<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tevekkül | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tevekkul/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:24:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tevekkül | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:06:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza ve Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[rızkın sağlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28048</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi</strong></p>
<p>Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p><strong>1.</strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ sana rızık vereceğini kitabında taahhut etmiş ve senin için bunu tekeffül etmiştir.Dünya hükümdarlarından birisi seni bu gece misafir edeceğini ve sana akşam yemeği vereceğini vadetse ve sen de hükümdar hakkında onun yalancı değil, doğru sözlü olduğu ve verdiği sözden asla caymadığı konusunda hüsnüzanna sabip olsan ne düşünürsün? Hatta hükümdar şöyle dursun, çarşı esnafından birisi ya da dış görünüşüyle hakikatini senden gizleyen ve seninle iyi ilişkiler kuran bir<sup> </sup>Yahudi, bir Hristiyan veya bir Mecusi sana bunu vadetse ne olur? Onun verdiği söze güvenir,sözüne itimat eder ve bu güveninden dolayı o gece akşam yemeğini kendin hazırlamakla uğraşmazsın.</p>
<p>Peki ne oluyor da Allah sana rızkı vadettiği, taahhüt edip senin için tekeffül ettiği, dahası birçok yerde rızkı vereceğine dair ye­min ettiği hâlde sen O’nun vaadine itimat etmiyor, sözüne ve ta­ahhüdüne güvenmiyor ve ettiği yemini dikkate almıyorsun! Hat­ta ve hatta kalbin rızık konusunda ızdırap çekiyor ve bunu dert ediniyor. Bu ne büyük bir perişanlıktır, keşke vebalini görseydin! Bu ne büyük bir musibettir, keşke cezasını bilseydin!</p>
<p>Ali b. Ebû Tâlib’den şu beyitler nakledilir:</p>
<p><em>Allah&#8217;ın vereceği rızkı başkasından mı istiyorsun? Akıbetlerin korkusundan güvende mi oluyorsun?</em></p>
<p><em>Müşrik bile olsa sarrafin garantisini razı olup Rabbinin verdiği taahhüde razı olmuyor musun?</em></p>
<p><em>Sanki sen Onun kitabındakileri okumamış gibisin, İmanın zayıf yakînden uzak kalmışsın.</em></p>
<p>İşte bu yüzden bu davranış inşam şüpheye götürür ve -Allah muhafaza- böyle düşünen insanın marifet ve dinini kaybetme­sinden korkulur. Bu yüzden Allah Teâlâ, “Eğer müminler iseniz ancak Allah a güvenin.’ (Mâide 5/23) ve “Müminler yalnız Allah a güvenip dayansınlar.’ (Tevbe 9/51) buyurur.</p>
<p>Dinine ihtimam gösteren mümine bir tek bu nükte dahi ye­ter. Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.</p>
<p><strong>2.</strong>Bilmelisin ki rızık taksim edilmiş olup bu durum, Allah Teâlâ’nın kitabında ve Resulullah’ın hadislerinde doğrulanmıştır. Yine bilmelisin ki Allah’ın taksimi değişmez. Rızkın taksim edil­diğini inkâr edersen ya da aksi olabileceğini düşünürsen -Allah korusun- küfür kapısını çalmış olursun. Buna mukabil Allah’ın taksiminin hak ve değişmez olduğunu bilirsen o zaman da rızık peşinde koşmanın ve bunu talep etmenin ne faydası olabilir! Böyle yapmakla eline geçecek olan tek şey dünyada zillet ve aşa­ğılanma, ahirette ise zorluk ve hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) &#8220;Balığın ve öküzün sırtına, bu falancanın rızkıdır diye yazılıdır. Rızık için hırslanan kişinin ancak çektiği zahmet artar.” buyurmuştur.<sup>12</sup></p>
<p>Bu anlamda şeyhimiz şöyle der: “Senin çiğnemen için takdir edilen şeyi senden başkası çiğneyemez. O hâlde rızkını zilletle değil, izzetle ye.” Bu gerçekten de ikna edici, güzel bir nüktedir.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeyhim imam Cüveynî’den, hocasının şu sözünü aktardı­ğını işittim: “Rızık konusunda beni ikna eden şeylerden biri de şudur: Bir düşündüm ve nefsime, ‘Bu rızık hayatın ve yaşamın de­vam etmesi için değil midir?’ dedim. Nefsim ‘Evet’ dedi. Ardın­dan ona, ‘Peki insan öldüğünde rızıkla ne yapar?’ diye sordum. Nefsim ‘Hiçbir şey’ dedi. Bunun üzerine, ‘Kulun yaşamı sadece Allah Teâlâ’nın hâzinelerinde ve O’nun elindeyse rızık da böyle- dir. İsterse bana verir, isterse vermez. Bu benim için gayb olup Al­lah Teâlâ’nın eline bırakılmıştır. Onu istediği gibi düzenler. Ben ise bu hususta sakin olmalıyım’ dedim.”</p>
<p>Bu izah hakikat ehli için gerçekten de ikna edici, hoş bir nük­tedir.</p>
<p><strong>4.</strong>Bu başlık altında daha önce zikrettiğimiz gibi Allah Teâlâ kulun rızkını taahhüt etmiştir fakat O yalnızca hayatın sürdürü­lebileceği kadarlık rızkı tekeffül etmiştir. Bu rızkın içerisinde be­denin ayakta kalıp ibadet için kuvvet bulacağı kısım vardır.</p>
<p>Yiyecek ve içecek için sebeplere tevessül etme konusuna ge­lirsek, şayet kul kendini Allah Teâlâ’ya ibadet etmeye adar ve Oha tevekkül ederse belki rızık yollarından engellenebilir fakat bu ko­nuyu kafaya takıp endişelenmez. Zira kul meselenin hakikatini bilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ sadece insan bünyesinin ayakta kalabileceği kadarlık rızkı taahhüt etmiştir. Zaten Allah Teâlâ’ya tevekkül etmenin gerekli olduğu ve O’ndan beklenen rızık da budur, başka bir şey değil. Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ kuluna ömür verip onu ibadetle sorumlu tuttuğu müddetçe kendisine hakkıyla ibadet ve hizmet etmesi için kulunu ayakta tutacak rızkı da verecektir. Maksadımız işte budur. Allah Teâlâ İstediği her şeye güç yetirendir. O isterse yiyecek ve içecekle, isterse çamur ve toprakla isterse melekler gibi teşbih ve zikirle, isterse de bunların hiçbiri olmaksızın kulunun bünyesini ayakta tutar.</p>
<p>Şu hâlde kulun talebi yemek, içmek, şehvet ve lezzet elde et­mek değil, ibadet için güç kazanıp ayağa kalkmaktır. Dolayısıyla sebeplere itibar edilmesinin manası yoktur, zahidler işte bu se­beple günler ve geceler boyunca yolculuk yapmaya güç yetirebil- mişlerdir.</p>
<p>Zahidlerden bir kısmı on gün boyunca bir şey yememiş, ba­zıları ise bir ay veya iki ay bir şey yemeden güçlü kalabilmiştir. Kimileri çöldeki kumu yemiştir de Allah Teâlâ kumu onun için gıdaya çevirmiştir. Sevrî’nin Mekke’de yiyeceği bitince on beş gün boyunca kum yiyerek yaşadığına dair nakledilen hadise de bu ka­bildendir.</p>
<p>Ebû Muaviye el-Esved der ki: “İbrahim b. Edhem’i yirmi gün boyunca çamur yerken gördüm.”</p>
<p>A’meş aktarıyor: “İbrahim et-Temyî bana, ‘Bir aydan beri bir şey yemedim.’ dedi. Ben ‘Bir aydan beridir mü’ deyince Aksine, iki aydır bir şey yemedim. Yalnız birisi bana bir salkım üzüm ver­mişti Ben de onu yedim ama şu an midemden rahatsızım.’ dedi.”</p>
<p>Bu gibi durumlara asla şaşırma! Zira Allah’ın, istediği her şeyi yapmaya gücü vardır. Bir hasta görürsün, bir ay boyunca bir şey yiyemez fakat yaşamaya devam eder. Hâlbuki hasta olan birisi her halükârda kuvveti yerinde olana nispetle daha zayıf, tabiat itiba­riyle daha dayanıksızdır.</p>
<p>Açlıktan ölenlerse tıpkı çok yemekten ve hazımsızlıktan ölenler gibi aslında ecelleri geldiği için hayata göz yumarlar. Ebû Said el-Harrâz’ın şöyle dediği bana ulaştı: “Allah Teâlâ üç günde bir bana yemek verirdi. Bir ara çöle girdim ve üç gün boyunca ağzıma lokma girmedi. Dördüncü güne gelince zayıf düştüğümü hissettim ve olduğum yere oturdum. O sırada hâriften, ‘Ey Ebû Said! Yemek mi yoksa kuvvet mi senin için daha sevimlidir?’ diye bir ses duydum. ‘Sadece kuvvet isterim’ dedim ve yerimden kalktim. Üç günlük açlığı az bulduğum hâlde hiçbir şey yemeden on iki gün daha yol gittim. Hiç acı da çekmedim.”</p>
<p>Kul, rızık elde edecek sebeplerin kendisinden engellendiğini görür ve Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini bilirse emin olsun ki Allah Teâlâ ona güç kuvvet verecektir. Bu hususu kul asla endi­şe etmesin. Aksine böylesine bir ikram ve ince tutum karşısında Allah Teâlaya çokça şükretmesi lazımdır. Zira Allah rızkı elde edecek sebepleri aramaktan kendisini kurtarmış ve ibadet etme­sine yardımcı olacak şeyi ona vermiştir. Bu sayede kulun isteği ve hedefi gerçekleşmiş, Allah Teâlâ rızık aramanın ağırlığı ile vasıta bulma derdini kuldan uzaklaştırmış, insanlarla olan bağlantısını kesmiş ve kendisine kudretinin yolunu göstermiştir. Allah bu ku­lun hâlini meleklerin hâline benzetmiş ve verdiği bu nimetle onu, hayvanların ve avamın mertebesinden daha yüksek bir yere yer­leştirmiştir. Bu temel meseleyi iyi düşünüp anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle büyük bir kazanç elde edesin.</p>
<p>Bu kitapta meseleleri kısa tutacağımızı söylememize rağmen tevekkül başlığında sözü uzattığımızı düşünebilirsin. Allah’a ye­min ederim ki insanların tevekküle duyduğu ihtiyacın yanında bizim söylediklerimiz az bile! Zira ibadete dair en mühim husus tevekküldür. Dahası, dünya ve ibadete dair ne varsa tevekkül et- rafında dönüp durur. Dolayısıyla bu hususta himmeti olan kişi tevekküle tutunsun ve meseleye gerektiği gibi riayet etsin. Aksi hâlde kul, hedefinden uzakta kalır.</p>
<p>Allah’ı tanıyan ahiret âlimlerinin işlerini Allaha tevekkül etmeleri, kendilerini Ona ibadete adamaları ve Onun dışındaki her şeyle alakalarını kesme üzerine bina etmeleri, sahip oldukları basireti sana gösteren delillerdir. Onlar bu konuda nice kitaplar yazıp nice tavsiyelerde bulundular. Allah Teâlâ da onlara yönetici­lerden yardımcılar ve dostlar gönderdi. Böylelikle Kerrâmiye’nin zahid imamlarından hiçbir gruba nasip olmayan hâlis hayra eriş­tiler. Kerrâmiye imamları mezheplerini doğru olmayan usuller üzere bina etmişlerdi. Biz ise imamlarımızın <em>minhâcı</em> (yöntemi) üzere devam ettiğimiz müddetçe aziz olacağız.</p>
<p>Camilerimizden ve medreselerimizden her zaman değerli insanlar çıkar. Bu insan­lar ya Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Hâmid el-lsferâyînî, Ebu t-Tayyib et-Taberî, İbn Fûrek ve üstadımız Cüveynî gibi ilimde önde olan şahsiyetler ya da Ebû İshak eş-Şîrâzî, Ebû Saîd es-Sûfî, Nasr el-Makdisî ve diğerleri gibi ibadette sadık olan ve ilim ve zühd bakımından ümmetin fevkinde olan kişilerdir. Daha sonra kalp­lerimiz zayıfladı ve zararı faydasından çok olan ilişkilerle kirlen­dik. İşler geriledi, insanların himmetleri azaldı. Bereketler uçup gitti, lezzeti ve zevki kaybolup gitti, öyle ki neredeyse hiç kim­se safiyane ibadetle, ilim ve hakikatle iştigal edemez hâle geldi. Şu an yüzümüze vuran aydınlık (elimizdeki ilim ve amel) Haris el-Muhâsibî, Muhammed b. îdris eş-Şâfıî, Müzeni ve Harmele gibi dinin önderleri olan selefimizin ve mütekaddim şeyhlerimi­zin <em>minhâa</em> (üslubu) üzere olanlardan kaynaklanmaktadır. Allah onlardan razı olsun. Onlar şu şiirde anlatılan kimseler gibidirler:</p>
<p><em>Allah kavimleri korudu, onlar da Rablerinin hakkını, Verdikleri sözden caymadılar, sözlerine aykırı davranmadılar.</em></p>
<p><em>Akıp giden günleri yalnızca iffetle geçirdiler. Efendilerinin sevgisinden başka bir şey görmediler.</em></p>
<p><em>Onlar en faziletliler, Allaha yakın olan doğru sözlü kimselerdir, Amaçları da efendilerin efendisine gitmektir.</em></p>
<p><em>Sabreden herkesin sabır düğümü çözülüp gitse de, Günler onların sabır düğümlerinden birini dahi çözemedi.</em></p>
<p>Biz ilk başlarda sultanlardık, sonradan sıradan ahali olduk; süvariydik, piyade olduk. Umulur ki doğru yoldan tamamen kop­mayız. Musibetlere karşı yardım edecek olan Allah’tır. [Elimizde kalan ilim ve ameli] bizden almamasını dileriz. Şüphesiz ki O çok cömerttir, bol bol veren ve merhameti çok olandır. Allah’tan baş­ka güç ve kuvvet de yoktur.</p>
<p>İşi Allah’a bırakma hususuna gelince bu noktada şu iki esası iyi düşün:</p>
<p><strong>1</strong>.Bilirsin ki bir işi seçmek sadece o işin içini, dışını, başını ve sonunu yani tüm yönlerini bilen kişi için mümkündür. Kişi bir işin tüm yönlerini bilmezse hayırlı ve doğru olanı seçmek yerine kötü ve helak edici olanı seçebilir. Mesela sen bir bedeviye ya da bir köylüye veyahut bir koyun çobanına, “Şu dirhemlerin iyisini kötüsünden benim için ayır.” desen bunu yerine getiremez. Aynı şekilde sarraf olmayan bir esnafa desen belki o da zorlanır.</p>
<p>O hâlde dirhemleri altın, gümüş ve özel şeyler hakkında bilgi sahibi olan tecrübeli sarrafa gösterirsin. İşleri her yönüyle kuşatıp bilmek sadece âlemlerin Rabbi olan Allah için mümkün oldu­ğuna göre, ortağı olmayan Allah&#8217;tan başka hiçbir varlığın bir işi seçmeve düzenleme hakkı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbin, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O&#8217;nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur.&#8221; (Kasas 28/68) ve &#8220;Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir.&#8221; (Nemi 27/74) buyurmaktadır.</p>
<p>Anlatılır ki salih bir zata Allah Teâlâ tarafindan, &#8220;Ne istersen verilecek&#8221; denilince şöyle demiş: &#8220;Her şeyi bütün yönleriyle bi­len birisi hiçbir şey bilmeyen birisine ne istersen verilecek diyor. Benim için neyin iyi olduğunu bilmiyorum ki isteyeyim! Benim yerine sen seç.&#8221; Bu mesele de işte böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bir adam sana gelse ve &#8220;Ben senin bütün işlerinle ilgilenir ve yararına olan bütün ihtiyaçlarım üstlenip yerine getiririm. Sen bütün işlerini bana bırak ve kendi işlerinle ilgilen.&#8221; dese ve bu adam senin nezdinde döneminin en bilgili, en hikmetli, en güçlü, en merhametli, en takvah, en doğru sözlü ve en vefalı kişisi olsa; bu teklifi değerlendirmez ve bunu sana verilen büyük nimet olarak görmez misin? Böylesi güzel bir teklif karşısında minnet duymaz, o kişiye en güzel şekilde şükranım sunmaz ve övgüde bulunmaz mısın?</p>
<p>Bu kişi yararlı olup olmadığım bilmediğin bir hususta senin adına bir seçim yapsa bundan dolayı huzursuzluk hissetmez, ak sine onun yapacağı seçime ve düzenlemeye güvenir ve mutmain olursun. Sen onu vekil olarak belirledikten ve o da sana en iyisini yapacağını taahhüt ettikten sonra bilirsin ki; mesele her ne olursa olsun senin adına yalnızca hayırlı olanı seçecek ve sadece senin iyiliğine olanları gözetip dikkate alacaktır.</p>
<p>O hâlde sana ne oluyor da işlerini gökyüzünden yeryüzüne ne yarsa her şeyi düzenleyen <em>(müdebbirü’l-emr)</em> ve âlemlerin Rab­bi olan Allah’a işlerini bırakmıyorsun! İşini bilginlerin en bilgili­si, kudretlilerin en kudretlisi, merhametlilerin en merhametlisi ve zenginlerin en zengini olan Allah a bırak ki ince bilgisi ve güzel düzeniyle senin bilgi seviyeni aşan ve aklının alamayacağı şeyleri senin adına seçsin, sen de akıbetini ilgilendiren işlerle ilgilen. Al­lah, sırrını bilemeyeceğin bir şeyi senin adına seçtiği zaman sonuç her ne olursa olsun buna razı ve mutmain ol. Doğru ve hayır işte budur. Bunu iyi düşün ve anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle doğru yola erişesin. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p>Kaza ve kadere razı olma hususuna gelirsek bu noktada ikna edici şu iki hususu dikkatli bir şekilde düşünüp anlarsan yeterli olur:</p>
<p><strong>1.</strong>Kadere rıza gösterirsen hem bu dünyada hem de ahirette fayda elde edersin.</p>
<p>Bu dünyada elde edeceğin fayda, kalbi gereksiz şeylerle dol­durmamak ve bu sayede daha az üzülmektir. Bazı zahidler bu an­lamda, “Mademki takdir haktır, o hâlde üzülmek boşuna&#8221; sözünü dile getirmiştir. Bu sözün aslı, Hz. Peygamber’in îbn Mesûd’a söylediği şu cümledir: “Çok fazla üzülme. Zira takdir edilen ger­çekleşir, senin rızkın olmayan şey de sana gelmez.’<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Bu hadis, Efendimizin (sav) az lafızla çok mana dile getirdiği kapsamlı bir sözüdür.</p>
<p>Kadere rıza göstermen hâlinde ahirette elde edeceğin fayda ise Allah Teâlâ’nın sevabı ve rızasıdır. Nitekim O, “Allah onlardan hoşnuttur, onlar da Onun rızasını kazanmaktan ötürü mut­ludurlar.” (Mâide 5/119) buyurmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla kadere rıza göstermemek bu dünyada yok yere dertlenmeye, üzülmeye ve rahatsızlığa sebebiyet verirken ahirette de günaha ve ceza görmeye neden olur. Zira kader her halükârda gerçekleşecek olup senin üzülmenle ya da kızgın olmanla değişe­cek değildir. Bu anlamda şöyle bir şiirde vardır:</p>
<p><em>Ey nefis! Takdir edilene sabret.</em></p>
<p><em>Takdir edilmeyenler hususunda ise güvendesin.</em></p>
<p><em>Bil ki takdir edilen kesinlikle gerçekleşecektir, Sen ona sabretsen de sabretmesen de.</em></p>
<p>Netice itibariyle akıllı kişi kalp huzurunu ve cennet sevabını boş yere üzülmeye, günaha girmeye ve en nihayetinde cezalandı­rılmaya tercih etmez.</p>
<p><strong>2.</strong>Kaza ve kadere razı olmayıp kızgınlık göstermek -Allah Teâlâ rahmetiyle korumazsa- kişinin tehlikeye, zarara, küfre ve nifaka düşmesine sebep olur. Allah Teâlâ’nın şu sözünü iyi dü­şün: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içle­rinde hiçbir sıkıntı duymaksızm onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65) Allah bu sözünde elçisinin takdirine nza göstermeyenlerin iman etmiş ol­malarını reddedip bu hususta yemin etmişken Allah’ın takdirine nza göstermeyenin hâli nice olur!</p>
<p>Rivayet edilir ki bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: “Kim benim takdirime razı olmaz, verdiğim musibete sabretmez ve nimetlerime şükretmezse kendisine başka bir ilâh edinsin.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Burada Allah Teâlâ sanki şöyle diyor: “[Takdir ettiğim şeyi beğenmeyip] kızgınlık gösteren bu kişi benden ilâh olarak razı değildir. O hâlde kendisine, razı olacağı başka bir ilâh edinsin.” Akleden kişi bu ifadenin tehdidin zirvesi olduğunu anlar. Ken­disine, “Kulluk ve rablik nedir?” diye sorulan sâlik, verdiği şu ce­vapta ne kadar doğru söylemiş: “Rab takdir eder, kul ise buna razı olur. Şayet Rab takdir eder de kul razı olmazsa ne Rablik kalır ne de kulluk.”</p>
<p>Bu meseleyi iyi düşün ve kendine bir bak! Umulur ki Allah Teâlâ’nın yardımı ve tevfîkiyle selamete erersin.</p>
<p>Sabır konusuna gelirsek, o acı bir ilaç ve hoş olmayan bir içe­cektir. Bununla birlikte sabır her türlü menfaati sana getiren ve zararlı ne varsa senden uzaklaştıran bereketli ve kıymetli bir şey­dir. Sabır böylesi bir ilaç olduğuna göre akıllı insan, “Bir anlık acı ama bir yıllık rahatlık” diyerek nefse kötü gelmesine rağmen onu içer ve yudumlar; acı ve keskin olsa da buna katlanır.</p>
<p>Sabrın sana getireceği menfâatlere değinmek gerekirse sabrın dört türü olduğunu bilmelisin:</p>
<p><strong>1.</strong>Taate sabretmek</p>
<p><strong>2.</strong>Masiyetten sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>3.</strong>Dünyanın gereksiz şeylerinden sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>4.</strong>Belalara ve musibetlere sabretmek.</p>
<p>Kul sabretmenin acısına katlanır ve yukarıda sayılan dört yerde sabır gösterebilirse taatlerini yerine getirir; istikâmet üzere yüksek mertebelere ve en nihayetinde büyük sevaba nail olur. Ayrıca dünyanın masiyetleriyle, belalarıyla ve bunun ahirette neden olacağı sonuçlarıyla karşılaşmaz. Sabreden kul, dünyalık talep etmekle sınanmaz. Zira dünyada bir şeyler elde etmekle meşgul olmayacağı için ahirette de bunun sonucundan kurtulmuş olur. Aynı şekilde kul, imtihan edildiği şeylere sabredeceği için elde et­tiği sevaplar boşa uçup gitmez. O hâlde sabır gösterilmesi hâlinde kul taatlerini yerine getirebilir, yüksek dereceler ve sevaplar elde edebilir. Bunların yanı sıra takva ve zühd hayatı hâsıl olur; Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin ayrıntısını bilmediği bir karşılık ve büyük sevap elde edilir.</p>
<p>Sabrın, zararları insandan uzak tutması şöyle gerçekleşir: Sab­retmek bu dünyada endişe çekmenin yükünden ve bu halin kas­vetinden, ahirette ise onların günahından ve cezasından kurtarır.</p>
<p>Buna mukabil insan sabretme konusunda zayıf kalır ve kay­gı yolunu tutarsa elde edeceği tüm menfaatleri kaçırdığı gibi her türlü zarara da müptela olur. Zira taatin meşakkatine sabret­meyen kul onları yerine getiremez. Getirse bile onu korumaya ve devam ettirmeye sabredemeyeceği için ameli hiç olup gider. Veyahut kul, masiyetten sakınmaya sabredemezse kendisini ma- siyetin içinde buluverir. Dünyanın gereksiz fazlalıklarından uzak durmaya sabredemezse bunlarla meşgul olmaya başlar. Aynı şekil­de başına gelen bir musibete sabretmeyen kul, sabretmesi hâlinde elde edeceği sevaptan mahrum kalır. Dahası sabretmek yerine o kadar çok kaygılanabilir ki kendisine verilecek karşılıktan mah­rum kalır.</p>
<p>En nihayetinde kulun başına iki musibet gelmiş olur: Birincisi, maksattan mahrum kalmak iken İkincisi, sabretmediği için sevabı ve ecri kaçırmaktır. Dolayısıyla hem hoşuna gitmeyen bir şeye maruz kalmış hem de sabretmekten mahrum kalmış olur. Bu manada “Bir musibete sabretmekten mahrum kalmak, musi­betin kendisinden daha şiddetlidir.” denir. O hâlde mevcut olanı yok edip götürdüğü gibi kaçıp gideni de geri getiremeyecek olan bir şey için üzülmenin ne faydası var! Bunlardan birini kaçırsan bile en azından diğerini kaybetme.</p>
<p>Hz. Ali’nin şu kelamı, az lafızla çok anlam ifade eden sözler­dendir: “Şayet başına gelenlere sabredersen Allah’ın takdir etmiş olduğu şey gerçekleşir ve sevap kazanırsın. Yok, sabretmez ve en­dişelenirsen Allah’ın takdiri yine gerçekleşir ama sen günahkâr olursun.”<sup>15</sup></p>
<p>Kanaatimce meselenin özü şudur: Kalbi alışılmış şeylerden uzak tutmak; Allah Teâla ya hâlisâne tevekkül etmek, işleri düzenlemeyi bırakmak ve iç yüzünü bilmediğin için işleri Allah Teâlaya havale etmek suretiyle nefsi [kalpte] yer edinmiş âdetler­den koparıp atmak; nefsi öfkeden ve kaygıdan alıkoymak -ki nefis bunları çok ister- ve nefsi rıza ile dizginlemeye zorlayıp her ne kadar nefret etse de ona sabır şerbetini içirmektir. Bütün bunlar gerçekten de aci bir iş, zor bir ilaç ve ağır bir yüktür ama aynı za­manda sağlam bir tedbir ve dosdoğru bir yoldur. Böyle yapılması durumunda övgüye layık bir akıbet ve mutlu mesut haller kulu beklemektedir.</p>
<p>Evladına karşı şefkatli davranan zengin bir baba düşün. Şayet bu baba yavrusunun yediği bir hurmayı ya da elmayı bozulmuş olduğu için elinden alsa, yavrusunu kendisine sert davranan bir öğretmene teslim etse, çocuğunu gün boyu yanında tutup onun canını sıksa veyahut onu bir hacamatçıya götürse ve hacamatçı evladının canını yakıp onu endişelendirse ne düşünürsün! Yaban­cılara dahi bol bol ikramda bulunan babasının, evladının elinden yiyeceği almasını bir cimrilik olarak mı görürsün! Yoksa elindeki her şeyi evladı için saklayıp biriktiren bu babanın hareketi sence çocuğunu zelil kılmak için midir? Ya da baba çocuğunu sevme­diği için böyle davranarak onu yormak ve ona eziyet etmek mi istemiştir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Zira evlat babası için gözünün nuru, kalbinin meyvesidir. Evladının üzerine rüz­gâr esse bile babasına ağır gelir. Durum kesinlikle böyle değildir. Bir baba evladı adına iyi olanın bu olduğunu bildiği için böyle davranır ve yine baba bilir ki evladı bu şekilde az bir yorulmayla büyük bir hayra ve menfaate ulaşacaktır.</p>
<p>Peki işini seven, insanlara tavsiyelerde bulunan ve mesleğinde uzman olan bir doktora ne dersin? Eğer bu doktor susuzluktan artık ciğerleri yanan, bitkin düşmüş bir hastaya su vermek yerine, hastanın nefsinin ve tabiatının zorlandığı, tadı kötü olan bir ilaç içirse sence bunu hastaya düşman olduğundan ötürü ve ona ezi­yet etmek için mi yapmaktadır? Asla! Aksine hastanın iyiliği için böyle yapmaktadır. Zira doktor çok iyi bilmektedir ki hastanın bir anlık ihtiyacını karşılamak aslında onun hayatını tehlikeye sokacak ve belki de ölümüne neden olacaktır. Hastaya su verme­mesi aslında hastanın iyileşmesi ve hayatta kalması içindin</p>
<p>O hâlde şimdi Allah Teâlâ’nın senden bir ekmeği ya da bit miktar parayı esirgediğini düşün. İyi bilmelisin ki Cenab-ı Allah senin istediğin şeye sahiptir ve istediğin şeyi sana ulaştırmaya kâdirdir. Cömertlik ve ihsan O’nun sıfatlardır. Allah senin hâlini de bilmektedir, zira O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O&#8217;nun için ne yokluk ne acizlik ne bir şeyin gizli kalması ne de cimrilik söz ko­nusudur. Allah Teâlâ tüm bu eksikliklerden münezzehtir. O, zen­ginlerin en zengini, kudreti olanların en kudretlisi, bilginlerin en bilgini ve cömertlerin en cömerdidir. O hâlde hakiki olarak şunu bil ki Allah’ın senden bir şey esirgemesi senin iyiliğin içindir. O, senin için iyi olanı seçmiştir. Zaten Allah Teâlâ, “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur.” (Bakara 2/29) buyurmuş­ken aksi nasıl söz konusu olabilir ki!</p>
<p>Kendisini sana tanıtan (yani sana marifetullah nimetini ve­ren) Allah’ın senden bir şey esirgemesi nasıl mümkün olabilir ki! Dünyadaki bütün nimetler Onu tanımanın yanında yok hük­mündedir.</p>
<p>Meşhur bir hadiste geçtiği üzere Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şefkatli bir çobanın, uyuz hastalığı bulunan yerlerden develeri­ni koruduğu gibi ben de dostlarımı dünya nimetlerinden koru­rum.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>O hâlde Allah seni zorlu bir imtihana sokmuş ise iyi bil ki bunu seni sınamaya ve imtihana sokmaya muhtaç olduğu için yapmamaktadır. Allah senin hâlini bilmekte ve güçsüzlüğünü görmektedir. O, sana karşı son derece merhametli davranır. Hz. Peygamber’in şu sözünü hatırla: “Allah’ın kuluna karşı merhame­ti, müşfik bir annenin evladına karşı olan merhametinden daha fazladır.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Eğer bunu anlarsan bilirsin ki Allah, başına gelen bu kötü olayı senin iyiliğin için yaşatmıştır. Bu iyiliğin ne olduğunu sen bilmesen de Allah bilir. Bu anlamda insanlar arasında en fazla belaya maruz kalan kişilerin, Allah’ın sevdiği ve seçtiği dostlan olduğunu görürsün. Hz. Peygamber buyurur ki “Allah bir toplu­luğu severse onları belaya uğratır.’<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[18]</sup></a> Yine Efendimiz (sav) “İnsan­lar arasında en fazla belaya maruz kalanla peygamberlerdir. On­lardan sonra şehitler gelir. Ardından da derecelerine göre üstün olanlar sıralanır.’ buyurmaktadır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[19</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ’nın dünya nimetlerini senden esirgediğini ya da sana çok fazla musibet ve bela verdiğini görürsen bil ki O’nun nezdinde kıymetlisin ve O’nun katında üstün bir yere sahipsin. Böyle yapmakla Allah seni dostlarının yoluna girdirmektedir. Şüphesiz ki Allah senin hâlini görmekte olup dünya nimetlerini senden esirgemeye ihtiyacı yoktur. Zira &#8220;Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altında­sın.” (Tûr 52/48) buyuran O’dur. Dahası, iyiliğini gözettiği, ecrini ve sevabını artırdığı ve kendi katında değerli insanların konum­larına yükselttiği için Allah Teâlâ’nın sana lütufta bulunduğunu bilmelisin. Göreceksin ki senin için nice övülen sonuçlar ve nice kıymetli nimetler hasıl olacak Lütfü ve keremiyle muvaffak kıla­cak olan yalnızca Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:185-198</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><sup>12.</sup>Bu hadisin aslı bulunamamıştır.</p>
<p>13.Ebubekir Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, <em>el-ÂhAd vel-mesAni,</em> dik Bâsim el Cevâbira (Arabistan: Dâru’r-râye, 1991), 2806; Beyhakî, <em>-Şu ‘ab,</em> 1144.</p>
<p>14.Taberânî, <em>el-Mucemul-kebîr,</em> 22/320; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dimaşk, </em>21/59.</p>
<p>15.İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 9/139.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[16]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/10; İbn Ebud-Dünyâ, <em>et-Tevâzu vel- hamûl,</em> thk. Muhammed Abdülkadir Atâ (Lübnan: Dâru’l-kütübi’l-il- miyye, 1989), 9; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 61/59.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[17]</sup></a> Buhâri, <em>d-CAmius-sahîh,</em> 5999; Müslim, <em>el-Câmius-sahîh,</em> 2754.</p>
<p>18.Tirmizi,es Sünen,2396;İbn Mace,es Sünen,4031</p>
<p>19.Hakim,el Müstedrek,1/40</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[</sup></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sabır: Bekleme sanatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2020 05:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Tahammül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24510</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Kemal Sayar Hayatlarımızı zaman yönetir; onun içine doğar, onunla yaşar, onda ölürüz.  Ne ki  hayatta her zaman istediğimizi alamayız. Sabır işte bunu öğrenmektir. Beklemeyi bilmelisin. Beklemeyi bilirsen, güzellikler seni bulacaktır. Oysa çağımızda keyif almadan geçirdiğimiz her anı kayıp sayıyor, çabuk tatmin ve keyfi vazgeçilmez buluyoruz.  ‘Musibet, Allah’a şikâyet edildiğinde ibadete, başkasına yanıp yakıla anlatılıp bir sızlanmaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/">Sabır: Bekleme sanatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22482 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg" alt="" width="496" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 496px) 100vw, 496px" /></p>
<p><em>Prof.Dr.Kemal Sayar</em></p>
<p>Hayatlarımızı zaman yönetir; onun içine doğar, onunla yaşar, onda ölürüz.  Ne ki  hayatta her zaman istediğimizi alamayız. Sabır işte bunu öğrenmektir. Beklemeyi bilmelisin. Beklemeyi bilirsen, güzellikler seni bulacaktır. Oysa çağımızda keyif almadan geçirdiğimiz her anı kayıp sayıyor, çabuk tatmin ve keyfi vazgeçilmez buluyoruz.  <em>‘Musibet, Allah’a şikâyet edildiğinde ibadete, başkasına yanıp yakıla anlatılıp bir sızlanmaya dönüştüğünde isyana vesile olur’ </em>diye söyler arifler. Zuhurata tabi olmayı nice zamandır unuttuk; zamanı hemen eğip bükmek, onu çabuklaştırmak, ani tatminimize payanda kılmak arzusundayız. Sabır; insana kendi kudretinin işareti silinmiş sınır taşlarını hatırlatan, şeyleri olduğu gibi serbest bırakmanın, kapıların zorlanmaması gereken yerlerde durmanın, eşikte oturup beklemeyi bilmenin, ruhu sükuna erdiren  teslimiyetin, umutla ve inançla bekleyişin adıdır. Sabır edilgenlik veya vazgeçiş değil, <em>‘bekleme sanatı’</em>dır. Ne zaman harekete geçeceğinin idraki. Zamanı telaşla kovalamak yerine, ani tatmine direnerek, onun bize sunabileceği yeni imkanları gözlemek sanatı. Rilke’nin <strong>Genç Bir Şaire Öğütler</strong>’de söylediği gibi : <em>“Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilmez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi o an yaşama meselesidir. Şu anda soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın.”</em></p>
<h4><strong>Sabır ve uygarlık</strong></h4>
<p>İnsan uygarlığı sabra büyük bir önem atfetmiştir. Dürtülerin kısıtlanması, arzunun gerçeklik doğrultusunda ertelenmesi, insanlar arasındaki farklara tahammül ve nihayet, duygularla eylem arasına düşüncenin yerleştirilmesi, bütün bunlar, uygarlığın gelişmesi ve devamı için elzem nitelikler olarak görülmüştür. Semavi dinler sabrı yüceltmiş, Hz. Eyüp’ü zorluklara bütün haysiyetiyle direnen ve sonunda mükafatını gören bir sabır timsali olarak simgeleştirmişlerdir. Kur’an, <em>‘Allah sabredenlerle beraberdir’</em> buyruğuyla, sabra müstesna bir değer biçmiştir. Kadim öğretilerin aksine günümüz dünyası hızın kutsandığı, hızlı olanın yavaş olanı yuttuğu bir dünya olmaya doğru pürtelaş yol alıyor.  Ani tatmin doğuştan hakkımız zannediyoruz. Halbuki çabasız ödül, insanı sadece şımartır. Bekleyebilen, alın teri döken, didinen kişinin mükafatı gayretini sevmesidir. Sabır, öfkenin de ilacıdır. <em>‘</em><em>Yiğitlik, beden kuvveti ve pehlivanlık kudreti değildir. Aksine güçlü yiğit ve dayanıklı bahadır, öfkelendiğinde dik başlı nefsinin arzusunu zapt eden ve kızgınlık deryası çalkalandığında yalpalayan gemisini sabır ve dinginlik limanına demirleyen kimsedir’.</em> der Kınalızade. Hayatı nasıl yaşadığımız, hayat hakkında ne söylediğimiz geleceğin bugüne nasıl akacağını da belirler. Kader duygusu, hayatımızı tayin eden olayların idaresinde bizim elimizden daha büyük bir elin varlığını kabullenmektir. Kaderle birlikte imkan ve kusurlarımızı fark eder, yolda bizi bekleyen ve kaçınamayacağımız bir şeyler olduğunu hissederiz. Karakterimizde saklı, çözülmemiş ve dile getirilmemiş yanlarımızın daha iyi taraflarımıza gün gelip baskın çıkabileceği ihtimalini tanırız.  Geleceğe birbirinden köklü bir biçimde farklı bakan iki insan, hangi eylemde bulunurlarsa bulunsunlar, farklı bir gelecekle karşılaşır. Geleceği biz çağırırız.  Dünyayı biçimlendirme tarzımız bizi biçimlendirir ve biz nasıl biçimlendiysek, sırasıyla, dünyayı da öyle biçimlendiririz. Dünyayla yüzleşme biçimimiz dünyadaki yüzümüzü de değiştirir. Herkes kendi kaderini yaşar, kimi zaman harikulade bir ömür, kimileyin de tam bir hayal kırıklığı olur yaşadığımız, kimileyin eve dönüşün kutlamalarına katılırız kimileyin de sürgün ediliriz yurdumuzdan. Kader bizimdir, hayat bizimdir, bize sunduğu vaat ona cesurca katılıp katılmayacağımızda saklıdır. Bu vahşi ormanda, yolumuzu yitirmek pahasına, yürümeye talip miyiz? Yolda kendi uçurumlarımızla karşılaşmaktan, kendimize rastlamaktan korkuyor muyuz? Hayal kırıklığını, varlığın o her şeyden ağır yükünü üstlenmeye talip miyiz? İncinmeyi göze alabiliyor muyuz?</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-14351" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab%C4%B1rr.jpg" sizes="(max-width: 591px) 100vw, 591px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr.jpg 500w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr-300x300.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr-150x150.jpg 150w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr-65x65.jpg 65w" alt="" width="591" height="591" /></p>
<h4><strong>Dolu dolu yaşamak</strong></h4>
<p>Hayal kırıklığı her yerde, zira tahammül eşiğimiz çok düşük. Kolayca inciniyor ve incitiyoruz. Duygusal zeitgeist, yolunda gitmeyen bir şeyi çöpe atarak onun yerine yenisini koymayı öneriyor bize. İnsan ilişkileri dahi bu <em>kullan-at</em> mantığından nasipleniyor, bir ilişki dikkat ve merhametle yeşerebilecek iken, yeterince sabır gösterilmediğinde, kurumaya terk ediliyor. Emek vereceğine yenisini denersin, olur biter. Zamanı içimizde genişletip büyütmeyi unuttuk. Bir meslekte ustalaşmak sabır ister, iyi anne baba olabilmek ancak sabırla mümkündür. Hızlandırılmış zaman bize yoğunluk hissi veremiyor. Hayat adeta yanı başımızdan geçip gidiyor. <em>Gerçekten yaşamadığımız hissi</em>ne mağlup oluyoruz. Deneyimler anlamdan boşalıyor, kaderin sillesini yediğimizde, şaşkınlıkla hayatlarımızı neden dolu dolu yaşamadığımızı kendimize soruyoruz. Yaşarken kıymetini bilmediğimiz bir hayat, döşeğimizde ölürken bize bir ümitsizlik hissi olarak geri dönüyor. Her anın yoğun bir biçimde yaşanması ve zamanın genişlemesi ancak her dakikanın kıymetini bilebilmekle, bir nefes ayıklığıyla mümkün. Bunun için de bütün dikkatimizi vererek şimdi ve burada olmayı başarabilmemiz gerekiyor. Odaklanılmış bir yoğunlukta kaybolup gidebilmek. Yaşamaya cesaret etmek. Sabır, dirençli ve cesur insanların süsüdür.</p>
<h4><strong>Bekleme sanatı</strong></h4>
<p>Sabır bir bekleme sanatı, zamanı nakışlandırma pratiği. İç ve dış gerçekliği verili bir anda olduğu gibi kabullenebilmek. Dilinde pişmanlığın kekre tadı olmaksızın her şeyin daha iyiye gidebileceğine dair ümidini korumak. Telaşa kapılmaksızın daha güzel zamanları bekleyebilmek. Olgunluğun bir alameti, bir karakter gücü, bir erdem. Ham yetenek tek başına sizi nadiren hedefe taşır, oysa sabırla işlenen bir yetenek olgunlaşır ve meyveye durur. Bir çocuk ancak sabırla büyütülebilir. Sevgi ötekini dinlemeyi, onun hayatını anlamak için emek vermeyi ve dolayısıyla sabrı gereksinir. Evlilik sabır ister: Ayrı geçmişlerin kuyusundan çıkan iki insanın birbirini anlaması, birbirine imtizaç etmesi ancak sabırla mümkündür.</p>
<p>İnsan zamanın dokusunda yaşayan, öleceğini bilen ve kendi ölümünün idrakinde olan yegâne varlık. Kısacık hayatlarımız sonsuz bir enginlik tarafından yutuluyor ve biz ölümlü olduğumuz bilgisinin gölgesinde yaşıyoruz. <em>‘Aynı adımla hem ölüme hem de geleceğe yürüyoruz’ </em>demişti Minkovski.  Hayatımızı anlamlandırmaya, bu anlamla beraber onu yaşanılabilir ve katlanılabilir kılmaya gayret ediyoruz. Hayatımızın zaman boyutunu çok az tefekkür ediyoruz ama hepimiz zamanın çocuklarıyız. Mitlerde daima hakikatten bir behre vardır; Antik Yunan, diğer soyut kavramları olduğu gibi zamanı da bir Tanrı, bir titan olarak ifade ediyordu; çocuklarını yiyen Kronos. Baudelaire’in dizeleriyle “-<em>Ey acı! ey acı! ‘Varlığı’ yer ‘Zaman’/ Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir/ Bağrımızı kemiren o sinsi düşman</em>”. Hayatımızı hikâye ederken geçmişi, bugünü, geleceği birleştirerek bir hikâye kuruyoruz. Acının, bizi tüketmesinin, ruhumuzu ufalamasının asli nedeni de bu; onun süren bir şey oluşu. “<em>Acılarının dineceği umudu, ıstırabına katlanma metaneti verir hastaya</em>.” demişti Marcel Proust. Sabrın tükenmesi bu anlamda, bekleyişi feshetmek. İçimizin zamanı olmaksızın ne bekleyiş ne de umut vardır. Melankolik kişi yavaşlamış bir zamanda yaşar, zaman aralıkları uzamıştır, bilge kişinin dediği gibi ‘hüzün çok uzun bir nefestir’. Bekleyiş, ümidin göğündeki yıldızı söndüğünde kendi karanlık sularında yalpa vura vura ışıksız ve şarkısız köhnemeye durmuştur artık.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-14352" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-1024x1024.jpg" sizes="(max-width: 591px) 100vw, 591px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-1024x1024.jpg 1024w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-300x300.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-150x150.jpg 150w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-768x768.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-65x65.jpg 65w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-990x990.jpg 990w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab.jpg 1200w" alt="" width="591" height="592" /></p>
<h4><strong>Asra andolsun</strong></h4>
<p>Terry Eagleton’ın ifadesiyle <strong>“iyimser olmayan ümit”</strong> kavramı kitabi dinlerdeki sabır ve tevekkül tavsiyelerinden farklı olmayan bir şekilde, dîvana kalan davaları veya işlerin hesabını dîvana bırakmadan burada gören, tarihin akışına müdahale eden bir “iyi Tanrı” fikrini öncüler. Biz sona ersek bile Tanrı/ tarih devam eder, işleri adil bir sonuca bağlar. Ümitsizlik geleceğin kaybedildiği hissidir, kişinin kendisini mevcut ve iyi bir gelecekte tasarlayabilmesi yeteneğidir umut etmek. Gelecek muhayyilesi, mağduriyetini gidermek için adalete kavuşmayı, varlığına, özgürlüğüne yönelen tehditleri savuşturma yolları aramayı, hesap sormayı, tüm bunlar için de umudu gereksinir. Eagleton “<em>Bir muhafazakarın ille iyimser olması gerekmese de, kanımca bir iyimserin muhafazakar olması hayli muhtemeldir. İyimserler muhafazakardır çünkü iyi bir geleceğe duydukları inanç, şimdinin, özünde iyi olduğuna duydukları güvenden kaynağını alır</em>” diyor. Tanrı hep iyiyi yarattığına göre, olanda hayır vardır ve olacakta hayır olacaktır. Sabrın temelinde yatan ethos, mevcut duruma intibak sağlamak değil, <em>El- Mü’min</em> olan bir yaratıcıya duyulan bu inançtır işte.</p>
<p>Sabrı besleyen bir başka memba da, dünya üzerinde her şeyin tabii bir zamanı olduğu idrakine dayanıyor. Güneş, yıldızlar ve ay, bahar çiçeği, doğacak çocuk her şey vaktini bekler. Bu beklenen zaman, bir kader yani ölçüdür. “<em>Acele şeytandandır ve teenni Rahmân’dandır</em>” sözü zamanın bu serin kanlı akışına teslimiyeti anlatır. Çoğumuzun zannettiği gibi miskinlik, atalet, yokluk karşısındaki hissizlik ve lakayt kalmak, sabrı işaret etmiyor. <em>Asr</em> suresindeki salih amellerde bulunmak, hakkı tavsiye etmek gibi dinamik erdemlerden sonra, sabretmek buyruğu da eş nitelikli olarak, ancak engel ve zorluk önünde vakar ve sükûneti muhafaza etmek anlamında ele alınabilir. Mehmet Akif ne büyük basiretle tefsir eder  <em>sûre-i Asr</em>’ı, “<em>Halikın namütenahi adı var en başı Hakk/ Ne büyük şey kul için Hakk’ı tutup kaldırmak/Hani ashâb-ı kirâm ayrılalım derlerken/ Mutlaka sûre-i ve’l-Asr’ı okurmuş bu neden ?/ Çünkü meknun o büyük sûrede esrârı felâh/ Başta iman-ı hakikî geliyor sonra salâh/ Sonra Hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık/ Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık</em>”. Takatimizin erişmediği şeyin vaktini beklemeliyiz. Bu bir mayalanma sürecidir ve asla pasif değildir, bir oluşumu ve bir dönüşümü takip etmeyi şart koşar. Bu manada, sabır insanın kendini, beklediğine yaraşacak şekilde yetiştirmek için kendine tanıdığı vakittir. İzleriz, öğreniriz ve istikametimizi doğrulturuz o esnada. Acıdan ziyade, hayret ve heyecan gereksinen bir süreçtir. Eugenio Borgna’nın ifadeleriyle, ‘<em>Dalgınlığa ve anlamsızlığa batmayan ve her anın, her anın değerinin ve değer kaynağının kavranışıyla derlenip toparlanan bir zaman’.</em> Derlenip toparlanan sadece zaman değil, aynı zamanda insandır bu süreçte. Umutsuzlukta çözülmeyen ancak anlam ufkunu gün be gün yeniden oluşturan zaman/insan.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14353" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/%C3%B6nce.jpg" sizes="(max-width: 615px) 100vw, 615px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce.jpg 1024w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-300x200.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-768x512.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-414x276.jpg 414w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-470x313.jpg 470w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-640x426.jpg 640w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-130x86.jpg 130w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-187x124.jpg 187w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-990x659.jpg 990w" alt="" width="615" height="410" /></p>
<h4><strong>Önce ve sonra</strong></h4>
<p>“<em>Önce ve sonra aynı yere birlikte varır</em>” demiş Lao Tzu. Şeyler, aynı büyük kadere doğru akıyor. Halk arasında, ‘Sarı sabır’ diye adlandırılan bir bitki vardır. Ortalama ömrü 20-25 yıl olan bu çiçeksiz bodur bitki, yaşamının sonunda birden metrelerce boy atar ve tüm yaşam enerjisini sadece bir kez açtırabildiği sarı çiçeklerine sarf eder. Bu çiçeklenme, bitkinin ölüm sarhoşluğu dönemidir aynı zamanda. Biz insanlar, sabrı bu şekilde deneyimlemeyiz. Hem insanlık tarihi hem de insanın kişisel tarihi bir dizi tökezlemeler, solup yaprak dökme ve tekrar çiçeklenmeler ile yol alır. Halden hale çevriliriz, hem dayanır hem yeşeririz. Nurettin Topçu, <strong>Varolmak</strong>’ta “<em>Tırmanacağın yer, hem senden çok uzak , hem de sendedir. Oraya gitmek için çile çekmek, yaş akıtmak da yetmiyor. Bekle ki büyük kapı kendiliğinden açılsın. Ama toprağa konan ölü gibi sabretme sakın; toprağa süzülen su gibi sabret</em> ” diyor. İnsanda taşan ruh, en çok suya benziyor. Su, evrendeki her canlı şeyin tetikleyici unsuru. Toprak, suyu emmeden önceki toprak olarak kalamaz artık, suyun boyun eğdiği nerede görülmüş? İnsanın su gibi sabretmeyi öğrenmesi gerek. Sabır, bu manada, ‘hakikate açılan yol’dur.</p>
<h4><strong>Sabır ve tevekkül</strong></h4>
<p>Sabır sadece tahammül anlamında bir bekleyiş değil, ne vakit ve ne şekilde harekete geçeceğini tasarlamak, kendini gayeye hazırlamaktır. Gayenin ve umudun mayaladığı bir zamandır. ‘Şimdiki zamana sonsuz olarak geri akan bir gelecek’tir. Sezai Karakoç, <strong>Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi adlı </strong>kitabında bu aksiyoner sabrı, tevekkül düşüncesinden şu şekilde ayırır: “<em>Doğu düşüncesinde, kımıltısızlığın, nirvananın, hiçlik ve boşluğun en büyük değer olarak görülmesi gibi aşırı yorumlar, zaman içinde, kimi zamanlarda ve kimi topluluklarda, bizim, Tanrıya güvenme ilkemiz olan “tevekkül” düşüncemizin içine sızmayı bildi. Bu sızış, en büyük hareket ve canlılık kaynağı olan tevekkülü, tersine, meskenet ve durma felsefesi haline getirdi. Bu yetmezmiş gibi baştan sona bir yanlış olarak da bu yorum, kaderin değişmezliğiyle açıklanmaya çalışıldı… Levh-i mahfuz, kaderin değişmezliği konuları, hep bu yanlış yorumlardan nasibini aldı. Adeta, yanlış, tümüyle, gerçeğin simetriği bir sistem oldu… Tevekkül, kaderle dolaylı, fakat Allah’a inanmayla doğrudan bağlantılı bir ilkedir. Onu kaderle doğrudan bağlantılamak, yanlışlıkların kaynağıdır. İnsanın kaderinin detayını önceden bilmediği halde biliyormuş gibi davranıp, hiç çalışmamanın kendi kaderi olduğunu söylemesi ve buna dayanıp oturup beklemesi, iyi niyetlilik düşüncesiyle bağdaşlaştırılamaz</em>.” Sabır aksiyoner bir gerilimdir, onu bir zembereği kurmak gibi düşünürsek, o hamlenin eli tetikteki cereyanını hissedebiliriz. İçinde potansiyel kuvvetin yeri geldiğinde kendini izhar etmesi, faş etmesi de var. Doğru sözü, doğru eylemi doğru zamanda yapmayı beklemek de sabrın bir unsuru. Tevekkül ise, niyetimiz gibi, eylemimizin akıbetinin de hayr olacağına dair Allah’a duyduğumuz itimadın adıdır.</p>
<p>Çok tatlı bir Habeş hikâyesi vardır; Habeşistan’da, zamanın birinde birbirlerini çok seven bir adam ve bir kadın yaşıyor, evlenmek isteseler de adamın daha önceki evliliğinden olan evladı yeni bir anneyi hiç istemiyor. Ne yapalım diye köyün bilge kişine danışıyorlar. “Ne yaptıysam, ne kadar yanaştıysam, aman dilediysem, ne kadar kendimi ona sevdirmeye çalıştıysam yaklaşamadım ve kendimi sevdiremedim, delikanlı beni istemiyor’’ diyor, kadın. Bilge kişi, “Git bir kaplanın bıyıklarından üç tel kopar getir bana. O zaman senin müşkülatın hallolacak” diyor. Kadın “Bu kolay iş mi, nasıl yapayım?” diye düşünüyor. Önce kaplana ne mesafede yaklaşırsa problem yaşamayacağını öğreniyor, sonra yavaş yavaş ona yiyecek götürmeye başlıyor, kendisini sevdiriyor, bir süre sonra kaplan onun kötü niyetli olmadığını, kendisini beslemeye geldiğini anlıyor. Yakınlaşıyorlar nihayetinde. O kadar uzun zaman geçiyor ki bu süreçte. Nihayet bir gün kaplan uyurken üç tel almaya muvaffak oluyor kadın. Fakat o zaman içinde bir şeyi öğreniyor; her şey yavaş yavaş ve sabırla olur. Bu süre içinde oğlu olacak o delikanlıyla zaten yakınlaşmış oluyor. Zaman ona beklemeyi öğretiyor. O beklemeyi bildiği ve hamlelerini yavaş yavaş yaptığı zaman, aynı kaplana yaklaşır gibi, çocuğa yaklaşarak aralarındaki buzları çözebileceğini görüyor. Hikâyenin bize anlattığı şey, iyi olan her şeyin zahmet ve emekle var olabileceğidir. Zahmetsiz pişmiş aşın lezzeti olmaz. Sabır işte o zahmete ve çileye, sarp yokuşu tırmanmaya veya dar kapıdan geçmeye talip olmaktır.</p>
<p>Ahmet Haşim, <strong>Müslüman Saati</strong> isimli makalesinde “geçmiş zamanlar, hayatı etrafımızda lâkayd bırakan dostlardı” diyor. Bu ifadeye bayılıyorum, ‘lâkayd’ yani serbest bırakan. Dakiklik değil buradaki, zamana arkadaşlık. Her şeyi saniyesinde yapmıyorsunuz fakat belli bir zaman diliminin içinde yapıyorsunuz. Seher vakti var, fecr vakti, asr vakti var. Zamanı on iki yerinden ve sonra tekrar tekrar küçük parçalara bölmeden, yekpâre algılama hali. Sabreden insan hemen elde edeceği küçük mükafatların değil, daha uzun vadeli büyük mükafatların peşinde olan insandır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14354" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/kemal-sayar.png" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/kemal-sayar.png 702w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/kemal-sayar-300x144.png 300w" alt="" width="614" height="293" /></p>
<h4><strong>Ani tatmin çağı</strong></h4>
<p>Modern medeniyet, ani tatmini adeta kutsallaştırıyor. Biz hızlanan iletişim araçlarıyla, hızlanan ulaşımla, her yerde hazır ve nazır olabilme teknolojileriyle beraber hızlı bir tatmini de istiyoruz. Bir tuşa basmakla hayatımızın değişmesini, hazzı hemen şimdi ve burada istiyoruz. Haz bir buyruk artık, ertelemeye gelmez! Şunun şurasında kısacık bir ömrümüz var, değil mi? Ani tatminin doğuştan hakkımız olduğunu düşünmeye meyyaliz. Bencillik, insanın sadece kendini düşünmesi ve  diğerkâmlıktan vaz geçmesi, kendi ihtiyaçlarını başka insanların önüne almasıyla at başı giden bir şey bu aslında. Geleneksel kültürlerde erdem olarak kabul ettiğimiz sabır, modern dünyada bir hastalık gibi adeta, bir eblehlik, bir enayilik gibi algılanabiliyor. Niye öne geçmek dururken sıranı bekleyesin? Neden daha hızlı gitmek dururken yürüyerek gidesin, neden e-posta dururken mektup yazasın, neden çoğaltmak dururken azla yetinesin? Bütün bunlar birbiriyle çok alakalı şeyler. Hayatın hızlandırılmasının, insanın nefsani tarafını da çoğaltan bir mahiyeti var. Hızlandıkça aslında kendi ölümümüzden kaçıyoruz. Unutmak istediğimiz için hızlanıyoruz. Metafizik anlamda, sabırlı insan kendi ölümü üzerine de düşünebilen insandır. Zamanı daha uzun bir şimdi olarak yaşayan insandır. Saint Augustin’in bir sözü var, “<em>İnsan üç zamana yaşar; şimdiki zamanın geçmişinde, şimdiki zamanın şimdisinde ve şimdiki zamanın geleceğinde</em>”. Şimdiki zamanın geçmişi bugün farklı olabilir, yarın çok depresif, çok mutsuz, çok keyifsizsem, şimdiki zamanın geçmişi çok daha farklı olabilir. Kendimizi kötü hissettiğimiz zaman geçmişi daha kötü hatırlıyoruz, kendimizi daha iyi hissettiğimiz zaman ise geçmişi daha iyi hatırlıyoruz. Hayatın uzun bir şimdi olduğunu, hepimizin anın evlatları olduğumuzu unutmazsak sabır duygusunu içimize daha çok yerleştirebiliriz. Çünkü, “Allah sabredenlerle beraberdir.” Bunu Allah’ın sabrederken kulunda tecellisinin parlaması olarak değerlendirmeliyiz.</p>
<p>Acelecilik, anda oyalanamayan dikkat ve muhayyile, kuluçka süresini bekleyemediğinden can’ı çürüten bir nakısa.  Teenni, derin düşünce, huzurda olmak Rahman’dan, acelecilik ise şeytandandır, çünkü iblis çok fevri davranmıştır. Antik felsefe hikmet gereği olarak sabrı öğretirdi, din ise bu kıssadaki şekilde sabrı pratik olarak öğretir; çünkü sabrı yalnızca insanlardan öğrenebiliriz. Şimdilerde yaygınlaşan bir tür var kitaplar arasında, ‘Yüz büyük felsefe fikri’ mesela. Üç sayfada size bir fikri özetliyor. Aynı şekilde özet romanlar okuyarak, o romanın sayfalarında kaybolmadan, karakterlerle özdeşleşmeden ana fikrinin ne olduğunu öğrenmiş oluyorsunuz. Woody Allen’ın meşhur bir esprisi vardır, mealen <em>“Bu hızlı okuma kurslarına ben de gittim. Savaş ve Barışı iki saatte okuduk. Olay Rusya’da geçiyor”</em> diyordu. Çocuklar bile bilgisayar oyunlarında onları geliştirecek merhaleleri oynayarak geçmek yerine, bir an önce sonuca ulaşmak için ilave silah ve puan satın alıyor. Oyunu tasarlayanlar da hızlı ve kolay yoldan başarma ihtiyacını sömürüyorlar. Ama çocukların dürtüsellik artışında, sabırsızlığında maalesef bu video oyunlarının, video teknolojilerinin ve görsel ekranların yaygınlaşmasının çok büyük bir payı var. Üç saniyede bir görüntü değişiyor oyunlarda. Çünkü bu hızın altında kalınırsa, genç sıkılıyor. Hızlı, aksiyona dayalı oyunlar bunlar, ne kadar çok adam, ne kadar çok düşman karakter öldürürseniz puan alıyorsunuz, dolayısıyla saniye bile kaybetmemek gerekiyor. Genci istim üzerinde tutabilmek için ekranda da imgeler sürekli değişiyor. Sonuçta günümüz toplumunda, bir çocuğun zihni o oyunların hızına ayarlandığı zaman dikkat eksikliği patlaması oluyor. Çocuklar artık sıralarında rahat oturamamaya başlıyor, bir kitabı alıp saatlerce göz gezdiremiyorlar. Oyunların bizi hızlandırdığı gibi ani mesajlaşma teknolojileri de sabrımızı törpülüyor. Bir mektup yazmak için sabır lazımdır, onun cevabını beklemek daha büyük sabır ister. Günümüzde ani mesajlaşma ve hızlı e-posta trafiği, sabır duygusunu öldürüyor. Eğer bütün cevaplar şimdi ve burada ve gelecek de sadece bir kaç dakika uzakta ise, neden sabırlı olasınız ki?</p>
<p>Çocuklarımızı sabır duygusuyla büyütemiyoruz, onları da hızlandırarak büyütmek, bir an önce yetişkinlerin safına katmak istiyoruz. Günümüz anne babalarına baktığımızda “çocuğum şunu da öğrensin bunu da, şunda da behresi olsun, bundan da eksik kalmasın” diye büyük bir telaş görüyoruz. Telaşla oradan oraya koşuşturulan çocuklar, çocukluklarını yaşamaya, oyun oynamaya ve hayal kurmaya zaman bulamıyorlar. Hayal kuran çocuk, tıpkı bir bitkinin su ve güneş alıp büyümesi gibi olgunlaşarak  büyüyen çocuktur. Hayal kurmasına izin verilmeyen çocuk, ruhsal gelişimi eksik bırakılan, olgunlaşmayı tamamlayamayan çocuktur. Büyümek için çocuğun en çok hayale ve oyuna ihtiyacı var. Sabırsız olduğumuzda, çocuklardan en temel şeyi bu şekilde esirgemiş oluyoruz. Hayal kurma özgürlüğünü, tek başına bir odada sıkılabilme, oyun kurabilme özgürlüğünü de onların elinden almış oluyoruz. Biz de yavaşlığa katlanamıyoruz, hâlbuki iyi anne babalık dediğimiz şeyin bir kısmı, sıkılsanız dahi çocuğunuzla beraber olabilmek, onun sıkıntısını içinizde yumuşatıp ona eğlence olarak gönderebilmekle mukayyet. Bu idealden hepimiz çok uzağız. Her konuda çok hızlanmak istiyoruz ama zihin hızlansa da duygular o kadar hızlanmıyor, duygular yerinde kalıyor. Çocukları bir takım televizyon ve video imgeleriyle çok hızlı büyüttüğümüzde, ruhları çocuk kalıyor fakat zihin başka türlü işliyor. Zihin ve duygu arasındaki yarık büyüyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14355" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/m%C3%BCcerret_kemal-sayar.jpg" sizes="(max-width: 601px) 100vw, 601px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar.jpg 751w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar-297x300.jpg 297w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar-150x150.jpg 150w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar-65x65.jpg 65w" alt="" width="601" height="607" /></p>
<h4><strong>Başka zaman algıları</strong></h4>
<p>Tanpınar’ın çok sevdiğim bir sözü var, “Şark oturup beklemenin yeridir” diyerek, pasifizmi, atâleti, bekleyişi aksiyona dönüştürmemeyi eleştiriyor. Ama toplumların zaman tasavvurları faklı, aynı toplumun modernlik öncesi ile sonrasındaki zaman tasavvuru da birbirinden farklı. Modernlik yalnızca kasılmayı ve kaygıyı bilir, zamanı değil. Jay Griffith, <strong>Tik Tak Zamana Kaçamak Bir Bakış</strong> adlı kitabında “<em>Hindistan’ın Andaman ormanlarında insanlar, koku takvimi kullanır; yılın dönemlerini, çiçeklerin ve ağaçların kokularına göre tarif ederler</em>… <em>Zamanın, doğadan o denli kopuk, dünyanın ritminden de o denli daha kesin olduğu Batı’daki zaman modelinden farklı olarak, birçok kültür için zaman, yalnız doğal dünyada ve doğanın işleyişinde beden bulur. Kuzey Amerika Kızılderilileri’nin dillerinde “dünya” sözcüğü, yıl anlamına da gelir; birinin dönüşü, diğerinin de dönüşüdür. Dakota Kızılderilileri, “Yıl, dünya etrafında bir dönüştür” der, ya da kutsal kulübe etrafında; çünkü kulübe de dünyayı temsil eden bir imgedir. Yakutlar da “dünya geçti” derler, ki bunu, “bir yıl bitti” diye tercüme edebiliriz. Brezilya’daki Mato Grosso do Sul’da yaşayan Guarani-Kaiovva Kızılderilileri, “Kaç yaşındasın?” anlamında, “Guavira, yaşamında kaç kez çiçeklendi?” diye sorarlar… Burundi’de zaman tarif edilir (yani saymak yerine bir özellik atfederek ifade edilir); karanlık bir geceye sen-kimsin-gecesi denir</em>” sözleriyle tarif ediyor bu tabii zamanın yansımalarını. Çok hızlandırılmış bir zamanda yaşıyoruz şu anda. Olaylar da çok hızlı, her şeyden gereğinden çok haberdar oluyoruz. Malumatın bilgiyi, bilgi fazlasının bilgeliği ezdiği çağlar. Samanlıkta iğne aramak gibi hayata aktarılabilir bilgiyi aramak. Olayların birbirinin arkasından sökün ettiği ve bütün bunları içimize aldığımız, bir olayı hazmetmeden diğerine geçtiğimiz, içimizde bir sürü zaman nüvesinin kaldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bu da insanın dikkatini çok dağıtıyor. “<em>İnce bir buzun üzerinde kayarken, bizi güvende tutan şey hızımızdır</em>.” diyordu Emerson. Hız, bir şeyde derinleşebilmemizi zorlaştırıyor, tefekkür ve murakabe o yüzden çok önemli. Hiç yapamasa bile insanın her gün yarım saati bir odada yalnız kalarak tefekkür etmeye, muhasebe etmeye ayırması lazım. “Bugün ben ne yaptım, hangi davranışımla kimi kırdım, kimi üzdüm, hangi sözüm nereye vardı, neyi daha iyi yapabilirdim, bugün beni ne mutlu etti ne mutsuz etti?” diye. Başımızı yastığa koyduğumuz anı beklememeliyiz bunun için, hayat ertelenmeye gelmez. Özel bir zaman ayırarak bunları tefekkür etmek bizi hem içsel olarak olgunlaştırır, hem de sabır yönünde eğitir.</p>
<h4><strong>Sabır tasavvurları</strong></h4>
<p>Toplumların farklı zamanlardaki sabır tasavvurları da değişiyor. Cemil Meriç, tarihte yükselişte olan toplumların kader inancı ile düşüşteki toplumların kader inancının birbirine tam zıt davranış kalıplarını tarif ettiğini söylüyordu. Gerçekten de toplumlar siyasi, ekonomik, ilmi ve sosyal dinamikler açısından düşüşe geçtiklerinde tahammül temelli pasif sabır anlayışı zamanın inanç ve felsefesine girer; bu bizim tarihimizde olduğu kadar (Emevi dönemi, Moğol istilası, 18. yy sonrası), sinizmin, sineye çekmenin, hesabı ertelemenin ekolleri domine ettiği Antik Yunan’da da, Ortaçağ Skolastiğinde de böyleydi. Yükselişte olan toplumlar ise kaderin eli olurlar, böylelikle sabır algıları da aksiyonerdir. Sanayileşme, soyut zamana göre kendisini ayarlayan toplumları olay zamana göre biçimlenen toplumların önüne çıkardı. Sabah tam sekizde işbaşı yapan toplumlar, dakikliği paraya tahvil ettiler. Ne de olsa, vakit nakittir! Saat zamanının icadı iş verimliliği için olmazsa olmazdı. Zamanın hızlı, verimli, sayılabilir ve tahmin edilebilir bir hale büründürülmesi onun insanın tecrübesinden ve doğanın ritimlerinden koparmış, bizi yapay bir zaman ortamına mahkum etmiştir. Artık çerçevesini bilgisayarların  çizdiği bilgizamanda (computime) yaşıyor gibiyiz.  Robert Levine <strong>Zamanın Coğrafyası</strong>’nda genel olarak sanayileşmiş toplumların zamanı farklı bir şekilde piyasada dolaşıma sokulabilir bir kaynak olarak gördüklerini belirterek, zaman kültürleri temel olarak ikiye ayırmıştır. <em>“Bunların ilki olay-zamanına göre, ikincisiyse saatin soyut zamanına göre işler. İlk durumda insanlar bir olayın süresini dikkate alırlar. Bir görüşme ancak daha önceki bir aktivite (örneğin bir sohbet ya da yemek) tamamlandığında gerçekleşebilir. Tersine, saatin soyut zamanını dikkate alan insanlar bir randevuya gitmek için halihazırda yaptıkları şeyi yarıda keserler. Sanayileşme, başka nedenlerin yanı sıra, insanlar zamana dakik bir şekilde uymaya ikna edilebildiği için başarılı oldu. Saatler, iş dizilerini verimli biçimde senkronize etmeyi mümkün kıldı.”</em> Levine’ın ayrımındaki olay- zamanının, Ahmet Hâşim’in <em>“Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir gün…”</em> diye tanımladığı Müslüman saati ile benzerliği gözden kaçırılacak gibi değil.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14356" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/h%C4%B1z-%C3%A7ark%C4%B1.jpg" alt="" width="537" height="384" /></p>
<h4><strong>Hız çarkı</strong></h4>
<p>Hepimizin işi başından aşkın, hepimiz kendimizi ziyadesiyle meşgul ediyoruz. Bir çarkın dişlisine kapılmışız, baş döndüren soluksuz bırakan bir tempoda dönüyoruz. “<em>Hız tutarsızlığın maskesidir… Felsefe bir yavaşlatma işlemi önermelidir. Hızlanma buyruğu karşısında düşünceye ait bir zaman inşa etmelidir. Felsefenin bir hususiyeti bence bu; felsefenin düşünüşü ahestedir, çünkü bugün isyan, hızı değil ahesteliği gerektirir. Felsefenin arzusunu ayakta tutmak için muhtaç olduğumuz sabit noktayı (bu nokta ne olursa olsun, adı ne olursa olsun) ancak bu yavaş ve dolayısıyla asi düşünüş kurabilir</em>. ” diyor <strong>Sonsuz Düşünce</strong> adlı kitabında Alain Badiou. Günümüzün statükosu, küçük burjuva değerlerini can siperâne savunabilmek için durağanlığı değil, durmadan koşmayı buyuruyor. Lewis Carroll’un ünlü ‘Alis Harikalar Diyarında’ kitabı, hızla ilgili şu alıntıdan da görüleceği üzere temelde bir felsefi eserdir : “<em>Kraliçe sürekli ‘Daha hızlı! Daha hızlı!’ diye bağırıyordu. Oysa Alice daha hızlı koşamayacağını hissediyordu ama bunu söyleyebilmek için nefesi yetmiyordu. Bu arada tuhaf olan, etraftaki ağaçlar ve diğer varlıklar asla konumlarını değiştirmiyorlardı. Ne kadar hızlı hareket ederlerse etsinler hiçbir şeyi geride bırakamıyorlarmış gibiydi. ‘Acaba her şey bizimle birlikte mi hareket ediyor’ diye aklından geçirdi kafası iyice karışmış olan Alice… ‘Burada’ dedi kızıl kraliçe ‘Aynı yerde kalabilmek için koşabildiğin kadar hızlı koşmalısın. Başka bir yere varmak istiyorsan iki kat hızlı koşmalısın.</em>“ Bu çılgınca koşuya ayak uydurabilenler, diğerlerinin de geride kalmalarına izin vermiyor, onları da kendileriyle birlikte bir anafora katıp sürüklüyorlar. Herkes, herkesle rekabette. Hayatı bitimsiz bir koşu, bir yarış olarak kurguladığınızda yeterince hızlı davranamayanları kaybedenler kulübüne dahil etmiş oluruz. Onlar miskindir, depresiftir, tutunamayandır. Atılabilir, itlaf edilebilir varlıklardır. Pek ama neden herkes birbiriyle rekabet ve yarış içinde olmalı ki? Neden herkes birinci olmayı, ipi önde göğüslemeyi düşlesin? Kol kola yürüyemez miyiz?</p>
<p>Çok meşgul olmak, modern dünyada insanın kendinden kaçma, ölümden ve hayattan saklanma  stratejilerinden bir tanesi. Kendi ölümlülüğümüzle yüzleşmekten kaçıyoruz. Modern insanın en temel vasıflarından bir tanesi ölüme doğrudan bakamayışı. Cetlerimiz ölüm duygusuyla beraber yaşayan insanlardı, mezarlıklarımız, hazirelerimiz, şehrin ortasındaydı. Çok garip bir şey değildi ölümden bahsetmek, ölümle haşır neşir olmak. Daha yakın zamana kadar, kefen bezini hazırlayan bir iki nesil önceki insanların arasında büyüyorduk bizler. Kefen bezini bir tarafa hazır eden insan ölüm duygusuyla barışıktır. Şimdi o hız sarhoşluğu içinde kendi kırılganlımızla ve incinebilirliğimizle karşılaşacağımız her mahalden kaçmaya gayret ediyoruz. “Sabırsızlık öfkeyle aynı mahallede oturur” denir. Sabırsızlık biraz da buradan, kendimizden kaçma isteğimizden, kendimizi sürekli bir afyonla uyuşturma isteğimizden neşet ediyor. Peki ne yapacağız? Bu dijital çağda yapmamız gereken şeylerden bir tanesi kendimizi zaman zaman fişten çekmeyi başarmak. Nasıl ki bedenlerimize perhiz uyguluyorsak, dijital bir perhiz de uygulayabiliriz. Ara sıra online alemde hep hâzır ve nâzır hale getirmekten uzaklaştığımız, kendi içimize dönüp hesaplaştığımız dönemlere geçebiliriz. Bir tür elektronik itikaf yapabiliriz. Ramazan ayının son on günü dünyaya kapanarak, mâsivâdan uzak, Allah’la baş başa hasbıhal etmek için tesis edilmiş itikaf diye bir ibadetimiz var. Maalesef modern sonrası insan, itikafa bile girse orada da selfi çekebilecek bir tür.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14357" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah.jpg" sizes="(max-width: 610px) 100vw, 610px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah.jpg 736w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-300x225.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-74x55.jpg 74w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-111x83.jpg 111w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-215x161.jpg 215w" alt="" width="610" height="458" /></p>
<h4><strong>Tahammülün faydaları</strong></h4>
<p>Bazı zamanlar olur, sabır beklemekten ziyade dayanmayı vazife olarak yükler bize. Ümidin kandili sönmüştür, buhran zamanlarıdır. O zaman işte, derdin ve sızının içimizde bir vakit oturmasına, ağlamasına izin vermek gerekir. “<em>Büyük insanın iki kalbi vardır, biri kanar öbürü dayanır</em>” demişti Halil Cibran. Ümidi kesmenin başka hiçbir yerde bulunmayacak o huzuruna vardığımızda, Didem Madak’ın şiirindeki gibi dua etmenin vakti gelmiştir “<em>Olanlar oldu Tanrım/ Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla</em>!” Tahammül etmek, başlangıçta zehir gibi acı gelecektir, ancak benliğine yerleşince, acıyı bal eylemek deyişinin bir hakikate işaret ettiği fark edilir. Sürekli ümit etmek, sürekli gayret ve çaba sarf etmek, çırpınmak ve bitap düşmek bir açıdan da huzursuz, azapta bir ruhun, bir obsesyonun tezahürüdür. Kesilmiş ümit, insanın çırpındıkça dolandığı bir ağdan azâd edilmesi gibidir. Perçinlendiği mekanizmadan uzaklaşarak, başka bir manzara kazanır insan, “<em>Bugün tabiat ne kadar güzel. Kuşkusuz her gün böyle bu. Ama güzelliği görmek her zaman mümkün değil. Bakmasını bilmek gerek. Acılara, hastalığa ve yorgunluğa rağmen bakılabilir. O zaman güzelliğin içinde bütün bunlara da iyi gelen bir düşünce olduğu görülür. O “düşünce”yi bir kere ellerine geçirmiş olanlar başlarına gelen bütün sevinçlerin ve acıların külfetine daha kolay katlanabilirler: Mutluluk da tahammül ister. Onu da iyi anlamalı</em>.”diyordu Cahit Zarifoğlu. Unamuno’nun da ifade ettiği gibi, mucize bir kez görüldükten sonra hep mucize görülür.</p>
<p><strong>Çalıkuşu</strong>’nda “…<em>ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır: Tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikâyet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim olurlar.</em>” diye yazan Reşat Nuri’ye katılırcasına “<em>Dünyaya almak için değil, yalnız vermek ve feda etmek için geldiğini düşün. Her şeyden vazgeçen her şeye malik olur.”</em> diye yankılıyor onu Peyami Safa. Oysa bir başka eseri, <strong>Yalnızız</strong>’da başka bir tür sabrı, isyanın tekniğini tarif ediyor “<em>Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lazımdır o anlarda. Menfî, miskin , âciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Dikkat et sözüme. Bu dünyada ölümden başka hemen her şeyin bir çaresi vardır. Mesele diye karşımıza çıkan zorlukların çoğunu kendi ruhumuzun içinde halledebiliriz</em>.” Ancak kesin bir vâkıa var ki, sabrın her türünde, kişi vakarını, metanetini korumalı, feryâd figân şikâyetten berî olmalıdır. <strong>Tezkiret’ül Evliya</strong>’sında Attâr’ın, Muhammed bin Semmâk’a isnad ettiği sözde söylendiği şekilde : “<em>Musibet birdir, ama kişi sızlandı mı iki olur</em>.” Hazreti Ömer’in bir adama söylediği, <strong>Hikem-i Atâiyye’</strong>de nakledilen şu sözler değiştirilemeyen şeyler karşısındaki duruşumuzda bize istikamet verecektir, “<em>Eğer sabredersen hakkındaki kader hükmü gelir ve geçer. Fakat mükâfata hak kazanırsın. Şikâyet edersen ilâhi emir yine yerini bulur. Şu kadar ki, me’zûr (Haktan perdeli) olursun.</em>”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14358" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/m%C3%BCcerret_kemal_sayar.jpg" sizes="(max-width: 615px) 100vw, 615px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar.jpg 1024w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar-300x186.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar-768x476.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar-990x613.jpg 990w" alt="" width="615" height="381" /></p>
<h4><strong>Üretken ıstırap</strong></h4>
<p><em>“Sabr edelim gönül ne gelir elden/ Sabırlı kulunu sevmez mi sultan/ Yusuf’u kurtardı kuyudan gölden/ Biri sabır, biri şükür, bir dua” </em>demiş Pir Sultan Abdal’ımız da. Hep diyoruz ki “Bu niye benim başıma geldi?” Niye şöyle sormuyoruz, “Bu benim başıma niye gelmesin ki?” Benim özelliğim, diğer insanlardan farklılığım ne? Bir sürü dert sahibi insandan daha üstün bir varlık değilim ki. Bu soruyu sormamız çok önemli. <strong>Üretken ıstırap</strong> diye bir tanım var; hayatımıza dokunduğu anda bizi büyüten, içimizi genişleten, ondan öğrendiğimiz bir ıstırap. Hz. Eyüp’ün ıstırabı gibi. Eğer siz sabırla beklerseniz, sabırla mukavemet ederseniz, ıstırabından size bir öğretici olmasına izin verirseniz – ondan ne öğrenebilirim? Bu ıstırap bana geldi, bana ne anlatıyor?- oraya kulak verebilirseniz, hayrın ve şerrin kaynağının aynı ilahi güç olduğunu teslim edebilir ve orayı dinleyebilirseniz, o zaman ıstıraptan bir şey öğrenir ve onu üretken bir ıstırap kılabilirsiniz. Onu dönüştürerek kendiniz için bir büyümeye, bir gelişmeye, inkişafa dönüştürebilirsiniz. Hastalığı kendine şifa olan, hastalıkla bazı yüksek şeyleri keşfeden bir takım insanlar vardır, bir tanesi Allah gani gani rahmet eylesin Ayşe Şasa hanımefendi idi. O kendi ruhsal alt üst oluşunda hayatın bambaşka bir penceresini bulup keşfetti ve o pencereden bulduklarıyla da pek çok insana faydası dokundu.</p>
<p>“<em>Ulaşamadığına tevekkül, ulaştığına rıza, kaybettiğine sabır gösteren kişi takvâ ehlidir</em>.” diyordu İmam-ı Gazzâli. Sabır, her durumda farklı bir kisveye bürünerek, başka bir dersin müderrisi olarak bize öğretir. Musibetler, farklı bir bekleme, dayanma, dönüşme pratiği gerektirdiği gibi, ille de bunlardan birisini seçmemiz gerekmeyen durumlar da vardır. İnsan elinden çıkma bir kötülüğe maruz kaldığımız zaman buna alışmak zorunda değiliz. Nisa Sûresi’nin, 97. ayeti, hicret etmekten imtina edenlere olduğu gibi tüm mustazaflara bir yol gösterendir:</p>
<p><em>“Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken ne haldeydiniz derler. Onlar da, yeryüzünde derler, aciz kişilerdik biz. Melekler, Allah’ın yeri geniş değil miydi derler, siz de hicret edeydiniz…”</em></p>
<h4><strong>Sabır edilgenlik değildir</strong></h4>
<p>Kocası kendisine karşı fiziksel şiddet uygulayan bir kadını düşünelim, buna sabır göstermesi, alışması bütün bunlara tahammül göstermesi anlamına gelmez. Hadis-i Şerif <em>“Bir kötülük gören onu önce eliyle, gücü yetmezse diliyle düzeltsin, ona da güç yetiremezse kalbiyle buğz etsin”</em> diye buyuruyor, kötülüğe karşı aksiyoner olmakla mükellefiz. Evvelemirde de en yakınımızdaki kötülüklere karşı. Bunlara karşı pasif kalmak, kötülüğü büyütüp besler, ona cüret kazandırır. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak ile yükümlüyüz. Bir kötülük gördüğümüzde onun devam etmesine rıza göstermememiz lazım. Ona kalben onay vermememiz, itiraz etmemiz gerekir. Zaten bunu yapabildiğimiz için bu ülkede çok şükür hür, müstakil, özgür vatandaşlar olarak yaşamaya devam ediyoruz. “<em>Allah’a dayandım!’ diye sen çıkma yataktan./ Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!/ Ecdâdını zannetme asırlarca uyurdu;/ Nerden bulacakdın o zaman eldeki yurdu</em>?” diye feryad ediyordu Mehmet Akif <strong>Safahat</strong>’ında.  Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmek bir nebze önerilebilir ama bu kabullenişte bile yine de bir çabasızlık olmamalı. İnsan eliyle gelen bir şey, değiştirilebilir niteliktedir. Şiddete, zulme maruz kalmak değiştirilebilir bir şeydir ve insanın bunun için gayret göstermesi gerekir. Bir başkasına kötülük yapılırken sessiz kalırsam, o kötülük benim sessizliğimle tamamlanmış olur, kötülüğün altına imzayı biz atarız. Ayetlerde de hakkı ve sabrı tavsiye etmek beraber zikrediliyor. Mevlana da Mesnevi’nin bir yerinde diyor ki “<em>A kişi “Vel asr” suresinin sonunu dikkatlice oku da bak. Allah o surede sabrı hakla beraber andı, sabrı hakka eş etti. Allah, yüz binlerce kimya yarattı ama insan, sabır gibi bir kimya görmedi</em>.” Sabır, ‘kibrit-i ahmer’dir, onunla bir sürü olumsuz, değersiz şeyi olumluya çevirebiliriz. Eskiler “Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olur.” demişler.</p>
<p>Sabır kendi ritmimize ve başkasının ritmine saygı göstermektir. Çocuklarımızı, dostlarımızı, öğretmensek öğrencilerimizi, yöneticiysek çalışanlarımızı kendi ritmimize uymaya zorlamamaktır, ona kendi tabiatınca işlev kazandırmaktır. Ay acele etmez, bulutlar acele etmez, kâinatta hiçbir şey acele etmez. Her şey sırası geldiğinde, zamanı geldiğinde, vakti eriştiğinde hareketini, çevrimini tamamlar. Her şeyin vakti kendi ölçüsüyledir, civcivi, yumurtaları kırarak değil kuluçkaya yatırarak elde ederiz. İnsan aceleci bir varlık, doğal çevrimlerle hareket etmek istemiyor, kendini hızlandırmak istiyor. 7/24 yaşıyoruz artık, neon ışıkları gecemizi de aydınlatıyor. Dolayısıyla seher vaktine yakılan türküleri de anlayamaz hale geldik. Kendimizi biraz zamanın doğal çevrimlerine bırakabilmemiz lazım. Batı’da bununla ilgili yeni arayışlar başladı. İnsanlar cep telefonlarını, bırakıp bir dağ köyüne gidiyorlar, orada detoks seansları yapıyorlar. Her şeyden detoks; dijital dünyadan, dedikodudan, yıpratıcı insan ilişkilerinden. Gece çıkıp çimlerin üzerinde uzanarak yıldızları seyretmek, yayla köylerimizde halen daha yapılabilecek bir şey. Zaman zaman hepimizin kendimize yavaşlama imkanları sunmamız lazım, bu sabırsızlık ikliminden kaçmak için. Sabır talimi. Çocuklarımızı büyütürken onların hızına, onların doğal çevrimlerine dikkat ederek, saygı göstererek büyütelim. Onların can sıkıntısı içinde olmalarına da rıza gösterelim. Canı sıkılan çocuk iyidir, hayal kurmayı, hayal ile kendini avutmayı öğrenir, hayal de ruhsal dünyamızın gelişmesi için çok önemli bir şey.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14359" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-ge%C3%A7er.jpg" sizes="(max-width: 616px) 100vw, 616px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer.jpg 800w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-300x200.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-768x510.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-414x276.jpg 414w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-470x313.jpg 470w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-640x426.jpg 640w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-130x86.jpg 130w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-187x124.jpg 187w" alt="" width="616" height="409" /></p>
<h4><strong>Bu da geçer ya Hû!</strong></h4>
<p>Sadra şifa anahtar bir cümlemiz var: <em>“Bu da geçer ya hu!”</em> . Onu dediğimiz zaman, hayatın o ana asılı kalmadığını söylemiş oluyoruz. Onu tekkede asılı bir levha olmaktan çıkarıp hayatı kuşatan, yaşayan bir ruh haline getirmek lazım. Fethi Gemuhluoğlu, “ <em>Gelecek iyi olur, mazi bitmiştir. Gelecek bize ait bir endişe ve bekleyiş değildir. Hale razıyım. “Dem bu dem” deriz. Allah deriz. Peygamber-i Ekber deriz. Meded ü inâyet Ya Şah-ı Velayet deriz</em>” diyordu. Sabır bir zikirdir.</p>
<p>Mesleğim gereği insanları hayatlarının değişik dönemlerinde görüyorum; uzun seneler boyunca bir genç hanım danışanımı takip etmiştim, bir sürü ıstırabın koynunda bir çıkış yolu bulamıyordu. Sonra kendi kendine işlerini hal yoluna koymaya çalışacağını söyleyerek ayrıldı. Bir zaman önce onu sokakta gördüm.  Sanki eski bir dostumu görmüş gibi sevindim ve  “Nasılsın, iyi misin, neler oldu?” diye sordum hemen. Adeta sonunu göremeden ayrıldığım bir filmin devamını merak eder gibi.  Aradan kaç sene geçmiş, her şeyi halletmiş, kendi gayretiyle pek çok sorununun üstesinden gelmiş, o çözülmez zannedilen problemler hallolmuş. Zaman ilaç olmuş gerçekten. <em>‘’Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer’’.</em> Bazen çiftler görürsünüz, birbirleriyle gırtlak gırtlağa gelirler, o kadar birbirlerinden nefret ederler. Sonra bir gün bir başka zaman birbirlerindeki iyi tarafları keşfetmişlerdir, o iyi tarafları bir mücevher kuyumcusu gibi işlemişlerdir, büyütmüşlerdir, el ele tutuşarak birbirlerinden çok memnun bir halde gelirler. İnsan eliyle gelen yanlışlıklar her zaman düzeltilmeye açıktır. Kahramanın tekallübatı diyor Samiha Ayverdi buna, felek bizi yaraladığı kadar iyileştirir de. Zamanın bereketi lafını unutuyoruz. Bereket de bizim medeniyetimizin anahtar kelimelerinden bir tanesi; bir şeyin doğru zaman ve zeminde çoğalabilmesi, hayrının sirayeti. Zamanı acele ettirmemiz, kendi doğasının dışına zorlamamız onun bereketini kaçırıyor.</p>
<p>Günler yürür, önce ve sonra akıp aynı yerde birleşir. Her şey geçer. Kaygı da, bekleyiş de sonsuza dek sürmez, zamanın dalgası kıyıları döver, izler silinip kaybolur. “<em>Ve gönül Tanrısına der ki / -Pervam yok verdiğin elemden/Her mihnet kabulüm, yeter ki/ Gün eksilmesin penceremden</em>” diyordu Tarancı. Zuhurâta tabi olalım, felek bizi döndürür, halden hale çevirir. Her döndüğümüz yerde bizim için bir başka hazine vardır, kaybettiğimize yazıklanmayalım, bizi bekleyen heyecan verici yeni hazineye hayret edelim. Nasıl söylemiş Yunus, “<em>Miskin Yunus sana kuldur/ İster ağlat, ister güldür/ İster şad et, ister öldür/ Narın da hoş, nurun da hoş’</em>‘.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="0l6zqwHiKv"><p><a href="https://www.mucerret.com/yazarlar/sabir-bekleme-sanati/">Sabır: Bekleme sanatı</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Sabır: Bekleme sanatı&#8221; &#8212; M&uuml;cerret" src="https://www.mucerret.com/yazarlar/sabir-bekleme-sanati/embed/#?secret=30cddi9IfS#?secret=0l6zqwHiKv" data-secret="0l6zqwHiKv" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/">Sabır: Bekleme sanatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başı Sınuklar İçin Kılavuz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/basi-sinuklar-icin-kilavuz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/basi-sinuklar-icin-kilavuz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Jun 2019 15:04:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Başı Sınuklar İçin Kılavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22733</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Kemal Sayar Odaya önce gözyaşları giriyor. Gözyaşları sağı solu kolaçan ediyor, masanın üzerinde duran kalem ve kağıtları inceliyor, sonra yanaklarından süzülerek iskemlenin üzerine şıp diye damlıyor. Önce göz yaşıyla konuşuyorum. Neden geldin sen buraya? İlk gelen ben değilim herhalde diyor. Yok senden önce de çokları geldi ama sahibinin önü sıra yürüyen pek yoktu. Pek mi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/basi-sinuklar-icin-kilavuz/">Başı Sınuklar İçin Kılavuz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/halukberkmen-1024x793.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22736 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/halukberkmen-1024x793.jpg" alt="" width="424" height="329" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/halukberkmen-1024x793.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/halukberkmen-1024x793-600x465.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/halukberkmen-1024x793-300x232.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/halukberkmen-1024x793-768x595.jpg 768w" sizes="(max-width: 424px) 100vw, 424px" /></a></p>
<p>Prof.Dr.Kemal Sayar</p>
<p>Odaya önce gözyaşları giriyor. Gözyaşları sağı solu kolaçan ediyor, masanın üzerinde duran kalem ve kağıtları inceliyor, sonra yanaklarından süzülerek iskemlenin üzerine şıp diye damlıyor. Önce göz yaşıyla konuşuyorum. Neden geldin sen buraya? İlk gelen ben değilim herhalde diyor. Yok senden önce de çokları geldi ama sahibinin önü sıra yürüyen pek yoktu. Pek mi büyük derdin? Bu da soru mu doktor ? Sadece hakikati konuşmak değil, onu duymak da cesaret ister. Cesaretin varsa sus ve dinle.</p>
<p>Neden sonra, nemli gözlerin sahibi konuşmaya başlıyor. Genç bir kadın, baş örtüsünün altında bir baş değil sanki dünya kadar büyük bir dert yumağı gizli. ‘Sesime cevap verecek bir ses, ruhumu onda seyredeceğim bir yüz yok. Bu insan çölünün ortasında kimsesizim’. İlk yumruk beklemediğim bir yerden geldi. Bir nefes alıp devam edelim. ‘Allah bizi bu kadar seviyordu madem, neden tutmadı cennetinde? Neden onca acıya duçar etti?’ Ben bu soruda Hz. İsa’nın çağlar ötesinden yankılanan sesini duyar gibiyim: ‘Tanrım, beni neden terk ettin?’ Gücenecek kimse kalmadığı için Allah’a gücenenler cemaatine bir üye daha. ‘Belki sessizliğimiz ve kimsesizliğimiz ona konuşuyordur’ diye bir cümle geveleyecek oluyorum, sözlerin dudaklarımdan dökülmesiyle bir hiddet işareti alnının ortasında kabarıyor: ‘O zaman neden bir ses gelmedi ötelerden? Yalnızlık kavururken ruhumu, niye azıcık yağmur serpiştirmedi bu kuraklığa?’ Zor sorular. Ona hayatın bütün sorularını çözmüş, ununu eleyip eleği duvara asmış bir bilge pozu kesecek değilim. Bu dünya çölünde kaybolmuş ruhunu arayan zavallılardan birisiyim sadece. O’nun lütfunu hissettiğim zaman kanatlanan bir yüreğim, ondan yalnızlaştığım her seferinde, can sıkıntısının bir mengene gibi sıktığı bir ruhum var. Sana bir dert verdiyse güzel kardeşim, o dert hangi dünyalara açılıyor gel bir bakalım. O dert hangi dehlizlerden geçiyor, geçtiği yerlerde senin göremediğin neresi var.</p>
<p>Yalnızlığın acısı tıpkı susuzluk gibi. Konuşmak istiyoruz, kendimizi hikâye etmek istiyoruz, bir yere, bir topluluğa ait olmak istiyoruz. Kozmik yalnızlık : İnsanı Allah’tan koparan, onu kendi fıtratına ve âleme yabancılaştıran bir bağlantısızlık hali. Lütfun ışığının sönmesi. Akan zamanın içinde şikayet etmeden, gönül koymadan eriyip gitmek de bir nimet oysa. Ömür denen o kısacık nehirde akıp gitmek ve bir okyanusa kavuşacağın  ânı özlemek. Kendi iradenin O’nun iradesi karşısında hiçliğini idrak edebilmek. Tevekkül ve teslimiyet. İnsandan yalnızlık fiziki bir yara gibi canımızı acıtır, rahat bir uyku vermez, ruhun en dip hücrelerinden yayılan o ağrı kolay dinmez. Kendisiyle baş başa kaldığında mutsuz olan insanın yalnızlığı ne acıdır. Ne bedbahttır o kişi ki, kaderin hükmüne ram olmak istemez.  Ben yokum, O var. O bende var. Kendini nefsinden boşalt. İnsan insana bağlı ve bağımlı, insan Allah’a bağımlı. Sevgi ve dikkatle tefekkür ettiğinde açılır o derdin kapısı sana, çiçekler o zaman kokar, gökyüzü o zaman içine dolar. İşte o zaman, nereye gidersen seni aşk taşır oraya.</p>
<p>Sonra derler ki bir gurbet daha var, adı duygusal yalnızlık. Kendi duygularımdan çok uzaklara gittiğimde olur. Seviniyor muyum, üzülüyor muyum, âşık mıyım, bir derdim mi var hiç bilmiyorum. İnsan kendinin gurbetine çıktığında, işte orası en koyu yalnızlıktır. Kalbimi okumayı unutursam eğer, bir el bana değsin ve harfleri yüzüme tutsun isterim. Hecelemeyi yeni söken bir çocukmuşum gibi, otursun biri yanımda ve bana okumayı öğretsin. Bak bu kalp atışı aşkın alametidir. Bak bu özlem, yurt ağrısı olarak okunur. Yurdundan ayrı düşen ağrır. Böyle tek tek öğretsin bana kelimeleri. Yüzleri okumayı öğretsin, kâinata bakmayı.</p>
<p>Bir çocuk emekleyebileceğini fark ettiği andan itibaren odadan odaya annesini takip eder. Onun mevcudiyetinden emin olduğunda oyuna başlar. Zamanla çocuk anne babasının yanı başında olmamasının, terk edildiği anlamına gelmediğini fark eder. Evin dışına gidebilir arık,  zira döndüğünde anne ve babasının onu beklediğini, terk edip gitmeyeceklerini bilmektedir. Ayrılığa karşı tahammül, çocuğun artık bir bağ istemediği anlamına gelmez, sadece o bağın sebat edeceğine duyduğu itimadı gösterir. İnsan ömrü boyunca bağ kurmak istiyor. İnsanla kuramadığı bağı nesnelerle kuruyor, susuzluğunu gidereceği, sırtını yaslayacağı  bir istinatgah arıyor.</p>
<p>Hayatta hiçbir karşılaşma tesadüf değil. Yüz yüze geldiğimiz her insan bize bir şey öğretebilir, bizi mutluluğa veya mutsuzluğa gark edebilir. Bir ilişkiyle tamamlanmak, bütünlenmek istiyoruz. Muhatabımızın bizde eksik olan parçayı yerine koymasını, onunla bütünleşerek kusurlarımızı iyileştirebilmeyi ümit ediyoruz. Oysa tamlık ve bütünlük dışarıdan değil, kendi içimizden gelmeli. Sevdiğimiz bir başkasıyla tamlık arayışı yetersiz, eksik olduğumuz ve sevgiyi tek başımıza üretemeyeceğimiz düşüncesine yaslanıyor. Sevecek birini aramak yerine, neden kendimizi daha çok sevilmeye değer kılmıyoruz? Almak istediğimizden daha fazlasını vermeye neden talip değiliz? Bir yoldaş ara, bir refiki özle ama bir tarikin de düşünü kur. Yolu düşlemeyene yoldaş nasip olur mu kuzum? Önce sen dünyaya kıymetli bir hediye ol. Karşına seni sukut u hayale uğratacak insanlar çıkacaktır,  belki de onlar senin en büyük öğretmenlerin olacak. Her ilişki ruhumuza tutulmuş bir ayna, kendi zayıflık, keder ve sevincimizi çıplak gözle görmemizi sağlıyor.</p>
<p>Teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. ‘Denize vardığında, akarsuyu düşünme’ diyor bilge.  Her şeyin bir sahibi var ve o bize merhamet ediyor, işte bunu bilmenin kudretidir teslimiyet. Bir gül gibi, sadece zamanı geldiğinde yapraklarını açar hayat. Her durumu kontrol edemediğimizi, her savaşı kazanamadığımızı fark ettiğimizde tevekkül ve teslimiyet sökün eder. Dalganın aktığı yönde akmak. Kader atının dizginlerinin elimizde olmadığını bilmek.  ‘Niçin oldu?’ diye sormak yerine, ‘Ne oldu ve bu bana ne öğretiyor?’ demek. Ben bilmiyorum, ben bilme makamında değilim artık, Allah biliyor. Bildiğimizi sandığımız zamanlar bir yanılsamadan ibaretti. Hiçbir zaman tam olarak bilmedik ve bilemeyeceğiz. ‘Kaderin üzerinde bir kader vardır’. Teslimiyet ruhumuzu gaybın bağışlarına açmaktır. ‘Ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır; tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikâyet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara daha az zalim olurlar’ der Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu adlı romanında. Değiştirilemeyeni değiştirmek istiyorsan, kontrol odasından çıkmak istiyorsan, hayat akmıyor ve ruhun itminan bulmuyorsa teslim ol. Gizli bir el, sen geriye çekilip sırtını duvara yasladığında, bakarsın hayatı onarır. Bazı hakikatler var ki onları saf zihinle kavramaya çalıştığımızda, uzaklaştırmış oluruz. O yüzden, ‘kalbin aklın bilemeyeceği sebepleri vardır’.</p>
<p>Bu dünyada bir alâmetimiz var mı? Yakamızda taşıdığımız bir gül, ruhumuzda bir yara, yüzümüzde bir iz? Sözün büyük ustası gibi diyebiliyor muyuz? ‘Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzûlî&#8217;yim/ Bu alâmet ile bulur beni soran olsa nâm ü nişânımı’. Bu dünyaya yaralanmış, ruhu ve başı yarılmış ruhlarız hepimiz. Bir iç görü kıvılcımı çakıyor içimizde ve ‘bundan daha fazlası olmalı!’ diyoruz.</p>
<p>Eee, gözyaşı, bak ben de doluymuşum, anlatacak bir dolu sözüm varmış. Ağzım kalabalıktır ama sana ne kadar merhem oldum bilmiyorum. Şimdi bir kılavuz vereyim de var git sahibine söyle: Huş der dem. Aldığın her nefesin farkında ol, ömür iki nefes arasında madem, her nefes arası bir ömürdür, yaşadığının hakkını ver. Şükret, hamd et, sabret. Halvet der encümen. Kalabalıklar içinde yalnız ol, elin kârda gönlün yârda olsun, elin işte gönlün Hak ile oynaşta bulunsun. Nazar ber kadem. Toprağa nazar eyle, ölümü daima gezdir içinde, tevazu ile donan. Sefer der vatan. İyiliğin ve güzelliğin yurduna hicret eyle. Nefsinden sefer et, hakikati kendine yurt bil.</p>
<p>Bazen, nâz ile niyâz ederiz. O bize küsmez, darılmaz, bizi yarı yolda bırakmaz. Bunu da en çok, başı yarıklar ve gönlü kırıklar bilir.</p>
<p>Alıntı:serbestiyet.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/basi-sinuklar-icin-kilavuz/">Başı Sınuklar İçin Kılavuz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/basi-sinuklar-icin-kilavuz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazali Düşüncesinde İyimserlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gazali-dusuncesinde-iyimserlik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gazali-dusuncesinde-iyimserlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 14:19:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İyimserliğin Akli Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[Doğudan Batıya Düşüncenin Serüvenleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gazali Düşüncesinde İyimserlik]]></category>
		<category><![CDATA[Izdırabların Mümkünlerin En İyisiyle İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Izdırabların Manevi Hastalıkları İyileştirici Yönü]]></category>
		<category><![CDATA[lzdırabların Şükür Vesilesi Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20809</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230; Gazali, Kitabu&#8217;l-Erbain Fi Usuli&#8217;d-Din adlı eserinde, &#8220;Kaza&#8217;ya Rıza&#8221; başlığı altında şunları söyler: &#8220;Sonuçlar sebeplerine en mükemmel ve en güzel şekilde bağlanmışlardır. İmkan dahilinde bundan daha güzeli ve daha mükemmeli yoktur. Eğer olsaydı bu cömertlik değil, cimrilik veya kudretin aksine acizlik olurdu.&#8221;4 O, İhyau Ulumi&#8217;d-Din adlı eserinin &#8220;Tevekkül&#8221; bahsinde de benzer şekilde şu açıklamaları yapar: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-dusuncesinde-iyimserlik/">Gazali Düşüncesinde İyimserlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/gazzali_kimdir_islam_dusunuru2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20876 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/gazzali_kimdir_islam_dusunuru2-300x152.jpg" alt="" width="320" height="162" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/avoXV26U_400x400.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22301 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/avoXV26U_400x400.jpg" alt="" width="357" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/avoXV26U_400x400.jpg 354w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/avoXV26U_400x400-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/avoXV26U_400x400-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p>&#8230;</p>
<p>Gazali, Kitabu&#8217;l-Erbain Fi Usuli&#8217;d-Din adlı eserinde, &#8220;Kaza&#8217;ya Rıza&#8221; başlığı altında şunları söyler: &#8220;Sonuçlar sebeplerine en mükemmel ve en güzel şekilde bağlanmışlardır. İmkan dahilinde bundan daha güzeli ve daha mükemmeli yoktur. Eğer olsaydı bu cömertlik değil, cimrilik veya kudretin aksine acizlik olurdu.&#8221;4</p>
<p>O, İhyau Ulumi&#8217;d-Din adlı eserinin &#8220;Tevekkül&#8221; bahsinde de benzer şekilde şu açıklamaları yapar: &#8220;Allah&#8217;ın, rızık, ecel, sevinç, hüzün, acziyet, iman, küfür, itaat ve ma&#8217;siyetten kulları arasında paylaştırdığı her şey salt adalettir, bunlar da haksızlık yoktur ve bunlar, içersinde hiçbir zulüm bulunmayan sırf haktır. Bunlar, bilakis gerektiği şekilde gerektiği gibi ve gerektiği ölçüye uygun olarak var olan zorunlu hak düzene göredir. &#8220;5</p>
<p>İmkan dahilinde bundan daha güzel, daha mükemmel ve daha tam olan hiçbir şey yoktur. Eğer (Yaratıcı için böyle bir imkan) olsaydı ve bunu yaratma kudretine sahip olduğu halde esirgeyip böyle yapmaya tenezzül etmeseydi, bu, ilahi cömertliğe zıt düşen bir cimrilik ve ilahi adaletle çelişen bir haksızlık olur; ya da başaramasaydı, bu, ilahlığa ters düşen bir acizlik olurdu &#8230; Eksik yaratılmadıkça mükemmel bilinmez. Hayvanlar yaratılmasaydı, insanın şerefi ortaya çıkmazdı. Zira mükemmellik ve eksiklik görecelidir. İlahi cömertlik ve hikmet, mükemmeli ve eksiği birlikte yaratmayı gerektirir. Nasıl ki, kangrenli elin, canı muhafaza etmek için kesilmesi adalet ise -zira bu eksiği mükemmel olana feda etmeyi gerektiren bir husustur-halkın dünya ve ahiretteki paylarında farklılık olması da aynen onun gibidir. Bunların hepsi adalettir, zulüm değildir; içerisinde boş şeylerin bulunmadığı bir haktır.&#8221;6</p>
<p>Gazali, İhya&#8217;sına yöneltilen eleştirilere cevap olarak yazdığı bir diğer ese rinde de aynı fikri tekrarlayarak bu görüşünü teyit eder.7 Bu metinlerden rahatlıkla görülebileceği gibi, Gazali&#8217;nin iyimserliği, insan merkezli/antroposantrik değil; daha sonra Leibniz (1646-1716)&#8217;in dillendirdiği türden, Tanrı merkezli/Teosantrik bir iyimserliktir.</p>
<p>Burada insanın, varlığın daima iyi yönlerini görmesinden ziyade, Allah&#8217;ın evreni mümkün olan en iyi tarzda yarattığına güven duyması gerektiği telkin edilmektedir. Ancak bu telkinin hedef inin, söz konusu meşhur ifadenin &#8220;tevekkül&#8221; bahsinde geçtiğini dik kate alırsak, bir iddianın ispatının ötesinde, tasavvuf yolunun yeni saliklerine, dünyada karşılaşabilecekleri bütün olumsuzlukları hoşnutlukla karşılamalarını sağlayabilecek bir tevekkül anlayışını benimsetmek olduğunu söyleyebiliriz. Gazali&#8217;nin savunduğu bu iyimserlik anlayışının dayandığı bazı temel un surları vardır. Onun iyimserlik anlayışı, bu unsurların hepsi bir arada düşünül düğünde daha doğru ve tutarlı bir biçimde anlaşılabilir.</p>
<p><strong>İYİMSERLİGİN AKLİ TEMELLERİ</strong></p>
<p>Gazali, yukarıda ana hatlarıyla ifade ettiğimiz, iyimserlik anlayışını bir takım akli temeller üzerinden hareketle haklı göstermeye çalışır. Aşağıda bunların önemli olanlarını sunmaya çalışacağız. İlahi Cömertlik Gazali, en yalın biçimiyle, dünyanın ilahi cömertliğin bir gereği olarak, mümkün olan en iyi tarzda tertip edildiğini kabul eder.</p>
<p>Ona göre, eğer Allah daha iyi bir dünyayı yaratmaya muktedir olduğu halde yaratmamış olsaydı, cimrilik etmiş olurdu ve bu da ilahi cömertliğe ters düşerdi. Bu sebeple, &#8220;imkan dahilinde bu dünyadan daha iyisinin var olduğu&#8221; ifadesi, Allah&#8217;ın onu ya atmaktan aciz olduğunu ima eder. Çünkü Allah&#8217;ın ilahi cömertliğin gereğini yapmaktan geri durması, O&#8217;nun uluhiyetine aykırı bir durumdur. Dolayısıyla bunu yapmaktan geri durduğu iddia edilirse, o zaman zımnen, bunu gücü yet mediği için yapmadığı iddia edilmiş olur ki bu, uluhiyetle çelişir.</p>
<p>Gazali, bu düşünceye yöneltilebilecek muhtemel itirazlardan birisini, İmla&#8217;sında şöyle zikreder: &#8220;Kendi seçimiyle (ihtiyaran) yaratmadığı bir şeyden dolayı O&#8217;na nasıl acizlik atfedilebilir? Çünkü bu O&#8217;na alemi yaratmadan önce atfedilmemiştir. Nitekim buna göre alemin yokluktan varlık alanına getirilişini geciktirmek de acizlik olurdu. O halde, bu ikisi arasında ne fark vardır?&#8221;8</p>
<p>Gazali&#8217;nin buna cevabı şöyledir: &#8220;Allah&#8217;ın, alemin yaratılışından önceki yokluk halinden varlık alanına gelmesini geciktirmesi, mümkün bir seçimin kontrolü altında gerçekleşir. Nitekim özgür bir fail (el-failu&#8217;l-muhtar), yapması da yapmaması da mümkün olandır. Ancak O, bir şeyi yaparsa, şüphesiz bize tanıttığı hikmetinin gerektirdiği, imkan dahilindeki en son şeyden başkasını yapmaz. O bunu, bize sadece fiillerinin işleyiş tarzını ve işlerinin kaynağını bilmemiz; yaratıklarından ilmi, iradesi ve kudretiyle gerektirdiği ve hükmettiği her şeyin nihai hikmete, sağlamlığa ve sanat güzelliğine göre olduğunu kavramamız, dolayısıyla da yarattığı şeyleri yüce zatının yüceltilmesini gerektiren sıfatlarındaki kemaline kesin bir delil ve burhan kılması için öğretmiştir. &#8220;9</p>
<p>Şayet diyor Gazali, &#8220;Onun yarattığı şeylerde, yaratmaya güç yetirdiği halde ya ratmadığı diğer şeylere nisbetle bir eksiklik bulunsaydı, söz konusu bu eksiklik, tıpkı başkasına tercih ederek yarattığı şeylerde olduğu gibi, yaratmadığı bu şeylerde de ortaya çıkardı. Dolayısıyla bunların hepsi, kesinlikle O&#8217;nun yarattığı şeylerin eksikliğine ve kudretin var olandan daha mükemmeline hamledildiği şeylerin bir varsayımdan ibaret olduğuna delalet eden türden şeylerdir. &#8220;10 Çünkü bu varsayıma göre, sanki Allah, yaratıklarına kemalini bilmeleri için verdiği akıl ve anlayışı, noksanlığını göstermesi için vermiş, bu maksatla, gizlediği şeyleri bildirmiş, örtüp sakladığı şeyleri açığa çıkarmış ve hatta onlara kudretini bildirdiği halde aczini göstermiştir. Halbuki Allah, bu tür eksikliklerden münezzehtir.11</p>
<p>Gazali, bu argümanında, söz konusu yaklaşımların yeni sorunlar çıkardığı na işaret eder: İmkan dahilindeki &#8220;daha iyinin&#8221; sınırsız olduğunu var saymak, Allah&#8217;ın yarattığı her bir şeyin yaratmadığı daha iyi bir şeye nisbetle eksik ol duğu, sonuçta O&#8217;nun yarattığı her şeyin eksik olarak kalacağı anlamına gelir. Çünkü en azından mantıki açıdan, &#8220;daha iyinin&#8221; bir &#8220;en mükemmel&#8221;de durmadığı sonsuz &#8220;daha iyi&#8221;ler zincirlemesi; her bir &#8220;daha iyi&#8221; kendisinden sonraki &#8220;daha iyi&#8221;ye nisbetle eksik olacağından, &#8220;sonsuz eksikler&#8221; zincirini de beraberinde getirir. Bu meseleyi şöyle ifade etmemiz de mümkündür: Var olan, var olmayan herhangi bir şeye nisbetle eksik ise; Allah var olandan daha mükemmel olan bu var olmayanı yarattığında, o da var olmayan herhangi diğer bir şeye nisbetle eksik olacağından bu zincirleme sonsuza kadar gider.</p>
<p>Bu durumda ise Allah&#8217;ın var ettiği her şey, sürekli olarak eksik kalacaktır. Ancak bu, hikmetli bir yaratıcı için düşünülemeyecek bir husustur. Bu bakımdan, Gazali, Allah&#8217;ın mahlukatını bilenlerin, O&#8217;nun eserleri hak kında doğru düşünenlerin, dünyanın planlanmasında ve ahiretin düzenlenme sinde esas alınan ölçüyü ve O&#8217;nun özelliklerini bilenlerin ve O&#8217;nu eksiksiz görenlerin, kalp gözüyle melekutu mülahaza edenlerin ve nihayet anlayışı gözü nün ve aklının ötesine geçenlerin &#8230; bu görüşüne itiraz etmeyeceklerini düşünür.12 Çünkü böyle kimseler, bu alemdeki her şeyin yerli yerinde olduğunu, hiçbir şeyin manasız ve hikmetsiz olmadığını bilirler.</p>
<p>Yalnızca böyle kimseler, Allah&#8217;ın, &#8220;bu alemi bütünüyle salt olumsuzluk olan yokluktan, tam olumluluk olan varlık alanına çıkardığını, ona menziller (çeşitli yörüngeler) takdir ettiğini, diri ve ölü, hareketli ve sakin, alim ve cahil, mutlu ve mutsuz, yakın ve uzak, küçük ve büyük, şerefli ve alçak, zengin ve fakir, yöneten ve yönetilen, mü&#8217;min ve kafir, hamd ve şükreden, erkek ve dişi, yer ve gök, dünya ve ahi ret ve daha sayılamayacak pek çok şey için, belli bir zaman ve mekan tayin ettiğini görürler. Yine onlar, bunların hepsinin O&#8217;nun sayesinde ayakta durduğunu, varlığını O&#8217;nun kudretiyle devam ettirdiğini, varlıklarının devamının ve sonunun O&#8217;nun ilmine göre olduğunu ve O&#8217;nun iradesiyle evirilip çevril diklerini ve nihayet bunların hepsinin O&#8217;nun yüce hikmetine delalet ettiğini&#8221; kavrarlar.13</p>
<p>Gazali&#8217;ye göre var olandan daha mükemmelini, sadece kendilerini eşyadan önce var olmuş gibi farz eden kimseler tahayyül edebilir. Bu durumda da kul, Rab; mülk, malik ve Allah&#8217;ın yaratığı olan mahluk, Halık konumuna yükseltilmiş olur.14 Zira muhdes (sonradan olan) eşyanın, sonsuz kere daha iyisini tahayyül etmek, eşyayı var olmadan önce öngörmeyi gerektirir. Sonradan olan varlıkların böyle bir şansı olmadığına göre, onların eşyanın daha iyisinin varlığını öngörmeleri mümkün değildir. Bu yüzden, daha iyi dün ya tahayyül edenler, farkında olmadan kendilerini ezeli bir varlık konumuna yükseltmiş olmaktadırlar. İlahi Hikmet Hikmet, her şeyi kendisine uygun olan yere koymak, her hakkı hak sahibi ne ulaştırmak, her şeye evrende bulunduğu konuma uygun olan gerçek tabiatını vermektir.</p>
<p>Bu yüzden bazı filozoflar hikmeti şöyle tanımlamışlardır: &#8220;Hikmet, eşyanın kendisine uygun olan yerlere konulması hususunda bilgi sahibi olmak ve bu bilgiye göre hareket etmek; her hak sahibini hak ettiği şeye ulaştırmaktır.&#8221; Bir başka tanıma göre ise hikmet, &#8220;İşleri muhkem ve sağlam yapmaktır.&#8221; Bu, hikmetin, zıddı olan &#8216;sefeh&#8217;e nisbetle yapılan tanımıdır. Sefeh, &#8220;eylemlerin tutarsız, işlerin ise karışık ve düzensiz olması&#8221; halini ifade eder.15</p>
<p>Gazali&#8217;ye göre ilahi hikmet, var olan her şeyde ilahi kudret tarafından öylesine yüksek bir düzeyde yansıtılmıştır ki, içinde şüphe ve za&#8217;fiyet bulun mayan tam bir kesinlikle, Allah bütün insanları en akıllılarının aklında ve en alimlerinin ilminde yaratsaydı; nefislerinin kaldırabileceği bütün bilgileri ya ratıp Üzerlerine tarif edilemeyecek kadar hikmeti yağdırsaydı; sonra onlar dan her birine hepsinin sahip olduğu ilim, hikmet ve aklı verseydi; sonra, onlar için işlerin neticelerini ortaya çıkarsaydı ve onlara aşkın alemin (melekut) sırlarını öğretseydi; onlara lütfun inceliklerini ve nihai cezanın gizliliklerini, iyi ve kötünün, fayda ve zararın iyice farkına varacakları şekilde bildirseydi; sonra onlara kazanmış oldukları ilim ve hikmetle bu dünyayı ve aşkın alemi düzenlemeyi emretseydi; (o zaman bile) birbirlerine yardım ederek ve birlikte çalışarak yaptıkları bu düzenleme işinde, onların hepsinin payına, zorunlu olarak Allah&#8217;ın bu dünyada ve ahirette düzenlediği tarza bir sivrisinek kana dı kadar ne bir artış ne de bir düşüş kaydedebilirlerdi; bundan ne bir zerreyi kaldırabilirler ne de bir zerreyi alçaltabilirlerdi; (düzenlemeleriyle) ne bir hastalığa, ne bir hataya, ne bir eksikliğe, ne bir yoksulluğa ve ne de kötülüğe maruz kalan birinin derdini uzaklaştırabilecekleri gibi; kendisine sağlık, yetkinlik, zenginlik veya üstünlük bahşedilen kimseden de bunları kaldırabilirlerdi.</p>
<p>Ancak insanlar, bakışlarını Allah&#8217;ın gökte ve yerde yarattığı her şeye yöneltip uzun uzun düşünürlerse, orada ne bir uygunsuzluk ve ne de bir çatlak görebilirler. Allah&#8217;ın insanlara paylaştırdığı, rızık, ecel, mutluluk, keder, kudret, acizlik, iman, küfür, itaat ve isyan gibi şeylerin hepsi, katıksız bir adalettir. Bunlarda hiçbir haksızlık yoktur ve bunlar tamamen doğru olup kendilerinde hiçbir yanlışlık yoktur. Gerçekten de o, zorunlu hak düzene göredir, olması gereken şeye uygun olarak, olması gerektiği gibi ve olması geretiği ölçüdedir; imkanda ondan daha güzel, daha mükemmel ve daha tam olan herhangi bir şey yoktur. 16</p>
<p>Bu yaklaşım tarzında, en küçük olandaki şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı hikmetlere işaret edilerek, daha büyük olanların ihtişam ve çarpıcılığının insanın zihin ve gönül dünyasında yankılanmasına çalışılır. Bu, Gazali&#8217;nin sıkça baş vurduğu bir yöntemdir. Onun yazılarında, rasyonellik, etkileyici bir retorikle harmanlanarak okuyucuların dikkatlerine sunulur.</p>
<p><strong>Izdırabların Mümkünlerin En İyisiyle İlişkisi</strong></p>
<p>Gazali düşüncesinde ızdırabların hem insanın manevi hastalıklarını iyileştirici hem de şükre vesile olmaları gibi iki önemli fonksiyonu vardır. Aşağıda bunları sırasıyla sunmaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Izdırabların Manevi Hastalıkları İyileştirici Yönü</strong></p>
<p>Izdırablar, hastalığın iyileşmesi için verilen acı reçeteler gibidir. Nasıl ki ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan birisi, kurtulma ümidi ile en acı ilaçları bile, hiç tereddüt etmeden içerse; nihai iyiliği hedefleyen birisinin de ızdırab veren hadiseleri, aynı inanç ve ümitle kabullenmesi gerekir. Hiç kimse mesleğinde yetkin olan bir tabibi, tedavi edici olduğu bilinen acı bir ilacı veriyor diye kınayamazsa; insanların ızdırab veren hadiselere maruz kalmalarını da yadsıyamaz. Çünkü onlar, bizlere ebedi mutluluğu kazanmamız için sunulmuş fırsatlardır. Gazali&#8217;nin ifadesiyle, &#8220;Nasıl ki, kangrenli elin canı kurtarmak için kesilmesi adalet ise -zira bu eksiği mükemmele feda etmeyi gerektiren bir husustur dünya ve ahirette, yaratıkların paylarında farklılık bulunması da aynen bunun gibidir. Bunların hepsi adalettir, zulüm değildir; içerisinde boş şeylerin bulunmadığı bir haktır.&#8221;17</p>
<p>Gazali&#8217;den önce yaşayan Ebu Talib el-Mekki ise bu mevzuu şöyle dile getirmiştir: &#8220;Allah, bunları rasyonel ilkelere, bilinen ve alışılmış olayların ruhu na, rasyonel sebeplere ve akılların ve akledilir olanların yaratıldıkları ölçülere uygun olarak yapmıştır. Sonra, O bunların sonuçlarını gizledi, sırlarını örttü ve sevapları sakladı. Bunların gizli kalmasından dolayı da tedbirin ve takdirin güzelliği kusurlu göründü. İnsanların çoğu bunlardaki hikmetleri anlayamadılar; dış görünüşe bakarak yargıda bulundular ve bu yüzden asıl dikkat edilme si gereken noktaları unuttular. Sadece alim olanlar, bunlarda alemler için ayetler bulunduğunu düşündüler. İşte tevekkül sahiplerinin ve peygamberlerin makamları budur.&#8221;18</p>
<p>Bu ifadelerle Gazali&#8217;nin ifadelerini karşılaştırdığımızda, onun büyük ölçüde Ebu Talib el-Mekki&#8217;den etkilenmiş olabileceğini söyleyebiliriz.19 Sonuçta Allah bütün işlerini hikmetle yapar. Hikmetle örülmüş bu sistem içerisine atılan ızdırab ilmekleri ise sadece sonunda bizi iyileştiren acı ilaçlar gibidir. Tabibin karşısında yer alan kimseler, kısmi bir kötülük sayesinde genel bir iyiliğin ortaya çıkabileceğini görememektedirler.20</p>
<p><strong>lzdırabların Şükür Vesilesi Olması </strong></p>
<p>Felaketlerin ibret verici bir yönü vardır. Bu felaketlere maruz kalmayan kimseler, kendileri açısından onları Allah&#8217;ın lütfunun belirtileri ve şükre teşvik eden vesileler olarak görebilirler. Belaya maruz kalan bir kimse, kendisinden daha kötü bir durumda olan başka birisinin bulunduğunu gördüğünde, bunun la teselli bulabilir ve haline şükredebilir. Bir kimsenin felaketi, diğerinin haya ta bağlanmasına katkıda bulunabilir. Tıpkı cennette bulunan kutlu kimselerin durumunda olduğu gibi &#8230; Nitekim onların mutluluğu, azaba uğrayanların kıvranışını seyretmek suretiyle daha da artar. Gazali, bu duruma şöyle işaret eder: Kafirlerin cehennemde çektikleri acı, aynı zamanda bir rahmettir, fakat kendileri açısından değil, başkaları açısından bir rahmettir, zira bir grubun felaketleri, diğerlerinin yararınadır. (Mesıiibu kavmininde kavm fevdid).21</p>
<p>Hatta en şiddetli belalara maruz kalan birkaç kişi bile, kafirlerin ve Allah&#8217;ı tanımayanların kötü durumunu düşündükleri takdirde müteşekkir olabilirler: Hz. İsa, kör, cüzzamlı ve her iki tarafına felç inmiş kötürüm bir adamın yanından geçti. Bedeni cüzzamın etkisiyle pul pul dökülüyordu. O şöyle dedi, &#8220;Y ratıklarından birçoğuna verdiği bu belalardan beni koruduğu için Allah&#8217;a hamd olsun!&#8221; Ardından, Hz. İsa şöyle nida etti: &#8220;Hey sen! Sana isabet etmediğini dü ünebileceğim bela nedir?&#8221; Adam şöyle cevap verdi: &#8220;Ey Allah&#8217;ın ruhu (Mesih), ben, Allah&#8217;ın benim kalbime yerleştirdiği şeyi, yani Allah bilgisini, kalplerine yerleştirmediği kimselerden daha iyiyim!&#8221;22</p>
<p>Kısacası, bu bakış açısına göre, her kötüden daha kötüsü vardır. Dolayısıyla bu derecelendirmenin herhangi bir basamağında bulunan birisi, kendisinden daha aşağıdaki basamakta bulunan kimsenin halini gördüğünde, kendi durumu için yaratıcısına hamd ve şükürde bulunabilir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bu Yazı Prof.Dr.Metin Özdemir&#8217;in GAZALİ DÜŞÜNCESİNDE İYİMSERLİK adlı makalesinden alınmıştır.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Doğudan Batıya Düşüncenin Serüvenleri &#8211; Proje Editörü.Bayram Ali Çetinkaya,cild.6,syf.633-640</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>4.</strong> S. 6. Gazali, el-Erbain fi UsU/i&#8217;d-Din, Beyrut 1988, s. 202. Keza, bkz.: Gazali, İhyau UIU mi&#8217;d-Din, iV, 398; Bikai, Te hdim, Süleymaniye, Laleli, no: 3661, vr. 3a; Semhı&#8217;.&#8217;ıdi, İzah, vr. Sa; Ebu Hamid el-Kudsi, Teşdidu&#8217;l-Kalb, Süleymaniye, Laleli, no: 3661, vr. lOb,</p>
<p><strong>5.</strong>Gazali, a.g.e. iV, 397. Krş.: Semhı&#8217;.&#8217;ıdi, a.g.e. vr. Sa, 6b; Bikai, a.g.e. vr. 3b; Ebu Hamid el-Kudsi, Te şdidu&#8217;l-Kalb, vr. 1 la; ez-Zebidi, İthafu&#8217;s-Sadeti&#8217;l-Müttakin bi-Şerhi Esrari İhyai Ulumi&#8217;d-Din, Kahire 1311, IX, 430.</p>
<p><strong>6.</strong>Bikai, a.g.e. vr. 3a, 3b, 4a. Krş.: İhyau U/Umi&#8217;d-Din, iV, 397-398. Zıtlık ve karşıtlıkla rın öğretici ve eğitici olduğu konusundaki değerlendirmeler için, bkz.: Semhı&#8217;.&#8217;ıdi, a.g.e.vr 62b vd.; Suyüti, Teşyfdu&#8217;l-Erkan, Süleymaniye, Laleli, no: 3661, vr. 7a,7b. Bikai, bu görüşe, Allah&#8217;ın bize, tıpkı Hz. Adem&#8217;e şu anda mevcut olan eşyayı öğrettiği gibi zıtları icat etmeden de bütün şeyleri öğretmeye kadir olduğu gerekçesiyle karşı çıkar. Bkz.: Bikai, a.g.e. vr. 28a. 7.</p>
<p><strong>7.</strong>Gazali, İhyau Ulumi&#8217;d-Din, (Kitabu&#8217;l-İmla fi İşkalati&#8217;l-İhya), V, 252. Gazali&#8217; den önce yaşayan Ebü Talib el-Mekki (ö. 386/996) ise aynı düşünceyi şöyle dile getirir: &#8220;Allah, bunları rasyonel ilkelere, bilinen ve alışılmış olayların ruhuna, rasyonel sebeplere ve akılların ve akledilir olanların yaratıldıkları ölçülere ilişkin meşhur olan vasıtalara uy gun olarak yapmıştır. Sonra, O bunların sonuçlarını gizledi, sırlarını ömü ve sevapla rı sakladı. Bunların gizli kalmasından dolayı da tedbirin ve takdirin güzelliği kusurlu görüldü. İnsanların çoğu bunlardaki hikmetleri anlayamadılar; dış görünüşe bakarak yargıda bulundular ve bu yüzden asıl dikkat edilmesi gereken noktaları unuttular. Sa dece alim olanlar bunlarda alemler için ayetler bulunduğunu düşündüler. İşte tevek kül sahiplerinin ve peygamberlerin makamları budur (Bkz.: ez-Zebidi, İthaf, IX, 430).</p>
<p><strong>8</strong>.Gazali, İhyau Ulumi&#8217;d-Din, (Kitabu&#8217;l-İmla fi İşkalati&#8217;l-İhya), v, 252. Krş.: Bikai, Te h dim, vr. 4a; SemhGdi, İzah, vr. 8a.</p>
<p><strong>9.</strong>A.g.y.</p>
<p><strong>10</strong>.Gazali, İhyau Ulumi&#8217;d-Din, (Kitabu&#8217;l-İmla fi İşkalati&#8217;l-İhya), v, 252-253; Bikai, Te h dim, vr. 4a-4b; SemhGdi, hah, var. 8a.</p>
<p><strong>11</strong>.Bkz.: Gazali, a.g.e. V/253; Bikai, a.g.e. vr. 4b.</p>
<p><strong>12</strong>.Bikai, a.g.e. vr. 4b, 5a.</p>
<p><strong>13</strong>.Bikai, a.g.e. vr. 5a.</p>
<p><strong>14.</strong>A.g.y.</p>
<p><strong>15.</strong>el-Maturidi, Te &#8216;vflatü&#8217;l-Kur&#8217;an, Ta hkik: Ahmet Vanlıoğlu, tashih: B. Topaloğlu, İstan bul 2005, il, 188-189. Kitabü&#8217;t-Tevhid, tahkik: B. Topaloğlu, M. Aruçi, İSAM Ya yın ları, Ankara 2003, s. 152; Bekir To paloğlu, Kitabü&#8217;t-Tevhid Tercümesi, İSAM Ya yınla rı, İstanbul 2002, s. 124.</p>
<p><strong>16</strong>.Gazali, İhyau UICtmi&#8217;d-Dfn, iV, 398.</p>
<p><strong>17.</strong> A.g.y. Aynı düşünceyi, Suyfıti de hararetle savunur. Bkz.: Te şyfdu&#8217;l-Erkan, vr. 6b vd.).</p>
<p><strong>18.</strong>Zebidi, İthafu&#8217;s-Sadeti&#8217;l-Müttakin, IX, 430; Metin Özdemir, İslam Düşüncesinde Kö tülük Problemi, İstanbul 2001, s. 73-74.</p>
<p><strong>19.</strong>Özdemir, a.g.e. 74.</p>
<p><strong>20.</strong>Tıbbi açıklama yaygın bir husustur. Keza bkz.: Gazali, İhyau U/Umi&#8217;d-Din, iV, 86; el-Erbain, s. 268. 21.</p>
<p><strong>21</strong>.Gazali, a.g.e. iV, 111.</p>
<p><strong>22.</strong>Gazali, a.g.e. iV, 298-299.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-dusuncesinde-iyimserlik/">Gazali Düşüncesinde İyimserlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gazali-dusuncesinde-iyimserlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlana&#8217;ya Göre Hakk’a Güven/Tevekkül Bilinci</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2017 10:37:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Hakk’a Güven]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül Bilinci]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkülsüzlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18375</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlânâ’ya göre, sâlikin sahip olması gereken bilinç unsurlarından biri, Hakk’a güven bilinci; dinî literatürdeki ifadesiyle tevekkülüdür.370 Genelde yanlış anlaşılarak eylem pasifliğini öngören bir kabule mesned yapılan ve kişi­nin, kendi gayretsizliğini örtmek için kullandığı bir savunma mekanizmasına dönüştürülmesinden dolayı, tevekkülü tanımlarken Mevlânâ, onun ne olmadı­ğına vurgu yaparak bu yanlış kanâati izaleye çalışmaktadır. Tevekkül, bir fiil ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/">Mevlana’ya Göre Hakk’a Güven/Tevekkül Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/images-10-6/" rel="attachment wp-att-18376"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18376" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10.jpg" alt="" width="443" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10.jpg 443w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></p>
<p>Mevlânâ’ya göre, sâlikin sahip olması gereken bilinç unsurlarından biri, Hakk’a güven bilinci; dinî literatürdeki ifadesiyle tevekkülüdür.<sup>370</sup> Genelde yanlış anlaşılarak eylem pasifliğini öngören bir kabule mesned yapılan ve kişi­nin, kendi gayretsizliğini örtmek için kullandığı bir savunma mekanizmasına dönüştürülmesinden dolayı, tevekkülü tanımlarken Mevlânâ, onun ne olmadı­ğına vurgu yaparak bu yanlış kanâati izaleye çalışmaktadır. Tevekkül, bir fiil ve amel inkârı olmayıp insanın sonsuz bir kudretten beslendiğini aklından çıkar­mamasıdır.<sup>371</sup> Böylesine otantik bir tevekkül anlayışı, insanı eylem pasifliği ye­rine amellerinde kararlı ve istikrarlı olmaya yönlendirir. Hayatta karşılaşılan olumsuz koşullara karşı insanda bir iç direnç ve huzur meydana getirir.<sup>37</sup></p>
<p>Günümüzde olduğu gibi Mevlânâ döneminde de kavramın bir anlam kayması yaşadığını, tevekkülün tembellik ve pasifliğe mesned gösterilmesiy­le ilgili istidlâllerden anlıyoruz.<sup>373</sup> Av hayvanları ile aslan hikâyesindeki; av hayvanları cebrî düşünceyi, aslan ise çalışmayı ve cehdi tevekküle karşı sa­vunmaktadır. Mevlânâ, bunlar üzerinden her iki görüş mensublarımn görüş­lerini ve görüşlerine mesned olarak ileri sürülen delilleri dile getirir.<sup>374</sup> Hat-ta bunu o kadar mâhirâne yapar ki okuyucu, taraflardan birinin delillerini okuyunca o tarafın görüşünün diğerine üstün olduğu zannına kapılır. Daha sonra diğer görüşün delilleri okununca anlaşılır ki Mevlânâ, her iki görüşün delillerini de tarafların ağzından sanki o görüşü savunuyormuş gibi dile ge­tirir. Kendi görüşünü ise bağlamın tamamına yayar.<sup>375</sup> Bu nedenle Mevlânâ’nın bu görüşlerden hangisine sahip olduğunun anlaşılması, hikâyenin ve sonraki kısımların dikkatli bir şekilde okunmasını gerektirir. Tevekkül mü cehde ve çalışmaya üstündür, çalışma mı tevekküle? Mevlânâ her iki görü­şün delillerini de sıraladıktan sonra tevekkülün çalışmaya mani olmadığını, bu nedenle sâlikin cehdle birlikte tevekkül etmesi gerektiğini şöyle belirt­mektedir:</p>
<p><em>“Hz. Peygamber</em><em>, </em><em>yüksek sesle buyurmuştur ki: ‘Önce devenin ayağını bağla, sonra Allah’a tevekkül et.’<sup>376</sup></em></p>
<p><em>&#8216;“Tevekkül ediyorsan çalışarak tevekkül et; (önce) çalış da sonra Cebbâr olan Allah’a dayan!”<sup>377</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, kulda eylem pasifliği öngören bir anlayışın, çarpıtılmış bir te­vekkül anlayışı olduğunu, hikâyedeki aslanın lisânından şöyle ifade etmek­tedir:</p>
<p><em>“Aslan (çalışma ve kazanmaya karşı sadece pasif bir tevekkül anlayışını savunan av hayvanlarına karşı) dedi ki: &#8216;Evet, tevekkül gerçi (sâlik için) bir rehberdir, ama sebeblere riâyeti de Peygamber’in bir sünnetidir.</em></p>
<p>&#8230;.</p>
<p><em>&#8216;Çalışıp kazanan Allah’ın sevgilisidir (el-kâsibu habîbullah)’ hadisindeki remzi dinle ve anla. Tevekkül edeceğim diye sebebe riâyet hususunda tembellik etme. ”<sup>378</sup></em></p>
<p>Genel bağlam itibariyle bakıldığında, cehdi savunan aslanın, hikâyenin sonunda küçük bir tavşanın hilesiyle mağlûb oluşu;<sup>379</sup> anlatılan Süleyman- Azrâil ve eceli gelip Hindistan’a götürülen adam hikâyesi,<sup>380</sup> kulun gayret ve cehdini yok saymayan bir tevekkül anlayışını sâlike tavsiye eden anlatımlardır. Bu bakımdan Mevlânâ’ya göre tevekkül, sâlikin bir konuda üzerine düşenleri yerine getirdikten sonra amelinin sonuçları hususunda tevfîk-i İlâ­hîyi umması ve Allah’a yönelmesi bilincidir.<sup>381</sup></p>
<p>Mevlânâ, insanın kendi üzerine düşenleri yapmadan tevekkül ettiğini söylemesinin, içi boşaltılarak işlevsiz hâle getirilmiş bir tevekkül anlayışı ol­duğunu; bunun kişiye zarar vereceğini şu ifadeleriyle belirtir:</p>
<p><em>“Kısa görüşlü kişi&#8217;, gezip dolaşmayı bilmediğinden aşağılık kişiler gibi sü­rünüp gider&#8230; körler gibi Allah’a tevekkül edip adım atar.</em></p>
<p><em>Savaşta Allah’a (kuru kuruya) tevekkülden ne fayda çıkar ki? Bu tavla oynayan acemilerin Allah’a tevekkül ettik (demelerine) benzer.”<sup>382</sup></em></p>
<p>Gerçek tevekkülün, sâliki ümitli kılmasına atıfta bulunarak, tevekkül ve ümit ilişkisine işaret eden Mevlânâ, tevekkülün bir anlamda Hakk’a ümit bağ­lamak olduğunu ve böyle bir ümit olmadan sâlikin sülük yolunda ilerleyemeyeceğini belirtir. Bu tür bir tevekkül bilincinin sâliki, karşılaştığı herhangi bir sorun karşısında ümidini kaybetmeden çalışmaya iten bir motivasyon unsuru­na dönüşeceğini belirten Mevlânâ, bu konuda sâlike şunları tavsiye eder:</p>
<p><em>“Sabahleyin dükkânına giden, rızık elde etmek ümidiyle koşup gider. Rızık ümidi olmasa nasıl olur da gidersin? Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet bulursun?</em></p>
<p><em>Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir. Bu ezelî mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini</em><em>, </em><em>içeceğini elde etmek için çalışıp çabalaman­da, arayıp taramanda seni âciz, kuvvetsiz bir hâle sokmuyor? deseler; Dersin ki: ‘Çalıştığım hâlde bir şey elde edememe korkusu da var. Var ama, bu korku tembellikte daha fazla var. Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok; tembellikte daha fazla zarar var.</em></p>
<p><em>Peki, ey kötü zanna düşen! Ya neden din işinde bu ziyan korkusu eteği­ni tutuyor öyleyse?</em></p>
<p><em>Yoksa bu bizim pazarımızın tâcirleri olan peygamberlerle velîlerin ne kârlar elde ettiklerini görmedin mi?</em></p>
<p><em>Onlara bu (varlık) dükkânını terk etmekle neler </em>yüz <em>gösterdi; bu pazar­da nasıl kârlar ettiler, haberin yok mu ki?”<sup>383</sup></em></p>
<p><em>“(Bir fırka cennetliktir</em><em>,; </em><em>bir fırka cehennemlik). Bu iki fırkanın hangisin, densini</em><em> </em><em>bilemezsin ki. Ne olduğunu görünceye kadar çalış, çabala! (Meselâ) ticaret malını gemiye yükleyince, bu işi Allah’a tevekkül ederek yüklersin.</em></p>
<p><em>Yolda batacak mısın, kurtulup sağlıkla, selâmetle gideceğin yere mi va­racaksın? Bu ikisinden hangisi başına gelecek, bilemezsin.</em></p>
<p><em>Eğer ne olacağım, başıma ne gelecek? Bunu bilmedikçe gemiye binmem. Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım? Ne ola­cağımı bildir bana. Ben, başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmem dersen,</em></p>
<p><em>Hiçbir ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gaybdadır, sırdır.</em></p>
<p><em>Bir cam şişe gibi ruhu incecik olan, basit bir şeyden kırılıveren korkak ta­cir, ticaretinden ne fayda görür, ne ziyân eder.</em></p>
<p><em>Hattâ fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrûm kalır, hor olur. Kimde ya­nış varsa; nuru o bulur.</em></p>
<p><em>Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini üstün ve ön planda tut da kurtul.</em></p>
<p><em>Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok; Allah, doğrusunu da­ha iyi bilir.”<sup>384</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlikteki tevekkül bilincinin gereklerinden birinin; sâlikin ba­şarısızlıklarını, kader vs. gibi kendi dışındaki sebeblere ircâ etmemesi oldu­ğunu belirtir. Bu tür bir tutumun, tevekkül ile bağdaşmadığını; tevekkülün cebrî anlayışın mazeretlerine sığınmak olmadığını, insanda bulunan ihtiyâr/tercih yapabilme kudretine atıfta bulunarak îzâh etmektedir.<sup>385</sup></p>
<p>Mevlânâ, gerçek tevekkül bilincinin, sâlikin dikkatini tevfîk-i İlâhîye yo­ğunlaştırdığını; bunun da sâliki, sebeblerin yaratıcısı ile iletişime geçirerek onu her türlü duruma karşı ihtiyâtlı kıldığını; <em>“Bir işte Allah izin verirse/in­şâ ilah demek, kat kat tedbir ve ihtiyâttır”</em> şeklinde vurgular.<sup>386</sup> Bu inancı sa­yesinde sâlikin, hayatta karşılaşacağı beklenmedik durumlara karşı dayanık­lılığı artar.</p>
<p>Mevlânâ, gerçek tevekkül bilincinin sâlike sağlayacağı faydalar üzerin­de durmaktadır. İnsanın gam ve kederleri tahlil edildiğinde; bunların çoğu­nun, bir şeye sahip olma veya onu kaybetme endişesinden kaynaklandığı fark edilecektir, Mevlânâ, insanın sahip olma arzusu ile kaybetme endişesi­ni, buhar ve rüzgâr metaforııyla îzâh eder. İnsanın sahip oldukları, net ve ebedî değildir, buhar gibidir. Rüzgâra benzetilen hayattaki herhangi bir olay ve musibetin, her an bu buharı dağıtma olasılığı vardır. Rüzgâr esmese dahi buhar, ilânihâye aynı hâl üzere bulunamaz. Sürekli bir varlığı yoktur. Hava­nın ısı derecesine göre, ya göğe yükselir ya suda kalır. Sahip oldukları, bu­har ve rüzgâr gibi değişken unsurlara bağlı olan insanın, gönül tablosunu ka­rartıp kederlendirecek birtakım şeyler, hayatta daima mevcut olacaktır.</p>
<p>Gönlünü, bu değişken şeylere rabteden kimsenin sıkıntı ve endişeleri de bit­meyecektir. Tevekkül bilincinin alt unsurlarından biri olarak kabul edilebi­lecek; bütün mahlûkâtı rızıklandıran bir Rezzâk’ın olduğu bilinci, Mevlâ­nâ’ya göre sâliki gam ve kederlere karşı zihnen adeta sigortalamaktadır. Bu bilinç, rızık endişesi ile girişilecek muhtemel kötülüklere, şeytanın hileleri­ne karşı sâliki güçlü kılmaktadır. Mevlânâ, bu hususu Cenâb-ı Hakk’ı tüm mahlûkat ailesinin reisine benzeterek<sup>387</sup> şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlûkat, Allah’ın ailesi­dir; Cenâb-ı Hakk da ne güzel bir aile reisi.</em></p>
<p><em>Gönüllerimizdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, (mevhum) var­lığımızın tozundan, dumanından meydana gelir.</em></p>
<p><em>Bize kök söktüren bu gamlar ve endişeler, ömrümüzü (biçen) orak gibidir. Bu böyle oldu; şu şöyle oldu kuruntuları da (Şeytanın) vesveseleridir,,”<sup>388</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlike bu konuda şu tavsiyeleri yapar:</p>
<p><em>&#8220;Gönlüne geçim kaygısını az koy, sen bu kapı (dergâh)da oldukça, rız­kın azalmaz.</em></p>
<p><em>Bu beden, rûhun otağı gibidir. Yahut da Nûh’un gemisine benzer.</em></p>
<p><em>(Merak etme) Türk oldukça, mutlaka kendisine bir otağ bulur; hele de böyle bir dergâhın (yani Hakk kapısının) azizi olursa!”<sup>389</sup> “Can oldu mu gıda eksik olmaz elbette. Asker var mı, bayrak elbette bu­lunur!”<sup>390</sup></em></p>
<p><em>“Eşeğin oldukça, semer de mutlaka bulunur. Canın oldukça, ekmeğin mutlaka az çok gelir.</em></p>
<p><em>Eşeğin sırtı hem dükkândır</em><em>.; </em><em>hem mal, hem mal kazanılacak yer. Kalbınin incisi, yüzlerce kalbe sermayedir, ”<sup>391</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, tevekkülsüzlüğün insanı, fakir düşeceği endişesine, bunun da emel ve hırsa sürükleyerek kötülüklere düşüreceğine işaret eder.<sup>392</sup> Tevek­külün olmayışının Allah’a olan güvensizlikten kaynaklandığını belirten Mevlânâ, kişinin, geçmiş yaşamına bakmasının, ona bu konuda rehberlik su­nabileceğini şöyle ifade etmektedir:</p>
<p><em>“Kötü kişinin rızık veren Allah&#8217;a güveni yoktur. Ona gaybden rızkının cömertçe saçıldığına inanmaz.</em></p>
<p><em>Gerçi zaman zaman ona bir açlık verdi; verdi ama, Allah&#8217;m ihsanı, şim­diye kadar onu rızıksız bırakmadı. ”<sup>393</sup></em></p>
<p>İnsanın hâlis tevekkülünün, Cenâb-ı Hakk tarafından zayi edilmeyeceği­nin bilinmesi, sâlikte Hakk’a güven bilincinin yerleşmesi bakımından gerek­li olduğundan Mevlânâ, bu hususu Cenâb-ı Hakk’a nisbetle şöyle vurgular:</p>
<p><em>&#8221;Sizin hırsınız şunu yakînen bilmedimi ki, Rezzâk ve rızık verenlerin en hayırlısı benim!</em></p>
<p><em>Buğdaya güneşle rızık veren Allah, sizin tevekküllerinizi nasıl olur da za­yi eder?”<sup>394</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, İlâhî kudretin insan üzerindeki etkisine işaret etmek için iç gözlem metodu ile kendi yaşamına bakmasını sâlike tavsiye eder. Kendi ya­şamıyla ilgili birçok belirleyici şeyin, insanın kontrolünde gerçekleşmediğine işaret eden Mevlânâ, sâlikin tevekkül sayesinde hayatının bir parçası hâline gelen bu tür şeylerle yaşamasının daha kolaylaştığını belirtir ve tevekküle teş­vik eder.<sup>395</sup> Hayat sürecinde insanın karşısına çıkan sürprizleri; İlâhî kudre­tin insan yaşamı üzerinde tesirini hissettirdiği alanlar olarak yorumlayan Mevlânâ, bu tür olaylar vesilesiyle sâlikin, Allah’a olan tevekkülünün artma­sı gereğine işaret eder. Mevlânâ, bu hususla ilgili şunları söylemektedir:<em>   ,</em></p>
<p><em>“Cenâb-ı Hakk’ın lutfu ve ihsânı bir kuluna başka bir yerden, hiç bekle­mediği bir yerden, başka bir iş sebebiyle erişebilir! Kulun, bu İlâhî lutfu, vehmine bile getirmediğini bildiği hâlde, yine de çalışıp çabalamayı elin­den bırakmaması, bütün ümidini, vehmini belli bir yola bağlaması ve böylece çalışıp çabalaması gerekir! Kul, hâcet kapısını çalar durur. Belki de Cenâb-ı Hakk, o hâceti, o rızkı başka bir kapıdan ona ulaştırır. Hâl­buki kul, ona dair hiç bir tedbirde bulunmamıştır. Allah, kulunu hesap­lamadığı yerden rızıklandırır!’ Kul tedbirde bulunur, Allah takdîr eder! Olabilir ki kul, kulluğu, âcizliği yüzünden vehme düşer de, ‘Ben bu ka­pıyı çalıyorum; ama Hakk, bana bu kapıdan ihsânda bulunmuyor, baş­ka bir kapıdan lütufta bulunur&#8217; der. Cenâb-ı Hakk, o kulunu bu kapı­dan rızıklandırır. Zaten bütün kapılar, bir sarayın kapıları gibidir!”<sup>39</sup> “Ey umduğuna sıkıca bağlanan kişi! ‘Ben, bu yüce ümit ağacından mey­ve yiyeceğim!’ diyen!</em></p>
<p><em>Orada umduğundan sana bir fayda gelmez; ama o ihsân başka bir yer­den gelir, çatar!</em></p>
<p><em>Şaşılacak şey şudur ki; Cenâb-ı Hakk umduğunu o taraftan vermeyi di­lemiyordu da, o ümidi sana ne diye verdi?</em></p>
<p><em>Gönlün şaşırsın kalsın, hayrete düşsün diye, bir san’at göstermek, bir hikmeti belirtmek için verdi!</em></p>
<p><em>Ey fayda dileyen kişi! ‘Muradım acaba nereden olacak; muradıma nere­den, nasıl ulaşacağım?’ diye gönlünü hayrete düşürmen için verdi!</em></p>
<p><em>‘Kendi aczini, zavallılığını, kendi bilgisizliğini anlayasın da, gizli âleme inancın artsın’ diye verdi.</em></p>
<p><em>‘Bu ümitten ne meydana gelecek’ diye verdi!</em></p>
<p><em>Rızkını terzi olarak kazanmak istersin; ‘Terzilikle geçinir, yaşarım&#8217; diye düşünürsün,</em></p>
<p><em>Derken, kuyumcu olur çıkarsın; rızkını kuyumculuktan kazanırsın! Hâl­buki bu kuyumculuk, aklının ucundan bile geçmiyordu, vehminden çok uzaklarda idi.</em></p>
<p><em>Mademki o rızık, o taraftan gelmeyecekti, peki, neden terzi olmak istedin</em><em> ? </em><em>Bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın akıl ermez, nadir bir hikmeti yüzündendir; Al­lah, bu hâli ezelde yazmıştı!</em></p>
<p><em>Bir de; aklın fikrin şaşırsın diye, tamamıyla hikmetine hayran olup ka­lasın diye, bu böyle oldu!”<sup>397</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlikin tevfîk-i İlâhîye erişerek hedefine nâil olmasının, ne sadece çalışmasıyla ne de çalışmaksızın mümkün olduğunu belirtir. Bu konuda saçaklı bir mantıkî işleyişin geçerli olduğuna işaret eder. Diğer bir ifadeyle sâlikin, bir konudaki çaba ve gayretleri, o şey için gerek şart olsa da yeter şart değildir. Mevlânâ bu hususu vurgulamak amacıyla gördüğü bir rüyâ üzerine Bağdâd’dan Mısır’a gidip orada define arayan, ancak sonunda defineyi Bağ- dâd’daki kendi evinde bulan kişinin hikâyesini anlatmaktadır.<sup>398</sup> Hikâyedeki defineyi arayan kahraman lisânından bu hususu ifade etmektedir.<sup>399</sup></p>
<p>Mevlânâ, tevekkül bilincinin sâlikte yerleşmesini sağlayan hususlardan birinin kanâat olduğunu belirterek, tevekkül ve kanâat ilişkisine dikkat çe­ker. Tevekkülün bu düzlemdeki boyutuna erişmenin sâlik için gizli bir hazi­ne olduğunu hadisten iktibâsla belirten Mevlânâ, böylesine bir nimete eriş­menin; ancak yüksek mertebedeki kâmil insanlara nasib olacağım, bir mürşîd ile müridin diyalogunda şöyle ifade etmektedir:</p>
<p><em>Peygamber (s.a.v.), kanâate, hazine demiştir. Gizli hâzineyi herkes, el­de edebilir mi?”<sup>400</sup></em></p>
<p><em>“Bir şeyh, müridiyle dara düşmüştü. Şehirde ekmek vardı, bulundukları yerde kıtlık.</em></p>
<p><em>Müridin gönlünde açlık ve kıtlık korkusu, gafletinden her an artmak­taydı.</em></p>
<p><em>Şeyh, müridin içinden geçenleri anlamıştı. Ona dedi ki: Ne vakte dek bu elem, bu ıstırap içinde kalacaksın</em><em>?</em></p>
<p><em>Ekmek derdinden yanıp yakılıyorsun. Adeta tevekkülün gözünü kapa­mışsın.</em></p>
<p><em>Sen o yüce nâzenînlerden değilsin ki sana ceviz ve kuru üzüm verme­sinler.</em></p>
<p><em>Açlık, Allah haslarının gıdasıdır. Senin gibi ahmak yoksul, nerden ona nâil olacak ?</em></p>
<p><em>Aldırış etme, sen onlardan değilsin ki bu mutfakta ekmeksiz bekleyesin. Şu aşağılık ve karnına düşkün kişilere daima kâse üstünde kâse sunarlar</em><em>; </em><em>ekmek üstüne ekmek.</em></p>
<p><em>Bu çeşit adam öldü mü ekmek</em><em>, </em><em>önünden giderek ey yoksulluk korkusuy­la, ümitsizlikle kendini öldüren der,</em></p>
<p><em>İşte sen öldün, ekmek kaldı. Hadi kalk da al ekmeğini bakalım ey ken­dini elemlerle öldüren!</em></p>
<p><em>Kendine gel de elin, ayağın titremesin. Rızkın, senin ona âşık olmandan daha ziyade sana âşıktır.</em></p>
<p><em>Aşıktır, senin sabırsızlığını bilir de emekliye emekliye sana gelir ey boş­boğaz!</em></p>
<p><em>Sabrın olsaydı rızkın gelir, âşıklar gibi kendini sana teslim ederdi.</em></p>
<p><em>Açlık korkusundan bu titreyiş nedir? Allah’a dayanmakla da tok yaşana</em><em>bilir pekâlâ.”<sup>401</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, kanâat bilinciyle tahkike erişmemiş sözde kalan bir tevekkül an­layışının, insanı, hırsına mağlûb olmaktan kurtaramayacağını; tevekkül ile bu­nun aksi görüşlerin savunulduğu tilki ile eşek hikâyesinde ifade eder. Hikâye­de her iki tarafın delilleri, ikna edici tarzda dile getirilmektedir.<sup>402</sup> Ancak hikâ­yedeki eşeğin tevekkülün savunusuna dair sözleri, kanâatle tahkike erişmiş ol­mayıp, zorunlu yokluktan ve sahip olamamadan dolayı söylenmiş sadece söz­de kalan ifadelerdir. Bu nedenle Mevlânâ, böylesine bir tevekkül anlayışının in­sanı hevâsına uymaktan alıkoyamayacağını; bu tür sözlerin ne kadar güzel ol­sa da taklidden öteye geçmeyeceğini hikâye vesilesiyle şöyle belirtmektedir:</p>
<p><em>“Eşek, tilkiye sırlar söyledi; ama serserice söyledi, mukallidce söyledi. Suyu övdü, fakat iştiyâkı yoktu. Yüzünü, elbisesini yırttı, fakat âşık de­ğildi.</em></p>
<p><em>Münâfıkın özrü kabul edilmez. Çünkü o özür, dudağındadır, kalbinde </em><em>değil.</em></p>
<p><em>Elma kokusuna sahiptir, ama elmaya değil. O koku, onda ancak ona za­rar vermek için vardır.</em></p>
<p><em>Korkak tabiatlılar, savaşta saf yaramazlar, feryâd u figân ederler.</em></p>
<p><em>Onu saf içinde aslan gibi görürsün; eline kılıcını almıştır, ama eli titrer durur. ”<sup>403</sup></em></p>
<p><em>“Eşek, tilkiyle iki üç kere bahiste bulundu. Fakat mukalliddi, tilkinin leşine kapıldı. Görgü ve anlayışı olmadığından tilkinin hilesi, onu kandırdı.</em></p>
<p><em>Yemek hırsı onu öyle bir alçalttı ki beş yüz delili olmakla beraber, tilki ye aldandı, zebûn oldu. ”<sup>404</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sadece gerekli mertebeye erişen ehil kimselerin tevekkülde bulunabileceğini; bu mertebede olmadıkları hâlde bunu yapmaya kalkışan­ların, daha kötü bir duruma düşerek bundan zarar göreceklerini belirtir. Bu nedenle Mevlânâ, gerekli alt bilinç unsurlarına amelen ve zihnen sahip ol­madan sâlikin mütevekkil olduğunu iddia etmesinin, fayda yerine zarar ge­tireceğini belirterek bu konuda sâliki şöyle uyarmaktadır.</p>
<p><em>“Sende, nerede Halil&#8217;cesine tevekkül; nerede, sende Kelim&#8217;deki kerâmet? Nerede o tevekkül ki kılıcın İsmail&#8217;i kesmesin, nerede o kerâmet ki Nil’in dibini ana cadde yapasın?</em></p>
<p><em>Mübarek bir adam, minareden düşse elbisesine rüzgâr dolar, onu yavaş­ça yere indirir de kurtulur.</em></p>
<p><em>Ey güzel adam, o bahta inanmıyorsan neden kendini yele veriyorsun </em></p>
<p><em>Bu minareden Ad gibi yüz binlercesi tepesi üstüne düştü, başlarını da ye­le verdiler, canlarını da.</em></p>
<p><em>Bu minareden tepesi üstüne düşen milyonlarca kişiye bak.</em></p>
<p><em>İp üstünde oynamayı bilmiyorsan, ayaklarına şükret, yeryüzünde yürü. Kendine kâğıttan kanat yapıp dağdan uçmaya kalkışma. Bu sevdayla ni­celeri başlarından oldular.&#8221;<sup>405</sup></em></p>
<p>Osman Nuri Küçük &#8211; Mevlana&#8217;ya Göre Manevi Gelişim,insan yay.,syf:405-414</p>
<p><strong>Dipnot Kaynakça:</strong></p>
<p><em>368-Mesnevi</em>, c. VI, b. 200-9.</p>
<p><em>369-Mesnevi</em>, c. VI, b. 210 vd.</p>
<p>370-Kelime olarak vekil edinmek, işinde Allah’a güvenip O’na itiraz etmemek gibi an­lamlara sahiptir. (Âsim Efendi, <em>Kâmûs Tercümesi</em>, c. III, s. 377; Cürcânî, <em>Ta’rifât</em>,s. 78; Tehânevî, <em>Keşşâf,</em> c. III, s. 1511).</p>
<p>371-Isfahânî, <em>Müfredât</em>, ss.882-3. Tevekkül kelimesinin Kur’ân’daki kullanımlarına ilişkin bkz. Muhammed Fuâd Abdulbâkî, <em>el-Mu’cemu’l-Mufehres lî Elfâzıl- Kur’âni’l-Kerîm</em>, Çağrı Yay., İstanbul 1990, s. 762. Kavramın, Kur’ân bütünlüğü içinde de eylem pasifliğini öngörmediğine ilişkin bir değerlendirme için bkz. Recep Ardoğan, <em>Kur’ân ve İnsan Psikolojisi</em>, İlkadım Yay., Ankara 1998, s. 165.</p>
<p>372-Y. Nuri Öztürk, <em>Kur’ân ve Sünnete Göre Tasavvuf\</em> Yeni Boyut Yay İstanbul 1997,s.169.</p>
<p>373- Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. 915-28; 948-55.</p>
<p>374- Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. 915-28; 948-55.</p>
<p>375-Bkz. <em>Mesnevi,</em> c. I, b. <em>900-97.</em></p>
<p><em>376-Mesnevi, c.</em><em> I, b. 913.</em></p>
<p><em>377-Mesnevi, c. I,</em><em> b. 947.</em></p>
<p><em>378-Mesnevi, c.</em> I, b. 912-4.</p>
<p>379-Bkz. <em>Mesnevi, c.</em> I, b. 1000 vd.</p>
<p><em>380-bkz. </em><em>Mesnevi, c.</em><em> I, b. </em><em>956-70.</em></p>
<p>381-Mevlânâ’nın irâde hürriyeti ile ilgili görüşleri hakkında bir değerlendirme için bkz.Mehmet S.Aydın,&#8221;Mevlana&#8217;da ifâde Hürriyeti”, <em>İslâm Felsefesi Yazıları </em>Kitapları, İstanbul 2000, ss. 95-106.</p>
<p><em>382-Mesnevi,</em> c. IV, b. 2899-2900.</p>
<p>383-<em>Mesnevi,</em> c. III, b. 3094-3101.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>384-Mesnevi</em>, c. III, b. 3082-92.</p>
<p>385-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. VI, b. 403-15.</p>
<p>386-Bkz. <em>Mesnevi,</em>c. VI, b. 3666. Ayrıca Âl-i İmrân 3/159 ayetinde de bu hususu vurgulanmaktadır.</p>
<p><em>387-Mevlânâ, bu teşbihinde &#8221;</em><em>en-Nâsu ‘ıyâlullah (İnsanlar, Allah’ın ailesidir)”</em><em> hadisi </em>telmihte bulunmaktadır.</p>
<p>388-<em>Mesnevi, c.</em>I b. 2295-7.</p>
<p>389-<em>Mesnevi,</em> c. II, b. 454-6.</p>
<p>390-<em>Mesnevi,</em> c.  III, b. 438.</p>
<p><em>391-Mesnevi</em><em>, </em><em>c. II, b. </em><em>725-6.</em></p>
<p>392-Bu meyanda Mevlânâ fakir düşme endişesini; ecel korkusundan; Hz. Süleyman’a gelerek, rüzgârın kendisini Hindistan’a götürmesini istemesiyle ilgili hikâyedeki adamın yersiz ve gereksiz endişesine benzeterek sâliki bundan sakındırmaktadır. (bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. 961-2).</p>
<p><em>393-Mesnevi</em>, c. <em>V,</em> b. 2827-8.</p>
<p><em>394-Mesnevi</em>, c. III, b. 429-30. Tevekkülünü denemek isteyen bir zahidin macerasını anlatarak gerçek tevekkül edenlere rızıklarının erişeceğini bu hikâye vesilesiyle belirtmektedir. (Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. V, b. 2401-18).</p>
<p>395-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. VI, b. 3680-98.</p>
<p><em>396-Mesnevi</em>, c. VI, b. 4175’den önceki başlık.</p>
<p><em>397-Mesnevi</em>, c. VI, b. 4190-4201.</p>
<p>398-Özet olarak hikâye şöyledir: Bağdâdlı bir adam, rüyâsında kendisine Mısır’daki bir definenin yerinin mahalle ve ev olarak bildirilmesi üzerine, Bağdâd’dan Mı­sır’a gider. Belirtilen evi arayışı serencâmında başından birçok olay geçer. Sonun­da târif edilen yerin sahibini bulur. Oranın sahibi de kendine Bağdâd’da bir adres verir. Adam verilen adresin kendi evi olduğunu anladığında, bir yandan kendi ya­nı başındaki hâzineyi bu kadar uzakta aramasına şaşırır, diğer yandan bunu öğ­renmesinin bu süreci yaşamasına bağlı olduğunu anlayarak yaşadıklarının gerekli olduğunu da anlar, (bkz. <em>Mesnevi, c.</em> VI, b. 4206 vd.).</p>
<p><em>399-Mesnevi,</em> c. VI, b. 4322-5.</p>
<p><em>400-Mesnevi</em>, c. V, b. 2395.</p>
<p><em>401-Mesnevi,</em> c. V, b. 2841-54.</p>
<p>402-Hikâyedeki eşek, tevekkülü savunan tarafı sembolize ederken; tilki ise bunun ak­sine bu tür boş şeylere kulak vermemesi, rızkı için çalışma ve gayretin gerekli ol­duğu fikrini savunmaktadır. (Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. V, b. 2326 vd.).</p>
<p>403-<em>Mesnevi</em>, c. V, b. 2455-60.</p>
<p><em>404-Mesnevi, c.</em> V, b. 2494*6.</p>
<p><em>405-Mesnevi,</em> c. VI, b. 1347-54.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/">Mevlana’ya Göre Hakk’a Güven/Tevekkül Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İman hem nurdur, hem kuvvettir&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2015 22:20:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İman hem nurdur hem kuvvettir...]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9052</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim ÜÇÜNCÜ NOKTA İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü alâllah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir/">İman hem nurdur, hem kuvvettir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/BIZGmISCcAA0A5d.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9053" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/BIZGmISCcAA0A5d.jpg" alt="İman hem nurdur, hem kuvvettir..." width="329" height="361" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/BIZGmISCcAA0A5d.jpg 437w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/BIZGmISCcAA0A5d-273x300.jpg 273w" sizes="(max-width: 329px) 100vw, 329px" /></a></strong></em></div>
<div><em><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></div>
<div></div>
<div><strong>ÜÇÜNCÜ NOKTA</strong></div>
<div></div>
<div>İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü alâllah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.</div>
<div></div>
<div>Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.</div>
<div></div>
<div>Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye birer bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.</div>
<div></div>
<div>Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:</div>
<div></div>
<div>“Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”</div>
<div></div>
<div>O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”</div>
<div></div>
<div>Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tard edecek; ya “Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin” diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın. Herkes sana gülüyor” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi.</div>
<div></div>
<div>İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.</div>
<div></div>
<div><em><strong>Bediüzzaman Said Nursî</strong></em></div>
<div></div>
<div><em>(Sözler-Yirmiüçüncü Söz)</em></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir/">İman hem nurdur, hem kuvvettir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 23:11:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Üns]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Burnun Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eller ve Ayakların Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gözün Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi - Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbin Manası]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kulağın Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Taat]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[Zühd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki, mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin. Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir. Haşyet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20318 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg" alt="" width="332" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 332px) 100vw, 332px" /></a></p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin.</p>
<p>Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir.</p>
<p>Haşyet, bilen kimsede,</p>
<p>tevekkül, güvenende,</p>
<p>havf ise yakın sâhibinde bulunur.</p>
<p>Şükredenin (nimeti) artırılır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong>,</p>
<p>kulun ulaşabildiği anlayış (fehm) derecesi,aklını (hevâsına) tercih etmesi, mevcût ilmi,Allah&#8217;a karşı takvâsı ve tâati ölçüsündedir.</p>
<p>Allah her kime akıl ihsân eder,onu îmândan sonra ilimle ihyâ eder ve kusurlarını yakin ilmiyle gösterirse,onun için artık iyilik/hayır hasletleri sıraya dizilir.</p>
<p>O halde;</p>
<p>birr&#8217;i takvâda ara,</p>
<p>ilmi haşyet ehlinden al,</p>
<p>sıdk&#8217;ı, tefekkür diyârında onu araştırarak celbet.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Biz İbrahim&#8217;e, yakîne erenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gös­teriyorduk.(En&#8217;âm 75)</p>
<p>Resûlullah da (sa): &#8220;Yakîni öğren(meye çalış)ın. (Çünkü onu) ben de öğrenmekteyim.&#8221; buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan akıl, hilekâr bir akıldır.</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih etmek,</p>
<p>ilmi cehâlete tercih etmek,</p>
<p>Dîni dünyâya tercih etmek.</p>
<p>Kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan ilim, insanın aleyhindeki delilleri artırır:</p>
<p>(Mâsiyete, mâlâyanîye olan) rağbeti kesip, kendine ezâ vermekten alıkoymak,</p>
<p>Haşyetle ameller işlemek,</p>
<p>Cömertlik ve rahmetle herkese insâflı davranıp elinden geleni esirgememek.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>hiç kimse akıl gibi bir zînetle süslenmedi ve ilimden daha güzel bir elbise giymedi. Çünkü Allah ancak akılla bi­linir ve O&#8217;na ancak ilimle itâat edilir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mârifetullah ehli, hâl(ve hareketlerinin temellerini ilmi gerçeklikler üzerine binâ etmiş ve fürû&#8217;u iyice anlamış/kavramıştır.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini de verir.&#8221;Bunun alâmeti, ilim ile birlikte endîşenin ve (yapabilme) kudretinin de artmasıdır. İlmi artıran her şey havfı da artırır. Ameli artıran şey de tevâzuu artırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Büyüklerimizin) yolunda, üzerine başka şeyler binâ edile(bile)n temeller şunlardır:</p>
<p>Emri bi&#8217;l-ma&#8217;rûf ve neyhi ani&#8217;l-münkere sıdk ile sarılmak,</p>
<p>ilmi nefsin hazlarından üstün tutmak,</p>
<p>bütün yarattıklarına karşı, Allah ile müstağni olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisinde,</p>
<p>ilmin haşyeti,</p>
<p>amelin basireti,</p>
<p>aklın mârifeti artırdığı kişilerin eserlerini tercih et.Ede­binin yokluğu seni onların yolundan engelliyorsa, nefsini zemmetmeye dön. Muhlis kulların vasfı ilim ehline gizli kalmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>her fikirde/düşüncede bir edeb vardır. Her işârette de bir ilim vardır. Bunu da yalnız Allah&#8217;ın (cc) murâdını anla­yanlar ve hitâbından yakînin ürünlerini toplayanlar ayırd edebilir.</p>
<p>Bunun &#8220;sâdık (insan)&#8221;daki alâmeti şudur:</p>
<p>Baktığı zaman ibret alır,sustuğunda tefekkür eder,konuştuğunda zikreder,verilmeyip men edildiğinde/engellendiğinde sabreder, verilince şükreder,belâya uğrayınca istircâ eder (&#8220;innâ lillah ve innâ iley- hi râciûn&#8221; âyetini okur; Allah&#8217;a sığınır),biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir,bil(gilen)diğinde tevâzu gösterir,öğrettiğinde rıfk ile,(bir şey) sorulduğu (veya istendiğinde de cömertçe davranır.</p>
<p>Yolda bulunan/kendisine başvuran için şifâ,(doğru) yolun gösterilmesini isteyene yardıma olur.(O,) sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığmaktır.Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur;Allah Teâlâ&#8217;nın hakkı husûsunda ise endişelidir.Onun niyeti amelinden efdal, ameli ise sözünden daha beliğdir.Hak üzeredir.Sığındığı/bağlandığı hayâ,bildiği verâ&#8217;,Delili/şâhidi ise güven(ilirlik)dir.</p>
<p>Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür,ilimden hakikatleri vardır,onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır,onunla (mes&#8217;eleleri) yo­rumlar.</p>
<p>Bu mertebeye ancak Allah Teâlâ için nefsiyle cihâd eden,tâat ederken niyeti istikamet üzere olan,gizli ve açık işlerinde Allah&#8217;tan korkan, emelini kısaltan,tehlikeden sakınmak için tetikte olan,niyaz denizinde yelken açıp,necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir.</p>
<p>Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir. Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun [gurûr diyârının]  sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini  unutturmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>akıl sâhibinin ilmi sahih, yakîni de sâbit olduğu zaman, kendisini Rabbin(in gazâbın)dan ancak sıdk&#8217;ın kurtaracağı­nı anlar; onu elde etmek için çaba sarf eder. Ölmeden önce ihyâ olmak isteğiyle sıdk ehlinin ahlâkım araştırır ki, vefâtından sonraki ebediyet yurdu için hazırlansın ve Rabbinin: &#8220;Hiç şüphesiz Allah, mü&#8217;minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını sa­tın almıştır.&#8221; (9/Tevbe 111) kavlini duyduğu zaman nefsini ve malım O&#8217;na satsın.</p>
<p>Bundan sonra da câhilken ilim öğrenir,fakirlikten sonra zenginleşir,vahşetten ünsiyyete geçer,uzaklıktan sonra yakınlık olur,yorgunken istirâhata geçer,işleri düzelir,kaygıları cem olur/birleşir.</p>
<p>Artık (bu kişinin) şiârı güvenilirlik,hâli murâkabe olur.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görüyor&#8221;</p>
<p>(Gerçek akıl ve yakîn sâhibi) sustuğu zaman, câhil onu konuşmayı beceremiyor, merâmını anlatamıyor zanneder Oysa onu susturan hikmettir.</p>
<p>(Konuştuğu zaman,) ahmak onu saçmalıyor sanır; hâlbuki onu Allah için nasihat etme isteği konuşturmaktadır.</p>
<p>(Câhil,) onu zengin zanneder; ama onun zenginliği iffetli olmak&#8217;tır.</p>
<p>(Bâzen de) fakir zannedilir; ancak tevâzuundan dolayı öyle görünmektedir.</p>
<p>Üzerine vazife olmayan şeye kalkışmaz; gerektiğinden fazla, tâkatinin üstündeki bir yükün altına girmez.Muhtâc olmadığı şeyi almaz;korumaya vekil olduğu şeyi de bırakmaz.</p>
<p>İnsanlar ondan yana râhattadırlar;fakat o ise nefsinden bıkmıştır.Hırsını verâ ile öldürmüştür.Takvâsı ile tamahkârlığına son vermiştir.ilim nûruyla, (nefsi) arzu ve ihtiraslarım tüketir, yok eder.</p>
<p>İşte sen de böyle ol!</p>
<p>Onlar gibilerle arkadaşlık et,</p>
<p>onların izlerine tâbi ol,</p>
<p>onların ahlâkıyla edeblen.</p>
<p>İşte bunlar güvenilir hazînelerdir; onları verip de dün­yâyı satın alan aklanmıştır.</p>
<p>Onlar, belâlara karşı hazırlıklıdır.Güvenilir dostlardır onlar.Fakir düşersen yardımcı olurlar.Rablerine duâ edince seni unutmazlar.</p>
<p>&#8220;İşte onlar Allah&#8217;ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah&#8217;ın fırkası olanlar umduklarına erenlerin ta kendileridir.&#8221; (58/Mücâdele 22)</p>
<p>Allah kalbini anlayış (fehm) ile genişletsin, göğsünü ilimle aydınlatsın ve niyetini/himmetini yakîn ile cem et­sin&#8230; Bil ki, ben, kalbe giren her belânın kesinlikle fuzûlî iş­lerin sonuçlarından olduğunu gördüm.</p>
<p>Bunun temelinde de</p>
<p>cehâlet ile dünyâya dalmak,</p>
<p>öğrendikten sonra varış yerini (meâd&#8217;ı) unutmak yatar.</p>
<p>Bundan kurtuluşun yolu ise,</p>
<p>verâ (makamın)da her şüpheliyi/bilinmeyeni terk etmek,</p>
<p>yakînde de her malûmu (bilineni) almak, kabul etmektir.</p>
<p>Ben şunu tesbît ettim ki, kalbin fesâdı dînin fesâdıdır. Resûlullah&#8217;ın (sa) şu sözünü görmez misin: &#8220;Dikkat edin! Be­dende bir et parçası var ki, eğer o doğru/sağlıklı olursa bedenin ta­mamı doğru/sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozu­lur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir.&#8221; buyurmuştur. &#8220;Be­den&#8221; in burada kastedilen mânâsı &#8220;dîn&#8221;dir. Çünkü organla­rın salâhı ve fesâdı dîn iledir.</p>
<p>Kalbin fesâdının kaynağı, nefs muhâsebesini terk et­mek ve tûl-i emel ile aldanmaktır. Eğer kalbinin salâhını is­tersen,havâtır ânında irâdenle (karşı) dur.</p>
<p>Allah için olan işi yap, başkasını bırak.Emelini kısaltmak ve ölümü devâmlı hatırlamak için (Allah&#8217;tan) yardım iste.</p>
<p>Tesbît ettim ki,</p>
<p>temeli ve sâiki kalp olan fuzûlî işler kulakta, gözde, li­sânda ve gıdâda tezâhür etmektedir.</p>
<p><strong>Kulağın fuzûlîliği,</strong> sehve ve gaflete yol açar.</p>
<p><strong>Gözün fuzûlîliği,</strong> gaflete ve kafa karışıklığına/şaşkına dönmeye yol açar.</p>
<p><strong>Dilin fuzûlîliği</strong>, sözü çoğaltmaya/mübâlâğa etmeye ve bid&#8217;ate yol açar.</p>
<p><strong>Gıdânın fuzûlîliği,</strong> oburluğa ve (aşırı) isteklere yol açar.</p>
<p><strong>Elbisenin fuzûlîliği</strong> ise övünmeye ve kendini beğenme­ye sebep olur.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>âzâları korumak farzdır. Fuzûlî işleri terk etmekse fazi­lettir.</p>
<p>Bundan önce ise &#8220;tevbe etmek&#8221; farzdır. Onu Allah ve Resûlü farz kılmıştır. Celîl (olan Allah) şöyle buyuruyor. &#8220;Ey îmân edenler, Allah&#8217;a nasûh bir tevbe ile tevbe edin.&#8221; (66/Tahrîm 8) &#8220;Nasûh&#8221;un mânâsı, kulun Rabbine tevbe et­tiği şeyi artık dönmemecesine terk etmesidir. Resûlullah da (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Ey insanlar! Ölmeden önce Rabbinize</p>
<p>tevbe edin. Meşgûl edilmeden önce sâlih amel ile Allah&#8217;a yaklaşın.’’</p>
<p><strong>Tevbe ise ancak şu dört şeyle sahih olur:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Kalbin (işlemeyi âdet edindiği günâha) dönmekte­ki ısrârını çözmek,</p>
<p><strong>2-</strong> Pişmanlık duyarak istiğfâr etmek,</p>
<p><strong>3-</strong> Kul haklarını ve zulmettiklerinin hakkını iâde etmek,</p>
<p><strong>4-</strong> Yedi duyudan oluşan organları korumak: (Yani) kulağı, gözü, dili, burnu, iki eli, iki ayağı ve onla­rın emîri olan kalbi ki, bedenin salâhı ve fesâdı kal­be bağlıdır.</p>
<p>Allah (c.c) her âzâya fariza olarak bir emir ve nehiy  yüklemiştir. İkisinin arasında (ise) bir genişlik ve mübâhlık  vardır; bunun terki dahi kul için fazilettir.</p>
<p>İmân ve tevbeden sonra kalbin vazifesi (farz’ı) Allah için amellerinde ihlâslı olmak,şüphe ânında hüsn-i zan beslemek,Allah&#8217;a güvenmek,azâbından korkmak ve fazlını ümit etmektir.</p>
<p>&#8220;Kalb&#8221;in mânâsı hakkında birçok haber rivâyet edilmiştir. Bunlardan birinde Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Mü&#8217;minler içerisinde öyle kimseler vardır ki, kalbim kendileri  için yumuşar’’’</p>
<p>Yine Resûlullah (sa): &#8220;Hak, nûr üzerinde olduğu hâlde ge­lir. Öyleyse kalplerin sırlarına dikkat ediniz.&#8221; buyuruyor.</p>
<p>İbn Mes&#8217;ûd (ra) şöyle demektedir: &#8220;Kalplerin bir &#8216;arzulu/istekli&#8217; ve &#8216;bahtlı&#8217; (ikbâl) hâlleri; bir de &#8216;bezgin/gevşek&#8217; (fetret) ve &#8216;bahtsız&#8217; (idbâr) hâlleri vardır. Arzulu ve bahtlı ânında ondan yararlanın; bezgin ve bahtsız ânında ise onu bırakın.&#8221;</p>
<p>[Abdullah] İbnu&#8217;l-Mübârek (rh) diyor ki: &#8220;Kalp ayna gibidir; uzun süre elde durursa paslanır. Hayvan gibidir; ondan gâfil olursan sapıtır.&#8221;</p>
<p>Hükemâdan biri de şöyle söylemiştir: &#8220;Kalp, altı kapik bir ev gibidir. (Sâhibine) denir ki, &#8216;Sakın bu kapılardan bir şey girip de evini senin ifsâdına sebep kılmasın.’ Kalp, işte o evdir. Kapılan da gözler, dil, kulaklar, zihin (basar), eller ve ayaklardır. Ne zaman bu kapılardan biri bilgisizce açılır­sa, ev zâyi olur.&#8221;</p>
<p><strong>Dilin vazifesi;</strong></p>
<p>rızâda da gazapta da doğru olmak (sıdk), gizlide ve açıkta ezâdan sakınmak, hayırda da şerde de sözü uzatmamak/abartıya kaçma­maktır.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyurur: &#8220;Kim bana çeneleri ile ba­cakları arasındakiler husûsunda garanti verirse, ben de ona cennet husûsunda garanti veririm.&#8221;</p>
<p>Resûlullah (sa), Muâz b. Cebel&#8217;e de (ra) şöyle demiştir: &#8220;İnsanları yüzlerinin üstüne ateşe atan, dilleriyle kazandıkların­dan başka bir şey midir?&#8221;</p>
<p>Yine Resûlullah (sa) şöyle buyurmuştur: &#8220;Sizi fuzûlî ko­nuşma husûsunda uyarırım. Her birinize ihtiyâcını karşıladığı kadarıyla söz yeter. Çünkü kişiye fuzûlî maldan (hesap) sorulaca­ğı gibi, fuzûlî konuşmalardan da (hesâp) sorulur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah, her konuşan kişinin konuşmasında hazırdır. (Öyley­se) kişi, söylediği şeyi bilmesinden dolayı Allah&#8217;tan sakınsın.&#8221;</p>
<p><strong>Gözün vazifesi;</strong></p>
<p>harâm(a bakmak)dan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir. Huzeyfe (ra), Resûlullah&#8217;ın (sa) şöyle söylediğini haber verir: &#8220;(Harâma) nazar, İblîs&#8217;in oklarından bir oktur. Kim onu Allah korkusundan dolayı terk ederse, Allah ona, halâvetini kal- binde bulacağı bir îmân verir.’’</p>
<p>Ebû&#8217;d-Derdâ (ra) ise şöyle der: &#8220;Kim gözünü harâma bakmaktan korursa, çok sevip isteyeceği hûrilerle evlendiri­lir. Ve kim insanların evlerini, bacalarından (ve pencere gi­bi yerlerinden) gözetlerse, Allah onu kıyâmet gününde âmâ olarak haşreder.&#8221;</p>
<p>Dâvud et-Tâî, baktığında çokça [uzun süre] bakan bir adama şöyle demiştir: &#8220;Ey kişi! Gözünü kendine çevir. Çün­kü bana ulaşan bir bilgiye göre, insan fuzûlî amelinden so­rulduğu gibi fuzûlî bakışından da sorulup hesâba çekilecek­tir.&#8221;</p>
<p>Denilir ki, &#8220;Birinci bakış şenindir; fakat diğeri senin değil­dir.&#8221;</p>
<p>Yâni farkında olmadan (göze çarpma şeklindeki) ilk bakış kuldan affedilir; ancak (nesneyi) algılamaya/fark et­meye (fehm&#8217;e) yol açan bir akledişle yapılan bakıştan kul muâheze edilir.</p>
<p><strong>Kulağın vazîfesine</strong> gelince; kulak), konuşmaya ve ba­kışa tâbi olduğundan, bakılması yâhut konuşulması helâl olmayan her şeyi dinlemek ve bundan tad almak/hoşlanmak da harâmdır. Senden gizlenen bir şeyi araştırman ise tecessüsdür (ki harâmdır). Lehv, şarkı ve Müslümanlara ezi­yet veren şeyleri dinlemek, lâşe ve kan (yemek) gibi harâmdır.</p>
<p>Abdullah b. Ömer (ra) şöyle demiştir: &#8220;Gıybetten ve onu dinlemekten de, nemime ve onu dinlemekten de nehye- dildik.&#8221;</p>
<p>Kasım b. Muhammed [b. Ebî Bekr es-Sıddîkl&#8217;a şarkı dinlemenin hükmünü sordular; şöyle dedi: &#8220;Allah kıyâmet günü hak ile bâtılın arasım ayırdığı zaman şarkı nerede olur?&#8221; Denildi ki: &#8220;Bâtıl tarafında.&#8221; O da, &#8220;Fetvâyı nefsiniz­den isteyin.&#8221; dedi.</p>
<p>Kul için -dilden sonra- kulağından daha zararlı bir or­gan yoktur. Çünkü o kalbe giden en süratli elçidir. Fitne oluşumuna da yatkındır.</p>
<p>Veki&#8217; b. el-Cerrâh diyor ki: &#8220;Bir bid&#8217;atçıdan bir söz duydum, yirmi seneden beri onu kulaklarımdan atama­dım.&#8217;</p>
<p>Tâvûs [b. Keysân] da, yanma bir bid&#8217;atçı gelince onun sözünü duymamak için kulaklarını kapatırdı.</p>
<p><strong>Burnun vazîfesi</strong>(ne gelince; burun), kulağa ve göze tâ­bidir. Bakmanın ve dinlemenin helâl olduğu şeyi koklaman da câizdir.</p>
<p>Ömer b. Abdülaziz&#8217;den (ra) rivâyet edildiğine göre, kendisine bir misk getirilmiş. Onu burnundan uzakta tut­muş. Bu husûs kendisine sorulduğunda şöyle demiş: &#8220;Bu­nun ancak kokusundan faydalandır, değil mi?</p>
<p><strong>Ellerin ve ayakların vazifesi</strong>; onları &#8216;mahzûrlu olana&#8217; uzatmamak ve haktan alıkoymamaktır. Mesrûk [b. Ecdâdl der ki: &#8220;Kul hiçbir adım atmaz ki, kendisine bir sevâb ya da günâh yazılmış olmasın.&#8221;</p>
<p>Süleymân&#8217;ın kızı, Hâlid b. Ma&#8217;dân&#8217;ın kızı Abde&#8217;ye: &#8220;Beni ziyâret et&#8221; diye yazmıştı. Abde ise ona şöyle cevap yazdı: &#8220;İmdi, merhûm babam Allah&#8217;ın kefil olmadığı bir yü­rüyüşle yürümekten ve kıyâmet günü sorulduğunda bir çı­kış yolu bulamayacağı yemeği yemekten hoşlanmazdı. Bundan dolayı ben de babamın hoşlanmadığı şeyden hoş­lanmıyorum. Selâm üzerine olsun.&#8221;</p>
<p>Birisi de, &#8220;Peki, (kurtuluşa götüren) ameller işlemenin yolu nedir?&#8221; diye sorarsa, deriz ki:</p>
<p>Muttaki imâmların yolundan ayrılmamak,gidişâtını bilmek için müsterşidînin âdâbına bakmak,muhasebe ile teyakkuz halinde olmak,hakkı gözeterek/adâlet ile amel etmek, eziyetten korunmak,başa kakmadan, minnet altında bırakmadan &#8216;fazla ola­nı&#8217; vermek,hasetten uzak güzel tavır takınmak,kamufle etmekten hoşlanarak kanâat etmek,selâmet için uzunca susmak,yabancılaşmadan/ilişkilerde soğukluk oluşturmadan halka tevâzu göstermek,halvette zikir ile ünsiyyet kurmak,hizmet etmek (iştiyâkıyla dolması) için kalbini boşaltmak,niyeti/endîşeyi murâkabe ile cem etmek ve kurtuluşu istikamet yolunda aramak.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Şüphesiz, &#8220;Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8221; deyip de sonra istikamet üzere olanlara, (evet) on­lara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olmayacaklar­dır&#8221; (46/Ahkâf 13)</p>
<p>Süfyân b. Abdullah es-Sakafî (ra): &#8220;Yâ Resûlallah! Ba­na, kendisine tutunacağım bir iş söyle.&#8221; deyince, (Resûlul-lah (sa) şöyle) buyurdu: &#8220;Allah&#8217;a inandım de, sonra da dosdoğ­ru ol.’’</p>
<p>Ömer b. el-Hattâb (ra) diyor ki: &#8221; &#8220;İstikamet üzere (dos­doğru) oldular&#8221; demek, &#8220;Allah&#8217;a itâat edip, tilkinin (avcıdan) kaçması gibi (sağa sola saparak) kaçmadılar&#8221;, demektir.&#8217; Ebû&#8217;l-Âliye er-Riyâhîy de şöyle diyor: &#8221; &#8216;Dosdoğru oldu­lar&#8217;; (yâni) dinde, dâvette ve amelde Allah için ihlâslı oldu­lar&#8221;</p>
<p>İstikametin aslı üç şeydedir.</p>
<p>Kitâb&#8217;a tâbi olmak,</p>
<p>Sünnet’e tâbi olmak ve cemâatten ayrılmamak.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kul için en kurtarıcı yol;</p>
<p>ilimle amel,havf ile korunma ve Allah (cc) ile yetinmektir.</p>
<p>Artık sen de hâlini (buna göre) ıslâh ile meşgûl ol.Rabbine karşı muhtaç (fakır) bulun.Şüpheli şeylerden uzak dur.İnsanlara olan ihtiyâcını azalt.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendin için sevdiğini onlar için de sev;</p>
<p>hoşlanmadığın şeylerde de aynı şekilde davran.</p>
<p>Örtülü bir şeyi de açma.</p>
<p>Bir günâhı nefsinde (içinden) bile söyleme, [veya; sakın bir günâha niyetleneyim deme.]</p>
<p>Hiçbir küçük günâhta ısrâr etme.</p>
<p>Bütün ihtiyâç/yoksunluklarda Allah&#8217;a sığın.</p>
<p>Her durumda, muhtâçlığın (sâdece) O’na olsun.</p>
<p>Her işte O&#8217;na tevekkül et.</p>
<p>Hevâyı bırak; nefsinin tuzak kurduğu/pusuda bekle­diği şeylere kanma.</p>
<p>Zikrini gizle.</p>
<p>Allah&#8217;a şükretmeye devâm et.</p>
<p>İstiğfârı çoğalt.</p>
<p>Düşünerek ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Acele edilecek yerlerde teenni ile,dostluklarında/arkadaşlıklarında (insanlarla olan iliş­kilerinde) hüsn-i edeble hareket et.</p>
<p>Nefsin için insanlara öfkelenme;</p>
<p>Allah için nefsine öfkelen.</p>
<p>Kötülük husûsunda kimseye denk olma [diğer bir ifâ­deyle; kötülüğe kötülükle karşılık verme].</p>
<p>Câhili yüzüne karşı methetmekten sakın;kimsenin de seni yüzüne karşı methetmesine râzı olma.</p>
<p>Gülmeni azalt, mizâhtan uzak dur.</p>
<p>Acılan gizle.</p>
<p>Nâmûsluluğu/iffeti izhâr et.</p>
<p>Güven hakkında kapsamlı bilgiye sâhip ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanların elindekinden) ümit kesmeyi ve &#8220;güzel fa­kirliği&#8221; (kendine) şiâr edin.</p>
<p>Sana isâbet eden şeylere sabret.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana taksim ettiği şeye râzı ol.</p>
<p>Allah&#8217;ın va&#8217;dine karşı yakîn,kendi yaptıkların hakkında korku üzere ol.</p>
<p>Kâfi derecede bulduğun zaman kendini külfete sokma.</p>
<p>İstemekle görevlendirildiğin şeyi zâyi etme.</p>
<p>(Sana yönelik) her vergi&#8217;sinde (ihsan ve ikrâmında) Allah&#8217;a muhtâc olduğunu hatırla;</p>
<p>kurtuluşu O’ndan iste.</p>
<p>Sana zulmedeni affet.</p>
<p>(Vermeyerek) seni mahrûm edene ver.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sana gelmeyene Allah için git.</p>
<p>Seni seven kişiyi, sen de Allah için (kendine) tercih et. Kardeşlerin için canını malını fedâ et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dînin hakkında da Mevlâ&#8217;nın hukûkuna riâyet et.</p>
<p>İyilik (ma&#8217;rûf) olarak yaptığın büyük bir şey de olsa gö zünde büyütme;yaptığın bir münkeri ise küçük de olsa küçümseme.</p>
<p>Amel ile gururlanmaktan sakındığın gibi, ilimle de caka satmaktan sakın.</p>
<p>Zâhirî ilmin geçersiz kıldığı bâtınî bir usûle (edeb’e)  inanma.</p>
<p>İnsanlara isyân etmek gerekse de Allah&#8217;a itâat et;ancak Allah Teâlâ&#8217;ya isyân pahasına insanlara itâat etme.</p>
<p>Allah için gayretinden bir şey esirgeme.</p>
<p>Allah için (yaptığın) amellerde nefisinden hoşnut olma.</p>
<p>(Allah&#8217;ın huzûrunda) namâza her şeyinle (bir bütün olarak) dur.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana farz kıldığı zekâtı neşeli/istekli olarak ver.</p>
<p>Orucunu yalandan ve gıybetten koru.</p>
<p>Komşunun, miskinin ve yakınlarının haklarına riâyet et.</p>
<p>Ehlini (âile halkını) terbiye et/edeblendir.</p>
<p>Sâhibi olduğun, kontrolün altında bulunanlara [hiz­metçi, işçi vs.] rıfk ile davran.</p>
<p>Emrolunduğun gibi canlı/aktif/(fiziki ve zihnî olarak) güçlü bir şekilde dimdik ayakta ol.</p>
<p>Bir hayır için harekete geçtiğinde acele et.</p>
<p>Seni şüphelendiren şeyi bırak.</p>
<p>Mü&#8217;minlere merhameti elden bırakma.</p>
<p>Nerede olursan ol hakkı söyle.</p>
<p>Doğru (söylüyor) da olsan çok yemin etme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Beliğ konuşan birisi de olsan, sözü genişletmemeye/lâfı uzatmamaya dikkat et.</p>
<p>Alim de olsan, dinde külfetli/zahmetli iş görmekten (tekellüf ten) sakın.</p>
<p>İlmi her sözün önüne geçir.</p>
<p>İçtihâdından sonra endîşeyi/tedirginliği elden bırakma.</p>
<p>Dînin selâmette olduktan (dînine halel gelmedikten) sonra insanları idâre et.</p>
<p>Dalkavukluktan/yağcılıktan ise kesinlikle kaçın.</p>
<p>İnsanlarla olan geçimin güzel ahlâk ile olsun.</p>
<p>Bilmediğin bir konu hakkında &#8220;Allah bilir&#8221; demekten utanma.</p>
<p>Anlatacaklarını (dinlemeye) istekli olmayanların ya­nında söz söyleme.</p>
<p>Sana buğz edecek olanların yanında dînini anlatma.</p>
<p>Güç yetiremeyeceğin bir belâya karışma/müdâhale etme.</p>
<p>Nefsine, onu hor gören şeylerden ikrâm et.</p>
<p>Himmetini kötü ahlâktan uzak tut.</p>
<p>Emîn olandan başkasını dost/kardeş edinme.</p>
<p>Sırrını her insana açma.</p>
<p>İnsanların hâlini (dikkate alarak davran, kapasitelerini) zorlama.</p>
<p>(İnsanlara) aklının almayacağı/tahammül edemeyece­ği ilimden bahsetme [veya; İlmî bir lisânla söz söyleme.]</p>
<p>Çağrılmadığın işe gidip hemen dâhil olma.</p>
<p>Ulemâ meclislerinde saygılı/ciddi ol.</p>
<p>Hükemânın kadrini bil.</p>
<p>Zanaatkârı/Sanatkârı mükâfâtlandırmadan bırakma.</p>
<p>Câhillerden yüz çevir.</p>
<p>Sefihlere karşı hilm ile davran.</p>
<p>İşlerin hakkında, Allah&#8217;a (karşı) huşû duyanlarla istişâre et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mazlûm kardeşine yardım et;eğer zâlim ise onu hakka çevir.</p>
<p>Onun sende hakkı varsa fazlasıyla ver;fakat senin ondaki hakkın için peşine düşme.</p>
<p>Borçluya kolaylık göster.</p>
<p>Dul ve yetimlere rıfk ile davran.</p>
<p>Fakirlerden sabırlı olanlara ikrâm et.</p>
<p>Zenginlerden de belâya uğrayana merhamet et.</p>
<p>Kimseye, elde ettiği bir nimet sebebiyle hased etme.</p>
<p>Hiç kimseyi de gıybetle anma.</p>
<p>Soruna yol açar korkusuyla kendine sû-i zan kapışım kapalı tut.</p>
<p>Te&#8217;vîli (hayra yormayı) genişleterek hüsn-i zan kapısı­nı açık tut.</p>
<p>(Başkalarından) ümidine keserek tamâ kapışım kilitle.</p>
<p>Kanâat ile istiğnâ kapısını aç.</p>
<p>Allah için yapacağın zikri, O&#8217;na nâhoş şeyler izâfe et­mekten uzak tut.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakitlerini değerlendir.</p>
<p>Gecen ve gündüzün (senden neleri) götürüyor, uzak­laştırıyor farkına var.</p>
<p>Her vakitte tevbeni yenile.</p>
<p>Ömrünü üç zamâna ayır: Bunlar, ilim zamânı, amel za-mânı ve nefsinin haklarına ve sana lâzım olacak şeylere ayı­racağın zamân olsun.</p>
<p>Geçip giden (vakitlerden ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki fırkanın Allah Teâlâ&#8217;nın huzûrunda varacakları ye­ri tefekkür et: &#8220;Bir fırka O&#8217;nun rızâsıyla cennette; bir fırka da kızgınlığı ile alevli ateşte (cehennemde).&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın sana yakınlığını farket.</p>
<p>Yazıcı hafaza meleklerine ikrâm et.</p>
<p>Allah&#8217;ın nimetlerinden -anlayarak- faydalan;geriye O&#8217;na hüsn-i senâ ve şükür gönder.</p>
<p>Nefsini herhangi bir makamda görmekten sakın [veya; töhmet altında olması sebebiyle nefsini, makamları/mevkileri görmesi ile birlikte ikâz et].</p>
<p>İnsanların (onu) küçümsemesinin te&#8217;sirinde kalıp da, &#8216;hakk&#8217;ı saçma/tutarsız görmekten kaçın.</p>
<p>Muhakkak bu öl­dürücü bir zehirdir.</p>
<p>(Allah&#8217;ın) nefretini çekme korkusu ile, insanların gö­zünden düşme korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>Ecelin yakınlığı gerçeği ile, fakirlik korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>İyi işler yaptığında gücün yettiğince gizli tut.</p>
<p>İstişâre ânında (doğruyu bulmak için) çokça gayret et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah için (severken) kararlılıkla sev;(o şeyden) Allah için ilişkiyi kestiğin zaman da etkili/kararlı bir şekilde ayni.</p>
<p>Ancak muttaki ve âlim olanı dost edin.</p>
<p>Ancak akıllı ve şuurlu/bilinçli insanlarla birlikte ol.</p>
<p>Senden önceki (müctehid) imâmlara tâbi ol.</p>
<p>Senden sonraki ümmete de muallim ol.</p>
<p>Muttakîlere imâm,irşâd edilmek isteyenlere sığınak ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şikâyetini kimseye ilân etme.</p>
<p>Dünyân için dînini yıpratma/tüketme [veya; dînini istismâr ederek dünyâ(lıklar)ı kazanma].</p>
<p>Uzletten nasibini al.</p>
<p>Helâlden başkasını alma.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsrâftan uzak dur.</p>
<p>Dünyâ(lık)dan yeteri kadarına kanâat et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Edebi, ilim bostanlarında;</p>
<p>ünsü<span style="text-decoration: line-through;">,</span> halvet diyârında;</p>
<p>hayâyı, nefsin patikalarında;</p>
<p>ibret almayı, tefekkür vâdîlerinde;</p>
<p>hikmeti ise havf bahçelerinde ara (talep et.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emrine muhalefet ettiğin hâlde, Allah&#8217;ın ihsânının devâm ettiğini;zikrinden yüz çevirdiğin hâlde (sana) halim davrandığını,hayânın azlığına rağmen günâhlarını örttüğünü ve sen O&#8217;na muhtâc olduğun hâlde,Onun sana ihtiyâ­cının olmadığını iyi bil.</p>
<p>Nerede Rabbini bilen?!</p>
<p>Nerede günâhından korkan?!</p>
<p>Nerede (Allah&#8217;a) yakınlığı ile sevinen?!</p>
<p>Nerede O&#8217;nun zikriyle meşgûl olan?!</p>
<p>(O&#8217;na) uzak kalmaktan (korkup) ürperen nerede?!</p>
<p>Mağfûr (bağışlanmış) olan işte budur! Ey mağrûr (al­danmış kul), örtüleri yırttığım Celil olan (Allah) görmedi mi (zannediyorsun)?!</p>
<p><strong>Ey kardeşim!Bil ki,</strong></p>
<p>günâhlar gafleti,</p>
<p>gaflet, (kalp) kasvettini<span style="text-decoration: line-through;">), </span></p>
<p>kasvet Allah&#8217;tan uzaklaşmayı,</p>
<p>Allah&#8217;tan uzaklaşma cehennem âteşini mîrâs bırakır. Ancak bunu diriler tefekkür eder. Ölülere gelince; onlar kendilerini dünyâ sevgisiyle öldürmüşlerdir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>gündüzün ışığı âmâya nasıl fayda vermiyorsa; bunun gibi, ilmin nûru ile de ancak takvâ ehli aydınlanabilir.</p>
<p>Ölüye ilâcın fayda vermediği gibi, edep de iddiâcıya fayda vermez.</p>
<p>Sağanak halindeki yağmur kayada ekin bitirmediği gi­bi, hikmet de dünyâyı sevenin kalbinde yeşermez.</p>
<p>Kim hevâsıyla samîmî/senli benli olursa edebi azalır. İlminin gösterdiklerine muhâlefet edenin cehâleti artar. (İlâcı) kendine fayda etmeyen, başkasmı nasıl tedâvî edebilir?</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>insanların bedenen en râhatı, dünyâ (hakkın)da zühd ehli olanlardır.</p>
<p>Kalben insanların en yorgunu ve meşgûliyeti çok olam da, dünyâya ihtimâm gösterenlerdir.</p>
<p>Emeli kısaltmak, zühde en çok yardıma olan ahlâktır. Mârifet ehlinin (Allah&#8217;a) en yakın hâlleri, kıyâmda Al­lah&#8217;ı (cc) zikretmeleridir.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Şüphesiz Allah sizin üzerinizde rakîbdir.&#8221; (4/Nisâ 1)</p>
<p><strong>Şunu bil ki,</strong></p>
<p>sıdktan daha yakın bir yol,ilimden daha başarı sağlayıcı bir delil ve takvâdan daha önemli bir erzak yoktur.</p>
<p>Vesvese verene (şeytana) karşı, fuzûlî olanı terkten, kalbin nûrlanması için, sadrın selâmetinden daha fay­dalı bir şey görmedim.</p>
<p><strong>Anladım ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin kerâmeti takvâsıdır, hilmi sabrıdır,</p>
<p>aklı güzelliğidir,</p>
<p>dostluğu hoşgörüsü ve affıdır,</p>
<p>şerefi ise tevâzuu ve rıfkıdır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah bir kula fakirliği seçip uygun görmüşse, onun zenginliği sevmesi (Allah&#8217;ı) öfkelendirmektir. Allah kuluna zenginliği seçtiyse, o kulun fakirliği istemesi ise zulüm- dür/haddi aşmaktır. Bütün bunlar, mârifet azlığından dola­yı şükürden kaçmak ve ilmin yetersizliğinden dolayı vakit­leri ziyan etmektir. Çünkü zenginin îmânını fakirlik, fakirin îmânını da zenginlik ıslâh edemez, uygun değildir.</p>
<p>Bize ulaşan habere göre Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: &#8220;Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakirlik ıslâh eder. Eğer onu zengin kılsaydım, hu zenginlik onları ifsâd edecek­ti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zen­ginlik ıslâh eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, hu (fakirlik) onun îmânını ifsâd edecekti.&#8221; Bu durum, hastalık ve sıhhat için de böyledir.</p>
<p>Kim Allah&#8217;ı(n hikmetsiz iş yapmayacağım) bilirse O&#8217;nu ithâm etmez. Allah&#8217;ı(n neyi kasdettiğini) anlayan [veyâ; Al­lah hakkında keskin/ince bir zekâya sâhip olan], kazâsına râzı olur. Eğer şu âyetten başkası olmasaydı, yine de ilim sâ-hiplerine yeterdi: &#8220;Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. On­lar için ise (Rablerine karşı böyle) muhayyerlik yoktur/&#8217; (28/Kasas 68)</p>
<p>Câhillerin ahlâkından,</p>
<p>günâhkârların meclislerinden [veya; sizlerle olan sos­yal ilişkilerinden],</p>
<p>şaşırmışların propagandasından, aklanmışların (affedileceklerine dâir) ümitlerinden, (affedilmekten) ümit kesenlerin ye&#8217;sinden sakın.</p>
<p>Hak ile âmil ol.</p>
<p>Allah&#8217;a îtimâd et.</p>
<p>Ma&#8217;ruf ile emret, münkeri nehyet.</p>
<p>Kim Allah&#8217;a sâdık olursa, (Allah) ona nasihat eder. Kim de başkası(na hoş görünmek) için süslenirse, onun ayıbını/kusurunu gösterir, ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong></p>
<p>(kendisine) tevekkül edene O kâfidir; başkasına güveneni (ise) sevmez/iğrenir.</p>
<p>Ondan korkana emniyet verir.</p>
<p>Şükredenin (nimetini) çoğaltır,îtâat edene ikrâm eder.</p>
<p>Onu tercih edeni sever.</p>
<p>Allah&#8217;a (sâdece) akıl ile itâat etmekten/boyun eğmekten, hevâ ile amel etmekten, hakkı terk etmekten/hesâba katmamaktan, bâtıla sığınmaktan [veya; bâtıl ile kabûl görmekten/bir yerlere gelmekten],</p>
<p>tevbeyi unutup mağfiret temenni etmekten sakın.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kökü yakîn ile sâbit değilse,dalları sıdktan,meyvesi ve nebâtı verâdan,delili kaygı ile ayakta durmakta (kaim) ve perdesi haşyet ile örtülü değilse o ilim ve amelden râzı olunmaz.</p>
<p>Gevşeklik göstermek sûretiyle nefsinden râzı olma. Muhakkak ifrata düşme (tefrît) konusunda kimsenin özrü yoktur. Zîrâ kimse Allah&#8217;tan müstağni değildir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın katindakilere güzel niyetler beslemek ve (niyetleri O’nun) sevdiği şeylere uygun hâle getirmek ki­şinin saâdetindendir.</p>
<p>Allah kime hayır dilerse ona akıl ihsân eder, ilmi sevdirir, şefkat ile mükâfâtlandırır, ona rıfk ile muâmele eder, kanâat ile zenginleştirir, kusurlarım gösterir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>-Allah sana merhamet etsin- her halin aslı sıdk&#8217; ve &#8220;ihlâs&#8221;dır. Şöyle ki,</p>
<p>sabır, kanâat, zühd, rızâ ve üns sıdk&#8217; tan; yakın, havf, muhabbet, iclâl, hayâ ve tâzîm de ihlâs&#8217;dan kaynaklanır/şûbelenir.</p>
<p>Her mü&#8217;minin bu makamların içinde bir yeri vardır ki, onun hâli bununla bilinir. (Bir mü&#8217;mine;) recâ içinde olduğu halde hâif, havf içinde olduğu halde râcî, rızâ içinde olduğu halde sâbir, hayâ içinde olduğu halde muhibb denir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her hâlin kuvvetli ya da zayıf olması, kulun îmân ve mârifeti miktârıncadır.</p>
<p>Bu hallerin her birinin aslı için, hâlin kendisiyle bilindi­ği üç alâmet vardır.</p>
<p>Sıdkın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey şunlardır:</p>
<p>Kalbin sıdk&#8217;ını belli eden tahkiki îmân,</p>
<p>Niyetin sıdk&#8217;ını açığa vuran ameller,</p>
<p>Sözün sıdk&#8217;ını dışarıya aksettiren konuşmalar. [Kalbî, amelî, kavlî sıdk]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabrın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey vardır:</p>
<p>Allah&#8217;ın harâm kıldıklarına karşı sabır,</p>
<p>Allah&#8217;ın emirlerine uymakta sabır,</p>
<p>Musibet anında (Allah için, Allah&#8217;tan sevap uma­rak) sabır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanâat de üç şeydedir:</strong></p>
<p>(Yiyecek) varken bile azıyla yetinmek,</p>
<p>Yoklukta ve sebeplerin yetersizliğinde (dahi) fak/ı korumak.</p>
<p>Mahrûmiyet ânım yaşasa bile, Allah&#8217;a (cc) ayırdığı vakitte sükûn bulmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kanâatin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Başlangıcı, imkânı varken dahi fuzûlî olanı terk etmektir. Sonu ise, se­beplerin yokluğuyla berâber müstağni olmaktır. Bundan dolayı bazıları &#8220;kanâat, rızâdan üstündür&#8221; demişlerdir. On­lar bununla tam bir kanâati kastederler. Çünkü takdire rızâ gösteren (râzî), verilene, men edilene karışmaz. Kani&#8217; ise, Rabbi ile ganîdir. Allah ile berâber -O&#8217;ndan gelen hâriç- baş­ka bir nasîb istemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zühd üç şeydedir. Bunlar olmaksızın kimseye zâhid denmez:</p>
<p>Elini maldan mülkten çekmek,</p>
<p>Nefsini helâlden bile uzak tutmak,</p>
<p>Vaktinin çoğunda dünyâdan gâfil olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kişi başka üç şeyle de zâhid olabilir:</p>
<p>İrâdât sağanağında nefsini korumak,</p>
<p>Gına bölgelerinden kaçmak,</p>
<p>İhtiyâç ânında, (şüpheli olanları değil) &#8216;bilinen&#8217; şeyleri almak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üns de üç şeydedir</p>
<p>Halvette ilim ve zikir ile üns,</p>
<p>Halvetle berâber yakın ve marifet ile üns,</p>
<p>Her halde Aziz ve Celîl olan Allah ile üns.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rızâ muhabbetin ölçüsüdür. Tevekkülün özü, yakînin rûhudur. Eyyûb es-Sehtiyânî ve Fudayl b. Iyâz&#8217;dan (rh.a) naklen anlatırlar: O ikisi derlerdi ki: &#8220;Rızâ tevekküldür.&#8221;</p>
<p>Bu ilimle vasıflanmak sıdkın bir şûbesidir. Sıifyân es- Sevrî de (rh) der ki: &#8220;Sâdıkın sıdkı kemâle erdiğinde, artık o kendi elindekine bile mâlik değildir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İhlâs&#8217;ın şubelerine gelince&#8230; Allah&#8217;ı (cc) benzerlikten, denklikten, eşten ve evlattan ayırt etmedikçe ihlâs sâhibine &#8220;muhlis&#8221; denmez. Sonra tevhidi ikame etmekle Allah&#8217;ı dile­mesi, nâfilede ve farzda himmetini O&#8217;nun için ve O&#8217;nunla cem etmesi gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yakîn&#8217;in sıhhati üç şeydedir:</strong></p>
<p>Allah&#8217;a güvenmekle kalbin sükûn bulması,</p>
<p>Allah&#8217;ın emrine boyun eğme,</p>
<p>Sâbık ilimden [Allah&#8217;ın gelmiş geçmiş her şeyi, olacaklarıda bilmesinden] korkma, ürkme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yakîn&#8217;in de bir başlangıcı ve sonu vardır. Başlangıcı, it-mînân (kalp huzûru), sonu da sâdece Allah ile yetinmektir. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Ey peygamber! Sana da, müzminlerden sana tâbi olanlara da Allah yeter.&#8221; (8/Enfâl 64) Âyette geçen &#8220;hasbü&#8221;, &#8216;kâfi’ demektir. İktifâ eden de, Al­lah&#8217;ın kazâsına râzı olan kuldur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyoruz ki &#8220;yakînin sonu&#8221; demek, kulun vasıflarının îmân makamında bulunması demektir; ilimde yakînin sonu demek değildir. Zîrâ buna Allah&#8217;ın yarattıklarından kimse ulaşamaz.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;ın künhüne kim­se varamaz.&#8221;</p>
<p>Dediler ki: &#8220;Yâ Resûlallah! Bize ulaşan bilgiye göre Meryem oğlu îsâ (as) suyun üzerinde yürürmüş?&#8221; (Efendi­miz) buyurdu ki: &#8220;Eğer havf ve yakîni daha da artsaydı havada bile yürürdü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Havf ancak yakînden sonra olur. Yakînen bilmediği şeyden korkanı gördün mü?</p>
<p>Havf üç şeydedir:</p>
<p>îmân korkusu: Bunun alâmeti, isyânlar ve günâhlardan ayrılmadır ki, mürîdlerin havfı budur.</p>
<p>Geçmişin korkusu: Bunun alâmeti de haşyet, endî­şe ve verâdır. Bu da ulemânın havfıdır.</p>
<p>Elindekini kaçırma korkusu: Alâmeti, heybet ve iclâlin nezâretinde Allah&#8217;ın (cc) rızâsını talep için tüm gücünü harcamaktır. Sıddîkların havfı budur.</p>
<p>Havfta dördüncü bir derece daha vardır ki, Allah (cc) onu meleklerine ve peygamberlerine (as) has kılmıştır. Bu­na &#8220;havfü&#8217;l-zam&#8221; denir. Çünkü onlar kendi nefislerinde Al­lah&#8217;ın emânıyla güven içindedirler. Onların korkulan, iclâlen ve i&#8217;zâmen kullukta bulunmalarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbet de üç şeydedir ki, bunlar olmadan kişiye (&#8220;Allah (cc) için seven&#8221; denemez.</p>
<p>Allah (cc) için mü&#8217;minleri sevmek: Bunun alâmeti, onlardan ezâyı def etmek ve onlara menfaati celb etmektir.</p>
<p>Allah (cc) için Resûl&#8217;ü (sa) sevmek: Bunun alâmeti, Sünnet&#8217;e tâbi olmaktır. Çünkü Allah (cc) şöyle bu­yurur: &#8220;De ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin.&#8221; (3/Âl-i Imrân 31)</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih ederek Allah&#8217;ı (cc) sevmek: Denilir ki; nimeti anmak muhabbeti getirir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbetin de bir başlangıcı ve sonu vardır. Muhab­betin başlangıcı, nimetleri ve ihsânlarıyla Allah&#8217;ı sevmektir.</p>
<p>[Abdullah] İbn Mes&#8217;ûd (ra) der ki: &#8220;Kalpler, kendine ihsânda bulunanı sevecek şekilde yaratılmıştır.&#8221;</p>
<p>Muhabbetin bundan daha yücesi ise, Allah&#8217;ın (cc) hak­kı bunu gerektirdiği için O&#8217;nu sevmektir. Ali b. el-Fudayl (rh.a) şöyle der: &#8220;Allah (cc), Allah olduğu için sevilir.&#8221;</p>
<p>Bir adam Tâvûs [b. Keysân&#8217;a: &#8220;Bana öğüt ver.&#8221; dedi. {Tâvûs) dedi ki: &#8220;Sana şunu öğüt veririm: Allah&#8217;ı öyle bir sevgiyle sev ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha sevgili olmasın, O&#8217;ndan öyle kork ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha korkup olmasın. Allah&#8217;tan öyle bir ümitle ümitlen ki, bu ümit, korkuyla senin aranda perde olsun. Nefsin için râzı olduğa şeye (başka) insanlar için de râzı ol. Dikkat et! Sana Tevrâtı, İncıl&#8217;i, Zebûr&#8217;u ve Furkân&#8217;ı cem ettim.&#8221;</p>
<p>Bedene göre başın yeri ne ise, hayâya göre iclâl ve ta&#8217;zî-min yeri de odur. Yâni biri olmaksızın diğeri de olmaz. Kul Rabbinden hayâ ettiği zaman O&#8217;nu hakkıyla yüceltmiş (iclâl etmiş) olur. Hayânın en efdali de Allah&#8217;ı (cc) murâkabedir.</p>
<p>Murâkabe üç şeydedir:</p>
<p>Amel etmek sûretiyle tâatinde Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Terk etmek sûretiyle isyânında Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Niyetlerde ve havâtırda Allah&#8217;ı murâkabe.</p>
<p>Çünkü Nebî (sa): &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görü­yor.&#8221; buyurur.</p>
<p>Kalp için, Allah&#8217;ı (cc) murâkabe etmek; geceyi kıyâm, gündüzü sıyâm ile geçirmekten ve Allah yolunda malmı in-fâk etmekten daha zahmetli gelir.</p>
<p>Ali b. Ebî Tâlib&#8217;in (ra) şöyle dediği nakledilir: &#8220;Muhak­kak Allah&#8217;ın yeryüzünde bir kabı vardır. İşte bu kab kalp­lerdir. O ancak &#8216;saf, &#8216;sağlam&#8217; ve &#8216;ince&#8217; (rikkat) kalpleri kabûl eder.&#8221; Bunun mânâsı şudur:</p>
<p>Kalbi Allah (cc) için saflaştırmak; Allah&#8217;ın emir ve nehylerine ittibâ ile, sıdk ve endîşeyi müşâhede etmekle mümkündür.</p>
<p>Kalbi Resûlullah (sa) için saflaştırmak; söz, amel ve ni­yet boyutunda, o&#8217;nun getirdiğini kabul ederek sağlanır. Ve kalp mü&#8217;minler için, onlardan ezâyı def edip menfaati ulaş­tırarak saflaştırılır.</p>
<p>(Kalpteki) &#8220;Sağlamlık&#8221;ın mânâsı, &#8220;Allah Teâlâ için hadleri uygulamada ve emri bi&#8217;l-ma&#8217;ruf ve nehyi ani&#8217;l-münkerde sağlam&#8221; demektir.</p>
<p>&#8220;İncelme&#8221;nin (rikkatin) mânası ise iki şekildedir. Ağ­lamakla olan rikkat, merhamet etmekle olan rikkat.</p>
<p>Tevfik Allah&#8217;tandır. O bize yeter. O ne güzel vekildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
