<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mucize | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mucize/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Mar 2024 17:55:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mucize | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 17:55:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Bâkıllânî]]></category>
		<category><![CDATA[Hile]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Sihir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26899</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bâkıllânî [12] çev. Meliha Bilge Eş&#8217;arîliğin önemli temsilcilerinden Bâkıllânî (ö. 404/1013), Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu‘cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nâ- rencât adlı eserinde mucizenin tanımı, şartlan, türleri, mucizenin sihir ve hile olmadığı ve yaratılmışlar tarafindan yapılmasının imkânsız olduğu vb. hususları ele almıştır. Bâkıllânî, mucize türleri konusunda Allah’ın kudreti altında ve insanların yapabildiği türde gerçekleşen ikili [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/">Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-9229 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg" alt="" width="300" height="267" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bâkıllânî</p>
<p><a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><strong>[12]</strong></a></p>
<p>çev. Meliha Bilge</p>
<p>Eş&#8217;arîliğin önemli temsilcilerinden Bâkıllânî (ö. 404/1013), <em>Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu‘cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nâ- rencât</em> adlı eserinde mucizenin tanımı, şartlan, türleri, mucizenin sihir ve hile olmadığı ve yaratılmışlar tarafindan yapılmasının imkânsız olduğu vb. hususları ele almıştır. Bâkıllânî, mucize türleri konusunda Allah’ın kudreti altında ve insanların yapabildiği türde gerçekleşen ikili mucize ayrımını be­nimseyen Mu‘tezile’yi eleştirerek mucizenin sadece Allah’ın kudreti altında yer alan türde bir fiil olduğunu öne sürmüştür. Bakıllânî’ye göre insanların gücü altında yer alan bir fiilin mucize olması, ancak peygamberin o fiile muk­tedir kılınmasıyla âdetin bozulması şeklinde meydana geldiğinde mümkün olur. Diğer yandan Bâkıllânî, peygamberin peygamberlik iddiası ve meydan okumasıyla birlikte âdeti bozarak gerçekleşen fiilin mucize olduğunu ve muci­zenin bu özellikleri taşıması hâlinde kerâmet, hile ve sihirle karışmayacağını iddia etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Peygamberin Doğruluğuna Delil Olan Mucizenin Mahiyeti ve Manası </strong>Bilin ki -Allah sizi muvaffak kılsın- bize göre mucize, sadece Allah’ın kudreti dâ­hilinde olan; melek, cin ve insan gibi yaratılmışların gücünün yetmediği fiillerden olmadıkça mucize olmaz, ileride açıklayacağımız üzere bu özelliğin diğer şart ve özelliklerle beraber mucizede bulunması zorunludur. Bu durumda peygamberin mucizesini, yaratılmışların gücü altında yer almayan veya güç yetirmeleri müm­kün olmayan manasında anlamak gerekir. Sözlükte yaratılmışların bir şeyden âciz kalmaları “mucize” kelimesi ile ifade edilse bile bir fiilin mucize olması demek Ehl-i hak olan çoğu âlimin ve muhaliflerden diğerlerinin zannettikleri gibi yara­tılmışların onu yapmaktan âciz olması anlamında değildir. Bu kelime ile -esa­sında dilin konusu olmakla birlikte- insanların onu yapmaktan âciz olmaları ve engellenmeleri değil, onlardan meydana gelişi ve güçleri altında yer almasının im­kânsızlığı nedeniyle onların gücü altına girmeyen türden bir fiil oluşu kastedilir.</p>
<p>Zira ileride de zikredeceğimiz üzere mucizenin bir şartı ve özelliği de onun yaratılmışların değil, sadece Allah’ın kudreti altında yer almasıdır. Bu özellik nedeniyle yaratılmışların hakikî bir şekilde mucizeye güç yetirmekten âciz ol­makla nitelenmeleri imkânsız olur. Eğer yaratılmışların [mucize dediğimiz bir fiili] yapmaktan âciz olmaları doğru olsaydı, âcizliğe bedel olarak ona güç yetir­meleri de mümkün olurdu. Çünkü yaratılmışların ancak güç yetirmeleri müm­kün olan bir fiili yapmaktan âciz olmaları söz konusu olabilir. İnsanların yap­maları imkânsız olan bir fiilden âciz olduklarını söylemek doğru olsaydı, bu tak­dirde onların Allah’ın zâtından, O’nun zâtına mahsus olan hayat, <u>ilim</u>, kudret, <span style="text-decoration: line-through;">k</span>e<span style="text-decoration: line-through;">l</span>â<span style="text-decoration: line-through;">m</span> ve irade gibi sıfatlarından âciz olduklarım söylemek de mümkün olurdu. Aynı zamanda onların eşyayı yoktan var etmekten, organları, kudretleri, işitme ve görme gibi Allah’tan başka herhangi bir varlığın yaratamayacağı şeyleri ya­ratmaktan âciz olduklarım söylemek ve varlık âlemine çı<u>kmamı</u>ş olan <strong><em>madûm </em></strong>[yani yok olan] bir şeyi yaratmaktan âcizlikle nitelemek de doğru olurdu. Bu saydıklarımızın tümüne yaratılmışların güç yetirmelerinin imkânsız olduğunu bildiğimizde onların gücü altında yer almadığı için bunlardan âciz olmakla nite­lenmelerinin muhâl olduğu da [bu şekilde] ortaya çıkmış olur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>[Aynı mezhebe mensup olduğumuz] bazı dostlarımız, Kaderiyye’nin [yani Mu&#8217;tezile’nin] çoğunluğu ve diğerleri, mucizenin iki türü olduğunu iddia ederler. Onlardan ilki, sadece Allah’ın kudretinde bulunan ve insanların gücü altında yer almayan türden olup bir benzerini insanların yapamadığı fiillerdir. Cisimleri yoktan var etmek; organları, işitmeyi, görmeyi yaratmak; körlüğü, yatalaklığı vb. hastalıkları gidermek gibi. Diğeri ise insanların gücü altına giren türden olan, fakat Allah’ın insanların yapamayacağı şekilde yarattığı fiillerdir. Dağlan parça parça edip göklere doğru çıkarmak, denizlerin suyunu kurutmak,hurma kütüğünün inlemesi, Kur’ân’ın sahip olduğu belâgat üzere tanzim edil­mesi gibi. Azı ile çoğu aynı türden olmakla birlikte insanlar bu tür şeyle<u>rin</u> çoğu­nu yapamasalar da az miktarını yapabilirler.</p>
<p>[Bu ikinci tür mucizeyi kabul edenler] şöyle derler: Biz de Dicle vb. nehirle­ri atlayarak geçemesek, göğe sıçrayarak çıkamasak bile dereleri, ırmakları at­layabilir, yukarıya doğru bir veya iki metre sıçrayabiliriz. İmrü’l-Kays, Ziyâd, Haccâc vb. hatip ve ediplerle boy ölçüşemesek bile bir-iki güzel söz ve mısra üretebiliriz. Bir-iki güzel söz ve mısra söylememiz edebî bir eser ortaya koyma­mın gerektirmez. Nitekim kekeme veya dilsiz birinin Sehbân-ı Vâil ve ondan sonraki diğer edebiyatçılar gibi <em>mesânî</em> söylemesi imkânsız olsa bile bir iki söz söyleyebilmesi mümkündür.</p>
<p>Onlar şunu da söyler: Bu durum, peygamberini tasdik etmek üzere Allah’ın yarattığı bu fiillerin çoğunu insanların yapmaları imkânsız olsa bile peygamber­lerin bazı mucizelerinin az bir <u>kı</u>s<u>mının</u> benzerini diğer insanların da yapabile­ceğine delâlet eder. Bu nedenle peygamber, muhaliflerine ve kendisini yalan­layanlara elini hareket ettirme veya yerinden kalkma ile meydan okuduğunda onların kendilerine meydan okunan bu <u>fiili</u> yapmalarının imkânsız olması, pey­gamberin elini hareket ettirerek ayağa kalkmasıyla birlikte onların bu fiillerin bir benzerinden âciz k<u>alm</u>aları peygamberin peygamberlik iddiasında doğrulu­ğuna delâlet eder. Onlar, mucizelerden bazılarının insanların gücü altında yer aldığına bunun delil olduğunu iddia ettiler.</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Şunu iyi b<u>ilin</u> ki -Allah sizi muvaffak kılsın- bu kişilerin ileri sürdük­leri görüş <u>akla</u> aykırı değildir. Bize göre mucize [yani âciz bırakma olayı] ancak göğe <u>çıkmak</u>, Dicle’yi atlayıp geçmek, dağlan taşımak gibi fiilleri yapma kudre­tini [Allah’ın peygamberde] yaratmasıyla <em>âdetin</em> bozulması şeklinde olur. Bu güç peygambere verildiğinde ve yaptığının bir benzerini yapmaları konusunda o, [in­sanlara] “Ben göğe çıkıyor, dağlan taşıyorum. [Siz de benim yaptığımın bir ben­zerini yapabilir misiniz?]” diyerek meydan okuduğunda -ki bu fiilin bir benzerini yapmak ancak o gücün [peygamber olan kişide] yaratılmasıyla ve <em>âdetin</em> devam etmemesiyle mümkündür- peygamberin mucizesi, benzerini diğer insanların ya­pamadığı bir fiili yapmak değil, yaptığı olağanüstü fiile muktedir kılınmasıdır.</p>
<p>Yine peygamber, “Benim hak peygamber olduğuma delilim yerimden kal­kıp elimi hareket ettirdiğimde sizin benim yaptığım [hareketin] bir benzerini yapamamanızdır” dediğinde onlar, peygamberin yaptığı fiilin benzerini yapa­madıklarında peygamberin mucizesi, Allah’ın güç yetirmelerini murat ettiği ve onların diğer zamanlarda normal olarak yaptıkları kalkmak ve ellerini hareket ettirmekten men olunmaları, bu fiillere ilişkin güçlerinin ellerinden alınması­dır. Peygamberin meydan okumasıyla birlikte bu güç kendilerinden alınıp bu fiilleri yapamadıklarında peygamberin iddiada bulunduğu fiili gerçekleştirme­siyle <em>âdet</em> bozularak mucize meydana gelir. Bu konuda akla en uygun yaklaşım budur. Burada [insanlardan] normal gücün alınması ve peygamberin göğe doğru çıkmaya muktedir kılınmak suretiyle desteklenmesi -ki bir insanın böyle bir fiili yapmaya muktedir kılınması da olağanüstüdür- bir mucize olarak kabul edilir­ken şu sonuca varılır: Mucize, insanların doğrudan gücü altında bulunan türden bir şey değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde yer alan bir durumdur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer &#8220;Niçin kendi cevabınızın karşı görüş sahiplerinin cevabından &#8220;daha doğru” olduğu şeklinde bir ifade kullandınız?” denirse şöyle söyleriz: Çün­kü insanların benzerine güç yetirdikleri fiillerin mucize olarak kabul edilmesi nedeniyle yazmak için kaleme, marangozluk için baltaya, terzilik için iğneye ihtiyaç duyulması gibi insanların fiillerini kendilerinde bulunan güce ek bir se­bep ve âlete ihtiyaç duyarak tamamlayabileceği iddiasında olan kişinin görüşü dikkate alındığında özellikle gerçekleşen fiilin herhangi bir hile ve sebeple ya­pılmış olabileceği tarzında bir şüphe ortaya çıkabilir. Nitekim [onlara göre] söz söyleme, önermeleri düzenleme ve diğer fiilleri [yapma bilgisine sahip olma] gibi bilgiler insanlarda mevcut olmadığında insanların bu [türden] fiilleri yapabil­meleri imkânsızdır.</p>
<p>Onların sözlerinden bu anlaşıldığına göre mucizenin insanların yapabildiği fiiller cinsinden bir şey olması mümkün değildir. Çünkü bu, mükellefi Allah’ın peygamberlerinin doğruluklarım tasdik etmek amacıyla yarattığı ve onların elinde zuhûr eden mucizelerde şüpheye sevk eder. Böyle bir <u>fiili</u> gören kimse onun peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bir fiili mi yoksa h<u>alkı</u> şüphe­ye düşürmek ve dikkati çekmek amacında olan birinin aldatmacası mı olduğu konusunda emin olamaz. [Hatta] benzerini insanların yapabildiği böyle bir fiili sadece tek kişinin [yani peygamberin] yapıp diğerlerinin yapamadığını gören kişi, o fiilin benzerinin yapılamayışını o gücün kendisinde bulu<u>nmaması</u> olarak değil, bu fiilin meydana gelişini sağlayan sebepleri ve hileleri bilmemek olarak düşünür. Bu ise gösterilen olağanüstü fiilin gerçekten peygamber olan bir kişi­nin mucizesi mi yoksa halktan birinin bildiği hile, incelik veya âlet üstünlüğü gibi bir sebeple yaptığı bir eylem mi olduğu konusunda şüpheyi doğurur. İşte bu sebeple kesin bir tarif getirmek ve şüpheye mahal bırakmamak için &#8220;Mucize­nin yaratılmışların değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde bulunduğu ve eşyayı yoktan var etmek, ölüleri diriltmek, asâyı yılana çevirmek, anadan doğma kör veya alacalıyı iyileştirmek, kötürüm bir kimseyi ayağa kaldırmak gibi, insanla­rın, en basit türünü bile yapamadıkları fiillerden olması gerektiği” söylenerek şüpheyi gideren emin bir yol takip edilmiştir.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer &#8220;Öyleyse verdiğiniz bu cevaba göre siz, dağlan taşıma, doğudan batıya atlama ve göğe doğru yükselme fiillerinin bir benzerini yapmaları için peygamber, insanlara meydan okuduğunda insanların bu fiillerin bir benzeri­ni yapmaktan âciz kalışlarım mucize olarak kabul etmiyorsunuz” denildiğin­de buna cevabımız “Evet, etmiyoruz.” şeklindedir. Çünkü “taşımak, atlamak ve benzeri fiiller” yaratılmışların yapabildiği türdendir. Daha önce de ifade ettiği­miz üzere böyle bir meydan okuma anında mucize, göğe yükselme, bir anda do­ğudan batıya geçme ve yüce dağlan taşıma fiillerine Allah’ın sadece peygamberi muktedir kılması suretiyle olağanüstü bir şekilde ve <em>âdeti</em> bozarak gerçekleşir. Peygamber, muarızlarına yerlerinden kalkmaları ve uzuvlarını hareket ettirme­leri konusunda meydan okuduğu zaman onlardan bu fiilleri yapabilme güçleri alındığında mucize, meydan okunan kimselerin güçlerinin alınması ve normalde yaptıkları bu fiillerden alıkonulmaları suretiyle Allah’ın <em>âdeti</em> bozması şeklinde olur. Çünkü insanın bu tür fiilleri işleme gücünün elinden alınması ve ona engel olunması yaratılmışların yapabileceği bir şey değil, sadece Allah’ın yarattığı bir durumdur. Meseleyi bu şekilde ele alınca yukarıda sorulan soruyla ilgili ortaya atılan şüpheye yer kalmamış olur.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Buraya kadar ifade ettiğimiz hususlara binaen iki tür mucize oldu­ğunu söyleyebilmek mümkündür:<strong> (i)</strong> Onlardan ilki, eşyayı yoktan var etmek, ölüyü diriltmek, körü ve alacalıyı iyileştirmek, cansız bir varlığı canlıya çevir­mek gibi sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olarak gerçekleşenlerdir. Çoğu in­sana göre bu tür mucize, en ileri ve ulaşılmaz olandır, <strong>(ii)</strong> Diğeri ise insanların gücü altında yer alan söz söyleme alanında edebî bir üslup kullanmak, denizi atlayarak geçmek ve büyük dağlan taşımak gibi bir benzerini diğer insanların da yapabileceği türden fiillerdir. Bu türde yer alan fiiller iki şekilde meydana gelebilir: Ya az [yani küçük miktarda] ve <em>mutâd</em> [yani sürekli ve tekrar tekrar meydana gelen, olağan] olarak ya da çok [yani büyük miktarda] olup <em>mu tâd </em>olmayan ve az olandan farklı bir biçimde gerçekleşenler. ikinci tür fiiller, [pey­gamberin elinde] zuhûr ettiği takdirde onun doğruluğuna delil olur, ikinci şıkta söz konusu ettiğimiz fiil türlerinin bir benzeri peygamberlik iddiasında bulunan kişinin doğruluğuna ancak çok büyük miktarda ve başkasının elinde meydana gelmeksizin, [sadece peygamberin elinde] özel bir şekilde ortaya çıktığında delil olur. Bu tür durumun bir benzeri, delilin ortaya konulması hakkında da geçer- lidir. Nitekim az miktarda bazı anl<u>am</u>lı fiiller ortaya koyma, varlıklar üzerinde küçük bir tasarrufta bulunma, bir iki harf yazma ve birkaç kelime konuşma gibi fiillerin, bunları yapan kişilerin amaç ve bilgisine delil olmadığını sen de fark edersin. [Oysa] bunlardan belli bir doğrultuda ve kesin [hükme vardıracak biçimde] büyük miktarda gerçekleşen fiiller, küçük miktarda meydana gelenden farklı olarak [elinde zuhûr eden kişinin] ilim ve amacına delil teşkil eder</p>
<p>Bu sebeple <strong><em>âdeti</em></strong> bozan ve mucize olarak gerçekleşen Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine benzer bir nazımda söz söyleyebilmenin delil olduğunu [kabul ediyor, fakat] bir iki kelime, bir veya birkaç âyet uzunluğunda edebî söz söylemenin mu­cize elmasım kabul etmiyoruz. Nitekim denizi atlayarak geçmek, doğudan batı­ya bir anda sıçrayarak atlamak ve <em>göğe</em> doğru çıkmak gibi fiiller, elinde meydana gelen kişinin doğruluğuna delil olurken insanın bir iki karış veya bir iki arşın sıçraması bu duruma delil teşkil etmez. Benzer şekilde ağır bir dağı taşımak taşıyanın doğruluğuna delil olurken bir iki kiloyu veya bir iki ölçeği taşımak [kişi­nin doğruluğuna] delil olmaz. Bu fiillerden büyük miktarda olanı küçük olandan farklı bir şekilde âdeti bozarak gerçekleştiği için bu mecrada gerçekleşen belli bir fiilin büyük miktarda meydana gelişinin delil oluşunu ayırt etmede failin bilgi sahibi oluşu kolaylık sağlar.</p>
<p>Bu nedenle mucizeyi tarif ederken onun cinsinden bir fiili insanların yapa­bildikleri veya yapamadıkları noktasından hareket edilmemesi gerekir. Bu hu­susta fiilin oluş tarzı ve özel bir şekilde gerçekleşme biçimi -ki bu iki durumu birbirinden ayırmak için derin bir bakış açısı ve sağlam bir düşünceye ihtiyaç vardır- dikkate <u>alınm</u>alıdır. Fakat bir cismin yoktan var edilmesi ile ölünün di­riltilmesi bu şekilde değildir. Çünkü [Allah’ın kudreti dâhilinde yer alan] türde [gerçekleşen bu mucizeleri] yapma arzu ve hevesi [kişide] oluşmaz. Durum bu şekilde olduğunda bir kişinin bir iki harf, bir iki kelime veya birkaç âyet uzun­luğunda benzerini yapmaya güç yetireceğini iddia ederek nazmındaki belagat, veznindeki güzellik ve Arap şiirlerinin hiçbirinde bulunmayan insicamına rağ­men Kur’ân’ın mucize oluşunu tenkit etmesi mümkün değildir. Çünkü burada büyük miktarda gerçekleşenin durumu, küçük miktarda olandan farklıdır.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Daha önce mucizenin tanım ve özelliklerinden bahsederken en doğru olanın onun insanların gücü dâhilinde yer almayan türde sadece Allah’ın kud­retine konu olması gerektiğini söylemiştik. Buna göre diğer söz ve ifade biçim­lerinden farklı bir söz ve ifade söylemek, göğe doğru hareket etmek, bir anda doğudan batıya sıçrayarak geçmek, havada herhangi bir dayanak ve desteği ol­madan durmak gibi aslında bir yere kadar insanların gücü d<u>âhilin</u>de olan fiilleri yapmak asla mucize değildir. Esasında mucize, insanların gücü dâhilinde olan bir fiili büyük miktarda yapmaya [peygamberin] muktedir kılınması ve onun bu gücü kazanmasıyla birlikte âdetin bozulması şeklinde meydana gelir. Bu neden­le mucize, benzeri daha önce yapılmamış olan [olağanüstü] bir şeye peygamberin muktedir kılınmasıyla gerçekleşir.</p>
<p><strong>Mucizelerin Özellikleri ve Şartları</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Peygamberlerin gösterdikleri mucizelerin <strong>(i)</strong> birinci özellik ve şartı, in­sanların değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olan fiillerden olması ya da daha önce zikrettiğimiz gibi diğer insanların benzerini yapamamaları şartıyla bir benzerine güç yetirebilecekleri fiil cinsinden âdeti bozarak gerçekleşen tür­den olmasıdır, <strong>(ii)</strong> İkincisi, peygamberin elinde zuhûr eden mucizenin âdeti bo­zan olağanüstü bir şey olmasıdır. Olağanüstü olmadığı takdirde mucize olmaz, <strong>(iii) </strong>Üçüncüsü, meydan okuduğu anda âdetin bozulmasıyla birlikte peygamberin elinde zuhûr eden şekliyle mucizeyi peygamberden başkasının yapamamasıdır, <strong>(iv)</strong> Dördüncüsü, peygamberliğinin delili olduğunu öne sürerek bir benzerini meydana getirmeleri için insanlara meydan okuduğu ve kendisini yalanlayıp karşı çıkanların böyle bir şeyi yapmaktan âciz olacaklarını iddia ettiği esnada peygamberin elinde mucizenin vuku bulmasıdır. Mucizenin şart ve özellikleri bunlardır.</p>
<p>İnsanlara meydan okuma ve peygamberliğine delil getirme gibi yöntem ve şartlan taşıyarak sadece peygambere has bir fiil olarak ortaya çıkan mucizenin, peygamber olmayan ve peygamberlik iddiasında bulunmayan kimselerden mey­dana gelemeyeceği maddesine gelince, bunun delilini şu şekilde ortaya koyabi­liriz: Peygamber, peygamberlik iddiasında bulunduğunda kendine has olarak zuhûr eden mucize benzeri bir olay, sihirbaz, yalancı, peygamber olmayan ve bu konuda iddiası bulunmayan bi<u>rini</u>n elinde gerçekleştiğinde bu iki olay birbirine karışır. Peygamberin elinde peygamberliğine delil olarak gerçekleşen mucize, peygamber olmayan kiş<u>inin</u> elinde de zuhûr ettiği için peygamberin peygamber­liğine delil o<u>lamaz.</u> Oysa mucizenin peygambere mahsus bir fiil olması zorunlu­dur. Bu nedenle bazı <u>insanl</u>arın da yapabildikleri birtakım sihir ve olağanüstü fiiller mucize o<u>lmaz.</u> Ç<u>ünk</u>ü olağanüstü bir fiilin mucize olması için onun ancak peygambere has bir fiil olması gerekir.</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerim <strong>yapmaları </strong>için [muhataplarına] meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüs­<strong>tü </strong>olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sade­<strong>ce </strong>olağanüstü old<u>uğ</u>u için mucize olmaz. Allah’ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü fiiller, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mu­cize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah’ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her ^olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde [peygamberlik] iddiası ve meydan okuması esnasında [peygamberin elinde] ortaya çıkan olağanüstü fiilin mucize olduğunu gösterir.                                                              <sup>                                                                                                                                                                                       </sup></p>
<p>Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğu­nu kabul ediyoruz. Eğer bir fiil, sadece olağanüstü olduğu için mucize olsaydı, o türden bir fiil mucize olarak meydana gelmediğinde onun varlığından söz edile­mezdi. Nitekim madde ve siyahlık sadece kendi türünden olanlar için siyahlık ve cevher olarak var olsaydı, bunların türünden olup da madde ve siyahlığın olmadığı bir şeyin bulunması imkânsız olurdu. Buraya kadar anlattıklarımız, mucizenin bizzat kendisi ve türü nedeniyle mucize olmadığım, dolayısıyla her­hangi bir asırda bir kişinin ortaya koyduğu olağanüstü bir fiilin mucize olması­nın gerekmediğini ispat etmek için yeterlidir.</p>
<p><strong>Mucizelerin Hile, El Çabukluğu ve Göz Boyamadan Farkı</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Şayet birisi, “Sizin birtakım sihirbaz, göz boyayıcı veya büyücülerin bazı gizli bilgilerle olağanüstü bazı şeyler yapabilecekleri ve halkın bunları peygam­berlerin mucizeleri gibi algılayabileceklerini kabul ettiğinize dair görüşünüzle birlikte peygamberin elinde meydana gelen mucizelerden yola çıkarak onun doğ­ru söylediğini kesin olarak bilmek ne derece mümkündür? Ayrıca içlerinde kimi zaman ilâhlık kimi zaman peygamberlik iddiasında bulunan ve bu tür gösteri­lerle müritlerini kendilerine iyice bağlamak isteyen îbn Hilâl, Hallâc ve bu ikisi­ne benzeyenlerin de bulunduğu kimselerin ortaya koyduğu hile ve göz boyama­larım mucizelerden ayırabileceğimiz bir ölçüt var mıdır?” diye sorduğunda ona şöyle cevap verilir: Mucizeyi, daha önce de ifade ettiğimiz üzere yukarıda sayılan bu türlerden ayırma yollarının ilki şudur: Peygamberin elinde zuhûr eden muci­zenin peygamber olmayanlar tarafından ortaya konulması ne kadar ileri tekniğe sahip olursa olsun herhangi bir durum veya hile ile mümkün değildir. Peygam­ber mucizeleri hakkında tercih ettiğimiz görüş -daha önce belirttiğimiz gibi- mu­cize türünden bir şeyin sadece Allah’ın kudreti altında yer alması şeklinde olup ölüyü diriltmek, cisimleri, işitmeyi ve görmeyi yaratmak, anadan doğma körü, alacalıyı ve kötürüm olanı iyileştirmek gibi fiillerdir. Yine bu mecrada peygam­berin muktedir kılınmasıyla insanın yapamadığı büyüklükte ve olağanüstü bir şekilde âdeti bozarak gerçekleşen fiiller de böyledir. Bunu burada tekrara lüzum bırakmayacak şekilde daha önce açıklamıştık.</p>
<p>Mucizeyi bu şekilde tanımladığımızda bu mecrada gerçekleşen fiillere insan­ların güç yetiremeyecekleri açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Buna göre bir cismi yoktan var etmek, toprak haline geldikten sonra ölmüş bir kimseyi diriltmek, cansız bir maddeyi canlı bir hayvan haline getirmek, anadan doğma körlüğü ve<strong> </strong>alaca hastalığını iyileştirmek gibi fiillerin ve yaratılmışlardan birinin kendi gü­cüyle gökte uçması, bir anda doğudan batıya sıçraması, âletsiz olarak göğe doğru çıkmasının hile ile yapılması mümkün değildir. Mucize bu şekilde ortaya konul­duğunda peygamber olmayan kimselerin hile, göz yanılması ve el çabukluğu ile sergilediği fiillerin ne mucize olması ne de mucize ile karışması söz konusudur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Buna delil olan durumun açıklaması şu şekildedir: İnsanlar, kendileri için imkânsız olanı değil, sadece mümkün olan fiilleri işleyebilirler. [Sadece] bu alanda hile ve göz boyaması yapabilirler. Bu nedenle herhangi bir hile ile büyük bir cismi kaldırmaları, iki zıddı bir araya getirmeleri, kendileri için göz, kulak ve benzeri şeyleri yaratmaları mümkün değildir. Hile ile yapılabilen fiiller insanlar için imkânsız olanlar çerçevesinde değil, m<u>ümkün</u> olanlar içinde söz ko­nusu olabilmektedir. Buna göre mucize, -daha önce ifade ettiğimiz üzere- Allah’ın kudreti dâhilindeki alanda cereyan eden ve ins<u>anl</u>arın güç yetiremediği fiillerden olup mucize benzeri bir fiili peygamber olmayan insanın herhangi bir hile ile yapması mümkün değildir. Çünkü bunun aksi bir durum mucizenin sadece Al­lah’ın kudretinde bulunma ve <u>in</u>s<u>anl</u>arın güç sınırlan içinde olmama özelliğine ters düşer ve onun peygamberin peygamberliğine delil olmasını ortadan kaldırır. Hâlbuki delillerin ters çevrilmeleri veya delil olmaktan çıkarılmaları mümkün değildir. Bu nedenle mucize türünde bir şeyin peygamber olmayan kimseler tara­findan hile veya el çabukluğu ile ortaya konulması mümkün değildir.</p>
<p><strong>Mucizelerin İnsanların Yapamayacakları Türden Oluşu Hakkında</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer “Bahsettiğiniz mucizelerin insanların yapamayacağı türden fiiller olduğuna ve daha sonraki zamanlarda da onlara güç yetirilemeyeceğine deli­liniz nedir?” denilirse cevabımız şu şekildedir: Aslında biz kelâm kitaplarında bu konu hakkında görüş belirtmiş, cisimler, renkler, hayat ve bu mecrada ger- çekleşenlerin insanların yapamayacağı türden olduğuna dair deliller ortaya koymuştuk. Bu hususta en kesin delillerden biri, insanların güç yetirmeleri söz konusu olan fiillerin ona güç yetirdikleri anda mutlaka meydana gelmesidir. Çünkü bu konuda kudretin [yani güç yetirmenin] fiil ile birlikte olduğu ispat edilmiştir. Bizim anlayışımıza göre kudretin fiille birlikte bulunmasıyla [fiil meydana geleceği için] başka bir âlete ihtiyaç olmadığı gibi kudretin yokluğuyla birlikte insandan fiilin meydana gelişinin imkânsızlığı nedeniyle hiçbir hileye de gerek kalmaz. Şayet biz mucize ve benzerine güç yetirebilseydik, kudretin fiil ile birlikte olduğu [ve birbirinden ayrılamayacağı] ispat edildiği için hiç şüphesiz .onları yapmamız gerekirdi. Bugüne kadar bu nevi fiilleri yapamamış olmamız o türden herhangi bir şeye kâdir olmadığımıza delil teşkil eder.</p>
<p><strong>Mezhebimizden Bazılarının Hileyle Yapılan</strong></p>
<p><strong>Olağanüstü Fiiller Hakkındaki Görüşü</strong></p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Daha önce zikrettiğimiz üzere mezhebimize mensup âlimlerin bir kısmı ve [başka] bazı mezheplerden şu görüşü [savunanlar] oldu: “Peygamber muci­zelerinden bazıları insanların yapabileceği türdendir. İnsanlar, [peygamberin mucize olarak gösterdiği] bir anda doğudan batıya geçmek, göğe doğru çıkmak, dağlan yerinden oynatmak gibi olağanüstü fiilleri [peygamberin yaptığı şekilde] yapamasalar bile [bu fiillerin] azım yapabilirler.” Bu görüşü benimseyenler, bir benzerini yapmaları için meydan okuduğu esnada [doğruluğunun] delili olarak peygamberin göstermiş olduğu mucizenin insanların bildiklerinin üstüne çıka­cak derecede olağanüstü ve âdetlerini bozacak şekilde büyük bir güçle meydana gelmesinin zorunlu olması gerektiğini iddia ettiler. [Gerçekleşen mucize] âdeti bozmadığında ve onun benzerini güçlerinin fazlalığı nedeniyle bazı insanların yapıp gücü olmayanlar yapamadıklarında [meydana gelen fiil] mucize olmadığı gibi peygamberlik iddiasında bulunanın delili de olamaz. Onlar, bu nedenle göğe doğru çıkmanın, kısa sürede vasıtasız olarak doğudan batıya uzun mesafeler almanın ve dağlan taşımanın peygamber elinde gerçekleştiğinde delil olacağı­nı söylemişlerdir. Dere veya çaydan atlayarak geçmek, göğe doğru bir iki arşın yükselmek ve bir iki kiloluk bir ağırlığı taşımak gibi fiiller ise mucize olmaz. Hal böyle olunca bu tür fiillerin azı ile çoğu birbirinden ayrılır ve onlardan az olanı değil, büyük miktarda olanı âdeti nakz ederek apaçık bir şekilde mucize olarak gerçekleşir.</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüs­tülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muk­tedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp e<u>limi</u> hare­ket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamaya­caksınız” dediği zaman mucize, [peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili] yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden ola­bilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veya o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildik­leri görüşü doğru değildir.</p>
<p><strong>Sihrin Varlığı Hakkında</strong></p>
<p>Fasıl: Bize göre sihir gerçek bir olaydır. Sihir türlerinden biri, belli âletler kul­lanarak göz boyama ile [bir nesnenin] yılan ve benzeri hayvanlar gibi algılanma­sını sağlayarak canlıymış gibi gösterme şeklinde meydana gelir. Buna Allah&#8217;ın Kur’ân’da haber verdiği Firavun’un sihirbazlarının yaptığı sihir örnek verile­bilir: “Yaptıkları sihir nedeniyle onlara hızla hareket eden yılanlar suretinde göründü” (Tâhâ 20:66), “Musa ‘Siz atın’ dedi. Onlar (iplerini) atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler” (A‘râf 7:116). Tüm bunlar sadece insanların yılana benzeyen hareketli canlılar şek­linde gördüğü bir hayal ve göz aldatmacasından ibarettir. Bazı sihirler de sihir­bazların gözle görülmeyecek kadar ince âletleriyle ve sihirbazlarca bilinen civa vb. araçlar ile yapılmaktadır. Hokkabazların yaptıklarına gelince, bunlar el ça­bukluğu esasına dayalı hareketlerdir. Çünkü onlar, [bu hareketlerle] bir yılanı kesip kamından başka bir yılan çıkarırlar. Onu da keserler, sonra el çabukluğu ve bir oyunla aynı yılanı tekrar eski haline getirirler. Hokkabazlar burada el çabukluğu ile esasen diri olan bir yılanı salıvermektedir. Fakat seyircileri etki­leyerek ona ölü yılan imajı vermektedirler. Bu tür sihirlerde başvurulan hileler bilinmektedir. Firavunun sihirbazlarının yaptığı türden olan fiiller sihir, son örnekte zikredilenler ise hokkabazlık örnekleridir. Sihrin bir türü de Kur ân ve mütevâtir sünnette kendisinden bahsedilen -İmam Mâlik ve arkadaşlarına göre- onu yapanın tevbesinin kabul edilmeyip öldürüldüğü sihirdir.</p>
<p>Bir <u>kişinin</u> “Sihir bâtıldır ve aslı yoktur” demesi nasıl mümkün olabilir? Çün­kü Allah Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır: “Süleyman’ın hükümdarlığı hakkın­da onlar, şey<u>tanlar</u>ın uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman sihir yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Hârût ile Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Oysa o iki melek herkese: ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız.’ demeden hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten kan ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler” (Bakara 2:102). Yüce Al­lah’tan gelen bu âyette, sihrin gerçek olduğuna ve büyülenmiş kimsenin zarar görse bile ancak Allah’ın izniyle zarar gördüğüne işaret eden açık bir ifade bu­lunmaktadır. Âyette geçen “Allah’ın izni” ibaresinden emir ve müsaade manası çıkarılmamalıdır. Çünkü sihir yapmanın haramlığı konusunda Müslümanların icmâı vardır. “Allah’ın izni’yle ibaresiyle [esasında] Allah’ın sadece hükmü tak­dir etmesi ve büyücünün öğrendiği formülleri uygularken [büyülenen kişide! onun etkisini yaratmayı irade etmesi kastedilir.</p>
<p><strong>Sihrin Etkisi Allah’ın Fiilidir</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong><em>et-Temhîd, Şerhu’l-Lüma‘</em> ve bu ikisi dışındaki kitaplarımızda yaratılmış herhangi bir varlığın kendi kudret mahallinin dışında bir fiil işlemesinin mu­hal olduğunu delilleriyle birlikte açıklamış, bu konuda itiraza yer bırakmayacak şekilde delilleri ortaya koymuştuk. Ayrıca <em>tevellüdün,</em> [yani sebebin sonucunu doğurmasının] söz konusu olduğunu savunan muarızların ileri sürdükleri delil­leri zikrederek bu konuda şek ve şüpheyi giderecek delilleri serd ettik. Burada [onları tekrara lüzum olmadığına göre] şunu ifade etmek isteriz: Sihir yapan kimsenin söylediği birtakım sözler ile el ve beden hareketleriyle ortaya koydu­ğu şeyler, kendi kudret mahalli ve şahsında meydana gelen fiillerden ibarettir. Sihir yapan kişi bildiği şeyleri söylediğinde Yüce Allah sağlıklı bir insanda has­talık, seven kişide nefret, nefret eden kişide muhabbet sonuçlarım yaratır, ince bir dal veya ip üzerinde havada yürüme, direksiz fakat bir çeşit âletle havada gösteriler yapma vb. olayları onun için meydana getirir. Sihir yapan kişi, sözleri söylediği veya bir ipe düğüm attığı ya da herhangi bir âlet kullandığı anda sihir yapılan kimsede ölüm sonucunu yaratan Allah’tır.</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri m<u>ümk</u>ün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanla­rında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yap­tığı <u>kişinin</u> şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yan­lıştır. Hatta s<u>ihir</u> yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, <u>hastalanma</u>, ölme gibi fiillerin tamamı Allah’ın fiili olup O’nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p><strong>Mucize He Sihir Arasındaki Fark</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Şayet birisi, &#8220;Eğer sihirle sağlıklı bir insanın hastalanması ve ölmesi, sevdiğinden nefret etmesi ve nefret ettiğini sevmesi, cinsel ilişkiden soğuması ve eski arzusuna tekrar kavuşması, büyücülerin yaptıkları bağlama sebebiyle sıkıntı hissetmesi ve cinsel ilişkide bulunamaması, duvara tırmanarak çıkma, ip veya başka bir âlet üzerinde yürüme gibi fiilleri yapmak mümkün olduğu zaman mucize ile sihir, peygamber ile sihirbaz birbirinden nasıl ayrılabilir? [Allah ta­rafindan] gönderilmiş bir peygamber ‘Ben şu düz duvara yürüyerek çıkacağım, şu ineğin karnına gireceğim ve geri çıkacağım, kan ile koca arasını açacak, diri olan şu adamı öldürecek, şu sağlıklı kişiyi hastalandıracak ve öldürecek fiiller yapacağım’ diyerek [meydan okuyup peygamberlik iddiasında bulunduğunda]<strong> </strong>onun bu söylediklerini gerçekleştirmesi, [peygamberlik iddiasında] doğru oldu­ğuna ve elinde zuhûr eden durumun mucize olduğuna delil olmayacak mıdır? Aynı fiilleri bir sihirbaz da yapabildiğine göre sihirle mucize birbirinden nasıl ayırt edilecektir?” derse, ona şöyle denir:</p>
<p>Bu sorunun cevabı kolaydır. Bu kitabın başında olağanüstü bir fiilin mucize olarak [kabul edilme] şartlarından birinin peygamberin elinde gerçekleşenin bir benzerini getirmeleri konusunda muhaliflerine meydan okuması ve benzerini yapmalarının imkânsız olduğunu söyleyerek onları kınaması esnasında Allah’ın insanların âdetini bozacak şekilde yarattığı fiil olması gerektiğini açıklamıştık. .-Allah’ın âdet üzere kudretiyle yarattığı [olağanüstü] fiillerin ortaya çıkışım pey­gamber peygamberliğine delil kılmadığında ve o fiillerle [muhaliflerine] meydan okumadığında [bu olağanüstü fiiller] mucize değildir. Daha önce bu konuyu açık­lamıştık. Durum bu şekilde olduğunda s<u>ihir</u> -sihirbazın ortaya koyduğu fiil, mey­dan okuması esnasında Allah’ın peygamberin elinde yarattığı mucize türünden olsa bile- peygamber mucizesine benzer olmaktan çıkar.</p>
<p>Ancak herhangi bir sihirbaz gösterdiği sihirle peygamberlik iddiasında bu­lunacak olsa <u>Allah</u> bu kişiye şu <u>iki</u> şekilde engel olur: (i) Sihirbazın ortaya ko­yacağı sihirle peygamberlik iddia edeceğini bilen Allah, o kişiye sihri yapmayı ya tamamen unutturur ya da o kişi sihir yaptığı zaman, sihir yapılan kimsede ölüm, hastalık veya nefreti yaratmaz. Sihirbazın göğe doğru çıkmasına ve ine­ğin karnına girmesine firsat vermez. Böylece sihirbazın sihri bozulur ve pey­gamberle sihirbaz arasındaki fark anlaşılmış olur. Ayrıca Allah, bir sihirbazın peygamberin ölümü veya zamanından sonra ona <em>mu araza</em> amacıyla gösterdiği mucizelerin bir kısmını göstermeye yelteneceğini bilir ve sihir yapmasına engel olur. Hâlbuki peygamber mucize gösterdiğinde Allah hiç şüphesiz doğruluğuna delil o<u>lmasını</u> kesin bir şekilde irade ettiği bu fiille ona destek olur. Bu da sihir ile mucize arasındaki farkı açık bir şekilde ortaya koyar.</p>
<p><strong>(ii)</strong> Sihrin çeşitleri, sihirbazlar ve Babil halkı tarafindan bilinmektedir. Bir sihirbaz peygamberin mucize olarak gösterdiği türden bir fiili işleyip bununla insanlara meydan okuduğu ve peygamberlik iddiasında bulunduğu zaman çok geçmeden diğer sihirbazlar da ortaya çıkarak onun yaptığı filin bir benzerini hatta daha üstününü yaparlar ve onun iddiasını çürütürler. Hâlbuki bir pey­gamber sihirbazın yaptığı fiilin bir benzerini yapıp halka hitaben “Bu benim delilimdir. Meydan okumama rağmen sizler bunun bir benzerini yapamayacak­sınız, herhangi bir sihirbaz veya kâhin de yapamayacaktır. Bugüne kadar sihir- baz ve kâhinleriniz böyle fiilleri bir ölçüde yapabiliyorlardı. Ben iddia ediyorum ki, bugün herhangi bir kimse ilim ve sihirde ne kadar ileri de olsa benim yaptığım bu fiili yapamayacaktır&#8217;- diye <span style="font-size: 13.3333px;"> meydan okuduğu zaman olay,onun dediği </span>gibi cereyan etse bu olay beşer ve özellikle sihirbaz ve kâhinler için olağanüstü ve mucize olur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Diğer bir yol ise sihirbazın sihir yaptığı esnada Allah’ın sağlık veya hastalık gibi tesirleri yaratmamasıdır. Böylece bir sihirbaz, yapacağı sihrin ken­disi için mucize olacağım iddia etmesi halinde Allah ya ona sihir yapmayı tama­mıyla unutturup yaptırmayarak ya da o kişi sihir yapsa da daha önce yarattığı sonuçlan yaratmayarak o kimseyi başarısız kılar. Bu şekilde sihirbazın elinde daha önce meydana gelen sihir ve sonuçlan ortaya çıkmaz. Bu durum peygam­berlerin mucizeleri ile sihirbazların sihirlerini peygamberlik iddia etmeleri ha­linde birbirinden ayırmaya yarayan açık bir husustur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[]</a> Bâkıllânî, <em>Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu&#8217;cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nârencât,</em> nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü’ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10,14-20, 23-25, 33-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, 79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazır­lanırken aynca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllânî, <em>Olağanüstü Olaylar ve Ara­larındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir),</em> çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınlan, 1998 8.47-121.</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:343-356</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/">Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 17:09:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü'l-Muin en-Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[mucize kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[mucize mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[olağanüstü hadise]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26901</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nesefî * çev. Fadıl Ayğan Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23408 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg" alt="" width="357" height="181" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p>Nesefî</p>
<p>*</p>
<p>çev. Fadıl Ayğan</p>
<p><em>Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını ele almıştır. Ayrıca bu konunun devamı niteliğinde olan velîlerin kerâmeti meselesine de yer vermiştir. Peygamberlik iddiasında bulunan kimseler arasında gerçek peygamberi tespit etmenin esas yöntemi Nesefî’ye göre, Allah’ın söz konusu kimsede olağanüstü bir fiil yaratmasıdır. Bu bağlamdan hareketle öncelikle mucize kavramım semantik bir tahlile tâbi tutan Nesefî, devamında mucizenin mahiyeti, peygamberliğe delil teşkil etme yönleri ve çeşitlerini ele alır. Dahası, mucizenin insanların birtakım eğitimler­le ve yeteneklerle gerçekleştirdiği sihir, büyü ve illüzyon gibi fiillerden farkım da ortaya koymaya çalışır. Nesefî, mucize konusunu Sünnî kelâmcıların temel teorisi olan Adet teorisi çerçevesinde ve Allah’ın kudreti kapsamında değerlen­direrek açıklama yoluna gitmiştir. Yine o, zorunlu nedenselliğin ve tabiatların değişmezliği fikrinin reddinin, mucizenin imkânı için zorunlu olduğu kanaatindedir. Kerâmet konusunda ise iki hususu vurgulamaktadır: Kerâmetin mu­cizeden farkı ve mucizeyi temellendirebilmek için kerâmetin varlığını inkâra gerek olmadığı. Bu iki hususta Nesefî’nin muhatabı büyük oranda Mu&#8217;tezile ekolüdür. Nesefî bu çerçevede ayrıca mucizenin tek olağanüstü hadise olmadı­ğım» bunun yanı sıra kerâmet, maûnet ve ihanet olmak üzere farklı kimseler elinde ortaya çıkan çeşitli olağanüstülüklerin var olduğunu ve bunların da birbirinden farklarının bulunduğunu izah etmeye çalışır.</em></p>
<p><strong>Peygamberlik İddiasında Bulunan Kimsenin Peygamberliğini Kanıtlayan Mucize</strong></p>
<p>[Buraya kadar ele aldığımız konulardan] Allah’ın kullarına peygamber gönder­mesinin mümkün konumunda olduğu, bunda bir imkânsızlığın bulunmadığı, ayrıca mezhebimizin muhakkik kelâmcılarına göre açıkladığım üzere <u>hikm</u>et sahibi Allah Teâlâ’nın hikmetinin gereği olması anlamında zorunlu konumunda olduğu sübut bulmuştur. Yine bu son görüşe göre açıkladığımız üzere, her ne kadar peygamberliğin varlığının kendisi zorunlu olsa da bunun, peygamberin gelmesinin mümkün olduğu bir zamandaki insanların her biri <u>hakkında</u> ve iddia edilen [peygamberliğin] söz konusu kişi için belirli hale gelmesinin aynı şekilde mümkünler konumunda olduğu da sabit olmuştur. Zira zorunlu olduğu görüşün- de olanların delili, kesin bir şekilde varlığına delâlet etse de söz konusu belirli şahıs için [peygamberliğin] varlığını gösterecek bir delil bulunm<u>a</u>m<u>akt</u>adır Du­rum böyle olduğuna göre kendisi için [peygamberlik] iddiasında bulunan herkes için [peygamberlik hususunda] onu belirleyecek bir delil gere<u>klidir</u> Çünkü [pey­gamberlik hususunda] onun belirliliği mümkünler konumundadır. Bu da ancak sübutunu gerektirecek bir delille var olabilir.</p>
<p>Bu düşünceyle Hâricîlerden İbâziyye’nin, peygamberin sözünün herhangi bir delil olmasa da kabul edilmesinin vacip olduğuna ve onu reddedenlerin o anda kâfir olduklarına ilişkin görüşünün geçersizliği bilinir. Zira yokluğu mümkün olan bir şey, ancak varlığını gerektiren bir delille sabit olur. Söz konusu delil ise &#8220;mucize” olarak isimlendirilir. Sonra bu delil kendisinde ikiye ayrılır. Şu du­rumda [mucize kavramının] kökü ve tanımı hakkında söze, iki kısmının ve mu­cizeyi gerçekleştirenin doğruluğuna delâletinin nasıl olduğunun açıklanmasına ihtiyaç duyulur.</p>
<p>[Bu kavramın] köküne gelince o, kudretin zıddı olan acizdir. Karşılık verme konusunda <em>(mu‘âraza)</em> meydan okunan <em>(tehaddı)</em> kişinin âcizliğini gösterdiği için “mucize” olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca âciz bırakan (mu&#8217;cü) hakikatte, <em>mukdi- </em>rin kudreti ispat edenin ismi olması gibi aczi ispat edenin ismi olsa da aczi ortaya çıkaran <em>{muzhir lıl-acz)</em> mecazen bu ismi alır. Yine [Arapça yazımında] <em>mu&#8217;cize </em>kelimesinin sonuna bitişen [kapalı “te” olarak yazılan] <em>he</em> harfi, “allâme&#8221;, “nes- sâbe&#8221; ve “râviye” kelimelerinde olduğu gibi mübalağa Aesidir. Gönderilen kimsele­rin aczini bildirmede mübalağa anlamı katmak için bu kelimeye ilişmiştir.</p>
<p>Mucizenin tanımı ise felsefecilere göre tabiî ve nefsanî kuvvetlerin sınırını aşan mükemmel, cüzi, İlâhî bir fiildir. Kelâmcıların yöntemine göre ise <u>tanımı</u>, sorumluluk yurdunda <em>(dâru’t-teklîf),</em> [yani bu dünyada] peygamberlik iddiasında bulunanın doğruluğunu göstermek için meydan okunan kimsenin benzerini ge­tirmekten imtina etmesiyle birlikte <em>âdete</em> aykırı bir durumun ortaya çıkmasıdır.</p>
<p>Tanım, “sorumluluk yurdu”yla sınırlandırılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ’nın âhirette ortaya çıkaracağı olağanüstü olaylar mucize değildir. Tanımda “Pey­gamberlik iddiasında bul<u>unanın</u> doğruluğunu göstermek için” ifadesini, (i) ulû- hiyet iddia eden kişide ortaya çıkan dur<u>uml</u>arı dışarıda tutmak için kullandık. Zira -inşallah ileride açıklayacağımız üzere- böyle bir kişide âdetin dışında du­rumların meydana gelmesi mümkündür. Yine (ii) velîde ortaya çıkan durumları da dışarıda tutmak için söz konusu ifadeyi kullandık. Çünkü velîde, onun için bir keramet olarak olağanüstü olayların ortaya çıkması mümkündür. Ancak o, peygamberlik iddiasında bulunmamaktadır. Şayet peygamberlik iddiasında bu­lunsa, o anda küfre düşmüş, veliliği geçersiz hale gelmiş ve Allah&#8217;ın düşmanı olmuş olur. Bundan sonra da onda kerâmet meydana gelmez. Yine doğruluğu­nu göstermek için” sözüyle tanımı sınırladık. Zira söz konusu kişinin yalanının ortaya <u>çıkmas</u>ı için meydana gelirse o mucize olmaz. Bu durum, peygamberlik taslayan kimsenin, mucizesinin parmağının veya bu ağacın konuşması olduğu­nu iddia etmesi, akabinde de Allah Teâlâ’nın bunları bu kişiyi yalanlamak üzere konuşturması gibidir. Bu, onun için bir mucize ve doğruluğuna delil olmaz. Bi­lakis onun yalancılığına delil olur. Ayrıca tanımda “meydan okunan kimsenin benzerini getirmekten imtina etmesiyle birlikte” ifadelerine yer verdik. Zira ola­ğanüstü olay, peygamberlik iddiasında bulunan kimsede ortaya çıktıktan sonra benzer bir durum meydan okunan kişide ortaya çıkarsa, karşılık verme anında söz konusu hadise delil olmaktan çıkar. Zira o kişi davetinde yalancılığını iddia etmekte ve onun için diğerinin delilinin benzeri ortaya çıkmaktadır. Bu durum­da söz konusu hadise bir şeyin kendisine ve zıddına delil olmuş olur. Bu durum­da olan ise delil olmaz.</p>
<p>Mucizenin kısımlarına gelince, o iki kısma ayrılır: (i) İlki olağanüstü fiildir (ii) İkincisi ise olağan bir fiili yapmaktan âciz bırakmaktır. Hz. Zekerivva’nın kendisine müjdelenenin doğruluğuna delâlet eden konuşmadan men edilmesi sözü geçen durumun örneğidir. Bu da aynı şekilde hakikatte olağanüstüdür. Zira olağan olandan menedilme, olağan olanı bozma ve onun dışına çıkma anlamına gelir.</p>
<p>Mucizenin, meydana getirenin doğruluğuna delâlet yönüne gelince, biz Al­lah’ın bu iddiada bulunan kişiyi işittiğini, bu kişide meydana gelen hadisenin insanın kudretinin dışında, hatta bütün yaratılmışların kudretinin dışında ol­duğunu ve sadece Allah’ın kudretinde olduğunu biliriz. Bu durumda şayet bu kişi peygamberlik iddiasında bulunur, sonra da “Allah’ın beni gönderdiğine iliş­kin iddiamın delili, Allah Teâlâ’nın şu fiili yapmasıdır” der, bunun sonucunda Allah Teâlâ söz konusu fiili yaparsa, bu durum, yapmış olduğu olağanüstü fiille peygamberlik iddiası hususunda onun için Allah tarafindan bir doğrulamadır. Bu, iddiasının akabinde [Allah’ın] ona “Doğru söyledin” demesi gibidir. Bunun benzeri, bir insanın başkasına [elçi olarak] gönderdiği kişinin durumu gibidir. Elçi, gönderene “Seninle onun arasında gizli olan bir şeyi bana yaz” der. O da ona böyle bir yazı yazar. Böylelikle kendisine elçi gönderilen kişi, bu gizli duru­mun, gönderen dışında kimse tarafindan bilinmediğini anlar. Bu durum, elçilik iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu gösteren gerçek bir delil olmuş olur.</p>
<p>Aynı şekilde şayet bir kimse, emanet sahibine emanet edilen kişinin önünde “Seninle ilgili olarak emanetini ondan alma konusundaki emrin hususundaki iddiamda doğruysam, bana mührünü ver” der, bunun üzerine o da verirse, bu durum, onun doğruluğuna delil olur. Bu, ona “Doğru söyledin” demesi gibidir, hatta daha anlamlıdır. Zira söz olarak söylemek, alay etme <u>anlamı</u> da taşır. Bu ise hiçbir yönden içinde ihtimal taşımayan şeylerdendir.</p>
<p>Yine söz konusu husus, şu duruma benzer: Bir kralın sarayında ülkesinin ahalisince ve memleketinde yaşayanlarca onun dışında saray ehlinden hiç kim­senin hareket ettirme gücüne sahip olmadığı bilinen bir ağaç bulunsa, sonra saray ehlinden biri, memleket ahalisinin karşısına çıksa, onlara kralın elçisi olduğunu, kralın onlara şöyle emir ve yasaklarda bulunduğunu haber verse, akabinde memleket ahalisi onun kralın elçisi olduğu hususunda onu yalanlaşa, bunun üzerine bu kişi kesin bir şekilde kralın duyacağını bildiği bir sesle “Ey kral! Sen, beni ülkendeki halkına elçi olarak gönderdin, bu şekilde elçiliği tebliğ etmemi emrettin, ben de bunu tebliğ ettim, fakat onlar elçilik hususunda beni yalanladılar, şayet sen beni göndermişsen ve beni gönderdiğin konusunda iddia ettiğim şeyde doğru isem, sarayındaki ağacı, hareketi benim doğruluğuma delâ­let etmesi için hareket ettir” diye seslenirse ve bu seslenme neticesinde belde ahalisinden görenlerin huzurunda ağaç hareket ederse, bu durum, elçinin sözü­nün doğruluğuna delil olur. Ayrıca bu durum, kralın elçiye “Elçi olarak gönder­mem hususunda iddia ettiğin şeyde doğru söyledin” veya belde ahalisine “Elçi göndermem hususunda size tebliğ ettiği şeyde bu kişi doğru söyledi” demesini işitmeleri konumundadır. Mucize konusu da böyledir.</p>
<p>Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin iddiasının akabinde olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, bu fiili yapanın Allah Teâlâ olduğu hakkında kesin bir bilgi gerektirir. Zira buna benzer bir fiili yapmak, bir başkasının kudretinde değildir. Ayrıca bu, söz konusu kişi için O’ndan bir doğrulamadır. Dolayısıyla kesin bir şekilde onun doğruluğuna delâlet eder.</p>
<p>Buna benzer hadiselerin, peygamberlik iddiasında yalan söyleyen kimsede meydana gelmesi imkânsızdır. Bu imkânsızlığın hangi cihetle olduğu hakkında kelâmcılar ihtilaf etmiştir. Mezhebimiz âlimlerinden hikmet ve sefehin, iyilik ve kötülüğün salt akılla bilinebileceği görüşünde olanlar, imkânsızlık cihetinin şu durum olduğunu söylemişlerdir: Şayet bu olağanüstü olaylar, peygamberlik tas­layan kimsede ortaya çıksa -ki peygamberin doğruluğuna delil sadece bunlardır- bu durumda doğru olan ile yalancı, hak ile bâtıl arasında bir eşitlik söz konusu olmuş ve hakikate ulaşma yolu tamamen kapanmış olur. Bu ise hikmet dışıdır. Nitekim ilâhhk taslayan bir kişide, hakikate ulaşma yolunu kapamaması ve hak ile batıl arasında bir eşitlik gerektirmemesi dolayısıyla olağanüstü olayla­rın meydana gelmesi <u>mümkün</u>dür Çünkü onun şahsında sonradanlık <em>(hades) </em>özellikleri ve iddiasında yalancı olduğuna ilişkin deliller mevcuttur. Peygamber­lik taslayanın durumu ise böyle değildir. Çünkü zâtında onun yalancı olduğuna delil mevcut değildir. Zira o, iddiasında doğru olan kimseyle aynı özdendir (ceu- <em>her).</em> Zât b<u>akımın</u>dan aralarında bir fark yoktur. Olağanüstü olan mucize yönü dışında aralarında bir ayırıcı da söz konusu değildir. Dolayısıyla [mucizenin] yalancıda meydana gelmesinde daha önce sözü edilen hak ile bâtıl arasını eşitle­me ve hakikate ulaşma yolunun kapanması vardır.</p>
<p>Eş&#8217;arilerin çoğunluğu ve nehyin vârid olduğu şeyler dışında <em>sefehin</em> olmadığı­nı söyleyen Ehl-i hadis kelâmcıları, olağanüstü olayların yalancı olarak peygam­berlik iddiasında bulunan kimsede meydana gelmesinin imkânsızlık yönünün şu durum olduğu görüşünü benimsemişlerdir: [Yalancı kimsede] meydana gelmesi, Allah Teâlâ’nın peygamberlik iddiasında doğru olan kimsenin doğruluğuna delil getirmekten ve hak ile bâtıl arasındaki ayrımı ispat etmekten âciz kalmasını gerektirir. Allah Teâlâ’yı âciz kılmak ise imkânsızdır. Nitekim böyle bir hadiseyi ilâhlık taslayan kimsede meydana getirmesi, iddia eden kişinin şahsında yalan­cılığına delâlet eden hususlar olduğu için, Allah’ın söz konusu durumlardan âciz kılınmasını gerektirmemesi dolayısıyla imkânsız değildir.</p>
<p>Bazı Ehl-i hadis kelâmcıları şöyle demiştir: Böyle bir durumun imkânsızlık ciheti, mucizenin bizatihi doğruluğa delâlet etmesi, doğruluk dişında bir şeyde bulunmasının mümkün olmakta. Bu, mükemmel fiilin bizatihi <u>ilme</u> delâlet etmesi gibidir. Onun cehaletle bitişmesi mümkün değildir. Mucize konusu da böyledir. Bu grubun muhakkik Alimleri ise birinci görüşü benimsemişlerdir. Ba­şarıya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Bu durum bilindiğine göre bundan sonra iki konudan bahsetmeye ihtiyaç du­yulur. Birincisi, genel olarak geçmiş dönemlerde peygamberliğin kesin bir şekil­de gerçekleştiği hakkındadır. İkincisi, belirleme yöntemiyle bazı peygamberlerin peygamberliğinin ispatı hakkındadır. Bu iki kısmın tamamında her bir konuda iddia ettiklerimizin doğruluğunu gerektirecek şeylerden bahsedeceğiz. (&#8230;)</p>
<p><strong>Peygamberliği İspat Eden Mucizeler</strong></p>
<p>Özel olarak bazı peygamberlerde peygamberliğin sübutuna delil, onların çoğun­da olağanüstü olaylar olarak mucizelerin meydana gelmesidir. Kayadan deve çıkması, ateşin İbrahim peygambere soğuk ve selamete dönüşmesi, asânın yıla­na dönüşmesi, rüzgâr, cin ve şeytanların kullanılması, dağların teşbih etmesi, demirin yumuşatılması, ölülerin diriltilmesi, ağaç kütüğünün inlemesi, devenin şikâyeti, zehirli kuzunun konuşması, parmakların arasından su fışkırması ve benzeri daha önce delil olma yönünü açıkladığımız üzere peygamberlik iddiala­rında doğruluklarına delil olan hadiseler bunun örneğidir. Ayrıca bu durumun sübutu, söz konusu dönemde yaşayanlar için müşahedeyle, daha sonrakiler için ise uzak memleketlerin ve geçip gitmiş milletlerin ispat edilmesinde olduğu gibi zorunlu bilgi <em>(eldlmü’z-zarûrı}</em> gerektiren mütevâtir haber yoluyladır. [Bu haber çeşidinde] ne günahkarlık ne de menfaat elde etme yoluyla töhmete yer yoktur. Zira yalan üzere birleşmesi düşünülemeyecek insanların, bizatihi yalan olan bir haber konusunda bir araya gelmeleri, mümkün değildir. Çünkü yalan sebeple­rinin farklı arzular, çeşitli görüşler, farklı amaç ve tabiatlarda yaratılan farklı insanlarda birleşmesi imkânsızdır. Bundan dolayı kendi kavminden bir adamın ölümünü anlatırken Tufeyl el-Ganevî şöyle der:</p>
<p><em>Gecenin bir bölümünde kederlendim; bana yalanlanamayan haberler geldi </em></p>
<p><em>Birbirlerini öyle desteklediler ki, hiçbir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.</em></p>
<p>Şairin “Bize yalanlanamayan haberler geldi” dedikten sonra bunun nedenini vurgulayarak şöyle dediğini görmez misin: “Birbirlerini öyle desteklediler ki hiç­bir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.”</p>
<p>Süveyd b. Sayfî de şöyle demiştir:</p>
<p><em>Sana kesin haberler geldi</em></p>
<p><em>Peş peşe geldiler ki kalbini çevirecek bir şey kalmadı.</em></p>
<p>Bu [şiirin delâleti] açıktır. Kitabın başında mütevâtir haberin zorunlu bilgi <em>(el-ilmü’z-zarûrî)</em> gerektirdiğine ve işiten için haber verilen şeyi gözle görülen şey gibi kıldığına ilişkin delil getirdik. Bu konuya tekrar dönmekle meşgul olma­yacağız. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Peygamberliğin ancak delil ile sabit olabildiği, [söz konusu olayın], âdet ve tabiat üzere olanı bozan bir şey olması durumunda delil teşkil etmediği, âdetin ve tabiat bakımından devam edegelenin dışında olması durumunda ise tabiat­larda değişim mümkün olmadığı için bunun imkânsız olduğu gerekçesiyle mu­cizede delilin var olmadığını iddia edenlerin itirazı, çürük bir görüştür. Şayet bu [görüşü] bir deli söylese garip karşılanır. Bu durum, daha önce geçtiği üzere sayıca çok olmaları bakımından kendilerinde bir gizliliğin olmasının mümkün olmadığı kimselerin söz konusu hadiseyi görmeleri dolayısıyladır. Onların inkâr etmiş ve şüphesiz dayanmış oldukları tabiatın dışına çıkma [durumu], duyu ile sabittir ki, [duyular] en açık bilgi kaynağı ve en yüksek bilgi yöntemidir. Böy­lelikle onların inkârları reddedilmiş ve tabiatların dönüşümünün imkânı sabit olmuş olur.</p>
<p>Şu durum bunu teyit etmektedir: Şayet onlar bu konuda aklî görünen ve akıl aracılığıyla reddine bir yol bulunmayan bir delile dayanmış olsalardı, söz konu­su durum reddedilmiş olurdu. Çünkü aklî delil, istidlâlî bilgi gerektirir. Îstidlâlî bilgide hata câiz ve m<u>ümkün</u>dür. İnkâr ettikleri şey ise hakkında hata ve yan­lışlık <u>imkânı</u> olmayan zorunlu bilgi gerektiren duyu ile sabittir. Bu durumda bu ikisinden birinin reddi gerekir. Hakkında hata ve yanlışlık imkânı olanın reddi, hakkında hata ve yanlışlık <u>imkânı</u> bulunmayanın reddinden daha uygundur, inkâr ettikleri şeyin varlı<u>ğın</u>a dair bilginin duyu ile sabit olması bunu teyit et­mektedir. Delillerinin geçersizliği de duyu ile bilinmiş olur. Geçersizliği zorunlu bir şekilde bilinen her delil, geçersiz ve delil değil, şüphe olmuş olur. Bu durum­da onlar, inkârlarım nasıl şüphe üzerine bina etmiş olmasınlar?!</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Âlemde var olan her şeyin ister araz olsun ister cev­her olsun Allah’ın yarat<u>mı</u>ş olduğu şeyler olduğu ve onun yaratmak istediği şey­de kudret sahibi olduğu hususunda bizi desteklediniz. Sonra ateş, Allah’ın ya­ratmış olduğu ve onda kuruluk ve sıcaklığı yarattığı bir cisimdir. Kim onun, sı­caklık yerine soğukluğu, kuruluk yerine yaşlığı yaratmaya güç yetiremeyeceğini iddia ederse, Allah’ı acziyetle nitelemiş ve fiillerini ihtiyarî değil, zorunlu <u>kılmı</u>ş olur. Zira fiilinde özgür olan, yaptığı şeyin zıddını yapma yoluyla böyledir. Zira bu özellik ile mecbur olandan ayrılır. Allah Teâlâ’nın acziyet ve mecbur olma ile nitelenmesi açık bir cehalettir.</p>
<p>Yine Allah, bir şey olmaksızın alemi yaratmaya kadir olduğuna göre neden kayadan deve çıkarma,parmakların arasından su çıkarma, asâda canlılık var etme/yılana dönüşme, tahtanın cüzlerini ete dönüştürme ve diğer fiilleri yap­maya güç yetirmekle nitelenmesin ki?! O halde tabiatların dönüşümünü inkâr etmek, Allah’ı sıfatsız kabul etme <em>(tatil)</em> görüşünün bir neticesidir. Allah Teâlâ için yetkin bir kudretin varlığına ilişkin daha önce geçen delillerde, bu inkârcıların görüşlerini geçersiz kılacak şeyler bulunmaktadır.</p>
<p>Tabiatçıların tümünün veya büyük çoğunluğunun söylediği şu sözler bu iti­razın geçersizliğini destekleyen şeylerdendir: Alemin bütün cevherleri tek cins­tir. Onların farklılığı onlarda bulunan arazlardandır. Ateşin cevheri, sıcaklık ve kuruluk keyfiyetlerinin soğukluk ve ıslaklık ile değişimi dolayısıyla suya dönü­şebilir. Durum böyle olduğuna göre tabiatların dönüşümünün imkânı, arsızlık ve ahmaklık olmaksızın nasıl inkâr edilebilir ve Allah’ın kudretinden nasıl çıka­rılabilir?</p>
<p>Âdetin ve tabiatın dönüşümünün mümkün olduğunu, fakat bunların aynı şekilde sihirbaz ve göz boyacıların kudretinde de olduğunu iddia edenlerin söz­leri geçersizdir. Zira haklarında araştırma ve düşünmeyle el çabukluğu ve göz boyacılığın zayıflığı artar ve giderek yok olmaya yüz tutar. Çünkü göz boyacılığı tamamen bir çarpıtmadır. El çabukluğu ise bakanların gözlerini meşgul etmeye, daha sonra ise bir başka şey çıkarmaya ve el çabukluğundaki maharete dayalı­dır. Mucizenin ise araştırma ve düşünme ile kesinliği, gün geçtikçe de sübutu ve devamlılığı da artar. Sihre gelince saf şirk, sırf inkâr ve şeytanları yüceltmeye kastetme durumlarından oluşmuş kelimelerin ilişiğidir. Ayrıca sihir genellikle hayızlı kadınlar ile pis ve necis erkeklerde, Allah’ın anılmadığı zaman ve mekân­larda ortaya çıkar. Böyle bir durumda Allah’ı anmayla karşılaşılması halinde sihir ortadan kalkarak yok olur. Bundan dolayı putperest ve şirk beldelerine daha şiddetli ve açık bir şekilde nüfuz etmektedir. Bu durum, sihrin şeytanların ve kötü ruhların yardımıyla ortaya çıkması sebebiyledir. Dolayısıyla sihrin Al­lah’ı anma ve ona ibadet etme durumundan uzak olması dolayısıyla, [şeytanlar ve kötü ruhlardan] yardım isteyen kimselerin, onlara yakınlaşması, kötü fiiller yapması ve necis şeylere bulaşması gerekir.</p>
<p>Peygamberlerin durumu, bu hallere bütünüyle aykırılık teşkil eder. Zira on­lar Allah’ı anmaya ve ona yakınlaşma <em>(kurbiyet)</em> yollarının tümüne devam et­mekteydiler. Ayrıca onlar pis ve necis şeylerden temiz olmakla nitelenmişlerdir. Böylelikle ikisini yerine getirenlerin durumlarıyla mucize sihirden ayrılmak­tadır. Zira açıkladığımız üzere mucizeyi, peygamberlik iddia edende iddiasının akabinde, davetini güçlendirmek ve peygamberlik iddiasında onu doğrulamak için meydana getiren Allah Teâlâ’dır. Şayet sihirbaz ve göz boyacı bir kimse, peygamberlik iddia etse ve sözlerinin doğruluğuna delil olması için olağanüstü bir olay gerçekleştirmek istese, Allah, delillerini bâtıl olanın karşılık vermesi ve geçersiz olanın denk olmasından korumak için, [bu kimseyi] olağanüstü olay gerçekleştirmekten âciz bırakır, sihrini ve söz konusu durumdaki tuzağım ge­çersiz kılar. Bu, daha önce geçtiği üzere hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın ve ikisini eşit kılmayı gerektiren şeyleri uzaklaştırmanın veya açıkladığımız şek­liyle bunlara yönelik Allah’ın kudretini kabul etme ve onun âcizliğini reddetme­nin hikmetin bir gereği olması dolayısıyladır. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu sebeple mezhep imamlarımız şöyle demiştir: Mıknatıs taşını elde eden bir kimse, dünyada mıknatısın demiri çekme özelliğini bilmeyen insanların yaşadı­ğı bir bölgeye gelse, sonra peygamberlik iddiasında bulunsa, iddiasına ve doğ­ruluğuna delil olarak da demiri çekme olayını gösterse, Allah Teâlâ, delillerini karşı konulmaktan ve hak dinini geçersiz bir şey tarafindan karşı çıkılmaktan korumak için mıknatısın bu özelliğini iptal eder. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Nitekim inat ve kibir özelliği olmayan herkes, asânın yılana dönüştürülmesi, denizin yarılması, ölülerin diriltilmesi, ayın yarılması, parmakların arasından su fışkırması ve bunun gibi diğer duyusal mucizelerin, Allah’ın dışında birinin güç yetireceği durumlardan olmadığı hususunda şüphe duymaz. Ayrıca Allah’ın dışında birisi için bunun <u>mümk</u>ün olduğu kesinlikle hiçbir akıl sahibinin aklına gelmez. O halde buna karşılık verme <em>(mu araza)</em> imkânı yoktur.</p>
<p>Bütün bunlarla, olağan düzenin <em>(âdet)</em> değiştirilmesine ilişkin peygamberlik iddia edenin gerçekleştirdiği hadiselerin, kendi türünde çalışma ve gayret etme bulunan kimselerin yapabildiği şeylerden olduğunu ve bu iddiada bulunanların, herkesin yeteneklerini sınamadıklarını söyleyenlerin sözleri geçersiz olur.</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Şayet sizi [bu meselede] destekle şeydik, bu hususta çalışması, eğit<u>imi</u> ve alışkanlığı olmayan kimsede onun varlığı olağanüstü olmuş olurdu. Bu ise onlar<u>ın</u> iddialarının doğruluğuna delil olurdu. Peygamberlik id­dia edenlerin, bu konuda gayret ve alışkanlıkları yoktur. Onların bu durumunu içinde neşet et<u>tikl</u>eri kavimleri bilmekteydi. Zira doğumlarından itibaren büyü­melerine ve peyg<u>amberli</u>k iddia etmelerine kadar onların hallerim görüp müşa­hede etmişler, böyle bir durum ile meşgul olduklarım, ilgilendiklerim ve bu tür şeylere dair bilgi ve tecrübe sahibi kimselerle arkadaşlık ettiklerini görmemiş­lerdir. Bu gibi kimselerde söz konusu olayların meydana gelmesi olağanüstüdür. Dolayısıyla yeterli bir mucize olur. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu duruma, “Zerdüşt’te olağanüstü olayların meydana geldiği, bunların onun iddiasının doğruluğuna delil olmadığı, aynı şekilde sizin iddianızın da böyle ol­duğu” şeklinde karşılık verirlerse, onlara şöyle deriz: Bunlar tevâtürle sabit olmamıştır. Bilakis zikredilen, onun, kralın evinde kralın ve ileri gelenlerinin önünde atının ayaklarını karnına sokması, içinde ateş olan bir kabı göğsüne ve bunun ona zarar vermemesi gibi durumlar, sayıca çok insanın yanında gerçekleşmemiştir. Bu gibi haberler, haber verenin bilgisini gerektirmez. Çünkü haber verenlerin yalan üzere birleşmeleri mümkündür. Hatta kralların ve tâbilerinin çoğunun durumu, doğru olmayan haberleri yaymaktır. Çünkü bununla halklarının sakinleştirilmesi, memleketlerinin işlerinin düzenlenmesi gerçekleşmektedir. Fakat peygamberlerin nakledilen mucizeleri, yalan ihtimali olmayan ve nakledenlerin bu [yalanda] birleşmelerinin düşünülemeyeceği bir yolla aktarılmıştır. Durumu böyle olan haberler, açıkladığımız üzere zorunlu bil­gi gerektirir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Söz konusu cevaba bütün Müslüman kelâmcılar iştirak etmişlerdir. Ümmetin bazı muhakkik âlimleri buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Olağanüstü olay, imkânsız olanın değil, mümkün olanın varlığına delâlet eder. Bu sebeple ilâhlık taslayanın iddiasının doğruluğuna delil olmaz. Zerdüşt’ün iddiası, bilgisiz ve âciz bir yaratıcı düşüncesini barındırdığı için imkânsız bir iddiadır. [Bu yaratıcı­nın] kötü fikrinden, mülkünde kendisine düşmanlık eden, kendisine rakip olan, hakimiyet alanında onunla çekişen bir [diğer tanrının] varlığı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla o, kendi fikrinin sonuçlarını bilmeyen, düşmanının galibiyeti ve hâ­kimiyeti hususunda âciz biridir. Ayrıca [bu tanrı] bunların yanı sıra kendisinde hâdisleri barındırmaktadır <em>{mahal li’l-havâdis).</em> Zira onda kötü olan fikri mey­dana gelmiştir. Bütün bunlar imkânsız, kusuru ve bozukluğu açık iddialardır. Bu gibi şeyler delil olmaz. İlâhlık taslayanın iddiasının, barındırdığı imkânsızlık dolayısıyla bu gibi delillerle doğru olamayacağı görülmez mi ki?! Yalancı peygam­berde mucize meydana gelmesinin, hak ile bâtıl arasında eşitliğe veya doğru olan iddiaya delil getirme ve hak ile bâtılı ayırma hususunda Allah’ı âciz bırakmaya götürmemesi için câiz olmaması, söz konusu durumu teyit etmektedir. İddia im­kansız değil, mümkün olduğunda iki durum arasını eşitleme ve aralarım ayırma hususunda âcizlik sabit olur. İmkânsız olması durumunda ise buna yol açacak değildir. Bu sebeple ilâhlık taslayanda olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, imkânsız değil, imkân dâhilindedir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Aktardığımız üzere son fırkanın, peygamberlerin getirmiş olduğu şeylerin imkânsız olduğuna ilişkin iddiaları, geçersiz bir söz, bozuk bir iddiadır. Bila­kis onlar, sırf hikmet, açık hak ve saf doğru olanı getirmişlerdir. Delil ile teyit edilmiş olmasaydı da getirmiş oldukları ve davet ettikleri şeyle meşgul olmak gerçek ve doğru olmuş olurdu. Zira bunların bir kısmı, yaratıcıya yakınlaşma, onlara bahşedilen şeylerin şükrünü eda etme konumunda şeyler, bir kısmı ahlâ­kın yücelikleri, bir kısmı âlemin varlığının devamı ve halkın sükûnunun ancak onunla gerçekleştiği erdemli siyaset, bir kısmı ise nezaket, güzel muamele ve ilişkiler türündedir. İtikadî konularda getirdikleri ise sarih aklın gerektirdiği ve zıddı durumundaki inançlara imkân bırakmadığı, bilakis bunun dışındaki bütün inançların geçersizliğine, karşısındaki bütün görüş ve dinlerin bozukluğuna şahitlik ettiği şeylerdendir. (&#8230;)</p>
<p>Bir iddiada bulunan herkesin iddiasının doğruluğu onda şu dört anlamın toplanmasına bağlıdır: (i) İlki iddianın mümkünler konumunda olmasıdır. Zira bizatihi imkânsız ve muhâl olan bir şey iddia edenin sözü ilk anda reddedilir ve delilini açıklamasına müsaade edilmez, (ii) İkincisi, iddiaya uygun bir delil getir­mesidir. (iii) Üçüncüsü, delilinde çürük olma sebeplerinin bulunmamasıdır. Zira herhangi bir şekilde delilde çürüklük imkânı bulunursa reddedilir. Çünkü ancak bizatihi sahih olan kabul edilebilir. Şu durum bunu teyit etmektedir: O, kendisi dışında bir şeyin yanı iddianın doğruluğu için ifade edilmiştir. Kendisi doğru ol­mayan bir şey ile başka bir şeyin doğrulanması imkânı yoktur, (iv) Dördüncüsü, iddia ve delilin, birinde veya her ikisinde bulunacak bir çelişkiden uzak olması­dır. Zira çelişkiye düşen kimse iddia ettiği şeyin tutarsızlığını ve bozukluğunu kabul etmiş olur. Çünkü iki zıttan birini doğruluğunu iddia etmekle o, diğerinin geçersizliğine şahitlik etmektedir. Böylelikle her birinin doğruluğuna dair iddi­asıyla, diğerinin bozukluğuna ş<u>ahi</u>tlik etme konumunda olur. Şu halde iki duru­mun her birinin bozukluğunu kabul etmiş olur. Ayrıca iddianın doğruluğunun bu hususlara bağlı olduğunda şüphe yoktur. (&#8230;)</p>
<p>[Hz. Muhammed’in durumu da böyledir.] Onun delili, iddiasına uygundur. Zira o, İlâhî bir durum iddia etmiş, insanların yeteneklerim aşan ve tabiî yete­neklerle meydana gelmeyen İl<u>âhî</u> deliller getirmiştir. Zira tabiattın işleyiş] yön­temlerini araştıranlar ve bunun altında düzenlenmesi mümkün olan veya müm­kün olmayan şeyleri bilenler, kızartılmış koyunun diriltilmesi, devenin konuş­turulması, kütüğün inleyen bir varlığa dönüştürülmesi, parmakların arasından su fışkırması fiillerinin, tabiatların sırlan kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olm<u>adığ</u>ını kesin olarak bilmektedirler. Ayın yarılması ve diğerleri de bu konuya geçtiğimizde açıklayacağımız üzere böyledir. Bu mucizeler, nefsanı kuvvelerle de gerçekleşmez. Zira nefsanî sistemle ilişik olan ya sihir ve büyünün altında veya el çab<u>ukl</u>uğu ve hilebazlık altında düzenlenir. Bu durumu bilenler, onun getirdiği mucizelerin bunların dışında olduğunu bilirler. (&#8230;)</p>
<p>Yine deliller konusunda eşitliğin, delilin onun aracılığıyla delil olamadığı su­retler bakımından değil, delilin kendisiyle delil olduğu bir mana bakımından istenmesi kendisine şüphe karışmayan ve herhangi bir şüphe barındırmayan önsel bilgilerdendir. Yine asânın yılana dönüşmesi, sert kayadan su fışkırtılma­sı, ölülerin diriltilmesi, körün ve alacalının iyileştirilmesi ve bunların dışındaki- ler, peygamberliğin doğruluğuna suretleri dolayısıyla değil, bilakis olağanüstü olmalar., yaratılmış kudretin kapsanma girmelerinin imkânsızlığı ve sadece hiç kimsenin aciz bırakamadığı, bozuk olanın geçerliliğine  ve yalancının doğruluğuna delil getirmeyen hikmet sahibi yaratıcının kudretinde bulunmaları dolayısıy­la delildirler. Mucizelerin varlığı peygamberlik iddiasının hemen akabindedir.</p>
<p><strong>Velilerin Kerametlerinin İspatı</strong></p>
<p>Velîlerin kerâmetlerinin izhar edilmesinin mümkün konumunda mı yoksa im­kânsız konumunda mı olduğu hususu, bu kabil durumlardandır. Mu‘tezile bunun mümkün olmadığını iddia etti. Çünkü şayet mümkün olsaydı mucize, kerâmetle karışır ve peygamberin peygamberliğini bilmeye götürecek bir yol kalmazdı. Bu ise imkânsızdır. Yine olağan olanın bozulması, peygamberi bilmeye ulaşma ve onunla yalancı peygamber arasında ayrım yapabilme yaran dolayısıyladır. İn­sanların buna ihtiyacı bulunmaktadır. Velîyi, velî olmayandan ayırıp bilmeye ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Ehl-i hak, bu konuda çokça hadis ve rivayetler nakledilmesinden dolayı kerâmetlerin sabit olduğunu söylemiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar Belkıs’ın tahtını getirme hususunda Hz. Süleyman’la beraber bulunan kişinin haberi­nin yayılması, bu rivayetlerdendir. Yine şu haber de bunlar arasındadır: Hz. Ömer, Medine’de minber üzerindeyken, ordusunu Nihavend’de görmüş ve “Ey Sâriye! Dağa, dağa!” demiştir. Bunun üzerine Sâriye, yaklaşık beş yüz fersah gidiş mesafesinden bu sesi işitmiş ve dağa çıkmış, buradan düşmana karşı pusu kurmuştur. Bu olay, oranın fetih sebebi olmuştur. Hâlid b. Velîd’in zehir içtiği, fakat ona zarar vermediği, Nil nehrinin durumuna ilişkin Hz. Ömer’in haberi gibi rivayetler de böyledir. Tâbiînden ve salih kimselerden sayılamayacak kadar çok kerâmetler nakledilmiştir. Nitekim bunları inkâr eden, görünür olanı inkâr eden konumuna girer*</p>
<p>Mu&#8217;tezile bunu inkâr etmiştir. Onlar, bid‘atlarının uğursuzluğu sebebiyle bunu reddetmişlerdir. İbadetler konusundaki gayretleri ve ciddiyetlerine, iman­dan çıkma korkusuyla günahlardan şiddetle sakınmalarına rağmen mezheple­rinin geçersizliğine ve itikatlarının bozukluğuna ilişkin bundan başka bir delil olmasaydı dahi onların kerâmetleri reddetmeleri yeterli olurdu. Diğer yandan onlardan birinde kerâmet ortaya çıkmamış ve onlardan hiç kimse bunu ken­disinde görememiştir ki fikirlerinden dönsün ve bunu kabule geri dönsün. Bu durum, sadece onların bozuk itikatları sebebiyle Allah’ın düşmanları ve aşağı­lanmaya müstahak olarak kalmaları dolayısıyladır. Onların çoğu, çirkin bir sa­rılığın ağır bastığı, gözlerin yüzlerine bakmaktan hoşlanmadığı, onlarla birlikte olma Ve sohbet etmenin kalplere ağır geldiği bir halde görülürler.</p>
<p>Velîlerde bu [kerâmetlerin] meydana gelmesinin, peygamberlerin mucizele­rinin geçersizliğini gerektirdiğine ilişkin iddialarına gelince, bunlar, düşünmeden, zihinde tartmadan ve onun şehadetiyle hakkın bâtıldan ve sahihin fasitten ayrıştırıldığı bir kanun olan akla başvurmadan aklına geleni söyleyen kimsenin söylediği sözlerdir. Bu böyledir, çünkü şayet düşünse, velînin her kerâmetinin, aynı zamanda peygamberin mucizesi olduğunu bilir. Zira bunların ortaya çıkı­şıyla onun velî olduğu bilinir. Onun velî oluşu, inancında hak üzere olduğuna de­lil teşkil eder. İnancında hak üzere oluşu -ki o bu hususta peygamberine tâbi ve onun peygamberliğini ikrar etmektedir- peygamberin peygamberliğinin doğru­luğuna delil olmaktadır. Bu, söz konusu aşamalarla, peygamberin peygamberlik iddiasında, tebliğ ettiği din ve şeriat hususunda doğruluğuna delildir. Peygam­berin mucizesi ve doğruluğuna delil olan şeyi, mucizeyi geçersiz kılan ve bunun bilgisine ulaşma yoluna engel kılan kimse, cahilliğin ve aptallığın zirvesindedir.</p>
<p>Yine şöyle deriz: Bu durum, kerâmetin mucizeyle karışmasına nasıl sebep ol­sun ki?! Mucize, peygamberlik iddiasının akabinde ortaya çıkmaktadır. Velî, eğer peygamberlik iddia ederse, o anda inkâr etmiş ve Allah’a düşman olmuş olur. Bu durumda [Allah] onda kesin bir şekilde olağanüstü bir olayı meydana getirmez. Şayet velâyet iddia ederse, kendisi için iddia ettiğinde velâyeti düşer. Aynı şekil­de mucize sahibi, mucizesini gizlemez, bilakis onu izhar eder. Kerâmet sahibi ise onu gizlemeye çalışır, genellikle ona itimat etmez, bunun kendisi için kerâmet değil, <em>istidrâc</em> kabilinden olduğu hususunda korkar. Allah Teâlâ, salih kulların­dan birini, velînin kerâmetinden haberdar ederse, velî, şöhret dolayısıyla gurura kapılmaktan korkarak bu kimseye yönelir ve tam bir yalvarmayla, ondan kendisi için bu durumu gizlemesini, ifşa etmemesini ister. Aynı şekilde mucize sahibi, akıbetinden emin, değişmekten korunmuştur. Velînin durumu ise bunun aksidir.</p>
<p>[Kerâmette] bir yarar olmadığına ilişkin sözlerine karşı şöyle deriz: Zikretti­ğimiz delillerle bunun varlığı sabit olduğuna göre bundan sonra hikmet yönüne ilişkin bilgisizliğiniz, daha önce açıklaması geçtiği üzere, onun geçersizliğini ge­rektirmez.</p>
<p>Yine şöyle deriz: [Bunun] faydası, kerâmetinin Allah katından ortaya çıkma­sı ve müşahede ettiği olağanüstü olayla, inandığı peygamberin peygamberliği­nin sabit olmasıdır. Böylelikle o, mucizeyi görme ve olağanüstülüğü müşahede etme hususunda peygamberlerin çağında yaşamış biri gibi olur. Bunun yanı sıra söz konusu durum, ibadetlerde gayretkeş olmada, günahlardan kaçınmada bir âmil olmaktadır. Bunu, bu konumu kendisi için devam ettirmek, bu değerli ve yüce mevkiin, yok olmasından ve değişmesinden korumak, Allah’ın buna mutta­li kıldığı salih kulları, bu derece ve mevkiye ulaşmaları için ciddiyet ve çalışma­ya teşvik etmek üzere yapar.</p>
<p>Hakikatlere ilişkin bilgiler, sahip kimseler şöyle dedi:Olağanüstü hadisenin meydana gelmesi avamdan bir Müslümanda da olabilir. Bu, onun için kendisine yönelen bir sıkıntıdan ve kötülükten kurtulmada bir yardım olur. Bu, kerâmet değil, <em>ma&#8217;ûnet</em> olarak adlandırılır. Aynı şekilde bu tür hadiseler, ilâhlık başlayanlarda ve sihirbazlarda peygamberlik iddiası olmaksızın meydana gelir. Bundan dolayı Muhammed b. Hasen, Ebû Hanîfe’den sihirle iktidarsızlaştırılan kimsenin [doğal] iktidarsız <em>(innîn)</em> gibi olduğu görüşünü nakletmiştir. Bu, sihir yoluyla kadına karşı iktidarsızlaştırılan kimsedir. Bu tür hadiseler, kendisinde meydana gelen için <em>ihanet</em> [yani küftü ve isyanı açık kimsede, isteğinin aksine meydana gelen olağanüstü hadise] kategorisindedir. Bunlardan, olağanüstü ha­diselerin dört çeşit olduğu anlaşılmaktadır: Mucize, kerâmet, <em>ma&#8217;ûnet</em> ve <em>ihânet. </em>Bunların arasındaki farklar ise açıkladığımız hususlardır.</p>
<p><strong>Kaynak metin:</strong> Ebu’l-Mu&#8217;în en-Nesefî, <em>Tebsıratul-edille fi usûli’d-dîn,</em> nşr. Hüseyin Atay &amp; Şaban Ali Düzgün, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, 2003, c. II, s. 29-110.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:361-374</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberin Gerekliliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 16:42:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26888</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mâtürîdî [*] çev. Bekir Topaloğlu Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) Kitâbü’t-Tevhîd’inden iktibas edilen aşağıdaki metin, peygamberliğin gerçekliğine ilişkin kavrayışla Tann’nın varlığının ispat edilmesi arasında bağ kurması ve konuyu dinî bilginin ge­rekliliği bağlamında şeriatların varlığıyla irtibatlandırması açısından dikkat çekicidir. Tanrılık (ulûhiyyet) ve peygamberliğin (nübüvvet) ispatı noktasında mucizenin konumuna kısaca atıf yapmakla yetinerek konuya başlangıç yapan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/">Peygamberin Gerekliliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23196 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg" alt="" width="375" height="180" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mâtürîdî</p>
<p><strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a></strong></p>
<p>çev. Bekir Topaloğlu</p>
<p><em>Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) Kitâbü’t-Tevhîd’inden iktibas edilen aşağıdaki metin, peygamberliğin gerçekliğine ilişkin kavrayışla Tann’nın varlı<u>ğının</u> ispat edilmesi arasında bağ kurması ve konuyu dinî bilginin ge­rekliliği ba<u>ğlamın</u>da şeriatların varlığıyla irtibatlandırması açısından dikkat çekicidir. Tanrılık (ulûhiyyet) ve peygamberliğin (nübüvvet) ispatı noktasında mucizenin konumuna kısaca atıf yapmakla yetinerek konuya başlangıç yapan Mâtürîdî, Allah’ın birtakım emir ve yasaklar koymasının gerekçelerini anlatı­mının odak noktası olarak belirler. Buna göre peygamberlikle birlikte ortaya çıkan emir ve yasaklar, öncelikle âlemin hikmet üzere yaratılmış olmasının bir gereğidir. Emir ve yasaklar, hem kişinin bedensel arzulara karşı koyama­mağından ötürü doğruyu yanlıştan seçememe gibi muhtemel eksikliklerinin aşılması hem de kişiler arası ilişkilerde doğabilecek aşırılıkların ve sapma­ların giderilmesi ve toplumsal düzenin sağlanmasıyla ilgilidir. Bu çerçevede Mâtürîdî, hikmeti merkeze koyup emir ve yasakların varlık sebebini imtihan kavramına bağlayarak dinî bilginin hem dünyada hem âhirette fayda sağla­yacağına ilişkin temel kabulü peygamberlik üzerinden değerlendirir. Emir ve yasakların varlığıyla imtihanın ve âhirette görülecek karşılığın varlığı ara­sında kurduğu irtibat, Mâtürîdî’ye, hikmete dayalı olarak aklı işler kılmanın getireceği denge ile hikmetten uzak kalarak arzulara kapılmanın doğuracağı sorunlar arasındaki zıtlığı öne çıkaran bir çerçeve sunma imkânı verir. Bu açıdan Mâtürîdî, hikmete uygun olan ve insanın dünyadaki ve âhiretteki mut­luluğunun teminatı sayılan tüm değerlerin temelinde peygamberliği görür. Nitekim peygamberliğe ilişkin bu vurgusunu, geleneğe dayalı olarak öğrenilegelen ve temel ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan toplumsal bilgi edin­me türlerinin öncesine taşıyacak biçimde genişleten Mâtürîdî, insana fayda sağlayan her bilginin başlangıçta Allah tarafından peygamberler aracılığıyla verildiğine dikkat çeker. </em></p>
<p><em>Bu noktada dinî bilgi, toplumsal bilgi düzeylerinin temeline konulmakta ve ona diğer bilgi türlerinin tümünü kuşatan bir değer yüklenmektedir. Söz konusu anlatımı bilgi alanından deneyim alanına taşı­yan nokta ise Allah’ın verdiği nimetlere karşı bu nimetlere uygun düşecek biçimde teşekkür edebilmenin imkânsızlığına ilişkin kabuldür. Mâtürîdî’ye göre verdiklerinden ötürü Allah’a şükretmek hiçbir aklın tam olarak yerine getirebileceği ve kendiliğinden bilgisine ulaşabileceği bir düzey olamaz. Dola­yısıyla nimetlere ilişkin şükürle nimetlerin sahibinden alman bilgi arasında bir gereklilik ortaya çıkmaktadır. Böylece Allah’ın verdiği nimetlere karşı ona şükretmeye yönelik tavırlar, kulluğun bir parçası olarak bilgi ve deneyim ara­sındaki sürekliliği sonuç verir. Çünkü hikmete dayalı olarak aklı işletmek, <u>insanı</u> yaratılış amacı doğrultusunda bir ilginin açığa çıkacağı ve muhtemel beşerî noksanlıkların aşılacağı bir dereceye iletir. Mâtürîdî burada —bilgi kay­naklarım ele aldığı kısımda da işlediği üzere— hem duyu verisinin hem de ha­berin <u>akıl</u> yürütmeye konu oluşu bağlamında peygamberliğin belirleyiciliğini en üst dereceye yerleştirir. Nitekim aklın kendine yeterliliğinin ileri sürüle­rek peyg<u>am</u>berliğin gereksiz sayılabileceği iddiasının Allah m lütfedici oluşu üzerinden aşılabileceğini belirten Mâtürîdî’ye göre akıl, yeterlilik niteliğiyle öne çıkarılsa bile peygamberler akla yönelik bu yeterliliğin de tamamlayıcısı olarak lütfün gerçekleşme vesilesi sayılırlar. [M. Nedim Tan]</em></p>
<p><strong>[Nübüvvetin ispata ve Gereği]</strong></p>
<p><strong>[Fakîh Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi:]</strong> İnsanlar risâlet konusunda çeşitli gö­rüşler ileri sürmüşlerdir. Hidayet önderleri, hayır öncüleri ve bilge kişiler <em>(hu- kemâü’l-beşer)</em> onu kabul etmişlerdir. Buna mukabil, <strong>(i)</strong> Yaratıcıyı <u>inkâr</u> edenler,<strong> (ii)</strong> O’nun mevcudiyetini benimsemekle birlikte buyruğu ve yasağı olabileceğini kabul etmeyenler,<strong> (iii)</strong> Bunu da benimsedikleri halde insan <u>aklının</u> tek başına yeterli olup risâletten müstağni kılacağını zannedenler nübüvveti reddetmişler­dir. Bu inkarcı görüşlere şunu da eklemek söz konusudur: <strong>(iv)</strong> Risâlet iddiasın­da bulunan kişinin göstereceği mucizeleri kâhinlerin, sihirbaz ve gözbağcıların <em> (müşa&#8217;bize)</em> fiillerine denk tutmak da mümkündür, <strong>(v)</strong> Üstelik nübüvvet iddia­sında bulunanların izhâr ettikleri olağanüstü görünümlü olaylar karşısında mu­hataplarının âciz kalışı, onlarda bu tür fiillerin gerektirdiği eğitim ve alışkanlı­ğın bulunmayışı sebebine de bağlanabilir; zaten peygamber diye ortaya çıkanlar, bütün toplulukların fiil gücünü denemiş ve zorlamış değillerdir.</p>
<p><strong>[İmam Mâtürîdî şöyle dedi:]</strong></p>
<p><strong>(i)</strong> Yaratıcıyı inkâr edenleri önce O’nun ispa­tı konusunda tartışmaya davet ederiz, çünkü O’nun peygamber göndermesini söz konusu etmek ancak varlığını benimsemenin gerekliliğinden sonra mümkün olur. Bununla birlikte peygamberlerin gösterdiği mucizelerle hem ulûhiyet hem de nübüvvetin ispatı imkân dâhilindedir. Çünkü peygamberler, durumlarım ya­kından bilen ve kudretlerinin nereye kadar uzanabileceğini kestiren bir topluluk içinde yetişmişlerdir. Dolayısıyla onlar, beraber yaşadıkları insanların akıllarım hayrette bırakan mucizeler getirince, böyle fevkalâde olaylar izhar etme gücüne sahip olma<u>dıkl</u>arını bilen bu kişilere gereken şey, kendilerini elçilikle görevlen­diren varlık adına söyledikleri hususlarda doğru ve samimi olduklarının bilinci­ne ulaşmak ve bu mucizelerin o varlığın yarattığı olağanüstülüklerden olduğunu idrak etmektir; ta ki böylesinin iddia ettiği risâletin alîm ve hakîm olup kendi mevcudiyetinin delillerini icat etmeye gücü yetenden kaynaklandığı hususu ger­çekleşmiş olsun ve insanlar görmeseler bile O’nun kesin bilgisine ulaşabilsin. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong>(ii)</strong> Allah’ın emir ve yasağının, vaat ve tehdidinin <em>(vâîd)</em> mevcudiyetini be­nimsemeyene göre kâinatı yaratmanın hiçbir hikmeti yoktur, kâinat sadece ya­ratılmak <em>(inşa),</em> ardından da yok edilmek <em>(ifna)</em> üzere Allah tarafindan icat edil­miştir. Şimdi, herkesçe bilinen bir husustur ki, fiillerinin sonucu böyle [amaçsız] olan her varlık hakîm oluş niteliğinden yoksundur. Hâlbuki birliğini ve karşı durulmaz hükümranlığım kanıtlayan birçok delili, yarattığı kâinata yerleştiren Allah’ın bu isabetli fiilleri O’nun hakîm olduğunun belgesi olmuştur, [dolayısıyla emir ve yasağının, vaat ve tehdidinin de mevcudiyetini kanıtlamıştır]. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır. Şunu da belirtmek gerekir ki, Allah Teâlâ, zâtıyla her şeyden müstağni ve fiilinde daima isabetli olduğuna göre canlıları, kendileri için belirlediği kudretin bitimine kadar varlıklarım sürdürmeleri amacıyla yaratmış; bunun yanında hayatm devamını gıdalara bağlamış, sürekliliği ve uzun ömürlülüğü de insanlara sevdirmiştir. Şayet Allah, onlara yönelik birtakım emirler ve yasaklar çıkarmasaydı, herkes arzu ve şehvetleriyle birlikte sürekliliğini ve hayatının devamım sağlayacağım umduğu şeye hızla yönelecek, hemcinsleri de aynı şeye aynı yönelişi gösterecekti. Böylece aralarında tartışma ve çekişme meydana gelecek, bu da onları birbirini ortadan kaldırmaya <em>(tedâfıi)</em> sevk edecekti. Bunda ise sürekliliğe vesile kılınan şeyin mahvolmaya sebep teşkil etmesi ı endişesi vardır. Şu halde, (dinî müeyyideler olarak] vaat ve tehdit içeren helalle [ haramların belirlenmesi ve emirle yasağın çıkarılması gerekli olmuştur; ta ki  herkes kendisine ait olanla olmayanı birbirinden ayırsın, bu suretle de her türlü tecavüzden emin olsun ve hayatı korunmuş bulunsun.</p>
<p>Allah&#8217;ın emir ve yasağını ve bu suretle insanları imtihana tâbi tutmasını kabul etmeyenler dünyevî imtihanın amacını göz önünde bulundururlar. Şöyle ki, dünya imtihanlarının amacı gizli kalan [duygu ve düşüncelerin] ortaya çıkma­sı ve perdelerin açılmasından ibarettir. Emir ve yasak çıkarmanın amacı ise  bunları çıkaranın elde edeceği menfaat veya bertaraf edeceği zarardan ibarettir.</p>
<p>Allah, bizatihi müstağni, örtülü ve gizli şeyleri hakkıyla bilici olduğuna göre, O&#8217;nun için, sözü edilen statü çerçevesindeki denemenin, emir ve yasağın herhan­gi bir amacı söz konusu değildir.</p>
<p><strong>[Fakîh Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi:]</strong> Doğru olana isabet etmek <em>(tevfik) </em>ancak Allah sayesinde mümkündür, açıklamalarımıza şöyle devam ederiz: Al­lah m emri, yasağı ve imtihana tâbi tutması biraz önce söylendiği gibidir. Şayet O, bu hususları başka amaçlarla gerçekleştirecek olsa bu fiil def edilecek bir zarar, ele geçirilecek bir fayda veya uzak kalınacak bir ayıp uğruna olacaktı. Hâlbuki Allah Teâlâ kâinatı sözü edilen bu hususlar için yaratmış değildir. İşte Onun emri, yasağı ve imtihanı da aynı konumdadır.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Söz konusu fayda ve zarar pozisyonu, muhtaç konumunda bulunup dereceleri yükselecek ve değerleri artacak kimselerin fiiline mahsustur; böyleleri başka türlü davransa­lar bu fiillerinden dolayı hem dünyevî zarara hem de uhrevî mutsuzluğa mâruz kalırlar. Oysaki bütün söz ve fiilleri isabetli ve bizâtihi müstağni olan Allah ne bir faydanın celbi için iş görür ne de bir zararın defi için. O’nun emriyle yasağı da bunun gibidir- Şu da var ki, yukarıda anlattığımız üzere Allah ile imtihana tâbi tutulan yaratılmışlar istiğna ve hikmet açısından çok farklı olduklarından birini diğeriyle mukayese etmek mümkün değildir. Hakim olan Allah’ın rubûbi- yet hikmetine ters düşecek bir şer işlemesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır; dolayısıyla İlâhî emir ve nehyi inkâr eden kişinin sözü edilen temelsiz görüşleri ileri sürmesinin bir anlamı yoktur.</p>
<p>Allah Teâlâ mahlûkatı zararlı ve faydalı olmak üzere iki statüde yara<u>tmı</u>ş ve her nesneyi hem eleme hem de hazza müsait kılmıştır. O’nun yara<u>tıkl</u>ara verdiği bu konum şüphe yok ki belli hedefleri amaçlamıştır: İnsanları elem verici şeylerle (şedûid) uyarmak ve haz verenlerle <em>(melta)</em> müjdelemek suretiyle sakındırma <em>(terhîb)</em> ve özendirme (tergîft) yöntemlerini kullanmak. Ümit (roğöet) ve korku<em>(rehbet)</em> ilkeleri de ancak bu sayede tamamlanıp işlerlik kazanır. Başarıya ulaştiran sadece Allah’tır.</p>
<p>Yine, Allah mahlûkatı yaratmış ve birbirlerinden yararlanma esasım koy­muştur; her şeyden müstağni olduğu için O’nun bundan elde edeceği herhangi bir fayda da yoktur. Kâinattaki zararlı şeyler de aynı konumdadır. İşte böylesinin yaratıklara yönelik olmak üzere birbirlerinden yararlanma ve zararlardan sakınma konusunda emir ve yasak çıkarması tabiîdir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki, Allah insanları öyle yarattığı ve öylesine yatkın kıldığı için onlara yararlı olanları emretmekte, zararlı olanları da yasaklamaktadır. Başarıya ulaş­tıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Yine, e<u>mir</u> ve nehiy hikmetin gereğidir. Çünkü Allah insanları en güzel bi­çimde yaratmış, yeryüzünde bulunan her şeyi, ayrıca hem yeryüzünün hem de sem<u>ânın</u> bereketlerini insanların emrine vermiştir. Hâlbuki onlardan, bu İlâhî lütfün, mukabelede bulunma veya kul tarafından kazanılmış bir hakkı Allah’ın ödemesi durumunu doğuracak hiçbir davranış vuku bulmamıştır. Bu tür nimetleri kıymetlerini bilmeyene vermek aklın doğru bulmayacağı bir şeydir, çünkü bu davranışta nimetleri heba edip yok yere harcamak gibi bir sonuç vardır. Şu halde insanların, sevilmeye ve teşekküre lâyık olanı tespit edebilmeleri için ni­metleri vereni tanımaları gerekli olmuştur. Bundan da imtihan [yani emir ve nehiy] zarureti doğmuştur. Cenâb-ı Hak bu emir ve nehye mükâfat ve cezayı da eklemiştir ki, özendirme ve sakındırma ilkeleri yeterince etkili olabilsin. Başarı­ya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Allah doğruluk ve adaleti akılların nazarında güzel, zulüm ve yalanı da çirkin göstermiş; bunların bilinci grubunu muazzam ve değerli, İkin­cisini ise bayağı ve değersiz olarak gönüllere yerleştirmiştir. Bu sebeple akıllar sözü edilen [doğruluk, adalet, zulüm ve yalan gibi] davranışları sergileyenlerden şerefini yükseltenleri işlemeyi emreden, sahibini küçük düşürenlerden de sakın­dıran bir istikamet alır. Buna bağlı olarak da aklî bir zorunluluk çerçevesinde önce İlâhî emir ve nehiy, sonra da mükâfat gereklilik kazanır, ta ki yolunda bu­lunan ve hakkını eda eden kimsenin insanlık şerefi <em>(kerâmet)</em> kemalini bulsun, nefsanî arzularım <em>(hevâ)</em> aklın rehberliğine tercih eden kimsenin de hak ettiği ceza gerçekleşsin.</p>
<p>Şimdiye kadar söz konusu ettiğimiz hususlarda peygamberlerin mevcudiye­tine hükmetmenin gereği vardır; öyle ki, onlar insanlara adalet ve doğruluğun belirtileriyle bunların zıddı olan zulüm ve yalanın alametlerini göstermiş olsun, hem de mahiyeti tam manasıyla anlaşılamayan her şeyi açıklığa kavuşturmak şartıyla. Ancak bu sayededir ki beşerî davranışlar övgüye lâyık bir konum alabi­lir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Duyulur âleminde, nefsini, şehvetler bataklığına düşmekten koruma görevini  ihmal etmeye rıza gösterecek aklı yerinde birinin bulunmadığı kesindir. Aksine herkes beşerî yeteneklerini kendine zarar vermeyecek ve sonuçlan övgüyle anılacak bir çizgi üzerinde eğitip geliştirmeye özen gösterir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki, nefsin yapısında, kurtuluş umduğu yerde kişiyi helâke götürecek ve  fayda beklediği yerde ona zarar getirecek bir bilgisizlik ve hoyratlık da vardır. Bu bilgisizlik onu, bütün davranışların sonuçlarını bilen bir zâta [yani peyg<u>am</u>bere] muhtaç kılar. Ancak o sayededir ki nefsini aşağı arzularına <em>{şehevât)</em> terk etmeden bu zâtın göstereceği doğrultuda eğitebilir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong> (iii)</strong> Şimdi de Allah’ın birliğini ayrıca emirle nehiy gönderdiğini kabul etmek­le birlikte yukanda sözü edilen sebepler yüzünden nübüvveti inkâr edenle fikrî ‘ tartışmaya girişelim. Aslında emir ve nehyin gerekliliği hakkında risâlete olan  ihtiyaca yönelik olarak yukarıda sıralanan delillerde sağlıklı ve iyi niyetli bir insan için yeterli bilgi vardır.</p>
<p><strong>Bununla birlikte biz şöyle deriz:</strong> Nübüvvet mües- sesesinin mevcudiyetine aklî bir zorunluluk olarak hükmetmek vazgeçilmez bir durum arz eder; bu hem <u>din</u> ve dünya açısından ona olan ihtiyaç hem de —ak­lın bundan müstağni k<u>alm</u>ası söz konusu ise— Allah’ın lütufkârlığını kanıtlama b<u>akımın</u>dan böyledir. Şu da bir gerçek ki, dünya umurunun düzenim ve d<span style="text-decoration: line-through;">inin </span>, varlığını ayakta tutan ilke <em>{kıvam)</em> aynı konuma sahiptir. Mesela Allah insan türünü yaratmış ve fertlerini sınava tâbi tutmuş; gökten indirdiği su sayesinde kendileri için yeryüzünden besinler ve ilaçlar sağlamış, bunun yanında onlar­dan <u>hastalıkl</u>ar ve öldürücü zehirler de icat etmiş, zarar vereni gıda verenden ayı<u>rmak</u> için <u>insanl</u>arın bizzat her şeyi denemelerim de —bunu yapanın ölüme sür<u>ükl</u>e<u>nm</u>e ihtimali sebebiyle— aklen kabul edilmez bir şey olarak göstermiştir. Bu hususu denemeden bilmek de insan aklı için mümkün değildir. Şu halde, yery<u>üzün</u>deki büt<u>ün</u> nesnelerin mahiyetini Allah’ın kendisine bildireceği bir zâtın <u>me</u>vcudiyetine h<u>ükm</u>etmek kaçınılmaz hale gelmiştir, ta ki alacakları besinler sayesinde <u>insanl</u>arın bedenleri hayatiyetini sürdürsün ve onlar dinî görevlerim de yerine getirsin.</p>
<p>İnsan aklı başlangıçta yeryüzünün ne tür ürünler ürettiğini ve bunun na­sıl bir mekanizmaya bağlı olduğunu öğrenme konusunda herhangi bir imkâna sahip bulunmuyordu. İnsanlık bu konudaki deneyimini tamamladıktan ve işin özünü anladıktan sonra da —bu alandaki yararlı konumun <em>{salâh)</em> farklılık arz etmesi karşısında- beslenmeye elverişli olabilmesi için onu nasıl kullanacağına vâkıf olan birinin bulunması zaruret haline gelmiştir.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Yemekte de çeşitli sakıncalar mevcut olmuştur; öyle ki, ondan faydalanacak kimse kuralına uymadığı takdirde sakıncalara maruz kalabilir. Çünkü bu husus ancak kuralı bilen, ayrıca yemeğin yiyene zarar vermesi halinde zaran giderebilecek miktardaki ilaçtan ve tıp ilimlerinden haberdar olan birinden öğrenilebilir; buna bir de insanların bedeni özelliklerinin farklı oluşunu ve öldürücü zehirlerin kullanılışını da eklemek lazımdır. Ancak bu öğrenim yoluyladır ki insanlar bedeni ayakta  tutacak faydalı gıdayı tespit edebilirler.</p>
<p>Toplumun nübüvvete olan ihtiyaçlarından biri de çeşitli sanat ve meslek­lerde <em>{hıref}</em> kendini gösterir, çünkü insanları örtüp bir mekânda barındırmak, onları sıcaktan ve soğuktan korumak ancak bunlarla mümkündür. Bir de onlar için yaratılmış olmakla birlikte faydalanılmaya yatkın bulunmayan serkeş hay­vanlar; öyle ki, bunlara ilgi duyan kişi hangi fayda için yaratıldıklarını hatta kendi yararına icat edilip edilmediklerini bilemediği gibi her bir hayvanın ya­ratılış amacından kaçış şeklinde sergilediği tepki karşısında bunları nasıl eğitip kullanışlı ve uysal hale getireceğini de kestiremez. Bir de toplumların gerek din gerek dünya işlerinin omurgasını oluşturan ticaret türleriyle ilgili ihtiyaçtır. Ay­rıca Allah&#8217;ın çeşitli şehir ve ülkelere dağıttığı beşerî ihtiyaçlar; zira insanların hem fizik hem de psikolojik yetenekleri (tah*) içinde her bir ihtiyacın nereden sağlanacağını gösterip açıklayan herhangi bir ipucu yoktur. Bir de ihtiyaçların sağlanacağı mekânların yollan; çünkü insan aklında ihtiyaçtan gidermenin ye­rini gösteren bir unsur olmadığı gibi buna ulaştıran yollan gösteren bir şey de yoktur. Bir de dillerin öğrenilmesi; diller ki, insan varlığı hem dünya hayatı hem de âhireti için onlar sayesinde fonksiyoner olmuştur. Bir de [nesnelere ait] isim­lerin öğrenilmesi; onlar olmasaydı hiçbir ihtiyaç anlaşılamaz ve hiçbir kimse onu gidermenin yolunu bilmeye imkân bulamazdı. Sonra üreme yöntemleri ve çocuk eğitimi bilgisi, sonra insan zihnince düşünülemeyecek gıdaların sağlan­masının yolu ve nihayet yukarıdan beri sözü edilen diller, isimler, sanatlar, tıp ve mesleklerin tamamı, şehir ve ülke yollan, hayvanların eğitimi ve k<u>ullanılma </u>yöntemi; evet bu zikredilen hususların bizzat kendileri, temel ilkele<u>rinin</u> akıl­ların çıkarımıyla <em>(istihrâc)</em> değil, peygamberlerin öğretimi ve yol göstermesiyle öğrenilip uygulandığının apaçık delilini oluşturmaktadır. Başarıya ulaştıran sa­dece Allah’tır.</p>
<p>Bu söylenenlere ek olarak, bilinen ve uygulanan bir husustur ki, başlarına musibetler geldiği ve önemli olayların çemberinden geçtiklerinde insanların bir kısmı diğerine başvurmaktadır; bunun sebebi de -kanaatlerince üstün bilgiye sahip olduklarından— düşüncelerinden yararlanmak ve görüşleri doğrultusun­da hareket etmektir. Bundan başka insanların birbirlerine çeşitli edebî ilimleri öğretmeleri, ayrıca kitap okumaktan ve düşünürleri <em>(hukemâ)</em> dinlemekten elde ettikleri birikimleri başkalarına aktarmaları da söz konusu edilmelidir. Bu da in<u>sanl</u>arın başkalarından yardım alma ve ihtiyaçlarım yerine getirme konula­rında kendi akıllarını yeterli bulmadıklarını gösterir. Bu sebeple iyi niyetli ve doğru sözlü bir öğütçüye (nasihat) başvurmak aklî bir gereklilik olarak ortaya çık­mıştır. Bu realite insanların, başvurdukları kimselere peygamberler aracılığı ile bazı ilimlerin ulaştığı yolundaki kanaatine bağlıdır. Din ile dünya işleri buna dayandığı gibi sihir ilmi de buna nispet edilir. Bazı nesneleri (büyü veya tedavi amacıyla] çeşitli işlemlere tâbi tutma bilgisiyle din ve servet <em>(emvâl)</em> düşman­larıyla savaşma tekniklerinin hepsinin, dış görünüş itibariyle doğrudan şifahî nakillerden veya bunlardan oluşturulan yazılı metinlerden elde edildiği kabul edilir. Bunun da başlangıcı alîm ve hakim olan Allah’tan [peygamber aracılığıyla] gelen öğretime bağlıdır.</p>
<p>Nübüvvetin mevcudiyetine aklî zorunluluk çerçevesinde hükmetmeyi gerekli kılan hususlardan biri de şudur ki, nimet ve lütuf sahibini tanıyıp teşekkürde bulunmanın yerinde bir davranış olduğu, onu inkâr edip nimetine karşı nan­körlük göstermenin de çirkin bir fiil niteliği taşıdığı aklen belirginleşmiş bir hu­sustur. Kişinin, duyularından herhangi biriyle algıladığı hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ın hem o duyunun sağlıklı oluşunda hem de algıladığı nesne üzerinde algı sahibinin kavrayamayacağı kadar nimetleri olmasın!</p>
<p>Bütün bunlardan başka İlâhî lütuf ve nimetler açısından nübüvvetin gerek­liliği konusunda ortaya konacak iki söylem <em>(ibare)</em> daha vardır. Birincisi, nimet verenlerin teşekküre hak kazanmasının farklılık arz etmesi ve sunulan nimet­lerin değişik değerler taşımasıdır; öyle ki, bu nimetleri, yaratandan başka hiç­bir kimsenin bilgisi kuşatamaz. Buna bağlı olarak da yaratıcıdan başka hiçbir akıl nimetlerin h<u>akkını</u> tam mânasıyla eda etmenin yolunu bilemez. Şu halde, nimetlerin sahibinden bilgi alıp akla haber verecek birinin [yani peygamberin] bulunması gereklilik kazanır. Diğeri, söz konusu nimetler duyulara taksim edil­diği ve her duyuya payı ayrıldığına göre, her bir duyunun, yapısında bulunan ilâhı <u>nim</u>etlerin ş<u>ükr</u>ünü eda edecek konumda kullanılması icap eder. Bu tür nimetlerin değerini bilmek istersen duyu organı özürlü olan birini göz önünde bulundur, muhtemelen böylesi bu uğurda dünyayı feda etmeyi göze alacaktır. Sonuç olarak belirtelim ki, her bir organda bulunan nimetlerin eda edilmesi ge­reken şükrü akıl yoluyla kestirilemez. Şu halde, Allah’tan haber getirecek bir aracının mevcudiyetine hükmetmek kaçınılmaz hale gelmiştir.</p>
<p>Yine, Allah insan türünü her bir organım [sonuna kadar] kullanabilecek bir yapıya sahip kılarak yaratmış, bunun için de eklemlerine esneklik vermiştir. Bu sayede insan avuçlarını kapatıp açabiliyor, veriyor alıyor, eklemlerini büküp doğrultmak suretiyle çeşitli pozisyonlar alabiliyor ve far<u>klı</u> eylemleri gerçekleş- tirebiliyor. Şayet O, insanı bütün bu imkânları kullukta kullanmak üzere yarat­mış olmasaydı ondaki iş görme ve faydalanma gücünü hayvanlarda ve kuşlarda olduğu gd» sınırlı tutardı. Sonuç olarak insanın kulluk için yaratıldığı ortaya çıkmış oldu. Buna göre her bir organa ait ibadetin niteliğini açıklayacak birine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Aklî zaruretin peygamberlere olan ihtiyacı gerekli kılması açısından nübü­vvet konusundaki hareket noktası birkaç yöne açılmaktadır. Birincisi, insanlar arasındaki belirgin anlaşmazlıktır. Bunun yanında herkes kendinin gerçeğe ve doğruya en yakın olduğunu ileri sürdüğü halde insanlar arasında hakemlik gö­revini ifa edecek ve anlaşmazlığa düşenlere gönüllerini birleştiren ve söylemle­rini <em>(kelime)</em> tek ses haline getiren çözümleri gösterecek birinin bulunmadığı da ittifakla kabul edilmektedir. Bilindiği üzere anlaşmazlık her türlü bozukluğun temeli ve her türlü çöküntünün başlangıcıdır ve bütün bunlar akılların onayla­mayacağı şeylerdir. însan aklının varabildiği nihaî nokta, kendini destekleye­cek ve yaratılış amacını oluşturan dirliğe <em>(salâh)</em> ve bilgiye yönlendirecek birine başvurmaktan ibarettir. Malumdur ki bu hususu akıllan yaratıp varlık alanına çıkarandan daha iyi bilecek biri de yoktur. Bu düşüncenin seyrinde yaratıcı nez- dinden geldiğini bildiren bir peygamberin mevcudiyetine hükmetmenin gereği vardır. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.</p>
<p><strong>Diğer bir delil de şudur:</strong> Bilindiği üzere âlimler dinin ve dünyanın yararına olan hususları tespit etmekte kendi aralarında farklılık arz ederler; birinin ya­nında bulunan bilgi diğerinde bulunmamaktadır. Bu böyle olunca, kullarının ya­nında bulunmayan fakat onların yararına olan bilgilerin Allah nezdinde mevcut olduğunu reddetmeyiz. O, bu bilgiyi peygamberleri aracılığıyla kullarına ulaştı­rır. Yardım Allah’tandır.</p>
<p><strong>Diğer bir delil:</strong> Üzerinde durduğumuz husus iki ihtimalden birine açıktır: Kişi ya <u>aklının</u> gösterdiği yola başvuracak veya kendinden daha <u>akıllı</u> olanların gös­terdiği yolu benimseyecektir. İsabetli olan birincisi ise muhtelif akılların ortaya koyduğu farklı sonuçlan uzlaştırmak, ayrıca kendi aklıyla hükmeden herkesin isabet ettiğini söylemek icap edecektir. Böyle bir pozisyondan aklına güvenen her din mensubunun haklılığını onaylamak gibi bir sonuç çıkar ki, görüş ve te­lakkilerin çelişkili olabileceği gerçeği karşısında bunun imkânsızlığı ortadadır. Şayet ikinci alternatif doğru ise tercih edilen kişinin aklı Allah nezdinden insan­lara gelmiş bir elçi konumuna geçer, bu durumda akıl sahibinin şahsiyetini bize tanıtacak bir delile ihtiyaç doğar. Fakat bu kişinin Allah’tan alıp haber verdiği konularda doğruluğunu ispat edecek konumuyla, kendi aklına dayanarak söyle­diği her şeyin isabetli olduğu konumunu ayıracak bir kriter bulunamayacaktır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Bilindiği üzere dünya meşgaleleri ve bu meşgalelerin akıllan sarması onların sağlıklı çalışmasını aksatır. Bunun yanında kederler, insan ya­pısına yerleştirilen çeşitli sıkıntılar, ayrıca muhtelif hayat sahnelerinin acıları ve sayılamayacak kadar faktörler&#8230; Bunların hepsi insan aklım meşgul etmekte ve onu küçük büyük, gizli aşikâr her bir alandaki gerçeği kavr<u>amak</u>tan alıkoy­maktadır. Nefsanî arzuların egemenliği, dünyevî emel ve lezzetlerin çokluğu da ayrı bir rol oynamaktadır. Bu sebeple insanlara yol gösterecek ve belirsizliğin baş gösterdiği durumlarda gerçeğe kılavuzluk edecek bir Allah elçisinin bulun­ması zorunlu hale gelmiştir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p>Allaha hamd ve senâlar olsun ki, şimdiye kadar yaptığımız aç<u>ıklam</u>alarla insan aklının peygamberlere olan ihtiyacını, onları benimsemenin gereğini ve aklın her şeyi kavrayamayacağını dile getirmiş olduk. Bu meselenin temelinde iki yöneliş (uec/ı) vardır. Birincisi, Allah Teâlâ her idrak sahibi için sayesinde algısını gerçekleştireceği bir vasıta [organ] yaratmıştır, bu organların her biri hariçten gelecek yardımcı sebepler olmaksızın idrak fonksiyonunu bizzat yürü­tür. Bununla birlikte duyu organına bazı arızalar da gelebilir. Şüphe yok ki, bu tür arızalan yardımcı maddelerle gidermek ve orgam fonksiyoner olmasına en­gel olan karşı faktörlerden korumak kişi için gerekli olan bir ödevdir. Ancak bu sayededir ki organ, idr<u>akin</u> üstesinden gelebilir. Bunun yanında uzaklığın algıyı engellediği ve görülecek nesnenin saydam veya küçük olmasının da gözün tam <u>anlamı</u>yla görev yapmasına mâni olduğu da bilinmektedir. Akıl da aynı konum­dadır, zira o da yaratılmış bir bilgi sebebi olup diğer idrak vasıtaları gibi onun da s<u>ınırı</u> vardır. Akla da diğerlerine gelen arızalar isabet edebilir, bunun yanın­da inceleyeceği konuların kapalı ve karmaşık oluşu söz konusudur. Aklın daya­naklarından biri de sebep ve ilkeleri araştırmaktır. Bu konunun doruk noktası düşünürlerin <em>(hukemâ)</em> sözlerinden nakledilenlerdir, içlerinden gerçeğe yegâne isabet edeni ise sunduğu hikmete [mucize türünden] kesin kanıt getirebilendir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong>Diğer bir yöneliş ise şudur:</strong> Aşkın övgülere mazhar bulunan Allah, duyu dı­şında kalan her şeyin idrak ediliş vasıtasını iki alternatife ayırmıştır. Birincisi kişinin duyu yoluyla algıladığı şeyle istidlâlde bulunmasıdır; bu da duyuyu aşan şeyin duyumla ilişkili olduğu zaman gerçekleşebilir, dumanın ateş, aydınlığın güneş ve -yazı ile bina örneğinde olduğu gibi- fiilin meydana getirdiği eserin faille ilişkisi gibi. İkincisi duyu ile algılananı aktaran haberdir, uzak ülkeler, değişen haller ve meydana gelen olaylar gibi ki, bu husus bütün akıl sahiplerince malumdur. İnsan cins, ayrım <em>(faal)</em> ve türlere, ayrıca tıp, lisan, sanatlar, savaş­lar ve benzeri hususlara bu sayede vâkıf olur. Emir, yasak, özendirme ve sakın­dırma <em>(va‘d ve va*îd)</em> türünden olup delili duyuya dayanmayan hususların idraki de haberle mümkündür; bu da mubah, haram ve konumu aynı çizgide bulunan çeşitli hallerden ibarettir; bu gibi konularda haber yöntemini geçerli kılmak ge­rekmektedir. işte bu ikinci alternatifte risâletin gündeme getirilmesi gereklidir.</p>
<p><strong>Şunu da belirtmeliyiz ki, esaslar [yani aklî hükümler] üçtür:</strong> İmkânsız <em>(müm- teni*),</em> vacip ve ikisinin ortası olan mümkün. Âlemin bütün işleri bu esaslar üze­rinde yürür. Aklî açıdan vacip, aksine herhangi bir haberin gelemeyeceği bir konumdadır, imkânsız da aynı durumdadır. Mümkün farklı konumların bulun­duğu bir alandır, çünkü o, halden hale, elden ele ve bir mülkiyetten diğer bir mülkiyete intikal eden bir şeydir. Mümkünde herhangi bir alternatifin vacip kılınması veya imkânsız olması akıl açısından söz konusu değildir. Peygamber­ler her konumda mümkünün tercihe şayan olan alternatifinin açıklamasını geti­rirler. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p><strong>(iv)</strong> “Peygamberlere ait mucizelerin kâhinlerin ve sihirbazların gösterdik­leri harikalar ve maharetler konumunda düşünülebileceği” yolunda nübüvvet m<u>ünkir</u>i tarafindan ileri sürülebilecek eleştiriye gelince, söz konusu olağanüstü hallerden her birinin kendi mahiyetini bildiren ve durumunu ortaya koyan ala­metleri vardır, [bu sebeple de bunları birbirine benzetip karıştırmak söz konusu değildir]. Şu da var ki, nübüvvete karşı fikir beyan etmek ilke olarak yanlıştır, ç<u>ünkü</u> nübüvvet münkiri ya herhangi birinin haberim tasdik eden bir anlayışa sahiptir, bu durumda onun tasdiki kendi aleyhine bir eleştiri unsuru olur veya asla hiçbir şey kabul etmeyen biridir, bu pozisyonda da kendi inkârım dile geti­ren haberi muteber olmaktan düşer.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Kâhinlerin ve sihirbazların gösterdikleri marifetlerin mucizelerle karşılaştırılması sırasında bu marifetle­rin müşahedeyle sabit olmuş gerçeklere ters düşmesi nübüvvet münkirinin ileri sürdüğü iddialardan daha bariz bir hakikattir. Bu realite karşısında müşâhe- deye dayanan bilginin reddi gerekmediğine göre nübüvvet münkirinin sözünü ettiği husus nasıl gerekli olabilir? Onun, peygamberler asrının dışında kalan zamanlan göz önünde bulundurarak yönelttiği eleştiriye gelince, bu eleştiri ha­berlerin ilke olarak kabul edilmesini ilgilendiren bir söylem olup bir yönüyle kendini de bağlamakta ve itiraz çabalarım boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>Nübüvvet münkiri “Peygamberlik iddia etmek [veya nübüvveti onaylamak] aklın kabul etmeyeceği türden bir övgü hareketidir” şeklindeki iddiası sebebiy­le de tartışmaya çağrılır. Bu, aklın ve tabiatın gerekleri açısından anlayışı şu seviyede olan kimse için isabetli bir iddiadır: Öylesi bütün gerçekleri nefsinin hoşlandığı ve tabiatının zıddından nefret ettiği şeylerden ibaret görür. Oysaki bu davranış hüküm ve gerçekleri mahiyetlerinden çıkarıp değiştirir ve söz konu­su kişinin vardığı yargıların aklı tam manasıyla anlamayışının ürünü olduğunu kanıtlar. Böylesinin yapması gereken şey akim hakikatini bilmesidir. Bu tak­dirde aklın vereceği kararla önce söylediğinin yanlışlığını anlayacak ve <u>akıl</u> ile hevâyı birbirinden ayıramadığı için kendini suçlayacaktır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Şayet akılda nübüvvetten müstağni kalma özelliği bulunsaydı bile, lütuf ve keremde bulunma açısından peygamber göndermek yine de yerine olurdu. Çün­kü Allah lütufkârlıkla nitelendirilmiş olup, kullan bu lütufkârlık içinde hayat­larım sürdürür giderler. Allah Teâlâ’nın hiçbir nimeti yoktur ki, kullan ihtiyaç­larının ötesinde onunla süslenip güzellik kazanmış olmasın; mesela iki kulak, iki göz ve bedende birden fazla olan her organ gibi; sonra nimetlerin çokluğu, sonra da icat ettiği bunca tevhid ve risâlet kanıtları, bunların daha azmin yeterli olmasına rağmen. Yine daha azının yetmesine rağmen birçok meyve ve ayrıca lezzet vasıtaları.</p>
<p>Şimdi, eğer akılda yeterlilik bulunsaydı bile, yine de bu alandaki yetenekle­rinin mahdut olması söz konusudur. Bundan başka Allah’ın üstün özellikler ve zihin açıklığı verdiği fikir adamlarıyla çeşitli istişarelerde bulunmak suretiyle yardım alması gerekir, bir de aklın bütün gayretini sarf edeceği sürekli bir ça­lışma endişesi. Bu durumda peygamber göndermede kulların işini kolaylaştı­rıp hafifletme faktörü vardır, bu ise büyük nimetler statüsünde yer almaktadır. Böylesi bir nimet karşısında nankörlükte bulunmak, kişinin ahmaklığım ve bela zannedecek kadar nimetlerden habersiz oluşunu gösterir. Bir de hayatı düzen­leyen <u>akıll</u>arın birçok meşgalelerinin bulunması yanında onları örten nefsanî arzular da vardır. Bu realite karşısında peygamber gönderilmesi insanlara yö­nelik bir yardım ve yol gösterme fonksiyonu oynar, bu da akılların yaratılıştan temayül göstereceği bir husustur. Yine peygamber göndermede hatırlatma, in­sanları uyarma ve yanlış yola dikkat çekme faydaları vardır. Bu durum kişileri istidlâle özendirir, akıllarını kullanıp tefekkürde bulunmalarına çagırır. Aslında sözü edilen yöntem bütün dünya işlerinde ve hükümdarların yönetim biçimleri <u>alanında</u> bilinip benimsenen bir husustur. Şimdiye dek söylenenlere ilave edil­melidir ki, nefsanî duygu aklın rakibi kılınmış, ayrıca bu duygu insana özgü arzu ve şehvetlerle bunları cazip gösteren şeytanlardan oluşan yardımcılarla desteklenmiştir. Bu realite karşısında akıllara da bazı yardımcıların verilmesi nasıl yadırganabilir? Bu görevin en uygun elemanları da peygamberlerdir.</p>
<p>Nefsanî duygunun bütün faktörleri duyulur âlem çerçevesinde yanı başımız­da iken hak yolda ilerlemenin bütün faktörleri duyular ötesindedir (gâı&#8217;6). Zira öğüt verenin bütün fonksiyonu mükâfatla cezayı hatırlatmak, aşağı arzulardan ve gayrimeşru zevklerden uzak kalmayı salık vermekten ibarettir. Bu ise in­san yaratılışına ve nefsanî duyguya zor gelen bir şeydir. Bu sebeple kendilerini müşâhede etmenin âhireti hatırlatacağı bazı kişileri [yani peygamberleri] gör­mek suretiyle hak yolda ilerleme çabasına destek vermeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu kişiler ebediyet yurdunun kolaylıklarını ve zorluklarını dile getirip anlatır­lar. Bu suretle de duyu ötesi müşâhede edilmiş âlem konumuna girer ve erdemli davranış insan yaratılışıyla uyumlu bir kolaylık kazanır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Nübüvvet konusuna yapılan temel yaklaşımlardan bir başka türü de kendile­rine has ispat vasıtaları ve burhanlarıyla peygamberlerin fiilen mevcudiyetidir. Öyle ki, bütün nübüvvet münkirleri, hiçbirinin elinde peygamberi yalanlamaya yarayacak, hiç olmazsa “gerçeğe karşı inadına direnenler” sıfatını kendisinden bertaraf edecek bir delilinin bulunmadığını pekâlâ bilirler. Hâlbuki onlar pey­gamberlerin ortaya koydukları delillere alternatifler bulma konusunda birçok imkâna sahip olmuş, onları bazen büyücülük, bazen de başka yakıştırmalarla itham etmişlerdir. Yine onlar Allah elçilerinin nurunu söndürme uğruna bütün dünyevi <u>imkânl</u>arını ve canlarını feda etmiş fakat elçilerin daha belirgin hale ge­lip üstünlük sağlamalarından başka bir sonuç müşâhede edememişlerdir. Hatta Allah bütün insanları peygamberlere iman edenlere muhtaç kılmıştır; şu sebep­le ki, <u>insanl</u>ar müzminlerin kendi kendilerine yeten bir sisteme sahip oldukları bilgi ve <u>kanaa</u>tini taşıyor ve kendi durumlarının da onlardan esinlenerek düze­leceğini, birlik ve beraberlik içinde olacaklarını umuyorlardı. Zaten dünya hü­kümdarlarının yönetim anlayışı da <em>(siyâsât)</em> bu çizgi üzerine yürümektedir.</p>
<p>Uygulayacakları hukukî ve sosyal düzeni <em>(şerî‘at)</em> olmayan ve bütün işlerine mesnet kabul edecekleri bir esası bulunmayan bir topluluğun varlığım sürdür­mesi mümkün değildir. Artık bu tür toplumlara birinin yol göstermesi kaçınıl­maz bir durumdur, Allah’ın insanları yaratmasıyla birlikte, onlar için, sayesinde barış ve huzur içinde olacakları bir yöntem de belirlediğim bilen biri. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:106-118</p>
<h1 class="pr_header__heading"></h1>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Kaynak metin: Mâtürîdî, <em>Kitâbü’t-Teuhîd: Açıklamalı Tercüme,</em> çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul. ISAM Yayınlan, 2018, s. 347-363. Çeviri, t<u>ahkikti</u> neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhamm^ Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınlan, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjp&#8217; nalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/">Peygamberin Gerekliliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jun 2019 21:11:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet Zertürk]]></category>
		<category><![CDATA[Kıssalar ve Mitoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Kıssaları ve Mucize Olgusu]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ve Tarihselci Aklın Kur'an Okumaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22673</guid>

					<description><![CDATA[<p>2.Kur&#8217;an Kıssaları ve Mucize Olgusu Öztürk, bu bağlamda özetle şunları söylemektedir: &#8220;Kur&#8217;an, ilahi iradenin tarihin muhtelif dönemlerinde eşyanın tabiatına aykırı nitelikte bir takım müdahalelerde bulunduğundan söz eder. İşte bu müdahaleler sebebiyle ateş, İbrahim&#8217;i yakmaz, Musa&#8217;nın elindeki asa vasıtasıyla deniz ikiye yarılır, yine aynı asanın temasıyla kayadan su fışkırır, İsrailoğullarına kudret helvası ve bıldırcın eti nazil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22679 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083.jpg" alt="" width="559" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083.jpg 880w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 559px) 100vw, 559px" /></a></strong></p>
<p><strong>2.Kur&#8217;an Kıssaları ve Mucize Olgusu</strong></p>
<p>Öztürk, bu bağlamda özetle şunları söylemektedir: &#8220;Kur&#8217;an, ilahi iradenin tarihin muhtelif dönemlerinde eşyanın tabiatına aykırı nitelikte bir takım müdahalelerde bulunduğundan söz eder. İşte bu müdahaleler sebebiyle ateş, İbrahim&#8217;i yakmaz, Musa&#8217;nın elindeki asa vasıtasıyla deniz ikiye yarılır, yine aynı asanın temasıyla kayadan su fışkırır, İsrailoğullarına kudret helvası ve bıldırcın eti nazil olur. Yunus, balık tarafından yutulur ama bir süre sonra kendisini canlı olarak sahilde bulur.. İşte bütün bu oluşlar, üç büyük din mensuplarınca &#8220;mucize&#8221; diye tarif edilir.Kısacası, harikulâde bir oluş hâlini imleyen mucize, nübüvvet iddiasıyla irtibatlı olup Peygamberler vasıtasıyla gerçekleşir.. Vahyin (Hz. Peygamber dönemini amaçlıyor) nüzul sürecinde bu türden hiçbir mucize vuku bulmamıştır. Bize öyle geliyor ki daha önceki dönemlerde de anılan türden mucizeler vaki olmamış ve fakat Kur&#8217;an&#8217;ın teosentrik dil dizgesi içinde nesneler dünyasındaki doğal olaylara ait sebeplerin hazfedilip sırf sonuçların zikredilmesi, biz Müslümanlar tarafından genellikle mucize diye kavramlaştırılmıştır.</p>
<p>Gerçekte bildik anlamda bir mucizeden ya da insanın kavrama yetisini aşan (gaybî) bir iş ve eserden ne ilahi fiillerdeki anlam ve gayeyi, ne de Tanrı&#8217;ya ve tabiata ait herhangi bir niteliği sahici bir biçimde anlayıp kavrama imkânı vardır.. Şu halde doğada olup biten bir şeyi anlayıp kavrayamayınca doğrudan doğruya Tanrı&#8217;nın iradesine bağlamak suretiyle bildik anlamda &#8220;mucize&#8221; diye kavramlaştırmak, Spi- noza&#8217;nın ifadesiyle, hem budalalıktan başka birşey değildir, hem de cehaleti kabullenmenin gülünç bir biçimidir.104Yazar, yukarıda zikredilen iddiasında, Hz. Peygamber dahil, bazı Peygamberlere nispet edilen mucizeleri inkar etmekte ve doğada olup biten bir şeyi anlayıp kavrayamayınca onu mucize diye isimlendirmenin de bir budalalık ve cahillik olduğunu açıkça ifade etmektedir.</p>
<p>Mucize deyimi, Kur&#8217;an&#8217;daki âyet ve burhan&#8217;ın karşılığıdır. Önceki muhaddisler, onun yerine, delil ve alamet tabirlerini kullanmışlardır. Mucize, &#8220;acz&#8221; kökünden, &#8220;if âl&#8221; babından ismi fail olup lügat manası ile Peygamberlerin inkarcı hasma meydan okumak ve inkara yeltendiğinde aciz kılmak için gösterdikleri olağanüstü hadise karşılığında kullanılır.Mucize, bazılarının zannettiği gibi tabii kanunları bozmak, ilim ve fenni altüst etmek için değildir. Allah tarafından Peygamberlerini teyit için takdir edilen ve muayyen zamanları gelince ortaya çıkan bazı olağanüstü olaylardır.Materyalistler, Deistler ve Panteistler genellikle mucizelere inanmazlar. Fakat Theistler (Allah&#8217;ın varlığını ve vahyi kabul edenler) dünyada bir ilahi müdahalenin olabileceğine inanırlar; yoksa ibadetin bir anlam taşımayacağını söylerler.Mucize aklen imkansız değildir. Çünkü bilinen tabii kanunlara muhalif görünen bir şeyin meydana gelmesini imkansız kılacak bir delil yoktur. Madem ki kainatı ve onun kanunlarını Allah yaratmıştır, öyleyse O&#8217;nun olağanüstü özel kanunlar yaratmış olması da imkansız değildir.105</p>
<p>Mucizeyle ilgili bu girişten sonra ortaya atılan iddialara dönelim: Öztürk, Kur&#8217;an&#8217;ın, ilahi iradenin tarihin muhtelif dönemlerinde eşyanın tabiatına aykırı bir takım müdahalelerde bulunduğunu belirtmekte ve buna, ateşin, İbrahim&#8217;i yakmaması, Musa&#8217;nın asasının denizi yarması gibi olağanüstü olayları örnek göstermektedir. Aynı zamanda sözü edilen olağanüstü hususların, Peygamberler vasıtasıyla gerçekleştiği ve bunların, üç büyük din mensuplarınca mucize diye tarif edildiği zikredilmektedir.Şimdi, Öztürk&#8217;e kendi beyanları dahilinde soralım. Kur&#8217;an, zikri geçen mucizelerden bahsettiğine göre -ki kendileri de bunu itiraf etmektedir- zat-ı âlilerinin, Kur&#8217;an&#8217;ın bu açık beyanı karşısında tavrı ne olmalıdır? Delâleti sarih/açık ve net olan İlâhi bir buyruğu, her hangi bir gerekçe ile inkâr ya da reddetmek, ne anlama gelmektedir?Kur&#8217;an, örneğin, ateşin, İbrahim&#8217;i yakmadığını, Musa&#8217;nın, asasıyla denizi yardığını, Yunus&#8217;un, balığın karnında sağsalim çıktığını açık ve anlaşılır bir dille beyan ediyorsa, artık bundan sonra her hangi bir te&#8217;vile gidilebilir mi? Böyle bir olayın olağanüstü oluşu, açık değil midir? Bunun isim olarak mucize olup olmaması, mezkur olayları değiştirebilir mi?</p>
<p>Öztürk, Kur&#8217;an&#8217;ın mezkur olayları anlattığını söyledikten sonra şöyle bir çelişkiye düşmektedir. &#8220;Bize öyle geliyor ki daha önceki dönemlerde de anılan türden mucizeler vaki olma mış..&#8221; Peki, mezkur olağanüstü olaylar kendisinin de belirttiği gibi Kur&#8217;an&#8217;la sabit iken, bunların &#8220;bize öyle geliyor ki&#8221; gibi, indi/ sübjektif iddialarla reddedilmesi, vahiy karşısında aklı putlaştırmak değil midir? Yani, burada Kur&#8217;an ve onun açık delâleti ile, Öztürk&#8217;ün aklı karşı karşıya gelip tearuz etmekte ve bu meyanda Öztürk&#8217;ün aklı, tercih edilmektedir. Demek ki sarih/açık nass, Öztürk&#8217;ün aklî delâletiyle aynı derecede bile değildir. Çünkü onun maznun ve mevhum aklı, daha önceliklidir.Varsayalım ki ona göre öyle olsun. Bu durum onun bir tercihidir. Peki, bunun muhakkak bir gerekçesi olmalıdır. Öztürk&#8217;e göre bu tercihin gerekçesi acaba nedir?</p>
<p>Evet.. Ona göre gerekçe şudur: &#8220;Gerçekte bildik anlamda bir mucizeden ya da insanın kavrama yetisini aşan (gaybi) bir iş ve eserden ne İlâhi fiillerdeki anlam ve gayeyi, ne de Tanrı&#8217;ya ait her hangi bir niteliği sahici bir biçimde anlayıp kavrama imkânı vardır.&#8221;Görülüyor ki Öztürk&#8217;e göre İlâhi fiillerdeki anlam ve gayeyle Tanrı ve tabiata ait nitelikleri sahici anlamak için, mucizenin ve aynı zamanda insanın kavrama yetisini aşan (gaybi) bir işin reddedilmesi gerekir. Kur&#8217;an, İlâhi fiillerden, Tanrı&#8217;dan ve tabiata ait bazı niteliklerden -varsayalım ki- mucize yoluyla yahut da insanın kavrama yetisini aşan gaybî bir işaretle bahsetti, bu durumda, Öztürk&#8217;ün anlayış ve inancına göre bu hususun akıl yoluyla reddedilmesi gerekir. Üstelik bu konudaki bilginin Kur&#8217;an&#8217;ın açık delâletiyle sübutu, pek de önemli değildir. Zira bunları sahici anlamanın yolu, ancak bu şekilde tezahür eder.</p>
<p>Öztürk&#8217;e göre aynı zamanda &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın teosentrik dil dizgesi içinde nesneler dünyasındaki doğal olaylara ait sebeplerin hazfedilip sırf sonuçların zikredilmesi, biz Müslümanlar tarafından genellikle mucize diye kavramlaştırılmıştır.&#8221;Mucizenin izahı yukarıda anlatıldı. Öztürk&#8217;ün nitelediği bir algıyla Müslümanlar, mucize olgusuna bakmamışlardır. Mucize, onun zannettiği gibi doğal olaylara ait sebeplerin hazfedilip (kaldırılıp) sırf sonuçlarının zikredilmesi de değildir. Böyle bir mucize tanımı varsa bunun kime ait olduğu, ilmi yönden belirtilmeli değil midir?Yüce Allah, mucizeyi icrâ ederken, sebepleri geçici olarak askıya alıyor, burada bir hazf yoktur. Zira hazf, hakikaten kaldırılsa da hükmen mevcuttur. Halbuki mucizede sebep, hem hakikaten, hem de hükmen kaldırılmıştır.</p>
<p>Sebebi yaratan Allah olduğuna göre, onun, bir şeyi sebepsiz yaratması da mümkündür.Aynı zamanda, mucizede ne tür sebebin kaldırıldığı bilinmemektedir. Sonra sebeple netice arasında zaruri bir bağın olup olmadığı kesin değildir. Üstelik sebeple neticeyi birbirine rapteden İlâhi kudrettir. İlâhi kudret sebeple netice İkilisinden daha üstündür. Onun gücü böyle adi ve tabii şeylerle sınırlandırılamaz.Şimdi, bazı örnek mucizeleri tahlil etmeye çalışalım. Kur&#8217;an&#8217;a göre ateş, İbrahim&#8217;i yakmış mıdır, yakmamış mıdır? Yakmış olduğunu kabul ettiğimizde, bu durum, açık olan Kur&#8217;an âyetine aykırıdır. Hatta böyle bir inanış, İslama göre küfür sayılır. Öyleyse ikinci şık -ki İbrahim&#8217;in ateşte yanmadığı- kendiliğinden zahir olmaktadır. Peki, bu durumda ateş, yakma sebebi iken nasıl oluyor da neticesi olan yanma, İbrahim hakkında gerçekleşmiyor?</p>
<p>Burada, sebep ile netice arasında akli olarak nasıl bir bağ kurulabilir? Bunun cevabı gâyet basittir. Akıl, bu konuda bir neticeye varamaz. Zira akıl, olayları sebep ve sonuç ile bağlantılı tasavvur edebilir. İşte, sebep ve sonuç arasındaki bu bağın akılla algılanamaması, Allah&#8217;ın bir âyeti, burhanı yani, Müslümanların kabul ettikleri mucizedir.Hz. Musa&#8217;nın asası da öyledir. Akla göre asa (sopa)nm denizi yarması mümkün değildir. Ancak İlâhi kudret, aklı hayrette bırakan böyle bir olayı, Musa Peygamber eliyle gerçekleştirmiştir.Hz. İsa&#8217;nın babasız doğması, onun, ölüyü diriltmesi, hangi aklî prensiplerle izah edilebilir? Akıl, bu noktada bir bilgiye ulaşamadığında onu reddetmesi mi gerekir?</p>
<p>Evet. Burada iki tür akıl vardır. Birincisi, vahyi kabul eden, onu, akima rehber kılan ve haddini aşmayan kısacası, &#8220;işittik ve itaat ettik&#8221; diyen kısmıdır. Diğeri, vahyi reddeden yahut da algılayamadığı hususları, vahye aykırı biçimde te&#8217;vil eden, vahye karşı aklını rehber edinip haddini bilmeyen biçâre akıldır.Öztürk&#8217;ün, vahyin nüzûl sürecinde yani, Peygamber Efendimizin (a.s.) döneminde hiçbir mucizenin gerçekleşmediğini iddia etmesi ise gâyet gülünçtür. Zira Abdullah&#8217;ın oğlu Mu- hammed, hissi bir mucize göstermeden, Peygamberlik iddia etmişse bu iddia, nasıl sabit olmuştur. Halbuki O, ümmi, yetim ve otoritesi olmayan bir kişiyken, en vahşi kavimleri dize getirecek esaslarla onlara geliyor ve bütün düşmanlıklara rağmen muvaffak oluyor. Aynı zamanda onun getirdiği yüce din, 1400 küsur yıldan ziyadedir, devam ediyor ve kıyamete değin de -Allah&#8217;ın izniyle- devam edecektir.</p>
<p>Hz. Peygamberin hissi mucizeleri, kısmen mütevâtir, kısmen de ahâd yollarla bizlere ulaşmıştır.106 Burada bu konulara girmeyeceğiz. Zira iddia sahibi, Kur&#8217;an&#8217;ın diğer peygamberler hakkındaki açık beyanlarıyla sabit olan mucizelerini inkar edince, bizlerin, hadis rivâyetleriyle sabit olan mucizeleri -velev ki bir kısmı mütevâtir olsun- anlatmamız, usûlen uygun olmaz.Öztürk&#8217;ün de kabul ettiği gibi Kur&#8217;an, Yüce Allah tarafından Peygambere verilmiş İlâhi bir kitaptır. Kur&#8217;an, inkarcılara meydan okumakta ve benzeri bir sûre getirilmesini onlardan istemektedir. Hatta insanlar ve cinler bir araya geldiklerinde, onun bir benzerini getiremezler, demektedir.107Şimdi bu âyetlerin neticelerine göre Kur&#8217;an, Allah&#8217;ın, Peygambere verdiği bir mucizesi olmuyor mu? Zira beşerin kullandığı bir dille onlara meydan okumak ve bunu asırlarca devam ettirip bununla beraber bir nakzedici/engelleyiciyle karşılaşmamak, başlı başına bir mucize değil midir?</p>
<p>İşte İlâhi bir mucize olan Kur&#8217;an, Peygamberin, Allah tarafından bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan, Mescid-i Aksa&#8217;ya götürüldüğünü, ayın yarıldığını/inşikak-ı kamer ve Allah&#8217;ın, Peygamberi koruyacağını açıkça belirtmiştir.108 Bunlardan, Peygamberin korunmasına yönelik mucize, kendi dönemindeki düşmanların baskı ve suikastlerine rağmen, onun kendi eceliyle vefat etmesiyle ispatlanmış ve bu olay, mütevatir bir yolla bütün Müs- lümanlarca malum olmuştur. Öztürk, İsra ve inşikak-ı kamer&#8217;i, te&#8217;vil edip reddetse de Peygamberin düşmanlarından korunup kendi eceliyle vefat ettiğini asla inkar edemez.3.</p>
<p><strong>Kıssalar ve Mitoloji</strong></p>
<p>Öztürk, Halefullah&#8217;ın bazı kıssaların tarihi gerçekliği olmayıp birer edebi ürün olduğu yönündeki görüşünü yorumsuz bir şekilde aktardıktan sonra Paul Tillich&#8217;in kutsal metinlerdeki sembolizme ilişkin görüşlerini de beğeni ile sunmakta ve özetle şöyle demektedir: &#8220;Bilhassa şunu vurgulamak isteriz ki muhtevasının diyalektik bir süreçte teşekkül ettiğinde kuşku bulunmayan Kur&#8217;an&#8217;ın bazı kıssalarında bir takım mitolojik unsurlara yer verildiği gibi, kimi Peygamberlerin biyografilerine antik ve arkaik medeniyetlere ait literatürde de mevcut olan ve bu yüzden ister istemez tarihsel gerçekliklerinden kuşku duyulan bazı motifler de eklenmiş gözükmektedir. Mesela, Hz. Musa&#8217;nın doğumuna ilişkin pasajlarda karşımıza çıkan &#8220;terk edilmiş bebek&#8221; motifi ile Hz. Yusuf&#8217;un Mısır&#8217;daki hayat hikayesinde ön plana çıkan &#8220;muradına eremeyen ayartıcı kadın&#8221; figürü, bu kabilden sayılır.&#8221;109Öztürk, &#8220;Kıssalar ve Mitoloji&#8221; alt başlığıyla sunduğu çalışmasında Halalefullah&#8217;ın bu meyandaki görüşlerini, her hangi bir yoruma tabi tutmadan bir delil olarak zikretmektedir.</p>
<p>Bu davranış onun, Halefullah&#8217;a ait kıssalarla ilgili görüşleri zımnen kabullendiğini gösteriyor.Halefullah&#8217;ın kıssalar konusundaki görüşleri İslam alimleri tarafından gerekli cevaplarıyla eleştirildiği için burada, onu özellikle gündemde tutmayacağız. Ancak, el-Fennu&#8217;l-Kasasî fi&#8217;l- Kur&#8217;an/Kur&#8217;arı&#8217;da Anlatım Sanatı adlı kitabının yazarı Halefullah, kıssa konusundaki olumsuz tavrını, mezkur eserinin tamamında açıkça devam ettirmiştir.Öztürk, Paul Tillich&#8217;in kutsal metinlerdeki sembolizme ilişkin görüşlerini kabul ettiğini açıkça ifade etmektedir. Ona göre mitler, aslında insanın nihai ilgisinin İlâhi figürlerde ve fiillerde sembolize edilmesidir. Ancak Öztürk&#8217;e göre &#8220;mitler&#8221; deki kozmolojiye ve Tanrı-insan ilişkisine dair sembolik ifadeleri, lafzî olarak anlamak ve yorumlamak doğru değildir.</p>
<p>Bu tür anlatımlar tarihsel olgulardan bahsetse bile onların tarihi verilerle test edilmesini ve buna göre değerlendirilmesini düşünmek, kutsal metinlerin varlık nedenlerine büsbütün aykırı olacaktır. Aynı şekilde, kozmolojiye dair ifadeleri de bilimsel bilgi gibi düşünmek insanın bilgi dağarcığına katkı sağladığını iddia etmek de kıssa, mesel ve mitleri heder etmek olacaktır. Örneğin, Adem kıssası, -içerik anlamıyla- her insanın içinde bulunduğu varo- luşsal durumu sembolize etmektedir.110Öztürk, Kur&#8217;an&#8217;ın bazı kıssalarında bir takım mitolojik unsurlara yer verildiğini bazı Peygamberlerin biyografilerine antik /eski ve arkaik/ilkel medeniyetlere ait literatürlerde mevcut olan ve tarihsel gerçekliklerinden kuşku duyulan bazı motiflerin eklendiğini açıkça ve pervasızca ifade etmektedir.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak önce mitoloji ile ilgili kısa bir bilgi verip sonra onun iddialarını değerlendirelim. &#8220;Mitoloji (Ustûriyât, efsane, söylence); Tanrıların, insanların, kahramanların ve evrenin yaratılışının yanı sıra ilk günahı; ilk ölümü, tufanı, tanrıların insanları nasıl cezalandırdıklarını, ikinci planda ise avcılığın ve hayvancılığın başlangıcını, bitkilerden nasıl yararlanıldığını, ateşin ilk kez elde edilişini, cinsel hayatın başlangıcını, ilk ailenin, törelerin ve toplumsal kumruların ortaya çıkışını konu edinen, bunların destansı ve şiirli bir dille anlatan, çoğu zaman kutsal sayılan öykülerdir.Çoktanrıcı ilkçağ inançlarının tanrılarının, yarı tanrılarının ve kahramanlarının tarihini kapsayan ve onları inceleyerek yorumlayan mitoloji, dört kola ayrılır: Tanrıların nasıl oluştuklarını inceleyen Teogoni, evrenin nasıl oluştuğunu inceleyen Kozmogoni, insanın nasıl oluştuğunu inceleyen Antropogoni ve bütün bunların geleceğini inceleyen Eskatoloji.</p>
<p>Çeşitli mitolojiler başlıca konuları olan mitos (hayal ürünü olan sözj&#8217;larm epos (sanatlı söz) ve logos (gerçeğe dayanan söz)&#8217;larla kaynaşmış bulunduğunu da saptamaktadır. Eşdeyişle her mitos, bir ölçüde bir sanat ürünü ve bir ölçüde de gerçeklerle ilgilidir. Gerçeği araştıran felsefe, mitolojik sorulardan dinsel niteliğin atılmasıyla başlamıştır. Örneğin, su&#8217;yu bir tanrı olarak niteleyen ünlü mitolojici Hemeros&#8217;u izleyen ilk filozof Thales, ona fizik bir nitelik vermiştir..&#8221;111Yukarıdaki anlatıma göre mitoloji, gerçek ve hayal karışımı bir sanat ürünüdür. İnsanlar tarafından kurgulanmıştır. Yalan ya da doğru olması pek önemli değildir. Buna karşılık Kur&#8217;an kıssaları, İlâhi kaynaklıdır, tarihi gerçekliği vardır. Yalan olma ihtimali asla düşünülemez. Zira vahiydir.Şimdi, açıklanan şu karşılaştırmadan sonra Kur&#8217;an kıssalarını, mitolojik unsurlarla aynı konumda görmek yahut da onları, mitolojik unsurlarla karışmış göstermek, nasıl izah edilebilir?!</p>
<p>Aslında bu mantığı izah etmenin iki yolu bulunmaktadır.Birincisi, Kur&#8217;an kıssalarını mitolojik unsurlardan dolayı, tamamen mitolojik görmek ve böylece ret ya da inkarda serbest davranmak, İkincisi ise Kur&#8217;an kıssalarını ister mitolojik olsun, ister başka türlü olsun, batıl te&#8217;villerle kuşkulandırıcı bir üslupla yorumlamak ve böylece dolaylı olarak inkara sapmaktır.Öztürk&#8217;ün iddiası bağlamında zikrettiği örnekler de onun, mitolojik unsurdan neyi amaçladığını açıkça göstermektedir. Yüce Allah&#8217;ın, &#8220;Musa&#8217;nın annesine: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil&#8217;e) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu Peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik.&#8221;112 biçimindeki buyruğunu, &#8220;terk edilmiş bebek&#8221; motifi olarak zikretmektedir. Hatta o, bunun birçok kadim kültürde mevcut olan edebi bir motif olduğunu vurguladıktan sonra, D. Redford&#8217;un ilgili çalışmasını örnek göstermektedir.</p>
<p>Öztürk&#8217;ün, Yusuf kıssasında anlatılan Aziz&#8217;in karısını da &#8220;muradına eremeyen ayartıcı kadın figürü&#8221; olarak tavsif etmesi, Kur&#8217;an kıssaları konusunda bir su-i edeptir. Zira sözü edilen kadın, Kur&#8217;an&#8217;ın beyanına göre suçunu itiraf etmiş ve rivâyetle- re göre de muradına ermiş; yani, Yusuf ile evlenmiştir.Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: &#8220;(Kral kadınlara) dedi ki: Yusuf&#8217;un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Aziz&#8217;in karısı da dedi ki: &#8220;Şimdi hak ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir.&#8221;113Görülüyor ki Aziz&#8217;in karısı ayartıcı kadın figürü olmaktan öte, bir müddet nefsine aldanıp sonra gerçeği itiraf eden ve dolayısıyla tövbe eden bir kadındır.</p>
<p>Şimdi, Kur&#8217;an&#8217;ın açık âyetleriyle berâati/temizliği sabit olan bir kadın, nasıl olur da ayartıcı bir kadın konumunda sayılır.Kur&#8217;an kıssalarının tarihi gerçeklikle örtüşmesi durumunda Allah&#8217;ın iradesinin farklı zamanlar açısından niçin &#8220;Geçmişte öyleydi, şimdi böyle&#8221; şeklinde ifade edilebilecek tarzda yansıdığına makul bir izah bulamama kaygısı, Öztürk&#8217;ün kafasını karıştıran asıl nedendir.114 İşte bu karmaşık durum, merhum Ziya Paşa&#8217;nın şu dizelerini ona söyletmek mecburiyetinde bırakmıştır: İdrak-ı meâlî bu küçük akla gerekmez; zira bu terazi o kadar sikleti çekmez.115</p>
<p>Şâyet Öztürk, ilahi buyrukların akla hitap ettiğini, ama aklî olmadığını idrak etseydi, onların hepsinin akılla izah edilmesinin zaten gerekmeyeceğini farkedecek ve ta&#8217;lilî mümkün olmayan hususlardaki bilgiyi, Allah&#8217;a havale edip olayın taabbudî olacağını itiraf edecek ve böylece işin içinden sıyrılacaktı. Ancak bilginin kullanımı da bilgi derecesinde önemli olduğu için, bu meyanda Allah&#8217;a yönelmek ve sınırı aşmamak esastır.Ta&#8217;lîl olgusu, bazen bir nesnenin nedenselliğini tespit, bazen de onun hikmetini izhar etme anlamı taşımaktadır. Taabbu- dî/salt ibadet yönlü ilahi buyruklarda nedensellik değil, hikmet yönü önceliklidir. Örneğin, kıbleye yönelmenin nedensellik cihetiyle ta&#8217;lîli söz konusu olamaz. Ancak onun bir hikmete dayandığı aklen kabul edilir. Zira kıbleye yönelmek emr-i İlâhiye dayanınca onun abes ve manasız olamayacağı kendiliğinden bilinir.</p>
<p>Varsayalım ki kıbleye yönelmenin hikmeti, akıl yoluyla izah edilmedi, peki, bu durumda kıble konusunda sabit olan ilahi emir, aciz ve biçare beşer aklınca sorgulanıp ret mi edilecektir?Evet.. Secde, yüce Allah&#8217;a yapıldığı halde, kıbleye yönelmenin aklî yönden bir izahı söz konusu değildir. Bilindiği üzere kişi, kıbleye yönelmeden de secde yapabilir. Abdestin yerine, teyemmümün meşruiyeti de böyledir. Zira toprakla temizlenme,akıl yoluyla anlaşılacak bir husus değildir. Kur&#8217;an&#8217;daki âyetlerin de aynı derecede bilinmesi mümkün değildir. Nasıl ki evrendeki her şey akıl yoluyla keşfedilemiyorsa ilahi vahiy de öyledir. Örneğin, elif-lâm-mîm gibi hem lafzı, hem de manası müte- şâbih olan âyetler, hangi aklî ölçülerle anlaşılabilir. Cennet ve cehennemdeki hâller, melekler ve ruhun konumu, hangi bilgi yoluyla keşfedilebilir? Müminlerin gayba imanları sabit iken, biçâre akıl aletini, gayb konularına daldırmak, imanda şüphe ve inkara yol açmaz mı?!</p>
<p>Hidayet Zertürk &#8211; Modern ve Tarihselci Aklın Kur&#8217;an Okumaları(M.Öztürk Örneği)syf.169,180;197,200;211,231</p>
<p><strong>Dipnotlar: </strong></p>
<p>1.Öztürk, Mustafa, Meal Kültürümüz, 10-11.</p>
<p>2.Bkz. Ebu Süleymân, Sabir Hasen Muhammed, Âdvâıı&#8217;l-Beyân fî Tarîhi&#8217;l- Kur&#8217;ân, Dâru&#8217;l Âlemi&#8217;l Kütüb, es-Suûdiyye, 1. baskı, 200, 35-53.</p>
<p>3.Zümer, 39:18</p>
<p>4.Oztürk, Meal Kültürümüz, 12</p>
<p>5.Hicr, 15:96</p>
<p>6.Nisâ, 4:82</p>
<p>7.Bkz. Zertürk, Hidâyet, Ulûmu&#8217;l-Kur&#8217;an ve Tefsir Usûlü, Ravza Yayınları, l.baskı, İstanbul 2012,114</p>
<p>8.İsrâ, 17:889</p>
<p>9.Bakara, 2:23</p>
<p>10.er-Rafii&#8217;, Mustafa Sadık, İ&#8217;câzu’l-Kur&#8217;arı ve&#8217;l-Belağatu&#8217;n-Nebeviyye, el-Mek- tebetu&#8217;l Asriyye, Beyrut 2004,131-155</p>
<p>11.Öztürk, Mustafa, Kur&#8217;an&#8217;ı Kendi Tarihinde Okumak, 18</p>
<p>12.Öztürk, Kur&#8217;an ve Aşırı Yorum, 500</p>
<p>13.ong, VValter ]., Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi, Metis Yayınları, 4.baskı, İstanbul 2013, 209</p>
<p>&#8230;</p>
<p>53.Oztürk, Mustafa, Kur&#8217;an, Tefsir ve Usûl Üzerine, 28</p>
<p>54.Öztürk, Mustafa, Çağdaş İslâm Düşüncesi ve Kurancılık, 237</p>
<p>55.es-Salih, Subhi, Ulûmu&#8217;l-Hadis ve Mustalahuhu, Dâru&#8217;l-İlm li&#8217;l-Melâyîn, Beyrut 2009, s. 3.</p>
<p>56 eş-Şehr-Zuri, İbnu&#8217;s-Salah, Mukaddime, (thk. Usame el-Belhi) Daru&#8217;l Kitabi&#8217;l- Arabi, Beyrut 2005,13</p>
<p>57 ”Oztürk, Mustafa, Kur&#8217;an&#8217;ı Kendi Tarihinde Okumak, 69</p>
<p>58.Zeydan, Abdulkerim, el-Veciz fî Usûli&#8217;l-fıkh, 16159</p>
<p>59.Mülk, 67:10</p>
<p>&#8230;</p>
<p>83.Öztürk, Kıssaları Dili, 24</p>
<p>84.İsrâ, 17:105</p>
<p>85.el-Haşimî, es-Seyyid Ahmed, Cevâhiru’l-Brfağa, 55-60</p>
<p>86.Bkz. er-Razî, Muhammed b. Ebî Bekr, Muhtaru&#8217;s-Sıhah, 146</p>
<p>87.Yûnus, 10:33</p>
<p>88 .secde, 32:13</p>
<p>89.Mü&#8217;minûn, 23:71; el-Isfahanî, er-Rağıb, Müfredâtü el-Fazi&#8217;l-Kur&#8217;an, Dâru&#8217;l Kalem, Dımaşk, 246</p>
<p>90.Oztürk, Kıssaların Dili, 24</p>
<p>91.Kehf, 18:84-90; bkz. Çantay, Haşan Basri, Kur&#8217;an-ı Hakîm ve Meali Kerim,2/547; Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur&#8217;an Dili, 5/3284</p>
<p>92.el-Vahidî, Ebu&#8217;l-Hasen Ali b. Ahmed, Esbâbu&#8217;n-Nüzûl, 161</p>
<p>93.er-Razî, Fahreddin, Mefâtihu&#8217;l-Gâyb, 11 (Cüz-21)/139</p>
<p>94.Kehf, 18:95</p>
<p>95.Kehf, 18:84</p>
<p>96.el-Hamelavî, eş-Şeyh Ahmed, Şezâ&#8217;l-Arf fi Fenni&#8217;s-Sarf, 95; bkz. Zihni, Muhammed, el-Muntehab, 377</p>
<p>97.İbnu&#8217;l-Cevzî, Ebu&#8217;l-Ferec Cemalüddin Abdurrahman, Zâdu&#8217;l-Mesir fî İlmi t-Tefsir, 869</p>
<p>98.bkz. Konyalı, Mehmet Vehbi, Büyük Kur&#8217;an Tefsiri (Hülasatu&#8217;TBeycm), Üçdal Neşriyat, İstanbul, ts. 8/3166</p>
<p>99.Bkz. Yazır, M. Hamdi, 5/3282</p>
<p>100.Şuâra, 26:28</p>
<p>101.Bkz. el-Isfahanî, er-Rağib, el-Müfredât, 401, 522, 604</p>
<p>102.Sami, Şemseddin, Kamus-ı Tilrkî, Şifa Yayınlan, 1. baskı, İstanbul 2012,1374, 1402</p>
<p>103.Tuğlacı, Pars, Okyanus Ansiklopedik Sözlük, Pars Yayınları, İstanbul 1972, 6/3061</p>
<p>104.Öztürk, Mustafa, Kıssaların Dili, 12-21</p>
<p>105.Yüksel, Emrullah, Sistematik Kelâm, İz Yayıncılık, İstanbul 2005,147</p>
<p>106.el-Butî, Muhammed Said Ramadan, Kubrâ&#8217;l-Yakîniyyât&#8217;il-Kevniy]/e, 220</p>
<ol start="107">
<li>Bakara, 2:22-24; isrâ, 17:88</li>
</ol>
<p>108.Bkz. İsrâ, 17:1; Kamer, 54:1-2; Mâide, 5:67</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>1.Yazı için bk:</strong>http://ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-1-2/</p>
<p style="text-align: center;"><strong>2.Yazı için bk</strong>.http://ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Sabri Efendi &#8211; Gaybın Önünde &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 14:34:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın kudreti]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[El-Kavlu'l-Fasl]]></category>
		<category><![CDATA[Gaybın Önünde]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Kayıt Altına Alınması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizelere inanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Ri'cal İlmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21720</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlik, vücûb ve mantıkî zorunluluk ifade eden bir delile dayanmamakla birlikte, çağdaşların bilimsel delil kabul ettikleri tecrübeye dayanan bir vâkıadır. Ancak, peygamberliği sadece peygamberin kendisi tecrübe eder. Başkaları ise onu Peygamber’in (sav) mucizesiyle tecrübe eder ve mucizeleri tecrübe etmek peygamberliğin tecrübe edilmesinin yerine geçer. Bu noktadan anlaşılıyor ki mucize peygamberlikten asla ayrılmaz. Aynı zamanda bundan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/">Mustafa Sabri Efendi – Gaybın Önünde ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-21911 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde.jpg" alt="" width="253" height="409" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 253px) 100vw, 253px" /></p>
<p>Peygamberlik, vücûb ve mantıkî zorunluluk ifade eden bir delile dayanmamakla birlikte, çağdaşların bilimsel delil kabul ettikleri tecrübeye dayanan bir vâkıadır. Ancak, peygamberliği sadece peygamberin kendisi tecrübe eder. Başkaları ise onu Peygamber’in (sav) mucizesiyle tecrübe eder ve mucizeleri tecrübe etmek peygamberliğin tecrübe edilmesinin yerine geçer. Bu noktadan anlaşılıyor ki mucize peygamberlikten asla ayrılmaz. Aynı zamanda bundan anlaşılıyor ki aklî delil tecrübî delilden üstündür. Zira aklî delil ile, vâcibu’l-vücüd olan Allah’ın varlığı sabit olur; tecrübî delil ile ise vâcibu’l vücüd olmayan peygamberin varlığı sabit olur.</p>
<p>Böylece, varlığı zorunlu olmayan her şeyin ispatı, vücübun altında bir derece -yani âdî4 vukû’i bir vücüd-fade eden tecrübî delille gerçekleşir. Buradan anlaşılan diğer bir konu ise, çağdaşların materyalist felsefeyi metafizik felsefeden daha üstün görerek ona “realist felsefe” (eI-felsefetu’l-vâkı’iyye) demeleri onların istediği üstünlüğe kefil değildir. Çünkü vuku derecesinden daha yüksek bir derece vardır ki, o da vücûptur, yani vukûun zorunluluğudur.</p>
<p>Her şeye kâdir olan Allah’ın varlığı sabit olduktan sonra, peygamberlik, mucize ve neş&#8217;e-i âhiranın (ahirette yeniden diriliş) imkânının ispatı ise en kolay işlerdendir. Bu nedenle Schleiermacher ve Ritschl “Mucizelere inanmak, Allah’a imandan asla ayrılmaz” demişlerdir. Bunun mânâsı, kim Allah’a iman ediyorsa mucizelere de mutlaka iman etmesi gerektiğidir.(s.56)</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>J. Stuart Mill, Hume’un mucizeleri inkâr etmesini eleştirirken şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Tabiatüstü bir varlığın olduğuna ve onun âlemin işlerine müdahale ettiğine inanmayan kimse, bir insanın hârikulâde fiilini mucize olarak kabul etmez ve onu mucize olmaktan çıkaracak bir şekilde tevil eder. Hâlbuki, Allah’a inanılırsa, onun âlemdeki tesiri ve hâkimiyeti yalnızca bir faraziye olmaktan çıkar ve ciddi bir ihtimal şekline girer. Allah’ın âlemdeki hadiselere müdâhele etmediği hususundaki hüküm, ancak geçmişteki ilâhî kanunu, daha doğrusu ilâhî kanunun o şekilde bulunması gerektiğinin mantıkî lüzümunu, bilmek ile mümkün olur.&#8221;</p>
<p>Evet, Allah’ın kudretinin her şeyi kapsamasının anlamı, aklî bir imkânla mümkün olan her şeye kadir olmasıdır. Fakat bu imkânın dairesi, mucizeleri inkâr edenlerin zannettiğinden daha geniştir. Zira mümkün lafzının içerisine, iki nakîzin (çelişiğin/zıddın) aynı anda bir araya gelmesi yahut ikisinin birden ortadan kalkması, devr ve teselsül* gibi aklî bakımdan muhal olan veya aklî muhali gerektiren şeyler dışındaki her şey girer.</p>
<p>Şaşılacak şeylerden birisi, yalnızca mucizeleri inkâr edenlerin veya mucizelerle birlikte peygamberliği inkâr edenlerin onları “mümkün değil” zannederek inkâr etmeleridir. Bunlar, gafletlerinden dolayı imkân ve istihâleyi (mümkün olma ve imkânsız olma) insanın kudreti kıstasıyla ölçüyorlar ve gökleri ve yeri tamamıyla yıkıp yeniden yapması uzak olmayan Allah’ın kudretini unutuyorlar.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Gökleri ve yeri yaratan Allah için, insanoğluna -onları yaratan da O’dur- kendilerinden bir Rasül gönderip ona istediğini vahyetmek ve -asayı da yılanı da tüm âlemi de yoktan yaratan kendisi iken- asadan bir yılan yaratmak gibi bir takım hârikulâde işleri Rasül’ünün eli aracılığıyla ortaya koymak ve üstelik yılandan asayı yaratması veya yılanı da asayı da yoktan var etmesi bir mucize gibi görülmeden ve herhangi bir inkârcıya da rastlamadan tüm bunları yapmak, Allah için zor değildir. Büyük İngiliz mantıkçılarından William Stanley Jovens’in dediği şu söz ne kadar harikadır:</p>
</div>
<div>
<p>Alemi yaratan kudret ondan bir şey hazfetmekten ve ona bir şey ilave etmekten aciz değildir. Onun hakkında “akılda bu tasavvur edilemez” denmesi kolaydır. Fakat hakkında tasavvur edilemez denilen şey, âlemin varlığı derecesinde tasavvur edilemeyen bir şey değildir.</p>
<p>Yani eğer bu âlem mevcut olmasaydı ve mucizeleri inkâr eden ve onların varlığını tasavvur etmeyene “Şu şekilde bir âlem var olacak” denilseydi cevabı böyle bir şeyin tasavvur edilemeyeceği olurdu.‘ (s.57,58)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bizim “bu daha kolay”, “şu daha zor” gibi sözlerimiz, aklımızın, işlerimizi kolaylık ve zorluk açısından karşılaştırmasında yaptığı değerlendirmeye dayanmaktadır. Yoksa Allah’ın kudretine nispetle mümkinâtın hepsi aynı derecede kolaydır. Mümkinât başka herhangi bir şeyle sınırlanamaz; mümkünün sınırı ancak akl-ı mahzın [saf akıl] belirlediği ve mümkün ile arasını kendi terazisiyle ayırdığı muhâldir. Bu terazinin dışında imkân ve istihâlenin/imkânsızlığın sınırları hakkında başka birisinin son sözü söyleme hakkı yoktur.</p>
<p>Şimdi meydana gelen olayların tecrübesine dayanılarak, “bu mümkündür”, “şu muhaldir/imkânsızdır” denilmez. Peygamberliği ve mucizeleri inkâr eden gafillerin, bunları inkâr ederken, Kur’ân’da “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, &#8216;Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi’ dediler.” (En“âm, 6/91) “Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.” (En&#8217;âm, 6/33) buyurulduğu üzere Allah’ı ve kudretinin büyüklüğünü gerektiği gibi takdir etmemeleri hasebiyle, inkârlarında tecrübelere dayanmalarına rağmen bu mesele böyledir.</p>
<p>Onlar tecrübenin revaç bulduğu ve akl-ı mahzın piyasasının olmadığı bu asırda olmalarından dolayı da gökleri ve yeri yaratılmış bir şekilde gördüklerinden onları imkânsız görmeyip mümkün oluşunu kabul ediyorlar. Ancak kendi yaşadıkları zamanda ne bir peygamber ne de onun -asla göklerden ve yerden daha büyük olmayan- herhangi bir mucizesini görmediklerinden, mucizenin mümkün olmadığını ve âlemin düzeniyle uyumlu olmadığını söylüyorlar”(s.60)</p>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Allah’a iman ettiklerini iddia edip sonra da mucizeleri inkâr edenlere şöyle diyoruz: Bu düzeni koyan Allah değil mi? O zaman Allah’ı, kendi iradesi, kudreti ve seçimi ile koyduğu bu düzenle nasıl sınırlıyorsunuz? Kâdir ve muhtâr olan Allah kendi koyduğu düzeni değiştirmekten aciz midir?</p>
<p>Allah’ın, bu düzeni değiştirmediğini müşahede edişimize -ki kendisinde hiçbir sapma olmayacak değişmez sünnetidir- gelince, bu bize nispetledir. Bunun mânâsı bizim kâinatın düzenini değiştirmeye kudretimizin olmamasıdır. Buna binâen ateş, kâinatın düzeninin gereği olarak yanma kabiliyeti olan her şeyi yakar.</p>
<p>Kâinatın düzeninin bu şekilde devam etmesinde bizim maslahatımız ise şudur: Dünyevi işlerimiz ve ihtiyaçlarımızda genel olarak bu düzene dayanır ve bu düzenden muntazam kaideler elde ederiz. Fakat mesela -ateşi yaratan ve onun yakma düzenini koyan Allah’ı değil de-bizi bağlayan bu ateş düzeni, Allah’ın, İbrahim Aleyhisselam’ın peygamberliğini desteklemek için onu soğuk ve selametli kılmasını engelleyemez.</p>
<p>İşte Mevkıfu’l Akl ’ın birinci bâbında bu düzenin koyucusu olan Allah’ın varlığına delil olduğunu söylediğimiz âlemin bu genel düzeniydi. Bu düzenin değiştirilmesi de -ki bunu mucize olarak ifade ederiz- peygamberlerin varlığına delildir.(s.61)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>Bazen mümkün, tecrübenin ona ulaşamayacağı büyük bir şey olur ve kıt anlayışlı kimse bunu imkânsız bir şey zanneder. Veya vukû bulan şey çok örneği görüldüğü için bunu zorunlu zanneder. Mesela, ateşin yanma kapasitesi olan şeyleri her zaman yaktığını görür ve onun yakıcılığının kendisinden ayrılması mümkün olmayan zorunlu bir özellik olduğuna hükmeder. Fakat hakîkatte zaruret/zorunluluk ve istihâle/imkânsızlık çok nadirdir ve bir şeyin büyük olması veya basit olmasıyla değişmez.</p>
<p>Mesela asanın yılana dönüştürülmesi, doğuştan âmâ olanın ve alaca hastasının iyileştirilmesi veya ayın ikiye ayrılması Allah’ın kudretine nispetle gerçekleşmesi mümkün olan şeylerdendir. Hatta bu kudretin bu büyük âlemi bir anda var etmesi ve var olduktan sonra bir anda yok etmesi de yine mümkün</p>
<p dir="ltr">dür. Fakat bir sivrisineği aynı anda hem var etmesi hem yok etmesi veya kanadını aynı anda hem hareket ettirmesini hem de ettirmemesini sağlaması mümkün değildir. Çünkü burada birbirine zıt olan iki şeyin bir araya gelmesi vardır ve bu, Allah’ın kudretinin dahi onunla bağlantılı olmadığı muhaldir.</p>
<p dir="ltr">Mucizeleri inkâra ve onların gerçekleşmesini mümkün görmemeye iten sebep eğer, âlemin düzeninin Allah tarafından kendi seçimiyle koyduğu bir düzen olmadığına, eşyanın tabiatından kaynaklandığına ve hiçbir şekilde ondan ayrılamayacağına inanan münkirin bu inancı değilse, mahza ahmaklıktır. Çünkü eğer âlemin düzenini koyan Allah ise ve bu düzeni koyarken kendi seçimiyle bunu yaptı ise, o hâlde istediği zaman bu düzeni değiştirmeye de gücünün yetmesi gerekir. Müslümanların inancına göre Allah istediği zaman daha önce verdiği özellikleri eşyadan geri alır ve Allah’ın bu özellikleri geri alması âdete/alışılmışa aykırı bir şey (hâriku’l-“âde) olur, yoksa akla aykırı/aklı alt üst eden (hâriku’l-“akl) olmaz ki bu muhal olsun. Öldürülen kimselerin ölümü nasıl Allah’ın izniyle oluyorsa peygamberler tarafından ölü kimselerin diriltilmesi de Allah’ın izniyle oluyor ve imkân bakımından eşit derecede olmakla birlikte, bu ikisi arasında birinci hâlin gerçekleşmesinin çok olması, ikincisinin ise az olmasının haricinde bir fark yoktur. Aynı şekilde ateşin yaktıklarında da durum böyledir.</p>
</div>
<div>
<p>Ateşin yakması nasıl Allah’ın izniyle oluyorsa, yakmaması da onun izniyle olur ve iki durum arasında Allah’ın kudretine nispetle hiçbir fark yoktur.13</p>
<p>Hatta doğrusu, yanma meydana geldiğinde bunun ateşten olmadığıdır. Çünkü her şeyde hakîkî fâil Allah’tır ve kâinata O’ndan başka etki eden yoktur. Yanma fiilini ateşe, söndürme işini de suya nispet eden ve su ile ateşten her birinin kendine has fiili olan bir fâil olduğunu söyleyen sonra da ağız dolusu bir iddia ile bunun tecrübeyle ve her zaman ve mekânda bizzat görülmesiyle sabit olduğunu ileri süren kimse mutlak olarak vehmetmiştir. Çünkü tecrübe ve müşahede ile sabit olan şey, sadece ateşe bir şey dokunup birliktelik gerçekleştiğinde yakma ve yanma işinin meydana geldiğidir; yakma fiilinin fâilinin ve bu eseri, yani yakmayı ortaya çıkaran müessirin ateş olduğu değil.</p>
<p>Eserin (yani yakmanın) sürekliliğinden ve bu eserin her zaman ateşle birlikte bulunmasından (deverân), yanmanın fâil illetinin ateş olması lazım gelmez. Çünkü illet görünmeyen bir iştir ve ne müşahede ne de bizzat görmekle bağlantılı değildir ki ateşin illet olduğunun belirlenmesi doğru olsun ve bunun tecrübe ve müşahede edilmiş olduğu iddia edilsin.</p>
<p>Buradan şu ortaya çıkmaktadır; birçok kimsenin tecrübe ve müşâhede ile sabit olduğunu zannettikleri şeylerin çoğu onların zannettiği gibi değildir. Dolayısıyla, tecrübe edilen şeyleri dikkatli bir şekilde araştıranın üzerine düşen, tecrübenin delâletinin sınırlarını ince ve hassas bir şekilde belirlemesi ve sınırları aşmamasıdır.</p>
</div>
<div>
<p>Metâlib ve Mezâhip kitabının “Son Devirlerde Din” adlı bölümünde filozof Malebranche’nin söylediği şu söz ne kadar güzeldir:</p>
<p>Biz ancak hâdiselerin birbirini takip etmesini görüyoruz. Bir tarafı diğerine bağlayan bağı göremiyoruz. O zaman bu bağ neden bizden gizleniyor ve onu göremiyoruz? Bunun sebebi, o bağın mahlükatta benzeri olmayan ilâhî bir şey olmasıdır.(s.64- 66)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın -ki biz peygamberlerin peygamberliği ve mucizeleri meselesini, Allah’ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabul edenlerle konuşuyoruz- yanma fiilinin yaraması olması ve yanmanın illetinin Allah’ın iradesi olması, yanmanın da ateşin değil, bu iradenin sonucu ve eseri olması ihtimali olduğu sürece [birliktelik bağının nedensellik bağı olduğuna itibar edilmez]. Ateş yanmayla birlikte, fâilinin (Allah’ın) ihtiyaç duymadığı âdî bir şart olarak bulunur. Bu da insanların ihtiyaçlarını giderirken araç yapacakları bir vesile ve düzen olması için şart koşulmuştur. Yani bu, bahsedilen düzene uymaları gereken insanlara nispetle şarttır; gerçek fâile nispetle değil.</p>
<p>Bunun mânâsı Allah’ın nezdinde ateşle veya ateşsiz, yanmayı yaratması eşit mesabededir. Eğer suya yanma ve ateşe de söndürme özelliği vermek isteseydi bunu da yapardı.</p>
<p>İşte, bu ihtimal (gerçek failin Allah’ın iradesi olması ihtimali) var olduğu ve -vukû bulan hadiselerin fâilinin teklenmesi* ve kâinatın düzeninin, neredeyse mahlukât adedince fâillerin olmasından doğacak parçalanmışlıktan korunması bakımından- söz konusu ihtimal yanmanın esas fâilinin ateş olması ihtimalinden daha üstün olduğu sürece, kâinatta gördüğümüz sonuçlarda etkiler meydana getiren sebepler, daha doğrusu sebeplere benzeyen şeyler, tek hakîkî sebep olan Allah’ın iradesini örten görünümlerdir.</p>
<p dir="ltr">Tevhid dinindé sebeplerden, bunların sebebiyyetinin degışme ve tebdil kabul etmeyen aslî bir sebep olarak değil,sadece su ve müsteâr olması takdir edilerek söz edilebilir.</p>
</div>
<div>
<p>Allah’ın varlığını tamamen inkâr eden tabiatçı veya fâil-i muhtâr (fiillerinde özerk) olmayan bir ilahın varlığına inanan bir kimsenin haricinde hiç kimse, kâinattaki herhangi bir şeyde zâtından zuhür eden ve ondan ayrılması mümkün olmayan bir özellikten bahsetmez. Bu nedenle Malebranche, Metâlib ve Mezâhip kitabının marifet (bilgi) bahsinde şöyle demektedir:</p>
<p>Hakîkî illet ancak bir tanedir. Çünkü Hak olan ilah bir tanedir. Tabiatta ve her şeyde bulunan kuvvet Allah’ın iradesinden ibarettir. Mesela güneşin şeylere/nesnelere hareket ve hayat verdiğini kabul etmek şirktir. Mukarrab olanlar ve meleklerin hepsi toplansa da ağaçlardan bir yaprağı hareket ettirebileceklerine inanmaksa tenakuz ve çelişki olur.</p>
<p>Malebranche’dan önce Eş&#8217;arî mütekellimleri ne güzel söylemişlerdir:</p>
<p>Kâinatta olanlar tümüyle vasıtasız olarak Allah’a dayanmaktadır.(s.68-69)</p>
<p>16 İnsanın, ateşin yakmayı meydana getirmesine nisbetle, kendi fiillerini meydana getirmesi daha evlâ olmasına rağmen, ehlisünnetten olan kelam âlimlerinin insanın fiillerinin yaratıcısının kendisi değil de Allah olduğunu söylediklerini görmüyor muyuz?</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div class="baslik">Hadislerin Kayıt Altına Alınması</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Dostumuz büyük âlim Zâhid el-Kevserî, yukarda adı geçen Beş Hadis İmamının Şartları kitabına yaptığı kıymetli talikatta şöyle der:</p>
<p>Şeyh Ebu Bekir b. Akkâl es-Sıkıllî, ibn Beşkuvâl’in rivâyet ettiği hadisler üzerine yazdığı Ferâid’inde şöyle der:</p>
<p>Sahabeler Rasülullah’ın sünnetlerini Kur’ân’ı topladıkları gibi bir mushafta toplamadılar. Çünkü sünnetler yayılmış, sahih olmayanlar sahih olanlar arasında gizlenmişti. Hadis ehli bunların naklinde ezberlerine güvendiler. Kur’ân hususunda ise böyle yapmadılar. Sünnetlerin lafızları, ilave ve çıkarmalardan -Allah’ın, Kur’ân-ı Kerim’i, insanları bir örneğini getirmekten aciz kıldığı muhteşem nazmıyla koruduğu gibi- korunmuş değildir. Dolayısıyla onlar Kur’ân’da toplananlar hususunda icmâ ettiler fakat sünnetlerin harfleri ve nazm-ı kelâmının nass/metin olarak nakledilmesinde ise ihtilafta idiler. Bu yüzden hakkında ihtilaf ettiklerini tedvin etmeleri doğru olmazdı.</p>
<p>Eğer Kur’ân’da yaptıkları gibi sünnetlerin de muhkem ve düzenli bir şekilde toplanmasını isteselerdi bu sünnetlerin toplanması hususunda ihmalkârlık yapmazlardı. Fakat onlar, hakkında ihtilaf olmayan hadisleri tedvin etmeleri halinde, bu kitaptakilerin asıl kabul edilip kitabın dışında kalanların yalanlanmasından, dolayısıyla da birçok sünnetin geçersiz kalmasından korktular. Bu yüzden ümmetin hadis talebindeki yolunu genişlettiler.</p>
<p>Onların her biri hadislerin toplanmasında gayret ve himmeti kadar çalıştı ve sünnetler kayıt altına alınmış oldu. Bu sünnetlerin/hadislerin bazılarında, Rasülullah’tan sadır olan lafızların birebir nakline isabet ettiler ki bunlar illetlerden salim olanlardır. Kimilerinin ise mânâları korundu, lafızları ise unutuldu. Bazılarında ise lafızların nakli konusunda rivâyetler farklılaştığı gibi râvîler de güvenilirlik ve adalet hususunda farklı derecelerde idiler.</p>
<p>İşte bunlar illetlet&#8217;in(Hadisin sıhhatini zedeleyen kusurlar) girdiği sünnetlerdir ki, konu hakkında ilim sahibi olanlar sahih usullere ve güvenilir temellere dayanarak sahih olmayanları sahih olanlardan ayırt ettiler. Bu usullere dayalı araştırmadan sonra ne hile yapanların hileleri onları zayıflatır ne de eleştirenlerin eleştirileri ulaşır.</p>
<p>Ebu Bekir Akkâl es-Sıkıllî’nin sözü burada bitmiştir. Sonra Şeyh Zâhid şöyle der:</p>
<p>Dikkat çeken nokta şu ki Şeyhayn (Buhârî ve Müslim) Sahîh’lerinde, Ebu Hanife’nin talebelerinin küçük talebelerine ulaşmaları ve onlardan hadis almalarına rağmen İmam Ebu Hanife’den herhangi bir hadis tahriç etmemişlerdir. Yine İmam Şâfiî’den de, onun bazı talebelerini görmelerine rağmen, hadis tahriç etmemişlerdir. Buhârî, İmam Ahmed’in zamanına yetişmiş ve ona eşlik etmiş olmasına rağmen ondan da iki hadis dışında hadis tahriç etmemiştir. Bu iki hadisten biri ta‘lik, diğeri de bir vasıtayla nâzilen gelmiştir. İmam Müslim, Buhârî’yi görmesine, onunla birlikte bulunmasına ve kitabını onun kitabı tarzında yazmasına rağmen Buhârî’den bir hadis dahi rivâyet etmedi. İmam Ahmed’den ise 30 kadar hadisten başka bir hadis tahriç etmemiştir. İmam Ahmed de Müsned’inde rivâyet yollarının en sahibi ya da en sahihlerinden biri olan, Şâfiî yoluyla Mâlik’den, Nâfi’den 4 hadis dışında tahriçte bulunmamıştır. Bu yol/tarîk dışında Şâfiî’den rivâyet ettiği hadisler ise -Şâfiî’nin dersine katılmış, onu eski râvîlerden saymış ve</p>
<p>İmam Mâlik’in Muvatta’ını ondan dinlemiş olmasına rağmen 20 hadise ulaşmaz. Bu imamların dindarlığı ve güvenilirliklerinden anlaşılan o ki bu durumun sebebi, söz konusu imamların hadislerini rivâyet eden öğrencilerinin Doğu ve Batı’da çok oluşundan dolayı onların hadislerinin zâyi olmayacağını düşünmüş olmalarıdır. Hadis kitaplarını telif eden yazarların ilgi ve gayretlerinin çoğu, eğer ilgi gösterilmeseydi hadisleri zâyi olacak olan râvîlere yönelmiştir. Çünkü kendilerinden sonra gelenler, onların bu son râvîlerin hadislerini bir araya getirdikleri kitaplarından müstağni olamazlar. Kitap sahibi imamların hadislerini cem’ etmeleri ise gerekli değildi. Bunun, Buhârî, Müslim ve Ahmed gibi hadisleri toplayanların bahsedilen imamların hadislerini rivâyet etmekten kaçındıklarından veya cerh ve tadil kitaplarında onlar hakkında söylenen (Mesela Sevrî’nin Ebu Hanîfe, İbn Muîn’in Şâfi, Kerâbîsi’nin Ahmed b. Hanbel, Zühlî’nin Buhârî hakkındaki sözleri gibi) bazı sözlerden kaynaklandığını zannedenler haddi aşmışlardır.</p>
</div>
<div> Allâme İbn Haldun’un Mukaddime’sinde “İmam Ebu Hanîfe’nin, hadisin sıhhati şartlarında katı davranmasından dolayı onun nezdinde ancak 17 hadis sahih olmuştur” sözü ise itimad olunamayacak açık bir sürç-i lisandır. Çünkü sıhhat konusundaki sertliğine rağmen Ebu Hanîfe’nin rivâyetleri 17 hadis değil, bilakis 17 sifrdir (kitap, cilt) ve bunların her biri Müsned-i İmam Ebâ Hanîfe olarak isimlendirilir. Hadis âlimleri ve hafızlardan bir cemaat onları, kendilerine ulaşan hadislere göre, kimileri çok kimileri az olmak üzere senetleri ona dayanarak tahriç etmişlerdir.</div>
<div>
<p>O kitaplar arasında Tahavî’nin rivâyet ettiği Sünen-i Şâfîî’den ve Ebul Abbas el-Asamm’in rivâyet ettiği Müsned-i Şafîî’den daha küçük bir sifre tesadüf edilmesi pek azdır. Şâfîinin hadislerinin dayandığı kaynak ise zikri geçen bu iki râvîdir. Ebu Hanîfe’nin söz konusu müsnedlerine ilim ehli; toplama, özetleme, tahriç, okuma, dinleme ve rivâyet yönünden hizmet etmişlerdir.</p>
<p dir="ltr">Siyer ve, siyer dışında çok güzel kitapları olan Mısır diyarının muhaddisi Şeyh Hâfız Muhammed b. Yusuf es-Sâhhî eş-Şâfîî, Akdu’l<br />
Cümân” adlı kitabında bu on yedi müsnedi kendi şeyhlerinden; okuma. dinleme, müşâfehe ve muharriçlerine giden senetleri yazma gibi yollarla rivâyet etmiştir. Aynı şekilde onları Şam beldelerinin muhaddisi Hâfız Şemsüddin b. Tolun, el-Fihristü ’! Evsat’ta çeşitli yollarla rivâyet etmektedir.</p>
<p dir="ltr">Bunlar hicrî 10. asırda söz konusu iki bölgenin zeyni idiler.Hafız Murteza Zebîdî’nin Uküdu’l-Cevheri’l-Münîfe kitabı İmam’ın hadislerinin küçük bir parçasıdır.Hafız Muhammed Abid Sindî’nin el-Mevâhibü’l-Latîfe “alâ Müsnedî Ebî Hanîfe isimli dört ciltlik kitabinda mütâbeâtlar, şahitlerin zikri, mürselin ref‘ edilmesi, munkatı‘ın vash, hadis muharriçlerinin açıklanması ve ihtilaflı olanlar hakkında çokça konuşmuştur. Sika (güvenilir) râvîlerin sadece altı hadis kitabının (kütüb-i sitte) râvîleri olduğunu zanneden bir kimse bâtıl bir zanna kapılmıştır. Hafız Allâme Kâsım b. Kutluboğa altı hadis kitabının dışında kalan sika râvîleri dört cilte ulaşan büyük bir eserde çıkarıp ayırmıştır. İbn Kutluboğa, Hafız İbn Hacer ve diğerlerinin hifzı ve ilmî derinliğini kabul ettikleri biridir.</p>
<p dir="ltr">Yukarıda geçenlerden, özellikle de son iki kıymetli nakilden, sahih hadislerin sayısının Muhammed ’in Hayatı müellifinin vehmettirdiği gibi çok az olmadığı ortaya çıkmıştır. Bilakis onlar çok fazladır. Allah’ın Kitabı’nın hafızları bulunduğu gibi Peygamber’in (sav) sünnetlerinin de hafızları vardır ki Allâhu Teâla kitabındaki şu âyet-i celîlesinin içerdiği hükmü onlarla muhafaza etmiştir:</p>
<p dir="ltr">Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.(Nisa,4/59)Eğer sünnet, Rasülullah’ın (sav) vefatından sonra korunmuş olmayıp da zâyi olmuş olsaydı, bu âyetin hükmü de ilk bölümü hariç zâyi olurdu. Gerçi, ilk bölüm de çoğunlukla sünnetin beyanına muhtaçtır. Yine “Kim Rasül’e itaat ederse muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir.” (Nisâ, 4/80) âyetinin hükmü de zâyi olurdu. Rasül’e (sav) itaatin vacipliğinin sadece kendi asrında var olan müminlerle sınırlı olması caiz değildir.Peygamberlerin sonuncusunun (sav) sünneti, İslâm’a olan sevgilerinin sâikiyle bu sünneti korumak isteyen büyük adamların gayret ve himmetleriyle korunduktan sonra âyetin mânâsını ilk asırdaki müminlere hamletmek için bir zaruret de yoktur. Bahsedilen şahsiyetlerin sünneti korumak için harcadıkları çaba herkesin gözünü kamaştırmaktadır; onu yok etmek ve meseleyi ters yüz etmek isteyenler hariç. Hatta bunlar dinî sevgi sâikini hadisleri koruyanlar için bir eksiklik saymışlardır.(s.86,90)</p>
<p>8 Hadisin sıhhatini zedeleyen kusurlar. (ç. n.)</p>
<p>9.İmam Suyuti’nin (ö.911/1505) talebesi olan Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî eş-Şâfiî’nin (6.942/1535) bu eserinin tam adı Uküdu’l-cumân fî menâkıbi Ebî Hanîfe en-Nu’mân’dır. Ebu&#8217;l-Vefâ Mahmud Şah el-Afgani’nin tahkik ettiği eser Selman Ebü Gudde tarafından ncşredilmiştir (Beyrut: Darul-Beşair, 2018). Salihî’nin es-Sîretu’ş-Şâmiyye adıyla bilinen ve yazılmış en geniş siyer kitaplarından biri olan Sübülü’I-Hüdâ ve ’r-Reşâd fî Sireti Hayri’l-“İbâd adlı eseri de 12 cilt olarak yayınlanmıştır. (Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1994) (ç. n.)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Her din mensubu için kendi dini, diğer dinlerden daha üstün ve yücedir. İnsanlara sesli bir şekilde, “Bütün üstün ahlâk değerlerini eksiksiz olarak kendinde taşıyan en büyük insan kimdir?” diye sorsak, her taraftan değişik sesler yükselecektir. Ama soruyu değiştirerek “Dünya tarihinde, hayatının her dönemi ve yaptığı önemli işleri önceki hiçbir semavi kitaba nasip olmayan biçimde sağlam bir şekilde kaydedilen, genişlik ve açıklık bakımından söz ve hareketleri, şekil ve biçimi, hâl ve tavrı, üslup ve konuşma tarzı, huy ve tabiatı, yaşayışı, konuşma biçimi, insanlarla ilgili tutumu, yeme içmesi, yürümesi gezmesi, uyuyup uyanması, oturup kalkması, gülmesi konuşmasıyla ilgili her tür hareketi nakledilip kaydedilen kimdir?” desek, buna cevap olarak sadece tek ses yükselebilir. O da, &#8220;Anam babam O&#8217;na feda olsun;Araplar arasından çıkan Muhammed sav&#8221;dir.(Mevlana Şibli numani)(s.94)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>O’nun (sav) peygamberlerin sonuncusu olması, bütün ahlâkî faziletleri toplamış olmasını, güzel ahlâkın tamamlayıcısı olmasını ve ondan nakledilen bu toplayıcı faziletler ile hayırlı ve güzel davranışların korunmuş olmasını gerektirmektedir. Çünkü Hz. Peygamber’den (sav) sonra bunları tamamlayacak ve bozulmuş olanlarını ıslah edecek bir peygamber gelmeyecektir.</p>
<p>Dolayısıyla bizim Peygamberimiz’in (sav), kendisinde azamet/yücelik sebeplerini toplayarak ve O’nun (sav) hakkındaki haberlerin ve hadislerinin, gönderilmiş olduğu ümmetine -ki kendi vaktinden kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlardır- Allah’ın koruması altında nakledilmiş olmasıyla, kendinden önceki seçkin peygamberlerden imtiyazı olması gerekir. Kur’ân’da O’nun (sav) sîreti ve sünneti hakkında, diğer peygamberler hakkında eski mukaddes kitaplarda var olan haberler kadar dahi bilgi yoktur.Bundan dolayı, kendisine inen kitap gibi onun sünnetinin de müstakil olarak korunmuş olması gerekirdi.</p>
<p>Allah’a hamdolsun ki böyle de olmuştur. Dolayısıyla, şimdi ve her zaman İslâm’ın, diğer dinlerin tümüne karşı kitabının ve Peygamber’inin (sav) sünnetinin korunmuş olmasıyla iftihar etmesi hakkıdır.</p>
<p>Bu hadislerin içine uydurma hadisler karışsa da hadis âlimleri hemen bunları takip etmiş, tanımış ve sabit olan sahih hadislerden ayırmışlardır. Nitekim oryantalistler ve çağdaş Müslümanlar içinden onları taklit edenlerden Sünnet hakkında içinde mevzu hadisler bulunduğu deliliyle şüphe oluşturan bir tek kişi dahi, kendi takibi ve tetkiki ile geçmiş İslâm âlimlerinin bulduklarının dışında herhangi bir mevzu hadis bulmuş da değildir.</p>
</div>
<div>
<p>Hz. Peygamber’in (sav), kendisine peygamberlik verilmesinden vefatına kadarki hayatının, özellikle de hadislerinin, söylenmesini gerektirecek münasebetlerle birlikte kaydedilip yazıya geçirilmesinde hiç kimsenin ona eşit tutulamayacağını, hatta yaklaşamayacağını söylemek abartılı bir ifade değildir.</p>
<p>Birinin çıkıp şöyle demesinin bir münasebeti de yoktur: “Peygamber’in (sav) hayatının bütün ayrıntılarına, dünyada hiç kimse için benzeri görülmemiş bir şekilde, itina gösterildiği ve tedvin edildiği konusu kabul edilen bir şeydir. Fakat şüphe, rivâyet edilen hadislerin ve tedvin edilen malumatın sıhhati/doğruluğu hususundadır.” Eşi benzeri olmayan bir itina/titizlik olmasına binâen bu sözün geçerliliği yoktur.</p>
<p>Bilakis bu titizlik mazbut bir şekilde tedvin edilen hadislerin ve bilgilerin sıhhatini destekler; onların sıhhatinde şüphe oluşturmak isteyenleri değil. Kaydetmeye ne kadar titizlik gösterilirse kaydedilmiş bilgilerin doğruluk ihtimali o derecede güçlenir; doğruluğu hakkındaki şüphe de yine 0 derecede zayıflar. Biz “İslâm Peygamberi’nin (sav) sünnetinin kaydedilip korunması, Ehl-i Kitap’m kutsal kitaplarının kaydedilip korunmasından daha sahih ve daha sağlamdır” dersek mübalağa etmiş olmayız.</p>
</div>
<div>
<p>Hz. Peygamber’in (sav) hayatı, fiilleri ve sözlerinin takip edilmesi hususunda Müslümanların gösterdiği titizliğin mükemmelliği, hadisleri araştıranların yani râvîlerin kendilerinin hayatlarının incelenmesine de büyük önem verilmesine yol açmıştır. Dünyada kendisine itina gösterilen bir kimse yoktur ki, bu titizlik sebebiyle onunla karşılaşan, ondan bir şey rivâyet eden herkesle ilgilenilmiş ve onlar hakkında kitaplar yazılmış olsun.</p>
<p>İbn Sa‘d’ın Tabakât’ı, İbn Mâkûle’nin Tabakât’ı, İbn Seken’in Kitâbu’s-Sahâbe’si, İbn Cârûd, Ukaylî, İbn Ebî Hâtim er-Razî, Ezrak, Dûlâbi ve Beğavî’nin kitaplarında ve Üsdü’l-Ğâbe, eI-İstîâb ve eI-İsâbe isimli eserlerde biyografileriyle birlikte 13.000 sahabi kayda geçirildi. Esmâu’r-ricâl kitaplarında da tâbiîn ve tebe-i tâbiînden en azından 100.000 kişi incelenmiştir.</p>
<p>Alman ilim adamı Dr. Springer’in tahminine göre ise bu sayı 500.000. “Hz. Muhammed’in (sav) hayatına gösterilen itina İslâm’ın mucizelerinden bir mucizedir” dersem mübalağa etmiş olmam. Fakat Muhammed’in Hayatı yazarı Heykel Paşa, mucize inkârcılarından olması sebebiyle bu itina ve titizliğin değerini düşürmeye çalışmaktadır. Hintli Alim Şiblî Nu&#8217;mânî’nin siyerinde zikredildiğine göre, daha önce ismi geçen Alman ilim adamı Dr. Springer, Kalkuta’da basılan ve tashihini üstlendiği bir kitabın (el-İsâbe) önsözünde şöyle der:</p>
<p>Ricâl gibi muhteşem bir ilim dalını -ki, bu sayede yarım milyon insan hakkında bilgi sahibi olabilmekteyiz- icad edip ortaya çıkaran Müslümanlar gibi bir millet daha önce ne dünyaya gelmiştir ne de bugün mevcuttur.(Numani,Son Peygamber Hz Muhammed,s.51)</p>
<p>Şiblî Nu‘mani’nin eseri, Heykel Paşa’nın kitabıyla kıyas bile edilmeyecek derecede sağlamdır ve kitabının dayandığı Islâmi veya Batılı kaynaklar da daha zengindir.</p>
</div>
<div>
<p>Ricâlin (hadis râvîlerinin) durumları hususundaki tüm bu geniş araştırma, hadis râvîlerinin doğruluk, zabt ve emanet derecesini bilmek içindir. Hintli âlim şöyle der:</p>
<p>Başka milletler, böyle bir durumla karşı karşıya geldiklerinde, yani bir dönemle ilgili olayları, üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra kaleme aldıklarında, sözü nakledenlerin admın sanırım dahi bilinmediği bir durum ortaya çıkmakta, ortalıkta dolaşan her çeşit sözü kaleme alma yoluna gitmekte ve kaynağı olmayan rastgele sözlerden, anlatılan konuya yakışanları seçerek doğru diye ortaya sürmektedirler. Bu yüzden kısa bir süre sonra bu uydurmalar çok cazip bir tarih kitabı hâline gelmektedir. Avrupalıların tarihle ilgili birçok kitabı bu metodla yazılmıştır.</p>
<p>Müslümanların siyer ilmiyle ilgili olarak ortaya koydukları ölçü bunun çok üstündedir. Bu ölçünün birinci şartı, olayı ilk anlatan kişinin bizzat olayın içinde olması ve olaya katılıp onu görmesidir.</p>
<p>Olayı anlatan kişinin (râvî) kendisi olaya katılmamışsa, onu anlatan kişiden itibaren bizzat olayı yaşayana kadar uzanan bir zincirle hadiseyi nakledenlerin isimlerini sırayla bildirip belirtmesi gerekir. Bununla birlikte rivâyet zincirinin içinde olan kişilerin kimler olduğunu, ne gibi işler yaptıklarını, nasıl insanlar olduklarını, hafızalarının ve kavrayışlarının nasıl olduğunu, güvenilir olup olmadıklarını, kalın kafalı mı ince görüşlü mü, âlim mi cahil mi olduklarını da bilmesi gerekir.</p>
<p>Bu kadar detayı öğrenmek son derece zor, hatta imkânsızdır. Yüzlerce, binlerce hadis âlimi hayatlarını bu işe harcamıştırlar. Bilgi edinebilecekleri ilgili her şehri teker teker dolaşmış, râvîleri bulmuşlardır. Onların ahlâkları hakkında her türlü bilgiyi elde etmiştirler. Canlı olarak ulaşamadıkları insanlar hakkında, onları görenlerden bilgi alıp nasıl olduklarını ve karakterlerini Öğrenmişlerdir. İşte bu inceleme ve araştırmalar yoluyla hadis ilmi yanında bir de esmâu’r-ricâl ilmi ortaya çıkmıştır.(Nu&#8217;mani,Son Peygamber Hz.Muhammed,s.51)(s.96,98)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Filozof Kant’ın izlediği yola göre, ahlâkı çöküşten ve faziletin hukukunu ebedi mânâda zâyi olmaktan korumak için sübütu zorunlu olan ilk şey, öldükten sonra yeniden dirilişin varlığıdır. Kant’a göre Allah’ın varlığının sübütu bundan sonra ve ona binâen gelir. Bizde ise Allah’ın ve öldükten sonra dirilişin varlığının sübütundan sonra -hangisi önce sabit olursa olsun-peygamberlerin varlığı gelir. Dolayısıyla peygamberlerin varlığı her hâlukârda öteki hayatın -ahiretin-varlığından ayrılmaz.</p>
<p>Garip olan şey ise, Allah’a inanan Batılı felsefecilerin aynı zamanda ahiret gününe de iman edip onu felsefî bahislerden kabul ettikleri hâlde ahiret hayatının vuküu ile peygamberlerin varlığı arasındaki açık bağa dikkat etmemeleridir.</p>
<p>İnsanın, dünyada yapması ve yapmaması gerekenleri tebliğ eden bir peygamber gönderilmeden ahirette cezalandırılması, herhangi bir hükümetin daha önceden yasaklamadığı bir işi yaptıkları veya yapın demediği bir işi terk ettikleri için halkım cezalandırması gibi olmaz mı? “Her insana rasül/peygamber olarak aklı yetsin” diyenin sözü, tıpkı “Yapılması gerekenleri ve yasakları bildiren bir kanun olmaksızın, millet kendi aklıyla, devlet onlardan neyi yapmalarını istermiş ve neyi yapmalarını istemezmiş, bulsun.” diyenin sözü gibi, dikkate alınacak bir söz değildir. Nitekim “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz” (İsrâ, 17/15) diyen Allah’tan daha doğru sözlü bir kimse yoktur.(s.230)</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/">Mustafa Sabri Efendi – Gaybın Önünde ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mucize Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mucize-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mucize-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2017 10:56:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Aklî Mucizeler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Arslan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[hissî ve kevnî mucizeler]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'cizenin şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'cizenin Peygamberliğe Delaleti]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize Dışındaki Harikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizeler ile Harikalar Arasındaki Fark]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizenin Çeşitleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizeye Inanmanın Hükmü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13957</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Kudret&#8217;in karşıtı olan &#8220;acz&#8221; kökünden if&#8217;al babında &#8220;i&#8217;caz&#8221; masdarından türetilen bir ism-i fail olarak &#8220;âciz bırakan, karşı konulamayan, benzeri yapılamayan, hârika&#8221; anlamında bir terim. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de, &#8220;mucize&#8221; anlamında çok defa, &#8220;âyet, âyât, beyyine, delil ve delâil&#8221; kelimeleri kullanılmıştır. Âyet; belli olan bir alâmet, bir şeyi ispat eden delil veya işaret demektir. O halde genel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-hakkinda/">Mucize Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 id="h1baslik"> <a href="http://ilimcephesi.com/mucize-hakkinda/mucizeler/" rel="attachment wp-att-13973"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13973" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/mucizeler.jpg" alt="" width="452" height="227" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/mucizeler.jpg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/mucizeler-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/mucizeler-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 452px) 100vw, 452px" /></a></h1>
<div id="okuma-alani">
<div class="field field-name-body field-type-text-with-summary field-label-hidden">
<div class="field-items">
<div class="field-item even">
<p>Kudret&#8217;in karşıtı olan &#8220;acz&#8221; kökünden if&#8217;al babında &#8220;i&#8217;caz&#8221; masdarından türetilen bir ism-i fail olarak &#8220;âciz bırakan, karşı konulamayan, benzeri yapılamayan, hârika&#8221; anlamında bir terim. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de, &#8220;mucize&#8221; anlamında çok defa, &#8220;âyet, âyât, beyyine, delil ve delâil&#8221; kelimeleri kullanılmıştır. Âyet; belli olan bir alâmet, bir şeyi ispat eden delil veya işaret demektir. O halde genel olarak mucize ya bir işaret, delil ve ispat manâsına; veya &#8220;ilâhî bir haber&#8221; yahut &#8220;tebliğ edilen kelâm&#8221; anlamına gelir. Birinci manâ, mucizenin dinî bir terim olarak yapılan tarifine daha uygundur. İkinci manâ içine, çok defa Kur&#8217;ân âyetleri, bazen de bizzat Kur&#8217;an-ı Kerim girmektedir. Bu kelimenin, hem ilâhî bir haber olan Allah&#8217;ın kelâmı Kur&#8217;ân-ı Kerim, hem de, onu tebliğ eden Peygamber (s.a.s)&#8217;in risaletini ispat için kullanılmasında önemli bir hikmet vardır. O da; ilâhî bir kelâm ve hidâyet rehberi olan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in hak ve gerçek olduğuna bizzat kendisinin en kuvvetli bir delil olmasıdır. Nitekim Peygamber Efendimizin her devirde geçerliliğini koruyan en büyük (aklî) mucizesi Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;dir. Gerçekte mu&#8217;cize; tabiat kanunları ve âdetler üstü, fevkalâde, harika bir olaydır.</p>
<p>Hak Teâlâ onunla inkârcıları, bir benzerini getirmekten âciz bırakır; peygamber olarak seçtiği zâtı tasdik eder, peygamberlik iddiasının doğruluğunu ispat etmek için onda âdetler üstü hârika bir şey gösterir. İşte bu, onun peygamberliğini ispat eden bir delil yani bir mucizedir. Bir hârika olan mucizenin iki ana özelliği vardır. Bunlardan biri; &#8220;meydan okumak&#8221; diğeri, inkârcıları &#8220;âciz bırakmak&#8221;tır. Ehl-i Sünnet âlimleri, mucizeyi, kerâmet gibi diğer harikalardan ayıran unsur ve şartları dikkate alarak çeşitli ifadelerle tarif etmişlerdir. Bunlardan en uygun ve açık olanı şöyledir; Mucize; Peygamberlik iddiasında bulunan ve inkârcılara meydan okuyan zâtın bu iddiasının doğruluğunu tasdik etmek için, Hak Teâlâ&#8217;nın, onun vasıtasıyla izhar ettiği ve onları bir benzerini &#8216;mislini) yapmaktan âciz bırakan, tabiat kanunları ve âdetler üstü harikulâde bir hadisedir (et-Taftazânî, Şerhul-Akâid en-Nesefiyye; Kahire 1939, s. 459-460; Diğer tarif için bk. el-Cürcânî, Şerhu&#8217;l-Mevâkıf, III,177; el-Cezirî, Tavdîhu&#8217;l-Akâid, 140).</p>
<p>Bu tariften anlaşılacağı üzere mucize, Allah&#8217;ın bir fiilidir. Onu Peygamberi elinde yaratan ve gösteren, bizzat Allah (c.c) tır. Peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan ve inkarcılara karşı meydan okuyan bir zatın elinde, onu inkâr eden herkesi aciz bırakan böyle bir harika izhar edilmesi, peygamberlik iddiasını ispat ve tasdik manası taşır. Çünkü peygamberin böyle bir harika göstermesi, &#8220;kulum, peygamberlik iddiasında sadıktır, kendiside, tebliğ ettiği sözler de, doğru ve gerçektir&#8221; demektir. Tarifteki, &#8220;peygamberlik iddiasında bulunmak&#8221; ve &#8220;meydan okumak&#8221; (tahaddi) şartlar, mucizeyi, Allah&#8217;ın salih kulları olan evliyâ&#8217;nın gösterdikleri &#8220;kerâmet&#8221; adı verilen ve benzeri diğer fevkalâde hadiselerden ayırır. Çünkü Allah dostları olan evliyanın, &#8220;peygamberlik iddiası&#8221; ve &#8220;meydan okuma&#8221; vasfı yoktur. Onların gösterdiği kerâmetler, tâbi oldukları ve şerîatı üzere yaşadıkları peygamberlerin bir tür mucizesi sayılır (Celâl ed-Devânî, Şerhu&#8217;l-Akâidi&#8217;l-Adudiyye, II, 277).</p>
<p><strong>Mu&#8217;cize sahih ve kabule şayan olması için, bazı şartları gerektirir.</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Mucize, Allahu Teâlâ&#8217;nın fiili olmalıdır. Çünkü Allah, fâil-i muhtar&#8217;dır; yani dilediğini yaratır. Ancak, kendi tarafından yaratılan bir fiilin doğruluğunu tasdik eder. Meselâ, Hz. Musa&#8217;nın elindeki asayı yılana çevirmek, İsa (a. s)&#8217;nın ölüyü diriltmesi gibi mucizelerdeki fiiller, Hak Teâlâ&#8217;nın irade ettiği ve yarattığı fiillerdir. Bunların peygamberlere nisbeti mecazîdir.</p>
<p><strong>2-</strong> Mucize, bilinen tabiat kanunları ve âdetler üstü bir harika olmalıdır. Ancak o zaman o fiil Allah katından bir tasdik derecesine ulaşır. Tabiat kanunlarına ve kâinatın normal nizamına göre meydana gelen (güneşin doğması gibi) hadiselerde fevkalâdelik özelliği yoktur.</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; İtiraz edilmesi imkansız olmalıdır. Çünkü icâz&#8217;ın fonksiyonu, karşı çıkan muarızların aczini ortaya koyarak onları susturmaktır.</p>
<p><strong>4-</strong> Mucize, Allah&#8217;ın tasdikine bir delil olarak, peygamberlik iddiasında bulunan zatın elinde meydana gelmelidir.</p>
<p><strong>5-</strong> Gösterilen mucize peygamberin iddiasına, yani yapacağını ilân ettiği şeye uygun olmalıdır. İddiasına uymayan başka bir harika gösterse, mucize sayılmaz.</p>
<p><strong>6</strong>-İddiasına uygun olarak gösterdiği mucize, kendisini tekzip ederek yalanlamamalıdır.</p>
<p><strong>7-</strong> Mucize, iddiadan önce veya çok sonra olmamalı, peygamberlerin sözünü (iddiasını) müteakip hemen meydana gelmelidir (el-Cürcânî, Şerhu&#8217;l-Mevâkıf, III, 177-179).</p>
<p>Mucizenin son şartına aykırı olarak peygamberlik iddiasından önce meydana gelen harikulâde olaylar, mucize sayılmasa da, evliya&#8217;nın kerâmeti cinsinden bir harika sayılır. Peygamberler, peygamberlik gelmeden önce, evliya derecesinde Allah dostlarıdır. Onlarda peygamberlik yaklaştığında görülen fevkalâde hadiseye &#8220;irhas&#8221; denir. Bunlar, gelecek olan peygamberliği tesis maksadıyla peygamber adaylarında görülen bazı harikalardır.</p>
<p><b>Mu&#8217;cizenin Peygamberliğe Delaleti</b></p>
<p>Şartlarına uygun olarak meydana gelen mucizenin peygamberlik iddiasında bulunan zatın peygamberliğine delâleti, kat&#8217;î ve zarurîdir. Çünkü Hak Teâlâ&#8217;nın yalancı bir zatın elinde, böyle misli gösterilemeyen fevkalâde bir mucize izhar etmesi aklen imkânsızdır. Zira bu, yalancı bir kimseyi tasdik etmek olur. Yalancıyı tasdik etmek kötü bir fiil olduğundan, Hak Teâlâ hakkında muhaldir. Gerçek şudur ki; peygamberlik denince, iki ana esas akla gelir.</p>
<p><strong>Birincisi;</strong> Allahu Teâlâ&#8217;nın büyük bir lütfu olan ilahî vahye mazhar olmak ve onu tebliğ ederek insanları dünya ve âhiret saadetine ulaştırmak;</p>
<p><strong>İkincisi ise,</strong> peygamberliği ispat eden ve onu tasdik eden &#8220;Mucize&#8221; göstermektir. Şayet peygamberler, kudreti herşeye yeten Hak Teâlâ tarafından teyid edilmeseler; yani onlara inkârcıları aciz bırakan mucizeler verilmese idi, Allah&#8217;ın Rasûlü olduklarına kimseyi inandıramazlardı. Mucize göstermek o zatın peygamberliğini bilfiil tasdik etmek, &#8220;doğru söyledin, sen hak peygambersin&#8221; demektir. Buna, günümüzde şöyle bir örnek verilebilir: Nasıl ki bir devletin elçisi gittiği devlet başkanına, yalnız elçilere mahsus olan &#8220;güven mektubu&#8221; sunarak, kendi devlet başkanının sefiri olduğunu ispat eder ve kendine inandırırsa; peygamberler de, kesin bir delil sayılan &#8220;mucize&#8221; göstererek, Allah&#8217;ın Rasûlü olduklarına, kendi milletlerini inandırmış olurlar.</p>
<p>Peygamberler, eğer mucize ile desteklenmemiş olsalardı, sözlerini kabul etmek ve onları tasdik etmek gerekmezdi. Peygamberlik davasında sadık (doğru ve samimî) olan ile, kâzip (yalancı) olan birbirinden ayırdedilemezdi. Mucize gösterilince, iddia sahibinin doğru söylediği ve peygamber olduğu kesin olarak anlaşılmış olur. Çünkü Hak Teâlâ, mucizenin hemen ardından; onu görenlerde, peygamberin sâdık, sözünün doğru olduğuna dair bir bilgi yaratır. Bu bilgi, şu benzer olaydaki gibi şöyle hâsıl olur: Bir zât, bir topluluğa gelerek; &#8220;Ben, şu kralın size gönderdiği elçiyim&#8221; dese, sonra orada bulunan krala dönerek, &#8220;Eğer beni kendine elçi tayin etmekte sadık isen, âdetine muhalefet et; üç defa yerinden kalk ve âdetine aykırı bir yere otur&#8221; dese, kral da bunu yapsa; toplulukta, o zâtın doğru söylediği, kralın elçisi olduğu hususunda zorunlu ve kesin bir bilgi hasıl olur&#8221; (Fazla bilgi için bk. Şerhu&#8217;l-Akâidil-Nesefiyye, 460, el-Cürcânî, Şerhu&#8217;l-Mevâkıf, III, 181, 182).</p>
<p>Burada önemli bir hususu belirtmek, konumuza daha açıklık getirecektir. Bazı kişilerin ilmini ve usûlünü öğrenerek yaptıkları sihir, asla bir çeşit mucize sayılmaz. Çünkü sihir, normal bir insanın maddî gücü dışında görünse de, insanın ruhî, nefsî ve ilmî gücü ve takatı dışında olağanüstü bir hadise vasfında değildir. Şayet öyle olsaydı, sihir de (mucize gibi vehbî) öğrenilemez ve bir sanat haline getirilemezdi. Mucize; insanların her türlü güçleri dışında kalan, çalışarak elde edilemeyen ve ancak Hak Teâlânın yüce iradesi ve verdiği ilâhî güçle yapılan fevkalâde bir hadisedir. Sihir gibi kesbî (çalışılarak) değil, vehbîdir. İlahîdir.</p>
<p>Bu bakımdan, kötü maksatlarla ve şerir kimseler tarafında öğrenilerek bir sanat ve geçim aracı haline getirilen sihirbaılık, dinen haram kılınıp yasaklanmış ve büyük günahlardan sayılmıştır. Ayrıca çalışılarak elde edilen sihirbazlıkla yapılan sihirlerde, peygamberlerin gösterdiği mucizelerde bulunan şartlar; yani meydan okuma (tahaddi), insanları âciz bırakma ve peygamberlik iddiası yoktur. Bu gerçek Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de birkaç defa açıklanan &#8220;Hz. Musa&#8217;nın mucize asası ile Firavunun sihirbazları arasında geçen olaylarda çok açık olarak görülmektedir.</p>
<p>Bu bakımdan sihir mucizeye benzemez; mucizenin peygamberliğe kesin ve zorunlu delâletini iptal eden bir engel sayılmaz (Ali Arslan Aydın, İslâm&#8217;da İman ve Esasları, İstanbul 1990, 200, 201).</p>
<p><b>Mucizeye Inanmanın Hükmü</b></p>
<p>Her müslümanın, Allahu Teâlâ&#8217;nın insanlara zaman zaman göndermiş olduğu peygamberlerinin davalarında sadık ve haklı olduklarını ortaya koyan ve Allah tarafından desteklendiklerini ispat eden mucizeler verdiğine inanması farzdır. Hiç bir peygamber yoktur ki, Hak Teâlâ ona bir mucize ihsan ederek onu tasdik etmiş olmasın. Bu husus, Kur&#8217;an&#8217;da adı geçen her peygamber hakkında indirilen müteaddid âyetlerle sâbit olmuş ve onlara verilen mucizeler açıklanmıştır.</p>
<p>O halde mucize gerçeğine iman; Kitap, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmet ile sâbittir. Kur&#8217;an&#8217;la sâbit olan &#8220;İsrâ&#8221; ve &#8220;İnşikâk-ı Kamer&#8221; gibi hissî ve kevnî mucizeleri inkâr, küfrü gerektirir. Her Peygambere mucize verildiğine dair pek çok âyetler olduğu gibi Peygamber (s.a.s)&#8217;in şu sahih hadisi de zikredilebilir: &#8220;Hiç bir peygamber yoktur ki Ona insanların imanına sebep olan mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen mucize ise, ancak bana vahyolunan bir vahiydir. Onun için kıyamet gününde ümmeti en fazla olan peygamber ben olacağımı ümit ediyorum&#8221; (Buharî, Fezâilûl-Kur îın, 1; Müslim, İman, 239).</p>
<p>Peygamberlerin mucize göstermelerinin aklen de mümkün olduğuna en açık delil; mucizeyi yaratan Hak Teâlâ&#8217;nın her şeyi yaratacak kudrette bir &#8220;Kâdir-i Mutlak&#8221; olmasıdır. Çünkü; kâinatta, yerde ve gök yüzündeki canlı cansız varlıklar âlemine dikkatle bakılarak ondaki incelik, şaşmaz düzen ve muhkem nizam incelenip düşünülünce, bütün bunların yaratıcısı olan Hak Teâlâ&#8217;nın, peygamberlerini tasdik etmek maksadıyla gerektiğinde, herbirinin elinde, ezelî ilmine ve küllî iradesine uygun olarak mucize adı verilen fevkalâde bir şey yaratmasının aklen mümkün olduğu kolayca anlaşılır. Allah (c.c)&#8217;a, sonsuz kudret ve azametine inanan herkes; mucizeye, onun aklen mümkin ve fiilen sâbit olduğuna tereddütsüz iman eder. İnsanlık tarihi bu gerçeğin canlı örnekleriyle doludur.</p>
<p><b>Mucizenin Çeşitleri</b></p>
<p>Akâid ve Kelâm ilmine ait muteber ana kaynaklarda mucizeler iki ana gruba ayrılmış, sonra her gruba giren mucize(erin çeşitleri beyan edilmiştir. Bunlardan birincisi, &#8220;hissî ve kevnî mucizeler&#8221;; diğeri ise, &#8220;aklî (manevî) mucizeler&#8221; dir.</p>
<p><strong>Birinci gruba giren</strong> hissî ve kevnî mucizeler de, mahiyet ve keyfiyet bakımından iki büyük grupta toplanır. Birinci grup; Hak Teâlâ&#8217;nın elçileri olarak seçtiği üstün vasıflı şahsiyetler olan peygamberlerin mümtaz zatları ve kâmil sıfatları ile ilgili fevkalâde haller, üstün meziyetler, yüce tecellî ve özelliklerdir.</p>
<p><strong>İkinci grupta ise</strong>; peygamberlerin zat ve sıfatları dışında meydana gelen ve her peygambere verilen, o zamanki insanların duyu organları ile müşahade ettikleri tabiat üstü olaylar hissî ve kevnî mucizeler grubuna girer. Bunlar her peygamberin peygamberliğini ispat etmek için Allah&#8217;ın izniyle gösterdiği, o zamanki insanları âciz ve hayran bırakan ve o devirde en inandırıcı görünen fevkalâde eşsiz hâdiselerdir. Bazı alimler, özellikle Peygamber (s.a.s) tarafından vahye ve Kur&#8217;an âyetlerine dayanarak haber verdiği, geçmişe ve geleceğe ait hadiselere, &#8220;Mu&#8217;cizât-ı Haberiyye&#8221; adı vererek bunları aynı türde mucizeler olarak mütalaa etmişlerdir. Başta Hâtemül-Enbiya Hz. Muhammed (s.a.s) olmak üzere, Allah&#8217;ın sevgili ve mümtaz kulları, insanlığın hidâyet rehberleri ve gerçek eğitici ve öğreticileri olan ve bizzat Allah (c.c) tarafından terbiye edilen peygamberlerin mümtaz zat ve kâmil şahsiyetleri, onlar hakkında her müslümanın inanması gereken kemal sıfatlar, onların peygamberliğini ispat eden zâtî mucizelerdir.</p>
<p>Gerçek şudur ki; başta Hz. Muhammed (s.a.s) olmak üzere, bütün peygamberlerin herkese güven ve emniyet veren güçlü ve dürüst şahsiyetleri, sağlam karakter, güzel ahlâk, cesâret ve istikametleri, parlak zekâ ve dirayetleri, elde ettikleri eşsiz başarılar, sahip oldukları belağât ve fesahatları gösterdikleri, hissî mucizelerden daha tesirli ve açık olarak, herbirinin, Allah&#8217;ın Rasûlü olduğuna kesinlikle delâlet etmektedir.</p>
<p><b>Hissî ve Kevnî Mucizeler</b></p>
<p>Peygamberlerden bahsedilince akla gelen ve Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de bazı peygamberlerin gösterdiği bildirilen mucizeler, genellikle bu çeşit hissî ve kevnî mucizelerdir. Her peygamber, Hak Teâlâ&#8217;nın elçisi olduğunu ispat etmek için genellikle göze hitap eden hissî mucizeler göstermiştir. Bu fevkalâde hadiseler, her peygamberin içinde yaşadığı dönem gereği ve insanların anlayışına göre emsalsiz sayılan ve başkalarının benzerini yapmakta aciz kalarak hayret edecekleri türden mucizelerdir. Mahiyet ve keyfiyeti bakımından hissî ve kevnî olan bu mucizelerin çoğu Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de açıklanmıştır. Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsâ ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in gösterdiği ve Kur&#8217;ân-ı Kerimle sâbit olan bu tür mucizelerden bazılarını şöyle özetlemek mümkündür:</p>
<p><strong>1-</strong> Hz. İbrahim (a.s)&#8217;ın, Bâbil hükümdarı Nemrut tarafından-mancılıkla-ateşe atıldığı halde yanmayarak kurtulması.</p>
<p><strong>2-</strong> Musa Peygamberin elindeki asanın, Firavunun sihirbazlarının yaptıklarını yutan bir ejderha haline girmesi, sonra eski haline dönmesi. Aynı asayı Hz. Musa&#8217;nın Kızıldenize vurmasıyla, denizin yarılması&#8230; Böylece Hz. Musa, yanındaki İsrâil oğullarıyla karşı sahile geçerek kurtulmuşlar, deniz eski haline dönmüş ve Firavn yanındakilerle beraber boğulmuştur.</p>
<p><strong>3-</strong> Hz. İsa (a.s)&#8217;nın, Allah&#8217;ın izniyle ölüleri diriltmesi, hastalara dokunarak onları iyi etmesi gibi fevkalâde hadiseler, birer hissî mucizedir.</p>
<p>Rasulullah (s.a.s) Efendimizin pek çok hissî ve kevnî mucizeleri vardır. Bunlardan Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de zikredilen ve tevâtür derecesine ulaşan sahih hadislerle sâbit olan ikisi şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong> İsrâ ve Mirac mucizesi: Kur&#8217;ân-ı Kerim, İsrâ sûresinde; &#8220;Kulunu (Muhammed&#8217;i), ona âyetlerini göstermek üzere, bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksâ&#8217;ya götüren Allah&#8217;ın şânı ne yücedir&#8230;&#8221; (el-İsrâ, 17/1) buyurulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s) Efendimiz, ilâhî emir üzerine Cebrail (a.s)&#8217;ın refakatinde bir gecenin belirli bir kısmında, Mekke-i Mükerremedeki Mescid-i Haram&#8217;dan, Kudüs&#8217;te bulnan Mescid-i Aksa&#8217;ya süratle götürülmüş; oradan da, yedi kat gökyüzüne yükseltilerek &#8220;sidre-i Müntehâ&#8221; ya ve diğer yüce makamlara çıkarılmış; bir çok ilâhî lütuflara (Füyuıâtı Rabbâniyeye) mazhar olduktan sonra, tekrar Mekke-i Mükerreme&#8217;ye ulaştırılmıştır, Buharî ve Müslim&#8217;in Sahihlerinde mevcut meşhur bir hadise göre; bu mucize, Hicret&#8217;ten bir buçuk yıl önce Receb ayının yirmiyedinci gecesi vuku bulmuştur. İsrâ&#8217;nın, ruh ve ceset birlikte tahakkuk ettiğinde icmâ vardır. İsrâ hadisesi, yukarda kaydedilen âyetle sâbit olduğundan, inkâr eden kâfir olur. Mirac hadisesinde de, icmâ-ı ümmet varsa da, keyfiyetin de, yani oluş şeklinde ittifak olunmamıştır. Ancak âlimlerin büyük çoğunluğuna göre, Mi&#8217;rac ta, ruh ve ceset birlikte ve uyanık olarak tahakkuk etmiştir. Bu hadise, Rasulü Ekrem Efendimiz&#8217;in en büyük hissî mucizesi olarak kabul edilmiştir (Ayrıca bk. İsrâ ve Mirac maddesi).</p>
<p><strong>2-</strong> İnşikâk-ı Kâmer, Ay&#8217;ın ikiye bölünmesi mu&#8217;cizesi: Peygamber (s.a.s) Efendimizin bu büyük hissî mucizesi de Kur&#8217;an&#8217;la sâbittir. Nitekim; Kamer sûresinde (54/1): &#8220;(Kıyâmet)saat(i) yaklaştı, ay (ikiye) bölündü (yarıldı)&#8221; buyurulmuştur. Bazı sahih hadislerde nakledildiğine göre; müşriklerden bir grup, bir mucize olarak, ayın iki kısma ayrılmasını, Rasul-i Ekrem (s.a.s)&#8217;den istediler. Hz. Peygamber (s.a.s) da, Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;ya yönelerek niyazda bulundu. Ay, Allah&#8217;ın kudret ve izniyle derhal ikiye ayrıldı; bir kısmı Hıra dağı üzerinde, diğer kısmı ise, aşağıda ve tam karşısında görüldü. Müşrikler, inat ve tekebbürlerine kapılarak bu büyük mucizeyi inkâr ettiler ve &#8220;Bu, ancak bir sihirdir&#8221; dediler. Şayet bu mucize, diğer Mekkelilerce de görülmemiş olsaydı, ona delâlet eden âyetle tekzip edilmiş olur ve kimse Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;e iman etmez, hattâ inananlardan irtidat edenler bile olurdu. Halbuki böyle bir şey olmamıştır (bk. Ay mucizesi mad.)</p>
<p><strong>Aklî Mucizeler </strong></p>
<p>Aklî mucize, akla ve vicdana hitab eden ve her devirde geçerli olan olağanüstü eşsiz bir harikadır. Bu tür mucizeye en canlı örnek, yalnız Rasulullah (s.a.s) Efendimiz&#8217;e verilen ve onun en büyük mucizesi sayılan Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;dir. Çünkü o, her zaman ve mekanda onun peygamberliğini simgeleyen en etkili mucizedir. Daha önceki peygamberlere verilen hissî mucizelerin fonksiyonu Kur&#8217;anla sona ermiş; onların, hatıralarda anılan tarihî fevkalâde bir olay olmaktan öte, artık bir etkisi kalmamıştır. Böyle bir aklî mucizenin, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) Efendimize verilip, daha önceki peygamberlerin hiç birine bir benzerinin verilmemesinin hikmeti; onların peygamberliklerinin bir sonraki peygamberin gönderilişine kadar ki belirli zamana ve belirli bir millete mahsus olmasıdır. Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in peygamberliği ise, kıyamet gününe kadar bâki olduğu için, ona; bütün insanların peygamberi olduğuna tanıklık edecek Kur&#8217;ân-ı Kerim gibi, her devirde geçerli, aklî ve eşsiz bir mucize verildi. Kur&#8217;an&#8217;ın pek çok olan icaz yönleri, genel olarak şu iki kısımda toplanarak özetlenebilir:</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Bütün insanları hedef alan i&#8217;câzı: Kur&#8217;an&#8217;ın o zamana kadar duyulmayan, adı sanı bilinmeyen gaybî hakikatlerden haber vermesi ve bunların aynen çıkması. Aynı şekilde, geçmiş ümmetlerden ve onların kıssalarından bahsetmiş olması da, Kur&#8217;ân&#8217;ın icazına örnek sayılır. Ayrıca, bütün devirlerde, her yerde ve her millete uygulanabilen genel ve eşsiz bir hukuk sistemi ortaya koyması da, ilmî bir mucizedir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s) ümmî idi, okuması yazması yoktu. Onun herhangi bir âlim ve mürşidden ders almadığı, hukuk ve kanun okumadığı tarihen sâbittir. O halde, böyle ümmî bir zâtın, Kur&#8217;ân-ı Kerim gibi, Arap belâgat ve fesâhatının zirvesinde olan ilahî hikmetlerle dolu eşsiz bir hukuk sistemini, kendi karihâsından meydana getirebilmesi mümkün müdür? İşte Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in bu yöndeki icazını ve onun büyük bir mucize olduğunu aklı selim sahibi herkes rahatlıkla kavrayabilir.</p>
<p><strong>2-</strong> Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in Araplara yönelik bulunan icazına gelince; bu Kur&#8217;ân&#8217;ın ilâhî lâfzının, &#8220;nesir&#8221;in alışılmış uslub ve yöntemleriyle tam tamına uyuşmayan; &#8220;şiir&#8221; in bilinen vezinleriyle de bağdaşmayan kendine mahsus üstün ve parlak nazmıdır. Bunun yanında, Kur&#8217;an&#8217;ın hayret verici, insanı teshir eden yüce bir belağatı ve eşsiz bir fesahatı vardır. O öyle yüce bir usluba sahiptir ki; ondan, avam olsun, kültürlü olsun veya ihtisas sahibi bir âlim olsun, herkes mutlaka faydalanır ve manevî zevk alır. Eşsiz bir uslup, geniş ve engin bir manâ hazinesi olan Kur&#8217;ân-ı Kerim, asırlardır tekrar tekrar meydan okuduğu halde, Arap edebiyatı, belağat ve fesahat üstadları bu güne kadar Kur&#8217;ân&#8217;ın bir benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Eğer kulumuz (Muhammed)&#8217;e indirdiğimiz (Kur&#8217;ân)&#8217;dan şüphe ediyorsanız, haydi siz de ona benzer bir sûre getirin. Allah&#8217;tan başka bütün şâhitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın; eğer doğru iseniz (bunu yapın) yok eğer yapamadınızsa, ki yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının&#8221; (el-Bakara, 2/23-24). Başka bir âyette; &#8220;Deki: Andolsun eğer bütün insan(lar) ve cin(ler) şu Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzerini meydana getirmek için (biraraya gelip) toplansalar yine onun bir benzerini yapamazlar&#8221; (el-İsrâ, 17/88) diye meydan okumuyor ve &#8220;Yoksa Onu uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar. Doğru iseler, haydi onun gibi bir söz meydana getirsinler&#8221; (et-Tur, 52/33-34) buyuruluyor.</p>
<p>Fakat bütün bu meydan okumalara rağmen onlar, hiç bir şey yapamadılar ve Kur&#8217;ân&#8217;a cevap verme cesareti gösteremediler. Bu âyetler ve bütün Kur&#8217;an, asırlardır, değişik anlayış ve inançta bulunan belâğat üstadlarına, şair ve edebiyatçılara meydan okumaya devam ettiği halde, onunla kıyaslamaya yarayacak güzellikte herhangi bir çalışma yapılamamıştır. İşte bu, gözlem ve deneye dayalı ilmî delillerle ortaya konmuş bulunan gerçek, Kur&#8217;an&#8217;ın ilâhî icazını ve en büyük mucize oluşunu ispat eden belgedir.</p>
<p><strong>Mucize Dışındaki Diğer Harikalar Bunlar başlıca beş çeşit olup, şöylece özetlenebilir:</strong></p>
<p><strong>1- İrhas:</strong> Peygamber olmaya namzet bir zatın, peygamber olarak gönderileceğine delâlet eden olağanüstü bir hadisedir. Böyle fevkalâde bir hadise, o zata peygamberlik gelmeden önce meydana gelir. Hz. İsa (a.s)&#8217;nın daha beşikte iken konuşması, bazı ağaçların ve taşların Peygamber (s.a.s) Efendimize selâm vermesi, bulutun onu gölgelemesi gibi&#8230; İrhas da, mucize gibi yalnız peygamberlere mahsus bir harikadır.</p>
<p><strong>2- Kerâmet:</strong> İlâhî emirleri dikkatle yerine getiren, günahlardan titizlikle sakınan ve Allahu Teâlâ&#8217;ya çokça ibadet ve taatla yaklaşan, zühd ve takva sahibi bazı büyük zevatta görülen hârikalardır. Allah dostu veli ve evliya diye anılan bu gibi zevâtın, gerektiği zaman &#8220;kerâmet&#8221; göstermesi, Ehl-i Sünnete göre haktır. Bir çok hikmet ve faydalar vermesi ve etrafındakileri uyarması maksadıyla zühd ve takva sahibi bazı salih mü&#8217;minlere verilen bu ilahî lütuf ve ihsan, onların tabi olduğu peygamberlerin bir mucizesi sayılır. Kerâmet, mucize derecesine: veli de, nebinin derecesine asla ulaşamaz. Bu sebeble, keramet peygamberlik davasıyla ve istenilen zamanda gösterilemez.</p>
<p><strong>3- Meûnet (Yardım, destek):</strong> Salih müslümanlardan olduğu halde, halk arasında hali gizli kalmış, iç âlemi anlaşılmayan bilinmeyen; meczup bilinen veya saf dil görünen kimselerden, bir iddiada bulunmadan meydana gelen bazı hârikalardır. Bu hal, sahibinin bazı belâ veya musibetten kurtulmasına ve geçiminin kolaylaşmasına yardımcı olur. Karşılarındaki insanların aklından geçenleri, maksat ve niyetlerini keşfetmek, bir çeşit meûnet sayılır.</p>
<p><strong>4- İstidrac:</strong> Küfrü ve fıskı açık olan bazı kimseler elinde, arzularına uygun olarak meydana gelen hârikalara &#8220;istidrac&#8221; adı verilir. Bu, Allah Teâlâ&#8217;nın, inad, kibir, hased ve ihtirasları sebebiyle yola gelmeyen, münkirlere istediği fırsatı vermesidir ki; kötülüğe ve günah işlemeye devam ederek, daha çok azaba müstahak olmaları hikmetine dayanır. Bu gibi zâlim, fâsık ve inkârcı kimselerin dünya ile ilgili isteklerine, kavuşmaları, arzu ve duaların kabulu, &#8220;istidrac&#8221; sayılır.</p>
<p><strong>5- İhanet: (Hakir ve zelil kılmak):</strong> Küfrü ve fıskı açık olan bazı kişiler elinde arzu ve isteklerine aykırı olarak meydana gelen bir takım harika olaylardır. Bu hale &#8220;hizlan&#8221; adı da verilir. Bu tip yalancı ve münkirler elinde meydana gelen menfi hârikalar, Hak Teâlâ&#8217;nın onları yalanlamak ve rezil etmeyi dilemesi ile ortaya çıkar. Nitekim rivâyete göre; Peygamberlik, davasında bulunan &#8220;Müseylemetü&#8217;l Kezzâb&#8221; diye anılan yalancı bir sapık, mucize göstermek maksadıyla tek gözü kör bir adama gözü açılsın diye dua etmiş; adamın gören diğer gözü de kör olmuş!</p>
<p>Sonuç olarak; hârika türlerinden, yalnız kerâmet ve irhas, sahibinin büyüklüğüne ve yüksek derecesine delâlet eder. Sihir ise, dinen haram olup, yukarıda belirtilen sebeblerle, bu hârika çeşitlerinden hiç birine girmez ve dinen hiç bir değer taşımaz. Sihirbazlar dinen makbul kişiler değildir.</p>
<p><b>Mucizeler ile Harikalar Arasındaki Fark</b></p>
<p>En önemli farklar şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong> Mucize, ancak peygamberlik şerefine mazhar olan Allah&#8217;ın sevgili kullan, mümtaz şahsiyetler tarafından ve davalarına uygun olarak meydana gelir. Diğer hârikalarda bu şartlar bulunmaz.</p>
<p><strong>2-</strong> Mucize, genellikle halkın istemesi üzerine gösterilir ve ortaya çıkar. Bu esnada halka, &#8220;Bir benzerini de siz getirin&#8221; diye meydan okunur ve halk âciz kalarak bir benzerini yapamazlar. Veliler ve diğer harika sahipleri, böyle bir iddiada bulunamazlar.</p>
<p><strong>3-</strong> Mu&#8217;cize gösteren peygamberler, her türlü ahlâkî fazilet ve üstün vasıflarla muttasıf birer ahlâk ve fazilet timsali olurlar. O kadar ki, bu halleri de, onların peygamberliklerine delâlet eden birer hârika derecesinde görülür. Bu sebeble, vehbî olan peygamberlik sıfatlarıyla muttasıf olmayanlar, mucize gösteremezler (Fazla bilgi için bk. Şerhu&#8217;l-Mevâkıf III, 177-181, Şerhu&#8217;l-Makâsıd, II, 130-135, İslâm&#8217;da İman ve Esasları 204-220).</p>
<p>Ali Arslan AYDIN</p>
<p>https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/mucize</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-hakkinda/">Mucize Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mucize-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mir&#8217;ac Hadisleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 14:07:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Mi’râc ile ilgili hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Mi’râc Olayı ve Mi’râc Gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mir'ac Hadisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mirac Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13484</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mir&#8217;ac Hadisleri Son senelerde Mi’râc gecesi yaklaştığı günlerde özellikle Mi’râc olayı ile ilgili rivayetler yani mi’râc hadisleri üzerinde değişik kesimlerde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalarda amacın gerçekten meseleyi kavramak mı yoksa farkında olmadan ya da bilinçli olarak, yaşanmış olan bu tarihi olay vesilesiyle peygamberlik kurumuna yönelik bazı tenkitler ve şüpheler geliştirmek mi olduğu kestirilememektedir. Pratikte hemen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/">Mir’ac Hadisleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/mirac37431/" rel="attachment wp-att-13485"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13485" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431.jpg" alt="" width="466" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 466px) 100vw, 466px" /></a></strong></p>
<p><strong>Mir&#8217;ac Hadisleri</strong></p>
<p>Son senelerde Mi’râc gecesi yaklaştığı günlerde özellikle Mi’râc olayı ile ilgili rivayetler yani mi’râc hadisleri üzerinde değişik kesimlerde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalarda amacın gerçekten meseleyi kavramak mı yoksa farkında olmadan ya da bilinçli olarak, yaşanmış olan bu tarihi olay vesilesiyle peygamberlik kurumuna yönelik bazı tenkitler ve şüpheler geliştirmek mi olduğu kestirilememektedir. Pratikte hemen hiçbir faydası olmayan bu tartışmaların, Müslümanların ufkunu daralttığı, kişisel tecrübe imkânlarının dışında kalan gerçekleri algılayıp tefekkür etme şansını ortadan kaldırıcı etkiler yaptığı ortadadır.</p>
<p>Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir. Giderek “tartışan toplum olma eğilimi”, kabul ve amel erdemlerinden uzaklaşmayı kamçılamaktadır. Kitle iletişim ve haberleşme araçlarının ve medyanın bu konudaki olumsuz etkisi de işin tuzu biberi olmaktadır.</p>
<p>Böylesi bir ortamda Mi’râc ile ilgili hadisleri ve kimi itiraz noktalarını açıklamak hem bir görev hem de “hakkı tavsiye” niteliğinde bir tebliğ olur ümidini taşımaktayım. Ancak önce olaydan başlayıp sonra deliller/hadisler üzerinde durmak uygun olacaktır.</p>
<p><strong>Mi’râc Olayı ve Mi’râc Gecesi</strong></p>
<p>Mi’râc, kelime olarak yükselme âleti, merdiven anlamına gelmektedir. Dinî terminolojide ise, Hz. Peygamber’in, Allah Teâlâ’ya yükseliş mucizesini anlatmak için kullanılır. Leyletü’l-Mi’râc (Mi’râc Gecesi), bu yükselişin cereyan ettiği gece demektir. Dilimizde öteki mübarek geceler: için olduğu gibi bu gece için de kandil (Mi’râc Kandili) kullanımı yaygınlaşmış bulunmaktadır. Aslında Peygamber Efendimiz Mi’râc ile ilgili hadîs-i şeriflerde “…عَرَجَ بِي إِلَى السَّمَاءِ beni semaya çıkardı” veya عُرِجَ بِي “ben çıkarıldım” buyurduğu için olaya Mi’râc adı verilmiştir.</p>
<p>Dikkatli İslâm Tarihi ve siyer yazarları, “İlâhi huzura yükselme” özünde ifadesini bulan Mi’râc olayının, Hz. Peygamber’in peygamber olarak gönderilmesinin 11. yılında (Hicretten bir buçuk sene önce) talihsizliklerle dolu Taif yolculuğu sonrasında, Akabe bey’atlarından önce cereyan ettiği görüşünü paylaşmaktadırlar. Olayın Recep ayının 27. Gecesi gerçekleştiği konusunda tam bir kesinlik olmamakla birlikte genel kabul bu yönde oluşmuştur.</p>
<p>Olay, cereyan tarzı bakımından iki aşamadan oluştuğu için kaynaklarımızda “İsrâ ve Mi’râc Olayı” diye yer alır. Olayın gece yürüyüşü demek olan İsrâ kısmı, ayetle belirlenmiş olduğu için [İsrâ suresi (17),1] kesin olup tartışma dışı kabul edilmiş ve bu kısmın inkâr edilmesi hâlinde küfre girileceğine hükmedilmiştir. Mi’râc kısmı ise hadis-i şerifler tarafından açıklanmıştır. Bu sebeple bu kısmın inkârı halinde dalâlet ve fısk (haktan uzaklaşma, gerçekten sapma) söz konusu olacağı bildirilmiştir.<br />
Yaklaşımlar</p>
<p>İnsanların olayı kabullenmedeki farklılıkları, Allah Teâlâ’nın dilemesiyle gerçekleşmiş olağanüstü, harikulade bir durum (mucize) olmasına rağmen Mi’râc’ı, salt akılla anlamaya ve açıklamaya kalkışmaktan kaynaklanmaktadır. Olayın oluş biçimini ve içeriğini yorumlama ve açıklama çabaları, bu açıdan bakıldığında, gereksiz yorgunluktan öte bir anlam ifade etmemektedir.</p>
<p>Başlangıç yeri, zamanı, gerçekleşme şekilleri (ruh ile mi, ceset ile mi, uyanıkken mi uykuda mı), içeriğinin detayları hakkında bazı rivayet farklılıkları bulunmakla beraber, olayın yaşanmışlığı yani kendisi hakkında ihtilaf yoktur.</p>
<p>Söz konusu farklılıklar yerine, olayın özüne, mesajına ve neticelerine dikkat kesilmenin ve dini yaşantımız için ondan nasıl yararlanmamız lazım geldiği noktasına yoğunlaşmanın yararı ve isabeti ortadadır. Zira;</p>
<p>“Mucize”, peygamberlerin elinde zuhur etmekle beraber, onların irade ve isteğiyle meydana gelmez. Tamamen Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır.<br />
Olağanüstülük mucize’nin olmazsa olmaz niteliğidir. Böyle olunca, olayın akıl sınırlarını zorlayan yapısal yanları elbette bulunacaktır.<br />
O halde bir olaya hem “mucize” (olağanüstü) deyip sonra da onun içeriğinin bütününü veya belli kısımlarını akılla açıklamaya kalkmak, aslında çelişki içinde kıvranmak demektir. Ne yazık ki Mi’râc mucizesinin detaylarını anlatan hadis-i şeriflerin verdiği bilgiler, böylesi bir anlamsız muameleye konu yapılmakta, akılla açıklama zorlamasına tabi tutulmaktadır. Hatta kimi kendini ve haddini bilmez kimselerce, 45 sahâbîden nakledilmiş bulunan rivayetlere [1] “senaryo” deme cür’eti gösterilebilmektedir. Bu tür tavır sahiplerine, Necm Suresi’nde yer alan olayla ilgili bir ayet-i kerimeyi hatırlatmak yerinde olacaktır. اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرٰى Onun gördükleri hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız?” [2]</p>
<p>Öte yandan olayın belki en çok tereddütle karşılanan, elli vakit namazın beş vakte indirilmesi ile ilgili kısmını, [3] “çingene pazarlığı”na benzetebilen ünvanlı edepsizler bile görülmektedir.</p>
<p>Oysa bilinmelidir ki teklifler değil, haberler değişmez. Mi’râc mucizesinin bu kısmının Hz. Peygamber’e cehalet isnat etmek olduğu ve dolayısıyla bu kısmın İsrâiliyyattan sayılması gerektiği fikri, Şia yandaşı Mısırlı yazar Mahmud Ebû Reyye’nin otuzdan fazla reddiyeye muhatap olmuş Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması adıyla Türkçeye çevrilmiş Advâ’ ale’s-sünneti’l-Muhammediyye isimli eserinde yer almaktadır.[4]</p>
<p>Özetle bir kez daha vurgulamak gerekirse, bir olay mucize ise, akıl dışı değil, akıl üstüdür. Akılla açıklanabiliyorsa, mucize değildir. Çünkü “Mucizede harikuladelik bir kayd-ı esasidir.” Bu sebeple onun aklen imkânından söz etmek, mucizenin harikalık niteliği karşısında asla doğru değildir. Mucizeler illetleri ve sebepleri bilinmeyen harikalardır.” [5] Detayları, olayın aslının önüne geçirecek polemiklere girmek, olayın aslına ve kahramanına yönelik açıklanamayan olumsuz bir yaklaşımın göstergesi olabilir. Ahmed Naim merhumun ifadesiyle, “Efendimizin mucize-i İsrâ ve Mi’râcını istiskâl edecek kimseler eksik değildir. Bu meselede ızhâr veya ızmâr edilecek şek ve yakîn-i asl, gaye-i nübüvvete râcidir.” [6]</p>
<p>Mucizeler peygamberlerin muhatapları tarafından peygamberin haklılığına delil olması için istenir. Mi’râc olayında da müşriklerin böyle bir mucize isteği söz konusudur. “أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاءِ = ya da gökyüzüne çıkmalısın” [7] demişlerdir. Fakat Müşrikler, olayı kendileri izleyememişler, Hz. Peygamber’in haber vermesiyle İsrâ ve Mi’râc’dan haberdar olmuşlardır. Çünkü Mi’râc, Allah Teâlâ’nın, resûlünü “kimi ayetlerini göstermek için” Beyt-i makdis’e oradan da katına davet etmesi ve çıkarması sonucu “özel iltifat ve ikram” olarak gerçekleşmiştir.</p>
<p>Özel davet yolculuğunun detaylarının da çok özel olması pek tabiidir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz&#8217;in o gece yaşadıklarına ve tanık olduklarına dair verdiği bilgilerin her biri O&#8217;nun bildirdiği gibidir. Aklın araya girip kimi anlatımları kendi kuralları içinde yorumlamaya kalkışması boşuna yorgunluktur. Çünkü menkûlat naklin, ma’kulât aklın kurallarına göre yorumlanır. Mi’râc olayı ise, menkûlat’tandır. Öte yandan “Aklen müstahil olmadıkça şer’î nassları zahirleri üzere bırakmak vaciptir.” [8]</p>
<p>“Mu’cize anlamında ilahi ayetlerden olan bu hadiseyi tamamen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir.” [9]</p>
<p><strong>Mi’râc ile ilgili hadisler</strong></p>
<p>Hakkında onlarca hadis bulunan Mi’râc olayını anlatan ana rivayet, Buhârî’nin Sahih’inde 9 ayrı bölümde [10] yer almaktadır. Müslim’in Sahih’inde ise, İman bölümünde 13 rivayet [11] olarak bulunmaktadır. Yani bu haliyle Mi’râc olayını anlatan hadisler, muttefun aleyh’tir. (Buhari ve Müslim’in birlikte rivayet ettiği hadislerdir. (Sahih hadislerin birinci derecesindedirler.)</p>
<p>İmam Buhârî meseleyi öncelikle fıkıhçı yaklaşımıyla ele almış ve Salat bölümünde namazın farz kılınmasının delili olarak, Hac ve Eşribe bölümlerinde Zemzem suyu ile ilgisi dolayısıyla zikretmiştir. Sonra Buhârî tarihçi yaklaşımıyla Enbiya bölümünde, Mekke dönemi olaylarının son kısmında Akabe Bey’atları öncesinde ve menâkıbu’l-ensar bölümünde nakletmiştir. Daha sonra Tefsir bölümünün İsrâ suresi’yle ilgili üçüncü babında bu rivayete yer vermiştir. Mütekellim niteliğiyle de kader ve tevhid bölümlerinde, meselenin ilahi ve imani yönünü ortaya koymak maksadıyla Mi’râc hadislerinin ilgili kısımlarını zikretmiştir.</p>
<p>İmam Müslim ise, “rivayetleri ilgili oldukları bir yerde topluca nakletme” usulüne uygun olarak, Mi’râc hadislerine Sahih’inin iman bölümünde 259-272. rivayetler olarak yer vermiştir.</p>
<p>Müslim bu yaklaşımıyla, Mi’râc’ın mucize oluşunu dikkate aldığını ve dolayısıyla olayın iman/kabul meselesi olduğunu ortaya koymuş olmaktadır. [12]</p>
<p>Muhaddis Kâdi Iyâz, Mi’rac olayını İmam Müslim’in 259 numaralı rivayetini esas alarak işlemiştir. Olayın detaylarıyla ilgi rivayetlerin ve kimi ravilerin değerlendirmesini görmek isteyenlerin, Şifâ-i Şerif Şerhi’ne [13] başvurmaları isabetli olacaktır.</p>
<p>Ayrıca hepsi güvenilir kaynaklar olmak üzere el-Mektebetü’ş-şâmile programında “hamsine salâten” ifadesinden bakıldığında 123 sonuçla karşılaşılmaktadır. İsra ve Mi’râc ile ilgili müstakillen yapılmış bir araştırmada [14] da olayın değişik yönleriyle ilgili olmak üzere, 20 sahâbiden, büyük çoğunluğu sahih ve hasen olan 75 rivayetin değerlendirildiği, bunlardan 28’inin zayıf olduğu, yine zayıf olmak kaydıyla bir de Hasen el-Basri’nin mürsel bir rivayetinin bulunduğu tespit edilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Konunun ana akışı ve anlatımı ile ilgili rivayetlerde verilen bilgiler, Buhari ve Müslim’deki rivayetin -takdir-tehir gibi- küçük farklılıklar dışında hemen hemen aynıdır. Olayın; ruh ile mi, ruh ma’al-cesed mi, uykuda mı, uyanıkken mi cereyan ettiği, bu kutlu yolculukta Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’yı baş gözüyle görüp görmediği gibi işin esasını etkimeyecek detaylara yönelik rivayetler de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Konuyu etraflıca değerlendiren İslam bilginleri bu ayrıntılar üzerinde yeterince durmuş her bir farklılığı lehinde ve aleyhinde deliller getirmek suretiyle aydınlatmışlardır. İşin bu yönünü merak edenler merhum M. Hamidullah (v.2002) Bey’in İslâm Peygamberi adlı eserinin I, 119-148 (beşinci yayın) sayfalarını okuyabilirler.</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Mi’râc, Hz. Peygamber’in peygamberlik süresinin tam orta yerinde hem kendisine hem de ümmetine yönelik büyük bir ikram-ı ilahîdir.</p>
<p>Mi’râc, kâinat kitabının ve ahiret hayatının Hz, Peygamber’e gerçek yönleri ve hikmetleriyle ta’limi/öğretilmesidir.</p>
<p>Bu öğretimin rivayetlere yansıyan yönlerini, -deneme ve denetleme imkânı olmadığına göre- o muhbir-i sadık Hz. Peygamber’e i’timad edip Hz. Ebu Bekir es-Sıddık gibi “o söylüyorsa doğrudur” diyerek gönlümüzü rahat tutmak ve imanımızı büyük bir teslimiyet içinde yaşamaya gayret etmek en doğru hareket tarzıdır.</p>
<p><em>“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ</em></p>
<p><em>O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”</em></p>
<p>* İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler, s.57-65 (İFAV yayınları)</p>
<p>1.Bk. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 134, İstanbul, 1990,</p>
<p>2.Necm suresi (53),12</p>
<p>3.Bk. Buhâri, Salât 1; Müslim, İman 259, 263</p>
<p>4.Bk. Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 181-182</p>
<p>5.Bk. Kâmil Miras, Tecrid terçemesi, IX, 289-290</p>
<p>6.Tecrid Tercemesi, II, 262</p>
<p>7.El-İsra (17), 93</p>
<p>8.A. Davudoğlu, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, II, 107.</p>
<p>9.Elmalılı, Hak Dini , V, 3150</p>
<p>10.Bk. Salat 1; Hacc 76;Enbiya 5; Menâkıb 24; Menâkıbu’l-ensar 42; Tefsir sure (17),3; Eşribe 1,11,12; Kader 10; Tevhid 37</p>
<p>11.Bk. Müslim, İman 259-272</p>
<p>12.Bilgi için bk.A. Davudoğlu, SahihiMüslim Tercüme ve Şerhi, II, 88-146, İstanbul, 1974</p>
<p>13.Bk. M. Y. Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 370 – 430 (İstanbul, 2012, Tahlil yayınları)</p>
<p>14.Bk.. Mahmud b. Ahmed Ebu Müsellem. El-İsra ve’l-mi’râc, dirase hadisiyye, 1434, yy.</p>
<p>http://www.sonpeygamber.info/mirac-hadisleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/">Mir’ac Hadisleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gece İzi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2016 16:26:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Şakk-ul Kamer Mucizesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gece İzi]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11296</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanı öbür insanlardan ayıran özelliklerden biri de, bir gece yolculuğunun izini yüzünde taşıması­dır. Bu bir yorgunluk izi değil, bir sıhhat izidir. Miraç izidir bu&#8230; Peygamber, Miracı bize sadece hâtıra olarak bı­rakmadı, bir gelenek olarak bıraktı. Her gün dönü­münde, namazın gelip kendisine ulvi bir çerçeve oldu­ğu yüce bir gelenektir miraç geleneği&#8230; Muallâkatüsseba şairleri, kasidelerine, sevgilinin kabilesinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/">Gece İzi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gece-izi/gecegunesii_1342215955104/" rel="attachment wp-att-11297"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11297" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg" alt="Gece İzi" width="394" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Müslümanı öbür insanlardan ayıran özelliklerden biri de, bir gece yolculuğunun izini yüzünde taşıması­dır. Bu bir yorgunluk izi değil, bir sıhhat izidir. Miraç izidir bu&#8230;</p>
<p>Peygamber, Miracı bize sadece hâtıra olarak bı­rakmadı, bir gelenek olarak bıraktı. Her gün dönü­münde, namazın gelip kendisine ulvi bir çerçeve oldu­ğu yüce bir gelenektir miraç geleneği&#8230;</p>
<p>Muallâkatüsseba şairleri, kasidelerine, sevgilinin kabilesinin son konağından göç ederken bıraktığı izle­ri, son ateş kalıntısını, çadır kazıklarını, kararmış ocak taşlarını, kumaş parça ve kırıntılarını anmakla başlar. Müslümanı seçen cins bir göz de, her şeyden önce onun yüzünde miracının izlerini, bir gece yolculuğunun de­rin çizgilerini arar ve görür.</p>
<p>Bu yolculuğun kalk borusu, «Ey örtülere bürün­müş olan, kalk!» buyruğudur. Bu örtüler, yalnız yatak örtüleri değildir. Eşyanın hakikatla insan arasına giren örtüleri,, örtüleri, örtüleridir de. İnsanla Yaratıcı ara­sına giren örtüler, örtüler, örtülerdir de. Benzetmeyi sadece estetik alanda düşünelim: bu yolculuk, bir nevi âteş dansıdır. Her durakta, her figürde bir örtü, bir pelerin. bir şal atılır. Son durakta ruh, çırılçıplaktır. İşte orada, dünya örtülerinden soyunan ruha gök giyecekleri, ipekler giydirilir.</p>
<p>Müslümanlar, eşyanın ötesine sefer etmiş insanlar­dır. Bu yolculuklarından nice ulvi haberler getirmişler­dir. Peygamberlerin haberleri, bir Hz. Ebubekir haberi, bir Hz. Ali haberi, bir Muhyiddin-i Arabi haberi, bir îmam-ı Babbânî haberi&#8230;</p>
<p>«Tarikat» yol demektir. Fakat siz ona -gece yolu- diyebilirsiniz.</p>
<p>En kütlü kulunu, bir gece, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa&#8217;ya ulaştıran ve oradan da kendi katma yükselten Yaratıcımız, bu yolculuğu bize şart koştu. En «mahrem», en yakın mescitten, yani gönülden en «uzak» yâni en yabancısı olduğumuz ufuktaki mescide kadar, yâni enfüsten âfaka kadar bir gidiş-geliş, bir med ve cezir, yâni namaz, Peygamberin bu yolculuğu­nun bize dönük yüzünün bir geleneği olarak şart ko­şuldu. Ne mutlu bu şarta koşanlara, alınları bu ışıkla benekli koşu atlarına!</p>
<p>Bu yolculukta ay yarılır, gökler yarılır, cennet ve cehennem serilir ve toplanır. Peygamberlerin ve melek­lerin yeşil dünyasına girilir; ve ulaşan ulaşır Cebrail kanadınının yandığı son sınırlara!</p>
<p>İnsan toplulukları kervanlar gibi geçer aşağılar­dan. Konaklarlar, ateşler yakarlar, sofralar donatırlar;at kişnemeleri, haykırışlar, silâh sesleri, kılıç şakırtıla­rı, düşünceler içinde akıp giderler. Şanlı gece yolcusu bütün bunları da görmüştür, yüzlerce kere ta batıda kaynayan kızgın levhanın, güneşin batışını gördüğü gibi. *</p>
<p>Bırinci Cihan Savaşına her topluluktan insan katıldı. Ondan dönenlere sorunuz; size bir müslümanın anlattığını,ne bir fransız, ne bir İngiliz, ne bir alman, ne bir rus ,ne bir amerikalı anlatabilecektir. O, İkinci Cihan Savaşını bile birincisinde görmüş ve yaşamıştır. İçinden de en çok yaralanan odur. Dünya ve insan hesabına içi en çok kanayan odur. O, kendi ölçüsündeki miraç bilgisiyle bilir bunu.</p>
<p>Peygamberin iki büyük mucizesinin sim da müslümanlardadır. Ay&#8217;ın bölünmesi ve miraç mûcizesi. Şimdi insanlık sadece madde alanında bu iki mucize­nin sırrını arıyor, göğe çıkmak ve Ay’a ulaşmak istiyor. Müslümandaki bir gece yolculuğunun izlerini, miraç izlerini ilk ipucu olarak alsaydı, bu arayış, bir mutlu­luk olabilirdi.</p>
<p>Sezai Karakoç &#8211; Kıyamet Aşısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/">Gece İzi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2015 14:43:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9410</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı serseriler, peygamberlerin mu&#8217;cizelerini, son zamanda keşfe­dilmiş İlmî hakikatlerle açıklamak isterlerken, bir şeyleri uydururlar. Mesela ;ebâbil  kuşlar ve fil hâdisesini tevil ederek şöyle derler: “Sinekler gibi mikrobu taşıyan bir sürü kuşlar, Arab müşriklerine saldır-mıştır. Çünkü taş insanı yakıp öldürmez.”.. Bu büyük bir hatadır. Allah Teâla, ebâbil adlı kuşları, taşlarıyla saldırtmıştır ve o kavmi imha eden, o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/">Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9411" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi.jpg" alt="Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez" width="481" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi-600x255.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi-300x128.jpg 300w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" /></a></p>
<p>Bazı serseriler, peygamberlerin mu&#8217;cizelerini, son zamanda keşfe­dilmiş İlmî hakikatlerle açıklamak isterlerken, bir şeyleri uydururlar.</p>
<p>Mesela ;ebâbil  kuşlar ve fil hâdisesini tevil ederek şöyle derler: “Sinekler gibi mikrobu taşıyan bir sürü kuşlar, Arab müşriklerine saldır-mıştır. Çünkü taş insanı yakıp öldürmez.”.. Bu büyük bir hatadır. Allah Teâla, ebâbil adlı kuşları, taşlarıyla saldırtmıştır ve o kavmi imha eden, o taşlar olmuştur. Fili sinekle, yılanı karıncayla öldüren Allah Teâlâ, ufacık taşlarla insanları yakmaya muktedirdir.</p>
<p>Binaenaleyh mu&#8217;cize, tabiî ka-nunların iptal edilmesinden ibarettir; mesela suyu ateş, ateşi su yapmak gibi.. Allah Teâlâ peygamberlerinin davalarına, tasdikname misâli mu&#8217;ci-zeler izhar etmiştir. Mu&#8217;cize, aklın kabul edemediği, sadece Hudâ&#8217;nın irade ve kudretiyle sebebsiz vuku bulan hâdiselerdir. Eğer mu&#8217;cizelerle beraber peygamberlerde açlık, düşmanlık, hastalık, sıcaklık ve soğukluk tesiri olmasaydı, insanlar Allah&#8217;ın hakîkî Hâlık ve bir tek ve hakîkî tesir edici olmasını idrak edemezlerdi; ve Allah&#8217;tan başka tesir edici bir şey zannederlerdi.</p>
<p>Sebeblerden tezahür eden olayların fâil-i hakîkîsi Allah Teâlâ&#8217;dır. Hidayeti şeyhe, şifâyı ilaca hakîkî isnadla nisbet etmekte, şirke girmek korkusu vardır. Fakat fâil-i hakîkînin Allah Teâlâ olduğuna inanan bir kimseye, şirk korkusu olmaz. Nebilerin beşeriyetlerine ârız olan hâdise­lerde birçok hikmetler vardır. Bunlardan birisi de hakîkî fâilin Allah Teâlâ olduğunu bildirmektir. Gerek peygamberler ve gerekse evliya sebebiyle tezahür eden mu&#8217;cize ve kerâmetlerin fâili, Cenâb-ı Hakk&#8217;tan başkası değildir. Evliya ve enbiyânın kerâmet ve mu&#8217;cizeleri, Allah Teâlâ&#8217;nın icadıdır. Fakat onlar da Allah Teâlâ&#8217;nın rahmet kapılarıdır, yani vesiledirler. Kapıyı açmaksızın binaya girmek İmkanı olmadığı gibi, nebilerin davetine icabet etmemek ve evliyâyı inkar etmek de, Allah Teâlâ&#8217;nın kabul huzuruna girmeye engeldir.</p>
<p><strong>Peygamberlerin beşeriyetine ârız olan hâdiselerde birçok hikmetler vardır:</strong></p>
<p><strong>1</strong> -Aklı zayıf olan kimseler, mu&#8217;cizelerin müşahadesinde, peygam­berlere ulûhiyeti isnad ederlerdi. Zayıflık, hastalık, üşütme onlardan görülünce, hiç bir ehli kıble, evliya şöyle dursun da peygamberleri bile ilahlaştırmamışlardır.. Binaenaleyh enbiya ve evliya türbelerini ziyaret eden müslümanlara, avam mesâbesinde olan Havâricîler: “Sîzler onları Katılaştırıyorsunuz&#8221; diye taarruz etmekte haksızdırlar. Zira onların bu hali, enbiya ve evliyâyı Katılaştırmak değil, Allah Teâlâ&#8217;nın rahmet kapı­sını açmaktır.</p>
<p>Meğer ki şer&#8217;î edebleri bozanları bu kelimenin dışında ikaz ederler­se, o da başka bir meseledir. Şimdiye kadar “Eşhedu enne Muhamme- den abduhu ve rasûluhu” demeyen hiçbir müslüman yoktur.</p>
<p><strong>2</strong>-Peygamberlerin sevabları ve mertebeleri, mûbtelâ oldukları has­talık ve halktan gördükleri eziyetle yükselir. Belaya mübtelâ olanlara te­selli vermek, bela esnasında ümidlerinl kesmemeye yol göstermek İçin, Allah Teâlâ nebilerine ve dostlarına bazı belaları yöneltmiştir.</p>
<p>Tirmizî, İbnu Mâce ve Dârimî&#8217;nin tahric ettikleri Sa&#8217;d radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette: “En çok belaya giriftâr olan kimdir?&#8221; diye sorulunca Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Nebilerdir. Sonra emrlerine imtisal edenler(evliya)dir. Sonra bunların peşinde gelenler(veli olmayan ulemâ)dir. Adam dininin hase­bi üzere belaya yakalanır. Eğer dininde kuvvetli ise, belası kuvvet­li olur. Şayet dininde zayıflık varsa, belası hafifler. Hâsılı yeryü­zünde günahsız yürüyünceye kadar belası devam eder.”</p>
<p>Bazı serseriler: &#8220;Madem Allah Teâlâ peygamberleri sevmiş ve seç­miştir; neden onlara belayı göndermiştir.&#8221; derler.</p>
<p>Ibnu Arabi diyor ki: «Bela davaya bağlıdır. Birisi bir davayı ortaya koyduğu takdirde, şahid getirmesi lazımdır. Enbiya ve evliyânın dava­sının şahidi de beladır. Nitekim sevgiyi iddia eden bir talebeye yüz çevi­rirsin; sarsılmazsa seversin. Allah Teâlâ, enbiya ve evliyânın davala­rında ve inançlarında kuvvetli olduklarını kullarına bildirmek için, davala­rının tasdiknamesi olarak, onları belaya giriftâr etmiştir.»</p>
<p>Tîbî diyor ki: «Enbiya ve evliya, kendilerinin Allah Teâlâ&#8217;ya mülk olduklarına, Allah Teâlâ&#8217;nın mülkünde dilediği şekilde tasarruf ettiğine inandıkları için Mâlik&#8217;lerine teslim olurlar ve itiraz etmezler. Sevgiye bundan daha üstün deli! olamaz. Beladan lezzet almak kadar tatlı bir şey olmaz.</p>
<p>&#8220;Andolsun sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ite imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf u keremimi) müjdele. ”</p>
<p><strong>3</strong> -Sefer, harb, hastalık ve zamana göre değişik ahkamları bildirmek ve öğretmek bâbından, Cenâb-ı Rabb-ul-İzzet peygamberlere bu gibi şeyleri vermiştir. Binaenaleyh namazda Resûl~u Zîşân aleyhissalâtu vesselâm&#8217;ın sehvi ve sehiv için secdesi, öğretmek içindir. Böyle olma­saydı, namazda sehvettiğimiz vakit ne yapacağımızı bilmezdik. Namaz­da Hazreti Rasûl&#8217;ün iki sefer sûri sehvi, bize daimi sehvin hükümlerini ve telafisinin keyfiyetini bildirmiştir. Diğer hususları buna kıyas et.</p>
<p><strong>4-</strong>Sair insanlara teselli vermek için, peygamberlere uyku ve has­talık peyda olmuştur. Yoksa peygamberlere vâki* olan uyku ve hastalık, kalb-i şeriflerine ve rûh-u şeriflerine tesir etmemiştir; hiç bir zaman onla-rın kalb ve dimağlarına, şuur ve konuşmalarına zarar vermemiştir. Onun içindir ki Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri Hazreti Ayşe&#8217;nin hadîsinde Rasûlullah Saliallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:</p>
<p>“Gerçekte gözlerim uyuyor ve fakat kal­bim uyumaz.”</p>
<p>Demek uyku ile peygamberlerin abdesti bozulmadığı gibi, peygamberlerin bu makamına vâris olan bazı evliyânın abdesti de uyku ile bozulmaz. Bu makama vâris olan bazı ulemâ da böyle.</p>
<p>Âlimin uykusu, cahilin İbadetinden daha hayırlıdır.&#8221; denilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/">Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mucize Dava-i İspat İçindir,İcbar İçin Değildir&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mucize-dava-i-ispat-icindiricbar-icin-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mucize-dava-i-ispat-icindiricbar-icin-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2015 22:50:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize Dava-i İspat İçindir İcbar İçin Değildir...]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; ÜÇÜNCÜ NOKTA: Mu&#8217;cize, dâvâ-i nübüvvetin ispatı için, münkirleri iknâ etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise, dâvâ-i nübüvveti işitenler için, iknâ edecek bir derecede mu&#8217;cize göstermek lâzımdır. Sâir taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedâhetle izhar etmek, Hakîm-i Zülcelâlin hikmetine münâfı olduğu gibi, sırr-ı teklife dahi muhâliftir. Çünkü, &#8220;Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak&#8221; sırr-ı teklif iktizâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-dava-i-ispat-icindiricbar-icin-degildir/">Mucize Dava-i İspat İçindir,İcbar İçin Değildir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-101.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9068" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-101.jpg" alt="Mucize Dava-i İspat İçindir,İcbar İçin Değildir..." width="436" height="252" /></a></strong></div>
<div>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ NOKTA:</strong></p>
<p>Mu&#8217;cize, dâvâ-i nübüvvetin ispatı için, münkirleri iknâ etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise, dâvâ-i nübüvveti işitenler için, iknâ edecek bir derecede mu&#8217;cize göstermek lâzımdır. Sâir taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedâhetle izhar etmek, Hakîm-i Zülcelâlin hikmetine münâfı olduğu gibi, sırr-ı teklife dahi muhâliftir. Çünkü, &#8220;Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak&#8221; sırr-ı teklif iktizâ ediyor. Eğer Fâtır-ı Hakîm, inşikâk-ı kameri, feylesofların hevesâtına göre bütün âleme göstermek için bir iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sâir hâdisât-ı semâviye gibi, ya dâvâ-i nübüvvete delil olmazdı ve risâlet-i Ahmediyeye (a.s.m.) husûsiyeti kalmazdı, veyahut bedâhet derecesinde öyle bir mu&#8217;cize olacaktı ki, aklı icbar edecek, aklın ihtiyârını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek; Ebû Cehil gibi kömür ruhlu, Ebû Bekir-i Sıddîk gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zâyi olacaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte bu sır içindir ki, hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem ihtilâf-ı metâli, sis ve bulut gibi sâir mevânü perde ederek, umum âleme gösterilmedi, veyahut tarihlere geçirilmedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>(Mektubat &#8211; On Dokuzuncu Mektup)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-dava-i-ispat-icindiricbar-icin-degildir/">Mucize Dava-i İspat İçindir,İcbar İçin Değildir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mucize-dava-i-ispat-icindiricbar-icin-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
