<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selefilik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/selefilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 11 Apr 2020 13:28:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Selefilik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Selefî(ci)lik ve Modernizm Üzerine Bazı Gözlemler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seleficilik-ve-modernizm-uzerine-bazi-gozlemler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seleficilik-ve-modernizm-uzerine-bazi-gozlemler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2020 13:28:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Selefî(ci)lik ve Modernizm Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24259</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Tahsin Görgün Prof. Dr, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi. “The British connection with the Gulf originated in the early seventeenth century. Över the next three hundred years, British interests multiplied and intensified to the point that British sup- remacy in the Gulf was clearly recognizable by the early deca- des of the present century. By [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seleficilik-ve-modernizm-uzerine-bazi-gozlemler/">Selefî(ci)lik ve Modernizm Üzerine Bazı Gözlemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-20615 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1.jpg" alt="" width="600" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tahsin Görgün</p>
<p>Prof. Dr, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi.</p>
<p><em>“The British connection with the Gulf originated in the early seventeenth century. Över the next three hundred years, British interests multiplied and intensified to the point that British sup- remacy in the Gulf was clearly recognizable by the early deca- des of the present century. By the end ofWorld War I, the Gulf had for ali intents and purposes become a British ‘lake.’Ali the extemal challenges to British supremacy there had been beaten back, and, at the same time, Britain became more closely invol- ved in local politics in order to protect what were increasingly seen as important interests in the Gulf”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[3]</strong></sup></a></em></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Yirminci yüzyılda, daha önce girilen ve adına modernleşme de denilen, sö­mürgeleşme döneminde Müslümanların hayatlarında etkin olan terimlerin önemli bir kısmı, hakiki manalarını muhafaza etmelerini sağlayan toplum­sal şartların değişmesi/kısmen veya tamamen yok edilmesi sebebi ile, hakiki manaları dışında kullanılmaya başlanmıştır. Bu terimlerin başında “selefîlik” gelmektedir. Bu yazıda kısaca selefiliğin aslî ve hakiki manasını işaret ettikten sonra (I), bu terimin sömürgeleşme sürecinde kullanılmasının bu aslî mana ile doğrudan alâkası olmayan, sömürge yapısı içerisinde tam aksi bir manada, klasik kullanımda gözetilen maksadın tam aksi neticelerini ortaya çıkaran bir şekilde kullanıldığı üzerinde duracağım. Bu sebeple de sömürge yapısı içe­risinde aslî selefi tavrın suistimaline tekabül eden bu tavrı klasik selefilikten ayırmak için buna “seleficilik” diyeceğim (II). Seleficilik ile modernizmin, gerekçeleri farklı olsa da, kendilerine “düşman” olarak kabul ederek ortadan kaldırmaya çalıştıklarında temel müşterekler olduğunu tespit ettikten sonra, seleficilik ile modernizmi buluşturan esasın ne olduğu hususunda kısa bir de­ğerlendirme yaparak yazıyı tamamlayacağım (III).</p>
<p><strong>1.Selefîlik</strong></p>
<p>Selefîlik, özellikle kelâm ilminin tarihinde, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatları hakkında yorum yapmadan, onları Cenâb-ı Hakk’ın kasdettiği gibi kabul edil­mesini tercih eden ve bu tavrın da, bu konuda düşüncenin belirli bir sistem kazanmadığı dönemde, ilk dönemlerde, özellikle de sahâbe ve tâbi’în zama­nında, ümmetin yaygın tavrı olduğunu ve tavrın da her zaman tercih edilerek muhafaza edilmesi gerektiğini iddia eden bir mevkıfı ifade etmektedir. Selefî­lik yanında iki ayrı mevkıf daha vardır ki, bunlar kısaca “mütekaddimûn” ve “müteahhirûn” dönemi/mevkıfi olarak isimlendirilir. Buna göre kelâm ilmi­nin tarihinde üç ayrı tavır birbirinden tefrik edilmektedir ki, bu tavırlar bir taraftan zaman olarak biri birini takip etmekte, dolayısı ile bu ilmin tarihinin temel unsurlarını teşkil etmekte; diğer taraftan da birbiri ile irtibatı içinde kelâm ilminin gelişme sürecindeki üç aşamaya tekâbül etmektedir. Bunun teferruatını ele almayı başka bir vesileye bırakmakla birlikte bu üç aşamanın sistematik ve kendi kendisini mevzu haline getiren bilgi manası ile ilmi ön- celeyen ve buna zemin teşkil eden dönem ile, kendi kendisini mevzu etmeye başlayan ve bu çerçevede kendisini diğer ilimlerden hem mevzu, hem mesâil hem de vesâit olarak tefrik eden, bu haliyle de bir disiplin olarak inşa (tedvin ve tasnif) edildiği dönemi ve bundan sonra da, kendisi ile diğer disiplinleri tevhid eden daha üst bir söylem çerçevesinde hem kendi mevzuunu, hem mesâilini hem de vesâitini bu çerçevede yeniden tanzim etme aşamalarını birbirlerinden tefrik edebiliriz. Bunlardan birinci aşama/dönem “selef’ döne­mi, ikinci aşama/dönem “mütekaddimûn” dönemi, üçüncü aşama/dönem ise müteahhirûn dönemi olarak isimlendirilmektedir. Her bir dönemin ele alınarak hususiyetlerinin ortaya konulması bu yazının amacını aşacağı için, başka bir vesile ile üzerinde durmak uygun olacaktır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Selefin ilmi ve akidesi tarih boyunca Müslümanlar tarafından bilinmesi ve dikkate alınması mutlaka gerekli, ancak meselelerin daha sonra daha çe­şitlenmesi ile ilim alanında, başta dilbilimi olmak üzere muhtelif alanlarda ortaya çıkan yeni temyiz ve tefriklerin geliştirilmiş olması sebebi ile, yeterli olmayan bir tavır olarak kabul görmüştür. Toplum hayatında olduğu kadar bu hayatı sistematik olarak mevzu edinerek makul bir şekilde sürdürülmesini sağlayan ilimler, selefin dilini ifade eden, şer’î dilin üstünde, onu daha genel ve epeyce de farklı terimlerle yeniden ifade eden bir terminoloji, ıstılahlar sis­temi veya kısaca “örf’ ortaya çıkarmış idi. Bu örf hem kelam alanında hem de özellikle fıkıh alanında yaygın olarak kullanıldığı gibi, bu durum, toplumsal hayatta ve ilim ve fikir seviyelerinde ortaya çıkan farklılaşmaları dile getiren muhtelif disiplinler/ilimler olarak tedvin edilmiş ve bu süreç kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Bu süreç neticesinde Müslümanların hangi ilimleri geliştirdiklerini görebilmek için Taşköprizâde’nin <em>Miftâhu’s-saâde&#8217;</em>si ile Kâtip Çelebi’nin <em>Keşfü’z-zunûn*</em>un yanında Tehânevî’nin <em>Keşşâf-ı Istılâhât-ı Fünûn&#8217;u- </em>na bakmak yeterince bir fikir verir. Bu hususta biraz daha teferruatlı malumat edinmek isteyene, 19. yüzyılın başlarında Murtazâ ez-Zebîdî tarafından telif edilmiş olan <em>İthâfü’s-sâdetil-müttekîrı</em> isimli <em>İhya</em> şerhi tavsiye edilebilir. Bu so­nuncu eserin sadece ilim bahsi, kendi başına Müslümanların tarih boyunca ilim ile ilgili geliştirdikleri ıstılah ve tanımları birbiri ile irtibatı içerisinde or­taya koyması açısından, yeterince fikir verebilir.</p>
<p>Ve 18-19. yüzyıl geçişinde Şah Veliyullah ed-Dihlevî (ö. 1762 veya 1766) ve Şevkânî (ö. 1834) gibi âlimlerin elinde ve dilinde gündeme gelen ve kısaca tecdîd ve ıslâh geleneği içinde anlaşılması gereken tavrın burada az da olsa üzerinde durulması gerekmektedir. 18. yüzyılda, sebep ve gerekçeleri ne olursa olsun, bazı şeylerin gereği gibi olmadığını düşünen bazı âlimler ortaya çıkmıştı. Bu şekilde düşünme ve yolunda gitmeyen şeyleri tespit ederek bunu ıslâh etmeye yönelme, İslam tarihinin yapısal bir unsurudur. Bunun anlamı kısaca, İslam tarihinin her döneminde gidişattan memnun olmayan ve yolunda gitmeyen şeyleri, özellikle daha önceden mevcut olmadığı halde sonradan insanların hayatlarına girerek, dini cihetten en azından şüpheli bir durum ortaya çıkaran yenilikleri -bunlara bid’at denildiğini burada söylemeye gerek yok sanırım- bu şüpheli cihetlerini ortaya çıkararak mesele haline getirmek ve bunların halli yönünde çalışmanın bu tarihin ayrılmaz bir parçası olmasıdır. İslah ve hatta tecdîd yönündeki gayretleri ait oldukları tarihin ve mana ikliminin bir parçası olarak muhafaza eden cihet, bu faaliyetlerin sadece Müslümanlar ta­rafından, başka Müslümanlarla ve başka Müslümanlara karşı yürütülmesi ve bunun neticesinde de, hem kazananların hem de kaybedenlerin, Müslüman­lar olması teşkil etmekte idi. İslam tarihi boyunca, buna Moğol istilasının et­kin olduğu dönem de dahildir, ıslah ve tecdîd adına yapılan teşebbüsler hem Müslümanlar arasında olmuş; bu gayretlerle herhangi gayrimüslim bir kişi, grup, dinî veya siyasî bir güç, doğrudan irtibatlı olmamıştır. 18. yüzyıl bu yön­den birden fazla yüze, birden fazla veçheye sahiptir. Bu sebeple de daha önce­ki asırlardan önemli bir noktada ayrılmaktadır: Bu asırda ıslâh ve tecdîd adına yapılan faaliyetlerle doğrudan veya dolaylı olarak gayrimüslimler, öncelikle İngilizler, irtibatlıdır. Vehhâbi hareketi ile ilgili çok sayıda eserin 19. yüzyıl başlarında Batı dillerinde neşredilmeye başlaması, sadece Batılılann İlmî te­cessüsü ile açıklanamayacak kadar dikkat çekicidir. Bu çerçevede yazının ba­şına aldığım uzun iktibası yeniden okumakta fayda mülahaza ediyorum:</p>
<p>“The British connection with the Gulf originated in the early seventeenth century. Över the next three hundred years, British interests multiplied and intensified to the point that British supremacy in the Gulf was clear- ly recognizable by the early decades of the present century. By the end of World War I, the Gulf had for ali intents and purposes become a British ‘lake.’ Ali the extemal challenges to British supremacy there had been be- aten back, and, at the same time, Britain became more closely involved in local politics in order to protect what were increasingly seen as important interests in the Gulf.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bu iktibası biraz daha yakından ele alacak olursak şunu söyleyebiliriz: Selefî- ciliğin etkin olduğu yöreler İngiliz sömürgesi olmuş bölgelerdir. İngilizler bu­ralarda her cihetten kendi çıkarlarını korumak için gerekli tedbirleri almışlar, oluşturdukları sömürge yapısı sayesinde bunu sistematik bir şekilde asırlar boyu geliştirerek yerleştirmişlerdir.</p>
<p>İlk bakışta selefîcilerin dindeki bid’atlere karşı mücadele etmesi ile İngiliz- lerin ne gibi bir çıkan olabileceği sorusu zihne takılmaktadır. Hakikaten de İngilizlerin, insanların mesela kabirleri ziyaret etmeleri ile etmemelerinden ne çıkan olabilir ki? Veya Allah’ın sıfatları konusunda bir görüş sahibi olmak ile bu konuda görüş beyan etmemeyi tercih etmek Ingilizleri niçin ilgilendiri­yor olsun ki? Bu hususlar -ilk bakışta- tamamen Müslümanlan ilgilendiriyor gibi durmaktadır. Ancak bütün bu fikirlerin, Wilfrid Scawen Blunt, Curzon, Lord Cromer veya Vambery gibi yazarların veya İngiliz arşivindeki belgeler ışığında, ne işe yaradığına bakılınca, o zaman her şeyin rengi ve manası değiş­mektedir. Kısaca şunu söyleyebiliriz: İngilizler başından itibaren Vehhabiliği ve Hindistan’daki Ehl-i Kur’ân hareketini, hilafetin ve Osmanlı Devleti’nin taşıyıcı esası olarak kabul ettikleri Hanefî mezhebine karşı, bölücü bir tavır olarak kavramış ve bu çerçevede de, selefîcilik dediğimiz tavırları, onlar bunu dîni bir ıslah hareketi olarak yaptıklarını düşünseler de düşünmeseler de, kendi çıkarları önündeki aslî engel olarak gördükleri Osmanlı Devleti’ni yok etmek için kullanmışlardır. Selefîcilik, Blunt’un ve adı geçen ve burada zik­redilmesi çok uzayacak olan çok sayıda İngiliz görevlisinin dilinde, Osmanlı Devleti’nin zevalini getirecek olan Arap teolojisinin adıdır. Onlar için gayet tabii Arapların neye inandığının hiçbir ehemmiyeti yoktur; sadece Osmanlı Devleti’nden Arapları, başta Mısır olmak üzere, koparmak ve bunu da dini bir ideolojiye bağlı olarak gerçekleştirmek önemlidir.</p>
<p>Kısaca şunu söyleyebiliriz: Selefîlik söylemi, 19 ve 20. yüzyılda, büyük ölçüde Batılı ve özellikle İngiliz siyasi hakimiyeti çerçevesinde sürmüştür. Toplumsal şartlar artık asli ve tabii îslami çerçevenin dışında kaldığı ve sömürge yapısı, yapısal olarak bütün bir söylem kadar bunda kullanılan ıstılahları da kendi çıkarları çerçevesinde anlamlandırdığı için, bu söylemin selefîlik ile isminden ve amacı dışında kullandığı bazı “sembolik” unsurlardan başka müşterek bir tarafı bulunmamaktadır. Sömürge yapısı içinde gerçekleşen selefîci söylem asıl selefi tavrı, sömürge yapısı ve sömürgeci güç lehine ve İslam tarihi ve me­deniyeti aleyhine kullanmaktadır; bu kullanmanın adına suistimal denilmek­tedir. Günümüzdeki selefîci söylem, sadece selefin bir suistimalinden ibarettir. Mezhep düşmanlığı olarak başlayan söylemin arka planım Hanefî mezhebinin Osmanlı Devleti’ni taşıyan ve yaşayan bir medeniyetin etkin örfünü teşkil et­mesi sebebi ile İngilizler tarafından düşman ilan edilmesi ve bunun, en azın­dan 18. yüzyılda, mesela Şevkânî ve onun gibi Ehl-i Hadis’in (hadis uleması anlamında kullanıyorum) yönelişine denk düşmesi, Şevkâni’nin fikirlerini kendinde önemsiz kılmasa da, büyük çerçeve içinde bakıldığında, İngiliz çı­karlarını muhafaza etmek için kullanılmaya açık hale geldiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Bu noktada Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Elmalılı Hamdi Efendi’ye (Hamdi Yazır) Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirini yaptırırken akidede Ehl-i Sünnet’i, amelde de Hanefî mezhebini esas almasını şart koşması, oldukça manidar gö­zükmektedir.</p>
<p><strong>III.</strong></p>
<p>19.yüzyılda şekillenmeye başlayarak 20. yüzyılda epeyce etkin olan seleficilliğin elde ettiği neticeler ile modernizm ve sekülerizmin ulaştığı neticeler arasındaki benzerlik ilk bakışta oldukça şaşırtıcıdır. Hem selefîcilik hem de modernizm/sekülerizm, dinî ilimlerin ve tasavvufun düşmanıdır. Hem sekü- lerizm/modernizm hem de selefîcilik, İslam medeniyetini farklı gerekçelerle de olsa yok sayma eğilimindedir. Hem selefîcilik hem de modernizm Ehl-i Sünnet’i, bu arada, Fahreddin er-Râzî sonrası İslam düşüncesini ilgi dışında bırakır; bu çerçevede Selçuklulardan itibaren ve özellikle Osmanlı dönemi, yine muhtelif gerekçelerle, yok sayılır.</p>
<p>Selefî(ci)ler ile modernistler arasındaki müşterekleri daha da arttırabiliriz; şa­şırtıcı olan ise, birbirinin tamamen zıddı olması gereken ve birisi “modern”i, yani şimdiyi ve geleceği savunma iddiasında olan bir ideoloji ile adı üstün­de “selef’i, yani önceden gelmiş ve geçmiş, dolayısı ile en azından kronolojik olarak 1300 yıl geride kalmış olanlara ittiba ettiğini söyleyen bir tavrın, nasıl olup da aynı hedeflere yönelip benzer neticeleri elde ettikleridir. Bu sorunun cevabı gayet açıktır: Sömürge sürecinin ortaya çıkardığı yapı, bunu mümkün kılmıştır. Bu yapı her şeyi siyasallaştırmış, yani kendi çıkarları için şu veya bu şekilde kullanılabilir bir hale getirmiştir.</p>
<p>Selefîcilik ile modernizmin, ikisinin de, müşterek olarak karşı çıktıkları dini ilimler ile tasavvuftur. Dinî ilimler derken de hemen hatıra gelen mezhep­ler, tasavvuf denildiğinde de tarikatlerdir. Modernizmin ve selefîciliğin kar­şı çıktığı mezhepler, yani fakihler ve kelam âlimleri, kendi asliyetleri içinde sömürgecilere karşı çıkıp, sömürge düzeni ile hiçbir şartta barışamayacak bir varoluş şeklini öngördüğü gibi sömürgecilere karşı fiili mücadeleyi (Şeyh Şâmil’i, Şeyh Senûsî’yi, Abdülkâdir Cezâirî’yi ve nihayet Ömer Muhtar’ı he­men hatırlamakta fayda vardır), gerekirse savaşarak, yürütenler de tarikatler olmuştur. Bunu dikkate aldığımız zaman modernizmin sömürge süreci ve düzeni ile irtibatını kurmakta zorlanmayanların, selefîciliğin hangi cihetten bu süreçte etkin olabildiğini de anlaması kolaylaşacaktır. Selefîcilerin niyet olarak sömürgecilere hizmet etmek gibi bir yönelişleri olduğunu iddia etmek kolay değildir. Ancak yaptıkları işin, sömürge sürecinin yerleşmesine engel olan yerleşik ve köklü hayat damarlarını zayıflatmakta etkin olduğu fark edil­diğinde, dini ilimlere ve tasavvufa karşı söylemin ve etkinliğin aynı zamanda selefîcilik desteklenerek, yürütüldüğünü de fark etmek çok zor olmayacaktır. Önemli olan bugün sömürge yapılarının teşhis edilerek bir bütün olarak kendi geçmişimize, dinimize ve onun yaşanmasının ilim haline gelmiş şekli olan mezheplere sahip çıkarak, sadece bu yolla kendi normalitemize tekrar kavuşabileceğimizi görebilmektir. Müslümanlar izzet şartlarında kendi var­lıklarını taşıyan sistematik yolun, mezhepler olduğunu ve mezhepleri terk etmenin, bir veya birkaç adım sonra, etkin sistemlere uyumu birlikte getire­ceğinin farkına varmak zorundadırlar. Önemli olan siyaset de dahil olmak üzere her şeyi tekrar yerli yerine koymak ve bütün insanlığın sorunlarını ilim yoluyla halletmenin önündeki engelleri kaldırmaktır. Selefîciliğin ve ikiz kar­deşi modernizmin mesele çözmekten ziyade mesele ürettiklerini, bu sebeple de kendilerinin bir mesele haline geldiğini söyleyebiliriz. Bütün alametlerin 21. yüzyılın, Müslümanların kendi ilim ve düşüncelerini keşfederek, yeniden izzetle muktedir olacaklarını gösterdiğini; selefîcilik ve modernizmin, Müslü­manların sömürge döneminden kalma hatıraları arasına gireceklerini söyle­mek, bir kehanet olarak kabul edilmemelidir.</p>
<p>Modernleşme,Protestanlaşma ve Selefileşme (Editörler:Murteza Bedir,Necmettin Kızılkaya,Merve Özaykal),syf:73-79</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[1]</a> John E. Peterson, <em>Defending Arabia</em> (London: Croom Helm; New York: St. Martin&#8217;s Press, 1986), 2. (İran Körfezi ile İngilizlerin irtibatı on yedinci yüzyılın bidayetinde başlar. Sonraki üç yüzyıl boyunca İngilizlerin ilgisi ve çıkarları katlanarak artmış ve Körfez&#8217;de İngiliz üstünlüğü bu asrın (20. yy.) ilk çeyreğinde bariz bir hale gelmişti. Birinci Dünya harbi neticesinde Körfez her cihetten bir İngiliz &#8220;gölü&#8221; haline gelmişti. İngiliz hakimiyetine karşı ortaya çıkan bütün harici meydan okumalar hemen karşılığını almış, aynı zamanda, Britanya, Körfez&#8217;de önemli olarak görülen çıkarlarını muhafaza etmek için lokal siyasete de daha fazla karışmıştır.)</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[2]</a> Peterson, <em>Defending Arabia, 2,</em> (Körfez ile Ingîlizlerin irtibatı onyedinci yüzyılın bidayetinde başlar. Sonraki üç yüzyıl boyunca Ingîlizlerin ilgisi ve çıkarları katlanarak artmış, ve Körfez de İngiliz üstünlüğü bu asrın (20. yy.) ilk çeyreğinde bariz bir hale gelmişti. Birinci Dünya harbi neticesinde Körfez her cihetten bir Ingiliz “gölü&#8221; haline gelmişti. İngiliz hakimiyetine karşı ortaya çıkan bütün harici meydan okumalar karşılığını almış, aynı zamanda, Britanya, Kör- fez&#8217;de önemli olarak görülen çıkarlarını muhafaza etmek için lokal siyasete de daha fazla karışmıştır.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seleficilik-ve-modernizm-uzerine-bazi-gozlemler/">Selefî(ci)lik ve Modernizm Üzerine Bazı Gözlemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seleficilik-ve-modernizm-uzerine-bazi-gozlemler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Jul 2016 21:40:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Medyatik Hocalar]]></category>
		<category><![CDATA[Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni din adamı ve anlatımı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12020</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. İsmail Kara / Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Memleketimizin hem siyaseten hem kültürel olarak bölünmüş olması meselelerimizi soğukkanlılıkla ve sorumluluk-ahlâk dairesini terketmeden tartışmaktan bizi sürekli alıkoyuyor, iyiye doğru hareket etmekten, problemlerimizi çözmekten giderek daha fazla uzaklaşıyoruz. Maalesef giderek daha fazla uçlara itilmeyi tabii ve normal kabul ediyoruz veya konformizme, uyaroğlu olmaya kayarak yahut ümitsizlik, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/">Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/indir-1-83/" rel="attachment wp-att-12021"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12021" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/indir-1.jpg" alt="Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı" width="481" height="279" /></a></p>
<p>Prof. Dr. İsmail Kara / Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p>Memleketimizin hem siyaseten hem kültürel olarak bölünmüş olması meselelerimizi soğukkanlılıkla ve sorumluluk-ahlâk dairesini terketmeden tartışmaktan bizi sürekli alıkoyuyor, iyiye doğru hareket etmekten, problemlerimizi çözmekten giderek daha fazla uzaklaşıyoruz. Maalesef giderek daha fazla uçlara itilmeyi tabii ve normal kabul ediyoruz veya konformizme, uyaroğlu olmaya kayarak yahut ümitsizlik, karamsarlık girdaplarına düşerek gayrıahlâki bir alana doğru yol alıyoruz. Bölünmüşlük ve yarılma artıyor, büyüyor. Elbette bunu tahrik eden kişiler, gruplar, kurumlar, iç ve dış mihraklar, menfaati yarılmayı artırmakta olanlar da vardır, muhtemelen hep olacaktır ama bu bizim sorumluluğumuzu azaltan bir şey değil.</p>
<p>Uzun müddettir siyasi ve toplumsal yarılmayı, bölünmüşlüğü artıran unsurlardan biri de geniş mânada dinî alan olmuş. Daha doğrusu dinle ilgili meseleler yarılmayı artıracak şekle büründürülmüş, öyle sunulmuş. Halbuki bugün bu topraklarda bir millet yaşıyorsa, -son yıllarda oluşmuş/oluşturulmuş bütün hassasiyetlere rağmen buna Türk milleti demekte bence hiçbir mahzur yok- bu İslâm sayesinde, Müslümanlıkla birlikte vücut bulmuştur. Anadolu’da bizim Müslümanlık dışında bir tarihimiz yok. Dolayısıyla kurucu ve yaşatıcı unsur olarak İslâm ve Müslümanlık burada ırktan, dilden, yerel özelliklerden hep önde olagelmiş. Hamurumuz onunla karılmış. Vatan zaten dârü’l-İslâm yani İslâm yurdu demek&#8230; İslâm’la, dinle olan bütün geriletici problemlerine rağmen Cumhuriyet ideolojisi de bu durumun bir şekilde farkındadır. Onun için başta Lozan mübadilleri olmak üzere bütün Cumhuriyet tarihi yakın Osmanlı geçmişini takip ederek “Müslüman-Türklerin” Anadolu’ya göç etmesine sıcak bakmış, bazen teşvik etmiş ama hiçbir zaman mani olmamıştır. Paradoksal gibi gözükse de Anadolu’nun nüfus olarak tarihinde hiç olmadığı kadar Müslümanlaşması bu sayede olmuş, homojenleşme Müslümanlaşma üzerinden sağlanmıştır. Bu vâkıa hâlâ devam ediyor. Gelenleri “Türk” kılan Müslümanlıklarıdır, ırken, dil itibariyle Türk olup olmadıkları hiç değil. Onun için Cumhuriyet Türkiyesi’nin ne kadar Batı tipi “ulus devlet” olduğu meselesi hiç değilse bu bakımdan tartışmaya açıktır.</p>
<p><strong>Peki hocalara ne demeli?</strong></p>
<p>Demem o ki Türkiye’de ‘birleştirici’, kurucu en önemli unsur olan dinin, İslâmiyetin,tam aksi istikamette bir tartışma, yarılma, bölünme aracı ve alanı haline dönüştürülmesi, hem de hocaların kısmi katkılarıyla buraya doğru itilmesi,-dinle irtibatı hangi düzeyde olursa olsun- herkesin önemseyerek anlamaya çalışması ve çözümler havuzuna katkıda bulunması gereken bir mevzudur. Bugünün dünyasında dinî alanı tartışmaların tamamen dışında tutalım demiyoruz. Bu mümkün değil, tarihte de mümkün olmadı. Türkiye’yi taşıma kapasitesi olan bir üsluptan, bir seviyeden, bir derinlikten bahsediyoruz</p>
<p>Bu nazik meselenin tarihi hocalarla, ulema ile, din adamlarıyla başlamıyor elbette. Bir genelleme yapacak olursak hadisenin kaynağında dinin, İslâmiyet’in modernleşme süreçlerine uyumlu hale getirilmesinin, buna paralel olarak direnç noktası olabilecek dinî-geleneksel unsurların zayıflatılmasının yattığını söyleyebiliriz. Fakat bu hassas bir noktadır, çünkü uyum hattını ihmal ederseniz geleneksel dindarlık kodlarıyla yaşayan büyük kalabalıkların yeni sürece katılımını sağlamakta zorlanıyorsunuz. Uyum hattında kantarın topuzunu kaçırır, dinî ölçüleri zorlar veya baskı altına alırsanız o zamanda din merkezli sert bir muhalefetle karşılaşabilir yahut toplumu taşımakta güçlük çekersiniz.</p>
<p>Hocaların devreye girdiği yer bu nazik nokta. Aslında ilk bakışta tarihî konumlarına uygun olarak ortada bir yerde duruyorlar; halktan devlete itaat taşıyor, devletten halka adalet, şefkat, merhamet talep ediyorlar. Hem fikren hem fiilen. Ama artık devlet eski devlet olmadığı gibi halk da o eski halk değil. Yine de İslâm dünyasının bütün coğrafyalarında ulemanın, hocaların modernleşme (hatta bazen doğrudan laikleşme) süreçlerine ciddi katkılar verdiklerini, Cumhuriyet ideolojisinin yerleştirmeye çalıştığının aksine uyum hattını kuvvetlendirdiklerini görmek ve söylemek lazım. Çağdaş İslâm düşüncesine, İslâmcılık hareketine, yeni (modern/ist) düşünce ve kurumlara, yeni devlet yapılanmalarına, bu arada Cumhuriyete hocaların kattıkları görülenden, tahmin edilenden çok fazladır.</p>
<p>Bir tarafı müspet olan bu katılımın, katkının iki önemli ve ciddi problemi var. Biri modern projenin tabiatına uygun/tâbi olarak dinde, dini yorumlama biçimlerinde de tektipleşme istikametinde kuvvetli bir hareket doğuyor. Buna kısaca yeni Selefîlik diyebiliriz sanıyorum. Bu çizgi yeni dinî-siyasî birliği sağlamak, dağılmayı önlemek için kaynaklara (Kur’an ve Sünnete, Asr-ı Saadete) dönme iradesiyle sağlam ve sahih bir bölge, bir tutamak ararken İslâm tarihine, Müslümanların engin ve derin tecrübelerine, geleneklere, Müslüman kültüre, yerel imkânlara karşı dar, daraltıcı, dışlayıcı bir tutum takınıyor. Bu yarılmayı besliyor.</p>
<p>Halbuki nasların, dinin ‘meşru’ bir çerçevede anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması hiçbir zaman tektipleşme sınırları içine sığmaz, sığmamıştır. En yukarıya tevhid (birlik, Allah’ın bir ve tek oluşu) akidesini ve fikrini koyan İslâm aşağıya doğru inildikçe çeşitlenir, renklenir, yayılır, her şeyi belli bir seçmeden geçirerek içine alır, hayatın her tarafına sirayet eder, yerlileşir, yerlileştirir.Geçişkenlikleri olan bir kademeler manzumesiyle karşıkarşıyayız artık. Üst ilkelerde birleşen diyelim ki kelâm, fıkıh, tasavvuf, felsefe ilimleri ve âlimleri aynı meseleye, aynı hükme bütünüyle aynı önceliklerle ve tektip mantıkla bakmaz, bakması gerekmez.</p>
<p>Yeni Selefîlik ise yeni kelâm ağırlıklı bir din yorumudur, lafızcıdır; esas itibariyle kademe gözetmez, farklı öncelik ve anlayışlara meşruiyet tanımak istemez, tektipçidir. Bambaşka yerlere, diyelim ki biri daha dindarlığa, diğeri laikliğe, dindışılığa varmak istemelerine rağmen Yeni Selefîlikle modern projeyi (bizde aynı zamanda Cumhuriyet ideolojisini) yakınlaştıran da bu noktadır. Pek ihtimal verilmeyen ve bu yüzden üzerinde düşünülmeyen bir nokta burası&#8230;</p>
<p>İkinci ciddi ve önemli problem bu din anlayışının halk Müslümanlığı ile cemaat ve tarikat dünyaları ile arasını ciddi şekilde (bazen kategorik olarak) açması, kendisinin de içinden geldiği İslâm’ı yaşama biçimlerini hurafe ve bâtıl inançla (uç noktalarda şirkle), yanlış anlaşılmış ve yaşanmış İslâm’la eşitlemesi, onlara mahkum etmesidir.</p>
<p>Bu içeriye, Müslümanlara dönük dışlama ve itme de yarılmayı ve bölünmeyi artıran bir şeydir.</p>
<p><strong>Kuvvet ve zaafları</strong></p>
<p>Yaşar Nuri Öztürk merhum molla sayılacak kadar hafızlık ve medrese eğitimi almış olmasına rağmen esas itibariyle İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü/İlahiyat Fakültesi standartlarında yetişmiş biridir; zihniyet dünyası ve ufku oralıdır. Zeki, çalışkan, cerbezeli, iddialı ve ihtiraslı bir insan olduğu için elbette onların ortalamasının yukarısında ve dışında özellikleri var. Fakat netice itibariyle Yeni Selefîliğe yakın, kaynaklara dönüş fikrine bağlı, modern dünya ile İslâm arasında karşıtlıktan çok yakınlık gören bir din ve dünya anlayışına sahip biri var karşımızda.</p>
<p>Erken teşekkül eden tasavvuf ve tarikat ilgisi onu yüksek tahsil yıllarında ve ilk akademik metinlerinde, sonraki yıllarından hayli farklı çalışmalara sevketmişti. Ben kendisini 70’li yılların daha başında tanıdım, Hareket dergisinde tasavvufî metinler, başarılı diyaloglar yazıyor, aynı zamanda bir camide imamlık yapıyor ve judo çalışıyordu. Hareket Yayınları’ndan çıkan Tarih Boyunca Tasavvufi Düşünce (1974) kitabı bu denemelerinin ürünü bir ilk kitaptır. Doktora tezi bir tarikat şeyhi üzerine idi: Kuşadalı İbrahim Halveti (1982). İlk hacimli eserinin başlığı her yönüyle o yıllardaki yönelişlerini ele veriyor: Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf (1985). Demek ki Kur’an ve Sünnet’e uyan ve uymayan tasavvuflar var kafasında. Ayrıca bir tarikata intisap etmiş ve Bayazıt Camisi’nde o çevrenin Ramazan mukabelesini okuyacak kadar onlara yakınlık kazanmıştı. İhtisas alanı da Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi’dir, kendisinin de sonraki yıllarda öyle göstermeyi tercih ettiği İslâm Felsefesi değil. YÖK’ün ilk yıllarında Tasavvuf bilimdalı İslâm Felsefesi üst başlığının altına yerleştirildiği için doktora ve doçentlik işlemleri böyle yapılıyordu.</p>
<p>Fakat tasavvuf ve tarikatlar onun giderek uzaklaşacağı, bir müddet sonra hatırlatılmasını dahi pek istemeyeceği bir tarafıdır. Hareket dergisinde yazdığı yıllarda tercüme ettiği iki kitap ise Müslüman Kardeşler’e yani radikal ve Yeni Selefîliğe yakın bir harekete mensup yazarların eserleridir; Seyyid Kutup’tan İslâm Kapitalizm Uyuşmazlığı (1972), Mustafa Sibai’den İslâm Sosyalizmi (1976) tercümeleri onun “A. Niyazoğlu” müstear adını taşır.</p>
<p><strong>Yeni din adamı ve anlatımı</strong></p>
<p>Bugün bilinen ve hatırlanan Yaşar Nuri Öztürk tablosu bu özelliklerle birlikte fakat onlardan daha ziyade medyatik bir tiptir, hatta başarılı bir televizyon eseridir. Hocanın medyatik vasıflar kazanması Hürriyet gazetesi yazarlığı ile başlasa bile onun esas itibariyle bir 28 Şubat hadisesi olduğunu söylemekte bence bir mahzur yoktur. 28 Şubat bütün askeri müdahaleler gibi bir taraftan dinî alanı tahrip edip biçimsizleştirirken diğer taraftan da yeni dinî anlayış ve arayışların önünü açmış, farklı “dindarlaşma”lara, yeni dinî tezahürlere kaynaklık etmiştir. 28 Şubat süreci Ak Parti’ye de zemin hazırladı veya yol verdi. Başörtüsü meselesini/başörtülü tipini bambaşka vadilere sürükledi. Dindarların yaşama tarzlarını hayli tebeddülata ve dejenerasyona uğrattı. Cemaat ve tarikatlara yeni roller biçti ama konumuz itibariyle esas yaptığı şey Kemalist dindarlık veya Cumhuriyet ideolojisi ile tam uyumlu din anlayışı diyebileceğimiz bir kategori ortaya çıkarmış olmasıdır. Şimdilik müspet veya menfi etiketler yapıştırmadan bu süreçlerde Yaşar Nuri’nin etki ve katkılarının ciddi boyutlarda olduğunu, birçok insanın dinî bilgi ile Kur’an meâliyle onun sayesinde tanıştığını söyleyelim.</p>
<p>Yeni medyatik hoca tipinin bazı özellikleri var: Hakikat veya dinî doğruluk artık bir “piyasa” ve görünürlük işidir, iş yapan, ilgi gören, reyting alan en iyi ve en doğu hocadır; piyasanın açık veya örtük patronları olduğu gibi reklamla, piarla oluşan hevesli, markaya bağlı müşterileri, takipçileri de vardır. (Yaşar Hoca kitap fuarlarında kafasını işaret ederek bunu görmeyen standa yaklaşmıyor ve kitap almıyor diyordu). Reklam, ucuzluk, kolay ulaşılabilirlik (kolay anlaşılırlık), güven telkin eden bir eda, kesinlik ve netlik, rahat taşınabilirlik (aktarılabilirlik) tabloyu tamamlar. Fizikî şartlar, albeni de önemli tabii.</p>
<p>Yeni medyatik din anlatımlarının da bazı özellikleri var: a) Din anlatımı bilgi ağırlıklıdır. Her hocaya göre değişen “doğru” ve “Kur’anî” bilgidir bu. Enteresan bir şekilde ibadet, özellikle ahlâk burada önemli bir yer tutmaz, tarih de ahiret hayatı da yoka yakındır. b) Verilen bilgi ve hükümler tektiptir, katıdır, kesindir, hepsi “dır”la biter. Doğru tek yorum hocanın bildiği, kurduğu ve aktardığı yorumdur. Güvenle okunan Kur’an âyetleri hocanın görüşlerini desteklemek için inmiş gibidir. Başkalarının görüşleri, farklı yorumlar, geçmiş ulemanın değerlendirmeleri sadet haricidir. Bunları zikretmek hem kendisi hem de verilen hükümleri zayıflatır. c) Kur’an-ı Kerim’i, Kur’an âyetlerini zikretme ve kullanma biçimi herhangi bir metni zikretme ve kullanma biçiminden farksızdır, gelişigüzeldir; tutum ve ifadelerde kutsallık, dinîlik, maneviyat, üst saygı farkedilecek şekilde yoktur. d) Muhalif görüşlere, farklı yorumlara karşı kabalık ve dışlayıcılık, meydan okuma üslubu hakimdir.</p>
<p>Aslında görsel medya üzerinden oluşmuş “hoca cemaatları”ndan, dini anlatım biçimlerinden bahsetmek doğru olur. Çoğunlukta olan yeni Selefi hocalara, ilahiyatçılara karşı yine medyatik özelliklere sahip geleneksel din anlayışını dillendiren, bir kısmı tarikat mensubu, medreseli hocalar da vardır. Fakat iki tarafın üslupları karşı tarafa, tenkit ve reddettiklerine çok yakındır; tektipçi, meydan okuyucu, karşı taraftaki meslektaşını kaba ifadelerle ve cahillikle suçlayan, daha ileri gidip tekfir eden, dinî alanın dışına iten bir üslup&#8230;</p>
<p>Yazının başında temas ettiğimiz meseleye dönecek olursak medyanın hevesli ve iddialı hocalar aracılığıyla, yeni yorumlar ve enteresanlıklar üzerinden dinî bilgi ve yorum alanını dağıttığı, izafi ve güvensiz hale getirdiği, böldüğü şüphe götürmez. Hocaların -doğruyu ve iyiyi değil kullanışlılığı, çıkarı, gücü ve yönlendirmeyi esas alan-medya mantığı ve etiği üzerinde hiç kafa yormadan ihtiraslarına kurban olarak veya körlükleri sebebiyle bu yarılma süreçlerine fütursuzca alet olmaları gerçekten düşündürücü bir mevzudur. Onların medya vasıtasıyla yaygınlaşmasına katkıda bulundukları dinî bilgi ve hissiyatın müspet fonksiyonlarının olduğu şüphe götürmez, fakat bunun yarılmaların yanında ne kadar dengeleyici bir unsur olduğu müzakereye açıktır.</p>
<p>Yaşar Nuri Hoca bütün şahsi zaaflarına ve şöhrete, makama, maddiyata, siyasete olan düşkünlüklerine rağmen bilgi, kabiliyet, beceri ve kapasite itibariyle boş ve sıradan bir insan değildi. Fakat bütün cerbezesine rağmen arkasındaki uyarılmış büyük medya desteği çekildiği zaman hiçbir şey yapamadı, “çıplak uyarıcılığı” bir işe yaramadı; kitaplarının satışı çok çok geriledi, Ulusal Kanal dışında kendisine mikrofon uzatan televizyon, Aydınlık dışında köşe tahsis eden gazete kalmadı. Vefatından sonra hakkında yazılan çok az sayıdaki yazılardan “en iyisi” de Doğu Perinçek’e aitti.</p>
<p>Nereden nereye değil mi? Ve ne kadar çok araştırılıp öğrenilecek, ibret alınacak hadise var. Ramazan günü bir dua ve latife ile bitirelim: Yüce Allah Yaşar Nuri Hoca’nın ve hepimizin taksiratını affetsin. Ey medyatik hocalar, siz de ibret alın!</p>
<p>ikara55@gmail.com</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/">Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>IŞİD: &#8220;Hanefiliği dahi İslami doğru bir yol saymayan bir anlayış&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isid-hanefiligi-dahi-islami-dogru-bir-yol-saymayan-bir-anlayis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isid-hanefiligi-dahi-islami-dogru-bir-yol-saymayan-bir-anlayis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2016 22:20:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Baas Yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[El-Kaide]]></category>
		<category><![CDATA[Haricilik]]></category>
		<category><![CDATA[Haricilik ve Günümüz Yansıması]]></category>
		<category><![CDATA[Işid]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD: "Hanefiliği dahi İslami doğru bir yol saymayan bir anlayış"]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Büyükkara]]></category>
		<category><![CDATA[Saddam Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik aslında bir Arap zihniyetidir ta başından beri]]></category>
		<category><![CDATA[Vahhabilik]]></category>
		<category><![CDATA[Vahhabilik ile ne geldi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11992</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erdoğan: Ne kadar bir tarihsel süreçten bahsediyoruz hocam, modern dönem mi? Büyükkara: 17. yüzyılı modern dönem sayıp saymayacağımıza bağlı bana kalırsa. Selefilik yeni bir isim, aslında bunun öncesi Ehl-i Hadis geleneğidir. Sünnilik içinde bildiğiniz gibi iki tane ana damar var: Ehl-i Rey dediğimiz Hanefiliğin baskın olduğu damar, aklı, kelam metodunu kullanan bir zihniyet yapısı; diğeri de Ehl-i Hadis. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isid-hanefiligi-dahi-islami-dogru-bir-yol-saymayan-bir-anlayis/">IŞİD: “Hanefiliği dahi İslami doğru bir yol saymayan bir anlayış”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/isid-hanefiligi-dahi-islami-dogru-bir-yol-saymayan-bir-anlayis/cfmhdpqxiaa_c6l/" rel="attachment wp-att-11993"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11993" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/CfMHDPQXIAA_C6L.jpg" alt="IŞİD: &quot;Hanefiliği dahi İslami doğru bir yol saymayan bir anlayış&quot;" width="278" height="278" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/CfMHDPQXIAA_C6L.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/CfMHDPQXIAA_C6L-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/CfMHDPQXIAA_C6L-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/CfMHDPQXIAA_C6L-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 278px) 100vw, 278px" /></a></p>
<p><strong>Erdoğan:</strong> Ne kadar bir tarihsel süreçten bahsediyoruz hocam, modern dönem mi?</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> 17. yüzyılı modern dönem sayıp saymayacağımıza bağlı bana kalırsa. Selefilik yeni bir isim, aslında bunun öncesi Ehl-i Hadis geleneğidir. Sünnilik içinde bildiğiniz gibi iki tane ana damar var: Ehl-i Rey dediğimiz Hanefiliğin baskın olduğu damar, aklı, kelam metodunu kullanan bir zihniyet yapısı; diğeri de Ehl-i Hadis. Ehl-i Hadis, nakilciliği merkeze alan, aklı kullanmayı hoş görmeyen, caiz saymayan bir bakış açısını bize hatırlatıyor.Ehl-i Hadis Kuran öncelikli ama hadis merkezli bir din anlayışı.Hadisin de metnini ön plana çıkartan, metin üzerinden fazla akli yorumlara gitmeden çıkarımlar yapan bir anlayış. Ahmet bin Hanbel, İbn-i Teymiye onun öğrencisi İbn-i Kayyim el Cevziyye, İslam düşüncesinde bu akımı temsil eden önemli isimlerdir. Şimdi bu Selefilik dediğimiz bu Ehl-i Hadis’dir. Selefilik denmesinin sebebi ilk nesillere referansla İslam’ı anlama amacını ön plana çıkartması. Diyorlar ki, biz mezhepler, tarikatlar öncesi bir İslam anlayışını benimsiyoruz. Yani Selef-i Salihin dediğimiz ilk nesillerin İslam’ı anlamasını biz ön plana çıkartıyoruz, bunu esas alıyoruz. Halef dediğimiz sonraki nesillerin İslam anlayışı bozulmuş; Hanefilik, Eşarilik, Maturidi… bunlar hep bozuktur, Sünnilikten sapmalardır diyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hanefiliği dahi İslami doğru bir yol saymayan bir anlayış</strong></p>
<p><strong>Erdoğan:</strong> 17. Yüzyıla geldiğimizde ne değişti?</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> 17. yüzyıla geldiğimizde ise bu Ehl-i Hadis Selefilik düşüncesi Vehhabilik ile yeni bir sıçrama yapıyor, yeni bir boyut kazanıyor. Klasik Ehl-i Hadis düşüncesinde dediğim gibi metincilik var bir de Ehl-i Sünnet merkezli bir dışlamacılık var, o zamanlar da Şia düşmanlığı var mesela. Ehl-i Sünnet dışındaki bütün İslami kökenli oluşumları reddeden, onları İslami saymayan bir anlayış. Hatta Hanefiliği dahi İslami doğru bir yol saymayan bir İslami anlayış zaten vardı.</p>
<p><strong>Vahhabilik ile ne geldi? </strong></p>
<p><strong>1-</strong> Bu dışlamacılık çok daha tekfirci bir hal aldı,</p>
<p><strong>2-</strong> Şiddete yöneldi.</p>
<p>Yani dışladıkları, tekfir ettikleri insana şiddet uygulama; onların malını, canını, ırzını helal sayma şeklinde bir hale dönüştü.</p>
<p><strong> Üçüncü özellik ise</strong> Vahhabilikle, Suudi devlet yönetimiyle Selefilik siyasallaştı.</p>
<p><strong>Erdoğan</strong>: Bu Vahhabilik çizgisinde, bahsettiğiniz özellikleri gösterdiği bir uygulama alanı var mı?</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> Tabii. Mesela 1800’lü yılların ilk 10 yılında bunun izlerini görüyoruz, 1802’de 1803’de Vahhabiler, Necid’den kalkarak Irak’a, Kerbela’ya giriyorlar, hem de Aşura günü, çok kalabalık olduğu bir günde baskın düzenliyorlar, 1000’lerce kişiyi kılıçtan geçiriyorlar.</p>
<p><strong>Erdoğan: </strong>Şii’yi yani?</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> Evet. Yani Kerbela’nın Osmanlı toprağı olduğunu da hatırlayalım o zaman. Aynı şekilde 1805’te yine Kerbela’dan sonra Hicaz’da benzer uygulamalar yapıyorlar. Türbeler yıkılıyor Musul’da, bugün aynı IŞİD’in yaptığı gibi. Taif’teki türbeler yıkılıyor, Mekke’deki Hz. Hatice’nin türbesi, Ebu Talip’in türbesi yıkılıyor, Medine’de Baki Kabristanı, hemen peygamberimizin kabrinin karşısında, Baki Kabristanı’ndaki tüm türbeler yıkılıyor. Neden yıkıyorlar? Türbelere gelen insanlar Allah yerine o türbedeki insana, veli mi sahabi mi her neyse ona dua ederek şirk koşuyor iddiasıyla&#8230; Tabii bütün bunlar yapılırken Osmanlı siyasal yönetimi de suçlanıyor: Siz bunun arkasındasınız, sizin yönetiminiz de bir şirk yönetimidir, siz türbeci ve kabirci bir zihniyetsiniz, tasavvufçu bir zihniyetsiniz, bütün bunların arkasında siz varsınız, şeklinde Osmanlı’yla savaş halindedir aynı zamanda bu zihniyet.</p>
<p><strong>Erdoğan:</strong> Osmanlı’nın tavrı ne Hocam, yani marjinal bir akım olarak mı görü- lüyor…</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> İlk başta önemsemiyorlar çünkü Osmanlı bu tür şeylere alışık fakat işin ciddiyeti daha sonra anlaşılıyor Kerbela’ya baskın düzenlenince. Bugün IŞİD’in mesela ciddiyeti nasıl anlaşıldı, Musul ele geçirilince. Onun gibi Kerbela, arkasından Hicaz ve Mısır Ordusu’nu seferber etmek zorunda kalıyor Osmanlı. Mehmet Ali Paşa’nın oğulları Arabistan’a çıkıyorlar ve Mekke Medine’yi kurtarıyorlar. Arkasından da Vahhabiler’in başkenti olan bugün Riyad şehrinin yakınındaki Dir’iye kasabasını yerle bir ediyorlar, yakıp yıkıyorlar. Böylelikle önünü almaya çalışıyorlar. Aynı zamanda anlamaya çalışıyorlar, bu neyin nesi? O sıralarda bugün IŞİD için kullandığımız Hariciliğin resmi yazılara girdiğini görüyoruz, “bunlar Harici’dir” şeklinde. Osmanlı’nın ilk yaptığı şey, eski klasik kitapları referansla onları gayri-Sünni ilan etmektir ve onlarla mücadele etmektir.</p>
<p><strong>Erdoğan:</strong> Onlar kendilerini Sünni görüyorlar?</p>
<p><strong>Büyükkara: </strong>Sünni görüyorlar ve kendileri dışındaki hiç kimseyi de Müslüman ve Sünni de kabul etmiyorlar&#8230;..18. yüzyıldan başlıyor 19. yüzyılla&#8230; O yüzden ‘neo’ demesek de olur diyorum, çünkü o dönem her ne kadar modernitenin başladığı bir dönem olsa da bizim konuştuğumuz coğrafya o moderniteye çok uzak bir alandır. Burada bir kavram kargaşasına gitmeyelim, Kuran merkezli düşünce dediğimizde Afgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza da ilk kaynaklara gidiyorlar, aynı Selefilik gibi. Ama onların dönmek istediği kaynak günümüzdeki Selefiliğin dönmek istediği Hadis değil. Yani Kuran merkezli, hatta onlar Hadis’i sorun olarak görüyorlar. Yani Müslümanların geri kalmasındaki sebeplerin en başında yanlış sünnet algısı yanlış Hadis algısı… Mezhepler, tarikatlar öncesi İslam’a dönüş bakımından onlara da Selefi denmiş. Yani ilk nesillere dönelim. Ama onların dönmek istediği ilk kaynak: Kuran. Kuran merkezli bir bakış açısı, sünneti problemli görüyor,özellikle oryantalist metinlerde ‘neo Selefilik’ onlar için kullanılır. Muhammed Abduh, Reşit Rıza…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahhabilik, resmi ideoloji olduğu için esniyor, ehlileşiyor</strong></p>
<p>Modernist yaklaşımlar… o yüzden neo Selefilik dersek IŞİD gibi hareketlere Kaide gibi hareketlere çok doğru olmaz kanaatindeyim. Yani Selefiliğin tıpkı Vahhabilikteki gibi siyasallaşarak şiddete yönelmesi, tekfir eşliğinde bunu yapması çok yeni bir durum değil. Şimdi, günümüze gelirsek bu yapı 17. Yüzyılda, yani Selefilik dediğimiz o Vahhabilikle beraber siyasallaşıyor ve Suudi Arabistan devletinin resmi ideolojisi oluyor. Vahhabilik, resmi ideoloji olduğu için esniyor, ehlileşiyor. Bir devlet aygıtı gibi çalışmaya başlıyor. Fakat bu durum 1970’lerle beraber değişmeye başlıyor. Çünkü Suudi Arabistan İslamcılıkla tanışıyor&#8230;..</p>
<p><strong>Taha Kılınç: </strong>IŞİD’in temellerine baktığımız zaman özellikle Irak’ın yakın tarihindeki birtakım siyasal gelişmeler eşliğinde Şii yönetimin, Irak’taki Maliki yönetiminin özellikle Saddam’ın devrilme sürecinden sonra yapmış olduğu şeyler, hapishanelerde işkenceler, ayrımcılık Şiilerin sadece devletin belli kademelerine getirilmesi, ordunun ciddi anlamda Sünnilerden temizlenmesi, Sünnilerin siyaset dışı bırakılması vs etkili. Bütün bunların hepsinin getirmiş olduğu bir tepki sonucunda ortaya çıkan bir hareket. Sadece bundan dolayı ortaya çıkmıyor ama ciddi anlamda bundan besleniyor. Mesela IŞİD’in ilk ortaya çıktığı zamanlara baktığımızda Felluce ve oradan yukarıya doğru Kürt bölgesine, Erbil’e kadar baktığımız zaman çok enteresan bir şekilde en azından belli bir noktaya kadar aşiretlerin ve yerel unsurların ciddi şekilde IŞİD’i desteklediğini görüyoruz. Mesela yerel Baasçılar, şu anda Musul ve çevresinde birçok yerleşim yerinin eski Baasçılar ya da onlarla ilgili kişiler tarafından yönetildiğine en azından kontrol edildiğine dair iddialar var.</p>
<p>Şimdi enteresan bir şey mesela Saddam’ın sağ kolu İzzet ed-Duri’nin iki tane oğlu bu IŞİD’in yapmış olduğu operasyonlar sırasında IŞİD saflarında IŞİD’le beraber savaşırken öldürüldü&#8230;..</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> IŞİD’in kurmay aklı Baas.</p>
<p><strong>Kılınç:</strong> Öyle görünüyor. Bir de şöyle bir şey de var, şimdi sonuçta Amerikan işgali oldu, Baas yönetimi devrildi ama nihayetinde burada bir yönetim vardı ve bu yönetim ülkeyi terk etmediğine göre toplumda bir yerlere dağıldı, bunu öyle görmek lazım.</p>
<p><strong>Erdoğan:</strong> Peki. İşgalden sonra Baasçılar belli bir süre işgal güçlerine karşı savaştılar ve belli bir zafer de kazandılar Amerikan askerlerine karşı. O dönemde mesela iddialarını oluştururken veya mücadelelerini yürütürken hiç İslam devleti diye bir şey duymamıştık. Şimdi ise İslam devleti kurmak gibi bir iddia ile ortaya çıkıyorlar. Bu geçişi, değişmeyi nasıl açıklıyorsunuz?</p>
<p><strong>Kılınç:</strong> Sadece IŞİD bağlamında değil, ilk IŞİD hareketi ortaya çıktığı zamanki Arapların tepkileri bence çok dikkat çekici. Mesela Yusuf Kardavi“Sünniler’in baskıcı Şiiler’e karşı Irak’taki kıyamıdır” dedi mesela.IŞİD’in başlangıç noktası “ben İslam devleti kuracağım, ele geçireceğim, had cezalarını tatbik edeceğim” gibi vaatler değil. Zaten insanları, özellikle Irak’taki yerel unsurları kanalize ederken Şii, Rafızi, baskıcı, mezhepçi, hatta “kafir” dedikleri yönetime karşı bir kıyam yürüteceğiz diyerek kurdukları bir koalisyon gözüküyor&#8230;..</p>
<p>Saddam Hüseyin döneminde ciddi anlamda Şiilere ve toplumdaki birtakım etnik unsurlara karşı -Kürtler’e Halepçe’de yaptığını zaten biliyoruz- baskı uygulandı. Tabii Saddam’ın devreden çıkartılması İran’ı devreye soktu.Nihayetinde İran ciddi anlamda nüfuzunu kullanarak bölgedeki gücünü, uzantılarını kullanarak bir Bağdat’ta yönetim meydana getirdi. Dolayısıyla IŞİD nereden çıktı gibi değil de belki 2003-2013 arası gibi bir döneme yakından baktığımız zaman sanki bu hareketin böyle bir kıvılcımı giderek birikiyordu diyebiliriz&#8230;..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Selefilik aslında bir Arap zihniyetidir ta başından beri</strong></p>
<p><strong>Erdoğan: </strong>Biraz önce Selefi hareketlerden ve modern İslami hareketlerden bahsederken biraz Selefilik’in düşünsel olarak bu gruplarda da bulunduğuna dair bir imada bulundunuz. Şimdi oraya geri dönecek olursak mesela Hamas gibi İhvan gibi grupların modernist yapıları mıdır yani Selefi düşünceye yaklaştıran sizin görüşünüze göre?</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> Yok, özellikle Arapların oluşturduğu şeylerde İslami hareketlerde selefi ton çok fazladır. Selefilik aslında bir Arap zihniyetidir ta başından beri. Dolayısıyla yani Mısır’da doğan İhvan da, ondan sonra Ürdün’de, Filistin’de doğan Hizb-ut Tahrir de, Hamas da doğal olarak Selefiliği şahsi bazda, zihniyet olarak değil, bir örgüt zihniyeti olarak değil, şahsi bazda olması normaldir. Ama bunlar modern İslamcı hareketler olduğu için bu tür gelenekçi Selefiliğin dominant hale gelmesine razı olmazlar, buna müsaade etmezler cemaatlerinde.Mesela Mevdudi dahi, Hint topraklarının bir alimidir ve bir hareket adamıdır, şahsi olarak Selefidir, Hanefi değildir. Ama örgütsel olarak teşkilat olarak Cemaati İslamiye, Selefiliğin hakim olmasına, yani Selefi örgüt gibi davranmasına asla müsaade etmemiştir. Ondan sonraki liderler de buna müsaade etmemiştir. Ama bu el Kaide gibi ondan sonra IŞİD gibi veyahut silahlı olmayan Ensar es-Sünne gibi veya Hindistan’da Ehli Hadis gibi cemaatlerde bu siyasal akıl yok. Gelenekçi tarzda tıpkı Ahmet bin Hanbel’in zamanındaki Selefilerin düşündüğü gibi veya İbni Teymiyye’nin zamanındaki Selefilerin düşündüğü gibi, hatta onlardaki o ilmi aklı da, derinliği de taşımayan bir sığlıkta Selefiliği anlayan -ki bunun sebebi de cehalettir-bir teşkilat zihniyeti var. Yani asla biz İhvan’la, Hizb-ut Tahrir’le o yapıyı kıyaslayamayız. Bir tarafta siyasal modern, İslamcı bir zihni yapı, bir tarafta ise gelenekçi, metinci, dışlamacı; öbür taraf içlemeciyken bu taraf dışlamacı bir yapı. Yani hem dini zihniyet hem bir iş yapma tarzı ve bunun siyasallaşması, yani çok garip bir şekilde siyasallaşması&#8230; Yani çok farklı iki ayrı zihniyetten bahsediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aslında eski bir kavram tekrar üretilerek karşımıza çıkıyor: Haricilik</strong></p>
<p><strong>Erdoğan:</strong> Ama mesela Çeçen cihadına bakalım, orada Selefi düşüncenin fazlasıyla etkin olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bunun düşünsel bir akım olmaktan öte, siyasi mekanizmalarla nüfuz eden bir hareket olduğunu söyleyebilir miyiz?</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> Yine o Çeçenistan’daki Selefilik, dışarıdan taşıma bir Selefiliktir. (1) Yani oranın kendi özünden gelen bir şey değildir. Gönüllü Arap mücahitler vasıtasıyla oraya taşınmıştır. Şimdi şaşırtıcı tarafı el Kaide ve post el Kaide dediğimiz&#8230; Yani IŞİD o şekilde adlandırılıyor, çünkü el Kaide ile de çok ciddi problemler yaşayan bir yapıdan bahsediyoruz. Daha aşırı gitme, daha uçlanma, daha sivrileşme ile karşı karşıya IŞİD gibi örgütlerle beraber. Aslında eski bir kavram tekrar üretilerek karşımıza çıkıyor: Haricilik. Şimdi hep Selefiliği konuştuk, Haricilik bunun neresinde? Çünkü el Kaide, IŞİD’i Haricilikle suçluyor. O yüzden onu kendinden kabul etmiyor. Şimdi Haricilik ne kattı IŞİD’e, yani niye IŞİD Haricilikle damgalanıyor? Aslında Haricilik ile Selefiliğin ortak epey bir yanı var. Bunlardan bir tanesi, imanı üçlü tarif etmesidir. Yani tasdik, ikrar ve amel&#8230; Hanefiler, ameli katmazlar ve derler ki bir insan Müslümanım diyorsa diliyle, kalbinde tasdiki var mı yok mu biz karışmayız, Allah onu bilir. Yani tasdik arkasından ikrarla o Müslümandır yani&#8230;..</p>
<p>Diğer taraftan Selefilikte amel de imandan sayılıyor. Yani senin davranışların, senin imanının göstergesi kabul ediliyor, sadece dilinle Müslümanım demen yeterli görülmüyor, onu yansıtmalısın hayatına&#8230;..Haricilik de böyle düşünmektedir. Haricilik ile Selefiliğin çakıştığı yer, birbiri üstüne geldiği yer burasıdır. Hariciler, Selefilikten öte ne yapmışlardır da Harici olmuşlardır? İşte o ilk dönemleri düşünürsek o amelsiz Müslümanları tekfir etmişler yani gayri İslami kabul etmişler&#8230;..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Maceraperestlerin ve psikopatik tiplerin toplandıkları gruplar</strong></p>
<p>Yani o dışladıkları insanların malını, canını, hatta ırzlarını helal saymışlardır. Tecavüz etmişlerdir bu haklarına. Dolayısıyla bir Haricilik zihniyeti ortaya çıkmıştır. Bu zihniyeti kısaca tanımlarsak tekfir, şiddet, İslam’ı çok sığ ve yüzeysel bilmek. Diğer Müslümanlarla muhatap olduklarında bunu anlıyoruz. Maceraperestlerin ve psikopatik tiplerin toplandıkları gruplar… Bugün IŞİD’de de benzer şeyleri görüyoruz. Kriminal suçlu tiplerin değişik yerlerde kendi toplumsal mahallerinde barınamayıp katıldıkları bir camiadır.</p>
<p><strong>&#8220;Toplum dışı tiplerin, tutunamayanların bir arada olduğu&#8221;</strong></p>
<p><strong>Erdoğan: </strong>Tarih boyunca da böyle mi olmuştur?</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> Evet, öyle olmuştur. Toplum dışı tiplerin, tutunamayanların bir arada olduğu yerlerdir. Bunların içinde gerçekten patolojik düzeyde psikopat davranışların olduğunu görüyoruz. O kafa kesme hadiselerini normal bir insanın yapacağını düşünemeyiz. Böyle insanlar demek ki çok fazla ki rahatlıkla bunu yapabiliyor IŞİD gibi örgütler. Kriminaller, yeni mühtediler, yani yeni İslam’a girmiş yahut namazı niyazı olmayan, içkisi, kumarı olan ama birden dönüş yapıp dini yaşamaya çalışan, etrafını kısa sürede kendisi gibi dönüştürmek isteyen, aceleci İslami tipler&#8230; Cehalet de zaten oradan geliyor. Yani bu yüzden bu tür yapılar Avrupa’dan gençleri kendine çok rahat çekebiliyor. Dış görünüşe önem veren sakal, burka, çarşaf&#8230; Haricilikte de bu var. Ama görünüşte çok samimi olarak İslami yaşadıklarını gözlemlediğimiz, namazlarını vaktinde kılan, hatta cemaatle kılan, cemaatle kılmayanları doğru dürüst Müslüman saymayan, çok Kuran okuyan, ağlayan, şehit olmak için can atan&#8230; bu aynı zamanda bir motivasyon katıyor. Yani ölüme korkmadan gidiyor, şehadeti arzuluyor vs.</p>
<p>Ve gayri Müslimlerle hiç savaşmayıp Müslümanlarla savaşan bir yine zihniyetten bahsediyoruz. (2) Hariciliğin tarihine baktığımızda Müslümanlarla savaşmaktan başka bir şey yapmadıklarını görürüz. Yani hep Müslüman kanı dökmüşlerdir. Kendileri de Müslümanlar tarafından anarşist oldukları için tasfiye edilmişlerdir. Yani gayri Müslimlerle savaşma şeklinde bir tutumları yoktur. Şimdi günümüze gelirsek bütün bu özellikleri bünyesinde barındıran IŞİD, az çok siyasal bir aklı da temsil eden el Kaide tarafından Haricilikle damgalanmıştır. Yani küresel cihat fikrinin önemli isimlerinden el-Makdisi, Ebu Katade gibi isimlerin IŞİD gibi yapıların Harici olduklarına dair beyanları var. (3)</p>
<p><strong> Ebu Musab el-Zerkavi&#8217;yle Başlayan Ayrışma</strong></p>
<p>Haricilik, Peygamberimiz’in dininde kötülenmiş ve Sünni olmayan bir yapı sayılmıştır. Peygamberimizin hadisleri var mesela ‘onlar bu ümmetin köpekleridir’. Mesela hadis metni merkezli bir zihniyete sahip olan, IŞİD’i mahkum eden diğer Selefi yapılar hemen bu hadisi söylerler. Yani siz Selefi filan değilsiniz, siz bu ümmetin köpeklerisiniz. Dolayısıyla böyle bir Selefilik içinde de ayrım söz konusudur, IŞİD gibi örgütlenmeler söz konusu olunca. Ve bunun arkasında tabii biat ve söz dinleme, itaat anlayışı da söz konusu.IŞİD’le el Kaide’nin irtibatının bozulmaya başlaması 2006 Ebu Musab Zerkavi zamanında başlamıştır. (4) Ebu Musab Zerkavi, Irak’ta İslam devleti kurduğunu ilan etmiştir. Üsame bin Ladin, “tamam İslam devleti kurmak iyi bir şey ama bunun vakti zamanı değil hele Irak’ta hiç değil” demişti. “İslam devleti kuracağım diye orada Şiilerle savaşıyorsun, tamam Şiiler bizce Rafızi’dir, müşriktir. Ama önceliği sen Amerika işgaline karşı vermelisin.” Ama Zerkavi durmadan IŞİD’de bugün gördüğümüz o vahşi davranışların aslında temelini teşkil eden durmadan Şiilerle uğraşan hatta Sünnilerle uğraşan; öbür Sünnilerin kendisine itaat etmesini isteyen bir tavırda oldu.</p>
<p><strong>“Biz devlet kurduk, bize itaat etmeniz lazım”</strong></p>
<p>Sünni İslamcı cemaatler ‘sahve’ diye isimlendirir onları. Yani İhvan tipi mücadele geleneğinden gelenlere ‘sahve’ der IŞİD. ‘Sahve’ uyanış anlamında Arapçada. Onları hep düşman bellemiştir. “Biz devlet kurduk, bize itaat etmeniz lazım. İşte Peygamberimiz bir yerde bir cemaat varsa öbür cemaatlerin ona itaat etmesini emretmiştir. Biz burada devletimizi kurduk siz bize itaat edeceksiniz bizim emrimizden çıkmayacaksınız” dediler. Öbürleri de bunu kabul etmiyor tabii, çatışma oradan başlıyor. Suriye meselesinde yine el Kaide kökenli bir örgüt olan el Nusra’yla da aynı türden bir tartışma içine girerek el Kaide’yle olan bütün ilişkileri iyice bozuyor. Ve en sonunda da şu anki lider olan Eymen el Zevahiri tarafından bizimle bağları koptu denilerek tamamen farklı bir kulvara sürükleniyor. Yani Selefilik içindeki daha ileri boyutta bir ayrılığı da böylece açıklamış olduk.</p>
<p><strong>Erdoğan: </strong>Şimdi Selefi düşüncenin bile dışladığı bir yapıdan bahsediyoruz. Bu noktada şu soruyu sormak istiyorum, Ortadoğu’daki yönetimlerin IŞİD’in oluşmasındaki katkısından bahsediliyor. Siz buna katılıyor musunuz?</p>
<p><strong>Kılınç:</strong> Birtakım komplo teorileri var… Bunların ötesinde ben, bu katkının dolaylı olarak yani toplumların yönetim biçiminden kaynaklanan birtakım sorunların dolaylı olarak ortaya çıkardığı şeyler olduğunu düşünüyorum.Hani Afganistan Savaşı’nı hatırlarsak işte 79-89’da Sovyetlerin işgali sırasında Ortadoğu’daki yönetimler kendi içlerindeki radikal unsurları diskalifiye etmek için “orada cihat var bakın kardeşleriniz zor durumda” diyerek büyük bir propaganda ile oraya yolladılar. Plan neydi orada herhangi bir şekilde telef olacaklar, biz de bunlardan kurtulacağız. Plan tutmadı, orada ciddi bir başarı kazanıldı. Adamlar mücahit olarak kendi ülkelerine döndüler, bir kısmı orada kaldı. Dolayısıyla bugün hala Abdullah Azzam’dan ciddi bir kahraman olarak söz ediliyorsa bugün o dönemdeki Arap yöneticilerinin cihat diyerek oraya yönlendirme siyasetinin direkt bir sonucu&#8230;..</p>
<p>Bugün mesela Batı’daki bir genç neden işte cihat için geliyor? Çünkü kendi toplumuna bakıyor, bir şey değiştiremeyeceğini görüyor. Öbür taraftan bir şey değiştirmek için ortaya çıkmış bir yapı var. Zina, içki, hırsızlık haddi uygulanıyor, e bunlar Kuran’da var, sünnette var. Öbür taraftan Peygamber Efendimiz’e nispet edilen birtakım Hadis’i Şeriflerde türbelerin, kabirlerin yıkıldığına dair işaretler var. Çok meşhur bir örnek var Hz. Ali’yi kabre gönderip oradaki bütün kubbeleri, mezarların üstünü aç, yık şeklinde… özellikle bazı hadis metinlerinde birebir uygulamasını görünce…</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong> 20. yüzyılın Müslümanlarının rüyası olan hilafeti de ekleyince&#8230;Kılınç: Şimdi bütün bunlara baktığımız zaman “evet, herhalde bu” diyor. Bir de mesela bazı hadisler var “siyah sancaklar çıktığı zaman hem onlara tabii olun hem onlardan kaçın.” Böyle birtakım rivayetler var. Benim gördüğüm en büyük iki handikabı var&#8230; Çünkü benim hep sorduğum soru şudur, çok başarılı bir mücadele veriyorlar, toprak kazanıyorlar, kendileri ile savaşan yapıları bir şekilde hezimete uğratıyorlar, sonrasında neden tutunamıyorlar? Afganistan’da gördük, Çeçenistan’da gördük, Bosna’da gördük. Mesela Çeçenistan’a bakın sanki hiçbir şey olmamış. Kadri “tasavvuf ritüellerini” ortaya koyarak böyle göstere göstere uygulayarak bir yönetim sergiliyor. Kafkasya’nın hali malum&#8230; Bosna’ya bakıyorsunuz Bosna’da işte geçenlerde bir operasyon yapıldı son kalıntılarını da şu anda devlet resmen toparlıyor.</p>
<p>Şimdi bütün bu tabloya baktığımızda neden tutunamıyorlar, sorusunun bence iki tane cevabı var: Bir tanesi hadis metinlerine yani rivayet kültürüne birebir bağlılık. Hadis-i Şeriflerde Hz. Peygamber’e atfedilen ifadeler var.Uygulama bazında ne varsa o. Sakallar şöyle olacak, ne varsa o. Şöyle olacak böyle olacak diye direkt aktardıkları için esneme yok. Herhangi bir şekilde istisna yok. Belli toplumlara tedricen uygulamak, aşamalı bir şekilde tatbik etmek yok, benimsetmek yok, sevdirmek yok, insanlara anlatmak yok.Mesela Şeriat ilan ettim, uymayanların kafası kesilecek. Şimdi böyle bir bakış açısı olduğu için tabii silahlı bir güç elinde olduğu zaman silah, savaş zamanında ilerleme kaydediyor. Fakat barış zamanında ne kadar kaldırabilir, bence kaldıramaz.</p>
<p><strong>Büyükkara: </strong>Irak da kaldıramaz.</p>
<p><strong>Kılınç:</strong> Irak da kaldıramaz yani şimdi Suudi Arabistan’da hatta bu vesileyle Hocamızın kitabını da tavsiye etmiş olalım, hakikaten ben o kitabı okuduktan sonra Suudi Arabistan’daki İhvan’ı söylüyorum, işte Selefiliğin gelişimini anladım. Bir dönem ciddi bir şekilde şiddet uygulayarak benimsetiliyor, bugünkü gördüğümüz ideoloji. Ciddi bir şekilde sakalları bıyıkları kısaltıyorlar, milletin paçasını… Sizin kitabınızda bir anekdot vardı, Krala diyorlar ki, senin kıyafetin İslam’a uygun değil, çünkü işte elbisen yerde sürünüyor&#8230;..o hadislerin direkt uygulamasına bağlı olarak toplumlara ciddi anlamda bir siyasal proje sunamadıklarını görüyorum ben.Şimdi savaş zamanında çok güzel savaşıyorlar, adamların işi savaşmak zaten şiddetle beslenen bir kültür var ama savaş bitti mesela Suriye’de diyelim Esed devrildi, el Kaide ile ülke baş başa kaldığında ne olacak?</p>
<p>Şimdi türbeleri yıkıyorsun, tasavvufu İslam’ın en büyük düşmanlarından biri olarak görüyorsun birtakım gerekçelerle. Mesela Libya’da, Tunus’ta birtakım türbe yıkımlarına şahit olduk. Kaddafi devrildiğinde adamlar hemen türbeleri yıkmaya kalkıştılar, neden, çünkü Kaddafi düzeninin, onun kurmuş olduğu düzenin 10 yıllar boyunca tasavvuf yoluyla toplumda benimsetildiğini düşündüler. Dediler ki Kaddafi gittikten sonra onun sacayaklarından birisi olan tasavvuf-tarikatı yok edelim. Ama tabii toplum bunu ne kadar hazmeder, ne kadar bunu benimser? mesela Bosna’da trajik örneklerini gördük. Ama şimdi yoklar. Irak’ta şu anda IŞİD’in yönetimi altında 5 milyon insandan bahsediliyor, kontrol ettiği bölgelerde. Orada yaşayan insanlar acaba IŞİD’in ideolojisini barış zamanında ne kadar benimser, bence çok önemli bir soru.</p>
<p>Şu anda sıcak bir savaş var, adamın elinde silah var, kafa kesiyor. Ya da Amerika vurduğu için tepkisiyle onların tarafına geçiyor ama barış zamanında o toplum ne kadar bu ideolojiyi kaldırır ne kadar benimser, önemli bir soru.</p>
<p><strong>Erdoğan:</strong> Çeçen örneğinden aslında cevabını verdiniz benimsenmediğine dair&#8230;</p>
<p><strong>Kılınç:</strong> Evet.</p>
<p><strong>Büyükkara:</strong>&#8230;.Hz. Ali amcasının oğlu Abdullah ibni Abbas’ı onların yanına gönderiyor. Onların yanında kalıyor. 12.000 Harici’nin 10.000’i bir alim sahabi olan Abdullah ibni Abbas’ın vaazlarıyla, irşadıyla nasihatleriyle doğruyu anlıyor, o gruptan ayrılıyor. Ama 2000 kişi kalıyor orada ve Hz. Ali’yle savaşıyorlar. Hz. Ali onları mağlup ediyor ama nihayetinde kendi şehadeti onların eliyle oluyor. Bir Harici’nin suikastiyle bu dünyayı terk ediyor. Tehlike şiddetli boyutta, öngörülemez biçimde. Hz. Ali gibi bir şahsiyeti öldürecek kadar gözleri dönmüş bir vaziyetteler. Dolayısıyla her zaman Müslümanlar bu noktada uyanık olmalı. Ama mücadele biçimleri de Hz. Ali’nin mücadele biçimi olmalı. Yani nasihatle, diyalogla, bununla yola gelmeyen insanlara da üzerine gitmek suretiyle, etkisiz hale getirmek suretiyle, emniyeti sağlamak suretiyle bunu yapmak zorundadır Müslümanlar&#8230;..</p>
<p>İslam deyince Taliban’ın İslam’ını, IŞİD’in İslam’ını anlamasın insanlar. Bu değil İslam dediğimiz şey. Bu sağlıklı din eğitimiyle olur, sağlıklı propagandayla olur. Biz İslam’ın bu yüzünü vermekte zorlanıyoruz. Aslında bunu yapacak en önemli damar tasavvuf damarıdır ama tasavvuf da şöyle bir sıkıntıya girmiştir. Aslında tarikatlar bu tür şiddet hareketlerine panzehir olabilir mi diye bazı arkadaşlarımız tarafından öneriliyor.</p>
<p>Fakat tasavvuf ve tarikatların şöyle bir handikabı var. Bundan evvel anti emperyalist mücadeleler tarikatlar tarafından yürütülüyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısı 20. yüzyılın başı. Sayalım Ömer Muhtar’dan tutun Emir Abdülkadir Cezayir’de, Şeyh Şamil Kafkasya’da, Basmacılar Hareketi Rusya’ya karşı bir mücadele yürütüyor. Batı Afrika’da emperyalistlere karşı Senusi Hareketi var. İşte Hint Yarımadası’nda tarikatlar İngiliz emperyalizmine karşı mücadele veriyor. Ama bu damar çok zayıflamış yani bugün. Tasavvuf, İslam’ın gülen yüzü şeklinde yansıtılıyor Batı’da. Bazı şeyhler, bazı tasavvuf büyükleri “Selefilik’i kınıyoruz” diyorlar ama onlar da aynı kulvarda hareket etmeye başlıyorlar. Dolayısıyla İslam Aleminde sıkıntı çeken Müslümanların derdine derman olacak, siyasi çöküntü halinde çok büyük psikozlar içinde olan Müslümanlara ilaç olacak bir görüntüsü yok tasavvufun maalesef.</p>
<p><strong>Mücadeleden gelen çekim gücü</strong></p>
<p>Selefiler ise ne yapıyorlar&#8230; Gerçekten takdir edilmesi gereken, adamlar işlerini, güçlerini bırakıyorlar cihat meydanlarına gidiyorlar.Afganistan, Bosna, Çeçenistan&#8230; Ümmetçi bakış açısı gerçekten bunu gerektirir. Yani bir insan ihtiyaç varsa ne yapmalıdır İslam’a göre, o kardeşine yardım etmelidir. Bu zaman zaman silahlı bir yardım da olabilir. Bunu doğru biçimde yapmıyorlar o ayrı ama samimi olarak bu işe giriyorlar ve gerçekten Afganistan’da olsun, Bosna’da olsun, Çeçenistan’da olsun diğer yerlerde olsun, Irak’ta, Suriye’de&#8230; Bir ciddi mücadele sergiliyorlar. Mezhepçi, tekfirci yanları var ama bir mücadele içindeler. Bu bir çekim gücü yaratıyor diğer Müslümanlar için. Tasavvuf bundan maalesef yoksun şu an. Tespih çeken eller çok rahatlıkla tetik çekebiliyordu düşmana karşı. Şimdi bu özelliğini yitirdiği için Selefilik işte mahrum kalmış, tutunamamış, eziyet halindeki insan için bir kurtuluş, bir ışık, bir ümit kaynağı olarak görülebiliyor, problem burada yani&#8230;..</p>
<p>(IŞİD) İnterneti çok ustalıkla kullanıyor. İnternet öncesi dönemle internet sonrası dönemi ayırmak lazım. Eskiden cami merkezli veya vakıf merkezli dernekler, cemaatler vardı. Bu şimdi son 15-20 yılda bu tür sosyal yapılanmaların gücü azaldı. Onun yerine online cemaatler oluşmaya başladı.Gençlerin elinde telefonlar, bilgisayarlar. Mahallelerindeki, okullarındaki cemaatlerden çok ilgili değiller. Yani onlar kendi sanal dünyalarındaki cemaatlerle irtibat kurma eğilimindeler. Dolayısıyla interneti dünya çapında ustalıkla kullanan Selefi yapılar, kolaylıkla hiç tanımadıkları mahallelerdeki, bölgelerdeki gençlerle, insanlarla irtibat kurabiliyorlar. Bildiğimiz konvansiyonel cemaat yapılanması da zayıfladığı için bu gençleri kuşatamıyor ve o gençler sanal alemden çok uzaklardaki kişilerle irtibata geçip onlara katılabiliyor. Onların kendi bulundukları yerlerdeki sözcüsü olabiliyorlar. Yoksa o tür yapılara olan bu akımı açıklayamayız&#8230;.</p>
<p>***</p>
<p><strong>(1) bkz: Şamil Basayev&#8217;in Vehhabilere Eleştirisi:</strong><br />
Biz İslam bayrağı altında düzenlenen Kafkas savaşlarında tarikatların nasıl önemli bir rol oynadığını hepimiz hatırlıyoruz. İsteyelim veya istemeyelim bu bilinen bir gerçektir. Eğer tarikatlar olmasaydı Rus yetkililere karşı bir direniş olmayacaktı. Her şeye hazırdılar ama bugün kimse tarikat sorunu hakkında konuşmuyor. Hatta dokunmuyoruz bile, ama aynı zamanda bugün bir tarafı uyuşmuş felçli bir adama benziyoruz. Ve bize ceset diyen bu sözde Vehhabilere diyoruz ki; Hayır biz hayattayız… İşte bütün fark ve işte var olan sorun. Bu benim fikrim&#8230;..<br />
Tarikat iki parçadan oluşur; ruh ve fizik… Fiziksel tarafı ise zikirdir. Zikir bu tarafta, bizde kaldı. Manevi yan, yani ruh ise önce Rus İmparatorluğu, daha sonra ise Sovyetler tarafından baskılarla bizden uzaklaştırılmıştır. Bildiğiniz gibi bütün şeyhlerimiz Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Müridleri, mürşidleri ve tüm takipçileri ve tüm alimlerimiz yok edilmiş ve böylece halkımızın manevi yönü ortadan kaldırılmıştır. Biz fiziki yönü çok sıkı tuttuk. Ama o tarikatın sadece bir yüzü idi. Bizim her şeyden önce tarikatı canlandırmamız gerekir. Bu Nakşibendi kanadı olabilir yada Kadiri kolu olabilir. Fakat tam olarak canlandırılmak için fırsat verilsin. O zaman bu konuda konuşmak için sebep olmayacaktır. Spekülasyon yapmak için fırsat olmayacaktır. Bugün bize çok alim yetiştirmek gerektiğini düşünüyorum. Bize yeni sufi okullar organize etmek gerekir. Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’nde ilk sırada onları kurmak için bize özel komiteler gerekli. Çünkü devlet düzeyinde destek mevcuttur. Bizim bir sansür komisyonu kurmamız ve edebi eser literatürü oluşturmamız gereklidir. Ve dini ilahiler gibi, haydi doğrusunu konuşalım; bizim dini ilahilerin çoğu aynı fanatik kara cahiller tarafından yazılmıştır, onların şeyhleri kim daha hızlı ise onun daha çabuk cennete çıkacağına inandırdı..<br />
http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2016/03/samil-basayevin-vehhabilere-elestirisi.html</p>
<p>(2) bkz: <a href="http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2015/12/iside-gore-murted-olarak-gordukleri.html">IŞİD&#8217;e göre mürted olarak gördükleri müslümanla savaş küffarla savaştan önceliklidir</a></p>
<p>(3) bkz: <a href="http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2015/08/cihadi-selefiligin-cihadi-selefilikle.html">Cihadi Selefiliğin Cihadi Selefilikle Cihadı</a></p>
<p>(4) http://www.timeturk.com/tr/2014/10/18/zerkavi-isid-in-temelini-nasil-atmisti.html</p>
<p>(5) Yazı kısaltılarak alınmıştır. Aslı için bkz:<br />
http://media.dunyabulteni.net/file/2014/yeniselefilikveisid.pdf</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isid-hanefiligi-dahi-islami-dogru-bir-yol-saymayan-bir-anlayis/">IŞİD: “Hanefiliği dahi İslami doğru bir yol saymayan bir anlayış”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isid-hanefiligi-dahi-islami-dogru-bir-yol-saymayan-bir-anlayis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selefilik Neyin Devamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 12:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[İtikadî İhtilafların Arkaplanı]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Kelamcıların Zuhuru]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabihat]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik Neyin Devamı]]></category>
		<category><![CDATA[Selefin Akidesi]]></category>
		<category><![CDATA[Selefiyye’nin Kurucusu]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8289</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür. Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar. Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/">Selefilik Neyin Devamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="td-post-header td-pb-padding-side">
<header>
<h1 class="entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8290" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg" alt="Selefilik Neyin Devamı" width="582" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-600x346.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-300x173.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-768x443.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-1024x590.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-1536x885.jpg 1536w" sizes="(max-width: 582px) 100vw, 582px" /></a></h1>
</header>
</div>
<div class="td-post-content td-pb-padding-side">
<div class="td-post-featured-image"></div>
<p>Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür.</p>
<p>Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar.<br />
Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye davet etmiştir. En son Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) farklı düşünceleri İslam etrafında bir araya getirip mümin zihinleri ideolojik ihtilattan kurtarmıştır.</p>
<p>İnsanlık tarihi Hz. Adem’den Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru tarandığında görülecektir ki esasta aynı şeyleri söyleyen peygamberler ömürlerini zihinleri yanlışlardan arındırmaya yani bâtılı geçersiz kılmaya adamışlardır.</p>
<p>İslam’ın ilk yılları yanlışların silinip, farklı düşüncelerin tevhit edilmesinin örnekleriyle doludur. Değişik kabulleri, algıları, istekleri olan kabileler mümin kimliği altında tek renge bürünmüşlerdir.</p>
<p>İslam’ın evrensel bir din olması bazı ameli meselelerin gri tonda kalmasına yol açmıştır. Bu durum farklı zaman ve mekanlarda yaşayan insanların hayatlarına kolaylıklar getirdiği gibi “tevhid”in de zorlama olmaksızın kabulünü temin etmiştir. “Te’vil” ve “tefsir”e açık olan nasslar insanlık aleminin tek düze olmasına engel olmuşlardır. Ameli noktada sahabeden yapılan farklı rivayetler de bu noktada önem arz etmektedirler. Bir konuda sahabenin ihtilaf etmesi sonraki kuşaklar için “rahmet” olarak kendini göstermiştir.</p>
<p>Ameli bir konuda sahabenin ihtilaf etmesinden haz duyan Ömer b. Abdulaziz gerekçesini şu şekilde açıklamaktadır: “Eğer onlardan rivayet edilen tek bir görüş olsaydı bu durumda insanlar darda kalırlardı.”[1]</p>
<p>İmanla hakikati yek vucût halinde özümseyen zihinlerin ameli konularda ihtilaf etmeleri, sonraki dönem müçtehitlerine alternatif çözümler üretme ya da farklı tercihlerde bulunma imkanı sağlamıştır. Bu yüzdendir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinin ihtilafını rahmet olarak değerlendirmiştir.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir konu vardır ki, o da sahabe ihtilafının ameli konularla sınırlı olmasıdır. Eğer sahabenin ihtilafı konuyla alakalı mevcut bir nassa vakıf olamamaktan kaynaklanıyorsa, nassın sabit olmasıyla düşüncelerini ayet ya da hadis etrafında derhal tevhit etmişlerdir. Nitekim Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirete irtihali üzerine bir grup sahabi O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölmediğini, Allah Teala’nın İsa (aleyhisselam) gibi O’nu da katına yükselttiğini dillendirdiklerinde, Hz. Ebu Bekir “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.”[2] ayetini okuyup, “kim Muhammed’e ibadet ediyorsa bilsin ki O ölmüştür. Kim de Muhammed’in Rabbine ibadet ediyorsa yine bilsin ki O diridir ve asla ölmeyecektir.” hitabında bulununca ihtilaf ortadan kalkmış ve istisnasız herkes Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatını kabul etmiştir.[3] Yine “Sakîfe Ehli”, devlet başkanlığı konusunu tartışırken ensardan bir grup, muhacirlere; “sizden bir, bizden de bir emir” olsun teklifinde bulunmuştu. Fakat devlet başkanın “Kureyş”ten olması gerektiğini bildiren hadis gündeme getirildiğinde ensar, Allah ve Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat edip, gayri bütün görüşleri devre dışı bırakmıştı.[4]</p>
<p>Sahabe asrının sonlarına doğru ihtilaflar kelâmî alana da kaymış kader ve sıfatlar ekseninde cereyan eden tartışmalar bir çok meşrebin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Nev zuhûr fırkalara karşı usûl-u dinde ihtilaf etmeyen topluluğun adı ise “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” mezhebidir. “Fırka-i Naciye” olarak ta bilinen bu oluşumun ihtilafı fıkhî alanla sınırlı kamıştır.[5]</p>
<p><strong>İtikadî İhtilafların Arkaplanı</strong></p>
<p>Farklı kültür ve dinlere mensup şahıs ve toplumların İslam’a girmeleri, beraberinde yeni sorunlar getirmiştir. Bunlardan en önemlisi farklı din müntesiplerinin ihtida etmelerine rağmen zihinlerindeki eski dinlerine ait bakiyeleri silememeleridir. Bu durum İslam’ın gerçeklerini önceki akidelerinin ışığı altında değerlendirmelerine yol açmıştır.</p>
<p>İslam’a girme noktasında samimi olan fakat eski görüşlerinden kurtulamayan bu grubun yanı sıra bir başka oluşum daha vardır ki onlar, görünüşte Müslüman, gerçekte ise İslam düşmanıdırlar. İçlerinde haramı helal, helali de haram gösteren 4 bin hadis uyduracak kadar ileri giden zındıklar da vardır. Bu grup Müslümanlar arasındaki itikadî ihtilafın oluşmasında son derece etkili olmuştur.</p>
<p>İranlılar, uluslararası arenada ciddiye almadıkları, kabile hayatı yaşadıklarından dolayı da devlet gözüyle bakmadıkları Araplar karşısında gün gelip saltanatlarını kaybedince, itibarlarını geri alabilmek için onlar arasına fitne tohumları ekip, sonu gelmez itikadî ayrılıklara zemin hazırlamışlardır.</p>
<p>Yunan ve Roma filozoflarına ait felsefi metinlerin tercüme edilmesi de ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Nassları Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden düşünce sistemi ile (usul) yorumlayan kelamcıların yerine, felsefi ekollerin düşünce sistemlerini esas alan mütefekkirler zuhur etmiştir. Bu ekolün en güçlü temsilcileri mutezilî kelamcılar arasından çıkmıştır.</p>
<p>Mutezile, ideolojik saplantılara teslim olunca Allah Teala’nın sıfatlarını ispat ya da nefy gibi insan aklının sınırlarını zorlayan sorunlara dalmıştır. Bu bapta incelenen her bir konu beraberinde yeni ihtilaflar getirmiştir. İhtilafların gündemde kalması daha büyük ihtilafların doğuşuna zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Allah Teala’nın müminlerin imanlarını sınamak için indirdiği “müteşabih” ayetler, zamanla ilim adamları arasında ihtilaf sebebi olmuştur. Selef, müteşabih ayetlerin anlamını Allah Teala’ya havale ederken, Haşviyye onlardan hareketle Cenab-ı Hakk’a cisimlere mahsus özellikler isnat etmiştir.</p>
<p><strong>Kelamcıların Zuhuru</strong></p>
<p>Sahabe devrinden uzaklaştıkça hem ihtilafın derinliğinde, hem de konularında artış görülmüştür. Sıfatlar ve müteşabihatı te’vil etmeksizin anlamlarını Allah Teala’ya havale eden selef akidesi, bu cereyanları cevaplama noktasında yetersiz kalmıştır.</p>
<p>Selef akidesinin içe kapanması, buna mukabil akla aşırı önem veren Mu’tezile’nin etkin hale gelmesi muvazeneyi sarsacak bir konuma geldiğinde, nassa bağlı kalma şartıyla aklı da kullanan fakat bunu yaparken Ehl-i Sünnet’in belirlediği sınırların dışına taşmayan kelamcılar ortaya çıkmıştır. Irak’ta kırk yaşına kadar mutezili olarak yaşayan “ihve-i selase/üç kardeş” meselesinden dolayı da hocası Ebu Ali el-Cübbai ile tartışıp Mutezile’den ayrılan Ebu’l-Hasan el-Eş’ari (v. 324/936) ve Maveraunnehir bölgesinde yüksek ilgi ve alaka gören Ebu Mansur el-Maturidi’nin (333/944) çalışmaları muvazenenin yeniden tesis edilmesinde hayati öneme sahiptir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet kelamı olarak isimlendirilen bu yeni cereyan, Mutezile başta olmak üzere bidat ehli fırkaların güçlerini etkisiz hale getirmiş, selefîn temsil ettiği akideyi ise hem muhafaza etmiş hem de neşretmiştir. Bu yüzdendir ki Cüveyni selef ve halef alimlerinin benimsedikleri “tefviz” ve “te’vil” sistemlerinin Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[6]</p>
<p>Maturidiyye ve Eş’ariyye mezhebine müntesib kelamcılarının telif ettiği eser ve yetiştirdikleri talebeler zamanla sıfatların bir kısmını reddeden ve Allah Teala’yı yaratılmışlara benzeten bidat fırkalarının inkıraza müncer olmalarına yol açmıştır.</p>
<p>Hicri sekizinci asırda yaşayan İbn Teymiyye’nin (v. 728/1328) “ehl-i sünnet kelamına” karşı yönelttiği eleştirileri ve “selef akidesi” başlığı altında “Haşviyye” ile örtüşen görüşleri eski ihtilafların tekrar canlanmasına yol açtığı gibi, günümüzde “selefîyye” olarak isimlendiren ve söz konusu yaklaşımın müdafaasını yapan bir hareketin doğmasına da yol açmıştır.</p>
<p><strong>Selef</strong></p>
<p>“Halef” kelimesinin zıddı olan “selef”, önceden yaşayan büyükler ve akrabalar anlamına gelmektedir.[7] Buna göre her yaşayan insanın bir selefî vardır. “Halef” olan, bir gün mutlaka “selef” olacaktır. Fakat kelime, ıstılahta belli bir dönemle sınırlandırılmaktadır. Hadisin delalet ettiği anlama göre “selef”ten Allah Resulün’den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren yaşayan üç kuşak anlaşılmaktadır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları üstünlükleri itibariyle kıymetlendirirken şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımdaki[8] ashabımdır. Sonra onlara yakın olan tabiundur. Sonra da onlara tabi olan etba-u tabiindir. Bunların ardından bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[9]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetin kaynağına yakın olmalarından dolayı lehlerinde şahadette bulunduğu selefîn, ilk tabakasında yer alan sahabe İslam akidesini direkt olarak Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) almış, ikinci tabakada yer alan tabiun Resulullah’ı gören sahabeden dinlemiş, son tabakada yer alan etba-u tabiin ise tabiundan öğrenmiştir. Üçüncü kuşaktan sonra bidat ve dalalet yaygınlık kazanmış, inanç ve fikirdeki safiyet bozulmuştur. Enes b. Malik’in, Haccac-ı Zalim’in zulmünden şikayet eden Kûfe halkına “Bundan sonra gelecek zaman muhakkak bundan daha fena olacaktır. Ve bu kötülük siz ölüp Rabbinize gidinceye kadar (asırlarca) devam edecektir.”[10] hadisini hatırlatarak sabır tavsiye etmesi de bu hükmü desteklemektedir.</p>
<p>Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yarını, dününden daha fena olacak insanlığa, selefîn, kendisine en yakın halkası olan ashabın yolunu izlemeyi vasiyyet etmiştir: “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.”[11], ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.’[12] “Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.”[13]</p>
<p>Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın bir gelecekte ümmetinin 72 fırkaya ayrılan İsrailoğulları gibi, 73 fırkaya ayrılacağını içlerinde ise sadece “ashabıyla birlikte kendisinin üzerinde olduğu” ehli sünnet ve’l-cemaat yolunu benimseyeceklerin kurtulacağını söylemektedir.[14]</p>
<p>Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, selefîn ilk halkası olan ashaba uymalarını istemesi zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’an’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kitab ve Sünnet’i diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır. Selefîn diğer iki halkasını teşkil eden tabiun ve tebe-u tabiin de ilmin menbaı olan Allah Resulü’ne sonraki kuşaklara nisbetle daha yakındır. Yaşadıkları dönemde Arap dili saf haliyle korunduğundan selikaları daha güçlüdür. Bu durum din ve istikamet noktasında imam olmalarına yol açmıştır.</p>
<p>İslam’ı doğru bir şekilde anlamak için gerekli olan selefe ittiba, sınırsız olmayacağı gibi kelimeleri bir takım kalıplara hapsetmek şeklinde de olmamalıdır. Selefe ittibanın çerçevesi; nassları tefsir ve te’vil ederken başvurdukları prensiplerle, içtihat yaparken dikkate aldıkları kriterleri benimsemek olarak anlaşılmalıdır.[15] Zira selef, tek bir içtihat usulü benimsememiştir. Tabiun kuşağından Said b. Müseyyeb “hadis merkezli” fıkhî bir yaklaşımı tercih ederken, Kûfe’de İbrahim en-Nahai “içtihat merkezli” fıkhî bir ameliye içerisinde olmuştur. Bu durumda kendilerinin selefî olduğunu iddia eden grup içtihat ederken hangi fıkıh mektebinin usulünü takip edecektir?!</p>
<p>Eğer selefe ittiba etmek onların söz, fiil ve adetlerini ilave, eksiltme ve değiştirme yapmaksızın özümsemek şeklinde anlaşılacaksa bu, selefîn kabulleriyle çelişen bir durumdur. Zira onlar kendi söz, fil ve uygulamalarına sonsuza kadar baki kalacak kutsi unsurlar olarak bakmamışlardır. Nitekim sahabenin Mekke’deki örf ve adetiyle Medine’deki örfü arasında ciddi derecede farklılıklar vardır. Mekke’de bir çoğu dikişli elbiseyi tanımazken, Medine’de dikişli elbiseler giymişlerdir.[16]</p>
<p>Tabiun dönemi fakihleri de sahabe asrında söz konusu olmayan bir çok meselede içtihat etmişlerdir. Yeni sorunları, yeni içtihatlarla çözmüşlerdir. Bu durum müçtehit imamlar devrinde zirveye çıkmış, içtihadın fazlalığından dolayı bu döneme fıkhın altın çağı denmiştir.</p>
<p>Sonraki dönem alimleri avamın, ilk kuşakta yer alan selefe doğrudan ittiba yerine onların rivayet ve içtihatlarını tedvin ve tahlil ederek fıkha altın devrini yaşatan müçtehit imamları taklit etmeyi daha uygun görmüşlerdir.[17] Çünkü müçtehit imamların içtihatları mezhep disiplini çerçevesinde tertip, tahkik ve ta’lil edildiğinden farklı görüşler arasında tercihte bulunmayı kolaylaştırmaktadır. Aynı sistemin sahabe ya da tabiun içtihadı için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Selefiyye</strong></p>
<p>İslam’ın ilk asırlarında selef denilince Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınlıklarına göre derecelendirilen üç kuşak anlaşılırken, daha sonra kelime bu ilk anlamından alınıp belli bir mezhebin adı olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Bugün selefiyye dinilince “şer’i hükümleri çıkarma noktasında sadece Kitap ve Sünnet’e başvuran, onlar dışındaki hükümleri geçersiz kabul eden oluşum” anlaşılmaktadır.</p>
<p>Selefiyye, sahip olduğu nisbesiyle ümmet içerisinde farklı olduklarını ihsas ederken, aidiyet iddiasında bulunduğu selef alimlerinden hiç birisi onlar gibi kendilerini sonraki dönem Müslümanlardan ayırt edici bir tavır içerisinde olmamıştır. Zira onlar selef kelimesini halefin zıddı olarak kabul etmişlerdir.</p>
<p>Düşünce ve meyilleri ile “cemaat-ı kübra”dan ayrılan, hatta mizaç ve ahlaki kriterleri itibariyle de farklılık gösteren[18] bu yeni oluşumun selef-i salihinin devamı olduğunu söylemek ilmi verilerle çelişmektedir. Zira varlığını, bid’at olarak nitelediği söz ve fiilleri yok etmek üzerine bina eden bu yeni mezhebin bizzat kendisi bid’attır.</p>
<p>Selefilerin mezhepleri devre dışı bırakarak selefe ulaşma gayretleri ise hem sahih senet sistemine engel teşkil etmekte, hem de onların oluşmasını gerekli kılan unsurlara karşı Müslümanları savunmasız bir konuma getirmektedir.</p>
<p>Selefiler kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları; “Cebrail risaleti Ali’den kaydırıp Muhammed’e verdi” diyen ve bu yüzden “Cebrail’e söven”[19] “Gulat-ı şia” ile eşdeğer görmekte ve onların adı olan “ehl-i zeyğ”[20] kelimesini Maturidi ve Eşariler için de kullanmaktadır.</p>
<p><strong>Selefin Akidesi</strong></p>
<p>Sıfatlar ve müteşabihatı zahiri anlamda anlayan selefiyyenin itikadi görüşleri ile selef-i salihinin itikadı arasında ciddi farklılıklar vardır. Nitekim selef, müteşabihat noktasında konuşmayı uygun görmezken, selefiler Allah Teala’ya “el”, yüz” gibi insana ait uzuvları isnat etmişlerdir.</p>
<p>İmam-ı Gazzali (v. 505/1111) nassların zahirine bakarak Allah Teala’ya el, ayak gibi uzuv, nüzul, intikal ve arş üzerine oturmak gibi hâdis varlıklara ait fiilleri isnat eden Haşviyye’nin “selef itikadı üzerine oldukları” iddiasını çürütmek ve selef akidesinin esaslarını ortaya koymak için kaleme aldığı “İlcamu’l-avam an İlmi’l-Kelam” adlı eserinde 7 ilkeden bahsetmektedir:[21]</p>
<p>Takdis: Allah Teala’yı “cisimlere ait özelliklere sahip olmak” gibi şanına yaraşmayan hususiyetlerden tenzih etmek.</p>
<p>Tasdik: İsim ve sıfatlardan, Allah Teala’nın şanına uygun anlamların kastedildiğini, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Cenab-ı Hakk’ı vasfederken de yanılmadığını kabul edip, öylece iman etmek.[22]</p>
<p>Aczi itiraf: Nasslarda bildirilen müteşabihattan kastedilen ilahi muradı bilmenin, kul olarak kendi idrak sınırını aştığını itiraf etmek.</p>
<p>Susmak: Müteşabihatın anlamının ne olduğunu sorma ve bu konuda fikri tartışmalara dalmanın bidat olduğunu kabul etmek.</p>
<p>İmsak: Müteşabihat hakkında yorum yapmak, onları başka bir dile tercüme etmek, ilave ya da eksiltmede bulunmak, birleştirme ve ayrışmaya tabi tutmak da caiz değildir. Müteşabihat ancak mevcut sîgalarıyla telaffuz edilebilirler.</p>
<p>Keff: Müteşabihat ile kalben meşgul olmamak, haklarında fikir yürütmemek.</p>
<p>Ehline havale etmek: Avam, yetersiz olduğundan dolayı anlamaktan aciz kaldığı müteşabihatı, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamber, alim ve velilerin bildiğine kanaat getirir.[23]</p>
<p>İmam-ı Gazzali söz konusu eserinde müteşabihat bağlamında değerlendirilen ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini de örneklerle izah eder. Müteşabihattan olan “el” kelimesinin iki anlamının olduğunu et, kemik ve sinirden müteşekkil uzuv anlamına geldiği gibi, “idare, güç, kuvvet” gibi anlamlarda da kullanıldığını söyler. “Bölge emirin idaresi altındadır./el-beldetu fi yedi’l-emîr” cümlesinde “yed/el” kelimesinin gerçek anlamında kullanılmadığına dikkat çeken Gazzali, Kur’an ve Sünnet’teki her “el” kelimesinden de “et, kan ve kemikten” oluşan bir uzvun kasdedilip sonra da bunun Allah Teala’ya isnat edilmesinin muhal olduğunu söyler. Gazzali’ye göre Allah Teala’nın uzuvlardan müteşekkil bir varlık olduğunu tasavvur etmek puta tapıcılıkla eş değerdir. Zira uzuvlardan oluşan cisim mahluktur. Mahluk olan bir varlığa ibadet etmek de küfürdür.[24]</p>
<p>Sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı nassları zahir anlamlarında alan ve Allah Teala’nın “el” ya da “yüz” gibi uzuvlarının olduğunu söyleyen selefiyye ile haşviyye arasında ciddi benzerlikler vardır. Selefiyyenin Allah Azze ve Celle’yi insanlara benzemekten tenzih etmesine gelince onu Haşviyye’de yapmıştır.</p>
<p><strong>Selefiyye’nin Kurucusu</strong></p>
<p>Selefiler amel ve akidede düşüncelerinin Ahmed b. Hanbel ile İbn Teymiyye’ye dayandığını söylemektedirler.[25]</p>
<p>Ahmed b. Hanbel’in müteşabihat noktasında “tefviz” sistemini benimsemesi yani hiçbir yorum yapmadan manayı Allah Teala’ya havale etmesi göstermektedir ki, medresenin kurucusu olarak adının geçmesi meşruiyet kaygısı ile kurgulanmış bir söylemin ürünüdür.</p>
<p>Tanımlanan anlamda selefiyye’nin kurucusu İbn Teymiyye’dir. Yaşadığı dönemde büyük bir şöhrete kavuşan İbn Teymiyye, Takiyyuddin es-Sübki, İbn Cehbel gibi alimlerin görüşlerini tenkit etmeleri üzerine itibar kaybına uğramış, İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350), İbnu’l-Vezir (v. 840/1436) ve Şevkani’nin (1250/1834) gayretleriyle ancak unutulmaktan kurtulabilmiştir.</p>
<p>Bu isimlerden hiç birisi İbn Teymiyye’nin temsil ettiği selefiyyenin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinde etkili olamamıştır. Arabistan çöllerinde Muhammed b. Abdilvahhab (ö. 1787) ortaya çıkınca selefiliğin rengiyle birlikte toplum nezdindeki itibarı da değişmiştir.</p>
<p>Muhammed b. Abdilvahhab İbn Teymiyye’nin eserlerini okudu, inceledi ve düşüncelerini teoriden pratiğe taşıdı.[26] Aslında O İbn Teymiyye’nin görüşlerine bir şey ilave etmedi. Sadece görüşlerini daha radikal bir forma dönüştürdü. Muhammed b. Abdulvahhab’ın mutaassıb bir profil çizmesinde çöl ikliminde yetişmesi de etkili oldu.</p>
<p>Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı yeni İbn Teymiyyecilik hareketi kısa zamanda hısımı olan Muhammed b. Suud’un da delaletiyle siyasi bir boyut kazanarak[27] Suud Devleti’nin kurulmasını temin etti.</p>
<p>Muhammed b. Abdilvahhab’ın selefiliğe radikal bir kimlik kazandırması hareketinin selefiyye yerine “Vahhabilik/Vehhabiyye” diye şöhret bulmasına zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Sıfat ve müteşabihatı zahiri anlamlarında anlayan “vehhabiyye”, tevessül ve kabir ziyareti gibi konularda da genel kabule aykırı yorum ve uygulama içerisinde olmuştur. Bunun bir yansıması olarak içerisinde 10 bin sahabi kabrinin bulunduğu Cennetu’l-Baki mezarlığını yerle bir etmişlerdir. Yine içerisinde kabir bulunan mescitleri de yıkmışlardır. Bu hareketlerinden dolayı bazı yazarlar tarafından “mabet yıkanlar” olarak nitelendirilmişlerdir.[28]</p>
<p>Bidatın sınırlarını genişleterek ibadetle bağlantısı olmayan şeyleri de onun kapsamına almışlardır. Ravza’ya örtü koymayı bidat olarak telakki ettiklerinden can sıkacak derecede eski püskü olan örtülerin değiştirilmesine –uzun yıllar- engel olmuşlardır.</p>
<p>Vahhabiler ameli noktada da aşırılığa gitmişler; sigarayı haram kabul ettikleri gibi, içenleri de müşrik gibi değerlendirmişlerdir. Bu cihetle günah işleyenleri tekfir eden haricilere benzemektedirler.[29] İlk yıllarda kahve türü içecekleri de haram görmekte idiler. Ne var ki daha sonra bu görüşlerinde müsamahakar olmuşlardır.</p>
<p>Günümüzdeki haliyle selefiyye, selef-i salihinin devamı olmaktan ziyade Haşviyye ile Hariciliğin bileşkesi gibi görünmektedir. Her ne kadar düşüncelerini benimsemeyenleri “ehl-i zeyğ” olarak isimlendirseler de Ehl-i Sünnet tarafından -namazı Mekke-i Mükerreme’de inşa edilen Kabe’ye doğru kılmayı gerekli gören her müslüman gibi- “İslam milletinin”[30] bir parçası olarak kabul edilmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><em>[1] Muhammed Ebu Zehre, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiyy, Beyrut, t.y., s. 12.</em></p>
<p><em>[2] Kur’an, Zümer(39): 30.</em></p>
<p><em>[3] Abdulkahir b. Tahir el-Bağdadi, el-Fark-u beyne’l-Firak, Beyrut, 1994, s. 19.</em></p>
<p><em>[4] Ebu İshak Muhammed İbrahim b. Musa eş-Şatibi, el-İ’tisam, Beyrut, 1997, II, 589; Ayrıca bkz. el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.</em></p>
<p><em>[5] el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.</em></p>
<p><em>[6] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.</em></p>
<p><em>[7] Mecduddin Muhammed el-Fîrûzâbâdi, el-Kamûsu’l-Muhît, Beyrut, 2003, 820.</em></p>
<p><em>[8] Hadisi şerifte geçen “karn” kelimesinin ne kadarlık bir zaman dilimini kapsadığı noktasında ihtilaf vardır. Yaş itibariyle bir birine yakın insanları kapsadığını söyleyenler olduğu gibi yirmiden yüz yirmi yıla kadar olan bir zamanı içerdiğini söyleyenler de olmuştur. Bkz. Bedrüddin el-Ayni, Umdetü’l-Kari, XIII, 203.</em></p>
<p><em>[9] Buhari, Şehadat/52, 9, H. no: 2652.</em></p>
<p><em>[10] Buhari, Fiten/96, 6, H. no: 6657.</em></p>
<p><em>[11] Tirmizî, İlim, H. no: 2685; Darimi, Mukaddime, H. no: 95.</em></p>
<p><em>[12] Tirmizi, Menakib, H. no: 3663; İbn Mace, Mukaddime, H. no: 97; Ahmed, Müsned, V, 382.</em></p>
<p><em>[13] İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.</em></p>
<p><em>[14] Hakim, İlim, I, 82.</em></p>
<p><em>[15] Bkz. Said Ramazan el-Buti, es-Selefîyye Merheletün Zemeniyyetün Mubareketün La Mezhebun İslamiyyün, Dımeşk, 1996, s. 12.</em></p>
<p><em>[16] Bkz. el-Buti, a.g.e., s. 15-16.</em></p>
<p><em>[17] Müçtehit imamlar sahabenin rivayetlerini esas aldığından onları taklit eden avam dolaylı yoldan sahabeye de ittiba etmiş olmaktadır.</em></p>
<p><em>[18] el-Buti, a.g.e., s. 13.</em></p>
<p><em>[19] Abdulmuni’m el-Hafna, Mevsuatu’l-Fıraki ve’l-Camaat, 2005, s. 127</em></p>
<p><em>[20] el-Hafna, a.g.e., s. 405.</em></p>
<p><em>[21] Ebu Hamid Muhammed el-Gazzali, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, ( Mecmûat-u Resaili’l-İmami’l-Gazzali içerisinde), Beyrut, 19994, s. 41</em></p>
<p><em>[22] el-Gazzali, a.g.e., s. 45.</em></p>
<p><em>[23] el-Gazzali, a.g.e., s. 42.</em></p>
<p><em>[24] el-Gazzali, a.g.e., s. 43.</em></p>
<p><em>[25] el-Hafna, a.g.e., s. 403.</em></p>
<p><em>[26] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[27] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[28] Ebû Zehre, a.g.e., s. 213.</em></p>
<p><em>[29] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[30] el-Bağdadi, a.g.e., s. 18.</em></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/">Selefilik Neyin Devamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm Dünyasının &#8216;Püsküllü Bela&#8217;sı: Neo-Selefîler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-dunyasinin-puskullu-belasi-neo-selefiler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-dunyasinin-puskullu-belasi-neo-selefiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Sep 2014 06:40:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Dünyasının 'Püsküllü Bela'sı: Neo-Selefîler]]></category>
		<category><![CDATA[Arap Baharı]]></category>
		<category><![CDATA[Neo-Selefîler]]></category>
		<category><![CDATA[Neo-Selefîler Kimler?]]></category>
		<category><![CDATA[Neo-Selefîlik Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1826</guid>

					<description><![CDATA[<p>Arap Baharı olarak adlandırılan süreç, &#8216;devrim&#8217; olarak adlandırılmıştı. Şimdi, Selefilik, sadece İslam dünyasında değil, Balkanlar, Türki Cumhuriyetler, Afrika ve Avrupa&#8217;da deyim yerindeyse &#8216;ışık hızıyla&#8217; yayılıyor. ARAP BAHARI &#8216;DEVRİM&#8217;LERİNDEN, SELEFİ &#8216;KARŞI-DEVRİM&#8217;LERE&#8230; &#8216;Karşı-devrim&#8217; hareketinin önünde, eski ve yeni yerli aktörler, gerisinde ise sömürgeci ülkeler var. Eski aktörler, diktatörlüklerin artığı, &#8216;her türlü kullanıma elverişli&#8217; tipler: Özellikle de kaos [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-dunyasinin-puskullu-belasi-neo-selefiler/">İslâm Dünyasının ‘Püsküllü Bela’sı: Neo-Selefîler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/islam-dunyasinin-puskullu-belasi-neo-selefiler/neo-selefiler-2/" rel="attachment wp-att-16989"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16989" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/neo-selefiler-1.jpg" alt="" width="498" height="279" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/neo-selefiler-1.jpg 606w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/neo-selefiler-1-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/neo-selefiler-1-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></p>
<p>Arap Baharı olarak adlandırılan süreç, &#8216;devrim&#8217; olarak adlandırılmıştı. Şimdi, Selefilik, sadece İslam dünyasında değil, Balkanlar, Türki Cumhuriyetler, Afrika ve Avrupa&#8217;da deyim yerindeyse &#8216;ışık hızıyla&#8217; yayılıyor.</p>
<p><b>ARAP BAHARI &#8216;DEVRİM&#8217;LERİNDEN, SELEFİ &#8216;KARŞI-DEVRİM&#8217;LERE&#8230;</b></p>
<p>&#8216;Karşı-devrim&#8217; hareketinin önünde, eski ve yeni yerli aktörler, gerisinde ise sömürgeci ülkeler var.</p>
<p>Eski aktörler, diktatörlüklerin artığı, &#8216;her türlü kullanıma elverişli&#8217; tipler: Özellikle de kaos ortamını fırsat bilerek, &#8216;Arap baharı&#8217; yaşayan ülkeleri istikrarsızlaştırmak, yönetilemez hale getirmek isteyen ve güçlerini yitirmek istemeyen aktörler bunlar. Daha çok sol-seküler çevreler.</p>
<p>Ülkelerinin geleceğini değil, kendi geleceklerini düşünen, imtiyazlarını kaybetmek istemeyen, o yüzden de kaos ortamından en çok nemalanan sömürgecilerin kapıkulları.</p>
<p><b>SELEFÎLİK DEĞİL SELEFSİZLİK: YENİ-HÂRİCÎLER</b></p>
<p>Bir de yeni aktörler var: Selefiler. Selefiler, bütün &#8216;Arap baharı&#8217; ülkelerinde pıtrak gibi bitmeye başladı ve hızla hortlatıldı bir kaç yıl içinde&#8230;</p>
<p>Selefiler, Suudların ihracı. Ama Selefilerin arkasındaki gerçek güç, İngilizler.</p>
<p>Selefiler, &#8216;Arap baharı&#8217; yaşayan ülkelerde -kelimenin tam anlamıyla- terör havası estiriyorlar. Selefilerin hedef tahtasına yatırdıkları yegâne &#8216;güç&#8217;, Osmanlı kültür varlığı: Osmanlı eserlerini birer birer havaya uçuruyorlar her yerde!</p>
<p>Önce şunu söylemem gerekiyor: İslâm dünyasının, önümüzdeki süreçte başbelası hatta &#8216;püsküllü belâ&#8217;sı, öncelikle, Selefiler olacak.</p>
<p>Sadece &#8216;Arap baharı&#8217; yaşayan Arap ülkelerinde değil, Balkanlardan Kafkaslara, Türkî cumhuriyetlerden Afrika&#8217;ya ve Arap coğrafyasına kadar her yerde Selefiler, tarihte olmadığı ve gözlenmediği kadar hem Müslüman toplumları büyük istikrarsızlıkların eşiğine sürükleyecek hem de sömürgecilerin eski sömürgesi olan ülkelerdeki güçlerini tahkim etmelerine inanılmaz katkılarda bulunacak!</p>
<p><b>YENİ HAÇLI SALDIRISI DIŞARIDAN DEĞİL &#8216;İÇERİDEN&#8217;</b></p>
<p>Neo-selefilik, selefsizlik demek. Selef &#8216;biz&#8217;iz. Düz mantıkla bütün İslam medeniyetinin kurucu şahsiyetlerini ve şehirlerini havaya uçuruyorlar!</p>
<p>Bunu ancak Haçlı savaşları sırasında Avrupalılar yapmışlardı sadece. İslam&#8217;ın ruhunu yok eden, köklerini kurutan, izlerini silen bir haricî mantığı, İslam tarihinin hiç bir döneminde görülmemiştir. Bu, İslam&#8217;ın İslam&#8217;la vurulması projesinin sonucu.</p>
<p>Tam da bütün dinlerin, köklerinin kazındığı, fosilleştirildiği ve sadece İslam&#8217;ın diriliğini koruyabildiği, insanlığın İslam&#8217;a en fazla ihtiyaç duyduğu bir zaman diliminde, Selefilerin önünün açılması, İslam&#8217;ın tarih sahnesine çıkışının bu kez içeriden oluşturulan serseri mayınlarla ve mayın tarlalarında vurulması projesinin bir sonucu.</p>
<p><b>EŞ&#8217;ÂRÎLİK VE MÂTURÎDÎLİĞİN BİTİRİLMESİ VE ŞİA&#8217;NIN ÖNE SÜRÜLMESİ</b></p>
<p>İslâm dünyasını bekleyen iki büyük tehlike var: Şia&#8217;nın etki ve nüfuz alanının alabildiğine genişle/til/mesi ve Selefilerin önünün açılması.</p>
<p>Burada ana hedef: Sünnî omurganın çökertilmesi ve makro ölçekte İslâm dünyasının, mikro ölçekte ise Müslüman toplumların tam ortadan ikiye yarılması, Müslüman toplumların birbirine düşürülmesi ve böylelikle İslâm&#8217;ın yürüyüşünün durdurulması!</p>
<p>Lübnan&#8217;da, Irak&#8217;ta, Körfez ülkelerinde &#8216;terör havası estiren&#8217; Şia&#8217;nın ve Libya, Tunus, Cezayir gibi ülkelerle, Balkanlar, Kafkaslar, Afrika ve Türkî cumhuriyetlerde Selefilerin önünün açılmasının özel hedefi ise, Türkiye&#8217;nin yürüyüşünün durdurulması ve vurulması.</p>
<p>Özetle: İslâm dünyasının omurgasını oluşturan Ehl-i Sünnet omurganın iki ana bileşeni Eş&#8217;arilik ile Maturidiliğe büyük darbe indirilmesi&#8230;</p>
<p><b>ŞİA&#8217;NIN VE SELEFÎ DALGANIN PANZEHİRİ: TASAVVUFÎ HAREKETLER</b></p>
<p>Gerek Şia, gerekse Selefilik üzerinden gerçekleştirilen küresel saldırının tek panzehiri, tasavvufî hareketlerdir.</p>
<p>Tasavvufî hareketler, İslâm dünyasında, özellikle de Balkanlarda, Kafkaslarda ve Türkî cumhuriyetlerde Ehl-i Sünnet omurga&#8217;nın korunmasının ve yeniden-kurulmasının tek kaynağı, İslâm dünyasının parçalanması önleyecek tek sigortası.</p>
<p>Tasavvufî hareketlerin aynı zamanda, hem fikrî hem sanatsal hem de herkese ruh üfleyici hayat atılımlarının da yegane adresi olduğunu iyi idrak etmemiz ve geleceğimizi kendi ellerimize alacak kalıcı ve uzun vadeli stratejiler geliştirmemiz gerekiyor.</p>
<p>Yusuf Kaplan &#8211; Yeni Şafak, 14.9.2014</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-dunyasinin-puskullu-belasi-neo-selefiler/">İslâm Dünyasının ‘Püsküllü Bela’sı: Neo-Selefîler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-dunyasinin-puskullu-belasi-neo-selefiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
