<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Televizyon | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/televizyon/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 09 Apr 2023 13:42:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Televizyon | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gündem ve Biz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 13:42:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[malayanilik]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[tartışma programları]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26339</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bugün pek çoğumuz dakika dakika gelişen olayları, son dakika siyaset ve spor gelişmelerini takip ediyoruz. Cep telefonu elimiz­de kah sosyal medyada tartışmalara giriyor, fotoğraf ve videolara bakıyor, kâh birileriyle muhabbete dalıyoruz. Bazen televiyonda- ki bir tartışmaya saatlerce takılıp ekran başında uyuyakalıyoruz. Ertesi sabah gün boyunca birbirimizle haberlerde duyduğumuz, okuduğumuz haberleri konuşup duruyoruz. Dünyada televizyon [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/">Gündem ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-6124 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan-212x300.jpg" alt="" width="239" height="338" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan-212x300.jpg 212w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan.jpg 339w" sizes="(max-width: 239px) 100vw, 239px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün pek çoğumuz dakika dakika gelişen olayları, son dakika siyaset ve spor gelişmelerini takip ediyoruz. Cep telefonu elimiz­de kah sosyal medyada tartışmalara giriyor, fotoğraf ve videolara bakıyor, kâh birileriyle muhabbete dalıyoruz. Bazen televiyonda- ki bir tartışmaya saatlerce takılıp ekran başında uyuyakalıyoruz. Ertesi sabah gün boyunca birbirimizle haberlerde duyduğumuz, okuduğumuz haberleri konuşup duruyoruz.</p>
<p>Dünyada televizyon izlemede ve sosyal medya iletişiminde en üst sıralardayız. Gören de en bilinçli, en bilgili, en dünyayı takip eden insanlar olduğumuzu sanır. Öyle mi? Öyle olmadığını he­pimiz biliyoruz.</p>
<p>Biz üniversitede okurken en çok önem verdiğimiz şey kendimiz dışındaki dünyadan haberdar olmaktı. Memlekette ne oluyor, İslam dünyasında kim ne yapıyor, dünya nereye gidiyor? Bu so­ruların cevaplarını öğrenmek için gazeteleri karıştırır, televizyon haberlerine bakar, dergi ve kitaplar okur, konferanslara koşar­dık Sabahlara kadar memleket ve dünya meselelerini tartışırdık Bunu kendi kabuğumuzda takılıp kalmamak, bilinçli insan olma yolunda vazgeçilmez bir görev biliyorduk Dâva sahibi olmak, dünyadan haberdar olmak demekti. Üniversite okumak haber­lere vâkıf olmak demekti. Bizim gibi bu meselelerle uğraşmayan, kendi hâlindeki dindar insanlara bilinçsiz insanlar nazarıyla ba­kardık Birçoğumuz için namaz kılmanın, oruç tutmanın, zikir çekmenin dünyayı takip etmek yanında değeri çok önde değildi. Asıl iş memleketi ve dünyayı kurtarmaktı.</p>
<p>Yıllar geçip gerçeklerle yüzleşince bizim önemli sandığımız şey­lerin büyük kısmının önemsiz, önemsiz sandığımız şeylerin ise önemli olduğunu anladık. Evet, dünyadan haberdar idik ama kendimizden değildik. Dünya olayları ile ilgili fikrimiz vardı ama kendimiz ile ilgili bir fikrimiz yoktu. Evet, bir yere varmıştık ama bu yer sanki bizim değildi. Oysa Allah’tan haberdar olma­yan dünyadan haberdar olsa ne yazardı? Asıl mesele memlekette ne olup bittiğinden çok bana, sana, bize ne olduğu değil miydi? Kendimizi düzeltmeden âlemi nasıl düzeltebilirdik? Evimizdeki işi yapmadan sokaktaki, şehirdeki, ülkedeki, dünyadaki işleri na­sıl yapabilirdik?</p>
<p>Şunu anlamalıyız: Her iş benle başlar, bende başlar. Her iş Al­lah’ın benden istediğini bilmek ve onu yapmak ile başlar. Benim üstüme farz olanları bilmek ve yapmak ile başlar.</p>
<p>Allah’ın hepimiz için farz olan emirlerini yerine getirmeden büyük lâf etmemeliyiz. Adam olmadan adamlık taslamamalıyız. Daha yola ilk adımı atmadan menzile ulaştığımızı sanmamalıyız. Gün­celi ve gündemi takip edince allâme olacağımızı sanmamalıyız.</p>
<p><strong><em>Haber Takıntımız</em></strong></p>
<p>Güncel ve güncem deyince aklımıza hemen haberler gelir. Bizde haberler takıntı hâlindedir. Sabah uyanır uyanmaz ilk iş haberle­re bakmaktır. Hangi siyasetçi kime ne demiş, kim kimle kavga et­miş, dünyada nerede bir felaket olmuş, spordaki son dedikodular ne? Bunlara bakarız. Hangi kahveye, lokantaya, iş yerine gitsek bir köşede açık bir televizyon vardır. Bir haber kanalına ayarlıdır. Televizyonun sesi sonuna kadar açılmıştır, insanın içini karartan haberler verilmektedir. Bu manzarayı gören biri toplumun bilinç düzeyinin yüksek olduğunu sanabilir. Oysa bu konuda çok eksik olduğumuzu hepimiz biliyoruz.</p>
<p>Daha inancının İlkelerini bilmeyenler hangi politikacı, hangi artist, hangi parti o gün, hatta o saat ne yapıyor, onu takip edi­yor. Tanımadıkları insanlara yine tanımadıkları kişiler hakkında tivitler atıyor, övüyor, sövüyor, polemiğe giriyor. Belli ki haber mevzuunda da kendimizi kaybetmiş durumdayız.</p>
<p>&#8220;Haber” kelimesi Arapça kökenlidir. Bu kelime “bir şeyi gereği gibi bilmek için yoklayıp sınamak, bir şeyin iç yüzünden haber­dar olmak” anlamına gelen “hubr” kökünden türemiştir. Terim olarak “geçmişte meydana gelen veya gelecekte vuku bulacak bir olayı bildiren söz” anlamına gelir. Doğru veya yanlış oluşu, gerçeğe uyup uymaması haberin konusuna göre değişir. “Olay” anlamına kullandığımız ikinci bir kelime ise “hâdise”dir. “Yeni olan şey, yeni söylenen şey” demektir. Çoğulu “havâdis”tir. “Ha­dis” kelimesi de aynı köktendir. Batılı dillerde “haber” anlamına gelen kelimeler, meselâ İngilizce “news” ve Fransızca <em>“nouvelles” </em>hep “yeni olan şeyler” demektir.</p>
<p>Habercilere, gazetecilere sorarsanız haberler gerçeklerdir. Peki gerçekten öyle midir? Elbette hayır. Çünkü haber olayın kendi­si değildir, onun bir aktarımıdır. Haberde kullanılan görüntü ve resimler de olayın kendisi değildir, onun bir temsilidir. Çünkü aynı olayı çok farklı açılardan aktarmak ve belgelemek mümkün­dür. Hatta iki farklı kişi bile bir olayı çok farklı, hatta zıt şekilde aktarabilir. Bu, insanların niyetleri, görme açıları ve algılarıyla ilgilidir. Haberciler ise bir olayı genelde yanlışlıkla değil kasıtla yanlış bir şekilde aktarabilir.</p>
<p>Demek ki her şeyde olduğu gibi habercilikte de ahlâk temel ölçü­dür. Ahlâksız olan kişi yalanla, çarpıtmayla, aldatmayla iş yapar. Bunu 1960’larda şehit edilmiş olan Amerikalı müslüman Mal- colm X çok güzel ifade eder: “Uyanık olmazsanız medya size zâ­limi mazlum, mazlumu da zâlim diye yutturur.”</p>
<p>Başka alanlarda olduğu gibi habercilikte de yalan sık rastlanan bir şeydir. Çünkü “parayı veren düdüğü çalar.” Yani haberciler maaş aldıkları kanalın, haber sitesinin, televizyonun sahibi olan patronun isteklerine göre işlerini görürler. Genellikle kolayca yalan söylerler. Karalama, iftira, çarpıtmayı gözlerini kırpma­dan yaparlar. İçlerinden bu ahlâk fakirliğini samimiyetle itiraf eden çok azdır. Aksine çoğu haberci kendini ve meslektaşlarını melek gibi görür. Güya hepsi “gerçeğin peşindendir. Özellikle Amerikan filmlerinde bu tema çok işlenir. Cesur bir gazeteci sadece halka gerçeği anlatmak düşüncesiyle devletteki kirli iliş­kileri, siyasilerin skandallarını kelleyi koltuğa alıp haberin pe­şine düşer. Gazeteciler filmlerde hep kahramandır. Bu normal­dir. Çünkü pek çok Amerikan film şirketi aynı zamanda medya kanalı sahibidir.</p>
<p>Bizdeki haber anlayışı tam bir dedikoduculuk şeklindedir. Ha­ber dediklerimiz çoğunlukla parti haberleridir. Şu veya bu parti açısından haberler verilir. Medya kanalları kendi destekledikleri veya onları destekleyen partinin işine gelen haberleri verirler, işi­ne gelmeyenleri vermezler. Hatta bazen çok önemli gelişmelere bile çıkarlarına uygun değil diye yer vermezler. O yüzden aslında haberlerde pek haber yoktur.</p>
<p><strong><em>Gündem Nasıl Oluşur?</em></strong></p>
<p>Her bir anda bir ülkede ve dünyada sayısız olay ve gelişme var­dır. Bu kadar haberi medyanın aktarması mümkün değildir. O yüzden ister internet sitelerinde ister televizyonda olsun haberler seçilir ve belli bir sıraya dizilerek verilir. Buna “haber gündemi” denir. Peki bu kadar olay arasından gündeme girecek olanları nasıl seçilir? Medya yöneticileri kamuoyu açısından bir olayın zaman, önem, kapsam, etki bakımından önceliği demek olan “haber değeri”ne göre gündemi belirlerler.</p>
<p>Elbette haber değerini tayin edenler, hangi haberlerin aktarılaca­ğını belirleyenler, onları sıraya dizenler, seçilen haberlerin nasıl verileceğine karar verenler çok az kişidir. Bunlar medyayı yöne­tenler ve onların patronlarıdır. Kısacası, bize ulaşan haberler as­lında bir şirketin, bir çıkar grubunun veya bir partinin çıkarına ve görüşüne göre üretilmiş şeylerdir. Çıkarın her şeyi belirledi­ğin böyle bir ortamda objektif, gerçek, tarafsız bir habercilikten bahsetmek mümkün değildir. O hâlde bu kadar kusurlu bir alanı hayatımızın merkezi yapmak, bilincimizin esası saymak ne ka­dar doğrudur?</p>
<p>Oysa biz bu sınırlı ve sorunlu habercilik anlayışına teslim olmuş durumdayız. Güncelle haşır-neşir olmanın bize bir değer kazan­dırdığını sanıyoruz. Gündemi takip etmenin bizi önemli göster­diğini sanıyoruz. Çünkü diğer insanların bilmediği birçok ayrın­tıyı bildiğimizi, bunun da bir ayrıcalık olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Sürekli güncel haberlerle uğraşıp durmak, aslında güncele teslim olmak demektir. Güncel ise adı üzerinde geçici olan şey demek­tir. En sıkı haber takipçileri bile daha geçen hafta çok konuşulan olayları bile hatırlamakta zorluk çekerler. Çünkü bu kadar çok ayrıntı takip edende bilinç zayıflar. İnsan sürekli haber tüketince olayların dayandığı temeli, birbiriyle ilişkisini ve en önemlisi de kendi hayatıyla olan alâkasını kavrayamaz hâle gelir. O yüzden en iyi değerlendirme yapanlar en çok ayrıntıyı ve güncel haberle­ri bilenler değildir. Aksine güncelin üzerine çıkabilenler, ötesine geçebilenlerdir. Âlemdeki düzeni, Sünnetullâhı görme netliğine kavuşanlardır. Bunu da kendini işin içine katarak yapanlardır.</p>
<p>Çoğumuz medyayı anbean takip etmekle bilgi, bilinç ve hatta bilgelik elde edeceğimizi sanırız. Oysa medya asla bir bilgi ve bi­linç kaynağı değildir. Çünkü veri, mâlümat, bilgi, bilinç birbirin­den farklı kavramlardır. Medyada aktarılan haberler ya veri ya da malumattır. Bunlar bize ulaşan mesajlardır. Mâlumat demek bilgi demek değildir. Kişi mâlumat edinince hemen bilgili oldu denmez. Bir kişinin mâlumatı çok olup bilgisi zayıf olabilir. Bin­lerce istatistik, işe yaramaz detay bilen bir insan o konunun âlimi değildir. O hâlde medya bir bilgi kaynağıdır ama tek bilgi kayna­ğı değildir. Kişi asıl bilgiyi kitap, ansiklopedi, görüştüğü ve oku­duğu insanlardan elde eder. Kişi, ancak sağlam bir bilgi temeli varsa medyanın sunduğu mâlumatı yerinde değerlendirebilir. O zaman gündeme teslim olmaz, gündemi teslim alır. Haberler bir anlam veremez, o anlam kişinin kendisine aittir. Bilinç ancak bil­ginin netleşmesi, bir çerçeve içine yerleşmesiyle oluşur.</p>
<p>Gazetecilikte haber yapımı öğretilirken 5N1K diye bir formülden bahsederler. Bu formülün açılımı “ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin ve kim” sorularıdır. Dikkat ederseniz bu sorular tek başına bilgi vermeye yaramaz. Zira bütün soruların cevabını bilen ama ‘nasıl ve niçin” sorularının cevaplarını bilmeyen kişi dedikodu yapmış olur. Bilgi ise ancak “nasıl ve niçin” sorularına cevap ver­mekle elde edilir.</p>
<p><strong><em>Gerçek Gündemimiz</em></strong></p>
<p>Medya ve habercilik aslında bir dedikodu sanayidir. Hayatımı­zı işgal eden bu dedikodu kültürü kalbimizi, aklımızı ve işimizi de işgal ediyor. Her şeyde ,olduğu gibi kararında ilgilenildiğinde faydası, ipin ucu kaçtığında ise zararı var. Güncelin ve haber­lerin esiri olmak böyledir. Böyle bir sağa, bir sola yalpalayarak, günümüzü, yıllarımızı, ömrümüzü boş lâfların, dâvâların, kişile­rin, ekiplerin peşinde hebâ ediyoruz. Şu kısa ömürde Allah için yapmamız gereken o kadar şey varken böyle şeylerle hayatımızı geçirmek tam bir kayıptır.</p>
<p>Her konuda olduğu gibi gündem konusunda da temel bir ayrım var: Bir şeyle ilgilenmek ayrı, bir şeye esir olmak ayrıdır. Bu hu­susta Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin [rha] <em>Asâ-yı Mûsâ </em>adlı eserinde aktardığı bir olay vardır. Bir gün talebeleri ona ge­lirler. “ikinci Dünya Savaşı başlayalı elli günü geçti ama siz savaş­la hiç ilgilenmiyorsunuz. Ne haber dinliyorsunuz, ne de bize bir haber soruyorsunuz. Hâlbuki birçok hoca radyolarının başında anbean haberleri takip ediyorlar” derler. Bediüzzaman hazretleri onlara özetle şu cevabı verir: “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzum­lu işler pek çoktur. İnsanın görev alanları iç içe geçmiş halkalar gibidir. En iç halkada kalp ve mide var. Onun dışındaki halka­larda sırasıyla beden ve ev, mahalle ve şehir, vatan ve memleket, yeryüzü ve insanlık, en dışta ise canlılar ve hayat dairesi var. Her dairede insanın görevleri var. Ama en büyük vazife en küçük dairededir. Sonra bir dıştaki, sonra daha dıştaki vb. bu şekilde gider. Nefis, büyük dairenin çekici olması yüzünden küçük dai­redeki görevlerimizi bırakıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle bizi meşgul eder. İnsan ömrünü boş yere harcatır. Hatta bazen bu harp boğuşmalarını takip eden kişiler bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne ortak olur.” Sonra talebelerine imanı kurtarma dâvâsının, insanlara Allah yolunda hizmetin bu harpten de büyük bir hadise olduğunu ifade eder.</p>
<p>Bu sözler bizim için çok önemli bir ölçüyü gösteriyor. Dinimizde sorumluluk kişinin kendinden başlar, ailesine, akrabalarına, kom­şularına, mahallesine, şehrine, memleketine ve en son dünyaya kadar yaydır. Bunlar iç içe geçmiş dairelerdir. Kişinin en büyük sorumluluğu kendi dairesi ve ona en yakın olan dairelerdir. Bu zekâtta, sadakada, emr-i bil-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerde, ci- hadda, ilim öğrenme ve öğretmede hep böyledir. Kişi kendine farz olan ilimleri öğrenmeden millete öğretmeye girişmemelidir. Ön­celik kişinin önce kendisine, sonra ailesine Kur’ân öğretmesidir. Sonra başkalarına öğretmek gelir. Zekât ve sadakada da, tebliğde de sıralama böyledir. Hep kendinden başlayıp ailene, sonra akra­balarına, sonra çevrendekilere, en son başka insanlara sıra gelir.</p>
<p>Temel kulluk vazifeleri herkes içindir. Namaz, oruç, zekât, hac herkese farzdır. Bu temel görevlerin dışındaki görevler kişinin işi, etkisi, yetkisi ve sorumluluğuna göredir. Herkesin işi aynı de­recede, aynı önemde, aynı boyutta değildir. Meşru olan küçük büyük her iş çok önemlidir. Fakat başkasının işinden biz sorum­lu değiliz, bizim işimizden de onlar sorumlu değildir. Mahşerde Mevlâmız bizi kendi üzerimize vazife olan işlerden hesaba çeke­cektir, başkalarının değil. Bir şirketi veya devleti yöneten kişiye ise kendi sorumluluğu altındaki kişilerin işlerinden hesap sora­caktır. Çünkü bir kişi hangi işi yapıyorsa hesabı ona göre görülür.</p>
<p>Ülke ve dünya çapındaki olayları bilmek, üzerine düşünmek, araştırmak ve tartışmak bu alanda çalışan akademisyenler, iş in­sanları, bürokratlar, siyasetçiler için bir gerekliliktir. Çoğu insan için dünya çapındaki olayları takip etmek zâiddir, gereksizdir, hatta çoğu kere abestir. Çünkü günlük hayatlarında ve işlerinde bu edindikleri bilgilerin bir yeri, işlevi ve faydası yoktur. Onun yerine kendi işlerine, kişiliklerine ve hayatlarına yarayan bilgileri elde etmeleri gereklidir.</p>
<p>Fakat bazı konular hepimizi ilgilendirir. Toplumu yönetenle­rin yaptıkları böyledir. Hepimizi etkiler. Bunu hemen siyaset dedikodusuna benzetmeyelim. Siyasette etkimiz yoktur, sabah akşam etkimiz ve yetkimiz olmayan bir alanla ilgili şikâyet edip durmak boştur. O sorunlar bizim için son sıralarda gelen ama si­yasette, devlet yönetiminde olan kişilerin ilk sırada gelen sorum­luluğudur. Bir öğrencinin en baş görevi devleti yönetmek değildir. Derslerini en iyi şekilde öğrenmektir. Çünkü ilim farzdır. Fakat en başta gelen ilim Allah’ın bizden beklediği kulluk vazifeleridir. Namaz ibadetinden haram yememeye, çocuklarımıza dinimizi öğretmekten yanlış yapan kişilere nezaketle uyarıda bulunmaya kadar&#8230; Bu işi, mesleği, görevi ne olursa olsun herkesin vazifesi­dir. Bunun üstüne edinmemiz gereken ilim ise işimizle, mesleği­mizle, görevimizle ilgili bilgilerdir. Mühendis mühendislik ilmini, bürokrat bürokrasi ilmini, kunduracı kunduracılık ilmini çok iyi bilmelidir. Bunun ötesinde sevdiğimiz ve ilgi duyduğumuz şeyle­rin de bilgisini elde edebiliriz. Şiir, edebiyat, çiçek yetiştirme, sa­natlar, el işleri, dil öğrenme vb&#8230; Bunlar da güzeldir. Bu sıraya ria­yet edersek öğrenmemiz, iş yapmamız, hayat tarzımız Hak ölçüsü üzerine olur. Ve hepsi birbirini tamamlar. Bu sırayı karıştırırsak kulluğumuz da, ahlâkımız da, kişiliğimiz de bozulur.</p>
<p>Elbette toplum içinde yaşayan her insanın diğerleriyle kesişen yönleri vardır. Başkalarının yaptıkları bizi etkiler, bizim yap­tıklarımız da başkalarını&#8230; Fakat biz bu kesişmelerde kendi so­rumluluk dairemizdeki kısımdan ve birbirimizi Hak yolda gü­zelce uyarmaktan sorumluyuz. Meselâ bir öğretmenin öncelikli görevi öğrencilerini öğrettiği alanda en iyi şekilde yetiştirmeye gayret etmektir. Okul müdürünün görevi onda olmadığı için o işlerinden sorumlu değildir. Fakat o okul müdürünün etki, yetki ve sorumluluk halkası bir öğretmenden daha geniştir ve onu da kapsar. Demek ki bizim üzerimize görev olan şeyler etkimiz, yet­kimiz, yetkinliğimiz ve sorumluluğumuz dâhilinde olan işlerdir. Mahşerde Rabbimizin bizden soracağı şeyler de bunlardır. Onun için kul yaptığı her işte mahşer hesabını unutmamalıdır.</p>
<p>Bu söylediklerimizi “bana necilik” olarak anlamamak gerekir. Aksine insan kendi kısıtlı gücünü, emeğini, zamanını kendi ya­pacaklarına ne kadar odaklarsa sistemi etkileme ihtimali o kadar yükselir. Her bir insan kendi işinde mükemmel olmaya gayret ettikçe» kalite yavaş yavaş tepeye ve çevreye doğru yayılır. Aksi de geçerlidir. insanlar sürekli sistemden şikâyet edip kendilerini düzeltmezlerse işler düzelmez. Toplumun durumunu düzeltme­de ilk adım insanın kendini düzeltmesidir.</p>
<p>Bunun için önemli, öncelikli ve birinci derece sorumlu olduğumuz işleri bilmemiz gerekir. Peki bu ayrımı nasıl yapacağız? önce bun- lan iyice öğreneceğiz. Bunun için emek vereceğiz, çabalayacağız, sağlam kaynaklara erişeceğiz. Neyin neden üstün, önemli ve de­ğerli olduğunu öğreneceğiz. Kulluk ölçüsünü bize veren kaynaklar Kur’ân» Sünnet, âlim ve âriflerin bize öğrettikleridir. Ölçü olmadan insanda denge olmaz. Bugün bizim “denge” dediğimiz “muvâzene” kelimesi “vezn” kökünden gelir. Bu ise “ölçü” demektir. Terazinin bir değil iki kefesi vardır. Birine ölçü konur, ötekine ise ölçülecek olan. Ölçme ikisi dengeye geldiğinde tamamlanmış olur. Fakat bu­nun için terazinin sağlıklı çalışıyor olması gerekir. Bizim iki asırdır kalp ve akıl terazimiz bozuk O yüzden ölçümüz de, ölçümümüz de hatalı. Hem kalbimizdeki hem aklımızdaki hem de ikisi arasın­daki dengeyi sağlayamadığımız için ölçüsüz işler, fikirler, eserler üretip duruyoruz. Yolumuz müstakim ama biz yalpalayarak yü­rüyoruz. Yolun dışına düşüp yere serilmemiz an meselesi. Onun için ölçülere hâkim olmamız ve ahlâkımızı ölçü üzerine inşâ etme­miz gerekir. Halkın âdetine değil Hakkın âdetine uymak gerekir. Üzerimize vazife olan birincil işleri tespit etttikten sonra onlara eğilmek, ağırlık vermek, vakit ayırmak gerekir. Dolayısıyla mu­habbetimizi, emeğimizi, dikkatimizi, vaktimizi mahşerde Rabbimizin bize hesap soracağı işlere ve kişilere hasretmeliyiz. Üstü­müze vazife olmayan ikincil işlere o kadar önem, öncelik ve vakit vermemek gerekir.</p>
<p>Kısacası; kulun gerçek gündemi önce kendini, sonra ailesini, sonra çevresini Hak yoluna sevketmektir. Kendimizi düzeltmeden ne aile­mizi ne çevremizi ne ülkemizi ne de dünyayı düzeltebiliriz. Ne dü­şüncemizi ne işimizi ne de yolumuzu düzeltebiliriz. O halde gerçek gündemimiz Allah m ve Resûlünün [sav] bize gösterdiği yolda yürümektir. Hangi işle, meslekle uğraşırsa uğraşsın kulun usûlü budur.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Sözler ve İzler,syf:315-323</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/">Gündem ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebubekir Eroğlu &#8211; Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Eroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[fiil]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[modern şehir]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26239</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img decoding="async" class=" wp-image-26240 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png" alt="" width="263" height="407" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png 194w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-600x929.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-768x1189.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-661x1024.png 661w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800.png 800w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span class="text-alt">Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı kulak vermeyi gerektirir. Kulak, beklemediği sese hazırdır. Işık ve ses duyularımıza yönelen çağrılardır. Teklif ise insan daki sorumluluk duygusunu harekete geçiren, ondan karşılık bekleyen çağrının bir biçimidir.</span></p>
<hr />
<p>İnsan, iç dünyasının gücüyle dik durabilir. İç dünya, koruyan bir kaledir.</p>
<hr />
<p>Medeni davranış ruhsaldır. Medeni bir toplumda, ruhu ezadan kurtaran ve günlük yaşamı çekilir kılan ince davranışların görünür olması yetmez, mütemadiyen devam etmesi için desteklenmesi gerekir. Bir kişi merhamet, sevgi, dürüst lükle yoğrulmuş olan karakterini, bu niteliklerin özünde bağlı olduğu yüce aleme ilişkin bilince sahip olarak devam ettirebilir.</p>
<hr />
<p>Görsel medya gerçek hayattan daha güçlü bir hayal alemi oluşturdu. Gerçek dünyanın orada yankı bulduğunu kabul eden bir genel kanaat var; ama görüntülerin çoğu, tek tek kişiler açısından sahte. Her şeyi hayallerde görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Bir insan iç dünyasını olduğu gibi yazıya dökebilir mi? Evet diyemiyoruz. Bir insan olan yazar başkasının iç dünyasını aktarabilir mi? Buna da, evet diyemiyoruz. Başkasını anlatamamak kolayca anlaşılabilir bir yetersizlikten ileri geliyor, en azından başkasının zihninde ulaşabileceğimiz yerin sınırlı olduğunu biliyoruz. İnsanın, şiddetli bir arzuyla istediğinde bile kendi iç dünyasını anlatmada duyduğu acziyet ince ince yorumlanabilecek bir insan gerçeğidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kendisi olmak ve kendisi olarak yaşamak isteyen insanın küreselleşmeye muhatap olması da bir gerilim doğurmaktadır. Türkiye&#8217;deki çatışma biraz da zihinleri karıştıran bu olguya bakarak açıklanabilir. Birey üzerinde odaklanmanın kalesi olduğu düşünülen modernizm, insanın modernizme ait kavramlar üzerinden tanımlanmasını ve sonuç olarak bir tür tektipleşmeyi öngörüyor. Uluslararası kültür etkileşimini üzerine doğru gelen baskı olarak hisseden birey, homojenleştirme çabasının bu baskıyı gidermediğini, ilgiyi kesmekle de çözüm bulamayacağını görüyor ve mahrem iç dünyasıyla kendisini uluslararası dalgaların önünde savunmasız buluyor.</span></p>
<hr />
<p>Bir şeyi &#8220;var&#8221; eden kim ise, karakterini veren de odur.</p>
<hr />
<p>Bireycilik, insanın varlıklar arasındaki biricik olma vasfına sahip çıkmadığı sürece, taraftar olan ile olmayanları tarifleri arasında döner dolaşır, sonunda, bizim enaniyet dediğimiz, kaba egonun köpürtülmesinden başka bir yere varmaz.</p>
<hr />
<p>Ekran unutturur. Görüntü dayanıksızdır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Sudaki hayat&#8221; terimi bir zarftır. Su temiz ve temizleyici oluşuyla, dokunduğu yerin özelliğine göre; dokunduğuna parlaklık, canlılık, dinçlik, arınmışlık vermesiyle, yaşam enerjisi aşılamasıyla hayatiyet taşır içinde. Hayat sahibi olduğunu hissettirir bize. Eski çağlara ait yazılı kültürümüz deki anlamına bakarsak; suyun içinde yaşayan canlıları işaret ediyor değildir &#8220;sudaki hayat&#8221; terimi, onun bize söylediği su yun kendisidir. Su hayatın tecelli yeridir, böyle olduğuna göre canlılık da suyun cevherindedir. Tıpkı, belirtildiği şekliyle, eşyada hayat olduğu gibi. Zarf doludur, çünkü nesneler Tanrı isimlerinin tecelli yeridir; isimlerse zarfın içinde. Hayat o isim lerle var; eşya da dildeki zarfın içindedir</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Herkes kendisini bağlayan teklifin farkında olarak hareket eder ve o anda orada olmasının ortaya çıkardığı tekliften dolayı kaşısındakinin yük altına girmesini istemez. Osmanlı döneminde iki İstanbul efendisi karşılaştığı zaman &#8220;Benim buradaki varlığım, tüy kadar, hafif rüzgar kadar bozmasın efendim, sizin rahatınızı&#8221; der gibi selamlaşmayla muhtemel bir yükün önceden giderilmesini sağlarlar.</span></p>
<hr />
<p>Modern bilimler, nesnelerin doğasındaki &#8220;ölçülebilirlik&#8221; niteliği hakkında bilgimizi arttırdı. Ölçüler koydu, maddenin ölçümlemeyi mümkün kılan niteliklerini açığa çıkardı. Bu bilgilerin kullanılması zamanımızı yeterinden fazla alıyor ve insanı kuşatıyor. Ölçülebilir şeyleri düşünmekten, ölçülerin uygulanma alanı demek olan teknolojiden, doğal işleyişi düşünmeye vakit kalmıyor. Doğal işleyişi dışlama alışkanlığımız söyletiyor bunu bana; sanki doğal işleyişin ölçüsü yok, onun çağrısıyla uyanan duygularsa fanteziden ibaretmiş gibi! Ayrıntılarıyla tasarlamak ve önceden kurgulamak suretiyle yapılanların zamanımızın büyük bölümünü doldurması, &#8220;Ben yaptım&#8221; hükmünün kabulüne daha geniş zemin hazırlıyor. &#8220;Ben yaptım&#8221; duygusunun baskın çıkması ve nesnelerin ölçülebilir oluşu, bizi değer biçmeye götüren alanı dolduruyor. Böylelikle, nesne ve fiillere Yaratıcıya nispetle değer vermenin &#8220;eski dünyanın gerçeği olduğu&#8221;, aynı değerlendirme ölçütü bugüne getirildiği takdirde gerçekliğin dışına çıkmış olunacağı düşünülüyor. Oysa biliyoruz ki, doğallıktan uzaklaşmak bile doğal dünya nın büsbütün dışında bir yere taşımaz bizi. Ölçüler, ölçülebilir nesneler ve bizim ölçme yeteneğimizin tümü doğal dünyaya dahildir. Biz, doğal dünyadayız.</p>
<hr />
<p>&#8220;Bir şey hakikati bakımından bakidir, bu yönüyle herhangi bir şey helak olmaz&#8221;, diyen İbn Arabi&#8217;ye göre (Fütuhat, c. 13. 26. Sifır) insanın sureti yok olduğunda dahi, kendisini farklılaştıran hakikati, tanımıyla kalmaya devam edecektir. Bu hakikat, tanımın kendisidir.</p>
<hr />
<p>Değer duygusu, farkında olan ve insana sorumluluğunu hatırlatan iradeyi gerektirir, İşe yarar bilginin tamlığını kazanması halinde yapılacak değerlendirme ahlaki normları davet eder ki, pozitivizme ayarlı akıl buna yanaşmak istemez. O nesnelerin dünyası ile ilgili olan &#8220;Nasıl?&#8221; ile yetinmeyi yeğler, ona göre topluma dair, nicel verileri temel alan çalışmalarda da &#8220;Niçin?&#8221; sorusu, &#8220;Nasıl?&#8221; gibi sorulmalıdır.</p>
<hr />
<p>Şu dünyada bir mevcudiyete sahip olmak aynı zamanda mahrem bir teklife muhatap kalmakla birlikte gerçekleşiyor. Varolmak bizi bir teklif karşısında bırakmada. Teklifsizce dav ranırız kimi zaman, gerilimin yatışması iyi gelir, rahatlarız, ama yaşamı laubaliliğe terk edemeyiz. Teklif, adından belli; bir külfeti, bir ağırlığı içeriyor ve öylece yaşam öykümüze giriyor. Bu, elbette bilince ilişkin bir durumdur öncelikle.</p>
<hr />
<p>Teklifsizlik, kendini evinde hissetmekle laubalilik arasında, hassas bir durumdur. Ele verilmemiş bir gerilimi barındıran teklifsizliğin her an laubaliliğe ya da küstahlığa dönüşmesi ihtimali vardır.</p>
<hr />
<p>Günümüzdeki egemen medeniyet, Batı dünyasında doğdu. Bu nedenle, insanın olgunlaşmasını sağlayan niteliklerin batılı ölçüler içinde aranması ve anlatılması doğaldır. Halbuki çağımıza damgasını vurmuş emperyalizme vücut veren aynı Batı&#8217;dır. Bu nedenle aradığımız iyi insanı bulma garantisi yoktur. İnsan olgunluğuna ilişkin nitelikleri, aynı zamanda emperyalizmin ocağı olan bir yerde aramak durumundayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gerçekçi olalım; hakkında çok gürültü koparılan özgürlük konusunda olduğu gibi insan iradesi, kendi kendimizi aldattığımız anlamsız bir görüntüden ibaret kalabilir. Çünkü sahip olduğumuz özgürlük ve irade, çoğu zaman hayatın muhayyilemizi dolduran zenginliği ile gerçek dünya arasında tatmin edici bir bağlantı kurmaya yetmez. Üstelik bir konudaki ira denin, bir kere var olmakla, artık değişmeden kalacağından emin olamayız. Kavram olarak üstünde düşünüp zihnimizde iradi bir sonuca vararak rahatlamamız, iradenin arzularımız ca yönlendirilen bir yanılsamadan ibaret kalmayacağını, hatta düpedüz aldatmaca olmayacağını temin etmez. İrade ve irade edilenin tecellisi üstüne akıl yürütmelerimiz, kimi zaman insan hakkında düşünmemizle aynı kapıya çıkar ya da aynı sonucu verir. Kendimiz hakkında bu yolla düşünüyor da olabiliriz. İrade, bir insanın kendi varlığı ile düşüncesinin iç içe, hayatın ise insanın kendisine ait olduğunu hissettiren bilinçtir. Varoluş haline hissedişle ve bilinçle katılmadan önce iradenin oluştuğundan söz edemeyiz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, varolmakla bir teklifle karşı karşıyadır. Teklifin muhatabıdır. Hayatın akışı içinde cid di bir teklife muhatap olan kişi, dönüp kendine baksın; o gö recektir ki, kendisinin tutumundan bağımsız olarak, söz konu su teklifle karşılaşmadan önceki durumdan başka bir duruma geçmiştir. Teklif özünde &#8220;nötr&#8221;, bağlantısız ve geçişsiz olabilir, ama muhatap, nötr durumda görülemez. Onun, teklif karşı sında &#8220;nötr&#8221; konumunda kalması imkansızdır. Teklife muha tap olan kişinin değişmesi imkansız konumda bulunması, tek başına tarafsız olabilecek teklifin nötr görünmesini engelliyor. Teklif bir ağırlık olarak geliyorsa, muhatabın bu ağırlığı kar şılayacak bir cevabı olması gerekir. Yoksa bir dengesizlik çıkar ortaya.</span></p>
<hr />
<p>İbrahim Müteferrika&#8217; nın, şu yalın ifadesi her zaman için yerindedir: &#8220;Malı ve gücü olanlar galip geldiler. Her defasında, galip gelenler, yenilenleri itaate zorladılar. Genelde sonuç, güçlülerin, yendikleri ülkeleri diledikleri şekilde yönetmek istemeleri oldu. Kendilerine layık işlerden gafil oldular.&#8221;</p>
<hr />
<p>Bugün ekonomi ve siyaset alanlarında bağımlılığa razı gelen ve hakim konumda bulunanlara tabi olmayı yeterli görenlerin &#8220;değişim&#8221;in niteliğine pek de itiraz etmediğini, değişim sürecinin toplumda açtığı yaraları umursamadıklarını söyleyebiliriz. Onlar sadece güç kaybına uğradıkları zaman konumlarının değişmesine hayıflanıyorlar. Halbuki bu durumda da onların temel yönelimleri sarsılmıyor. &#8220;Bağımlılık sürsün; değişim nasıl olsa gelir ya da değişimin şiddeti ne olursa olsun fark etmez&#8221; dediklerini duyar gibiyiz.</p>
<hr />
<p>Televizyonda bir müzik parçasını görüntü eşliğinde izlemeye başladım. Ekranda akan yapraklar duyusal imgeleri hareke te geçiriyor ve müzikle bütünleşiyordu. Dinleyeni kendisine bağlayan müziği anlatmak olmaz. Hüzün denilen ebedi hissi, taşkınlığı alınmış neşe halinde yayan müzik parçasını dinlemek ve görüntülerin ekrandaki akışını seyretmek lazım, ama anlatmayı deneyeyim: Atlar, ormanda geri geri koşuyordu. Bir müzik parçası eşliğinde ama koşu kendi başına bir dünyada. Önündeki boşluğa direnen atların adım atan ayaklarıyla geri geri kaydığını söylesek daha doğru. Bir sonraki sahneye geçiyoruz, kuzular bağırarak, gerilere doğru adeta yuvarlanıyor. Bu sahnenin üzerimizde bıraktığı şaşırtıcı yön duygusuna göre, rüzgar ters taraftan esiyor ve ormandaki ağaçları ters tarafa doğru yatırıyor. Gökteki bulut yumağı döne döne seyrelip küçülürken, başlangıcına, ilk zerre haline doğru gittiği hissini veriyor. Bir pamuk yığını seyreliyor, arkasından gökyüzü çıkıyor. Derken, bembeyaz giysiler içinde, masumiyet neşreden bir genç kız beliriyor ekranda. Etekleri öne doğru dalgalar yap makta iken, kız geri geri gidiyor, bize; kendisine ilgiyle bakan izleyicilere yaklaşamıyor. Adeta hiç istemediği halde onlardan uzaklaşıyor. Müziğin, hareket halindeki bulutların ve ters ta rafa yatan dalların eşliğinde bu geri gidiş, fezada perdelenmiş bir ana rahminin simgesel görüntüsü olmaya kadar varıyor. Dünyadaki oluşum, başlangıca ve başladığı noktaya dönüyor. Klibin ve müzik parçasının ismi: Masumiyete Dönüş. Zaten, yukarda kısa çizgilerini verdiğimiz görüntülere anlam veren de bu isimlendirmedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kamuoyu oluşturma becerisiyle övünenler, &#8220;rıza üretmek&#8221; diye bir deyime yaslanmaktan hoşlanıyor ve halkla ilişkiler kampanyasındaki başarılarını gerçek durumun önüne koyuyorlar. Dilimize armağan ettikleri, iki kelimeden ibaret bu deyim, anonimleştirilmiş bir iradeye teslim edilen toplumun neye maruz kaldığını gösteriyor ve direnişin hangi yönde olması gerektiğini ima ediyor. Kamuoyunun halihazır düşüncesini yansıtan bir slayt bize genel kanaati verir, yani bir anlam ifade eder. Ancak toplumu sarmış genel kanaat hakkında gerçeğe uygun bir değer yargı sında bulunabilmek için, kanaatin oluşumuna bakmak ve özgür iradenin bu oluşumdaki payını bulmak gerekiyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Eski çağlardaki öğüt kitapları ve terbiyeye dair eserler olaylardan sonuç, kıssadan hisse çıkarılmasına, insan davranışlarını gözlemenin sonucunda elde edilen derslerin dile getirilmesine, sergilenmesine ve aktarılmasına yarıyordu. Evet, suç, masumiyeti savunmak için de anlatılıyordu. Önceki trajediler ise az rastlanır ve özellikle insanın hayatını baştan sona etkileyen bir olaydan yola çıkarak, insan davranışını içerden yansıtmanın ve böylelikle olgunlaşmaya hizmetin bir aracı olarak görülebilir. Olay, onu yaşayanı olgunlaştırır, dinleyene ders olur. Dinleyen zihin yoluyla deneyim sahibi olmuştur. Zihnin edindiği deneyim olgunluğa hizmet eder.</span></p>
<hr />
<p>İnsan öğrendiği dil üzerinden insanlığın ortak dil evrenine katılır. Kişiyi, varlıklar zincirinin son halkasında toprakla buluşturabileceğimiz varlığa bağlayan ve varlıklar dünyasının imgelemi içinde bir yere koyan, zihninde yaşattığı anne imge sidir. Aynı şekilde dilin kendisi, insanın dünyayı algılamasını sağlar ve onu anlamlar dünyasına bağlar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Niçin&#8221; diye sormanın kafaları kilitlediğini, bu nedenle saçma olduğunu düşünenler var. &#8220;Nasıl&#8221; dersen bilimsel bilginin gösterdiği süreçleri anlamak için çaba gösterirsin; &#8220;niçin&#8221; diyerek çıkmaza girip ne yapacaksın, diyorlar. O halde, biz de &#8220;Ne uğruna?&#8221; diyelim. &#8220;Değer mi?&#8221; diyelim. &#8220;Neye yarar?&#8221; diye soralım. Enerji üretmi, doğal dünyanın dengesini bozacak ölçüde ve biçimde yapılıyorsa, &#8220;Ne uğruna?&#8221; diye sormak hakkımızdır. Afrika&#8217;nın bir bölümünde, göz göre göre insan soyunun kuruyup gitmesine, ne uğruna göz yumuluyor? Olacağı önceden bi linen toplu kıyımlar niçin yapılıyor, kime ve neye yarıyor? Kur ban, neye kurban? &#8220;Niçin&#8221;, yerini başka soru kelimelerine terk edebilir; insanın sorumluluğu değişmez, başka açıdan görün meye başlar sadece. Sorumluluk almayan yine bulur kaçınmanın yolunu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilinç halindeki benlik özgürlüğünü, toplu yaşamanın gerektirdiği itaat ile kendi varlığına sahip çıkmayı kaynaştırmakta bulur. Tek başınalığın değil birarada yaşamanın gereği olarak kazanılan ve hak edilen bir niteliktir çünkü özgürlük. İnsan hayatında iradenin belirişi ise iş üzerinde, faaliyetle, hareketle, atılımla, girişimle, bir işi ısrarla takip etmekle, kısacası aksiyonla ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği cevap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği ce vap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dediğimiz gibi; insanlar her olguya ilişkin &#8220;Niçin?&#8221;i ya açıktan açığa ya da bilinçaltında sorup durmaktalar. Gerçek meraklar bu sorunun açtığı yolda ilerliyor. Varsın, nihai cevap herkesi tatmin edecek ölçüde verilmiş olmasın; sorunun açtığı yol ve bu yolun üstünde bulunmak dahi öğretici olabilir. Çünkü insanın hayat karşısında içtenlikle hissettiği soru kelimesidir onu amaçlara yönelten ve yola girişi sağlayan, bu durumdaki soru kelimesi sorgulamadan çok merakı kamçılayıcıdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İbrahim Müteferrika, adaletin ve adil davranışın zenginlere yakışacağını söylüyor. Kapital sahiplerinden ziyade Doğu&#8217;nun klasiklerinde rastladığımız memleket büyüklerine gönderiyor. Bence bu ifade iyi niyetli bir temenninin dile getirilmesidir. Zenginlerden gözü gönlü doymuşluk, görmüş geçirmişlik beklenir, demeye getiriyor. Bu söylem özgün bir dünya kavrayışından çıkarak gelir ve başkalarına muhtaç olmadan yaşamaya güç yetirenlerin hukuka uymamayı ilke edindiği, zarar verdiği kimselere &#8220;git hakkını ara&#8221; dediği ama hak yemiş olmaktan hicap duymanın hepten unutulduğu şu günlerde, tabii ki bugünün ölçüleriyle anlaşılması kolay olmayan bir tercihtir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugünkü yarış tüketim üzerinden yapılıyor ve hedefini tüketim toplumu tablosunda çiziyor. Onun özünde de Amerikan yaşam tarzı bulunduğu açıktır. Zenginliğin sağladığı imkan ların kullanımı her kültürde aynı değildir; başka bir deyişle, zenginler her kültürde aynı davranış kalıplarına uymaz, aynı yaşama tarzını yeğlemez. Günümüzde hükmedici olan, eski Avrupa kültürü bile değildir artık, Amerikan yaşam tarzıdır.</span></p>
<hr />
<p>İma etmek açık konuşmaktan daha açıklayıcıdır bazen. &#8220;Mezlaka-i kadem&#8221; bu nitelikte, eski bir deyimdir. Farkına varılmadan meydana gelen bir hata, zarar verebilir ama masumiyeti bitirmez. Ancak, düşüncesizlik masumiyeti yaralar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Önemli olan, kişinin kendini gerçekleştirmesidir. Kendiliğinden var olan mutlak özne, kişiye hitap etmekle onu özne haline getirmektedir. Mesela, Allah imana davet etmekle (bana hitaben konuşmakla) beni cevap verip vermeme durumuyla karşı karşıya bırakıyor. Bir soruya muhatap olup karşılık ver mekten sorumlu olan kişi öznedir. Hakikatte, dolayısıyla var olduğu için öteki olan kişi, gerçeklik alanında kendisi olarak kendini gerçekleştirir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Başkalarını tanımayan ve kabule yanaşmayan bir bilinçte, &#8220;öteki&#8221; meselesi &#8220;ben&#8221;in karanlık yüzüdür. Kör dövüşü o karanlıkta oluyor. Işığın da orada olduğu unutulmamalı. Ana akım medya ortamın da hoşgörü, yozlaşmanın önünü açacak şekilde de kullanılıyor. Bu haliyle, bazı nahoş durumları görmezden gelmeyi tercih eden ve tavrıyla &#8220;bunu duymamış olayım&#8221; diyen büyüklerimizin asaletinden iz taşımıyor.</span></p>
<hr />
<p>Modern şehir hayatının gerektirdiği hız ve hareketin zaruri olmadığı devirlerde zaman sonsuzluk olarak algılanıyor, yüceliğe ve yüceltici değerleri kazanmaya konulacak bir sınır bulunmuyordu. Bir insan manevi değerlerle donandığı ölçüde olgun, bu nedenle yücelmiş ve değerli kişi sayılıyordu.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Seyahatname yazarlarının hemen hiçbiri, sözünü ettikleri zenginlik tablolarını &#8220;ağzından bal akan&#8221; bir üslupla öven, özleyen, ulaşılması gerekli bir he def gibi gösteren ve tavsiye eden bir yaklaşımla anlatmamıştır. Seyahatnamelerde aşırı zenginlikleri gösteren her bölümün sonunda taşkınlıkların ve sefahat alemlerinin tasvir edildiği sayfalara yer verilmesi, bu tür eserlerin kurgulama özellikleri arasında sayılabilir. Eski kültürlerde bir tür rindliğin saygı ve anlayışla karşılandığı bilinir. Onlara göre rindlik, sadece bir insanlık durumudur. Ama seyahatname yazarları bolluğun sebep olduğu taşkınlıklara ilişkin tasvirleri yaparken sefahati övmemişler, görerek anlattıkları yere &#8220;dünya cenneti&#8221; dememişler ve kalemlerinden çıkan akıcı tasvir cümleleriyle okuyanlar üzerinde imrenme duygusu doğmasına meydan vermemişlerdir. İmkansızlıklarla boğuşan insanlara, elde edemeyecekleri şeylerden, sahip olmamak bir eksiklikmiş gibi söz ederek onları üzmek istememiş olabilirler mi? Kim bilir, belki böyle bir iyi niyettir onlarınki</span></p>
<hr />
<p>Görsel medyanın iletisi gözlerin önünde, ama onun dili insanın aradığı karşılıklı yankıya izin vermiyor. İletinin ekrandaki akış hızı imgeleri, üzerinde düşünerek algılanmayı engelliyor. Ekran karşısındaki algı, bilinçaltında canlı bir yüzün kendisine hitap ettiği sanısına kapılarak cevap verme konumuna geçse de bilinçaltı, vereceği karşılığın tanımlanmamış bir algı yanılmasından doğduğunu ve tek taraflı tepkiden ibaret kalacağını ona söylemektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İslam toplumlarının iyi işleyen bir düzene sahip olduğu devirlerde, tek insanın hayat hamlesi içindeki yeri hakkındaki değerlendirmeler, onun sahip olduğu dini hassasiyet ile ruhsal olgunluk birbirine bağlanarak yapılmıştır. Mevlana&#8217; nın eseri Mesnevi&#8217;de birbirinin devamı olarak anlatılan hikayelerde bu bağlantıyı görürüz. Burada başvurulan din ve bir dinin ken dine özgü kavramları kapalı toplumları akla getirse de şehir yapılarının başka kültürlere her zaman açık olduğu bilinir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sinemada izlediğimiz filmlerden zihnimize kazınmış, unutulmaz sahneler vardır, televizyondaki görüntülerin kimse üzerinde aynı yoğunlukta etki yaptığını düşünemiyorum. Bunun nedeni, ekranda akan görüntülerin birinin diğerini inkar ve iptal etmesidir. Sinema filminde tablolar birbiri içinden çıkıyor, birbirini destekliyor. Bir kurgu ile karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Filmin bir bütün olduğuna dair bilgimiz ve önkabulümüz, tabloların arasında bağlantı kurmaya hazır tutuyor bizi. Televizyonda ise her biri ayrı dünyaları işaret eden görüntüler art arda geliyor, bu durumu sık sık tekrar ediyor. Görme algımız bu durumu, her görüntünün bir öncekini zayıflattığı, iptal ve inkar ettiği biçiminde algılıyor. Muhayyilemizdeki kurgulama alışkanlığı ve seyretmeyi kolaylaştıran bütünleyici yeteneğimiz, program akışını oluşturan görüntü bolluğuna oranla, ancak belirli bölümlerde bize yardımcı olabilmektedir. Görsel alanda, göste rişli ama dayanıksız bir dış dünya devinip duruyor. İç dünya orada güçsüz ve korunaksızdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kimlik şimdilerde, &#8220;öteki&#8221; üzerinden açıklanıyor. Bu yöntemde, bilince sahip yegane varlık olarak insanın Tanrı önün deki durumu ve sorumluluğu üzerinde yeterince durulmuyor, çünkü sorgulanan hep başkaları oluyor. Özellikle, kendini tanımak için nefis muhasebesine başvurmaktan kaçınan modern insanın, başkası üzerinden oluşturduğu bir &#8220;ben&#8221; tanımıyla anılmayı tercih ettiği söylenebilir. Ne olduğundan ziyade nasıl algılandığını merak eden insan kendisini &#8220;öteki&#8221; olarak düşünmeyi denemekten de geri kalmıyor.</span></p>
<hr />
<p>Şiir, günümüzde de kurgusal değil, yaşamakta olan insan gerçeğinden yola çıkıyor, duyguyu canlı bir insanın tavrı, edası vb. üzerinde izliyor. Şiirin dünyasında, tarafgirliklerin güzergah belirlemekle kalmayıp çatışmayı davet etmesi, kumaşının duygular olmasından ileri gelse gerektir. Yüce ve soyutlanabilir düşünsel değerlerin yatağı ve taşıyıcısı olan şiir, çağımızda hır çıkaran düşünceden sıtkı sıyrılanların, kafası binbir kaygının istilası altında olduğu halde aciz bırakılmış düşünce hareketlerinden umut kesmiş lerin sığınağı olabilmektedir.</p>
<hr />
<p>Kaba güç adaletin dışındadır diye, terazinin bir kefesine adaleti diğer kefesine kör gücü koyamazsınız. Tabii ki güç her zaman kör olası ve kör olacak değildir. Güç eğer adaletin işine yarayacaksa, dengenin bozulmasının önüne geçmek ya da bozulduğu yerde dengeyi ikame etmek üzere vardır. Bir hukuk düzeninin kurulması ya da kurulu durumdaki düzenin işletilmesi için başvuracağımız, ancak meşru güç olabilir. Adalete ilişkin değerlerin kendi aralarında ve her birinin kendi içindeki mevcut dengesi, hukukun eylem ve işlemle somutlaşmasından doğan bir sonuçtur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugün tüketim toplumu hedeflerini aşarak, yaşamın anlamı üzerine yapılan soyut ve bilgi aşamasındaki yorumların kabul görmesi için yeterli cesaret gösterildiği söylenemez. Bir toplumun genel kabulleriyle gösterdiğinden daha ileri hedefler bireysel görüş ufuklarında doğar; ama toplumda hükmedici olan daima genel tutumdur. Bu kural hiçbir zaman değişmez. Müşterek tutum genel seviyenin zarfıdır. Bir toplumda genel görüşlerin kamuoyu üzerinde hükmedici oluşu değiştirilemez ama daha yüksek bir yerde doğan ışık, daha yoğun beyinlerden süzülen fikir ve daha ince gönüllerde taht kuran duygu, genel görüşün etkili bir bölümü haline getirilebilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, başkalarıyla bağlantısının bilin cinde, sonsuza açık biçimde, dünyanın ayartıcılığına direnecek bir &#8220;duruş&#8221; un sahibi olarak değerlidir. Dünya kavrayışına sahip bilincin eklenmemiş olduğu, &#8220;ben şuyum, buyum&#8221; duygusu, kişinin başkalarıyla kendisi arasındaki bağları zayıflatır, ama onu özgürleştirmez. Arzu, insanda başkalarıyla bağlantı arar. Arzu ederek ötekine yönelen, &#8220;ben&#8221;dir. Ötekine fiili yönelimi olmayan bir kişide uyanan arzu, kişinin öteki ile duygusal açı dan biraraya gelmesini sağlar. İhtiyaç ve çıkar da insanı ötekine ulaştıran ve bağlayan duygulardır. Ötekiler ile birlikte varoluşu unutturmayan ise insandaki sorumluluk duygusudur. Var olmakla bir teklifin muhatabı oluruz, bu durumun bilincine sahip olmak sorumluluk duygusunu uyarır ve destekler. Teklif ve sorumluluk bizi etrafımzdaki varlıklara bağlar. Başka bir deyişle, bu duygular, bağlantısız biçimde var olmadığımızı da ima bize söyler.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Söz ve fiillerimiz, bir konudaki irademizin gücünü ve içeriğini ortaya koyar, dayanıklılık ölçüsü hakkında fikir verir. İradenin &#8220;ben&#8217;in varlığını&#8221; düşünmeyi ve hissetmeyi sağlaması, kendi işleyişindeki kudrete ilişkin bir his uyandırarak şevkimizi kamçılar. Karşımızda ve müşahede ettiğimiz bir tablodaki irade yokluğu, &#8220;ben yokluğu&#8221; ile eş değerde muamele görecektir. Bir konuda irademizin yok olduğuna hükmetmek &#8220;ben yokluğunu&#8221; kaygıyla hissettirir bize. Kaygımızın kaynağı olan &#8220;ben&#8221;, varlıklar içinde bir varolan halindeki &#8220;ben&#8221;dir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan olgunlaştığı ölçüde, tutkularının kölesi olmaktan kurtulur. Olgun insan yaralayıcı etkileri, zarar verebilecek kalkışmaları başkalarından önce fark eder ve onlar karşısında başkalarından daha özgürce davranış sergiler. Özgürlük, bu anlamda insanın önündeki engellerin kalktığı bir durum değil, kendi sınırlarının farkına varmasını sağlayan bir kazançtır. Sonradan kazanılan ve aslın da gelecek tasarısının bir parçası olan özgürlük, ben&#8217;in yaratıcı niteliklerini harekete geçirir. İnsan, özgür olmakla önüne gelen beşeri sorumlulukları üstlenecek ölçüde bir ruhsal olgunluğa eriştiği zaman, gerçekten_özgür olabilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geleneksel yaşama biçimlerinin aşılmasıyla, insan yaşamını kolaylaştıran araçların sayısı ve çeşidi arttı. Gelişmiş sanayiye sahip toplumların günlük yaşamında bu araçların gün geçtikçe daha fazla yer alması, insanın kimliği üzerindeki temel sorularını ortadan kaldırmıyor. Kadimden gelen, &#8220;Ben kimim?&#8221; sorusunun büyük dalgası, her gün daha fazla tüketim hedefiyle oyalanan insanın denizine yayılmakla seyrelip erimez, kıyılara çarpmakla bitip tükenmez, yitip gitmez.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şöyle söyleyebiliriz: Kişiliğinin gerektirdiği işleri yapmaktan üşenen, ödevlerini üstlenmekten kaçınan ve sorumluluklarını hatırlamada ayak direyen insan için, dünya şartlarının getirip önüne koyduğu ve yapmasını istediği işler, zorlama ve baskıdan ibaret kalır. Algı, bunların kendisinden istenmesini haksızlık olarak karşılar. Çünkü kendi iradesinin işler durum da bulunmasına dikkat etmeyen insan, dünya şartlarının önü ne çıkardığı her yeni durum karşısında hazırlıksız yakalanır ve ödevlerinin neler olduğunu anlayamaz.</span></p>
<hr />
<p>Ünlü hukuk ve tarih fılozofu Carl Schmitt &#8220;Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır&#8221;, &#8220;Olağanüstü halin hukuk için taşıdığı anlam, mucizenin ilahiyat için taşıdığı anlama benzer&#8221; sözleri ve benzeri yaklaşımlarıyla hukuksal kavramların aslında dini değil, sosyolojik temellerine göndermede bulunmaktadır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Niyazi-i Mısri günlüklerinin bir yerinde sözü, &#8220;Allah&#8217;a iti kadı olmayan bir kavmin içinde söz kimde ise, halk kime bağlı ise ona Allah dedikleri&#8221; devirlere getiriyor. Bir örnek olarak, Hz. Musa&#8217;nın firavuna dönerek, onu, Tanrıyı tanımaya davet etmesini, firavunun bu davet karşısında &#8220;Ben, benden gayri Allah olduğun bilmem&#8221; demesini öne sürüyor. Bu cevabın üzerin de düşünüp çözümlemesini yaparak, varoluşa bakışta, varlığın dolaysız ya da dolaylı oluşunu ayırma çabasıyla boğuşanlara ait kaygının değişik bir veçheden dile getirildiğini söyleyebiliriz. &#8220;Ben, ben olanım&#8221; sözünde ifadesini bulan dolaysızlığa benzer biçimde, firavun, kendiliğinden varolma iddiasını öne sürmüştür.</span></p>
<hr />
<p>Eski kültürümüzde, iyi insanların önüne çıkıp da atlatamadığı badireyi tanımlamak için kullanılan deyimlerden biri, &#8220;mezlaka-i kadem&#8221;dir. Bu da ayağın kayması anlamına gelir. Bayılırım bu imalı deyime. Anlamını, kendisinden ve hedefinden emin bir toplumun duruşundan almıştır. İnsanlar dosdoğru yürümekte o kadar istekli, yanlış yapmama adına o kadar dikkatlidir ki; birinin üzerinde görülen en küçük bir hata belirtisi, olsa olsa ayak kayması olabilir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Batı&#8217;da kendi içine dönük ve neden sonuç ilişkilerine dayalı eleştirilerin, tam zamanında uyarıcı ve uygulamadaki hasarları onarıcı bir tarafı vardır. Bunlar ne de olsa felsefe, edebiyat ve siyaset alanında güçlü bir eleştirel geleneğin ürünüdür. Bu niteliği ile kurumlara ve siyasi yapılanmalara yönelik eleştiri, düşünce disiplinlerine dahil olup sadece metodik olarak kalmaz. Toplumsal hareketlenme sırasında gündeme gelen eleştirel düşüncelere anında meşruiyet kazandırılması da geleneğin bir parçasıdır. Kısacası, Batı&#8217;da eleştiri sisteme dahildir</span></p>
<hr />
<p>Düşüncenin etki ve tepki dizisiyle sarsıldığı bir ortamda siyasal tartışmalar başta olmak üzere her konunun ancak polemikçi bir üslupla ele alınması mümkün oluyor. Polemikçinin üslubuyla uzun süreli hiçbir konu çözülemez. Esasen İslam&#8217; a özgü konuları siyasi alanda tartışmak anlamlı değil, entelektüel ağırlığı olabilecek, zamana dayanıklı tartışmaların da zemini yok. Her şey ya da en değerli konular polemikçi üslupla ele alınamaz ki!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sizin de bir “Popstar Vaiz”iniz var mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sizin-de-bir-popstar-vaiziniz-var-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sizin-de-bir-popstar-vaiziniz-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2020 15:01:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[dini programlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sizin de bir “Popstar Vaiz”iniz var mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon vaizleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24539</guid>

					<description><![CDATA[<p>NİHAYET KÜBRA KURUALİ YAŞAR &#8211; İSLAM DALP Son yıllarda akademik alanda medyada dinin temsil biçimleriyle ilgili çalışmalar görmeye başladık. Bu çalışmalar görsel, işitsel, basılı ya da dijital medyadaki yayınlar üzerinden “medya-din” ilişkisini sorguluyor. Medya, dinin tebliğ görevini mi üstlenmeye başladı? Televizyonun ticari yapısı, dinin maneviyatıyla birleştiğinde ortaya çıkan “medyatik söylem” dine mi zarar veriyor, topluma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sizin-de-bir-popstar-vaiziniz-var-mi/">Sizin de bir “Popstar Vaiz”iniz var mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="detail-cover news-detail-cover">
<div class="col-md-21 pl-0">
<h3 class="news-detail-cover-spot"><img decoding="async" class="news-detail-cover-image v-lazy-image v-lazy-image-loaded lazy-absolute-variant aligncenter" draggable="true" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/04/16/01/39/resized_45af5-428ae9caismihansimsek3.jpg" alt="Sizin de bir “Popstar Vaiz”iniz var mı?" width="453" height="406" data-src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/04/16/01/39/resized_45af5-428ae9caismihansimsek3.jpg" /></h3>
<div class="category-info d-xs-none"><a class="category-title d-flex align-items-center router-link-active" title="Nihayet" href="https://www.gzt.com/nihayet" data-v-79b19a72=""><img decoding="async" class="image v-lazy-image v-lazy-image-loaded" draggable="true" src="https://assets.gzt.com/gzt/wwwroot/images/categories/322.png" alt="Nihayet" data-src="https://assets.gzt.com/gzt/wwwroot/images/categories/322.png" data-v-79b19a72="" />NİHAYET</a></div>
<h4><span class="news-detail-cover-post-info-author author" data-v-6d18e1bf="">KÜBRA KURUALİ YAŞAR &#8211; </span><span class="news-detail-cover-post-info-author author" data-v-6d18e1bf="">İSLAM DALP</span></h4>
<h4 class="news-detail-cover-spot">Son yıllarda akademik alanda medyada dinin temsil biçimleriyle ilgili çalışmalar görmeye başladık. Bu çalışmalar görsel, işitsel, basılı ya da dijital medyadaki yayınlar üzerinden “medya-din” ilişkisini sorguluyor. Medya, dinin tebliğ görevini mi üstlenmeye başladı? Televizyonun ticari yapısı, dinin maneviyatıyla birleştiğinde ortaya çıkan “medyatik söylem” dine mi zarar veriyor, topluma mı? Ülkemizde TRT’den günümüze dinî içerikli programlar özellikle işin içine “reyting kaygısı” girince nasıl bir değişime uğradı? Bu sorulardan yola çıkarak İlahiyat mezunu bir medya çalışanı olan İsmihan Şimşek ile yakın zamanda savunduğu “Televizyon Vaizliği” tezini konuştuk.</h4>
</div>
</div>
<div class="detail-pho-content news-detail-content">
<div id="dynamic-context">
<h4 class="non-card" data-card-id="e58bcddc-a9b1-497c-1a91-9276af4b7164" data-card-type="Text">Tezinizde neden “televizyon vaizliği” çalışmak istediniz, bu fikir nasıl ortaya çıktı?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="e58bcddc-a9b1-497c-1a91-9276af4b7164" data-card-type="Text">Babam imam, ilkokuldan itibaren “Sen imam kızısın, şunu yapamazsın” gibi ifadelerle büyüdüm. 28 Şubat döneminde ise imam hatip lisesinde öğrenciydim. O günlerde okula alınmadık, eylem yaptık, derken sürekli bir ötekileştirmeyle karşılaştım. Liseyi zar zor bitirebildim ve başörtü sorunu yüzünden 10 yıl boyunca üniversiteye gidemedim. Bu sürede farklı alanlarda kendimi yetiştirmeye çalıştım.</p>
<p class="non-card" data-card-id="e58bcddc-a9b1-497c-1a91-9276af4b7164" data-card-type="Text">Dergilere yazılar gönderiyordum. Sonra bir dergide yazı yazmam istendi, ardından röportaj yapmaya başladım. Böylece medya sektöründe çalışmaya başlamış oldum. Bu arada üniversitede -sadece ilahiyatlarda- başörtü sorunu çözüldü ve ilahiyat okudum.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-49ed7f2a=""><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/04/24/01/22/resized_4c285-fb6c4935adobestock_11916431.jpeg" alt="TRT tekelinin ortadan kalkmasından sonra birçok farklı televizyon açıldı. TGRT, Kanal 7, Samanyolu TV, Mehtap TV, TV5 vb. gibi dinî yönelimli ve muhafazakâr kanallar da kuruldu. Bu durum dinî kesimlerin medya araçlarına olan olumsuz ve çekimser yaklaşımlarının yıkılışını da ifade ediyor." width="437" height="290" data-v-40c6c337="" /></div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-49ed7f2a=""><span class="title" data-v-9376991a="">TRT tekelinin ortadan kalkmasından sonra birçok farklı televizyon açıldı. TGRT, Kanal 7, Samanyolu TV, Mehtap TV, TV5 vb. gibi dinî yönelimli ve muhafazakâr kanallar da kuruldu. Bu durum dinî kesimlerin medya araçlarına olan olumsuz ve çekimser yaklaşımlarının yıkılışını da ifade ediyor.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="42939ffa-bd64-464b-dcf9-09be83b208bb" data-card-type="Text">Mesleğe medyayla başlamış olduğum ve lisedeyken de hep iletişim okumak istediğimden iki alanı birleştirmeye karar verdim. Dini öteleyen uzunca bir dönemden sonra özel ve tematik televizyonlarda ilahiyatçı akademisyenlerin yer almaya başlaması, bunun reyting aldığının keşfedilmesiyle merkez medyanın olayı sahiplenmesi, özellikle gündüz kuşağı kadın programlarında dinî konulara yer verilmesi, daha derinlikli konuların ise gece programlarındaki oturumlarda karşıt görüşlü akademisyenlerin bir araya getirilerek tartışmaya açılması dikkatimi çekmeye başladı.</p>
<p class="non-card" data-card-id="42939ffa-bd64-464b-dcf9-09be83b208bb" data-card-type="Text">Dinle ilgili her şeyin itibarsızlaştırıldığı ve konuşulmadığı bir dönemden rahatça konuşabilir bir döneme gelmiştik. Dinin magazinel ve popüler yönünün ekranda nasıl işlendiğine dikkat etmeye ve bazı programları özellikle takip etmeye başladım.</p>
<p class="non-card" data-card-id="42939ffa-bd64-464b-dcf9-09be83b208bb" data-card-type="Text">Alanla ilgili çok az kaynak var. Derleyip toparlayan, makale, tez, kitap çalışan pek yok. Ben de -ülkemiz için söylüyorum- sınırlı bir alanda dolaştım.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="3721fc48-b309-490a-f2f6-2eb59af197f9" data-card-type="Text">Televizyon vaizi kavramıyla başlayalım, böyle bir tanım var mıydı?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="3721fc48-b309-490a-f2f6-2eb59af197f9" data-card-type="Text">Medya vaizi kavramı epeydir var aslında, yurt dışında daha yoğun kullanılıyor.</p>
<blockquote data-card-id="af610db4-3b59-4cfb-9010-e5f390155b68" data-card-type="Blockquote"><p>Televangelizm, televizyon ve evangelizm kelimesinden türeyen bir terim. Dinsel kuruluşların faaliyetlerini halka ulaştırmak için arabuluculuk ediyorlar.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="c76dca67-ded7-4ded-9bcb-ffed32b03e60" data-card-type="Text">Fakat ben kavramı sadece televizyon bazında ele almak istedim. Bunun başka ayakları da var tabii ki, hocalara gazetelerde bir köşe ayrılıyor, birtakım cemaatler ve tarikatlar video ve teyp kasetleri çıkartıyor. Günümüzde ise dijital platforma evrildi iş. Özellikle yurt dışında YouTuber vaizler var. O kısım da ayrıca işlenmeli. Ülkemiz için “televizyon vaizliği” kavramı bu tezle ortaya çıkmış olabilir.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="c76dca67-ded7-4ded-9bcb-ffed32b03e60" data-card-type="Text">Kimleri kastediyorsunuz bu kavramla, TRT’den başlayıp örneklerle günümüze kadar gelsek?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="c76dca67-ded7-4ded-9bcb-ffed32b03e60" data-card-type="Text">1975 yılı televizyonda dinî yayınlar açısından bir milat. O dönem TRT’nin başında <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Yal%C3%A7%C4%B1nta%C5%9F" target="_blank" rel="nofollow noopener noreferrer">Nevzat Yalçıntaş</a> var. İlk kez İftara Doğru adlı bir program ile dinî yayınlara yer verilmeye başlanıyor. Yarım saatliğine de olsa ilk kez televizyondan ilahiler, sohbetler, Kur’an ve ezan sesleri duyuluyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="c76dca67-ded7-4ded-9bcb-ffed32b03e60" data-card-type="Text">Sonrasında perşembeyi cumaya bağlayan gece Asaf Demirbaş-Agâh Çubukçu tarafından sunulan İnanç Dünyası programı var. Çok kısıtlı bir sürede halkın din ihtiyacına karşılık gelecek mevzulardan ziyade resmî ideolojinin izin verdiği kadar bir yayın yapılıyor.</p>
<blockquote data-card-id="969e51df-1d2e-45c9-943c-5ecfeda7bb48" data-card-type="Blockquote"><p>Ekrandaki yansıması “Din vicdanda, Allah ile insan arasındadır ve başka bir alana geçmez, başka bir alana müdahale etmez” şeklinde oluyor.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="ea62ab7b-5a6e-4b26-a113-c73eb97f507b" data-card-type="Text">Konular vergi ödemenin önemi, kâinat sevgisi gibi başlıklardan öteye gitmiyor. Biz şu anda hep ilmihal bilgisi veriliyor diye eleştiriyoruz ama o zaman o da yok. Tamamen, sevelim sevilelim modunda ilerleyen bir program.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="ea62ab7b-5a6e-4b26-a113-c73eb97f507b" data-card-type="Text">Peki bu dönemde vaiz ön planda mı?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="ea62ab7b-5a6e-4b26-a113-c73eb97f507b" data-card-type="Text">Aslında o günden bugüne medyanın dili de değişti. TRT’nin tek kanallı döneminde ne kadar cafcaflı bir program yapabilirsiniz ki!</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-49ed7f2a=""><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/04/24/01/55/resized_22dd1-bf71d810adobestock_184663127.jpeg" alt="Televizyon rekabet gerektiriyor ve daha fazla dikkat çekmek için farklı şeyler deneniyor. Böyle olunca da vaiz rakiplerinden sıyrılmak için bir şekilde kendini ön plana atıyor. " width="513" height="328" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-49ed7f2a=""><span class="title" data-v-9376991a="">Televizyon rekabet gerektiriyor ve daha fazla dikkat çekmek için farklı şeyler deneniyor. Böyle olunca da vaiz rakiplerinden sıyrılmak için bir şekilde kendini ön plana atıyor.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="215d154e-05d2-49c7-6cde-e6dcf08a22c0" data-card-type="Text">Zaten ne koysanız izleniyor ve başka bir rakibiniz yok. O nedenle vaiz çok da ön planda değil.İnteraktif bir durum da yok, anlatılıyor ve bitiyor. Şu an programlar sunucunun ve konukların iç içe olduğu hatta farklı materyallerin de kullanıldığı bir hâl aldı.</p>
<p class="non-card" data-card-id="215d154e-05d2-49c7-6cde-e6dcf08a22c0" data-card-type="Text">Televizyon rekabet gerektiriyor ve daha fazla dikkat çekmek için farklı şeyler deneniyor. Böyle olunca da vaiz rakiplerinden sıyrılmak için bir şekilde kendini ön plana atıyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="05d6505a-458b-47f8-5674-97e06842ccb6" data-card-type="Text">Yani her şey 90’lı yıllarda özel televizyonların açılmasıyla başlıyor diyebilir miyiz?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="05d6505a-458b-47f8-5674-97e06842ccb6" data-card-type="Text">TRT tekelinin ortadan kalkmasından sonra birçok farklı televizyon açıldı. TGRT, Kanal 7, Samanyolu TV, Mehtap TV, TV5 vb. dinî yönelimli ve muhafazakâr kanallar da kuruldu. Bu durum dinî kesimlerin medya araçlarına olan olumsuz ve çekimser yaklaşımlarının yıkılışını da ifade ediyor.</p>
<h4 data-card-id="05d6505a-458b-47f8-5674-97e06842ccb6" data-card-type="Text">Muhafazakârlar kendi televizyonlarına sahip çıktı, hatta her eve televizyon girmiş oldu.</h4>
<p class="non-card" data-card-id="05d6505a-458b-47f8-5674-97e06842ccb6" data-card-type="Text">Burası çok önemli aslında. O zamanlar mütedeyyin kesimden evlerine televizyon almayan insanlar vardı. Ben yılbaşı gecesi televizyonun misafir odasına kilitlendiği bir aileden geliyorum mesela. Eskiden böyleydi, şu anda öyle bir şey yok. Televizyona olan mesafe o dönem kırılıyor.</p>
<blockquote data-card-id="2e2a1877-8013-4dd9-b267-f9773af52d62" data-card-type="Blockquote"><p>Video ve teyp kasetleriyle ulaşılan vaazlar bir anda daha çok kitleye ulaşabilen, daha çok konuşulan ve çok daha kolay ve hızlı ulaşılabilir bir mecraya geçiş yapılmış oldu. Medyanın yalnızca haber, eğlence, bilgi edinme amaçlı değil, aynı zamanda dinî tebliğ amaçlı da kullanılabileceğinin önü açılmış oldu.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="dea14363-34da-417b-dae9-94986c8bb1b2" data-card-type="Text">TGRT’de Orhan Karmış’ın başlattığı “tefsir” dersleri daha sonraları merkez medyanın keşfettiği Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz’ın popüler/magazinel vaazları ile farklı bir forma bürünerek devam etti.</p>
</div>
<div>
<p>Çalışmanızda “popstar vaiz” kavramıyla da karşılaşıyoruz. Her televizyon vaizi aynı zamanda popstar vaiz mi?</p>
<p class="non-card" data-card-id="b8173cc7-16bb-441b-d75d-0fca0ea4cac2" data-card-type="Text">Reytingi yüksek hocalara popstar diyorum aslında. Böyle bir ayrım yapmak gerekiyor çünkü televizyona çıkan her hoca popstar değil.</p>
<blockquote data-card-id="150585f3-6ce6-4333-0225-3f854242eb8e" data-card-type="Blockquote"><p>Konukluktan sunuculuğa geçmiş, artık kendi programlarını yapar hâle gelmiş, televizyonda ona özel bir zaman dilimi ayrılmış, fanları olan, konferanslar ve seminerler veren, belediyelere çağrılan, oralara özel takipçileri gelen hocalar var.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="05d6f03c-3b8e-4ac6-a00f-0560005536fb" data-card-type="Text">Tezi hazırlarken yaptığım röportajlarda Nihat Hatipoğlu’nun Anadolu’da ve yurt dışında hava alanlarında nasıl karşılandığını anlattığı bölümler var. Tarkan nasıl karşılanıyorsa o da öyle karşılanıyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="05d6f03c-3b8e-4ac6-a00f-0560005536fb" data-card-type="Text">Dolayısıyla star.</h4>
<p class="non-card" data-card-id="05d6f03c-3b8e-4ac6-a00f-0560005536fb" data-card-type="Text">Onunla fotoğraf çektirmek, ondan imza almak için bekleyen, onu görünce ağlayanlar var. Tüm bunlardan sonra star diyebiliriz.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-large" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card redactor-layout-large" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-49ed7f2a=""><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/04/16/01/05/resized_00fbb-0fff7bbdimg_4282.jpg" alt="Onunla fotoğraf çektirmek, ondan imza almak için bekleyen, onu görünce ağlayanlar var. Tüm bunlardan sonra star diyebiliriz." width="477" height="313" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-49ed7f2a=""><span class="title" data-v-9376991a="">Onunla fotoğraf çektirmek, ondan imza almak için bekleyen, onu görünce ağlayanlar var. Tüm bunlardan sonra star diyebiliriz.</span></figcaption></figure>
<h4 class="non-card" data-card-id="1d7c8a5a-502a-4115-7f8e-56f22f14910f" data-card-type="Text">Stara örnek sadece Nihat Hatipoğlu’nu mu verebiliriz? Mesela Mustafa Karataş Hoca?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="1d7c8a5a-502a-4115-7f8e-56f22f14910f" data-card-type="Text">Onu da sayabiliriz. Fakat üslubu, dili, bilgiyi aktarım biçimi, insanlarla ilişki kurma biçimi Hatipoğlu’ndan oldukça farklıdır.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="1d7c8a5a-502a-4115-7f8e-56f22f14910f" data-card-type="Text"><strong>Peki ortak yanları neler televizyon vaizlerinin?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="1d7c8a5a-502a-4115-7f8e-56f22f14910f" data-card-type="Text">Sadece bu iki hocanın değil, hepsinin en önemli ortak yanı medyanın dilini çözmüş olmalarıdır. İnsanlar ne ister, ekran ne ister, ben ne vermeliyim, benim buradaki devamlılığımı ne sağlar&#8230; Bunların hepsini çok iyi biliyor ve kullanıyorlar.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="1d7c8a5a-502a-4115-7f8e-56f22f14910f" data-card-type="Text"><strong>Gündüz kuşağındaki kadın programlarına katılmaları ve sonra kendileri program yapmaları da ortak özellikleri değil mi?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="1d7c8a5a-502a-4115-7f8e-56f22f14910f" data-card-type="Text">Aslında ilk olarak kendi programlarıyla başlıyorlar. Ama çok göz önünde değiller. Mesela Mustafa Karataş Kanal 7’de Hadislerle Peygamberimiz diye bir program yapmış.</p>
<p class="non-card" data-card-id="1d7c8a5a-502a-4115-7f8e-56f22f14910f" data-card-type="Text">Fakat Mustafa Hoca’nın asıl çıkışı Nur Ertürk ile Her Sabah programı. Burada o kadar çok seviliyor, rağbet görüyor ve reyting alıyor ki başka kanallara transfer oluyor.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-49ed7f2a=""><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/04/16/01/21/resized_70e73-d9dc7619maxresdefault.jpg" alt="Mesela Mustafa Karataş Kanal 7’de Hadislerle Peygamberimiz diye bir program yapmış. Fakat Mustafa Hoca’nın asıl çıkışı Nur Ertürk ile Her Sabah programı. Burada o kadar çok seviliyor, rağbet görüyor ve reyting alıyor ki başka kanallara transfer oluyor." width="389" height="353" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-49ed7f2a=""><span class="title" data-v-9376991a="">Mesela Mustafa Karataş Kanal 7’de Hadislerle Peygamberimiz diye bir program yapmış. Fakat Mustafa Hoca’nın asıl çıkışı Nur Ertürk ile Her Sabah programı. Burada o kadar çok seviliyor, rağbet görüyor ve reyting alıyor ki başka kanallara transfer oluyor.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text">Karataş’ın güzel yönlerinden birisi de uçlarda dolaşmayan bir hoca olması. Herhangi bir taraftan aşırı tepki almayan, daha orta yoldan ilerleyen, üslup olarak da uç bir dili tercih etmeyen biri.</p>
<p class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text">Nihat Hatipoğlu da Star kanalında yaptığı bir programdan sonra reyting aldığı için kendi programlarını yapmaya başlıyor.</p>
<blockquote data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text"><p>Her ikisi de bir başka akademisyen ya da hocayla karşı karşıya getirilmeyi asla kabul etmiyor. Çünkü bunun insanlara bir faydası olmadığını, seyircilerin kafalarını karıştırmaktan başka işe yaramadığını söylüyorlar.</p></blockquote>
<h4 class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text"><strong>Ülkemizdeki dinî televizyon yayıncılığını kaça ayırırsınız?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text">1970-1980’lerde TRT ile birlikte bir süreç başladı, ardından özel televizyon kanalları kuruldu, daha sonra tematik yayın yapan kanallarla devam etti. Mütedeyyin kesim diyebileceğimiz kişiler de kendilerine kanallar açtılar ve bunlarla birlikte dinî yayınlar kendine yeni bir alan buldu.</p>
<p class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text">Bunun ilki Mehmet Görmez’in Kanal 7’de yaptığı Huzur Sohbetleri isimli konuklu programı. Aynı dönem TGRT Orhan Karmış ile Tefsir Dersi başlıyor, ardından da Huzura Doğru’yu yapıyorlar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text">Bu programda hem tefsir bölümü var hem de İslam’ın diğer alanlarıyla ilgili küçük bölümler. Bazı hocaların tematik kanallardan merkez medyaya geçişiyle birlikte bu programların arttığı noktada asıl soruyu sormaya başlıyoruz.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text"><strong>Dinin de medyanın da bir dili var. İkisinin birleştiği noktada dinsel söylem nasıl medyatikleşiyor?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="e4b1d3a1-d9f5-4d67-a405-492c10e2549f" data-card-type="Text">Dinin dili dediğimiz şey nebevi tebliğ metodudur. Efendimizin tebliğ metodu neyse bizim insanlara dini anlatmadaki metodumuz da bu şekilde olmalı. O, popüler bir dil kullanmadı.</p>
<blockquote class="redactor-layout-right-fixed" data-card-id="2337b48c-32a1-4aef-98cc-1c75f00b0fe6" data-card-type="Blockquote"><p>Örneğin Arap Yarımadası’nda o dönem şiir çok popüler. “Ben daha çok insana ulaşmak için bu yöntemi kullanmalıyım” demedi. Fakat siz nebevi metotla ilerlediğinizde akla ve kalbe hitap etmek ve daha derinlikli bir şey sunmak zorundasınız. İnsanların zihin dünyasını ve yaşam biçimini değiştirmeye yönelik bir söylemle ortaya çıkmanız gerekiyor. Bu, medyada olduğu zaman böyle bir derinliği kaldıramıyor.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Televizyon bir eğlence aracı. Aldığı her mesajı daha basitleştirerek, onu kendi anlamından kopararak, silikleştirerek sunmaya başlıyor. Ve daha dikkat çekici duygulara ve içgüdülere hitap eden bir tarza dönüştürüyor. Televizyonda güldürürseniz, ağlatırsanız, korkutursanız, daha çok dikkat çeker ve izlenirsiniz. Bu hemen hemen her yerde böyle. Bir konferansta da birisi size bunları yaptığında dikkatleri üzerine çeker. Medyanın dili popüler bir dil ve bu içgüdülerden besleniyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Dinin anlamını basitleştiriyor, geriye sadece semboller kalıyor. Semboller, ilmihal bilgisi ve dinî ritüeller üzerinden din anlatılmaya başlanıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Ekranda anlatılan din aslında bireysel bir dindarlık. Yani insanlar “Ben şunu giyersem, tırnağımı böyle kesersem günah olur mu? Kaynanam bana şunu yaptı, ben ona şunu dedim, günah olur mu?” gibi sorular soracak, cevaplayacaksınız, ya ilmihal bilgileri vereceksiniz ya da metafiziksel konular üzerinden ilerleyeceksiniz. Yani büyü, cin, melekler, ahiret vs.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Bu gibi bilinmeyen alanlarla da dikkat çekebilirsiniz. Bu programlara bakın; faizin, toplumsal konuların ya da siyasetle ilgili bir şeyin hiç konuşulmadığını görürsünüz. İslam bir bütün aslında, hayatın her alanıyla ilgili bir mesajı var. Fakat biz ekranlarda bireysel dindarlığı görüyoruz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Diğer konular konuşulmuyor çünkü onlar konuşulmaya başlandığında size büyük sorumluluk yükler. Bu sorumluluğun altına da kimse girmek istemiyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Peki diyelim ki bunlar konuşulmaya başlandı, izlenir mi?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Televizyon izleyicisi bunları seyretmez tabii. Onlar ne istiyorsa televizyonda o veriliyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Anadolu’daki bir teyzeyi toplumsal meselelerden çok, orucunu neyin bozacağı ilgilendiriyor.</h4>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Burada şunu görmek lazım, acaba İslam bunu mu istiyor? Yani isteneni ver mi diyor, yoksa başka bir yaşam biçimi mi sunuyor? Sen televizyondan bunu anlatıyorsun, sadece lokal yaralara çözüm olabiliyorsun ama İslam’ın istediği bu değil. İslam’ın istediği başka bir zihin, başka bir yaşam biçimi ve ideal insan aslında. İnsan-ı kâmil dediğimiz o yolda insanın ilerleyişi. Tebliğ metodu da böyle ilerliyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Efendimiz döneminde de kimse gelip bir soru sorup ayrılmıyor. Çünkü hayatımız birkaç sorunun cevabından ibaret değil. Efendimizin dizinin dibinde sahabeler yetişiyor. Bedevilerle olan iletişimi de var hadislerde Efendimizin. Müslüman olmuş, “Ben ne yapayım?” diye soruyor, “Sen namazını kıl, orucunu tut, annene iyi davran” diye de cevaplar alıyor. Böyle bir yaklaşım da var tabii. Aslında herkesin kendi potansiyeline göre bir tebliğ metodu var. Ama İslam “Senin potansiyelin bu, burada kal” demiyor. O potansiyeli geliştirmek üzere bir metodu var.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61cd1faf-6f48-4ec1-5ccf-fd4c5edc88e9" data-card-type="Text">Fakat televizyon vaizliğinde biz bunu göremiyoruz, orada sadece sorulan sorulara cevap veriliyor ve kişi orada bırakılıyor. Programlarda görmüşsünüzdür, programa telefonla bağlandığı için heyecandan konuşamayan insanlar var. Vaiz oradaki cevabın ya da anlatılanın önüne geçiyor.</p>
<blockquote data-card-id="a4483a6d-7a24-4766-c76e-897c6e927664" data-card-type="Blockquote"><p>Neil Postman’ın bunu Tanrı’nın değil, vaizin putlaştırılması ve vaizlerin mesajın önüne geçiyor olması diye ifade ettiği güzel bir yaklaşımı vardır.</p></blockquote>
<h4 class="non-card" data-card-id="bb6f00c6-ee61-43a4-6767-61a2d8d8fabc" data-card-type="Text"><strong>Bu yurt dışındaki programlar için de geçerli değil mi, sonuçta onlar da reyting esaslı?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="bb6f00c6-ee61-43a4-6767-61a2d8d8fabc" data-card-type="Text">Yurt dışında daha da abartılı. Orada misyonerlik faaliyetleri için sabahtan akşama kadar vaaz verilen misyoner kanalları var. Bu televizyon kanallarında ritüeller, kendi dinlerine ait törenler yapıyorlar ve sürekli olarak bir vaaz hâlindeler. Onların bizden farkı tüm dünyaya karşı bir çağrılarının olması ve diğer dinlere karşı nefret söylemleri çok baskın.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="bb6f00c6-ee61-43a4-6767-61a2d8d8fabc" data-card-type="Text">Hocalarla yaptığınız söyleşilerde dikkatimizi çeken önemli bir nokta da onların ekranda konuşmayı bir hizmet olarak görüyor olmalarıydı.</h4>
<p class="non-card" data-card-id="bb6f00c6-ee61-43a4-6767-61a2d8d8fabc" data-card-type="Text">Mustafa Karataş ve Nihat Hatipoğlu ekrana çıkmayı hizmet olarak görüyorlar. Hatta Caner Taslaman daha da ileri giderek, “Hiçbir televizyon programından, konferanstan vs. para talep etmem, bu benim kendimce tebliğ metodum. Ahirette bir şey kazanacaksam, ne kadar çok konuşursam o kadar iyi” diye düşünüyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="bb6f00c6-ee61-43a4-6767-61a2d8d8fabc" data-card-type="Text">Sadece hocalar değil, medyaya konuk olan herkes kendinden taviz veriyor ve bu tavizi verdikçe de ekranda kalabiliyor. Hocalar ise dinî bilgiden taviz veriyor, diyebilir miyiz?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="bb6f00c6-ee61-43a4-6767-61a2d8d8fabc" data-card-type="Text">Hocalara sorsak bunu, onlar kendilerinden ve dinden taviz vermediklerini söyleyeceklerdir. “Bana sorulan ne varsa onu cevaplıyorum ve verdiğim cevaplarda İslam’a aykırı bir şey yok” diyorlar. Birçok konu diyelim ki bir kadının kaynanasıyla olan ilişkisi üzerinden bir soruyla birlikte anlatılmaya çalışılıyor ve bu mahrem bilgilere şahit oluyoruz.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-large" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card redactor-layout-large" data-v-49ed7f2a="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-49ed7f2a=""><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/04/16/01/33/resized_46b0e-7c789b90449_11.jpg" alt="Hocalara sorsak bunu, onlar kendilerinden ve dinden taviz vermediklerini söyleyeceklerdir. “Bana sorulan ne varsa onu cevaplıyorum ve verdiğim cevaplarda İslam’a aykırı bir şey yok” diyorlar. Birçok konu diyelim ki bir kadının kaynanasıyla olan ilişkisi üzerinden bir soruyla birlikte anlatılmaya çalışılıyor ve bu mahrem bilgilere şahit oluyoruz. " width="470" height="315" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-49ed7f2a=""><span class="title" data-v-9376991a="">Hocalara sorsak bunu, onlar kendilerinden ve dinden taviz vermediklerini söyleyeceklerdir. “Bana sorulan ne varsa onu cevaplıyorum ve verdiğim cevaplarda İslam’a aykırı bir şey yok” diyorlar. Birçok konu diyelim ki bir kadının kaynanasıyla olan ilişkisi üzerinden bir soruyla birlikte anlatılmaya çalışılıyor ve bu mahrem bilgilere şahit oluyoruz.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Birden kendimizi bir günah çıkarma ritüelinin içinde buluyoruz. İnsanlar her şeylerini herkesin önünde paylaşabiliyorlar. Buna programa gelen diğer konuklar da dâhil. Yöntem bu mu olmalı? Bunu tartışmamız gerekiyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">O zaman televizyon vaizlerinin bu tutumu, dinî bilgiyi tehdit altına alıyor.</h4>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Ekranlarda görünmesi, bu kadar çok tartışılması ve konuşulması gösterişçi bir dindarlık ortaya çıkardı. Sadece semboller, ritüeller üzerinden ilerleyen bir din anlayışı gittikçe yayılmaya başladı. Din aslında o kadar da sorumluluk yüklemiyormuş düşüncesi ortaya çıktı. Evet, İslam kolay bir din, sadece abdest alıp namaz kılmaktan ibaret de değil. Onun dışında din dili çok fazla magazinel bir dile evrildi.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Mesela bazı dinî programlara ünlü kişiler de konuk olup sohbete dâhil oluyor ve soru sorarak bilgi almak istiyor. Şarkıcı Mustafa Ceceli’nin TRT’de ramazan programına katılıp ezan okuması, Hatipoğlu’nun televizyon programına oyuncu Sibel Turnagöl’ün telefonla bağlanıp “Oruçluyken denize girilir mi?” sorusunu sorması, şarkıcı Yusuf Güney’in yine Nihat Hatipoğlu’nun programına katılıp nazarla ilgili bir sorudan sonra nazara inandığını ve nazardan dolayı bazen rahatsızlandığını anlatması popüler din dilinin magazinel boyutuna örnek olarak verilebilir.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Bunun topluma ne gibi zararları olduğunu söyleyebiliriz?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">İnsanlar artık dinî bilgiyi kitaplardan, mahallesindeki hocadan ya da Diyanet’ten almayıp, televizyonu açıp ona bir telefonla ulaşıyor. Dinî bilginin bu kadar hızlı ve kolay ulaşılabilir olması o derinliği yok ediyor. Dinin yüzeyde kalması en büyük tehlike ve topluma büyük zarar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Dinî bilgi magazinleşiyor, ticarileşiyor, enformasyona dönüşüyor, bilgi yerine bilgi veren kutsallaşıyor, farklı görüşler kafa karışıklığı yaratıyor, gösterişçi dindarlık artıyor. Yani dinin hakikati insanlara ulaştırma hedefi medyanın ticari kaygısı ile çatışıyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text"><strong>Bu, televizyonla mı alakalı? Bireyler neden kendilerini geliştirmiyor da televizyondan öğrenmek istiyorlar?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Yine aslında insanların ne istediğiyle ilgili. Bir insanın ontolojik dertleri varsa, “Ben neden yaşıyorum, bu dünyaya neden geldim, ne yapıyorum?” gibi soruları soruyorsa zaten bunun peşinde koşmuyor. Bunları doğru anlamaya yönelik okumalar yapıyor, başka şeylerin peşine düşüyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Yüzeysel dindarlık sadece vicdan rahatlatmaya dönük bir dindarlık. Bunlar yapılması gerekenler ve ben bu kurallara uydum diye düşünüyor. Bunları yaparsam cennete, yapmazsam cehenneme gideceğim diye izliyor. Hiçbir programda ontolojik sorunlar konuşulmuyor. Araştırmalara baktığımızda da liseyi imam hatipte okumuş, ilahiyat okumuş, ailesinden dinî eğitimler almış, dinî hassasiyetlere sahip kişilerin bu hocalara rağbet etmediklerini ve onları güvenilir bulmadıklarını görüyoruz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Yapılan RTÜK araştırmalarında da çıkan sonuçlar böyle. Televizyon vaizlerinin hitap ettiği kitle, televizyonun hitap ettiği kitle. Din o sektörün, o pazarın metası. Metalaştırmak dini mahiyetinden koparıyor.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text"><strong>Peki hem dine zarar vermeyen hem de insanların nasiplenebileceği nasıl bir format olmalı?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Bunu yapacak cesur yürekli bir medya sahibi var mı, ben ondan emin değilim. Çünkü reyting olmadan medya kurumu ayakta kalamaz. Siz televizyona ne koyarsanız koyun reyting almak için koyarsınız ve bu, para demektir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Bir babayiğit çıkacak ve ben bunlara itibar etmiyorum, ben insanlara faydalı olabilecek bir program yapıyorum dese onun izleyicisi az önce anlattığım soruları soran kişiler olur. O kitle de zaten üçü beşi geçmiyor. Yani hayatla ve kendisiyle ilgili bir derdi olan insanlar çok az.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text"><strong>Diyanet TV bu formatı yakalayabildi mi sizce? Reyting kaygısı yok ve popüler hocaları değil, alanında uzman hocaları çıkardıkları çok sayıda program da yapılıyor?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Diyanet TV’de çok güzel programlar var, yok değil. Ama şöyle bir mantık hatasına düşmemeliyiz. Televizyon bir tebliğ aracı değil. Buradan çıkarsak eğer televizyonun başka alanlarda faydalı kullanılabileceği kanallar bulunabilir. Diyanet TV de belki böyle bir misyonu tamamlıyordur.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Orayı izleyip de hayatım değişti, “Şununla ilgili böyle bir yaklaşımım vardı ve tamamen başka bir şey düşünüyorum artık” gibi şeyler olacağını pek zannetmiyorum. Baştan beri söylediğim şey: İslam insanların hayatını değiştirir. Ama bu televizyon yoluyla olmaz. Nasiplendiğimiz şeyler de olabilir. Mesela kader konusu tartışılıyordur, oradan bir şey duyarsınız, bununla ilgili bir kitap okursunuz, derken öğrenilen bir şey olur. İlla ki faydalananlar olmuştur.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Dinî alan söz konusu olduğunda medyayla ilgili beklentilerimizi normal bir yere çekmemiz gerekiyor. Dinî pratikleri insanların oradan öğrendiklerini düşünebiliriz belki de&#8230;</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Ama bu dinin sulandırılmasına neden oluyor. Bazen öyle şeyler yapıldı ki reyting kaygısıyla, iş başka bir yere, şova doğru gitti. İsim vermemize gerek yok, takip ettiyseniz siz de tahmin edersiniz.</p>
<h4 class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text"><strong>Son olarak bu programların hedef kitlesini konuşalım?</strong></h4>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Dinî programları izleyenlerin büyük çoğunluğu 45 yaş üstü, bunların yarısından çoğu kadın. 09.00-18.00 arasındaki saat diliminde daha çok kadınların, reytinglere baktığımızda da ev hanımlarının izlediğini görüyoruz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="61da74e0-523a-4e21-f003-ede4e8be78fd" data-card-type="Text">Eğitim durumu arttıkça bu programlar pek izlenmiyor. Genç nesil de izlemiyor. Burada önemli bir soru da gençlere dinin nasıl anlatılacağı! Şu an en çok internetten ulaşabiliyoruz onlara, peki bu dijital alanda yapılan işler onları ne kadar yakalıyor?</p>
</div>
<p>Aldığım yer:https://www.gzt.com/nihayet/sizin-de-bir-popstar-vaiziniz-var-mi-3533099</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sizin-de-bir-popstar-vaiziniz-var-mi/">Sizin de bir “Popstar Vaiz”iniz var mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sizin-de-bir-popstar-vaiziniz-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaraları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[narsist kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[nezaket]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="458" height="304" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></p>
<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah programlarından da kesinlikle uzak durulmalı. İnsanı çok fazla kötülükle tanıştıran ve çok kötü bir dünyada yaşadığımız hissini uyandıran, adeta insanın iradesini felç eden yapımlar bizi umutsuzluğa ve tükenmişliğe sürükleyebiliyor.</p>
<p>İlle de televizyon seyredeceksek insana umut veren, insanın içini insani duygularla ışıtan, ısıtan yapımlara ağırlık verelim. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı yapımlar bir süre sonra adaletli bir dünyaya duyduğumuz inancı zedeliyor ve bizi her an teyakkuzda her an kötülük bekleyen endişeli, vehimli insanlara dönüştürüyor. Bu konuda yapılan sayısız çalışmanın gösterdiği bir gerçek var; televizyon karşısında geçirdiğimiz saatler depresyona dönüşen saatlerdir, ne kadar ekran karşısındaysanız o kadar depresyona girersiniz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İroniktir; en çok onay alan insanlar genellikle başkasının onayını aramayan insanlardır. Mutluluk, onay arama ihtiyacının yokluğudur. Wayne W. Dyer, Hatalı Alanlarınız kitabında buna ilişkin bir fabl aktarır; “Büyük bir kedi, kendi kuyruğunu kovalayan küçük bir kediye sormuş: ‘Neden kuyruğunu kovalıyorsun?’ Yavru kedi yanıt vermiş: ‘Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladığımda mutluluğa ulaşacağım.’ Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş: ‘Gençken ben de evrenin sorunlarına ilgi duymuş ve mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu fark ettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam hep peşimden geliyor.”</p>
<p>Buna rağmen, tek başına bir mutluluk da en olmayacak şeydir. Üç şey var ki vermeden alamazsınız, size dönmesi için önce onu başkasına vermeniz lazım: Mutluluk, huzur, özgürlük. Bunları bir başkasına verirseniz size misliyle döner. Esirger ve o konuda cimrilik ederseniz siz de ondan mahrum kalırsınız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adorno “Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de onaylamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.” demişti. Ün insanın elinden biricik sermayesini, kendi özgün hayatını çekip alır. Herkesin bir başkası tarafından doyurulmayı, ihtimam görmeyi beklediği bir çağda yaşıyoruz. Narsistik benliklerimize o kadar sevdalıyız ki herkes bize bakıp özen göstermeli diye düşünüyoruz. Çünkü zamanında yeterince özen görmedik, yeterince başkasının gözlerinde aynalanmadık, sevilmeye layık bir kendiliğin yansımasını göremedik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir gün bir hanımefendi bana şöyle demişti : “Hayatımda iyi giden hiçbir şey yok. Bir sürü şey berbat, fakat ben falanca ilacı aldığım için kendimi berbat bir neşede hissediyorum ve kendime çok öfkeleniyorum. Neşe duyacak hiçbir şey yok.” Bu sahte neşe, yani olmamışlığın neşesi, alkolle, maddelerle, uyuşturucularla, sahte yaşantılarla, çok güzel yemekler yiyerek, harika yerlere giderek onun fotoğraflarını insanların gözüne dayayacak şekilde paylaşarak.. Bütün bunlar bize, gerçek yaşanmışlığın verdiği, eziyetin sonrasında gelen rahatlamanın, mutluluğun tadını vermiyor. Mutluluk dediğimiz şey gelir, gider.</p>
<p>Bazen bir haber alırız, üzülürüz, karalar bağlarız, içimiz kan ağlar. Bazen bir haber alırız, içimiz içimize sığmaz. Sürekli bir hal olarak belki bir itminan halinden bahsedersek, sadece insan ilişkileriyle sınırlı olmayan, insanın bu dünyadaki macerasını metafizik bir bakış açısından da anlamlandıracak bir bakışa ihtiyaç var.”Mutluluk, bizatihi kendisi için istenen, hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen iyiliktir. Onun ötesinde insanın elde edebileceği hiçbir şey yoktur.” Diye tanımlamıştı mutluluğu Fârâbî.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Selfie Sendromu&#8221; ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşırı meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Elbette sosyal medyanın “gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etkileşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükülen ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz.</p>
<p>Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna ”ahlaki sığlaşma varsayımı” diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimlerimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapılmış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde öncekilere oranla çok daha yüksek puanlar aldığını gösteriyor. Dünyanın yeni veba salgını; bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Titus Burckhardt Aklın Aynası&#8217;nda İslam&#8217;ın güzellik algısına “&#8230; güzellik rasyonel düşünce süzgecinden geçmeksizin nefse işler ve birçok inanan kişi açısından katıksız bir doktrin olmaktan çok doğrudan bir anlatıdır. Güzellik dinin canı, eti; teoloji, yasa ve etik ise iskeletidir. İhsan sözcüğü aynı zamanda &#8216;güzellik&#8217; ve &#8216;erdem’ anlamlarına da gelir; tam olarak bu sözcük zorunlu olarak dışa vuran, her insan eylemini sanata ve her sanatı da Allah&#8217;ın selamına dönüştüren kalbin ve ruhun güzelliği, iç güzellik anlamına gelir,&#8221; sözleriyle işaret ediyor. Tüm bir tasavvuf dünyasını şekillendiren “ihsan” kavramı, bizde güzel olana (hüsn&#8217;e), Cemal&#8217;e duyulan iştiyak ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak bu güzellik, cismin insicamından aşkın bir mizacı gereksinir. Güzel, daima ileriye atılmakta olan, akan, yükselen bir imkânı çağrıştırır. Güzel biçimlerin ışığında yüzer, ebedi dilin gramerini oluşturan sözcükleri mırıldanırız onu temaşa ettikçe, engin ve yüce bir şeylerin adı gelir dilimizin ucuna: Zaman gibi, adalet gibi, ölüm gibi, rahmet gibi. Güzelin vaat ettiği o henüz belirmemiş olan şeye karşı hasret çekeriz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzelin bizlere kendi hikâyemizi nasıl anlattığına dair en temel metinlerden biri halen daha Plotinos&#8217;un Enneadlar&#8217;ıdır. “Göz neye bakıyorsa ona benzemeli, onun gibi olmalı. Göz güneş gibi olmadan güneşi göremez. Bir ruh kendisi güzelleşmeden Güzel&#8217;i göremez&#8230; Kendine gel ve bak. Kendinde Güzel&#8217;i görmüyorsan kendisi güzel olması gereken heykeltıraş gibi yap. Karanlık ve pürüzlü yerleri cilala, parlat. Ta ki Erdem&#8217;in ilâhî parlaklığı yansıyabilsin sende (&#8230;) Öyleyse, haydi kaynağa geri dönelim ve güzelliği maddi şeylere yerleştiren ilkeyi gösteriverelim. Şüphesiz bu ilke vardır; bu ilk bakışta görülen bir şeydir. Ruhun kadim bir bilgisindenmişçesine adlandırdığı ve fark edince bağrına basıp birlikteliğe girdiği bir şey. Ama ruh bir de çirkinle karşılaşırsa birdenbire kendi içine siner, onu reddeder, ondan yüz çevirir, uyumsuz olduğu için gücenir. Yorumumuz odur ki ruh -doğasının bütün doğruluğuyla, oluşun hiyerarşisindeki en yüce varlıklarla yakın ilişkisiyle- o soydan bir şey ya da o soya ait en ufak bir iz gördüğünde, ani bir zevkle titrer, kendisine döner ve böylece yeniden doğasının bilincine, kendi yurduna katılır.. .&#8221; Ruh güzellik terbiyesi ile yücelirken, çirkinlikle ağılanır, aşağılanır ve kırılır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm mevcudat Yaradan&#8217;ın esmasının tecellisiyle her an kevn ve fesad aralığında yeni bir yaratılışta elbette ancak insanın farkı mahlükatın içerisindeki en parlak aynaya,yani &#8220;gönül&#8221;e sahip olması. Gönlün cilasının gözün menfezinden aksetmesi de güzelin vacipliğine bir karine sayılmalıdır; nasıl ki yumurtasının içinde uyuyan bir yavru kartalın kanadı gökyüzünün varlığını zorunlu kılıyorsa, gözün gönül ışığıyla parlaması da güzeli zorunlu kılar. İnsan, cehennemini buradan köz köz oraya taşıdığı gibi cennetini de kendindeki hüsn ile inşa ediyor. İbn Hazm, ”Seni bana anlattılar da seni görünce anladım; anlattıkları şey sadece hezeyanmış,’ diyordu. . . Cenneti kulaktan dolma bilgiyle mamur edecek bir özü yok insanın.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana sorarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tutunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor zamanda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçlarımızı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attığımız, zayıf bir ilişki söz konusudur.</p>
<p>Karamsar kehanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek bitirelim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikayelerini kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kimi araştırmalar Internet’in yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerinde bir azalmanın yanı sıra, sığ ve saldırgan davranışları da tetiklediğini gösteriyor. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır, bu yokluğun doğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, Internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür. Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane tekst mesajı da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ummak küsmektir” denir Anadolu’da. İki kelimede sosyal psikolojinin bir ciltlik eserini ifade ediyor bu söz. Beklentilerinizi ne kadar yüksek tutarsanız hayata o kadar küsersiniz. İşte “hayal kırıklığı boşluğu” budur. Biz hayal kırıklığına da alışmak zorundayız. Çocuklarımızı da alıştırmak zorundayız, çocuklarımız her istediklerini elde edemeyeceklerini öğrenmeliler. Alın teri akıtmanın, çaba göstermenin önemli olduğunu öğrenmeliler. Bu aslında sorumlu bir çocuk yetiştirmek için de çok önemli.</p>
<p>Çünkü çocuğun sorumluluk kazanması için emek harcaması lazım. Her şeye çok zahmetsizce ulaşan bir insanın gidecek başka yeri kalmıyor, bazen maddeyi, birtakım uç hazları denemeye başlıyor. İnsanın her şeye yavaş yavaş kendi gayretiyle ulaşmayı başarması lazım, alın teriyle ve acı çekerek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75491063">
<div class="ust">
<div class="govde">Çocuklarımıza ancak iyi örneklikler teşkil ederek ahlaki rehberler haline gelebiliriz. Çocuklarımızın analitik zekalarını önemsediğimiz kadar ahlaki ve manevi zekalarını da önemseyelim. Ahlaki ve manevi zeka aynı zamanda paylaşabilmeyi, verebilmeyi başarmak demektir</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75490740">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İyilik bazen, uzak kalabilmek inceliğini gösterebilmektir. Orada olmak ama yarayı deşmemek. Ezra Pound’un Konfüçyus’tan aktardığı bir deyişle devam edelim, “Tze-Chang sordu: İyi insan nasıl davranır? Konfüçyus; O başkalarının ayaklarına dolaşmaz. Duygularına dolaşmaz, iç odaya girmez.” İyilik, ona ihtiyacı olanın ölçüsüne ve meşrebine göre yapılmalıdır. Bu konuda ezberden bir görenek ahlakıyla davranmak, bizatihi muhatabı rahatsız eden, örseleyen bir kötülüğe dönüşebiliyor.</p>
<p>İyilik yaparken gözetilmesi gereken başka hassasiyetler de var; Gönenli Mehmet Efendi “İnsanlara iyilik yaptınız mı uzaklaşın oradan, küçülmesinler yanınızda, size teşekkür etme ihtiyacı dahi duymasınlar.” diyordu. İyilik, zamanında ve mümkün olduğunca muhatabına sergilenmeden yapılmalı, veren verdiğini hemen unutmalı ancak alan, iyiliği daima hatırında tutmalı, vakti geldiğinde bu iyiliği varlığa iade etme sorumluluğunu taşımalıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489546">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendisini aşan, kendi menfaatinin ötesinde bir şeye hizmet ettiği zaman hayatından da mutmain oluyor. Bu hayatı boşa yaşamadığı hissini kazanıyor. Bir kez kalpten çıkıp da paylaşıldığında, insana misliyle geri dönmemiş bir iyilik yoktur. Siz o dönüşü bazen hemen görüp hissedemeseniz de, sevgi size geri döner, hayatınızı kuşatır. İyilik ‘eylem halinde sevgi’dir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489330">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Cemil Meriç’in “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” sözü ne kadar derin bir hakikate işaret ediyor. Marcus Aurelius’un “Birisine iyilik etmişsen, daha fazla ne istiyorsun? Doğana uygun davranmış olmak yeterli değil mi senin için? Yaptığının karşılığını görmeyi mi arıyorsun daha?Gözün görmek, ayakların yürümek için ödül istemeleri gibidir bu.” sözü de aynı hususa işaret ediyor.</p>
<p>Kuran’da, beni okuduğum zaman çarpan, sarhoş eden bir dizi ayet var Fussilet suresinde; “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan bir tarzda sav. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dost olmuştur.” Bundan daha temel, bu kadar güzel bir etik, ahlaki kaide olabilir mi? Din ahlaktır, bizi yüce gönüllü olmaya çağırır. Bize düşmanlık etmek isteyenlerin dahi hayrı ve ıslahı için bir duruş ve dua sahibi olmalıyız. Sahili amansızca dövmek, hırçın dalgaların âdetinden olsa da, sahil topraklığından ötürü karşılık vermez, müşfik bir mukavemet gösterir ve gün olur deniz de bıkar, vazgeçip durulur.</p>
<p>Sufyan-ı Sevri der ki, “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkar olmasıdır. Mutasavvıflar, bundan dolayı tasavvufu, Allah’ın emrine saygı, yarattıklarına ise ihsan göstermek olarak tarif ederler. ‘Varlığın çobanı’ olarak tanımlıyordu insanı Heidegger; dünyaya ihtimam gösteren, genişletilmiş bilinç- vicdan sahibi bir canlı olarak.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75488094">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gazzâli, İhyâ’sında şöyle yazıyor : “Âdil olup iyi insanlara yumuşaklıkla muâmele eden mütevâzı bir yönetici duyduğun ve bunun aksine olarak zâlim, acımasız bir yönetici duyduğun zaman, her ikisi de sana kâr ve zararı dokunmayacak şekilde uzak memleketlerde olsalar bile, bunlardan birine kalbinden nefret eder, diğerine sevgi duyar ve zorunlu olarak bu ayrımı yaparsın. Bu sevgi, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir ki, bu sevgi ihsandan bir yarar görmeyen kimsede görülür. İşte bu bile sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Başkası ise sebep ile ilgisi olması bakımından sevilir. Zira gerçekte ihsan eden Yüce Allah’tır.” Bizler bu iyilik ve ihsan bilgisiyle iyiye, merhamete yönelimli olarak doğuyoruz. Şair “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyor ya, biz büyüdükçe ve konvansiyonel ahlak anlayışına uyum sağladıkça, bazen vicdan ve iyilikten uzaklaşabiliyoruz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Zihinde dalgınlık bazen, temaşa yahut tefekkür halinde iken iyidir ya, göğüsteki dalgınlığın ihmale gelir yanı yok. Peter Singer “Bir gölün yanından geçiyoruz, gözümüzün önünde bir çocuk boğuluyor. Gördüğümüz zaman başımızı çeviremeyiz vicdanımız bizi rahat bırakmaz ve o çocuğa yardım etmek için koşarız.” diyor. Dünyada gözümüzün önünde Afrika’da, Myanmar’da, Asya’da, onbinlerce yüzbinlerce insan açlıktan, sefaletten kırılıyor. Uzak bir mesafeden, izliyoruz acıyı; “başımızı çevirme hakkımız yok” diyor. Ekranın her sahici şeyi yapaylaştıran efsununa teslim olamayız, acının simüle edilmesine rıza gösteremeyiz. Singer, ihtiyacın üstünde gerçekleşen, artan maddi zenginliğin ihtiyacı olanlara dağıtılmamasını boğulan bir çocuğu görmezsen gelmekle eşdeğer buluyor, onun önerdiği model “etkin diğerkamlık”. Üzülmek bir fayda sağlamaz, insanlara aktif şekilde destek olmak, gelirinden her ay hatırı sayılır bir miktarı dünyanın muhtaçlarına, yoksullarına göndermek gerekir. Aldırış, insan varlığının ağrıyı cevaplaması, kendi özünü gerçekleştirmesi, böylelikle de sahih bir yaşama geçmesi anlamına gelir. Kendimizle gerçekleştirdiğimiz o sessiz diyalog.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486616">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Anne ve baba çocuğa iyi ahlak vermek istiyorlarsa, yüksek seciyeli ve karakter sahibi bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa kendileri de öyle olacaklar. Biz anne babalar olarak ahlaklı, sevgi dolu, empatik, merhamet dolu bireyler olursak, vicdanlı bireyler olursak çocuk da o değerleri alıp içselleştiriyor</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75485357">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan kendine çok kolay yalan söyleyebilen bir varlık. Külli niyetini çok hayırhah bir niyet olarak izhar edebilir, duyurabilir fakat bilinç dışında, daha karanlık kuvvetler aslında bambaşka bir şey istemektedir. Benim külli niyetim “Allah’ın rızasını kazanmak” diyebilir fakat kendine bile itiraf etmekte zorlandığı külli niyeti şöhret olmaktır, para kazanmaktır, güç sahibi olmaktır, insanları yönetmektir vs. Psikoloji insanın kendini kandırabilme potansiyelini gördüğü için insana bakarken biraz daha karamsar bakıyor, buradaki ayrımı nasıl yapacağız? Kur’an-ı Kerim de bizi defalarca, insanın kendini aldatma potansiyeli konusunda uyarıyor. Bilinçaltında inler cinler ifritler top oynuyor. Bir Zen hikâyesi anlatılır: Bir okçuluk ustası yanında manevi eğitimini vererek bir çırak yetiştiriyor. Zaman sonra çırak başka ustalardan da bir şeyler öğrenmek için izin istiyor. Birkaç sene sonra dönüyor. Ustasına meziyetleriyle böbürleniyor “Ben seni fersah fersah geçtim usta, benim artık ok atmama gerek kalmadı, bir bakışımla bir kuzgunu yere indirebiliyorum. Artık oksuz avlıyorum” diye. Ustası “Evladım sen daha olmamışsın, okçuluğun en yüksek mertebesi hiç ok atmamaktır.” diyor. En ufak kibir belirtisi kalmasın diye o makamı da terk etmektir terk-i terk.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75484687">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Peygamberimiz, “Mümin, müminin aynasıdır” derken, müminlerin birbirlerini sevenler olarak birbirinin göstereni ve inşa edeni olduğunu mu anlatıyordu? Hadîse İbn-i Arâbî’nin getirdiği yorum ise olağan üstüdür. Mümin, yüksek seciyeye sahip bir tür inanan insanın vasfı olduğu gibi, inanılan ve güvenilen Allah’ın da esmasındandır. El’Mümin. İşte, Arâbî bu iki Mümin’in birbirini aynaladığını ifade ediyor. Her halükarda bizler O’nun sayesinde ve O’nunla birbirimizin halinden anlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483495">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dünyanın işleri, dehrin halleri; bizleri söğüt gibi savuran, çözüp birbirine dolayan bir rüzgar. Bir rüzgar esiyor aramızda, bizim kımıltılarımızdan, inildeyişlerimizden yapılma bir rüzgar ve en çok da fısıltılarımızdan. Bir söğüt dalının hışırtısıyla konuşuyor insanlık. ‘Korku içinde olana her şey hışırdar’ demişti birisi, ekleyeyim ben de, sevgi içinde olana her şey fısıldar. Dağ fısıldar, ay fısıldar, gök fısıldar. Japon Haiku şiirinin büyük ozanı Başo “kalbindeki bütün arzu/ bütün nefret/söğüde emanet” diye yazarken, aklındaki insanlık ailesi miydi, yoksa gerçekten hallerini bir bir söğüde dökmekten mi bahsediyordu bilmiyorum. Bazen insan, anlatamamaktan da önce anlatamayacağını bilmenin derdiyle bîzârdır. Konuşan kişi kendi yalnızlığında, kendi kırılgan titreşiminde, hatta kendi yokluğunda söylenir. “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” demişti Âkif</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483257">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İki mahkum hücre duvarına tıklayarak haberleşir. Onları ayıran duvar, haberleşme vasıtalarıdır da. Her ayrılık, bir bağdır’ demişti Simone Weil.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482841">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hakikat sadece bende ve benim cemaatimde konuşuyor, diğer insanlar dalalet içinde’ düşüncesi, bütün toplumsal yapıları avlama istidadında bir yanılsamadır. Hangi toplumsal grup buna ram olursa oradan bir hayır çıkmaz. Biz ve onlar arasına duvar örmek ve sonra tahkim edilmiş bir kaleden diğer insanların kusurlarını sayıp dökmek bir konuşma ahlâkının tesisine izin vermez. Tam aksine kendi kusurlarıyla açık bir biçimde yüzleşebilen ve söylemlerini başkasının ne olduğu üzerine değil de kendinin nasıl daha hayırhah olabileceği üzerine kuran yapılar, toplumu ileriye taşır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Teknolojinin hayatlarımızı alt üst etmesiyle çok yaygın bir problemle karşı karşıyayız, gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar. Nezaket böyle bir toplumda “Birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmek” şeklinde de tanımlanabilir. Katıksız dikkat, muhatabımıza gösterebileceğimiz en büyük ihtimamdır.</p>
<p>Fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, insan yüzü. Yüz, bizi kendine tanık olmaya çağırır. İnsanın bize verebileceği her şeyi onun yüzünden okuyabilme sınırlılığı, bizim açımızdan bir sınır taşıdır. Sosyal medyadaki taşkınlığın tek kaynağı kötülüğün göz alıcı ışıklandırması değil, yüzlerini göremiyoruz insanların. Onda bizi nezakete davet eden insan tarafımızın yansımasını göremedikçe de kabalaşmakta beis görmüyoruz. ‘Nezaket kar gibidir’ diyor Halil Cibran, ‘örttüğü her şeyi güzelleştirir’.</p>
<p>İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var, size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. İyilik erleri. Onlar bu çağın soyluları, &#8216;çiçek dirilticileri&#8217;dir. Olur da elimizi tutarlarsa, bu nazik insanların elini bırakmayalım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nezaket takdir etmekle de ilgilidir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır. Özellikle çiftler arasındaki, en küçük sosyal birim olan ailedeki nezaket, ziyadesiyle önemli. Nezaket olursa bir evliliğin temelleri ve bağı çok daha sağlam oluyor. Birbirini takdir edebilen çiftler çok daha iyi sağlıklı bir evlilik sürdürüyorlar. Karşımızdaki insanın potansiyellerini, bizim için yaptığı iyi şeyleri fark etmek, bu farkındalığımızdan onu haberdar etmek, aramızdaki bağları güçlendirecektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481686">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481583">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamıza, komşumuza ve diğer insanlara sürekli ünlüyor ve onları insan yerine koymuyorsak, çocuklarımıza miras kalan bu özelliklerimiz olacaktır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75480985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nezaket, hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, içten bir tebessüm de nezakettir, kimsesize hal hatır sormak da nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir emekçiye “kolay gelsin, günün iyi geçsin” demek nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75476804">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yalnızın bir insana, bir insanın sıcak yakınlığına susuzluğu vardır. Susuzluk hissettiğimiz zaman suya yöneliriz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü var, “Nasıl susamış bir dudak suyu ararsa, su da susuzluğunu dindireceği bir dudak arar.” diyor. Yalnızlığın yarattığı yoksunluk ağrısı, aynı fizyolojik ağrı gibi, beyinde ağrıyla ilgili merkezleri aktive ediyor. Bir tür ruh ağrısı yaşıyoruz. Ve bize “git insan bul, çünkü sen insan olarak insanı arayan bir varlıksın” diyor. Hepimiz sosyal varlıklarız, insana ihtiyaç duyuyoruz. İnsanla var oluyoruz. “Ne yanar kimse bana âteş-i dîlden özge/Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.</p>
<p>Kapımızı bir sabah rüzgarı çalsın istiyoruz, bir insan sesi bizi onaylasın, bizi dinlesin, bize bu dünyada varlığımızın bir işe yaradığını hissettirsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75391141">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yalnızlık mı?<br />
İçi kalabalık olanlara<br />
Bahşedilen krallığın adı bu!</p>
<p>Yolunu, katar katar sevdalarla uzatan<br />
Talihli yolculara bahşedilen</p>
<p>Görüş uzaklığı, kanat genişliği bu.<br />
Göğün derinliği, enginliği, maviliği,<br />
Yerin çoksesliliği, çokdilliliği,<br />
Çokçekmişliği, çokgörmüşlüğü bu&#8230;</p>
<p>Cahit Koytak</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390820">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Mahremiyet insan olmanın özüdür. Arkadaşımla şakalaşabilirim, eşimle paylaşmayı uygun görmediğim kendimce çok mahrem bir konuyu konuşabilirim. Dolayısıyla eşlerin özel alana, birbirlerinin mahremiyetine karşılıklı olarak saygı göstermesi lazım. Sadece kendi mahremiyetimize değil, çocuklarımızın mahremiyetine de bu saygıyı göstermeliyiz. Çocuğumuzla ilgili yanlış bir şeyler olduğu hissini duyuyorsak; okulunda problemler yaşamaya başlamışsa, eve üzgün geliyorsa, o zaman çocuğun mahrem alanına daha fazla müdahil olmamız gerekebilir. Eşimizle ilgili olarak da, bir istisnası olabilir; aramızda güven sarsıcı problemler oluşmuşsa, o zaman “eksiksiz dürüstlük&#8221; dediğimiz bir yöntemi devreye sokabiliriz. Eksiksiz dürüstlük, her şeyin açık olduğu, gizleyecek hiçbir şeyin olmadığı bir karşılıklı kontrol izni verilmesi durumudur. Güveni onarmanın yollarından birisi bu olabilir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390299">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sosyal medya, tüketim yarışını da arkasına alarak kıskançlığı kışkırtan bir iklim yaratıyor. Hepimiz gıpta ve kıskançlık yaratacak, görünür olmasını istediğimiz, en güzel taraflarımızı koyuyoruz sosyal medyaya. Ideal benliklerimizle orada yer alıyoruz. En güzel taraflarımızla kendimizi yansıtarak, kendimize bir imaj yontuyoruz âdeta. 0 imaj, bir hakikate denk düşmüyor çoğu zaman. Biz kendimizde ne olduğuna, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize bakmalıyız. Bu, haset duygusuyla mücadele etmenin en güzel ve en sağlıklı yolu. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı&#8217;nda “Herhangi bir kimsenin haset duyduğu şeyin, katiyen onun istediği şey olması şart değildir. Kardeşine bakan küçük çocuğun hâlâ memeye ihtiyacı olduğunu kim söyleyebilir? Herkesin bildiği gibi hasedi doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır, üstelik o bunların hakiki niteliğinin farkında bile değildir. Hakiki haset böyledir. Öznenin sararıp salmasına yol açar,&#8221; tespitini yaparken, günümüzün teşhirci-röntgenci arzu mimarisine de ışık tutuyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381509">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan ıstırabına korkuyla yaklaştığımız her seferinde onun bize öğreteceklerinden mahrum kalıyoruz. Istırap duyulmak, işitilmek, anlaşılmak istiyor. Tuhaf olan şu ki, Batılı endüstri kültürü ideolojisi bize şöyle fısıldıyor: Yeterince gayret gösterirsen kendi kaderinin efendisi olabilirsin. Zayıflık ve ıstırap bu kültürde tiksinç bulunuyor. Yenilgiden korkuyor ve yenilme ihtimalinden kaçıyoruz. Böylece hayattan kaçıyor, uyuşturucularla kendimizi felç ederek yaşayan ölülere dönüşüyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381350">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Beni gör ey dünya, görünmez bir hayalet değilim ben, anlatabileceğim bir hikayem var! Köre yol gösteren kör dediğimizde kaderimizin ortaklığına atıfta bulunuyoruz, tabiatımız birbirine bağımlı, her birimiz görülmek ve anlaşılmak arzusundayız. Varoluşsal kırılganlığımızın üstünü örtmek yerine onu sahiplenebiliriz. Karanlıktan kaçmak yerine ona tahammül edebilmek için birbirimize yardımcı olmaya çalışabiliriz. Belki böylece bir gün ışık yaralarımızdan sızar ve birbirine bağlı ve bağımlı ama sonlu varlıklar olduğumuzu hatırlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380965">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380939">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. “Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınlan, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380397">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyiz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsin derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir.&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasinda hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379337">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>”Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; “Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379244">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. İki ruhun birbirine değdiği ”karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister, Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379162">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Varlığın mucizesi, küçük “anlam anları”nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğimizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize “Niçin?” sorusunun cevabını verir. İnsan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli insan.Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378946">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi. onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek, o izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamani: Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç sâvaşmamış olanlardır. Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, “Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü “sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221;.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378612">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p>Seneca</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Pek çoğumuz şu süreçte maddi olanın değer kaybettiğini fark ediyoruz. Paranın kudreti kalmadı, artık bize bir hayat satın alamaz. Para bize aşıyı vermiyor ve şu an onun satın aldığı şeylerle yapılacak bir şeyin pek ehemmiyeti yok. Kim bol yıldızlı bir restoranda yemek yemeye can atar ki şimdi? Dönüp dolaşıp insan mutluluğunun maddi olan ile değiş tokuş edilemeyen değerlerde saklı bulunduğunu anladık. Zoraki de olsa yavaşladığımız şu zaman diliminde başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmek için epey zamanımız var. İçimizdeki kışın ortasında, mağlup edilemez. bir yaz bulabilecek miyiz? Bu doğurgan anda varlığı nasıl savunacağız? Dünyadan ölçüsüzce aldıklarımızla uçurumun kenarına dek geldik. Şimdi soru şu: Dünyaya, insanlığa, toplumumuza ne vereceğiz? Talan ettiğimiz toprağa borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378180">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her şeyin hızla değiştiği, aktığı, zıtlara ayrıştığı bir sınır durumu. Tutunmanın, kök salmanın, bir diğerine yaslanmanın zorlaştığı zamanlar. “Özü istiyorsan kabuğu kır,&#8221; demişti bir bilge; kabuğumuz kırıldı ve şimdi içimizdekini görme-gösterme zamanı. İçimizde saklayıp durduğumuz daha iyi insanı. Daha sorumlu, daha yardımsever, daha ahlaklı kişiyi ortaya çıkarma zamanı. Yeni gündeyiz madem, şimdi yeni sözler söylemek lazım. Bir krizin içinden geçen kişi eski hayatının sarsıldığı ve eski yapılardan kurtulması gerektiğini kabullenmek zorundadır.</p>
<p>Yeni bir tutarlılık, yeni bir anlam tayin etmeli, bir iç bütünlük bulmalıdır. Bu da ancak ”olmuş olan”ın niçin olduğunu fark edebilmekle başlar. Kendi yanlışlarımızla yüzleşelim ve buradan bir anlam devşirelim. Zorluklar bizi arındırır ve güçlendirir. Zorlukları aşan kişi, hayatı daha önce hiç görmediği geniş bir zaviyeden görür. Kendini tanır, dostlarını tanır. Kendine ve hayata inanır: Bu aşılabiliyorsa her şey aşılabilir demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75377453">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sürekli virüs haberleri izlemek kaygıyı besliyor ve tehdidin olduğundan çok daha büyük algılanmasına yol açıyor. Endişe bizi muhtemel tehditleri fark etmeye yöneltir. Ancak artmış endişe durumunda beynin rasyonel kısımlari âdeta şalter indirir. Endişeli insanlar çevrelerinde zaten olumsuz sinyalleri taradıklarından daha da endişeli hale gelebilirler. Bunun için kara haber getiren insanlardan uzak durmamız, kaygıyı tırmandıran her türlü davranıştan uzaklaşmamız gerek. Google veya TV başında uzun zamanlar geçirerek daha çok şey bileceğimizi ve böylece hayatı daha iyi kontrol edebileceğimizi düşünmek bir yanılsamadan ibaret. Geleceği kontrol edemeyiz, o halde geleceğe değil bugüne odaklanmamız lazım.</p>
<p>İnsan zihni, göz önünde olan tehlikeyi daha acil ve büyük olarak görme eğiliminde.Hele o tehlike bir de yeni ve bilmediğimiz bir durumsa, o zaman beyinlerimiz onu çok daha abartılı bir biçimde algılıyor. Kaygı zamanlarında zihnimiz suçlayacak bir nesne arar. Burada tehdidin kaynağını gözümüzle göremediğimiz için daha somut bir düşman bulmak istiyoruz, bulamasak da onu zihnimizde icat ediyoruz. Zihnimizde pek çok kısa devre var, görmek istediğimizi görüyor, duymak istediğimizi duyuyoruz. Duygusal yoğunluk uyandıran, daha sık karşılaştığımız veya önyargılarımızı besleyen haberlere çabuk inanıyoruz. Az bilinen bir tehdidi daha fazla abartma eğiliminde oluyoruz. İnsan beyni özellikle yeni tehditlere daha fazla tepki veriyor. Sosyal medya, umacı gibi sıklıkla en kötü haberleri en yoğun bir biçimde dikkatimize getiriyor. Orada fazla kalmak, çok yoğun bir tehlike altında olduğumuz yanılsaması yaratarak bizi daha fazla kaygılandirıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376823">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Frans de Waal Empati Çağı adlı kitabında şöyle yazar: “Bencil güdülere ve piyasa güçlerine dayalı bir toplum zenginlik üretebilir, ima hayatı daha değerli kılacak birliği ve karşılıklı güveni kesinlikle üretemez. Bu yüzden, mutluluğun ölçüldüğü araştırmalarda ilk sıralarda en zengin ülkeler değil, vatandaşlarının birbirine en fazla güvendiği ülkeler bulunuyor.&#8221; Yaşadığımız Virüs salgını hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kendimizi değerlendirmemiz için imkânlar sunuyor. Evimizde geçireceğimiz uzun saatler, aile içi yakınlığı yeniden tesis etmek ve evlerimizi birer yuvaya dönüştürebilmek için fırsat. Çok güçlü olduğunu varsaydığımız modern yapıların birer kumdan kale olduğunu gördüğümüz bugünlerde, önümüze çıkan toplumsal fırsatları da değerlendirmeliyiz. Birbirimize hoşça bakacağımız yeni bir birlikte varoluş türküsüne, bir güven inşasına ihtiyacımız var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376428">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div style="text-align: left;"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmet Erikli&#038;Davut Bayraklı &#8211; Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:33:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[modern hurafeler]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24284</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pusulası olmayan bir gemi, engin denizde gitmek istediği limanı bulamaz. Hayat denen denizde bir gemi olan insanın pusulası ise bu engin denize verdiği anlamdır. Her an yeni bir fırtınaya gebe olan dünyada, &#8220;Ben neden buradayım, ben kimim, ölünce beni ne bekliyor ve bu yaşamak da nereden çıktı?&#8221; gibi sorulara en yetkin ve doyurucu cevabı, hayatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/">Mehmet Erikli&Davut Bayraklı – Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24286 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-171x300.jpg" alt="" width="238" height="418" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-171x300.jpg 171w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-584x1024.jpg 584w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550.jpg 600w" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" /></div>
<div></div>
<div>Pusulası olmayan bir gemi, engin denizde gitmek istediği limanı bulamaz. Hayat denen denizde bir gemi olan insanın pusulası ise bu engin denize verdiği anlamdır. Her an yeni bir fırtınaya gebe olan dünyada, &#8220;Ben neden buradayım, ben kimim, ölünce beni ne bekliyor ve bu yaşamak da nereden çıktı?&#8221; gibi sorulara en yetkin ve doyurucu cevabı, hayatı var eden ve insanlara bahşeden Allah, gönderdiği kitap ve peygamberler aracılığı ile vermiştir ve yüzyıllardır bu cevaplarla insanoğlu gemisini yüzdürmektedir. Kişinin imanının kuvveti oranınca hayata verdiği anlam da kuvvetlenir. Unutmamalıdır ki Nuh&#8217;un gemisi her zaman vardır ama insanın o geminin yolcusu olabilmesi için gayret etmesi gerekir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan, hayata anlam katabilir. Fakat burada katılacak anlamın dayandığı sabitelerin belirlenmesi gerekmektedir. Hayata alacaklı gözle bakan birinin sabiteleriyle ha yata Allah&#8217;ın bir lutfu olarak bakan kişinin sabiteleri ara sında dağlar kadar fark vardır. Kâinatta hiçbir şey amaçsız ve başıboş yaratılmamıştır. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm varlıklar bir gayeye hizmet etmekte ve müthiş bir koro olarak varlıkta birliği dinlemek isteyenlere hitap etmektedir. Her bir varlık kendisini yaratana giden bir yol dur ayrıca. Çünkü sanat eseri, sanatçıyı hatırlatır. En büyük sanat eseri ise insanın kendisidir. İnsan, sadece ken dine bakarak bile Allah&#8217;a yol bulabilir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah&#8217;ın bir ismi de Hay&#8217;dır. İmam Gazâlî Allah&#8217;ın Hay olmasını şöyle açıklar: &#8220;İdrakin en az derecesi, idrak edenin, kendi nefsini bilmesidir. Kendini bilmeyen (tanımayan) cansız, yani ölüdür! Allah mutlak hayat sahibidir. Varlıklar O&#8217;nun fiilinin tezahürüdür. İlahî idrak; beşer idrakine konu olabilecek her şeyi kapsar. İşte bu sebepten Allah gerçek ve kayıtsız şartsız Hay&#8217;dır. O&#8217;ndan başka her canlının hayatı (diri olması), idraki ve fiili kadardır (yani onlarla ölçülebilir) ki bu sınırlıdır&#8230;&#8221;Kısacası Allah, hayatın kaynağıdır ve hayat verendir. Bu sebeple insanın hayatın anlamına dair bir idrake ulaşması için Allah&#8217;ı tanıması ve O&#8217;nun marifetine ulaşması gerekir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bedîüzzaman, &#8220;Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır&#8221; der. Bu metin tersine çevrilip okunduğu zaman ise şöyle bir mana çıkar: &#8220;Çirkin gören çirkin düşünür, çirkin düşünen de hayattan elem ve azap duyar.&#8221;</p>
<p>İşte Schopenhauer ve onun gibi düşünen diğer filozofların asıl sorunu budur. Hayata güzel bakamamak! Halbuki var olmak ve varlığı sürdürmek bir lutuf yani hediyedir. Ve bu lutuf gerektiği gibi değerlendirilirse kişi huzura erer. Tüm varlık Allah&#8217;ın yaratmasıyla oluşmuştur ve bu sebeple güzeldir. Çünkü Allah, Cemil&#8217;dir. İyiden iyi, kötüden ise kötü yansır. Her bir varlık Allah&#8217;ın isimlerinin tecellisidir ve bu sebeple O&#8217;nu hatırlatır. Hayatın güzelliğini ortaya çıkaran sevgidir. Sevgi ile varlığa yaklaşan insan hayata güzel bakar ki böyle bir kişinin pesimist olmasına imkân yoktur.(Sulhi Ceylan)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayata, zıtların sahne aldığı müthiş bir tiyatro olarak bakabiliriz. İnsan her an istemediği olaylarla karşılaşmakta, hatta acı çekmektedir. Ve yine bir anda acıdan mutluluğa geçebilmektedir. İşte zıtlık dediğimiz olay da budur zaten. Bu zıtlıklar arasında gidip gelirken insan, istemediği durumlarla karşılaştığı anda kendini hemen şikâyet limanına atar. Halbuki sıkıntı ve bela, kişiyi olgunlaştıran etkenlerdir. Aslında buradaki şikâyet, insanın istediği hayata ulaşamamasının sonucudur. Hayat, her zaman insanın istediği şekilde akmaz. Bazaıı önümüze engeller çıkabilir. Bela ve musibet kapımızı çalabilir. Böyle durumlarda hayatın güzel yönlerine bakmak gerekir. Mesela ölüm ilk bakışta kötü gibi gözükebilir. Ama öldükten sonra ebedî bir hayatın bizi beklediğini ve inananların cennetle ödüllendirileceğini bilmek bize sonsuz bir hazine sağlar. En sevdiğimiz kişilerin birer birer bizi terkettiği bir gerçektir ama ahirette onlarla sonsuza kadar beraber olacağımız gerçeğini bilmek de bizi son derece rahatlatır. Hayat her an başka bir yüzüyle insanın karşısına çıkar. İnsana ise pes etmek değil azimle mücadele etmek düşer.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Alman idealistlerinden ve müzmin bir bekâr olan Kant, gerçek dünyanın gerçekliğini &#8220;fenomenal&#8221; gerçeklik olarak tanımlar ve insanoğlunun sadece &#8220;fenomeni&#8221; yani aklın alanlarına giren şeyleri bilebileceğini söyler. Buna karşılık nesnelerin mahiyeti olan &#8220;numeni&#8221; bilemeyiz der. Kant&#8217;a göre numen, aklın alanına girmiyordun Yani insan deneyden uzaklaştıkça bilgiden de uzaklaşır. Çünkü artık metafizik bir alana girmiştir. Yine Kant&#8217;a göre, bilgi edinme yolu akıldan ibarettir. Hâlbuki keşif de bilgi edinme yöntemidir ve Kant&#8217;ın bundan haberi yoktur.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>On yıllık çile dönemi sonucunda vardığı gerçeği İmam Gazâlî şöyle aktarır: &#8220;Şüphe götürmeyecek surette anladım ki mutasavvıflar Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlâkları, ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hâkimlerin hikmeti, şeriatın esrarına vâkıf olan âlimlerin ilmi, onların gidişlerinden, ahlâklarından bir kısmını değiştirmek, daha iyi bir hale getirmek için bir araya gelse buna imkân bulamazlar. Onların dışlarındaki ve içlerinde ki bütün hareketleri ve durgunlukları hep nübüvvet kandilinden alınmıştır.&#8221;</p>
<p>İmam Gazâlî (rah.), on yıl süren kaçış ve arayış dönemi sonucunda hakikate Allah&#8217;ın kalbine attığı bir nur sayesinde çıktığını söyler. On yıl boyunca, &#8220;Ancak selim bir kalp ile Allah&#8217;ın huzuruna gelen kurtulur&#8221; düsturunca nefsini terbiye eden Gazâlî (rah.), bu yalnızlık dönemini kalbinin tüm hastalıklarını tedavi etmekle geçirir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kendini ahlâkî olarak sorgulayan İmam Gazâlî geldiği noktayı otobiyografisi olan el-Münkız mine&#8217;d-Dalâl&#8217;da şöyle anlatır: &#8220;Baktım ki dünya alakalarına dalmışım. Bu alakalar her taraftan beni çevrelemiş. Yaptığım işleri düşündüm. En güzeli tedris (ders verme) ve tâlim (öğretme) idi. Bunda da ahirete pek menfaati olmayan, ehemmiyetsiz birtakım ilimlerle meşgul olduğumu gördüm. Medrese derslerindeki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için olmadığını, mevki sahibi olmak, şan ve şeref kazanmak arzusundan ileri geldiğini anladım. Uçurumun kenarında bulunduğuma, vaziyetimi düzeltmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim.&#8221;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsana yalnızca kendisinin kıymetli olduğunu, kendinden başka herkesin ikinci derece önemli olduğunu tüketimi daha da fazla arttırmak için söyleyen ve buna mecbur bırakan sistem, varlık sebebini sürekli tüketmek olarak görürken aynı zamanda daima insanı başkalarıyla bir yarış içine sokuyor. Karen Horney, &#8220;Modern kültür ekonomik olarak bireysel rekabet ilkesine dayanır. Yalıtılmış bir birey, aynı grubun diğer bireyleriyle mücadele etmek, onları geride bırakmak çoğu kez onları kenara itmek zorundadır. Birinin avantajı çoğu zaman diğerinin dezavantajıdır&#8221; derken tam da söylemek istenilen şeyi izah eder.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nihayet modern dünyanın temelleri atılmış; ekonomide, siyasette, politikada, sanatta, kültürde bu temel üzerine inşası bütün hızıyla başlamıştı.</p>
<p>&#8220;Karmaşık İktisadî yapının yanı başında, teknolojik güce ve makinenin gücüne tapınma da kolayca belirmiştir. Hatta bu iki put bir diğerini destekleyerek kutsiyetlerini!) korumaktadırlar. (&#8230;) İnsanın uzayda rahatça yol alacak teknik güce erişmesi, bilgisayarların günlük hayattaki sonuçları makineyi tanrılar arasına kolayca katmıştır. Ancak bu dinin iki ana mezhebi vardır: Birincisi, teknik gelişmeye, dola- sıyla makineye taparken, ikinci mezhep, bu gelişmeyi sağladığı gerekçesiyle insan aklının işleyişine tapmaktadır&#8221; (îsmet Özel, Üç Zor Mesele, İstanbul: Tiyo Yayınları, 2014, s. 80).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68688394">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Network (1976) filminde, kafayı sıyıran televizyon sunucusu Howard Beale karakterinin, medya eliyle kimlikleri dönüştürülmüş kitlelere nafile olduğunu bile bile çektiği nutuklardan birkaç cümle geldi aklıma:</p>
<p>&#8220;Hakikat değildir televizyon! Televizyon Allah&#8217;ın belası bir eğlence parkı! Akrobatların, şarkıcıların, dansçıların, hokkabazların, ucubelerin, hayvan terbiyecilerinin, sporcuların olduğu bir sirk, bir karnavaldır&#8230; Bizim işimiz can sıkıntınızı gidermek, hepsi bu! Ama eğer hakikati istiyorsanız&#8230; Rabb&#8217;inize dönün, üstatlarınıza, âlimlerinize dönün, kendinize dönün. Çünkü hakikati bulacağınız tek yer orası!&#8221;</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68687308">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern dünya algısının oluşturduğu &#8220;simülasyon hayat&#8221;, bu zaman içinde çırpinan insanlara itibar sahibi olabilmeleri, kıymet görebilmeleri ve vaat ettiği konforlu hayata ulaşabilmeleri için, sadece birer insan olmayı ve isimlerini temsil etmeyi yetersiz göstermektedir. Koyduğu alternatif hakiki olmayan, plastik kıymetler ve mevkiler üretip insanları bunlara sevketmek şeklinde karşımıza çıkmıştır. İnsanlar, bu sahte itibar basamaklarına ulaşabilmek için sahip oldukları bütün zahirî ve bâtmî gerçekliklerini reddetmişlerdir. Kendilerine bu görkemli merdivende büyük bir yük teşkil edecek olan vicdanlarını ilk fırsatta boşluğa fırlatmışlardır.</p>
<p>Söz gelimi bir şirket çalışanısınız ve diğer bütün çalışanlar gibi şirket içindeki mevkiinizi ve kazancınızı arttırmak istiyorsunuz. Bunun için normalde işinizi iyi yapmak, kendinizi mesleğinizde geliştirmek ve halinize şükretmekten başka bir şey yapmazsınız. Fakat bir kişisel gelişim uzmanı bu noktada o çalışana şunları fısıldar: &#8220;Sen o şirketin en önemli çalışanısın, mükemmel bir insansın. Şu an bulunduğun mevki, kazandığın para hak ettiğinin çok altında. Dikkatli ol, etrafındaki herkes senin ulaşmak istediğin mevkie varmak istiyor. Bu yüzden onların hepsi senin düşmanlarındır.</p>
<p>Önce her sabah kalktığında aynaya bak ve kendine ne kadar harika biri olduğunu söyle. Kendini, ulaşmak istediğin mevkide olduğuna inandır.&#8221; Anlatmaya devam ediyor: &#8220;Eğer saçını böyle tararsan şöyle üstünlük kurarsın. Şayet kollarını masaya böyle yaslarsan, onları şöyle alt edersin. Eğer toplantıda söze şöyle başlarsan, herkesi susturursun. Şayet biri kaşını kaldırıyor ise amacı bu, eğer burnuyla oynuyorsa sizin için düşündüğü şu..<br />
..&#8221;Sanırsınız ki bir çalışma ortamı değil, bir harp meydanı&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68685957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İdeolojinin Sineması</p>
<p>Ulusal bir bilinç oluşturma ve cumhuriyet etrafında bir araya gelme düşüncesiyle çekilen &#8220;Boğaziçi Esrarı&#8221; gibi başka filmler de vardı. Yine 1938 yılında Musahibzâde Celal&#8217;in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan &#8220;Aynaroz Kadısı&#8221; ve 1939 yılında çekilen &#8220;Bir Kavuk Devrildi&#8221; isimli filmler Osmanlı adalet kurumlarını ve bu kurumlari temsil eden din adamlarını hicvediyordu.Bu dönemlerde çekilen tarih filmleri de yine romanlardaki temalardan farklılık göstermez. Din, din adamı, dinî değerler ve dindar insanlara saldırı ve aşağılama filmlerin ortak temasıdır. Bir başka ortak nokta da tarih filmlerinde içerik olarak Millî Mücadele&#8217;nin İngiliz, Fransız gibi düşmanlara karşı değil de hilafetçi-dinci olarak yansıtılan kesime karşı verildiği temasıdır.</p>
<p>Filmlerde iyiler cumhuriyetçi, modern, ilerici ve hep güzel insanlar olurken, düşmanla iş birliği yapan, kötü, çıkarcı, menfaati için ülkesini düşmana satan tipler de dindar kişiler olarak gösterildi. Yani filmlerde topluma aşılanan görüş Millî Mücadele&#8217;de, vatanı kurtarmak isteyen vatanperver cumhuriyetçilerle, düşman safında yer alan hilafetçi-padişahçılar arasında geçmiş ve neticede de iyi olan cumhuriyetçiler bu savaştan galip çıkmışlardı.Yönetmenliğini yine Muhsin Ertuğrul&#8217;un yaptığı ve bir Fransız oyunundan uyarlanan 1928-29 yapımı &#8220;Ankara Postası&#8221; isimli film bahsettiğimiz bu konuyu işler. Ertuğrul&#8217;un, 1932&#8217;de çektiği &#8220;Bir Millet Uyanıyor&#8221; filminde de Kuvâ-yi Milliyeciler ve hilafetçi-padişahçılar yine karşı karşıya gelir.</p>
<p>1959 yılında bu kez Nejat Saydam sahneye çıkar ve &#8220;Kalpaklılar&#8221; isimli filmiyle aynı temayı işler. Bu zihniyete göre Kurtuluş Savaşı, aslında bir iç savaştır. Osman F. Seden imzalı 1959 yapımı bir başka film &#8220;Düşman Yolları Kesti&#8221; dir. Film yeni olsa da yaklaşım aynıdır.Millî Mücadele dönemi filmleri içinde en prototip diyebileceğimiz film ise &#8220;Vurun Kahpeye&#8221; filmidir. Film, Halide Edip Adıvar&#8217;ın 1923 yılında Akşam gazetesinde tefrika edip 1926 yılında kitaplaştırdığı romanından beyaz perdeye uyarlanır.</p>
<p>Üç kez çekilen filmi ilk olarak 1949&#8217;da Lütfi Akad, 1964&#8217;te Orhan Aksoy ve 1973&#8217;te Halit Refiğ perdeye yansıtır. Filmde çizilen müslüman tipi, yine gerici, yobaz, düşmanla iş birliği yapan hain bir tiptir ve kendisinden sonra gelen diğer sinema filmlerinde kullanılacak olan din adamı, dindar insan tiplerine de örnek oluşturur.Halide Edip&#8217;in manda fikrini şiddetle savunan bir kalem olduğunu da unutmamak lazım gelir. Amerikan mandası fikrini benimsiyordu. Halide Edip kendisi gibi düşünen Refik Halit, Ahmet Emin, Yunus Nadi, Ali Kemal, Celal Nuri gibi isimlerle 14 Ocak 1919&#8217;da Wilson Prensipleri Ce- miyeti&#8217;nin kurucuları arasında da yer almıştı. Söz konusu Amerikan mandası tezi ise vatanı düşman işgaline karşı savunmayı amaçlıyordu! Bu dilemmayı çözebilen beri gelsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68682191">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Dünya, içinde taşıdıklarıyla yaratıcıya karşı yapılması gereken şeylerin önünde bir engel, bir set durumundadır. Bu anlamda dünya insanı, aslî gayesinden uzaklaştırıcı, meşgul edici, oyalayıcı özelliğe sahiptir. Yani hakikate yapılan yolculukta insanı engelleyen dünya ve içindekiler, insanın kendisine yabancılaşmasını sağlamaya çalışır. Aslında insan; insana, kendisine, çevresine ve tabiata yabancılaştıkça Allah&#8217;a yabancılaşmaktadır. Bu nedenle insan Allah&#8217;tan başka her şeye yabancılaşırsa, Allah&#8217;a yakınlaşmış olur. Bu anlamda negatif olan yabancılaşma, pozitif bir hal alır. Kendisini, hevâ ve heveslerini kontrol altına alan, nefsinin isteklerine set çeken insan bu pozitif yabancılaşmayı yakalamış olur. Dünyaya ve içindeki geçici eşyaya karşı nefsini dizginleyen kişi de maddeyle arasında olması gereken dengeyi kurar.(Davut Bayrakli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68681604">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Pratik anlamda modern çağ, insanın ruhuna eğilmesini, yaratılıştaki ana gayesi olan kulluk bilincini ihya etmesini engellemektedir. Sanayi toplumu olan bu yüzyılda insan üretim ve tüketim bantları üzerinde gidip gelen ve ömür tüketen bir meta olarak görülmektedir. Özellikle reklam sektörü insanı, &#8220;Nasıl daha fazla tüketir?&#8221; durumuna getirmeye çalışmaktadır. Tüketim hastalığına yakalandığı için devamlı bir şeyler almak zorunda kalan insan, bir zaman sonra maddeyle arasında var olması gereken uyumu, dengeyi kaybediyor.</p>
<p>İstediği şeyleri tüketemeyen ya da ona sahip olamayan kişi, sosyal planda bir boşluğa düşüyor ve öncelikle kendisiyle yabancılaşıyor.İnsana sunulan her tüketim malzemesi onun gerçekte ihtiyaç duyacağı şeyler değil aslında. Kendisine dayatılan, bilinçaltına işlenen ve istem dışı yapılan telkinlerle insan olamayacağı, yapamayacağı, alamayacağı şeyleri istemeye başlıyor. Hayatı boyunca sahip olamayacağı şeylerin peşinden koşan, hiçbir zaman elde edemeyeceği iş ya da kariyer için mücadele eden bir kişi, bir zaman sonra boşa kürek çektiğini anlayınca yaşadığı kırgınlıkları, yabancılaşmaya dönüştürüyor.</p>
<p>Oysa gerçek başkadır. Hayata bakışımızı yeniden değerlendirip yerli yerine oturtursak bizi diğer insanlara, çevreye ve yaşadığımız şehre, kültüre yabancılaştıran birçok lüks ihtiyacımızı bir kenara atabiliriz. Sinoplu Di- ogenes örneğinde olduğu gibi. Diogenes bir gün avucuyla su içen bir çoban görünce, &#8220;Ne çok sahip olduğum eşya varmış!&#8221; diyerek su kabını atar.(Davut Bayrakli)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68680240">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Günümüz insanının açmazlarından biri hiç kuşkusuz okumadan &#8220;biliyorum&#8221; demesi ve hiçbir fikri yokken &#8220;çözümleme&#8221; yapmaya kalkışması. Bu enteresan bir dilemma. Aslında hepimizin kanıksadığı bir durum. Hemen her gün televizyon ekranlarında, gazete sütunlarında rastlıyoruz böylelerine. Halbuki bu dilemmayı televizyon, gazete veyahut mecmua alanında değil de yanı başımızdaki insanlarla irtibatlı haldeyken yaşamalıydık. Çünkü bu saydığım alanlarda seçilmiş, seçkin, alanlarında yetkin insanların bulunduğunu düşünürüz. Öyledir de. Fakat bayatlaşma o kadar hızla yayılıyor ki fikrin iki paralık edildiği ve adına &#8220;piyasa&#8221; dendiği; bilginin, sanatın, politikanın üç kuruşa beş köfte hesabıyla döndüğü popkültür bizleri okumuş görünen cahillere çevirdi. Bunu asla rutinlerimizi bozan &#8220;kabuk değiş- tirten&#8221; konserve anlayışından bağımsız düşünüyor değilim.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68577591">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Giddens, Modernliğin Sonuçlan adlı kitabında, &#8220;Soyut sistemlerin gelişimiyle, kişilikdışı ilkelere ve kişinin tanımadığı insanlara duyulan güven, toplumsal varoluş için vazgeçilmez bir şey haline gelir. Soyut sistemler tarafından yapılandırılan rutinler içeriksiz, ahlâk dışı bir yapıya sahiptirler; kişilik dişiliğin giderek artan bir biçimde kişiselliği yutması fikri de geçerli bir fikirdir&#8221; diyerek insanı tehdit eden asıl canavarın oluşturulmuş &#8220;rutinler&#8221; olduğunu açık ediyor bize. Kullandığı bazı anahtar kavramlar var. Onlardan biri soyut sistemler. Bu soyut sistem anladığımız kadarıyla hâkim olan. Yasa koyucu.</p>
<p>Şöyle dikkatlice baktığımızda görürüz ki bizi rutinlere boğan bir dünyanın içinde çırpınıp duruyoruz. Televizyon, oyun, eğlence gibi rutini inşa eden yapılar aklımızı da bedenimizi de kendi seçeneklerine mahkûm ediyor. Bu gerçekten korkunç bir şey. Söz gelimi bugün televizyon dizileri sayesinde kafeslenen insan aklı, üretimden çok tüketimin bir parçası olarak varlığından ödün vererek, yok oluşa yamanıyor. Bilinç burada yarı uyur vaziyette.</p>
<p>Soyut sistem, insanın doğrudan kişiliğini hedef alırken, onun yapısını da çok iyi tahlil ediyor elbette.Giddens&#8217;ın dediği gibi kişilik dışı ilkelere ve kişinin tanımadığı insanlara duyduğu güven ürkütücü derecede bizi istediği yöne çekebilecek kadar güçlü. Bu güvenle birlikte popüler kültürün önümüze altın tepside sunduğu karakterler sahihleşiyor. Oysa perdenin ardında gayri sahih duran ve yapay bir karakterden söz ediyoruz. Çarpıcı olan şu ki, o ya da bu biçimde kendimizi bu sahte karakterler dünyasında birinin tarzını seçmeye mecbur bırakılmamız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68577388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendi mağarasında yaşar diye bir laf vardır ya hani. Mağara metaforunu kırıp dökmüş olan postmodern düzen, insanı kendi içinden çıkartıp farklı boyutlardaki kafeslere tıkmış durumda. Keşke halen kendi mağaramızda yaşıyor olsaydık. &#8220;Kendimizi bilmeyi&#8221; model alıp en sahih kaynaklardan beslenmeyi sürdürsek fena mı? Bu &#8220;keşke&#8221;- ler temenniden sıyrılıp gerçekliğe varırsa ne iyi. İnsanın mağarasını kırmaya namzet sistemin karanlığı ise işte o ilkin el yordamıyla arandığımız çağlarımızda kendi karanlığımızdan ürkmekten beter bir şey. Aristo, &#8220;İnsan hayatta en çok taklitten haz alır&#8221; derken başkalarının ağzıyla konuşan ve çağın getirdiklerini olduğu gibi giyinen bir &#8220;eylem&#8221;- den bahsetmiyordu.(Mehmet Erikli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68576875">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern çağda hiçbir üstün niteliğin, politik ya da düşünsel alanda, eylemde olsun, düşünceyle olsun, dile getirilmesi mümkün değildir&#8221; diyen Pessoa&#8217;nın &#8220;dil ve ifade&#8221; sorununa işaret ettiğini kavramaya çalışırken, gelinen &#8220;şu içinden çıkılmaz bir hal alan çağın&#8221; ne kadar da basitleştiğini ve modernlik kaygısı içinde insanların kendini pazarlama işine nasıl da giriştiğini acı ki görüyoruz.</p>
<p>Sosyal medya işte tam da buna çanak tutuyor. Fikir serdetmek şöyle dursun, şimdilerde çok beğeni alan ve hap gibi yutulan, meydana çıkma furyasının neticesi olan sosyal medya fenomenleri ise Pessoa&#8217;ya inat güya üstün nitelik üretmeye ve yepyeni bir dil oluşturmaya namzet. Şu fenomen diye parlatılan insanlara ve o payeye aday olarak gösterilenlere yazık edildiğine kanaat getirmek zor değil. Bu mecrada ünlü olmak için binlerce takipçi satın alarak kendini paralayanlar önümüzdeki beş on yıl içinde hiçbir şey olamadıklarını gördüklerinde psikiyatri klinikleri hasta yoğunluğundan dolayı mantar gibi çoğalırsa şaşırmayacağım.</p>
<p>İş buraya varmadan insanlar, niteliği bu alanlar üzerinden üretme yanılgısından kurtulmalı, çünkü durdukları yer sadece nicelik için varolan ve asla nitel olanı önce- lemeyecek bir ideolojiye sahip. Neden mi? Çünkü nitelik, modern anlayışın içinde para etmiyor. İnternetin kesilmesiyle veya elektiriklerin gitmesiyle kendini pazarlayama- dığı için krize girecek bir yığın insan var. Birçoğu da acınacak halde.(Mehmet Erikli)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68576095">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tabiatımızın dış tesirlere açık hali bizi daha karmaşık bir hayatın içinde bocalatmıyor mu? Hermann Hesse&#8217;nin önemli eserlerinden biri olan Bozkırkurdu&#8217;uda şu paragraf insanın bu etkiye nasıl karşı koyamadığının örneği olması bakımından değerli: &#8220;İnsan neleri yutup sineye çekebiliyor, şaşılacak şey! Sanırım on dakika kadar bir gazeteye göz attım, başkalarının sözlerini ağzında uzun uzadıya çiğneyip tükürükle yoğurduktan sonra yutan, ama sindirmeksizin yine kusup çıkaran sorumsuz bir insanın düşüncelerinin gözlerimden geçip varlığımdan içeri girmesine göz yumdum.&#8221;(Mehmet Erikli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68572760">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İmâm-ı Rabbânî hazretleri (k.s) bundan dört asır önce, Avrupalılar yeni yeni palazlanırken, devrin sultanına, &#8220;Sünnet-i Resûlullah&#8217;tan uzaklaştığımız için bu kâfirler bize diş geçirir oldu&#8221; manasında ikazlarda bulunmuştu.Biz müslümanlar, genel olarak, maalesef o gün bugündür bu ikazı tam anlayamadık. Bir anlamaya başlarsak fethimiz işte o zaman başlayacaktır. Anlayamazsak da Allah Teâlâ anlayacak nesilleri zaten yaratacaktır. Dolayısıyla fethetmek, fethedememek biz müslümanlarin meselesidir. İslâm düşmanlarının fetihten endişesi olmasın.(Mukerrem Mert)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68572296">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Asırlar boyunca müslümanlar çocuklarını edeple yetiştirdiler. Onlara daha minicik yaşlardan itibaren iyilikleri, güzellikleri aşıladılar. Nasıl yaptılar bunu? Kâğıda, kaleme hürmet etmeyi öğrettiler mesela. İlmin huzurunda diz çökmeyi bellettiler. Anneye babaya saygılı olmayı, bir büyük gelince ayağa kalkmayı gösterdiler. Her işe sağdan başlattılar, her sonu hamdle bağladılar. Böyle böyle ayak uçlarına bakan ama gökyüzünü gören nesiller büyüttüler. &#8220;Sen de Mevlânâ olacaksın, senin yaşındayken Şah-ı Nak- şibend de (k.s) senin gibiydi. Bu devrin Akşemseddin&#8217;i (k.s) de sen olmalısın&#8221; demediler, diyemezdiler. Çünkü kendini büyük görmeye, büyük birinin yerine koymaya yabancıydılar.</p>
<p>Dedelerimiz çocukken hayal kurmadılar mı? Elbette kurdular. Ama neyin hayalini kurdular biliyor musunuz? İslâm ordusunun sıradan bir neferi olmanın, bir Allah dostunun gül simasını görmenin, Peygamber Efendimiz&#8217;in (s.a.v) rüyalarına teşrif etmesinin hayalini kurdular. Ellerine, oku, Sa&#8217;d b. Ebû Vakkâs hazretleri gibi olmak için değil Sa&#8217;d b. Ebû Vakkâs&#8217;in (r.a) yolundan gitmek için aldılar. Kalemi mürekkebe devrin İmâm-ı Azam&#8217;ı (rah.) olmak için değil İmâm-ı Âzam&#8217;in ilminden bir nebze olsun nakledebilmek için batırdılar. Müslümanların hükmettiği cihanın evlatları böyle yetişir.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68571907">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hipokrat&#8217;a göre vücutta dört element olan toprak, su, ateş ve havayı temsil eden dört sıvı vardır. Bunlar kan, siyah safra, sarı safra ve balgamdır. Bu dört sıvının dengede olmasına sağlık, dengesiz olmasına hastalık denir. Teşhis, hangi sıvının eksik veya fazla olduğunu bulmak, tedavi de bu eksikliği veya fazlalığı gidermektir. Klasik tıbba göre mizaç denen bu sıvılar kişiden kişiye değişir, kişinin dış görünüşünü ve karakterini de etkiler.</p>
<p>Dolayısıyla her hastanın kendi mizacına göre farklı bir tedavisi vardır. Hatta aynı hastanın farklı ruh hallerindeki, yerlerdeki, mevsim lerdeki tedavisi bile değişebilir. Modern tıbba göreyse hastanın karakterinin ve içinde bulunduğu halin, çevrenin, zamanın, mekânın tedaviyle ilgisi yoktur. Önemli olan şaşmaz tahliller, yanılmaz labo- ratuvar sonuçları, eksiksiz röntgenler filandır.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68571661">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İmam Gazâlî hazretleri müslümanların ilimlere bakışının nasıl olması gerektiğini şöyle açıklar: &#8220;İlimlerin değeri iki şey ile ölçülür. 1. Neticesinin yüceliği, 2. Delilinin kuvvet ve sağlamlığı. Neticesiyle ölçmeye örnek din ve tıp ilimleridir. Din ilminin neticesi ebedî yaşayışı temin, tıp ilminin neticesiyse vakitli yaşayışı sağlamaktır. Buna göre din ilmi tıptan üstündür. Delilinin kuvvet ve sağlamlığıyla ölçmeye örnek matematik ve astronomi ilimleridir. Delili daha sağlam ve kuvvetli olduğu için matematik ilmi astronomi ilminden daha şereflidir. Matematik, tıp ile ölçülürse gayesi bakımından tıp, delili bakımından hesap önce gelir. Fakat neticeyi düşünmek daha doğrudur. Bu sebeple her ne kadar çoğu tahminî ise de tıp ilmi matematikten üstündür.&#8221;</p>
<p>Büyük âlim tıp ilmini, dinî ilimlerden sonra en üstün ilim olarak görmektedir. Bununla birlikte çoğunun tahmine dayalı olduğunu da belirtmektedir. Bugünkü modern tıpçılar ise sürekli değiştirdikleri iddialarının tahmine de ğil kanıta dayandığına her nasılsa bizi ikna etmektedir. Sağlık ilmi tarihin hiçbir döneminde kanıta dayalı olmamıştır. Her hastalığın zamanla bir ilacı bulunduğu gibi her ilacın da zamanla bazı zararları bulunmuştur.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561570">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Filozof, bilgisever demektir. Eskiden matematikten dil bilgisine, ahlâktan tıp öğrenimine kadar her alanda bilgi sahibi bu kişilere &#8220;filozof&#8221; denirdi. Şimdi &#8220;bilgiseverlik&#8221; yerini &#8220;bilgisayarlığa&#8221; bıraktı. Artık öğrendiklerimizin niteliğinden çok niceliği önemli. Kaç kitap okuduk, ne kadar dipnot gösterdik gibi sayısal değerler arasında bocalayıp duruyoruz. Ve bu &#8220;bilgisayarlık&#8221; hızla &#8220;bilgisanırlığa&#8221; doğru ilerliyor. İnternette bir günde üretilen yayın belki tarihte bir yüzyılda bile üretilemiyordu. Ama bu bilgi yığını arasından işe yarayacak, doğru bir sonuç almak aslanın ağzından ekmek almak kadar zor. Yalan yanlış, tutarsız, temelsiz fikirleri bilgi diye tüketiyoruz. Zihinlerimizi çöplüğe çeviriyoruz.(Mükerrem Mete)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561370">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Meslekler pratiktir. İşe yaradıkları, ihtiyacı karşıladıkları gibi yollarına devam ederler. Ama entelektüellik teoriktir. &#8220;Ben kendime bu bilgi alanını seçtim, kalanı beni ilgilendirmiyor&#8221; diyemez. Teorik sahada alanlar iç içedir. Tıp matematikten, matematik siyasetten, siyaset sanattan ayrılamaz.Aristo, Fârâbî gibi adamlar bütün ilimleri toplamaya çalışan kitapları boşuna yazmamıştır.</p>
<p>Karl Marksi ele alalım. Bu tek adam çok büyük bir filozof, iktisatçı ve sosyolog kabul ediliyor. Felsefede diyalektiği, iktisatta artı değer teorisi, sosyolojide yabancılaşma teorisi büyük değer görüyor. Onu bir felsefe kitabından okursanız diyalektiğini iyice anlarsınız. Ama artı değer ve yabancılaşma yaklaşımları konusunda pek bir şey öğrenemezsiniz. Aynı tekillik yakanızı bu adamı iktisat veya sosyoloji kitaplarından okuduğunuzda da bırakmaz.İyi ama Kari Marks&#8217;in bu üç teorisi iç içedir. Birbirinden bağımsız değildir ki. Yabancılaşmayı anlamayan biri aslında diyalektiği de anlamamış sayılır. Öyleyse Marks&#8217;ın felsefesi, iktisadı ve sosyolojisi ayrılamaz.</p>
<p>Biz Marks&#8217;a katılmayız. Dünya görüşünü, değerlerini paylaşmayız. Ama hakkını da teslim ederiz. Çok yönlü bir fikir adamıdır. Uzmanlaşmanın kısır penceresinden anlaşılamayacak biridir.(Mükerrem Mete)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561059">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Fikirler slogan değildir, televizyonlarda reklam için kullanılan spotlara da benzemezler. Ancak bağlamlarıyla, önceleriyle ve sonralarıyla anlaşılırlar. Tamamen zıt ekollerden iki fikir adamının sadece söylediği sözler yan yana gelince hoş duruyor diye birinden öbürüne bağlantı kuramazsınız. Bir fikri anlamak için mutlaka örgüsünü, dayandığı temeli ele alacaksınız. Mesela, &#8220;Anı yaşa&#8221; sözünü haz düşkünü bir ateist de söyleyebilir, dindar bir edebiyatçı da. Peki ikisi de aynı şeyi mi kasteder? Sonuçta söz aynı olduğu için kasıt da aynı olmak zorunda gibi saçma bir şey söyleyemeyiz. Evet, çoğu zaman farklı şeyleri kastederler. Hatta belki de zıt şeyleri kastederler.Fikrin bağlamını önemsemeye başlayınca bizi entelektüel yolculuğumuzun gayesine götürecek anahtarı bulmuş oluruz.</p>
<p>Fikirlerin arka planını sorgulamak insanın kendi okuma, öğrenme gayesini de gözden geçirmesine vesile olur. Böylece neyi neden okuduğumuzu daha iyi değerlendirmeye başlarız. &#8220;Kitap işte okuyayım, onu da merak ediyordum zaten, bunu şurada duymuştum, bu da yeni çıkmış&#8221; gibi rüzgârlara kapılmayız. Önce amacımızı belirleriz. Sonra bizi amacımıza ulaştıracak yolu buluruz. Yavaş yavaş okuduğumuz her kitabı, öğrendiğimiz her bilgiyi, ürettiğimiz her fikri koyacak yerler bulmaya ve yerler arasında uyum sağlamaya alışırız.(Mükerrem Mete)</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/">Mehmet Erikli&Davut Bayraklı – Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Özgürlüğün Baş Dönmesi &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ozgurlugun-bas-donmesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ozgurlugun-bas-donmesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlüğün Baş Dönmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Özsaygı]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Batılı Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22199</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş Batılı benlik boştur zira aile, cemaat ve gelenekle irtibatını kaybetmiştir. Bu boş benlik, modern çağın getirdiği yabancılaşmaya ve parçalanmaya karşı durabilmek için, tüketim malzemeleri, kaloriler, yeni yaşantılar, politikacılar, romantik sevgililer ve empatik terapistler tarafından doldurulmayı arzulamaktadır. Bu iç boşluk kendisini farklı biçimlerde gösterebilir: Azalmış Özsaygı, değer karmaşası, yeme bozuklukları, madde kötüye kullanımı ve kronik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ozgurlugun-bas-donmesi-alintilar/">Kemal Sayar – Özgürlüğün Baş Dönmesi ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22201 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL.jpg" alt="" width="326" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL.jpg 1200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/D53zopLWsAAbeGL-1024x1024.jpg 1024w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /></a></p>
<p>Çağdaş Batılı benlik boştur zira aile, cemaat ve gelenekle irtibatını kaybetmiştir. Bu boş benlik, modern çağın getirdiği yabancılaşmaya ve parçalanmaya karşı durabilmek için, tüketim malzemeleri, kaloriler, yeni yaşantılar, politikacılar, romantik sevgililer ve empatik terapistler tarafından doldurulmayı arzulamaktadır. Bu iç boşluk kendisini farklı biçimlerde gösterebilir:</p>
<p>Azalmış Özsaygı, değer karmaşası, yeme bozuklukları, madde kötüye kullanımı ve kronik tüketicilik gibi. Bu boşluk manevi bir kılavuzluğa aç olma şeklinde de kendini gösterebilir. Bir manevi rehberliğe duyulan böylesi bir açlık, kişiyi sahte dinî oluşumlara, karizmatik politik liderlere veya etik davranmayan psikoterapistlere de yönlendirebilir.</p>
<p>Devlet artık benlikleri Viktoryen çağda yaptığı gibi dürtülerini denetleyerek kontrol altında tutmaz; boş benliğin teskin ve tatmin edilme isteğini yönlendirir. Kişiler ahlaki tutarlılığı önceleyen bireyler olmaktan çıkarak başkaları tarafından beğenilmeyi önceleyen bireylere dönüşür. Ahlaki olarak doğru olanı yapmak yerine, başkalarını cezbederek onların beğenisini kazanmak, hayatın temel amacı olur (Cushman 1990, Cushman 1995) (s.23)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Benliğin boşluğunu reklâm endüstrisi ve psikoterapi kurumu doldurmaya sıvanmaktadır. Reklâmlar tüketiciye bir ürünle hayatlarının değişeceğini vaâd ederler. Tüketici ya reklâm edilen ürüne sâhip olarak ya da onu tüketerek büyüsel bir dokunuşla dertlerinden sıyrılacak ve reklâmdaki modelin yerini alacaktır.</p>
<p>Reklâmlar hayatlarından memnun olmayan insanlara hayat tarzı satmakta, bir ürünle birlikte âni ve yanılsamalı bir dönüşüm vaâdinde bulunmaktadırlar. İnsanları bu yanılsamaya yönelten&#8217;boş benlik&#8217;tir; benlik ancak bir ürün, bir ideoloji, bir şöhret veya maddeyi içine alarak, onunla bütünleşerek açlığını gidermekte ve boşluğunu doldurmaktadır.</p>
<p>Yoksa darmadağın olacak ve değersizlik duygusunun uçurumundan yuvarlanacaktır. Gerçek hayatlarından hoşnut olmayan kişiler için tüketmek yeni bir kimlik, yeni bir hayat edinmektir. Doğru diş mâcununu kullanmak veya güçlü bir siyâsî liderle özdeşleşmekle, tüketici kişi, benliğini büyüsel bir biçimde dönüştürür, farklılaştırır.(s.24)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Çağımızın ekonomi, ulaşım, kitle iletişimi, teknoloji, popüler kültür ve yaşam biçimi açısından hızlı dönüşüm ve değişimlere tanıklık ettiğini biliyoruz. Geçmiş çağlardan farklı olarak yaşadığımız zamanlarda, öznelliğimizi oluşturan anlam ve yaşantılar dönüşüme uğramaktadır. Kleinman (2000) empatinin de bu hızlı sosyal değişimden payına düşeni aldığı kanaatindedir. Empati, politik baskı dönemlerinde kaybolmaya yüz tutar ve onun yerine ihanet ve ihbar özendirilebilir.</p>
<p>Zamanımızda da TV haberlérinin eğlenceye dönüştürülmesi (infmıainment)1 ıstırabı seyirlik bir nesne kılmakta, empatiyi zayıflatmaktadır. Kleinman farklı dünya ve çağların değişik öznelliklerle uğraştığını ve bunun için farklı terapötik yaklaşımlar geliştirilmesi gerektiğini söylemektedir.(s.25)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şehir hayatında başkasının ölümüne ya da ıstırabına kulak kabartır geçeriz çünkü bizim derdimiz en acil derttir ve zaten başımızda da onlarcası vardır. Gündelik hayatın şiddeti de ihmal edilmemesi gereken bir olgu. Özellikle metropollerde her gün binlerce insan sağlıksız ulaşım biçimleriyle, zamanlarının önemli bir kısmını buna ayırarak işe gitmekte, işyerlerinde maddi ya da manevi olarak doyum sağlayamamakta, hayatta kalabilmek için koşuşturmakta ve yıpranmaktadır. Kronik siyasi ve ekonomik belirsizlik şehrin kenar mahallelerinde biriken insanları öfkeden patlamaya hazır yığınlara dönüştürmekte ve empati duygusunu da köreltmektedir.</p>
<p>Başkasının sırtına basarak da olsa yukarılara tırmanma arzusu, değerleri tersyüz etmekte ve insanları vahşileştirmektedir. Şehir hayatının karmaşası sosyopatinin yani suç işleyip Vicdan azabı duymayan antisosyal kişiliklerin gelişmesi için verimli bir zemin oluşturmaktadır.(s.27)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Türkiye’nin yaşadığı hızlı sosyal değişim yaşam sorunları olarak ofislerimize yansıyor. Popüler kültür bir el çabukluğuyla buna da çözüm buluyor ve özgürleşme ideolojisi şırınga eden pop psikoterapistler, insanlara anlık çözümler sunuyorlar. Zincirlerini kır, bağlarını kopar, özgürleş, rahatla! Pop psikoterapistler kendi yaşam biçimlerini ya da anlayışlarını bilimsel bir jargonla sarıp sarmalayarak müşterilerine servis edebiliyorlar.</p>
<p>Yaşam hakkında şuradan buradan edinilen hakikat kırıntıları terapinin malzemesi olabiliyor. Pop psikoterapi, ’sev’, &#8216;anlayışla k-arşıla&#8217;, &#8216;kendini gerçekleştir&#8217;, &#8216;hayatını yaşa&#8217; gibi genel geçer düsturlarla bir yaşam biçimi terapisi yapmaya sıvanıyor.(s.31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Küresel kapitalizm, kendisini tarihaşırı ve ulusaşırı olarak, modernleşmenin ve modernliğin aşkın ve evrenselleştirici gücü olarak sunmuş olmasına rağmen, gerçekte Batılılaşma demektir; Batı ürünlerinin, değerlerinin, önceliklerinin ve yaşam biçiminin ihraç edilmesi demektir. Eşit olmayan bir kültür karşılaşması sürecinde &#8216;yabancı&#8217; halklar, Batı imparatorluğunun tebaaları ve astları olmaya zorlanmışlardır ve bundan daha az önemli olmamak üzere, Batı, Öteki ile onun &#8216;egzotik’ kültürüyle karşılaşmıştır.</p>
<p>Küreselleşme sınırları ortadan kaldırdığı için, koloniyal merkezin sömürgeleştirilmiş çevresiyle yüz yüze gelmesini yoğun bir deneyim haline getirmektedir (Morley ve Robbins 1997). Ziyaüddin Serdar (2000) kimi yazarların küreselleşmenin felsefi arkaplanı olarak gördüğü postmodernizmin Batı sömürgecilik ve modernitesini aslında devam ettirdiğini; Hindu meditasyonları ve sufizm gibi Doğulu pratiklerin sadece tüketim ürünleri oldukları zaman kıymetli sayılıp Batılı bünyeye kabul edildiklerini öne sürmektedir. Yazara göre, Batılı olmayan kültürel eserler Batı&#8217;da göründüğü zaman, onlara karşı ya boş sembollermişçesine ya da etnik bir modaymışçasına davranılır.(s.42)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Pazar güçlerine sağladiğı hükümranlık nedeniyle küreselleşme, eşitsizliklerin ve sosyal mahrumiyetin gelişmesine zemin hazırlamakta, böylece toplumsal bütünlüğü tehdit etmektedir.</p>
<p>Diğer yanda koloniyalizm, yani sömürgecilik farklı vasıtalar kullanarak devam etmektedir. Dünya Ticaret Örgütü, Güney ülkelerinden yabancı yatırımcıların önündeki engellerin kaldırılmasını talep etmektedir. Liberal yapısal uyum programlarının bedeli, çoğu yerde, toplumsal istikrarsızlıkta artış ve kitlelerin yaşam koşullarının kötüleşmesi olmaktadır.</p>
<p>Bu talepleri karşılamayan ülkeler kenara itilmekte, ihmal edilmekte veya uluslararası devrelerden çıkarılmaktadır (De Benoist 1996). Pek çok ülkede yapısal uyum programlarının kötü beslenme ve işsizliği yaygınlaştırdığı, bunun da bireyler ve aileler için psikososyal sorunlar ürettiği dile getirilmiştir (Chossudowsky 1994). (s.44)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Küreselleşme dediğimiz şey, Batı pazarının bütün gezegeni kuşatan sömürgeciliği olarak görülebilir.(s.47)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>George Ritzer McDonaldlaşma kavramını hazır yiyecek alanında geliştirilen standartların toplumun diğer kesimlerine yayılması anlamında kullanmaktadır. McDonaldlaşma’nın insan ilişkilerine ve toplumsal hayata nüfuz etme biçimlerinden birisi gündelik hayatta istek duyma ile doyuma ulaşma arasındaki zaman aralığının kısalmasıdır. Ayrıca hamburger tüketmekle kişi bir yaşam tarzı satın almaktadır. Hamburger, cola vb. ürünler, çevrede yaşayanlar için merkezde ve güçlü olanla özdeşim yapmanın araçları olabilmektedir (Ritzer 1997).</p>
<p>David Fincher&#8217;in tüketim uygarlığının yarattığı anlam boşluğuna karşı bir manifesto olan Dövüş Kulübü adlı filminde tüketim kültürü şu cümleyle özetlenmektedir: “Sahip olduğun şeyler, sonunda sana sahip olmaya başlar”.(s.48)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Küreselleşmenin sâdece homojenleşmeye değil, Batı-dışı toplumların tahakküm altına alınmasına (hegemonizasyon) da hizmet ettiği, bir Batılılaştırma, hattâ Amerikanlaştırma süreci olduğu sıklıkla dile getirilmiştir. Küreselleşmenin en göze çarpan ifadelerin bâzıları (Coca-cola, McDonalds, CNN) tamamen Amerikan&#8217;dır.</p>
<p>Öte yanda, küreselleşme bir avuç kişinin refah yolunda hızla ilerlediği, çoğunluğun ise sefalet ve umutsuzluk içinde yaşamaya mahkum olduğu bir kazananlar ve kaybedenler dünyası yaratmıştır. Az gelişmiş ülkelerin bir çoğunda güvenlik ve çevre düzenlemeleri ya çok düşük düzeydedir ya da fiilen yoktur. Bâzı ulus-aşırı şirketler bu bölgelerde bazı yasal olmayan mallar (kalitesiz tıbbi maddeler veya zararlı böcek ilaçları gibi) satarlar. Bunun küresel bir köy (village) den ziyâde küresel bir yağma (pillage) ya benzediği dile getirilmiştir. (Giddens, 2000).(s.49)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bauman’a (1999) göre aile insanın kendi yaralanabilir ve geçici olduğu kabul edilen varoluşuyla demir atabileceği emniyet verici, kalıcı bir limandan başka bir şeyi getirmektedir artık akla. “Başlatması kadar bitirmesi de, kurması kadar yıkması da kolay olan ailenin, onu meydana getirenlerden daha uzun süreceğine güvenilemiyor artık. Sonsuzluğa uzanan bu köprü de üzerinde yürüyen insanlar kadar kırılgan- hatta belki onlardan daha kısa ömürlü” (Bauman, 1999).</p>
<p>Tüketim toplumu insan ilişkilerini de metalaştırmakta ve ‘kullan at’ anlayışı giderek insanî ilişkilerin doğasını bozmaktadır. “Kullan at” toplumunun anlamı sadece üretilmiş malları atmak değildi; aynı zamanda değerlerin hayat tarzlarının, istikrarlı ilişkilerin, şeylere, binalara, yerlere, insanlara ve eyleme -olma konusunda öğrenilmiş tarzlara- bağlığın da atılabilmesi anlamı taşımaktadır (Harvey, 1997) (s.52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Küreselleşmenin yarattığı yurtsuzluk duygusu da ruh sağlığı açısından üzerinde durulmaya değer bir konudur. Kültürel ve teknolojik dönüşümler yüzyıllardır bel bağladığımız emniyet kaynaklarını kurutmuştur. Emniyet hissimizi devşirdiğimiz kaynakların kurutulması sahte bir mâneviyatı getirmiştir beraberinde, yersiz yurtsuz olma duygusunu telâfi edecek ama sâhici olmayan bir mâneviyatı. Bu mâneviyatın temel düsturlarını dâima ilerleme, daha çok üretme ve tüketme, yarışma/rekabetçi olma fikirleri oluşturmaktadır.</p>
<p>İnsanların muhkem kalecikler olan evlerine çekilmesi, mahallenin ve geniş ailenin dağılması, bireylerin atomize olmasıyla endişe yaygın bir ruh hâli olarak karşımıza çıkar. Toplumdan, kölelerimizden, geleneklerimizden koparıldığımız için yalnızız ve yalnız insan endişe eder. Bu endişeyi gidermek için olabildiğince çok şeye sâhip olmak isteriz. Küresel çağda insan sahip olarak içindeki yurtsuzluk duygusunu iyileştirmek istemektedir (Sayar, 1995)(s.59)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Küresel iletişim çağında kişiye teklif edilen çok sayıda yaşam tarzı vardır, sayısız uydu ve kablo TV kanalı bir insan olmanın nasılına dair sayısız seçenekler sunmaktadırlar. Sosyal psikologların da son yıllarda olası benlikler fenomenini tanımlamaya başlamaları rastlantı değildir. Küresel çağda insanlar kim olduklarına karar verebilir ve bir başkası olmayı hayal edebilirler (Sayar 2001). Benlik belirsizdir; her türlü benlik mümkündür ve “kendi kendini yaratma süreci asla bitmez” yollu önermeler postmodern kimlik sorunlarını özetleyen aksiyomlardır.</p>
<p>Günlük hayat bu önermelerin gerçekten de başka kanıt gerektirmediği ve aksiyom olarak kabul edilebileceği görüşünü destekleyen birçok veri sunmaktadır: En son moda markanın veya rock grubunun ayaklı ilan panosu haline gelmiş gençler, sanal sohbet odalarının ve siberseksin gördüğü rağbet, mankenlere verilen “mega” statüsü, işletmecilik ve siyasette imaj derslerinin zorunlu hale gelmesi bu veriler arasında sayılabilir (Bauman, 2000)(s.63)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Fransız düşünür Paul Virilio (1994, 1995) iletişim otoyollarının inşâsıyla birlikte yeni bir fenomenle yüz yüze geldiğimizi iddia etmektedir: Yönelim kaybı. Hissedilen gerçeklik artık iki surettedir: sanal gerçeklik ve “hakikî&#8221; gerçeklik, gerçekle iki türlü ilişki kurmamızı sağlamaktadır. Böylece insanlar yönelimlerini sağlayacak referans noktalarını yitirmektedirler. Uzaktan görme, uzaktan işitme, uzaktan eylemde bulunma imkânlarıyla varlık köksüzleşmektedir. Önceden, “olmak” deyince “bir yerde olmak”, burada ve şimdide konuşlanmak kastedilirdi, siberuzayda ise hemen, birden, her yerde olmak mümkündür ve bu da varlığın özünü zedelemektedir. Gerçeklik artık stereo-gerçekliktir. (s.71)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Stereo-gerçeklik fikri ekranın doğası ve işlevi yönünden de incelenebilir. Ekran, bizi gördüğümüz olayların gerçeğinden korurken – ayrı ve yalıtık durumda tutarak- dünyada olup bitenlere tanıklık etmemizi sağlar. İzleyicileri, oturma odalarında emniyet içerisindeyken savaş felâketiyle ve onun şiddetiyle karşı karşıya getirir.</p>
<p>Görüntülerin uzaklaştırıcı gücü ve uzaklardaki felâketlerin donuk kayıtları vâsıtasıyla ıstırap ile olan ilişkimizi yürütmeyi öğrenmiş bulunuyoruz. Fotografik görüntü, bizi gerçek ıstırapla bir anda hem karşı karşıya getirir, hem de ondan uzaklaştırır (Morley ve Robins,1997). Böylece Körfez Savaşı&#8217;nı bir bilgisayar oyununu izler gibi izleriz TV’den, Bağdat’ın üzerine yağan bombalar bizde bir şehrâyin duygusu uyandırır(s.72)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&#8220;Soru sormaktan kaçınmak verilebilecek bütün cevapların en kötüsüdür” diyor Bauman. “Belki de utanmamız gereken bir şeyden, “ideoloji sonrası” yada “ütopya sonrası” bir dönemde yaşamaktan, tutarlı bir iyi toplum vizyonuyla hiç ilgilenmemekten ve kamusal iyi hakkındaki kaygıyı özel tatminlerin peşine düşme özgürlüğüyle değiş tokuş etmiş olmaktan gurur duymaya meyilliyiz.</p>
<p>Yine de bir an durup bu mutluluk arayışının neden umduğumuz sonuçları getirmeyi başaramadığını, güvensizliğin buruk tadının, neden duyacağımız vâat edilen saâdetin tadını kaçırdığını düşündüğümüzde, kamusal iyi, iyi toplum, eşitlik, adalet gibi fikirleri sürüldükleri yerden geri çağırmadıkça hiç bir yere varamayacağımızı anlarız; üstelik bunlar ancak başkalarıyla birlikte üzerine titrenip işlendikçe bir anlam kazanan fikirlerdir.” (Bauman,1999).(s.81)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>”Yalanlar olmasaydı, insanlık sıkıntı ve ümitsizlikten çatlardı,&#8221; demiş Anatole France 1920’lerde. İnternetin çekiciliği biraz da yalanların hayatımıza getirdiği neşe ve heyecanda aranabilir. Kandırmacalar, yarı gerçekler, abartılar siberalanda gırla gider. Onlara eşlik eden görsel ve işitsel ipuçları olmadığı ve kişi de anonim olduğu için (konuşma odalarında takma isimden geçilmez), siberalan her türden ‘oynama’ya sahne olabilir. Nasıl olsa kişinin bunun sonuçlarına katlanması gerekmeyecektir.</p>
<p>Anonim olmadığımız, yani gerçek kimliğimizle bulunduğumuz durumlarda bile, fiziksel mesafe ve az sosyal mevcudiyet, kendimizi daha az ketlenmiş, daha az görülebilir, daha az süperego baskısı altında hissetmemize yol açar. İnterneti gerçeklikten ayıran duvar sayesinde, online kişilikler gerçek kişiliklerden farklılaşabilir: Karşımızdaki ile oyun oynayabilir, bambaşka bir hüviyet içinde iletiBazı araştırmalara göre, en provokatif saldırılar, karakterimize, yeterliliğimize ve fiziksel görünümümüze yönelik olanlardır. Bazen, her şeyin sütliman olduğu bir iletişim grubunda ani parlamalar ve grup kutuplaşmaları olabilir. Parlamanın (flaming) Özel e-postalarda değil de daha ziyade grup forumlarında ortaya çıktığı görülmektedir.Anonimlik ya da anonimlik yanılsaması, agresyonu besleyen etkenlerden birisidir. Kişiler davranışlarının doğrudan kendilerine atfedilemeyeceğini bildiklerinde, sosyal sınırlama ve kurallara daha az bağlı kalmaktadırlar.</p>
<p>Bu durum, insanlar kendileri için zor bazı konuları daha emin buldukları şartlarda tartışmak istediklerinde, olumlu bir işlev görebilir. Online destek gruplarında kimi insanlar kendi topluluklarında yüz yüze konuşmayı zor buldukları bazı konuları daha kolay açabilmektedirler. Bir çalışmada, isimleri belirli ve birbirini tanıyan insanların oluşturduğu gruplara göre, belirsiz kişilerin oluşturduğu gruplarda düşmanca tutumların çok daha fazla sergilendiği gösterilmiştir. Görüş alanı dışında olan birisine saldırganlık göstermek daha kolaydır. Yüzlerdeki yaralanmış ve acılı ifadeyi görmeyiz. Karşı saldırı konusunda kendimizi daha korunaklı ve emin hissederiz. (s.93)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnternet iletişimi metinler üzerinden sağlanmaktadır. Daktilo edilmiş metinleri okurken duygusal ve toplumsal bağlamı gözden kaçırmak mümkündür. Örtülü bir istihza, yumuşak bir sataşma yahut açık bir düşmanlık, sizin içinde bulunduğunuz ruh durumuna göre farklı biçimlerde anlaşılabilir. Eğer bir düş kırıklığı içindeyseniz kolayca muhakeme hatası yapabilir ve gönderici hiç de öyle düşünmediği halde, aldığınız mesajların provokasyon olduğu kanaatine varabilirsiniz.</p>
<p>Çerçeveleme (framing) yaparak, yani muarızınızın söylediklerinden bir kısmını metnin ana gövdesinden cımbızla çekip çıkararak, onu eğlence konusu yapabilirsiniz. Böylece, karşınızdaki kişiye de sözlerini hatırlatmış olursunuz. Bu özelliği taşıyan başka bir iletişim ortamı yoktur.</p>
<p>Peki, internet ortamında gerçek hayatta kullanmayacağımız saldırgan bir dili kolaylıkla kullanabiliyorsak, başka bir ortamda patlayacak bir gerginliği biraz rahatlatmış ve buharımızı dışarı vermiş olmuyor muyuz? Yüzeysel olarak bakıldığında doğru gibi görünse de, psikolojik araştırmalar işlerin böyle yürümediğini, online saldırganlığın içimizdeki saldırgan eğilimleri tırmandırdığını gösteriyor.(s.94)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnternetin geleneksel yüz yüze etkileşimin sağladığı yakın ve gerçek ilişkiyi sağlayıp sağlayamayacağı, online ilişkilerin kişinin toplam sosyal ilişkilerinin kalite ve sayısını ne yönde etkileyeceği, cevaplanmaya muhtaç sorulardır. Bu konuda yapılmış detaylı bir çalışma internet kullanımı arttıkça sosyal ilişkilerde azalma olduğunu, kullanıcıların aile ve yakın çevreleriyle daha az etkileşimde bulunduğunu ve kendilerini daha yalnız hisettiklerini göstermiştir. Yine bu çalışmada, artan internet kullanımı ile depresyonda artış arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur.</p>
<p>Buradan hareketle, internet kullanımının sosyal ilişkileri ve ruhsal iyilik halini olumsuz yönde etkilediği söylenebilir. İnsanların internete ayırdıkları zamanın önceden sosyal etkinliklere ayırdıkları zamanın yerini aldığı düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında, internet eğlencenin özelleşmesini temsil etmektedir ve edilgen, sosyal olmayan bir eğlence aracı olan TV ile benzer bir işlev görmektedir.(s.101)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir iktidar kazanma teknolojisi olarak internet,tam anlamıyla bir fenomendir.Baglandiginizda nereye gittiğiniz,ne söylediğiniz, nereye uğradığımız,ne okuyup ne indirdiğiniz üzerine kesin bir kontrolümüz vardır. Bir yerde canınız sıkılırsa hemen başka bir yere geçebilirsiniz. Bu iktidar duygusu yanılsamadan ibarettir ve bu yanılsama bir süre sonra güçlü iç kontrol odagiyla birleşerek interneti tam bir zaman israfına dönüştürür.Internet kullanıcısına iktidar hissi veren şeylerden biri de, kullanıcının politika, ticaret ve eğlencenin kendisinden bir hayli uzak dünyalarını etkileyebileceği vehmine kapılmasıdır. En basitinden, katıldığımız online oylamalar dahi, bize böyle bir yanılsama vaat etmektedirler.(s.108)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yine Kierkegaard&#8217;a açılan bir sokaktayız : Hangi değer ya da ölçütler benimsenmelidir ki hayat anlam kazansın. Kierkegaard insanların sürekli nasıl yaşamaları gerektiği sorusuyla yüzleştiklerini söylerken Heidegger&#8217;le buluşur.</p>
<p>Hayata anlam katan, dünyaya meşru bir cevap üreten bir değer insanın tüm diğer seçimlerini de etkileyeceği için hayatın bütününü kuşatacaktır. Kirkegaard hayatın anlamı sorusuna ancak dinin cevap verebileceğini düşünür. İktidar ya da servet peşinde koşmak gibi arzular da anlam arayışına bir kerteye dek cevap verebilir ancak arzular değişebilir ya da kaybolabilir. O halde hayatı sadece bir arzuya bağlı olarak yaşamak onu anlamdan mahrum bırakmak olacaktır.</p>
<p>Kierkegaard&#8217;ın felsefi takma adı Johannes Climacus&#8217;a göre kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz. Hayat ancak onun dışında bir şey tarafından anlama kavuşturulabilir çünkü ancak onun dışında bir şeye hayatımı bağlayabilirim.</p>
<p>Ancak Mutlak İyi&#8217;ye bağlanmakla sonlu iyiliklerin önemi azalır ve varoluşun sorusuna cevap verebiliriz. Bu mutlak iyi Climacus&#8217;a göre Tanrı&#8217;nın diğer adıdır ve varoluşumuzun her ânının anlamlandırmak için hayatlarımızı bir bütün olarak Tanrı&#8217;yla irtibatlandırmamız gerekir.(s.131)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Daha önce de Kierkegaard tarafından Öğretildiği gibi, ölüm hayata sorumluluk vererek onu anlamlı ve değerli yapar. Ölümün önceden duyulması her seçime varoluşsal bir anlam katar (Magill 1971). Ölüm bir ilinek değildir; sıradan düşüncenin inanmak istediği gibi dışarıdan gelmez; ölüm bizim en yüce imkânımızdır. Insan varoluşu Ölüm-için-varlıktır. Ölüm yaşamın sonunda değildir, yaşamın her anında, yaşamın kendisinde var olur (Mounier 1987). Kimse başkasının ölümünü ölenden uzaklaştıramaz. Ölmek her Dasein&#8217;ın zamanı gelince kendi başına katlanması gereken bir şeydir (Heidegger 1962). (s.137)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ozgurlugun-bas-donmesi-alintilar/">Kemal Sayar – Özgürlüğün Baş Dönmesi ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ozgurlugun-bas-donmesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Georges Balandier &#8211; Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 12:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İlerleme dini]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[üst-Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Rahatsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[Gösterge]]></category>
		<category><![CDATA[Gürültü]]></category>
		<category><![CDATA[Georges Balandier]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21446</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22069 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg" alt="" width="243" height="404" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar-181x300.jpg 181w" sizes="(max-width: 243px) 100vw, 243px" /></p>
<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la teçhizatlanır.</p>
<p>İlerleme dini, aktarılmaları itibariyle tarihsel, geleneğin sürekli etkisi itibariyle medenileştirici bir nitelik arz eden ve sadece aşkınlıkla ilişki üzerine bina edilmiş dinlerin “büyüsünü bozar. ” Vahye dayalı inancın yerine teknik uzmanlığın ve bilgi-iktidarın artışına dayalı kolektif iradeyi geçiren laik dinlerin ilk kez hayata geçirilmesidir bu.</p>
<p>Fransa’da vahyi hakikatlerin dogmatizmine karşı gerçeğin keşfine adanmış bilimsel araştırma laboratuvarlarının, ayrıcalıklı hiyerarşilerin muhafazasına karşı demokratik cumhuriyeti tesis eden kurumların ve herkese açık laik okulların ihdas edilmesiyle ilerleme militanlığının yuvaları kurulmuştur.</p>
<p>Pratik bilimlerin, endüstrinin, girişimin yüceltilmesi, dünyanın ele geçirilmesi iradesini etkin kılan ve giderek artan bir maddiyat bağımlılığını sağlama alan ilerleme hamlelerini somutlaştıracaktır. Sonuçları itibariyle insani acıların dindirilmesine şüphesiz katkıda bulunan, ama aynı zamanda potansiyel açıdan ters etkilere sahip bir iktidarı da serbest bırakan bir muzaffer egemenliktir bu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerileyen endüstriyel merkezler giderek gürültünün kaynağı olmaktan çıkıyor. Hızla genişleyen kentsel yerleşim bölgelerindeki insan yoğunluğu gürültü kaynaklarını artırıyor. Böylece gürültü bir nezaket meselesi haline geliyor. Ses haddi aşımı derecesi nezaketsizliğin boyutunu, başta komşular olmak üzere başka insanların yaşam koşullarına verilen zarara karşı kayıtsızlığın derecesini gözler önüne seriyor.</p>
<p>Bu anlamda söz konusu tutum terbiye eksikliğinden ziyade, artık kimsenin iyi terbiye olarak vasıflandırmaya cüret edemediği bir şeyin, kişinin kendi benliği ve yakın çevresi dışında kalan şeylere karşı duyduğu bulaşıcı bir kayıtsızlığın göstergesi; medenileşme hamlesinin zaaflarının bir boyutunu, “adab-ı muaşeret medeniyetinin ” gerileyişini işaret ediyor. Dolayısıyla gürültü bir kışkırtma artık ve onun da ötesinde, başkası üzerinde uygulanan ve bulaşarak yayılan bir şiddet türü.</p>
<hr />
<p>Ortak popüler kültür, giderek daha etkin araçlarla donanan ve halkla tam anlamıyla buluşan medya sayesinde bir tür gürültü kültürünün yayılmasına katkı sağlıyor. Radyo ve televizyonun, müzik yayınlarının ve cep telefonlarının ses/görüntü eklentileri ve uzantıları başkalarınca bir ses istilası; cephanesi gürültü olan bir tür taarruz gibi algılanabilecek bir durumun her yer ve ortama yayılmasını mümkün kılıyor.</p>
<p>Nezaketsizliğin de bunda payı var elbette; fakat durumu aşırılığa, uç noktalara sürükleyen, onun yanı sıra ve kuşkusuz ondan da fazla, doruk noktasına varmış ve kaynağı şehirlerde olan bir modernliğin itimi. Bütünü itibariyle sınırlara saygı konusunda sorunları olan bir modernlik bu. Psikolojik kaynaşma ihtiyacının biraz geç kalmış bir ifadesi olan iğreti bir yalıtılmışlık içerisinde yığınla gencin katıldığı çılgın partilerin büyüyen başarısı, her türlü ölçünün ret ânını gözler önüne seriyor.</p>
<p>En yüksek noktasında kullanılan ses sistemleri, sürekli kendini yineleyen tekno müzikle yapılan bitimsiz danslar, psikotrop maddelerin yaygın kullanımı, özgür cinselliğin suiistimali ve tükenmenin eşiğine kadar uzatılan etkinlikler aşırılıkta, aykırılıkta varoluşsal bir telafi elde etme arzusunu gözler önüne seriyor.</p>
<hr />
<p>Enformasyon alışverişinin ve umumi merak duygusunun seyrine teslim edilmiş kişisel günlüklerin (blogların) ve “chat”’in serbest dolaşımı sayesinde, hiçbir kısıtlama olmadan paylaşılan sohbet mesajları aracılığıyla her şey, hem de yasaklardan, uzlaşımlardan ve sırlardan kurtarılmış biçimde söze dökülüyor, söyleniyor. İç içe varlık bulan iki dünya söz konusu: Bir tarafta hareketin, gürültünün ve düzeneklerin etkisine kapılmış gerçek bedenlerin daha yoğun bir varoluş biçimi aradıkları bir dünya var; diğer tarafta, sayısız sanallıklara açılacak şekilde simüle edilmiş ve böylece yeni gerçeklik hayallerini çoğaltan tek kişilik sanal gezintilerde ağırlığını hissettiren makineler var.</p>
<p>Yeni teknolojiler ve yazılım-makinelerle birlikte dünyaya gelmiş kuşaklardan önceki kuşaklar da tıpkı küçükleri ve çocukları gibi bunlara bağlanıyor. Giderek artan bir şekilde bu teknolojileri kullanıyorlar ve hem bir bağımlılık ilişkisi içinde hem de yeni özgürlüklerin ve gençliğin dünyasına serbest erişimin cazibesiyle, çabucak, sunulan hizmetleri aşırı tüketme noktasına geliyorlar.</p>
<p>Yaşlanmaya karşı savaşı ve görünümünü muhafaza etme çabasını olumlayan gençlik ve genç kalma kültü, kültürel taklitçiliğin gelişimine elverişli kaynakların artışından da destek görüyor. Gençleri taklit, sadece “görmüş geçirmiş”lerin kabaca köşeye itilmelerine karşı bir savunma hamlesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda aktif bir modernliği tanımlayan değişim ihtiyacını besleme, yeniliklerden pay alarak dolu ve yoğun bir hayat peşinde koşma arzusunu da ifade ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Televizyon ve radyolar her yere sirayet eden varlıklarıyla kendi yaydıkları dilin etkisine herkesi tabi kılıyor. Fakirleşmiş deyişlerin kullanımını (örneğin başka sözleri destekleyecek biçimde olur olmaz kullanılır hale gelen “konsept” ve “yapı” sözleri), anlatımsal biçimleri ve dilsel yanlış kullanımları (örneğin orijinal bağlamlarından kopartılan “konumlanma” ve “değerler” gibi sözleri) veya “kesinlikle”, “aynen” gibi tipik formülleri yaygınlaştırıp normalleştiriyor.</p>
<p>Televizyon ve radyolar sözelliğin baskınlığına katkıda bulunarak, reklam sekanslarında veya dizi filmlerde rol alan aktörlerden, eğlence programı ve haber sunucularından esinlenen söyleyiş biçimlerini kalıba döküyor. Medyada konuk edilen meslek harici kişilerin kendiliğinden pratiğe döktükleri, kolayca tutulup benimsenen bir sözellik biçimi bu. Araçsal tertibat kendisine bağımlı olan konuşmayı büyük ölçüde şekillendiriyor:</p>
<p>Medya sahnesine iteklenen çocuklar bu dili spontan biçimde kullanıyorlar, çünkü aşın araçsallaşmış bu dünyaya çok küçük yaşlardan beri aşinalar. Bu dünyada diller giderek yaygınlaşan bir kullanıma yönelik olarak, dolayısıyla en aşağı düzeyde, kendisini idare eden aygıtlar tarafından biçimlendiriliyor.</p>
<hr />
<p>İnternet dünyasıyla haşir neşir olma, bilgisayarlaşmayla elde edilen faydalı işlevlerin de ötesine geçerek bir rutin haline geldiğinde, yeni ve başka “gürültü etkilerine” maruz bırakıyor. Eleştirel gözlem gücünü zayıflatıyor; bu sadece bir enformasyon bombardımanı, bir potansiyel cevap kalabalığı yaratıldığı için değil, bilgi ve malumata bu denli kolay erişmek bu yolla edinilen şeyleri yüzeyselleştirdiği için de gerçekleşiyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Özümlenir hale getirilmiş enformasyonları artan bir güçle yayan, iletişimi katlayarak üreten sanal varlıklarla dolu dijital dünyanın hızlanarak büyümesi reel dünyaya bir kabuk oluyor, reel dünyayı emrine almak üzere olan bir kopya dünya üretiyor. İşten eğlenceye, oyundan tatile, eşya ve hizmet alışverişinden kanaatlerin, duyguların, fantezilerin manipülasyonuna kadar, giderek daha çok sayıda toplumsal pratik, bir şekilde bu modern insani dünyanın iki düzleminde birden gerçekleşiyor: Bu düzlemlerden biri (onu yapılandıran “yeni Yeni Dünyalar”ın bağlantılandırılmasıyla ve onu doğuran tekno-sistemlerin iktidara gelişiyle genişleyen düzlem), diğer düzlemin, yani toplumsalın inşası düzleminin üzerindeki hâkimiyetini devamlı güçlendiriyor.</p>
<p>Özellikle de sanallaştırılabilir gerçek ile gerçekleştirilebilir sanallık, sıradan mevcudiyet ile potansiyel mevcudiyet arasındaki farkı teknik dolayımla biçimlendirmeyi sağlayarak toplumsalın inşasını, eskiye nazaran altüst ediyor.</p>
<p>“Gerçekte” somutlaştırılabilecek olan şeyin “sanalda” tasarlanması, modellenmesi ve deneyimlenmesi sonucunu doğuruyor. Bilgisayarların sağlayacağı yardım ve nezaret imkânına başvurulması, sayısız tasarlanabilir dünya ve biçime ulaşma, bunları sanal olarak var etme kapasitesinden yararlanılmasını sağlıyor.</p>
<p>Daha pragmatik, daha faydacı bir biçimde, daha sonra gerçekleştirilecek olan şeyin önceden var kılınıp tecrübe edilmesini mümkün oluyor. Aynı zamanda bireysel davranışları, şahıslar arası ilişkileri, dilsel alışverişin ifade olanaklarını da bu çifte mevcudiyetin etkisiyle biçimlendirme imkânı da veriyor. “Yasaklı oyun” sitelerine, pornografi ve pedofilinin sergilendiği sahnelere ulaşım yoluyla kışkırtıcı bir etki yaratıyor.</p>
<p>Yasakların ihlaline, kolektif ahlakın buyruklarının çiğnenmesine teşvik eden; ırkçılık, yabancı düşmanlığı, antisemitizm ve Nazizm’in yeniden doğuşunu teşvik edecek şekilde siyasal ılımlılığı hiçe sayan ikna gücü yüksek illüstrasyonlara erişim imkânı da tüm bunlara eklenebilir.</p>
<hr />
<p>Sinema ve televizyon, ama özellikle de televizyon, toplumsal modernliğin tümüyle içine battığı bir görüntü banyosu tertipliyor: Toplumsal modernlik bu banyoda şekilleniyor ve kendini ifşa ediyor.</p>
<p>Görüntüler, özellikle de şehrin duvarlarında, sürekli yinelenen bir anlatı kuruyorlar. Bu iş için özel ödenek ayrılarak kiralanmış mekânlarda sahneye konulan sabit, canlı ve mütecaviz görüntüler ticari ayartılma anlatısını sergiliyor. Bunlar bir zamanların tanıtım ilanlarıyla kıyas kabul etmez türden, çünkü onlar afiş ve illüstrasyon sanatına dayanıyorlardı, anlatısal olmaktan çok anıştırıcı ve statiktiler.</p>
<p>Bugünün reklamları ise insanları bir “şeyler” dünyasına fırlatıyor. Bu dünyanın işleyiş biçimi ve getirileri kısa bir kurgu formuna çevrilerek aktarılıyor; amaçlanan şey ise henüz ifade dahi edilmemiş ihtiyaçlara seslenmek, ama ondan da çok duyguları, heyecanları, erotizmle dolu ayartıyı harekete geçirmek. Faydacı akıldan ziyade arzu üzerine oynuyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Erkek reklama başka türlü, ayartma gücünden çok onu bariz biçimde eril kılan şey sayesinde malzeme oluyor: Tıraş ritüelleri piyasası hem gereçlerin, ürünlerin hem de “erillik” olarak nitelendirilebilecek şeyin reklamını yapıyor. Kuvvetin, gücün,azimli başarının çağrıştırılmasıyla kendini öne çıkartmaya çalışan her hizmete, her eşyaya bir eril figür eşlik ediyor. Spor ünlüleri, özellikle de futbol gibi göz önüne çıkartılan popüler spor dallarının ünlüleri, takımla sınırlı bir tür mikro-milliyetçiliğe ve tutkulara gaz veriyor, kahraman figürüne odaklanan reklam faaliyetlerine katkıda bulunuyorlar.</p>
<p>Daha düne kadar gündelik dil “stadyum kahramanlarını” yüceltiyordu; bugün ise reklamlar bu insanları, hem ticaretin motoru olan hem de dönem dönem ulusal ihtirasları ve büyük bir davayı destekleme hissiyatını harekete geçiren dramatizasyonlara dahil ediyor. Bu kahramanlar sinema ünlüleriyle birlikte, uçucu heyecanların berdevam salgınına elverişli olan üst-modernite kültürü içerisinde etkili heyecan kışkırtıcıları oluyorlar; her türden başarının nihai değer yerine konulduğu bir toplumda, başarının çığırtkanlığını yapıyorlar.</p>
<hr />
<p>Her şey buna uyuyor; mahallelerde en yeni gayrimenkuller modernist mimari rekabet içinde kendilerini farklılaştıran göstergeler taşıyor; sokaklarda, her faaliyet sahasında modernitenin göstergeleri öne çıkarılıyor, trafik, bir “taşıt toplumu”nu olduğu kadar, araçların altı çizili yeniliğiyle bir modernite efektini de yansıtıyor.</p>
<p>Sokak işaretlerden, yazılardan, şekillerden oluşan dili üreten ışıkların gözler önüne serildiği bir mekân; bu dil, renk ve ışık cümbüşü yaratan düzeneklerden doğuyor ve gecenin üzerine yazılıyor. Tekno-elektronik çağ kendini bu aydınlanışlarda (bu örnekte gece vakti, kentsel coğrafyayı yeni bir büyülenmeyle kuşatarak) görünür kılıyor.</p>
<p>Katıksız işlevselciliğiyle, tikellikten uzaklığıyla yok-yerler türünden bu kentsel alanlarda, göstergelerin özellikle yoğun olduğu göze çarpar. Gündelik hayat pratiğinde, sayısal çokluk etkisinin zorunlu olarak bir göstergeler bolluğu ürettiği bu şahsiyetten yoksun alanlar özellikle çeşitli işkollarını ve esnafı bir araya toplayan yerler, alışveriş merkezleri ve hipermarketlerde göze çarpar.</p>
<p>Göstergelerin bu yerlerde fazlaca göze çarpar hale gelmesi, semiyotik etkinliği bir şekilde optimal hale getirmek içindir. Buralarda göstergelerin bir cazibe yaratması, sahayı satış mantığına en uyumlu kılacak ve alışveriş ihtiyacını tetikleyecek şekilde düzenlemesi gerekmektedir.</p>
<p>Animasyon denilen, ticari açıdan baştan çıkarmaya yönelik dramatizasyonları sahneye koyarak, ürünlerin basit promosyonunu dışavurumsal bir janra dönüştürerek sıklıkla ifrata varan bir modernliğin dekorunu kuran yine göstergelerdir.</p>
<p>Gösterge burada, güçlü ticari yok-yerler, eşyanın kendisinin ve teşhir edildiği yerlerin gizemini sürdüren geleneğin devamcısı eski ticaret alanlarının hızla yok olmasına yol açtıkça,kendi mecrasına kavuşur.</p>
<hr />
<p>Buna karşın, göstergeyi vazgeçilmez bir aracı haline getiren şey, toplumsal dünyanın tümüyle, en gündelik pratiklere varıncaya kadar teknikleşmesidir. Daha karmaşık yeni makineleri yürürlüğe koyan araçsallaşmış tertibatların nasıl kullanılacağını anlatan ve kullanımı yönlendiren dilin kokeninde gösterge vardır; gösterge bu dilin yazısıdır ve söz konusu tertibatlara bağlıdır.</p>
<p>Ev yaşantısı, eski tip mutfak ekipmanlarından kurtulup domotik alana açıldığı andan itibaren, kullanma talimatlarıyla birlikte pek çok göstergeyi, teknik aksaklıkları engellemek veya düzeltmek için yazılan davranış yönergelerini hayatımıza sokan görülmedik enstrümanlarla, makine-sistemlerle dolmaktadır.</p>
<p>Günümüz mutfağı artık ne sadece işlevsel bir mekân ne de bir bellek yeridir; otomat ve robot kumanda cihazlarının, denetleme ve alarm tertibatlarının mutfak pratiklerini kuşattığı bir mikro-evren haline gelmiştir; ve bu durum, aktarılan geleneğin ve kişisel doğaçlamaların payını kısıtlamaktadır. Zira önceden hazırlanmış veya dondurulmuş halde saklanan yemekler günümüz insanının beslenme düzeninde büyük yer kaplıyor: Doğru kullanım ve çabuk sonuç almakla ilgili kurallar bir becerinin aktarılması demek olan tariflerin ve yavaş yemek hazırlığının yerini alıyor.</p>
<p>Bu şekilde yaklaşılan bir mutfak, gelenekleri sembolize eden şeyin ortaya serilip parıldadığı büyülü bir yer değil artık; ekipmanların yeniliği ve çeşitliliğiyle bu mekânı teknikleştiren modernitenin kendini dışavurduğu bir alan, bir tür laboratuvar ve kimi zaman bu şekilde de adlandırılıyor. Hayal gücünün yemeklerle işbirliği içinde canlandığı gizemli bir mekân değil artık.</p>
<p>Aslında tüm bir ev, sakinlerinin hayat koşullarına göre farklı boyutlarda makine-sistemleri bünyesine kabul ediyor. Eve girişi denetleyen ve güvenlik işlevi olanlardan tutun, en sıradan işlerde gündelik hayatı kolaylaştıranlara, dijital iletişim ve medya hizmetini sağlayanlara veya çeşitli kültürel endüstri ürünlerinin talebini karşılayanlara kadar çeşitli makine-sistemler söz konusu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Fakat insanın doğasıyla ilgili kafa karışıklığı en hızlı, imajların ve sanallığın çoğaldığı dünya içerisinde artıyor. Piksel varlıklar, benzerliğin giderek artmasının etkisiyle gerçeklik kazanan varlıklar haline geliyorlar, gerçek insanların dijitalleştirilmesi sanal kopyalara kapı açıyor ve toplumsal bağ giderek daha çok, bu paralel dünyayla iç içe geçen bir şekilde inşa ediliyor. Manipülasyon ve oyun somut dünyada hoş karşılanmayacak ihlal ve deneylere izin veriyor. “İmajdaki” kırılganlık, halihazırda pek çok şiddete ve sapkın etkiye maruz kalan çağdaş insanın gerçek kırılganlığını besleyip kuvvetlendirebiliyor.</p>
<p>Bunlara bir de tekno-kâhinlerin manasız beklentileri ekleniyor, zira bunlardan bazıları çağdaş insana, zihni fani benden ayırıp, bozulmaz bir destek sistemine bağlamak suretiyle ölmezlik vaadinde bulunuyor. Umut edilen, aşkın güçlerden beklenen değil, çürümez bir destek sisteminin ebediliğiyle sağlanan bir kurtuluş söz konusu.</p>
<p>Kim olduğuyla, insanlığına ne olduğuyla, sahip olduğu benzersiz imkânların kullanımıyla ve geleceğiyle ilgili bu belirsizlikler bir yana, üst-modernlik insanı, güçle olan ilişkisini de mutedil bir yönde değiştirebilmiş değildir. Gücünü, ortaya çıkışını tetiklediği “yeni Yeni Dünyalar’ın yayılımlarının hızlanmasıyla sürekli artırıyor.</p>
<p>Gücünün etkilerini yeryüzünün bütününe genişletmekten vazgeçmiyor ve bunu vahşi bir rekabet içinde tahripkâr eşitsizlikleri yaratan egemen konumlar inşa ederek, elinde bulunanlara karşı bir arzulama/reddetme tavrı geliştirerek, kültürel aktarım ve kolektif kimlik açısından yıkıcı sonuçları olan büyüyen bir bağımlılığı reddedişe yol açarak yapıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>-Güncel formları içinde şiddet sadece toplumsal iktidarlardan beklenen ve gerçekleşmeyen şeylerden doğan bir umutsuzluğu değil aynı zamanda aidiyete,ısyana, gündelik hayatın muhayyel dönüşümüne dair ifade olanaklarının yitirilişini de dışavuruyor. Bu mahrumiyet, küreselleştirici üst-modernite büyük şeyleri (tüm dünya kapılarının açılmasını ve pek çok çağdaşın daha şimdiden ulaşabildiği dünyayı birinci elden tanıma imkânının ilk kez sağlanmasını) vaat ediyor göründüğünden, bir o kadar şiddetli hissediliyor.</p>
<p>Bu modernite benzersiz bir yapabilme-gücünün evrensel gösterisini sunuyor; görünüşte sınırsız, hiçbir yerde olmayacağı için her yerde olabilecek bir Büyük Ütopya’nın gerçekleşmesini mümkün kılacak yetkinlikte görünmeye kadar vardırılan bir gösteri. Fakat bu gösteri yanılsamayı sürdürmeye yetmiyor.</p>
<p>Bu ütopyada üst-modernite bozuyor, dağıtıyor -yaşam çevrelerini, meslek ve kariyerleri, hızla modası geçmiş hale gelen bilgileri, toplumsal bağları ve benlikle ilişkiyi, militan bağlanmaları ve inançları, insanın yaşadığı çağı doldurma biçimlerini-, hayatların akışını altüst ediyor, tekrar tekrar yeni sınamalarla, başarı değil başarısızlık olarak yaşanan anlarla karşı karşıya bırakıyor. Hızla yenilenen, çoğu zaman da benzersiz olan araçların sağladığı kolaylıklara erişimin zevki ve büyüleyici etkisi, kayıp, yokluk, olanaksızlık olarak algılananları telafiye yetmiyor.</p>
<p>Eski dillerin, yani umut ve beklentinin, muhalefet ve isyanın, arzu edilir ve gerçek kılınabilir bir tarihe duyulan inancın dilinin yaşadığı kan kaybı da bunun giderek daha açık biçimde hissedilmesine yol açıyor. Teknikçilik, özellikle de sonuç odaklı ekonomizm diğer her dili zayıflatan bir dili empoze ediyor.</p>
<p>Başarının, performansın ve aşıp öteye geçmenin dili bu; ayrımcılık yapan, marjinalleştiren, bilinen herhangi bir başka ve yakın bir gelecek açılımı yapmadan dışlayan, farksızlaşmanın yayılması karşısına çıkartabilecek ciddi sınırları olmayan bir dil. Mümkün olabilecekler ile paylaşıma sunulanlar arasmdaki tezat, geçmişin olanaklarına duyulan nostalji ile bugünkü guçsüzlüğü kuran şey arasındaki tezat şiddetin yoğunlaşmasına katkıda bulunuyor.</p>
<p>Bir yanda, radikalleşmiş, bir şekilde vahşi dışavurumuna indirgenmiş olan ve herkese, ama özellikle de duruma ve konjonktüre göre sembolik olarak hedeflenmiş kurbanlara yönelen bir şiddet var. Öte yandan, kendine karşı dönen bir başka şiddet var; giderek artan sayıda insanın ticari bağlantılardan kaçınma, toplumdan firar etme, başıboşluk, sabit bir yerden feragat etme tercihlerinde ifadesini buluyor.</p>
<p>İki yüzyıl önceki gibi, kendi örgütlerini üreterek net biçimde ortaya çıkan, kavga halindeki sosyal sınıflar söz konusu değil. Gücünün genişlemesine yandaş olmayanlar açısından sert, acımasız bir üst-modernite söz konusu; ve bu yandaş olmayan kesim, medeniyet stratejisinin daha yerel stratejileri, özellikle de gündelik hayat stratejilerini içine alıp ifade ettiği evrensel bir hareket oluşturuyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&#8216;Üst-modern insan birbiri peşi sıra gelen ihtişamlı başarılarla yeni teknolojiler aracılığıyla gayri maddiliğin en uç derecelerine, kozmos röntgencilerinin bakışları altında başka uzaylarda erişilen en uç noktalara kadar tam zaferini kutladığı esnada, aciz ve yönsüz kalmış gözüküyor. Tam bir fatih paradoksu bu: Hızla ilerleyen fatih kendi mekânı olan yerden giderek uzağa sürüklenir. Gerçekleştirdiği fetihler sonunda boyunu aşar, üzerine çullanır, onu yorar ve artık zaferlerini iktidarsızlıktan ayıran sınırın nerede olduğunu bilemez, nihai bir felaket olasılığını göremez hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;Kültür endüstrisi her ne kadar ürünlerinin hepten meta haline gelmesini önlemeye hizmet eden bir “istisna” adına hâlâ korunmakta ise de gücünü, bir medeniyet olarak serpilme gücünü koruyan bir kültürden ziyade, piyasadan devşiriyor. Gündelik hayatın çerçeveleri siliniyor veya belirsiz hale geliyor. Mekânlar tektipleşip yok-yerler (non-lieux) halinde çoğalıyor ve taşıtsal bir hal almış dünyada insanların akışkanlığı, mekânsal bağlılıkları ve kök salmışlıkları zayıflatıyor. Maddi şeyler -eski imalat dünyası-ile gayri maddi şeyler -birbirine bağlı makinelerden kurulu dijital dünya- arasındaki ayrım havada kalmış durumda; bu da gerçeklik türlerine ilişkin tanımları belirsizleştiriyor.</p>
<p>Kimileri tarafından bir “boşluk çağı”na* geçişin gerçekleşmesi olarak görülen bu muazzam kargaşa hali aslında başka türlü de değerlendirilebilir, toplumların uzun tarihinde daha önce bu denli yoğun, bu denli dünya çapında bir boyuta ulaşmamış bir tür “ya bat ya çık” oyununun girizgâhı olarak görülebilirdi.</p>
<hr />
<p>İnsanlar acılar, kötülükler içinde hâlâ; kitlesel halde gelen veya mukadderatın hükmünden hâlâ sıyrılamayan ölümün elinde bocalayıp durmaktalar. Hesabın acılar tarafında, uzaklarda, Güney’lerdeki kendi memleketlerinde tahammül edilmez olandan, olanaklı bir başka hayat arayışına doğru, bu parçalanmış dünyanın “zengin” beldelerine kaçınış sayısız insanın savruluşu var.</p>
<p>Bu hayali kurulan “başka yerler”de, yeni muktedirlerin daha da büyük bir iktidar arayışı içinde kurban ettikleriyle, tekno-iktisatçı üst modernliğin kurbanlarıyla sürekli semirip duran güruhlar var. Hesabın kötülükler tarafında, değerleri indirgeyen ve tutamak noktalarını silen genel bir altüst oluş içinde, şiddetin yayılmasına, insanları birbirine bağlayan şeylerin göz göre göre unutulmasına, her şeyi sadece kendine göre ölçüp biçerek tüm fırsatları değerlendiren hesapçı ve fırsatçı bir bireyciliğin yükselmesine katkıda bulunan şeyler var.</p>
<p>Ve üstelik bir de, bilmeyi yadsımanın ve genel keşmekeş halinin şemsiyesi altına sığınmış kafalarda köklenen, karşıt tutkuları ve taşkınlıkları besleyen bir bunaltı hali söz konusu. Hesabın bir de yaşlı delikanlıların sayıca arttığı ayrıcalıklı ülkelerde yıldan yıla geri püskürtülen ölüm boyutu var. Bu durum ölümün öngörülemeyen saldırgan yüzünü maskeliyor; iklimsel dengesizlikler ve felaketlerle, denetlenemeyen bulaşıcı hastalıklar ve hele hele kurbanların kanıyla beslenen bir ekonomizmin sapkın iktidarsızlığıyla belirginleşen boyutunu gizliyor.</p>
<p>Bunların yanı sıra bir de hiç de mükemmel olmayan teknik becerilere has risklerden, yeni uzmanlıklara doğru körleme bir ilerleyişin barındırdığı tehlikelerden kaynaklanan, fakat gözlerden gizlenen hususlar var. Doğru dürüst bilgi sahibi olmama, inkâr, kısa vadeli çıkarlar, güya ayakları yere basan yaklaşımlar tüm bunları, halihazırda yaşanan veya ertelenen felaketlerin ve kronik hastalıkların taşıyıcıları haline getiriyor.</p>
<p>Gelişmeye çalışan ve muktedir dünyaya tam bağımlı veya güdümlü olan, kendilerine yabancı bir küreselleşmeye kapılıp gitmiş daha zayıf bölgeler de var. Savaşın mutasyona yol açtığı ve dönem dönem siyaseti ikame ettiği dünyalar bunlar. Sömürgeci savaşların başka biçimler altında ve başka araçlarla sürdürülmesinden ibaret olan güç savaşları&#8230;</p>
<p>Bitmek bilmeyen, sürekli tekerrür eden, çoğunlukla da düzensiz milis kuvvetlerine, yağmacılara bel bağlamış savaş şefleri üreten; uluslararası insani müdahalelerle vahameti azaltılmaya çalışılan içsavaşlar&#8230;</p>
<p>Büyük bir toplumsal çözülme ve dağılma zemininde süren bu savaşlar, uzun dönemde kitlesel ölümlere yol açmaktadır. Bir soykırım biçiminde tezahür ettiklerinde, komşuluklan resmen sakıncalı ilan edilen bir kısım insanın var oluş hakkını elinden alan kitlesel bir ayrımcılıkla yok etmektedirler.</p>
<hr />
<p>Büyük Dönüşüm’ü gerçekleştirenler, hep birlikte bu üst-modernitenin motoru olan toplumsal aktörler, olanaksızın sınırlarını hep daha da daraltacak şekilde, daha büyük bir hızla itiyorlar. Canlı âlemin, yapay zekânın ve maddesizliğin, otomatların ve ağların, imajların ve sanallığın “yeni Yeni Dünyalar”ında kendi üslerini kuruyorlar ve burada süregiden fetihlerini sağlamlaştırıp gelecekteki fetihleri için hazırlıklar yapıyorlar. Fakat bu müstakbel fetihler önceden çizilmiş, bilinmeyen, fakat korku yaratan engellerden arındırılmış yollardan geçilerek gerçekleştirilmiyor.</p>
<p>Hatta bu tam da “yeni Yeni Dünyalar”ın, eskiden coğrafi Yeni Dünyalar’da ele geçirilen toprakların sömürüsüne dayalı sömürgecilik sürecini tekrar etmeksizin keşfetme ve değer yaratma yeteneğinin cüretkâr biçimde teyit edilmesini meşrulaştırıyor. Farklı fetihleri ve keşifleri içeren bu yeni çağın başlamasından bu yana, aşırı bir sömürü, çoğu zaman “küresel bakımdan müspet” ilan edilen bir ilerleme kisvesi altına gizlenmiş, öngörülebilir veya lehte sayılarak göz ardı edilen sonuçlarda açığa çıkıyor.</p>
<p>Belirsizlik ortamını kuvvetlendiren güncel çatışmalarda bir cenahın büyülenmiş benimseyişi diğer cenahta zaman zaman uyanan ve iktidarsızlık duygularını besleyen kaygıları silmeye yetmiyor. “Yeni Yeni Dünyalar”ın her birini büyük ölçüde ayırt edilebilir kılan unsurlar, belirsizliğe ve dolayısıyla da bu belirsizliğin beslediği şüphe işkencesine biçim kazandırıyorlar.</p>
<p>Bu unsurlar, canlılar âlemi söz konusu olduğunda, klonlar ve GDO’lar; yapay zekâ alanında, insanın yerine geçen otomatların sayısındaki müthiş artış; güvenlik ağları alanında, kablolardan örülü bir kafeste işletilen genel takip ve gözetleme mekanizmaları; yeni nesil imajların sürekli arttığı bir dünyada sanal gerçekten de gerçek bir realitenin tuzaklarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Üst-modernitenin piyasa ve liberalleştirilmiş ekonomizme yaslanan toplumları, güvene olduğu kadar yaratıcı addedilen serbest rekabete de dayalı oldukları söylendiği halde, güvensizlik telkin eden görünümlerle tezahür ediyorlar. Piyasanın sırf kendi marifetiyle her tür sosyoekonomik dengesizliği düzenleyeceğine, keramet sahibi bir el misali, toplumsal maliyeti yüksek her tür verimsizliği hale yola koyacağına inanılmıyor artık. Teknik uzmanlığın aynı zamanda beklenmedik, zararlı veya ters yan etkileri ıslah etme gücü olduğu bahanesiyle, olanaklı hale gelen her şeyin gerçekleşmesinin gerektiğine de kimse inanmıyor artık. Ekonomizmin ve tekno-bilimciliğin kendinden emin yaklaşımları, güvensizlikler ilerlediği ölçüde mevzi kaybediyor.</p>
<p>“Kontrol altında” sözünün yeni dil alışkanlıklarından biri haline gelmesinde manidar bir taraf var. Bu söz asıl manasını tam da ters anlamından alıyor. Açıkça ortada, bariz olmayan şeyi anlatıyor; yakın veya uzak etkiler hiç bilinmediği halde bunların bilindiği, henüz karanlık olduğu halde geleceğin görece bir açıklık içerisinde arzı endam ettiği izlenimi yaratıyor.</p>
<hr />
<p>Daha düne kadar özgürleşme kuramı, isyanları, onlara siyasal, manevi ve ahlaki bir temel sunarak besliyordu; bugün ise maddi, kültürel ve manevi mülksüzleşme, emperyal üst-moderniteye karşı girişilen hücumları üretiyor. Bu mülksüzleşme, yerlerinden çıkartılmış, koruyucu kodlar ve dayanışma temin eden geleneklerinden mahrum bırakılmış, modernite “adaları”nın hemen dışında (en yoksulların sosyal alandan alabildikleri tek payın, başıboş sürüklenmek ve her gün yeniden hayatta kalma çareleri bulmak olduğu yerlerde) tutulan insanlar, tabir yerindeyse tümden mülksüzler üretiyor.</p>
<p>Piyasanın toplumsal koşulların en büyük idarecisi haline geldiği bir dünyada, onların normal biçimde müzakere edilebilecek bir değerleri yok: Bazıları dolandırıcılıkla geçiniyor, başkaları, bir tür istihdam sağlama rolü oynayabilecek şiddeti tercih ederek tepki gösteriyorlar.</p>
<p>Megapollerin varoşlarında satın alınabilecek çetelerden, savaş beylerinin ve gerillaların bünyelerine kattıkları çocuk-askerlere, iktidarları sağlamlaştırmak veya zayıflatmakta kullanılmayı sürdüren paralı askerlerden, komuta altındaki “ajitatörler”i harekete geçiren sokak hareketleri uzmanlarına kadar uzanan aktörleriyle bir tür uluslararası şiddet piyasası teşekkül ediyor, ardından da yaygınlaşarak, çoğu zaman spekülasyona ve haraca yaslanan bir mali piyasa ile iç içe geçiyor.</p>
<p>Otokratik iktidarlar tarafından kurumsallaştırılmış şiddet dağınık, anomik ve dönemsel olan şiddete deva olduğu izlenimini veriyor ama aslında bu şiddeti kendi yararlarına araçsallaştırıyorlar. Şiddet kendi kendini besleyip kuvvetleniyor; hesap ve stratejiden bağımsızlaşıyor, bir modernite temeli üzerinde kalıcı biçimde inşa edilmiş görünen şeyi sonunda tahrip ediyor.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadık Güneş &#8216;Enformasyon Toplumunun Putları&#8217; Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 09:54:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[eğlence ve tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Enformasyon Toplumunun Putları]]></category>
		<category><![CDATA[Gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kitle İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Pop Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21395</guid>

					<description><![CDATA[<p>Medyanın sunduğu bu dünya olup bitenler hakkında bilgilendirmekle kalmaz onları nasıl anlayacağımıza dair &#8216;anlamlandırma formatları’ da verir. Televizyon bir haberi vermeden önce o haberi nasıl anlamamız gerektiğine dair bir zihniyet verir. Ardından kendi değişmez yorumunu zerkeder. Bütün bu nedenlerle bizim kitle iletişimi aracılığıyla enformasyon çağına girdiğimiz yanılsaması gibi bu araçlar tarafından bilgilendirildiğimiz de bir yanılsamadır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/">Sadık Güneş ‘Enformasyon Toplumunun Putları’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-21396 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images-1.jpg" alt="" width="188" height="268" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22455 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736.jpg" alt="" width="388" height="279" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736-600x431.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736-300x216.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736-768x552.jpg 768w" sizes="(max-width: 388px) 100vw, 388px" /></a></p>
<p>Medyanın sunduğu bu dünya olup bitenler hakkında bilgilendirmekle kalmaz onları nasıl anlayacağımıza dair &#8216;anlamlandırma formatları’ da verir. Televizyon bir haberi vermeden önce o haberi nasıl anlamamız gerektiğine dair bir zihniyet verir. Ardından kendi değişmez yorumunu zerkeder.</p>
<p>Bütün bu nedenlerle bizim kitle iletişimi aracılığıyla enformasyon çağına girdiğimiz yanılsaması gibi bu araçlar tarafından bilgilendirildiğimiz de bir yanılsamadır. Gün boyunca televizyon ve yazılı basından edindiğimiz enformasyon içinde gerçek anlamda nesnel, tarafsız, bilgilendirici mesajlar ya çok sınırlı veya hiç yoktur.</p>
<p>Peki onca enformasyon bilgilendirmiyorsa ne yapıyor? Büyülüyor. güldürüyor, eğlendiriyor, oyalıyor, şaşırtıyor, yönlendiriyor ve güdülebilir bir kıvama getiriyor.</p>
<hr />
<p>Kalabalıkların kendilerine ait olmayan başarılar için attığı sevinç çığlıkları; eğlence endüstrisinin ısmarlama dramları için döktükleri gözyaşı onları gerçek’ten biraz daha uzaklaştırıyor; yapay ve göstermelik tutumlar içine sürüklüyor. Kitleler temel dinamiklerini kavruyamadığı veya görmezden geldiği bu oyunun içinde kimliklerini, kültürlerini, hedeflerini, sorunlarını, umutlarını kaybediyor. Karşı konulması güç ortak duygular etrafında kenetlenen yığınlar kitle histeri&#8217;siyle ait oldukları güruh’un talepleriyle biçimleniyor. Birey bu fırtınada herkese ait zannettiği duygularla ulusal duyarlıklar geliştiriyor.</p>
<p>Açlık sınırının altındaki asgari ücretin kavgasını vermek yerine taraftarı olduğu takımın başarısı için “kan döküyor’, hayranı olduğu pop yıldızı için “gözyaşı döküyor’. Siyasal kimlikler de, oluşturulan bu yapay toplumsal ortamın dinamiklerine mahsus etkinlikler içinde buluyor kendini; toplumsal projeler yerine etkili talk show’lar, spor, eğlence, gösteri dünyasının popüler isimleriyle kolkola, omuz omuza ikna çalışmaları sürdürülüyor.</p>
<p>Kendi doğâl mecrasından uzaklaşan siyaset resmi ve buyurgan söylemin, piyasanın, kitlesel üretimin, kitlesel eğlencenin, kitlesel sevinçlerin bir parçası haline geliyor. Politik kimlik, vizyon, kapasite, erdemler, hedefler yerine; gösteri ve histerilerin kurbanı oluyor. Sahnenin gerisinde kaldığı için ekrana yansımayan geniş coğrafyada yoksulluk, hukuksuzluk, çaresizlik büyüyor, genişliyor, yakip kavuruyor&#8230;</p>
<hr />
<p>Jean Baudrillard’ın moda konusunda söyledikleri üzerinde düşünmeye değer; “Modanın etkisine bakmak yeterlidir. Bu etki hiçbir zaman açıklığa kavuşturulmadı. Moda sosyolojinin, estetiğin düş kırıklığıdır. Moda, biçimlerin mucizevi salgınıdır ve zincirleme tepki virüsü modanın bu etkisini, farklılık mantığını elinden almıştır. Moda zevki kuşkusuz kültüreldir, ama yaygınlığını göstergeler oyunundaki o çok hızlı ve ani anlaşmaya borçlu değil midir daha çok?”.(10) Siyasette, sporda, dinde, ahlakta, edebiyatta aynı mantığı ve analitik bakışı sürdürmek mümkün.</p>
<p>Bütün bunlar karşısındaki bir son cümleyi Ortega Gasset şöyle dile getiriyor; “Günümüz dünyasında can çekişmekte olan bir büyük şey var ki o da hakikat. Bir dinginlik payı olmadıkça, hakikat ölür, gider. ”(l 1)</p>
<p>Hangi toplumsal olgu üzerinde durursak duralım düşüncelerimiz imajlar, söylemler, mitler ve paradigmalar içinde eriyerek, edilgen birey olarak bizden beklenen biçimler kazanır. Yığınların bilime, kültüre ve sanata olan ilgisi sanal bir büyü karşısındaki keyiflenmeden öteye geçemez.</p>
<p>Her türlü eğlenceyi ve tüketimi meşrulaştırmakla kalmayıp yücelten ve kaçınılmaz kılan enformatik zihniyet giderek bir kültürlenme tarzına dönüşmektedir. Bu kültür neyi sevip sevmeyeceğimizi, neyi alıp almayacağımızı, kimi seçip seçmeyeceğimizi, neye gülüp neye gülmeyeceğimizi, hangi müzikten hoşlanacağımızı, neleri öğreneceğimizi, nelere inanacağımızı söyleyen ve dini ikame etmeye çalışan bir kültür sürecidir.</p>
<hr />
<p>Onlarca kişinin emeğiyle şekil alan pop parçaları üç günlük ömrünü çıplak kadın bedenlerinin cazibesine yaslanarak dolduruyor. Endüstri, toplumsal kesimlerin hiç doğru bir karşılık bulama yan tatminsizliklerini sınıflandırıp, adlandırıyor, her bir tatminsizliğe dönük üretim anlayışıyla: kitlelerin gündelik ilgisiyle büyümesini sürdürüyor. Müziği bir tür temaşa sanatı haline getiren bu tüccar anlayış, kültürel birikimi hiçe sayan yaklaşımlarla özellikle yeni nesillerin tarihi şuurlarını ve tarihle (kendi geçmişleriyle) olan bağlarını bir daha onarılamayacak şekilde tahrip ediyor.</p>
<p>Yeni nesillerin, bu devasa endüstri karşısında kendilerine sunulanın ötesinde bir şey talep etmeleri neredeyse imkansızlaşıyor. Televizyon ekranlarına bağımlı bir müzik zevki ve müzik kültürü böylece yabancılaşmayı, yozlaşmayı, ilkesizliği, hedefsizliği özendiriyor ve tatminsiz duyguları bir tür akvaryum içinde tuttuğu genç, nesillere tereddütsüz şırınga ediyor.</p>
<p>Müzik, yalnızca insana mahsus olmayan evrensel bir dildir. Bu dili, karşısındakine sevgisinden çok nefretini, merhametinden çok öfkesini haykıran uyumsuz kızların ve oğlanların sahte duyguları içine sıkıştırmak ne büyük bir zulüm&#8230; En çok halka ait olması gereken bir sanat dalı, her geçen gün halkın duygu, düşünce ve yaşantısından uzaklaşıyor. ‘Top pop’ listeleriyle yeni nesillere benimsetilen bu müzik anlayışı, içinde bedensel arzuların ötesindeki hiçbir sevgiye yer vermiyor.</p>
<hr />
<p>Son 20 30 yıldır, uğruna ölümlere koştuğumuz davaların, sahip olmakta gurur duyduğumuz hasletlerin, onlarsız yapamadığımız tüketim nesnelerinin, dinlerken kendimizden geçtiğimiz müziklerin, aldığımız sertifika ve diplomaların, yaptığımız seyahatlerin, izlediğimiz(okuduğumuz veya dinlediğimiz) haberlerin, filmlerin, tartışmaların, maçların kaç tanesi sahici ve rasyonel bir ihtiyaca cevap vermektedir tartışılır.</p>
<p>Ülkenin kültür ve sanat hayatına bakıldığında kitle toplumu şartlarında gelişen popüler kültür eğilimlerinin oldukça baskın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Futbola veya magazin ağırlıklı akşam haberlerine olan düşkünlüğümüz, kupon toplama arzularımız, markalı giyim tutkularımız, desinler diye giriştiğimiz onca zahmetli ve masraflı tatillerimiz, yakın bulduğumuz bir hipermarkette dolaşma nöbetlerimiz, yeri geldikçe giriştiğimiz amansız &#8216;biz adam olmayız tartışmalarımız&#8217;, &#8216;en büyük asker bizim asker’ seramonilerimiz, plastik sürahilerimiz, sarışınlaşma tutkularımızın tamamı popüler kültür adı altında masaya yatırılabilecek kültürel olgulardır.</p>
<hr />
<p>Günümüzde bu ideal kişilikleri bulmak giderek zorlaşıyor. Belki köşe yazarı ve aydın olarak tanımlanan veya kendilerini öyle kabul edenlerin sayısı arttıkça içlerinden ideal kişilikleri bulup ayırmak da zorlaşıyor. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki günümüzün gazetecilik ortamı bu tür ideal kişilikleri barındırmaya pek uygun görünmüyor. Belki geçmiştekileri var eden de aynı konuydu. Kendi tezgahında, herkes kendi düşünce ekolünü sermayenin çelmelerine takılmadan sürdürebiliyordu. Oysa bu gün basın dediğimiz saha, büyük sermayenin kartelleşme arzularını tahrik eden dev bir endüstriye; köşe yazarı da sermayeye verdiği destek ölçüsünde hayat hakkı bulan bir markaya dönüşmüş görünüyor.</p>
<p>Bugünün zirvedeki isimleri, patronlarıyla, bakanlarla, bürokratlarla kurduğu sıkı ilişkilerle gündeme geliyorlar veya bu şekilde ayakta kalabiliyorlar. Bugün köşe yazarı olmanın bedeli kişiliğinden ve kimliğinden taviz vermeye hazır olmaktır. Patronun her türlü talebine açık olmaktır. Gerektiğinde en kıymetli bildiği değerlerden iki dakikada sıyrılmaktır. Hasılı bugünün sermaye ve resmi söylem eksenli medya yapılanması içinde münevver kalmak isteyenler daha büyük belaları göze almak zorundalar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Haber doğası gereği kurgusaldır,dedik. Çünkü haber hiçbir olay; veya olguyu olduğu gibi tekrarlama şansına sahip değildir; haber ancak olgu ve olayları bir bakış içinde aktarabilir ve yansıtabilir. İşte buradaki aktarım ve yansıtma kavramlarından anlaşılabileceği gibi gazeteci olgu ve olayları belli bir veçhesiyle kavrar ve yine kendisini çevreleyen ilkeler gereği bu olgu ve olayları belli mesajlar olarak önümüze koyar.</p>
<p>Günümüzün gazetecilik işlevini temelinden sarsan sorun da değişen haber üretim şartlarıdır. Çok genel bir ifadeyle diyebiliriz ki gazetedeki her içerik beraberinde mitler, imgeler, sloganlar, düşünme ve algılama kalıpları getirmektedir veya daha önce getirilenleri desteklemekte veya tamamlamaktadır.</p>
<p>Önce fotoğrafla yayılan ardından televizyon ve video ile egemen olan görüntü, iletişime görsel bir form kazandırmış ve zihinsel süreçler üzerinde etkili olmuştur. Giderek yazının etkinliğini daraltan fotoğraf ve görüntü, enformasyon edinmede zahmetsiz ve eğlenceli bir teknik olarak benimsenirken, içerik oluşturmayı sanatsal bir uğraş haline getimiştir. Yazılı içeriğe görsel yorum pencereleri açan görüntü görerek ve bakarak anlama alışkanlıklarını yaygınlaştırmış ve pekiştirmiştir. Bu eğilim, medyanın kendi içindeki söylem bütünlüğünü de yazılı içerikten görsel unsurlara kaydırmıştır.</p>
<p>Bütün bu açıklamalardan şu sonuca ulaşmak mümkündür: Kitle iletişiminde içerik oluşturma öncelikle teknik şartlar nedeniyle bireysel ve bireysel olduğu için de taraflı bir uğraş haline gelmiştir. Bunun yanısıra herhangi bir kitle iletişim aracındaki mesajı kendi başına algılamak ve anlamlandırmak zaten mümkün değildir. Her mesaj kendine özgü algı formatı içinde verilir.</p>
<p>Birinci sayfada sürmanşet olarak karşılaştığımız haberle ilan sayfasında tek sütuna sıkıştırılmış haberi aynı önem derecesinde düşünmek mümkün olmadığı gibi, bir haberi yanindaki (başka bir habere ait) görüntüden ayn düşünmek de mümkün değildir. Ünlü Alman bilim adamı ve edebiyatçı Geothe’nin şu sözleri durumu açıkça ortaya koymaktadır: Doğadaki hiçbir şeyi tek başına göremeyiz, ama her şeyi önündeki. ardındaki,altındaki, üstündeki bir başka şeyle bağlantılı olarak görürüz.</p>
<hr />
<p>Popüler kültür adı üstünde kolaylıkla halka mal edilendir. Popüler kültür, kültür endüstrisinin bizimle eğlenmesidir. Popüler kültür kendi yetersizliklerimizden ürettiğimiz çarpık yargılardır. Eğlenceden müziğe, spordan dini hayata, bilimden edebiyata bir yığın tuhaflık ve çelişki yaşıyorsak bunda popüler kültür diye tanımladığımız kültürel tavrın etkisi vardır.</p>
<p>Kültüre ilişkin bir olgu, bir motif, bir unsur kendi bağlamından kopuk bir yerlerde duruyorsa, nedenselliğini kaybetmişse, mantıksal çerçeve ihtiyacı içinde değilse ve buna rağmen baştacı ediliyorsa popülerdir. Çünkü bütün çelişkilerine rağmen toplumun gözdesi olma niteliği kazanmıştır. Meşhur olmak için soyunan veya intihar girişiminde bulunan birinin durumunu başka nasıl açıklayabilirsiniz.</p>
<p>Ritüellerle, sorgulanamayan dindışı kutsallıklarla, karşı konulması güç toplumsal eğilimler olarak sunulan her şey popülerdir. Örneğin futbol böyle bir şeydir. Moda ve fal da böyledir.Popüler müzik adı altında bize sevdirilmeye çalışılan saçmalıklar da böyledir. Bu anlamda popüler kültürün tutarlılığı yoktur. En önemli dayanağı geniş kitleler tarafından kabul gördüğü yolundaki batıl inançtır veya yanılsamadır. Klasik dönemlerde buna benzer kültürel görünümlerden söz edilebilir. Günümüzün sorunu popüler kültürün hegemonik ve totaliter bir kimliğe bürünerek kendi dışındakileri silip süpürmesidir.</p>
<hr />
<p>Cemil Meriç, liberal sistem için “hür bir kümeste hür bir tilki” diyor.</p>
<p>Yazık ki gelir dağılımındaki uçurumlar toplumsal kesimler arasındaki mesafeyi her gün biraz daha hiç kapanmamacasına açıyor. Zenginliği, lüksü, konforu, rahatı, huzuru ve hazzı estetize eden reklam, varlıklı kesimleri yüceltip, onlara yaşama kılavuzluğu yaparken yoksul kesimlerin yaşama sevincini yok ediyor. Zaten zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayan alt gruplar, herkesin sahip olduğu vehmedilen imkanlarla göreceli yoksulluğun pençesine takılıyor. Reklam yoksulların biricik mutsuzluk kaynağıdır. Televizyon da öyle. Asgari yaşam standardı olmayan bir toplum için reklam iyi bir kültürel çözülme aracıdır.</p>
<p>Kitle iletişiminin başlıca sihirli gücü de bu noktada beliriyor.Televizyon iyi bir vehim aracıdır. Olmayanı varmış gibi göstermek&#8230; Yani simülasyon gücü. Tutum ve kanaatlerin oluşumundaki rolünü de bu gücü sayesinde icra ediyor.</p>
<hr />
<p>Her reklam, içinde gizli ve açık &#8216;ben farklıyım, daha önemliyim. daha iyiyim, daha üstünüm, daha değerliyim vs.’ alt dilini kullanır. Reklamın üst dili ise konfor, rahat, kalite, zevk gibi isteklerle hayata bağlılığı arttırır. Böylece başkalarının bizim rahatımız için gösterdikleri çabayı takdir eder ve onları tercih etmek suretiyle ödüllendiririz.</p>
<p>Önemli bir toplumsal iletişim şekli olan reklamın bireysel refah ve mutluluklar için göreceli bir düzey sunduğuna şüphe yok. Tanıtım dili üç temel açıdan refah düzeyine işaret eder: 1. Takdim edilen ikna yönteminin etkileyiciliği ile, yani reklam kalitesiyle, 2. Reklamın konusu ve muhtevası ile, yani tanıttığı ürünün kalitesiyle, 3. Reklamın sınırlarını belirleyen söylemle. Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Güzel ve alımlı bir kadın, etkileyici bir ortamda, teknoloji harikası vazgeçilmez bir ürünü sunmakta veya onun sağladığı tatminle kendinden geçmektedir. Bütün bunlar zarif bir filmle bize aktarılmaktadır.</p>
<p>Geleneksel sosyo-ekonomik yapıdan piyasa ekonomisine bağlı dışa açılma sürecine giren her ülkede olduğu gibi Türkiye de son yirmi yıllık süreçte kendisine sunulan yeni haz ve tatminlerin sarhoşluğu içinde popüler kültürün bütün anlam çukurlarında gezine gezine büyük bir bunalımın eşiğine gelmiştir. Her ne kadar bu bunalım sayısal verilerle telif edilse de toplumun kendine özgü dinamiklerini hızla yitirdiği; güven, sadakat, vefa, dayanışma, birlik. bütünlük gibi hayati değerlerin toz duman olduğunu kim inkar edebilir&#8230; Tüketim ve tercih evreleri gibi düşünce ve bilgilenme süreçleri de yeni evrelerin eşiğinde&#8230;</p>
<p>“Sınırsız ve koşulsuz çıkar’ hedefine kilitlenmiş tüm yapılar kendilerini gözden geçirmek zorunda. Bu arada pervasızlığın tellaklığını yapan reklamcılar da&#8230;</p>
<hr />
<p>Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız gerekçelerden anlaşılacağı gibi pazarlama iletişimi düz anlatımlara elvermeyecek kadar çeşitlenmiş ve zenginlik kazanmıştır. Enformasyon alanında yoğun bir gürültü ve laf kalabalığı yanında ürün ve pazarlardaki genişleme yeni ve farklı bir şeyler yapmayı temel bir ilke haline getirmektedir.</p>
<p>En cazip yenilikler için insan ruhunun sınırsız zenginliğine başvurmak&#8230; Yaratıcılığı kamçılayan önemli bir kalkış noktası budur. Ancak tüketim çağında insan ihtiyaçlarının haz’la tanımlanması ve haz’la bütünleşmesi yaratıcılığı başka bir kafese tıkamaktadır: Tatminsiz benlikler&#8230; Aklın ve ruhun derinliklerinden uzaklaşan bir hayat felsefesi geçici hazlarla yetinmek zorunda kalıyor ve kalıcılığını yitiriyor. Tüketici bilinciyle gelen yeni dalga, reklamcıya daha makul malzeme çıkaracağa benziyor.</p>
<hr />
<p>Başka bir ifadeyle tanıtımda başarıyı garantileyen, bir yığın soruya verilen bilimsel cevaplardır. İyi tasarlanmış birkaç gösterişli sembol veya etkileyici sözler herhangi bir başarıyı garantileyemez. Reklam muhtevası kadar, tanıtım konusu olan şey ve onu benimseyip talep edecek alıcı kesimler yeterince analiz edilmeden sonuçları kestirmek mümkün değildir.</p>
<p>Kesin başarının hedeflendiği bir tanıtım sürecinde medya ortamlarında kullanılacak tanıtım materyali kadar ürün ve hatta onu satın alacak hedef kitle de tutum değişikliği sürecinin birer parçasıdırlar. Bir ürün için alırsak, üretim sürecinden tüketim ortamlarına kadar her aşama tanıtım etkinliği içinde analiz unsurudur. Kişi ve kurum tanıtımlarında reklam materyaline doğrudan yansımayacak pek çok detay tanıtım stratejisinin özünü oluşturur.</p>
<p>Kimilerine göre bilgi çağına doğru akan modern toplumların başta siyaset ve ekonomi olmak üzere hayatın her alanında iletişimin etki alanında kalması gerçek kadar gerçeğin görüntüsü ve temsilini de önemli kılmaktadır.</p>
<p>Böyle bir dünyada çoğu zaman görüntü ve temsil gerçeğin yerini almakta ve onu belirlemektedir. Yeni nesiller gerçek hayatla ilgili pek çok şeyi önce bu temsil ortamında kazanmaktadır. Esasen simulasyonlar(benzeşim), metaforlar(istiare), markalar, rozetler, semboller, imgeler ve imajlar kendilerine buldukları nesnel bir zemin içinde gerçekle karışmakta, gerçeğe benzemekte ve gerçeğin yerini almaktadırlar.</p>
<p>Günümüzde halkla ilişkiler ve tanıtım etkinliklerini zorunlu kılan faktörlerin bu dönüşüm içinde gizli olduğunu söyleyebiliriz. Gelişmeler ne yönde olursa olsun, çığırtkanların, tellalların, ulakların yaptığı sıradan işler zamanla gelişerek hayatın merkezine oturmuş ve vazgeçilemez meslekler haline gelmişlerdir.</p>
<hr />
<p>Bu değişim rüzgarlarıyla başladı her şey. Önce naylon poşetler,kot pantolonlar,pet şişeler girdi hayatımıza sonra cafe’ler, bar&#8217;lar, pub&#8217;lar, fastfood’lar&#8230; Önceleri bir şeylere daha da yakınlaştığımızı zannettik, sonra kendimizin bile uzağına düştük. Özellikle yeni enformasyon imkanlarıyla tanışan Türkiye bir süre Avrupa ile aynı anda dünyadaki gelişmeleri izlemenin heyecanını yaşadı. Renkli televizyonlarla başlayan bu heyecan bir süre sonra yerini enformasyon sarhoşluğuna bıraktı. Derken zamanla ülkedeki herkes bu çelişkili ve birbirine zıt dünyaları birlikte teneffüs eder hale geldi. Bir yandan hasta çocuğuna ilaç parası bulamayan işsiz baba, öbür yandan bir saatte kazanılan milyarlar, trilyonlar, katrilyonlar&#8230;</p>
<p>Bu çelişkili yapı şiire, şarkıya, türküye, siyasete, ticarete, eğitime bulaştı. Sağlığa bulaştı, bilime bulaştı, sanata bulaştı. İmajlarla, imgelerle hayatımızı işgal eden zorbalar siyasetin de tadını kaçırdı, türkünün de. Bütün bu çelişkilere rağmen insanımız vatan-millet aşk&#8217;ını hiç elden bırakmadı. Birileri yozluklara ve zorbalıklara aldırmadan insan olma gayretini hep devam ettirdi.</p>
<hr />
<p>Televizyon seyredilen bir araçtır dikkat ederseniz. Yani okunan ya da dinlenilen bir araç değildir. Seyredilen bir araçta ön planda olan, insan zihnine ikram edilen şey fotoğraftır ve takdir edersiniz ki gözün bir fotoğrafı algılaması, anlamlandırması tabi ki bir yazılı metni seçmesi, ayıklamasından çok daha kolay, çok daha kestirme bir yoldur.</p>
<p>Bilgilenmekten, geniş, detaylı, ayrıntılı öğrenmektense kısa, kestirme izlenimler zihin tembelliğine de yol açıyor. Aynı zamanda kolaylık da sağlıyor. Yani uzun uzun bir şey anlatmıyorsunuz da bir karikatür ve bir fotoğrafla durumu genel olarak gösteriyorsunuz. Bu daha kolay algılamanızı sağlıyor. Bu durum okumayla da çok bütünleşen, barışık bir yol değil. Bu tümüyle okumadan farklılaşan bir yol.</p>
<hr />
<p>Bugün televizyondan ve diğer görüntülü araçlardan izlediğimiz onca programın her bir karesini çözümleyip algılamamız büyük ölçüde görüntü dili aracılığıyla oluşturulan kodlama sistemine dayanır.</p>
<p>Ses ve görüntü efektleriyle donanmış bu dil, bize hangi fotoğrafı nasıl anlamamız gerektiği konusunda adeta alfabe gibi yardımcı olur. Bu dil sayesinde iyi-kötü, doğru-yanlış, faydalı-zararlı ayrımları keskinleşir ve daha kolay algılanır. Dramatik yapımlardan. reklamlara, eğlence programlarından haberlere bütün yapımlar bu dili kullanır. Böylece temelde haber verme, kamuoyu oluşturma gibi işlevlerden hareket eden gazetecilik anlayışı televizyonla birlikte görüntü çıkmazına düşmüştür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kitleselliğin, tüketimin, hızlı değişimin yığınla enformasyonun etkisindeki modern birey, öznel bir kimliği pekiştirmenin güçlüklerine karşı anonim,genel geçer, onaylanabilir değerlere yaslanarak &#8216;öteki&#8217;nin şerrinden emin olmaya çabalıyor. Hangi hal ve davranışın, hangi melodinin, hangi şiirin, hangi ürünün, hangi işin yığınlar tarafından kabul göreceğini öğrenmek için herkes toplumun dikiz aynası konumundaki medyaya bakıyor. Siyasette, ekonomide, kültürde, bilimde başarılı olmanın yolu medya desteği ve medya onayından geçiyor. Medya dediğimiz sistem de bir avuç patronun dertlerine, tercihlerine göre işleyen ilişkilerden oluşuyor. Haberde, fılmde, müzikte, sanatta dışa bağımlı olduğumuz kadar, güdümlü tekellerin kendi çıkar kavgalarına göre şekillenen bir düşünce atmosferi içinde boğuluyoruz.</p>
<p>Hiçbir doğru, hiçbir gerçek enformasyon gücünü elinde tutan yerli ve yabancı kartellere rağmen varolamıyor. Bizim yeryüzünde olup bitenleri anlamak, anlamlandırmak için özerk hiçbir kaynağımız yok. Hangi kaynağı alırsanız alın ya doğası gereği veya işleyişi gereği egemen güçlerin zihin atlasından geçerek ulaşır bize. Kitle iletişim araçlarının yaydığı mesajların yanlışlığı bir yana; kitle iletişim araçlarının bizden beklediği anlama formatı, bizi sürüklediği anlam anaforu yanlıştır. Hangi kaynaktan gelirse gelsin her türlü mesaj bu anlam anaforundan geçmektedir.</p>
<p>En sıradan politikacının, bilim adamının, yazarın, sanatçının zirveye oturduğu ve belki bilgi, birikim yetenek ve kapasite olarak en zirvedekinin de yerin dibine batırıldığı bir anafordur bu. Onu da zirvedekiyle dipteki yer değiştirirken gözlemliyoruz. Onları zirveye taşıyan da meslekteki başarıları değil, güç merkezlerine yakınlıkları ve imaj üretimindeki başarılarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir başka neden araçların teknolojisidir. Orada hareketli, renkli bir ekran var. Sürekli ilginizi, dikkatinizi çekme kabiliyetine sahip bir araç. Sürekli bir sihir kaynağı olmaya müsait bir araç. Oradan gözünüzü ayıramıyorsunuz dikkatli de baksanız, dalgınlıkla da baksanız dikkatiniz oradadır. Tabi sizin gün boyunca çeşitli onarımlarda aldığınız bu tür mesajların zihninizde, derin bilincinizde oluşturacağı etkiyi kestiremezsiniz. Yani onun denetimini yapmanız imkansızdır.</p>
<p>Kısacası bu araçlar aynı zamanda manipülatif araçlardır. Yani birer ikna aracıdırlar. Vermek istediğiniz içeriği bu araçlarla etkili bir şekilde verebilirsiniz. Çünkü güçlü teknolojik kabiliyetleri olan araçlardır.</p>
<p>-Bu manipülasyon karşısında birey direnç gösteremez mı&#8217; ?</p>
<p>Elbette var. Eğer televizyonun dilini, içeriğini anlatabilecek araçlara sahipseniz bunu başarabilirsiniz. Ekran karşısındaki her birey önüne konulmak isteneni alırken süzgeçten geçiriyorsa bunu sağlamak zor değil. Yani bir tür anarşist bir eylem içinde olmanız gerekiyor televizyon karşısında. Mesela popstar, topstar gibi yarışmaların ekranlara yeni yüzler taşımak için uydurulmuş, ince ince örülmüş numaralar olduğunu anlatmanız lazım.“Biri bizi gözetliyor’ diye bir şeyin olmadığını, oradaki her şeyin kurmaca olduğunu anlatacaksınız.</p>
<p>Ünlüler çiftliğinin kitlesini kaybetmiş sözümona sanatçılara piyasa oluşturmak için oynanan bir oyun olduğunu anlatacaksınız. Kocam önce beni dövdü, sonra başkalarına pazarladı, az para getirdim diye evden kovdu diyen kadının üç kuruşa stüdyoya getirilmiş bir yalancı olduğunu anlatacaksınız.</p>
<p>Haber bültenlerinde kafamızı patlatan ‘az sonra’ anonslarının saygısızca bir davranış olduğunu anlatacaksınız. Doğuştan sakat, kolu bacağı eksik masum bir yavruyu ekranda ağlatmanın insanlık dışı bir durum olduğunu anlatacaksınız. Bilmem anlatabildim mi?</p>
<hr />
<p>Modern hurafelerin, batıl inançların, putların gizlendiği yer kameranın arkası değil; yığınların gönül bağlarıdır. Bu gönül bağlarıdır ki, gerçekten çok onun temsillerine ve simülasyonlara dayalı taraftarlığı, inanmazlığı, sempatizanlığı, müdavimliği meşru ve haklı kılar. Modern bireyin kitlelerin içinde eriyip yok olmayan hiç bir duygusu, düşüncesi , eğilimi yoktur. Modern birey, hayatında nesnel, rasyonel, özerk anlamlandırmalara yarayacak hiçbir araca sahip değildir. En masum ve sağduyulu araç dahi emsallerine göre konumlanır. Kısacası iyi, kötü tarafından belirlenip biçimleniyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerçek hayatta hiç karşılaşamayacağımız veya karşılaşmış olsak da uzun süre etkisinden kurtulamayacağımız olayları televizyondan yüzlerce defa ailece izleriz ve bunlar sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi bizde herhangi bir insiyak uyandırmaz. Böylece ekrandan izlediklerimiz ile gerçek hayatlarımız arasında ince bir gergef dokunur. Avını ürkütmeyen, incitmeyen, elde tutan ve biçimleyen bir gergef.</p>
<p>Bu süreçte en kolay kanıksanan şey eğlencedir. Hayatın her alanını eğlenceli bir şekilde algılama eğilimlerimizi büyük ölçüde televizyona borçluyuz. Sarsıcı, dehşet verici her olayın dramatik yapımlarda nasıl bir eğlenceye dönüştüğünü hepimiz biliriz. Bu giderek daha fazla ciddiyet isteyen konuların da eğlence formatına dökülmesi şeklinde seyreder. Ses ve görüntü efektleriyle izlediğimiz pek çok trajik olay bile kendisini bu ana akımdan ( mai nstream in g ) kurtaramıyor.</p>
<p>Televizyon, masalsı diliyle özünde kahramanlara, idollere, efsanelere (myth) dayalı hikayeler anlatır. Kendine özgü dokunulmazlıklar, sorgulanamazlıklar ve (buna dindışı kutsallık demeyi tercih ediyorum) aşırılıklar (mübalağa, sublimation) üretir. İzleyicinin içinde gezinip durduğu bu alemin sahiciliği şüpheli, doğrulan tartışmalıdır. Ancak derin bir sükunet içinde kabul gören bu olağandışı fragmanları sorgulamak izleyiciden beklenemez. Bu garip sükut giderek kabullere dönüşür ve derin bir toplumsal meşruiyet kazanır.</p>
<hr />
<p>Gerçekten televizyon, söylediği her sözü görüntülerle ifade etmek çaresizliği içinde görsel bir dile yaslanır. Televizyonun sağladığı bu imkan(sızlık) anlatılmak istenen her şeyin çeşitli görüntülerle desteklenebileceği yanlış düşüncesini pekiştirmektedir. Bu epistemolojik zorluk, medyayı soyut, felsefi, sanatsal, şiirsel dilden uzaklaştırırken abartılı, tuhaf, pornografik, şiddet içerikli, kişisel, görüntülere doğru zorlamaktadır. Etkili görüntülerle desteklenmeyen mesajlar ya haber değeri görmüyor veya geçiştiriliyor. En iyi ihtimalle bu tür haberler ilgisiz görüntüler ve müziklerle kendi gerçeğinden uzaklaşıyor.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/">Sadık Güneş ‘Enformasyon Toplumunun Putları’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Televizyon Ya Da Görüntü Çöplüğü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/televizyon-ya-da-goruntu-coplugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/televizyon-ya-da-goruntu-coplugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Sep 2018 19:43:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[Cogito Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[gizli cam]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlık Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Modern]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20734</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gün kararmaya başladığında gri renkli cam ekran, titrek ışığını, ay ışığına nazire yaparcasına, oturma odalarının camlarından çevreye yayar. Titrek ışığın gri cam üzerinde oluşturduğu görüntüler, ekranın kendi sınırlı yüzeyi içinde, nasıl ve ne amaçla hazırlandığının bilincindedir. Ekran, kendinden öncekilerin bütün iyiliklerini ve kötülüklerini bir mirasyedi edasıyla sergilerken, hem geniş kitlelere ulaştığının, hem de bu kitlelere [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/televizyon-ya-da-goruntu-coplugu/">Televizyon Ya Da Görüntü Çöplüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft  wp-image-21833" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/09/televizyon-777x1024.jpg" alt="" width="331" height="436" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/09/televizyon-777x1024.jpg 777w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/09/televizyon-600x791.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/09/televizyon-228x300.jpg 228w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/09/televizyon-768x1012.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/09/televizyon-1165x1536.jpg 1165w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/09/televizyon.jpg 1214w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></p>
<p>Gün kararmaya başladığında gri renkli cam ekran, titrek ışığını, ay ışığına nazire yaparcasına, oturma odalarının camlarından çevreye yayar. Titrek ışığın gri cam üzerinde oluşturduğu görüntüler, ekranın kendi sınırlı yüzeyi içinde, nasıl ve ne amaçla hazırlandığının bilincindedir. Ekran, kendinden öncekilerin bütün iyiliklerini ve kötülüklerini bir mirasyedi edasıyla sergilerken, hem geniş kitlelere ulaştığının, hem de bu kitlelere anındalığın vazgeçilmezliğini yaşattığının farkındadır. Titrek ışıklı camın adı &#8220;televizyon&#8221;, onun ortaya çıkardığı yeni dünyanın adı ise &#8220;televizyon çağı&#8221; dır.</p>
<p>Tarihteki politik devrimleri düşünün, devrimin ateşi yaşam biçimlerini, kültürü ve sosyal alışkanlıkları değiştirdi. Teknolojik devrimlerin etkileri de politik devrimlerin etkilerinden az değildir. Gelelim televizyona, o insanlığın binlerce yıldan beri süregelen yaşam serüvenini hem biçim, hem de içerik açısından bir devrimi çağrıştırırcasına etkiledi. Kuşkusuz televizyonun içinde geliştiği toplum, politik devrimlerin ortaya çıktığı çağdan çok farklıdır. Adı televizyon olan bu kitle iletişim aracının ne olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu bir düşünce ne yazık ki yoktur. Tartışmalar da hep televizyonun, teknolojinin nedeni mi, yoksa sonucu mu olduğu konusunda odaklaşmaktadır.</p>
<p>Televizyonla olan birlikteliğimizin ortaya çıkardığı belirsizlik, ta ilk günden beri teknolojiyle yaşadığımız ilişkiyi sorgulamayı gerektiriyor. Walter Benjamin &#8216;in yorumladığı Paul Klee&#8217;nin Angelus Novus adlı resminde belirsizlik bir şekilde tasvir edilirken teknoloji düşüncesi hakkında da çok şey öğreniyoruz. Benjamin şöyle yazıyor: <em>&#8221;Klee&#8217;nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde;</em><br />
<em>meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız işte bu fırtınadır.&#8221;</em> Benjamin&#8217;in dediği gibi teknoloji bir felakettir, ya da, bir başka iyimser görüşe göre, hiç durmadan gelişen soyut yığın ve toplumu harikulade olaylara doğru götüren bir tür ütopyadır.</p>
<p>Televizyon sadece oturma odalarının en müstesna köşesinde yer alan teknoloji harikası bir araç değildir. Oluşturduğu söylemle kendinden önceki söylem biçimlerini (konuşmayı, basılı sözü) ve izleyicilerini yok etme yönünde gelişen bir araçtır. Yeni görme ve duyma biçimleri yaratmıştır. Televizyon gerçekten yeni bir araçtır.</p>
<p>Avrupa ülkelerinde yaşayan bir kişi ortalama olarak haftada yirmibeş yirmialtı saat televizyon izlemekte. İnsanların televizyona giderek artan oranda yönelmelerinin nedeni sadece ekrandaki herşeyi sevmelerinden kaynaklanmamakta. İnsanlar tiyatro izlemek, kitap okumak, çevresindekilerle bir şeyler paylaşmak gibi ekranın oluşturduğu ortamdan çok farklı iletişim ortamlarını hiç denemeden unu tmuşlardır. Televizyon dışındaki iletişim ortamlarıyla neredeyse hiç tanışmamışlardır.</p>
<p>Her kitle iletişim aracı insanlık tarihinin bir döneminin aracıdır. Televizyon da sergileme, gösterme, başka bir deyişle teşhir çağının aracıdır. Teşhir çağında, görüntü hayatın her boyu tuna girdi. Bizlerin halen içinde yaşamakta olduğu bu çağ, Herki yıllarda &#8220;hallogram&#8221; ile zirveye ulaşacaktır. Ama daha şimdiden televizyon bayrak elde, en önde, bu çağı bir tür &#8220;görüntü çöplüğüne&#8221; dönüştürmekte. Günümüzde görüntünün ulaşamadığı bir köşe neredeyse kalmadı. Jerzy Kosinski&#8217;nin Bir Yerde adlı romanı ve romanın ünlü kahramanı Chance akla geliyor. Chance&#8217;in varlığını borçlu olduğu dünyadan, yani televizyondan bir kısa alıntı: <em>Chance eve girdi ve televizyonu açtı. Araç kendi ışığını, kendine özgü rengini, kendi zamanını yarattı. Durmaksızın bitkileri toprağa doğru çeken yerçekimi yasalarını çiğniyordu. Televizyonda her şey birbirine geçmişti, karışmıştı, ve yine de birleşikti: Gece ve gündüz, büyük ve küçük, sıcak ve soğuk, uzak ve yakın. Bu renkli dünyada, bahçıvanlık, körün beyaz değneğiydi. İstasyonu değiştirirken, kendi de değişebilirdi. Bahçedeki bitkilerin çeşitli dönemlerden geçmesi gibi, o da çeşitli dönemlerden geçebilirdi, ama düğmeyi sağa ya da sola çevirmekle dilediği kadar çabuk değişmesi de mümkündü. Bazı kereler, televizyondaki kişilerin yaptığı gibi, ekrana yayılabilirdi. Düğmeyi oynatmakla Chance başkalarını gözkapaklarının altına çekebilirdi. Böylece, varlığını başka hiç kimseye değil sadece kendine, Chance&#8217;a borçlu olduğuna inanmaya varıyordu. </em>Chance&#8217;in dünyası ekranın egemenliği altında yaşanan bir dünyadır. Konuşmanın ve basılı sözün olmadığı herşeyin televizyondan öğrenildiği bir dünya . Özet olarak roman, ekranın gösterdikleri ve öğrettikleri üzerine kurulmuş olan büyülü dünyanın, bir yönüyle bireyi haplaştırılmış bilgilerle nasıl donattığını, öte yandan da bireyin nasıl bir karanlığa yöneldiğini sergilemektedir.</p>
<p>Bazı doğruları yeniden sorgulamak gerekiyor. Örneğin, ünlü &#8220;görmek inanmaktır&#8221; özdeyişini. Televizyon diğer kitle iletişim araçları gibi, izleyiciler adına, dünyayı kategorileştirir. Çerçeve çizer, olayları genişletir ya da daraltır. Bütün bunları da kendi doğrularını ortaya atarak yapar. Diğer yönüyle ekran, içine aldıklarının bir o kadarını da sınırlı çerçevesinin dışında tutar. Televizyonun yaptığı çerçevelemekten çok maskelemektir. Bir fotoğrafın bütünün sadece bir parçasını yakalaması gibi. Günümüz insanı maskelenmiş görüntülerin bombardımanı altındadır.</p>
<p>İnsanlar televizyondan temel olarak iki farklı grupta toplanan yayınları izlerler. Bunlar canlı ve banttan yayınlardır. Bu ayınının hareket noktası da &#8220;o anda orada bulunma &#8221; kavramını ortaya çıkartır. &#8220;O anda orada bulunma&#8221; başka bir deyişle &#8220;canlı yayın &#8220;, televizyonu öne çıkartan hatta çoğu zaman (bazı karşı görüşlere rağmen) televizyonla özdeşleşen bir olgudur. Canlı yayın, gerçek hayatta yaşadığımıza benzer şekilde anın belirsizliğini, değişkenliğini ve canlılığını içerir. Böylece televizyon, ideolojik bir araç olarak izleyenleri kendisinin oluşturduğu &#8220;şimdiki zamana&#8221; (bu çoğu kere bir yanılsamadır) konumlandırır. Televizyon şimdiki zamanı izleyenlere nasıl bir dünya sunuyor, bu da üzerinde dikkatle durulması gereken bir konudur. Bu konuyla ilgili olarak Neil Postman&#8217;ın kitap ile televizyon arasındaki karşılaştırmasını aktarmak isterim: <em>(&#8230; ) tarih, ancak geçmişin şimdiki zamanı besleyen geleneklere sahip modellerle donanmış olduğu düşüncesini ciddiye alan insanlar için bir değer taşır. Thomas Carlyle&#8217;nin deyişiyle, &#8220;Geçmişte bir dünya yatar, gri bir sis tabakasından oluşan bir boşluk değil.&#8221; Ne var ki Cariyle bu sözleri, kitabın ciddi kamusal söylemlerin başlıca aracı (medium) olduğu günlerde yazmaktaydı. Bir kitap bütün tarihtir. Kitap kendisinden önce ya da kendisinden itibaren başka hiçbir araçta (medium) görülmediği kadar bütünlüklü ve yararlı bir geçmişin varolduğu duygusunu güçlendirir. Kitapların konuştuğu bir ortamda tarih, Carlyle&#8217;nin anladığı biçimiyle, yalnızca bir dünya değil, aynı zamanda canlı bir dünyadır. Gölgede kalan, şimdiki zamandır. Oysa televizyon ışık hızıyla yayılan bir araç (medium), şimdiki zamanı merkezine alan bir araçtır. Televizyonun grameri -öyle denebilirse eğer- geçmişe hiçbir alan bırakmaz. Hareketli resimlerde sunulan her şeyde &#8220;şimdi&#8221; olan bir şey yaşanmaktadır ve bu yüzden izlediğimiz bir video kasedinin aylar önce hazırlanmış olduğu bize dille (sözle) anlatılmalıdır. Bundan başka, atası telgraf gibi televizyon da parça parça enformasyonları iletmeye (onları derlemeye ve düzenlemeye değil) gerek göstermektedir. Cariyle, kendi hayal edebildiğinden bile daha çok kehanette bulunmuştu: Bütün televizyon ekranlarının zeminindeki boşluğu meydana getiren gri sis, o aracın (medium) yarattığı tarih nosyonuna çok uygun düşen bir metafordur. Gösteri ve imaj politikası çağında politik söylemin yalnız ideolojik içeriği değil, tarihsel içeriği de boşaltılmıştır.</em></p>
<p>Televizyon çağdaş yaşamın en görünen ve en gizemli gerçeğidir. Görünürdür, çünkü yaşamda kullandığımız diğer birçok araç gibi hayatın içindedir. Gizemlidir, çünkü ona karşı hem yoğun ilgi, hem de yoğun tepki vardır. Çift yönlü bir gizem, insanlığın ufkunu geliştirir, bilgisini arttırır, eğlenceyi günün her saatinde ulaşılabilen bir olgu haline getirmiştir. En niteliksiz yayınında bile ekrana bir tür bilgi yansıtır, özellikle onunla büyüyen çocuklara çok şeyler öğretmiştir. Evlerine gelerek insanların dış dünyaya açılmalarını sağlamıştır, insanların yaşama biçimlerini ve gelenekselleşmiş alışkanlıklarını değiştirmiştir. Sporu ve sanatı ekrana getirerek insanların hayatlarını zenginleştirmiştir. Bunlar televizyonla ilgili doğrulardır. Haberler, dramlar, belgeseller gibi programların, yani televizyona karşı yoğun ilginin nedeni olan doğruların sayısı da hiç az değildir.</p>
<p>Televizyona karşı olan ilgisizliğin boyutları sadece zevke uygunluk konusuyla açıklanabilecek kadar kolay değildir. Karşı çıkışın sınırlarını iyice belirlemek gerekir. Televizyon görsel-işitsel bir araçtır. Görüntü ve sesin birlikteliğinden oluşur; ancak (ne yazık ki) televizyon görüntü ile öne çıkmıştır. Televizyonun görüntüsü kendinden öncekilerden yani fotoğraftan ve filmden çok farklıdır. Filmdeki her bir kare donuk noktacıklardan oluşurken, ekrandaki görüntüyü oluşturan noktacıklar hiçbir zaman donuk değildir. Sürekli hareket halinde olan ışıklı noktacıklardır. İşte bu sürekli hareket halindeki ışıklı noktacıkların oluşturduğu şey &#8220;elektronik görüntü&#8221;dür. Elektronik görüntü, filmle hiç ilgisi olmayan yepyeni bir anlatım şeklidir. Televizyon ise elektronik görüntünün kullanıldığı bir kitle iletişim aracıdır, yazılı anlatımın en yaygın şekilde kullanıldığı gazete, dergi gibi. Bu nedenle karşı çıkışlar doğal olarak elektronik görüntüye değil, bu anlatım şeklinin kullanıldığı bir araca yöneliktir. Tabii ki romanı ve şiiri seven her kişi, yazılı anlatım şekli diye magazin basınını da sevmek zorunda değildir.</p>
<p>İnsanlar televizyonun oluşturduğu iletişim ortamına içinde yaşadıkları dünya hakkında bilgi sahibi olmak kaygısıyla girerler. Ama yine de televizyona karşı bir korku söz konusudur. Televizyon bir endüstri olarak ürettikleriyle haberden spora, sanattan belgesele bütün programlarıyla ekranın karşısındaki kişinin kendi yaşamının her alanına girmekte, kişi kendi yaşamını değerlendirme özgürlüğüne sahip olduğunu bile unutmaktadır. Bu bireyin sosyalliğinin kaybolmasına neden olur, &#8220;yaşasakta, ölsekte, insanlığımız kaybolmakta&#8221; duygusudur.</p>
<p>Günümüz toplumlarının televizyondan kaynaklanan sorunlarını anlayabilmek için bir taraftan televizyonu ortaya çıkartan çağın teknoloji anlayışını, öte yandan da toplumsal yaşamı yönlendiren, bireyin çalışma yaşamını ve serbest yaşamını etki altında tutan, kurumlar (güçler) üzerinde yoğunlaşmak gerekmektedir. Teşhir çağı için yarattığı olanaklarla, geliştirdiği söylem biçimiyle televizyon geleceğe meydan okuyan bir araçtır. Televizyonun peşinde geleceğe doğru hızla yol alırken sadece ileriyi değil, dikiz aynasından geçtiğimiz yolları da dikkatli bir şekilde izlemeliyiz.</p>
<p>Cogito &#8211; Levend Kılıç (Sayı 2 / Güz 1994)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/televizyon-ya-da-goruntu-coplugu/">Televizyon Ya Da Görüntü Çöplüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/televizyon-ya-da-goruntu-coplugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sentetik Hayatlar ve Tüketimin İdeolojisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sentetik-hayatlar-ve-tuketimin-ideolojisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sentetik-hayatlar-ve-tuketimin-ideolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jan 2018 19:44:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İş Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Alper Gürkan]]></category>
		<category><![CDATA[Baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[Featherstone]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernite]]></category>
		<category><![CDATA[Sentetik Hayatlar ve Tüketimin İdeolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19773</guid>

					<description><![CDATA[<p>Featherstone,(107) endüstriyel toplumların yaygın yaşam bi­çimi olan tüketim kültürünü tahlil ederken ilk olarak sözkonusu olguyu kapitalizmle açıklayan teoriden bahseder. Buna göre çağ­daş Avru-Amerikan toplumlarını eşitlik ve özgürlük etrafında bir­leştiren kapitalizm, öte yandan boş zaman ve tüketimi öne çıkar­mıştır. Moderniteyle hilafi bağlamında postmoderniteyi, esasen bir dönüşüm süreci olarak nitelemek mümkündür. Özellikle XIX. as­rın sonuyla XX. asrın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sentetik-hayatlar-ve-tuketimin-ideolojisi/">Sentetik Hayatlar ve Tüketimin İdeolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25354 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tuketim-630x325-1-300x158.jpg" alt="" width="425" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tuketim-630x325-1-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tuketim-630x325-1-600x315.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tuketim-630x325-1-613x325.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tuketim-630x325-1.jpg 619w" sizes="(max-width: 425px) 100vw, 425px" /></p>
<p>Featherstone,(107) endüstriyel toplumların yaygın yaşam bi­çimi olan tüketim kültürünü tahlil ederken ilk olarak sözkonusu olguyu kapitalizmle açıklayan teoriden bahseder. Buna göre çağ­daş Avru-Amerikan toplumlarını eşitlik ve özgürlük etrafında bir­leştiren kapitalizm, öte yandan boş zaman ve tüketimi öne çıkar­mıştır. Moderniteyle hilafi bağlamında postmoderniteyi, esasen bir dönüşüm süreci olarak nitelemek mümkündür. Özellikle XIX. as­rın sonuyla XX. asrın başlarındaki sanayileşme hızı, rekabetin güç­lenmesi ve işçilerin kentlere yığılmasıyla kapitalist bir kitleselleşme zuhur etmiş ve bu, dönüşümün esas motoru olmuştur. Hayatın tüm boyutlarının araçsal rasyonel hesaba tabi kılınmasıyla özsel tüm farklılıkların, kültürel geleneklerin ve niteliklerin niteliklere dönüştü­rüldüğü bu sürecin ilk ürünüyse tüketim toplumu olgusu olmuş­tur: Artan ihtiyaçlar, sıradanlaşan lüks ve şirketler arasındaki reka­bet ve kâr arayışlarında palazlanan hızlı tüketim&#8230; Fransız ihtilâli ile birlikte siyâsetin öznesi olması beklenen toplum, tüketimin yaygınlaştırılması arayışı doğrultusunda medyanın müşterek kabuller dayatması neticesinde ideolojinin bir nesnesine, bir kitleye dönüştürülmüştür.</p>
<p>Featherstone’ın kitle kültürü ve tüketim toplumu kavramla­rının büyük oranda kapitalist üretim tarzının bir neticesi olduk­larına dair izahatını müteakip aktardığı ikinci perspektifse daha baskın biçimde sosyolojik bir sunum yapar. Burada tüketim sınır­lılıkları itibariyle insanların elde ettikleri doyum ve statüler üze­rinde durur Buna göre tüketim, tabakalaşmanın da bir göstergesi olarak bireylerin farklılaşmasına olanak sağlayacaktır. Oysa iş ha­yatının rutinleştiriciliği ve yabancılaşana etkisi sebebiyle genelde fertler birbirinin benzeri hâline gelmişlerdir zamanla.</p>
<p>Tüketim kül­türünün yarattığı bireyselliğin, sömürü ve toplumsal kontrolü sağ­lamak gayesine hizmet etmesiyle birey pasifize edilmiş, toplum da salt bu kültürle yoğrulmuş ve böylece geleneksel cemiyetlerin çe­şitliliğinin aksine modern toplumda her şeyle beraber kültür de standartlaşmıştır.(108) Bu kültürde, geleneksel ayrılıklar çökmekte, çokkülturlülük güya tasdik edilerek popülarite ve farklılık gök­lere çıkarılmaktadır.(109)</p>
<p>Üçüncü perspektifse bedensel tahrik ve estetik hazlar vaad eden duygusal zevkler, rüyalar ve arzulara dairdir. Gösterge de­ğeri yaklaşımına bağlı olarak doyurulması gereken arzular biyolo­jik olmaktan çok sembolik arzulardır. Featherstone’ın dediği gibi, tüketimin, maddi bir etki olarak değil, göstergelerin tüketimi ola­rak anlaşılmalıdır.<br />
Bu nokta yazarın postmodernitede kültür kavramının ki­lit rolünü vurguladığı noktadır. Çünkü aktardığı gibi bazı neo- marksistlerin kapitalizmin yeniden üretiminde kültürün önemin­den bahsetmelerinin sebebi, mevzubahis gösterge değerleridir:</p>
<p>“Sözgelimi Jamcson kültürün ‘bizzat tüketim toplumunun asli bir öğesi’ olduğunu, ‘hiçbir toplumun bu toplum kadar göstergelere ve imajlara doymuş olmadığını&#8217; yazar (&#8230;) Baudrillard geç kapıtalîst toplumda elektronik kitle iletişim araçlarının oynadığı kilit role dikkat çeker. Televizyon gerçeklik duygumuzu tehdit eden bir imaj ve enformasyon aşırılığı üretir. Anlamlandırma kültü­rünün zaten göstergelerin ve imajların dallanıp budaklanması­nın, gerçek ve hayali arasındaki ayrımı silikleştirdiği bir simülasyon dünyasına yol açar.&#8221;</p>
<p>Kültürün kapitalizm için taşıdığı değeri ortaya koyan ise yeni orta sınıftır. Farklı kuramcılar tarafından yeni küçük burjuvazi, bilgi sınıfı, yeni sınıf yeni entelektüeller gibi isimlerle tesmiye edilen bu hizmet sınıfına Featherstone, kültür aracıları demeyi tercih eder. Daha genel bir kavram olan yeni orta sınıf kavramı ziyâdesiyle mü­dürlere, işverenlere, bilim insanlarına işaret ederken kültür ar acılan; farklı bir sektörü, “simgesel malların ve hizmetlerin tedârikiyle” iş­tigal edenleri tanımlamaktadır. Kimdir bunlar?</p>
<p>“Pazarlama, reklam ve halkla ilişkiler uzmanları, radyo ve televiz­yon yapımcıları, sunucular, magazin muhabirleri, moda yazarları ve yardım uzmanları (sosyal yardım çalışmaları, evlilik danışmanları, cinsel terapistler, diyetisyenler, oyun önderleri vb.).&#8221;</p>
<p>Kültür aracları, adlandırıldığı gibi sınıflar arasında aracılık ederler: Üst sınıfların hayatlarını renklendiren teferruatı alt sı­nıflara aktarırlar ve böylece postmodern söylemle koşut olarak popüler kültür/yüksek kültür ayrımının ve simgesel hiyerarşile­rin ortadan kaldırılmasına hizmet ederler. “Spor, moda, popüler müzik ve popüler kültür gibi yeni alanları geçerli düşünsel analiz alanları olarak meşrulaştırarak entelektüellerle ortaklık kurar[lar]. Kültür aracılarının eskiden burjuvaziye ya da sanat çevrelerine tahsisli olan ayırt edici tavırları, ayırt edici oyunları ve diğer ruh­sal zenginlik göstergelerini neredeyse herkese sunmasıyla sanat da giderek daha az seçkinci, daha profesyonel ve daha demokratik bir karakter kazanmıştır yazara göre. Böylece edindikleri saygı­nın yükselişi, yeni orta sınıfın estetik, üslup, hayat tam, hayatın üsluplaştırılması ve duygusal keşfe yönelik artan hassasıyyetle bir arada gelişmiştir.</p>
<p>Featherstone’ın üzerinde durduğu bir diğer kavramsallaştırma olan günlük hayatın üsluplaştırılmasıysa mevcut kültürel âlemde bireyselliğin, kendini ifade etmenin ve uslupçu bir özbilincin yön­temi olan bu hayat tarzı kavramına dayanır. Postmodern dünyada hayat tarzı, bireyin tüm varoluş sahasının “fark edilmesi&#8217;’ ile ilinti­lidir:</p>
<p>Bedensellik/güzellik/karizma, giyim şekli, konuşma biçimi; hobi, otomobil, mobilya, ev seçimi ve yani bütün olarak kişinin beğeni ve üslup duygusunun bireyselliğinin işaretleri olarak tüketim tercihleri ile sınırlıdır.</p>
<p>“Bir hayat tarzının bireyselleştirilmesine duyulan ilgi ve üslupçu özbilinç yalnızca gençler ve zenginler arasında görülmez; tüketim kültürünün yaygınlığı yaşamımız ya da sınıfsal kökenimiz ne olursa olsun hepimizin kendimizi geliştirme ya da ifade etme olanağına sa­hip olduğumuzu gösterir. Bu dünya, ilişkilerinde ve tecrübelerinde yeninin ve en son modanın peşinde koşan, maceradan hoşlanan ve hayatın tüm olanaklarını araştırmak için riske giren, yaşayacağı tek bir hayat olduğunun ve bu hayattan zevk almak, yaşantılamak ve dışavurmak için çok gayret etmesi gerektiğinin bilincinde olan er­kek ve kadınların dünyasıdır.”</p>
<p>Günlük hayatın estetikleştirilerek üsluplaştırılması daimî bir şekilde yeni modaların, yeni üslupların, yeni hissedişlerin, mace­raların ve tecrübelerin arayışına yön verir. Bu da yenilenme, sahip olma, satın alma, şeyleşme süreçleriyle birlikte güç aldığı piyasa di­namizminin sürekliliğine hizmet eder.</p>
<p>Nihayetinde Baudrillard’ın da evvelce gösterdiği gibi tüke­tim kültürü tam anlamıyla postmodern bir kültürdür: Tüm de­ğerlerin aşın değerlendiği ve sanatın gerçeklik karşısında zafer ka­zandığı derinliksiz bir kültür biçimidir. Bilgiyle birlikte, üretim/ tüketim dengesinin, siyasal yapılanmanın yanı sıra kültürün post- modern dünyada içinde kaybolduğu yeni gerçeklik, tüm sanatların da eksenlerinin kaymasını sağlamıştır. Bu kaymanın temel vasıtası olarak kültürün gösterge değerince biçimlenmesi, lüks tüketim, sı­radan hayatın estetize edilmesi gibi eğilimler birey ve toplumların içsel değerlerinin yansıtıcısı olarak bir neden değil sonuç olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Bilimlerin görecelı/parçalı gerçekliğe dönüş­mesi, hakikatin bilinemez ya da belirsiz hâle gelmesi, tarihi veya ulusal olanın ideolojik birer çıkarsamaya dönüşmesi, dinî olanın bireyselleştirilmesi ise felsefi ya da zihnî kavrayışın özüne ilişkin se­beplerdir. Burada ekonominin yeriyse bu iki esas değerin arasıdır, yani tüm kültürle birlikte bir eser olmakla birlikte ekonomi aynı za­manda bir anlayışın toplumsal yansımasına göre biçimlenir ki kül­tür için kilit kavram yeniden-üretimdir: İktisadî olanın devamlılığı için tüm kültür, bir yeniden-üterim vasfi da taşımaktadır.</p>
<p>Postmodernitenin özellikle kültür alanında tanımlanması, onun kapitalizmin küresel ve mütehakkim karakteriyle de bu nok­tada ilişkilidir: Mutlakıyetin yokluğunun farz edilmesi, belirsizlik, bilinemezlik ve yerine geçebilirlik; temelde bireyin ekonomik var­lığını yok ederek holdinglerin/şirketlerin esiri etmekte, siyasal ör­gütlülüğü yerine öznelliği sunmakta, kültürel anlam dünyası yerineyse anlamı belirsiz bir serbestiyet sunmaktadır. Gerçekten de postmodern bireycilik farklılaşma, ayrışma -tersine izolasyon- ile tahkim edilir. Bunun için postmodern birey, kendini toplumun bir parçası değil, toplum tarafından kuşatılmış, zamansız, mekânsız bir özne olarak nitelemektedir; maddî piyasada bireylerin farklılığını öne çıkaracak tüketim nesnelerine yönlendirilmeleri de mânâ ale­minde -New age dinler ve tahrif edilmiş ezoterik kalıplar- bire­yin dinin en önemli kısmı, piramidin tepesi gibi gösterilmesi de aynı hesaba dayanmaktadır.</p>
<p>Yaşamsal alandaki narsist farkındalığın, siyasal sistemler için uygun olarak anarşist/tekilci bir örgüt­lenme değil, liberal/bireyci/örgütsüz bir toplum ve tahakküm sis­temi olarak yansımasıyla ekonomik bütünde yeri doldurulabilir -sadece alanında uzman- ve ürettiğinin bütün içerisindeki yerin­den tamamen soyutlanmış/yabancılaşmış bireyin felsefi kavrayışına uzanacağı açıktır. Bütün bu niteliklerdeki dönüşümlerin felsefi ol­duğu kadar ekonomik ve bir o kadar da kültürel olduğu için postmodernizmin de toplumsal ile doğrudan bağlantılı olarak taşıdığı değerleri içerdiği boylece anlaşılırdır.»</p>
<p>Alper Gürkan &#8211; Dünyevi Aklın Buhranı,syf:132-136</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>107 Featherstone, Mike (2005); Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, Ay­rıntı Yayınları, 2. Basım, İstanbul</p>
<p>108-Kızılçelik, Sezgin (2000), Frankfkurt Okulu. Anı Yay., Ankara; s. 185.</p>
<p>109-Sarup, Madan (1996), Postyapısalcılık ve Postmodernizm. (Çev.: Güçlü, A.), Bilim ve Sanat Yay, Ankara; s, 237.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sentetik-hayatlar-ve-tuketimin-ideolojisi/">Sentetik Hayatlar ve Tüketimin İdeolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sentetik-hayatlar-ve-tuketimin-ideolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
