<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selçuklu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/selcuklu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Selçuklu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Turan &#8211; Türkiye&#8217;de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2020 14:05:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[ruh ve madde]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Türklük]]></category>
		<category><![CDATA[vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24696</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24697 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg" alt="" width="240" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg 185w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8.jpg 400w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></p>
<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı olmadığı bir sırada 1947 yazında, Türkiye&#8217;yi ziyaret edince, kendisi resmî kabullere ve devletin teşrifatına nâil olmuştur ki, bu hüviyeti olduktan ve resmî bir sıfatı da kalmadıktan sonra böyle bir gaflet ve şuürsuzluğa başka hiçbir memlekette rastlanmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğer, medeniyetimizin sadece âbideleri ve husüsiyle gök kubbeye meydan okuyan, insan ruhuna huzur ve ulvîlik bahşeden camileri hakkında derin ve şümüllü bir tefekküre dalarsak o kudretin kaynağını ve tarihî azametin sırlarını keşfeder oluruz. İlk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in: “Allah’ın evi yanında kendime muhteşem bir saray yapmaktan hicap duyarım&#8221; sözü bu ahlâk ve mefküre kudretinin veciz bir ifadesidir. Hemen bütün Selçuklu ve Osmanlı Sultanları, hüküm sürdükleri geniş ülkelerde, bu mefkürelerini medeniyet eserleriyle maddîleştirir ve sanat âbideleri halinde ifade ederlerken bu ruh ve feragatin tam bir mümessili olmuşlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih Türklük ve İslâmiyetin, şerefli mazileri&#8217;nde birbirlerine ne kadar bağlı ve borçlu olduğuna şahadet eylediği gibi istikbalde de bunların birbirlerinden ayrılamayacaklarını, aksi takdirde Türk milletinin bekasının da tehlikeye gireceğini ifadede bir müşkülât yoktur. Bugün Türkiye&#8217;de göze çarpan ideolojik ve zümrecı&#8217; temayüller de millî birlikte çimento vazifesini gören dinin sarsılması neticesidir.</p>
<p>Türk milletinin, tarihî hasletleri ve akl-ı selîrni sayeşinde kendisinden kopmuş bu türlü münevverlere ve onların köksüz fikirlerine itibar etmediğini şükranla kaydetmeliyiz. Zira başlıca kuvvetimiz ve son tesellimiz de budur. Öyle olmasa idi bunca bâdire ve kasırgalardan sonra dağılmak ve yok olmak mümkün idi. Bunu söylerken, bu zorlamaların tamamıyla tesirsiz kaldığını ifade etmiş olmuyoruz. Bilâkis milletlerin istikbalinde daima birinci derecede âmil münevverlerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tehlikeli zamanlarda, muharebe ve zafer günlerinde milletlerin maneviyatını yükseltmek, ümit ve şevklerini artırmak için radyo vasıtasiyle yapılan dinî vaaz ve ilâhilerin teshirkâr kudreti âşikârdır. Bu sebeple, İkinci Cihan Harbi&#8217;nde bu vasıtaya sık sık baş vurulmuş ve bizzat laik ve hattâ dinsiz devlet adamları bile bu suretle kitlelerin hislerini takviyeden müstağni kalmamışlardır. II. Cihan Harbi&#8217;nde Bolşeviklerin nisbî bir din hürriyeti tanımaları da bu zamana rastlar. Halbuki, laiklikle hiçbir münasebeti olmadığı halde, Türk milleti, o karanlık ve endişeli günlerde, böyle bir ümit ve teselliden mahrum bırakılmış; hasret ve iştiyakla beklediği bir Allah kelimesini radyodan işitmek saadetine erememişti.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten din tahsili yalnız itikad ve ibadet için değil, Türk milletine mensup bir münevver olabilmek için de zarurî idi. Zira milletinin tarihinde ve halinde bu kadar derin ve girift bir te&#8217;siri olan İslâmiyet hakkında umumî bir bilgiye sahip olmayan bir Türk münevverinin, tahsil derecesi ne olursa olsun, hakikatte kökünden kopmuş bulunduğu cihetle, aydın sayılması da imkânsızdır. Hakikaten islâmî bilgilere sahip olmayan gençler yalnız umümî kültürden mahrum kalmıyor; bu durum dolayısıyla Türk kültürüne, edebiyatına, sanatına, folkloruna, diline, şiir, hikâye ve atasözlerine de nüfuz etmek imkânlarını da kaybediyor; yani kendi cemiyeti ve muhiti icin zaruri olan milli harsı da elde edemiyor idi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>En küçük hücreden nebat, hayvan ve insanlara kadar hayatî sevk ve idare eden küllî aşk ve iradenin madde ile izah edilememesi kâinata şâmil bir şuür ve iradenin mevcudiyetini kabul ettirmekte ve iptidaî insanda olduğu gibi onun bugünkü ileri neslinde de kaadir-i mutlak bir Allah&#8217;ın varlığı fikrini, daha kuvvetli bir şekilde, kabule zorlamaktadır. Nitekim atomun keşfi üzerine İngiliz kilisesi reisi, Einstein&#8217;a: “Artık âlemin sırları keşfedilecek midir?” tarzında sorduğu suale bu büyük âlimin verdiği şu: “Biz ancak maddenin sırlarını keşifle meşgulüz. Bunun ötesi ise ebediyyen ilmin meçhulü kalacaktır.” cevap da ilmin son sözü mahiyetindedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Din ve mezheplerin, medeniyet ve kültür tarihindeki rolü yanında milletlerin tekâmül ve bekasında dinin ne kadar büyük bir âmil olduğuna dair birkaç misâl daha hatırlamak yerinde olur. Meselâ Arapların tarihte kazandığı büyük mevki münhasıran İslâm din ve mefküresinin bir eseri olduğu gibi, millî hasletler ne olursa olsun, Türklerin de cihan hâkimiyeti kudretini kazanmaları ve azametli bir tarih yaratmaları daha ziyade bu din sayesinde mümkün olmuştur.</p>
<p>Hattâ Türkler Anadolu&#8217;ya Müslüman olarak gelmemiş olsalardı Karadeniz&#8217;in şimalinde bin yıl zarfında hicret eden ırkdaşlarının akıbetlerine uğrayarak yok olur; tarihin istikametini değiştiren Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları, onların kurduğu dünya nizamı ve medeniyet bahis mevzuu olamaz ve bugünkü Türkiye de vücud bulamazdı. İslâv kavimlerinin dil ve edebiyatları ile birlikte millî kültür şuürları da Ortodoks Hıristiyanlığı ile başladığı gibi Balkan milletlerinin varlığı da bu mezheb ile korunmuştu. Luther ve Protestanlık düşünülmeksizin Şimal kavimlerinin kültürel tekâmülleri anlaşılamaz. Dinin tarihî, içtimaî bakımdan bu hayrete şayan ehemmiyeti hakkında ciltler dolduracak tafsilâta girişmek imkân ve ihtiyacı olmaksızın bu küçük tablo<br />
ile iktifa etmek mümkündür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Göktürkler oturduklari topraklarda bazı yerleri dınî kutsiyetle tâzim ederlerdi. Anadolu&#8217;nun fethine iştirak etmiş büyük kumandan ve beylerin türbeleri evliya ziyaretgâhlarından daha geniş bir kutsiyet hâlesi içinde dokuz asır ululanmıştır. Bunlara verilen kutsiyet din adamı olmaları ile değil fâtih, İslâm gazisi ve vatan kurucu bulunmaları neticesi idi. Şahsiyetleri dinî olsun, millî olsun Anadolu baştan başa bu kutsiyeti haiz ziyaretgâhlarla dolmuştur.</p>
<p>İşte vatan da kutsiyet kazanmış, tarihî eser ve hatıraları sinesinde toplayan bu gibi topraklara denir. Seydi Gazi, Danişment Gazi, Turasan, Selçuk Sultanları türbesi, Mevlâna, Hacı Bektaş, Eyyup&#8230; Türkiye&#8217;yi vatan yapan binlerce ziyaretgâhın en meşhurları idi. Millet de bu mefküreye bağlı insanlar topluluğu idi. Bunun dışında kalan zümreler devlete hizmet ettikçe asırlar boyunca hürriyete, adalete ve dinî müsamahaya hak kazanmıştı. Bunlar da millet mefhumu dışında Reâyâyı teşkil eder. Türk mefküresi veya mukaddesatının esası dört unsurdan mürekkep olduğu için Osmanlı devlet adamları, çok defa “din ü devlet mülk ü millet için” yemin ederlerdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten hayır, fazilet, hakikat ve feragat duygularını geliştiren bir mefkürenîn cazibesine kapılmadıkça, yüksek aşkların zevkini tatmadıkça insan oğlum has olan yaratıcı cevher paslanmaya, kabiliyetini kaybetmeye mahkümdur. Böylece millet ve medeniyetlerin en kıymetli sermayesi olan büyük ilim, fikir ve sanat adamlarını yetiştirecek esas âmil körlenmiş olur.</p>
<p>Diğer taraftan böyle manevî bir sukut insanı maddenin ve geçici kaba zevklerin esiri olarak mânen tatmin edilmemiş bir hale sürükler; bedbaht kitlelerin zuhuruna sebep olur. Bugün münevverler arasında hayır ve fedakârlık duygulan yerine hırs ve menfaat didişmelerinin gittikçe şiddet kazanması, materyalist unsurların kuvvetlenmesi ve büyük şehirlerde ahlâk ve zabıta vak&#8217;alarının korkunç bir şekilde çoğalması nasıl bir mefküre ve maneviyat buhram içersinde bulunduğumuzu göstermeye kâfidir. Halbuki İmparatorluk Türkiye&#8217;sinin azametinden, içtimaî nizam ve ahlâkî yüksekliğinden ve Hıristiyan seyyahların Türklerin üstünlüklerinden hayrete şayan tasvir ve misâller ile bahseden bir Avrupalı müellif, “Asayiş o kadar mükemıneldir ki, görmeyen ona inanamaz. Şehirleri muhafaza için geceleri elinde bir sopa ile bir fener bulunan tek bir bekçinı&#8217;n sokaklarda gezmesi kâfidir. Halbuki Paris&#8217;te bir kıt&#8217;a asker bu vazifeyi korku içinde yapar.” der. Bir başkası “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört katil vak&#8217;ası olmadığını, ticarî emtia ile dolu çarşı ve hanları bir tek bekçinin koruduğunu&#8221; söyler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih şeklî ve mutlak taklit esasına dayanmış bir kültür ve cemiyetin hayatiyet gösterdiğine dair bir misâl kaydetmemiştir. Tersine, içtimaî kanunlar iktizası böyle bir hâdisenin cemiyetlerin inhilâline âmil olabileceği tarihte kaybolmuş kavimler misâliyle sabittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Basit bir misal ile ifadeye calisirsak sağlam bir dimağın ancak sağlam bir vücutta ve iyi işleyen bir kalpte bulunabileceğine dair fizyoloji kan&#8217;unu, inkılâp hareketlerinde itibar bulmadı veya anlaşılamadı. Bununla beraber İslâmiyet’in daha millî ve modern bir istikamet alması için bazı kımıldamalar olduğu ve meselâ Kur&#8217;an&#8217;ın ve ezanın Türkçe&#8217;ye tercüme faaliyetleri; inkılâbın husüle getireceği manevî boşluğu doldurmak maksadıyla da Türk milliyetçiliğini, ilmî temelden mahrum ve bu sebeple de ters bir netice veren bir tarih ve dil şuüru ile kuvvetlendirme gayretlerini de bu vesile ile hatırlatmak yerinde olur. Bununla beraber bu temayüllerin ve hakikî gayeleri de belli olmamış veya ciddî bir anlayış ve şuürun mevcudiyeti de meydana çıkamamıştır.</p>
<p>Cemiyet kanunlarına, ilme ve nihayet bu teşebbüslere rağmen, bir çok münevverler inkılâbı adetâ din ve milletten tecrit etmiş ve hattâ bunları ona engel sayan bir telâkki veya gayrete sürüklemiş olduğunu da bir vâkıa olarak tesbit etmek lâzımdır. Daha doğrusu fikrî kifayetsizlik ve yeni gelişen ideolojik temayüller böyle bir hataya sebep olmuştur. Halbuki tarih ve sosyoloji böyle bir cemiyet ve medeniyetin mümkün olamayacağına şahadet ettiği gibi inkılâbın da tabiatıyla bu türlü gayrı ilmî ve gayrı millî mahiyeti de olmamak gerekirdi.<br />
Unutmamak lâzımdır ki medeniyet hâdisemiz kendi kendine vukubulmamış, tabiî temas ve münasebetler neticesinde cereyan etmemiş, devlet veya münevverin arzu, iradesi ve hattâ zoru eseri olmuştur. Binaenaleyh irade ile başlayan bu faaliyetin ilim ve şuurun kontrolünde bulunması gerekir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu ruh ve madde gibi iki esas unsurdan müteşekkil olduğuna ve diğer yaratıklardan bu hüviyeti ile mümtaz bulunduğuna göre onun sıhhat ve saadeti ancak bu iki menşee bağlı kuvvet ve ihtiyaçlar arasındaki bir muvazene ile mümkündür. Beşeriyet ve medeniyetin bugüne kadar dayandığı din, milliyet ve insanlık mefkürelerinden, ilim, sanat, hakikat ve aile aşkından, şeref ve yükselme duygularından nasibini alamayan insan kendisini maddenin sürükleyici ve bayağılatıcı esaretinden, zekâsını da bir şer âleti olmaktan kurtaramaz. Manevî kıymetlerin sarsıldığı devir ve cemiyetlerde, ancak bu kıymetler manzumesinin hayatiyetini göstermesiyle kaim bulunan, ahlâkî ve içtimaî nizam da sarsılır; artık fert ve cemiyetlerin sukut ve inhilali de başlamış olur. Tarihte birçok kavim, kültür ve medeniyetlerin gerilemesi v&#8221;e yok olması da hep bu âmillerle vukubulmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî şuür ve birliğin yükselmesinde ve yaratıcı bir kültürün gelişmesinde Türk tarihinin müstesna bir hazîne teşkil ettiği âşikârdır. Bu da mazi ile istikbal arasındaki bağının kuvvetlenmesiyle ve daha sonra da bu büyük mirasın ilmî bir şekilde işlenmesiyle mümkündür. Mazi ile irtiba sağ-lamlaşmadıkça millî şuur ve mefkürenin kuvvetlenmesini, kültürün gelişmesini, edebiyat, sanat ve sahne hayatının yaratıcı eserler vermesini beklemek beyhudedir&#8217;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika bugün Türk ruhu, mefküresi, millî dil, edebiyat, sanat, din, ahlâk ve an&#8217;anelerimiz, yâni, bir kelime ile, milletimizi ayakta tutan bütün manevî kıymetler manzumesi, görünür-görünmez, şuürlu-şuürsuz, iç-dış, öyle birtakım kemirici ve yıkıcı tesirlere mâruzdur ki, hiçbir cemiyet ilmî ve kültürel bir müdafaa teşkilâtı kurmadıkça, bizzat hâiz olduğu insiyakî mukavemet kuvvetleriyle, bunlara karşı dayanacak bir kudrette değildir. Fakat yabana kültür unsurlarının müsbet ve yaratıcı tesirleriyle bu türlü tahribatı, asla, birbirine karıştırmamalıdır. Zira cemiyet, şuürla veya insiyakî olarak, şahsiyetini muhafaza ettikçe, bir ayıklama ameliyesiyle, yabana tesirleri yaratıcı bir unsur haline sokar; aksi takdirde tarih, rolün yıkıcı olduğunu meydana koymuştur. İşte kültür ve mefküre sahiplerine veya bu türlü müesseselere düşen vazife bu millî şahsiyeti korumak ve canlandırmaktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de mahiyeti ve tedavisi meçhul, manevî bir istikrarsızlık ve huzursuzluğun mevcudiyeti ve hattâ bazen de bir nevi içtimaî doğum sancısı hissi müşahede edilmekte; fakat bu hususa dair birbirine zıd çeşitli fıkir ve temayüller henüz ilmî ve kurtarıcı bir hüviyet ve istikamet kazanamamaktadlr. Bununla beraber, fîkir adamları ve aydınların, manevî meseleler üzerinde birbirlerine zıt bir inanca sahip bulunmalarından daha fazla, birbirlerinin fikir ve temayülleyine. karşılıklı saygı ve müsamahadan gittikçe uzaklaşmaları endişe<br />
verecek bir manzara arz etmektedir. Halbuki inkılâp da taassup yerine fikir hüm&#8217;yeti kurmak emelindeydi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına, İslâm dünyasının rehberi olan Türkler, Avrupalı olmak hevesiyle, millî kültür, din, mefküre ve ahlâklarını sarsan tersine bir yolda hayli zorlanmış olmalarına rağmen, halk kitleleri ve bir kısım aydınlar arasında henüz tarihî şuür, nizâm ve hayatiyetlerini muhafaza etmekle bu yeni İslâm medeniyetinin doğuşunda liderlik yapabilirler</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî ve dinî karakter ve duyguların şuür altında bile asırlarca yaşadığını tarihî bir gerçek olarak bildiğimize göre, Rusya&#8217;da içtimaî şartların ve dış tesirlerin birleşmesi neticesinde, Bolşevik ihtilâlinin patlak vermesi ve tarihin kaydetmediği bir tedhiş makinası halinde hüküm sürmesi hangi içtimaî, ruhî ve ırkî hastalıkların rol oynadığını meydana koymuştur. Bolşevik ihtilâlinin ilk denemesindeki zulüm ve kıtallere şahit olan meşhur Rus beyin âlimi Pavlof, Bolşeviklerin bu icraatı karşısında fertler gibi bazan cemiyetlerin de kudurabileceklerini söylemekle azgınlaşan bir materyalizmin beşeriyet için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Tarihî ve içtimâî âmillerin rolü ne olursa olsun Bolşevik ihtilâlini Avrupa medeniyetinde madde-ruh muvazenesinin bozulması ve materyalizmin azgınlaşması neticesi saymak en umümî ve isabetli bir hüküm olmak gerekir. Marx&#8217;ın kehânetlerine aykırı olarak komünizmin Rusya ve istilâsı altında kalan peyk memleketlerinden sonra dahi, geri kalmış Asya, Afrika ve cenubî Amerika kıtalarında yayılmasında da görülmektedir ki içtimaî şartlar yanında, siyasî ve psikolojik unsurlar da rol oynamaktadır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Maddeye bağlı en küçük atom âlemi (Mikrokosmos) ile en büyük yıldızlar âlemi (Makrokosmos) içinde mevcüd bulunan cezb (çekme) ve defl‘ (itme) kuvvetlerinin muvazenesi nasıl kâinat nizam ve âhengini temin ediyorsa insanlar, cemiyet ve medeniyetler de öylece madde-ruh kuvvetlerinin muvâzenesi sayesinde sıhhat, hayatiyet ve saadete kavuşur. Şu farkla ki kâinat nizamında kanunlar ve âhenk mutlak olduğu halde madde-ruh muvâzenesi psikolojik ve içtimaî kanunlara tâbi olarak değişir. Bununla beraber madde ve ruhtan birinin aşırı gelişmesi diğerinin tepkisini doğurur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İslâm dünyası, X. asırda, materyalizme sürüklenerek içten dıştan inkıraz yoluna düşmüştü. Türklerin hâkimiyeti taze bir kan ve idealizm getirince İslâm medeniyeti ve kavimleri yeni bir hayatiyete kavuşmuştu. Lâkin Haçlı ve Moğol istilâlarının getirdiği sarsıntı, dâhilde de bâtınîlerin tahribatı bir manevî uyuşukluk getirmiş; Dünyada kaybolan ümidler kurtuluşu ahirette aramağa sebep olmuş; Tasavvuf da kitleler arasında yegâne çâre sayılmıştı. Fakat cemiyet ve medeniyet ilâhî ruhtan alması gereken mânevî kudret yerine tasavvuf ya Allah&#8217;a bağlılığı ferdî kurtuluş şekline sokmuş veyahut halk kitleleri arasında bozulmuştur. Kalenderî ve Haydarî tarikatları arasında, bugünkü Hippy&#8217;leri andıran İbahiyye Zümreleri. meydana çıkmıştı. Mevlevîlik gibi tasavvuf da en yüksek mevkiini Osmanlı devrinde bulmuştu. Zira İslâm ve Türk mefkürelerinin kudret kazanmasında, Osmanlı “Nizam-ı âlem” davası içinde tasavvuf dini ve insanlığı yüceltmiş; fetihler de memleketlerden önce insanların kalbinde vuku bulmuş; Osmanlı Cihan Hakimiyeti kurulmuştu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, ferd ve cemiyet olarak, madde-ruh gibi, iki kuvvet ve ihtiyacın tesiri altındadır; onun saadeti ve medeniyetin devami da bu iki unsur arasında muvâzeneye veya onun bozulmasına bağlıdır. İnsanlar Allah, millet, vatan, aile, insanlık, hayır, fazilet ve şeref duyguları ile yükselir; bu esaslara dayanan büyük aşk ve mefküreler motor vazifesini görür ve yaratıcı kuvvetleri, hayır ve sevgi hislerini harekete geçirir; maddenin ifsadına ve zekânın şer âleti olmasına engel olur. İnsanlık tarihinde maneviyat aleyhinde bozulma istidadı gösteren madde-ruh muvâzenesi peygamberler, evliya, mütefekkir ve mefküreciler sayesinde yaşar; terakki ve saadet yolu devam eder.</p>
<p>Hayır uğrunda daimî bir irşâd ve gayret gösterilmezse maddenin ve şer kuvvetlerinin ifsadı mukadder olur. Dinlerin, melek-şeytan, hayır-şer ile ifâde ettikleri ezelî mücâdele de aslında insanın yaratılışında mevcüd bulunan madde-ruh cidalinin bir tezahüründen ibarettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alman feylesofu E.Kant&#8221;Tanrı olmasa bile beşeriyet onu kendi saadeti için kabule mecburdur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Dînin tarihî ve içtimaî büyük mevkii hakkında hiç bir tereddüt caiz değil iken pozitivistler, marksistler ve daha umümî olarak materyalistler onun yalnız bu mevkiini ve lüzumunu inkâr etmemiş; kendi doktrinlerine göre zararlı olduğunu da ileri sürerek dîne karşı şiddetli bir mücadeleye de girişmişlerdir. İlim ve tekniğin harikulade keşiflerine ve pozitivistlerin ilmi dinin yerine oturtmak iddialarına rağmen onların bu ümid ve gururları tamâmıyla boşuna çıkmıştır. Zita ilim ve keşifler ilerledikçe, cihân-şümül kanunlar ve sırlar da hayret verici bir şekilde artmakta, bunların hepsi birbirlerine bağlanmakta ve âlemin nizâmını vücuda getiren sırlar gittikçe daha mu&#8217;dil (complique) bir mâhiyet almaktadır.</p>
<p>Bununla beraber bu keşifler insanın manevî ihtiyaçları, saadeti ve bu fâni hayatın sonunda kendi akıbeti hakkında hiç bir ümid ve destek getirmemiştir. Gerçekten, sanıldığının aksine, maddenin esrarına nüfuz edildikçe daha büyük meçhuller ve daha müthiş muammalar meydana çıkmakta; insan daha muğlak bir kâinat ve sırları ile karşılaşarak hayranlık veya şaşkınlıktan başka bir neticeye varamamaktadır. Bu sebeple de ilmî bir muhakeme yeni keşifler _ile dinî inanışların daha sağlam temellere dayandığını göstermiş ve materyalistlerin aksi iddiaları menü bir his ve davranıştan başka bir şey ifade etmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dinler cemiyet, medeniyet ve milletlerin teşekkülünde başlıca âmil olurken kavimler de dinler üzerinde kendi ruh ve karakterlerine göre bazı ta&#8217;dîller vücuda getirmiştir. Meselâ: İslâmiyetle birlikte yükselen ve onun uğrunda her şeyi feda eden Türkler hukukta, tarîkatlerde ve san&#8217;atlarda millî hususiyetlerini göstermişler fakat bu yenilikler yine İslâmiyet hudutları içinde ve onu kuvvetlendirmeleri gayesi ile vuku&#8217; bulmuştur. Nitekim Osmanlı Kanün-nâmelerı&#8217; “Nizâm-ı Alem” dâvasına ve İslâm adaletine hizmet sağlamış; tarikat âyinlerinde görülen zikir şekilleri, musiki ve semâ Türklere mahsüs dînî aşkı kuvvetlendirmeye yaradığı için faydalı sayılmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika tarih içtimaî ve siyasî nizâmın kuruluşunda, ahlâk ve fazilet duygularının yükselişinde, ilim, edebiyat, hukuk, felsefe ve san&#8217;atların gelişmesinde, kültür ve medeniyetlerin teşekkülünde, vatan ve milliyet duygularının doğuşu ve ilerlemesinde, iktisadî faaliyetlerde ve nihayet günlük hayatın her safhasında din kadar derin bir rol oynamış bir kuvvet ve müesseseye şâhid olmamıştır. Nitekim nerede bir din, bir mezhep ve bir tarikat zuhur etmiş ise orada mutlaka yeni bir medeniyet ve kültür doğmuş; yeni bir hayat ve dünya görüşü meydana çıkmıştır. Dinler medeniyet yarattığı halde kadim medeniyetlerin meydana getirdiği bir din görülmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, en ibtidâî cemiyetlerden en yükseğine kadar, akıl ve muhakemesi ile, vicdan ve duygularının yüceliği ile, başka yaratıklardan mümtaz bir varlıktır. Bununla beraber hayat ve kâinat muammaları karşısında kendi aczini kavramış ve yalnızlığı hissetmiştir. Bu idrâk onu Kaadir-i Mutlak bir Allah&#8217;ın mevcudiyetini kabule ve ona sığınmaya sevk etmiş; ferdî ve içtimaî saadeti de bu inançta bulmuştur. Bu dünyada Allah&#8217;ın varlığına duyulan bu ihtiyaç ile ruhun bekası veya yok olmamak arzusu dinin beşeriyetle birlikte mevcut olmasının tabiî ve psikolojik sebebidir. Bununla beraber insanın bu şuür ve sezişi de insanlığı mümtaz kılan ilâhî bir sır olduğundan Allah&#8217;ın varlığı fikrini yalnız bu sebep veya ihtiyaçlara bağlamak mümkün değildir. Zira, bu takdirde, ilmin tekâmülü ile Allah fikrinin zayıflaması icab ederdi. Halbuki bu şuür âleminden müstakil olarak Allah vardır. Gerçekten devrî buhranlara ve materyalist gelişmelere rağmen Allah fıkri ve din ihtiyacı beşeriyetin tekâmülü ile birlikte yükselmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih&#8217;in Büyük Mirası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Sep 2019 17:28:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[1453]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Fetih]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet]]></category>
		<category><![CDATA[nurettin]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu Alıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[topçu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23136</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük atamız Fatih&#8217;in bize bıraktığı mirası Kostantiniye&#8217;nin fethinden ibaret görmek onu anlamamaktadır. Roma&#8217;nın varisi olan Bizans İmparatorluğu&#8217;nun dünya haritasından silinerek cihan tarihinde yeni bir devrin, Peygamber&#8217;in duasına mazhar olmuş bir kılıçla açıldığını düşünmek de bu mirasın bütün servetini ihtiva etmez. Çaldıran kahramanıyla, Plevne gazisini, Mehmed Akifle, Hüseyin Avni&#8217;leri de içerisine alan bu muhteşem miras, Türk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/">Fatih’in Büyük Mirası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük atamız Fatih&#8217;in bize bıraktığı mirası Kostantiniye&#8217;nin fethinden ibaret görmek onu anlamamaktadır. Roma&#8217;nın varisi olan Bizans İmparatorluğu&#8217;nun dünya haritasından silinerek cihan tarihinde yeni bir devrin, Peygamber&#8217;in duasına mazhar olmuş bir kılıçla açıldığını düşünmek de bu mirasın bütün servetini ihtiva etmez. Çaldıran kahramanıyla, Plevne gazisini, Mehmed Akifle, Hüseyin Avni&#8217;leri de içerisine alan bu muhteşem miras, Türk milliyetçiliğidir. Milliyetçiliğimizin doğuşunu XX. asrın kapılarına veya daha yakın zamanlara getirenler, ecdadı da, tarihimizi de, milletimizi de bilmeyenlerdir. Bunlar Fatih&#8217;in torunları değildir; içimize karışan yabancılardır.</p>
<p>Daha Osman Bey&#8217;den başlıyarak Kayıoğulları, Anadolu&#8217;da milli birlik meydana getirmenin idrak ve iradesine sahip oldular. Ve bu dava uğrunda asırlarca sürekli başarı gösteren kahramanlar yetiştirdiler. Ankara Kalesi önünde bir millet ruhundan ateş alan bir Yıldırım&#8217;ın elinde kırılan kılıçla, bu topraklara milliyetçiliğin tohumlarını serpmişlerdi. Beşyüz sene sonra Çanakkale&#8217;nin toprağına gömülen gövdelerden göklere yükselen iman, milliyetçiliğimizin miracı oldu. İstiklal savaşını başaran bu imandır. Anadolu&#8217; da etrafına hakim büyük bir müslüman-Türk devleti kurma iradesi ilk olarak Yıldırım&#8217;ın kalbinde yer almıştı. Bu.davayı Fatih Sultan Mehmed Han başardı.</p>
<p>Milliyetçiliğimizin bayrağı Fatih tarafından Ayasofya&#8217;ya çekildi. Yavuz aynı mabette hilafeti teslim alırken Büyük Muhammed&#8217;in davasının hizmetkarı olacağını haykırarak bu davanın ruhuna İslam&#8217;ın mukaddes kanını karıştırdı. Toprağıyla, havasına İslam&#8217;ın ruhu sinen Anadolu&#8217;da Osmanoğulları&#8217;nın kurduğu ve altıyüz sene onların eliyle gelişen büyük devletimizin yaşattığı ideal işte böyle bir milliyetçilikti. Başından .sonuna kadar milliyetçilik davasına sadık kalan, Türkleştirme ve İslamlaştırma siyasetini ön planda tutan bu devletin yıkılışını milliyetçilğimizin başlangıcı sayanlar, bizden olmıyanlarla, bizi bilmiyenlerdir. İslam&#8217;ın ruhundan tiksinenler, son asırlarda müslümanlığın mümessillerindeki zaaftan kuvvet alarak, tarihin çağları içerisinde gelişen gerçek milliyetçiliğimizi red ve inkar ederek, iptidai kabile ruhunun hayatında milliyetçilik tohumları ve totem kültüründe ruh kaynakları aradılar. Elbette netice hüsran olacaktı. Vatandan uzaklarda vatan aramak, vücuttan uzaklarda ruh aramak gibi bir vehimdi. Bugün bu vehimden kurtulan nesiller, milliyetçiliğimizin prensiplerini, yani dayandığı temelleri uzaklarda aramasınlar. Onu Fatih&#8217;in büyük mirasında bütünüyle hazırlanmış buluyoruz. Fatih&#8217;in ecdadından ilim ve ilham alarak hazırladığı milliyetçilik davası, onun toprak yani vatan, din ve devlet anlayışında tecelli eden ve insan anlayışında gayesine eren, torunları tarafından akıtılan kanlar ve yapılan manevi cihadlarla, bu mukaddes dava, cihan tarihinde eşi bulunmaz bir ruh yapısına dayanan muhteşem bir manevi mimarının temellerine dayanmaktadır. Bu temel fikirleri gözden geçirelim:</p>
<p>Fatih ve torunları Anadolu&#8217;yu anavatan yaparak kurdukları imparatorluğun topraklarını timar zeamet ve has sistemiyle  merkeze bağlayarak idare ettiler. Devletin kuruluşu, Anadolu beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla tamamlandı. Devlet tam manasıyla bir Anadolu Türk devleti oldu Sonra bu devlet, milli hudutları dışında İmparatorluk topraklarına taştı.</p>
<p>Vaktiyle Anadolu&#8217;da Türk istilasının başladığı XI. yüzyılda Alparslan&#8217;ın veziri Nizamülmülk tarafından yapılan toprak reformu, yani Anadolu toprağının eşit olarak bölünüp dağıtılması hadisesi, Kanuni Süleyman zamanında geniş ölçüde İmparatorluk toprakları üzerinde tekrarlandı. XX. asırda hakkıyle ve hukuki değerleri içinde yapılmasına gücümüz yetmeyen inkılabı onlar kendi asırlarında yaptılar. Bunu, ferdi hırsları ortadan kaldıran bir cemiyetçiliğin tezahürü olarak, milliyetçilik hareketi diye kaydetmeliyiz. Bu anlayışa temel olan ana fikirleri belirtelim: Toprak devletindir: ferdler onu eşit şartlarla işler, hür olarak faydalanırlar.</p>
<p>Fatih ve ecdadının din anlayışı bütün milli tarihimizin manevi siyasetini teşkil etmektedir. Peygamber&#8217;in ruhani serdarlığında Allah uğruna cihad yemini yapan hükümdarın bütün mesuliyetini omuzlarına yüklendiği İslam davası, hiçbir milletin hayatında görülmeyen bir ahlaki seviyeye bizi yükseltti. İslam insan ruhunun bütün bölgelerinde tatmin yaratmaya yeterli bir sistem olarak Türk çocuğuna şayan-ı hayret bir şahsiyet kazandırdı. Dünyanın neresine gitse Türk haliyle, karakteriyle, vekarıyla ve imanının simasında parıldayan nuruyla tanınıyordu.</p>
<p>Onun varlığını şerefli ve sevimli yapan incelikle zerafet, zeka ile el ele veren şefkat ve haysiyet Türk&#8217;ü, ancak asırlar içerisinde erişilebilen medeni seviyenin zirvesine yükseltmişti. Bugün bu zirveden ne kadar aşağılardayız!</p>
<p>İslam dini, kendi sinesinden çıkardığı, kendi hayat ve kainat görüşünü incitmeyen düşünüş ve inanışların dışında kalan yabancı ideolojilere karşı Türk ruhunun, İstanbul surlarıyla Budin ve Belgrad kalelerinden daha kuvvetli kalesi oldu. Yunus&#8217;un Allah elinden çıkmışcasına saf ve ilahi olan mistisizmi Hacı Bayram&#8217; da bütün bir örf ve ahlak sistemi haline gelebildi. Müftü Ali Cemali&#8217;de devlet iktidarının hazinesi oldu. Osmanoğullarının ele aldığı, Fatih&#8217;le, Yavuz gibi dahi devlet adamlarının siyasi tarihe insan zekasının harikalarından biri halinde tevdi ettikleri devlet anlayışı, merkeziyetçi ve otoriteli devletti. Aynı zamanda hukuk-i ibaddan hükümdarı şiddetle mesul edici totaliter esasa dayanıyordu. Bu üç karekteri kısaca tahlil edelim.</p>
<p>Önce merkeziyetçi idi. Üç kıtaya yakın devlet ülkesini bir merkeze sımsıkı bağlıyordu. Eski Roma lmparatorluğunun koyu merkeziyetçiliği bizde adalet ve mesuliyet prensiplerine bağlı olarak akla hayret veren bir hukuk ve ahlak nizamı içinde yaşatılmakta idi. Devlet ve fazilet dahisi atalarımız, ilk çağın Büyük Roma İmparatorluğunu olduğu kadar, XIX ve XX. asırların Büyük Britanya İmparatorluğu&#8217;nu da geride bırakmışlardı. Orta Asya&#8217;da kurulan diğer Türk devletleri böylece bir merkeziyetçiliğe bağlanmadıkları için yıkıldılar.</p>
<p>Yalnız devletimiz, Fatihlerin devleti ebedi oldu, ebedi olarak yaşayacaktır! &#8230;</p>
<p>Prens Sabahaddin&#8217;in adem-i merkeziyetçilik görüşü, inhitat devrinin zaruretlerini ihtar edici hatalı bir görüşten başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu devletin diğer karakteri otoriteli oluşudur. Lakin onda otorite yani tam iktidar, ortaçağın İngiltere Krallığı&#8217;yla, Papalık devletinde olduğu gibi hükümdarın keyf ve iradesinden doğma değildir. Halkın dimağını teşkil eden ilmiye sınıfına yani münevverlere dayanır ve her hareketinden Allah&#8217;a hesap vermeğe mecburdur. Ancak bu hesap verme mecburiyeti, bu sorumluluk sadece ahirete bırakılmak suretiyle hükümdarın ferdi iradesine terk edilmemiştir. Devlette fitne yaratabilecek bir hadise önünde, hatta bizzat kendi kılıcıyla bir hükumet reisinin kellesini düşüren Yavuz gibi otoriter bir padişah, Zembilli Ali Cemali Efendi gibi fazıl ve cesur bir müftünün Allah emrini ihtar eden iradesi önünde eğilir.</p>
<p>Devletler devirerek cihan mülkünü kendisi için küçük bulan ve bir hamlede yeryüzünün halifeliğiyle Türk devletini birleştiren aynı Sultan, Divan-ı Hümayun&#8217;un bir itirazı ile en büyük kararını geri alır. Meclis karşısında geriler. Zira Divan denilen meclisin geleneklerine karşı gelmek kimsenin haddi değildir. Devlet böyle olur. Temellerinin ebedileştirilmesi hususunda Fatih&#8217;in pek büyük rol oynadığı bu devlette siyasi nizam şayan-ı hayret bir mükemmelliğe ulaşmıştı. Birinci Orta&#8217;da bir yeniçeri neferi gibi maaşını alan Padişahın, devlet reisi olarak önüne düşüp harbe götürdüğü ordu, devlet ve siyaset işlerine asla karışmazdı. Kanuni kırılan üzengisinin bir askere yaptırıldığını duyunca &#8220;Orduya esnaf karışmış,&#8221; diyerek bu hareketi yapanları cezalandırdı. Onlar, ilmi siyasete alet yapmadılar. Süleymaniye Külliyesi&#8217;nden cellatlar çıkmadı. Onlarda otorite, halkın isteği ile hakkın iradesinin birleştiği yerde cihad yapıcı kudretti. Bu iktidarın, dışında bıraktığı ve mutlaka boğduğu şey, her taraftan fışkırmaya kabiliyetli anarşi, yani devlet nizamını yıkmak isteyici şerir kuvvetlerdi.</p>
<p>Bu devletin üçüncü karakteri hür bir totalitarizme dayanmış olmasıdır. Yani bu devlet, halkın bütün ihtiyaçlarına uzanır ve onları karşılamaya çalışır. Hukuk-ı ibaddan şiddetle mesuldür. Halk hizmetlerinde hürriyet prensibine halel vermeyerek bunların bir kısmını vakıf teşkilatına bırakmıştır. Bunda teşkilatın temeli halkın, idare devletindir. Sosyal teşkilata devlet bünyesinde yer verilmiştir. Devlet kavramının değer ve gerçeğini hakkıyla ifade eden bu otorite rejiminde demokrasiye yani halkın iradesiyle idare rejimine aykırılık, halkı inkar ve millet iradesine karşı gelme değildir. Millet iradesi nerede devletten kopar da ayrılırsa orada iktidar yaşatmaya imkan bulunmaz. Fark şudur: Asri demokrasileri iktidar halktan devlete doğru yükselen, tecrübi (ampirik) bir gerçek olduğu halde Fatih&#8217;in devletinde devletten halka inen bir anlaşma ve yürütme kudretidir; rasyonel (akli) bir gerçektir.</p>
<p>Her ikisinde halk, idare ile anlaşmış, birleşmiş durumdadır. Ve her rejimde bu anlaşma ve birlik ortadan kalkınca devlet yıkılır. Ancak demokraside ayaklar başı yürütür, otorite rejiminde ise baş ayakları idare eder.</p>
<p>Osmanoğullarının çok kuvvetli ve sarsılmaz oluşunun sebebi, önceden pek mükemmel ve insanı her sahada idareye muktedir bir hukuk sistemine, İslam hukukuna sahib oluşları idi. Yüzyıllarca adalet mesuliyet esaslarını yaşatan bu hukuk, İslam&#8217;ın ilahi ahlakıyla el ele vermiş bulunuyordu.</p>
<p>İnsanlığı yüksek bir medeniyet seviyesinde yaşatmaya muktedir olan bu yüce sistemin en harikulade sentezini insan anlayışında buluyoruz. İnsan onda, dini, ahlaki, siyasi ve askeri bir varlıktır. Bu sebepten büyük adam tiplerini bu sahalarda görüyoruz. Hacı Bayram ve kşemseddin&#8217;ler din ile ahlakın, Orhan Gazi&#8217;lerle Fatih&#8217;ler gönüller fetheden siyasetin, Yıldırım&#8217;larla Gazi Osman&#8217;lar cihada aşık, cemaata feda olmasını bilen askerliğin cihan tarihinde eşi bulunmayan kahraman dahileridir. Osmanoğullarının önderlik ettikleri, ebedi önderi oldukları bu insan ideali, Anadolu&#8217;nun sınırları içine kurulan Türk devletinin bünyesinde dünyanın en mutena eserlerini verdi. Bu fitnenin bir devlet devirebileceğini eşsiz zekasıyla bir anda takdir eden Yavuz gibi bir padişah bizzat kendi kılıcıyla yere düşürdüğü baştan henüz kan sızarken, din ve ahlak mürşidi alimin atının ayağından kaftanına sıçrayan çamurla ebediyyen iftihar etmek fırsatını bulduğu için vecdlere gark olur. &#8220;Alınız, der, bunu tabutuma örtünüz. Alimin atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için şereftir.&#8221; Kıyamete kadar gelecek genç nesillere alimin değerini bu söz ve bu hareket kadar belagatle anlatacak bir kudret ve bir hadise tasavvur edilemez. Öyle iken acaba üzerinde hala bu kaftan örtülü duran türbenin ziyaretçisi garip kumrular mıdır? Nerede ilme, inkılaplara susamış nesiller? Hırkada kuruyan çamur, mahşerde yakalarımıza sarılmasın! Bizi boğmasın. Fatih&#8217;in, alnında Rönesanslar parıldayan simasına bakın.<br />
Peygamber emelini gerçekleştirmek için gemilerini dağdan aşıran hükümdar, kafalardan kule yaptıranCengiz&#8217;lerin torunu değildir. Varna&#8217;da ve ikinci Kosova&#8217;da düşmanları tarümar etmek üzere Manisa&#8217;daki çilehaneden çıkıp gelen bir dervişin oğludur. Dünyanın en büyük zaferlerine muhteris Yıldırım gibi bir kumandan, kahpe düşmanı arkadan vurmaya tenezzül etmiyerek sonunda sekiz ay bir demir kafesin çerisindeki işkencelere katlanan ve kendisi gibi nice millet büyüklerinin dayanılmaz ıztıraplarına önder olmuş bir Türk büyüğüdür.Osmanlılarda millet fikri henüz doğmamış diyenlere sorarım: Öyleyse Hüdavendigar&#8217;lar, Gazi Osman&#8217;lar nedir? Bizans bir takım avare kılıçlara mı teslim olmuştur? Topkapı Sarayı&#8217;nda görülen, bir tarih ve bir milletin siması değil midir? Bu şehrin, laalettayin bir kalabalığın, bir topluluğun, bir sömürge halkının şehri değil de, bir milletin şehri, belki de<br />
bir milletin beyni olduğunu isbat eden, cihana ilan eden yüzlerce minare değil midir? Her köşesinde bir devlet harikası, bir millet<br />
zaferi yükselen bu toprak, bu vatan Fatih&#8217;lerin bize emanetidir. Ve bu toprakların üstünde yaşayan insan, eşref-i mahlukattır. Bu millet, bu vatan çocuklarının insanlık sahnesinde önderi, büyük Peygamber&#8217;dir. Onlar seherden geceye kadar vakit vakit O&#8217;nu hatırlar, O&#8217;na olan sevgilerini tazeler. Ahlaki yapısı insanlığa örnek olacak insanlar tarafından kurulan milli birlik, ulu devletimizin en kuvvetli temelini teşkil ediyordu. Altıyüz yıl bu millet, kendi sinesinde parça parça, fırka fırka ayrılık nedir bilmedi. Fatih&#8217;in anlayış ve alicenaplık taşıran kalbi,Bzans&#8217;ın Rum halkını da birliğimize hayran bir bağlılıkla fethetmiştir. Vatan bir aile ocağı haline gelmişti. Öyle iken bizi parça parça bölen meş&#8217;um tesir bize nereden geldi? Nasıl içimize girdi?</p>
<p>Milliyetçiliğimizin dayandığı temelleri gördük. Bunları yıkan kuvvetleri de tanıyalım.</p>
<p>Millet kalbini asırlarca Anadolu toprağından ayırmayan ve yüzyıllarca millet kanıyla yoğrulan bu milli vatan, bu mukaddes toprak, Asya bozkırlarına çevrilen şaşkın bakışlardan sırrını esirgedi. Üzerlerine ayet yazılan kemiklerinin şekli şehit ecdadınkine benzemeyen, yüzünde asırların ıztırabı okunmayan, ancak iştiha zafer, ümit ile imandan ayrılmaz. Ümit ile iman dünyamızı aşk ile dolduracaktır. Aşkın korkusu lmaz. Korku ile uykuyu, kuyruğuna basılınca saldırmak illetine müptela olanlara terkedelim. Güneşi bir an bile sönmeyen sonsuzluğun yolcularıyız. Hayata söz verdik, ölüme söz verdik, ebediliğe söz verdik. Zaman ve vücut ve vehimlerinirakıp korkusuz ve hürriyetini bizzat kendi tasdik _ etmiş bir ebedi yaşayışın icaplarını yerine getiremiyecek kadar küçülmeyelim.</p>
<p>Fatih&#8217;in çocukları, siz güneşin batmasından· korkar mısınız? O bir vehimdir ve muvakkattir. Yarın sabah güneş mutlaka doğacaktır. O halde güneşi batırdık, batıracağız diyenlerden de korkmayın.</p>
<p>Siz uyuyanlardan korkar mısınız? Kendilerini uyanık sanarak uykuda dolaşanlardan da korkmayın.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın torunları, siz hak ile konuşmayan dilden, kendini görmeyen cesetten korkar mısınız? Siz korkudan korkar mısınız?</p>
<p>Sizi tenzih ederim. Kuvvetinizin kaynağı Kur&#8217;an, dayandığınız temeller vatandır. Ebediyen size millet, size vatan, size devlet mev&#8217;uttur; sizi tebrik ederim.</p>
<p style="text-align: right;"><em>29.5.1962&#8217;de Milliyetçiler Derneği&#8217;nin</em><br />
<em>Fetih toplantısında yapılan konuşma; Yeni İstiklal,</em><br />
<em>6 Haziran 1962, 13 Haziran 1962, 20 Haziran 1962,</em><br />
<em>27 Haziran 1962 (4 yazı halinde);</em><br />
<em>&#8220;Fatih&#8217;in devleti&#8221; adıyla, Hareket, 1/6,</em><br />
<em>Mayıs 1966 (kısmen); BF/2.</em></p>
<p>Kaynak: Nurettin Topçu &#8211; Büyük Fetih s.13-20</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/">Fatih’in Büyük Mirası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 15:38:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyaseddin keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[I. Alâaddin Keykûbad]]></category>
		<category><![CDATA[I. Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[III. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol İstilası]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Buhran Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20360</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi Oğuzların, Çağrı-beg ile 1018’de, başlayan ve Selçuklu imparatorluğunun kuruluşuna, 1040 yılına kadar devam eden ilk akınları devri bir keşif hareketinden ileri tarihî bir mânâ taşımaz. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan Malazgirt zaferine kadar süren otuz (1040-1071) yıllık devrede kesifleşen Türk gaza ve savaşları Anadolu’da Bizans’ın mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/">Türkiye Selçukluları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-20428 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1-300x233.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></strong></p>
<p><strong>1-Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi</strong></p>
<p>Oğuzların, Çağrı-beg ile 1018’de, başlayan ve Selçuklu imparatorluğunun kuruluşuna, 1040 yılına kadar devam eden ilk akınları devri bir keşif hareketinden ileri tarihî bir mânâ taşımaz. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan Malazgirt zaferine kadar süren otuz (1040-1071) yıllık devrede kesifleşen Türk gaza ve savaşları Anadolu’da Bizans’ın mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma bakımından büyük bir ehemmiyet arzeder. Gerçekten kuruluşundan beri Selçuklu imparatorluğu’nu uğraştıran en mühim meselelerden biri kendi beyleri idâresinde müstakil hareket eden, yurt bulmak ve sürülerini beslemek zorunda kalan Türkmen boyları idi.</p>
<p>Tuğrul-beg, Alp Arslan ve Melik-şâh gibi ilk büyük sultanlar Türkmen muhacirlerini Anadolu’ya sevk ederken hem İslâm ülkelerini onların akınlarından ve devleti âsâyişsizlikten kurtarıyor; hem urugdaşlarına yurt buluyor ve hem de Bizans’a karşı daimî bir kuvvet kazanıyorlardı. Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi bu siyaset ve zarûretlerin bir neticesi olarak gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu otuz sene Türk nüfûsu baskısına uğramış ve gazalarına sahne olmuştur. Bazan Selçuklu ordularının himâyesinde, bazan müstakil gruplar halinde sefer yapan ve her yıl biraz daha ilerleyen Türkmenler Azerbaycan’dan Şarkî Orta ve Garbî Anadolu’ya kadar yayılıyorlardı.</p>
<p>Bununla beraber Türkmenler Malazgirt zaferine kadar, henüz bu ülkede emniyetle oturamamışlardı. Zira yapılan bunca fetih ve ilerlemelere rağmen Anadolu’da pek çok müstahkem şehir ve kale arkada kalıyor; mahallî Bizans garnizonları veya imparatorluk orduları da sık sık Türkmenleri tâkip ediyordu. Bu sebeple Türkmenler fetih ve istilâlarını yaptıktan sonra sıkışınca Azerbaycan ve İran’a dönüyor; bazan da Irak ve Suriye taraflarına çekiliyorlardı.Malazgirt zaferi ile Bizans’ın mukavemeti kırılıp artık Türkler karşısında bir ordu kalmayınca Anadolu’da sür’atle bir yayılma ve yerleşme devri başlar. Gerçekten tarihinde birçok kavim ve medeniyetlere sahne olan Anadolu’nun etnik siması, 1071’den sonra, öyle sür’atli bir değişikliğe uğradı, ki bu büyük muhâceret ve iskân hareketi araştırılmadığı ve anlaşılamadığı için Türkleşme hâdisesi bir muammâ halinde kalmış ve çok defa yerli halkların toptan ihtida veya imhasına atfolunmuştur.</p>
<p>İhtidâ ve karşılıklı nüfus zâyiatı bahis mevzuu olmakla beraber büyük muhâcereti ve etnik değişmeleri itibara almayan bu tahminî görüşlere artık bir ehemmiyet verilemez(1). Kaynaklar Horasan’da Selçuklu devleti kurulduğu zaman Türkistan’dan İslâm ülkelerine vukûbulan muhâcereti nasıl sel gibi tasvir etmişlerse Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya akan insan dalgalarını da aynı şekilde aksettirirler. Bir anonim Bizans kroniği: “kara ve deniz sanki bütün dünya kâfir barbarlar (Türkler) tarafından işgal edildi ve ıssızlaştırıldı. Onlar Şarkın (Anadolu’nun) bütün köylerini, evleri ve kiliseleriyle birlikte, yağma ve istilâ ettiler” ifâdesiyle durumu, açıkça ve biraz hissi olarak, tasvir eder(2).</p>
<p>Başka bir kronik Türklerin Anadolu’ya, eskisinden farklı olarak, artık bir yağmacı değil işgal ettikleri bölgelerin hakikî sahibi sıfatiyle girdiklerini beyan ederken daha isâbetli bir görüşü temsil eder(3). Türk fetihleri önünde kaçan Rumlardan veya ramlaşan yerli halklardan başka Anadolu’dan Balkanlara nüfus nakledildiğine dair bir haber de çok dikkate şâyândır.Filhakika Süryanî tarihçisi Mihael’e göre: “Türklere yenilen Rumlar bir daha onlara karşı duramadılar.</p>
<p>İmparator Mihael’i korku aldı. Korkak ve kadınlaşmış müşavirlerinin sözlerine bakarak sarayından ayrılıp Türklere karşı çıkmadı. Hıristiyanlara acıyarak adamlar gönderdi ve Pont’da kalmış halkın bakiyelerini, eşyalarını atlara ve arabalara yükletip denizin ötesine (Balkanlara) nakletti. Böylece ahâlisiz kalan bu bölgelerde Türklerin yerleşmesine yardım etti ve bu sebeple de o, herkesin tenkidine uğradı”(4).</p>
<p>Başka kaynaklarda rastlanmayan bu kayıt Anadolu’nun Türkleşmesi bakımından pek mühimdir.Azerbaycan Anadolu’ya akan bu nüfus hareketine bir köprü vazifesini görmekte ve bu husus kaynaklarda akis bulmaktadır. Bir Gürcü kaynağı: &#8220;Türkler Tiflis’ten Berdea’ya (Errân, yâni Karabağ’ın merkezi) kadar bu güzel yerlerde çadırlarını kurmuşlardı. At, katır, deve ve koyunları sayısızdı. Buralarda çok güzel bir hayat sürüyor; avlanıyor, eğleniyor, dinleniyorlar ve hiç bir mahrumiyet görmüyorlardı. Şehirler ile ticâret yapıyor, bu esnada bizim memleketimize de giriyor ve birçok esir ve ganimet elde ediyor; baharda Somhet ve Ararat (Ağrı) dağlarına çıkıyorlardı.</p>
<p>Sanki Türkler dünyanın her tarafından bu memlekette randevu vermişlerdi. Sultan dâhil kimse onları buradan koğamaz, çıkaramaz ve kendilerine zarar veremezdi.&#8221; tasviriyle Azerbaycan ve Kafkasya’da Oğuzların yığılması ve göçlerini çok güzel belirtmiştir(5). Aynı Gürcü müellifi Anadolu&#8217;ya vukûbulan Türkmen akınlarından birini de çok canlı bir şekilde tesbit eder: “Türklerin kudreti dolayısiyle Rumlar Şarktaki bütün şehir ve kalelerini bırakıp gidiyor; bu bölgeleri Türklere terk ediyor ve onların buralarda yerleşmelerine imkân veriyorlar. Hududlarda komşumuz olan Türkler her tarafı istilâ ediyorlar. Kudretli Emir Ahmed kumandasında Kars’ı aldıktan sonra Türkler, anî bir saldırışla, kıral Giorgi’yi kaçmaya mecbûr ettiler ve pek çok esir ve ganimet aldılar. Dönüşte Rum ülkelerine Türk kitleleri sevkeden İasi (A- yaz?) ve Bujgob (Mengücik?) adlı iki büyük emîre rastlayarak ganimetleri gösterdiler: ‘Neden Rum memleketlerine gidiyorsunuz?</p>
<p>İşte Gürcistan insandan hâli ve servetle dolu’ dediler. Bunun üzerine yollarını değiştirip, çekirgeler gibi, memlekete yayıldılar. Böylece, 1080 yılı Haziran’ında, Acara, Şavşat, Kartlı ve denize kadar bütün bölgeler Türklerle doldu&#8230; Rumların devleti çöküntü hâlinde idi. Zira Türkler denizin berisinde kalan bütün ülkeleri (Anadolu) işgal etmişti”(6). Bu metinler Anadolu’nun Türkleşmesi hakkında en mühim vesikalar arasında büyük bir değer taşırlar.Ortodoks Bizanslılar Şarktan ve Orta Anadolu’dan Garbî Anadolu’ya ve Balkanlara doğru çekilirken Ermeniler de Türklerin önünden Torosların dağlık bölgeleri ve Kilikya istikametinde göçmekte ve evvelce Bizans’ın bu taraflara sürdüğü nüfuslarını kesifleştirmekte idiler.</p>
<p>Çağdaş bir Ermeni müellifi: “1080 yılı Martına doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu’da) bulunan bütün Hıristiyan memleketleri Türklerin istilâsına uğramış ve hiçbir vilâyet bundan kurtulamamıştı&#8230; Bir çok vilâyetler boşaldı; artık Şark milleti mevcut değildir” ifâdesiyle Türk istilâ ve göçlerini belirttikten sonra Ermeni halkın muhâceretine temasla da “Tarsus’a, Maraş’a ve Delûk’a (Halep yakınında) kadar civar bölgelerde kargaşalıklar hüküm sürüyordu. Zira bu havâlide halk kitleler halinde birbiri üzerine atılıyor; binlerce insan birbirinin yolunu tıkıyor; çekirgeler gibi yeryüzünü kaplıyor ve her taraf insan dalgaları ile doluyordu” cümleleri ile Erme- nilerin şarktan garba ve cenûba intikalini meydana koyar ve birinci Haçlı Seferinden sonra Kilikya’da kurulan Ermeni prensliği ve kırallığının menşeini de gösterir(7). Anadolu’nun ilk fetih devresinde Türkleşmesi hakkında burada verebildiğimiz bu kadar bilgi umûmî bir fikir edinmeye kâfidir.</p>
<p>Bir kaç asır süren muhâceret ve Türkleşmenin ikinci büyük safhasını Moğollar önünden kaçan türlü Türk kavimlerinin Anadolu’ya gelişleri ve XIII- XIV’üncü asırlarda Orta Anadolu’dan sahillere yayılması teşkil eder. Türk- lerin boğazlara kadar ilerleyişlerinden yedi yıl sonra, 1080 yılında, henüz Anadolu’da yerleşmemiş ve devlet kuramamış olduklarına ve bu sebeple de bu ülkeden atılmaları mümkün olduğuna dair ileri sürülen(8) ve bazı âlimlerce de benimsenen(9) bir fikrin isabetsizliğini meydana koyarken bu hatanın Türk tarihine, Selçuk devleti ve muhâceretinin mâhiyetine vukufsuzluktan doğduğuna da işaret etmeliyiz.</p>
<p><strong>2. Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu (1075)</strong></p>
<p>Türkiye Selçukluları devleti bu kesif nüfusun Anadolu’ya intikalinden sonra ve o sâyede kurulmuştur. Bu devletin kurucusu olan Kutalmış’ın oğlu Süleyman-şâh (Selçuk’un oğlu olan Arslan-yabgu’nun torunu) Malazgirt zaferini müteakip Anadolu fethine gönderilen şehzâdeler ve Türk beyleri arasında mevcûd değildi. Bu sırada Anadolu’ya gelen Artuk beg Kızıl-Irmak ve Yeşil-Irmak havzalarında mühim fetihler yaparak (Dânişmend-nâme’de Artuhî adiyle destânî bir hüviyet kazanır), 1072 yılında, Isak Komnenos kumandasında bir Bizans ordusunu mağlûp ve kumandanlarını esir ettikten sonra Sakarya boylarına kadar ilerledi.</p>
<p>Normand reisi Russel Bizans tahtına Yunannis Dukas’ı çıkarmak ve Anadolu’da ayrı bir devlet kurmak teşebbüsüne girişince imparator Mihael, daha tehlikeli bir durum karşısında, Artuk beg ile anlaşmaya ve onun yardımına başvurmaya mecbûr oldu. İmparatora karşı isyânları bastıran Artuk beg bu sâyede fetihlerini İzmit Körfezine kadar ilerletti(10). Alp Arslan’m ölümü üzerine saltanat mücâdelesi başlayınca Artuk beg merkeze çağırıldı ve 1073 Nisanında Melik-şâh’ın Kavurt’a karşı zaferine hizmet etti11. Artuk’un Anadolu’da 1076 yılına kadar fetihler yaptığına dair bir hüküm sâdece yanlış bir tahmine dayanmıştır12.</p>
<p>Artuk’un ayrılışını müteakip 100.000 kişinin başında bulunan Tutak da İzmit Körfezine kadar ilerledi.Türkiye devletinin kurucusu Süleyman’ın meydana çıkması ile Alp Ars- lan’ın ölümü ve bu sebeple de Artuk’un Anadolu’dan ayrılması arasında sıkı bir münâsebet vardır. Filhakika Alp Arslan’a karşı giriştiği saltanat mücâdelesinde Kutalmış, 1064 yılında, mağlûb ve maktül düşünce oğulları Bizans hududuna sürgün edildi13. Urfa havâlisinde kuvvetsiz ve sönük bir hayat geçiren bu şehzâdeler Sultanlık mücâdelesi esnasında ve Artuk’un dönüşü üzerine fırsat buldular; Anadolu Türkmenlerini etraflarında toplamağa başladılar.</p>
<p>Selçuk’un soyundan bir başa muhtaç bulunan bu Türkmenlerin bir kısmı da zaten Tuğrul-beg’e ve Alp Arslan’a karşı ayaklanmış ve bu sebeple Anadolu’ya kaçmış kendi mensupları olan Yabgulular idi. Kutalmış oğullarının tarih sahnesine çıkışlarına dair en mevsûk rivâyet, şüphesiz, 467 (1074)’de, Suriye’de, Melik-şâh&#8217;a tâbiiyeti kabul eden Yabgulu Türkmenleri reisi Atsız’a karşı Şökli’nin kendilerine müracaatı ve bu vesile ile de Şi’î Mısır halîfesi ile münâsebete girişilmesidir. Gerçekten bu mücâdelede Ku- talmış oğullarından biri esir edilip Melik-şâh’a gönderildikten sonra kardeşlerden diğeri Haleb’i ve Antakya’yı kuşattı; fakat fazla vakit kaybetmeden Anadolu’ya gitti14.</p>
<p>Böylece Anadolu’ya geçen Süleyman Konya ve havâlisini mahallî Rum hâkimlerinden aldıktan sonra yoluna devamla 467(1075)’de İznik’i fethedip kendisine payitaht yaptı15. Bu havâlide bulunan Tutak’ın veya ona mensup Oğuzların da kendisine iltihak eylediğini sanıyoruz. Bu sırada Bizans imparatorluğu öyle perişan bir durumda ve Anadolu ile münâsebetlerini o derece kesmiş vaziyettedir, ki Hıristiyanlık tarihinde mühim bir mevkii bulunan İzkin’in fethi Rum kaynaklarında hiçbir akis bırakmamış ve ancak 1078’de Botaniates’in tahta çıkarılışına yardımı münâsebetiyle bu şehrin Süleyman’ın elinde bulunduğu kaydedilmiştir. Bu son hâdise fethin daha evvel vukûbulduğunu ve İslâm kaynaklarını da teyid eylediğini göstermektedir16.</p>
<p>Böylece bugüne kadar bu fethin yılı ve Türkiye Selçuklu devletinin kuruluşu tarihinin 1075 yılı olduğunu, bugüne değin bu hâdise ve kuruluş için verilen 1077, 1078, 1080 ve 1081 tarihlerinin birer tahminden ibâret olduğunu meydana koymuş oluyoruz17. Selçuk’un küçük torunu Süleyman bu yeni devleti kurmakla hem Anadolu’ya göçmüş Türkmenleri birleştirdi; hem de göçebe Oğuzların daha büyük kitleler halinde bu ülkeye gelmelerine imkân verdi18. Bu kuruluş ile yukarıda belirtilen 1080 yılına ait büyük muhâceret arasında bir münâsebet düşünmek tabiidir.İmparator Mihael, 1074 Şubatında, Papa VII. Gregoire’a başvurarak Tü&#8217;rklere karşı yardım istemiş, buna mukabil de Ortodoks kilisesinin Katolik kilisesine iltihakını vaadetmişti.</p>
<p>Bu müracaatı memnûniyetle kabul eden Papa bazı Avrupa kırallarına ve bütün Hıristiyanlara hitap ederek Türklerin İstanbul surlarına kadar bütün Şark imparatorluğu ülkelerini istilâ eylediklerini beyanla onları bir Haçlı seferine çağırmış; fakat Papalık-İmparatorluk mücâdelesi bu dâvetin ancak yirmi yıl sonra netice vermesine imkân hazırlamıştır19. Katolik Avrupa’nın yardımından ümidi kesen İmparator, Melikşâh ile bir sulh muahedesi yapabilmek için, 1079 Haziranında, Halîfenin tavassutunu rica etmiş ve 1075’de hazineler değerinde hediyeleri, bir elçi ile, Azerbaycan’a gelmiş bulunan Sultana göndermiştir20.</p>
<p>Süleyman-şâh Bizans’ta başlayan taht kavgalarına karışmak ve 1078’de Botaniates’i imparator yapmak sûretiyle hâkimiyetini genişletti, devletini kuvvetlendirdi. Bu sâyede Türk ordusu Üsküdar{Chrysopolis) &#8216;a kadar ilerleyerek orada karargâh kurdu. Melik-şâh Kutalmış oğullarını tenkil maksadiy- le Anadolu’ya Porsuk bey kumandasında bir ordu gönderdiği zaman Bizans ile Süleyman arasında dostluk devam ediyordu. Vukûbulan muhârebede Porsuk Kutalmış oğlu ve Süleyman’ın kardeşi olan Mansûr’u bozguna uğrattı ve öldürdü21. Bazı Selçuk-nâmeler bu seferin Kutalmış oğullarına değil Bizans’a karşı yapıldığını kaydetmekle kadîm Türk feodalizmine ve meseleye nüfûz edememişlerdir22. Nitekim Zonaras’a göre halîfenin tavassutiyle iki hânedan arasındaki savaş durdurulmuştur.</p>
<p>Bu hâdise Melik-şâh’ın, 1075’de,Mihael ile bir anlaşmaya varılırını, Süleyman ile Botaniates arasındaki ittifaka karşı Porsuk’tın gönderilmiş olduğunu telkin eder. Fakat Porsuk’un dönüşünden sonra imparatorla Sülcyman-şâh’ın arası açıldı; bu sefer taht iddiasında bulunan N. Melissenos’u destekleyen Selçuk sultanı bu sâyede Frikya ve Garbî Anadolu’da henüz ele geçmeyen yerleri fethetti. Bu sebeple imparator 1080 senesinde İznik üzerine bir ordu gönderdi. Seferden dönen Süley- man-şâh bu orduyu bozdu ve Türkler boğazların Anadolu sahillerini işgal edip orada gümrük dairesi kurarak gemileri kontrole başladılar.</p>
<p>Türklerin donanması olmadığı için deniz İstanbul’u ve Bizans İmparatorluğu’nu korudu. 1081 senesinde Alexis Komnenos imparator olunca ilk iş olarak Süleyman ile bir anlaşma yapıp Balkanlardaki Türklerin istilâlarına karşı hareket etti. Zira İstanbul için Şâmânî Türkler daha büyük bir tehlike oldu; bu muahede sâyesinde Selçuk sultanı da hâkimiyetini Şarkta genişletme imkânlarını buldu. Zîra bu taraflarda mühim vak’alar cereyan etmiş; İçtimaî ve siyasî nizâm bozulmuştu23.Anadolu’da Bizans hâkimiyeti çökünce Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında bir takım Ermeni prenslikleri teşekküle başlamıştı. Bunların başında Filaretos geniş bir bölgeyi idâresine almış ve Malatya’ya hâkim olan Ermeni Gabriel de onun tabiiyetine geçmişti.</p>
<p>Böylece Selçuk Türkiyesinin Şark ve Cenubla münâsebetlerini tehlikeye sokan bir engel hâsıl olmuştu. Bu sebeple BizanslIlarla sulh yapan Süleyman, 1082 (475)’de, Kilikya’ya indi ve 1083’de Adana, Tarsus, Masisa ve Anazarba şehirleri ile birlikte bütün bu bölgeyi fethetti24. Tehlikeyi gören Filaretos Melik-şâh’a giderek İslâmiyeti kabul etti ve ondan hâkimiyeti için de bir ferman aldı. Urfa’ya döndüğü zaman onun din değiştirmesinden ve zulmünden şikâyetçi bulunan Antakya hıristiyanları ve hattâ bir rivâyete göre bizzat Filaretos’un oğlu da dâhil olarak Süleyman-şâh’ı dâvet edip şehri ona teslim ettiler25. Süleyman-şâh 17 Birinci Kânun 1084 (15 Şubat 477)’de Antakya fethi ile meşgûl iken Arap emîri Şeref üd-devle Müslim ile ihtilâfa düştü. Melik-şâh bu sırada Musul’a gelmiş; Müslim’i itaate almış; fakat Tökiş&#8217;in isyâniyle Horasan’a dönmek mecbûriyetinde kalmış bulunduğundan, Süleyman-şâh’ın bu ilerlemesi karşısında ses çıkarmamış ve hattâ resmen onun kendisine karşı itaatkâr davranmasını memnûniyetle karşılamıştır.</p>
<p>Vukûbulan savaşta Müslim mağlûb ve maktül oldu. Bu genişleme siyaseti Türkiye sultam Süleyman-şâh ile Me- lik-şâh’ın kardeşi Şam meliki Tutuş’un arasım da gerginleştirdi. Filhakika Haleb’in muhâsarası sırasında Artuk ile birlikte gelen Tutuş’un ordusuna mağlûp olan Süleyman-şâh, 6 Haziran 1086 senesinde, hayatını kaybetti. Böylece Süleyman az zaman zarfında kuvvetli bir devlet kurmuş ve “Bo ğazlardan Suriye’ye kadar, uzunluğu bir ay, genişliği on gün süren bir ülkeyi hâkimiyeti altına almış idi”26. Bizans’ın dinî tazyikinden ve temsil siyase tinden nefret eden Ermeniler, Süryâniler ve Pavlakîler (Pauliciens) gibi dinî zümreler aradıkları din hürriyetini Süleyman ve haleflerinin idâresinde bul dular27. Anadolu gibi henüz fethedilen bir memlekette Bizans ile husûmet ve Büyük Selçuklularla rekabet hâlinde kurulan Türkiye devleti sağlam esas lara dayandığı için onun ölümünden sonra ve halefleri zamanında husûle gelen sarsıntılara rağmen yaşayabilmiştir. Süleyman-şâh’ın bu devleti ile ilk defa biri İran’da ve diğeri Anadolu’da iki Selçuk sultanlığı meydana gelmiştir.</p>
<p>Abbasî Halîfesi Kaim bi-Emrillah menşûr, hil’at ve sancak gönder mek sûretiyle Süleyman’ın saltanatını tasdik ve ilân etti, ki onun bu sûretle nında Türkiye, s. 64. 30 Sibt, 62a. Süleyman-şâh olduğu28 rivâyet ediliyor. Zaten büyük sultanın iştiraki olmak sızın böyle bir hâdise müşküldü. Fakat buna rağmen Süleyman’ın sultanlığını ilân ettiği de şüphesizdir. Zira Fâtımî halîfesini tanımak mecbûriyetini duyan Süleyman’ı bu siyasetten ayırmak için Abbasî halîfesinin onun sultanlığını kabûl etmesi ve Melik-şâh’ın bir müddet buna susması tabii idi29. Bu sûretle İslâm dünyasının Uc bölgesinde kurulan bu Gazi devlet Şi’î siyasetinden ve tesirinden kurtulmuş; sultanlığı kabul edilen Süleyman’ın Fâtımî halîfesini ve Şi’îliği bir silah olarak kullanması lüzûmu kalmamış ve Sünnîlik muhafaza olunmuştur. Nitekim Süleyman-şâh Tarsus’u fethedince Şam Trablus’unun Şi’î hâkimi İbn Ammâr’a başvurarak buraya kadı ve hatip istemesi, İbrahim Yınal gibi, onun da Büyük Selçuklulara karşı mücâdele ve siyasetiyle ilgilidir30.</p>
<p>Artık bazı kaynakların, vaziyeti kavrayamıyarak, Melik- şâh’ın Süleyman’ı, Anadolu’yu kendisine iktâ eylemek sûretiyle, bu ülkeye gönderdiğine dair rivâyetlerini mevsûk sananların isâbetsizliği meydana çıkar’1. Lâkin eski Türk siyasi hukukunu veya töresini ve Arslan Yabgu’dan beri iki Selçuklu ailesi arasımla devam etmiş hâkimiyet ve saltanat mücâdeleleri veyahut sebeplerini anlayamayan muahhar müellifler ve modern tarihçiler Melik-şâh karşısında Süleyman-şâh’ın da Sultan olabileceğini düşünememişlerdir. Türkiye devletinin kuruluşuna dair kaynakların kifâyetsizliği de eski ve yeni tarihçileri, Melik-şâh’ın Süleyman’ı, kendi tâbii olarak, Anadolu’ya gönderdiği zannına düşürmüştür. Buna mukabil Rum müellifleri ve modern Avrupa tarihçileri de buna benzer bir garabeti göstermişlerdir.</p>
<p>Filhakika bu devirde Bizans imparatorlarını tahta çıkarıp indirmekle oyuncak gibi kullanan ve Alexis Komnen ile yapılan muahedeye göre fiilen olduğu gibi hukuken de Boğazlara kadar Anadolu’nun hâkimi ve sultanı tanınan Süleyman-şâh, çağdaş Rum ve modern Avrupalı tarihçilere göre hâlâ Bizans’ın bir tâbii sayılmış; Bizanslılara mahsus garip bir imparatorluk şuûr ve gurûru gerçekleri kabûle yanaşmaktan onları uzaklaşmıştır32.</p>
<p><strong>3. Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye</strong></p>
<p>Süleyman’ın ölümü esnasında küçük yaşta bulunan oğulları yakalanıp Melik-şâh’a gönderilince Selçuklu tahtı bir müddet boş kalmış ve siyasî birlik de sarsılmıştır. Orta Anadolu’da Dânişmend şöhretiyle tanınan Ali Tay- lu’nun oğlu ve Süleyman’ın dayısı Gümüş-tekin Ahmed Gâzî tarafından kurulan ve bir türlü kurucusu ve kuruluşu anlaşılamayan Dânişmendliler devleti de Süleyman’a tâbi gözükmektedir33.</p>
<p>Süleyman, Kilikya ve Antakya seferinde Filaretos’a karşı harekete geçerken Gümüş-tekin de Sultan ile muvazi olarak, 477(1084)’de, onun tâbii Malatya hâkimi Gabriel’e hücûm etmiş; yine Süleyman’ın tâbii sanılan emir Buldacı da, aynı harekete iştirakle; 1085 de, Filaretos’a aid Şimalî Ceyhan bölgesini ve Çankırı, Kastamonu fâtihi Kara-tekin de aynı yılda Sinop’u almıştır. Dânişmendlilerin şarkında Erzincan, Kemah ve Divriği bölgesinde Mengücik Gâzî tarafından kurulan bir beylik de onlarla birlikte Karadeniz Rumları ile mücâdelelere katılıyordu. Anadolu savaşlarının birinde esir düşüp İstanbul sarayında yetiştirilen emîr Çaka da 1081’de, İzmir taraflarına kaçıp bu bölgenin Türklerini topladı; sahil Rumlarını da hizmetine alarak bir donanma vücûda getirdi ve bir devlet kurdu.</p>
<p>Bu cesûr ve zeki Türk beyi, bu sâyede, adaları işgâ- le başladı. Anadolu Türkleri ve Balkanlardaki Peçeneklerle ittifak yaparak Bizans’ı düşürmeğe ve yerinde bir Türk imparatorluğu kurmağa teşebbüs etti. Onun devleti birinci Haçlı seferi sonLrına kadar yaşadı. Anadolu’da bu devirde teşekkül eden beyliklerden biri de Erzurum’da emîr Saltuk tarafından kuruldu. Bu devlet Büyük Selçuklulara tâbi idi. Van gölü havzası ve Diyarbekir havâlisi Büyük Selçuklulara mensup Türk beyleri idâresinde olup bu tarihlerde Artuklu ve Sökmenli (Ahlat-şâhlar) devletleri henüz teşekkül etmemişti. Fırat boyunda ve Toroslarda bulunan Ermeni reislerinden başka Trabzon havâlisi de Rumların elindedir.</p>
<p>Théodore Gabras bu havâliyi 1075’de Türklerin elinden istirdat etmiş ve bir Rum dukalığı kurmuştur; bazan Türklerle de ittifak eden halefleri bu sâyede de Bizans imparatorlarına karşı istiklâllerini korumuşlardır34.Süleyman-şâh Şark seferine çıkarken yerine vekil bıraktığı Ebülkasım İznik devletini korumuş ve hattâ Süleyman-şâh’dan sonra Boğazlara kadar da ilerlemiştir. Melik-şâh Türkiye Selçuklularını itaate almak için Bozan kumandasında İznik üzerine bir ordu gönderince Ebülkasım ve İmparator Alexis, aralarında bir ittifak yapmağa mecbûr kalmışlardı. Ebülkasım İznik muhâsarasına son verilmesi için veya talep üzerine Melik-şâh’a giderken yerine kardeşi Ebü’l Gâzî’yi bırakmış idi. Fakat kendisi yolda öldürülmüş; bir müddet sonra, 1092’de de Melik-şâh ölmüştür.</p>
<p>Melik-şâh’ın ölümü Büyük Selçuklularda saltanat mücâdelelerine sebep olmuş ve bu sâyede de onların İznik muhâsarasiyle birlikte Anadolu’ya müdâhaleleri de son bulmuştur. Filhakika, aynı sene serbest bırakılan Süleyman’ın oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan (Dâvud) İznik’e geldiler. Kılıç Arslan babasının tahtına çıktı. Devletine hayatiyet ve kuvvet verdi; BizanslIları Marmara sahillerinden uzaklaştırdı. İmparatorun teklifi üzerine, bu zamanda çok kuvvetlenen ve Çanakkale havâlisini de işgal ile Selçuklulara rakib bir hale gelen Çaka’ya karşı, bir ittifak yapıp onu bertaraf etti. Bu ittifak sâyesinde de serbest kalarak, babası gibi, Şark fetihlerine girişti. Malatya’yı, 1096’da, kuşattı; Gabriel’in zulmünden şikâyet eden Hıristiyanların ve bilhassa Süryanîle- rin yardımiyle şehri teslim alacağı sırada Haçlıların gelişi sür’atle dönmesine sebep oldu.</p>
<p>İznik Türkleri Keşiş Pierre ile birlikte gelen câhil ve disiplinsiz kitleleri, 1096 Eylülünde, imlin etmişti. Lâkin arkadan gelen ve şövalye, kont ve dük’lerin elinde bulunan büyük ve muntazam Haçlı ordusu İznik’i muhâsara etti. Kılıç Arslan İzııik’e yetiştiği halde muhâsarayı yaramadı. Şehir daha fazla dayanaınıyarak Bizanslılara teslim olurken geri çekilen Sultan da, Dânişmendli Gümüş-tekin ile birlikte, Eskişehir civarında, Haçlıların önüne çıktı. İki taraf arasında şiddetli bir savaş oldu; çok kan aktı ve neticede kâfir Haçlı ordusu karşısında, Türkler daha fazla zâyiata uğramamak için çekildi. Konya Ereğlisinde bir daha karşılarına çıktı ise dt yine de onların Kayseri’ye doğru ilerleyen bir kolunun geçişine mâni olamadığı gibi diğer kolu da Çukurova şehirlerini Türklerin elinden aldı. Bununla beraber Kılıç Arslan, Dânişmend ve diğer Türk beyleri Haçlılara karşı Anadolu’da o kadar çetin savaşlar yaptılar ki bir milyonu aşan bu istilâ ordusu Antakya’ya ancak300.000 kişi ile varabildi.Anadolu Türkleri için büyük bir sarsıntı yapan Haçlı seferinden sonra Kılıç Arslan payitahtını Konya’ya nakletti35.</p>
<p>İznik ve havilisi, yirmi beş sene Selçuklu hâkimiyeti altında kaldıktan sonra, tekrar BizanslIların eline geçti. Bununla beraber Türkler bu sarsıntıyı az zamanda atlatıp toparlandılar. Gümüş-tekin Suriye’den ilerleyen Haçlıları 1100 yılında, Malatya yakınında, bozguna uğratıp, başta Bohemond olmak üzere, bir kısım reislerini esir alarak Niksar’da hapse attı. Onları kurtarmak için 1101’de Anadolu’ya giren iki büyük Haçlı ordusundan biri Amasya civarında, öteki de Ereğli’de tamamiyle imha edildi. Bu zafer sâyesinde, Kılıç Arslan’la birlikte, Anadolu Türklerinin mâneviyatı yükseldi. Kılıç Arslan imparator Alexis ile bir anlaşma yaparak tekrar Şark fetihlerine girişti. Önce Dânişmendlileri mağlûb ve Gümüş-tekin tarafından fethedilmiş bulunan Malatya’yı, 1103’de ilhak etti.</p>
<p>Daha ileri giderek Şarkî Anadolu beylerinin Büyük Selçuklularla alâkalarını keserek onları da kendi hâkimiyeti altına aldı. Böylece Büyük Selçuklularla başlayan ailevî rekabet Musul’un zabtı ile bir muhârebeye müncer oldu. Kılıç Arslan babasının ölümünden ve Haçlı seferinden sonra husûle gelen sarsıntıları bertaraf edip Anadolu’da siyasî birliği kurmuş ve kudretli bir devlet vücûda getirmiş iken Sultan Mehmed’in Çavlı kumandasında gönderdiği büyük bir ordu ile giriştiği çetin bir savaşta, 1107’de, hayatını kaybetmekle Türkiye Selçukluları eskisinden daha şiddetli bir buhrana uğradı36.</p>
<p><strong>4. Buhran Devri ve Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi</strong></p>
<p>Kılıç Arslan’ın ölümünde Musul vâlisi bulunan büyük oğlu Şahin-şâh (İslâm kaynaklarında bazan yanlış olarak Melik-şâh) yakalanıp İsfahan’a gönderilince Konya Selçuk tahtı tekrar sahipsiz kaldı. Haçlı seferleri ve sultanın ölümü dolayısiyle BizanslIlar artık müdafaadan taarruza geçerek bütün sahilleri istirdat eylediler. Türkler her taraftan iç Anadolu’ya doğru göçmeğe başladılar. Bu çekilişte büyük zâyiata uğruyorlardı. Ulubat gölü civarında toplanıp Anadolu yaylasına dönmekte olan kalabalık bir Türkmen halkı BizanslIların şiddetli taarruzuna uğradı. Kadın, çocuk ayırmaksızın bir katliâm yaptılar; çağdaş bir Bizans müellifine (imparatorun kızı Anna) göre Bizanslılar “Türklere o kadar zâlim davrandılar, ki beşikteki çocukları da kaynar kazanlara attılar&#8221;. Ölümden kurtulanlar siyah mâtem elbiseleri ile Anadolu’yu dolaşıp feryâd ettiler ve Türkleri intikama çağırdılar.</p>
<p>Kayseri emîri Haşan bey’in ve 1110’dan sonra Konya’ya gelip babasının tahtını elde eden Şahin-şâh’ın mukabil hücumları bir takım muvaffakiyetli neticeler verdi. Türkler İznik ve Bursa taraflarına kadar akınlarda bulundular. Lâkin umûmî ric’at durduru- lamadı. İmparator Alexis Türkleri Garbî Anadolu’dan, Şimalden ve Cenup sahil bölgelerinden attı; Akşehir’e kadar ilerledi37.Kılıç Arslan’ın diğer oğlu Mes’ûd (1116-1155) kayın pederi Dâniş- mendli Emîr Gâzî’nin yardımı ile Şahin-şâh üzerine yürüdüğü zaman Selçuklular ile Bizanslılar arasında savaşlar devam ediyor ve Bizanslılar Bolvadin havâlisinde yerleşiyordu.</p>
<p>Bu saltanat mücâdelesi ve Dânişmendlilerin araya girmesi dolayısiyle Şahin-şâh ile Alexis arasında bir anlaşma oldu. Bununla beraber bizzat Şahin-şâh’ın kumandanlarının da kendisine iltihakiyle Mes’ûd kardeşine muzaffer olarak Konya tahtını elde etti. Fakat artık Sultan Mes’ûd’un devleti Konya vilâyeti hudutlarına inhisar etmiş ve Selçukluların bu sarsıntıya uğraması dolayısiyle, Gümüş-tekin’in ölümünden (1105) sonra Anadolu’da yüksek hâkimiyet Dânişmendliler eline geçtiğinden, Selçuklu Sultanı, Emîr Gâzî’nin (1105-1134) himâyesine girmiş bulunuyordu. Yeni Bizans imparatoru Yuannis (1118-1143) taarruza devam ederek Denizli (Laodikea) ve Uluborlu (Sozopolis) şehirlerini işgal etti.</p>
<p>İmparatorun Balkanlarda meşgul olmasından faydalanan Emir Gâzî Artuklularla müttefik olarak Trabzon dukası T. Gabras’ı ve Mengücik oğlunu, 1120’de, mağlûbiyete uğrattı. Kılıç Arslan’ın başka bir oğlu olan ‘Arap Ankara ve Kastamonu taraflarında yerleşti ve o da, saltanatı elde etmek maksadiyle, 1126’da, Sultan Mes’ûd üzerine yürüdü. Bu durumda imparatorla ittifak yapan Mes’ûd kardeşini mağlûb ve Kilikya’ya firâra mecbûr ederken Bizanslılar da Kastamonu’yu işgal ettiler. Fakat imparatorun 1132’de Kilikya seferi, bir müddet sonra da İsak’ın onunla taht kavgasına girişmesi Emîr Gâzî’ye Karadeniz sahillerine çıkmağa ve Kastamonu’yu kurtarmaya fırsat verdi; Sultan Mes’ûd da Garbi Anadolu’da ilerlemeğe başladı. Emîr Gâzî Kilikya’ya girip orada yayılmaya çalışan Haçlıları da bozguna uğrattı. Böylece birçok zaferler kazanan Emîr Gâzî Sakarya-Fırat nehirleri arasında geniş bir ülkenin sahibi, kuvvetli bir hükümdar oldu.</p>
<p>Bu kudreti ve hizmeti dolayısiyle Bağdad halîfesi ve Sultan Sancar ona Melik unvaniyle birlikte, kapısında nöbet çalınmak, üzere davul ve sancak gibi hâkimiyet alâmet ve unvanları, altın gerdanlık ve asâ gönderdiler.Sultan, Mes’ûd, Melik Gâzî 1134’de öldükten sonra yerine geçen oğlu Melik Mehmed ile de müttefik kaldı. İmparator yeni bir Kilikya seferi ile Ermenileri tenkil eder ve Haçlılarla ihtilâfa düşerken Selçuklular ve Dâniş- mendliler de Bizanslılar aleyhinde genişleme imkânları buldular. Bizans imparatoru Yuannis Türkleri tamamiyle ezmek ve Anadolu’dan atmak maksadiyle, 1140 senesinde, büyük bir ordu ile bizzat Dânişmendlilerin merkezi Niksar üzerine yürüdü. Zaferinden emin olarak, oradan ileri gidip Trabzon dukalığını da ortadan kaldırmak, Theodore Gabras’ı yakalamak kararında idi. Niksar muhâsarası uzun sürdü ve şiddetli muharebeler cereyan etti. Bizans ordusunda bitkinlik ve sarsıntı başladı.</p>
<p>İsak’ın oğlu Yunannis Bizans ordusunu terk ederek Türklere sığındı; müslüman olduktan sonra da Sultan Mes’ûd’un kızıyla evlenerek Konya’da yerleşti. Onun ayrılması, Bizans ordusunda sarsıntılara sebep olacağı endişesiyle, İmparator ordusunu alarak Karadeniz yoluyla, 1141’de, İstanbul’a döndü. Böylece büyük bir iddia ile Anadolu hareketine başlanan bu seferin iflâsla nitecelenmesi Türklerin hem yeni vatanlarında yaşamalarına ve hem de ilerlemelerine imkân hazırladı.Filhakika, Sultan Mes’ûd, Antalya yakınlarına kadar akınlarda bulundu. Melik Mehmed’in, 1143’de, ölümü ile Dânişmendliler arasında mücâdele başlayınca Selçuklu sultanı artık teşebbüsü ele aldı. Sivas’a hâkim bulunan Yağı-basan’ı müthiş bir mağlûbiyete uğrattı, dağlara kaçırttı. Yukarı Ceyhan bölgesini feth ve Malatya’yı muhâsara etti. Bu sür’atli genişleme ile Sultan Mes’ûd Anadolu hâkimiyetini Dânişmendlilerden tekrar Selçuklulara intikal ettirdi.</p>
<p>O, Artuklular ve Musul Atabeği eri arasındaki ihtilâflardan da faydalanarak Şarkta genişleme, siyâsetine devam ederken Türkmenler de Menderes, Gediz vâdilerini tâkiben aşağılara doğru ilerliyorlardı. Lâkin şimdi İmparator Manuel Komnenos (1143-1180), Türkleri bütün Anadolu’dan çıkarmak için, daha büyük bir iddia ve ordu ile harekete geçti; Garbi Anadolu’yu Türkmenlerden kurtardıktan sonra, 1147 senesinde, bizzat Konya üzerine yürüdü. Akşehir civarında Selçuk kıtalarını bozarak bu şehri yaktı. Bizans istilâ haberini alan Sultan Mes’ûd Şarktan sür’atle döndü. Kuvvetlerini Aksaray’da toplayarak Bizans ordusuyla Konya önünde karşılaştı. Rumlar Konya havâlisinde çok tahribata ve zâyiata sebep oldular; hattâ Konya civarındaki mezarları bile açmış ve tahrip etmekten sakınmamışlardı. Fakat Sultan Mes’ûd kumandasında bulunan Selçuk ordusu pusular kurarak ve baskınlar yaparak Bizans ordusunu gittikçe bitkin bir hâle getiriyordu.</p>
<p>İmparator Manuel’in Konya seferi İmparator Yuannis’in Niksar seferine benziyor ve bu da aynı âkibete uğruyordu. Zamanın aleyhinde işlediğini gören İmparator ric’ate karar verdi ve ordusu yolda Türkmenler tarafından da hırpalandı. Bununla beraber büyük Haçlı ordularının gelişi bu çekilişte büyük bir rol oynadığı gibi iki hükümdar müşterek tehlike karşısında anlaşma lüzûmunu da takdir ettiler38.Filhakika İmâdeddin Zengî, 1144’de, Urfa kontluğunu ortadan kaldırınca bu hâdise Avrupa’da büyük bir heyecan uyandırdı ve bu sefer, ilk defa olarak, imparator ve kıralların başında bulunduğu büyük bir Haçlı seferi hazırlandı. Alman İmparatoru Konrad III. ve Fransa Kralı St. Louis VIII. kumandasında bulunan bu büyük ordulardan korkan Bizans İmparatorunun bunların imhâ edilmesi için Selçuk sultaniyle gizlice münâsebetlerde bulunduğu da rivâyet edilir.</p>
<p>Gerçekten Bizans rehberleri Alman ordusunu sapa yollardan Türklerin baskınına uğrayacak bir şekilde sevk ettiler. Nitekim bu ordu Eskişehir yakınlarında, 25 I. Teşrin 1147’de, Selçuklular tarafından perişan ve imha edildi, ordunun az bir kısmı dönebildi. Bunlar da Rumların yağma, kati ve tecâvüzlerine uğradı. Almanların Konya’yı işgal ettiklerini sanan St. Louis bu felâketi öğrenince Selçuklu ülkesinden geçmenin imkânsızlığını anlayarak Efes, Denizli ve Antalya istikametini tâkiple yolunu değiştirdi. Bununla beraber yine Türklerin hücûm ve baskınlarıyla bu ordu da çok zâyiata uğrayarak Antalya&#8217;ya vardı.</p>
<p>Gemilere binen zenginleri Suriye’ye gittiler. Kalanları da Türklerin ve Rumların taarruzları karşısında perişan oldu. Rumlar Haçlıları soydular; paralarını aldılar. Türkler Haçlıları bu perişan halde görünce merhamet ettiler; onlara para ve ekmek dağıttılar; hastalarını tedâvi ettiler. Rumlardan satın aldıkları Haçlı paralarını düşkünlerine verdiler. Türklerin bu iyiliklerini gören üç binden fazla Frank müslüman oldu. Rumların hiyânetini ve Türklerin şefkatini anlatan bir Haçlı müellifi: “Ey hıyanetten daha zâlim olan merhamet” feryâdiyle Türklerin iyilik ve merhametle Hıristiyanların dinlerini satın aldıklarını, bununla beraber din değiştirme hususunda hiçbir baskı yapmadıklarını da ilâve eder39.</p>
<p>Böylece başlangıçta BizanslIları dindaş diye kurtarmak maksadiyle gelen Haçlılar bu seferler sonunda Türklere takdirkâr ve Rumlara düşman olarak dönmüş bulunuyor lardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti,syf:277-291</p>
<p>Kaynaklar Yazının 2.bölümündedir.</p>
<p><strong>2.Bölüm için bakınız:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/</a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/">Türkiye Selçukluları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 15:37:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyaseddin keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[I. Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[III. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol İstilası]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Buhran Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20426</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 5. Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri Sultan Mes’ûd’un Konya önünde Bizans ordusunu mağlûb ve İslâm dünyasına korku salan Haçlı ordularını imhâ etmesi Sultanın ve Selçuklu devletinin kudretini çok yükseltti. Artık Anadolu Türklerinin buhran devri geçmiş; siyasî birlik ve medenî ilerleme devri açılmıştır. Bu büyük zaferleri dolayısiyle Bağdad halîfesi Selçuklu Sultanına, hil&#8217;at ve sancak gibi hâkimiyet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">Türkiye Selçukluları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20427 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-300x233.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></strong></p>
<p><strong>5. Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri </strong></p>
<p>Sultan Mes’ûd’un Konya önünde Bizans ordusunu mağlûb ve İslâm dünyasına korku salan Haçlı ordularını imhâ etmesi Sultanın ve Selçuklu devletinin kudretini çok yükseltti. Artık Anadolu Türklerinin buhran devri geçmiş; siyasî birlik ve medenî ilerleme devri açılmıştır. Bu büyük zaferleri dolayısiyle Bağdad halîfesi Selçuklu Sultanına, hil&#8217;at ve sancak gibi hâkimiyet alâmetleri göndererek, kendisini tebrik ve tebcîl etmiştir. Sultan Mes’ûd, 1149 ve 1150 seferlerinde Suriye Haçlılarını da mağlûp edip Maraş, Göksün, Ayıntap, Rabân ve Delûk gibi eski Halep eyâletinin pek çok belde, kasaba ve şehirlerini fethetti; Frankları buralardan sürdü.</p>
<p>Bu sırada Dâniş-mendli Yağı-basan da Karadeniz sahillerine kadar ilerliyerek Bafra(Pabra, Bavra)yi aldı. Sivas ve Malatya Dânişmendlilerini tâbiiyeti altında bulunduran Sultan Mes’ûd onlarla birlikte Kilikya’yı yâni Ermeni Kırallığını istilâya başladı. Bu bölgede fetihlerine devam ederken ordusunda ve hayvanlarında çıkan vebâ (Türkçe tabah) hastalığı sebebiyle 1054’de çekilmeye mecbûr kaldı ve 1155’de de öldü. Mes’ûd kırk yıla yakın bir saltanat ve mücâdele devrinde çok sabırlı ve ihtiyatlı bir siyasetle Selçuklu devletini yok olmaktan kurtardı ve tekrar Anadolu’ya hâkim bir duruma yükseltti. Zekâsı ve enerjisi sâye- sinde Bizans İmparatorluğu’nu ve Haçlıları mağlûb ederek Türkler için Ana dolu’yu emniyetli bir vatan haline getirdi. İlk defa, onun zamanında, Garp kaynaklarında Anadolu’nun “Turkia” adiyle kaydedilmesi de çok mânâlıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Hıristiyan kroniğinin ifâde ettiği üzere, adaleti ve iyi idâresi dolayısiyle, Bizans’ın ağır vergilerle ve zulüm ile ezdiği Rumlar bile onun idâresine geçtiler. Selçuklu Türkiyesinde ilk imâr işleri ve medenî faaliyetler de onunla başlar40.Mes’ûd’un yerine, veliahd tâyin ettiği oğlu, Elbistan meliki, II. Kılıç Arslan (1155 &#8211; 1192) sultan oldu. Mes’ûd ile başlayan siyasî, askerî, medenî hamleler bu kudretli sultan ile çok ileri bir safhaya erişir ve Türkiye Selçukluları tarihinde yeni bir devir başlar. Fakat Kılıç Arslan ilk yıllarda tehlikeli ittifaklarla karşılaşır. İlk önce küçük kardeşi Şahin-şâh Ankara ve Çankırı taraflarına giderek Yağı-basan ile birleşip kendisiyle mücâdeleye girişirler. İmparator Manuel ile Musul Atabeği Nureddin Zengî de Kılıç Arslan’a karşı 1159’da ittifak yaparlar. Kilikya Ermeni prensi Thoros II. da fırsattan faydalanarak Selçuklu topraklarına tecâvüz eder.</p>
<p>Bütün siyasî tahrik ve faaliyetlerin merkezi İstanbul’a giden Kılıç Arslan imparatorla yaptığı ittifak sâye- sinde Yağı-basan’ı ve kardeşi Şahin-şâh’ı 1063’de bertaraf etti. Yağı-basan’ın ölümünden sonra Dânişmendlileri de tedricen ortadan kaldırdı. Atabeg Nureddin işgal ettiği yerlerden çekildi. Mengücik oğullarını da tâbiiyetine aldı. Böylece uzun bir mücâdele sonunda Sakarya’dan Fırat boylarına kadar Anadolu Kılıç Arslan idâresinde birleşti. Sultanın bu kadar kuvvetlenmesinden endişelenen ve Türkmenlerin Garbî Anadolu’yu istilâ eylediğini gören imparator Manuel Türkleri tamamiyle ezmek ve Bizans’ı tekrar Anadolu’ya hâkim kılmak karariyle, büyük bir ordu hazırlayarak, 1176’da, bizzat Konya üzerine yürüdü.</p>
<p>Bu hareket üzerine Kılıç Arslan Bizans ordusunu Eğridir gölü şimalinde dar ve sarp bir geçitte (Myriokefalon &#8211; Kundanlı) yakalayarak, bu yılın Eylülünde müthiş bir mağlûbiyete uğratmakla Bizans’ın Malazgirt’ten beri Anadolu’yu kurtarma ümitleri ve bu ülkeyi hâlâ kendi memleketleri sayan düşünceleri de artık tarihe karıştı. Bu sebeple bu zafer Türkiye ve Bizans tarihinde, Malazgirt’ten sonra, ikinci büyük bir dönüm noktası teşkil eder ve artık yıkılıncaya kadar Bizanslılar tedrici ve devamlı bir şekilde ric’at ederler. II. Kılıç Arslan 1177 ve 1182’de de Garbî Anadolu’da Kütahya ve Eskişehir havâlilerini kat’î olarak fetheder ve Türkleştirir41.Zaferlerle dolu uzun bir mücâdele hayatında yorulan ve ihtiyarlayan Kılıç Arslan, eski Türk hâkimiyet telâkkilerine göre, devletini onbir oğlu arasında taksim edip her birini, Melik sıfatiyle, bir eyâletin idâresine gönderirken kendisi de metini sultan olarak Konya’da oturuyordu. Muhtar idarelere sahip bu meliklerden bir kısmı artık zayıflayan Bizans aleyhinde fetihlere giriştiler. Lâkin bunlar arasında erken saltanat mücâdelesi başladı. Selâhaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü fethi üzerine Alman İmparatoru F. Barbe- ros kumandasında teşekkül eden Haçlı ordusu 1190 senesinde Türkiye topraklarına girdiği zaman Kılıç Arslan, Sultan olmakla beraber, fiilî bir iktidara sahip değildi. Alman İmparatoru ile Selçuklu Sultanı arasında dostluk mevcut olduğundan Kudüs’e gitmek isteyen Alman ordusunun Türk topraklarından serbest geçişten başka bir gayesi yoktu.</p>
<p>Bununla beraber önce Türk- menler, sonra da Sultanın bir kısım oğulları Almanların karşısına çıktılar. Lâkin siyasî bölünme dolayısiyle Selçuklular için büyük Alman ordusunu durdurmak mümkün değildi. Bu sebeple Almanlar Konya’ya girdiler ve Selçuklu Sultaniyle bir anlaşma yaptıktan sonra Kilikya’ya varmak üzere Türk arâzisinden ayrıldılar. Kılıç Arslan’ın ölümünden (1192) sonra oğulları arasında saltanat mücâdelesi yine de devam etti. Nihâyet Tokat meliki II. Sü- leyman-şâh, 1196’da, mücâdeleye karışarak bunlardan bir kısmını itaate mecbur etti;&#8217; bir kısmını da bertaraf ederek Keyhüsrev elinde bulunan saltanatı alıp Konya’da yerleşti42. Süratle Bizans İmparatorunu vergiye bağladı.</p>
<p>Dahilî mücâdelelerden faydalanan Ermeni Kıralı II. Leon’u tenkil etti. Men- gücikleri ve bazı Artukluları tâbiiyetine aldıktan sonra Erzurum’a geçerek 1201’de eski hânedan olan Saltukluları ortadan kaldırmak sûretiyle Gürcistan’la komşu oldu. İslâm memleketlerine istilâlarda bulunan ve bir defasında da Erzurum’u muhâsara eden Gürcüleri ezmek maksadiyle Gürcistan üzerine yürüdü. Lâkin Sarıkamış yakınlarında kendisinden çok emin bulunan Süleyman-şâh ordugâhında bulunur iken Gürcü-Kıpçak ordusunun anî bir baskınına uğradı ve hayatında mağlûbiyet görmemiş Sultan mühim esirler vermek sûretiyle ric’at etti. Kardeşler arasında memleketlerini ve payitahtı Ankara’yı kardeşi Muhyiddin Mes’ûd’dan kurtarıp, intikam almak üzere, Gürcistan’a giderken, 1204’de, yolda ölümü ile bu kudretli sultanın genişleme hareketi de durdu.</p>
<p>Bununla beraber az zaman içinde Selçuk birliğini kurduktan sonra devletin hududlarını babasından daha ilerilere götürdü.Konya’da tahtını ve saltanatını terk edip gurbetini geçirdiği İstanbul’dan dönen I. Keyhüsrev, 1205’de, saltanatı kardeşinin oğlu III. Kılıç Ars- lan’dan tekrar elde edince askerî hareketlerini İktisadî ve ticarî gayelere göre ayarladı. Gerçekten II. Kılıç Arslan zamanında emniyet ve âsâyişin tesisi, bu devirde artan milletlerarası ticâret yollarının Türkiye üzerinde toplanmasına yardım etmişti. 1204’de Lâtinlerin İstanbul’u işgali dolayısiyle Karadeniz ve Akdeniz limanlarına çıkan büyük kervan yolları emniyeti kaybetmiş ve tıkanmıştı.</p>
<p>Keyhusrev Karadeniz sahillerine yerleşmekte olan Komnenos’ları İznik’te yeni bir devlet kuran Laskaris ile dost olarak, tenkil etti ve 1206’da, Karadeniz yolunu açtı. 1207’de de Antalya’yı fethederek Türkiye için bir ihraç ve idhâl limanı vücûda getirdi. Milletlerarası ticâreti teşvik ve himâye maksadiyle de Venediklilerle ilk defa olarak, bir ticâret muâhedesi yaptı. Antalya’ya çıkmakla da Selçuklular ilk defa denizciliğe başladılar; burada bir donanma kurdular. I. Keyhusrev Denizli ve Alaşehir taraflarını da fethederek İznik İmparatoru ile mücâdeleye girişti. Fakat 1211’de zaferi müteakip, bir düşman fedâisinin kılıcı ile şehit oldu43. Yerine geçen oğlu I. Keykâvus (1211-1220)’de babasının siyasetine devam ile 1214’de Sinob’u fethetti. Birçok şehirlerden tüccar ve sermâyedar götürerek şehri bir ticâret, ithalat ve ihracat limanı haline getirdi.</p>
<p>Büyük surların inşasiyle şehrin emniyetini sağlamlaştırdı. Burada da yeni bir donanma kuruldu. Esir aldığı Trabzon İmparatoru Alexis’i, vergi ve tâbiiyeti kabul eden bir muahedeyi imzaladıktan sonra, serbest bıraktı. Kardeşi Keykûbad ile saltanat mücâdelesinde bulunurken bazı Selçuklu kalelerini işgal eden Ermeni kiralına karşı karadan ve Antalya sahillerinden ordular sevk ederek 1216’da Ermenileri de mağlûb etti. Keyhusrev ağır bir haraca bağlamak ve babası zamanında olduğu gibi, payitahtları Sis(Kozan)de Sultanın adına hutbe okutmak ve para bastırmak süreriyle kirala yeni bir tâbiiyet muahedesi imzalattı; hududlarda bazı değişiklikler yaptı.</p>
<p>Keykâvus Eyyûbîler arasındaki ihtilâflardan da faydalanıp 1218’de Şimalî Suriye taraflarında fetihlerde bulundu. Artuklu hükümdarı Mahmud ile Erbil hükümdarı Muzaffereddin Gök-böri’ye de metbûluğunu tanıttı44.I. Keykâvus’un ölümü üzerine tahta çıkan I. Alâaddin Keykûbad (1220 &#8211; 1237) Selçuklu sultanları arasında çok mümtaz bir mevkie sahip olup devrinde Türkiye çok mâmur ve müreffeh olmuş ve ileri bir medeniyet seviyesine erişmiştir. Zamanında Moğollar dünyayı alt-üst etmeye başladıkları için bu ileri görüşlü Sultan önce Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere birçok şehirleri muhteşem surlarla, kalelerle teçhiz ederek müdafaaya hazırlandı.</p>
<p>Cenup sahilinde küçük Kalonoros kalesini fethettikten sonra, kalesiyle, birlikte, yeniden inşa ederek nâmına nisbetle Alâiyye şehrini kurdu ve kendisine kışlık merkez yaptı. Orada bir de tersâne vücuda getirdi. Beyşehir gölü üzerinde Kubâd-âbâd, yazları oturduğu Kayseri yakınında da Keykubâdiye mâmûrelerini inşâ etti. Câmi, medrese, kervansaray ve hastahane gibi pekçok büyük binâ ve müesseseler yaparak unutulmaz eserler bıraktı. Deniz aşırı giriştiği Suğdak (Kırını sahilinde) seferi Selçuklu devletinin karalarda ve denizlerdeki kudretine güzel bir misal teşkil eder. Kilikya Ermeni kıral- lığını üç taraftan gönderdiği ordularla sıkıştırdı ve küçülttü. Fethettiği İçel bölgesine yerleştirdiği Türkmenler bilâhare Karamanlı Beyliğinin teşekkülüne sebep oldu.</p>
<p>Mogollar karşısında Celâleddin Hârizm-şâh’ın şark hududlarında görünmesi ve bu havâli hükümdarlarını itaate alması siyasî faaliyetlerin merkezini şarka kaydırdı. Eyyûbî ve Artuklu ittifakına karşı hareket ederek onları mağlûp, Hısn Mansûr (Adıyaman), Kâhta ve Çemişkezek kalelerini fethetti. 1128’de Erzincan’ı da ilhak ederek Mengücikler devletine son verdi. Bu sırada Selçuklu tâbiiyetini bırakıp Celâleddin Hârizm-şâh’a itaat eden Trabzon Komnenos’ları, bununla da kalmayarak, Sinop ve Samsun limanlarına baskın yaptılar. Selçuk ordusu ve donanması Samsun’dan ilerleyerek Ünye’ye kadar sahilleri fethettikten sonra Trabzon’a vardı. Erzincan’dan Maçka yolu ile gelen başka bir Türk ordusu da karadan harekete geçip Rumların payitahtını kuşattılar. Şiddetli hücûmların cereyan ettiği bir sırada tufan gibi yağmur ve sellerin başlaması Selçuklu kuvvetlerinin çekilmesine ve hattâ ormanlar içinde bir şehzâde ile birlikte bir miktar da esir vermelerine sebep oldu.</p>
<p>Bununla beraber Trabzon imparatoru bu esirleri teslim ettikten başka yıllık vergi ve askerî yardım da gönderme şartlarını ihtiva eden tâbiiyet muahedesini kabûle mecbûr kaldı.Sultan Alâaddin Keykubâd Mogollara karşı, din ve ırk bağlarını hatırlatarak ve İslâmın kaderi bakımından iki sultanın tarihî mes’uliyetlerini beyan ederek, Celâleddin Hârizm-şâh’a dostluk ve ittifak tekliflerinde bulundu. Lâkin iyi bir asker ve kötü bir siyaset adamı olan Hârizm sultanının ölçüsüz hareketleri iki hükümdar arasında çarpışmayı mukadder kıldı ve 1230’da Yassı-Çimen’de Hârizm-şâh’ın ordusu perişan edildi. Sultan Alâaddin, Hârizm-şâh’ın müttefiki olan amcazâdesi Erzurum meliki Cihân-şâh’ı da bertaraf ederek memleketini tekrar Selçuklu ülkesine kattı.</p>
<p>Gürcistan’a gönderdiği bir ordu ile kıraliçeyi tâbiiyetine sokarak amcası Süleyman-şâh’ın intikamını aldı. Van gölü havzasını da Eyyubîlerin elinden kurtardı. Büyük kireç fırınları yakdırıp şehir ve kaleleri tahkim ettirmek sûretiyle Mogollara karşı müdafaa tedbirleri alırken öte yandan da Moğol imparatoru Oktay Kaan’a da elçi gönderdi ve sulh yaptı; devrin hiçbir hükümdarına nasip olmayan bir itibarla karşılanarak Moğol tehlikesini uzaklaştırdı. Türkiye, böy- lece Keykubâd devrinde siyasî, İktisadî ve medenî bakımlardan en yüksek seviyeye erişti. Bu sebeple de Sultan halk arasında “Uluğ Keykubâd&#8221; adiyle anıldı45.</p>
<p><strong>6.İnhitatın Başlaması ve Moğol İstilâsı</strong></p>
<p>Keykubâd’ın henüz genç yaşta 1237’de, ölümü ve yerine iktidarsız ve anormal vasıflara sahip oğlu II. Keyhusrev&#8217;in geçişi bu kudretli devletin sarsılmasına bir başlangıç oldu. Bu hükümdarı tahta çıkarıp avucuna alan Sâdeddin Köpek46 isminde bir kimsenin, büyük hayâlleri için rakib saydığı mühim devlet adamlarını birer birer bertaraf etmesi bu inhitatta maddî bir rol oynar. Bununla beraber devletin kazanmış olduğu kudret yine de devam etmiş; Diyarbekir ve Tarsus fetihleri yapılmış, Trabzon Rum, Kilikya Ermeni kıralları, Eyyûbîlerin bir kısmı yine de Selçuklu devletinin tâbiîleri olarak kalmışlardır. Lâkin Moğol istilâsı önünde Anadolu’ya dolan Türkmenler bir buhran âmili olmuş ve müslüman şeyhinden ziyâde eski bir Türk şamanı 45 Bu hususta tafsilât için bak. O. Turan, &#8220;I. Keykubâd&#8221;, İA. 46 M.’deki “II. Keyhusrev” makalemize bakınız. (kam) hüviyetiyle ortaya çıkan Baba İshak Keyhusrev idâresine karşı hareket emrini vermiş ve İktisadî zarûretler içinde bulunan Türkmenleri kendi ke rametine, hattâ peygamberliğine inandırarak ayaklandırmıştır.</p>
<p>Bu sebepledir, ki Baba İshak’a Baba Resûl (Fransız kaynaklarında Paperissole) de niliyordu. Gittikçe büyüyen Babaî hareketi, 1240’da, zorlukla bastırıldıktan sonra bu devletin zaafı anlaşılmış bulunuyordu. Nitekim Moğollar, 1241’de, Erzurum’u işgal ve tahrip ile bir yoklama yaptıktan sonra, 1243’de, Baycu Noyan kumandasında hareket eden 30.000 kişilik Moğol ordusu 80.000 kişi civarında bulunan Selçuklu ordusunu Köse-dağ’da, ciddi bir mukavemetle karşılaşmadan, mağlûb etti. Eski kuvvetli devlet adamları ve kumandan larından mahrûm bulunan bu ordu, başta korkak hükümdarın Antalya’ya kadar kaçmasiyle dağıldı. Kayseri’nin gösterdiği ciddi mukavemet de netice vermedi.</p>
<p>Moğollar bu şehri tahrip, yağma, mühim mikdarda da ahâlisini kat lettiler ve oradan döndüler. Amasya kadısı ile yola çıkan vezir Mühez- zibüddin Ali Anadolu’nun pek çok kale ve askerle dolu olduğunu mahâretle telkin ederek Moğol kumandanını yıllık bir vergi teklifiyle sulha râzı ettiler. Kösedağ mağlûbiyeti siyasî inhitatın başlangıcıdır. II. Keyhusrev’in ö- lümünden sonra (1246) üç küçük oğlu yanında devlet adamlarının toplanıp mevki ve ihtiras mücâdelelerine girişmeleri Moğolların müdahalelerin askerî işgallerine ve ağır vergilerle devleti ezmelerine fırsat verdi47. Saltanat mücâdeleleri Mu&#8217;ineddin Süleyman’ın zaferiyle 1261&#8217;de sona erer. Mo- ğolları iyi idâre eden ve onlara dayanan bu devlet adamı, bir sükûn ve istikrar devri tesis eder. Hattâ bu devir, bazı kaynaklarda, “Mu’ineddin Pervane devri&#8221; adiyle anılarak 1277 yılına kadar sürer. Bununla beraber Anadolu Türkleri putperest Moğol tahakkümünü daima ağır bulmuş ve kurtulma yollarını aramıştır. Filhakika Mogollan ilk defa mağlûbiyete uğratan Türk Memlûkleri sultanı Baybars Anadolu’ya dâvet olunmuş; o da 1277’de Kayseri&#8217;ye kadar gelip Selçuklu usûllerine göre ve merâsimle Türkiye tahtına o- turmuştur48.</p>
<p>Lâkin Anadolu’da kalamayacağı düşüncesi ve Moğol korkusu Selçukluların Baybars ile sağlam bir işbirliği yapmalarına imkân vermedi.Baybars’m sür’atle dönüşünü müteakip Anadolu’ya giren İlhan Abaga, bu hâdise ile ilgili olarak, bu memlekette çok insan öldürdü ve Mu’ineddin Pervâne’yi de idam etti. Bu devlet adamından sonra, Selçuklu hânedanı 1308’e kadar mevcût oldu ise de Moğollar Selçuklu devletini fiilen yıktılar; Anadolu’yu umûmî vâlileri ile idâre ettiler ve askerî işgal altına aldılar. Bay- bars’ın gelişi ve onu tâkip eden buhrandan faydalanan Karaman oğulları da Konya’yı işgal ve yağma ettikten sonra oradan atıldılar. Moğolların Selçuk ordusunu ve onunla birlikte iktâ idâresini yıkmaları yâni mîrî sistemin bozulması ve askerî sınıfın işsiz kalması da memlekette yeni bir huzursuzluk ve âsâyişsizlik âmili oldu.</p>
<p>Moğol mâliyecilerinin halkı vergilerle ezmeleri ve ara-sıra da Moğol vâlilerinin isyanları Anadolu’da İçtimaî sarsıntılara, ticarî faaliyetlerin ve kervanların duraklamasına, bu sebeple de bir İktisadî ve medenî sükûta âmil oldu. Halbuki Köse-dağ’dan Pervâne’nin ölümüne kadar (1243-1277) siyasî buhranlara ve Moğolların müdahalelerine rağmen, Selçuklu devleti ordusiyle, idâresiyle mevcût olduğu gibi İktisadî ve medenî yükselişte de mühim bir sarsıntı olmamış idi. Bu husus kaynaklardan anlaşılabileceği gibi bu devirde yapılmış büyük inşaat ve âbideler de buna delâlet eder. Gerçekten bu devirde milletlerarası ticâret yolları faaliyetlerine devam etmiş; ziraî ve sınaî istihsalde, ithalât ve ihracatta esaslı bir değişiklik olmamıştır. Anadolu Türklerinin Keykubâd devrini bir saadet devri olarak hatırlamaları ve bütün felâketlerin menşeini “Baycu yılı” adiyle Kösedağ mağlûbiyetine bağlamaları doğru olmakla beraber umûmî vasıfları ile Selçuklu devri 1277’ye kadar sürmüş, bu tarihte başlayan fiilî Moğol işgal ve idâresi siyasî olduğu kadar İktisadî ve İçtimaî buhranlara ve medenî sükûta da sebep olmuştur.</p>
<p>Bu devrin sultanları olan 111. Keyhusrev, II. Mes’ûd veIII. Keykubâd iktidarsız ve Moğolların âleti durumunda idiler. Bu devirde saltanat iddiasında bulunan II. Keykâvus’un bir oğlu Siyâvuş (Selçuk- nâme&#8217;lerde tezyif olarak Cimri) Karamanlılara ve diğeri Kılıç Arslan da Kastamonu Türkmenlerine dayanarak tahtı elde etmeye veyahut bizzat Türkmen beyleri şehzâdeler sâyesinde nüfûz ve kudretlerini halk arasında artırmaya çalışmışlar; fakat Selçuklu-İlhanlı kuvvetlerine mağlûb olmuşlardı49. Moğol umûmî vâlileri arasında Timür-taş noyan (1316 -1327) zamanı, iyi idâresi ve adaletiyle, nisbî bir huzûr ve sükûnu temsil etmekte ve bu sebeple de o halk arasında “Mehdi” sıfatını kazanmış bulunmaktadır. Onun da isyan ederek 1327’de Mısır’a ilticası bu devre nihâyet vermiştir.</p>
<p>Moğol hâkimiyeti altında Selçuklu devleti yıkılır ve Orta Anadolu İlhânîler idâresinde ezilirken uçlar ve dağlar tamamiyle Türkmenlerin eline geçmiş bulunuyordu50. Böylece Selçuklu devleti ve daha sonra, 1336’da, İlhanî hâkimiyeti, Orta Anadolu’da çökerken uçlarda yeni bir hayatiyet doğuyor, bir takım Türkmen beylikleri kuruluyordu. Hukûkan Selçuklu sultanlarına ve Moğol hanlarına tâbi bulunan bu beylikler onları resmen metbû tanıyor, hil’at, menşûr ve sancak gibi hâkimiyet sembolleri ve gâzilik unvanları alıyorlardı. Fakat büyükleri aslında tamamiyle müstakil olan bu beylikler çok defa metbûlariyle mücâdele halinde bulunur ve daha ziyâde İlhanlılara düşman olan Mısır Memlûk sultanlarından hâkimiyet fermanı ve yardım almaya teşebbüs ederlerdi. Bunların en eski ve kuvvetlisi Lârende havâlisinde ve Ermenilere karşı Kilikya taraflarında fetihler yapan Karaman oğulları beyliği idi.</p>
<p>1283’de teşekküle başlayan Germiyan oğulları beyliği de tarihî rolü itibariyle pek mühim olup Garbî Anadolu’da kurulan Aydın ve Saruhan beyliklerinin de atası idi. Aydın oğullan vücûda getirdikleri donanma ile adaları işgal etmişler; Balkanlara ve Yunanistan’a istilâlar yapıp Türk denizciliği tarihinde müstesna bir mevkî kazanmışlar; İtalyan Cumhuriyetleri ile de ticarî muahedeler akdeylemişlerdir. Göçebe Türk ve Selçuklu siyasî an’anelerine göre kurulan bu beylikler de, bütün Ortaçağ Türk devletlerinde olduğu gibi, memleket hânedan âzasının müşterek malı sayıldığından kardeşler arasında taksime uğrayarak parçalanıyordu. Bu beylikler Anadolu’nun fethini ve Türkleşmesini tamamlarken telif ve tercüme sûretiyle Türk yazı ve edebiyat dili ile birlikte Türk kültürüne de çok hizmet etmişlerdir. Kastamonu havâlisinde kurulan Çandar oğulları beyliğinin de bu hususta mühim bir mevkii vardır.</p>
<p>Bu devir Anadolusu al-&#8216;Omarî ve İbn Hatûta tarafından çok güzel tasvir edilmiş; beyliklerin siyasî askerî, İktisadî ve İçtimaî durumları meydana konmuştur. Bunların merkezlerinde vücûda getirdiklerin câmi, medrese, imâret, hastahâne ve sair eserler, onların medenî faaliyetlerinin maddî delili olarak, bugüne kadar kalmıştır.</p>
<p><strong>7. Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğol İstilâsı</strong></p>
<p>Tarihin en kudretli ve şiddetli istilâlarından birini teşkil eden Moğol istilâsı, Orta Asya Türklüğü ve medeniyeti için ağır neticeler ve Anadolu’da da bilhassa 1277&#8217;den sonra büyük sarsıntılar vücûda getirmesine mukabil bu ülkenin nihaî Türkleşmesinde mühim bir âmil olmuştur.</p>
<p>Gerçekten Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya nasıl sel halinde insan akını olmuş ise Moğol istilâsı önünde de aynı şekilde Türkmen kitleleri bu ülkeye kaçıyor ve Moğol kıtalinden kurtulmaya çalışıyorlardı. Çağdaş bir müellif göçebelerin kalabalıktan Aras köprüsünü geçememiş olduğunu, “Türkmenlerin Errân (Karabağ)’da karınca ve çekirgeler gibi kitleler teşkil” ettiğini kaydeder51. “Geniş ovaları ve otlakları ile Mugan, Türkmenlerin yurdu idi. Bugün Tatarlar burasını kışlak yaptığından Türkmenler oradan hicret etmiştir”52. Bu Türkmen- lerden 60.000 hânelik bir grup Karahan idâresinde Valaşcert (Eleşkird), Sürmeli ve Aras havâlisinden Ahlat’a doğru çekildi.</p>
<p>Orhan idâresinde başka bir Türkmen grubu da Gürcistan’a girdikten sonra Anadolu’ya doğru ilerledi. Azad-Mûsa idâresinde bulunan 60.000 hânelik bir Türkmen halkı da bir müddet kışları İspir, Bayburt ve Pasinler’de, yazları da Şimalî Karadeniz (jParhar) dağlarında geçiriyor; Gürcistan’a, sık-sık, akın ve taarruzlarda bulunuyor; esir ve ganimetler ile dönüyor; bazan da çok kayıplara uğruyorlardı53. Bu Türkmenler daha sonraları Bayburt, Erzincan’dan Sinop’a ve Ayıntab’a kadar her tarafı istilâ ettiler. Trabzon dağları yine çoğunun yazlık yurtları (yaylası) idi. Bir müddet sonra Mehmed beg’in idâresinde bulunan bu Türkmenlerin, ihtiyaç halinde yerli halkı yağma etmeleri dolayısiyle, Mu’ineddin Pervâne onları Moğollara şikâyet etmiş, bunlar da Denizli taraflarına göçmüşlerdi54.</p>
<p>Bu havâlide büyük Uc beyi Mehmed beg, kardeşi İlyas beg, Dâ- mâdı Ali beg ve akrabası Sevinç beg idâresinde bulunan Türkmen Hülâgü’ye elçi gönderip vergi ödemek, nezdlerinde şahna bulundurmasına râzı olmak ve buna mukabil kendilerine ferman ve sancak verilmek sûretiyle tâbiiyetlerini arzettikleri ve 659’da bu hususta bir anlaşma yapıldığı halde ertesi yıl, 1162(660)’de, Moğol ve Selçuk ordusu bu Türkmenleri Talaman ovasında vukûbulan muhârebede bozguna uğratıp Mehmed beg esir edilmiş; Ali beg Türkmenlerin reisliğine getirilmiştir55. Babaî hareketinde 1243’de Malatya civarında bulunan Germiyanlı Türkmenlerinin Cimri isyanında artık Garbî Anadolu hududlarına varmış olması da Türkmen göçlerinin Şarktan Garba doğru ilerleyişi bakımından kayda şâyândır56.</p>
<p>Moğol istilâsından kaçıp Anadolu&#8217;ya sığınan bu Türkmenler burada da Selçuklu-İlhanlı devletinin tazyikiyle uçlarda yığılıyor ve buralardaki göçebe kesâfetini arttırarak Bizans topraklarını fethe başlıyorlardı. Nitekim henüz İznik Rum devletinin İstanbul&#8217;a naklinden (1261) önce Denizli bölgesinde 200.000, Kastamonu havâlisinde 100.000 ve Kütahya-Karahisar arasında da30.000 çadır, yâni takriben üç milyon göçebe Türkmen bulunduğuna dair haberler57 yalnız Garbî Anadolu uçlarında ne kadar bir nüfûsun yığıldığını gösterir. Bir Bizans müellifi: “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler vilâyetleri istilâ ediyor ve Rumları sıkıştırıyorlardı. Onlar Moğollar önünde nasıl kadın gibi kaçıyorlarsa Kumlara karşı da kendilerini öyle erkekçe gösteriyorlardı.</p>
<p>Bu sebeple Moğol istilâsı onların felâketine değil saadetine sebep oluyor; kitleler halinde Paphlagonia (Çankırı ve Kastamonu havâlisi) ’dan ve Pamphylia (Antalya vilâ- yeti)dan akıp geliyor ve Bizans arazisini yağma ediyorlardı58 ifâdesiyle bu göçleri güzelce tasvir eder. Başka bir kronik de Bizans&#8217;ın nasıl bir çöküntü halinde bulunduğunu ve bu akmların ne şekilde ilerlediğini belirtir: “Menderes havzası yalnız halkları değil hücrelerine yerleşmiş rahipleri tarafından da terk edilerek ıssızlaştırıldı&#8230; Türkler zaferlerinin yemişlerini toplayarak müdafaasız yerleri istilâ ediyordu. O zaman bütün köylülerin, acınacak bir durumda, İzmir&#8217;e kaçtığı görülüyordu. Bu izdiham içinde anasını, babasını, karısını-kocasını ve çocuklarım kaybedip ağlamayan kimse yoktu&#8230; İstild İznik ve Bursa kapılarına kadar ilerledi&#8221;59.</p>
<p>XIIPüncü asrın sonlarına doğru Garbî Anadolu&#8217;nun Türkleşmesine ait bu tasvirler yanında Türklerin Ortodoks râhipleriyle de anlaşarak Rum beldelerine muhâcirler yerleştirdiklerine dair haberler Bizans&#8217;ın, maddî olduğu kadar, manevî bakımdan da ne derecede bir sükût içinde olduğunu göstermektedir60.Bu büyük Türkmen akınları sâyesinde XIII ve XIV’üncü asırlarda Garbî Anadolu Selçuklu Orta Anadolusuna nazaran daha kuvvetli ve kesif bir şekilde Türkleşmiştir, ki bu husus Osmanlı tahrir defterleriyle tafsilâtlı olarak teyid edilmiş ve Hıristiyan halkın çok az kaldığı meydana çıkmıştır61. Türkmenler buralarda, BizanslIların Balkanlardan naklettikleri, Peçenek ve Kumanlara da rastlamışlardı. Kilikya Ermeni kırallığı Selçuklular, Karamanlılar ve husûsiyle Memlûkler tarafından eritildikçe Türkmenler de bu bölgeyi iskâna devam ediyorlardı. Daha XII’inci asırda göçebe Türkmenlerin ve bizzat Ermenilerin idâresinde iken bu havâlide yurt edindikleri, sık-sık bu bölgeye girip çıktıkları hakkında pek çok kayıt vardır. XV’inci asırda Çukurova’yı ziyâret eden B. de la Broquiere her tarafın Ramazanoğullarına tâbi Türkmenler tarafından iskân edildiğini görmüştür62.</p>
<p>Şarkî Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşıt vâdisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havâli daha ziyâde Samsun’dan itibaren sahili tâkip eden Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş; Canik bölgesine adını veren yerli Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302’de Giresun’a kadar ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler kurmuşlardı63. Anadolu’da Türk nüfûsu o kadar kesâfet peydâ eylemiştir, ki OsmanlIların Rumeli’ye geçişleri o tarafa doğru devamlı bir nüfûs akınına sebep olmuş ve herhalde Balkanlarda kalan henüz Şamanî Türkler de müslüman olarak karışmış ve kaynaşmışlardır. Anadolu’nun Türkleşmesi hakkında daha fazla tafsilâta girmeden böylece Selçuklu Türkiye&#8217;sinin etnik vaziyetine dair umûmî bir tablo çizmiş oluyoruz.</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti,syf:291-301</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1 Bak. Osman Turan, “Islamisation dans la Turquie du Moyen-Âge”, Studia islamica, X (1959) s. 137-152.</p>
<p>2 Nçr. Sathas, Bibliotheca Graeca, VII (1894), s. 169; A. Vasilief, Histoire de l’Empire byzantin, Paris 1932,1, s. 468.</p>
<p>3-J. Skylitzes, Historia (Bonn), s. 708.</p>
<p>4 Chronique, III, s. 160, 172.</p>
<p>5 Brosset, I, s. 346-349.</p>
<p>6 Brosset, Histoire de la Géorgie, traduit du géorgien. Petersburg, 1849,1, s. 359.</p>
<p>7 Urfalı Mathieu, Chronique, Paris 1858, s. 181-132.</p>
<p>8-J. Laurent, Byzance et les Turcs Seldjoucides, Nancy, 1813, s. 97.</p>
<p>9 Vasilief, Histoire de l’Empire byzantin, I, 470.</p>
<p>10 Bryennios. fr trc. Cousin (Hist. Const.), Paris, 1672, II. s. 724, 727-738; I, Bu hususta bak. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1071. s. 50-52. Zonaras. fr. trc. İ.M. de St. Amour, Paris 1560, I08b; Anne Comnène, Alexiade, fr. trc. B. Leib, Paris 1937, ı, 5. 12-15; Attaliates, s. 189, 109; F. Chalandon, Alexis Comnène, Paris 1900, s. 29- 31; M. H. Yınanç, s. 82-86; Cl. Cahen, &#8220;Première pénétration Turque en Asie Mineur”, Byzantion, XVIII, s. 33.</p>
<p>11 Anonim Selçuk-nâme, s. 15. Kaynağın bu mühim kaydını tarih vak’aları te’yid eder.</p>
<p>12 Bak. M. H. Yınanç, s. 89.</p>
<p>13 Bak. UL, I.</p>
<p>14 Sibt, Mir’at uz-zamân, 26a-26b, 32a-32b; İbn ül-’Adîm, Ziibde, II, s. 42.</p>
<p>15 Anonim Selçuk-nâme, s. 36-37; Azîmî, s. 361; İbn Şeddâd, 34b; Süryânî Mihael, III, s. 172. Bu kaynaklar İznik’in fethi hakkında umûmî malûmat verirken yalnız ‘Azimî bu mühim hâdiseyi 467 (1075) yılı vak’aları arasında &#8220;ve fetehe Süleyman bin Kutalmış Nikıye” kaydı ile tesbit etmiştir.</p>
<p>16 Bryennios, s. 760-761; Zonaras, 109a.</p>
<p>17&#8242; Bak. J. Laurent, Byzance et les origines du Sultanat de Roum, Mélangés Ch. Diehl, I, s. 180- 181; Mükrimin Halil Y inanç, Anadolu’nun fethi, s. 109.</p>
<p>18 Bugüne kadar karanlıklar içinde kalan İznik’in fethi ve Türkiye Selçukluları devletinin kuruluşu &#8220;1. Süleyman-şâh”, (M, XI, 201-219) ve Selçuklular Zamanında Türkiye (s. 53- 54) adlı tedkiklerimizle aydınlanmıştır.</p>
<p>19 Migne, Patrologie Latine, CXLVIII, s. 239; S. Runciman, History of Crusades, I, s. 998.</p>
<p>20 Sibt, XIII, 17a; Sadreddin el-Huseynî, s. 63-64.</p>
<p>21 Abul-Farac, s. 227; Cennâbî, El-&#8216;Aylem üz-zâhir, Ayasofya, No. 3033, s. 470a.</p>
<p>22-‘İmâdeddîn, 70; Sadreddîn, 71-72.</p>
<p>23-Bryennios, s. 770-774; 794-796; Zonaras, s. 109a; Anne Comnène, I, s. 18, 21, 69, 71,131, 137, 138; Attaliates, s. 226, 207, 270; Chalandon, s. 66-72.</p>
<p>24 Sibt, 62b, 71a; ‘Azimî, s. 364; Süryânî Mihael, s. 179; Abu’l-Farac, s. 229.</p>
<p>25 ‘Azimî, s. 365; İbn Kalânisî, s. 117; İbn ül-Adîm, Zühde, II, Neşr. Sami Dahan, Şam1954, s. 88-89; İbn ül-Esîr, X, s. 47.</p>
<p>26 Anne Comnène, I, s. 18; Guillaume de Tyr, nşr. M. Paulin, Paris, 1879,1, s. 13, 19.</p>
<p>27 Attaliates, s. 306; C. Finlay, History of Greece, London 1851, s. 51; J. Laurent, Byzance et les Turcs, s. 51, 67, 76, 78-83.</p>
<p>28 Süryânî Mihael, 172; Zonaras, 109a; Anne Comnène, II, s. 64; Hayton RHCr, Documents arméniens, II, s. 143.</p>
<p>29 Süleyman-şâh’ın saltanatını ilân ve Halîfe’nin tasdik ettiğine dair bak. Selçuklular Zamanında Türkiye,s.64</p>
<p>30-Sibt,62a</p>
<p>31 Bu hususta, tafsilat Selçuklular Zamanında Türkiye (s. 62-63) adlı eserimizde verilmiştir.</p>
<p>32 Süleyman-şâh’ın Büyük Selçuklular ve Bizans’lılar karşısındaki siyasî mevkii hakkında mevcûd yanlış veya tersine anlayışlar için sâdece bir kaç misâl verelim: Mükrimin Halil Yınanç, Anadolunun fethi, s. 85-87; İ. Kafesoğlu, “Melik-şâh”, İA, VIII, s. 668; Laurent, Sultanat de Roum, s. 174, 181.</p>
<p>33 M. H. Yınanç, &#8220;Dânişmendliler” makalesinde bu devletin kurucusunu ve kuruluşunu anlayamamış ve hattâ Gümüş-tekin Ahmed gazi’yi iki isim ve oğul-baba sanmıştır, bak, İA, III, s. 468.</p>
<p>34 Anne Comnene, III, s. 154, 157, 158-, Zonaras, s. 111b, 114a; Chalandon, s. 264-265; Lebeau, XV, s. 443; Finlay, s. 152. Süleyman-şâh’m ölümünden sonra çıkan ilk buhran dolayısı ile Selçuklular Zamanında Türkiye adını alan kitabımızda tafsilat vardır (s. 83-95).</p>
<p>35 Türkiye Selçuklularının ilk payitahtını Konya zannedenler sâdece bir tahmine dayanıyor; başlıca düşman olduğu için Bizans’a yakın İznik’i seçmeleri sebebini düşünemiyor ve bu devrin tarihî vak’alarım da bilmiyorlardı. Nitekim Osmanlılar da Bursa ve Edirne’yi merkez yaparlarken karşılarında Bizans ve Avrupa olduğunu hesap ediyorlardı.</p>
<p>36 Tafsilât için bak. &#8220;Kılıç Arslan I.” İA, VII, s. 681-688; Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 95-111.</p>
<p>37 Anna Comnene, III, s. 142-146, 154. 159, 164-166, 168-171; Zonaras, s. 114a; Chalon- don, s. 254-255.</p>
<p>38-I. Kılıç Arslan’ın şehâdetinden sonra Anadolu’da hüküm süren ikinci buhran için Selçuklular Zamanında Türkiye’ye bak. (s. 148-167).</p>
<p>39 Bak. Osman Turan, “L’islamisation dans la Turquie du Moyen -Âge”, Studia Islamica, X. (1959), s. 139-140.</p>
<p>40 Mes’ûd hakkında Chalandon’un II. cildindeki kayıtlar dışında husûsî bir tetkik henüz yoktur. Bugün Selçuklular Zamanında Türkiye (s, 158-196) adlı eserimiz bu boşluğu doldurmuştur.41 Tafsilat için yukarıda zikredilen eserimize (s. 107-236) bakınız.</p>
<p>42-II. Süleyman-şâh hakkında IA.deki tedkîkimizde tafsilât vardır.</p>
<p>43 İA. “I. Keyhusrev” makalemize bakınız.</p>
<p>44 İA. “I. Keykâvus” makalemize ve adı geçen kitabımıza bakınız.</p>
<p>45 Bu hususta tafsilât için bak. O. Turan, &#8220;I. Keykubâd&#8221;, İA. 46 M.’deki “II. Keyhusrev” makalemize bakınız.</p>
<p>47 M.’de. II. Keykâvus, &#8220;IV. Kılıç Arslan” makalemize bak.48 Bak. F. Köprülü, “Baybars”, İA.</p>
<p>49 Osman Turan, Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, Ankara 1958, s. 9-12.50 Al-Omarî, Mesâlik ül-ebsâr, neşr. F. Taeschner, Leipzig, 1929, s. 30, 48.</p>
<p>51 Nesevî, Celâleddin Mengüberti, neşr. O. Houdas, s. 159, 223, 225, 226, 229.</p>
<p>52 Zekeriya Kazvinî, Asar ül-bilâd, neşr. Wüstenfeld, Leipzig 1848, s. 378.</p>
<p>53 Brosset, I, s. 532-3, 826-8.</p>
<p>54 Reşîdeddîn, Mükâtebât, neşr. Muhammed Safı’, Lahor 1948, s.273-278.</p>
<p>55 Aksarayî, s. 66, 71; Baybars Mansûrî, 53b, 55b; Eflâkî, Manâkıb al-ârifın, neşr. T. Yazıcı, Ankara 1959. I, s. 485-486; Cl. Cahen, “Notes pour l&#8217;his-toire des Turcomans”, JA (1951) s. 337.</p>
<p>56 İbn Bîbî, s. 501, 506. 698, 699.</p>
<p>57 İbn Said, Coğrafya, Bibi. Nationale, Ar. 2234, 98a, 98b. 106a.</p>
<p>58 N. Gregoras, I, s. 137; P. Wittek, Menteşe Beyliği, tr. trc. O. Ş. Gökyay, Ankara 1944, s. 16.</p>
<p>59 Pachymeres, tere. Cousin, Histoire du Constantinople, VI, s. 262, 725.</p>
<p>60 Bak. P. Wittek, Menteşe Beyliği, s. 15, 18, 25, 26.</p>
<p>61 Umûmî bir fikir için bak. Ömer Lütfı Barkan, &#8220;Tarihî demografi araştırmaları”, TM, X, s. 11.</p>
<p>62 Voyage d’Qutremere, neşr. Ch. Schefer, Paris 1892, s. 83-86, 94.</p>
<p>63 Resmî vesikalar, s. 164-167.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">Türkiye Selçukluları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Sep 2015 22:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'dan Önceki Türklerin Dini Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmlığın Yayılma Sebepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Millî Harstan Kalan Unsurlar]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk İstilâsının Ehemmiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Hâkimiyetinin Karakteri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler ve İslâmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler ve İslâmlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerde İslâmiyet'in Zuhuru]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerde Yabancı Dinler]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin İslâmlaşması ve İslâm Dünyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11358</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, cemiyet içerisindeki inanış, düşünüş ve yaşayış gibi türlü bakımlardan husule getirdiği derin değişiklik ve inkişaflar dolayısıyla bir kavmin tarihinde en mühim bir hadise olmak vasfını daima muhafaza eder. Böyle bir inkılapla kavimlerin mevcudiyetlerini koruduğu veya yeni bir hızla ileri bir seviyeye eriştiği, yahut da bünyelerini sarstığı veya bir istihaleye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/">Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/ergenekondan_cikis_4648/" rel="attachment wp-att-11359"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-11359" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ergenekondan_cikis_4648.jpg" alt="Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan" width="600" height="409" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ergenekondan_cikis_4648.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ergenekondan_cikis_4648-300x205.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></div>
<div align="justify">
<p>Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, cemiyet içerisindeki inanış, düşünüş ve yaşayış gibi türlü bakımlardan husule getirdiği derin değişiklik ve inkişaflar dolayısıyla bir kavmin tarihinde en mühim bir hadise olmak vasfını daima muhafaza eder. Böyle bir inkılapla kavimlerin mevcudiyetlerini koruduğu veya yeni bir hızla ileri bir seviyeye eriştiği, yahut da bünyelerini sarstığı veya bir istihaleye maruz bıraktığı hakkında tarihi misaller göz önüne getirilecek olursa, böyle bir hâdisenin milletlerin mukadderatı bakımından ne kadar şümûllü bir mana taşıdığı kolaylıkla anlaşılır. Türkler, tarihleri boyunca, kısmen de olsa, değişik âmiller neticesinde birkaç defa din ve medeniyet değiştirmek veya daha mühim olarak, bazen aynı çağda birbirinden farklı din ve medeniyetler çerçevesinde yaşamakla, başka kavimlere nazaran çok farklı bir tarihi oluşa ve daha hususi bir içtimai bünyeye maliktirler. Bu keyfiyet, aşağıda işaret edeceğimiz, diğer daha bazı âmillerin iştirakiyle de, kültür tarihimizin, millî tarihin maddî azametine müvazi bir millî gelişme göstermesine engel olan ve onu kesinti ve sarsıntılara uğratan başlıca sebepleri teşkil eder.</p>
<p>Bununla beraber Türklerin İslâm medeniyetine toptan girişleri, diğer din ve medeniyetlere intisaplarından farklı olarak, doğurduğu büyük bir müsbet neticeler itibarıyla, yalnız Türk ve İslâm tarihinin bir dönüm noktasını teşkil etmekle kalmaz, dünya tarihinin de en büyük hâdiselerinden biri sayılacak bir ehemmiyet taşır. Bu büyük hâdisenin cereyan ettiği şartlarla oluş tarzı ve bunun millî bünye üzerinde husule getirdiği müsbet veya menfi neticenin tetkikinden hasıl olacak ilmî kanaatlerini, girmekte olduğumuz Avrupa medeniyeti karşısında alacağımız vaziyeti tâyin ve yürütmekte olduğumuz yolu kontrol etmekte bize bazı tecrübi dersler vereceği, bazı hususlarda rehberlik edilebileceği dolayısıyla, ameli bir gayesi de olacağına dikkatimizi çekmemiz icabeder. Türkler ve İslâmiyet mevzuu altında temas edilmesi gereken meseleleri, Türklerin İslâm medeniyeti ve İslâm medeniyetinin Türkler üzerinde icra ettiği tesirler gibi iki esasa icra ederken bu keyfiyet bizi, zarurî olarak, Türklerin İslâm&#8217;dan önce inanış, düşünüş ve yaşayış bakımından nasıl bir kavim olduğu, İslâm olduktan sonra ne gibi değişiklik ve inkişaflara uğradığı, aynı veçhile Türklerin İslâmlaşmasından önce ve sonra İslâm âleminin nasıl bir vaziyette bulunduğu ve ne gibi bir istikamet aldığı hakkında umumî ve sentetik bir görüş sâhibi olmağa sevk eder. Böyle bir görüşe sahip olmaksızın Türklerin İslâm dünyasındaki mevkileri ile İslâmiyet&#8217;i ne suretle kabûl ettikleri, böylece İslâm tarihinin takip ettiği gelişme anlaşılamaz.</p>
<p><strong>İslâm&#8217;dan Önceki Dini Durum</strong></p>
<p>İslâmiyet, X. asırda, Türkler arasında umumî ve millî bir din haline gelmeden önce, Türk halkları din bakımından bir parçalanma manzarası gösterir. Moğolistan&#8217;dan Tuna boylarına kadar geniş bozkır sahası içerisinde yaşayan göçebeler millî, Şamanî, dini ve kültürü çerçevesinde bulunuyorlardı. Siyasî bakımdan ancak Hiung-nu ve Göktürkler idaresinde bir birlik teşkil eden bu geniş bölgeler halkı düşünüş ve yaşayış itibarıyla, daha Herodot&#8217;tan başlayarak, İslâmiyet&#8217;in yayılışına kadar kültür vahdetini muhafaza ediyordu. Fakat bu sahayı dünya ile bitiştiren Şarkî Türkistan, Mâverâünnehir, Hazarlar ülkesi gibi yerlerde yaşayan ve eskiden beri yerleşik bir hayat geçiren Türklerin çok eski zamandan beri yabancı din ve kültürlerin tesirine marûz kaldığı gözükmektedir. Husûsiyle Şarkî Türkistan ve Maveraünnehir&#8217;de Milâdın IV. ve VI. asırlarında Buda, Zerduşt, Mani ve Hıristiyan dinlerinin nüfuz etmiş ve yerleşmiş olduğuna dair çağdaş kaynaklarda hayli vesikalar mevcuttur.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;in bu sahalara yayıldığı zamanlardır ki henüz millî Şamanî dinini muhafaza eden ve yerleşik hayata geçen Uygur, Hazar ve Bulgar adlarını taşıyan Türk halkları bu âlemin doğu ve batı uçlarında ilk defa olarak yabancı din ve kültürlere geçmeğe başlamışlardır. Dikkate şayandır, ki Cüveyni&#8217;nin, tarihî vak&#8217;ayı efsanevî bir tarzda nakleden rivayetine göre, Uygurlar arasında Manihaizm kamları yani Şamanî dinindeki Türk rahiplerini tamamıyla ortadan kaldırmak, yenmek suretiyle yerleştiği halde, İslâm coğrafyacılarının sarih ifadelerinden anlaşılacağı üzere, Şamanilik, Hazarlar arasında X. asra kadar Musevi, Hıristiyan ve İslâm dinlerine karşı dayanabilmiştir. Burada İslâmiyetin yayılmasıyla Şamaniliğin kaybolması arasında, aşağıda üzerine döneceğimiz üzere, diğer Şamanî sahalarda olduğu gibi, bir münasebet mevcuttur. Bu geniş sınır bölgeleriyle başka din ve kültürlere temas eden göçebelerin, yerleşik ırkdaşlarının yabancı dinleri kabûl etmiş olmalarına rağmen, uzun asırlar boyunca millî dinlerine, yani Şamanîliğe, bağlı kalmaları, onların yaşama şartları ve düşünüşleri ile yakından ilgilidir. Bu keyfiyet, İslâmlaşma oluşunu izah ederken üzerinde durulacak bir meseledir. Bunun için önce bu inanış ve yaşayışın umumî bir tavsifini yapmak zarureti vardır.</p>
<p>Şamanîliğin tarihî tekâmülünü takip etmek mümkün olmamakla beraber, bildiğimiz çağlara nazaran bu din, başlangıçta daha basit inanışlar ve bu inanışlar üzerine kurulmuş birtakım dinî merasimlerin heyeti mecmuası idi. Şu kadar var ki Heredot&#8217;un Massagetler&#8217;e ati hasvir ettiği itikatlara VI-X. asırlar arasında bu dinin inanışlarına dair elimizde bulunan çeşitli kaynaklardan gelmiş bilgilerin birbirine benzerliği bize Şamaniliğin milattan önce IV. asırdaki durumu hakkında bir fikir vermeğe ve onu o tarihe kadar çıkarmağa imkân vermektedir. Göktürk kitabeleri ve daha sonra türlü Türk kavimlerine ve Moğollara dair İslâm kaynaklarında verilen haberler İslâmiyet&#8217;in intişarı sıralarında Şamanî Türklerin bir tek Tanrı&#8217;ya inandıklarını ve buna binaen bu dinin, din tarihçilerinin ileri bir inanç merhalesi olarak kabul ettikleri, monoteist (vahdaniyetçi) bir seviyeye eriştiğini açık olarak göstermektedir. Bu cihet, Şamaniliğin monoteist olmayan komşu dinlerden, hiç olmazsa başlıca inanışlarda, müteessir olmadığını meydana koymak bakımından da ehemmiyetlidir.</p>
<p>Gök, yer ve mahlukarın yaratıcısı olarak telâkki edilen bu Tanrı&#8217;nın bir hususiyeti varsa o da vahdaniyetçi olan Musa dinindeki Yahudilerin Yahova&#8217;sı gibi, Türkleri başka kavimlerden üstün tutmasıdır. Orhon Kitabeleri&#8217;ne göre bu Tanrı güçlük zamanlarda Türklerin imdadına yetişir, üzerlerinde semavî bir menşeden gelen bir kahraman tayin ederek onları yok olmaktan korur (Türk bodun yok bolmasun tiyin Türk Tanrı&#8230;) ve nihayet kendi necip kavmine dünyadaki kişileri idare etmek hakkını bağışlar. Bizim bugünkü bilgilerimize göre peygamberi, muayyen bir mukaddes kitabı ve galip bir ihtimalle de, tapınağı olmayan bu din kamları, yani rahipleri tarafından idare edilirdi. Mukaddes günlerde, ölüm, gömme ve bayram âyinlerini, her türlü dua merasimlerini idare eden, halkın müşküllerini hal eden, dertlere deva bulan bu kamların Tanrı ile münasebetlerde bulunduklarına dair bir inanış mevcut idi. Bu inanış daha VI. asır Bizans kaynaklarında, İslâm eserleriyle son etnografik tetkiklerde de rastlamaktayız. Çingiz Han&#8217;ın pek büyük ehemmiyet verdiği Gökçe adlı kamanın Tanrıdan zafer müjdeleri getirdiğine ve bütün yeryüzü hükümdarlığını Tanrı&#8217;nın Çingiz Han&#8217;a verdiğine ve bütün Moğollar arasında onun daima Tanrı ile münasebette bulunduğuna dair kayıtlar, kamların mahuyet ve nüfuzlarını ifade etmek için kafidir. Göğün üst katındaki cennete giden iyi ruhların orada, Tanrı&#8217;nın nezdinde, dünyadaki yakınları için şefaatte bulunduklarına dair inanış, Türklerde ecdadı takdis etmek akidesiyle ilgilidir.</p>
<p>Ölenlerin ruhlarının bir kuş gibi oraya uçtuğuna (uça bardı) inanılır. Türkler İslâm olduktan sonra yeni dine ait birçok istilâhları Şamanî dinindekilerle karşıladıkları zaman, hiçbir güçlüğe uğmadan, Şamanî kültürü hazinesinden aldıkları uçmak kelimesini, pek isabetli bir şekilde, cennet istilâhı yerinde kullanmışlardır.</p>
<p>Türkler savaşçı bir kavim olmak hasebiyle, bu dinin bir akidesi olarak, öldürdükleri düşmanlardan dolayı Âhiret&#8217;te bir mücazat değil, bilakis ölen düşmanın ehemmiyet ve sayısına göre bir mükafat göreceklerine inanırlar ki, bu, Türk mezarları etrafına dikilen ve balbal adını taşıyan taş heykelerin menşe ve mahiyetini izah eder. Savaş icabı ve mukaddes sayılan bu inanış ve teammülü basit bir kan dökme hâdisesiyle karıştırmamalıdır. Katili cezalandırmayı bir âmme hakkı telâkki ederek ferde bırakmayıp devlete mal eden, en gergin düşmanlıklar zamanında bile elçiye zeval vermeyecek kadar milletlerarası bir hukukî tekâmüle erişen bir cemiyette, meselâ Göktürklerde, câri olan bir âdeti ancak İslâmiyetin cihad fikriyle mukayese ettiğimiz zaman anlayabiliriz.</p>
<p>Öte yandan Göktürk kitabelerinde Türk Kağanı kendi kavminin su gibi akan kanının bahsettiği halde, kazandığı zaferler dolayısıyla, hiçbir zaman Asurî hükümdarları gibi, öldürdüğü düşmanlardan ötürü bir gurur ve iftihar duyduğunu ihsas etmemiştir. Yerleşik Türkler, zamanla, yabancı dinlere geçtikleri halde, geleneğe daha bağlı kalan göçebeler, millî dinlerini muhafaza etmek ve yabancı dinlere karşı direnmekle varlıklarını koruyabileceklerine inanıyorlardı. Birinci Göktürk Devleti&#8217;nin yıkılışından sonra, kuvvetli Çin kültür tesirine karşı millî kültürü korumak ve millî duyguların gelişmesini göstermek bakımından başka milletlerin tarihinde örneğe rastlanmayan Orhon Kitabeleri&#8217;nde belirdiğini gördüğümüz millî tepki, göçebe kitlenin asırlarca Şamanizm&#8217;i nasıl muhafaza edebildiğini gösterir. Bu devre ait diğer bir misal, göçebelerin millî din ve kültüre bağlılıklarının sebeplerini anlayabilmek için çok daha dikkate şayandır.</p>
<p>VIII. asırda Buda dini Yüksek-Asya&#8217;da yeniden yayılma imkânlarını bulduğu zaman herhangi bir tesirle, Göktürk Hükümdarı Bilge Kağan (ö. 734 M.) büyük veziri Tonyukuk&#8217;tan payitahtında bu din adına bir tapınak yapmak istediği zaman akıllı vezir ona, içtimaî ve coğrafî şartları pek iyi bilerek: &#8220;Savaşçı ve hayvan kesmeği yasaklayan ve miskinlik telkin eden bir dini kabûlün Türkler için bir felâket olacağını&#8221; söylemekle göçebe bir kavmin inanış ve düşünüşlerine hakkiyle tercüman olmuştu. Nitekim 762&#8217;de Uygur hakanının Mani dinini kabûlü münasebetiyle IX. asrın ilk yarısına ait Karabalgasun Kitabesi bu vaziyeti açıkça ifade etmiştir. Kitabe &#8220;Evvelce et yiyen kavim, şimdi pirinç yiyecek, evvelce adam öldürmesi şâyi olan memlekette bundan sonra hayır hüküm sürecek&#8221; demektedir. Bu esasları emreden Manihaizm&#8217;in bu bakımdan Uygurlar üzerinde tesir ettiği İslâm müellifleri de kaydetmiştir. Aynı asrın Arap mütefekkiri Cahiz evvelce Uygurların az olmamalarına rağmen Karluklara galip geldikleri halde Mani dininin kabûlünden sonra onlara yenilmelerini bu dinin esaslarından doğan bir netice olarak izah eder. Bununla beraber dinlerin, kavimleri kendi esaslarına uydurmak kadar kavimlerin dinleri kendi bünyelerine göre tadil ettiklerine dair mevcut içtimaîyat kaidesini unutmamalıdır.</p>
<p>Filhakika Uygurlar bu dine girdikten sonra Çin&#8217;deki dindaşlarını himâye edecek bir kudret gösterebildikleri gibi Moğolistan&#8217;dan Şarkî-Türkistan&#8217;a göçtükleri zamanlarda, daha zayıf bir durumda bulunmalarına rağmen, Mes&#8217;udi ve İbn ün-Nedim&#8217;in ifadelerine göre, Maveraünnehir&#8217;de Müslüman Şâmânîler idaresinde bulunan dindaşlarına karşı yapılan tecavüzlere karışabilecek bir tavır da takınabiliyorlardı. Müslüman Karahanlılarla Budist Uygurlar arasında mücadeleler ve bunları aksettiren Divânü lûgat it-Türk&#8217;teki şiirler Manihaizm veya Budizm&#8217;in Uygurların askerî kabiliyetleri üzerinde pek fazla bir tesir yapmadığını açıkça gösterir. Hattâ Kâşgarlı Mahmud&#8217;un Uygurları en iyi ok kullanan bir kavim olarak vasıflandırması da dikkate şâyândır. Bu kayıtlar savaşçı bir kavmin uyuşturucu bir dini kendi bünyesine uydurmakta gösterdiği kabiliyete güzel bir misal teşkil eder.</p>
<p>Nitekim Hazreti İsâ&#8217;nın getirdiği esaslara rağmen Hıristiyanlık da Avrupalıların savaşçı ruhları üzerinde hiçbir değişiklik yapmamıştır. Bununla beraber göçebelerin bu dinlere karşı aldıkları vaziyet, onların bahsettiğimiz mahiyet ve esaslarıyla ilgilidir.</p>
<p><strong>Yabancı Dinler</strong></p>
<p>Türklerin Şamanilikten gayri bir dine girmeleri hadisesi ilk defa şüphesiz Şarki Türkistan ve Maveraünnehir&#8217;de vukubulmuştur. Bu sahalarda Zerduşt, Buda, Mani ve Nasturî Hıristiyanlığı gibi nedenlerden en çok tesir edeni herhalde Budizm olmuştur. Budizm&#8217;in Maveraünnehir&#8217;de yerleşmesi, burasının Zerduşt İran&#8217;dan ayrılmasına ve farslaşmasını önlemeğe sebep olduğundan Türk tarihi bakımından hususi bir ehemmiyet taşımasını mucip olduğu gibi, bu dinin İslâm medeniyeti üzerindeki tesirinin burada vuku bulması da bu sahanın tarihi rolünü arttırmaktadır. Gerçekten Budizm&#8217;in İslâm mezhep ve tasavvuf cereyanları üzerindeki tesiri ve ilk defa İslâm âleminde kurulan medreselerin (üniversite) Budist viharalarını (manastır) takliden kurulması Mâveraünnehir ile ilgilidir. O şekilde ki Buhara şehrinin adı bile Budist Viharalarından gelmektedir. İslâm medeniyetinde pek büyük mevkii olan Maveraünnehir&#8217;de cereyan eden medeni faaliyetlerin göçebelerin İslâmlaşması üzerinde nasıl büyük bir tesir icra ettiğine ileride temas edeceğiz.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;in Mâverâünnehir&#8217;de, Buda, Mani, Zerduşt ve Hıristiyanlık bakiyelerini kaldırarak, yerleştiği bir zamandadır, ki doğuda Uygurlar Mani, Buda ve Hıristiyan dinlerine girmekle millî Şamanî dininden ayrılmakta idiler. Bir zamanlar Akdeniz sahillerinden Çin&#8217;e kadar cihanşumûl bir din olmak istidadını gösteren ve Yakın-Şark, Balkanlar ve Avrupa&#8217;da Pavlakileri, Bogomiller&#8217;i ve Albigeois hareketlerini doğuran Manihaizm (meşhur Hıristiyan ilâliyatçısı St. Augustin&#8217;in evvelce bu dine mensup olduğu malumdur). İslâmiyet ve Hıristiyanlık gibi iki büyük din karşısında dayanamayarak sönmek üzere iken Uygurlar sayesinde birdenbire yeni bir hayat kazandı. Öyle ki, son zamanlara kadar bu din hakkındaki bilgilerimizin kaynağı yalnız ona düşman olan Hıristiyan ve İslâm müelliflerinin eserlerine inhisar ederken, Uygurlar vasıtasıyla bizzat kendi eserlerini ile geçirmekle bu hususta daha sağlam malûmata sahip olduk.</p>
<p>Manihaizm, Uygurlar arasında, tarihin Türklerce mahsus olarak kaydettiği maruf dini müsamaha sayesinde, Şamanilik, Budizm ve Hıristiyanlıkla yanyana yaşayabilirdi. Uygurların bu dinler etrafında vücuda getirdikleri kültürün Türk-İslâm dünyası üzerindeki tesiri ancak Karahanlı ve Moğol Devletlerinin kurulmasıyla mümkün olmuştur. Fakat Müslüman Karahanlılar ile putperest telâkki edilen Uygurlar arasındaki düşmanlık bu tesiri çok tehdit ettiği halde devletlerinin medeni teşkilat ve müesselerini tamamen kabul ettikleri Uygur kültürü üzerinde kuran Moğollar sayesinde bu kültür, imparatorluklarının hâkim olduğu bütün ülkelere yayılmak imkânlarını bulmuştur. O şekilde ki Uygurca bu vasıta ile İslâmi Türk edebi dilinin inkişafında bir âmil olduğu gibi İlhaniler zamanından itibaren Fars dili üzerinde de tesirini gösterdi. Bundan dolayı Moğol İmparatorluğu&#8217;nun teşkilatını anlayabilmek için Uygur kültürünü bilmeye lûzum vardır veya Moğol devri kaynakları sayesinde daha müşkül bir durumda bulunduğumuz Uygur devrini öğrenmek mümkün olabilecektir. Bu metod, tarihi tekamülü ve zamanın şartlarını gözden uzak tutmamak şartıyla, Moğol devri kaynaklarının, kültür ve teşkilatını Uygurlara miras bırakan, Göktürkler hakkında da kullanabileceğini mümkün kılmaktadır. Halbuki İslâm dünyası dışında kalan göçebe Türkler üzerinde Uygurların bu nispette böyle bir tesirleri henüz tespit edilmemiştir.</p>
<p>Türk aleminin Şark uçlarında bulunan Uygurlar, böyle bir dini istihale geçirirken bu alemin Garp uçlarında bulunan ve Uygurlar gibi yerleşik hayata geçmiş olan Hazarlar da Hıristiyan, Yahudi ve İslâm dinlerine, İtil (Volga) Bulgarları İslamiyet&#8217;e, Tuna Bulgarları Ortadoksluğa girmeye başlamıştı. Hatta bir rivayete göre İslavların havvarisi sayılan ve İncil&#8217;i eski İslav (Bulgar) diline tercüme eden Cyrille ve Methode onu Hazar Türkçesine de tercüme etmişlerdi. Bugün dinleri Musevi, dilleri Türkçe olan Karayimlerin menşei de bu Hazarlara bağlanmaktadır. Dikkate şayandır ki X. Asır arap kaynaklarının verdiği haberler, yabancı dinlerin yayılmasına rağmen devam eden Şamanî inanış ve adetleri Hazarlarla Göktürkler arasında bu bakımdan bir aynilik göstermekte ve iki devre ait bilgiler birbirini ikmal etmektedir.</p>
<p>Görülüyor ki Maveraünnehir Türkleri, Şamanilikten sonra adı geçen dinleri bırakıp İslâm dinine geçerken Türk dünyasının doğusunda Uygurlar, batısında Hazarlar ve Tuna Bulgarları da millî dinden başka dinlere giriyordu. Türklerin X. asırdan itibaren İslâmlığı umumî ve millî bir din haline getirdikleri zamana değin din bakımından bu kadar dağınık bir mazara arz etmelerinin başlıca sebepleri, Göktürklerden sonra bir daha bütün Türkleri bir siyasî birlik halinde birleştiren devletlerin kurulamamış olması; sahanın genişliği ve türlü din ve kültürlerle ayrı ayrı temaslarda bulunmaları ve nihayet Türklerin bütün dinlere karşı gösterdiği müsamaha ile izah edilebilir. Gökttürk Devleti&#8217;nin yıkılışından sonra Türk dünyasının şark ve garp uçlarında ancak Uygurlar ve Hazarlar küçük bir siyasî varlık olarak mevcudiyetlerini muhafaza edebilmişlerdir.</p>
<p>Moğolistan&#8217;dan Tuna boylarına kadar uzanan geniş bozkırlarda yaşayan göçebeler, Selçuk İmparatorluğu&#8217;nun kuruluşuna kadar, istikrarlı ve geniş bir siyasi birlik kuramamışlardır. Bu büyük göçebe kitlesi devam eden coğrafi ve içtimai şartlarla birlikte eski din ve kültür geleneklerine bağlılığı muhafaza etmişlerdir. Yukarıda andığımız dinlerin Türk tarihinin seyrinde büyük bir tesir göstermediklerini anlayabilmek için fazla araştırmaya değil, hattâ düşünmeğe bile lüzum yoktur. Bunun başlıca sebebinin şüphesiz bu dinlerin göçebe kitleleri arasında yayılmak imkanlarını bulamadığı meselesi üzerine dikkatimizi çekmemiz gerekiyor. Nitekim Türklerin İslâm tarihinde büyük bir âmil olmaları ve yeni bir devir açmaları da bu unsurun İslâmlaşmasının tabiî bir neticesi olarak tezahür eder. Türk tarihinin büyük hamlelerini yaratmak, büyük imparatorluklar kurmak gibi başlıca hâdiselerde sakin ve itaatli olan yerleşik halkın değil, hayat şartlarının icabı olarak, faal, savaşçı ve teşkilâtçı bir unsur olan göçebelerin rolü belirgin bir şekilde göze çarpar. Türk tarihinde devletleri kuran, idare ve orduları teşkil edenlerin esasını göçebelerin teşkil etmesi, çağdaş kaynaklarda Türklerin hep göçebe bir kavim olarak tasvir edilmesini gerektirmiş ve yerleşik Türkleri gözönüne getirmeksizin zamanımız müelliflerini de böyle bir kanaata sürüklemiştir.</p>
<p>Bununla beraber, göçebeliğin bugünkü mânasıyla geri ve iptidaî bir cemiyet olarak telâkki edilmemesi gerektiğini unutmamalıyız. Aksine, ilk defa atı kullanmayı bilerek zamanın en süratli vasıtalarını mâlik olan bu göçebeler, türlü kültür sahalarıyla temas ettiklerinden, dış âlemle mahdud münasebetlerde bulunan bazı yerleşik kavimlere nazaran daha ileri bir medeniyet seviyesinde idiler. Bu hayatın gerektiği teşkilatçılık ve devletçilik kabiliyetleri ve netice olarak âmme hukukunda gösterilen gelişme, göçebe Türk unsurun üstünlüğünü teşkil eder.</p>
<p>Kendilerine lâzım olan âletleri yapabilen ve bu münasebetle çok eski zamanlardan beri Altaylar&#8217;da demir işleriyle uğraşan, kısmen de ziraat yapan bu insanlar yazının keşfi olmasa bile onun kullanılmasını, mevsuk bilgilerimize göre, VI. asırdan beri biliyorlardı. Göktürk hükümdarının bütün Türk halkını Orhon yazılarını okumaya çağırması, biraz mübalâğalı gözükse de herhalde yazının oldukça yaygın olduğuna şüphe bırakmaz. Daha Sasaniler zamanında Oğuz-nâme&#8217;nin Türkçeden Farsçaya ve o vasıta ile de Arapçaya tercüme edildiğine dair Mısırlı Türk müellifi Aybeg&#8217;in ifadesi bu bakımdan ehemmiyetlidir. Kâşgarlı Mahmud&#8217;un Oğuzların devlet muhaberatında yazıyı kullandıklarına dair kaydı herhalde Oğuzların Göktürkler&#8217;den beri yazıyı devam ettirdiklerine bir delildir. Bundan başka, Kâşgarlı Mahmud&#8217;un göçebelerin dil hazinesinden bahsederken verdiği kültür kelimeleri de medeni hayatlarını anlamak için ehemmiyetlidir.</p>
<p><strong>İslâmiyet&#8217;in Zuhuru</strong></p>
<p>Bu göçebe unsurun ne gibi şartlar içinde ve nasıl Müslüman olduğunu izaha girişmeden önce Türklerin X. asra kadar İslâmlarla vuku bulan münasebetlerine temas etmek, bu mevzuu kavrayabilmek için zaruridir. Bu keyfiyet bizi Türklerin İslâm dünyasındaki tesirlerini X. asırdan önce ve sonra olmak üzere iki kısma ayırmaya sevk eder.</p>
<p>Orta çağlar tarihi İslâmlık ve Hıristiyanlık gibi iki cihanşumûl dinin zuhur ve inkişaflarıyla dünya tarihinde hususi bir mahiyet arz eder. Hıristiyanlık, politeist Roma, Yunan ve Yakın Şark&#8217;ın kargaşalık halinde bulunan akidelerini yıkarak kendi inanışları etrafında ruhi birlik ve sukûn yaratmaya çalışırken ikinci büyük bir din, İslâmiyet, onun bu birleştirme ameliyesini ikmâle muvaffak olmasından önce, âni ve mucizevi bir hamle ve daha cihanşumûl bir iddia ile ortaya atılıp yalnız bu dinin gelişmesine set çekmekle kalmadı; tutunduğu ve kendi çerçevesi içine soktuğu birtakım memleketlerde bile onun aleyhinde genişlemek ve yakılmak kudretini de göstermeğe muvaffak oldu. Dikkate şayandır ki İslâm medeniyetinin inhitat içinde bulunduğu son asırlarda bile Hıristiyan kavimlerinin üstünlüğüne ve misyonerlik teşkilatının faaliyetlerine rağmen Afrika ve Şarki Hint adalarında yayılma kudreti Hıristiyanlığıa değil İslâm dinine aittir. İslâm ideolojisinin verdiği büyük hamle Abbasilerin iktidar mevkiine gelmesine kadar fütuhatçı bir istikamet takip ederek İslâm dünyasına geniş ülkeler kazandıkdan sonra, bu yeni devlet ve tâbileri zamanında yalnız Arapların değil, bu dine giren, İranlı ve Türk gibi yeni unsurların da gayretleriyle, fikri ve medeni faaliyetlere yöneldi. Bu suretle İslâmiyet eski Yunan, Roma, Yakın Şark ve kısmen de Hint ve Çin&#8217;in kültür mahsullerini kendi potasında eriterek yeni bir sentez, yani İslâmi medeniyeti vücuda getirdi. Gariptir ki Hıristiyanlık, kurulduğu ve yayıldığı sahalar dolayısıyla, daha imtiyazlı bir durumda bulunmasına ve İslâmlığın aksine olarak zuhurundan beri ruhani ve cismani hakimeyiti birleştirmek imkanına malik olmamış bulunmasına rağmen Antik medeniyeti geliştirmeye değil yaşatmaya bile muvaffak olamamıştır.</p>
<p>Bunda Hıristiyanlığın Yunan ve Roma medeniyeti mahsullerine düşman gözüyle bakmış olmasının büyük bir tesiri olmuştur. Bunun için en tipik bir misal olarak antik medeniyetin fikri mahsullerini toplayan İskenderiye kütüphanesinin yakılması, mühim âlimlerinin öldürülmesi ve VI. asırda Justinien&#8217;in eski Yunan tefekürünün son ananesini yaşatan Atina felsefe mektebini Hıristiyanlık için zararlı bir ocak telâkki edip kapatması zikredilebilir. Halbuki Abbasiler zamanında Müslümanlar eski Yunan&#8217;ın her türlü fikir mahsullerini serbest bir kafa ile münaşaka edilebiliyorlar; onlardan faydalanabiliyorlardı. İslâmiyet her türlü fikir ceryanlarına Hıristiyanlık&#8217;tan daha müsait davranmakla beraber, İslâm Orta çağının medeni inkişafını ve Hıristiyan Orta çağının da medeni sukutunu münhasıran her iki dinin birbirine zıt bir görüş tarzına atfetmek istemiyoruz. Esasen dinlerin mahiyetleri ne olursa olsun milletlerin ilerleme ve gerilemelerinde hiçbir zaman bunun başlıca amil olmadığını tarih açık misalleriyle göstermektedir. Fakat her ne şekilde olursa olsun şurası muhakkaktır ki eski zamanlar medeniyetini Yeni zamanlar medeniyetine, mutavassıt yeni bir medeniyet sentezile, nakletmek şerefi Hıristiyanlığa değil, İslâmlığa aittir.</p>
<p>Bu, şimdiye kadar pek az anlaşılan veya hiç de layık olduğu ehemmiyet derecesinde üzerinde durulmayan ve Yeni zamanlar medeniyetinin başlangıcı olan, Renaissance ve Reforme hareketlerinin doğuşunda İslâm medeniyetinin Avrupalılara icra ettiği tesir sayesinde mümkün olabilmiştir. Eski zamanlar medeniyetini Yeni zamanlara birleştiren bu halkanın ehemmiyeti şüphesiz ki Avrupa medeniyetinin gelişmesini anlayabilmek için bizi yalnız klasik izah tarzına saplanmaktan kurtaracaktır. İslâm dinini cihanşûmul bir mahiyet almasında fütuhatçı ve fikri hamlelerden sonuncunun daha büyük bir ehemmiyet taşıdığı aşikardır. Bu cihet, Türklerin İslamlaşmasını neticelendiren amillerden biri olarak zikredilecektir.</p>
<p><strong>Türkler ve İslâmlar</strong></p>
<p>Arapların Türkleri daha Cahiliyye devrinde tanıdıklarına A&#8217;şa ve Nâbiga&#8217;nın eserleri göstermektedir. Esasen Göktürklerin Sâsânilerle münasebetleri ve Yakın-Şark işlerinde faal bir rol oynamaları gözönüne getirilirse bu tanımanın sebeplerinin de pek tabii olduğu anlaşılır. Bu münasebetlerdir ki H. Peygamber&#8217;in Türkler&#8217;den bahsetmesi mümkün olabilmiş ve bazı hadiselerin sıhhati bir terüddüde sebebiyet vermemiştir. Bununla beraber hadislerin doğruları Peygamber&#8217;in, uydurmaları da İslâm dünyasının Türklere karşı duygularını göstemek itibariyle, her iki cins de tarihi bir kıymet taşır. Buna rağmen Arapların Türklerle münasebetleri hakkında bu kayıtlar bir şey ifade etmez. Türkler Araplar arasındaki asıl münasebetler şüphesiz Emevîler zamanında başlar.</p>
<p>Emevîler idaresindeki İslâm ordularının Maveraünnehir&#8217;e girmeleri Göktürk Devleti&#8217;nin Şarkta ikinci defa kurulduğu zamanlara rastlar. Fakat bu devlet önce kendini Garpte feodal bir vaziyette bulanan prenslerine tanıtmak, sonra da ilerlemekte olan Arap kuvvetleriyle çarpışmak ve nihayet ağırlık merkezini daima Moğolistan&#8217;da bulundurmak gibi mecburiyetlerle Arapların Semerkand, Baykend, Buhara şehirlerine girmelerine engel olamadı. İslâm kuvvetleri Kuteybe idaresinde Türkistan&#8217;a yerleştikten sonra Emevî Devleti&#8217;nin ezici ve gayru musavatçı bir tarzda devam eden siyaseti Türklerin İslâmiyet&#8217;e yanaşmamalarının en mühim sebebini teşkil eder. Bu hususta Müslümanların Buhara&#8217;da camiye silahla gitmelerinde bile, karşılaştıkları güçlüklere dair haberler güzel bir misal olarak zikredilebilir. Halkın İslamlara karşı ruhi bir durum ve hallerini belirtmek maksadıyla Semerkand Türk hükümdarının bu esnada Çin İmparatoruna yazdığı mektupta &#8220;Arap hâkimiyetinin 718&#8217;de zeval bulacağına&#8221; dair halk arasında mevcut olan bir itikat da, Türklerin Emevî idaresi zamanında İslâmiyete karşı tavırları, İslamlaştırmaktan uzak kalmaları sebepleri için, kayda değer.</p>
<p>İkinci Göktürk Devleti&#8217;nin yıkılışı sıralarında Türkler İranlılarla birlikte Emevî Devleti&#8217;ni yıkan ceryanlara karışarak, daha adil ve müsavatçı bir siyaset güden, Abbasi Devleti&#8217;ni kurmaya muvaffak olduktan sonra İslâmiyete karşı yakın bir ilgi duymağa başladılar. Bunun başka bir sebebi de Garpte bu ümit verici hadiseler vuku bulurken Şarkta Orta Asya&#8217;ya doğru ilerleyen Çin istilasının Türkler için tazyikkar bir mahiyet almasıdır. Budan dolayı müstakbel mukadderatları üzerinde büyük bir tesir yapan Talas Suyu Meydan Muhaberesi&#8217;nde (751) Türkler Abbasiler tarafını tutmakla yalnız muhaberenin neticesini değil tarihlerini istikametini de değiştirdiler. artık Türklerin yüzü İslâm dünyasına dönmüştü. Abbasi halifeleri, başlangıçta İranlılara ehemmiyet verdikleri halde, yavaş yavaş imparatorluğun müdafaasında daha kabiliyetli bir unsur olan Türkleri kullanmaya başladılar ki bununla müvazi olarak Maveraünnehir&#8217;de İslamlaşma faaliyeti genişlemeye başladı.</p>
<p>Bu ülkenin İslamlaşması ve İslâm tarihi bakımından haiz olduğu ehemmiyet, İslâm medeniyetini inkişaf edebilmek için burada iyi bir zemin bulabilmesi ve bu medineyete mensup birçok büyük ilim ve fikir adamlarını yetiştirmiş olması, İslâm imparatorluğunu teşkil eden orduların esasını buradan sağlaması ve nihayet Türk kitlelerini yeni din ve medeniyete sokmak için bir mutavassıt rolünü ifa etmiş olması tarzında hülasa edilebilir. Bu da burada hüküm süren Sâmânî Devleti zamanında vuku bulmuştur. Bu devletin başında bulunan hanedan İranlı olmakla beraber halkın ekseriyeti ve gittikçe artan bir nisbette, ordu ve idare unsurlarının menşei dolayısıyla bir Türk devleti karakterini arz eder. Bunlar zamanında Maveraünnehir&#8217;de (Türkistan&#8217;da) ilmî, iktisadi ve ticari faaliyetlerin gösterdiği gelişme bu ülkenin, İslâm medeniyetinin beşiği mesabesinde bulunan Mezopotamya ile muvaffakiyetle rekabet edecek bir seviyeye erişmesine sebep oldu. O şekilde ki İslâm âleminde otoritesi tanınan birçok âlimlerin vatanı bu memleket olmuştur. Mâveraünnehir&#8217;in İslâm tarihindeki bu kadar büyük ehemmiyetine rağmen buradaki yekleşik Türklerin rolü hiçbir zaman göçebe kitlelerinin islamlaşması kadar büyük bir netice yaratmadığını meydana koyacağız.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;in Orta Asya bozkırlarında yayılmasıyla Maveraünnehir&#8217;de ceryan eden ilmi ve ticari faaliyetler arasında sıkı bir ilişiklik mevcuttur. Bu memlekette bir taraftan büyük göçebe kitleleri, öte yandan Volga Bulgarları arasında vuku bulan ticari ve medeni münasebetler yavaş yavaş bu âleme İslâm medeniyetinin üstünlüğünü göstermiş ve ona karşı bir ilgi uyandırmıştı. Buradaki medreselerde yetişen ilim ve tasavvuf erbabı, dervişler bu ticâret kervanlarına karışarak göçebelere İslâmiyet&#8217;in esaslarını öğretiyorlardı. Bilhassa İslâmlığı dar şeriat kaideleri içinde değil, geniş ve yumuşak bir ruh ve mana ile anlayarak göçebelere telkin eden mutasavvıf Türk dervişleri bu İslamlaştırma faaliyetlerinde büyük bir rol oynadılar. Türklerin ata veya baba adını verdiği bu dervişlerin faaliyetleri neticesinde X. asırda Türkler artık İslâmiyete ısınmağa ve kitle halinde ona girmeğe başladılar.</p>
<p>İbn Fadlan seyahatinin gösterdiği üzere 921&#8217;de Volga Bulgarları İslâm dinine girmişlerdi. Bu suretle Hıristiyan dinine giren Tuna Bulgarlarından bir asır sonra İdil Bulgarları da Şamaniliği terk ettiler. Bundan bir müddet sonra, 930&#8217;larda, Karahanlı Devleti&#8217;ni kuranlar da İslâm dinini kabul ettiler. Bu hadiseyi menkıbe şeklinde nakl eden Satuk Buğra Han Tezkeresi&#8217;nde, yukarıda temas ettiğimiz, medeni ve ticari tesislerin İslamlaşmadaki ehemmiyetini ve Samani Devleti&#8217;nin rolünü açıkça görmek mümkündür. İbn Fadlan Bağdat&#8217;tan Bulgar iline giderken yolda Oğuz Yabgularına uğramıştı, ki bu zamanda bunlar henüz Şamanî dininde bulunuyorlardı. 960 yılında 200.000 çadır halkının Müslüman olduğuna dair İbnül-Esîr&#8217;in verdiği haber bu Oğuzlara ait olmalıdır.</p>
<p>Karahanlıların İslâm dinini kabul etmesiyle ilk defa olarak Türk ülkelerine hâkim bir Türk-İslâm devleti meydana çıktı. Bu devletin yeni dini, ırkdaşlarına kabul ettirmek hususundaki faaliyetleri daha ziyade Budist Uygurlara karşı yapılan seferlerde göze çarpar. Bunlarla vuku bulan savaşların Müslüman Türkler üzerindeki tesirlerini ve Müslüman Türklerin putperest Türklere karşı duygularını anlamak için Kaşgarlı Mahmud&#8217;un kaydettiği halk şiirleri dikkate layıktır.</p>
<p><strong>İslâmlığın Yayılma Sebepleri</strong></p>
<p>Göçebe kitlelerin hiçbir baskı altında bulunmadan, toptan ve kendi istekleriyle Müslüman olmalarını iki esaslı amille izah etmek mümkündür. Bunlardan biri o zamanda İslâm medeniyetinin üstünlüğü ve câzipliğidir. Fakat medeniyet üstünlüğü din değiştirmek için kâfi bir sebep teşkil etse idi bugün bütün dünyanın veya hiç olmazsa dinî hislerin kuvvetle yaşadığı sahaların Hıristiyan olması gerekirdi. Halbuki, yukarıda temas ettiğimiz üzere tamamen aksi şartlara rağmen İslâmlık Hıristiyanlığa nazaran daha fazla yayılma kudretini elan muhafaza etmektedir. Bundan dolayı bütün yabancı dinlere karşı uzak kalarak Şamanî inanışlarını devam ettirmeğe muvaffak olan göçebe kitlelerinin süratli bir şekilde İslâm olmalarında müessir başka bir sebep aramak icab eder. Bu sebep, İslâmlıkla Şâmânîliğin birbirine yakın esaslara malik bulunması ve yeni dinin Türklerin inanç ve mizaçlarına uygun gelmesidir.</p>
<p>Filhakika Türkler Müslüman olurken kendi Tanrılarıyla İslâmiyet&#8217;in Allah&#8217;ı arasında bir fark görmemişlerdir. Allahın zat ve sıfatları ile Tanrı&#8217;nın zat ve sıfatları arasında esaslı benzerlikler vardır.2 Bundan dolayı Müslüman Türkler uzun zaman Allah adı yerine Tanrı adını kullanmakta hiçbir mahzur görmemişlerdir. Şâmâniliğin Muhammed&#8217;le mücadele edecek bir peygamberi olmadığından ve bu hususta mukeddaslarını incitecek bir vaziyet mevcut bulunmadığından Türkler Peygamberi kabul ederken bir şey kaybetmiş olmuyorlardı. Esasen doğruluğundan şüphe edilmeyen birtakım hadiselerde H. Peygamber Türklere karşı sempati göstermiştir, ki onlar arasında İslâmiyet&#8217;in yayılmasında bu hadiselerden faydalandığı ve bunların Türklerin temayüllerini okşadığı tahmin edilebilir. Bu sempatinin bir sebebi de herhalde Göktürklerin Müslümanlar için başlıca düşman sayılan Sâsânilere karşı kazandığı zaferler olmalıdır. Nitekim Müslümanlar siyasi bakımdan olduğu gibi Eh&#8217;li kitap olmak dolayısıyla Bizanslıları da ateşperest İranlılara tercih ediyorlardı.</p>
<p>Bu, Kur&#8217;anda &#8220;Rumlar bizim memleketimize yakın bir yerde mağlup oldular; yakında galip geleceklerdir&#8221; ifadesiyle Rum suresinde tezahür eder ki hakikaten bu âyetin tebliğinden birkaç yıl sonra Heraklius Sasanilere galip gelmiştir. Eski ozan ve kamlarla İslâm evliyaları, mutasavvıf dervişleri mahiyet itibariyle birbirine yakın şahsiyetler idi. Esasen Müslüman Türk ata ve babalarının yaydığı İslâmiyet şeriatın dar kaidelerinden uzak, göçebelerin inanış ve mizaçlarına uygun bir uysallık şekli altında nüfuz ediyordu. Keramet sahibi olan ve kayıptan haber veren kamlar ile İslâm evliya ve mürşidleri birbiri yerine geçerken veya daha doğrusu birbirleriyle kaynaşırken husule gelen değişiklik pek duyulmuyordu. esaslardaki bu yakınlığın en kuvvetli bir tarafı şüphesiz İslâmiyetin emrettiği cihad mefkuresi ile Türklerin savaşçılık temayülleri arasında bir münasebetin mevcut bulunmasıdır. İslâmiyet Türklere cihadın faziletleri, Âhiret&#8217;te sağlayacağı mükâfatı bildirirken onlar bu yeni dinde kendi ideallerini de bulmuş oluyorlardı. Esasen Şâmânilikte öldürülen düşman nisbetinde öteki dünyada bir mükâfatın vâdedilmiş olması yeni dine girmek için teşvik edici bir âmil olmuştur. Bundan ötürü Türklerin kendi inanış ve ideallerine uygun gelen ve zamanın en üstün ve yaygın bir din ve medeniyetine neden ve nasıl toptan ve süratle girmiş oldukları, daha kolay anlaşılabilir. Halbuki yukarıda işaret ettiğimiz üzere göçebeler inanış ve yaşayışlarına aykırı olan Buda ve Mani gibi yabancı dinleri, halk olarak, kendilerine uygun bulmuyor ve tehlikeli sayıyorlardı.</p>
<p><strong>Türklerin İslâmlaşması ve İslâm Dünyası</strong></p>
<p>Türklerin İslâm medeniyetine girişleri ve bunun sebepleri hakkında bu umumî esasları belirttikten sonra bu büyük tarihî hâdisenin neticeleri üzerinde durabiliriz. Lâkin bu neticeleri anlayabilmek için X. asırla XI. asrın başlarında, yani Selçukluların İslâm dünyasını idarelerine almadan önce, İslâm âleminin umumî durumunu gözönüne getirmek zarureti vardır. Göçebe Türkler arasında İslâmlaşma faaliyeti cereyan ederken olgunluk devresine erişmiş bulunan İslâm medeniyeti, bugünkü Avrupa medeniyetinin geçirmekte olduğu buhranlara benzer bir buhran içinde meş&#8217;um bir âkibete doğru sürükleniyordu. Siyasî bakımdan birçok devletlere parçalanmış bulunan İslâm dünyası, fikir ve mezhep mücadeleleri ile de dayandığı esasları kemiriyordu.</p>
<p>Bilhassa daha Abbasî halifeliğinin kuruluşundan beri varlıklarını duyuran ve zaman zaman İslâm dünyası ve medeniyeti için büyük tehlikeler teşkil eden ve bugün Avrupa medeniyetine karşı dogmatik ve müfrit akidelerle her türlü metod ve vasıtaları kullanarak saldıran komünist zümreler gibi aynı metod ve vasıtalara muharetle işleyen eski Zerdüş ve Mezdek taraftarlarının Batınî veya Gulât-i Şia (âşırı Şiî) adı altında İslâm medeniyetini baltalama hareketleri çok şiddetli ve tehlikeli bir mahiyet almıştı. İslâm âleminin sarsılmasından faydalanan İsmailî ve Karmatî fırkları İslâm dini ve hakimiyeti yerine İran&#8217;ın eski düalist ve komünist dinlerini koymaya çalışıyorlardı. Karmatiler bizzat Halifelik merkezine yakın sahaları, Suriye&#8217;yi ele geçirdikten sonra İslâmiyet&#8217;in mukaddes şehri Mekke&#8217;de Müslümanları heyecana düşüren hareketlerde bulundular.</p>
<p>Horasan tarafları da müfrid Şialar tarafından M. 920&#8217;de alt-üst ediliyordu. Gulat-i Şia fırkaları İslâmiyet&#8217;i yıkarak kendi gayelerini gerçekleştirecek hayalî bir Sahib-i Zaman&#8217;ın pek yakında çıkacağına inanıyorlar ve bunu bekliyorlardı. İslâm dünyasının siyasi ve fikri kargaşalığından faydalanan Bizans İmparatorluğu, Makedonya sülalesine mensup kuvvetli hükümdarlar idaresinde, artık müdafaa siyasetini bırakıp taarruza geçmiş bulunuyor ve ordularını halifelik merkezine doğru ilerletiyordu. Yalnız İslâmlığın karşısında duran bu büyük imparatorluk değil, İbn ün-Nedim ve Mes&#8217;udi&#8217;nin ifadelerine göre, Uygurlar da Manihaistleri himâye maksadıyla Samanileri tehdit eder bir vaziyet almışlardır; şimaldeki Hazarlar da bir Yahudi havrasının yıkılmasına karşı memleketlerindeki Müslümanları sıkıştırmaya başlamışlardı.</p>
<p>İslâm dünyası için içte ve dışta bu gibi korkunç hadiseler cereyan ederek Türkler arasında İslâmiyetin yayılmakta olduğuna dair gelen haberler yegâne teselli teşkil ediyor ve İslamların ümitlerini ve gözlerini Şarka doğru çeviriyordu. Gulâd-i Şia&#8217;dan olmayan ve İslâm medeniyetinin kurulmasında büyük hizmetler gören İranlılar da ırkdaşları tarafından güdülen bu yıkıcı hareketlere şüphesiz taraftar değillerdi. Fakat ne Arapların, ne de İranlıların bu tehlikeyi önleyecek kudret ve enerjileri kalmamıştı. Türkler hakkında gelen ilk ümit verici haberler dolayısıyladır ki Halife el-Muktedir, 921&#8217;de, İbn Fadlan idaresindeki meşhur elçilik heyetini, Oğuzlara uğramak suretiyle, Bulgarlara göndermişti. Bu haberler münasebetiyle X. asırda Bağdat&#8217;ta Şarktan gelecek fâtih Türklerin İslâmiyet&#8217;i kurtaracağına ve burada hüküm süren Şiî Büveyhoğullarının hâkimiyetine son vereceğine dair bir inanış yerleşmişti. İlk defa Kâşgarlı Mahmud tarafından kaydedilerek Türkler hakkında türlü kaynaklarda kullanılan ve sonraları da Moğol hükümdarları ve nihayet Timur tarafından benimsenerek gönderdikleri mektuplara dercolunan &#8220;Benim doğuda Türk adını verdiğim bir askerim vardır; hangi kavme gazab edersem anları o kavim üzerine saldırtırım&#8221; hadîs-i-kudsîsinin meydana çıkışı bu temayül ve inanışları göstermek ve İslâm dünyasının Türklere nasıl bir kurtarıcı göz ile baktıklarını meydana koymak bakımından dikkate şayandır.</p>
<p><strong>Selçuk İstilâsının Ehemmiyeti</strong></p>
<p>İşte İslâm dünyası böyle bir buhran ve âkibete doğru sürüklendiği zamanlardır ki göçebe kitlelerinin süratle İslâmlaşması ve İslâm ülkelerine göçmeleri vuku bulmuştur. İslâm medeniyetinin karşılaştığı buhranları yatıştırarak ve medeniyete yeni bir hız ve istikamet verip onun XVI. asra kadar dünyanın üstün bir medeniyeti olarak yaşayabilmesi bu göçebe Oğuzların İslâmlaşması ve bunun neticesi olarak da Büyük-Selçuklu İmparatorluğu&#8217;nun kurulması eseridir. Bu suretle İslâm âlemine giren bu taze ve enerjik unsur sayesinde İslâm idelojisi tekrar ilk zamanlardaki ruh ve hamlesini kazanarak dört asırlık bir ömürden sonra inhilâle yüz tutan bir medeniyet, bir âlem, daha asırlar boyunca yaşayacak ve ilerleyebilecek bir hayatiyet kazandı. Artık bundan sonraki İslâm medeniyeti yeni bir safhaya girmiş, İslâm tarihi de Selçukluların ve Osmanlıların bir eseri olarak zamanımıza kadar devam eden istikameti almıştır. Oğuzların Selçuk sultanları idaresinde kurdukları bu büyük imparatorluk İslâm âlemini siyasî ve içtimaî anarşiden kurtarmakla kalmadı; başlıca düşman olan Bizanslıları ezmek gibi İslâm idealini de gerçekleştirdi.</p>
<p>Bu, Yakın Şark&#8217;ın ve hususiyle Anadolu&#8217;nun Türkleşmesi gibi neticeleri itibariyle daha büyük bir tarihi oluşa imkân verdi. Bu hâdisenin mahiyeti hiç de haiz olduğu ehemmiyet nispetinde kavranılmamıştı. Filhakika, Büyük Selçuk sultanları için Anadolu&#8217;da girişilen fetihler, İslâm&#8217;ın hamilleri olmaları sıfatıyla, onun en mühim dış düşmanını yenmek ve Orta-Asya&#8217;dan göçen kesif Türk kitlelerini yerleştirecek bir yer bulmak gayesini güdüyordu. Bundan dolayı başlangıçta Büyük Selçuk sultanları nazarında Anadolu bir uç beyliği, âsi bey ve boyların bir sürgün yatağı olarak telâkki ediliyordu. Halbuki tarih, istilânın en mühim neticesi olarak bu uç beyliğinin bir Türk vatanı haline gelmiş olduğunu göstermiş; burada hazırlanan kuvvetler Türk ve İslâm tarihinin en büyük hamlesi olarak cihanşumûl Osmanlı İmparatorluğu ve dünya nizâmının vücût bulmasını doğurmuştur. O şekilde ki, bu yeni vatan yalnız Türk milleti için değil bütün İslâm kavimleri bakımından da bir kale vazifesini görmüştür.</p>
<p>Selçuk istilâsından sonra Türkten başka kavimler için artık siyasî bir hayat kalmamıştır. Arap ve İranlı unsurlarını istilâya takaddüm eden zamanlarda tamamiyle enerjilerini kaybetmiş olmaları, tabiatıyla, bu hususta Selçuklular için herhangi bir mesuliyetin bahis mevzuu olmayacağını gösterir. O şekilde ki; bir kasırga gibi İslâm âlemini ve husûsiyle Türk ülkelerini sarsan ve uzun zaman da baskısı altında tutan Moğol istilâsı, maddî tesirlerini kaybettikten sonra bile siyasî kuvetler diğer unsurlara değil tamamiyle Türklere inhisar etmiştir. Bu keyfiyet Selçuk istilâsının tarihî ehemmiyetini ve sürekliliğini ve Türkten gayri unsurların zaaflarını göstermek için kâfi bir delildir. Nitekim Müslümanlar, fâtih Türkler sâyesinde kararlarda müdafaadan taarruza geçerek ilerledikleri zamanlarda, hiçbir zaman denizci bir devlet vaziyetine geçemeyen Selçuk İmparatorluğu idaresi dışında kalan ve Akdeniz&#8217;e hâkim bulunan İslâmlar bu denizde süratle gerileyerek hâkimiyeti Hıristiyan kavimlere terk ettiler.</p>
<p>Öyle ki denizde giden Haçlı kuvvetlerini durduracak ve onlarla karşılaşacak bir Müslüman donanması kalmamış gibi idi. Bundan başka, sebepleri ne olursa olsun, Selçuk İmparatorluğu&#8217;nun parçalanmasına rağmen İslâm dünyasını Haçlıların taarruzundan ve bu münasebetle diğer bir inhilâlden kurtaran tek unsuru da Türkler teşkil ediyordu. Öte yandan İslâm âlemine, Moğollar ve onlar idaresinde bulunarak saldıran, gayrimüslim Türklere karşı İslam medeniyetinin müdafaası da yine Müslüman Türkler sayesinde mümkün olabilmiştir. Memlûklerle İlhaniler arasında vuk ubulan&#8217;Ayn-i Câlût muharebesinden bahseden ve Moğolları Türk sayan İslâm müellifleri &#8220;Ne gariptir ki Türklere karşı İslâmiyet&#8217;i kurtaran yine aynı cinsten olan Türkler olmuştur&#8221; diyerek bu hakikati belirtmişlerdir.</p>
<p>Araplar daha Abbasî Devleti&#8217;nin kuruluşunu müteakip askeri kuvvet ve hamleleri kaybetmişlerdi. Onların zâfile başlayan İran&#8217;ın siyasî rolü ise Sasaniler devrinde olduğu gibi hiçbir zaman hayatiyet gösterememiştir. Kültür bakımından İslâm medeniyeti üzerinde büyük bir rolü olan İranlıların siyasî bakımından tesirleri Türklere ve Araplara nazaran yok denecek bir mahiyette, bazen da menfi bir şekilde belirmektedir. Bu iki kavmin Selçuk istilâsından sonra devam eden kültür faaliyetleri her bakımdan Türkler sâyesinde mümkün olabilmiştir. Daha Abbasî Halifesi Mu&#8217;tasım zamanından itibaren İslâm İmparatorluğunda Türk askeri kuvvetlerinin baş gösteren üstünlükleri dolayısıyla Türklerin Arapları tekrar çöle süreceğini ifade eden İbn Sa&#8217;d&#8217;ın Tabakat&#8217;ındaki hadîs de burada zikre şayandır.</p>
<p>İstilâ, İslâmiyet için daima yıkıcı vasfını muhafaza eden fikir ve hareketlerin ezilmesine ve İslâm âleminde Sünnilik&#8217;in muzaffer olmasına, İslâm dünyasında maddî kuvveti temsil eden Selçuk sultanlığı ve manevî kuvveti temsil eden Abbasi halifeliği olmak ve ikincisi birincisine bağlı olmak üzere iki kuvvetin meydana çıkmasına sebep oldu. Selçuk sultanları devletlerinin menfaati kadar inançları icabı olarak da Sünniliği İslâm dünyasına hakim kıldılar. Bu münasebetle, halifeliğin Moğollar tarafından kaldırılmasına kadar, maddî sultalarını korumak şartıyla, bazı halifelerin menfi hareketlerine rağmen, onların manevî nüfuzlarına saygı gösterdiler ve bütün Müslümanları İslâm ideolojisine bağlamayı ihmal etmediler.</p>
<p>Bundan başka onlar İslâmiyet&#8217;i kemiren hastalıkların yalnız silâh kuvvetiyle tedavi olunamayacağını pek iyi kavradıklarından İslâm medeniyetini ilmî ve medenî müesseseleriyle ve Sünnîlik esasları üzerinde yeniden kurarak kendi hâkimiyetlerinin temellerini de sağlamlaştırdılar. Cami, medrese, zâviyelerin kurulması ve kökleşmesi için sarfedilen gayretlerle, kılıç tutan askeri kuvvetler yanında, zamanın, ihmali caiz olmayan ilim ve tasavvuf erbabından müteşekkil irfan ordusunu da müşterek gaye etrafında toplamışlardı. Bu suretle İslâm âleminde Abbasî devrinin parlaklığına rağmen hiçbir zaman kurulamayan maddî ve manevî huzuru temine muvaffak oldular. Nitekim yalnız Sünniliği değil kökten İslâmiyet&#8217;i yıkmaya çalışan hareketler bir daha büyük bir tehlike mahiyetini almak imkanını bulamadı. XVI. asırda Türk kabilelerine dayanarak kurulan ve Şiîliği İran&#8217;ın resmi mezhebi haline sokan safevî hareketini yıkıcı müfrit Şii hareketleriyle pek karıştırmamalıdır.</p>
<p>Selçuklular idaresinde Türklerin İslâm alemine yaptıkları hizmetler, zamanında pek iyi takdir edilmiş ve bunlara karşı duyulan minnet ve şükran duyguları devrin müellifleri vasıtasıyla bize kadar nakledilmiştir. Bu hususta çok karakteristik olan bir parça bize İslâm âleminin Selçuk hâkimiyetine karşı bakışını göstermek bakımından burada zikredilmeye lâyıktır. Râvendî Selçuk tarihi hakkında yazdığı Râhat us-Sudûr adlı eserinde der ki: &#8220;İmam-ı Âzam vedâ haccını yaparak Mekk&#8217;de Allah&#8217;a karşı niyazda bulunurken &#8216;Ey Tanrım, benim içtihadım doğru ve mezhebim hak ise yardım et; çünkü ben senin için Muhammed&#8217;in şeriatini takrir ettim&#8217; demiş; hâtiften gelen bir ses ona &#8216;Sen doğruyu söyledin, kılıç Türklerin elinde bulundukça senin mezhebine zeval yoktur&#8217; cevabını verir. Bunun nakl ve senetlerini kayıt eden Râvendi şöyle devam eder: &#8220;Tanrıya hamdolsun ki İslâm&#8217;ın arkası kuvvetli Hanefi mezhebi mensupları mesutturlar; Arap, Acem, Rûm ve Rus diyarlarında kılıç Türklerin elindedir. Selçuk sultanları Ebu hanife âlimlerini o kadar korumuşlardır ki onların sevgisi ihtiyar ve gençlerin kalbine bakidir&#8221;. Halbuki Selçuk devrinde yetişmeyen el-Bîrûni ve Abdulkadir Bağdadî gibi mütefekkirler Karahanlılarla Bulgarların İslâm olmasını İslâmiyet&#8217;i yıkmaya çalışan İran&#8217;ın Gulât-i şîa hareketlerine karşı bir zafer telâkki etmişler ve bununla İslâm medeniyeti için bir tehlike kalmadığını sanmışlardı.</p>
<p>Türkler, bağlandıkları İslâm ideolojisi uğrunda, İslâmiyet&#8217;in yükselmesine çalışırlarken kendi temayül ve gayeleri olan cihân hâkimiyeti fikrini daha kuvvetli bir şekilde canlandırdılar. Onlar arasında bütün Orta zamanlar boyunca Tanrı tarafından dünya hâkimiyetine memur bir millet olduklarına dair bir inanış mevcuttur. Orhon kitabelerinde belirdiği üzere onlar, Tanrı&#8217;nın sevgili bir kavmi, ilâhi menşeden gelen Türk hakanlarının insanları idare için göndermiş bulunduğu akidesini İslâm dininde Peygamber&#8217;in &#8220;Türklerin, Tanrı&#8217;nın askeri&#8221; (Cund Allah) olduğu gibi hadîslerde bu inanış ve temayüllerini bulmakla ve bunun gerçekleşmesini mümkün kılan muvaffakiyetleri görmekle cihan hâkimiyeti mefkûrelerini kamçıladılar. İslâm müellifleri gibi kendilerini Türklük camiası içinde hisseden Moğollar da bu telâkkiyi benimseyerek cihan hâkimiyetinin kendilerine Tanrı tarafından verilmiş olduğunu İslâm hükümdarlarına ve papalara yazdıkları mektuplarda (İslâm hükümdarlarına buna müteallik hadîsleri), gururlu bir ifade ile bildirmeyi unutmamışlar ve bu münasebetle başka kavimlerin boyun eğmekten başka çareleri olmadığına samimiyetle inanarak bunda ısrardan çekinmemişlerdir. İslâm ideolojisinin Araplara verdiği büyük hamle bir asır sonra bütün hızını kaybettiği halde Türkler için on asır süren bir hayatiyet göstererek İslâmiyet&#8217;in şerefini yücelten parlak bir tarih yaratmaya imkan verdi.</p>
<p>Bundan dolayı Türkler, başlangıçta, Arap ve Farsların bu yeni medeniyette kendilerine üstün olduklarına kani olmakla beraber onlara enerjilerini kaybetmiş; gevşemiş, ahlâkça bozulmuş, hilekâr bir unsur nazariyle bakmışlardır. Bu münasebetle yalnız bunları değil medeniyetin gevşetici tesirleri içinde yaşayan Türk zümrelerini de tezyifkâr manasıyla Tacik adı altında zikrediyorlardı. Gariptir ki aynı tesirlere maruz kalan göçebeler tam İslâmi bir cemiyetin unsurları olduktan sonra göçebe hayatını sürmeğe devam eden ırkdaşlarını, vaktiyle şeref iade eden &#8220;Türk&#8221; kelimesiyle fakat tezyifkar bir mânadâ adlanmışlardır. Halbuki bunlar dahi bu ismin geniş manasının şümulüne girdiklerini unutmuş değillerdi.</p>
<p><strong>Türk Hâkimiyetinin Karakteri</strong></p>
<p>Selçuklular ile başlayan Türk hegomonyasının en belirgin vasfı şüphesiz İslâm dünyasının geniş ve sıkı bir devletçilik esasları üzerinde teşkilâtlandırılmasıdır. Halbuki I. asrın Arap müteferriki Câhiz Türklerin meziyetleri hakkında yazdığı Fâil ül-Etrâk adlı risalede onların askerî kabiliyetlerini, zekâ ve karakterlerini öğerken sanatın Çinlilere, felsefenin Yunanlılara, teşkilât ve devlet idareciliğinin İranlılara mahsus bir hüner olduğunu söylemşiti. O bunda mâdu; çünkü Câhiz Türkleri ancak halifelik merkezindeki mevcudiyetiyle tanıyor ve onlar hakkında o münasebetle malûmat sahibi bulunuyordu. Esasen onun zamanında Türkler, Hazar ve Uygurlar istisna edilecek olursa, başlıca bir siyasî mevcudiyet de göstermiyorlardı. Binaenaleyh İslâm&#8217;dan önce kurulan Türk devletlerini bilmediği gibi iki asır sonra İslâm âlemi için yeni bir nizam kuracaklarını da keşfedemezdi. Gerçekten Selçukluların, Orta Çağ&#8217;ın şartları içinde kurduğu devletçilik, işletme tarzı ve doğurduğu sağlam neticeler itabariyle hayrete şayan bir mahiyet arz eder.</p>
<p>Bundan dolayı Selçukluların İslâm âleminde yaptıkları inkılabın iç cephesi yeni bir içtimaî nizam yaratan devletçilik siyasetidir. Bu, menşeini eski Türk devlet telâkkisinden ve zamanın buna lüzum gösteren şartlarından alır. İlmî, içtimaî, iktisadî ve ticarî bütün işler ve müesseseler devlet tarafından ya idare, ya müdahale veya bir himayeye mevzu teşkil ediyordu. İlk defa ilim müesseseleri umumileştirildi ve amme meselesi haline geldi. Meselâ ilk medreselerin (üniversite) bir ilim ocağı halinde İslâm âleminde yayılması ve herkese açılması Selçuk Devleti&#8217;nin eseridir. Bunların, Sünnilik esasları üzerinde, yetiştirdiği insanlar yıkıcı cereyanlara karşı İslâm-Türk imparatorluğunun tabiî müdafileri idi. Medreselerin müdererrislerine ve talebelerine maaşlar bağlanmıştı. Zâviye ve imâreler de devletin verdiği istikamette ve murakabesi altında bulunuyor; bu suretle içtimaî yardım ve imar bakımından olduğu kadar, memleketin her tarafına yayılmış kültür yuvaları olmak itibariyle de umumî gayeye hizmet ediyorlardı. Bu müesseseler sultanlar, devlet adamları veya hususî şahısların vakıflarıyla geçiniyor ve vâkıfların şartlarına uymak mecburiyetinde bulunuyorlardı.</p>
<p>Buna rağmen devlet her sahada olduğu gibi buruda da bu müesseselerin başlarındaki adamları tayin ve işleyişlerini kontrol etmek suretiyle nüfuzunu icra ediyordu. Halbuki Selçuklulardan önce ilim ve kültür müesseseleri ne amme müesesesi telâkki edilmiş ve ne de bu kadar yaygın bir mahiyet almıştı. Binaenaleyh İslâmiyet Selçuk orduları ve devletin teşkilâtlandırdığı kültür müesseseleri ve bunların faaliyetleri sayesinde Gulât-i Şîa adı altında başgösteren fikir ve zümrelerin yıkıcı ve bozguncu hareketlerinden kurtulmuş oldu. Fakat bununla Selçukluların kurduğu yeni nizamın yalnız askeri ve fikri kuvvetlere dayandığını ve bunların kâfi geldiğini sanmak tabiatıyla bugünkü tarih anlayışına uygun gelmez. Nitekim Gulât-i Şîa hareketlerini de münhasıran dinî bir menşee bağlamak da doğru olmaz. Şüphesiz müfrit Şiî hareketlerinin başında bulunanlar zaman zaman asilzade ve dıhkan sınıfının ellerinde ezilen sefil, çıplak halktan ve serserilerden faydalanmasını iyi bilen insanlardı. Binaenaleyh Selçuklulardan önce bu türlü zümrelerin Bâtınî hareketlerine iştirakleri ve bu sahada bir talih aramaları pek tabii idi. Bu münasebetle Bâtınî reislerinin dinî ve siyasî gayeleri esas olmakla beraber hareketlere iştirak edenlerin sevk eden iktisadî âmilleri gözden uzak tutmak doğru değildir.</p>
<p>Selçukluların kurduğu nizamın sağlam esaslarından biri de şüphesiz içtimai tezatları kaldırmak veya teşekkülüne engel olmak idi. Devlet, feodal bir sistemde olduğu gibi, reayayı imtiyazlı sınıf veya şahıslara bırakmayıp bütün velayeti üzerine almıştır. Bu zamanda bir sınıftan bahsetmek icap ederse ancak halk ve sultan adına idare eden memurlar sınıfıdır. Fakat bu ikinci sınıfın yine devletçilik icabı hiçbir zaman bir sınıf halinde teşekkülüne mesade edilmemiştir. Topraksız köylüye toprak tevzii veya boş arazinin imar edilerek bunlar tarafından şenlendirilmesi devletin başlıca vazifelerinden biri olmuştur.</p>
<p>Bu eski Türk devletçiliğinin bir devamı olsa gerek: Göktürk kitabelerinde hakan kendisini aç halkı doyurmak, çıplak halkı giydirmek, nüfusu çoğaltmak gibi hususlarda idaresinde bulunanlara karşı bir velayetle mükellef saymaktadır. Hükümdarların, toy veya Hân-i yağma adı altında, halka sarayında yemek ve ziyafet vermesi herhalde menşei kadim devirlerin dini inanışlarına kadar çıkan bir teâmül olup sonraki çağlarda müşahede ettiğimiz bir devletçilik zihniyetiyle yakından ilgilidir.</p>
<p>Göktürk Hükümdarı Kapagan vaktiyle Çin&#8217;de yerleştirilmiş olan birkaç bin çadır halkını kendi topraklarına yerleştirince onları müstahsil vaziyete getirebilmek için Çin&#8217;den üç milyon kiloluk tohum, üç bin ziraat aleti celbetmesi hakkında Çin kaynaklarının verdiği kayıt, göçebe esasına dayanan bir devletin ziraat işleri ve tebaasiyle münasebetleri dolayısiyle olduğu gibi devletçilik bakımından da dikkate şayan bir vesikadır. Selçuk Devleti&#8217;nin toprak idaresinde tatbik ettiği yenilikler de herhalde, maziden gelen ve bugün vesikaların yokluğu dolayısiyle bizce aydınlatılması pek kolay olmayan, bir milli geleneğin amil olduğunu düşünmek yerinde olur. Şüphesiz bu hususta Selçuklulara hakim oldukları memleketlerin tabi bulunduğu içtimai şart ve zaruretlerin tesirini de ihmal etmemek icabeder. Herhalde Selçuklular Maveraünnehir&#8217;de, Horasan&#8217;da zengin arazi sahipleri ile topraksız, sefil halk yığınları arasında mevcut olan tezatları, içtimai ve iktisadi buhranları görmüşler; Bizans idaresinde bulunan Anadolu&#8217;nun toprak aristokrasisi elinde bir içtimai ahenksizlik, bir feodalleşmenin doğurduğu hareketleri öğrenmişlerdir.</p>
<p>Bundan dolayı bu yeni fethedilen toprakları, öşri ve haraci olsun, şahıslar elinde hususi mülk halinde bırakmayıp tamamiyle miri topraklar haline getirmişler; yani toprak üzerinde bugünkü manada, bir mülkiyeti kabul etmemişlerdir. Bu suretle, mahdut menşelerden gelen bazı mülk topraklar müstesna, bütün memleket devlet tarafından halka kiralanmış ve bu sayede içtimai bünyede aristokratlaşma ve feodelleşme şeklinde belirecek tezatlara imkan vermemişlerdir. Selçuk devletçiliğinin en karakteristik bir örneğini teşkil eden toprak sisteminin Tanzimat&#8217;a kadar Osmanlı İmparatorluğu tarafından dahiyane devam ettirilebilmesi bunun ne kadar sağlam esaslara dayandığını anlayabilmek için bize bir fikir verebilir.</p>
<p>Ticari ve iktisadi diğer sahalarda da takip edilen devletçilik siyaseti ve buna dair vak&#8217;aların zikri de, bu yazının umumi çerçevesine sığmaz. İslam dünyasını bu kadar geniş bir devletçilik siyasetiyle idare etmenin İslam dünyasını bu kadar geniş bir devletçilik siyasetiyle idare etmenin İslam medeniyetinin gelişmesindeki müsbet veya menfi neticeleri üzerinde herhangi bir hüküm vermek ancak bu hususta yapılacak geniş araştırmaların neticelerini beklemekle mümkün olacaktır. Bu, herhalde bugünkü devletçilik ve liberalizm cereyanları arasında vuku bulan münakaşalar gibi bu hususta da birtakım müsbet veya menfi görüşlere yer verebilir. Mesela denebilir ki Selçuk Devleti&#8217;nin Sünniliğe dayanan fikir vcereyanlarını himaye etmesi ve teşkilatlandırması fikir hürriyeti ve bundan ötürü de medeni ilerleme için bir engel teşkil etmemiş midir? Fakat, şurasını hatırlamak lazımdır ki Selçukluların Sünnilik siyasetleri ancak açıktan açığa İslam medeniyetini baltalamak, her türlü fikir hürriyetini boğarak ve kendilerinden olmayanları yok ederek hüküm sürmek gayesini güden ve vaktiyle Sasani İmparatorluğu&#8217;nu yıkan hareketleri doğuran Mezdekçiliğin yeni mümessillerine karşı alınmış bir tedbir olarak göre çarpar. Bu bakımdan bunu bugün Avrupa medeniyetini ve bu arada başlıca fikir hürriyetini yıkarak bütün dünyada tek bir görüşü hakim kılmak ve başka türlü düşünen insanlara hayat hakkı vermek istemeyen totaliter cereyanlara karşı demokrasinin aldığı müdafaa tedbirlerine benzetmek mümkündür.</p>
<p>Bu münasebetle Selçukluların bu siyasetine o zamana göre hürriyeti koruyucu gözüyle bakılabilir. Selçuk devrinde, Abbasi devrindeki serbest ve ileri fikirleri temsil eden Mutezile vesair kuvvetli ilim, felsefe cereyanlarına raslamamış olmamız bu siyasetin eseri olmayıp bu, çok daha evvel Eş&#8217;ariler ile başlayan ve Akliyecileri zayıflatarak Nakliyecileri kuvvetlendiren karşı bir cereyanın neticesidir. bundan dolayı Selçukluların Sünnilik siyasetleri akliyecileri değil hürriyete düşman olan ve İslamiyet ve Selçuk devleti için siyasi bir tehlike teşkil eden müfrit Şiileri hedef tutmuştur. Esasen Selçuk sultanları da, umumiyetle, eski Türk hakanları gibi din ve fikre karşı müsamaha gösteren geleneğe sadık kalmışlardır. Nitekim bazı Türkiye Selçuk sultanları bu bakımdan, yani dini ve fikri müsamaha dolayısiyle, birtakım ithamlara bile maruz kalmışlardır.</p>
<p>Bunun açık bir delili de Rum, Ermeni gibi Hıristiyanların din ve mezhepleri hususunda Selçuklulardan gördükleri hürriyet ve himayedir ki bu keyfiyet bu devrin bu kavimlere mensup tarihçileri tarafından Türk sultanları hakkında yazılan methedici yazılarda göre çarpar. Hususiyle İslamiyet&#8217;in ilk zuhurunda Bizans&#8217;ın dini tazyiklerine karşı Mısır ve Suriye gibi memleketlerde yaşıyan Monofizitlerin İslam idaresini tercih etmelerine ve bu sahaları kolaylıkla Bizans&#8217;ın elinden çıkmasına sebep olan temayüller aynen Anadolu&#8217;da Süryaniler, Ermeniler ve diğer yerliler tarafından Selçuklular hakkında da görülmüş ve bu vaziyet istilayı kolaylaştırıcı amillerden ibir olmuştur. Nitekim aynı amil Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Balkanlar&#8217;a yayılmasında da kendini gösterir.</p>
<p><strong>Millî Harsın İhmali</strong></p>
<p>Bu umumi taslak Selçuklularla başlayan Türk hakimiyetinin İslam medeniyetini nasıl yenileştirdiğini ve bu taze unsur sayesinde daha uzun asırlar boyunca İslam aleminin ne kadar büyük bir hayatiyet kazandığını gösterir. İlk büyük Selçuk sultanları ve onların kollarını teşkil eden birtakım varisleri, bazı Atabegler, yalnız irade ve siyasetleri bakımından değil, ahlak ve İslam ideali dolayısıyla da halife Ebu Bekir ve Ömer&#8217;in vasıflarını andıran büyük şahsiyetler idiler.</p>
<p>İlk Türkiye Selçuk sultanları ve birkaç asır hiçbir zaaf göstermeyen dahi Osmanlı padişahları bu yeni unsurun haiz olduğu kudret ve hayatiyetin tam mümessilleridir. Bununla beraber burada Türk sultanlarının ve Türk kültürünü taşıyıcı olan yüksek tabakanın İslam ideolojisi uğrunda sarf ettikleri gayret ve fedakarlıkların Türk kültürü zararına olarak bazı tecellilerini de hatırlatmak ve bunu itiraf etmek icabeder. Onların İslam&#8217;dan önceki tarih ve geleneklerine karşı bir ilgisizlik şeklinde tezahür eden bu hareketleri İslamiyet&#8217;e aykırı ve putperestlik devrinin hatıralarını canlandırmak gibi bir endişenin neticesi olmalıdır.</p>
<p>Esasen bütün Türk-İslam devletlerinde İslam dininin koyduğu İslami beynelmielciliği Türklerin samimiyetle kabul ettikleri ve yeni dinin icabı saydıkları görülmektedir. Türklerin İslamiyet&#8217;i kabulleri hakkında ve onların lehinde olarak Fahreddin Mübarekşah&#8217;ın verdiği malumatın bir misal olarak zikri bu bakımdan ehemmiyetlidir. Ona göre: &#8220;Başka kavimlerin Müslüman iken de ana, baba ve yakınlariyle ilişkilerini kesmedikleri çok defa görüldüğü ve samimi bir Müslüman olmak için uzun bir zamana ihtiyaç hasıl olduğu halde Türkler Müslüman olduktan sonra Müslümanlığa öyle sarılırlar ki bir daha adlarını, yerlerini ve yakınlarını hatırlamazlar; hiçbir Türkün irtidat ettiği de görülmemiştir&#8221;. Bu keyfiyet Arapların Hulafa-i Raşidin&#8217;in sonuna kadar Cahiliyye devri hatıralarını terk etmelerine benzer. Bununla beraber Peygamber zamanından uzaklaştıkça eski hatıraları canlardırma temayülü kuvvetlenmişti. O şekilde ki yalnız Araplar değil İranlılar ve Türkler bile çöllerde yaşayan kabileler arasına girerek dil, tarih, edebiyat ve etnoğrafya bakımından çok zengin bir malzeme topladılar ve araştırmalar yaptılar. Gerçi bunda Kur&#8217;an dilini öğrenmek gibi dini bir gaye mevcut idi. Fakat bunun asıl neticesi Cahiliyye devrini ve Arap harsının menşeini aydınlatmak ve yaşatmak olmuştur.</p>
<p>Halbuki İranlılar da bir iki asırlık istiladan sonra milli dilleriyle ananelerini yeniden canlandırmağa çalıştılar. Bundan dolayı mesela milli ananeye daha sadık olan göçebe kitleri arasında vücut bulan Oğuz-name ve Dede Korkut Kitabı istisna edilecek olursa aydın Türklerden, Firdevsi gibi İran tarihi destanını ebedileştiren bir kimse değil, Oğuz Destanı&#8217;nı bize sadece nakleden bir Türk raviisi bile çıkmamıştır. Nitekim Mısırlı Türk tarihçisi Aybeg Oğuz-name&#8217;den bahsederken bunun birtakım parçalarını mahz-i küfr telakki ederek nakletmekten sakınmıştır. Vakıa Firdevsi de uzun zaman hakiki Müslüman muhitlerde putperest devrin ananelerini diriltmekle itham edilmişti. Bununla beraber bu telakki zamanla gevşeyerek Firdevsi&#8217;ye yalnız milliyetçi İranlılar arasında değil, Türkler arasında da büyük bir mevki verildi.</p>
<p>İlk Selçuk sultanları ve aydın tabakanın devletin kuruluşundan önceki devirlere ait bir tarihi eser yazmayı veya yazdırmayı düşündüklerine ait bir kayıt henüz görülmemiştir; bilakis Tuğrul Bey&#8217;in doğuşuna dair Bundari tarafından zikredilen şifahi rivayet böyle bir eserin yazılmamış olduğunu gösteriyor. Sultan Sancar&#8217;ın yazdırdığı Mefahir ul-Etrak adlı eser kaybolduğu ve muhtevası malum bulunmadığı için bu hususta açık bir şey söylenemez. Halbuki küçük bir kitle halinde İslam memleketlerine gelen ve kültür yakınlığı ve üstünlüğü ve nihayet muhitlerindeki ekseriyet dolayısiyle kolaylıkla Türkleşen Moğallar eski tarihlerini Cami üt-Tevarih&#8217;i yazdırmak suretiyle istikbale nakletmeğe muvaffak oldular, ki Oğuz-name&#8217;nin İslam kaynaklarına geçişi de bu vasıta ile oldu.</p>
<p>İlk Osmanlıların milli tarih görüşüne sahip olmaları denebilir ki istisnai ve dikkate şayan bir hadisedir. İlk tarihçiler, Osmanlı tarihini Türkiye Selçukluları, Büyük Selçuklular, Karahanlılar devrelerini destani Oğuz Han&#8217;a çıkarmak suretiyle yazarlarken Türk tarihini bir bütün halinde mütalaa etmenin lüzumuna kani olmuşlardı. Onların ilk İslami Türk devleti Karahanlılardan önce doğrudan doğruya Oğuz Han&#8217;a çıkmaları daha evvelki Türk devletleri hakkında hiçbir bilgileri olmadığını gösterir ki, bu da Selçuklulardan veya diğer Türklerden böyle bir eser kalmaması dolayısiyle gayet tabiidir. Osmanlıları Selçuklulardan farklı olarak böyle bir milli tarih görüşüne sevkeden amillerden biri herhalde Osmanlı tarihini yazanların bizzat bu hanedan etrafındaki Türk müellifler olması idi. Bundan başka bu müelliflerin henüz canlılığını yaşatan Osmanlı aşiretinin ananelerine vakıf olmaları ve galip bir ihtimalle de Cami üt-Tevarih&#8217;ten istifade etmiş ve bizzat onun tesirinde kalmış bulunmaları bu hareketin sebeplerini teşkil etmelidir.</p>
<p>Selçuk sultanları ve münevver sınıfın Türk kültürüne karşı gösterdiği kayıtsızlığın en menfi neticesi Türk dili yalnız İran gibi Farsçanın kuvvetli bir edebiyat dili haline geldiği bir sahada değil, Anadolu gibi İslam medeniyetine yeni giren ve başlıca Türklerle meskun olan bir memlekette bile uzun zaman Farsçanın baskısı altında edebi ve resmi bir dil olmak imkanını bulamadı. Halbuki, Selçuk İmparatorluğu&#8217;nun kurulduğu zamanlarda, Karahanlıların idare ettiği yerlerde, Uygur kültürü tesiriyle, Türk dilinde mühim eserler vücuda getiriliyordu. Fakat bu sahaların çok sürmeden maruz kaldığı siyasi buhranlar gelişmekte olan Türk kültürü için bir darbe teşkil etti. Şartlar ne olursa olsun Selçuk Devleti&#8217;ni idare edenler arasında Türk kültürünün ehemmiyetini Kaşgarlı Mahmud gibi duyan ve anlayan alimler yetişse idi, milli dilin İslam dünyasındaki rolü pek ehemmiyetli olurdu.</p>
<p>Mahmud, türk dilinin öğrenilmesi ve yayılması için meşhur eserini yazarken bu maksadı terviç eden bir hadis de nakletmektedir. Hadis diyor ki; &#8220;Türk dilini öğreniniz; çünkü onların hakimiyetleri uzun sürecektir&#8221;. Mahmud&#8217;a göre bu hadis doğru ise Türkçeyi öğrenmek vacibtir; eğer doğru değilse aklen öğrenilmesi gerektir; çünkü zamanımızın sultanları ve hakim kavmi Türklerdir. Mahmud&#8217;un, zamanında şartların müsaadesizliği yüzünden semeresiz kalan çalışmalarına karşı Timurlular devrinde daha iyi bir zemin bulan Ali Şir Nevai&#8217;nin gayretleri Türk dilinin ilerlemesinde büyük bir hamle yarattı. Buna karşı İran edebiyatı ve kültürü bakımından Selçuk devri Türklerin teşvik ve himayeleriyle parlak bir devir olarak tarihe geçmiştir. Selçuk devrinin Türk dili ve tarihi bakımından böyle bir manzara göstermesi şüphesiz sadece yüksek tabakanın kayıtsızlığı eseri değildir. Vakıa Türkler İslam medeniyetini tamamiyle benimsemiş bir millet olarak milli kültürün, İslam kültürü çevresinde gelişmesini dünya hakimiyeti temayülleri için lüzumlu görmemişlerdir.</p>
<p>Onlar imparatorluklarını kurdukları sahalarda içtimai ve ilmi müesseseleriyle kurulmuş üstün bir medeniyete rasladılar. Yeni gelen unsurun buralardaki kültür düzenini kolaylıkla değiştirmesi imkansızdı. Zaten bu yeni unsurun esası ve bizzat imparatorluğu idare eden tabakanın menşei göçebe idi. Bu münasebetle ister istemez kurulu medeniyetin diline de, edebiyatına da uzak kalmazlardı. Bundan başka, bu devlet kurulurken ne doğrudan doğruya ne de dolayısiyle milli vasfile gelişen Uygur-Karahanlı kültürüne dayanmak imkanına da malik değildi. Hatta Selçuk Devleti&#8217;nin ağırlık merkezi Maveraünnehir olsa idi tarihi ve içtimai şartlar böyle bir şuura malik olmaksızın dahi ister istemez milli temelden beslenerek milli kültür daha kolay gelişme imkanlarına sahip olacaktı.</p>
<p>Nitekim tamamiyle Uygur kültürünü benimseyen ve ancak Müslüman ülkelerde birkaç nesil sonra Müslüman olan Moğallar sayesindedir ki Uygurların medeni tesirleri geniş sahalara kadar yayılma ve İslam medeniyetiyle imtizaç etme imkanını bulabildi. Selçukluların İslam kültürü içerisine girerken milli kültüre karşı kayıtsız kalmalarının bir amili de şüphesiz İslam dinini kendi arzulariyle kabul etmeleri ve bizzat İslam dünyasına hakim bulunmaları idi. Bundan dolayı onların yeni din ve yeni medeniyete karşı bir aksülamel duymalarına sebep kalmamış idi. Esasen Türklerin İslam ideolojisini tamamiyle benimsemeleri de ancak bu sayede mümkün olabilmiştir.</p>
<p>Türkler cihanşümul hakimiyet ve kudretlerini muhafaza ettikleri asırlar boyunca milli üstünlüklerini müdrik bulunmakla beraber dar ve titiz bir milliyetçilik şuuruna sahip olmamalarını böyle bir siyasi kudret ve hakimiyete ftfetmek icabeder. Nitekim Orhon yazılarında beliren kuvvetli milliyetçilik hareketini de acı gelen Çin istilasiyle izah etmek mümkündür. Bunun gibi XIX. asırda Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda başlayan Türk milliyetçiliği cereyanında, Fransız İhtilali&#8217;nden ziyade iç ve dış tehlikeler karşısında zaafa uğrayan milli mevcudiyeti koruma ve kurtarma duygusunun tesirini aramak daha doğru olur. Bu ruhi amil gözönünde tutulmaksızın bu mesele tamamiyle kavranılamaz. Fakat bununla İslamiyet&#8217;in, bilhassa X. asırda, Türkler arasında süratle yayılmış olmasına rağmen bu İslamlaşmanın bazı iç mücadelelere ve buhranlara sebep olmadığını iddia etmiyoruz. Esasen bu içtimaiyat ilmi bakımdan da imkansızdır. Nitekim bu hususa dair bazı vesikalar da mevcuttur.</p>
<p><strong>Millî Harstan Kalan Unsurlar</strong></p>
<p>Bütün bu vak&#8217;a ve izahlara rağmen toptan Müslüman olan bir kavmin tamamiyle kendi harsından sıyrıldığını ve binaenaleyh İslam medeniyeti üzerinde bu bakımdan da bir tesirde bulunmadığını söylemek imkansızdır. Esasen bu sosyoloji kaidelerine aykırı bir iddia olur. Bu kavim, nasıl bir medeniyet seviyesinde olursa olsun, asırlardan beri devam eden yaşayış, düşünüş ve inanışlarını, şuurlu veya şuursuz, ister istemez ve birdenbire feda edemez. Selçuk sultanları ve idare sınıfı birçok eski Türk devlet telakki ve müesseselerini, İslami bir imparatorluk kurarken de muhafaza etmişlerdir. Başlangıçta eski Türk sistemine göre teşkilatlandırılan imparatorluk, zamanla İslami şekle uymak zorunda kalarak bir kısım hususiyetlerini kaybetti ise de bazı Türk müesseseleri imaratorluk çerçevesini aşarak İslam medeniyetinin de malı oldu. İslam akideleriyle açıktan açığa çarpışmayan adetler, merasimler, teşkilat ve devlet mansıb ve vazifeleri İslam dünyasının her tarafında kabul edildi.</p>
<p>Selçuklularla birlikte İslam medeniyetinde başlayan Türk kültür tesiri henüz ciddi bir tetkike tabi olmamış olmakla beraber bugün umumi olarak bildiklerimizi bile burada sıralamak bu yazının hudutlarını aşar. Yalnız Selçukluların eski Türklere ait idari, askeri ve içtimai teşkilatları, Atabeglik teşkilatını devam ettirmeleri ve inşa divanını tuğra divanı haline çevirmeleri onların en fazla ihmal ettikleri bir hususta dahi Türk tesirinin ehemmiyetini göstermek için kayda değer. Bu, Kaşgarlı Mahmud&#8217;un Oğuzlar arasında yazının mevcut olduğuna dair ifadesini teyit edeceği gibi, Oğuz yabguları idaresindeki siyasi teşekküllerin, büyük bir devlet haline gelmemiş olsa da, bir divan teşkilatına malik olduklarını meydana kor.</p>
<p>Yüksek tabaka İslam medeniyeti içerisinde daha fazla İran kültürü tesirine maruz kalıp onun inkişafında başlıca amil olurken, İslamiyet&#8217;i sathi bir şekilde kabul eden ve İslam kültür merkezlerinden uzak sahalarda yaşayan ve hususiyle göçebeliği devam ettiren Türkler, uzun zaman Şamani inanış ve düşüncelerini İslamiyetle uzlaştırmak suretiyle muhafaza etmişlerdir. Milli destanın bir parçası olan ve İslami bir cemiyet kadar şimani bir cemiyetin yaşayış ve inanışlarını aksettiren Dede Korkut Kitabı bu göçebeler arasında vücut bulmuş; Oğuz-name&#8217;nin Cami üt-Tevarih&#8217;e geçmesi bunlar arasında yaşayan rivayetlerin toplanması sayesinde mümkün olmuştur. Battal-Gazi destanı ile Dede Korkut kitabindaki kahramanlar aynı İslam ideolojisi uğrunda savaşan insanlar olmakla beraber, birbirlerinden farklı hususiyetler arzederler. Birinciler tamamiyle İslamlaşan şehirli ve yerleşik Türklerin, ikinciler sathi bir şekilde islamlaşan ve eski Türk hayat ve telakkilerini yaşatan göçebelerin eseridir. Dede Korkut&#8217;ta geçen kahramanlar İslamiyet uğrunda Trabzon Rumları ve Gürcülerle savaşan, şarap içen, kadınlı meclisler kuran insanlar olup İslam&#8217;ın gazilerinden ziyade Türklerin alpleridirler; Bu hikayetler bize Müslüman göçebelerin ne derece İslamlaştıklarını, yaşayış ve düşünüşlerinin eski Türk karakterini nasıl devam ettirdiğini gösterir.</p>
<p>Bu münasebetle Türkler tarafından kurulan bazı tarikatlar üzerinde Türk tesirini bulabiliyor ve Şamani unsurlara raslayabiliyoruz. bundan dolayı İslamiyet&#8217;i birbirinden farklı bir şekilde anlayan ve kabul eden şehirli unsurlarla bu göçebeler arasında yaşayış bakımından olduğu gibi inanış bakımından da bazı tezatlar vücuda gelmiş ve bu, birtakım mücadelelere sebep olmuştur. Bununla beraber, şüphesiz, göçebeler de bu yaşayış ve inanışları dolayısiyle İslamiyet&#8217;e aykırı davrandıklarına dair bir kanaat hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Fakat münevver kitlenin takip ettiği yol karşısında milli temele dayanan bu İslami Türk kültürü galebe çalmak imkanını bulamamış; bilakis beslenemediği ve zamanla eski Türk hayatından uzaklaştığı için gittikçe kuvvetini kaybetmiştir. Eğer İslami Türk kültürü bu esas üzerinde kurulsa ve yürüse idi, şüphesiz bugün çok daha ileri ve daha sağlam bir milli kültür temeline sahip olacak idik. Bundan dolayı Türklerin İslam alemine hakim olmaları Türk kültüründen ziyade Arap ve bilhassa Fars kültürünün inkişafına yardım etti. Arapçadan sonra İslam dünyasının ikinci kültür dili olan Farsça, Türk ilim ve edebiyat adamlarının da kültür dili haline geldi.</p>
<p>Garp Türkçesinin edebi bir dil haline gelmesi Selçukluların son zamanlarında başlar ve Beylikler devrinde gelişir. Bu da İslamiyet&#8217;i, tasavvuf ve tarikat mensuplarının fikirlerini halk arasında yaymak gayesiyle başlamıştır. Bu suretle yavaş yavaş halk dili üzerinde bir edebiyat dili kuruldu. Ekserisi göçebe ve aşiret aslından gelen ve Arap ve Fars dilinde yazılı eserlerden anlamayan Anadolu beylerinin bu cereyanı teşvik etmeleri, edebi Garp Türkçesinin inkişafında çok tesirli oldu. Türkiye&#8217;de gelişen yazı dilinin tamamiyle halk dili üzerinde kulupu Orta-Asya yazı dili geleneğiyle hiçbir ilgisi olmadığı hakkında en kuvvetli delil şüphesiz burada Arap harflerinin Türkçeye tatbik şeklidir. Filhakika, Orta-Asya&#8217;da Arap harfleri Türkçeye tatbik edildiği zaman, herhalde Uygurcanın tesiriyle, Arap harflerinden bazı sesli harfler yaratıldığı halde Garp Türkçesinin ilk metinlerinde bu sesli harfler kullanılmamış; sefer çok defa hareketle gösterilmeğe çalışılmıştır. Bu suretle kurulmağa başlayan yazı dili ve edebiyat cereyanı Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanlı Devleti&#8217;nin yükselmesi nisbetinde gelişti.</p>
<p>Bu sayede ilk defa bütün kültür faaliyetlerini kendi dilinde yapan ilk Müslüman Türk devleti Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Bundan dolayı Türklerin vücuda getirdiği en büyük siyasi teşekkül olan ve dünya tarihinde Roma ve Halifelik imparatorlukları ölçüsünde bir tarihi role sahip bulunan Osmanlı cihanşumul İmparatorluğu&#8217;nun, milli kültür tarihimiz bakımından da hususi bir ehemmiyeti vardır. Filhakika Osmanlı İmparatorluğu her bakımdan Selçuk Türkiyesi&#8217;nin bir inkişafından ve üç kıt&#8217;aya ve iç denizlere hakim olarak Türk ve İslam tarihinin en son ve cihan nizami (Nizam-i alem) halinde yükselişinden başka bir şey değildir. Anadolu Bizans idaresinde, Selçuk istilasına takaddüm eden asırlarda, türlü sebeplerin tesiriyle, medeniyet bakımından çok geride bulunuyordu. İslam-Bizans mücadeleleri ve bu esnada dünya ticaretinin aldığı istikamet Anadolu&#8217;nun medeni ve iktisadi durumu için tam bir darbe şeklinde belirdi. Şehirler yıkıldı ve küçüldü.</p>
<p>Selçuk istilası da başlangıçta inhitatı ikmal etti. İstiladan sonra Anadolu İslam dünyasının geniş iktisadi ve medeni faaliyetleri içine girmekle ve bu ülkenin tarihinde yeni ve mesut bir devir açılmakla beraber bu memleketin medeni seviye itibariyle diğer İslam memleketleri vaziyetine gelebilmesi için bir asırdan fazla bir yerleşme ve çalışma zamanına ihtiyaç vardı. Haçlıların ve Bizans&#8217;ın taarruza geçmeleri ve iç mücadelelerde medeni faaliyetlerin inkişafına engel çıkarmakta büyük bir amil oldu. Zaten Türkler Anadolu&#8217;da mamur bir ülkeye konmak, hazır bir medeniyete varis olmak talihine mazhar olamadılar. Bu, Selçukluların Anadolu&#8217;da İslami bir medeniyet kurabilmeleri için fethi kadar güç bir durumla karşılaşmalarına sebep oldu.</p>
<p>Bunun açık bir delili de İslamiyet&#8217;in ilk fethettiği Bizans ve Sasani Devleti idaresindeki memleketlerde Hıristiyan unsurlar İslamlar üzerinde bariz bir medeni tesir ve üstünlük gösterdikleri halde, Anadolu&#8217;da Hıristiyan unsurların böyle bir tesir ve üstünlüklerine dair bir misale rastlanmamış olmasıdır. Hatta bu devirde Hıristiyan kavimlerin, şüphesiz İslam medeniyetine nazaran pek geri olmakla beraber, medeni ve fikri faaliyetleri Türkiye&#8217;de değil, daha ziyade eski İslam hudutları içerisinde vuku bulmuştur. Bundan dolayı, mevkiine rağmen İslam hudutları içerisene girmiş olan bu yeni ülkede başlayan medeni faaliyet Bizans medeniyetiyle karışarak yeni bir sentez halini alamayıp İslam medeniyetinin bir istitalesi mahiyetini arz eder. Bu sebeple güç şartlar içinde Türkiye&#8217;de inkişaf etmeğe başlayan Selçuk medeniyetinin İslam dünyasından uzun zaman daha beslenmesi, onun kuvvetlenmesi için zaruri idi.</p>
<p>Filhakika bu beslenme devam etti ise de Moğol istilası bütün İslam dünyasayla birlikte Türkiye&#8217;yi de sarstı. Beyliklerin kurulduğu zamanda ise ne dahili inkişaf ne de İslam dünyasının vaziyeti sağlam bir zemin hazırlamağa kafi geldi. Bundan dolayı Osmanlı Türklerinin siyasi hamlesi ilim ve fikir bakımından beslenecek bir kaynak bulamadı; hukuki, siyasi, içtimai, idari en yüksek nizami çeşitli San&#8217;atlarda ve hususiyle mimaride imparatorluk azameti ile müvazi ihtişamlı eserler verdi ise de gittikçe kuvvetlenen Avrupa karşısında da bu zayıflık daha kuvvetle hissedildi. Nihayet Avrupa medeniyetinin ağır basan üstünlüğü İslam kavimlerini ve başta Türkleri artık yeni medeniyeti kabule icbar etti. Halbuki XVI. ve hatta XVII. asırlarda Türkiye&#8217;ye gelmiş olan Avrupalı seyyahlar, imparatorluğun azametini yaratan müesseselerin sağlamlığına, Türklerin ahlaki meziyetlerine, memleketin medeni ve içtimai tekamül ve teşkilatına karşı müttefikan hayranlıklarını ifade etmişlerdi. Esasen bu asırda Türkler her bakımdan Avrupalılara üstün olduklarına inanıyorlardı.</p>
<p><strong>Bu mevzua dair yazdıklarımızı bir iki cümle ile hülasa edersek:</strong></p>
<p><strong>1.</strong> Türklerin İslam dünyasının mukadderatı üzerinde büyük bir amil olmaları göçebe unsurun İslamlaşmasının ve binaealeyh Selçuk istilasının bir neticesidir.</p>
<p><strong>2</strong>. Bu İslamlaşma İslam medeniyetinin üstünlüğü ile İslam dini esaslarının Türklerin inanış ve mizaçlarına uygun gelmesi gibi iki başlıca amilin tesirinde vuku bulmuştur.</p>
<p><strong>3.</strong> İslamiyet&#8217;i kurmak şerefi Araplara ait ise de onu yaşatmak ve Araplar nisbetinde yaymak şerefi Türklere aittir. Türkler olmasa idi İslamiyetin XI. asırdan sonra iç ve dış tehlikeler dolayısiyle, akıbeti meşkuk, Haçlı taarruzlariyle yıkılmağa mahkum olurdu.</p>
<p><strong>4.</strong> Türkler, İslam medeniyetinin kuruluşunda Araplar ve İranlılarla birlikte çalıştılarsa da, türlü amillerin tesiriyle, bu medeniyet çerçevesi içerisinde Araplara ve İranlılara nazaran İslami Türk kültürü ihmale uğradı ve onlar nispetinde gelişemedi.</p>
<p><strong>5.</strong> Türk tarihinin en mühim devresi İslam medeniyeti içerisinde yaratılmış ve Osmanlılar en son ve büyük azameti temsil etmiştir.</p>
<p>Bu tarihi görüş bizi haklı olarak bugün girdiğimiz veya, daha doğrusu, girmekte olduğumuz bize göre yeni bir sentez yapmak zorunda bulunduğumuz Avrupa medeniyeti karşısında meydana çıkan birtakım meseleler hakkında derin düşüncelere sevk eder. Gerçekten on asır önce olduğu gibi bugün de milli tarihin bir dönüm noktası üzerinde bulunuyoruz. Bu dönüşü ne kadar milli şuura ve ilmi esaslara sahip olarak idare edersek milletin mukadderatı o kadar teminat altına alınmış olacak; aksi takdirde o nispette milli bünyemiz sarsıntılara, tehlikelere maruz kalacaktır. Bugün daha fazla milli endişelerle hareket edersek ilmi esaslara dayanmamızı gerektiren en nazik nokta da İslam medeniyetine girmekten farklı olarak hakim ve büyük bir millet mevkiinde bulunmak gibi bir imtiyazla değil küçük ve tabi bir millet menzilesinde cihanşümul bir medeniyeti kabul etmek zorunda olmamızdır. Diğer bir fark da yeni medeniyete girerken din değiştirmenin bahis mevzuu olamıyacağıdır.</p>
<p>Burada her iki medeniyete mensup cemiyetlerde, dinin Orta çağdaki kudret ve tesirini muhafaza edememiş olması ileri sürülebilirse de; onun içtimai mahiyeti dolayısiyle hayati ehemmiyetinin bir vakıa olarak mevcut olduğu ve ne şekil ve nisbette olursa olsun daima mevcut olacağı aşikardır. Birinci fark milli bünyemiz için ne kadar sarsıcı bir tesire sebep olursa ikincisi de, asrımızın hakim bir cereyanı olan milliyetçilikle birlikte, bu sarsıntıyı tadil edici bir role sahiptir. Bundan dolayı yeni medeniyet bize kendini ne kadar ezici bir kuvvetle kabul ettirirse ettirsin ve buna karşı biz ne kadar tabi bir durumda bulunursak bulunalım İslam dini ve medeniyetinin bin yıllık bir tarih potası içerisinde milli kaynaktan gelen unsurlarla yoğurduğu bir içtimai bünyenin, şuurlu veya şuursuz, birtakım müdafaa kuvvetlerine malik olarak, ister istemez, bünyesine uygun bir şekilde bir alış yapacak ve yeni medeniyeti milli, İslami ve Avrupai unsurların dozuna göre yeni bir hamur haline sokacaktır.</p>
<p>Tarihin bu dönüş ve akışında içtimai amillerin ehemmiyeti ne olursa olsun milli şuur ve ilim sahipleri olan yüksek tabakanın bu hususta oynadığı ve oynayacağı rol çok büyük olacaktır. Aksi halde milli mukadderatımız için tedavisi imkansız hastalıklar doğurabilir. Bundan başka üzerinde durulması gereken bir mesele de İslam medeniyetine girerken bu medeniyetin içinde bulunduğu buhranın yeni medeniyete girerken onda da buna benzer bir mahiyette bir buhranın mevcut olmasıdır. Avrupa medeniyetinden faydalanmamız, Avrupalıların İslam medeniyetinden faydalanarak yeni medeniyeti vücuda getiren Renaissance ve reforme hareketlerine benzer bir mahiyette mi olacak; yoksa bugünkü medeniyetin bütün dünya milletlerini içerisine alması dolayısıyla müşterek medeniyeti yaratan ve içinde yaşayan Avrupa kavimlerini birbirinden ayıran farklara yakın bir farkla yeni bir içtimai ve milli bünye mi arz edecektir? Bu meseleler ve bugün görmemiz ve çekinmeden söylememiz gereken hars buhranımız giriş mahiyetinde olan bu makalenin bir devamı olarak başka bir yazımızda tetkik mevzuu olacaktır.3</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Bu mevzuun şümül ve ehemmiyeti, makalemizin ancak en umumî esasları ve hususî görüşlerimizi belirtecek bir mahiyet almasını gerektirmiş ve bu münasebetle tafsilat ve tahlillere girişilmemiş; bibliyografya gösterilmemiş; bu hususlar bu mevzu için hazırlayacağımız bir esere bırakılmıştır. Bir konferansın metni olan bu makale Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Dergisi&#8217;nde çıkmış (Ankara 1946, C. IV, Sayı 4) olup, mütevazi hüviyetine rağmen, Avrupalı meslekdaşlarım tarafından eserlerinde kullanılmıştır.</p>
<p>2 XII. asrın meşhur Süryanî tarihçisi Mihael de Türklerin dini ile İslamiyet arasındaki bu yakınlığın onların kolaylıkla Müslüman olmalarına sebep olduğunu yazarak bu görüşü ilk defa meydana koymuştur. Daha sonra tetkik ettiğimiz bu mühim kaynağa ait bu fikirler muahhar araştırmalarımızda kaydedilmiş ve işlenmiştir.</p>
<p>3 Türkiye&#8217;nin bugün karşılaştığı medeniyet dâvâsı Medeniyet tarihine göre ele alınması gerekirken, Türklerin İslâm dini ve medeniyetine girişlerine dair bir umumi görüş bu makale ile meydana konmuştur. Avrupa medeniyeti karşısında girişilen sathi taklitlerin zararlı ve hatta tehlikeli taraflarına dair yazdığımız çeşitli yazılara rağmen, bu makalenin giriş teşkil ettiği Medeniyet davamız henüz yazılmamıştır. Bunun Avrupa&#8217;nın İslâm medeniyetinden asırlarca yaptığı ilim, fikir ve teknik iktibaslar şeklinde olacağı tabiidir.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/">Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları &#8211; Siyavuş (Cimri) Olayı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2015 19:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abaka]]></category>
		<category><![CDATA[Afyon]]></category>
		<category><![CDATA[Alâeddîn Siyavuş]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[II. İzzeddîn Keykavus]]></category>
		<category><![CDATA[III. Gıyâseddîn Keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[Kongurtay]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol]]></category>
		<category><![CDATA[Muineddîn Pervane]]></category>
		<category><![CDATA[Mut Ovası]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Sivayüş]]></category>
		<category><![CDATA[Teküdar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9295</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Siyavuş (Cimri) Olayı Türkmenler Anadolu&#8217;daki Moğol zulmüne karşı zaman zaman başkaldırıyorlar ve istiklallerini elde etmeye çalışıyorlardı. Nitekim Ermenek, Mut, Silif­ke ve Anamur bölgesindeki Karamanlılar Hatiroğlu Şerefeddîn’in ölümünden sonra da isyan hareketlerine devam ve üzerlerine gelen Selçuklu kuvvetlerini mağlup etmişlerdi. Sultan Baybars Kayseri’ye kadar ilerlediği zaman, onu kar­şılayanlar arasında Karamanlılar da bulunuyordu. Baybars burada Karamanlı­lara [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/">Türkiye Selçukluları – Siyavuş (Cimri) Olayı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="424" height="353" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Siyavuş (Cimri) Olayı</strong></p>
<p>Türkmenler Anadolu&#8217;daki Moğol zulmüne karşı zaman zaman başkaldırıyorlar ve istiklallerini elde etmeye çalışıyorlardı. Nitekim Ermenek, Mut, Silif­ke ve Anamur bölgesindeki Karamanlılar Hatiroğlu Şerefeddîn’in ölümünden sonra da isyan hareketlerine devam ve üzerlerine gelen Selçuklu kuvvetlerini mağlup etmişlerdi. Sultan Baybars Kayseri’ye kadar ilerlediği zaman, onu kar­şılayanlar arasında Karamanlılar da bulunuyordu. Baybars burada Karamanlı­lara beylik menşurları ve sancaklar verdi. Öte taraftan Karamanlılardan Mehmed Bey kendi aşiretinin yanı sıra Eşref ve Menteşe beylerini de alarak harekete geçmiş ve önce Aksaray üzerine yürümüştü, fakat burada başarılı olamayınca Konya’ya ilerledi.</p>
<p>Mehmed Bey’in yanında bir rivayete göre, Kırım’da bulunan II. İzzeddîn Keykavus’un oğullarından Alâeddîn Siyavuş da vardı. (Bir kısım kay­nak ve araştırıcılar bu şahsın Selçuklulardan olduğunu kabul etmemekte, düz­mece bir şehzade olduğunu öne sürmektedirler. Nitekim alay etmek ve küçük düşürmek maksadıyla o “Cimri&#8221; lakabıyla anılmıştır.) Mehmet Bey, Alâeddîn Siyavuş adına Konya’nın teslimini istedi. Selçuklu Devleti ileri gelenlerinden Nâib Emîneddîn Mikâil bu teklifi reddederek Konya’yı müdafaaya hazırlandı ise de bunda başarılı olamadı. Karamanoğlu Mehmed Bey 10 Zilhicce 675/15 Mayıs 1277 günü şehre girdi, beraberindeki Türkmenler de bu zengin şehri yağ­maladılar.</p>
<p>Nihayet Alâeddîn Siyavuş Selçuklu tahtına oturtularak sultan ilan edildi, adına hutbe okundu ve para basıldı. Konya’nın ileri gelenleri de bu yeni sultana biat ettiler. Konya&#8217;ya girmeden birkaç gün önce yapılan divan toplantı­sında; bundan sonra divanda, sarayda ve resmî toplantılarda, mecliste ve mey­danda Türkçeden başka dil kullanılmayacağı hususunda çok önemli bir karar alındı. Daha Sonra Alâeddîn Siyavuş&#8217;un durumunu kuvvetlendirmek için IV. Kılıç Arslan&#8217;ın kızı ile evlendirilmek istendi. Kızın annesi Gazayla Hâtûn, vakit kazanmak maksadıyla çeyiz hazırlığı için dört ay süre istedi, Hâtun’un bu isteği uygun karşılandı. Mehmed Bey ve bu yeni Selçuklu Sultan’ının ilk başarısı Sâhib Ataoğulları&#8217;na karşı oldu.</p>
<p>Sâhib Ataoğulları Tâceddîn Hüseyin ve Nusreteddîn Haşan asker toplayarak ve Germiyanlı Türkmenleri’ni de beraberlerine alarak Konya’ya doğru harekete geçtiler. Mehmed Bey ve Alâeddîn Siyavuş da Akşehir istikametinde yürüdüler. Tâceddîn Hüseyin Değirmençayı geçerken öldürül­dü, bu suretle başlayan savaşta ölenler arasında Nusreteddîn Haşan da bulu­nuyordu (26 Mayıs 1277). Karamanlılar bu savaşta birçok Selçuklu devlet ada­mını da öldürdüler, daha sonra Karahisar (Afyon) üzerine yürüdülerse de gayet müstahkem olan bu kaleyi alamayarak Konya’ya döndüler (Haziran 1277). An­cak bu sırada İlhanlı şehzadesi Kongurtay, Sâhib Ata ve Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev’in büyük bir ordu ile ilerlemekte oldukları haber alındı. Mehmed Bey muhtemelen bu orduya karşı koyamayacağını anlayarak Alâeddîn Siyavuş ile Konya’yı terk edip Ermenek tarafına gitti.</p>
<p>Onun ve Alâeddîn Siyavuş’un Kon­ya’daki hâkimiyetleri otuz yedi gün sürmüştü. Selçuklu ve Moğol kuvvetleri onları takip ettiler, ancak Kongurtay 1277-1278 kışını geçirmek üzere Tokat’ın Kaz-ova kışlağına gitti. Öte taraftan Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev ve Sâhib Ata beraberlerinde bir Moğol birliği olduğu halde tekrar harekete geçerek Mut Ovası’na (İçel) girdiler, nihayet etrafı keşfe çıkmış olan Mehmed Bey’i yakala­yarak öldürdüler. Alâeddîn Siyavuş ise Anadolu’nun batı uç bölgelerine giderek Türkmenleri etrafına toplamış ve mücadeleye devam etmişse de başarılı olama­mış, Sultan Gıyâseddîn Keyhusrev ve Sâhib Ata idaresindeki Selçuklu ordusuna esir düşerek öldürülmüştür (muh. 1278).</p>
<p>Muineddîn Pervâne’nin öldürülmesinden sonra İlhanlı sultanı Abaka kardeşi Kongurtay ile Vezir Şemseddîn Muhammed Cuveynî’yi Anadolu’ya gönderdi. Kongurtay Anadolu’da bozulan düzeni sağlarken, Cuveynî de mali meseleleri halledecekti. Öte taraftan Kırım’da bulunan II. İzzeddîn Keyka­vus tahta yeniden geçmek ümidini kaybetmemiş, oğullarını da bu yönde bilinçlendirmiş ve Mes’ûd&#8217;u da veliaht tayin etmişti. Nitekim o öldükten sonra oğlu Mes’ûd maiyetiyle birlikte Anadolu’ya geldi (1280). Bu sırada Çobanoğulları’ndan Muzaffereddîn Yavlak Arslan onu beraberine alarak Abaka&#8217;nın huzuruna götürdü. Abaka Han, Mes&#8217;ûd’a Doğu Anadolu’dan bazı vilâyetler tahsis etmiş, fakat yanından ayırmamıştır. Bir süre sonra Abaka Öldü (1282) ve yerine samimi bir Müslüman olan Ahmed Teküdar İlhanlı Devleti&#8217;nin başına geçti. Sultan Ahmed Teküdar da Selçuklu ülkesini Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev ve Mes’ûd arasında ikiye böldü.</p>
<p>Anadolu’da ise Karamanlılar ve öteki Türkmenler taht kavgalarından yararlanarak Moğollar ile mücadeleye devam etmişlerdi. Nitekim Karaman ve Eşrefoğulları Konya ve Akşehir bölgelerinde yağma hareketlerinde bulunmuşlardı. Kongurtay da bu bölgedeki Karamanlılara karşı harekete geçti, on­ların ülkesi Ermenek ve Mut’a kadar ilerleyerek tahrip ve istila etti. Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev ise devletin ikiye bölünmesini kabul etmedi ve beraberinde Kongurtay, Sâhib Ata Fahreddîn Ali olduğu halde Ahmed Teküdar’ın huzuruna gitmek üzere yola çıktı.</p>
<p>Bu sırada İlhanlı Devleti’nde sultanlık mü­cadelesi başlamış, Kongurtay öldürülmüş, Gıyâseddîn Keyhusrev bir süre, Erzurum&#8217;da bekledikten sonra İlhanlı hükümdarının huzuruna çıkmıştı. Fakat İlhanlı Devleti’nde süren taht mücadelesini Argun Han’ın kazanma­sı Mes’ûd’un işine yaradı. Argun onu Selçuklu sultanı tayin etti. Gıyâseddîn Keyhusrev’i de tahttan indirip Anadolu’ya gönderdi, fakat daha sonra adam­ları vasıtasıyla yayının kirişi ile boğdurdu (1 Mart 1284).</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/">Türkiye Selçukluları – Siyavuş (Cimri) Olayı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları &#8211; Alaeddin Keykubad&#8217;ın Saltanatı Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2015 20:41:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Ögeday]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlat]]></category>
		<category><![CDATA[Alaeddîn Keykubad]]></category>
		<category><![CDATA[Alanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan-Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merç]]></category>
		<category><![CDATA[Eyyübiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fahreddîn Behram-şah]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[I. İzzeddîn Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak: Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9171</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alaeddin Keykubad&#8217;ın Saltanatı I. İzzeddîn Keykâvus öldükten sonra geride vârisinin bulunmadığı, oğlu varsa bile muhtemelen çok küçük yaşta olduğu anlaşılıyor. Bu sebeple devlet büyükleri bir süre aralarında Selçuklu tahtına kimin çıkacağı hususunu müzakere ettiler. Erzurum Meliki Tuğrul-şâh, Koylu hisar hâkimi ve küçük kardeşi Melik Celâleddîn Keyferidun ve nihayet hapiste bulunan Alâeddîn Keykubâd tahta çıkarılması düşünülen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-donemi/">Türkiye Selçukluları – Alaeddin Keykubad’ın Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="428" height="357" /></a></p>
<p><strong>Alaeddin Keykubad&#8217;ın Saltanatı</strong></p>
<p>I. İzzeddîn Keykâvus öldükten sonra geride vârisinin bulunmadığı, oğlu varsa bile muhtemelen çok küçük yaşta olduğu anlaşılıyor. Bu sebeple devlet büyükleri bir süre aralarında Selçuklu tahtına kimin çıkacağı hususunu müzakere ettiler. Erzurum Meliki Tuğrul-şâh, Koylu hisar hâkimi ve küçük kardeşi Melik Celâleddîn Keyferidun ve nihayet hapiste bulunan Alâeddîn Keykubâd tahta çıkarılması düşünülen namzetler idi. Neticede Alâeddîn Keykubâd tutuklu bulunduğu Kezirpert Kalesi’nden çağrılarak Sivas’ta tahta oturdu O Sivas’tan Selçuklu başkentine gelinceye kadar geçtiği yerlerde merasim ile karşılanmış, ayrıca Konya’da da ikinci kez muhteşem bir karşılama töreni yapıldı. Abbâsî halifesi Nâsır Lidinillâh da Şeyh Şıhâbeddîn Ömer Suhreverdî ile hilat ve menşur gibi saltanat alametleri gönderdi.</p>
<p>Alâeddîn Keykubâd tahta çıktığı sırada Moğol istilası Asya’yı ve Doğu Avrupa’yı perişan ediyordu. Sultan, Moğolların Anadolu’ya da gelebileceklerini düşünerek bazı tedbirler aldı, hudut kalelerini ve ayrıca Konya, Kayseri ve Sivas gibi şehirlerin surlarını yeniden inşa ettirdi. Konya surları çok kısa zamanda 618/1221 yılında tamamlandı. Bu sırada Abbâsî halifesi de sultana elçi gön¬dererek Moğollara karşı savaşmak üzere iki bin kişilik bir yardım kuvveti istemişti. Alâeddîn Keykubâd Moğollar ile dostane münasebetler kurmayı daha uygun buluyor, fakat asker göndermek konusunda, zayıf bir durumda olduğu sanılmasın diye Bahâeddîn Kutluğca kumandasında beş bin kişilik bir kuvveti Bağdat’a sevk ediyordu. Ancak bu sırada Moğolların Bağdat’ı istiladan vazgeçmeleri üzerine halife bu Selçuklu birliğini geri göndermişti.</p>
<p>Alâeddîn Keykubâd Konya surlarını tamamladıktan sonra yazı Kayseri’de geçirerek Alâiye (Alanya) seferine çıkmıştır. Bu sırada Kalonoros adıyla bilinen Alâiye, Kyr Vart (Kir Farid) adında Bizanslı olması muhtemel bir şahıs idaresinde idi. Onun kardeşi de Antalya ile Alâiye arasında yer alan Alara Kalesi’ne hâkimdi. Sultan ordusu ve Antalya’dan gelen deniz kuvvetleri ile kış mevsiminde kaleyi kuşattı. Selçuklu ordusunun bu kuşatması iki ay sürmüş, nihayet sultan son bir hücumla şehrin alınmasını istemişti.</p>
<p>Bu bakımdan gece gördüğü bir rüyayı şiirle ifade ederek kumandanlara akset¬tirmiş, ayrıca askerlere para ve hediyeler dağıtarak onların maneviyatlarını yükseltmiştir.</p>
<p>Ancak Kyr Vart, Türklerin bu son hücumu karşısında fazla mukavemet edemeyeceğini anlamış, Antalya sübaşısı Mubârizeddîn Ertokuş vasıtasıyla sultana anlaşmak istediğini bildirmişti.</p>
<p>Neticede iki taraf arasında bir anlaşma sağlandı, buna göre; Sultan Alâeddîn kaleyi teslim alarak Kyr Vart’ın kızı ile evlenecek, mukabilinde ona Akşehir beyliği ve bir kaç köyün mülkiyeti verilecekti. Böylece Sultan Akdeniz sahilindeki bu kaleye kendi adına nispetle “Alâiye” denilmesini, yeniden imarım ve burada bir tersane inşasını emretti (1221).</p>
<p>Sultan bundan sonra kışı geçirmek üzere Antalya&#8217;ya gitmiş ve bu yolculuk esnasında Alara Kalesi de Türklerin eline geçmişti. Prof. O. Turan’a göre: &#8220;Selçukluların Sinop, Antalya ve Alâiye fetihleri, Anadolu’ya göç yollarında yapılmış bazı teşebbüsler müstesna, Türklerin denizciliğe başlama tarihi ve ilerlemeleri bakımından çok mühim hadise olup Akdeniz ve Karadeniz’de askerî ve ticari seferlere imkân vermiştir.”</p>
<p>Türkiye Selçuklu Devleti’nde bu sırada bazı emîr ve beylerin sultanları tahta çıkartmakta rol oynamaları sebebiyle kuvvet ve kudretlerinin artmış olduğu görülüyor. Hattâ bunlardan bazılarının zenginliklerinin ve harcamalarının sultandan fazla olduğu rivayet ediliyor. Bunlar arasında Seyfeddîn Ay-Aba, Zeyneddîn Başara, Mubârizeddîn Behrâm-şâh ve Bahâeddîri Kutluğca da dikkati çekiyorlardı.</p>
<p>Sultan bu emirlerin durumundan özel meclislerde şikâyetçi oluyor, bu suretle iki taraf arasında yapılan dedikodular ortalı¬ğın daha fazla karışmasına sebep oluyordu. Nihayet emirler bu işte bir adım daha atarak Kayseri’de hile ile Sultan’ı tahttan uzaklaştırmak ve yerine kardeşi Celâleddîn Keyferidun’u geçirmek istediler. Ancak bu hazırlık Nâib Hokkabazoğlu Seyfeddîn vasıtasıyla öğrenilerek Sultan’a bildirilmiş, böylece plan suya düşmüştü. Bu kez Sultan Alâeddîn Keykubâd karşı bir plan hazırladı ve kışı geçirmek üzere gittiği (1223) Antalya’dan Kayseri’ye döndükten sonra bunu uyguladı. Yirmi dört kişi olduğu rivayet edilen bu emirlerin kimi öldürüldü, kimi de zindana atıldı ve malları müsadere edilerek hâzineye alındı.</p>
<p>Böylece sultan ile beyler arasındaki nüfuz çatışması Alâeddîn Keykubâd lehine sona ermiş oldu.</p>
<p>Türkiye Selçuklularının ticarete ne kadar önem verdiğini belirtmiştik. Alâeddîn Keykubâd devrinde de bu durumun devam ettiğini görüyoruz. Ermeniler tarafından soyulan tüccarların şikâyeti üzerine sultan bir sefer tertiplemeye kargır verdi. Ayrıca Antakya prensi IV. Bohemund da bir evlilik dolayısıyla Ermenilerin elinde bulunan oğlu Philip nedeniyle sultan ile bir ittifak yapmıştı. Buna mukabil Ermeniler de Halep atabeği Şıhâbeddîn Tuğrul ile anlaşmışlardı. Sultan kendisi Kayseri’de kaldı ve ordusunu iki koldan Ermenilere karşı sevk etti.</p>
<p>Birinci kol kuzeyden hareket ediyor ve bu orduya Mubârizeddîn Çavlı ile Emîr Mavrozomes Komnenos kumanda ediyordu. Öte taraftan Mubârizeddîn Ertokuş Antalya&#8217;dan harekece sahilden Ermenileri vuracak, bu suretle yardım için gelen Kıbrıs Haçlılarını da önleyecekti. Nitekim Emir Çavlı, Manavgat ve Anamur gibi kaleleri alarak görevini yerine getirdi.</p>
<p>Kuzeyden giden ordu ayrıca iki kola ayrılıyor, bir kol Larende tarafından Göksu Vadisi&#8217;ne, öteki kol ise Maraş ve Ceyhan Vâdisi boyunca Çukurova’ya doğru ilerliyordu.</p>
<p>Bu sırada Ermenilerden (Namrun) senyörü Konstantin’in bütün yardım feryatları cevapsız kalıyor, ancak bu çağrı Halep atabeği Şıhâbeddîn Tuğrul’u harekete geçiriyordu.</p>
<p>Böylece Sultan ile beraber olan Antakya prensi IV. Bohemund hareketten vazgeçmek zorunda kalıyordu. Öte taraftan Mubârizeddîn Çavlı idaresindeki Selçuklu ordusu ise Isauria (İç-il) bölgesine kadar ilerleyerek buraları işgal etti. Çaresiz kalan Ermeniler barış teklif ettiler, Sultan da kış bastırdığı ve barış şartlarını uygun gördüğü için bu teklife evet de¬mişti. Bu anlaşmaya göre Ermeniler ihtiyaç halinde bin beş yüz kişilik bir kuvvet verecek ve yıllık haracı iki misline yani 40.000 dinara çıkaracaklar, sikke ve hutbe ise sultan adına olacaktı (622/1225).</p>
<p>Alâeddîn Keykubâd, Ermenek ve Mut bölgelerinin idaresini Kamereddîn Lala’ya vermiş ve hudutlardaki Türkmenleri de buraya yerleştirmişti.</p>
<p>Âmîd Artuklu hükümdarı Melik Mes’ûd, Selçuklulara tabi iken, Eyyûbîler arasındaki rekabetten yararlanarak kendini emniyete almaya çalışmış, bu se¬beple devrin kudredi simalarından Mısır Eyyûbî hükümdarı Melik Kâmil’e tabi olmuştu. Ayrıca o Moğolların önünden kaçan Sultan Celâleddîn Hârezmşâh ile de bir ittifak yapmıştı. Bu olay önce Eyyûbîlerden Melik Eşrefin canını sıkmış ve sultanı Melik Mes’ûd’a karşı harekete geçmeye teşvik etmişti. Nihayet sultan 1226 baharında ordusunu Malatya’da topladı, kendisi orada kalırken orduyu yine iki kola ayırarak harekete geçirdi. Birinci kol Emir Çavlı ile Adıyaman ve Kahta&#8217;ya, ikinci kol da Esededdîn Ayaz kumandasında Çemişkezek üzerine gidecekti.</p>
<p>Adı geçen kalelerin muhasara edilmesi, Melik Mes’ûd’un bu kez Melik Eşref&#8217;e başvurmasına sebep oldu. Melik Eşref de Selçuklu Sultanından sefere son vermesini istedi. Bu istek sultanı son derece kızdırmış ve Selçuklu ordusu harekâtına devam etmişti. Neticede Selçuklu ordusu Eyyûbî ve Artukluların on altı bin kişiden oluşan ordusunu bozguna uğrattı. Kâhta, Hısn Mansûr (Adıya¬man) ve Çemişkezek Selçuklu topraklarına dâhil edildi (1226).</p>
<p>Sultan Selçuklu ordusunun bu başarılarına rağmen yaklaşan Moğol tehlikesini görmüş, bu nedenle Eyyûbîler ile dostane ilişkiler kurmuş ve Melik Âdil’in kızı Gaziye Hâtûn ile evlenmişti (1227).</p>
<p>Öte taraftan 1225 yılında Anadolu’nun doğusunda iki taht değişikliği görüyoruz. Erzincan Mengücük hükümdarı Fahreddîn Behrâm-şâh ölmüş, yerine oğlu Dâvud-şâh; Erzurum’da ölen Selçuklu Mugîseddîn Tuğrul-şâh’ın yerine de oğlu Cihân-şâh geçmişlerdi. Bu yeni hükümdarlardan Dâvud-şâh ailesinin yıllarca sürdürdüğü siyaseti terk ederek bazı tertiplere girişiyor ve Selçuklulara tabi olmaktan kurtulmak istiyordu. Onu bu hevesinden vazge¬çirmek isteyen emrindeki beylerin uyarıları ise başarılı olmadı. Buna mukabil Dâvud-şâh bazılarını hapsetti, geri kalanlar ise Alâeddîn Keykubâd’a başvurdular.</p>
<p>Sultanın onlara karşı davranışlarından başına gelecekleri sezen Dâvud-şâh kıymetli hediyelerle Kayseri’ye gitti ve tekrar Selçuklulara tabi olduğunu bildirdi. Ancak o Erzincan’a döndükten sonra rahat durmamış, bu kez de Er¬zurum meliki Cihân-şâh’ı kışkırtmaya, Celâleddîn Hârezmşâh ve Eyyûbîler ile bağlantı kurmaya çalışmıştı. Bu durumu haber alan Alâeddîn Keykubâd bu ittifakın bir araya gelmesinden önce süratle bir ordu hazırlayarak Erzincan’a gönderdi. Dâvud-şâh’ın sultan ile görüşmek isteği reddedildi ve kendisine iktâ olarak verilen Akşehir ve Ilgın bölgesine gönderildi. Bu suretle Mengücüklü Devleti, Divriği kolu dışında, ortadan kaldırıldı (625/1228).</p>
<p>Ayrıca yine aynı hanedandan Şebin Kara-Hisar (Kögonya) hâkimi ve Dâvud-şâh’ın kardeşi Muzaffereddîn Muhammed de Emîr Mubârizeddîn Ertokuş idaresindeki Selçuklu ordusuna mukavemetin faydasızlığım anlayarak kendisine iktâ olarak verilen Kırşehir’e gitmişti. Erzurum meliki Cihân-şâh da kıymetli hediyeler ile sultana tabi olduğunu bildirdi. Alâeddîn Keykubâd Eyyûbîler ile olan dostane ilişkilerini bozmamak için şimdilik ona dokunmamıştı.</p>
<p>Moğollar birçok ülkeleri akınlar ile yağma edip hâkim olduktan sonra 1223 yılı başlarında Kırım sahilinde bir büyük ticaret merkezi olan Suğdak’ı da işgal etmişlerdi. Bu fırsattan yararlanan Trabzon’ daki Komnenosların Suğdak’ta yerleşmeye çalışmaları, Selçuklu Sultan’ın deniz aşırı bir sefer tertiplemesine sebep oldu.</p>
<p>O bu maksatla Kastamonu uç beyi Hüsâmeddîn Çoban’ı görevlendirdi. Hüsâmeddîn Çoban emrindeki orduyu gemilere bindirip Suğdak şehrine ulaşmış ve burayı ele geçirmişti. O daha sonra Kıpçak ve Rus hükümdarlarına elçiler gönderip Selçuklulara tabi olmalarını istedi. Neticede her iki hükümdar da hediyeler göndererek sultana tabi olduklarını bildirdiler. Emîr Çoban Suğdak’ı dinî bakımdan da teşkilatlandırmış ve bir kısım asker bırakarak geriye dönmüştür (1227). Buradaki Selçuklu hâkimiyeti uzun sürmemiş, muhtemelen 1239 yılında Moğolların tekrar Suğdak’a gelmeleriyle son bulmuştur. Komnenoslar, Suğdak şehrine yerleşmek istemelerinden başka, Karadeniz’deki Türk ve Müslüman gemilerini yağmalamışlardır.</p>
<p>Bu bakımdan Sultan Alâeddîn denizden ve karadan olmak üzere Trabzon üzerine ordu şevketti. Selçuklu ordusu Trabzon’u şiddetle muhasara etmiş, şehir düşmek üzere iken kötü hava şartları ve gece karanlığının bastırması kesin neticenin alınmasını engellemiş ve Türklerin çekilmesine sebep olmuştur (1228).<br />
Sultan Celâleddîn Hârezmşâh’a gelince, Moğollar önünden kaçarak Azerbaycan’a ulaşmış ve Tebriz şehrini başkent yaparak bu bölgede yerleşmişti (1225).</p>
<p>O daha sonra Alâeddîn Keykûbâd’a elçi göndererek dostluk kurmak istemiş, başlangıçta iki taraf bunu büyük bir istekle gerçekleştirmeye çalışmışlardı. Ancak Celâleddîn’in Şevvâl 626/Ağustos 1229’da Ahlat’ı şid¬detle muhasara ve Erzurum meliki Cihân-şâh’ın ona tabi olması bu dostluğun değişmesine yol açtı. Ayrıca Cihân-şâh’ın Celâleddîn’i, Melik Eşrefin de Alâeddîn’i tahriki bu iki Türk devleti arasında bir savaş tehlikesini belirgin bir hâle getiriyordu. Sultan Alâeddîn; Celâleddîn Hârezmşâh’a gerek elçi ve gerekse mektup göndererek Ahlât’ı kuşatmaktan vazgeçmesini istemiş, bu sırada Moğollar ile anlaşmak gerektiğini öne sürerek yine de Ahlât kuşatmasını terk ederse onunla beraber Moğollara karşı savaşabileceğini belirtmişti. Fakat Celâleddîn bir türlü Ahlat’ı almak hevesinden vazgeçmiyordu. Alâeddîn Keykûbâd onun bu davranışlarından kendi ülkesinin de muhtemel<br />
bir istila tehlikesi altında bulunduğunu düşünerek Celâleddîn&#8217;e karşı birleşmek üzere Eyyûbîlere elçi gönderdi. Ayrıca on iki bin kişilik bir kuvveti de Erzincan&#8217;a sevk etti.</p>
<p>Öte taraftan Eyyûbî ordusu Melik Eşref kumandasında ilerlerken, sultan da ordusuyla Kayseri’den harekete geçerek Sivas’a yürüdü, iki ordu Kızılırmak kenarında karargâh kurmuştu. Selçuklu ordusu on iki bin öncü ve yirmi bin de Sultan’ın emrinde olmak üzere otuz iki bin, Eyyûbîlerin de on bin kişilik kuvveti vardı. Hârezmşâhlar ordusu hakkında ise kırk bin ile on bin arasında değişen sayılar veriliyor. Sultan Celâleddîn 14 Mayıs 1230’da Ahlât’ı ele geçirerek zamanın bu önemli medeniyet merkezini tahrip et¬mişti. Daha sonra Cihân-şâh’ın mektupları ile Celâleddîn, Selçuklu-Eyyûbî ittifâkına karşı harekete geçti. O sırada Moğollar aleyhinde birleşmesi gere¬ken bu iki Türk ordusu, kaderin bir cilvesi olarak, Erzincan Akşehir’inde Yassıçimen Ovası’nda karşılaştılar. Üç gün süren savaşta Selçuklu öncüleri önce bir baskına uğrayarak ağır kayıplar vermişlerse de sonradan toparlanarak durumu lehlerine çevirdiler.</p>
<p>Nihayet 28 Ramazan 627/10 Ağustos 1230’da Hârezm ordusu ağır kayıplar ve çok sayıda esir vererek mağlup olmuştu. Selçuklu ordusuna esir düşenler arasında, Hârezmli büyük kumandanlar ve Cihân-şâh da bulunuyordu. Sultan Celâleddîn ise önce Malazgirt ve Ahlat’a oradan da Azerbaycan&#8217;a kaçmıştı. Bu iki büyük Türk devleti, kuvvetlerini bir¬leştirip Moğollara karşı kullanacakları yerde, birbirlerine karşı denemişler bu da Hârezmlilerin tarih sahnesinden silinmesine yol açacak bir başlan¬gıç olmuştu. Sultan Alâeddîn Keykûbâd ve Melik Eşref bu galibiyetten sonra Erzurum’a yürüdüler. Erzurum’da bulunan Cihân-şâh’ın kardeşi ve adamları şehri müdafaaya giriştilerse de, neticede Cihân-şâh’ın affedilmesi ve hiç kimseden geçmişin hesabının sorulmaması şartıyla anlaşmayı tercih ettiler.</p>
<p>Böylece Sultan Alâeddîn Erzurum’a hâkim oldu. Bir rivayete göre Cihân-şâh öldürüldü. Melik Eşref ise Erzurum’da sultandan ayrılarak Ahlat’a gitti. Alâeddîn Ahlat’ın hâkimiyet menşurunu ona vermişti.</p>
<p>Öte taraftan zayıf duruma düşen Celâleddîn Hârezmşâh’ı takip eden Moğollar 1231 yılında Doğu Anadolu’ya girdiler, buradaki devletler gerek Eyyûbîler ve gerekse Artuklular onlara karşı koyamamış ve bölge Moğollar tarafından tahrip ve yağma edilmişti. Hatta bir Moğol birliği Sivas ve Malatya yakınlarına kadar ilerledi. Buna mukabil sultan, Kemâleddîn Kâmyâr’ı Sivas&#8217;a gönderdi. Kemâleddîn, Erzurum bölgesi kumandanı Mubârizeddîn Çavlı ile birleşti. Moğolları bu bölgeye Gürcülerin gönderdiği düşünülerek Selçuklu ordusu Gürcistan hudutlarına yürüdü, bazı kale ve şehirleri ele geçirdi.</p>
<p>Bu Türk ordusuna mukavemet edemeyen Gürcü kraliçesi Rosudan, Kemâleddîn Kâmyâr’a barış teklifinde bulunarak Selçuklu tabiiyetine girmiş oldu. Ancak Moğol akımının Sivas’a kadar ilerlemesi, Sultan Alâeddîn Keykûbâd&#8217;ı bazı tedbirler almaya sevk etti. O, önce 630/1232 yılında Moğol Hanı Ögedey&#8217;e bir elçi göndererek barış yaptı, sonra da başıboş durumda bulunan Doğu Anadolu&#8217;ya hâkim olmayı planladı. Bu maksatla da Kemâleddîn Kâmyâr 1232 (veya 1233) yılında önce Ahlat&#8217;ı, sonra Van, Bitlis ve çevresini Selçuklu toprakları içine katarak buralarda müdafaa tedbirleri alındı, kaleleri tamir edildi. Ayrıca sultanın emriyle Ahlat bölgesi sübaşısı Sinâneddîn Kaymaz, ülkede başıboş dolaşan ve soygunlar yapan Hârezmli askerlerin liderleri ile görüştü.</p>
<p>Bu görüşme sonunda başta Kayır Han olmak üzere Hârezmli beyler ve onların idaresindeki on iki bin kişi Selçukluların hizmetine girdiler.</p>
<p>Selçukluların Ahlat’a hâkim olması, daha önce bu şehri elinde bulunduran Eyyûbîleri harekete geçirdi. Mısır hükümdarı Melik Kâmil bütün Eyyûbî meliklerini etrafında topladı. Onun emrinde yüz bini aşan bir ordu bulunuyordu. Bu Eyyûbî ordusu Halep-Kayseri kervan yolunu izleyerek Anadolu’ya, doğru ilerledi. Selçuklu Sultanı da yüz bini geçen ordusuyla karşı tedbîrler aldı ve Eyyûbîlerin geçeceği geçit ve boğazlar tutuldu. Melik Kâmil bu durum karşısında Besni ve Hısn Mansûr (Adıyaman) yönünde çekilmek zorunda kaldı. Onun bu çekilişine bazı aleyhte propagandalar da sebep olmuştu. Ancak Harput Artuklu hükümdarı Îzzeddîn Ahmed veya Hızır’ın kendi ülkesinden Anadolu’ya gidişin daha kolay olduğunu belirtmesi Melik Kâmil’i o tarafa yönelmeye sevk etti.</p>
<p>Sultan Alâeddîn de ordusunu o yöne gönderdi. Harput önünde vuku bulan savaşta Selçuklu ordusu Eyyûbîleri mağlup ettikten sonra adı geçen şehri kuşattı. Bu muhasara yirmi dört gün sürmüş, neticede Harput Selçuklulara teslim olmak zorunda kalmıştı. (Zilkade 631/1234 Ağustos). Böylece buradaki Artuklu kolu da sona ermiş oldu. Bu sırada melik Kâmil Süveydâ (Siverek) ’da idi, savaşın kaybedildiğini öğrendiği zaman Mısır’a döndü. Alâeddîn Keykubâd 632/1235 yılında Eyyûbîlerin idaresi altındaki ülkelere ikinci bir sefer tertipledi, kendisi Malatya’da kalmış elli bine yaklaşan Selçuklu ordusunu Kayseri sübaşılığına tayin ettiği Kemâleddîn Kâmyâr kumandasında Güneydoğu Anadolu&#8217;ya sevk etmişti. Bu Selçuklu ordusu daha sonra iki kol hâlinde hareket etmiş, bir kol Urfa&#8217;yı kuşatırken İkincisi de Siverek, Rakka ve Harran&#8217;ı ele geçirmişti. Nihayet kuşatma sonunda Selçuklular Urfa&#8217;ya sahip olmuşlardı. Ancak bir süre sonra Melik Kâmil&#8217;in karşı harekete geçtiği ve dört ay içinde bütün bu yerleri tekrar geri alarak yağmalattığını ve tahrip ettiğini görüyoruz. Ayrıca Selçuklular ile beraber ona karşı savaşmış olan Mardin Artuklu hükümdarı Necmeddîn I. Gazî’nin ülkesi de bu istiladan kurtulamadı (1235 yılı sonu/1236 yılı başı).</p>
<p>Alâeddîn Keykubâd Eyyûbîlerin bu istilasına Tâceddîn Pervâne kumandasında bir ordu göndermekle cevap verdi. Selçuklu ordusu Âmîd’i kuşattı, bu sırada Selçuklu ordusunda yer alan Kayır Han kumandasındaki Hârezmli askerler Mardin ve Musul Eyyûbîleri’nin hâkini olduğu beldeleri yağmaladılar. Selçuklu ordusu Âmîd’in sağlam surları karşısında başarılı olamayarak geri çekilmek zorunda kaldı (634/1236).</p>
<p>Sultan Alâeddîn Keykubâd, Âmîd’i almak hevesinden vazgeçmiyor ve bu maksatla Kayseri&#8217;de büyük bir ordu topluyordu. Bu sırada Moğol Büyük Kağanı Ögedey&#8217;in elçileri geldiler (1236). Ögedey Hân, sultana kendi cihan hâkimiyetlerini kabul etmesi suretiyle onunla barış içinde yaşamak istediğini bildiriyor, böylece Alâeddîn Keykubâd’a hükümdarlar arasında önemli bir yer vermiş olduğunu gösteriyordu. Sultan bu teklifi kabul ve Ögedey Hân&#8217;a hediyeler gönderilmesini emretti. Ayrıca o Âmîd’e karşı yapılacak sefer için hazırlıklarını sürdürüyordu, öte taraftan Melik Kâmil dışındaki bütün Eyyûbî Melikleri sultan ile anlaşma yapmışlardı. Onlar Melik Kâmil&#8217;in kendi ülkelerini alacağı düşüncesiyle Selçuklu Sultanı ile birleşmişlerdi.</p>
<p>Alâeddîn Keykubâd bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra çeşitli unsurlardan (Hârezmli, Ermeni, Rum, Gürcü, Frank, Rus, Kıpçak ve Kürtler) oluşan ordusuna Kayseri’nin Meşhed Ovası’nda bir geçit resmi yaptırdı. Bu arada küçük oğlu İzzeddîn Kılıç Arslan’ı veliaht ilan etmiş ve bütün devlet ileri gelenlerine bu veliahtlığı kabul için yemin ettirmişti. Daha sonra Ramazan Bayramının üçüncü günü huzurunda bulunan yabancı elçiler için büyük bir ziyafet verdi ve bu ziyafette yediği kuş etinden zehirlenerek o gece öldü (3 Şevval 634/30 Mayıs 1237).</p>
<p>Sultan Alâeddîn Keykubâd siyasi başarılarının yanı sıra ülkesinin İktisadî ve kültür yönünden de gelişmesine önem vermiş, yaptığı seferler ile ticaret yollarının güvenliğini sağlamış ve bu maksatla birçok kervansaray inşa ettirmişti. O ilim ve kültür ile uğraşanları himaye etmiş, Moğollar önünden kaçan Türkistanlı ve İranlı âlim, şair ve sanatkârlara kucak açmıştı. Sultan büyük inşa faaliyetlerinin yanı sıra, kendi adına Beyşehir Gölü üzerinde Kubâdâbâd, Kayseri civarında da Keykubâdiyye saraylarını yaptırmıştı. Bu büyük sultana Abbâsî halifesi de yazdığı menşûr ve mektuplarda &#8220;Sultan ül-a’zam” unvanıyla hitab ediyordu.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-donemi/">Türkiye Selçukluları – Alaeddin Keykubad’ın Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
