<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Riya | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/riya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:08:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Riya | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Riya ve Onunla İlgili Hükümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Apr 2019 21:06:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerin Açığa Vurulması]]></category>
		<category><![CDATA[Açık Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteriş]]></category>
		<category><![CDATA[Günahların Gizlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Riya Korkusuyla İbadetin Terki]]></category>
		<category><![CDATA[Riya ve Onunla İlgili Hükümler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21639</guid>

					<description><![CDATA[<p>Riya rü’yet *, süm’a * ise sima’ kelimesinden türemiştir. Riya, bir kişinin, üstün bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, başkalarının o niteliğin kendisinde bulunduğuna inanmalarını sağlamak için bu niteliği göstermek anlamına gelmektedir. Bil ki, bu hal bazen dünyevi bazen de dini konularda meydana gelir. Örneğin, ilk durumda insanın zengin olmadığı halde kendisinin çok mala sahip olduğunu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/">Riya ve Onunla İlgili Hükümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21974" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3.jpeg" alt="" width="660" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3.jpeg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3-600x300.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3-300x150.jpeg 300w" sizes="(max-width: 660px) 100vw, 660px" /></p>
<p>Riya rü’yet *, süm’a * ise sima’ kelimesinden türemiştir. Riya, bir kişinin, üstün bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, başkalarının o niteliğin kendisinde bulunduğuna inanmalarını sağlamak için bu niteliği göstermek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bil ki, bu hal bazen dünyevi bazen de dini konularda meydana gelir.</p>
<p>Örneğin, ilk durumda insanın zengin olmadığı halde kendisinin çok mala sahip olduğunu göstermek için bazı fiilleri yapıp, bazı sözler söylemesi gibi&#8230; Onun amacı, zenginliğin üstün bir nitelik olduğunu düşünenlerin, kendisinin zengin olduklarına inanmalarını sağlamaktır.<br />
İkinci durumda ise, zahit ve abid olmamasına rağmen, insanların züht ve ibadet niteliklerinin kendisinde bulunduğuna inanmaları için bazı fiiller gerçekleştirmesi gibi&#8230; Onun amacı budur. İfade ettiğimiz bu durum ahiret, din ve dünya işleriyle ilgili olarak gösteriş bakımından en uç noktadır. Ancak, ikinci kısım örf bakımından din ile ilgili işlerde gösteriş yapmak olarak bilinmektedir. Bu durum, dünyevi işlerde şöhret ve mevki isteği olarak isimlendirilir.</p>
<p>Bunu anladığında, şöyle deriz: Riyakârlığın üç dayanağı vardır:</p>
<p>İlki; fiillerini aldatma amacıyla yapan riyakâr kişinin bulunması.</p>
<p>İkincisi; aldatmanın, kendilerine göstermek için yaygınlık kazandığı bir topluluğun bulunmasıdır ki, bunlara mürâa le- hüm * denir.</p>
<p>Üçüncüsü; insanları aldatmanın gerçekleşebilmesi için amaçlanan fiillerin ve hallerin bulunmasıdır ki, bu mürâa bih * olarak isimlendirilir.</p>
<p>Bunu anladığında, kendisiyle gösteriş yapılan pek çok şeyin bulunduğunu ve bunların beş kısımda toplanabileceğini söyleriz: Beden, giysi, söz, amel ve harici şeyler&#8230;</p>
<p>Bu beş şeyle din sahibi olan insanlar gösterişte bulunabilecekleri gibi, dünya ehli de gösterişte bulunabilirler. Ancak insanlar açısından gösteriş yapma türleri farklılık arz eder.</p>
<p>Gösterişin ilk türü; insanların, gösteriş yapan kişinin çok çalışkan olduğunu, din ile ilgili işler konusunda endişesinin büyük olduğunu ve ahiret korkusunun onun üzerinde etkili okluğunu sanmaları için, bedenin zayıflığı ve solgunluğunun gösterilmesi suretiyle yapılan bedenî riyadır. Çünkü bedenin zayıflığı az yemeyi, solgunluğu ise geceleri uykusuz kalındığını gösterir. Aynı şekilde, saçların dağınık olması dinî konularla ne kadar meşgul olunduğunu ve saçların düzenlenmesi için bile boş vaktin bulunmadığını gösterir. Bu durumlar ortaya çıktığında, insanlar böylesi yargılarda bulunurlar. Bunun benzeri olarak, sesin kısıklığı, boş ve dalgın bakışlar ve zayıflık da oruç tutmayı ve dinin ağırlığını gösterir.</p>
<p>Gösterişin İkinci türü; dış görünüş ve elbise ile yapılan riyadır. Örneğin, yürürken başın öne eğilmesi, düşünceye dalmış olmaya delalet eden dış görünüşle ilgili bir riyadır. Alında secde izinin kalmış olması da böyledir. Elbiseyle ilgili gösteriş ise, elbisenin kaba olması, yün elbise giyilmesi, elbisenin kısaltılması ve katlanması, kollarının çemrenmesi, tamir edilmemesi, yıpranmış halde bırakılması veya yıpranan kısımların yamanmasıdır. Tüm bunlar, sünnete uymak ve geçmişte yaşamış olan fakir, salih ve âbidlerin yoluna uymak maksadıyla yapıldığı ima edilen şeylerdir. Şayet böyle davranan cahil insan kıymetli ve helal olan bir elbise giyseydi ve amacı da gösteriş ve kibir olmasaydı, bu kendisi için daha iyi olurdu. Aynı şekilde, yamalı elbise giymek, seccadede namaz kılmak, kalpte bulunması gereken tasavvufi hakikatlerden uzak olun-masına rağmen sûfîlerin giyindiği mavi elbiseden giyinmek de bu kısımdandır.</p>
<p>Diğer bir grup, giyim, elbise ve dış görünüş bakımından salih insanlara benzemek isteyen ancak değersiz elbiseler giymeyi hoş görmeyen; böylece iki şeyi birleştirmeyi amaçlayan ve ince yün elbiseleri, ince ve boyalı bezleri, değeri zenginlerinkinin değerinde veya daha değerli olan elbiseleri giymek isteyen kimselerden oluşmaktadır. Bu da bir tür gösteriştir.<br />
Dünya ehlinin gösterişi ise, çok mala sahip olduklarım göstermek ve bu yolla şöhret ve mal elde etmek için harika ve ince elbiseler giyinmeleri, altın ve madenlerle kaplanmış araçlarla donatılmış çevik bineklere binmeleridir.</p>
<p>Gösterişin üçüncü türü; sözle yapılan gösteriştir. Din sahiplerinin sözle yaptığı gösteriş, öğüt ve hikâyelerin dile getirilmesi suretiyle olur. Şeyh ve fakihlerin dil ile yaptığı gösteriş İse, çok bilgili olduklarım göstermek için, insanların karşısında hasımlarını karalamak adına cedel ve münazara yapmaları; insanların karşısında dudaklarını zikirle hareket ettirmeleri; iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları ve kötü<br />
şeylere sinirlendiklerini göstermeleridir. Tüm bunlar, kişinin ne kadar güçlü bir zahit olduğunu göstermek için yapılır.</p>
<p>Dünya ehlinin gösterişleri ise, şiirler, atasözleri, ince nükteler ve esprili hikâyelerle olur. İnsanlar bunlar vasıtasıyla kendi yapılarındaki güzellikleri ve sanatlar konusundaki malumatının çokluğunu kanıtlamak isterler.</p>
<p>Gösterişin dördüncü türü; kıyamı, secdeyi ve rükûyu uzatan ve başını önüne eğerek namaz kılanın gösterişi gibi, amelle olan riyadır. Oruç tuttuğunu görünür kılmak, yemeyi azaltmak, hacca ve gazaya katılmak, sakince yürümek, tartışmadan kaçınmak, gözü yerde tutmak, yürürken acele etmemek; ancak tek başına kaldığında aceleyle yeniden kalbine yönelmek gibi davranışlar da bunun gibidir.</p>
<p>Dünya ehlinin gösterişi ise, şöhret ve ihtişam elde etmek için kendini beğenerek ve kibirlenerek yürümek, elleri hareket ettirmek ve kısa adımlar atmak gibi eylemlerdir.</p>
<p>Gösterişin beşinci türü; yöneticileri, vezirleri ve sultanın arkadaşlarım ziyaret eden kişilerin yaptıkları gösteriştir. Böy- lece “falan kişi şunu ziyaret etti” denilir de, ihtişam ve üstünlüğüne binaen diğer insanlar da onu ziyaret ederler. Yine, şeyhleri çokça ziyaret eden ve kendisi hakkında “çokça ilim ve fayda elde etti” denilsin diye yolculuk eden kişinin durumu da böyledir.<br />
Dünya ehlinin gösterişleri ise, büyük sultanlara hizmet etmeleri ve meliklerin önemli işlerini üstlenmeleridir.</p>
<p>Bütün bunlar, gösterişçilerin kendileriyle gösteriş yaptıkları şeyler olup, bunlarla şöhrete ulaşmak ve insanların kalplerinde yer edinmek amaçlanır.</p>
<p><strong>Gösteriş Bakımından Dereceleri</strong></p>
<p>İlk derece; insanların, kendisi hakkında güzel düşünmeleri için İkramda bulunmaktır. Senelerce manastırında inzivaya çekilen nice rahip, bir köşede veya bir dağın zirvesinde uzunca bir süre ayrı yaşayan nice zahit ve abid vardır ki, bunların zevkleri ve hayatları şöhretlerinin devamlı olması ve insanlar arasında adlarının duyulmasıdır. Bu insan, başkalarının kendisi hakkındaki kötü kanaatlerinden haberdar olsaydı, muhakkak üzüntüden ölürdü.</p>
<p>İkinci derece; bu düşünceyle yetinmeyip, kendisine doğru yönelimin artması için niteliğinin ve övgüsünün toplumun dilinde yayılmasını, yolunun güzelliğinin övülmesini ve şöhretinin farklı bölgelerde duyulmasını istemektir.</p>
<p>Üçüncü derece; gösteriş yardımıyla haram kazanca ulaşmayı amaçlamak, dünyalık biriktirmek, yetimlerin mallarına, fakir ve hastaların vakıflarına bulaşmaktır. Bu, riyakârların en kötü mertebelerindendir.</p>
<p>Bil ki, İmam Gazzâlî bunu ayrıntılı bir şekilde açıklamış ve riyanın bir kısmının helal bir kısmının ise haram olduğunu ifade etmiştir. O, bu konuyu ayrıntılarıyla açıklayınca, şöhreti istemenin bazen mübah bazen de haram olduğunu söylemiştir. Bana göre bu, birkaç şekilde anlaşılabilir/düzel- tilebilir *</p>
<p>İlki; daha önce şöhret konusunda ifade ettiğimiz gibi, şöhreti istemenin bazı mertebeleri vardır. Dolayısıyla burada tekrar onlara dönmek faydasızdır.</p>
<p>İkincisi; gösteriş ayrı, şöhreti istemek ayrıdır. Biz riyayı aldatma, hile ve gerçekte olmayan bir şeyin zihinlerde oluşması için gayret gösterme olarak tanımladık. Bu tamamen haramdır. Çünkü aldatma ve saptırma tamamen haram olan iki şeydir. Dolayısıyla bütünüyle haram olan aldatma yoluyla şöhretin ihtişamının sağlanamayacağı kesinleşmiş olmaktadır.<br />
Riyanın tedavisi ya ilimle ya da amelle yapılır. Bu da, insanın riyanın hem din hem de dünya açısından büyük zararlardan birisi olduğunu bilmesidir.</p>
<p><strong>Riyanın din açısından zararlı olmasının bazı yönleri vardır:</strong></p>
<p>İlki; amelin sadece Allah’ı tazim etmek için yapılmasının gerekli olmasıdır. İnsan herhangi bir ameli yerine getirip, kalbinde böyle olmamasına rağmen bunu sadece Allah&#8217;ın rızasını umarak yaptığını iddia ettiğinde, bunu Allah’tan başkası için yapmış olur. Bu, büyük günahlardan pek çoğuna delalet eder:</p>
<p>Birincisi, bunun, insanın kalbinde bulunan öteki şeyin Allah’tan daha büyük olduğuna veya insanın Allah’ın hakkı olan şeyi başkasına atfettiğine delalet etmesidir. Bu durum da, insanın her açıdan cahil olduğunu göstermektedir.</p>
<p>İkincisi, insanın Allah’a itaatte samimi olması halinde tamamen Allah’a hamd etmesidir. İnsan bu ameli gösteriş için .yapması halinde ise, Sultanlar Sultanına yaptığı hamd ile Allah&#8217;ın yarattıklarının en aşağısı haline gelir. Bu ne büyük cehalet ve ahmaklıktır!</p>
<p>Üçüncüsü, insanın bu ameli sadece Allah’a itaat için yaptığını diliyle söylemesidir. Şayet bu ameli yaparken onun kalbinde Allah’tan başkası bulunursa, sanki Allah ile alay eden birisi olmuş olur. Onun hali, bütün gün boyunca bir melikin yanında duran ve onun hizmetçisi gibi davranan, bundaki amacı da melikin cariyelerinden veya gılmanlarından birine bakmak olan bir adamın haline benzer. Kuşkusuz bu, melikle alay etmektir.</p>
<p>Dördüncüsü, bunun Hakk Subhanehu’nun hafife alınması olmasıdır. Çünkü kudret, güç, cömertlik ve üstünlük bakımından en yüce olan bir melikin huzurunda bulunan, ihtiyaçlarını bu melike arz eden, söylediği söz hakkında bu melikle ilgili olarak kalbinde herhangi bir bağlantı bulunmayan, aksine kalbi huzurda bulunan aşağı düzeydeki bir köleye bağlı olan kişi, melike karşı suizan beslemekte ve onu hafife almış olmaktadır. Burada da böyledir. Bu durum, o kişinin melikin güçlü ve cömert olduğu şeklindeki iddiasında yalancı olduğuna inandığını gösterir. Bu nedenlerden dolayı, Hz. Peygamber “Riya en büyük şirktir/'(2 demiştir.</p>
<p><strong>On Altıncı Fasıl: Gizli Riya 3</strong></p>
<p>Bil kİ, gizli riyanın İlk üç kısmından; fiilin yapılması esnasında ya kayda değer herhangi bir mükâfat beklentisinin olmamasını ya İkincil düzeyde tercih edilen (mercih)bir mükâfat beklentisinin bulunmasını yahut fiilin bu ikisine de eşit derecede bağlı olmasını kastediyorum. Bu üç kısım gizli riya olarak isimlendirilir.</p>
<p>Dördüncü kısım ise, filin yapılmasındaki mükâfat beklentisinin öncelikli olarak tercih edilene (racih) bağlı olmasıdır. Riya kastı, sadece bununla birlikte meydana gelir ki, bu da gizli riya olarak isimlendirilir. Bunun farkına varılması ancak bazı belirtilerle mümkündür. Kişinin yaptığı ibadete başka insanların muttali olmasından dolayı onun kalbinde mutluluğun meydana gelmesi bu belirtilerdendir. Çünkü bu mut-luluk, istenilen şeyin elde edilmesi esnasında ortaya çıkan nefsani bir durumdur.</p>
<p>İnsan bu fiilleri yaptığı sırada kimse bulunmaz ise, mutluluk sadece başkasının buna muttali olmasıyla meydana geleceği için, başkasının buna muttali olmasını umar. Bunun tedavi edilmesi gerekir. Şayet tedavi edilmez ise, bu duygu kuvvetlenir. Duygu kuvvetlenir ise, riya tercih edilmeyen bir şey olmaktan daha üst bir konuma, buradan da en üstün noktaya ulaşır.</p>
<p>Gizli riyanın ikinci belirtisi, her birisi sabrın görünür kılınmasına delalet eden beden zayıflığı, beniz solgunluğu, sesin alçaltılması, saç dağınıklığı, ağlamanın çoğaltılması ve sıkça uyumak gibi davranışların çokluğuna dayanarak fiilde bulunmaktır.</p>
<p>Gizli riyanın üçüncü belirtisi, yukarıda ifade edilen şeylerin tümünü terk etmek; ancak, selam vermeyi sevdiğini, yüz yüze durmaktan, tokalaşmaktan, hediye sunmaktan, yol gösterilmesine açık olmaktan ve bir şeyi satın aldığında bağışlamaktan hoşlandığını insanlara göstermektir.</p>
<p>Hz. Ali b. Ebû Tâlib’in (k.v.) şöyle dediği rivayet edilmiştin “Allah Teâlâ kıyamet gününde ‘Ücretler sizin için ucuzlatılmadı mı; size selam verilmedi mi; ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı? Gidiniz! Sizin ücretleriniz ödenmiştir.’ der.”</p>
<p>Bil ki, ibadetlerin ve itaatlerin bütün amacı nefsi duyular âleminden uzaklaştırıp, ruhaniyat âlemine yönlendirmektir. Böylece insan öldüğü zaman arzu edilmeyen şeylerden ayrılarak hoşnut olunan şeylere yönelir. Gösteriş amacıyla itaatte bulunmak ise, duyular âlemiyle en üst bağlılık ve ruhani âlemden büyük bir kaçıştır. Böylece, ölüm sırasında hoşnut olunan şeylerden arzu edilmeyen şeylere, zevklerden acılara intikal edilir. Bu durumda büyük bir sıkıntı meydana gelir.</p>
<p>Bil ki, insan yaptığı ibadeti bir insanın veya hayvanın bilmesi arasında fark olduğunu bildiğinde, bunda bir riya türü bulunur. Bu nedenle, hayvanlardan herhangi bir beklentisi bulunmadığında, onlara yönelik herhangi bir ilgisi kalmaz. Şayet insan samimi olur ve Allah&#8217;ın ilmine rıza gösterirse, kendi ibadetine bir başkasının muttali olmasına önem vermez. Bu düşünceden çok az bile olsa uzaklaştığında, riya meydana gelir.</p>
<p>Şayet, “kişinin hem bir başkasının kendi ibadetine muttali olmasından memnuniyet duymasının hem de samimi olmasının düşünülüp düşünülemeyeceğini” sorarsan, bunun birkaç şekilde mümkün olabileceğini söyleriz;</p>
<p>İlki; bir insanın böyle bir durumda, Allah Teâlâ’nın başkalarını onun güzel fiillerine muttali kıldığını, kötü fiillerini ise onlardan gizlediğini düşündüğünde, bütün bunların Allah&#8217;ın ona yönelik bir inayeti olmasıdır. İnsan böyle bir yaklaşımla bu halden memnuniyet duyduğunda, bu tam bir samimiyet olup, Allah Teâlâ’nın “De ki, Allah’ın fazlı ve rahmeti sebebiyle sevinsinler. (Yunus, 58)” ayetinden kastedilen şeydir.</p>
<p>İkincisi; Allahın dünyada iken insanın güzel eylemleri- ni ortaya çıkarıp, kötü eylemlerini gizlemesinden dolayı, Hz. Peygamberin &#8220;Allah’ın bu dünyada kuluna ait olarak sakladığı şey. ahirette de gizli kalır.(4) hadisine binaen, ahirette de böyle yapacağı şeklindeki bir fikrin insanın düşüncesinde hâkim olmasıdır.</p>
<p>Üçüncüsü: bu taati gören kişilerin bundan memnun olacaklarına ve onların bu farkındalığının taatlerin çoğalmasının nedeni haline geleceğine yönelik bir fikrin insanın düşüncesinde egemen olmasıdır. Dolayısıyla, insanların onun taatine muttali olmalarından dolayı hissedilen mutluluk, tam bir samimiyet ve kulluktur.</p>
<p>Dördüncüsü; insanın, yücelmesi ve takip edilen birisi olması amacıyla taati bağlamında kendisine eleştiride bulunanların din ve takvaya önem veren kişiler olduklarını bilmesidir. İnsan, onların dinî inançlarının güzelliğinden ve şeriatı yüceltmelerinden memnun olduğunda, bu tam bir iman olur. Şayet kişi, dünyevi amaçlan elde etmek amacıyla tevessül ettiği taatine başkalarının muttali olmasından memnuniyet duyarsa, bu kötü görülen bir riyadır.</p>
<p><strong>On Yedinci Fasıl: Gizli ve Açık Riyadan Dolayı Ameli Boşa Çıkaran veya Çıkarmayan Şeyler»5</strong></p>
<p>Riya, ya bütünüyle samimiyet üzere tamamlanan amelden sonra ya da başlangıçta samimiyet üzere meydana gelen amel esnasında meydana gelir. Amelin bitiminde ortaya çıkan ilk kısımdaki riyanın iki boyutu vardır:</p>
<p>İlki; bir amelin samimiyetle tamamlanmasının ardından bir melikin bu amelin yerine getirildiğine muttali olduğunun bilinmesi halinde ameli yapan kulun kalbinde, yaptığı şeye melikin muttali olması nedeniyle bir mutluluğun meydana gelmesidir. Bu, Allah Teâlâ’nın yapılan amelin sevabını yok etmemesi umulan şeylerdendir. Çünkü onun bilgisi samimiyetin önüne geçmiş ve bu mutluluk onun seçimiyle meydana gelmemiştir. Dolayısıyla bunun affedilebilir olması gerekir.</p>
<p>Ancak böyle bir halin meydana gelmesi, kişinin böyle davranması durumunda, onun samimi ve sadık birisi olmadığını gösterir. Çünkü o, Allah&#8217;ın insandan sudur eden bu hali gördüğünü bilmesine rağmen, yaptığı taate Allah’tan başkasının muttali olmasına kıymet vermiştir.</p>
<p>İkincisi, kulun bir işi tamamladıktan sonra insanları bu konuda bilgilendirmesi ve bu işi onlara açık etmesidir. Bazı insanlar “Bu, geçmiş amellerin sevabını boşa çıkaran bir riyadır.&#8221; demişlerdir. Onlar, bir adamın “Bütün zamanı oruç tutarak geçirdim, ey Allah&#8217;ın Elçisi?” dediğinde, Allah&#8217;ın Elçisi’nin “Ne oruç tutmuş, ne de iftar etmiş oldun.”(6) dediği rivayeti delil olarak kullanmışlardır. İbn Mesud’un, “Dün gece Bakara Suresi’ni okudum.” diyen bir adamın sözünü işittiğinde “Bu, ondan alınacak faydayı azaltmıştır.” dediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>Bazı insanlar, kulun önceki samimiyetine istinaden sevap kazanacağını; ancak sonraki gösterişi nedeniyle de cezalandırılacağını söylemişlerdir. Allah Teâlâ, faydayı gözetip, fazla ve eksik yapılan şeyleri karşılaştırarak bu konuda adaletle hükmedecektir. Onlar, yukarıda dile getirilen hadisteki tehdidin muhtemelen zamanın tamamının oruçlu geçirilmesinin hoş görülmediğine işaret ettiği değerlendirmesinde bulunmuşlardır.</p>
<p>İbadete samimiyetle başlanıp, ardından bu amel esnasında riya unsurunun ortaya çıktığı ikinci kısımdaki riyaya gelince; bu, ya mutluluktan âri ve amele etki etmeyen ya da amel üzerinde etkisi bulunan bir riya olur. Riyanın amel üzerinde etkili olması durumunda, bu, ya amelin yansımaları * yahut amelin temeli* üzerinde etkili olur. Bu kısım üç türü içermektedir:</p>
<p>İlk tür, mutluluktan ari olan durum olup, bu en alt düzeyde bulunmaktadır. Haris el-Muhasibî şöyle demiştir: “Kuşkusuz bu, ameli geçersiz kılar. Çünkü insanın kabinde, yaptığı işe muttali başka bir insanın olması nedeniyle bir mutluluk meydana geldiğinde, bu mutluluk o insanı amele yönlendiren bir etken haline gelir. Bu mutluluk o inşam amele yönlendiren bir etken olduğu zaman, kendisini bu amele yönlendiren ve Allah&#8217;ın rızasını kazanmaya yönelik olan ilk maksat geçersiz hale gelir. Çünkü bir tek eser üzerinde müstakil iki etken bir arada bulunmaz.</p>
<p>İlk etken, tam tersi olan ikinci etkeni ortadan kaldırır. Böylece bu amelin mükâfatı Allah&#8217;ın verdiği mükâfata benzeyen bir şey olur ve bu nedenle mutlu olunması gerekir.”</p>
<p>Bu tür bir mutluluğun amelin sevabını boşa çıkarmayacağını söyleyenler şu rivayeti delil olarak kullanmışlardır: “Bir adam ‘Ey Allah’ın Elçisi! Amelde bulunmaktan mutlu oluyorum ve bir başkasının bunu bilmesini arzu etmiyorum. Ancak başka birisinin buna muttali olması beni mutlu ediyor. ’ dedi Bunun üzerine Hz. Peygamber Allahım sana iki mükâfat versin. Hem mutluluğuna hem de amelinin ortaya çıkışına..”7 Yine, amele sonradan eklenen bu mutluluğun amele herhangi bir etkisinin bulunmaması, onun samimi niyete nispetle zayıf ve tercih edilmeyen bir şey [mercih) olduğunu gösterir. Tercih edilmeyen ise, yok hükmündedir.</p>
<p>Buna üç şekilde cevap verilmiştir: İlki; bu mutluluğun muhtemelen amelin bitirilmesinden sonra meydana gelmiş olmasıdır. İkincisi; mutluluğun, kişinin bir başkası tarafından takip edileceğine ve bu sebeple kendisine mükâfat verileceğine inanması vesilesiyle meydana geldiği şeklindedir. Ümmete mensup olanlardan hiçbir kişi, bu mutluluğun insanların övgüsüyle elde edilen bir ecir olduğunu söylememiştir. Aksine nihai amaç, bunun unutulmasıdır. Üçüncü cevap ise; bu hadisin isnadının zayıf olduğu şeklindedir.</p>
<p>Amelin yansımaları üzerinde etkili olan fakat aslına etki etmeyen ikinci tür riyaya gelince; bu, kişinin namaza Allah Teâlâyı tazim etmek için başlayıp, ardından namaz sırasında bir topluluğun bu duruma şahit olmaları, insanın bu şahitlikten dolayı mutluluk duyması ve bu mutluluğun kişinin namazdaki hassasiyetini ve huşusunu artırmaya yönlendirmesidir. Kişi onların huzurunda olmasaydı belki de böyle dav- ranmayacaktı. Böylesi bir durumda riya unsuru, ameldeki hassasiyet ve huşunun artırılmasında etkili olmuştur.</p>
<p>Bu duruma şöyle bir örnek daha verilebilir: Nafile bir namaza başlayan bir kişinin başına benzer bir iş gelir (yani, insanlar onun yanma gelir ç.n.) ve insanların onu görmesini arzular. Hâlbuki insanlar olmasaydı o kişi namazı bırakacaktı. Fakat insanlar oraya gelince, onların kınamalarından korktuğu için namazı tamamladı. Bu durumdaki riya, amelin aslına etkide bulunan bir riya haline gelmiş olur.</p>
<p>İlk mertebedeki riyada tereddüt bulunduğunu, ikinci mertebedekinin geçersizlik bakımından aşağı düzeyde, üçüncü mertebedekinin ise yine geçersizlik bakımından ilk sırada bulunduğunu bilmelisin.</p>
<p>Burada ayrıca önemli bir husus daha vardır. Buna göre ibadetler iki kısma ayrılır: İlki, yapılan ibadetin her bir bölümünün kendi başına ibadet olması ve geçerliliğinin kendisine eklenen başka bir ibadete bağlı olmadığı ibadetlerdir. Bunun örneği, Kur’an-ı Kerim’in okunmasıdır. Onun her bir harfi ve kelimesinin okunması ibadettir.</p>
<p>İkincisi ise, yapılan ibadetin bir kısmının geçerliğinin tamamının geçerli olmasına bağlı olduğu ibadetlerdir. Bunun örneği, namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerdir. Çünkü bu ibadetlerin bir bölümü geçersiz olduğunda, tümü geçersiz olur. Bu bölümlerden birisi geçerli olduğunda ise, sadece o bölüm geçerli olur. Geri kalan bölümlerin geçerli olmasıyla birlikte, ibadetin tamamı geçerli olur.</p>
<p>Bunu anladığın zaman, ikinci kısımda yer alan ibadetlerin yapılması esnasında riya unsurunun meydana gelmesi tehlikesinin. İlk kısımdaki ibadetlerin yapılması sırasında meydana gelmesinden daha önemli ve büyük olduğu senin açından daha açık bir hale gelmiştir.</p>
<p>Üçüncü kısım ise, riyanın ibadetin başlangıcında meydana geldiği kısım olup, bu da kendi içerisinde iki kısma ayrılır:</p>
<p>İlkinde, riya namaz ve niyetin başlangıcında bulunup, ibadetin bitimine kadar devam eder. Kişinin, bu ibadeti tamamlasa da (gerçekte) bununla ibadet etmediği konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Şayet bu ibadet sırasında bir pişmanlık duyulursa, bu durumda iki ihtimal söz konusudur:</p>
<p>İlk ihtimal, onun namazının kesinlikle kabul edilmeyeceği ve başka bir niyetin de bulunamayacağı, dolayısıyla onun namazının temelden geçersiz olması gerektiği şeklindedir. Çünkü namaz kabul edilmedikten sonra yapılan ameller geçersizdir.</p>
<p>İkinci ihtimal ise, ibadetlerde muteber olanın ibadetin sonundaki durum olduğu ve ibadet samimiyetle bitirildiğinde geçerli olacağı şeklindedir. İlk durumda, samimiyet olmaksızın başlangıçta riyadan ari olsa bile, bu fiilin ibadet olarak kabul edilmeyeceği ve sonrasında yapılanların da geçerli olmayacağı söylenebilir.</p>
<p>Örneğin, tek başınayken namaz kılma- yıp oruç tutmayan, insanları gördüğünde ise namaz kılan bir adamı düşünelim. Bu kendisinde niyetin bulunmadığı bir namazdır. Çünkü niyet bu bağlamda Allah Teâlâ’yı tazim etme amacından ibaret olup, bu eylemde söz konusu değildir.</p>
<p>Riya ve din (samimiyet) etkenlerinin birlikte meydana gelmesine gelince; şayet din etkeni tercih edilirse, tercih edilen karşısında tercih edilmeyenin herhangi bir hükmünün kalmadığı düşünülür. Şayet bu iki etken eşit olursa, her ikisi de geçersiz hale gelir. Şayet tercih edilmeyen (yani riya etkeni) öncelikli olursa, amel geçersiz olur ki, bu da açık bir durumdur.</p>
<p>Bir Mesele: İnsanda, yapılan işte dünyevi ve din! afetlerden olan bir riya düşüncesi meydana gelip, kalbinde riyanın ortaya çıkmasından dolayı bir endişe oluştuğunda onun iyilikleri gizleyip, kötülükleri açığa çıkarmaya çabalaması, riyanın tedavisinin nihai unsurlardan birisidir. Bununla birlikte o, kalbinin riyaya meylettiğini ve riyadan nefret etmesine rağmen bunu sevdiğini fark eder. Öyleyse bu insan riyakârlar zümresine dâhil olan birisi midir, sıddıklardan birisi midir?</p>
<p>İmam Gazzâlî (r.a.) şöyle demiştir: “İnsan sadece gücünün yettiği şeyden sorumlu tutulmuştur. Biz riyanın tedavisi konusundaki en ileri noktanın, inanç, hal ve amelin zıtlarıyla mukayese edilmeleri olduğunu ifade etmiştik. İnsan bu şekilde davrandığında, kuşkusuz hepsini bütün gücüyle yapmış olur. Dolayısıyla bunun haricindeki şey, onun gücü dâhilinde değildir. Bu nedenle o, bu şey sebebiyle kınanmamalıdır.”8</p>
<p>Gazzâlî’nin bu yaklaşımına şöyle bir rivayetle karşı delil getirilmiştir: “Allah’ın Elçisi’nin ashabı ona şikâyette bulunmuş ve ‘kalbimize öyle şeyler musallat oluyor ki, gökyüzünden düşmemiz, bir kuşun bizi kapması veya rüzgârın bizi derin bir çukura atması onu dile getirmemizden daha yeğdir&#8217; demişlerdi Hz. Peygamber de ‘Bu, imanın samimi olmasındandır.&#8217; buyurmuştu.”9</p>
<p>Gazzâlî şöyle demiştir: “Onların hissettikleri sadece vesvese ve hoşnutsuzluktu. İmanın samimiyetinden kastedilen şeyin vesvese olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla geriye sadece vesveseye denk olan bir hoşnutsuzluk kalır.”</p>
<p>Bu durum kesinleşince, şöyle deriz: Riya, her ne kadar hiç hoşlanılmayan bir şey olsa da, ilk olarak nefsin gerektirdiği şeylerde meydana geldiğinde küçük bir zarar oluşturur. Şayet nefs riyayı kötü görürse bu Hakk’tandır. Eğer nefs ona razı olur ve ona meylederse, işte bu şeytandan ve nefstendir.</p>
<p>Bil ki; bu mesele başka bir meseleyi doğurur. Bu da, şeytanın insanı riyaya yönlendirmekte aciz kalması durumunda, insana şeytanla savaşmayla meşgul olma konusunda kalbini ıslah etmesi gerektiğini düşündürtür. Şeytan bunu yapmak suretiyle kalbin bu konudaki saflığını bulandırmaya çalışır.</p>
<p>Çünkü şeytanla savaşmakla meşgul olmak, Allah Teâlâ’ya münacatta bulunmak vesilesiyle ortaya çıkan zevklerden yüz çevirmektir.</p>
<p>Bil ki, bu bağlamda insan için bazı mertebeler bulunmaktadır:</p>
<p>İlki, şeytanla savaşmak ve mücadele etmekle meşgul olmaktır.</p>
<p>İkincisi, şeytanı tekzip etmeyi ve onunla savaşmakla meşgul olmayı sınırlı tutmaktır.</p>
<p>Üçüncüsü, şeytanı tekzip etmekle meşgul olmamak; aksine onu tekzip etmekle ve onunla çekişmekle uğraşmak yerine, onun aleyhine olmak üzere riyanın kötülüğü konusunda devamlılık arz etmektir.</p>
<p>Dördüncüsü, şeytanın insanla samimiyete ilişkin konularda çekişmesi durumunda, kararlı olmaktır. Böylece insan, zorunlu amellerde samimi olmak ister.</p>
<p>Hâris el-Muhasibî bu dört mertebe için bir örnek vererek şöyle der: “Dört kişi, kendisinden istifade etmek için bir âlimin meclisine gitmeyi amaçlarmışlardır. Sapkın bir bidat ehli onları kıskanmış, onlardan birisinin önüne geçmiş, onun bu meclise gitmesine engel olmak istemiş, adam ise bunu reddetmiştir. Sapkın kişi adamın kendisini reddettiğini anlayınca, adamı kendisiyle savaşmakla meşgul etmiş, adam da onun sapkınlığına karşılık vermek için onunla meşgul olmuştur. Bu çekişmeden geriye ilim meclisinden mahrum olmak kalmış ve böylece bu sapkın kişinin maksadı gerçekleşmiştir.</p>
<p>Sapkın kişi ikinci adamın karşısına çıktığında onu alıkoymuş ve durmasını istemiş, adam durmuş, sapkın kişinin engelleme ve alıkoymasına karşı çıkmış ancak onunla savaşmakla meşgul olmamıştır. Böylece sapkın kişi, adamı karşı çıkması süresince durdurmaktan dolayı mutlu olmuştur.</p>
<p>Sapkın kişi üçüncü adamın karşısına çıktığında, adam ona ilgi göstermemiş ve ona karşı çıkmak ve savaşmak suretiyle onunla meşgul olmamıştır, devam etmiş ve sapkının umudu bütünüyle boşa çıkmıştır.</p>
<p>Sapkın kişi dördüncü adamın karşısına çıktığında adam durmamış, aksine hızını artırmıştır. Bu son kişinin dışındakilerin tümü sapkın kişi tarafından geri döndürülürken, o, saplan adamla bir daha karşılaşmayacak ve onun engellemesine maruz kalmayacak kadar hızlanmıştır. Böylece sapkın kişi, bu adamın hızını daha da artırmak isteyeceğinden korktuğu için onu döndürmeye çalışmamıştır.”10</p>
<p>İkinci Tür: Henüz vesvese gerçekleşmemişken, gerçekleşebileceğini düşünerek şeytana karşı hazırlıklı olmak mı gerekir; yoksa bu vesveseyi gideren olduğu için Allah’a tevekkül etmek mi gerekir? Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Bazıları öncelikli olanın bu hazırlığı yapmamak olduğunu söylemiş ve bazı deliller sunmuşlardır:</p>
<p>İlki; şeytana engel olmak için hazırlık yapmanın, Allah’ı zikretmekten uzaklaşmayı gerektirdiği şeklindedir. Dolayısıyla hazırlık yapmak şeytanın tuzağına düşmek demektir.</p>
<p>İkincisi; şeytana karşı hazırlık yapmanın nefse, işi Allah’a havale etmenin ise Hakk’a dayanmasıdır. Kim şeytan için hazırlık yaparsa nefsine dayanmış ve onun tuzağına düşmüş olur.</p>
<p>Üçüncüsü; şeytanın herhangi bir şeye kudreti olmayan zayıf bir varlık olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ onun ifadesiyle şöyle demiştir: “Benim, sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. (İbrahim, 22)” Emir ve nehiy ise Hak Subhanehu’ya aittir. Allah’a tevekkül eden kimseye, bu yeterli olacağından dolayı, işi Allah’a havale etmek tek çözümdür.</p>
<p>Dördüncüsü; insanın Allah’a tevekkülünün, sadece O’nun bilinebilecek her şeyi bildiğini, güç yetirilebilecek her şeye gücunün yettiğini, kuşatıcı rahmetin O’na ait olduğunu, O’nun üstünlüğünün ve hükmünün kuşatıcı olduğunu. O&#8217;nun takdir ettiğinin üstüne hiçbir kimsenin takdirde bulunamayacağını, O’nun merhametine denk bir merhamete sahip başka bir merhamet sahibinin bulunmadığını anlamasıyla mümkün olmasıdır. Kalp bu bilgilerle aydınlandığında, şeytan ona doğru bir yol bulamaz. Dolayısıyla bu bilgiler şeytanın sataşmasından güvende olmayı sağlayan şeyler haline gelmiş olur.</p>
<p>Şeytanın vesveselerini savmak için hazırlık yapan kişi ise, bazı çıkış yolları bulmaya ihtiyaç duyar.</p>
<p>Bazı düşünürler “bilakis şeytana karşı hazırlıklı olmak gerekir” demiş ve marifet ve muhabbette ileri düzeye ulaşmanın kişiyi şeytanla çekişmeden kurtarmadığını iddia etmişlerdir. Çünkü peygamberler marifet ve muhabbet açısından insanların en üstünü olmalarına rağmen, şeytanla çekişmekten uzak kalmamışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Senden  önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. (Hacc, 52)” Hz. Peygamber de, kendi şeytanı Müslüman olmasına ve iyilikten başka bir şey söylememesine rağmen &#8220;Kuşkusuz benim kalbim de dumanlanır”11demiştir.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya şeytanın kendilerinden farklı olduğunu ve onların düşmanı olduğunu “Şüphesiz o, şen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun. (Tâhâ, 117)” ayetinde bildirmiştir. Allah onlara sadece bir ağacı yasaklamış; bununla birlikte her ikisi de şeytanın tuzağına düşmüşlerdir.</p>
<p>Peygamberlerin ve velilerin durumu böyle olduğunda, diğerlerinin hali nasıl olur? Nitekim Hz. Musa “Bu şeytanın bir işidir, (Kasas, 15)”, Hz. Yusuf ise “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu. (Yusuf, 100)” demiştir.<br />
Allah Teâlâ ‘’Ey Âdemoğulları! Şeytan ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de saptırmasın. (A’raf, 27)” buyurmuştur. Kur’an şeytandan sakınma konusunda pek çok uyarıyı<br />
içerdiğine göre, bunu ihmal etmesi nasıl mümkün olsun? Ayrıca Allah Teâlâ bize kâfirlerden sakınmamızı emretmiş “Tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. (Nisâ, 102)” ve “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. (Enfal, 60)&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Kendisini gördüğün halde düşmanın olan bir kâfire karşı hazırlıklı olman gerekiyorsa, seni gören fakat senin kendisini görmediğin düşmana karşı hazırlıklı olman daha önceliklidir.<br />
Bu şekilde düşünenler, önceki yaklaşıma cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: Şeytana karşı hazırlıklı olmak dinî görevler konusunda gayretli olmaktan ibarettir. Bu görevler kişiyi zor ameller (doğal bir mesuliyete dönüşmesin diye) vasıtasıyla imana yönlendirir. Şer’î vazifeler bir kişi için kolay hale gelince, maslahatların gözetimi Yaratıcı’ya ait olur. Bu, hakikat ve ubudiyet açısından en ileri düzeydeki bir makamdır.</p>
<p>Görmüyor musun; yiyip içiyoruz, ardından sıhhat verip hastalıkları yok etmesi için Allah&#8217;ın fazlına güveniyoruz. Yine, kâfirlerle savaşa hazırlanırken, zaferin ve yardımın Allah’tan geldiğine inanıyoruz. Aynı şekilde şeytana karşı hazırlanırken, gerçekte saptıranın ve hidayet verenin Allah olduğuna inanıyoruz. Bu, Hâris el-Muhasibî’nin ve şer’î kanunlara riayet ile hakikat yollarını bir araya getiren kâmil kimselerin tercih ettiği görüştür.</p>
<p>Bu meseleyi anladığında, şeytana karşı hazırlık yapmanın niteliği konusunda üç farklı yöntemin bulunduğunu söyleriz:</p>
<p>Bir grup, Allah’ın bizi düşmanlara karşı hazırlıklı olma konusunda uyarmasından dolayı, bu hazırlığın kalplerimizde en ağırlıklı şey olması gerektiğini söylemişlerdir. Bir grup ise, bu hazırlıklı olma halinin kalplerin Allah Teâlâ’dan uzaklaşmasına, şeytanla ve onun taraftarlarıyla savaşmakla meşgul olmasına neden olacağını ifade etmişlerdir. Bu, bizzat şeytanın istediği bir şeydir. Hâlbuki Allah Teâlâ’yı zikretmekle şeytana karşı hazırlıklı olma halinin birlikte bulunması gerekir.</p>
<p>Derin bilgi sahibi âlimler ise, her iki grubun da yanlış düşündüğünü söylemişlerdir: İlk grup, kendisini şeytanla savaşmaya adayan, bunun dışındaki şeyleri unutan ve bu suretle Allah&#8217;ı zikretmekten gafil olanlardır. Kuşkusuz bu durum, şeytanın amacıdır. Zaten kalp Allah Teâlâ’yı zikretmekle oluşan nurla kaplandığı İçin, şeytan ondan kaçar. Kalp bu nurdan uzak olduğunda, şeytan onu İstila eder. Kuşkusuz şeytanla mücadeleye yoğunlaşmak, şeytanın kalbi tahrip etmesine yardım eder.</p>
<p>İkinci grup da kuşkusuz ilk grupla aynı görüşleri paylaşır. Çünkü Allah Teâlâ’yı zikretme ile şeytanla savaşmayı düşünme kalpte birlikte bulunduklarında ve kalp Allah’tan başkasını düşünmekle meşgul oldukça, insan Allah’ı zikretmekten mahrum kalır. Doğru olan, kulun şeytanın düşman olduğunu kalbine yerleştirmesi ve bu düşünceyi nefsi açıdan bozuk bir düşünce olduğu için terk etmesidir.</p>
<p>Ardından kul, bütünüyle Allah Teâlâ’yı zikretmeye yönelir ve aklını şeytanın işleriyle meşgul olmaktan uzak tutar. Şayet insan böyle bir halde olursa, fikrinin şeytanla meşgul olması onu uyanık tutar. Bu konuda kararlılık gösterdiğinde onu defetmekle meşgul olur. Bu şekilde Allah’ın zikriyle meşgul olmak, insanı teyakkuz halinde olmaktan değil korkudan uzak tutar. Bazen insan, gün doğumunda önemli işleri kaçıracağından korkar ve bu yüzden tedbirli olması gerekir. Kimi zaman o, daha fecir doğmadan gece boyunca uyanık kalır. Çünkü uyku esnasında bu işlerden habersiz olsa bile, kalbinde bu uyanıklık hâlâ devam etmektedir.</p>
<p>Öyleyse, insanın Allah’ı zikretmekle meşgul olması, onun uyanıklığına nasıl engel olabilir? Bu duruma başka bir örnek daha bulunmaktadır: İçerisinde kirli suyun bulunduğu bir kuyuyu ve temiz su akması İçin sahibinin bu suyu boşaltarak onu temizlediğini düşünelim. Şeytanı düşünmekle meşgul olan kişi, pis suyu kuyunun içinde bırakan kişiye benzer. Aynı anda hem Allah’ı zikreden hem de şeytanı düşünen kişi ise, temiz su akması için çareler arayan fakat temiz su ile pis suyu karıştıran kişiye benzer.</p>
<p>Bu konuda doğru davranan kişi kirli suyu çıkarıp temiz suyu bulandır. O, Allah&#8217;ın zikriyle meşgul olan bir kişidir. Kısacası, şeytanı uzaklaştırmanın tek yolu, Allah’ı zikretmektir. Nitekim Allah Teâlâ “Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sokmanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler. (A’raf, 201)” buyurmuştur.</p>
<p>Şeytanı uzaklaştırmak sadece Allah’ı zikretmekle mümkün olduğu için, selamete erinceye ve onun def edilmesi konusunda güçlü bir silaha kavuşuncaya kadar bu zikrin devam ettirilmesi gerekir. İnsan, Allah’ı zikretmekle az meşgul olduğunda silah daha da zayıf olur. Bunun aksine, Allah ne kadar çok zikredilirse şeytanı def etme konusundaki silah da o kadar güçlü olur.</p>
<p>İlk grup şöyle demiştir: Allah’ı kalben zikretmenin en mükemmel ve en açık olması ve karışımların saflaşması durumunda, şeytanı uzaklaştırma gücü de o kadar mükemmel olur; ancak, şeytanı düşünmekle meşgul olmak zihnin saflığını bozar ve silahın zayıflamasına neden olur. Tüm bunlar istenilen şeyin geçersiz olmasına ve arzulanan şeyin aksinin meydana gelmesine neden olur. Bunun aksine biz, Allah’ın marifetiyle olgunlaşan kişinin, kalbini koruma konusunda güçlü olacağını söylüyoruz. Kişi kalbini koruma konusunda güçlü olduğu zaman, şeytan onunla uğraşmaktan ve zihnini çelmekten aciz hale gelir. Dolayısıyla bu, en mükemmel yöntem olmuş olur.</p>
<p>İnsanlar bu yöntemden daha ürkütücü bir şeye yöneldiklerinde, yani zahiri amellerle uğraşmanın Allah’tan başkasıyla meşguliyet haline gelmesi halinde, bu durum şeytanın kalbe hâkim olmasına neden olur. Böyle bir şeyi üstlenen her insan, Allah Teâlâ’dan uzak kalmayı üstlenmiş demektir. Bu, tehlikelerin harekete geçmesine yol açan son derece nahoş ve ürkütücü bir anlayıştır.</p>
<p><strong>On Sekizinci Fasıl: İbadetlerin Açığa Vurulmasına İzin Verilmesi 12</strong></p>
<p>Bil ki, ibadetlerin gizlenmesinde samimiyet ve riyadan kurtuluş; açığa vurulmasında ise faziletli insanların takip edilmesi ve insanların görünüşte iyi olan şeylere yönlendirilmesi şeklinde bazı faydalar bulunmaktadır. Ancak burada gösterişten kaynaklanan bazı sakıncalar (afet) vardır. Bu nedenle Allah Teâlâ ibadetlerin hem gizlenmesine hem de açığa vurulmasına övgüde bulunmuştur: “ Sadakaları açıktan verirseniz ne güzeli Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Bakara, 271)”</p>
<p>İbadetlerin açığa vurulması iki kısma ayrılır: İlki, bizzat amelin açığa vurulması; diğeri ise amelin anlatılmasıdır.</p>
<p>Bizzat amelin açığa vurulmasından oluşan ilk kısma gelince; bil ki, bunların bir kısmı hac, cihat ve umre gibi gizlenmeleri mümkün olmayan; bir kısmı da oruç, bazı namazlar ve sadakalar gibi gizlenmeleri mümkün olan amellerdir.</p>
<p>İlk kısımda esas olan, bu amelleri yapıp, başkalarını teşvik etmek için bu konudaki eğilimi açığa vurmaktır. Çünkü bu ibadetlerde gizlilik mümkün değildir.</p>
<p>Bu nedenle biz şöyle deriz: Şayet verilen sadakanın açı vurulması sadaka verilen kişiyi rahatsız eder, ancak ikinci bir kişiyi sadaka hususunda teşvik ederse burada gizlilik daha uygundur. Çünkü rahatsızlık vermek haram, sadaka vermeye teşvik etmek ise mendubdur. Haram olan bir şeyi terk etmek mendub olan bir eylemi yapmaktan daha iyidir. Şayet bu açığa vurmada herhangi bir rahatsızlık verme söz konusu değilse, bu konuda iki yaklaşım bulunmaktadır:</p>
<p>Bir grup, herhangi bir ibadeti gizlemenin mendub olan bir eylemi yapmaktan daha üstün olduğunu söylemiştir. Çünkü ibadetin açığa vurulmasında riya tehlikesi bulunmakta olup, riya haramdır. Muhtemel bir haramdan sakınmak, mendub olan bir eyleme yönlendirmekten daha uygundur.</p>
<p>Diğer bir grup ise, güç gerektiren ibadetlerin aleniyetinin, gizlenmelerinden daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Onlar, Allah Teâlâ’nın peygamberlere diğer insanların kendilerini takip etmeleri için amelleri açığa vurmalarını emretmesini, bu görüşlerine delil olarak getirmişlerdir. Peygamberlerin en üstün olan bir amelden yasaklandıklarını düşünmemiz mümkün değildir. Bu görüşü savunanların bir diğer delili ise, Hz. Peygamber’in “Kim güzel bir yol açarsa, onun için hem bu eyleminin karşılığı hem de kıyamete kadar bu yolu kullananların amellerinin karşılığı vardır”13 hadisidir. Bu, sadece amelin açığa vurulmasıyla suretiyle meydana gelir.</p>
<p>Amelin açığa vurulmasında riya ihtimalinin ağırlıklı olması halinde esas olan, bu açığa vurmanın terk edilmesinin öncelikli olduğunu söylemektir. Şayet bu açığa vurmada, diğer insanların da bunu yapma ihtimali riya ihtimalinden daha baskın ise, eylemin açığa vurulması önceliklidir. Eğer bu iki ihtimal birbirine denk olurlar ise, bana göre fazladan bir faydanın elde edilmesi konusundaki eğilimden ziyade amelin gizlenmesi daha uygundur. Şayet bir kişinin düşüncesinde, bu konuda kendisinin takip edileceğine dair bir kanaat güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkar ise, bu durumda öncelikli olan amelin açığa vurulmasıdır. Ancak bunun bazı şartları vardır:</p>
<p>İlki; bu amelin yerine getirilmesinin yeterli olmasıdır. Bir insanın genel olarak takip edilmesi durumunda, onun her açıdan takip edilmesi şart değildir. Kimi insanları sadece aileleri, kimilerini aileleriyle birlikte komşuları, kimilerini kom- şularıyla birlikte mahallesindekiler, kimilerini büyüklerin ve âlimlerin dışındaki diğer insanlar, kimilerini de herkes takip eder.</p>
<p>İkincisi; başkalarının takip etmesi amacıyla ibadetleri açığa vurmanın, sadece takip eden konumunda bulunanlara nispetle daha güçlü bir konumda olan kimseler için geçerli olmasıdır. Bu konumda olmayanlar için, amellerin açığa vurulması doğru değildir. Çünkü âlim olmayan bir kişi bazı ibadetleri açığa vurduğunda, bu, riya ve münafıklık olarak değerlendirilir ve o kişinin kötülenmesine yol açıp, takip edilmesini sağlamaz. Böyle bir durumda ibadetlerin açığa vurulması doğru değildir.</p>
<p>Üçüncüsü; gizli riya arzusu ihtimaline karşı kişinin kalbini kontrol altında tutmasıdır. Öyle ki, bu arzu başkalarının kendisini takip etmesi bahanesiyle o kişinin amellerini açığa vurmasına neden olur. Bu, insanın ayağını kaydıran bir durumdur. Çünkü zayıf insanlar, amelleri açığa vurma konusunda güçlü olanlara benzerler. Hâlbuki onların kalpleri samimiyet bakmandan güçlü değildir. Böylece onların amelleri riya nedeniyle geçersiz hale gelir.</p>
<p><strong>Bu Konudaki Farkın Belirtisi</strong></p>
<p>Bir kişiye “amelini gizle; çünkü bu ameli yapma amacın, ancak senin dışındaki bir kişinin bunu ifşa etmesi ile gerçekleşir” denildiğinde, Eğer söyleyen ile söylenenin kalbi aynı ise (yani aynı niyette iseler), bu durumda, yaptığı şeyi başkalarına açıklamanın tek amacının, (mutahabı da) aynı şeyi yapmaya sevketmek olduğu söylenebilir. Bu amaç başka bir yolla gerçekleşirse, o kişi bunu açığa vurmaz. Eğer o kişinin kalbinde bir farklılaşma meydan gelir ise, ameli açığa vurmakta etkili olan şeyin riya olduğunu anlarız.</p>
<p>İkinci kısım, insanın yaptığı amelden, bu ameli bitirdikten sonra bahsetmesidir. Bu davranış hakkındaki hüküm, bizzat amelin açığa vurulması hakkındaki hükümle aynıdır; ancak bundaki tehlike daha şiddetlidir. Çünkü bir şeyi anlatmak dil açısından pek de zor bir iş değildir. İnsan, bir şeyi anlatırken, bazen nefsi olduğu varsayılan bir gerekçeyle bunu yapar. Bu durumda riyakârlık meydana gelmiş olur. Ancak ilk durumdaki ifade başka bir şeyden kaynaklanır. Çünkü burada ibadet riyadan uzak bir şekilde tamamlanmıştır. Riya sadece ibadetin tamamlanmasından sonra ortaya çıkar. İlk durumda, riyaya etki eden unsur fiilin yapılması halinde ortaya çıkar. Bu amellerin nefsanî gerekçelerden dolayı meydana gelmelerinin engellenmesi, ibadet olarak nitelendirilir.</p>
<p><strong>On Dokuzuncu Fasıl: Günahların Gizlenmesine İzin Verilmesi14</strong></p>
<p>Bil ki, insan bir günah işlediğinde, onu gizlemesi gerekir. Al- lah Teâlânın “İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Nûr, 19)” ayeti ve Hz. Peygamber’in “Pis olan bu işlerden herhangi birisini işleyen kişi Allah&#8217;ın örtüsüyle örtünsün.”15 hadisi buna delalet eder.</p>
<p>Kuşkusuz insanların, kendisinin dindar ve zahit olduğunu düşünmeleri maksadıyla bu günahı gizlemek haramdır. Bil ki, günahların bu şekilde gizlenmesinden dolayı insanın mutlu olmasının caiz olmayacağına ilişkin bazı hususlar da vardır:</p>
<p>İlki; Allah’ın bu dünyada gizlediği bir günahı, öbür dünyada da gizleyecek olmasıdır.</p>
<p>İkincisi; Allah&#8217;ın ayıpların gizlenmesinden hoşnut olması ve kusurların ortaya çıkarılmasını kötü gördüğüne ilişkin daha önce dile getirdiğimiz delillerin bulunmasıdır. Hz. Peygamber’in “Allah&#8217;ın ahlakıyla ahlaklanın.” hadisinden dolayı, insanların bu suretle Allah’a benzemeye gayret etmeleri gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü; insanların bir kişinin ayıbına muttali olmaları durumunda, onu lanetlemeleri, kötülemeleri ve hakir görmeleridir. Bu durum onun kalbinin huzursuz olmasına neden olur ve onu Allah’a ibadetle meşgul olmaktan alıkoyar. Böy- lece o kişi Allah’a ibadetten uzak olmamak için, ayıbım gizlemeye gayret eder,</p>
<p>Dördüncüsü; insanın, bir başkasının kendi günahına muttali olmasından kaygı duymasıdır. Çünkü ayıbına muttali olan kişi, muhtemelen onu kınar. Ayıba muttali olan kişi onu kınadığında, ayıplananın tabiatı kişiyi ayıplayanın durumunu araştırmaya, onun bazı kusurlarını ortaya çıkarmaya ve bu vesileyle onu kınamaya yönlendirir. Çünkü insanın tabiatında misilleme yapmak zorunlu olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla insan bu zarardan endişe ettiği için kendi ayıbını gizlemeye çalışır.</p>
<p>Beşincisi; bir zarardan yahut acı verecek başka bir şeyden sakınmak için günahın gizlenmesidir.<br />
Altıncısı; günahın, sırf hayâ duygusundan dolayı gizlenmesidir. Günaha aldırmamak bir çeşit yüzsüzlüktür. Günah işleyip de bundan utanmayan kişi kınanan bir varlıktır. Kuşkusuz o hem günahı hem de arsızlığı kendisinde toplamıştır. Bu insan kınanan bir varlık olsa da, burada bir incelik bulunmaktadır. Bu da, hayanın riyaya çok fazla benzemesidir.</p>
<p>Hayâ ile riya arasındaki farka gelince; hayâ, başka birinin kişinin kendindeki noksanlığın farkında olmasını kötü görmesine neden olan nefsani bir haldir. Riya ise, bir başkasının kendisine hürmet etmesini ve boyun eğmesini arzulayarak, onun hem kendi günahına muttali olmasını kötü görmek hem de onu aldatmayı istemektir.</p>
<p>Yedincisi; bir başkasının bu konuda kendisini takip etmesinden endişe ederek, günahın ortaya çıkmasına engel olmaktır.</p>
<p>Bunu anladığında şöyle deriz: Şayet günahkâr kişi günahını sözü edilen gerekçelerden birisinden dolayı gizlerse, bu gizleme işinde Allah’a itaat etmiş ve günahını gizlemek maksadıyla gösterdiği gayrette samimi olmuş olur. Şayet o, insanların zahit ve takva sahibi olduğunu düşünmeleri için bu günahı gizlerse, bu durumda kuşkusuz riyakâr bir kişi haline gelir.</p>
<p><strong>Yirminci Fasıl: Riya Korkusuyla İbadetlerin Terk Edilmesi16</strong></p>
<p>Bazı insanlar, dünyevi açıdan günaha düşmemek için ameli terk ederler. Bu bir yanılgıdır. Buna mukabil biz ibadetlerin iki kısma ayrıldığını söyleriz: Bunlardan bir kısmı, kendilerinde herhangi bir zevkin bulunmadığı nam az, oruç ve hac gibi bedenî ibadetlerdir. Bir kısmı ise, halifelik, valilik, kadılık, şahitlik, namazda imam olmak, uyan ve ders verme makamında bulunmak ve insanlara çeşitli şekillerde iyilik etmek üzere malı infak etmek gibi, ibadetlerle ilişkili olan ve bizzat zevk veren ibadetlerdir.</p>
<p>İlk kısımda yer alan ibadetlerdeki riya tehlikesinin üç şekilde bulunduğunu söyleyebiliriz:</p>
<p>ilki; insanı amele yönlendiren etkenin salt riya olması ve onunla birlikte dinî bir etkenin bulunmamasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekir; çünkü bu, ibadet değil günahtır.</p>
<p>İkincisi; amelin başlangıcında dinî etkenin bulunması fakat beraberinde riya etkeninin ortaya çıkmasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekmez. Çünkü fiilin güzel bir şekilde tamamlanması noktasında dinî etken ortaya çıkmış bulunmaktadır. Fakat insanın riyayı ortadan kaldırmak ve samimiyeti elde etmek için nefsiyle mücadele etmesi gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü; amelin dinî bir etkenle yerine getirilmesi, ardından amel sırasında riya etkenin belirmesidir. Bu durumda insanın nefsiyle mücadele etmesi ve kuşkusuz ameli bırakmaması gerekir. Çünkü şeytan ilk olarak insanı ameli bırakmaya, insan buna karşılık vermeyip ameli yapmaya devam ettiğinde ise riyaya çağırır. İnsana “Bu amel samimi değil, sen riyakârsın, bu gayretin boşuna ve samimiyet bulunmayan bu amelin sana bir faydası yok.&#8221; diyerek, bu yolla onu ameli bırakmaya yönlendirir.</p>
<p>İnsan ameli terk ettiğinde şeytanın maksadı gerçekleşmiş olur. Yine, diğer insanların kendisine riyakâr demelerinden ve bu suretle Allah&#8217;a isyankâr olmalarından korkarak bir insanın ameli terk etmesini ona güzel göstermek şeytanın hilelerindendir. Bu düşünce de birkaç açıdan geçersizdir:</p>
<p>İlki; böyle bir düşüncenin Müslümanlar hakkında zanda bulunma günahı olmasıdır. Bir insanın, Müslümanlar hakkında bu şekilde zanda bulunma hakkı yoktur.</p>
<p>İkincisi; böyle bir durum söz konusu olsa bile, bunun o insana zarar vermemesi ve başkalarının kendisinin riyakâr olduğuna ilişkin sözlerinden korkarak ameli terk etmesi suretiyle bu amelin sevabını kaçırmasıdır. Bu ise riyanın aynısıdır. Şayet o insan diğer insanların övgüsünü arzulamayıp yergilerinden korkmasaydı, onların “sen riyakârsın&#8221; sözlerine neden değer versin ki?</p>
<p>Üçüncüsü; insanın şöhreti arzulamaksızın sırf samimi olmak amacıyla ameli terke etmesi durumunda, şeytanın onun kalbine “sen en büyük zahitlerdensin; öyle ki, şöhreti bırakıp inzivayı tercih ettin” şeklinde bir fikir atmasıdır. Bu da yok edici tehlikelerdendir.</p>
<p>Kısacası, kalp şeytanın vesveselerinden bütünüyle kurtulamaz. Bundan dolayı onun mazeretleri vardır. Şayet, insanın ibadetlerle meşguliyetinin şeytanın vesveselerinden tamamen kurtulması suretiyle mümkün olacağını düşünürsek, o bütün ibadetlerle meşgul olmak konusunda mazur olmuş olur. Böyle bir düşünce, şeytanın en büyük amaçlarından olan, boş bir düşüncedir. Doğru olan, dinî bir etken bulduğu sürece amele devam etmen ve onu terk etmemendir. Şayet ibadet esnasında riyaya yol açan bir tehlike ortaya çıkarsa, nefsinle mücadele et ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gücün yettiğince uğraş ver.</p>
<p>Riya etkeninden korkmaktan dolayı amelin terk edilmesi gerektiğini savunanlar, Nehâî ile ilgili yapılan bir rivayeti delil olarak kullanmışlardır. O Kur’an okurken yanına birisi gelmiş, bunun üzerine Nehâî Kur&#8217;an’ı kapatmış, okumayı bırakmış ve “Bu adamın beni sürekli Kur’an okurken görmesi uygun olmaz.&#8221; demiştir. Yine İbrahim et-Teymî “Konuşmak hoşuna gittiğinde dilini tut; susmak hoşuna gittiğinde konuş.” demiştir.</p>
<p>Nehâî’nin durumu şöyle açıklanabilir:</p>
<p>Muhtemelen o, bu adamın Kur’an okuma halinde iken yanında kalacağım ve riya tehlikesi ortadan kalkınca Kur’an okumaya geri döneceğini düşünmüştü.</p>
<p>Teymî’ye gelince, muhtemelen onun mübah olan konuşmalardan kastettiği, konuşurken fasih konuşmak ve hikâyeler anlatmaktır. Çünkü bunlarla fazlasıyla meşgul olmak insana cazip gelir. Mübah olan suskunluk ise, sınırlı olan bir durumdur. Dolayısıyla bu, zevkten sakınmak amacıyla mübah olan bir durumdan ayrılıp yine mübah olan bir duruma yönelmektir.</p>
<p>İnsanlarla ilgili olan ve içerisinde pek çok sıkıntı ve tehlikeyi barındıran ikinci kısımdaki ibadetlerin en büyüğü halifeliktir. Bu görev, adalet ve insaf ile yürütüldüğünde ibadetlerin en üstün olanlarından birisi haline gelir. Nitekim Hz. Peygamber: “Adalet, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.&#8221;17 buyurmuştur.</p>
<p>Bil ki bu, bir açıdan müjde, diğer bir açıdan ise korkutmadır. Çünkü bunun anlamı şöyle bir şeye işaret etmektedir: “Zalim bir sultanın bir günü, altmış yıllık günahtan (fasık) daha kötüdür.” İşte durum bu şekildedir; çünkü halifeliğin ve yöneticiliğin hükmü, kendi içinde sınırlı değil (*), başkalarını da etkileyen bir mahiyete sahiptir.</p>
<p>Kuşkusuz onun adaletli veya günahkâr bir halde olması her açıdan birbirine denk bir durum olur.<br />
Hz. Peygamber şöyle demiştir: “On kişiye yöneticilik yapan hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet günü elleri boynuna kelepçelenmiş bir şekilde gelmesin. Adaleti onu kurtarır; zulmü ise onu o halde bırakır.”18</p>
<p>Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır: Şöyle ki, bir kişi kendi durumunu değerlendirip, yöneticilik dönemi dışında hak konusunda sabırlı olduğunu ve arzularını engellediğini fark eder; ancak o kişinin yöneticilik görevinin zevkine varması halinde nefsinde bir değişimin meydana gelmesinden, şöhreti güzel bulmasından, bu görevi yerine getirmekten zevk almasından ve bu suretle azledilmeyi kötü görüp, azle-dilme endişesinden dolayı riyakâr davranmasından korkması konusunda, fakihler ihtilafa düşmüşlerdir.</p>
<p>Bazı fakihler o kişinin yöneticilik görevini üstlenmekten uzak durması gerektiğini söylemişlerdir. Bazıları ise, bunun gelecekle alakalı bir sorun olduğunu, o kişinin şimdiki halde hakkı açıklama ve batıldan uzak durma konusunda kendisini güçlü gördüğünü ifade etmişlerdir.</p>
<p>Gazzâlî, doğru olanın o kişinin bu işten sakınması olduğunu dile getirmiştir. Çünkü insan yöneticilik görevini yapmaya başladığında, azledilme üzüntüsüne tahammül etmek ona zor gelir. Böylece o, yöneticilik görevini bazen riyakâr davranarak ve batıl olan bir şeyi yaparak tamamlar; azledilme korkusu onu batıl şeyleri ve bozuk işleri yapmaya yönlendirir. Halifelik ve yöneticilik konusundaki yaklaşımın bu şekilde olduğunu anladığında, hâkimlik konusundaki durumun da böyle olduğunu fark etmiş olursun.<br />
Vaaz, fetva ve ders verme işlerinin tümü, şöhret sağlayan ve gücü artıran bir niteliğe sahiptir.</p>
<p>Bunun tehlikeleri büyüktür. Çünkü şöhretin ve sevilmenin (JjJ) zevki insan tabiatında başlandır. Korkunun egemen olması durumunda, hakkı açıklama ve batılı ortadan kaldırma konusunda insanın eski konumunda kalması mümkün değildir. Aksine bu kişinin, nefsinde riya etkisi ve şöhret sevgisi bulunan ve bu konularda içinde bir korku peyda olan kişilerden olduğu ve onun bu işi terke etmesi gerektiği açıktır.</p>
<p>Şayet, böyle bir şeyin atalete neden olacağı, ilim ve şeriatı öğretme işlerini terk etmeyi gerektireceği söylenirse şöyle deriz: İnsanlar az miktarda ilim ve şer’ı bilgiye ihtiyaç duy-<br />
dukları gibi, hilafet ve yöneticilik görevlerini yerine getirecek kişilere de ihtiyaç duyarlar.<br />
Bize göre bu, bahsi geçen hususlardan sakınmayı ve vaz geçmeyi gerektiren bir görüştür. Aksine halifelik, yöneticilik, ilim ve şeriatı açıklamayı gerektiren doğal etkenin sürekli olması, bunların gerçekleşmesi için yeterli bir sebeptir. Sözünü ettiğimiz yasak ise, bahsi geçen sakınmayı gerektirmez.</p>
<p>Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır:</p>
<p>Bu da, bir adamın hak edenlere dağıtmak amacıyla helal mal biriktirmek için gayret göstermesi konusunda öncelikli olanın bunu yapması mı, yoksa terk etmesi mi olduğudur?<br />
Bazıları öncelikli olanın o kişinin bu işi bırakması olduğunu söylemişlerdir. Çünkü teşekkür edilmeyi ve övülmeyi sağlamaya çalışmanın zevki, kişiyi ele geçiren bir zevktir. Buradaki tehlikeler inşam samimiyetten alıkoyan bir şekle bürünürler.</p>
<p>Bazıları ise, bunun yapılmasının öncelikli olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü bu, zulümde bulunmayı engellemeyi de içeren bir ibadettir. Dolayısıyla bunun yapılması daha üstündür. Bu konudaki yaklaşımların tamamı süslenme konusunda dile getirilmiştir.</p>
<p>Üçüncü mesele, insanlara gösterişte bulunmayı istemeksizin vaaz verenin, vaazındaki samimiyetini gösteren belirtiler hakkındadır.</p>
<p>Burada bazı hususlar söz konusudur:</p>
<p>îlki; bir kişinin kendisinden daha güzel vaaz eden, ilmi kendisinden daha çok olan ve insanların yoğun ilgisine maz- har olan birisini gördüğünde, bundan mutlu olması ve o kişiye karşı haset etmemesidir. Onun, bu kişiye imrenmesinde ve sahip olduğu ilmin kendisinde de olmasını istemesinde herhangi bir mahzur yoktur.</p>
<p>İkincisi; bulunduğu ortamda yüksek mevki sahipleri bulunsalar bile sözünün değişmemesi ve önceki hali üzere devam etmesidir. Çünkü sözünde herhangi bir değişiklik meydana gelirse, bu durum onun kalpleri kazanmak için gösteriş yaptığına ve konuşmasıyla riyakârlık ettiğine delalet eder. Bu ise, onun samimi olmasını engeller.</p>
<p>Üçüncüsü; bir konuda hata ettiği hususunda ittifak edilmesi, yarımda bulunanların bir kısmının onun aksine bir cevap vermesi ve bunu kabul etmesinin zorunlu olması halinde, bundan mutlu olması ve üzüntü duymamasıdır.<br />
Kitap tamamlanmıştır.</p>
<p>Bir olan, bu sıfata ehil ve müstahak olan Allah’a hamdol- sun; salât Muhammed Aleyhisselam ve ailesinin üzerine olsun.<br />
Allah bize yeter! O ne güzel yardımcıdır&#8230;</p>
<p>Fahruddin er-Razi – Kitabu’n Nefs ve’r Ruh ve Şerhu Kuvvahuma,syf.154-184</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn, III/293 vd. (3/639 vd.)<br />
2-Bu ibare Râzı’nin aktardığı şekliyle hadis kaynaklarında geçmemektedir. Ancak riya-şirk ilişkisini, metinde yer aldığı şekliyle destekleyen rivayetler söz konusudur. Bkz. Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Evsat, 1/70 no 196 İbn Mâce,Sünen-i İbn Mace,2/1320-no- 3989: Tirmizi, Sûnen-i Tîrrmizi,3,162,n.1535<br />
3- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/305 vd.(3/660)<br />
4-. Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Evsat,4/244,n.6303; Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/307 (3/663<br />
5- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/308 vd.(3/664 vd.<br />
6-Âlâüddin Ali b. Hüsamüddln b. Kâdıhan, Kenzû&#8217;l-Umma fi Süneni-Ak- vâl ve’l-Ef’al thk. Bekri Hayyânî &#8211; Safvet es-Sakkâ. Müessesetü&#8217;r-Risale, 1981. VIII/514; Ebû Fazl Zeynüddin el-Irâkî, el-Muğni an Hamli&#8217;l-ISsfûr fî Tahrici mâ fi’l-ihyâi mine’l-Ahbâr, Dâru İbn Hazm, Beyrut, 2005, s. 1217.</p>
<p>7-Razınin aktardığı bu rivayet her ne kadar hadis kaynaklarında metindeki haliyle metindeki haliyle bulunmasa da, son derece yakın rivayetler bulunduğu görülmektedir. Bkz. Taberânî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Kebîr, XVII / 263, no. 723; Tirmîzî, Sünen-i ’Hmıîzî, IV/l72, no. 2384; Beyhakî, Şuabu&#8217;l-İman, IX/24l, no. 6610.</p>
<p>8-Bkz. Gazzâlî, İhyâu Ulümi’d-Dîn, 111/314 (3/675).</p>
<p>9-Bkz. Ebü Dâvud, Sünen-i EbîDavud, VII/434, no. 51 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned-ı&#8217; İmam Ahmed b. Hanbel, XV / 79, no. 9156; Ebü Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali en-Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ, thk. Hasan Abdülmun’im eş-Şelebî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 2001, IX/246, no. 1042.</p>
<p>10-Gazzali, ihyau Ulumd&#8217;d-Din, 111/315 (3/677)</p>
<p dir="ltr">11-Müslim b. Haccac, Sahıh-i Müslim. IV/2075, no. 41; Ebü Davud. Sünen-i Ebî Dâvud, 11/84. no. 1515: Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXIX/391, no. 17848.</p>
<p dir="ltr">12-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/317 vd.(3/682 vd.)</p>
<p dir="ltr">13- Bkz. Müslim b. Haccac, Sahîh-i Müslüm, 11/ 704, no. 69 (1017); İbn Mâce Sünen-i İbn Mâce, 1/73, no. 203; Ahmed b. Hanbel, Masned-i Ahmed b. Hanbel, XXXI/494, no. 19156; Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Kebîr, 11/328, no. 2372.</p>
<p>14-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/319 vd. (3/686 vd.)<br />
15-Bu hadisin tam metni şöyledir: “Allah’ın yasakladığı bu pis şeylerden uzak durun! Kim bu suçlardan birini işlerse, Allah&#8217;ın örtüsüyle örtünsün ve Allah a tövbe etsin. Çünkü bize yüzünü gösterene Allah Azze ve Cel- le&#8217;nln hükmünü uygulara.&#8221; Ebû Abdlllah Hâkim Muhammed b. Abdillah en-Nısabûri, el-Mûstedrek ale’s-Sahtheyn. thk. Mustafa Abdülkadir Atâ, Daru l-Kütûbi&#8217;l-Ilmiyye, Beyrut, 1990, IV/272, no. 7615</p>
<p>16- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III322 vd.(3/690 vd.)</p>
<p dir="ltr">17-Bu hadis Taberânî tarafından “Adil bir yöneticinin bir günü, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.” şeklinde nakledilmiştir. Bkz. Taberani. Mu’cemu’l-Evsat, V/ 92, no. 4765.</p>
<p dir="ltr">18-Benzer rivayetler için bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXXVII / 444, no. 22781; Taberani, Mucemu’l-Kebîr, VIII/ 173, no. 7724; Dârimî, Sünen-iDâı-imî, III/ 1635, no. 2557.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/">Riya ve Onunla İlgili Hükümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jan 2018 19:37:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Öz Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Yesevi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Divan-ı Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Işk-Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU İstanbul Medeniyet Üniversitesi Cümleten Hoş Geldiniz! Öncelikle böyle bir toplantıyı tertip eden ve beni davet etme ne-zaketi gösteren Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti’ne teşek-kür ediyorum. Değerli dostum Musa Yıldız’ı makamında ziyaret ettim. Bana bir Dîvân-ı Hikmet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/">Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/images-5-20/" rel="attachment wp-att-19952"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19952" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1.jpeg" alt="" width="513" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1.jpeg 513w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1-300x168.jpeg 300w" sizes="(max-width: 513px) 100vw, 513px" /></a></p>
<p><strong>Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi</strong></p>
<p>Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU</p>
<p>İstanbul Medeniyet Üniversitesi</p>
<p>Cümleten Hoş Geldiniz!</p>
<p>Öncelikle böyle bir toplantıyı tertip eden ve beni davet etme ne-zaketi gösteren Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti’ne teşek-kür ediyorum. Değerli dostum Musa Yıldız’ı makamında ziyaret ettim. Bana bir Dîvân-ı Hikmet hediye buyurdular. O zaman vazifemi anla-dım ve üç aydır Dîvân-ı Hikmet’i mütalaa ediyordum ve dün akşam bitirdim. İşi ciddiye almak lâzım. Titizlik ve dikkat ahlâktandır. Biz de vazifemizin gereğini yerine getirerek, Dîvân-ı Hikmet’i bilmiyorum kaç kişi okumuştur baştan sona ama, baştan sona okuyarak belirli kavramsal modeller çıkartmaya çalıştım. Burada da bu çıkarttığım modellerin bir tanesini sunmaya çalışacağım. Konuşmamın başlığı şudur: “Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısın-dan Bir Modelleme Denemesi”. Biraz ağır olacak zannediyorum.</p>
<p>Konuya girmeden önce şunu ifade etmek lazım. Her medeniyetin ve kültürün üç temel metni vardır. “Kurucu metinler”, “taşıyıcı metinler” ve “öğretici-talimi metinler”. İslam medeniyetinin kurucu metinleri, Ku-ran-ı Kerim ve hadis külliyatıdır. Bu metinler, bizim asgari ya da mi-nimal metafiziğimizi, özellikle anlam değer dünyasına ilişkin minimal metafiziğimizi verirler. Aynı zamanda bu metinler, bir medeniyetin her-monotik referans noktalarıdır. Yani o medeniyette ne tür yorumlar yapılsa yapılsın, dönüp dolaşıp geleceği, kendine atıf sistemi olarak alacağı metinlerdir. Bu metinler aynı zamanda, bir medeniyetteki anlam değer ufkunu belirlerler. Onun ötesine geçtiği zaman bu medeniyetin daire-sinden de çıkmış olursunuz. Bu açıdan kurucu metinler, aynı zamanda denetleyici metinlerdir.</p>
<p>Taşıyıcı metinler ise, büyük oranda kurucu metinlerin yorumlarını ih-tiva eden ve alt kültürlere ait olan metinlerdir. Çünkü bir medeniyeti bir ırk kurmaz. Medeniyet, her ne kadar kurucu bir milleti olsa da, büyük oranda milletler topluluğunun ortak inşa ettiği bir yapıdır. Ancak her medeniyet ailesi içerisinde o medeniyeti zenginleştiren o medeniyete katkıda bulunan farklı kültürler vardır. İşte taşıyıcı metinler, bu kuru-cu metinleri o kültür içerisinde yeniden dile getiren ve ifade eden me-tinlerdir. Bu açıdan Dîvân-ı Hikmet, Yunus Emre Dîvân’ı ve benzeri metinler, İslâm’ın, İslâm medeniyetinin Türkçe ifadeleri ve Türkçe kuruluşları olarak yorumlanabilirler.</p>
<p>Taşıyıcı metinler, kurucu me-tinleri yeniden ifadelendirir; onları güncelleştirir ve onları kamusal hâle getirir, toplumsallaştırır. Bu açıdan Dîvân-ı Hikmet başta ol-mak üzere, tarihimizde Türkçe telif edilmiş metinleri, kurucu metin-lerin bir ifadesi, güncellemesi ve toplumsallaşması olarak görebiliriz. Bunlar aynı zamanda, bir anlam değer dünyasının, kurucu metinler tarafından belirlenen anlam değer dünyasının, katmanlı yapısını, farklı kültürlerde ifadesini bulan katmanlı yapısını da belirlerler. Öğretici-talimî metinler ise, esas itibariyle ikiye ayrılır.</p>
<p>1. Sözlü kül-türle yayılan, bizim geleneğimizde her ne kadar yazılı olsa da, ta köylere kadar ulaşmış, hatta Türkmenistan’a gittiğimde orada da gördüm, Ah-mediyye ve Muhammediyye gibi belirli bir okuma yazma bilmeyen öbeğe, okuma yazma bilen insanların aktardığı anlam değer dünyasının bir tür popülerize edilmiş (vulgarize değil) halk tarafından oraya katılmasını mümkün kılacak bir dille yazılmış metinlerdir. Bu açıdan öğretici me-tinler, deyiş yerinde ise, sözlü gelenek içerisinde kurucu metinlerin ve taşıyıcı metinlerin anlam değer dünyasını, halkın idrakine aktarmak için kullanılan metinler olarak görülebilirler. Diğer bir öğretici metin, talimi metin dediğimiz ise, okullarda okutulan ve o toplumun entelektüelle-rinin idrakini besleyen metinlerdir.</p>
<p>Bu metinler, hem kurucu hem de taşıyıcı metinlerin bir tür pedagojik açıdan, talimi açıdan yeniden ifade edilmiş metinleri olarak görülebilirler. İşte Dîvân-ı Hikmet, İslam medeniyeti açısından baktığımızda, bü-yük ölçekte bir taşıyıcı metin; ama Türk kültürü açısından baktığımız zaman ise, bir kurucu metindir. Elbette bir metni anlamak için sadece metnin içeriğiyle yetinmek doğru değildir. Metnin hayat bulduğu; varlı-ğa geldiği tarihsel bağlam, metin içi örgü, kullanılan kavramsal modeller ve şemalar, bütün bunlar o metni anlamak için göz önünde bulundu-rulması gereken konulardır.</p>
<p>Özellikle şiir metinlerinde kavram örgüsü ve iç anlam ilişkileri son derece önemli olduğu için bu metinler üzerine çalışan kişinin olabildiğince dikkatli olması gerekir. Çünkü şiir kıyasa konu olmaz; önerme vermez; belirli bir nedensel örgü göstermez. Onun için şiir üzerine çalışan ve şiir üzerinden o dönemin entelektüel hayatı, metafiziği, varlık anlayışı ve benzeri konularda bir metin üretecek kişi-nin, özellikle metin içi kavramsal örgüleri ve yargıları ciddi bir şekilde göz önünde bulundurması gerekir. Ben de bu sunumumda, yukarıda bahsettiğim ilkelerden hareket ederek, Dîvân-ı Hikmet’in kavramsal ve yargısal ilişkilerini dikkate ala-rak bir modelleme yapacağım.</p>
<p>Her model bir yorumdur. Dolayısıyla be-nimki de bir yorum. Kişisel kanaatim, şiir müzikle birlikte insan olma bilincinin en üst ifadesidir. Başka bir deyişle, insanî ayıklığın zirvesidir. Şiir yazan bir zihniyet, ya da bir kültürü yenmek çok zordur. Özellik-le bir fikir, bir entelektüel hareket, şiir üretmeye başladığı zaman onun kalıcılığı ve sürekliliği artar. Nitekim Türk tarihine baktığımız zaman Yunus Emre, Âşık Paşa gibi adlar bizim kalıcılığımızı arttıran süreklili-ğimizi sağlayan ve dik durmamızı uyanıklığımızı ve ayıklığımızı örgüt-leyen metinlerdir. İlginç bir örnek olarak Fatih Sultan Mehmet, İstan-bul’u fethettiğinde ve devleti yeniden örgütlediğinde yaptığı en önemli şeylerden biri; kendisi, oğulları, veziri ve etrafındaki diğer entelektüel-lerle birlikte, Türkçeyi şiir üzerinden yeniden kurmaktı. Çünkü maddî vatan geçici olabilir.</p>
<p>Bir kültürün manevî vatanı olan şiir, hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Bu çerçevede baktığımız zaman Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i, özellikle Orta Asya dünyasında dolaştığım ve gördü-ğüm kadarıyla, oradaki farklı siyasî teşekküller kurmakla birlikte, hemen hemen Türkçe konuşan halkların bir tür manevî vatanı olarak bugüne kadar gelmiş.</p>
<p>Hepsinin maddî vatanı farklı olmakla birlikte. Bu çerçevede Dîvân-ı Hikmet’i okuduğumda şöyle düşündüm, ne tür bir okuma ya da ne tür bir modelleme, bu metnin en derin, en asil ve aslî özelliğini verebilir. Tespit ettiğim şudur: Elbette dediğim gibi bu bir perspektif. Başka açılardan da okunabilir. Çok çeşitli kavramla-rı birbirleriyle ilişkilendirerek otuz sayfaya yakın kavramsal modelle-me yaptım. Çok çeşitli kavramları birbiriyle ilişkilendirerek. Ama bir tanesini burada sunacağım.</p>
<p>Yesevî’nin şikâyet ettiği konu yalgan dedi-ği sahtelik, riya, yalan, yalancılık ve burada eşlik eden diğer kavramlar özellikle söze bağlı yaşamak. Bunun karşısında ise, ihlâs, samimiyet, ışk, sıdk, liyâkat ve mana ile yaşamak. Dolayısıyla bütün modelin dayandığı kavram çiftleri ve bu kavram çiftlerinin özeti söz ile yaşamak ve mana ile yaşamak olarak özetlenebilir.</p>
<p>Yesevî’nin en çok şikâyet ettiği İslam’ın ümmîliğinin ve Hanifliğinin ihmal edilerek bir tür kurumsal ve kamu-sal riyakârlığa dönüştürülmesidir. Ümmîlik, Türkiye’de son derece yan-lış anlaşılan bir şeydir. Cehaletle, okuma yazma bilmemekle eşleştirilir. Hâlbuki “ümmîlik” bir teolojik kavramdır. Ümmî olmak demek, döne-minde mevcut olan hiçbir kurumsal dine tâbi olmamak, demektir. Hz. Peygamber’in ümmî olması, okuma yazma bilmemesi demek değildir. Anneden doğduğu gibi fıtrat dinine mensup olması, dönemindeki Ya-hudilik, Maniheizm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük gibi hiçbir kurumsal dine mensup olmamasıdır.</p>
<p>Kurumsallık ve kamusallık, bir medeniyetin sürekliliğini sağlamak-la birlikte, pratik içerisinde, mümarese içerisinde, şeklî bir yapı kazanır ve o yapıya mensup olan insanlarda bir tür riyakârlık üretir. Yesevî’nin eleştirisi sadece dinî değildir. Ya da dinî derken resmî ulemaya, rusûm ulemâsı dediğimiz ulemaya değil; şeklî ilimlerle uğraşan tasavvufta sık dile getirilen kesime değil; tasavvufa da eleştiri oklarını yöneltir ve dö-nemindeki tasavvufî anlayışın da bir tür riyakarlığa, sahteciliğe dönüştü-ğünü söyler. O kadar ki, sayfa 69’da sahte ümmet ifadesini kullanır. Yani Müslümanlar o hâle geldi ki, Hz. Peygamber’in ümmetini hakikatten sahtekârlığa dönüştürdüler. Peki, bir sûfînin sahte iş yapmadığını, yal-gan iş yapmadığını nereden anlayacağız?</p>
<p>Menakıbına bakarak. Çünkü tasavvufta menkıbeler, menakıplar, bir sûfînin iddialarını epistemolojik kontrolünü sağlarlar. Çünkü insanın sureti ancak sîretinde tecelli eder-ler. Eğer insanın sîreti yalgan değilse, sahte değilse, o sîretin dayandı-ğı sûret ve fikirler de sahte değillerdir. Bunun için Yesevî’nin sık sık vurguladığı gibi bir insanı tanımak, onun yoluna, yoldaşına ve yol alış tarzına bakmakla, bakılmakla mümkündür. Yesevî daha da ileri giderek bu eleştirileri sadece dönemindeki kendi dışındaki ötekilere yapmaz. Kendini de eleştirir. Fütüvvet ve melâmet ona göre kendini eleştirmeyi gerektirir. Şüphesiz Yesevî’nin ki bir sohbet, bir tespit, sohbet üzerinden verilen bir tespit.</p>
<p>Fakat biz biliyoruz ki, kendisi sıkı bir medrese eğitimi almıştır. Sebepsiz, nedensiz tespit, bir malumattır. Bunları nedenlemek de gerekir. Çünkü bilgi, nedenlenmiş malumattır. Yesevî’ye göre bunun nedenleri nedir? Niçin kendi dönemindeki Müslümanlar bu yalganlık içerisinde, riyakârlık içerisinde yaşamaktadırlar?</p>
<p><strong>1</strong>. Ben ve benlik iddiası, kibir. Ehl-i irfana göre kibir ile şirk, yazı tura gibidir. Şirk, Tanrı’ya başka bir şeyi şerik koşmak iken; kibir, kişinin kendisinin Tanrı’ya şirk koşmasıdır.</p>
<p><strong>2</strong>. Dünyayı biriktirenler. Çok güzel bir tabir. Onun tabiridir bunlar. Dünyayı biriktirmek doğal olarak dünyaya tapmayı doğuracağı için riyakârlığı ve sahtekârlığı arttırmaktadır.</p>
<p><strong>3</strong>. Dini eylemlerinde kâr zarar hesabı yapanlar. Yesevî’ye göre, ön-ceden düşünülmüş her türlü dinî eylem, sevapları siler. Şöyle di-yor: Tanzim edilmiş hesap iş siler. Dinî yolculukta yolun sonuna göre düşünmek, kibir olarak kabul edilir.</p>
<p><strong>4</strong>. Daha da korkunçtur. Akıbetinden emin olanlar. Hiçbir mümin, yaptıkları ve ettiklerinden hareket ederek bir kıyas yapıp akıbe-tinden emin olamaz. İmandan emin olmak, küfürdür. Akıbe-tinden emin olanlar, ilginç bir şekilde, diyalektik bir şekilde Allah’tan ümidini kesenlerdir Ahmet Yesevi’ye göre. Allah’tan ümidi olanlar kesinlikle akıbetinin garantili olduğunu düşüne-mezler. Çünkü Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Bu dinin peygamberi benim, ben bile akıbetimden emin değilim”. Onun için sık sık di-vanında şunu söyler: “Hiç bilmem, nasıl olacak benim işim”. Emin değil. Nitekim hayatını yaş yaş anlattığı şiirinde de, biraz önce bir bölümünü arkadaşımız okudu, tek tek kendisinin nakisala-rından ve eksikliklerinden bahseder.</p>
<p>Yesevî’ye göre, bu anlattıklarımız ve bunları yapanlar ciddi bir ri-yakârlık içerisindel bulunmaktadırlar. O, riyakâr insanı, şeytan atına gem vurmadan -yani şeytanı bir at olarak görüyor- binen kişiye benze-tir. O kişi, kendinden geçemez; dünyayı tepemez. Nefsi büyük, dini bo-zuktur. O kadar ki, bu insanları yalanlar yakar. Tabii, bu anlattıklarımız bireysel düzlemde gerçekleşen bir şey değildir, Yesevî’ye göre. Çünkü yalganlık, sahtekârlık, riyakârlık, yalancılık, sözde yaşamak ferdî bir olay değil, bütün toplumu ve hatta bütün insanlığı yakından ilgilendirir.</p>
<p>Çok ilginç bir şekilde Divan’da bununla alakalı söyleyişleri çıkarttığımız za-man, yalgan bir ortamda nasıl bir manzara tecelli eder, şunları söyler:</p>
<p><strong>1</strong>. Sevgi ve şefkat gider.</p>
<p><strong>2.</strong> Edep ve hayâ kaybolur.</p>
<p><strong>3</strong>. Müslüman, Müslüman’ı öldürür.</p>
<p>Şöyle diyor: “Müslüman müslümanı eyledi kâtil” (s.191). “Adem oğlu birbirini yer yutar”. “Dünya için, iman, İslâm dinini satar”. “Haksızlık tutulur haklının işleri batıl kılınır.”, “Yöneticiler edipler yalan söyler ve zulmeder”. “Hatır kalmaz; vefa ortadan kaybolur”. “Cömertlik gider; adalet yok olur”. “Dualar kabul olmaz, belalar çoğalır”. “Özellikle o top-lumun bilenleri zalim olur”.</p>
<p>Şöyle diyor: (s.194-195) “Hoş geldin deyi ciler, bilgin oldu”. Bunu yazıp fakültedeki odama asmaya karar verdim. “Hoş geldin deyiciler bilgin oldu”. Yağcılar, üçkağıtçılar, numaracılar âlim oldu, demek istiyor. Çok güzel bir ifade kullanmış. Peki, bu tespit ve bunun nedenleri belirlendikten sonra çözüm dedir? Peki, yalganlıktan nasıl kurtulunur?</p>
<p>Bu riyakârlık ortamı, bu sah-tekârlık ortamından nasıl kurtulabiliriz? Üç kavramı Divan’ında sık sık kullanır Ahmed Yesevi. “Âşık olmak”, “sadık olmak yani doğru olmak” ve “layık olmak”. Buradaki aşk ya da ışk, tasavvufta kullanılan genel anlamı yanında, Yesevî’nin Divan’ında ihlâslı olmak anlamına da gelir. Buna da çok dikkat etmek lazım, met-ni okurken. Bu kavramı ilginç bir şekilde hep birlikte kullanır. Bir şeyi ışk ile yapmak, Ahmet Yesevi’ye göre, bir şeyi ihlâslı ve dürüst yapmak anlamına gelir.</p>
<p><em>Her ne eylesen aşk ile eyle, </em></p>
<p><em>Aşksız insan kişi değildir.</em></p>
<p>Ben, aşk kelimesini kullanmayı pek sevmiyorum. Çünkü çok alçaltıcı bir anlamı var günümüzde. Işksız kulluk, taharetsiz yaşamaya benzer. Işk, kalbin taharetidir. Ahlak ise, aklın taharetidir. Hileci olmayın âşık olun. Âşık olsan sadık ol. Hile hurda işlerden uzak dur. Bakın hepsi ihlâs ve diğer kavram çiftleri ile alakalıdır. Yesevî’ye göre, söz ile yaşamaktan mana ile yaşamaya geçmenin asgari şartı, ihlâstır; samimi-yet ve dürüstlüktür. Peki, böyle bir durumu nasıl sağlayacağız? Çok beyit var. Onları tek tek okuyarak vaktinizi almayayım. Konunun derinlikleri-ne devam edelim. Peki, nasıl buna ulaşacağız? Nasıl bu yalgan ortamda âşık olalım? Efendim, sadık olalım. Bunlar dolayısıyla bize bir liyakat kazandıracak layık olacağız. Hem Tanrı’ya layık olacağız; hem kendi-mize; hem de topluma. Çünkü Yesevî için esas olan kişinin kendidir. Kendisine layık olması lazım öncelikle. Kendisine sadık olması lazım-dır. Kendisine âşık olmalıdır.</p>
<p>Kendisi dürüst olmalı anlamında. Bu or-tamdan ve bunun yarattığı tehlikeleri de gördük, kendi toplumunda da örneklendirdi bize. Bundan kurtulmanın yolu nedir? Yine modelimize göre, Yesevî’ye göre bundan kurtulmanın pek çok yolu olmakla birlikte en temel yolu, öz olarak kullandığı özlük bilinci, kendilik bilincidir. Yani her tür eylemimizde özümüzün eşlik etmesi bir bilincin bir yakaza hâli-nin eşlik etmesidir. Bir uyanıklık hâlinin eşlik etmesidir. “Özü okumak”, “özü vurmak”, “özü ortaya koymak”, “özünü bil”, “özün bilince ilmin ile amel kıl” gibi pek çok, yaklaşık otuz kırka yakın ifadesi var Divan-ı Hik-met’te. Dolayısıyla bir insan tasavvuftaki teknik tabiriyle, tahkik yapma-dan kendi işine düşmeden ve düşünmeden, kendisiyle hemhâl olmadan ve halleşmeden, hayatında bir kere dahi olsa kendi ile hesaplaşmadan kendi nefsiyle vuruşmadan diyor -nefsiyle vuruşmak tabirini kullanıyor- kendi nefsiyle vuruşmadan; hu testeresiyle nefsini biçmeden; kesinlikle bir insan, dışarı çıktığında eylemlerine bilinç eşlik etmez. Çünkü insa-nın, varlığını, kendi varlığını idrak etmeden başkalarının varlığını idrak etmesi; kendi varlığını takdir etmeden başka varlıkları takdir etmesi mümkün değildir.</p>
<p>Bunun psikoloji açısından böyle olduğunu biliyoruz zaten. Elbette böyledir. Deli, delidir. Çünkü özlük bilinci yoktur. Çocuk mesul değildir, çünkü özlük bilinci yoktur. Ama bunun bütün dinî ey-lemlerimizde, yaşama tarzımızda, yol alış tarzımızda en temel ilke oldu-ğunu pek çok ifadesinde Ahmed Yesevî ortaya koyuyor. Peki, kendilik bilincini nasıl elde edeceğiz? Özlük bilinci diyor tabi ki. Kendi kelimesini kullanmıyor. Daha çok…</p>
<p>Şunu yeri gelmişken söy-leyeyim: Yesevî’de nefs olumsuz; öz olumlu bir anlam ifade eder. Nefs, daha çok şeytanî tarafımıza denk gelir. Divan-ı Hikmet’te en azından benim gördüğüm nefsten bahsettiğinde olumsuz bir durumdan bahse-der. Ama öz nefsin de altında olan daha özsel bir şey diyeceğim ama öz, özsel bir tekrar oldu. Fakat özseli günümüz Anadolu Türkçesindeki anlamında kullanıyorum. Daha zeminde daha ana dilimizde söylersek essensiyalist bir temel oluşturur. O açıdan öz, her geçtiğinde Yesevî’nin ifade ettiği insanın birey olarak fert olarak yaşama atılımını mümkün kılan en temel taşıyıcıdır. Bunu nasıl yakalayacağız? Böyle bir özün bil-gisini nasıl elde edeceğiz?</p>
<p>Şüphesiz bunu Kur’an-ı Kerim’den hadisler-den hareket ederek elde edebiliriz. Bunu eğitim öğretim yoluyla; terbiye ve talim yoluyla da aktarabiliriz. Ama burada bahsedilen dışarıdan bir öğretim değil, içeriden eğitim nasıl mümkündür? Burası önemli. Çünkü tasavvuf ve irfanda nihai amaç, yapılıp edilenlerin dışarıdaki bir sah-neye göre yapılması değildir. Yani dışarıda bir müzik çalıyor, ona göre oynamak tasavvufî bir tavır değildir. Müzik içerden çalması lazım. Ma-kamlar içeriden gelmesi lazım. Siz o müziğe ve makama göre kendinizi ayarlamanız gerekir. Çünkü dışarıya göre yapılan her ayarlama, bir ri-yadır. İnsanın kendini dışarıdaki bir miyara göre ayarlaması; dışarıdaki bir ölçeğe göre kendine çekidüzen vermesi ilk başlangıçta olmasa bile nihayetinde bir hesaba dayanır.</p>
<p>Öz kavramı, benim teşbihimle bir atom bombası patladığında nasıl bir enerji ortaya çıkartırsa, öz, Ahmet Yesevî’ye göre böyle bir enerji yoğunlaşmasıdır. Yani bütün o insan dediğimiz bireyin ferdin, en yoğun çekirdeğidir. Dolayısıyla kararların, nihai yorumların, ilkelerin bu yerde alınması gerekir. Öz bilinci ya da özlük bilinci ya da kendilik bilincinin sahih bir şekilde inşa edilebilmesi için, ölüm bilinciyle birleştirilmesi gerekir.</p>
<p>Burası son derece önemli. Şaşırdım. Çünkü ben bu konularla ilgili Dîvân-ı Hikmet’i okumadan önce de yazılar yazmıştım. Demek ki, hani ben Ofluyum, direkt Allah’a bağlıyım, derdim. Demek ki herkes direkt Allah’a bağlıymış. Böyle bir problem yaşadım açıkçası. Şaka bir yana, ben bunlarla ilgili birkaç yazı yazmıştım. Ölüm bilinciyle alakalı olarak. Ahmet Yesevî’nin Dîvân’ında neredeyse dörtte birlik bir bölüm, ölüm bilinciyle alakalıdır. Çıkarttığım otuz sayfalık özetin neredeyse on sayfası, ölümle alakalı.</p>
<p>Şimdi burada bu konu üzerinde biraz durmak istiyorum. Kur’an-ı Kerim’de bildiğiniz gibi ayet-i kerimede “El-hayatü’d-dün-ya ve’l-ahire” tamlaması vardır. Bu son derece önemli. Çünkü bu tabir-de dünya hiçbir zaman isim olarak kullanılmamıştır. Kur’an-ı Kerim’de dünya, isim olarak kullanılmaz; sıfat olarak kullanılır. Ahiret de öyle. Burada mevsuf olan, sıfat olan, öz olan, taşıyıcı olan ya da mantık te-rimiyle mevzu olan, hayattır. Dolayısıyla İslam dünya görüşüne göre, hayat süreklidir. Dünya, yakın hayat, yakın demektir malumunuz. Ahi-ret ise öteki hayat. İkisi de sıfattır.</p>
<p>Sıfatları attığınızda mevsuf kalır; mevsuf da hayatın kendisidir. Hayat, Cenabı Hakk’ın el-Hayy isminin bir tecellisi olması bakımından ebedî ve ezelîdir. Bu nedenle ölüm, yok olmak değildir, İslam hayat anlayışına göre. Ben bunu şöyle ifade et-miştim: Müslüman var olur; var ölür; ama yok olmaz. Yani varlığı hep devam eder.</p>
<p>Şimdi benzer ifadeleri Yesevî’de de görmek şaşırtıcı. Ger-çi Hz. Ali’ye nispet edilen bir cümlede “Kim ölümün yokluk olduğunu zannederse, onun yokluğu doğmakla başlar.” der. Çok ilginçtir. Doğduğun anda yokluğun başlıyor; eğer ölüm yokluksa. Çünkü niye? Yine Ahmet Yesevî’nin ifade ettiği gibi; daha önce Ömer Hayyam’ın ifade ettiği gibi; ölüm, insana özgü bir şey; insan ölür ve doğduğu anda ölüme hazırız de-mektir. Daha doğrusu, anne karnında canlandığımız an ölüme hazırız. Ölüme doğrudur insan, insanın yönü ölüme yönlenmiştir, der sufiler.</p>
<p>Bu açıdan zaten İslam medeniyeti bununla alakalı, Yesevî’nin dile getirdiği ifadelerle alakalı olarak, hazır bir veri sunuyor bize.Ancak burada ölüm bilinci ile ölüm korkusunu birbirine karıştır-mamak lazım. Ölüm korkusu, bilincin eşlik ettiği bir duygu değildir ve bilincin eşlik etmediği tüm duygular ahlaksızlığın kaynağı olurlar. Dola-yısıyla burada Yesevî’nin, tasavvufun ve irfanın bahsettiği ölüm korkusu değil; ölüm bilgisidir. Sır tabirini de kullanır Yesevî. Bu çok ilginç bir şey, sır. Nitekim Alman filozofu Schopenhauer benzer ifade kullanıyor, ayrı kültürlerde olmasına rağmen “Işk ile verileni ölüm ile alan nedir?” diyor. Aynı ifadeyi Yesevî’de görüyoruz. Aynı ifade. Bu sır nedir?</p>
<p>Şimdi dolayısıyla İslam hayat görüşüne göre, öz bilincini elde etmemizin asgari şartı; kendimizi, benliğimizi, özümüzü ölümle ilişkilendirmemiz ge-rekir. Bu da yetmez. Aynı zamanda kökenimizle de ilişkilendirmeliyiz. Dolayısıyla üç temel kavramı, bir süreklilik içerisinde, idrak etmeliyiz: Mebde’, me‘âş ve me‘âd. Yani (mebde’) köken, (me‘âş) yaşam ve (me‘âd) geri dönüş. Bu üçünü konuşurken, belirli bir bilgi analizi yaparken, farklı kavramlarla ifade etsek de -çünkü bilmek ad vermektir; kavramsallaştır-maktır, başka çaremiz yok, idrakin doğası bu- ama Yesevî’ye göre bunlar tek bir sürecin farklı adlarıdır. Nedir o süreç? Hayat. Hayat süreci.</p>
<p>Ha-yat, Hayy isminin bir tecellisi olduğu için ezelî ve ebedîdir. İnsan da özü itibariyle ezelî ve ebedîdir. Öyleyse benlik bilinci elde etmemizin asgarî şartı, hayatı bir süreklilik olarak idrak etmek ve ölümü yokluk olarak görmemek. Bu muazzam bir tespit. Yani olmayı ve ölmeyi, varlığın ik farklı tecellisi olarak görmek, iki farklı yüzü olarak görmek. Ölmeyi yok olmak değil de; var olmanın başka bir ifadesi olarak fark etmek. Fakat sadece bir enformasyon bir malumat olarak değil, bir bilinç hâline getir-mek son derece önemlidir.Daha önceki yazılarımda ifade ettiğim gibi modernizm, ölümün iti barsızlaştırmasıyla başlar.</p>
<p>Çağdaş dünyada ölüm, itibarsızlaştırılmıştır. Nasıl ki börtü böcek “öldüğünde” toprağa karışır giderse, insan için de benzeri bir sürecin geçerli olduğu dile getirilmiştir. Ölümün itibarsızlaş-tırılması, özellikle Batı Avrupa’da Rönesans ve modern bilimin ortaya çıkmasıyla başlayan, bizim bilim felsefesi “dis-enchantment”, anlam-dan arındırma dediğimiz bir sürecin sonucudur. Anlamdan arındırma, esas itibarıyla kelamın başlattığı harekettir. Onun özeti şudur:</p>
<p>Teknik konulara girmek istemiyorum. “Maddî evrende Cenab-ı Hak dışında spiritüel, mistik, fail bir güç yoktur; her şey maddedir. Mutlak anlamda tek fail Tanrı’dır, diğerleri hep âmildir.” ilkesi, özellikle İbn Meymun’un Delâletü’l-Hâirin adlı eseri Latince’ye tercüme edildikten sonra yayılan bir fikirdir. Ama bu mübalağa edilmiş, insana da uygulanmıştır. İnsan da anlamdan arındırılmıştır. Hâlbuki anlam, insanın kendisidir; bizim geleneğimizde.</p>
<p>Ağaçta anlam var mı yok mu? Bu bizim bilgimiz dışın-da. Bilemeyiz. Evrende anlam var mı yok mu? Bunu bilemeyiz. Bunları biz yüklüyoruz, olabilir. Ama o anlamı üreten ve yükleyen insan, özel-likle insanın o kendiliği, benliği anlamın kaynağı olduğu için, insanı da anlamdan arındırmak demek, Kant’ın ifadesiyle, “İnsanı makineleştir-mek” demektir ki, yine Kant’a göre, insan onuruna yapılmış en büyük saldırı budur. Şimdi iki farklı kültürden gidiyoruz dikkat ederseniz.</p>
<p>Bir tarafta Batı Avrupa, özellikle Alman kültürü, buradan hareket ederek gaistik bilimleri, manevî bilimleri kurma hareketini başlatmıştır Kant, Heidegger, Schelling, Schopenhauer, efendim Fichte, Haeckel ta Meinecke’ye kadar gelen süreç içerisinde, insanın makineleştirilmesine karşı çıkarak, insanı şiir üzerinden, müzik üzerinden, tarih üzerinden gaistik yani manevî bilimler dediğimiz bilimleri kurarak, anlam bilimleri hatta meşhur Arendt’i bilir sosyal bilimci arkadaşlar, açıklamacı bilimler exp-lanation yapan ve anlayıcı bilimler, understanding; işte açıklamacı bi-limler, doğa bilimleri, anlayıcı bilimler beşerî sosyal bilimler. Bu ayırımı da Alman kültürün yaptığını biliyoruz. Dolayısıyla benzer bir meselenin aynı çerçevede; fakat başka bir bağlamda gündemde olduğu görülüyor. 1860’tan sonra Avrupa’nın büyük şehirlerinde mezarlıkların şehir dışına taşınması da ölümün itibarsızlaştırılmasıyla son derece ilgilidir. Çünkü mezarlıklarla yaşamak, modern insanı rahatsız eder.</p>
<p>Benim gezdiğim Berlin, Viyana ve Budapeşte’de bunu yakinen müşahede ettim. Arabayla gidiyorsunuz mezarlıklara. Hâlbuki biz ise, sadece İslam medeniyeti de-ğil, bütün kadim medeniyetler, mezarlıklarla birlikte yaşarlar. Onun için Yahya Kemal’e 1950’lerde İstanbul’un nüfusu kaç dendiğinde, 90 milyon diyor. Türkiye’nin nüfusu 18-20 milyon, verdiği cevap çok ilginçtir:</p>
<p>Biz, ölülerimizle birlikte yaşarız. Nüfus sayımızda bizim mezarlıklarımız da dâhildir o nüfusa. Bugün böyle bir bilincimiz var mı? Hiç zannetmiyo-rum. Hepimiz ölümden kaçıyoruz, gürültüye sığınıyoruz.</p>
<p>Burada anlat-tığımızı kendi nefsimize uygularsak tehlikeli bir hâl alabilir. Onun için onu geçiyorum hemen. Biraz önce ifade ettiğim gibi ne Yesevî, ne de diğer arifler, sûfîler, ölüm korkusundan bahsediyorlar. Zaten mü’min bir insanın ölümden korkması düşünülemez elbette. Biraz önce dediğim gibi, bilincin eşlik etmediği her eylem nasıl ahlaksızlık yaratıyorsa, Yesevî’ye göre, ölüm korkusu da, -korku bilincin olmadığı yerde ortaya çıkar- ölüm korkusu da, eğer ona bilinç eşlik etmiyorsa, bir bilince dönüşmüyorsa ahlaksızlı-ğın kaynağıdır.</p>
<p>Şimdi burada Yesevî’de benim daha önce pek görmedi-ğim, okumalarımda rastlamadığım bir durum var. Karşılaştım ve şaşır-dım biraz açıkçası. Bilgi ile hikmet ilişkisi ilginç bir şekilde kuruluyor Yesevî’de. Bilgiyi son derece önemser. Yeri gelmişken şunu söyleyeyim: Söz önemsiz değildir Yesevî’de; eksiktir sadece. Bunu da göz önünde bulundurmalıyız. Yani klasik, kadim İslam düşüncesi, olgu ve olayları yan yana koyarak düşünmez, üst üste koyarak düşünür; ya ya da ayırımı yoktur bizde. Her şey yerinde olmak kaydıyla, alt ve üst eşiği belirlen-mek kaydıyla, insan için gereklidir. Sözü reddetmiyoruz diyor Ahmed Yesevî. Çünkü söz, dünyayı mamur eder. Ne demek?</p>
<p>Bilim, bilgi, kavl/söz dünyayı mamur eder. Çünkü biz bütün bu yapıları bilgiyle koru-yoruz; sözle kuruyoruz. Devleti, milleti, toplumu sözle idare ediyoruz. Bu tek başına kaldığında problem yaratır. Yani eksik kaldığında. Yoksa   sözün başladığı ve bittiği yer, iyi tespit edilirse -buna alt eşik ve üst eşik adını veriyoruz- her insanî eylemin, her insanî yeteneğin alt ve üst eşi-ği iyi tayin edilebilirse ve yerinde kullanılırsa; yerinde tutulursa hiçbir mahzuru yoktur; hiçbir sakıncası yoktur. Dolayısıyla sözü reddetmiyor Yesevî.</p>
<p>Sadece sözde kalmak, bir süre sonra riyakârlığa neden olur. Onu tamamlamamız lazım; hâle çevirmemiz, manaya çevirmemiz gerekiyor. Bilinç, manadır. Öz, manadır. Kendilik bilinci, manadır. Burada dediğim gibi dışarıdan bir şey kastetmiyorum. Basit bir cümle anlamı değil bu. Sözlük anlamı değil. Doğrudan insanın yüklediği özsel atılımla yükle-diği yapıdır.Burada bilgi, bilgi olması bakımından değerli olmakla birlikte, hik-mete nasıl dönüştürülmelidir?</p>
<p>Şimdi bu çok ilginç. Biz, hikmeti genel-de felsefî çalışmalarımızda, bilginin bir üst ifadesi olarak kullanıyoruz. Ama Yesevî bilginin hikmete dönüştürülmesinden bahsediyor. Nasıl yapacağız bunu? Şöyle söyleyebiliriz. Söze anlam katmak; ya da söze mana katmak eşittir hikmet. Doğru. Fakat bunu anlattıklarımızla ilişki-lendirerek şöyle der: Bilginin hikmete dönüştürülmesi, bilgiye ölümün bilgisinin katılmasıyla mümkündür. Bu bilgiyi genişletir; derinleştirir. Şimdi bu çok ilginç bir şey. Yani şunu demek istiyor:</p>
<p>Eğer bilgi, Hz. Ali’ye nispet edilen Kelam-ı Kibar’daki gibi düşünülürse, yani Hz Ali diyorlar ki, bilgi nedir? Diyor ki, bilgi “İlmü min eyne, ilmü fî eyne, ilmü ilâ eyne’nin toplamıdır.” Ne demek? Nereden bilgisi? Nerede bilgisi? Nereye bilgisi bir araya getirildiğinde bu ilimdir, diyor. Bir kere bilgiyi bu şekilde gördüğünde o hikmet adını alır Yesevî’ye göre. Şimdi biz ge-nelde modern hayatta sadece buranın bilgisini önemsiyoruz. Atom altı yapılara iniyoruz küçük ölçekle; büyük ölçekle astrofizik yaparak evre-nin sınırlarını paralel evrenlere kadar gidiyoruz. Burada bir sıkıntı yok. Bu sağı ve solu eksik olan bilgidir; ya da altı ve üstü eksik olan bilgidir. Köken ve dönüş bilgisini mebde’ ve me‘âd bilgisini kattığımızda, o bilgi hikmete dönüşür.</p>
<p>Peki, yeterli midir? Bu da çok önemli. Yeterli değildir; bu neticede nazarî, teorik kalan bir eylemdir. Ne yapacağız? Bunu eyle-me dökeceğiz. Ele ve eyleme inmeyen bilgi, yine Hz. Peygamber’in hadisinden il-ham alarak Yesevî’nin kullandığı gibi, eşek olmaktır. Yani taşıyorsun o kadar yükü. Kitap yüklü merkep olmak demektir. Bilgi eyleme inmeli-dir. İbn Haldun’un Mukaddime’de söylediği gibi, insanı insan yapan iki temel yeti var: Akıl ve el. Bu iki gücün ürettiği iki yapı insanlığı kurar. Fikir ve iş, amel. Dolayısıyla Yesevî de başka bir açıdan bunu söyler. Bil-giniz, tabi burada artık bilgi sadece buradanın bilgisi değil, buradan yani “-den”, “-da” ve “-e” bilgisi. Nasıl diyeceğiz bunu anlayamadım ki? Yani ‘İlmü min eyne, ilmü fî eyne, ilmü ilâ eyne’ bu bilginin toplamı, bilgi artı eyleme dönüştürdüğümüzde hikmet eylemiş oluruz.</p>
<p>Hikmet, adaleti doğurur. Dolayısıyla itidal üzerine yaşamış oluruz. Denge üzerine yaşa-mış oluruz. İtidal. Yani ümmet-i vasat tabirini, itidal olarak tercüme, tef-sir edebilirsiniz. Oradaki vasat olmak demek, matematiksel geometrik bir orta değildir, itidal üzerinde olmak. İşte Yesevî’ye göre hikmet, itidalı yaratır. Zaten biliyorsunuz klasik ahlak teorisinde de hikmet, itidal ile aynı şubeye mensuptur.Evet toparlayalım. Bizar geniş hacimle bir toparlama yapalım. Peki, bir insanı bütün bu anlattıklarımızı düşünmeye nasıl sevk edeceğiz? Ta-mam, terbiye yapıyor aileler. Okullarda eğitim de veriyoruz. Toplumsal bir organizasyonumuz da var. Sürekli eğitim dediğimiz bir şekilde in-sanları eğitiyoruz da. Her insan bununla hemhal olmuyor mu? Bunu nasıl yapacağız?</p>
<p>Bu yakaza hâlini, bu uyanıklık hâlini, bu sözden mana-ya geçiş ya da ikisini birlikte bir arada tutma, bu özlük bilinci -saydık-larımız bütün konuşma boyunca- bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Bura-da Yesevî’nin söylediği, insanları dertlendirerek. Dert, bütün bu arayışı boşandıran tetikleyici güçtür; enerjidir. “Dertsiz insan, insan değil. Bunu anlayın. Aşksız insan, hayvan cinsi bunu dinleyin.” diyor Ahmed Yesevî. Başka ne söyleyeyim. Yoruma açık, yorumlanacak cümle değil bu. Dert-siz insan, insan değil. Burada dert, tabîi geçinme derdi, kira derdi, ma-kam mevki derdi değil ha. Hele biraz Türk iseniz, siyaset derdi de değil. Ankara’da da bu laf söylenir mi be? İstanbul’dan gelince böyle ayar bo-zukluğu oluyor. 1991’de Şam’a gittiğimde üniversiteyi ziyaret ettim. Yaş elliyi geçince hatıraları anlatmak lazım. Meslektaşlarımızı ziyaret ettik üniversitede. Konuşuyoruz. Dedi ki orada bana bir Profesör: İhsan Bey, bir Türk bir şehire gittiğinde, geldiğinde ilk neyi sorar?</p>
<p>Bu gerçekten başka kültür-lerin ve milletlerin sizin hakkınızda kanaatlerini çok ciddi bir şekilde okumanızda fayda var. Sizin göremediğiniz şeyleri görüyorlar. Dedim: Ne bileyim ben. Türk olduğum için bilmiyorum. “Burayı kim yöneti-yor? Müdür kim?” Şaşırdım. “Niye?” dedim. “El koyacak” dedi. Adam kimin yönettiğini bilecek ki, onu devirecek el koyacak. Bu işin esprisi. Efendim. İngiltere mi? Hayır yok. O başka; o kadar derin gitmeyelim; yanlış anlar arkadaşlar. Hepsi vazifelerinden istifa eder şimdi; sıkıntı ya-ratmayalım. Evet, buradaki dert metafizik bir dert. İnsanın doğrudan anlamına taalluk eden bir dert. İnsan nedir? Niye vardır? Bir varoluş sorusudur bu.</p>
<p>Oradaki derdi kastediyor. Yoksa günlük hayatta onlar da dert. Her   zaman alıntılamaktan bıkmadığım Gazalî’nin bir cümlesini söyleyeyim: “Emân olmadan iman olmaz. Maddî güvenlik olmadan manevî güvenlik, metafizik güvenlik olmaz”. Âşık Paşa bile Anadolu’nun hec ü merci içe-risinde benzer şeyler söyler Garib-nâme’de: “Önce emân, maddî güvenlik sonra iman”. Emânın kalitesi imanın kalitesine etki yapar. Gayet doğal bir şey; insanî bir şey. Yani insan ölüm korkusundayken ben neyim so-rusunu sormaz herhâlde. Ne olacağım ben? Zaten oluyorsun. Ne olaca-ğım? diye sorulmaz. O açıdan burada kastedilen maddî bir soru değil. Doğrudan kişinin kendisine ilişkin muhasebesi ve sorgulamasıdır. Dert, budur.</p>
<p>Bir kere kendine bu soruyu sormak ve buradan yola çıkmak bütün bu ve bundan önce anlattıklarımızı idrak etmek, yakalamak için şarttır. Onun için, dertsiz insan, insan değil. Bunu anlayın, diyor; vurgu yapıyor. Neticede bütün anlattıklarımız söz ile mana, söz ile yaşamak ve mana ile yaşamanın özetidir. Yesevî şöyle diyor: “Söz, başka gönül başka olmasın, İş bu sözün manasını talip olanlar anlasın”. Teşekkürler.</p>
<p>Kaynak:http://www.ayu.edu.tr/static/kitaplar/divan_i_hikmet_sohbetleri.pdf</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/">Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük ve Küçük Olmak Üzere Şirk İki Kısımdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-ve-kucuk-olmak-uzere-sirk-iki-kisimdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-ve-kucuk-olmak-uzere-sirk-iki-kisimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:10:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Şirkin Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük ve Küçük Olmak Üzere Şirk İki Kısımdır]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli ve Hafif Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19178</guid>

					<description><![CDATA[<p>En büyük günah şirktir. Çünkü şirk, Tevhid gibi bir güneş nurunu söndürmeye kalkışır; aklı nefse mağlub ettirmek ister. Şirk zulümdür, amma korkunç zulüm&#8230; Allah da,* “&#8230;Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür.” [Lokman 13] buyurmuştur. Günah beter felakettir, fakat afuvu mümkündür. Amma zulüm, Allah&#8217;ın hakkına tecavüz etmektir yahud kulun hakkına tecavüz etmektir. Şirk, her iki hakka [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-ve-kucuk-olmak-uzere-sirk-iki-kisimdir/">Büyük ve Küçük Olmak Üzere Şirk İki Kısımdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/buyuk-ve-kucuk-olmak-uzere-sirk-iki-kisimdir/images-148/" rel="attachment wp-att-19192"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19192" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-3.jpg" alt="" width="316" height="160" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-3.jpg 316w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-3-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 316px) 100vw, 316px" /></a></p>
<p>En büyük günah şirktir. Çünkü şirk, Tevhid gibi bir güneş nurunu söndürmeye kalkışır; aklı nefse mağlub ettirmek ister. Şirk zulümdür, amma korkunç zulüm&#8230; Allah da,* “&#8230;Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür.” [Lokman 13] buyurmuştur. Günah beter felakettir, fakat afuvu mümkündür. Amma zulüm, Allah&#8217;ın hakkına tecavüz etmektir yahud kulun hakkına tecavüz etmektir. Şirk, her iki hakka tecavüz etmektir. Çünkü şirk hem Allah&#8217;ın Tevhidini bozmak, hem de O&#8217;nun elçi­lerini ve elçilerinin arkasından gidenleri ve bunca ehli ilmi yalanlamak­tan ibarettir. Onun için büyük zulümdür. Korkunç şirki.. Şirk iki kısımdır; biri büyük biri küçüktür:</p>
<p><strong>1-</strong>Açık, büyük şirk, Allah&#8217;tan başkasını, ağacı, taşı, güneşi, ayı, pey­gamberi, şeyhi, hükümdarı, kendi nefsini eş tutmaktan ibarettir. İlahlaştırmak maksadıyla Allah&#8217;tan gayrını çağırmak, tesirci bilip de ona sığın­mak, emrlerine girmek, istekle onları tesirci inanmak şirktir. Allah Teâlâ:</p>
<p>“Allah&#8217;ı bırakıp taptığınız (put ve şahıslar) da sizin gibi yaratılmış kul­lardır. Eğer (Allah&#8217;ı bırakıp puta tapmak iddiasında) doğrucu iseniz hadi onları çağırın da size icabet etsinler.” [El-A&#8217;râf 194] buyurmuştur. &#8220;Dua­larınızı kabul etsinler, size rızk versinler. Halbuki eş koşmuş olduğunuz zavallılar bir sinek kendilerine konsa, onu kovmaktan bile güçlü değiller­dir. Kendileri de çağıranlar gibi zayıflardır, hatta daha zayıflardır.&#8221; de­mektir.*“&#8230;Gerçek şudur ki her kim Allah&#8217;a eş tutarsa muhakkak Allah da ona cenne­tini haram kılar ve onun son varacağı yer ateştir&#8230;” [El-Mâide 72] mea­lindeki ayet-i kerime, akıbetlerini beyan etmektedir. Hadîs-i şeritte de: “Dikkat! Ben size en büyük günahtan haber vereyim.” Üç kere tek­rardan sonra ashab: &#8220;Evet ya Rasûlallah.&#8221; dediler. Bunun üzerine: “Allah Teâla&#8217;ya eş koşmak ve ana babaya isyan etmektir.” buyur­muştur.</p>
<p>Cahil kimseler Allah&#8217;ın varlığına ve birliğine inandıkları halde tesiri O&#8217;ndan başkasında inanırlar; hayr ve şerrin tesirine sebeb olabilecek şeyleri de hakîkî tesirci zannederler, ki bu cahil sofîlerin itikadıdır. Eğer bunlar Allah Teâlâ&#8217;nın gayrına tesiri isna^ ettikleri gibi ona taparlarsa kafir ve müşrik de olurlar.*“&#8230;Biz bunlara ancak bizi Allah&#8217;a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz&#8230;” [Ez-Zümer 3] mealindeki ayet-i kerîmede beyan olunan müşrikler, vesile aramaktan dolayı değil, hakîkî tesiri sebeblere ve vesilelere isnad ettik­lerinden ve üstelik de taptıklarından dolayı şirk koşmuş olurlar. Eğer te­siri Allah&#8217;tan inanır ve Allah&#8217;a tapar, vesileyi tutması da yine Allah Teâ- lâ&#8217;ya ibadet etmek için ise mü&#8217;min ve ehli Tevhiddir. Bu inceliği bilme­yen kimseler ya cahil sofîlerin yoluna ya da Vahâbilik mezhebine sapı­yorlar. Demek istiyoruz ki Hakk perestiikle putperestlik arasında bir ince fark var; ehli Tevhıd bu farkı bilir. Mesela Kur&#8217;an ve hadislerin hüküm­lerini tatbik ederek namazda imamına, ahlak ve muamelede inanmış ol­duğu üstadına uyar, bir tek olan Allah&#8217;a tapar. Şübhesiz imamı veya li­deri de aynı şeriati tatbik ederek onunla birlikte Allah&#8217;a tapar.</p>
<p>“Ey iman edenleri Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na yaklaşmaya da vesile taleb edin&#8230;” [El-Mâide 35] mealindeki ayet-i kerîme, ittibâ&#8217; etmek için ve­sile aramayı emrederek beyan etmektedir. Ancak bu vesile çok umum manadadır. Her mü&#8217;min kendisini ve nefsine tayin etmiş olduğu lideri veya üstadı da, hatta ve hatta tüm müslümanları bir tek halka olarak göz önüne tutarak husûsen namaz içinde*“Yalnız San&#8217;a ibadet ederiz ve yalnız Sen&#8217;den yardım dileriz. Öy­leyse bizi dosdoğru olan yola ilet. O yol ki ondan sülük edenlerin üzerine nimet verdin.” [El-Fâtiha 6-7] demekle itiraf eder. Demek gerçek bir sofu Allah&#8217;tan gayrine tapmıyor, namaz içinde de “İbadetimizi yalnız ve yalnız San&#8217;a tahsis ediyoruz.” diyor; inancını, Tevhidle şirki yıktığını ilan ediyor. Aslında üç &#8220;nun&#8221;da tüm müslümanlar birleşmektedir:</p>
<p><strong>a-</strong>Zâtı&#8217;nda, Sıfatı&#8217;nda ve Fiili&#8217;nde bir tek Allah&#8217;a iman etmeyi taahhüd etmekle&#8217;nehbudu&#8217;nun &#8220;nun&#8221;unda birleşiyorlar. Şirkten pak ve münezzeh olarak samimi bir bîatle Allah&#8217;a söz vererek O&#8217;na ibadet etmelerini ilan etmekle “İbadetlerimizi yalnız ve yalnız San&#8217;a tahsis ederiz.” derler.</p>
<p><strong>b-</strong>Bütün ibadetleri O&#8217;na tahsis ettikten sonra bütün tesirleri O&#8217;ndan inanarak, bütün yardımları O&#8217;ndan umarak “Yalnız ve yalnız Sen&#8217;den yardım dileriz.” demekle &#8221;nestain&#8217;in &#8220;nun&#8221;unda birleşirler; ve bu birleşme­yi de ilan ederler. Buna i&#8217;tisam da denilir. Sımsıkı O&#8217;nun hükmüne, tecellîlerine ve dînine bağlılığı ifade eden, l&#8217;tisamdır.</p>
<p><strong>c-</strong>&#8221;ihdina<strong>&#8216;</strong> &#8216;nın &#8220;nun&#8221;unda birleşirler. Bu birleşmeyi de şöyle ifade eder­ler: Ey Rabb&#8217;imiz! “Bizi topyekün dosdoğru olan yola ilet.” derler. Sanki bu arada soruldu: “O dosdoğru yol nedir?&#8221; &#8220;Bir tek Allah&#8217;a taparak ittibâ&#8217; ve vesile edinmek yoludur.&#8221; denilir. O yol ki “Bizi doğru yola, ken­dilerine nimet verdiklerinin yoluna İlet.” diye ifade ederler. O nimetlenenler de şübhesiz peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerdir. Onların yoluna, onlara ittibâ&#8217; etmek yoluna, onların yaşadıkları gibi yaşa­mak yoluna&#8230; Çünkü onların yolu dosdoğru yoldur. Gazaba uğramış, ilimleriyle amel etmeyen yahudilerin yoluna değil; ve ilimsiz amel edip dalâlete uğramış cahil hristiyanların yoluna da değil. İşte her mü&#8217;min her namazında kendisi de, vesile edindiği lider ve üstadı da hep birlikte bir tek halka halinde, bir tek ağızdan namazlarında ibadetlerini, Tevhidlerini böylece ilan etmektedirler. Mü&#8217;minde üç dava yoktur: Kendi nefsine Ulûhiyet, nübüvvet ve velâyeti isnad.</p>
<p><strong>2-</strong>İkinci şirk, gizli ve hafif şirktir. Buna riya denilir. İmandaki riyâyı kasdetmiyoruz. Çünkü o da birinci şıkla dokuz yerde birleşir. Amelde gösteriş kasdediyoruz. Bu ise Tevhîdi ve farz ibadetin aslını ibtal etmez, sevabını eksiltir. Fakat birinci şirke sûret olarak benzediği için buna şirk-i hafî denilmiştir. Zevâcir adlı eserin müellifi Ibnu Hacer şöyle diyor: Riya ve gösteriş için ibadet edenlerin misali, kesesini taş doldurup cevherin bâyiinden cevher almak isteyen adamlara benzer. Yolda giderken onu gören insanlar, elindeki kesesine bakarlar, onu överler, &#8220;Bu adamın ne kadar çok parası vardır.&#8221; derler. O da halkın övmesine binaen aldanır, kesesine güvenir bâyi&#8217;ye varır; kesesini açarken mahcub ve pişman olur; hiçbir şey alamaz, amma kese elinde kalır. Böylece gösteriş yapan­lar dünyada halkın övgüsünü kazandıkları için ahirette bir şey elde ede­mezler. İmam Şemseddîn Zehebî bu temsili hadis olarak rivayet etmiştir; ve gösterişin sevab yerinde bilakis azaba sebeb olacağını beyan etmiş­tir. ’</p>
<p>Mü&#8217;min imanıyla emin kimsedir; ihlâsıyla doğru kimsedir; Allah&#8217;a ve halka karşı dosdoğru hareket eden, muamelesinde hile, ahlak ve ibade­tinde de riya şaibesi olmayandır. Buna ihlas denilir, iman da ibadet de şart-ı ihlastır. Mü&#8217;min ihlasla bu şirki yıkar. Hayrete şâyan ki felsefeciler riyânın adını sempatizm koymuşlardır. Halbuki sempatizm, nifak veya riya ile birleşir. Bazı zavallı mü&#8217;minler de, sempatizmi İslam kelimesine kuyruk yaparak &#8220;İslam sempatizmi&#8221; diyorlar. Dehşet! Ne bu hal?..</p>
<p>Kulundan ibadeti kabul eden Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>*“&#8230;Kim Rabb&#8217;ine kavuşmayı ümid (ve arzu) ediyorsa güzel bir amel etsin ve Rabb&#8217;ine ibadet etmede (hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi) ortak</p>
<p>etmesin.” [El-Kehf 110] Bu ayet-i kerîmede hâlis ibadet etmek, ahlak ve muamelede dosdoğru olmak emr buyrulmuştur. Her nerede olursa olsun mü&#8217;min, dimağında kurulmuş şöhret, servet, riyâset putlarını yıkmadığı müddetçe, kurtlar ağacı içinden yedikleri gibi, riyâsı da ame­lini yer. Allah riyâdan korusun. Bir hadîs-i Kudsî:</p>
<p>“Her kim ibadet işlerken Ben&#8217;den başkasını Ban&#8217;a ortak ederse, yapmış olduğu amel ve ibadeti Ban&#8217;a eş tanıdığı kimseye­dir. Ben ondan berîyim.” buyrulmuştur.</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.239-242</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-ve-kucuk-olmak-uzere-sirk-iki-kisimdir/">Büyük ve Küçük Olmak Üzere Şirk İki Kısımdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-ve-kucuk-olmak-uzere-sirk-iki-kisimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytan&#8217;ın Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:11:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Hileleri]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8300</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İkinci sultan şeytandır. Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8301" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg" alt="Şeytan'ın Halleri" width="414" height="232" /></a></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci sultan şeytandır.</strong></p>
<p>Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr etmekle imana erer.</p>
<p>Ancak kibrin kaynağı şeytan, alçak gönüllülüğün ise Rahmân&#8217;dır. O halde ne zaman ki kibir gelse, alçak gönüllülüğü O&#8217;na havale eder. Ne zaman ki hased gelse, ilmi O&#8217;na havale eder. Buhlün aslı ise şeytandır, cömerdliğin aslı da Rahmân&#8217;dır. Ne zaman ki buhül gelirse, cömertliği O&#8217;na havale etmek gerkir.</p>
<p><strong>Cömertlik dört çeşittir:</strong></p>
<p><em>İlki</em>, mal cömertliği, zenginlerindir.</p>
<p><em>İkinci,</em> beden cömertliği, gâzilerindir.</p>
<p><em>Üçüncü</em>, can cömertliği, âşıklarındır.</p>
<p><em>Dördüncü</em>, gönül cömertliği, âriflerindir.</p>
<p>Şimdi esas yapılması gereken, kişinin yönünü Allah isteğine çevirmesidir. Zira edep dileyen korkuyu sever. Korku dileyen hata yapmaktan sakınmayı sever. Hata yapmaktan sakınmayı dileyen sabrı sever. Sabır dileyen utanmayı sever. Utanmayı dileyen cömertliği sever. Cömertliği dileyen miskinliği sever. Miskinliği dileyen ilmi sever. İlmi dileyen marifeti sever. Marifeti dileyen canı sever. Canı dileyen aklı sever ve aklı dileyen yüce Allah&#8217;ı sever. Allah buyruğuna müjde on iki çeşit nesnedir. Bu on iki çeşit nesne birbirine vekildir.Ve bunlar iman kumandanının önderleridir. Şimdi çok sakınmak gerekir ki eğer bu on iki türlü nesnenin birisi eksik olsa iman doğru olmaz. O halde en üst makam bunlardır. Bunları korumayan Allah&#8217;dan uzak olur, ve bilmekten dahi uzak olur. Allah&#8217;ın cemalini görmekten mahrum kalır.</p>
<p>Maskaralığı dileyen gülmeyi sever. Gülmeyi dileyen çekiştirmeyi sever. Çekiştirmeyi dileyen öfkeyi sever. Öfkeyi dileyen açgözlülüğü sever. Açgözlülüğü dileyen kıskançlığı sever. Kıskançlığı dileyen hased etmeyi sever. Hased etmeyi dileyen büyüklenmeyi sever. Büyûklenmeyi dileyen vücudunu sever. Vücudunu dileyen nefsin istek ve arzularını sever. Nefsin istek ve arzuları dileyen nefsini sever. Nefsini dileyen şeytanı sever ve şeytanı dileyen Yüce Allah&#8217;ı sevmez.</p>
<p>Zira zikredilen bu on iki fiil, işte bunlar birbirine vekildir. Bu on iki fiile de şeytan vekildir. Ne zaman ki bu on iki fiil yıkılıp yerine (iyi olan) on iki nesne yapılmayınca, kul olduğunu söyleyen kişiye Allah&#8217;tan yana yol yoktur. Çünkü bu on iki türlü fiil, hem marifetin ve hem imanın düşmanlarıdır. Akıl kumandanının şeytan kumandanını yendiği bunlarla bilinir. Bu nesnenin belirtisi odur ki, can, ruhânî işreti sever. Ruhânî işretin alameti serbest olmaktır.</p>
<p>Noksan sıfatlardan beri olan Yüce Allah buyurur ki: Üç kişi üç nesneye dayandı. Benlik davası güttü, sonunda helak oldu.</p>
<p><strong>Birincisi;</strong> şeytan &#8211; lanet ona &#8211; ateşe &#8216;dostum&#8217; dedi. Allah katında zorlama yoktur; dostu dosttan ayırmaz. Sonunda şeytanı ateşte yaktı.(1) Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk,&#8221;(2)</p>
<p><strong>İkincisi;</strong> Kârun malına dayandı. Sonuç: malıyla birlikte helak oldu. Üçüncüsü; Muhammed Mustafâ (a.s.) Allah dostluğuna dayandı. Öyle olunca yüce Allah &#8220;Dostu dostundan ayırmayayım&#8221; diye buyurdu.</p>
<p>Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; onları Allah&#8217;ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah&#8217;a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.&#8221;(3) Sonra yüce Allah, lütuf ve kereminden buyurdu ki; &#8220;Ben sizinleyim; bana şükredin.&#8221; Nitekim bir ayette yüce Allah şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8221; Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım.&#8221;(4) Allah teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;&#8230; güzel davrananları da daha güzeliyle (mükâfatlandırması içindir)&#8221;(5) Bir başka ayette de şöyle buyurur: &#8220;&#8230; Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa bir amel-i Sâlih işlesin ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.&#8221;(6) Sonra insanın, kendisini bilmesi gerekir. Kendisini bilmesini hatırlatmasının sebebi şudur: Bir kimse Rahmân ile şeytan farkını bilmezse, kendini de bilmez. Şimdi her kim bu sözleri anlasa, kendisini dahi bilmiş olur. Ne zaman ki kişi kendini bilirse aşk gelip Allah&#8217;tan yana çağırır. Bu hususta ne kadar nasibi var ise o kadar ilerler.</p>
<p>Şimdi kim bu sözleri anlamadı, kendisini dahi bilmedi. Her ne kadar insan suretinde olsa da insan mertebesinde değildir. Henüz endişeleri ve malları çokluğu içinde boğulmuşlardır. Hayvanlar gibidirler. Lâkin bu konuda tasarruf sahipleri de vardır ki onlar bilirler. Yetmiş yıldır yaptığımız dedikodu bir saat münâcât ile eşit geldi. Zira halkın dedikodu etmesi şüpheden ileri gelir. Zahidin ibadeti, aslını bilmeden iş yapmasıdır. Arifin tefekkürü, Allah&#8217;ın İlâhî sanatına bakarak iş yapmasıdır. Muhibbin yalvarıp, yakarması ise, sevgiliyle muamele etmesidir. Ancak bütün bunları yaparken riya ve tamahkarlık kişiyi kendi hâline bırakmaz. Öyle olunca kişinin daima gönül şehrini araması, gafil olmaması gerekir.</p>
<p><strong>Aklın üç koruması vardır;</strong> riyâ ile tamahı gönül şehrinden çıkarırlar. Aklın birinci koruması sabırdır. Aklın ikinci koruması utanmaktır. Aklın üçüncü koruması kanaattir. İşte şeytan bu üç korumadan korkar ve mağlup olduğu da bunlarla bilinir. Bunlar çok ulu kimselerdir ve aklın askerlerindendir. Ve insanların makamı üçtür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah&#8217;ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O&#8217;dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O&#8217;dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.&#8221;(7)</p>
<p>Ancak her kişi insan kabul edilmez. Her ne kadar görünüş olarak insan olsalar da onlar hayvanlardan daha aşağıdırlar. Bunlar hased edip kendilerini bilmeyenlerdir. Nitekim Hz. Peygamber hadisinde buyurur:</p>
<p>&#8220;Nefsini bilen, rabbini bilir.&#8221;(8) Şu kadar ki, âbidlerin, zâhidlerin ve ariflerin ibadetleri ve durumları her biri katında uygun olmaz. Zira âbidler, zâ-hidler ve arifler dünyalık beklentileri olan topluluklardır; ancak muhibler ise mânâ kavimleridir. O halde ey azizim! Muhib olanların hallerini şerh etmek çok uzun iştir ve çeşitlidir; fakat akıl ermez, gönül tatmin olmaz ve insanın sûreti bunları kavramaz. Bu konuda bu kadar söz yeter. Burada biz bu kadarını hatırlatmış olduk; kalanın ne olduğunu ancak Allah bilir.</p>
<p><strong>Dinotlar:</strong><br />
(1)- Burada şöyle bir atlama vardır: &#8220;Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. &#8221; (Maide, 5/12). İkinci Fir&#8217;avun, Kıptilere &#8220;dostum&#8221; dedi. Sonunda onların gözü önünde boğuldu. (M.Esad Coşan, a.g.e., s.52,53.)<br />
(2) Bakara, 2/50.<br />
(3)- Bakara, 2/165.<br />
(4)- İbrahim, 14/7. 153 Necm, 53/31. 160 Kehf, 18/110.<br />
(5)- Necm, 53/31.<br />
(6)- Kehf, 18/110.<br />
(7)-Mücâdele, 58/7.<br />
(8) El-Acûnî, a.g.e., c. II  s. 262.</p>
<p>Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Tercüme Prof. Dr. Ali Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Dr. Ali Öztürk, Şubat 2007 Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Riya,Şirk,Kendini Beğenme ve Riya ve Nifak Arasındaki Fark</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/riyasirkkendini-begenme-ve-riya-ve-nifak-arasindaki-fark/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/riyasirkkendini-begenme-ve-riya-ve-nifak-arasindaki-fark/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2015 14:25:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Furek]]></category>
		<category><![CDATA[Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Riya Şirk Kendini Beğenme ve Riya ve Nifak Arasındaki Fark]]></category>
		<category><![CDATA[Ucb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8058</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Haris el-Muhâsibî’ye riyanın aslının (ne olduğu) sorulduğunda o şöyle &#8216; cevap vermiştir: “Riyânın aslı, dünya sevgisinden kaynaklanır.” Bunu biraz daha açıp delilini açıklaması istendiğinde, el-Muhâsibî: “Evet, açıklaya­yım. Kişi dünyayı sevdiğinde dünyada kalmayı ister. Böylece ehl-i dünya­nın yanında şöhreti ister ve murâdını elde etmek için de insanlar yanında görüşlerinin güzel görünmesini ister.” demiştir. “Riyânın mânası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riyasirkkendini-begenme-ve-riya-ve-nifak-arasindaki-fark/">Riya,Şirk,Kendini Beğenme ve Riya ve Nifak Arasındaki Fark</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ay2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8059" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ay2.jpg" alt="ay2" width="389" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ay2.jpg 563w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ay2-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 389px) 100vw, 389px" /></a></p>
<p>Haris el-Muhâsibî’ye riyanın aslının (ne olduğu) sorulduğunda o şöyle &#8216; cevap vermiştir: “Riyânın aslı, dünya sevgisinden kaynaklanır.” Bunu biraz daha açıp delilini açıklaması istendiğinde, el-Muhâsibî: “Evet, açıklaya­yım. Kişi dünyayı sevdiğinde dünyada kalmayı ister. Böylece ehl-i dünya­nın yanında şöhreti ister ve murâdını elde etmek için de insanlar yanında görüşlerinin güzel görünmesini ister.” demiştir. “Riyânın mânası nedir?” diye sorulduğunda: “Yaptığı güzel amele karşılık övülmeyi istemektir.” ce­vabını vermiştir. “Riyakârlık yapanın alâmeti nedir?” diye sorulduğunda ise: “Şu üç haslettir: Topluluk içinde dinç» yalnızken tembel olur ve işleri­nin hepsinde insanlar tarafından övülmesini ister” demiştir.</p>
<p>Bazı kimseler tarafından nifak ve riyâ arasındaki farkın ne olduğu sorul­duğunda el-Muhâsibî şöyle demiştir: “Nifak (iki yüzlülük) kişinin kalben inandığının aksini dille söylemesidir. Nifak kelimesi, tünel mânasına gelen nâfıkat kelimesinden alınmıştır. O da iki kapısı olan aktavşan yuvası gibi­dir, birini kapatsan diğerinden kaçar. Münâfık ta böyledir. Münâfık diliyle (imana) girer, kalbiyle (imandan) çıkar. Yağcılık ise bir tür aldatmadır, bu da münafıklığın sıfatıdır.”</p>
<p>Haris el-Muhâsibî’ye riyâ ve kendini beğenme (ucb) arasındaki farkın ne olduğu sorulduğunda o şöyle demiştir: “Kendini beğenmenin sıfatı, amel anında nefsine bakıp başarı, marifet ve desteğin Allah’tan geldiği bilgisini unutarak onu çok (güzel amel olduğunu) görmesidir. Bu durumda olan kimse güzel fiiline karşılık insanların kendisini övmesini ister. Buna delil Allah Teâlâ’nın şu âyet-i kerîmesidir. “Huneyn savaşında size yardım etmişi.Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmişti. ” Bir şeyin çok olmasını iste­me kendini beğenmeden kaynaklanmaktadır.”</p>
<p>“Kendini beğenme hâli kalpten neyle zâil olur?” diye sorulduğunda o şöy­le demiştir; “Allah Teâlâ&#8217;nın ameli sende ortaya çıkarmasının, O’nun sana bir hibesi ve nimeti olduğunu bilmendir. Zîrâ Allah Teâlâ seni amele muvaffak eylemek suretiyle daha özel kılmıştır, senin kendi marifetin ve hak edişinle değil. Bunun Allah’ın nimeti olduğunu bildiğin zaman, nimete karşılık nimet verene şükretmek senin üzerine vacip olur. Böylece O’na hüsn-i zan besleyerek şükrünün kabul etmesini ümit edersin, düşmanın ameline engel olmasından ve ameline fesadın katışmasından korkarsın.”</p>
<p>“Kendini beğenme hâlini nefsten defetme hususunda bizi güçlü kılacak o hâlle ilgili biraz daha söylediklerine ilave edebebilir misin?” denildiğinde Haris el-Muhâsibî: “Evet, anlatayım. Senin olan veya senin olmayıp da beğendiğin şeylerden bana bir şey söyle. Eğer (beğenip yaptığın amel) hakkında bu be­nimdir dersen, gayb ilmini iddia etmiş olursun. Bunun senin olduğunu nasıl biliyorsun çünkü kabul edildiğini bilmiyorsun ve olmuş geçmiş bir engelden de emin değilsin. Eğer benim olmayan bir şeyi beğendim, söylersen, o zaman senin olmayan bir şeyi beğenmek akıl için nasıl caiz olabilir?” demiştir.</p>
<p>Şirke gelince o iki kısma ayrılır: Birincisi: Allah Teâlâ’nın şu âyetinde: “Al­lah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. ” zikrettiği şeydir. Bu da kaderde ve yaratmada Allahla beraber bir ortak olduğuna inanmaktır. Nitekim Kaderiyye ve Mecusiler bu görüştedirler. İkincisi: ibadette ortak koş­maktır. Bu da âyette: “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koymasın’’ Allah Teâlâ’nın zikrettiği husustur. Ayrıca Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen bir hadiste O şöyle buyurmaktadır: “Şirk, ümmetimin içinde zifiri karanlık gecede yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. ”  Buna örnek olarak kişinin bir yandan amelini gizleyip bir yandan da amelini gizlediğinin bilinmesini istemesi verilebilir.</p>
<p>İbn Furek &#8211; Tasavvuf Istılahları</p>
<p>(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riyasirkkendini-begenme-ve-riya-ve-nifak-arasindaki-fark/">Riya,Şirk,Kendini Beğenme ve Riya ve Nifak Arasındaki Fark</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/riyasirkkendini-begenme-ve-riya-ve-nifak-arasindaki-fark/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Affediliş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/affedilis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/affedilis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2015 15:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[affın en büyük kitabıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Affediliş]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Nankörlük]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5391</guid>

					<description><![CDATA[<p>Toprak, nankörlüğü affetmiyor; tekrar tekrar vermek için kendine tohumu bağışlayan şükranı bekliyor. Sema gafleti affet­miyor; yeryüzüne rahmet indirmek için güneşten şefkat bekliyor.. Affetmek ve edilmek, insan içindir. Ancak affın bir hovarda bah­şişi olduğunu sanmak hatadır. Affetmek, akılların üstünde sultan olan kalbin hareketi olduğu gibi affedilmek de insanın bizzat kendi kalbinde inkılâp yapmasiyle kendisine sunulan zafer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/affedilis/">Affediliş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/d086a586-6c51-4126-9684-115d8e5e6db2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-5392" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/d086a586-6c51-4126-9684-115d8e5e6db2.jpg" alt="Affediliş" width="411" height="367" /></a></p>
<p>Toprak, nankörlüğü affetmiyor; tekrar tekrar vermek için kendine tohumu bağışlayan şükranı bekliyor. Sema gafleti affet­miyor; yeryüzüne rahmet indirmek için güneşten şefkat bekliyor.. Affetmek ve edilmek, insan içindir. Ancak affın bir hovarda bah­şişi olduğunu sanmak hatadır. Affetmek, akılların üstünde sultan olan kalbin hareketi olduğu gibi affedilmek de insanın bizzat kendi kalbinde inkılâp yapmasiyle kendisine sunulan zafer hediyesidir. Şüphe yok ki affın fermanım hazırlayan kalptir. Hesapça akıl onu anlamasa da kalp kendi kahramanına affı bağışlıyor. Affeden insan da affedilen gibi kalbini yükseltmiş, “insan kalbi böyle olur” dedir­tecek olgunluğa ulaştırmış olmalıdır.</p>
<p>Affın asıl sahibi Allah&#8217;tır. İnsan da Allah sevgisiyle affediyor ve ancak Allah sevgisine sahip olanlar affetmesini biliyorlar. İnti­kam duygusu af ile asla bağdaşamıyor. Allahsız insan affedemi­yor. Varlık hakkında duyulan sonsuz sevgi, durmadan yeryüzünde af taşımaktadır. Aşk ile beslenen, zekâ ve hesap mahsulü olma) af, fenalıkları himaye edici af değildir; o, günahları temizleyicidir. Lâkin kimler bu atfa lâyıktır? Hangi günahlar af ile temizlenirde dünyamız kinlerin cehenneminden kurtulur ve muhabbetlerin cenneti haline getirilir?</p>
<p>Nefsine karşı samimiyetsizliğin affı olmadığını biliyoruz. İşlendikten  sıra nefsinin huzurunda samimi lisanla hesap veren ve yaptığının ıstırabını çekmekten usanmayan günah atfedilir. Kendini günahsız bilen zahitler değil, günahlarının affı için,damarlarındaki kan misâli gözlerinden gönüllerine durmadan akıtan âşıklar affedilir. Bir günahkârın günahlarını liste halinde yazıp eline veriyorlar, &#8216;‘Oku bunu!” diyorlar. O kadar ağlıyor ki göz yaşlariyle buğulanan manzarası günah yazısını göstermiyor. Gözyaşları günâhlarını yıkayıp affettiriyor. Çok teşbih çekenlerden ziyade, ümitsizlikle yıpranan yetimin yüzünü ümit ile güldürenler atfedilecek. Bedende suç işleyenler affedilse de ruhlara ümitsizlik, yeis ve korku dolduranlar affedilmeyecek. Sarhoş, affını arayan kalbe sahip olunca Levh-i Mahfuz’da onu hazır bulacak. Lâkin fitne ile riyânın sahipleri affolunmayacak.</p>
<p>Şeytan taşlayanlardan ziyade bedbahtları sevindirenler affa uğrayacaklar. İnsanoğluna acı çektirenler, insan ruhunu takdis edenler affolunmayacaklar. Rab-binin affına uğramak için insanlar elinde işkence edilenler ne bahtiyardırlar! Bir hatâyı, çektiği bin mihnetle sildirenler, Allah’ın yeryüzünde affederek huzuruna tertemiz çıkaracağı kullardır. Gön­lündeki bir yarayı bir ömür süren gözyaşlariyle yıkayıp temizleyen kahramanlar, affın cennetinde en yükseklere tırmanmaktan başka dileği olmayan âşık gönüllerdir. Affını kolaylıkla kazanmak iste­yen ona ulaşamaz. En ufak günâhın affı için feda edilecek bütün bir ömrün huzuru çok görülmemelidir. Affı biz istediğimiz o, dünyadan ve ömürlerden paha pahalıya alınır. Onu Rabbimiz bağışladığı anda bir hulasa bin günah bağışlıyor, bir aşka net sunuyor. Bazan bir günahın affı için bin niyâz lâzım bazan da bir niyâz bin günahı temizliyor.</p>
<p>Müminin yüzünde, bakışlarında bile affeden rahmetle affını isteyen alçalış birleşmiş görünüyor. Ezan seslerini gönülle dinleyiniz: Âleme affı, rahmet serpiyorlar. Müminin huzurunda temaşa  ettiğimiz manzara, yine rahmetle affın aşk ile çerçevelenmiş ufuklarıdır.</p>
<p>Affediliş, ona lâyık olan kalbin en asil kurtarıcısıdır.O affeden kalbi de aynı hareketle kurtarır İnsanın tabiatına ve kalbinin isteklerine bakılınca. &#8220;Allah bizi günah işlemek için yarattı.’’demektense. &#8220;Allah bizi affedilmek için yarattı.’’demek ilahi niyyet   ve iradeyi daha doğru anlatmak olacaktır.</p>
<p>Kur’an, affın en büyük kitabıdır. Yeryüzü, her tarafına affın ekildiği bahçe ise, insan kalbi ona affın iksirini serpen ilâhi ema­nettir. Günahlarımızdan affedilerek insanlaşıyoruz, ölümle ebedi affın sırrına ereceğiz. Varlığın sonsuz zevkini tatmak isteyenler, gönül bahçesinin güllerinden af kokulan çıkaranlardır. Affetmeyeni varlık, kendinde helâk oluyor. Affetmek iradesini elde edemeyen mefluç ruh, ruhları kurtaramıyor.Gerçek zafer, gerçek saadet, sana  zulmedenleri, seni affetmeyenleri bile affedebilmekdir.</p>
<p>Nurettin Topçu,Var Olmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/affedilis/">Affediliş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/affedilis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2015 21:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Arzularına Uymamak]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsini İyi Tanımak]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Ucb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4199</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Haris el Muhasibi&#8217;ye soruluyor)Bana nefsimin bazı ayıplarını nasıl bilebileceğimi söyle ki kalbim onu kontrol etsin ve töhmet altında tutabilsin, dedim. Dedi:Kafir olsun mümin olsun, bir insan memnuniyet zamanında yu­muşaktır,hilm sahibidir. Oysa kızgın olduğu zaman ondan yumuşaklık beklersen göremezsin, bu durumda haşinlik, kin ve diğer kötü huyları ortaya çıkar.dedi. Doğru dedim. Şöyle devam etti: Kim ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/">Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4200" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet.jpg" alt="Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında" width="400" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet-300x197.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a>(Haris el Muhasibi&#8217;ye soruluyor)Bana nefsimin bazı ayıplarını nasıl bilebileceğimi söyle ki kalbim onu kontrol etsin ve töhmet altında tutabilsin, dedim.</p>
<p>Dedi:Kafir olsun mümin olsun, bir insan memnuniyet zamanında yu­muşaktır,hilm sahibidir. Oysa kızgın olduğu zaman ondan yumuşaklık beklersen göremezsin, bu durumda haşinlik, kin ve diğer kötü huyları ortaya çıkar.dedi.</p>
<p>Doğru dedim. Şöyle devam etti:</p>
<p>Kim ki ihtiyaç duyulmadığı anda birşeyi önüne serer ve ihtiyaç anında böyle yapmazsa, bu (onun) cömertliğinin aldatıcı olup gerçek olmadığını ortaya çıkarmaz mı? ihtiyaç duymadığın zaman sana verceğini vaad ediyor ama ihtiyaç anında seni yalnız bırakıyor, ona muh­taç olduğun an seni tehlikeyle başbaşa bırakıyor.</p>
<p>(İşte nefsin de) sana, (mesela) kızgınlık anında yumuşak olacağını. böylece cenneti hakedeceğini, cehennem korkusuyla Rabbinin hoşlanmadığı şekilde kızmaktan seni koruyacağını vaad ediyor. Ama ona ihtiyacın olduğu an, seni, azabına sebeb olacak şeylerle karşı karşıya bırakıyor,bunları yapman için sana yardım ve teşvikte bulunu­yor.Bu durumdan kurtulmağı sana zor gösteriyor. Sana bunu yapan­dan daha düşman kim olabilir?! Daha yalancı ve daha facir kim olabilir?!</p>
<p>Aynı (yalancılık ve düşmanlığı) ihlasda da yapar: Bir amele başla­madan önce, bu ameli yaparken, -güya-, kendisine muhtaç olduğun (kıyamet) günü amelinin boşa çıkmasından korktuğu için ihlasla dav­ranacağı hususunda seni te’mineder, bol keseden konuşur. Bu ihlas ise, ihlaslı olmağa niyetinden ibarettir.</p>
<p>Bu ameli yapmaya başladığın zamansa,seni girmeğe davet ettiği şeyden kaçmaya başlar,yapmaya söz verdiği şeyi yapmaktan imtina eder,arzuyla riyaya koşar,ihlaslı olmaktan imtina eder.Amelinin kabulüne sebep olcak şeyleri kabul etmekten imtina ede,ameline muhtaç olduğun(kıyamet günü)avuçlarının boş kalmasına sebep olcak şeyleri yapmaya çağırır.</p>
<p>Amel anında ihlaslı olmayacağını, böyle yapmakla, kendisine muhtaç tolacağın (o kıyamet günü) amelini boşa çıkarmak istediğini baştan söyleseydi, sözünde durmuş olmaz mıydı?!</p>
<p>Verada da böyle yapar Ortada hiçbirşey yokken veraya söz verir -ki bu veraya niyyetten başka birşey değildir-Herhangi bir deneme anında, Allah’ın sana gadabından , senin azabı hakedip sevaptan mahrum kalacağından korkarak Allah’ın hoşlanmadığı şeyi bırakacağını , azabdan kurtulma ve kurtuluş ve sevaba ulaşma umuduyla masiyetten uzak kalacağını sanırsın.</p>
<p>Ama bir imtihanla karşı karşıya olduğu zaman, arzularının doğrultusunda davranmağa başlar : cehennem korkusu ve sevaptan mahrum  kalmak istememesinden dolayı kaçınacağını sandığın şeyin peşine düşüp, azabdan emin olmak, kurtuluş ve sevaba erme umuduyla yapacağını sandığın veradan imtina eder.</p>
<p>Sana en düşman olan kişi, seni hata ve gaflete düşürecek bir şeyden  tamamen emin kılıp sakınmağa gerek duymayacak kadar bir rahatlık duygusu verip, bu durumla karşılaştığın zaman ise, istediği ve arzu ettiği şeye erişmek için, senin helakini ve tökezlemeni isteyen kişiden, de düşman olabilir mi?!</p>
<p>Zühd de de aynı şeyi yapar: Hiçbir mülke sahip değilken, sana zahidmiş gibi görünür, onu zahidlerden sanırsın. Dünyaya veya dünyadan az birşeye sahip olduğu zaman, ona olan rağbet kabarır; rağbete doğru surüklenen ve çekilen, zühdden uzaklaşan, hatta zühde engel olan ve böylece sana verdiği sözünde durmayan o olur. Sana da vadettiğinin aksiyle başbaşa olmak kalır.</p>
<p>Aynı (oyunu) rızada da yapar: Henüz rahat ve sağlıklı iken, bela ile musibetlerden uzak iken, onun (Allah’tan ) razı olanlardan olduğunu sanırsın. Oysa bu hal, mümin olsun facir olsun herkesin rıza hali içinde olabileceği bir haldir. Zira burada, nefslerin sevgisine uygun , muva­fık olan bir haldir. Oysa rıza burada aranmaz ki.. Burada gösterilcek bir rıza da rızaya niyetten başka birşey değildir. Bela ve musibetlerin; gelmesinden sonra gerçek rıza (veya rızasızlık) hali belli olur.</p>
<p>Bedenine bir musibet  veya bela gelince veya geçim sıkıntısı gibi dünyevi bir meşakkate düşünce,(bir de bakarsın), nefsinin rıza hali kaybolmuş ,hatta aceleciliğe ve memnuniyetsizliğe kapılan, rıza haline etmene engel olan, o hale ermek istemeyen, kısaca, va’dine vefa göstermeyen yine bu nefsin olur.</p>
<p>Aynı şekilde, elinde her türlü imkanı varken, dünyası ve geçimi yolundayken, nefsin sana, Allah&#8217;a karşı tevekkül ve güven içinde olduğu zannını verir. Ama insanlara vesair esbaba değil de yalnız Allah&#8217;a güven duyman gereken bir durumla karşılaştığın zaman, arzularına yapışır, halktan birşeyler beklemeğe ve korkmağa , sebeblere önem vermeğe , halka yaltaklanmaga başlar ve ona muhtaç olduğun an seni yâlnız bırakır. Tevekkülden yüz çeviren ve senin Allah a tevekkülüne engel olan da o (nefsin) olur.</p>
<p>Allah , seni onunla mücadeleye karşı uyaracak, geç de olsa sana olan vadini, ve bu vadini bozması yüzünden başına gelenleri, yapmağa azmettiği şeyden vazgeçmesini hatırlatacak olsa, sana karşı bunları yaptığını inkar eder ve kabulden imtina eder</p>
<p>Ona Allah&#8217;ın iyi ve kötü amellere vereceği karşılığı ve cezayı hatır­latmağa , Allah&#8217;ın onu görüp gözettiğini, kıyamet günü hesaba çekilece­ğini hatırlatmağa, bu hususta yakin ve marifeti aramağı, basireti gö­zünde büyütmeğe çalışırsan, bu davranışın, boyun eğdiği şeylerin aksi­ne,onun, arzu ve tabiatını bastırır.</p>
<p>Ancak (nefsin) seni, kendisiyle açık ve gizli bütün kötülükler ara­sına girdiğini görünce, gizli ve anlaşılması çok zor kötülüklerin peşi­ne düşer. Riyayla yapmacık harekette bulunmayı, ucbla rahata erme­ği , kibirle büyüklenme ve övünmede bulunmağı sende bir huy haline getirmeğe uğraşır. Ahirette işe yarayacak hiçbirşey istemiyormuşçasına, (çağırdığı kötülüklere) icabet edilmesinden zevk duyar.</p>
<p>Sen onun gayretlerini boşa çıkarmağa çalışsan, bu işine gelmez. Ne olursa olsun zevklerine ulaşmak ister ve bundan dolayı ne olacağı­na aldırmaz bile.</p>
<p>Ona yüklenip seninle cedelleştiği noktaları ve hilelerinin püf noktalarım tesbit etmeğe uğraşırsan, bundan hiç hoşlanmaz. Allah’ın sana yapma imkanını verdiği (amellerini) ve bunları kabul etme ve amellerin boşa çıkması , Allah’ın öfkesine hedef olmak gibi vaidlerini hatırlatırsan, kalbine korku ve sakınma duyguları galib olur, nefsin de istemeye istemeye boyun eğer. Sonra, sen Allah’a kalbinde gerçek korku olanların korkusu ile yalvarıp, mü’minlerin söylediklerini söylemedikçe, Allah önünde boyun eğenlerin tazarrurunu gösterip,gıybet,yalan,riya, kibr,hased ve aldanma gibi dini yaşamada karşılaştığın afetleri anlatmadıkça bu azmi vermesiyle yetinme zira sözünden vazgeçip kötülüğe yardım eder.</p>
<p>Onun verdiği sözlere aldanma; göründüğü gibi olduğunu sanma. Zira o, söylediklerini uygulamağa , iddia ettiği şeyleri tasdik etmeğe, açığa vurduğu şeylerin gerçekten kendisinde mevcut olduğunu ispata ihtiyacın hasıl olduğu bela ve musibetlerle karşı karşıya geldiği zaman, birdenbire değişir ve bunların tersini işler.</p>
<p>Oysa sen,Allah&#8217;a olan korkunun, kalbindeki aslı duygu olduğunu sanıyordun. Sıdk, ihlas, zühd, tevekkül, rıza vs. hep kalbimle yerleşmiş duygular sanıyordun. Bu duyguların ve hallerin kalbinde yerleşmiş haller olup olmadığını ortaya çıkaracak olaylarla karşılaşınca, hevan, bu güzel hasletleri yaşamaktan imtina eder, arzuların, bunların tersini ister. Eğer bunlar kalbinde olsaydı, ihtiyaç duyduğun anda zıdları değil kendileri ortaya çıkardı. Zıdları ortaya çıkacak olsa da menederdi. Şimdi artık, bunların boş iddialarla elde edilemeyecek ihsanlar olduğu­nu anlamışsındır umarım.</p>
<p>Bazı insanların sana “başına birşey gelirse, senin yanındayız” deyip başına geldiğinde de seni yalnız bırakıp gitseler, sen onları arayıp bula-masan ve seninle olmadıklarını, seni aldattıklarını anlasan ne yaparsın? Sen onların vefasızlıklarına, senden kaçmalarına şaşırırken, bir de sana karşı düşmanına yardım ettiklerini, onunla birlikte sana saldırdıklarını görecek oban, onlardan daha çok uzaklaşır, vaadlerine artık inanmazsın (değil mi?), ikinci kere sana yardıma söz verseler, (artık inanmak şöyle dursun) kızarsın.</p>
<p>Nefsini de iyi tanı: Senin herhangibir hayrı istediğin her zaman, o seni, bunun tersine sürüklemeğe çalışır; herhangi bir kötülükle karşılaştığın her zaman seni bu kötülüğü yapmağa davet eden de odur. Yapmadığın bir hayrı, yapmamana sebeb de odur; yaptığın kötülüğü yapmana sebeb de o&#8230;</p>
<p>Sana düşen onu tanımaktır. Zira o, ne dünya rahatlığından bıkar, ne de ahiret gafletinden&#8230; Onu ahiret hakkında gafletinden uyandırmağa çalıştığında, o da sana dünyayı hatırlatmağa ve seni ardı arkası kesilmeyen arzular içine sürüklemeğe çalışır: Seni namazından meşgul (edecek şekilde, dünya işlerini hatırlatır durur. Bunları hatırlamadan iki rekat namaz dahi kılamazsın. Ahireti düşünecek bir saat dahi bulamazsın. Zira nefsin» seni bunlardan almağa, dünyaya çekmeğe uğraşır.</p>
<p>Gafil olursan, dünyaya meyleder, onunla meşgul olursun. Gafletinden uyanıp ahiretinle ilgili birşeyler düşünmeğe çalışsan, seni bundan alıkoyacak meşgalelere çekmeğe uğraşır.Onun arzuları, senin aklını alt etmiştir. Aklın uyur da o uyumaz. Aklını ikaz etmeğe kalksan, bunu yapmaman için uğraşır. Onu öldürmek sana helal olmadığı gibi ondan ayrılman da mümkün değildir. O, bu haliyle, sana düşman mesabesindedir. Onu tanı ve ondan sakın. Zira ondan sakınman, onu tanımanla mümkündür. * Rabbine güven, Ona dayan, O’na inan. Nefsine karşı nefret ve öfke içinde, Rabbine karşı sevgi ve muhabbet içinde ol. Nefsinden ümitsizlik, Rabbinden havf ve reca içinde ol. Rabbinin nimet, ihsan ve yaptıklarınla seni üstün kılmasını itiraf, ikrar ve şükr içinde bil. Nefsinin, Allah’tan uzak olduğunu bil. Zira nefsin şu iki arkadaşın gibidir: Birisi, anne ve baban gibi öldürmesi sana helal olmayan biri&#8230; Tek arzusu, zevklerine kavuşmak, bedenini rahatlatmak. Bu hususta onu azarlasan, bir dalgınlık anında kafanı ezmek için bir taş getirir. Diğer arkadaşın seni içinde bulunduğun dalgınlıktan uyandırır ve (bu taş atanın) elini tutar, sen de kalkar elinden taşı alır atarsın.</p>
<p>Aynı şekilde, (birinci arkadaşın) içinde zehir olan bir yemek yapsa, diğeri de seni bu hususta uyarsa ve (yemekte) ne olduğunu bilsen, zehir katan arkadaşına kinin, seni uyarana karşı da sevgi ve muhabbetin artmaz mı?! Birinciye karşı daha dikkatli olurken İkinciye karşı daha çok güven ve emniyet duygulan içinde olursun. Seni aldatmağa çalışandan ümidini keser, uyarandan ise ümit ve beklentilerin artar. Onu anladığın ve şerrinden uzak olduğun için, artık ona karşı ucb içinde olmazsın. Seni tuzağa düşürmek isteyenin hilelerinden kurtulman için uyaran ve ikaz edenin , sana olan ihsanlarını ve senden üstünlüğünü ikrar edersin.</p>
<p>İşte bu misaldeki düşmanın nefsindir. Seni uyaran ve ikaz eden de Rabbin. Nefsin seni nice kötülüklere sürüklemek istedi, sen de yapmak istedin yada yaptın da Allah seni nice defalar uyardı, sen de bu kötülüklerden vazgeçtin ve yapmadın veya yaptın da pişman oldun, tevbe ettin.</p>
<p>Nebini (bu yönleriyle) tanırsan, Allah’a olan sevgin ve muhabbetin, nefsine olan nefret ve kinin ; Allah&#8217;a tevekkül ve güvenin, nefsinden ümitsizliğin; Allah’a inancın; nefsine karşı teyakkuz ve korkun artar da yaptığın şeylerle ucba kapılmazsın, bunları nefsinden olmadiğinı kabul edersin. Zira bilirsin ki, onun sevdiği şey, yaptığın iyilikler değil,  bıraktığın kötülüklerdir.</p>
<p>Nefsin arzularına karşı seni uyaran ve bu hususu sana yardım eden gene nefsin olamaz; Allah ur Allah&#8217;ı da <em> </em>iyi tanı onu da (nefsini de) &#8230; Zira onu tanırsan, ona dürüst davranırsın, dürüst davranıp onu kandırmadığın zaman,arzularına meyletmezsın, böylece Allah&#8217;a da dürüst davranmış,Ondan korktuğunu göstermiş, O&#8217;na yönelmiş, O&#8217;na güvenmiş olursun. Öyleyse, recadan  ayrılmadan ve böylece ümitsizliğe düşmeden, iyiliklerin az olmasın-dan veya olmamasından onu şuçlu bul, (hatalarını) araştır. Bir kusurunu bulamazsan, Allah&#8217;a hamdet, O’nun istemediği birşeyi yapacak,  arzularının galebesi ve onları efendisi olarak görmesi yüzünden O’nu hatırlamayacak diye devamlı korku içinde ol. Allah&#8217;ın , yaptıklarını  kabul edeceği ümidini de hiçbirzaman bırakma.</p>
<p>Allah’ın hoşlanmadığı birşey yapmışsan, afvını umar ama afvedilmeme korku ve terddüdünü de bırakmazsın. Bu korkuyla, Allah’ın seni affetmesini ve hoşgörmesi recası içinde, beklentisi içinde olursun. Çünki, kim afvedilmeyeceğinden gerçekten korkarsa, (büyük bir ihtimalle) afvedilir; kim de bundan emin olursa, gaflete düşmüş olur, (büyük bir ihtimalle) afvedilir.</p>
<p>Nefsinden sakın ve onu devamlı araştır. Onunla, zalim, hain ve aldatan, delilinde beliğ ve güzel konuşmasıyla batıl sözü süsleyen düş-man seninle yaptığı muhasama ve mücadeleye benzer bir muhasama <em> </em>ve mücadele sürdür, öyle ki adil delillerini öne süresin. Deliller onun  aleyhine oluncaya dek araştır veya onu suçüstü yakala ki artık (aksini öne sürecek) delil bulamayıp, suçluluğunu kabul ede, boyun eğe. İtiraf <em> </em>ettiği veya delillerle isbatlanan bir (suçunu, hatasını) kabulden imtina  ederse, onu hüküm mevkiine iletirsin, (suçlulara verilen) haps, döv-me (gibi) bir ceza verilir. Bunu görünce, ulaştığından daha azının verilmesi ve kaçındığı şeyin de daha fazlasının alınmasının mümkün olmadığını (yani herşeyin bihakkın yapıldığını) anlar ve hakkı teslim, zulmü reddeder.</p>
<p>Aynı şekilde, onunla. Kitap ve Sünnete uygun bir mücadele ve muhasama et, delillerini getir, ayıplarını araştır. Ona yalan ve pisliklerini hatırlat. Hakkı kabule ve itirafa boyuneğerse, mazeretlerinin, aldatma­larının, sahte delillerinin sonu gelir. Yok boyun eğmezse, onun ce­hennemi hatırlat ki bu da( yukarıdaki misaldeki) hapis ve eziyettir. Azabının şiddetini hatırlat, bu azabdan kurtulamayacağını hatırlat Bunu akli gözüyle ve ayne’l-yakin görür ve korkusu ayaklanırsa, boyuneğmezse, pişmanlık ve (bunları bir daha yapmamağa) azmetme hususunda artık kendine malik olamaz. Ulaştığından fazlasını kaybettiğini görünce, hakka boyuneğer.</p>
<p>Bundan sonra sen ondan sakınmağa yine devam et ki seni, vazgeçtiğın (kötülüklerine) döndürüp ahdini bozan durumuna düşürmesin. Seninle muhasamaya girerse . (hatalarını göster) delillerini getir, azabı hatırlat ve (hatalarından) vazgeçtiği zaman alacağı sevab ile ümitlen­dir, yakını müşahede etmesine yardım et. Ona karşı Allah&#8217;ın yardımım iste. Allah’a güvenerek tevekkül et. Hakkında hûsn-i zan besle. Allah seni nefsinle başbaşa bırakıp (yardımını kesecek olsa), iyi bir şey yapmasından ümidini kes(men gerektiğini unutma).</p>
<p>Öyleyse Allah&#8217;a güven. Nefsinden ümit ve beklentilerini sona er­dir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/">Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki İyi Şey Arasında Ayrım Yapmaya İlişkin Bilgi Üzerine Ve Nefsin İnsanı Buna Nasıl Çağırdığına Dâir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iki-iyi-sey-arasinda-ayrim-yapmaya-iliskin-bilgi-uzerine-ve-nefsin-insani-buna-nasil-cagirdigina-dair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iki-iyi-sey-arasinda-ayrim-yapmaya-iliskin-bilgi-uzerine-ve-nefsin-insani-buna-nasil-cagirdigina-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2015 21:40:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İki İyi Şey Arasında Ayrım Yapmaya İlişkin Bilgi Üzerine Ve Nefsin İnsanı Buna Nasıl Çağırdığına Dâir]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4184</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazan insan büyük bir faziletle karşılaşır. Nefsi ve düşmanı ise,onu bundan daha düşük bir fazilete davet ederler. Mesela, namaz kılan bir insanı, nefsi ve düşmanı daha çok dersin faziletli olması nedenini  öne sürerek, namazda hızlı hızlı okumaya çağırırlar. Nedeni şudur: Nefs ve düşman, namazdaki kıraatin yavaş yavaş icrama karşıdırlar. Çünkü, okunan âyetlerin anlaşılmasının nefse ağır [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iki-iyi-sey-arasinda-ayrim-yapmaya-iliskin-bilgi-uzerine-ve-nefsin-insani-buna-nasil-cagirdigina-dair/">İki İyi Şey Arasında Ayrım Yapmaya İlişkin Bilgi Üzerine Ve Nefsin İnsanı Buna Nasıl Çağırdığına Dâir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-mertebeleri-haskkc4b1ndas-yaxzc4b1nc4b1n-resmi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4186" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-mertebeleri-haskkc4b1ndas-yaxzc4b1nc4b1n-resmi.jpg" alt="İki İyi Şey Arasında Ayrım Yapmaya İlişkin Bilgi Üzerine Ve Nefsin İnsanı Buna Nasıl Çağırdığına Dâir" width="600" height="450" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-mertebeleri-haskkc4b1ndas-yaxzc4b1nc4b1n-resmi.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-mertebeleri-haskkc4b1ndas-yaxzc4b1nc4b1n-resmi-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-mertebeleri-haskkc4b1ndas-yaxzc4b1nc4b1n-resmi-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>Bazan insan büyük bir faziletle karşılaşır. Nefsi ve düşmanı ise,onu bundan daha düşük bir fazilete davet ederler. Mesela, namaz kılan bir insanı, nefsi ve düşmanı daha çok dersin faziletli olması nedenini  öne sürerek, namazda hızlı hızlı okumaya çağırırlar. Nedeni şudur: Nefs ve düşman, namazdaki kıraatin yavaş yavaş icrama karşıdırlar.</p>
<p>Çünkü, okunan âyetlerin anlaşılmasının nefse ağır gelmesi bu âyetlerdeki vaad ve vaidin geçmesi ve nihayet dünyevî şeyleri düşünmenin verdiği rahatlık yüzünden, âyetleri hızla okur geçer. Oysa anlamak, kal­bin incelmesi ve korkusunun coşması, en evla olan yoldur.</p>
<p>Benzer şekilde kişi, dinç ve sağlıklı olmasına rağmen namaz kılar­ken nefsi, uykuya çağırır ve ona şöyle der: “Yarın daha güçlü olursun.&#8221; “Böylece, namaz kılabilecek durumda olmasına rağmen, kılmaz. Zaafı­nın nefsinden geldiğini kestiremez. Eğer bir güçsüzlük içinde olduğunu düşünürse, durup bir düşünsün. Eğer bu zaaf,namazdan daha efdal olan şeyden alıkoyuyorsa, bu zaafın gündüzün kendini güçsüz bırakmayacak kadarına tahammül ederek namazını kılar. Eğer namazdan daha alt düzeyde bir şeyden alıkoyuyorsa, namazı tamamlar, yarıda bırakmaz. İçerisinde yararlanılacak bir şeyler bulunan toplantı da böyledir.O zaman nefs, o toplantıdan gelen iyiliği hatırlar. Kul da o faydaya doğru yönelerek, meşgul olduğu şeyi bir kenara bırakır.</p>
<p>Kişinin oruçlu olması da aynı şekildedir. Onun yüzünden yemek külfetine girmeksizin iftar etmezse üzülmez düşüncesiyle herhangi bir kardeşinin memnun olması için iftar eder. Eğer yemek külfetini onun için sırtlanıyor ya da, bunun, kardeşliğe layık bir kardeş olarak kırılacağını biliyorsa, sevinmesini sağlar ve orucunu bozar. Sadece böyle bir kardeş yüzünden tüm bu külfetlere girmesi dışında, başkası için oruçunu bozmaz Ya da Hz. Peygamberin, yeminlerle ilgili hadisini gözönune alarak, orucunu açması için yemin verildiği durumlarda yine orucuna bozar.</p>
<p>Berâ b. Azib şöyle dedi: “Hz. Peygamber (s.a.v) yemine sâdık olma­mızı emretti.”</p>
<p>Aynı şekilde oruç, namaz ve benzeri amelleri bırakır. Riya ve yap­macıklıktan uzak duramam korkusuyla başladığı ameli yanda keser. Oysa Allah Tealâ, başlanan amelin bitirilmesini irade ve emretmiştir Kişinin bu yaptığı hiç de doğru değildir. Riya ve başka hallerin başına musallat olması hariç tutulacak olursa, amelinin geriye kalan büyük bölümünde bu konuda nefsine itaat etse bile, hoşnutsuzluk ve diretme, halleriyle mücadele etmesi gerekir. Halbuki insanlar, (riya korkusuyla) ameli bırakmakla emrolunmamışlardır. Ya da şöyle bir şey yapar: Açık­tan açığa yapmaya başladığı ameli, gizli yapmak üzere yarıda bırakır. Oysa, amelin gizli yapıldığı sırada onu terkettiği ve tembellik gösterdiği zaman, işte tam da bu sırada nefsinin hilesini önceden tecrübe de etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haris el Muhasibi-Er-Riaye(İnsan yay.)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iki-iyi-sey-arasinda-ayrim-yapmaya-iliskin-bilgi-uzerine-ve-nefsin-insani-buna-nasil-cagirdigina-dair/">İki İyi Şey Arasında Ayrım Yapmaya İlişkin Bilgi Üzerine Ve Nefsin İnsanı Buna Nasıl Çağırdığına Dâir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iki-iyi-sey-arasinda-ayrim-yapmaya-iliskin-bilgi-uzerine-ve-nefsin-insani-buna-nasil-cagirdigina-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
