkini görmek içindir! Sen O’na yakarmaya, istemeye devam et! Çünkü bu da bir tür ibadettir. Sen bunda ısrar edersen, O seni sevgisiyle kuşatacak ve senin O’na olan bağlılığını ve tevekkülünü (güvenini) güçlendirecektir. O’nun sana olan bu sevgisi de, sana hedefıni gösterecek ve seni O’nun sevgisine layık hale getirecektir.</p>
<p>Sen de o zaman Allah’ı hakkıyla bilip tanıyan ve O’na bütün kalbiyle iman edenlerin hayatı gibi bir hayat sürersin. Zaten öyle olmayan hayatta hayır yoktur. Maalesef insanların çoğu sersemce, ne yaptığını bilmez şekilde yaşayıp gidiyor: Sadece sebepleri görüyor ve bütün kalpleriyle o sebeplere sarılıyorlar; sınır tanımaz, çok aşırı bir hırsla rızıklarını kazanmak için çırpınıyorlar; (Allah’a güvenecekleri yerde) bütün umutlarını insanlara bağlıyorlar; umutları boşa çıkınca da Allah’a isyan ediyorlar.</p>
<p>Kaderse, onların isyan ve itirazlarını hiç kâle almadan sarsılmaz ve şaşmaz bir şekilde yoluna devam ediyor ve insanoğlunun başına ne yazılmışsa o geliyor. Ne var ki onlar böyle davranmakla Hakk’a yakın olmaktan, O’nun muhabbetinden ve Allah’a karşı edepli davranma hasletinden mahrum kalıyorlar. Böylesi bir hayatsa, hayvanlara yaraşır bir hayattır!(s.507)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ataullah İskenderi &#8211; Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 12:59:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Rızası]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Gelinlik Tacı]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kul tarafından işlenen günah, kişinin kalbini karartır. Günah, kalın siyah bir duman çıkaran ateşe benzer. O ateş ve o duman bir evde bu şekilde yetmiş sene yanıp tütse, evin içi kararıp karanlığa dönüşmez mi? Günahla kararan kalp de böyledir. Öyle bir kalp ancak tövbeyle temizlenebilir. Kişilikte zaaf, kalpte karalık ve Allah ile kul arasındaki kat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/">Ataullah İskenderi – Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21888 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci.jpg" alt="" width="302" height="483" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci.jpg 375w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci-188x300.jpg 188w" sizes="(max-width: 302px) 100vw, 302px" /></p>
<p>Kul tarafından işlenen günah, kişinin kalbini karartır.</p>
<p>Günah, kalın siyah bir duman çıkaran ateşe benzer. O ateş ve o duman bir evde bu şekilde yetmiş sene yanıp tütse, evin içi kararıp karanlığa dönüşmez mi? Günahla kararan kalp de böyledir.</p>
<p>Öyle bir kalp ancak tövbeyle temizlenebilir.</p>
<p>Kişilikte zaaf, kalpte karalık ve Allah ile kul arasındaki kat kat perdelenmeler, günahın tabiî sonuçlarıdır.</p>
<p>Bununla beraber, tövbe edip Allah’a yönelirsen, günahın izleri kaybolur ve Peygamberimiz aleyhisselâmın izince gitmekte gevşeklik göstermediğin sürece de artık gaflet seni altedemez.(Sayfa 13)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah arayışının basamaklarından ilki tövbedir ve onsuz hiçbir ibadetin değeri ve geçerliliği yoktur.</p>
<p>Bir günah işleyen kulun hâli ocaktaki ateşin üzerine konan yeni toprak bir tencereye benzer. Bir saat sonra o toprak tencerenin altı kapkara kesilir.</p>
<p>Eğer altı hemen yıkanırsa, o karalık kaybolur.</p>
<p>Fakat defalarca ocağa konursa, o karalık silinmez hâle gelir ve ne kadar ylkarsan yıka kâr etmez, artık o toprak tencere kırılıp parçalanmadan o kara oradan çıkmaz.</p>
<p>Tövbe, kalbin karalığını gideren ve makbul ameller yaptıran şeydir.</p>
<p>Allah’ın rızasının hoş kokusu tövbede bulunur.(Sayfa 17)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tövbe eden kazançlı çıkar, tövbe etmeyense kaybedenlerden olur.</p>
<p>Sen “Sık sık tövbe ediyor, fakat tövbemi bozuyorum!” diyerek ümitsizliğe kapılma! Çünkü hasta bir nefeslik bile canı kaldıkça hep kurtulup şifa bulmayı umar.</p>
<p>Kul her ne zaman tövbe etse, onun cennetteki yeri bundan sevinç duyar, ayrıca gökler, yer ve Allah Resulü sallallâhü aleyhi ve sellem de sevinir.</p>
<p>Allah Teâlâ seven kimseden değil de, sevdiği kimseden razı olur.</p>
<p>Sevenle sevilen arasındaki fark çok büyüktür.</p>
<p>Velinimeti olan Yüce Allah’ın lütuflarını bilip de O’na isyan eden ve günahta ısrar eden kul, ne nankör bir kuldur!</p>
<p>O’na itaatsizlik eden kişi, O’nun ihsanını hakkıyla bilmiyor ve O’na aldırmayan kimse, O’nun büyüklüğünü tanımıyor demektir.(Sayfa 18)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp, ibadet suyuyla sulanan bir ağaç, meyveleri ise sezgi ve idraktir.</p>
<p>Gözün meyvesiyse, olup biteni değerlendirip ibret almadır.</p>
<p>Kulağın meyvesi, Kur’ân’ı dinlemektir.</p>
<p>Dilin meyvesi, Allah’ı zikretmek.</p>
<p>El ve ayakların meyveleri de hayrı yapmaya yönelmektir.</p>
<p>Kalp susuz kalıp kurursa, meyveleri yok olur.</p>
<p>Şu hâlde senin kalbin çoraklaşmışsa, bol bol zikir yap! “İyileşinceye kadar tedavi olmayacağım!” diyen hasta gibi olma! Çünkü ona “Tedavi olmadıkça sen iyileşemezsin ki!” denecektir.(Sayfa 21)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nefisle mücadele insana haz vermez,aksine sadece dişlerini sıktırır. Öyleyse dişini sıkarak onunla mücadele et! Aslında büyük cihad budur!</p>
<p>Bil ki yavrusunu kaybeden annenin ne sevinci olur, ne de bayramı! Bayramı sadece nefsini yenen yapar! Gerçek saadeti de ancak kemale eren tadar! Manastırdaki bir rahibe sorarlar:</p>
<p>“Ey râhip, bu insanların bayramı ne gün?”<br />
Cevap verir: “Affedildikleri gün!”(sayfa 23)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sen vakitlerini bir leşin etrafında dönüp duran sonra da üzerine atılan akbabalar gibi habire günah işlemekle geçiriyorsun.</p>
<p>Bedeni minnacık, fakat iradesi sapasağlam balarısı gibi olsana! Enfes polenleri devşirir de, leziz bir yiyecek üretir.</p>
<p>Acı ve ıstırap girdabında debelenip durduğun yetsin artık! Haydi, Allah aşkının enginine dal!</p>
<p>Bu hakikat senin yolunu aydınlatsın!(Sayfa 25)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Senin sinende yatan nefsine çok dikkat et.&#8217; Çünkü seni mahveden odur.</p>
<p>Şeytan bile Ramazan ayında oruçlulardan kaçıp uzaklaşırken, nefsin sen ölünceye kadar yanından hiç ayrılmaz!</p>
<p>Gerçekten de şeytan ve yardımcıları o ay boyunca zincire vurulurken, o mübarek ayda bazı insanların adam öldürdüklerini, bazılarınınsa hırsızlık ettiklerini görürüz. Bütün bunlar nefsin işidir.</p>
<p>O hâlde nefsin günaha eğilim duyduğunda, ona ilâhî cezayı ve günahın insanı Allah’tan uzaklaştırdığını hatırlat! Balın zehirli ve zehrin de sonucunun ne olduğunu bilince insan hiç kalkar da o balı yer mi? İşte bu yüzden Peygamberimiz aleyhisselâm şu uyarıda bulunur:</p>
<p>Bu dünyanın acı bir zevki vardır<br />
Bu dünya tiksindirici bir leştir.(Sayfa 26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah’ın cemalini müşahede etmekten seni alıkoyan, O’nun koyduğu sınırlara olan saygısızlığın ve şu varlık dünyasına verdiğin aşırı önemdir!</p>
<p>Çocuğun itaatsizlik ederse, onu Allah’ın buyruklarını hatırlatarak ikna et ve onunla olan bağlarını koparma! Fakat Allah’a karşı gelmekten sakınıp vazgeçmesi için ona soğuk davran!</p>
<p>Günahkâr müminin yapıp ettiklerine karşı herkes şöyle veya böyle karışır. Kimi onun kusurlarını ortalığa yayar, kimi onunla alay eder ve bütün bunlara yapmakla hepsi de yanlış yol izlemiş olur.</p>
<p>Günahkâr mümin aslında güç bir durumdadır. Onu tedavi veya ıslah etmek için, yaramaz bir çocuğa karşı takınılacak şu hâli uygulamak gerekir: Dışarıdan ona karşı soğuk davranmalı ve içerden de ona acıyıp şefkat göstermeli, bu arada da onun için ve gıyabında Allah’a (onu ıslah etmesi için) yalvarıp yakarmak.</p>
<p>Bu dünyaya bağlanıp kalmış insanlara verilen imkânlardan dolayı kendilerine imrenmen ve zihnini onların ellerindekilerle meşgul etmen, cahillik ve gâfîllik olarak sana yeter!(Sayfa 28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Gözlerine perde inince (katarakt olunca), hemen onları tedavi etmeye çalışırsın!</p>
<p>Gözlerin öyle bir duruma gelmişse, şu dünyanın zevklerini tattığım içindir. Sen o zevklerden bir an bile mahrum kalmamak için de hemen tedavi olmak istersin!</p>
<p>İyi de, senin kalp gözün kırk yıldır perdeli ve sen onun tedavisiyle hiç ilgilenmiyorsun.</p>
<p>(Sayfa 29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir kişinin aklını ve zekasını ölçmek istediğinde,ona dikkat et,eğer sen ona birinden bahsettiğinde,kalkar da o kimsenin kusurlarını sayıp döker ve sonunda “Sen bana ondan hiç bahsetme, o şunu ve bunu yapmış biridir!” derse, bil ki o kişinin gönlü haraptır ve onda hiçbir marifet (irfan) yoktur!</p>
<p>Buna karşılık, o sana onu iyi yönleriyle tanıtır ve yanlışlarından söz edildiğinde olup bitenin iyi yanını görmeyi dener ve “Belki yanılmıştır veya bir mazereti vardır yahut da o davranış ona uymaz!” derse, bil ki onun gönlü ölü değil diridir!</p>
<p>Çünkü mümin, müslüman kardeşinin şeref ve haysiyetini koruyacak şekilde hareket eden kimsedir!(Sayfa 29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yolculuk tarihinin yaklaştığını bilen, erzak biriktirmede acele eder.</p>
<p>Başkasının cömertliğinin kendisine (öte âlemde) hiçbir yararının dokunmayacağını bilen, kendisi (bu âlemde) cömert olmaya gayret eder.</p>
<p>Hesap kitap yapamadan harcayan kişi, sonunda farkına varmadan servetini kaybeder.</p>
<p>Vekil tayin ettiği kişinin dürüst olmadığını sonradan anlayan kişi, onu görevinden azleder.</p>
<p>Nefsine karşı sen de öyle davran! Çünkü onun sana ihanet ettiğini daha önce gördün, öyleyse onu saf dışı bırak ve yolunu kes!</p>
<p>Kendinde kusurlar, ihtiraslar, gaflet bulursan, sebebi sensin!</p>
<p>Buna karşılık kendinde sebat, Allah korkusu ve zühd gözlemlersen, (bil ki o da)Allah’ın lütfundandır!(Sayfa 31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Altın ve gümüş bağışlayıcılar çoktur, ama hayatlarını bağışlayanlar nadirdir.</p>
<p>Ahmak o kimsedir ki çocuğunun ölümüne ağlar da, Yüce Allah’tan kendisine verilip de elinden kaçırdığı şeylere hiç ağlamaz!</p>
<p>Onun bu hâli şunu demek olur.</p>
<p>“Ben bana Rabbimden yüz çevirten şeylerin elimden gidişine ağlıyorum!”</p>
<p>Hâlbuki onun bu kaybedişten memnun olması ve onu Rabbinin armağanı olarak görmesi gerekir, çünkü Allah ondan kendisini Rabbinden yüz çevirtip uzaklaştıran şeyleri çekip almıştır!(Sayfa 33)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şeyh Ebu Hasan eş-Şâzelî hazretlerinin şu öğüdü aktarılır:</p>
<p>“Nefsini namaza teşvik et ve onu namazla güzelleştir! Eğer nefsin dünya haz ve zevklerinden vazgeçiyorsa, sen sâlih kullardansın! Değilse, yan ve ağla hâline! Eğer sen namaz kılmada ayak sürüyorsan (sorarım sana): Sen hiç sevgilisiyle buluşmak istemeyen bir âşık gördün mü?”(sayfa 36)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Biri seninle arkadaş olduğunda, bir veya iki günün ardından bakar ki senin arkadaşlığından bir fayda yok, seni bırakır ve gider bir başkasıyla arkadaş olur.</p>
<p>Sense nefsimle, ondan sana hiçbir fayda olmadığını gördüğün hâlde kırk yıldır arkadaşlık ediyorsun! Artık ona de ki:</p>
<p>“Ey nefsim!</p>
<p>Allah’ı hoşnut etmeye, O’nun rızasını kazanmaya yönel! Geçici arzu ve heveslerini tatmin ederken onca yıl geçirdin! O boş heveslerin yerini Allah’a ibadetle geçir! Konuşup durmayı süküt etmekle telâfî et!(Sayfa 42)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp, göze benzer. Gözün tamamı görmez, gören kısım sadece gözbebeğidir. Aynı şekilde “kalp” denilen şey de, bedenin bir parçası değil, Allah’ın oraya koyduğu ve insanın onun sayesinde sezip idrak ettiği latif bir unsurdur.</p>
<p>Allah kalbi vücudun sol tarafına bir kova misali asmıştır. Şehvet esintisi onun üstüne doğru estiğinde, harekete geçer, takvâ meltemiyle kaışılaştığında da aynı hareketlenme görülür.</p>
<p>Ona bazen şehvet, bazen de takvâ hâkim olur.</p>
<p>Böylece de Allah sana hem kahrını, hem de lütfunu hissettirir.</p>
<p>Takvâ meltemi kalbine egemen olursa, senin övülmen içindir, şehvet esintisi kalbine galip gelirse, o da senin yerildiğindendir.</p>
<p>Kalp, evin tavanına benzer. Hiç tavan altında ateş yakılır mı? Duman yükselir ve tavanı karartır.</p>
<p>Şehvet dumanı da aynen öyledir. Bedene şehvet egemen olunca, onun dumanı yükselir ve kalbi karartır.(Sayfa 52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nehrin tam ortasında olasın da susuz olasın, mümkün mü?</p>
<p>Sen Allah ile baş başasın ve O’nunla nasıl birlikte olabilirim diye soruyorsun!</p>
<p>Kullar sanki doyuncaya kadar yemeden ve kanıncaya kadar içmeden âhirete eremeyeceklermiş gibi davranıyorlar‘. Sanki onlara “İşte âhirete ulaşmanın yolu bu!” denilmiş!</p>
<p>Sen nefsine ne kadar da az değer veriyorsun! Eğer senin gözünde onun bir değeri olsaydı, Allah’ın azabına onu böyle atıvermezdin! Ama dünyalık arama ve dünyalığı yığmada o ne kadar da değerli, değil mi?!(Sayfa 55)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Asıl kaygılanıp üzülecek şeylere aldanmayıp da önemsiz konularda endişeye kapılman, cahillik olarak sana yeter de artar! Kaygılanacaksan şunlara kaygılan:</p>
<p>Mümin olarak mı öleceksin kâfir olarak mı?</p>
<p>Cennete mi gideceksin, yoksa ebediyen yanacağın ve sonu olamayan cehennemi mi boylayacaksın?</p>
<p>Amel defterinin sağından mı yoksa solundan mı verilecek?</p>
<p>İşte bunları düşünerek endişe et!</p>
<p>Atıştıracağın bir iki lokmayı, yutacağın birkaç yudum suyu dert edinme!</p>
<p>Seni mülkünde çalıştıran kral seni beslemez mi?</p>
<p>Sen bir ziyafet evine çağrılasın da aç kalasın, mümkün mü?</p>
<p>Allah’a kulluk etmenin en iyi şekli, O’na tam anlamıyla güvenip bel bağlanandır, çünkü bu dünyada pasif (önemsiz) olman mahşer gününde öyle olmandan daha iyidir.</p>
<p>Öyleyse hayatını elekten geçirerek arındırmaya bak!(Sayfa 57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eşini kıskanıp da imanını kıskanmayacak kadar gâfil ve cahil olmayı bırak!</p>
<p>İnsanın kendisine saygısından ötürü eşini kıskanıp da, Allah’a saygısından ötürü kalbini kıskanmaması büyük ihanettir!</p>
<p>Sana ait olanı koruyabiliyorsun, Allah’a ait olanı niçin koruyamıyorsun?(Sayfa 57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Senin organların bir sürüdür, sen onların çobanısın, Allah da sahibidir.</p>
<p>Sen o sürüyü sahibini menmun etmek için bol otlu otlaklarda otlatırsan, sahibi senden memnun olur.</p>
<p>Buna karşılık sürüyü otu az çayırlarda otlatırsan, hayvanlar zayıflayıp bir deri bir kemik kalır, kurt da onlardan bir kısmını alır götürürse, sürü sahibinin cezalandırılmasıyla karşı karşıya kalırsın.</p>
<p>İsterse seni cezalandırır, isterse affeder.</p>
<p>Mükâfat seni cennete, ceza da seni cehenneme götürür.</p>
<p>Kısacası, sen organlarını O’nu memnun edecek şekilde kullanıyorsan, cennete giden yolda yürüyorsundur; değilse, cehenneme giden yolda ilerlemektesin.(Sayfa 71)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah’ın haklarını dikkate almadıkça, buyruklarını yerine getirip yasaklarından kaçarak O’nun koyduğu kurallara riayet etmedikçe, güzel ahlâk sahibi denilmeye lâyık biri olamazsın‘.</p>
<p>Nefsini yasaklardan uzak tutan ve Allah’ın haklarını gözeten kimse, işte odur güzel ahlâk sahibi insan! Allah’ın seni insanların karalamalarına maruz bırakması, seni kendisine döndürmek içindir. Sen günah işlemedikçe Allah katında bir değerin vardır,günah işlediğinde de artık hiçbir değerin kalmaz.(Sayfa 76)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygambérimiz aleyhisselâm su içtiğinde şöyle derdi:</p>
<p>Bunu tatlı yapan, rahmetiyle susuzluğumuzu gideren, günahlarımız yüzünden tuzlu<br />
ve acı yapmayan Allah ’a hamd olsun!</p>
<p>Oysa Peygamberimiz aleyhisselâm günahsızdı, fakat o bunu alçakgönüllülüğünden dolayı ve bize de bir ders vermek için böyle dedi.</p>
<p>Çünkü “Sizin günahlarınız yüzünden!” de diyebilirdi.</p>
<p>Allah Resulü sallallâhü aleyhi ve sellemin hiçbir yemesi ve içmesi yoktur ki onlarla bize edep erkân öğretmemiş olsun!</p>
<p>Bu gereklilik olmasaydı, doğrudan doğruya yer, içer, geçerdi.</p>
<p>İşte o edepten dolayıdır ki ârif su içerken başını eğer ve şöyle diyerek gözyaşları döker:</p>
<p>“Bu, Allah’ın sevgisinin bir delilidir!”(Sayfa 76)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalbinin şifa bulmasını istiyorsan..<br />
Tövbe sahrasına çık!<br />
Gafletten Allah’ı sürekli karşında hissetme bilincine kavuş!</p>
<p>Nefsini alçaltma ve âcizleştirme elbisesi giyin! Kalbin düzelecektir.(Sayfa 83)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir ayna gibi varlıkların suretlerini yansıtıp duran kalp nasıl olur da ışıldayabilir?</p>
<p>Heves ve arzuların pençesindeki bir kalp Allah’a doğru nasıl kanatlanıp açılabilir?</p>
<p>Tam bir cünüplük demek olan gafletten arınmadıkça, nasıl olur da Allah’ın huzuruna çıkmayı umabilir?</p>
<p>Yanılma ve sürçmelerinden tövbe etmeden, ilâhî sırların inceliklerini kavramayı nasıl aklından geçirebilir? Her günahın, her gafletin ve her hatanın asıl sebebi, insanın kendinden hoşnut olmasıdır; her tâatin, her uyanıklığın, her iffetin esası da kendisinden hoşnut olmamaktır.</p>
<p>O varlıktan bu varlığa koşturup durmaktan vazgeç!</p>
<p>Bu durumda dibek taşını döndüren ve dönüp dolaşıp hep aynı noktaya gelen merkebe benzersin.</p>
<p>Varlıkları bırak da Var Edene taşın, çünkü:</p>
<p>Doğrusu son durak,</p>
<p>Rabbinin huzuru olacaktır! Necm, 53/42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kim Allah ’tan korkarsa, Allah ona, bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Talâk, 65/2,3</p>
<p>Allah rahmet etsin, Şeyh Ebu’l-Abbas, işte bu âyet doğrultusunda, Allah’tan nasıl istekte bulunmak gerektiğini izah ediyordu: Kendisi günder dualarında “Bize şunu ver, bunu ver!” şeklinde niyaz ederken “Bize bu dünyada perde olmayacak, âhirette hesabı sorulmayacak ve bizim orada cezalandırılmamıza yol açmayacak rızık ver! Bizi hevâ ve hevesten, şehvetten ve nefsî hırslardan korunmuş olarak tevhid ve şeriat ilminin yaygısı üzerinde tut ” derdi.(Sayfa 97)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/">Ataullah İskenderi – Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tövbenin Hakikati </title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tovbenin-hakikati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tovbenin-hakikati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Jun 2017 10:01:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Şerîf Cürcânî]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Hakikati]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15879</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu hususta iki bahis vardır. Birinci Bahis: Tövbe dilde dönmek demektir. Yüce Allah “Sonra onlara tövbe etti ki onlar da tövbe etsinler” demiştir. Âyetin anlamı şudur: Allah fazlı ve a onlara döndü ki onlar da itaat ve teslimiyete dönsünler. Tövbe dinde kişinin yapma gücü bulunduğu halde bir daha dönmemek azmiyle isyandan isyan olması bakımından pişmanlık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tovbenin-hakikati/">Tövbenin Hakikati </a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tovbenin-hakikati/maxresdefault-11/" rel="attachment wp-att-15912"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15912" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-2.jpg" alt="" width="346" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-2.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-2-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-2-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-2-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-2-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-2-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 346px) 100vw, 346px" /></a></p>
<p><strong>Bu hususta iki bahis vardır.</strong></p>
<p><strong>Birinci Bahis:</strong></p>
<p>Tövbe dilde dönmek demektir. Yüce Allah “Sonra onlara tövbe etti ki onlar da tövbe etsinler” demiştir. Âyetin anlamı şudur: Allah fazlı ve a onlara döndü ki onlar da itaat ve teslimiyete dönsünler. Tövbe dinde kişinin yapma gücü bulunduğu halde bir daha dönmemek azmiyle isyandan isyan olması bakımından pişmanlık duymasıdır.</p>
<p>Pişmanlık dememizin nedeni ilerde zikredilecek hadistir.“İsyan” dememizin nedeni, isyan olmayan bilakis mubah ve itaat olan fiile pişmanlık duymaya tövbe denmez. “isyan olma bakımından” dememizin nedeni şudur:</p>
<p>Bir kimse baş ağrısı yaptığı, aklı baştan aldığı, mala ve namusa zarar verdiği için şarap içmekten pişman olsa dinen tövbe etmiş olmaz. &#8221;Bir daha dönmemek üzere” sözümüzün amacı, başta söylenen şeyi daha güçlü ifade etmek içindir. Çünkü fiile pişman olan kimse ancak böyle olabilir. Bundan dolayı hadiste “pişmanlık tövbedir” buyrulmuştur. Ancak bu açıklamaya şöyle itiraz edilmiştir: Geçmişte yaptığı bir fiile pişman olan kimse o fiili şimdi veya gelecekte yapmak isteyebilir.</p>
<p>Bu kayıt, bu durumdan sakınmak içindir. Hadiste gelen ifade ise tam bir pişmanlığa yorulur. Tam pişmanlık, bir daha asla dönmeme azmiyle birlikte olan pişmanlıktır. Bu itiraz şöyle reddedilmiştir: isyan olması bakımından isyana pişmanlık, bu azmi gerektirir. Nitekim bu, kapalı değildir.</p>
<p>“Yapma gücü bulunduğu halde” dememizin nedeni şudur: Zina yapma gücünü yitiren ve bu gücü tekrar kazanma ümidi de kesilen kimse zinayı terk etmeye azmettiğinde tövbe etmiş olmaz. Ancak bu açıklama sorunludur. Çünkü “yapma gücü bulunduğu halde” sözü, “dönmemek” sözünden alınan fiili terketmenin zarfıdır. Onunla kayıtlanmasının nedeni de şudur: Bir vakitte fiili terk etme azmi ancak o vakitte yapma ve yapmamaya güç yetiren kimse için düşünülebilir.</p>
<p>Bu durumda kaydın faydası şudur: Terketme azmi mutlak değildir ki yapma gücü alınan ve bir daha elde etme umudu da kesilen kimsenin bu azmi sergilemesi düşünülemesin. Aksine o, yapma gücünün bulunduğu varsayımıyla kayıtlıdır. Dolayısıyla yapma gücü alınmış kimsenin de bu azmi sergileyeceği düşünülebilir. Âmidî’nin sözü de bizim anlattığımızı desteklemektedir. Çünkü o şöyle demiştir: “Bizim ‘gelecekte o şeyi yapmaya ehil olduğu esnada’ dememizin nedeni zina eden sonra da iktidarsızlaşan veya ölmek üzere olan kimsenin durumundan sakınmaktır.</p>
<p>Zira bu kimsenin gelecekte o fiili yapmamaya azmetmesi düşünülemez, çünkü o fiili yapması düşünülemez. Bununla birlikte yaptığına pişman olursa tövbesi kabul olur. Bu hususta Selefin icmaı vardır. Ebû Hâşim el-Cübbâî ‘zina eden kimse iktidarsızlaştığında tövbesi sahih değildir, çünkü o zina etmekten acizdir’ demiştir. Ancak bu yanlıştır. Zira o kişi korkutucu bir hastalığa yakalanmışken zina ve diğer günahlarına tövbe etse gelecekte onu bu fiilden aciz bırakan şeyin olması mümkün olsa bile onun tövbesinin sahih olduğunda icma vardır.” Bunlar, Amidî’nin sözleridir.</p>
<p>Yine yazarın “tövbe etmiş olmaz” sözü, bunun herkesin veya çoğunluğun tercihi olduğuna delalet etmektedir. Oysa bu, Ebû Hâşim el-Cübbâî dışında herkese göre iktidarsızın tövbesinin sahih olduğunu söylemesiyle çelişmektedir, iyi düşün!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyid Şerif Cürcani &#8211; Mevakıf Şerhi,cilt:3,syf:594-596</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tovbenin-hakikati/">Tövbenin Hakikati </a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tovbenin-hakikati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
