<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sulhi Ceylan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sulhi-ceylan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Sep 2021 10:21:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sulhi Ceylan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Fırsat Sakal Altından Geçer</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/firsat-sakal-altindan-gecer/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/firsat-sakal-altindan-gecer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Sep 2021 10:21:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Hırs]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Nasreddin Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25300</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nasreddin Hoca&#8217;ya, bir gece rüyasında dokuz akçe verirler. Fakat hoca, dokuz değil on akçe versinler diye ısrar eder. Bu esnada uykusundan uyanan hoca hemen eline bakar ama elinde hiç akçe yoktur. Bu durum karşısında uyumak için gözlerini kapatıp elini uzatan hoca, “Tamam on değil, dokuz akçe olsun” der. 1 “Fırsat sakal altından geçer” diye bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/firsat-sakal-altindan-gecer/">Fırsat Sakal Altından Geçer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-25298 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/images.jpg" alt="" width="222" height="227" /></p>
<p>Nasreddin Hoca&#8217;ya, bir gece rüyasında dokuz akçe verirler. Fakat hoca, dokuz değil on akçe versinler diye ısrar eder. Bu esnada uykusundan uyanan hoca hemen eline bakar ama elinde hiç akçe yoktur. Bu durum karşısında uyumak için gözlerini kapatıp elini uzatan hoca, “Tamam on değil, dokuz akçe olsun” der.</p>
<p>1</p>
<p>“Fırsat sakal altından geçer” diye bir deyimimiz vardır. Fırsatın her zaman ele geçmediğini, teyakkuz halinde olmamızı ve fırsatların yolunu kollamamız gerektiğini anlatır. İnsan genelde gafildir. Burada gafili, insanın kendini kaptırdığı birtakım olay ve vesileler sebebiyle yıllardır yolunu beklediğini kaçırması anlamında kullanıyorum. Gaflet, etrafında vuku bulan olayları farkedememe, dalgınlık, dikkatsizlik ve basiretsizlik anlamlarına geliyor. Öyleyse bu da umut demektir.</p>
<p>2.</p>
<p>Kanaat, itidalli olmakla, denge sahibi olmakla ilgili bir erdemdir. Kişinin elinde olanla yetinmesi, başkasının elindekine tamah etmemesi, kendisine düşene, kısmetine razı olma halidir. Nefsinin isteklerini itidal dairesi içinde karşılamak ve ihtiyaçları ihtiyacın şiddeti oranında değer vermek de diyebiliriz. Her ne kadar kanaatin en büyük hazine olduğunu bilsek de nedense hırs yapmadan da duramayız. Hırs, arzularımıza ulaşmak için duyduğumuz delice istek, amacımıza ulaşmak için gözümüzü kör eden şehvet&#8230; sorun şu ki hırsın sonu yoktur. Hatta yıllarımızı verip ulaşmaya çalıştığımız şeye ulaşır ulaşmaz gözümüzü daha yüksek değerde bir şeye dikeriz ve bu durum biteviye böyle devam eder. Çünkü hırsın sermayesi insanın ömrüdür ve o ömrü bitirinceye kadar saldırılarına devam eder. Halbuki hayat bir rüya gibidir, sessizce geçer ve geçtiğini bize hissettirmez. Bir rüya hükmünde olan dünyadan uyanmak ise Azrâil&#8217;in eliyle olur ama o geldiğinde dünyadaki nefeslerimizin dolduğunu ve artık ölümün kollarına kendimizi bırakmamız gerektiğini anlarız. İşte bu an, en büyük pişmanlık anıdır. Artık fırsatlar bitmiştir. Sonra yaparım diye erteleyebilecegimiz bir sonramız kalmamıştır. Yarınlar tükenmiş ve dünyada yaptığımız işlerle yüzleşme vaktimiz gelmiştir.</p>
<p>3.</p>
<p>Nasreddin Hoca, bu fıkrada bize kanaati, fırsatları degerlendirmeyi ve eğer bunları hayatımıza uygulamazsak büyük bir pişmanlık içine düşebileceğimizi anlatıyor. Fıkrada rüya, bize bahşedilen ömre denk geliyor. Rüya görülme süresinin çok kısa olduğu, hatta saatlerce rüya gören kişinin gerçekte rüyada geçirdiği sürenin saniyelerle ifade edildiği herkesin malumudur. Nasıl ki uyanan bir insan tekrar uyuyup rüyaya kaldığı yerden devam edemezse insan da öldü mü artık dünyaya geri gelip yarım bıraktığı ve ötelediği işleri halledemez. Nasreddin Hoca da bunun derdini anlatıyor zaten. Dokuz akçe, dünya nimetlerini simgeler. Mal ve mülkü&#8230; Hocanın on akçe istemesi ise hırs ve tamalhumızı anlatır. Bir başka ifadeyle açgözlülüğümüzü. Elimizdekini az görüp daha fazlasını istemeyi. Açgözlülüğün sonu ise eldeki nimeti de kaybetmektir. Zaten rüya da böyle bitiyor. Elindeki fırsatı kaçıran hocanın aklı başına geliyor ama iş işten geçiyor. Sonuç pişmanlık&#8230; Artık dokuz akçe de yoktur.</p>
<p>4.</p>
<p>Şeyh Sa&#8217;di-i Şirâzi, “Zengin olmak istersen, kanaatten başka bir şey isteme. Kanaat, hoş ve tatlı bir devlettir” der. Evet, kanaat devlettir, onun sayesinde insan başkasına muhtaç olmaktan kurtulur ve özgürleşir. Başkalarına olan bağımlılığımız ve beklentilerimiz bizim özgürlüğümüzün derecesini belirler. Bir diğer mesele ise her beklentinin bir hayal kırıklığına dönme ihtimalidir. Zira ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür, gibi bir irfan bilgisi önümüzde durmaktadır. İnsan, genelde sebepsiz beklentiler içine kendini atmayı çok iyi bilir. Kendi gayreti ile başaramadığı ve emek verip çözmediği sorunları birinin gelip bir şekilde halledeceğini ve rahatlayacağını sanır ama ne yazık ki bu zan ile ölüverir. Hırs mahrumiyetin sebebi olduğu gibi kanaatsizlik de pişmanlığın sebebidir. Bir de bütün bu kanaat tanımları üzerinde bir tanım var ki o da hakikat ehline, velilere ait: “Kanaat, kendisine alışılan, yakınlık kesbedilen şeylerin bulunmaması halinde bile huzur ve sükünet içinde olmaktır.” Elde bir şeyin olup olmaması önemli değil, önemli olan kalbin bu yokluklar karşısında göstereceği tavır.</p>
<p>Sulhi Ceylan &#8211; Kendini Mayalamak,syf.19-22</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/firsat-sakal-altindan-gecer/">Fırsat Sakal Altından Geçer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/firsat-sakal-altindan-gecer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuyular İlk Nerede Oluşur? </title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuyular-ilk-nerede-olusur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuyular-ilk-nerede-olusur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Sep 2021 09:38:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[haz duygusu]]></category>
		<category><![CDATA[konfor]]></category>
		<category><![CDATA[Nasreddin Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25292</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nasreddin Hoca bir gece kuyudan su çekmek için bahçeye çıkar. Kovayı kuyuya sarkıttığı an ayın kuyudaki yansımasını görür. Hemen telaşla eşine seslenir, “Hanım çabuk çengeli getir, ay kuyuya düşmüş” der. Hanımı gece vakti hocaya dert anlatamayacağını bildiği için hemen kalkıp çengeli götürür. Çengeli alan hoca kuyuya sarkıtıp ayı yakalamak için uğraşmaya başlar. Tam o esnada [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuyular-ilk-nerede-olusur/">Kuyular İlk Nerede Oluşur? </a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25298 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/images.jpg" alt="" width="316" height="323" /></p>
<p>Nasreddin Hoca bir gece kuyudan su çekmek için bahçeye çıkar. Kovayı kuyuya sarkıttığı an ayın kuyudaki yansımasını görür. Hemen telaşla eşine seslenir, “Hanım çabuk çengeli getir, ay kuyuya düşmüş” der. Hanımı gece vakti hocaya dert anlatamayacağını bildiği için hemen kalkıp çengeli götürür. Çengeli alan hoca kuyuya sarkıtıp ayı yakalamak için uğraşmaya başlar. Tam o esnada çengel kuyudaki taşlara takılır. Hoca çeker ama bir türlü beceremez. En son var gücüyle asılır ve ip kopar. Kendini sırt üstü yerde bulan hoca gökyüzüne bakar ki ay yerine gelmiş ve hemen şöyle der: “Allah&#8217;a şükür, çok zahmet çektim, belimi bile incittim ama ay da yerine geldi.”</p>
<p>1.</p>
<p>İnsanın zihin dünyasında oluşturduğu kuyuları vardır. Akıl kuyusu, beden kuyusu, arzu kuyusu, konfor kuryusu, mantık kuyusu ilk akla gelenler&#8230; Bunları kazarak kuyu haline getiren insanın kendisidir. Tutkularımız bu kuyuları derinleştirir ve bu durum zamanla saplantıya dönüşerek terkedilemez bir hal alır. Çünkü “kuyu derin ve ip ise kısa”dır. İpi uzatmak için öncelikle kişinin kuyuları kendinin kazdığının farkına varması ve daha sonra bu farkındalık sayesinde kendi ile yüzleşmesi gerekir. Kuyu metaforuyla insanın hakikate ve erdeme ulaşma yolculuğunda kimi zaman şahsiyetini, kimi zaman sağlıklı düşünme yetisini, kimi zaman gençliğini elinden alan engelleri kastetmekteyim. Kimi zamansa kendini.</p>
<p>2.</p>
<p>Konfor ve rahatına düşkün olmak da insanın kuyularından biridir. Fıkrada hoca, yatağından kalkıp su almak için bahçeye çıkarak alıştığı hayat şartlarını âdeta bozmakta ve arayışa başlamaktadır. Arayışın sonu ise suya kavuşmak, insanın kendi derinindeki hazineye ulaşmasıdır. Fakat rahatına düşkünlük ise kişiyi tembelliğe götürdüğü gibi aramanın sonucu olan bulmayı da dinamitleyen bir hastalıktır. İnsan kendine sondaj yapmadıkça hiçbir zaman kendi hazinesine ulaşamadığı gibi bir zaman sonra arayıştan da vazgeçer. Alışmak insanın en sevdiği hastalıktır.</p>
<p>3.</p>
<p>İnsan haz kuyusundan nasıl çıkar? Tek amacı hayattan zevk ve keyif almak olan, şehvetler tarafından istila edilen, sürekli kendi nefsini düşünen insanlar kendi bedenlerinin kuyusunda hapis durumdadırlar. Nefis, insanın kendisi ise asla bu kuyudan çıkmak istemez. Bilakis sürekli kuyuyu derinleştirme derdindedir. Çevrenin etkisi, arkadaşlar ve alışkanlıklar da bu kuyunun derinleşmesine zemin hazırlar. Bu kuyunun ana özelliği aklın iştirak etmediği, günübirlik tercihlerle kazılmış olmasıdır. Yarınını ve ahiretini düşünmeyen, dünyada bulunmanın manası hakkında tefekkür etmeyen, öleceğini hiç aklına getirmeyen nefislere aklı değil şehvetleri kılavuzluk eder.</p>
<p>4.</p>
<p>Nasreddin Hoca bu fıkrası ile bize yol göstermekte ve kuyuya düşen aydan hareketle nefis girdabında bir oraya bir buraya savrulan ruhumuzu kurtarmak gerektiğini söylemektedir. Hocanın hanımını çağırması bir ârife gönül vermeyi simgeler. Hanımının getirdiği çengel ise ibadetlere denk gelir. Dua, zikir, tefekkür, ölümü düşünmek gibi ameller sayesinde kişi yıllardır devam eden hayatına çeki düzen verip kuyudan çıkmak için güç toplayabilir. Hocanın ipin kopması sonucu düşüp gökyüzünde ayı görmesi ise hakikatin her zaman son derece açık olduğunu ama onu görmek için gayret ve çalışma gerektiğini anlatır. Gözümüzün önünde olan bizden en çok saklı olandır. Günlük iş ve uğraşlar bizi kendi hakikatimizden uzaklaştırır. Hanımının hocaya, ayın kuyuya düşmeyeceğini anlatmaması ve hakikati kendisinin anlamasını sağlaması ise öğretim ve sülükte tedriciliğe denk gelir. Kişinin bazı hakikatleri anlaması için o hakikatlerin gerektirdiği anlayış ve görüş seviyesine çıkması gerekir. Bunun içinse niyet ve gayret gerekli olup yolda bulunmaya devam etmelidir. Fıkradaki ay ise kişinin kalbini ve hakikati simgeler. Ârifin himmeti ve sâlikin de çalışması ile kuyudaki aya benzetilen kalp, hakikatine ulaşır. Bu durum ise kalbin Beytullah hükmünde olduğuna atıftır. Asıl hedefe aykırı her türlü amaç ve düşünceden temizlenen kalbe Allah Teâlâ zamandan ve mekândan münezzeh olarak tecelli eder. Unutmadan şunu da söylemeliyim: İbnü&#8217;l-Arabi hazretleri cehennemin derin kuyu anlamına geldiğini söyler. Peki bu kuyular ilk nerede oluşur?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sulhi Ceylan &#8211; Kendini Mayalamak,syf:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuyular-ilk-nerede-olusur/">Kuyular İlk Nerede Oluşur? </a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuyular-ilk-nerede-olusur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sulhi Ceylan &#8211; İnsanı Okumak &#8220;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Oct 2019 14:49:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çaresizlik]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[bakış ve anlam]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi ve eylem]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat ve sinema]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[hatırlamamak]]></category>
		<category><![CDATA[hayat ve kemal]]></category>
		<category><![CDATA[ideal]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[insan neden günah işler?]]></category>
		<category><![CDATA[Kelimeler]]></category>
		<category><![CDATA[olasılık]]></category>
		<category><![CDATA[sadelik]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Umutsuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[vazifeseki hürriyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23229</guid>

					<description><![CDATA[<p>maj Başkalarının gözündeki olumlu imajını düzeltmek için insan neler yapar diye düşündüğümde, karşıma hiç de sevinebileceğim bir tablo çıkmıyor. İnsan bir ömür imajı için çalışabilen bir varlık. ”Başkaları ne der?” korkusu insanı hayata bağlayan ve aynı zamanda hayatı ıskalatan bir hal. Çünkü başkalarına göre yaşanan hayatlar kişinin kendini tanıma ve bütünlemesinin önündeki en büyük engeldir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/">Sulhi Ceylan – İnsanı Okumak “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4.jpeg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23230 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4-250x300.jpeg" alt="" width="250" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4-250x300.jpeg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-4.jpeg 506w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></strong></p>
<p><strong>maj</strong></p>
<p>Başkalarının gözündeki olumlu imajını düzeltmek için insan neler yapar diye düşündüğümde, karşıma hiç de sevinebileceğim bir tablo çıkmıyor. İnsan bir ömür imajı için çalışabilen bir varlık. ”Başkaları ne der?” korkusu insanı hayata bağlayan ve aynı zamanda hayatı ıskalatan bir hal. Çünkü başkalarına göre yaşanan hayatlar kişinin kendini tanıma ve bütünlemesinin önündeki en büyük engeldir. Bir ömür yorulup usanmadan başkalarının gözündeki imajını ve saygısını daha iyi hale getirmek isteyen insan, kendi olamadığı gibi başkası da olamamaktadır. Ayrıca insanın kendisine saygı duyulmasını istemesinin altında salt saygı değil saygının sağladığı menfaatler yatmaktadır. Ah insan! Niyetlerinin arkasında bile başka niyetler saklayabiliyor.(s.19)</p>
<hr />
<p><strong>İdeal</strong></p>
<p>Max Feuerbach, ”Filozoflar farklı şekillerde dünyayı yorumladılar ama mesele onu değiştirmektir&#8221; derken asıl olanın dünyayı değiştirmek olduğuna vurgu yapar ve dünyayı anlama şekillerinin eğer dünyayı değiştirmeye etki yapmıyorsa çok da önemli olmadığını söyler. İnsan; eğer etrafını değiştiremiyorsa bir zaman sonra etrafının kodlarını benimsemeye başlar. Çünkü ideallerine sahip olamayanlar bir zaman sonra başkalarının ideallerine boyun eğerler.</p>
<p>Ve önceden karşı çıktığı hatta rahatsız olduğu hareketleri kendi yapar hale gelir. Ama sanırım Feuerbach meseleye yanlış yerden bakıyor. Onun, dünyayı değiştirmek gibi bir derdi var. Halbuki asıl mesele dünyayı değil kişinin kendi dünyasını değiştirmesidir. Kişi kendi dünyasını değiştirmedikçe hiçbir hakikate eremediği gibi köklü bir değişim de yaşayamaz.(s.21)</p>
<hr />
<p><strong>Hatırlamamak</strong></p>
<p>”İnsan neden günah işler?” sorusuna küllî bir cevap vermek gerekirse Allah’ı unutmaktan dolayı diyebilirim. Dolayısıyla insanın günah işlemesinin sebebi Allah’tan gafil olması, kendisine şah damarından daha yakın olanı unutmasıdır. Bu durumun sonucu ise insanın Allah’a değil, kendince güç atfettiği başka varlıklara dayanmasıdır. Fakat günah, günahı çağırır ve düşüş devam eder. Bir sonraki adımda kişi kendini hayatın başat unsuru olarak görmeye başlar. Yani aslolanın kendi otduğu vehmine kapılır. Gün içinde Allah’ı hiç hatırlamaz. Burada ise kibir yüzünü gösterir. Zaten kibir kendiyle savaşamamanın, kendiyle yüzleşememenin sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Kendi benini her şeyden üstün gören insanın ise Allah’ı hatırlaması zaten beklenmez.(s.25)</p>
<hr />
<p><strong>Gerçek Mutluluk</strong></p>
<p>Arthur Schopenhauer, insanın mutlulukla ilişkisini açıklarken şöyle der: ”Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır: Mutlu olmak için burada, dünyada olduğumuzu sanmak.&#8221; Halbuki yaratılış sebebimiz mutlu olmak değil, kulluk yapmaktır. Kul olmak ise marifeti yani tanımayı önceler. Bilmek kulluğun ana anahtarıdır bu bakımdan. Çünkü kişi karşısındakinin değerini ancak onu tanırsa anlayabilir. Peki, kulluk mutluluk getirmez mi, diyecek olursanız kulluk sadece mutluluk getirmez. Mutluluğun üstünde manevi duygu ve değerler de vardır. Mesela, huzur, teslimiyet gibi. Kulluk bir taraftan da insanın kendini bilmesi sonucu içinde savaşan güçleri tanımasıdır.</p>
<p>İnsan mutluluğun değerini acıyı tattıktan sonra bilir. Nefis sürekli mutlu olmayı isterken ruh, kişiyi metafiziğe yönlendirir. Çünkü gerçek mutluluk arzu ve şehvetlerin tatmininde değil, kalbin terbiyesindedir. Kalbin terbiyesi sonucu kişide huzur dediğimiz mutluluğun çok çok üstünde bir hal ortaya çıkar ki bu durum kişide varlıktan razı olmak hali olarak görünür.(s.26)</p>
<hr />
<p><strong>Perde</strong></p>
<p>İnsanın önündeki en büyük engel yine insandır, yani kendisidir. Öyle ki insan; kendi tutkuları sebebiyle kalbinden uzakta bir hayat yaşayabilir. Önyargıları, gelenek ve görenekleri ve geçmişi başlı başına engel olarak insanın önünde durur. Bu sebeple insan, eşya hakkında yanlış kanaatlere varır. Bu konuda Sadreddin Konevî hazretleri şöyle der: ”Perdeli insanlar eksiklik ve kötülük bulunduğu vehmiyle bazı şeylerde Hakk’ın güzelliğini göremezler. Bunların perdesi açılıp Hakk’a izafe edilmeleri sahih olduğunda, Hak onlara kemal süretini verir; böylece o şeyin celâl ve cemal tecellisinin mazharı olduğu görülür.&#8221;(s.28)</p>
<hr />
<p><strong>Umutsuzluk Çölü</strong></p>
<p>İnsan, kendi ile karşılaşmak istemez mi? Bu soruya Heidegger, insanın kendi ile karşılaşmamak için meşguliyet aradığını söyleyerek cevap verir. Çünkü insanın içinde bir umutsuzluk çölü vardır ve burada yalnız kalmamak için dışarısı ile oyalanır. Ben, insanın içindeki bu umutsuzluk çölünü; kendisini tanımamasının verdiği bir durum olarak anlıyor ve hayatı somuttan ibaretmiş gibi yaşamasının bir sonucu görüyorum. Yani hayatı soyutlamamaktan, fikrî plana geçememekten bahsediyorum. Kaldı ki akıl, kişinin içindeki bir nevi elçidir ve bu elçinin sufli arzulara uymakla görevini yapması engellenirse kişi içinde koskocaman bir umutsuzluk çölü oluşturabilir. Sonuçta ise bu çölden kaçmak için ayrıntılara boğulur. Kaldı ki cari sistem de zaten insanların fikrî boyutta değil duyusal, yani en alt boyutta hayatım devam ettirmesini sağlamaktadır.(s.30)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan Bir Hikayedir</strong></p>
<p>İnsan kendi hayatının işçisidir ve genelde ustası olamadan nefeslerinin sayısı biter. Çünkü insan olmak yılların üzerindeki etkisini, acıları ve sevinçleri birlikte değerlendirip bunların tümünden mana damıtmakla ilgilidir. Kendi derinindeki şeytanla yani kötülükleriyle yüzleşemeyen insanın tekâmülünden bahsedemeyiz. Böyle durumlarda hayat satıhta yaşanır yani denizin yüzeyinde. Halbuki inci denizin dibinde bulunur. Ne diyordu Martin Heidegger; ”Hayat hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.” Her insan kendi hayatının işçisidir dedik ya, işte bu hayat aslında bir hikâyeden ibaret. İnsanın kendi hikâyesini okuması ise başka bir insanın hikâyesini okumasına bağlı&#8230; Çünkü insan kendini bir başkasında tanır. Yani başka bir hikâyede. ..(s.32)</p>
<hr />
<p><strong>Âşığın Gıdası Sevgisidir</strong></p>
<p>Halvetiyye tarikatına bağlı Şemsiyye kolunun kumcusu olan ve kırka yakın eseri bulunan âlim ve ârif Şemseddin Sivâsî hazretlerinin Dîvân-ı Şemsî’ndeki bir beyit şöyledir: &#8220;Zahmına merhem dilersem derde dermân bulmayam / Sensizin cân ister isem cana cânân bulmayam” Zahm yara, cânân ise sevgili anlamına geliyor. .. Aşık için sevgilinin açtığı yara bile değerlidir. Çünkü yara sevgiliden kaynaklanmıştır. Bu sebeple o yaramn tedavisi için uğraşmak aşığa yakışmaz. Zira âşık bir an bile aşkından başka bir şey düşünemez ki nerede kaldı yarasını tedavi ettirsin!</p>
<p>Bu sebeple olsa gerek âşığın gıdası sevgisidir. Her dem sevgisinden beslenen âşığın tek derdi kavuşmaktır. Çünkü kavuşmak sayesinde ikilik biter ve tevhid narası âşığın tüm bedenini sarar. Bu manayı Yunus Emre hazretleri şöyle anlatır: ”İkilikten usandım, birlik hanına kandım / Derd-i şarabın içtim, dermanım yağma olsun.&#8221; Bu beyitte de dermanım sadece sevgilide olduğu ve onun harici her şeyin ise âşığın katında hiçbir değerinin olmadığı son derece veciz bir şekilde anlatışmış. Mana bir, çünkü özlem bir. Davasını ve özlemini bir eyleyenler manada da bire ererler.(s.41)</p>
<hr />
<p><strong>Kelimelerden Bir Dünya</strong></p>
<p>Kelimelere yaslanan ve hatta kelimelerden ibaret olan bir hayat yaşıyoruz. Bize anlatılan ve bizim de inandığımız bir dünya. Başkaları tarafından yapılmış tanımlarla dünyayı anlamlandırıyor ve tatmin oluyoruz. Halbuki hiç bir tanım için gayret etmemiş, hiçbir şeyi tanımlamaya uğraşmamışız. Her şey kolayca çözülsün, dünyanın anlamı nedir, gibi koskocaman soruların cevabı bize hazır gelsin istiyoruz. Ve gelen cevapları da hemen kabulleniyoruz. Oysa anlam, kişiye özeldir ve bu anlamı kişi kendi içindeki mücadele ve gayreti sonucu bulur.</p>
<p>Hazır cevapların kişiye tatmin sağladığı, vesveselerini dindirdiği doğrudur ama hazır cevaplar, hiçbir zaman kişinin kendini bilmesini sağlayamaz. Üstüne üstlük sağlayamadığı gibi bir de kişinin içindeki araştırma ve merak duygusunu öldürdüğü için insanı zamanla uysallaştırır ve koyunlaştırır. Kısacası çilesini ve derdini çekmediği hiçbir tanımı kişi kendine mal edemez.(s.43)</p>
<hr />
<p><strong>Hayat ve Kemal</strong></p>
<p>Varlığı tanımak aynı zamanda kelimeleri tanımaktır. Çünkü biz varlıkla ilişkiyi kelimeler üzerinden kurarız. Manadan insana uzanan köprünün adı kelimelerdir. Kelimeler anlamın taşıyıcısı ve kabıdır. Anlam kendini kelimede saklar. Fakat anlam, her zaman kelime kabına sığmak zorundadır çünkü başka türlü kendini gösteremez. Bu sebeple kimse zihninde tasarladığı tüm manaları anlatamaz. Anlatamaz çünkü kelimeler kifayet etmez.</p>
<p>Kaldı ki kelimeler zaman içinde anlam değişmesine uğrar, evrilir aynı insan gibi. İnsan da kemale koşan, bu koşma esnasında -ki buna hayat diyoruz-, değişen ve değiştikçe idrak çeperi genişleyen bir varlıktır. Bu sebeple bir kişinin yirmi yıl önceki düşüncelerini savunması, kişinin kendine yapabileceği en büyük kötülükler arasındadır. Kemale varmayan her hareket nâkıstır. Kelimeler ve insanın kaderi bu sebeple bir yerlerde buluşur. Anlamını hakiki manada yansıtamayan kelime nâkıs olduğu gibi kemale doğru koşusundan vazgeçen insan da eninde sonunda pişman olacaktır.(s.45)</p>
<hr />
<p><strong>Bakış ve Anlam</strong></p>
<p>”Her okur, okurken kendisini okur” der Marcel Proust. Bu cümlenin ana fikrini şöyle ifade edebilirim: Dünyaya gözlerimizle bakarız. Yani her nereye baksak, kendi geçmişimizle oraya nazar ederiz ve bu geçmişe göre bakışımız anlam kazanır. Bu sebeple aynı yere bakan farklı gözler farklı anlamalara gebe kalır. Kitap okurken de durum aynıdır.</p>
<p>İnsanların bilgi, kültür ve zekâlarının farklı olması ve bunların yanında gelenek, göreneklerin de değişik olması sebebiyle aynı kitabı okusalar bile aynı sonuçları çıkartmazlar hatta çıkartamazlar. Çünkü insanın geçmişinden ve ön yargılarından soyunup ”objektif&#8221; olmasını beklemek beyhude bir çabadır. O halde insana düşen kendi görüşünün en doğru ve kâmil olduğunu iddia etmek değil, diğer görüşleri de anlamaya çalışmaktır, en azından saygı duymaya gayret edilmelidir.(s.48)</p>
<hr />
<p><strong>Edebiyat ve Sinema</strong></p>
<p>Merak; görünen olayların arka planına geçmek, hakikat ile yüz yüze gelmek için arzu duymak demektir. Bir şeyi anlamak, bilmek için heves duyarız. Fakat insanın en çok bilmeyi istediği şeylerin başında kendisi gelir. Edebiyat ve sinema da günümüzde insanın kendini bilmesi için eğildiği bir alan haline geldi. Başkalarının yaşadığı hayatlarda kendini bulmak, ya da yaşamadığımız hayatlara konuk olmak için roman ve hikâyeler okur, filmler seyrederiz. Geçmişimizdeki karanlık bir noktanın açığa çıkması için kim bilir kaç hayata konuk olmamız gerekiyor?</p>
<p>Heveslendiğimiz hayatın mutluluğunu kim bilir kaç roman karakterlerinin yüzünde görmek için satır aralarında dolaşıyoruz. Kurgulanmış hayatlarda kendi gerçekliğimizi arıyor ve bir türlü kendimizi aramaktan vazgeçmiyoruz. Edebiyat ve sinema bu bağlamda sadece araçtır. Amaç her zaman insanın kendisi&#8230; Şunu da eklemeliyim insan için en şaşırtıcı hallerden biri de kendisinde yeni bir şeyi/bilgiyi keşfetmesidir.(s.50)</p>
<hr />
<p><strong>Kelimeler</strong></p>
<p>Kelimelerle konuşuruz ve kelimelerle birbirimizi anlamaya çalışırız. Peki bu karşılıklı anlaşma yüzde yüz sağlanabilir mi? Ben bu konuda şüpheliyim. Çünkü her bir kelime konuşanın zihninde farklı manaları ve göndermeleri taşır. Kişinin ağzından çıkan her kelime o insanın kişiliğini, deneyimlerini, yaşantısını ve inancını giyinir ve bu sebeple aynı kelime farklı kişilerde farklı anlamlara gelir.</p>
<p>İletişimsizliğimizin bir sebebi de budur. Dolayısıyla kullandığımız her kelime aslında bizi taşıyan mana kaplarıdır. Kendi gerçekliğimizi kelimelere yediriyor ve karşımızdaki kişinin bizi anlamasını bekliyoruz. İşin garibi karşımızdaki kişi de bizden aynı sonucu bekliyor.(s.53)</p>
<hr />
<p><strong>Vazifedeki Hürriyet</strong></p>
<p>Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası kitabında hürriyet ve vazife arasında bir ilişki kurar ve şöyle der; &#8220;Hiçbir şey bilmediğinizi bilecek kadar çok bilgi, derin bilgi, ilâhî bilgi mi elde etmek istiyorsunuz? Her şeyi ve bütün varlığı sevmeyi öğreniniz. Bu ulvî sevginin şartı, her an bir vazifenin emri altında bulunduğunu bilmek, her an kendinden bir fedakârlık beklendiğini göze almak, her gün yeni bir hizmete hazır olmaktır. Hiçbir hizmete söz vermeden serâzat, kendi zannınca hür yaşadığını söyleyen insan, hakikatte bir esirdir; içgüdülerinin ve her günkü hasis menfaatleriyle alışkanlıklarını kımıldatan kuvvetlerin esiridir.”</p>
<p>Bu pasajda insanın irade sahibi olmasına da vurgu yapılıyor. Çünkü insan kendi iradesini kullanıp görev ve hizmet aldıkça içindeki nefis denen canavarla savaşabilir ve asıl hürriyete ulaşabilir. Dolayısıyla devlet, millet ve din gibi değerler uğruna vazife yüklenmek, elini taşın altına koymak, kısacası insanın kendini bir davaya adaması her hâlükârda insanın manevi olarak gelişmesine katkı sağlarken aynı zamanda yanlış hürriyet anlayışlarından da uzak kalmasını sağlar.</p>
<p>Zira hürriyet her istediğini yapabilmek, hiçbir kurala bağlı olmamak olarak tanımlanırsa bu ancak hayvanların hürriyet tanımı olabilir. Bu noktada ızdırap çekmek kişiyi yolundan engelleyen bir durum değil bilakis lokomotif gücündedir. Yani kişinin kendini adadığı dava uğruna ızdırap çekmesi, kişiyi yücelten bir şeydir.</p>
<p>Çünkü ”büyük hareketler, büyük ıstırapların eseridir.”(s.60)</p>
<hr />
<p><strong>Boşluk Doldurucusu İnsan</strong></p>
<p>Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur. Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir.</p>
<p>Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın Ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran&#8230; İbnü&#8217;l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.61)</p>
<hr />
<p><strong>Sadelik</strong></p>
<p>Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur.</p>
<p>Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir. Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran&#8230; İbnü&#8217;l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.65)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan</strong></p>
<p>”İnsan nedir?&#8221; sorusu felsefenin ana sorularından biridir. Platon, ”İnsan, iki ayak üzerinde duran tüysüz bir hayvandır” der. Diyojen, hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında, ”İşte Platon’un insanı!&#8221; diye halka teşhir eder. O halde insan sadece maddesiyle yani bedeni ile insan olamaz. Yoksa hindi de insan sayılırdı. İnsanı insan eden maddesinin içindeki yani bedeninin içindeki ruhudur, kalbidir. Ama kalp derken de kozalak şeklindeki et parçasından bahsetmiyorum.</p>
<p>Ne diyordu Pascal: ”Bana filozofların değil, peygamberlerin tanıttığı Allah lazım.”(s.69)</p>
<hr />
<p><strong>En Büyük Günah</strong></p>
<p>Bir insanın kendine yapabileceği en büyük günahın ne olduğunu düşünürken İbnü’l-Arabî hazretlerinin Fütühâtü ’l-Mekkiyye’sinde yazdığı şu cümlesine denk geldim: ”En büyük günah, kalbin ölümünü getiren şeyi ortaya çıkarmaktır. Kalp, sadece Allah’ı bilmemekle ölür. Cehalet dedikleri şey de budur. Çünkü kalp, Allah’ın kendisi için seçtiği evdir. Bir kimse, evi kötüye kullanarak ev ile evin sahibinin arasına girer. Bu kimse en çok kendisine karşı hata etmektedir. Zira evin sahibinden gelecek nimetten kendisini, evi O’na bırakmayarak mahrum kılmıştır. İşte bu cehaletin mahrumiyetidir.&#8221;</p>
<p>Bu son derece çarpıcı pasajda bence iki önemli noktaya vurgu yapılıyor. Birincisi, insanın manevi ölümünün Allah’tan uzaklaşmak olduğu ve ikincisi ise cehaletin sanılanın aksine mutluluk değil mahrumiyete neden olduğudur. Kalbinin sesine kulak vermeyenlerin bu dediğimizi komik bulacakları âşikârdır ama hayat sadece dünya hayatından ibaret değildir ve insan da sadece zevklerinin peşinde koşacak kadar basit bir varlık değildir. İbnü’l-Arabî hazretlerinin cümlesinden cehaletin kişinin kendisine bile kötülük yapmasına ve büyük mahrumiyetlere düşmesine sebebiyet verdiği anlaşılıyor. Halbuki insan en çok kendisini sever.(s.76)</p>
<hr />
<p><strong>Değişme</strong></p>
<p>Hürriyetin kanaatkârlıkta olduğu söylenir. Elbette doğrudur, isteklerimizi ne kadar azaltırsak nefsimize, yani benimize karşı o kadar özgür oluruz. Gerçek değişimler içten gelen değişimlerdir. Dışarıdan, zorlama değişimler palyatif olup kalıcı olmaz. Bu sebeple, ”Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa hayat son bulur. İçten bir güçle kırılırsa hayat başlar” denir.</p>
<p>Evet, bu da doğrudur. Değişimin başlaması yani insanın kendinde değişime gitmesi için öncelikle kendine teşhis koyması gerekir. Çünkü hasta olduğunu bilmeyen insan doktora gitmez ve dolayısıyla da ilaç kullanmaz. O halde ilk basamak teşhis, ikinci basamak ise niyettir. Yani kişinin kendini değiştirmeye niyet etmesidir. İşte yine geldik niyete. O halde hayatı, niyeti düzeltme süreci olarak tanımlayabilirim.(s.85)</p>
<hr />
<p><strong>Olasılık</strong></p>
<p>Felsefî bir terim olarak olasılık, hakikatin bilinemeyeceğinden yola çıkarak yüksek oranda gerçekleşecek olanla iktifa edinilmesini salık veren görüştür. İçinde ihtimal barındırır ve bu ihtimal bizi bazı önlemler almaya götürür. Olasılıkta ”gerçeğe benzerlik, kanı, akla yatkınlık” vardır. Alphaville filmindeki bir karakterin şu cümlesine bakalım: ”İnsanlar olasılıkların köleleri haline gelmişler.” Hayatlarımızı gelecekte olabilecek olasılıklar üzerine kurarız.</p>
<p>Mesela, eğer bir işte çalışıyorsak ve işten memnun değilsek yeni bir iş ararız ama içimizdeki ses, ”Eğer işten çıkarsan buradan daha iyi bir iş bulamazsın, borçlarını ödeyemezsin” dediğinde ister istemez bu durumun olasılığını düşünür ve niyetimizden vazgeçeriz. Sanıyorum derdim anlaşıldı. Olasılıklar hayatımızı kısıtlayan, Özgürlüğümüzün önüne set çeken durumlardır ve bu olasılıkları hayatta tutan ise kişinin kendisidir.(s.88)</p>
<hr />
<p><strong>Adalet</strong></p>
<p>Klasik ahlâk kitaplarında hikmet, şecaat ve iffetin toplamından, adalet erdeminin ortaya çıktığı anlatılır. Çünkü hikmet, yerinde ve kararında karar vermekden; şecaat, kişinin gazap kuvvetini yöneterek akla uymasından ve iffet ise şehvetin akıl tarafından edeplendirilmesinden ibarettir. Dolayısıyla bu erdemlerin imtizacından adaletin ortaya çıkması gayet doğaldır ki adalet, zulmün zıddı olup hakikate uygun davranmaktan ibarettir. Ve yine adalet, herkese ve her şeye hak ettiğini vermektir. Mesela, kişi nefsinin her istediğini yaparsa kendisine zulmetmiş olur. Çünkü kendine adaletli davranmamış, bir ruhu olduğunu görmezden gelmiş ve de “muamele gücünün itidali&#8221; olan adalete uymamıştır.(s.95)</p>
<hr />
<p><strong>Belirsizliğin İlacı</strong></p>
<p>Felsefede; sözcük ve terimlerin sınırlarının kesin olarak bilinememesi hali, belirsizlik ilkesi ile açıklanır. Yarının ne getireceğinin bilinememesi ve yarın ile ilgili belirsizlikler insanları çalışmaya ve biriktirmeye iter. Aslında buradaki belirsizlik insanlarda bir korku oluşturduğu gibi umut da oluşturmaktadır.</p>
<p>Fârâbî bu sebepten ötürü korku ve ümidi, insan eylemlerinin ve davranışlarının temel dinamiği olarak görür. Yarının ne olacağının insan açısından karanlık olması ve başımıza gelen olayların hikmetini kavrayamamamız sebebiyle insan ya korku ya da ümit içinde olur. Bir anlamda korku ve ümit hayatın akışını sağlar. İşte burada inanç devreye girer. Yarının yani ahiretin olduğunun bilgisi insanı rahatlatan ve ferahlatan bir bilgi olmasının yanında ümit vadeder ve korkuyu defeder.(s.97)</p>
<hr />
<p><strong>Öğrenilmiş Çaresizlik</strong></p>
<p>Öğrenilmiş çaresizlik deneme cesaretini kaybetmektir. İnsanın defalarca deneyip başarısız olması sonucunda bir somaki denemesinde de başarısız olacağını öngörmesi sonucu denemeyi bırakması, yenilgiyi kabul etmesidir. Kurtuluşun mümkün olmadığına, çarenin bittiğine dair inancı doğuran öğrenilmiş çaresizlik, kişinin önceden Öğrendiği bilgi ve tavırların daha sonra yanlış olduğunu anlasa bile otomatik olarak yapmayı sürdürmesine sebebiyet verir.</p>
<p>Bu bağlamda öğrenilmiş çaresizlik bilinçsizliğin bilinç halidir. Yenilgiye şartlanmaktan ibaret olan bu hal aslında insan tarafından kasıtlı olarak tekrarlanır. Açıkçası insan kendini kandırmakta pek mahirdir. Kendince mutlu yaşamak ve benzeri sebeplerle insanın başvurduğu bu hal aslında çaresizliğin öğrenilmesi değil insanın kendini ve kabiliyetlerini görmezden gelmesinden başka bir şey değildir.(s.108)</p>
<hr />
<p><strong>İmkansız Dünyalar</strong></p>
<p>Nefes aldığımız dünyanın içinde insanın kendi dünyasını oluşturması her geçen gün imkânsız bir hal alıyor. Çağımızın ana özelliği insanı güncelin içinde boğmak ve ayrıntıda kaybolmasını sağlamak. Her yerden ama her yerden mâlumatlar yağıyor üzerimize, haber istilası da çabası. Güncel olaylar ne yapıp edip bir şekilde bizi içine çekmeyi başarıyor. Hayallerimiz ve umutlarımız satılığa çıkmış vaziyette. Hayatın içinde olmak adına insan hayatın içinde bir nesne halini aldı.</p>
<p>Bu nesnenin düşünmesine ve sorgulamasına fırsat verilmiyor. Yeninin saltanatı altında her gün kendi özünden bir şeyler kaybediyor. Geçmiş sadece bir nostaljiden ibaret kaldı. Tek gerçek gelecek! Gelecek için geçmiş ve şimdi katlediliyor. Her şey daha güzel olacak diye diye elimizdeki ”şimdi” de yok oldu. Halbuki insan gelecekte değil anda yaşar.(s.113)</p>
<hr />
<p><strong>Yaralar</strong></p>
<p>J. Cocteau&#8217;nun, ”Yaralarımdan başka bir şey sergilemedim&#8221; cümlesini ilk okuduğumda bu sözün en çok da yaralarımızı sakladığımızı sandığımızda doğru olduğunu farketmiştim. Çünkü her saklama aslında göstermedir. Her kaçış aslında yakalanma ve her örtme aslında soyunmadır.</p>
<p>Kendimizi sakladıkça, duygularımızı dibe ittikçe, en zayıf yanlarımızın üstüne beton attıkça gerçek benliğimiz ortaya çıkıyor. Zira insan biraz da sakladığıdır, örttüğüdür, yaralarıdır. Evet insan sadece yaralarını sergileyebilir ve bu hal son derece insanidir. Ve evet insan, kendini kandıra kandıra yaralarını sergiler.</p>
<p>Ne diyordu şair, &#8220;İnsan olan yerlerim çok ağrıyor.”(s.118)</p>
<hr />
<p><strong>Bilememenin Bilgisi</strong></p>
<p>Modern zamanlar, aynı zamandan bilginin egemen olduğu zamanlar olarak da tanımlanabilir. Ama modern zihniyetin bilgiye bakış açısı ile kadim geleneğimizin bilgiye bakışı arasında dağlar kadar fark var. Mesela, modern zihniyet bilginin güç olduğunu ve bu güç ile doğanın insanın hâkimiyetine girmesi gerektiğini söyler. Ama İbnü’l-Arabî hazretleri asıl bilginin ”bilememenin bilgisi” olduğunu bunun da ”hayret” olduğunu söyler.</p>
<p>Bu sözde, öncelikle insanın acziyetine vurgu yapılmaktadır. İkinci olarak, bilginin sahibi Allah’tır ve kuluna bu bilgiyi öğreten yine O’dur. Bilgi, insana doğaya hükmetme gücünü değil hikmet ile kendini ve kâinatı kavrama yetisini kazandırmalıdır. Aynı zamanda bilgi merhamet doğurmalıdır. Bu merhamet ise doğayı zapturapt altına almayı değil varlıklara şefkat göstermeyi gerekli kılar.(s.127)</p>
<hr />
<p><strong>Bilgi ve Eylem</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en büyük âlimlerden Taşköprülüzâde Ahmed Efendi; aklın ölü olup bilgiyle hayat bulacağım, bilginin ölü olup arzuyla dirileceğini, arzunun cılız olup okumakla cılızlıktan kurtularak güçleneceğini, okumanın örtülü olup ilmî tartışmalar (münazara) sonucu ortaya çıkacağım, münazaranın ise verimsiz olup ancak eylemle velüd olacağını söyler.</p>
<p>Bilgi ve eylem tevhit olduklarında yani birleştiklerinde beraberce artar. O halde eylemsiz bilgi eksik olduğu gibi, bilgisiz eylem de eksiktir. Bilginin üretilmesinin ve bilginin hayat bulmasının ana şartı, eyleme dönüşmesidir. Sadece düşünce boyutunda kalan ve hayatta karşılığı olmayan bilgi, eksik kalmaya mecburdur. Bütün bu cümlelerimi şuraya getireceğim; kişi, Allah&#8217;ı bilmeye kendinden yola çıkar.</p>
<p>Kendini bilmek içinse doğanın bilgisine ihtiyacı vardır. Bir diğer önemli konu ise kişinin, kendini başkalarıyla tanımasıdır. Şehrin meydanı kişinin kendisini unutmasına sebep olacağı gibi aynı şekilde kişinin kendini bilmesine de neden olur. Şehir çokluğu simgelere, insan ise kadim bilgiye göre küçük bir âlemdir.(s.131)</p>
<hr />
<p><strong>Tekrar Perdesi</strong></p>
<p>Düşünce, bilinenden bilinmeyene doğru bir seyir izler. İnsan, yeni bir bilgi elde etmek için bildiği eski bilgiler üzerinde düşünür, bağlantılar kurar ve bu sayede bilinmeyen bir bilgiyi bilinir hale getirmiş olur. Kısacası bilgi; bilinmeyenden, bilinenler vasıtasıyla sağlanır. Bilinmeyene ulaşmayı tetikleyen durum ise insanın içindeki meraktır. Kapalı kapıların, yani maveranın her zaman insanoğluna cazip gelmesidir başka bir deyişle. Bunun arkasında ise insanın sıkılan bir varlık olması yatar.</p>
<p>Sürekli tekrar, insanın içini sıkar ve bu durum yeni tekrarlar bulmaya iter insanı. Halbuki insanın hayatı sürekli tekrarlar üzerine kurulmuştur. İnsan her gün uyur, sonra uyanır, yemek yer, çalışır vb. Bu döngü biteviye devam eder. O halde bütün bu tekrarların üzerinde olan bir şey olmalıdır. Yani tekrarlanmayan bir şey&#8230; İşte insanın asıl aradığı da budur. Tekrar perdesinin arkasındaki o şey&#8230; Tekrar perdesi ile kendini gizleyen ve ancak bu perdeyi farkedip perdenin arkasına geçmek için gayret edenlere kendini gösterecek olan. .. Sonuç olarak; tekrar, insanın kendisini de tekrarlamasına yol açar. Sadeliğin ihtişamını görmek için insanın aklının ve kalbinin sesine kulak vermesi gerekir.(s.142)</p>
<hr />
<p><strong>Başkalarının Mutluluğu</strong></p>
<p>Ya mutluluk denen o büyülü şey bir çocuk oyuncağıysa? Mutlu olmak için hayatını ortaya koyan insan, mutluluğun acılar vadisinin ortasında konakladığını bilmiyorsa? Gerçek mutluluğun dünyada gerçekleşeceğini sanan insan, mutlu olacağım derken hayatın geçtiğinin farkında değilse? Anı yaşamayı mutluluğa ulaşma amacıyla öteleyen insan, aslında mutluluğun tâ kendisini öteliyorsa ve bu durumun gafiliyse?</p>
<p>İsteklerinin giderilmesiyle, yani tatmin edilmesiyle iç rahatlığına ulaşacağını düşünen insan, isteklerin bitmeyeceğini bilmiyorsa ve sürekli isteme hastalığına yakalandıysa? İnsanın kendini mutlu kılmak adına yapmayacağı hiçbir şey kalmadıysa? Mutluluğu şöhrette, mülkte, makamda bulacağını sanan insan, bu isteklerine ulaşınca içindeki o koskoca boşluğu dolduramıyorsa? O halde artık başkalarının mutluluğu için çalışmanın vakti gelmiştir. Başkalarını mutlu ederek kendini de mutlu kılan insan, asıl mutluluğun kendini gerçekleştirmek olduğunun da farkına varacaktır. Ama istersen sen yine mutluluğu değil, huzursuzluğu seç. Çünkü huzursuzluk seni bir ömür teyakkuzda tutacaktır.(s.147)</p>
<hr />
<p><strong>İnsan: ”Ölüme Doğru Varlık”</strong></p>
<p>İnsanı, diğer varlıklardan ayıran bir yönü de öleceğini biliyor olmasıdır. Çünkü insan ”Ölüme doğru varlıktır.&#8221; İnananlar için ölüm bir son değil, bilakis bir başlangıçtır, başka bir varlık boyutunda ebedi yaşama başlangıç&#8230; İnsanın ölümle yeni bir hayata geçişini Hindistanlı şair Tagore şu benzetmeyle anlatır: ”Annesini emen çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başlayınca anne onu teselli etmek üzere sağ göğsünden alarak sol göğsüne yerleştiriverir.” Öleceğini bilen ve bu idrak içinde yaşayan insan için de Ölüm dünyadan ahirete geçiştir. Bu sebeple ölüm hayata değer katan, hayatı ve güzelliklerini daha iyi algılamamıza sebebiyet veren bir imkândır. Evet, ölüm bir son değil çok büyük bir imkândır insan için.(s.163)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/">Sulhi Ceylan – İnsanı Okumak “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sulhi-ceylan-insani-okumak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yalnızlık İnsana Mahsustur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yalnizlik-insana-mahsustur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yalnizlik-insana-mahsustur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Jun 2019 16:48:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık İnsana Mahsustur]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık Allah’a mahsustur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22710</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. ”Yalnızlık Allah’a mahsustur” diye bir söz dolanıp durur dillerde. Bu kadar çok dolanmasına rağmen bu sözün üzerine pek düşünülmez. Her söyleyenin ifade etmek istediği, yalnızlığı Allah’a has kılmaktır aslında. Bu sözden maksat kendi yalnızlığının ya geçici olmasını istemek ya da artık yalnız kalmaktan sıkıldığını dile getirmektir. Burada durup düşünmeliyiz. Hakikaten yalnızlık sıfatını Allah’a atfedebilir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yalnizlik-insana-mahsustur/">Yalnızlık İnsana Mahsustur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/yalnizlik-olum-riski-shiftdelete.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22719 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/yalnizlik-olum-riski-shiftdelete.jpg" alt="" width="580" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/yalnizlik-olum-riski-shiftdelete.jpg 580w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/yalnizlik-olum-riski-shiftdelete-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 580px) 100vw, 580px" /></a></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p>”Yalnızlık Allah’a mahsustur” diye bir söz dolanıp durur dillerde. Bu kadar çok dolanmasına rağmen bu sözün üzerine pek düşünülmez. Her söyleyenin ifade etmek istediği, yalnızlığı Allah’a has kılmaktır aslında. Bu sözden maksat kendi yalnızlığının ya geçici olmasını istemek ya da artık yalnız kalmaktan sıkıldığını dile getirmektir. Burada durup düşünmeliyiz. Hakikaten yalnızlık sıfatını Allah’a atfedebilir miyiz? Yaratılmışlara has bir özelliği Allah’a atfetmek ne kadar doğru? Bu söz aslında idrakimizdeki ilâh anlayışının yanlışlığını göstermez mi? Buradaki yalnızlığı Allah’ın ”tek”liği olarak anlamalıyız. Öyle bir teklik ki sayıya gelmeyen ve başka birine ihtiyaç duymayan bir ”tek”lik. Yani tevhid.</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>&#8220;Allah, kuluna yetmez mi?&#8221; (Zümer 39/36).</p>
<p><strong>3.</strong></p>
<p>İnsan doğuştan medenîdir, yani sosyal bir varlıktır. Bu durumu İbn Haldun: “İnsan için toplum içerisinde yaşamak zorunludur. İnsan tabii olarak medenîdir&#8221; diye açıklar. İnsan doğumundan itibaren birilerine ihtiyaç duyar. Hatta bu ihtiyaç hali zaruridir. Kendini bilmeye başladığında ise manevi sancıları yüz bulur. Burada din devreye girer. Dinin kelime manası &#8220;yol”dur. Yani din denen yol, kişiye yalnızlık algısının geçici olduğunu, insana kendisinden bile yakın olan mutlak bir varlık olduğunu, tüm hayatın eğer bu mutlak kudretle irtibata geçilirse anlam bulacağını açıklar. Yalnızlığın sadece bir algı sorunu olduğunu, algı seviyesi arttıkça kişinin bu yalnızlık hâlinden kurtulacağını salık verir.</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>Modern zamanların etkisinden olsa gerek insanlar sürekli yalnızlıklarından dem vurur. Hatta bu yalnızlıklarını, toplum içindeyken bile hissederler. Modern hayatın ise çaresi basittir: İnsanı ayrıntıya boğmak. Evet, modern hayat kalabalıktır ve kalabalıklaştırır. Her ne kadar sahte bir kalabalıklaştırma söz konusu olsa da insanlar bu kalabalık içinde yok olmakta ve yalnız kalamamaktadırlar. Yani modern dünyada yaşayan bir insanın yalnızlık algısı, can sıkıntısından mütevellit yapay bir yalnızlıktır. İnsanların kendileriyle baş başa kalma korkusunun meyvesidir. İşte modern hayat böyle bir yalnızlığa karşı ayrıntıyı icat etmiştir.</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p>Burada bir hikâyeden yardım almamız gerekiyor: Bir Vaiz, kürsüde ahiret hayatını anlatmaktadır. Ahiretteki sorgu sual bölümünü anlatmaya başladığında ise şöyle devam eder: ”İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama, helâle dikkat ettin mi, sorulacak! Bunların ardından, şunlar şunlar da sorulacak!” diye uzunca Allah tarafından kula sorulacak soruları anlatır. Cemaatin içinde sohbeti dinleyen İmam Şiblî hazretleri en son dayanamaz ve vaize şöyle seslenir: “Muhterem hoca efendi, suallerin en mühimlerinden birini unuttun! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak: Ey kulum, ben seninleydim. Sana şah damarından daha yakındım. Sen kiminle beraberdin?”</p>
<p><strong> 6.</strong></p>
<p>İşte yukarıda anlatmak istediğim de tam böyle bir durum. İnsanların, Allah olmadan yalnızlıklarının giderilebileceği, mutlu olabilecekleri ve umursamazca yaşayabilecekleri bir toplum oluşturuluyor. Bu toplumda dayanak noktası sadece kişilerin arzusu ve şehvetidir. Yani insanın ölçüsü insandır. Bu minvalde Batı&#8217;da hümanizm adıyla bilinen anlayış ne yazık ki dünya geneline yayılmış ve insanlar tarafından hayat tarzı olarak kabul görmüştür. İtalya&#8217;da 14. yüzyılda ortaya çıkan hümanizm, felsefî bir düşünce olarak kendini duyurup Avrupa’nın diğer şehirlerine de yayılmıştır. Hümanizme göre insan her şeyin ölçüsüdür. Bu anlayışa göre insandan daha üstün, daha kıymetli bir varlık yoktur. İnsanın eylemlerinin biricik hedefi hazdır, hazza ulaşmasıdır. Hazza ulaşmaya mani olan kiliseye, feodal siyasî yapıya ve her türlü hiyerarşiye karşı durmak hümanizmi kabul etmenin sonuçlarındandır. Bu düşünceler insanın tabiatta her türlü tasarrufu yapabilen, temel dayanağı akıl olan ve nefsanî arzuları yüce kabul edilen ve dünyaya fırlatılmış bir varlık olduğu fikrini doğurmuştur.</p>
<p><strong>7.</strong></p>
<p>Peki, insanın yalnızlığa ihtiyacı yok mudur? Tabii ki vardır, hatta elzemdir. Zira yalnızlık, insanın Özünden gelen bir durum olup kişinin kendini tanımasında, yetilerinin farkına varmasında uğramadan geçemeyeceği bir duraktır. Bugünün modern insanının yalnızlığı ise sahte bir yalnızlıktır. Karşılığı yoktur. ”Ben”inin, özne olamamasının getirdiği sancıların süreğidir. Bu yalnızlığın asıl sebebi gönlündeki boşluktur. Kişinin sadece maddi ihtiyaçlara ve tutkularına önem vermesi, kalbini ihmal etmesinin sonucudur. Bu hal kişinin rabbini unutmasına sebebiyet verir ki işte bu durum felaket olan yalnızlıktır: Kişinin yaratıcısından yalıtılmış, kopuk yaşayabileceğini sanması. Halbuki bu sadece bir yanılsamadır ve kişinin kendini gerçekleştirememesidir. Böyle bir insan, yalnızım derken arzularının esiridir.</p>
<p>Sulhi Ceylan &#8211; Özgür ama Tutsak,syf.93,96</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yalnizlik-insana-mahsustur/">Yalnızlık İnsana Mahsustur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yalnizlik-insana-mahsustur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Anlattığım Senin Hikâyen</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bu-anlattigim-senin-hikayen/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bu-anlattigim-senin-hikayen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Jun 2019 16:45:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Bu Anlattığım Senin Hikâyen]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22707</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. ”Hafıza-yı beşer nisyan ile mâlüldür&#8221; vecizesini duymayanınız yoktur. Hafızayı beşer, yani insan hafızası, nisyan ile yani unutkanlıkla, mâlüldür, özürlüdür. Kısacası insan unutkan bir varlıktır. İçinde bulunduğu hal sebebiyle geçmişi ve geleceği unuttuğu çok olur. Hele bir de kişi, bulunduğu andan son derece haz alıyor ve neşeli ise unutkanlıkta zirve noktasını yaşar. Gözü hiçbir şeyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-anlattigim-senin-hikayen/">Bu Anlattığım Senin Hikâyen</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/defne-dergisinin-oyku-yazma-yarismasina-16-eser-basvurdu-2012-10-19_m.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22717 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/defne-dergisinin-oyku-yazma-yarismasina-16-eser-basvurdu-2012-10-19_m.jpg" alt="" width="430" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/defne-dergisinin-oyku-yazma-yarismasina-16-eser-basvurdu-2012-10-19_m.jpg 430w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/defne-dergisinin-oyku-yazma-yarismasina-16-eser-basvurdu-2012-10-19_m-300x209.jpg 300w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></a>1.</strong></p>
<p>”Hafıza-yı beşer nisyan ile mâlüldür&#8221; vecizesini duymayanınız yoktur. Hafızayı beşer, yani insan hafızası, nisyan ile yani unutkanlıkla, mâlüldür, özürlüdür. Kısacası insan unutkan bir varlıktır. İçinde bulunduğu hal sebebiyle geçmişi ve geleceği unuttuğu çok olur. Hele bir de kişi, bulunduğu andan son derece haz alıyor ve neşeli ise unutkanlıkta zirve noktasını yaşar. Gözü hiçbir şeyi görmez olur.</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>Kudurmuş bir fil ile karşılaşan bir adam, canını kurtarmak için hemen yakınındaki bir kuyuya kendini sarkıtmış ve kuyunun başından uzanan iki dala tutunmuştu. Fakat kuyunun içinde sarkan ayaklarının bir şeylere dokunduğunu hisseden adam aşağı baktığında dört yılanın deliklerinden kafalarını çıkardığım görmüş. Tam dikkatli baktığında ise kuyunun dibinde bir ejderhanın ağzı açık vaziyette beklediğini farketmiş. Gözlerini yukarıya doğru çevirdiğinde ise tutunduğu iki dalı biri siyah ve diğeri beyaz olmak üzere iki farenin kemirdiğini görmüş. Çaresiz ve umutsuz kalan adam, tam bu esnada, hemen yanında bal dolu bir peteğin olduğunun farkına varmış. Balın tadına baktığında ise bir anda düştüğü bu umutsuz durumu, kurtulmak için çare aramayı unutmuş ve balı yemeye başlamış. Ayaklarının ucunda kendisini sokmak için fırsat bekleyen dört yılan, tutunduğu dalı her an kemiren iki fare ile kuyunun dibinde ağzına düşeceği bir ejderha ve kuyunun başındaki kudurmuş fili unutan adam, yediği balın tadıyla mest olmuş bir haldeyken bir anda aşağıya düşmüş ve kendisini bekleyen ejderhaya yem olmuş.</p>
<p><strong>3.</strong></p>
<p>Beydebâ tarafından, milâttan önce 1. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Kelîle ve Dimne adlı kitabındaki ”Kudurmuş Pil ve Adam Hikâyesi” birçok anlamı ve simgeyi barındırmaktadır. Bu hikâyenin bir benzerini Tolstoy İtiraflarını isimli eserinde, Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ise Sözler adlı kitabında nakleder. İnsanın doğumu, aslında ölüme doğuşudur. Hayat ölüme giden bir yol, ölümü besleyen, büyüten bir süreçtir. Her nefes alıp verişler, hayattan bir an çalmak gibi görünse de durum tam tersidir. Çünkü insan her nefes alıp verişinde ölüme bir nefes daha yaklaşır, sayılı olan nefeslerini doldurur.</p>
<p>Öleceğini bilen insana hayatı sorgulatmayı hedefleyen bu öyküde, ölüm ve insan ömrü simgelerle anlatılmıştır. İnsanın öleceğini bilmesi hayatına anlam katmasında son derece önemli bir etkendir. Ölüm düşüncesi bile insana kul olduğunu hatırlatmaya ve kendi üzerinde düşünmeye başlamasına yeter. Ölüm yoksa hayatın, nefes alır olmanın değeri yoktur. En çok çekindiğimiz ve ona ulaşmamak için elimizden geleni yaptığımız ölüm, aynı zamanda hayatımıza anlam vermede baş aktörlerden biridir. Zıtların birliği bu olsa gerek. Hayat ve ölüm iki kardeş belki de. Kardeşlerin arasındaki sorunları çözen ve zıtları tevhid eyleyen hayatın anlamına doğru yol almış, hakikat perdelerini bir bir kaldırmaya başlamıştır. Ölümün hakikati hayatta gizli, hayatın hakikati ise ölümde. ”İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar&#8221; (Aclünî, Keşfü&#8217;I-Hâfâ, nr. 2795) sözü tam da bu durumu açıklıyor.</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>Hikâyedeki kuyu, insanın başına gelen bela ve musibetleri anlatır. İnsan sürekli mutluluklardan acılara yolu düşen bir varlıktır. Siyah fare geceyi, beyaz fare gündüzü simgeler ki, bu iki farenin yediği ağaç dalları da insanın ömrüdür. Hikâyedeki bal dünyada tattığımız fâni zevklere denk gelir ki, bu fâni zevkler sebebiyle insan dünya hayatına neden geldiğini ve buradaki asıl rolünün ne olduğunu unutur. Tattığı zevkleri hayatın hakikati sanır ve hiç ölmeyecekmiş gibi bu zevklere ve tatlara sarılır. Dört yılan, eskilerin ahlât-ı erbaa dediği bedendeki dengeyi sağlayan kan, balgam, safra ve sevdadır. Bunlardan birinin vücutta çok ya da az olması insanın hasta olmasına hatta ölmesine bile sebebiyet verir. Dolayısıyla insan aşın beslendiğinde vücudunda çeşitli sorunlar çıkar.</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p>Hikâyeyi okuduğumuzda, ”Bu nasıl bir adam, dört tarafı ölümle çevrilmiş, ama hâlâ bal yemeye uğraşıyor, bu nasıl bir gaflet hali?” gibi sorular aklımıza gelebilir. Böyle bir soru karşısında ise cevabımız ancak şu olabilir: Bu hikâye hiç kimsenin değil, senin hikâyendir. inanmıyorsan bir ayna bul ve kendine bak!</p>
<p>Sulhi Ceylan &#8211; Özgür ama Tutsak,syf.72,74</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-anlattigim-senin-hikayen/">Bu Anlattığım Senin Hikâyen</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bu-anlattigim-senin-hikayen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yol, Sonsuza Varma İsteğinin Tecessüm Hali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yol-sonsuza-varma-isteginin-tecessum-hali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yol-sonsuza-varma-isteginin-tecessum-hali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Jun 2019 16:42:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Yol Sonsuza Varma İsteğinin Tecessüm Hali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22703</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Hayat bir arayış ve bu arayıştan doğan yolculuktur. Yolculuk maddi ve manevi olarak ikiye ayrılabilir. Maddi yolculuk da aslında manevi yolculuğun bir süreğidir. Yani kişi kendi dışında ve kendi içinde sürekli seyahat edendir. Kendi dışında (âfak) yaptığı seyahatler, kendi içinde (enfüs) yapacağı seyahatlere kılavuz olur. İnsanın yolculuğunun ana sebepleri ise mutluluğu, aşkı veya hakikati [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yol-sonsuza-varma-isteginin-tecessum-hali/">Yol, Sonsuza Varma İsteğinin Tecessüm Hali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/agacyol.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22715 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/agacyol.jpg" alt="" width="498" height="339" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/agacyol.jpg 711w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/agacyol-600x408.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/agacyol-300x204.jpg 300w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p>Hayat bir arayış ve bu arayıştan doğan yolculuktur. Yolculuk maddi ve manevi olarak ikiye ayrılabilir. Maddi yolculuk da aslında manevi yolculuğun bir süreğidir. Yani kişi kendi dışında ve kendi içinde sürekli seyahat edendir. Kendi dışında (âfak) yaptığı seyahatler, kendi içinde (enfüs) yapacağı seyahatlere kılavuz olur. İnsanın yolculuğunun ana sebepleri ise mutluluğu, aşkı veya hakikati aramaktır. Fakat insan nâkıstır, eksiktir, günahkârdır&#8230; Kendi dairesini tamamlarken yolunun üzerinde hiç hesap etmediği bir sürü olayla karşılaşır ve bu olaylar genelde insanı yolundan şaşırtır, amacından mahrum eder, hedefini unutturur. Yolu mutsuzluklara, ayrılıklara varır. Bunların sonucunda ise insan yolunu bitiremeden, amaçlarına ulaşamadan Azrâil’le buluşur. Bu başa gelen hadiseler eğer kişide farkındalık şuuru oluşturmuyorsa bu yolculuk gaflet içinde geçirilen bir yolculuktur. Bu sebepten insanın tarihine, yarım kalmışlıkların tarihidir diyebiliriz. Buna rağmen insanın elinde her zaman arzuları durmaktadır.</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>Şimdi burada durup biraz düşünelim. Belki de yolda olmak yoldan daha önemlidir. Belki de yolun sonuna varmaktan çok daha önemlisi yolda olmak ve bu bilinçle bilinçlenmektir. Her adımda kişinin beninin değişmesi, algı seviyesinin artmasıdır. Yolda ilerlerken gördüğü olayları her seferinde üst bir bilinçle yorumlaması ve yolu okumasıdır. Evet, doğru duydunuz, yol okunan bir şeydir, insan gibi&#8230; Ve yolun asıl gayesi, yolcusuna kendini okutması yani kendilik bilincini edindirmesidir.</p>
<p><strong>3.</strong></p>
<p>İnsan, yolda ilerlerken yanılgıların mağlup ediciliğini kavrar. Düşleriyle arkadaş olur. Çünkü insanın tarihi ulaşamadıklarının tarihidir biraz da. İnsan bir türlü istediklerine ulaşamaz, amaçları yarım kalır ve tüm bunlar sonucunda çıkışsızlığa yamanır. Eksiklerine tutunur. Şöyle bir etrafınıza bakın isterseniz, en mutlu gördüğünüz insanlar bile aslında yanılgılardan, hüzünlerden ve acılardan geçerek o hale gelmiştir. Halbuki kişinin bütünlüğüne ermesinde, dairesini tamamlamasında yani başladığı yere dönmesinde yenilgilerinin çok önemli bir payı vardır. Yenilgiler sayesinde kişi iç derinliğinin farkına varabilir ve duygularının nedeni hakkında bir bilgiye sahip olabilir.</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>İlginç bir durum daha var. 0 da şu ki yıllarca yollarında yürüyüp, kapısında beklediğimiz hedeflere ulaşınca, ulaştığımız hedef nedense değerini kaybeder. Sanki biz onun için ömrümüzü vermemişiz gibi bir duygu haline sürükleniriz. Ya da, &#8220;Bu muymuş ömrümü çalan!&#8221; deriz. İnsan işte çok nankör&#8230; Belki de insan eriştiği şeyin elinden çıkabileceğinin korkusuna kapılır. Belki de eriştiğinin hakikatine erememiştir. Erememiştir çünkü yolun hakkını vermemiştir.</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p>Yola çıkmak kaçış değildir. Bilakis kişinin kendiyle yüzleşmesi, kendinin farkına varması ve kendine dönmesi demektir. Kaçarak hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Kişi kendisini karşısına alıp yüz yüze konuşmalıdır. Bu bağlamda yolculuk kişinin kendi ”ben”inde yaptığı bir yolculuktan ibarettir ki özünde mücadele vardır. Ağyara kalbini ve aklını açan bir kişi kendi ”ben”inin sesini duyamaz ki!</p>
<p><strong>6.</strong></p>
<p>Yol, son tahlilde yol değildir. Aslında kişinin kendini bilme, sonsuza varma isteğinin tecessüm etmiş halidir. Evet, biz fâniyiz. Fâni, yani ölümlü. Ve bir gün gelecek her şey elimizden alınacak. Fakat ellerimizde hep ümit olacak&#8230; Yolda yürümek, kendinden önce o yolda yürüyenlerin izinden gitmektir birazda. Yol meşakkatlidir. İzinden gidilen kişiyi hakikate götürmeyebilir. Zira o yol izi, sadece iz bırakan kişinin hakikatine giden yoldur. Ama başkalarının izinden gitmeden de insan kendi rotasını belirleyemez.</p>
<p><strong>7.</strong></p>
<p>Peki çözüm ne diyorsanız, sizi bir Hint efsanesiyle başbaşa bırakıyorum: Bir gün Brahma, kutsal kişilerle konuşurken onlara yolculuk ederek aşkın sonuna ereceğini ve böylece aşkın gizli manasına kavuşacağını iddia eder.</p>
<p>Fakat konuştuğu kişiler kendisine inanmayınca hemen yola çıkar. Türlü zorlukları aşıp her yerde aşkın son menzilini arar. Ölümlerden döner ama yolundan ayrılmaz. Fakat sonunda gücü tükenir. Ketaki denen çiçek ise aşkın son menziline varır ve Brahma’mn bitiremediği yolu bitirip geri dönerken Brahma ile karşılaşır. Brahma şaşkın bir halde ”Ey bu yolları bir başına gidip gelen küçücük çiçek, şu vücutsuz Vücudunla bu yangına nasıl dayandım?” diye sorunca Ketaki çiçeği şöyle cevap verir: ”Ey Brahma, bilmez misin, kılıç havayı kesmez ve ateş ateşi yakmaz. En yalçın kayaların teninde ipek gibi yosunlar biter.&#8221;</p>
<p>Sulhi Ceylan &#8211; Özgür ama Tutsak,syf.41,44</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yol-sonsuza-varma-isteginin-tecessum-hali/">Yol, Sonsuza Varma İsteğinin Tecessüm Hali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yol-sonsuza-varma-isteginin-tecessum-hali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendine Kapanan Kapı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kendine-kapanan-kapi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kendine-kapanan-kapi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Jun 2019 16:38:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kendine Kapanan Kapı]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22701</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Kanunun Önünde bir görevli durmaktadır, kapı görevlisi. Köyden gelen biri kapıdan içeri girmek isteyince görevli tarafından durdurulur. İçeri girip giremeyeceğini sorduğunda ise bekçi, ”Olabilir ama şimdi değil” diye cevap verir. Kanunun kapısı hep açıktır ama adam izin olmadığı için girememekte, en fazla eğilip kapının yanından içeriye bakabilmektedir. Bu durum karşısında kapıcı, ”Madem bu kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kendine-kapanan-kapi/">Kendine Kapanan Kapı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tasavvufta_dort_kapi_uc_makam2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22713 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tasavvufta_dort_kapi_uc_makam2.jpg" alt="" width="570" height="288" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tasavvufta_dort_kapi_uc_makam2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tasavvufta_dort_kapi_uc_makam2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tasavvufta_dort_kapi_uc_makam2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 570px) 100vw, 570px" /></a></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p>Kanunun Önünde bir görevli durmaktadır, kapı görevlisi. Köyden gelen biri kapıdan içeri girmek isteyince görevli tarafından durdurulur. İçeri girip giremeyeceğini sorduğunda ise bekçi, ”Olabilir ama şimdi değil” diye cevap verir. Kanunun kapısı hep açıktır ama adam izin olmadığı için girememekte, en fazla eğilip kapının yanından içeriye bakabilmektedir. Bu durum karşısında kapıcı, ”Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, bir diğeri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam” der. Adam kapıcının heybetli duruşu sebebiyle beklemeye karar verir, nasılsa girerim diye düşünür. Bu durum üzerine kapıcı da ona bir tabure verir ve adam beklemeye başlar. Günler, aylar hatta yıllar geçer ama adamın her içeri girme denemesi başarısızlıkla sonuçlanır. Bu durum karşısında adam kapıcıya hediye verir. Hediyeyi alan kapıcı ise, ”Bunları alıyorum ki bak şu yola da başvuracaktım, unuttum demeyesin diye” der ve yine adamı içeri almaz.</p>
<p>Adam sürekli kapı görevlisini izler, öyle ki bir zaman sonra içerideki diğer kapıları ve onların görevlilerini unutur hale gelir. Bekçinin kürkünün yakasındaki pireleri bile tanır ve onlardan yardım isteyecek duruma düşer ama yıllar da geçtikçe geçer. Sonunda iyice yaşlamr, görme ve işitme duyuları da zayıflar. Kanun kapısından bir ışıltıyı fark ettiğinde ömrünün son demlerindedir. Son gücünü toplayıp yıllardır sormadığı soruyu sormak için kapıcıyı yanına çağırır ve sorar. ”Herkes kanun için uğraşıp didinir. Öyleyse nasıl oldu da, aradan geçen uzun yıllar boyunca benden başka hiç kimse içeri girmek istemedi?” Adamın son nefesini vermek üzere olduğunu anlayan kapıcı soruyu şöyle cevaplar: ”Burada başka hiç kimse giriş izni elde edemezdi, çünkü bu giriş sadece senin için yapılmıştı. Şimdi artık gidiyorum ve onu kilitliyorum.&#8221;</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>Franz Kafka’nın ”Kanun Önünde” öyküsü çok katmanlı okumalara müsait, gerçek üstü öğeler de içeren bir öykü. Eğer derdimiz insansa yani kişinin kendini tanıması ise bu öyküyü çok değişik okumalara tâbi tutabilir ve önümüze bir yol haritası çizebiliriz. Öncelikle kapı metaforuna ışık tutmamız gerektiğini düşünüyorum. Hayat sürekli yeni bir kapıya açılır. Her açılan kapı başka bir kapıyı muştular. Doğum kapısından girdiğimiz hayat en son ölüm kapısıyla bambaşka bir âleme açılır, ebedî bir âleme&#8230; Kapılar her zaman arkalarında bir şeyler saklar. Ne zaman bir kapıdan girip arkasındaki şeylere ulaşsak anında gözümüz diğer kapıya ve onun arkasındaki şeye kayar. İnsan yıllarca özlem çektiği şeylere ulaştığında yılların özlemi bir anda biter. Adeta bekleyerek ömrümüzü verdiğimiz o şey gözümüzde küçülür ve değerini kaybeder.</p>
<p><strong>3.</strong></p>
<p>Sizce insanın en büyük kapısı nedir? İsterseniz ben kendi cevabımı söyleyeyim: Kalbi. Evet, evet insanın kendi kalbinin kapısı vardır ve insan kendi kalbinin kapısını yine kendi kapatır kendine. Daha sonra da bu kapının anahtarını ağyarda yani kendi kalbinin dışında arar. Alın size handikap! Zaten insan handikaplarıyla ve arayışlarıyla insan değil mi?</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>Öykümüzün bir diğer unsuru kapıcı. Zalim, gaddar, rüşvetçi kapıcı. İnsanı bir ömür, kapının önünde tutan ve hedefine ermesine engel kapıcı&#8230; Bu kapıcıyı insanın kendi dışında araması insanın aslından yani kendinden kaçışıdır diyebiliriz. İnsan her hatasında nedense başkalarını suçlamak ister ve kendince bahaneler üretir. Halbuki üretilen her bahane ile kendisine yabancılaşır. Dolayısıyla kişinin kapıdan içeri girememesinin nedeni kendine yabancılaşmasıdır. Kapıcımız ise kişinin kendine yabancılaşmasından başkası değildir. Adam bir ömür kapıcıdan yani kendinden içeri girme izni istemekte ve yine kendi tarafından reddedilmektedir. Kendini yargılamayan, kendi hakkında düşünmeyen her insanın kaderi kendi beni tarafından üretilen kapıcı görünümündeki düşmanlar tarafından kapı önünde bir ömür bekletilmektir.</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p>Evet, her kapı kişinin kendi içinde yapacağı yolculuğa açılan bir kapıdır. Kişinin kendi kapılarını tanıması için kendinin farkında olması ise elzemdir. Kişinin kendi yeteneklerinin ve kabiliyetlerinin farkına varmaması kapısını kendi yüzüne kapamasıdır. Çoklukta böyle olur. İnsan dünyayı sadece gördüğünden ibaret ve kendini de sadece bedenden ibaret sanır. İnsan ne de çok aldanır.</p>
<p><strong>6.</strong></p>
<p>Öyküdeki diğer unsurlar ise yani iç kapılar ve iç kapıların bekçileri, salon Vb. ise hâlâ yorumlanmayı bekliyor. Çünkü ilk kapıdan içeri girmedikçe diğer unsurlar hakkında kişi konuşamaz. Unutmamalı ki herkese özel bir kapı vardır.</p>
<p><strong>7.</strong></p>
<p>Siz kendi kapınızı bulabildiniz mi?</p>
<p>Sulhi Ceylan &#8211; Özgür ama Tutsak,syf.37,40</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kendine-kapanan-kapi/">Kendine Kapanan Kapı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kendine-kapanan-kapi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
