<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Samiha Ayverdi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/samiha-ayverdi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:02:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Samiha Ayverdi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Samiha Ayverdi &#8211; Yusufcuk &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Sep 2024 06:34:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27089</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#8220;Rûhum, bir kalıbın esîri olmadan evvel, elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyâreleri, semâvâtın acâibini gezdirip seyrettirdi. Nihâyet bir âleme getirerek: -İşte misâfir olacağın yer.. burası dünyâdır, dedi. Şaşkın şaşkın etrâfıma bakınırken de devam etti: -Burada herkes kendi istidâdına göre bir tohum eker ve mahsûl devşirir. Para, kadın, evlât, mevki, rütbe, şan ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/">Samiha Ayverdi – Yusufcuk ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082.webp"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-27090 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082-212x300.webp" alt="" width="212" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082-212x300.webp 212w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082.webp 350w" sizes="(max-width: 212px) 100vw, 212px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Rûhum, bir kalıbın esîri olmadan evvel, elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyâreleri, semâvâtın acâibini gezdirip seyrettirdi. Nihâyet bir âleme getirerek: -İşte misâfir olacağın yer.. burası dünyâdır, dedi. Şaşkın şaşkın etrâfıma bakınırken de devam etti: -Burada herkes kendi istidâdına göre bir tohum eker ve mahsûl devşirir. Para, kadın, evlât, mevki, rütbe, şan ve şeref, insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır.</p>
<p>Sen de keyfine göre bu dünyâya bir çekirdek ekip mahsûl topla! Böylece kimsenin kimseyi görmeden çalışıp didindiği bu patırtılı âleme ben de katıldım. Ben de onlar gibi ekip biçmeye başladım. Ama bütün tarlalar benim olsa, tohumların, sabanların tek sâhibi sâde ben olsam gene de geldiğim âlemlerin zevkine takılı kalan gönlüm, bir türlü kendi ektiği tohumun çeşnisi ile nafakalanmaya râzı olmayacaktı. Ezel gününün saltanatını görmüş göz, safâsını tatmış dudak burada, kendi düzdüğü puta nasıl tapabilirdi? İsyan ettim. Belimden tohum torbamı, el elimden sabanımı attım ve hemen gidip kendi varlığım tohumunu bu tarlanın bir köşesine gömdüm. Arkamdan bağırıyorlardı, &#8220;Vah zavallı, kendini ziyan etti..&#8221; Halbuki zamânın sadık dudağı onları yalanladı. Şimdi dallarından aşk meyveleri topladıkları şu fidan, bir zamanlar vecd ve tevâzu ile yere gömdüğüm o tohumun ta kendisidir.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sükût da bir ses değil mi? Yokluğun murâkabe ve tefekkürün gizli ve muzaffer sesi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biz insanlar çok defa, koşa koşa gittiğimiz bir yolda, elimizden, kolumuzdan, boynumuzdan, haberimiz olmadan düşen kıymetli bir mücevheri aramak için geri dönen şaşkın yolcuya benzeriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir tebessüm vardır ki sade sana gösterilir; bir ünsiyet ânı vardır ki yalnız seninle çift olunur; bir sır vardır ki sade sana söylenir. İşte o da senden başka mahremi olmayan bu gizlilikleri, gene seninle paylaşıyorsa, bu suç, hangi hâkimin yüreğini yumuşatmaz bilmem ki?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ben ne uykusuz geceler isterim, ne gözyaşı, ne feryad.. bunlar hep varlık hastalığının sayıklama nöbetleridir, dedin. O da çaresiz sustu. Ama unutma ki yalağın taşması, çeşmenin kabahatidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak veriyorum. Kendi içindeki şeytanı koyup, hariçtekilere saldıran gafile hak veriyorum. Ne yapsın, gözünü dünyaya açtığından beri, anadan, babadan, hocadan, arkadaştan öğrendi ki, dost var, düşman var, diye. Kulağına eğilip : «Onlar cahil bilmiyorlar; bu dünyada benden başka kimse yok!» demediğin için düşmanlığı, fesadı, hiyanet ve zulmü hariçte sanmaz da ne yapar, söyle ne yapar?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnandım. Baharı güz yapmak kimsenin elinde olmayan, bu dünyada, yaprakların, çiçeklerin kupkuru dalları zorlayışlarını zevkle, hayranlıkla seyrederken, yağmur ve kış mevsiminin insafsız sillesine, öldürücü ve dondurucu kahrına da katlanmak lâzım gelecek.</p>
<p>İnandım. Düzelmesi dileği safdillik sayılan, her güzelliğin yanında bir çirkinlik, her sevgilin yanında bir nefret, her tebessümün arkasında bir gözyaşı ve her iptilânın sonunda bir iğrenme olan bu dünyadan, senin tek kanunlu tek yüzlü, tek özlü dünyana kaçmaktan başka çare yok olmaz, olmayacak.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Akılları, sanat ve hüner erbabının eserleri karşısında huşua varanlar, senin bir horozun ibiğinde, bir ebegümecinin çiçeğinde, bir şeftalinin buğulu yanağında gösterdiğin mütevazi fakat aşikâr hünere kayıtsız, hattâ kör kalmak dalgınlığından silkinemezler.</p>
<p>Akılları, şeytana çömezlik edenler, sağı solu, hile fesad, riya ve hıyanetleriyle dişleyip dağlarken, seni de bu aldanmışlar arasında sayarlar; fakat kendilerine : “Bu fırsat ta bendendir, bu meydanı da size ben açtım!» diyen müsaadeli tebessümünü göremezler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gece ilerlemişti. Genç kadının gözleri örtülüyordu:</p>
<p>— Artık uyuyalım, dedi. Sevgilisi güldü :</p>
<p>— Uykuyu ne yapacaksın? Kurdun kuşun içtiği o afyonlu şerbetten bu gece de içmeyiver. Şimdi sana bir hikâye söyleyeceğim onu dinle..</p>
<p>Kadın memnundu mırıldandı:</p>
<p>— Ne de çok masal bilirsin&#8230;</p>
<p>— Senden öğreniyorum., sen benim sırlarımın mahzeni değil misin? Ezel gününde, söyleyeceklerimi senin vücudun toprağına gömmemiş miydim?</p>
<p>Şimdi çıkarıp çıkarıp etrafa saçmama neden şaşıyorsun ?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bu gözbağcılık, bu hile, bu kahbelik bu fesad, bu yalan niçin, deme. Âlem halkı her aldatmak istediğinin sen, aldananın da kendisi olduğuna akıl erdiremediği için hileye, bir mabud gibi sadakatle kulluktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Susarız; zira çok defa düşüncemizin âfet kesilmiş dehşetine denk olan ifade, söz değil sükûttur. İşte bu içli bu şuurlu sükût hengâmesinde bir zaman gelir ki mazi, içtiği afyonlu şerbetin tesirinden kurtulan bir sarhoş gibi, yavaş yavaş uyanarak, bize sırlarını, maceralarını, yılların ardına gizlenmiş aziz hatıralarım, sükûtun dilsiz dili ile anlatmaya başlar. Hüzün sandığımız zevklerimiz, zevk namına giriştiğimiz hazin cüretlerimiz, kırılışların içimize hız veren uyandırıcı kudreti, masum yorgunluklarımız, buhranla biten teşebbüslerimiz, çile örtüsüne sarılmış hazlarımız, feragatlerin, evvelce ham bir meyve gibi kekremsi gelen, fakat senelerin şefkatinde ısınıp olgunlaşan tadları, içimize hazlarını, bölük bölük olmuş hikâyelerini nakş edip geçmiş günlerimiz, nereden sızdığı belli olmayan bir ışık, nereden gönderildiği belli olmayan bir elçinin eliyle uyandırılarak gönlümüzün mahşerinden gelip geçmeye başlar.</p>
<p>O zaman zan ederiz ki mazinin ihtiyar hançeresi, bize kısılmış sesinden yalnız bir ömrün ufalanmış, tozlaşmış, vüzuhunu, mahiyetini değiştirmiş sesini dinletip çekilecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tabiata tebessümler, iltifatlar, armağanlar, dağıta dağıta gelip ömür süren yâz, nihayet bir zaman sonra, bütün bunları geri vere vere son nefesini de tüketip gitmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İstemiyorum yoldaşım., bugün seni de istemiyorum. Bilmem ne oluyor bana?</p>
<p>Çimenleri uslu uslu nemlendiren gece sisleri gibi, kimdir bu gönlümü gizlice yıkayan ?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Damlalar, güneşin renklerine kendi vücutlarını ayna düzüp keyiflenirken, nasıl âkıbetlerinden gafil iseler, biz İnsanlar da hayat yaprağının ucunda adem uçurumuna doğru sarktığımızdan habersiz, rahat ve müsterih zevk süren birer damlacıktan başka neyiz bilmem ki:?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Güzel kız! Alnındaki perçem, yağmur bulutları gibi karanlık. Yoksa sisli gecelerin nemi, bu kara zülüflerden mi damlıyor?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Düşüncenin eteği, gözle görülür kıymetlere bağlı kaldıkça, insan oğlu, aşkın kudret ve tasarrufu fezalarında olup bitenleri nasıl tecessüs edebilir?</p>
<p>Desem ki: Ben ortada bir sebepten başka şey değilim. Buna kimi, nasıl inandırabilirim?</p>
<p>Yediğimiz bir lokma ekmeği, içtiğiniz bir yudum suyu kana çeviren uzviyet gibi, gönlüme, gizlice yol bulan bir aşk lokmasının da, bu gönülde feryadlara, gözyaşlarına, ıztıraplara, zevklere istihale ettiğini anlatabilir miyim?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.</p>
<p>Bu dünyada herkesin bir iddiası vardır; benim ise senin fermanından başka bir icazetim yok. Amma bunu kimsece anlatamıyorum; kimsede bunu bilmeye istek yok.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Maziyi eteğinden tutup çekmek istiyorum. Gelse, bütün sırları, bütün cazibesi, bütün ihtişamı ve tarihinin sergüzeştler dolu dili ile geri gelse..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bugün hep benden kaçtın; seni görmek için arkandan koştukça, bilmem nerelere, hangi dağların bayırların ardına saklandın ki hiç bir tarafta bulamadım.</p>
<p>Akşam, dizi dizi bulutlarını ufukta topladığı, güneş, görünmez fırçasile ağaçların tepelerine dile gelmez renklerinden sürdüğü zaman, ben de bir kayanın üstüne oturdum Koşmaktan, didinip çırpınmaktan takati kesilmiş vücudumu dinlendirmeğe O kadar muhtaçtım ki.. Artık seni bulmaktan da ümidim kalmamıştı&#8230;</p>
<p>O zaman, boşa çıkmış mücadeleler, işe yaramaz didinmelerden sonra evine dönen yorgun, bir adam gibi, ben de içime, kendime döndüm.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ah Devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kâinat devrinde, sadık köleler gibi, şaşmadan durup dinlenceden eskiyip yenilenir ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirgen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zekâ ve idrâk hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, insanoğlu yapan her zorluğu yenen her müşkülü başaran insan, bir âşık gölünün o kendini ve kâinatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.</p>
<p>İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her vakit ki gibi derin derin susayım!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bana, tarif edilmeyeni tarif et, dedin. Bu nasıl mümkün olur Devletlim?</p>
<p>Bilirim, hep olmazları oldurur, muhalin başını imkân tarağı ile tararsın. Ama gene de insaf et Devletlim, bende o taşları su gibi akıcı, bulutları kaskatı dondurucu, ateşleri bahar rüzgârına çevirici kudret nerede, söyle nerede?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bana, söyle, deme yoldaşım. Bugün: susmak istiyorum.. Sözlerimi gönlümün kınına sakladım; söyle, diye üstüme varma.. Şayet sana uyar da onları çekip çıkarırsam, el sürenin parmakları doğranır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Zaman zaman hislerimin kapısını çalan, aldırış etmezsem zorlayan bir el vardır. Ona :</p>
<p>— Kimsin, ne istiyorsun? derim.</p>
<p>Cevap yerine içeri bir el uzanır. Düşünürüm. Para istemi yen, mala rızka tamâ etmeyen bu avuca ne koyacağımı uzun uzun düşünürüm ve düşüncelerim bir karara bağlanamayınca da, sualimi hiddetle tekrar ederim.</p>
<p>O, belki dalgınlığıma, belki unutkanlığıma belki de gafilliğime küsen, fakat gene de tesir ve halavetini eksiltmeyen se sile :</p>
<p>— Yokluk! der.<br />
&#8230;<br />
Varlık ânında verilen, yokluk olmaz ki vereyim.. Yokluk anında varlık bulunmaz ki, « gel al! » diyeyim.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Söyle Devletlim söyle, gizliyi de söyle aşikârı da söyle., bilineni de söyle, bilinmeyeni de söyle.. Bunların, halkın kulağına gideceğinden endişem yok. Zira ne desen, neyi söylesen, ancak duyacak olan duyar; işitmesi lâzım olan işitir.</p>
<p>Eğer âlem halkı her söyleneni duymuş, her gösterileni görmüş, her anlatılanı anlamış olsaydı, gönül körlüğü gönül sağırlığı, agâhsızık, bigânelik, zevksizlik yer yüzünden kalkmış olurdu .</p>
<p>Söyle Devletlim, ne istersen, neyi dilersen onu söyle.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bilmem acaba biz insanlar, dâima ölçüsü ölçümüzü tutmayan fikirleri de giymekte ısrar ettiğimiz için midir ki gülünç ve zavallı olmaktan kurtulamamaktayız?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsan oğlu zavallı bir mahlûk vesselâm! Bu dünya pazarına neyi aradığını, niçin salıverildiğini bilmeden gönderilen bir gurbet düşkünü için bu şenlik yakışır mı? Acaba biz kendimiz buraya gelmeklikten maksut olan netîceyi hâsıl etmiş miyiz ki, aynı gurbet diyârına ayak basan bir başka yolcuyu el çırparak, sevinerek karşılarız? Sonra, evet sonra da, bir son yıkanış mukadder olan aynı yolcuyu uğurlarken, sanki bu diyâra gelen bir daha gitmezmiş gibi, arkasından saçımızı başımızı yolarız!..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8216;Bana tarif edilmeyeni et&#8217; dedin. Bu nasıl mümkün olur Devletlim?</p>
<p>Bilirim, hep olmazları oldurur, muhalin başını imkan tarağıyla tararsın. Ama gene de insaf et Devletlim, bende o taşları su gibi akıcı, bulutları kaskatı dondurucu, ateşleri bahar rüzgarına çevirici kudret nerede, söyle nerede?</p>
<p>Acaba tarif edilmeyeni et, derken, yedi cehennemi yakıp kül edecek bu gönül ateşini mi dile getirmemi istedin? Ah Devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kainat devrinde, sadık köleler gibi, şaşmadan, durup dinlenmeden, eskiyip yenilenir. Ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirilen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zeka ve idrak hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, her zorluğu yenen, her müşkili başaran insanoğlu bir aşık gönlünün o kendini ve kainatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.</p>
<p>İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her zamanki gibi derin derin susayım.&#8217;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şimdi bana dersin ki: Öyle ise niçin muazzam bir selin çağıltısını çerden çöpten engellerle önlemek istiyorsun? Sen ki ancak bir kovacık alabilecek güçtesin, bir ummânı kendi mahdut (sınırlı) varlığına nasıl sığdırabilirsin? Doğru&#8230; esâsen benim de eksik ve hatâlı cephem bu işte. Denizi bir kovaya sığdırmaya uğraşmak. Belki gene dersin ki; mâdemki kınayacak iktidardasın o halde onları tashih et (Düzelt) .. Hayır Leylâ, hayır&#8230; Bir şeyi ilmen bilmek hattâ tenkit ve tahlil salâhiyetini (Eleştirme, inceleme yetkisini) kazanmış olmak, o şeyi halletmek demek değildir. Nice bildiğimiz ve bildirdiğimiz gerçekler vardır ki, bunları bizzat gerçekleştirememekteyiz..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“O zaman, boşa çıkmış mücâdeleler, işe yaramaz didinmelerden sonra evine dönen yorgun bir adam gibi, ben de içime, kendime döndüm.”</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/">Samiha Ayverdi – Yusufcuk ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samiha Ayverdi &#8211; Ateş Ağacı  &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-ates-agaci-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-ates-agaci-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Aug 2022 16:41:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ateş Ağacı]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26101</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ben seni aramak için, senden başlayan, sende nihayetlenen bir yola girdim; girdiğim yol, insan ayağı ile fetholacak bir ülke değil.. Onun için ben de başı ayağı bıraktım, senden ibaret bir vücutla yollara düştüm, seferdeyim. * &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Ben şimdi bu hayret baskını altında büsbütün masumlaşan, çocuklaşan şu kızı, hemen ilk defa alıcı gözü ile seyrediyordum: Ufak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-ates-agaci-notlarim/">Samiha Ayverdi – Ateş Ağacı  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26102 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/atec59f-ac49facc4b1.jpg" alt="" width="362" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/atec59f-ac49facc4b1.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/atec59f-ac49facc4b1-288x268.jpg 288w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></p>
<p>Ben seni aramak için, senden başlayan, sende nihayetlenen bir yola girdim; girdiğim yol, insan ayağı ile fetholacak bir ülke değil.. Onun için ben de başı ayağı bıraktım, senden ibaret bir vücutla yollara düştüm, seferdeyim. *</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ben şimdi bu hayret baskını altında büsbütün masumlaşan, çocuklaşan şu kızı, hemen ilk defa alıcı gözü ile seyrediyordum: Ufak taptaze bir yüzün üstünde iki iri ceylan gözü ve bu beyaz yüzü keskin bir tezatla büsbütün ağartan simsiyah kaşlar .. ağız küçük ve güzel, fakat hemen hiçbir mana ile kudretlenmemiş. Esa sen çok güzel denebilen bu çehrenin tek kusuru, bir bebek şahsiyetsizliği. Maamafıh harikulade güzel olan gözlerinde öyle temiz ve duru bir ifade var ki, insana gayriihtiyari, bu bana yeter, dedirtiyor. Bilhassa aralarından kaçtığım kadın karikatürlerine bakınca, bu nefis bir sanat şaheseri.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Niçin değişiyorum? Niçin iki kere iki dört, dediğim gibi sabit bir hayat felsefem yok? Eğer beni sahile bağlayan ipi koparsam deniz olacağım; fakat o kopmuyor işte. Şu, raf raf kitaplar bana o ipi koparmak ilmini daha öğretemedi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Aynada bir parmak izi dahi leke sayılır; o, bir nefesten bile buğulanarak cilasını kaybeder; gönlümüz ki aslında bir aynadan daha cilalı olması lazım gelirken, onu, benliğimiz, gururumuz, kibir ve ceberutumuz çamuriyle sıvayıp hassalarından, asli istidadından uzaklaştırıyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hiçbir zerrem yok ki seninle ölüp dirilmiş olmasın, hiçbir nefesim yok ki senden gelip sana gitmiş olmasın. Senden kaçmak için attığım her adımla, sana biraz daha yaklaştığımı hissediyorum. Bu, mesafe ve zamana meydan okuyan baş döndürücü sürat, beni nereye götürecek bilmem ki ..</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Büyükler meşhur olmaya yeltenmeden meşhur olanlardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bakıyorum da dünyada her mevcut, bir kelime .. Ağaç, dediğimiz zaman anladığımız mana başka, çiçek dediğimiz zaman anladığımız mana başka, masa, iskemle, soba, hasılı her kelimenin delalet ettiği ayrı bir mana var. İnsanlar ve bütün mevcudat da böyle .. Her insanın, her mevcudun kelimesine ayrı ayrı manalar yerleştirilmiş. Her varlık ve her insan bir çeşit manaya delalet eden kelimeler &#8230; Ve bütün bu kelimeler bir araya getirilince ölümsüz bir eser meydana çıkı yor. Fakat nasıl ki ümmi&#8217; kimseler için, değil yüksek eserler, alfabe bile hiçbir şey söylemezse, mana lisanının cahilleri için de kainat kitabını okumak aynı derecede imkansızdır. Bizi bu fasih lisanı öğrenmekten, bu şaheserin acemisi olmaktan kurtarmayan yaman bir derdimiz, müzmin, bulaşık bir hastalığımız var.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan güzelliğe, asâlete, zenginliğe, şerefe, hatta bilgi ve hünere de mâlik olsa, mânâ ile dirilmedikçe bir heykelden ibârettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bana gelsen, birgün değil bir lahza gelsen senden bir daha ayrılamam. Onun için beni dinleme, çağırsam da gelme. Tekrar senden ayrılmaya ben değil, hiçbir can takat getiremez. Gelme, gelme istemiyorum, gelme.</p>
<p>Fakat hiç olmazsa bana yalnız şunu söyle, şunu öğret: Sensiz yaşamaya gücüm yetmediği zaman ne yapayım? Evvelce bir gönlüm vardı, benimle dertleşir, gamlarımı paylaşırdı; o da şimdi sana kaçtı. Bu yalnızlığıma acımıyor musun?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Mademki seviyorum, daha ne isterim? Sevgi, sırasında ıztıraptır, elemdir, gözyaşı ve feryattır. Iztırap ve zevk, aynı zamanda çırpınan iki kanat gibi, aşk uçuşlarını dengeliyor. Ben bu iki kanadın ortasındaki kuş gibi tanımadığım fezalarda uçuyor, uçuyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dudaklarımdan bütün varlığıma yayılan leziz çeşni, bana çok şeyler söyledi, çok şeyler öğretti. Gerçi evvelce de ilim sahibi idim, fakat şuna kani oldum ki, ilim, sade cehli törpüleyip eritiyor; fakat iç hayatını allak bullak eden şüpheyi silemiyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seni beklemek, seni istemek, öyle bir tahassür ki, ben bu hasreti, her bir damarıma takılmış bir diken gibi feryatlarla çekiyor; çekiyorum .. Fakat kopmuyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hayat, canbazın üstünde gezdiği ip gibidir, iman da bu ipin üstünde yürüyenin elindeki muvazene değneği gibidir. Emin ve tehlikesiz adım atmak isteyenler, mutlaka bu değneğe sahip olmalıdırlar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bence aczini bilmek, acizden kurtulmanın tek yolu. İşte ben bu teselll ile siperli olarak dünyası madde sayılan arzın sırlarını fethetmeye savaşanlardanım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Biz insanlar, bu dünyaya kaybımızı bulmak için geldiğimizi unuttuk; vaktimizi ve kendimizi hayatın gelişi güzel ve iptidai kıymetleriyle israf ediyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir kere de bana, hilkattaki tesadüflerden ve zulümlerden bahsetmiştin. Hilkatta tesadüf yoktur ki zulüm olsun! Gerçi hayatın iç yüzü esrar dolu. Fakat bu sırlar, alemşümul bir şuurun kaleminden çıkmış şifrelere benzer. Bizim bu şifrelerin delalet ettiği manaları bilmememiz onların manasız olduklarını ispat etmez ki ..</p>
<p>Evet dostum her hadise bir kelime, bir manadır. Bun ları bir araya getiren ve çözenlerdir ki kainat kitabını kekelemeden okurlar ve haberdar oldukları azametli mananın önünde zevkten sarhoşa dönerler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Geçenlerde de gene bu adamcağız meşhur bir müellife atıp tutuyor: Bu mu cemiyetin hayran olduğu akıl, bu mu herkesi arkasından sürükleyen büyük dimağ? diyordu ve bana gene: Okuma, okuma, boşuna vaktini geçirme! teranesini savuruyordu.</p>
<p>Gene vaktimin az olduğu birgündü. Kısaca dedim ki: -İzzet Efendi, yanlış fikir de, doğru fikir de bilinmelidir; hiçbir şey yoktur ki ondan faydalanılmasın. Bilmek, kabul etmek demek değildir. Aksine, uzun ve dolaşık yolu bilmem, kestirme yolu ihtiyar etmeme sebep olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Uçurumun kenarındaki insan, bulunduğu yüksekliğe rağmen ne kadar tehlikeye maruzsa, bence bilgisi kendisini uyandırmamış ve mana ile bilişiklik kurmamış kimsenin yükselişi ve sözleri de, uçurum kenarındaki kimsenin korkulu yükselişitıden farksızdı. Ufak bir ihtiyatsızlık, küçük bir gaflet hayatına maloluverir ve bir anda en yukardan en aşağıya düşebilirdi. Kendileri tehlikede olan kimselerin, bizi tehlikeden koruyacak kudretleri olur mu idi?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sen, özenilerek yontulup şekillenmiş bir kadehsin; fakat boş, bomboş bir kadeh .. Ben, yanan ve kuruyan dudaklarımı bu boş kadehle avutacak adam değilim.</p>
<p>Sen hilkat şaheserlerinin en sanatkarane düzülmüş bir örneğisin; fakat ben bir heykelin yalnız gözlerimin ihtiyacını doyuran sanat kıymetiyle kanacak adam değilim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kadri ye o kadınlardandır ki, mevsimin ilk serin rüzgariyle yaprakları kavrulan, kuruyan nebatlara benzerler. Ben ise tabiatın hoş, nahoş bütün cilvelerine karşı koyan, her mevsimde hayat dolu bir ağacın gölgesinde yaşamak istiyorum; ki her el uzatışımda, bana yeşil ve taze bir dal versin ..</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bütün basit esasları dallandırıp budaklandıran da bahanelerden başka nedir? Niçin onlari görüyor da, hareket ettiren ve tasarruf eyleyen manayı görmüyoruz? Görmüyoruz, zira bahanelerin kalın ve kesif örtüsü, mananın ince ve renksiz varlığına perde oluyor. Hatta bir denizin üstünde dalgaları ve köpüğü hasıl eden rüzgarı bile görmüyoruz. İşte ezeli buyruk da, varlık denizini çalkalamakla ve köpürtmektedir. Fakat onu gören yok. Mehmet yere düştü, derken kaba hatli olarak ayağına ilişen taşı görüyoruz. Ahmet öldü derken, gözümüzü gene bahaneye, Ahmet&#8217;in ölümüne sebep olan hastalığa dikiyoruz. Halbuki Mehmet&#8217;in düsüceği de, Ahmet&#8217;in öleceği de, bizim bilemediğimiz sebeplerden dolayı hüküm giyerek olmuş vak&#8217;alardır.</p>
<p>Şu var ki, bu hükümleri verdiren sebepleri de daha evvelden gönül yolu ile duyan kimseler de var. Bu nasıl mı olur? Bir barometre, insan eliyle dü zülmüş cansız bir aletken, havanın gelecekteki değişikliğini evvelinden haber veriyor. Bir beygir, bir kuş, hayvanken, olacak zelzeleyi evvelinden hissediyor da, bir insanın henüz açığa çıkmamış kararları vuküundan evvel sezmesi neden yadırganıyor? O, hilkatin harikulade nüktesidir. O hulasasında en geniş tafsilat, tafsilatında en büyük ihtisar olan sırlı mevcut..</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Biz insanlar, yorgunluksuz olduğu için daima inişleri, sukutları, yükselişlerin, çıkışların zahmetlerine tercih ederiz. Halbuki içimizi yoran hadiselerin bizi ne mertebe yükselttiğini asla hesaba katmayız da, başaşağı yuvarlayan alkış ve sitayiş uçurumuna kendimizi atarız.</p>
<p>Ben dünyaya, kaybolan topunu aramaya gelmiş bir insanım; bu yolculukta, yokuşlara, hendeklere, uçurumlara, deniz ve dağlara tesadüf etmem tabii de ğil midir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel, her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birden bire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve: Haydi arayın bulun! demiş. Her ruh, bir görüp bir kaybettiği o güzel şeyin telaşiyle yola düşünce, kendini dünyada bulmuş. Fakat dünyada topu unutturacak neler neler var…</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Eflatun da diyor ki: &#8220;Seyrettiğimiz hayat, hareket ve değişiklik çokluğu, aynı zamanda birliğin intizamıdır. Hayat ve birlik, eğer hareket ve ahengin esası olan ruhtan gelmezse, başka nereden gelebilir? Öyle ise eserden, eser sahibine yükseliniz ve sevginiz cismin güzelliğine takılı olacağına, ruhun güzelliğine bağlansın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Neden mi, dedim? Fakat hayatta olan şeylere &#8220;neden&#8221; diyen kimse acemidir. Vazgeçtim, olacak. Bunların hepsi, belki beterleri de olacak &#8230; Zehir bile sırasın da ve dozunu aşırmadan kullanılınca şifa getiriyor. Biz ise, zehir mahiyetinde olan hadiseleri iyi kullanmayı bilmediğimiz için &#8220;neden&#8221; diyor ve faydalanacağımız yerde zehirleniyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hayat bambaşka bir şey &#8230; o, bizim bildiğimiz gibi, doğmak, büyümek ve ölmekten ibaret değildi.</p>
<p>İşte ben, bu doğumla ölüm arasındaki kısacık ömrü, basit ve değersiz kıymetlere bağışlayan insanlardan kaçtım. Evet şimdi, dalgalarla mücadele edip, edip de sahile düşen yorgun bir kazazedeyim. Dinleneceğim; dinlenmek istiyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Biz insanlar, her şeyi bildiğimizi zan ve iddia ettiğimiz için hiçbir şey bilemiyorduk. Amcamın mensup olduğu aydınlar sınıfı: İki doktorası olan adamın başka bilgilere ne ihtiyacı olur? diyordu. Ben ise: Hayır, asıl icazet, sen bu kağıtla istediğin mevkle çıkabilirsin &#8230; diye verilen diploma değil, sen bu arınmış gönülle ulu kişilerden oldun &#8230; diye ruha verilen manevi fetvadır diyordum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İçgüdülerin ve menfaatlerin esareti, bence en zalim, en kopmaz bir kementti. İnsan için her zorluğu yenmek, her bağı koparmak belki mümkün, fakat hayvanla müşterek olduğu duyguların boyunduruğundan çıkmak müşkül, pek müşküldü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-ates-agaci-notlarim/">Samiha Ayverdi – Ateş Ağacı  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-ates-agaci-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samiha Ayverdi &#8211; İnsan ve Şeytan  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-insan-ve-seytan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-insan-ve-seytan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Nov 2021 16:01:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25626</guid>

					<description><![CDATA[<p>” Biz insanlar, her şeyi bildiğimizi zan ve iddiâ ettigimiz için hiçbir şey bilemiyorduk. Amcamın mensup olduğu aydınlar sınıfı: İki doktorası olan adamın başka bilgilere ne ihtiyacı olur? diyordu. Ben ise: Hayır, asıl icâzet, sen bu kâğıtla istediğin mevkie çıkabilirsin&#8230; diye verilen diploma değil, sen bu arınmış gönülle ulu kişilerden oldun&#8230; diye rûha verilen mânevi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-insan-ve-seytan-alintilar/">Samiha Ayverdi – İnsan ve Şeytan  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25628 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/83905219_-300x300.jpg" alt="" width="350" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/83905219_-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/83905219_-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/83905219_-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/83905219_-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/83905219_-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/83905219_.jpg 1000w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" />” Biz insanlar, her şeyi bildiğimizi zan ve iddiâ ettigimiz için hiçbir şey bilemiyorduk. Amcamın mensup olduğu aydınlar sınıfı: İki doktorası olan adamın başka bilgilere ne ihtiyacı olur? diyordu. Ben ise: Hayır, asıl icâzet, sen bu kâğıtla istediğin mevkie çıkabilirsin&#8230; diye verilen diploma değil, sen bu arınmış gönülle ulu kişilerden oldun&#8230; diye rûha verilen mânevi fetvâdır diyordum. Fakat bu fetvâyı verecek olan ağız, kendisine karşı bilgiçlik gösterenler için dilsizdir. Hasta olan kimse, hekime: Muztaribim, beni tedâvi et, demedikçe, hekimin ondan ilâcını sakladığı gibi, yüze çıkmamış derinlerimizde kalmış dertlerimiz için de merhem ve şifâ aramadıkça, müzmin ve müz&#8217;iç illeti“mize derman bulamamaktayız, diyordum. Hayat bambaşka bir şey&#8230; o, bizim bildiğimiz gibi, doğmak, büyümek ve ölmekten ibâret değildi. İşte ben, bu doğumla ölüm arasındaki kısacık ömrü, basit ve değersiz kıymetlere bağışlayan insanlardan kaçtım. Evet şimdi, dalgalarla mücâdele edip, edip de sâhile düşen yorgun bir kazâzedeyim. Dinlenecegim; dinlenmek istiyorum. ” Kiminin duyduğu, kiminin hiç, ama hiç duymadığı bir ses, herkese ayni dersi tâlim ediyor, söylüyor, bütün mevcüdâtın dili ile barbar bağırarak söylüyor: &#8220;Beni inceleyin, ben kör ve sağır değilim. Ben şuursuz ve iz&#8217;ansız değilim. Ben ölümsüzüm, beni tanırsanız siz de benim gibi olursunuz. Kendi içinizde olan asıl benliginizle temâsa geçin, ki ben sizinle bu cevherden konuşurum. Siz, beni kendiniz, kendinizi de ben bilmedikçe buluşamayız, anlaşamayız.!  s.8</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Neden mi, dedim? Fakat hayatta olan şeylere &#8220;neden&#8221; diyen kimse acemidir. Vazgeçtim, olacak. Bunların hepsi, belki beterleri de olacak&#8230; Zehir bile sırasında ve dozunu aşırmadan kullanılınca şifâ getiriyor. Biz ise, zehir mâhiyetinde olan hâdiseleri iyi kullanmayı bilmediğimiz için &#8220;neden&#8221; diyor ve faydalanacağımız yerde zehirleniyoruz.” s.14</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Evet, her şeyde her yerde, çokluk birliğe geri dönmekte. İşte umûmi âhengi meydana getiren de bu olmuş. Okun kavsinde olduğu gibi, her düz hat da kendi azimet noktasına dönmek için kavis hâline geçmeye meyletmektedir. Fakat çokluğu vücüda getiren de gene o birlik. Farazâ, ressamın kafasında bir nokta olan mânâ, inkişaf ediverince, binbir renkli bir san&#8217;at eseri heyetinde meydana çıkıyor. Esâsen insanları şaşırtan, tezat ve ihtilâfa düşüren de mânâdaki bu zuhur, bu uyanış ve çoğalış değil midir?  s.4</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dünyâ gâlip bir zümre için Nasreddin Hoca&#8217;nın kürkünden başka nedir? O anda istedim ki bu çevrilen başı tutup kendime döndüreyim ve: Dostum arkadaşım, hemşerim! gerçi bu gün üstümde seni bana cezbedecek kürküm yok.. Fakat bir akıllı adamın yanıp yıkılacak, solup sararacak, çürüyüp dağılacak kıymetlere âşık olması yazık değil midir? Öyle ya, sen evvelce bendeki bu âriyet mevkie âşıktın; vaktâki onu, şu veyâ bu sebeple terkettim; yâhut o beni terketti, sen de, tıpkı sevgilisi birden bire çirkinleşmiş veyâhut ihtiyarlamış bir âşık gibi benden yüz çevirdin. Evvelce o kürkün ucunu öpen sen, şimdi câzibesinden, ziynetinden soyunmuş olan eski sevgilinden niçin baş döndürüyorsun? Ne bilirsin, belki de bu uryan kalan, kendi asli hüviyeti ile meydana çıkan adamda, tamah edilecek bir iç kıymeti, manevi bir kürk vardır?  s.28</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dünyâ, kâh gece ile karanlık, kâh gündüz ile aydınlık olduğu gibi, kalb de gece ve gün gibi iki arada gidip gelmede.. Ancak elinde feneri olan kimse için gece karanlığı, yolunu görmesine mâni olmadığı gibi kendini aydınlatanlar için de zulmet yok.  s.27</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bence şekil ve san&#8217;at, mânâyı ziynetleyen bir kap tır.Mânâ, şekil perdesi altında gizli olduğu için göz, iç kıymetini görmüyor da, dış tezâhürlerini görüyor. Ruhu görmeyip, cesedi gördüğümüz gibi. Şekil; mânâyı bulmak için bir kapıdır. Yazık ki insanlar bu kapının san&#8217;at inceliklerine, estetik vasıflarına dalarak, onu açıp içinde gizli olan hazineyi elde edemiyorlar.  s.26</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yalnız vilâyette bana karşı olan bir kayıt memuru var. Halbuki Bursa&#8217;ya gelir gelmez bir vesile ile ilk yardım ettiğim adam bu olmuştu. Aramızda hiç bir kötu sözün geçtiğini, hattâ ne yüzden benimle arası açılmış olduğunu da bilmiyorum. İyiliğe fenâlıkla cevap veren bu zavallıya, acımaktan başka ne yapılır? Sonra düşünüyorum: Sâlih&#8217;e, bana bu derece sevgi ile bağlanması için ne yaptım? Hayat boyunca maaş mı bağladım, yoksa bağ, bostan mı bağışladım? Niçin bir tarafın şükranla karşıladığı iyilik, diğer tarafı küf. râna sevkediyor? Aynı şey bir tarafı minnetdar ediyor da, neden öteki tarafı gazaba getiriyor? Fakat bunda anlaşılmayacak bir şey yok ki.. Rüzgâr, baharın cisminden ne hayatlar ne tarâvetler, ne çimenler ve çiçekler çıkarıyor; fakat gene o rüzgâr, sonbaharın cisminden ne kıyâmetler ne harâbiler ne ölümler meydana getiriyor. Şu hâlde, renksiz olan güneşin renkli camlardan geçince, ziyâsının da muhtelif renklerle boyandığı gibi, Ahmed&#8217;in, Mehmed&#8217;in de cisimleri camına çarpan renksiz mânâ, o cismin kâbiliyet ve istidâdı ile boyanarak ortaya çıkıyor. Bunda, kayıt memuruna kızmaya sebep yok. Güneş, ondan siyah renkte görünmek istemiş, vesselâm.  s.23</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir çok kimseler, halkı kendilerine bağlamak, itâat üzere görmek isterler. Halbuki ben, kendi kendimle kalabilmek için, âdetâ bütün dunyânın bana karşı olmasını temenni ettiğim çok defâ vâkidir. Yokuşun üst başında bulunan kimse için o yol inişse de, alt başında olan için çıkıştır. Biz insanlar, yorgunluksuz olduğu için dâimâ inişleri, sukutları, yukselişlerin, çıkışların zahmetlerine tercih ederiz. Halbuki içimizi yoran hâdiselerin bizi ne mertebe yükselttiğini aslâ hesâba katmayız da, başaşağı yuvarlayan alkış ve sitâyiş uçurumuna kendimizi atarız.  s.31</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Evet bir süs, bir biblo olan her kadın benim için bir tek su damlası. O hâlde denizin genişliğinde olan Kadriye mi? Maalesef hayır, o da değil. Gerçi aşkı umman olarak insanda görmeyi beklemek muhâl bir temenni. Zira kâinâtın her bir zerresinde dolaşan aşk, bir vücutla kayıtlı olabilir mi? Fakat öyle vücutlar vardır ki, cilâlarının şiddetinden aynalaşmış ve aşkın mutlak hüviyetini gammazlayan birer gösterici olmuşlardır. Ancak onlara bakan kendini ve aşkın saf yüzünü görebilir.  s.34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ben şimdi bu hâyret baskını altında büsbütün mâsumlaşan, çocuklaşan şu kızı, hemen ilk defâ alıcı gözü ile seyrediyordum: Ufak taptâze bir yüzün üstünde iki iri ceylan gözü ve bu beyaz yüzü keskin bir tezatla büsbütün ağartan simsiyah kaşlar.. ağız küçük ve güzel, fakat hemen hiç bir mânâ ile kudretlenmemiş. Esâsen çok güzel denebilen bu çehrenin tek kusuru, bir bebek şahsiyetsizliği. Maamâfih hârikulâde güzel olan gözlerinde öyle temiz ve duru bir ifâde var ki, insana gayriihtiyâri, bu bana yeter, dedirtiyor. Bilhassa aralarından kaçtığım kadın karikatürlerine bakınca, bu nefis bir san&#8217;at şâheseri.  s.19</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bütün basit esasları dallandırıp budaklandıran da bahânelerden başka nedir? Niçin onları görüyor da, hareket ettiren ve tasarruf eyleyen mânâyı görmüyoruz? Görmüyoruz, zira bahânelerin kalın ve kesif örtüsü, mânânın ince ve renksiz varlığına perde oluyor. Hattâ bir denizin üstünde dalgaları ve köpüğü hâsıl eden rüzgârı bile görmüyoruz. İşte ezeli buyruk da, varlık denizini çalkalamakta ve köpürtmektedir. Fakat onu gören yok, Mehmed yere düştü, derken kabahatli olarak ayağına ilişen taşı görüyoruz. Ahmed öldü derken, gözümüzü gene bahâneye, Ahmed&#8217;in ölümüne sebep olan hastalığa dikiyoruz. Halbuki Mehmed&#8217;in düşüceği de, Ahmed&#8217;in öleceği de, bizim bilemediğimiz sebeplerden dolayı hüküm giyerek olmuş vak&#8217;alardır. Şu var ki, bu hükümleri verdiren sebepleri de daha evvelden gönül yolu ile duyan kimseler de var. Bu nasıl mı olur? Bir barometre, insan eliyle düzülmüş cansız bir âletken, havanın gelecekteki değişikliğini evvelinden haber veriyor. Bir beygir, bir kuş, hayvanken, olacak zelzeleyi evvelinden hissediyor da, bir insanın henüz açığa çıkmamış kararları vuküundan evvel sezmesi neden yadırganıyor? O, hilkatin hörikulâde nüktesidir. O hulâsasında en geniş tafsilât, tafsilâtında en büyük ihtisar olan sırlı mevcut..  s.39</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bakıyorum da dünyâda her mevcut, bir kelime.. Ağaç, dediğimiz zaman anladığımız mânâ başka, çiçek dediğimiz zaman anladığımız mânâ başka, masa, iskemle, soba, hâsılı her kelimenin delâlet ettiği ayrı bir mânâ var. İnsanlar ve bütün mevcüdat da böyle.. Her insanın, her mevcüdun kelimesine ayrı ayrı mânâlar yerleştirilmiş. Her varlık ve her insan bir çeşit mânâya delâlet eden kelimeler&#8230; Ve bütün bu kelimeler bir araya getirilince ölümsüz bir eser meydana çıkıyor. Fakat nasıl ki ümmi kimseler için, değil yüksek eserler, alfabe bile hiç bir şey söylemezse, mânâ lisânının câhilleri için de kâinat kitabını okumak ayni derecede imkânsızdır.  s.40</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Biber acıdır, yılan zehirlidir, sarmısak pis kokulurdur, diye fırlatıp attık mı, işte mahyâ karıştı ve bozuldu demektir. Şüphe yok ki biz bu kelimelerin delâlet ettiği mânâdan gâfil olduğumuz için, böyle yapıyoruz. Halbuki her kelimenin mânâsını hürmetle karşılayanlar, kâinat kitabını kekelemeden okur ve okuduklarını da anlarlar.  s.40</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Aynada bir parmak izi dahi leke sayılır; o, bir nefesten bile buğulanarak cilâsını kaybeder; gönlümüz ki aslında bir aynadan daha cilâlı olması lâzım gelirken, onu, benliğimiz, gurürumuz, kibir ve ceberütumuz çamuriyle sıvayıp hassalarından, asli istidâdından uzaklaştırıyoruz.  s.41</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Maymundaki istihzâ, tilkideki hud&#8217;a, kaplandaki hunharlık bizde oldukça, mücit, kâşif, âlim, san&#8217;atkâr olsak da insan olamayız. Bâzen sınıftaki çocuklara bakarım, tâze, örselenmemiş ruhlarının toyluğuna rağmen beşeri ihtirasların her bir kolu yerli yerinde mevzi almıştır, faâliyete geçmek için gününü bekler vaziyette inkişaf alâmetleri gösterir. | s.42</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İlim, madde çemberini aşıp vicdâniyet hudüduna sıçramadıkça esâretten başka bir şey değildir. Bir insanın, derüni varlığı ile âşinâlık kurması, vicdâni hayâtın rehberliğini elde etmiş olmak böylece de, gerçeklerle biliş tutmak demektir.  s.41</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hilkatın görünüşte biz kavi ve hâkim zümresi sayılan erkekler dünyâ işlerini idâre eden, kanlı savaşlara girişen, sınırlar çizen, hükümler veren, asıp kesen buyruk sâhipleri, hakikatte küçük bir kadın elinin ördüğü nahif bir ağın mahkûmlarıyız.   s.46</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Mevsimlerin en güzeli olan bahar, yazık ki on iki ayın en iptidâi devredir. Çiçeklidir, kokuludur, süslü ve şaşaalıdır; fakat olgun Ve oldurucu değildir. Kadriye&#8217;nin göz kamaştıran güzelliğinde de, bahar mevsiminin ihtişâmı gizli Halbuki ben onda, dört mevsimin biribirine zıt birbirinin hassalarını nakzeden çeşitliliğinden bulmayı ne kadar, ne kadar isterdim.  s.46</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Acaba bir heykeltraş gibi senin yumuşak rühunu kendi ellerimle işlesem, göze yorgunluk verecek kadar düz ve ârızasız rühuna girinti çıkıntı koyabilir miyim? Hayır, bin kere hayır.. Deniz ortasındaki bir adanın içinde tatlı su çıkıyor, denizin tuzlu suyu ile karışmıyor ve bu iki su birbirinin evsâfını değiştirmiyor. İki ayrı terkipten olan kimsenin de aralarında öyle aşılmaz bir berzah vardır ki ne kadar yaklaşsalar birleşemez, ne kadar söyleşseler anlaşamazlar. Sen, özenilerek yontulup şekillenmiş bir kadehsin; fakat boş, bomboş bir kadeh.. Ben, yanan ve kuruyan dudaklarımı bu boş kadehle avutacak adam değilim.   s.48</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sen hilkat şâheserlerinin en san&#8217;atkârâne düzülmüş bir örneğisin; fakat ben bir heykelin yalnız gözlerimin ihtiyâcını doyuran san&#8217;at kıymetiyle kanacak adam değilim. Kadriye.. Benim güzel karım, bu sözlere inanma! Farzet ki sen bir çiçeksin; bak gör, ben bu çiçeğe hiç bir bahçıvanın bakamayacağı kadar itinâ gösterecegim. Onu, kışın keskin soğuğundan. kendi vücüdumu siper yaparak koruyacağım.  s.48</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>O insan ki, bilgisinin dört başını mâmur etmemiştir; şu hâlde zavallılıktan kurtulmamış olan bir zavallının sözleri, bize iç selâmeti aşılayabilir mi idi? Uçurumun kenarındaki insan, bulunduğu yüksekliğe rağmen ne kadar tehlikeye mâruzsa, bence bilgisi kendisini uyandırmamış ve mânâ ile bilişiklik kurma. mış kimsenin yükselişi ve sözleri de, uçurum kenarındaki kimsenin korkulu yükselişinden farksızdı.  s.51</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İzzet Efendi, sen, beyaz sakalına rağmen yeni doğmuş bir çocuksun; dudaklarını iki tarafa gezdirip bir şeyler arıyorsun; çünkü açsın. Fakat dilin yok ki istediğini ifâde edebilesin. Açlıgını giderecek, seni susturacak olan şey, ananın göğsünden akan süttür. Halbuki seni ne zaman görsem dudaklarının arasında bir kuru emzik var. At bu aldatıcı, yalancı emziği.. anan ölmedi, git, onu bul! Onun ak sütü ile beslen.  s.51</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir kere de bana, hilkattaki tesâdüflerden ve zu, lümlerden bahsetmiştin. Hilkatta tesâdüf yoktur ki zulüm olsun! Gerçi hayâtın iç yüzü esrar dolu. Fakat bu sırlar, âlemşümül bir şuürun kaleminden çıkmış şifrelere benzer. Bizim bu şifrelerin delâlet ettiği mânâları bilmememiz onların mânâsız olduklarını isbat etmez ki. Evet dostum her hâdise bir kelime, bir mânâdır. Bunları bir araya getiren ve çözenlerdir ki kâinat kitabını kekelemeden okurlar ve haberdâr oldukları azametli mânânın önünde zevkten sarhoşa dönerler.  s.56</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Herkes yok İzzet Efendi.. ben herkesi tanımam, Ben, hesâbımı bir tek muhâsibe veririm; eğer içimin sesi, içimin fetvâsı beni mes&#8217;ül etmezse başkalarından korkmam&#8230; Kim isterse şöyle veyâ böyle desin, elverir ki ben, beni suçlamayayım. Dünyâda ayniyet yok, benzeyiş vardır. Hiç bir kum tânesi yok ki, diğer bir kum tânesinin eşi olsun? Ne yaprak bir başka yaprağın aynı, ne yıldız yıldızın, ne damla damlanın eşi.. şu hâlde sen şeklen bile birbirinin aynı olmayan iki insanın hissen yekdiğerinin eşi olmasını nasıl istiyorsun? Hiç bir zerresi diğerinin eşi olmayan hilkatta bu olur mu sanıyorsun?  s.68</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Acaba sevgi kadar mizaca tesir eden hangi kuvvet var?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bence aczini bilmek, acizden kurtulmanın tek yolu. İşte ben bu tesellî ile siperli olarak dünyâsı madde sayılan arzın sırlarını fethetmeye savaşanlardanım. &#8216; &#8216;  s.86</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hayat, canbazın üstünde gezdiği ip gibidir, iman da bu ipin üstünde yürüyenin elindeki muvâzene değneği gibidir. Emin ve tehlikesiz adım atmak isteyenler, mutlaka bu değneğe sâhip olmalıdırlar.  s.92</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dünyâyı da uzaktan dinleyenler için o, bir uğultudan ibârettir; iyi zamânında da, kötü zamânında da. Fertler gibi cemiyetlerin de şaşmaz zannedilen fikirlerini ve kanâatlerini değiştirmek için pek sâde, pek basit değişiklikler kâfidir. Bu gün, dünkü hissinizin tamâmen zıddı olan bir duygu taşıdığınız vâki değil midir? Hattâ bir saat evvel hoşunuza gitmeyen bir şeyi, şimdi güzel bulabilirsiniz. ,  s.91</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ben seni aramak için, senden başlayan, sende nihâyetlenen bir yola girdim; girdiğim yol, insan ayağı ile fetholacak bir ülke değil.. Onun için ben de başı ayağı bıraktım, senden ibâret bir vücutla yollara düştüm, seferdeyim.  s.137</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Meşhur olmak,şüphe yok ki pek çok kimseler için bir gâyedir; fakat benim ilme intisâbım, şöhret kaygusundan değil, hem cemiyete olan borcumu ödemek hem de hilkatın azametini bu sâhadan seyretmek isteyişimdendir. .  s.141</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seni beklemek, seni istemek, öyle bir tahassür ki, ben bu hasreti, her bir damarıma takılmış bir diken gibi feryatlarla çekiyor; çekiyorum&#8230; Fakat kopmuyor.  s.142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Farzet ki elimde bir elma var; ben bunu ısırmışım, tadını biliyorum; fakat bu bilgi bana kâfi değil. Onu tahlil etmek, terkibini incelemek istiyorum. Dudaklarımdan bütün varlığıma yayılan leziz çeşni, bana çok şeyler söyledi, çok şeyler öğretti.  s.142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Senden hiç bir şey istemiyorum. Çünkü seni seviyorum. Esâsen istemiş olsam, bütün bunları söylemezdim ve doğruca kalkıp sana gelirdim. Niçin o dağ başındaki rüyâyı gördüm? Mâdemki: gördüm, o hâlde niçin ölmedim? Eğer o zaman ölseydim, ölümü bir kere geçirmiş olacaktım; hâlbuki o gün bugün, hiç bir nefesim yok ki bin ölüm acısına bedel olmasın. Ne olur bana gel, yâhut ben sana geleyim. Bursa&#8217;ya gitsem, taşından toprağından seni istesem, beni dinler bana cevap verirler mi? Seni bir kerecik olsun ne zaman görebileceğim?  s.145</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-insan-ve-seytan-alintilar/">Samiha Ayverdi – İnsan ve Şeytan  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-insan-ve-seytan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samiha Ayverdi &#8211; Dile Gelen Taş  -Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2021 11:07:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25072</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bâzen üşenip de yazmak istemediğim zamanlar, avucuma noktalar koyarım. İnkişâf etmemiş&#8221; tohumlar gibi, elimin harâretiyle, o küçücük zeminde, filizlenip boy atacak bir çekirdekten hâsıl olan” dallı budaklı ağaç gibi, sanki cihâna kol atacak gibi gelir. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Ben derim ki: Ağlayan da haklı, gülen de. Veren de haklı, alan da. Şu garip kadını seven de haklı, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/">Samiha Ayverdi – Dile Gelen Taş  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25073 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-300x169.jpg" alt="" width="437" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha.jpg 960w" sizes="(max-width: 437px) 100vw, 437px" /></p>
<p>Bâzen üşenip de yazmak istemediğim zamanlar, avucuma noktalar koyarım.</p>
<p>İnkişâf etmemiş&#8221; tohumlar gibi, elimin harâretiyle, o küçücük zeminde, filizlenip boy atacak bir çekirdekten hâsıl olan” dallı budaklı ağaç gibi, sanki cihâna kol atacak gibi gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ben derim ki: Ağlayan da haklı, gülen de. Veren de haklı, alan da.</p>
<p>Şu garip kadını seven de haklı, söven de. Herkes, her şey haklı.</p>
<p>Yalnız ben değilim.</p>
<p>Ne zaman haklı olurum bilir misin?</p>
<p>Senin istediğin gibi olursam Allâh&#8217;ım&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dediler ki hava ne karanlık ne kasvetli. Güldüm. Eğer onların da gönlüne güleç yüzün tebessümle baksaydı, ne tatli bir gün, ne latif bir hava derlerdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>» Hepimiz, kâinat kitabı içinde bir yazıyız ve dünyâya, kendi vücüdumuz suâlinin ifâde ettiği mânâyı çözmek için gönderildik. Ammâ inan bana, inan ki, bu cıhanda, benimle biliş tutmadan, o mânâyı kendi kendine çözen bir kul görmedim. Sen gördünse varalım berâberce alnından öpelim?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hüzün ve hasret, kâh kuşluk! vakti güneşi gibi göz kamaştırmaktan çekinip, boynu bükük alçacık durur.</p>
<p>Kâh, meydana dökülmüş bir defineye benzeyen öğle vakti güneşinin huyuyla huylanmışçasına, düşünmeden yakar, kavurur.</p>
<p>Kâh onu, yanı başımızdan savdığımızı sanırız. Kapı ardına saklanıp, nâgehan” yolumuzu kesen alaycı bir arkadaş cesâretiyle belirip yüreğimizi oynaUr.</p>
<p>Gene o hüzün ve hasret, bâzen de, yeni doğmuş bir çocuğun el ayası gibi, yumuşak ve nâzik olur. Dokunmaya, örselemeye hatta öpmeye kıyamayız.</p>
<p>Gene o hüzün ve hasret, zaman gelir, toprakla güreşmekten budaklaşmış haşin bir pençe gibi, zahmetlerle yüz göz olmuş bir zâlim olur, boğuşur, didişir, yener yenilir, haykırır, şahlanır.</p>
<p>Ey zamânı inşâ eden! Mâdemki ebediyetle başlayan ayak seslerin hâlâ yürüyüşüne devam ediyor, edecek de. Mâdemki biz de bu sesleri kâh kovalayan, kâh kaçıranlardanız. Onun acısı da, onun hasreti de, sâhibinin peşi sıra giden gölge misâli, kâh önümüze düşer, kâh ardımızda kalır, kâh yanımızda yürür, kâh içimizde saklanır. Ammâ gizli de olsa, âşikâre de çıksa, kurtuluş yok. Ya o bizde, ya biz ondayız, Allâh&#8217;ım&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bana ne, demekten vazgeç! Herkesin derdini de sevincini de paylaş.</p>
<p>Herkes kimdir?</p>
<p>Herkes dediğin: Sensin!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bugün kendime dargınım. Her zaman sana küsecek değilim ya&#8230; Bir de bana: “İnsafsız,” dersin. Eğer dediğin gibi olsaydım, dargınlığım seninle olurdu.</p>
<p>Keşki sana küsseydim. Ammâ belki gene de öyle olacak. Çünkü, neden kendi kendimle aramın açıldığını sormuyorsun?</p>
<p>Öyle, biliyormuş gibi de yüzüme bakma. Yoksa sâhiden mi biliyorsun?</p>
<p>Doğru, bilemezsin. Sen, sâde bizim bilmediğimizi bilir, bildiklerimize ise, konuşmasını yeni öğrenmiş bir çocuk gibi hayretle bakarsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hasta değilim, sarhoş da sayılmam.<br />
Vakit vakit tutan nöbetlerim de yok.<br />
Bakıyorum, deli de demiyorlar, ammâ dîvâneleri neden bu kadar seviyorum?<br />
Neden aklını yağmaya verenlerle aram bu kadar iyi?..&#8221;</p>
<p>Bana sayı öğret&#8230; diye yalvardımsa, en güç hesaptan mı başlatman lâzımdı? Yazıya çiziye gelmez o hasret dakikalarını önüme serip de, bir acemiye, bildiğini de unutturup, şaşırtmak, senin mektebinden gayrı nerde âdet olmuştur?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Küsenler, kızanlar, taşlayanlar! Haydi, durmayın, vurun bana!</p>
<p>Korkmayın, halden anlamayanların hallerini anlamakla vazifelenen bu yürek, dişe diş, tırnağa tırnak kaydında değildir. Korkmayın, korkmayın vurun ona!</p>
<p>Niçin mi bu talep, bu iştiyak?! İçimde, zerrelerimi raksa getiren melâl(keder) yatışmıyor Allâh&#8217;ım, yatışmıyor. Bir çâre istiyor, arıyor, bekliyorum.</p>
<p>Bilirsin; zaman olur, göz dudak kesilir; hummâ” ve ateşle kavrulur. Zaman olur, dudak, sırrını ilân eden bir göz gibi, görüp araştırıcı olur. Zaman olur, zerreler içinde mahşer kurulur. Zaman olur, haşır gününden nişan veren o yürek, ademin&#8221; tâ kendisi oluverir.</p>
<p>Bu nasıl bir melâldir, Allâh&#8217;ım? Anlatamamak, söyleyememek çilesinden kurtulsam, biraz olsun yatışır mıydım acep?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kimse bilmiyor ki biz, birbirimizin dudağından akan tek yudumuz. Zâten, ayrı ayrı köşelerden kaynadığımız için değil mi bu çatışma, bu çekişme, ey gönlümü alıp götüren?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey gönlüm, bana nasihat verme: Örtün gizlen! diye boş söz söyleme&#8230; Nasıl örtüneyim ki, gömleğim, ateşinden yanıp kavruldu. Onun için üryânım&#8217;&#8230;</p>
<p>Eğer esvâbın” genişse beni de içine al da bâri öylece saklanmış olayım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Göz, açılıp kapanmakla nûrundan kaybeder mi? Harab türab olan, dünyadan toplanıp gene de dünyaya bağışlanacak olan et ve kemiktir.Seninle ihyâ olmuş bir yüreğe, son ve kıyâmet olur mu? Ey şanlılar şanlısı, ey dünya güzeli?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ben sana, bir tek huyunu mu düzelt, dedim. Benim izimde yürü, bende yok ol! dedim.<br />
Bir tek nohut için koca tencere kaynatılmaz. Getir şu çuvalı, boşalt&#8230; Ben de ocağı uyandırayım!”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir ara bana da &#8220;Heybende ne var var&#8221; dediler. “Ne bileyim?” dedim. “Baksana!.. ” dediler.</p>
<p>Heybemin tek gözü vardı, araladım, baktım. Bomboştu. Ammâ bu nasıl bir boşluk olmalı idi Ki içinden öylesine dayanılmaz bir râyiha&#8217; çıktı ve: “Allah!” diye de bir ses geldi ki düşüp bayılmışım.</p>
<p>Bu defâ, beni sorgu suâle tutanlar: “Öldü, öldü!” diyerek etrâfımda toplandılar. Ölmemiştim. Onları duyuyor, lâkin cevap veremiyordum. Nasıl ölmüş olabilirdim ki, o güzel koku ciğerlerimden bütün mesâmelerime” yayılmış, duyduğum o sesle berâber beni esir etmişti.</p>
<p>Etrâfımdakiler hâlâ: “Zavallı göçebe öldü&#8230;” diyorlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ne aça acımalı, ne bikese,(kimsesize) ne yoksula&#8230; Kim ki sensiz, kim ki senden habersiz; ona yanmalı, ona ağlamalı&#8230;</p>
<p>Dünyâ bunu bilse, buna inansa âh, ne kavga kalır ne de nizâ(çekişme)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Şairsin dediler, âlimsin dediler. Amma senin esirin olduğumu bilemediler. Sen biliyorsun ya.. Bilmesinler, görmesinler, söylemesinler. Meramım, niyazım zati bu benim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sen ve ben, iki ayrı kalıbın sâkinleriyiz.! Artık, kim bunu böyle istedi, diye düşünüp gam yemiyoruz. Zira, ne kara gözlü adam dünyâyı kara görür, ne yeşil gözlü kadın için dünyâ yeşildir. Yeter ki ayrı bakışlar, ayrı kalıplar, aynı hakikatin tekliğini görebilsin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dünyâ, çirkefini penceresinden döken kadının hareketine özenip, gözünün tutmadıklarını, kendinden dışarı atmak istese de atamaz. Sırlı bir câzibe kânunu, çöpü de çirkefi de gene onun bağrına iâde ederken, ya ben, kötülük ve fenâlık damgası yemiş tâlihsizlikleri, yeryüzü manzümesinin âhenkleri arasında görmekten de göstermekten de nasıl baş çevireyim?</p>
<p>Beni, bu dünyânın hesabı kitabı arasına salan da kim oldu? Sonunda da o kesret âlemine&#8221; bir yekün çekip, hâsılını gönlümdeki nokta ile eş çıkarınca, neden cihanda bir velveledir koptu? Acabâ bu da mı, imanları denemeyi eğlence yapanın bir oyunu olmalı?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Göz, açılıp kapanmakla nürundan kaybeder mi? Harab türab olan, dünyâdan toplanıp gene de dünyâya bağışlanacak olan et ve kemiktir. Seninle ihyâ olmuş bir yüreğe, son ve kıyâmet olur mu? Ey şanlılar şanlısı, ey dünyâ güzeli?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey mesâfeleri aşıp, gönlü ile gönlümü tutan! O yanı başımda olanlara, içimden hiç, ammâ hiçbir renk, bir koku vermek istemiyorum. Ne çâre ki, kaptan kaba boşaltırken etrâfa damlayan su gibi, senden bana, benden sana durmadan aktarılan o seyyâleden,&#8217; sağa sola damlalar sıçramaması da mümkün değil.</p>
<p>Ammâ bu yüzden pek de tasalandığım yok. Zira, dünyânın şu kızgın gaflet güneşi, o damlacıkları çarçabuk buhara çevirip ellerinden alıyor. Boşuna kuşkulanıp telâşlanmayalım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sen, istediğini düşün ve yap! Fakat bırak beni, yalnız seni düşüneyim Allah&#8217;ım..</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Biraz daha otur, ey asırlardır beklediğim, gitme!</p>
<p>Söyler misin, neden sen ve ben diye ikiye bölündük? Bu oyunu kim oynadı bize? Yoksa kendimiz mi istedik, evet kendimiz mi yaptık bu işi?</p>
<p>Acabâ şimdi de bu iştiyak,! bu divâne? özleyiş, o ikiye bölünüşe, o sırlı ayrılığa bir isyan mı?</p>
<p>Yüzünü aynaya yapıştıran kimse kendini göremez. Birbirimizi ayrı vücutlarda görmemiz pek mi lâzımdı ki, geri geri çekilip araya bir mesâfe koyduk?</p>
<p>Sonra da gene, onu aşmak yolunda didinip uğraşmaktayız?</p>
<p>Gitme, ey asırlardır beklediğim, gitme? Tekrar gelecek de olsan, değil mi ki, bir hesaplı zaman ölçüsünde hayâlinle geçineceğim ve halleşip dertleşmeye daldığım bu hayâle, geleceğin zamânı sorarken, söylediğimi, söyleyeceğimi unutacağım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Haydi yürü, gene berâber zeytinliğe gideceğiz, Bak, gökyüzü, bir çocuk dudağı gibi pembe&#8230; sabah mı, akşam mı bilmiyorum. Bizim dünyâmızda galibâ gece ve gündüz de bitti.</p>
<p>Bu yumuşak ve nemli toprakların üstüne bir yeşil dokuma serilmiş. Sakın çayır, çimen sanma&#8230; bunlar ot, çiçek olamaz. Sanki topraktan tüten bir yeşil buğu. Güz yağmurlarından sonra kırlar, yüreklerini yarıp yeryüzüne bu zümrüt rengi hohlamışlar.</p>
<p>Haydi bu sefer ver elini&#8230; iki çocuk gibi gene yan yana yürüyelim. Zâten çocuk olmadığımıza da inanamıyorum ki&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kapların değiştiğini, fakat onların içine konmuş mânânın değişmediğini, her kabın, senin karşına boş ve bihaber” gelip, seninle dolduktan sonra mânâlanıp değerlendiğini, bu tahammül yıkıcı hamülenin(yükünün) şiddeinden paramparça olan nicelerinin her zerresinden yeni bir dünyâ doğup, gönül fezâlarının seyyâreleri” olduğunu da söyleyeyim mi Devletlim?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Âlem halkı, gaybı&#8221; zorlar, onun sırlarından çalmak için türlü çârelere baş vururken, senin, köpüren nehirler gibi ayaklarının ucunda duran o gizlilikler tomarını açmaktan utanır olup baş çevirdiğini söyleyeyim mi Devletlim?</p>
<p>Rahat, âsüde(sakin), gamsız ve kendi hâlinde yaşayanların yollarına çıkıp, üstlerine bir tılsımlı kaftan atarak, onları iki cihandan da ayıran bir inzivâya” müştak kıldığını da söyleyeyim mi Devletlim?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey ,gözümün yaşı! Ak, Ceyhunlar gibi ak&#8230; Şevkinden rakseder olan ruhum, zemine bir topuk vurup yükselme ye başlasın&#8230; Gideyim&#8230; Gene sağı solu, gecesi günü, zemini âsumânı(gökyüzü) olmayan o mekânsızlığa gideyim&#8230;</p>
<p>Orada, meleklerin bile duymadığı, yer ve gök ehlinin bile yabancı olduğu öyle dayanılmaz, öyle yürek parçalayıcı nağmeler var ki, döne döne rakseden rühum, safâsından ve şevkinden hızlansın hızlansın, nihâyet elimden kaçıp yok oluversin.</p>
<p>Orada her şey var. Sözün, sesin, yüzün en güzeli. Bu âlemin tuzağına yakalananlarda, ne dünyâ talebi kalıyor, ne de ukbâ(ahiret) endişesi&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ne olur, bu gece efsânelerin kanatlı atına binsem de sana gelsem&#8230; Ya da sen, rüyâlarım olup, şu kapkaranlık sonsuzluğu baştan başa aydınlatsan&#8230;</p>
<p>Yumuşak ve tâze sabah, kundağında sarılı, pembe bir çocuk topuğu gibi, yıpratıcı zamâna basa basa, katılıp henüz tarâvetini(tazeliğini) kaybetmediği seher” zamânında da sen, bir gizli kalmış muhabbet gibi, gözlere görünmeden, yavaş, sesi duyulmaz adımlarla tâ can evime sokulsan&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yeryüzünde senden başka hiçbir anahtar, şu önünde beklediğim kapıyı açmıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/">Samiha Ayverdi – Dile Gelen Taş  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samiha Ayverdi &#8211; İstanbul Geceleri  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-istanbul-geceleri-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-istanbul-geceleri-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Jan 2021 07:56:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Geceleri]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24884</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ah bu köşkler&#8230; bu yıpranmış eski zaman harâbeleri Çamlıca&#8217;da ne de çoktur. Bize çiçekten dilleri, rüzgârdan feryadları, güneşten tufanları, rengi, kokusu, şekli, duruşu, kibarlığı ve asâleti ile masallar, hikâyeler, efsâneleşmiş hakikatler fısıldayan Çamlıca, hiç değilse bâzı bâzı Hâmidin: Sâmi Paşa konağı mâzi mesiresi Bir yanda duruyor Selâmi haziresi.. Mısraı ile bir geçmiş zaman yelpâzesinin serinletici [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-istanbul-geceleri-alintilar/">Samiha Ayverdi – İstanbul Geceleri  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24885 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/maxresdefault-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/maxresdefault-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/maxresdefault-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/maxresdefault-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/maxresdefault-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/maxresdefault.jpg 960w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="101265008">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>Ah bu köşkler&#8230; bu yıpranmış eski zaman harâbeleri Çamlıca&#8217;da ne de çoktur. Bize çiçekten dilleri, rüzgârdan feryadları, güneşten tufanları, rengi, kokusu, şekli, duruşu, kibarlığı ve asâleti ile masallar, hikâyeler, efsâneleşmiş hakikatler fısıldayan Çamlıca, hiç değilse bâzı bâzı Hâmidin:</p>
<p>Sâmi Paşa konağı mâzi mesiresi<br />
Bir yanda duruyor Selâmi haziresi..</p>
<p>Mısraı ile bir geçmiş zaman yelpâzesinin serinletici havasını verebilir mi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir de bakarsınız kırlar ve dağlar göz göze geldiği her âşinâya yüz veren bir kız fütursuzluğu ile cilveli, korkusuz ve pervâsız kesilir. Kim güzelliğine iltifât etse gülümser; kim gülümsiyecek olsa iltifât eder; kiminin avucuna çiçeklerden nâmeler sıkıştırır; kiminin dudaklarına kokularından buseler kondurur.</p>
<p>Bakarsınız, taşlı dar bir kır yolunu büsbütün daraltan böğürtlenlerin arasında bir çift eflâtun çiçek açmıştır; tam hizâsından geçerken çiçekler havalanır. Anlarsınız ki bunlar çiçekten de güzel, iki âşık kelebektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Güzelliğin bir derecesi vardır ki artık ondan duyulan haz, zevk değil, acıdır. Belki acı da değil, hissin ve şuurun asla beşeriyet dudağı ile tatmamış olduğu çeşnisiz bir çeşnidir. Belki şuuruna varamadığımız büyük vecdler, belki kavrayamadığımız için inkarlarımızla neticelenmiş ileri hamleler, belki ilmin de idrâkin de hu düduna sığmayan derin hikmetler, belki istihzâmızla kamçıladığımız çözülmemiş sırlar, belki her bühtâna gülümsiyen engin aflar, belki sevinci kederden, ölümü ömürden ayırd ettirmeyen rabbâni istiğraklar, bu çeşnisiz çeşniye varan dudakların haberimiz olmadan içtikleri bir eşsiz güzellikten ötürüdür. &gt;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mehtaplı gecelerde gökyüzünün keyfi gelince, tabiat, yarını düşünmeyen bir müsrif gamsızlığı ile elinde avucunda ne varsa döküp saçmaya başlar. Boğaz&#8217;ı, İstanbul&#8217;u Marmara&#8217;yı gören Küçükçamlıca sırtlarında ise mehtab, bize, duvaklı bir gelinin yüzünü açmak, onu da ha yakından görebilmek helecânını verir. Sanki tabiat, çekip sıyırmak hevesine kapıldığımız bu yarı şeffaf ay ışığının örtüsü altında çakır keyiftir de yalvarışlarımızı hem anlar hem anlamaz; bâzan gülümser, bâzan baş çevirir; kâh av olur kah ise tuzak. İnsafa da gelir, isyan da eder. Zaman olur ki bizi kendinden daha da sarhoş görmek ister. Zâten başka türlü olmak da kimin elindedir?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Güneş, İstanbul&#8217;un üstüne düşmüş de mürekkâbatı etrâfa sıçramış gibi, şehri bir ateş ve bir renk ummânına batırmıştı. Aldan mordan, sarıdan turuncudan yuğurulmuş bir penbe buğu, o kubbeler ve minareler diyârından tâ bize kadar uzamış, bizi de içine almış, ayak seslerimizi bile yadırgatacak bir sükün ve saygı teklifini de san ki kanatlarında getirmişti.</p>
<p>İşte, yerin de göğün de insanların da sustuğu bu anda, tepeden bir zurna sesi kayıp tâ bize kadar geldi. Kim çalıyordu? Görmüyorduk. Geri dönmek, görmek de istemiyorduk. Belki de bu çekinişimiz vecde yara açan ilimden kaçmak endişesinin basit bir tezâhürü ve gizliliklerin câzibesini bilmeden müdâfaa ihtiyâcı idi.</p>
<p>Hilkat de en büyük sırlarını gizli tutmuyor muydu? Biz, evet biz de anahtarını yârdan ağyârdan kaçırdıgımız gizlilikleri, sırasında kendimize bile açmaktan çekinmiyor muyduk? Ve nihâyet kâinâta sığmayan bir aşk azametini, görülmez, değilmez bir küçücük noktada kilitlemiyor muyduk?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ruh bozukluklarına karşı maddi bir çâre olarak dünyanın medeni ülkelerinde açılan psikanaliz hücreleri, acaba bir ihyâ gecesinin, insanoğlunu kendi kendinden boşaltıp, tahlıl ve yeniden terkip etmesine imkân verişi nisbetine ne ölçüde vâsıl olabilmiştir? Artık Garp memleketlerinde mekanik bir endüstri hâline sokulmuş olan bu işi, o devrin adamı, kolaylık ve muvaffakıyetle nasıl başarabiliyordu?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Öyle ki, mânâyı daima sanatlı kalıpların güzellikleri içinde görmek istidadiyle yaradılmış olan insanoğlu, her zaman, gönlüne gözünden, gözüne gönlünden pay düşürür. Hilkatin yaptığı da bundan başka bir şey midir sanki?</p>
<p>Tabiat, en güzel kokuları en&#8217;güzel çiçeklerin koynuna saklamamış mıdır? En leziz çeşnilere en lâtif agaçları gebe kılmamış mıdır? Arının balı kadar peteği de bize şaşkınlıktan parmak ısırtmaz mı?</p>
<p>Kim bilir belki de insanoğlu için kendi kendinin vuslatı asıl ve özdü de, yolumuzdan engelleri söküp bizi bir visal çeşmisine kılavuzlayan elçi, bâzan bir semâ günü, bâzan bir ihyâ gecesi olabiliyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Benliği ve gururu tepesinden aşmış adam, bir hem cinsine karşı tevâzu&#8217;un zarâfetin öncülüğünü nasıl ederdi? Kin, intikam ve hiddet palasını sağına soluna sallayan zavallı, affın, müsâmahanın leziz şerbetini ezip de nasıl etrâfına içirebilirdi? Mesnet, mevki, şan iptilâlarının dalgaları ortasında sıkışıp kalmış biçâre, dünya ihtirasları içinde can çekişen bir kazazedeyi nasıl selâmet kıyısına çekip kurtarabilirdi? Ve nihâyet sıcak, ölücü ve öldürücü bir imanla yumuşamamış adam, şüphe, inkâr ve küfür buzlarının ortasında donup katılmış olan bir bahtsızı nasıl ısıtıp ayıltır, kendine getirebilirdi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Evet bu muhteşem tabiat köşesinden özür dilemeliyim; zirâ kabahat, ondaki şiir ve güzellik noksanında değil, beni oraya bağlıyamamış olan alâka ve hâtıra noksanındadır.</p>
<p>Acaba bir cesâret, bir zaptolunmaz feveranla ben de şâir gibi:</p>
<p>Mâhsın mehden güzelsin belki ammâ neyleyim</p>
<p>Âh bir şeb burc ı âgüşumda tâbân olmadın.</p>
<p>Diyerek dâvâyı hakiki ve ezeli sebebine bağlasam mı dersiniz?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Niçin severiz, niçin sevmeyiz? Neden inanırız, neden inanmayız? Niçin isteriz, niçin istemeyiz? İyilik ve güzellik neden bâzılarımızın bin mihnet ile ekip biçtiği bir tohumdur da, kötülük ve şakavet neden bazılarımızın emeksiz devşirdiği bir mahsüldür? Zulüm ve kan içicilik neden kolaylıkla akıp gittiğimiz bir yoldur da, insaf ve mürüvvet neden kaşlarımızı çattığımız bir zavallıdır? Bir kâfile, intikama dört elle sarılırken, neden bir başkası affın kadehini damla damla içip mestane nâralar savurur?</p>
<p>Neden şu basiretsiz adam, sizin tertemiz, maksadsız ve menfaatsiz dostlugunuzu idrâkte kör kalır da, kirli ve korkunç bir dudağın tezvirlerine kulağını ve yüreğini açar? Neden &#8216;inanılacak ve belbaglanacak sizin muhabbetiniz iken, kahbe bir düzen bu koskoca dostluğu hurdahaş edip yere serer?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nereye gideyim? Bir lâmelif çizip Adalar&#8217;a mı? yoksa Kadıköyünden Pendik&#8217;e kadar boydan boya gerilen Marmara kıyılarına mı? Belki ne oraya ne buraya.. Zirâ ömrümüz boyunca âşinâlık etmeğe mecbür olduğumuz hâlde, muhabbet ve samimiyet kuramadığımız kimseler gibi bâzı semtler için de, böylece bir yakınlık ve hasret duymayız.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dünyâ gecesinin gömleği, vakit vakit arar olduğumuz mânâyı gizliyen bir örtüdür. Bu gömleğin içindeki dilber vücudu kollayanların eli o gömleği yırtmadıkça, eşsiz âşinâyı uryan görmek ne mümkün&#8230; Bâtıl mı söyledim? Dünyâ gecesinde mânâya varmak için her önü müze gerilen kıymet, bir gömlekten başka nedir? Bilmem o iptilâlar örtüsünü paralayıp içindeki aşinânın vuslatına erebilsek, cihanda bundan üstün bir cesâret, bir tâlih, bir devlet olur mu?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Karakış, pencerelerimizin kafeslerine beyaz perdesini gerdiği karlı ve fırtınalı gecelerde, acaba Fıtnat Hanım&#8217;ın, kenarları kırmızı, kirpiksiz gözlerine ve tekmil arkadaşlarını kaybetmiş tek dişli agzına, bir kabartma harita gibi bin bir çizgili güler yüzüne bakıp masalları nın âlemi içinde yaşamaktan daha keyifli ne olurdu?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İçine ay ışığı karışan deniz, tortusu durulan bir su gibi yavaş yavaş ağarırken, Boğaz&#8217;ın dilsiz dilinden binbir efsün dinlemek, hangi keyif ehlinin canına can katmazdı?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gene o devirde İstanbullu, güzeli biliyor ve güzellik denen sırlı terkip, elinden, dilinden, fikrinden ve hissin den tabii bir inkişafla olgunlaşıp olgunlaşıp dökülüyordu. Kâh şiir oluyor kâh müsıki; kâh hat oluyor kâh tezhib; kâh çevre oluyor kâh yağlık; kâh çeşme oluyor kâh kasır; kâh bağ oluyor kâh ise bostan.</p>
<p>Sanki İstanbullu, kış yaz çiçeklenen bir ağaçtı da, gün geçmez her bir dalında bir başka âhenk, bir başka revnak ve terâvet süret bulurdu. Böylece de o, güzelliğe güzellik kata kata elinden, dilinden taşan zevk ve sanat kudretini, daha üstünü olmayan bir hadde ulaştırdı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir sünger gibi mâzinin hasretlerine vuslatlarına batıp çıkmış olan ruh, ne buldu ise geçmişte buldu; neye mâlik oldu ise eski günlerinden sürükledi. O yapan safâlar sürdü; onun için safâyı tanıyor. O zamanlar cefâlar çekti, onun için cefâyı biliyor. Hulâsa, dudağına hangi lezzetin çeşnisi sürüldü ise burada da âşinâ olduğu, istedigi veya istemediği hep, hep odur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir göz kapağı bile, muhâfazasına memur olduğu uzvu ne zaman gizleyip, ne zaman açıkta bırakacağını bilir.<br />
Sen ise ey kalemi elinde tutan!</p>
<p>Bu kadarcık bir insiyâki ferâsetten dahi mahrumsun. Bırak, yeter artık.. yüreğindeki dağ kendine kalsın, zirâ söylemekle bitmeyecek, anlatmakla tükenmeyecek, isrâf etmekle eksilmeyecek bir şey varsa, o da yürek yanığıdır. Ne yapsın, nasıl dağlanmasın o yürek ki, son katresine kadar boşaltılan bir kadeh süzülüşü ile sevdiğinin varlığına dökülmek için kıvranır, bütün azabı ve cehennemi ona yak laşamamakta bulurken, gene onun bir işâreti, bir arzusu, belki gelişi güzel bir inadı yüzünden susmak, hattâ yabancı kalmak işkencesine mahküm edilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ey kadın! Sahrada Mecnun kendi derdine dalıp devesinin yularını gevşetince, başı boş kalan devecik, nasıl her seferinde yavrusu tarafına geri dönerse, sen de ne zaman akıl dizginini elden bırakırsan sözlerin, hedef ten ne kadar uzaklara kaçıyor. Kendini derle topla ve Mecnun gibi: «Leylâ&#8217;ya varmak için bu deveyi terketmek lâzım» de ve tekrar seni bekliyen Eyüp semtine son bir adım at.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Muhakkak ki eski insan, sevmesini bugünkünden çok daha kuvvetle bilmekte idi. O, her dügümü çözenin, her müşkülü halledenin, her zoru yenen, her davayı fasleden, her olmazı olduranın muhabbet olduğunu bilmek için daha elverişli bir terbiye ile yetiştirilmişti. Beşiğinin üstüne iğilen anasının tazelikle cilâlı güler yüzünü sevmekle ilk muhabbeti öğrenen çocuk, hayatı boyunca ne kazanmışsa hep sevgi denemelerinin, bu yaratıcı gelişmesi sayesinde kazanmış değil miydi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Eski İstanbul&#8217;un eski insanının bahâ biçilmez bir husüsiyeti de, yolu üstünde rast geldiği bir yabancıyı, bir dost bir âşina kabül ettiren selâmlaşmak âdeti idi. O kimse, kan ve din birliğinin insanlık duygusuna kattığı hasbi bir muhabbet ve âşinâlık ile, karşıdan gelen, yanından geçen rast gele bir simâya cömerd bir yakınlıkla bakar ve «selâmünaleyküm» derdi. Mimârısi ne basit, esâsı ve örgüsü ne sağlam bir köprü. Topun da tüfengin de yıkıp sarsamıyacağı, gönülden gönüle atılan bir kemend&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yaz mevsimlerinin kızgın güneşi, servilerin tepesi ni görünmez eliyle bir alev parçası gibi yakarak çekilince, kahvelere gecelik entarileri, terlikleri ve takkeleriyle çıkan yaşlılar yavaş yavaş evlerine döner, çocukların oyunları tavsar, gündüz sokaklarda nafakalanan kümes hayvanları, kendileri için bırakılmış duvar deliklerinden yerlerine döner; çobanlar, bir koyunu veya keçisi olan hemen her evin önünde ıslık çalarak emanetlerini bırakır, hulâsa ses ve hareket, daha akşam karanlığı kalın perdesini indirmeden, buharlaşan yumuşak bir nem gibi gizlice uçup giderdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ne yaparsın, insan oğlu böyle işte.</p>
<p>Bir mânâya hiç de tek zâviyeden bakmak istemediği gibi, bu işde de öyle. Kimi, kafesin kapısını açıp içindekini azâd ederken, kimi insan zekâsı ile baş edemeyecek o zavallı mahluklara ökseler, tuzaklar hazırlar. Bâzısı ise tüfenk omuzda,torba sırtta, dağ tepe gezerek onları kafeslerde şakıtmaya değil, tencerede kaynatmaya uğraşır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ey insaf, seni neden kaybettik? Ey mazi, seni neden unuttuk? Ey güzellik, seni neden tepeledik? Ey sevgi, sana nesne yüz çevirdik?</p>
<p>Yoksa karanlıkta düşman diye dostunu vuran bedbaht gibi biz de hodgamlığa (bencillik), cehalete ve taassuba indireceğimiz kılıcı, bu mübarek başlara mı vurduk?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bilmem acaba beni bir lâhza daha dinler misiniz ki sizinle az daha dertleşeyim. İnandırmak için değil, inandıklarımı söylemek, nihâyet önüne durulmaz bir yanıp yakılma ibrâmının buyruğuna uyarak söylemek istiyorum ki, eğer asırların akışı içinde beşer, bir rahat nefes almış, huzur ve sükün bulmuşsa, bunu, kendi kendisiyle barışabildiği devirlerde bulmuştur. Ne bahtiyardır o kimse ki, içindeki kurtu kuşu, yılanı sırtlanı, emrinden çıkmaz bir köle hâline sokabilmiş, buyruk dinletmiş, her birinin esiri iken emiri olmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İmânı ve ümidi hedef tutan eski fikir ve tahassüs dünyâmızı tanımayı bugün o kadar lüzumsuz bir külfet sayıyor ve bu mütecânis hayat uslübuna bigâne kalmayı ise o kadar tabii buluyoruz ki, işte dede ile torun, hattâ baba ile oğul, sesi sözü, tavrı hareketi, hulâsa bütün bir tefekkür ve hayat sistemi ile birbirinin yabancısı ve cahili..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bugünün insanı , madde ve teknik hârikalarının belki son basamaklarına erişmek yolundadır ; lâkin iç kıymeti bakımından da belki gayyâların gayyâsında çırpınmaktadır.Ne ki ferd, cemiyet, millet sırasında hasta düşer de dünya bundan kurtulabilir mi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Eski zamanda cemiyet hayatı, bir güzelin başına veya göğsüne taktığı kıymetli bir taç gibi, her köşesi son derece dikkat ve emekle işlenmiş, her mücevher, en büyüğünden en küçüğüne kadar, kendine mahsus bir yuvaya bir çerçeveye oturtulmuş, bu sûretle de hem kaybolmaması, hem göz ve gönül alıcı bir bütün hâlinde lâyık olduğu gıptayı toplaması için kendi mevkiinde tespit edilmişti.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ve ey her duyduğunu kökünden inkâr eden bîçâre toy!<br />
Kafdağı bizim vücudumuz ülkesi, Ankâ kuşu da gönül adımlarıyla varılan bu ülkede, binbir zorluk ve meşakkatle ele geçen izâfî ruh, yâni aşktır.. deyiverse ne olur sanki, ne olur?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İstanbullunun gönül bağladığı çiçeklerden biri, muhakkak ki morsalkımdı. Yeşilliği ile tepemize kurduğu çadıra, senede iki defa çiçek karıştıran bu yerli dilber, çardak bulmadığı zamanlar ağaç demez, duvar demez nereye olsa tırmanır, ya da bir telin, bir sicimin yedeğin de, sürüklendiği tarafa uzanarak, uysal ve mütevâzi şemsiyesini alabildiğine açardı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sen ey kalemi tutan el! gene kaydın; gene dertle derman arasında kaçacağın yeri buldun. Eski kadınlar «huylu huyundan geçmez» derlerdi. Sen de bir kadın elisin, bâri bu ata sözünü kendin için de kabül et.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bâzı seneler İstanbul&#8217;da kış o kadar sert geçer, kölesine soluk aldırmayan huysuz bir efendi gibi, tabiatı öyle hırpalar ve kamçılardı ki, damlar karların, saçakların buzların baskısı altında güneşe avuç açarak haftalarla bekler dururdu. Fakat eli kamçılı soğuklardan sonra ılık günlerin sırtında tek tek elçiler gönderen bahar, âheste âheste etek sürüdü mü, uzun çekişmelerin sonunda tek bakışla barışıveren sevgililer gibi, ağaçlar da dallarının kasvetli karanlığını yırtarak, tomurcukları, yaprakları ve çiçekleriyle muhteşem şenliklerine hazırlanırdı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dönelim, tekrar Süleymaniye&#8217;ye dönelim .. gündüzünü seyrettigimiz bu levhanın bir nefes de gecesi içinden geçerek, topumuzu, arkasından koşarak bir başka semte firlatalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mâzi, eğer anbarda yıllandırılmış bir tohum gibi, hâl tarlasına ekilmezse, ondan ne çogalmak, ne de istifâde beklenebilirdi. Bizim yanlışımız da buydu işte. Bir zümre, yalnız geçmiş ile nafakalanmak, onu karanlık ve küflü bir mahzende muhâfaza etmek tarafını tutuyor, bir başka zümre ise bu tohumu topyekün çöplüğe devirmek ve çeşnisine yabancı olduğumuz bir başka tohumu elde etmek iddiasını kuruyordu. Ne çâre ki mâziyi hâle aşılamak ve bu izdivâcın taze mahsüllerini devşirmek teşhisine kimse yanaşmıyor ve böylece de koskoca bir târih, iki arada kalan evlâtlar perişanlığı ile heder olup gidiyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Zâten dünyâ, yalnız bir câmi kubbesi altında mı ayrılık ve gayrılıklarını meydana koyar? Belki o kubbe altı, bu ayrılık ve gayrılık çekişmelerinin uyuşma ve yatışma temrinleri yaptığı bir tâlim meydanıdır ve insanoğlu, orada elde ettiği temkin ve salâbeti günlük hayat sahnesinde de kullanmaya çabalar.</p>
<p>Hayat sahnesi.. Birbirleriyle boy ölçüşen dağınık ve Zıd fikirlerin at koşturduğu, süngü süngüye geldiği kanlı meydan..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yeryüzünde kudret, kuvvet, şan ve azamet kazandı; amma iç düşmanlarına karşı kuvvetli olmaya lüzum görmediği için en ummadığı zamanda onlardan birinin hançeri altında can verip gitti.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(&#8230;)belki bir akşam vakti ağılına donen bir sürü geçer. Evet geçer de, aralarında başını eğip tek yudumcuk olsun su içen bir mahluk bulunur. Sonra da çenesinde billur damlacıklar kalarak aheste aheste uzaklaşıp gider. Belki insan oglununun da, gürül gürül akan tarih nehrinden bu kadarcık bir nasibi vardır; bilinmez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yeis ki gönül kubbesinde öten en çirkin sesli kuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Güzel sanatların nazlı ve mütevâzi bir köşeciğini tutmuş olan mühürcülük, zevkle zerâfetin elele verdiği zor kazanılır bir hünerdi. Parmak ucu kadar ufak bir sahaya, sülüs, rik&#8217;a, divani tâlik yazıları harikulâde bir meharetle istif edip bir çiçek bahçesi gibi donatmak ko lay işlerden olabilir miydi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Üsüsüzlük içinde usülden,tezatlardan yapılmış âhenklerden durmadan örnek veren dünyada, Beyazıd&#8217;ın çınarı da bu kaideye şâhâne bir misâl olsa gerektir. Ağaç, kulağına fısıldanmış iznin usülü içinde büyümüş, büyümüş, çok kısa kalan dalı ile çok uzamış dalı,biri ötekine dudak büken bir muhâlefet ve istihzâ edâsı ile usülden ayrılmış olmakta karşılıklı inat etseler de, bu çatışma ve zıddiyet, o bünyenin umumi tenasübüne göre bir ahenge vesile olmuştur. Böylece de Beyazıd&#8217;ın gün görmüş ihtiyar çınarı, binlerce uzun ve kısa dalının âhenksizliğinden doğmuş âhengi ile itaatli ve sâdık bir nöbetçi gibi, asırlardan beri vazife aldığı noktada bekleyip durur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Herkesi kü dür mand ez aslı hiyş,<br />
Bâz cüyed rüzgarı vaslı hiyş</p>
<p>diye feryâd etmiyor. Ey koca aşk piri! Dogru. Her kim ki aslından uzak kalır, elbette vaslının ruzgârını arayıcı olur. Amma dünyâ senin bu lahut âvâzeni duymadıktan sonra, kimin sesini dinler, kime kulak asar?</p>
<p>Evet söylemek isteriz, fakat bu cihan gülgülesi içinde bizi dinliyen kimdir ve nerededir?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Muhakkak ki İstanbul, Ramazanı, hiçbir semtinde Şehzadebaşı kadar hususi şartların imtiyaz ve adetlerine sahip olarak hissetmezdi. Gündüz, Kalpakçılarbaşı, nasıl kendi karakterinin icaplarına sahne olursa gece de Şehzadebaşı’nın kalabalığı, nereye ve niçin gidip geldiğini bilmez gibi dalgalanan bir halk ile dolup taşardı. Öyle ki bu kalabalık, sahile vurdukça köpüren dalgalarmış gibi saatten saate daha kabarır ve bu coşkun gidiş geliş, gece yarısı keyif değiştiren denizler misali, ancak teravihten birkaç saat sonra yavaş yavaş yatışır, o zaman da tenhalaşan caddede bekçilerin vazifeleri başlardı.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Evet belki eğri belki doğru&#8230; Amma sen ey fikir kuşu, bırak bu eski huyunu&#8230; İstiğrak göklerine doğru daha fazla kanat açmadan geri dön&#8230; Hem çabuk dön ve söz verdiğin gibi yalnız İstanbul&#8217;un mavi yaşmaklı semâsında, yeşil ferâceli dağlarında, köpük köpük dalgalarında, çınarlarında, kubbelerinde, minarelerinde uç&#8230; İstersen evlerine, izbelerine, çarşı pazar, kahve ve meyhanelerine gir(!)&#8230;</p>
<p>Şayet bu hava dar gelir de kanatların uyuşursa uçma adaleleri körleşmesin diye kafeslerinden kovalanan ev güvercinleri gibi seni gene bir boy âzat ederim. Lâkin ileri gitmekten her zaman kork.</p>
<p>Zira insan oğluna mânâdan söz açmak kışı yaza çevirmekten de zordur.<br />
Çünkü mânâ düğümü, bir yürek yanığı, bir derinden taşan iman, bir yatışmaz vecd olmadan çözülemez vesselam.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Biz insanlar, en yakın hatıralarımız üstüne yığılan senelerden sonra bile bu yakın hatıraların izlerini arar da kâh zorlukla bulur, kâh ise zifirî bir karanlıkla karşılaşırız. Hiçbir dimağ, zaman ve tebeddül sislerinin birikintisi altında geçmişin zevkini,tahassüsünü aynen ve tamamen muhafaza ve idrak edeceğini vâdedemez. Lakin bu koyu nisyan temayülümüze rağmen her zerreden bizi kendisine davet eden manâ, gene de cömertliğinden bağırır: Beni unutmayın, sizi her devrenizde, âlemden âleme geçiren beni unutmayın!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Amma hakikat denilen tılsım, gökyüzünde uçuşan kuşlar gibidir. Onları avlayacak silâh, yollarına kurulacak ökse olmadığı için çok defa bir görür bir kaybederiz..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Burada bir Şeyh Gālip güneş gibi doğmuş, anlasalar da anlamasalar da umursamaz bir kendine yetiş ile:</p>
<p>“Bir şûlesi var ki şem&#8217;-i cânın<br />
Fânûsuna sığmaz âsumânın”</p>
<p>demekle, dünya içinde dünyâyı bulmuş olanların zevkinden haber vermiş, ammâ gene de duyacak olan duymuş, nasipsizler, süvârinin arkasını kovalamak isteyen bir yaya gibi, boşuna kan tere batmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yoksa bu şehir, saraylari, konakları ve sahilhanelerinden başka, kaldirım taşlarında sürünerek, kahvehanelerinden taşacak, meclislerinden, mesirelerinden arta kalacak kadar bol ve ateşli şiirler soylemiş, bu şiirlerin ve mısraların kadehleriyle etrafını yakıp kavurmuş bir şair midir?</p>
<p>O İstanbul ki Fuzuli buraya hayran olmuş, bize ,ölmez aşkın ölmez heyecanlarını yazıp bırakmıştır. Her söylenmezi söylemiş, aşk meydanının her köşesinde at koşturmuştur.</p>
<p>&#8220;Olur ruhsarına gün la&#8217;line gülberg-i ter aşık<br />
Sana eksik değil gökten iner yerden biter âşık.&#8221;</p>
<p>diyecek, bir kendinde olmazlığın çeşnisinden önümüze koyup, hikmet ile sanatı beşeri iptila ile ilahi vecdi dudak dudağa getirmiş, yanıp yakılmış, sedefin ağzında inci olan bir nisan yağmuru gibi, şair olarak akmış, aşık olarak ebedileşmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Çiçek ve temizlik kokan evleri, sanki bu evler hayat sahibi insanmış da cemiyet nizamlarına başı bağlı her adam gibi ta atalardan dedelerden sürüklenip gelen huzur, sükun ve rahat miraslarını kendi ahenkleri içine serpip yerleştirmişlerdi. Öyle ki aile, buluttan henüz düşmüş bir damla gibi temiz, duru ve saftı. Cemiyet seli, cemiyete istikamet veren istidatların yetişme zemini de işte bu tertemiz damlacıkların çevresi olmuştu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“İstanbul medeniyet tezgâhını dokurken, ona her el bir türlü malzeme taşıdı. Sanatkârı vardı ki, mermeri balmumu gibi kolaylıkla isler, ona bir devrin zevkini kazır, dilini konuştururdu. Ustası vardı ki, dağlardan yuvarlanıp gelen bir ağaç kütüğünü bir sanat bilmecesi haline sokar, keser oyar nakışlayıp bezerdi. Demirden, tunçtan, pirinçten, bakırdan yaptığı eşyaların ileniş sırrını hâlâ bir muâmma olmakta bırakan mütevazı zanaatkarından, gergef önünde bir ibadet huşuu ile kendinden geçmiş, kumasın üstünde çalışan sağ eli ile altında çalışan sol eli, bir fidanın dalları ve kökü kadar birbiriyle anlaşmış, bu mühürsüz imzâsız andlaşmanın semeresini veren genç kızına kadar her biri, o medeniyetin bir isçisi idi. Bu devirde zevk, nasıl bir ahenk bulmuştu ki gene o kız, anasının dokuduğu bezin üstüne fırçasını müşkülatsız tasarruf eden bir ressam mahareti ile, renk ve sekil terkibinin en harikuladesini nakşederdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Acaba Sarıkaya denen rustâî şahnişteki Esmâ Sultan Sarayı’nı, kardeşine misâfir gelen Sultan Mahmud’un, içinde öldüğü bu tarihî kâşâneyi, bir düşünen, bir sorup soruşturan çıkar mı?<br />
Acaba çilehânesini, köyün en ıssız köşesine kuran bir Aziz Mahmud Hüdâyî’nin gönül hoşluğunu kendi gönlünden sormuş ve onun:</p>
<p>Çekmeyince erbaîni rûzigâr<br />
Gelmemiştir bir zaman evvel bahâr</p>
<p>diyen sesinin üstünde durmuş bir idrak var mıdır?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Geceler.. dedim; İstanbul geceleri.. gündüzleri de söylesem, hatta buna, gecelerin ve günlerin teknesinde yoğurulup şekillenmiş içimizin sesinden ve nefesinden de bir tutam katsam günah mı olur? Amma Asya ile Avrupa&#8217;nın ortasında, boşluğa kurulmuş muazzam bir örümcek ağı gibi, her telini bir kıt&#8217;aya iliştirmiş olan bu şehrin mânevi fezâsında dolaşmak, onun kıldan ince tellerini koparmadan, örselemeden bir taraftan öbür tarafa geçmek mehâreti nerede?&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Peştamal Kuşanma Merasimleri</strong></p>
<p>“ Genç kalfa, evvelâ bir ipek futa ve merâsime kaç usat oturacaksa her birine bir peştamal, bir havlu, bir kalıp sabun bohçalayarak hazırlığını tamamlar, kendi hısımı, akrabası, eşi dostu da çağrılıp davetliler câmide toplanınca, bu genç namzet, elleri rehberinin omuzlarında, ondan bir adım arkada olarak i,çeri girmek sûretiyle merâsim başlardı. İçeri girince de rehberin ilk sözü: “ Esselâmü aleyküm yâ ehl-i şerîat!” demek olur, kâhya da bu selâmı aynen iâde edip, bir Fâtiha dedikten sonra,rehber bu defa: “Esselamü aleyküm yâ ehl-i tarîkat!” der. Üçüncüde ise: “ Yâ ehl-i hakîkat!”, dördüncüde de: “ yâ ehl-i mârifet!” deyip dört kere selem alınıp verildikten sonra, rehber, omuzlarını tutarak bir adım arkadan gelen genci götürüp kâhyaya teslim eder.</p>
<p>Genç burada, mesleğinin nâmûsuna leke sürmeyeceğine yemin eder, sıra ile el öpülür, duâ edilir ve mevlit okunup bittikten sonra, usat olan gence dükkân açılırdı. O zaman da yeni ustaya bir mahlas lazım gelirdi. Bu iş içinde loncada bir aşır okunarak isim duâsı yapılır ve ölünceye kadar içinde nâmus ve sadâkatle çalışacağı dükkânında yalnız bırakılan genç san’atkârı, kıdemlilerin hiç biri kıskanmaz, ticâretini baltalamazdı. Kâhya, en küçük yolsuzluğa dahi göz yummayıp bir günden üç güne kadar dükkân kapatmaya salâhiyetli ise de, ne esnaf bu cezâyı hak edecek bir yolsuzluğa kaçar, ne de yiğitbaşı veya kâhya bu hakkını sûi- istimal etmeyi düşünürdü. Zâten Türk sanâyîini asırlar boyunca yıkılmaktan koruyan da bu birbirine geçmiş yekpâre ahlâk zinciri, bu saffet, bu hûlus değil midir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“ … Hatta büyüğe karşı saygı ve nezâket o derece idi ki, bir çırak veya kalfa, ustası tarafından, çarşının bir başka ustasına herhangi bir iş için gönderildiği zaman dükkânların arka sokağa açılan ve “v terbiye kapısı” denen ufak kapıdan, kendisinin çırak, karşısındakinin usta olduğunu unutmayan, bir edep ve ihtiramla girerek söyleyeceğini söyleyip çekilirdi ve usta oluncaya kadar da bir çırak için ön kapı kapalı, ancak terbiye kapısı açıktı.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-istanbul-geceleri-alintilar/">Samiha Ayverdi – İstanbul Geceleri  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-istanbul-geceleri-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Ailesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ailesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ailesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:50:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Burhan Bozgeyik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23954</guid>

					<description><![CDATA[<p>Burhan Bozgeyik: Husûsiyetleri ve zaman içerisinde kazandıkları yapı itibariyle Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi ailesinin değerlendirmesini yapar mısınız? Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: Osmanlı devrinde her müessese bir kapalı sınıf karakteri taşıdığı gibi aile de aynı şartları hâizdi. Binaenaleyh kapalı sınıf demek; kendi bünyesi içinde ve bünyesinin hayat şartları ve bu bünyeyi besleyici unsurlardan gıda alarak harice örtülü olduğundan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ailesi/">Osmanlı Ailesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Burhan Bozgeyik: Husûsiyetleri ve zaman içerisinde kazandıkları yapı itibariyle Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi ailesinin değerlendirmesini yapar mısınız?</p>
<p><strong>Sâmiha Ayverdi Hanımefendi:</strong> Osmanlı devrinde her müessese bir kapalı sınıf karakteri taşıdığı gibi aile de aynı şartları hâizdi. Binaenaleyh kapalı sınıf demek; kendi bünyesi içinde ve bünyesinin hayat şartları ve bu bünyeyi besleyici unsurlardan gıda alarak harice örtülü olduğundan dıştan gelecek sakatlayıcı ve bozucu elemanlara karşı direnme gücü olan bir yapı demektir.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1307" src="http://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/A%C4%B0LE.jpg" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" srcset="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/AİLE.jpg 851w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/AİLE-206x300.jpg 206w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/AİLE-768x1118.jpg 768w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/AİLE-703x1024.jpg 703w" alt="" width="442" height="644" /></figure>
</div>
<p>Cemiyetin en küçük fakat en sağlam hücresi olan aile, işte bu yüzden çöküş devirlerimizin sakat, yanlış ve çürütücü mikroplarına karşı çatlak vermeden ismetini ve husûsiyetini uzun asırlar muhafaza etmiştir. Ancak “Tanzimat”la hesapsızca garba açılan kapıdan içeri sızan ve ictimâî bünyemize aykırı ve yabancı düşen cereyanlar bütün müesseselerimizde olduğu gibi ictimâî bünyenin o en sağlam yapısı olan ailede de çatlaklar meydana getirerek bünyenin mukavemetini kırmış ve git gide büyüyen bu hastalık mihrakları aileyi temelinden sarsıp bugünkü renksiz, prensipsiz ve gayr-ı millî noktaya kadar getirmiştir.</p>
<p>Burhan Bozgeyik: Efendim, malum olduğu üzere mâziye ve mâzideki çeşitli müesseselere yıllardır bazı çevrelerce saldırılmış. Saldırı, hâlâ da devam etmekte… Bu görüşte olanlar “Eskiden evliliğin o kadar kuvvetli bağa dayanmadığını, erkeğin bir sözüyle kadının boşanmış olacağını ve kadına gerekli hakların tanınmadığını” iddiâ ederler. Bu mevzuda araştırma yapan hatta bizzat o devirleri gören birisi olarak bu ve buna mümâsil iddiâlar için ne dersiniz?..</p>
<p><strong>Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: </strong>Bunlar, hakikatı bilmeyen bilmekte istemeyen, meseleye görmek istediği şekilde bakan ve öyle değerlendirenlerin yaptıkları isnatlar. Gerçekle, tarihî hakikatla aslâ alâkası olmayan kuru iddiâlar…</p>
<p>İsnatların aksine eski evlilik müessesesi sağlam temellere dayanırdı. Nikâh kadının bir nevi hayat sigortası demekti. Şöyle ki, evlenecek kızın mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel adları altında kocası tarafından karşılanacak iki türlü temînâtı vardı.</p>
<p>Birincisi, halk arasında ağırlık denen mihr-i muaccel ki, nikâhtan evvel kızın ailesine teslim edilir; ikincisi ise boşanma halinde erkekten, ölüm halinde ise erkeğin vârislerinden alınmak sûretiyle bir nevi geçim karşılığı olurdu. Böylelikle kadının her ihtimâle karşı geçim darlığıyla güç durumda kalması baştan önlenmiş olurdu. İstikbâli teminat altına alınmış olurdu. Halbuki Hıristiyanlıkta böyle değildir. Kadın erkeğe para verir. Drahoma verir.</p>
<p>Anadolu Kavağı’nda böyle mihr-i muaccelle yapılmış bir çeşme vardır. Cevriye isminde bir hanım mihr-i muacceli ile bir çeşme yaptırmış, hâlâ durur.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-1308" src="http://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/KADI-HUZURUNDA-KARI-KOCA.jpg" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" srcset="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/KADI-HUZURUNDA-KARI-KOCA.jpg 500w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/KADI-HUZURUNDA-KARI-KOCA-245x300.jpg 245w" alt="" /></figure>
</div>
<p>Evlilikte böyle olduğu gibi boşanmanın da çok ağır şartları vardı. Size misal vereyim. Merkez Efendi mezarlığında bir mezar vardır. Taşta adamın “karısının dedikodusuna dayanamayıp öldüğü” yazılıdır. Eğer boşanmak kolay olsaydı, bir ömür boyu bu eziyete katlanır mıydı?.. Onun için kadın esir değildi, emirdi…</p>
<p>Burhan Bozgeyik: Lüzumlu bilgi ve temel vazifeleri açısından dünkü ve bugünkü “Kadın”ın mukayesesini ve buna bağlı olarak değerlendirmesini yapar mısınız?</p>
<p><strong>Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: </strong>Eski kadının büyük çoğunlukla okuyup yazması yoktu. Fakat buna dayanarak eski kadına câhil demek, yanlış olduğu kadar hatalıdır da. Zirâ eski kadın, kendisine medenî, vicdanî ve ictimâî yapısını kazandıran bir şifahî kültüre sahipti. Bunun neticesi olarak da, memleket gerçeklerine âşinâ ve kelimenin tam mânâsıyle, vatanın su katılmamış evlâdı, her hali, her tutumu, duygusu, düşüncesi, yaşayışı ve hayatının bütünüyle yerli ve millî damgasını taşıyan bir varlıktı.</p>
<p>İşte ondan bu yerli olmak üstünlüğü, yolunu çizer, doğruyu eğriden, kurtuluşu tehlikeden, zararı faydadan ayırt ettirir, böylece de ana-kadın çekirdeği etrafında örgüleşen aile müessesesi, ictimâî bünyenin en küçük, fakat en sağlam ve yapıcı hücresini teşkil ederdi.</p>
<p>Eski kadını, sabırlı, temkinli, vakarlı, şefkatli ve bilhassa hamiyetli ve gayretli kılan ve daha nice üstün vasıflarla silâhlandırmış olan kuvvet neydi? Dersek, en küçük yaşından itibaren, maddî ve manevî yapısının bütününde mevcûd, gelenekselleşmiş terbiye sistemi idi. Bu terbiye sistemi, adını sanını dahi bilmediği cedlerinden aktarıla aktarıla, tâ anasına kadar gelmiş, anasından da kendisine geçmiş, kendisinden ise evlâdlarına ve torunlarına doğru tarihî ve an’anevî yolculuğunu devam ettirir olmuştu.</p>
<p>İşte maddesinde ve mânâsında, hayat felsefesini böylece kuran bu şifahî kültür ile o, irfan ve medeniyet âbidesinin ta kendisi olmuş bulunuyordu.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><strong>Şahsen, kadının iyi bir anne olmasını iyi bir memur olmasına tercih ederim.</strong></p></blockquote>
<p>Bir ecdâd mirâsı olarak hâmil bulunduğu bu irfân ve hikmet sebebiyledir ki, dokuz ay karnında taşıdığı çocuğunu kucağına alıp ilk sütü yavrusuna verirken: <strong>Ya gâzî ol, ya şehid! </strong>demiştir. Evet o, ayasını teşkil eden millî şuûrunun icâbı gereğince, bu ölçüt, bir ferâgat ve hamâsî bir asalet göstermiştir.</p>
<div class="wp-block-image wp-image-1310 size-full">
<figure class="aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-1310" src="http://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-2.jpg" sizes="(max-width: 1305px) 100vw, 1305px" srcset="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-2.jpg 1305w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-2-300x225.jpg 300w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-2-768x575.jpg 768w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-2-1024x767.jpg 1024w" alt="" /><figcaption>Cebheye mühimmat taşıyan analarımız</figcaption></figure>
</div>
<p>Bugünün kadınına gelince; bazı istisnaları bir yana koyarsak, yüksek tahsil yapmış, yabancı mektepler ve yabancı memleketlerde okumuş, çeşitli dünya dilleri konuşan bugünün anası, dünkü kahraman kadın kadar evlâdına aynı sağlam imânı, aynı millî şuuru verebilmekte midir? Ne yazık ki buna her zaman evet demek mümkün değildir. <strong>Zirâ bugünün münevver anası, evlâdını, değil vatan uğruna ölmeye, doğduğu topraklarda yaşamaya, gücünü kuvvetini memleketine tahsis ettirmeğe bile muvaffak olamamakta veya olmak istememektedir.</strong> Halbuki bu vatanı geliştirme, ileri memleketler seviyesine yükseltmek uğruna katlanılacak her fedâkârlığın bir mukaddes cihâd olduğunu, her ananın bilmesi ve evlâdına bildirmesi bir millî borç değil de ya nedir?</p>
<div id="gallery-1" class="gallery galleryid-1306 gallery-columns-2 gallery-size-medium">
<figure class="gallery-item">
<div class="gallery-icon landscape"><a href="https://www.zaviyesohbetleri.com/osmanli-ailesi.html/osmanli-kadinlari-mm-5"><img loading="lazy" decoding="async" class="attachment-medium size-medium" src="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-5-300x224.jpg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-5-300x224.jpg 300w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-5-768x574.jpg 768w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-5-1024x765.jpg 1024w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-5.jpg 1305w" alt="" width="300" height="224" aria-describedby="gallery-1-1314" /></a></div><figcaption id="gallery-1-1314" class="wp-caption-text gallery-caption">Gerçek kadın kahramanlarımız</figcaption></figure>
<figure class="gallery-item">
<div class="gallery-icon landscape"><a href="https://www.zaviyesohbetleri.com/osmanli-ailesi.html/osmanli-kadinlari-mm-3"><img loading="lazy" decoding="async" class="attachment-medium size-medium" src="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-3-300x225.jpg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-3-300x225.jpg 300w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-3-768x575.jpg 768w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-3-1024x767.jpg 1024w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-KADINLARI-MM-3.jpg 1305w" alt="" width="300" height="225" /></a></div>
</figure>
</div>
<p><strong>Ama kadının ismetli olması ve çocuklarına sahip çıkması kâfi görülmüyor.</strong> Halbuki dünyada Allah kadınla erkeğe ayrı vazife vermiştir. Yarışmaya lüzum yok ki… O kendi sahasının insanı olsun, öbürü kendi sahasının… Fizik yapısı, ruh yapısı ayrı. Kadın daha zarif, nazik ve duygulu yaratılmıştır. Yarışmaya lüzum yoktur. Yarışmak fıtrata karşı gelmektedir. Şahsen, kadının iyi bir anne olmasını iyi bir memur olmasına tercih ederim. Annesiz çocuk şefkatsiz büyüyor. Sıhhatsiz oluyor. Haşin oluyor.</p>
<p>Toparlayacak olursak; tek taraflı kültür ölçü kabûl edilince, bugünün okumuş yazmış kadını, eski devrin o târihî emânetini nesilden nesile nakletmiş sağlam ve yüklü kadını ile boy ölçüşemez olmuştur. İşte, bu kaybettiğimiz kadını bulmak lazımdır.</p>
<p>Burhan Bozgeyik: Târihî seyir içerisinde günümüzdeki karışıklığı nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu karanlık tablonun ortaya çıkış sebepleri nelerdir sizce?.. Bilhassa gençliğin durumu ve meseleleri üzerine görüşlerinizi belirtir misiniz?..</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><strong>Elimizden dilimizi, dinimizi, târihimizi topyekûn bizi biz yapan kıymetleri alan, yıkan zihniyeti yakalayıp mahkûm etmemiz icâb etmektedir.</strong></p></blockquote>
<p><strong>Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: </strong>Kanaatime göre Türkiye’nin birinci meselesi bugün bir târihî ve millî eğitim politikasından mahrum oluşu ve neticede de bu kansızlık ve cansızlığın yeni yetişen nesilleri şaşkın, prensipsiz, bomboş hâle getirmiş olmasıdır.</p>
<p>Münhal sahaları işgal etmek kolay iştir. Günümüz gençliği de boşaltılmış, varından yoğundan mahrum edilmiş münhal bir sahadır. Bu yüzden de ona kim sahip çıkmak istese derhal işgale uğruyor. Ve işgalcinin malı olmaktan kurtulamıyor. Ortada oturduğu dalı kesen bir gençlik var. Ama bunun mes’ullerini aradığımız zaman günümüzden çok gerilere gitmemiz, elimizden dilimizi, dinimizi, târihimizi topyekûn bizi biz yapan kıymetleri alan, yıkan zihniyeti yakalayıp mahkûm etmemiz icâb etmektedir.</p>
<div class="wp-block-image wp-image-1319 size-full">
<figure class="aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-1319" src="http://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-EVL%C3%82DLARI.jpg" sizes="(max-width: 1700px) 100vw, 1700px" srcset="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-EVLÂDLARI.jpg 1700w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-EVLÂDLARI-300x204.jpg 300w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-EVLÂDLARI-768x523.jpg 768w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/OSMANLI-EVLÂDLARI-1024x698.jpg 1024w" alt="" /><figcaption>Osmanlı evlâdları</figcaption></figure>
</div>
<p>Gençlik manevî değerlerden uzak kaldığı gibi, târihine de yabancı kalmış, daha doğrusu o hale getirilmiştir.</p>
<p>Kısaca tarihe bir göz atalım: Osmanlı Devleti kurulurken çok sivrilmiş ve gözde beylikler vardı. “Bunlar arasında en sessiz, en az dikkati çeken aşiret kısa zamanda nasıl oldu da Anadolu beyliklerini kendi potası içinde erittikten başka Rumeli fütûhatiyle çağlar kapayacak bir dünya devleti olma seviyesine erişti?” dediğimiz zaman karşımıza, beşerî ve ilâhî kuvvetler ortasında Hakk ve Adâlet kanatlarıyla uçan ve gayesi İlâ-yı Kelimetullâh olan bir devlet meydana çıkar. İşte bu devlet, tevhidi dünyaya yayarken teslis erbâbı olan haçlı dünyası biraz mantıklı ve insaflı hareket etmiş olsaydı, tevhidin yüceliğinden istifâde etmek nasîbini bulacaktı. Halbuki Müslüman, dâima tek başına kaldı. Gayesi kadar bünyesi de sağlam tutulmuş olan Osmanlı Devleti ise, haçlı dünya karşısında altı asır kahramanca çarpıştı. Hâlâ da Müslümanın kaderi bu haçlı, siyonist ve nihâyet komünist adı taşıyan güçlerle mücâdele etmektedir.</p>
<p>Ne yazık ki, bugün adı geçen dış düşmanlarımız, târihinden, dilinden, dininden mahrum edilen gençliğimizin bilhassa okur-yazar tabakasını vatan hıyâneti kamplarına ayırmış bulunmaktadır. Bu yüzden de değerlerine sahip her fert, dış düşmanlarla onların dümen suyuna girmiş yahut da vatan hıyânetini ekmek kapısı yapıp, haçlıya, moskofa avuç açmış kitlelerle mücâdele etmek mecbûriyetinde bulunuyor.</p>
<p>Burhan Bozgeyik: Târihî ve kültür meselelerimizi dile getirip, kitaplaştıran bir yazar olarak meselelerin çözümü için teklifleriniz nelerdir?..</p>
<p><strong>Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: </strong>Evvelâ akı karadan seçip uyanmamız ve elimize târihin ve millî îmânın endâzesini alıp bize zorla ezberletilmiş sloganları ölçüp biçmemiz ve bir mihenk taşına vurup hâlisi sahteden ayırt etmemiz icâb eder.</p>
<p>Gençliğe manevî duygu kazandırmak, manevî değerlerini tanıtmak lazımdır.</p>
<p>İyilik ve kötülük insanın bünyesine aynı zamanda yerleşmiştir. İnsan, irade sahibi bir varlık olduğuna göre kendinde bulunan kötülüklerle mücadele etmesi insan oluşunun başta gelen vazifesidir. Bu mücâdelede ise ona maddî güçlerin değil, manevî kuvvetlerin yardımcılığı şarttır. Kanunlar ve yasaklar kötünün elini bir yere kadar bağlar. Fakat fenâlık dediğimiz menfi ve zararlı davranışları gerçekleştirmek için kanunun bir açık yerini bulup istediğini yapması pek güç sayılmaz. Ancak hak ve hakikatle beslenip sağlama alınmış kimselerdir ki, onlar nazarında kanun bir fantaziden ibârettir. Zîra bu kimseler kanunu kendi içlerinde taşırlar. Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- “İçindeki müftüden fetva almayan kimseye dışardaki müftülerin faydası olmaz” buyurur.</p>
<p>Cemiyetin huzurunu tahrip etmeye matuf her hareket kötülük olduğuna göre ilâhî nizâmı kendi varlığında tesis etmiş cemiyetlerdir ki, dünyanın yüzünü güldürür. Huzur ve âsâyişin bekçiliğini ederler.</p>
<p>Bir de, şunu bilmemiz lazımdır ki mâziye sırt çevirmiş bir millet düştüğü yerden kalkamaz. Binâenaleyh târihî ve millî değerlerimizin bugün kaybettiğimiz anahtarını bulup o hazineyi açarak istifâde etmemiz gerekir.</p>
<div class="wp-block-image wp-image-1321">
<figure class="aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1321" src="http://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/M%C3%82Z%C4%B0S%C4%B0N%C4%B0-UNUTANLAR.jpg" sizes="(max-width: 755px) 100vw, 755px" srcset="https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/MÂZİSİNİ-UNUTANLAR.jpg 755w, https://www.zaviyesohbetleri.com/wp-content/uploads/2018/12/MÂZİSİNİ-UNUTANLAR-300x267.jpg 300w" alt="" width="386" height="343" /><figcaption>Her şeyi kendilerinden bekleyenler</figcaption></figure>
</div>
<p>Burhan Bozgeyik: Teşekkür ederim efendim…</p>
<hr class="wp-block-separator" />
<pre class="wp-block-preformatted">1 Burhan Bozgeyik, Mülâkatlar, İstanbul: Bedir, 1997, s.115-121

https://www.zaviyesohbetleri.com/osmanli-ailesi.html</pre>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ailesi/">Osmanlı Ailesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ailesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman-Türk İnanç ve Terbiyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/musluman-turk-inanc-ve-terbiyesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/musluman-turk-inanc-ve-terbiyesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2015 15:47:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman-Türk inanç ve terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5944</guid>

					<description><![CDATA[<p>Saf olduğu kadar,hayırhah,dürüst ve hayatı ibadet ve iyi işlere koşmakla geçen bir kimse vardı. Batı­da olsa, düşünmeden gün be gün adetleri artırılan azizler zincirinin halkasına yerleştirilerek isminin başına bir saint sıfatı ilâve ediliverirdi. Halbuki bizim saf delikanlı, Müslüman-Türk inanç ve terbiyesinin gereğince, kendisinden üst olduğunun şuûrunda bulu­narak babasının karşısında el pençe duracak bir saygı hatta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-turk-inanc-ve-terbiyesi/">Müslüman-Türk İnanç ve Terbiyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/images4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-5947" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/images4.jpg" alt="Müslüman-Türk İnanç ve Terbiyesi" width="463" height="352" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/images4.jpg 258w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/images4-170x130.jpg 170w" sizes="(max-width: 463px) 100vw, 463px" /></a><br />
Saf olduğu kadar,hayırhah,dürüst ve hayatı ibadet ve iyi işlere koşmakla geçen bir kimse vardı. Batı­da olsa, düşünmeden gün be gün adetleri artırılan azizler zincirinin halkasına yerleştirilerek isminin başına bir saint sıfatı ilâve ediliverirdi. Halbuki bizim saf delikanlı, Müslüman-Türk inanç ve terbiyesinin gereğince, kendisinden üst olduğunun şuûrunda bulu­narak babasının karşısında el pençe duracak bir saygı hatta bir çeşit hayranlıkla dururdu.</p>
<p>Öyle ki, kendin-deki meziyetleri görmeyip babasının üstünlüklerine riâyeti, insanlık borcu bilmekten geri kalmayacak yapıda bulunan müstesnalardam biri idi.</p>
<p>Genç adam, gerçekten evliyâlık meziyetlerine sahip kimselerden biri idi ise de, kendi meziyet ve faziyetlerini ne görür hatta çevresinde îmâ yollu bir söz eden olursa ne de onu konuştururdu. Kendisinin âciz bir kul parçası olduğunu söylemeyi insanlık borcu sayarak, gerçek meziyetin, kendinde olan değerleri görmemek demek olduğunu ezelden öğrenmişçesine bilir, hep acz ve kul babında kalırdı.</p>
<p>Bizden uzaklaşmış bu terbiyeyi tutup geri getircek çarelerin ne olduğunu düşünmek elbette gerek­mektedir.<br />
İster kabul edelim, ister etmeyelim, bu yangının saçaklara bulaşmadan söndürülmesini nasıl düşün­mez olabiliriz?<br />
Eski Türk terbiyesinin içine solüsyon olarak eri­yip karışmış bir îman hayâtı vardı ki onu, kaçıp sak­lanmış bulunduğu gizliliklerden çıkarmadan, ona ye­niden sâhip olunacağına inanmak asla mümkün olamayacağını bilmem dünya ne zaman anlayacaktır? öyle ki, güneşin sıcak ve yumuşak hâle getirdiği hava misâli, insan oğlunun katı, sert ve donduruculuğunu güneşin buzu çözmesi gibi, insana söz geçirebilen reh­bere karşı bir mânevi mesûliyetimiz olduğunu kabul edip saygı göstermenin, cemiyetin tek kurtuluş çâresi olduğunu acaba ne kadar anlamazlıktan geleceğiz?</p>
<p>Samiha Ayverdi,Dünden Bugüne Ne Kalmıştır?</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-turk-inanc-ve-terbiyesi/">Müslüman-Türk İnanç ve Terbiyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/musluman-turk-inanc-ve-terbiyesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;nın Feth Ettiği Topraklarda  Hak ve Adalet Getirmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-feth-ettigi-topraklarda-hak-ve-adalet-getirmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-feth-ettigi-topraklarda-hak-ve-adalet-getirmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2015 15:40:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'nın Feth Ettiği Topraklarda Hak ve Adalet Getirmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'nın Tevhid Ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5938</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı istilâ ve fütûhâtını sevk ve idâre eden tevhit rûhu, dededen babaya, babadan oğula, askere, serdara, halktan idâreciye, vezirinden pâdişâha ka­dar hâkim olan bir hak ve adâlet şuuru idi. Müslüman-Türk, yediden yetmişe maya tutmuş bu anlayışın istilâ ve fetheylediği ülkelere getirdiği hak ve adâlet terâzisi ile daha batı, insan haklarına saygı diye bir anlayışı henüz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-feth-ettigi-topraklarda-hak-ve-adalet-getirmesi/">Osmanlı’nın Feth Ettiği Topraklarda  Hak ve Adalet Getirmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/hqdefault.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5939" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/hqdefault.jpg" alt="Osmanlı'nın Feth Ettiği Topraklarda  Hak ve Adalet Getirmesi" width="480" height="360" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/hqdefault.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/hqdefault-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/hqdefault-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 480px) 100vw, 480px" /></a>Osmanlı istilâ ve fütûhâtını sevk ve idâre eden tevhit rûhu, dededen babaya, babadan oğula, askere, serdara, halktan idâreciye, vezirinden pâdişâha ka­dar hâkim olan bir hak ve adâlet şuuru idi.</p>
<p>Müslüman-Türk, yediden yetmişe maya tutmuş bu anlayışın istilâ ve fetheylediği ülkelere getirdiği hak ve adâlet terâzisi ile daha batı, insan haklarına saygı diye bir anlayışı henüz aklına dahi getirmeden, insan haklarının kaynağından içtiği prensipleri nazari olarak bırakmayıp bir laboratuvar titizliği ile hâ­kim olduğu her yerde tatbik eylemek üstünlüğünü göstermiştir. Zira Müslüman-Türk için insan haklarına saygı, tenefüs ettiği hava, içtiği su kadar tabiî bir anlayışın sarûrî neticesi demektir, öyle ki batıda bü­yük çekişmeler ile ancak 1215’de çıkarılan beyannâmelerle insan hak ve hürriyetine duyulan saygı anlayışına karşılık, Islâmiyetin bu mevzûdaki hassasiyeti daha Hz. Peygamber zamânında hazırlanmış olan Medine Anayasası ve Vedâ Hutbesi ile yâni insana hak ve hürriyet bildirisi diyebileceğimiz beyanlar, sünnet ve hadislerle tespit ve tâyin edilmiştir. Doç. Dr. Ahmet Akgündüz’ün, <em>Eski Anayasa Hukuku ve Islâm Anayasası</em> kitabında da bildirdiğine göre,Müslüman-Turk’ün bu idrâke varabilmesi için batıda ol­duğu gibi uzun çekişmeler ve zikzaklı bir devir geçir­diği söylenemez.</p>
<p>Zira İslâm&#8217;ın zuhuru ile başlamış olan bu anlayış, daha Peygamber zamanından îtibâren yürürlüğe gir­miş ve tökezlenmeden sürüp gitmiş, ama arada ak­saklıklar olmamış mıdır? Bugün dahi bir müslüman için insan hürriyet ve hakkına riâyet ve saygı bir emr i zaruri demektir. Ne ki noksanlarla mâlûl olan insan oğlu bu gerçeği batının malı zannederek hatâya düşse dahi bu mevzii bozukluklar kaideye diş geçir­mekten çok uzaktır.</p>
<p>Şu halde Islâm ümmetlerinin elindeki endâze ile boy ölçüşemeden, batının, yıllar süren aksak gidişi ile varabileceği merhaleye İslâm, asırlar evvel ulaşıp ça­dırını kurarak içine yerleşmiştir. İşte bu çadırdan ta­şan hak ve adalet dolayısıyla Osmanlı Türkleri istîlâ ve fetihlerinde kazandıkları zaferleri, bir de celâdet ve kahramanlıklarla birleştirince yeryüzüne bir Orta­çağ medeniyetinin anlı şanlı âbidesini kurmaktan geri kalmamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi,Dünden Bugüne Ne Kalmıştır?</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-feth-ettigi-topraklarda-hak-ve-adalet-getirmesi/">Osmanlı’nın Feth Ettiği Topraklarda  Hak ve Adalet Getirmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-feth-ettigi-topraklarda-hak-ve-adalet-getirmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk&#8217;lerin İmar ve İhyâ Ettiği Şehirlerden Bir Şehir Olan &#8216;Belgrat&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turklerin-imar-ve-ihya-ettigi-sehirlerden-bir-sehir-olan-belgrat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turklerin-imar-ve-ihya-ettigi-sehirlerden-bir-sehir-olan-belgrat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2015 15:33:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Belgrat]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk'lerin İmar ve İhyâ Ettiği Şehirlerden Bir Şehir Olan 'Belgrat']]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5934</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk, aklının ve gönlünün takılıp kaldığı ülkele­rin hasretini çekerken nasıl olur da onları unutabilir? İşte gene İstanbul’un yanı başındaki Belgrat Orman­ları&#8230; Şehri kucaklayan bu ormanı, isim bulamamış gi­bi, Belgrat adı ile çağırmak ne kadar mânîdar&#8230; Belgrat&#8230; Bir zamanlar tuğların dikildiği, ordula­rın hareket noktası olarak kaynayan Dârülcihat adlı şehir&#8230; Türklerin bir sevgiliye hayran olur gibi gönül [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turklerin-imar-ve-ihya-ettigi-sehirlerden-bir-sehir-olan-belgrat/">Türk’lerin İmar ve İhyâ Ettiği Şehirlerden Bir Şehir Olan ‘Belgrat’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Murter21.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5936" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Murter21.jpg" alt="Türk'lerin İmar ve İhyâ Ettiği Şehirlerden Bir Şehir Olan 'Belgrat'" width="730" height="360" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Murter21.jpg 730w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Murter21-600x296.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Murter21-300x148.jpg 300w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></a>Türk, aklının ve gönlünün takılıp kaldığı ülkele­rin hasretini çekerken nasıl olur da onları unutabilir?</p>
<p>İşte gene İstanbul’un yanı başındaki Belgrat Orman­ları&#8230;</p>
<p>Şehri kucaklayan bu ormanı, isim bulamamış gi­bi, Belgrat adı ile çağırmak ne kadar mânîdar&#8230;</p>
<p>Belgrat&#8230; Bir zamanlar tuğların dikildiği, ordula­rın hareket noktası olarak kaynayan Dârülcihat adlı şehir&#8230;</p>
<p>Türklerin bir sevgiliye hayran olur gibi gönül ko­yup Dârülcihat diye adlandırdıkları Belgrat da yine gözleri sonsuz ufuklara dikilmiş ordular için bir atla-ma taşı olmuş bulunuyordu. Nitekim Kânuni Sultan Süleyman&#8217;ın cülûsunun altıncı senesinde garba doğru çıktırdığı ordulurı, dört aylık bir uruştan sonra bu şehri de imparatorluk hudutları içine almıştı.Belgrat, Türklerin eline geçmeden evvel, küçük, bakımsız bir kasaba olduğu halde Osmanlı kılıcı bu beldeyi genişletmiş, îmar etmiş ve Balkanların en gözde şehirlerinden biri hâline getirmiştir.</p>
<p>İşte Türk kılıcının açıp Türk medeniyetinin îmar ve ihyâ ettiği şehirlerden bir şehir olan Belgrat’ın fet­hinden yüz elli sene sonra, gördüklerini bir ressam fırçası sadâkatiyle çizen Evliya Çelebi, karşımıza can­lı ve ihtişamlı bir medeniyet tablosu koyar. Süleyman Hân Câmiinin minâresine çıkıp bu “şehr-i azîme na­zar ettiğinde” karşısına serilen panorama, akıl durdu­racak bir azamettedir. Her biri yüzler ile sayılan imâ-retler, medreseler, mektepler, çeşmeler, sebiller, çar­şılar, pazarlar, hanlar, kervansaraylar, hamamlar, saraylar ile bu şehir artık, bir medeniyet merkezi, Türk medeniyetinin îmar ettiği bir cennet köşesidir.</p>
<p>Çarşı ve pazarlarında dört bine yakın dükkân ve yirmiden fazla han vardır. Birer amme hizmeti mües-sesesi olan kervansaraylarında ise, bir ay misâfır ka­lanlar dahi hayrat sâhibine hayır duâdan gayri bir habbe ödemeden konup göçerler.</p>
<p>Hele Sokollu Kervansarayı, altlı üstlü yüz altmış odası bulunan ocaklı, develikli, ahırlı ve kale misâli demir kapılı bir kârgir binâdır ki her gece kapıcıları ve bekçileri davul çalarak kapılarını örterler. Kapısı­nın üstünde “Bu kervansaraya konan oldu hep revan” yazısı da târihidir.</p>
<p>Orta Hamam, Süleyman Ağa Hamamı, Aşağı Ha­mam, Çukur Hamam, Çinili Hamam, Bayram Bey Hamamı’ndan gayrı, iki yüze yakın hânedan sarayı­nın her birinde, temizliği îmânın yanına koymuş bir cemiyetin suya olan aşkını gösteren hârikulâde zarif ve sanatlı hamamlar da vardı.Evliya Çelebi, kaleden baktığı zaman 400 kubbe saydığını söyler.Biz ise 1969 haziranında yaptığımız bir seyahatte bunlardan,bir tanesini dahi göremedik.</p>
<p>Parkın ortasında Mora Fâtihı Sadrâzam Ali Paşa’nın türbesi var. Belgrat Kalesine hala Kale Meydan diyorlar.Tunâ ve Sava’nın kesiştiği noktada oluşu da Belgratı bir transit ticaret merkezi yapıvermiş ve Balkanların çetin kışları Tuna’yı dopduruncaya kadar gemiler bu merkezle alışverişte bir karınca yuvası gibi işlekliğini muhafaza etmişti.</p>
<p>Kış bastırıp Tuna’nın doğduğu zamanlar ise, dış pazarlar ile ahş veriş kesildiğinden, bu defa iç piyasa hararetlenir,şaftlar artar, eğlenceler bollaşır, sıcak divanhanelerde ziyafetler çekilir, şenlikler ziyâdeleşir, öyle ki, bir ziyafette misafire çıkarılan tatlı nev’i,şâyet on türlüden eksik olursa, o davet sahibi yeni bir davet çekmek zorundadır</p>
<p>Değil eli açık kapısı dayalı hânedan saraylarında, halk arasında dahi refah ve hayat seviyesi öyle istikrarlı ve kıvamh bir ölçüye varmıştır ki, îktisadi, idâri ve sosyal meselelerini halledip yerli yerine oturmuş birr cemiyet bağrında gidişen enerjiyi ancak medeniyet hamleleriyle yatıştırabilir. İşte bunun için de memleket coğrafyası baştan aşağı müze şehirler ile donanmıştır.Belgrat da bunlardan bindir.</p>
<p>Burada, Türk medeniyetini abideleştiren her eserin cismi kadar ismi de ne kadar yerli, ne kadar mahalli, ne kadar şahsidir. Hatta mahallelerin ve sokak­ların adları bile o yekpare medeniyet manzumesinin birer hecesi gibidir.Bayram Bey,Eynehan Bey,Yımış Ağa,Namazgah,EmirHüseyin Ovacık,Taşlık Çıksalın….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi,Dünden Bugüne Ne Kalmıştır ?</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turklerin-imar-ve-ihya-ettigi-sehirlerden-bir-sehir-olan-belgrat/">Türk’lerin İmar ve İhyâ Ettiği Şehirlerden Bir Şehir Olan ‘Belgrat’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turklerin-imar-ve-ihya-ettigi-sehirlerden-bir-sehir-olan-belgrat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Devleti&#8217;nin İman ve Vatan Aşkı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-iman-ve-vatan-aski/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-iman-ve-vatan-aski/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2015 15:22:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti'nin İman ve Vatan Aşkı]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5931</guid>

					<description><![CDATA[<p>1878’de cereyan eden Türk-Rus Muharebesinde memleketin her bir köşesinden Silistre’ye de bir grup gönüllü gelmişti. Kumandan paşa, bu gönüllülere hoş-âmedî eder­ken, aralarında yedi sekiz yaşlarında olan bir çocuğa gözü ilişti ve merak ederek, “Bu çocuk kimin?’ diye sordu. Gönüllüler arasındaki yaşlıca bir adam, Mûsâ Paşa’ya: “Ben kulunuzundur efendim. Sefer açıldığınu duyunca bir türlü arkamdan ayrılmadı’’ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-iman-ve-vatan-aski/">Osmanlı Devleti’nin İman ve Vatan Aşkı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-5932" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir4.jpg" alt="Osmanlı Devleti'nin İman ve Vatan Aşkı" width="485" height="302" /></a>1878’de cereyan eden Türk-Rus Muharebesinde memleketin her bir köşesinden Silistre’ye de bir grup gönüllü gelmişti.</p>
<p>Kumandan paşa, bu gönüllülere hoş-âmedî eder­ken, aralarında yedi sekiz yaşlarında olan bir çocuğa gözü ilişti ve merak ederek, “Bu çocuk kimin?’ diye sordu. Gönüllüler arasındaki yaşlıca bir adam, Mûsâ Paşa’ya: “Ben kulunuzundur efendim. Sefer açıldığınu duyunca bir türlü arkamdan ayrılmadı’’ dedi. Ku­mandan Mûsâ Paşa, çocuğa: “Oğlum, sen pek küçüksün. Silâhı bile tutup kaldıramazsın,” deyince çocuk geri gönderileceğini zannederek ağlamaya başladı ve: “Amca hiçbir işe yaramasam su da mı taşıyamam,&#8221; diyerek etrâfindakilere gözyaşı döktürdü.</p>
<p>Osmanlı Devletinde hangi müesseseyi kurcalaya­cak olsak, temelinde birbiri ile sarmaş dolaş olmuş bir vatan ve iman aşkı yattığını görürüz.</p>
<p>Yedi yaşındaki çocuğun küffara kılıç sallamak üzere, babası ile yollara düşmek istemesinde “Yâ gazi ol, ya şehit” terbiyesi ile büyümüş olmasının tesirini gördüğümüz gibi, kul hakkına riâyet etmekte, vatan müdâfaasında, devletçilik anlayışında, âile yapısında,hülasa cemiyet hayâtının bütününde dâima karşımıza çıkacak olan, adalet duygusunun tanınmasında sari ve cari olan, hep aynı iman fermanının asırlar içinde süregelmiş buyruğunun, Türk&#8217;ün iliğine kemiğine işlemiş vatan ve İman aşkının har vesile ile kendini göstermekten geri kalmamış olmasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi,Dünden Bugüne Ne Kalmıştır ?</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-iman-ve-vatan-aski/">Osmanlı Devleti’nin İman ve Vatan Aşkı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-iman-ve-vatan-aski/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
