<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şeriat | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/seriat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Feb 2026 19:42:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şeriat | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 14:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Safa]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkahir el-Bağdadi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Ámirî]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Davud el Kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzali·]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin Daye]]></category>
		<category><![CDATA[rıdvan sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Sadreddin Konevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27917</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4 Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4</strong></p>
<p>Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. Duyusal varlığa gelince, te&#8217;vil noktasında bunun örnekleri çoktur; sen (burada) ikisiyle yetin. İlk örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) Kiyamet gunü ölüm güzel bir koç suretinde getirilir, cennet ile cehennem arasında boğazlanır”“ sözüdür.Ölümün bir araz veya arasın yokluğundan ibaret olduğu arazın bir cisme dönüşmesinin ise güç yetirilemeyecek imkânsız bir durum olduğu konusunda kanıta sahip olan kimse, bu haberi şu anlama indirger: “Kıyamette insanlar bu durumu görürler ve onun ölüm olduğuna inanırlar. Bu dış dünyada değil, onların duyularında (bu şekilde) bulunur. Bu durum artık ölümden ümit kesme konusunda kesin bir bilginin oluşmasına sebep olur, zira boğazlanan şeyden ümit kesilir.”</p>
<p>Böyle bir kanıta sahip olmayan kimse muhtemelen ölümün kendisinin özü itibariyle bir koça dönüştüğüne ve boğazlandığına inanacaktır. İkinci örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) “Cennet ve cehennem bana şu duvarın yüzeyinde gösterildi”” sözüdür. Cisimlerin birbirlerinin içine geçmediği, büyüğün küçüğe sığamayacağı konusunda kanıta sahip olan kimse bu haberi, cennetin kendisinin duvara intikal ettiği (şeklinde bir anlama) değil, cennetin duvardaki suretinin, onu görüyormuşçasına duyuda belirdiği (şeklinde bir anlama) hamleder. Büyük bir şeyin misalinin küçük bir şeyde görülmesi imkânsız değildir. Mesela gökyüzünü küçük bir aynada görebiliyorsun. Burada da söz konusu olan, cennetin suretinin sadece hayal etme yoluyla başlı başına görülmesidir. Zira sen, aynada gökyüzünü görmen ile gözlerini yumup hayal etme yoluyla gökyüzünün suretinin aynada olduğunu varsayman arasındaki farkı idrak edebilirsin.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;-İslâm ve&#8217;z-zendeka, İbn Rüşd, Felsefe, Din ve Te&#8217;vil: Faslu&#8217;l-makâl fi takrir mâ beyne&#8217;ş-şeri&#8217;a vel-hikme mine&#8217;-ittisâl içinde, nşr. &amp; çev. &amp; inc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2019, 8. 67-82. 59</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 62 &#8211; Gazzali·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ı bilmenin iki yolu olduğunu öğrenmiştin. Bunlardan ilki gerçek yoldur ve Yüce Allah dışında herkese kapalıdır. O&#8217;nun ihtişam (celâl) tecellileri tarafından hayrete düşürülmeden, hiç kimse bu bilgiye ulaşıp O&#8217;nu kavradığına sevinemez; başını kaldırıp bakmak istediğinde ise dehşetten gözleri kapanır. İkinci yol, isimleri ve sıfatları bilmektir. Bu yol insanlara açıktır ancak bu hususta seviyeler değişebilir. Yüce Allah&#8217;ın âlim ve kâdir olduğunu genel olarak bilen biri ile O&#8217;nun yer ve gökteki melekütunun hayret uyandıran delillerini, ruhları ve cesetleri yaratmasını müşahede eden, hükümdarlığının eşsiz güzelliklerine ve sanatındaki inceliklere muttali olan, bunlardaki tafsilata dikkat kesilen, hikmetinin inceliklerini son noktasına kadar kavrayan, yönetimindeki incelikleri eksiksiz inceleyen, Yüce Allah&#8217;a yaklaştıran meleklere has sıfatların tümüyle vasıflanan, bunlarla nitelenerek yaşayan kimse hiç bir olur mu? Bunlar arasında erişilemeyecek derecede büyük bir fark bulunur. İşte tüm bunların detaylarında ve ölçülerinde peygamberler ve veliler birbirinden farklılaşır. Bunu ancak bir misal ile kavrayabilirsin. “En güzel misalleri veren Allah&#8217;tır” (Nahl 16: 30).</p>
<p>İmam Şâfii (r.a.) gibi kâmil ve halis bir âlimi, ancak onun kapısı ile talebesi Müzeni tanıyabilir. Kapıcı, onun şeriatı bilen bir âlim ve yazar olduğunu, Allah&#8217;ın kullarını doğru yola yönelttiğini ana hatlarıyla bilir. Oysaki Müzeni, kapıcıdan farklı olarak, kuşatıcı biçimde, özelliklerinin ve bildiklerinin ayrıntılarına vâkıf olarak onu bilir. On ayrı ilimde mahir olan bir âlimi, bu ilimlerden sadece birini tahsil eden bir talebesi de gerçekte tanıyamaz. O halde ilimlerden hiçbirini tahsil etmeyen hizmetçisi onu nasıl tanısın? Hatta hocasının sahip olduğu on ilimden birini tahsil eden bir talebe bile, eğer o ilimde hocasına denk ve ondan eksik değilse, ancak o ilmin onda birini gerçekte bilmiş olur. Eğer bu ilimde de eksik ise, eksik olduğu bu ilmi hakiki olarak değil, ismen ve zanna dayalı olarak genel anlamda bilebilir. Böylece talebe, hocasının kendi bildiğinden başka bir şeyi bildiğini de anlar. İnsanların yüce Allah&#8217;ı bilme konusunda farklılaşmaları da böyledir; (bu farklılık) Allah azze ve cellenin bilgisini, kudretiyle yaptığı harikulade işleri, dünyada ve âhiretteki benzersiz delilleri, mülk ve melekütu anladıkları ölçüdedir. Böylece onların Allah azze ve celle hakkındaki bilgileri artar ve Yüce Allahı gerçek manada bilme seviyesine yaklaşırlar.</p>
<p dir="ltr">Kaynak metin: Gazzâli, -Maksadul esna fî şerhi&#8217;l <u>Esmâ-lillahil</u> esma, ed. Fadlou A, Shihadi, Beyrut: Dâru&#8217;l-meşrık, 1986, s. 46-59.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 293 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zorunlu Varlık, varlığı mükemmel olandır, çünkü varlığından ve varlığının yetkinliklerinden herhangi bir şey O&#8217;nda eksik değildir. Varlığının cinsine ait herhangi bir şey, O&#8217;nun varlığının dışında bir başka şeyde bulunuyor da değildir. Mesela insan söz konusu olduğunda, (onun varlığının cinsine ait herhangi bir şeyi, onun dışında bir başka şeyde var olmaktadır. (Aslında) insanın varlığının yetkinlikleri kapsamındaki pek çok şey, onda bulunmamaktadır. Diğer yandan onun insanlığı da başkası için vardır. Zorunlu Varlık ise mükemmelliğin de ötesindedir; bu, O&#8217;nun sadece kendisine özgü varlığa sahip olmasından kaynaklanmamaktadır, bilakis O&#8217;nun varlığı her şeyin varlığının üstündedir, her şeyin varlığı O&#8217;na aittir ve O&#8217;ndan taşmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Sina</p>
<p>Sayfa:408</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Varlık salt güzellik ve ihtişama sahiptir; O, her şeyin güzelliğinin ve ihtişamının da ilkesidir. O&#8217;nun ihtişamı, olması gerektiği şekilde olmasından ibarettir. Zorunlu varoluş açısından olması gereken şekilde var olanın güzelliği nasıl olur (kim bilir)? Her güzellik, uygunluk ve idrak edilen iyi, sevilen ve âşık olunandır. Bütün bunların ilkesi, onun duyu, hayal, vehim, zan veya akıl yoluyla idrakidir. İdrak ne kadar derin ve ne oranda gerekçeli olur, idrak edilen de özü itibariyle ne kadar yetkin ve değerli olursa, idrak gücünün onu sevmesi ve bundan lezzet alması daha üst düzeyde gerçekleşir.</p>
<p>Yetkinliğin, güzelliğin ve ihtişamın zirvesinde olan, kendi özünü de bu nihai (mükemmellikl), ihtişam, güzellik ve yetkin bir akledişle, |yani| akleden ve akledilenin gerçekte bir olduğu bir akledişle akleden Zorunlu Varlık&#8217;ın özü kendisi için en büyük âşık ve maşuk, en büyük haz alan ve haz alınandır. Zira haz, uygun olanın, uygun olan olması bakımından idrakinden ibarettir. Duyusal haz, uygun olanın duyumsanmasından, akli haz da uygun olanın akledilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla İlk, en üstün idrak yoluyla en üstün idrak edileni idrak eden en üstün varlıkltır. O, en üstün haz alan ve haz alınandır. Bu, kendisiyle başka bir şeyin kıyaslanabileceği bir durum değildir. Elimizde bu kelimelerden başka bu anlamları ifade edecek bir (araç)bulunmamaktadır. Bunları uygunsuz gören pekâlâ başka kelimeler kullanabilir.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 417 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O(Allah) kavrayışta birlik ve varlık kavramlarıyla sınırlanamaz, gören ve görülen hiçbir şey onu kendinde tutamaz. Söylediği üzere nasılsa öylece olmak ona hastır. Mutlaklık ve kayıtlılıkla sınırlanmaksızın dilediği şekilde ortaya çıkar, her harfi kuşatan mana ve her sıfatı içeren kemâl ona aittir. Noksanlık ve çirkinlik vehmi dolayısıyla perdeli kalmış kimselerden güzelliği gizlenen her şey, ne zamanki Hakk&#8217;a izafesi bakımından perde kaldırılırsa kemal sureti bürünerek celâl ve cemal tecellileri için bir mazhar olarak görülür. Diğer isim ve sıfatlar yine onun katında kendisinden ibâret olan bir birlikte çoğalmışlardır. O kendisi için sabit olandan tenzih edilmez; kemale erdirmek için aşikâr ettiğinden perdelenmez. Onun hicâbı, izzeti, istiğnâsı ve kutsiyeti; hakikatinin kendisine zıt olan her şeyden ayrışması, hiçbir şeye taalluk etmeyişi, varlığının sabit olması ve bekâsı için kendi dışındaki bir şeye ihtiyacının bulunmayışı demektir.</p>
<p>Hiçbir şeyin kendi kendisiyle ve onun dışındaki başka bir şey ile tahakkuku söz konusu değildir. (Bu söylediklerime| dikkatinizi veriniz! Bu bakımdan onun hakikatini akıllar ve fikirler idrak edemez, cihetler ve boyutlar çevreleyemez; baş gözleri ve kalp gözlerinin (basâ&#8217;ir) marifet ve müşâhedesi kuşatamaz. O, suretle ilgili ve manevi olan kayıtlardan münezzehtir; nicelik ve nitelikle ilgili her türlü ölçüyü kabulden mukaddestir; sezgiye (hads), kavrayışa, zanna ve bilgiye dayalı her türlü sınırlamadan yücedir. O, izzetinin kemali dolayısıyla, kâmil ve noksan olan, kendi zannına göre ona yönelen ve ondan yüz çeviren tüm yaratıklarından perdelenmiştir. Akılların kendi düşünce ve derin kavrayışlarından kaynaklanan bütün tenzihleri selbi hükümlerdir ve bunlar onun hakikatine ilişkin bilgi ifade etmezler. Nitekim bu tenzihler onun celâlinin gerektirdiği, kemalinin ve kutsiyetinin lâyık olduğu mertebenin altında kalırlar.</p>
<p>Kaynak metin: Sadreddin el-Konevi, Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, nşr. Muhammed Hâcevi, Tahran: İntişârât-ı Mevlâ 1995, s. 19-26. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Sadreddin Konevi, Tasavvuf Metafiziği: Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: İz Yayıncılık, 2002, 8. 21-30.</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 441 &#8211; Sadreddin Konevi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilmek gerekir ki, dış dünyada var edilmiş olan her şeyin çeşitli nitelikleri vardır ve o şey bütün bu niteliklerin tezahür edip göründüğü yerdir. Öyle ki eğer o şeyde herhangi bir anda herhangi bir nitelik (sifat) beliriyorsa, o bu niteliğin o andaki mazharı olmaktadır. Nitekim bir kişi, kendisinde tezahür eden sıfat ya da niteliklere göre, bazen merhamet, bazen de öfkenin bir mazharı olabilmektedir. Eğer o kişide sürekli belli bir nitelik ya da çeşitli nitelikler ortaya çıkıyorsa, o, kendisinde hangi nitelik dışa vuruyorsa o niteliğin bir mazharı olur. Dolayısıyla, akıllar ve mücerret nefsler kendi kaynaklarını (mebâdi”) ve bu kaynaklardan sâdır olan şeyleri bilmeleri dolayısıyla İlâhi bilgi ve İlâhi kitapların bir mazharı olmaktadırlar.</p>
<p>Arş, kuşatıcılığı ve hakikatinin kapsayıcılığı dolayısıyla Rahmân&#8217;ın bir mazharı ve kurulduğu yer olurken Kürsi de Rahim&#8217;in mazharı olmaktadır. Yedinci felek Rezzâk&#8217;ın mazharı, altıncısı Âlim&#8217;in, beşincisi Kahhâr&#8217;ın, dördüncüsü Nur ile Muhyi&#8217;nin, üçüncüsü Musavvir&#8217;in, ikincisi Bâri&#8217;nin ve birincisi de Hâlık&#8217;ın mazharıdır. Bu durum bu ismin ilişki içinde olduğu feleğin ruhaniyetine hâkim olan niteliğe göre böyle olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Davud el-Kayseri; Şerhu Fusüsil Hikem, nşr. Seyyid Celaleddin Aştiyâni, Tahran: Bostân-ı Kitâb, 1386hş/2007, s. 61-74.</p>
<p>Çev:Turan Koç</p>
<p>Sayfa 458 &#8211; Davud el Kayseri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hakikatte insan, Hakk&#8217;ın zât ve sıfatlarının aynasıdır. Ayna gibi saf olduğunda Allah&#8217;tan tecelli eden her sıfatla mütecelli olur. Bu tecelli esnasında aynada zâhir olan her sıfat, aynanın değil, tecelli sahibinin tasarrufuyla gerçekleşir. Ayna saf olduğundan kendisinde zâhir olan aksi kabul etmekten başka bir şey yapamaz. İnsanın halife olmasının sırrı, Allah&#8217;ın zât ve sıfatlarının hem muzhiri (gösteren) hem de mazharı (görünen) olmasındadır. Allah Teâlâ eğer hayat sıfatıyla tecelli ederse Hızır ve İlyas&#8217;ın bâki bir hayat kazanması, kelâm sıfatıyla tecelli buyurduğunda ise Hz. Musa (a.s.) ile konuşması vâki olur ki “Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu” (Nisâ 4:164) hitabı gelmiştir. Kezâ Allah bekâ sıfatıyla mütecelli olduğunda, muktezâsı gereği insan benliğini ortadan kaldırarak Rabbâni sıfatlarını sabit kılar. Bu hakikati gösteren âyet şudur: “Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır” (Ra&#8217;d 13:89). Bu nedenle Hallâc-ı Mansür şöyle demiştir: Benimle senin arandaki bu varlığım bana zahmet veriyor, Kereminle aradan bu varlığımı kaldır!</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 465 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cemal sıfatların tecellisinde bazen örtü bazen tecelli olur çünkü telvin makamıdır. Fakat celâl sıfat tecellileri söz konusu olduğunda, temkin makamından söz ettiğimiz için iki renklilik kalkmıştır. Fakat bu çok nadir görülen bir durumdur. Bir zaman Şeyh Ebü Sa&#8217;id (Ebu&#8217;-Hayrl, Şeyh Ebü Ali Dekkâk&#8217;ın-Allah ruhlarını mukaddes eylesinmeclisinde bulunuyordu. Ebü Ali Dekkâk tecelli makamından bahsetmekteydi. Şeyh Ebü Sa&#8217;id delikanlılık çağında hareketli bir gençti. Kalktı ve şöyle dedi: “Ey Şeyh bu hal devamlı mıdır?” Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Yerine otur, devamlı değildir? dedi. Ebü Sa&#8217;id ikinci defa kalktı ve şöyle dedi: “Bu hal devamlı mıdır” O yine “Yerine otur, devamlı değildir” dedi. Ebü Sad bir saat oturdu ve üçüncü defa kalkıp “Ey Seyh bu hal devamlı mıdır”* dedi. Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Devamlı değildir, devamlı olması oldukça nadirdir? dedi.</p>
<p>Şeyh Ebü Sa&#8217;id bir nârâ attı, dönmeye başladı ve şöyle dedi: “İşte bu o nadirattandır, işte bu o nadirattandır.” Bu makamda imanla ilgili olan şeyler iyân haline gelir, yön ise aynda saklıdır. Bu makamda küfür ve iman itibarını kaybeder; ikilik, kavuşma ve ayrılık ortadan kalkar. Bu makamda “Lâ ilâhe illallah” hakikati tecelli ederek varlık putu tamamen ortadan kalkar, vilâyet-i ulühiyetin saltanatı kurulur. Bu hakikat, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetinde ortaya çıktığından dolayı Allah Teâlâ ona “Ey Muhammed! Bil ki, Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur” (Muhammed 47:16) buyurdu. Eğer bu makam müşâhede edilmeyecek olsaydı, “Lâ ilâhe illallah” hakikatinin marifeti ortaya çıkmayacaktı. “Günahından dolayı istiğfar et!” (Mü&#8217;min 40:55). Yani varlık günâhına istiğfar et. Varlığın, başka hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek bir günahtır. Bu nedenle Efendimiz (.a.) şöyle buyurmuştur: “Kalbimi bazen örtü bürür bu sebeple günde yetmiş kere Allah&#8217;a istiğfar ederim.” Yani halka karışmak ve peygamberlik tebliği ve beşeri işlerle meşguliyetten dolayı her an çokluk oluyor, bulut gibi hakikat güneşini kapatıyor. Ben bu duruma engel olmak için günde yetmiş defa istiğfar ediyorum.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 467 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Efendimiz&#8217;in (s.a.) “Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecelli etti.” hadisine gelince, burada Âdem&#8217;e olan tecelli, zât ve bütün sıfatlarla, zuhür değil izhâr manasındaki tecellidir. Burada müşâhede ve şuur yoktur, sıfatların izhâr edilmesi vardır. “Ona ruhumdan üflediğim zaman&#8230;” (Hicr 15:29, Sâd 38:72) sırrınca ruhun Âdem&#8217;e üflenmesi vaktinde, Allah&#8217;ın nefh etme işini “ruhi/ruhum” ifadesiyle kendi ruhuna izafe etme şerefiyle, Âdem&#8217;in tabiatına iki keramet konulmuştur. Bunlardan birincisi tecelli sırrı, ikincisi “Allah Âdem&#8217;e bütün isimleri, öğretti” (Bakara 2:31) hakikatince esmâ ilmidir. “And olsun ki, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık” (İsrâ 17:70) ifadesi, Âdem&#8217;in yaratılışında gizlenen bu iki saadet tohumuna işaret eder. “O benim iki elimle yarattığım&#8230;” (Sâd 38:75) buyruğu da bu iki asla delâlet eder. Aslında hilafetin hakikati, Allah&#8217;ın zât ve bütün sıfatıyla onda tecelli etmesidir. Böylece bütün sıfatlar insanda toplanmış oldu. Meleklerin secdeyle emredilmelerinin sebebi de budur. Allah Âdem&#8217;de tecelli ettiğinden dolayı secde gerçekte Âdem&#8217;e yapılmış değildir.</p>
<p>Oraya doğru yönelsek bile bugünkü secdemiz de kıbleye ve Kâbe&#8217;ye değil doğruca evin sahibi olan Allah&#8217;adır. Âdem evinin sahibi de Allah&#8217;tı. Fakat İblis tek gözlüydü. O tek göz evi gördü, diğeri kör olduğundan dolayı evin sahibini göremedi, lanetlendi. Çünkü “Her nâkıs melundur” denilmiştir. Başlangıçta tecelli tohumu her ne kadar Âdem&#8217;in hamuruna ekilmişse de ancak Hz. Musa&#8217;nın velâyetinde yeşermiş, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetiyle meyve olarak kemale erişmiştir. Dünyanın sonuna belki ebediyetlere kadar, bu mutluluk harmanından başak devşirenler onun bu saadetli meyvesini yemektedirler. Bu nedenle “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır” (Insan 765:22-23) buyurulmuştur.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı<br />
&#8212;-<br />
4 Müellif burada “suret hadisi”ni tecelli bağlamında işleyerek ıbarede kısmi bir değişiklik yapmış gözükmektedir; krş. Buhâri, “lsti&#8217;zân”, 1; Muslim, “Birr”, 32.<br />
Sayfa 468 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong>         <a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="429" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 429px) 100vw, 429px" /></a> </strong></h4>
<h4></h4>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:5 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Akıl yaratıcı olan Allah Teâlâ&#8217;yı ve onun birliğini, onun evlat edinmekten münezzeh olduğunu bilme konusunda, şeriatın gelmesinden önce de hüccettir. Yukarıdaki deliller ve başkaları -her ne kadar bu deliller hakkında kimi tartışmalar söz konusu olsa da- bunu gösterir. Bu durumda peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ya Allah&#8217;tan bir rahmet ya da akılla bilinemeyecek ibadetler, had cezaları gibi hususların beyanı olarak anlaşılabilir, bu yüzden de “Eğer akıl hüccet olsaydı Allah peygamber göndermez, insanlara akıl vermiş olmakla yetinirdi” şeklinde bir itiraza yer yoktur. Kaldı ki buna cevaben şöyle denilmiştir: Yeniden diriliş ve âhirette karşılık görme gibi hususlar akıl için çok karmaşık hususlardır, akıl bunları ancak çok ciddi teemmül süreçleri sonucunda kavrayabilir ki bu da ortalama bir insan için mümkün değildir. Bu nedenle Allah, doğrudan yaratıcıyı tanıtmak üzere değil, dinin kendisi ile tamama ereceği bu hususları beyan etmek üzere peygamberleri göndermiştir. Çünkü yaratıcının bilinmesi aklın apaçık ilkeleri ile mümkündür. Devenin ayak izi deveye, insanın ayak izi insana delâlet ediyor iken şu devasa burçlarla dolu gökyüzü, türlü yer şekillerine sahip yeryüzü, dev dalgaları ile denizler latif ve habir olan Allah Teâlâ&#8217;ya delâlet etmez mi?</p>
<p>Kaynak metin: Şihâbüddin el-Âlüsi, Rühu”-me&#8217;âni f) tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azim ve&#8217;s-seb&#8217;i&#8217;l-mesâni, nşr. Fevvâz el-Meşhedâni v.dör., Beyrut: Müessesetü&#8217;r-risâle, 2010, ç. XIV, g. 432-444</p>
<p>Sayfa 57 &#8211; İmam Alûsi</p>
<p>Cev:Muhammed Coşkun</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>On İkinci Mesele: Akıl ve Şeriatla Bilinen Şeyler</p>
<p>Bizim ashâbımız (yani Eş&#8217;ari kelâmcılar) şöyle dedi: Akıl, âlemin hâdis (yani sonradan yaratılmış) olduğuna, âlemi yaratanın birliğine, kıdemine, ezeli sıfatlarına, insanlara peygamber göndermesinin mümkün oluşuna ve kullarına dilediği şekilde teklifte bulunabileceğine delâlet eder. Bunda, sonradan yaratılması mümkün olan tüm şeylerin hâdis olduğunun doğruluğuna ve olması imkânsız olan her şeyin imkânsızlığına delâlet vardır. Fiillerin insanlara vacip kılınması, yasaklanması ve haram kılınması konusuna gelince bunlar ancak şeriat yoluyla bilinir. Allah, kullarına bunları ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber göndermek suretiyle vacip kılarsa, bu onlara vacip olur. Benzer şekilde Allah, kullarına ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber diliyle bir şeyi yasaklarsa bu onlara haram olur.</p>
<p>Hitaptan ve peygamber göndermeden önce hiç kimseye bir şey vacip veya haram olmaz. Şeriat gelmeden önce akıllı kişinin yapmış olduğu herhangi bir fiil, sevap veya cezayı gerektirmez. Akıllı bir kimse şeriat gelmeden önce âlemin hâdis olduğunu, onu yaratanın birliğini, kıdemini, sıfatlarını, adaletini ve hikmetini akıl yürütme yoluyla bilir ve inanırsa -buna karşılık Allah&#8217;tan herhangi bir sevaba hak kazanmaksızınmuvahhid ve mü&#8217;min olur. Allah o kişiyi cennet ve cennet nimetiyle ödüllendirirse bu ona Allah&#8217;ın bir ikramıdır. O kişi, şeriat gelmeden önce küfre düşer ve dalâlete saparsa -Allah&#8217;tan herhangi bir azaba uğramaksızın-kâfir ve mülhit yani yoldan çıkmış| olur.</p>
<p>Şayet Allah, ona ebedi olarak cehennemle azap ederse bu onun için asla ceza değil, sadece bir elemdir. Nitekim hak etmedikleri halde hayvanlar ve çocuklar bu dünyada acı çekmektedir. Bu Allah&#8217;tan bir adalettir. Bu görüşe göre sevap ancak taate karşılık olur; taat ise emre uymaktır. Ceza, sadece günaha (ma&#8217;siyet) karşılık olur; günah ise nehye uymak ve emre muhalif olmaktır. Bu mesele, Allah&#8217;ın yarattığı kimselerden hiçbirine emir ve nehyinin olmadığı durum hakkında düşünülür. Bu nedenle bu tür durumda bir fiile sevap veya ceza verilmesine hükmetmek imkânsızdır, Bu (hüküm), hocamız Ebü”l-Hasen el-Eş&#8217;ari&#8217;nin bu konudaki görüşüne göredir. Onunla birlikte Mâlik, Şâfii, Evzâ&#8217;i, Sevri, Ebü Sevr, Ahmed b. Hanbel, Dâvüd, Ehl-i zâhir ve Dırâriyye de bu görüşü benimsemişlerdir. (&#8230;)</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Usulü&#8217;d-din, İstanbul: Dâru&#8217;l-Fünün İlahiyat Fakültesi, 1346/1928, s. 24-25, 262-264. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Ehl-i Sünnet Akâidi: Kitâbu Usüli&#8217;d-din, çev. Ömer Aydın, İstanbul: İşaret Yayınları, 2016, 8. 50-51, 298-302.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 71 &#8211; Abdulkahir el-Bağdadi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sonra bil ki, din tek olduğuna göre, dini hükümler konusunda farkli görüşler olması zararlı değildir. Çünkü din, yönetici liderin, başkanlığı altındakilere emrettiği ve yasakladığı şeylere itaat ve boyun eğmedir. Söz konusu emir ve yasaklarda lider| her bir kişiye münasip olanı gözetir, o kişi için uygun olanı ve uygun olan şeyi bulur. Çünkü yasalarla meşgul olan kişilerin emirleri ve yasakları, şefkatli ve dostane bir doktorun, yazın hastaya tabiatı gereği hararet yaptıran şeyler içmekten korunmasını emredip, sıcak beldelerde ise soğuk içecekler içmesine izin vermesine benzer. (Doktor) bunu uygun görmüş ve ona bunu emretmiştir. Bu nedenle, peygamberlerin (a.s.) şeriatlarında farklılıklar mevcuttur.</p>
<p>Bu yüzden dinin uygulamalarında (sünen) ve yasaların temel kurallarında aynı şekilde ihtilaf olabilir. Çünkü (peygamberler ve yasalarla meşgul olanlar) nefslerin doktorları ve müneccimleridir. Tıpkı bedenlere hastalıklar ve illetler ârız olup da zaman, hava ve gıdaların değişmesiyle doktorların ve şifacıların vermesi gereken ilaçların da ona göre değişmesi gibi, devirler, asırlar ve yüzyıllar içerisinde nefslere ârız olan kötü ahlâktan kaynaklanan rahatsızlıklar, illetler, zulmedici adetler, cahiller yığınından kaynaklanan bozuk görüşler de her bir zamanın topluluğunda farklı farklıdır.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 74 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Müfessir ve fakihlerin ihtilaflari</p>
<p>Kur&#8217;ân lafızlarının manalarını tetkik eden müfessirlerin ihtilaflarının sebebine gelince, bunun iki yönü vardır: İlki, lafızların bu çeşitli) manaları taşımalarıyken ikincisi, (müfessirlerin| bilgi, nefslerinin cevherlerinin saflığı, anlayışlarının keskinliği bakımlarından derece derece olması cihetindendir. Bu nedenle her biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir</p>
<p>(Müfessirler), peygamberlerin (a.s.) (getirdiği) kitaplarındaki anlamlara baktıklarında, kendi gayretleri, anlayışları, teorik derinlikleri ve ilmi birikimleri bakımından (anlamlara ulaşırlar!; tıpkı Allah&#8217;ın şöyle buyurduğu gibi: “Allah sizden inananları ve kendilerine ilim v76erilenleri derecelerle yükseltsin” (Mücâdele 58:11) ve “Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır” (Yüsuf 12:76).</p>
<p>Dinin, hükümlerin ve hadlerin anlaşılması konusunda görüş ve mezheplerin temelini atan âlim ve fakihlerin ihtilaflarının durumu da işte böyledir. Kimisi Kur&#8217;ân (ef-Tenzil) lafızlarının zâhirinden çıkardıkları anlamları, kimisi müfessirlerin sözlerinden çıkardıkları anlamları, kimisi kıyas ve içtihadı, kimisi duydukları haber ve rivayetlerden çıkardıkları anlamları esas alır. Bunlardan her birinin içtihadı, nefslerinin kuvveti, cevherlerinin saflığı, içtihat ve araştırmaları nispetincedir. (Dolayısıyla)biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir. (Bu nedenle kendi görüşlerine) tutunurlar, içtihat ederler ve görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaya çalışırlar.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 76 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Taklitçi sınıfların tanımları sende konuyla ilgili bazı çelişkilere sebep olduğu için küfrün tanımını öğrenmeyi istediğini sanıyorum. Bil ki, bunun açıklaması uzun, anlaşılma süreci karmaşıktır, fakat ben sana akıl yürütmende esas alabileceğin doğru ve her durumda sonuç veren (muttaride mün&#8217;akise) bir alamet vereceğim. Bu alamet sayesinde çeşitli grupları tekfir etmek ve yolları birbirinden farklı olsa bile “Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur, Muhammed O&#8217;nun elçisidir” sözünden ayrılmadıkları, onunla çelişmeyip onu doğruladıkları müddetçe ehl-i İslam&#8217;a dil uzatmak gibi bir hataya düşmekten dönebilirsin. Tüm bunlardan sonra bana göre küfür, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) getirdiği şeyi yalanlamaktır (tekzib). İman da onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır (tasdik).</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 93 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Diğer ümmetlerde ise kim Rasülullah&#8217;ın ortaya çıkışı ve özellikleri yanında ayın ikiye yarılması, çakıl taşlarının tesbihi, parmaklarından su kaynaması gibi harikulâde mucizeleri ve fesâhat ehline meydan okuduğu ve onları aciz bırakan Kur&#8217;ân mucizesi tevatür yoluyla bir şekilde kulaklarına ulaştıktan sonra onu yalanlarsa, bu haber onlara ulaştığında ondan yüz çevirip uzaklaşır, üzerinde düşünüp akıl yürütmez ya da tasdike yanaşmazsa, işte bu kişi inkârcı bir yalancıdır, kâfirdir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Sayfa 96 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bil ki, basiret ehline ilâhi rahmetin (gazabı) geçmesi ve kapsayıcı oluşu, âyet| ler ve hadislerden (ahbâr ve âsâr) işittiklerinin yanı sıra bazı sebepler ve mükâşefelerle de keşfolunmuştur. Fakat bunu anlatmak vakit alır. O halde iman ile salih ameli bir araya getirirsen Allah&#8217;ın rahmeti ve mutlak kurtuluşla sevin, bu ikisine sahip olamazsan da mutlak helâki bekle. Eğer imanın (tasdik) esaslarında yakin sahibi isen fakat bazı yorumlarda hatan veya şüphen, ya da amellerde kusurun varsa leğer amellerin salih değilsel ozaman mutlak kurtuluşa heveslenme. (Böyle bir durumdaysan| bil ki, bir müddet azap gördükten sonra kurtulmakla, getirdiği her şeyde doğruluğunu kesin olarak bildiğin kimseden ya da bir başkasından şefaat görme arasındasın. Allah&#8217;ın lütfu ile şefaatçilerin şefaatine ihtiyaç duymayacak hale gelmeye çalış, çünkü (aksi takdirde) iş tehlikededir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 97 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in “İki Müslümandan biri diğerine küfür konusunda iftira ederse bu itham ikisinden birine döner”” hadisinde, “halini bilmesine rağmen onu tekfir etmesi” kastedilmiştir. Çünkü kim kendisinden başkasının Rasülullah&#8217;ı tasdik ettiğini bilip sonra da onu tekfir ederse tekfir edenin kendisi kâfir olur. Eğer onun Rasülullah&#8217;ı yalanladığını zannederek tekfir ettiyse, o şahıs hakkında hata etmiş olur, çünkü onun yalancı ve kâfir olduğunu zannetmiştir, fakat aslında değildir, o zaman bu yaptığı küfür olmaz.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 98 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İman hakikatte kesin (yakini), doğru (sâdık) bir inançtır ve onun mahalli temyiz, (yani ayırt etme) güçleri içerisinde olan akletme gücüdür. Küfür ise hakikatte kesin olmayan (zanni), yanlış (kâzib) bir inançtır; onun mahalli de temyiz güçleri içerisinde olan tahayyül gücüdür. Takvâ ise bir kimsenin, kesin inanç ile birlikte amellerini Allah rızası için yapmayı alışkanlık edinmesidir. Takvânın mahalli de ameli güçlerden olan yönetme (müdebbira) gücüdür. Fısk ise zanna dayalı inançile birlikte, amelleri Allah rızası için yapmamayı alışkanlık edinmesidir. Fıskın mahalli ise ameli güçlerden olan arzu (müşevvika) gücüdür. O halde mutlak olarak, her muttaki şüphesiz ki aynı zamanda mü&#8217;mindir. Bununla birlikte her mü&#8217;min mutlak olarak aynı zamanda müttaki değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sabırlı olmaya ve sağduyuyu elden bırakmamaya en fazla ihtiyaç duyan kimse, hikmeti seven kimsedir. Çünkü hikmet, meşakkati peşin ve fakat mükâfatı ise geç elde edilen bir şeydir. Fakat o, hikmetin meyvelerini dört gözle beklediği zaman, onları elde etmeye çabalamasının meşakkati ona hafif gelir ve böylece onları elde etme yolunda sarf edilen zahmet de onun ağırına gitmez.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>yine ortaya çıkmıştır ki, en üstün hikmet, en mükemmel yönetim, en önemli mükâfat ve en otoriter güç, kıyamette yeniden diriltilme esnasında, bedenler saf ve latif olduktan ve onların iki tür lezzetten sadece biriyle sınırlandırılıp diğer tür lezzetten mahrum edildikten sonra, ruhların bedenlerine geri dönmesidir.</p>
<p>“Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115). (Âyette Allah| belirli bir yeri zikretmedi, ancak Allah&#8217;ın vechinin (umumen) her yerde olduğunu söyledi.8 Bir şeyin “vechi (yüzü o şeyin hakikatidir. Dünya hayatındaki gelip geçici şeyler onları bunu düşünmekle meşgul etmesin diye Hak Teâlâ bu kelâm ile âriflerin kalplerini uyarmıştır. Çünkü kul hangi nefeste canının alınacağını bilemez, gaflet anında da canı alınabilir. Dolayısıyla o (gaflet anında canı alınan kimse) huzur üzere canı alınan kimse ile denk değildir.</p>
<p>Yine de kâmil kul (Allah&#8217;ın vechinin her yerde zâhir olduğunul bilmekle beraber, kendisinin Inamaz ile meşgul olduğu ve bu hal ile bağlandığı vakit, dış görünüşüyle namazda Mescid-i Haram tarafına yönelmesi gerekir. O kul namaz esnasında Allah&#8217;ın kıblesinde bulunduğuna ve Mescid-i Haram&#8217;ın “Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115) âyetinden anlaşıldığı üzere Hakk&#8217;ın vechinin mertebelerinden biri olduğuna inanır. Şu halde Mescid-i Haram&#8217;ın yönü, o mertebelerdendir ve onda Hakk&#8217;ın vechi vardır. Fakat “O, yalnız buradadır” deme! Bilakis idrak ettiğin şeyin katında dur! Mescid-i Haram tarafına yönelmede edebe yapış! Ayrıca vechi bu özel mekânla (eyniyyet) sınırlamama konusunda da edebi gözet! Bilakis orası, herhangi bir kimsenin yöneldiği (Hakk&#8217;ın vechinin bulunduğu| mekânlardan biridir. Böylece Hakk&#8217;ın her cihete özgü mekânda bulunduğu (eyniyyet) Allah tarafından sana açıklanmış oldu.</p>
<p>Kaynak metin (1. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. II, s. 80-84 (48. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2006, c. TI, s. 308-312.</p>
<p>Kaynak metin (2. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu7-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: Şirketü&#8217;l-kuds, 8. 118-119. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fusüsu-hikem, çev &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2006, 8. 118-120; Ahmed Avni Konuk, Fusüsu&#8217;)-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı vd., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2017, c. 1, s. 683-698; Dâvüd Kayseri, Fusüsu”l-hikem Şerhi, çev: Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023, c.1, s. 522-530.</p>
<p>Kaynak metin (3. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Zehâiru&#8217;l-a&#8217;lâk şerhu Tercümâni&#8217;l-eşvâk, Beyrut: Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, s. 35-36. Bu başlık Ali Benli tarafından tercüme edilmiştir.</p>
<p>Kaynak metin (4. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;1-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;ssekâfe, 2017, c. XII, s. 710-711 (560. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2012, e. XVII, . 435-438.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 129 &#8211; İbn Arabi<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rıdvan sıfatı şerefli bir sıfattır. Gazap sıfatı da şerefli bir sıfattır. Bunlardan herhangi biri çirkin (kabih) değildir. Çünkü Hakk&#8217;ın isimlerinin tamamı güzel (cemil) ve tamdır (kâmil). Onlarda hiçbir noksanlık yoktur. Dolayısıyla bu iki ismin ve bu iki sıfatın eserleri de böyledir. Çünkü kâmilden ancak kemal zuhür eder. Her şey Hak&#8217;tan sâdır olmaktadır. Hak ise güzeldir (cemil). Bu nedenle O&#8217;ndan ancak güzellik (cemâl) sâdır olur. Bütün bunların tamamı hakikat ilminin bir gereğidir. Şeriat ilminin gereğine gelirsek, buna göre Hâdi isminin eseri Allah&#8217;ın Mudill isminin eseri gibi değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Artık müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız? Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?” (Kalem 68:35-36),</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 139</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cennet ehlinin nimetleri de sonsuza kadar devamlıdır. Cennet ve cehennem, kendi ehilleriyle beraber ebedidirler. Sonsuzluk günü (yevmü”-hulüd), her iki grup için de aşikâr olur. Gerçekte Hay ve Kayyüm Allah&#8217;la beraber hiçbir şey yoktur. Cennetliklerin nimetleri duyusal ve manevi, cismani ve ruhanidir. Nimetlerin zevki ve aşka ait lezzetler perdelerin keşfi hasebincedir ve rablerin rabbini müşahede ise bunun ötesindedir. Bunların hepsi iki grubun birlikte sehip olduğu şeylerdir. Nitekim cennet ehli hakkında Allah Teâlâ “Onların yüzlerinde, nimetlerin sevincini görürsün” (Mutaffifin 83:24) buyurur. Cehennem ehli hakkında ise “O gün yüzler vardır toz-toprağa belenmiş, üstüne bir karanlık çökmüş&#8230; işte onlardır kâfir ve facirler gürühu&#8230;” (Abese 80:40-42) buyurur.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 150</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hoşnut olma ve kızma, yükseltme ve küçük düşürme, rahmet ve kahır, hidayete erdirme ve dalalete düşürme gibi vasıfları cemeden, hikmet sahibi (hakim) olan Var Edici (mücid) var ettiği her şeyi kendi güzel isimleri ve yüce sıfatlarından çıkacak her şeyin tezahürüyle ilişkili kemalâtın ortaya çıkması için var etmiştir. Her ne kadar var olanlardan bazılarının varlıkları ve işleri hidayet ve irşat hükümlerine uymuyor gibi görünse de bunların da O&#8217;nun Kahhâr, Mudil, Müzil ve benzeri isimlerinin gereği ortaya çıktıkları söylenebilir. Hatta halkın geneli için anlaşılır bir manası olmayan her söz, fiil ve amelin onları var edenin ilmi ve hikmetine göre kâmil bir manası vardır, aksi takdirde O, onları var etmezdi, O halde haddini bil ve öncesiz olan (kadim), hikmet sahibi (hakim) Var Edici&#8217;nin (nücid) işlerine; bunlar senin sonradan olma, kusurlu anlayışına ve mukayyet/sınırlı aklına ve ilmine uymuyor diye karşı çıkma!</p>
<p>Kaynak metin: Sa&#8217;idüddin Fergâni, Müntehel-medârik, çev. Mustafa Yalçınkaya, İstanbul: Litera Yayıncılık 2015, s. 988-1009. Tercüme alıntılanırken birtakım değişikliklere gidilmiş olup Fergâni&#8217;nin şerhindeki gramer ve kelime izahlarına genel olarak yer verilmemiş, kavramsal düzeyde yapılan kelime açıklamaları dipnotlara alınmış ve “(Fergâni)” şeklinde gösterilmiştir.</p>
<p>Çev:Mustafa Yalçınkaya</p>
<p>Sayfa 178</p>
<p>Fergânî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ebâ Ali er-Rüzbâri şöyle dedi: Yanımıza bir fakir geldi ve öldü. Onu defnettim ve garipliği dolayısıyla Allah&#8217;ın kendisine merhamet etmesi için yüzünü açarak toprağa koydum. Fakir gözünü açtı ve dedi ki, Ey Ebü Ali beni sevenin huzurunda (böyle bir ikramda bulunarak) beni hakir mi görüyorsun? (Şaşkınlıkla) “Ey efendim ölümden sonra hayat var mı?” dedim. Dedi ki, evet, ben diriyim. Allah&#8217;ı seven herkes diridir. Ey Rüzbâri yarın (mahşerde bana verilen) makam (ve yetki) ile sana yardımcı olacağım.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkerim el-Kuşeyri, er-Risâletül Kuşeyriyye, nşr, Enes Muhammed Adnân eş-Şerkavi, Cidde: Dâru&#8217;minhâc, 2017, s. 625-637.</p>
<p>Cev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 239</p>
<p>Kuşeyri risalesi</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil&#8217;in Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:22:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27888</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir: &#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl</p>
<p>Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve iç sıkıntısı, hatta ona acı veren bir diken batması gibi her musibeti, o Müslümanm günahlarının örtülmesine vesîle kılar/&#8217;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Kabîsa, ona Süfyân, ona el-Â&#8217;meş, ona Bişr b. Mu­hammed, ona Abdullah, ona Şu&#8217;be, ona el-Â&#8217;meş, ona Ebû Vâil, ona da Mesrûk&#8217;un haber verdiğine göre, Âişe şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Allah Resûlü&#8217;nden (s.a.v.) daha fazla acı çeken bir kimse görmedim.&#8221;<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bize Ebû el-Yemân, ona Şuayb, ona ez-Zührî, ona Abdurrahmân b. Avf&#8217;ın âzâdlısı Ebû Ubeyd, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin şöyle dediğini rivâyet etti: &#8220;Resûlullah&#8217;ı (s.a.v.) şöyle buyururken duydum&#8221;:</p>
<p>&#8220;Hiç kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; Dediler ki: &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; Buyurdu ki: &#8220;Evet, ben de. Ancak Allah beni lütuf ve rahmetiyle kuşatmıştır. Dosdoğru olun ve yaklaşın. Hiçbiriniz ölümü dilemesin, Umulur ki iyilik yapan kimse daha da hayra yönelir, kötülük yapan kişi ise umulur ki yardım dilenir&#8230;&#8221;<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Saîd el-Hudrî&#8217;nin, Ebû Hüreyre&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslümanın başına gelen hastalık, acı, üzüntü, gam, onu inletip telaşlandıran şeyler, yani ayağına batan bir diken bile veya bir şeyi nereye koyduğunu unutup telaşa kapılmasına yol açan, özetle ona eziyet eden her şey bu hâdise dahildir. Allah Teâlâ, her türlü musibeti o Müslümanın günahlarının keffâreti kılar.&#8221; İstenmeyen [nâmurâd] bir kazâ seni ebedî murâdına ulaştırdıysa, mutlulukla ne işin olur? Neden arzularına meyletmektesin? Murâdına eriştiğin anda bilmelisin ki nâmurâd devletinden mahrum kalmışsındır. Murâda eriştiğinde de onun geçici bir süre kaldığını bilmelisin.</p>
<p>Mesrûk&#8217;un, Âişe&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Âişe şöyle demiştir: &#8220;Hiç kimseyi görmedim ki onda bir dert, yani bir zayıflık ve şiddetli acılar bulunsun.&#8221; Dedi ki: &#8220;Hiç kimseyi, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) daha dertli ve daha fazla sıkıntıya maruz kalmış görmedim.&#8221;</p>
<p>Böylelikle her bir zayıflığın ve nâmurâdlığın kıymetini bilirsin. Zîra Müslümanlık, fütûhun çokluğunda olsaydı, bu Resûlullah&#8217;ta (s.a.v.) olurdu.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[4]</sup></a> Ama belâ ehlinin derecesi çok yücedir. Onun en zorlandığı bile, kaldırabileceği kadar­dır. Zîra bir kimse, kendi yüceliği kadar kendi devletinin yükünü<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[5]</sup></a> çeker.</p>
<p>Belâ, dosttan bir atâdır ve atâdan şikâyet etmek hatâdır. Seni Allah&#8217;la meşgûl eden belâ, seni O&#8217;ndan başka şeylerle meşgûl eden atâdan daha hayırlıdır. Sen belâya göğüs geren ol, belâ olma. Allah&#8217;ın hükmü altında ol, hüküm veren olma.</p>
<p>Muhabbet kapıyı çaldı ve mihnet ona cevap verdi:<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[6]</sup></a> &#8220;Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim,&#8221; dedi ve ona su ikram etti. Mihnet dedi ki: &#8220;Aşka el verdim (dokundum), bundan sonra ne olursa olsun.&#8221;</p>
<p>İlâhî! Bize yakıştırdığın her şeyi kabul ettik ve satın aldık. Muhabbet ve belâ elbisesini iki dünyadan kestik, âfiyet perdesini yırttık.</p>
<p>O&#8217;nun belâ zincirine bağlı olanlar, kimseyle huzur bula­maz. Hakk&#8217;ın çehresinin şarabıyla dağlananlar, O&#8217;nun lütuf eli dışında kimseden kadeh almaz. Muhabbetin yer aldığı mahalde, mihnetin yer tutmaya cesâreti olmaz.</p>
<p>Muhabbet, güzel kokularla dolu bir bahçedir. O&#8217;nun ferahlık veren nehrinde, yüz binlerce nâmurâdhk ve nasîbsizlik sıralanır. Muhibbin kalbi uyanıktır ve âşığın gözü cevher yüklüdür. Belâ, O&#8217;nun dostlarına kefildir ve onları dosta ulaşana kadar taşır. Belâ Allah&#8217;tan geldiği için, belâ hayırdır.</p>
<p>Diğer hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Bir kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; diye sordular. Yani sende mi amelinle cennete giremezsin. Buyurdu ki: &#8220;Evet, Allah Teâlâ beni lütfü ve rahmetiyle kuşatmadıkça ben de&#8230;&#8221;</p>
<p>Yani O&#8217;nun lütfü ve rahmetiyle cennete gireceğim. Fakat siz yolda dosdoğru olun ve O&#8217;nun rahmetiyle emirlerine itaat edip O&#8217;na yaklaşmanın peşinde olun. Sizden hiçbiriniz ölümü dilemesin.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Yani bir insan ölümü talep ediyorsa, bu onun sabırsız­lığından ileri gelir. Eğer O&#8217;na tâlibsen, burası talep etme yeridir. Eğer ziyâdelik, yücelik ve sevâb istiyorsan, burası amel yeridir. Ya işten kaçıyorsun ya da yükten. İş devlete, yük ise yüceliğe sebeptir. Sen istiyorsun diye ecel vakti değişmez. Fakat yükten veya işten kaçıp ölümü istiyorsan, bu senin defterine yazılır. Ecel, seni fazlasına rağbet eder­ken, belâya sabrederken ve kazâya râzıyken değil; işten ve yükten kaçarken yakalar.</p>
<p>O hâlde ey kul! Ölüm temennisinden vazgeç ve yük ile işini çoğaltmaya gayret et. Çünkü ölüm zaten gelecektir. Böylece o an geldiğinde, Hakk&#8217;ın kazâsını hoş karşılarsın, dostun didârına iştiyâk gösterir ve amelden geri durmazsın.</p>
<p>Bil ki, bu dünyada iyi işler yapanlardansan hayatın, mertebenin yükselmesiyle geçer. Şâyet kötü işler yapanlar­dansan, umulur ki tevbe seni bulur ve bu mânevi uzaklık [vahşet], pişmanlıkla arınır. Böylelikle yarın cehennem ateşiyle temizlenmene gerek kalmaz.</p>
<p>Ey kul, mâsiyetinin ölümünü iste, tâatinin değil. Bu yolun erleri, her bir nefeste öyle çok devlet biriktirirler [zahire] ki, sekiz cennetten bîniyâz olmak, Sübhan olan Allah&#8217;ın denizi yanında bir katre gibidir. Bu nasıl bir denizdir ki, bir katresi iki dünyanın kara ve denizlerini içine alır. Rahmet tufanı sanki ayağa kalkmış ve âlemdeki bütün zerrelerden her biri bir deniz olmuş, iki dünyanın kara ve denizinden hiçbir iz kalmamış gibidir. Ne büyük nîmet verici [mün&#8217;im]!<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[7]</sup></a> Ne büyük ihsan edici [mufdıl]! Zîra bu tâifenin hakkına ne kadar lütuf ve nimet düşmüştür. Bundan dolayı onlar da bu amele tâlip olmuşlardır.</p>
<p>Amelle cennete girilmez, çünkü ameller îmanla birlikte kabûl edilir. O&#8217;nun lütfü ve rahmeti olmaksızın îman sâhibi olunmaz. Bu dünya ve âhiret, îman ve İslâm, bunların hepsi, O&#8217;nun lütuf ve ihsânındandır.</p>
<p>Amelsiz ilim hatâlıdır [sâkîm], ilimsiz amel verimsizdir [âkîm]. İlim ile birlikte amel, eşsiz bir mücevherdir. Amel­siz ilim divânelik, ilimsiz amel bigâneliktir. Bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan ve tâate yöneltmeyen ilim, yarın seni cehennem ateşinden de korumayacaktır.</p>
<p>O hâlde sâlih amel işlemeye çalış ve gayret içindeki lütuf ve keremi gör. O&#8217;nun lütfunun cemâli, sâlih amel ay­nasında görünür*. Ayna saflaşıp temizlendikçe ve büyüyüp genişledikçe, ondaki cemâl daha aydınlık ve net görünür.</p>
<p>Bu hadîs, ameller husûsunda gevşeklik göstermene işâret etmiyor, aksine bu yolda O&#8217;nun lütuf ve rahmetinde kendini kaybetmeni gösteriyor. Cehennem ateşinde zâil olmamak için çirkin fiillerini, sâlih ameller vâsıtasıyla or­tadan kaldır. Lütuf ve rahmetin cemâli, amellerin güzelliği ile ortaya çıktığında, cennet yolu sana açıldığında, O&#8217;nun lütuf ve keremine gark olduğunu gördüğünde; o zaman, öncekilerin gittiği gibi, sen de rahmet ve lütuf ehlinin yurdu olan cennete gidersin.</p>
<p>Kendi mizâcmı düzeltmeye çalış ki bu işin aynası olabilesin. O vakit peşinde olduğun her neyse âşikâr olur. Senin için ayna olmaktan başka bir yol yoktur. Yol sensin, nereye gidiyorsun? Perde sensin, şikâyetin kime? Engel sensin, kime söyleniyorsun? Ayna sensin, nereye bakıyorsun?</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Muhammed Abdullah b. Münâzil (ö. 330/941-42) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin yegânesi ve melâmetî ehlinin şeyhiydi. Hamdûn Kassâr&#8217;ın sohbetinde bulunmuştu. Âlim bir zâttı. Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) birçok hadîsini yazmıştı. Muâmelelerde ihlâs ve tashih üzerine güzel kitapları ve hikmetli sözleri vardı.</p>
<p>Meşâyihin büyüklerinden biri şöyle demiştir: &#8220;Ben bir buçuk adam tanıdım. Yarım adam, insanları iyi yönleriyle anan Nasrâbâdî;<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[8]</sup></a> tam adam ise insanları hiçbir şekilde anmayan Abdullah Münâzil&#8217;di.&#8221;</p>
<p>Münâzil dedi ki: &#8220;Mustafa&#8217;yı rüyamda gördüm. &#8216;Yâ Resûlallah! Dînimde selâmete erişmek için hangi kavimle oturayım?&#8217; diye sordum. Buyurdu ki: &#8216;Ziyafete giden ka­vimle, yani dervişlerle. Ziyafet veren kavimle değil, yani zenginlerle değil.'&#8221;</p>
<p>Münâzil, Nîşâbûr&#8217;da 329 veya 330 senesinde vefat etmişti. Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse farzlardan bir farzı zâyî ederse, Hak Teâlâ onu sünnetleri zâyî etmeye mübtelâ eder. Sünnetleri zâyî eden ve aldırış etmeyen bir kimse, çok geçmeden bid&#8217;ata mübtelâ olur.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Sâhip olduğun vakitlerin en faziletlisi, nefsin kurun­tularından [hevâcis] selâmette olduğun vakittir. Bereketli saat ise, senin kötü zan ve düşüncenden halkın kurtulduğu vakittir.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Önce tahâret al, sonra namaz kıl. Önce halka eziyet et­meyi bırak, ondan sonra onlardan ihsânın tevfîkini bulmayı bekle. İlk önce sen, bâtınını halka kötü zan beslemekten kes ki halkı üzmekten kurtulasın. Sûret ehline, el ve dil ile eziyet ederler, çünkü onlar sadece sûrete bakar. Ama mânâ ehline ise kötü zan ve düşünceyle eziyet ederler.</p>
<p>Hor görme, onların zannından ibârettir. Zîra onlar şöyle düşünür: &#8220;Benim aklım onlar kadardır ve benim anlayışım onların İlmî seviyesindedir.&#8221; Sonunda kötü zan, falandan daha iyi değildir ve bu zanda kesin ve sağlam bir bilgi yoktur. Bu zannın amacı, kendince mânâ ehlini eksik görüp reddetmekten başka bir şey değildir. Bunun toplamı, firâset ve velâyet ehlini tammamaktan kaynaklanan bir küçümsemedir. Bu küçümsemenin aksi, onların kalplerine yansır ve bu hissi içlerine alırlar, fakat şikâyet etmezler.</p>
<p>Her ne kadar onların hâli, rahmeti ve ilmi, aşağılayan kimsenin seviyesinin altında görünse de, hakikatte ona üstündür. Onların aklı ve ilmi ki onunkinden kat ve kat üstündü, onların hali karşısında darmadağın oldu; velâ- yetlerini idrak etmekte hayrete düştü. Çünkü bu kimse, &#8220;Benim aklım onlarınkine yetişir&#8221; diye düşünür. Bu zan, düşünce yayıyla onlara doğru gönderilen bir ihânet oku olup zâhirde dalkavukluk etmek olarak görünür.</p>
<p>Öte yandan, zengin bir kimsenin fazlasıyla tevâzu göstermesi de zâhirde ihânettir. Azdan daha az göstermek sûretiyle bâtına hürmet etmedi ve zâhirde de onu dünya ehlinden daha iyi yapmadı. Ardmdan &#8220;Benim nefsim, fa­lanca dervişe saygı gösterdi&#8221; diye övünerek kendini kutlar. Oysa gerçekten ona saygı gösterseydi, üzerinden bir yıl bile geçmeden<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[9]</sup></a> onun âlemin efendisi ve mahlûkâtm en yücesi olduğunu anlardı. &#8220;Kim Allah için tevâzu gösterirse Allah da onu yüceltir.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin kerem ve hilmlerinin kemâlinden ötürü, bir müddet o kimsede hakirlik ortaya çıkmadı. Öte yandan da: &#8220;Kim kibirlenirse Allah da onu alçaltır/*<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin tevâzusunu iki dünyanın Serverinden öğren. Dikkat et! İşin ehlinin yanında sarraflık etmeye kalkma. Onların hâlinin cemâline gözünü dikip bakma ve bu dik dik bakışın sebebini onların suçu sanma. Yoksa öyle bir yere düşersin ki, çok zor ayağa kalkarsın.</p>
<p>Önce kendi bakışından çıkıp farzlara bak ki, sünnetle­rin sırlarına vâkıf olup nâfilelerin nârlarından feyz alasın. Farzlardan bilhassa namaz ibâdetinin noksan olmamasına dikkat et. Zîra şeriat te farzlardan namazın eksikliği ağır bir hicaptır ve ancak bu hicabı yine namaz ile kaldırabilirsin. Yani eğer farzlarda bir noksanlık varsa, bu noksanlık ancak farzla giderilir. Eğer eksiklik sünnetlerdeyse, sünnetle telâfi edilir. Eğer nâfiledeyse, yine nâfileyle eksiklik tamamlanır.</p>
<p>Ayrıca şerîat pratikleri ve dîn makamlarında karşına bir şey çıkarsa, bu ya farzdır, ya sünnet, ya edeb, ya da fazilettir. Bunların birinde bir eksiklik olursa, bu noksanlığı onun kendi cinsiyle telâfi etmeye çalış. Ağlayıp niyâz ederek tevbe et ve istiğfâr et. Nazla ve tekebbürle değil.</p>
<p>Acı çek ki, hiçbir fiil ve düşüncenle farzlarda noksanlık yapma. Hiçbir durumda sünnetten uzaklaşıp<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[12]</sup></a> ayrı düşme. Böylelikle bu işten ne devletler görüp bulduğunu anlarsın. O devletler ki, onun sıfat ve niteliklerini tarif etmek istesende akılla yapamazsın. İşte o zaman bu kavmin ne demek istedi­ğini anlarsın. Onların sahip olduğu devletin bir zerresi bile yere göğe sığmaz. Onların taşıdığı emanetten yer ve göğün kaçması şaşırtıcı değildir. Çünkü onlarm sâhip olduğu bu zerre yere ve göğe sığmaz.</p>
<p>Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt"><span dir="auto">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183</span></span></span></div>
<div></div>
<div><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ l, 2/434. HN: 17568.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[2]</a> Buhârî, <em>Sahîh’i Buhârî,</em> Merzâ 2,2/435, HN: 17573.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[3]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ 19,2/440. HN: 17777.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[4]</a> Bu cümlenin bir fili yoktur ve cümle çksik kalmış görünmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[5]</a> Bar kelimesi sözlükte yük ve meşakkat anlamına da gelmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[6]</a> Haşiyede metne ek olarak şu ifade yer almaktadır. “Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim.” dedi ve ona su ikram etti.” <em>(Risale-i Mufassala,</em> vr. 82a; Server Mevlâî, bu ifadeyi metin içinde zikretmiştir, <em>Risâle-i Çihil u Du,</em> s 130)</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[7]</a> el-Mün*im&gt; Allah’a nispetle kullanılan bir sıfat olup yarattıklarına sayısız nimetler veren, ihsan eden ve sonsuz lütfeden demektir.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[8]</a> İbrahim b. Muhammed Nasrâbâdî, (ö. 367/978) muhaddis ve ilk devir sû- filerindendir.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[9]</a>  * bu ifadenin tam anlamı sözlüklerde bulunamamıştır.</p>
<p>Mânâya uygun bir anlam çerçevesinde tercüme edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[10]</a> îbn Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeyhe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[11]</a> îbn Ebî Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeybe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[12]</a> ^j^’nerusse” şeklinde yazılmaktadır, fakat bu kelime sözlüklerde bulu­namamıştır. Kelime muhtemelen mervesse olup adet, uzaklaştır­mak anlamlarına gelen sözcüktür.</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr  flex-row"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hak Teala&#8217;yı Bilmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 12:57:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Hak Teala'yı Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ibahilik]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[tabiatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[tenzih ve takdis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kendini Bilmek, Hakk&#8217;ı Bilmenin Anahtarıdır Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında onlara söylenen şu ifade meşhurdur: &#8220;Kendini bil ki Rabbini bilesin.&#8221; Ayrıca hadislerde ve büyük zatların sözleri içerisinde de &#8220;Kendini bilen, Rabbini bilir.&#8221; sözü meşhurdur. Bütün bunlar göstermektedir ki insan nefsi bir aynaya benzer; ona bakan, Hakk&#8217;ı görür. Bununla birlikte birçok insan kendine bakar fakat Hakk&#8217;ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/">Hak Teala’yı Bilmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kendini Bilmek, Hakk&#8217;ı Bilmenin Anahtarıdır</strong></p>
<p>Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında onlara söylenen şu ifade meşhurdur:</p>
<p>&#8220;Kendini bil ki Rabbini bilesin.&#8221;</p>
<p>Ayrıca hadislerde ve büyük zatların sözleri içerisinde de &#8220;Kendini bilen, Rabbini bilir.&#8221; sözü meşhurdur. Bütün bunlar göstermektedir ki insan nefsi bir aynaya benzer; ona bakan, Hakk&#8217;ı görür.</p>
<p>Bununla birlikte birçok insan kendine bakar fakat Hakk&#8217;ı tanımaz. Şu halde O&#8217;nu tanımak, marifet aynası olmak itibariyladır. Bu da iki şekilde gerçekleşir:</p>
<p><em>Birincisi,</em> daha derin olup pek çok idrak onu taşıyamaz. Bu, avama şerh edilemez, zaten anlatmak da doğru değildir.</p>
<p><em>İkincisi,</em> yani herkesin anlayabileceği yön ise şöyledir:</p>
<p>İnsan kendi zatından hareketle Hakk&#8217;ın zatının varlığını, kendi sıfatlarından ilhamla Hakk&#8217;ın sıfatlarını, kendi bedeni ve azalan olan mülkündeki tasarrufundan yola çıkarak Allah&#8217;ın tüm âlemdeki tasarrufunu idrak eder.</p>
<p>Bunun açıklaması şudur:</p>
<p>İnsan, önce kendi varlığını tanır ve böylece bilir ki, birkaç yıl önce yoktu, ne namı ne de nişanı vardı. Nitekim Hak Teâlâ buna dair şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Anılmaya değer bir şey değilken, insanın üzerinden<br />
&#8220;dehr&#8221; den bir zaman gelip geçmedi mi?&#8221;<sup>1</sup></em></p>
<p>insan, kendi yaratılışının aslını ise şöyle anlar:</p>
<p>Bilir ki, var olmadan önce bir nutfe ve kötü kokan bir su damlasıydı; onda ne akıl vardı ne kulak ne göz ne baş ne e] ne ayak ne dil ne göz ne damar ne sinir ne kemik ne et ne de deri. Bir başka ifadeyle sadece tek bir nitelik üzere beyaz biı su damlasıydı. Fakat daha sonra tüm bu harikulade şeyle] kendisinde belirmeye başladı. Peki, kendi kendini o mu ya rattı yoksa bir başkası mı? Öyleyse insan, şimdi neredeyse mükemmel düzeyde bir varlık olduğu halde, bir saç telin bile yaratmaktan aciz olduğunu bilir. Bir su damlası olduğı zaman daha aciz ve noksan olduğunu da bilir. Nihayet, kene! zatının varlığının Hakk&#8217;ın zatının varlığından kaynaklandığır zorunlu olarak idrak eder.</p>
<p>Daha önce açıklandığı üzere insan, kendi bedeninin hc rikalarma zahir ve bâtından bakınca yaratıcısının kudretti görür ve bu gücün dilediği her şeyi istediği şekilde yaratab lecek mükemmellikte bir kudret olduğunu anlar. Böylesir küçücük ve değersiz bir su damlasından böyle mükemmel güzel ve eşsiz harikalarla dolu bir insanı yaratan kudrette daha mükemmel ne olabilir?</p>
<p>insan, kendi sıfatlarının eşsizliklerini ve uzuvlarının fa’ dalarını düşündüğünde -mesela el, ayak, göz, dil ve diş gi zahiri azalarla; karaciğer, dalak, safra kesesi ve benzeri bâtı azalardan her birinin hangi hikmet için yaratıldığı- yaratıcısın ilminin sonsuz derece mükemmellikte olduğunu ve her şe kuşattığını idrak eder.</p>
<p>Bununla da kalmaz, böyle bir Âlimden hiçbir şeyin gizli kalamayacağım da bilir. Çünkü bütün akıl sahiplerinin akıllan bir araya gelse onlara uzun bir ömür verilse ve düşünüp taşınıp bu organlardan herhangi birini başka bir şekilde yaratmayı tasarlasalar, mevcut olandan daha iyisini yapamazlar.</p>
<p>Örneğin, dişleri farklı bir şekilde tasarlamak isteseler&#8230; Yiye­cekleri kesmesi için ön dişlerin uçlan keskin; yiyeceği öğütmesi için de diğer dişlerin uçlan yassı şekilde yaratılmıştır. Bunlan yapmak dışmda başka bir çözüm düşünemezler.</p>
<p>Dil, kendi üzerindeki yiyeceği değirmene yönlendiren de­ğirmenci küreğine benzer. Dilin altında gerektiği zaman yiye­cekleri ıslatıp boğazda daha kolay kaysın ve orada kalmasın diye pınar gibi su döken bir kuvve vardır. Âlemdeki tüm akıl sahipleri, bundan daha mükemmel ve daha güzel başka bir tasarım düşünemezler.</p>
<p>Benzer şekilde, elin beş parmağı vardır; dördü aynı sırada, başparmak ise onlardan uzakta, yukarıda ve daha kısadır. Böylece başparmak, diğer parmakların her biriyle uyum içinde çalışır ve hepsini yönlendirir. Ayrıca her parmak için üç dış boğum, başparmak için ise iki dış boğum yaratılmıştır. Bu şekilde o el isterse kavrar, onu kepçe veya kaşık gibi kullanır, yuvarlak hale getirip silah yapar, genişçe açıp tepsi ve tabak diye istifade eder yani pek çok bakımdan faydalanır. Kâinattaki bütün akıl sahipleri bu parmakların dizilimini tek bir safta veya üçü bir tarafta ikisi ise diğer tarafta yahut dört, beş, altı parmak ya da mevcut üç boğumun iki veya dört gibi başka bir şekilde yapmayı düşünseler bunların tamamı eksik kalır. Bütün bu seçenekler içerisinde en mükemmeli Allah Teâlâ&#8217;nın yaratmış olduğu şekildir.</p>
<p>İşte bu açıklamayla yaratıcının ilminin insanı kuşattığı ve her şeye vakıf olduğu, insanın her bir parçasında böyle hik­metler bulunduğu anlaşılır. Bir kişi bu hikmetleri ne kadar bilirse Allah Teâlâ&#8217;nın ilminin büyüklüğüne olan hayranlığı da o ölçüde artar.</p>
<p>İnsan önce uzuvlarına sonra da yiyecek, giyecek ve barın­ma gibi ihtiyaçlarına bakmca yiyeceğinin yağmura, rüzgâra, buluta, soğuğa, sıcağa ve onları ortaya çıkarabilecek harika sanatlara bağlı olduğunu görür. Ayrıca, bu sanatlar da ihtiyaç­larını karşılamak için demire, ağaca, bakıra, pirince ve benzeri aletlere ihtiyaç duyar. Bu aletlerin yapımı için ise rehberliğe ve bilgiye gereksinimi vardır. Bunun üzerine insan bakar ve anlar ki, bütün bunların en mükemmel ve güzel şekilde ya­ratılmış olduğunu görür. Sonra da onların her birinin pek çok çeşitliliğe sahip olduğunu, yaratılmamış olması halinde, kimsenin hayaline bile gelemeyeceğini, dolayısıyla hepsinin istenmeksizin ve bilinmeksizin yalnızca Allah&#8217;ın lütfü ve rah­metiyle yaratıldığını fark eder.</p>
<p>Buradan, tüm velilerin hayat kaynağı olan başka bir sıfat ona açılır. Bu sıfat ise Allah&#8217;ın tüm yaratılmışlara yönelik lütfü, merhameti ve inayetidir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Rahmetim gazabımı geçmiştir.&#8221;<sup>2</sup></em></p>
<p>Hz. Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve selleni)</em> de bu durumu bir hadiste şöyle ifade etmiştir: <em>&#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın kullarına olan şefkati, annenin süt emen çocuğuna olan şefkatinden daha çoktur. &#8220;<sup>3</sup></em></p>
<p>Öyleyse insan, kendi zatının vücuda gelmesinden, Allah Teâlâ&#8217;nın zatının varlığını idrak eder. Kendi uzuvlarındaki hikmetlerin harikulade ve faydalı hallerinde O&#8217;nun ilminin mükemmelliğini görür.</p>
<p>Zorunluluk, ihtiyaç, güzellik ve süs amacıyla gerekli şeyle­rin bir araya getirilmesinde Allah Teâlâ&#8217;nın lütfunu ve merha­metini fark eder. îşte bu bakımdan kişinin kendisini bilmesi, Hak Teâlâ&#8217;yı tanımanın aynası ve anahtarıdır.</p>
<p><strong>2.Hakk&#8217;ı Tenzih ve Takdis</strong></p>
<p>I İnsan kendi sıfatlarından hareketle Hak Teâlâ&#8217;nın sıfatlarını anlayıp kendi zatından yola çıkarak O&#8217;nun zatını tanıdığı gibi, O&#8217;nu tenzih ve takdisi de yine kendi tenzih ve takdisinden an­layabilir. Zira Hak hususunda tenzih ve takdisin anlamı şudur: jO, vehme gelen ve hayalde ortaya çıkan her şeyden beri ve mukaddestir. Hiçbir yer O&#8217;nun tasarrufundan uzak olmamakla birlikte O, bir mekâna ait olmaktan da münezzehtir. İnsan, bi­zim kalp dediğimiz, vehim ve hayalin kendisine erişemeyeceği hakikatinin bir numunesini kendi varlığında görür. Çünkü daha önce söylediğimiz üzere bu ruh, bir miktar ve ölçü sahibi olmayıp bölünemez. Böyle olduğu için de herhangi bir rengi yoktur. Renksiz ve ölçüsüz olan bir şey asla hayalde canlana- maz. Esasen hayalde yalnızca gözün kendisini ya da cinsini gördüğü bir şey ortaya çıkabilir. Gözün ve hayalin kapsama alanında yalnızca şekiller ve renkler yer alır.</p>
<p>İnsanın doğası bir şeyin &#8220;nasıl olduğunu&#8221; sorduğunda, aslında bunun anlamı &#8220;onun nasıl bir şekle sahip bulunduğu/ ebatları bakımından küçük mü yoksa büyük mü olduğu&#8221;dur. Dolayısıyla, bu tür niteliklerin kendisi için geçerli olmayan bir varlığın, &#8220;nasıl olduğu&#8221; sorusu anlamsızdır. Eğer &#8220;nasıl oldu­ğu&#8221; sorusunun kendisi hakkında geçerli olmadığı bir varlığın bulunup bulunmadığını bilmek istersen, kendi hakikatine bak; çünkü marifetin merkezi olan hakikatin bölünemezdir, dolayı­sıyla onun için miktar, nicelik ve nitelik söz konusu değildir.</p>
<p>Biri &#8220;Ruh nasıl bir şeydir?&#8221; diye sorarsa cevabı şudur: &#8220;Na­sıl&#8221; sorusu onun hakkında geçerli bir soru değildir. Eğer ken­dini bu sıfatlarla tanırsan Allah Teâlâ&#8217;nın böylesi bir takdis ve tenzihe daha layık olduğunu anlarsın. İnsanlar &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; sorularının kendisi için geçerli olmadığı bir varlığa hayret ederler; halbuki kendileri de böyledir fakat kendilerini bile tanımazlar. Hatta insan kendi bedeninde arayacak olsa onda &#8220;nasılsız&#8221; ve &#8220;niçinsiz/ne şekildesiz&#8221; milyonlarca şey bulunduğunu idrak eder. Örneğin, kendinde öfke, aşk, dert ve lezzetin var olduğunu görür. Bunların nasıl ve niçin mey­dana geldiğini anlamak için çabalar fakat buna güç yetiremez. Çünkü bu tür şeylerin şekli ve rengi yoktur; dolayısıyla öyle bir soru anlamlı değildir.</p>
<p>Hatta bir kimse sesin, kokunun ya da bir tadm hakikatini yani nasıl ve niçin olduğunu anlamak istese aciz kalır. Bunun sebebi, &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; gibi soruların görme duyusun­dan kaynaklanan hayale dayalı olmasıdır. Böyle olduğu için insan her şeyde gözün payını arar. Ancak, ses gibi kulağa ait olan şeylerde, gözün alabileceği hiçbir payı yoktur. Hatta sesin &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; ligini idrak etmeye çalışmak da anlamsızdır. Tıpkı renk ve şeklin kulağın payından münezzeh olması gibi, ses de gözün nasibi olmaktan münezzehtir.</p>
<p>Benzer şekilde, kalp duyusuyla anlaşılan ve akılla bilinen şey, diğer bütün duyuların nasibi olmaktan münezzehdir, yani diğer duyular onların idrak edebileceği manaları kavrayamazlar. Zira &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221; duyularda gerçekleşir. Bu konu derin bir araştırma ve incelemeyi gerektirir; biz bunu &#8220;Kütüb-i Makulat&#8221;ta açıklamış bulunuyoruz, bu kitapta bu kadarı yeterlidir.</p>
<p>Bütün bunları anlatmamızın amacı şudur:</p>
<p>İnsan kendi &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221;inden hareket­le Allah&#8217;ın &#8220;nasılsızlık&#8221; ve &#8220;ne şekildesizlik&#8221;ini tanıyabilir. Ayrıca ruhun mevcut olup bedenin hükümdarı konumunda bulunduğunu bilir. Bedende &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221;liğe sahip olan her şey, onun hükümranlık alanıdır. Bununla birlikte ruh ise &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; sorularından münezzehtir. Benzer şekilde âlemin hükümdarı da böyledir yani bilinemez. Duyular gibi &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; ile tanımlanabilecek her şey, O&#8217;nun hükümranlık alanıdır.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;yı tenzihin bir diğer türü, O&#8217;nu hiçbir mekâna izafe etmemektir. Nitekim ruh da hiçbir uzva izafe edilemez. Çünkü ruhim elde, ayakta, başta ya da herhangi başka bir yerde olduğu söylenemez. Bilakis bedenin tüm uzuvları bölünebilir oldukları halde, ruh bölünemez. Bölünemeyen bir şeyin bölünebilende bulunması zaten imkânsızdır aksi takdirde onun da bölünebilir hale gelmesi gerekirdi.</p>
<p>Ruh hiçbir uzva isnat edilmediği halde, hiçbir uzuv onun tasarrufundan bağımsız değildir. Bilakis, hepsi onun tasar­rufu ve emri altındadır. O, tüm bedenin hükümdarıdır. Tıpkı âlemin, âlemin hükümdarının tasarrufunda olması gibi. O, özel bir mekâna izafe edilmekten münezzehtir.</p>
<p>Takdisin bu türü, ruhun özelliğini ve sırrım açıkça ifade etmek suretiyle tamamen açığa çıkar. Ancak ruhun özelliğim ve sırrım söylemeye izin yoktur. <em>Allah Teâlâ insanı kendi suretinde yarattı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><strong>[4]</strong></sup></a></em> ifadesinin tüm anlamı, bununla ortaya çıkar.</p>
<p><strong>3.Hakk&#8217;ın Hüküm Sürmesinin Bilinmesi</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın zatının varlığı; sıfatlan, &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221;ten mukaddes ve pak oluşu, mekâna izafe edil­mekten münezzehiyeti ve tüm bu bilgilerin anahtan olarak insanın kendi nefsini tanıması anlaşılınca bir diğer marifet kapısı kalır. Şöyle ki:</p>
<p>O&#8217;nun kendi mülkü üzerindeki hükümranlığının nasıl ol­duğu ve ne şekilde gerçekleştiğinin bilgisi,</p>
<p>O&#8217;nun meleklere emir vermesi ve meleklerin de O&#8217;na itaat etmesi,</p>
<p>İşlerin melekler aracılığıyla yürütülmesi,</p>
<p>Vahyin gökten yeryüzüne indirilmesi,</p>
<p>Göklerin ve yıldızların hareket ettirilişi,</p>
<p>Yeryüzündekilerin işlerinin göklere bağlanmış olması, Rızkın anahtarının göklere havale edildiği bilgisi, Bir başka ifadeyle, bütün bunların nasıl olduğunun bilgisi. Bu, Allah Teâlâ&#8217;yı tanımanın büyük bir kapısıdır. Tıpkı öncekilere &#8220;marifet-i zât&#8221; ve &#8220;marifet-i sıfât&#8221; denildiği gibi bu da &#8220;marifet-i efâl&#8221; olarak isimlendirildi. Bu bilgilerin anahtan da &#8220;marifet-i nefs&#8221; yani insanın kendini tanımasıdır. Şayet sen kendi mülkünde hükümranlığını nasıl icra ettiğini bilmezsen, âlemin hükümdarının nasıl hükmettiğini nereden bileceksin?</p>
<p>Önce kendini tanı ve söz gelişi &#8220;yazmak&#8221; gibi bir fiilinin ne anlama geldiğini öğren. Örneğin, bir kâğıda &#8220;Bismillah&#8221; yazmak istediğinde, önce içinde bir istek ve irade ortaya çıkar. Sonra, kalbinde hareket ve kıpırdanma meydana gelir. Sol tarafına konulmuş etten bir organ olan zahirî kalbinde değil, kalbinden latif bir varlık hareket eder ve beyne ulaşır. Doktorlar duyu ve hareket kuvvelerinin taşıyıcısı olan bu latif varlığa, &#8220;ruh&#8221; derler. Fakat bu ruh, hayvanlarmkinden farklı olarak ölümün kendisi hakkında geçersiz olduğu başka bir ruhtur.</p>
<p>Bizim &#8220;kalp&#8221; dediğimiz diğer ruh, hayvanlarda bulunmaz ve asla ölmez; çünkü o, Allah&#8217;ı bilmenin mahallidir. Bu ruh beyne ulaştığında, &#8220;Bismillah&#8221;ın sureti beynin hayalin bulun­duğu yer olan ilk odacığında ortaya çıkar. Akabinde beyinden bir etki sinirlere bağlanır ve beyinden çıkarak bütün uzuvlara ulaşır, parmak uçlarında iplikler gibi düğümlenir. Hatta bu durum, zayıf bir insanın kolunda görülebilir. Sonra sinirler hareketlenir, ardından da parmak uçlarım harekete geçirir. Böylelikle parmaklar kalemi, kalem ise mürekkebi hareket ettirir. Böylece &#8220;Bismillah&#8221;in sureti, hayal hazinesindekine uygun olarak, duyuların -bilhassa yazarken kendisine ihtiyaç duyulan gözün- yardımıyla kâğıda aktarılmış olur.</p>
<p>Tıpkı bu işin başında sende bir istek doğduğu gibi, her işin başında da Hakk&#8217;ın sıfatlarından biri olan &#8220;irade&#8221; sıfatı bulunur.</p>
<p>Nasıl ki bu iradenin ilk etkisi senin kalbinde ortaya çıkar ve daha sonra onun aracılığıyla diğer yerlere yayılırsa, aynı şekilde Hak Teâlâ&#8217;nın iradesinin ilk etkisi öncelikle Arş&#8217;ta ortaya çıkar, ardından diğerlerine dağılır.</p>
<p>Nasıl ki ruh denen ve latif buhar gibi olan varlık, kalp da­madan aracılığıyla bu etkisini beyne ulaştırırsa, benzer şekilde Allah&#8217;ın da latif bir cevheri de etkisini Arş&#8217;tan Kürsî&#8217;ye taşır. İşte bu cevhere melek, ruh veya Ruhul-kudüs denir.</p>
<p>Nasıl ki söz konusu etki, kalpten beyne ulaşır -beyin, kal­bin hükmü, yetkisi ve tasarrufu altındadır- iradenin etkisi de Hakk&#8217;ın Arşından Kürsî&#8217;ye ulaşır. Kürsî, Arş&#8217;ın tasarrufu altındadır.</p>
<p>Nasıl ki senin fiil ve muradın olarak ortaya çıkan &#8220;Bismillah&#8221;in sureti, beynin ilk odacığında ortaya çıkar, fiil de ona uygun şekilde meydana gelirse, aynı şekilde bu âlemde zuhur edecek olan her şeyin görüntüsü önce Levh-i Mahfuz&#8217;da belirir.</p>
<p>Nasıl ki beyindeki latif bir güç, sinirleri harekete geçirir, sinirler eli ve parmaklan, parmaklar ise kalemi hareket ettirir ise, benzer şekilde Arş ve Kürsî&#8217;ye müvekkel olan latif cevherler de gökleri yıldızlarla birlikte harekete geçirir.</p>
<p>Nasıl ki beyin gücü, sinirler ve damarlar aracılığıyla par­makları hareket ettirirse, melek denen o latif cevherler de ge­zegenler ve onların ışınlarının daha aşağıda bulunan âlemle irtibatları sayesinde o âlemin temel unsurlarına hareket kazan­dırır. İşte yeryüzündeki bu dört temel unsur sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktur.</p>
<p>Nasıl ki kalem, Bismillah&#8217;ın suretinin oluşması için mü­rekkebi yayar ve toplarsa, bu sıcaklık ve soğukluk da suyu, toprağı ve bu bileşenlerin temel unsurlarını harekete geçirir.</p>
<p>Nasıl ki kâğıt mürekkebi tutar, yayar veya toplarsa; nem bu bileşenleri şekillenebilir duruma getirir, kuruluk da o şekilleri korunup dağılmaması için muhafaza eder. Çünkü nem olma­saydı, şekil alamazdı; kuruluk olmasaydı, o şekil korunamazdı.</p>
<p>Nasıl ki kalem işini tamamlayıp hareketini sona erdirince &#8220;Bismillah&#8221;ın sureti, göz duyusunun yardımıyla hayal hâzine­sindeki şekle uygun olarak ortaya çıkar; sıcaklık ve soğukluk da bileşenlerin bu temel unsurlarını meleklerin yardımıyla hareketlendirir. Böylece bitkilerin, hayvanların ve diğer var­lıkların suretleri Levh-i Mahfuz&#8217;daki surete uygun bir şekilde bu âlemde ortaya çıkar.</p>
<p>Nasıl ki bedenin bütününde işler öncelikle kalpten peyda olur ve daha sonra tüm uzuvlara yayılırsa, cisimler âlemindeki işlerin başlangıcı da Arş&#8217;ta meydana gelir ve oradan tüm ci­simler âlemine yayılır.</p>
<p>Nasıl ki bu özelliği ilk kabul eden kalp, diğerleri de onun tasarrufu altında kalbe bağlı ve bundan dolayı da kalpte bu­lunduğu zannediliyorsa aynı şekilde, Allah&#8217;ın tüm âlem üze­rindeki hükmü Arş aracılığıyla olduğu için, insanlar CYnun Arş&#8217;ta oturduğunu zannederler</p>
<p>Nasıl ki sen kalbe hükmettiğinde ve kalp düzgün çalıştı­ğında, tüm beden memleketinin idaresini sağlayabiliyorsan, aynı şekilde, Allah <em>(celle celâlühü)</em> Arşı yaratarak ona hükmetti, Arş yerli yerinde durdu ve âlemin düzeni sağlanmış oldu. Bu durum,<em>&#8220;Arşa istiva etti ve işleri düzene</em><em>koydu.&#8221;<sup>5</sup></em> şeklinde ifade edilmiştir.</p>
<p>Bil ki, tüm bunlar hakikat olup basiret ehline apaçık bir mükâşefe ile malum olmuştur. Böylece onlar bu manayı &#8220;Allah inşam kendi suretinde yarattı&#8221; hakikatiyle bilmişlerdir.</p>
<p>Şunu hakikat olarak bil ki, hükümdarı ve hükümdarlı­ğı, yalnızca hükümdarlar bilebilir. Eğer sana kendi mülkün üzerinde bir hükümdarlık, Allah&#8217;ın mülkünden ve hüküm­darlığından muhtasar bir numune sana verilmemiş olsaydı, âlemlerin Rabbini asla tanıyamazdın. Bu yüzden, seni yaratan, sana hükmetme yetkisi ve kendi saltanatının bir göstergesi olarak sana mülk veren Allah&#8217;a şükret. Zira O, kalpten senin arşım inşa etti, kaynağı kalp olan hayvanı ruhu senin İsrafil&#8217;in, beyni kürsün, hayal hâzinelerini levh-i mahfuzun; göz, kulak ve tüm duyularını senin meleklerin; kalp sinirlerinin kaynağı olan beyin kubbem, senin gökyüzün ve yıldızların; parmaklan, kalemi ve mürekkebi senin hizmetkârın yaptı; seni de eşsiz, &#8220;nasılsız&#8221; ve &#8220;ne şekildesiz&#8221; yarattı; seni her şeye hükümdar kıldı. Sonra sana &#8220;Dikkat et! Kendinden ve hükümdarlığın­dan gafil olma. Aksi halde, kendi Yaratıcından da gafil olmuş olursun. Zira Allah inşam kendi suretinde yarattı. Öyleyse ey insan, nefsini tam ki Rabbin&#8217;i tanıyabilesin.</p>
<p><strong>4.İnsanın Hükümdarlığı ile Hakk&#8217;ın Hükümdarlığı Ara­sındaki Denge</strong></p>
<p>Bu dengeyi açıklamanın ardından, insanın hükümdarlığı ile Hakk&#8217;ın hükümdarlığı arasındaki iki büyük ilme işaret edilmiştir.</p>
<p>Bunlardan biri, insanın, kendini tanıması, insan azasının bu kuvve ve sıfatlarla ilişkisinin nasıl olduğu, bu kuvve ve sıfatların kalple olan bağlantısıdır. Bu, uzun bir <u>ilim</u> olup böyle bir kitapta detaylı bir şekilde açıklamak mümkün değildir.</p>
<p>Diğeri ise, âlemin hükümdarının mülkünün meleklerle, meleklerin birbiriyle, göklerin, Arş&#8217;ın, Kürsî&#8217;nin de meleklerle olan ilişkisinin ayrıntısıdır. Bu, daha uzun bir ilimdir.</p>
<p>Bu işaretin amacı, zeki olanın bunlara inanması ve Allah&#8217;ın azametini bu açıklamalarla tanıması; akılsız olanın ise, en azından bütün bu güzellik sahibini düşünmekten nasıl gaflet ettiğini ve ne kadar büyük bir kayıpta olduğunu anlamasıdır.</p>
<p>Bütün bunlardan mahrum kalan kimsenin uluhiyet merte­besinin güzelliğinden ne kadar haberi olabilir ki?</p>
<p>Şimdiye kadar yapılan açıklamalar, insanların &#8220;kendilerinin ne olduğunu&#8221; bilebilecekleri cümlesindendir.</p>
<p><strong>5.Tabiatçılar ve Müneccimler</strong></p>
<p>Şu zavallı tabiatçı ve nasipsiz astrolog, işleri tabiatlara ve yıldızlara dayandırırlar. Böylelerinin durumu, kâğıt üzerinde yürüyen ve kâğıdın karardığını, üzerinde bir şeklin oluştuğunu gören bir karınca gibidir. Bu karmca bakar ve kalemin ucunu görür. Sevinçle &#8220;Bu işin hakikatini anladım. Bu çizimi kalem yapıyor.&#8221; der. Bu, âlemdeki hareketlerden en alt dereceleri dışında hiçbir şey anlamayan tabiatçıların durumuna benzer.</p>
<p>Sonra görüşü daha geniş ve görme mesafesi daha uzun olan başka bir karınca geldi ve &#8220;Hata ettin. Çünkü ben bu kalemin hizmetkâr olduğunu ve arkasında da bu çizimi yapan başka bir şeyin bulunduğunu görüyorum.&#8221; dedi. Bu sebeple sevindi ve &#8220;Hakikat şu ki, çizenin kalem değil parmak olduğunu, kalemin yalnızca parmağın hizmetkârlığını yaptığını anladım.&#8221; dedi. İşte bu, görüşünü daha ileri götüren ve tabiatların yıldızların hükmü altında olduğunu bilen, fakat yıldızların da meleklerin hükmü altında bulunduğunu ve bunun ötesindeki mertebelere ulaşmanın mümkün olmadığım düşünen müneccimlerdir.</p>
<p>Nasıl ki cisimler âleminde tabiatçı ile astrolog arasında böyle bir farklılık varsa ve bu farklılıktan dolayı da bir ihtilaf meydana geldiyse, aynı şekilde ruhlar âlemine terakki edenler arasında da böylesi farklılıklar vardır. Pek çok insan, cisimler âleminden terakki edip onun ötesinde bir şeylere erişince, ilk mertebede kalakaldı. Böylelikle ruhlar âlemine yükselme yolu da onlara kapanmış oldu.</p>
<p>Nurlar âleminden olan ruhlar âleminde, yani nurlar âleminde de mertebe mertebe birçok engel ve perde vardır. Bazılarının derecesi yıldız, bazılarının ay ve bazılarınınki ise güneş gibidir. Bu, göklerin melekutu kendilerine gösterilen kimselerin yükseliş basamaklarıdır. Nitekim Allah, Halil İb­rahim <em>(aleyhi&#8217;s-selâm)</em> hakkında şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Böylece İbrahim&#8217;e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik.Derken gece kaplayınca bir yıldız gördü: &#8216;İşte rabbim&#8217; dedi. Yıldız kaybolup gidince de &#8216;Ben batıp gidenleri sevmem.&#8217;dedi. Sonra doğmakta olan ayı görünce: &#8216;Bu </em><em>benim Rabbim, öyle mi?&#8217; dedi. O batıp kaybolunca: &#8216;Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşenlerden olurdum&#8217; dedi. Bir gün de güneşi doğarken gördü ve hemen: &#8216;Bu benim Rabbim, öyle mi? Bu hepsinden de büyük!&#8217; dedi. O da batıp kaybolunca asıl gerçeği haber verdi: &#8216;Ey kavmim, şüphesiz ben, sizin Allah&#8217;a koştuğunuz ortaklardan beriyim.'&#8221;<sup>6</sup></em></p>
<p>Bunun üzerine Hz. İbrahim şöyle mukabelede bulundu:</p>
<p><em>&#8220;Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim.<sup>,7</sup></em></p>
<p>İşte bundan dolayı Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem) </em>şöyle demiştir: <em>&#8220;Allah&#8217;ın nurdan yetmiş perdesi vardır; eğer onları kaldırsaydı, O&#8217;nun cemalinin nurları, görebilen her şeyi yakardı.&#8221;</em></p>
<p>Bu konunun detaylarını <em>Mişkatü &#8216;l-Envar ve Musaffâtü &#8216;l-Esrar </em>adlı kitapta açıkladık; dileyen o esere müracaat edebilir.</p>
<p>Amaç şudur:</p>
<p>Bir şeyi sıcaklık, nem, soğukluk ve kuruluğa havale eden zavallı tabiatçılar bütünüyle yanlış söylememiştir. Çünkü bu unsurlar İlahî sebepler arasında yer almasaydı tıp ilminin bir anlamı olmazdı. Bununla birlikte tabiatçıların yanılgısı, görüşlerinin dar olması bakımındandır. Onlar ilk basamakta takılıp kalmışlar ve onu bir hizmetkâr değil, asıl zannetmişler. Bir bende değil, efendi olduğu zannına kapılmışlar. Halbuki tabiat, ayak hizasında duran en aşağı mertebedeki hizmetçiler sınıfmdandır.</p>
<p>Astrolog ise, yıldızları sebepler arasında saydığı için doğru söylemiştir Zira böyle olmasaydı, gece ile gündüz eşit olurdu. Güneş, âlemdeki sıcaklığın ve ışığın kendisinden kaynaklan­dığı bir yıldızdır. Yazm sıcaklığı da ondandır. Bu sebeple yaz ve kış da eşit olurdu. Zira güneş yazm gökyüzünün ortasına yaklaşır, kışm ise uzaklaşır. Güneşi sıcak ve parlak yaratma kudretinde olan Allah Satürn&#8217;ü soğuk ve kuru, Venüs&#8217;ü sıcak ve nemli yaratmışsa, bunda şaşılacak ne var? Bu, İslam&#8217;a aykırı görülen bir durum değildir.</p>
<p>Astrologun yanıldığı noktaya gelince o, yıldızları bir araç de­ğil, bir asıl ve dayanılacak merci yaptığı, yıldızların hizmetkâr olduklarını görmediği ve Güneş,ay ve yıldızlar O&#8217;nun emrinin hizmetindedir<em>.&#8221;8 </em>ayetini anlamadı­ğı için yanıldı. Hizmetkâr olan, işe koşulan kimse demektir. Dolayısıyla yıldızlar, kendi hesabına değil, meleklerin emriyle çalışan işçiler konumundadır. Tıpkı sinirlerin, beyindeki güç­le organların hareket etmesi hususunda kullanıldıkları gibi yıldızlar da en alt seviyedeki hizmetkârlardır; her ne kadar nakibler derecesinde olup ayakkabıların bulunduğu safta yer almasalar da. Nitekim dört unsur kalemin yazı yazmadaki tasarrufu misali en alt düzeydeki hizmetçilerdir.</p>
<p><strong>6.İnsanlar Arasındaki İhtilafın Sebebi</strong></p>
<p>İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların çoğu, herkesin bir açıdan doğru söylemelerinden, diğer yönleri görmedikleri halde her şeyi gördüklerini zannetmelerinden kaynaklanır. Onların hali, şehrine bir fil geldiğini duyan bir grup kör insanın durumuna benzer. Bu güruh fili el yordamıyla tanıyabilecek­lerini zannederler. Bu amaçla ellerini file uzatırlar; birinin eli filin kulağına, birininki ayağına, birininki bacağına, bir diğerininki ise dişine denk gelir. Daha sonra öteki körlerle bir araya gelip kendilerine filin vasıflan sorulduğunda, elini <u>filin</u> ayağına koyan, &#8220;O bir sütuna benzer&#8221; dedi. Kulağına dokunan, &#8220;O bir kilim gibidir&#8221; dedi. Dişine dokunan ise, &#8220;O bir taş şeklindedir&#8221; dedi. Bunların hepsi doğru söyledi, fakat aynı zamanda hepsi de yanıldı. Çünkü fili bütünüyle tanımış olduklarını zannettiler, oysa anlamamışlardı.</p>
<p>İşte astrolog ve tabibin gözü de Allah&#8217;ın hizmetkârlarından bir kıvılcıma takılıp kaldı. Onun saltanatına ve hakimiyetine hayran kalarak &#8220;Hükümdar bunun bizzat kendisidir. İşte be­nim Rabbim&#8221; dediler. Akabinde, doğru yola yönlendirilmiş biri, hepsinin eksikliğini fark edip daha ötesini gördü ve şöyle dedi:</p>
<p>Bu, başka birinin tasarrufu altındadır. Başkasının tasarrufu altında olan bir şey, Rab olmaya layık değildir.  <em>&#8220;Ben batıp gidenleri sevmem.&#8221;<sup>9</sup></em></p>
<p><strong>7.Yıldızların ve Burçların Hükümdarlık Düzenine Ben­zetilmesi</strong></p>
<p>Yıldızlar, tabiatlar, on iki bölüme ayrılmış olan yıldızlar kü­mesi yani burçlar ve bütün bunların ötesindeki Arş bir yönüyle bir saltanata benzer. Hükümdarın vezirinin oturduğu özel bir odası vardır ve bu odanın etrafında on iki küçük kapısı bulunan revaklı bir sofa bulunur. Her kapıda vezirin bir vekili oturur ve bu kapıların dışında, yedi süvari nakib sürekli bu on iki kapının etrafında dolaşırlar ve vezirin vekilleri vezirden kendilerine gelen fermam dinlerler. Dört piyade bu yedi nakibin altında durmuş, gözlerini bu nakiplere dikmiş vaziyette padişahtan kendilerine gelecek emirleri gözlerler. Fermana uyarak bazı insanları hükümdarın huzuruna götürmek için ellerinde de birer kement konmuştur. Bazılarım hükümdardan uzaklaştı­rırlar, bazılarına ödül verirler, bazılarım ise cezalandırırlar.</p>
<p>Arş, özel oda ve ülkenin vezirinin yani Allah&#8217;a en yakın meleğin makamıdır. Yıldızlar küresi, o revak; on iki burç ise on iki kapıdır. Vezirin vekilleri, Allah&#8217;a yakın olan melekten daha düşük derecede olup her birine farklı bir görev verilen diğer meleklerdir. Yedi gezegen, bu kapıların etrafmda sürekli dönen yedi süvaridir. Onlara farklı türden bir emir ulaşır. Dört unsur denen ateş, su, hava ve toprak kendi vatanından <em>göç</em> eden dört hizmetkâr piyadeye benzer. Sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktan ibaret olan dört tabiat ise onların elindeki dört kement gibidir.</p>
<p>Örneğin, birinin durumu değişir de dünyadan yüz çevirir, keder ve korku onun kalbini kuşatırsa, dünya nimetleri onun gönlüne nahoş gelir ve işin sonunun ne olacağı endişesine kapılırsa, tabip, &#8220;Bu hastadır, bu hastalığa melankoli denir; tedavisi ise kaynatılmış eftimondur.&#8221; der. Tabiatçı ise, &#8220;Bu has­talık, beyne hâkim olan kuruluğun tabiatından kaynaklanır.&#8221; der. Bu kuruluğun nedeni kışın havasının kuruluğudur; bahar gelip nem havaya baskın olmadıkça, kişi iyileşemez. Astrolog ise, &#8220;Bu, onun başma gelen bir sevdadır. Sevda ise Utarit&#8217;in Merih ile benzeşmesinden kaynaklanır. Utarit iki yahut üç uğurlu yıldıza yani Zühre ve Müşteri&#8217;ye ulaşmadıkça bu du­rum düzelmez.&#8221; der. Hepsi de doğru söylüyor, fakat &#8220;İşte onların ilimlerinin ulaşabildikleri bu kadarıdır.&#8221;<sup>10</sup></p>
<p>Ancak rububiyet makamında, kendisi hakkında saadet hükmü verilmiş olan insan için Merkür ve Mars denen iki hızlı ve becerikli vekil görevlendirilmiştir. Bu vekiller, dergâhın pi­yadelerinden biri olan havayı kullanarak, kuruluk kemendini atar, onun başını ve beynini yakalar, yüzünü dünya lezzetle­rinden çevirir, onu korku ve keder kamçısıyla, irade ve arzu dizginleriyle uluhiyet mertebesine davet eder. Bu ilim ne tıp ne tabiat ne de astroloji ilminde bulunur; yalnızca peygamberlik ilminin denizinden gelir. Bu ilim, memleketin her tarafını, tüm çalışanları, vekilleri ve huzurda bulunan hizmetkârların tamamını kuşatır. Her birinin hangi iş için orada bulundukla­rını, hangi emirle hareket ettiklerini, insanları nereye çağırıp nereden alıkoyduklarını bilir.</p>
<p>İş bütün bu sebeplerden ötürü, onların her biri ne söyle­diyse doğrudur, ancak onlar memleketin padişahının ve bü­tün başkumandanlarının sırrından haberdar değildiler. Allah Teâlâ bela, hastalık ve dert vermek suretiyle insanları kendi huzuruna çağırır ve &#8220;Bu bir hastalık değildir; onun aracılığıyla dostlarımı kendi huzuruma çağırdığım lütuf kemendimdir.&#8221; buyurur. İşte bundan dolayı hadis-i şerifte şöyle haber veril­miştir: <em>&#8220;Şüphesiz ki bela, önce peygamberlere, sonra velilere, sonra da onlar gibi olanlara gelir.&#8221;</em></p>
<p>Yani onlara hasta gözüyle bakmayın, çünkü onlar bizden- dir. <em>&#8220;Hastalandım ama beni ziyaret etmedin.&#8221;</em> hadisi de onlar hakkında olup bu manaya gelir. Önceki örnek, insanın kendi bedenindeki hakimiyetini ifade ediyordu, bu örnek ise onun bedeni dışmdaki memleketinin hakimiyet biçimini gösterir. Söz konusu bu bilgiye kişinin kendisini bilmesinden hareketle ulaşılır. İşte bu sebeple, &#8220;kendini bilme&#8221;yi öncelikle ele aldık.</p>
<p><strong>8.Dört Teşbihin Manası</strong></p>
<p>Şimdi şu teşbihin anlamını bilmenin vaktidir. Çünkü bu dört kelime muhtasar olsa da İlahî marifeti içerir:</p>
<p><em>&#8220;Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Bütün övgüler Allah&#8217;a mahsustur. Allah&#8217;tan başka ilah yoktur.</em><em>Allah her şeyden daha yücedir.&#8221;</em></p>
<p>Kendi tenzihinden, O&#8217;nu tenzihi anladıysan, <em>&#8220;Sübhanallah&#8221;ın </em>manasını da anlamışsındır. Kendi hükümdarlığından, O&#8217;nun hükümdarlığına intikal ettiysen O&#8217;nun hükümdarlığının de­taylarını da öğrenmişsin demektir.</p>
<p>Nitekim tüm sebepler ve vasıtalar, tıpkı yazarm elindeki kalem örneğinde olduğu üzere O&#8217;nun emrindedir.</p>
<p>Ayrıca &#8220;Elhamdülillah&#8221;m da anlamını öğrenmişsindir; çünkü O&#8217;ndan başka gerçek nimet verici olmadığı için hamd ve şükür yalnızca O&#8217;na mahsustur.</p>
<p>Ve hiçbir varlığın kendi başına buyruk olmadığını anladıy- san, <em>&#8220;Lâ ilahe illallah&#8221;ın</em> anlamını da bilmişsindir.</p>
<p>Şimdi ise <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221;</em> ifadesinin ne anlama geldiğini bil­menin vaktidir. Bil ki, şimdiye kadar öğrendiklerinden Allah Teâlâ hakkında hâlâ bir şey bilmiyorsun. <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221; in</em> ma­nası, <em>&#8220;Allah en yücedir&#8221;</em> demektir. Bu ise, Allah&#8217;ın yaratılmışların O&#8217;nu kendi ölçüleriyle kavradıklarından daha yüce ve büyük olması anlamına gelir. Yoksa, Allah&#8217;ın kendisi dışındaki her şeyden daha büyük olduğu anlamına gelmez. Çünkü Onun zatı karşısında başka hiçbir şey yoktur ki O, ondan daha büyük olsun. Zira bütün mahlukat, O&#8217;nun varlığının nurundandır. Nitekim güneş ışığı, güneşin kendisinden başka bir şey değildir ki &#8220;Güneş, kendi ışığından daha büyüktür.&#8221; denilebilsin. İşte bundan dolayı <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221;</em> in anlamı, Allah&#8217;ın insan aklının kıyaslayarak idrak ettiğinden daha büyük olduğudur.</p>
<p>Maazallah, O&#8217;nu takdis ve tenzih, insanın kendi takdis ve tenzihiyle nasıl eş değer olsun? Allah, insan da dahil yarat­tığı mahlukata benzemekten münezzehtir. Maazallah Onun hükümranlığı, nasıl insanın kendi bedenindeki hükümranlığı gibi olsun? Onun ilim ve kudret gibi sıfatlan nasıl insanın sıfatlarma benzesin?</p>
<p>Bilakis bütün bunlar insanın, uluhiyet makamının cema­linden kendi sınırlı kapasitesince bir şeyler anlayabileceğine dair sadece birer simgedir.</p>
<p>Bu simgenin durumu, bir çocuğun bize &#8220;Önderliğin, hü- kümdarlığın ve ülke sahibi olmanın tadı nasıl bir şeydir?&#8221; diye sormasına; bizim de ona, &#8220;Tıpkı topa vurmak ve cirit oynamak gibidir&#8221; dememize benzer. Çünkü o çocuk bundan başka bir zevk bilmez. Çocuk, sahip olmadığı bir şeyi ancak sahip olduğu başka bir şeye kıyasla anlayabilir. Oysa hüküm­darlığın zevkinin cirit atma ve topa vurma zevkiyle hiçbir ilgisi yoktur, Bununla birlikte genel anlamda her ikisi de &#8220;zevk&#8221; ve &#8220;mutluluk&#8221; şeklinde isimlendirilir. Şu halde bir yönü itibarıyla isimlendirmede ikisi de aynıdır. İşte bu sebeple, böylesi benzet­meler çocukların anlayışı için uygun olabilir. Bu benzetmelerin ve örneklerin işlevinin bu olduğunu bil. Binaenaleyh Allah&#8217;ın kemalini ve hakikatini Kendisinden başkası bilemez.</p>
<p><strong>9.Şeriata Tabi Olmak Saadet Yoludur</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;yı bilmenin ne demek olduğunu etraflıca açık­lamak oldukça uzundur, ayrıca böyle bir kitapta doğru ol­mayacağı için anlatılmaz. İnsanın gücü yettiğince söz konusu bilginin tamamını araması için bir teşvik ve uyan olarak bu kadar açıklama yeterlidir. Çünkü saadetin tamamı bununla gerçekleşir hatta insanın mutluluğu Allah&#8217;ı tanımakta, O&#8217;na kulluk ve ibadet etmektedir.</p>
<p>Allah&#8217;ı bilmenin insanın saadet sebebi olduğu daha önce açıklanmıştı. Kulluk ve ibadetin insanın saadetine sebep ol­ması ise şöyledir:</p>
<p>İnsan öldüğünde, Allah ile olacaktır.</p>
<p><em>&#8220;Nihai dönüş yalnızca O&#8217;nadır.&#8221;<sup>11</sup></em></p>
<p>İnsanın son durağı kiminle olacaksa, saadeti de o kişiyi sevmesine bağlıdır. Onu ne kadar çok severse, saadeti o kadar artar. Zira rahat ve huzur sevgiliyi görmekten dolayı ziyade­leşir. Hak Teâlâ&#8217;nın sevgisi, ancak O&#8217;nu tanımak ve daha çok anmakla kalbe hâkim olur. Nitekim kişi kimi seviyorsa, onu çokça anar; zikretmesi arttıkça sevgisi daha da artar. Bundan dolayı, Hz. Davud&#8217;a <em>(aleyhi&#8217;s-selâm)</em> şöyle vahiy geldi:</p>
<p><em>&#8220;Senin muvaffakiyetinin sırrı, benimle olan irtibatına bağlıdır; o halde beni zikretmeyi asla bırakma.&#8221;</em> Yani senin çaren benim, dönüşün banadır; bir an bile beni zikretmekten gafil olma.</p>
<p>Zikrin kalbe hâkim olması ibadete devamlılıkla gerçekleşir. Kişinin kendisini ibadete verebilmesi kalpten şehvet bağlarını çözmekle mümkündür. Bu bağların çözülmesi ise, günahlar­dan el çekilmesine bağlıdır. Öyleyse günahlardan el çekmek kalbin huzuruna, gerekli ibadetleri yerine getirmek ise zikrin kalbe hâkim olmasına yol açar. Bu ikisi de saadet tohumu olan sevgiyi doğurur. İşte bu durum &#8220;felah/kurtuluş&#8221; olarak ifade edilmiştir. Nitekim Hak Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur.</p>
<p><em>&#8220;Kendini arındıran, Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir.&#8221;<sup>12</sup></em></p>
<p>Öte yandan her amel ibadet olmaya layık değildir; bazısı ibadettir, bazısı ise değildir. Ayrıca tüm dünyevî arzuları terk etmek mümkün olmaz zaten bunların tümünü terk etmek doğru da değildir. Çünkü insan yemek yemezse ölür, eşine yaklaşmazsa nesli tükenir. O halde bazı arzular terk edilmeli, bazıları ise yerine getirilmelidir. Dolayısıyla onlan birbirinden ayıracak bir sınır olmalıdır.</p>
<p>Bu sınır ya insanın akima, nefsine ve kendi çabasına daya­nır ve kendi görüşüne göre tercih eder; ya da bir başkasından alınır. Söz konusu sınırın insanın kendi iradesine bırakılması mümkün değildir. Çünkü heva, insana hâkim olduğu süre­ce doğru yol ona gizli kalır, neyi dilerse o, kendisine doğru görünür. Binaenaleyh irade dizgini kişinin kendi elinde de­ğil, bir başkasının elinde olmalıdır. Fakat herkes buna layık değildir; hal böyleyken insanların en basiretlisi gerekir. Bu basiret sahibi kimseler ise peygamberlerdir. <em>(Allah&#8217;ın salatı onların üzerine olsun)</em></p>
<p>O halde şeriata tabi olmak ve onun hükümlerinin sınırlarını gözetmek saadet yolunun gereklerindendir. Zaten kulluğun gerçek anlamı da budur. Kim şeriatın sınırlarını aşarsa, kendi iradesine uyarak helak olma tehlikesine düşer. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Kim Allah&#8217;ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. &#8220;<sup>13</sup></em></p>
<p><strong>10.İbahilerin Sapkınlığı ve Cehaleti</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hükümlerinin sınırlarını hiçe sayan İbahi­lerin hataları ve cehaletleri şu yedi açıdandır:</p>
<p><em>Birinci sebep,</em> Allah&#8217;a iman etmeyenlerin cehaletidir. Çünkü onlar Allah&#8217;ı hayal ve tasavvurda arayıp &#8220;O&#8217;nun nasıl ve ne şekilde olduğu&#8221; sorularının peşine düşmüşler; cevap bula­mayınca da O&#8217;nu inkâr ederek her işi yıldızlara ve tabiata dayandırmışlardır. Aynca insanlar, diğer canlıların ve bütün bu hikmet ve düzenle dolu âlemin kendi kendine ortaya çıktığını zannederler. Ya hep bizzat var olduğunu ya da doğanın eseri olduğu zannına kapılırlar. Oysa doğa kendinden dahi bihaber iken başka bir şeye nasıl yetişsin? Böylelerinin durumu, güzel yazılmış bir yazı gören ve onun kudret, ilim ve irade sahibi bir kâtip olmaksızın kendi kendine yazıldığını zanneden kimseye benzer. Körlüğü bu dereceye ulaşmış olan biri saadet yolunu nasıl görsün? Tabiatçıların ve münecciminlerin hatası işte bu zikredilen sebepten ileri gelir.</p>
<p><em>İkinci sebep,</em> ahirete iman etmeyenlerin cehaletidir. Onlar, insanı öldüğü zaman tamamen yok olacak bir bitki veya başka bir hayvan olarak kabul ederler. Bunun sonucunda, insan için ne bir azap ne ceza ne de sevap olacağına inanırlar. Böyle bir zanna kapılmalarının sebebi, kendilerini gerçekten tanımamış olmalarıdır. Zira böyleleri kendilerini bir eşek, inek ya da bitkiden farklı görmemekte, insanın hakikati olan ruhu tanımamaktadırlar. Halbuki onların söylediklerinin aksine ruh ebedidir, asla ölmez; yalnızca bedeni ondan alınır. İşte buna &#8220;ölüm&#8221; denir. İnşallah bunun hakikati dördüncü bölümde açıklanacaktır.</p>
<p><em>Üçüncü sebep,</em> Allah&#8217;a ve ahirete zayıf bir imanla inananların cehaletidir. Böyleleri şeriatın manasını bilmez ve &#8220;Allah&#8217;ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var? &#8220;Bizim günahlarımız O&#8217;na ne zarar verir ki? O, sultandır, insanların ibadetinden müstağ­nidir. Ona karşı isyan da günah da eşit düzeydedir.&#8221; derler.</p>
<p>Üstelik bu cahiller, Kufan&#8217;daki şu ayetleri de görürler:</p>
<p><em>&#8220;Kim arınırsa, kendisi için annır.&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup><strong>[14]</strong></sup></a></em></p>
<p><em>&#8220;Kim mücahede ederse, kendisi için mücahede etmiş olur.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[15]</strong></sup></a></em></p>
<p><em>&#8220;Kim iyi bir iş yaparsa bu, kendi lehinedir.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup><strong>[16]</strong></sup></a></em></p>
<p>Şeriatı yanlış anlayan bu bedbaht cahil, şeriatın manası­nın &#8220;ameli kendisi için değil de Allah için yapmak gerektiği&#8221; şeklinde olduğunu zannederler. Böyle birinin durumu, perhiz yapmayıp &#8220;Onun tavsiyelerine uysam da uymasam da doktora ne?&#8221; diyen bir hastaya benzer. Bu söz doğrudur fakat hastanın sonunu getirir. Doktorun hastanın perhiz yapmasına ihtiyaç duyması değil, hastanın perhiz yapmaması kendi sonunu getirecektir. Doktor ona kılavuzluk etmiş ve yol göstermiştir. Kılavuz bundan ne zarar görür ki onun sonu olsun? Nasıl ki bedenin hastalığı bu dünyanın yok olmasının sebebi ise, kalbin hastalıklı oluşu da o dünyanın bedbaht olmasına sebebiyet verir. Nasıl ki ilaç ve perhiz bedenin sağlıklı kalmasını sağlıyor ise; itaat, marifet ve günahlardan sakınmak da kalbin sıhhatini temin eder. Bu durumu Allah Teâlâ şöyle bildirmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Yalnızca selim bir kalple Allah&#8217;a gelen kimse kurtuluşa erer.&#8221;<sup>17</sup></em></p>
<p><em>Dördüncü sebep,</em> şeriatı başka bir açıdan yanlış anlayan ki­şilerin cehaletidir. Böyle kimseler derler ki:</p>
<p>Şeriat, kalbi öfkeden, şehvetten ve riyadan temizleyin diyor; bu ise mümkün değildir. Çünkü insan bunlarla yaratılmıştır. Böyle bir talep, bir kimsenin siyah bir kilimin beyaza çevril­mesini istemesiyle aynı anlama gelir. Sonuç olarak, öyle bir işle meşgul olmak imkânsızı talep etmek demektir.</p>
<p>Gelgeldim bu ahmaklar şeriatın böyle emretmediğini bi­lememişler. Bilakis şeriat, öfke ve şehveti terbiye etmeyi ve onları öyle bir halde tutmayı emretmiştir ki ne şeriata ne de akla üstün gelmesin, azgınlaşmasın, şeriatın sınırlarını ko­rusun. Büyük günahlardan uzak dursun ki küçük günahları affedilsin ve bağışlansın. Bu mümkündür ve pek çok kimse bunu yapmak hususunda muvaffak olmuştur.</p>
<p>Nitekim Hz. Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem)</em> de <em>&#8220;Öfke ve şehvet kesinlikle olmamalıdır.&#8221;</em> demedi. Kendisinin dokuz hanımı vardı ve &#8220;Ben bir insanım; insanlar nasıl öfkelenirse, ben de öyle öfkelenirim&#8221; demiştir. Hak Teâlâ da bu hususta şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Onlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.&#8221;<sup>18</sup></em></p>
<p>Böyle buyurmak suretiyle öfkesini yutan kişiyi övmüştür; Öfkesi olmayan kimseyi değil.</p>
<p><em>Beşinci sebep,</em> Hak Teâlâ&#8217;nın sıfatlarını anlayamayan kimse­lerin cehaletidir. Böyleleri derler ki:</p>
<p>Allah Teâlâ Rahim&#8217;dir, Kerîm&#8217;dir. O, sahip olduğu her sıfatla bize karşı merhametlidir.</p>
<p>Oysa onlar Allah Teâlâ&#8217;nın Kerîm olduğu gibi aynı zamanda da azabının şiddetli olduğunu bilmezler. Bunlar, Allah Kerîm ve Rahîm olduğu halde bu dünyada birçok insanı bela, hastalık ve açlık içinde tuttuğunu görmezler. Yine bilmezler ki, insan­lar ekip biçmeden, ticaret yapmadan bir şey elde edemezler; çaba göstermeksizin ilim sahibi olamazlar. Öte yandan bu kimseler, dünyalık elde etmek hususunda hiç kusur etmeyip &#8220;Allah Kerîm&#8217;dir, Rahim&#8217;dir; ticaret yapmadan, ekip biçmeden bize rızık verir.&#8221; de demezler. Oysa Allah bu hususta şöyle buyurmak suretiyle rızık vereceğini garanti etmiştir.</p>
<p><em>&#8220;Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah&#8217;a ait olmasın. &#8220;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><strong>[19]</strong></sup></a></em></p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurarak ahiret işlerini insanın ameline bağlamıştır:</p>
<p><em>&#8220;İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[20]</strong></sup></a></em></p>
<p>Dolayısıyla bu durumda olanlar Allah&#8217;ın keremine ger­çekten iman etmedikleri için dünya ve dünyalık peşinden koşmaktan el çekmezler. Ahirete dair &#8220;Allah Kerim&#8217;dir&#8221; şeklindeki sözleri ise sadece dillerinde kalır. Bu tür sözleri, şeytanın telkini olup hiçbir temele dayanmaz.</p>
<p><em>Altıncı sebep,</em> kendisiyle gurur duyup aldanan kimsele­rin cehaletidir. Bunların aldanış ve kendini beğenmişlikleri şöyledir:</p>
<p>Biz öyle bir makama ulaştık ki artık günah bize zarar vermez; dinimiz o kadar geniştir ki kirlenmez ve necaset kabul etmez.&#8221; derler. Bu ahmakların çoğu, öyle zayıftırlar ki biri onların haşmetini bir sözle zedelese yahut bencillik­lerini kıracak olsa, ömür boyu o kişiye düşmanlık ederler. Arzuladıkları bir lokma onlara verilmese, dünya kendileri­ne dar ve karanlık gelir. Erlikte henüz iki külle olgunluğa erişmemiş olan bu eblehler, böyle sözler söylemekten nasıl korkmazlar? Onların bu tür iddialarının doğru olduğu nasıl kabul edilebilir?</p>
<p>Faraza biri düşmanlık, şehvet, riya ve öfkenin semtine uğ­ramadığı bir kimse haline gelse, yine de bu iddiası sebebiyle gurura kapılmış demektir. Çünkü onun mertebesi peygam­berlerin mertebesini aşmış değildir. Peygamberler bir hata ve kusur sebebiyle ağlayıp inler ve tövbe ile meşgul olurlardı.</p>
<p>Sıddık olan sahabeler küçük günahlardan bile sakınır, hatta birtakım helal şeylerde şüphe duyacak olsalar onlardan dahi kaçınırlardı. Peki, bu eksik akıllılar neye dayanarak şeytanın tuzaklarına düşmediklerini ve kendi mertebelerinin peygamberlerin ve sıddıklarm mertebesinden üstün olduğu­nu zannediyorlar?</p>
<p>Eğer &#8220;Peygamberler de böyleydi; ancak yaptıkları, in­sanların menfaati içindi.&#8221; derlerse, o halde neden kendileri de insanların menfaati için aynı şeyleri yapmıyorlar? Zira böylelerine bakıp da onlar gibi gururlanan kimse helak olur.</p>
<p>&#8220;Başkasının helak olması bana zarar vermez&#8221; diyorlarsa, o halde neden bu durum, Peygamber&#8217;i <em>(sallallâhu aleyhi ve s</em><em>ellem)</em> rahatsız ediyordu? Eğer zarar vermiyorsa, Peygamber neden kendini takva eziyetine maruz bıraktı ve sadaka olan bir hurmayı bile ağzından çıkarıp attı? O hurmayı atmayıp yeseydi, bunun insanlara ne zararı olurdu? Nitekim onu yemek herkese mübahtı. Şayet bu bir zarar teşkil ediyorsa, neden o kıt akıllılar, nebiz kadehlerinin kendilerine zarar vermeyeceğini düşünüyorlar?</p>
<p>Sonuç olarak böyle düşünenlerin mertebeleri Hz. Peygamber&#8217;in mertebesinden daha üstün değildir. Aradaki fark yüz kadeh içkinin verdiği zararm bir hurmanınkinden daha fazla değildir.</p>
<p>Böyleleri kendilerini yüz kadeh şarabm kirletmediği bir derya; Peygamberi <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem)</em> de bir hurmayla kirlenen küçük bir kâse su mesabesinde görürler. Madem durum budur, öyleyse şeytan onlarm sakallarıyla oynar ve dünyanın aptalları da onları maskara eder. Akıl sahiplerinin bu tür kimseler hakkında herhangi bir söz sarfetmesi veya onlara gülmesi bile beyhude bir uğraştır.</p>
<p>Din büyükleri ise, kişinin hevasına boyun eğmemesi ve onu kontrol altına alması gerektiğini bilen kimselerdir. Çünkü nefsinin esiri olan ve onun hükmü altına giren kimse, aslında insan olarak nitelenmeye layık değildir; hatta o, bir hayvan­dan farksızdır. Bu nedenle din büyükleri nefsin kurnaz ve aldatıcı olduğunu, sürekli yalan yere iddiada bulunduğunu, &#8220;Heva benim hükmüm altındadır, hâkim olan benim&#8221; şeklin­de asılsız sözler söylediğini bilirler. Bundan dolayı hevadan delil isterler. Elbette söylediği sözlerin doğruluğunun tek delili kendi başına buyruk olmayıp şeriatın hükmü altına girmesidir,</p>
<p>Şayet her zaman gönüllü olarak şeriata boyun eğiyor ise, doğru söylüyor demektir. Ancak sürekli ruhsat (dini kolay­laştırıcı hükümler) isteyip çeşitli tevil ve hilelere başvuruyorsa, velayet iddiasında bulunsa bile şeytanın kölesi olmuş demektir.</p>
<p>Böylelerinden söz konusu delili, son nefese kadar istemek gerekir; aksi halde kişi gurura kapılır, aldanır ve farkına var­madan helak olur. Nefsi bütünüyle şeriatın emrine vermek ise, Müslümanlığın henüz ilk mertebesidir.</p>
<p><em>Yedinci sebep,</em> cehaletten değil, gaflet ve şehvetten kaynak­lanır. Bu ise, daha önceki şüphelerden hiçbirini duymamış bir grubun ibahatinden yani her şeyi mübah görmelerinden ibarettir. Zira bunlar, ibahat yolunda giden, fesat çıkaran ve yaldızlı anlamsız sözler söyleyen, tasavvuf ve velilik iddiasın­da bulunup sufi kisvesine bürünen başka bir grubu görürler. Bunların tabiatında da şehvet ve tembellik baskın olduğu için gördükleri bu durum tabiatlarma hoş gelir ve tembellik galebe çalar. Ancak, fesat çıkardıktan sonra &#8220;Bu yaptığımız­dan ötürü bir ceza göreceğiz&#8221; demeye rıza göstermezler ki o fesatları gönüllerine acı gelsin. Bilakis &#8220;Bu bir fesat değildir; bize iftira ve boş bir sözdür.&#8221; derler.</p>
<p>Hal böyleyken onlar, ne &#8220;iftira&#8221;nın ne de &#8220;söz&#8221;ün anlamını bilirler. Böyleleri gafilveşehvet dolu kimseler olup şeytan onlar üzerinde dilediğini yapar. Şüpheleri yalnızca &#8220;söz&#8221;den kaynaklanmadığı için sözle ıslah edilmeleri de mümkün değildir. Bu tür insanların çoğu, Hak Teâlâ&#8217;nın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdir:</p>
<p><em>&#8220;Biz onların kalplerine perde koyduk ki anlamasınlar, kulaklarına ağırlık koyduk ki duymasınlar. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.&#8221;21</em></p>
<p><em>&#8220;Sen Kur&#8217;an&#8217;da Rabbinin birliğini anınca onlar, canları sıkılmış vaziyette arkalarını dönüp nefretle kaçarlar.&#8221;22</em></p>
<p>Madem durum bundan ibarettir, öyleyse böylelerine kılıçla muamele etmek delille konuşmaktan daha evladır.</p>
<p>Buraya kadar anlatılanlar ibahat ehlinin rezilliklerini an­latmak için kafidir. Hâsılı bu bölüm altında dile getirilen hataların sebepleri ya insanın kendi nefsini ya Allah&#8217;ı ya da kendisinden Allah&#8217;a uzanan yolu yani şeriatı bilmemekten kaynaklanır.</p>
<p>Cehalet, insanın tabiatıyla uyumlu bir hususta ortaya çık­mışsa giderilmesi daha güç olur. Bu nedenle, bazı insanlar hiçbir şüphe taşımadan ibahat yolunu seçerler ve &#8220;Biz şaşkm ve kararsız kimseleriz&#8221; derler. Onlara &#8220;Hangi konuda ka­rarsızsınız?&#8221; diye sorulsa, cevap veremezler. Çünkü onların ne bir arayışı ne de şüphesi vardır. Böylelerinin durumu, bir doktora gidip &#8220;Hastayım&#8221; diyen ama rahatsızlığının ne olduğunu söylemeyen kimseye benzer. Hastalığın ne olduğu tespit edilmeden tedavi de mümkün olmaz. İyisi mi böyle kimselere &#8220;Hangi konuda tereddüt edersen et, ancak senin yaratılmış olman ve yaratıcının her şeye kadir, alim ve her istediğini yapabilen biri olduğu hususunda şüphe duyma.&#8221; demektir.</p>
<p>Burada ifade edilen mana, daha önce detaylı bir şekilde açıkladığımız deliller vasıtasıyla onlara gösterilmelidir.</p>
<p>İmam Gazali &#8211; Kimyâ-yı Saadet Serisi 1 ,Hakiki Mutluluk Sırrı,syf:59-87</p>
<p>1 insan, 76/1.</p>
<p>2 Buhârî, Tevhid, 55 (nr. 7553).</p>
<p>3 Buhârî, Edeb, 18 (nr. 5999).</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[4]</a> Buhârî, Isti&#8217;zân, 1 (nr. 6227).</p>
<p>5.Yunus,10/3</p>
<p>6.En&#8217;am,6/75-78</p>
<p>7.En&#8217;am,6/75</p>
<p>8.A&#8217;raf,7/54</p>
<p>9.En&#8217;am,6/76</p>
<p>10.Necm, 53/30.</p>
<p>11.Maide,5/18.</p>
<p>12.A&#8217;la,87/14-15</p>
<p>13.Talak,65/1</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[14]</a> Fâtır, 45/18.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[15]</a> Ankebut, 29/6.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[16]</a> Fussılet, 41/46.</p>
<p>17.Şuarâ, 26/89.</p>
<p>18.Âl-i Imrân, 3/134.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[19]</a> Hûd, 11/6.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[20]</a> Necm, 53/39.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/">Hak Teala’yı Bilmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeriat Nedir? Şeriatta El Kesmek, Kafa Kesmek Var mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve El Kesme]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve Kafa Kesme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27624</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şeriat kavramı, İslâm karşıtı kimseler tarafından sürekli kötülenen, üzerinde karalama propagandası yapılan bir kavramdır. Bu sebeple şeriata karşı olduğunu söyleyenler genellikle neye karşı olduğunu bilmeyen kimselerden oluş­maktadır. Şeriat, Allah&#8217;ın kullarına yönelik din olarak vaz ettiği düzen; namaz, oruç, hac ve buna benzer ibadetler gibi kesinkes yapmalarını emrettiği ibadetlerden müteşekkil bir nizamın adıdır.[251] Bunun dışında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/">Şeriat Nedir? Şeriatta El Kesmek, Kafa Kesmek Var mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Şeriat kavramı, İslâm karşıtı kimseler tarafından sürekli kötülenen, üzerinde karalama propagandası yapılan bir kavramdır. Bu sebeple şeriata karşı olduğunu söyleyenler genellikle neye karşı olduğunu bilmeyen kimselerden oluş­maktadır. Şeriat, Allah&#8217;ın kullarına yönelik din olarak vaz ettiği düzen; namaz, oruç, hac ve buna benzer ibadetler gibi kesinkes yapmalarını emrettiği ibadetlerden müteşekkil bir nizamın adıdır.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[251]</sup></a> Bunun dışında “dinde izlenilen yol” şek­linde de tarif edilmiştir.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[252]</sup></a> Tariflerden de anladığımız üze­re şeriat, Allah (c.c)’nin yarattığı insanoğluna dünyada nasıl hareket etmesi gerektiğini öğrettiği, gönderdiği dini nasıl yaşaması gerektiğini bildirdiği ve tepeden tırnağa hayatı düzenleyen hükümlerinin tamamım ihtiva eden bir kav­ramdır. Yani şeriat, Allah (c.c)’nin dini, hükümleri; emirleri ve yasakları demektir. Bu sadette Rabbimiz Hz. Peygamber ’e ve onun şahsında bütün bir ümmete şunu emretmek­tedir: <em>“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma?<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup><strong>[253]</strong></sup></a></em></p>
<p>Sosyal hayattan aile hayatına, iş dünyasından kişisel dav­ranışlara varıncaya kadar hayatm hemen bütün şubelerini düzenlemeyi ifade eden şeriat kavramını bu ulvî manadan soyutlayıp sadece hırsızın elinin kesilmesi veya adam öl­dürenin öldürülmesi cezalarıyla tanımlamak, koca bir filin sadece hortumuyla tarif edilmesinden farksız bir cehalettir. Hayatm tüm alanlarım şekillendirmeyi gaye edinen bir ni­zamın elbette ki bu hayatm bir gerçeği olan suçlarla ilgili çeşitli yaptırım kanunları da olacaktır. Bugün dünya ge­nelinde şeriat dışındaki yönetim biçimleri bundan farksız mıdır? Yani, şeriatı kötüleyenlerin hayranlıkla bahsettikleri batı kaynaklı hükümlerde hırsıza gül verilmesi, caninin çe- lenkle karşılanması mı vardır?</p>
<p>Şeriatta hırsızın elinin kesilmesi var mı? Evet var, fakat bu durumun bugün “şeriat; eşittir, hırsızın elinin kesilmesi” şeklinde algılanıyor oluşu tamamen aleyhte yürütülen bir algı operasyonunun sonucudur. Zira şeriat diye isimlen­dirdiğimiz bu düzen içerisindeki adalet algısını, imtiyazın yasaklanmasını, liyakat esaslı yönetimin yeğlenmesini, hay­vanların haklarına varıncaya kadar tüm canlıların hakları­nın titizlikle korunmasını, suç oranlarının minimize edil­mesini hedefleyen kanunlar bütününü, güçlünün güçsüzü ezdiği ve paranın sürekli belli bir burjuva kesiminin elinde döndüğü haksız düzenin engellenmesini konuşmaksızın şe­riatın malın korunması ilkesine yönelik caydırıcı maksatla vaz ettiği el kesilme cezasını sürekli gündem yapmak art niyetli bir tutumdur. İslâm karşıtı kliklerin profesyonelce yü­rüttükleri algı yönetimi sebebiyle bugünün insanı hakkında bilgi sahibi olmadığı şeriatla ilgili &#8220;kötü fikir&#8221; sahibi olma talihsizliğine maruz bırakılmış durumdadır. Meseleyi biraz daha somutlaştırma sadedinde soruda zikredildiği için el kesme konusu üzerinden biraz detaylandırma yapalım:</p>
<p><strong>Şeriat ve El Kesme</strong></p>
<p>İslâm karşıtları, şeriatın el kesme hükmünü bugüne dek öylesine manipüle etmişlerdir ki duyan da şer&#8217;î bir düzende, görevlilerin ellerinde satırla gezdiklerini ve el kesmek için adam aradıklarını zannedecektir. Oysa tam tersi, şeriatın el kesme hükmünün hangi çerçevede gerçekleştiği ve bunun icra aşamasına geçebilmesi için aranan şartların neler oldu­ğu incelendiğinde, ilgili hükmün daha çok hırsızlıktan alı­koymak maksatlı caydırıcı bir uygulama olduğu rahatlıkla görülecektir.</p>
<p><em>“Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir&#8217;’<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup><strong>[254]</strong></sup></a></em> ayetinin nasıl uygulan­ması gerektiğini Hz. Peygamber (sav) beyan ederek ümme­tine öğretmiştir. Bu bağlamda ilgili öğretilere dayalı olarak mezhep ulemamız da hırsızın elinin kesilmesi eyleminin hangi şartlara bağlı olarak gerçekleşeceğini sistematik şe­kilde anlatmışlardır. Meseleyi daha iyi kavrayabilmek için hırsızın elinin kesilmesi için gerekli görülen şartlan şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li>
<blockquote><p>Mükellef olmalıdır. Çocuğa ve aklı yerinde olmayan kim­selere hırsızlık haddi uygulanmaz.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalan kişi, hırsızlığın haram olduğunu biliyor olmalıdır, c. Çalan kişi, çaldığı malın bir başkasına ait olduğunu bile bile o malı çalmış olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Şiddetli açlık ve helak edici bir durum gibi bir zaruret olmaksızın çalmış olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalan kimse ile malı çalman arasında babalık-oğulluk gibi bir yakınlık olmamalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalan kişinin çaldığı malda mülkiyet şüphesi bulunmamalıdır. Buna göre bir kişi ortak olduğu malda hırsızlık yaparsa kendisine had uygulanmaz.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Malı çalınan kimse belirli bir kişi olmalıdır. Kimin oldu­ğu belli olmayan bir malı çaldığından dolayı bir kişiye had uygulanmaz.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalınan mal da “mütekavvim” diye tabir ettiğimiz, in­sanların istifade edebileceği meşru bir mal olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Hakeza çalınan mal, korunaklı bir mekândan çalınmış olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Aynı şekilde çalınan mal hırsızlık nisabına ulaşıyor ol­malıdır. Buna göre çalınan malın 1 dînâr/takribi 4 gr. altın para veya on dirhem/ yaklaşık 28 gr. gümüş para olması gerekir. Veya bu ikisine denk gelen bir mal ya da para olmalıdır.<sup>255</sup></p></blockquote>
</li>
</ol>
<p>İmdi, bu gibi şartlar çerçevesinde ele alınan ve en ufak bir şüphenin bulunmasıyla düşen bu gibi cezaî uygulamaların şeriat tarafından el kesmeye bahane arama gibi uygulan­dığını iddia etmek nasıl bir bühtandır? Evet, şeriatın bir başka kaidesi de hadlerin şüphelerle def edilmesi gerektiği­dir. Bunun bir hikmeti de kulun kendi iç dünyasında tövbe etmeye fırsat bulup bu günaha bir daha düşmemeye karar vermesini sağlamaktır.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[256]</sup></a> Bu sebeple olmalı ki Hz. Ömer(r.a)’ın, bazı şüphelere dayanarak bir cezaî işlemi uygula­mamak, şüphelere dayalı bir ceza uygulamaktan bana daha sevimlidir.” dediği nakledilmektedir.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[257]</sup></a> Yukarıda saydığımız şartların var olması gibi genel zemin oluşmadan hadlerin uygulanamayacağım söyleyen bir sistemi, ceza vermek için bir bahane arayan bir düzen gibi göstermeye çalışmak, şe­riatı bilmeyen cahillerin ve şeriat karşıtlığını seciye edinmiş bedbahtların işidir. Hırsızlık vakalarım minimum sayılara indirecek olan bu gibi caydırıcı uygulamalar, elbette ki top­lumun yararı ve iç huzurunu tesis etme amacına matuftur. Ayrıyeten bunları uygulayacak hakimin inisiyatif kullanma­sı ve davanın kesinlik kazanması söz konusu olmadan bu gibi hadleri uygulaması kesinlikle söz konusu olmayacaktır.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[258]</sup></a></p>
<p>öyleyse şeriatta, -ancak gerekli şartlar oluştuğunda- hırsızın elinin kesilmesi uygulaması vardır ve bundan tedirgin olması gerekenler de sadece hırsızlardır.</p>
<p><strong>Şeriat ve Kafa Kesme</strong></p>
<p>Şeriat meselesi konu edildiğinde dillendirilen karşıt argümanlardan biri de “kafa kesme” ifadesidir. İslâm ın cihâd ahkâmında yer alan bazı hükümlerinden önüne ge­leni doğramak” gibi manalar anlayan sığ zihniyet, şeriatın gelmesiyle sokaklarda kelle alınacağı zannına kapılmışlar­dır. Oysa İslâm, savaşmayı, insan öldürmeyi -belli bir nizam çerçevesinde, devlet bünyesinde- uygulanacak bir ameliye olarak görmektedir. Nasıl ki bugün belli devletlerin savaş ilan edebilmesi, insan öldürmeye geçit verebilmesi için farklı stratejileri varsa, Allah (c.c)’nin kanunları anlamında­ki şeriatın da bu minvalde vaz ettiği hükümler vardır. Bu şartlar oluşmadan şer‘î bir devletin savaşa girmesi de insan öldürmesi de söz konusu olamaz.</p>
<p>Ne var ki Müslümanlar olarak yaklaşık 2 asrı aşkın za­mandır yaşadığımız buhranlar ve şer! bir devlet çatısından yoksun oluşumuz, şeriatı temsil iddiasıyla kendi mezhep ve ideolojilerince adam öldürmeyi cihâd diye lanse eden fark­lı hiziplerin çıkmasına sebep olmuştur. Hiç kuşkusuz bu akımların başında da DAEŞ gibi bazı örgütler yer almakta­dır. Bu tür örgütlerin farklı zamanlarda medyaya da yansı­yan kafa kesme görüntüleri, şeriatın böyle uygulamalardan müteşekkil bir sistem olduğu düşüncesini oluşturmak iste­yenler için bulunmaz malzeme olmuştur. Durumun özeti şu şekildedir:</p>
<p>“Düşman askerlerinin kafalarının kesilerek öldürülme­sini geniş bir şekilde ele alarak inceleyen; ayetlerden, ha­dislerden ve bazı alimlerin sözlerinden deliller ileri süre­rek bunun meşruiyetini savunanlardan biri Ebu Abdullah el-Muhacir ismiyle bilinen Mısırlı Ali Abdurrahman el-A- liy’dir. Cihatçı Selefi çevreler tarafindan saygıyla karşılanan ve küresel cihatçı Selefîliğin önemli teorisyenlerinden biri kabul edilen el-Muhacir <em>Fıkhu’d-Dima</em> (Kan Akıtmanın Hükmü) ismiyle kaleme aldığı hacimli kitabında kendi ci­hat anlayışım, bununla ilgili meseleleri detaylı bir şekilde anlatmıştır. Onun bu kitabı, Irak ve Suriye’de faaliyet yü­rütmekte olan bazı silahlı örgütler tarafindan <em>Mesâil min<br />
fikhi<sup>f</sup>bcihad</em> ismiyle defalarca basılarak örgüt mensuplarına dağıtılmıştır. (Ebu Heniyye ve Ebu Rumman, 2015: 32-33)</p>
<p>Esir alınan düşman askerlerinin boyunlarının vurularak öldürülmesini caiz gören kaynaklardan biri de DAEŞ&#8217;te ci- had stratejisi, mücadele yöntemi vb. konuları belirlemekle yükümlü olan İslam Devleti Araştırma ve İnceleme Ofisi­nin hazırladığı <em>el-Mesailu’l-Ciyad fî Fıkhi’l-Cihad</em> isimli kitaptır. Örgüte yeni katılan elemanlara mücadele yöntemi konusunda kısa ve öz bilgiler sunmak üzere 2016 yılında hazırlanan bu kitapta da (el-Mesailu&#8217;l-ciyad, t.y: 4) el-Mu- hacir ın bu meselede delil gösterdiği ayetler ileri sürülerek muharip düşman askerlerinin boyunlarını vurmanın caiz olduğu iddia edilmiştir.”<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[259]</sup></a></p>
<p>Sahipsiz kalan Müslümanları bağlayıcı fetva makamının yokluğundan dolayı maruz kaldığımız bu içler acısı durum­da böylesi manzaralarla karşılaştığımızda &#8220;İslâm böyle bir şey değil” savunumuzu belli bir zaman sonra &#8220;her şeyi tevil ediyormuşuz” gibi algılayanlar, bu zamanın Müslümanla- rını insaf çerçevesinde anlamaya çalışmalıdırlar. Uygula­yamadığınız bir dinin istismar edildiğini görmenin verdiği acıyla bir de İslâm&#8217;ın medyaya yansıyan görüntülerdeki gibi kafa kesme dini olmadığını anlatmaya çalışma ıstırabımız modern çağın en büyük hafakanlarından biri olsa gerektir.</p>
<p>Ez cümle İslâm&#8217;ın her şart ve koşulda barış dini oldu­ğunu söylemiyoruz. Şeriat her daim dayak yemek, zulme maruz kalmak, düşmana gül atmak değildir elbette. Böylesi bir nizam ne gerçekçi olabilir ne de gerçek. Bilakis şeriat,her şeyin yerli yerinde olması gerektiğini savunan; barış za­manı barış, savaş zamanı da savaşı savunan ve şer&#8217;î devlet bünyesinde -yeri geldiğinde- kelle alınmasını da öngören bir sistemin adıdır. Fakat bu, &#8220;şeriat; eşittir, kafa kesmek” demek değildir. Bu iki durum arasındaki farkı anlayabilmek de çok zor olmasa gerektir.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:215-222</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>251.Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, <em>Kitâbu’l- ‘Ayn,</em> Mektebetu’l-Hilâl, 1/253.</p>
<p>252.Seyyid Şerif Cürcânî, <em>et-Ta&#8217;rifât,</em> Dârul-Kitâbil-Arabî, Beyrut, 1405,<a href="#_ftnref76" name="_ftn76"></a>Baskı: 1, s. 167.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[253]</sup></a> Câsiye, 18.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[254]</sup></a> Mâide, 38.</p>
<p><sup>255.</sup> Tafsilat için bkz. <em>el-Mevsû‘atu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye,</em> Vizâre-tu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, 24/295.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[256]</sup></a> Abdullah bin Abdurrahman bin Salih Ali Bessam, <em>Teysîru’l-Allâm Şerhu Umdeti’l-Ahkâm,</em> Mektebetu’s-Sahâbe, Kahire, 1426, Baskı: X, s. 654.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[257]</sup></a> Ali el-Kârî, <em>Mirkâtu’l-Mefâtîh,</em> Dârül-Fikr, Beyrut, 2002, Baskı: I, Vl/2344.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"></a>258.“ Ali b. Muhammed el-Mâverdî, <em>el-Ahkâmu’s-Sultâniyye,</em><strong> Mektebetu </strong>Dâri İbn Kuteybe, Kuveyt, 1989, R<u>asta-</u>1, <sub>s</sub>. 285.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[259]</sup></a> Prof. Dr.Enver Arpa,İslama Göre Muharip Esirlerin Boyunlarını Vurma Meselesi,The Journal of Academic Social Science Studies,2019, Sayı:75,syf:266-267</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/">Şeriat Nedir? Şeriatta El Kesmek, Kafa Kesmek Var mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niçin ? Niçin ? Niçin ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:32:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriattan Korkanlara Necip Fazıl'ın Cevabı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin ? Niçin ? Niçin ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7913</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm ve Şeriat mefhumlarından niçin korkuyorsunuz? Siz, küfür rahipleri! İslâm ve Şeriat mefhumlarını, niçin tarafımızdan karşılığı olan bir fikir meselesi olarak değil de, çocukların, izahsız ve cevapsız umacı ruhiyatı içinde görüyorsunuz? Bizim bu mevzuda söyliyeceğimiz ve dünya çapında izahına girişeceğimiz sözümüz var da, sizin verebileceğiniz cevap niçin yok? Yoksa bu iki mefhum, sizce, ananızı ve babanızı öldürmüş ve ocağınıza [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/">Niçin ? Niçin ? Niçin ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7914" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n.jpg" alt="Niçin ? Niçin ? Niçin ?" width="407" height="305" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n.jpg 720w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 407px) 100vw, 407px" /></a></p>
<p>İslâm ve Şeriat mefhumlarından niçin korkuyorsunuz? Siz, küfür rahipleri! İslâm ve Şeriat mefhumlarını, niçin tarafımızdan karşılığı olan bir fikir meselesi olarak değil de, çocukların, izahsız ve cevapsız umacı ruhiyatı içinde görüyorsunuz?</p>
<p>Bizim bu mevzuda söyliyeceğimiz ve dünya çapında izahına girişeceğimiz sözümüz var da, sizin <span class="text_exposed_show">verebileceğiniz cevap niçin yok? Yoksa bu iki mefhum, sizce, ananızı ve babanızı öldürmüş ve ocağınıza incir dikmiş iki kaatilin ismi midir?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Bu halinize sebep, İslâm ve Şeriat mefhumlarını, bir zamanlar, bizzat İslâm ve Şeriate zıt anlayışla temsil edenlerin sebep oldukları felâketler ve kötü misallerse, sizden evvel dinin mahkûm ettiği ve edeceği o sakîm zihniyeti suçlu bulacağınıza, niçin İslâm ve Şeriati suçlu buluyorsunuz?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Bütün kanunlarınız ve ölçüleriniz hakkında isteyen, kendi şahsî mide gurultusunu bile esas tutarak<br />
bir kıymet hükmü koyabilirken, niçin sadece İslâm ve Şeriat böyle bir hak ve selâhiyetten memnû<br />
tutuluyor?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Sâf ve hakikî kanun anlayışında; İslâmı medhetmekle, temel devlet nizamlarının onunla değiştirilmesini istemek arasında, eve girmesi yasak edilmiş bir kadının «içeriye girsin» demeksizin güzelliğini ve doğruluğunu övmek gibi, biri fiille teşvik ve öbürü sadece tefekkür ve tasavvur plânında tecelli gibi muazzam bir fark varken bu mevzuda «gık!» diyenin 163 numaralı torpile çarptırılışındaki facia nedir? Yasak olan, fiilî teşvik veya fiile teşvik halinde Müslümanlık mıdır? Eğer Müslümanlık yasak değilse; bir mü’minin kendi dâvasını «kanunlarınızı buna uydurun!» demeden savunmasından daha tabî ne olabilir?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Bu toprağın sahipleri, üzerinde dolaşan 33 milyon insanı mı, onu idare eden 3300 kişi mi, yoksa altında yatan 3 milyar 300 milyon Türk mü? bir memleketin hakikî sahiplerini, kendi öz ruh kökünden utandırmaya ve bu ruh kökünün hükümleri üstünde söz söylemeyi suç saymaya kadar giden bir ölçü, eğer o memlekete dışarıdan musallat bir işgal rejimine ait değilse, hangi idare şekline bağlanabilir? Hele demokrasya iddiası güdülen bir âlemde, Firavunlar asrının bile tanımadığı bu hürriyetsizlik havası; ve söz, tebliğ ve telkin hürriyetini tahdit edici şekiller, ne demektir? Şapkasının biçiminden potininin bağına kadar taklit ettiğiniz Amerikada Protestanlığın ağzına böyle bir gem vurulsa, yahut vurulacağı ihtimalinden bahsedilse, yahut da böyle bir mevzu açılıp açılamıyacağı sorulsa, acaba ne olur?</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Sizin, ey ilericiler, kanunlarınız ve ölçülerinizle cihan demokrasyasında vaziyetiniz, hiçbir fikir hakkını kanun dışı saymayan bu âlemde doğrudan doğruya kanun dışı sayılmanız olabilir! Biz, sağ, sol, bu tâbirlerden hiçbir şey anlamayız. Biz sade ve elhamdülillâh Müslümanız. Bu defa da küfür adına çalışan ruhundaki erimez nasır bakımından, asıl takibi gereken yobaz sizsiniz! Siz, dini anlamamak ve nefsine uydurmak bakımından isimlendirdiğimiz dünün yobazı karşılık, onun tersi ve aksülâmeli olan, halis ve mükemmel küfür yobazlarısınız! Ve elinizde demokrasya, iğneli fıçıda oturttuğunuz milletin, «Egemenlik Ulusundur» levhası altında, içinden kan ağlama ve dışarıya karşı gülümseme ve mutlu görünme işkencesinden başka bir şey olmamıştır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Necip Fazıl,İdeolocya Örgüsü</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/">Niçin ? Niçin ? Niçin ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akıl,Şeriat ve Nübüvvet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 15:02:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Geylani]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Dilaver Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7495</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akıl şimşeği inâyet ufuğundan, fikir gâyelerinin hudûdunun ötelerin&#8217;den çakan bir nûrdur. Onun ışıklar hidâyet aynasının cilâlı yüzüne  vurunca, sâhibi maddiyât karanlıklarında onun ışığıyla, onun aydınlatmasıyla yol bulur. Böylece onun talep kuşunun başarı kanatları kuvvetlenir ve teveccüh ettiği yönde felâh/kurtuluş sabâhı sökmeye başlar. Akıl ancak ezelî inâyet ağı ile avlanan bir gayb kuşudur. Nimetlerin bahşedildiği taraftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/">Akıl,Şeriat ve Nübüvvet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-7496" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11.jpg" alt="Akıl,Şeriat ve Nübüvvet" width="410" height="410" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></a><br />
Akıl şimşeği inâyet ufuğundan, fikir gâyelerinin hudûdunun ötelerin&#8217;den çakan bir nûrdur. Onun ışıklar hidâyet aynasının cilâlı yüzüne  vurunca, sâhibi maddiyât karanlıklarında onun ışığıyla, onun aydınlatmasıyla yol bulur. Böylece onun talep kuşunun başarı kanatları kuvvetlenir ve teveccüh ettiği yönde felâh/kurtuluş sabâhı sökmeye başlar.</p>
<p>Akıl ancak ezelî inâyet ağı ile avlanan bir gayb kuşudur. Nimetlerin bahşedildiği taraftan gelen bir vâriddir. Onun sıfatları mücevher gibidir. Nûrânî bir özü vardır. Semâvî bir melektir.</p>
<p>O senin rûhun için “Kutsal Rûh/Cebrâîl” mesâbesindedir. Senin kah binin, sırrının peygamberlerine yüce semâlarından vahiy indiren ve Rab- binden sana gayb hediyeleri getiren bir Cibrîldir. Sıfatının kesafeti onunla letafet bulur. Amel sedefin onunla cevherleşir. Adaletin ölçüsü ve hükmün dili odur. O cömertlik yolu ve hikmetler mâdenidir. Nimetlerin merkezi ve fikrin direğidir. Anlayışın rehberi ve sırrın tercümânıdır.</p>
<p>Şerîat; takdirin kesin hükmüdür. Risâletin hâkimi onun şâhididir. Onun izzet sultânı kemâl ve beka devletinde tektir. Hikmet melikleri onun celâlinin heybetine itaat ederek boyun eğmişlerdir. Hüküm memleketleri<br />
onun iclâlinin azameti karşısında korkuyla eğilmişlerdir. Belâğat kuşları onun korusunda uçmuşlardır. İlim çocukları onun hidâyet ve irşâd sütüyle beslenmişlerdir. Onun kahredici gücünün kılıcı kendisine muhâlefet ve düşmanlık edenleri helâk eder. İslâm’ın sağlam delilleri onun himâye ipine sarılmışlardır. Her iki âlemin işleri onun etrâfında döner. İki dünyânın menzillerine ona sarılmak sûretiyle ulaşılır.</p>
<p>Nübüvvet; izzet/şeref nârlarından bir nûrdur. Kutsal Rûh’un/Cebrâîlin mührüyle mühürlenmiştir. Kuvveti kudret ile faaldir. Mânâsı güzellik bahçesidir. Zâhiri, Allâhu Teâlâ’nın âdetleri yırtan (hârikulâde) fiilleri ile desteklenmiştir. Bâtınında vahiy bulunur. O, Kutsal Rûh’un gözüdür. Ezel sırrının mânâsıdır. Kıdemin hükmünün neticesidir. Kaderin mânâsının dayanaklarının müşâhededir. Hayat sırlarının idrâk edildiği yerdir. Kıdem ile hâdisin birbirinden ayrıldığı mevkidir.</p>
<p>Vahiy; nübüvvet ufuğunda, risâlet feleğinden doğan taptâze bir dolunaydır. Risâlet onu Allâhu Teâlâ’nın kelâmından alır. Beraberinde Kutsal Rûh vardır. İlim tomarları onun önünde açılır. Sır defineleri onun önünde ortaya çıkarılır. Ebedî ilim hazînelerinin anahtarları ondan zuhur eder. Kâinât işlerinin haberleri ondan alınır. İlim, akıl, âlem, bilgi, şevâhid/ilham, rüsûm (zâhitî bilgi), îtilaf/ülfet, ihtilaf, mürekkeb/terkipli ve müsennâ/ i ikili uzaklıkların mesâfeleri onda katedilir. Onun hakikatinden vicdânî/derûnî bir mânâ ve sâdece açık bir vahiy yoluyla öğrenilebilen rabbânî bir sır keşfedilir.</p>
<p>O, kıdem hazîneleriyle gayb fezâlarını delen bir ezel posacısıdır. Memleket emininin eli altında olan ebed haberlerinin definesidir. O, ezel meclisinde kader kâtibi kimi yazdıysa ona peygamberlik fermânını getiren melek ordularınm kumandanıdır. Onun nûru (sâhibinin) kalbinin berrak aynasında parlar ve orada dünyâ ve âhiret ahvâli tafsilatlıca, hükümleri birer birer ve haberleri inceden inceye belli olur. Sonra vahyin ışıklarının parıltıları sâhibinin sır cevherinin parlak aynasına yansır ve onun inâyet gözü Rabbinin en büyük âyetlerini görür. “Refik-i A’lâ”ya (Cebrâîl) arkadaş olur. İşte o zaman Nebî, kalbinin nûru için bir kandilliktir. Kandillikte nübüvvet fânusu vardır; fânusta risâlet lambası&#8230; Risâlet lambası vahiy fitiline asılmış olan bir nûrdur. Vahiy, vahyedenin gayb sırrıdır.</p>
<p>Peygamberler ezel gaybı memesinin çocuklarıdır. Vahiy sırrına muhâtab olmuş kişinin (Cebrâîl’in) nedîmleridir/arkadaşlarıdır. Huzûr-ı kudsînin mukîmidir onlar. Hakk’ın elçileridir. Ufuk-ı a’lâ’da (en yüce ufukta) dikilen izzet revakları/direkleri ancak onların yücelikleri uğruna dikilir. En yüce makamda serilen şan yaygısı ancak onların şerefi ve heybetleri ile dokunmuştur. En şerefli kutsal savmaalarda/ibâdethânelerde oturan hiçbir nûrânî şahıs yoktur ki, peygamberlerin yüceliklerinden onun yanında bir celîs/arkadaş olmasın.En yüce tesbîhin gölgesine sığınmış hiç-bir mânevî lütûf yoktur ki, onların güzelliğinden onun yanında bir enîs olmasın! Kurbiyet makamlarına yükselmiş hiçbir sıddık yoktur ki, onun yükselişi onların kuvvetleriyle olmasın! Yolu Mevlâ’ya giden hiçbir velî yoktur ki, onların yolu onun yolu olmasın! Beşerin mükerremliğine işâret eden hiçbir ulu bayrak yoktur ki, onların şerefi o bayrağın direği olmasın. Kullar için inşâ edilmiş olan hiçbir yüce saray yoktur ki, binâsı Ibrâhîm (s.a.v.)’in binâsı (Kâ‘be) üzere olmasın!</p>
<p>[B]</p>
<p>“Seyr ilallâh” (Allâh’a seyr) ma‘rifet nûru nisbetinde gerçekleşir. Ma‘rifet ise aklın kuvveti nisbetinde olur. Akıl da “Biz taksim ettik defterindeki kişinin nasîbi kadardır.</p>
<p>Akıl ve şeiat, mü’minin kalp pencerelerine ışıklarıyla girmiş iki nûrdur. Onlar kalpte, suyun şarapla ve letâfetin rüzgârla karıştığı gibi bir- birleriyle karışmışlardır. Tıpkı rûh nûrunun ceset karanlığı üzerine mühürlendiği gibi, nebilerin şahsiyetleri de akıl aynasının parlak yüzeyine mühürlenmiştir. Akıl, fikir avcısıyla gayb göğünden gelen hikmet/hüküm kuşlarını avlamak için, kalp sırlarının bahçelerinde akan ruh sularının mecrâlarına yerleştirilmiş bir ağdır.</p>
<p>Nübüvvet, yakîne bitişik olan akıl gözü üzerinde mânevî olarak parlayan bir nûrdur. Bütün aydınlanma kabiliyetleri, ışıklarım ve ışıklarının parlaklıklarını ondan alır. Karanlığın sabâha ve bedenin rûha ulaşmak için gösterdiği infiâl ondan kaynaklanır. Bu nûr İlâhî cömertliğin, sırf lütfundan ve rahmetinin genişliğinden dolayı sûretlerin bâtınlarına ve bedenlerin sırlarına koymuş olduğu bir nûrdur. Akla, bir varlığın iki mahalle dönüşmesi ile oluşan zarûrî bir ilim giydirilmiştir; onda iki cevherin bir arazı bulunur; öyle iki cevher ki, birisi güzellerin en güzeli, diğeri çirkinlerin en çirkini.</p>
<p>Nübüvvet güneşi, nârlarım ve sırlarının feyezânını/taşkınlığını sâdece İlâhî emirler ile bunun için hazırlanmış akıl şehirleri üzerine gönderir.</p>
<p>Nübüvvet, Âdemoğullarından bazılarını ezelî irâde yollarında “Rab- bin dilediğini yaratır ve seçer” fermânı üzere yürüten gaybî bir hidâyettir.</p>
<p>Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/">Akıl,Şeriat ve Nübüvvet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bid&#8217;atlerin Kötülenmesi ve Bid&#8217;atçilerin Kötü Akıbetleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bidatlerin-kotulenmesi-ve-bidatcilerin-kotu-akibetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bidatlerin-kotulenmesi-ve-bidatcilerin-kotu-akibetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2015 23:26:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Bid'at Ve Bid'at Çıkarmanın Kötülüğü Hakkında Âyet Ve Hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Bid'atlerin Kötülenmesi ve Bid'atçilerin Kötü Akıbetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Heva ve Heves]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabihat]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat-ı Müstakim]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Kur'an'ın açıklayıcısı]]></category>
		<category><![CDATA[Selefi Salihin ve Tabiinlerden Bidat ve Bidatçinin Kötülenmesi Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6127</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Akıllı bir kimsenin bid&#8217;atler üzerinde düşündüğü zaman onun kötü bir şey olduğunu bileceği gayet açıktır. Çünkü bid&#8217;atlere uymak demek, sırat-ı müstakimden çıkmak ve cehalette ileri gitmek demek­tir. Bunu hem aklî ve mantıki delillerle hem de genel şer&#8217;î ve nakli delillerle açıklamak mümkündür, Akli olarak bid&#8217;atın kötülüğünü ortaya koymaya gelince bunun çeşitli yönleri vardır: 1-Dünyanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bidatlerin-kotulenmesi-ve-bidatcilerin-kotu-akibetleri/">Bid’atlerin Kötülenmesi ve Bid’atçilerin Kötü Akıbetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Akıllı bir kimsenin bid&#8217;atler üzerinde düşündüğü zaman onun kötü bir şey olduğunu bileceği gayet açıktır. Çünkü bid&#8217;atlere uymak demek, sırat-ı müstakimden çıkmak ve cehalette ileri gitmek demek­tir. Bunu hem aklî ve mantıki delillerle hem de genel şer&#8217;î ve nakli delillerle açıklamak mümkündür,</p>
<p><strong>Akli olarak bid&#8217;atın kötülüğünü ortaya koymaya gelince bunun çeşitli yönleri vardır:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Dünyanın başlangıcından bu güne kadar yapılan deney ve tecrübeler göstermiştir ki tek başına akıl kendi yararına olan şeyleri celbetmeye ve zararına olan şeyleri def etmeye yeterli değildir. Çünkü maslahatlar ve mefsedetler ya dünyevîdir veya uhrevidir.</p>
<p>Dünyevi olanları akıl, daha başlangıçta Allah tarafından ilk konuluşlarında tek başına ayrıntılı olarak elbette bilemez. Daha sonra ortaya çıkmış ve çıkacak olanları da tam olarak bilemez. Çünkü nelerin maslahat, nelerin mefsedet olduğu başlangıçta ancak Allah&#8217;ın bildirmesiyle bilinmiştir.</p>
<p>Çünkü Adem (a.s.) yeryüzüne indirildiği zaman dünyevi masla­hatlarını/menfaatlerini nasıl celbedeceğini biliyordu. Ancak kimileri de şöyle demektedir:</p>
<p><em>&#8220;Allah, Âdem&#8217;e bütün isimleri öğretti&#8221;[1]</em>ayetine göre Âdem başlangıçta bunları bilmiyordu. Bu isimleri öğrendikten sonra bilir hale geldi. O halde bu esnadaki öğrenme akla dayan­mayan bir öğrenmedir. Sonra onun neslinden gelenler de bu bilgileri ondan topluca miras olarak aldılar. Fakat akıllar bu ilk bilginin köklerinden yeni yeni bilgiler türettiler de bu bilgileri (sanki önceden ortada hiçbir şey yok iken) kendileri ürettiklerini zannettiler.</p>
<p>Başlangıçta Hz. Adem&#8217;e öğretilen temel bilgilere araya fetret, dönemleri girdikçe yeni yeni bilgiler ilave edildi: Çünkü fetret dönemlerinin maslahatları aynı istikamette cereyan etmedi. Çünkü o dönemlerde fitneler, karışıklıklar vardı, çeşitli yönlerden bozulmalar ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Şayet Allah Teala peygamberler göndermek suretiyle insanlara iyilik yapmasaydı onlar düzenli bir hayata ulaşamazlardı ve menfa­atlerine (mashalatlarına) en uygun olan bir durumda bulunmazlardı, öncekilerin ve sonrakilerin haberleri üzerinde düşünmekle bunu öğrenmek mümkündür. Uhrevi maslahatlara gelince, sebeplerinin ortaya konuluşu yönünden akıl ile kavranılmaları en zor olanlar şunlardır. Meselâ ibâdetler böyledir. Onlar, değil ayrıntılı olarak özet olarak (icmali) bile akılla bilinemezler.</p>
<p>Ahiret yurdunu, mutlaka bir gün o yurda gidileceğini ve onun, amellerin karşılığının görüleceği bir yurt olduğunu düşünüp tasavvur etmeye gelince akıl bunu duyularla hissetme imkanından uzaksa da, soyut olarak idrak edebilir.</p>
<p>Akıl sahipleri, âhiret ahvalinin şer&#8217;i naslara bakmaksızın mücer­ret akılla idrak edilebileceğini iddia eden felsefecilere aldanmasınlar. Mesele aslında onların dilleriyle iddia ettikleri gibi değildir. Çünkü insanoğluna her zaman peygamberler vasıtasıyle dinler ve şeriatler gönderilmiştir. Peygamberler ve peygamberlerin mesajını insanlara ulaştıranlar tarih boyunca her zaman bol miktarda var olmuşlardır. Bu süreç  Adem (a.s) ile başlamış ve Hz. Muhammed&#8217;in getirdiği bu şeriate kadar devam etmiştir.</p>
<p>Ancak şeriatın/dinin izleri silinmeye başladığı zaman Allah Teala insanlara yaratılış gayelerini -ki Allah&#8217;a kulluktur- beyan etmek üzere yeni bir peygamber göndermiştir. Şeriatin izlerinin kaybolmaya başladığı zaman ile daha sonra yeni bir şeriatin gönde­rilmesi zamanı arasında önceki şeriatten bilinen bazı esasların (bilgi veya inanç olarak) varlığını devam ettirmiş olması kaçınılmazdır.</p>
<p>İşte felsefeciler bu esaslara ulaştılar, onları veya onların bir kısmını yakaladılar ve bunları akıllarına uygun bir şekilde ortaya sürmek istediler, bu bilgileri dinin değil, aklın bir ürünüymüş gibi gösterdiler. Halbuki durum hiç de onların iddia ettikleri gibi değildir.</p>
<p>Akıl elbette bağımsız değildir. Temeli olmaksızın herhangi bir şeyi inşa edip ortaya koyamaz. O ancak istisnasız olarak önceden var olan bir temel üzere bilgiyi inşa eder, Ahiret ahvali hakkında önceden var olan bilgilerin vahiyden başka bir kaynağa dayanması mümkün değildir.</p>
<p>İleride inşaallah bu konunun açıklaması gelecektir.</p>
<p>Genel olarak, akıllar vahy olmaksızın kendi maslahatlarını tek başlarına kavrayamazlar. Bid&#8217;at çıkarmak bu esasa aykırıdır. Çünkü varsayımlar şer&#8217;î bir dayanak olamazlar.[2] Bid&#8217;atçilerin akla dayana­rak iddia ettikleri şeylerden başka ortaya koydukları bir şey yoktur.</p>
<p>Bid&#8217;atçi bid&#8217;atle amel etmesi sebebiyle bunun karşılığında arzuladığı sevabı elde edeceğinden emin değildir. Bu sebeple bid&#8217;at abesle iştigaldir/boş ve faydasız bir amel gibidir.</p>
<p>Şeriat kulların maslahatlarını korumak için gelmiştir, dersek bu böyledir.</p>
<p>Diğer görüşe göre ise bid&#8217;atçinin eline hiçbir şey geçmeyeceği daha da kesindir. Çünkü o zaman bid&#8217;at sadece bir ibadettir ve âmir tarafından memurun mecbur edilmesidir (Yani bid&#8217;atçinin kendisini şâri yerine koymasıdır.) Usûl ilminde açıklandığına göre aklın bu alanda yetkisi yoktur. Üstelik bid&#8217;atçi bir de, büyük arzularını gerçekleştirmede elindeki güvenilir olan bir yolu bırakıp güvenilmez bir yolu izlemektedir.</p>
<p><strong>2-Şeriat, eksiklik ve fazlalığa tahammülü olmayan bir mükem­mellikte gelmiştir.</strong></p>
<p><strong>Çünkü Allah Teala bu konuda şöyle buyurmak­tadır:</strong></p>
<p><em>&#8220;Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam&#8217;ı beğendim.&#8221;[3]</em></p>
<p><strong>İrbâd İbn Sâriye[4] hadisinde şöyle anlatılmaktadır:</strong></p>
<p>Bir gün Rasulullah (s.a) bize gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan bir öğüt verdi. Biz dedik ki:</p>
<p>Ya Rasulallah! Sanki bu bize veda eden birisinin öğüdü gibi geldi. Bize tavsiyen nedir? Şöyle buyurdu:</p>
<p><em>&#8220;Size öyle aydınlık bir yol bırakıyorum ki onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra o yoldan sapan mutlaka helak olur. Benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Ben size benim sünne­timden ve benden sonraki râşit halifelerin sünnetinden öğrendik­lerinizi tavsiye ediyorum</em>.<em>&#8220;</em>[5]</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) ölmeden önce din ve dünya işi konu­sunda&#8221;[6] ihtiyaç duyulan her şeyi açıkladığı kesindir. Bu konuda ehl-i sünnet arasında farklı görüşte olan hiç kimse yoktur.</p>
<p><strong>Hal böyle olunca bid&#8217;atçi sanki lisan-ı hal ile şöyle der gibidir:</strong></p>
<p>&#8220;Şeriat tamam olmamıştır. Şeriatta telâfi edilmesi/düzeltilmesi gere­ken şeyler vardır veya bunlar düzeltilse daha iyi olur.&#8221;</p>
<p>Çünkü o şeriatın hiçbir yönden eksiğinin olmadığına, tam ve mükemmel oldu­ğuna inanmış olsaydı bid&#8217;at çıkarmaya ve onu düzeltmeye kalkış­mazdı.  Böyle bir şey söyleyen kimse sırat-ı müstakimden sapmış olur.</p>
<p><strong>İbn el-Mâcişûn[7] der ki:</strong></p>
<p>Malik&#8217;in şöyle dediğini duydum: Kim İslam&#8217;da bir bid&#8217;at çıkarır da onu güzel görürse Hz. Muhammed&#8217;in (s.a) risalete ihanet ettiğini iddia etmiş olur.</p>
<p>Çünkü Allah Teala: <em>&#8220;Bugün size dininizi tamamladım.&#8221;</em> buyurmaktadır. O halde o gün bir başka din olmamıştır. Bu gün de başka bir din yoktur.</p>
<p><strong>3-Bid&#8217;atçi, şeriate karşı inatçıdır ve ona muhalefet eder.</strong> Çünkü Şâri, kuldan istenilen şeyler için özel şekillerde özel yollar belirlemiştir. Emir ve nehiy ile vaad etme ve korkutma ile bu yolları sınırlamış ve hayrın bu yollarda, şerrin de bu yolların dışına çıkmakta olduğunu haber vermiştir. Çünkü Allah bilir, biz bilmeyiz. O, Rasulullah&#8217;ı (s.a) sadece âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Bid&#8217;atçi bunların hepsini reddetmektedir. O, daha başka yolların da olduğunu, Allah&#8217;ın bu yollara sınır koymadığını ve belirlemediğini iddia eder. Sanki Allah bilir, biz de biliriz, demektedir. Hatta Şâriin belirlediği yollara ilaveler yapmasından, belki de -hâşâ- Şâriin bilmediği şeyleri dahi onun bildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Şayet bid&#8217;atçinin maksadı bu ise şeriate ve Allah&#8217;a karşı bir küfürdür, maksadı bu değilse o zaman da apaçık bir sapıklıktır.</p>
<p><strong>Ömer İbn Abdülaziz (r.a) Adiy İbn Ertae&#8217;ye[8] yazdığı mektupta bu manaya işaret etmektedir. Adiy, ona bazı kaderiyeciler hakkında fikir danışmıştı. Ömer ibn Abdilaziz şunları yazdı:</strong></p>
<p>&#8220;İmdi, ben sana Allah&#8217;tan korkmayı, O&#8217;nun emrinde orta yolu tutmayı,  Peygamber&#8217;in (s.a) sünnetine uymayı,  sünnetinin yürür­lükte ve yeterli olduğu konularda bid&#8217;atçilerin uydurdukları şeyleri terk etmeyi tavsiye ederim. Sünnete sımsıkı sarıl. Çünkü sünneti, aksine davranışlardan hangi tehlikelerin, hangi ayak kaymalarının, hangi ahmaklıkların ve hangi aşırılıkların doğacağını en iyi bilen kişi ortaya koymuştur. Kavmin (ashabın) kendileri için razı oldukları şeye sen de kendin için razı ol. Çünkü onlar derin bir ilme, keskin bir görüşe sahiptiler. (Günahlardan) kendilerini alıkoyarlardı. Onlar her şeyin içyüzünü en iyi şekilde bilirlerdi. Onlar sahip oldukları fazilete lâyık idiler. Eğer, onlardan sonra yeni bir durum ortaya çıkmıştır dersen, bunu ancak onların yolundan gitmeyen ve kendilerini onlara tercih edenler çıkardılar. Onlar (sahabiler) öncüdürler; yeterli mik­tarda    konuşurlardı ve faydalı şeyleri anlatırlardı. Onların yaptıklarını yapmayanlar kusurludur, fazlasını yapmaya kalkışanlar bitkin ve yorgun düşerler. Kimisi eksik bıraktı, kimisi aşırı gitti.[9] Onlar (sahabeler) bu ikisi arasında doğru bir yol üzerinde idiler.&#8221; Sonra mektup Adiy&#8217;in sorunuyla ilgili bükümle sana erdi. Ömer ibn Abdilaziz&#8217;in &#8220;Sünneti, aksine davranışların nelere sebep olacağını en iyi bilen (Hz. Peygamber) koymuştur&#8221; sözü, işte üzerinde durduğumuz konunun delilidir.</p>
<p><strong>4-Bid&#8217;atçi kendisini Şârie benzer bir konumda görmektedir.</strong> Çünkü şeriatleri koyan ve halkı o şeriatlerin yolundan gitmekle yükümlü tutan Şâri&#8217;dir/Allah&#8217;tır. O&#8217;ndan başka bu işi yapacak kimse yoktur. Çünkü anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında o hüküm verecektir. Eğer şeriat koyma işi insanların yapabileceği şeylerden olsaydı, şeriatler indirilmezdi, insanlar arasında ihtilaf kalmazdı ve peygamberlerin gönderilmesine de ihtiyaç olmazdı.</p>
<p>İşte Allah&#8217;ın dininde bid&#8217;at çıkaran kişi, kendisini Allah&#8217;a ortak ve benzer yapan kişidir.  Çünkü Şâri ile beraber şeriat koyuyor, ihtilafa kapı açıyor, Şâriin yegane şeriat koyucu olduğunu reddediyor. Halbuki O, buna kâfidir.</p>
<p><strong>5-Bid&#8217;at çıkarmak, hevâ ve hevese uymak demektir.</strong> Çünkü akıl, şeriate tâbi olmadığı zaman geride hevâ ve şehvetten başka birşey kalmaz. Sen de bilirsin ki heva ve hevese tâbi olmak apaçık bir sapıklıktır.</p>
<p><strong>Görmüyor musun</strong> <strong>Allah Teâla şöyle buyuruyor:</strong></p>
<p><em>&#8220;Ey Dâvud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık. O halde insan­lar arasında adaletle hükmet, heva ve hevese uyma, yoksa seni Allah&#8217;ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah&#8217;ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.&#8221;[10]</em></p>
<p>Allah Teala bu ayet-i kerimede hükmü -üçüncüsü olmaksızın- iki şeye hasretti: Hakka tâbi olarak hüküm vermek, heva ve hevese uyarak hüküm vermek. Aklı, hüküm vermekten tecrit ederek uzaklaştırdı. Çünkü akıl, genellikle heva ve hevese uyarak hüküm verebilir.</p>
<p><strong>Başka bir ayet&#8221;i kerimede Allah Teala şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız ve işinde aşırı giderek hevesine kapılan kimseye uyma.&#8221;[11]</em></p>
<p>Burada da durumu iki şey arasında sınırlandırdı: Zikre yani Kur&#8217;an&#8217;a tâbi olmak, ikincisi hevâ ve hevese tâbi olmak.</p>
<p><strong>Diğer bir âyette de şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?[12]</em></p>
<p>Bu ayet de kendisinden öncekiler gibidir. Bu âyeti iyi düşünü­nüz. Çünkü bu âyet, nefsinin arzusuna (hevasına) uyarak Allah&#8217;ın hidayetine tâbi olmayan kimseden daha sapık hiç kimsenin olma­dığını açıkça ifade etmektedir.</p>
<p>İşte bid&#8217;atçinin durumu da budur. Çünkü o, Allah&#8217;tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevâ ve hevesine uymuştur. Allah katından gelen yol gösterici Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;dir.</p>
<p>Şeriatin beyan ettiğine ve âyetin ortaya koyduğuna göre hevâ ve hevese tâbi olmak iki kısımdır.</p>
<p><strong>Birincisi,</strong>heva ve hevesin Allah&#8217;ın emrine ve yasağına uymasıdır. Bu kötü değildir. Sahibi de sapık değildir. Nasıl sapık olsun ki önce Allah&#8217;tan bir yol gösterici gelmiş, hevâsının yolunu onunla aydınlat­mıştır. Takva sahibi mü&#8217;minin durumu böyledir.</p>
<p><strong>Diğeri,</strong>hevâ ve hevesin esas gaye kabul edilerek öne alınmasıdır. O zaman Allah&#8217;ın emri ve yasağı, hevâ ve hevese nisbetle tâbi durumundadır (yani ikinci plandadır) veya (hiç bir şekilde dikkate alınmıyacak biçimde) tâbi durumunda değildir. Kötülenen de budur.</p>
<p>Bid&#8217;atçi nefsinin hevasını Allah&#8217;ın hidayetinin önüne geçirendir. Bu sebeple o, kendisinin hidayet üzere olduğunu zannettiği halde insanların en sapığı olmuştur.</p>
<p>Burada dikkat çekilmesi gereken bir mana ortaya çıkmıştır. O da söz-konusu âyetin şer&#8217;i hükümlerde tâbi olmak için iki tane yol belirlemiş olmasıdır:</p>
<p><strong>Birincisi şeriattır</strong>. Şüphesiz şeriatte ilim, hak ve hidayet vardır.</p>
<p><strong>İkincisi hevâ ve hevestir.</strong> Bu ikinci yol kötülenmiştir. Çünkü Allah Teala Kur&#8217;an&#8217;da heva ve hevese uymayı sadece kötüleme bağlamında zikretmiştir. Ondan başka bir üçüncü yol zikretmemiştir. Kim âyetleri araştırırsa bunun böyle olduğunu anlar.</p>
<p>Sonra benim referans verdiğim ilim ve övgüyle sözü edilen hak, Kur&#8217;andır ve Allah&#8217;tan indirilen şeylerdir.</p>
<p><strong>Nitekim</strong> <strong>Allah&#8217;ın âyetlerin­de şöyle buyuruluyor:</strong></p>
<p><em>&#8220;De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz, bana ilimle söyleyin.&#8221;[13]</em></p>
<p><em>&#8220;Yoksa Allah&#8217;ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptır­mak için Allah&#8217;a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kim vardır!&#8221;[14] </em></p>
<p><strong>Bir diğer âyette şöyle buyurulur:</strong></p>
<p><em>&#8220;Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah&#8217;ın kendilerine verdiği rızkı Allah&#8217;a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.&#8221;[15]</em></p>
<p>Bunların hepsi Allah&#8217;tan bir yol gösterici olmak­sızın yasa koymada kendi heva ve heveslerine uymaktadır..</p>
<p><strong>Bir âyeti-i kerimede yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8220;Allah kulağı çentilen, salıverilen, erkek dişi ikizler doğuran, on defa yavrulamasından ötürü yük vurulmayan hayvanların adanmasını emretmemiştir; fakat inkar edenler Allah&#8217;a karşı yalan uydururlar ve çoğu da akletmezler.&#8221;[16]</em></p>
<p>Bu, teşride/yasa koymada heva ve hevese tâbi olmaktır. Çünkü bu gerçekte Allah&#8217;a karşı iftira etmektir.</p>
<p><strong>Allah Teala şöyle buyur­maktadır:</strong></p>
<p><em>&#8220;Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah&#8217;ın (kendi katın­daki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah&#8217;tan başka kim doğru yola eriştirebilir?&#8221;[17]</em></p>
<p>Yani Allah&#8217;tan başka hiçbir şey onu doğru yola eriştiremez. Bu, başka şeyle değil, şeriatle olur. Bu da hidayettir.</p>
<p>Bu sabit olduğuna ve durum, şeriatle hevâ ve heves arasında deveran ettiğine göre aklın kendi başına vereceği hüküm sarsın­tılıdır. Sanki aklın, heva ve hevesin etkisi altında kalmaksızın bu meydanda söz söylemeye mecali yok gibidir. O halde hüküm koymada sadece akla dayanmak doğrudan hevâ ve hevese tâbi olmak demektir.</p>
<p>Sırf akıl ile kavranabilen konulardaki aklî düşünceyi bir tarafa bırak, çünkü burada ondan söz edilecek değildir. Bu konularda ehil olanlar da bid&#8217;at çıkarmakla hata etmiş sayılıyorlarsa bunun sebebi ilahi hitabın artık gelmiş olmasından ya da teşri/hüküm koyma yönündendir. Bu sebeple peygamberler gönderilmeden önce bütün insanlar mazurdurlar. Yani peygamberler gelinceye kadar akli konulardaki ve teşrii/yasama konularındaki hatalarında mazurdur­lar. Peygamberler geldikten sonra artık hiç kimsenin sığınacağı bir bahanesi kalmaz.</p>
<p><em>&#8220;İnsanların peygamberlerden sonra Allah&#8217;a karşı bir hüccetleri/mazeretleri olmaması için müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik.&#8221;[18]</em></p>
<p>En üstün hüccet/delil Allah&#8217;ındır.</p>
<p>Düşünen kimsenin bu makamda aklında tutması gerekli kaide budur. Usûlün konusu da olsa bunlar Allah&#8217;ın Kitabından çıkartılmış nüktelerdir.[19]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bid&#8217;at Ve Bid&#8217;at Çıkarmanın Kötülüğü Hakkında Âyet Ve Hadisler</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Bu konudaki nakli deliller birkaç gruptur:</strong></p>
<p><strong>Birincisi,</strong> Allah&#8217;ın dininde bid&#8217;at çıkaranın kötülüğüne i genel olarak delâlet eden Kur&#8217;an âyetleridir:</p>
<p><strong>Bunlardan birisi şu âyet-i kerimedir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Size Kitab&#8217;ı indiren O&#8217;dur, O&#8217;nun (Kur&#8217;an&#8217;ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitab&#8217;ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir.&#8221;[20]</em></p>
<p>En büyük delillerden birisi bu âyettir. Hadisi şerifte bu âyet tefsir edilmiştir.</p>
<p><strong>Hz. Âişe&#8217;den sahih olarak rivayet edildiğine göre o şöyle anlatmak­tadır: </strong></p>
<p>Ben Hz. Peygamber&#8217;e (s.a);</p>
<p><em>&#8220;Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler&#8221;</em> ayetini sordum.</p>
<p>O şöyle buyurdu: <em>&#8220;Sen onları gördüğün zaman kendilerini tanırsın.&#8221;</em>[21]</p>
<p><strong>Yine Hz. Âişe&#8217;den gelen sahih bir rivayete göre o şöyle demiştir:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) <em>&#8220;Sana Kitab&#8217;ı indiren O&#8217;dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir&#8230;&#8221;</em> âyeti hakkında soru soruldu. Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:</p>
<p><em>“Bu Kitab&#8217;ın müteşabih âyetlerinin peşinden gidenleri gördüğünüz zaman işte Allah&#8217;ın (kalplerinde eğrilik olanlar diye) isimlendirdiği kimseler bunlardır ve bunlardan sakınınız.&#8221;[22]</em></p>
<p><strong>Bu tefsir mübhemdir/kapalıdır. Fakat yine Hz. Âişe&#8217;den gelen bir rivayette o şöyle demektedir:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber (s.a) <em>&#8220;Sana kitab&#8217;ı indiren O&#8217;dur, onun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitab&#8217;ın esasıdır&#8230;&#8221;</em> âyetini okudu ve şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;<em>Müteşabih âyetler hakkında tartışmaya girenleri gördüğün zaman işte Allah&#8217;ın kas­tettiği kimseler bunlardır, bunlardan sakının.&#8221;</em></p>
<p>Bu rivayet daha açıktır. Çünkü âyet kalplerdeki eğriliğin alâmeti olarak Kur&#8217;an hakkındaki tartışmayı gösteriyor.   Bu tartışma müteşabihlerin peşinden gitmekle mukayyettir.</p>
<p>O halde kötülemenin muhatabı, Kitabın anası ve büyük bir kısmı olan muhkem âyetleri terk ederek onun müteşabıhlerine uymak suretiyle Kur&#8217;an hakkında tartışmaya girenlerdir. Fakat bunun da daha açık bir yoruma ihtiyacı vardır.</p>
<p><strong>Hazevver isimli Ebû Galipten[23] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:</strong></p>
<p>Şam&#8217;da bulunu­yordum. Mühelleb[24] Hâricilerden yetmiş kişinin kafasını gönder­mişti. Şam yolu üzerine bunları diktiler. Ben o esnada evimin damında bulunuyordum. Ebû Uraame[25] geçti. Aşağıya indim ve onun peşinden gittim. Kafataslarının yanına vardığında gözleri yaşardı ve şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Sübhanallah! Sultan bu Adem oğulların a ne yapmış! -Bunu üç defa söyledi- Cehennemin köpekleri, cehennemin köpekleri, gökkubbenin altında öldürülenlerin en kötüleri- Bunu da üç defa tekrarladı- Bunların öldürdükleri kimseler, maktullerin en hayırlısıdırlar. Ne mutlu bu adamları öldürenlere ve ne mutlu bu adamların öldürdüklerine!&#8221; Sonra bana döndü ve şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Ey Ebû Gâlib, sen onların çok oldukları bir yerde yaşıyorsun. Allah seni onlardan korusun.&#8221; Ben dedim ki:</p>
<p>Ama ben senin onları gördüğün zaman ağladığını gördüm. Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Ben onların ehl-i İslamdan olduklarını gördüğüm zaman kendilerine acıdığım için ağladım. Sen Âli İmran sûresini okuyor musun?&#8221; Ben:</p>
<p>Evet, dedim,</p>
<p>Ebû Umame şu ayet-i okudu:</p>
<p>&#8220;Sana Kitab&#8217;ı indiren O&#8217;dur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab&#8217;ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir.&#8221; Sonra şu âyeti okudu:</p>
<p><em>&#8220;Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Birtakım yüzlerin ağaracağı ve birtakım yüzlerin de kararacağı günde büyük azab onlaradır. Yüzleri kararanlara inandıktan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkar etmiş olmanızdan ötürü tadın azabı! denilir. Yüzleri ağaranlara gelince onlar Allah&#8217;ın rahmeti içindedirler; orada ebedi kalacaklardır.&#8221;[26] </em>Dedim ki:</p>
<p>Ey Ebû Umame bunlar onlar mı?</p>
<p>Evet, dedi. Dedim ki:</p>
<p>Bunu kendin mi söylüyorsun, yoksa Rasulullah&#8217;tan (s.a) bir şey mi işittin? Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Kendim söylersem bu bir cüretkârlık olur. Bilakis bunu ben Rasulullah&#8217;tan işittim; bir değil, iki değil, üç değil, yedi defa işittim.&#8221; Sonra şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bu ümmet de yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Sevâd’ı a&#8217;zam (büyük cemaat, ehl-i sünnet cemaati) hariç, bunların hepsi cehennemliktir.&#8221;[27] Dedim ki:</p>
<p>Ey Ebû Umame, onların ne yaptıklarını biliyor musun? Ebu Umame şu âyetle cevap verdi:</p>
<p><em>&#8220;De ki: Allah&#8217;a itaat edin, Peygamber&#8217;e itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, O peygamber, kendisine yüklenenden siz de kendinize yüklenenden sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygambere düşen sadece, apaçık tebliğdir.”[28]</em></p>
<p>Bu rivayeti İsmail el-Kâdı[29]  ve başkaları tahriç etmişlerdir.</p>
<p><strong>Başka bir rivayette râvi der ki:</strong></p>
<p>Ebû Galib, Ebû Umame&#8217;ye sordu:</p>
<p>İçlerinde sevâd-ı a&#8217;zam&#8217;ın olduğu fırka hakkında ne dersin? Bu olay Abdülmelik&#8217;in[30] halifeliğinin başında olmuştu. O zaman cinayetler ortaya çıkmıştı. Ebu Umame dedi ki:</p>
<p>&#8220;Onlar kendilerine yüklenen­den siz de kendinize yüklenenden sorumlusunuz.&#8221;</p>
<p>Bunu muhtasar (kısa) olarak Tirmizi tahriç etmiş ve hasen hadistir demiştir. Bu hadisi bazı farklı lafızlarla Tahavi[31] de tahriç etmiştir.</p>
<p><strong>Tahavi&#8217;nin rivayetinde Ebû Umame&#8217;ye şöyle denilir:</strong></p>
<p>Ey Ebu Umame! Onlar hakkında hem böyle söylüyorsun, hem de ağlıyorsun! Yani öldürü­lenlerin en kötüleridir, diyorsun. Ebû Umame cevap olarak dedi ki:</p>
<p>&#8220;Onlara acıyorum. Çünkü onlar ehl-i İslamdılar, sonra İslamdan çıktılar.&#8221; Sonra şu âyeti sonuna kadar okudu:</p>
<p><em>&#8220;O size Kitab&#8217;ı indirendir&#8230;&#8221;</em>   Sonra:</p>
<p>Bunlar onlardır (yani kalplerinde eğrilik olanlardır) dedi. Sonra:</p>
<p><em>&#8220;O gün nice yüzler vardır bembeyazdır, nice yüzler de vardır, simsiyahtır.&#8221;</em></p>
<p>Ayetini[32]  sonuna kadar okudu. Sonra şöyle dedi:</p>
<p><em>&#8220;Bunlar onlardır.&#8221;</em>  yani ahirette yüzleri simsiyah (olanlardır.)</p>
<p><strong>el-Âcûrrî[33] Tâvus&#8217;un[34] şöyle dediğini anlattı:</strong></p>
<p>İbn Abbas&#8217;a[35] Hariciler ve onların Kur’an okunurken takındıkları tavır anlatılmıştı.</p>
<p>İbn Abbas şöyle dedi:</p>
<p>Onlar Kur&#8217;an&#8217;ın muhkemine inanıyorlar, müteşabihlerinde sapıtıyorlar. İbn Abbas sonra şu âyeti okurdu:</p>
<p><em>&#8220;Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek bir seviyeye erişenler ise: Ona inandık, hepsi Rabbimiz katından gelmiştir, derler.&#8221;[36]</em></p>
<p>Bu yorumla birlikte âyette sözü edilen kalplerinde eğrilik olan kimselerin bid&#8217;atçiler olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Çünkü Ebû Ümame (r.a) Hâricileri âyetin genel hükmü içerisine dahil etti ve onlar hakkında nazil olduğunu söyledi. Onlar ilim adamlarına göre bid&#8217;at ehlindendirler. Ancak kimilerine göre bid&#8217;atçilikleri yüzünden ehl-ı İslamın dışına çıkmışlardır, kimine göre de ehl-i İslamın dışına çıkmamışlardır.</p>
<p><strong>İkinci görüşte olanlara göre bunlar kalplerinde eğrilik olanlardır,</strong> bu sebeple sapıtmışlardır. Her ne kadar âyetin lafzı hem onları hem de bu vasfı taşıyan diğerlerini içine alacak genellikte ise de bu vasıf bütün bid&#8217;atçilerde mevcuttur.</p>
<p>Biliyorsunuz, bu sûrenin başları Necran Hıristiyanları[37] ve onların Hz. İsa (a.s) hakkındaki inançları konusunda Hz. Peygamber (s.a)   ile yaptıkları tartışma hakkında nazil olmuştur. Onlar, Rasulullah&#8217;a karşı Hz. İsa&#8217;nın ilah olduğunu veya Allah&#8217;ın oğlu olduğunu veya üçün üçüncüsü olduğunu birbirine benzer yorumlarla tevil ediyorlardı ve siyer kitaplarının naklettiğine göre Hz. İsa&#8217;nın kulluğu konusundaki apaçık gerçeği terk ediyorlardı! Sonra âlimleri Hâriciler gibi âyetin lafzının hükmünün altına giren sorunları ve sorumlularını da buna göre yorumladılar ki âyetin genel anlamı buna da uygundur.</p>
<p>Sonra Ebû Ümame diğer âyeti okudu:</p>
<p><em>&#8220;Kendilerine apaçık belge­ler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın&#8230;&#8221; </em></p>
<p>Diğer ayeti tefsir ettiği şekilde bu ayeti de tefsir etti. Ayet-i kerime bu vasıfları taşıyan kimselere karşı bir tehdit ve korkutmadır, müminlerin de onlar gibi olmalarını nehiydir/yasaklamadır.</p>
<p><strong>Abîde[38] Humeyd ibn Mihran&#8217;dan[39] rivayet, etti; Humeyd şöyle dedi:</strong></p>
<p>Hasan&#8217;a (el-Basri) sordum: Bu habis hevâ ehli Âli İmran süresindeki <em>&#8220;Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra paçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.&#8221; </em>ayetini ne yaptılar? Hasan şöyle cevap verdi:</p>
<p>Kabe&#8217;nin Rabbine yemin olsun ki onlar bu âyeti arkalarına attılar.</p>
<p><strong>Yine Ebu Ümâme&#8217;den rivayet edilmiştir ki o şöyle dedi:</strong></p>
<p>Onlar Harûrilerdir.</p>
<p><strong>İbn Vehb dedi ki:Mâlik&#8217;i şöyle derken duydum:</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın kitabında ihtilafa düşen hevâ ehli hakkında <em>&#8220;O gün nice yüzler vardır bembeyazdır, nice yüzler vardır simsiyahtır&#8230; yüzleri simsiyah olanlara inandıktan sonra kâfir mi oldunuz? O halde inkar etmiş olmanızdan ötürü tadın azabı! denilir.&#8221; </em>âyetinden daha ağır bir âyet yoktur. Mâlik dedi ki:</p>
<p>Hangi söz bundan daha açıktır? Onun bu âyeti hevâ ehli için (heva ve hevesine uyanlar için) tevil ettiğini gördüm.</p>
<p><strong>Bunu İbn el-Kasım[40] da rivayet etti ve şu ilaveyi yaptı: Mâlik bana dedi ki:</strong></p>
<p>Bu âyet, ehli kıble (yani müslümanlar) hakkındadır. Onun âyet hakkında söylediğini birden fazla kişi nakletmiştir.Katâde&#8217;den[41]  rivayet edilmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler&#8221;</em> bid&#8217;atçilerdir.İbn Abbas&#8217;tan rivayet edilmiştir:</p>
<p><em>&#8220;O gün nice yüzler vardır bembeyazdır, nice yüzler vardır simsiyahtır&#8221; </em>ayetindeki beyaz yüzler ehli sünnet, siyah yüzler ehl-i bid&#8217;attir.</p>
<p><strong>Bid&#8217;ati ve bid&#8217;at çıkarmayı kötüleyen âyetlerden birisi de şu ayeti kerimedir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah&#8217;ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti</em>.”[42]</p>
<p>Ayette geçen sırat-ı müstakim/dosdoğru yol, Allah&#8217;ın çağırdığı yoldur ve sünnettir. Diğer yollar ise sırat-ı müstakim&#8217;den sapan ihtilaf ehlinin yoludur ki bunlar bid&#8217;atçilerdir. Diğer yollardan kastedilen, günahkârların yolları değildir. Çünkü masiyetler birer masiyet oluşları yönüyle şeriate benzemek üzere sürekli gidilen bir yol ortaya koymazlar. Bu nitelik, sadece sonradan uydurulan bid&#8217;atlere mahsustur.</p>
<p><strong>İsmail&#8217;in Süleyman ibn Harb&#8217;ten yaptığı rivayet de bu manaya delâlet eder: </strong></p>
<p>Süleyman ibn Harb şöyle demiştir:</p>
<p>Bize Hammad ibn Zeyd, Asım ibn Behale&#8217;den o da Vâil&#8217;den, Vâil de Abdullah&#8217;tan[43] rivayet etti:</p>
<p>Abdullah şöyle dedi:</p>
<p>Bir gün Hz. Peygamber (s.a) bize uzun bir çizgi çizdi. Süleyman ibn Harb de aynı çizgiyi bizim için çizdi. Rasulullah (s.a) sonra bu çizginin sağma bir çizgi, soluna bir çizgi daha çizdi. Sonra dedi ki:</p>
<p><em>&#8220;Bu Allah&#8217;ın yoludur.&#8221;</em> Sonra ortadaki çizginin sağına ve soluna birçok çizgiler çizdi ve dedi ki:</p>
<p><em>&#8220;Bunlar yollardır. Bunlardan her birinin üzerinde o yola çağıran bir şeytan bulunur.&#8221; </em>Sonra şu âyeti okudu:</p>
<p><em>&#8220;Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah&#8217;ın yolundan ayırır.&#8221;[44]</em></p>
<p><strong>Bekr ibn el*Alâ dedi ki:</strong></p>
<p>Sanırım Hz. Peygamber (s.a) insan şeytanlarını kastetti. Allahu a&#8217;lem bu yollar da bid&#8217;atlerdir. Bu hadis çeşitli yollarla rivayet, edilmiştir.[45]</p>
<p><strong>Amr ibn Seleme el-Hemedâni&#8217;den şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Mescid&#8217;de Batha[46] denilen yerde henüz kum serilmeden önce Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;un ders halkasında oturuyorduk. Ubeydullah ibn Ömer ibn el&#8217;Hattab bir gazi olarak gelmişken ona dedi ki:</p>
<p>Sırat-ı müstakim nedir ey Ebû Abdurrahman?[47] Abdullah ibn Mes&#8217;ud dedi ki:</p>
<p>Kabe&#8217;nin Rabbine yemin olsun ki, sırat-ı müstakim, senin babanın cennete gidinceye kadar üzerinden hiç ayrılmadığı yoldur. Sonra bir dost olarak onun böyle olduğuna üç kere yemin etti. Sonra toprağın üzerine eliyle bir çizgi çizdi ve o çizginin etrafına başka çizgiler çizdi ve dedi ki:</p>
<p>Peygamberiniz sizi bu yolun bir ucunda bıraktı. Yolun diğer ucunda cennet vardır. Kim bu yoldan sapmadan giderse cennete girer. Kim şu yollara saparsa helak olur.</p>
<p><strong>Bir başka rivayette şöyle geçer:</strong></p>
<p>Ey Ebû Abdurrahman, sırat-ı müstakim nedir? Abdullah ibn Mes&#8217;ud dedi ki:</p>
<p>Rasulullah (s.a) bizi o yolun aşağısında bıraktı. Yolun diğer ucu cennettedir. Yolun sağında ve solunda başka yollar vardır. Bu yolların üzerinde birtakım adamlar yanlarından geçen kimselere: Haydi gel, haydi gel! diye kendi yanlarına çağırırlar. Kim bu yollarda onlara yapışırsa ken­dilerini cehenneme kadar götürürler. Kim de ortadaki en büyük yoldan giderse o yol da onları cennete kadar götürür. Abdullah İbn Mes&#8217;ud, daha sonra şu âyeti okudu:</p>
<p><em>&#8220;Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah&#8217;ın yolundan ayırır&#8230;&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;<strong>Başka yollara uymayın&#8221; </strong></em><strong>âyeti hakkında Mücâhid&#8217;in[48] şöyle dediği rivayet, edilmiştir:</strong></p>
<p>Bid&#8217;at ve şüphelere uymayın.</p>
<p><strong>Aburrahman ibn Mehdi&#8217;den[49] şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Mâlik ibn Enes&#8217;e sünnetin ne olduğu soruldu. O şöyle cevap verdi:</p>
<p>Kendisine sünnetten başka bir isim verilemiyecek şeydir. Ve şu âyeti okudu:</p>
<p><em>&#8220;Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah&#8217;ın yolundan ayırır.&#8221;</em></p>
<p><strong>Bekr ibn el&#8221;Alâ dedi ki:</strong></p>
<p>İmam Mâlik -inşaallah- İbn Mes&#8217;ud&#8217;un &#8216;Peygamber (s.a) bir çizgi çizdi&#8221; şeklindeki hadisini kastediyordur. Sonra bu hadisi anlattı.</p>
<p>Bu tefsir, âyetin bid&#8217;at yollarının herhangi birini değil tamamını kapsamına aldığına delâlet eden bir tefsirdir.</p>
<p><strong>Bid&#8217;ati ve bid&#8217;at çıkarmayı kötüleyen âyetlerden birisi de şudur:</strong></p>
<p><em>“Yolun doğrusu Allah&#8217;ındır. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.”[50]</em></p>
<p>Ayette geçen &#8220;kasdü&#8217;s-sebil&#8221; hak yol demektir. Onun dışındaki yollar haktan sapan yollardır ve bunlar bid&#8217;at ve sapıklık yollarıdır. Allah Tealâ fazlı ve keremiyle bizi o yol­lara düşmekten korusun. Yolun eğrisi demek, ondan sakındırmak için yeterlidir. Âyetin akışı sakındırma ve yasaklamaya delâlet ediyor.</p>
<p><strong>İbn Veddâh anlattı:</strong></p>
<p>Âsim ibn Behdele&#8217;ye soruldu ve denildi ki:</p>
<p>Ey Ebû Bekir (Asim&#8217;ın künyesi)! <em>&#8220;Yolun doğrusunu göstermek Allah&#8217;a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.&#8221;</em> âyeti hakkında görüşün nedir? Dedi ki:</p>
<p>Bize Ebû Vâil anlattı; o da Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;dan nakletti ve şöyle dedi:</p>
<p>Abdul­lah ibn Mes&#8217;ud düz bir çizgi çizdi, sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizdi ve dedi ki:</p>
<p>Rasulullah (s.a) de böyle çizmiş ve (ortadaki) düz çizgi için <em>&#8220;bu, Allah&#8217;ın yoludur.&#8221;</em> demiş, sağındaki ve solundaki yollar için de <em>&#8220;bunlar değişik/parçalanmış yollardır, bunlardan her birinin üstünde şeytan vardır, bu şeytan insanları oraya çağırır.&#8221;</em> demiştir. Sebil kelimesi müşterek bir anlama sahiptir, (yani hem doğru yolu, hem eğri yolu ifade eder.) Allah Teala şöyle buyurur:</p>
<p><em>&#8220;Bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara uymayın&#8230;</em>&#8221;</p>
<p><strong>Tüsterî&#8217;den[51] şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>&#8220;Yolun doğrusu&#8221; sünnetin gösterdiği yoldur; &#8220;yolun eğrisi&#8221; cehenneme götüren yoldur. Bu da bid&#8217;atler ve (batıl) inançlardır.</p>
<p><strong>Mücahidden şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>&#8220;Kasdu&#8217;s-sebil&#8221; (Yolun doğrusu), aşırılık ve eksiklik arasındaki orta yoldur. Bu, câir (eğri yol) kelimesinin de aşırı ve eksik anlamına geldiğini ifade eder. Her ikisi de, yani aşırılık ve eksiklik ise bid&#8217;atin niteliklerindendir.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin[52] bu âyette geçen &#8220;<em>ve minha câir&#8221;</em> ibaresini <em>&#8220;fe minkum câir</em>&#8220;[53] diye okuduğu rivayet edilir.</p>
<p>Dediler ki, o zaman âyetin anlamı: Sizden, yani bu ümmetten doğru yolun dışına çıkanlar vardır. Sanki bu âyet daha önceki âyetle aynı manayadır.</p>
<p><strong>Bid&#8217;ati ve bidatçiliği kötüleyen bir diğer âyet şudur:</strong></p>
<p><em>&#8220;Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah&#8217;a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.</em>[54]</p>
<p>Bu âyetin tefsiri Hz. Aişe yoluyla gelen bir hadiste geçmektedir.</p>
<p><strong>Hz. Aişe şöyle demektedir: Rasulullah (s.a) buyurdu ki:</strong></p>
<p><em>&#8220;Ey Âişe! &#8220;Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar kimlerdir?&#8221; </em>Dedim ki:</p>
<p>Allah ve Rasûlü bilir. Dedi ki:</p>
<p><em>&#8220;Onların bu ümmetten hevâ ve hevesine uyanlar, bid&#8217;at çıkaranlar ve sapıtanlardır. Ey Aişe! Her günahın tövbesi vardır. Sadece hevâ ve hevesine uyanların ve bid&#8217;atçilerin tövbesi olmaz. Onlar benden beridirler, ben onlardan beriyim.”[55]  </em></p>
<p><strong>İbn Atiyye[56] dedi ki:</strong></p>
<p>&#8220;Bu ayet, heva ve hevesine uyanları, bid&#8217;atçileri, şer&#8217;î-amelî konularda kural dışına çıkanları ve bunlardan başka aşırı şekilde tartışmaya düşkün olanları, Kelâma fazlaca dalanları içine alır. Bunların hepsinin hataya düşme ve bozuk inançlara kapılma tehlikesi vardır.&#8221;[57] İbn Atıyye teferruatla ilgili (Şer&#8217;i-ameli) konu­ların içine fazlaca dalanlar derken -Allah bilir ya- herhalde Ebû Amr ibn Abdilberr&#8217;in[58] &#8220;Câmiu Beyani&#8217;l-İlim&#8221;[59] isimli kitabında rey ile (sadece akılla) hüküm vermenin kötülenmesi bölümünde söyledik­lerini kastetmektedir. İnşaallah bunun açıklaması ileride gelecektir.</p>
<p><strong>İbn Battal,[60] Buhâri[61] Şerhinde Ebû Hanife&#8217;den[62] şöyle dedi­ğini nakleder:</strong></p>
<p>Mekke&#8217;de Ata ibn Ebi Rabah[63] ile karşılaştım. Ona bir mesele sormuştum. Bana dedi ki:</p>
<p>Nerelisin? Dedim ki:</p>
<p>Kuleliler­denim. Ata dedi ki:</p>
<p>Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanların bulunduğu yerden misin? Dedi ki:</p>
<p>Sen hangi gruba mensupsun? Dedim ki:</p>
<p>Ben selefe sövmeyen, kadere inanan ve hiç kimseyi günahından dolayı tekfir etmeyenlerdenim. Bunun üzerine Âtâ dedi ki:</p>
<p>İyi bildin, bu yoldan ayrılma. Hasan&#8217;dan nakledilmiştir. O şöyle dedi:</p>
<p>Hz. Osman ibn Affan bir gün karşımıza geçti ve bize hitab etmeye başladı. Fakat onun sözünü kestiler ve Batha denilen yerde akşam oluncaya kadar tartıştılar. Hasan dedi ki:</p>
<p>Hz. Peygamberin zevcelerinden birisinin odasından bir ses duyduk. Bu sesin müminlerin validesinin sesi olduğu söylendi. Hasan devamla şöyle dedi:</p>
<p>İşittiğimiz sesin sahibi şöyle diyordu:</p>
<p>Dikkat edin! Peygamberiniz, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan uzaktır. Ve şu âyeti okudu: <em>&#8220;Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, sen onlardan berisin.&#8221;</em>Kâdî İsmail dedi ki:</p>
<p>Zannediyorum bu rivayette sözü edilen müminlerin validesi Ümmü Seleme&#8217;dir, Çünkü bu esnada Hz. Âişe hacda bulunuyordu.</p>
<p>Ebu Hureyre&#8217;den bu âyetin bu ümmet hakkında indiği &#8216;rivayet edilmiştir. Ebû Ümame&#8217;den ise bunların Hâriciler olduğu rivayet edilmiştir. Kâdî (İsmail) dedi ki:</p>
<p>İster Haricilerden olsun, ister başkaların­dan olsun dinde bid&#8217;at çıkaran herkesin bu ayetin hükmü altına girdiğine Kur&#8217;an açıkça delalet etmektedir.</p>
<p><strong>Bir diğer ayet&#8217;i kerime şudur:</strong></p>
<p><em>&#8220;Dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşrik­lerden olmayınız.&#8221;[64]</em></p>
<p>Ayette geçen <em>&#8220;ferrakû dinehum (dinlerinde ayrılığa düşenler)&#8221;</em> ibaresi <em>&#8220;fârekû dinehum (dinlerinden</em> <em>uzaklaşanlar)&#8221;</em> diye de okun­muştur. Ebû Hureyre&#8217;den bunların Hâriciler olduğu rivayet edilmiş­tir. Ebû Umame bunu menfi olarak rivayet etmiştir.</p>
<p>Bunların hevâ ve heveslerine uyanlarla bid&#8217;atçiler olduğu rivayet edilmiştir. Bunu Hz. Aişe&#8217;nin merfû olarak yani Hz. Peygamber&#8217;e nisbet ederek rivayet ettiğini söylediler. Çünkü İsmail el-Kadi&#8217;nin dediği ve önceki âyette geçtiği gibi bid&#8217;atçilerin durumu böyledir. Bid&#8217;atçiliği kötüleyen âyetlerden birisi de şudur:</p>
<p><em>&#8220;De ki: Allah&#8217;ın sizin üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırka fırka ayırıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter.”[65]</em></p>
<p><strong>İbn Abbas,</strong> &#8220;sizin fırka fırka ayrılmanız&#8221; hevâ ve hevese uyarak farklı görüşlere sahip olmak demektir, demiştir. Buna göre &#8220;kiminize kiminizin hıncını tattırmak&#8221; demek onların birbirlerini tekfir etmeleri hatta birbirleriyle savaşmaları demektir. Nitekim ehli sünnet ve&#8217;l-cemaatin dışına çıkan Hâriciler böyle yapmışlardır.</p>
<p>Ayette geçen ve <em>&#8220;sizin fırka fırka ayrılmanız,&#8221;</em> diye terceme ettiğimiz <em>&#8220;ev yelbisekum şiyean&#8221;</em> bölümünün ihtilaftan dolayı meydana gelen bir karışıklık anlamına geldiği de söylenmiştir.</p>
<p><strong>Mücahid ve Ebu&#8217;I-Âliye[66] dediler ki:</strong></p>
<p>Bu âyet Muhammed ümmetiyle ilgilidir. Ebu&#8217;l Âliye dedi ki:</p>
<p>Bunlar dörttür. İki tanesi Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) vefatından yirmi beş sene sonra ortaya çıkmıştır. Fırka fırka ayrılmışlar ve kiminize kiminizin hıncı tattırılmıştır. Geriye ikisi kalmıştır. Bu ikisi de mutlaka ortaya çıkacaktır. Hasf (yere batma) ayaklarınızın altından gelecek azaptır. Mesh, yani hayvanlara benzeme ise üstünüzden gelecek azaptır. Bütün bunlar heva ve hevese uyarak ihtilafa düşmenin çirkin, sevimsiz ve kötülenmiş bir şey olduğunu açıkça göstermektedir.</p>
<p><em>&#8220;Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı.&#8221;[67] </em>âyeti hakkında Mücahid&#8217;den şöyle dediği nakledilmiştir:</p>
<p>İhtilafa düşmeye devam edecek olanlar, bâtıla uyanlardır. Rabbinin merhamet ettikleri ise hakka uyanlardır, Çünkü onların içinde ihtilaf olmaz.</p>
<p><strong>Mutarrif ibn eş-Şıhhir&#8217;den[68] şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Şayet heva ve hevesine uyanlar tek bir grup olsalardı o zaman belki onların hak üzere olduğunu bir kimse söyleyebilirdi. Bunlar parça parça, grup grup olduğuna göre her akıl sahibi bilir ki &#8220;gerçek/hak asla parçalanamaz&#8221; İkrime&#8217;den[69] rivayet edilmiştir:</p>
<p>&#8220;Onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler&#8221; yani heva ve heveslerine uyarken ihtilaf edecekler. &#8220;Rabbinin merhamet ettikleri müstesna&#8221; maksat ise ehl-i sünnete mensup olanlardır.</p>
<p><strong>Ebû Bekir Sabit el-Hatib Mansûr ibn Abdillah ibn Abdirrahman&#8217;dan,[70] şöyle dediğini nakletmiştir:</strong></p>
<p>Hasan-ı (Basri)&#8217;nin yanında oturuyordum. Arkamda da bir adam oturuyordu. Adam beni <em>&#8220;Rabbi­nin merhamet ettikleri müstesna onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler&#8221;</em> âyeti hakkında Hasan&#8217;a soru sormaya teşvik ediyordu. Hasan dedi ki:</p>
<p>Evet onlar çeşit çeşit dinler üzere &#8220;İhtilaf etmeye devam edecekler&#8221;, &#8220;Sadece Rabbinin merhamet ettikleri&#8221; ihtilafa düşmeyecek.</p>
<p>İbn Vehb, Ömer ibn Abdilaziz&#8217; den ve Mâlik ibn Enes&#8217;ten kendi­lerine merhamet edilenlerin ihtilafa    düşmeyeceklerini rivayet etmiştir.</p>
<p>Bu âyetin açıklaması inşaallah daha sonra gelecek.</p>
<p><strong>Buhari&#8217;de Ömer ibn Mus&#8217;ab&#8217;tan[71] şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Babama <em>&#8220;De ki: Size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?&#8221;</em> âyetinde kastedilenlerin Harûrîler mi olduklarını sordum. Dedi ki:</p>
<p>Hayır; onlar Yahudiler ve Hristiyanlardır. Yahudiler Hz. Muhammed&#8217;i (s.a) yalanladılar. Hıristiyanlar da orada yemek içmek yoktur diyerek cenneti yalanladırlar. Harû­rîler ise <em>&#8220;Söz verip bağlandıktan sonra Allah&#8217;a verdikleri</em> <em>sözü bozarlar.&#8221;</em> Ayetinde anlatılanlardır. Şûbe onları fasıklar olarak isimlendirmişti.&#8221;[72] Sa&#8217;d ibn Mansur[73] tefsirinde Mus&#8217;ab ibn Sa&#8217;d&#8217;den şöyle dediğini rivayet, etmiştir:</p>
<p>Babam Sa&#8217;d b. Ebî Vakkas&#8217;a &#8220;İyi işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimseler&#8221;[74] Harûrîler midir? diye sordum. Dedi ki:</p>
<p>Hayır; bunlar manastırlarda yaşayan rahiplerdir. Harûrîlere gelince onlar şu âyetin hükmüne girerler:</p>
<p>&#8220;<em>Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı.”[75]</em></p>
<p><strong>Abd ibn Humeyd tefsirinde, Mus&#8217;ab ibn Sa&#8217;d&#8217;den gelen başka bir lafızla bu manaya ulaşmıştır. Mus&#8217;ab ibn Sa&#8217;d &#8220;De ki:</strong></p>
<p>Size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?</p>
<p><em>Onlar iyi işler yaptıklarını zannettikleri halde dünya hayatındaki çabaları boşa giden kimselerdir&#8221; </em>ayetine gelince:</p>
<p>Bunlar Harûrîler mi? diye sordum. Dedi ki:</p>
<p>Hayır! Onlar Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Yahu­diler Muhammedi (s.a) inkar ettiler. Hıristiyanlar ise cenneti inkar ettiler ve orada yemek içmek yoktur, dediler. Harurilere gelince: <em>&#8220;Onlar söz verip bağlandıktan sonra Allah&#8217;a verdikleri sözü bozarlar, Allah&#8217;ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar</em>.[76] âyeti onlar hakkındadır. Çünkü birincisi onlar Rasulullah&#8217;ın (s.a) şehadetiyle hak yoldan çıkmışlardır, fasit (bozuk) tevil yapmaktadırlar. Bid&#8217;atçiler de böyle yaparlar; tevil, onların hak yoldan çıkarken girdikleri bir kapıdır/başvurdukları bir yoldur, ikincisi onlar Kur&#8217;an&#8217;ın ve sünnetin hükümleri üzerinde böylece tasarrufta bulunmaktadırlar.</p>
<p>Hâricilerden ehl-i Havra ve diğerleri <em>&#8220;Hüküm sadece Allah&#8217;ındır</em>.[77]âyetiyle, <em>&#8220;Buna içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder&#8221;</em>[78] ayetiyle ve diğer âyetlerle ilişkilerini kesmişlerdir, (yani Allah&#8217;ın hükmünün dışına çıkarak kendi akıllarınca hüküm vermişlerdir.)</p>
<p>İleride sana anlatılacağı gibi, bid&#8217;atçiler de böyle yapmışlardır.</p>
<p><strong>Amr ibn Muhacir&#8217;in[79] şöyle dediği rivayet edilir:</strong></p>
<p>Ömer ibn Abdilaziz&#8217;e Gaylan el-Kaderi&#8217;nin[80] kader hakkında ileri geri konuştuğu haberi ulaşır. Ömer ibn Abdilaziz kendisine haber gönderir. Gaylan günlerce ondan gizlenir ve görünmez. Sonra Ömer ibn Abdilaziz&#8217;in huzuruna getirilir. Ömer ona der ki:</p>
<p>Ey Gaylan! Bana senin hakkında ulaşan bilgiler nedir? (Doğru mudur?) Amr ibn Muhacir der ki:</p>
<p>Ben kendisine bir şey söylememesi için işaret ettim. Fakat Gaylan dedi ki:</p>
<p>Evet ey Mü&#8217;minlerin Emiri! Allah Teâla şöyle buyuruyor:</p>
<p><em>&#8220;İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir? Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır, onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamışındır. Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük.&#8221;[81] </em>Ömer ibn Abdilaziz der ki:</p>
<p>Sûreyi sonuna kadar okusana:</p>
<p>&#8220;<em>Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir. Dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere de acı bir azap vardır.&#8221;[82]</em> Sonra dedi ki:</p>
<p>Peki bu âyete ne diyorsun ey Gaylan? Gaylan şöyle dedi:</p>
<p>Ben derim ki, ben kör idim, benim gözümü açtın; Sağır idim, bana işittirdin; sapıtmıştım, bana hidayet ettin. Ömer ibn Abdillaziz şöyle dedi:</p>
<p>Allah&#8217;ım, kulun Gaylan eğer doğru söylüyorsa (ne âlâ), yoksa onun hakkındaki hükmünü ver. Amr ibn Muhacir der ki:</p>
<p>Gaylan kader konusunda bir daha konuşmadı, dilini tuttu, Ömer ibn Abdilaziz de onu Şam&#8217;da darp­hanenin başına getirdi. Ömer ibn Abdilaziz vefat edip hilafet makamına Hişam[83] geçince Gaylan kader konusunda yine konuşmaya başladı. Hişam, üzerine adam gönderdi ve elini kestirdi. Adamın birisi yanından geçerken Gaylan&#8217;ın elinin üzerinde bir sinek görünce ona dedi ki:</p>
<p>Ey Gaylan! İşte kaza ve kader budur. Gaylan dedi ki:</p>
<p>Vallahi sen yalan söylüyorsun; bu ne kazadır, ne de kaderdir. Bunun üzerine Hişam kendisini çarmıha gerdirdi.</p>
<p><em>&#8220;&#8230;.Allah&#8217;a verdikleri sözü bozarlar&#8230; ve yer yüzünde fesat çıka­rırlar.&#8221;</em> âyetinin Harurilere işaret ettiğinin üçüncü delili de onların, Allah&#8217;ın kullarına karşı kılıç çekmiş olmalarıdır. Yeryüzünde en büyük fesatçılık/bozgunculuk budur. Bid&#8217;atçiler tarafından bu yaygın olarak yapılan bir iştir. Onlar ayrıca müslümanlar arasında çeşitli yollarla kin ve düşmanlık yayarak da bozgunculuk yaparlar.</p>
<p>Müellifin, başta Harûriye olmak üzere sapıklık ve kalplerinde eğrilik olanları tanıtmak üzere sıraladığı bu üç vasıf, Kur&#8217;an ve Sünnetin insanları uyardığı sapık bir fırkada bulunması gereken vasıflardır.</p>
<p><strong>Nitekim şu âyetlerde bu uyarı yapılmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kendile­rine apaçık belgeler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.&#8221;</em>(Al-i İmran-105) <em>&#8220;Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, sen onlardan berisin.&#8221;</em> (Enam: 159)</p>
<p><strong>Hadis-i Şerifte şöyle ifade buyurulmuştu: </strong></p>
<p>Bu ümmet yetmiş küsur fırkaya ayrılacak.</p>
<p>Mus&#8217;ab ibn Sad&#8217;a ait birinci rivayetteki bu tefsir de sözü edilen anlam üzerinde babasıyla uyum göstermektedir.</p>
<p>Sonra Said ibn Mansur&#8217;un rivayetinde Sâd ibn Ebi Vakkas:</p>
<p>Bu, Harurilerin kalplerindeki bir eğrilik sebebiyledir, şeklinde yorum yapmıştır.</p>
<p><em>&#8220;Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırmıştır.&#8221;</em></p>
<p>ayeti de onlar hakkındadır demiştir. Bu âyet, Âli İmran süresindeki <em>&#8220;Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler&#8221; </em>âyetiyle ilgilidir. Sa&#8217;d ibn Ebi Vakkas (r.a) Harûrîleri, her iki âyetin mana kapsamının içine dahil etmiştir. Bu âyetlerden birisinde sadece zeyğ/sapıklık yani hak yolun dışına çıkma vasfı zikredilmiştir.</p>
<p>Diğer iki Vasıf yani Kur&#8217;an ve sünnetin ahkamında tasarrufta bulunma ve fitne-fesat çıkarma vasıfları öteki ayette zikredilmiştir. Bu vasıfların üçü de Harürilerde mevcuttur. Âli İmran süresindeki âyet lafzıyla onları kapsamına almaktadır. Çünkü onun lafzı lügat olarak genel bir manayı gerektirir.</p>
<p>Bu âyeti özel olarak kâfirlere yorsak da, usûlde beyan edildiği üzere zikredilen vasıfları taşıyanlara verilecek ceza yönünden, Harüriler hakkında da âyetin hükmünün geçerli olduğunu söyleye­biliriz. Saf süresindeki âyet, de böyledir. Çünkü bu âyet Musa&#8217;nın (a.s.) kavmi ile ilgilidir. Bundan dolayı Sa&#8217;d ibn Ebi Vakkas Harurileri de fâsıklar olarak isimlendirmiştir. Çünkü âyetin anlamı onlar hakkında da geçerlidir. Âyetin sonunda <em>&#8220;Allah fâsıklar toplu­luğunu doğru yola iletmez.&#8221; </em>Denilmektedir. Sapıklık/zeyğ Harürilerde de vardır. O halde &#8220;<em>Onlar yoldan sapınca Allah da onların kaplerini saptırmıştı.&#8221;</em> âyetinin anlamı içine Harüriler de girerler. Bundan hareketle âyetin, bid&#8217;at sahiplerinden sadece Harurileri değil, temelinde sapıklık olan bu vasıflarla vasıflanmış herkesi kapsadığı anlaşılır. Sapıklık da heva ve hevese uyarak haktan ayrılmak demektir. Sa&#8217;d ibn Ebi Vakkas, âyeti sadece Harüriler olarak yorumlamıştır. Çünkü -Allahu âlem- kendisine sadece onlar sorulmuştur ve Allah&#8217;ın dininde ilk defa bid&#8217;at çıkaranlar da onlardır. O halde ayeti sadece onlara tahsis etmek gerekmez.</p>
<p>Sâd ibn Ebi Vakkas&#8217;a sorulan ilk ayete gelince -ki Kehf süresin­deki âyettir- o bu ayetin Harurileri kapsamadığını söylemiştir.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;den gelen bir rivayete göre o da, &#8216;Taptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanlar&#8221;ı Harüriler olarak tefsir etmiştir.</p>
<p><strong>Abd ibn Humeyd[84] İbn Tufeyl&#8217;den[85] şöyle dediğini rivayet etti: </strong></p>
<p>İbn el-Kevva[86] Hz. Ali&#8217;nin huzurunda ayağa kalktı ve dedi ki:</p>
<p>Ey Mü&#8217;minlerin Emiri! İyi işler yaptıklarını zannettikleri halde dünya hayatında çabalan boşa gidenler kimlerdir? Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Onlar ehl-i Havra&#8217;dır.&#8221;</p>
<p>Bu, Süfyan es-Sevri&#8217;nin[87] tefsirinde de nakledilmiştir.</p>
<p><strong>İbn Vehb&#8217;in Câmi&#8217; inde rivayet edildiğine göre ibn el-Kevvâ Hz. Ali&#8217;ye bu âyeti sorar. Hz. Ali ona der ki:</strong></p>
<p>Yanıma çık da sana söyleyeyim. -Hz. Ali o esnada da minberdedir- İbn el-Kevvâ iki basamak çıkınca elindeki asası ile onu yakalar ve dövmeye başlar. Sonra ona der ki:</p>
<p>O âyette sözü edilenler sen ve arkadaşlarındır. Yine Abd ibn Humeyd, Muhammed ibn Cubeyr ibn Mut&#8217;ım[88] den şöyle dediğini rivayet etmiştir:</p>
<p>Evdoğullarından bir adam bana haber verdi:</p>
<p>Hz. Ali Irak&#8217;ta insanlara hitab ediyordu. Bu adam da onu dinleyenler arasında bulunuyormuş. Mescidin en uzak köşesinden ibn el-Kevvâ ona seslendi ve dedi ki:</p>
<p>Ey Mü&#8217;minlerin Emiri! &#8220;Yaptıkları işler bakı­mından en çok ziyana uğrayanlar&#8221; kimlerdir? Hz. Ali dedi ki:</p>
<p>Sensin. İbn el Kevva Haricilerle yapılan savaşta öldürüldü. Bazı tefsirciler, ibn el-Kevvâ&#8217;nın bu soruyu Hz. Ali&#8217;ye sorduğu zaman onun şöyle cevap verdiğini naklettiler:</p>
<p>&#8220;Siz ehl-i Havra&#8217;smız, ehl-i riyasınız ve yaptığınız iyiliği başa kakarak boşa çıkaranlarsınız.&#8221; Birinci rivayet, âyetin ehl-i Havra&#8217;yı da kapsamına aldığına delâlet eder.</p>
<p>Allah Teala onları anlatırken <em>&#8220;Dünya hayatında çabaları boşa gidenler&#8221;</em>[89]  dediği zaman, onlar kendilerinin hidayette olduklarını zannetmelerine rağmen Allah Teala onları sapıklıkla nitelendir­miştir. Bu, genel olarak  bunların, amellerinde bid&#8217;at  çıkaranlar olduğuna delalet eder. Bunlar da öncelikle ehl-i kitaptır/yani Hıris­tiyanlar ve Yahudilerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) <em>&#8220;Her bid&#8217;at bir sapıklıktır.&#8221;</em>   buyurmuştur. Allah&#8217;ın  izniyle  bunun   izahı   ileride gelecektir. Âyet-i kerimeyle ilgili olarak her iki tefsir de yapılmıştır: Sa&#8217;d ibn Ebî Vakkas, bunların Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğunu söylemiş, Hz. Ali de bunların bid&#8217;atçiler olduğunu söylemiştir. Çünkü hepsi de bid&#8217;at çıkarmada ittifak etmişlerdir. Bu sebeple Sa&#8217;d ibn Ebî Vakkas, Hristiyanların küfrünü, cenneti gerçeğinden farklı olarak tevil etmeleridir diye tefsir etmiştir. Hıristiyanların bu tevili reye dayanan/kafadan bir tevildir. Netice olarak her üç âyet de Bid&#8217;atin kötülüğü üzerinde birleşmiştir. Sâd ibn Ebi Vakkas&#8217;ın sözü her bir âyetin, bid&#8217;atçinin vasıflarından bir vasfı iktiza ettiğini bildirmek­tedir. Âyetlerde, ya lafzın genel kapsamlı oluşuyla veya vasıf anlamıyle  (yani aynı vasfı taşımaları yönüyle) bidatçiler kastedilmiş­lerdir.</p>
<p><strong>İbn Vehb&#8217;in rivayetine göre Rasulullah (s.a), üzerinde yazı yazılı bir kürek kemiği getirdi ve dedi ki:</strong></p>
<p><em>&#8220;Bir toplumun peygamberinin kendilerine getirdiği şeyden yüz çevirip başka şeye yönelmeleri veya kendi kitaplarından başka kitaplara yönelmeleri ahmaklık -veya sapıklık- olarak onlara yeter.”[90]</em></p>
<p>Bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil oldu:</p>
<p><em>&#8220;Kendilerine okunmakta olan Kitab&#8217;ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?[91]</em></p>
<p><strong>Abdülhamid[92]el-Hasen (Basri)&#8217;den şöyle dediğini nakletti: Rasulullah (s.a) buyurdu ki:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kim benim sünnetimden yüz çeverirse benden değildir.&#8221; </em>Sonra şu âyeti okudu:</p>
<p><em>&#8220;Rasulüm! De kî: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahla­rınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.&#8221;[93]</em></p>
<p><strong>Yine Abdulhamid ve daha başkaları Abdullah ibn Abbas&#8217;tan rivayet etmişlerdir:</strong></p>
<p><em>&#8220;İnsanoğlu ne yaptığını ve ne yapmadığını görür.&#8221;</em>[94] ayeti hakkında Abdullah ibn Abbas şöyle dedi:</p>
<p>Bu âyette geçen <em>&#8220;mâ kaddemet&#8221;</em> kişinin hayır veya şer yaptığı amellerdir, &#8220;<em>ve mâ ahharat&#8221;</em> ise kişinin kendisinin açıp da kendisinden sonrakilerin izledikleri çığırdır. Bu tefsirin de tefsirine ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Abdullah ibn Abbas&#8217;tan rivayet edildiğine göre onun bu âyet hakkında şöyle dediği rivayet edilir:</strong></p>
<p>Allah kişinin ölmeden önce yaptığı iyilikleri ve geride bırakıp da insanların ondan görüp uyguladıkları iyi bir çığırı bilir. Onun açtığı bu güzel yoldan gidenlerin sevabından hiçbir şey eksilmeksizin aynısı ona da vardır. Kötü bir yol açarsa o yoldan gidenlerin günahlarından da hiçbir şey eksilmeksizin aynısı ona da vardır. Bu rivayeti Abdullah ibn el&#8217;Mübarek ve daha başkaları rivayet etmişlerdir. Süfyan ibn Uyeyne, Ebu Kılâbe[95] ve daha başka kimselerin şöyle dedikleri nakledilmiştir:</p>
<p>(<em>Alimet nefsun mâ kadde-met ve ahharat)[96]</em> ayetinde kastedilenler bütün bid&#8217;atçiler ve alçakça iftira edenlerdir.</p>
<p><strong>Bu görüşü ileri sürenler şu âyeti delil getirirler:</strong></p>
<p><em>&#8220;Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.&#8221;[97] </em></p>
<p><strong>İbn Vehb, Mücahid&#8217;den nakletmiştir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi ve bıraktıkları her izi yazarız.&#8221;[98] </em>âyeti hakkında Mücahid şöyle demiştir:</p>
<p>Bu onların ölmeden önce yaptıkları iyilikleri ve kendilerinden sonraki insanlara bıraktıkları sapıklıkları yazarız anlamındadır.</p>
<p><strong>Yine İbn Vehb, İbn Avn&#8217;dan[99] o da Muhammed ibn Şirin&#8217;den[100] nakletmiştir:</strong></p>
<p>Muhammed ibn Şirin şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Ben, mürtedliğe doğru en hızlı koşanlar olarak hevâ ve hevesine uyan kimseleri görüyorum.&#8221;</p>
<p><strong>İbn Avn dedi ki:</strong></p>
<p>İbn Şirin şu ayet-i kerimenin hevâ ve hevesine uyanlar hakkında olduğu görüşünde idi:</p>
<p><em>&#8220;Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa artık o zâlimler topluluğu ile oturma.&#8221;[101]</em></p>
<p><strong>El-Âcurrî, Ebû&#8217;l-Cevza[102] den nakletti: </strong></p>
<p>Ebu&#8217;l Cevza, heva ve hevesine uyanlar hakkında şöyle dedi:</p>
<p>Canımı kudretinde tutan Allah&#8217;a yemin olsun ki, evimin maymunlarla ve domuzlarla dolması benim için onlardan bir adamla komşu olmaktan daha sevimlidir.'[103] Onlar şu ayetin hükmüne dahildirler:</p>
<p><em>&#8220;İşte siz öyle kimselersiniz ki! onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütün kitaplara inanırsınız! onlar ise sizinle karşılaştıklarında &#8220;inandık&#8221; derler; kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki kininizden kahrolup geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.&#8221;[104]</em></p>
<p>Bid&#8217;atçilerin kötülüğüne işaret eden ve onların durumuna düşmekten sakındıran pek çok âyet vardır. Biz bu zikrettiklerimizle yetinelim. İnşaallah öğüt almak isteyenler için bunlarda yeterince öğüt ve kalplerindeki hastalıklara yeterince şifâ vardır.[105]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nakli delillerin ikincisi Rasulullah&#8217;dan (s.a) gelen hadislerdir. Bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Fakat biz burada bunlardan zikredemediklerimize de kolayca delâlet edenleri ve -Allah&#8217;ın izniyle-en sağlam olanlarını zikredeceğiz.</p>
<p>Bunlardan birisi Hz. Aişe&#8217;den (r.a) sahih olarak rivayet edilen şu hadistir.</p>
<p><strong>Hz. Aişe Rasullullah&#8217;ın (s.a) şöyle buyurduğunu naklediyor:</strong></p>
<p><em>&#8220;Her kim bizim şu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şey ihdas (icad) ederse o (icad) reddedilmiştir.&#8221;</em> Müslim&#8217;in rivayetinde bu hadis şöyle geçer:</p>
<p><em>&#8220;Her kim bizim dinimizde olmayan bir iş yaparsa o iş (amel) reddedilmiştir.&#8221;</em>[106]</p>
<p>Bu hadisi âlimler İslamın üçte biri olarak kabul etmişlerdir. Çünkü bu hadis, Rasulullah&#8217;ın (s.a) emrine yönelik her türlü muhalefeti -ister bid&#8217;at şeklinde olsun, isterse mâsiyet şeklinde olsun- hedefine almaktadır.</p>
<p><strong>Müslim&#8217;in Câbir&#8217;den rivayet ettiğine göre,Rasulullah (s.a) hutbesinde şöyle derdi:</strong></p>
<p><em>“Emmâ bâ&#8217;dü; sözün en hayırlısı Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;dır. Hidayetin/yolun en hayırlısı Muham med&#8217;in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde olmadığı halde) sonradan icad edilenlerdir/bid&#8217;atlerdir. Ve her bid&#8217;at de bir sapıklıktır.”<strong>[107]</strong></em></p>
<p><strong>Bir başka rivayette Câbir şöyle der:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber (s.a) insanlara hitab ederken Allah&#8217;a lâyık olduğu şekilde hamdeder, sena eder, sonra şöyle derdi: <em>&#8220;Allah kime hidayet ederse onu saptıracak yoktur, kimi saptırırsa ona da hidayet edecek yoktur. Sözün en hayırlısı Allah&#8217;ın kitabıdır. Hidayetin en hayırlısı Muhammed&#8217;in hidayetidir/gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilendir. Her ihdas (icad) edilen şey ise bid&#8217;attir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Nesâi&#8217;nin rivayetinde ise şu ifade yer alır:</strong></p>
<p>Her ihdas edilen şey bid&#8217;attir, her bid&#8217;at (sahibi) cehennemdedir.</p>
<p>Hz. Ömer&#8217;in de bu hutbeyle hutbe okuduğu bildirildi. İbn Mes&#8217;uddan mevkuf ve merfû olarak şöyle dediği rivayet edildi:</p>
<p>İki şey vardır: Söz ve hidayet. En güzel söz Allah&#8217;ın sözüdür, en güzel hida­yet Muhammed&#8217;in hidayetidir. Dikkat edin, sonradan ortaya çıkan şeylerden sakının. Çünkü işlerin en kötüsü sonradan uydurulan­lardır. Sonradan ihdas edilen her şey bid&#8217;attir.</p>
<p><strong>(İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan rivayet edilen) lafızda şu ifadeler de vardır:</strong></p>
<p>&#8220;Ancak siz ileride bid&#8217;atler çıkaracaksınız ve bid&#8217;atlerle karşılaşacaksınız. Sonradan ihdas edilen her şey bid&#8217;attir. Her bid&#8217;at (sahibi) de cehennemdedir.&#8221; İbn Mes&#8217;ud, her perşembe bu sözlerle öğüt verirdi.</p>
<p><strong>Yine İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan gelen başka bir rivayette şöyle denmek­tedir:</strong></p>
<p>Söylenecek iki şey vardır. Hidayet ve söz: Sözlerin en faziletlisi -veya sözlerin en doğrusu- Allah&#8217;ın sözüdür. Hidayetin en güzeli Allah&#8217;ın ve Muhammed&#8217;in hidayetidir (gösterdiği yoldur). İşlerin en kötüsü sonradan icad edilen iştir. Sonradan icad edilen her şey bid&#8217; attir. Dikkat edin, üzerinizden çok zaman geçmeden kalpleriniz katılaşacak. Boş bir ümitle oyalanmayın. Zira gelecek olan her şey yakındır. Dikkat edin, uzak olan, gelmeyecek olan şeydir.</p>
<p><strong>Yine ondan gelen başka bir rivayette şöyle der:</strong></p>
<p>En güzel söz Allah&#8217;ın Kitabıdır. En güzel hidayet etme usulü, Muhammed&#8217;in (s.a) hidayet usulüdür. İşlerin en kötüsü sonradan icad edilenlerdir. &#8220;Size vaad olunanlar mutlaka geleceklerdir, siz onu asla önleyemez­siniz.&#8221;[108]</p>
<p><strong>İbn Mâce, İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan merfû olarak Rasulullah&#8217;ın (s.a) şöyle dediğini rivayet etti:</strong></p>
<p><em>“Sonradan icad edilen şeylerden sakının. Çünkü işlerin en kötüsü sonradan icâd edilenlerdir. Sonradan icad edilen her şey bid&#8217;attir. Her bid&#8217;at de bir sapıklıktır.&#8221;</em></p>
<p>Bu rivayetin İbn Mes&#8217;ud&#8217;a ait mevkuf bir haber olduğu meşhur olmuştur.</p>
<p><strong>Sahih’te[109] Ebû Hureyre&#8217;den şöyle dediği nakledilir: Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>“Kim hidayete çağırırsa kendisine uyanların hepsinin alacağı sevab kadar o da sevap alır. Bununla beraber hidayete uyanların sevabından da bir eksilme olmaz. Kim</em> <em>sapıklığa çağırırsa kendisine uyanların yükleneceği günahların tamamı kadar kendisine de günah yüklenir. Bununla beraber sapık­lığa uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez,&#8221;<strong>[110]</strong></em></p>
<p><strong>Yine Sahih&#8217;te Rasulullah&#8217;tan (s.a) şöyle dediği rivayet edilir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kim hayır yolunda iyi bir çığır açarsa, kendisine hem bu işlediği hayrın sevabı, hem de kendisinden sonra bu yoldan gidenlerin sevabının tamamı kadar sevabı verilir. Bununla beraber onun açtığı hayırlı yoldan gidenlerin sevabından da hiçbir şey eksiltilmez. Yine kim şer yolunda kötü bir çığır açarsa, kendisine hem bu işlediği kötülüğün günahı yüklenir, hem de bu yoldan gidenlerin günahı kadar günah yüklenir. Bununla beraber onların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.&#8221;<strong>[111]</strong></em></p>
<p><strong>Tirmizî, Ebû Davud ve daha başkaları İrbad ibn Sâriye&#8217;den şöyle dediğini rivayet etmektedirler:</strong></p>
<p>Rasulullah (s.a) bir gün bize namaz kıldırdı, sonra bize yöneldi ve gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan çok etkili bir öğüt verdi. İçimizden birisi dedi ki:</p>
<p>Ya Rasulallah! Sanki bu bize veda eden birisinin öğüdü gibi geldi. Bize tavsiyen nedir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</p>
<p><em>&#8220;Size Allah&#8217;tan korkmanızı, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Başınıza yönetici olarak Habeşli bir köle bile</em> <em>geçse ona itaat etmelisiniz. Çünkü sizin içinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Onun için benim sünnetime, hidayete ermiş, doğru yolda olan râşit halifelerin sünnetine sımsıkı sarılın. Azı dişlerinizle ısırıp bırak­mayın. Sonradan icad edilmiş (İslama aykırı) işlerden sakının. Çün­kü sonradan icad edilmiş her şey bid&#8217;attir, her bid&#8217;at bir sapıklıktır.&#8221;</em></p>
<p>Bu hadis çeşitli yollardan rivayet edilmiştir.</p>
<p><strong>Sahih&#8217;de[112] Huzeyfe&#8217;den rivayet edildiğine göre o şöyle dedi:</strong></p>
<p>Ey Allah&#8217;ın Rasulü! Bu hayırdan sonra şer var mıdır? Rasulullah (s.a) şöyle dedi:</p>
<p><em>&#8220;Evet, bir takım insanlar gelecekler, benim yolumun (sünnetimin) dışında bir yola girecekler, benim hidayetimden başka bir hidayeti tercih edecekler.&#8221;  </em>Huzeyfe dedi ki:</p>
<p>Bu serden sonra bir ser daha var mıdır? diye sordum. Rasulullah şöyle buyurdu:</p>
<p><em>&#8220;Evet, cehennem ateşinin üstünde davetçiler olacak, kim onların dâvetine uyarsa onlar onu cehenneme fırlatıp atacaklar.&#8221; </em>Dedim ki:</p>
<p>Ya Rasulallah! Onları bana tarif et. Buyurdu ki:</p>
<p><em>&#8220;Derileri bizim derimiz gibidir. Bizim dilimizden konuşurlar.” </em>Dedim ki:</p>
<p>Peki ben o zamana yetişirsem ne yapmamı tavsiye edersin? Dedi ki:</p>
<p><em>&#8220;İşte o zaman Müslüman topluluklarından ve liderlerinden ayrılma!&#8221; </em>Dedim ki:</p>
<p>Ya onların cemaati ve lideri olmazsa? Dedi ki:</p>
<p><em>&#8220;O zaman tüm fırkalar­dan uzaklaş; hatta bir ağacın kökünü ısırarak (yiyerek yalnız) yaşayabilirsen, Ölüm sana gelinceye kadar öyle kal.&#8221; </em></p>
<p><strong>Buhari bunu başka bir şekilde rivayet etti.[113]Sahife hadisinde[114] denir ki:</strong></p>
<p><em>&#8220;Ayr&#8217;dan Sevr1 a kadar olan bölge<strong>[115]</strong> Medine&#8217;nin haram bölgesidir. Kim bu konuda bir bid&#8217;at çıkarırsa veya bir bid&#8217;ate sığınırsa Allah&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Kıyamet günü Allah Teala onun farz ibadetlerini de nafile ibadetlerini de kabul etmeyecektir.&#8221; </em></p>
<p>Bu hadis[116] genel bir bağlamdadır. Şeriate aykırı olarak ihdas edilen her bid&#8217;ati kapsar. Bid&#8217;at, sonradan ihdas edilen şeylerin en çirkinidir. İmam Malik bu hadisi (başka) bir meselede delil olarak getirmiştir. İnşaallah ileride temas edilecektir. Hadis, her ne kadar Medine ile ilgili olsa da başka şeyler de onun ifade ettiği anlama dâhildir.</p>
<p><strong>Muvatta, Ebû Hureyre&#8217;den şu hadisi nakleder:</strong></p>
<p>Rasulullah (s.a) bir gün mezarlığa gider ye şöyle der:</p>
<p><em>&#8220;Esselâmu âleyküm ey mümin­ler topluluğunun diyarı. İnşaallah biz de size kavuşacağız&#8230;&#8221; </em>Hadisin devamında şu vardır:</p>
<p><em>&#8220;(Kıyamet gününde) bir grup adamlar, tıpkı sahipsiz develerin havuz kenarından kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havzımdan uzaklaştırılacaklar. </em></p>
<p><em>Ben onlara: </em></p>
<p><em>Gelin buraya, nereye gidiyorsunuz, gelin, gelin!&#8221; diye sesleneceğim. Bunun üzerine denilecek ki, onlar senden sonra (dini) değiştirdiler. </em></p>
<p><em>Ben de diyece­ğim ki: </em></p>
<p><em>&#8220;O halde onlar benim havzımdan uzak olsunlar! Uzak olsun­lar! Uzak olsunlar!&#8221;<strong>[117]</strong></em></p>
<p>Alimlerden bir grup bu hadiste kastedilen kişilerin bid&#8217;atçiler olduğu yorumunu yaparken bir başka grup da bunların İslam&#8217;dan çıkan mürtedler olduğu yorumunu yapmışlardır.</p>
<p>Hayseme ibn Süleyman&#8217;ın[118] Yezid er Rukâşi&#8217;den[119] naklettiği hadis birinci görüşün delilidir.</p>
<p><strong>Rukâşi dedi ki: Enes ibn Malik&#8217;e sordum ve dedim ki:</strong></p>
<p>Şu şu adamlar bizim küfrümüze ve müşrikliğimize hükmediyorlar, havzı ve şefaati de inkar ediyorlar. Rasulullah&#8217;tan (s.a) bu konuda bir şey duydun mu? Dedi ki:</p>
<p>Evet! Rasulullah&#8217;ı (s.a) şöyle derken işittim:</p>
<p><em>&#8220;Kul ile küfür veya şirk- arasında namaz vardır. Namazı terk ettiği zaman şirk koşmuş olur.<strong>[120]</strong> Benim Havz&#8217;ım Eyle<strong>[121]</strong> ile Mekke arası gibidir. Sürahileri gökteki yıldızlar gibidir -veya gökteki yıldızların sayısı kadardır, dedi. Cennetten gelen iki oluğu vardır. Havz&#8217;da su eksildikçe bu oluklardan takviye edilir. Ondan bir yudum içen kimse artık bir daha ebediyen susuzluk çekmez. Nice dudakları kurumuş kimse onun yanına gelecek fakat ondan bir damla bile tadamayacak. Bugün onu inkâr edenler o gün ondan hiçbir şey içemeyecekler.&#8221; </em></p>
<p>Bu hadis onların ehl-i kıble (yani müslüman) olduklarına delalet eder. Ehl-i İslamı tekfir etmeleri Haricilerin niteliklerindendir. Havz&#8217;ı inkar etmeleri ise Mutezilenin ve diğerlerinin niteliklerindendir. Muvatta hadisinde Rasulullah&#8217;ın <em>&#8220;Haydi gelin, gelin!&#8221;</em> sözü olmasına rağmen bunun sebebi onları ümmetinin özelliklerinden olan yüzlerinin nûruyle ve abdest azala­rının parlaklığıyla tanıdığı içindir. Şayet onlar ümmetin mensup­larından olmasaydı sözü edilen alametlerle onları tanıyamazdı.</p>
<p><strong>İbn Abbas&#8217;tan sahih olarak rivayet edilen bir hadiste o şöyle demektedir:</strong></p>
<p>Rasulullah (s.a) öğüt vermek üzere içimizde ayağa kalktı ve söyle dedi:</p>
<p><em>&#8220;Siz (kabirden dirilip kalktığınızda) ayağınız çıplak, vücudunuz üryan ve sünnetsiz olarak haşrolunacaksınız (mahşer yerine toplanacaksınız)” </em>Sonra şu âyeti okudu:</p>
<p><em>&#8220;İnsanları ilk yarat­maya başladığımız gibi va&#8217;dettiğimiz şekilde yeniden yaratacağız. Şüphesiz biz sözümüzü yerine getiririz.&#8221;<strong>[122]</strong> </em>Sonra şöyle dedi:</p>
<p><em>“Kıyamet günü ilk elbise giydirilen kişi ibrahim&#8217;dir. Yine kıyamet günü ümmetimden bazı adamlar çağrılacak ve sol tarafa (cehenneme) götürülecekler. Bunun üzerine ben tıpkı sâlih kul (Hz. İsa)&#8217;un dediği gibi şöyle diyeceğim: &#8220;Ben onların içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyle görensin. Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar Senin kullarındır, (diledi­ğini) yaparsın. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz Sen izzet ve hikmet sahibisin&#8221;<strong>[123]</strong> </em>Bunun üzerine şöyle denilecek:</p>
<p><em>&#8220;Sen onlardan ayrıldı­ğından beri hep geriye dönüyorlar.&#8221;<strong>[124]</strong></em></p>
<p>Muvatta&#8217; hadisinde olduğu gibi bu hadiste de bid&#8217;atçilerin kastedilmiş olması ve Hz. Peygamber&#8217;den sonra dinden çıkanların kastedilmiş olması muhtemeldir.</p>
<p><strong>Tirmizi&#8217;de Ebû Hureyre&#8217;den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p>&#8220;<em>Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da bir o kadar fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacak.&#8221; </em></p>
<p>Bu hadis hasen sahihtir.[125]</p>
<p>Bu hadisin başka rivayetleri de vardır. İnşaallah ileride bunlar da zikredilecek ve anlatılacaktır. Fakat buradaki fırkalar âlimlerin çoğunluğuna göre ehl-i bid&#8217;at fırkalarıdır.</p>
<p><strong>Sahih&#8217;te Rasulullah&#8217;ın (s.a) şöyle dediği geçmektedir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Allah Teala ilmi insanların kalbinden mahvetmek ve hafızala­rından silip unutturmak suretiyle birden çekip almaz. Fakat âlimlerin ruhunu alarak ilmi ortadan kaldırır, hiçbir âlim bırakmaz. Böyle bir durumda insanlar câhillerin peşinden giderler, soracak­larını onlara sorarlar. Bunlar ise bilmeden cahilce fetvalar vererek hem kendileri sapıtırlar, hem de onları saptırırlar.&#8221;<strong>[126]</strong></em></p>
<p>Bu hadis Buhari’ de ve diğer kaynaklarda pek çok yoldan gelmiştir.</p>
<p><strong>Müslim&#8217;de İbn Mes&#8217;ud&#8217;un şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>&#8220;<em>Kim yarın (kıyamet günü) Allah&#8217;a müslüman olarak kavuşmaktan hoşla­nırsa ezan okunduğu zaman şu namazlara devam edin. Şüphesiz Allah Tealâ sizin Peygamberinize (s.a) hidayetin yollarını göstermiş­tir. Namazlar da hidayetin yollarındandır. Eğer siz cemaatten uzak durup evinde namaz kılan kişi gibi namazlarınızı evlerinizde kılarsanız, Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz. O sünneti terk ederseniz dalâlete düşersiniz.&#8221;<strong>[127]</strong></em></p>
<p>Sünneti terk etmenin nasıl bir sapıklık olarak nitelendirildiğini iyi düşününüz!</p>
<p><strong>Başka bir rivayette de: </strong></p>
<p><em>&#8220;Peygamberinizin sünnetini terk ederseniz küfre düşersiniz&#8221;</em>  Denilmektedir ki bu daha şiddetli bir uyarıdır.</p>
<p><strong>Onda (Sahih-i Müslim&#8217;de) geçtiğine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8220;Size çok kıymetli iki şey bırakıyorum; Birin­cisi Allah&#8217;ın Kitabıdır, onda hidayet ve nur vardır. (Başka bir rivayettte: Onda hidayet vardır, denilir). Kim ona sarılır ve tutunursa</em> <em>hidayet üzere olur. Kim onu terk ederse sapıtır,&#8221;  </em></p>
<p><strong>Bir başka rivayette;</strong></p>
<p><em>&#8220;Kim ona uyarsa hidayet üzere olur, kim onu terk ederse dalâlet üzere olur.&#8221;<strong>[128]</strong></em> denilir.</p>
<p>Bu konuda gelen şeylerden birisini de İbn Veddah tahriç etmiş­tir. Onun bir benzerini İbn Vehb, Ebû Hureyre&#8217;den rivayet etmiştir.</p>
<p><strong>Ebû Hureyre bu rivayetinde Rasulullah&#8217;ın (s.a) şöyle dediğini nakletmiştir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Ümmetimin içinde deccaller ve yalancılar olacaktır. Bunlar size, ne sizin ne de babalarınızın duymadığı hadisler uyduracaklar. Onların sizi fitneye düşürmesinden sakının.&#8221;<strong>[129]</strong></em></p>
<p><strong>Tirmizi&#8217;de Rasulullah&#8217;ın (s,a) şöyle dediği rivayet edilir:</strong></p>
<p>&#8220;<em>Kim ölmüş bir sünnetimi benden sonra diriltirse, o sünnetle amel eden­lerin kazanacakları sevabın aynısı ona da verilir. Diğerlerinin sevabından da hiçbir şey eksilmez. Kim Allah ve Rasülünün razı olmadığı bir bid&#8217;at çıkarırsa o bid&#8217;ati işleyenlerin günahlarının aynısı ona da yüklenir. Bununla beraber diğerlerinin günahından da hiçbir şey eksilmez.&#8221; </em></p>
<p>Bu hasen bir hadistir.[130]</p>
<p><strong>İbn Veddah ve başka kişilerin Hz. Aişe&#8217;den rivayet ettikleri şöyle bir hadis vardır:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kim bid&#8217;at sahibine&#8217; saygı gösterirse, İslamın yıkımına destek vermiş olur.&#8221;<strong>[131]</strong></em></p>
<p><strong>el-Hasen&#8217;den (Basrî) Rasulullah&#8217;ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Şayet sırat köprüsü üzerinde bir an bile olsun durdurul­madan cennete girmek istersen, Allah&#8217;ın dininde kendi görüşüne göre bir şey icad etme.&#8221;</em></p>
<p><strong>Yine el-Hasen&#8217;den Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kim bana uyarsa bendendir. Kim, benim sünnetim­den yüz çevirirse benden değildir.&#8221;<strong>[132]</strong></em></p>
<p><strong>Tahâvî, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle dediğini nakletti:</strong></p>
<p><em>&#8220;Altı kişi vardır ki ben onlara lâ&#8217;net ediyorum, Allah&#8217;ın laneti onların üzerine olsun. Peygamberlerin duası da kabul edilir. Bunlar:</em></p>
<p><strong><em>1-</em></strong><em> Allah&#8217;ın dinine ilave yapan,                                              </em></p>
<p><em style="line-height: 1.5;"><strong>2-</strong>Allah&#8217;ın kaderini inkar eden,                                            </em></p>
<p><strong><em>3-</em></strong><em> Zorbalıkla insanlara egemen olup Allah&#8217;ın aziz/şerefli kıldığını zillete düşüren, Allah&#8217;ın alçalttığını yücelten,</em></p>
<p><strong><em>4-</em></strong><em> Benim sünnetimi terk eden,                                              </em></p>
<p><strong><em>5-</em></strong><em> Allah&#8217;ın haram kıldığını helal sayan,</em></p>
<p><strong><em>6-</em></strong><em> Benim soyumdan gelip de Allah&#8217;ın haram kıldığını helâl sayan kimse.&#8221;<strong>[133]</strong></em></p>
<p><strong>Ebû Bekir ibn Sabit el-Hatib&#8217;in rivayetinde de şu ifade vardır:</strong></p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;ın lanet ettiği ve benim de kendilerine lanet ettiğim altı kişi vardır.&#8221; </em></p>
<p>Bu altı kişiyi sayarken Rasulullah (s.a) şöyle der:</p>
<p>&#8220;<em>Benim sünnetimden yüz çevirip bid&#8217;ate yönelen kişi&#8221;</em></p>
<p><strong>Tahâvî&#8217;nin rivayetinde Rasulullah (s.a) şöyle buyurur:</strong></p>
<p>&#8220;<em>Her ibadet edenin bir coşkulu dönemi, her coşkunun da bir gevşeme dönemi vardır. Bu gevşeme ya sünnete doğru olur ya da bid&#8217;ate doğru olur. Kimin gevşemesi benim sünnetime doğru olursa o doğru yolu bulmuş olur. Kimin gevşemesi de başka şeye doğru olursa o da helak olur&#8221;<strong>[134]</strong></em></p>
<p><strong>Beğavî&#8217;nin Mu&#8217;cem&#8217;inde Mücahid&#8217;den şöyle dediği nakledilir:</strong></p>
<p>Ben ve Ebû Yahya ibn Cu&#8217;de Rasulullah&#8217;ın ashabından Ensarlı bir zâtın yanına girmiştik. Bu zât şunu anlattı Rasulullah&#8217;ın (s.a) yanında Abdulmuttalip oğullarının azatlısı bir kadından söz edildi. Dediler ki:</p>
<p>Bu kadın geceleri ibadetle, gündüzleri de oruçla geçiriyor. Bunu duyan Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:</p>
<p><em>&#8220;Fakat ben hem uyur, hem namaz kılarım, hem oruç tutar, hem de iftar ederim. Kim bana uyarsa o bendendir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir. Her amel edenin bir coşkulu, sonra da bir gevşeme dönemi vardır. Kimin gevşemesi bid&#8217;ate doğru olursa o sapıtmıştır. Kimin gevşemesi sünnete doğru olursa o da doğru yolu bulmuştur&#8221;<strong>[135]</strong></em></p>
<p><strong>Ebû Vâil&#8217;in Abdullah&#8217;tan rivayetine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kıyamet gününde en şiddetli azabı görecek kişiler, bir peygamberi öldüren veya peygamber tarafından öldürülen, sapıklığa önderlik eden ve müslümanlara müsle yapan kişidir.”<strong>[136]</strong></em> Hayseme&#8217;nin Süleyman&#8217;dan, onun da Abdullah&#8217;tan rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: <em>&#8220;Benden sonra birtakım idareciler gelecek ve onlar namazları vaktinden tehir edecekler ve bid&#8217;atler çıkaracaklar.&#8221;</em> Abdullah ibn Mes&#8217;ud dedi ki:</p>
<p>Onlara yetişirsem ne yapayım? Rasulullah (s.a)  dedi ki:</p>
<p><em>&#8220;Ey Abdullah&#8217;ın</em> <em>annesinin oğlu, ne yapacağını soruyorsun öyle mi? Allah&#8217;a isyan eden kimseye itaat edilmez&#8221;<strong>[137]</strong></em></p>
<p><strong>Tirmizi&#8217;den Ebu Said el-Hudri&#8217;nin şöyle dediği nakledilir: Rasu­lullah (s.a) şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>&#8220;Helal ve temiz şeyleri yiyen, sünnete uygun amel eden ve şerrinden insanların emin olduğu kişi cennete girer.&#8221;</em></p>
<p>Bir adam dedi ki:</p>
<p>Ya Rasulallah! Bu gün insanlar içinde (böy­lesi) pek çoktur. Hz. Peygamber (s.a) dedi ki:</p>
<p><em>&#8220;Benden sonraki asır­larda (bu özelliği taşımayan kimseler) olacak. &#8220;</em></p>
<p>Bu hadis gariptir.[138]</p>
<p><strong>Tahâvî&#8217;nin kitabında Abdullah ibn Amr ibn el-As&#8217;tan nakledilir:</strong></p>
<p>Rasulullah (s.a) parmaklarını birbirine geçirerek şöyle buyurdu.</p>
<p><em>&#8220;Pek yakında iyi insanların gidip, geride sözleri ve emanetleri şu parmak­larım gibi birbirine karışmış değersiz insanların kaldığı bir zaman gelecektir. İşte o zaman sizin haliniz nice olur?&#8221; </em>Dediler ki:</p>
<p>Ya Rasu­lallah! O zaman bize ne tavsiye edersiniz? Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</p>
<p><em>&#8220;Tanıdığınızla ilişkilerinizi devam ettirir, tanımadığınızdan uzak durursunuz. Seçtiğiniz iyi kimseleri kabul eder,</em> <em>kötü kimseleri ve avamı terk edersiniz.&#8221;<strong>[139]</strong></em></p>
<p><strong>İbn Vehb, mürsel olarak Rasulullah&#8217;ın (s.a) şöyle buyurduğunu tahric eder:</strong></p>
<p><em>&#8220;Şiâb&#8217;tan sakının!&#8221; </em></p>
<p>Şiâb nedir ya Rasulallah? Dedik­lerinde:</p>
<p><em>&#8220;Hevâ ve hevesine uyanlardır.&#8221;</em> dedi.[140]</p>
<p><strong>Yine Vehb şu hadisi tahric eder:</strong></p>
<p><em>&#8220;Allah Tealâ, sımsıkı sarıldığı sünnetle bir kulu cennete sokar.&#8221;<strong>[141]</strong></em></p>
<p><strong>El-Acurri&#8217;nin Kitabu&#8217;s-Sünne&#8217;sinde el-Vehd ibn Müslim&#8217;in[142] Muaz ibn Cebel&#8217;den şöyle dediği rivayeti vardır: </strong></p>
<p>Rasulullah (s.a) şöyle dedi:</p>
<p><em>&#8220;Ümmetimin içinde bid&#8217;atler ortaya çıktığı ve ashabıma küfredildiği zaman, âlimler ilimlerini ortaya döksünler. Eğer âlimler bildik­lerini açıklamazlarsa Allah&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun.”<strong>[143]</strong></em></p>
<p><strong>Abdullah ibn el-Hasen[144] dedi ki: el-Velid ibn el-Müslim&#8217;e dedim ki:</strong></p>
<p>Bilginin açıklanması ne demektir? Dedi ki:</p>
<p>Sünnetin açıklanması demektir.</p>
<p>Bu konuda daha pek çok hadis vardır.</p>
<p>Burada zikredilen bazı hadislerin sahih derecesinde olmadıkları malumdur. Bunlar sadece muhaddislerin teşvik ve sakındırma hadis­lerinde temel kabul ettikleri prensip uyarınca zikredilmişlerdir.[145] Çünkü Bid&#8217;atlerin ve bid&#8217;atçilerin kötülüğü artık Kur&#8217;an&#8217;a ve sahih sünnete dayanan kesin delillerle sabittir. Buna ilaveten diğer delillerin getirilmesinde inşaallah bir sakınca yoktur.[146]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nakli delillerin üçüncüsü selefi sâlih dediğimiz sahabeler ve tabiilerden -Allah onlardan razı olsun- bid&#8217;atin ve bidatçinin kötülü­ğü konusunda gelen sözlerdir.</p>
<p>Sahabe sözlerinden birisi, Hz. Ömer ibn el-Hattab&#8217;tan gelen şu rivayettir.</p>
<p><strong>Hz. Ömer bir gün insanlara hitab eder ve şöyle der:</strong></p>
<p>&#8220;Ey insanlar! Size farzlar ve sünnetler bildirildi ve siz apaçık bir yolda bırakıldınız.&#8221; Daha sonra ellerini birbirine vurarak: &#8220;Ancak insanları sağa sola saptırmanıza bir şey diyemem. Sizin recim âyeti yüzünden helâk olmamanızı tavsiye ederim. Recm (taşlama) cezasını Kur&#8217;an&#8217;da bulamadık demekten sizi sakındırırım. Rasulullah (s.a) recm cezasını tatbik etti, biz de bu cezayı tatbik ettik&#8230;.&#8221;[147]</p>
<p><strong>Sahih&#8217;te, Huzeyfe&#8217;den[148] şöyle dediği rivayet edilir:</strong></p>
<p>Ey âlimler topluluğu! İstikamet üzere olunuz. İstikamet (doğruluk) üzere olur­sanız tam bir önder olursunuz. Sağa sola yalpa yaparsanız büyük bir sapıklığa düşersiniz.&#8221;[149]</p>
<p><strong>Huzeyfe&#8217;den başka bir yolla gelen rivayete göre (bir gün) o, mes­aide girer, halkın önünde durur ve şöyle der:</strong></p>
<p>&#8220;Ey âlimler topluluğu! Doğru bir yoldan gidiniz. Eğer böyle yaparsanız tam bir önder olursunuz. Eğer sağa sola yalpa yaparsanız tamamen sapıtırsınız.&#8221;</p>
<p><strong>İbn el-Mübarek&#8217;in rivayetinde:</strong></p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a yemin olsun ki şayet siz istikamet üzere olursanız, tam anlamıyle önderler olursunuz&#8221; ifadesi vardır.</p>
<p><strong>Yine Huzeyfe&#8217;den şöyle rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>&#8220;İnsanlar hakkında en içok iki şeyden korkarım: &#8220;Gördüklerini bildiklerine tercih etmeleri ve farkında olmadan sapıklığa düşmeleridir.&#8221;</p>
<p><strong>Süfyan der ki:</strong></p>
<p>Bu, bid&#8217;atçinin durumudur.</p>
<p><strong>Şu anlatılan da Huzeyfe&#8217;den rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Huzeyfe eline iki taş aldı ve birini diğerinin üzerine koyduktan sonra arkadaşlarına şöyle dedi:</p>
<p>Bu iki taşın arasında bir ışık görüyor musunuz? Dediler ki:</p>
<p>Ey Ebû Abdillah (Huzeyfe&#8217;nin künyesidir)! Bu iki taşın arasında biz çok az bir ışık görmekteyiz. Huzeyfe dedi ki:</p>
<p>Canımı elinde tutan Allah&#8217;a yemin olsun ki öyle bid&#8217;atler ortaya çıkacak ki, hakikatin nurundan ancak şu iki taşın arasındaki ışık kadarı görünebilecek. Vallahi bid&#8217;atler o kadar yayılacak ki, onlardan birisi terk edildiği zaman Sünnet terk edildi, diyecekler.</p>
<p><strong>Şu söz de Huzeyfe&#8217;den nakledilmiştir:</strong></p>
<p>Dininizden ilk kaybedece­ğiniz şey emanet, son kaybedeceğiniz şey de namazdır. İslamın bağ­ları birer birer çözülecektir.[150] Kadınlarınıza hayızlı iken yaklaşıla­cak. Sizden öncekilerin yollarını tıpatıp aynen izleyeceksiniz. Onların yolundan hiç şaşmayacaksınız. Nihayet, pek çok fırkadan iki fırka kalacak ve bunlardan birisi diyecek ki:</p>
<p>Namaz niçin beş vakit oluyor ki? Bizden öncekiler hata etmişler.</p>
<p>Allah Teala sadece: <em>&#8220;Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl”<strong>[151]</strong></em> buyurur. Böylece onlar günde sadece üç vakit namaz kılarlar.[152] Diğerleri de şöyle derler:</p>
<p>Allah&#8217;a iman edenlerin durumu meleklerin imanı gibidir. Onların içinde ne kafir bulunur, ne de münafık.[153] Deccal ile birlikte bu iki grubu haşr etmesi Allah&#8217;ın üzerine bir haktır.</p>
<p><strong>Bu rivayetin anlamı, Ebu Râfi&#8217;in Hz. Peygamber&#8217;den rivayet ettiği şu hadisin anlamıyle de örtüşür:</strong></p>
<p><em>&#8220;Sizden birinizin koltuğuna yaslanmış bir haldeyken<strong>[154]</strong>  benim bir emrim veya yasağımla karşılaşınca- Bilmiyorum, bilmiyorum,&#8217; tâbi olduğumuz Allah&#8217;ın Kitabında biz böyle bir şey görmedik, dediğini duymayayım.&#8221;<strong>[155]</strong></em></p>
<p>Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;ın açıklayıcısı olarak gelmiştir. Kim sünneti bilmeden Kur&#8217;an&#8217;la amel etmeye kalkarsa Kur&#8217;an&#8217;dan da sünnetten de dışarı çıkar. Bu sebeple yukarıdaki namazla ilgili sözü söyleyen kişi gibi &#8220;bizden öncekiler hata etmişler&#8230;&#8221; der.</p>
<p>Huzeyfe&#8217;den yapılan bütün bu rivayetler İbn Veddah tarafından tahriç edilmiştir.</p>
<p><strong>Yine, İbni Veddah Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;un şöyle dediğini tahriç etmiştir:</strong></p>
<p>&#8220;Bizim söylediklerimize ve yaptıklarımıza tâbi olun, bid&#8217;at çıkarmayın, bu size yeter.&#8221;[156]</p>
<p><strong>İbn Vehb de Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;un şöyle dediğini tahriç etmiştir:</strong></p>
<p>&#8220;Ortadan kalkmadan ilme sarılmalısınız. Onun ortadan kalkması ilim sahiplerinin yok olup gitmesidir. İlme sarılınız; çünkü siz ona ne zaman muhtaç olacağınızı bilemezsiniz. Öyle insanlarla karşılaşacaksınız ki, Kur&#8217;an&#8217;ı arkalarına attıkları halde, sizi Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;na çağırdıklarını iddia edecekler. İlme sarılınız! Bidatleri ortaya çıkarmaktan uzak durunuz. Çokça araştırmaktan, derinlere dalmaktan da uzak durunuz. Eskiye sarılınız.[157]</p>
<p><strong>İbn Vehb yine ondan tahriç etmiştir:</strong></p>
<p>&#8220;Bundan sonra her geçen yıl bir öncekinden daha kötü olacak. Ben daha yağmurlu, daha bereketli veya yöneticisi daha hayırlı olan bir yıldan söz etmiyorum. Fakat ben diyorum ki, sizin âlimleriniz ve iyileriniz gidecekler, sonra birtakım insanlar gelecekler ve kendi kafalarından hüküm verecekler. Böylece İslam sarsılacak ve körelecek/sönükleşecek.&#8221;[158]</p>
<p><strong>Yine İbn Mes&#8217;ud söylemiştir:</strong></p>
<p>İçinde büyüğün ihtiyarladığı, küçü­ğün yetişip büyüdüğü bir fitneye karıştığınız zaman haliniz nice olur? Böyle bir zamanda insanlar fitneyi/kötülüğü sünnet olarak anlatmaya başlarlar. Kötülük değiştirildiğinde de; bu bir kötülüktür, denilir.</p>
<p><strong>Yine Abdullah ibn Mes&#8217;ud söylemiştir:</strong></p>
<p>Ey insanlar! Bid&#8217;at çıkar­mayın, çokça araştırmayın (ince eleyip sık dokumayın) fazla derin­lere dalmayın. Eskiye sarılın, güzel gördüğünüz şeyi alınız, çirkin olan şeyi bırakınız.</p>
<p><strong>Şu şöz de ondan nakledilir:</strong></p>
<p>Sünnette orta bir yolu tutmak bid&#8217;atta var gücüyle çaba sarfetmekten daha hayırlıdır.[159]</p>
<p><strong>Mânâ yönüyle Rasulullah&#8217;a ait olan şu söz de ondan rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Sünnete uygun olarak yapılan az bir amel, bid&#8217;ate uygun çok amelden daha hayırlıdır.&#8221;<strong>[160]</strong></em></p>
<p><strong>Kasım ibn Esba&#8217;ın tahriç ettiğine göre şu sözü de Abdullah ibn Mes&#8217;ud söylemiştir:</strong></p>
<p>&#8220;Kıyamet gününde en şiddetli azabı çekecek olan kişiler, Allah&#8217;ın indirmediği şeylerle insanları saptıran sapık önder­ler, ressamlar, peygamberi öldüren veya peygamber tarafından öldürülen kişilerdir.&#8221;[161]</p>
<p><strong>Hz. Ebü Bekir es-Sıddık&#8217;tan (r.a) rivayet edilmiştir; O şöyle demiştir:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) yaptığı hiçbir şeyi ben terk etmedim, mutlaka ben de onu yaptım. Onun emrettiği bir şeyi terk edersem sapıtacağımdan korkarım.[162]</p>
<p><strong>İbn el-Mübarek[163] Ömer ibn el-Hattab&#8217;tan (r.a) tahric etmiştir:</strong></p>
<p>Yezid ibn Ebi Süfyan türlü türlü yemekler yerdi, Hz. Ömer onun Yerfe&#8217; denilen azatlısına dedi ki:</p>
<p>Yezid&#8217;in akşam yemeği hazır olunca bana haber ver. Yezid&#8217;in akşam yemeği hazır olunca Yerfe, Hz, Ömer&#8217;e bildirdi. Hz. Ömer Yezid&#8217;e geldi, ona selam verdi ve izin iste­di. Yezid izin verince Hz. Ömer içeri girdi. Yezid akşam yemeğine doğru yaklaştı. Et, tiridi getirmişti. Hz. Ömer de onunla birlikte bu yemekten yedi. Sonra (sofraya) kızartılmış et getirildi. Yezid, elini ona da uzattı, fakat Hz, Ömer ondan yemedi. Sonra Ömer şöyle dedi:</p>
<p>Yemekten sonra bir yemek daha mı ey Yezid ibn Ebi Süfyan? Ömer&#8217;in canını elinde tutan Allah&#8217;a yemin olsun ki siz onların sünnetine muhalefet ederseniz (başkaları da) size bakarak onların yolundan dışarı çıkarlar.[164]</p>
<p><strong>İbn Ömer&#8217;den rivayet, edilmiştir:</strong></p>
<p>Yolculukta namaz iki rekattır. Kim sünnete muhalefet ederse küfre düşer.[165]</p>
<p><strong>El- Acurri, es-Sâib ibn Yezid&#8217;den rivayet etmiştir:</strong></p>
<p>Ömer ibn el- Hattab gelmişti. Ona dediler ki:</p>
<p>Ey Müminlerin Emiri'[166] Biz Kur&#8217;an&#8217;ın tevilini soran bir adamla karşılaştık. Hz. Ömer dedi ki:</p>
<p>Ey Allah&#8217;ım, o adamla beni karşılaştır. Râvi der ki:</p>
<p>Bir gün Hz. Ömer insanlara yemek verirken üzerinde elbisesi ve başında sarığı olan bir adam çıkageldi yemeğini yedi. Nihayet yemeğini bitirince şöyle dedi:</p>
<p>Ey Mü&#8217;minlerin Emiri! ne demektir? Hz. Ömer:</p>
<p>Demek o sensin ha? diyerek ayağa kalktı. Adamın kollarını açtırdı ve başından sarığı düşünceye kadar ona dayak attı. Sonra şöyle dedi:</p>
<p>Canımı elinde tutan Allah&#8217;a yemin olsun ki seni tıraş olmuş halde bulsaydım kafana da vururdum. Bu adamın elbisesini giydirin, bir deveye bindirin, sonra çıkarın ve memleketine gönderin. Sonra ayağa kalksın ve insanlara şöyle hitab etsin:</p>
<p>Ey ahali! Subeyğ ilim öğrenmek istedi, fakat yanlış yaptı. Bu sebeple kavminin içinde seviyesi düştü, hatta helak oldu. Halbuki kavminin efendisi idi.[167]</p>
<p><strong>İbn el-Mübarek ve daha başkaları Übeyy ibn Kâ&#8217;b&#8217;dan nakle­derler, Übeyy şöyle demiştir:</strong></p>
<p>Size Allah&#8217;ın yoluna ve sünnete bağlanmanızı tavsiye ediyorum. Çünkü yeryüzünde Allah&#8217;ın yolunda ve sünnet üzere olup Allah&#8217;ı zikreden ve Allah korkusundan gözleri yaşaran hiç kimseye Allah Teala azap etmez. Yine yeryüzünde Allah yolunda ve sünnet üzere olup, gönlünden Allah&#8217;ı zikreden ve Allah korkusundan tüyleri ürperen hiçbir kul yoktur ki onun durumu, yaprakları kurumuş bir ağacın durumu gibi olmasın: O ağaca şiddetli bir rüzgâr isabet ettiğinde yaprakları dökülür. Tıpkı o ağacın yapraklarının dökülüşü gibi böyle bir kulun da günahları dökülür. Allah yolunda ve sünnette itidal üzere olmak, Allah yoluna ve sünnete muhalefette aşırı çaba sarfetmekten daha hayırlıdır, ister itidal üzere olsun isterse aşın gayretler sonucu ortaya çıksın, yap­tığınız amellerin peygamberlerin metotlarına ve onların sünnetlerine uygun olmasına bakın.[168]</p>
<p><strong>İbn Veddah İbn Abbas&#8217;tan tahriç etti: İbn Abbas şöyle dedi:</strong></p>
<p>İn­sanların başına öyle bir dönem gelecek ki onlar o dönem içinde bid&#8217;at uydurup sünneti öldürecekler. Bid&#8217;atler dirilip, sünnetler ölecek.[169] Ondan şöyle dediği rivayet, edilmiştir:</p>
<p>Sünnete ve nakle sarılınız. Bid&#8217;atlerden sakınınız.[170]</p>
<p><strong>İbn Vehb de ondan şu sözü tahriç etmiştir:</strong></p>
<p>Kim Allah&#8217;ın Kitabın­da olmayan ve Rasulullah&#8217;ın sünneti tarafından da onaylanmayan bir görüş ileri sürerse Allah&#8217;a kavuştuğu zaman durumunun ne olacağını bilemez.</p>
<p><strong>Ebû Davud ve başka kimseler Muaz ibn Cebel&#8217;den tahriç etmiş­lerdir: </strong></p>
<p><strong>Muaz ibn Cebel bir gün şöyle demişti:</strong></p>
<p>&#8220;Sizin arkanızdan fitne­ler olacaktır. O zaman mal çoğalacak, Kuran açılacak, mümin, mü­nafık, erkek, kadın, hür, köle küçük, büyük, herkesin elinde Kur&#8217;an olacak, içlerinden biri şöyle diyecek:</p>
<p>Ben Kur&#8217;an okuduğum halde yine de kimse bana uymuyor. Anlaşılan o ki, ben Kur&#8217;an&#8217;dan başka bir şeyi onlara uydurmadıkça bana uymayacaklar. Böyle bir kişinin uydurduklarına tâbi olmaktan sakının! Zira onun ortaya attıkları dalâlet ve sapıklıktır. Ben sizi bilgili kimselerin ayaklarının sürçme­sine karşı uyarıyorum. Çünkü şeytan, ilim sahiplerinin dili ile dalâ­let ve sapıklığa davet edecektir. Münafık da hazan doğru söz söyleyebilir.&#8221;</p>
<p><strong>Râvi der ki:</strong></p>
<p>Muaz&#8217;a şöyle dedim: Allah sana merhamet etsin ey Muaz! Ben, bilgili kişinin sapık söz söylediğini ve münafığın doğruyu söylediğini nasıl bileceğim? O bana şöyle cevap verdi:</p>
<p>Sen bilgili kişinin o şöhret kazanmış sözlerinden sakın ki, o sözler seni kaydırıp yanıltmasın. Kim bilir, belki o bilgili kişi bu sözlerinden döner. Sen hak ne ise onu kabul et, onun üzerinde ol, çünkü hakkın üzerinde nur vardır.[171]</p>
<p><strong>Bir başka rivayette,</strong> &#8220;şöhret kazanmış sözler&#8221; yerine &#8220;ne kastettiği belli olmayan kapalı sözler&#8221; ifadesi geçer. Muaz -Allahu a&#8217;lem- bununla dış görünüşü itibariyle sünnete uygun olmayan ve bu sebeple kalplerin hoşlanmadığı ve insanların:</p>
<p>Bu da nedir? dedikleri sözleri kastediyor olsa gerek:</p>
<p>Bu ileride de anlatılacağı gibi âlimin ayağın kaymasından sakındırmakla ilgili bir sözdür.[172]</p>
<p><strong>Sahabeden sonra gelen tabiilerin bu konuda söyledikleri şeylere gelince, bunlardan birisi İbn Veddah&#8217;ın el-Hasen&#8217;den naklettiği şu sözdür:</strong></p>
<p>Bid&#8217;at sahibi kişi, ne kadar çok oruç tutmaya ve namaz kılmaya çalışırsa Allah&#8217;tan da o kadar çok uzaklaşır.</p>
<p><strong>İbn Vehb, Ebû İdris el-Havlânî&#8217;den tahriç etmiştir:</strong></p>
<p>O şöyle demektedir:</p>
<p>Mescidde söndüremeyeceğim bir yangın görmem, orada değiştiremeyeceğim bir bid&#8217;ati görmemden daha hayırlıdır.</p>
<p><strong>Fudayl ibn &#8216;Iyaz&#8217;dan[173] rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Hidayet yoluna tâbi ol; o yoldan gidenlerin azlığı sana hiçbir zarar vermez. Sapıklık yolların­dan uzak dur. O yollardan helak olanların çokluğu seni aldatmasın.</p>
<p><strong>el-Hasen&#8217;den (Hasan-ı Basri) rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Hevâ ve heve­sine uyan kişiyle bir arada bulunma; şayet onunla beraber olursan kalbine öyle bir şey atar ki ona uyarsan helak olursun, uymazsan kalbin hastalanır. Yine ondan rivayet edilmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Oruç, sizden öncekilere farz kılın­dığı gibi size de farz kılındı.”<strong>[174]</strong></em></p>
<p>âyeti hakkında o şöyle dedi:</p>
<p>Allah Teâlâ orucu kendilerinden öncekilere farz kıldığı gibi, müslümanlara da farz kıldı. Yahudiler onu inkar ettiler, Hristiyanlar ise ona on gün daha ilave ederek daha kolay tutabilecekleri zamanlara tehir ettiler. Hasan-i Basri bunu anlatırken şöyle demişti:</p>
<p>&#8220;Sünnete uygun az bir amel, bid&#8217;ate bulaşmış çok amelden daha hayırlıdır.&#8221;</p>
<p><strong>Ebû Kılâbe&#8217;den:</strong></p>
<p>&#8220;Hevâ ve heves sahipleri ile beraber olmayın ve onlarla tartışmaya girmeyin. Çünkü ben onların sizi de kendi sapık­lıklarına daldırmalarından ve bildiğiniz şeylerde aklınızı karıştırma­larından korkarım.&#8221; Sözü nakledilmiştir.</p>
<p><strong>Eyyub şöyle dedi:</strong></p>
<p>Allah&#8217;a yemin olsun ki o (yani Ebu Kılâbe) akıllı fakihlerdendi. Yine ondan rivayet edilmiştir:</p>
<p>&#8220;Heva ve hevesine uyanlar (ehl-i heva) dalalet ehlidirler/sapıktırlar. Onların akıbetlerinin cehennem­den başka bir şey olacağını zannetmiyorum.&#8221;</p>
<p><strong>Hasan-ı Basri&#8217;den nakledilmiştir:</strong></p>
<p>Bid&#8217;at sahibiyle beraber bulun­ma. Çünkü o, senin kalbini hastalandırır.</p>
<p><strong>Eyyub es-Sahtiyanı&#8217;den[175] rivayet edilmiştir: O şöyle diyordu:</strong></p>
<p>Bid&#8217;at sahibinin gayret ve çabası arttıkça Allah&#8217;dan uzaklaşması da artar.</p>
<p><strong>Ebû Kılâbe&#8217;den nakledilmiştir:</strong></p>
<p>Bir kişi bid&#8217;at çıkardıkça kılıç ona helal olur (öldürülmeyi hak eder).</p>
<p><strong>Eyyüb es-Sahtiyâni,</strong> bid&#8217;at sahiplerini Hâriciler diye isimlen­dirdi. Hâriciler isimde farklı olsalar da kılıca sarılmada birleşmişler­dir, derdi.</p>
<p><strong>İbn Vehb, Süfyan&#8217;dan tahric etti: Süfyan şöyle dedi:</strong></p>
<p>Fakih (anlayışlı, bilgili görgülü) bir adam şöyle derdi:</p>
<p>Bütün insanlara hidayet edip bir kişiyi sapıklıkta bırakmayı arzu etmem (yanı tek bir kişinin bile sapıklığa düşmesine gönlüm razı olmaz).</p>
<p><strong>İbn Vehb yine ondan şöyle dediğini tahriç etti:</strong></p>
<p>Söz, ancak amelle düzgün olur. Söz ve amel ancak niyetle düzgün olur. Söz, amel ve niyet ise ancak sünnete uygun olduğu zaman düzgün olur.</p>
<p>El-Âcurri, İbn Sîrîn&#8217;in heva ve hevesine uyan kimseleri en çabuk dinden çıkan kimseler olarak gördüğünü anlatır.[176]</p>
<p><strong>İbrahim&#8217;den[177] rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Onlarla konuşmayın; kalple­rinizin dönmesinden korkuyorum.</p>
<p><strong>Hişam ibn Hassan şöyle dedi:</strong></p>
<p>Allah Tealâ bid&#8217;at sahibinin ne namazını, ne orucunu, ne haccını, ne cihadını, ne umresini, ne sadakasını, ne köle azat etmesini, ne tövbesini, ne de fidyesini kabul eder.</p>
<p><strong>İbn Vehb, ondan rivayetle şu ilaveyi de yaptı:</strong></p>
<p>İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki o zaman hak ile bâtıl birbirine karışacak. Böyle olduğu zaman hiçbir duanın faydası olmaz. O dua ancak boğulmakta olan kimsenin duası gibidir. (Yani isyan ve günah içinde bir hayat sürüp boğulacağı sırada Allah&#8217;ı hatırlayan kimsenin duası gibi faydasız bir duadır.)</p>
<p><strong>Yahya ibn Ebi Kesir&#8217;den[178] şöyle dediği rivayet, edilmiştir:</strong></p>
<p>Bid&#8217;at sahibiyle bir yolda karşılaşırsan hemen yolunu değiştir. Seleften birisi şöyle dedi:</p>
<p>Kim bid&#8217;at sahibi ile bir arada bulunursa artık masum olmaktan çıkar ve kendi haline bırakılır.</p>
<p><strong>El-Avvam ibn Havşeb&#8217;ten[179] rivayet edilmiştir: O, oğluna şöyle derdi:</strong></p>
<p>Ey İsa, kalbini düzelt ve malını azalt ve şöyle derdi:</p>
<p>Allah&#8217;a yemin olsun ki İsa&#8217;yı bid&#8217;atçilerin meclisinde görmektense, çalgıcıla­rın, şarapçıların ve bâtılın meclisinde görmeyi tercih ederim.</p>
<p><strong>İnsanlar Ebû Bekir ibn Ayyaş&#8217;a[180] dediler ki:</strong></p>
<p>Yâ Ebâ Bekir sünni kimdir? Dedi ki:</p>
<p>Heva ve hevesine uyanlara kızdığı kadar başka bir şeye kızmayandır.</p>
<p><strong>Yunus ibn Ubeyd[181] dedi ki:</strong></p>
<p>Sünnet kendisine gösterildiği zaman garip olan kişi onu kabul eder. Ondan daha garibi de sünnete tâbi olandır.</p>
<p><strong>Yahya ilm Ebi Ömer eş-Şeybâni[182] şöyle dedi:</strong></p>
<p>Denilmiştir ki Allah bid&#8217;atçinin tövbesini kabul etmez. Bid&#8217;atçî bir bid&#8217;atten vazgeçtiği zaman ondan daha kötüsüne intikal eder. Ebu&#8217;l-Âliye&#8217; den:</p>
<p>İslamı öğreniniz. Onu öğrendiğiniz zamanda ondan vazgeçip yüz çevirmeyiniz. Sırat-ı müstakim&#8217;den ayrılmayın; Çünkü o, İslamdır. Sağa sola meyletmeyin. Peygamberinizin sünne­tine ve onun ashabının -arkadaşlarını öldürmeden ve yaptıklarını yapmadan önceki- sünnetlerine sarılın. Onlar arkadaşlarını öldürmeden ve yaptıklarını yapmadan önce biz Kur&#8217;an&#8217;ı okumuştuk. İnsanlar arasında düşmanlık ve kin saçan şu heva ve heves sahiplerinden de sakının! Bu sözler Hasan-ı Basri&#8217;ye anlatılınca şöyle dedi:</p>
<p>Allah rahmet eylesin, doğru söylemiş ve öğüt vermiş.</p>
<p><strong>Bunu ibn Veddah ve daha başka kişiler tahriç etmişlerdir.</strong></p>
<p>Mâlik, şu beyti çok söylerdi:</p>
<p>Din işlerinin en hayırlısı sünnete uygun olanlardır.</p>
<p>İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulan bid&#8217;atlerdir.</p>
<p><strong>Mukatil ibn Hayyan&#8217;dan[183] şöyle dediği rivayet edilmiştir:</strong></p>
<p>Bu hevâ sahipleri, Muhammed ümmeti için bir âfettir. Bunlar Peygamber&#8217;i ve onun ehl-i beytini anarlar ve cahil insanların yanında bu güzel sözleriyle başkalarını avlarlar ve onları tehlikelere atarlar.[184] Bunlar bal diye acı şeyleri, panzehir diye zehiri içenlere ne kadar da çok benziyorlar! Onlara iyi bak, çünkü sen su denizinde olmasan da hevâ ve heves denizinin içindesin. Bu deniz daha derin ve daha tehlikelidir. Yıldırımları daha çoktur. Bu denizden ve içindeki tehli­kelerden kurtulmak daha zordur. Seni sapıklık denizinde boğulmak­tan kurtaracak olan yegane gemi sünnete bağlılıktır.</p>
<p><strong>İbn el&#8217;Mübarek&#8217;ten:</strong></p>
<p>Bil ki ey kardeş sünnet üzere Allah&#8217;a kavuşan her müslüman için ölüm bir keramettir. Çünkü biz Allah&#8217;a aidiz ve yine O&#8217;na döneceğiz. Üzüntümüzü, kardeşlerimizin yok olup gitmesini, yardımcılarımızın azlığını ve Bid&#8217;atlerin ortaya çıkışını Allah&#8217;a şikayet ederiz. Âlimlerin ve sünnete bağlı kişilerin göçüp gitmesi ve Bid&#8217;atlerin ortaya çıkması sebebiyle ümmetin başına gelen büyük felâketleri de Allah&#8217;a şikayet ederiz.İbrahim et-Teymi[185] şöyle derdi:</p>
<p>Allah&#8217;ım! Dinini ve Peygambe­rinin sünnetini hak konusundaki ihtilaflardan, hevâ ve hevese tâbi olmaktan, sapıklık yollarından, şüpheli şeylerden, yanlışlık ve düşmanlıklardan koru. Ömer ibn Abdilaziz yazdığı mektuplarda şöyle derdi:</p>
<p>Ben sizi hevâ ve heveslerin meylettiği şeylerden ve büyük sapmalardan sakındırırım.</p>
<p>İnsanlar kendisine biat ettikleri zaman Ömer ibn Abdilaziz minbere çıktı. Allah&#8217;a hamd ve sena ettikten sonra şöyle, dedi:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar! Peygamberinizden sonra başka Peygamber gelmeyecek, Kitabınızdan sonra başka kitab yok. Sünnetinizden sonra başka sünnet, ümmetinizden sonra başka ümmet de yok. Dikkat, edin, Allah&#8217;ın Kitabında, peygamberinin lisanı üzere haram kıldığı şeyler kıyamete kadar haramdır. Dikkat edin ben bid&#8217;at çıkarıcı değilim, ben tâbi olucuyum. Dikkat edin, ben hüküm koyucu değilim, konulan hükmün uygulayıcısıyım. Dikkat edin, ben sahip ve mâlik değil, bir yöneticiyim. Dikkat edin, ben sizin en hayırlınız değilim, fakat yükü ve sorumluluğu en ağır olanınızım. Dikkat edin. Yaratıcıya isyan konusunda yaratılana itaat yoktur.&#8221; Ömer ibn Abdilaziz bunları söyledikten sonra minberden indi.[186]</p>
<p><strong>Urve ibn Üzeyne, babası Üzeyne&#8217;nin[187] Ömer ibn Abdilaziz hakkında şu şiiri söylediğini nakletti:</strong></p>
<p>İslamda ilmi ve sünneti sen ihya ettin.</p>
<p>Bidat çıkarmadın kötü bir hüküm vermedin.</p>
<p>Her gün bir bidati yıktın</p>
<p>Yerine bizim için sünneti bina ettin</p>
<p><strong>Ömer ibn Abdilaziz&#8217;in söylediği, âlimlerin ezberlediği ve İmam Mâlık&#8217;in de çok hoşuna giden sözlerinden birisi de şudur:</strong></p>
<p>&#8220;Rasulullah (s.a) ve kendisinden sonra gelen halifeler bir sünnet ortaya koymuş­lardır. Onların koydukları sünnete uymak, Allah&#8217;ın Kitabını tasdik etmek, O&#8217;na itaati tamamlamak ve Allah&#8217;ın dinini desteklemek demektir. Hiç kimsenin onları değiştirmek ya da yerine başkasını koymak veya onlara muhalif bir görüş üzerinde durmak yetkisi yoktur. Kim onlarla amel ederse, o hidayet üzeredir. Kim onunla yardım isterse yardım görür. Kim sünnete muhalif olursa mümin­lerin yoluna değil, başka bir yola tâbi olmuş olur, Allah onu gittiği yolda bırakır ve cehenneme sokar; o ne kötü bir yerdir.&#8221;</p>
<p>Alimler onun bu sözlerini beğenmekte haklıdırlar. Çünkü bu sözler sünnete ait temel esasları en güzel şekilde özetlemektedir. Bunlardan birisi de bizim üzerinde durduğumuz konudur:</p>
<p>Çünkü &#8220;hiç kimse sünneti değiştiremez, tebdil edemez ve ona aykırı bir şeyi aklından geçiremez&#8221; sözü, bid&#8217;at çıkarma konusunu toptan engelle­mektedir. &#8220;Sünnet ile amel eden hidayete erer.&#8221; diye başlayıp devam eden sözler ise sünnete tâbi olan kimseyi övmekte ve ona aykırı davrananı da buna delalet eder bir delil ile yermektedir.</p>
<p><strong>Bu delil şu âyettir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygam­bere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.&#8221;<strong>[188]</strong></em></p>
<p>Ömer ibn Abdilaziz&#8217;in sözlerinde işaret edilen sünnete ait esaslardan birisi de Hz. Peygamberden sonra gelen râşit halifelerin çizdiği yoldur. Bu da sünnettir ve onda asla bid&#8217;at yoktur. Allah&#8217;ın Kitabın­da ve Peygamberinin (s.a) sünnetinde (bir konuda) belirlenmiş bir hüküm bulunamamışsa özellikle onların sünneti (sözleri ve fiilleri) delil olarak kabul edilir. Genel manada buna işaret eden deliller vardır.</p>
<p><strong>Irbaz ibn Sâriye&#8217;den gelen şu hadis bu konuda belirleyici bir özelliğe sahiptir:</strong></p>
<p><em>&#8220;Benim sünnetime ve hidayete ermiş râşid halifelerin sünnetine sarılın. Ona sımsıkı sarılın, azı dişlerinizle ısırıp bırakmayın. Sonra­dan icad edilmiş işlerden uzak durun.&#8221;<strong>[189]</strong></em></p>
<p>Hz. Peygamber (s.a) bu hadisinde râşit halifelerin sünnetini kendi sünnetine bitiştirmiş, onların sünnetine tâbi olmayı kendi sünnetine tâbi olmak olarak görmüş ve bunlara aykırı olarak sonradan icad edilen şeylerin hiçbir değerinin olmadığını söylemiştir. Çünkü Allah hepsinden razı olsun onlar tuttukları yolda ya Peygamber&#8217;in bizzat sünnetine uymuşlardır veya onun sünnetinin bütünü içinde başkalarına gizli kalıp da sadece kendilerinin anladıkları bir manaya uymuşlardır. Buna ilave edile­cek başka bir şey yoktur. Açıklaması da inşaallah ileride gelecektir.</p>
<p><strong>Ebû Abdillah el-Hâkim[190] Yahya ibn Âdem&#8217;den[191] selefi salihın şöyle bir tâbirini nakleder:</strong></p>
<p>&#8220;Ebû Bekir ve Ömer&#8217;in sünneti&#8221;.</p>
<p><strong>Bunun anlamı şudur:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) de bu sünnet üzereyken vefat ettiği bilinmektedir. Peygamber&#8217;in sözüyle birlikte başka hiç kimse­nin sözüne ihtiyaç yoktur. Selef-i sâlihin kullandığı tâbir aslında doğrudur ve Irbaz hadisinin taşıdığı anlamlardan birisi de budur. O halde burada Peygamber&#8217;in sünnetine bir ilave söz konusu değildir. Şu kadar var ki Peygamber&#8217;in sünnetinin yine ona ait başka bir sünnetle neshedilmiş olmasından endişe edilebilir. Bu sebeple âlim­ler, Hz. Peygamber&#8217;in vefatı esnasında söz konusu sünnetin hâla geçerliliğini koruyup korumadığını bilmek için kendisinden sonra gelen râşit halifelerin uygulamalarına bakmak ihtiyacını hissederler. Çünkü onlar en yeni/en son sünnet ile amel ederler. Hz. Peygam­ber&#8217;in emri, en son söylediğidir. İmam Mâlik de, sünnetler/hadisler birbiriyle çeliştiği zaman yapılagelen ameli delil olarak alırken ve onu tercih ederken mezhebini bu düşünce üzerine bina etmiştir.</p>
<p>Ömer ibn Abdilaziz&#8217;in sözlerinin ihtiva ettiği esaslardan birisi de emir sahiplerinin (yani halifelerin) sünnetlerinin ve uygulamalarının Allah&#8217;ın Kitabını ve Peygamberin sünnetini tefsir etmesidir.</p>
<p><strong>Çünkü o şöyle diyordu:</strong></p>
<p>&#8220;Emir sahiplerinin uygulamalarını ve sünnetlerini almak, Allah&#8217;ın Kitabını tasdik etmek, Allah&#8217;a olan itaati tamam­lamak ve Allah&#8217;ın dinine destek vermek demektir.&#8221;</p>
<p>Bu, başka yerlerde de takrir edilen bir esastır. Ömer ibn Abdilaziz&#8217;in sözleri pek çok güzel esası ve önemli faydaları ihtiva etmektedir.</p>
<p><strong>Ebû İlyas el-Elbâni&#8217;ye nisbet edilen sözlerden birisi şudur:</strong> Üç şey vardır ki bunları tırnağa bile yazmak mümkündür ve dünya ve âhiretin hayrı da bu üç şeyin içindedir:</p>
<p>Tâbi ol, bid&#8217;at çıkarma; mütevâzi ol, gururlu olma; kim Allah&#8217;tan korkarsa genişlik/ferahlık bulur. Bu konudaki rivayetler daha pek çoktur.[192]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1] Bakara: 31</p>
<p>[2] Şer&#8217;i dayanak hükmün ispatında kendisine dayanılan ve Kur&#8217;an, sünnet, kıyas ve icmâdan alınan delil demektir.</p>
<p>[3] Maide: 3</p>
<p>[4] Büyük bir sahabî olan İrbad İbn Sâriye es-Sülemi, Suffe ehlinin ileri gelenlerindendir. Humus şehrine yerleşmiş ve Rasulullah&#8217;dan (s.a) pek çok hadis rivayet etmiştir. Hicri 75 yılında vefat etmiştir. (Tabakat ibn Sa&#8217;d. 4/276; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dü, 7/39; el-Hılye, 2/13: Tehzib, 7/174; Şezerât, 1/82; Siyeru A&#8217;lami’n Nubelâ, 3/419)</p>
<p>[5] Bu hadisi şu kaynaklar rivayet etmiştir: Ahmed, Müsned, 4/126, 127; Ebû Dâvud, K. Sünne. B. Lüzûmü&#8217;s-Sünne h.no:4607; Tirmizi, K. İlim, h.no: 2676 (Tirmizi, hadisin hasen-sahih oldu­ğunu söyledi); Dârimi, Ebu Âsim yoluyle, c.l, s.44, îbn Mâce, Mukaddime, 42,43 (Abdurrahman ibn Amr es-Sülemi yoluyle). ibn Mâce Yahya ibn Ehi&#8217;l-Muta&#8217;dan şöyle dediğini rivayet eder: Ben İrbad İbn Sâriye&#8217;den şöyle  dediğini işittim: &#8220;Bir  gün Allah Rasulü (r.a.) bize gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan son derece güzel ve etkili bir öğüt verdi.</p>
<p>Biz dedik ki:</p>
<p>Ya Rasulallah! Sanki bu bize veda eden birinin öğüdü gibi geldi. Eğer öyle ise bize bir tavsiyede bulun.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu:</p>
<p><em>&#8220;Size Allah&#8217;tan korkmanızı, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Başınıza yönetici olarak bir köle bile geçse ona itaat etmelisiniz. Çünkü benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Onun için benim sünnetime, hidayete ermiş, doğru yolda olan raşid halifelerin sünnetine benden sonra sımsıkı sarılın. Azı dişlerinizle&#8217; sımsıkı tutun. Sonradan icad edilmiş (İslam&#8217;a aykırı) işlerden uzak durun. (Çünkü sonradan icad edilmiş her şey bid&#8217;attir.) Her bid&#8217;at da dalalettir (sapıklıktır</em>)</p>
<p>[6] Şeyh Muhammed Reşid Rıza eH&#8217;tısam&#8217;a yazdığı ta&#8217;likında (dipnotta) şöyle der: Hz. Peygamber din konusunda ayrıntılı bilgiler getirmiş, dünya konusunda da her zaman ve her şartta geçerli olan icmali ve genel kurallar koymuştur. Mesela Şûranın meşruiyeti, ilim sahiplerine içtihat ve istinbat ederek çıkardıkları hükümlerde itaat edilmesi, kolaylaştırma kuralları, güçlüğün kaldırılması, zaruret prensipleri gibi.</p>
<p>[7] İbn el-Mâcişun; &#8220;Büyük âlim, fakih, Medine müftüsü Ebû Mervan Abdülmelik ibn el-İmam Abdilaziz İbn Abdillah ibn Ebi Seleme ibn el-Mâcişun et-Teymi&#8221; Teymlîlerin azatlısıdır. Medinelidir. Mâliki mezhebindendir, İmam Malik&#8217;in öğrencisidir. Az sayıda rivayeti olmasına rağmen hadiste sikadır/güvenilirdir. Gözleri âmâdır. Hicri 213 yılında, bir rivayete göre 214 yılında vefat etmiştir. (Tabakât İbni Sa&#8217;d, 5/442; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 5/358; Tehzih et-Tehzib. 6/408: Şezeratü&#8217;z-Zeheb, 2/28; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 10/359)</p>
<p>[8] Adiy ibn Ertae el-Fezari ed-Dimeşki, Ömer ibn Abdilaziz’in Basra valisidir. Yezid ibn Muhalleb’in oğlu tarafından bir toplulukla birlikte hapsedilerek hicri 102 yılında öldürüldü. (el-Cerhu ve’t-Ta’dil, 7/3, Şezerat, 1/124; Tezhib,7/164; Siyeru A’lami’n-Nubela,5/53)</p>
<p>[9] Şeyh Reşid Rıza ta’likinde şöyle dedi: Bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a) zamanında mevcut olan bazı şeyleri terk etmek suretiyle dinde eksiltmeler yaptılar, bazı kimselerde olmıyan bazı şeyleri ilave yaparak, dinde bid&#8217;at çıkardılar ve aşırı gittiler. Bu sıratı müstakim üzere olan vasat ümmettir.</p>
<p>[10] Sâd: 26</p>
<p>[11] Kehf 28</p>
<p>[12] Kasas: 50</p>
<p>[13] Enam: 143</p>
<p>[14] En&#8217;am: 144</p>
<p>[15] En:am: 140</p>
<p>[16] Maide: 103</p>
<p>[17] Câsiye: 23</p>
<p>[18] Nisa: 165</p>
<p>[19] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/57-64.</p>
<p>[20] Ali îmran: 7</p>
<p>[21] Bu hadisle ilgili olarak aşağıdaki rivayetlerin dipnotlarına bakınız.</p>
<p>[22] Buhari,  K. Tefsir-Tefsiru Ali İmran, h.no:4548; Müslim, K. İlim, B. en-Nehyi an ittibâi Müteşabihil-Kur&#8217;an h.no: 2665; Tirmizi, K.Tefsir, Fi Tefsiri Sürati Âli İmran, h.no:2996; Ebu Dâvud,  K. Sünnet, B. en-Nehy ani&#8217;l-Cidal ve&#8217;t-Tibâil-Müteşabih mine&#8217;l-Kur&#8217;an, h.no:4598.</p>
<p>Bu rivayetlerin hepsi lafizlarındaki küçük farklılıklara rağmen aynı manadadır.</p>
<p>[23] Ebû Gâlib; Hazevver el-Basri&#8217;dir. Bâhile&#8217;nin mevlâsı ve sahabi Ebû Umame&#8217;nin arkadaşıdır, onun râvisidir. (Tezhibet-Tehzib, 12/197.)</p>
<p>[24] el-Mühelleb: Kahraman emir, Ebû Said el&#8217;Muhelleb ibn Ebi Sufre Fetih günü doğdu. Abdullah ibn Amr ibn el-As&#8217;tan. ibn Ömer ve diğer sahabilerden hadis rivayet etti. Semmak ibn Harb ve diğerleri ondan hadis rivayet, ettiler. Hicri 82 yılı zilhicce ayında Merverrûz&#8217;da gazi olarak vefat etti. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 4/383; Tarihu&#8217;t-Taberi, 6/354; el-Cerhu ve&#8217;t.-Ta&#8217;dil, 4/369: Tehzib et-Tehzib, 10/329; Şezerat. 1/90</p>
<p>[25] Ebû Umame- Büyük bir sahabidir. İsmi, Ebû Umâme el-Bâhili Suday ibn Aclân&#8217;dır. Humus&#8217;a yerleşmiştir. İlim ve keramet sahibidir. Hz. Ömer Muaz ve Ebû Umame&#8217;den hadis rivayet etmiştir. Tabiinden pek çok kişi de kendisinden rivayette bulunmuştur. (Siyeru A&#8217;lamî&#8217;n-Nubelâ, 3/359; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 4/454; Meşahiru Ulemai&#8217;I-Emsar, 328; el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 9/73, Tehzib, 4/420; Şezerat, 1/96)</p>
<p>[26] Ali İmran: 105-107</p>
<p>[27] Bu hadisin lafzı, tahriei ve taliki müellifin, kitaba yazdığı mukaddimede mevcuttur</p>
<p>[28] Âli İmran: 105-107</p>
<p>[29] İsmail el-Kâdi: Büyük bir âlim, el-İmam el-Hafiz Şeyhu’l-İslam Ebu İshak İsmail bin İshak Ezdlilerin azatlısıdır. Basralıdır. Mâliki mezhebindendir. Bağdat kadısıdır. Pekçok eseri vardır. Hicri 199 da doğmuştur. Küçüklüğünden itibaren ilme önem vermiştir. Fıkhı Ahmed ibn el-Ma&#8217;zil&#8217;den, hadisi çağdaşları gibi İbn el-Medîni&#8217;den almıştır. Pek çok kimse ondan rivayette bulunmuştur. el&#8217;Beğavi, es-Saffar, ibn Keyyan ve daha başkaları ondan rivayette bulunan­lardandır. H.282&#8217;de vefat, etmiştir. (Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nubelâ, 13/339; el-Cerhu ve&#8217;’t-Ta&#8217;dil, 2/158; el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye. 11/72; Şezerat. 2/178.)</p>
<p>[30] Abdulmelik ibn Mervan Halife, fakih, Ebu&#8217;l-Velid el-Emevi. Hicri 26 yılında doğdu. Sahabeden Hz Osman, Ebû Hureyre. Ebû Said ve diğerlerinden rivayette bulundu. Geniş bilgi sahibidir. Çok sayıda insan kendisinden hadis rivayet etmiştir. Babasından sonra Şam&#8217;ı, Mısır&#8217;ı daha sonra da Irak&#8217;ı ele geçirdi. Hicri 86 yıhnda yaklaşık 60 yaşlarında vefat etti, (Siyeru Alamin-Nubelâ, 4/2461 el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 8/260; Tehzib, 6/422, Şezerat, 1/97)</p>
<p>[31] et-Tahavi: Büyük âlim hâfız-ı kebir Mısır diyarının muhaddis ve fakihi Ebû Cafer Ahmed ibn Muhammed ibn el-Hanefi, Mısır bölgelerinden Tahâ kasabası sakinlerinden olup çok sayıda eseri vardır. Hicri 239 da doğmuştur. Hadis ve fıkıh ilimlerinde kendini göstermiş h.321 yılında vefat etmiştir. (el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 11/174; Şezerat, 2/288; Siyeru A&#8217;lâmin-Nubelâ, 15/27)</p>
<p>[32] Ali İmran: 106</p>
<p>[33] el-Âcurrî: Örnek bir hadis imamıdır. Harenri Şerif şeyhidir. İsmi ve künyesi: Ebû Bekir Muhammed ibn el-Huseyn îhn Abdillah el-Bağdadî el-Aeurri&#8217;dir. Pek çok eserin sahibidir. Çok doğru, hayırlı, âbid, zâhid, âlim ve sünnete bağlı bir kişidir. Hadiste sika dır/güvenilir. Hicri 360 yılında seksen yaşlarında Mekke&#8217;de vefat etmiştir (el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 11/270: Şezerat. 3/35; er-Risaletül-Müstadrafe, 42,43; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 16/133)</p>
<p>[34] Tâvûs: Ebû Abdurrahman Tavus ibn Keysan el&#8217;Fârisi el-Yemeni el-Cündi, Yemen âlimi, örnek bir fıkıhçı ve hadiscidir. Hz. Osman&#8217;ın halifeliği döneminde doğmuştur. Zeyd ibn Sabit. Hz. Aişe. Ebu Hureyre ve diğer sahabilerden hadis dinlemiş, Atâ, Mücahid ve akranı olan pek tabii ondan hadis nakletmiştir. İbn Abbas onun hakkmda: Sanırım cennetliktir, demiştir. H.106&#8217;da vefat etmiştir, (el-Cerh ve&#8217;f Ta&#8217;dil, 4/500: Hılyetül-Evliya, 4/3; Tehzib, 5/8! Şezerat. 1/133: Siyeru Alamin-Nübola, 5/38)</p>
<p>[35] İbni Abbas: Abdullah ibn Abbas. Bu ümmetin en büyük âlimi, asrının fıkıhçısıdır, tefsirde imamdır. Hz, Peygamber&#8217;in amcazâdesidir. Hicretten üç sene ünce doğmuş, yaklaşık otuz ay Rasulullah&#8217;ın sohbetinde bulunmuştur. Rasulullah&#8217;tan ve Ömer, Ali. Muaz. Abdurrahman îbn Avf, Ebû Süfyan ve Ebû Zer gibi pek çok sahabiden hadis rivayet etmiştir. Tabiinden pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. Hicri 68 veya 67 de vefat etmiştir. Rivayete göre 71 yıl yaşamıştır. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubela. 3/3311 Tabakat ibn Sa&#8217;d, 2/365; el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 8/295; Tehzib, 5/276; el-Cerhu ve’t-Ta&#8217;dil, 5/116; Hilyetul-Evliya,&#8217;l/314)</p>
<p>[36] Ali İmran: 7</p>
<p>[37] Necran Hıristiyanları, Yemen beldelerinden Necran&#8217;da oturan Hıristiyanlardır. Hz. Peygamber (S.A) Medine&#8217;de iken bunlar bir heyet halinde onun huzuruna çıkarak Hz. İsa hakkında onunla tartışmaya girdiler.</p>
<p>[38] Abide ibn Humeyd ibn Suheyb et-Teymi Ebu Abdirrahman el-Kûfi, el-Hizâ diye bilinir. Kendisi Humeyd ibn Mihran, A&#8217;meş, Yahya ibn Said ve daha başka kişilerden rivayette bulun­muş? İmam Ahmed, Sevrî, Ebû Şeybe&#8217;nin iki oğlu ve pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuşlardır. Sikadır/güvenilir doğrudur. Hicri 190 yılında 81 yaşında vefat, etmiştir. Tehzib, 7/71</p>
<p>[39] Humeyd ibn Mihran: Humeyd ibn Ebî Humeyd et-Tavil Ebû Ubeyde el-Basri. Babasının isminde ihtilaf edilmiştir. H.68&#8217;de doğmuştur. Enes ibn Mâlik, el-Hasen, Ebu&#8217;l-Mütevekkil, İkrime ve daha başkalarından hadis işitti; Asım ibn Behdele. Şube, iki Süfyan. ibn Cureyc. ibn Hammad ve diğer pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. H.143&#8217;de vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ. 6/163; el-Cerhu ve’t-Ta&#8217;dil, 3/221; Meşâhiru Ulemâi&#8217;l-Emsar, 93: Şezerât, 1/211</p>
<p>[40] İbn el-Kâsım: Abdurrahman ibn el-Kasım, Mısır diyarının âlimi, müftisi Mısırlıların azatlısı, İmam Mâlik&#8217;in arkadaşıdır. İmam Malik&#8217;ten ibn Şureyb&#8217;ten. Nafi el&#8217;Makkarî&#8217;den ve başkalarından rivayette bulunmuştur. Esbağ, el-Haris İbn Miskin, Suhnun ve daha başkaları ondan rivayette bulunmuşlardır. Mal ve dünyalık sahibidir. Bunu ilim yolunda harcamıştır. Sika&#8217;dır, güvenilir. Fıkıhçıdır, Hicri 132&#8217;de doğmuş, 191&#8217;de vefat etmiştir. (Tehzib, 6/2521 Şezerât, 1/329; Siyeru A&#8217;lâmin-Nubelâ, 9/120)</p>
<p>[41] Katâde ibn Diâme es-Sudûsi Ebû Hattab el Basri ed-Darir. Asrının hadis hafızıdır. Örnek bir müfessir ve muhaddisdir. Hicri 60 yılında doğmuştur. Enes ibn Mâlik&#8217;ten, Said ibn el-Museyyeb&#8217;den, el&#8217;Hasen el-Basri&#8217;den ve daha başka kimselerden rivayette bulunmuştur. Eyyûb es-Sahtiyanı, ibn Ebî Arûbe, Ma&#8217;mer. Evzâî, Şube ve Cerir gibi îslamın önderleri ondan rivayette bulunmuşlardır. Hüccet oluşunda icmâ vardır. Hicri 118 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami&#8221;n-Nubela, 5/269; al-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 7/133; Tehzib. 8/351, Şezerat, 1/153)</p>
<p>[42] En&#8217;am: 153</p>
<p>[43] Abdullah: Abdullah ibn Mes&#8217;ud ibn Gâfîl. Büyük bir âlimdir. Ümmetin fakihidir. Künyesi Ebu Abdirrahman el&#8217;Huzeli el-Mekkidir. Muhacirdir. Bedr&#8217;e katılanlardandır. Beni Zührenin müttefikidir. İlk öncülerdendir. Soylu bir kişidir. Kendisi pek çok ilmi rivayet etmiştir. Sayısız menkıbesi vardır. Sahabe ve tabiinden pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Kuvvetli görüşe göre hicri 32 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 1/461; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 5/149; Meşâhiru Ulemâil-Emsar, 2li Hüye, 1/124; Tehzib, 6/27; Şezerat, 1/38)</p>
<p>[44] Enam: 153</p>
<p>[45] İbn Mâce, Mukaddime, B. İttibaı sünneti Rasülülah (s.a) h.no:11, Câbir ibn Abdillah rivayeti; Dârimî. Mukaddime, B. Kerahiyetu Ahzi&#8217;r-rey, h.no: 202; Hâkim, Müstedrek, 2/317; Ahmed. Müsned. 1/435, Abdullah ibn Mes&#8217;ud rivayeti ve 3/397, Câhir ibn Abdülah rivayeti.</p>
<p>[46] Batha: Sellerin aktığı yumuşak topraklı yer. Burada Mescid-i Haram&#8217;ın o sırada henüz çakılla kaplı olmadığı kastedilmiştir.(el-Lisan, 1/299.)</p>
<p>[47] Ebû Abdirrahman: Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;un künyesidir.</p>
<p>[48] Mücahid İbn Cebr, imam, Şeyhu&#8217;l&#8217;Kurra, müfessir. Ebu&#8217;l-Haeeac el-Mekki el-Esved İbn Abbas&#8217;tan en çok ve en iyi rivayette bulunan odur. Kur&#8217;an, tefsir ve fıkıh ilmini ondan almıştır. Ebû Hureyre, Aişe. Sa&#8217;d ibn Ebi Vakkas, İlin Ömer ve pek çok sahabiden rivayette bulunmuş­tur. İlin Kesir, Ebû Amr ve İbn Muhaysın gibi pek çok kişi ona Kur&#8217;an okumuşlardır. îkrime. Tavus. Amr ibn Dinar, Ebu&#8217;z-Züheyr ve çnk sayıda tabiin ve tebei tabiin ondan rivayette bulunmuştur. Tercih edilen görüşe göre h.I03 yılında vefat etmiştir. (el&#8217;Bidaye ve&#8217;n&#8217;Nihaye 9/224; Tehzib et-Tehzib, 10/42; Şezerat, 1/125; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 4/449; Hılye, 3/279.)</p>
<p>[49] Abdurrahman ibn Mehdi: Tenkitçi bir âlim, seyyidu&#8217;l huffaz, Ebû Said el-Âhberi el-Basri, 135&#8217;dft doğdu. Başka kişilerden hadis dinlemiştir. Ibn el&#8217;Mübarek( îbn Vehb -ki bu ikisi onun hocalarındandır- Ali ibn el-Medine, Yahya ibn Main, Ahmed ibn Hanbel ve daha başka kişiler kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. îlim ve amelde örnek bir imamdır. 198&#8217;de Basra&#8217;da vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lam&#8217;in-Nübela, 9-192; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 1/251; Hılye, 9/3; Tehzib, 6/279; Şezerat. 1/355)</p>
<p>[50] Nahl: 9</p>
<p>[51] Tüsteri: Sehl ibn Abdillah et-Tüsteri Ebû Muhammed es-Sûfi ez-Zâhid. Ariflerin Şeyhi. Sün­nete bağlı, akidesi düzgün ve vera/takva sahibi bir kişidir. Meşhur sözleri ve örnek bir ahlâkı vardır. 283&#8217;de vefat etmiştir. (Hılye, 10/189; Şezerat 2/182, Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 13/330)</p>
<p>[52] Ali ibn ebi Tâlib: Mü&#8217;minlerin emiri. Hz. Peygamberin amcazadesi, dördüncü halifedir. Hayatı ve kişiliği hakkında çok sayıda eser yazıldı. Bu konuda son zamanlarda okuduğum eserlerin en güzeli, büyük âlim Ebi&#8217;l&#8217;Hasen en Nedvi&#8217;nin kaleme aldığı &#8220;el&#8217;Murteza&#8221; isimli araştırmadır. Daru&#8217;l-Kalem tarafından hicri 1409 yılında Şam&#8217;da basılmıştır.</p>
<p>[53] İbn Kesir&#8217;in dediğine göre bu kıraatin doğrusu &#8220;fe minkum&#8221; değil &#8220;ve minküm&#8221; dür ve bu İbn Mes&#8217;ud&#8217;un kıraatidir. Her ikisi de aynı manaya gelir, yani İslam ümmetinin içinden bu vasıfla vasıflanan kişiler vardır, bunlar doğru yolun dışına çıkanlar ve kalplerinde eğrilik olanlardır. (Tefsiru Ibn Kesir, 2/544)</p>
<p>[54] En&#8217;am- 159</p>
<p>[55] İbn Kesir bu hadisi naklettikten sonra şöyle dedi: Bu hadisi ibn Merduyeh rivayet etmiştir. Garip bir hadistir. Merfû bir hadis olması doğru değildir. îbn Kesir daha sonra şöyle dedi: Aye­ti kerime, Allah&#8217;ın dininden, ayrılan ve ona muhalefet eden herkesi içine alacak şekilde genel bir anlama sahiptir. Çünkü Allah Teala Peygamberini hidayetle ve bütün dinlere üstün olsun diye hak bir dinle göndermiştir. Onun şeriatı tektir, onda ihtilaf ve ayrılık yoktur. Kim onda ihtilafa düşüp, hevâ ve hevisine uyanlar ve sapıtanlar gibi &#8220;parça parça gruplara ayrılır&#8221; sa Allah Teala Peygamberini (S.A) ondan beri kılar. (Tefsir ibn Kesir, 2/187).</p>
<p>Ben derim ki: Hadisten elde edilen mana doğrudur ve âyetin doğru bir şekilde anlaşılmasıyle de örtüşür. Gariplik, hadîsin (manasında değil), ibn Kesir&#8217;in sözünden anlaşıldığına göre isnadındadır. İbn Kesir bundan başka iki rivayet daha nakletmiştir. Birisi İbn Abbas&#8217;tan, diğeri Ebû Hureyre&#8217;den gelen bu iki rivayetin de zayıf olduğunu söylemiştir. Sözün özü şudur: İlim adamları âyet&#8221;i kerimenin bid&#8217;atçiler ve sapıklar konusunda nazil olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu bid&#8217;atler ister itikat, ister şeriat ve ahkâm isterse furû konularında olsun, âyet hepsini içine alır.</p>
<p>[56] İbn Atıyye: Büyük âlim, iyi bir eleştirmendir. İsmi ve künyesi: Ebû Bekir Galip İbn Abdirrahman Ibn Galip ibn Temmam ibn Atıyye el-Muharibi el-Endelüsi el-Gırnâti. Müfessirlerin piri. &#8220;el-Muharraru&#8217;l&#8217;Vetiz fi Tefsiri’l-Kitabilaziz&#8221; isimli tefsirle meşhur oldu. Babasından Ebû Ali el-Gassani&#8217;den ve daha başkalarından rivayette bulundu. Tefsirde ve Arapçada önderdi. Zeki, akıllı ve kavrayışlı idi. Kendi evlatları Ebu&#8217;l&#8217;Kasım ibn Hubeyş, Ebû Muhammed ibn Ubeydullah ve daha başkaları ondan rivayette bulundular. Hicri 541 yılında vefat etti, (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübelâ. 19/5871 Şeeeratu&#8217;n-Nüru&#8217;z Zekiyye 1/129.)</p>
<p>[57] Bu ayetin ibn Atiyye tarafından yapılmış olan tefsiri en kapsamlı ve en faydalı tefsirdir.</p>
<p>[58] İbn Abdilberr: Mağrîb ülkesinin büyük âlimi. Ebû Anır Yusuf ibn Abdillah ibn Muhammed ibn Abdilber ibn Âsim en-Nemrî el-Endelûsî  el-Kurtubi  el-Mâlikî. Büyük eserlerin sahibidir. Abdullah ibn Muhammed ibn Abdilmürnin&#8217;den, Muhammed ibn Abdilm elik&#8217;ten, Abdulvâris ibn Süfyan&#8217;dan ve daha başkalarından ilim dinlemiştir. İbn Hazm, ed-Dilâi, Ebû Ali el-Gassânî ve pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Fıkıhçı, hadisci ve kıraat âlimidir. Alimler arasındaki ihtilaf konularını bilir. Hadis ilimlerine ve rical ilmine/biyografilere   âşinâdır. Fıkıhta Şafii&#8217;nin görüşlerine meyyaldir. 95 sene ömür sürmüştür. 463 yılında vefat etmiştir. (Şezeratü&#8217;z-Zeheb, 3/314; er-Risaletü&#8217;l-Mustadrafe,  15; Şeceratü’n Nûr. 1/119; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ. 18/153</p>
<p>[59] Bu kitabın ismi &#8220;Câmiu Beyâni&#8217;l-İlm ve Fadlihi vema Yenbeği fi Rivayetihi ve Hamlihi&#8221; dir. Sözü edilen konu kitabın e.2 ve 133. sahifededir.</p>
<p>[60] İbn Battal: Büyük âlim Ebu&#8217;l-Hasen Ali ibn el-Halef İbu Battal el-Bekri el-Kurtubi, Ibn el-Leccam diye de bilinir. Sahihi Buhari&#8217;nin sarihidir, ibn Afif Ebu’l-Mutarrif, Ebi Amret-Talmenki ve daha başkalarından ilim almıştır. İlim ve marifet ehlindendir. Maliki fıkıhçılarının büyüklerindendir. Hicri 449 yılında vefat etmiştir. (Şezerat, 3/283; Şeceratu&#8217;n-Nuru&#8217;z-Zekiyye, 1/115; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 7/17)</p>
<p>[61] Buharî: Buhara&#8217;ya nishet edilerek bu ismi almıştır. Hadis ilminde müminlerin emiridir. İsmi Muhammed ibn İsmail ibn İbrahim el-Câmiu’s-Sahih&#8217;in müellifi. Alimler onunla ilgili sayısız eserler yazmışlardır. Bu konuda araştırma yapmak isteyen kimseler İbn Hacer el-Askalani&#8217;nin Sahihi Buharı üzerine yazdığı Fethu&#8217;l-Bari isimli şerhinin Hedyu&#8217;s-Sâri isimli mukaddimesine ve şu kaynaklara müracaat etsinler; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n Nübela, 12/391; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 7/191; Şezeratü&#8217;z-Zeheb, 2/134. Hicri 256&#8217;da vefat etmiştir.</p>
<p>[62] Ebû Hanife: İmam-ı Âzam Ebû Hanife Numan ibn Sabit et-Teymi el-Kûfi. 80 yılında doğdu. Sahabi Enes ibn Mâlik&#8217;le karşılaştı. Ata ibn Ebi Rabah, Şâbi, Tavus, Nâfi, Katade ve daha başkalarından rivayette bulundu.  Zehebi&#8217;nin de dediği gibi onu anlatmak ancak ciltlerce kitapla mümkündür. Muhammed Ebû Zehra&#8217;nın onun hakkında yazdığı kitab benim çok hoşuma gitti. Gerçekten bu konuda önemli ve faydalı bir eserdir.  Ebu Hanife h.150&#8217;de 70 yaşında iken vefat etmiştir.  (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ,  6/3901 el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 10/107; Tehzili et-Tehzib, 10/449; Şezerat,. 1/227)</p>
<p>[63] Atâ ibn Ebi Rabah: İmam,  Şeyhu&#8217;l-İslam, Harem-i Şerif müftüsü,  Ebû Muhammed el-Kuraşi, Mekkelilerin azatlısı, Âişe, Ümmü Seleme, Ebû Hureyre, İbn Abbas, İbn ez-Zübeyr gibi pek çok sahabiden ve Urve,  İbn el-Hanefiyye ve Ubeyd ibn Umeyr gibi büyük tabiilerden rivayette bulunmuştur. Mücahid,  Ebu&#8217;z-Zubeyr Mataru&#8217;l-Verrak ve Eyyub es-Sahtiyani gibi pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. 115 yılında 88 yaşında vefat etti. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübela, 5/78; el-Cerh ve&#8217;t-Ta&#8217;dil. 6/330; Şezerat, 1/147)</p>
<p>[64] Rum: 32</p>
<p>[65] Rum:32</p>
<p>[66] Ebu&#8217;l-âliye Rafi ibn Mihran, Kıraat İmamı, hadis hafızı, müfessir ve büyük bir âlim, Ebu&#8217;l-Aliye er-Riyâhi el-Basri. Riyahoğullarından bir kadının azatlısı. Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) zamanına genç bir yaşta iken yetişmiş, Hz. Ebû Bekir&#8217;in hilafeti esnasında da müslüman olmuştur. Ali, Ömer, Ebu Zer, İbn Mea&#8217;ud ve pek çok sahabiden ders dinlemiştir. Kur&#8217;an&#8217;ı ezberlemiş ve Ubey ibn Kava Kur&#8217;an okumuştur. Güvenilir ve sağlamdır. 90 yılında vefat etmiştir. (el-Mearifi 454; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 3/510; el-Hılye 2/2171 Tehzib 3/274; Şezerat, 1/202)</p>
<p>[67] Hûd:119</p>
<p>[68] Mutarrif ibn Abdillah ibn eş-Şıhhir. Örnek bir imamdır. Bir sahabi olan babasından, Ali&#8217;den, Ammar&#8217;dan, Osman&#8217;dan, Aise&#8217;den, Muaviye&#8217;den ve pek çok sahabiden hadis almış, ondan da Hasen-ı Basri, Sabit. el-Bunânî, Katade, Gaylan ve daha pek çok kişi rivayette bulunmuştur. 86 yılında vefat etmiştir. (Hılye, 2/198; Tehzib, 10/173; el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 9/69; Şezerat. 1/110; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubela, 4/187)</p>
<p>[69] İkrime: Büyük âlim, hadisçi ve müfessir. Ebû Abdillah el Kuraşi, İbn Abbasın azatlısı, îbn Abbas&#8217;tan, Aişe&#8217;den, Ebu Hureyre&#8217;den, İbn   Ömer&#8217;den, İbn Amr&#8217;dan, Hz. Ali&#8217;den ve bazı sahabilerden rivayette bulunmuştur. Nehai, Şa&#8217;bî, İbn Dinar ve pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. 104 yılında vefat etmiştir. (el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 7/7; Hılye, 3/326; Tehzib, 7/263; Şezerat, 1/130; Siyeru A&#8217;lam&#8217;in Nubela, 5/12)</p>
<p>[70] Mansûr ibn Abdurrahman el-Gaddâni: Ebû İshak es Subey&#8217;i, Âmir eş-Şa’bi, Hasan-ı Basri ve daha başkalarından rivayette bulunmuştur. el-Hakem el-Belhi, Şube ibn el-Haccac, Bişr ibn el-Mufaddal ve pek çok kişi ondan rivayette bulunmuştur. Hadiste sikadır/güvenilir. (Tehzib, 10/311)</p>
<p>[71] Bu isimde bir yanlışlık var. Çünkü   Buhari&#8217;de   &#8230;. Amr&#8217;den, o da Mus&#8217;ab&#8217;dan rivayet etmiştir.&#8221; İfadesi geçer. Doğrusu bu kişi Mus&#8217;ab ibn Sa&#8217;d&#8217;dir. Biyografisi aşağıda verilecektir, (el Fethu&#8217;l-Bârî, 8/278)</p>
<p>[72] &#8220;Şube onları fasıklar olarak isimlendirmişti.&#8221;  Cümlesi yanlıştır.  Bu cümlenin Buhari de geçen şekliyle doğrusu şöyledir: &#8220;Sa&#8217;d onları fasıklar olarak isimlendirmişti.&#8221; Sa&#8217;d Mus&#8217;ab in babası olan Sa&#8217;d ibn Ebi Vakkas&#8217;tır. Büyük bir sahabidir. (el-Fethul-Bâri. 8/278) Bu hadisi Buhari, Kitabu&#8217;t-Tefsir&#8217;de ve <em>&#8220;De ki size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?&#8221;</em> âyeti babında rivayet etmiştir. Sözü edilen âyet Kehf Sûresi 103. âyettir.</p>
<p>[73] Saîd ibn Mansûr: Şeyhu&#8217;l-Haram Ebû Osman el-Horasani el-Mervezi el-Mekki. Büyük âlim ve Kitabü&#8217;s-Sünen isimli eserin müellifi. Horasan&#8217;da, Hicaz&#8217;da, Irak&#8217;da, Mısır&#8217;da. Cezire&#8217;de ve daha başka yerlerde Malik ibn Enes&#8217;ten,  el-Ley&#8217;s ibn  Sa&#8217;d&#8217;den, Ebû Avane&#8217;den  ve  diğer insanlardan (hadis ve rivayet) dinledi. Ahmed ibn Hanbel, Ebû Sevr, Müslim, Ebû Dâvûd ve daha pak çok kişi ondan hadis rivayet etti. 227 yılında vefat etti. (Tehzib, 8914; Şezerat, 2/62; er-Risaletu&#8217;l-Mustadrafe, 34; Siyeru A&#8217;lam&#8217;in-Nubelâ, 10/586)</p>
<p>[74] Kehf 104</p>
<p>[75] Saf 5</p>
<p>[76] Bakara: 27</p>
<p>[77] En&#8217;am: 57</p>
<p>[78] Maide: 95</p>
<p>[79] Amr ibn el-Muhacir Bel ibn Ebi Müslim. İsmi Dinar el-Ensari Ebû Ubeyd ed-Dimişki (Ashabtan) Enes&#8217;i ve Vâile&#8217;yi gördü. Babasından ve Ömer ibn Abdulaziz&#8217;den yaptığı rivayetler vardır. Ömer ibn Abdilazizin koruma görevlisi idi (Gaylan el-Kaderi kıssasını bunun için o anlattı) Abbas el-Lahmi ve diğerlerinden de rivayette bulundu. Ondan rivayet, edenler ise kardeşi Muhananed, ibn el-Alâ, ibn Ayyaş ve diğerleridir. Sikadır, güvenilir. 74 yılında doğdu 139&#8217;da vefat, etti. (Tehzib, 8/107)</p>
<p>[80] Gaylan İbn Enes el-Kelbi Ebu Yezid ed-Dımişki. Ömer ibn Abdilaziz, İkrime, Ebû Seleme ibn Abdirrahman, Kasım ibn Abdirrahman ve daha başkalarından rivayeti vardır. İbn Mâin&#8217;in dediğine göre kendisinden Evzâi rivayette bulunmuştur. (Tehzib, 8/252)</p>
<p>Gaylan, insanın fiillerinden hür olduğunu ve kadere bağımlı olmadığını iddia eden ve kaderin inkarına yönelik sözler söyleyen ilk kaderiyeddir: Çeviren.</p>
<p>[81] İnsan: 1-3</p>
<p>[82] İnsan: 30-31.</p>
<p>[83] Hişam ibn Abdilmelik ibn Mervan Ebu&#8217;l-Vehd el&#8217;Kuraşi.  Emevi halifesidir. 70 yılında doğdu. 105 yılında halife oldu. 54 yaşında vefat edinceye kadar o makamda kaldı. (Tarihu1-Taberi, 7/200; el-Bidaye Ve&#8217;n-Nihaye, 9/351; Şezerat, 1/163; Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nubelâ, 5/351)</p>
<p>[84] Abd ibn Humeyd: Ebû Muhammed Abd ibn Humeyd ibn Nasr el&#8217;Kissî (veya el-Keşşî). 170&#8217;’de doğdu. Ali ibn Asım el-Vâsıtî&#8217;den. Muhammed ibn Bişr el-Abdi&#8217;den, ibn Ebi Fudeyk&#8217;ten. Yezid ibn Harun&#8217;dan ve daha başkalarından rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Müslim, Tirmizi, Buhari (talik yaparak) ve daha pek çok kişinin rivayeti vardır. 249 yılında vefat etmiştir. (Tehzib. 6/455; Şezerat. 2/120; Siyeru A&#8217;lâira&#8217;n-Nubelâ, 12/235)</p>
<p>[85] İbn et-Tufeyl- Şeyhu&#8217;l-Müsned ve sikadır/güvenilir. Künyesi. Ebu&#8217;l-Kâsım Abdurrahim ibn Yusuf Hibetullah ibn Mahmud ibn Tufeyl ed-Dımişki. Önce Şam&#8217;da bulunmuş, sonra Mısır&#8217;a yerleşmiştir. Ehl-i tasavvuftur. Şam&#8217;da Ebu&#8217;l-Muzaffer el-Feleki&#8217;den, Ebul-Mekârim ibn Hilâl den ve Ebû Tâhir es-Selefi&#8217;den (İskenderiye&#8217;de) ve daha pek çok kişiden sema (işitme) yoluyla hadis almış, kendisinden de el-Münziri, ibn Beleban, İbn el&#8217;Şirâzi ve daha başkaları hadis içilmişlerdir. 637 yılı zilhicce ayının dördünde &#8220;vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubela. 23/43: Şezerat, 5/184)</p>
<p>[86] İbn el-Revva; Abdullah ibn Evfâ el-Yeşküri, İbn el-Kevvâ diye bilinir. Kendisi Haricilerden olup ehl-i Hak içine sızmış birisi idi. Bu sebeple Hz. Ali kendisini öldürtmüştü. (Bk. Tarihu’t. Taberi. 1.4 ve 5. Ciltlerin muhtelif yerlerinde)</p>
<p>[87] Süfyan es-Sevri: Şeyhu’l-İslâm. İmam, hafız, kendi zamanında ilmiyle âmil âlimlerin efendisi. İsmi ve künyesi Ebû Abdillah es-Sevri el-Kufidir. Müctehiddir. Kitâbül-Câmi&#8217;in müellifidir. 97yılında doğmuştur. Kulübü sitte müellifleri kendisinin rivayetlerini eserlerine almışlardır. Hocaları sayılamyacak kadar çoktur. Hatta sayılarının 600&#8217;den fazla olduğu söylenir. Kendisinden de yirmi binden fazla kişinin rivayette bulunduğu söylenir. 161 yılında vefat etmiştir. (Siyeru Alami&#8217;n-Nubelâ, 7/229! el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil. 1/55; 4/222; Meşâhiru Ulemai’l-Emsar. 169; Hılye. 6/356, 7/144; Tehzib, 4/111: Şezerat, 1/250)</p>
<p>[88] Muhammed ibn Cubeyr ibn Mut&#8217;un. Künyesi Ebû Said. Büyük bir fakihdir. Babası büyük sahabilerden. Babasından, Ömer&#8217;den ve İhn Abbas&#8217;tan rivayetleri var. Çocukları Ömer, Said ve İbrahim ile Amr ibn Dinar, Zühri ve diğer Medinelilerin ondan rivayetleri var. Ömer ibn Abdilaziz&#8217;in, bir rivayete göre Abdülmelik&#8217;in hilafeti zamanında vefat etti. (Tehzib. 9/91: el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye. 9/18; Siyeru Alamin&#8217;Nübela, 4/544).</p>
<p>[89] Kehf:104</p>
<p>[90] Hadisin ibaresi Darimi&#8217;nin Sünen&#8217;inde, Mukaddime bölümünün 42. Babında 478 numara­dadır. Hadis mürseldir ve zayıf olduğuna işaret edilmiştir.</p>
<p>[91] Ankebut:51</p>
<p>[92] Abdulhamid ibn Dinar el-Basri, ez-Ziyadi&#8217;nin arkadaşıdır. Enes&#8217;ten, Ebû Raca el-Atâri&#8217;den, Hasen-i Basri&#8217;den ve Sabit el-Bünânî&#8217;den rivayetleri vardır. Ondan da Şube, Mehdi, Hammad ilm Zeyd ve îbn Aliyye gibi kişiler rivayette bulunmuşlardır. Sikadır. (Cerh ve&#8217;t Ta&#8217;dil, 6/12; Tehzib, 6/114; Siyeru A&#8217;lami n-Nübelâ, 6/148)</p>
<p>[93] Âli İmran:31</p>
<p>[94] İnfıtar: 5</p>
<p>[95] Ebu Kılâbe: İmam, hafız, örnek insan, âbid, Basra muhaddisi. Abdulmelik ibn Muhammed ibn Abdillah ibn Muhammed ibn Abdilmelik  İbn  Müslim  er-Rukkaşi  el-Basri,  190  yılında doğdu. Yezid ibn Harun, Ravh ibn Ubade, Avn ibn Amara gibi kişilerden rivayeti vardır, ibn Mâce, Huceyıni, Ebu Bekir eş-Şâfii gibi kişiler de ondan rivayet etmişlerdir. 276 yılında vefat etmiştir.   (el-Cerhu  va&#8217;t-Ta&#8217;dil,   5/329;  Tehzib,  6/419;  Şezerat,  2/170;   Siyeru A&#8217;lami’n-Nubela,13/177)</p>
<p>[96] İnfitar: 5</p>
<p>[97] A&#8217;raf- 152</p>
<p>[98] Yasin: 12</p>
<p>[99] İbn Avn: Abdullah ibn Avn ibn Eratban, Künyesi Ebû Avn el-Müzeni. Basra âlimi örnek imam. Ebû Vail, Şâbî, Hasen, ibn Şirin. Mücahid ve îbn Cübeyr gibi pek çok kişiden rivayeti var. Süfyan, Şube, ibn el-Mubarek ve ibn el-Aliyye gibi pek çok kişi ondan rivayette bulundu. İlim zühd ve takva yönünde kendi zamanında bir eşi daha yoktur.  151 yılında vefat etti. (Tehzib. 5/346; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dü, 5/130; Hılye, 3/37 Şezerat, 1/230; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübelâ, 6/364)</p>
<p>[100] Muhammed ibn Şirin: Şeyhu&#8217;l-İslam, Ebû Bekir el-Ensâri el-Basri Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) hizmetçisi olan Enes İbn Malikin azatlısı. Hz. Osman&#8217;ın halifeliğinin son yıllarında doğdu. Ebu Hureyrei İmran İbn Husayn, İbn Abbas, İbn Ömer, Ubeyde, Enes ibn Mâlik ve daha pek çok kişiyi dinlemiştir. Katade, Eyyub, İbn Avn ve daha başkalarının ondan rivayetleri vardır. 110 yılında vefat etmiştir.  (el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 9/267; Tehzib, 9/214; Şezerat,   1/138; Siyeru Alami’n-Nubela. 6/364)</p>
<p>[101] Enam: 68</p>
<p>[102] Ebu&#8217;l-Cevzâ; Evs ibn Abdillah er-Rub&#8217;i el-Basri, Tabiin âlimlerinin büyüklerinden. Âişe, ibn Abbas. ibn Ömer ve diğerlerinden rivayetleri var. Utâridi, el-Bekri, ibn Meysere ve daha başkaları da ondan rivayet etti. Haccae&#8217;a başkaldıranlardan. Rivayete göre Cemacim savaşında öldürüldü. (Hilye, 3/78; Tehzib, 1/383; Şezerat, 1/93)</p>
<p>[103] Bakz. Hılye, 3/78. Burada ibn el-Cevzâ&#8217;a ait güzel sözler bulursun.</p>
<p>[104] Ali İmran: 119</p>
<p>[105] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/65-84.</p>
<p>[106] &#8220;Her kim bizim dinimizde olmayan bir iş yaparsa o iş reddedilmiştir&#8221; hadisini Buhari &#8220;Bir idareci veya hâkim bir ilme dayanmaksızın ictihad eder de Rasulullah&#8217;a ters düşerek yanılırsa onun verdiği hüküm reddedilir. Çünkü Hz. Peygamber, bizim dinimizde olmayan bir iş yaparsa o iş reddedilmiştir.&#8221; Bâbında ta&#8217;lik olarak rivayet etmiştir. Bu hadis Buhari. Kitabu&#8217;l-İ&#8217;tisam, Bab:20&#8217;dedir.</p>
<p>Buhari bu hadisi Hz. Aişeden mevsul olarak da rivayet etmiştir. Buhari&#8217;nin bu mevsûl rivayeti lütabu&#8217;s-sulh&#8217;taki 2697 numaralı hadistir ve lafzı şöyledir. &#8220;Her kim bizim şu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şey ihdas (icad ederse) o (icad) reddedilmiştir.</p>
<p>Buhari bu hadisi Kitabu&#8217;Htisam&#8217;daki lafzıyle ayrıca Kitabu&#8217;l-Buyû. Bâbu&#8217;n-Neceş&#8217;te yine talik olarak nakletmiştir.</p>
<p>Müslim bu hadisi Kitabu&#8217;l-Akziye. Babu Nakzı&#8217;l-Ahkâmi&#8217;l-Bâtıle&#8217;de 1718 numaralı hadis olarak nakletmiştir.</p>
<p>İbn Mâce, Mukaddime&#8217;de, Babu Tazimi Hadisi Rasulillah&#8217;ta 14 numarada Müslim&#8217;in-lafzıyle rivayet etmiştir.</p>
<p>Ebû Dâvud, Kitabu&#8217;s-Sünne&#8217;de, Babtı lüzûmi&#8217;s-Sünne&#8217;de 4606 numarada nakletmiştir.</p>
<p>Malumdur ki lafzı, lafzından daha kapsamlı ve daha güzeldir. Bununla beraber bütün rivayetler hep aynı şeyi söylemektedirler&#8217;ki o da şudur; İster söz, ister amel isterse takrir olsun, dinde sonradan icad edilen her bid&#8217;at reddedilmiştir, şiddetle sakındırılmıştır ve bunları yapan kimseler tehdit edilmiştir ve kınanmıştır.</p>
<p>Yine malumdur ki din işi kitap ve sünnete bağlıdır. Her kim kitap ve sünnette olmayan bir şey icat ederse veya onların gerektirdiği şeye muhalefet ederse o reddedilmiştir. Ümmet Ritab ve Sünnete sımsıkı sarılırsa sapıklıktan ve fitneye düşmekten emin olur. Çünkü Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: &#8220;Size iki şey bıraktım; Onlara sarıldığınız müddetçe benden sonra asla sapıtmazsınız: Allah&#8217;ın Kitabı ve sünnetim.&#8221;</p>
<p>[107] Bu hadisi Buhari, K. El&#8217;tisam, B. El-İktidâu bi süneni Rasulullah (s.a), 7277 numarada Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;un sözü olarak rivayet etmiştir ve bu rivayette &#8220;Her bid&#8217;at bir sapıklıktır&#8221; sözü yoktur.</p>
<p>İbn Hacer&#8217;in Fethu&#8217;l-Bari, 13/266&#8217;da da dediği gibi Buhari&#8217;deki bu rivayet mevkuf cinsindendir. Fakat içerisindeki &#8220;hidayetin en hayırlısı Muhammed&#8217;in hidayetidir&#8221; bölümü merfû hükmündedir. Çünkü bu Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) bir niteliğini anlatmaktadır. Her ne kadar buna dikkat edenler az da olsa bu da merfuun bölümlerinden birisidir. Bu hadis, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şemaili hakkındaki sadece merfu hadisleri Buharı ve Müslim naklettiği için müttefekun aleyh olan bir hadis gibidir. Bu hadislerin pek çoğu Rasulullah&#8217;ın (s.a) yüzü ve saçı gibi fiziki yapısıyle, yumuşak huyluluğu ve affediciliği gibi ahlâki yapısıyle ilgilidir. Bu hadis de aynı konuyle ilgili olarak kabul edilebilir. Bununla beraber söz konusu hadis yine İbn Mes&#8217;ud kanalından, fakat merfûluğu açıkça belirtilerek de rivayet edilmiştir. Ayrıca bu hadis aşağıdaki yerlerde de geçmektedir-</p>
<ol start="6098">
<li>Buhari, ibn Mes&#8217;ud&#8217;dan yine mevkuf olarak, Kitabu&#8217;l-Edeb, Babu&#8217;l-Hedyi’s-Sâlih, h.no: 6098.</li>
<li>Müslim, K. Cumua, B. Hutbetihi (s.a) fi&#8217;l-cumua. Câbir ibn Abdillah&#8217;tan şöyle dediği rivayet edilmiştir&#8217; Rasulullah (S.A) hutbe okuduğu zaman gözleri kızarırdı. Ve şöyle derdi Emma ba&#8217;dü; Şüphesiz sözün en hayırlısı Allah&#8217;ın Kitabıdır. Hidayetin (gidilecek yolun) en hayırlısı Hz. Muhammed&#8217;in hidayetidir, işlerin en kötüsü sonradan icad edilenlerdir ve her bid&#8217;at bir sapıklıktır. Sonra şöyle derdi: &#8230;. vs.Bunun arkasından Müslim benzeri bir hadis daha rivayet etti.</li>
</ol>
<p>Hadisin birinci bölümü daha önce de beyan ettiğimiz gibi Rasulullah&#8217;ın hutbesindeki halini vasfettiği için her ne kadar merfu hükmünde ise de mevkuftur. İkinci bölümü ise merfûdur ve Resulullah&#8217;a (S.A) nisbet edilmiştir. Müslim. K. Cum&#8217;a, h.no: 876.</p>
<p>III. İbn Mâce, Mukaddime, Babu ictinabi&#8217;l-Bid&#8217;a, ve&#8217;l-Cedel h.no: 45, Câbir ibn Abdillah rivayeti, Hadisin bir bölümü Babu ittiba sünneti&#8217;r-Râşidin, 42 no&#8217;da geçmektedir.</p>
<ol>
<li>Ebû Davud, K. Sünnet, B. Lûzumu&#8217;s-Sünnet, h.no: 4607,</li>
<li>Terinizi, K. İlim, B. el-Ahzu bis-Sunne, h.no: 46p7.</li>
<li>Tirmizi, K. İlim, B. El-Ahzu bis-Sunne, h.no: 2678.</li>
<li>Nesei, Kitâbü&#8217;l-İdeyn. Nesei&#8217;de şu ilave vardır: Her ihdas edilen şey bid&#8217;attir, her bid&#8217;at de cehennemdedir.</li>
</ol>
<p>VII. Ahmed ibn Hanbel, Cabir&#8217;den aynı lafızlarla 3/319, 371. sh&#8217;ler.</p>
<p>VIII. Dârimi, Mukaddime, Babu Kerahiyetü Ahzi&#8217;r-Re&#8217;yi, h.no: 206. Yine Cabir&#8217;den ve aynı lafızlarla rivayet edilmiştir.</p>
<p>[108] Enam: 134,</p>
<p>[109] Müellif &#8220;Sahih&#8221; sözüyle Müslim&#8217;i kastediyor olmalıdır. Çünkü Buhari&#8217;de bu rivayet mevcut değildir.  Mağribliler ve Şâtıbi  (r.a) sıhhat  derecesi  yönünden  Müslim&#8217;i  Buhari&#8217;den önde görürler.</p>
<p>[110] Müslim, K. İlim, B. Men Senne Sünneten haseneten h.no:2674; Tirmizi, K. İlim. Bâbu fîmen deâ ile&#8217;l-hüda. h.no:2676; İbn Mâce, Mukaddime. Bâbu men senne sünneten haseneten. h.no:206.</p>
<p>[111] Müslim bu hadisi Cerir ibn Abdullah&#8217;tan nakletti: Îlim, Babu men senne sünneten haseneten bölümündedir. Hadisin lafzı meâlen: &#8220;Kim İslam&#8217;da güzel bir çığır açar da kendisinden sonra insanlar o yoldan giderlerse&#8230;&#8221; şeklindedir. Müslim bu hadisi K. Zekat, Babu&#8217;l-Hassi ale&#8217;s sadaka bölümünde de nakleder. Bu hadisi Ahmed&#8217;in Müsned&#8217;inde 4/357, el&#8221; Münzir. İbn Cerirdenl 4/360. Cerir ibn Abdülah&#8217;tan ve 4/36l&#8217;de Ebû Vail&#8217;den o da Cerir&#8217;deıı nakleder. İbn Mace; Mukaddime, Bâbu men senne sünneten haseneten ev seyyieten bölümünde Cerir ibn Abdillah&#8217;tan zayıf bir senetle 207 no&#8217;lu hadis olarak nakledilir. Neseî, K. Zekat, Babu&#8217;t-Tahriz alessadaka&#8217;da nakledilir.</p>
<p>[112] &#8220;Sahih&#8221; tabiriyle bu defa zannediyorum hem Buhari, hem Müslim kastediliyor. Çünkü inşaallah biraz sonra da açıklayacağımız gibi bu hadis ikisinde de mevcuttur.</p>
<p>[113] Bu hadisi Buhari Kitabü&#8217;l-Fiten Babu Keyfe&#8217;l-Emru İza lem tekim cemaatün (cemaat olmadığı zaman durum nasıl olur babı)  h.nn-7084&#8217;de nakledilmiştir.  Ben derim ki: Hadisin tamamı Buhari&#8217;nin bu rivayetidir. Ancak Şâtibi rivayetin başlangıç kısmını düşürmüştür. Hadis bu lafızlarla Müslim&#8217;de de geçer. Buhari’de Huzeyfe&#8217;den rivayet eden râvi ile Müslim&#8217;de Huzeyfe&#8217;den rivayet eden râvi aynı kişidir ve Ebû İdris el-Havlâni&#8217;dir. Müslim bunu Kitabut İmare Babu Vücûbi Mülazemeti Cemaati’l-Müslimininde zuhuri’l-fiten&#8217;de zikretmiştir. Ebû Davud Kitabu&#8217;l-Fiten ve&#8217;l-Melâhim Babu Zikri’l-Fiten&#8217;de 4246 numarada, Ebu Huzeyfe&#8217;den aynı manada bir hadis rivayet etmiştir. İbn Mâce, K. Fiten, B. Uzlet&#8217;de 3981 no&#8217;da özet olarak rivayet etmiştir. Ahmed, Huzeyfe&#8217;den 5/386&#8217;da nakletletmiştir.</p>
<p>[114] Sahife hadisi: Müellif Müminlerin Emiri Hz.Ali&#8217;nin minberde hutbe esnasında elinde bulundurduğu sahifeye işaret ediyor.  Bu sahife,  ahkamı ve hadisi şerifleri ihtiva eden bir sahifedir. Bu sebeple Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e mushaf, sahih hadisleri ve hükümleri toplayan kitaba sahife denir, Çoğulu suhuf ve sahâif gelir. Hadisin ibaresi de buna delalet, etmektedir.</p>
<p>[115] Ayr ve Sevr veya Air ve Sevr: Her ne kadar bazı sarihler Medinelilerin Sevr denilen bir dağı bilmediklerini, Sevr&#8217;in sadece Mekke&#8217;de bulunduğunu iddia etseler de meşhur olan görüşe göre bunlar Medine&#8217;yi kuşatan iki dağdır. Doğrusu her iki dağ da Medine&#8217;dedir. Medine&#8217;deki Sevr. Uhud&#8217;u arkasından kuzeye kadar daire şeklinde sarmıştır. Kırmızıya çalar rengi vardır. Lügatte de şafak kırmızısı demektir, (bk. Mealimü&#8217;s-Sünen, 2/530; Lisanü&#8217;l-Arab, 1/521 Fethu&#8217;l&#8217; Bari 4/99)</p>
<p>[116] Buhari. K,  Fedailü&#8217;l-Medine.  Bâbu Harami&#8217;l-Medine. h.no:l870; Bu rivayette Hz. Ali&#8217;den şöyle dediği nakledilir: &#8220;Benim yanımda Allah&#8217;ın Kitabından ve Hz. Peygamber&#8217;den gelen şu şahifeden başka bir şey yoktur: &#8230;. bölge Medine&#8217;nin haram bölgesidir&#8230;..&#8221; Buhari. K. Feraiz. B. Ismu men teberrae min mevâlihi. h.no: 6755, aynı lafızlarla. Buhari, K. Cizye ve’l-muvadea. B. Zimmetü&#8217;l-Müslimin, h.no: 3172; aynı lafızlarla. Buhari, K. İ&#8217;tisam bi’l-Kitabi ve’s-Sünne. B.Mâ yukrahu mine&#8217;t-Teammuki ve&#8217;t-Tenazui ve&#8217;l-Guluvvi fid-Dini ve&#8217;l-Bid&#8217;e, h.no:7300. -Araştır­manın konusu budur.- Müslim, K. Hac, Babu Fadlu&#8217;l-Medine ve Duaü&#8217;n-Nebiyyi fiha bil-Beraketi. Tirmizi. el-Vela ve&#8217;l-Hibe, Babu Fımen tevellâ ğayra mevâlihi, h.no:2210. Tirmizi, hu hadis hasen-sahihtir der. Ebû Davud, K. Menâsik&#8217;il&#8217;Hat; B. Fi Tahrimi&#8217;l-Medine, h.no:2034. Ahmed. Müsned: Ali ibn Ebî Tâlib, 1/126, 151 ve Müsned: Ebi Hureyre. 2/398.</p>
<p>[117] Bu hadisi İmam Malik Muvatta&#8217;da, Kitabu&#8217;t-Tahara, Bâbu Câmiu’l-Vüdû h.no: 6911&#8217;de Ebu Hureyre&#8217;den şu şekilde rivayet etti: Rasulullah (S.A) bir gün mezarlığa girer ve şöyle der:</p>
<p>“Esselâmü aleykum ey müminler topluluğunun diyarı! İnşaallah biz de size kavuşacağız. Kardeşlerimizi görmüş olmayı çok arzu ederdim.”   Dediler ki:</p>
<p>Yâ Rasulallah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?</p>
<p>Dedi ki:</p>
<p>“Hayır siz benim ashabımsınız, kardeşlerimiz henüz gelmediler. Ben onlardan önce havzımın başına geleceğim.”</p>
<p>Dediler ki:</p>
<p>Ya Rasulallah, ümmetinden seriden sonra gelenleri nasıl tanıyacaksın?</p>
<p>Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Ne dersin, bir adamın siyah ve koyu renkli atların içinde alnı çakal, ayakları sekili bir atı olsa onu tanıyamaz mı?&#8221;</p>
<p>Dediler ki:</p>
<p>Elbette tanır, ya Rasulallah!</p>
<p>Dedi ki:</p>
<p>&#8220;İşte onlar da kıyamet gününde abdest izlerinde dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları sekili olarak gelecekler. Havzın yanına ben onlardan önce geleceğim. Bir grup adamlar, tıpkı sahipsiz develerin havuz kenarından kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havzımdan uzaklaştırılacaklar. Ben onlara &#8220;gelin buraya, nereye gidiyorsunuz, gelin, gelin!&#8221; diye sesleneceğim.</p>
<p>Bunun üzerine denilecek ki: Onlar senden sonra dini değiştirdiler.</p>
<p>Ben de diyeceğim ki &#8220;O halde (havzımdan) uzak olsunlar, uzak olsunlar, uzak olsunlar!&#8221;</p>
<p>Buhari bu hadisi aynı şekilde Kitabu&#8217;r-Rikak, Babun fi&#8217;I-Havz, h.no:6575&#8217;de Ibn Mes&#8217;ud&#8217;dan, 6576&#8217;da yine Ibn Mes&#8217;ud&#8217;dan; 6577&#8217;de ibn Ömer&#8217;den; 6579&#8217;da yine ibn Ömer&#8217;den; 6580&#8217;de Enes ibn Mâlik&#8217;ten; 6582&#8217;de yine Enes ibn Mâlik&#8217;den; 6583&#8217;de Sehl ibn Sa&#8217;d&#8217;den; 6584&#8217;de yine Sehl ibn Sa&#8217;d&#8217;den; 6585, 6586 ve 6587&#8217;de Ebû Hureyre&#8217;den; 6589&#8217;da Cündüb&#8217;ten; 6593&#8217;de Esma İbni Ebi Bekir&#8217;den (R.A) rivayet etmiştir.  Bu rivayetin hepsinin lafızları farklı farklıdır. Sadece imam Malik&#8217;in rivayeti tam olarak zikredilmiştir. Çünkü bu rivayet diğerlerinin büyük bir kısmını veya aynısını ya da benzerini almıştır.</p>
<p>Buhari bu hadisi Kitabu&#8217;l-Fiten, &#8220;Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz.&#8221; Babı, hadis no: 7048&#8217;de Esma&#8217;dan, 7049&#8217;da ibn Mes&#8217;ud&#8217;dan; 7050 ve 7051&#8217;de Sehl ibn Said&#8217;den; Kitabu&#8217;t-Tefsir,  Babu Tefsiri Sureti&#8217;l-Kevser&#8217;de rivayet etmiştir.   Sözü uzatmamak için burada zikretmiyorum. Ebu Dâvud, K. Sünne, B. Fi&#8217;l-Havz, h.no:4745, 4746, 4747, 4748&#8217;de rivayet etmiştir. Müslim, K. Fedâil, B. Isbatı Havzı Nebiyyina, h.no: 2299, İbn Mâce, K. Zühd, B. Havz, h.no: 4306da Ebû Hureyre&#8217;den Muvatta&#8217;dakine yakın lafızlarla rivayet etmiştir. îbn Mâce&#8217;nin başka yerlerinde de bu hadis vardır. Havz hadislerini kırk tane sahabi rivayet etmişlerdir. İbn el-Kayyim,  bunların hepsini Münziri&#8217;nin Ebû Dâvud Muhtasarını şerhederken (7/135) ve Avnu&#8217;l-Mâbud&#8217;un Zeylinde (13/73) Kütübti Sitte&#8217;deki rivayetlere de atıflar yaparak zikretmiştir. Ahmed ibn Hanbel ise bu hadisi çeşitli yerlerde zikretmiştir. Bunlardan bazıları, şunlardır: 1/257, 384, 403, 2/408, 3/17, 4/313, 5/41, 48.</p>
<p>[118] Hayseme ibn Süleyman; Uzun ömürlü, güvenilir bir imam, Şam muhaddisi, künyesi Ebu&#8217;l-Hasen Hayseme ibn Süleyman İbn Haydera el-Kuraşi eş-Şami el-Etrablusi. &#8220;Fedâili&#8217;s- Sahabe&#8221; nin yazarı. Çok yolculuk yapan, çok dolaşan bir hadiscidir. 250 yılında doğdu. Ebû Utbe el-Hicâzi. Muhammed ibn İsa el-Medâini, ibrahim el-Kısar ve daha başka kişilerden hadis dinlemiştir. Ebû Ali ibn Mâruf, Abdul Vehhab el-Kilâbi, Ibn Mende ve daha başka kişiler kendisinden rivayette bulunmuşlardır. 343 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübelâ, 15/412; Şezerat, 2/365.)</p>
<p>[119] Yezid er-Rukâşi: Yezid ibn Ebân er-Rukâşi el-Basri. Zâhid bir kişidir. Babasından, Enes ibn Mâlik&#8217;ten, Hasen Basri&#8217;den ve başka kişilerden hadis rivayet etmiştir. Ondan da oğlu Abdunnûr, yeğeni el-Fadl ibn İsa ibn Ebân, Salih ibn Keysan, Â&#8217;meş ve daha başkaları rivayette bulunmuştur. Bazıları onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. Şube, ibn Maîn, Ebû Hatim ve Yakub ibn Süfyan onu zayıf görenlerdendir. İbn Adiy onun hakkında şöyle demiştir: Onun Enes&#8217;ten ve daha başka kişilerden rivayet ettiği sahih hadisler vardır, umarım güvenilir kişilerden rivayet ettiği hadislerin bir sakıncası yoktur. Onun hakkında verilecek hüküm şudur; Salih, zâhid ve doğru bir kişidir, ancak güvenilir kişilerden rivayet ettiklerinin dışındaki rivayetlerine güvenilmez. 110 yılında vefat etti. (Tehzib, 11/309)</p>
<p>[120] Bu hadis şu kaynaklarda geçmektedir: Müslim, K. iman, Babun Itlak İsmi’l-Küfri alâ men Tereke&#8217;s-Salât, Câbir&#8217;den rivayet etmiştir. Tirmizi, Kitabu&#8217;l-İman, Babu fi Terki’s-Salât, h.no: 2621. Ebû Dâvud, K. Sünne. B. Fi Reddi’l-İrcâ, h.no: 467-8, Câbir ibn Abdillah&#8217;tan. İbn Mâce, K. Fi İkameti’s-Salat, B. Fî men Terake&#8217;s-Salat, h.no: 1078. Nesei, K. Salât, B. El-Huküm fi Târiki&#8217;s-Salât, h.no: 465, Hattabi Meâlimü’s-Sünen alâ sünen-i Ebi Dâvud, 5/58&#8217;de özet olarak şöyle demektedir: Namazı terk etmenin de çeşitleri vardır. Namazı inkar ederek terk etmek ümmetin icmâı ile küfürdür. Unutarak terk etmek ümmetin icmâi ile küfür değildir. İnkar etmeden kasıtlı olarak terk etmeye gelince birinci hükümde âlimlerin ihtilafı vardır. Ben derim ki bunun yeri hadis şerhleri ve fıkıh kitaplarıdır.</p>
<p>[121] Eyle: Hadiste zikri geçen bir Arap kasabasıdır. Büyük bir ihtimalle Mısır ile Şam arasında meşhur bir beldedir. (Lisanül-Arab, 1/191)</p>
<p>[122] Enbiya: 104</p>
<p>[123] Maide: 117.118</p>
<p>[124] Bu hadisi Buhari, Kitabu Ehâdisi&#8217;l-Enbiya&#8217;da, Nisa,  125, Nahl:  120. Tevbe:  114 âyetleri ilâhında. İbn Abbas&#8217;tan 3349 no&#8217;lu hadis olarak rivayet etti. Ayrıta: Meryem: 16 âyet. Babında 3447 no&#8217;lu hadis olarak rivayet etti: Ayrıca Buhari&#8217;nin: Kitabu&#8217;r-Rikak, Babu&#8217;l-Haşr,  h.no:6524, 6525, 6526&#8217;da ibn Abbas&#8217;tan;6527&#8217;de hz. Aişe&#8217;den; Kitabu&#8217;t-Tefsir, Mâide 117,  âyeti&#8217;nin tefsiri babı, h,no:4625&#8217;de İbn Abbas&#8217;tan;   Maide 118. âyetinin tefsiri babı, h.no: 4626&#8217;da.  İbn Abbas&#8217;tan ve Enbiya 104. ayetinin tefsiri babı h.no:4740&#8217;da rivayet edilmiştir. Müslim, yine İbn Abbas&#8217;tan ve aynı lafızlarla Kitabu&#8217;l&#8221; Cennet, Bâbu Finai&#8217;d-Dünya ve Babu&#8217;l Haşr yevme&#8217;l-Kıyame&#8217;de ve aynı babın diğer  rivayetlerinde nakletmiştir. Tirmizi, Kitabu&#8217;l-Kıyamede, İbn Abbas&#8217;tan 2539 no&#8217;lu hadis olarak rivayet etmiştir. Nesâî, Kitabu&#8217;l-Cenâiz. Bâbu evveli men yüksâ&#8217;da İbn Abbas&#8217;tan; Ahmed, Müsned&#8217;de îbn Abbas&#8217;tan çeşitli yerler de rivayet etmiştir. Bunlar arasında 1/223. 229, 235 ve 253&#8217;de ki rivayetler de vardır.</p>
<p>[125] Bu hadis ile ilgili notlar önceki sayfalarda geçti.</p>
<p>[126] Buhari, K. İlim. B. Keyfe yukbezu&#8217;ilm. h.no:100; K. İ&#8217;tisam, B.Mâ yüzkeru min zemmi&#8217;r Re&#8217;y ve Tekellüfi&#8217;l-Kıyas. h.no: 7307. Abdullah ibn Amr&#8217;dan Müslim, K.ilim B. Rafu&#8217;l İlim ve Kabzuhu. Abdullah ibn Amr&#8217;dan İbn Mâee. Mukaddime, B. İctinabi&#8217;r-Re&#8217;y ve&#8217;l-Kiyas. h.no:52. Abdullah ibn Amr&#8217;dan. Ahmed Müsned. 2/162, 100, 203, Abdullah ibn Amr&#8217;dan Dârimi. Mukaddime. Babu Zehâbi&#8217;l-İlm, h.no:239. Abdullah ibn Amr&#8217;dan.</p>
<p>[127] Sahihi Müslim&#8217;de Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;dan nakledilen bu ibarenin tamamı şöyledir. Abdullah ibn Mes&#8217;ud dedi ki: Kim yarın Allah&#8217;a müslüman olarak kavuşmaktan hoşlanırsa ırzını okunduğu yerde şu namazlara devam etsin. Şüphesiz Allah Teala Peygamberinize (s.a) hidayetin yollarım göstermiştir. Namazlar da onlardan birisidir. Eğer siz cemaatten uzak durun evinde namaz kılan kişi gibi namazlarınızı evlerinizde kılarsanız Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz. O sünneti terk ederseniz dalâlete düşersiniz. Herhangi bir müslüman tertemiz ve mükemmel bir abdest alıp da bu mescitlerden birine gitmek üzere yola çıkarsa. Allah ona. attığı her adıma karşılık bir sevab yazar, bir derece yükseltir, bir de günahını düşürür. Bizim zamanımızda nifakı bilinen münafıktan başka hiçbirimiz cemaatı terk etmiyordu. (Hatta hasta olan bir kimse) iki kişi arasında; bacakları yerde sürünerek (mescide) getirilir de safa durdurulurdu (Müslim. K. Mesacid) ve Mevadiu’s-Salat. B. Fadlu Salâti&#8217;l-Cemaa) îbn Mâce, K. Mesâcid ve&#8217;l-Cemaat. B. El-Meşyu ile&#8217;s-Salat, no:777. Ahmed. Müs&#8217;ned, îbn Mes&#8217;ud&#8217;dan, 1/372. 414. 914. 455. Nesâi, K. İmame. B. el-Muhafazatu ale&#8217;s-Salavat. Ben derim ki bu rivayette, cemaati terk edene karşı şiddetli bir uyarı ve kuvvetli bir tehdit vardır. Çünkü bu terk ediş, bir mazerete dayanmıyorsa ve insan bunu bir alışkanlık haline getirmişse şüphesiz bir bid&#8217;attir.</p>
<p>[128] Bu hadisi Mâlik, Muvatta&#8217;da muhtelif lafızlarla rivayet etmiştir. Hadisi Mâlik&#8217;ten rivayet eden kişi şöyle demiştir: Rasulullah&#8217;ın (s.a) şöyle dediği Mâlik&#8217;e ulaşmıştır: &#8220;Şüphesiz ben size kendisine sarıldıkça asla sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ı ve Peygamberinin sünneti.&#8221; Babu&#8217;n-Nehyi anil-Kavli bi’l-Kader. Müslim bu hadisi Kitabu Fedâilu&#8217;s-Sahabe, Babu Fedâilu Ali ibn Ebi Tâlib bölümünde Zeyd ibn Erkam&#8217;dan rivayet etmiştir. Zeyd ibn Erkam&#8217;m rivayetinde Hz. Peygamber&#8217;in Mekke ve Medine arasındaki Hum suyunun yanında verdiği hutbe vardır ve orada Rasulullah (s.a): &#8220;&#8230;.. Size çok kıymetli iki şey bırakıyorum&#8230;&#8221; buyurur.</p>
<p>Müslim, bu hadisi Zeyd&#8217;den üç defa sevk eder. (h.no:2408) Ebû Dâvud, K.Menâsik. B. Sıfatu Hacceti&#8217;n-Nebiyyi (s.a) h.no:1905. Câbir ibn Abdillah&#8217;tan, Câbir, Muhammed ibn Ali ibn el-Huseyn&#8217;in sorusuna cevap olarak Hz. Peygamber&#8217;in haccını anlatmış ve onun Nemire mesridindeki hutbesini nakletmiştir. O hutbesinde Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştu: &#8220;Ben size sımsıkı sarıldığınız takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız bir şey bırakmış bulunuyorum: Allah&#8217;ın Kitabı size benden sorulacak, o zaman ne diyeceksiniz?&#8230;&#8221; İbn Mace, biraz önce işaret edilen bu hutbenin metnini Kitabü&#8217;l&#8221;Menasik, Babu Hacceti Rasulullah (S.A) bölümünde h.no:3074 rivayet etmiştir. Ahmed ibn Hanbel, Müsned&#8217;inde Ebû Said el-Hudri&#8217;den şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (S.A) şöyle buyurdu: &#8220;Size çok önemli iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür ki O Allah&#8217;ın gökten yere uzatılmış ipi niteliğindeki kitabıdır. Diğeri ehl-i beytim olan yakınlarımdır. Bu ikisi Havzıma gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacaklardır.&#8221; (Müsned, 1/14, 1/17, 1/26; Ebû Said&#8217;den ve 4/367&#8217;de Zeyd ibn Erkam&#8217;dan Müslim&#8217;deki gibi) Dârimi, Zeyd ibn Erkam&#8217;dan şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (s.a) bir gün bizim yanımızda ayağa kalktı ve bize bitab etti. Önce Allah&#8217;a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi: &#8220;Ey insanlar! Şüphesiz ben bir beşerim. Rabbimin elçisi (Azrail) pek yakında bana gelecek, ben de kendisine icabet edeceğim. Size çok önemli iki şey bırakıyorum: Birincisi Allah&#8217;ın kitabıdır. Onda hidayet ve nur vardır. Allah&#8217;ın Kitabına sımsıkı sarılın ve ona yapışın.&#8221; Hz, Peygamber insanları buna teşvik etti ve sonra şöyle dedi: &#8220;Diğeri ehl-i beytimdir ve ehl-i beytim hakkında size Allah&#8217;ı hatırlatırım.&#8221; Bunu üç defa tekrarladı. (Darimi, K. Fedaîli&#8217;l-Kur&#8217;an, B. Fadlu men Karae&#8217;l-Kur&#8217;an, h.no:3316.)</p>
<p>[129] Bu hadisi Müslim Ebû Hureyre&#8217;den rivayet etmiştir. Ebû Hureyre şöyle demektedir: Ahir zamanda deccallar ve yalancılar olacak. Size işitmediğiniz ve babalarınızın da işitmediği hadisler getirecekler. Onların sizi saptırmasından ve fitneye düşürmesinden sakının. (Müslim, Mukaddime, Babu&#8217;n-Neh&#8217;yi ani&#8217;r-Rivayeti ani&#8217;z-Duafa&#8230;.) Ebû Davud, Kitabu&#8217;l-Fiten ve&#8217;l-Melâhim, Babu Zikril-Fiten ve Delâiliha, h.no:4252. Bu rivayette şöyle bir ifade var: &#8220;&#8230;.Benim ümmetimin içinden otuz tane yalancı çıkacak&#8230;&#8221;</p>
<p>[130] Bu hadisle ilgili açıklama notu daha önce geçti.</p>
<p>[131] Belki de bu, mü&#8217;minlerin annesi Hz. Aişe&#8217;nin kendi sözüdür</p>
<p>[132] Ben hadisi bu lafızlarla bulamadım. Fakat Buhari&#8217;de: &#8220;Kim benim sünnetimden yüz çevirse benden değildir.&#8221; kelimeleriyle Enes ibn Malikten rivayet edilmiştir. Rivayette üç kişiyle ilgili bir olay anlatılır fakat senedinde Hasan-i Basri yoktur. (Buharı, K. Nikah, B. et-Terğib fin-Nîkah, h.no:5063) Müslim de Enes&#8217;ten nakletmiştir ve senedinde Hasan-i Basri yoktur. İfadeler Buhari&#8217;dekinin aynısıdır. (Müslim, K. Nikah, B. İstihbâbin-Nikah) Ahmed&#8217;in Müsned&#8217;inde 2/158&#8217;de Abdullah ibn Amr ibn eI&#8221;Âs tarafından rivayet edilir. Rivayet, ibn Ömer&#8217;in evliliği, hanımıyle olan münasebeti, hanımının, eşini babası Ömer&#8217;e şikayet etmesi ve ikisi birlikte Hz. Peygamber&#8217;e gitmeleri hakkmdadır. Hz. Peygamber (s.a.) onlara şöyle cevap vermiştir: &#8220;Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.&#8221; Bu rivayetin senedinde de Hasan&#8217;i Basri yoktur. Ahmed bu hadisi ayrıca Buharı ve Müslim&#8217;in rivayeti gibi Enes&#8217;ten de rivayet etmiştir; 3/241, 259, 285. Ahmed&#8217;in Ensarlı bir adamdan yaptığı rivayete gelince onda işte yukarıdaki ifade geçer: &#8220;&#8230;. kim bana uyarsa&#8230;&#8221; Fakat bunda da Hasan&#8217;i Basri yoktur. 5/409. Nesâi&#8217;de de Enes&#8217;ten gelen rivayet vardır 6/60 ve Buhari&#8217;nin rivayeti gibidir. Dârimi, Sâ&#8217;d ibn Ebi Vakkas&#8217;tan rivayet etti. Bu rivayette Osman ibn Maz&#8217;un&#8217;un karısıyla (cinsel ilişkiyi) terke karar vermesine Rasulullah&#8217;ın şöyle cevap verdiği anlatıhr: &#8220;,&#8230; Kim benim sünnetimi terk ederse benden değildir.&#8221; (Dârimi, K. Nikah, B. en. Nehyu ani&#8217;t-Tebettül, h.no-:2168)</p>
<p>[133] Bu hadisin bir kısmını Dârimi, Mukaddime, B. İttibai&#8217;s Sünne, no: 97&#8217;de B. Teğayyûri&#8217;z-Zeman ve mâ yahdüsü fihi no:186. 187&#8217;de rivayet etmiştir. Ahmed&#8217;in Müsned&#8217;inde de hadisten bir bolümü nakledilmiştir. 2/229, 506</p>
<p>[134] Bu hadisi Ahmed ibn Hanimi, Müsned&#8217;inde Abdullah ibn Amr ibn el-As&#8217;tan nakleder: 2/158. 165. Şeyh Reşit Rıza (elinizdeki) Kitaba yazdığı dipnotta bu hadisin üzerinde durur ve şöyle der:  Beyhaki bu hadisi benzeri bir bağlamda Abdullah ibn Amr ibn el-Âs&#8217;tan merfû olarak rivayet eder. Celâlûddîn es-Suyuli, ei-Câmiu&#8217;s-Sağîr&#8217;de bu rivayetin yanma &#8220;sahih&#8221;tir işareti koyar. Hadis &#8220;Her amelin bir coşkulu dönemi vardır.&#8221; diye başlar. Devam eden sayfada bir diğer  hadiste  &#8220;&#8230;. Her amel edenin bir coşkulu  dönemi vardır&#8230;&#8221;   ifadesi   geçer. Öyle zannediyorum ki Tahavi hadisinde  “amel eden&#8221; yerine “ibadet eden&#8221;  kelimesi yanlışlıkla girmiştir. Tirmizi Ebû Hureyre&#8217;den bu hadisin ilk iki cümlesini rivayet etmiş olup kalan kısmı bizim konumuzla ilgili değildir.</p>
<p>[135] Ahmed, Müsnedinde bu hadisi Ensar&#8217;dan bir zâtın rivayetiyle Mücahit&#8217;ten nakletmiştir.(2/409)</p>
<p>[136] Ahmed ibn Hanbel bu hadisi Ebû Vâ&#8217;il ve ibn Mes&#8217;ud kanalından rivayet, etmiş (1/407) ayrıca biraz farklı lafızlarla Ebû Hureyre&#8217;den rivayet etmiştir (2/492).</p>
<p>Müsle yapmak,  maktulün uzuvlarını kesip parçalamak ve bundan sadistçe bir zevk almak demektir, (çeviren)</p>
<p>[137] Bu hadisi Ahmed. Müsned&#8217;inde İbn Mes&#8217;ud&#8217;un rivayetinden şu lafızlarla nakletti: &#8220;Benden sonra başınıza sünneti söndüren adamlar geçecek&#8230;&#8221; (1/400. 409.) Ubade ibn Sâmit&#8217;ten aynı hadisi hiraz farklı olarak nakletti (5/325. 329) Ahmed, İbn Mes&#8217;ud&#8217;un Amr ibn Meymun el-Evdi&#8217;ye söylediği şu sözü de nakletti: Namazı vaktinde kılmayan idareciler başınıza geçtiği zaman senin halin nice olur? (5/231) Bu hadisi, ayrıca İbn Mace. K. Cihat. B. Lâ Tâate fi Ma&#8217;siyetilllah. no:2865&#8217;de nakletti.</p>
<p>[138] Bu hadisi Tirmizi Ebn Said el-Hudri&#8217;den Ehvabu Sıfatı&#8217;l-Kıyame 2520 numarada nakletti. Bu hadisin bundan başka bir isnadını bilmediğini söyledi.</p>
<p>[139] Ebû Davut, K. Melâhim. B. el-Emri vcûrNehy, 4342 İbn Mâce. K. Fiten, B. et-Tesebbütü fil-Fitne-3957. Müsned-i Ahmed. 2/220. 221. Bunların hepsi Abdullah ibn Amr ibn el-As&#8217;tan rivayet edilmiştir.</p>
<p>[140] Bu hadisi ayrıca Ahmed, Muaz ibn Cebel&#8217;den şu lafızlarla rivayetetmiştir:&#8221;Şiâb&#8217;dan sakının, cemaate, halka ve mescide sarılın.&#8221; Ahmed&#8217;in rivayetinde &#8220;Şiâb nedir?&#8221; ifadesi yoktur. (Müsned. 5/233. 243)</p>
<p>[141] Bu hadisi bulamadım.</p>
<p>[142] El-Velid ibn Müslim: Şamlıların âlimidir. Künyesi Ebu&#8217;l-Abbas ed-Dımışki&#8217;dir Ümeyye oğullarının azatlısıdır. Yahya ibn el-Haris ez-Zimâri ve Ali Said ibn Abdilaziz&#8217;deu kıraat dersi aldı ve onlardan rivayette bulundu. Ayrına ibn Aclan, Sevr ibn Yezid. İbn Cüreyc ve daha başka kişilerden rivayetleri vardır. Leys ibn Sa&#8217;d. Bakıyye ibn el-Velid-ki bunlar da hocalarıdır- İbn Vehb. Ahmed ibn Hanbel ve daha pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuşlardır. Çok yolcu­luk yapan, eser veren. Güvenilen, çok hadis ve ilme sahip olan büyük bir imamdır. 195 yılında vefat etmiştir. (el-Cerh Ve’t-Ta’dil. 9/l6: Tehzib. 11/151; Şezerat. 1/344; Siyeru&#8217;l-A&#8217;lam. 9/211)</p>
<p>[143] Kadı lyaz eş-Şifa isimli kitabında Abdullah İbn Muğaffel&#8217;den Rasulullah&#8217;ın şöyle söylediğini nakleder: &#8220;&#8230;..Ashabıma sövmeyin. Kim ashabıma söverse Allah&#8217;ın ve bütün meleklerin laneti onun üzerine olsun..&#8221; Onu şerh eden Molla Aliyyül&#8217;Kâri der ki: Taberanî, ibn Abbas&#8217;tan bu hadisin bir benzerini rivayet etti. Hakim de benzer bir hadis nakletti ve şunu da rivayet etti: &#8220;&#8230;.Âhir zamanda ashabıma söven bir topluluk gelecektir&#8230;&#8221; (Şerhu&#8217;ş-şifa, 5/520) Ebû Dâvud, K. Sünne. B. fi&#8217;n-Nehyi an Sebbi Ashabi&#8217;r-Rasul, h.no:4658. Tirmizi, Ebvabu&#8217;l-Menakıb. Bâbu fi men salibe Ashabin Nebiy. h.no:4122. îbn Mâce, Mukaddime, Fadlu Ehli Bedr, h.no:161</p>
<p>[144] Abdullah ibn el-Hasen ibn Ahmed ibn Ebi Şuayb, muhaddis ve edib. Uzun ömürlü, Bağdad&#8217;a yerleşti. Babasından, dedesinden. Ahmed İbn Abdilmelik&#8217;ten rivayette bulundu, ismail el-Hatbi, Ebû Ali es-Sûfî, el-Âcurri, Ebu&#8217;l-Kasım efTaberâni ve daha pek çok kişinin de ondan rivayeti vardır, 206&#8217;da doğdu, 295&#8217;de vefat etti. (el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 11/107, Şezerat. 2/218: Siyeru Alami&#8217;n-Nübela. 13/536.)</p>
<p>[145] Bu konuda İmam el-Leknevi&#8217;nin &#8220;el-Ecvibetü&#8217;l-Fâdıla&#8221; isimli eserinde çok yararlı bir araştırma vardır. Abdul fettah Ebû Gudde&#8217;nin tahkik ve ta&#8217;lik ettiği bu eserin özellikle 36. sayfasından. 64. sayfasına, 218. sayfasından 238. sayfasına kadar bu konuyla ilgili bilgiler verilir. Eser 1984 yılında Kahire&#8217;de basılmıştır. Riyad&#8217;daki Reşid yayınevi ve Halep&#8217;teki Matbuati&#8217;l-İslamiyye yayınevi dağıtımını yapmaktadır.</p>
<p>[146] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/85-98.</p>
<p>[147] Buhari, K.Hudûd, B. Racmü&#8217;l Hubla fi&#8217;z-Zina, 6830. Müslim, K.Hudûd. B. Racmü’s-Seyyib fi&#8217;z-Zina. Ebu Davud, K. Hudûd. B. fi&#8217;r-Racm, 4418. Tirmizi. K. Hudud. Mâ Câe fi Tahkiki&#8217;r-Racm Ahmed, Müsned. 1/23. 29, 36, 40, 43. 47, 50, 55. İbn Mâce, K. Hudûd, B. Recm, 2553.</p>
<p>[148] Huzeyfe ibn el-Yemân. Sahabenin ileri gelenlerindendir, Rasulullah&#8217;ın (S.A) sırdaşıdır. Hicretin 36. yılında iyice ihliyarlamışken Medâin&#8217;de vefat etti. (el-Cerhu ve&#8217;t&#8217;Ta&#8217;dil, 3/256; el-Müstedrak, 3/379; el-Hılye, 1/270; Tehzib et/Tehzib, 2/219; Şezerat, 1/32; Siyeru A&#8217;lâm, 2/361)</p>
<p>[149] Buhari, K. İ&#8217;tisam, B. el-iktidâu Bi Süneni Rasûlillah (S.A). h.no: 7282. Hafız ibn Hacer, Fethul-Bari&#8217;de, bu rivayette geçen &#8220;kurrâ&#8221; kelimesini &#8220;Kur&#8217;an ve sünnetin âlimleri&#8221; diye izah etmiştir. (13/271)</p>
<p>[150] Belki de hu hadis, Ahmed&#8217;in müsnedindeki Feyruz ed-Deylemi&#8217;nin babasından, onun da Rasulullah&#8217;tan rivayet ettiği hadisten alınmadır. (Bk: Ahmed, Müsned. 4/232).</p>
<p>[151] Hûd: 114</p>
<p>[152] Bazı Râfîzi grupları böyle inanıyorlardı.</p>
<p>[153] Batıniler ve aşırı tasavvuftular böyle söylüyorlar ve onların kitapları Huzeyfe&#8217;nin (r.a) işaret ettiğine benzer şeylerle doludur. Bu, sahabilerin firasetini ve önsezisini gösterir.</p>
<p>[154] Bununla, refah ve bolluk içinde evlerinde oturup ilim ve araştırma zahmetinde bulunmayan kişiler kastediliyor. (Şerhu&#8217;s-Sünne, 1/178),</p>
<p>[155] Tirmizi. K. ilim, B. Ma Nühiye anhu en Yukâle ınde Hadisi Rasulillahi (s.a.), 2663. Ebû Davud. K. Sürme, B. fi Lüzümi’s Sünne,  4605,İbn Mâce.  Mukaddime.  B.Ta&#8217;zimi Hadisi Rasulillahi (S.A) h.no:13. Dârimî. Mukaddime, B. es-Sünnetü Kâdıyetün alâ Kitabillahî, 586.Ahmed. Müsned. 47132. Hâkim. el-Müstedrek. K. İlim. 1/108. Hakim dedi ki: Bu hadis. Buhari ve Müslim&#8217;in şartlarına göre sahihtir. Ez-Zehebi de onu onayladı. El&#8217;Begavi bu hadisi Şerhu&#8217;s Sünne&#8217;de nakletti:   Kitabü&#8217;l-İman,   Babu&#8217;l-İ&#8217;tisam bi&#8217;l-Kitabi ve&#8217;s-Sünne, h.no: 100.  Bu hadis hasendir, dedi.</p>
<p>[156] Dârimi, Mukaddime, Babun fi Keraheti âhizi&#8217;r-Re&#8217;yi, 205.</p>
<p>[157] Dârimi, Mukaddime, Babu Men Hâlıe&#8217;l-Futya ve Kerihe’t-Tenattu&#8217; Ve’t-Tebeddu&#8217;, h.no:142. Abdullah ibn Mes&#8217;ud&#8217;dan, İbn Mâce, Mukaddime, Fadlu&#8217;l-Ulemâi Ve&#8217;l-Hassu alâ Talebi&#8217;l-İlm, h,no:228. Ebû Umame&#8217;den (r.a.). ez&#8217;Zevâid’de şöyle denilir: Hadisin isnadında Ali İbn Yezid vardır. Cumhura göre bu kişi zayıftır. Rivayette &#8220;eskiye sarılınız&#8221; denilirken, İslamın ilk dönemlerindeki nesillerin, sahabilerin ve onların peşinden gidenlerin sözlerine ve davranış­larına tâbi olun, onları alın, denilmek isteniyor. Kabe&#8217;yi Muazzamaya da tarihinin eskiliğine işaret etmek üzere &#8220;Beytü&#8217;l-Atik&#8221; denilmiştir. Sonradan gelen müslümanlar İslam&#8217;ın ilk dönemlerinde yaşayan insanların ilmine sarıldıkları müddetçe hidayet, üzere olurlar. (Bk. el-Lisan. 4/2798)</p>
<p>[158] Belki de bu Hasan el-Basriye ait bir sözdür.</p>
<p>[159] Dârimi, Mukaddime. Babun fi Kerahîyyeti Ahzi&#8217;r-Re&#8217;y. 217</p>
<p>[160] Kenzu&#8217;l-ummal, 1/219. h.no:1096;  Said ibn Mansur,  Sünen;  Deylemi, Müsnedü&#8217;l-Firdevs (Bu ikisi İbn Mesud&#8217;dan rivayet etmişler. Râfii ve Kenzu&#8217;I Ummal ise Ebu Hureyre&#8217;den)</p>
<p>[161] Ahmed, Müsned. 1/407.</p>
<p>[162] Buhari, K. Farzu&#8217;l-Humma, B. Farzu&#8217;l-Humus, h.no:3093 (Hz. Fatıma&#8217;nın, babası Hz. Peygamberin mirası konusunda sorduğu bir soruya Hz. Ebû Bekir&#8217;in verdiği uzunca bir cevabın bulunduğu rivayetten alınmıştır.) Müslim, Kitabu&#8217;l&#8217;Cihad, B. Hukmu&#8217;l-Fey&#8217; (Bu rivayette de Buhari&#8217;deki gibi aynı kıssa anlatılır.) Ebû Davud, K. Haraç ve&#8217;l&#8217;İmare, Babu Safaya Rasulillah (s.a.). h.no: 2963. Müsned-i Ahmed, l/6.</p>
<p>[163] İbn el-Mübarek- Şeyhu&#8217;l-İslam, zamanının âlimi ve müttekilerin emiri. Abdullah ibn el-Mübarek ibn Vâdıh Ebû Abdurrahman el-Hanzali, Aslı Türktür. Sonra Merv&#8217;lildir. Hadisçi. Mücâhid, gazi ve önemli bir şahsiyettir. 118&#8217;de doğdu. Hamid et Tavil, Âsim el-Ahvel, Hişam ibn Urve, Amer ve sayısız kişiden hadis dinlemiştir. Ma&#8217;mer ve Sevrinin hocaları, ibn Main. ibn Ebu Şeybe ve sayılamayacak kadar çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Hadisi hüccettir. Bunda icma vardır. 181 yılında vefat etti. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübela, 8/378; Meârif. 511; er-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 5/1791 Hılyetü&#8217;l-Evliya, 8/162; Tehzib, 5/382&#8230;)</p>
<p>[164] Abdullah ibn Mübarek bunu Zühd isimli kitabında babu Mâcâe fil-Fakri, h.no-578&#8217;de tarhiç etmiştir. Kitabı tahkik eden el-A&#8217;zami bu rivayetin garip olduğunu ve ibn el-Mübarekten başka kimse tarafından rivayet edilmediğini söyler.</p>
<p>[165] Ahmed. Müsned. 2/83,400.</p>
<p>[166] Zâriyat; 1.2 (Meali şöyledir: &#8220;Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere&#8230; andolsun ki&#8230;&#8221;</p>
<p>[167] Subeyğ ibn Isl kıssasının tamamını İbn Hacer el-Askalani. el&#8230; İsâbe fi Temyizi’s-Sahabe. E.5, sh.l68&#8217;de sâd harfinde rivayet eder. Müellif onu burada özetleyerek anlatmıştır. Doğrusu Suheyğ, el-Isabe&#8217;de ve Sünen-i Darimi&#8217;de anlatıldığına göre ölmeden önce tövbe etmiş ve tutumundan vazgeçmiştir. (Darimi, Mukaddime, Babu men Habe&#8217;l-Fütya ve Kerihe&#8217;t-Tenettu&#8217; ve&#8217;t-Tebeddu&#8217;, 144. 148) Darimi bu rivayetinde Subeyğ&#8217;ın şu sözünü nakleder Ey Mü&#8217;minlerin Emiri, kafamda bulduğun dayak izinin gitmesi sana yeter. Bu, onun tövbesine işaretti, ikinci rivayette onun güzelce tevbe ettiği ve Hz. Ömer&#8217;in insanlara onunla oturmaları için izin verdiği açıkça ifade edilir.</p>
<p>[168] Abdullah ibn el-Mübarek. Kitabü&#8217;z-Zühd, Babu Fi Lüzumi’s-Sünne, s.21. Ebû Nuaym&#8217;in rivayet ettiği nüshada, Mervezi&#8217;nîn ibn el-Mübarek&#8217;ten yaptığı rivayete ilave olarak zikredilir. Kitabü&#8217;z-Zühd’ü tahkik eden el-A&#8217;zamî der ki: Ebu Nuaym, el-Hilye isimli eserinde bunu müellifin Rabi&#8217;den. onun da Ebu&#8217;l-Âliye&#8217;den rivayet ettiği yolla rivayet eder. (Bk. Hılye, 1/252 Ben Hılye&#8217;ye baktım ve onun dediğini orada gördüm.)</p>
<p>[169] Ben, Kaynaklarda ibn Abbas&#8217;a ait böyle bir söze rastlamadım. Ancak bu söz doğrudur, gerçektir. Manevi tevatürle sabittir. Alimler bunu almışlar ve bir kural haline getirmişlerdir.</p>
<p>[170] İbn Mes&#8217;ud&#8217;un bu sözünü Dârimi, Mukaddime, Bâbu men Habe&#8217;l-Fütya no:143&#8217;de rivayet etti. Çevirenin notu: İ&#8217;tisam&#8217;ın metninden bu  sözün ibn Abbas tarafından söylendiği anlaşılıyor. Öte yandan muhakkik Nedvi&#8217;nin belirttiği şekilde Darimi&#8217;nin ilgili bölümünde ne ibn Abbas&#8217;ın ne de ibn Mes&#8217;ud&#8217;un böyle bir sözü bulunmuyor. Her halde bu rivayetin tahkiki yapılırken bir yanlışlık yapılmış.</p>
<p>[171] Bu hadis mevkuftur.  Bir tâ’bii olan Yezid ibn Umeyra tarafından Muaz ibn Cebelden rivayet edilmiştir. Bkz: Ebu Dâvud. Kitabü’s Sünne. Babu Lüzûmi&#8217;s-Sünne. no:4611.</p>
<p>[172] Zamammızdaki bir araştırmacı ilim adamı da Muaz ibn Cebel&#8217;in sözlerinin işaret ettiği durumları araştırarak ve inceleyerek ulaştığımız şu gerçekleri gözönünde bulundurmalıdır:</p>
<p>Birincisi. Her ilim adamı hakim (hikmet, sahibi: anlayış ve feraset, sahibi) değildir. Çünkü ilmin naklinde güvenilirliğe ihtiyaç duyulduğu  gibi onun neşrinde ve açıklanmasında da hikmete (keskin bir görüşe, firasete) ihtiyaç, duyulur.</p>
<p>İkincisi: Her hakim, âlim değildir. Bu sebeple ilim, âlimlerden, hikmet de hakimlerden alınır. Her biri maharetli olduğu şeyle değerlendirilir.</p>
<p>Üçüncüsü: Sahih hadiste de ifade edildiği gibi güzel konuşan münafıktan sakınmalıdır. Bu sebeple işittiği her şeye kulak veren bir kimsenin, ehline müracaat etmesi ve kitap ve sünnetten hiçbir şekilde zerre kadar dışarı çıkmaması gerekir.</p>
<p>Dördüncüsü: Bir kulun inançları, ibadetleri, davranışları ve sosyal ilişkileri düzgün olduğu zaman, hakkın onun için görünen parlak bir nuru vardır. Böyle bir kul şeriate uygun olarak hakkı apaçık ve parlak bir şekilde görür, münafık onu tuzağa düşüremez, güzel konuşanlar onu etkileyemezler.</p>
<p>Beşincisi: İlim ve ve hikmet. Allah&#8217;ın kula verdiği ne güzel nimettir.</p>
<p>[173] el-Fudayl ibn Iyaz: örnek bir imam. sağlam bir kişi. Şeyhu&#8217;l-İslam. Künyesi Ebû Ali et&#8221; Temimi el-Yerbûi eHorasani. Allah&#8217;ın Harem’ine (yani Kabe&#8217;ye) komşu olmuştur. Mansur. Ameş, Leys. Atâ ibn es-Sâib, Cafer es-Sâılık. Humeyd et-Tavil gibi Kûfeli ve Hicazlı şahsiyetlerden rivayette bulunmuştur. İbn el-Müharek, Yahya el-Kattım, İbn Mehdi. îbn Uyeyne. Abdurrrazzak. İmam Şafii, Bişr el-Hafi ve îbn Vehb gibi şahısların da ondan rivayetleri vardır. Sikadır, takva sahibi salih bir kişidir. 186 yılında Mekke&#8217;de vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami’n Nübelâ. 8/421; el-Meârif. 511. el-Cerh ve&#8217;t-Ta&#8217;dil. 7/73; Hılyetü&#8217;l-Evliya. 8/84- Tehzib, 8/294; Şezerat, 1/361.)</p>
<p>[174] Bakara: 183</p>
<p>[175] Eyyub es-Sahtiyâni: Örnek bir imam, hafız, Şeyhu&#8217;l-İslam, âlimlerin efendisi. Künyesi, Ebû Bekir ibn Ebi Temime Keysan el&#8217;Anezi. Babası Aneze Kabilesinin mevâlisindendir. Basra da doğmuştur. Ebû Berid Amr ibn Seleme el-Cirmi. Ebû Osman en-Nehdi, Said ibn Cübeyr. Ehû&#8217;l-Aliye. Hasan-Basri ve İbn Şirin gibi kimselerden hadis dinledi. Zühri, tbn Dinar, Amr. Katade. ve İbn Şirin, Hammad tbn Seleme. Şube, ibn Zeyd ve îbn Aliyye gibi kişiler de ondan hadis rivayet, ettiler. 68 yılında doğdu. 131’de vefat etti. (Siyeru’l A&#8217;lâm. 6/15: Tabakat ibn Sa&#8217;d, 7/246: Hılye, 2/3; Tehzib. 1/397: Şezerat, 1/181.</p>
<p>[176] İbn Sirin&#8217;in bu görüşü cidden isabetlidir. Çünkü heva ve hevesine uyan kişi, önce basit bir bid&#8217;atle başlar, sonra bid&#8217;atlerin akıntısına kapılır ve neticede bir bid&#8217;at davetlisi haline gelir. Şeriatın haram kıldığı şeyleri tevil ederek kendisi ve başkaları için mubah ve helal görmeye başlar. Haramları birer birer helâl göre göre de sonunda mürtetlik çukuruna düşer, İbrahim in sözü dö bu manadadır. Özellikle zamanımızda heva ve hevese uymanın sebep olduğu fikri ve akidevi mürtetlik (dinden çıkma) olayları pek çoktur. Mürtetlik, görünürde az gibi de olsa özellikle akıllarını ve çağdaş kültürlerini dinin hükümlerinin önüne geçirip şeriatle savaşmada aklı bir metot olarak kullananlar pek çoktur.</p>
<p>[177] İbrahim: Öyle zannediyorum ki müellif, başka birini değil. İbrahim en-Nehaî&#8217;yi kastediyor. Eğer kastettiği o ise. biyografisi şöyledir: İbrahim en-Nehaî, büyük imam, hafız. Irak fakihi. Künyesi. İbrahim ibn Yezid ibn Kays İbn el-Esved en-Nehaî el-Yemâni. Daha sonra Küfeli olmuştur. Tabiilerin en önde gelenlerindendir. Fakat Kûfe&#8217;de beraber olduğu sahabilerden hadis dinlediği veya rivayette bulunduğu tesbit edilmemiştir. Küçük bir çocuk iken Hz. Aişe&#8217;nin yanına girip çıktığı tesbit edilmiştir. Mesruk, Alkame, Ubeyde, Ebû Zür&#8217;a el-Beceli. Hayseme ibn Abdirrahman ve Kadı Şureyh gibi büyük tabiilerden rivayette bulunmuştur. Hammad ibn Ebi Süleyman. İbn Muhacir. İbn Ebi&#8217;ş-Şa&#8217;sa, Ahdeb. Hişam el-Esedi ve daha pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. İbn Mes&#8217;ud&#8217;u çok iyi tanımış ve geniş çapta ondan rivayette bulunmuştur. 96 yılında vefat etmiştir. Doğum tarihi ihtilaflıdır. Bir rivayete göre vefatı esnasında 49 yaşındadır. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübelâ, 4/520, el-Meârif, 463. el&#8217;Hılye. 4/219; ol-Bideye ve&#8217;n-Nihaye, 9/140; Tehzib, 1/177; Şezerat, 1/111)</p>
<p>[178] Yahya ibn Ebi Kesir: İmam, hafız, büyük bir âlim. Ebû Nasr et-Tâi el-Yemâni. Tay kabilesinin mevâlisinden, Ebû Umame el-Bâhili, Enes ibn Mâlik, Ebû Seleme ibn Abdirrahman ve daha pek çok kişiden rivayette bulunmuştur. Oğlu Abdurrahman. Ma&#8217;mer, Evzai ve daha pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. Bir ilim talebesi idi ve hüccetti. 129 yılında vefat etti. (Siyeru Alami&#8217;n-Nubelâ. 6/27; Tabakat ibn Sa&#8217;d, 5/555: Tehzib, 11/268)</p>
<p>[179] el-Avvam ibn Havşeb: İbn Yezid. imam ve muhaddis. Ebu İsa er-Rabei el-Vâsıti. İbrahim Nehâi’den, Mücahid&#8217;den, Amr ibn Mürre&#8217;den ve daha pek çok kişiden hadis rivayet etmiştir. Ondan da oğlu Seleme, Yeğeni Şihab ibn Harraş, Şube ve diğer kişiler rivayette bulunmuş­lardır. Hadiste sikadır. İyiliği emreder, kötülüğe mani olurdu. 148 yılında vefat etti. (el&#8221;Cerhu ve&#8221;f Ta&#8217;dil. 7/22. Tehzib, 8/163; Şezerat, 1/244; Siyeru A&#8217;lami&#8217;n Nübelâ, 6/354)</p>
<p>[180] Ebû Bekir ibn Ayyaş: Şeyhu&#8217;l-îslam, büyük âlim, muhaddis, fakih, el-Mukri ibn Salim el-Esedi el-Kufi. Esed kabilesinin mevâiisinden. 94 yılında doğdu. Büyük kıraat âlimi Asım ibn Ebi&#8217;n-Necûd&#8217;a Kur&#8217;an&#8217;ı üç defa okurdu. Âsım&#8217;dan, Ebû İshak es-Subey&#8217;i&#8217;den. Humeyd et&#8221; Tavilden. Ameşten ve Hişam ibn Hassan&#8217;dan rivayette bulundu. İbn el-Mübarek, Kisâi, Veki, Ahmed ibn Hanbel, İbn Rahaveyh ve ibn Ebi Şeybe gibi pek çok kişi de ondan rivayet ettiler. Sikadır. Ehl-i Kur&#8217;an ve ehl-i hayırdır. İnsanların içinde sünnete en çok bağlı olanıdır. 193 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nubelâ, 8/495: Hilye, 7/302; Tehzib, 12/34; Mukaddimetü Fethu&#8217;l-Bâri, 456; Şezerat, 1/334.)</p>
<p>[181] Yunus ibn Ubeyd; Örnek bir imam. Hüccet. Ebû Abdillah el-Abedî el-Basri, Abed kabile­sinin mevâlisinden, Tabiinin küçüklerinden ve faziletlilerinden. Enes ibn Mâlik&#8217;le görüştü. Hasen. ibn Şirin, Ata, İkrime, Nafı ve pek çok kişiden hadis nakletti, Şube, Süfyan ve iki Hammad ile pek çok kişi de ondan hadis nakletti. Sikadır, çok hadisi vardır. Müttakidir, verâ sahibidir. 140 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nûbelâ, 6/288); el-Cerhu ve’t-Ta&#8217;dil, 9/242; Meşâhiru Ulemâi&#8217;l-Emsar. 150; Hılye, 3/15; Tehzib, 11/442; Şezerat. 1/207)</p>
<p>[182] Yahya ibn Ebi Ömer eş-Şeyhâni: Tehzib&#8217;te ve ibn Hâcer&#8217;in Takrib&#8217;inde belirtildiğine göre îbn Ebi Ömer eş-Şeybâni değil. İbn Amr eş-Şeybâni&#8217;dir. Benim baktığım bütün yerlerde böyle yazıyor. Şeyban, Hunyer&#8217;de bir vadidir. Humus&#8217;ludur. Evzâi&#8217;nin amcasının oğludur. Babasın­dan, Ebu Meryem&#8217;den, Velid ibn Ebi Süfyan&#8217;dan vs diğer kişilerden rivayette bulunmuştur. Evzâi, Tim el-Mübarek, Damra ibn Rabia ve diğer kişiler de ondan rivayette bulunmuşlardır. Sikadır. 148 yılında vefat, etmiştir. Öldüğünde 85 yaşındadır. (Tehzib. 11/260; Takrib et- Tehzib. 2/311) &#8220;Arkadaşlarını öldürmeden ve yaptıklarını yapmadan önce&#8221;  sözleriyle Ebu’l Âliye, Hz. Osman&#8217;ın öldürülmesini ve ondan sonra çıkan fitneleri kastetmiş olabilir, (çeviren)</p>
<p>[183] Mukatil ibn Hayyan: Büyük âlim vo muhaddistir. Sikadır. Künyesi Ebu Bestâm en-Nebtı el-Belhi el-Harraz&#8217;dır. Şa&#8217;bi, Mücahid, Dahhak. îkrime ve ibn Büreyd gibi kişilerden rivayeti vardır. Hocası Alkame ibn Mersed. Bekr ibn Mâruf, İbrahim ibn Edhem. İbn el-Mübarek gibi pek çok kişi de ondan rivayet etmiştir. Fazilet sahibi vs sünnete bağlı bir kişidir. 150&#8217;de vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami’n Nübelâ. 8/353; Meşâhiru Ulemai&#8217;l Emsar. 195. Tehzib. 10/277)</p>
<p>[184] Bu sözlerle iki çeşit bid&#8217;at ehli kastediliyor. Birincisi Şi&#8217;a ve onların itikat konusundaki bidatleri, ikincisi câhil tasavvuftular, unların liderleri ve onların itikat ve ibadet konusundaki bid&#8217;atleri: Bunlar Hz. Feygamber&#8217;in ve ehli beytinin ismiyle halkın gönlünü çelerler.</p>
<p>[185] İbrahim et-Teymi: örnek bir imam ve fikıhçi, Kûfe&#8217;nin âbidi. Babasından, Haris ibn Suveyd&#8217;deu. Enes ibn Mâlik&#8217;ten, Amr ibn Meymun&#8217;dan ve pek çok kişiden rivayeti vardır. Ameş, Yunus ibn Ubeyd, Müslim el&#8217;Butayn ve daha başka kişiler de ondan rivayet etmişlerdir. Salih, takva sahibi, âlim, fakih çok&#8217;değerli ve vâız bir delikanlı idi. Harcanın hapishanesinde hicri 92 yılında henüz 40 yaşına bile gelmeden vefat etti. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nubelâ, 5/60 el Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil. 2/146; Tehzih. 1/176)</p>
<p>[186] Ömer İbn Abdilaziz&#8217;in bu hutbesini küçük kelime farklılıklarıyle pek çok tarihçi ve siyerci naklatmiştir. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübelâ. 5/126. Daha ayrıntılı bilgi için Şeyh Nedvi&#8217;nin Ricalü’l Fikri ve&#8217;d-Da&#8217;ve isimli kitabının 1.Cildine bakılabilir.)</p>
<p>[187] Üzeyne Ebu&#8217;l-Âliye el-Berâ el-Basri. İsmi Ziyad ibn Feyrûz. Bir rivayete göre Üzeyne lâka­bıdır, ismi Kelsûm&#8217;dur. İbn Abhas, İbn Ömer, îbn Züheyr, Enes ve daha başkalarından rivayet etmiştir. Ondan da Eyyuh, Metar el-Verrak ve Yunus ibn Ubeyd gibi kişiler rivayet etmişlerdir. Sağlam bilgilere göre hicri 90 yılında vefat etmiştir. Bu sebeple şiirin ona ait olması mümkün değildir. Çünkü Ömer ibn Abdillaziz&#8217;den önce ölmüştür. (Tehzib. 1/197, 12/143)</p>
<p>[188] Nisa: 115.</p>
<p>[189] Bu hadis sahihtir. Hakim&#8217;in Müstedrek&#8217;inde, c.I. sh.96, 97&#8217;de bulunmaktadır. Hâkim, bu hadisin Buhari ve Müslim&#8217;in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir. Telhis&#8217;in müellifi de bunu sahih olarak görmüştür. Bu hadis ayrıca şuralarda geçmektedir: Ebû Dâvud. K. Sünnet. B. Fi Lüzümi’s.-Sünnet, 4607. Tirmizi. K. İlim, Babu Mâcâe fi&#8217;l-Ahzi bi’s Sünne ve ictinâbi&#8217;l-Bidei: h.no:2676. İbn Mâce, Mukaddime, Babu ittibai Sünneti’l-Hulefa&#8217;i&#8217;r-Râşidin, 42, 43. 44. Dârimi. Mukaddime, B. İttibais&#8217;s-Sünne, 95. Ahmed, Müsned. 4/126, 127.</p>
<p>[190] el-Hâkim; Muhammed ibn Abdillah ibn Muhammed ibn Hamdeveyh ibn Nuaym ibn el-Hakim. İmam, hafız, tenkitçi, büyük âlim, muhaddislerin şeyhidir. Künyesi Ebû Abdillah en Neysâhûri eş-Şafii. Pek çok eserin sahibidir. 321 yılında doğdu. Küçük yaşta ilim öğrencisi oldu. İkibine yakın hocadan ilim dinledi, Babasından, Muhammed ibn Ali el-Müzekkirden, Muhammed ibn Yâkub el-Esâm&#8217;dan, Muhammed ibn Yâkub eş-Şeybâni&#8217;den ve sayılamayacak kadar kişiden hadis rivayet etti. Ondan da Dârekutni -ki aynı zamanda hocasıdır-, îbn Ebi&#8217;l-Fevâris. Ebu l&#8221;Alâ el-Vâsıti ve diğer kişiler rivayette bulunmuşlardır. Eser te&#8217;lif etmiş, cerh ve ta&#8217;dil yapmış, hadislerin illetlerini ve sıhhat derecelerini tesbit etmiştir. Bir ilim denizidir. 403 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lâmin-Nübelâ, 7/162; Tebyinü Kezibil-Müfteri, 227, 231. el-Bidaye ve&#8217;n Nihaye. 11/355; Şezerat. 3/176; er-Risaletul&#8217;Müstedrafe. 21)</p>
<p>[191] Yahya ibn Adem: Büyük âlim. Hafız, Ebû Zekeriyya el-Emevi. Emevilerin azatlılarından. Kûfeli. Pek çok eserin sahihi İsa ibn Tahman. Mâlik ibn Mığvel. Süfyan es-Sevri, İbn Uyeyne. Hammad ibn Seleme gibi kişilerden rivayeti vardır. Ondan da Ahmed. İshak, Yahya. Ali. İbn Ebı Şeyhe, Hasan el-Hallal ve daha pek çok kişi rivayette bulunmuştur. Sika&#8217;dır. 203 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lamî&#8217;n-Nübela. 9/225; el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 9/128; Tehzib, 11/175; Şezerat, 2/8.)</p>
<p>[192] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/99-113.</p>
<p>[193] Ebu&#8217;l-Kasım el-Kuşeyri: İmam, zâhid, örnek insan. Ebu&#8217;l-Kasım Abdülkerim ibn Hevâzin ibn Abdilmelik ibn Talha el-Kuşeyrî el-Horasanî en&#8217;Neysâbûrî, Şâfiidir, mutasavvıftır, müfessirdir. Tasavvufçular ve daha başka çevrelerde meşhur olan er-Risaletü&#8217;l-Kuşeyriyye&#8217;nin müel­lifidir, 375 yılında doğmuştur. Ebû İshak el-İsferayini, Haffaf, Ebû Nuaym ve daha başka kişi­lerden hadis ve fıkıh dinlemiştir. Fıkıh, tefsir, usûl, hadis, edebiyat, şiir ve nesirde büyük bir âlimdir. Ebu’l-Hasen el-Bâhirzi ve evlatları, Buhayri, Ferâvi, Muhammed ibn el-Fadl ve daha başka kişiler do ondan hadis rivayet etmişlerdir. et-Tefsiru&#8217;l-Kebir, Letâifu&#8217;l-İşarat ve’l-Cevahir gibi pek çok eserin sahibidir. 465 yılında 90 yaşındayken vefat etmiştir. (Siyeru A&#8217;lami’n Nübelâ, 18/227; Tebyinu Kezibi&#8217;l-Müfteri, 271; el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 12/107: Şezerat, 3/319.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bidatlerin-kotulenmesi-ve-bidatcilerin-kotu-akibetleri/">Bid’atlerin Kötülenmesi ve Bid’atçilerin Kötü Akıbetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bidatlerin-kotulenmesi-ve-bidatcilerin-kotu-akibetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Veled &#8211; Maarif Adlı Kitabından Alıntılar&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2015 23:15:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah dostu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah için Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı tanımak ve bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Bütün Varlıklar Perdedir]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıd Bistami]]></category>
		<category><![CDATA[Cehennem]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyayı Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Enel Hak]]></category>
		<category><![CDATA[Hallacı Mansur]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Zahirini Görenler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Hızır]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Veled]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6094</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Musa, Allah tarafından halka gönderilmişti. Aynı zamanda Peygamberdi.&#8221;Ulu Allah Musa&#8217;yı, vahyin en son mertebesi olan &#8220;kelâm&#8221; ile taltif etti. (Kur&#8217;an, Sûre:4, Âyet: 162.) O, bütün bu büyük­lüğüne, bilgisine ve Allah&#8217;a olan bu kadar aşinalığına rağmen Hızır&#8217;a &#8211; O&#8217;na selâm olsun &#8211; talip oldu ve Allah&#8217;dan Hızır&#8217;la konuşmayı dua ederek diledi. Pek çok yalvarıp yakardıktan sonra [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/">Sultan Veled – Maarif Adlı Kitabından Alıntılar…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/mevlana-ve-sultan-veled/" rel="attachment wp-att-19910"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19910" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Mevlana-ve-Sultan-Veled.jpg" alt="" width="403" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Mevlana-ve-Sultan-Veled.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Mevlana-ve-Sultan-Veled-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 403px) 100vw, 403px" /></a></p>
<p>Hz.Musa, Allah tarafından halka gönderilmişti. Aynı zamanda Peygamberdi.&#8221;Ulu Allah Musa&#8217;yı, vahyin en son mertebesi olan &#8220;kelâm&#8221; ile taltif etti. (Kur&#8217;an, Sûre:4, Âyet: 162.)</p>
<p>O, bütün bu büyük­lüğüne, bilgisine ve Allah&#8217;a olan bu kadar aşinalığına rağmen Hızır&#8217;a &#8211; O&#8217;na selâm olsun &#8211; talip oldu ve Allah&#8217;dan Hızır&#8217;la konuşmayı dua ederek diledi. Pek çok yalvarıp yakardıktan sonra Ulu Allah, onun isteğine: &#8220;Sefer et ve benim o has kulumu ara ki ona eresin&#8221; hitabesiyle karşılık verdi. Musa, böylece hareket etti. Bir deniz kıyısına gelince orada Hızır&#8217;ı buldu. Gözü ve gönlü onun yüzü ile aydınlandı ve istediği birçok şeyler onunla bir konuşmada hasıl oldu. Bir bakışta o kadar hil&#8217;atlar giydi ve o kadar nimetler tattı ki, bunları şimdiye kadar ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de bir insan tahayyül etmiştir. (H.). Hızır&#8217;ın arkadaşlığını ve sohbetini istedi. Daha görmeden ona nasıl âşıktı! Bunları gördüğü ve tattığı zaman aşkının ne hale geldiğini sen kıyas et!</p>
<p>(1)- Bizim kullarımızdan bir kul budur. (Kur&#8217;an, Sûre: 18, Âyet: 66).</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Seni, görmeden biz böyleyiz,</p>
<p>eğer görünürsen vay bizim halimize!</p>
<p>Hızır buyurdu ki: &#8220;Ey Musa! Şimdiye kadar elde ettiğim fayda ile kanaat et ve artık geri dön. Bizim konuşmamız mühimdir ve tehlikelidir. Allah sak­lasın! Bundan sana bir zarar gelebilir.&#8221;</p>
<p>Musa aşkının ve bağlılığının fazlalığından yine yalvardı. Bir zaman beraberce gezip dolaştılar. Bu sefer esnasında deniz kıyısında, o zaman asır­larca çalışsa benzerini kimsenin yapamıyacağı bir gemi buldu. Hızır böyle görülmemiş bir gemiyi harap etti, deldi.</p>
<p>Tamamiyle işe yaramaz bir hale getirdi. Musa: &#8220;Bu türlü hareket etmen ve bu yaptığın iş doğru değildir. Çünkü bu hikmet ve şeriata aykırıdır. Bu yaptığının adalet mihenginde, fazilet ve şeriat terazisinde karşılığı hiçtir&#8221; dedi. Hızır: &#8220;Sen benimle yapamazsın dememiş mi idim?&#8221; deyince, Musa kendine gelip: &#8220;Yaptığım yemini ve sözleşmeyi unuttum. Bu ilk günahımdır, bağışlanabilir.&#8221; dedi. Ve Hızır&#8217;a o kadar yalvardı ki nihayet Hızır dayanamayıp Musa&#8217;nın bu suçunu bağışladı. Tekrar bunun üzerinden bir müddet geçti.</p>
<p>Dolaşmakta devam ederken bir adaya geldiler. Burada, şehrin çocukları arasında, yeryüzünde bundan daha güzeli bulunmayan, henüz çok küçük bir çocuk gördüler. Her ikisi birden hayretle: &#8220;Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne kadar güzeldir.&#8221; (Kur&#8217;an Sûre 23, Müminûn Âyet: 14.&#8221; dediler. Sonra Hızır, bu çocuğu, diğer küçüklerin arasından okşıyarak ve gönlünü alarak ayırdı. Elinden tutup yürüdü. Musa şaşkınlık içinde uzaktan onu taki-betti ve acaba Hızır bu çocuğu nereye götürüyor? diye düşündü. Hızır, insan­ların gözünden uzaklaşıp onu tenha bir yere götürdü ve hemen orada çocuğu ayakları altına alarak, kafasını kesti. Musa büyük bir isyanla:(2) &#8220;Böyle günahsız ve masum bir çocuğu öldürmek doğru mudur?&#8221; diye bağırdı.</p>
<p>Hızır: &#8220;Benimle arkadaş olamazsın; sen benim yaptığım işlere dayanamazsın geri dön git dememiş mi idim?&#8221; deyince, Musa kendine gelerek: Hata ettim; unutkan­lığım galip geldi&#8221; dedi. Hızır da: &#8220;Her zaman işlerimi inkâr ediyor, sonra da hata ettim diyorsun&#8221; buyurdu. Musa: &#8220;Allah için bu defa da bağışla, sünnette üç defaya kadardır. Eğer bir kere daha inkâr edecek olursam mazeretimi kabul etme&#8221; dedi.</p>
<p>(2)- O başka kimseyi öldürmediği halde sen böyle temiz bir nefsi öldürdün. (Kur&#8217;an, Sûre: 1 8, Âyet: 75.)</p>
<p>Şiir:</p>
<p>Eğer bir defa daha benden muhalefet görürsen,</p>
<p>Benim âczime merhamet etme.</p>
<p>Hızır böylece ikinci günahı da, üçüncü günahta ayrılmak ve başka bir mazeret ve bahane kabul etmemek şartiyle bağışladı.</p>
<p>Bundan sonra yine bir müddet arkadaşlık ettiler. Tesadüfen bu seferde yedi sekiz gün, yiyecek bulamadılar. Az daha açlıktan öleceklerdi. Şeriat, açlık halinde, murdar olan haram etin bile yenilmesine müsaade eder. Böyle bir zaruret içinde, iken, bir adaya geldiler. Kalabalık ve büyük bir şehirde bulunduklarını gördüler. Bu şehirde, birçok hazineleri bulunan çok zengin yetimler vardı; bunların oturdukları sarayın duvarı yıpranmış ve eğilmiş, yıkılmak ve harap olmak üzere idi. Hızır bu eğri duvarı doğrultup harap olan kısımlarını onardı.(3) Musa bunu görünce, bu kadar talihsizlik, kısmetsizlik ve açlıktan sonra, yiyecek şeyler ve giymek için de gümüşlü hil&#8217;atlar geleceğini umdu. Hızır Musa&#8217;nın elini tuttu ve o sahilden başka bir yere doğru gitmek üzere ayrıldı.</p>
<p>(3)- Orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular ve Hızır onu doğrulttu. (Kur&#8217;an, Sûre: 18, Âyet:78)</p>
<p>Musa&#8217;nın sabrı kalmamıştı, ve &#8220;Ey Hızır, biz açlıktan ölüyoruz; murdar ve haram olan şeyler bile artık bize helâl olmuştur. Sen, başka bir kimsenin tamir etmesine imkân olmıyan bir duvarı doğrultup tamir ettirdin. Ev sahipleri çok zengindi. Onlardan yaptığın işin karşılığı olarak, birkaç gün orada kalıp yeniden güç, kuvvet bulmamızı isteseydin veya bundan vazgeçtim hiç olmazsa yemek için bir parça ekmek isteseydin. Yaptığın bu hareket insafsızlıktır ve hiç kimse bunu doğru bulmaz.&#8221; dedi.</p>
<p>Hızır &#8220;Ey Musa işte üçüncü günahında tamam oldu, artık bir mazeretin kalmamıştır.&#8221; (4) Bu üçüncü günah, ayrılmamıza sebep oldu. Başlangıçta hep inkâr ettiğin bu üç işin sırrından seni haberdar edeyim ki benim yaptığım şeyleri inkâr değil, kabul etmek gerektiğini anlıyasın. Sen işi tamamen tersine yaptın.</p>
<p>Gemiyi delmemin sebebi şu idi:(5) O gemi fakirlerin, müminlerin ve iyi işler yapan kimselerin malı idi ve kâfirlerin onu, kendi ellerine geçirerek, müslüman kalelerine gidip müslümanların ve iyi insanları yok etmek düşüncesinde olduklarını sır gözü ile gördüm. Bunun için gemiyi harap ve işe yaramaz bir hale getirdim.</p>
<p>O küçük çocuğu öldürmemin sebebi de şu idi:(6) O çocuğun babası ve annesi mümin ve evliyadan idiler. O çocuğun cevheri kötü olduğundan kötü işler yapacak, annesini ve babasını din yolundan alıkoyacaktı. Kötülük ve dinsizlik yeryüzünden eksilsin, annesi babası dinsizlikten kurtulsunlar diye onu öldürdüm. Örneğin, bir bahçıvan da faydalı ve iyi dalların kuvvetlenmesi için cılız ve faydasız dalları kesmez mi?</p>
<p>(4)- Şimdi birbirinizden ayrılmak zamanıdır. Sana sabredemediğin şeylerin hikmetlerini bildireyim. (Kur&#8217;an, Sûre 18, Ayet:79.)</p>
<p>(5)- Gemi birtakım miskinlere aittir. Onu denizde kullanarak ihtiyaçlarını defediyorlardı. (Kur&#8217;an, Sûre: 18, Âyet: 80)</p>
<p>(6)- Öldürdüğüm çocuğa gelince: Onun anası, babası mümin idiler. (Sûre: 18, Ayet:81.)</p>
<p>Yetimlerin harap olmuş ve eğilmiş duvarını doğrultmamın ve tamir ettirmemin ve buna karşılık o kadar zaruret ve çaresizlik içinde bulunduğumuz halde onlardan ücret ve karşılık istemememin sebebine gelince: O çocukların babası ve annesi, Allah&#8217;ın has ve salih kullarından idiler. (Sûre: 18, Âyet: 81.) Müfessirler, onların yedinci cedlerinin salihlerinden olduğunu ileri sürerler. Bazı kimseler de &#8220;onların yetmişinci ceddi salihlerden idi&#8221; derler.</p>
<p>Halk, ahiretin bütün hazinelerine sahip olan ve hazineler bağışlayan Hızır gibi bir kimsenin, yedinci veya yetmişinci cedde karşı gereken saygıyı ve tazimi göstereceği, onların çocuklarına kimsenin elinden gelmiyen önemli bir hizmeti yaptıktan sonra, bu kadar zaruret ve ihtiyaç içinde bulunduğu halde, onlardan hizmetine bir karşılık ve ücret almayacağı inancındadır. Siz müflis, çaresiz ve günahkâr olduğunuz halde yardıma muhtaçsınız. Bu durumda evliyanın çocuklarına nasıl hizmet etmek lâzım geldiğini kıyas ediniz&#8221; dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah&#8217;ı tanımak ve bilmek ise onun sırlarını bilmekten daha kolaydır. Bunun gibi eğer bir kimseyi görmek, tanımak istersen pek az bir gayretle buna muvaffak olursun; fakat ne kadar gayret etsen o kimsenin gönlünde bulunan gizli sırları bilemez ve anlıyamazsın.</p>
<p>O halde bir insanı göründüğü gibi bilmek onun gizli sırlarını bilmekten daha çok kolaydır. Bir kimse, bir bilgini kendisinden izin alarak ziyaret etmek istese biraz gayret sarfetmekle bu isteği yerine gelir. Fakat bu kimse, eğer o bilginin bu bilgisini öğrenmek isterse, onun bilgi hazinesinden bir parça sermayenin eline geçmesi için senelerce zahmet çekmeğe katlanabilen bir canı olması ve pek çok güçlükler çekebilmesi lâzımdır.</p>
<p>Herhangi bir şehirde yüz binlerce halk Allah&#8217;a tapar ve ihtiyaçlarını Allah&#8217;dan ister. Her şeyi yapabilenin, herkesin yiyeceğini verenin, herkesi terbiye edenin, herkese yol gösterenin, bütün günahları bağışlıyanın aynı zamanda her yeli yok ediverenin Allah olduğunu bilirler. Can ve gönülden, bağlılıkla ona uyar ve ibâdet ederler.</p>
<p>Umumiyetle hepsi böyledir. Allah&#8217;ı tanıma ve bilmeleri nisbetinde, bazısının ameli kuvvetli, bazısının az, bazısının çok olur. Fakat, bu yüz binlerce insan arasından pek azı, yüzlerini bir şeyhe ve doğru bir veliye yöneltmişlerdir. Bunlardan da ancak bir veya iki kişi, o veliyi iyice tanıyabilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki Allah&#8217;a tapmak ve onu tanımak umumîdir.Herkesin bunda bir yeri ve bir yolu vardır. Hattâ kâfirler bile Allah&#8217;a taparlar.</p>
<p>Şiir:</p>
<p>O tektir, onun eşi yoktur, diyerek kâfir ve dindar,</p>
<p>Her ikisi de onun yolunda koşarlar.</p>
<p>Yetmiş iki millete baktığın zaman, hepsinin Allah&#8217;a taptığını ve çeşitli şekillerde, muhtelif amellerle ve başka başka dillerle Allah&#8217;a kulluk ettikleri­ni görürsün. Yalnız insanlar değil, dağ, taş, yer, gök, yıldızlar, toprak, hava, rüzgâr ve ateş bile hepsi Allah&#8217;a taparlar ve hepsi senin bilmediğin, göremediğin ve anlıyamadığın bir dille onu överler.</p>
<p>Allah&#8217;ı övmeyen (teşbih) bir şey yoktur; fakat siz onların bunu nasıl yaptıklarını anlıyamazsınız. (Kur&#8217;an Sûre: 17, Ayet:44).</p>
<p>Bütün varlıklar (mevcudat) ve sonradan meydana getirilen şeyler (mas-nûat), insanların Allah&#8217;a tapmalarına engel olan birer perde ve o sırrın bulun­duğu yere girmelerine mâni olan birer kapıcıdırlar. Tatlı yemekler, ipekli elbiseler, Çin ve Hatâ güzelleri de, insanları ibâdetten alıkoyarlar. Taliplerin ve yolcuların yollarını keserler.</p>
<p>Yalnız bu insanlardan bazısı gece gündüz inlemek, zikretmek ve lahavle çekmekle bu yol kesenlerin elinden kurtulurlar. İbâdet yüklerini Allah&#8217;ın rıza ve kabul menziline erişirler. Fakat kimsenin onlarla temas etmemesi, onları tanımaması, onlara yol bulmaması için, kendi evliyasına bizzat Allah bekçilik eder ve onları korur.</p>
<p>Allah: Benim evliyam ve has kullarım benim kıskançlık kubbelerimin altında gizlidirler. Onları benden başka kimse göremez ve bilemez&#8221; (H.Kudsi.). buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğer şeriat namaz, oruç, zekât, zikr olsaydı bütün şeriat-lerin, mezheblerin ve gidişlerin hepsinin aynı şekilde ve aynı tarzda olması gerekirdi; Peygamber: &#8220;Bu Kur&#8217;anın hükümleri ve bu şeriat, senden evvel gelen Peygamberlerin kitaplarında vardı. Fakat bu şekilde bu suret ve tertip ile mevcut değildi. Birisi, Arapçadır, diğeri Süryanca ve İbrancadır. Her birinin ayrı orucu, ayrı bayramı, ayrı haccı ve ayrı delili, ayrı haramı ve helâli vardır&#8221; buyurmuştur. Bilinir ki dinin gerçeği, şekil ve dilde değildir. O, her suret ve her dile gelir ve yüz gösterir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebayazid bir gün kendinden geçmiş olduğu halde: &#8220;Kendimi teşbih ederim; şanım ne kadar büyük oldu! Cübbemin içindeki Allah&#8217;dan başka bir şey değildir&#8221; dedi. Ebayazid kendine geldiğinde müritleri ona: &#8220;Sen böyle söyledin, bu sana nasıl yakışır?&#8221; diye karşı koydular. Ebayazid&#8217;e onların birer mukallitten başka bir şey olmadığı zahir oldu ve kendi kendine: &#8220;Eğer bunlar iman kabul edenlerden olsalardı, benimle sohbet ettikleri bu kadar zamandan beri, nefesim onlara tesir eder, sözlerim kulaklarına girer ve kendilerine gelirlerdi. Şimdi her şeyden habersiz oldukları için, en iyisi onları kendi kılıçlariyle yaralamam ve yine kendi kılıçları ile sırsız olan kafalarını kesmemdir&#8221; dedi.</p>
<p>Beyit: Allah&#8217;ın sırrı ile dolmuş olan bir baş, şah ve cihandardır. Sırsız olan bir baş ise palana lâyıktır.</p>
<p>Ebayazid:</p>
<p>&#8220;Dikkat! dikkat! ey dostlar, eğer müminlerden ve sadıklardan iseniz bu sözleri söylediğim zaman hepinizin kılıçlarınızı ve bıçaklarınızı çekip bana vurmanız lâzımdır. Böyle yaparsanız Hakkın makbul kullarından olursunuz&#8221; diye buyurdu. Ebayazid&#8217;e o hal tekrar geldiği zaman, hemen aynı şeyleri söylemeğe başladı ve o âlemden bir kuş gibi uçtu. Yüzlerce defa söylemiş ve göstermiş olduğu harikaların yüz misli kendisinde göründü. Mukallit müritler, bıçaklarını çekip onu yaraladılar; fakat bu mestlikten kendilerine gelince bazısının kendi elini kesmiş, bazısının kendi karnını ve göğsünü parçalamış olduğunu gördüler. Yalnız Ebayazid&#8217;e vurmayan bazı kimseler Ebayazid&#8217;e saldırdıkları yerde onunla hiçbir yara almamış oldukları halde göründüler.</p>
<p>Kılıç onların ellerini nasıl kesebilir? Çünkü onlar, İsmail&#8217;in neslindendirler. Kılıç onların boynunu kesmez, belki bütün âlemin boynunu, onlar için keser ve bütün âlemi onlara kurban eder. Ben ki Allah&#8217;ım, benim yüzümden başka ne varsa hepsi helak olur yok olur ve kalmaz. (Sûre: 28,Âyet: 88); Ebediyen kalabilmeniz için hepiniz yüzünüzü benim yüzüme çeviriniz. Yüzünü başka bir tarafa çeviren, benden başkasını gören ve benden başkasını seçen bir yüzü, yüz bilme. Benim yüzümüsen tersi yoktur. Ben tamamen yüzüm, tamamen nurum, tamamen görmeyim, tamamen duymayım ve tamamen bilgiyim. Benden başka olan her şey kalmayacaktır! Sizin yüzünüz bana çevrildiği zamanda yüz ve gözünüz bana baktığı zaman göz olacaktır. Sakın saadet sermayesi olan böyle bir gölgeden ayrılmayınız ve uzaklaşmayınız ki ayrılığın yakıcı güneşi bizi bu amansız çöllerde yakmasın ve yok etmesin. Ben ki Allah&#8217;ım, benimle ünsiyet peyda ediniz, benim huyumu alınız ve benim gibi olunuz. Allah&#8217;ın huylarını kendinize huy edininiz. (H.).</p>
<p>Rubaî:</p>
<p>Allah sana: &#8220;Ey gerçek uğrunda her yere başvuran kimse! Her peyden kesil; çünkü sen tamamiyle bizimsin ve bizim için yaradılmışsın. Bizim huylarımızı kendine huy olarak seç, senin aradığın, halvet gecelerinde senin önüne gelsin&#8221; buyuruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah ile kendinden geçmiş olan kimse, her ne yaparsa revadır ve onun her yaptığı şey doğrudur. Onun yolunda yanlış yoktur.</p>
<p>Biri: &#8220;Eğriliği kendisine iş edinen bir kimsenin yaptığı her işi nasıl doğru görelim ve eğriye, nasıl doğru diyelim ve bunu doğru bilelim?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Allah adamı her ne yaparsa doğru yapar ve doğru olur; fakat bu, cahillere eğri görünür meselâ, Kabe&#8217;nin içinde bulunan bir kimse için yüzünü çevirdiği her taraf kıble olur. Eğer o kimse yüzünü, doğuya, ya batıya, sola, sağa veya öne, arkaya çevirse onun için her taraf kıble olur; ve onun namazı Allah&#8217;ın indinde makbuldür. Kabe&#8217;nin içinde bir tarafın diğer taraftan hiçbir üstünlüğü yoktur.</p>
<p>Sağ ve sol bu bakımdan aynı değerdedir. Doğu ve batı da aynı derece ve mertebededir. Ancak Kabe&#8217;den uzak bulunan insanların kıblesi Kabe&#8217;ye doğru olan tek yöndür. Bu Kabe&#8217;ye doğru olan tek yönden başka, yüzlerini çevirdikleri her taraf, kıbleden saptırılmış olur ve onların namazı doğru ve makbul olmaz. Çünkü namazı Kabe&#8217;ye doğru kılmamış olurlar. Kıbleden maksat, Kabe&#8217;dir. Kabe&#8217;nin içinde olan bir kimse için yüzünü çevirdiği her taraf kıble olur.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Kabe&#8217;nin içinde kıble resmi yoktur. Dalgıcın ayağında sandal olmasa da ne ehemmiyeti var?</p>
<p>Kabe&#8217;nin içinde, yüzü kıbleye doğru olmadığından yanlış namaz kıldığını zanneden bir cahil, hatayı bizzat kendisi işlemiş olur. Çünkü bu cahil kıbleyi, kıbleden ayrı olarak görüyor ve doğruyu yanlış anlıyor.</p>
<p>Şimdi gelelim büyük bir şehir belki de uçsuz bucaksız bir âlem gibi olan insanın iç âlemine: &#8220;Bazı kimselerin içinde hâkim olan şey, şeytan ve nefistir. Bazılarında ise hâkim, Süleyman gibi olan akıldır ve bu insandan tâat ve hayır ister. Allah adamının isteği, iç saltanatına Süleyman&#8217;ın hâkim olması ve &#8220;lahavle velâ kuvvete illâ billâh&#8221; demekle, Allah&#8217;ı zikretmekle, namaz kılmakla, oruç tutmakla.</p>
<p>Şeytanın da güç bir durumda kalması ve kuvvetinin kırılmasıdır; hattâ mümin, can ve gönülden bu ibadetlere tam bir sadakatle mülâzemet ederse şeytan tamamiyle ölür ve yok olur. Süleyman gibi olan akıl o zaman, bu mem­lekette tam bir istiklâl rakîpsiz olarak hâkim olur. Şeytanın mânası yok olduğu ve Allah&#8217;ın rahmet nuru o insanın içini doldurduğu zaman, Süleyman gibi olan aklın, yaptığı ve buyurduğu her şey doğrudur. Çünkü o perhizlerden ve ihtiyatlardan maksat şudur ki, her iş karanlıkta değil, Allah&#8217;ın nuru ve Allah&#8217;ın hidayeti ile olur, şeytanın delâleti ile değil. Süleyman&#8217;ın istediği yaptığı emrettiği her şey tamamen tâat ve sevap olur. Her ne kadar o iş zahirin zulüm ve günah, iyi, kötü, doğru ve yanlış görülmesi mahlûk tarafındandır. Halik ise bunlardan tamamen beridir.</p>
<p>Çünkü Allah istediği şeyi yapar (Sûre: 14, Âyet:32).Eğer Allah&#8217;ın işine ve yaptığı şeylere bakılırsa, O&#8217;na teslim olmak ve rıza göstermek ve O&#8217;nu samimiyet ve bağlılıkla kabul etmekten başka bir şey yapılamaz. Kim bunun aksini düşünürse o, her iki âlemde de kâfir ve reddedilmiş olur. Bütün aleme mensup olanların tâati, O&#8217;nun rızası içindir. Allah her ne yaparsa o, doğrudur. Bir memleket gibi olan iç hayatından şeytanı atan ve Hakkın istek ve fermanından başka içinden hiçbir şey geçmeyen bir insandan meydana gelen her şey doğrudur. Meselâ akıllı bir adam, ata binse, at onun mağlûbu ve mahkûmu olur.Atın gitmesi gerçekten binicinin gitmesidir.</p>
<p>Çünkü at eğer kendi başına olsa ya ot yemek için otlak tarafına, veya taylarının yanına yahut kurtlara yem olmak ve ölmek için ormana doğru gider. O halde atın yapıcılık, hayır ve fayda yönüne gitmesi muhakkak ki attan değil, binicidendir. At faydasını ve işini ne bilir? Attan, eşeklikten ve yolunu kaybetmesinden başka ne beklenir? O halde hakikatte, menzil, han, şehir, bağ tarafına giden attır, diyemeyiz. Her ne kadar görünüşte at gidiyorsa da atın eli, ayağı, sürücünün hükmü altındadır, şu halde giden at değil sürücüdür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah&#8217;ın işleri hususunda düşününüz; Allah&#8217;ın Zatı hakkında düşün­meyiniz; buyrulduğu gibi Hakkı temaşa etmek isterseniz O&#8217;nun zatını düşün­meyiniz. Zira O&#8217;nu anlamak gücü sizde yoktur.(göremezsiniz) Bu yüzden üzüntülü ve sıkın­tılı olup hiçbir zaman bu bağdan, yani girdaptan kurtulamazsınız. Eğer Allah&#8217;ın san&#8217;atı ve işleri hususunda düşünürseniz fikriniz daha çok gelişir ve ferahlık duyarsınız.(tefekkür)</p>
<p>Eğer bir kimse, baharın gerçeğini, aslını düşünür ve ona, gözünü ancak bu bir noktaya diker ve: &#8220;Elbette baharın gerçeğini, aslını ve onun ne olduğunu ve nasıl vücut bulduğunu, neden ibaret olduğunu görmek isterim!&#8221; derse o kimse, baharı temaşadan mahrum kalır ve hakikatini de hiçbir zaman bilemez. Gözü kamaşır, kararır ve hattâ kapanır.(perde olur)</p>
<p>Bu faydasızdır ve böylece hiçbir neticeye varamaz. Bu hususta ne nisbette uğraşırsa ruhî sıkıntısı ve zul­meti de o nisbette artar. Fakat böyle yapmayıp da sahraya, çemenliğe, bahçelere ve güllüklere, ağaçlara, meyvelere, çiçeklere, rengarenk goncalara, yeşilliklere ve akar sulara bakarsa, bu tabiî sergide baharın fevkalâde güzel­liğini görür ve ruhu ferahlık bularak sıkııktı ve gamdan kurtulur. Bu hususta ne kadar çok düşünürse onun ferahlığı da o ölçüde artar. Baharın güzelliğini, letafetini daha iyi anlar ve bilir.</p>
<p>Hakkın zatını da bahar mevsimi gibi tasavvur ediniz ve gök, yer, güneş, ay, yıldızlar ve dağlar, denizler, türlü türlü insanlar, suret güzelleri olan kadın­lar ve çocuklar, mâna güzelleri olan evliya ve peygamberler hakkında düşüncenizi işletin ve bunları görmeğe, tanımağa çalışın, bu güzelliklerin, eserlerin ve iyiliklerin âşığı olun; sanattan san&#8217;atkâra gidin ki Allah&#8217;ı görmüş ve tanımış olasınız.</p>
<p>Allah Kur&#8217;an-ı Mecidde şöyle buyuruyor: Başları üzerinde olan göğe niçin bakmıyorlar ki biz onu nasıl bina ettik (Sûre: 50, Âyet:6.)</p>
<p>Yani, ne acayip şey! Bizi niçin tanımıyorlar ve görmüyorlar. Biz ise göğü nasıl yükselttik ve yeri onun altına nasıl serdik? Ve başka bir yerde de:</p>
<p>Niçin görmüyorlar ki deveyi nasıl yarattık ve göğe de bakmıyorlar ki onu nasıl yükselttik ve dağlara da bakmazlar ki onları nasıl yüksek durdurduk ve yerin çivileri yaptık ve görmezler ki yeri nasıl dümdüz yaydık! (Sûre: 88, Âyet: I 7, 20) buyuruyor.</p>
<p>Bunun gibi yine buyuruyor: Ben ki Allah&#8217;ım, benim zikrimi eden, ayakta durdukları, oturdukları ve uykuda bir yandan öbür yana döndükleri zaman, daima beni anan kimseler hakkı için yemin ederim ki onların düşüncesi daima göğün ve yeryüzünün yaratılmasındandır. &#8220;Yarabbi bu sanat eserlerini yersiz ve faydasız olarak yaratmadın&#8221; derler ve bu sanatları gördükçe hayrette kalırlar ve bunlardan faydalar, nimetler, hadsiz hesapsız hikmetler elde ederler. Henüz elde etmedikleri başka faydalar ararlar ve zaman geçtikçe bunlardan da faydalar sağlarlar. Bu suretle onların marifetleri, bilgi ve görüşleri artar. Bu hususta Peygamber Mustafa (Selâm onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: İki günü bir olan kimse aldanmıştır (H.). Yani, her kim ki onun iki günü faydasından fazla olmazsa, o kimse bu dünya pazarında, dünya mallarını verip, ahiret kumaşları satın alan ahiret tüccarları arasında aldanır ve zarara uğrarlar. Sâlikin, her dakika ve her an terakkî etmesi lâzımdır. Eğer bir insan ken­disini sülükte aynı halde görürse, hakikat olarak bilsin ki o, zararda ve vaktini boşa geçirmiştir. Aynı zamanda keyfiyetsiz olan Hazretin huzurundan kovulmuş olanlardandır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Onlar Allah&#8217;ı, ayakta dururken, otururken veya yatmakta iken zikreder, göklerin ve yer­lerin yaratılmasından Allah&#8217;ın kudretini istidlal ve tefekkür eylerler. Ey Rabbimiz! Bunları batıl yaratmadın, seni- tenzih ve takdis ederiz, derler. (Sûre: 3, Ayet: 188.)</p>
<p>Baharın güzelliğini görmeniz lazımsa onu çemende, yaylalarda, ağaçlarda, gül bahçelerinde, reyhan ve yasemin tarlalarında, goncalarda, renkli yapraklarda, olgun ve tatlı meyvelerde seyredin ki daima mânevi bir genişlik ve huzur içinde bulunasınız ve Didâr&#8217;a gark olasınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ayandan sonra beyan istemek hüsrandır, denilir. Ulu Allah, güneşten daha aşikâr, daha zahir ve daha çok peydadır. Güneşin mevcudiyeti üzerine kim delil ve şahit isterse o, ziyana garkolmuştur ve anadan doğma kördür. Onun derdine, hastalığına hiçbir çare ve ilâç yoktur. O kimse hayvan-ı mutlaktır, belki hayvandan hattâ, cemadâttan bile daha aşağıdır. Çünkü cemâdat olan toprak, ne için yaratılmışsa, onu yerine getirir. Yer kendisinden bitki yetişmesi için yaratılmıştır. Ona ne ekersen ve ne emânet edersen, onu besler ve çoğaltır. Bir taneyi on, belki yüz tane olarak sana geri verir. Eğer arpa ekersen arpa, buğday ekersen buğday, meyve ekersen meyve ve üzüm dikersen üzüm verir. Bunun gibi hayvanı da yük ve insanları taşıması, onları maksatlarına eriştirmesi ve şehirden şehire götürmesi için yaratmışlardır.</p>
<p>İnsanı ise, Allah&#8217;ı tanıması ve ona kulluk etmesi için yaratmışlardır. Bunları yerine getirmediği ve Allah&#8217;ı tanımadığı, ona kulluk etmediği takdirde, hayvandan daha fena olur. Çünkü hayvan ne için yaratılmışsa onu yerine getirir. Yer ve toprak da bunun gibidir. İnsan, ne için yaratılmışsa onu yerine getirmediği zaman, bir hayvandan daha kötü olur. Bunun için Kur&#8217;an&#8217;da: Onlar hayvanlar gibidirler, belki daha fenadırlar (Sûre:7 Âyet: 178) buyrulmuştur. Böyle kimselerin kalbi taştan daha serttir. Çünkü taş­tan su çıkabilir ve akabilir; halbuki onların taştan daha sert olan kalblerinden dumanlı bir hışım ateşinden başka bir şey hâsıl olmaz.</p>
<p>Güneşin ancak biri ışık, diğeri hararet olmak üzere iki sıfatı vardır. Güneş bu iki vasfı ile meşhur ve zahirdir. Gözleri görenler, onun ışığını görürler. Körler ise onun hararetini hissederler. O halde körler ve gözü görenler için güneş gizli değildir, çünkü daima bu iki vasfı ile güneş meydandadır. Celil ve büyük olan Hak ki güneşin, göklerin ve yerlerin, aşikâr ve gizli olan her şeyin yaratıcısıdır, bu vaziyette nasıl gizli ve saklı olabilir? Allah&#8217;ın sıfatı sayısız ve sanatı sonsuzdur. Aşağı ve yukarıdan, sağ ve soldan, ön ve arkadan, sıcak ve soğuktan, iyi ve kötüden her neye baksan, hepsi O&#8217;nun eserleri ve sıfatlarıdır. O halde nasıl gizli olabilir? Bu yüzden Allah buyuruyor ki 19 Şunu bil ki yüzünü ne tarafa çevirirsen, Allah oradadır. Çünkü yönlerin hepsi onun işi ve yapısıdır. O halde, Allah&#8217;dan ayrı bulunan nereye bakabilirsin?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(19) Yüzünü ne tarafa çevirirsen Allah oradadır. (Kur&#8217;an, Sûre:2, Âyet: 109.)</p>
<p>Eğer eşyanın ve insanların müşahadeleri hilâfına, onların tarafından, başka bir tarafa bakarsan, onlar baktığın tarafta artık bulunmazlar ve bu halde senin nazarından kaybolmuş bir vaziyettedirler ve sen de onlar tarafından görülmez olursun. Zira karanlık bir gecede güneşin sıfatı olan ne sıcaklığı ve ne de ışığı görebilirsin. Eğer güneş, gökyüzünde ve sen yerin altında yahut derin bir kuyuda, bulunsan bu vaziyette de güneşten ayrılmış olursun. Çünkü güneş, ancak ışık ve sıcaklıktan ibaretti; halbuki sen, bu derin kuyuda, onun her iki sıfatını da göremiyorsun; öyleyse güneşe nazaran kaybolmuş olursun. Fakat, her şey Allah&#8217;ın sıfatı ve yapısı olduğundan Allah&#8217;dan ayrılmak imkânı yoktur. Allah&#8217;ın bulunmadığı nereye gidebilirsin? Ve Allah&#8217;ın sanatları ve sıfatları olmayan nereye bakarsın? O halde Allah, bütün var olan şeylerden daha çok aşikâr ve daha çok peydadır. Her kim zahir olan şeyler hakkında bir delil isterse o, karanlık ve hüsran içinde bulunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir gece rüyada gördüm ki Mevlânâ&#8217; (Allah O&#8217;nun aziz olan ruhunu takdis etsin!)nın medresesinde sofa ve sahanlık dostlarla dolu idi ve ben onlar arasından yüksek sesle söze başlayıp dedim ki: &#8220;Hayat ve canlılık, insanlara tevdi edilen bir feyizdir. Fakat bu feyiz, herkese ayrı bir tesir icra eder. Allah&#8217;ın elçisi Muhammed&#8217;e tesir eden nur vefeyiz, Ebucehl&#8217;e tesir eden aynı nur ve aynı feyizdir. Bununla beraber, Muhammed&#8217;i yegâne, Ebucehli bigâne kılmıştır. Birinin gözlerini açtı, öbürünün gözlerini kör etti.</p>
<p>Meselâ, bahar mevsimi de her şey üzerine aynı tesiri yapar. Fakat bir yerde gül, bir yerde diken biter. Meyvelerin bazısı tatlı, bazısı acı olur. Mustafa (O&#8217;na selâm olsun) insanların fena huyları bırakıp, iyi huyları almaları için onlara birtakım şeriat, emir ve nehiy koydu. Bu suretle o feyiz, fenalıkları değil, iyilikleri artırmış olacaktır. Meselâ, bahçıvan acı olan zerdaliyi kesip onun yerine tatlı şeftaliyi aşılar. Buna bahar mevsimi ve mart ayı tesir ederse bu şeftali büyür ve gelişir. Bir hayvan gibi olan insan da böyledir. Ve onda bilgisizlik, ota tapıcılık, uyku, yemek, tâatsizlik, mürüvvetsizlik, temyizsizlik, haset, hasislik, zulmetmek, tecavüz etmek, iki renklilik ve iki yüzlülükten ibaret olan hayvanlık huyu mevcuttur.</p>
<p>Bunun için Peygamberler şöyle buyurmuştur: &#8220;Bu hayvani ahlâkı terk ediniz ve Allah&#8217;ın emri ile meleklerin huyunu alınız. Böyle yaparsanız cennet ehlinden ve Allah&#8217;ın has kullarından olursunuz. Hainlik edenlere hainlikle muka­bele etmeyiniz. Emîn insanlardan olmak için çalışınız. Halîm ve kerîm olunuz. Doğruluğu, kendinize vazife ediniz ve yalan söylemeyiniz. Vaktinizi başkalarınin aleyhinde bulunmakla geçirmeyiniz. Kimseye iftirada bulunmayınız. Başkalarını daima kendinize tercih ediniz. Bir ölçü içinde yeyiniz. Haram yemeyiniz. Kendi helâl malınızdan Allah rızası için veriniz. Başkalarının malına tamah etmeyiniz. Hırsızlıktan kaçınınız.</p>
<p>Yukarıda zikr edilen ve meleklerin ahlâkına zıt olan hayvanî ahlâkın dal­larını kesiniz ve onların yerine bu dalları aşılayınız ki kaybolmayan baharın feyzi, o dallar üzerine etkisini yarattığı zaman bu beğenilen ve meleklere has olan dallan ziyadeleştiresiniz. Çünkü hayvanî ahlâk bir ateş, meleklerin ahlâkı ise bir nurdur. Ateş cehennemden, nur ise cennetten birer parçadır. Parçalar, her şey aslına döner, kaidesine uyarak, sonunda kendi bütünlerine dönerler. Döneceğiniz yerin cennet olmasını isterseniz hayvanî ahlâkı, melekî ahlâk ile değiştiriniz. Böyle yaptığınız takdirde cehennemin değil, cennetin bir parçası olursunuz.&#8221;</p>
<p>Peygamberler, insanlar. Allah&#8217;ın rızasına uygun bir işi yapabilsinler diye, iyi ve kötüyü, adalet ve zulmü bir ölçü kabul ettiler.</p>
<p>Allah adamı kendisinden tamamen boşalıp, Cüneyd&#8217;in: &#8220;Cübbemin içinde Allah&#8217;dan gayrı bir şey yoktur.&#8221; dediği gibi Allah ile dolarsa, yaptığı her şey doğru ve Kabe&#8217;de namaz kılarken olduğu gibi olur. Buna iyi veya kötü, yani yanlış veya doğru sığmaz. Allah yaptığı için iyi, kötü, zulüm ve adalet bir olur.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Allah adamı yani Allah ile kendinden geçmiş olan, her ne yaparsa revadır.</p>
<p>Allah için yapılan işlerde hata yoktur. O halde, o ne yaparsa doğrudur.</p>
<p>Ulu Allah isterse yaşatır, isterse öldürür. Âdilleri öldürüyor, zâlim­leri ihtiyarlayıncaya kadar yaşatıyor.</p>
<p>Kâfirlerin memleketlerinde rahatlık ve emniyet peyda ediyor; Müslüman memleketlerinde huzursuzluk, tehlike ve kıtlık çıkarıyor. Kâfirleri müslümanlara galip ediyor; müslümanları, tâat ehlini ve salihleri de onlara esir ediyor. Haramiler ve hırsızları denizden gemi ile selâmeten geçiriyor, muttakileri ve Allah&#8217;a tapanları batırıyor. Zenginler, padişahlar, sahip oldukları malın ve servetin çokluğundan dolayı, bütün insanları kendi iyalleri yapmış besliyorlar. Allah&#8217;dan binlerce niyaz ile bir erkek çocuk istiyorlar ve bunun için bir çok kadın alıyorlar, gene de istedikleri olmuyor. Halbuki hayattan bezmiş ve kendisini beslemekten âciz olan bir fakire, kız veya oğlan bir yerine on beş çocuk veriyor. Eğer Allah&#8217;ın yaptığı bu işleri insanlar yapmış olsalardı, onu yakalar ve parça parça ederlerdi. Nitekim Peygamberleri haksız yere öldürdüler; (Sûre: 3, Âyet: 108.)</p>
<p>Bunun gibi, bütün işler Allah&#8217;dan olur. Her kim bunları ayırır ve bunlara itiraz ederse kâfir olur. Kabe&#8217;de namazı sağa, sola, öne arkaya doğru kılmak nasıl bir ise ve fark yoksa Allah&#8217;ın âleti olmuş olan Allah adamlarının kibri, tevazuu, hasislik ve cömertliği, adalet ve zulmü, uyku ve uyanıklığı hep aynıdır ve aynı hükmü taşır. Allah&#8217;ın işlerine itiraz etmek doğru olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Temiz ruhlar, melekler, felekler, yer, arş ve kürsi, levh&#8217;ü kalem ve diğer şeyler yok olur ve fena bulurlar.Fakat müminin ölmesi zahiren ölmek ve yok olmak ise de, buna ölüm demezler. Çünkü onun yok olan ve fena bulan güzelliği bu şekilde, bir iken bin olacaktır. Şu halde böyle bir ölüm olamaz. Ölüm onun ölmemesidir. Ölmediği takdirde biri, bin olamaz.</p>
<p>Bunu şuna benzetebiliriz:Mesela, bir buğdayı veya ağaç tohumunu, bir ekin tanesini yere gömdükleri zaman, o tane yerin altında su haline gelir, başka şeylerle karışarak tamamiyle yok olur; fakat sonunda bahar nefesi bütün hububata eriştiği zaman, o yok olmuş olan şey, yüz defa daha güzel olarak, tekrar meydana çıkar. Şu halde hakikaten o tane ölmemiştir.Ölüm, acı ve kötü bir tanenin veya batıcı bir dikenin öldüğü zaman, onun bu çirkinliğinin bir iken bin olmasıdır. Bunlar her lahza &#8220;Keşke olmasaydım ve aleme gelmeseydim!&#8221; derler.İşte asıl ölüm budur; belki böyle bir hal ölümden daha fenadır. Çünkü onun &#8220;çoğu&#8221;, işkence ve kötü durumda iken ölümü ister. Tıpkı bunun gibi kafirler de kendi çirkinliklerini görerek:</p>
<p>&#8220;Ah! Keşke ilk olduğumuz gibi yine öylece olsaydık ve olduğumuz gibi yine öylece toprak olsaydık ve varol masaydık.&#8221; derler. İşte böylece kâfirlerin ıstıraplarının şiddetinden, ölüm temennisinde bulunurlar ve Allah&#8217;dan binlerce can rica ederler. Cehennem ateşi onların etlerini yakar, yok eder. Allah onlara yeniden bir deri ve et verir; fakat, cehennem ateşi tekrar bunu da yakar.Onların derileri piştikçe, azabı tadmaları için derilerini yenileyeceğiz. (Sûre: 4, Âyet: 59) buyrulduğu gibi; ölüm, bu halden iyi olduğu için eğer buna ölüm derlerse yanlış söylenmiş olmaz, yahut da yüz doğrudan ancak birini söylemiş olurlar. Meselâ bir kimse, bir adama on direm bağışlamış olsa ve herkesin yanında: &#8220;Falana beş direm bağışladım&#8221; dese yalan söylemiş olmaz; çünkü vermiş olduğu bu on diremde beş direm mevcuttur. Şu halde yalan söylememiştir. Bu ölüm de yüz ölüme bedel olduğundan eğer bir kimse ona &#8220;ölüm&#8221; derse yanlış söylemeyip belki yüzde birini demiş olur. Bunun için eşkiyânın ölümü, bu cihetten ölüm oluyor. Müminlerin, salihlerin ve evliyanın ölümü, zahiren ölüm olmakla beraber, buna &#8220;ölüm&#8221; demezler, belki &#8220;hayat&#8221; derler. Allah için yaşıyan ve kendilerini Allaha feda eden kimselerin öldüklerini zannetmeyiniz, çünkü onlar belki kendilerini yaratan Allah&#8217;ın huzurunda yaşarlar.</p>
<p>Şeyh &#8220;Enel-Hak&#8221; dedi ve gayeye vâsıl oldu. Bütün körlerin boğazlarını kesti. Ey inatçı, kutbun benliği ortadan kalkarsa geriye ne kalır! artık sen bunu düşün. Senin eğer bir gözün varsa aç ve bak, bu &#8220;Lâ&#8221;dan sonra ne kalır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vuslattan evvel onun canı nur idi ve o nurdan ışık ve parlaklık verirdi. O nur kemâle erince, kendi aslına vâsıl oldu. Işığı ve parlaklığı arttı ve kemal bulup kutb-u asır oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah dilediğini nuruna eriştirir. (Sûre:24, Ayet:35). Allah o aslından olan seçkin ve azizlerden başka, herkesi kutb-u hidayete vâsıl etmez, Allah ezelden o nurdan nasipleri olmayanları, şaki ve mahrumlardan yaratmıştır; ve onların varlığın zulmet ve dalâletten hasıl etmiştir. Onlara böyle kutbun huzuruna varmağa yol yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp dediğimiz şeyden kastımız, bir kan damlası veya bir et parçası de­ğildir. Böyle bir kalbe bütün hayvanlar sahiptir. Öküz, merkep, deve gibi her hayvanın bir kalbi,ak ciğerleri ve bir kara ciğeri vardır. Bizim kalbden kastetdiğimiz şey, keyfiyeti tarif olunamıyan bir nurdur. İşte bir kan damlasından ibaret olan kalp, o nurun uğrağıdır. Bu nur; sonsuzdur. Göz nuru, gözün içindeki siyahlık ve beyazlık değildir. Bunlar işitmenin meydana geldiği yerledir. Duygularımız, içinden su akan oluklar gibidir. İşitme, görme, konuşma ve tadına ve dokunmadan ibaret olan bu beş duygu, görünüşte başka başka olmalarına karşılık gerçekte bir can ile diri ve kaimdir.Bu beş duygunun oluğundan akan su, candır. Meselâ, bir kimse evini bir mum veya kandille aydınlatsa ve evin içindeki tek nurdan dışarıya nurlar saçılır. Duvarlardaki çok olmasına rağmen evin içindeki nur, bir ve aynı nurdur.</p>
<p>Ba cansız şeylerden yapılmış olan evlerde, insanın vücut evinin camların­dan ibaret olan duyguları aksine olarak her camdan aynı nur görünür.Çünki bir ev gibi olan insan duygu vasıtalarına gelen ayrı nur, her birinde başka bir iş yaratır. Başka bir sanat gösterir. Göz camına gelince görme hâsıl eder. Kulak camında işitme, burun camında koklama, ağız camında tatma, el camında dokunma meydana getirir. O nur vâsıl olunca her birinden birbirine benzemiyen ayrı ayrı bir takım işler hâsıl eder. Meselâ, bahar mevsimi ve sıcaklığı ceviz ağacına temas edince ceviz yetişir. Bunun gibi hurma ağacında hurma, elma ağacında da elma biter.</p>
<p>Bahar mevsimi, hakikatte bir şeydir; fakat her ağaçta ayrı bir iş yapar ve ayrı bir tesir gösterir. Tıpkı bunun gibi olan duygularla, bahar mevsimi gibi olan can eriştiği zaman her duyguda ayrı bir iş, ayrı bir özellik ve ayrı bir haraket meydana gelir.Türk, Rum, Zenci, Habeş gibi pek çok insanlara o nur eriştiği zaman her birinde başka bir iş ve başka bir tesir icra eder. Her birini bir iş ve bir sanat sahibi eder. Birini zâlim, birini adaletli, birini iyi huylu, birini huysuz, birini cömert.birini hasis, birini cesur, birini korkak yapar. O halde bütün bu türlü sanatlar ve yoktan varedilmiş eserler, insanlar, halk, türlü türlü tabiatlar bir tek nurdan faaliyettedirler. Hepsini aynı nurdan gören kim­seler, Allah&#8217;ın büyüklüğüne muvahhittirler.Bütün bu nakışlardan, onların indinde iki ve üç olmaz. Onlar: bizim indimizde yani bizim için her şey birdir, derslerse yanlış söylemiş olmazlar.Çünkü bu nakışlar ve varlıklar, onlara matlûpları olan tek nur ile erişir. Meselâ, sen birini görmek istersen, gerek Türk, gerek Hintli olsun, sana o istediğin şeyden bir nişan verir ve onu sana gösterirlerse her ikisi de senin indinde bir olur. Zira her ikisi de senin için işi yapıyorlar ve istediğin şeye yol gösteriyorlar.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Küfür ve din yani kâfir ve dindar, her ikisi de:</p>
<p>&#8220;O, tektir ve O&#8217;nun ortağı yoktur&#8221;, diyerek O&#8217;nun yolunda koşarlar.</p>
<p>Bu beyit herkesin hakkında olmayıp şöyle bir kimsenin durumu için söylenmiş olur: Meselâ, bir ressam, yanlız güzel olan şeylerin resimlerini yapıp çirkin olan şeylerin resmini yapmazsa; başka bir ressam da her ikisini de yapabilse, bu ikinci ressamın sanatı birinciye nazaran daha çok kemale ermiş sayılır. Güzel şekillerin onun sanatının kemalini göstermiş olması gibi, çirkin resimlerde sanatının kemalini bildirmek ve göstermektedir. Bu çeşitli resim­lerden ressamı, onun kemalini ve cemalini görebilen kimse için güzel ve çirkin, iyi ve kötü bir olur. Çünkü bunların hepsi, ressamı tarif ederler ve gös­terirler. Şu halde hepsi birdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah güneşten daha açık, daha meydanda ve daha ayandır. Bir şeyi ayan olarak gördükten sonra varlığına delil isteyen bir kimse, merkepten daha ziyade merkeptir. Bu adam hüsrana düşmüştür ve bir işe de yaramaz&#8230;</p>
<p>Güneşin iki vasfı vardır: Işık ve sıcaklık. Güneş bu iki vasfı ile bütün âleme ayandır. Altı yönde bulunan bütün yaratıklar, Allah&#8217;ın birer sıfatı olmasına rağmen acaba bu sıfatlar o cahil baykuşun gözünden nasıl kaçıyor?</p>
<p>Beyit:</p>
<p>O, hem ilk, hem son, hem dış, hem içtir.</p>
<p>Hem serde, hem sırdadır. İşte herkes bu sıradan gafil ve cahildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dünyaya oyun derler. Çünkü çocukların oyunlarına benzer. Meselâ küçükler sokaklarda oynarken aralarından birini padişah, birini vezir, birini hâcip, (perdedar) birini tercüman yaparlar. Yahut ata biner gibi değneklere ve eteklere ve eteklerine binerler. Bu oyunları hakikaten almışlardır. Gereğini, ciddî olanını, görmemiş olsalardı bunları nasıl yapabilirlerdi? Şu halde her oyunun bir ciddîyi taklitten, her mecazın bir hakikatten, her katışığın bir saftan, her yalanınbir doğrudan meydana geldiği belli olur.</p>
<p>Bir kimsenin, kalbi nakit zannedip kabul etmesi ümidiyle, daima kalpı nakit kokusuyla yaparlar. İnsanların doğru zannetmeleri için yalanı doğru kokusuyla söylerler. Alemde, nakit olmasaydı muhakkak ki kalp da olmazdı; doğru söz olmasaydı kimse yalan söylemezdi. Akıllı olan, mecaz ve oyunu gördüğü zaman bunların ciddî ve hakikisi de olduğunu bilir. Ciddiye uyar ve onun için çalışır. Bu şekilde teferruattan esasa erişir ve gölgeden sahibini arı-yarak, gölgenin güzelliği ile aldanmış olmaz. Çünkü, eğer senelerce gölgesi arkasında ok atarsan kuşu avlayamazsın. Ömür torbasında ok biter ve hiçbir şeye erişemezsin. Ağacı, güneşi, ayı, yıldızları suda görsen ve onları senelerce suda ararsan hiçbir zaman o ağaçtan meyve yiyemezsin, ona yaslanamazsın, vâsıl olamazsın. Çünkü suda gördüğün o şey, onların aksi ve hayâlidir. Binaenaleyh, akıllı olan, bir şeyin aksinden ve hayalinden onun hakikatini arar.</p>
<p>Bu âlemin varlığı, o âlemin aksi ve gölgesidir. Akıllılar bu âlemde, o âlemi aramışlar ve gölgeden, gölgeyi doğuran şeye doğru yürümüşlerdir.İşte, bunlar bu yüzden ölümsüz ve sonsuz olarak kaldılar ve kıymet biçilmeyecek kadar değerli hazinelere kavuştular ve cennet nimetlerinden yediler. Bunlar hakkında: Onların yemekleri daimîdir. (Sûre: 13, Ayet:35) buyrulmuştur.</p>
<p>O âlemin bir gölgesi olan bu âleme âşık olanlar, ömürlerini sarfettikleri halde, hiçbir şeye erişmeden ve hiçbir kazançları olmadan bu âlemden göçtüler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bedenlerdeki canlar, havuzlardaki sulara, dünya ile ilgili bulunan meş­galeler, vesveseler ve işler de suya karışan ve sâf suyu bulundıran topraklara benzerler. İnsan bu bulanıklık yüzünden, içine bakınca bir şey göremez. Derhâl kendi içinden ve canından kaçar, ömrünü hoş geçirmek ve bir zaman meşgul olmak için gözünü ve aklını diğer insanlara çevirir. Meselâ, bir adamın evinde ne halı, ne hasır, ne ekmek, ne şarap ve ne de et olsa, üstelik çok çirkin ve ihtiyar bir karısı bulunsa, tabiatiyle o adam böyle bireve girince, bu çirkin­lik ve hoşlanmadığı şeylerden uzaklaşmak ve kendisini dışarı atmak, sokaklar­da, pazarlarda dolaşmak ve başka insanları seyretmek ister. Bunun tersine olarak evi mâmur ve içinde her türlü kıymetli halılara ve kıskançlıkla gönül verdiği ve perilerin kıskanacağı kadar güzel bir kadına ve yiyeceğe sahip olan bir kimse, evine girince artık çıkmak istemez. Mühim bir iş için dışarı çıktığı zaman aklı tamamen evde kalır. Eve dönmek için alelacele o işi bitirir. Çünkü evinde bulunan şey, dışarıda gördüklerinden daha sevimli ve daha tatlıdır.</p>
<p>Hattâ, onunla biraz ahbaplık etmek ve konuşmak için dışarı çıkmağa gelen ekseri dostlarını geri çevirir ve bahaneler bulur, dışarı çıkmamak için yeminler eder. Hizmetçilere, o adamlara: &#8220;Bir yere gitti, evde yoktur&#8221; demelerini tem­bih eder. Evden dışarı çıkmak böyle bir kimse için de eve girmek, gülünç bir şey ve azaptır. Bunun için rahat olan herşey, onun için bir işkencedir. Onun için rahat olan da bunun için azap ve zahmettir. Bunun dışarıyı istememesi gibi o da içeriyi istemez. Bu cihetten Allah, (Allah&#8217;ın selâm ve sâlatı onun üzerine olsun) Resule: bildir! (Sûre:5, Ayet.VI). diye emretti. Yani: Ey Muhammedi kendi bâtını evinden dışarı çık ve bizim havretimizden bu haberi insanlara eriştir. Onlara yol göster ve bizim risâlet ve haberimizi onlara söyle.</p>
<p>O&#8217;na, bunu halka eriştir! diye emretmek, O&#8217;nun iç evinden dışarı çık­masının kendisine ne kadar acı ve güç geldiğine ve bundan son derece nefret ettiğine bir delildir. Birkimseye asla helva ye! yahut çok aç olan birine, yemek ye! veya çok susuz olan birine, su iç! diye hükmetmezler. Emir ve ilzam, emri yerine getirene bunda bir zahmet mevcut ve tabiatinin buna muhalif olmasında mevzuubahistir. Meselâ, beş vakit namazı vaktinde kılmak, zamanında da oruç tutmak, kendi helâl malından zekat vermek, zenginin Kâbeyi ziyaret etmesi&#8230;</p>
<p>İşte emir ve ilzam bunlarda olur. Çünkü Peygamber için de birtakım mânevi mâmurluklar seyrediyecek şeyler, çayırlıklar, akar sular, huriler ve köşklere maliktir. Allah&#8217;ın nedimi ve arkadaşı idi. Böyle bir ebedî meclisi ve ölümsüz hayatı bırakıp boğazına kadar dünya çamuruna batmışbir avuç kör, müflis, çirkin, mahrum ve münkirle meşgul olmağa ve onların elinden tutup bataklıktan çıkarmağa, burda yetişmezmiş gibi üstelik bunların, merkeplikten, bilgisizlikten ve körlükten, böyle biricik padişaha: &#8220;Biz sana el verdik, senin sözünü dinledik ve sana bağlandık.&#8221; diye O&#8217;nu minnet altında bırakmalarına nasıl tahammül edebilirdi? Böyle bir hali, sahip olduğu o güzel hale nasıl değişirdi? Öyle güzel bir durumun böyle bir duruma dönmesinden nasıl nefret etmez ve ondan nasıl kaçmazdı? Bu ona çok zor geldiğinden ve bunda büyük bir mücadele gördüğünden Allah&#8217;dan ey Resul! bildir!&#8221; (Sûre:5, Ayet:71). emri geldi.O halde, bir kimsenin kendisiyle meşgul olması, kendisinde bir hazine bulduğuna delildir. Bir kimsenin başkalariyle uğraşması da o kimsenin manen iflâs etmiş olduğuna ve işsiz güçsüz kaldığına delildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bütün dünya işleri, tasaları ve ona müteallik şeylerin hep­sinin aslı ve mayası &#8220;benlik&#8221; ve &#8220;bizlik&#8221;tendir. &#8220;Benlik&#8221; ve &#8220;bizlik&#8221; bütün bun­ların çıktığı bir kaynaktır. Ağacın dallarını kessen de kök yerinde kaldığı için yeniden başka dallar çıkar. Bu talepte ve yolda hiçbir şeye meyletmemelisin. İster ilimde ve âmelde, ister mülk ve devlette, ister keramet ve makamatta olsun benlik ve bizlik talebinde bulunmamam lâzımdır. Çünkü, ey Halk yolu­nun yolcusu! Yolunun üstünde aydınlık ve karanlık birtakım geçitler vardır. Bunları mertçe, yılmadan geçmek lâzımdır. Bunun vasıtası da dert, sıdk, şevk ve aşktır.</p>
<p>Mısra:</p>
<p>Bu perdeyi yakacak dert ve bu yolda yürüyecek mert lâzımdır.</p>
<p>Doğum esnasında hâmile bir kadın için yüz türlü ilim ve fen bulunsa bu hünerlerin hiçbiri ona bir fayda vermez; yanlız bu esnada çektiği acı, dert onu maksadına eriştirir. İsa&#8217;nın doğumunda, dert ve ıstırap Meryem&#8217;i hurma fidanına götürdü ve Ruhullah olan İsa doğdu. Senin vücudun, zamanın Meryem&#8217;idir. Nefis, kadın, akıl erkektir ve sana doğru olan akıldan hâsıl olmuş bulunan îman ve marifet de senin İsa&#8217;ndır. Eğer Hak derdi seni kaplar ve birbiri arkasından sana gelir ve senin başka bir şeyle uğraşmana mahal vermezse, muhakkak ki senin Meryem gibi olan nefsinden İsa doğar. Bunu bildikten sonra, birtakım hünerler öğrenmeye çalışma.Allah&#8217;a olan bağlılığını ve ona ermek için lâzım gelen derdi artır. Daima aşka ve şevk&#8217;e dal. Dildâr ve Didârdan başka her şeyden sıyrılırsan bütün perdeleri geçersin!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ben ondan daha hayırlıyım; zira beni ateşten, onu topraktan yarattın. (Sûre:7,Âyet: 11). Senin gibi bir Allah&#8217;ın karşısında bu iddiada bulunan, şey­tandır. Ben ki zayıflıkta birsaman parçasından daha hafifim. Böyle bir dağı temelinden nasıl sökebilirdim? Bir kum tanesine nasıl çevirebilirdim ve toz toprak gibi nasıl yele verebilirdim?&#8221; de. Allah buyuruyor ki: &#8220;Benim inayetim bir saman çöpüne bağlandığı zaman, dağlar onun önünde bir zerreden daha hafif olur. Lâkin sen o acz içinde, ben Allah&#8217;ın, vefasını muhafaza ettiğin ve bana olan itimadınla, böyle bir düşmanla uğraştığın beni hazır, uyanık, galip bildiğin için senin aczine kudret, zayıflığına kuvvet bağışlarım. Her ne kadar hakikatte ben yapmışsam da her şeyi senden biliyor ve herkesi sana minnet­tar kılıyorum. Bu şuna benzer: Meselâ, bir baba çocuğu ile oynarken çocuğun eline bir şey verir ve kendisi o ağır çocuğun elini yukarı kaldırır.Çocuğuna da: &#8220;Aferin! sen büyük bir pehlivansın, ne kadar kuvvetlisin&#8221; der. Hakikatte onu çocuk değil, baba kaldırmıştır. Fakat, ben ki, Yaratan&#8217;ım, acaba, benim merhametim, okşamam ve keremim o yarattığın kinden daha mı az olur? Kendi kullarıma kuvvet bağışlarım, hidayet veririm; benim bağışım ve hidayetimledüşmanı kahrederler ve bunu onların yaptığını kabul ederim; minnettar olurum ve bu işleri onlara sayısız, hesapsız mükâfat ve sevap bağışlarım. Onların hamd-ü senasını yüzdü ile söylerim. İnsanlara gönderdiğim her bir rahmet onların vasıtasiyle olur. Asilere yaptığım her azabı ve kahrıda onlar için yaparım. Onlara kulluk etmek bana kulluk etmektir. Her kimi bağışlar ve merhamet edersem, bunun sebebi onların rızası ve hoşnutluğu ve her kimi cehennem kahrına uğratırsam bunun da sebebi onları incitmiş olmalarıdır. Çünkü ben ki Allah&#8217;ım, dosttan ve düşmandan münezzehim; muhalifsiz akransız ve arkadaşsızım. Birtakım kullar yarattım ve onlara, bana ulaşmaları için yol gösterdim.Onların varlığı, benim aynam oldu. Benimle onlar arasında niteliği belli olmayan bir ilişki peyda oldu ki zıtlık ve düşmanlığın girebilmesi için orada bir ayrılık, gayrdık yoktur. Her kim, onlara yabancılık, düşmanlık ederse bana etmiş olur. Her kim, Allah ile beraber olmak ve konuşmak isterse &#8220;doğru sofiler&#8221; &#8220;Safi-i râstin&#8221; ile beraber oturur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ulu Allah sizlere, mertebe ululuk ve mansıp vermiştir. Zira sizlere her kim âdil için yetmiş yıllık ibadetin sevabını bağışlar. Binaenaleyh bu devleti korumak lâzımdır. Çünkü Muhlisler, büyük bir tehlikeye maruzdur, denildiği mansup ve mertebelere vâsıl olanların sayısız düşmanları vardır. Buna karşılık koyun, inek, deve ve at gibi hayvanların bir tek şeytanı varmıdır? Onlarda bir mâna, bir cevher mevcut değil. Şeytan niçin yol kessin? Bir şeyleri yoksa nerelerini alıp götürsün? İnsanların yolunu, onları insanlık mertebesinden hayvanlık menziline indirmek için keser. Ululuk mertebesine yükselen ve iman cevherleri, akıl, marifet, bilgi ve görgüyle mükemmel ve müşerref olmuş bulunan insanların yüzlerce şeytan, yollarını kesmek ve onları bulundukları yüksek mertebeden atmak için pusudadır.</p>
<p>Biz hakikaten Âdem oğullarını şereflendirdik; onları karada, denizde taşıdık. (Sûre: 17, Âyet:72). buyrulduğu gibi Allah Hazret-i Adem&#8217;e meleklere bile bağışlamadığı âlemin hazinelerini bağışladı. Adem&#8217;e bütün isimleri öğretti; (Sûre:2, Âyet:29). denildiği gibi bütün şeylerin isimlerini ona öğretti. Tabiî bunun için de ona İblis gibi bir düş­man ve rakîp peyda oldu. Cennette oturan Adem, o kadar güzeller, saraylar, bahçeler, çiçekler, yeşillikler, gül bahçeleri, ağaçlar ve sayısız nimetler ve Kur&#8217;anda: Orada içimi bozulmayan su ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları var. (Sûre:47, Âyet: 16-17) diye anlatıldığı gibi süt, bal, şarap ve sâf sudan mürekkep türlü türlü nehirler arasında yaşıyordu. O kıskanç düşmanı, keder ve tasadan, zaman zamankendi kendini yiyip şöyle diyordu: &#8220;Eyvah! Ben gökyüzünde meleklerin hocası idim.</p>
<p>Benim temaşa etttiğim, gezip dolaştığım yer Zühal yıldızı ve Gökyüzü idi. Ta illiyyînden, onun yüzünden, bu yeryüzüne düştüm. Bundan sonra da yine onun yüzünden benim yerim cehennemin dibi oldu. &#8220;Beni ateşten yarattın; Onu çamurdan (Sûre:7, Âyet: 11), buyrulduğu gibi, sâf, parlak bir ateşten yaratıldım; o kara topraktan yaratıldı. Ben bu kadar ibâdet ve kulluğa rağmen, Hakkın huzurundan böyle uzak ve mahrumum; o ise su ve çamurdan meydana gelip hiçbir ibâdet ve tâlimde bulunmadan cennette saltanat tahtı üzerindeki dört kat yastığa yaslanmış, Allah&#8217;ın huzurunda makbul, Yeryüzüne bir halife gönderdim, (Sûre:2, Âyet:28), buyrulduğu üzere halifelik devletine mazhar olmuş, bu kadar nimet arasında eğlenmekte; cennet ve cennetlikler, dallar, kuşlar hepsi onu övüyorlar.</p>
<p>Onu bu devletten mahrum etmek için ben ne hile göstereyim? diye düşündü. Cennete girip, yol kesenlik etmek için, hiçbir yol bulamadı. Tavus ve yılan cennetin kapıcısı idiler. Bunların her ikisinde de cennete girmek için bir yol bulunduğundan evvelâ onları yoldan çıkarıp her ikisiyle de dostluk kurmak suretiyle bir yol bulundu. Onların içine girip damarlarına saklanmak istedi. Şeytan, damarlarda kan nasıl dolaşırsa öyle dolaşır (H.), hükmünce onların içinde dolaşarak, sonunda onları yoldan çıkardı ve kendine dost etti. Beni cennete bebaber götürünüz. Adem&#8217;e bir sözüm ve o&#8217;ndan soracak şeylerim var. İçeriye girmekten maksadım şer değil, hayır içindir, diye rica etti.Ona: &#8220;Her ne emredersen yapabiliriz, fakat bunu yapamayız. Seni beraber cennete sokmak bizim yetkimiz dışındadır. Bütün cennettekiler seni tanıyorlar. Hepsi bağırırlar&#8221;, cevabını verdiler. İblis: &#8220;Eğer beni açıkça götürmeğe gücünüz yetmezse, içinize gireyim ve sizin suretinizde Adem ile konuşayım. Cennettekiler, Âdem ile konuşanın sizin olduğunuzu sanırlar&#8221; dedi. Onlar : &#8220;Bu olabilir, olur, fakat biz yapamayız; gönlümüz korkar. Allah saklasın! bu Allah&#8217;a karşı isyan olur&#8221;, dediler. Şeytan onlara: &#8220;Eğer ben kötü niyetle gitseydim o zaman isyan olurdu. Benim düşündüğüm ıslâh ve iyilik olduğundan bunda size ayrıca bir sevap ve bir rahmet vardır. Aynı zamanda derecenizin yükselmesine vesile olur&#8221;, cevabını verdi.</p>
<p>Böylece o kadar yalanlar uydurdu ki sonunda onları şaşırtmağa ve yoldan çıkarmağı başardı. Onların damarına sindi ve cennete girdiler, Adem&#8217;in huzuruna gittiler ve &#8220;Bütün bu nimetler, sana helâl olduğu halde, buğdayın men edilmesinin sebebi nedir?&#8221; dedi. Âdem&#8217;de bir vesvese uyandırmağa başladı. Şeytan bu hileyi Âdem&#8217;e, Allah Âdem&#8217;e: &#8220;Buğdayı yeme! diyebuyurunca Âdem Allah&#8217;ın gazap ve gayretlerinden küstahlık, tehlike, edepsizlik sebebi ile, acaba bu bir emir ve haram kılma mı idi, yoksa bunun altında bir yorum mu var? diyeşüpheye düştüğü bir zamanda yapabildi. İşte Âdem&#8217;in hatırına böyle bir düşünce ve küstahlık yol bulmuştu ki Allah&#8217;ın emrinde tasarruf etti, saygıyı bıraktı. Hırsız İblis, bunu fırsat bilip onu öyle bir hale koyduki Âdem buğdayı yedi ve Allah&#8217;ın emrini terk etti. Zira, hırsız, bir kimsenin evine, ancak evin içinden biri ile aynı düşünce, aynı duygu ve aynı sırra sahip olabildiği zaman kolaylıkla girebilir. Bu durumda, hırsız gelince evin içindeki kapıyı açar ve ona eve girmesi için yol verir. Bunun gibi eğer Âdem&#8217;in kalbi de, şeytanlık damarı olmasaydı, şeytanın onunla ne işi vardı? O halde, bir insanın tamamen, kendi maddî varlığından kurtulup fâni oluncaya kadar, ken­disinden emin olmaması gerekir.</p>
<p>Nazım:</p>
<p>Kemale ermiş bir kimse, fena yolunu tuttu.Ansızın varlık denizinden geçti, Onun varlığından üzerinde tek bir kıl kalmamıştı. Fakat bu kıl fakrın gözüne bir zünnar gibi göründü.</p>
<p>Adem&#8217;in başına öyle bir olay ve o&#8217;ndan öyle bir düşüş vücûda geldi ki o&#8217;ndan sonra, o&#8217;nun peygamber ve evliya olan oğulları artık emin olamazlar ve daima kendilerini arıtmakla meşgul olurlar. Her ne kadar her türlü kerametleri kendilerinde görürlerse de, yine titrerler; çalışma ve gayreti elden bırakmazlar. Böylece neticede Adem oğulları öyle bir mertebeye ererler ki şeytan onların gölgesinden kaçar. Şeytan, Hazret-i Ömer&#8217;in gölgesinden bile kaçar (H.),</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah için tevazu gösteren kimseyi, Allah yükseltir (H.). Bu bir övünmedir. Çünkü, Allah için başkalarına karşı tevazu gösterme, hakikatte Allah&#8217;a karşı göstermedir ve bu da övünülecek bir haldir. Bir kimse ne kadar çok tevazu gösterirse o nispette büyür. Tevazu, o kimsenin bilgilerinin bir aynasıdır. Onun inancı, sevgisi ve bilgisinin derecesi tevazuu nispetinde bilinebilir. Bu tevazu ile kendi büyüklüğünü gösterir; yani bu: Benim her şeyi gören parlak gözlerim, temiz bir muhayyilem, her şeyi bilen bir aklım var. Bencevheri tanıyanım, onu sağlam ve doğru tartan bir terazim var. Ben her şeyi ayırt edebilirim, zira mümin mümeyyiz bir kiyaset sahibidir (H.), demektir.</p>
<p>Nazım:</p>
<p>Güneşi öven, kendini övendir. Zira bu: &#8220;Benim iki gözüm var ve gözlerimde hastalık yok&#8221;, demektir. Güneşi kötülemek kendini kötülemektir. Bu da, &#8220;benim iki gözüm kör&#8221; demektir.</p>
<p>Allah için tevazu göstereni, Allah yükseltir. (H.). Yani, tevazu dünya için olmayıp Allah için olursa, Allah, o kimseyi yüceltir ve işini de yükseltir. Ama, eğer dünya evine karşı ve dünya için tevazu gösterirse bu yükseklikten mahrum kalır. Hattâ isyan etmiş bile olur. Çünkü Peygamber Hazretleri: &#8220;Dünya sevgisi bütün günahların başıdır&#8221; (H.), buyurmuştur. Allahdan gayrıya secde etmek yakışmaz; edenler kafir ve Allah&#8217;a ortak koşmuş olurlar. O halde Allah&#8217;dan başka her şeye ululuk, büyüklenme ve benlik matlûpturve Allah için büyüklenme ve adem-i iltifat lâzım değildir. Eğer Allah hakkı için tevazu gösterirsen makbul, kıymetli ve kuvvetli olursun. Çünkü Firavun, Musa&#8217;ya tevazu göstermiş olsaydı Allah indindeki derecesi evliya ve peygamberlerle bir olacaktı. Sahip olduğu böyle bir büyüklüğü ve varlığı Allah için feda etmiş olsaydı Allahsal hil&#8217;ât ve menzil bulurdu. Tevazu, büyükler tarafından gösterilirse, etkili olur. Eğer bir hamal, bir kimseye karşı, tevazu gösterirse, o kimse hamalın bu hareketinden padişah ve emîrin tevazu gösterdiği zaman olduğu kadar memnun olmaz.</p>
<p>Rivayet ederler ki: Sakallı bir ihtiyar, Bir devrişe hamamda son derece tevazu gösterip başını yıkadı, arkasını keseledi ve ayaklarını öptü ve kendi ak sakalını, dervişin eline ayağına sürdü ve bu türlü tevazuu son dereceye vardırdı. İhtiyar hamamdan çıkıp giyinirken o ihtiyarın tevazuu gönlüne büyük bir yük olmuştu ve şöyle düşünüyordu: &#8220;Ah! ne yapayım ve ne hayırla onu mükâfatlandırayım? Cübbemi ve sarığımı ona versem yine de hizmetinin karşılığı olamaz. Hattâ malımı bile versem yine olmaz.&#8221; Bunun üzerineAllah&#8217;ın makbul ve aziz kullarına bağışladığı hil&#8217;atlerden buna da bir hil&#8217;at verilmesini Allah&#8217;dan diledi. Çünkü 3l Allah&#8217;ın has kulları vardır.32 Allah onları bu âleme , onlardan halka, saadet ve rahmet erişsin diye göndermişti. O has kullar, halka, Allah&#8217;ın rıza ve kabul gözüyle baktıkları zaman, onlara saadet libasını giydirdiler.</p>
<p>Bu derviş de ona bir hil&#8217;at geleceğine kani idi. Sen bu adamın bir aziz, olduğunu zannetme! bu bir dellâktan başka birşey değildi. Bu dellâk, başka bir adamı hamamdan dışarıya çıkardı ve elindeki su ile dolu tası adamın ayağına sürdü. Daha başkalarının da başını yıkamıştı ve dışarı gitmek için giyinenlerin her birinin ayağını ayrı ayrı öperek son derece tevazu gösterdi. Derviş bunu görünce: &#8220;Meğer bu adamın sakalı hamam lifiymiş, benim bundan haberim yoktu. Allah&#8217;a hamdolsun ki bundan haberim oldu ve gönlümdeki ağır yükten, sıkıntıdan kurtuldum ve hafifledim.&#8221; dedi. Nitekim bütün tevazu ve hizmetleri şöyle bil: &#8220;Eğer herkesle aynı olursa bu bakımdan &#8220;hamam lifi&#8221; derler. Bu mezellet, tevazu, yokluk ve nefsi yok etmek gibi şeyleri Allah ehli için yapmalıdır ki bir değeri olsun ve kabul edilsin. Onların önünde izzeti nef­sini kırarsan, seni kırılmamış yaparlar vebakır gibi olan vücudunu kimya gibi olan bakışlariyle altına çevirirler. O halde gerçekte böyle bir yoklukta, varlık bulmuş ve böyle bir kırıklıkta sağlamlaşmış, bütünlenmiş olursun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>O, onları sever. Onlar da O&#8217;nu severler. (Sûre:5, Âyet:59). Muhabbet, Allah&#8217;ın sıfatıdır. Eğer insanlarda bir sevgi varsa bu, Allah&#8217;ın sevgisinin aksin­den başka bir şey değildir. Allah tarafından onların içinden parlamıştır. Evlerdeki ve saraylardaki ışığın, güneşin parıltısından olması şüphesizdir. Allah, bu âyetle kendi sevgisinin eksikliğini zikretti. Yani: &#8220;Önce ben sizi severim ve benim sevgimden de siz beni seversiniz. Benim sevgim, sizin gözünüzde parlayan bir güneş gibidir. O halde her ikisi de ben olduktan sonra siz bir âletten başka bir şey değilsiniz. Faal benim.&#8221;</p>
<p>Bu sebepten tevazu ve kulluğu, Allah adamına karşı yapmak lâzımdır. Çünkü Kur&#8217;anda: Bütün kuvvet ve izzet Allah&#8217;ın Peygamberlerin ve mümin­lerindir. (Sûre:63 ,Âyet:8), buyrulmuştur. Aziz olan Allah&#8217;dır ve izzet de Allah&#8217;a, Allah&#8217;ın elçilerine ve müminlerinedir. Çünkü onlar izzete Allah&#8217;dan sahiptirler. Onları aziz tutmak Allah&#8217;ı aziz tutmakla birdir. Bu âyette, bu gruptan başkasına tevazu göstermek ve hizmet vermek ve hizmet etmek yakışmaz; hamd ve senaya müstahak olanlar enbiya, evliya ve müminlerdir;dünya ehlinin senası mâsiyettir, gibi bir işaret mevcuttur.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Gök, şakî olan insandan titrer, onun övgüsünden tekva sahipleri kötü altında bulunurlar.</p>
<p>Öyleyse dünya için tevazu göstermek doğru olmaz.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Sen, git eshap gibi, Kâfirlere karşı metin, birbirine karşı mer­hametli ol. (Sûre:48, Âyet:29). Yabancıların sevgisi üzerine toprak saç.</p>
<p>Evliyaya gönül vermek, nasıl gönlü aydınlatırsa, dünya ehline gönül vermek de onu öylece karartır.</p>
<p>Bu insanı besleyen yemeklerin fayda ve bir şeye yaramayan yemeklerin de ziyan vermesine benzer. Onlar süflidirler. Elini, ayağını onlara verirsen süflîlikleri sana da bulaşır. Halbuki evliya ve enbiya ulvîdir; eğer elini onlara verirsen, seni yukarıya çekerler ve cehennem belâsından kurtarırlar. Mütevazi adam yaş bir dal gibidir. Onu aşağı doğru çekersen kırılmaz, kibirli bir insan ise kuru bir dala benzer; aşağı çekersen derhal kırılır. Biri: &#8220;Kuru ağacın kırılmasını görüyoruz ve anlıyoruz. İnsanın kırılmasını nasıl anlayalım ve ne bilelim?&#8221; diye sordu. Cevap olarak şunları söyledik: &#8220;İnsan, tevazu ve alçak gönüllülük gösterirken bir ferahlık ve huzur içinde bulunur ve bu hareketinden hoşnut ve mesut olur. İşte bu, onun en açık delilidir.</p>
<p>Böyle bir kimsenin tersine, bir başkasında, kişisel bir tevazu mevcut olmasa ve teklife biraz fazla tevazu gösterse, başkasına boyun eğse ve insanların eli altında bulunsa gönlü rahatsız olur.Her zaman pişmanlık içinde bulunur. Niçin yap­tım! der ve kendini o işten yıkılmış görür ve daima içinde bir yara kalır. Eyvah! kendimi niçin kırdım ve harap ettim. Kendi yerimi ve değerimi, insanların, yanında yele verdim. Bundan sonra o insanlar bana hor gözle bakacaklar, deyip daima bu gibi düşüncelerin azabı içinde bulunur. Binaenaleyh bundan da belli oluyor ki o kuru bir dal olduğundan, tevazudan bu derece kırılmış ve incinmiştir. İnsanın kırılması, böyle olur. Mevkiinden azledilmiş adama zavallı, gönlü kırık, derler. Bunun gibi yas tutan, gamlı ve talihsiz bir adam için de böyle söylenir. Tevazudan ona öyle bir hal geldi ki gamlı vetalihsiz oldu, der­ler. Binaenaleyh o, hakikaten gönlü kırıklardan olur. Ama akıllı adam, bilir ki izzet Allah&#8217;dandır ve Allah bağışlar ve hiçbir zaman onun çalışmasıyla hâsılolmayacaktır. Kimse Firavun&#8217;dan daha yüksek olamazdı; fakat Allah onu istemediği için, bütün zelil ve itibarsızlardan daha zelil etti ve tâ kıyamete kadar devirden devre lanetve zillete siper yaptı. Her kim kendi yüceliğini isterse zelil ve itibarsız olur ve her kim Allah&#8217;ın yüksekliğini göstermekle uğraşır ve âlemde lütuf ve kahır namına yaptığı şeyi, kendisi için yapmayıp Allah, içir yaparsa kendi şahin gibi olan tabiatını bırakır ve sultan için av avlarsa elbette Allah sultanın bileğini onun tahtı yapar ve sultanın inayeti de onunbahtı olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Mevlânâ&#8217;ya biri: &#8220;Mevlânâ, Şemseddin&#8217;i gördüm&#8221; dedi. Mevlânâ, üstünde ne varsa hepsini o adama verdi, Mevlânâ&#8217;ya: &#8220;Bu adam yalan söylüyor ve yalancıdır, bütün bunları ona neye verdi?&#8221; dediler. Mevlânâ: bunları ona, yalan söylediği için verdim. Eğer doğru söyleseydi ona canlar verirdim.&#8221; cevabını verdi.</p>
<p>Aşk ve saygı işte böyle olur. Yalan söylediğini bilmekle beraber bu kadar bahşiş veriyor. Çünkü onda yalanı, doğrudan bilme ve doğru gibi kabul etme kabiliyeti vardır, sende o<span class="text_exposed_show"> görüş ve o kabiliyet olmadığı için, hürmet ve iltifat etmiyorsun. Bundan, senin yanında Allah veAllah adamlarının bir değeri ve önemi olmadığı kesinlikle belli oluyor. Vaktiyle bu adamdan, şarap içmek, günah işlemek ve bunun yapılması doğru olmıyan birtakım işler meydana gelmiştir, diyorsun.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Bu düşünce ne şeriat ve ne de hakikat bakımından doğrudur. Şeriatta gözle, belli olmıyan bir şekilde, görmediğin zaman bir müslüman hakkında, böyle düşünmen ve kötü zan beslemen caiz değildir. Sen gözünle görmüş olsan bile, o adamın bunları terk ettiği davranış ve sözle &#8220;ondan vazgeçtim&#8221;, dediği zaman yine onun hakkında bu şekilde düşünmene şeriat müsaade etmez. Bu hususta Kur&#8217;anda Allah bütün kusurları bağışlar (Sûre: 39, Ayet: 54). buyrulur. Ve Peygamber de Günahlarından tövbe eden kimse, hiç günah işlememiş gibi olur (H), buyurmuştur. O halde onun hakkında böyle düşünmen doğru olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p>(34)O gün gizli şeyler (sırlar) aşikâr olur ( Sûre: 86, Âyet: 9.)</p>
<p>(35) Bazı yüzlerin ağardığı, bazı yüzlerin karardığı gün ( Sûre: 3, Âyet: 102.)</p>
<p>Gelelim gerçek yönüne; hakikat bakımından da yakışık almaz. Zira hakikatte o kimse, kötülük yapsa, fisk u fücurla uğraşsa da yine Allah&#8217;ın seçkin kullarından olabilir. Yahut o kimse taât ve ibâdetle meşgul olsa bile, Allah&#8217;a isyan edenler zümresinden olabilir. Çünkü gerçek onun âmeline değil, sırrına bakar.36 Allah surete, hırkaya ve şekle bakmaz. Gönle bakar. Senin için, gönle yol yoktur. Surete ve âmele nazar kıl. İnsanın akıbetine bakılır. Eğer sonu, öğülecek bir durumda olursa, ona göre hüküm verirler ve o kimseden bahsederler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kıyamet gününde âsi olan insanın eli: Sen benimle şarap kadehini tut­madın mı ve şarap testisini çekmedin mi? Senin malın olmayan mala el uzat­madın mı ve almadın mı, senin helâlin olmıyan nâmahremin elini tutmadın mı ve ona hainlik etmedin mi, mazluma vurmadın mı, yetime tokat atmadın mı? Günahsıza kılıç çekmedin mi? diye o âsiye şahitlik eder. Bunun gibi dil, ağız ve dudaklar da şahitlik ederler. Dil der ki: Benimle böyle konuşmadın mı? Bu kadar müslümanların aleyhinde söylemedin mi? Müslümanlığın ve dinin yolunu kesen dünya&#8217;da bu kadar eğri söz söylemedin mi?&#8221; Ayak da şahitlik eder ve der ki: &#8220;Benimle meyhaneye gitmedin mi? Ve yapılması caiz olmayan işlere ve yolsuzluğa doğru koşmadın mı?&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Baharın nefesi de bir tek nefestir. Bir lütuf ve bir keremdir. Ağaçlara ve hububata tesir edince türlü türlü siyah, sarı, yeşil, beyaz gibi yüz bin renk hasıl eder ve tanelerden ağaçlardan ekşi, tatlı ve acı gibi çeşitlimeyveler yetiştirir. Bunun gibi alemin varlığını bir bağ ve Hakkın nurunun feyzini de bahar olarak bil! Çünkü göğün ve yerin, ayın ve güneşin, yıldızların; dağların ve denizlerin, meleklerin ve insanların, perilerin ve şeytanların ve türlü türlü canlıların eczası üzerine tesir eden bu feyiz, her birine bir türlü hareket verir.</p>
<p>Bir şahısta işitme, görme, koklama dokunma, şehvet ve tadınla, barış ve mücadele, cömertlik ve hasislikten ibaret çeşitli haller gibi gördüğün ve müşahede ettiğin, sayılamıyacak kadar çok olan binlerce şeyden, o şahsı tanıyor ve bu suretle onunla olan aşinalığını artırıyor ve onun bütün hünerlerine Ve marifetlerine vakıf oluyorsun. İcabında başkalarına: &#8220;Ben bu adamı gayet iyi tanıyorum;çünkü onun birçok hareket ve hallerine, aşina ve vakıfım&#8221; diyebiliyorsun. Bu ölçü, sayılı birtakım hareketlerden bir şahsı tanıdığın gibi, yaratılışı, yeri, göğü, yaratıkları, cinleri, melekleri, canı ve gönlü, onu gelmiyecek kadar çok türlü türlü hareketleri de müşahede edersen bütün bunlardan Hakkın birliğinin zahir olduğunu görür ve sen de arifi Hak, olursun. Sende bu görme ve bu bilme, hâsıl olduktan sonra, senin önünde yüzbin, bir olur. Çünkü senin gözünde yüzbin, bir şey olmuştur. Allah daha iyisini bilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah, bu alemi ve bu alemin suretlerini, insanların bunlarla meşgul ve bunlara aşık olmaları için yaratmıştır.Belki O, gösterdiği bu sanatları, sanatkarın varlığını, büyüklüğünü bilmeleri için yaratmıştır. Meselâ, bir damın üzerinde bulunan bir güzel, aşağı bir taş atsa; herkesin yukarı bakıp taşı atanı görmesidir. O attığı taşa bakıp, onunla meşgul olup: Bu taş nedir? Ne işe yarar? Ne özelliği var? Kadir ve kıymeti nedir? yahut: Onun attığı bu tuğla parçası veya başıma düşüp beni inciten bu elma nedir? Yenir mi? Pişirilebilir mi? diye onlarla meşgul olmaları için değildir. İşte bu, gökler, yerler, yıldızlar, güneş, ay ve bütün varlıklar, tasavvur veya vehmedilen şeyler, suret ve manadaki bütün arızalar, o can sevgilisi tarafından, bu nitelik ve nicelik alemine, o niteliği ve niceliği belli olmayan alemden atılmış taşlar vesaire gibidir.</p>
<p>Bu toprakların hakiki faydası, bizim bunları görmemiz, tanımamız ve sanattan sanatkara doğru bakmamız içindir. Bundan başkası faydasızdır. Maksuttan uzak düşmektir, gaflette kalmaktır. Yetmiş iki millete bak! Hepsi, bu eserlerle uğraşıyorlar. Kimi, nücuma dalmış, kimi kozmoğrafya, kimi yıldızların ahkamını bildiren, kimi cevherler, madenler vesaire gibi yüz binlerce had ve hesaba gelmiyen ilimler ve marifetlerle uğraşırlar. Her biri, ilim ve marifetiyle bir kısım halkı, kendisine bağlıyor. Dikkat olunursa, herkesin bir ilim ve bir sanat, tarikat ve mezhebi seçtiği görülür.</p>
<p>Meselâ, meyhaneye baksan, orada kiminin bir kadına, kiminin bir Çocuğa aşık olduğunu ve bir kuş gibi onların tuzağına düştüğünü görürsün. Alemde de böyle faydasız, sonuçsuz, yanlış, mahrumiyeti ve maksattan uzaklığı gerektiren ne kadar ilimler ve bunlarla uğraşan ne kadar alimler vardır ve ne kadar da tatlı nimetler vardır ki ötedenberi yüzbinlerce halk, bu denizin her bir dalgasıyla bunların içinde kaynamış gitmişlerdir. Ve bunların hepsi de bu nimetler içine daldılar. Kendi hallerinden hoşnut, memnun ve kendilerinden geçmiş idiler, bu memnuniyet ve kendinden geçmeklik ile, Her kavim, kendi elinde bulunan şey ile sevinir (H.), buyrulduğu şekilde: &#8220;Benim gibi mutlu olan, kimdir? Ben dünyada bütün insanlardan daha, mutluyum!&#8221; dediler. Fakat hakikati, fayda yönüne giden yolu bulanlar ve faydalananlar; yapılan şeyden, onu yapan ve atılan taştan atanı bulup ona bakan kimseler, alemin canı ve Adem&#8217;in özü olan doğru, Allah&#8217;nın has kullarıdırlar. Bunun alimleri, vilâyetleri, mülkleri, yaşayışları ve saltanatları tarif olunamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her işi gören, Allah&#8217;dır. Geri kalanlar hep âlettir. Her kim Allahın hakikî ve külli fail olduğunu bilirse o, iş ve güçten kalır; işe yaramaz olur ve bu sebepten bu mana ile ölü sayılabilir. Allahın bu alemdeki umumi ve külli tasarrufundan haberdar olmak, ölmek demektir. İşte Ölmeden evvel ölünüz! (H.) sözünün anlamı budur.</p>
<p class="western" align="justify">Beyit:<br />
Ey dost, eğer dirilik istersen ölmeden evvel öl!<br />
Çünkü İdris (Selâm Onun üzerine olsun) böyle ölmekle bizden evvel cennetlik olmuştur.</p>
<p>Bütün varlıklar Tanrı&#8217;nın tasarrufu altında, birer âlettirler. Kim, bu hakikatten haberli olmuşsa o, Tanrı&#8217;ya ulaşmıştır. O&#8217;nun velisi olmuştur. Bundan haberi olmayan ise O&#8217;ndan uzak kalanlardandır. O halde bu hakikati bilen bir ölüdür. O kendisinin bir fiil ve hareket sahibi olmadığını bilir. Tanrı&#8217;dan başkasını görmez. Kendi kendiliğinden geçmiş ve ölmüş, arada yok olmuştur.</p>
<p>Şiir:<br />
Onlar kendilerinden yok, Tanrı ile var olmuşlardır.<br />
Şu tuhaftır ki bunlar hem var, hem de yoktur.</p>
<p>Meselâ bir insanın elinde bir kalkan bulunsa, akıllı olan bir kimse: &#8220;Bu kalkan kendiliğinden hareket ediyor veya dönüyor!&#8221; demez. Kalkanın hareketi, onu tutanın hareketine bağlıdır. Müminin kalbi, Tanrı&#8217;nın parmaklarından iki parmağının arasındadır, Tanrı onu istediği gibi çevirir. (H.).</p>
<p class="western" align="justify">Binaenaleyh bir müminin yüreğinden ne gelirse, onun iyi ve övülmeğe yakışır bir hareket olduğunu bilmek lâzımdır. Meselâ, kaza ve kaderin yaptığı her iş birdir. Onda hayır ve şer beraberdir. İnsanın: &#8220;Allah bu işi iyi, onu kötü yapmıştır&#8221; demesi doğru değildir. Meselâ Allah, tutar bir peygamberi yok eder, yahut türlü türlü belalara müptela kılar; bir kâfire veya bir zalime de hayat, sağlık, kuvvet, ömür, saadet, mülk ve saltanat bağışlar. Bunun her ikisi de Allahın işidir, her ikisini de iyi görmek lâzımdır. Kim ki Allahın işlerine karışır: &#8220;Bunu iyi, onu kötü yaptı&#8221; gibi tenkidlerde bulunursa kâfir olur. Allahın tasarrufu altında bulunan Mü&#8217;min de aynı hükmü taşır. Onun bütün işleri birdir ve makbuldür. Onun yaptığı işlere karşı koymak, onları tenkid etmek doğru değildir. Allah, Attığın zaman, sen atmadım, lakin onu Allah attı (Sûre: 8, Ayet: 17) buyuruyor.</p>
<p class="western" align="justify">Bunun manası şudur: &#8220;Ey Muhammed! senin yayından çıkan her ok, sûreten senin yayından çıkmıştır. Fakat o, manen bizim tarafımızdan atılmıştır. Hatta senin varlığın bile bizim elimizde bir yay gibidir. Senden çıkan oklar, Hak tarafından atılmıştır. İnsan bu kalıptan ibaret değildir, bir kervansaraydır. Her an, o kervansaraya yeni yeni kişiler gelir ve tekrar giderler. Eğer bu kervansaray sahibi, akıllı ve uyanık bir adam ise, o kervansaraya daima gelip giden ve daima tasarruf eden, türlü türlü insanları temaşa eder. Onlar gökten, yerden, arşdan ve ferşden midir? Kimlerdir? Bütün bunları gözden geçirir; her gelen düşünce, bir kişidir. Vücut, bir siper ve âlettir; düşünce o âlete istediği gibi tasarruf eder. Bir düşünce gelir, seni harekete getirir; onun arkasından başka bir düşünce gelir, seni sakinleştirir. Bu yüzden vücut, düşünce elinde bir âletten başka bir şey değildir..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gök ve yer, cisimler, bedenlerin evidir. İnsanın kalıbı olan bedenler de bu ruhun ve aklın evidir. O halde beden, mananın evidir. Dünya ise suretin evidir. Suret ise sınırlıdır; mananın ise sınırı yoktur. Bu yönden insanın kalıbı olan beden, büyük âlemdir. Gök ve yer ise küçük alemdir. İnsanın vücudu, bir hayvan ve merkeptir. Nitekim Peygamber, (Selâm O&#8217;nun üzerine olsun) nefsin senin binek hayvanındır; ona iyi bak (H.), buyurmuştur. Eğer vücut, merkep olursa, gök ve yer de merkepler olurlar. Çünkü bunlar suret ve bedenlerin evidirler. O halde, ruhun sarayının bu alemin dışında başka bir alemde olması lâzım gelir. Elbette akıbet, başlangıçtan daha hayırlı olacaktır (Sûre 93, Âyet: 4) buyrulduğu gibi ahret, bu dünyadan daha hayırlıdır. Ruhun keyfiyeti olmaz; onun sarayı da keyfiyetten münezzehtir. Beden ise surettir. Onun evi de suret âlemidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Peygamber (Selâm O&#8217;na olsun) İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınız vakit, mezarlarda yatan ululardan yardım isteyiniz (H.), buyurmuştur. İnsana herkesin ziyaret yeri olmayan alelade ölülerden yardım erişirse, Allahın, onlar Allah yanında diridirler, rızıklarına nail olmaktadırlar (Sûre:3, Âyet: 164), âyetiyle diri ve kendisiyle beraber olduklarını bildirdiği mezar sahibi veliler ve nebiler, evleviyetle başı sıkılanlara yardımda bulunurlar. &#8220;Uyku, ölümün kardeşidir&#8221; (H.), buyrulduğu veçhile ölmek, bir uykuya dalmak gibidir.</p>
<p>Meselâ, dünyada yanyana yatan iki kimseden biri, rahat ve sevgilisi ile konuştuğu için zevk ve sevincinden bağ ve gülistan, öteki de hicran, zahmet, azap ve elem içinde olacak, aynı yatakta uyuduklarını farzet; insanlar, öldükten sonra da böyle olabilir, iki ölüden biri, mezarda Allahın rahmetine eriştiğinden rahat ve zevk içinde yatar, öteki de tersine türlü türlü azaplarla muazzep olur.</p>
<p>Bunun için ölüler hakkında &#8220;Toprağı hoş olsun&#8221; derler. Ölülerin cismi, mezarda dağılmağa başladığı zaman, rahat ve azabın, onların bedenlerinin parçaları üzerinde vâki olması imkânsız değildir. Günahkâr olmayanların bedenlerinin münkalip olduğu toprak, rahat ve hoşluk, ötekilerininki de zahmet ve azap içinde olur. &#8220;Toprağı hoş olsun!&#8221; diye dua etmek mânâsız değildir. Ve tamamiyle toprak oldukları zaman, iyilerin toprağı, rahat ve hoşluk, ötekilerinki tersine azap ve zahmet içinde kalır. Yalnız bunların durumlarını anlatacak dilleri yoktur. Toprağı hoş, kabri nur ve rahmet içinde olsun! diye büyükler boşuna söylememişlerdir; bunda söylenecek daha pek çok sırlar vardır. Fakat bunların bazısı dile gelir, bazısı gelmez.</p>
<p>Dilin söylenebilenleri söylemesine Allah izin vermez. Bunun gibi bazı kimseler riyazet ve mücahede ile erirler. Zayıflarlar, yağ ve et gibi zahirî varlıklardan fâni ve yok olurlar. Bununla beraber onlar, bu yokluk içinde zevk ve hoşluk içindedirler. Bazı kimseler de bunların aksine olarak mezarda fena bulurlar. Bu şunlara benzer: Tatlı bir taneyi havanda döversen o, yine tatlı olarak kalır. Tatlılığını kaybetmez. Eğer acı taneyi döğsen, ezsen onun da acılığı gitmez. Bir şeker parçasını döğüp un haline getirsen o, şekerlikten çıkmaz. Ebucehl karpuzunu ne kadar döğüp un haline getirsen o yine acıdır. Yaşadığınız gibi ölürsünüz. Öldüğünüz gibi haşr olursunuz (H.), Bunun mânası şudur:</p>
<p>Eğer bir taneyi yere ekersen o, yerin altında ilk önce çürür, yok olur, su haline gelir; sonra yine biter. Eğer o tane, tatlı bir tane ise, büyür ağaç olur ve tatlı bir meyve verir; fakat acı bir taneyi ekersen ondan öyle bir zakkum ağacı çıkar ki meyvesini ancak cehennemin yılanları yiyebilir. Tuhaf şey! Sen bir taneyi yere ektiğin vakit o tane, yok olduktan sonra tekrar var olduğu halde, insanın vücudunu o taneden daha aşağı mı tutuyorsun?O tanenin toprağın altında yok ve su olduktan sonra yine var olacağını zannediyormuydun? Fakat, sen bunu sayılamıyacak kadar çok gördün, tecrübe ettin, ondan sonra sana mâkul ve tabiî görünmeğe başladı. İşte böyle Allah, velilerine de yok olduktan sonra varlık gösterdi. Allah onları, bin kere yok ve var etti.Ölmeden evvel ölünüz (H.), buyrulduğu, veçhile, ölümden evvel onların varlık tanesi yok oldu. Senin, zaruri ölümden sonra var olacağın gibi, onlar da bugün bu ölümle, peşinen diri ve var oldular. Onların kıyameti, peşin oldu; fakat sen, burada ölmediğin için, senin kıyametin, veresiye kaldı. Senin yarın göreceğin ölüm, haşır ve neşir, berzah, sırat, cennet ve cehennem vesaire gibi şeyleri onlar bugün gördüler. Bu dünyanın ahvalinden sana nasıl bir şey gizli değilse, ahiret âleminden de onlara gizli kalmış hiçbir şey yoktur.</p>
<p>Mısra:Sofiler bir anda iki bayram yaparlar.Herkesin bir bayramı vardır, onların ise iki bayramı vardır. Çünkü onlar, iki diriliğe maliktirler; biri ten diriliği, diğeri can diriliğidir.Onların vücutları halk ile, kalbleri Allah iledir. Bunun altında da birçok sırlar vardır, fakat söylemeğe izin yoktur.Allah güzeldir, güzelliği sever (H.).Çalış ki hem ölümünde, hem de diriliğinde bir olasın. Belki diriliğin ölümdedir. Tane ölmeden ağaç, ekmek ve yemek hazmolmadan akıl ve can olamadı. Bir inciyi diğer un haline getirir, sürme yaparlarsa göz nuru olur, o nurdan boş olan inci, cevher ayan görmedir. O ekmek, kevveti natıka olur. Eğer buğday ekersen buğday, adam ekersen adam olur. Eğer sen ekmekten diri isen, toprağa girdiğin vakit ekilmiş buğday, belki akrep olursun. Ekmeği sana, adam olman için vermişlerdir.İyi şeylerden yiyiniz ve iyi işler yapınız. (Sûre: 23, Âyet: 53) Sen ise salih değil, doğru yolunu şaşırmış oldun; belki akrep hükmünü aldın.</p>
<p>Nitekim akrepten de zarardan başka bir şey hâsıl olamaz. Sen de onun gibi oldun. Çünkü, Allah böyle adamlar hakkında: Onlar hayvanlar gibidirler. Belki daha sersemdirler. (Sûre: 7, Âyet: 178) buyuruyor. Eğer sen akrep gibi toprağa ekilirsen haşır zamanında adam gibi biteceğini ümit etme! O kıyamet gününde, bazı yüzler beyaz, bazıları siyah olurlar. (Sûre:3, Âyet: 26) Fakat, insan olursan ay ve güneş gibi, mezardan ak pak ve nurlar içinde olduğun halde çıkarsın, cennetin en güzel yerinde peygamberler, sadıkla iki günlük gaddar ve aldatıcı dünya için iki dünyanın maskarası olan kimseye de ne yazık! Dostları da: O gün kendilerini sakınanlardan başka, dostlar birbirine düşman kesilirler. (Sûre: 43, Âyet: 67), buyrulduğu gibi ondan utanırlar. Onun düşmanı kesilirler.(50) Allaha ve Peygambere itaat eden, Allahın nimetini nail olan Peygamberler, gerçekler, şehitler ve iyilerle beraber olur. (Sûre:4, Ayet:71.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nazar ikidir. Biri mahsus, diğeri vicdanîdir. Mahsus, başımızda bulunan gözdür. Vicdanî de kendisiyle, kendimizdek hışım, barış, kahır, lütuf, cömertlik, hasislik, güven, korku, açlık, tokluk, zenginlik, fakirlik, sadakat, yalancılık, dostluk, düşmanlık, uyuşma, karşı koyma, şehvet ve iffet hallerini görebildiğimiz gözdür. Sen, bunların hepsini başındaki gözle göremezsin. Vicdanî nazarla görmek, öbüründen daha kuvvetli olur. Meselâ, bu görünen gözle, kırmızı veya sarı bir şeyi görürsün; ama gözlerini kapadığın vakit bunları göremezsin. Fakat vicdanî gözle içinizdeki şehvet, korku ve hışım hallerini görürsün. Başındaki gözlerini açsan veya kapasan, bunlar kaybolmaz. İşte bundan da anlaşılıyor ki vicdanî görüş, daha kuvvetlidir.</p>
<p>O halde ey ahmak! Bu görmek ve bilmekten, zayıf ve aşağı olanı muteber tutuyorsun da bundan daha kuvvetli, fıtrî göze neden kıymet vermiyorsun? Bu, senin her şeyi yerinde yapmaktan ve bilmekten malûl ve zayıf olduğundandır. İşte bizim bu söylediğimiz mânalar o kadar lâtiftir ki mahsus olan bu gözle bunların hepsinden lâtif ve niteliksiz olan Allahı nasıl görebilirsin? Cisimler, kesif, ruhlar ise lâtiftir. Böyle olduğu halde, ruhlar bile Allaha nazaran kesif sayılırlar. Fakat sen, canını bedeninde gördüğün gibi, Allahı da canında görmeğe çalış.</p>
<p>Çünkü beden candan, can da Allah&#8217;dan diridir. Görülüyor ki bütün mânalar bizden meydana geliyor; fakat asıl ve makbul olan mânayı, kendimizde artırmağa çalışmalıyız. Kullanılan her şeyin arttığı, terk olunursa azaldığı tecrübe ile sabittir. Meselâ insanın vücudunda kuvveti azalsa, onu kullanmakla, taş kaldırmak, güreş tutmak, yay çeymek gibi idmanlarla çoğaltabilirsin. Her gün bunları yapmakla kuvvetin eskisinden daha fazla olur, bırakırsan yine azalır. Memede de süt emmekle, sağılmakla artar. Yerde bulunan kuyuların suları, çekilmekle çoğalır, çekilmezse azalır. Hattâ kurur. Bu bakımdan Allah: Namazlarınızı kılınız; zekâtlarınızı veriniz. (Sûre: 2, Âyet:40) âyeti ile şöyle söylemek istiyor: Sizin varlık kuyularınızda bir su vardır ki o, îman ve bağlılıktır. Siz zikr, tâat, geceleri namaz kılmak, gündüz oruç tutmak, zekât vermek ve saire ile o suyu artırırsınız. Eğer terk ederseniz, bu su azalır; belki sonunda büsbütün kurur. Sen de bildin ve tecrübe ettin ki her iş, uğramakla, ona kendini vermekle ve onu düşünmekle ilerliyor, artıyor ve daima senin için, onunla doluyor. O halde hak, dünyada bütün işlerden hangi iş daha yüksek ve şereflidir, onu kendine seç, onunla meşgul ol, ömrünü harca. İçine düşünceye kadar o havuzun kenarında dolaş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yunus (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) balığın karnında, Mustafa&#8217; (selâm O&#8217;nun üzerine olsun)yı Arş ve Zühal yıldızlarının makamında gördü. Yunus&#8217;u balık yuttu; sonunda Allah dua ile O&#8217;nu kurtardı. Bazı muhakkikler denizden maksat, bu âlem balıktan maksat da Yunus&#8217;un cismi ve ruhudur, derler. Eğer ruh tesbih ederse, bir balık gibi olan bu cisimden kurtulur. Eğer tesbih etmezse ruh, o cisimde hazmolur ve yok olur. Binaenaleyh tesbih, iki iş görüyor demektir. Biri, sudan ayrıldıkta diri bulunduruyor; meselâ balığı sudan çıkarıp kuru toprağa korsan rutubet ve biraz su, onun suya kavuşuncaya kadar ölmesine mâni olur. İkincisi: teşbih zindandan kurtulmasına sebep oluyor. Bu zindan da balığın karnıdır. Allahın zikri, ilim ve hikmet, birer kap gibi olan nazarlar ve ibarelerle, denizden gelen suya benzer, Ruh da zikirden uzak düşmüş bir balık gibidir. Ruhu, Allah ile zikre ulaşıncaya kadar diri ve taze tutar. Bu balık eğer ilimde marifeti mahv, şükür, zikir ve fikirden uzak düşer ve yabancı kalırsa, yok olur ve onun îman cevheri kalmaz. Allah bizleri bundan saklasın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Güneşi parıl parıl ışık, ayı aydınlık olarak yaratan O&#8217;dur ( Sûre: 10, Âyet: 5) buyuruyor. Gök, bu gördüğümüz gökten başka bir gök, güneş bu gördüğümüz güneşten başka bir güneş, ay da bu gördüğümüzden başka bir aydır.</p>
<p>Beyit:Can vilâyetinde ne gökler vardır ki onlar bu cihanın göklerine hâkimdirler.</p>
<p>Bu suret âleminde görünen her şey, mâna âleminde bir örnektir. Bunun için Allah: &#8220;Bu dünyanın metaı azdır&#8221; (Sûre: 4, Âyet: 79). buyuruyor. Yani o cihan, baki ve sonsuzdur; ben o sonsuz ve baki olan âlemden az bir şey buraya gönderdim. Bununla, o âlemin ne olduğunu anlamanızı istedim. Meselâ, bir bağ ve gülistandan bir ağaç dalı veya bir demet çiçek getirirler ve bununla halk, o büyük bağ hakkında bir fikir edinir.</p>
<p>İşte bu âlemde bulunan her suret, o âlemden bir hikâyedir. O âlemden haber verir. Bu suret âleminin göklerinin güneşi, ayı olur da bu âlemin aslı ve ruhu olan o mâna âleminin güneşi ve ayı olmaz mı? Fakat halk, o âlemi göremediğinden ona bunlardan nasıl bahsedilebilir. Bahsedilse de anlıyamazlar; onlar da bu âleme kıyas ederler. Güneş kutuptur. Nur saçar; doğru olan velî de o kutuptan nur alır. Bunun şerhi uzundur, eğer söylense akıllar onu kavrıyamaz. Kılavuz ve vâkıf olanlara bu kadarı kâfidir. Onlar bundan istidlal ederler ve çalışırlar, böylece söylemediklerimizi bununla anlarlar.Kur&#8217;anın bir içi vardır, içinin de içi vardır. Bu böyle yedinci içe kadar devam eder (H.). Kur&#8217;anın suretinin yedi içi vardır; şimdiye kadar âlimler ve velilerin tefsirleri, dördüncü yüzünü geçememiştir. Daha fazlasından haber verememiştir. Bununla beraber velilerin, yedinci yüzüne vâsıl olamadıkları anlamını, çıkarmamalıdır. Onlar vâsıl oldular ve öteye bile geçtiler; fakat kelime ve cümleye ancak bu dördüncü yüzünün mânasını sığdırabildiler.</p>
<p>Meselâ, bir insan karadan yola çıksa, karayolunun menzillerini, şehirlerini, dağlarını, sahralarını, çimenliklerini, ormanlarını anlatabilir. Bunlar tasvire sığar; fakat bu adamın gitgide yolu denize dayansa, bu deniz üzerindeki yolculukta gayeye vâsıl olduktan sonra kat&#8217;ettiği menzilleri, yollan nasıl anlatabilir?Beyit:Kalem buraya geldi kırıldı.Ev yıkıldı, kapısı kırıldı.Bundan da anlaşılıyor ki Kur&#8217;an, herkesin istidadına göre bir yüz gösteriyor. Meselâ zengin bir adamın evinde çocukları, köleleri, hısım ve akrabası olur; bunların bazısı çocuk, bazısı genç, bazısı ihtiyardır. Aile sahibi, bunların hepsi ile hallerine göre görüşür, konuşur, ihtiyaçlarını temin eder. Allah da böyledir. Süleyman&#8217;ın da, karıncanın da yiyeceğini ve kuvvetini verir.</p>
<p>Allahın sözü olan Kur&#8217;an da buna benzer. Herkese, anlayışı ve aklı ölçüsünde yüzünü gösterir. Bayezid bir gün yolda giderken bir şerbetçi: &#8220;Yalnız bu bir tanesi kaldı.&#8221; diye bağırdı. Bunu işiten Bayezid bir nâra attı. Esvabını yırttı, kendinden geçmiş birhalde yere yuvarlandı. Ayılıp kendine geldiği vakit müritleri ona: &#8220;Hayrola! ne gördün, ne işittin ki bu hale geldin?&#8221; diye sordular. Bayezid: &#8220;Ey alçaklar! Bu adamın ne söylediğini işitmediniz mi? Bende ondan başka birşey kalmadı, diyordu&#8221; dedi. Halbuki şerbetçinin maksadı, şerbetten yalnız bir bardak kaldı, demekti. Biran evvel satılması için, böyle bağırıyordu. Fakat Bayezid, yüzünü daima Allaha çevirmiş olduğundan, onun &#8220;bir&#8221; demesinden, bir olan Allahı anladı ve düşüp bayıldı. Tamamiyle Allaha mal olmuş velîler mecazdan, hakikati anlarlar. Başkalarının yaptığı gibi, hakikatten mecaza nasıl giderler?&#8221; Aç bir adama: &#8220;İki iki daha kaç eder?&#8221; diye sormuşlar, o cevabında &#8220;dört yuvarlak ekmek eder.&#8221; demiş; eğer bu acın önüne dört yuvarlak ekmek koysalar o, &#8220;dört&#8221; nasıl der?&#8221;</p>
<p>cevabında &#8220;dört yuvarlak ekmek eder.&#8221; demiş; eğer bu acın önüne dört yuvarlak ekmek koysalar o, &#8220;dört&#8221; nasıl der?&#8221; İbrahim&#8217; (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) in babası Azer&#8217;dir. Sanatı put yapmaktı. İbrahim içinde bir cevher olduğundan, babasının dalâlette olduğunu anladı. Allahı aramağa koyuldu. Babasını terk etti. Rivayet ederler ki: İbrahim akşam üzeri şehirden çıkıp sahraya gitti, orada iken hava karardı, gökte bir yıldız peyda oldu, İbrahim: &#8220;İşte! benim Allahım budur!&#8221; dedi. Bu yıldız bir zaman sonra batınca: &#8220;Hayır! Bu Allahlığa layık değildir. Çünkü kayboluyor, Allah bakidir, bu ise fânidir&#8221; deyip düşüncesini değiştirdi. Biraz sonra ay doğdu, onu görünce de: &#8220;İşte benim Allahım bu olsa gerektir;&#8221; bu da batınca: &#8220;Bu da Allahlığa lâyık değildir&#8221; dedi. Sonunda böylelikle sabah oldu, güneş doğdu. İbrahim güneşi görünce: &#8220;Benim aradığımAllah her halde bu olacaktır; çünkü bu hepsinden büyüktür.&#8221; dedi. Akşam olup güneş de batınca: &#8220;Hayır, bu da Allahlığa lâyık değildir; ben yüzümü batışı olmayan, daima bakî kalan bir Allaha çevirmeli ve ona tapmalıyım.&#8221; dedi.&#8221;(55) (55) Ben varlığımı, gökleri ve yeri yaratana dosdoğruca çevirdim. (Sûre:6, Ayet: 79.</p>
<p>Her şeyin dış tarafını görenler, bu âyetteki İbrahim&#8217;in gördüğü bu yıldızlardan, bu duman gibi görünen göktek yıldızı, bu aydan ve güneşten de bu gökyüzündeki ayı ve güneşi zannederler. Büyük adamların sırlarından, bu sersemler, bunun dış manasını anlamışlardır. Fakat her şeyin iç yüzünü gören muhakkikler, bu iki cihanın padişahları, başka türlü anlamışlardır. Onlar derler ki: &#8220;İbrahim (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) bulûğ çağına eriştiği zamandan beri, bu kadar yıllar esnasında hiç göğü, yıldızları, ayı ve güneşi görmemiş mi idi? Yalnız ilk defa olarak bulûğ zamanında mı gördü. Bu yönden bu âyetteki göğü, yıldızları, ayı ve güneşi zâhirdekine hamletmek büyük bir ahmaktıktır. Onlar, bu âyetin mânasını anlamamışlardır. Akıllı bir adam, bir söz işittiği vakit, eğer ondan mâkul ve faydalı bir mâna çıkaramazsa, o sözü mâkul ve faydalı bir mâna ifade edecek bir tarzda te&#8217;vil etmelidir. Meselâ, bir kimse: &#8220;Ben ok atan bir arslan gördüm&#8221; dese bundan, ormandaki, bildiğimiz &#8220;yırtıcı arslan&#8221; mânasını anlamamalıdır. Çünkü onun ok atması imkânsızdır.</p>
<p>Bu arslandan maksat cesur, mert bir adamdır. Binaenaleyh akıllı bir adam, akıllı kimselerden ne işitirse, eğer onun zahirinden akla yakın bir mâna çıkarmazsa, mecaz tarafına sapıp ondan akla yakın bir mâna çıkarmağa çalışmalıdır. Bu âyetteki &#8220;akşamdan&#8221; dan maksat, İbrahim&#8217;in varlığıdır. Çünkü, &#8220;Allah mahlûkları karanlıkta yarattı, sonra bunların üzerine nurundan serpti (H.). sözü de bunu gösteriyor. İbrahim, kendi varlığı akşamının karanlığında, seyir ve sulukta bulundu. Sonra Allahın o kadim olan nurundan üzerine serpildi. İbrahim bununla kanaat etmedi; bu nur kendisine bir yıldız gibi göründü, seyir ve sülûkünde devam etti. Daha ilerledi bunun sonucu olarak varlığında bir parlaklık gördü. Bu, ona güneş gibi göründü. Kendi kendine: &#8220;Bu parlaklık, bütün seyrettiğim makamlarda gördüğümden daha çok, o halde&#8221; ben bu seyrimde daha çok ilerlemeliyim! &#8220;Asıl maksuda vâsıl olmalıyım&#8221; dedi.</p>
<p>Bu nurlar içine gark oldu sonra: Ben varlığımı, gökleri ve yeri yaratana doğru çevirdim (Sûre: 6, Âyet:79) dedi. Bununla İbrahim (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) böyle demek istiyor: &#8220;Ben ucu, bucağı olmıyan ölçüsüz denize yüz çevirdim&#8221; ve gayeye vâsıl olduğumu zannettim. Parmağımı koyup: &#8220;İşte burası sonudur&#8221; dedim; fakat baktım ki değil. O sonsuz denize, bir son ve sınır tasavvur ettiğimi anladım. Sonra baktım ki bu makamların, bu kerametlerin, bu nurların sonsuza kadar sonu yok. Bundan sonra da türlü türlü güneşler doğacak, günden güne artan makamlar, zuhur edecek. Tam bir feragat ile yoluma devam ettim. Nihayet kendimi tam aslın ve vaslın içinde buldum. Önceleri de bu durumda idim; fakat hamlıktan, başka türlü zannediyordum. Birtakım korku doğuran şüphe, yok oldu ve güven, rahat karalığı bulunan yakîn, onun yerine geçti. Yakîn Allahın dostudur. Şek ve şüphe, münkir ve yabancıdır. Yabancı olan bu şek, aradan çıktı.Yegâne olan yakîn, onun yerine geldi. Sonra, iyi bil ki Allahın dostları için hiçbir korku yoktur. Bunlar zerre kadar mahzun olmazlar (Sûre: 10, Âyet: 63) âyeti nazil oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dünya bir seraptır ve sana su gibi görünür. Hiç kimse dünyadan emeline nail olamaz, tersine ondan uzaklaşır. Bir serabı görüp de ona doğru koşup giden adam, suya ulaşabilir mi? Durduğu yerde kalırsa belki suya yaklaşır. Kanaat tükenmez bir hazinedir (H.). Bu adam suya erişemezse de hiç olmazsa, suya erişeceğim, diye yorulmaz vedaha çok susamaz.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Senin bu dünyada sevgiliden nasibin,</p>
<p>rüyada gördüğün hayalden nasibin kadardır.</p>
<p>Evet senin bu dünyanın güzellerinden, sevgililerinden ve dostlarından nasibin, uykuda gördüğün ve tatlı rüyalardan aldığından daha fazla değildir. Eğer rüyada bir şey yesen, hakikaten onu yememişsindir; bir şey giysen, giymemişsindir. Eğer merkepler yükü altınlar ,ele geçirsen, yine iflas etmişsin. Rüyada sevinç ve keder, padişahlık vebekçilik birdir. Bir ma! eline geçerse, sevinirsin ve bir kimseyle kavga edersen, uyandığın zaman başına gelen bu iki hali gözünün önüne getirir de: &#8220;Ben ne ahmak adammışım! Ne yaptım da bu aslı olmıyan şeylerle kendimi aldattım?&#8221; diye sen de başına gelen bu iki hale gülersin. Bu dünya ile meşgul olan bir kimse, yel &#8220;bâd&#8221; ve dünyadan elini çeken ise bade içer. Çünkü Allah kime yol gösterirse o kimse, yol bulur (Sûre: 7, Âyet: 177) buyrulmuştur.</p>
<p>Dünyayı rüyaya, uykuya benzetirler. Yalnız aradaki fark şudur: Uyku hissidir. Dünyada uyanıklık ve dünya işleri ise gaflet uykusudur. Bu gaflet uykusu, bizim o gece uykusundan daha ağırdır. Çünkü bu hissî uykudan insan bir sesle bir hareket ve korku vebir darbe ile uyanır. Fakat bu gaflet uykusundan yüzyıllardan beri peygamberler birbiri peşinden geliyorlar, bu kadar vâadler ve vaidler de bulunurlar; Velîlerin boğazları bağır­maktan ağrıyor ve daima: &#8220;Ey gafiller! siz bu ormanda, bu yırtıcı kurtlar arasında niçin hiç korkmadan uyuyorsunuz? uyanınız! bu kanlı ormandan, bu gaddar dünyadan kalkıp gidiniz. Dar-ül karar olan dünyaya koşunuz&#8221; diye bağırdıklan halde, hiç kimse bu ağır uykudan uyanmıyor.</p>
<p>Onlar, şeytan&#8217;ın: Ben onların hepsini azdıracağım (Sûre: 15, Ayet: 39) dediği gibi, ta ötedenberi Adem&#8217;e ve zürriyetine girmiş olan nakış ve şeytan denilen şekavet kuvvetleri onları parça parça edip, cehenneme yem yapıncaya kadar, uykularına devam ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Cehennem, şeytanın karnıdır, midesidir. Allahın rahmetine sığmıyan, elbette şeytanın midesinde hazmolup gider. Bunun tafsilâtı uzundur. Bu şuurla çözülür bir düğüm hallolunur bir nükte değildir. Çözülmez ve çözülmeyecektir. Meğer ki Allah lütuf ve kereminden bize yârdım etsin. Allahın hidâyet ettiği kimse hidâyete erişir. (Sûre: 7, Âyet: 177) O ancak bu suretle nimetine erenlerin (Sûre: I, Âyet: 6), sırrına mazhar olanlann sırasına erersin. Ve Allahın gazabına uğrayanlann zümresinden kurtulursun, onlardan ayrılırsın; çünkü bunlar, gazaba uğramayanların ve sapmayanların (Sûre: I I, Âyet: 7) sırrına mazhar olmuşlardır. &#8220;Her an başaşağı&#8221; işarettir. Lâfzı tuhaf ve acaiptir. Bu dünya, te&#8217;vilsiz cehennem ve onu terk de cennettir. Görünüşte tatlı, mânaca acıdır. Fakat bu acı, sana tatlı görünür. Meselâ, toprak yiyen hasta bir adama, mizacının bozukluğundan dolayı, toprağın tadı şekerden daha tatlı gelir. Safra hastalığına tutulan bir kimse için de Ebucehl karpuzu gibi acıdır. Mizaç iki kısımdır: Batınî mizaç, zahirî mizaç. Nebilerin bâtın mizacı salim ve doğrudur; onun için cenneti, dünyayı terketmekte ve bekayı fenada buldular.</p>
<p>Açlık Allahın yemeğidir; bu açlık, insanlar için acı bir şeydir. Halbuki Allahın yemeğidir; peygamberlerin ağzında ve damağında baldan, şekerden ve helvadan daha tatlıdır. Şakiler, âsiler ve gafillerin ağzında ise öldürücü bir zehirden daha acıdır.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Ben gerçek diriliği ölümde buldum;</p>
<p>benim serhoşluğum ölüm şarabındandır.</p>
<p>Cennet insanların hoşuna gitmiyen şeylerle, cehennem de şehvani şeylerle örtülüdür (H.). Sen, cehennemi dünyadan uzak görme; dünyada tam cehennemin içindesin, bundan haberin yok. Nitekim bir çocuk da okulun ilim, edep, tahsilini, meşakkatini ve acılığını kumar ve oyunun lezzetine tercih eder. Halbuki o&#8217; acılık, tatlılığın ta kendisi vetatlılık da tamamiyle acılıktır. Gaflet perdesi, gözlerin önünden kalkar ve sırlar perdesiz görünürlerse, o zaman ne oldukları, hakikî mahiyetleri meydana çıkar. Sırların meydana çıktığı gün, (Sûre: 86, Âyet: 9) bütün uykuda bulunan gözler gaflet uykusundan uyanırlar.</p>
<p>Bugün senin gözün keskindir; (Sûre: 50, Âyet: 21) buyrulduğu gibi nazarlar keskinleşir, o zamana kadar hep ters gördüklerini anlarlar. Artık onlar cehennemin hendeklerinde baş aşağı asılı kalırlar. Tutacak hiçbir şey bulamazlar ki ona el uzatıp yapışarak kendilerini kurtarsınlar. Nur, hayır, âmel, tâat, sabır, ibâdet ve zikir gibi kurtuluş çarelerinin hepsi ellerinden gitmiş olur. Bugün Allahın rahmetine erişenlerden başkaları için Allahın azabından başka bir kurtuluş yoktur (Sûre: 11, Âyet: 45) buyrulduğu gibi Allahdan başka kurtarıcı bir şey kalmaz. Sağdan ve soldan kazandığınız amellerin, tadını tadınız, (Sûre: 7, Âyet: 37) sesi erişir. O halde ey dünya âşıkı ve dünya işleriyle meşgul olan kimse! şunu bil ki her ne kadar sana bu dünya tatlı görünürse de cehennemin ta içindesin ve onu cennet zannediyorsun.</p>
<p>Seni Hakka çağıran, dünyadan soğutan, ondan ayıran ve ona yabancı kılan, cehennemin hepsinden kurtaran, dünyanın terkine meylettiren, senin karar edecek yerini, meskenini yokluk ve dünya terkinde kılıp, sonunda seni cennete götüren, sana ayrı bir dirilik bağışlayan, &#8220;ölmeden evvel ölmek&#8221; ve yok olmaktır. Yokluk, varlığın aslıdır. Çünkü varlık yokluktan var olmuştur; bu varlık evvelce yoktu, şimdi yine yok olacaktır. O halde yok, asıldır; ölümsüzdür; varlık, teferruattır. Eğer bugün dünyayı terk edersen, karar evi olan cennet, bugün sana müyesser olmuştur. Kim yokluğu tutar, onda karar kılarsa, onda asıldan bir damar var demektir ki o ,da yokluktur. Çünkü herşey aslına döner. Fakat bunun aksine olarak kim bu yokluktan kaçar vevarlıkta karar kılarsa fer&#8217;iyet onda fani dir. Fer ise fani, asıl bakidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Evet, onların tek sohbeti, yüz sene çalışmak ve mücahade etmekten daha faydalıdır.</p>
<p>Peygamberimiz Hazret-i Ali&#8217;ye şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>&#8220;İnsanlar Hâliklerine türlü türlü hayırlarla yaklaşmak istedikleri vakit sen, akılla yaklaşmağa çalış. Bu, dünyada insanların ve ahirette Allah&#8217;ın indinde daha çok makbuldür&#8221; . Başka bir defa da Peygamber: &#8220;Aklen ne kadar yükseldinse, Allah&#8217;a o nispette yaklaştın&#8221; buyurmuştur. Tâat ve içtihat, aklın bir meyvesidir. &#8220;Akıl&#8221; asıl, tâat onun gölgesidir. Şunu bil ki akıl azizdir; Allah aziz olan böyle bir cevheri her kuluna vermez. Evet o kimseleri ki onlar, dünya işlerinde bir havuz gibidirler ve bütün dünya işleri onlardan sâdır olur, onlar akılları olduğunu zannederler. Allah ile meşgul olmayan her akıl, akıl değildir, ona akıl denilemez. Böyle bir akıl,akla benzemekle beraber akıl sayılmaz. Serap ta uzaktan suya benzer; fakat yaklaşmak istediğin zaman, bir şey bulamazsın, susuz dönersin. Kalp para da bunun gibidir; hakikî paraya benzer fakat, bir puldan daha değersizdir.</p>
<p>Bunun gibi yalan da doğru gibi görünür; fakat yalancılık yüz karasıdır. Serçe yumurtası, yılan yumurtasına benzer. Siyah bir Hintli ile beyaz bir Türk&#8217;ün aslı ayrıdır; fakat, ondan siyah bir Hindli, bundan beyaz bir Türk meydana gelir. Buna benzer örnekler pek çoktur. Akıl, her şeyin sonunu düşünür, nefis ise bunun aksine hareket eder; aklın yardımcıları melekler, nefsinkiler ise şeytanlardır. Allah ile meşgul olan her akıllı insan işin sonunu görmüş, meleklerin yardımına mazhar olmuş demektir. İbâdet, meleklerin sıfatıdır. İbâdet eden, insan suretinde, bir melektir. Madem ki melektir, o halde onun cinsinden olan melekler de ona yardımda kusur etmezler. Akıllı bir insan, insan suretinde bir melek, kötü nefis ise insan suretinde bir şeytandır. Sen bunların ikisini gördüğün zaman, melekle şeytanı beraber görmüş sayılırsın. Melekler, mücerret akıllardır. Şu halde aklı selim ibâdetle meşguldür.</p>
<p>Bu hususta Senaî şu şiiri söylemiştir::</p>
<p>Bu yolda, insan suretinde yüzbinlerce şeytan vardır; bu bakımdan her insan yüzlüye insan demekten sakın.</p>
<p>Mevlânâ&#8217;da:</p>
<p>Dünyada insan yüzlü pek çok şeytan bulunduğundan,herkese el uzatmak, güvenmek doğru değildir,</p>
<p>buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir insan uyanıkken ne ile meşgul olursa, uykuda da aynı veya onunla ilgili şeylerle meşgul olur, demiştik. Meselâ, bir külhancı veya bir lağamcı, rüyalarında daima bu lağam veya külhana ait işlerle uğraşırlar. Hakikatte uykuda, bu işle meşguliyeti kesilir; fakat hayali, cismaniyetten sıyrılmış olduğu halde, yine o pis işlerle veya ona benzeyen şeylerle uğraşır. Haşir günü gelip uyandığı zaman da yine o işlerle meşgul olur. Ölüm de böyledir. Peygamber (Allah’ın selâm ve salatı O&#8217;nun üzerine olsun) bedene merkep demiştir. Senin nefsin, senin binek atındır, ona iyi muamele et . Uykudaki merkep, uyanıkken sahip olduğun merkebin, seni bir yüzyılda götüremiyeceği yerlere bir anda götürüyor; bir anda doğuda, bir anda batıda olabiliyorsun. Şu halde bu merkebin, değerce diğerinden çok üstün olması muhakkaktır .Mevt-i ıstırarî ile ölen bir kimsenin mevt-i ihtiyarî ile ölmediği için pişmanlık duyması da bu yüzdendir. İyi, kötü, kâfir ve müslüman olan her insan, genel kurallara uyarak öldükten sonra: &#8220;Keşke daha evvel ölseydim!&#8221; isteğini açıklamıştır.</p>
<p>Çünkü böyle bir ölümden sonra; yukarda bahsettiğimiz gibi bir merkebe sahip olunur. Veya insanın vücudunu, içinde bülbül, papağan, doğan, karga ve kumru gibi türlü türlü kuşlar bulunan bir kafes olarak kabul et! Her kuş bu kafesten kurtulmak için can atar ve kurtulduktan sonra da : &#8220;Daha önce niçin kurtulmadım?&#8221; diye üzülür. Yılandan daha kötü bir hayvan olamaz. Buna rağmen hapsedilmiş olduğu yerden kurtulduğu zaman son derece memnun olur. Memnuniyetinin sebebi, sahranın sepetten ve kafesten daha geniş olmasıdır. Her insan öldükten sonra, evinin ve çocuklarının durumlarını müşahede ettiği zaman, onların mahpeste olduklarını görür. Çünkü, ruh için kapı ve pencere, perde olamaz; onun kafesi ve bağı vücuttur. Meselâ hayalen Konya&#8217;yi görebiliyorsun fakat bizzat görmek için oraya gitmen lâzım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan girift bir yaratık, içice girmiş bir bütündür; en son iç, kökleri yerde bulunan, toprak ve suyla yaşıyan bir ağacın kökü gibidir. Bu kök gizlidir. Ağacın geri kalan kısımlarında meyve, yaprak, gölge ve öz gibi birtakım haller mevcuttur. Eğer bu ağacın âlemini düşüncenle dolaşırsan, ağacın bası ve sonunda kökü olduğunu ve ağacın bu kök vasıtasıyla ayakta durabildiğini görürsün. Bu kök de Allah sayesinde diri ve tamamen Allah&#8217;a bağlıdır. İşte bu ağacın kökü olan sonuna eriştiğin gibi, eğer kendi köküne ve sonuna da erişirsen Allah&#8217;a erişmiş olursun.</p>
<p>Çünkü, insanın da ağacınki gibi bir kökü ve bir özü vardır ve bunlar onun sonudur. Son varılacak hedef, Allah&#8217;ın huzurudur. (Sûre: 53, Âyet: 43.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/">Sultan Veled – Maarif Adlı Kitabından Alıntılar…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an, o dönemin koşullarına göre mi inmiştir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Mar 2013 14:52:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an o dönemin koşullarına göre mi inmiştir?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an tüm asırlara mı hitap ediyor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=573</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an evrensel ve ezeli bir kitaptır. Yani, hem tüm dünyaya hem de tüm zamanlara hitap eden bir kitaptır. Bu noktadan hükümleri tüm zamanları kapsamaktadır. Dolayısıyla getirdiği hükümler sadece belirli bir kavme veya zamana bağlı değil, tüm zamanlara ve milletlere hitap etmektedir. Diğer taraftan, Allah’ın iki şeriatı vardır. 1. Tekvini şeriat ki, kainattaki kanunlardır. 2. Teşrii [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir/">Kur’an, o dönemin koşullarına göre mi inmiştir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir-2/" rel="attachment wp-att-16380"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16380" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/03/Kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir-1.jpg" alt="" width="361" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/03/Kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir-1.jpg 568w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/03/Kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir-1-300x183.jpg 300w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Kur’an evrensel ve ezeli bir kitaptır. Yani, hem tüm dünyaya hem de tüm zamanlara hitap eden bir kitaptır. Bu noktadan hükümleri tüm zamanları kapsamaktadır. Dolayısıyla getirdiği hükümler sadece belirli bir kavme veya zamana bağlı değil, tüm zamanlara ve milletlere hitap etmektedir.</p>
<p><strong>Diğer taraftan, Allah’ın iki şeriatı vardır.</strong></p>
<p><strong>1.</strong> Tekvini şeriat ki, kainattaki kanunlardır.</p>
<p><strong>2</strong>. Teşrii şeriat ki, Kur’anın hükümleridir.</p>
<p>Birinci şeriata herkes yaratılışından gelen bir mecburiyetle uymak zorundadır. Uymazsa cezasını peşin çeker. Su içmeye mecbur olması gibi.</p>
<p>Fakat ikinci şeriata herkes uymak zorunda değildir. Buna uymak iradidir. Yani uymazsa yaşamı sona ermez.</p>
<p>İşte kainatta geçerli olan şeriat için, birisi “bu diğer asırlara hitap ediyordu, bizim asrımıza hitap etmiyor” derse, o zaman, Allah&#8217;ın yarattığından başka bir su, hava, güneş bulması gerekiyor.</p>
<p>Aynen öylede Kur’anın hükümleri, her asrı doyurmaktadır ve kıyamete kadar geçerlidir. Bundan gıdalanmam diyen birisinin, onun hükümleri gibi canlı ve taze hükümler ve kanunlar getirmesi gerekir. Bu da zaten mümkün değildir.</p>
<p>Peygamber efendimizin tebliğ edip açıkladığı Allah kelamı Kur’an; varlığını ve rehberliğini dünya durdukça sürdürecek olan, çağları kucaklayan ve aşan, daima tazeliğini ve güncelliğini koruyan, insanları geriye değil daima ileriye götüren, bilimsel ve teknik gelişmelerle çatışmayan, bir kitaptır. Bu kitabın insanlığa sunduğu öğüt ve ilkeler, hüküm ve tavsiyeler, helal ve haramlar, emir ve yasaklar, misal ve kıssalar ve bildirdiği gerçekler zamanın geçmesiyle değişmez, eskimez ve değerini yitirmez.</p>
<p>Yüce Rabb’imiz bu hususu Kur’an-ı Kerîm’de şöyle bildirmektedir: “Rabb’inin sözü (Kur’an), hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.” (En’am Suresi, 6/115)</p>
<p>Geçmişi ve geleceği kuşatan Allah’ın kelamı olan Kur’an’ın değişmezliğine, evrenselliğine, çağları kucaklayan insanları her zaman en doğruya götüren bir kitap olduğuna inancımız tamdır. Kur’an âyetleri değişmez. Ancak insanlar ilim, kültür ve teknik bakımından geliştikçe Kur’an’ın anlaşılması ve hayata geçirilmesi de gelişip değişebilir. Kur’an’ın hedeflediği amaçlar değişmez ancak araçlar değişebilir. Mesela Kur’an’da “temizlik” emredilmiştir. Bu bir ilkedir. Bu ilke değişmez. Ama temizlik vasıtaları her zaman gelişip değişebilir. İnsanın avret yerlerini örtmesi farzdır.</p>
<p>Bu farz değişmez fakat avret yerlerini örtecek giysilerin kumaşı, şekli ve biçimi değişebilir. Kur’an’da “Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın” (Enfal, 8/60) buyurulmuştur. Ayette geçen “at” bir vasıtadır. Bu vasıta değişebilir. Çağımızda atın yerini motorlu vasıtalar, tanklar, uçaklar ve füzeler almıştır, dolayısıyla bu vasıtalar her zaman gelişip değişebilir.</p>
<p>Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Vurgulamak istediğimiz gerçek, âyet ve hadislerin değişmezliğidir. Ancak amaçlara götüren vasıtalar ile âyet ve hadislerde açıkça zikredilmeyen, yorum ve içtihada dayanan hükümler değişebilir.</p>
<p>İslam’ın bütün emir ve yasakları insanların mutluluğu içindir. Dünya ve âhirette mutlu olmak için İslam’ı iyi öğrenmeli, iyi anlamalı, emir ve yasaklarına tam uymalıyız. Peygamber efendimiz şöyle buyurur: &#8220;Ey İnsanlar! size sımsıkı sarılıp ahkamını uyguladığınızda asla sapıtmayacağınız iki şey bıraktım. Bu iki şey; Allah’ın Kitabı ve Peygamberinizin Sünnetidir.” (el-Münzirî, et-Tergîp ve’t-Terhib, I, 80.Beyrut, 1968)</p>
<p>Böyle sonsuz bir ilim ve hikmet sahibi tarafından kıyamete kadar devam etmek üzere gönderilen Kur’an için “şimdi indirilseydi farklı olurdu” demek hiç de isabetli değildir.</p>
<p>https://sorularlaislamiyet.com/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir/">Kur’an, o dönemin koşullarına göre mi inmiştir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-o-donemin-kosullarina-gore-mi-inmistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
