<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Orhan Çeker | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/orhan-ceker/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 24 Apr 2017 11:45:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Orhan Çeker | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:53:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8403</guid>

					<description><![CDATA[<p>FATİH KUT: Hocam “…Hakkı için…” veya “…Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek hakkında ne diyeceğiz ? PROF. DR. ORHAN ÇEKER : Evet bu konuda aynı kapıya çıkan iki tane problem kaldı. O problemlerden bir tanesi “… Hakkı için” diye dua etmek, diğeri de “Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek. Caiz mi, değil mi ? Tasavvufî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/">Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24.jpg" alt="Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek" width="381" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24.jpg 323w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 381px) 100vw, 381px" /></a></p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Hocam “…Hakkı için…” veya “…Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek hakkında ne diyeceğiz ?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER</strong> : Evet bu konuda aynı kapıya çıkan iki tane problem kaldı. O problemlerden bir tanesi “… Hakkı için” diye dua etmek, diğeri de “Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek. Caiz mi, değil mi ? Tasavvufî çevrelerde konu çok gündemde. Bu aslında doğrudan tevessül örneğidir. Dolayısıyla tevessülle ilgili delil ve izahlar aynı zamanda ‘hakkı için’, ‘yüzü suyu hürmetine… istiyorum’ konusu için de aynen zikredilebilir. Ama biz yine de konuyla doğrudan ilgili delilleri vererek konuyu açıklayalım:</p>
<p>Dua ederken “Ya Rabbi falan salih kulun yüzü suyu hürmetine”, veya “Falan kişilerin hakkı için”, diye dua edildiğinde caiz olur mu? İnsanı şirke götürür mü? Yoksa bir sakıncası yok mudur ? Diyorlar ki “falan kişin hakkı için dua edildiği zaman, sanki filan kişinin Allah üzerinde hakkı varmış da, o kişi haşa Allah’tan alacaklı imiş, gibi olur, halbuki Allah hiç kimseye borçlu olmayacağı için böyle demek yanlış olur” iddiaları bu.<br />
Birisi “Yarabbi filan salih kulunun hakkı için, onun yüzü suyu hürmetine duamı kabul et “, dediğinde o salih kulun Allah’tan hâşâ alacaklı olduğunu mu söylemek istiyor. Yoksa o salih kişinin Allah katında bir değeri, hürmeti var da o değer ve hürmet hatırına duamı kabul et demek mi istiyor ? Hangisi acaba. Gayet bellidir ki hiçbir insan Allah’tan haşa alacaklı olamaz. Bunun böyle olduğunu o duayı eden de bilir, zır cahil de bilir. Herkes bilir. Dolayısıyla falan kişi hakkı için, diye dua ederken hiç kimse o dua eden kişi kendisini Allah’tan alacaklı görüyor şeklinde bir yorum ve itirazda bulunamaz.</p>
<p>Bu şekilde bozuk bir yorum ancak peşin fikir ve kasden yanlış anlama sonucu yapılmış olabilir. Eski kaynaklarımızda da yer yer bu şekilde yorumlar yapılmıştır. Ama bu şekildeki duadan maksad ikinci yorum olur ki doğrusu budur : Yani o salih kişi Allah katında değer ifade ediyor, makam, mevki sahibidir. Bunun hatırına duamı kabul et, demek istiyor o şekilde dua eden kişi. Bunu îzâh etmeye gerek yok aslında. Çünkü gayet açık. Buna rağmen zamanımızda birileri hala böyle yanlış anlıyorsa bu kişinin anlama konusunda özrü var demektir. Peki filanın hakkı için yada filanın yüzü suyu hürmetine diye dua etmenin caiz olduğuna delil nedir?</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Evet esas soru bu.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Aslında bu, tevessülün de bir çeşididir ama biz işi kökten halletmek için şöyle bir rivayet nakledelim ve işi noktalıyalım : Vereceğim hadis-i şerîf Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i, İbn Mace’nin Sünen’i gibi eserlerde geçiyor. ( İbn Hanbel, Müsned, 3 / 304, 915 no’lu hadis, Konya, 2003 ; İbn Mace, Mesacid : 14 ) Müsned’in dipnotunda hadis-i şerîfin, değerlendirmesi yapılırken ‘hasen’ kaydı konulmuştur.</p>
<p>Hadis-i şerîf şöyle : Ebu Said Hudri’den geliyor, Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm şöyle buyurdu:</p>
<p>“ Kim namaz için evinden (camiye) çıkarken,:</p>
<p><strong>اللهم أني أسألك بحق السائلين عليك، وأسألك بحق ممشاي هذا فإني لم أخرج أشرا ولا بطرا، ولا رياء، ولا سمعة خرجت اتقاء سخطك، وابتغاء مرضاتك، فأسألك أن تعيذني من النار، وأن تغفر لي ذنوبي إنه لا يغفر الذنوب إلا أنت وكل الله به سبعين ألف ملك يستغفرون له. أقبل الله عليه بوجهه حتى يفرغ من صلاته .</strong></p>
<p>“Ya Rabbi ben senden isteyenlerin HAKKI İÇİN ve benim şu gidişim HAKKI İÇİN senden istiyorum. Çünkü ben ne şer, ne kibir, ne riya ve ne de süm’a için çıkmış değilim. Senin gazabından sana sığınmak ve rızanı elde etmek için çıktım. Senden beni ateşten korumanı, günahlarımı mağfiret etmeni istiyorum. Çünkü günahları ancak sen afvedersin” diye dua ederse, ALLAH yetmiş bin meleği onun için görevlendirir (Ve bu yetmiş bin melek) ona istiğfarda bulunur, o kişi namazını bitirinceye kadar ALLAH onu kendi (mübarek) yüzüyle karşılar”.</p>
<p>“Hakkı için” dua etmek caiz değil, diyorlar ya hadis-i şerîf’te bu kelimeyi bizzat Peygamber Efendimiz kullanarak, (Yarabbi senden isteyenlerin hakkı için ve benim şu –camiye- yürüyüşüm hakkı için) ifadelerini kullanarak dua ediyor. Yani caiz değildir dedikleri kelimeleri Peygamberimiz bizzat söyleyerek dua ediyor. Bir örnek daha vereyim ve işi bitireyim. Herkes Süleyman Çelebi’nin mevlidini bilir. Onun bir dua bahsi var. Kabe, Merve, Zemzem hakkı için filan diye biter. “Hakkı için” kelimesini Süleyman Çelebi o bahiste çok fazla kullanmaktadır.</p>
<p>Ve bu mevlid asırlardır okunduğu halde hiçbir âlim çıkıp bu mevlid şirktir, diye bir beyanda bulunmamıştır. Netice-yi kelam, biz dualarımızda Allah katında değeri olan bir şahsı anarak ya da bir ameli söyleyerek “Ya Rabbi, bunun hakkı için senden istiyorum”, diye dua ettiğimizde bu caizdir ve şirk değildir. Bunu şirk olarak takdim edenler, kendi mantık ve bilgilerini hesaba çekmelidirler. Kendi mantıklarında yanlışlık var ki doğruyu yanlış olarak görüyorlar.</p>
<p><strong>Türbelerle Tevessül (İstimdad, İstiğase) :</strong></p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Evet. Sayın Hocam bir de özelikle türbelerle tevessül var. Yani türbe ziyaretlerinde insanların, hani tevessülle değil de, “beni kurtar, ben sınavı kazanayım” gibi, türbedeki yatan insanın, direkt kendisinden isteklerde bulunanlar oluyor. Hatta duvarlarına yazılar yazılıyor. Çaputlar bağlanıyor, falan. Bunlara ne diyorsunuz ?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER :</strong> Hatta ben daha da ilerisini gördüm. O türbeyi kıble edinerek secde edinenleri gördüm.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Daha ileri boyutu tabii.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER :</strong> Türbedekilerle tevessül ayrı, onlardan istimdad ayrıdır. İkisini karıştırmayalım. Tevessül meselesini daha önce işlemiştik. Şimdi türbedekilerden istimdad konusunu ele alalım : O türbelere yönelik ibadet etmek, secde etmek, çaput bağlamak, şu bu…caiz değildir. Bu, sadece müslümanların yaptığı bir şey de değildir. Ben hristiyanları da gördüm. Mesela Efes’te Meryem Ana Kilisesini ya da o makamı ziyaret edin. Orada şunu göreceksiniz : O makam denilen yerde öyle tefekküre dalmış, saçını başını örtmüş, yani tesettüre girmiş, gözü yumuk, böylece sessiz hareketsizce tefekküre dalan rahipleri, rahibeleri ya da dindar hristiyanları göreceksiniz. Oranın pencerelerinin çaput bağlana bağlana örtüldüğünü, camının kapandığını göreceksiniz.</p>
<p>İster hristiyanlarda olsun, ister bizimkilerde olsun bunun İslam ile bağdaşır hiç bir tarafı yoktur. Dolayısıyla üniversite sınavlarından önce “Hadi filan türbeyi ziyaret edelim, çaput bağlayalım, mum yakalım, nazar boncuğu takalım” vs. şu bu… Bunlar dinimizde yoktur. Yani türbelerden bu şekilde herhangi bir medette bulunmak (istimdad, istiğase) yanlıştır.</p>
<p>Her ne kadar bazı salih insanlardan bazı rivayetleri delil getirerek istimdad (istiğase)da bulunduklarına örnekler görüyorsak (mesela Nevevi, el-Ezkar,s.201,İst.l955, ‘Birinizin kırda hayvanı boşalır kaçarsa’ babı) da halkımız hakkıyla onu yerine getiremeyeceğinden, o inceliği uygulayamayacağından onu özellikle gündeme getirmiyoruz, söylemiyoruz. O konuya girmiyoruz ve şunu diyoruz : Halkımız böyle şeylerden uzak dursun, yapmasınlar. Hatta herhangi bir türbeye gelen ziyaretçilerin türbeye yönelerek secde etmesine engel olunamıyor ise, o türbe ziyarete kapatılmalıdır, diyoruz.</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Bu kadar net bir ifade kullanalım burada.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER</strong> : Çünkü ben türbeye doğru secde eden birine müdahale ettim, oradaki görevliye de söyledim. Niye engel olmuyorsunuz, dedim. Dedi ki “Biz bununla baş edemedik, hakkından gelemedik.” Gerçekten engel olunamıyorsa, uyarılar fayda vermiyorsa o ziyaret yasaklanabilir. Çünkü Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm geçici bir süre ile kabir ziyaretini yasaklamıştır.</p>
<p>Ortalıkta herhangi bir endişe kalmayınca, tekrar ziyareti serbest bırakmıştır. Oradakiler uyarırlar, levhalar yazarlar, buna doğru namaz kılmayın, secde etmeyin, diye. Fayda vermiyorsa ziyarete kapatılabilir. Çünkü aynen bu doğrultuda Peygamberimizin uygulamaları vardır. Kısacası doğrudan, Allah’tan gayrısından bir şey istemek yerine, Allah katında kıymeti, değeri olan bir insan, bir melek, bir amel, bir zaman, bir mekan…vesile edinilerek Allah’a yalvarılabilir. Bu şirk değildir.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Tasavvuf programı gerçekten güzel oldu. Zihninde, aklında istifhamlar olan kişiler bu program ile İnşallah bunları gidermiş olduK</p>
<p>Orhan Çeker &#8211; Tasavvufi Meselelere Fıkhi Bakış</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/">Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rabıta Nedir,Caiz Midir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rabita-nedircaiz-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rabita-nedircaiz-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:42:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizle Râbıta kurulabilir mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Rabıta]]></category>
		<category><![CDATA[Rabıta Nedir Caiz Midir ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8400</guid>

					<description><![CDATA[<p>FATİH KUT : Hocam sıra geldi rabıta konusuna. Çok soruyorlar ; rabıta nedir ? Buyurun Hocam PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Râbıta nedir, konusuna gelelim : En fazla itiraz edilen, çok kimsenin de kafasının almadığı, kafası almadığı için de itiraz ettiği konuya gelmiş oluyoruz. Öncelikle Râbıta nedir? Meseleye doğru yerden girmek gerekiyor. Ters taraftan girerseniz, varacağınız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rabita-nedircaiz-midir/">Rabıta Nedir,Caiz Midir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tarikat.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8401" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tarikat.jpg" alt="Rabıta Nedir,Caiz Midir ?" width="400" height="293" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tarikat.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tarikat-300x220.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p><strong>FATİH KUT</strong> : Hocam sıra geldi rabıta konusuna. Çok soruyorlar ; rabıta nedir ? Buyurun Hocam</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Râbıta nedir, konusuna gelelim : En fazla itiraz edilen, çok kimsenin de kafasının almadığı, kafası almadığı için de itiraz ettiği konuya gelmiş oluyoruz. Öncelikle Râbıta nedir? Meseleye doğru yerden girmek gerekiyor. Ters taraftan girerseniz, varacağınız sonuç da ona göre ters olur, yalan olur, yanlış olur, hatta iftira olur.. Meseleye doğru yoldan, doğru yerden girerseniz doğru sonuca erersiniz. Yapacağınız îzâhlar da doğru olur. İtiraz edenler diyorlar ki ‘râbıta, ibadettir. Bir insan mürşidini, şeyhini göz önüne alarak râbıta yaptığı zaman, hâşâ ona ibadet etmekte, dolayısıyla rabıta insanı şirke götürmektedir…’. Acaba rabıta böyle mi ? Râbıta, acaba bir ibadet midir? Yoksa başka bir şey midir ? Meseleye doğru girmemiz lazım. Râbıta ibadettir diye meseleye girerseniz, hiç bir konuyu halledemezsiniz. Ortalığı da fitneye veririsiniz. Öyleyse Râbıtanın doğrusu nedir? Râbıta, feyizli bir ortamı ya da insanı hayalen canlı tutarak, hayalen hemhal olarak o hal ve kişinin nurundan ya da o yerin feyzinden, nurundan istifade etmektir. Yoksa bir insana, mekana veya mabuda… ibadet etmek değildir. Tekraren ve özellikle belirtiyorum :</p>
<p>Rabıta, hayalen canlandırma ve hemhal olma neticesinde feyizlenme ve nurlanmadır. Rabıta, nurlu bir insanı ya da ortamı hayalen canlı tutarak, o nurdan istifade etmek demek olunca bu defa şu soruyu soralım : Nurlu bir insan ile yüz yüze görüştüğümüz zaman, onun nuru, feyzi beriki insana geçiyor da, gıyaben hayal ettiği zaman geçer mi ? Karşımıza bu mesele çıkıyor.? Bu sorulara cevap vermekle karşı karşıyayız şimdi : Önce diyelim ki nurlu bir insanla hemhal ola ola, o nurlu insanla beraber ola ola, nurlu insandan, hemhal olan insana nur ve feyiz geçer. İlgili hadisi söyleyeyim : Müslim’in Sahih’inde Tevbe bahsi, oniki ve onüç no’lu hadis-i şerîf. Bu hadis-i şerîf Hanzala ismindeki sahabiden geliyor. Hanzala’ya Hz. Ebu Bekir rastlamış ve ona “ne var ne yok ya Hanzala” diye sormuş. O da “Sorma, Hanzala münafık oldu” demiş.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> . Bu çok meşhur bir hadis-i şerîf değil mi hocam?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Evet meşhur ve sahih bir hadis-i şerîftir. Hz. Ebu Bekir, “O ne biçim söz” diyor. Hanzala, cevaben “Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam’ın yanında iken çok güzel haller hissediyorum, manevi hallerde oluyorum”, anlamında bir şeyler söylüyor ve devamla “ama O’ndan ayrılınca bu hal benden kayboluyor. Bu herhalde münafıklığımın alametidir”, diyor. Hz. Ebu Bekir ise “Bizde de bazen böyle haller olur. Haydi gidelim Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam’a soralım bunu”, diyor. Beraberce Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam’a gidiyorlar. Hanzala durumu anlattıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam diyor ki, (hadisin bu kısmı çok önemli)<br />
والذى نفسى بيده ان لو تدومون على ما تكونون عندى و فى الذكر لصافحتكم الملائكة على فرشكم وفى طرقكم ولكن يا حنظلة ساعة و ساعة (ثلاثة مرّة)<br />
“Canımı elinde tutan Allaha yemin ederim ki siz benim yanımda bulunduğunuz hal üzere ve zikretmeye devam ederseniz sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda… musafaha ederler. Lakin Ya Hanzala bazen böyle, bazen öyle” (Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam bunu üç defa tekrarladı. Müslim,Tevbe : 12,13).<br />
Yani “Benim yanımdaki halinizi gıyabımda da muhafaza etmiş olsaydınız, meleklerin sizinle yolda, belde, evinizin içinde, yatağınızda… musafaha ettiğini görecektiniz. Amma Ya Hanzala, bu bir andır, bazen olur, bazen olmaz., (bu münafıklık değildir)”.</p>
<p>Gördüğünüz gibi bu rivayetten çıkan sonuç şudur : Nurlu bir insanın yanında iken güzel manevi haller hissediyorsunuz. Ayrılınca o hal kayboluyor. Eğer gıyaben o nurlu ortamı canlı tutarsanız, o nur gelmeye devam eder. İşte râbıta budur, yoksa hâşâ birine tapmak değil.</p>
<p>Manevi seviyesi olan bir kişi ile manevi bağı devam ettirerek, irtibatı hayalen devam ettirerek, nurun devamlılığını sağlamaktır. Râbıtanın aslı esası budur. Peki şimdi geliyorum, bir insandan diğerine nur ve feyiz geçer mi ? Bu sorunun cevabı için de hemen şu soruyla meseleye girelim : Sahabi kimdir ? Sahabi, Peygamber Aleyhi´s Salâtu ve’s-Selam ile görüşendir. Hayatta iken Peygamberimizi hayatta görmüş olan müslümandır sahabi. Veya Peygamberimiz’in görmüş olduğu müslüman kişilere biz sahabi diyoruz. Müslüman iken mü’minken görmüştür. O imanını kaybetmeden de öylece ahirete intikal etmiştir. İşte bu kişiye sahabi diyoruz. Peki sahabi olmayan bir müslüman, tüm ömrünü ibadetle geçirse sahabi olabilir mi? Olamaz. Peki herhengi bir insan sahabeden daha faziletli olabilir mi ?</p>
<p>Belli ki daha üstün, daha faziletli olamaz. Sahabe en üstün tabakadır. Peki sahabe bu makamı amel ile veya ibadet ile mi elde etti. Yok. İlimle mi elde etti ? O da yok. Örnek vererek anlatayım: İmam-ı Azam’ın ilmi çok rahat söyleyebiliriz ki sahabenin yüzde doksan beşinden fazlaydı. Bunu rahat söyleyebiliriz. Ameline gelelim. İmam A’zam’ın ameli yine sahabenin pek çoğundan fazla idi. Mesela sahabenin en alt tabakasından olanlardan Vahşi’yi düşünelim. Fazilet olarak Vahşi mi üstün, İmam Azam mı üstün? Vahşi üstündür. Peki Vahşi bu üstünlüğü ibadeti ile mi elde etti ? Hayır, ibadeti İmam Azam’ınki kadar yoktu, rahat söyleyebiliriz. İlmi ile mi elde etti ? Yok, ama ilim ve amelde İmam-ı Azam’dan çok geride olmasına rağmen, fazilet olarak İmam Azam’dan önde ve üsttedir. Peki bu fazileti Vahşi ne ile elde etti ? Resûlullah Aleyhi´s Salâtu ve’s-Selam’la görüşmekle elde edildi. Başka bir sebep ve vesile yoktur.</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Yani Peygamber Efendimizi bizzat görme ile, râbıta ile oldu bu iş.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Evet, evet bu fazilet sadece sahabinin, Peygamberimizle hemhal olmasıyla oldu. Başka bir sebep yok. Dolayısıyla bir insanın nurundan, feyzinden istifade etmek, onunla sohbetle olur. O sohbet yoksa, o kişiden nur, arzu edildiği kadar geçmez. Değerlendirme sorularına devam edelim: Tabiin kimdir? Ümmetin ikinci derecede faziletli tabakası olan tabiin nesli, sahabilerin kendisini gördüğü kişilerdir. Şimdi burada bir tarif vereceğim: Kimi hadis usulcüleri ; ‘Bir insanın tabiinden olması için sahabenin onu bir an görmesi yetmez. Tabiinden olmak için, sahabe ile biraz beraber olmak, sohbet etmek gerekir. Ama Peygamberimiz müslüman bir insanı bir an görse o kişi hemen sahabi olur. Çünkü Peygamberimizdeki nur ve feyiz kuvvetli idi, hemen geçiyordu. Ama Peygaberimize kıyasla sahabeninki zayıf olduğundan sahabenin nurunun geçmesi için, o nuru alabilmek için sahabe ile hemhal olmak gerekir. O üstünlük, o fazilet, o nurun sirayeti ile olur ‘(Suyûtî,Tedrîbu’r-Râvi, 2 / 206, Beyrut, 1985 ; Sehâvî, Fethu’l-Muğîs, 3 / 123, Beyrut, 1993) diyorlar. Bu durum, bir insandan başka bir insana nurun geçtiğini, sirayet ettiğini gösterir. İşte bunun yolu canlı canlı sohbettir. Canlı canlı sohbetin olmadığı durumlarda hayalen beraberlik o nurun geçmesini temin eder. İşte bu hayalen beraberlik râbıtanın kendisidir.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Gayet güzel bir açıklaması oldu gerçekten.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Başka da izahı yok rabıtanın. Rabıta haşa insana tapınmadır deyip duranlar rabıtaya bu noktadan baksalar meseleyi çok iyi anlayacaklar. Ama meseleye bozuk niyetten dolayı ters taraftan girince iddia ettikleri gibi hem yanlış anlarlar hem de düşmanlık ve nefrete hatta iftiraya sebebiyet verirler</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Ya karşı gelenler, niye karşı geliyor sayın Hocam?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Lüzumsuzluktan karşı çıkıyorlar diyebilirim. Rabıtanın fiziki îzâhını da ben salih insanlardan çok dinledim. Çok hoş fizîkî İzah şöyle: Elinize makası alınız. Toplu iğneleri çekiyor mu ? Çekmiyor. O makası, mıknatısa sürtün, sonra makası iğnelere tutun. Makas iğneleri çekmeye başlar. Makas mıknatısla hemhal oldu, temasa geçti. Dolayısıyla mıknatısın hali onu etkiledi, ona özelliği geçti ve iğneleri çekmeye başladı. Peki bir başka makası değdirin, toplu iğnelere. Çekmez. Önceki makası, bu makasa sürtün, bu ikinci makas da iğneleri çekmeye başlar. İşte esas cezbedici kaynak ile hemhal ola ola ondaki bazı özellikler buna geçer ki bu geçiş maddenin rabıtası ile olmuştur (M.Z.KOTKU, AK-RA konuşmalarından). Yine şöyle bir örnek vermişti : Demir yakmaz.. Ama demiri ateşe koy, demir ateşle hemhal ola ola öyle bir an gelir ki demir de yakar hale gelir. Dolayısı ile nur sahibi, nurlu, feyizli bir insan ile hemhal ola ola bu nur öteki insana geçer (M.Z.KOTKU, İskender Paşa Camii va’zlarından). Râbıta işte budur.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Çok güzel bir açıklaması, îzâhı oldu</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Îzâhı bu, yoksa ibadet falan değil. Yaptıkları yanlış değerlendirme fitneden ve iftiradan başka bir şey değildir. Bakın az önce ilgili hadis-i şerîfi okudum.. İnsan ne ile sahabi olur, ne ile ve nasıl tabiinden olur, anlattım bunları. Sahabi veya tabiinden… oluş ne amelle ne ilimle olur. Feyizli ve nurlu insanlarla sohbetle, beraberlikle, hemhal olmakla olur. Rabıtanın aslı bu. Rabıtanın reddedilecek bir tarafı yok, ibadet olacak tarafı da yok. Bir insanın manen yükselmesi bu durumda amel ile olmamış, ilim ile olmamışsa, başka ne ile olur. Zenginlikle mi olur? Yok, Çünkü İmam Azam zengindi. Pek çok sahabiden daha zengindi. Ama sahabe seviyesine çıkamamıştı.</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Peki Peygamberimizle Râbıta kurulabilir mi?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam ile olur. Onu da şöyle izah edeyim : Aslında nurun kaynağı Cenâb-ı Hakk’tır. O, önce nurunu Peygamber Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’a indirir. Diğer Peygamberlerden de önce O’na indirir. Peygamberimizden de insanlara dağılırken diğer Peygamberler ve ümmet-i Muhammed’in salihlerine dağılır. Onun içindir ki bu ümmetin salihleri ile diğer Peygamberler aynı anda o nuru alırlar. “Ümmetimin alimleri, salihleri Beni İsrail’in Peygamberleri gibidir” (değeri için bkz. Acluni, Keşf, No:1744) rivayetinin îzâhı da budur zaten. Ümmetin diğer ferdlerine ise bunlar kanalıyla o nur ve feyiz dağılır ki bu dağılma, o sohbet, o beraberlik, o hemhallik, o râbıta ile olur.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Nur / feyiz İnsana enerji veriyor değil mi Sayın Hocam ? Neden ?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Enerji verdiği kesindir. Onu rahatlalıkla söylüyoruz. Râbıtanın, zikrullahın, insanı feyizlendirdiği, nurlandırdığı tecrübe ile sabittir. Bu nur, insana güç, kuvvet, cevvaliyet, zindelik, dinçlik verir. O insanlar bundan dolayı sıkıntılara, zorluklara çok iyi tahammül ederler. Çok ibadet etmek onları yormaz hatta dinlendirir. Nafileleri çok işledikleri için, farzlar onlar açısından sıradanlaşır. Mesela sabah namazını, vaktinde camide cemaat ile kılmak çok sıradan bir iş halini alır. Teheccüdü, gece ibadetini kaçıracak olsalar sanki bir farzı kaçırmış gibi, bir haramı işlemiş gibi kendilerini kötü hissederler. Bir de şunu ekleyeyim ; Mesela bir oda düşününüz. Nursuz, secdesiz, namazsız, niyazsız, mendebur insanların doldurduğu bir oda. Oradaki insanlar dışarı çıksın gitsin, sonra gel o odaya, orada hiç bir manevi hava göremezsiniz. Ama o odaya bir tane salih, feyizli insan koyun. O insan kalkıp gittikten sonra girin o odaya, o manevi havayı fark edersiniz. Bu neden oldu ? İşte o insanın nurunun o odaya sirayet etmesi ile oldu. Bu durum isbat istemeyecek kadar açık, belli durur. Biraz da insan firasetle gözlemlerse, bunu görür. Ama firasetsizce olaylara bakarsa o zaman nursuz bir insan ile nurlu bir insanın farkını bile göremez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Orhan Çeker &#8211; Tasavvufi Meseleleri Fıkhi Bakış</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rabita-nedircaiz-midir/">Rabıta Nedir,Caiz Midir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rabita-nedircaiz-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keramet Nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:38:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab-ı Kehf]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize ve Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8394</guid>

					<description><![CDATA[<p>FATİH KUT: Sayın Hocam Kerâmet konusuna gelelim. Kerâmeti bazı insanlar tamamen reddediyorlar. Bazı insanlar da tam tersine bir tavır alıyorlar. Bu konuda ne dersiniz? PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Biz toplum olarak, ortada durmayı yani itidal üzere olmayı pek beceremiyoruz. Ya minimum noktada duruyoruz, ya maksimum noktada. İki uçta bulunuyoruz, ortada durmayı bir türlü beceremiyoruz. Metrenin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/">Keramet Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8397" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1.jpg" alt="Keramet Nedir" width="389" height="363" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1.jpg 720w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1-600x560.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1-288x268.jpg 288w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1-300x280.jpg 300w" sizes="(max-width: 389px) 100vw, 389px" /></a></p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Sayın Hocam Kerâmet konusuna gelelim. Kerâmeti bazı insanlar tamamen reddediyorlar. Bazı insanlar da tam tersine bir tavır alıyorlar. Bu konuda ne dersiniz?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Biz toplum olarak, ortada durmayı yani itidal üzere olmayı pek beceremiyoruz. Ya minimum noktada duruyoruz, ya maksimum noktada. İki uçta bulunuyoruz, ortada durmayı bir türlü beceremiyoruz. Metrenin ya yüz cm. noktasında ya da sıfır noktasında duruyoruz. Bunun bir de 50 noktası var diye hiç düşünmüyoruz. Mutedil olmak gerekiyor. Kur’an bize “ vasat / mutedil ümmet” (Bakara : 143) diyor. Kerâmete karşı çıkanlar hepsini siliyorlar. Kerâmete inananlar da en ufak bir tesadüfü bile kerâmet kabul ediyorlar.<br />
Durun diyoruz her ikisine de, ayaklarınız biraz yere değsin bu işin bir ortası var. Ne çok uçmak, kaçmak, ne de her şeyi silip süpürmek. İkisi de yok, ikiniz de hatadasınız, diyoruz. Peki kerâmete niye karşı çıkılır ? Bir de o mesele var. Ben bunun temelinde, dibinde materyalizmin olduğuna inanıyorum. Diyeceksiniz ki kerâmetin inkarı ile materyalizmin ne ilgisi var. Materyalizm, biliyorsunuz, “gözümün görmediğine inanmam” felsefesine dayanır. Ve ne var ne yok hepsi laboratuvardan, fizik alemden ibarettir. Metafizik diye bir olay yok iddiasındalar.<br />
Bizim akl-ı evveller bir zamanlar mucizeleri îzâh edemeyince materyalist aleme, mucizeleri laboratuvar verilerine göre îzâh yapmaya kalkmışlar. Hatta Mirac’ta bile ‘Peygamber Efendimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm, o kadar yere gitmemiştir. İşte şuraya gitmiş gelmiştir veya öyle bir şey olmamıştır’, şeklinde izahlar getirmeye çalıştılar. Neredeyse, ‘mucize dediğiniz şey yok, şu şekildeki fiziki bir olaydır’, demeye getirmişlerdir. İşte bu hareket devam ede ede mucizenin bir benzeri olan olağanüstü hal yani kerâmet de bundan nasibini almıştır. Yani mucizeyi fiziki şartlarda îzâh etmeye kalkışan kafa, yada materyalist kafa kerâmet için de aynı şeyleri söylemiştir. Dolayısıyla o fiziki şartlara iyice alışmış olan anlayış, mucizelere o kadar karşı çıkmasa da veya kendine göre bir takım yorumlar yapmaya kalksa da kerâmete geldi mi, tümden siliveriyor. Yok öyle bir şey diyor. Peki kerâmet ne? Kerâmet olağanüstü bir haldir.</p>
<p>Mahiyet olarak mucizeden farkı yoktur. Sadece mucizede bir iddia, bir meydan okuma vardır. Kerâmette ise böyle bir amaç yoktur. Ama mahiyet olarak ikisi de olağanüstü bir haldir. Kerâmette gizleme esastır. İddia ve meydan okuma yoktur. Kerâmet, isminden de anlaşılacağı üzere Allah’ın ikramıdır. Allah kuluna özel ikramda bulunur. Ona olağanüstü bir şeyler verir. Fiziki şartların ötesinde bir takım nimetler verir. İşte buna kerâmet denir. Kerâmetin örneği var mı ? Kur´ân-ı Kerîm’de gayet güzel örnekler var. Mesela Hz. Meryem’den çok güzel örnekler verilmiş.. Hz. Meryem Anamız mescidin bir köşesine çekilmiş, hücresinde ibadetle meşgulken onun yanına ALLAH katından çeşit çeşit yiyecekler geliverirdi. Zekeriya Aleyhi´s-Selâm bile peygamber iken hayret ediyor, “bunlar sana nerden geldi” diyor. O da “Allah katından geldi” cevabını veriyor. Bu bir kerâmettir. Ya da diyelim ki Ashab-ı Kehf’in veya Uzeyir a.s.in yıllarca üç yüz sene… uyuyuşu.</p>
<p>Ashab-ı Kehf, Bir mağaraya giriyorlar, yüzlerce sene yatıyorlar. Acıkma yok, çürüme yok, üşüme yok. Üzerlerindeki elbisenin eskimesi yok. Bir taraflarının morarması yok. Cenâb-ı Hakk onları evirip çeviriyor. Üç yüz sene uyutuyor orada, uyanma yok, yanlarındaki köpek bile uyuyup duruyor. Bu nedir peki ? Keramet değil de mucize miydi ! Ashab-ı Kehf peygamber değildi ki bu hale mu’cize diyelim. Salih insanlardı. Cenâb-ı Hakk onlara bu ikramı verdi. Kerametti yani. Daha bunun gibi pek çok örnek vardır. Kerâmet Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği kuluna verdiği olağanüstü hallerdir, ikramlardır. Bunun inkarı ile insan, bir yere varamaz. Sadece nefsini tatmin eder o kadar. Bir kitap okumuştum ; “İnanmanın yüceliğine eremiyorsanız, inkârın basitliğinden kurtulunuz” diye bir cümle kullanmış. Kerameti inkar edenlere aynı cümleyi kullanıyoruz. İnkârın basitliğine düşmeyin, diyoruz. Aksine “Cenâb-ı Hakk ikram etmiştir. Ama ben o ikrama layık değilim ki bana vermedi. Belki ilerde o güzel hal içerisinde olabilirim”, deyin ve inkar etmeyin.<br />
Kerametin bir de şöyle bir yönü var : Bir insanın elinde keramet zuhur etmişse o keramet o insanın mensub olduğu peygamberin, hak peygamber olduğunu isbat eder. Öyle ya; keramet sahibi insan, o peygamberin yolunu takip ettiği için bu mertebeye ulaşmıştır. O yol batıl bir yol olsaydı, o yolda yürüyen insan bu ikrama nail olamazdı. Nail olduğuna göre gittiği yol, hak yoldur. Onun içindir ki keramet o yolu getiren peygamberin mu’cizesi kabilindendir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Orhan Çeker &#8211; Tasavvufi Meseleleri Fıkhi Bakış</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/">Keramet Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Veli Kimdir ?,Avam ve Havas Var Mıdır ?,Basiret Nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/veli-kimdir-avam-ve-havas-var-midir-basiret-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/veli-kimdir-avam-ve-havas-var-midir-basiret-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:31:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Avam ve Havas Var Mıdır ?]]></category>
		<category><![CDATA[Basiret Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<category><![CDATA[Veli Kimdir ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8387</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bunu belirttikten sonra Velî kimdir, konusuna geçelim : Âyet-i Kerîmelerde olsun, Hadîs-i şeriflerde olsun Velî nasıl ve kim olarak anlatılıyor. Bunu şunun için gündeme getiriyoruz : Özellikle sûfîyeye, evliyaya karşı çıkanlar, şunu iddia ederler : “Biz Kelime-i Şehadet getirdikten sonra hepimiz Allah’ın velî kulları oluruz. Dolayısıyla siz ayrı bir veli tanımını nereden çıkarıyorsunuz ? Bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/veli-kimdir-avam-ve-havas-var-midir-basiret-nedir/">Veli Kimdir ?,Avam ve Havas Var Mıdır ?,Basiret Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-121.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8388" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-121.jpg" alt="Veli Kimdir ?,Avam ve Havas Var Mıdır ?,Basiret Nedir ?" width="264" height="307" /></a></p>
<p>Bunu belirttikten sonra Velî kimdir, konusuna geçelim : Âyet-i Kerîmelerde olsun, Hadîs-i şeriflerde olsun Velî nasıl ve kim olarak anlatılıyor. Bunu şunun için gündeme getiriyoruz : Özellikle sûfîyeye, evliyaya karşı çıkanlar, şunu iddia ederler : “Biz Kelime-i Şehadet getirdikten sonra hepimiz Allah’ın velî kulları oluruz. Dolayısıyla siz ayrı bir veli tanımını nereden çıkarıyorsunuz ? Bir de müslümanların içerisinden ayrı bir sınıf, evliyaullah (Allah’ın veli / dost kulları) diye bir grup çıkarıyorsunuz. Geri tarafı da avam mı oluyor, nereden çıkarıyorsunuz”, diyorlar. Bu şekilde iddia edenler, Kur´ân-ı Kerîm’e nasıl bakıyorlar ben anlamıyorum. Ya da hadis-i şerîf okumuyorlar mı ? Hayret ediyorum gerçekten. Kur´ân-ı Kerîm’e yada Peygamber Efendimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’ın hadis-i şerîflerine baktığımız zaman, çok açık vaziyette Allah’ın velî kulunun tarif edildiğini görürüz. Öncelikle, insanların bir kısmının havas, bir kısmının da avam diye ayrılması doğru mu, meselesini öne alarak konuyu işleyelim. Yine Müzzemmil sûresi yirminci ayette, sahabenin dahi avam ve havasının olduğuna işaret var. Yani bizleri geçtik, güzide toplum olan, tarihte tek sefer gelmiş olan sahabe toplumunda bile havas ve avam vardı. Yani manen ileri derecede özel mevki kazananları vardı. Bir de bu mevkiin dışında kalanlar vardı.</p>
<p>Bakınız ayette ne diyor:</p>
<p>إن ربك يعلم أنك تقوم أدنى من ثلثي الليل ونصفه وثلثه وطائفة من الذين معك<br />
“Şüphesiz Rabbin biliyor ki sen gecenin üçte ikisinden biraz az , yarısında ve üçte birinde kalkıp namaz kılıyorsun. Seninle birlikte olanlardan bir grup da (kalkıp namaz kılıyor)”. Sahabe demek ki hepsi gece ibadetine devam eden kişiler değildi. Bir taife, bunu yapıyor. Bir de şunu örnek verelim.<br />
Mesela sahabenin en faziletlisi Hz. Ebu Bekir’dir. Bunda şüphe yok, icma var. Dört halife, en ileri gelenlerdendi. Aşere-yi mübeşşere dediğimiz cennetle müjdelenen on kişi, en önde olanlardandı. Ve bu arada bir de mesela Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi var idi. O da sahabî idi. Sonradan iman etti. Şimdi Hz. Ebu Bekir’le Vahşi’inin fazileti aynı mıydı? Elbette herkes, her akıl sahibi der ki, bu iki insanın fazileti aynı değildi. İşte biz, Hz Ebu Bekir gibi olanlar havas, Vahşi gibi olanlar avamdan idi, diyoruz. Bunu ayırmada gayet rahatlıkla hareket edebiliyoruz. Öyleyse insanların bir kısmının salihlerden olması, evliyâullahdan olması, diğer büyük bir kesimin de avamdan olması çok normaldir. Hepsini aynı grup olarak görmemiz doğru değildir. Şimdi geliyorum Velî kimdir, meselesine.</p>
<p>Âyet-i Kerîmede<br />
ألا إن أولياء الله لا خوف عليهم ولا هم يحزنون الذين آمنوا وكانوا يتقون<br />
“Dikkat edin Allah’ın Velî kulları, onlar ne üzüntü duyacaklardır. Ne de endişe edeceklerdir (rahat ve emin olacaklardır. Allah’ın Velî kulları) o kimselerdir ki iman etmişlerdir, bir de takva üzere yaşıyorlardır” (Yunus suresi, 62,63). İddia sahipleri “Ben Kelime-i Şehadet getirdim, haramdan da iyi kötü sakınıyorum. Ben de Allah’ın velî kuluyum”, diyorlar. Dolayısıyla “Kelime-i Şehadet getiren her müslüman Allah’ın velîsidir”. Halbuki ALLAHın veli kullarının kim olduğunu açıklayan hadis-i kudsi, veliyi böyle tarif etmiyor.</p>
<p>Bakın hadis-i kudsi ne diyor :<br />
من عادى لى وليا فقد آذنت له بالحرب &#8230;<br />
“Kim benim velî bir kuluma ( dostuma ) düşmanlık yaparsa, bilsin ki ben ona savaş açmış bulunuyorum. Kişi farzlarla bana yaklaştığı kadar başka hiç bir şey ile bana yaklaşamaz. Kişi ondan (farzlardan) sonra nafile ibadete devam eder eder nihayet ben onu severim. Ondan sonra da artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. Benden ne isterse veririm” (Buhari, Rakaik (Rikak) : 38 ; İbn Mace, Fiten: 16).<br />
İşte hadis-i şerîfin ifade ettiği gibi insan, nafilelerde ilerleye ilerleye öyle bir makama geliyor ki o artık Allah ile görüyor, Allah ile duyuyor, Allah ile yakalıyor, Allah ile tutuyor, Allah ile yürüyor. O kişinin görmesi de, işitmesi de, tutması da, yürümesi de Allah’ın özel yönlendirmesi ile olur.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Peki Hocam nasıl oluyor?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Basiret denilen şey bununla hasıl oluyor. Nasıl oluyorsa oluyor işte. Gördüğünüz gibi hadis-i kudsi ALLAHın veli kulunu, Allah ile işiten, Allah ile gören, Allah ile tutan, Allah ile yürüyen… kul olarak tarif ediyor. Bu makamda Basîret (firaset) denen şey ortaya çıkıyor. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin çok güzel bir yorumu var bu konuda: Diyor ki “Allah ile gören göz haramı görmez olur” (Kitabu’r-Ruh, Firaset ve zannın farkı bahsi). Yani gözünün önüne haramı koysanız bile onun gözü o haramı görmez. Bu nasıl olur ? Gayet kolay, nasıl ki bilgisayarlara bir filtre konduğunda istenmeyen mailler oradan içeriye geçemiyorsa, Cenâb-ı Hakk da onun gözünün önüne manevi bir filtre koyuyor. Haramlar oradan içeriye geçmiyor ya da kulağına bir filtre koyuyor, manevi bir süzgeç koyuyor, haram sesler oradan içeriye girmez oluyor. İşte Allah ile görenler, Allah ile işitenler, Allah ile tutanlar, Allah ile yürüyenlerdir Allah’ın velî kulları. Kim de bunlara düşmanlık yaparsa hadîs-i şerifin ifadesine göre, Allah o düşmanlık yapana savaş ilan ediyor. Bundan dolayı diyorlar ki salih insanlara düşmanlık edenlerin akıbetlerinden korkulur. Son nefeste bunların iman dışı, İslam dışı, kafir olarak ölmelerinden endişe edilir diye kitaplarımız yazar.</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: İlginç aslında.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> İlginçtir, çünkü Allah’ın velî kuluna düşmanlık yapan bir insana Allah düşmanlık yaparsa, savaş ilan ederse o insanın akıbeti, o dedikleri kötü sonuç olacaktır. Bunu tekrar toparlayacak olursak, demek ki her iman eden kişi, Allah’ın velî kulu değildir. Allah’ın velî kulları imandan sonra takva üzere yaşayanlar, farzları eksiksiz yapanlar, haramlardan kâmil anlamda uzak duranlar, bu arada nafile ve zikir hayatında önemli dereceler kat edip bunun sonucunda Allah’ın sevgisini kazananlar ve bütün uzuvları, gözleri, kulakları… Allah ile işleyen insanlardır. İşte bu insanlarda feraset, basiret denen şey meydana gelir. Firaset, sezgi gücü dediğimiz şeydir ki kalb gözü diye de ifade ediliyor. İnsanın başında gözü var, bir de kalb gözü vardır. O kalb gözüne basiret deniliyor. Kalp gözü bizim başımızın üzerinde bulunan gözler gibi fiziki şartlara bağlı olarak gören gözler değildir. Fiziki şartları aşarak gören gözlerdir. Mesela biz ışık olduğu zaman görürüz, karanlıkta göremeyiz, belli mesafedekileri görürüz, uzaktakileri görmeyiz. Bu, fiziki şartlardır. İşte gönül gözü, kalp gözü bu şartlara bağlı değil. Gönül gözü / basiret / firaset bu şartların ötesini de görür. Bir de insanın mesela içinden ne geçirdiğini, ne düşündüğünü göremeyiz, bilemeyiz ama gönül gözü onu görür.<br />
Basiretten biraz daha bahsedeyim: Yine İbnü’l- Kayyim’in ismini anacağım. “Kitabu’r-Ruh” adlı eserinde “Feraset ile Zannın farkı” diye bir başlık atmış. Feraset ve kanaatın farkı. Yukarıdaki hadis-i kudsiyi verip îzâhını yaptıktan sonra der ki, “Feraset yanılmaz, iç dünyada ne derse doğrudur. Çünkü feraset sahibi olan insanın gözü Allah ile görüyor, Allah da yanlış göstermez veya feraset sahibi olan insanın kulağı günah söz ve ses duymaz. Çünkü kulağa, Allah işittiriyorsa ona Allah günahı işittirmez.” Ondan sonra da İbn Kayyim şu örneği veriyor : Diyor ki İmam Muhammed ile İmam Şafii Mescid-i Haram’da oturuyorlarmış, sohbet ediyorlarmış. Kapıların birisinden bir insan içeri girmiş. İkisi de bakmışlar, biri “bu adam demircidir, demirci olduğunu seziyorum” demiş. Öbürü de “Ben de bu adamın marangoz olduğunu seziyorum” demiş. Haydi gidip adama ne iş yaptığını soralım bakalım, demişler. Adama; ne iş yaptığını, mesleğin nedir, diye sormuşlar. Demiş ki adam, “Marangoz idim, şimdi demircilik yapıyorum”.<br />
Yine Mevlana’dan bir beyit vereceğim Bence Mesnevi’nin taç beyti, bu beyittir. Diyor ki Mevlana :<br />
“Dîde-i tu çûn dilem râ dîde şud<br />
İn dil-i nâdîde ğark-ı dîde şud”<br />
Ya Rabbi! Senin gözün benim gönlüme göz olur olmaz bu basiretsiz gönül tümden basiret oluverdi” (Mesnevi : 4087. beyit). Yani bu gönül Ya Rabbi seninle görür hale geldikten sonra, artık görmediği bir şey kalmadı. Ortadan duvarlar kalktı, mesafeler kalktı, fiziki şartlar kalktı, gönül gözü her şeyi görüyor, diyor. Yine kendisi bu durumun bizler tarafından iyi anlaşılması için şunu ekliyor : Sen gözünü yumup uyuyorken, rüyadayken birçok olağanüstü şeyler görüyorsun da gözün açıkken niye görmüyorsun ? Acayip gelmiyor mu sana (Mesnevi, 6183.beyit). Rüyada gözün yumuk gördüğün şeyin, gözünü açtığında daha fazlasını görmen gerekirken niye görmüyorsun ? Yani bu basiretin niye kapalı ? Niye uykuda, rüyada gördüğünü, uyanıkken görmüyorsun ? Rüyada diyelim ki, Peygamberimizi gördün, uyanıkken niye görmüyorsun?<br />
Yani basiret, nafilelerde ilerlemiş olan insanlara Cenâb-ı Hakk’ın verdiği özel bir ikramdır, bir hediyedir. İşte bu ikrama nail olanlara velî denilir. Her Kelime-i Şehadet getiren velî değildir. Veliler, havastır; öbürleri avamdır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/veli-kimdir-avam-ve-havas-var-midir-basiret-nedir/">Veli Kimdir ?,Avam ve Havas Var Mıdır ?,Basiret Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/veli-kimdir-avam-ve-havas-var-midir-basiret-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Yabancı Kaynaklı Değildir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-yabanci-kaynakli-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-yabanci-kaynakli-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Yabancı Kaynaklı Değildir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8381</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kimileri, ‘tasavvufi eylemlere bakıyoruz, bir de Hindistan’da yogilerin veya Hind rahiplerinin vs. yaşantılarına bakıyoruz; ikisinin birbirine benzediğini görüyoruz. Öyle ise tasavvuf çoğunlukla eski Hind kültürüne dayanıyor, diyorlar. Bir kısmı da eski Yunan’a benzetiyor. Eflatun’un ideler alemine vs. şuna buna benzetmeye çalışıyor. Özellikle Muhyiddin b. Arabi’nin temsil ettiği Vahdet-i Vücud görüşünün Yunan felsefesinden kaynaklandığını söylemeye çalışıyorlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-yabanci-kaynakli-degildir/">Tasavvuf Yabancı Kaynaklı Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-120.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8382" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-120.jpg" alt="Tasavvuf Yabancı Kaynaklı Değildir" width="260" height="303" /></a><br />
Kimileri, ‘tasavvufi eylemlere bakıyoruz, bir de Hindistan’da yogilerin veya Hind rahiplerinin vs. yaşantılarına bakıyoruz; ikisinin birbirine benzediğini görüyoruz. Öyle ise tasavvuf çoğunlukla eski Hind kültürüne dayanıyor, diyorlar. Bir kısmı da eski Yunan’a benzetiyor. Eflatun’un ideler alemine vs. şuna buna benzetmeye çalışıyor. Özellikle Muhyiddin b. Arabi’nin temsil ettiği Vahdet-i Vücud görüşünün Yunan felsefesinden kaynaklandığını söylemeye çalışıyorlar. Şimdi gelelim acaba bu iddialer ne kadar doğrudur meselesine.<br />
İki şey arasında benzerlik varsa, acaba biri diğerinden alınmıştır, denilebilir mi ? Hatta ben bir zamanlar dergide okumuştum. Amerika’nın neresinde birisi elçilik yaparken o zaman Türkiye’deki üstlerine bir mektup göndermiş. “Ben, burada bir kabile yaşantısı gördüm. O kabilenin insanları, dört duvar bir binanın etrafında, senenin belli zamanlarında dolaşıp duruyorlar”, diye yazmış. Sonra da “Haa demek ki bizim hacda yapılan tavaf buradan alınmaymış,”diye iddiasını patlatmış. Yani hac bilmem Güney Amerika’nın hangi kabilesinden, hangi yortusundaki hangi adetten gelmişmişmiş&#8230; Bunu iddia edebilmek için biraz tarihi bilgi gerekmez mi ? Peygamber Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’ın, Güney Amerika’nın o kabilesini biliyor muydu? Onların kültürünü alacak şekilde okuma yazması var mıydı ? Hicaz’ın dışına ne kadar çıkmıştı…?</p>
<p>Adamın birazcık da olsa düşünmesi lazımdır. Biraz mantık, muhakeme ve akıl varsa bir insanda bu soruların cevabını düşünerek iddiasını söylemesi lazım. İnsan bir defa saptı mı, ona Cenâb-ı Hakk ‘ne halin varsa gör’ dedi mi o insana akıl pompalasan da yolunu bulamaz artık. Çünkü bir defa aklı kendisinin şeytanı gibi olmuştur. Onun yaptığı batıl şeyleri şeytan ona süslü göstermeye başlamıştır. Yukarıdaki olayın izahına gelelim : Kurban kesmek benim bildiğim kadarıyla gerek ilahi dinlerde olsun, gerek sonradan uydurulmuş beşeri dinlerde olsun hepsinde var. Diyelim ki Asya’nın taa ücra bir köşesinde Kâfiristan diye bir yere gitseniz, o dediğiniz coğrafyalarda onların da bir takım eylemlerden sonra bir keçiyi kestiğini, kurban ettiğini görebilirsiniz, kanını sağa sola sürüyorlar, kutsal gördükleri için böyle yapıyorlar tabiatıyla. Yani o kafirlerde kurban adetini görürsünüz. Şimdi buna göre birisi çıksa ve İslam’daki kurban ibadeti filan yerdeki Kafiristan denilen beldeden alınmıştır, dese doğru olur mu? Bu iddia sahibi insanların esas basiretsizliği şu bilgisizliğe dayanıyor: İnsanlığın ilk dini ne idi ? Hak / İlahi din miydi yoksa uyduruk bir beşeri din miydi ! Dinler tarihi kitaplarında bu söz konusu yapılır. İnsanlığın ilk dini olarak onlar Kur´ân-ı Kerîm’den uzak bir değerlendirme yaptıkları için ampirizm, totemizm… insanlığın ilk dinidir, diyorlar. Halbuki insanlığın ilk dini, ilk insan Hz.Ademi’in getirdiği din idi ki Hz. Adem aynı zamanda ilk peygamberdi. Yani insanlığın ilk dini hak din, ilahi din idi.<br />
<strong>FATİH KUT</strong>: Soradan insanlık putperest olmuş, putları ilah edinmişler yani.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Evet. Totemizmde totem diye kutsal saydıkları bir hayvan ya da bir şey vardır. O dinin mensupları kendilerinin totemden geldiklerine inanırlar vs. Böylece insanlar din uydurup din oluşturmuştur. Şimdi insanlığın ilk dini Kur´ân’dan ve Sünnet’ten uzak olarak değerlendirilirse bu iddialar söylenir. Ama Kur´ân diyor ki, ilk insan Âdem’dir. Âdem de Peygamberdir.<br />
Yani ilk insanın dini hak din idi, İslam idi. Benim bildiğim şey şudur ki ilahi dinlerin hepsinde namaz var. Hepsinde oruç var. Hepsinde zekâta benzer bir harcama var. Hepsinde kurban var. Hepsinde ziyaret, hac, tavaf var. İlahi din, İnsanlar tarafından bozula bozula tahrif edildi. Bu dine kendilerine göre çeşitli unsurlar yerleştirdiler. İlahi din bozuntusu olarak ortaya çıkan bu bozuk beşeri dinler normal olarak ilahi dinlerden de bazı unsurlar ihtiva etti. İşte o kurban uygulaması hak dinden o batıl beşeri dine geçmedir. Yoksa batıl dinlerden ilahi / hak dine geçme değildir.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Demek öyle !</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Evet öyle tabii ki. Yani kurban o batıl dinlerden hak dine gelmiş değil. Hak dinden oraya kalıntı olarak geçmiş. O batıl dinden olup hak dindekine benzeyen bazı şeyler, batıl dinlerin uydurukları değil, hak dinden o batıl dine geçmiş kalıntılardır. Bunu göremeyen bizim saf insanlar veya güya kimi âlimlerimiz diyor ki “tasavvufi yaşantı hindulardan gelmiştir”. Yahu hinduların geçmişine bir bak bakayım, o noktaya nasıl geldiler. Bir de bakacaklar ki onların bir eylemi, bir ritüeli taa bin sene, üç bin sene önce bir peygamberin ortaya koyduğu ilahi din kaynaklı bir kalıntıdan oluşmuş. Dolayısıyla batıl dinlerden hak dinlerdekine benzer bir takım eylemleri, hak din onlardan aldı değil, onlar hak dinden bunları aldılar, anlamına gelir. Bunun doğrusu budur.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Ve o kadar çok Peygamber gelmiş ki değil mi ? 124 bin olarak geçiyor ama belki daha da fazla.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Evet öyle fakat gerçek sayısını bilmiyoruz. Ama Peygamber gönderilmeyen bir kavim, bir kabile yok. Bütün insanlara peygamber gönderilmiştir. Her peygamber tabiidir ki ilahi ibadet biçimini ortaya koymuştur. İnsanlar bu ibadetlerin, emir ve yasakların içerisinde, nefislerine zor gelenlerini, terk ettiler, unuttular, kimini değiştirdiler, yozlaştırdılar. Hoşlarına giden bir iki eylem de onların arasında yaşamaya ve kalıntı olarak kalmaya devam etti. Eğer O peygamber onlara ziyareti, tavafı… öğretti ise, o insanlar, peygamberin bu doğru ibadet biçimi yerine uyduruk olarak mesela Ka’be yerine, bir ev kutsamışlar, ‘haydi bu evin etrafında dönelim, tavaf edelim…’ falan demişlerdir. Dolayısıyla İslam’daki tavaf oradan değil, o uyduruk dönme, hak dinden yani Ka’be tavafından oraya geçmiştir. Bunu böyle görmek gerekir. Bir de şunu ekleyelim : Dinlerin genel özelliklerine baktığımız zaman, ben şahsen iki grupta görüyorum dinleri. Kur´ân-ı Kerîm mesela Fatiha Sûresini okuyoruz.</p>
<p>Fatiha Sûresinde<br />
غير المغضوب عليهم ولا الضالين<br />
“Ya Rabbi bizi, kendilerine gazab edilenlerin ve sapıkların yoluna iletme”, diye dua ediyoruz.<br />
Peki kendisine gazab edilenler kimler? Sapıklar kimler? Hadîs-i Şerîflere baktığımız zaman kendilerine gazab edilenler; yahudiler olarak, sapıklar da hristiyanlar olarak îzâh edilmiştir. Tabii ki bunlar içerisinde hakkı görüp hak dine gelenler kesinlikle müstesnadır. Bir de yahudilerin hepsi gazab edilmiş değildir. Kur´ân-ı Kerîm’de onların hangi çeşit yahudiler olduğu söyleniyor. İftira edenler, eziyet edenler &#8230; Peki bu iki dinin dışındaki dinler için niye “bizi o dinlerden etme” diye duamızda onları da dile getirmiyoruz ? Yani dünya üzerinde kala kala bu iki din mi kaldı ki biz Fatiha Sûresinde “Ya Rabbi bizi bu iki din mensuplarından etme” diye dua ediyoruz. Bu konuyu incelediğimiz zaman şunu görüyoruz : Dünya üzerindeki bütün dinler ya yahudilik ya da hristiyanlık özelliğindedir.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> İki ana özellik var yani.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER</strong>: Evet İki ana özellik var. Yahudilikte rijit hükümler var. Yani zühd hayatıyla ya da mistik hayatla, tasavvufi hayatla ilgili olmayan, zahiri hükümler çoğunluktadır. Hristiyanlıkta ise eyleme yönelik hükümlerden ziyade iç dünya ile ilgili yani mistik özellikler ağırlıktadır. Demek istiyorum ki yeryüzünde bütün dinler ya hristiyanlık ya da yahudilik özelliği taşır. Yani ya mistik tarafa ağırlık vermişler yada ahkam yığını görüntüsü vermişlerdir. Dolayısıyla Fatiha suresinde hristiyanlık ve yahudilik kasdedilmiş ama aslında bu özellikteki bütün dinleri kasdetmek anlamına geliyor.</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: İkisi de aşırıdır değil mi?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> İkisi de aşırıdır. Dünyaya baktığımız zaman genelde doğu dinleri mistik özelliktedir. Hind dinlerine bakınız mesela. Baştan sona mistik vaziyette görürsünüz. Onu, yani iç dünyamız ile ilgili, ruhu yüceltmeyi, ruhu temizlemeyi, iç dünyayı süslemeyi hedef edinen bir yapıda görürsünüz. Ama batı dinleri öyle değil. Batı dinlerinde ise özellikle materyalizmin etkisinde kalmış çevrelerde rijit bir hayat görürsünüz. Yani bu dinler kaideseldir. Şunu yaparsın, şunu yapamazsın, biçimindedir. Avrupa’nın yaşantısına bakarsanız onu kaideler yığını olarak görürsünüz.. Bizim işçiler bile geldikleri zaman burada “oh” diyorlar. Orada kaideden bıkmışlar. Doğuya doğru gittiğin zaman orada da kaide azlığı ile karşalaşırsın. Buna karşılık iç bünyemiz ile ilgili şeyleri daha yoğun görürsün. O zaman, doğu dinleri ruh terbiyesi ile ilgili, nefis terbiyesi, tezkiyesi ile ilgili olarak yoğunlaştıkları için onların dinleri bu özellikte gelişmiştir. Dolayısıyla tasavvuf da iç dünya ile uğraştığı için, doğu dinlerinden alıntıdır denmesi biraz da oradan kaynaklanır. Aradaki benzerliklere bakarak İslami tasavvuf onlardan alıntıdır, demek çok yanlıştır. Daha önce anlattığım bu konuyu çok canlı bir örnekle tekrar izah edeyim :<br />
Mesela Haccı örnek verelim. Müşrikler haccı Hz. İbrahim’den beri gördükleri adet üzere yaparlar. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm hac etti, müşrikler de hac ediyorlardı. Hac organize işlerini müşrikler yapıyorlardı. Onlar her sene hac ediyorlardı, umre yapıyorlardı. Peki Peygamberimiz haccı müşriklerden mi almış oldu ? Nasıl ki Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem haccı müşriklerden öğrenip aldı demek ne kadar yanlış ve mantıksız ise tasavvuf hindulardan alındı demek o derece mantıksız ve yanlıştır. Hz. İbrahim’in yaptığı haccı müşrikler nisbeten bozmuşlardı. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm, Hz. İbrahim’in yaptığı şekli ile yeniden ortaya koyarak ve müşriklerin bozmayıp muhafaza ettikleri kısımlarını da alarak doğru haccı ortaya koymuş ve uygulamıştı. Mesela müşrikler, ihramı bozmamışlardı. Tavaf yapıyorlardı. Umre devam ediyordu onlarda, mîkat yerlerinden ihrama giriyorlardı. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem orijinal olarak duran o menasiki alarak müşriklerin terk ettiklerini ve bozduklarını düzeltip ekleyerek, net biçimde ilahi haccı ortaya koymuştur. İşte İslami tasavvuf aynen hacdaki gibi değişik toplumlarda bozukluğa uğramış tasavvufi yaşantıyı ıslah ederek, meşru / eski şekline çevirerek, net olarak ortaya koyan bir harekettir. Başka yerlerden alıntı değil, o başka yerler hak dinden alıntı yapmıştır. Bunu net olarak söylüyoruz. Sanıyorum bu noktada bir istifham kalmamıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-yabanci-kaynakli-degildir/">Tasavvuf Yabancı Kaynaklı Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-yabanci-kaynakli-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhep ve Tarikar Bid&#8217;at Değildir,Çok Hadis Bilmek,İçtihad Etmeyi Gerektirmez</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-ve-tarikar-bidat-degildircok-hadis-bilmekictihad-etmeyi-gerektirmez/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-ve-tarikar-bidat-degildircok-hadis-bilmekictihad-etmeyi-gerektirmez/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:09:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Çok Hadis Bilmek İçtihad Etmeyi Gerektirmez]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep ve Tarikar Bid'at Değildir]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8378</guid>

					<description><![CDATA[<p>FATİH KUT:Mezheb konusunda bazı insanlar, bid’attir, olmasa da olur hatta daha da tehlikeli şeyler söylüyorlar. Hatta mezhebe ne gerek var ki. “Kur´ân ve Sünnete uyduktan sonra zaten sen yolunu çizmişsin” deniliyor. Bu noktada neler söylersiniz? PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Önce konumuzla kısaca ilgisini hatırlatalım : Konu tasavvufken niye mezhebe geldi. Şunun için ; çünkü Cibril [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhep-ve-tarikar-bidat-degildircok-hadis-bilmekictihad-etmeyi-gerektirmez/">Mezhep ve Tarikar Bid’at Değildir,Çok Hadis Bilmek,İçtihad Etmeyi Gerektirmez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images17.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8379" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images17.jpg" alt="Mezhep ve Tarikar Bid'at Değildir,Çok Hadis Bilmek,İçtihad Etmeyi Gerektirmez" width="387" height="227" /></a></p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>:Mezheb konusunda bazı insanlar, bid’attir, olmasa da olur hatta daha da tehlikeli şeyler söylüyorlar. Hatta mezhebe ne gerek var ki. “Kur´ân ve Sünnete uyduktan sonra zaten sen yolunu çizmişsin” deniliyor. Bu noktada neler söylersiniz?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Önce konumuzla kısaca ilgisini hatırlatalım : Konu tasavvufken niye mezhebe geldi. Şunun için ; çünkü Cibril hadîsinde her üçü beraber söylendi. İtikadî mezhebler yani inanca dair mezhebler, amelî mezhebler bir de ruh terbiyesi ile ilgili mezhebler yani tarikat. Her üçü de yol anlamına gelir. Bu hususta tarikatla ilgili söyledikleri ileri geri lafları mezheble ilgili olarak da söylüyorlar. Dolayısıyla birine verilecek cevap aynı zamanda diğeri için de cevap olacaktır.</p>
<p>Diyorlar ki ; mezheb Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm ve onun oluşturduğu toplum, sahabi toplumunda yoktu. Mezhebler bilmem ne kadar zaman sonra ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla mezheb bid’attır. Yani sonradan türedi şeylerdir. Ve daha ne safsata sözler, iddialar. Bu gibi sözler tabii ki kulağa ve nefse hoş ve yaldızlı geliyor. Ama bu havada söylenmiş olan sözleri, iddiaları yere indirecek, topluma uyarlayacak olursak, acaba doğru tarafı var mıdır? Yoksa hiç doğru tarafı kalmayan şeyler midir? Öncelikle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koyabilmek için sahabe toplumuna bakmamız gerekiyor.</p>
<p>Şimdi bu iddiaya göre yani mezhep bid’attır, sonradan türemiş şeydir, iddiasına göre ne kadar sahabe varsa hepsinin müctehid olması, hiç birinin diğerini taklid etmemesi gerekir. Yani bu iddia şu demektir : ‘Bütün sahabe kendileri doğrudan Kitap ve Sünnet’ten hüküm çıkarıyorlardı ve öylece uyguluyorlardı. Yani sahabenin tümü müctehid idi, aralarında hiç mukallid yoktu’. Peki bu iddiayı sahabe toplumuna uygulayalım bakalım sonuç böyle mi çıkacak. Şöyle bir soru sorarak konuya girelim : Sahabe alimleri yani kendilerine fetva sorulan, ictihadda bulunan sahabe alimleri acaba kaç kişi idi ? Konuya buradan girelim. Fakih yani fıkıh’ta üstad olan sahabiler dendiği zaman ilk önce akla 7 (yedi) kişi gelir. Bu yedi kişi Hz. Ömer, Hz. Ali üç tane de Abdullah’ımız var : Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes’ud. Bir de genç bir sahabi vardı, Zeyd b. Sabit. Annelerimizden de Hz. Aişe vardı. Yani fıkhî konularda ictihad eden sahabiler, fakih sahabiler dediğimiz zaman bu yedisi akla gelir. Bir de bunlar kadar olmasa da orta seviyede ictihad edenler var. Onlar da yirmi &#8211; otuz civarındadır. Bunlardan başka ömründe sadece tek ictihadda bulunmuş olanlar ya da iki ictihadı bize gelmiş olan sahabiler de var. Bunların hepsini topladığımız zaman 162 kişi ediyor. Bu 162 kişinin yirmi tanesi kadındır.</p>
<p>Geri kalan 142’si erkeklerden oluşur. Şimdi ikinci soruyu soralım : Sahabe toplumunun nüfusu acaba kaç bin idi. Nüfusu ne kadardı ? Yuvarlak bir rakam söyleyelim : 162 bin olduğunu düşünelim ki sadece Veda haccına ve hutbesine katılanların 120 bin olduğu söyleniyor. Bir de hacca gidemeyenler var. 150 ile 200 bin arasında olduğunu tahmin ediyoruz biz. 162 bin olarak alalım. 162 tane müctehid sahabe olduğuna göre &#8211; o da tek ictihadı olanı bile sayarsak- o zaman sahabe içerisinde müctehid oranı binde bir idi, diyebiliriz. Yani bin sahabiden bir tanesi ancak müctehid idi. Geri kalan dokuz yüz doksan dokuzu mukallid idi ki onlar bu müctehid sahabilerden birine meselesini soruyor ve amel ediyordu. Dikkat edin biz tek ictihadı olanı bile saydık. Normalde belki müctehid sahabe sayısı 30 veya 40 civarında kalır. Öyle görüldükleri yerde acaba burada dinimizin hükmü nedir diye kendisine soru sorulan otuz, bilemediniz kırk civarında sahabi ancak vardır. Ama biz onların hesabına gelir belki diye hesabı geniş tuttuk, yüz altmış iki dedik. Yüz altmış iki bin nüfuslu sahabe toplumunda yüz altmış iki tane müctehid var. Yani müctehid sahabilerin, mukallid sahabilere oranı binde bir olmuş oluyor.<br />
Dikkat ediniz, bu sahabilerin tümü Arapçayı biliyor. Kur´ân-ı Kerîm inerken vahye, şahid olmuş. Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’ın hayatını görmüş. Onunla beraber oturmuş, konuşmuş, O’nu, onlar bizzat gözleri ile görmüş. Bu ümmetin en faziletlileridir. Buna rağmen sahabe toplumunda müctehid oranı binde bir olmuştur. Hatta biz hesabı biraz daha gerçeğe uygun şekliyle söylesek belki de bu oran beş binde ya da on binde bir olur. Sahabe toplumunda bir müctehide karşılık 999 mukallid bulunduğuna göre mezheb bid’at olamaz. 999 kişi gidip o kişilerden birine meselesini soruyor ve daha da inceleme ve araştırma yapmadan onunla amel ediyordu. Biz ne yapıyoruz ? Mesela İmam Azam’a soruyoruz. Ya da İmam Şafii’ye soruyoruz. Bizim yaptığımızın sahabenin yaptığından ne farkı var ki, bizimki bid’at oluyor. Demek ki mezhebe bid’at diyen kişi, en azından kitapları, sahabe hayatını gözden geçirir de söyleyeceği sözü biraz mantıklı söylemeli.</p>
<p>İşte görüyorsunuz ‘mezheb bid’attır’ iddiasının sahabe toplumuna oturan hiçbir tarafı yok. Sahabe müctehidlerinden mesala Abdullah b. Mes’ud hac’dan dönerken çölde oturanlardan birisi ona bir soru sormuştur, nikahla ilgili. O da filan kişiyle nikâhlanman caizdir, cevabını vermiş. Kendi ictihadı ile tabii ki. Medine’ye geldikten sonra biraz araştırmış, meğer söylediği fetva yanlışmış. Bunun üzerine geri o çöle dönmüş. Bilmem kaç gün yol gitmiş. O adamı bulmuş ve “ben o konuda yanlış cevap vermişim, senin bu kadından ayrılman gerekir” demiş ve onları ayırarak tekrar Medine’ye dönmüştür. Şimdi o çölde soru soran kişiye, Abdullah b. Mes’ud, “Kur´ân-ı Kerîm var, Peygamberimizin Sünneti var, ona bak, kendin ictihad et ve kendi ictihadınla amel et”, dememiştir. Sahabenin cevaplarında böyle bir ifadeye rastlamazsınız. Bu iddia sahiplerinin söylediği sözü sahabe, soru sorana demiyordu. Yani sahabenin büyük çoğunluğu az sayıdaki sahabe alimini taklid ediyordu. Şimdi güya bizimkiler “elimde Kur´ân var, bir de Sünnet var, yeter” diyorlar. Abdullah b. Mes’ud öyle demedi ama. Yani bunların dediğini sahabe dememiştir. Sahabenin yaşantısı bunların dediği gibi değildi. Peki bunların dediği ne olabilir? Acaba kim destekliyor bunları ? Mezheb imamlarına küfrediyorlar, onları zındıklıkla suçluyorlar, bid’atçı şu bu vs. Bu fikirlere kim sevk ediyor bunları ? Olsa olsa şeytanlar sevk ediyordur. Başka da ihtimal yok görünüyor. Biraz ayaklarını yere bassalar ve sahabe toplumundaki olayı bizzat gözleriyle inceleseler böyle konuşmayacaklardır.<br />
Demek ki “Mezheb bid’attır” cümlesi tamamen palavradır. Mezhebin bid’atle hiç ilgisi yoktur. Sahabe toplumunda bile çok az kişi müctehiddi. Sahabenin geri kalanı mukallid idi. Bir de şunu söylüyorlar. “Ben çok hadîs okurum. Ciltler dolusu hadîs kitaplarım var. Peygamberimiz ne dediyse öyle amel ederim. Mezheb vs. hikâye “diyorlar. Halbuki bu ifadelerin, sahabe nazarında hiçbir değeri yoktur ve tümden palavra ifadelerdir. Çok hadis bilmek, ictihad edebilmek anlamına geliyormuş gibi anlıyorlar ki bu da çok yanlış bir düşünce.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Yani çok hadis bilmek o kişi için ictihad edebilme kudreti anlamına gelmez diyorsunuz ?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Evet öyle tabii. Bu iddialarını da sahabe toplumuna uyarlayalım bakalım ne çıkacak. Az önce fıkıhçı yani ictihad eden sahabiler 162 kişidir dedik. Peki hadîsçi sahabiler ne kadardı ? Yani Peygamberimizden bize hadîs nakleden sahabiler kaç kişiydi ? Sadece Baki b. Mahled, el-Müsnedu’l-Kebir (el-Musannef)inde 1300 (bin üç yüz) den fazla sahabe ravisinin adını söyler. Hadîs nakleden bin üçyüz kişi rakamı nerdeee, 162 kişi nerdeee. Bu sayıları yuvarlak olarak birbirine oranlayacak olursak, aşağı yukarı sahabe toplumunda on tane hadîsçi varsa buna karşılık bir tane fıkıhçı vardır. Bu ne demek? Bu, fıkıhçı, sahabe toplumunda hadiscilere göre % 10 oranındadır demektir. 1 fıkıhçıya karşılık 10 hadisci düşüyor. Öyleyse çok hadîs bilen çok ictihad eder, diye bir kaide yok. Bizimkiler de böylece, ‘çok hadis biliyorum, kendim ictihad ederim’, deme hakkına sahip olmazlar. Aksi iddia sahabe toplumundaki olguya ters düşer.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Buradan o çıkıyor matematiksel olarak.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Evet o çıkıyor. Bunu 3 örnekle daha destekleyeyim. Hadîste bir numara sahabi kimdir, diye sorsak.. Cevabı belli, her yerde yazar, herkes de bilir. Bu isim, Ebu Hureyre’dir. Ebu Hureyre bize Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’dan 5374 hadîs nakletmiştir. Hemen hemen Kur´ân kadar bize hadîs nakletmiştir. Peki, en çok hadîs nakleden bu sahabinin, fıkıhta başka bir deyişle ictihadda bir numara olması gerekmez mi? Öyle ya hadiste 1 numara olan kişi, fıkıhta da 1 numara olmalı değil miydi o iddiaya göre!</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Yani bu kadar hadîs bildiğine göre öyle olması gerekir.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Ama öyle olmamış, Ebu Hüreyre ‘çok hadis biliyorum, öyleyse çok ictihad ederim’ dememiştir. Fıkıhtaki 1 numaralar arasında yok Ebu Hureyre. Bir örnek daha vereyim : Mesela Hz. Ömer’in, hadîste adı geçmez. Kendisinden rivayet edilen hadîs 130-140 civarındadır. Ama fıkıh’ta bir numaradır. Demek ki hadis bilmek başka, ictihad etmek başka bir şeydir. İkisi birbiriyle doğru orantı teşkil etmez.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Demek ki çok hadîs bilmekle bu iş olmuyor.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Örneklerle net olarak ortaya çıkıyor ki durum bu. Dolayısıyla birisi “Ben çok hadîs-i şerîf okuyorum, öyle ise hiç bir fıkıhçıya ihtiyaç duymadan ictihad edip amel edebilirim”, diyemez, demesi yanlıştır. Bu yanlış iddianın sahabe toplumunda yeri yoktur gördüğünüz gibi.<br />
En canlı bir örnek daha vereceğim. Resûlullah Aleyhi´s Salâtü ve´s Selâm Veda’ konuşmasını, hutbesini irad ederken son cümleyi şöyle bitiriyor :<br />
فليبلغ الشاهد الغائب<br />
“Burada olanlar, burada olmayanlara bunu bildirsin”. Dolayısı ile veda’ haccına gelmeyen sahabiler de var demiştik ya, geridekileri de hesap edersek 150 &#8211; 200 bin arası sahabi nüfusu tahmin ediyoruz. Yani benim bu sözlerimi aynen hatırda tutun, kendiniz yorumsuz olarak nakledin. Devamında buyuruyor ki<br />
لعل الغائب اوعى من سامع<br />
“Olabilir ki uzakta olan burada dinleyenden daha iyi anlamış olabilir”. Demek ki hadîs’i duyan, hatta nakleden kişi naklettiği kişiden daha iyi anlamamış olabilir.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Evet, buradan bu sonuç da çıkıyor.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Buradan bu da çıkıyor. Netice şu ; Sahabe toplumunda hemen hemen on hadîsçi sahabeye karşılık bir fıkıhçı sahabe vardı. Fıkıhçı sahabe en geniş şekliyle söyleyecek olursak hadisci sahabeye göre onda bir oranında idi. 999’u mukallid idi. 1000’de 999’u ise taklid ediyordu. Dolayısı ile o 999’un taklid ettiği bir mezhebi vardı.</p>
<p>Mesela Abdullah b. Mes’ûd’a güveniyor, sahabeden gidip ona soruyordur. Ya da Hz. Ali’ye güveniyordur, gidip ona soruyordur. Ya da Hz. Aişe’ye kadınlar ve daha çok yakın akrabaları gidip ona soruyorlardı. Ya da diyelim ki Zeyd b. Sabit. Gidip ona soruyorlardı. Genelde Irak merkezli mezheplerin -Hanefilik gibi- kaynağında sahabeden Abdullah b. Mes’ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer vardır. Ama Medine kaynaklı mezheplerde -Malikîlik, Şafiîlik gibi- bunların dip notlarında, kaynaklarında Zeyd b. Sabit vardır, Abdullah b. Abbas vardır, Abdullah b. Ömer vardır. Yani o civarda yaşayan sahabiler vardır. Herkes kendi yakınındaki sahabiye gidip meselesini soruyordu. Ya da sahabi gidip yine bir başka sahabiye soruyordu. Dolayısıyla çok hadîs bilmek çok ictihad etmeyi gerektirmiyor. Zamanımızda kimi heyecanlı insanlar, özellikle gençler olur. ‘Ben binlerce hadîs okudum, öyleyse kendim amel ederim’ diyor. Bu sözler heyecandan öte bir şey ifade etmez. Vakıa bu iddiayı tekzib etmektedir.</p>
<p>Kısacası mezheb bid’at değil, sahabe toplumunda da bu olay var idi. Mukallid ve müctehid de, ictihad ve taklid de var idi. Sahabe toplumunu bizzat esas alırsak her hadîs bilen kişi, ictihad ediyor değildi. İctihad ayrı bir şeydir. Yani mezheb bid’at olmadığı gibi, sünnete uygun yaşantı biçimi demek olan tasavvufi yaşantı, veya zühd hayatı da sahabe toplumunda var idi. Ama nasıl ki aslı sahabe toplumunda var olduğu halde Hanefi ismi sonradan çıktı ise, tarikat da yaşantı olarak var idi, sadece ismi sonradan çıktı. Varlık olarak mevcuttu, bid’at / türedi değildi. İsmi sonradan çıkmış olabilir. Hiç önemli değildir. Mesela Kur´ân-ı Kerîm okuma ilmi demek olan tecvid ismi olmadığı gibi tecvid ismi ile bir ilim de yoktu ama Kur´ân-ı Kerîm’i güzel okuyup öğretme vs. var idi. Tecvid diye bir isim sonradan konulmuştur. Şimdi geçelim tasavvuf dış kaynaklı mıdır meselesine ?</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhep-ve-tarikar-bidat-degildircok-hadis-bilmekictihad-etmeyi-gerektirmez/">Mezhep ve Tarikar Bid’at Değildir,Çok Hadis Bilmek,İçtihad Etmeyi Gerektirmez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-ve-tarikar-bidat-degildircok-hadis-bilmekictihad-etmeyi-gerektirmez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Nedir ve Kaynağı Nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-ve-kaynagi-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-ve-kaynagi-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:03:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nedir ve Kaynağı Nedir ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8374</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyden önce tasavvufi hayatın tanımını yapacak olursak deriz ki bildiğimiz kadarı ile sûfilerde olduğu gibi Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’ın Sünnetini en ince ayrıntısına varıncaya kadar yaşamaya gayret eden bir anlayışın ve bu hareketin adı olup bunun failine sûfi denir. Bunu felsefi düşünce ya da yabancı bir düşünce olarak algılamak çok garip bir yanlışlıktır. Bunu nefsine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-ve-kaynagi-nedir/">Tasavvuf Nedir ve Kaynağı Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir23.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8376" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir23.jpg" alt="Tasavvuf Nedir ve Kaynağı Nedir ?" width="497" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir23.jpg 323w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir23-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 497px) 100vw, 497px" /></a>Her şeyden önce tasavvufi hayatın tanımını yapacak olursak deriz ki bildiğimiz kadarı ile sûfilerde olduğu gibi Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’ın Sünnetini en ince ayrıntısına varıncaya kadar yaşamaya gayret eden bir anlayışın ve bu hareketin adı olup bunun failine sûfi denir. Bunu felsefi düşünce ya da yabancı bir düşünce olarak algılamak çok garip bir yanlışlıktır. Bunu nefsine ağır gelmesi sebebi ile iddia ediyorlar diyebiliyoruz.</p>
<p>Öncelikle şuradan başlayayım : Bizim hadîsler arasında Cibrîl Hadîsi dediğimiz bir hadîs-i şerif var. Bize bu hadîs-i şerifi Hz. Ömer naklediyor : Diyor ki (mealen) ; Bir gün Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm ile bir grup sahabe oturup sohbet ediyorken yanımıza birden bir yabancı geliverdi. Bu yabancıyı hiç birimiz tanımıyorduk. Uzaktan geldiği belli ama üzerinde yolculuktan yana hiç bir iz, eser yok. Yolcu olan kişi üzerinde bir yorgunluk, o günkü şartlarla toz toprak… olur. Yorgun olur, aç olur. Ama onun üzerinde en ufak böyle bir iz yok. Elbisesi tertemiz, bir yabancı, uzaktan gelmiş, hiç birimiz tanımıyoruz. Üzerinde yolculuğa dair bir alamet yok. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’a dizleri değecek şekilde diz dize oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu ve Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s Selâm’a sorular sormaya başladı.</p>
<p>5 tane soru sordu. Birisi “İman nedir ?” Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm bizim “İmanın şartları 6’dır” diyoruz ya, onları sayarak “İman budur”, diyor. Cevabı aldıktan sonra o yabancı “Sadakte”, yani “doğru söyledin” diyor. Hz. Ömer : “Biz hayret ettik”, diyor. Aslında Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’a edeben soru sorulmaz. O soru soracak olursa da “Allahu ve Resûluhu a’lem”, yani “Allah ve Resûlu daha iyi bilir deriz” edeben. Bu yabancı hem soru soruyor hem de sonunda tasdik ediyor. Biz hayret ettik.</p>
<p>2. Soru : “İslam nedir ?” Bizim islamın 5 şartı olarak saydığımız şeyleri sayarak Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Selem “İslam budur”, diye cevap veriyor. O yabancı “sadakte” diyor, yani “doğru söyledin” diyor. Biz yine hayret ettik. Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm hiç istifini bozmadan cevap vermeye devam ediyor.</p>
<p>Ondan sonra 3. soru : “İhsan nedir ?” Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm ihsanı şöyle tarif ediyor. “Senin, Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor”. Yani ihsan, insanın her nerede olursa olsun Allahın kendisini gördüğünü bilerek, Allahın kendisini gördüğü şuurunda olarak hal ve hareketini ona göre düzenlemesidir”, anlamında bir cevap.</p>
<p>4. Soru “Ya Resûlellah kıyamet ne zaman kopacaktır?” Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm buna bilmediği şeklinde cevap veriyor. Yani “soru sorulan kişi, soruyu sorandan daha iyi bilmez,” diye cevabını veriyor.</p>
<p>5. Soru “Öyle ise Ya Resûlellah kıyametin alametleri nedir?” Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm 2-3 tane alamet söylüyor. Ve alametleri işte budur, diyor. Ondan sonra o yabancı birden kayboluveriyor. Hz. Ömer diyor ki, gözden kayboluverdi. Bir süre sonra Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm benim hayretimi görmüş olmalı ki, sordu. “Bu gelen kimdi biliyor musunuz?” Biz , “Allahu ve Resûluhu a’lem”, yani “Allah ve Resülü daha iyi bilir”, dedik. Cevabı Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm kendisi veriyor. “Bu Cebrail idi. Size dininizi öğretmek için gelmişti”. Onun için bu rivayete, Cibrîl yani -Cebrail Hadîsi- denilmektedir.</p>
<p>İşte bu hadîs İslamî hükümlerin bize tasnifini veriyor. Bu beş sorudan ilk üçü dünyada bizim yapacağımız şeylerle ilgilidir. Son ikisi de Ahiret ile ilgilidir.</p>
<p>Bundan ayrıca biz şunu anlıyoruz : İlk üçünü hakkıyla yerine getirenler, Ahirete hazırdırlar ve ölümü hoş geldin, safa geldin diye karşılayabilirler. Artık bu üçünü yerine getirenler dünyadaki işlerini tamamlamıştır, demektir. Ahiretlik bir insan olmuştur yani. Bunların ilk üçü ne öyleyse? İman, İslam ve İhsan. Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. 3 gruba ayrılır, deriz. Birisi İmani hükümler yani inanca dair itikadi hükümler, 2. Amelî hükümler, ne yapacağımıza ya da ne yapmayacağımıza dair hükümler. Mesela meleklere iman etmek ya da Ahirete iman etmek 1. gruptandır. Namaz kılmak, abdest almak 2. gruptandır. Yani 1.sinde neye inanman gerekir, neyi inkâr etmen gerekir. 2.sinde de neyi yapman gerekir, nelerden uzak durman gerekir. Yani inançla birlikte bedenen yapacağımız şeyler, 3.sü ise, iç dünyanın terbiyesi ile ilgilidir ki, ruh terbiyesi, nefis terbiyesi ya da nefis tezkiyesi dediğimiz şeydir.</p>
<p>FATİH KUT: Yani aslında hepsi birbirini tamamlıyor.</p>
<p>PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet birbirini tamamlıyor. Şimdi bunlardan 1. olmazsa yani iman kısmı olmazsa, o insan müslüman değildir. Ve o şekilde ölüp giderse Kur´ân-ı Kerîmin ifadesiyle ebediyyen cehennemliktir. Artık bu kişinin cehennemden kurtulup cennete girmesi mümkün değildir. Tabiatiyle bunların da kendine göre şartları ve adabı var. İman eden kişi Peygamberimiz’in talim ettirdiği gibi iman edecek. Çünkü Kur´ân-ı Kerîm’de diyor ki (Bakara : 137),<br />
فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَآ آمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَواْ<br />
“Onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola gelmiş olurlar”.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Bu kesin bir ifade.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER</strong>: Kesin. Daha çok ayet var bu konuda. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm dâhil bütün Peygamberlere inanacak. Kur´ân-ı Kerîm dâhil bütün kitaplara inanacak. Haa o zaman Peygamberimizin getirdiği iman esasları gibi iman edecek demek ki. Bir de bu imana göre bir amel, bir eylem ortaya koyacak. İşte bu ameller, eylemler sistemini biz Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’dan öğreniyoruz. Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi.</p>
<p>İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor. 3. grup İhsan. Bu, nefis tezkiyesi, ruh terbiyesi ile ilgili hükümlerdir ki bu üçü insanı, kamil yapan hükümlerdir. Diyelim ki 1. olur da 2. olmazsa her zaman sönmekle karşı karşıya olan çıplak bir iman demek olur. 1. olur da amel ve dolayısıyla ruh terbiyesi olmazsa, bunu şuna benzetmişler : Fanusu olmayan, etrafında cam muhafazası olmayan bir muma, bir lambaya benzer. Nasıl ki herhangi bir rüzgarın bunu söndürmesi çok kolay ise, amelle desteklenmeyen iman da her zaman yok olmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla kişi 1.’ye iman edecek. 2. grubu da yapacak. 2.’yi yaptığı zaman tamam, muttaki bir müslüman’dır denebilir kendisine ama eksiktir. Bir de ruhunu terbiye etmesi gerekir. Bunu biz bütün İslami hükümlerde görürüz. Namazda da görürüz, zekâtta da görürüz, hacda da görürüz, kurbanda vs.de de görürüz. Dolayısıyla tasavvuf ya da ruh terbiyesi Cibrîl Hadîsindeki bu soru ve cevabına dayanmaktadır. Bunlardan 1. grupla ilgili mezhebler ortaya çıkmış. Mesela Maturidilik, Eş’ârilik. Ehl-i Sünnet vs. dediğimiz mezhebler ortaya çıkmış. 2.siyle ilgili olarak da mezhebler ortaya çıkmış. Hanefi, Şafiî vs. Mezheb kelimesi, yol demektir, onu da unutmayalım. Gidilecek olan yol anlamındadır. Üçüncüsü ile ilgili de mezheb ortaya çıkmış. O da yine yol anlamında ama ona mezheb denmemiş de tarik / tarikat denilmiştir ki o da zaten yol demektir..</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Tarikat kelimesi oradan geliyor demek ki.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER</strong>: Evet, o da yol demektir. Demek oluyor ki üç grup hükümle ilgili olarak ulemamız müslümanlara aroma / hazır ve doğru bilgiyi en kısa zamanda takdim etmek için ekoller halinde onu işlemişler. İşte her üç grupta da oluşan bu ekollere mezheb yada tarik / tarikat denilmiştir ki mezhebi de biraz îzah etmemiz gerekir. Aslında kimilerinin iddia ettiği gibi mezheb bid’at yani sonradan türedi şeyler değildir. Onu anlatalım inşallah. Mezhebin bid’at yani din dışı hatta din düşmanlığı gibi bir şey olması mümkün değil. Mezhebler müslüman’a İslam dinini en kısa yoldan hangi suretle nasıl iletebiliriz doğrultusunda gayret göstermişler ve İslam şudur, şudur, şudur diye maddelemişlerdir. Mezheb işte bu hazır bilgiyi takdim etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Orhan Çeker &#8211; Tasavvufi Meselelere Fıkhi Bakış</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-ve-kaynagi-nedir/">Tasavvuf Nedir ve Kaynağı Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-ve-kaynagi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
