<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Musibet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/musibet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 May 2025 12:27:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Musibet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Aug 2023 16:12:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[bilim-düzen ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[düzenli evren]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[fizik ve kaos]]></category>
		<category><![CDATA[Hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kaotik evren]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26493</guid>

					<description><![CDATA[<p>Böyle bir yazıda öncelikle kaos ve düzenin tanımlanma­sı gerekmektedir. Kelimeler üzerine öylesine tepinilmiştir ki, bu kelimeler artık olayı açıklamaktan ziyade konuyu daha an­laşılmaz hâle getirmektedir. Bu sebeple sağduyulu hiçbir insa­nın 30 saniye düşündüğünde kabul etmeyeceği “Kâinatta hiç­bir düzen yok abicim.” gibi pozisyonlar topluluklarca da savu­nulabilir hâle gelmektedir. Burada kaos ya da düzen kelimelerine ne anlam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/">Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-14678 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg" alt="" width="534" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-600x323.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-300x161.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-768x413.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-1024x550.jpg 1024w" sizes="(max-width: 534px) 100vw, 534px" /></a></p>
<p>Böyle bir yazıda öncelikle kaos ve düzenin tanımlanma­sı gerekmektedir. Kelimeler üzerine öylesine tepinilmiştir ki, bu kelimeler artık olayı açıklamaktan ziyade konuyu daha an­laşılmaz hâle getirmektedir. Bu sebeple sağduyulu hiçbir insa­nın 30 saniye düşündüğünde kabul etmeyeceği “Kâinatta hiç­bir düzen yok abicim.” gibi pozisyonlar topluluklarca da savu­nulabilir hâle gelmektedir.</p>
<p>Burada kaos ya da düzen kelimelerine ne anlam verilirse verilsin tartışmanın özü aslında değişmeyecektir. Ahzab sure­si 37. ayetle ilgili daha önceki okuduğunuz pasajlarda isimlen­dirmenin hakikat oluşturamayacağım anlatmıştık.</p>
<p>Düzen dediğimizde kastettiğimiz şey güneşin her gün aynı yerden doğması, yeni doğan bir çocuğun acı adana kebap yiye­memesi, ayak tırnağınız kaşındığında beyin kanaması geçirdiği­nizi düşünmemeniz, cebinizdeki parayı sokağa saçtığınızda pa­ranızın artacağım değil azalacağını düşünmeniz, o para toprağa düştüğünde para ağacı oluşturmayacağını bilmeniz, Ankara’nın yüzey alanı olarak Türkiye’den büyük olamayacağını bilmeniz (bütünün parçasından büyük olması), su içmenizin uçmanızı sağlamayacağını bilmeniz vb. kâinatta sürekli aynı şekilde mü­şahede ettiğiniz ve zıddını hiç müşahede etmediğiniz şeylerdir.</p>
<p>Tikel bir örneğe geçtiğimizde örneğin:</p>
<p>Boynunuza bıçak saplarsanız olacak şeyi bilirsiniz, olma­yacak şeyleri de bilirsiniz. Mesela boynunuz bıçak sapladığınız için parfumlenmiş gibi güzel kokmayacaktır. Kimse güzel kok­mak için boynuna parfüm sıkmak yerine bıçak sokmaz. Boynu­nuza bıçak sokarsanız boynunuz kanar, bıçak kanamaz. Bıçağın canı yanmaz. Boynunuza soktuğunuz bıçak sayesinde görün­mez olacağınızı düşünmezsiniz. Boynunuza soktuğunuz bıça­ğın akciğer hastalığınızı geçirmeyeceğini bilirsiniz.</p>
<p>Dikkat ederseniz ne olacağını biliyorsunuz. Ne olmaya­cağım da. Ne olmayacağı dünyası o kadar geniş ki aslında ne­redeyse sonsuz sayıda seçeneğin gerçekleşmeyeceğini biliyor­sunuz.</p>
<p>İşte bunu bilmenizi sağlayan şeye biz düzenlilik diyoruz. İsteyen buna kaos diyebilir. İsimlendirme hiçbir şey ifade et­mez. Buna kaos denilirse sadece anlaşılmazlık oluşmuş ola­caktır. Normal insan kaos kelimesinden düzenin kastedilme- diğini anlar. Oysa bunlara kaos demek dahi belirli bir düze­nin parçasıdır. “Kaos” kelimesi zihinden geçer, dudaklara dö­külür, belirli bir düzeyde sesletildiğinde karşıdaki insan ta­rafından işitilir. Eğer bir videoda söylendiyse kayıt cihazının onu kaydedeceği, mikrofonun sesi aktaracağı, bu gönderinin insanlar tarafından anlaşılacağı düşünülür. Mesela evindeki bardak ve tabak aracılığıyla video çekilemeyeceği bilinir. Ya­ni bunu söylemek komplike bir eylemdir. Bu eylemin her bir ferdi için bıçak örneğindeki gibi sayısız farklı şeyin olmaya­cağını bilmekteyiz.</p>
<p>Skolastik okul felsefesinin muarızları tarafindan tenkit edildiği başlıca konu tanımlar üzerinden konuyu manipüle et­meleridir. Örneğin “Anlamak şudur” diyerek bir tanıma gidil­diğinde konular daha anlaşılır olmamaktadır. Zira anlamak ta- nımlanamayacak kadar primordial (ilksel) bir kavramdır. As­lında tanım konulduğunda ve tanım insanların “anlamak” deni­len şeyden anladıklarıyla çatışmaya başladığında bir ikilik olu­şur. Bir tanımlanan bir de insanların tamamının sağduyu ile bildiği şey. Bu ikilik sofistik bir pencere açar ve retoriğin oluş­masını sağlar.</p>
<p>Kaos kelimesinde böyle bir durum var. Yukarıda anlattığım düzen öylesine açıktır ki her insan öyle olduğunu kolayca fark eder. Kelime ile oluşturulan buğunun etkisinde kalmayan hiç kimse bu düzenin inkârına yönelik bir sözü kabul etmez. “Bu kadar cehalet ancak cehaletin tahsil edilmesiyle olur.” denilen nokta aslında burasıdır.</p>
<p>Olgular dünyasında müşahede ettiğimiz bu durumun adı­na ister “kaos” deyin isterse “düzen” isterseniz “pempe kalpli ya­rasa” deyin benim açımdan fark etmez. Sorulan ve anlaşılmaya çalışılan şey bu isimler değil olgular dünyasında müşahede et­tiğimiz bu durumdur.</p>
<p>Düzen bu yazıda kullanıldığı anlamı ile tüm bu olayların öngörülebilir bir sırahhk ile olması ve sonsuz sayıda diğer se­çeneklerin insanlar tarafindan müşahede edilmiyor olması an­lamında kullanılacaktır. Yazı boyunca kaos kelimesini düzenin zıddı olarak kullanacağım.</p>
<p><strong>DÜZEN ÖRÜNTÜLERİ</strong></p>
<p>Şimdi bu tanımların daha net anlaşılması ve okuyan ki­şinin kafasında belli başlı şablonlar oluşması amacıyla bir ör­nek verelim.</p>
<p>Hepimiz elimizi ateşe yaklaştırdığımızda elimizin yanaca­ğını biliriz. Bizim bu ön kabulü yapabilmemizi sağlayan şey düzendir. Diyelim ki başka bir evrendeyiz ve ateşe elimizi her yak­laştırdığımızda elimiz üşüyor, bu da bir düzen örneğidir. Çün­kü biz bu sefer de elimizi her yaklaştırdığımızda elimiz nere­deyse sonsuz sayıda ihtimal arasından üşüyeceğini öngörüyo­ruz. Yine başka bir evrende, elimizi ateşe her yaklaştırdığımızda elimiz aniden altına dönüşse bu da bir düzen ifade eder, çünkü aynı öngörülebilirlik yine mevcuttur. Peki, şimdi tüm bu örnek­leri birleştirelim. Başka bir evrende elimizi ateşe yaklaştırdığ­ınızda 1. ve 2. seferde elimiz yansa, sonrasında 3.4. ve 5. sefer­de üşüse ve 6., 7., 8. ve 9. Seferde de elimiz arabaya dönüşse ve bu döngü ritmik bir şekilde devam etse bu yine bir düzen ifa­de eder. Çünkü biz elimizi kaç defa değdirdiğimizi hesaplaya­rak bir sonraki seferinde ne olacağını öngörebiliriz.</p>
<p>Şimdi bu olayı 0,1 ve 2 rakamlarıyla kodlayalım.</p>
<blockquote><p>0: Ateşe değdiğinde elimizin yanması</p>
<p>Ateşe değdiğinde elimizin üşümesi</p>
<p>Ateşe değdiğinde elimizin altına dönüşmesi</p></blockquote>
<p>Elimiz sırasıyla 2 kere yanıyor 3 kere üşüyor 4 kere de al­tına dönüşüyorsa bunu 001112222 şeklinde kodlayabiliriz. Bu bizim bu olaydaki örüntümüzdür. Bu tarz örüntüler evrendeki pek çok farklı yerde mevcuttur. Evrendeki düzeni inkâr eden kimselerin pek çoğu anlayamadıkları örüntülere işaret ederek kaos iddiasında bulunur. Örneğin bu örüntü 9 elemanlı bir örüntü. Düzeni inkâr eden kişi -örneğin- ilk 7 elemana bakar (0011122) ve der ki bir düzen yok, rastgelelik ve kaos var. Oy­saki örüntüye geniş bir pencereden bakacak olsa “001112222 0011122220011122220011122” biçiminde kompleks olması­na rağmen kendini tekrar eden bir tablo ile karşılaşır. Elbette bu sayılar doğada sadece 0-1-2 olarak kalmaz. Çok daha faz­la sayıya ulaşabilir.</p>
<p>Ya da muhataplarımız bazen henüz düzenin tam keşfedi- lemediği örnekler üzerinden itiraz ile evrenin kaotik olduğu­nu ispata çakşırlar. Örneğin yukarıdaki örneğimize pi sayısı ile itiraz edildiğini düşünün. Ve varsayalım ki pi sayısının neliği- ni gerçekten hiçbir zaman anlayamayacağız. Yani örüntüsünün tekrar eden noktasını bulamayacağız. Burada evren kaotik ola­cak mıdır? Elbette bu bir safsatadır.</p>
<p>Evrende on milyon tane fenomen olsa ve sadece 5 tanesi düzenli olsaydı, biz “Bu beş fenomende gözlenen düzenin kay­nağı nedir?” sorusunu cevaplamak zorunda kalırdık. Evrende­ki milyarlarca fenomen içerisinden seçilmiş birkaç kısır örnek üzerinden “Düzen yoktur.” iddiasında bulunmak gerçekten sağ­duyulu insan aklının faaliyetinden oldukça uzaktır. Zira düzen pozitif bir durumdur. Her halükârda açıklanması gerekmekte­dir. Zira insanın bilgisi kısıdıdır. Düşünmeyi bilen her insan tüm olguların düzenini bilmediğini ve henüz hepsinin keşfe­dilmemiş olduğunu bilir. Düzen örneği ise 1 tane dahi olsay­dı açıklanması gerekirdi. Kaos mührü vurmaya gelince elbet­te bu bilimin yolunun kapatılması demektir. Zira dün düzen­siz zannedilen pek çok şeyin düzeni bilim tarafından keşfedil­miştir. Bu tarz kaos itirazlarına “Hastalık-Düzen İlişkisi” baş­lığı altında ilerleyen kısımlarda değineceğiz.</p>
<p><strong>KAOS NEDİR?</strong></p>
<p>Yukarıda okuduğunuz paragrafta daha çok düzenin ne ol­duğuna değindik, şimdi biraz da kaosun ne olduğuna yahut na­sıl bir doğası olduğuna değinelim.</p>
<p>Öncelikle insan kaosu anlayamaz ve ifade edemez. Çünkü insan zihni amaçsallık, nedensellik, zaman, mekân örüntüsüy- le çalıştığı için diğer tüm olguları da bu örgüyle kavrar. Örne­ğin bir şeyi algıladığında zaman sıralı algılar, ifade ederken di­lin vezinleriyle zamanlı ifade eder. Lâkin kaos, insanın düşün­me sistemini olduğu gibi kuşatan bu örgünün içerisinde kalan bir yapı değildir.</p>
<p>Varsayalım ki bir odanın içerisinde kaos var. O odada bu­lunan bir kişi bunu diliyle ifade edemez. En fazla parmağıyla işaret edip “Ööö” gibi nida edebilir. Zira diliyle ifade edeceği her şey bir düzen içerecektir.</p>
<p>Kaos ifade edilebilen bir şey değildir lâkin muarızlar bi­raz karmaşa gördükleri her yere kaos damgası yapıştırır. Örne­ğin dağınık bir masa gördüklerinde bunu kaosla ilişkilendire- bilirler. Oysa masanın dağınık yahut derli toplu olmasının ka­osla bir ilgisi yoktur. Bahsedilen masayla alakalı hiçbir şey bil­meden yalnızca masanın odada sabit şekilde durduğunu görsek bile bir düzenin varlığını görebiliriz. Çünkü masanın sabit şe­kilde durması demek, o ortamda yer çekimi bulunması demek­tir, zeminin sabit olması demektir vs. Daha uzun düşündüğü­müzde karşımızda duran her nesnede daha fazla düzen örün- tüsü keşfettiğimizi fark ederiz.</p>
<p><strong>KÖTÜ VE ÇİRKİN ŞEYLERİ KAOTİK SANMA HATASI</strong></p>
<p>Günümüzde büyük kısmı ateistlerden oluşan bir kesim, ev­renin düzensiz (kaotik) olduğunu iddia etmekte. Bunu iddia ederken de ortaya koydukları deliller genelde yıldızların patla­ması, yeryüzünde savaşların çıkması, insanların açlıktan ölme­si, hayvanların birbirini yemesi, sistemlerin ve galaksilerin za­man içerisinde yok olması yahut tahrip olması, fiziki ve psiko­lojik hastalıkların varlığı, doğal afetlerin dünyaya veya dünya içerisindeki canlılara zarar vermesi gibi olgular. Muhalifleri­miz, evrenin bu tarz olguları içinde barındırdığı için kaotik ol­duğunu savunmaktadır.</p>
<p>Fakat muhalifimiz burada farkında olmadan bir kavram kargaşasının içerisine düşüyor. Öne sunduğu argümanlarla ev­rendeki düzeni eleştirdiğini zannediyor kendisine çirkin gö­rünen şeylerin düzensizlik ifade ettiğini zannediyor. Elbette ki düzen-kaos ilişkisinin iyi-güzel ilişkisine indirgenmesi bi­raz saçma. “Kötü-çirkin ama düzenli” böyle bir şeyin olması mümkündür ve hiçbir çelişki içermez. Örneğin kabız bir insa­nın dışkılaması: Kabız olmak kötüdür, dışkı çirkindir ama olay düzenlidir. Düzenli olduğu için öngörülebilir sebepleri ve te­davileri vardır.</p>
<p>Ya da insanların açlıktan ölmesi elbette iyi ve güzel değil­dir ancak sebepleri üzerine konuşulabilir. Ölen insanın vücu­dundaki tepkimeler incelenebilir. Nasıl düzeltilebileceği ön­görülebilir. Mesela yemek yediğinde durumun düzeleceğini biliriz. Ağladığında, güneş altında uzandığında, içinden 100’e kadar saydığında -bunlar sonsuza kadar arttırılabilir- duru­mun düzelmeyeceğini bilirsiniz. Bu insanların kurtulabilme­si için ne kadar erzak ve ilaca ihtiyaç olduğunu saptayabili­riz. Ortalama bir insanın ne kadar sürelik bir açlıktan sonra öleceğini hesaplayabiliriz. Bunu bilmemizi sağlayan şey bir düzendir.</p>
<p>Yani aç kalan insanlar birdenbire anlayamadığımız ve an- lamlandıramadığımız bir şekilde kaotik olarak ölmüyorlar. Or­tada bir örüntü ve tutarlılık var ki biz elde ettiğimiz verilerle yukarıda saydığım pek çok faktörü bilebiliyor yahut üzerlerin­de yüksek olasılıklı mantıklı tahminler yürütebiliyoruz. Olayın her parçasında olayla tamamen alakasız göreceğimiz sonsuz sa­yıda faktörün çalışmadığını da bilebiliyoruz.</p>
<p><strong>BİLÎM-DÜZEN İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Bir evrende bilim yapılabilmesi için o evrenin düzenli bir yapısı olması zorunludur. Kaotik bir evrende bilim yapılamaz. Peki neden?</p>
<p>Bunun temel sebebi bilim yaparken belli başlı ön kabulleri­mizin olmasıdır. Eğer ön kabullerimiz olmazsa bilim yapama­yız. Peki nedir bu ön kabuller?</p>
<blockquote><p>İncelenen materyal aynı koşulların sağlandığı her yer­de aynı şekilde hareket eder.</p>
<p>Doğa, dün bugün olduğu gibi hareket etti. Yarın da ay­nı şekilde hareket edecektir.</p>
<p>Gözlemlerimiz ve zihnimiz doğayı anlamaya elverişli­dir. Yani doğa insan tarafindan anlaşılabilirdir.</p>
<p>Bu düzen matematik dille ifade edilebilir.</p></blockquote>
<p>Bu dört önerme bilimsel olarak gösterilebilir değildir. An­cak bilim yapılması için zaruri varsayımlardır. Tamamı da bir düzen anlatımıdır. Bilim bu düzeni varsaymadan yapılamaz.</p>
<p>Odada yüksekten bıraktığım bir kalem yere düşer. Gözle­mi tekrarlayabilirim ve geçerli olduğunu müşahede edebilirim. Ancak Antartika’ya hiç gitmesem de orada da bırakılan kale­min yere düşeceğini varsayarım. Kalemin Antartika, Almanya ve Türkiye’de aynı şekilde hareket edeceğini varsaydıran şey bir düzen algısıdır.</p>
<p>Aynı kalemin MÖ. 3200 yılında da bırakılsa düşeceğini dü­şünürüm. Çünkü geçmişle bugünün aynı düzen içerisinde de­vam ettiğini varsayarım. Kalemin 2400 yılında da bırakıldığın­da düşeceğini düşünürüz. Bu elbette bir düzen varsaymaktır. Zaten bilimin en önemli fonksiyonu geleceğe doğru projeksi­yon yapabilmesidir. Yani öngörüde bulunmasıdır. Bugün geçer- olan doğa yasalarının yarın geçerli olacağı varsayımı olmazsa bilim hiçbir işe yaramaz. Bugün onca emelde yaptığınız bilim­sel deneyin yarın işe yarayacağını düşündüren bu varsayımdır. Bu elbette kâinatın düzenli olduğunu deneyden önce ön kabul olarak aldığınız anlamına gelmektedir.</p>
<p>Düzen olmasaydı bu varsayımların hiçbiri geçerli olmazdı. Oysa bilimin çalıştığını biliyoruz. 1920’de yapılan deneyler üze­rinden oluşturulan bilimsel bilgiye dayanarak bugün teknoloji üretiyoruz. Tüm bunlardan sonra çıkıp “Evrende düzen müzen yok abicim, her şey kaostan ibaret.” türevi söylemler gerçekten Türkiye’deki felsefi düzey açısından üzücüdür.</p>
<p><strong>FİZİK VE KAOS</strong></p>
<p>İfade ettiğimiz üzere bilim faaliyeti düzenin keşfi üzerine kurulmuştur. Ancak bilim felsefesinden bunca uzaklaşınca “ka­os” kelimesinin kullanımından kafası karışan pek çok kişi yuka­rıda anlattığımız anlamda düzeni reddebileceğini zannetmiş­tir. Gözünün önünde gerçekleşen tüm düzenli olayları bir ke­limenin anlamını karıştırması sebebiyle reddedebilen birinin sağduyulu düşünme yetilerinin ne derece köreldiğini gözlemek düşündürücüdür. Fizikte kaos ve düzen kelimelerinin değişimi hakkında Abbas Ertürk’ün sade ve anlaşılır bir dille kaleme al­mış olduğu makalesi oldukça faydalı olacaktır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Makalenin tamamının linkini vermek dışında bazı pasajla­rı alıntılamamız faydalı olacaktır:</p>
<p>“Bu bağlamda bakıldığında kaos, sistemlerin kendisinde değil, biz insanların algısındaki sınırlılıklardan dolayı vardır. Bir başka ifadeyle sistemler hem başlangıç noktasındaki değiş­kenlere hem de sisteme sonradan etki eden diğer değişkenle­re hassas bir şekilde bağımlıdır ve bu şekilde işlemeye devam eder. Ancak insanoğlu, çok sayıdaki tüm bu değişkenleri kapsa­yacak kadar bir analiz metoduna sahip olamadığı için, sistem­ler hakkında öngörüde bulunamaz ya da yürüttüğü Öngörüler hatalı sonuçlar verir. Kaos bu noktada doğar.”</p>
<p>“Kaos terimi ilk olarak 1900 yılında bilim adamı Henri Po- incare tarafindan kullanılmıştır. Poincare, güneş sisteminin ka­rarlı olup olmadığını ispatlamaya çalışmıştır. Bu çalışma sonu­cunda, güneş sisteminin hareketini belirleyen denklem sistemi­nin çözümünün başlangıç koşullarına hassas bağımlı olduğunu, ancak başlangıç koşullarının doğru olarak saptanamayacağı so­nucuna varmıştır. Bu sonuç, güneş sisteminin kararlı olup ol­madığının belirlenmesinin mümkün olmadığını göstermekte­dir. Poincare, bu kestirilemez ve belirlenemez durum için “ka­os” terimini kullanmıştır. Bu sonuç, her olayı ölçebileceğini id­dia eden klasik fizik kurama tamamen ters olup belirsizliği id­dia eden kuantum kuramına uygun bir sonuçtur.</p>
<p>Poincare, doğadaki dinamik sistemlerde dikkatten kaçan küçük bir ayrıntının büyük sonuçlara neden olduğunu, bilim adamlarının böylesi durumları rastlantı olarak kabul ettiklerini vurgulamıştır (Akt: Mackey, 1999: 49; Latif, 2002:126). Rast­lantı olarak açıklanan bu olaylar, aslında doğrusal olmayan olay­lardır. Sonucunun da belirlenmesi mümkün olmadığından anla­tımında, belirsiz, karmaşık ve kaos gibi ifadeler kullanılmıştır.”</p>
<p>“Kaosun nedeni, geleceği tahmin etmek için gereken ve­rilerin ve bu veriler arasındaki ilişkilerin yeterli düzeyde bilin- memesidir. Ayrıca bu veriler bilinse dahi bugünkü analiz teknikleriyle doğru sonucu elde edebilecek bir analizinin yapılma­sı mümkün olmamaktadır. Verilerin sınırlı olması, süreci kes­tirilemez kılmaktadır.”</p>
<p>&#8220;Kelebek etkisi, teknik bakımdan ‘başlangıç koşullarına hassas bağımlılık olarak adlandırılır (Gürsakal, 2003). Bu ör­nek Edward Lorenz tarafından yapılandırılmıştır. Lorenz bu örneği ‘Pekinde kanatlarını çırpan bir kelebeğin havada oluş­turduğu dalgaların gelecek ay New Yorkta fırtınaya neden ola­bileceği’ şeklinde ifade etmektedir. Bu kavram, küçümsenecek veya dikkatten kaçan herhangi bir olayın çok daha büyük olay­lara neden olabileceğini ifade eder. Çobanoğlu’na (2008:113) göre, sistemleri kararlı hâlden uzaklaştıran faktör kelebek etki­si faktörüdür. Kelebeğin kanat çırpması gibi birçok küçük de­ğişiklik artarak devem etmesi durumunda sistemleri statik du­rumundan çıkarır.”</p>
<p>“Kaos kuramının ilgilendiği bir başka soru da kaosun dü­zenidir. Gleick’e (2000:25) göre kaos kuramında, tüm karma­şık, düzensiz ve formüle edilemeyen veriler içinde güzel, dü­zenli ve sağlam bir yapı vardır. Aynı düzensizlik içindeki düze­ni Morgan, ‘iç ve dış dalgalanmalar nedeniyle kaosa sürüklenen her türlü karmaşık sistemlerde yeni bir düzenin olduğu’ şeklin­de ifade etmektedir (1998:296). Barnsley e göre kaosun bu dü­zeni fraktal yapılarla gösterilmektedir. Fraktal yapılar, geomet­rik olarak “basit” uzayların ‘karmaşık’ alt kümelerini inceler.”</p>
<p>“Kaos ve belirsizlik, tüm bilim dalları için geçerlidir. Ne­deni ise, herhangi bir olay hakkında öngörüde bulunmak için gereken değişken sayısının çok fazla olması ve tüm değişken­lerini içeren bir sistemin oluşturulmasının imkânsız olmasıdır.”</p>
<p>Tüm bu pasajlardan anlaşıldığı üzere burada kaos kelimesi yukarıda aktardığımız düzen kelimesinin reddini ifade etmek­ten uzaktır. Sadece fazla girdi ya da hesaplanamaz küçüklükteki girdiler sebebiyle düzenin tam olarak hesaplanmasının zorlu­ğunu ya da imkânsızlığını İfade etmektedir. Burada sadece keli­me benzeşmekte ve kaos kelimesi “henüz hesaplanmamış ya da hesaplanamayan düzen” anlamında kullanılmaktadır. Bu bizim incelediğimiz konuda düzenin reddi anlamına gelmeyecektir,</p>
<p><strong>HASTALIK-DÜZEN İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Evrendeki düzene yüzlerce farklı alandan örnekler getirile­bilir. Bir tıp doktoru olarak ben kaos-düzen incelemesine taba­bet nazarı ile tekrardan bakmakta da fayda görüyorum. Özel­likle branşım üzerinden kaos iddialarının incelenmesi fayda­lı olacaktır. Zira tıp yaşayan her insanın kendisi hakkında bel­li düzey bilgilerinin olduğu ve onunla hiç ilişki kurmadan ya­şayamayacağı bir sahadır. Bu örneklerin bazı insanlara fizik ve kimyada olduğu gibi tamamen anlaşılmaz gelmesini önleye­cek bir durumdur. Herkes tıbbi örnekleri belli düzeyde de ol­sa anlayacaktır.</p>
<p>Evrende bir düzen olduğunu kabul eden pek çok kişi ge­nelde insan fizyolojisinden bahseder. Gerçekten de insanın ya­pısı inanılmazdır, insan vücudundaki ayrı ayrı pek çok sistemin çok kompleks yapı içerisindeki harikuladeliği baş döndürücü bir mahiyet arz eder. Böbreklerin çalışması, akciğerler, küçük bez parçalarının tüm vücuda tam ölçülü şekilde hormon salgılama­sı, nöronların işleyişi&#8230; Bu saydığımız sistemlerin hepsi ayrı ay­rı çok büyük ve inanılmaz düzen örüntüleridir.</p>
<p>Fakat ben bu kısımda sağlıklı insanın fizyolojisinden değil hastalıklar üzerinden konuşmak istiyorum. Düzeni hastalıklar üzerinden konuşmak istemememin 2 temel sebebi var: ilk ola­rak hastalıkların varlığı pek çok kişiye göre bir düzensizlik ve kaos örneğidir fakat ben bunun böyle olmadığını, tam aksine hastalıkların bir düzen içerisinde olduğunu göstereceğim. İkin­ci olarak ise insan fizyolojisinin nasıl çalıştığıyla alakalı inter­nette veya kitaplarda pek çok kaynak bulabilir, gerçekten etki­leyici bilgilere ulaşabilirsiniz. Ancak hastalığın düzeni doktor olmayan bir insan için kolay kavranabilir değildir.</p>
<p>Evet, temel sorumuzu soralım. Hastalıklar düzenli bir ya­pıda mıdır, yoksa kaotik bir yapıda mıdır?</p>
<p>Genel olarak bir hastalığa tedavi bulma amacı güden veya özelde bir şahsın hastalığını anlayıp tedavi etme amacı güden her klinik çalışma bir düzen varsayar.</p>
<p>Tıp adı verilen branş A, B, C, D özelliklerine sahip bir tab­lodan genellemelere X hastalığını teşhis etmek üzerine kuru­ludur. Örneğin öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı varsa üst solunum yolu enfeksiyonu düşünülür. Formüle edecek olursak:</p>
<ul>
<li>Öksürük</li>
<li>Burun akıntısı</li>
<li>Boğaz ağrısı</li>
</ul>
<p>X: Üst solunum yolu enfeksiyonu</p>
<p>Şimdi A, B, C’yi gördüğümüzde X’i düşünürüz. Ancak el­bette hiçbir bilim bu kadar basit çalışmaz. Her zaman sık rastla- na <u>hastalık</u>ların daha nadir görülen istisnaları bulunur. Bu yüz­den doktorlar kan testi yaparlar, fizik muayene yaparlar, detaylı hasta öyküsü alırlar. Burada aslında A, B, C’den oluşan örüntü- yü ABCHGYTRM gibi daha fazla veriye dayanan forma çe­virmeye çakşırlar.</p>
<p>ABCHGYTRM örüntüsünde H dediğimiz şey akciğer seslerinin normal olması olsun. H aslında bir dışlamadır. Yani akciğer sesleri bozuk değil. Burada akciğer seslerinin bozuk olmasına Z desek örüntünün A, B, C, Z diye devam etmesi baş­ka bir tabloya doğru gittiğimizi gösterir.</p>
<p>Tıp bu tekrarlayan örüntülerin incelenmesinin adıdır.</p>
<p>Bu sebeple “Tırnağıma kıymık battı.” diyerek hastaneye gi­derseniz hiçbir doktor kalp krizi tahlilleri yapmaz. Hakeza te­daviler de buna benzer şekilde şablonlanmıştır. Örneğin AB- CHGYTRM örüntünüze “Akciğer enfeksiyonu” denildiği­ni düşünün. Bu örüntû şikâyetlerden oluşmasına rağmen et­ken hakkında bir fikir verecektir. Yani bir bakteri ya da virü­sün bu örüntüyü oluşturduğu bilgisine ulaşmış oluyoruz. Örün­tünün içerisinde olmayan bir dış sebebe örüntünün gösterdi­ği tablo sayesinde ulaşıyoruz. Çünkü bu tablo aynı örüntüyü gösteren diğer hastalarda aym etkeni bulmamızı sağlamıştır. Biz bu tekrarı bir düzen örneği olarak kabul edip daha önce hiç görmediğimiz ve hiç incelemediğimiz bir hastada da aynı tablo­nun aym etkenden ortaya çıkacağım varsaymış oluruz. Aym var­sayım klinik yönergeler ve tedavi protokolleri oluşturtur. Çünkü tüm insanlarda bu tablonun bu etkene işaret edeceği varsayılır.</p>
<p>Bu yüzden doktor açık bir tablodaki tekrara rağmen doğru tedaviyi uygulamasa ve hastası ölse hukuken sorumlu olur. Di­yemez ki “Dünya kaotiktir, hastanın ne olacağım ben ne bile­yim.” Çünkü hukuk da bu düzeni varsayar. Zaten düzeni var­saymayan aklı başında insan bulamazsınız. Düzeni varsayma­dan çalışan bir sistemi bulamazsınız. Örneğin etiğe dönseniz “Ben falan adama ateş ettim ama evren kaotik olduğu için onu öldüreceğini nereden bileyim. Bu sebeple yaptığım davranış ah­laksızlık değildir.” gibi bir savunma elbette bulamazsınız.</p>
<p>Örneğin: Acil serviste çalışan bir hekime babanızı sol kol ve göğüs ağrısı şikayeti ile götürseniz. Babanızın 60 yaşlarında şeker ve tansiyon hastası olduğunu daha önce 3 defa kalp krizi geçirmiş birisi olduğunu, bu ağrısının da daha önceki kalp kri- â geçirdiği zamanki ağrısı İle aynı olduğunu hekim soru-ce- vapla öğrense ve grip ilacı reçete edip gönderse bu sizi tatmin eder ini? Elbette etmez. Babanız kalp krizinden ölse hekim etik olarak görevini yapmamış ve hukuken de sorumlu olur mu? Ta­bii ki evet. Hekim tüm bunlara cevaben “Kâinatta hiçbir düzen vokabicim.”dese ne düşünülür?</p>
<p>Tüm bunlar bir düzenin anlatısıdır.</p>
<p>Tıpta bazen de a-tipik denilen sık görünmeyen vakalar olur, örneğin çene ağrısı ile kalp krizi geçirilebileceği literatürde ka­yıtlıdır. Bunlar düzensiz midir? Elbette hayır. A-tipik vakalar daha nadir görülen örüntülerdir. Bu yüzden bu nadir durum­lara karşı literatürde uyarılar bulunur. Örneğin tıp fakültesi te­mel bilgisi olarak çene ile göbek deliği arasındaki her ağrıda kalp krizinin akla gelmesi gerektiği bilgisi gibi. Bu elbette dü­zendir ancak sık gözlenmeyen nadir bir düzendir. Ancak hiç­bir tıp bilgisinde ayak parmağı kaşıntısı kalp krizi düşündür­mez. Bazen düzen keşfedilememiş de olabilir. Ancak daha ön­ce anlattığımız gibi bilim düzeni bulma çabasıdır. Bilimsel ça­lışma zaten keşfedilememiş düzenleri keşfedebileceğini düşü­nerek devam eden bir iştir.</p>
<p>Nadir vaka şöyle düşünülebilir: ABCDEFHGJLEŞTY gi­bi her biri bir özellikten oluşan bir tablo bulduğumuzu düşüne­lim. Bu tablo hastalıkların %1’inde görülüyor olsun. Bu tabloda bir sonraki tetkik aslında aynı tablonun W, X, Z’den hangisi ile devam ettiğini kestirebilmek için yapılır. ABCDEFHGJLEŞT- Y(W) tablosu ile ABCDEFHGJLEŞTY(X) tablosu farklı tab­lolardır. Bu yüzden ileri tetkik ve tedavi yapılır. Tablodaki harf sayısı arttıkça hastalığın toplumda görünme sıkılığı azalır. ABC­DEFHGJLEŞTY tablosunun toplumda görülme sildiği %1 iken ABCDEFHGJLEŞTY(W) tablosu %0,l olabilir. Bu yüzden na­dir vakalar daha zor çözülür ancak düzenden bağıntısız değildir.</p>
<p>Aslında hastalığın bir düzensizlik gibi algılanması da biraz bundandır. Bir hastalık konusunda normal insanların bünyesi­nin %99’u bir şekilde çalışıyorsa tıp hasta olanla ilgilendiği için o %1 ile meşgul olur gibi düşünülebilir. Elbette orantılar hasta­lıktan hastalığa değişir. Kolay anlaşılması için böyle örneklendi­riyorum. Bu anlamı ile tıp düzensizlik zannedilen düzenli şey­lerin yani hastalıkların düzeninin incelenmesidir.</p>
<p>Tıbbi literatüre ait her çalışma “Ben falan hastalığın düze­nini keşfettim. Bu tabloya sebep olan hastalığa isim koydum, etkenini buldum ya da tedavisini öngördüm.” deme gayretidir. En nihayetinde düzeni daha iyi kavrayan daha iyi doktordur. Kaos olsa doğru teşhis-yanlış teşhis, başarılı tedavi-başarısız te­davi, iyi doktor-kötü doktor gibi şeylerden nasıl bahsedilebilir.</p>
<p>Aslında nihayetinde bilgisizlik düzensiz zannetme sebebi­dir. Zira konunun cahili olan için örüntüler bilinmemektedir. O her şeyi rastgele zannetmeye meyillidir. Hangi konunun cahili isek onda daha fazla düzensizlik bulmaya meyilliyizdir. Örne­ğin satranç bilen birinin algıladığı düzenle bilmeyenin o oyun­da anladığı düzen aynı değildir.</p>
<p>Hastalıkların düzensizlik gibi gösterilmeye çalışılmasının bir diğer sebebi iyi-kötü, güzel-çirkin algıları ile düzenli-dü- zensiz algısının karıştırılmasıdır. Buna önceki sayfalarda kabız olan insan örneğini vermiştik. Kabız olmak iyi bir şey değildir, dışkı çirkindir ancak olay düzenlidir. Yani bir şey kötü ve çirkin görünürken de düzenli olabilir. Kötü ya da çirkin bir şey bulun­ca düzensiz bir şey bulduğunu zannetmek hatadır.</p>
<p>Bana sorarsanız Türkiye’de bu söylemin yaygınlaşmasının sebebi sadece cehalet ya da ahmaklık değildir. Yeni ateizm dinle­ri savaşılacak bir şey olarak gördüğü için her konuda din aleyhi­ne olanı söylemeyi bir maharet zannediyorlar. Bu onların böylesi absürt pozisyonları da savunuyor hâle gelmelerine sebep oluyor.</p>
<p>Elbette onların söylemlerinin özellikle yarı okumuş kesim­de karşılık bulabilmesi cehalet kaynaklıdır. Mesela sağduyulu ancak hiçbir şey bilmeyen sıradan halk gündelik hayatında sü­rekli müşahede ediyor olduğu düzeni inkâr eden insanlara ce­vap veremese de içten içe bunu kabul etmez. Bir domatesin na­sıl yetiştiğini bir çocuğun nasıl büyüdüğünü görmüştür çünkü. Ne ciddi inceleme yapan insanlar ne de normal insanın sağdu­yusu bu saçmalığı kabul etmeye meyilli değildir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Muhtelif 1 , syf:105-121</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[35]</a> Abbas Ertürk, Kaos Kuramı: Yönetim ve Eğitimdeki Yansımaları <strong><em>Kastamonu Eğitim Dergisi,</em></strong> 2012, C.20, No.3, 849-868. <a href="https://dergi">https://dergi</a></p>
<p>park.org.tr/tr/download/article-file/806986</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/">Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayati İnanç&#038;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayarı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:18:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[Fabrika Ayarı]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23973</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnancımız şudur: Din bir hâl meselesidir. Onunla hâllenmeden, onu üzerimizde taşımadan dine hakiki anlamda bir mensubiyetten ya da kâmil manada bir sadakatten söz edemeyiz. Evet; dinin felsefesi var, ilmi var, teorisi var, düşüncesi var ama nihai gaye onun bir hâle, bir hayat tarzı ve pratiğine dönüşmesidir. Hayata dokunmayan, yön vermeyen bir din algısı eksiktir. Kitapların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/">Hayati İnanç&Bekir Develi – Fabrika Ayarı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23974 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">İnancımız şudur: Din bir hâl meselesidir. Onunla hâllenmeden, onu üzerimizde taşımadan dine hakiki anlamda bir mensubiyetten ya da kâmil manada bir sadakatten söz edemeyiz. Evet; dinin felsefesi var, ilmi var, teorisi var, düşüncesi var ama nihai gaye onun bir hâle, bir hayat tarzı ve pratiğine dönüşmesidir. Hayata dokunmayan, yön vermeyen bir din algısı eksiktir. Kitapların sayfaları arasında kalan, amele dönüşmeyen bir düşüncenin, ne kadar parlak ve süslü cümlelerle ifade edilirse edilsin, hiç kimseye bir faydası yoktur.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong> Sadece namaza devam edebiliyor olmak bile zamanımızda çok büyük bir mücadele, çok büyük bir olgunluk vesilesi ve alametidir. Bu konuda biraz daha fazla çalışmamız gerekecek. Böyle nasihat eder gibi değil tabii, kimsenin nasihat dinlemeye tahammülü yok. Pek yok yani, asrımız böyle bir asır. . . Ama koluna girip onunla beraber yaşamak lazım. Evladı ele alalım mesela, en önemlisi bu. İbadetin zevkini, dünyevi bir şey beklemeden huzur-ı ilahide bulunmanın neşvesini ona tattırmak ve tatmak önemli.</p>
<p>Bunu bir defa tadarsa insanoğlu -böyle de bir şey var, fazla iyimser gelecek belki- sonradan başına ne gelirse gelsin, hayatın labirentlerinde nasıl kaybolursa kaybolsun, an gelir ve o lezzet insanı bir yere çağırır, kişi nereye tutunacağını bilir. Babalara, annelere düşen en önemli görevlerden biri de bilhassa namaz, oruç ve zekâttaki, birine bir şey vermekteki o tadı evlatlarına çocukluktan itibaren tattırmak ve bunu birlikte yaşamaktır.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong>Allah’tan bunu istemeli, böyle olmayı istemeli, güzel olmayı istemeli güzel kardeşim. Bazılarını görüyorum, adamın cennete gittiği yürüyüşünden belli. Belli ki cennetlik işte, başka bir yere yakışmıyor. E şimdi onun hâline baktığınız zaman çok derin bilgisi olması, ne bileyim her sualinize cevap veriyor olması, ansiklopedi gibi olması gerekmez, geçiniz onları. Adam Meydan Larousse’u ezbere biliyormuş, bana hava atıyor. İki buçuk liralık flash bellekle hallediyorum ben o işi. Ne yani! Ama hâl&#8230; Sen bana hâlden haber ver.</p>
<p><strong>B.Develi:</strong>Edindiğin bilgiler sana nasıl bir hâl kazandırdı, bunları bilmek seni ne yaptı, oldun mu?</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Evet, evet! Hâl sâridir yani bulaşıcıdır. Elbette kötü hâl hızlı, iyi hâl yavaş bulaşır. İşin tabiatı bu. Doğru, kapılardan sığmaz; yalan, fare deliğinden girer. Model olmak için gayret etmeli. Bakın yaşım elli dokuz; benim böyle hocalık filan yapmam eskidir, on yedi yaşından beri etrafımdakilere, bazen benden yaşça büyük olanlara da hep bir şeyler aktarmak, tattığımı tattırmak isterim. Biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar. Ben Mektübât-ı Rabbânîyi okumuşum, kendimden geçmişim, komşum bu lezzetten neden mahrum olsun? Nokta-i nazar budur. Bana getirisi ne olacak? Bana ne getirisinden filan, mesele o değil, mesele paylaşmak..</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong>..Öyleyse şunu sorayım: Bizde hâl olmadığı için mi cümlelerimizi modifiye etmeye çalışıyoruz? Yani biraz da süslü cümlelerin arkasına bir şeyler mi gizliyoruz, ne dersiniz?</p>
<p><strong>H.İnanc:</strong>Tabii, artistlik yapıyoruz. Aslında hiç hoş bir şey de değil, süslemeye hacet yok. Hani anlatırlar, Bişr-i Hâfî Bağdat Meydanı’nda kamçı yiyen, zina suçu işlediği için sırtına seksen kamçı vurulmasıyla cezalandırılan bir delikanlıyı seyreder. Delikanlı ahalinin içinde kamçıyı yiyor ama sanki helva yiyor, yüzünde hiçbir hoşnutsuzluk, olumsuzluk yok. Yaklaşıp soruyor Bişr-i Hafi: “Evladım, bu kamçıyı yiyen at bile bağırıyor, sana ne oldu ki, sen nasıl bir eğitimden geçtin ki gıkın bile çıkmıyor?” Sen Abdülhey misin yani? Delikanlı cevap veriyor: “Sevgilim şu kalabalığın içinde beni görüyorken ben eğer feryat edersem, senin yüzünden acı çekiyorum demiş olurum ve onu üzerim. Onu üzmektense ben burada ölürüm.”</p>
<p>“Evladım, aşkta böyle olur, tamam da&#8230; O kızın seni görmesi bu kadar mühimken, sen bunu bu kadar önemsiyorken, âlemlerin Rabbi seni gördüğü hâlde bu günahı nasıl işledin yavrum?” Çocuk bir iki saniye düşünüp “Allah” diyerek şehit oluyor, düşüyor yere. Şimdi Bişr-î Hâfî’nin sözünde süs yok, tasannu yok, süsleme yok, edebiyat yapmıyor -amiyane tabirle söylüyorum. Ama kalbinden vuruyor. Ne o? E kalpten çıkan kalbe gider, ağızdan çıkan kulaktan döner!</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Bilenler söylediler; insanlar cennette oturup konuşuyorlarmış -dünyadan ayrıntı, hatıra nakletmeyi, sohbet etmeyi severlermiş- fakat dünya hayatında yaşanıp da üzüntü bırakan her şey cennete girerken silindiği için -çünkü cennete üzüntülü girmek yasak- geriye hatırlayacak pek bir şey kalmıyor. Biri demiş ki, mesela Hayati Bekir’e, dünyada tatlı olan bir şey hatırlıyor musun? Yok abi yok, diyor, dünyada tatlı ne var, bir şey yok. Düşün düşün&#8230;</p>
<p>En son birisinin aklına geliyor: Uyku vardı ya uyku! Hah, diyon bak o tatlıydı! Tamam, gerçekten yahu, o tatlıydı. . . Şimdi gelin düşünelim: Seksen yıllık dünya hayatında uykudan başka cennette hatırlayabileceğin bir lezzet yoksa bu ne demektir? Uyku, ölüme benzediği için tatlıdır. Ruh bedenden biraz ayrılıyor ya, o bakımdan&#8230; Tamamen ayrılınca gör sen lezzeti&#8230; Lezzet, ruhun bedenden tamamen ayrılmasında.</p>
<p>Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber; Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?</p>
<p>Lezzet orada. Ayrılıp kendi mahiyetine dönmesinde&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Ruhun gıdası namaz. Ruhun namaza o kadar ihtiyacı var ki. .. Bektaşi’ye demişler, “Kırk gün namaz kılsan artık vakit girdikçe için tır tır eder, duramazsın, vallahi hep kılarsın.” “Sen de kırk gün bir terk et bakalım bir daha yaklaşabiliyor musun. . .” demiş. O’nu hatırlamak; işte ilim burada lazım. Ruhun gıdası namaz; anmak, yâd etmek. İnsanın bir tabiatı var: Sevdiğini anar, andığım sever. Namaz da O’nu anmaktır; sistematize edilmiş, şartları belirlenmiş, şekli-zamanı-miktarı ayarlanmış biçimde anmaktır ve anmanın lezzeti hiçbir şeyde yoktur. Aşıklar bunu çok iyi bilirler; isterler ki hep yârdan bahsedilsin, hep 0 sevgili konuşulsun. Leyla sözünün olmadığı yerde Mecnun kısmı yani âşık sıkılır. O yüzden ister ki herkes Leyla’ya meftun olsun, böylece gittiği her yerde o anılsın&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Her ne denlü o cürmüne hadd u nihâyet yoğ ise<br />
Avni&#8217;yâ kat’ eyleme sen azm-i Rahmân’dan ümid</p>
<p>Sultan Fâtih’in şiiri&#8230; Çok günahın varsa da Avniciğim, diyor kendisine, Allah’ın rahmetinden ümidini kesme, en büyük kabahat o olur. Çok günahkârsın ama af var, rahmet-i ilâhî var, ümit kesilmedi, ümit kesmek en büyük suç olur. “Lâ teknetü min rahmetillâh”, ümidi kesmeyin ayetine atıfla&#8230; Bunu söyleyen adam da, laf aramızda, devlet yöneten bir adam yani.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong>Sevgilide bulunan sıfatın benzerini başkasında gören onu da sever. Benzemek önemlidir. İyileri de ancak bu şekilde bulabiliriz; önce sevgiliyi tanımalı, bilmeliyiz. Öyleyse biz Efendimiz’e (s.a.v.) yaşayış biçimi, ahlak ve ibadet bağlamında benzediğimiz sürece kurtulacağız.</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong> Tabii. Ona benzediğimiz için Allah bizi sevecek.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong> Sizin bir bahsiniz vardı buna dair, üç şey olmazsa kendinden şüphelen; zillet, kıllet, illet&#8230; Onu hatırlamanın tam yeri sanki.</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Hastalık, fakirlik ve itibarsızlık. Kırk gün geçti üçü de uğramadı. Keyfîn yerinde, hasta değilsin, fakirlik yok, sana hep selam veriliyor, saygı duyuluyor ve kırk gün bu hâl devam etti. Sen o zaman kork.&#8217; Çünkü gözden çıkarılana böyle yapılır. Allah göstermesin! Yani insanın eksiği olur. “Derd ü belâ kemend-i mahbûbdur,” der eskiler. Dert ve bela, sevilenleri çekmek için atılan kementtir. Gül habercisinin diken olduğunu unutmamak lazım. Cenâb-ı Hak gül bahşedeceği zaman diken şöyle bir yoklar. İmtihandır; o anda ne yapacaksın, nasıl davranacaksın.? Bir imtihandan geçersin. Şair Fuzülî şöyle der:</p>
<p>Belâ zımnında râhat olduğun izhâr ider halka Felek bî-hûde bâr-ı huşkden gül-berg-i ter vermez</p>
<p>Belanın, sana gönderilen nimetin ambalajı olduğunu şuradan anlamalısın: Hiç de gözüne hoş gelmeyen, kesip yakmak lazım bunu diye ters ters baktığın çalı -kasım ayında öyle görürsün çünkü- sabredersen mayısta güller verir. Ve anlarsın ki gözüne batan o dikenler aslında gülün habercisiymiş. Bela böyle bir şeydir: Nimetin habercisidir. Sabret, belde, acele etme. Bu dünya iyilerle kötülerin, acılarla tatlıların karıştığı bir yer, varlık sebebi öyle. Yani onun için aceleci, peşinci olmamak lazım. Biraz sabırlı olmak lazım.</p>
<p>Belanın sayısız faydalarından biri bu ise biri de hak ettiğimiz ahiret cezasının dünyada hafîfletilmiş olarak infazıdır ki öyle kazançlı öyle büyük bir iştir.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">O kadar güzel bir şeydir ki tövbe, bunu Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle anlatıyor: Bütün yiyeceğini, bütün ihtiyacını yüklediği devesinin çölde kaybolduğunu gören bir adam, bir müddet uyuyup tamamen ümidi kestikten ve susuzluktan dudakları parça parça olduktan sonra, artık ölümü beklediği sırada devesini birden bulursa nasıl sevinir? İşte kul tövbe edince Allah o adamdan fazla sevinir. Yahu Allah senin tövbene seviniyor ya, sen gel artık bunu anla ya&#8230; Sana nasıl bir aşkı var, nasıl seviliyosun bir anla&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong>“Nefsin arzularına &#8216;aşk’ adını vermek, altın taç giydirilmiş kel, kör bir başa benzer,” denilmiş. Biz orada bir anlam kaymasına uğradık. Aşk deyince zihin dünyamıza hemen cinsel bir alaka, bir yakınlaşma filan geliyor; çok eksik, çok yanlış bir anlama biçimi. Bir üst değere, bir üst kıymete kendini ram etme, feda etme, vakfetme, hayatını adama hâlinin adıdır aşk. Sonsuza kanat açmaktır. Bir fotoğraf, bir anlık görüntü değil; bir filmdir. Bitmeyen, ebediyete doğru giden bir süreçtir; pişiren, olgunlaştıran, yetiştiren, insana insanlığını kazandıran, hayatını anlamlandıran bir disiplin, bir ateştir.</p>
<p>İnsanoğlu soğana benzer; soğan nasıl ki acıyken ateşte tatlılaşır, insan da aşkla pişerse tatlanır. Yoksa acı, epey acı bir şeydir insan. Aşk, insanı pişiren bir hadise. Görünüşte zayıflatır, sarartır, inceltir, kaybettirir ama haddizatında insanın hayatı o kadar anlam bulmaktadır ki onsuz her şey boşluğa düşer, anlamsızlaşır; mahvolduğunu, kahrolduğunu hisseder insan. Aşkın muhatabı önemli yani.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong> İnsan âşık olur&#8230;</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Olur, herkes, istisnasız.</p>
<p><strong>B.Develi:</strong> Mayada bu var&#8230;</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Evet. Şimdi madem böyle bir kabiliyet var, bu kabiliyeti doğru yönlendirme, terbiye etme, ıslah etmedir mesele. Nefsine âşık olur, paraya âşık olur, kadına âşık olur, makama âşık olur, dünyaya âşık olur. . . En sık olanları bu sırayla sayıyoruz. Olur da olur. . . Gençliğinde şehvetin, yaşlılığında şöhretin esiri olur. Ama işte insan olmak, aşkı hakiki sahibine tevcih etme kabiliyetinin adıdır. Her şeyin sahibi olandır sevilmeye layık olan. Aşka layık olan O’dur. İşte bu yola girmek, O’nu tanımaya çalışmak, hakiki sevgiye ulaşmak&#8230;</p>
<p>Değil mi ki bütün yaratılmışları, bütün mevcudatı muhabbet ve sevgi adına ve bunların hürmetine yarattı. O hâlde merkezde sevgi var, her şey sevgiyle başlıyor ve bitiyor. O terbiyeye kavuşmak, şu meşhur kaziyeyi hiç unutmamak gerek: “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?” O, sevgiden hasıl oldu. Onun olmadığı yerde sevginin sureti vardır, benzeri vardır, sahtesi vardır ama hakikati yoktur. O Habibullah, onun sıfatı bu; Allah’ın sevgilisi.</p>
<p>Onun hakkında yazılanlar biliyorsunuz kütüphaneler dolusudur, bitmez tükenmez. Bütün peygamberler Allah’a âşık, Allah ona âşık. O sevgi peygamberinin takipçisisin, onun peşindesin. Bu mukaddes, bu tatlı, bu paha biçilemez sevgiyi kazanmak için arzulu olmak, talepkâr olmak, sabırla beklemek ve gereğini yapmak lazım. İşte buraya kadar konuştuğumuz şeyler onun hizmetkârlarıdır, maksat kavuşmaktır. “Kâbe’den maksadın varmaktır yâra, kör gibi tapınma kara duvara. . .”</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Aşkın mertebelerini anlatıyor iki büyük usta, beş mısra okuyacağım; ilk üçünü Şeyh Galip, son ikisini Fuzûlî söyledi:</p>
<p>Vasf-&#8221; hüsnü pâk ü müstesnâ bilen ârif deIil<br />
Kadd-i yâri cümleden bâlâ bilen ârif deIil<br />
Öz vücûdîn âlemin Kübrâ bilen ârif deIil<br />
Hikmet-i dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif deIil<br />
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâfihâ nedir</p>
<p>Bu gazel şaheserdir doğrusu. Fuzülî’nin esasen beş beyitlik bir gazelini sonrasında Şeyh Galip tahmis etmiş, şaheser üstü şaheser yapmıştır. Burada beş merhale görülüyor:</p>
<p><strong>1.</strong> Vasfı hüsnü pâk ü müstesnâ bilen ârı&#8217;f değil: Sevgilisini herkesten kıymetli tutan, onun üstüne hiçbir değer koyamayan kimse iyi yol almıştır, maşallah, aferin; ama arif değildir, iş bitmemiştir. Henüz birinci sınıfı geçmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong> [Kadd-i yâri cümleden bâlâ bilen ârif değil: Sadece sevgilisinin boyuna bakıyor, diğer güzellikler gözünden -silinmiş&#8230; Tamam güzel, bir merhale daha ilerledi, ama bu da işi bitirmedi, arif değildir.</p>
<p><strong>3.</strong> Öz vücûdun âlemi kübrâ bilen ârif değil: Kendini tanıdı, kendisinin âlem-i kübrânın bir özeti olduğunu; insanın küçük, âlemin büyük olduğu nüktesini kavradı. Yine mesafe aldı ama bitmedi, üçüncü sınıfı geçti.</p>
<p><strong>4.</strong> Hikmet-ı&#8217; dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif değil: Dördüncü sınıfta Fuzûlî alıyor sözü: Dünyayı ve içindekileri hikmetiyle beraber biliyor, ilmi çözmüş, tamam aferin; ama arif değil, bitmedi. Bitiş şurada, son mısrada:</p>
<p><strong>5.</strong> Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhâ nedir: Arif odur ki dünyayı da içindekileri de unutmuştur, bildiklerini unutmuştur, yani aklı aşmıştır.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinde küçük bir hizmetçi, bir çocuk, on yaşında var yok, gece dua ediyor. Hasan-ı Basrî hazretleri işitiyor. Çocuk, “Ya Rabbi,” diyor, “bana olan sevgin hürmetine beni affet.” Hasan-ı Basrî, “Oğlum,” diyor, “herhâlde yanlış söyledin. Allah’ın seni sevdiğini nereden biliyorsun?” “Biliyorum efendim. Bütün ecdadım, aile efradım imana kavuşamadan öldü. Bana ise iman nasip oldu. İman sevilenlerde olur. Beni sizinle, sevdiğiyle tanıştırdı, sizinle beraber etti, açık delil. Gecenin bu saatinde de beni huzurunda tutuyor, ibadet ediyorum; başka delile ne hacet?” Yavrum sen işi bitirmişsin, diyor hazret.</p>
<hr />
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/">Hayati İnanç&Bekir Develi – Fabrika Ayarı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Hikmetine Boyun Eğmeli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 08:08:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Hikmetine Boyun Eğmeli]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23181</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölüm, üzerinde iyi düşünülüp kafa yorulması gereken çok önemli bir bölümdür. Allah’a imanı olan kimsenin O’nun bütün edip eylediklerine teslim olması, O’nun Hakîm ve Hükümran olduğunu idrak etmesi ve asla saçma bir şey yapmayacağını bilmesi gerekir. Allah’ın fiillerindeki hikmeti göremezse, bunu kendi cahilliğine verip Hakîm ve Hükümran olan Allah’a boyun eğsin! Aklı kendisine yapılan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/">Allah’ın Hikmetine Boyun Eğmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23192 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230-300x147.jpg" alt="" width="394" height="193" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230-300x147.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230.jpg 600w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Bu bölüm, üzerinde iyi düşünülüp kafa yorulması gereken çok önemli bir bölümdür.</p>
<p>Allah’a imanı olan kimsenin O’nun bütün edip eylediklerine teslim olması, O’nun Hakîm ve Hükümran olduğunu idrak etmesi ve asla saçma bir şey yapmayacağını bilmesi gerekir. Allah’ın fiillerindeki hikmeti göremezse, bunu kendi cahilliğine verip Hakîm ve Hükümran olan Allah’a boyun eğsin! Aklı kendisine yapılan bir şeyin hikmetini soracak olursa, şu cevabı verirsin: “Ben o hikmeti bulup çıkaramadım, o yüzden de Rabbime teslim oluyorum!”</p>
<p>Gerçekten de, Hakk’ın nice hikmetini kendi akıllarıyla çözmeye çalışıp da çözemeyen ve eğer yapan bir kul olsa yapılanların hikmetten tamamen yoksun olduğunu düşünerek Allah’ın yanlış yapmış veya yapmakta olduğu kanaatine varan pek çok insan vardır. Böyle bir kanaat ise küfrün tâ kendisi, çılgınlığın dik âlâsıdır. İnsan cahilliği kendinde aramalıdır, zira akıllar Hakk’ın hikmetlerini çözmekten âcizdirler. Bunu ilk deneyen İblis’tir, çünkü o Allah’ın balçığı ateşe tercih ettiğini gördü, oysa akla göre ateş balçıktan daha değerli olmalıydı. O yüzden de O’nun hikmetini kabul etmedi.</p>
<p>Ne acıdır ki bu yanlış düşünce sıradan insan kadar ilim adamı olduğunu iddia edenlere varıncaya kadar pek çok kişide görülüyor.<br />
&#8230;<br />
Allah’ın hikmetlerine itiraz edip duranlar var ya, onlar bu itirazlarından ruh bedenlerinden çıkacağı anda bile küfre varan bir tavırla itirazlarına devam edecek ve son nefeslerini kâfır olarak vereceklerdir. “Falan kişi böyle bir cezayı hak etmemişti! ” diyen nice insan var. Yani onun maruz kaldığı bu durumun hiçbir mantığı yok demek istiyorlar. Ahlâksız zamparanın biri şöyle demiş:</p>
<p>Yâ Rabbi, gecenin aylarını yaratan,<br />
Söğüt dallarını,kumulları yarattın!<br />
Erkeklerin kadına aşkını yasakladın,<br />
Hey Adil Hâkim, sanki iyi mi yaptın?</p>
<p>Bu mısraları ağzına dolayan bazı âlimler bile var, halbuki bu dört dörtlük bir kâfırliktir. Elbette ki o insanlar bu yasaklamanın sırrını ve anlamını anlamamışlar, çünkü Allah aşkı yasaklamıyor, sadece aşktan kaynaklanan şehvetle bakmalar, dokunmalar, çirkin iş yapmalar gibi haram şeyleri yasaklıyor. Hem zaten şehvet duyulan şeylerden kaçınmak da, o yasağı koyan’ın varlığına olan imanın bir delilidir. Tıpkı ramazan ayında oruçlunun açlığa ve susuzluğa katlanmasının, orucu farz kılan’ın varlığına imanının bir delili olduğu gibi.<br />
&#8230;<br />
Bu durumun en somut örneği, İbn Râvendî&#8217;dir. Anlatıldığına göre bir gün çok açmış ve açlıktan kıvranırken bir köprübaşına oturmuş. O sırada ipekli sırmalı kumaşlarla süslü atlar önünden geçmiş. Bunların kime ait olduğunu sormuş, “Halifenin kulu Ali ibn Beltak&#8217;ın! &#8221; demişler. Az sonra yanından güzel cariyeler geçmiş. Onların kimin olduğunu sormuş, “Halifenin kulu Ali ibn Beltak&#8217;ın! &#8221; demişler. Tam o sırada fakirliği üstünden akan bir adam oradan geçerken ona iki parça peksimet vermiş. Onları almış, sonra şöyle bağırarak fırlatıp atmış: “Bütün bunlar Ali ibn Beltak’ın, bana düşen de iki parça peksimet!” O ahmak cahil böyle davranmakla ve bu şekilde isyan etmekle açlığını artırmaktan başka bir şey yapmadığını unutuyor!</p>
<p>Ey kendileri kusur deryaları içinde yüzerken kusursuz olan Allah’a itiraz edenler! Siz hayatınıza en başta su ve çamurla, sonra da basit bir sıvıyla başladınız; içinizdeyse sürekli pislikler taşımaktasınız ve bir an havasız bırakılsanız ruhsuz bir cesede dönersiniz! İçinizden nicelerinin bir fıkri vardır, fakat o fıkrini bir başkasına açınca, onun beş para etmez bir fikir olduğu ortaya çıkıverir! Ayrıca günahlarımız da durmadan artar! Öyleyken Hakîm ve Hükümran olan Allah’a ha bire itiraz edersiniz!</p>
<p>Eğer başımıza gelen bütün bu felaketlerin tek gayesinin, ilâhî hikmete teslim olmamız olsaydı, bu kadarı bile O’na iman etmemize yeterdi! Dahası, bütün varlıkları sadece Kendisinin varlığına şahitlik etmeleri için yaratsaydı, ardından da bir daha diriltmemek üzere hepsini yok etseydi, bu O’nun tekelinde olan bir hak olurdu, çünkü tek Sahip, tek Mâlik O’dur! Öyleyken O lütfunun eseri olarak diriltmeyi, herkese işlediğinin karşılığını vermeyi ve cennette ebediyen var olmayı vaat etti.</p>
<p>Şu halde sen anlayamadığın, kavrayamadığın bir şey görürsen, bunu kendi ilminin yetersizliğine yükle! Meselâ sen birinin haksız yere öldürüldüğüni görürsün. Halbuki o kişi kendisi öldürülünceye kadar nicelerinin canına kıymış, nicelerine acılar çektirmiştir!</p>
<p>Hak etmediği bir belâya maruz kalan nadirdir! Fakat bizler sadece cezaları görürüz de sebepleri göremeyiz,bilemeyiz! Öyleyse teslim ol kurtul! Sözle veya içinden geçenle (Allaha) itiraz etmekten sakın! Çünkü bunlar seni İslam dairesinden çıkarabilir!</p>
<p>İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü,syf.522</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/">Allah’ın Hikmetine Boyun Eğmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahiplenme Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahiplenme-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahiplenme-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 May 2019 11:36:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[şekva ve şikayet]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Sahiplenme Tesellisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21784</guid>

					<description><![CDATA[<p>Organlarımızın doğru çalışmasında en küçük bir katkımız dahi olmamaktadır. Onları ‘benim organlarım’ deyip sahiplenenleyiz. Bize ait olsalardı, onları bizim üretmiş olmamız veya şu anda bizim çalıştırıyor olmamız lazım gelirdi. Mesela kalp kapakçıklarımızın açılıp kapanması harikulade bir olay-dır. Onların açılıp kapanması irademizle olsaydı defalarca açık veya kapalı unuturduk. Organlarımız bize ait değil, onları biz yaratmadık, bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahiplenme-tesellisi/">Sahiplenme Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="321" height="498" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 321px) 100vw, 321px" /></p>
<p>Organlarımızın doğru çalışmasında en küçük bir katkımız dahi olmamaktadır. Onları ‘benim organlarım’ deyip sahiplenenleyiz. Bize ait olsalardı, onları bizim üretmiş olmamız veya şu anda bizim çalıştırıyor olmamız lazım gelirdi. Mesela kalp kapakçıklarımızın açılıp kapanması harikulade bir olay-dır. Onların açılıp kapanması irademizle olsaydı defalarca açık veya kapalı unuturduk. Organlarımız bize ait değil, onları biz yaratmadık, bir yerlerden satın da almadık ve biz işletmiyoruz. Görevlerinin isimlerini dahi bilemeyecek kadar cahili olduğumuz organları ne hakla sahiplenebiliriz?</p>
<p>Bir saniyeden az sürede aldığı kokuyu üç bin koku çeşidinden ayırt eden burun adlı organın, bir doğruyu bariz bir yanlıştan tefrik edemeyen insana ait olduğunu nasıl düşünebiliriz? İnsanın bedenini her istediğinde yürütebilmesi, dilediğinde koşabilmesi, elini dilediğinde kaldırıp dilediğinde indirebil-mesi ve bunları her gün tecrübe ediyor olması, bedenini kendisine ait sanmasına ve onu kendi tasarrufunda görmesine sebebiyet vermiştir. Oysa bir elin havaya kaldırılmasında beyin ve kaslar arasında binlerce etkinlik cereyan etmekte ve insan bu etkinliklerden haberdar olmadığı gibi, onların adlarını bile bilmemektedir. Doğuştan verilmiş beden ve onun içerisindeki organlarımız bize ait olmaması gibi sonradan kazandığımız varlıklardaki durum da böyledir. Bazı şeylerin kağıt üzerinde insana ait olması, onları kendi mülkü haline getirmez. Bankada kağıt banknot olarak bile değil, bilgi işlem datası olarak duran ve yalnızca bilgisayarda izafi varlığı olan parayı kendine ait zanneden insan yanılgı içindedir. Hatta cebimizdeki para bile gerçek değil izafi bir maldır.</p>
<p>Kağıt olarak bir değeri yoktur ama bir alışveriş anında atanacak bir değeri beklemektedir. Hiç parası olmayan bir insanla, çok parası olan bir insan arasındaki zenginlik, şayet bir bilgi işlem datasından ibaretse, onun bir hükmü yoktur. Ayrıca, insanın kendine ait zannettiği mülk, çoğu zaman emek verip onu kazananlar tarafından değil, o konuda hiç emek sarf etmemiş oğulları ve torunları tarafından acımasızca tüketilmekte veya birtakım musibetler sebebiyle yok olup gitmektedir.</p>
<p>Mülkten gerçek istifade kâğıtlarda, datalarda yazılı olan değil, insanın faydalanabildiği miktardadır. Rızık, herkesin midesinin büyüklüğüyle sınırlıdır. Bu noktada zenginin de fakirin de sınırı birkaç tabak yemekten ileriye gidemez. Üstelik fakirin kuru ekmekten aldığı lezzeti, zenginler alışkanlığın verdiği öğütücülükle en pahalı yemeklerde dahi bulamazlar. Sadi ne güzel söyler: “On derviş bir kilimde uyurken, iki padişah bir dünyaya sığmaz. ”</p>
<p>İki tür mülkiyet ilişkisi vardır: Biri insanın sahip olduğu mülkiyet, diğeri mülkiyetin sahip olduğu insan. Bir düşünürün dediği gibi, “Az şeye sahip olursan az şeye ait olursun. ” Alman Filozof Hegel, “Kişiler şeyleri, özneler nesneleri mülk edinirler. Kişilerin şeyler üzerinde haklan vardır ama şeylerin kişiler üzerinde hakları yoktur.’’der. Filozof Gabriel Marcel’e göre varlık tecrübe edilir, gösterilebilir, doğrulanabilir ama sahiplenilemez. Platon der ki; “Zenginlik çok şeye sahip olmak değil az şeye ihtiyaç duymaktır.’’</p>
<p>Temelde üç noktada tevhitten ve bu üç noktada şirke girilebileceğinden bahsedilir; Allah’a ulûhiyetinde, rububiyetinde ve mülkünde şirk koşmak. Allaha mülkünde ortak koşmak, en yaygın olanıdır. İnsan, bedeni dâhil herhangi bir şeyi kendisine ait gördüğünde, Rabbine ilahi mülkte kendini ortak koşmuş olur. Rabbimiz karşısında küçük ve büyük ayrımı olmadığı için, kainattan küçük bir çakıl taşını sahiplenmekle, kâinatın tamamını sahiplenmek arasında bir fark yoktur. Ailesini, çocuklarım, evini, arabasını, gözünü, kulağını kendisine ait gören biri, aynı şeyin iki hakiki sahibi olamayacağına göre, bu kâinatta Allah’a ait olmayan bir parçanın da var olduğunu ifade etmiş olur ki, artık umumi mülk bölüşülmüş demektir. Hiçbir nimet insanın malı değildir. Dolayısıyla nimetin kaybı anlamına gelen musibetlerde kimsenin Rabbine itiraz hakkı yoktur. Mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, onda dilediği kararlara imza atar ve onu istediği hallerden geçirir. İnsanın hayatı da, bedeni de, içerisinde yaşadığı dünya da ona ait değildir.</p>
<p>Sokrat’a “Niçin biç kederlenmiyorsun?” diye sorarlar. O, “Kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum” diye cevap verir. Bir mümin, bu cümleyi bir adım daha ileriye götürerek, ‘hiçbir şeyin bana ait olmadığını bildiğim için, onları kaybettiğimde kederlenmiyorum’ diyebilmelidir.</p>
<p>Büyük bir âlim; aynı zamanda başarılı bir tüccar olan, on binlerce talebesinin bütün masraflarını üstlenmiş bulunan Ebu Hanife Hazretlerine, kumaş yüklü iki gemisinin tamamen yandığı haberi gelir. O “Elhamdülillah” der. Sonrasında haberin yanlış olduğu söylenir. O yine “Elhamdülillah” der. Bu tavrının hikmeti sorulduğunda şöyle cevap verir: “Geminin battığı haberi geldiğinde kalbimi yokladım. Dünya malını kaybetmiş olmaktan dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu sebeple Allah&#8217;a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığı haberi gelince yine kalbimi yokladım. Kalbimde en ufak bir sevinç yoktu. Kalbimi bu halde tutan Allah&#8217;a yeniden hamd ettim. ”</p>
<p>Filozof Seneca der ki, “Hiçbir zaman bana bahşedilenlere güvenmedim., bana huzur verdiği zamanlarda bile. Bana bahşedilen her şeyi; parayı, mevkii, gücü öyle bir yere koydum ki, kader onu geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin. Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki, kader istettiği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden söküp koparmasın,<br />
İnsanın dünya hayatındaki izafi mülk ve vasıflarının tamamı tehlike altındadır.</p>
<p>Çalınabilen, gasp edilebilen, el konulabilen cinstendir hepsi. Ancak insanın bu izafi mülkünün âhirete yönlendirilmiş yanlarında hiçbir tehlike yoktur. Menkıbeye göre adamın biri, evliyaya “Evime hırsız girdi ve yiyeceğimi götürdü’’ diye şekva eder. Veli, “Allah&#8217;a şükretsene; ya şeytan kalbine girip îmânını çalsa ne yapardın?” diye mukabelede bulunur. Evet, hiçbir güç insanın imanına el koyamaz, sevaplarını gasp edemez, birikmiş manevi kazançlarını çalamaz, onların kıymetlerini düşüremez. Dünyanın en güçlü devlet ve orduları dahi kişinin zâd-ı âhiret, yani âhirete ulaştırmış olduğu mülklerine bir sineğin etkisi kadar tesir edemezler.</p>
<p>Musibet isabet ettiğinde, söylenmesi hem Kur’ân-ı Kerîmin emri hem de Efendimizin sünneti olan ‘Innâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ün (Bakara, 156) ifadesi, biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz, anlamına gelmektedir. Biz Allah’ın kullarıyız. Bizi yaratan O, yaşatan O, varlığımızı, kudretimizi, kuvvetimizi, melekelerimizi, kabiliyetlerimizi, hislerimizi, azalarımızı, aklımızı, fikrimizi her şeyimizi veren O, her şeyimiz O’na ait. Bu açıdan bakıldığında, fakirin de zenginin de mülkü yoktur. Sokrat da Karun’la eşit mülkiyete, yani birer sıfıra sahiptirler.</p>
<p>Dolayısıyla Rabbimiz, musibet anında ilk olarak, acı çekmekte olan benliğimizin de, kaybettiğimiz şeylerin de bize değil, O’na ait olduğunu hatırlamamızı emretmektedir. ‘Biz Allah’a aidiz’ ibaresiyle malımız, canımız ve her şeyimiz Allah’ın tasarrufundur; canlarımızda ve bedenlerimizde dilediği gibi yönetim<br />
hakkı Rabbimize aittir ve mülk tamamen O’na ait olduğa için hiçbir tasarrufuna itiraz caiz değildir, demiş olmaktayız.</p>
<p>Şekva ve şikayet, hakların zayi olmalarından kaynaklanır. Gerçekte insana ait dian bir şey yoktur ki, kaybından dolayı Allah’a isyan ve itiraz etmekte haklı olsun. Yitirildiği düşünülen hakların ve imkânların tamamı Allaha aittir. Cenabı Hakk kendisine ait olan bu hakları, mecbur olmadığı halde karşılığında cennet gibi bir mükafat dahi vererek, insandan emaneten geri almaktadır. Bundan rahatsızlık duymaya kimin hakkı olabilir?</p>
<p>Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.260-264</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahiplenme-tesellisi/">Sahiplenme Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahiplenme-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anlam Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anlam-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anlam-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 May 2019 11:07:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam Tesellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21780</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fiziğin metafiziğe, metafiziğin de fizik âleme etkileri vardır. Kur’ân-ı Kerîmde bir ayette “Ey iman edenler! Siz toplantı halindeyken ‘Biraz yer açıverin!’ denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin” buyrulmaktadır (Mücadele, 11). Mekân olarak birine yer açmanın, kişinin kendi hayatında birtakım genişliklere sebep olması arasında kurulan bağ harikuladedir.Metafiziğin fiziğe olan etkileri ise dua [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlam-tesellisi/">Anlam Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="258" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 258px) 100vw, 258px" /></p>
<p>Fiziğin metafiziğe, metafiziğin de fizik âleme etkileri vardır. Kur’ân-ı Kerîmde bir ayette “Ey iman edenler! Siz toplantı halindeyken ‘Biraz yer açıverin!’ denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin” buyrulmaktadır (Mücadele, 11).</p>
<p>Mekân olarak birine yer açmanın, kişinin kendi hayatında birtakım genişliklere sebep olması arasında kurulan bağ harikuladedir.Metafiziğin fiziğe olan etkileri ise dua hakikatinde apaçık şekilde anlatılmaktadır. Maddi bir sebep, manevi bir sonuca kaynaklık edebileceği gibi, manevi bir aksaklık da, maddi gerçeklik dünyasında bir takım aksamaların gerekçesi olabilmektedir.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nın değişik yerlerinde başa gelen musibetlerin sebeplerini maddi ve manevi sebepler olarak ikiye ayırır. Ona göre, Rabbimiz kâinatta vesilelerle, sebeplerle iş görür. Dolayısıyla yaşanan her şeyin görünür gerekçeleri ve maddi izahları vardır. Her musibet bir gerekçeyle gelir ve her hastalık bir sebeple bedene yerleşir. Ancak, bu sebepler ana sebepler değil, ikincil sebeplerdir.</p>
<p>Hastalandıran, musibete giriftar eden Allah’tır, ikincil sebeplerin gerçek bir etkileri yoktur.Neden hasta oluruz? Bunun maddi sebeplerini anlayabilmek için doktora gideriz. Ancak bir de bunun manevi sebepleri vardır. Acaba hangi duygularımızda kaymalar vardı da bunlar oldu? Musibet ve hastalıkların sebepleri yalnızca fiziksel, biyolojik ve tıbbi faktörlerde aranırsa, hikmetten uzaklaşılmış olur. Hastalıklar ve musibetler yalnızca maddi ihmallerin değil, aynı zamanda manevi ihmallerin de sonucudur. Gurur, kibir ve enaniyet gibi kalbi hastalıklar da maddi musibetlere kaynaklık edebilirler. Sonuca dönüşmesi bakımından, maddi sebeplerin manevi sebeplere bir üstünlüğü veya ona kıyasla daha belirleyici bir rolü yoktur.</p>
<p>Birincil sebebi Rabbimizin takdiri olan yaşadığımız tüm olayların ikincil, yani sonradan yaratılan sebepleri maddi ve manevi olarak ikiye ayrılır. Daha açıkçası, görünür ve görünmeyen sebeplerdir ikincil sebepler. Baş ağrısının tıbbi bir sebebinin olması, onun aynı zamanda manevi bir gerekçesi olmadığını göstermez. Mutsuzluğumuzun açıklanabilir gerekçelerinin olması, onun görünürde olmayan manevi ihmallerden kaynaklanmadığını ispatlamaz. Manevi sebeplerle hüküm veren kader müsaade ettiğinde, maddi sebepler sonradan yaratılmaya başlanır. Burada bir adım daha önde olan manevi sebeplerdir.</p>
<p>Olumsuz bir durumun, hangi yanlışımızdan kaynaklandığını düşünürken aklımıza en yakın somut sebepler gelir ve böylece konuyu hayli daraltmaya başlarız. Diyelim ki arabayla giderken arkadan biri çarptı. Bu hadisenin gerçek sebebi nedir? İlk akla gelen şudur: Biz yavaş gidiyorduk veya bize çarpan kişi frene basması gerekirken basmadı. Veya o kişi telefonla konuşarak araba kullanıyordu ve hadiseye bu ihmaliyle sebebiyet verdi. Ama biz yıllardır trafikteyiz ve telefonuyla araç kullanan binlerce insan var. Bu kaza dün değil bugün niye oldu? Bunun sebebini balatalarda, frenlerde, debriyajlarda aramak oldukça kısıtlı bir bakış açısıdır. Bizim de böyle çarptığımız biri mi vardır? Bu çarpma illa arabayla da olmayabilir.</p>
<p>Bir lafla bile çarpabilir insan insana. Biri hayatında kendi normal ritminde gidiyordur, onun yolculuğunu alt üst etmişizdir. Kendi manevi yolculuğunda, Allah’a veya başka bir maksada doğru ilerleyen birinin motivasyonunu kırmış, onun yolculuğunu sekteye uğratmışızdır ve şimdi bunun bedelini ödüyoruzdur, kim bilir.Bazen de musibetin maddi sebebi, manevi ve hakiki sebebin tam zıddı durumundadır. Görünürde bir fiilimizden dolayı cezalandırılmışızdır ancak hakikatte o fiili yeterince işlemediğimizden dolayı kader ceza takdir etmiştir, ibadet ettiği için işten çıkarılan biri, suçu ibadetlerde aramamalıdır; kim bilir, ibadetlerini ihlaslı ve huşu içerisinde yapmıyor olmasının bir karşılığıdır bu.</p>
<p>Musibetlerin altında yatan manevi sebeplerle yüzleşmek zordur. Sebep-sonuç ilişkisini tespit etmek, manevi gerekçeyi bulmak biraz yorucu olacaksa, bunları düşünerek vakit kaybetmek de istemez insan. Çünkü orada derinlere inmeden başa gelen belayı zahmetsizce ilişkilendirebileceğimiz somut bir faktör veya bir insan vardır çoğu zaman. O somut sebebe yani bize haksızlık edene odaklanırsak kendi eski suçlarımızı örtbas edecek ve böylelikle bir taraftan teselli olurken diğer yandan hatalarımızı zihnimizden çıkarmış olacağızdır.</p>
<p>Yalnızca belalar açısından değil, nimetler açısında da bu böyledir. Bu diyeti bu yıl nasıl başarabildin? Eskiden defalarca uğraşmış ama yapamamıştın, fakat şimdi başardın. Acaba kader sende hangi konuda nasıl bir düzelme gördü de defalarca denediğin bu şeyi bu kez başarmana müsaade etti? Farklı bir şey olmuş olmalı. Eskiden girdiğin birtakım günahlardan vazgeçtin de mi böyle oldu? Yoksa Cenab-ı Hakk’ı razı edecek davranışlar sergiledin de mi böyle oldu? Yoksa bir başkası için yaptığın bir iyilik sebebiyle mi bu oldu? İzn-i ilahi olmadan bela da gelmez, nimet de erişmez. Kaderden mutlaka izin çıkması lazım&#8230; Bu izinler insanın daha çok manevi hal ve tavırlarına bağlanmıştır.<br />
İnsan başına her gelene maddi gerekçeler arar ve bütün davranışlarını maddi bir sonuca yönelik yapmak ister.</p>
<p>Olayları görünen sebep-sonuç ilişkisi dışında değerlendirmek istemez. Oysa her olayın zahiri, yani görünen sebebi, hakiki ancak görünmeyen sebebinin önünde perde ve engeldir. Bu perde aralandığında musibet, insan ve Rabbi baş başa kalacak ve musibet gerçek anlamını kazanacaktır. Bu anlam kasvet değil huzur kaynağıdır.</p>
<p>Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.202-205</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlam-tesellisi/">Anlam Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anlam-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hâl Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 May 2019 10:25:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Hâl Tesellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[irfan makamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sufıler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir.O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin. Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kurân-ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/">Hâl Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="258" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 258px) 100vw, 258px" /></p>
<p>Sufıler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir.O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin. Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kurân-ı Kerîmde ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.</p>
<p>Tasavvufa göre irfan makamı çileli bir hayada kazanılır. Ârif, hayır ve nimeti cemâl sıfatının, şer ve musibeti celâl sıfatının tecellisi bilir. Allah’ın lütfunu da kahrını da hoş karşılar. O, sükûn ile hareketi, huzur ile tasayı en yüksek seviyede kendisinde birleştirmiştir. Bundan dolayı Şiblî, &#8216;Ârif bahar gibidir; bir taraftan gök gürler şimşekler çakar, öbür taraftan çiçekler açar, kuşlar ötüşür’ demiştir. Ârif, benliği yok olduğu ve Allah’ta beka bulduğu için kendisini muhavvilu l-ahvâlin yani halden hale çeviren Allah’ın tasarrufuna bırakmıştır (îbn Kayyim el-Cevziyye).</p>
<p>Halil Cibran ifadesiyle: &#8221;Güneşi ve sıcaklığı kabul ediyorsak, yağmuru ve şimşeği de kabullenmeliyiz seve seve&#8230; İnsanlar nehirler gibidir, &#8220;der Tolstoy ve şunları söyler: “Her nehir bir yerde daralır bir yerde genişler, bazı noktalarda suyun akışı yavaşlar bazı noktalarda hızlanır, bir yerde daha temiz ve daha soğuktur, başka bir yerde ise daha ılık&#8230; İşte insanlar da böyledir. ” Kur’ânda, “Ve rüzgarların tasrifinde akleden bir kavm için ayetler vardır” buyrulur (Câsiye, 5; Bakara, 164). Tasrif; döndürmek, bir şeyi başkalaştırarak türlü şekillere soymak ve evirip çevirmektir.Ayette geçen sarafâllahüriylıa, Allah, rüzgârı bir yönden diğer yöne çevirdi, anlamına gelir.</p>
<p>Rabbimiz rüzgârları bir yönden diğerine çevirdiğinde aynı nitelikteki rüzgâr bazen insanlara rahmet, bazen de felaket getirebilmektedir. Estiği yönlerin farklılığına göre karayel, poyraz, lodos, meltem, samyeli gibi farklı isimler alır rüzgâr. Bazen üşütür, bazen ısıtır. Mevsimler de durmadan değişir. Gece ve gündüz daima yer değiştirir.Tabiata baktığımızda sürekli halden hale geçişler görürüz. Dünyâda tek bir meyve olabilirdi ama binlerce çeşidi var. Meyveler ve bitkiler tek renk olabilirdi ancak her birinin ayrı bir rengi var. Kokuları olmayabilirdi veya her birinin kokusu aynı olabilirdi; ama hepsi değişik.</p>
<p>Doğadaki bu çeşitliliğe bakılırsa, insanın başından geçecek hallerin de çeşitli olması pek tabiidir.Rabbimiz insan hallerini de evirip çevirmektedir. İnsan farklı zamanlarda farklı tecelliler altında yaşar. Efendimiz (sav) şu duayı çok yapardı: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah&#8217;ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!” Ve yine Efendimiz sembolik bir anlatımla “Kalpler, Rahmanın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir” buyurmaktadır (Tirmizî, Kaderi). Ayrıca Kur&#8217;ân “Zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz” (Âl-i İmrân, 140). buyurarak bugün galipken yarın mağlup, bugün muzafferken yarın perişan olmanın, yani halden hale geçmenin insanın yazgısı olduğunu belirtir.Sevinç de hüzün de farklı tecellilerdir. Biri menfi, diğeri müspet değildir bunların. Biri iyi, diğeri kötü değildir. Biri hayır, öteki şer değildir. Bazen ağlar, bazen de güleriz. Gün olur aynı yuva içerisinde kader birini ağlatırken, diğerini sevindirebilir.</p>
<p>Akif’in Farsça’dan çevirdiği bir şiirdeki şu beyitler bunu ne güzel anlatır: “Yâdında mı doğduğun zamanlar? / Sen ağlar idin gülerdi âlem / Bir öyle ömür geçir ki olsun / Mevtin sana hande halka matem.’’(mevt, ölüm; hande, gülüş anlamına gelir) Evet biz doğduğumuzda ağlıyorduk, ama ailemiz sevinçten havalara uçacak gibiydi.</p>
<p>Şairin teklifiyse şu; Öyle bir hayat yaşamalıyız ki, vefat ettiğimiz gün, ailemiz bizim için ağlarken, bu kez biz mutluluktan havalara uçabilelim.Hüzün olumsuz bir hal veya tecelli değildir. Hüzün ruhun gıdasıdır. Hüznün olumsuzlanması ilahi değil geleneksel bir yorumdur. Sevinç de hüzün de Cenab-ı Hakk’ın farklı birer tecellisi olmaları hasebiyle birinin diğerine üstünlüğünden söz edilemez, illa olacak olsa, hüznün bir üstünlüğü olabilir. Hadislerde Kur’ânı hüzünlü bir ortamda indiği belirtilmiştir (Ibn Mâce, İkame, 176). “Kuranı hüzünle okuyun buyurur Hüzün peygamberi olan Efendimiz&#8230; İnsanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlarına kefaret olacağı (Müsned, VI, 157),</p>
<p>Allah’ın musibetler sebebiyle yaş döken gözleri, hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı ifade edilmiştir (Buharı, Cenâiz 45, Merdâ 1; Müslim, Cenâiz 12, Birr 52).Hüzün patolojik bir hal değil, bir sanattır. Herevî hüzün duymamayı da bir hüzün sebebi sayar. Zira ona göre hüzün, kulun İlâhî mazhariyetlere yönelik istek ve arayışının bir ifadesidir. Şu halde üzüntü çekmeyip rahat içinde olmak bir eksikliktir. Bu yüzden sûfî üzülemediği için de üzülür; ağlayamadığı için de ağlar (Ibn Kayyım el-Cevziyye, I, 546).</p>
<p>Yine hüzün, sûfîyi içinde bulunduğu durum hakkında sürekli düşünmesini ve kendini yetersiz görmesini sağlayan yapıcı bir şuur hali, nefsi temizlemenin ve daha yüksek makamlara doğru geliştirmenin bir aracıdır. “Hüzün sahibinin bir ayda kat ettiği yolu hüzün çekmeyen bir yılda kat eder&#8217;sözü (Haşan. Şerkâvî, :s.: 122-12-3) bu hususa işaret etmektedir. Bu sebepledir ki, Herevî, hüznü havf, işfâk, huşû, zühd, vera‘ gibi aynı mahiyetteki tasavvuf) erdemlerin başında göstermiştir.Nitekim Ebû Nuaym, büyük sûfî Hasan-ı Basrîyi ‘korku ve hüzünle dost olmuş, kaygı «Ve kederle kaynaşmış, uyku ve istirahati yitirmiş’şeklindeki nitelemelerle tanıtır. (Hilye, II,,131-132).:Şu halde hüzün psikolojik bir arıza değil mümini muhasebe, tövbe gibi ahlâkî makamlardan «geçirerek sâlih amellere götüren yapıcı bir bilinç halidir.</p>
<p>Bu sebeple Hasan-ı Basrî, &#8220;Mümini dini konusunda ancak korku ve hüzün rahatlatabilir” der. Kur’ânı doğru okumuş ve ona iman etmiş bir kimsenin mutlaka hüznünün artacağını, haşyetinin şiddetleneceğini ve gözyaşlarının çoğalacağını belirtir {Ali Sâmî en-Neşşâr, III, 134). Yine Hasan-ı Basrî, öldükten sonra kendisini rüyada son derece sevinçli ve mutlu gören ve bunun sebebini soran Mâlik b. Dînâr’a, bir insanın dünya hayâtında hüznü ne kadar sürekli olursa âhirette de sevincinin o kadar sürekli olacağını söylemiştir (İbnul-Geyzî, s-. 19).Dünyada ‘hüzün’ ve sevinç’ nefse göre nitelenmişlerdir; bu duyguların aklâ,ruha ve kalbe göre hükümleriyse farklıdır.</p>
<p>Gelenekler, neftin mahrumiyetlerini tacı’ olarak niteler. Bu yalnızca bir yorumdur. İnsanlık tarihi binlerce yıldır bir şeye acı dediğinden, şimdi biz de bu durumları acı olarak yorumluyoruz. Ölümü, ayrılığı, ağlamayı ‘acı’ diye vasıflandırmak insanın genlerine işlemiş durumdadır. Belki de ağlayan insanlar, ağlamayanlara nispetle daha çok haz içerisindeler. Ağlama hazzı&#8230; Ama bu haz nefiste değil, ruhta ve kalpte yaşanır. Ağlamanın negatif bir durum olduğunu söyleyen geleneksel aktarımdır. Efendimiz (sav) ise “Yaşarmayan gözden Allah&#8217;a sığınırım&#8217;dua buyurmuşlardır. Âdeta şeytanın şerrinden Allah’a sığınır gibi. “Bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız sözleriyle bilme ve gözyaşı arasındaki bağı gösteren de yine O’dur (sav): (Tirmizî, Zühd,9)</p>
<p>Ağlamak negatif bir fiil değildir. Onu olumsuz yapan, insanın neye ve niçin ağladığıdır. Mevlana der ki.’’Acizin ağlaması,ruhsuz kişinin ağlamasından farklıdır. Yakup’un Yusuf ağlayışı, Yusufu kuyuya atan kardeşlerin ağlayışı ile bir midir?” {Mesnevi, Cilt 5).“Her ruh kendi açısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatkârdır.,.”Hegel</p>
<p>Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.149-153</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/">Hâl Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Latife Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/21764-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/21764-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2019 20:11:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Latife Tesellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21764</guid>

					<description><![CDATA[<p>Organlarımızdan herhangi biri zarar görse hayatı idame ettirmek oldukça zorlaşabilir. Ayaksız yolculuk etmek, elsiz yemek yemek hayli meşakkatli&#8230; Bedenin nispeten daha latif organları olan beş duyudaki hastalıklarsa, hayatı daha da zorlu kılar. Görme, işitme veya dokunma hislerimizin bir anda yok olup gittiğini hayal edelim. Ne büyük felaket! Sobaya dokununca aynı, buza dokununca aynı his elde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/21764-2/">Latife Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="258" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 258px) 100vw, 258px" /></p>
<p>Organlarımızdan herhangi biri zarar görse hayatı idame ettirmek oldukça zorlaşabilir. Ayaksız yolculuk etmek, elsiz yemek yemek hayli meşakkatli&#8230; Bedenin nispeten daha latif organları olan beş duyudaki hastalıklarsa, hayatı daha da zorlu kılar. Görme, işitme veya dokunma hislerimizin bir anda yok olup gittiğini hayal edelim. Ne büyük felaket!</p>
<p>Sobaya dokununca aynı, buza dokununca aynı his elde edilseydi, hayat ne kadar karmaşıklaşırdı. Suya dokununca ne hissediyorsak, kapı koluna dokununca da onu hissetseydik, işler birbirine girerdi. Daha da ötesi, neye dokunursak dokunalım hiçbir şey hissetmeseydik, bundan daha korkunç ne olabilirdi? Bu durumda kainat görüntüsü olan ama somut varlığı olmayan bir rüyaya dönerdi.</p>
<p>Beş duyu organımız, yok olmaması karşılığında elde olsa bütün dünyayı feda edebileceğimiz kadar kıymetli duyularımızdır.Beş duyu organımızdan başka, onlardan daha latif, daha fonksiyonel ve daha kıymetli birtakım manevi duyularımız vardır; onlar maddi organlardan daha kuşatıcı, daha güçlü ve daha gereklidir&#8230; İnsanın binlerce gözü ve kulağı olsa karşılığında hepsini hiç düşünmeden feda edebileceği kıymette küfelerdir bunlar. Dokunma hissini, lafı mı olur diyerek, uğrunda bir hamlede terk edebileceği derinlerde bir takım hissetme yeteneklerimiz&#8230; Latifeler, ince duyularımız, manevi algılarımız&#8230;</p>
<p>Birçok manevi organa sahip olduğunu herkes fark ede- mese de, onlardan birinin öldüğünü, kalbe çöken karanlıktan her insan çıkarabilir. Latifelerin en önemli yaratılış gayesi Allah&#8217;ı müşahede (şahit olma) edebilmektir. Latifelerden her ne kadar bu dünyada da kısmen istifade ediliyor olsa da onların asıl kullanım yeri âhiret hayatıdır.Cennetin özelliklerinden biri de latifelerin tamamını doyuran bir yer olmasıdır. Latifelerin veriliş gayelerinden biri de bu dünyada manevi nimetlerin hissedilmesi, tattırılması ve dolayısıyla şükre vesile olmaktır.</p>
<p>Vicdan, âsab, his, akıl, hevâ, nefis, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kalb, ruh, sır, saika, şâika, hafi, ahfâ, hayal kavramları latifelerden sayılmaktadır. Her latifeye ait değişik bir gıda türü vardır. Bu gıdaların başında ‘iman’ gelmektedir. Ayrıca başta namaz olmak üzere ibadetler de latifelerin teneffüsüne ve beslenmesine sebebiyet vermektedir. Kuryân kelimelerinin ve orucun da latifeleri gıdalandırdığı, nurlandırdığı ve feyizlendirdiği ifade edilir. Zikrullah da latifelerin temel gıdalarından biridir.</p>
<p>Latifelerimizin mühim gıda kaynaklarından biri de musibetlerdir. Musibetlerin sarsıcılığı ve acı vericiliğinin rağmına, onlardan gıdalanan birçok latife vardır. Latifeler musibetlerle beslenir, dirilir ve canlanırlar. Musibetlerde akıl kendi vazifesi olan sebep ve sonuç arayışıyla meşgulken, latifeler musibetin kendisine değil musibeti gönderene odaklanıp Rabbiyle bir tür iletişim haline geçerler. Nefs ve akıl keder içerisindeyken birçok latife, süt emen bir bebek gibi, musibetlerin akıl üstü ve nefs dışı yanlarından kana kana içerler.</p>
<p>Musibetin başlaması o latifeler için manevi bir yağmur, bitişi ise kuraklığın başladığı dönemlerdir.Sahip olduğu bir varlığı yitirmek, nefs için keder sebebiyken, latifelerde bir doygunluğa, bir itminana vesile olur. Kayıptan dolayı nefsin çektiği acıya ‘hüzün dense de, dünyevi zararların, uhrevi kazançlara dönüştüğünü bilen latifelere göre bunun anlamı &#8216;sevinç’tir, &#8216;itminan’dır. Başa bir musibet geldiğinde, nefsin çektiği kederi bir yana bırakırsak, ruh o an ne hissediyor, kalp ne algılıyor, latifelerimiz neler solukluyor? Onlar bu tür durumlardan güzellik devşiriyor ve lezzet alıyorlar. Ama insan genellikle hadiselerin nefse ve diyalektik akla bakan taraflarıyla ilgilenir.</p>
<p>Cenap Şehabettin’in “Gariptir; yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler” dediği gibi insan musibet karşısında yaşadığı kalp itminanını görmezden gelmekte ve nefsin feryadına kulak vermektedir. Çünkü itminan sessiz, feryat gürültülüdür.</p>
<p>– Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.121-123</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/21764-2/">Latife Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/21764-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İhtiyaç Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ihtiyac-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ihtiyac-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2019 15:04:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İhtiyaç Tesellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21741</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başa gelen musibetlerin bir sebebi de onlara ihtiyaç duyuluyor olmasıdır. Firavun, Musa Peygamber için bir ihtiyaçtı. Ebu Cehil, Efendimiz (sav) için bir ihtiyaçtı. Bu kötü karakterler, dinlerin yayılmalarına farkında olmadan iyi karakterlerden daha önemli katkılar yapmışlardır. Nemrut, İbrahim Peygamber için bir ihtiyaçtı. Hz. Mevlana, “Nemrut’un ateşi İbrahim’in tevekkülünü artırdı”der (Mesnevi, Cilt 6). Mucizelerin yaratılması da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihtiyac-tesellisi/">İhtiyaç Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="258" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 258px) 100vw, 258px" /></p>
<p>Başa gelen musibetlerin bir sebebi de onlara ihtiyaç duyuluyor olmasıdır. Firavun, Musa Peygamber için bir ihtiyaçtı. Ebu Cehil, Efendimiz (sav) için bir ihtiyaçtı. Bu kötü karakterler, dinlerin yayılmalarına farkında olmadan iyi karakterlerden daha önemli katkılar yapmışlardır. Nemrut, İbrahim Peygamber için bir ihtiyaçtı. Hz. Mevlana, “Nemrut’un ateşi İbrahim’in tevekkülünü artırdı”der (Mesnevi, Cilt 6). Mucizelerin yaratılması da bu olumsuz karakterler sayesinde olmuştur.</p>
<p>Firavun, sihirbazlarını Hz. Musa’nın karşısına çıkararak, ilk defa bir insanı rakip olarak kabul etmiş ve dikkatlerin onun üzerine yönelmesine vesile olmuştur. Odaklanma duygusunun yüksek olduğu ve kimsenin bir işle meşgul olmadığı kuşluk vakti seçilmiş ve Hz. Musa ile Firavunun sihirbazları müsabakaya tutuşmuşlardır. Daha müsabaka başlamadan anlaşılmıştır ki, Firavun’un dahi dikkate aldığı mühim bir zat söz konusu. İlahi vahyi duyurma imkânları kısıtlı olan Hz. Musa, bu olay vasıtasıyla mesajını herkese bir anda ulaştırabilmiştir. Ebu Cehil, Arap yarımadasının meşhurlarındandı. O birisine düşman olmuş diye duyulduğunda, bu olay herkesin dikkatini fevkalade çekmiştir. Nemrut’un karşısında Hz. İbrahim’in durumu da pek farklı değildir.</p>
<p>Musibetlerin ihtiyaçlarla ciddi bir alakası vardır; ancak ihti-yaçlar Maslov’un hiyerarşisinde olduğu gibi güvenlik İhtiyacı gıda ve barınma gibi fiziksel ve sosyal ihtiyaçlarla sınırlı değildir. İnsanın üzülmeye de, musibete de, yadırganmaya da, incinmeye de, hayal kırıklığına da ihtiyacı vardır. İnsanın hatırlamaya ihtiyacı olduğu kadar unutmaya da ihtiyacı vardır. İnsanın sevmeye ihtiyacı olduğu kadar nefret etmeye de, yükselmeye ihtiyacı olduğu kadar düşmeye de, varlık sahibi olmaya ihtiyaç duyduğu kadar yoksunluğa da ihtiyaç duymaktadır. Kimin neye ihtiyacı varsa, o olacaktır. Mevlana Hazretleri şöyle buyurur: “Dert nerede ise deva oraya gider. Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider. Soru nerede ise cevap oraya gönderilir. Gemi nerede ise su oradadır. Suyu bulmak istiyorsan susuzluğu elde et ki, sular fışkırmaya başlasın ” {Mesnevi, Cilt 3).</p>
<p>Halil Cibran da, “Biz sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi onları yaşamadan çok önce tercih ederiz&#8221; derken bu gerçeği kastediyor olmalıdır.<br />
İnsanın gerçekte neye ihtiyaç duyduğu, onun beden ve ruhunun tamamını gören Cenab-ı Allah tarafından bilinebilir, Eğer nimet lazımsa nimet, musibet lazımsa musibet gelir. Lazım olduğunda musibet de bir nimettir. İnsanın baş ağrısına ihtiyacı olabilir mi? Beden ve neft bakımından bunun bir gereksinim olmadığı açıktır (;) ancak neftin bir şeye ihtiyaç duymaması, ruh ve kalbin de ona gereksinim duymadığı anlamına gelmez. Sufıler derler ki, nefte lezzet veren pek çok şey ruha acı vermektedir, ruhta tat bırakan pek çok şey de nefiste keder olarak hissedilir. Oruç nefte acı verse bile ruh ve kalp için bir lezzet, bir gıda ve bir ihtiyaçtır. Efendimiz (sav) bir hadislerinde “Ben açlıkla doyuruluyorum&#8221; buyururlar.</p>
<p>Yerde yürüyen karınca gıdasını istediğinde, Cenab-ı Hakk güneşi, bulutları harekete geçiriyor da, kalbimizin gıdası olan hüzne gereksinim duyduğumuzda, o gıdayı sağlayan musibetleri harekete geçirmeyecek midir?’’Yarabbi bana gıdamı, yani hüznümü ver diye inleyen kalbin bu duası kabul olmayacak mıdır? Musibetin her türü, ruh ve kalpteki ihtiyaçlar açısından gıda hükmündedir. Kim her neye ihtiyaç içerisindeyse, o konuda aç demektir. Ve o açlığını giderecek olan şeyin duasındadır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne ism-i azam’dan sorulduğunda, hiç duymadığımız bir cevap verir; Cû’ yani açlık. Hazret, bu tespitiyle maddi ve manevi açlığın, varlıkları Rahman ismiyle münasebete geçirdiğini ve bu sayede kendisi ism-i azam olmayan açlık’ hakikatinin ism-i azam olma ihtimali yüksek olan Rahman ismine götürdüğünü vurgular.</p>
<p>Herkes işe ihtiyacı olduğunu düşünür (;) ama kimi zaman insanın işsizliğe de ihtiyacı olabilir. İşsiz kalmanın içinde birçok hikmetler saklıdır. Zaman olur, insanın kendini bulması, kafasını ve düşüncelerini toparlaması, istikamete girmesi ancak işsizlik vesilesiyle mümkün olabilir. Bazen fakirlik bir ihtiyaçtır, bazen hastalık, bazen de huzursuzluk. Kimin neye ihtiyacı varsa, o olmaktadır. Çünkü kâinat ihtiyaç sinyallerine göre çalışan bir sistemde yaratılmıştır. Yaratılışın kodları ihtiyaçlarla yazılmıştır. Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamında, der ki: “Doğrusu herkes, her zaman belli bir tasa, kaygı, endişe, ıstırap ya da sıkıntı terkibine ihtiyaç duyar, tıpkı bir geminin sağa sola yalpalamadan dosdoğru yol alabilmesi için bir denge ağırlığına duyması gibi&#8230; ”</p>
<p>Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.25-27</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihtiyac-tesellisi/">İhtiyaç Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ihtiyac-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mecit Ömür Öztürk &#8211; Dervişin Teselli Koleksiyonu &#8221;Notlar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2019 16:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[belanın hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dervişin Teselli Koleksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[Keder]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[sebep sonuç ilişkisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21713</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="242" height="375" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" /></p>
<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile farketmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.(el -Kindi)</p>
<hr />
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şer gördükleriniz hakkınızda hayır olabilir”buyrulur (Bakara, 216). Hz. Ömer der ki: “İster hoşuma gitsin, ister gitmesin; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum” (İbn-i Kesir). Hayatın yorumlanması, rüya tabirlerini andırır. Rüya ilmini bilmeyenler, olumsuz gibi görünen sahneleri, negatif yorumlayarak rüyayı olumsuz bir yaşantıya doğru tetiklerler. Rüyalardaki olumsuz sahneler genellikle güzel anlamlar taşımaktadır.</p>
<p>Rüyalar tersine çıkar, derler, bu söz her rüya için doğru olmasa da olumsuz rüyalar için çoğu zaman doğrudur. Ve hayat da bir rüyadır. İnsanlar uykudadır ve ölünce uyanacaklardır. Olumsuz görünümlü birçok olayın, neticesi, tabiri, açılımı ve arka planı oldukça güzel olabilir. Ama halen rüyada olduğumuz ve bu dünyanın etkisi altında yaşamaya devam ettiğimiz için bu güzellikleri şimdilik fark edememekteyiz.(s.19)</p>
<hr />
<p>İnsan başına gelecek mukadder hadiseleri değiştiremezse değiştiremese bile o hadiselere vereceği tepkiyi, onlardan etkileniş biçimini yorumlarıyla değiştirebilir. Montaigne der ki: “İnsan etrafında olup bitenlerden daha çok, olup bitenlerle ilgili kendi görüşlerinden etkilenir. ”</p>
<p>Şair Milton’un ifadesiyle: “Biz yaşarken akıl cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapar. ”</p>
<p>“Bana zarar verdiler düşüncesini ortadan kaldırırsan, zararın kendisini de ortadan kaldırmış olursun.”<br />
Aurelius (s.21)</p>
<hr />
<p>Akıp giden ırmakların, dönen dünyanın, ışıldayan güneşin, işleyen kâinatın gücünü düşünelim. Bu toplam güç, insanın kullandığı güçten farklı değildir. İlahi kudret mutlaktır ve bu kudretten istifadeye en layık varlık aczinden ve ihtiyacından dolayı, insandır.</p>
<p>Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler tarihte kaldığına göre, o mucizelerin varlığının bize söylediği hiç mi bir şey olmayacak? Peygamberlerin fiziki varlıklarına muhatap olamasak da, mucizeyi yaratan peygamberin kendisi değil de, Rabbimiz olduğuna göre, o mucizenin kaynağıyla ilişkimiz sürüyor demektir. Bizler peygamber değiliz ancak peygamberleri yaratanla, bizi yaratan aynıdır. İsteklerimizi, hayallerimizi ve düştüğümüz çıkmazları Rabbimizin mutlak kudretin emanet ederek, bize ne imkânlar sunacağını ve hangi imkânsızlıklardan kurtaracağını görmeliyiz.(s.30)</p>
<hr />
<p>Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “İnsanın başına insan için doğal olmayan hiçbir şey gelemez. Ne bir öküzün başına, öküz için doğal olmayan bir şey, ne asmanın başına asma için doğal olmayan bir şey, ne de bir taşın başına taş için doğal olmayan bir şey gelebilir: Eğer başınız yalnızca alışılmış ve doğal alan şeylerden biri geliyorsa, niçin yakmasın? (&#8230;) Ölümü seve seve karşıla, çünkü o da doğal olan şeylerden biridir: Tıpkı gençlik ve yaşlılık, büyüme ve olgunlaşma, dişlerin ve sakalın çıkması, saçların ağarması, gebelik ve doğum, mevsimlerin değişmesi gibi çözülüp dağılmamız da doğaldır. Öyleyse, ölüme karşı ne düşman, ne öfkeli olmalı, onu yaşamın doğal gelişmelerinden biri olarak beklemelidir insan. (&#8230;) Utanmazın biri seni incitme, hemen şunu sor kendine: “Dünyada utanmazların bulunmaması olanaklı midir? ” Olanaksızdır. Öyleyse olanaksız olanı isteme,çünkü bu insan da dünyada var olması kaçınılmaz olan utanmazlardan biridir. Bu düşünceyi başka bir kötü insanla veya olayla karşılaştığında da aklında tut. Çünkü bu tür insanların ve olayların olmamalarının mümkün olmadığını anımsar anımsamaz,onlara daha kolay katlanırsın. ”</p>
<p>Aurelius, başımıza gelenlerin doğal oluşu üzerinde durmakla kalmaz ve suçu bu kez suçludan, suça maruz olana kaydırmaya başlayarak şunları söyler: “Cahil birinin cahillik etmesinde şaşılacak ne var? 0 cahil insandan, seni üzen yanlış davranışı beklemediğin için suç sendedir: Çünkü onun bu kötülüğü işleyebileceğini anlaman için yeterince araçla donatmıştır seni aklın ve gözlemlerin. Ama bunu unutmuşsundur; bunun için kendine değil de onun bu davranışına şaşıyorsundur.</p>
<p>Birini sadakatsizlik ya da vefasızlıkla suçladığında, dikkatini kendine çevir; çünkü suçun sende olduğu açıktır: 0 karakterde birinin sözünü tutacağına güvendiğin için..Ya da ona iyilik yaparken bunu karşılık beklemeksizin yapmadığın için&#8230; Ve ödülü, salt o eylemi yapmakla aldığına inanarak iyilik yapmadığın için&#8230;Suçlusundur.&#8221;</p>
<p>Ne demiş uçurumda açan çiçek: Yurdumsun ey uçurum.”der Şair.(s.35)</p>
<hr />
<p>Andre Gide der ki, “İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.” Belaların bir hikmeti insanı geliştirmek, onu terakki ettirmek, arş-ı kemalatına onu ulaştırmak, kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, kısacası eğitimdir. Ve bu eğitimin en önemli çıktılarından biri saklı yeteneklerin ortaya çıkmasıdır. Musibet yaşamamış insanlar, içlerindeki mühim kabiliyetleri açığa çıkaramadıkları için, depresif bir hal içerisindedirler. Zira inkişaf etmeyen yetenekler insana musibetlerden daha çok azap verir.(s.42)</p>
<hr />
<p>Rab esmasıyla terbiye edilmiştir bütün organ larımız. Rab ismiyle şekillendirilmiş ve vasıflandırılmıştır etrafımızda fayda gördüğümüz ve lezzet aldığımız bütün bu kâinat&#8230; Gözümüzü göz çukurlarımıza yerleştiren, onu görmeye yetenekli hale getiren, güneşi dünyaya belli bir mesafede tutarak bize faydalı hale getiren Rab ismidir. Bedenimizdeki organların varlığından; kâinatın şimdiki dizilim ve fonksiyonlarından nasıl razı ve memnunsak, aynı esmanın yani Rab isminin tecellisi olarak; asıl gayesi olgunlaştırmak ve yetiştirmek olan musibet ve zorlukları aynı memnuniyetle karşılamalı değil miyiz?(s.46)</p>
<hr />
<p>Marcus Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “Yaşamını bir bütün olarak düşünüp kaygılanma. Önceden başından geçmiş ve sonradan başına gelecek olan kederleri hep bir aradaymışlar gibi düşünme. ” Bir Çin Atasözünde bu durum ironiyle ifade edilir; &#8220;Henüz yanına gelmediğin bir köprüden geçmeye uğraşma! ”</p>
<p>İnsan bu geçici hayatı kalıcı gördüğünde, musibetler gözünde büyür, tahammül gücü azalır ve gelecekte onu bekleyen olası musibetler, fâni hayatı bâki görmesi sebebiyle, olduklarından daha büyük görünür. Gözünde büyüttüğü o gelecek musibet için sabrını şu anda harcamaya başlar ve şimdiki musibetlere ancak kâfı gelebilen tahammülünü erkenden tüketmiş olur. Yarın vé öbür gün acıkacağım diye bugünden mideye yemek doldurmak nasıl fayda vermez ve hatta sağlığı bozarsa, gelmemiş günlerin dertlerini bugünden çekmek de öyle anlamsız ve zararlıdır.</p>
<p>Şimdi durmadan su içmek, yarınki susuzluğu gidermez; şimdi hızlı hızlı nefes almak, bir dakika sonraki nefes alma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Öyle de geçmiş ve gelecekteki acılı zamanları düşünüp şimdiye ait sabrı kullanmak, 0 acıları hafıfletmeyeceği gibi, şimdi yaşanan dertlere karşı da dayanma gücünü zayıflatır.s.50)</p>
<hr />
<p>Filozof Max Stirner,Eğitimimizin Sahte İlkesi adlı denemesinde kullandığı ‘kafadaki tekerlek’ metaforuyla günümüzdeki eğitim tarzını eleştirir. Modern eğitimin kafada bir tekerlek olduğunu ve özgür olmayan insanların otoriteye boyun eğmesi için eğitimin&#8217; kullanıldığını ifade eder. Özgür insana gelince eğitimin onda yapacağı etki bilgide seçme eylemini sağlamaktır. Stirner, bu noktadan yola çıkarak “bireye sahip olan düşünce’ ve “düşünceye sahip olah birey’ ayrımını ortaya koyar. &#8220;Düşünceye sahip olan birey’ düşüncesine hâkimdir ve iradesiyle seçer düşüncelerini. Ancak “bireye sahip olan düşünce’ söz konusu olduğunda, kişi tutsaktır ve kendisine hükmeden düşüncelerin etkisinden kurtulup özgürce hareket edemez.</p>
<p>İşte, yaşadığımız kederlerin bize hükmedişinden kurtulabilmenin ve özgür bir biçimde onları kullanmanın ilk adımı duygu ve düşüncelerimizi dışarıdan seyretmeyi öğrenmektir. İkinci adım ise, “ben, içinde bulunduğum düşüncenin esiri değilim, o benim esirim’ diyebilmektir.(s.53)</p>
<hr />
<p>Felsefe dünyasında mümkün dünyaların en ideali’ fikriyle tanınan Alman filozof Leibniz’e göre tanrı, tek mükemmel varlıktır. Tanrı gereken en az miktarda kusur içeren mümkün dünyaların en iyisini, en idealini yaratmıştır. Leibniz’e göre kusurlu olanla mükemmel olanı bir araya getirmenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı. Daha az kusur kullanılarak, bu kadar fazla mükemmellik üretebilen &#8216;şimdi var olan dünyadan’ başka hiçbir dünya tasarımı düşünülemez.</p>
<p>Leibniz, kusurun ve kötülüğün &#8216;mümkün dünyaların en idealinin’ ortaya çıkması için gerekli olduğunu savunuyordu. (Kusur, benim imzamdır, der İ.Oktay Anar; kusur mükemmelliğin imzasıdır diyebiliriz biz de Y.N.) Daha iyisini yaratmak mümkünken, tanrının kasten ideal olmayan bir dünya yaratmayacağını ifade eden Liebniz, bu gerekçelerle halihazırdaki dünyanın en dengeli ve en iyi ihtimal plduğu düşüncesini detaylı bir şekilde eserlerinde ortaya koymaktaydı.</p>
<p>Liebniz ideal olan tanrıyla, ideal olmayan dünyayı karşılaştırarak bu sonuçlara varsa da, halihazırdaki dünyanın ideal olan cennetle mukayesesi daha isabetli görünmektedir. Kur’ân ve Hadis’lerde cennet halkının vasıflarından bazıları şöyle anlatılır: Hastalanmazlar, üzülmezler, ihtiyarlamazlar, ölmezler, elbiseleri eskimez&#8230; Bu durumlar dünya hayatında yaşanıyor olsaydı, cennet ve dünya farkı ortaya çıkamazdı. Dünyaya cennet vasıflarını atfetmekle, daha ideal bir dünyanın değil, ona da dünya denecekse, anlamını yitirmiş bir dünyanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.(s.59)</p>
<hr />
<p>Bazen detaya bakan çirkin, bütüne bakan güzellik görür, bazen de tamamına bakan çirkinlik, detayına inen güzellik görür. İnsana düşen ne zaman detaylara odaklanacağını, ne zaman olaylara dışından bakacağını doğru belirlemektir. Yaşadığım hadise ferahlık kaynağı olmak yerine, kasvet sebebi olmuşsa,teferruata bakmamız gereken yerde bütüne, bütüne bakmanız gereken yerde teferruata dikkat kesildiğimizden dolayıdır.</p>
<hr />
<p>Değişikliklerden ürker insan. Oysa insan hareketle, faaliyetle, değişimlerle ve musibetlerle varlığa erer. Yaşadığı şehirden taşınınca acı çeker. İş değiştirince acı çeker. Yatağından çıktığında bile acı çeker. Ancak nefsinin çektiği acıya karşılık, ruhu bu değişikliklerden varlığa ermenin hazzını alır. Maaş odaklı çalışır insan. İşin kıymetini maaşın yükseldiğinde arar. Oysa işin kıymetini yükselten, maaşın yüksekliği değil, çalışanın gelişimine yaptığı katkının büyüklüğüdür. İnsan bir maaş elde edemediğinde değil, faaliyetle dönüşüp başkalaşamadığında işsizdir. Maaşlı işsizler de çoktur, maaşsız iş sahipleri de&#8230;</p>
<p>Başkalaşmak, değişmek ve dönüşmek insana korkutucu gelir. Aslında bu korku var olmaktan korkmaktır. Yeniden yapılanmaktan ve yeniden doğmaktan korkmaktır. Dirilmekten korkmakta. Yaşamaktan korkmaktır. Oscar Wilde der ki, “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur. ”</p>
<p>Sabit bir hayat aramaktadır insan; korkuların, acıların olmadığı ve risklerin bulunmadığı. Heyecanlı geçişleri engelleyerek tehlikeleri aklınca yok etmek ister. Oysa yok ettiği şey kendi varlığıdır, kendisidir. İnsan her şeyi sabitleyerek ruhunu felç etmektedir. Halden hale geçemeyeceği, zahiren sorunsuz ama gerçekte durağan bir hayat yaşayarak terakkisini durdurmakta ve yokluğu karışıp gitmektedir.(s.72)</p>
<hr />
<p>Hususi kâinat, kumandası insanın kalbine ve fillerine bağlanmış bir ekran gibidir. İşte bu yüzden, âlemini güzelleştirmek isteyen biri öncelikle kalbine ve fiillerini düzeltmelidir. İnsan bir güzellik ortaya koyduğunda, şahsi âlemi güzelleşmeye ve nurlanmaya başlayacaktır. Kalbini günahlarla kirletirse, hususi kâinatı kirlenecek, dağılacak ve harabeye dönecektir. İşte insan kendi kâinatının aynası, temsilcisi ve vekilidir; Kendi kâinatında bulunan herkesin, bu şeyin hizmet ve ibadetlerini Allah’a sunan bir temsilcisidir.</p>
<hr />
<p>Cemal Süreya’nın, “Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek&#8217;dedigi gibi, dua da müminin elinde her zorluğu çözebilecek bir potansiyele sahiptir. Sivrisineğe güneşi hizmet ettiren, zavallı bir böceğin suya ihtiyacı sebebiyle bulutları harekete geçiren, aciz hayvanlar için mevsimleri değiştiren Rabbimizin, zayıf ve çaresiz insana karşı merhameti ne büyük olacaktır!</p>
<p>Parıldayan gökyüzünü bir dakika içerisinde bulutlarla dolduran bir yaratıcının, dilediğinde bir dakikada o gökyüzünü bomboş hale getirebileceğinden şüphe edilebilir mi? Kâinatta her şey Rabbimizin hizmetinde ve emrinde olan bir asker hükmündedir. İnsan için &#8216;çaresizlik’ ve “çıkmaza girmişlik’ kâinattaki dengeleri yerinden oynatabilecek güce sahip bir hazinedir.</p>
<p>Çaresiz insan, birçok çaresi olan insana nazarla daha güçlüdür. Çünkü kurtulma yolları olan insan çıkış yollarına ve kendine güvenirken, kurtuluş çaresi kalmayan birinin yalnızca Rabbine güvenmekten başka seçeneği yoktur. İşte bu yüzden daha güçlüdür ve kurtuluşa başkalarından daha yakındır. Duadan başka silahı kalmamış birinden daha güçlü bir ordusu yoktur dünyanın.(107)</p>
<hr />
<p>Tabiattaki sanatın birtakım ölçüleri vardır. O ölçülere uymayan bir çakıl taşı veya bir ot bile gösterilemez. Burada bir sanat gayesi güdülmemiş, hiçbir estetik yok, diyebileceğimiz herhangi bir örnek yoktur. Bazı şeyler eğri, çirkin ve hatalı görünebilir. Ama o eğrilikler ve çirkinliklere bir uzman baktığım da o çirkinliğin esasında bir güzellik, 0 eğriliğin ise bir düzen olduğuna kanaat getirilir. Dışarıdan ve yüzeysel bir gözle bakarak keşke dünya tam yuvarlak olsaydı, bu elips halindeki eğrilik olmasaydı diye düşünebiliriz. Dünyanın elips şeklindeki büyük hikmetleri, büyük sanatı ve külli faydaları anlayan biri ise, tam yuvarlak olması yerine bu şeklin daha harikulade olduğunu söyleyecektir.</p>
<p>Sanattan yoksun görülen bir takım şeyler, bakış açısının darlığından ve bilgi eksikliğinden öyle görünmektedirler. Dar bakışın en mühim sebeplerinden biri olaylara ve eşyaya nefsin penceresinden bakılıyor olmasıdır. Nefsin hoşuna gitmeyen şey “çirkin, kötü veya şer’ etiketlerini hak etmiş olmaz.(115)</p>
<hr />
<p>Ey insan! Ölümden korkma. Olması gereken, günü gelince elbette olur. Musibetler karşısında telaşa kapılma.Allah tarafından vazifelendirildiği için gelir, görevi bittiği saniyede yok olup gitmek zorunda kalır. Rızkın için telaşlanma; zira seni yaratan onu senin için önceden belirlemiştir. Gelecek kaygısı taşıma.</p>
<p>Seni gelecekte yaşatmaya kim karar vermişse, gerekli ihtiyaçlarını gidermek de O’nun sorumluluğundadır. Hayal ve hedeflerin için fanilerin peşinden beyhude koşma. Bütün kâinatı idare eden Tek’tir. Bütün sorunların çözümü O’ndadır. Seni korkutan her şeyin dizgini O’nun elindedir. Mevlana Hazretleri şöyle bir soru sorar: “Düğümü kim bağladı ise en iyi o çözer. Bela Allah’tandır. Öyleyse?” (Mesnevi, Cilt 6).(s.128)</p>
<hr />
<p>Kişinin başarı üstüne başarı kazandığı, herkesin onun yüzüne güldüğü, ona iltifatlar yağdırdığı dönemlerde emniyet ve nefs hâkim duruma gelir ve birlikte sahibini hastalıklı ruh hallerine sürükleyebilirler. Ama işler tersine dönüp insanlar ve hadiseler sağlı sollu ona çarpıp geçmeye başladığında tedavi süreci devreye girmiş ve manevi yolculuk hızlanmış demektir. Bu sebepten olsa gerek maneviyat büyükleri daima rahattan kaçmış, hayranlarının olduğu, tebriklerin yağdığı, alkış tufanlarının koptuğu daha doğrusu yüksek mertebelerinin ifşa edildiği yerlerden kaçarcasına uzaklaşmışlardır.(s.133)</p>
<hr />
<p>Beynin, kendiyle alakalı sorunlarda iki yüz civarında ilaç salgıladığı söyleniyor. Bitkilerden derlenen ilaçlar bile insanın kendi bedenindedir belki. Bütün hastalıklara çözümü bedenin içerisinde arayan yaklaşımlar da var. Kim bilir karaciğerin içinde öyle bir bölüm vardır ki, böbrek hastalıklarına şifa olabilmektedir. Beyindeki bir salgı, kalp için depolanmış bir şifadır, kim bilir.</p>
<p>Çözümünün insanın kendi içinde yattığı sufilerce dile getirilen bir gerçektir. “Ne ararsan kendinde de” buyuran Hz. Mevlana der ki, “Can konağını aramadaysan, cansın / Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin / Bir damla su arıyorsan susun / Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir. ” Dermanlar insanın biç ummadığı yerde, yani musibetlerde saklıdır. Hace Bektaş Veli ne güzel söyler: “Harâret nardadır sacda değildir / Kerâmet baştadır tacda değildir / Her ne arar isen kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.&#8221;(s.136)</p>
<hr />
<p>Adamın birinin başına belalar yağmış. Bir meczup ona, sabredersen geçer anlamında “Bu da geçerya hu”demiş. Aynı kişi padişah olmuş. Meczup yine ona, “Bu da geçerya hu! ” demiş. Yani padişahlık da musibetler de fanidirler. Varlıkta kalabilmeleri, tutunabilmeleri bakımından birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Bir hâlin olduğu gibi devamı imkânsızdır.</p>
<p>Yine Bir Tereddüdün Romanı’nda Peyami Safa kahramanlna şunu söyletir: “Eğer bir adamın hayatında duyduğu haz ve keder yekûnları hesap edilecek olursa, görülecektir ki hiç kimse kimseden daha fazla ne mesut ne de bedbahttır. Hepimiz kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz ve bu hususta bir dilenci bir milyarderden farksızdır.</p>
<p>Çok gülenin çok ağladığını söyleyen atalar sözü de bize heyecanlarımız arasındaki dengeden doğan bu büyük eşitliği bildiriyor. Bunun için geçici hazlar ve kederler istisna edilirse, insanlar arasında devamlı bir saadet ve felaketten bahsedilmesini bile fâzla bulanlardanım. ”(s.141)</p>
<hr />
<p>Süfîler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir. O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin.</p>
<p>Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.(s.149)</p>
<hr />
<p>Bir ayette “Her bilenin üstünde başka bir bilen vardır” buyrulur (Yusuf, 76). Bu biraz da şu anlama gelir; her anlamın derununda başka bir anlam, her maksadın ötesinde başka bir maksat vardır. İnsan sonuç odaklı yaşadığı için başından geçenleri yalnızca neticelerine göre değerlendirir. Bir ağacın sonda bekleyen neticesi meyve olduğundan “ağaç meyve içindir’ yanılgısına kapılır insan.</p>
<p>Sondaki netice gelmeyince, her şey berbat oldu, ele avuca bir şey geçmedi diye düşünür. Oysa ağaçların meyve vermek haricinde; havayı temizleme, oksijen üretme, yaşam alanlarını serinletme, toprak kaymasını önleme, insanları zararlı ışınlardan koruma, sinirleri yatıştırma, hayvanlara yuva olma, depremlerin etkilerini azaltma gibi pek çok faydaları vardır.</p>
<p>İşten maksadın kariyer, başarı ve para olduğu düşünüldüğü için, o başarıyı elde edemeyenler, verimli çalışmalar yürütmüş, kendilerini çok geliştirmiş olsalar bile mutsuzdur. Çalışmanın binlerce sonucundan yalnızca birisi olan terfi, sonuçlar arasında en sonda geldiği için, tek önemli şey olarak algılanır. İflas eden bir işadamı, kendisine sayısız maddi ve manevi katkısı olmuş şirketini, nimet değil de başına açılmış bir bela olarak görmeye başlar. Oysa o işyerinde geçirdiği yıllar da, yaşadığı iflas da, büyük birer nimettir.(s.157)</p>
<hr />
<p>Aileden maksat mutluluktur, ön kabulüyle girilir evliliğin içerisine. Daha evlenirken arabaların önüne ‘evleniyoruz’, arkasına &#8216;mutluyuz’, yazılır. Bu aşamada evlilikten muradın ‘mutluluk’ olduğu ilan edilmiştir. Ama o sahte plaka kısa bir süre sonra sökülüp atıldığı gibi, o “mutluyuz’ fikri de az bir zaman sonra devre dışı kalır. Ailenin kurulmasının öncelikli maksadı neslin devamıdır, günahlar karşısında bir korunak bulmak ve âhirete yönelik bir yuva kurmaktır.</p>
<p>Toplumun devamı, prensiplerin devamı, ahlâkın, hasenatın, faziletlerin devamıdır ailenin kuruluş amacı. Böyle düşünüldüğünde sorunlar küçülür, insanlar mutluluğu bulamadıkları dönemlerde yuvalarını yıkmayı düşünmezler. Çünkü mutluluk kilit beklenti olmaktan çıkarılmıştır.</p>
<p>Yuvamız, mutlu olacağımız yerdir evet; Ancak onun tek maksadı dünyevi mutluluk değildir. Yuvanın içerisinde başka birçok sonuç gerçekleşmektedir ve onlar da birer nimettirler. Tek bir sonuca bina edilen süreçler, 0 sonuç elde edilmediğinde yerle yeksan olmuş gibi zannedilse de, süreçte elde edilen kazanımla yok olmayacaktır.</p>
<p>Evliliğin nefse bakan, aileye bakan, topluma bakan tarafları olduğu gibi bir de Cenab-ı Hakk’a dönük yanları vardır. Eşiyle beklediği kadar mutlu olamayan biri, o yuvadaki yüzlerce nimeti göremez olur; Aldatmak, ihanet etmek bu yanlış ön kabulün yalnızca bazı faturalarıdır.(s.158)</p>
<hr />
<p>Eğitim görürken, öğretmenlerimizden birine, sınav sonrasında ‘Hocam, çözüm yoluna da not veriyor musunuz? ” diye sormayanımız yoktur. Çözümü uzun süren &#8216;bir matematik problemini, sonuna kadar doğru yürüten, ancak en sonda basit bir çarpma veya toplama hatasıyla yanlış cevabı veren öğrencinin bu sorudan alacağı puan sıfır olabilir mi? Peki, yanlış bir çözüm yolu yürüten öğrencinin tesadüfen doğru sonucu elde etmesine tam puan verilebilir mi?</p>
<p>Skor acımasızdır ve ilahi adaletin ölçüsü skor değil, çözüm yoludur. Sonuç odaklı eğitim sistemlerinin netice verdiği birey tipi sonuç ve skor odaklı insanlardır. Mesela ilköğretimdeki bir öğrenciye ilerdeki planlarını sorduğumuzda, “doktor olacağım’ gibi meslek atfı içeren sözler duymak kuvvetle muhtemeldir; ancak “kansere çare bulacağım’ diye bir amacı olduğunu öğrenmek neredeyse imkânsızdır. Burada suçlu çocuklar değil, sonuç odaklı eğitim sisteminin onlarda açtığı psikolojik yaralardır.</p>
<p>İnsandaki acımasız skor, yaşadığı hadiselerin nefsine dönük yanlarına bakmasıyla meydana gelir. İnsan sonuncu sonucu elde edemediği için kendini hiçbir sonuca ulaşmamış sayar bu yüzden. Yaşadığı olayda binlerce olumlu netice varken, nihai ve belki de en önemsiz sonuca ulaşamadığı için bütün kazanımlarının çöpe gittiğini düşünür.(s.159)</p>
<hr />
<p>Kâinatta her şey potansiyel olarak hayırdır. İnsan hatalı tavır ve yorumlarıyla onları kötülük ve şer haline getirir. Kötülüğün yaratılması değil, işlenmesi kötüdür. Cenab-ı Hakk her şeyi &#8216;hayır’ olarak yaratmıştır. Ama insanlar niyet ve nazarlarıyla onları kendileri hakkında kötülüğe çevirirler. Hayırları şerre çevirebilme özgürlüğü insanın temel bir özelliğidir. Yaratılma itibariyle vasfı şer ve hayır değildir o hadiselerin. Şer vasfını fiillere kazandıran, şuur sahibi olan insanoğludur. Fiillerin aslı Allah’a, vasıfları ise kullara aittir, derler.</p>
<p>Bir İngiliz atasözü, kötü hava yoktur, yanlış giyim vardır, der. Hava muhalefeti yoktur, olsa olsa havaya muhalif insan halleri vardır. Evden şemsiyesiz çıkan, hava koşullarına göre giyinmemiş olan insan yağmuru kendine zararlı hale getirdiğinde bu, insana ait bir meseledir, yaratıcının yaratımıyla ilgili değil. Yağmurdan zarar gören biri, yağmurun bir olumsuzluk olduğunu iddia edemez. Yağmuru hakkında kötülük haline getiren kendisidir; çünkü yağmur onu rahatsız etmek için değil milyonlarca hayırlı gerekçeyle yağmaktadır.(s.161)</p>
<hr />
<p>Hatıraları vardır insanın; düşünürken duygulandığı&#8230; O güzel hatıralardan çoğunlukla acı ve hüzün rüzgârları eser. Yaşarken bir saat süren mutlu bir hatıra, bazen ölünceye kadar esef kaynağıdır. Ölüm gelip insanın sevdiği birini aldığı zaman başlayan acı dinmek bilmez. Onunla birlikte ne kadar güzel günler geçirdiyse, aniden başlayan kopuş acısı, gitgide azalsa da ölünceye kadar sürer. Maziye doyamamıştır. Eski mutluluklarına doyamamıştır. Dünyadaki hiçbir şeye doyamamıştır. Ama o mutluluklar, onlara doyamamış olmasına aldırmadan, ondaki saadet ihtiyacını giderip gidermediğine bakmadan, onu terk edip giderler.</p>
<p>Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen şeyler, hiç başlamamış gibi bitmektedirler. İnsan ilk bakışta doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık gibi görünür. Namık Kemal, İntibah’ta der ki, “İnsanoğlu her adımını mezardan uzaklaşmak için atar; fakat yine de her adımda mezara biraz daha yaklaşır. Her nefesini ömrünü uzatmak için alır; fakat yine de her nefes alışta ömründen bir nefeslik zaman eksilir. &#8220;(s.167)</p>
<hr />
<p>Hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. İnsanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır; ne tamamen ele geçirilir ne de sonsuza değin sürer.</p>
<p>Bir adamın çok büyük bir geliri olabilir; ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir.Bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır; ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. Bir adam hem zengin hem de soylu olabilir; ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. Bir başkasının mutlu bir evliliği vardır; ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için artırır. Başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur; ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. Demek ki hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz. Çünkü her durumun tatsız bir yanı vardır; sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur; bilindiğinde de ürkütücü olur.<br />
(Filozof Boethius)(s.178)</p>
<hr />
<p>Eğer bir acıdan kaçınamıyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz. Dünyaya da, kendi yaşamımıza da armoni açısından bakarsak, seslerin her zaman uyumlu olmadığını, bu armonik yapı içerisinde hoş tonların da sert tonların da, diyezlerin de bemollerin de duyulduğunu, bazı seslerin yumuşak ve rahatlatıcı, ötekilerinin ise rahatsız edici olduğunu görürüz. Eğer bir müzisyen yalnızca bunların bazılarından hoşlanırsa nasıl şarkı söyleyebilir? Müzisyen bu ses ve tonların hepsini birden kullanmayı, bunları bir araya getirmeyi bilmelidir.</p>
<p>Biz de yaşamımızdaki iyi ve kötü şeylere böyle bakabilmeliyiz; çünkü iyi şeyler de kötü şeyler de aslında aynı özdendir, bizim yaşamımıza aittir.&#8221;Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiçbir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.&#8221;(Friedrich Nietzsche)(s.199)</p>
<hr />
<p>İşlerin yolunda gitmesi, kişinin doğru yolda olduğunu ve gidişatının iyi olduğunu göstermediği gibi, işlerin ters gitmesi de yanlış yolda oluşunun kanıtı değildir. Bazen kişi yanlış yolda gittikçe üzerindeki nimetler artar durur. Ancak bunlar sadece görünürde nimettirler. Yolunda giden işler, bazen de insanın iyilik ve ibadetlerinin uhrevi ücretlerini tüketen birer canavar haline gelirler.</p>
<p>Mesela kişi anne babasına saygı gibi bir davranışının neticelerini alıyordur yaptığı işlerden, işlerin kendi neticelerini değil. Anne babaya hizmetin neticesi âhirete kalacağına, bu dünyada akıyordur ve kişinin dünyevi işleri, yanlış bir yaşam tarzı içerisinde olmasına rağmen, harikulade iyi gidiyordur. İyiliklerinin karşılığı bu dünyada veriliyor ancak cezaları sürekli âhirete bırakılıyordur. Böyle birinden daha talihsiz kim olabilir. İşte buna &#8216;istidraç’ denilir. İstidraç, nimet görünümüne bürünmüş ilâhi cezadır (Bk. Kalem, 44 Araf, 182).</p>
<p>Saadet içerisinde yüzmek kişinin bütün bütün hayırda olduğu anlamına gelmez. Bu saadet bir felaketin başlatıcısı da olabilir. Çok fırtınalı musibet dönemlerinden başarıyla çıkan Sahabe Efendilerimiz şunu söylemişlerdir; ‘acılara sabrettik kazandık, fakat nimetlere şükredip kazanabildik mi, işte onu bilemiyoruz. ”(s.236)</p>
<hr />
<p>Hz. Ali’den şöyle bir söz nakledilir: “Bazı nimetler vardır ki onlara sahip olmamak da büyük nimettir.”Mesela, kuvvetli bir hafıza nimet midir? Nietzsche’nin bu konudaki çarpıcı tespiti şudur: “Birçok insan sırf hafizaları fazlasıyla iyi diye orijinal düşünür olamamıştır: Kötü bir hafızaya sahip olmanın avantajı, aynı güzel şeyi ilk defa yaşıyormuş gibi tekrar tekrar deneyebilmektir: ”</p>
<p>Bir edebiyatçımız bize tersten baktırarak şöyle bir tespitte bulunuyor: “Güçlü bir hafiza, ağır bir cezadır ve işin kötüsü: iyi anları nadiren, kötü anlari sıklıkla hatırlatır. ” Bizi üzen olaylar hafızada ilk etki ettiği andaki gibi kalsalardı ve musibetler bütün tazeliğiyle hafızada korunuyor olsaydı, kimse bunu kaldıramazdı. Unutmak, büyük bir ilahi lütuftur. Alzamier hastalarında gördüğümüz gibi, insan her şeyi unutarak da yaşayabilir ancak her şeyi hatırlayarak yaşamı sürdüremez.(s.253)</p>
<hr />
<p>Kalp ve ruhu kanatan günahlar, işlendiği esnada insanın içyapısını tahrip ettiği gibi, diğer yandan, o günahların dünya ve âhiretteki olumsuz neticelerine davetiye çıkarmaktadırlar. Tevbe Süresi’nin 126. Ayeti’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlar heryıl bir veya iki defâ, çeşitli belâlara uğratılıp sınandıklarını gömüyorlar mı? Böyleyken yine de tevbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar. ”Bu ayetin ifadesiyle insan, yılda bir iki defa, türlü acılara gark olur; ancak o acılar dindiğinde sanki hiçbir şey olmamış, hiç acı çekmemiş, yıpranmamış ve üzülmemiş gibi, hayatına kaldığı yerden eski halleriyle devam eder. Başına gelenlere rağmen, önceden işlediği günahlara yeniden dalan insandaki bu duyarsız hal, kaderin uyarılarını hiçe saymak demektir. İhtar aldığı ve cezasını çektiği halde, yeniden aynı musibete kendini sürüklemeye çalışan insanın, mantığından şüphe edilir.</p>
<p>Resullullah Efendimiz (sav) “Bir kimse istiğfara devam ederse / çokça istiğfar ederse, Allah azze ve celle ona her sıkıntısı için bir çıkış yolu, her keder için bir ferahlık sağlar ve ona hiç beklemedıği yerlerden rızık verir”buyurmuşlardır (Ebü Dâvud, Vitir, 26; İbn Mâce, Edeb, 57). İnsan günahlardan vazgeçip Rabden uzaklığını gidermelidir ki, hem o günahlara bir kefaret, hem de başına gelmiş musibetlerin çözümü için bir vesile bulmuş olsun.(s.256)</p>
<hr />
<p>Bir düşünürün dediği gibi,&#8221;Az şeye sahip olursan az şeye ait olursun.&#8221;</p>
<hr />
<p>Kader, Rabbimizin kâinatı kontrol edişidir, iplerin O’nda oluşudur, hiçbir hadise ve varlığın başıboş olmayışıdır. Kadere iman etmemek, insanın 0 zayıf varlığıyla, bu sınırsız kâinatı kontrolü altında tutma kompleksi vekendisine yapabileceği en büyük eziyettir.</p>
<p>Kadere iman eden birinin ya doğal afet olur&#8217;sa, ya güneş doğmazsa, ya gezegenimiz dönmekten vazgeçerse, ya bir yıldız dünyamıza çarparsa diye bir korkusu yoktur. Kazalardan, musibetlerden, hastalıklardan korkusu yoktur. Etrafındaki insanlardan, eşyadan, tabiattan korkusu yoktur. İşten atılma, aç susuz kalma, insanların gözünden düşme, hor görülme, yalnız kalma, dışlanma, malını, canını veya makamını kaybetme endişesi yoktur. Allah’tan başka kimsenin olayların seyrini değiştiremeyeceğini idrak eden biri yalnız Allah’tan haşyet duyar ve böylece diğer bütün korkuları yenmiş olur.(s.267)</p>
<hr />
<p>Kâinatta hakiki anlamda zulüm yoktur. Ya rahmet ya adalet vardır. Büyük zatlar dua ederken, Allah’ ın adaletinden rahmetine sığınırım; adaletinle değil bize rahmetinle muamele eyle, derler. Zira Cenab-ı Hakk’ın terazisi hassastır. Hatalarının çokluğuna bakıldığı zaman insanın başına kaderden her ne gelse adalet olur. Başına ne gelirse ona denk gelecek kadar suçu ve kirlenmişliği vardır günah havuzunda insanın. Ancak Rabbimiz bu hataların çoğunu affetmektedir.</p>
<p>Kur’ân şöyle buyurur: “Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmederler” (Yunus, 44). Peygamberimiz (sav): “Bir kula isabet eden az veya çok felaketler ancak günahı sebebiyledir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor” buyurdu ve “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizin kazandıkları yüzündendir. Allah ise günahlarınızın çoğunu bağışlıyor”ayetini okudu (Tirmizî, tefsir, 44/ 3252).(s.271)</p>
<hr />
<p>Cüneyd Bağdâdî Hazretleri sabrın tarifini şöyle yapar: “Sabır; acı olanı yüzünü ekşitmeden içmendir. Yani şikâyet ve feryatta bulunmadan, hoşnutsuzluk göstermeden, gelen belaya katlanmandır. ”</p>
<p>Halk, sufîlerden Zünnun-i Mısrî’nin değişik hallerinin sırrını anlayamadı ve sözlerinden duydukları rahatsızlıktan onu tımarhaneye attırdılar. Bunu duyan yakın dostları Zünnun’un ziyaretine gittiler. Zünnun, dostlarına: “Sizler de kimsiniz? ” diye bağırmaya başladı. Onlar şaşkınlık içerisinde “Bizler senin dostlarınız, tanımadın mı, halini,hatırını sormaya geldik” diye cevap verdiler.&#8217;</p>
<p>Zünnun; gelenlere saldırmaya, üzerlerine taş toprak atmaya başladı. Hepsi kaçıp bir köşeye saklandılar. Zünnunsa bir kenara çekilmiş hem gülüyor hem de şöyle mırıldanıyordu: &#8216;Neden böyle köşe bucak kaçıyorsunuz? Hani dostumdunuz? Dostun eziyeti dosta ağır gelir mi? Dostluğun alâmeti, dosttan gelen her zorluğa severek katlanabilmektir! ” Mutasavvıflar, Hak’tan gelen bir şeye kul güceniyorsa, bu gücenme kulun sevgilisine beslediği muhabbetin eksikliğindendir, diye düşünmüşlerdir.(s.275)</p>
<hr />
<p>Eğer kalplerine gerçek anlamda bakmayı öğrenirlerse, insanların çoğunluğu, şiddetli bir şekilde istedikleri şeyin bu dünyada olmadığını anlayacaklardır.</p>
<p>Öyle bir hasrettir ki hiçbir evlilik, hiçbir seyahat, hiçbir eğitim, gerçek anlamda onu tatmin edemez. Bunu söylerken başarısız evlilikleri, tatilleri, eğitimleri kastetmiyorum. Olması mümkün en başarılılarını kastediyorum.</p>
<p>Eğer kendimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur. Eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. Muhtemelen dünyadaki hazlar onu tatmin için değil, bilakis onu açığa çıkarmak içindir. Böylece gerçek hayatın farkına varalım.</p>
<p>Eğer böyleyse, bir yandan bu dünyevi nimetleri hiçbir zaman küçük görmemeli ve şükürsüzlük etmemeliyim, diğer yandan bunların bir kopyası, yankısı, serabı oldukları şeyle karıştırma yanılgısına düşmemeliyim. Kendimde gerçek vatanım için arzuyu muhafaza etmeliyim, o vatan ki ölmeden ona kavuşamam.(İranlı düşünür Clive Staples Lewis)(s.289)</p>
<hr />
<p>Blaise Pascal şunları söylüyor: “Her insan mutluluğu aramaktadır. Bunun istisnası yoktur ama her insan şikâyet etmektedir; prensler, hizmetçiler, asiller; halk, yaşlı, genç, güçlü, zayıf; eğitimli, cahil, sağlıklı, hasta, her ülkede, her zamanda, her dönemde, her şartta&#8230; İnsan boş yere etrafındaki her şeyle boşluğu kapamaya çalışır, o şeylerden hiçbiri ona yardımcı olamaz, çünkü bu sonsuz boşluk ancak sonsuz olanla yani Allah ile kapatılabilir” (Pensees).(s.289)</p>
<hr />
<p>Dostoyevski, Yer Altından Notlar&#8217;da şunları söylüyor:&#8221;Belki de insan yalnızca refahtan değil, acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor. Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir. İnsanın yeri geldiğinde acıyı, tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok, yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize sorun yeter. Benim kişisel düşünceme göre, yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.</p>
<p>İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor. Bu açıdan,ben ne yalnız başına refahı, ne de yalnız başına acıyı yeğlerim. Acı, kuşku demektir, yadsıma demektir. Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?&#8221;</p>
<p>Ve yine Dostoyeveski aynı eserinde şu soruyu sormayı ihmal etmez; &#8220;Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet hangisi daha iyi?&#8221; Cevabı Filibeli Ahmed Hilmi Amak-ı Hayal&#8217;den versin; &#8220;Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir. Nice manevi zevkler vardır ki, şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır.&#8221;(s.296)</p>
<hr />
<p>Fiziksel dünya bakımından kişi, ihtiyaçları azaldığı ölçüde mükemmelleşir. İnsanın Allah la ilişkisindeyse durum tam tersidir. Kişi, Allah&#8217;a olan ihtiyacını ne kadar hisseder ve dile getirirse o kadar mükemmelleşir. Allah&#8217;a ihtiyaç duymak utanılacak bir şey değil, mükemmelliğin ta kendisidir. Dünyadaki en acıklı şey, insanın Allah&#8217;a olan ihtiyacını keşfetmeden ömür tüketmesidir.&#8221; (Kierkegaard)(s.304)</p>
<hr />
<p>Dünyanın insan mutluluğunu karşılamayacak bir yer olduğu,doğu ve batının ortak düşüncelerinden biridir.Bu gerçeğin bir örneğini Schopenhauer&#8217;in dünyasından verelim:&#8221;Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.”(Alain de Botton,Felsefenin Tesellisi)(s.307)</p>
<hr />
<p>İnsan nefsi, hazırdaki bir parça hazzı, gelecekte saklı binlerce hazza tercih eder; şimdi bir sızı çekmemek uğruna, gelecekte yıllarca azap çekmeyi göze alır; lezzetleri hemen almak, sıkıntıları ise her ne pahasına olursa olsun şimdi çekmemek ister. Ona göre gelecekteki hazların bir kıymeti yoktur. Haz; peşin, yakında ve ulaşılabilir olmalıdır. Cennetse ileride, uzakta ve ulaşması şimdilik zor olduğu için onu cezp etmez.</p>
<p>Cehennem korkutmaz, oraya şimdi girilmediği için. Şimdi küçük bir acı çekerek, büyük bir bedel ödemiş olacak ve bu sayede gelecekte büyük acılardan kurtulacaksın, deseler, hayır, der; ben şimdi bu acıyı çekmeyeyim de, sonra ne olacaksa olsun! Böylece bin kederi, bir kedere gözünü kırpmadan yeğleyebilir.</p>
<p>“Şimdi al seneye öde”kampanyalarının sembolize ettiği hazzı öncelemek ve sorumluluğu ötelemek, bu asırda bir alışkanlığa dönüşmüştür İnsan, hazırdaki lezzeti tadabilmek uğruna, ilerideki binlerce lezzeti ıskalamayı ve sırada bekleyen musibeti çekmeme pahasına, başına büyük belalar açmayı marifet sayar. Acıları erteler, o yüzden durmadan büyür acıları&#8230; Gitgide küçülür mükâfatları, hazları ertelemeyi kabul etmediği için&#8230;</p>
<hr />
<p>Bilimdeki nedensellik ilkesine göre, kâinatta her şey sebep sonuç ilişkileri içerisinde vardırlar. Bu ilkeye göre her sonucun bir sebebi olmalıdır. Ancak bu ilke, &#8216;her sonucun’ bir sebebi olmasını ifade eder, yoksa “sonuç’ olmayan bir şeyin sebepleri olduğunu ifade etmez. Nedensellik ilkesiyle baktığımızda &#8216;Allah’ı kim yaratmıştır? sorusundaki hata şudur: Allah bir sonuç değildir ki, varlığı birtakım sebeplere bağlı olsun. Allah, bir sonuç olmadığı gibi, kâinatta sonuç olmayan hadiseler dahi vardır.</p>
<p>Einstein fiziği sebepsiz hiçbir şeyi, yani &#8216;sonuç vasfı taşımayan’ şeylerin varlığını kabullenmiyordu. Ancak bilimin ilerlemesi sonrasında kauntik ölçekte durum değişti. Danimarka Kophenag ekolünden özellikle Nobelli fizikçi “Heisenberg, atom altı ölçekte hadiselerin sebepsiz meydana geldiğini ortaya koydu ve ispatladı.</p>
<p>Radyoaktivitenin hiçbir sebebe bağlı olmadığını, yani spontan bir şey olduğunu; uranyum atomunun çekirdeğinin kendiliğinden Fısyon yaptığını; yine bir sebebe bağlı olmaksızın alfa, beta ve gama bozunumu gerçekleştirdiğini bilim dünyasına gösterdi. Bilim, atomun derinliklerinde ilerledikçe, maddi nedenlere dayanmayan birçok etkinliğin varlığını keşfetmeye başladı.</p>
<p>Atom altı âlemde durumun böyle olmasından anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk nedensizliklerden bir nedenler dünyasını her an yaratmakta; varlık yokluk sınırını, madde mana sınırını, yoktan var etmenin sınırını her an her yerde sergilemektedir. Belki de yakın dönemlerde &#8216;meşiet’ bilim literatürüne de, belki farklı bir isimle girecek ve “nedenlerin nedeni’, sebeplerin (kendisi bir sonuç olmayan’ sebebi olarak girmeye başlayacaktır.(s.331)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Belalara Karşı Sabır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 13:04:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[31.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Ümid]]></category>
		<category><![CDATA[Şura Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Belalara Karşı Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Belaların Çeşitlerii]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21191</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siz yeryüzünde (O&#8217;nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah&#8217;tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.(Şura Suresi,31.Ayet Meali) &#8230; Bu âyet-i kerîme herkesi bir musîbete uğradığında süratle nefis muhâsebesine götürmelidir. Ki böylece kişi, bu musîbetin nereden ve niçin geldiğini bilsin de derhal tevbe edip helâk olmaktan kurtulsun. Bunun faydası şudur: Evet, her şey her ne kadar Allah’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/">Belalara Karşı Sabır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21371 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-300x152.jpg" alt="" width="387" height="196" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22482 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg" alt="" width="605" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 605px) 100vw, 605px" /></a></p>
<p><em>Siz yeryüzünde (O&#8217;nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah&#8217;tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.</em>(Şura Suresi,31.Ayet Meali)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bu âyet-i kerîme herkesi bir musîbete uğradığında süratle nefis muhâsebesine götürmelidir. Ki böylece kişi, bu musîbetin nereden ve niçin geldiğini bilsin de derhal tevbe edip helâk olmaktan kurtulsun. Bunun faydası şudur: Evet, her şey her ne kadar Allah’ın yaratması ve irâdesiyle vuku buluyor olsa da kul bu tavrıyla Allah’a karşı tevâzu ve âcizliğini ortaya koymaktadır. Kudret ve kuvvet sâhibi bir tek yaratıcıya muhtac olduğunu arzetmektedir. Şâyet şerîat gelmeseydi bu güzel kemâlât ve fazîletlere yol bulunamazdı. İşte bu gibi tenbih ve uyarılar, su ve güneşe arzedilen bahçe ve ekin tarlası gibi, kulun tabiat ve fıtratına yerleşmiş olan yüce hikmetlerin ve ilâhî bilgilerin gün yüzüne çıkmasına vesile olur.</p>
<p>İmam Vâhidî (r.a.) der ki: Bu âyet, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de en çok ümidvar olacağımız âyettir. Çünkü Allah Teâlâ burada müminin günahını iki ayrı kategoride değerlendirmiş; bunlardan bir bölümünü musîbetle silmiş, diğer bir bölümünü de karşılıksız olarak dünyada affetmiştir. Artık âhirette bir daha affından geri dönmez. Allah’ın müminlere olan muâmelesi böyledir. Kâfirlere gelince onu âhirette tam cezâlandırmak için dünyada peşin olarak cezâsını vermez.</p>
<p>Bazıları şöyle demiştir: Kul bir suç işleyince bu onun için bir kahır ve helâk sebebi olur. Bu sebeple perdelenip Allah’ın rahmet ve feyzinden mahrum kalır. Şâyet bu kul Allah ehli, yumuşak huylu, bağrı yanık ve kendisini Allah’a vermiş biri ise Allah Teâlâ bir takım musîbetlerle bu kulu cezalandırarak içinde bulunduğu bu girdaptan kurtarır.</p>
<p>Şâyet kul böyle biri değilse, bu sefer ona içinde bulunduğu günah ve sapıklıkta mühlet verir. Bu sûretle onun cürüm ve cezası da katmerli olur. Tabîî ki bu âyet mücrim ve günahkârlara mahsustur. Yoksa peygamberler, kâmil velîler, çocuklar ve delilere isâbet eden musîbetler onların günahları sebebiyle değil, diğer bazı sebep ve hikmetlerden dolayıdır. Çünkü bunlar mâsum ve mahfûzdurlar.</p>
<p>Yine bu âyet-i kerîmede, başa gelen musîbetlere sabredildiği takdirde büyük ecir verileceği îmâ ve beyân edilmektedir. Bazıları şöyle demiştir: Peygamberimiz (s.a.)’in vefâtı anında bir takım sıkıntılar çektiği müşâhede edilmiştir. Ki gerek kendi ehl-i beytinden gerekse diğer müslümanlardan bu durumu görenler, duydukları bu meşakkat sebebiyle sevap elde edebilsinler. Çocukların çekmiş oldukları sıkıntıları müşâhede edenlere de bu sevâbın bir misli verildiği söylenmiştir.</p>
<p>Hâkimi Tirmizî, (k.s.) Nevâdiru’l-usûl kitabında şöyle der: Belâlar başlıca üç çeşittir:</p>
<p><strong>1-</strong> Kulu peşinen cezâlandırmaya yöneliktir. Yusuf (a.s.)’ın, bir tefsire göre, gönlünden kötülüğü geçirmesinden dolayı zindanda cezalandırılması gibi. Yine bir müddet zindan da kaldıktan sonra zindandan kurtulacağını sandığı kimseye: “Beni efendinin (kralın)yanında an (benim suçsuz olduğumu krala hatırlat.) Fakat şeytan o adama Yûsuf’un durumunu efendisine söylemeyi unutturdu. (Bundan ötürü Yûsuf )birkaç yıl zindanda kaldı.” (Yûsuf, 12/42)</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Kulun kalb, gönül ve iç dünyasında bulunanı açığa çıkarmak ve insanları buna şâhid tutmak için. Bu da insanlara bu kulun derecesini ve Allah ile olan özel hukûkunu izhar etmek için yapılır. Eyüp (a.s.)’ın başına gelen belâ bu kabildendir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Gerçekten biz onu sabreden (bir kul) bulmuştuk. Ne güzel kuldu,o dâimâ (bize) başvururdu.” (Sàd, 38/44)</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Kulun Allah katında değerinin artması ve lutf u ihsânına mazhar olması içindir. Yahya (a.s.)’a gelen belâ bu cümledendir. Zâten mâsum olan bir peygamber, hiçbir hatâ işlememiş ve herhangi bir günahı gönlünden bile geçirmemiştir. Ancak bir hayvan boğazlayıp başını İsrâiloğulları içerisinde ahlâksız ve fâhişe bir kadına hediye etmiştir.Peygamberimiz (s.a.), bütün bunlardan kurtuluş mânâsı ifâde eden âfiyeti istemiş ve şöyle duâ etmiştir: “Ben Allah’tan her belâdan bana âfiyet vermesini istiyorum.</p>
<p>İnsanın başına bir musîbet geldiğinde bunların hepsinden âfiyet üzere olmak,Allah’ın o kulu kendi nefsine bırakmaması ve bu sûretle onu zelîl etmemesidir.” Yani Allah bu kulu bütün bu durumlarda koruyup gözetir.</p>
<p>Bu işin bir yanı, madalyonun bir yüzüdür. Diğer bir yüzü ise kişinin Allah’tan, şiddet ve sıkıntılı olan her şeyden kendisine afiyet vermesini istemesidir. Zîrâ sıkıntıların birçoğu günahlardan dolayıdır.</p>
<p>Sanki kul, Allah’ın kendisini bu belâlardan kurtarıp günahlarının da affını istemektedir.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Başınıza gelen herhangi bir musîbet kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, hatâlarınızın) birçoğunu da affeder.” (eş-Şûra 42/30)</p>
<p>Yine Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyuruyor: “Belki dönüp yola gelirler diye mutlaka onlara o büyük azaptan ayrı olarak daha yakın azâbı da tattıracağız.” (es-Secde 12/21)</p>
<p>Artık akıllı insan din, dünya ve âhiret konularında Allah’tan af ve âfiyet istemelidir.Her şeye rağmen bir şekilde başına bir musîbet geldiğinde ise sabretmelidir. Bu sûretle sevap elde eder. Ayrıca bu durum günahlarına keffâret olur. Bunun da ötesinde hâl ve gidişâtın düzelmesine, gönül dünyasının sâfiyet ve temizliğine vesile olur. Şu söz ne güzeldir: İnsanları gümüş ve billur kaplarda saf yağ olarak görürsün. Susamın başına neler geldiğini bilmezsin?</p>
<p>Hâfız şöyle demiştir:</p>
<p>Şeker kamışı gerçek tadını riyâzetten sonra bulur,<br />
Önce sıkıştırılarak kırılır, sonra şeker olup yerini alır.</p>
<p>Yine Hâfız şöyle der:</p>
<p>Taş sabırla la‘l yakut olur derler,<br />
Evet doğru, fakat ciğerden de kan gider.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruh&#8217;ul Beyan Tefsiri,cild.18,syf.209,210</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/">Belalara Karşı Sabır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
