<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhabbet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/muhabbet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:52:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Muhabbet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlk Tecellî Eden</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 13:35:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[akl-ı evvel]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü’l-Ervâh]]></category>
		<category><![CDATA[Hür Mahmut Yücer]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat-ı Muhammedi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhu’l-A‘zam]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhu’l-Ervâh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tecelli]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28041</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Cenâb-ı Allah mutlak bilinmezlik âleminden, halik, mübdi’, sâm gibi özellikleri gereği kendini göstermek istemiş, ilk önce toplu bir nüve şeklinde isimlerini göstermiştir. Her şeyin ilki olan bu âlemi Muhyî Efendi de bazen Hz. Peygamberin, Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, benim ruhumdur, akıldır, kalemdir gibi ha­dislerine atıfla bazen de kendinden önceki geleneği takip ederek dürretü’I-beyzâ, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/">İlk Tecellî Eden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Cenâb-ı Allah mutlak bilinmezlik âleminden, halik, mübdi’, sâm gibi özellikleri gereği kendini göstermek istemiş, ilk önce toplu bir nüve şeklinde isimlerini göstermiştir. Her şeyin ilki olan bu âlemi Muhyî Efendi de bazen Hz. Peygamberin, <strong>Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, benim ruhumdur, akıldır, kalemdir </strong>gibi ha­dislerine atıfla bazen de kendinden önceki geleneği takip ederek <strong>dürretü’I-beyzâ, tohm-ı şeceretü’l-kâinât, Nuvvâtü’l-hakîka, dürretü’l-hakîkati’l-Muhammediyye, hiye’z-zâti mea’t-ta‘ayyün. El-evvelü felehü’l-esmâi’l-hüsnâ küllühâ ve hüve’l-ismü’l-a’zam </strong>gibi isimlerle anmıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Bütün bunlar hakikati bir olan şeyin farklı sıfatları nedeniyle farklı isimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p><strong>Kalemdir</strong></p>
<p>Rahmân’ın nefesi olan <strong>el-Kelimehin Kün </strong>emrinin dışında ilk zuhûr eden şey olduğu daha önce geçmişti. Ona kalem denilme­sinin sebebi kendisindeki bilgiyi mertebe bakımından daha aşa­ğıya birer hakikat olarak yazar aktarır. Bu hakikatler tesir edici bir konumdadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bir Gülşeni şeyhi olan Edirneli Şuayb Şerafeddin Efendi, Sezai’nin beyitlerini şerh ederken özetle şöyle demektedir: <strong>Allah’ın âlemde ilk yarattığı kalemdir. Bu kalem ilk tecellî, ahadiyyet mertebesi, isimler âlemi yani Hakîkat-ı Muhammediye mer­tebesidir. </strong>Kalem bir mertebenin adıdır. Bundan sonra yaratılacak olanlar bu mertebe Vasıtasıyla meydana gelecektir. Allah bu ka­lemle (hakîkat-ı Muhammediye) dilediğini varlık tahtasına yaz­maktadır. Hz. Peygamber’in yemin edeceği vakit <strong>“Nefsim kudret elinde olan Allah’a” </strong>diye başlamasının sebebi bu gerçeğe işaret­tir. Dede Ömer Rûşenî hakikat-i Muhammediye mertebesinden bu durumu şu beyitleriyle dile getirir:</p>
<p>Gelmişem mecmû-i âlemden ilk</p>
<p>Geh kalem okurlar adım kâh kilk</p>
<p>Hoş-harîr üzre benim tahrîr iden</p>
<p>Türlü sözler söyleyip takrir iden</p>
<p>Hakla bâkî özümden fâniyem</p>
<p>Âdem’e hem evvel hem sâniyem.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kısaca bu mertebe olarak Hz. Âdem’den hem önce gelmiş, şehâdet âleminde ise ondan sonra gelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de <strong>“Nûn ve’l-kalemi vemâ yesturûn/Nûn’a, kaleme ve onların yazdığına yemin olsun ki” </strong>denilirken buradaki <strong>“Nûn” </strong>lâ-taayyün mertebe­sindeki Allah, <strong>“Kalem” </strong>ise hakikat-ı Muhammediye’nin diğer adı­dır. Yazılanlar ise kâinattır. Resûl aleyhisselâm, ilm-i İlâhîde toplu olarak bulunan şeylerin açıklanmasına ve hariçte zuhuruna sebep olduğundan ona kalem diye isim verilmiştir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Kalem’in mürekkebi nurdur. Nur olan kalemin yazdığı da elbetteki nur olur. Ona nur denmesinin sebebi de onunla hem zâtını (kendisini) hem de baş­kasının idrâk edilebilmesi sebebiyledir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Dede Ömer Rûşenî (892/1497) ise <em>Der Beyân-ı Sıfatı- Kalem (Kalemiyye)</em> isimli risalesinde maşûkun nezdindeki âşıkın duru­munu, kâtip ve kalem ilişkisine benzetir. Kâtibin elindeki kalemin macerası temsilî biçimde anlatılır. Kalemi elinde tutan kâtip, ka­leme göre güç ve üstünlüğü temsil etmektedir. Kalemi elinde tutan kudret, onu kendi isteklerini yerine getirmeye mahkûm etmekte­dir. İstediği gibi evirip çevirmeye, istediğini yazdırmaya mutedirdir. Kalem, ancak kâtibin elinde değer kazanmış olmaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><strong>Akl-ı Evveldir</strong></p>
<p>Muhakkik sûfilere göre <strong>&#8220;bilgi” &#8220;varlık”Ia, “bilmek ”de “varolmak </strong>la aynı anlamdadır. Bu durumda bir bilgi mertebesini ifade den <strong>&#8220;ilk akıl”, </strong>aynı zamanda <strong>&#8220;ilk var olan” </strong>mânasına gelmektedir. Tanrı’dan çıkan “bir” herşey üzerine eşit olarak yayılan genel bir arlık tecellîsi ise ilk akıl da Rahmânî nefesle gelen ilk mevcuttur.8</p>
<p>Akl-ı evvel Allah’ın fiilidir. Diğer her şey onun sebebiyle olmuştur. O eğitimini Allah’tan, diğer her şey ise eğitimini ondan aImıştır. Her bir akıl bir üstünden feyz alır. Bu böyle gide gide Allah’a kadar varır. Allah ise kimseden feyz almaz. Kendisi vâci- ü’l-vücûddur.9</p>
<p>Nokta ilk cevher olmakla birlikte hakîki bir güneştir. Kendisi idrak eden olduğu gibi başkasının idrak edebilmesini de sağlar. Bu edenle ona akıl denilir. Fakat okumak akletmek anlamına gelmez. Nitekim Bakara sûresinde <strong>&#8220;Sîzler kitabı okuduğunuz halde akletmez misiniz” </strong>diye sorulmuştur. Akletmek zihnin değil kal­ın bir eylemidir. Bu akılla yüce âlemlere çıkılabilir, hakikat anlaşılabilir, kemâle erilebilir. Allah Cebrâil’i Âdem aleyhisselâma akıl, iman ve hayâdan birini seçmesi için göndermiş, Âdem aklı içmiştir. Gerekçesini de akıl olmadan diğer ikisinin olamayacağını söyleyerek ifade etmiştir. Çünkü akla uyan Hakk a vâsıl olur, vuslata erenin sözleri reddolunmaz. Hayâ ise imân ile mevsuftur. «birinden ayrılmazlar. Akla uymayanlar “zâlim ve cehûl”dür.10</p>
<p>Dikkat edilirse buradaki akıl, iman ve hayâyı ilzam ettiren, Allah ve Peygamberi bilip bağlanan akıldır. Sadece düşünen ve pasif olan değil, faal ve icbar eden bir akıldır. Bu akıl, gerçek bir güneş gibidir. Allah kendi varlığından âlemi yarattıktan sonra onu ihâta imiş, adına arş demiştir, <strong>&#8220;Rahman arşı istiva etti” </strong>âyeti buna işaret eder. Müellifimiz hem dış âlemde (evren) hem iç âlemde (in­san), hem de kitaptaki (Kur’ân) arş ve kutsiyi anlatabilmek için iç içe geçmiş iki daire şekli çizerek konuyu açıklamaya çalışmıştır. Dıştaki daire arştır, Arşın biri zâhirî diğeri bâtını iki yönü vardır. İçteki daire ise kürsîdir. Bunun da zahirî ve bâtını olmak üzere iki yönü vardır.</p>
<p><strong>Aydır, Arş ve Kürsî’dir</strong></p>
<p>Hakîkat-i Muhammediye (Peygamberimiz) Allah’ın isim ve sıfatlarının ilk zuhur mahalli olmakla tıpkı güneş karşısındaki ay gibidir. Nasıl ki ay ışığını güneşten alır, aldıktan sonra da di­ğer eşyayı aydınlatır o da ilâhı isim ve sıfatları böylece yansıtır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[11]</sup></a> <strong>“Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım” </strong>ya da <strong>“Sen olmasay­dın gökleri ve yeri yaratmazdım” </strong>mealindeki hadisler bu an­lama gelmektedir.</p>
<p>Arşın <strong>batini </strong>yönüne kalem denilir. <strong>“Nûna ve satırlara yazan kaleme yemin olsun ki” </strong>âyeti buna işaret eder. Hz. Peygamber’in de <strong>“Allah’ın ilk yarattığı kalemdir” </strong>hadisinde zikrettiği aynı şey­dir. Bu kaleme aynı zamanda akl-ı küll, nûr, ümmü’l-kitâb da de­nilir. Bedi’ isminin mazharıdır. Zira <strong>“O göklerin ve yerin eşşiz yaratıcısıdır/Bedi’dir” </strong>(Bakara 2/117). Arşın <strong>zahir </strong>özelliğine gelince onun adı Arş’tır. Arş’ın sahibi Allah, kullarından diledi­ğine irâdesiyle ilgili vahyi (Cebrâil’i) indirir. Muhit isminin maz- harıdır. <strong>“Her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” </strong>(Talak 65/12) âyeti buna delildir.</p>
<p>Kürsî’nin zâhir özelliğine Kürsî denilir. <strong>“Onun kürsisi bü­tün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır” </strong>(Bakara 2/255) Şekûr isminin mazharıdır. <strong>“Allah Gafur ve Şekûrdur” </strong>âyeti buna delil­dir. Kürsî’nin bâtın özelliğine Levh-i mahfuz, nefs-i küll, kitâb-ı Hüdâ da denilir, <strong>“Hakikatte o levh-i mahfuzda bulunan şerefli bir Kur’andır” </strong>(Buruç 85/21-22) âyeti bunu gösterir.</p>
<p><strong>Ebü’l-Ervâh, Rûhu’l-Ervâh, Rûhu’l-A‘zamdır</strong></p>
<p>Hakîkat-ı Muhammediye, mümkün varlıkların hakikatlerini kendinde toplamıştır. Kâinâtın mücerred ruhlarını kendinde ba­rındırmaktadır. Bütün ruhlar ondan tecellî etmiştir. Böyle olunca ona ruhların babası (Ebü’l-ervâh), ruhların ruhu (rûhu’l-ervâh), en büyük rûh (rûhu’l-azam) denilebilir. Bu tıpkı Hz. Âdem’in insan­lığın babası olmasına benzemektedir.12</p>
<p>Yukarıda noktanın hakîki bir güneş olduğunu söylemiştik, ilk cevherdir, gördüğünü diriltir, ilk yaratılanları olduğu gibi sonra­dan gelenleri de diriltir. Rûh da sonradan yaratılmıştır. Âyette <strong>“Ve sana rûh hakkında soruyorlar. De ki, rûh rabbimin bileceği bir şeydir”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[13]</sup></a> </strong>mealindeki âyet bu durumu İfade etmektedir. Hatta nefisleri ve başka şeyleri de bu nokta diriltir. Bu makamdaki nok­taya, Cibrîl-i Emîn ismi de verilmiştir. Âyette <strong>“Kur’ân’ı ona üs­tün güçlere sahip Cebrail öğretti” </strong>(Necm 53/6) denilerek Cibrîl-i Emîn&#8217;e işâret edilir. Müellifimiz burada Cebrail aleyhisselam hak­kında bir kaside ile onun özelliklerini zikreder.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Cibrîl aleyhisselâm, ilm ismine mazhar olduğu gibi İsrafil aley- hisselâm da Hayy ismine mazhardır. İsrafil aleyhisselam bugün (sürekli) sûrunu üflemekte bu nedenle âlem sürekli yeniden diri­lip ayağa kalkmaktadır. Bu âlem hâzinesini Cebrâil ilmiyle dol­durmuştur. İlmin aslını peygamberlere, fer’ini de evliyâya vererek yapmıştır. Şendeki bendeki ilim de Cebrâil’e ait olan ilimdir. Ri­vayete göre ilmin altı yüz feri vardır. Fer’inin fer’i de sayısızdır. Bazıları sanki Cebrail inip de bu ilimleri getirmiş zannederek asıl ilim ile fer’ini birbirinden ayıramazsa yanılırlar. Bu yanılgıya se­bep mertebelerdir. Rızka vesile Mikâil aleyhisselâm, kahretmeye kudret lazımsa bunun vesilesi de Azrâil’dir.15</p>
<p>İlk cevher olan nokta, Âlim, Mütekellim, Semi’, Basîr, Kadir ve Hayy olarak bütün bu sıfatlarını insana vermiştir. Fakat Âdem’i çok farklı bölgelerin toprağından farklı renk ve kabiliyetlerde yarat­mıştır. Onu kendi zatına ayna edinmiştir. Kendine ünsiyet peyda edenlerin tutan eli, gören gözü, duyan kulağı olmuştur. İnsan İlâhî bir nefhadır. îsâ îbn Meryem’in nefesinin ölüleri diriltmesi bunun delilidir. Hz. Süleyman’a insanlardan başka uçan, yürüyen, yüzen hayvanlara ve cinlere hükmetme yetkisi verilmesi esas, onun hü­kümran olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>Muhabbet ve Sevginin Kaynağıdır</strong></p>
<p>Hakîkat-i Muhammediye bütün varlığın aslı olduğu gibi bü­tün manevî makam ve derecelerin aslı da muhabbet ve sevgi ma­kamıdır. Allah makamların aslı olan sevgiyi varlıkların aslı olan Hz. Peygamber e vermiştir. Bu durum âyette, <strong>“Habîbim de ki eğer Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız hemen bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret eylesin </strong>(Al-i İmran 3/31).” şeklinde ifade edilir. Bu konuyu anlamaya yarayan hadis ise şudur: <strong>“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da, evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” </strong>(Buhari, İman, 7) Kişi­nin var olmasının sebebi İlâhî sevgi olduğu gibi Allah’a vâsıl ol­manın yolu da ancak muhabbet iledir.</p>
<p>Allah hakîkat-ı Muhammediyeyi zâtına şefaat nimetiyle bir­likte mir’ât edinmiştir. Nûruyla bâkî kılmıştır. Besmele-i şerife içinde geçen Allah’ın birinci sıfatı olan <strong>“Rahman” </strong>ona ait iken ar­kasından gelen <strong>“er-Rahîm” </strong>Hakîkat-ı Muhammediyeye aittir. İki sıfatın birlikteliğinden vücûd kemâle ermiştir. Bunu; <strong>“Andolsun, size içinizden, sizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki bir sı­kıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir size, pek düşkündür, mü­minleri esirger, rahimdir.” (Tevbe </strong>128) âyetinde <strong>“rahimdir” </strong>sı­fatı çok açık biçimde onu tavsif eder. Allah bunun üzerinden diğer varlıkları var etmiştir. Hakîkat-ı Muhammediye bütün güzellik­lerin ve merhametin kaynağıdır (menbaı), hâzinesidir. Bu sebeple melekler ona salât u selâm getirmektedir. Bu hazine ondan sonra ehl-i beyte intikal etmiştir. Biz de hem ona hem de ehl-i beyte salât u selâm getiririz.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Noktayı anlamak, kavramak; varlığı/kâinâtı anlamak, kavra­maktır. Bir damla suda muazzam âlemler, bir zerre havada garip kudretler görülebilir. Bu hikmetler üzerine yoğunlaşmak ve ya­kınlaşmakla keşfedilir, keşfedildikçe de insanın hayreti artar. Bu nedenle şair Şinasi:</p>
<p>Varlığın bilme ni hâcet kürre-i âlem ile</p>
<p>Yeter isbâtına halk ettiği<strong> bir zerre </strong>bile</p>
<p>Aynı durumu Fuzûlî de şöyle dile getirir:</p>
<p>Olsa isti’dâd-ı ârif kabil-i idrak-i vahy</p>
<p>Emr-i Hak irsaline her zerre bir Cebrail</p>
<p>Hür Mahmut Yücer &#8211; Temsiller(Vahdet-i Vücud ve Sembolizm),syf:35-40</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><strong>&#8216; 1 Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> 8a. İlk <em>“Kelimeye</em> verilen hakîkatu l-hakâik, Hakîka- tü’l-Muhammediye, Nûr-ı Muhammedi, R3uh-ı Muhammedi, El-Vâlidu k-ekber, Âdem-i Hakîkî, Âdem-i evvel, Nefs-i vahide, Ayn-ı vâhide. Nüsha, Üm- mü’l-kitâb, Kalem-i A’lâ, el-Aklü’l-evvel, el-Mevcûdu’l-evvel, Halîfe gibi isimler ve bu isimlerin açıklamaları için bkz. Sema Özdemir, <em>Dâvûd-ı Kayserimde Varlık, Bilgi ve İnsan,</em> İstanbul 2014, s.231-256.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><strong>[2]</strong></a><strong> Mesela bir kişinin demircilik, ressamlık, marangozluk ve yazıcılık gibi meslek­leri olsa bu onun hakikatinin değiştiğini göstermez. Bilakis o tek ve aynı kişidir. M. Nûru’l-Arabî, <em>Noktatul-Beyân,</em> s.43.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><strong>[3]</strong></a><strong> Sema özdemir, </strong><strong><em>a.g.e.,</em></strong><strong> s.248.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.21.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> MuhyîEfendi <em>Temsîl-iŞecer</em>risalesinde “Nûn’un hakikat-i Muhammediye mer­tebesine işaret olduğunu şu cümlelerle ifade eder. “Ve ‘nûn’ nûr-ı Hazret-i Rab- bül âlemine işaretdir ki ‘nûr-ı nübüvvete dâldir ki Hakîkat-i Muhamediyye vâki&#8217; olmışdur. “fe halaktü’l-halkali u’rife” manâsına işaretdir.” <em>Tetnsîl-i Şecer,</em> vr.3a.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.23.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ali Öztürk, <em>a.g.t.,</em> s.46</p>
<p>8.Sema Özdemir, <em>Dâvûd-ı Kayserî’de Varlık, Bilgi ve İnsan,</em> İstanbul 2014, s. 99. “Bir’den çıkan ilk varlık tecellîsini ilk kez kabul eden mevcûdun pek çok ismi için bk. S. özdemir, <em>a.g.e,,</em> s. 100,</p>
<p>9.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g,e.,</em> s.29.</p>
<p>10.Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr.lOab.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[11]</a> Şuayb Şerafeddin, <em>a.g.e.,</em> s.29-30. Şerâfeddin Efendi buradaki Hakîkat-ı Muham- mediye’yi Peygamberimiz olarak yazmaktadır.</p>
<p>12.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.33.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[13]</a> îsrâ 17/85.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[14]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr. 12a.</p>
<p>15 Asuman Meyveci» <em>Strr~ı Cânân,</em> s.93.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[16]</a> Muhammed Nûru’l-Arabi, <em>Noktatül-Beyân,</em> s. 36.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/">İlk Tecellî Eden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Zormuş  Şu Anla(t)ma İşi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ne-zormus-su-anlatma-isi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ne-zormus-su-anlatma-isi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jan 2024 15:18:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[anlatma]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Enes Kala]]></category>
		<category><![CDATA[yazma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26760</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söylemenin, anlatmanın, yazmanın bir bedeli olduğu söylenir durur. İnsan işte bu anla(t)mak denilen bedeli ödemek zorunda kalır çoğu zaman. An-la-(t)-mak, ne zordur ne çetrefilli bir iştir. Her şeyden önce saygın bir mesâfe gereklidir. Belki de Ali Şir Nevâi&#8217;nin Mahbübu&#8217;! Kulübu&#8217;nda insanın, hükümdarla ilişkiyi anlatmak için kullandığı teşbihi burada kullanmalıyız, merâmımızı daha iyi anlatmak için. Anla(t)ma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ne-zormus-su-anlatma-isi/">Ne Zormuş  Şu Anla(t)ma İşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazı04.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23385 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazı04-300x212.jpg" alt="" width="300" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazı04-300x212.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazı04.jpg 567w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p dir="ltr">Söylemenin, anlatmanın, yazmanın bir bedeli olduğu söylenir durur. İnsan işte bu anla(t)mak denilen bedeli ödemek zorunda kalır çoğu zaman. An-la-(t)-mak, ne zordur ne çetrefilli bir iştir. Her şeyden önce saygın bir mesâfe gereklidir. Belki de Ali Şir Nevâi&#8217;nin Mahbübu&#8217;! Kulübu&#8217;nda insanın, hükümdarla ilişkiyi anlatmak için kullandığı teşbihi burada kullanmalıyız, merâmımızı daha iyi anlatmak için. Anla(t)ma uğraşısı bir kordur. Fazla yaklaşınca bizi yakar, uzaklaşınca ise donarız. Anlatmanın hayât vermesi için belli bir mesâfede, itidâlin kendisini ortaya koyuvermesini beklemek, dahası onu hak etmek gerekir. Mesâfeyi bir mânâsıyla usül anlamına da gelen edeb ile karşılamak, edebin de itidâlin tecessüm etmiş hâli olduğunu ifâde etmek işimizi burada çok kolaylaştırır. Edeb, usüldeki adâlettir. Usülsüz vusül olmaz diyen kudemânın sözündeki hikmetin, adâlet şerbetine yatırıldığını, onuna mayasıyla mayalandığını fark etmemiz gerekir.</p>
<p dir="ltr">Muhabbet bir sırdır. Sırrın Sâhibinden gelir. Sırrın Sâhibi en çok seven en çok da sevilendir, el Vedüd yani. O hâlde muhabbetle Hakk&#8217;a dâir ne varsa yönelinen her şeyde, bir dengenin, kıvâmın, dahası bir itidâl hâlinın olması gerekir. Baharın getirdiği yeniden hatırlama vazifesinin bılincine sarmalanan bir umudu yeşertmek mümkündür, anla(t)ma faâliyetinde. Mânâ Hakk&#8217;a bulanmışsa ya da Hak, mânâya sirâyet etmişse, ehl-i mânânın siretının onun süretine bürünmesi mümkün hâle gelir. Günümüzde inandığı gibi yaşamamasının, yaşadığı gibi de inanmamasının telkin edildiği insanlığın, özü ve sözünün bir olmasına çok muhtâcız. O hâlde kelimenin bütün anlamlarıyla nazari ve ameli olarak kavramı parçalamadan ifâde edersek, aradığımız şeyin, anlama(t)ma faâliyetinin derinliklerinde keşfedilmek üzere gizli olduğunu görebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Saklanan gizin katmanlarını açan muhabbet, kapatan ise nefrettir. Aradığımız gizi keşfeden ve onu tüm mânâlarıyla çözen ise adâlettir. Felsefeyi muhabbetin genel ilmi olarak tavsif eden Ortega Y Gasset, onun analitik ve çözumleyici tarafına ne güzel temas etmiş olur. Muhabbetin, insana, âlemlere ve Hakk&#8217;a dâir uzanımlarını göz önünde tutarak söylersek, onun başlı başına kıvâmı / dengeyi talep ettiğini görmek kolaylaşır. Muhabbetin, yöneldiği şeye göre dikey biçimde değer de kazandığını Aristoteles çok hoş ifâde eder. O hâlde, muhabbet, nefretin de elinden tutmalı ve ehl-i muhabbeti derinliklere taşırken mânâyı keşfetme yolunu ona kolaylaştırmayı başarmalıdır. Bu öyle bir serüvendir ki, arayanını kahraman kılıp, onun uzak şeyler adına mücâdele etmesini tembihler, yolunun üzerindeki güzel kokulu sümbülleri ise es geçmemesi gerektiğini ona salık verir.</p>
<p dir="ltr">Gözlerimiz, görmesi gereken güzelliklere bazen o kadar kör olabiliyor ki, mânânın baktığımız bir karıncanın taşıdığı ufacık erzakın altına saklanmış olabileceğini unurtuveriyoruz. Kaybettiğimiz şey, tüm mevcüdâta karşı muhabbet olunca, mânânın bulamayacağımız uzaklara saklandığını duşünüyoruz. Iraklar firâkımızı derinleştiriveriyor. Elimizden tutansa bizi körleştiren nefret oluyor.</p>
<p dir="ltr">Nefret ve öfke, ınsanın fıtratına yüklenmiş hissetme hâlleriyse, onlardan da mânâ pınarlarının çağlayabileceği unutulmamalıdır gerçi. Aristoteles, muhâllet eserlerinden olan Retorik&#8217;te insanın tüm duygularının, hitâbın kaynağı ve menzili için tanınması gerekliliği üzerinde durur. Öfke ve nefret, kendi başına ne olumlu ne de olumsuz bir de. gere sâhiptir. Onları değerli kılan şey, kaynağın, yöneldiği amacın ve menzilin ahlâkiliğinde aranır. Bir zulüm karşısında insanın öfkesi ve zulme duyduğu nefret aslında değer yüklüdür. Zulme karşı nefret, bu durumda bir bakıma adâlete olan muhabbetin ikiz kardeşi olup çıkmıştır.</p>
<p dir="ltr">Öyleyse anla(t)ma faâliyetimizde elimizde yerli yerinde kullanabileceğimiz iki araç vardır: Muhabbet ve nefret. İnsan, her şeye ve her varlığa aynı muhabbeti duymaz, duymamalıdır. Nefretin muhabbete, muhabbetin de nefrete söyleyeceği, hatırlatacağı çok şey vardır, bakıp görmesini; işitip duymasını bilene&#8230; Yunancada “libido”, tikel nesnelere duyulan; “philo”, tümel olana duyulan; “eros”, insana duyulan sevgiyi anlatır. “Agape” ise başlı başına ilâhi olan muhabbete karşılık gelir. İnsanın muhabbetini nefret olmaksızın saf hâlde ifâde ettiği sevgi hâli ilâhi olandır. Ne hazindir ki, ilâhi olana ulaşıp, tüm muhabbeti boşandırmak için, insanı oraya taşıyacak merdivendeki basamakların hakları verilmelidir. “Libido”, “philo”nun; “philo” ıse “eros”un zaruri ön şartıdır. Ancak, “libido”da kalırsa, orada tüketilen sevgi, insanı tüketir de ilâhi olana / sonsuz olana yükselemez insan. “Philo”da insan kalır, orayla yetinip sevgisini bu basamakta tüketince, “eros&#8221;a varamaz.</p>
<p dir="ltr">İnsan, kendi varlığı gibi kendi haddi ve sonluluğunu da başka bir bende kavrar. En sevdiğini sonsuzluğa uğurlayınca, gerçek sonsuzluğu ve sonsuzluğun sâhibini arar durur. İlahi olana gidiş esastır, ancak ilâhi olana giderken, yolda yürüyen kaplumbağaya selâm vermeyi unutmamalı, yolda görülen gelincik tarlasında temâşânın hakkını vermeli, bize mütebessim çehresiyle merhaba diyene şelâlelerin çığlığını onlara hasret kalanlara ulaştırmalıdır insan. Amaca giderken, onu amaca ulaştıran aracıların varlığını tasdik etmek unutulmamalı ama araçta kalıp amaca gâfil de olunmamalıdır. İnsanın, bunları unutmamak için muhabbet, onlarda mıhlanıp kalmamak için de uyarıcı iksiri nefrete ihtiyacı vardır.</p>
<p>Sâdece ateş mi yakar, zemheri belki de daha çok yakar. Muhabbet, elinden nefret tutmazsa bizi körleştirir. Nefretin elinden muhabbet tutmazsa o da bizi sağırlaştırır. Birisi ateşin koru olur yakar, diğeri zemherinin soğuk cevheri olur da yakar ve kavurur. Kuşkusuz muhabbet açar, nefret örter. Hakikati açmak, cehâleti örtmek gerekir. Adâleti açmak, zulmüyse örtmek esastır. Ancak nefretin elinden tutması gerektiği yerde, muhabbet, benliği sarmışsa, bizi yakarak yok eder, muhabbetin elinden tutması gerektiği yerde nefret istilâ etmişse rühumuzu, o da yıkarak mahveder bizi. Anlam her ikisinde de yok olur, anla(t)ma işi böylece son bulur.</p>
<p>Muhabbet, nefretin hakkını vererek kurtulmalıdır ondan. Öyle bir noktaya ulaşmalıdır ki, nefrete ihtiyaç duymadan sevdiğine kendisini tamamıyla verebilmeyi başarmalıdır. Uhrevi olana ulaşmak, dünyevi olanın hakkını vererek mümkünse, dünyevi sahada muhabbet ve nefret birbirlerinin sütkardeşi olarak yolculuğa azık hazırlarlar. Yolcunun anla(t)ma faâliyetinde el ele tutarak iş görürler. Muhabbet, her bir merhalede nefretten uzaklaşır ama nefreti yok etmez. Nefretten ayrı billurlaşır ama ona kıyamaz. Bilir ki, nefret olmasaydı, aldanacak, kendisini hak etmeyen yerde tüketip yok edebilecekti. O, Hak için olmalı ve ona ulaşmalıydı. Nefret elinden tuttu, onun gözünü açtı, her bir merhalede kendisini yok ederek muhabbete imkân sağladı.</p>
<p>Yolculukta muhabbet ve nefretin esrârlı birlikteliği belki de bize en çok adâleti hatırlatır. Her bir şeye hak ettiği dikkat ve rikkatle yönelmek, dahası hakiki maksüd için oralarda kalmamak, her türlü aracın üstündeki maksada işâret eder. Maksat, mânânın rühudur. Mânânın kendini ele verdiği yer ise bir mesâfenin ufkudur. Zira anla(t)mak, ancak bir mesâfeden mümkündür. Mesâfenin özü ise muhabbet ve nefretin itidâl üzere izdivâcıdır.</p>
<p>Mânâdan uzaklaşan bizler, her zamankinden daha çok muhtacız gayretin hayretle el ele verdiği anla(t)ma işine. Haddinden fazla sevmek ve nefret etmek, mânâyı gizleyen mesâfeyi dağıtır. İnsanın bu noktada, itidâl üzere anla(t)maya çalıştığı şeyle hemhâl olma gayretinden sâdır olacak tavra ihtiyacı vardır. Saf nefret / fobik bakış, bize baktığımız yerde hiçbir şekilde hakikate temas eden noktaları göstermez. Muhabbet / sempatik bakış, hadsiz ve kontrolsüz olduğu sürece baktığına mesâfesiz yöneleceği için bizden nâkısaları gizler. İlki güzelliklerden, diğeri çirkinliklerden bizi haberdâr edemez. Böylece anla(t)ma faâliyetimiz meflüç olur.</p>
<p>O hâlde bakışımızı adâlet eksenine çevirebilmeyi başarmalıyız. Mânâ membaından istifâde etmenin yolu, hakkıyla yönelinen şeye gereği gibi bir mesâfe bırakmaktan geçer. Mesâfe, güzellik kadar çirkinlikten, iyilik kadar kötülükten, doğruluk kadar yanlışlıktan haberdâr olmamızın imkânını sunar. Anla(t)ma faâliyeti, kendisini işte bu mesâfeden seslendirir. Dillendirdiği derin bir çağrıdır. Çağlamasında nefretten muhabbete giden yolu muştular. Öyle bir noktaya erişir ki artık orada nefret âciz duruma düşerek, yolu sâdece muhabbete bırakır. Ufukta sâdece ilâhi olan vardır, tüm dikkat ve rikkat artık yalnız ona yönelmiştir. İlahi olanda çirkinlik, kötülük ve yanlışlık olmayınca, nefrete gerek kalır mı hiç? Artık muhabbet kana kana kendisini âşikâr eyler, Sırrın Sâhibine, bilâ nefret&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p dir="ltr">Muhammed Enes Kala &#8211; İnsanı Aramak,syf:94-98</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ne-zormus-su-anlatma-isi/">Ne Zormuş  Şu Anla(t)ma İşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ne-zormus-su-anlatma-isi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmet Kasım Fidan &#8211; Sufiname</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Nov 2023 08:01:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[fetva]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26642</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; “Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.” Ebü Süleyman Dârâni (k.s.) &#160; “Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-26644 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg" alt="" width="229" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg 320w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.”</p>
<p>Ebü Süleyman Dârâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha efdal olduğunu söylemişlerdir.”</p>
<p>İmâm-ı Şarâni (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Taat ve ibadet işinde Allah&#8217;ı unutan, ancak başı dara geldiği ve işi düştüğü zaman Allah&#8217;ı hatırlayana akıllı denmez.”</p>
<p>Zünnün-i Mısri (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Namazda kıyamda iken secde edilecek yere bakmak sünnettir. Bu amel, sünnete uygun olmayan birçok erbainden, yani kırk gün çile çekmekten daha iyi ve faydalıdır.”</p>
<p>Abdullah Dihlevi (k-s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Peygamber Efendimiz Hazretleri&#8217;nin bir sünnet-i seniyyesini ihya etmek, yüz defa sakal-ı şerifi ziyaretten faziletli ve o Hazret&#8217;in katında sevimlidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Kim herhangi bir vakitte, Allah&#8217;ın kendisine farz kıldığı bir farzı zayi ederse, (daha sonra onu kaza etse bile) uzun bir zaman o farzın lezzetinden mahrum edilir.”</p>
<p>İbn Nüceyd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allah Teâlâ&#8217;ya en çok yaklaştıran şey namazdır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Garip Müslümanların bu dönemde sapıklık deryasından kurtulması ancak peygamberliğin kaynağı, beşerin en hayırlısı olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ailesinin gemisine binmekle mümkün olur.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ehl-i sünnet büyüklerinin yoluna tâbi olmaya ve onları taklit etmeye muvaffak olana ne mutlu! Bunlara aykırı yol tutanlara da yazıklar olsun.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şu zamanki gençlik zamanıdır. Nefis, şeytan ve din düşmanlarının istilası zamanıdır. Bu zamanlarda az amele biçilen itibar, başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Neyi seversek Allah için sevelim. Sevginin bu türlüsü bir ibadettir. Bilakis bu sevgi nefs için olursa haramdır ve hüsran sebebidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlak ile davranması, geceleri sabaha kadar ibadet etmesinden gündüzleri ise oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kulluğun tadını alamayan, hiçbir şeyden zevk bulamaz.</p>
<p>Abdullah b.Mübarek (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ubudiyyet (kulluk) malı bırakıp emrolunan hususa sımsıkı sarılmaktır. Hak aramak yerine, vazifeye koşmaktır diye anlatılmıştır.”</p>
<p>Ebü Hafs Haddâd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Lokmayı helalden temin edebilmek için uğraşmak, geceleri ibadet edip gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir. Çünkü her şeyin başı helal lokmadır.”</p>
<p>İbrahim b. Edhem (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu beş şey kulun ilahi rahmetten mahrum olduğunun alametidir: Kalpteki katılık, gözyaşının kuruması, hayâ azlığı, dünyaya rağbet ve uzun emel.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz. Zahmetleri boşa gider, azaba yakalanır ve çok pişman olur.</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.) “Bir kimse ibadet işinde hiç ayrılmadan direk gibi kalıp gitse midesine gireni helal veya haram diye seçmedikten sonra hiçtir. Hiçbir ibadeti makbul olmaz.”</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen Allah&#8217;a tam manasıyla kulluk yapamayıp kullukta bazı noksanların olduğu sürece gerçek hürriyete ulaşamazsın (Asıl hürriyet, nefsin ve eşyanın esaretinden kurtulup noksansız bir şekilde yüce Mevlâ&#8217;ya kulluk yapmaktır).”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda çokça bulunmayınız.”</p>
<p>Hacı Bayrâm-ı Veli (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah Teâlâ katındaki kadrini ve değerini bilmek istersen seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”</p>
<p>İbn Atâullah el-İskenderi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kimsenin seni ne kadar çok sevdiğini anlamak istersen senin o kimseyi ne kadar sevdiğine dikkat et. Yani sen onu ne kadar seviyorsan o da seni o kadar seviyor demektir.”</p>
<p>İmâm-ı Muhammed Bâkır (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Allah Teâla&#8217;nin merhameti vardır diyerek isyana kalkışma, kahrından da korkarak ümitsizliğe düşme.</p>
<p>İbn Vefa (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kalp huzursuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek isteyen, iyi ve hayırlı işlerini çoğaltsın.”</p>
<p>Ebü&#8217;l-Hasan-ı Şâzeli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahlak bozulunca fasıklar salihlere, zalimler adillere ve kafirler Müslümanlara galip gelir.</p>
<p>Ebubekir Verrak(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Bir kimse bütün ilimleri kendinde toplasa Allah Teâlâ&#8217;nın rızasına uygun hareket etmedikçe kurtulamaz.”</p>
<p>Mevlânâ Abdurrahman-ı Câmi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Rıza sahiplerine belalar musibet değildir. Onlar belaları beğenmemezlik etmezler. Çünkü belaları veren yine Allah Tealâdır.”</p>
<p>Muhammed Bâki-Billâh (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bela gelince sabrın hakikatleri zuhur eder, kaderin tecellisi temaşa edildiği vakit, rızanın hakikatleri yüz gösterir.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Râzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Allah için sevmek ve buğzetmek ancak Allah&#8217;ı sevmek ve O&#8217;nun düşmanı olan nefse buğzetmekle olur. Bir kalpte bir anda iki muhabbet bulundurulamaz. Ya nefsini seviyorsundur ya da Rabb&#8217;ini. Çünkü bir kalpte iki şeyin sevgisi toplanmaz.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (ks.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir mümin kardeşine ait sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan, “Belki benim anlayamadığım bir özrü vardır.&#8217;de ve o konunun üstünü ört,”</p>
<p>İmâm-ı Cafer-i Sâdık (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, insanı kıyamet gününde utandırır.”</p>
<p>İmâm-ı Ebü Yusuf (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların senin hakkında söylediklerine aldırma. Sende olmayan bir şeyi sana yakıştırırlarsa buna üzülmeye gerek yok. Gerçekte hayırlılar zümresinde olan bir kişiyi, insanların şerli görmesi güzel bir nimettir. Ancak tersi bir durum olursa o zaman tehlike büyüktür.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünya ve ahirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nail olması, ancak doğru itikad olan ehl-i sünnet itikadında bulunmak ve salih amel işlemekle mümkündür.”</p>
<p>Molla Hüsrev (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bütün hâlleri ve keşifleri bize verseler fakat ehl-i sünnet ve&#8217;l cemaat itikadını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harap, istikbalimi karanlık bilirim. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi ehl-i sünnet itikadı ile süsleseler, hiç üzülmem.”</p>
<p>Ubeydullah Ahrar (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Cenâb-ı Hak dinine hizmet edenlere yardım etsin ve dinine zarar verenleri yardımsız bıraksın. Allah (c.c.) gücü, kuvveti ve yardımı kâfirlere, zalimlere ve dini bozmaya çalışanlara karşı koyması için dinin imamına versin, âmin. Allah, bu duama âmin diyenlere rahmet etsin.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünyave ahiret ihtiyaçlarının kul üzerinde eksilmesi veya duraklamasının yegâne sebebi o kişinin tövbe ve istiğfarlarını yapmaması ve bırakmasıdır.”</p>
<p>Ali Havvâs Berlisi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Israr ile devam edilen küçük bir günah, pişman olunmuş ve tövbe edilmiş büyük bir günahtan daha büvüktür ”</p>
<p>Ebü Cafer b. Sinan (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Günahlardan hemen sonra tövbe edilirse veya günahtan sonra üç saat içinde edilirse o günah amel defterine yazılmaz.”</p>
<p>Muhammed Masum Fâruki (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şunu katiyen biliniz ki dedikodudan, laubali hareketlerden, boş ve faydasız işlerden sakınıp kaçınmayan bir kişinin adam olmasına imkân yoktur.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar, cehennemden korkup korunmak için çalışsalardı, mutlaka cennete giderlerdi.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Rizi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Adam suretle değil,siretle iyi adamdır.&#8221;</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kuşkusuz farz ibadetler karşısında nafile ibadetler, okyanus yanında bir damla gibi kalır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hak Teâlâ, birbirine maddi çıkar için alakadar olanlara muhabbeti haram kılınmıştır.”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) e</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muhabbetin evvelinde bir lezzet vardır fakat işin hakikatine ulaşılınca ortaya bir dehşet ve hayret çıkar.”</p>
<p>Ebü Ali Dekkâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Bu nasıl gaflettir? Üç kuruş ticaretten sevindiğimiz ve zevk aldığımız kadar iki rekât namazdan zevk almıyoruz. Üç kuruşluk zarara üzüldüğümüz kadar ibadeti terk etmekten hatta Cenâb-ı Hakk&#8217;ı kaybetmekten mahzun ve mütcessir olmuyoruz.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanlar edebe ilimden çok daha fazla muhtaçtır.”</p>
<p>Abdullah b. Muhammed b. Münâzil (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bizim çok ilimden ziyade, az da olsa edebe ihtiyacımız var.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dıştaki edebin güzel olması, içteki edebin güzel olduğunu gösterir.</p>
<p>Ebû Hafs Haddâd (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah için elde edilen ilim ve bu uğurda sarf edilen gayret, ibadetlerin en mükemmelidir.”</p>
<p>Ebü Bekir Kettâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muâviye(r.a.), Resülullah&#8217;ın (s.a.v.) yanında giderken bindiği atın burnuna giren toz, Ömer b. Abdülaziz&#8217;den bin defa üstündür.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ashâb-ı kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammede (s.a.v.) iman etmiş olmaz.”</p>
<p>Ebü Bekir Şibli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen çocuğuna ilim, hüner, marifet öğret ve onu akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun.”</p>
<p>Sadi-i Şirâzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yapılan amelin maksada ulaştığının alameti, o amelde acz ve kusurdan başka bir şey görmemektir.”</p>
<p>Hayr en-Nessâc (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yaptığın hayırlı amele güvenerek Allah&#8217;ın azabına uğrayacağından korkmuyorsan helak olanların arasında sayılırsın.”</p>
<p>Huzeyfe el-Mar&#8217;aşi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hakikaten şeriat işlerinde baş gösteren her zaaf ve İslam milletini üstün kılma konusunda gösterilen her kusur, daima kötü âlimlerin bereketsizliği ve niyetlerinin bozukluğu sebebiyle olmaktadır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ulemâyı hafife alanın ahireti, ümerayı hafife alanın dünyası, dostlarını hafife alanın mürüvveti yıkılır.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Âlimler,ilminin gereğini kendileri yerine getirmezlerse din ortadan kalkar, çünkü âlimler dinin bağıdır. Çürük bağ ile ne bağlanabilir ki?”</p>
<p>Ebü Bekir Verrâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Sünnete uymadan amel edenin ameli batıldır.&#8221;</p>
<p>Ahmed b.Ebü&#8217;l Havâri(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dersve fetva vermek; makam, mevki, mal ve üstünlük elde etmeyi düşünmeksizin sadece Allah&#8217;ın rızasını kazanmak için yapılır ve ancak böyle olursa fayda sağlar.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Hakikate Göre Muhabbet ve Nevileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-hakikate-gore-muhabbet-ve-nevileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-hakikate-gore-muhabbet-ve-nevileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Mar 2023 19:01:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Tâhirü'l-Mevlevî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26250</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şeyh Ebû Hafs Ömer ibnu 1-Fârız[I] hazretleri —ki 576’da Kahire de doğmuş, 632’dc yine orada vefat ederek türbe-i mahsusa dahilinde medfun bulunmuştur— sofiyye ricali arasında âşıkane ve ârifâne sözleriyle şöhret almıştır. Taklit edilemeyecek şiirleri ihtiva eden ve Mısırda tekrar tek­rar basılan Divan mın çok sayıda şerhi, Kaside-i Hamriyyesiyle, Kaside-i Tâiyyesinin de ayrıca izahları vardır. “Biz» sevgilinin yâdı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-hakikate-gore-muhabbet-ve-nevileri/">Ehl-i Hakikate Göre Muhabbet ve Nevileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-9199 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/981441_1997.jpg" alt="" width="359" height="239" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/981441_1997.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/981441_1997-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/981441_1997-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/981441_1997-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/981441_1997-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 359px) 100vw, 359px" /></p>
<ol>
<li></li>
</ol>
<p>Şeyh Ebû Hafs Ömer ibnu 1-Fârız<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a>  hazretleri —ki 576’da Kahire de doğmuş, 632’dc yine orada vefat ederek türbe-i mahsusa dahilinde medfun bulunmuştur— sofiyye ricali arasında âşıkane ve ârifâne sözleriyle şöhret almıştır.</p>
<p>Taklit edilemeyecek şiirleri ihtiva eden ve Mısırda tekrar tek­rar basılan <em>Divan mın</em> çok sayıda şerhi, <em>Kaside-i Hamriyyesiyle, Kaside-i Tâiyyesinin</em> de ayrıca izahları vardır.</p>
<p>“Biz» sevgilinin yâdı ile öyle bir anda şarap içtik ve sarhoş ol­duk ki o vakit daha üzümün asması yaratılmamıştı” mealiyle başla­yan <em>Kaside-i Hamriyye</em> 817de2 Horasan’ın Cam kasabasında doğan ve 898&#8217;de Herat şehrinde irtihal eylemiş olan Mevlânâ Câmî 3 ta­rafından da şerh edilmiştir. <em>Hamriyye</em> şerhine <em>Levâmi&#8217; </em>adını veren Hazret-i Câmî kasidenin beyitlerini şerhe başlamadan evvel “Lâmia” serlevhaları altında birçok hakikati yazar:</p>
<p>Orta kıtada(2)  70,80 sayfalık bir kitap teşkil eden <em>Levâmi&#8217;</em>mer­hum üstadım mesnevihan Mehmed Esad Dede Efendi<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[4]</sup></a> ve esbak<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[5]</sup></a> Şeyhu 1-Harem Giritli merhum Ahmed Muhtar Bey’in<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[6]</sup></a> himmet­leriyle hicri 1309 (1891/1892) senesinde bastırılan <em>Mecmua-i </em><em>Molla Cami</em> arasında tab’ edilmiş, üstat merhum tarafından Fatih Camisi&#8217;nde tedris olunmuştu.</p>
<p>Ibn i Fârız ve Mevlânâ Câmî gibi iki ekber ârifin nazım ve şerh yâdigân olan ve Esad Dede gibi bir üstad-ı âzamin tab’ ve neşr edi­len eseri olan <em>Levâmiyi</em> Türkçcye nakil için vicdani bir arzu duy­muş» nâzım, şârih ve tâbi haklarındaki hürmet ve muhabbetimle acziyetimin büyüklüğüne galebe çalmak niyetiyle tercümeye baş­lamış ve bitirmiştim. Bahsin derin olması tercümenin muğlak ol­masına neden oldu. Bundan dolayı özür dilerim. Şu satırları ora­dan naklediyorum:</p>
<p>Hazret-i Câmî şerhinin mukaddimesinde der ki:</p>
<p>“Muhabbetin aslı ile furunun1 taksiminden evvel maksada girişmek, yani İlâhî aşk şarabından bahseden bir manzumeyi şerh eylemek doğru olamayacaktı. Onun için ilk önce sofiyye taifesinin muhabbete dair sözlerinden bazdan ‘Lâmia’ başlığı altında zikre­dilecektir. O kelimatın ‘Lâmia’ serlevhasıyla yazılması da onların zevk ve vücut erbabına keşif ve şühut2 nurlarından lemean<sup>3</sup> eyle­miş bulunmasına işarettir.”</p>
<p><strong>Lâmia</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk, ezel-i âzâlde<sup>4</sup> ve “Kânallahü ve lem yekun maahu şey’un” yani “Allah vardı, onunla beraber hiçbir şey yoktu” âleminde iken kendini kendi bilir, kendinin cemâl ve ke­malini kendinde görürdü. Bu biliş ve bu görüşle çeşit çeşit sıfatla­rının şuûnunu7 da gayrın ve</p>
<p>gayrılığın zuhuruna muhtaç olmak­sızın bilir ve görürdü.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>1.Füru: İkinci derecede olan meseleler, asıldan ayrılan kollar.</p>
<p>2.Şühut: İlâhî tecellîlere şahit olma.</p>
<p>3.Lemean: Parlama, parıldama, parlaklık.</p>
<p>4.Ezel-i azal: Ezellerin ezeli.</p>
<p>5.Şuûn: İşler, fiiller, hadiseler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Lâkin bu “kemal-i zari” zımnında bir “kemal-i esmâî” müşa­hede ederdi ki o da nisbeten gayrın itibarına bağlı idi. Sofiyenin büyükleri buna “kemal-i cilâ ve istida” derler.</p>
<p><strong>Kemal-i cilâ:</strong> Ruhen, misalen ve hissen hükümler ve eserler itibarıyla mütehalif<sup>1</sup> olan varlık mertebelerinde ve yaratılış aynala­rında hakkın zuhurudur.</p>
<p><strong>Kemal-i istida ise:</strong> Hakk’ın bu mertebelerde kendini müşa­hedesidir. Yani cem’-i ehadiyyet makamında kendini kendi ile gör­düğü gibi tafsil ve kesret mertebelerinde de kendini gayr ile ken­dinde yahut kendi ile gayrında veyahut gayrı ile gayrında görmesidir işte “kemal-i zatî”de “kemal-i esmâî’ye evvelâ şuur dolayısıyla bunun tahakkuk ve zuhuru için bir hareket, bir meyil ve talep hu­sule geldi. Bu meyil, talep ve istek ise bütün aşkların ve bütün mu­habbetlerin mayası oldu. Bütün aşklar, bütün muhabbetler, bütün meveddetler<sup>2</sup> ve bütün meyiller de ondaki taayyünatın<sup>3</sup> suretlerini ve takayyüdatın<sup>4</sup> mertebelerini teşkil eyledi. Bütün hüsünler, bü­tün cemâller, bütün faziletler ve kemaller, İlâhî cemâl ve yüce bü­yüklüğün sığınağı olan Allah’ın kemalinin furuğu ve [zaten kendi­lerinin de] füru oldukları gibi.</p>
<p><em>(İslâm Yolu,</em> Sayı: 23, Yıl: 1,10 Mart 1949, s. 3)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>1.Mütehalif: Birbirine uymayan, uyuşmaz, farklı.</p>
<p>2.Meveddet: Sevme, sevgi, muhabbet.</p>
<p>3.Taayyün: Eşyanın Hakk’ın zâtından zuhur ve tecellî yoluyla ortaya çık­ması anlamında tasavvuf terimi.</p>
<p>4.Takayyüd: Bir şekil ve kayıtla zuhur etme, belirme, taayyün etme, mu­kayyet olma.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p><strong>Lâmia</strong></p>
<p>Ehadiyyet makamındaki bu muhabbet, diğer İlâhî sıfatlar gibi zatın aynıdır. Zat-ı Ehadiyyetin, bîsıfatlık sıfatında ve bînişanlık ni­şanesinde bulunan mahiyetini beyan için ilmin ve aklın kelimeleri bir araya getirecek lisanı olmadığı gibi, hakikatini bulmak için zevk ve marifetini de işarete imkân yoktur. Ehadiyyetin kutsiyet, celâl ve azameti, eteklerine vehim ve havâs tozunun yükselmesinden; şerefe süs veren şerefesi de fikr ve kıyas kemendinin kendisine yaklaşabil­mesinden müteâlidir.<sup>1</sup> Yani Hakk Subhanehu ve Teâlâ’nın zatı; ne akıl ve ilim ile bilinir, ne de zevk ve marifetle idrak edilir.</p>
<p>Lâkin &#8221; Vahidiyyet* mertebesi böyle değildir. Orası zat ile sıfatın birbirinden hatta sıfatların birbirinden mümtaz<sup>2</sup> bulunduğu bir ma­kamdır. Onun için marifeti elde etme yolu, ilim ve basiret erbabına açıktır. Fakat bu marifette [anlaşılması zor] bir sır, vicdanî ve zevkî bir emir vardır ki tadılmayınca bilinmez, bilinince de söylenilmez.</p>
<p><strong>Muhabbetin Nevileri</strong></p>
<p>Muhabbet, Cemil-i Hakiki Azze Şanuhu<sup>3</sup> Hazretlerinin ceman<sup>4 </sup>ve tafsilen<sup>5</sup> kendi cemâline<sup>6</sup> meylidir. O da ya “makam-ı cem’den ceme” yani “Hakktan Hakka” olur ki kâinatın tavassutu<sup>7</sup> olmak­sızın Zâtın cemâlinin Zât aynasında şühududur.<sup>8</sup></p>
<p>Yahut o meyi “makam-ı cem’den tafsile” yani “Hakk tan halka” olur ki yegâne Zât’ın hadsiz ve nihayetsiz olan mezahirde <sup>9</sup></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>1.Müteâli: Yücelmiş, tecrübe sınırlarını aşan, aşkın.</p>
<p>2.Mümtaz: Seçilmiş, seçkin, imtiyazlı.</p>
<p>3.Azze şanuhu: Çok aziz ve kıymetli olan Allah.</p>
<p>4.Ceman: Toptan, hep birlikte, cümleten.</p>
<p>5.Tafsilen: Tafsilatlı olarak, bütün ayrıntıları ile.</p>
<p>6.Cemâl: Allah’ın “Cemil” diye isimlendirildiği ve Zât’ının, Resulünün dilinden her şeyde tam manasıyla sevmesiyle vasıflandırdığı cemâl, ilahı bir vasıftır. Allah’ın lutfedici sıfatlarının bütünü ve bu sıfatlarının gereği olarak güzellik ve rahmetle tecellisi.</p>
<p>7.Tavassut: Arabuluculuk etme, vasıta olma.</p>
<p>8.Şühud: Allah’ın zuhur ve tecellilerini görmeyi, seyir ve temaşa etmeyi ifade eder.9.Mezahir: Ortaya çıkma, görünme, tecellî etme yerleri, zuhur etmiş şey- ler, varlıklar, mevcudat.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>kendi cemâlinin lemeatını<sup>1</sup> ve kendi sıfatının kemalini müşa­hede etmesidir.</p>
<p>Yahut o meyi “tafsilden tafsile” yani “halktan halka” olur ki in­sanların pek çoğu, Cemâl-i Mutlak’ın aksini mahlûkat aynalarında görür. Zail<sup>2</sup> ve mukayyed<sup>3</sup> güzelliği maksud-i külli<sup>4</sup> sanır. Visal lez­zetine kanaat eder, ayrılık mihnetiyle de müteellim<sup>5</sup> olur.</p>
<p>Yahut o meyi “tafsilden ceme” yani “halktan Hakka” olur ki bazı havas, eserlerin ve fiillerin kayıdarından kurtulur, şüun<sup>6 </sup>ve sıfat hicaplarını yırtar, teveccühünün kıblesi ancak Zât-ı Mü- teal<sup>7</sup> olur.</p>
<p><strong>Lâmia</strong></p>
<p>“Innallâhe cemîlün yühibbül cemâl”<sup>8</sup> hükmünce mu­habbet, Cenab-ı zul-Celâl ve’l-Cemâl’in zatî sıfatıdır, insanı da “Innallâhe haleka Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah, Âdem’i sureti üzere halk eylemiştir” kelâmı mucibince yaratmış, ona ezelî sıfatlarının hil’atini<sup>9</sup> giydirip kuşatmıştır. Bu nedenle insa­nın hüsn ü cemâle<sup>10</sup> meyletmesi, mukteza-yi aslîsi, fazilet ve ke­male müncezip<sup>11</sup> olması da çelil<sup>12</sup> olan siretinin<sup>13</sup> icabıdır. Varlık</p>
<p>&#8212;&#8212;</p>
<p>1.Lemeat: Parıltılar.</p>
<p>2.Zail: Devamlı ve kalıcı olmayan, sona eren, yok olan.</p>
<p>3.Mukayyed: Bir şarta veya şartlara bağlı olan, başka bir şeye bağlı ve muh­taç olan.</p>
<p>4.Maksud-i külli: Varılmak, elde edilmek istenen maksatların, gayelerin hepsi.</p>
<p>5.Müteellim: Elemli, kederli, elem duyan.</p>
<p>6.Şüun: İşler, olan şeyler, hâdiseler.</p>
<p>7.Zât-ı Müteal: Yücelerin yücesi, her şeyden yüce, pek ulu olan Zât, Allah.</p>
<p>8.“Allah güzeldir, güzelliği sever.” Hadis i Şerif.</p>
<p><sup>9.</sup>Hil at: Birine iltifat veya mükâfat olarak giydirilen, kürklü veya işlemeli kıymetli kaftan.</p>
<p><sup>10.</sup>Hüsn ü cemâl: Güzellik, yüz güzelliği, güzelin güzelliği.</p>
<p><sup>11.</sup>Müncezip: Bir şeye, bir tarafa doğru çekilen, tutkun.</p>
<p><sup>12.</sup> Çelil: Çok yüce, ulu, kadri ve mertebesi yüksek.</p>
<p><sup>13.</sup> Siret: Bir kimsenin ahlâkı, sedyesi, karakteri, dışa akseden davranışı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>mertebelerinin her birinde gördüğü cemâle gönül verir ve ona taalluk<sup>1</sup> peyda eder.</p>
<p>Muhiblerin2 muhabbet derecelerinin, mahbubların melehat<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[3]</sup></a> tabakalarına göre olduğunda şüphe yoktur. Mahbubun<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[4]</sup></a> güzelliği kıymeti ne kadar yüksek olursa, muhibbin himmet ve muhab­beti de o nispette âli olur.</p>
<p><em>(îslam Yolu,</em> Sayı: 24, Yıl: 1,17 Mart 1949, a» 3)</p>
<p><strong>3.</strong></p>
<p>Bu himmetin en yüksek derecesi “muhabbet-i zatiye”dir ki ta­lip olan muhibbin kalbinde mahbub-i Hakk<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[5]</sup></a> ve madûb-i Mutlaka<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[6]</sup></a> karşı bir meyi, bir taalluk, bir incizab,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[7]</sup></a> bir taaşşuk<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[8]</sup></a> husule gelmesi­dir. O taalluk ve muhabbet kendiliğinden o suretle alınır ki muhib o alışın def’ine çare bulamaz. Bunun ne sebebini tayin, ne de matla- bını<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[9]</sup></a> temyiz edebilir. Nasıl ve niçin sevdiğini bilemez. Kendisinde bir incizab duyar, lâkin nereden nereye olduğunu idrak edemez.</p>
<p>Sorsan bana izah edemem ben neni sevdim</p>
<p>Bir anladığım var ise ancak seni sevdim</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[1]</sup></a> Taalluk: İlişik, ilgi, bağ.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[2</sup></a> Muhib: Sevgi duyan, sevgi besleyen, âşık, yâr. muhib (muhibb) keli­mesi, başlangıçta sevgi üzerinde fazla duran ilk sûfîler tarafindan ‘aşık” mânasında kullanılmıştır. Bu dönemde aşk yerine hub ve mahabbet (mu­habbet), âşık yerine muhib terimleri görülmektedir. Muhib terimi, tari­katlar döneminde bir tarikata intisap etme hazırlığında olan kişiler için de kullan dm ıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[3.]</sup></a> Melahat: Güzellik.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[4</sup></a> Mahbub: Sevilen kimse, sevgili.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[5]</sup></a> Mahbub-ı Hakk: Hakk’ın sevgilisi, Hz. Muhammed (s.a.v.).</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a><sup>6.</sup> Madûb-i Mutlak: Mutlak olarak talep edilen, varılmak istenen gaye, Al­lah,</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[7</sup></a> İncizab: Bir şeyin cazibesine tutulup ona doğru çekilme, cazibesi sebe­biyle ona doğru meyletme.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[8]</sup></a> Taaşşuk: Âşık olma, gönül verme.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[9]</sup></a> Matlab: İstenilen, talep edilen şey, istek, meram.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bu muhabbetin sıhhatine alâmet: Mahbubun va’d<sup>1</sup> ü vaid,<sup>2 </sup>takrib<sup>3</sup> ü teb’id,<sup>4</sup> i zaz5,  ü izlâl,<sup>6</sup> hidayet<sup>7,</sup> ü ıdlâl&#8221; gibi karşılıklı sı­fatlarının muhibbe müsavi olmasıdır. Keza kahr ü celâl eserlerinin acılığını duymak, lutf ü cemâl sıfatının halâvetini<sup>9</sup> utmak kadar kolay bulunmalıdır.</p>
<p><strong>Lâmia</strong></p>
<p>Muhabbet: İki muhib arasındaki münasebetin semeresi ve it­tihada badi olan hâlin imtiyâza bâis bulunan hâle galebesidir. Zâti olan mahabbet için zatî münasebet olması da zarûridir.</p>
<p>Hakk ile abd arasında iki türlü zatî münasebet olabilir.</p>
<p>Birincisi: Vucudî tecelli karşısında abdin ayn-i sâbiti,<sup>10</sup> mir ariyet cihetiyle ve mazhariyet haysiyetiyle zayıf bulunur, imkan ahkamının çoğu ile mertebeler silsilesinin havas ve vasıtaları ondan müntefi<sup>11 </sup>olur. Bundan dolayı vuku bulan tecellinin, abdin taayyün ve ta- kayyüdü vasıtasıyla zuhuru, zatındaki kudsiyete ve aslındaki taha­rete tesir ve tağyir<sup>12</sup> meydana getiremez. İlahî mukarreblerin ve</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>1.Va’d: İlâhî emirlere uyan bir kimseyi cennetle müjdeleme.</p>
<p>2.Vaid: iyiliğe yöneltmek ve kötü şeylerden sakındırmak için bir kimseyi cehennem azabı ile korkutma.</p>
<p>3.Takrib: Yaklaştırma.</p>
<p>4.Teb’id: Uzaklaştırma.</p>
<p>5.İzaz: İkram etme, saygı gösterme.</p>
<p>6.İzlâl: Alçaltma, küçük görme, tahkir etme.</p>
<p><sup>7.</sup>Hidayet: Doğru yolu gösterme, hakka sevk etme.</p>
<p>8.Idlâl: Doğru yoldan çıkarma, saptırma, dalâlete düşürme.</p>
<p>9.Halâvet: Tatlılık, hoşluk.</p>
<p><sup>10.</sup>Ayn-i sabit: Eşyanın görünür hale gelmeden önce Allah’ın ilminde bilgi olarak mevcudiyeti, zâhir olan varlıkların Allah&#8217;ın ilmindeki mahiyet­leri, gizli hakikatleri. Mümkün (sonradan yaratılmış) varlıkların Allah Teâla nın ilminde sabit olan hakikatleridir (ayrılarıdır).</p>
<p>11.Müntefi: Yok olan, ortadan kalkan, görünmez olan.</p>
<p>12.Tağyir: Değiştirme, başka şekle sokma.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rabbani meczubların kemal ve noksan hususundaki farklılıkları­nın sebebi bu olabilir.</p>
<p>Münasebet için diğer bir sebep de: Abdin İlâhi mertebe cemiyetinden<sup>1</sup> haz ve nasibi hasebiyle, yani İlâhi ahlâk ve sonu ol­mayan vasıflar ile ahlâklanması itibarıyladır. Bunda da cemiyetin farklılığına göre aralarında fark meydana gelir. Yani her kimin cemiyet dairesi geniş ise bu münasebet hazzından istifadesi de fâzladır.</p>
<p>İşte şu iki münasebeti cem’ edebilen mahbub-i Hakk’tır ki kemal-i mutlak ondadır. Ahkâm ve levazımıyla beraber Zat ve Ulûhiyetin beraber hakikî mir ati odur. Belki vücub ve imkan mer­tebelerini kendisinde toplayan bir berzah; kıdem ve hudus2<sup><a href="#_ftn18" name="_ftnref18">]</a></sup> âlemleri arasında bir aynadır. Bir taraftan lâhutî sırlara<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[3]</sup></a> mazhar, diğer taraf­tan nasuti<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[4]</sup></a> eserlere mecma’dır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[5]</sup></a></p>
<p><strong>Lâmia</strong></p>
<p>Muhibb-i zariyenin İkincisi: Marifet, şühud, kurb, vusul gibi Hakk Subhanehu ve Teâlaya küllî ihtisası ve tam irtibatı bulunan umur vasıtasıyla muhabbettir.</p>
<p>Birinci dereceye nisbetle mütenezzil<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[6]</sup></a> ve malûldür.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[7]</sup></a> Zira birinci mertebede muhibbin vukufu Hakk ile, bunda ise Hakktan olan</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>1.Cemiyet: Allah’tan başka her şeyden yüz çevirerek, Yüce Allah’a yönelme sırasında dikkati toplama ve bu anda kalbin tefrika halinde olmamasıdır. Cemiyet Allah’ın zikri ile beraberdir. Zikir kaybolunca, cemiyet de kay­bolur.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">2.</span>Hudus: Âlem ve içindeki varlıkların sonradan yaratılması, gizlilikten açığa çıkması, görünmezken görünür duruma gelmesi keyfiyeti.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">3.</span>Lâhut: İnsanın İlâhî ve manevî yönü anlamında bir tasavvuf terimi.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">4.</span>Nasut: İnsanın beşerî ve cismanî yönünü ifade eden bir tasavvuf terimi.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">5.</span>Mecma: Toplanma yeri, kavuşma, birleşme yeri, kavuşma noktası.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"></a>6.Mütenezzil: Kendisine yakışmayacak işler yapan, alçalan, değer ve seviye kaybeden.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">7.</span>Malûl: Hasta, sakat, illetli.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>hazzı iledir. Vukuf maal-Hakk<sup>1</sup> ile vukuf maal-haz<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[2</sup></a>arasında da pek çok fark vardır. Bu ikinci mertebe, evvelkinin aşağısında olmakla beraber ondan sonraki mertebeye nisbetle galidir<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[3]</sup></a> ki yiyecek, içe­cek, giyecek, binecek gibi acil maksatları elde etmek ve huri, cen­net, gılman, vildan gibi acil taleplere ermek yollu Hakka irtibat ve ihtisası olmayan işlerin vasıtasıyla gerçekleşen muhabbettir. Vukuf maal-Hakk ile vukuf maal-haz arasında fark olduğu gibi ondan hoş­nut olma ile nimetlerinden hoşnut olma arasında da sayısız, hesap­sız fark vardır. Zira, o mertebenin sahibi hakikatte dünya rahatıyla âhiret lezzetini mahsut<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[4</sup></a> edinmiş, Hazret-i Hakk’ı ise bunların hu­sul ve vusulüne vasıta bilmiştir. Aslî talebin, ârızî<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[5]</sup></a> taleplere tabi kı­lınmasından, hakikî maksadın mecazî maksatlara tufeyli<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[6]</sup></a> tutulma­sından daha fahiş bir aldanış olur mu?</p>
<p><strong>Lâmia</strong></p>
<p>Muhabbet-i zatiyenin birinci derecesinin aşağısındaki merte­beler: Esmaî ve sıfatı yahut ef&#8217;alî ve âsârî muhabbet kabilindendir.</p>
<p>Esmaî ve sıfatı muhabbet: Mahbubun esma ye sıfatından if- dal<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[7]</sup></a> ve in&#8217;am,<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[8]</sup></a> izaz ve ikram gibi bazılarını onların zıtlarına mu- hibbin tercih eylemesi, fakat bu hususta o esma ve sıfatın eserleri­nin onaya çıkmasını mülâhaza<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[9]</sup></a> etmemesidir.</p>
<p>Ef alî ve âsârî muhabbet ise: Yine muhibbin tercih eylediği esma ve sıfatın fiilî eserlerini beklemesidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[1]</sup></a> Vukuf maal-Hakk: Hakk ile vukuf.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[2]</sup></a> Vukuf maal-haz: Haz ile vukuf.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[3]</sup></a> Gali: Değerinden çok pahalı olan, kaynayan, galeyan eden.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[4]</sup></a> Mahsut: Kıskanılacak bir halde veya bir mevkide bulunan, kıskanılan, haset edilen şey veya kimse.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><sup>5.</sup> Arızî: Aslında bulunmayıp sonradan olan, gelip geçici, muvakkat.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><sup>6.</sup> Tufeyli: Sonradan eklenen, sığıntı.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[7]</sup></a> İfdal: Lütfetme, bağışlama, lutuf ve bağış.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[8</sup></a> İnam: Lutuf, ihsan.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><sup>9.</sup> <u>Mülâhaza</u>* Düşünce, etraflıca ve iyice düşünme.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hûda-yi Lâyczale<sup>1</sup> karşı bu muhabbet, zevale, tagayyüre<sup>2</sup> ve in­tikale maruzdur» Yani mahbub, muhibbin taalluk eylediği övülmeye lâyık sıfat ve beğenilmiş fiiller ile tecellî ettikçe muhib, olanca kasd ve himmetiyle ona müteveccih bulunur ve sarılır. Lâkin arzusuna mülâyim ve rızasına uygun olmayan sıfat ve fiiller ile tecelli ederse on­dan tamamıyla yüz çevirir ve sakınır. “Kemâkale teâlâ ve minennâsi men ya’büdullâhe ala harfin fein esâbehu hayren ıtmenne bihi ve in esâbethü fitneten inkalebe ala vechihi” yani “İnsanlar arasında öylesi var ki Allah’a bir maksat uğrunda ibadet eder. Eğer kendi­sine hayır vaki olursa itminan kazanır, şayet bir fitneye maruz ka­lırsa ve beklediğinin aksi çıkarsa yüzünü çevirir ve sırtım döner.”</p>
<p>Muhabbet mertebelerinin en aşağı derecesi: Muhabbet-i aşariye, onun mütealliki<sup>3</sup> da “cemâl-i âsâr”dır ki “hüsn” ile tabir edilmiş ve tenasüb kalıbına üflenmiş ruh ile izah ve tefsir edilmiş­tir. Hakikatte vahdet sırrının kesret suretinde zuhurudur.</p>
<p>Cemâl-i asar: Ya manevî ve ruhanî olur. Kamil ve mükemmil<sup>4</sup> olanların ahlâk ve evsafındaki tenasüb ve adalet gibi ki bun­lar, talib ve mürid olanların iradelerine müteallaktır<sup>5</sup> ve yine o talib ve müridler, bunların iradesi ve ihtiyarı uğrunda kendi irade ve ihtiyarlarını feda ederler.</p>
<p>Cemâl-i asar: Yahut suri<sup>6</sup> ve gayr-i ruhanî olur. İnsanî unsu­run <sup>7</sup> suretlerinden bazılarında görülen suretin tenasübü ve hüsn ü melâhat<sup>8</sup> gibi.</p>
<p>İnsanî unsurda sıfât-ı cemâli müşahede eyleyenler dört taba<u>kadır:</u></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><sup>1</sup> Huda-yi Lâyezal: Ebedî, zeval bulmaz Huda, Allah.</p>
<p>2.Tagayyür: Değişme, başkalaşma.</p>
<p>3.Müteallik: Ait, dâir, ilgili, alâkalı.</p>
<p>4.Mükemmil: Tamamlayan, tamamlayıcı.</p>
<p>5.Müteallik: Bağlanılan yer, taalluk edilen yer.</p>
<p>6.Suri: Surete ait, suretle, şekille ilgili.</p>
<p>7.Unsur: Esas, kök, asıl, soy; şeref ve asalet</p>
<p>8.Hüsn ü melâhat: Güzellik, yüz güzelliği.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Birinci tabaka: Güzel ruhları şehvet lekesinden musaffa<sup>1</sup> ve te­miz kalpleri tabiat kirinden müberra<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[2</sup></a>bulunan ruşen<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[3]</sup></a> dillerdir. Bun­lar halk edilmiş varlıklarda ve varlık âleminin aynalarında Hakk’ın yüzünden başkasını görmezler ve cemâl-i mutlaktan başkasını mü­talaa etmezler. Aşk ve muhabbette güzel şekillere ve yakışıklı suret­lere mukayyed değillerdir. Belki âlemdeki her suret, kendi üzerle­rinde aynı tesiri icra eder.</p>
<p>İkinci tabaka: Ya vasıtasız İlâhî inayet ile, yahut riyazat<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><em><sup><strong>[4]</strong></sup></em></a><em> ve</em> mü- cahedat<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[5]</sup></a> tesiriyle nefsi, kesret ahkâmından ve tabiatın zulmet ve küduretinden<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[6]</sup></a> safiyet kazanan pakizelerdir. Bunlarda tabiatın hü­kümleri külliyen zail olmamıştır. Hal ve şanlarına göre mücerred manâların tecelliye mazhar olmaksızın idrak etmeleri kendileri için mümkün değildir. Bundan dolayı İlâhi mevcudatın etemm<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[7]</sup></a> ve ek- meli<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[8]</sup></a> bulunan insan mazharındaki suret güzelliği ile bunların kal­binde aşk ve şevk ateşi parlar. O ateş; tefrika alâkalarını yakar, itti- had mayasını kuvvetlendirir. Sonra o mazhara olan meyil ve taalluk kesilir. Cemâl-i Mutlak’ın sim, hüsnü mukayyed<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[9]</sup></a> suretinden te- cerrüd<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[10]</sup></a><sup> <a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[11]</a></sup> eder. Nihayet müşahede kapılarından bir kapı açılır, ânzî<sup>11 </sup>olan mecazî aşk, aslî ve hakikî bir muhabbet olur.</p>
<p><em>{İslâm Yolu,</em> Sayı: 25, Yıl: 1,24 Mart 1949, s. 2,4)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[1]</sup></a> Musaffa: Yabancı maddelerden temizlenmiş, an duru ve saf duruma ge­tirilmiş, analmış, tasfiye edilmiş.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[2]</sup></a> Müberra: Arınmış, arındırılmış.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[3]</sup></a> Ruşen: Parlak, aydın, aydınlık.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[4]</sup></a> Riyazat: Az yiyip içme, az uyuma, çok ibadet etme, nefsin arzuladığı şey­lerin aksini yapma, dünya lezzetlerinden sakınmak suretiyle nefsi terbiye etmek, ahlâkı güzelleştirmek için yapılanlar.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[5]</sup></a> Mücahedat: Benlik ve bencillikten kurtulmak ve nefsi yenmek için çalış­malar, uğraşmalar.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><sup>6. </sup>Küduret: Tasa, gam, kaygı, bulanıklık.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a>7.Etemm: Çok (daha, en, pek) tam, eksiksiz, kusursuz.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[8]</sup></a> Ekmel: Çok (daha, en, pek) kâmil, mükemmel, kusursuz.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a>9.Mukayyed: Bir şeye veya kimseye maddî yahut manevî bir bağla bağlan­mış olan, bağlı, kayıtlı.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[10]</sup></a> Tecerrüd: Uzaklaşmış olma, uzaklaşma,</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[1]</sup></a> Arızî: Aslmda bulunmayıp sonradan olan, gelip geçici, muvakkat.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>Üçüncü tabaka: Adem-i terakkiye,<sup>1</sup> belki de ihticaba<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[2]</sup></a>  maruz kalmış olanlardır. Büyüklerden bazdan “Neûzü billâh iş mine’t- tenekküri ba’de’t-tearüfi ve mine’l-hicâbi ba’de’t-tecelli” yani “Tanıştıktan sonra yabancı kalmaktan ve tecelliye mazhar ol­duktan sonra hicaba uğramaktan Allaha sığınırız” diye bu hal­den istiaze<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[3]</sup></a> etmişlerdir.</p>
<p>Bu tabakanın taallûk ve hubbî meyli —kendilerinde şühud ve keşf-i mukayyed husule gelmiş olsa bile— hüsn ile mevsuf<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[4]</sup></a> olan zahiri sureti tecavüz eyleyemez. Taalluku ve hubbî meyli bir suret­ten kesilse de yine hüsn de müzeyyen bir surete bağlanır. Daima bu keşakeş<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[5]</sup></a> içinde yuvarlanır, gider.</p>
<p>Surete olan şu meyi ve taalluk ise dinde de, dünyada da mah­cubiyete, meftuniyete,<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[6]</sup></a> mahzuliyete<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[7]</sup></a> sebep olan bir âfettir.</p>
<p>“Eazenallahü ve sâiressâdıkune min şerri zâlike” yani “Allah; bizi de, diğer sadıkları da bunun şerrinden saklasın.”</p>
<p>Dördüncü tabaka: Nefs-i emmaresi ölmemiş ve şehvet ateşi sönmemiş olan bulaşıklardır. Onlar, tabiatin esfel-i sâfilînine<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[8</sup></a> düş­müş ve behimiyet<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[9]</sup></a> zindanına bağlanmıştır. Kendilerinde aşk ve muhabbet, rikkat ve letafet sıfatı yoktur. Mecazî güzelleri kucağa almak suretiyle tabiatın arzusuna uymuşlar ve nefsin arzularına aşk adım koymuşlardır. Heyhat, heyhat!</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>1.Adem-i terakki: Terakkisizlik, ilerlememezlik, yükselememezlik.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><sup>2.</sup> İhticab: Gizlenme, örtünme, perde arkasına saklanma.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a>3.İstiaze: “Eûzü billahi mineş-şeytâni ’r-racîm”, “neûzü billâh”, “esteîzü billâh”,“maazallah”, “el-iyâzü billâh” gibi Allah’tan yardım ve iltica talep eden söz­lerden biriyle Allah’a sığınma.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[4]</sup></a> Mevsuf: Vasıflanmış, bir nitelikle nitelendirilmiş, kendisini benzerlerin­den ayıran bir n i tel ik kazanmış.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[5]</sup></a> Keşakeş: Çekişme, kararsızlık, tereddüt, ıztırap.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[6]</sup></a> Meftuniyet: Büyütenmişçesine tutkun ve hayran olma.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[7]</sup></a> Mahzuliyet: Terkedilmiş, hor, hakir, perişan.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[8]</sup></a> Esfel-i safilin: Aşağıların en aşağısı, cehennemin en aşağı tabakası.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[9]</sup></a> Behimiyet: Hayvanlık</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Lâmia</strong></p>
<p>Muhabbet-i âsâriyenin en aşağı muhabbet-i şehvettir. Fakat böyle olması, nefsin esaretinden ve tabiatın bağlarından kurtula­mayanlara, zevki ve idraki sahasında keşf ve müşahede nuru pat­lamayanlara nisbetledir. Bunlar, nefsin muradından başka maksat görmez ve bilmezler. Ne verirlerse nefsin hükmüyle verirler. Ne alır­larsa yine nefsin hükmüyle alırlar. Lâkin keşf ve şühud erbabı olan ehlullah için ise “ez-Zâhir”<sup>1</sup> ism-i şerifinin tecelliyatı kabilinden- dir. Hatta bu hali <em>Fusûsul-Hikem<sup>2</sup></em> sahib-i arifi radiyallahüanh şa­hit olunan tecellilerin en büyüğü saymıştır. Ulema ve urefanın zem­mettiği ve behimiyet mertebelerinden saydığı şehvet, hicab ehline nisbetledir. Görmez misin ki Hazret-i Peygamber Efendimiz (s.s.) mevcudatın ekmeli olduğu ve nezaheti<sup>3</sup> hakkında “Mâzagal ba­sanı ve mâ taga” yani “Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aş­madı.” buyurulduğu halde “Hubbibe ileyye min dünyâküm selâs ve’t-tîbü ve n-nisaü ve kurreti ayni fi’s-salât” yani “Sizin dünya­nızdan bana üç şey sevdirildi. Güzel koku ve kadınlar, bir de namaz, gözümün nurudur” buyurmuştur. Bu hadisin şerhi ve bu muhabbetin <em>smıFusûsul-Hikemin</em> “Hikmet-i Ferdiyye”sinde zik- rolunmuştur. Anlamak isteyen oraya müracaat eylemelidir. Burada maksud olan bir tenbihten ibarettir ki ehlullahtaki şehvet ve tabi­atın suretidir, hakikati değildir. Hakikatin müşahedesinden mah­cup olanlar, o yüce taifeyi kendilerine kıyas etmemeli, inkâr ve idbar<sup>4</sup> vartasına düşmemelidirler.</p>
<p><em>(Islâm Yolu,</em> Sayı: 26, Yıl: 1, 31 Mart 1949, s. 3)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>1.ez-Zâhir: Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. “Varlığı kâinatta re­çellisiyle âşikâr olan, açık olarak görünen” anlamına gelir.</p>
<p>2.Fusûsü’l-Hikem: Muhyiddin îbnü’l-Arabi’n in bütün fikirlerinin özeti sa­yılan temel eseri, yirmi yedi peygamberin her birinin hikmetlerine iza­feten yirmi yedi bölüme ayrılmıştır. Kısa bir mukaddimenin ardından kelime-i Âdemî’deki İlâhî hikmeti anlatan bölümle başlar.</p>
<p>3.Nezahet: Ahlâk temizliği, temizlik, saflık.</p>
<p><sup>4.</sup>  Idbar: Talihsizlik, bahtsızlık.</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p><strong>Esbab-ı Muhabbet</strong></p>
<p>Muhabbetin sebepleri beştir:</p>
<p>Birincisi: Nefse ve nefsin varlığına ve bekasına muhabbettir. Zaruri olarak malûmdur ki herkes kendi varlığının bekasını ister. Menfâati çekmek ve zararı def etmek hususunda gösterilen ihtima­mın sebebi: Vücudu daimî ve bakî kılma muhabbetinden başka bir şey değildir. Varlık ve bekaya muhabbet, insan için zaruri olunca mu­ciri ve mübkiye (beka veren Allah a) muhabbetin zaruri olması da tabiîdir. Sıcaktan kaçıp bir ağaç gölgesine hoşlanarak sığınan kim­senin o gölgeyi düşüren ağaçtan hoşlanmaması garip olur. Meğer ki o kimse, kendini bilmeyecek kadar cahil buluna. Cahilin Allah’ı da dost ittihaz etmeyeceğinde şüphe yoktur. Çünkü muhabbetullah, marifetullahın semeresidir.</p>
<p>İkincisi: Ihsan ve inam<sup>1</sup> eden zata muhabbettir. Gizli değildir ki nimetin de, o nimeti verenin de halikı; nimeti verenin, vermeye müşevviki<sup>2</sup> Allah’tır. Zira nimetin verilmesinden hayır ve saadet bu­lunduğunu, nimeti verenin hatırına getirir ve onu in am ve ihsan hususuna mecbur eder. Bu nedenle mün’im<sup>3</sup> ve muhsin olanların hepsinden ziyade Hakk Subhanehu ve Teâlaya muhabbet evlâdır.</p>
<p>Üçüncüsü: Kemal sahibi bir zata muhabbettir. Bir zat; ilim, sehâ,<sup>4</sup> takva gibi kemal sıfatlarından birisiyle muttasıf<sup>5</sup> olursa o kemal sıfatı, muhabbet sebebi olur. Bütün kemalatın menbaı olan ve cümle mekârim<sup>6</sup> ve mehamid,<sup>7</sup> kemalinin feyzinden sı-</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>1.İnam: Lutuf ve ihsanda bulunma, iyilik etme.</p>
<p>2.Müşevvik: Arzusunu, isteğini arttıran, isteklendiren, şevk ve gayrete ge­tiren kimse veya şey.</p>
<p>3.Mün’im: Yedirip içirmeyi, ikram etmeyi seven, iyilik sahibi kimse, cömert.</p>
<p>4.Sehâ: El açıklığı, cömertlik</p>
<p>5.Muttasıf: Bir hal ve şifâda nitelenmiş olan, kendisinde o hal ve sıfat bulunan.</p>
<p>6.Mekârim: Cömertlik, kerem, şeref, asalet vb. güzel huylar, övülmüş, be­ğenilmiş davranışlar.</p>
<p>7.Mehamid: Övgüler, medihler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>zan bir damla olan Allah ise erbab-ı kemalin hepsinden fazla mu­habbete şâyândır.</p>
<p>Dördüncüsü: Bir güzele muhabbettir. İğreti güzellik, haki­katte su ve çamur perdesiyle et ve deri arkasından parlayan bir ha­yalden ibarettir. Ufacık bir ârızaya uğramasıyla değişiverir. Öyle ol­duğu halde yine sevilir. Böyle hayalî ve zevali<sup>1</sup> bir cemâle muhabbet edilince [denebilir ki] bütün mümkinat,2  cemâlinin nurlarının ışığı olup da zuhuru, tecelli edecek bir yer ve bir suretle mukayyed<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[3]</sup></a> ol­mayan cemile<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[4]</sup></a> muhabbet, evleviyette<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[5]</sup></a> kalır.</p>
<p>Beşincisi: Ruhanî tearüf<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[6]</sup></a> neticesi olan muhabbettir. Bu tea­rüf, iki muhib arasındaki ruhanî münasebet üzerine kurulmuştur, o münasebet de mizaçların müşterek olmasına müteferri’dir.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[7]</sup></a> Mi­zacın o mânâsıyla ki ikisinin mizacı da itidal<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[8]</sup></a> ve inhitat<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[9]</sup></a> itibarıyla mertebeten birbirine eşit yahut mütekarib<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[10]</sup></a>  bulunur. Mertebele­rin ittihadı, yahut birbirine yakınlığı, ruhanî tearüfe ve muhab­bete sebep olur.</p>
<p>Madem ki bu gibi sebepler muhabbeti icap ediyor; onları takdir buyuran ve müsebbibu l-esbab<sup>11</sup> olan Allaha muhabbet el­bette evlâdır.</p>
<p><em>(İslâm Yolu,</em> Sayı: 27, Yıl: 1,7 Nisan 1949, s. 3)</p>
<p>&#8212;&#8212;</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>1]</sup></a> Zevali: Yok olacak, ortadan kalkacak.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[2]</sup></a> Mümkinat: Hem varlığı hem yokluğu tasavvur edilebilen, varlığı kendi­sinden olmayıp başkasına muhtaç olan şeyler.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"></a><sup>3.</sup>Mukayyed: Bir şarta bağlı olan, kayıtlı,</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[4]</sup></a> Cemil: Güzel.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[5]</sup></a> Evveliyet: Daha lâyık, daha uygun olma, daha tercih edilecek durumda bulunma.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"></a><sup>6.</sup> Tearüf: Birbirini tanıma, bilme, tanışma.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"></a>7.Müteferri: Bir kökten ayrılan, dal budak salan, bir kökle ilgili olan.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"></a><sup>8.</sup> İtidal: Aşın olmama, orta halde bulunma, ölçülülük, yavaş ve yumuşak olma.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"></a>9.İnhitat: Aşağı seviyeye inme, gerileme, kuvvetten düşme.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[10]</sup></a> Mütekarib: Birbirine kenetlenmiş olan.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[11]</sup></a> Müsebbibu l-esbab: Sebepleri yaratan Allah.</p>
<p>Tâhirü&#8217;l-Mevlevî &#8211; Ehli Hakikate Göre Muhabbet ve İnsan Şeytanları,syf:129-144</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>1]</sup></a> Mevlânâ Câmî (ö. 898/1492), Nakşibendî tarikatına mensup âlim vc şair. Daha çok Molla Câmî unvanıyla tanınır. Genç yaşta döneminin bütün ilimlerine vâkıf olmasına rağmen bu ilimler Câmî yi tatmin et­medi. Semerkant dönüşünde Nakşibendî şeyhlerinden Sa‘deddîn-i Kâşgarî ye intisap etti. Onun vefatından sonra (860/1456) halefi Hâcc Ubeydullah Ahrâr’a bağlandı. Câmî, üstün şairlik kabiliyeti yanında dinî, edebî ve aklî ilimlerle tasavvuftaki derin vukufundan bütün şiir­lerinde, mesnevilerinde ve özellikle tasavvuf! mesnevilerinde geniş bir şekilde faydalanmış, ele aldığı konuları çok rahat ve sade bir dille an­latma gücünü göstermiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[2]</sup></a> Kıta: Ölçü, ebat, boy, büyüklük.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[3]</sup></a> Mehmed Esad Dede Efendi (1843-1911), Mevlevi şeyhi, mesnevihan. Selânik’te doğdu. Hayatı hakkındaki bilgiler geniş ölçüde Hüseyin Vassâf ’ın <em>Esadnâme</em> adlı eserine dayanmaktadır. Devrin birçok tanınmış simasına hocalık yapan Esad Dede mesnevi şârihleri Ahmed Avni Ko­nuk vc Tâhirü’l-Mcvlcvî’nin mürşididir. Tâhirü’1-Mevlevî onun öğren­cilerine bildiklerini esirgemeden öğretmelerini vasiyet ettiğini, sokakta ayak üzeri sorulan bir soruya bile uzun uzun cevap verdiğini söyler.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[4]</sup></a> Esbak: öncekinden önce olan, daha eski, bir makamda bir evvelkinden önce bulunmuş olan.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[5]</sup></a> Giritli Ahmed Muhtar Bey (1848-1910), Tasavvuf! mahiyetteki telif ve tercüme eserleriyle tanınan son devir Osmanlı edibi ve devlet adamı. Gırit’in Hanya şehrinde doğdu. Girit muhasebecisi Mustafa Kutbî Efendinin oğludur. Büyük ölçüde Muhyiddin îbnü’1-Arabî’nin tesiri altında kalan Ahmed Muhtar onun <em>Mevâki un-nücûm ve Şücûnul- mescûn</em> gibi anlaşılması güç bazı eserlerini tercüme etmiştir. Aynı za­manda şair olan müellif, önemli olaylar vc âbideler için tarih düşür­mekte pek mâhirdi.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a><sup>6.</sup> Şeyh Ebû Hafs Ömer ibni’l-Fârız (ö. 632/1235), Sultanu l-âşıkîn olarak tanınan mutasavvıf-şair. Kahire’de dünyaya geldi. Doğum tarihini, diva­nını derleyen kızından torunu Şeyh Ali 4 Zilkade 577 (11 Man 1182), çağdaşı İbn Hallikân 4 Zilkade 576 (22 Mart 1181) olarak gösterir. Ba­bası, mahkemede kadınların eşlerinden almaları gereken miras ve nafa­kayı tesbit işiyle uğraştığından “Fârız” diye bilindiği için İbnu 1-Fânz olarak<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[II]</a> meşhur olmuştur. İbnu l-Fârız şiirlerinde tasavvuf! ve İlâhî aşkı dile getir­miştir. Şiirleri, Bâyezîd-i Bistâmîhin sözleri ve Attâr’ın şiirleri gibi İlâhî aşkı yansıtır. Mutlak cemâlin etkisiyle kendinden geçen şair her şeyi sev­gilisi olarak görür. Bazan fenâ halinde ikiliği kaldırarak varlığın Ondan ibaret olduğunu söyler.</p>
<p>7. 23 Şaban 817/7 Kasım 1414.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[</sup></a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"></a></p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-hakikate-gore-muhabbet-ve-nevileri/">Ehl-i Hakikate Göre Muhabbet ve Nevileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-hakikate-gore-muhabbet-ve-nevileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Rubainin Düşündürdükleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-rubainin-dusundurdukleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-rubainin-dusundurdukleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2021 07:16:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Nihad Tarlan]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Rubainin Düşündürdükleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25171</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hazret-i Mevlânâ; birçok cepheleri olan bir varlık. Ancak bütün cepheleri ile tek varlık. San’at sahasında bir san’atkârı lâyıkiyle anlamak için, onun bütün cephelerini idare eden ve onu bir vahdet hâlinde gösteren hâkim ve temel karakterini bulmak lâzımdır. Çün- ki, nazarî olarak insan uzviyyeti nasıl bir vahdet ve âhenk içinde hareket ediyorsa, mânevî hüviyeti de aynı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-rubainin-dusundurdukleri/">Bir Rubainin Düşündürdükleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-10021 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/hz_mevlananin_karamandan_konyaya_goc_etmesi_canlandirilacak.png" alt="" width="372" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/hz_mevlananin_karamandan_konyaya_goc_etmesi_canlandirilacak.png 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/hz_mevlananin_karamandan_konyaya_goc_etmesi_canlandirilacak-300x174.png 300w" sizes="(max-width: 372px) 100vw, 372px" /></p>
<p>Hazret-i Mevlânâ; birçok cepheleri olan bir varlık. Ancak bütün cepheleri ile tek varlık. San’at sahasında bir san’atkârı lâyıkiyle anlamak için, onun bütün cephelerini idare eden ve onu bir vahdet hâlinde gösteren hâkim ve temel karakterini bulmak lâzımdır. Çün- ki, nazarî olarak insan uzviyyeti nasıl bir vahdet ve âhenk içinde hareket ediyorsa, mânevî hüviyeti de aynı vahdeti hâiz olmalıdır ki; o insan yaşayabilsin. Hazret-i Mevlânâ’nın âfâkî olarak bildiğimiz iki cephesi vardır; ilim ve san’at. Ancak, Mevlânâ olabilmesi için bu iki cepheden birisi ikinci plâna düşmelidir. Nitekim ilim, ikinci plâna düşmüş ve san’at onda hâkim safa geçmiştir.</p>
<p>San’at her zaman bir vâsıtadır, gaye değildir. San’at san’at içindir, diyerek onu bir gâye hâlinde mütâlâa edenler dahi bilirler ki; vücûda getirdikleri san’at eseri rûhî ihtiyaçlarını ifâde için sâdece bir vâsıtadır. Hayatın her tecellîsinin arkasında bir insan vardır. Daha umûmî olarak söyleyelim, bir hayat vardır. Bu hayat ihtiyacı kendisi yaratır ve yine o ihtiyacı kendisi giderir. Bir san’at eserini psikolojik usûllere göre tetkik edersek arkasında bir âlem görürüz. Bu âlem binbir rûhî ihtiyacın, ihtibâsın türlü kalıplara dökülmüş, türlü imtizaçlar yapmış bir muhassılasıdır.</p>
<p>Mevlânâ, san’at sâhasında akıllara hayret veren eserler vücûda getirmiştir. Her san’at eseri ne kadar tefekkürden uzak görünürse görünsün, temeli dâimâ bir tefekkürdür. Bu tefekkür mâhiyyet ve derece itibâriyle türlü tenevvüler gösterir. Lâkin, muhakkak bir tefekkürün, eb’adım kaybederek mâyi veyâ gaz hâline gelmiş bir şeklidir. Tefekkür, hendesî bu’dları içinde kaldıkça dâimâ kısırdır. Onu duygu, hads, gönlü, iç âlemi adlarını verdiğimiz asıl idrak unsurları içine bıraktığımız zaman rûha kavuşan bir ten gibi canlı hâle gelir. O zaman onu bütün varlığımızla duyarız. Mevlânâ, hayatının muayyen bir devresinde ilmi ikinci plâna almış, yani ona keskin batlarım kaybettirmiş, gönül ateşi içinde onu eritmiş ve san’at eseri hâlinde bize vermiştir. Bu san’at, beşerî tefekkür hazînesine ne muazzam servetler bırakmıştır. San’at sâhasında Mevlânâ kendini her cephesiyle izah etmiştir. O bir âlem açar ki; hiçbir san’atkâr bu derin vecd ve heyecan içinde gösterdiği orijinaliteye uzaktan dahi yaklaşamamış- tır. Şiir yalnız türlü kaâideler içinde görünen kelime değildir. Isınan, kaynayan, parlayan, alev alan bir rûhun içinde hazan sıcak, hazan kaynar, hazan saf alev hâlinde çıkar. Denebilir ki, artık o, kelime değildir. Mevlânâ’da hemen dâima alev alev yanar. Bu itibarla san’at- ta benzeri yoktur. Çünki; müstesnâ ve ender bir ruh böyle dâimâ yanar, bir an sükûn bulmaz. Bu; görüşün; imânın, ve aşkın, kemâli her cephede duymuş, onu mücerred hâle getirebilmiş bir tuğyanı, bir infilâkıdır.</p>
<p>Bu seviyeye yükselmelidir ki, Mevlânâ’ya yaklaşılabilsin. Yaratılışın sinesine bütün melekâtiyle yaslanmak, onu sevmek, ona intibak etmekle, onun ezelî ve ebedî kanunlarını duymak, kâinat kitabını gözlüksüz okumak ve neticede insanlığın en yüksek mertebesine erişmek. &#8230; Mevlânâ bunu yapmıştır. Daha doğrusu. Hakk’ın bu san’- atına zuhur yeri olmuştur.</p>
<p>Mevlânâ’nın eserleri arasında bir rubâiyyât kısmı vardır. Birikirine yakın, muayyen bir vezinler kalıbı içinde dört mısraa bir fikri ve duyguyu sığıştırmak, hiçbir tarafı açıkta bırakmamak, kısa, özlü, esprili bir minyatür vücûda getirmek; işte rubâî budur.</p>
<p>İran edebiyatında meşhur Ebussaid Ebülhayr, Hayyâm, Baba Erdalüddin Kâşî bu s an’at nev’inde büyük muvaffakiyetler göstermişlerdir. Mevlânâ’nm rubâîleri ekseriyetle emsâli içinde en mümtaz mevkii işgal eder. Ona isnad edilen iki bine yakın rubâî vardır. Çok aziz hayatının mühim bir kısmını Mevlânâ’nm eserlerine hasreden büyük üstad Bedîüzzaman Firûzanfer, Mevlânâ’ya isnad edilen 1983 rubâî neşretmiştir. Tabiî ki bunların hepsi Mevlânâ’ya ait değildir. Fakat, yapılacak tetkikler neticesinde dörtte biri dahi Mevlânâ’nm kabûl edilse yine mühim bir yekûndur. San’atta Hazret-i Mevlânâ’nm bir hususiyeti de klâsizmin çerçevesini kırmaktır. Coşkun ilham projektörünü tabiatın her sâhasına çevirebilir. Onlardan türlü mânâ ve hakikatler çıkarır. Ben bu yazımda Mevlânâ’nm san’- at cephesindeki bir eserini, bir rubâîsini ele alacağım. Rubâî şudur :</p>
<p>“Ey dost, sana sevgi ile yakınız. Ayağını nereye basarsan biz orada toprağız. Âşıklık mezhebinde bu revâ mıdır ki; bütün âlemi seninle görelim de, seni görmeyelim?”</p>
<p>Hakikî ve mütefekkir bir san’atkârın elinden çıkmış olan bir san’-at eserini sathî bir nazarla bakıp, onu anladım zannederek hiçbir şey anlamadan geçmek; küre-i arzı, onu temsil eden küçük bir mücesse- meye çevirerek, gördüm ve anladım diyen gaflet kadar gülünçtür. Dosta ancak sevgi ile yaklaşılabilir. Bu bedîhî bir şeydir. Fakat buradaki dost ne bizim bir anda tasavvur ettiğimiz dost, ne de sevgi bizim anladığımız sevgidir. Buradaki dost, hakîkî ve zeval bulmayan sevgilidir. Hakîkat-ı mutlaka, kemâl-i mutlak ve hüsn-i mutlaktır. Buradaki sevgi de maddemizin kaidesi üzerinde yükselen sevgidir. Kaidenin bittiği yerde asıl âbide başlar. Kaide ile âbide arasında ne münâsebet varsa, maddemizle bu müteâl sevgi arasında aynı münâsebet vardır.</p>
<p>Bu müteâl sevgi uzun asırlar, onu duyanlar tarafından terennüm veya izah edilmiştir. Bu her insanda ayrı tecellîler gösteren bir sevgidir ki, kelimeye ve izaha ancak mecaz yoluyla sığar. Biz burada onu izahtan elbette âciziz. Ufak bir makâle veya sohbetin değil, ciltlerin ve asırların içine sığmayan muazzam bir şey, yaratılışın gayesi yaratılışın kendi şuuruna ermesi. Derhal hissediyoruz ki, tamamen başka bir âleme girmişizdir.</p>
<p>En basit bir beşerî gözle “dost” a bakalım. Evet dost; onun bize bu varlığı, bu şuur ve idrâki vermekle verdiği hazînenin, düşünen bir insanın kafatasım parçalayacak eb’adda bir dosttur. Bırakın nimetlerini, bırakın felâketlerini, ıztıraplarını, nimetlerin kadar felâketleri ve ıztırapları da azizdir. Ancak insan bunları, irfan âbidesinin istinad uzviyeti muazzam bir hamle ile aştığı zaman duyabilir. Mutlak ademi insan düşünemediği için vücûdun hârikasını hissedemiyor. Hayat zarûret ve ihtiyacı insan gözüne gaflet perdesini çekiyor. O zaman en hârikulâde, alelâde hâline geliyor. Onun sıyrılması lâzım.</p>
<p>Bir dost ki maddî duygularımızla duyulmaz, o halde ona ne ile varılır? Tamâmen mânevi bir unsur ile. Diyebiliriz ki; yaşıyoruz, rahatız, yeyip içiyoruz, buna ne ihtiyaç var. Bütün peygamberleri geçiyorum, onlar ne büyük ıztıraplar çektiler. Onlardan sonra bu insan gayesi uğrunda ıztırap çekenlerin birkaçından bahsedeceğim. Ev- liyâullahtan tbrâhim Edhem, Belh hükümdârı idi. Bir hükümdârın türlü zevk ve nimetleri içinde yaşıyordu. Her şeyi terk edip aç ve pe-rîşân bir hâlde bu ulvî şuûrun, irfânın peşine düştü. Budda bir prens idi, her şeyi terk etti. Paskal, çıplak vücûduna iğneli fıçıya benzeyen bir harmâni sardı. Mevlânâ, bütün ömrünce “dost dost” diye inledi, içinden volkanlar fışkıran bunca eser vücûde getirdi.</p>
<p>Niçin? işte bu “niçin” i ancak yaratılışın kendilerine verdiği insanlık şerefine lâyık olarak düşünen ve yaşayanlar anlar.</p>
<p>Bu mahabbet yalnız insanın idrâkinden değil, bütün zerrelerin den fışkıran bir kudrettir. Beşerî bakımdan da mahabbet, bütün kudretlerin fevkindedir. Mahabbet, var olmanın temelidir. Eğer mahabbet yaklaşmak, birbirine sarılmak ise, kâinâtı tutan bütün zerrelerin biribirine sarılmasıdır, câzibe kanunudur. Ancak, idrakin bu yolda büyük payı vardır. Çünki, varılmak istenen gaye en mücerred bir gayedir. Bu ise insan idrâkine göre iki esaslı unsurdur: Biri hikmet, diğeri kudret. Kudreti de nizam ve kanun şuûruna, onun mâhiyet ve azametine erebilen bir ruh idrâk eder. Bu ise maddî âlemdeki kanun ve nizâmı idrâk ile olur. Kanun ve nizam ilmin, felsefenin temelidir.</p>
<p>Mahabbette idrâkten başka bir şey vardır. İdrâk yalınız başına soğuk ve donmuştur. Mahabbet idrâki kaynatır, alevler, dinamik hâle getirir. Bu ateş uzviyetin neresinden, şuurun hangi bölümünden fışkırır? İşte bu ateştir ki; içinde eritip esir hâline getirdiği idrâki büyük meçhûlün her zerresine nüfuz ettirir. Bu ateş arkasında bütün hayatı sürükler ve adım adım sevdiğine yaklaşır. Burada madde erir ve bir ruh hâline girer. Sonu olmayan fakat ona doğru atılan adımların herbirinde bir cennet zevki duyulan bu yol, sonsuz mudur? Bir açlık ki doymak bilmez; bir şevk ki pay anı yok, böyle bir mazhariyete erenler için mutlak hakikat kadar sonsuzdur. Rubâînin ikinci mısraı bize Hakk’ın, ancak bu izah ettiğimiz şekilde ona yaklaşan âşıkların idrâkleri üzerinde yürüyebileceğini gösteriyor. Hakk’ın âyetleri, alâmetleri nerede varsa, muhakkak onun altında âşıkların gönülleri vardır. Yani onu aksettiren ayna Hakk âşıklarının gönlüdür, idrâk edilmeyen bir şey, beşerî düşünüşle yok demektir. Hakk’ın âyetleri ise her zerrede açıkça gözüküyor. Çünki âyetin ta kendisidir. Burada “ayak bastığı yer” demek, doğrudan doğruya faâHyet vasfından ziyâde vücûd ve zuhûrdur. Bu vücûd ve zuhûru ancak ve ancak âşıkların, yâni sâliklerin gönlü idrâk eder.</p>
<p>Bu münâsebetle şu noktaya işâret etmek isterim : Müslüman olmak için Allah ve Resulüne inanmak şarttır, inanmak bir gönül işidir. Ağzınızla Kelime-i Şehâdet’i söyleriz. Gönlümüzle de inandığımızı tevehhüm ederiz. Lâkin, inandığımız sûret ve mânânın hiçbir zaman hakikat ile uygunluğunu iddiâ edemeyiz. Cenâb-ı Peygamber dahi “Ey tanınan ve bilinen, biz seni lâyık olduğun vech ile, hakkıyla tanıyamadık” buyurduktan sonra bizler ne diyebiliriz. Hadd-i zatında Hakk ın nimetleri üzerinde düşünmeye salâhiyetimiz vardır; zâtı üzerinde düşünemeyiz. Bu itibarla Mevlânâ’nın bu rubaideki inceliği şayan-ı hayrettir. “Senin ayak bastığın her yerde biz zeminiz” diyor, hem beşerin Hakk’ı idrâkteki aczim, hem de Hakk’ı idrâk bakımından sonsuz üstünlüğünü ne kadar güzel ifade ediyor. Bu rubâînin iki mısraı kâinat karşısında insanın idrâkini en güzel ifâde eden emsalsiz bir vecizedir. Bir vecize ki; şerh ve izâhı ciltlere sığmaz.</p>
<p>Hz. Mevlânâ, Mesnevî’sinde iki büyük mutasavvıftan çok bahseder : Bunlardan biri Senâî, diğeri de Attar’dır. Ancak, Mevlânâ bunlardan daha hamleli, daha sentetik bir görüşe sâhiptir. San’at hususunda olduğu gibi, tefekkür ve ruh çapı bakımından onun bir nazîri dünyaya gelmemiştir. Yoksa şarkta son asrın yetiştirdiği en büyük şâir ve mütefekkir İkbal; Hicaz Armağanı adlı eserinde</p>
<p>Mevlânâ için şu sözleri söyler miydi :</p>
<p>“Mevlânâ’nın şiirlerini gönül Kâbesinin duvarına as. Onun kadehindeki lâle renkli şarap, taşı lâ’l hâline getirir. Ceylâna arslan yüreği ihsan eder. Onun harâret ve heyecânından feyz alınca, onun yıldızı gecemi parlak bir gündüz hâline getirdi.O, Kâbe harîminde dolaşan bir ceylândır ki; dudaklarından arslan tebessümü dökülür.”</p>
<p>Üçüncü ve dördüncü mısrâlara geçiyorum :</p>
<p>En basit bir tefekkür, mevcûdu görünce vücûda getirmenin azametini, i’câzmı düşünür. Çünki kendi de dâhil, vardır. Ve varlığının en basit bir zerresini dahi vücûda getirmekten âciz olduğunu idrâk eder. Vücûda getirmenin bu azamet ve i’câzını birine, bir şeye isnad etmeğe aklen mecburdur. Kendi kendine var oldu, derse, var etmeği var olana isnad diyor demektir. O halde kendisi de vardır. Kendinde var etme kudreti tasavvur edemeyince bundan vaz geçer. Kâinât- tan ayrı bir kudrete sâhip bir mevcûdu düşünürse Hakk’ı tasdik etmiş olur. Ona bir şekil vermeğe mecbur ve me’zun değildir. Bu Hâ- lik tabîatiyle birdir. Beşeriyyet din mefhumu üzerinde, asırlar aştıktan sonra tevhide erebilmiştir. Ondan evvel beşer, Hakk’ın nâmü- tenâhî sıfâtmdan duyup düşünebildiklerini birer ma’bûd ittihâz etmiş ve onlara tapınıştır. Akıl ve idrâkin son merhalesi kanundur. Ka- nun, sonsuz hadiselerin bir e ircâıdır. Bir’e vâsıl olmaktan öteye geçilemez. Bunun için Hazret-i Muhammed peygamberlerin sonudur, çünki müslümanlık tevhîd dinidir.</p>
<p>Bu nâmütenâhî varlığı düşünebilmek, görebilmek için Hakk’ı düşünmek zarûrîdir. O’hsuz bütün bu varlık âlemi bir kaostur. Akıl bir mevcûd üzerinde düşünceye vardığı zaman onu bir silsileye bağlamak zarûretindedir. Çünki aklın bünyesi budur. Bu silsilenin ucu zarûrî Hâlik’a varacaktır. Burada Mevlânâ “Bütün âlemi seninle görüyoruz” dediği zaman, kasdettiği görüş, maddî güzeli görmek değildir, “seninle düşünüyorum” diyor. Bu, basiret gözü açık olanların iç görüşüdür. Umûmî bir dille, gönül gözüdür. Hiçbir şeyi O’nsuz görmek kabil olmayınca, O’nu görmek neden mümkün olmasın? “Bütün âlemi seninle gördüğümüz hâlde, seni göremiyoruz” diyen Mevlânâ, bunun mümkün olmadığını bildiriyor. Lâkin, onu bu naz ve siteme sevkeden, ancak ondaki derin aşktır. Yâhut da, bu muhali düşünemeyecek kadar madde ve beşeriyetten, hatta melekiyetten sıyrılıyor. Bu ise bir mi’rac mâhiyetini taşır.</p>
<p>Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan&#8217;ın Makalelerinden Seçmeler<br />
ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ YAYINLARI;syf:127-132</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-rubainin-dusundurdukleri/">Bir Rubainin Düşündürdükleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-rubainin-dusundurdukleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i ve Ali Örfî Efendi Tarafından Yapılan Tercümesi  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 May 2021 10:35:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25094</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ataullah İskenderi &#8211; Hikem-i Ataiyye (Ebü Türab radıyallahu anh dedi ki: “Kul, amelde samimi olunca Allah o ameli işlemeden onun zevkini onun gönlüne verir. Ameli işlerken ihlas bulunursa, onu işlerken zevk ve şevk duyar.&#124; &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Nefsin hazları için Hak&#8217;tan Hakk&#8217;ın gayrısını talep etmek layık değildir. Makbul ve güvenilir olan hal, istenilen bütün şeylerde güzel edep [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/">Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i ve Ali Örfî Efendi Tarafından Yapılan Tercümesi  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ataullah İskenderi &#8211; Hikem-i Ataiyye</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25106 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/384-hikemi-ataiyye-s-erhi-1615023468-212x300.jpg" alt="" width="275" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/384-hikemi-ataiyye-s-erhi-1615023468-212x300.jpg 212w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/384-hikemi-ataiyye-s-erhi-1615023468.jpg 600w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></p>
<p>(Ebü Türab radıyallahu anh dedi ki:</p>
<p>“Kul, amelde samimi olunca Allah o ameli işlemeden onun zevkini onun gönlüne verir. Ameli işlerken ihlas bulunursa, onu işlerken zevk ve şevk duyar.|</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Nefsin hazları için Hak&#8217;tan Hakk&#8217;ın gayrısını talep etmek layık değildir. Makbul ve güvenilir olan hal, istenilen bütün şeylerde güzel edep üzere olmaktır. Yani keramet talep etmek, nefsin hazzı için olduğundan caiz değildir. (51) Aynı zamanda kendi variyetiyle olduğuna güveneceğinden şirktir. Kula layık ve gerekli olan, rubübiyete ihtimam gösterip sırf kul olmaktır. Kul edebini arındırmalı ve sülükunu iyileştirmelidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Faydalı ilim; sadırda şevk ve nuru genişleten, kalplere genişlik veren, göze inen perdeleri kaldıran, asilik ve vehimleri defeden, Hakk&#8217;a yakınlık veren, nefsin vâriyetine uzaklık koyan Allah ilmidir. Yani talibi çokluk yoluyla maksada ulaştıran ilimdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kim Allah katındaki makamını öğrenmek isterse, Allah&#8217;ın kalbindeki yerini bilsin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allahu Teâlâ hazretleri ihsanını üzerinde zuhur ettirmeyi murat ettiğinde ameli yaratır ve sana nispet eyler. Bu amelin yapıcısı, itaatkârı ve gayret edeni sensin ve bu ameli Allah, kula nispet eder. Kul bu yüce ihsan ve cömert nispeti gördüğünde kul fiilin mazharı olur, fâil olamaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8220;Namaz, mü&#8217;minin miracıdır.&#8221;Kalpleri şirk, kesret ve gayriyyet çeşitliliğinden temizler. Namaz, sırların marifetinin kapısını ve bütün gizlilikleri açar. 117.</p>
<p>Namaz münacât mahalli, saflık madenidir. Yani kulun güzel vasıflar, vehbi ilimler ve ledünni sırların zuhuruna dua etme ve yalvarma mahallidir. Mâsivaya yönelmemek saflığının madeni namazdır.</p>
<p>Böyle olunca:</p>
<p>Namaz ve münacâtta ilâhi sırların meydanları geniş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hikmeti ehli olmayana verirsen hikmete zulmetmiş olursun. Ehline vermezsen de ehline zulmetmiş olursun. Adalet, ehline vermek ve ehil olmayandan men etmektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bu kalleş dünya devam ettikçe kederlerin çıkmasını garipseme. Zira dünyanın ortaya koyacağı ancak kendi vasfına ve özelliğine layık olandır. Evin vasfı kalleş ve zorlu olunca, göstereceği ıztırap ve kederlerin çeşitliliğine de şaşırmamak gerekir.</p>
<p>(Dünyada rahat yoktur.|! nebevi emri üzere dünyada safa ve rahat arama&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allahu Teâlâ hazretlerinin ihsanı olan nimete razı ve müteimşekkir olmayan nimetin zayi olması ve devamının olmaması haliyle karşılaşır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İstenilenin kabulünde ve yerine getirilmesinde ertelemenin oluşması sebebiyle Hak Teâlâ hazretlerine karşı çıkıp süizan etme, O, yaptıklarından sorgulanmaz ve yaptıklarının hikmeti bilinmez. Lakin nefsinin edebini unutmasını sor. Duada bu halde olmak edepsizliktir. Kulluk ve imana aykırıdır. Edepsizliğin ortadan kalkmasında ve imanın (44) sıhhatinde nefsine sahip ol. İstenenin talep vaktinde oluşması ve aynıyla ortaya çıkması icâbetin şartından değildir. Madem ki;</p>
<p>(Bana dua edin. Size icabet (ve duanızı kabul) edeyim.) emriyle duanın icâbetini vaadetti. Vaadinden dönüşü olmadığından, vereceğine şüphe olunmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şaşılacak şeydir; varlık, yoklukta nasıl zuhur eder. Zira yokluk karanlık, varlık nurdur. Aralarında zıtlık vardır. Vasfı “kıdem” olan Mevlâ Teâlâ hazretleri sonradan var olmuş eşyada nasıl sabit olur? Zira hâdis bâtıldır, bâtılsa Hakk&#8217;ın zuhuruyla helak olmuştur. Allahu Teâlâ buyurur ki; De ki; &#8221; Hak geldi, batıl zeval buldu.Şüphesiz ki batıl, daima<br />
zeval bulucudur.”|&#8217;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İman ve tevhid nuruyla nurlanmış kalp, rengarenk suretlerin zarar verip fayda vermediğini ve Hak&#8217;tan uzaklık getirip yakınlık getirmediğini bildiği halde bu kainatın suretleriyle nasıl aydınlanır ve tatmin olur?</p>
<p>Nefsinin şehvetleriyle bağlı ve kayıtlı bulunan nasıl seyir ve Allah&#8217;a vuslat bulur?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak Teâlâ hazretlerine bir şeyin perde olması nasıl tasavvur (9b) olunabilir ki&#8230; Her şeyi ortaya çıkaran ve yokluk karanlığından varlık sahrasını nuruyla aydınlatan Hak&#8217;tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kulun dünyada işlediği amelin ceza ve mükâfatlarını dünyada görmeyip de âhirete ertelenmesi Hakk&#8217;ın yücelik ve azametinin şanından değildir. Amelin karşılığı âhirete mahsus ve münhasır olmadığından amel edenin karşılığını dünyada da verir ve ihsan eder,</p>
<p>Şöyle buyurur ki:</p>
<p>Kendine layık olan taat hizmetine seni muvaffak kıldı ve ehliyet hizmetini sende ortaya çıkardı ise bu ihsan yeterli bir yüce karşılıktır. Senin vasıfların; taatte tembellik, özensizlik, dikkatsizlik, zillet (381) ve hakarettir. Böyle olduğun ve hak etmediğin halde Mâlikü&#8217;l-mülk&#8217;ün hizmetini yerine getirmeye muvaffakiyet ve ehliyete erişmek büyük nimettir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bütün kötü vasıflar nefisten razı olmak ve güzel vasıflar nefisten razı olmamaktır. Zira nefsin işi çokluktur. Ruhun meyli vahdet olduğundan, vahdette bulunmak lüzumsuz çokluktan kaçınmak ve razı olmamakla olur.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mevcudâtın hiçbiri dışarıda kalmaksızın, yaratılmışların hepsıni kapsayıcı iki nimet vardır; biri icad diğeri imdad (401) nimetlerdir. Her mevcudun yokluktan varlık bulması icad nimetiyle olduğu gibi varlığı sonradan olması da imdad nimetiyledir. imdâd nimeti medet etmese her şey aniden yok olur. Binaenaleyh herşeyin yokluktan varlık bulması ve var olmuş görünmesi icad ve imdad nimetleridir. Külli nimet olduklarından, eşyanın icâdı ve Allah dilediğinde yokluk helakinden bâtınlarındaki medetleri devamlıdır.</p>
<p>Musannif hazretleri umumi nimetlerin bazı hususiyetlerini beyan buyurur: 95.</p>
<p>Ey insan, önce sana icad nimetini ihsan ederek yokluktan seni icat etti. İkinci olarak imdadın oluşmasıyla devamlı kıldı. Bundan dolayı bu iki nimetten gafil olmamak lazımdır. Yani Mevla-yı Müteâl hazretlerinin seni icad edip kalbine iman ve taat muhabbetini vermesi, küfür ve masiyeti senden uzak tutması icad nimetidir. Mütevelli olmasıyla dalâlet karanlığı ve cehalet denizinin helakinden kurtuluş vermesi ise icad nimetidir. Bu nimetlerden gafil olmamak gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak Teâlâ hazretlerine olan ümit ve niyaz, tevhide sebep ve hayırlı amele yakınsa hakiki ümittir. Daha önce bahsi geçen sadık hüzün gibi&#8230; Hayırlı amele mâni olan, günah ve kesrete/çokluğa davet eden ümit, yalancı ümittir. Bu ümit, Hak&#8217;tan emin olmayı ve gururlanmayı meydana getirir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Belâyı ve elemi veren Cenâb-ı Hak&#8217;tır. Hayır ve teselliyle hafiflik bulmak için seni belaya müptela kılan O&#8217;dur. Her işini sen. den iyi bilen O&#8217;dur. Belanın sana yönelmesiyle elemlenme güzel alışkanlığını sana veren Hak Teâlâ hazretleridir. Binaenaleyh belaların, hediyelerin ta kendisi olduğunu bildiğin takdirde kurtuluşa (439) erersin.</p>
<p>(Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur,bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeye muhabbet ettiğinde alaka ve teslimiyetin muhabbet gereği olursa o şeyin kulu olursun. Hak Teâlâ hazretleri kendinden gayrıya kul olunmasını istemez. Binaenaleyh kulluğun (859) Hak&#8217;la olması için nazar ve muhabbetin de Hakk&#8217;a olup gayrıya olmaması lazımdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ağacın zillet ve hakirlik dalları ancak açgözlülüğün tohumundan uzandı. Binâenaleyh beşerin kalbinde tohum ekme tamah, olunca dallanır budaklanır ve kalbi kaplar. Açgözlülük kullukta, ayıpların en büyüğü ve bütün afetlerin aslıdır. Alakası insanlaradır. İnsanlar, “Hâl vesaire tamahla çoğalır.” inancında olduklarından, takdir edilmiş rızıkta şüphe oluştururlar. Böyle olduğundan helalin, haram görülmesine sebep olurlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Herbir söz zuhur ettiği kalıbın kıyafeti üzerine akis olarak zuhur eder. Yani lisan kalbin tercümanı olarak kalp, Allah&#8217;tan gayrının kederlerinden arınıp nurlar doğarsa lisanın tercumesi nurların sözüyle olur.İlâhı hakimlerin kalpleri, ilâhi nurlarlanmış olduğundan, sözleri nur kıyafeti giyerek ve nurlu olarak zuhur eder Sözlerini insanların kulak ve kalpleri kabul eder, inkâr etmezler. Müritlerin kalplerini açar ve yakarışlarını sevgilileri olarak kabul eder. İddiacıların kalpleri karanlık içine gark olduğu gibi sözleri de karanlık üzere meydana çıkar. Faydaları eda ve ettikleri kulluk letâfeti hakikat yönünden olursa da söyleyenin ruhâniyet ve letafeti olmadığından tesirleri olamaz.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Hikmet ehlinin filleriyle alakalı Muhyıddin İbnü&#8217;l Arabı hazretleri şöyle buyurur;</p>
<p>“Kullar arasından hikmet sahibi, her şeyi yerli yerine yerleştiren ve o şeye mertebesini taşırmayan kimsedir. Böyle biri, her hak sahibine hakkını verir, herhangi bir şey hakkında amaç ve arzusuna göre hüküm vermez, geçici arzular onu etkilemez. Hikmet sahibi insan (hakim), Allah&#8217;ın kendisini bir süreliğine yerleştirdiği bu dünya hayatına ve Allah&#8217;ın yapması için belirlediği işlere -her hangi bir fazlalık ve eksiklik olmaksızın- bakar.</p>
<p>Böylece kendisine açıklanmış olan üsluba göre hareket eder. Hiçbir vakit elinden bu dünya hayatında onun adına belirlenmiş teraziyi düşürmez. Çünkü teraziyi düşürürse, ölçüleri bilemez. Bu durumda, ya tartıda hile yapar veya fazla tartar, Allah ise, her ikisini de kınamıştır. Allah fazla tartmak için, bu tartıyı övdüğü belirli bir hal belirlemiştir. Hikmet sahibi insan, bir bilgiye dayanarak, o yerde fazla tartabilir.</p>
<p>İnsan bu durumu bilip terazi elinde bulunduğu sürece, Allah&#8217;ın yaratıkları hakkındaki hikmetinden herhangi bir işte yanılmaz. Böyle davrandığında ise, vaktinin imamı olur. Teraziyle tarttığı ilk şey, dünya hayatındaki halleridir. Terazisi bulunduğu halde Hakk! kullarına göstermeyi ve O&#8217;nu yaratıklara tanıtmayı gerektiriyorsa, bulunduğu yerde hakikati onlara bildirir. (Fütühât-ı Mekkiyye, XI, 3738)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ey gözlerin görmesinden izzet çadırıyla perdeli olan Vacibü-l “Vücüd Zât! Gözün çadır içinde olanı görmesine mâni ve engel olduğu gibi Zât hazretlerinin de gözle görülmesine azamet ve izzet perde ve mânidir. Zira rüyetullahtan/Allah&#8217;ı görmek, ihata açısından sonu olmadığından dünya (1351) ve âhirette imkânsızdır. Mutlak rüyet ise dünyada imkânsız, âhirette mü&#8217;minlere vâkidir.</p>
<p>Allah&#8217;ın izzeti gözlerin görmeşinden perdeyi gerekli kıldı. Çünkü izzetin manâsı, ulaşmayı men edicidir. Kendini göstermek istemeyene Arap dilinde hacib-i aziz denir. Terakki olunmayanı, akıl ve anlayışın lügatinin, idrakinden aciz olduğu şeye aziz denir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak Teâlâ hazretlerinin senden olan talebi, senin Hak&#8217;tan talebinden daha hayırlı ve fazıletlidir. Zira Hakk&#8217;ın talebi kulluk yolu üzere ıstıkamettir. Senin talebin dunyevi olsun, uhrevi olsun nefsin hazlarından ibarettir. Dünyevi olursa zenginlik ve şöhret, uhrevi olursa derecelere ulaşma olduğundan ikisi de nefsâni lezzetlerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hakk&#8217;a bir şeyin perde olması nasıl tasavvur olunur ki&#8230; Hak Teâlâ her şeyden daha zâhirdir. Eserde vârid olduğu gibi; “Varlığa nur, perdeye zuhurun şiddeti.”</p>
<p>Yani Nur ismi, kendi varlığıdır. Perdelilerden perdeli olması zuhurunun kemalidir.</p>
<p>Hakk&#8217;a bir şeyin perde olması nasıl tasavvur olunur ki&#8230; Esasında Ehad&#8217;dır. Perde olacak hiç gayrı yoktur.</p>
<p>Allah&#8217;a bir şeyin perde olması nasıl tasavvur olunur ki..Hak Teâlâ sana her şeyden yakındır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sana bir şey vererek veya muhabbet göstererek ikram ve muhabbet edenler, sende olan Hakk&#8217;ın setr-i cemiline/güzelce örtüşüne ikram ve muhabbet ederler, O seni güzelce örtmese ve senin yaratıldığın surete itaat etseler, onlar senden ikrah ve nefret ederler. Binâenaleyh sana ikram edene yapacağın hamd ve şükrün edası, asli suretinde seni setredene layıktır. Mükerrem ve Muazzam O&#8217;dur. Sana ikram ve muhabbet eden (54*) hamd ve şükre layık olsa elinden veya dilinden oluşan hayırdan dolayı olabilir. Ona da Müsebbibü&#8217;l-esbâb/Sebeplere sebep olan Hak Teâlâ&#8217;nın ilâhi sıfarlarından olan hamd ve şükrü başkasına ederek yanlış yere sarfetmiş olacağından zulmetmiş olursun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kaza, ilâhi iradenin ilişmesiyledir. Kader ise eşyanın bilinen yönü üzere (129*) ilâhi kadere ilişmesiyle vücuda gelmektedir. İlâhi, kaza ve kaderin bana galebe etti. Böylece taatin yerine getirilme sine ya da günahın terkine azmettiğimde başarıma engel olurlar. Nefis ve şehvetin isteği de beni kayıtladı ve esir etti. Dolayısıyla sen yardımcım ol. Düşmanım olan nefis varlığından, kayıt ve esaretlerinden kurtulayım. Benim sebebimle dost ve ahbabımı da zikrediİen askerlerin düşmanlık ve tasallutlarına karşı muzaffer kıl.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Âriflerin bazıları dediler ki:</p>
<p>“Hakk&#8217;a ârif ve vasıl olmak için Hak&#8217;tan başka delil yoktur. “İlmin talebi ise kulluk hizmetinin adabının edası içindir, vuslat için değildir. Vuslat ancak Allah&#8217;la, Allah için olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Varlıkla var olduğu vehmolunan (8) âlemler ve eserler, özel bir varlıkla var olmak açısından sırf yokluktur. Kendilerinden varlık ve nurları yoktur. Âlemleri var gösteren, nurlandıran ve aydınlatan Hakk&#8217;ın nuru ve zuhurudur. Güneş camı aydınlattığında nur, camın değil güneşindir. Güneş ışığı camın yeterliliğine göre görünür. Bunun gibi varlık da Vahid Teala&#8217;nın varlığıdır. Hulül olmak: sızın eşyada zuhur ve tecelli etmesi eşyanın tabiatı gereğincedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Beşeriyetinin acizlik vasıflarıyla gerçekleştiğin halde, ilâhi güzel vasıflarla sana imdat eder. Şöyle ki (74) zilletinle gerçekleştiğinde izzetle imdat eder. Hakk&#8217;ın izzetiyle aziz olursun. Acziyetinle gerçekleşirsen güç ve kudretiyle imdat eder. Allah&#8217;ın kuvvetiyle güçlü olursun. Fakrınla gerçekleşirsin, zenginliğiyle imdat eder. Allah&#8217;ın zenginliğiyle zengin olursun.</p>
<p>Yani zillet ve acziyet yaygısı üzerine oturup da, “Yâ Aziz, yâ Kâdir! Bu zelilin senden başka kimi vardır!” dediğinde&#8230; Aynı şekilde, zaaf ve fakr yaygısında birleşip, “Yâ Kaviyyü, yâ Gani! Zayıf ve fakirin senden başka kimsesi yoktur.” dediğinde&#8230; Bir de beşeriyet vasıflarını mahvedip o variyetten tamamen çıktığın takdirde ilâhi sıfatlarla muttasıf olursun. Böylece la mevsufe illallah sırrı (Allah&#8217;tan başka sıfatlanan yoktur) sende gerçekleşir. Sıfatlar mertebesine ulaşıp mazhar olduğun gibi Zât mertebesine de mazhar olursun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nimetin elde bulunmasıyla değerini bilmeyen, yokluğuyla bilir. Yani kalpte nurların bulunmasıyla nurun kıymetini bilmeyen, zulmetin ortaya çıkmasıyla nurun kıymetini bilir ve zulmetten istiğfar eder, nurdan müteşekkir olur. Her şey zıttıyla aşikâr oldugundan suyun kıymetini susuzken anlaşılır. Yemeğin kıymetini aç olan bilir. Bunun üzerine kıyas et.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allahu Teala hazretleri amel yapanlara ve amellerine muhtaç değildir. Hakk&#8217;a, kulların taatleri fayda ve günahları zarar vermez. Allahu Teâlâ hepsinde münezzeh ve beridir. Ancak taati emretmesinin ve günahtan nehyetmesinin faydaları dünya ve âhirette kullarına aittir. Bunlar lütuf ve ihsan cihetiyledir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(İnsanlara teşekkür etmeyen Allah&#8217;a şükredemez.|)</p>
<p>Şeriatin ahkâmı zâhire olduğundan zâhirin süretinde veren ele ceşekkür edilir. Hakikat, alakanın düşürülmesi olduğundan ve her mazhardan olacak verişin hakiki vereni Hak Teâlâ olduğundan şükür Hakk&#8217;a olur, gayrıya olmaz. Verişin mazharını Allah&#8217;tan gayrı görerek dua ve teşekkürü gayrıya ederse, hakikatten iner.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tefekkür, kalbin kandili ve nurudur. Kalp tefekkürle nurlanır ve nurla işlerin hakikatleri tecelli eder. Hakk&#8217;ı Hak, bâtılı bâtıl görür. Fikir nuru kalpten ziyan olsa kalbin ışığı kalmaz. Cehalet karanlığı zâhir olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tefekkür, ağyâr olan kâinat meydanında kalbin seyretmesi ve gezintisidir. İnsanlara vacip (1051) olan yalnız kâinatın ve yaratılmış olan yer, gök ve gayrının hakkında tefekkür etmektir. İlâhi ilme, kemâl ve cemal sıfatlara ulaştıran ilim ve işaretlerden sonuç çıkarmak ve ibret almak lazımdır. Allah&#8217;ın Zât&#8217;ı bilinmediğinden, akıl ve fikirle idrak olunmadığından Allah&#8217;ın Zât&#8217;ının tefekkür ve mülahazasından;</p>
<p>(Yaratılmışları tefekkür ediniz, yaratıcıyı tefekkür ermeyinız. Çünkü siz O&#8217;nun kadrini takdir edemezsiniz.)hadis-i şerifi ile yasaklandık.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İlâhî, zâhirde güzel görünen salih amel, kendini beğenme ve riya ile ayıp dolu olanın aybının kendisi nasıl ayıp olmaz? İlim ve marıfetleri iddiadan ibaret olanın iddiası bilakis nasıl tam bir dava olmaz? Yani salih amel inancında olduğumuz şeyler riya sebebiyle ayıp olunca, ayıp diye işlediklerimiz nice büyük ayıptır. İlim ve marifet iddia ettiğimiz görüntü ve iddiadan ibaret olunca davanın kendisi olan iddiamız nasıl büyük davalardır? Böyle olunca bütün haller ve amellerde nefsimin kusurunu itiraf eder, af ve mağfiretine (123*) dönerim. Kemâliyle inanacak hal ve amellerim yoktur. Her cihetle noksanım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Asli ayıpların sebebiyle ehli olmadığın meth ve övgüyle insanlar seni vasfederler. İnsanların dılleri serbesttir. İnsanlar seni övguyle vasf ettiklerinde aslında o ovgünun ehli ve sahibi Rab Teâlâ hazretleridir. (58*) Sen, kötüeme ve ayıba layıkken senin ayıplarını örten O&#8217;dur. Hak etmediğin halde insanların dilini hamd ve övgüyle açıveren Hak&#8217;tır. Bu da hakkında büyük bir nimettir, Nimetin kadrini bilip teşekkürle Hakk&#8217;ı öv. Aczini bilerek, kötükmeyi kendine nispet et.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nefsin hazzı ve dünya metal olan yaratılmışların zâhiri, sevinç ve gururdur. Bâtını fetih ve gayrettir. Nefis zâhirde olan süs ve zinete nazar eder, gurura meyil ve rağbet gösterir. Kalp zâhirde sevinç görünenin bâtında olan çirkinliğini görür, ibret alır ve şerrinden, fesadından kurtulmayı ister.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hakikat üzere arkadaşının ayıbını bilip dostluğunu men etmeyen, ayıplarıyla beraber kabul edip ihsanını kesmeyen ve kendi faydası olmadan seni talep eden Yüce Mevlâ&#8217;nın sohbeti, hakiki sohbettir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(Ahrâr&#8217;ın kalpleri sırların kabirleridir.) fehvâsıyla Allah&#8217;ın sırlarının kula emanet olduğu halde emanete hıyanet etmek cehaletten ileri gelir. Şühuda konu olan işler imâ ve işaretle açıklanır. İbareleri kullanmak şöhret ve açığa çıkarmada olur. Gizli sırrın ehil olmayana açıklanması ahmaklıktan ortaya çıkar. Hallâc-ı Mansûr sırrı ifşâ ettiğinden (319) katledilmeyi hak etmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/">Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i ve Ali Örfî Efendi Tarafından Yapılan Tercümesi  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhabbeti Lâyık Olan Ancak Allah&#8217;tır!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muhabbeti-layik-olan-ancak-allahtir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muhabbeti-layik-olan-ancak-allahtir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2020 13:06:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın marifeti]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbeti Lâyık Olan Ancak Allah'tır!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24475</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah&#8217;a nisbet edildiğinden değil de şahsından dolayı başkasını seven bir kimsenin sevgisi cehaletinden ve Allah&#8217;ın marifetindeki kusurluluğundan ileri gelir. Hz. Peygamber&#8217;i sevmek övülür; zira Allah sevgisinin aynısıdır. Âlimleri ve muttakîleri sevmek de böyledir. Çünkü mahbubun mahbubu mahbubdur. Mahbubun elçisi sevilir. Mahbubun dostu güzeldir. Bütün bunlar esasın sevgisine dönüşür. Onu geçip başkasına varamaz. Bu bakımdan hakîkatte, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhabbeti-layik-olan-ancak-allahtir/">Muhabbeti Lâyık Olan Ancak Allah’tır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="shell">
<div class="container">
<div id="1234" class="news-wrapper active">
<section class="news background-white padding-sm margin-bottom-sm">
<p class="font-size-20 margin-bottom-sm"><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-6594 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/2880291-allah-celle-celaluhu2.jpg" alt="" width="633" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/2880291-allah-celle-celaluhu2.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/2880291-allah-celle-celaluhu2-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/2880291-allah-celle-celaluhu2-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/2880291-allah-celle-celaluhu2-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 633px) 100vw, 633px" /></strong></p>
<p class="font-size-20 margin-bottom-sm"><strong>Allah&#8217;a nisbet edildiğinden değil de şahsından dolayı başkasını seven bir kimsenin sevgisi cehaletinden ve Allah&#8217;ın marifetindeki kusurluluğundan ileri gelir.</strong></p>
<div class="content font-size-19 margin-bottom-sm">
<p>Hz. Peygamber&#8217;i sevmek övülür; zira Allah sevgisinin aynısıdır. Âlimleri ve muttakîleri sevmek de böyledir. Çünkü mahbubun mahbubu mahbubdur. Mahbubun elçisi sevilir. Mahbubun dostu güzeldir. Bütün bunlar esasın sevgisine dönüşür. Onu geçip başkasına varamaz. Bu bakımdan hakîkatte, basiret sahipleri nezdinde Allah&#8217;tan başka sevilen ve sevgiye müs-tehak olan yoktur.</p>
<p><strong>Bunun izahı şöyledir:</strong></p>
<p>Biz daha önce zikrettiğimiz beş sebebe dönüp onların tam olarak Allah hakkında bir araya toplandıklarını beyan edeceğiz. Allah&#8217;tan başkalarında ise ancak bu sebeplerin bir tanesi vardır. O sebepler Allah hakkında hakikattir. Allah&#8217;tan başkası hakkında onların varlıkları vehim ve hayaldir ve katıksız bir mecazdır. Asla hakikati yoktur. Bu hakîkat anlaşılınca Allah sevgisinin kesinlikle muhal olduğunu hayal eden, aklen ve kalben zayıf olan kimselerin hayalinin tam zıddı her basiret sahibine inkişaf eder ki hakîkatta Allah&#8217;tan başkasını sevmemeyi gerektirir.</p>
<p><strong>Birinci Sebep:</strong> O, insanın kendi nefsini, bekâsını, kemâlini ve varlığının devamını sevmesi, helâkini, yokluğunu ve eksikliğini çirkin görmesi ve kemâline engel olan şeyleri iyi telâkki etmemesidir. Bu bakımdan bunlar her diri insanın tabiatıdır. Diri olan insandan bu tabiatın ayrılması düşünülemez. Bu ise Allah&#8217;ı çok sevmeyi gerektirir; zira nefsini bilen rabbini bilir. Kesinlikle varlığının kendi zatından olmadığını bilir. Zatının varlığı varlığının devamını ve varlığının kemâlini sadece Allah&#8217;tan olduğunu bilir. Bu bakımdan kulu yoktan vareden, hayatta bırakan ve onun kemâl sıfatlarını yaratmak suretiyle varlığını ikmâl eden ve buna götüren sebepleri yaratan sebepleri kullanma hidayetini yaratan ancak Allah&#8217;tır. Aksi takdirde kul, zatı bakımından, zatından gelen bir varlığa sahip değildir. Aksine kul eğer Allah kendisine lütfetmezse katıksız bir hiçtir. Eğer hayatta bırakmak suretiyle Allah&#8217;ın onun üzerindeki fazlı olmazsa, katıksız birşey yoktur.</p>
<p>Allah&#8217;ın fazlı olmazsa varlığının akabinde hemen helâk olur. Eğer yaratılışını tekmil etmek suretiyle Allah&#8217;ın onun üzerinde fazlı olmazsa varlıktan sonra eksiktir. Kısacası varlıkta kendi nefsiyle kâim olan hiçbir şey yoktur. Sadece Hayy ve Kayyum olan Allah, öyle Allah ki zatıyla kâim olduğu gibi her masivası da onunla kâimdir. Zatının varlığı başkasından istifade olunduğu halde ârif kişi zatını severse, ister istemez varlığını ifade edeni, devam ettireni eğer ona Hâlık, Mûcid, yoktan var edici, hayatta bırakıcı, nefsi ile kâim ve başkasını devam ettirici olarak tanıyorsa sever. Eğer nefsini ve rabbini bilmediğinden dolayı sevmiyorsa, zaten sevgi bilmenin meyvesidir, bilmek olmazsa sevgi de yok olur. Zayıf düşmesiyle zayıf düşer. Kuvvetiyle kuvvet bulur. Bu onun cehaletinden ileri gelir.</p>
<p>Hasan Basrî şöyle demiştir: &#8216;Rabbini tanıyan bir kimse, O&#8217;nu sever. Dünyayı tanıyan dünyada zâhid olur. İnsanın kendi nefsini sevip de nefsinin varlığı kendisine bağlı bu-lunan rabbini sevmemesi nasıl düşünülebilir?!&#8217; Malumdur ki güneşin hararetiyle yanan bir kimse gölgeyi sevdiğinde, ister istemez gölgenin varlığını temin eden ağaçları sever. Varlık âleminde her ne varsa, Allah&#8217;ın kudretine nisbet gibidir; zira hepsi O&#8217;nun kudretinin eserleridir. Hepsinin varlığı O&#8217;nun varlığına tâbidir. Işığın güneşe, gölgenin ağaca tâbi oluşu gibi&#8230;</p>
<p>Fakat bu misal, halk tabakasının anlayışlarına nisbeten doğru olabilir. Zira halk tabakası ışığın güneşin eseri olduğunu hayal eder. Güneşten çıktığını, güneşle var olduğunu zanneder. Oysa bu, katıksız bir yanılmadır; zira kalp erbabına, gözlerle görmekten daha açık bir şekilde keşfolunmuştur ki nûr, Allah&#8217;ın kudretinden hâsıl olmuştur. Güneş ile kesif cisimler arasında karşılaşma vâki oldu mi Allah Teâlâ o nûru yaratır.</p>
<p>Nitekim güneşin ışığının, şeklinin sûretinin ve kendisinin de Allah&#8217;ın kudretinden hâsıl olduğu gibi&#8230; Fakat misallerden gaye davayı anlatmaktır. Bu bakımdan misallerde hakîkat aranmaz. Durum bu olduğu zaman eğer insanın nefsini sevmesi zarurî ise, nefsinin varlığını önce meydana getirip sonra devam ettiren, aslında, sıfatında, zâhirinde, bâtınında cevher ve arazlarında, varlığı kendisine bağlı bulunan bir zatı da eğer o zatı bu şekilde tanımış ise ister istemez sevmesi gerekir. Kim bu sevgiden uzak ise, bu kimse nefsiyle ve şehvetleriyle meşgul olur, rabbinden gâfil bulunduğundan yaratanını gereği gibi tanımaz, sadece şehvetlerine ve duygularının kapsamına giren şeylere bakar. O da hayvanların nimetlenmekte ve genişliğinden istifade etmekte kendisine ortak oldukları şehadet âlemidir.</p>
<p>Melekût âlemi ise, böyle değildir. Öyle melekût âlemi ki meleklere yaklaşanlar hariç, onun yerine kimse tarafından ayak basılmaz kişi bu âlemde sıfatlarında meleklere ne derece yakınsa, o nisbette bakabilir. Hayvanların derecesine ne kadar inmişse, o nisbette mahrum olur.</p>
<p><strong>İkinci Sebep:</strong> Kişinin kendisine iyilik yapanı sevmesidir. Kendisine malen yardım eden, konuşmasıyla lütûfkâr davranan, yardımıyla kendisine destek veren, kendisinin yardımına ve düşmanlarının yok olmasına koşan, şerirlerin şerrini kendisinden uzaklaştırmaya kalkışan, gerek nefsi hakkında, gerekse evlat ve akrabaları hakkında olsun, bütün istek ve hedeflerine vesile teşkil eden kimseyi sevmesidir. Böyle bir kimse, kişi nezdinde şüphesiz sevilir. İşte bu sebep de Allah&#8217;dan başkasını sevmemesini gerektirir. Çünkü eğer şahıs, hakkıyla Allah&#8217;ı tanımış olursa, kendisine iyilik yapanın sadece Allah olduğu bilir.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın bütün kullarına yapmış olduğu iyiliklerin çeşitlerine gelince, onları saymam mümkün değildir; zira hiçbir kimsenin hesap mahareti onları toplayamaz.</p>
<p>Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Eğer Allah&#8217;ın nimetini saymaya kalkışsanız bitiremezsiniz.(Nahl/18)</p>
<p>Şükür Kitabı&#8217;nda bunun bir kısmına işaret etmiştik. Şimdi ise, sadece insanlardan gelen ihsanın, mecazî olarak tasavvur olunabileceğinin beyanı üzerinde duracağız. İhsan edenin sadece Allah olduğunu beyan edeceğiz. Biz bütün hazineleriyle sana nimet veren ve bütün hazinelerini emrine veren, istediğin şekilde sarfetme yetkisini sana bahşeden bir kimse farzedelim. Muhakkak ki sen, bu ihsanın bu kimseden geldiğini zannedersin. Oysa bu zannın yanlıştır; zira bu kimsenin ihsanı kendi nefsi, malı ve mala olan kudreti ve malını sana sarfetmeye kendisini sevkeden kuvvetle tamamlanır. O halde onu yaratan, malını, kudretini yaratan, iradesini ve teşvikçi kuvvetini halkeden kimdir? Seni ona sevdiren kim? Onun yüzünü sana çeviren kimdir? Dininin ve dünyasının ıslahının sana yardım etmesinde olduğunu onun kalbine atan kimdir? Eğer bütün bunlar olmasaydı o, malından, bir tane dahi sana vermezdi. Ne zaman ki Allah (c.c) onun kalbini harekete geçiren şeyleri ona musallat kılıp onun nefsinde &#8216;dininin ve dünyasının salâhının malını sana vermesinde olduğu&#8217; hakikatini takarrur ettirdi, o, malını sana teslim etmeye mecbur kaldı. O ona muhalefet edemez. Öyle ise, iyilik yapan, onu sana mecbur edip musahhar kılan zattır. Onu iyilik yapmaya zorlayan faktörleri musallat kılan kuvvet sahibidir. Onun eli ise bir vasıtadır. Onunla Allah&#8217;ın ihsanını sana ulaştırır. El sahibi burada mecburdur. Tıpkı su yolunun suyun akışına uymaya mecbur olduğu gibi&#8230;</p>
<p>Eğer onu iyilik yapmış sayar veya kendiliğinden iyilik yaptığını zannedip ona teşekkür edersen, sadece vasıta olduğu için ona teşekkür etmezsen bu, işin hakikatini bilmez bir kişisin demektir! Zira insanoğlunun iyilik yapması, ancak kendi nefsi için tasavvur edilebilir. Başkasına iyilik yapması ise muhaldir; zira insanoğlu malını, ancak bir gayesi varsa, başkasına verir. O hedef ya gelecekte olur ki bu sevaptır. Yahut da derhal tahakkuk eder ki bu da minnet ve kişiyi teshir etmektir veya övülmesi veya şöhretinin yayılmasıdır, cömertlikle meşhur olup ün salmaktır veya halkın kalbini kendisine itaat etmeye cezbetmektir.</p>
<p>Nasıl ki insan, malını bir yararı olmadığı için denize atmıyorsa tıpkı onun gibi bir insanın eline de ancak bir hedef ve bir gayesi olursa malı verir. Onun, malını vermesi gayesine ulaşmak içindir. Sen ise, onun maksudu değilsin. Senin elin, almakta alettir ki hedefi olan anılması, övülmesi, teşekkür alması veya sevabdar olması hâsıl olsun. Bu bakımdan o, kendi hedefine varmak için seni, malı almak hususunda kullanmıştır. Öyleyse o kendi nefsine iyilik yapmıştır. Vermiş olduğu malın karşılığı olarak nezdinde maldan daha kıymetli olan bir şey almıştır. Eğer o nasip onun yanında daha kıymetli olmasaydı asla senin için malını vermezdi. Bu bakımdan o, şükür ve sevgiye iki yönden müstehak değildir. O vecihlerden biri şudur:</p>
<p>Allah&#8217;ın harekete geçirici sebepleri ona musallat kılması suretiyle yardım etmeye mecbur olmuştur ve muhalefet etmeye gücü yoktur. Bu bakımdan o, emîrin hazinedarı gibidir; zira hazinedar emîrin hiratini, ikrama mazhar olan bu kimseye verdiğinde ihsan edici olarak görünmez. Çünkü bu ikram emir tarafından gelmiştir. Hazinedar itaat etmeye mecburdur. Onun emrini yerine getirmeye mecbur olduğu gibi, kendisine muhalefet edemez. Eğer emîr onu kendi keyfine bırakırsa o malı emîrin lûtfuna mazhar olan kimseye vermez. İşte her ihsan eden kimse de böyledir. Eğer Allah onları nefisleriyle başbaşa bırakırsa, onlar o maldan bir kuruş dahi kimseye vermezler. Allah Teâlâ ona harekete geçirici kuvvetleri musallat edince, onun kalbine din ve dünya bakımından nasibinin o malı vermekte olduğunu yerleştirince onu verir. İkincisi kişi vermiş olduğu malın karşılığı olarak nezdinde verilen maldan daha yararlı ve daha sevimli bir şey almış olur.</p>
<p>Nasıl ki satıcı karşılığında malını verdiğinde ve karşılığında daha sevimlisini aldığından ihsan edici değilse, aynen onun gibi hibe eden de hibesinin karşılığı olarak sevap veya övülme veya başka bir bedel almıştır. Karşılığın bir mal olması şart değildir. Nasibler öyle bedellerdir ki onlara nisbeten aynlar pek değersiz kalır. Bu bakımdan ihsan cömertliktedir. Cömertlik ise, karşılıksız ve verene bir pay olmaksızın verilen maldır. Bu ise, Allah&#8217;tan başkası için muhaldir.</p>
<p>Bu bakımdan âlemlere ihsan olsun diye nimet veren Allah&#8217;tır. Bu nimeti bir hedef ve gayeden ötürü değil, karşılıksız olarak âlemlere veren O&#8217;dur; zira O, garezleri ve hedefleri gözetmekten yücedir. Bu bakımdan O&#8217;ndan başkası hakkında cömertlik ve ihsan lâfzını kullanmak yalan veya mecazdır. Bu lâfzın O&#8217;ndan başkası için mânâsı muhaldir ve siyah ile beyazın bir arada bulunmasının imkânsız olduğu gibi imkânsızdır. Öyleyse cömertlik, ihsan, vergi ve nimet etmekte münferid olan ancak O&#8217;dur. Eğer tabiatta ihsan edenin sevgisi varsa, arifin Allah&#8217;tan başkasını sevmemesi gerekir; zira O&#8217;ndan başkasından ihsanın gelmesi muhaldir. Bu bakımdan O tek olduğu için bu sevgiye müstehak olanın ta kendisidir. O&#8217;ndan başkası ise, ihsanın mânâ ve hakîkatini bilmemek şartıyla ihsandan dolayı sevilmeye müstehak olur.</p>
<p><strong>Üçüncü Sebep:</strong> Senin esasında ihsan ediciyi sevmendir. Her ne kadar onun ihsanı sana varmamış ise de&#8230; Böyle bir sevgi tabiatlarda mevcuttur. Çünkü senin kulağına uzak bir ülkede de olsa âbid, âdil, âlim, halka şefkat gösteren, lütûfkâr, mütevazi bir sultanın haberi gelse, aynı zamanda zâlim, mütekebbir, fâsık, haysiyetsiz, bir sultanın haberi de gelse, kalbinde bu ikisinin arasında bir fark görüsün; zira kalbinde birincisine karşı sevgi denilen bir meylin olduğunu hissedersin! Zira sen birincisinin hayrından ümitsiz, ikincisinin şerrinden de eminsindir. Çünkü onların memleketlerine gitme ümidi sende yoktur. İşte bu, sadece iyilik yapanın iyilik yapmasından dolayı sevilmesidir. Yoksa sana iyilik yapması bakımından değildir.</p>
<p>Bu sebep de Allah&#8217;ı sevmeyi gerektirir. Allah&#8217;tan başkasının hiçbir suretle sevilmemesini gerektirir. Allah&#8217;tan başkası ancak bir sebeple Allah&#8217;a bağlı bulunduğundan dolayı sevilir; zira bütün insanlara iyilik yapan Allah&#8217;dır. Önce ya-ratmak suretiyle bütün insanlara ikramda bulunmuştur. İkinci olarak zarurî azalar ve sebeplerini tamamlamak suretiyle, üçüncü olarak ihtiyaçlarının sebeplerini yaratmak suretiyle nimetlendirme ve refaha kavuşturmakla onlara ikramda bulunmuştur. Her ne kadar bu sebepler zarurî ve zorunlu değilseler de&#8230;</p>
<p>Dördüncüsü onları güzel meziyetler, zaruret ve ihtiyaç olmadığı halde zînet olan fazlalıklarla süslemek suretiyle ihsanda bulunmasıdır. Azalardan zarurînin misali; baş, kalp, böbreklerdir. Kendisine ihtiyaç olanın misali ise; göz, el, ayaklardır. Süsün misali ise kaşların kavisli, dudakların kırmızı, gözlerin badem renginde olmasıdır. Bunlardan başka nice âza vardır ki eğer yok olursa, onunla bir ihtiyaç eksik kalmaz. Ancak şekil bozulur. İnsan bedeninin haricinde bulunan nimetlerden zarurî olanın misali, su ve gıdadır. İhtiyacın misali ilâçlar, et ve meyvelerdir. Meziyet ve fazlalıkların misali; ağaçların yeşilliği, çiçeklerin ve ışıkların şekillerinin güzelliği, meyvelerin ve yokluğuyla ne bir ihtiyacın ve ne de bir zaruretin bozulmadığı yemeklerin lezzetleridir. Bu üç kısım her hayvan, her bitki için, hatta arşın zirvesinden toprağın altına kadar bütün mahlukat sınıfları için mevcuttur. Madem ki durum budur, o halde iyilik yapan O&#8217;dur. Öyleyse O&#8217;ndan başkası nasıl iyilik yapan olur? Oysa, zâhirde, iyilik yapanlar, O&#8217;nun kudret iyiliklerinden bir iyiliktir. Zira O güzelliğin, iyilik yapanın, iyiliğin ve iyilik sebeplerinin yaratanıdır. Bu nedenle O&#8217;ndan başkasını sevmek katıksız bir cehalettir. Kim Allah&#8217;ı tanırsa, bu nedenle Allah&#8217;tan başkasını sevmez.</p>
<p><strong>Dördüncü Sebep:</strong> Güzelliğin zatından dolayı her güzeli sevmektir. Bu sevgi, güzelliğin ötesinde bulunan bir nasip elde etmek için değildir. Biz bunun tabiatlarda bir yaratılış olduğunu belirttik. Belirttik ki güzellik, gözle görünen zâhirî suretin güzelliği ile basiretin nûru ve kalbin gözüyle idrâk olunan bâtınî suretin güzelliğine bölünsün. Birinci kısmını çocuklar ve hayvanlar (bile) idrâk eder. İkinci kısmını idrâk etmek ise sadece basiret sahiplerine mahsustur. Orada, dünya hayatının görünür tarafından başkasını bilmeyenler basiret sahiplerinin ortağı olamaz. Her güzellik, güzelliği idrâk edenin nezdinde sevimlidir. Eğer kalben idrâk edilirse, kalbin mahbubudur. Müşahede hususunda bunun misali, peygamberlerin, âlimlerin ve güzel ahlâklıların ve Allah&#8217;ı razı eden fazilet sahiplerinin sevgisidir; zira bu sevgi, yüz ve diğer azalar güzel olmadığı halde düşünülebilir.</p>
<p>Bâtınî suretin güzelliğinden kastolunan da budur. Zâhirî duyular ise, bunu idrâk etmez. Evet! Bu ancak kendisinden sâdır olan ve kendisine delalet eden eserlerinin güzelliğiyle idrâk olunur. Hatta kalp bunu idrâk etti mi buna meyledip bunu sever.</p>
<p>Bu bakımdan Hz. Peygamber&#8217;i veya Hz. Ebubekir&#8217;i veya İmam Şâfiî&#8217;yi seven bir kimse, onları zâhiri güzelliğinden dolayı sevmez. Bu sevgi onların fiillerinin güzelliği içindir. Bilakis fiillerinin güzelliği fiillerin kaynağı olan sıfatların güzelliğine delâlet eder; zira fiiller o sıfatlardan çıkıp onlara delâlet eder. Bu bakımdan kim musannifin (yazarın) tasnifinin güzelliğini, şairin şiirinin güzelliğini, nakkaşın güzel nakışını, ustanın güzel binasını görürse, bu fiillerden onun bâtınî sıfatları inkişaf eder! O sıfatlar kısaca tedkik edildiğinde ilim ve kudrete dönüşür. Sonra malum ne kadar şerefli ve güzellik bakımından ne kadar tamam olursa, ilim ondan daha şerefli ve daha güzel olur. Bunun gibi makdûr ne kadar mertebe bakımından büyük ve derece bakımından yüksek olursa, o makdûru meydana getiren kudret, mertebece daha büyük, kıymetçe daha şerefli olur. Bilinenlerin en kıymetlisi Allah Teâlâ&#8217;dır. Bu bakımdan şüphe yoktur ki ilimlerin en güzeli ve en şereflisi Allah&#8217;ın marifetidir. Allah&#8217;a yakın olan ve Allah&#8217;ın özelliği olan şeyler de böyledir. Bu bakımdan ilmin şerefi Allah ile ilgilenmesi nisbetindedir. Durum bu olduğuna göre kendilerini tabii olarak kalplerin sevdiği sıddîkların sıfatının cemâli üç şeye dönüşür:</p>
<p><strong>1.</strong> Onların Allah&#8217;ı, melekleri, kitabları, peygamberleri ve peygamberlerinin şeriatlarını bilmeleri.<br />
<strong>2.</strong> Nefislerini ve Allah&#8217;ın kullarını irşad ve siyasetle ıslah etmeye kudretlerinin yetmesi.<br />
<strong>3.</strong>Rezaletlerden, çirkinliklerden, hayır yollarından çeviripşerrin yoluna cezbedici serkeş şehvetlerden uzak bulunmaları.</p>
<p>İşte bu ahlâkla peygamberler, âlimler, halifeler, adalet ve cömertlik ehli olan devlet başkanları sevilirler. Bunları Allah&#8217;ın sıfatlarına nisbet et! İlme gelince, geçmiş ve geleceklerin ilmi, herşeyi sonsuz bir şekilde kapsayan ve kapsamından göklerde ve yerde miskal-i zerre kadar birşey hariç bulunmayan ilâhî ilme nisbet edilirse, ne kıymeti vardır!<br />
Size ilimden ancak az birşey verilmiştir.(İsrâ/85)</p>
<p>Yer ve gök ehli bir araya gelip Allah&#8217;ın ilmini ve hikmetini, bir karıncayı veya bir sivrisineği yaratmaktaki tafsilatı ihata etmeye çalışsalar onun binde birine muttali olamazlar. O&#8217;nun ilminden ancak O&#8217;nun dilediğini elde ederler. O az miktar bile bütün mahlukâta yetmiştir ve O&#8217;nun öğretmesi ile öğrenmişlerdir.<br />
İnsanı yarattı! Ona beyanı öğretti. (Rahman/3-4)</p>
<p>Eğer ilmin güzelliği ve şerefi sevilen birşey ise ve ilim de âlim için bir süs ve zînet ise bu takdirde, Allah&#8217;tan başkasının sevilmemesi gerekir. Bu bakımdan âlimlerin ilimleri Allah&#8217;ın ilmine nisbeten cehalettir. Zamanının en âlimini ve zamanının en cahilini bilen bir kimsenin ilminden dolayı en cahili sevip en âlimi terketmesi muhaldir. Her ne kadar cahil az da olsa maişetinin ilminden uzak değilse de&#8230; Allah&#8217;ın ilmi ile mahlukâtın ilmi arasındaki fark, mahlukların en âlimi ile en cahili arasındaki farktan daha fazladır; zira en âlim en cahilden ancak sayılı ilimlerden fazla olur ki en cahilin de çalışmak sayesinde o ilme yetişmesi düşünülebilir. Oysa Allah Teâlâ&#8217;nın ilminin bütün mahlukâtın ilminden üstünlüğü, huduttan hariçtir, yani sonsuzdur; zira Allah&#8217;ın malumatının nihayeti yoktur. Mahlukâtın malumatının ise sonu vardır.</p>
<p>Kudret sıfatına gelince, o da kemâldir. Bu bakımdan her kemâl berraklık, azamet cömertlik ve istila mahbubdur. Onu idrâk etmek lezzetlidir. Hatta insan, hikâyede, Hz. Ali ve Hz. Halid&#8217;in (r.a) şecaatini ve diğer İslâm kahramanlarının şecaatlerini, kudret ve akranlarını mağlup etmelerini dinlerken kalbinde bir kıpırdama, sevgi, zarurî bir rahatlık hisseder. Bu onları görmediği halde böyledir. Bir de onları görseydi kimbilir nasıl olurdu! Demek ki bu, kendisi ile muttasıf bulunan bir kimsenin sevgisini, ister istemez kalpte meydana getirir; zira bu da bir nevi kemâldir.</p>
<p>Bu bakımdan şimdilik bütün mahlukâtm kudretini Allah&#8217;ın kudretine nisbet et! Acaba şahısların kuvvet bakımından en büyüğü, mülk bakımından en geniş mülke sahip olanı, öldürmekte en kuvvetlisi, şehvetleri mağlup etmekte en muktediri, nefsin habisliklerini en fazla yok edeni, nefsinin ve başkasının siyasetine en doğru ve toplu şekilde sahip olanın kudretinin hududu nereye kadardır? Oysa onun gayesi ancak nefsinin bazı sıfatlarına ve bazı işlerde de bazı insanlara güç yetirmektir. O bununla beraber ne nefsi için ölüm, ne hayat, ne kabirden kalkma, ne zarar ve ne de fayda sağlayabilir.</p>
<p>Gözünü körlükten korumaya, dilini konuşamamaktan, kulağını sağırlıktan ve bedenini hastalıktan korumaya gücü yetmez. O, nefsinde ve gayrisinde bulunan ve güç yetirmediği şeyleri saymaya bile muhtaçtır ki bunlar da yaklaşık olarak onun kudretinin ilgilendiği şeylerdir. O, bu kudretiyle münasebeti olmayan göklerin meleklerini, yıldızlarını, yer, dağ, deniz, rüzgâr, şimşek, maden, bitki, hayvan ve bütün parçalarını nasıl sayabilir. Oysa bunların tek bir zerresine bile onun kudreti yetmez. Nefsinde ve başkasında kullandığı güç de onun nefsinden ve onun nefsi ile değildir. O gücün kudretini ve sebeplerini yaratan Allah&#8217;tır. Ona o imkânı bahşeden Odur. Eğer O, bir sivrisineği, en büyük sultana veya en kuvvetli hayvana musallat kılarsa, sivrisinek onu derhal öldürebi-lir. Bu bakımdan kul için, mevlâsının verdiği imkân mevcut olmazsa, kudret sözkonusu değildir.</p>
<p>Nitekim yeryüzünün en büyük sultanı olan Zülkarneyn hakkında şöyle buyurduğu gibi:<br />
Biz onu yeryüzünde güçlü kıldık. (Kehf/84)</p>
<p>Zülkarneyn&#8217;in bütün mülkü ve saltanatı ancak Allah Teâlâ&#8217;nın kendisini yerin bir bölgesinde yerleştirmesine bağlıdır, Oysa yeryüzünün tümü, âlemin cisimlerine nisbeten topraktır. İnsanların yeryüzünden aldıkları bütün yöneticilikler o topraktan bir tozdur. Sonra o toz da Allah&#8217;ın fazlından ve imkân sağlamasından gelir.</p>
<p>Bu bakımdan Allah&#8217;ın kullarından birini kudretinden, siyasetinden ve istilâsından, kuvvetinin kemâlinden sevip de bunlardan dolayı Allah&#8217;ı sevmemesi muhaldir. Kuvvet ancak yüce ve büyük olan Allah ile temin edilir. Bu bakımdan Cebbâr, Kahir, Âlim ve Kadir O&#8217;dur! Gökler O&#8217;nun sağ elinde dü-rülmüştür. Yer ve onun üzerinde yaşayanlar O&#8217;nun kab-zasındadır. Bütün mahlukâtın perçemi, O&#8217;nun kudretinin kabzasındadır. Onları helâk ederse, O&#8217;nun mülkünden zerre kadar eksilmez. Onların benzerlerini bin defa yapmak onu yormaz. Onları yoktan var etmekte kendisine bir gevşeklik dokunmaz.</p>
<p>Bu bakımdan herhangi bir kudret ve kudret sahibi yoktur ki O&#8217;nun kudretinin eserlerinden bir eser olmasın. Öyleyse güzellik, parlaklık, azamet, kibriya, kahr ve istila O&#8217;nundur. Evet sadece O&#8217;nundur. Eğer kemâl-i kudretinden dolayı bir kâdirin sevilmesi düşünülürse O&#8217;ndan başkası asla kemâl-i kudretinden dolayı sevgiye müstehak olmaz! Ayıp ve eksikliklerden münezzeh olma, rezalet ve çirkinliklerden mukaddes bulunma sıfatına gelince, o da muhabbeti gerektiren faktörlerden biridir, bâtınî surette güzellik ve cemâlin istekçilerinden biridir. Peygamber ve sıddîklar her ne kadar ayıp ve çirkinliklerden münezzeh iseler de, yine de mutlak mânâda tekaddüs ve tenezzühün kemâli ancak Bir, Hak, Sultan, Kuddûs, Celâl ve İkram sahibi olan Allah için düşünülür. Bütün mahluklar eksiklik ve noksanlıklardan uzak değildir. Aksine mahlukun aciz, müsahhar ve mecbur oluşu ayıp ve eksikliğin ta kendisidir.</p>
<p>Bu bakımdan kemâl bir olduğu halde Allah&#8217;ındır. O&#8217;nun gayrisine ancak O&#8217;nun verdiği nisbette kemâl vardır. Kemâlin nihayetiyle başkasına nimet vermek kudret dahilinde değildir. Çünkü kemâlin müntehasının en az derecesi başkasının müsahhar bir kölesi olmaması, başkasından kuvvet almamasıdır. Oysa böyle olmamak Allah&#8217;tan başkası hakkında muhaldir. Bu bakımdan kemâlle münferit, eksiklikten münezzeh, ayıplardan mukaddes bulunan ancak Allah&#8217;tır. O&#8217;nun eksikliklerden mukaddes ve münezzeh olmasının beyanı oldukça uzar ve mükâşefe ilimlerinin esrarındandır.</p>
<p>Bu bakımdan biz onu zikretmekle sözü uzatmayacağız. O halde bu vasıf eğer sevilen bir kemâl ve cemâl ise, onun da bu hakikati ancak Allah için tamamlanır. Allah&#8217;tan gayrisinin kemâl ve kenezzühü mutlak değildir. Sadece kendisinden daha eksik olana nisbetendir.</p>
<p>Nitekim atın merkebe, insanın da ata nisbeten kemâli olduğu gibi&#8230; Eksikliğin aslı hepsini kaplamaktadır. Onlar ancak eksiklik derecelerinde çeşitli ve farklıdırlar. Durum bu olduğu zaman güzel sevilir. Mutlak güzel ise ancak bir olan Allah&#8217;tır. Öyle Allah ki benzeri yoktur. O biricik Allah ki zıddı yoktur. Kendisiyle boy ölçüşen biri olmayan Samed&#8217;dir. Hiç kimseye ihtiyacı olmayan Gani&#8217;dir. Dilediğini yapan, irade ettiğine hükmeden, hükmünün önüne geçilemeyen Kâdir&#8217;dir. İlminden gökler ve yerde bir zerre dahi hariç bulunmayan Alîm&#8217;dir. Kabza-i kudretinden diktatörlerin, satvet ve kuvvetinden kayserlerin boynu kurtulmayan Kâhir&#8217;dir. Varlığının evveli olmayan ezelîdir.</p>
<p>Bekâsının sonu olmayan ebedî&#8217;dir. Yokluğun imkânı huzurunun etrafında dolaşmayan varlığı zarurî olandır. Kendi, nefsiyle kâim olan ve her mevcudâtın kendisiyle kâim olduğu Kayyûm&#8217;dur. Göklerin ve yerin Cebbâr&#8217;ı, cansızların, canlıların ve bitkilerin yaratanıdır. Öyle Allah ki izzet ve ceberrûtla muttasıf, mülk ve melekût&#8217;da mütevahhiddir (ikisi de sadece O&#8217;nundur). Fazilet ve celâlin, revnak ve cemâlin, kudret ve kemâlin sahibidir. Öyle bir sahip ki O&#8217;nun celâlinin marifetinde akıllar şaşkına dönmüştür. O&#8217;nun vasfında diller konuşamaz olmuştur. Öyle Allah ki âriflerin kemâli marifetleri, O&#8217;nun marifetinden aciz olduklarını itiraf etmektir. Peygamberlerin peygamberliğinin zirvesi O&#8217;nun vasfını yapmaktan kusurluluğunu ikrar etmeleridir. Nitekim peygamberlerin efendisi şöyle buyurmuştur:<br />
Sen münezzehsin, kendi nefsini övdüğün gibi, seni övmeye gücüm yetmez.10</p>
<p>Sıddîkların efendisi Hz. Ebubekir (r.a) şöyle demiştir: İdrâkin derkinden aciz olmak idrâktir&#8217;. Halk için marifetine marifetinden aciz olmalarından başka herhangi bir yol kılmayan Allah ortaktan münezzehtir. Madem ki durum budur, keşke bilseydim Allah&#8217;ın</p>
<p>sevgisinin hakiki olarak mümkün olmasını inkâr edip de bunu mecazi kılan bir kimse acaba bu saydığımız sıfatların, güzellik ve övgü sıfatlarından olmalarını mı inkâr ediyor veya Allah Teâlâ&#8217;nın bu sıfatlarla muttasıf olmasını mı veyahut da kemâl, cemâl ve azametini idrâk edenin katında tabii olarak sevildiğini mi inkâr ediyor?</p>
<p>Basireti kör olanların gözlerinden cemâl ve celâlini perdeleyen Allah ortaktan münezzehtir. Ancak ezelde iyi neticeye mazhar olan kimseler için cemâli görünmektedir. O kimseler ki perde ateşinden uzaklaştırılmışlardır. Zarar edenleri körlük karanlıkları içerisinde şaşkın bir şekilde dolaşmaya bırakmıştır. Onlar hissedilenler ve hayvanî şehvetlerin otlaklarında dolaşıp dururlar! Dünya hayatından görünür tarafı bilirler, ahiretten ise gafildirler. Hamd Allah&#8217;a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler. Bu sebeple olan sevgi, ihsandan ötürü olan sevgiden daha kuvvetlidir; zira ihsan artar ve eksilir.</p>
<p>Allah Teâlâ Dâvud&#8217;a (a.s) vahiy göndererek şöyle buyurmuştur: &#8216;Katımda sevilenlerin en sevimlisi o kimsedir ki vergisiz bana ibadet eder. Onun ibadeti bir karşılıktan dolayı değil, rubûbiyetin hakkını yerine getirmek içindir!&#8217;</p>
<p>Zebur&#8217;da şöyle vârid olmuştur: &#8216;Bana cennet veya cehennem için ibadet edenden daha zâlim bir kimse var mıdır? Eğer ben ne cenneti, ne cehennemi yaratmasaydım acaba itaat olunmaya lâyık değil miydim?&#8217;</p>
<p>Hz. İsa (a.s), bir grup âbidin yanından geçti. Zayıf ve naif düştüklerini görünce şöyle sordu: &#8216;Bu haliniz nedir?&#8217; Onlar &#8216;Biz ateşten korkar, cenneti ümit ederiz&#8217; dediler, Hz. İsa onlara &#8216;Siz bir mahluktan korkuyor, bir mahluktan da ümit ediyorsunuz!&#8217; dedi. Başka bir grubun yanından geçerken hallerini sordu. Onlar &#8216;Biz Allah&#8217;ı sevdiğimizden ve celâlini tazim ettiğimizden dolayı ibadet ediyoruz&#8217; dediler. Hz. İsa (a.s) onlara &#8216;Allah&#8217;ın hakîki velî kulları sizsiniz. Sizinle beraber kalmakla emrolundum&#8217; dedi.<br />
Ebu Hâzim11 şöyle demiştir: &#8216;Ben Allah&#8217;a sevabın ümidi veya ikabın korkusu için ibadet etmekten utanıyorum. Çünkü bu takdirde efendisine karşı asi olan bir köle gibi olurum ki o köle efendisinden korkmazsa çalışmaz&#8217;.</p>
<p>Haberde şöyle vârid olmuştur:</p>
<p>Sakın hiç biriniz kötü amele gibi olmayınız ki ona ücreti verilmezse ve korkmazsa çalışmaz.</p>
<p>Beşinci Sebep: Sevginin beşinci sebebine gelince, bu sebep, seven ile sevilen arasındaki uygunluk ve benzerliklerdir. Çünkü benzeri kendisine çekici gelir. Şeklin şekle meyli daha fazladır. Çocuğun çocuğa, büyüğün büyüğe, kuşun kendi türüne yakınlık gösterdiğini ve kendi türünden olmayan şeylerden kaçtığını görürsün&#8230; Âlimin âlime, sanatçıdan daha fazla ünsiyet ettiğini, marangozun çiftçiden daha fazla marangoza ülfiyet ettiğini görürsün. Bu tecrübenin şahidliğiyle perçinleşen bir hakikattir. Haber ve eserler de daha önce Sohbet Adabı ve Allah yolunda kardeş olma bölümünde geçtiği gibi bunun böyle olmasına şehadet ederler. Münasebet bazen zahirî bir mânâda olur. Çocukluk mânâsında çocuğun çocukla olan münasebeti gibi&#8230; Bazen de güzelliğin mülahazası veya mal veyahut herhangi bir hususta bir tamahkârlığın mülahazası olmaksızın iki şahıs arasında gördüğün birleşme gibi&#8230;</p>
<p>Nitekim Allah&#8217;ın yüce rasûlü buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:<br />
Ruhlar donatılmış askerlerdir. Onlardan tanışanlar birbirleriyle anlaşırlar. Onlardan tanışmayanlar anlaşamazlar.</p>
<p>Bu bakımdan, burada tanışmak birbirine uygun olmak, tanışmamak da ikisinin arasında zıddiyet demektir. Bu sebep de bâtınî bir münasebetten ötürü Allah sevgisini iktiza eder ki o bâtınî münasebet, şekillerdeki benzerliğe dönüşmez. Aksine bâtınî olan birtakım mânâlara dönüşür ki onların bazısını kitablarda zikretmek caiz, bazısının yazılması caiz değildir. Bu ikinci kısım gayret perdesinin altında bırakılır ki hak yolun yolcuları sülûk şartını tekamül ettirdikleri zaman, ona muttali olsunlar. Burada zikredilen yakınlık kulun sıfatlarla rabbine olan yakınlığıdır. O sıfatlar ki onlardan rubûbiyet ahlâkıyla ahlâklanması emredilmiş, &#8216;Allah&#8217;ın ahlâkıyla ahlâklanın!&#8217; denilmiştir. Bu da ulûhiyyet sıfatlarından olan ilim, iyilik, ihsan, lütûf, başkasına hayır yapmak, merhamet etmek, halk için nasihat etmek, halkı hakikate irşad ve bâtıldan alıkoymak ve şeriatın diğer güzel şeylerinden oluşan ilâhîsıfatlardan olan güzel sıfatları elde etmektir. Bu bakımdan bu sıfatların hepsi, insanı Allah&#8217;a yaklaştırır. Bu yaklaşma, mekân olarak Allah&#8217;a yaklaşma değildir. Sıfatlarla yaklaşma mânâsındadır. Kitablarda yazılması caiz olmayan ve insanoğlunun özelliği olan münasebete gelince, bu münasebete şu ayetle işaret edilmiştir:<br />
Sana ruh&#8217;tan (ruh&#8217;un hakikatinden) sorarlar. De ki: &#8216;Ruh rabbimin emrindendir!&#8217;<br />
(İsrâ/85)</p>
<p>Zira Allah Teâlâ bu ayette &#8216;Ruhun rabbanî bir emir, beşer aklının hududunun haricinde olan birşey&#8217; olduğunu beyan buyurmuştur.</p>
<p>Ben onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın!(Hicr/29)</p>
<p>Allah Teâlâ, melekleri ona secde ettirmiştir.<br />
Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde hükümdar yaptık! (Sâd/26)</p>
<p>Zira Adem (a.s) Allah&#8217;ın halifeliğine ancak o münasebetle müstehak olmuştur. Bunu Hz. Peygamberin şu hadîsi remzetmektedir.<br />
Allah Teâlâ Adem&#8217;i, sureti üzerine yaratmıştır.</p>
<p>Hatta eksik olanlar zannettiler ki duyularla idrâk edilen şu zâhir suretten başka bir suret yoktur. Bu bakımdan bunlar Allah Teâlâ&#8217;yı başka şeylere benzettiler (!) Cisim telâkki ettiler ve suret çizdiler. (Oysa) âlemlerin rabbi olan Allah, cahillerin dediğinden büyük bir yücelikle yüce ve münezzehtir. Allah Teâlâ&#8217;nın hadîs-i kudsîde Hz. Musa&#8217;ya (a.s) olan sözü buna işarettir: &#8216;Hasta oldum, beni ziyaret etmedin!&#8217; Musa &#8216;Yârab! Bu nasıl olur?&#8217; dedi. Allah Teâlâ &#8216;Filan kulum hasta düştü de onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin onun yanında beni bulurdun&#8217; dedi.12</p>
<p>Bu münasebet ancak farzları tam mânâsıyla edâ ettikten sonra nafile ibadetlere devam etmek suretiyle ortaya çıkar. Nitekim Allah Teâlâ bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurmuştur:<br />
Kul nafile ibadet yapmak suretiyle bana yaklaşır. Öyle ki onu severim. Onu sevdiğim zaman duyan kulağı, gören gözü ve konuşan dili olurum.13</p>
<p>Bu konu öyle bir konudur ki burada kalemin dizginini çekmek gerekir; zira insanlar burada hiziplere ayrılmışlardır. Zâhirî teşbihe meyledenlerin hizbi, münasebet hududunu aşıp da ittihad (kul ile Allah&#8217;ı birleştirme) hududuna varan ifratçılar zümresi hulûl&#8217;e kail olmuşlardır.</p>
<p>Hatta bazıları Ene&#8217;l-Hak (Ben Hakkın kendisiyim) demiştir. Hristiyanlar İsa (a.s) hakkında dalâlete sapıp &#8216;isa Allah&#8217;tır!&#8217; dediler. Başkaları da Nâsût&#8217;a (beşere) lâhût&#8217;un kaftanını giydirdi. Başkaları da &#8216;onunla birleşti&#8217; dedi. Haşa Allah bütün bunlardan uzaktır. Kendilerine teşbih ve temsilin, ittihad ve hulûlün muhal olması görünmekle beraber kendilerine sırrın hakikati görünenler ise çok azdır.</p>
<p>Ebu Hasan Ahmed b. Muhammed en-Nûri14 bu makamdan bakıyordu; zira şair şu şiirini ona okuduğunda vecde kapıldı: &#8216;Durmadan senin sevginden bir konağa iniyorum ki akıllar onun inişi hakkında şaşkına dönerler!&#8217; Ebu Hasan, durmadan bu aşk içinde üstleri kesilmiş, kökleri kalmış, kamış sazlıkta iki ayağı parçalanıp şişinceye kadar döndü ve bu yaralardan dolayı bilâhere vefat etti. İşte bu, sevgi sebeplerinin en büyüğü, en kuvvetlisi, en az bulunanı, en uzağı ve varlık bakımından en azıdır. İşte buraya kadar söylediklerimiz sevgi sebeplerinden malum olanlardır. Bunun hepsi mecazen değil hakîkaten, derecelerin en azında değil, en yücesinde Allah&#8217;ın hakkında sırt sırta vermişlerdir.</p>
<p>Bu bakımdan basîret sahiplerinin nezdinde makul ve makbul olan sadece Allah&#8217;ın sevgisidir. Nitekim basireti kör olanlar için mümkün olan makulun, sadece Allah&#8217;tan başkasının sevgisi olduğu gibi&#8230;. Sonra bu sebeplerin biriyle halktan sevilen bir kimse, aynı sebepte onun ortağı olduğundan dolayı başkasının da onunla sevilmesi mümkündür. Oysa sevgide ortaklık; eksiklik ve kişinin kemâlini düşürmektir. Güzel bir vasıfla sıfatlanıp o vasıfta ortağı bulunmayan hiç kimse yoktur. Eğer bilfiil bulunmasa bile bulunması mümkündür. Ancak Allah bu hükmün dışındadır; zira O, celâl ve kemâlin nihayeti olan bu sıfatlarla mevsuftur. Ne varlık bakımından O&#8217;nun bir ortağı var, ne de imkân bakımından böyle birşey düşünülebilir. Bu bakımdan O&#8217;nun sevgisinde ortağın olmadığı şüphesizdir, öyleyse O&#8217;nun sevgisine herhangi bir eksiklik ârız olmaz.</p>
<p>Nitekim ortaklığın O&#8217;nun sıfatlarına ârız olmadığı gibi&#8230; Bu bakımdan sevgiye müstehak olur; zira esas olan muhabbettir. Muhabbetin kemâli için bir istihkak vardır ki asla başkası ortak olamaz!</p>
<p>İmam el-Gazzalî &#8211; İhya u Ulumuddin,c.4</p>
<p>Çev.Ali Arslan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>10) İmam Ahmed, Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce<br />
l1) Adı Seleme b. Dinar el- A&#8217;rac&#8217;dır ve kendisi Tabiîndendir.<br />
12) Müslim<br />
13) Buhârî<br />
14) Bağdadlı olan bu zat H. 295&#8217;de vefat etmiştir.</p>
</div>
</section>
</div>
</div>
</div>
<div>
<h2 class="title-sub font-size-18 padding-md background-white color-red margin-bottom-sm"></h2>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhabbeti-layik-olan-ancak-allahtir/">Muhabbeti Lâyık Olan Ancak Allah’tır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muhabbeti-layik-olan-ancak-allahtir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lev Nikolayeviç Tolstoy &#8211; Aşk ve Öfke &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/lev-nikolayevic-tolstoy-ask-ve-ofke-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/lev-nikolayevic-tolstoy-ask-ve-ofke-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 13:59:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk ve Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Lev Nikolayeviç Tolstoy]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24453</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216; Eğer biraz öfkelendiysen hiçbir şey demeden ve yapmadan önce ona kadar say. (İnnallâhe maasâbirîn)3 Eğer çok fazla öfkelendiysen yüze kadar say. (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi&#8217;l-aliyyi&#8217;l-azîm)4 Öfkelendiğin zaman bunu hatırlarsan artık saymana da gerek kalmaz.5 ***** 3.”Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara/2-153) 4.Güç ve kuvvet, sadece yüceler yücesi olan Allah&#8217;ın yardımıyla elde edilir.”(Buhari, Ezan, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/lev-nikolayevic-tolstoy-ask-ve-ofke-alintilar/">Lev Nikolayeviç Tolstoy – Aşk ve Öfke ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24454 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/343512_531ce_1586441370-193x300.jpg" alt="" width="254" height="395" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/343512_531ce_1586441370-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/343512_531ce_1586441370.jpg 413w" sizes="(max-width: 254px) 100vw, 254px" /></div>
<div></div>
<div>&#8216; Eğer biraz öfkelendiysen hiçbir şey demeden ve yapmadan önce ona kadar say. (İnnallâhe maasâbirîn)3 Eğer çok fazla öfkelendiysen yüze kadar say. (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi&#8217;l-aliyyi&#8217;l-azîm)4 Öfkelendiğin zaman bunu hatırlarsan artık saymana da gerek kalmaz.5<br />
*****</p>
<p>3.”Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara/2-153)</p>
<p>4.Güç ve kuvvet, sadece yüceler yücesi olan Allah&#8217;ın yardımıyla elde edilir.”(Buhari, Ezan, 7; Müslim, Salât, 12)</p>
<p>5.Bu maddedeki parantez içinde verilen ayet ve hadis ibareleri mütercim Ali Fuad tarafından eklenmiştir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216;Damlaya damlaya kova dolar. İnsan da aynen böyledir. Her ne kadar yavaş birikirse biriksin insan da kötülükle bir gün dolup taşar. Rüzgâra karşı atılan toz gibi kötülük de sahibine geri döner. Ne gökyüzünde, ne denizde ne dağların içinde ve hatta dünyanın hiçbir yerinde insanın kendi kalbindeki fenalıklardan kurtulabileceği bir yer yoktur. Bunu daima aklında tut! ,</p>
<p>Dhammapada*</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8220;Bir insan öfkelendiği şeyi iyice düşünüp tetkik etmeden çabucak öfkesini yatıştırıp hafifletemez. Evet bu adam gerçekten talihsizdir! Ateş için yağmur ne ise öfke için de acımak ve şefkat aynı etkiye sahiptir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>, İçinde bir aşk ve muhabbet yoksa yalnızca işlerini halledebilirsin: Duygusuz ve muhabbetsiz bir şekilde ağaç kesmek, tuğla yapmak, demir dökmek mümkündür. Fakat insanlara karşı muhabbet olmadan onlarla münasebete girişilmez. Aynen bu şekilde arılara karşı da ihtiyatsız yaklaşılmaz. Eğer arılara karşı tedbirsiz bir şekilde yaklaşır veya hareket edersen onlar sana zarar verecektir. İnsanlara yaklaşımda da aynı şey geçerlidir. İnsanlarla tedbirsiz bir muamelede bulunursan sıkıntıyla karşılaşırsın. İnsanlara karşı sevgi ve muhabbet hissetmiyorsun, öyle mi? 0 halde rahat ve sakin bir şekilde otur. Ve kendi kendine istediğin kadar eşya ile meşgul ol. Fakat insanlarla asla! İnsanlara karşı muhabbetin ve sevgin olmadan onlara yaklaşmayı aklından bile geçirme ve bu konuda kendine izin verme. Sevgi ve muhabbet olmadan ancak hayvanlarla geçinebilirsin. Aksi takdirde insanlara zarar, kendine de eza ve cefa vermiş olursun. ,</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir kimseye öfkelendiğin zaman kendi kalbinde hiçbir kötülük bulunmadığını düşünürsen ve fenalığı yalnız öfkelendiğin adamda görmeye çalışırsan bu şekilde sadece düşmanlığını arttırırsın. Fakat bunun tam tersini yapmak gerekir: Bir adam karşı ne kadar çok öfkelenirsen o derece şefkatli olup onun bütün iyi yönlerini araştırmalısın. Eğer o adamda iyilik bulmayı başarabilir ve onu sevebilirsen böylece kendi kalbini zayıflatmayacak aynı zamanda özel bir sevinç hissedeceksin.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>[Çoğu zaman insanlar diğerlerinin hata ve eksiklerine dikkat ederek kendilerini ispatlamayı düşünürler.. Aslında bu şekilde sadece kendi zayıflıklarını göstermiş olurlar. İnsan ne kadar akıllı ve kibar olursa insanlardan o kadar çok iyilik görür. Ne kadar ahmak ve kötü olursa başkalarının kusurlarını o kadar çok görecektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Erdemin, cesaret ve kuvvette olduğunu zannetmeyin Eğer öfkene üstün gelir, seni inciteni affedip muhabbet gösterirsen, işte o zaman sen, insanların yapabileceği en iyi hareketi yapmış olursun.</p>
<p>İranlı Cerselon*</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vaktiyle ahmak bir adam vardı. Bu ahmak adam hastalık sebebiyle kör olmuştu ve kendi körlüğünü hiçbir şekilde anlayamıyordu. Her nereye giderse yolda herkes ve her şey onu rahatsız ettiğinden ve kendisine çarptığından dolayı öfkeleniyordu. O, hiçbir şeye kendisinin çarpıp dokunmadıgını, aksine her şeyin kendisine çarptığını zannediyordu.</p>
<p>Manevi hayatı kör olan insanların durumu da aynen böyledir. Onlara göre ortaya çıkan ve meydana gelen her şey fenadır ve onlar insanlara daima öfkelenirler. Yukarıda bahsettiğimiz ahmak gibi kendi körlüğünü anlamaz ve fenalıgın kendisinde olduğunu bilmezler. Bunlar manevi hayata kapalı ve kör olup ancak vücutları için yaşarlar.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216; Dehşetli, korkunç ve iğrenç olan şey hırsızlık, yağma, cinayet, gasp ve öldürme değildir. Hırsızlık ve yağma nedir? Bazı adamların malının bir başkasının eline geçmesidir. Bu her zaman olmuş ve olacaktır. Bunda dehşetli bir şey yoktur. İşkence, adam öldürme ve cinayet ne demektir? Bu da insanlarin hayattan ölüme geçmeleridir. Böyle geçişler de her zaman olmuş ve olacaktır. Bunda da o kadar dehşetli bir durum yoktur. Şu halde en dehşetli ve korkunç olan şey hırsızlık, yağma, cinayet ve adam öldürme değil insanların birbirine karşı beslediği nefret ve düşmanlık hissidir. İşte bütün hırsızlıklar, yağmalar, cinayetler, işkenceler ve adam öldürmeler daima bundan çıkar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216;Eğer Vücudunda bir rahatsızlık hissedersen, bir şeylerin yolunda gitmediğini anlarsın. Mesela, yapman gereken şeyi yaptığında veya yapmaman gereken bir şeyi yapmadığında da durum böyledir. Manevi hayat da tıpkı böyledir. Eğer bir keder, hiddet veya öfke hissedersen bil ki; ya sevmemen gereken bir şeyi seviyorsundur veya bilakis sevmen gereken bir şeyi sevmiyorsundur. ,</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73174810">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Derler ki: ”İnsanlar iyiliğe karşı fenalıkla karşılık verirlerse, onlara iyilik etmek nasıl mümkün olur?” İşte, kendisine iyilik ettiğin kimseyi seviyorsan, şu halde karşılık bekleyebilirsin. Ancak ona karşı beslediğin muhabbete karşılık onun sana yaptığı fenalığa tahammül edersen, en büyük mükâfatı almış olursun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73174654">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Demiryolu hatları, telgraflar, her çeşit makineler ve hayatımızın bütün süsleri insanların birleşmesine, dolayısıyla bizim ilâhî saltanata yaklaşmamızı temin etmeye hizmetkâr olmalıydı. Fakat ne yazık ki insanlar türlü türlü, hesapsız makineler inşa ve icat ederek insanlığı gerçek saadete yaklaştırdığını zannetmektedir. Bu, bir adamın aynı toprağı tekrar tekrar çift edip sürdükten sonra ona bir şey ekmeden ondan mahsul beklemesine denk büyük bir hatadır. İşte bütün bu makineler maddi faydaları elde etmek için gerekli olduğu gibi kendi ruhlarını olgunlaştırmak için de insanların birbirine karşı muhabbet beslemelerini sağlamalıydı. Telgraflar, telefonlar, uçaklar insanları muhabbetsiz birleştiremezler. Aksine insanları birbirinden gittikçe daha çok uzaklaştırırlar..</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73174616">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216; Maddi olan saadeti ve diğer her çeşit zevk ve sefayı, ancak başkalarından gasp ederek elde ederiz.</p>
<p>Manevi olan saadeti, aşk ve muhabbetin saadetini ise tam tersine, ancak başkalarının saadetini büyüttüğümüz ve çoğalttığımız zaman hissederiz.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73174395">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’ &#8220;Kurtuluşa erip aydınlığa kavuştuğunu söylemesine rağmen kardeşine nefret besleyen adam mutlaka karanlıktadır. Kendi kardeşini kabul etmeyen adam onu kaybeder. İnsanları açıkça sapkın ve baştan çıkarıcı günahlara düşüren şeyler kötüdür. Kardeşine nefret besleyen karanlıkta kalır, karanlıkta yürür ve nereye gittiğini bilmez. Çünkü karanlık onun gözlerini kör etmiştir. Yalnızca sözlerle ve kelimelerle değil, hayatımızla ortaya koyduğumuz hareketlerle de doğru ve hakiki olarak sevelim. İşte biz, muhabbetten ne öğrendiğimizi o zaman anlarız ve kalbimiz huzura o zaman kavuşur.”,</p>
<p>Kitab-ı MukaddesYuhanna 2’nin Yorumlarindan</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73174179">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216; Bir kişinin ölmesi, parasını kaybetmesi, şöhretinin olmaması, mal, mülk ve servetinin bulunmaması gerçek anlamda bir yoksunluk değildir. Bunlara olan ihtiyacı mutlak değildir. Bir insan, hakiki meziyeti, üstünlüğü ve en yüksek saadeti olan aşk ve muhabbet kabiliyetini kaybettiği zaman talihsiz olur.</p>
<p>Epiktetos”</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73174002">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Kendi fıtratına uygun bir hayat sürmesi için arının uçması, yılanın sürünmesi, balığın yüzmesi ve insanın da muhabbet etmesi gerekir. Bundan dolayi insan, insanları seveceğine onlara fenalık ederse kuşun yüzmeye, balığın uçmaya başlaması gibi garip bir harekette bulunmuş olur..</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73173855">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsanın yalnız cismani bir hayat sürmesi, kendisini hapse veya zindana atmasıyla eşdeğerdir. Hayat, sadece ruh için zindanın kapısını açar, böylece insanı mesut ve hür bir hayata, yani herkes için ortak olan ruhani hayata götürür. ,,</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73173633">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’ Bir kimse ne kadar sefil ve acınacak bir durumda, hatta ne kadar gülünç ve maskara bir halde olursa olsun, her adama saygı göstermemiz gerekir. Bizdeki aynı ruhun her insanda var olduğunu ve yaşadığını hatırlamak gerekir. Hatta bir insanın ruhen, cismen ve fikren nefret edilecek bir halde olduğu farz edilse bile şöyle düşünmek gerekir: ”Evet, dünyada böyle fena kimseler de bulunur. Onlar için de sabır ve tahammül etmek gerekir.&#8221; Eğer böyle insanlardan nefret edersek, öncelikle bir haksız oluruz. İkincisi, böyle adamlar hayatta değil ölü demektir. Biz de ancak ölülerle mücadele ediyoruz demektir. O kişi, kendini değiştiremez, neyse odur. Eğer biz böyle adamlara düşmanlık gösterirsek bu, ölmüş bir düşmanın bizimle savaşması ve mücadele etmesi anlamına gelir. Peki, acaba ona karşı ne yapılabilir? Aslında çaresi var: Eğer o bulunduğu hali terk ederse onunla iyi geçinmeyi isteriz. Fakat o bunu yapamaz. Bu yüzden, her nasıl olursa olsun; gerek iyi ve gerekse tahminimizdeki gibi iğrenç olsun, onun yapamayacağı şeyi ondan talep etmeye hakkımız yoktur. Bir adamdan, kendinde bulunmayan bir şey nasıl istenebilir.</p>
<p>Schopenhauer*</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"></div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73173448">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’ Hayattaki en büyük meselenin sevmek olduğunu anladıysan şu halde insanlarla uzlaşarak başkalarını sana nasıl bir menfaat getireceğini düşünmeyeceksin. Ancak senin onlara nasıl bir fayda sağlayabileceğini düşüneceksin. Mutlaka böyle yap. Bu sayede bütün kaygılardan kurtulacak ve her şeyde çok daha başarılı olacaksın.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73173301">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216; Romalı bilge Seneca* şöyle demiştir: ”Ruha sahip olan herkes ayak, mide, kemikler gibi bir vücudun azaları hükmündedir. Hepimiz de aynı olarak doğduk ve hepimiz de kendimiz için aynı iyiliği arzu ederiz. Birbirimize yardım etmenin, birbirimizi ortadan kaldırıp harap etmekten daha iyi ve yüce olduğunu; hepimizde bir ve aynı olan ve o da birbirimize muhabbetten ibaret olan şeyin bize yerleştirildiğini ve ilham edildiğini hepimiz biliyoruz. İşte biz basamak basamak birbiri üzerine yerleştirilmiş taşlar gibiyiz. Eğer birbirimizi tutmazsak hepimiz derhal mahvolur gideriz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73173152">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>[Bir insanı ne kadar çok seversek ondan ayrılığımızı o kadar az hissederiz. Çünkü görürüz ki biz ne isek o da odur ve o ne ise bizde oyuz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73173001">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>İnsanların bütün felaket ve talihsizlikleri zaruretten, yangından, cani ve kötülük yapan kimselerden değil ancak birbirlerinden kopuk bir şekilde yaşamalarındandır. İnsanlar, kendi içlerinde yaşayan ve onları birleşmeye davet eden muhabbetin sesine gönülden inanmadıkları için perişan ve birbirlerinden dağınık bir şekilde yaşarlar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73172791">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216;Bazıları ”Kendine gel, kendine dön; böylece rahata erersin,” derler. Bu bütünüyle doğru değildir. Diğerleri de bunun aksini söylerler: ”Kendinden uzaklaş, kendini unutmaya, mutluluğu zevk ve sefada bulmaya çalış.&#8221; Zevk ve sefa senin sıhhatini bozacağı için bu da bütünüyle doğru değildir. Rahat ve saadet, içimizde değildir ve dışımızda da değildir. Onlar ancak Allah’tadır. Allah ise hem içimizde hem de dışımızdadır.</p>
<p>Allah&#8217;ı sev. Aradığını Allah’ta bulacaksın.</p>
<p>Pascal</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73172627">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsanların bizi sevdiğini bildiğimiz zamanki sevinç ve mutluluğumuzun nihayeti yoktur. Fakat dikkat edilmesi gereken en önemli mesele şudur: İnsanların bizi sevmeleri için yapınca onların hoşuna gidecek şeyleri aramak gerekmez. Bununla birlikte Allah’ a yaklaşmak ise şarttır. Sadece ve sadece Allah’a yakınlaş ve insanların sana muhabbet edip etmemelerini düşünme.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73172499">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216;Hakiki anlamda insanlar ancak Allah&#8217;ta birleşerek bir araya gelebilirler. İnsanların birbirine yaklaşması ve birleşmesi için birbirlerine doğru gitmeleri gerekmez. Bununla birlikte insanların hepsinin de Allah’a doğru gitmesi gerekir.</p>
<p>Eğer ışığın sadece üstten geçerek ortada toplandığı büyük bir tapınak olsaydı, o zaman bu tapınaktaki insanlar bir araya gelmek için sadece ortadaki ışığa gitmek zorunda kalacaklardı. Dünya da işte böyledir. Allah’a doğru giden bütün insanlar bu sayede birleşir.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73172190">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216;Ey dünyaya düşkün olan insanlar, sizler talihsizsiniz! Çünkü başınızın üzerinde ve ayaklarınızın altında, sağda ve solda gam, keder, ızdırap ve telaş her yerinizi kaplamıştır. Ve bizzat kendinizi de tanıyamazsınız. Bütün çocuklar gibi sevinçli ve neşeli de değilsiniz. Aşk ve muhabbetle dolmadıkça sonsuza kadar böyle bilinmezlikler içinde kalacaksınız. Ancak öz benliğinizi -ve bu sayede Allah’ ı tanıyınız. &#8220;Ben&#8221;i -Allah’ı tanımakla, kendinizi tanırsınız. Ancak o zaman kendinizi kendinize malik sayabilirsiniz.İşte ancak bu sayede kendi ruhunuzdan, kalbinizden dünyaya bakarak dünyaya ve özellikle kendinize saadet verebilirsiniz.,</p>
<p>Buda Öğretilerinden -Sutta*</p></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/lev-nikolayevic-tolstoy-ask-ve-ofke-alintilar/">Lev Nikolayeviç Tolstoy – Aşk ve Öfke ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/lev-nikolayevic-tolstoy-ask-ve-ofke-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne Itaat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2018 14:32:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Al-i İmran 31-32 Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a ve Resulü'ne Itaat]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18978</guid>

					<description><![CDATA[<p>Al-i İmran 31- De ki, siz gerçekten Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır. 32- De ki, Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez. Mahabbet (muhabbet, sevgi), insan ruhunun yücelik ve güzellik sezdiği bir şeye öyle bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/">Allah’a ve Resulü’ne Itaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;"><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20534 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14-300x150.jpeg" alt="" width="336" height="168" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14-300x150.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14.jpeg 542w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></span></b></p>
<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22264 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA.jpeg" alt="" width="588" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA.jpeg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA-600x293.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA-300x146.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA-768x375.jpeg 768w" sizes="(max-width: 588px) 100vw, 588px" /></a></span></b></p>
<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Al-i İmran 31- De ki, siz gerçekten Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.</span></b></p>
<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">32- De ki, Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.</span></b></p>
<p>Mahabbet (muhabbet, sevgi), insan ruhunun yücelik ve güzellik sezdiği bir şeye öyle bir meyil göstermesidir ki, ona yaklaşmak için gerekli sebep ve vesileleri arayıp bulmaya yöneltir.</p>
<p>Binaenaleyh sevenin hedefi, sevgilinin rızasına erebilmek ve öfkesinden sakınmak, korunmak olduğundan, sevgi, itaat isteğini ve isyan sayılan şeylerden kaçınmayı gerektirir. Herhangi bir kişi, hakiki yüceliğin ve kemalin ancak Allah&#8217;a ait olduğunu idrak edip anladığı zaman, onun bütün sevgisi Allah için, Allah yolunda ve Allah&#8217;ın rızasını kazanmak uğrunda olur. Allah&#8217;ın dini de tevhid ve İslâm olduğundan, sevgisi hep bu çerçevede dolaşır durur.</p>
<p>İtaat ve ibadet için gösterdiği iradede ancak bu din hakim olur. O halde Allah&#8217;ı sevenler &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da öyle&#8230;&#8221; (Âl-i İmrân, 3/20) diyen ve bu ilâhî emri tebliğ eyleyen Resulullah&#8217;a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim&#8230;&#8221; deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir.</p>
<p>Bunun zıddı, &#8220;Ben Allah&#8217;ı severim, ama emrini dinlemem, O&#8217;nun sevdiğini sevmem, O&#8217;nu sevenleri, O&#8217;nun yolunu gösterenleri, O&#8217;nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.&#8221; demektir ki, bu da, &#8220;Ben kendimden başka birşey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.&#8221; demektir. Allah&#8217;ın Resulüne uymak istememek &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim.&#8221; dememek ve düstur ile hareket etmemektir. Bu da Allah&#8217;ı sevmemek ve rahmetinden mahrum kalmaktır.</p>
<p>Rivayet olunuyor ki, âyeti nazil olduğu zaman münafıkların başı Abdullah b. Übeyy, &#8220;Bakınız, Muhammed kendisine itaat ve ibadeti Allah&#8217;a taat gibi tutuyor ve bize, hıristiyanların İsa&#8217;yı sevdikleri şekilde kendisini sevmemizi emrediyor.&#8221; demiş idi ki, bunun üzerine ikinci âyet nazil oldu. Ve öyle bir şüphenin yerinde olmadığını gösterdi.</p>
<p>Yani Resalullah&#8217;a uymak, hıristiyanların Hz. İsa hakkında iddia ettikleri gibi, tanrılığa ortak olmak demek değildir. Allah sevgisini bölüp üç ayrı ortağa paylaştırmak değil, yalnız &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim.&#8221; diye bütün sevgiyi sırf Allah&#8217;da toplayıp, O&#8217;na teslim olduğunu sunmakta ve itaatı yalnızca O&#8217;na yapmaktır.</p>
<p>Hz. Muhammed&#8217;e de sırf Allah&#8217;ın resulü, görevlendirdiği peygamberi, dinin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi ve habercisi olduğundan dolayı, yine sırf Allah için uymak ve izinden gitmektir.</p>
<p>Birine uyarken, onun karşısında veya yanında diğer birine veya ikisine daha uymak başka şey, tek başına ve yalnızca O&#8217;na uyarken, O&#8217;nun namına, O&#8217;nun bir adamını, bir görevlisini tanımak yine başka bir şeydir. Bir elçiyi tanımak, onun kendisini değil, onu görevlendirip gönderen makamı tanımaktır. Mesela bir devletin elçisini, memurunu reddetmek, o devleti ve onun kanunlarını reddetmek demek olduğu gibi, Allah&#8217;ın elçisi demek olan peygamberini kabul etmeyip reddetmek de Allah&#8217;a küfür ve saygısızlıktır.</p>
<p>Bundan dolayı Allah&#8217;ın elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allah&#8217;a ibadet ve taattan kaçınan kâfirlerdir. Allah da kâfirleri sevmez, küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz. Eğer hıristiyanlar Allah&#8217;ı sevselerdi, İsa&#8217;yı Allah&#8217;ın bir peygamberi olarak tanırlar ve ona bir tanrı olarak ibadet değil, bir peygamber olarak itaat ederlerdi. Eğer ancak Allah&#8217;ı seviyorlar ve İsa&#8217;ya Allah&#8217;ın bir peygamberi olarak itaat ediyorlarsa, peygamberlik sıfatında Hz. Muhammed&#8217;in zatı ve kişiliği değil, ancak onu gönderenin şan ve şerefinin dikkate alınması gerekeceğinden, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed&#8217;i de tanırlar ve itaat ederlerdi.</p>
<p>Onlar Allah&#8217;ı sevseler, Allah&#8217;ın peygamberlerinden bir kısmını tanıyıp da yalnızca birini ayırmazlardı, tanımazlık etmezlerdi. &#8221; Biz Allah&#8217;ın resulleri arasında fark gözetmeyiz&#8221;, derler ve Hz. Muhammed&#8217;i de tanırlardı. Bunu ayrı tutup tanımamaları, İsa&#8217;yı Allah için değil, bizzat kendi zatî varlığı, kendi şahsiyyeti için sevdiklerinden, Allah&#8217;ı ve İsa&#8217;nın Allah tarafından yaptığı tebliğleri tanımadıklarından dolayıdır.</p>
<p>Bu noktadan bakıldığında aynı şey yahudiler için de söz konusudur. Hıristiyanlar bir peygamberi ayrı tuttukları için, yahudiler de hem Hz. İsa&#8217;yı, hem de Hz. Muhammed&#8217;i ayrı tuttukları için, yani iki peygamberi tanımadıkları için Hz. Musa&#8217;nın peygamberlik sıfatından ziyade kişiliğinde ısrar etmişlerdir.</p>
<p>Bu bakımdan hıristiyanların küfrü bir ise yahudilerin küfrü ikidir. Diğer müşriklerin küfrü daha fazladır. Genel anlamda dinleri inkâr edip, hiç Allah tanımayanların küfrü de sonsuzdur. Velhasıl Allah&#8217;a itaat ile Resulüne itaat arasında karşılıklı bir gereklilik vardır. Fakat bunda Allah gibi sevmekle, Allah için sevmek arasındaki büyük farkı görmemezlikten gelip gözardı etmemek gerekir.</p>
<p>Allah gibi sevmek, yani âyette geçtiği şekilde &#8220;Onlar, putları Allah gibi severler&#8230;&#8221; (Bakara, 2/165) ifadesinde Allah&#8217;a bir ortak, bir denk sevmektir. Bu Allah&#8217;a şirktir ve küfürdür. İşte hıristiyanların İsa&#8217;ya olan sevgi ve bağlılıkları böyledir. Oysa istenen &#8220;Allah gibi sevmek&#8221; değil &#8220;Allah için sevmek&#8221;tir. Allah için sevmek ise, ancak bir tek Allah için sevmek ve hiç kuşkusuz tevhid üzere sevmektir.</p>
<p>Bakara sûresinde zaten bu nokta iyice açıklanmış olduğundan, burada &#8220;Bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.&#8221; diye Muhammed&#8217;e uymakla emrolunmuştur. Bu emri, o münafıkın yaygarası gibi, hıristiyanların İsa&#8217;ya bağlılıkları şeklinde bir şüphe ile ele almaktan katiyyen sakınmak gerekir. Çünkü âyet, zaten o tür anlayışları kınamak için gelmiştir. &#8220;De ki, ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da öyledir&#8230;&#8221; emri ile muhatap tutulan ve bu emirleri tebliğ eden Hz. Muhammed&#8217;in izinde olan ümmeti, bu uymadan dışarı çıkmamak ve Allah&#8217;dan başkasını Allah&#8217;ın sıfatlarında denk ve ortak tutmamak için bu bağlılık ile yükümlü tutulmuşlar ve bu uyma ile Allah&#8217;ın sevgisine nail olacaklarına inanmışlardır. Hatta bu gelişigüzel bir uyma da değil, tamamen kendi istek ve rızası ile olan bir uyma olmalıdır.</p>
<p>Bu itaat doğrudan doğruya Allah&#8217;a itaattır. Çünkü Hz. Muhammed&#8217;in şahsı ve bedeni varlığı bakımından değil, O&#8217;nun peygamberlik görevi bakımındandır ve Allah adına vekalet yoluyla olan bir itaattir. Yani, bana uyunuz, demek, &#8220;Allah&#8217;a ve Resule uyunuz!&#8221; demektir&#8230;</p>
<p>Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, AzimYayınları:cild.2,syf.342-344</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/">Allah’a ve Resulü’ne Itaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
