<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Modern İnsan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/modern-insan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Sep 2021 15:59:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Modern İnsan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Alexis Carrel &#8211; İnsanlar Uyanın  -Notlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2021 15:17:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Alexis Carrel]]></category>
		<category><![CDATA[cemiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Menfaat]]></category>
		<category><![CDATA[Modern]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25309</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din, felsefe ve ilim arasındaki mücadele Batılı insanların ruhunu derinden sarstı, Hayatta nasıl davranılması icap ettiğini gösteren, münakaşa kabul etmez, kat&#8217;i bir kaide yoktu. Ahlâki prensipler gevşemişti. San&#8217;at ve şiir güzelliği fazilete tercih edildi. İnsan iradesi artık bu âlemden ötesine doğru yönelmiyordu Bu dünyanın servetlerini ele geçirmekle ıktifa ediyordu. Machiavel&#8217;in cüretkârca ilân ettiği gibi, hayatın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/">Alexis Carrel – İnsanlar Uyanın  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25312 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/27823_56c08_1553294304-200x300.jpg" alt="" width="257" height="386" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/27823_56c08_1553294304-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/27823_56c08_1553294304.jpg 222w" sizes="(max-width: 257px) 100vw, 257px" /></p>
<p>Din, felsefe ve ilim arasındaki mücadele Batılı insanların ruhunu derinden sarstı, Hayatta nasıl davranılması icap ettiğini gösteren, münakaşa kabul etmez, kat&#8217;i bir kaide yoktu. Ahlâki prensipler gevşemişti. San&#8217;at ve şiir güzelliği fazilete tercih edildi. İnsan iradesi artık bu âlemden ötesine doğru yönelmiyordu Bu dünyanın servetlerini ele geçirmekle ıktifa ediyordu. Machiavel&#8217;in cüretkârca ilân ettiği gibi, hayatın gayesi Tanrıya ulaşmak değil, her şeyden istifade etmekti. O zaman iktisadi kuvvetler, iktidarın en üst basamagına ulaşmak üzere yükselmeğe başladı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Modern insan için Kendi keyfinden başka bir davranış kaidesi yoktur. Herkes yengeç gibi hodbinlik kabuğuna çekilerek komşusunu mahvetmeğe, çalışıyor. En esaslı içtimai bağlar bile çok degişti. Her yerde bir ayrılık göze çarpmaktadır. Evlilik kadınla ve erkek arasında daimi bir bağ olmaktan çıktı. Modern hayatın hem maddi hem mânevi şartları, aile hayatının bozulması için müsait bir iklim yaratmıştır. Bugün çocuk, imkânları tahdit eden bir şey, hattâ bazen bir belâ olarak telâkki edilmektedir. İşte vaktile Batı insanlarının hâkimene bir görüş ve büyük cesaretle ferdi ve içtimai davranışlarına tatbik ettikleri «kaidelerden ayrılma» hareketi böyle bitmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan emeği satın alınabilecek herhangi bir mal değildir. Makinayı idare eden, düşünce ve his sahibi bir varlığı kendi şahsiyetinden ayrı olarak düşünmek, onu bir sanayi müessesesinde alelâde bir «emekçi» seviyesi ne indirmek, hatadır. Zira «homo economicus.» zihnimizin uydurduğu bir şeydir. Müşahhas âlemde böyle bir varlık mevcut değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Umumiyetle zekâ seviyesinin alçalmasına ve aklı selimin azalmasına sebep olan şeylerin: alkol, şarap, her nevi ifrat ve bunların neticesinde de tamamen disiplinsiz bir yaşama tarzı olduğu görülüyor. Bir topluluğun alkole düşkünlüğü ile mânen alçalması arasında mutlak bir münasebet vardır. (İlimle meşgul olan milletler arasında en çok şarap içen Fransa&#8217;dır. En az Nobel mükâfatı alan da odur.) Tabit Fransadaki bu zihni buhrana sinema, radyo ve mektep programlarının o mânasız karışıklığı da tesir etmektedir. Maamafih vaktile dünyanın en zeki milleti olarak tanınan bu milletin alçalmasının en mühim sebeplerinden birinin içkiye düşkünlüğü olduğu da şüphe götürmez bir şeydir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Menfaat temin etme yarışı, iştihaların tatmini ve eğlence hayatı zekâya olduğu gibi hislere de derinden tesir etmiştir. Ahlâki duygunun yok olması, yalan, alçaklık ve itidalsizlik ayni zamanda hem hissi, hem zihni hem de organik faaliyetlerde bir teşevvüş meydana getirmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Batı milletlerinin başına gelen olağanüstü felâketlerin -sebebini tâyin ederken, nesillerinin bozulmasından daha iyi bir izah tarzı bulunabilir mi? &#8230; İnsan ancak düştüğünü idrak ederse kalkınmak zaruretini duyar. Şunu kabul etmek lâzım ki, kendimizi idare etmesini bilmiyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hür insan uçsuz bucaksız göklerde uçan bir kartala benzetilemez. Daha ziyade evden kaçarak gürültü ile geçip giden otomobillerin arasında oradan oraya dolaşan serseri bir kö peğe benzer. Tabii bu bahsettiğimiz köpek gibi, keyfinin istediği yere gidebilir. Buna rağmen yolunu kaybetmiş bir zavallıdır, zira ne gideceği yeri, ne de etrafını çeviren tehlike lerden nasıl korunacağını bilir.</p>
<p>Halbuki bizim her şeyden evvel, herkesin yer alabileceği, maddiyat ile maneviyatın ayrılmadığı ve içinde nasıl hareket edeceğimizi kestirebileceğimiz, akla uygun bir dünyaya ihtiyacımız var. Zira artık hayat yolunda pusulasız ve kılavuzsuz yürümenin tehlikeli olduğunu anlamağa başlıyoruz.</p>
<p>Gariptir ki, bu tehlikeyi idrâk etmemiz bizi hayatımızı rasyonel bir şekilde tanzim etmenin çarelerini aramağa sevketmedi. Doğrusunu söylemek lâzım gelirse, şu anda bile, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu idrâk edenlerin sayısı pek azdır. Hemen hemen hiç kimse «bırakınız yapsın» politikasının, fertlerin hayatında, milletlerin hayatında olduğu kadar feci neticeler doğurduğunu anlamıyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlar modern medeniyetin kendileri. ne temin ettiği imtiyazların hiçbirinden vazgeçmek is&#8217;temezler. Bir derenin suyu nasıl kayıtsız bir şekilde kendini göle, çölün kumlarına yahut bataklıklara atıp kayboluyorsa, hayat da ayni şekilde arzularımızın teşkil ettikleri meyil üzerinden, bayağılığın, alçaklığın bütün çeşitlerine doğru kayıyor. Böylece, bugün, hayatımız kendiliğinden menfaate, iştihaların tatminine ve eğlenceye doğru yöneliyor.</p>
<p>Menfaat fikri, liberalizmin yarattığı hava içinde bütün vicdanımizı istilâ etmiştir. Zenginlik en büyük saadet olarak görünüyor. Hayatta muvaffakiyet parayla ölçülmektedir. Para temin etme arzusu, bankadan, sanayi ve ticaret âleminden insanların bütün diğer faaliyetlerine kadar sirayet etmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bugün müşahede edilen ahlâk bozukluğunu kismen alkollü içkilere düşkünlük doğurmuştur. Medeni insanlar ayni zamanda cinsi insiyaklarına da uymaktadırlar, ki bu insiyakların ters ve marazi şekilleri hem gençler, hem yaşlılar için son derece zararlıdır. Fakat daha hoş ve ayni zamanda görünüşte alkole düşkünlük yahut ters cinsi zevkler kadar tehlikeli olmıyan bazı ihtiraslar da vardır ki, bunların tatmini daha kolaydır. Meselâ fesatlıktan, yalandan hoşlanma, başkalarını aldatma arzusu, gevezelikten, fazla söz söyliyerek başkalarını kandırmaktan, başkalarını mânen iğnelemekten zevk alma gibi. Birçok insanların içinde bulunmaktan zevk duydukları bu ruhi bozukluk, hemen hemen, alkol kadar tehlikelidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gençliği mânevi ve organik kıymetlerin rol oynamadığı bir takım imtihanlara göre tasnif etmek bir hatadır. Düşünce kabiliyetine gaye olarak yine düşünceyi almak bir nevi zihni bozukluktur. Zekânın faaliyeti tıpkı cinsi faaliyet gibi tamamen tabii bir şekilde cereyan etmelidir. Bu faaliyet, yalnız kendi kendini tatmin etmeğe değil, diğer ruhi ve organik faaliyetlerle beraber insanın bütün ihtiyaçlarını tatmine matuf olmalıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hayat disiplinsiz ve gayesiz olduğu zaman, tabiatile eğlence denen bataklığa dökülür. İştihalarını şiddetli bir şekilde tatmin etmekte belki kendine göre bir azamet vardır. Fakat eğlence içinde geçmiş bir hayat kadar mânasız bir şey yoktur. Hayat, dansetmekten, delice otomobil sürmekten, sinemaya gitmekten yahut radyo dinlemekten ibaretse, yaşamak neye yarar?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan hayatının da bir takım kaidelere tâbi olması gerektigini düşünmeliydik. Kâinattaki nizame boyun eğmek zorunda olmadığımızı ve keyfimize göre yaşamakta serbest olduğumuzu zannettik. Otomobil yollarında olduğu gibi, hayat yolunda da bir nevi «Seyrüsefer nizamnamesine» uymak mecburiyetinde olduğumuzu kabul etmek istemiyorduk, Yemek yemek, uyumak, cinsi arzuları tatmin etmek, bir otomobil, bir radyo sahibi olmak, sinemaya, danslı toplantıya gitmek, para kazanmak&#8230; İşte insanın hakiki gayeleri bunlar görünüyordu. Herkes sigara dumanları arasında, tembelliğin ve alkolün yarattığı gevşeklik içinde, hayattan istediği şekilde zevk alıyordu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanların çoğu kendi kendilerini, başkalarını yahut her hangi bir şeyi, derinliklerine nüfuz ederek anlamak kabiliyetinden mahrumdurlar. Bu insanlar gördükleri terbiyenin ve yaşadıkları hayat icabı edindikleri alışkanlıkların kurbanıdırlar. Umumiyetle kültürleri orta okul yahut lisenin verdiği kültürden ibaret kalır. Fabrikaların, yazıhanelerin ve kahvelerin o sun&#8217;i havası içinde müşahhas realiteyi tetkik etmek imkânını bulamazlar. Ayak basılmamış tertemiz karın, derin sessizlik içinde bulunan dağların, sevinçlerinden yerlerinde duramıyan ve uçuşup duran kuşların, öğle sıcağında hareketsiz duran buğday tarlalarının güzel liğini ve ıssız bir çiftlikte hastalığın uyandırdığı dehşeti bilmezler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanların hürriyeti ancak, hayat kanunlarından hiç birine tecavuz etmediği alanda&#8217; tehlikesizce faaliyette bulunabilir. Atalarımız, tehlikeli bölgelere dair an&#8217;anevi bir bilgiye, bir nevi sezişe sahiptiler. Biz bu bilgiye ehemmiyet vermedik. Bunun içindir ki, mübah olanın nerede bittiğini, yasakların nerede başladiğını bilmiyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hürriyet tıpkı dinamit gibi tesirli fakat tehlikeli bir vasıtadır. Onu kullanmasını öğrenmek lâzımdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Fedakârlık etmeden kâinatta mevcut nizama uymak imkânsızdır. Feragat bir hayat kanunudur. Bir çocuk dünyaya getirmek bir kadın için, birçok fedakârlıklara Katlanmak demektir. Atlet, artist yahut âlim olmak için seri bir disipline katlanmak lâzımdır. Sıhhat, kuvvet, uzun ömür ancak bir takım iştihalara karşı koymakla elde edilir. Feragatsiz ulviyet, güzellik ve kudsiyet olamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Jean Jacgues Rousseau: «Halikin elinden çıkan herşey iyidir, insan elinin değdiği herşey soysuzlaşır» diye yazmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Adam Smith menfaat peşinde koşmayı, göklere çıkarmış, onu tabiatın en esaslı kanunları kadar asil bir şey olarak göstermiştir. On sekizinci asır ekonomi âlimleri tecrübesizlikleri yüzünden, insanların arasındaki münasebetlerin sırrını, bilgilerin cisimler arasındaki münasebetlerin sırrını keşfettikleri gibi, kolaylıkla bulacaklarını sanmışlardır. Meselâ: Newton madde ile ilgili ilimler için ne yaptı ise, Jeremy Bentham da ayni şeyi, beşeri ilimler alanında yapabileceğini zannetti. Marksistler doktrinlerinin kurulmasında ilmi metodları kullandıklarını iddia ederek, bu hususta ütilitaristleri de geride bıraktılar.</p>
<p>Ne Marx ne Engels ne de Lenin ilmi araştırmalarda bulunmuşlardır, Ameli mefhumların varlığından haberleri yoktu. Farkında olmadan aklın iki kategorisini birbirlerile karıştırdılar. Hayatın felsefi bir tefsirini insanı inceliyen ilimden ayıramadılar. Bunun içindir ki, marksizm, tıpkı liberalizra gibi ön plâna ekonomiyi aldı. Bu gibi hatalar, hayat kanunları arasında hakikaten temel kanun olanlarını ararken ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gariptir ki, medeni insanlar yaşamayı imkânsız bir hale getiren kaideler ortaya atmışlardır. Meselâ: Kalabalık halk kitlelerinin sanayi şehirlerinde toplanması, hayatın tabii şartlarının ortadan kalkması, alkol düşkünlüğü, her türlü ahlâk kaidelerinden sıyrılma gibi&#8230; Fakat bu hatalar her şeyden evvel hayatın icaplarının tanınmamasından ileri gelmektedir. Zira Batılı insanlarda bir yaşama ihtirası vardır. Bu ihtirasın şiddeti insanın kendini ölümden korumak hususunda gösterdiği gayretle ölçülmektedir. Fakat zekâ, insana hayatını korumak hususunda iradesinden hangi sahada istifade edebileceğini, ancak kısmen göstermektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Aşk, tabiatın. neslin idamesi ve ferdin yükselmesi için kullandığı vasıtaların en zarifi, en muhteşemidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kadın ve erkek birbirlerinden farklıdırlar amma birbirlerini tamamlarlar. Onları birbirlerinden ayıran şey, yalnız tenasül âletleri değildir. Hücreleri, ruhi halleri, hattâ kanları bile cinsiyetlerinin anatomik ve kimyevi hususiyetlerini taşır. Nesli idame kanunu âdeta insan dokularında yazılıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir öğrenci bilgi edinmek arzusunu duymazsa en mahir öğretmen bile ona birşey öğretemez. İnsan bir ahlâk nazariyesini okumakla faziletli olmaz. Hiç kimse bizim yerimize geçip de ruhumuzu geliştiremez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Medeni insanlar garip bir şekilde doğru yoldan ayrılârak ruhlarının gelişmesi ile hiç ilgilenmezler. Daha evvel de söylediğimiz gibi halkın çoğu, psikolojik olarak on iki yahut on üç yaşından yukarı çıkmaz. Bu feci zekâ durgunlugunun sebepleri henüz kesin olarak bilinmemektedir. Ruhen çocuk kalmış insanlar, ekseriya alkol müptelâlarının, frengililerin, zihnen geri kalmış insanların yahut ahlâken sukut etmiş olanların ahfadındandır. Fakat zekânın bu durgunluğu gıda mahrumiyetinden, vücuda bir takım toksik maddelerin girmesinden kötü fizyolojik itiyatlardan ve bazı virüslerin musallat olmasından da ileri gelebilir. Zekâları daha uzun bir müddet gelişen insanlardan birçoğu da zihni olgunluğa erişemezler. Halbuki makinelerin mükemmelleşmesi sayesinde kazandıkları zamanı maddi ve mânevi gelişmelerini temin edecek şeylere sarfedilebilirdi.</p>
<hr />
<p>Tarihin bütün devirlerinde en çok tekâmül etmiş insanlar mânevi gelişmeleri için iradelerini kullanmışlardır. Maalesef modern cemiyette bu gayret iyi yola yönelmemiştir: zekâyı histen ayırmıştır. Bu gayret bazen insanın içinde bilgi edinmek arzusunu, müşahede, kavrama,hatırlama, hüküm verme istintaç ve istidlâl etme, bir takım mantıki ibdalarda bulunma, tahayyül etme, keşfetme kabiliyetini uyandırmakta, fakat ruhun cesaret, cür&#8217;et, hakikat sevgisi, sadakat, feragat, kahramanlık ve aşk gibi zihni olmayan faaliyetlerine tesir etmemektedir. Maeter &#8211; «Sevmeden seyretmek karanlıklara bakmaktan farksızdır&#8221;. diye yazmıştır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cemiyet bir ceza müessesesi değildir, fakat fertlerini korumak vazifesidir. Binaenaleyh diğer insanların hayatı ve maddi yahut mânevi terakkileri içir &#8216;bir tehlike teşkil edenleri, zarar vermeyecek bir hale getirmesi lâzımdır.</p>
<p>Kanuni mevzuatta bir inkilâp yapılmalıdır. Halkta iyi bir tesir meydana getirecek refleksleri inkişaf ettirmek kolaydır. Meselâ bir sarhoş otomobille birisini çiğnediği zaman, idam cezası görürse, ayyaşlık derhal herkesin gözünde tehlikeli ve kaçınılması icap eden bir şey olur. Herkesin ahlâki bakımdan istediği şekilde hareket etmekte serbest olduğuna yalnız hırsızların, kalpazanların ve katillerin devlet tarafından cezalandırılmaları gerektiğine inanmak liberalizmin bir hatasıdır. Hakikatte ferdin iradi yahut gayri iradi olarak işlediği günahlar yalnız kendisine değil aynı zamanda komşularına da zarar verir. Cemiyet fertlerini tifo ve kolera basiline karşı nasıl koruyorsa aynı şekilde onları iftiracılara, insanların ahlâkını bozan kimselere, alkol düşkünlerine ve akli muvazenesi bozuk olanlara karşı da korunması lâzım gelmez mi?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(&#8230;)Meselâ bir milletin gerilemesinde, alkol düşkünlüğünün, egoizmin ve çekememezliğin oynadığı rolü ancak şimdi anlıyoruz. Komşusuna iftira etmek, tanıdıklar arasında düşmanlık yaratmak, dostlara ihanet etmek, bu suçu işliyenin kendisinden ziyade millete zarar verir. Gurur, Kıskançlık ve itidalsizlik göstermek gibi eski günahların yanında birçok yeni ve gayet ağır günahlar türemiştir. Bir taraftan tabii kanunların daha iyi öğrenilmesi bize eskiden hiç ehemmiyeti yokmuş gibi görünen suçların hakiki mânasını daha iyi kavramamızı mümkün kıldı. Diğer taraftan modern teknoloji, bize gerek organik gerek zihni hayatımıza tecavüzü mümkün kılan ve şimdiye kadar bilinmiyen yepyeni vasıtalar temin etmiştir. Meselâ, yeni gıdalanma ilmi bize, fena tertip edilmiş gıdanın çocuğun vücudünde ve ruhunda tamir edilmesi imkânsız bozukluklara sebep olabileceğini öğretiyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İlmin ve teknolojinin yarattığı muhitte, yani bu sert makine âleminde bile, fazilet mefhumu, modern insanların bilmemezliğe gelmelerine rağmen, mekanik ve kimya mefhumları kadar lüzumludur. Fazilet müşahedenin çok eski bir donesidir. Gerçi modern sosyetede de fazilete rastlanmaktadır, fakat maddiyatçılığın sancağı altında yaşıyan topluluklarda ona pek az yer verilir. Ekonomiyi her şeyin üstünde sayan bir topluluk faziletli olamaz, zira fazilet esas itibarile hayatın kanunlarına itaat etmektir ve insan kendisini yalnız ekonomik faaliyete hasrettiği zaman hayat kanunlarına tamamen itaat etmiş olmaz. Fazilet bir ütopi olmaktan uzaktır, bilâkis realiteye nüfuz etmemize imkân verir. Bütün bedeni ve ruhi faaliyetlerimizi vücudümüzün ve ruhumuzun özüne, yapısına uygun bir şekilde idare eder. Faziletli bir insan gayet iyi işliyen bir motora benzer. Modern cemiyetin karışıklıkları ve kudretsizliği fazilet noksanlığından ileri gelmektedir. Faziletler beşeri faaliyetler kadar çok tur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kötü huylar, bilindiği gibi, ferdi hayatın akışına mâni olur ve onu çürütür. Diğer taraftan ailede ve cemiyette bütün fertler arasında bir birlik vardır. Bir kimsenin kötü huylara kapılarak ahlâken düşmesi, mensup olduğu bütün zümreye zarar verir. Buna mukabil ferdi hayatın fazilet sayesinde daha yüksek bir seviyeye ulaşması bütün topluluğa faydalıdır. Kötülüğü hoş görmek tehlikeye meydan veren bir hatadır. Herkes keyfinin istediği gibi hareket etmekte serbest değildir. İtidalsiz ve tembel olan, iftira eden yahut herhangi bir başka kötü huyu görülen insan halka zarar veren bir kimse olarak telâkki edilmelidir.</p>
<p>Faziletli olan insan bulunduğu toplulukta kendisinin sahip olduğu meziyeti, daha doğrusu kendisinde tezahür eden hayati kıymeti etrafındakilerle paylaşır. En bozuk cemiyetlerde bile faziletin kıymetini az çok takdir ederler. Halk kahramanlara ve şehitlere insiyaki olarak hürmet gösterir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hayatın korunması prensibinin bizden istediği nedir?</p>
<p>Herşeyden evvel hayata hürmet etmemiz lâzımdır. İnsanın başka insanları yahut kendisini yok etmesi katiyen menedilmiştir. Daha Evamiri Aşeere&#8217;de «Öldürmiyeceksin» deniliyordu. Öldürmenin birçok çeşitleri vardır. Medeniyet bize, vahşi atalarımızın ve bugün şehirlerimizi dolduran gangsterlerin kullandıkları cinayet usullerinden çok daha ince bir cinayet tekniği temin etmiştir. Yaşamak için zaruri olan gıda maddelerinin fiatını arttıran fırsat düşkunü, mütevazi kimselerin biriktirdikleri parayı ellerinden alan maliyeci, işçilerini zehirli maddelerin tesirlerine karşı korumayan fabrika tör, çocuğunu aldıran kadın ve kürtaj yapan doktor birer canidir. İçki istihlâkini arttırmak için politikacılarla anlaşan likör fabrikatörü ile bağ sahibi, morfin, kokain yahut esrar satan kimse, arkadaşını içkiye alıştıran adam, işçilerini ruha ve vücuda son.derece zararlı şartlar altında çalışmağa bu şartlar altında yaşamaga yorlayan patron da bu kategoriye girerler.</p>
<p>Yalnız hayatı mahvetmek değil aynı zamanda onur akışını sekteye uğratmak, ıstıraplı bir hale getirmek ve seviyesini düşürmek de yasaktır. Hodbinlikleri, cehaletleri yahut tembellikleri yüzünden çocuklarının mânevi ve fizyolojik terbiyesini ihmal eden ana babalar, eşlerini sık sık hâmile bırakarak yıpratan Kocalar, huysuzlukları, pislikleri yahut intizamsızlıkları yüzünden günlük hayatı kocalarına zehir eden kadınlar, gençlere kupkuru ve ağır ders programları yükleyen pedagoglar, nankörlukleri ve merhametsizlik deri ile anne ve babalarına işkence eden çocuklar, her gün bu kaideye karşı gelirler. Bütün bu hareketler nüve halinde olan cinayetlerden başka birşey değildirler. İnsanların hayatına kastetmenin daha birçok çeşitleri vardır. Durmadan alay etmek, dedikodu yapmak, sinsice iftira etmek gibi hareketlerle; kin, ihanet ve hakaret, bunlara hedef olan kimseleri derinden yaralar, huzurunu bozar ve çok defa nazarlarında hayatın kiymetini düşünür.</p>
<p>Modern cemiyet bu hareketlerin ne kadar ağır olduğu nu idrak etmemektedir. Halbuki bunlar bir kardeşi arkadan vurmak kadar nefret edilecek şeylerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kadın için anne olmayı kabul etmemek kadar ağır bir suç yoktur. Modern sosyetenin en büyük hatası, genç kızlara erkek çocuklarınki gibi bir zihni, ahlâki ve bedeni terbiye vererek onları kendilerine has fonksiyondan uzaklaştırması ve bu suretle kendilerine tabiat tarafından(!) verilmiş olan role aykırı bir takım alışkanlıklar edinmelerine sebep olmasıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan olarak vazifesini yapmış yani bütün hayat kanunlarına itaat etmiş; bilhassa ruhun yükselmesi kanununa göre hareket etmiş olan Kimseler, mükâfat olarak asabi mukavemet ve akli muvazene sahibi olurlar; hattâ bazılarının içinde bir ruh süküneti, hayatın yalnız müstesna Kimselere bahşettiği bir huzur vardır. Bunlar aynı zamanda Tanrının inayetine mazhar olurlar, Felaket asla bu huzuru bozamaz; bu ruh süküneti, her şeye rağmen hayatın sessiz emirlerine sadık kalmış insanlara kaçınılması imkânsız ıstırabın şiddet anlarında ve ölüm döşeğinde hoş bir destek olur.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Çocuklar âzami derecede gelişebilmek için istikrarlı ve intizamlı bir aile hayatına muhtaçtırlar. Bu istikrar ve intizam ise ancak bazı kaidelere uymakla elde edilebilir. Her şeyden evvel hayat arkadaşını dikkatle seçmek, sonra evlilik hayatını imkânsız bir hale getiren egoizmden kurtulmak, nihayet çocukların doğması ve yetişmesi için müsait maddi şartlar hazırlamak lâzımdır. Modern cemiyette, kadının hariçte çalışması, mesken darlığı, yahut teminat altına alınmıyan iş ve ana &#8211; babaların cehaleti, bu şartların meydana gelmesini güçleştirmektedir. Bunun içindir ki, Devlet, sağlam çocuklar dünyaya getirebilecek çiftlere cömertçe yardım etmelidir. Bundan başka müstakbel anne ve baba ne kadar cahil olduklarını anlamalı ve gayet güç olan terbiyeyi öğrenmelidirler. Zira ailenin gözden düşmesinin bir sebebi de terbiye usullerine riayet edilmemesidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Modern çocuklar aile için hakikaten taşınması çok ağır bir yük teşkil etmektedirler. Merhametsizlikleri, kabalıkları, anne ve babalarına karşı nankörlükleri hakikatte anne ve babalarının egoizmlerinin, cehaletlerinin ve zaaflarının neticesidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Fertleri birbirine düşman eden ve hepimizi mahva sürükliyen, cemiyette zararlı antisosyal alışkanlıkları kökünden yok etmek kadar güç birşey yoktur. Binaenaleyh, çocuklara en küçük yaşlarından itibaren, nezaketi, sabrı, cömertliği, doğru sözlülüğü, verilen sözde sadakati, hakaretleri affetme itiyadını ve Kardeş sevgisini aşılıyarak kötü alışkanlıkların gelişmesine mâni olmak lâzımdır. Ancak bu suretledir ki beşeriyet tekâmül esnasında kazandığı meziyetleri geliştirebilecektir. Ancak bu suretledir ki, beşeriyet binlerce yıl zarfında, kendisini o meşhul mukadderatına doğru götüren yolda yürümeğe devam edebilecektir:</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanın ruhunu geliştirmesi, hayatı koruma ve nevi idame etme kadar kat&#8217;i bir mecburiyettir. Buna rağmen biz bu mecburiyete hiç ehemmiyet vermiyoruz. Okullarla üniversiteler yalnız zekâyı inkişaf ettirmekle iktifa etmektedirler; halbuki zekânın terbiyesi ruhun terbiyesine muadil değildir. Zira ruh bütün bakımlardan zekânın hudutlarını aşar. Ruhun gayri mantıki faaliyetleri mantıki faaliyetlerinden çok daha geniştir; bu faaliyetler. şahsiyetin asıl özünü teşkil etmektedirler.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ralph Waldo Emerson, «Hiçbir insan yoktur ki, dua ederken&#8217;bir şeyler öğrenmesin,» diyordu. Dua, beklediğimiz şekilde olmasa bile daima insana tesir eder. Bunun içindir ki, çocukları daha küçük yaşta iken günün muayyen bir ânında, kısa bir müddet sessizlik içinde kalmağa, kendilerini dinlemeğe ve bilhassa dua etmeğe alıştırmalıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Demek ki, beşeri varlığın içinde bulunduğu şartların imkânı nispetinde yükselmek isteyenler, her şeyden evvel entellektüel gururdan sıyrılmalı, sarih düşüncenin her şeyi kavramağa muktedir olduğu hayalinden kurtulmalı, mantığın mutlak hâkimiyetine olan inancı bırakmalı ve nihayet içlerinde güzellik duygusu ile kutsiyet duygusunun gelişmesine çalışmalıdırlar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ruh, ancak tasavvuf kanatları ile yükselebileceği en son noktaya ulaşabilir. İşte o zamandır ki, dinin oynadığı rolün ehemmiyeti belli olur, zira zaman ve mekânın dört buudunun haricine, yani aklın hudutları dışına çıkıp entellektüel stratosfere doğru yükselmek tehlikeli bir şeydir</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Davranış kaidelerinin tatbik edilmesine mâni teşkil eden şeyler yalnız zekâda değil aynı zamanda mizaçta da mevcuttur. İnsanların çoğu hayatın sert kaidelerine boyun eğmek için elzem olan manevi kuvveti haiz değildirler. Bu insanlara kendilerine hâkim olmaları öğretilmemiştir. En küçük yaşlarımdan beri bütün heveslerine itaat etmişlerdir. Ailede ve okulda disiplinsizliğe, vurdum duymazlığa, dağınıklığa alışmışlardır. Asla iradelerini şiddetle arzu edilen bir gayeye tevcih edip güçlükleri yenerek, uzun müddet sabretmemişlerdir. Velhasıl genç, ihtiyar, kadın, erkek, zengin, fakir hepsi havası boşaltılmış birer lâstiğe yahut delik bir balona benzerler. Nefse hâkimiyetin mânasını bile bilmezler; halbuki dür yada nefse hâkim olmadan hiçbir büyük iş başarılamamıştır.</p>
<p>Dini ahlâk, atalarımızdaki disiplin alışkanlığını asırlarca beslemiştir. Bugün bile dini ahlâk, Kaidelerine tam mânasile itaat edenlere nefislerine hâkim olmak imkânını ve yaşamak için elzem olan kuvveti veriyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Çağdaşlarımızın nazarında doğruyu söylemek, verilen söze sadık kalmak, dürüst bir şekilde çalışmak, başkalarına ihanet etmemek gülünçtür. Terbiyeciler ve öğretmenler şeref ve ahlâk duygusunun imtihanlarda ve müsabakalarda muvaffak olmaktan çok daha önemli olduğunu idrak etmiyorlar. Öğrenciler de aynı anlayışsızlığı göstermektedirler. İyilik ve kötülüğün mevcudiyetine inanan her insana «Saf» nazarı ile bakılmaktadır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanı harekete sevkeden şey akıl.değil,imandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir ev yandığı zaman herkes işini bırakıp yangını söndürmeğe çalışır. Aynı şekilde, büyük sosyal sarsıntılar oldugu vakit, bütün işleri bırakıp harekete geçmeliyiz. Yakınlarımızı ve kendimizi nasıl kurtarabiliriz?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ruh pisliği, bedeni pislik kadar iğrenç bir şeydir. Her insan günlük hayatına başlamadan evvel, vücudunu olduğu kadar ruhunu da yıkamalıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Çocuk, beşinci yahut altıncı yaşına bastığı andan itibaren onu yetiştirme mes&#8217;uliyeti ana babalarla gençleri davraniş kaidelerini tatbik edecek şekilde yetiştiren öğretmenler arasında paylaşılır, Bu işte öğretmenler de ana babalar da şimdiye kadar muvaffak olamamışlardır. Zira çocuğun entellektüel cephesini fizik ve ahlâki cephesinden ayrı olarak ele almaktadırlar. Halbuki son 30 &#8211; 40 senedir çocuklardan beklenilen o muazzam entellektüel gayretin hiçbir şeye yaramadığını pek âlâ görebilirler. Gençliğin ahlâki ve fizyolojik bakımdan düşkünlüğü açıkça bellidir. Hiçbir medeni memlekette nüfusa nispetle büyük bilgin, hayırsever insan ve atlet bizde olduğu kadar az değildir.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dua bize endişelere ve kederlere tahammül etme kudretini, hiçbir mantıki sebep olmadığı zamanda ümit etmek ve felâketlerin ortasında dimdik ayakta durmak imkânını verir. Bu olaylar herkesin içinde vukubulabilir, fakat bilhassa ruhlarının kapısını dış âleme ve modem hayatın karışıklıgına kapayan kimselerde görülür. İlim âlemi dualar âleminden çok farklıdır, fakat ona zıt değildir; nasıl ki akli olan şeyler gayri akli olanlara zıt değilse. Şunu unutmamak lâzımdır ki, ruh hem mantıki hem de gayri mantiki faaliyetterden mürekkeptir. Duanın neticeleri dine olduğu kadar ilme de bağlıdır; zira dua sadece teessüri hallerimize değil, aynı zamanda fizyolojik oluşumlara da tesir eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Fenelon «Çocuklar, hareketlerine dikkat etmeğe lüzum görmeyen bir takım faziletsiz kimselere tevdi edildikleri takdirde, çocuklardaki bu taklit temayülü pek çok fenalıklara sebep olur» der. İnsan ancak inandığı şeyleri iyice öğretebilir. Çocuk iki yüzlülüğü derhal farkeder. Başkalarına iyi davranmasını öğretmeden evvel bizzat iyi davranmak lâzımdır.</p>
<p>Ekmek parası kazanma gayreti ve fikir cambazlığı oyunları beşeriyetin ihtiyaçlarını tatmine kâfi gelmemektedir. Materyalizm ve liberalizmin her ikisi de yanlıştır. Muvaffakıyetsizliklerini izah eden de budur.Yalnız maneviyatta, zihni kabiliyetlere yahut yalnız maddiyata dayanan her kes aynı şekilde muvaffakiyetsizliğe mahkümdur. Bir mimar, bir doktor, bir öğretmen, hattâ bir rahip veya bir siyaset adamı tek başına insanların hayatını tanzim edemez, zira hayatın yalnız bir cephesini tanır Rahip, öğretmen ve doktur ayrı ayrı oldukları takdirde, hayati muvaffakıyete ulaştıramazlar; buna ancak bilgilerini biırleştirdikleri takdirde muvaffak olurlar. Demek ki, hayatın muvaffakıyeti için hislerimizın ve zekâmızın heveslerine kapılmaktan vazgeçmeli ve bizzat hayatın müşahedesinden çıkan Kanunlarına itaat etmeliyiz.</p>
<hr />The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/">Alexis Carrel – İnsanlar Uyanın  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alexis-carrel-insanlar-uyanin-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İnsanlık Durumunu Hatırlamak ya da Gündelik Hayatın Sınırına Dair Değimler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 15:48:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Karaarslan]]></category>
		<category><![CDATA[Gündelik Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayret]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25221</guid>

					<description><![CDATA[<p>Faruk Karaarslan Bu metnin kaleme alındığı süre zarfında Covid-19 salgını bütün dünyayı etkilemeye devam etmektedir. Ülkeler, toplumlar, bilim adamları teyakkuz halinde salgını kontrol etmek üzere çalışmaya devam ediyor. Salgının küresel oluşu ve her insanı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği ise kulaklarımıza çoktan yerleşmiş durumda. Salgın artık hayatın bir gerçeği. Her hangi bir insandan uzakta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/">Bir İnsanlık Durumunu Hatırlamak ya da Gündelik Hayatın Sınırına Dair Değimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25250 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir.jpg" alt="" width="379" height="252" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /><br />
Faruk Karaarslan</p>
<p>Bu metnin kaleme alındığı süre zarfında Covid-19 salgını bütün dünyayı etkilemeye devam etmektedir. Ülkeler, toplumlar, bilim adamları teyakkuz halinde salgını kontrol etmek üzere çalışmaya devam ediyor. Salgının küresel oluşu ve her insanı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği ise kulaklarımıza çoktan yerleşmiş durumda. Salgın artık hayatın bir gerçeği. Her hangi bir insandan uzakta bir yerde değil. Herkesin hemen yanı başında duruyor. Bir sağlık problemi olmasa dahi ekonomik, siyasi, kültürel etkileri ile hemen herkesi bir şekilde etkilemektedir. Buna mukabil bilmeye ilişkin bütün disiplinlerin ilgisi pandemiye yöneldi.</p>
<p>Doğa bilimleri ve sosyal bilimler alanında konuya ilişkin hala üretilmekte olan eserlerle azımsanamayacak düzeyde bir literatür oluştu. Birçok farklı bağlamda ve farklı disiplinlerin sınırlarında pandemi süreci anlaşılmaya ve aşılmaya çalışılıyor. İnsanoğlu, uzun süredir alışık olmadığı, bu kadar yaygın ve yoğun bir süreci tecrübe ederken bilme ve anlama çabasının sınırlarını zorluyor.</p>
<p>Yakın bir dönemde tıbbi olarak salgın son bulmuş olsa dahi, sosyo-psikolojik ve kültürel etkileri açısından uzun yıllar pande- minin ve etkilerinin devam edeceğinden şüphe yok. Beraberinde getirdiği bir dizi yapısal değişiklikler ise çoktan şekillenmiş durumda. Yeni eğitim modelleri, sağlık teknolojileri, ulaşım imkanları, ticaret mantığı, endüstriyel gelişmeler, bilgi üretim tarzları, siyaset anlayışı, pazar mantığı, mekan tasavvuru, Online süreçler ve daha burada sıralamaya imkan bulamadığımız, gündelik hayatin yapı taşları olarak nitelendirebileceğimiz bir çok unsur geri dönüşü olmayan değişimlere uğradı. Esasında insanoğlunun tarihsel tecrübesindeki krizler bir form olarak tekerrür etti. Tıpkı önceki salgınlarda, dünya savaşlarında, ekonomik buhranlarda olduğu gibi gündelik hayatin, siyasetin, ekonominin işleyişi yeni bir norma kavuşuyor.</p>
<p>Bu pandeminin diğerlerinden farkı dikkat çekici. Öncesinde başlamış olan bir dijital dönüşüm sürecine denk gelmesi; bir taraftan dijitalliğin bütün imkânları ile dünyanın her köşesinde pandeminin gündem olmasına, diğer taraftan hem kurumsal hem de gündelik hayata ilişkin ihtiyaçlar sebebiyle dijitalliğin ivme kazanmasına neden oldu. Yani dijitallik, süreci yaygınlaştırırken pan- demiyi yoğunlaştırmış oldu. Bu anlamda küresel kapitalizmin ücra coğrafyalara yayılmasındaki temel mantık, pandemi sürecinde görünür bir şekilde işler hale geldi. Sonuç olarak neredeyse bütün sosyal teorisyenlerin hem fikir olduğu üzere insanoğlunun, bu tecrübeyle birlikte dünyaya eskisi gibi bakamayacağı yeni bir tasavvur şekillendi. Yeni kavramlar, olgular, otoriteler, kurumlar devrim niteliğinde bir değişiklikle hayatımıza girdi. Bu anlamda pandemi sosyal teori açısından modenitenin kendi sürekliliği içinde bir kırılma ve yeni bir yol haritasını üretme kapasitesini ortaya koydu.</p>
<p>Yaşanan kapsamlı değişimler Covid-19 salgınının fizyolojik etkilerinden kaynaklanmıyor. Nitekim insanoğlu tarihsel süreçte söz konusu salgından çok daha fazla can kaybına, hastalığa, sürgünlere, doğal afetlere, göçe neden olmuş hadiseler yaşadı. Hatta ölüm oranlatma baktığımızda günümüzdeki salgın, dünya savaşları ile mukayese edilemeyecek düzeyde düşük yüzdelere sahip. Fakat algı ve hissiyat düzeyinde tarihte görünmemiş bir felaket anlamını taşıyor. Elbette ölümler rakamlara indirilemeyecek kadar insani hadiselerdir. Ve fakat pandeminin sosyo psikolojik etkilerine baktığımızda olağan üstü etki düzeyi bir o kadar şaşkınlık verici. Ölümlerden çok salgın korkusu dünyayı etkisi altına almış görünüyor. Bu durum enformasyon çağına yakışır düzeyde, her insanın haber alma ortamına sahip olmasının ötesinde bir anlam taşıyor.</p>
<p>Pandeminin bu güne kadar görülmemiş düzeyde etki alanına sahip olması sadece enformasyonun yaygınlığı ile açıklamak basit bir ifade ile naif kalmakta. Haberlerin ve güncel gelişmelerin dünyanın her köşesine hızlıca ulaşması elbette bir neden. Yanı sıra bu enformasyona kulak verenin gündelik hayat örgüsü ve bu enfermasyona karşı aldığı tavır sosyolojik ve antropolojik açıdan izaha muhtaç görünmekte. Dijital bir dünyada yaşadığımız ve bu dünyanın gün geçtikçe hızlı teknolojik gelişmelere konu olduğu bir gerçek Fakat bir o kadar bu dijital dünyanın üzerine yerleştiği bir insanlık durumunun varlığı söz konusu. Kavramsal bir şekilde ifade edecek olursak bu durum, içinde yaşadığımız çağm gündelik hayatı ve rutini ile ilgili. Dolayısıyla pandeminin sosyo- psikolojik etki alanım günümüz insanlık durumunun ürettiği gündelik hayat örgüsünden bağımsız anlamak söz konusu değil. Co- vid-19 salgını bir felaket olarak yeni olmasa dahi küresel çapta organize olmuş, teknoloji ve enformasyon araçlarıyla şekillenmiş hayatı anlamlandırma biçimi açısından oldukça yeni. Post-truth söylemlerinin uçuştuğu bir çağda; medyanın her insana ulaşabildiği, şehir hayatı anksiyetelerinin doygunluğa ulaştığı, mekânın ve zamanın tamamıyla insanın kontrolünde olduğu hissinin yerleştiği bir durumda, oldukça yeni. Hatta insanın bütün hayatını konforlu bir şekilde sürdürmesi gerektiği paradigmasında, pan- demi insanlık tarihi açısından hiç görülmemiş bir olguyu temsil ediyor. Onun için de bir o kadar ürkütücü.</p>
<p>Yapay zekâ algoritmalarının Mozart&#8217;ın yarım kalan bestesini tamamlayabildiği, uzayda yeni kolonilerin kurulabildiği, 7D teknolojileri ile dinozorlara dokunulabildiği; yani insanın teknolojinin ve bilme biçimlerinin imkânlarıyla her şeyi yapabileceğine dair derin bir inanç duyduğu bir zeminde, pandemi hiç görülmemiş bir felakettir. Her birimizin, yaşanan teknolojik gelişmelerin üreticisi olmasak dahi müşahede edeni olarak teknoloji ve bilim sayesinde insanlığın başına gelebilecek her soruna çözüm bulunabileceğine inancı taşirken, bir pandeminin ortaya çıkışı olağanüstü bir durumu ifade eder. Uzun yıllardır dışarıya çıkarken telefonlarımızdaki hava tahminlerinin uyanlarına göre kıyafetlerin tercih edildiği ve bu noktada pek az yanılgıya düşüldüğü bir dünyada küresel bir pandemi, hayret verici ve etki düzeyi görülmemiş boyutta şekillenebiliyor. Tam olarak gündelik hayatın rutini içinde hayret etmenin unutulduğu, her sorunun insan aklı ile çözülebildiği bir zihin dünyasında pandemi, bugüne kadar görülmemiş bir hadiseyi temsil ediyor. Gündelik hayatın dijitallikle şekillenmiş bugünkü organizasyonu, insanlığın yeni bir durumuna atıf yaparken sosyal teorisyenlerin izahına muhtaç bir konu olarak masada bekliyor. Bu çalışma böyle bir kaygıya binaen günümüz insanın gündelik hayatının rutinini anlamayı ve pandemiyle bu rutinde nasıl karşılaşıldığını analiz etmeyi amaçlamaktadır.</p>
<p>Antropolojik perspektiften yararlanılarak yapılacak olan bu tartışma, bir insanlık durumuna atıf yapmakta ve fakat bu insanlık durumunun günümüze özgü koşullarına odaklanarak, pandemi- nin bu durumunda açığa çıkardıklarını rutin kavramı üzerinden ele almaktadır. Dolayısıyla bu çalışmanın konusu doğrudan Co- vid-19 pandemisi değildir. Pandeminin bize hatırlattıkları üzerinden gündelik hayatın ontolojisine ilişkin değimlerde bulunmaktır. Pandemi üzerinden bir değerlendirme yapılacak olsa dahi çıkarsamalar içinde yaşadığımız çağa ilişkin yorumlar barındıracaktır.</p>
<p><strong>Gündelik Hayat ve Rutin</strong></p>
<p>Modern zamanlarda gündelik hayat rutin ile şekillenmiştir. Rutin, hayatın olağan akışıdır. Her şeyin tahmin edildiği üzere devam etmesidir. Dengelerin yerli yerine oturması, alışagelmiş olduklarımızın devam etmesidir. Bu sebeple rutin, yarın ne yapacağım sorusunu askıya alır. Çünkü bu soru öncesinde cevaplanmış ve otomatiğe bağlanmıştır. Cevaplanmaya ya da tekrar tekrar sorulmaya ihtiyaç duymadan yarın yapılacak olanların bilinmesi ve hatta bedene yapışık bir şekilde taşınması bu soruyu anlamsız- laştırmıştır. Bu sebeple birçoğumuz hiç düşünmeden sabahları kalktığımızda yüzünü yıkar ya da hafta içi işe gidip gitmemek gerektiğini sorgulamadan iş yoluna koyulur. Kendisini ve hatta uyanmış olduğunu yolda fark eder. Nitekim rutin, bir eylem üzerine düşünmeye gerek kalmaksızın o eylemi gerçekleştirmemizi sağlar. Eylem artık bir mekaniğin ve otomatiğin konusu haline gelir. Goffman’ın değimiyle rutin önceden belirlenmiş eylem kalıplandır (Goffman, 2020, s. 16-17). Küçük şehirler için abartılı görünen bu tasvir, modernliğin bütün iddialarını savunduğu metropol şehirlerinde özellikle kitleler halinde sanayilerde, el tezgahlarında, kamu kuramlarında hatta plazalarda çalışmaya gidenler için çok daha gerçekçi hale gelir.</p>
<p>Rutin, gündelik hayatta bizi neyin karşılayacağını söyler. Hayat belirli bir döngüye kavuşmuşsa ve belirli bir ritme sahip olmuşsa, yaşayacağımız her şey rutin gereği şekillenmiştir. Daha yalın bir ifadeyle, bir önceki yapıp etmelerimiz bir rutine kavuşmuş ise bir sonraki döngüde ne olacağım düşünmeye fırsat bırakmadan bedenimizin parçası haline gelmiştir. Çoğu zaman ev ve çalışma hayatına sıkışmışlık hissi ya da kendimizi ev ya da iş yolunda buluşumuz bu rutinin sonucudur.</p>
<p>Rutin belirli bir mekanikliği ön görmesi sebebiyle insanlar için oldukça güvenli bir hayatta yaşadığı hissini uyandırır. Fakat nihayetinde bir makine olmayan insan için oldukça insan dışı bir varlık gibi hareket etmeyi gerektirir. Bu sebeple bir taraftan bizi neleri karşılayacağını bilmenin güvenim, diğer taraftan her gün aynı şeyleri yapıyor olmanın sıradanlığını üretir. Esasında rutin bir tür monotonluktur. Tek düze bir yaşamdır.</p>
<p>Gündelik hayatın rutinim anlamaya imkân sağlayan ve bu rutini zemberekli bir saat gibi kuran ritimtir. Belirli bir ritmin korunması ve takip edilmesi hayatı rutin ile ilişkilendirir. Örneğin her sabah aynı saatte ve yerde otobüse binmek ya da aynı saatte ve yerde öğle yemeğine çıkmak hayatin ritmindedir. Bu ritmik tekrarlar bir müddet soma üzerine düşünmeyi gerektirmeksizin eylemeye neden olur. Bu sebeple gündelik hayat üzerine çalışmalarıyla bilinen Henri Lefebvre, modern hayati anlayabilmek için, modern hayatin en önemli kurucu unsuru olan ritmi kavramak gerektiğini önerir. Hatta bir adım daha ileri giderek ritim- terin yakalanmasını bir yöntem teklifi olarak sunar. Çünkü içinde yaşadığımız hayat rutinlerle örüntülüdür ve bu rutinlerin çekirdeğini ise ritimler oluşturur. Yaşarken fark etmediğimiz hayatın ritmi bize ne yapmamız gerektiğini hatırlama çabasına girmeden telkin eder. Ritimleri kavrayabilmek ve analiz edebilmek ise hayatin farkındalığı ile ilişkilidir. Bunun için ne bir kriz halini ifade eden ritmin sürekli bozulması ne de ritmin farkına varmaya mani olacak bir rutine tabi olmayı önerir. Ancak belli bir dışsallık hayatin ritmini kavramaya imkân verir (Lefebvre, 2017, s. 53).</p>
<p>Büyükşehirlerde rutin ve ritim daha da belirginleşmiştir. Başka bir değişle rutin oluşturabilmeyi becerebilmiş beldeler büyük şehre dönüşebilmiştir. Öngörülebilirlik, bir yeri yaşanılabilir kılmıştır. Çünkü farklılıklar rutin içinde erimiştir. Fark edilmez hale gelmiştir. Büyükşehirlerde yabancılar vardır ve fakat farkına varılamayacak kadar çok yabancının olması, yabancılığı anlamsız kılmıştır. Tam da bu sebeple büyük şehir yabancılarla karşılaştığımız ama ona bir yabancı gibi davranmadığımız yerlelerdir. Yabancılar da rutinin içinde erimiştir. Artık şaşırdığımız bir şey olmaktan çıkmıştır. Bu anlamda yabancılara şaşırmak taşralı bir zihni taşıyor olmayı gerektirir. Büyükşehirlerde beklemediğimiz alışık olmadığımız rutinin kotasına girmemiş unsur neredeyse hiç yoktur. Esasında vardır ama rutin onları farkına varmayı imkânsız kılacak şekilde işlediği için görünmez hale getirmiştir. Başka bir deyişle şehrin rutininde duyduğumuz fakat kulak vermeyi dahi akıl edemediğimiz unsurlardır. Bu sebeple boğazdaki martı sesleri, uğultulu bir kapalı çarşı, metroda bir birine karışmış topuk sesleri, komalar ve daha birçok ses rutinin parçasıdır. Dünyanın en güzel yerini her gün aynı ritimle ve rutin ile tecrübe ettiğinizde o artık sıradanlaşmıştır. Güzellikler sadece büyük şehirlere gezmek için gelenlerin ya da bir rutinin parçası olmayı reddedenlerin müşahedesindedir. Örneğin boğazdaki martı sesleri rutinin parçası olduğu anda sadece birer uğultudurlar, şaşırmaya, duyup dinlemeye konu olmaktan çıkmıştır. Çünkü büyük şehirlerde zaman ve mekân diğer yerleşim yerlerine nispeten çok daha tanımlıdır. Nitekim rutin, insanlar için tanımlanmış zaman ve mekânda yaşamaktır.</p>
<p>Rutin modern zaman ve mekân tasavvurunun bir sonucudur. Lefevbre’e (2016) göre özellikle kapitalist sistem ile birlikte çalışmanın merkezi bir konuma gelmesi ve bütün bir gündelik hayatı kurması, hatta istila etmesi, insanın bir rutine sürüklenmesine neden olmuştur. Bu perspektiften bakıldığında rutin içinde yaşamak esasında bir metalaşma halidir. Özellikle çalışma zamanının, mekânın ve koşularının modern anlamlandırmalara konu olması rutinin kaynağı olarak görülebilir. Gerçekten de modern olgular (kapitalizm, ulus devlet, ilerlemecilik, endüstrileşme, küreselleşme vb.) zaman ve mekânın algılanışında köklü değişimlerle sonuçlanmıştır.</p>
<p>Özellikle Giddens ve Harvey’in analizlerini temele aldığımızda, modernitenin zaman ve mekân kavrayışlarına üçlü bir etkisi olduğunu ifade edebiliriz: i) Zaman ve mekân yerel/tabii bağlanımdan koparılmış ve tekdüzeleştirilmiştir, ii) hem zamanın hem de mekânın içi boşaltılmış ve bu durum, zamanın bölümlenebilmesine ve mekânın da üzerine nesnelerin dilendiği gibi yerleştirilebileceği pasif bir yüzey olarak görünmesine sebep olmuştur, iii) zaman ve mekân birbirinden büsbütün koparılmıştır (Işık, 1994, s. 25). Bu üç unsurda zamanın ve mekânın tanımlanması ve bir rutinin şekillenmesi anlamına gelmektedir. Benzer şekilde birçok sosyal teorisyen modern zamanda mekânın ve zamanın rasyonalite tarafindan kurgulandığı ve bu sebeple tanımlanmış olduğu konusunda hem fikirdir.</p>
<p>Bu metnin sınırlarında modern zaman ve mekân kavrayışına ilişkin tartışmalara yer vermek mümkün görünmemektedir. Esasında buna ihtiyaçta yoktur. Fakat rutinin kaynağım tespit edebilmek açısından modern zihniyetin mekân ve zaman kurgusuna dikkat çekmek oldukça önemlidir. Saniyelerin dahi bir yere yetişmede hayati derecede kıymetli olduğu bir noktada ritim ve rutin tabii bir sonuçtur. Örneğin bir dakika ile otobüse gecikebilir ve gideceğiniz yere gidemeyebilir ya da işe başlama saatim kaçırabilir ve bir yığın sorun yaşayabilirsiniz. Benzer şekilde iki saniye geciken banka ödemenizin bedelini çok ağır ödeyebilirsiniz. Olmanız gereken yerde, olmanız gereken saatte bulunmak gerekmektedir. Bu anlamda modern öncesi dönemdeki zamanın esnek kullanımı, içinde yaşadığımız çağda bir imkân olarak mevcut değildir. Benzer bir durum mekân içinde geçerlidir. Özellikle hız, mekânın tecrübe edilen bir yer olmaktan ziyade tanımlanan bir şey olmasına neden olmuştur (bkz. Virillo, 2018). Ev, iş yeri, çarşı, mahalle bütüncül bir mekân olarak algılanmaktan çıkmış. Parçalı bir tasavvura sebebiyet vermiştir. Harvey’in (2010) veciz ifadesi ile modern insan dakikalarla ve konumlarla netleştirilmiş, tanımlanmış mekân ve zaman arasında sıkışmış bir insandır. Bu sıkışmışlık ise rutin gündelik hayatın akışında tek alternatif olarak görülmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak rutin, Avrupa merkezli modernitenin gündelik hayat organizasyonudur. Modernleşme sürecinde bu durum, farklı çıktılarla Avrupa dışı toplumlara da yayılmıştır. Büyük şehirlerde ise çok daha belirgin hale gelmiştir. Rutin, zamanın ve mekânın rasyonel bir kurgu ile tanımlanması halidir. En basit ifadeyle otobüslerin küsuratlı vakitlerde duruklarda bulunması ve her gün aynı saatte, aynı dakikada aynı durağa gelmesi beklentisi bu rutinin sonucudur. Benzer bir şekilde haftanın hangi günü,neredeki mahallede, evde, hangi tür çöpün, hangi renkteki kutuya konacağı, hatta hangi gün kaç kilogram çöpün çıkarılacağının çok öncesinden belirlenmesi, basit bir rutinin kabul görmüş halidir.</p>
<p><strong>Hayat, Hayret ve Rutin</strong></p>
<p>Rutine ilişkin mülahazaları daha da uzatmak mümkün. Fakat derdimiz bu değil. Modern hayatın konforunu bize sunan rutini tanımlamak ve gündelik hayatımıza yerleşmiş bir rutinin karşısında yaşanan olağanüstü bir krizin ne tür anlamlandırmalara konu olacağım tartışmak istiyoruz. Dahası krizin bir neden olarak değil, ama bir sonuç olarak ne manaya geldiğinin tartışmasını yapabilmek toparlayarak ifade edecek olursak, modern insanın rutin oluşturma konusunda ortaya koyduğu çaba ve ısrar bitmek tükenmek bilmeyen bir arzu olarak karşımızda durmakta. Modern insan beklemediği bir şeyle karşılaşmak istemiyor.</p>
<p>Yaşayacaklarım tanımlamak sorunları öngörülebilir hale getirmek, bütün tedbirleri almak, hayrete, beklenmeyene yer bırakmamak için inanılmaz bir mücadele veriyor. En azından tıp ve mühendislik bilimlerindeki gayret bu minvalde şekilleniyor. Her çaba nedenleri belirlemeye, sonucu öngörmeye ve tedbir almaya dönük Belki bir insanlık durumu olan bu hal, içinde yaşadığımız çağın gereklilikleri ile birlikte akıl almaz bir hale dönüşüyor. Teknolojik gelişmeler bu dünyada yaşanabilecek olası krizler karşısında yeni yaşam alanları üretebilmenin temel aracı olarak gün geçtikçe ivme kazanıyor.</p>
<p>Modern insanın bilme ve tanımlama çabası yadsınacak ya da övgüye konu olacak bir çaba değil. Zamanın ruhu bu çabayı gerektiriyor. Fakat zamanın ruhu rutini gündelik hayatın temel belirleyeni olarak işaretlerken aynı zamanda insanlığımızdan bir şeyleri alıp götürüyor. Adeta insanın hizmetine sunulan her bilmeye ve teknolojiye ilişkin çaba, insanlığımızdan bazı unsurları eksiltiyor. Bizi insanlığımıza yabancılaştırıyor. Bu metnin özelinde ifade edecek olursak rutinin ve ritmin içinde şekillenmiş bir gündelik hayatta, belki de insan olmanın en önemli hasletlerinden biri olan hayret etme yetisi silikleşiyor. Tam bu noktada doğa; dünyayı saran bir pandemi vasıtasıyla, bütün teknoloji ve bilme biçimlerine rağmen, hayret edebileceklerimizi bize hatırlatıyor.</p>
<p>Hayret ya da şaşkınlık hali insanın yapıp etmelerinin dışında bir şeylerin olduğuna gönderme yapar. Nitekim insan, kendi ürettiğine ya da şekillendirdiğine hayret etmez. Kendi sınırlarımızda gerçekleşenler hayrete konu olmaktan çıkar. Hayret için öncelikli olarak bizim dışımızda şekillenen, bizim tanımlayamadığı- mız, belirleyemediğimiz belki de en önemlisi ön göremediğimiz unsurların olmasını gerektirir. Onun için hayret bir rutinin içinde gerçekleşmez. Bir anda karşımızda duran şeyin nasıl olup da o şekilde var olabildiğinin şaşkınlık halidir. Bizim sınırlarımız ile sınırlarımızın dışında kalanların karşılaşma durumudur. Bu sebeple hayret varlıktaki bütünlüğü yakalama halidir. Başka bir deyişle tamlık hissidir. Bizim ön göremediklerimizle birlikte hayatımızın bir bütün olduğunu ve şekillendiğini fark etme halidir. Bir süre, ritim ya da rutin olarak değil; bir hal olarak vardır. Ne zaman ve nerede hayret edeceğimiz belli değildir. Hatta hayret beklenmedik anlarda gelmesi ile anlam kazanır. Dahası beklenebilen bir şey değildir. Belki de en önemlisi hayatın ve hayatımızın bizim elimizde olmayışının farkına varma durumudur. Tanımlananlar, belirlenenler, rutine dönüşenler esasında görüngüler dünyasında oyalanmak anlamına gelir. Hayretin olmadığı yerde hayat bir oyun ve oynaştan ibaret kalır.</p>
<p>Rutin ve ritim, tazelenmeye müsait değildir. İki günü bir bi- rine denk olma halidir. Bu sebeple hayrete alan açmaz. Fakat hayat, hayret ile birlikte vardır. Hiç beklemediğimiz bir anda ve yerde rutinin rasyonel bir kurgu olduğunu bize hatırlatrverir. Bu sebeple genellikle kapımızı hazırlıksız olduğumuz zamanlarda çalar. Her an bir hayrete hazır değilsek, rutinimiz parçalanıverir. Hayatin bir felaketler senaryosuna dönüşmesi tam olarak bu nokta da başlar.</p>
<p>Sürekli hayret etmek bir insanlık hali değildir! Ama sürekli hayret edebileceğimizin farkında olarak yaşamak, hayat üzere olduğumuz anlamına gelir. Bu bağlamda hayat, hayret ile rutinin kavuştuğu yerde başlar. Var olduğumuz böyle bir durumda anlaşılır. Bizim varlığımıza ve belirleme alanımıza göndermede bulunan rutin ile bizim dışımızda var olanları imleyen hayret buluştuğunda, yaşadığımızın farkına varırız. Tam bu noktada yaşıyor olmak başlı başına bir hayret konusu haline gelir. Çünkü yaşamak, o anda nefes almak, o yerde bulunmak deneyimlenen bir hal olarak hayretin konusudur. Bunu hayretin konusu yapan o anda ve o yerde olmaktan ziyade, belirli bir zaman sonrasında, bir daha hiçbir zaman o anda ve o yerde olamayacağımızda-. Tamda bu sebeple yaşamak hayret etmektir.</p>
<p>Pandemi modern kentlere, tam da hayretin yitirildiği rutine bağlanmış bir hayatin ortasına düştü. Onun felaket oluşu ortaya çıkardığı fiziksel etkiden ya da dünya coğrafyasının her yerinde duyuluyor olmasından ziyade, belirli bir rutinin üzerine gelmesinden kaynaklanıyor. Modern şehrin rutini ile birlikte pande- miyi karşılayan toplumların felaketi çok daha ağır oluyor. Gündelik hayatını mekanikleştirmemiş toplumlar için ise pandemi diğer hastalıklardan birisi olarak hayatin içinde bazen ölüm, bazen kronik bir rahatsızlık getiren bir hastalık olarak yer alıyor.<br />
Bu sebeple Suriye de savaştan kaçanların pandemiyi karşılaması ile İsveç teki bir İsveçlinin pandemiyi karşılaması aynı olmuyor. Ya da dünyanın farklı coğrafyalarında her gün açlık ile burun buruna yaşayan insanlar ile online sağlık hizmeti alabilenler pandemiyi aynı düzlemde karşılamıyor. Her gün yokluk ve yoksunluk içinde yaşayanlar için pandemi rutin bozan ve hayret veren bir şey olmaktan ziyade, gündelik hayatın getirdiği rutin sorunlardan birisi oluveriyor. Her an ölümle burun buruna yaşayanlar için pandemi bir felaket olmaktan ziyade, felaketlerden birisi olarak belki de nispeten daha adili olarak gündelik hayatı yeniden düzenliyor.</p>
<p><strong>Antropolojiye Kulak Vermek</strong></p>
<p>Gelinen noktada pandemi, hayretle ve hatta dehşetle karşılanıyor. Dünyanın eskisi gibi olmayacağına dair söylevler üretiliyor. Şüphesiz pandemi birçok şeyi değiştirdi. Belki de en önemlisi birçoğumuz için rutinin bozulması anlamına geldi. Hayretle karşıladık Esasında hayata nasıl bir şey olduğunu anlama imkânım yakaladık Hayat rutini ve hayreti ile birlikte bize nasıl bir varlık olduğumuzu hatırlamaya davet ediyor. Gündelik hayatta gerçekliğinde hayret ve rutinin iç içe geçtiğini her fırsatta söylüyor. Kriz gündelik hayata sınırında vuku bulur; varoluş hallerimiz açısından berisi rutin ötesi hayrete kapı açar.</p>
<p>Pandemi sürecinde yeni rutinlerimiz çoktan oluşmuş durumda. Hayretin ve rutinin karşılaştığı noktada gündelik hayat pratiklerinin antropolojik anlamı ayrıca önem arz ediyor. Bir insanlık durumu var! Ve bu durum, inşam her daim rutine çeken bir eğilime sahip. Kriz esnasında dahi insanoğlu rutin arayışına giriyor. Tabii olarak her canlı organizma gibi mevcut koşullara uyum sağlamayı ve mevcut koşullarla birlikte yaşamayı arzuluyor. Ve fakat hiç beklemediğimiz ve kontrol edemediğimiz bir zamanda ve yerde bu rutinler bozuluveriyor. Belki de ilk başta büyük bir şaşkınlıkla karşıladığımız hadiseler belirli bir zaman diliminde sıradanlaşıyor ve rutine dönüşüveriyor. Rutin, her şeyi kontrol edebileceğimiz ve aklımızla artık her şeyi tanımlayabile- ceğimiz inancını üretmeden, yeni bir hayrete kavuşabiliyoruz. Hayatin bu döngüsü, insanı farkındalığa ve bu hayatta bizim dışımızda ve ötemizde bir şeylerin olduğunun bilincine çağırıyor. Modern dünyanın rutininde pandemi tam olarak böyle bir dön- güselliğin ve farkındalık davetinin tekerrürü olarak karşımızda duruyor.</p>
<p>Pandemi süreci insanoğlu için bir dizi değişikliği ifade ediyor. Fakat köklü değişimlerin olması, yeni rutinlere kavuşulması zannettiğimiz kadar yeni bir şey değil. Toplamların tarihi bu duruma verilebilecek örneklerle dolu. Her unsuru yeni olarak sunma becerisini haiz bir çağda pandemi bizim için hiç görülmemiş bir felaket olarak görülebilir. Tam da bu noktada Antropolojinin insanlığın tecrübesine bakmaya dönük çağrışina kulak vermek gerekebilir. Belki de sorunu bir pandemiden ziyade insanın dünyaya ve hayata yüklediği anlamla ilişkilendirmek daha doğru olabilir. Nitekim kitlesel manada yaşanan krizler tarihin her devrinde vardı. Fakat krizlere yaklaşımımızı belirleyen hayati anlamlandırma biçimimiz, dönemlere göre değişebilmektedir. Levi- Strauss (2014) korona pandemisinden yıllar önce yazdığı Modern Dünyanın Sorunları Karşısında Antropoloji adlı eserinde veciz bir şekilde durumu; “Bilim ve teknik fiziksel ve biyolojik dünyaya dair bilgimizi muazzam ölçüde arttırmıştır. Hiç kimsenin şüphesi yok, daha yüz yıl önce bunlar doğa karşısında güç kazandırmıştı bize. Bununla beraber, bu gücü kazanmak için ödemek zorunda kaldığımız bedelin büyüklüğünü yeni anlıyoruz” şeklinde tespit ediyor. Devamında ise ‘ilkel’ olarak yaftaladığımız geçmiş top- lumların ve günümüzde farklı coğrafyadaki toplumların kadim bilgilerine kulak verme gerekliliğini ortaya koyuyor.</p>
<p>“Uzun zamandır bel bağlanan, asla sekteye uğramayacak bir maddi ve manevi ilerlemeye duyulan inanç en büyük krizini yaşıyor. Batı tipi uygarlık, vaktiyle kendi kendisi için geliştirdiği modeli yitirdi ve bu modeli diğer uygarlıklara sunamıyor. Öyleyse gözlerimizi başka yöne çevirip, insanlık durumu hakkındaki tefekkürlerimizin hapsolduğu geleneksel çerçeveleri genişletmemizin zamanı gelmedi mi? Uzun zamandır içine sıkışıp kaldığımız dar ufka ait toplumsal deneyimlerden daha çeşitli ve farklı deneyimleri bu tefekkürlere dâhil etmemiz gerekmiyor mu? (s. 14-15).</p>
<p>Levi-Strauss’un bahsettiği anlamda başka toplumların ve kadim geleneklerin öğreticiliğine sığınmak ve hayatı anlamlandırma düzeyine ilişkin farklı tasavvurları göz önüne almak, esasında düşünümsel bir antropoloji üretme çabasını gerektirir. Daha yalın bir ifade ile insanlığın hafızasına kulak vermeyi gerektirir. Bu bir taraftan yaşanılan krizin insanlık için yeni olamadığını keşfetmek diğer taraftan tek bir merkezli üretilmiş olan ve bu günün sorunlarım aşmada yetersiz kaldığı gün geçtikçe aşikâr hale gelen Avrupa merkezli günümüz bakış açısının dar anlamlılığına mahkûm olmamak anlamına gelecektir. Antropoloji kendi zincirlerini kılabildiğinde bunun imkânını üretecek ve insanlık durumunu kavramaya imkân sağlayacak bir perspektifi üretebilir.</p>
<p>İnsanlığın hafızasına kulak vermek en basit haliyle benzer krizlerin önceden yaşanmış ve bir şekilde aşılmış olduğunu kavramayı mümkün kılar. Belki daha da önemlisi hayatın ne olduğuna ve krizin hayatı anlamlandırma biçimlerine ilişkin nasıl bir işlev üstlendiğine kapı aralayabilir. Çünkü hayat anlam kazanabilen bir alandır. Bu anlam, bizim hayata kattığımız bir şeydir. Hayatın bize hazır bir tepside sunduğu bir şey değildir (Eagle- ton, 2017, s. 45). Hayat, hayret ve rutin ile birlikte şekillenirken esasında bir insanlık durumuna atıf yapar. Hastalıklar, savaşlar, pandemiler bir insanlık durumlarından birisi olarak karşımıza çıkar. Yani pandemi de bir insanlık durumudur. Eskilerin deyimine sığınarak belirtecek olursak “her şey insan içindir”.</p>
<p><strong>Sonuç: Hafızada Cephe Açmak</strong></p>
<p>Pandemi sürecinde bir insanlık durumu ile karşı karşıya olduğumuz metnin hemen her satırının arasında hissedilecek bir tema olarak belirginleştirilmiştir. Bu insanlık durumunun beraberinde getirdiğimiz toplumsal hafızamız söz konusudur. Toplumsal hafıza kabaca toplumların ortak düşünce, duyuş, istek, heyecan ve tavırlarını ifade eder. Bu ise geçmişte ortaklaşa yaşadığımız ve paylaştığımız tecrübelerle şekillenir. Hafıza durağan bir yapıda değildir. Sadece geçmişe de ait görülemez. Biz bugün hafızamızı geçmişe başvurarak inşa ederiz. Aynı zamanda her canlı organizmada olduğu gibi geleceğe taşımaya çalışırız. İçinde bulunduğumuz durum açısından ifade edecek olursak; kriz dönemlerindeki ortak tecrübelerimiz ve yaşanmışlıklarımız bugün başvurduğumuz hafızamızı oluşturur. Bunları bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde hatırlayarak belirli davranış ve duyuş kalıpları geliştiririz. Bununla birlikte yine krize dair ortak paylaşımlarımızı, tecrübelerimizi, travmalarımızı, mücadele stratejilerimizi gelecekte hatırlamak üzere devrederiz. Dolayısıyla yaşadığımız süreç sadece krizle nasıl mücadele ettiğimizi değil aynı zamanda gelecekte kriz karşısında hatırlayacaklarımızı inşa etmekte ve hatta şekillendirmektedir. Örneğin sokağa çıkma yasağının duyulduğu anda kolektif bir davranışa başvurmamız, fırınlara, marketlere akın etmemiz,geçmişteki travmalarımız ile ilgilidir. Bunlar doğrudan şahit olduğumuz ya da devraldığımız travmalardır.</p>
<p>Hafızamızda var olan kıtlık korkusunun, zor zamanların belirsizliğinin anksiyete- sidir. Bu noktada önceki sokağa çıkma yasaklarının hafızamızdaki yerini yok sayamaz ve toplumun cahil olduğu iddiası ile süreci anlayamayız. Zira kriz esnasında heybemizde ne varsa onu tüketmek durumundayız. Onun için bugün kolektif hafızamıza başvururken aynı zamanda kolektif hafızalarımıza neler ektiğimizin farkında olmak durumundayız. Belki de bu kriz dönemlerinde yöneticilerin, sosyal bilimcilerin, kanaat önderlerinin en önemli mesuliyeti budur.</p>
<p>Bugün asıl sorulması gereken soru, insanlığın heybesinde nelerin olduğudur. En az bunun kadar önemli olan heybenin neresine kadar elimizin uzanabildiğidir. Kriz dönemlerinde, hayatı yeniden anlamlandırma girişimlerimizde, hafızamız bizim heybemiz ve elimizdir. Ona erişebilmek rutin ve hayret arasında şekillenmiş hayatı anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Bu gün dünya hayatı anlamlandırmanın yeni bir eşiğindedir. Bu eşikte insanlık durumuna ve hafızasına kulak vermek oldukça önemlidir. İnsanlık hafızasına ve durumuna baktığımızda ise karşımıza çıkacak en önemli mefhum ölümdür.</p>
<p>Ötelediğimiz, şehirlerin dışına ittiğimiz, bizim kapımızı çalmaz dediğimiz ölüm yanı başımızda hatta hayatın içinde bizi gözlemekte. İnsanlığın unutmaya hatta tecrit etmeye mahkûm ettiği bu gerçeklik artık kabına razı değil. Bilim ve teknolojideki gelişmeler, hayatın gerçekliğini bastırmaya kâfi gelmiyor. Ancak zaman zaman bireysel olarak hatırladığımızı şimdi toplumsal hatta bütün insanoğlu olarak hatırlamak durumundayız. Ölüm vardır ve hayatın içindedir. Bu gerçekliği hiç unutmamış ve bir paradigma olarak muhafaza edebilen toplumlar bu krizin sosyo-psikolojik etkilerini en aza indirgeyecektir. Zira her ne kadar ağızlarımızın tadını kaçıran ölümü günlük hayatta hatırlamak istemesek ve rutinin içinde eritsek de hayat ölümle birlikte vardır.</p>
<p class="fs-7 mb-0">Rutin ve Hayret (Bir İmkan ve İmtihan Olarak Pandemi) &#8211; Kollektif,syf:49-67</p>
<p>♦ Doç. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, kararslanf@ gmail.com</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><br />
Eagleton T. (2017) Hayatın anlamı (çev. Kutlu Hınca) İstanbul: Ayrıntı Yayınlan.<br />
Goffman E. (2020). Gündelik yaşamda benliğin sunumu (çev. B. Cezar). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Harvey, D. (2010). Postmodernliğin durumu (çev. S. Savran). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Işık O. (1994). Değişen toplum mekân kavrayıştan: Mekânın politikleşmesi, politikanın mekanlaşması Toplum ve Bilim Dergisi, 64-65, ss. 7-38.<br />
Lefebvre H. (2016). Modern dünyada gündelik hayat (çev. I. Gürbüz). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Lefebvre H. (2017). Ritimanaliz: Mekân, zaman ve gündelik hayat (çev. A L. Batur). İstanbul: Sel Yayınlan.<br />
Levi-Strauss C. (2014). Modern dünyanın sorunları karşısında antropoloji (çev. S. Kılıç). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Virilho P. (2018) Hız ve politika (çev. M. Cansever). İstanbul: Metis Yayınlan.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/">Bir İnsanlık Durumunu Hatırlamak ya da Gündelik Hayatın Sınırına Dair Değimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar, Sadettin Ökten &#8211; Aşk İle Anı Seyretmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:16:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İyi hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk İle Anı Seyretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[güzelllik]]></category>
		<category><![CDATA[hâl ehli]]></category>
		<category><![CDATA[hümanite]]></category>
		<category><![CDATA[hilmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sadettin Ökten]]></category>
		<category><![CDATA[Yeis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24470</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah ne istiyor kullarından? Çok açık: Hiçbir şey&#8217;ı Rab yerıne koyma. Bilim, akıl, imkân, sağlık, her ne varsa. Yanı onlara fazla güvenme, bunların hepsinin üzerinde senin Rabbin var. O yarattı seni ve sana doğru yolu O gösterdi. Yedirdi ve içirdi. Diğer her şey vesile veya vasıta olur. Ama esas başlangıçtaki sebep, her şey ondan geliyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/">Kemal Sayar, Sadettin Ökten – Aşk İle Anı Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24471 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-300x169.jpg" alt="" width="431" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63.jpg 1200w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></div>
<div></div>
<div>Allah ne istiyor kullarından? Çok açık: Hiçbir şey&#8217;ı Rab yerıne koyma. Bilim, akıl, imkân, sağlık, her ne varsa. Yanı onlara fazla güvenme, bunların hepsinin üzerinde senin Rabbin var. O yarattı seni ve sana doğru yolu O gösterdi. Yedirdi ve içirdi. Diğer her şey vesile veya vasıta olur. Ama esas başlangıçtaki sebep, her şey ondan geliyor. Esas kaynak veya esas fail Cenâb-ı Rabbu&#8217;lâlemîn&#8217;dir. Şifa da O&#8217;ndan, hekimler bir vesiledir, ilaç da vesiledir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: İslam medeniyeti insanı semavata ve arza bakmaya, üzerine tefekkür etmeye davet ederler. Bu da insanın duygu ve ruh âlemini harekete geçirir. İslamî nokta-i nazardan ve insani nokta-i nazardan bakarsak eğer sanatın başlangıç noktası da işte bu ruhsal ve duygusal dünyamızdır. Şimdi “ruhu muazzeb oldu&#8221; diyoruz değil mi? Aslında ruh acı çekmiyor. Mesela bir tarafımıza fiziksel bir baskı gelse, tokat yesek, iş yaparken elimizi ayağımızı acıtsak, canım acıdı deriz. Esasında acıyan can değil, beden. Böyle bir etki yok. Ruh acı çekmez ama daralır. Neden? Çünkü onun da iyiliğe, güzelliğe ihtiyacı var. Ruhun ihtiyaç duyduğu şey, Hüsn-ü Mutlak&#8217;ın ona çizdiği çerçeve. Bazen Hüsn-ü Mutlak&#8217;ı bu âlemde göremeyebilir; işte o zamanlar bu görme ihtiyacını bi&#8217;l vesile temin etmek gerekiyor. Bunun yolu da yaratılıştan ilham almaktan, yaratılışın güzelliğini görmekten, hilkatin sihrine vâkıf olmaktan geçiyor. Sanat bence buradan başlıyor. Müslüman sanatkâr hiçbir zaman yaratılmışla yarışmaya kalkmaz. Müslüman sanatkârın özelliği odur. Hüsn-ü Mutlak&#8217;ın bu dünyadaki lütufları bazen açık bazen gizlidir. Açık olan lütufları her ruh görmüyor, sanatkâr o açık olanları göstermek noktasında insanlara işaret ediyor. Bazen de gizli olan güzelliği göstermek noktasında onlara rehberlik ediyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar:..Aslında kâinata, insana, ibret nazarıyla baktığımızda Cenab-ı Hakk&#8217;ın o muhteşem kudretini görebiliyoruz.</p>
<p>Ökten: İşte bu bakışla birlikte duyulan şey; büyük hayranlık, hayret, teslimiyet ve büyük bir acz ifadesidir. Aynı tabiata biyolog da bakıyor. böcekleri inceliyor ama onun nazarında hikmet yok. 0 hadiseye mekanik olarak, sebep-sonuç ilişkisi açısından bakiyor. Hem Batı&#8217;da hem de Doğu&#8217;da mehtapla ilgili şiirler ve müzikler var ama bir astronom aya öyle bakmıyor; çapını, hareketini, hızını ölçüyor, kitabına yazıyor. Bir Müslüman ise aya farklı bir nazarla bakıyor. Tabii bir astronomun bakışını reddetmiyoruz ama biz ayla beraber yatıyoruz, ayla beraber kalkıyoruz. Ramazan hilali göründü ise o gece sahura kalkıyoruz. Hilal bize çok şey söylüyor. Hilalin hem bir romantizmi hem de realizmi var. Onlar iç içe geçmiş. Gece, Müslümanlar için tefekkür, ibadet ve dinlenmeye ayrılmıştır. Gece üzerine şiirler, şarkılar yazılmıştır.</p>
<p>Gece, her yerdeki efsunlu sükânundan iyi Avutur gamlıyı, teskin eder endîşeliyi;</p>
<p>Ne ledünni gecedir! Ta ağaran vakte kadar, Bir mücevher gibi Sünbül Sinan&#8217;ın ruhu yanar. Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak, Vatanın fatihi cedlerle beraber yaşamak!</p>
<p>Böyle diyor Yahya Kemal. Koca Mustâpaşa şiirinde. Gece üzerine Batı&#8217;da tam tersi bir anlayış da vardır. Memâtın remzidir gece, unutulmak, menhiyatla geçiştirilmek istenir çünkü insan geceyle baş başa kalamaz, korkar geceden.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Bir insan sürekli çirkinliği görüyorsa, bakışı çirkinliğe ayarlıysa, onun iç dünyası bir süre sonra kararmaya başlıyor. Kendini ve dünyayı hep kötü kelimelerle tasvir ediyor. Kendisi de buna inanıyor ve ağır bir depresyonun koynuna giriyor. Sonra da bunu etrafına yayıyor. Bir hoca derdi ki, &#8220;Ben depresif danışanlarıma önce depresyondan evvelki zamanlarını anlattırırım. Birdenbire danışanlarımın gözleri ışıldar. 0 bitkin, hayattan bıkmış insanların neşeli ve güzel zamanlarını anlatırken gözünde hafif bir ışık yalımı olur, sanki hayata döner gibi olurlar. Şunu hatırlasinlar diye yaparım bunu: Geçmişte böyle bir zamanın var, bunu unutma. Bunu yeniden yakalayabilirsin.&#8221; Yani ruh en güzelden neşet ediyor zaten. Kal-u belada hepimiz güzel ruhlardık. İnsan güzel fıtrat üzere yaratılmış bir varlık. Aynı bu depresif hasta gibi, sadece hatırlaması lazım. Nereden geldim, hangi güzellikleri gördüm, hangi güzelliklere meftun idim. Şimdi bu çirkinliklerden nasıl çıkabilirim, ona bakması lazım. Platon, “Bütün mesele hatırlamaktır.&#8221; diyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Türkiye ciddi bir medeniyet krizi yaşıyor; bir tarafta modernite var, bir tarafta İslam var. Biz Müslüman kalarak, İslamî değerleri muhafaza ederek yeni bir medeniyet yorumuna gitmek mecburiyetindeyiz ama bu çok kolay bir şey değil. Avrupa bunu yapamadı. Hıristiyan kalarak moderniteyi kuramadı çünkü Hıristiyanlığı çok tahrif ve suistimal etmişlerdi. Ama bizdeki ehlisünnet itikadı hâlâ çok sağlam bir şekilde devam ediyor.</p>
<p>Biraz evvel bahsettiğiniz nakîsalar hepimizde var. Duamız odur ki, Allah bizi hak sözü işitir hâle getirsin. Söz söyleyen kişinin kusurunu görmeyelim, sözü hak ise o sözün üzerimizde ıslah edici bir etkisi olsun. Her insanın bir boşluğu vardır, insan o boşluğu araştırır; hak sözü görmez de o boşluğu görür. Hâlbuki Allah, hak sözlü birisine söyletir. Hani hep deniyor ya:</p>
<p>Ehl-i irfânım diye kimseye ta&#8217;n eyleme sen Defter-i dîvâna sığmaz söz gelir dîvâneden</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern insanla ilgili şöyle bir problem var: Hatıra oluşturamıyoruz. Hayat o kadar hızlanmış durumda ki, olaylar o kadar peşi sıra depar atar gibi geliyor ki, hiçbir yaşantı kökleşip bizde hatıraya dönüşemiyor. Bir üstadın dizinin dibinde otururken oraya ruhumuzu veremiyoruz. Ilahiyat fakültesinde hoca olan bir arkadaşımız anlatıyordu. &#8220;Ben öğrencilerde şevk göremiyorum. Ders anlatıyorum ama herkesin gözünde donuk bakışlar var, cep telefonuyla meşgul oluyorlar ders sırasında, dinlemiyorlar,&#8221; diyor. Bir yazar, “Yaşayanlar mezarlığı” diyor günümüz toplumunu anlatırken. İnsan, hatırası varsa canlıdır. Hatıraya girebiliyorsa, hatıraların kutsi saatinde yaşayabiliyorsa, orada soluk alıp verebiliyorsa, ölmüşlerini şimdi yanındaymış gibi yâd edebiliyorsa canlıdır. Biz hatıra oluşturamıyoruz, deneyim oluşturamıyoruz, bir şeyi tam manasıyla, ruhumuzu onun içine gömerek tecrübe edemiyoruz. Bu da bizi köksüz ve öksüz, ve hayata karşı ümitsiz bırakıyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sayar: Albert Camus&#8217;nün Düşüş diye bir kitabı vardır. Orada yıllar önce okuduğum bir cümle hiç aklımdan çıkmaz. &#8216;Geleceğin tarihçileri, modern insanı tarif etmek için iki kelime kullansalar kâfidir: Çiftleşirdi ve gazete okurdu.&#8221; Bir insiyakımız cinsi yönelimimizse diğer insiyakımız da enteresan bir şekilde içimizdeki enformasyon boşluğunu doldurmak. Onu da günümüz insanı gazeteden, internetten, televizyondan elde etmeye çalışıyor; fakat bu aldığımız bilgi aslında mahumat, yani bilgi bile değil. Hepimiz malumat obezi oluyoruz. Malumatla şişiyoruz ve çözüm üretemediğimiz bir sürü dertle karşı karşıya kalıyoruz. Bu da bizi hayata karşı yeis içinde, yılgın insanlar hâline getiriyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Allah&#8217;ın halife olarak yarattığı ve dünyaya yolladığı bir &#8216;ınsana yeis yakışmaz. Zor sualler karşısında insanın yeise düşme ihtimali vardır. zaman zaman da düşebilir; ama Rabb&#8217;ı Teâlâ mutlaka ona çıkış yolu göstermiştir.</p>
<p>Sayar: Mutluluğun formülü olarak çok basit bir şey söylenir ruh biliminde: &#8220;Anları biriktirin, şeyleri değil. Yaşantıları biriktirin; çünkü yaşantılar size her zaman mihmandarlık eder. Fakat nesneler eskir, bozulur, çürür, demode olur.&#8221;</p>
<p>Ökten: Yine bir metaforik yaklaşım olarak söyleyeyim. Güneş semada neşe veriyor ama bazen bulutlarla da kaplanabilir. Fakat o zaman biz biliyoruz ki bulutların arkasında bir güneş var ve bulutlar rüzgârla süpürülecek. Bu metaforik bir yaklaşım, insan önce mecazlarla anlar hayatı, maddesel olarak anlar, sonra soyuta geçer. Bu bana çok büyük bir düstur olmuştur. Bulutlar var evet. şu anda hava kapalı sıkıntı var ama biliyorum ki güneş arkada.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Hocam maarif sistemimizde şöyle bir eksiklik olduğunu gözlemliyorum: Mesela bir metni anlamak üzerine bir eğitim vermiyoruz. Çok sayıda öğrencimiz olduğu için maalesef bir eleme yapması gerekiyor devletin; bu elemeyi de test sınavlarıyla yapıyor. Test sınavı ise muhakemeyi öldüren bir şey. İnsanların okudukları metni anlamalarını, anlama kabiliyetlerini, oradan muhakeme yürütme kabiliyetlerini ölçmeyen bir sınavımız var. Hap şeklinde bilgi yahut matematikte işlem soruyoruz. Bu da gençlerin dille ünsiyetini biraz kırıyor gibi geliyor bana. Bir metnin labirentlerinde kaybolmayı, o metni müteradif manalarıyla anlamayı, dil lezzeti içinde kaybolmayı veya bedii sanatlarla uğraşmayı, bir resme bakarak o resimden ne anlamaları gerektiğini, bir hatta bakarak hat sanatından ne anlamaları gerektiğini unutuyorlar. Daha çok yarışmacı, herkesin birbirine dirsek attığı. öbürünü rakip olarak gördüğü bir sistem içinde büyüyorlar. Bu da gençliğin neşesini öldüren bir şey.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Pek çok aile evlatlarına değer aktarımı konusunda problem yaşadıklarını ifade ediyorlar. Bizim kendimizi ait hissettiğimiz değerler sistemiyle çocukların içinde bulundukları, onların kafalarını karıştıran, onlarda bir yönelim kaybına yol açan sistem ve değerler dizisi farklı.</p>
<p>Ökten: Bu endişeyi hisseden insanlar önce kendilerine baksınlar. Siz söylediklerinizi kendiniz yapamıyorsanız kimseden bir şey beklememelisiniz. Önce kendinize bakmalısınız. Bir Allah dostu buyurmuş ki, “Evladım, sen ne kadar gayret etsen Hâdî-i hakiki Allah&#8217;tır. Eğer o kalplere bir nur, bir hidayet indirmezse senin gayretin nafiledir.&#8221; Benim gördüğüm, ebeveynler olarak bizler zaaflarımızı saklıyoruz, saklayacağız da. Hiçbir itirazım yok. Ama kendimizden saklamayacağız. Bu benim zaafımdır, ben bunu yapamıyorum diyeceğiz. Hayatımızda o noktaya gitmemeye çalışacağız. Dua ve iltica edeceğiz, “Aman Ya Rabbi beni bundan muhafaza buyur.&#8221;</p>
<p>Benim gördüğüm o. Yapabildim mi? Kendi şartlarımda yapabildim kanaatindeyim. Yapamadıklarım da şüphesiz var. Onları da insanlara söylemem. Çünkü zaaf bize ait. Çok yakınlarımla paylaşırım. Allah&#8217;a iltica ederim her zaman. İnsanlara da niyazım, ya söylemesinler ya söylediklerini yapsınlar. Çünkü ufacık çocuk bile akılsız değil, görüyor. Ve çok saf olduğu bir başka gözle görüyor, sizi pat diye bir yere yerleştiriyor. Dua ile ve iltica ile, gayretle birçok şey çözülür çünkü insanların hepsinin iyiliğe meyli var. Hele bu çağda merhameti, şefkati, rikkati, dikkati arıyor insanlar. Bu bir enerji. Bu gücü dilerse size Allah veriyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74040586">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar:.. Zihnimizin prizmaları bize her şeyi kötü gösteriyorsa arıza bizdedir. İyi nazarla bakmayı bilmek gerek. Bir insanı hep iyilikle çağırırsanız. onun iyi taraflarıyla, iyi yönüyle yüceltip bunu kendisine hissettirirseniz o da iyileşmeye başlar.</p>
<p>Ökten: Telkin çok önemli bir şey bizde. Bu yüzden kötülüğü söylemezler, onu çağırmamak için; daima iyiyi dile getirirlerdi. Nefisleri okşamayacağız ama kötüyü de setredeceğiz. Çocuk büyütürken de yapmayacağımız şeyi söylemiyorduk, ama söylediğimiz şeyi de yapıyorduk. Burada anne babanın çok önemli bir rolü var, her ikisi de birbirine tutarlı davranış sergilemeliler. Babanın onaylamadığı bir duruma anne onay veriyorsa ya da annenin onaylamadığı bir şeyi baba onaylıyor ve anne yokken çocuğun o şeyi yapmasına izin veriyorsa bu, ciddi bir hasar bırakır çocuk üzerinde. Böyle şahsiyet yetişmez. En başta idare edilir ama çocuk 15-20 yaşına gelince artık idare edilemez bir hâl alır. Hele 40 yaşına gelince problemi hepten çözemez bir hâle gelirsiniz. O zaman çocuk, “Niye beni dünyaya getirdiniz?&#8221; diye isyan eder. Çünkü ona, sizi dünyaya biz getirdik diye anlatıldı. Takdir-i Hüda anlatılmadı. Ona çocukken, kader diye bir şeyin olduğu ve anne babanın, o çocuğun dünyaya gelmesinde sadece bir vesile olduğu anlatılsaydı, çocuk da bunu söylemeyecekti.</p>
<p>Sayar: Anne ve babanın aynı safta durabilmesi, aynı idealleri paylaşması lazım. Çocuğun radar sistemi o kadar hassastır ki, görüş ayrılıklarını hemen sezer ve oradan kendisine bir alan açar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039899">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’Sayar:..Aslında bir evi var kılan şey, orayı yuva hâline getirmek. Ev insanı, dış dünyanın tekinsizliğinden koruyor. Ev, sığındığımız. iltica ettiğimiz, yakınlık hissini alabildiğine yoğun yaşadığımız ve bizi dış dünyaya bırakmadan önce yeniden şarj eden, bizi onaran, tamir eden yer demek. Evde aynı sofranın nimetlerini paylaşıyorsunuz, duanızı yapıyorsunuz. Bütün bunlar apayrı, ruhani bir iklim yaratıyor bir evin içinde.</p>
<p>Ökten: Biz dini hayatın içinde öğrendik. Yemek yerken, sohbet ederken, büyüklere hizmet ederken&#8230; Bize din ayrıca öğretilmedi. Sohbet içinde çok yumuşak bir geçişle güncele bağlayarak Siyer-i Nebi anlatılır yemek esnasında ve bir anda kendimizi Medine-i Münevvere&#8217;de yahut Mekke-i Mükerreme&#8217;de bulurduk. Sofra adabı erkânı aslında Osmanlı&#8217;nın edebi; ama sonra gördük ki, bu ehl-i sünnet ve Cenab-ı Resulullah&#8217;ın edebi. Adım adım gelmiş, bir biçime bürünmüş burada. Bu hizmeti biz severek, isteyerek, benimseyerek yapıyorduk çünkü bizden hizmeti alan insanlar da bize merhamet ve şefkatle bakıyorlardı. Mesela eve bir misafir gelmiş abdest alacak ben ona havlu tutuyorum. 8-10 yaşında bir çocuğum o zamanlar ama o zat bana öyle bir iltifat ve dua ediyor ki, ben öyle bir iltifatı hayatım boyunca duymamışım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039537">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216; Sayar: Nurettin Topçu&#8217;nun bir sözüyle devam edelim, diyor ki: &#8220;Insanlığın imdadına koşmamdaki sebep zekâ ve mantık yollarıyla halledilemez. Bu, ilahi bir harekettir ve koşan insan bunu Allah&#8217;ın emriyle yaptığını hisseder gibidir. Böyle bir merhametin hamlesiyle koşmada ise Allah&#8217;a doğru koşmanın zevki duyulur.” Elimde Ayhan Yücel&#8217;in, Sevincini Bulmak adlı kitabı var oradan bir alıntı yapacağım, beni çok etkiledi: “Eğer bir insanın hayatından daha kıymetli bir şeyi yoksa, onun hayatının da bir kıymeti yoktur.&#8221; Bu da çok sert bir söz. Yani hayatın ışığı, sadece bu dünyada yapıp ettiklerimizden ibaret değil, ötelerden bir ışık düşmesi lazım ömrümüze, ruhumuza&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039345">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ruhun ebediyete temas ettiği ve kendini sonsuzun bir parçası olarak algıladığı anlarda manevi bir haz yaşarız. Varlık insanla mukayyet değil, beden çürüyecek, ölecek ama ruh sonsuza kadar kalacak ve akıp daha büyük bir bütünün parçası olacak. Dolayısıyla ruh. ancak oraya akmakla anlam bulacak bir hayatı 0 vecd anında yeniden tecrübe ediyor. Manevi haz, ruhun ölümsüzlüğünü yeniden tattığı andır bir nevi.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039136">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8216;Ökten: Biliyorsunuz her varlık zıddıyla kaim. Kalbin zıttı akıldır. Aklı da iyi kötü konuşmaya çalıştık; onu bir de &#8220;kalp medeniyeti&#8221; bağlamında tekrar ele alalım. Akıl sadece egonun emrinde olmakla kalmaz. Akılla şöyle lojik bir dünya çizebilirsiniz: Bu dünyada birtakım kurallar var; mesela hukuk kuralları soyut kurallardır ve her kural bir bağlayıcılık ifade eder ama her hadise kendi başına somut bir hadisedir. Bağlayıcı olan o soyut kuralı, somut hadiseye akıl vasıtasıyla uyguladığınız zaman o somut hadisenin insani boyutunu göz ardı etmiş olursunuz. Hâlbuki kuralı koyan rasyodur. Kural sabittir, değişmez; somut hadise ise insani bir hadisedir.</p>
<p>Ben bunun da ötesine de geçmek istiyorum. Bir Müslüman olarak düşündüğümüz zaman insan ilişkilerinin dışındaki olaylar, mesela en basitinden tabiat hadiseleri, fiziki boyutla algıladığımız &#8216; zaman çok soğuktur ama manevi boyutuyla düşündüğünüz zaman çok güzel ve hoştur. Yağmur yağıyor bunun fiziksel bir izahı var; ama aynı yağmura bir Müslüman rahmet nazarıyla bakıyor. Neden? Çünkü dirilticidir, Allah&#8217;ın koyduğu kanunlar neticesinde yağmur, ölü bir toprağı diriltir. Dolayısıyla akıl, sadece egonun emrinde değil, egonun emrinin dışında, onun daha üstünde bir rasyonel, bir başka akıl bu. Akıl kendi dar bünyesine uygun davrandığı zaman, etrafımızdaki gerek insani gerek insan dışı tabiat hadiselerini yorumlarken, bir manada onların içindeki manevi ve duygusal boyutu göz ardı etmek mecburiyetindedir. Çünkü ona, manevi olana karşı kendi başına bir yeteneği yoktur. Bu noktadan baktığımızda insan dediğimiz varlığı, bir Müslüman olarak söylersek Allah&#8217;ın lütfu olarak; seküler olarak söylersek bir varoluşsal realite olarak görürüz.İnsanın bir başka niteliği de, kalbinin hükümran olduğu duygusal alan.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038728">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Cenab-ı Rabbü’l âlemin&#8217;in var ettiği insan, O&#8217;nu kemaliyle bilmekle mükelleftir. Bildiği anda insan olarak varlık sahnesine çıkar. Elbette tam manasıyla O&#8217;nu bilmemiz mümkün değil çünkü O, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038533">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Sayar: İnsan için hep &#8220;homo religiosus&#8221; denir: Tapınan varlık. İnsan anlam arayan bir varlıktır ve o anlamı bulamadığında yeise düşer.</p>
<p>Ökten: İnsanların aklın çizdiğinin ötesinde bir şeye ihtiyacı var. Hayat bize bunu fısıldıyor zaten. Bu bir fantezi değil. Hayat rasyonalitenin sınırları içine girmeyecek kadar zengin ve güzel.Akla çok saygı duyuyorum, büyük nimet ama hayat çok daha başka bir şey.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038205">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..<br />
Ne kâhrı dest-i a&#8217;dâdan&#8217;, ne lütfu âşinâdan bil.<br />
Umûrun Hakk &#8216;a tefvîz et,Cenab-ı Kibriyâ&#8217;dan bil.</p>
<p>Yani diyor ki: “Ne kötülüğü düşman elinden ne de iyiliği dosttan bil, işlerini Allah&#8221;a havale et, hepsini Cenab-ı Hakk&#8217;tan bil.&#8221; İşte bu beyitler iyi bir hayatın reçeteleri. Yüzyılların bilgeliği. Resul-i Kibriya Efendimize dayanıyor, hayat oradan aşağı doğru akıyor. Her toplum bu bilgeliği, bu irfanı kendi diline, kendi yaşadığı örfe göre biçimlendiriyor; ama hikmet aynı. Bilgelerimiz de gönül sultanlarımız da o menbadan besleniyorlar. Bu irfanın bizdeki karşılığı ise gönül ferahlığı. Ecnebiler bizdeki gönül ferahlığının nereden geldiğini merak ediyor, &#8220;Bu nasıl bir psikoloji? Bu adam fakir bir memleketin çocuğu ama nasıl mutlu olabiliyor?&#8221; diye soruyorlar. İşte bu mutluluk pınarı, o kutlu menbadan çağlıyor. Hayat bir savaşsa eğer, biz türkü söylemeliyiz. Esbabına tevessül edeceğiz. Veba&#8217;yı okumuştum ben, çok mühim bir romandır. Vebanın nasıl geldiğini ve nasıl gittiğini adam anlamıyor. Anlamaz tabii çünkü o bir kader. Büyük şair Necip Fazıl diyor ki:</p>
<p>Akıl, olmazların zoru içinde<br />
Üst üste sorular soru içinde.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74037224">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’ Sayar: İyi hayat, yetinmeyi, iktifa etmeyi bilmektir diyebiliriz belki. Modern insan, kendini kamçılayan bir varlık, iyi hayatın başka yerde, kendisinin olmadığı yerlerde olduğuna inanıyor. Hep bir hâlden şikâyet durumu var. Geçtiğimiz günlerde, yaşı artık 70&#8217;e ulaşmış bir beyefendiyle konuşuyordum, bana bir Allah dostunu anlattı ve dedi ki: “Bir defa bile şikâyet ettiğini görmedim, hep kulluk hâli ve bilinci içinde yaşıyordu.&#8221; Bu hâl bana çok uzak bir hedef gibi geliyor fakat bunu ne kadar yakalayabilirsek galiba o kadar şâdî olacağız dünyada. Resulullah Efendimiz de hiç müşteki olmamış. İnsanın bulunduğu hâlden şikâyetçi olması aslında insanı zehirliyor.</p>
<p>Ökten: “Allah&#8217;ın kuldan razı olması kolaydır evladım, kulun Allah&#8217;tan razı olması daha zordur,&#8221; buyrulmuştu. Sana verilen şeyden razı olmayıp şu şöyle olsaydı dediğin zaman rıza maksudu kaybolur. Bazıları kendi için dua edemez, sadece ümmet için dua ederlerdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74036894">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Sayar: Hocam psikolojik sıkıntıların önemli bir kısmı insanın değiştiremeyeceği şeyi değiştirmeye çalışmasından kaynaklanıyor. Karı koca kavgalarına bakıyorsunuz, kadın kocasının istedığı gıbi olmamasından, erkek de karısının kendi istediği gibi olmamasından şikâyetçi. Onu kendiliği içinde, kendi biricikliğiyle kabullenip sevemiyor. Eldekini sev, onun sevilecek taraflarını keşfet, kafanda bir hayal büyütme, şöyle olsaydı onu daha çok severdim deme.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74036021">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’Sayar: Katı seküler hayatta gayb âlemi diye bir şey yok hocam.</p>
<p>Şafak vakti henüz sökmeden, bir insanın uykusunun en tatlı yerinden uyanıp soğuk suyla abdest alıp sabah namazına durması pek rasyonel bir edim gibi gözükmüyor. Yahut sıcak bir günün çoğunu ekmeksiz, susuz geçirmesi pek rasyonel bir edim değil; çünkü insanın zihnî ve fiziki verimliliğini düşürebilir. Cenab-ı Allah bir alışverişten bahsediyor, bir şeyleri vererek daha yüksek şeyleri aldığımız bir alışveriş bu. İnanmış bir insan, kısa vadeli çıkarlardan feragat ederek aslında daha büyük bir şeye talip oluyor. Uykusundan feragat ettiği zaman, Allah&#8217;ın rızasına talip oluyor. Modern insanın anlayamayacağı, daha büyük bir alışveriş yapmış oluyor sanki. Postmodernist Çağ&#8217;ın temel sloganı ise, “Anything goes.” Her şey mübah görülüyor, kimse kimseyi kınamıyor, hakikat diye bir şey yok. herkes kendi hakikatini üretmekle memur. Böyle korkunç bir görecelik buhranı içinde bırakıyor bizi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74035004">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsan kötülüğe meyletmesin diye Cenab-ı Allah iyiliğin neşrini, kötülüğün de setredilmesini emreder çünkü insanın kötülüğe de meyli vardır. Dolayısıyla iyiliğe meyletmek için iyiliğin neşrolması, kötülüğe meyletmemek için de kötülüğün setredilmesi lazım.</p>
<p>Sayar: Hocam hep söylenir ya, insan etrafındaki beş kişinin ortalamasıdır diye. İnsan etrafında bulundurduğu, seçtiği dostlarının bir ortalamasıdır gibi bir varsayım var. Kendi etrafımıza iyi insanları seçmemiz lazım ki bizim ortalamamız iyi olsun. Zaten bizim geleneğimizde hep iyi dost üzerinde durulmuştur. İyilik yapmak, iyiliği görmek, başkasında iyilik yönünde hareketi görmek bızdeki iyiliği de kamçılıyor. Bununla ilgili psikoloji deneyleri var. Mesela bir insan bir başkasının merhametli, erdemli davranışını gördüğü ve duyduğu zaman hemen içinde erdemli davranma iştiyakı beliriyor. Bizse bugün hep kötü haberleri görüyoruz. Bunlar bazen de öyle arka arkaya veriliyor ki bütün ülkenin morali bozuluyor. Sanki her şey çok kötüye gidiyormuş, hiç iyilik kalmamış, bir barbarlar topluluğuna düşmüşüz gibi bir algı yaratılıyor. Benim naçizane fikrim hep iyilik haberlerini ön plana çıkarmamız gerektiği hususunda.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74028908">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsanın mutlaka bir kutsala ihtiyacı var. Hümaniteyi okuduğum zaman şunu gördüm; hümanite insan sevgisi falan değil, doğrudan doğruya insanın tanrılaştırılması. İnsan, Tanrı&#8217;yla eşdeğer, zaman zaman da deist anlayışa göre dünyada Tanrı&#8217;nın yerine geçiyor. Bir kitap çeviriyorum, filozofların kendi dillerinden alıntılar var. Şöyle diyor: “Tanrı mükemmel bir dünya yarattı, kuralları koydu ve bu dünya bir saat gibi işliyor. O zaman şu anda Tanrı&#8217;ya gerek yok. Yerine insanı bıraktı.&#8221; Hümanizm işte bu. Dolayısıyla bu resim üzerinden Batı&#8217;yı okuduğum zaman, bir sonraki aşamanın vahşi kapitalizm olduğunu öngörebiliyorum. Ben eski zamanda dostlarla konuşurken şunu söylerdim: Sanayi Devrimini biz yapamazdık, bunu Garaudy de söylüyor. Biz kalp devrimini yaptık. Kalp devrimi devam ediyor. Kalpleri dirilten, kalplere ruh üflenen zamanı hatırlatan o devrimi yaptık.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74027985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:Bencillik artınca, egoizm artınca iyilik azaldı. Hodbin insanlar, kendilerini sevmeye başladılar. Bu en kolayıdır ve içgüdüseldir aslında; her insan kendisini beğenir ve sever ama herkes ben deyince ötekine olan yaklaşım azaldı. Hâlbuki kalbin kendisinden başkasını sevmeye ihtiyacı var. Oysa zenginlik kalp içindir. İnsanın sevilmeye ihtiyacı var. Hani şarkıda geçiyor ya, “Sevmek mi güzel sevilmek mi?” diye. Kendinizi severseniz o size sadece bir ihtiras olarak dönüyor. Etrafınızdaki dost halkası, size yakın insanlar, sizi düşünen insanlar, size hoş nazarla bakan insanlar azalıyor. sonra hiç kalmıyor.</p>
<p>Biz küçükken nazarın ehemmiyetini, hoş nazarla etrafa bakmamız gerektiğini bize söylemişlerdi. Belki başlangıçta kendinizi sevdiğiniz için birtakım maddi imkânlara kavuşuyorsunuz. bunu reddedemeyiz. Daha rahat yaşıyorsunuz, istediğiniz şeyleri yapabiliyorsunuz ama giderek içinizde manevi bir boşluk, sevgi boşluğu oluşuyor. Bunu, iyiliğin size karşı dönmemesinden anlıyorsunuz. Bencillik beşerin tabiatında var ve olması lazım ama bir yere kadar. Onun kontrol altında tutulması gerekiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74027389">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten: Ruh bir teselli arıyor ama dost bulamıyorlar. Oysa ne diyor Niyazi Mısrî:</p>
<p>Sağı solu gözler idim dost yüzünü görsem deyu<br />
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş.</p>
<p>Huzur azalmaz çünkü huzurun kaynağı biz değiliz. İçimizdeki o dinginliği, o rahatlığı, o stabiliteyi, istikrarı Allah veriyor bize. 0 yine gelir, hiç endişe etmeyelim, yeter ki kendi içimizdekiyle dost olalım&#8230;</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74026348">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Büyüklerimden şunu öğrendim: Her nesneye ve her insana ayrı bir hilmiyetle bakacaksın,talebeye bakarken hilmiyet içinde, ciddiyet yüzünde olacak. Talebe biraz sıkıştığı zaman o hilmiyeti fark edecek, bunu baştan gösterirsen talebe hocayı ciddiye almaz. Peder ciddi bir muallimdi ve bunun çok üzerinde dururdu, derdi ki: &#8220;Talebeye karşı ciddiyet ve vakar dışında ama hilmiyet içinde olacak.&#8221;</p>
<p>Bizim medeniyetimizde nezaketin temeli Peygamber Efendimizdir. Onun insanlara bakışını, insanlara yaklaşımını, çocuklarıyla, eşleriyle, ashabıyla olan münasebetini kendimize örnek alacağız. Biz, toplum olarak kapitalist şehir hayatını yeni deniyoruz, daha evvel biz kapitalist bir hayat yaşamıyorduk, devletçiydik. Şimdi Batı&#8217;nın ürettiği ve kurallarını koyduğu, o kuralları işler hâlde tuttuğu şehir hayatını biz yeni yeni deneyimliyoruz. Hayatta her şeyin bir faydası,bir de maliyeti var. Bu maliyet analizini ekonomistler çok iyi yapıyorlar. Bu hesap hep maddi fayda üzerinedir. peki bunun manevi faydası nedir? Bunu hiç düşünmezler çünkü onlar da kapitalist gözle bakarlar hayata.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Her insan fıtrat olarak, güzel bir çift söze, yumuşak baksa,tebessüme, tatlı bir ses tonuna muhtaçtır. Cenab-ı Allah, ilahlık iddiasında bulunan Firavun&#8217;u uyarmak için Hz. Musa&#8217;yı gönderdiğinde ona şöyle vahyediyor: Ona yumuşak söz so’yleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar. Dolayısıyla peygamberler ve velîler, tatlı dile ve güzel mekânlarda, güzel insanlarla olmaya çok ehemmiyet gösterirler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024482">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Size bir ayna tutulduğunda, bilin ki sizin aynanız da karşı tarafa tutulmuş demektir. Ve iki paralel aynanın arasına bir ışık koyarsanız ışık sonsuz defa birbiri içinde aksedecektir. Dolayısıyla insan var olmak için mutlaka bir başka aynaya ihtiyaç duyar. 0 ayna da dosttur.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024133">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Bir başkasında kendimizi seyredeceğimiz, kâinata baktığımız zaman yaratılıştaki güzelliği seyredeceğimiz aynalar görmek yerine, sadece kendi suretimizi gösteren mücessem aynalara ihtiyaç duyuyoruz. Günümüzde her yere aynalar koyuyoruz. Böyle bir edep, erkân var mıydı hocam?</p>
<p>Ökten: Gece aynaya bakılmaz idi. Kendi hayalinizden korkarsınız diye. Tabii önceden ayna bu kadar yaygın değildi, esas hadise gönül aynasıydı. İnsanlar o aynayı bir başkasının yüzüne tuttukları zaman ondan bir akis, bir yansıma kendi gönlüne düşüyor mu düşmüyor mu ona bakıyorlardı. Çoğu kez de bir yansıma düşüyordu; çünkü insanlar karşısındaki insana kendisine verdiği değer nispetinde bakıyordu. Bu, o insanın dünya üzerinde sahip olduğu statüden bağımsız bir değerdir. Mademki bizi aynı Allah yarattı. aynı ruhtan ruh üfledi, her birimize ayrı bir kader çizdi. o hâlde ben bu insana bu nazarla bakmak mecburiyetindeyim.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74023473">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsana, zihinsel ve mantıksal birtakım kuralların verildiği gibi, hâlden anlama kabiliyeti de verilmiştir. Bu yeteneği geliştirebilirseniz yaşamdan zevk alırsınız; geliştirmezseniz çok müreffeh bir hayat yaşasam da ondan bir zevk almazsınız. Bunun için de biraz yavaşlamalı, daha dikkatli, rakik, yani duygusal düşünmeli, karşınızdaki her insanın, yaşadığınız her vaktin size bir emanet olduğunu unutmamalısınız. Mülaki olduğunuz her insan size bir emanet; babanız, anneniz, eşiniz, evlatlarınız, torunlarınız, dostunuz, mektep arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız, mahalledeki kişiler&#8230; Hepsi aynı Allah&#8217;ın kulu. Hepsine aynı ruh üflenmiş. Hepsinin kaderini Allah çizmiş. Öyle muhteşem bir resim ki bu&#8230; Her gün bugün ne olacak diye kalkıyorsunuz. Bu sabah kahvaltı yaparken bizim evden gökkuşağı göründü, bir anda bütün dünya değişti sanki. Semada muhteşem bir kemer; ama o da her şey gibi bitiyor. Bir nihayeti var&#8230;</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74022314">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Ben Batı Ataşehir&#8217;den bir misal daha vereyim. Restoran işletmecisi bir danışanım vardı. Daha önce geleneksel semtlerde bulunmuş, sonra gelmiş orada dükkân açmış. Dedi ki: “Buradaki insan profili tamamen farklı, insanlar birbirlerine karşı daha sert, göz teması kurmuyorlar. Kolayca birbirlerini tehdit olarak algılıyorlar ve birbirlerine çok kaba davranıyorlar.&#8221;</p>
<p>Hocam işte mekân da insanı üretiyor. Desmond Morris, İnsanat Bahçesi diyor ya buna. İnsanları bir yere gereğinden fazla sıkıştırdığınızda, metrekare başına çok sayıda insan düştüğünde bir süre sonra yanımızdaki yöremizdeki insanı bir rahmet, bir esenlik vesilesi değil, bir tehdit olarak görmeye başlıyoruz. Sıkışma, insanın insanı yar ve yaren olarak değil, düşman olarak görmesini beraberinde getiriyor. Onunla beraber de saldırganlık, öfke, tecessüs duygusu, bir başkasının hayatını merak etme hissiyatı artıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74021629">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Sadece kitaba bakarak fikir ortaya çıkmaz. İslamî nokta-i nazardan söyleyeyim: Eğer sadece kitapla bir şey olsaydı. Cenab-ı Allah peygamberleri yollamazdı. Çok mantıksal bir hadise bu. Bizim cinsimizden, bizimle beraber oturan, kalkan, yiyen, içen, ticaret yapan, savaşa giden, ıstırap çeken insanlar yolluyor Cenab-ı Rabbü&#8217;l-Alemin. Ve bir de kitap yolluyor onlarla beraber. Uygulamayı bizim görmemiz lazım. Onun için bizim büyüklerimiz hâl ehli olmayı tercih ederlerdi, kâl [söz] ehli değil. Yani ailelerde, mahallelerde, şehirlerde, kıraathanelerde, camilerde, eski zaman tekkelerinde birtakım büyükler vardı; onlar, oturmasını, kalkmasını, selam alıp vermesini bilen hâl ehli insanlardı. Büyükle büyük, küçükte küçük olurlar, nerede nasıl davranması gerektiğini bilirlerdi.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74020203">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Mahir İz Hoca&#8217;nın Selam makalesi vardır. Aman Ya Rabbi o kadar güzel ki, herkesin okuması lazım, özellikle de çağımızdaki insanların. Herkese üslubuna, usulüne göre selam veriliyor. &#8220;Selam bir emanettir, selamı ziyan etmeyin,&#8221; buyuruyor Hoca. İnsan da bir emanettir dolayısıyla emaneti ehline tevdi edeceğiz. &#8220;Pazarcı esnafına &#8216;Pazar ola&#8217;, eğer biri balık tutuyorsa &#8216;Rast gelsin” diyeceksiniz. Selamda iki tane mühim mesaj vardır, birinci mesaj şudur: Müslüman, diğer bir Müslümana selam verdiği zaman, &#8216;Benden yana sana bir zarar gelmez’ demek ister [başkalarından da sana zarar gelmesin]. İkinci mesaj ise şudur: Müslüman gayrimüslime selam verdiği zaman. &#8216;Ben senin için hayır niyazda, hayır dilekte bulunuyorum, senin için nötr değilim,’ demek ister; çünkü o da aynı Allah&#8217;ın kuludur. Seni yaratan Hâlık tektir. O&#8217;ndan gayrısı yok. Gün olur o gayrimüslim de bir kelime-i şahadet getirir, senin önüne geçiverir.&#8221; diyordu Hoca. Hiç büyütme diyordu kendini. İşte bunlarla büyüyen bir çocuk böyle oluyor.Saçı sakalı ağrıyor; ama hâlâ bunları söylüyor. Ne desin?</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74018219">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>S.Ökten:..Merhum Turgut Cansever bir şehirli, aynı zamanda bir kültür, medeniyet adamı, sanatkâr ve bilge bir düşünür idi. İnsanî bir şehirden bahsederken diyordu ki: “Bir şehir, yürüme mesafesi içerisinde olmalı ki bütün ihtiyaçlarınızı temin edebilesiniz.&#8221;</p>
<p>Kuzey Avrupa şehirlerinde gördüğüm için,yürüme mesafesine ben bisikleti de katıyorum. Bir baştan bir başa en çok iki kilometre olan bir kare düşünün. Bunun içerisinde bütün ihtiyaçlar mevcut; daha mübrem ihtiyaçlar için de tramvay veya tren var. Böyle yaptığınız zaman o şehirde yaşama imkânı kolaylaşıyor insanlar için.</p>
<p>Hep söylüyorum, hatırlatmak babında tekrar söyleyeyim: Bizler beşer olarak, Müslümanlar olarak; tabiatla, âlemle, özellikle de toprakla, semayla ve suyla teması kesmemeliyiz. Gökyüzüne, semaya, arza baktığınızda, o yüce sanatçının eşsiz eserini, hayatı ve mematı görebilirsiniz. Suya baktığınızda hayatın kaynağını görebilirsiniz. Batı şehirlerinde de su vardır; ama orada fonksiyoneldir, işlevseldir. Bizde su, işlevsel olmakla beraber simgeseldir; çünkü hayatın kaynağı sudur. Akan çeşme, o çeşmenin kitabesi bizde bir simgedir.</p>
<p>&#8220;Akan su ziyan oluyor,&#8221; derler. Hayır, 0 su ziyan olmaz. Siz o suyu kirletmezseniz o su deveran eder. İnsan suyu kullanır; ama kirletemez, kirletmemesi de lazım. Eskiler, “Su gibi aziz ol,&#8221; derlerdi. Bu çok mühim bir dua. Niye? Çünkü hayatın kaynağı sudur da ondan. Ve cealna mine&#8217;l mâ-i külle şey-in Hayy, yani &#8220;Her Şey sudan hayat buldu,&#8221; diye buyuruyor Cenab-ı Allah.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74017005">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sayar: Batı toplumları çok fazla eşitlikçi olma vurgusuyla büyüyor ve varlıklarını bu kavram üzerinden devam ettiriyorlar. Dolayısıyla kimse, bir diğerinden bir şeyler öğrenebileceği, manevi olarak karşısındakinin kendisine bir şeyler verebileceği düşüncesine sahip değil. Bu da toplumun manevi gelişimini çok etkiliyor. Kimse bir başkasının dizinin dibinde oturmaya gönüllü değil; yani bir başkası manevi olarak benden daha üstün olabilir ve bana bazı şeyler öğretebilir, ben ondan bir şeyler öğrenebilirim duygusuna sahip değil. Bizim geleneğimizde ise tam tersine, bir büyüğün dizinin dibinde oturmak. rahle-i tedrisinden geçmek çok mühim değerler olarak karşımıza çıkıyor. Tabii bu durum da manevi ve irfanî olarak yıllarca coğrafyamızı beslemiş.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/">Kemal Sayar, Sadettin Ökten – Aşk İle Anı Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maddî Bir Medeniyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:10:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Endüstri]]></category>
		<category><![CDATA[iş bölümü]]></category>
		<category><![CDATA[Maddî Bir Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Maddî gelişme]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ilim/bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Pragmatizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rene Guenon]]></category>
		<category><![CDATA[spiritüalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23838</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdiye kadar söylediklerimizden anlaşılır ki, doğulular batı medeniyetinin maddî bir medeniyet olduğunu söylerken yanılmamışlardır. Materyalizm kelimesi ancak XVIII. asırda ortaya çıkmıştır. Berkeley bu kelimeyi îcat etmiş, bununla maddenin gerçek varlığını kabul eden felsefî teorileri kasdetmiştir. Bir müddet sonra bu kelime daha dar bir mânâ kazanmış ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu anlayışa göre kâinatta maddeden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/">Maddî Bir Medeniyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23847 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir.jpg" alt="" width="245" height="294" /></p>
<p>Şimdiye kadar söylediklerimizden anlaşılır ki, doğulular batı medeniyetinin maddî bir medeniyet olduğunu söylerken yanılmamışlardır.</p>
<p>Materyalizm kelimesi ancak XVIII. asırda ortaya çıkmıştır. Berkeley bu kelimeyi îcat etmiş, bununla maddenin gerçek varlığını kabul eden felsefî teorileri kasdetmiştir. Bir müddet sonra bu kelime daha dar bir mânâ kazanmış ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu anlayışa göre kâinatta maddeden ve ondan çıkan şeylerden başka hiçbir şey yoktur. İşte bu mefhum, bu anlayış dünya târihinde yenidir ve modern zihniyetin mahsülüdür.</p>
<p>Bizim meseleyi ele alışımız sâdece bu târife göre değildir, kasdettiğimiz bir hâlet-i rühiyyedir. Yâni maddî sâhaya âit şeylere az veya çok şuurlu olarak daha fazla yer vermek, üstünlük tanımak, maddî sâha ile ilgili düşüncelere daha fazla ehemmiyet vermek, gerek nazarî şekilde olsun, gerekse pratikle ilgili olsun. Işte bu çağdaşlarimızın ekseriyetinin zihniyetidir.</p>
<p>Son asırlar boyunca bütün profan/dünyevî ilimler/bilimler maddî dünyânın incelenmesi ile meşgul olmuştur. Bu ilimlerin metotları da ancak bu maddî dünyâya tatbik edilebilir. Oysa yalnız bu metotların “ilmî” olabileceğini ileri sürmüşler, diğer metotları ve maddî sâha ile ilgili olmayan şeylerle alâkalı her ilmi ve metodu “ilmî” olmadığı gerekçesiyle reddetmişlerdir.</p>
<p>Felsefî mânâda “materyalist” olmayanların, hattâ inananların bile maddî olmayan ilimler karşısındaki ilmî tutumları bu mânâda materyalistlerden hiç farklı değildir.</p>
<p>Şu halde ortada fiilî veya pratik bir materyalizm mevcuttur. Eğer bir maddî ilim/bilim yegâne ilim olarak takdim ediliyor, eğer insanlar bunun dışında geçerli olabilecek bir bilgi olmadığını ve bunun tartışma götürmez bir hakîkat olduğunu kabul etmeye alışmışlarsa, eğer onlara verilen bütün öğretim onların zihnine bu ilim/bilim hurâfesini/efsânesini kazıyorsa bu insanlar nasıl olup da pratik olarak materyalist olmayacaklar, yâni bütün endîşe ve düşünceleri madde tarafına döndürülmüş olmayacaktır?</p>
<p>Modern insanlar için görülebilen ve dokunulabilen şeyler dışında âdeta hiçbir şey mevcut değil gibidir. Eğer teorik olarak böyle şeylerin varlığını kabul ediyorlarsa, bu şeylerin sâdece “meçhul”, “bilinemez/ gayr-ı mâlüm” olduğunu söylemekle kalmazlar, onların “bilinemez” olduğunu söylemekte âdeta yarış ederler. Eğer “öteki dünya” hakkında bâzı kanâatleri varsa, bunu anlatmak için muhayyileye başvururlar ve bunu dünya hayâtına benzer şekilde takdim ederler, yâni zaman, mekân ve hattâ bir çeşit bedenî varlıkla. Bu durumu ispiritizmacılarda (spirites) görmek mümkündür. Bu da yine materyalizmin bir çeşit görünüşüdür. Ispiritizmacılar bunun en aşırı örneğidir, âdeta bu neviden şeylerin tekelini ellerinde bulundurmaktadırlar.</p>
<p>Işte âhirete, öteki dünyâya inançtaki bu durum da göstermektedir ki, modern batılılar hissî âlemin, duyular âleminin, maddî dünyânın ötesine yükselmekte fevkalâde güçsüzdürler. Pek çok kimse idrak etmek ile tahayyül etmek arasındaki farkı bilmemektedirler. Kant gibi bâzı filozoflar madde ile temsîli mümkün olmayan şeylerin “idrak edilemez” veya “düşünülemez” olduğu beyânında bile bulunurlar. Gerek “spiritüalizm” gerek “idealizm” ekseriya bir çeşit transpoze edilmiş yâni başka kelime ve terimlerle anlatılmış, bir materyalizmdir. Bu felsefî Spiritüalizm için de doğrudur. Felsefî mânâda spiritualizm ve materyalizm, biri olmadan diğeri anlaşılamaz. Descartes’taki düalizmin iki ayrı parçasıdır. Bunun ikiye bölünmesi bir çeşit zıtlık şeklinde ortaya çıktı. O zamandan beri bütün felsefe bu iki terim arasında gidip gelir, katiyen onların üstüne çıkamaz. Spiritüalizmin (mâneviyatçılık, ruhçuluk) adına rağmen “mâneviyat”la hiçbir müşterek tarafı yoktur. Yüksek bir görüş noktasına yükselen kimseler için Spiritüalizmin materyalizmle mücâdelesi hiçbir mânâ ifâde etmez. Zîra bu ikisinin birbirine muhâlefeti basit bir kelimeler kavgasından ibârettir, aşağı yukarı ikisi de aynı şeyi söylerler.</p>
<p>Modern insanlar umümiyetle, ölçülebilen, sayılabilen ve tartılabilen yâni netîcede maddî şeylerin ilminden başkasını idrak edemezler. Modern ilmin kaliteyi/niteliği kantiteye/niceliğe, sayıya ircâ etmek iddiası bu hususta çok dikkate şâyandır. Böylece şu noktaya gelinmiştir ki, eğer ölçmek imkânı yoksa, kantitatif münâsebetleri ifâde eden ilmî konular yoksa, ilim yoktur. Descartes’ın mekanizmi bu temâyülün başlangıcı dır. O zamandan beri bu durum daha da vahimleşerek devam etmiştir. Bugün ölçmeyi/ölçüyü psikolojik sâhada bile tatbik etmek istemektedirler. Halbuki ölçme, ölçülebilme maddenin husüsiyetidir. Her şeyi ölçmek iddiasında olmak demek her şeyi maddîleştirmek, maddî zannetmek demektir. Işte bunlar felsefî materyalizm değilse de pratik ve fiilî bir materyalizmdir.</p>
<p>“Gerçek” (re’alite’) kelimesini anlayış bu hususta hayli mânidardır. Ve umümî hâletirühiyeyi, zihniyeti ifâde eder. Günlük dilde bu kelime münhasıran hissî, maddî gerçeği ifâde etmek için kullanılmaktadır. Dil bir kavmin ve bir çağın zihniyetinin ifâdesi olduğuna göre, bu mânâda, duyularla bilinmeyen her şey gerçek dışı (irre’el) yâni hayalden ibâret, hattâ gayr-i mevcuttur.</p>
<p>Pek çok kimsenin dînî kanaatlerine şöyle bir göz atacak olursak, bunların neden ibâret olduğunu görürüz: Makine gibi ve herhangi bir ders gibi ezberlenmiş birkaç mefhum. Bunlar katiyen kendilerine mâledilmemiş, asimile edilmemiş, içe sindirilmemiştir. Bunlar hakkında zerrece düşünülmemiştir. Ancak hâfızalarında tutarlar. Fırsat düştüğü zaman tekrarlarlar. Çünkü bu bir nevi formalizmin îcâbıdır. Din hakkında bütün bildikleri ve anladıkları budur. Işte bu çeşit inançlı kimseler de fiilî ve pratik materyalizm husüsunda îmansızlardan hiç de aşağı ve geri kalmazlar.</p>
<p>Modern ilim/bilim pratik sonuçlara ulaşmayı gâye edinmiştir. Ilim/bilim pratikte bir şey elde etmek için yapılır. Descartes da kendi fıziğini kurarken bundan mekanik, bir tıp, bir moral meydana getirmeyi düşünüyordu. Halk nazarında ilme verilen îtibar da pratik sonuçları gerçekleştirmeye imkân vermesinden ileri gelmektedir. Burada da gözle görülen elde tutulan şey bahis mevzüudur.</p>
<p>Pragmatizm (Faydacılık) bütün modern felsefenin varacağı yer ve alçalmanın son derecesidir. Günümüzde bir de pratik faydacılık, fıilî faydacılık vardır. Nasıl ki fiilî materyalizm ve felsefî materyalizm varsa. Bu fıilî pragmatizm avâmın hiss-i selim (sağ duyu/le bon sens) dediği şeyle karışır, iç içedir. Bu hemen hemen içgüdüye dayanan faydacılıktır, materyalist temâyülden ayrı düşünülemez. Hiss-i selimi sağ duyu dünyevî-maddî ufku aşamaz, hemen pratik fayda vermeyen şeyle de alâkadar olamaz. Bunun içindir ki hiss-i selim için tek gerçek (réel) hissî, maddî dünyâdır ve ancak hislerden/beş duyudan doğan bilgi vardır. Yine bu bilgi maddî ihtiyaçlara bâzan da duygulara, hislere cevap verdiği ölçüde kıymetlidir. Zâten his, duygu maddeye çok yakın bir mefhumdur. Artık bu mânâda intelligence’a1 (kalp, akl-ı maâd) hiç yer bırakılmaz. Intelligence Bergson’a göre “âletler yapmaya yarayan bir âlet”tir. Bu da, bu çeşidiyle “pragmatizm” (faydacılık) demek olur. Artık hakîkat karşısında ortada sâdece tam bir kayıtsızlık, alâkasızlık vardır.</p>
<p>Bu şartlarda artık endüstri ilmin bir tatbîki olmaktan öte, onun gâyesi, sebebi olmaktadır. Aslında ilmin endüstriden müstakil olması gerekirdi. Burada da normal münâsebetlerin altüst edildiğini görüyoruz. Modern dünyânın bütün gayretiyle sarıldığı şey netîcede endüstrinin ve “machinisme” (makinecilik) gelişmesidir. Böylece maddeye hâkim olmayı isteye isteye netîcede modern insanlar makinenin, maddenin kölesi oldular. Hattâ bizzat kendileri gerçekten makine oldular.</p>
<p>Bâzı sosyologların “iş bölümü” adı altına o kadar övdükleri “ihtisaslaşma” yalnız âlimlere değil, teknisyenlere ve işçilere de empoze edildi. Böylece işçiler için her türlü akıl ve zekâ ile ilgili çalışma imkânsız kılınmış oldu. Eski zamanların zanaatkârlarından çok farklı olarak bugünün işçileri makinenin hizmetkârları, hademeleridir. Adeta makine ile yekvücut olmuşlardır. Bu işçiler durmaksızın, mekanik bir şekilde aynı ve belirli hareketleri, dâima aynı şekilde tekrar etmek mecbüriyetindedirler. İlerlemenin en üst derecesinde bulunan Amerikan metotlarının istediği şey budur. Maksat sâdece mümkün mertebe daha fazla îmal etmektir. Kaliteye ehemmiyet verilmez, mühim olan sayıdır. Modern medeniyet kemmiyetçi (quantitative) bir medeniyettir. Bu ise maddî bir medeniyet demenin bir başka ifâde şeklidir. Eğer hakîkatin böyle olduğu anlaşılmak isteniyorsa etrâfa şöyle bir bakmak kâfidir.</p>
<p>İnsanların ve toplumların hayâtında ekonomik unsurların oynadığı çok büyük role dikkat ediniz: Endüstri, ticâret, mâliye. Öyle zannedilir ki bunlardan başka bir şey yoktur. Işte bunun için de insanlar arasındaki yegâne sosyal fark servetten ileri gelen, servete dayanan farktır. Öyle görünüyor ki mâlî güç bütün politikaya hâkim olmuştur. Milletler arası münâsebetlerde ticârî rekâbet en hâkim tesiri icrâ etmektedir. Aslında bütün bunlar hakîkî sebepler değil, sâdece vâsıtalar ve netîcelerdir. Böyle Vâsıtaların tercih edilmiş olması bir çağın kendine uygun gelen vasfını belirtir. Zâten çağdaşlarımız ekonomik şartların târihî olaylarda yegâne faktörler olduğuna kâni olmuş durumdadırlar. Hattâ her zaman, her devirde böyle olduğunu da tahayyül etmektedirler. Bu istikâmette “târihî materyalizm” denilen, her şeyi ekonomi ile izah etmek isteyen bir teori de îcat etmişlerdir.</p>
<p>Bu da suggestion (telkin/ uyutma)lardan biridir, yâni uyutma ameliyelerinden biridir. Umümî zihniyetin zâten mevcut olan temâyüllerine uygun olduğu için, daha da tesirli olmaktadır. Bu “uyutma”nın netîcesi de, sosyal sâhada husüle gelen hemen hemen her şeyin ekonomik vâsıtalarla tâyin edilir hâle getirilmesidir. Şüphesiz halk yığınları şu veya bu şekilde sevk ve idâre edilmiştir. Fakat bugün halk yığınlarını idâre etmek için sâdece maddî vâsıtalara sâhip olmak kâfî gelmektedir. Bu da çağımızın aşağılaşma derecesini gösterir. Ayrıca yine aynı halk yığınları kendi kendini idâre ettiğine, kendiliğinden hareket ettiğine inandırılır. Yığınların buna inanması da onun akılsızlığının/ahmaklığının (inintelligence) ne derecede olduğunu göstermeye yeter.</p>
<p>Ekonomiden bahsederken şuna da temas edelim. Ekonomik ve ticârî mübâdelelerin halkları birbirine yaklaştıracağından bahsedilir. Daha önce de demiştik. Madde demek çokluk, parçalanma, bölünme demektir. Öyleyse madde mücâdele ve ihtilâfların kaynağıdır. Onun için ister fert için, ister milletler için olsun ekonomik sâha ancak menfaatla alâkalı rekâbetler sâhası olabilir. Husüsen batı, endüstrisine ve modern ilmine/ bilimine güvenerek doğu ile anlaşabileceği zannına kapılmamalıdır.</p>
<p>Eğer doğulular kerhen, bir zarüret olarak batının endüstrisini kabul ederlerse, ki bu endüstri geçicidir, sürekli değildir, bu sâdece batının istîlâsına karşı kendi varlıklarını müdâfaa etmek ve direnmek için bir silâh gibi telakkî ettiklerindendir. Bunun böylece bilinmesi gerekir.</p>
<p>Doğulular batı ile ekonomik bir rekâbete girişmeye râzı olabilirler. Bu türlü bir faâliyete karşı tiksinti duymalarına rağmen bunu bir tek gâye ve niyetle yaparlar. Bu da endüstrinin hizmetine koyduğu maddî kuvvet, kaba kuvvet üzerine dayanan yabancı bir hâkimiyetten kurtulmak içindir. Şiddet şiddeti dâvet eder.. Şunu kabul etmeli ki bu sâhada kavga arayacak olan doğulular değildir.</p>
<p>Endüstrinin gelişmesinin ortaya çıkardığı mühim netîcelerden biri harp vâsıtalarının durmaksızın mükemmelleşmesi ve çok büyük nisbetlerde tahrip gücünün artmasıdır. Sâdece bu bile modern ilerleme hayranlarının “barışçı” hülyâlarını yok etmek için kâfidir. Fakat bu hayalcilerin, bu “idealist”lerin ıslâhı gayr-i kâbildir ve saflıklarının hududu yoktur. “Humanitarisme” (insancıllık), ki pek modadır, ciddîye alınacak hiçbir tarafi yoktur.</p>
<p>Fakat şaşılacak şeydir, harplerin hâlâ eskisinden de fazla yıkım ve felâket getirdiği bir devirde, harplerin sonu geldiğinden bahsedilir. Bugünün harpleri az sayıda ve meslekten askerler arasında olmayıp hemen herkesi fark gözetmeksizin birbiriyle karşı karşıya getirdiği halde yine de harplerin sonu geldiğinden bahsedenler vardır. Bu da modern çağdaki zihin bulanıklığının misallerinden biridir. Modern harplerde ve orduda sayıca üstünlüğe inanmanın tesiri görülür. Bu da maddî ve kantitatif medeniyetin karakterine uygundur. Onun için çok kalabalık halk yığınları savaşa sokulmaktadır. Burada da “eşitçilik” (e’galitarisme) anlayışının uygulanmasını görüyoruz. Umümî harpler, feodal rejimin yıkılmasıyla “nationalite’”lerin (milliyetlerin/ulusların) ortaya çıkması ve Ortaçağ’daki Hıristiyanlık anlayışının kurduğu “üstün birlik”in dağılması ve kopması sâyesinde ortaya çıkmıştır. Müessir bir hakem rolü oynanacak olan bir mânevî otorite de tanınmayınca, durum daha da bir vahâmet kazanmıştır. Mânevî otoriteyi reddetmek de fıllî materyalizmin bir netîcesidir. Prensipte mânevî otorite kabul edenler bile onun sosyal sâhada müdâhalesini ve tesirinin olmasını reddederler. Zâten aynı şeyi din ile günlük hayatları arasında kalın bir perde çekerek yapmaktadırlar. Ister husüsî hayatta olsun, ister kamu hayâtında olsun her iki halde de hâkim olan aynı zihniyet, aynı ruh hâlidir.</p>
<p>Maddî gelişmenin bâzı faydalar sağladığı söylenir. Ama işâret ettiğimiz mahzurlar onlardan çok daha fazla değil midir? (Burada her sâhadaki maddî gelişme unsurları ele alınıp zararları ve mahzurları incelenebilir). Yalnız tekrar şuna işâret edelim: Eğer daha henüz zaman varken modern dünya girdiği bu yolda durmazsa neticede kendi kendini yıkabilir, mahvedebilir.</p>
<p>Bir de maddî ilerlemenin getirdiği “refah”tan bahsedilir. Bu noktada da insanların tabiatının, zevklerinin, ihtiyaçlarının aym ve eşit olmadığı unutulmaktadır. Bütün bu rahatlık ve refah getirdiği söylenen maddî ilerlemelerden rahatsız olan insanlar vardır. Bunların sayısının az olduğunu söylerler. Onlara göre azınlık haksızdır, çoğunluğun dediği olur. Hattâ bu azınlık yaşama hakkına bile sâhip değildir. Ama bütün dünyâyı göz önüne alacak olursak modern, ileri bu insanlar azınlıkta kalmaz mı? O zaman gâyet mütenâkız şu cevâbı verirler: “Eşitlik” taraftarı bu adamlar maddî medeniyetlerinin üstünlüğünü bütün dünyâya zorla kabul ettirmek isterler. Kendilerinden bir şey beklemeyen insanların memleketine gidip fesat ve nifak saçarlar. Onların üstünlükleri sâdece maddî olduğu için kendilerini en kaba vâsıtalarla kabul ettirmeye çalışırlar. Eğer halk, safça, bu “medenîlik ve medenîleştirme” bahânelerini kabul ederse de bâzı kimseler için bu moralist bir ikiyüzlülüktür, yâni ekonomik menfaatlerini ve toprak kazanma zihniyetini örten bir maskedir.</p>
<p>Fakat bu ne bayağı bir çağdır ki, bir halkı köleleştirerek onun en kıymetli şeylerini alarak, başkalarının âdet ve müesseselerini kabüle zorlayarak onlara saâdet ve refah getirildiği söylenir ve buna da bir sürü insan inanır! Ama bu böyledir. Modern batı insanların az çalışıp az şeyle yaşamayı tercih etmelerine müsâade etmez. Zîra onlar için yalnız sayı ve çokluk vardır. Duyularla bilinmeyen şey, yoktur. Onlara göre maddî olarak bir şey meydana getirmeyen, çabalayıp durmayan ancak bir “tembel” olabilir. Bu hususta batılıların kanâatini öğrenmek için doğulular hakkındaki düşüncelerini öğrenmeye lüzum yoktur. Batılıların contemplation (murâkabe, mânevî tefekkür) yolunu tutan kendi eski tarîkatleri hakkındaki, hattâ güyâ dînî çevrelerdeki kanaatlerine göz atmak kâfidir. Böyle bir dünyâda intelligence’a (gönül, kalp, akl-i maâd), iç âlemine yer yoktur. Ancak aksiyon cinsinden olan şeylere yer ve hayat hakkı vardır. Anglosaksonların manisi olan sporun gün geçtikçe yayılmasına şaşmamak lâzımdır. Bu dünyânın ideali adele kuvvetlerini maksimum derecede geliştirmiş olan “beşerî hayvan”dır. Kahramanları, atletlerdir.</p>
<p>Böylesine şeyler görülen dünya hakîkaten çok aşağılara düşmüştür ve sonuna, âkıbetine yaklaşmış görünmektedir.</p>
<p>Bugünün insanının eskisinden daha mesut/mutlu olduğu doğru mudur? Bize göre tam tersi. Dengesizlik, düzensizlik hakîkî saâdetin sebebi olamaz. Zâten insanın ihtiyâcı arttıkça, daha fazla bâzı şeyleri kaybetmek tehlikesi ile karşılaşır ve binnetîce daha bedbaht olur. Modern medeniyet sun’î ihtiyaçları çoğaltmayı hedef edinmiştir. Tatmin edebileceğinden fazla sun’î ihtiyaç yaratmaktadır. Zira bir defa bu yola girildi mi durmak zordur ve hattâ belli bir noktada durmak için de sebep yoktur. İnsanlar mevcut olmayan ve hiç düşünmedikleri şeylerden mahrum oldukları için ıztırap çekmezler. Şimdi ise o şeylere sâhip olmadıkları için tabiatıyla ıztırap çekerler. Çünkü artık bu şeyleri zarürî görmeye başlamışlardır, gerçekten de zarürî olmaya başlamıştır. Bütün gayretleriyle kendilerine maddî tatmin verecek şeyleri kazanmaya uğraşırlar. Bunun için de sâdece para kazanmak isterler. Çünkü bu şeyler para ile elde edilir. Elde ettikçe daha fazla elde etmek istenir. Çünkü her an yeni ihtiyaç maddeleri îcat olunmaktadır.</p>
<p>Bu hırs ve ihtiras hayâtın yegâne gâyesi olur. Buradan da bâzı “tekâmül”cü filozofların ilmî bir kânun rütbesine yükselttikleri “hayat için mü. câdele” denilen vahşî rekâbet doğmaktadır. Bunun mantıkî netîcesi de, yalnız en kuvvetli olanlar hayat hakkına sâhiptir anlayışı olmuştur. Yine buradan haset ve kin doğmuştur. Zenginliğe sâhip olanlar mahrum olanlar tarafından haset ve kinin hedefi olmuşlardır. “Eşitlikçi” teorilerle yetiştirilen insanlar nasıl olup da en maddî ve anlaşılır şekliyle “eşitsizlik”i görüp de isyan etmeyeceklerdir? İncil’de denildiğine göre “Kılıçla vuran kılıçla mahvolacaktır.”1 Modern medeniyet halk yığınları arasında bu kontrolsüz iştihâları uyandırarak bir gün bunun altında ezilmeyi, yıkılmayı göze almıştır. Burada batının kendine has temel günâhının cezâsını görmemek için kör olmak lâzımdır. Maddenin kaba kuvvetini zincirlerinden boşandıran kimse yine bu kuvvetler tarafından ezilerek mahvolacaktır. Zîra madde ihtiyatsızca harekete konulursa artık ona hâkim olmaya imkân yoktur.</p>
<p>Eğer bugün batı dünyâsında biraz mâneviyat varsa bu felsefî Spiritüalizm, idealizm, moralizm ve santimantalizmde (duygusalcılık) değil, sâdece, çok azalmış bile olsa, dînî sâhadadır; gizli, uyur bir halde bulunmaktadır. Burada “beşerüstü” bir kuvvet vardır. Zîra öyle olmasaydı birçok asırdan beri kendisini yok etmeye uğraşanların muvaffak olmamaları için bir sebep yoktu. Işte bunlara karşı direnmede “beşerî olmayan” bir kudret olduğu için din ayakta kalabilmiştir.</p>
<p>&#8216;Modern zihniyet ile dînî zihniyet arasında anlaşma ve uzlaşma olamaz. Ikisi arasında ancak zıtlık ve muhâlefet vardır. Din modern dünyânın kurucu unsurlarından biri değildir. Her türlü uzlaşma dîni zayıflatır, modern zihniyete fayda verir. Zîra bundan dolayı modern zihniyet dîne düşmanlıktan vazgeçecek değildir. Yine zîra, modern zihniyet, beşeriyet içinde beşeriyetten üstün bir gerçeği aksettiren her ne var ise tamâmen yıkmaktan başka bir şey istememektedir.</p>
<p>Modern batının hıristiyan olduğu söylenir. Bu bir hatâdır. Modern zihniyet hıristiyan karşıtıdır/antichrâtien’ dir, Hıristiyanlığa karşıdır, çünkü temelde dîne karşıdır, çünkü an’aneye karşıdır. Şüphesiz Hıristiyanlık’tan bâzı şeylerin, çağımızın bu antichrétien (hıristiyan karşıtı) medeniyetine ister istemez endirekt olarak geçtiği muhakkaktır. Çünkü geçmişle tam bir kopukluk imkânsızdır. Hattâ şunu söyleyebiliriz: modern dünyâda geçerli ve kıymetli olabilecek ne varsa ona Hıristiyanlık’tan veya Hıristiyanlık vâsıtasıyla geçmiştir. Hıristiyanlık eski an’anelerin mîrâsını şartlar el verdiği ölçüde modern dünyâya taşıyabilmiştir. Hâlen de “kuvve” olarak bu mîrâsın imkânlarını taşımaktadır.</p>
<p>Hıristiyan olduğu halde bu imkânların şuurunda olan bugün kim vardır? Nerede, Katolisizm içinde bile, inanmakla kalmayıp gerçekten dînî an’anesinin hakikatini bilen kimseler nerede? Bu birkaç kişinin mevcut olduğuna delil isteriz. Zîra batı için bu birkaç kişi bile en büyük ve yegâne kurtuluş ümididir. Ama bugüne kadar kimseyle karşılaşmadık. Acaba şarkın bâzı hakimleri gibi ulaşılması imkânsız inzivâ köşelerinde mi yaşıyorlar? Yoksa bu son ümit de mi boşa çıkacak? Batı Ortaçağ’da hıristiyan olmuştur, artık şimdi değildir. Eğer tekrar hıristiyan olabileceği söylenirse, kimse bizden daha fazla bunun böyle olmasını temennî edemez. Bunun da bir an önce olmasını isteriz. Ancak bu takdirde modern dünya yaşayabilir.</p>
<p>Mustafa Tahralı &#8211; Çağ ve Hakikat (Rene Guenon&#8217;dan Seçme Makaleler ve Yorumlar) syf.161-171</p>
<p>1 Çev. notu: Matta, 26/52: “Kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek.”</p>
<p>* Çev. notu: Guénon intelligence’ı aklın (raison) üstünde bir meleke olarak kabul eder.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/">Maddî Bir Medeniyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Can Sıkıntısından Kaçmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/can-sikintisindan-kacmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/can-sikintisindan-kacmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:44:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[boş zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Can sıkıntısı]]></category>
		<category><![CDATA[Can Sıkıntısından Kaçmak]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[narsist]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23610</guid>

					<description><![CDATA[<p>Meltem, büyük bir şirkette yönetici olarak çalışıyor, işinde oldukça başarılı ve genç yaşına rağmen daha şimdiden çok iyi bir terfi aldı. Aslında bu terfi, onu tanıyanlar için sürpriz değil çünkü bu terfiyi almak için çok çalıştı. Meltem de bu durumdan çok mem­nun görünüyor. Yeni pozisyonu daha çok çalışmasını gerektirecek ama olsun o zaten bunu seviyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/can-sikintisindan-kacmak/">Can Sıkıntısından Kaçmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-23611" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sebepsiz-can-sikintisi-768x432-300x169.jpg" alt="" width="389" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sebepsiz-can-sikintisi-768x432-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sebepsiz-can-sikintisi-768x432-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sebepsiz-can-sikintisi-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 389px) 100vw, 389px" /></p>
<p>Meltem, büyük bir şirkette yönetici olarak çalışıyor, işinde oldukça başarılı ve genç yaşına rağmen daha şimdiden çok iyi bir terfi aldı. Aslında bu terfi, onu tanıyanlar için sürpriz değil çünkü bu terfiyi almak için çok çalıştı. Meltem de bu durumdan çok mem­nun görünüyor. Yeni pozisyonu daha çok çalışmasını gerektirecek ama olsun o zaten bunu seviyor. Üstelik, emeğinin takdir edilmesini kim sevmez ki?Fakat işler tam olarak Meltem&#8217;in planladığı gitmiyor. Bu ter­fi için zaten çok çalışmıştı; yeni görevinde daha fazla yoruluyor. Artık kendine ve sevdiklerine ayıracak hiç boş vakti yok. Terfinin üzerinden sekiz ay geçti, fizik­sel yorgunluğuna bir de ruhsal çöküntü eşlik ediyor. Bir sabah, patronunu arıyor, &#8220;Hastanedeyim, tüken­mişlik sendromu olabileceğini söyledi doktor; bir süre dinlenmem lazım, işe gelemeyeceğim,&#8221; diyor. &#8220;Elbette, iyice dinlen,&#8221; cevabını alıyor patrondan. İşyerindeki tempoyu diri tutması gerektiğini bilen patron, tele­fonu kapatınca yanındaki meslektaşına dönüp şöyle diyor, &#8220;O kadar fazla bir iş yoğunluğu yoktu aslında, abartıyor galiba&#8230;&#8221;</p>
<p>Zamanla yanşan insanlar var, mutlaka bazılarını tanımışsmızdır. Hep aceleleri ve yapılacak işleri var. Her işleri önemli ve hepsini sadece onlar yapmalı. Bazen bu insanların kendilerine sürekli iş icat ettiğini dü­şünürüm. İnsan bunu kendine neden yapsın, diye sor­mayın çünkü bu çok yoğun olma hissi ile varlıklarını anl<u>aml</u>andırmaya çalışırlar. Aşırı meşguliyet bir tür narsisistik kafes. Kendini çok meşgul eden işkoliklerin böylece kendilerini daha önemli hissettiğini söyleyebi­liriz. Varoluşsal yaralarımıza bir pansuman gibi.</p>
<p>Çok şükür, dijital çağ kendimizi meşgul etmemizi ve can sıkıntısından kaçmamızı sağlayacak yeterince araç sunuyor! Üstelik sunduğu araçlar mekândan ba­ğımsız kullanılıyor; yolculukta, işte, evde her daim eli­mizin altındalar. Canımızın sıkılmaya âdeta vakti kal­madı. Can sıkıntısı, buhran içindeki modern öznenin yaygın bir ruh hali olarak karşımıza çıkıyor. Yenilik ve buluşun, hız ve ilerlemenin kutsal bir mertebe kazan­dığı modern dünyada, onca uyandan bitap düşmüş ru­hun imdat çığlığı. Arzuyu, iradeyi ve anlamı yutan bir canavar ağzı, modern bir iblis. Can sıkıntısı, yalnızlık gibi asrın vebası halini aldıysa kültür ve toplum anlam taşıyıcısı olarak görevlerini yapmıyor demektir. &#8220;Boş&#8221; zamandan, aylaklıktan, ruhun kuluçkaya yatabileceği anlardan korkuyor ve onu etkinliklerle tıka basa dol­duruyoruz. &#8220;En hareketli olanlarımız, sıkılma eşiği en düşük olanlarımız,&#8221; diyor Lars Svendsen. Sıkıntı halin­de zaman geçmez, insan zamanı hisseder. İçi anlamlı bir biçimde doldurulamayan ve giderek uzayan zaman, acı verici bir sıkıntıya dönüşür. Sıkıldığımızda zamanla bir meselemiz vardır, onunla ne yapacağımızı bileme­yiz. Sıkıntı, varlığı zamana hapseder.</p>
<p>Can sıkıntısı, modern insanın anlam buhranının en önemli belirtisi. Ruhlarımıza yön tayin eden kutup- yıldızını yitirmiş gibi, anlamın olmadığı bir dünyada kaybolmuş ve şaşkın bir haldeyiz. Her sokak başında anlam krizi karşımıza çıkıyor. Anlamın yerine koyaca­ğımız, anlam yanılsaması yaratacak her şeye umutsuz­ca yapışıyor, geçici nesnelerde kimliğimizi arıyoruz. Hayatlarımızı artık &#8220;tamzamanlı turistler&#8221; olarak yaşı­yoruz: &#8220;Bir turist uğrağı olarak hayat&#8221;. Tatilde, günlük hayatta, evde, dışarıda, her zaman turist. Gelenek te­varüs ediliyor ve hiç yoksa, insana bir süreklilik duy­gusu kazandırıyordu. Modern insan hiçbir şeye sada­kat duymak zorunda değil, hayatın albenili seçenekleri arasından dilediği yaşam biçimini seçebilir ve yeri geldiğinde onu terk edip bir başkasına yönelebilir. Ha­yat tarzı bir libas gibi giyinip soyunulur, ne geçmişten tevarüs edilir ne de bugün uğruna ter dökülür. Emeğin olmadığı yerde anlam da yoktur. Ruha canlılık hissi­ni veren anlamın ta kendisidir ve anlamın kaybı dün­yanın kaybedilişi ve yoksullaşmasıdır. Anlam kaybını hisseden bir varlık sıkılabilir ancak.</p>
<p>Can sıkıntısı, anlamın geri çekilmesi ve anlam ih­tiyacımızın karşılanmamasıyla ortaya çıkıyor dedik. Bize tatmin bulmayan bir anlam açlığını haber veri­yor. Zamanın boşluğundan bahsederken galiba aslında anlam boşluğundan bahsetmiş oluyoruz. Bir tür &#8220;ni­teliksiz yaşantı&#8221;. Sual şu: İnsanlar iki yüz yıl önce de sıkılıyorlar mıydı? Pek çok kuramcı, moderniteye yol açan toplumsal ve kültürel değişikliklerin, sıkıntının yaygınlaşmasına hizmet ettiğini söylüyor. Bütün im­kânların eşit ölçüde değersiz olduğu bir dünya &#8220;hiper- sıkıntı&#8221; dünyasıdır ve geleneksel anlam kaynaklarının kurumasıyla da yaygın bir kültürel kuvvet halini al­mıştır.</p>
<p>Modern anlam krizi, geleneksel anlam yapıla­rının sökülüp atıldığı bir dünyada, onun yerine sade­ce tüketiciliğin ikame edilebilmiş olmasıyla kendisini gösteriyor. İçimizdeki boşluğu ancak dışarıdan alman nesnelerle doldurabileceğimizi sanıyoruz. Sıkıntıdan kaçmak için yöneldiğimiz etkinlikler de bir süre son­ra sıkıcı hale gelmeye başlıyor ve sonra dikkatimizi çelebilecek güçte başka eylemlere yöneliyoruz. Ruhu heyecana boğacak her türlü etkinliğin peşi sıra sorgu­suz sualsiz sürüklenirken içimizdeki karadelik bütün heyecanları yutuyor. Tüketim endüstrisi o zaman bize yeni zevk ve heyecanlar pazarlıyor zira mutlu hayat, sı­kıntıya karşı inşam koruyan, yeni mal ve heyecanlar satın almaya izin veren bir hayattır. Modern insanın pasaportu olarak para, can sıkıntısını savabileceğimiz &#8220;AVM&#8221;lere, spor merkezlerine, güzellik salonlarına, eğ­lence parklarına giriş izni verir. &#8220;Ölmeden önce&#8221; yap­mamız gereken ne çok şey vardır! Her şeyi denememiz ve hayatın sunabileceği hazlar havuzundan yeterince kâm almamız beklenir.</p>
<p>Derin can sıkıntısı, &#8220;varlığı bütünüyle yutan&#8221; bu ka­yıtsızlık hali aslında, içinde bir imkân olarak &#8220;muhayyile anları&#8221;nı da barındırır. Varlık, özgürlük ve sorumluluğu üstlendiğinde, anlamı eksen alan bir hayatı seçebilir. Can sıkıntısının panzehiri işte bu doğurgan andır: Sığ dikkatin talim ile derinleşmesine izin vermemizledir ki tefekkür ve murakabeye kapı açarız. Derin ve yoğun bir dikkati öğrenmek ve hayata geçirmek için insana, ta­biata, kâinata hayret nazarıyla bakmayı başarabilmek gerek. Gönül gözümüzü dört açarak. İnsan ancak yo- ğunlaşabilmekle kendi ruhuna değebilir. Kendi ruhuna değmekle başka ruhlara da dokunabilir. Ancak yoğun­laşmakla kendi dışımıza çıkar ve varlığa nüfuz ederiz. &#8220;Manzara bende düşünüyor, ben onun bilinciyim&#8221; di­yen ressam Cezanne gibi, o zaman şeylerin kokusunu da görebiliriz. &#8220;Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur&#8221; diyen Yunus Emre asırlar öncesinden var­lığa anlam katan hayret duygusuna işaret ediyor. Ve &#8220;Rabbim hayretimi artır,&#8221; diye dua eden son Resul. Can sıkıntısını iyileştirmek için, Kartezyen şüphenin yerine hayret nazarını yerleştirmemiz gerekiyor. Sanal yaşan­tıların yerine de gerçek ve organik yaşantıları.</p>
<p>K<u>akılmı</u>ş candan umut kesilmez.</p>
<p><strong><em>Hatırlatma:</em></strong></p>
<ul>
<li>Kuşak farkını ciddiye alın. Milenyumluların farklı düşünce ve iletişim tarzlarını önemseyin.</li>
<li>Roma&#8217;da Romalılar gibi davranın; bir Milenyumlu ile karşılaştığınızda da Milenyumlu gibi! Tabii eğer kendinizi dinletmek istiyorsanız&#8230;</li>
<li>Çocuğunuzun ya da gençlerin değişen öğrenme alışkanlıklarını gözlemleyin; onlara bir şey öğret­mek istiyorsanız aynı frekanstan yayın yapın ki sizi duyabilsinler.</li>
<li><em> </em>Dijital yerlilerin ya da çocuklarınızın teknoloji ile ilişkisini sürekli eleştirerek, iletişim kanallarını ka­patmayın. Ernpati kurun. Onların yaşamındaki karşılığını anlamaya çalışın.</li>
<li>Zihninizin sınırlarını iyi kavrayın. Bilişsel kontrol becerilerinizi artırmak için çaba gösterin, ister yü­rüyün, ister koşun, ister aikido yapın ama sağlık­lı bir zihne sahip olmak ve dikkatinizi geliştirmek istiyorsanız fiziksel egzersizi hayatınızdan eksik etmeyin.</li>
<li>Çoklu görevler üstlenerek ya da sürekli görev geçişi yaparak dikkatinizi dağıtmayın, iyi bir planlama ile işe başlayın.</li>
<li>Ekrana değil, sevdiklerinizin yüzüne bakın. Çocuk­larınızı ekran karşısında unutmayın!</li>
<li>Ödevlerini ekran karşısında yapmak isteyen diji­tal yerlinize, bunun pek verimli olmadığını basitçe anlatın.</li>
<li>Kitaplıklar ve kütüphaneleri hayatınızdan çıkar­mayın. Bir kitabın sayfalarında kaybolma, hayal kurma yetinizi kaybetmeyin.</li>
<li>Hızlanarak değil, yavaş yavaş hayatta kalıyoruz, insanlık tarihini yeniden yazacak bir teoriniz yok­sa, buna uygun davransanız iyi edersiniz.</li>
<li>Deneyimlerinizi zenginleştirin. Daha çok yürüyün. Günlük rutininizin dışına çıkın. İşe gittiğiniz, eve döndüğünüz yolu değiştirin. Yeni uğraşlar edinin.</li>
<li>Hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Unutmayın, ha­yalleri elinden alınmadıkça, kimse kaybetmiş sayılmaz!</li>
</ul>
<ul>
<li>Zihninizi bir çöplüğe çevirmeyin. Dikkatinizin na­sıl çelindiğinin bilincinde olun ve ona göre pozis­yon alın.</li>
<li>Yeni konular öğrenin. Fiziğin temel yasaları, bas­ketbolün kuralları ya da dinler tarihi&#8230; Neyi merak ediyorsanız okuyun. Bilmek, &#8220;anlamlandırmanızı&#8221; sağlar, &#8220;anlam&#8221; da yaşamdan daha çok keyif alma­nıza yardımcı olur.</li>
<li>Açık havada daha çok zaman geçirin. Zihninizi serbest bırakın. Bir &#8220;yapılacaklar listesi&#8221; ile yaşa­mayı bırakın.</li>
<li>Dikkatle dinlemeyi öğrenin. Daha çok susmaya, daha az konuşmaya çalışın.</li>
<li>Sevdiklerinize vereceğiniz en güzel hediye, dikkati- nizdir; bu konuda cömert olun.</li>
</ul>
<p><em> Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/can-sikintisindan-kacmak/">Can Sıkıntısından Kaçmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/can-sikintisindan-kacmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmaj ve Takva</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jul 2019 10:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İmaj ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Barbarasoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23067</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Modern insan, kimliğini en ziyade imaj yoluyla oluşturuyor. İmajlar, tüketim toplumunun satın alınabilir nesneleri olarak imaj -maker’lar tarafından piyasaya sunuluyor: “Bana imajını göster sana kim olduğunu söyleyeyim.” Geleneksel insanın hayat tasavvurunda mihenk taşı olan “yalan dünya” imgesi modern insanın bilincinde de var, fakat dünyanın geçiciliğini hatırlatmaktan ziyade, oyun içinde oyunun meşruiyetini arttırıcı bir muhtevaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/">İmaj ve Takva</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23080 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva-300x158.jpg" alt="" width="423" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva.jpg 500w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Modern insan, kimliğini en ziyade imaj yoluyla oluşturuyor. İmajlar, tüketim toplumunun satın alınabilir nesneleri olarak imaj -maker’lar tarafından piyasaya sunuluyor: “Bana imajını göster sana kim olduğunu söyleyeyim.”</p>
<p>Geleneksel insanın hayat tasavvurunda mihenk taşı olan “yalan dünya” imgesi modern insanın bilincinde de var, fakat dünyanın geçiciliğini hatırlatmaktan ziyade, oyun içinde oyunun meşruiyetini arttırıcı bir muhtevaya bürünmüş olarak. Karşısındakinin önce nazarında, sonra zihninde bir iz bırakabilmek için kendi bedenini tekrar tekrar yeniden inşa etme yoluna gidiyor modern insan. Yani oynuyor. Kendi bedeniyle oynayarak Önce kendine, sonra başkalarına, kendi bedenine dair öyküler anlatıyor. Anlatılan öykülerin olumlu olması şart değil. Muhatabın zihninde bırakılacak izin olumlu bir iz olmasının şart olmaması gibi. Asıl olan dikkat çekmek ve fark edilmek. “Farkı fark etsin!” diye diğerleri, imajın sürekli yenilenmesi, değiştirilmesi gerekiyor. Maskeler çarpıcılığını kaybettiğinde yüze dönüşme tehlikesi taşırlar çünkü. Oysa modern insan tek bir yüzünün olmasından ziyade binlerce maskesinin olmasını tercih eder. Her yeni maske bir önceki maskeye yüklenecek sorumluluğu bertaraf eder böylece.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Bilimdeki her gelişme insanın kendini ve dünyayı algılama biçimini yeniden düzenliyor. Kopernik devrimiyle birlikte dünyanın kâinatın merkezi olmadığını, öteki gezegenler içinde bir gezegen olduğunu öğrenen insan ile dünyayı kâinatın kalbi, insanı da dünyanın kalbi olarak algılayan insan arasındaki muazzam uçurum, hayatın takvadan imaja doğru yön değiştirmesinin sebebi. Alem ile insan arasında kurulmuş olan “Alem büyük bir insan, insan küçük bir alemdir” sözü modern bilimden sonra insanların zihnindeki yerini başka değerlere terk etti.</p>
<p>İnsanın yapıp ettiği her eylemin âlemi, âlemdeki her hareketin insanı etkileyeceği hakikati, kuantum fiziği ile birlikte yeniden ortaya konulmaya çalışılsa da, modern insanın algısı asla Kopernik öncesi kâinat algısına dönmeyecek. Çünkü âlem ile insan arasına, tefekkürün içe dönük nazarından ziyade bilimin, ölçüp-biçen, dünyayı hesaplarla daraltan anlayışı girmiştir.</p>
<p>Modern öncesi dünyada her şeyin azı makbuldur. Zamanın yavaş ilerleyen ritmine uygun olarak insanlardan az hareket etmeleri, az yemeleri, az uyumaları fakat çok düşünüp çok ibadet etmeleri beklenir. Gösteriş ve ululanma “çula çaputa” itibar etme ruhun hastalıklı hallerine delalet eden ipuçları olarak görülür. Uyuma, karnını doyurma, gaye değil hayatın merkezi olan kalbin işleyişini sağlayan vasıtalardır. Çünkü akl eden kalbdir. Ve akl eden kalb; dünya ile ahiretin bileşik kaplar misali azalıp artan dengesinin, ahireti merkez kabul eden bir anlayışla sürüp gitmesini sağlar. Can bedende misafirdir ve bedenin misafire zarar vermesini engellemek amacıyla bedenin zevk aldığı her türlü faaliyet perhiz yoluyla sınırlanır. Ruhun kanatlanıp uçması için bedenin alabildiğine sınırlandırılması ilkesi geçerlidir.</p>
<p>Baudrillard “modern dünyada fakirler dışında herkesin diyette” olduğuna dikkat çeker. Fakat modern dünyanın diyetinin amacı ruhun ebedî huzuru yakalamasına vesile olacağı inancın</p>
<p>dan değil, bedeni ebedî kılmak anlayışından kaynaklanmaktadır. Modern dünyanın diyet listeleri, bilimin ölüme çare bulacağı güne kadar beden makinesini dinç ve taze tutma rüyasını vaad etmektedir.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Bilimdeki her yeni buluş kâinatı yeniden resmetmiştir. “Göz herkesi görür kendini göremez” ilkesi fotoğraf makinesinin icadıyla yeni bir anlam kazanmıştır. Gözün görüp tefekkür edişi, tefekkürün kalp gözüne meyledişi “fotoğraflanan” dünyada yavaş yavaş azalmıştır. Görüp hayret etme, hayretinden yere düşme, makine gözüyle mesaiye başlayan hayat algısında artık rastlanılmayan davranışlar arasına girmiştir.</p>
<p>John Berger, 1839’da kamera icat edildiği sırada August Comte’un “Pozitif Felsefeye Giriş” kitabını tamamlamakta olduğuna dikkat çekerek pozitivizm ile kameranın birlikte büyüdüğünü söyler. Berger’in dikkatimizi çektiği bu noktadan bizim topraklarımızda fotoğraf makinesi ile karşılaşan ilk kuşağın tepkisini anlamamız kolaylaşır.</p>
<p>Fotoğraf makinesiyle ilk tanışan dindar kuşak “suretini kâğıt üzerine çıkartmamak” üzere tercih kullanmıştır. Pozitivist dünya algısına katkıda bulunmayı reddetmiştir böylece. Suretini elimizde tutamadığımız atalarımız ya yok olma hürriyetine kavuşmuşlardır, ya da eserleriyle varolarak, eserlerinin izdüşümünden her kuşağın kendince tasavvur edebildiği oranda yeniden varolmuşlardır. Mimar Sinan mesela bizim hafızamızda Süleymaniye kadar muhteşem değil midir? Tabiî, ya da sunî ışığın huzmesi altında elimizde poz poz resimleri olan Sinan, hafızamızdaki muhteşem resmine her faninin kendince ölçüp biçtiği oranda daima yeniden sahip olabilir miydi?</p>
<p>Fotoğraf makinesinin merceği başlangıçta masum bir icat gibidir. İlk ortaya çıktığında kimseler dünyanın bir mercek yüzünden bu kadar değişeceğini düşünmemiştir. Bu mercek sayesinde göz herkesi gördüğü kadar kendini de görmeye başlamıştır. Suya düşen akis, ya da aynadaki yansıma değildir kâğıt üzerindeki suret. Gözün kendisine, dünde kalmış kendisine, aynı zamanda asla göremeyeceği yedi kat göklerin derinliklerine bakmasıdır.</p>
<p>Kevin Robins “Vizyon teknikleri ile gören ile görülenin aynı mekânda, aynı zamanda olma mecburiyetinin ortadan kalktığına” işaret eder. Gören ile görülen arasındaki ortak zamanın ve ortak mekânın yok olmasıyla; modern insanın, bedeninin daima gençe gösterildiği ve böylelikle gerçeğin değil görüntünün esas alındığı anlayışın, hâkim dünya algısı haline gelmesi arasında doğru bir orantı vardır.</p>
<p>Birbirini her daim gören insanlar gönül muhabbetinin etkisiyle ne kendilerinin ne de her gün görüşmeye devam ettikleri diğer insanların zaman içindeki yıpranmışlığını fark ederler. Her şey yavaş yavaş olmuştur. Yüzdeki çizgiler, bedenin güçten düşen hali, dünyanın gidişi doğrultusunda olması gerekenlerin olduğu kabulü içinde anlaşılır. Fotoğrafın icadıyla başlayan ve her geçen gün bir yenisi eklenen Vizyon teknikleri ile birlikte, insan dündeki kendisi ile bugündeki kendisini mukayese ederken, çizgilerin bedeli olması gereken ruhî tekâmülün resmini gösteren bir alet olmadığı için tercihini dündeki kendinden yana yaparak daima genç kalmanın, genç gibi görünmenin derdine düşmüştür.</p>
<p>Boudrillard post-modern dünyanın anahtar kelimesi olarak “gibi olmak” kavramı üzerinde durur. Olmanın yerini “gibi olmak” aldığında bedenin oyun gücü bir kat daha artmış olur. “Gibi olmak” doğrudan görüntü ile gerçekleştirilebilecek bir kimliktir. “Gibi olmak” bedenin başkalarıyla mukayese edilerek içine düştüğü mutsuzluk halinden, kostüm, makyaj ve gençlere özgü jest ve mimikler yoluyla teselli edilerek çıkarılmaya çalışılmasıdır.</p>
<p>”İnsanın dünyayı ve kendini bir başka gözle -yani makinenin gözüyle- görmeye başlamasından sonra görmek idrak etmenin basamaklarından biri olmaktan çıkmıştır. Görmekle başlayan idrakin yerini görmekle başlayan yenilgi almıştır. Modern insan bir taraftan dündeki kendisiyle bugündeki kendini mukayese etmesi neticesinde kendi bedeni karşısında yenilgiye uğramakta, diğer taraftan aralarında zaman ve mekân farkı olan, ama kendisine göre daha genç, daha güzel, daha bakımlı -bunların toplamı başarı ile eşdeğerdir- hiç tanımadığı ama “gördüğü ve haberdar olduğu” diğer insanlar karşısında yenilgiye uğramaktadır.</p>
<p>Dünyanın ölçülebilir, tartılabilir sayılabilir bir maddeye dönüşmesi fotoğraf makinesinin icadıyla yol almış, vizyon tekniklerinin ulaştığı son noktada, sanal olanın gerçeğin yerini aldığı bir uçuruma gelip dayanmıştır.</p>
<p>Dünyaya bir kamera ardından bakılmaya başlanmasıyla birlikte uzaktakiler yakın, yakındakiler uzak olmuştur. Görme, görüp idrak etme kameranın vizörüne bırakılmıştır. O ne derse odur. Dünya sadece gösterilenden ibarettir. “Gösterilen” Platon’un mağara metaforunun ikinci bir eğreltilemesi olarak ortaya çıkar böylece. Dünya hayatında zaten rüyada olan insan, fotoğraf makinesinin merceğinden itibaren gelişen “görme teknikleri” ile rüya içinde rüya, oyun içinde oyun oynamaya başlar. İcat edilen her görme tekniği ile birlikte hakikatin peçesi bir kat daha kalınlaşır. Her icat kalp gözünü daha yoğun bir biçimde devre dışında bırakmaya meyleder.</p>
<p>Modern dönemde ahireti unutup dünyayı merkez alarak yaşamaya çalışan insanların yerini, post-modern dönemde; bilgisayar aracılığıyla yaratılan sanal âlemi merkeze alan, dış dünyayı, yani öteki insanlarla ilişkiyi gerektiren dünyayı dışarıda bırakarak ekrana, yani oyuna hapsolmuş insanlar aldı. Hayat bir metafor olarak oyun değil artık; doğrudan bilgisayar ekranı vasıtasıyla karışılan, içinde olunan bir oyuna dönüştü.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Vizyon teknikleri uzaktakini yakınlaştırıp yakındakini uzaklaştırırken dünya küçük bir köy haline gelecek kadar küçüldü; fakat kapı komşusu, nasıl yaşadığı bilinmeyecek kadar uzağa düştü. Allah’ın yaratmış olduğu kul olarak “bir tarağın dişleri” gibi birbirinin aynı olan insanlar takvadan imaja doğru seyreden ahir zaman yolculuğunda insan olma paydasında eşitlenmek yerine, para paydasında eşitlenmeyi tercih etti. Hayat parası olanların ne kadar parası olduğunu gösterebilecekleri bir sahneye dönüşürken, parası olmayanlar sanki paraları varmış gibi görünerek, yani imaja sığınarak hayat sahnesinde starlaşamayanların tesellisini icat etti.</p>
<p><strong>V.</strong></p>
<p>Allah’tan korkun, takva üzerine bulunun.” (Maide/108)</p>
<p>“Ey insanlar, gerçek şu ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sadece birbirinizle tanışıp kaynaşmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefli, en yüceniz takvada en ileri olanınızdır. Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat/13)</p>
<p>“Ey iman edenler, eğer Allah’tan korkup takvaya sarılırsanız, 0 size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir marifet ve nur verir, suçlarınızı örter, sizi yarlığar, Allah büyük lütuf ve ihsan sahibidir..” (Enfal/29)</p>
<p>“Kim Allah’tan korkup takvaya sarılırsa Allah ona bir kurtuluş, bir çıkış yolu ihsan eder; onu, hatırına gelmeyecek yerlerden de rızıklandırır.” ( Talak, 2-3)</p>
<p>“Haberiniz olsun ki Allah’ın veli kulları (dostları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, sonsuzlukta da onlar için müjdeler vardır&#8230;” (Yunus 62-64)</p>
<p>“İman çıplaktır, elbisesi takva, süsü utanmak, meyvesi ise ilimdir.” (Hadis-i Serif)</p>
<p>“Kıyamet günü mizana konan iyiliklerin en ağırı takva ve güzel ahlâktır.” (Hadis-i Şerif)</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>&#8216;Kâinattaki “sırlar” bilimin gözüyle ifşa edilmeye başlandığında insanlar Allah’ı kâinatın dışına çıkarmaya meyletti. “Tanrı öldüyse her şey mübahtır” anlayışıyla yaratıcı karşısında duyulan hicap ve korkunun yerini kulların icat ettiği korkular aldı.</p>
<p>Ayet-i kerimelerin ışığında, tasavvuf kitaplarında takva daima korku ile birlikte anlaşılır. Avam Allah’a şirk koşmaktan korkarak takvaya sarılırken, havasın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme endişesi içinde hassasiyet kazanır. Hz. Ebu Bekir’in “Haram faslından olan bir şeyi işlemiş olmayalım diye helal faslından yetmiş faslı terk ederdik” sözü bu hassasiyetin derinliği konusunda sahabe ile ahir zaman ümmetini mukayese imkânı verir. Sahabe helalleri bile “ya haramsa” diyerek terk etmeye meylederken ahir zaman Müslümanları haramları helal kılacak fetvaların peşinde.</p>
<p>Sahip olunması gereken (modern) imajlar için, takvanın dindarların gündeminden çıkması şart. Çünkü takva varsa imaj yok, imaj varsa takva. Biri kulların bakışında değer kazanacak görüntüye teşne, her gün yeni bir hayalin peşinde koşarken, diğeri sadece Yaratıcının göreceği bir konumda saklıyor kendini. İmaj kendisine dışarıdan bakan gözlerin etkisine açık, takva bütün gözlerden kurtulup kalp gözünde saklanacak kadar etkilerden muaf.</p>
<p>İmaj görünmenin, daha çok görünmenin öncelendiği bir dünyanın ürünü. Takva görüntülerden kurtularak hakikate ulaşmaya meyledenlerin, kendini “Allah dostu” olarak var etmeye çalışanların rehberi.</p>
<p>İmaj bir maske olarak ortaya çıktığı andan itibar en derhal eskimeye mahkúm. Takva kafa gözünden saklandığı için, kalp gözünün koruyuculuğunda kemale ermenin basamaklarında yenilik ve eskilikten münezzeh. Çünkü hakikatin yenisi ve eskisi yok.</p>
<p>Fatma Barbarasoğlu &#8211; İmaj ve Takva,syf.13-21</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/">İmaj ve Takva</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nazife Şişman &#8211; Mahremiyet &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 16:05:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[G. Simmel]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Nazife şişman]]></category>
		<category><![CDATA[popülerlik]]></category>
		<category><![CDATA[siber toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22217</guid>

					<description><![CDATA[<p>Simmel’e (1971: 331-2) göre modern insanın belirleyici özelliklerinden biri, ihtiyatlı davranma eğilimidir. İnsanların genelde birbirlerini tanıdıkları kırsal yaşam formunun aksine, komşu olanların bile birbirlerinden çoğunlukla habersiz oldukları kentteki yaşam biçimi, güvensizlik hissiyatına neden olmakta ve bu durum da kentte yaşayan insanlarda ihtiyatlı davranma eğilimini artırmaktadır. Tanış olma hâli dolayısıyla birbirlerine karşı ihtiyatlı olma hâlinin daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/">Nazife Şişman – Mahremiyet ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22218 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3.jpg" alt="" width="524" height="329" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3.jpg 1200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-600x377.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-300x189.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-768x483.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-1024x643.jpg 1024w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a></p>
<p>Simmel’e (1971: 331-2) göre modern insanın belirleyici özelliklerinden biri, ihtiyatlı davranma eğilimidir. İnsanların genelde birbirlerini tanıdıkları kırsal yaşam formunun aksine, komşu olanların bile birbirlerinden çoğunlukla habersiz oldukları kentteki yaşam biçimi, güvensizlik hissiyatına neden olmakta ve bu durum da kentte yaşayan insanlarda ihtiyatlı davranma eğilimini artırmaktadır.</p>
<p>Tanış olma hâli dolayısıyla birbirlerine karşı ihtiyatlı olma hâlinin daha arka planda olduğu kırsal yaşamın aksine, gündelik yaşamlarında sayısız insanla karşılaşan modern kent sakinleri arasında, mahremiyet barındıran denetleyici bir sosyallik ya da karşılıklı bir yabancılık hâlinin var olduğuna dikkat çeken Simmel, bu durumun modern kent sakinlerinin, kasabalıların nazarında soğuk ve kalpsiz insanlarmış gibi algılanmalarına neden olduğunu ifade eder. Gittikçe kalabalıklaşan modern kentlerde, fiziksel ve mekânsal yakınlığın artmasına zıt olarak, zihinsel mesafe de artar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Simmel’in modern birey tipinin geleneksel birey tipinden daha ihtiyatlı olduğu yönündeki tespiti de dijital ilişkiler söz konusu olduğunda eleştiriye oldukça açıktır. Zira göster(t)me ve gör(ün) me ilişkisine dâhil olan sosyal medya kullanıcılarının büyük kısmında ihtiyatlı davranmanın ortadan kalktığını ve sosyal medya mantığının her şeyden önce ihtiyatlı davranmaya karşı olduğunu belirtmek gerekir. Mahremiyet bazı yönlerden ihtiyatı gerektirir. Ancak mekânsal ayrımların ortadan kalktığı sosyal medyada, bireylerin yaşamlarının en özel anlarını, dijital popülerlik amacıyla başkaları için görünür kılma hâlleri dikkate alındığında, mahremiyet ve ihtiyat bildiğimiz anlamını yitirmektedir.</p>
<p>Z. Bauman, bir Facebook kullanıcısının bir günde beş yüz arkadaş edindiğini övünerek ifade ettiğini ve yalnız bir günde elde edilen bu sayının, kendisinin 86 yıllık yaşamında edindiği toplam arkadaş sayısından fazla olduğunu belirterek, bir insanın yaşamında kayda değer ilişki kurabileceği insan sayısının sınırlı olmasına rağmen, sosyal medyada bu sınırların kalkmasının ve neredeyse hiç çaba gerektirmeden kurulan sanal yakınlıkların sorunlu yönlerine dikkat çeker (Bauman &amp; Lyon, 2016: 54). Dijital olmayan yakın ilişkilerin sağladığı güven ve ihtimam, sosyal medyadaki ilişkilere egemen olan daha çok kişiye ulaşma arayışında çoğunlukla kaybolmaktadır. Bu durum mahremiyet olgusunda ciddi dönüşümlere neden olmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>T.Veblen (2005), toplumsal tabakanın farklı katmanlarındaki insanların, toplum nezdinde daha çok itibar elde etmek için bir statü göstergesi olarak gösterişçi tüketimde bulunma eğilimi taşıdıklarını söyler. Sosyal sınıflar arasındaki sınır çizgilerinin giderek belirsizleştiği modern toplumlarda, iyi bir isim kazanmanın ve bunu sürdürmenin, gösterişçi tüketime bağlı olduğuna dair algı yaygınlaşır. Bu noktada üst tabakadakiler, toplumsal itibar göstergesi olarak lüks tüketimde bulunurken, orta ve alt tabakadakiler, üst katmandakilerin modaya dönüşen hayat tarzını, kendi görgü idealleri olarak kabul ederler ve toplumsal açıdan daha fazla prestij elde etmek arzusuyla buna göre yaşamaya çalışırlar.</p>
<p>Sosyal medya kullanıcıları açısından konuya yaklaşıldığında, günümüzde popüler sosyal medya araçlarını kullanmak ve sanal dünyada mümkün olduğunca fazla sayıda kitleye erişmek, toplumsal açıdan bir prestij göstergesi olarak kabul görmektedir. Sosyal medya kullanıcılarının sahip oldukları takipçi sayısı ve paylaştıkları iletilerin beğenilme sayısı, kitleler nezdindeki popülerliğin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.3</p>
<p>*********</p>
<p>3.Konuya uzak gelecekten bir projeksiyon tutulduğunda, Black Mirror dizisinin 3. sezon 1. bölümü bu konuda ilginç kesitler aktarmaktadır: Dizide insanlar bir şekilde etkileşime geçtikleri, tanıdık ya da yabancı kişilere, I&#8217;den 5’e kadar puanlar vermektedir. Yapılan dijital puanlama, doğrudan bireylerin statülerini belirlemektedir. 5 puana yaklaştıkları oranda insanlarin popülerliğe artmakta ve bu durum, toplum içerisindeki prestijlerini ve ilişkilerini yakından etkilemekte ve hayatlarinın seyrinde de belirleyici olmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal medyada popülerlik üzerinden elde edilen yüksek sanal statünün, birtakım kazançları beraberinde getireceği inancı, bu tür hadiselerin sıklıkla yaşanmasına neden olmaktadır. Elbette bu tek taraflı bir ilişki değildir. Nitekim sosyal medya kullanıcılarının, yaşamlarının mahrem kısımlarını ve anlarını içerecek şekilde yaptıkları paylaşımlardan ve temel ilgilerinden hareketle; siyasal, ekonomik, kültürel ya da sosyal eğilimleri ile ilgili, yapay zekâ programları aracılığıyla kişisel profiller oluşturulmakta ve bu kişisel bilgiler, kullanıcıların rızaları dışında şirketlere, siyasetçilere ya da istihbarat birimlerine pazarlanabilmektedir. Elde edilen bu bilgiler aracılığıyla, kitlelerin sosyal ya da siyasal düzeyde nasıl manipüle edilebilecekleri veya daha fazla tüketime nasıl yönlendirilebilecekleri gibi konularda stratejiler oluşturulmaktadır.5</p>
<p>********</p>
<p>5 Böyle şeylerin olduğu bilinmesine rağmen, sırf kamuoyu haberdar olduğu içın skandal olarak nitelendirilen, Londra’daki Cambridge Analytica isimli veri analiz şirketinin, 87 milyon civarındaki Facebook hesabından, izinsiz olarak topladığı kişisel verileri, ABD ve İngiltere’deki seçimleri etkilemek için kullandığına yönelik Mart 2018’de çıkan haberler bu anlamda ilginçtir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal medyada mahremiyetin ifşası sadece kullanıcıların kendi özel hayatları ile sınırlı da kalmamaktadır. İhtimam ve ihtiyat bir tarafa bırakılarak hane halkının, bebeklerin, çocukların, diğer tanıdıkların ya da hiç tanıdık olmayanların da özel hayatları sosyal medya araçları üzerinden nesneleştirilebilmektedir. İntihar girişiminde bulunanlar örneğinde olduğu gibi vahim bir olaya dahi denk gelindiğinde, beğeni alma ve takipçi sayısını çoğaltma umuduyla, sosyal medya üzerinden yapılan canlı yayınlar, (Ölülerin mahremiyetinin hiçe sayılarak) naaşların yanı başında yapılan ya da (hasta mahremiyeti ihlal edilerek) ağır hastalarla yapilan özçekimler, katılan ünlülerle sırf özçekim yapmak için ünlü cenazelerine gitmek6 ve böylece mutsuzluklardan dahi mutluluk devşirmeye çalışır hâle gelmek, olayın marazi bir boyuta varabildiğinin göstergesidir.</p>
<p>Diğer taraftan mahremiyetten mahrum edilmiş ibadetler, ihlası zedeleyici unsurlar içermesine rağmen, sosyal medya araçlarında paylaşım yapmak için ibadet esnasında ya da kutsal yerlerde yapılan özçekimler de bu konuda sorgulanması gereken bir diğer husustur.7</p>
<p>**********</p>
<p>6. Bu konuda bir haber örneği için bkz. <a href="https://www.haberler.com/rey- han-karaca-hakan-altun-un-babasinin-10203254-haberi/">https://www.haberler.com/rey- han-karaca-hakan-altun-un-babasinin-10203254-haberi/</a></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Günümüzde insanlar arasındaki ilişkiler duygusallıktan arındırılıp, rasyonelleştirildiği oranda, her bir insanın pozitif ya da negatif anlamda sayısal bir karşılığı bulunmakta ve bu hâliyle ilişkiler, nitelikten giderek arındırılıp, niceliğin ön plana çıktığı bir hüviyet barındırmaktadır. Sosyal medyadaki ilişkiler bunun canlı bir yansımasıdır ve sanal âlemde kişinin toplumsal tanınırlığını ya da popülaritesini belirleyen başlıca ölçüt, takipçilerine ve aldıkları beğeniye tekabül eden sayısal değerle ölçülmektedir. Bireyler yaşamlarını gerçek olandan koparıp, sanallaştırdıkları oranda, sanal bir bağımlılık hâli ortaya çıkmakta ve böyle bir durumda da takipçi sayısı ve beğenilerle kurulan ilişki, legal yoldan temin edilen sanal bir uyuşturucu gibi olmaktadır.</p>
<p>Bu tür bir bağımlılık hâline kapılmış olanlar, paylaştıkları iletiler beğeni aldığında ve takipçi sayıları arttığında, sanal uyuşturucu almışçasına mutlu olmakta, aksi durumda ise depresyona girmektedirler. Sosyal medya kullanıcıları arasında, kitlelerin beğenisi önemsendiği oranda da en mahrem alanları kapsayacak şekilde hayatın metalaştırılması ve kitlelerin beğeni alımına sunulması söz konusudur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Duyguların, duyuların, duyarlılıkların, özlü sözlerin, “şefkat patlamalarının” ve “merhamet karnavallarının” doz aşımına uğradığımız sosyal medya kendimizce önemli paylaşımların şehrayininden geçilmiyor. Siber Öncesi toplumlarda mahrem saydığımız ve sadece birincil ilişkiler kurduğumuz insanlarla paylaştığımız, sadece “mahrem Ötekilere” ve “önemli Ötekilere” açık olan pek çok şey, artık “anonim ötekilerin” ve “mutlak ötekilerin” de radarına takılıyor ve onların üzerine de boca ediliyor. Bu bir mahremiyet pornografisidir.</p>
<p>Siber âlem sanal ve dijital çokluğun ve fazlalığın mekânıdır. Bu mekân sadece yaşananların değil, henüz yaşanmamış hatta hiç yaşanmayacak olanların da dolaşımda olduğu bir ağdır. İçinde yaşadığımız bu çokluk çağında siber-âlem, sanal mekânlarda tutunmaya çalışan siber toplum mensuplarına ev sahipliği yapan, çoğulculuğun empatisiyle dolu olmak yerine ayrıksı çokluk ile malul bireylerin kendi sanal cemaatlerinin önderi gibi davrandıkları bir siber agoradır. Kalabalık, gürültülü, hız ve geçiciliğin hüküm sürdüğü bu agorada her birey her an varlığını ispatlamak zorundadır. Siber âlem herkese kendi kaderinin başrolünü oynama şansının verildiği bir sahnedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Her bireyin özgüven yüklü bir özneye dönüştüğü bu âlem, mahremiyetin ilgasını değil, ifşasını temsil eder. Zira bireyler orada benliklerini paylaşımlar yoluyla ortaya sererken paylaştıkları şeyin mahremiyet kodlarını değiştirmektedirler. Bauman’ın ifadesiyle, “ifşa edilme korkusu fark edilme hazzı tarafından bastırılmaktadır” (Bauman ve Lyon, 2013: 31). Böylelikle bireyler mahremiyeti yeniden tanımlamayı tercih etmekte, eski kodları ya yok saymakta ya da farklı anlamayı seçmektedirler.</p>
<p>Bireyler gelebilecek eleştiri veya saldırılara “Bu benim tarzım”, “Bu benim ahlak anlayışım”, “Bu benim yaşam biçimim” şeklinde cevaplarla karşı koymaktadırlar. Yani siber toplumda ahlak anlayışı olabildiğince muğlak, olabildiğince değişken ve kişiye özgüdür. Postmodern belirsizliğin bulanık sularına dalmış siber bireyler için müphemlik ve uçuculuk katı belirlenimciliğin sıkıcı süküneti karşısında sığınılmayıp âdeta bilerek içine koşulan ve atlanan bir macera gibidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Siber toplumun dermeyan olduğu sosyal medya çağında görünürlük var olmanın gerek şartıdır. Bu görünürlük gerektiğinde mahrem olanın da ortaya saçılmasını gerektirir. Zira davranışlarımız meşruiyetini önce kendi benliğimizden sonra da sosyal medya paylaşımlarımızdaki “tıklanma” sayısından almaktadır. Tıklanma sayısının çarpan etkisi meşruiyeti besler. Herkesin bildiği sır, kendinden menkul meşruiyetin kaynağıdır. Zira günah görünene değil, bakana aittir. Gönüllü ifşa felsefesine dayanan sosyal medya çağında, tıpkı “Lady Godiva”1 anlatısında olduğu gibi, görünenler değil, bakanlar kör olacaktır.</p>
<p>Herkesin suçlu olduğu bir toplumda masumiyetin suç hâline gelmesi gibi, siber toplumda da görünmezlik suçtur. Mahrem olan her ne varsa bir şekilde sisteme dâhil edilir. Bunun dışında kalmak isteyenler sistem dışı bırakılıp kayıt dışı hatta yasa dışı ilan edilerek toplumun dışına itilirler. Buna devletler de önayak olur. Vatandaşlık numaranız, ev adresiniz, kredi kartı bilgileriniz ve hatta anne kızlık soyadınız sistemin her yerindedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ağırlıksız siber toplumda kişiler doğru olanı değil, ihtiyaçları olan fetvayı o sanal bilgi çöplüğünden arayıp bulmaktadır. Nasılsa orada herkese uygun bir fetva, herkese yarayan bir görüş asılı durmaktadır. Böyle bir toplum için yakın gelecekte “sanal çöpçülere”, “siber velilere”, “organik dekoderlere” ihtiyaç duyulacaktır. Zira doğrunun ne olduğu, mahremiyetin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği herkes için muğlak bir şeydir. Hâl böyle olunca dipsiz veri havuzundan süzülecek verileri sınıflayacak “seçiciler” geleceğin sanal güvenlik anlayışında en önemli meslek mensupları hâline gelecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Siber toplumda mahremiyetin ifşası, bir gönüllü yıkımdır. Bir başka ifadeyle Sennett’ın (2013: 291) “yıkıcı Gemeinschaft” dediği şeydir. İnsanların televizyon ekranlarında, milyonların önünde en mahrem şeylerini anlattıkları reality şovlardan hareketle bu tabiri kullanan Sennett, henüz sosyal medya çağının yıkıcılığından haberdar değilken bu ifadeleri tercih etmişti.</p>
<p>O yıkıcılıktan farklı olarak, bugün insanlar artık Öz-sansür sınavıyla karşı karşıyadırlar. Ya öz-yıkımı seçeceklerdir ya da mahremiyetlerini kendileri koruyacaklardır. Ancak sorun şu ki, mahremiyeti korumanın, her şey gibi mahremiyetin de bir tüketim metaı hâline geldiği bir çağda hiçbir getirisi olmadığı gibi, söz konusu değer de sanal bir değerdir.</p>
<p>Sanal değer kolayca değiştirilebilen kriterlere sahiptir. Bauman’ın ifadeleriyle, mahremiyet hakkımızı kendi rızamızla katlettirir ya da sadece bize sunulan harikalar karşılığında ödenecek bir bedel olarak mahremiyet kaybına rıza gösteririz (Bauman ve Lyon, 2013: 29). Öyle ki, siber uzayda sonsuza kadar açık kalabilecek olan mahremiyetimiz, “siber amel defterinde” Öylece asılı durmaya devam edebilir. Bugün Facebook aynı zamanda ölü profiller çöplüğüdür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnternet ortamında, kendisini daha çok sergileyen öne çıkmakta, sergilemeye paralel olarak kullanıcıların beğenilme arzusu da paylaşımların oranını artırmaktadır. Kendisine dair her şeyi başkalarının görüş alanına sokan kişi, başkaları tarafından sınırları belirlenemeyen bir biçimde dikizlenmeye razı olmakta, bunun bütün tehlikelerini bilinçli-bilinçsiz kendiliğinden göze almaktadır.</p>
<p>Görünerek var olma anlayışı, bu iletişim biçimine uyum sağlayan kişide çeşitli etkiler bırakmakla birlikte, en bariz etkisini kişinin mahremiyet algısı üzerinde göstermektedir. Gündelik hayatın gerçekliğinden uzak, kendi kurguladığı dünyada görünerek (paylaşım yaparak) var olmaya çalışan kişinin, başkalarıyla paylaşılmayan, gizlilik olarak ele alınan mahremiyeti algılama biçiminde, ciddi bir dönüşüm yaşadığını söylemek mümkündür.</p>
<p>Terazinin bir kefesinde kişinin hiç kimseyle paylaşmaması üzerinden anlam kazanan mahremiyeti, diğer kefesinde ise sınırları asla çizilemeyen sanal bir ortamda kendine dair her şeyi, gerçek hayatta yabancı sayılan insan kitleleriyle paylaşma hâli bulunmaktadır. İlk bakışta kendini hissettirmese de aslında burada ciddi bir menfaatler çatışması bulunmaktadır.</p>
<p>Çatışan bu menfaatlerin bir yanında mahremiyet ihtiyacı ve algısı yer almaktadır ki bu, tamamen insan fıtratının dışa vurumudur. Diğer yanda ise yine insanın fıtratından kaynaklanan beğenilme ve teşhir etme arzusu yer almaktadır. İnsanlar beğenilme arzusunu, her dönemde farklı şekillerde tatmin etmişlerdir. Ancak bugün bu tatmin için sınırsız bir mecra sağlayan sosyal medya, her şeyi paylaşma ve paylaşımlar ve beğeniler üzerinden kendini değerlendirme eğilimini sürekli körükleyerek insanları en son raddeye kadar taşımaktadır..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/">Nazife Şişman – Mahremiyet ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maddî Kuşatma ve Medeniyet Arayışı İhtiyacı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maddi-kusatma-ve-medeniyet-arayisi-ihtiyaci/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maddi-kusatma-ve-medeniyet-arayisi-ihtiyaci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 22:05:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Aşırı Kurumsallaşma ve Modern İnsanın Manevî Dünyasının Çölleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Scheweıtzer]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Uygarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik ve Manevi Alanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Maddî Kuşatma ve Medeniyet Arayışı İhtiyacı]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Kurumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Uzmanlaşma ve Gayr-ı İnsanileşme Süreci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12468</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önceki bölümde de gördüğümüz gibi, düşüncenin yerle bir olması da, uygarlığımızın(yazar kendi uygarlığını yani batı uygarlığını kastediyor) çöküşünde belirleyici bir faktör olmuştu; ama bizim ilerle­memizi engelleyen buna eşlik eden daha başka çok sayıda neden vardı. Bu ne­denler, manevî alanda olduğu kadar, ekonomik faaliyetlerde de görülebilir ve hepsinden önemlisi de, bu iki alan arasındaki etkileşime bağlıdır; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-kusatma-ve-medeniyet-arayisi-ihtiyaci/">Maddî Kuşatma ve Medeniyet Arayışı İhtiyacı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/maddi-kusatma-ve-medeniyet-arayisi-ihtiyaci/images-123/" rel="attachment wp-att-12469"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12469" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5.jpg" alt="Maddî Kuşatma ve Medeniyet Arayışı İhtiyacı" width="406" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 406px) 100vw, 406px" /></a></p>
<p>Önceki bölümde de gördüğümüz gibi, düşüncenin yerle bir olması da, uygarlığımızın(yazar kendi uygarlığını yani batı uygarlığını kastediyor) çöküşünde belirleyici bir faktör olmuştu; ama bizim ilerle­memizi engelleyen buna eşlik eden daha başka çok sayıda neden vardı. Bu ne­denler, manevî alanda olduğu kadar, ekonomik faaliyetlerde de görülebilir ve hepsinden önemlisi de, bu iki alan arasındaki etkileşime bağlıdır; ki burada sözkonusu olan etkileşim, hiç de tatmin edici bir etkileşim değildir ve her ge­çen gün de tatmin edici olma özelliğini daha da yitirmektedir.<br />
Modern insanın medeniyette ilerleme kaydedebilme kapasitesi, kendisi­nin içine yerleştirildiğini gördüğü şartların kendisine zarar vermesi ve kendi­sini şahsen olumsuz yönde etkilemesi nedeniyle bir hayli aşınmıştır.</p>
<p>Medeniyetin gelişmesi, -genel olarak konuşmak gerekirse-, bütün’ün tekâ­mülünü amaç edinen idealler konusunda düşünen ve daha sonra da, bu ideal­leri, çağın şartlarını en fazla etkileyebilecek bir tarz, bir yöntem varsayan ha­yatın gerçekliklerine uyarlamaya çalışan münferit insanların gayretleriyle ger­çekleşir, ete kemiğe bürünür. Dolayısıyla, bir insanın bir ilerleme öncüsü ol­ma, yani medeniyetin ne olduğunu ve niçin varolduğunu anlama kabiliyeti, o kilinin bit düşünür olmasına ve özgür bir kişi olmasına bağlıdır. Eğer ideallerini idrak edebiliyor ve bunlara bir şekil vererek bu idealleri hayata geçirebiliyorsa, bu öncü kişi, mutlaka düşünür kişi olmalıdır. İdeallerini hayata geçi­rebilmek için de mutlak özgür olmalıdır. Bu kişinin idealleri ve faaliyetleri, varolma mücadelesinde ne kadar çok ciddiye alınırsa, içinde yaşadığı şartla­rın düzelmesi konusundaki itici güç, düşüncesinin ideallerinde daha güçlü bir şekilde ifadesini bulur. Böylelikle kendi şahsî idealleriyle, medeniyet idealle­ri iç içe geçer ve kaynaşır.</p>
<p>Maddî ve manevî özgürlük, birbirleriyle etle tırnak gibi iç içe geçmiştir ve yakın ilişki içindedir. Medeniyet, özgür insanları varsayar [özgür insanların varolmasıyla varolabilir]. Zira medeniyet, yalnızca özgür insanlar vasıtasıyla önce tahayyül ve tasavvur edilir, sonra da hayata geçirilebilir ancak. Fakat gü­nümüzde insanlık arasında özgürlük ve düşünme kapasitesi ne yazık ki, bir hayli aşınmış vaziyettedir.</p>
<p>Eğer sürgit artış gösteren nüfus sarmalı mütevazi ama teminat altına alın­mış, huzur ortamının sözkonusu olduğu bir toplum geliştirilmiş olsaydı, bu, medeniyete, kendi adına methiyeler dizilen maddî “fetihlerden daha fazla katkıda bulunmuş olurdu. Gerçekten de bunlar, bir bütün olarak insanlığı ta­biata daha az bağımlı hâle getiriyor ama aynı zamanda da, özgür ve bağımsız insanların sayîsını azaltıyor. Kendi kendisinin efendisi olan zanaatkâr, maki- nalaşmanın oluşturduğu mekanizmanın dayatmasıyla bir fabrika eli’ne dönü­şüyor. Zira günümüzün karmaşık iş dünyasında, yalnızca arkalarında büyük sermayeler bulunan teşebbüsler, kendi varlıklarını koruyabildikleri için, kü­çük, bağımsız esnafın konumu, yavaş yavaş bütünüyle işveren veya iş adamı tarafından ele geçiriliyor. Günümüzün ekonomik sisteminin varolduğu şartlar güvenli, güven verici olmadığı için, az ya da çok mülkiyet sahibi olan ya da az çok bağımsız hareket edebilen sınıflar bile, adım adım ama büsbütün varolma mücadelesi vermenin eşiğine sürükleniyorlar.</p>
<p>Bunların sonucu olarak ortaya çıkan özgürlük kaybı sorunu sürgit daha kö­tü boyutlar kazanıyor; çünkü fabrika sistemi, onları besleyen topraktan, tabi­attan ve evlerinden zorla koparılan insan yığınlarının çalıştıkları sayıları ve güçleri sürgit artan dev şirketler yaratıyor. Dolayısıyla bunun neticesinde cid­dî fizîkî yaralanmalar vuku buluyor. Anormal hayatın, kişinin kendi tarlasını ve iskân ettiği yeri yitirmesiyle başladığı şeklindeki çelişkili sözde gerçekten de dikkate değer bir gerçeklik payı vardır.</p>
<p>Hâl böyle olunca, medeniyetin, kendi maddî, dolayısıyla da manevî at­mosferlerinde iyileştirmeler yapmanın yollarını araştıran insanların kendi çı­karlarının aynı şekilde tehdit altında olmasına karşı geliştirilen savunma ça­balarında birleşen ve işbirliği içinde olan bir grup insan tarafından üretilen kendini ciddiye alan idealler yoluyla -belli oranlarda da olsa- ilerlediği doğru­dur. Ancak bu idealler, bu tür bir medeniyet fikrinin önünde bir tehdit ve tehlike arzeder, zira bu ideallerin varsaydıkları form, toplumun gerçekten ev­rensel olan idealleri tarafından ya hiç belirlenmez ya da çok az belirlenir. Bu tür bir medeniyet telakkisi, onun adıyla ve adına varolan çeşitli kendini cid­diye alan idealler arasında gözlenen rekabet nedeniyle engellenir.</p>
<p>Özgürlük eksikliğine ve ihtiyacına, bir de aşırı gerginlik kötülüğünü ekle­meliyiz. İki ya da üç kuşak boyunca, yığınla birey, insan olarak değil, yalnızca çalışan bir şey” olarak yaşıyor. Bu kadar yoğun çalışmanın ahlâkî ve manevî önemi konusunda genel olarak söylenebilecek hiçbir şeyin, işçilerin yapmak zorunda oldukları işle hiçbir alakası yoktur. Aşırı çalışma hayatı, günümüz toplumunun yegâne kuralı hâline gelmiş durumdadır. Oysa bunun ortaya çı­kardığı sonuç, işçinin hayatındaki manevî unsurun canlanmasının alabildiği­ne zorlaşması şeklinde olmuştur. Bu aşırı çalışma olgusu, kişiyi, çocukluğunda bile dolaylı olarak olumsuz şekillerde etkiler; zira gece gündüz çalışmaya mah­kûm olan ailesi, çocuklarının iyi ve sağlıklı yetişmesine yeteri kadar vakit ayı­ramamaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla kişinin gelişimi, kendisine hiçbir şekilde faydası olmayan bir şey tarafından olumsuz şekilde etkilenir ve uzun çalışma saatlerinin kölesi ol­duğunda, hayatının daha sonraki dönemlerinde kişi, sürgit artan bir şekilde dış uyarılmalara daha fazla ihtiyaç duyar hâle gelir. Zamanını, kendini geliş­tirmek için ya da arkadaşlarıyla veya kitaplarla daha içli dışlı olabilmek için geçirebilmesi, kişinin zihnî bakımdan dingin ve kendi kendini kontrol edebil lecek bir hâlet-i rûhiyeye sahip olmasını gerektirir; ancak kişi, böyle bir hâlet-i ruhiyeye sahip olmanın ne kadar zor olduğunu geç de olsa fark eder.Günübirlik aktivitelerinden kendisini sürgit uzak tutması,unutkanlık ve kaçış kişi için zarûrî bir ihtiyaç hâline gelir. Düşünmek ve kendisini geliştirmek istemez; aksine, yalnızca kaçmak ve eğlenmek ister; manevî ihtiyaçlarını hiçbir şekilde karşılayamayacak bir kaçış peşinde koşturur.</p>
<p>Manevî bakımdan zayıf ve kendine hâkim olma melekeleri körleşen bu bireyler yığınının zihniyeti, kültür, dolayısıyla medeniyet davasına hizmet etmesi gereken bütün kurumlara tepki gösterir. Tiyatro, tatil yerinin ya da eğlendirici bir gösterinin yanında ikinci plana düşer; bilgilendirici bir kitap da, dikkati dağıtıcı, kişiyi hayatın sıkıntılarından kaçırıcı kitapların yanında değersizleşir. Sürgit artan miktarda dergi ve gazete, okuyucularının, sürgit daha kolay tüketmelerine izin verecek şekilde, asıl ciddî meseleleri sürgit geri plana iter. Bugün yayımlanan gazetelerle 50, 60 yıl önce yayımlanan gazeteler arasında bir mukayese yapıldığında, günümüzdeki gazetelerin bu bağlamda ne denli köklü bir değişim geçirdiklerini bütün çıplaklığıyla görebilmek mümkün olur.</p>
<p>Gelişigüzelliğin ve sathîliğin ruhu, manevî hayatı desteklemesi gereken kurumlara bir kez nüfuz etmeye başladığı zaman, bu egzersizler, kendi açıların&#8217; dan, bu şartlara gelmesine yol açtıkları toplum üzerinde refleksif bir etkiye yol açarlar ve bu tür bütün zihnî boşlukların oluşmasına neden olurlar.</p>
<p>Bu tür bir düşünme gücü ihtiyacının günümüz insanında nasıl bütünüyle ikinci bir tabiat hâline geldiği, bu düşünme gücünün ürettiği sosyalleşme türü tarafından ortaya konmuştur. İnsandaki bu iki tabiat birbirleriyle konuşma- ya başladıkları zaman, her biri, konuşmalarının, genelliklerin ötesine taşma­ması ya da gerçek fikir alış verişine dönüşmesi konusunda son derece hassas hareket ederler. Hiç biri, bir diğerine verebilecek dikkate değer, kendine öz­gü bir şeye sahip değildir ve her biri, kendisinden orijinal bir şey talep edile­bileceği dehşetiyle varolur.</p>
<p>Hiçbir zaman tastamam yoğunlaşmamış zihinlerin varolduğu bu tür bir toplumda üretilen ruhun, bugün bizim aramızda ve toplumumuzda her geçen gün daha bir arttığı ve insanın ne olması gerektiği konusunda düşük bir algi&#8217; lama biçimine yol açtığı gözleniyor. Başkalarında olduğu gibi, kendimizde de, yaratıcı bir işte kesin bir noktaya ulaşmaktan başka bir şey aramayız ve ken­dimizi herhangi bir yüksek ideali terk etme çabasına girdirmeyiz.</p>
<p>Bu özgürlük ve zihnî yoğunlaşma ihtiyacını biraz daha yakından inceledi­ğimiz zaman, bizim büyük kentlerimizde yaşayan insanların hayat şartlarının aslâ olmadığı ve amılayamayacağımız kadar kötü olduğunu görürüz. Hâl böy­le olunca da, tabiî olarak, bu büyük şehirlerde yaşayan insanlar, manevî açı­dan en fazla yoksul ve en fazla tehlike sinyalleri veren kötü bir hayat sürerler. Manevî şahsiyeti muhkem ve mükemmel bir şekilde gelişmiş, kemâl noktası­na erişmiş bir insan idealinin varolması anlamında büyük kentlerin bu tür bir insan idealinin hayat bulmasına imkân tanıyabilecek yüksek bir medeniyet fikrine sahip oldukları artık bir hayli su götürür bir durum arzetmektedir. Du­rum ne olursa olsun, günümüzde, mevcut şartlardan ve bu şartlarda yaşayan insanlardan ortaya çıkabilecek bir ruhtan devşirilebilecek gerçek medeniyet ihtiyacının hissedilmesi, gerçekleştirilmesi ve gerçeğe dönüştürülmesi en bü­yük ihtiyaç duyduğumuz şeydir.</p>
<p>Ne var ki, modern insanın hakîkî ve derûnî özgürlükten ve zihnî [manevî] yoğunlaşma gücünden yoksun olmasının medeniyetin geleceğine dâir yol açtığı tehlikelerin ötesinde, bu yetersiz ve olumsuz gelişmelerin neden olduğu ilave bir tehlikenin varlığından da sözetmek gerekir. Gerek uzmanlaşma, gerekse kapsa­ma alanı bakımından insan bilgisinde ve gücündeki olağanüstü artış, münferit çabaların, çok iyi tanımlanmış alanlara daha fazla yoğunlaştırılmasına yol açıyor kaçınılmaz olarak. İnsanın çabası, uzmanlaşmanın, bireylerin mümkün olan en yüksek ve en etkili katkılarda bulunabilmelerini sağlayacak şekilde tanzim edi­lir ve müştereken düzene sokulur.</p>
<p>Elde edilen sonuç, gerçekten gözkamaştırıcı-dır; ama bu süreçte, çalışan, iş hayatının işleyiş biçiminden ötürü manevî açıdan büyük zarar görür. Zira bu süreçte, bütün ya da kâmil bir insana ulaşma çabası sözkonusu değildir; aksine yalnızca insanın bazı melekelerini veya bazı kapasitelerini geliştirme çabası sözkonusudur; bu nedenle bunun bir bütün olarak insa­nın tabiatı üzerinde doğrudan [olumsuz] etkileri vardır. Şahsiyeti inşa eden ve kapsamlı, çeşitli görevleri [fonksiyonları] yerine getiren insandaki melekeler, bu açıdan bakıldığında, kelimenin en geniş anlamıyla, daha az manevî olan görev­ler tarafından etkisiz hâle getirilerek zamanla devre dışı bırakılırlar.</p>
<p>Günümüzün zanaatkarları, mesleğini, kendisinden öncekilerin [atalarının] mesleklerini anladığı gibi, bir bütün olarak anlamıyor artık.Günümüzün zanaatkârı, kendinden öncekilerin yaptığı gibi, imalatın bütün aşamalarında ağaç ya da maden işçiliği yaparak işini öğrenmiyor; zira bütün bu imalat aşamaları, malzeme eline geçmeden önce diğer insanlar ve makinalar tarafından gerçek leştirilmiş oluyor.</p>
<p>Bütün bunların kaçınılmaz sonucu olarak da, zanaatkârın ya da çalışanın yaptığı işle bütünleşecek şekilde işi üzerinde derin düşünce sahibi olması, mu­hayyilesi, hünerleri, işin üretilmesi sürecindeki türlü zorluklarda devreye gir. miyor; böylelikle de zanaatkârın veya çalışanın yaratıcı ve sanatsal güçleri ya­vaş yavaş yok oluyor. Bütün bir düşünce gücünü ve bütüncül kişiliğini yaptı­ğı işe büsbütün yansıtması gereken zanaatkârın yaptığı işin ürünü olarak geli­şen ben-şuurunun yerini, parçalı becerisiyle iktifa eden ve hatta mükemmel olduğuna inanılan kendini-tatmin kaygısı alıyor; sonuçta, bu kendini-tatmin kaygısı, bütünle ilişkisi bakımından kusurluluklarını ve yetersizliklerini ko­laylıkla gözardı etmesini sağlayacak şekilde, ayrıntılar üzerinde yoğunlaşması­na ve mükemmelleşmesine neden oluyor.</p>
<p>Bütün mesleklerde, özellikle de en belirgin şekilde bilimin gerçekleştiril­mesi sürecinde, uzmanlaşmanın yalnızca bireyleri tehdit eden manevî bir çö­küntüyle değil, aynı zamanda, toplumun manevî hayatını tehdit eden bir teh­likeyle karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla müşahede edebiliriz. Eğitimin, bi­lim adamlarının ve akademisyenlerin, münferit bilimler arasındaki iç bağın­tıları ve bağlantıları bu bilimleri öğreten öğretmenlerin kolaylıkla anlamala­rını sağlayabilecek kadar kapsamlı bir perspektifle ve öğretmenlere olması ge­rektiği kadar zihnî ufuk kazandırabilecek şekilde gerçekleştirilmemesi, özel­likle dikkat çekici bir sorundur.</p>
<p>Hâl böyle olunca, sanki uzmanlaşma ve işin organize ediliş biçimi, elbet­te ki zorunlu durumlar hâriç, modern insanın ruhuna hâlihazırda yeteri kadar zarar vermiyormuş gibi, tam da olmaması ve kaçınılması gerektiği şekilde tan­zim ediliyor ve gerçekleştiriliyor. Yönetimde, eğitimde ve tabiî eylem alanı olan her tür sahada, bakış açıları ve yaklaşım biçimleri kurallar ve kontrol mekanizmaları tarafından olabildiği ölçüde daraltılıyor. Soruna biraz yakın­dan bakıldığında, pek çok [gelişmiş] ülkede, günümüzün ilköğretim öğretme­ninin, önceki dönemlerin öğretmenleriyle karşılaştırıldığında özgürlük alanının ne kadar daraltıldığını görmekte zorlanmayız. Yine bütün bu sınırlandırmalar nedeniyle günümüzün öğretmeninin, ders anlatış biçiminin ne kadar ruhsuzlaştığını ve özgünlüğünü, kendine özgülüğünü, canlılığını ne kadar yi­tirdiğini görmekte de zorlanmayacağımızı görebilmemiz mümkündür.</p>
<p>Dolayısıyla, geliştirdiğimiz iş / çalışma yöntemleri yoluyla, manevî açıdan bir çöküntü yaşamaya başladık ve bireyler olarak kolektif çabamızın maddî so­nuçları da, bununla doğru orantılı olarak, hızla artış gösterdi. Burada da, her kazancın, şu ya da bu şekilde de olsa, bazı kayıpları da beraberinde getirdiği­ne dikkat çeken o trajik ilkenin doğrulanmasına tanık oluyoruz.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Modern Kurumlar, Uzmanlaşma ve Gayr-ı İnsanileşme Süreci</strong></p>
<p>Ne var ki, günümüzün insanı, [yanılsatıcı ve banal bir özgürlük anlayışı­nın yaygınlaşmasından ötürü] yalnızca özgürlüğünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya değil, aynı zamanda zihnî yoğunlaşma gücünü ve topyekûn gelişme imkânını da büsbütün kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya: Kısacası, çağdaş in­san, insanlığını yitirme açmazıyla burun buruna.</p>
<p>Çağımızda normal insan-insana ilişkiler bizim için sürgit, her geçen gün daha bir zorlaşmaya başladı: Günlük hayat koşuşturmacası ve telâşı; yoğunla­şan karmaşık ilişkiler, boğucu, sürgit kalabalıklaşan kentlerde ve mekânlarda yaşama ve çalışma zorunluluğu nedeniyle diğer insanlarla, çok değişik ilişki­ler içine girerek adeta birer yabancı gibi ilişki kurar hâle geldik. İçinde yaşa­dığımız bu gayr-ı İnsanî şartlar, bizim, diğer insanlarla insanca ilişkiler kurma­mıza izin vermiyor ve tabiî insanı çabalar üzerindeki sınırlamalar öylesine bo­ğucu ama bunlar öylesine kanıksanmış durumda ki, gayr-ı İnsanî, gayr-ı şahsî ve mekanik görünümler alan bu durumun gayr-tabiî bir şey olduğunu unuttuk bile çoktan. Artık huzuru ve mutluluğu iple çekiyoruz; diğer insanlarla İnsanî ilişkiler kuramıyoruz ve her şer şeye rağmen bu gidişatı tersine döndürmemiz tek yıkar yol ve tek mümkün seçenekken, sonunda her şeyi terk etme, teslim bayrağı çekerek kalabalıklar içinde oraya buraya sürüklenme tehlikesinin tam eşiğinde soluğu almak üzereyiz.</p>
<p>Bu bağlamda, kentli insanların ruhu, manevî hâli, hayatı ya da hâlet-i rû- hıyes. işte bu olumsuz şartlar tarafından şekillendiriliyor ve bu olumsuz durum, sonunda toplumun zıhın yapısı ve hâlet-ı rûhıyesi üzerinde çok büyük yaralar açıyor.</p>
<p>Hülâsâ&#8230; diğer insanlarla ilişki kurmayı büsbütün terk etmiş durumda ve gayr-ı İnsanî bir çukurun eşiğine yuvarlanmak üzereyiz. Salt insan olmasından ötürü her insanın ilgiye muhtaç olduğu gerçeğini unuttuğumuz her yerde medeniyet ve ahlâkî değerler teker teker çözülüyor: Hâl böyle olunca da, büs­bütün gayr-ı İnsanî bir gelecek bir ân meselesi yalnızca.</p>
<p>Gerçek şu ki, son iki kuşaklık zaman diliminde, dil’in apaşikâr biçimde sığlaşması ve kötürümleşmesiyle mantıkî ilkelerin anlamsızlaşması, toplumu* muzda en ürpertici gayr-ı İnsanî düşüncelerin kolgezmesine, revaç bulmasına yol açtı. Sonuçta, bireylerde, insanı hayal kırıklığına uğratıcı bir sosyal mentalitenin zuhûr etmesi kaçınılmazlaştı. Tabiî duygunun ve duyarlığın ürünü olan nezaket kaybolup giderken, yerini, az çok belli bir davranış biçimleri an- layışı getiriyor gibi görünse de, tastamam duyarsızlık veya kayıtsızlık olarak nitelendirilebilecek bir davranış biçimi alıyor. Her ne sûrette olursa olsun yabancılara karşı açıkça gösterilen kayıtsızlık ve sempati eksikliği, artık gerçek­ten kaba bir davranış olarak görülmüyor; daha da kötüsü, bu itici ve kaba dav­ranış biçimi, normal dünya hâliymiş gibi değerlendiriliyor.</p>
<p>Bizim çağdaş Batı toplumumuz, bütün insanlara, İnsanî bir değer verme ve İnsanî bir saygı duyma özelliğini de kaybetmiş durumda; öyle ki, insanlığın büyük bir bölümüne yalnızca ham malzeme ve İnsanî şekle bürünmüş bir “mal” olarak bakıyor.</p>
<p>Öte yandan, on yıllardır sürgit artan bir saflıkla, sanki bütün olup bitenler satranç tahtasında oynanan oyunlarmış gibi savaşlardan ve işgallerden sözedip duruyoruz. Böylesi bir şey nasıl mümkün olabilmiş, nasıl bu duruma dûçâr olduk peki? Bireylerin, tekil insanların kaderlerini ve hayatlarını göz ardı et­tiğimiz ve insanları yalnızca maddî dünyanın figürleri ya da nesneleri olarak görmeye başladığımız için elbette ki.</p>
<p>Bir kez savaş patlak verdiğinde, içimizdeki gayr-i İnsanî taraf, kontrolden çıkıvermişti: Uzunca bir süre, zencilere ve başka ırklara mensup halklara kar­şı işlediğimiz ve kimi zaman ustalıkla örtbas ettiğimiz, kimi zamansa bütün İn­sanî duygularımızı yitirmişçesine bayağı ve adî bir şekilde savunduğumuz insanlık suçları, nasıl olup da sömürge edebiyatımızda ve parlamentolarımızda ¿loğnı ve makul davranışlar olarak yansıtılabiliyor ve kamu oyunda serdedilen normal fikirlerden bir fikir olarak kabul edilebiliyordu acaba? Çok değil, daha yirmi yıl öncesine kadar Kıta Avrupa’sı ülkelerinin parlamentolarından bi­rinde, açlıktan ve hastalıktan ölmelerine göz göre göre göz yumularak ülke dı­şına sürülen bazı zenci insanlar hakkında bir tartışma yaşanmış ve parlamen­todan yapılan nihâî açıklamada sanki bu kişiler insan değilmiş, ülkeden hay­vanlar sürülüyormuş gibi bunların “hayatlarını kaybedecekleri” açıkça itiraf edilmesine rağmen hiç kimse bu durumu protesto etmemiş hatta bu duruma karşı hiç kimse bir fikir beyan etme gereği bile duymamıştı!</p>
<p>Eğitim sistemimizde ve günümüzün ders kitaplarında, sanki insanın kişili­ğinin oluşmasında elzem ilk yapılması gereken işlerden biri değilmiş gibi ve yine sanki hâricî [olumsuz] şartların etkilerine karşı insanlığımız, bütün insan­lığın insanlığı üzerinde çok güçlü bir etki oluşturan önemli bir mesele değil­miş gibi insanlık görevi ve insan olma sorumluluğu karanlık bir köşeye itili-verilmiştir.</p>
<p>Bu durum, her zaman böyle değildi: Bu konuda yalnızca okullarda değil, aynı zamanda macera kitaplarına girebilecek kadar edebiyatta da çok güçlü iz­lerini, etkilerini görebildiğimiz bir durumdu. Sözgelişi Daniel Defoe nun kah­ramanı Robinson Crusoe, sürekli olarak İnsanî davranış konusu üzerinde dü­şünen ve en az insanın hayatını kurban edebilme mücadelesi verirken kendi­sini işte bu insanlık onuru ve yükümlülüğüne tastamam bağlı biri olarak his­seden bir roman kahramanıydı. İnsanlık onuruna ve yükümlülüğüne öylesine yürekten bağlı biriydi ki Crusoe, gerçekleştirdiği serüvenler çok özel bir nite­lik kazanıyordu. Oysa günümüzün romanları arasında, buna benzer tek bir esere bile rastlamak mümkün mü acaba?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aşırı Kurumsallaşma ve </strong><strong>Modern İnsanın Manevî Dünyasının Çölleşmesi</strong></p>
<p>Günümüzde medeniyetin önüne set çeken engellerden biri de, kamusal hayatımızın aşırı ve yoğun bir şekilde örgütlenmiş, kurumsallaşmış olmasıdır.</p>
<p>Her ne kadar yerli yerince düzenlenmiş [kurumsal] bir çevre’nin mevcudiyetinin, medeniyetin varoluş şartlarından ve yanı sıra da sonuçlarından olduğu su götürmez bir gerçek ise de, hâricî / kurumsal örgütlenmenin,belli bir noktaya ulaştıktan sonra, manevî hayata zarar verecek şekilde geliştiği de tartışma götürmez acı bir gerçektir. Kişilik ve fikirlerin, kurumları etkilemesi ve yönlendirmesi, onların iç yapılarını [ruhlarını] canlı tutması gerekirken tam tersi oluyor, kişilik ve fikirler, kurumların insafına terk ediliyor.</p>
<p>Sosyal hayatın herhangi bir bölmesinde kapsamlı bir örgütlenmeye gidildiğinde, bunun sonuçları başlangıçta gerçekten muhteşem oluyor, ama bir sü­re sonra her şey çözülüyor ve yerle bir oluyor. Başlangıçta hâlihazırda mevcut kaynaklar seferber ediliyor ve hayata geçiriliyor ama daha sonraları bu tür bir örgütlenmenin yıkıcı etkileri, yaşayan ve orijinal olan her şey üzerinde olum­suz tabiî sonuçlarını açıkça göstermeye başlıyor ve örgütlenme ne kadar çok bu kurallar çerçevesinde büyürse, bunun olumsuz etkileri yaratıcı ve manevî gayretler üzerinde o kadar güçlü oluyor. Bugün tarihlerinin en erken dönem­lerinden itibaren varlığını sürdüren aşın merkezileşmiş yönetimin etkilerin­den gerek ekonomik olarak, gerekse manevî olarak kurtulmayı hâlâ başarama­yan modern devletler var.<br />
Ormanlık arazinin parka dönüştürülmesi ve park olarak kullanılmaya de­vam edilmesi, kalkınma konusundaki farklı hedeflere ulaşılmış olması bakı­mından belki ileri bir adım gibi görülebilir. Oysa bu, zengin bitki örtüsünün kendi tabiî seyrinde hayatını idame ettirebilmesinin, dolayısıyla geleceğini teminat altına alabilmesinin de sonu anlamına geliyor.</p>
<p>Günümüzde siyasî, dînî ve ekonomik kurumlar, mümkün olan en büyük iç insicamlarını, mümkün olan en büyük dış etkinlikle gerçekleştirecek şekilde kendilerini şekillendiriyor ve örgütlüyorlar. Gerçekten de, bu kurumların te­mel kuruluş ilkelerini açıkladıkları tüzükleri, örgütlenme disiplinleri ve yöne­time ait diğer bütün her şeyleri, bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş bir şe­kilde mükemmelleştirilmiş bir noktaya ulaşmış durumdadır. Hiç kuşkusuz ki, bu kurumlar, belki belirledikleri hedeflere tastamam ulaşabiliyorlar ama kuru­lan mekanizmanın ruhsuz bir nitelik arzetmesinden ötürü bu faaliyet merkez­leri, canlı organizmalar olarak yaşama ve varolma özelliklerini zamanla yitiriyorlar ve zamanla kusursuz makinaları andırmaya başlıyorlar. Bu kurumları kuran kişilerin temel İnsanî dünyaları sürgit yoksullaştığı ve ruhsuzlaştığı için bu organizmalar, zenginlik ve çeşitlilik bakımından iç hayatlarını yitiriyorlar.</p>
<p>Günümüzde, bütün manevi hayatımızı, işte bu kurumların içinde sürdür­mek zorunda kalıyoruz. Çocukluğundan ergenlik ve olgunluk çağlarına kadar günümüzün insanı, kendi kişilik ve benlik duygusunu yitirecek kadar zihni di­siplin düşüncesiyle dolu ve kendisini şu veya bu grubun ruhuna sahip biri ola­rak düşünecek şekilde yetiş/tiril/iyor. 18. yüzyılın büyüklüğünü teşkil eden bir fikir ile diğer fikir arasında ya da bir insan ile diğer insan arasında canlı, sahi­ci bir tartışma yaşanması günümüzde hiçbir zaman sözkonusu olmuyor.</p>
<p>Öte yandan, günümüzde yoğun olarak gözlenen kamusal baskı [ya da ma­halle baskısı] korkusu, önceden bilinmeyen bir şeydi. Önceleri, bütün fikirler­den bu fikirlerin sahipleri (bireysel akılları) mesuldü. Oysa günümüzde, örgüt­lü toplumda yaygın, geçerli, genel kabul gören görüşleri her zaman hesaba ka­tarak konuşmak tek kuraldır ve hiç kimse de bunu sorgulama gereği duymu­yor bile. Kişi, ulusalcılık, inanç, siyasî parti, sosyal konum ve geçerli olan baş­ka bir unsur tarafından belirlenen görüşleri, kanaatleri değiştirmeyi umama­yacağı kadar hâlihazırda genel kabul gören belli görüşleri, fikirleri gözönünde bulundurarak, bunları gerek kendisi, gerekse birlikte yaşadığı yerdeki herke­sin sorgusuz sualsiz benimsedikleri algılama biçimleri, söylemleri dikkate ala­rak konuşmaya, söz söylemeye başlıyor.</p>
<p>Bu genel geçer fikirler ya da söylem­ler, bir tür tabu olarak görülüp korunuyor ve yalnızca eleştiriden uzak tutula­rak kutsanmakla kalınmıyor; aynı zamanda, meşrû bir tartışma konusu olarak bile irdelenemiyor. Düşünen varlıklar olarak bizim tabiî yapımız icabı müşte­reken reddettiğimiz ve eleştiriden, tartışmadan kaçman bu tür bir ilişki ve ile­tişim biçimi, sanki içinde en küçük bir fikir kırıntısının bile olmadığı bir dü­şünce sözkonusu olabilirmiş gibi, diğer insanların düşüncelerine saygı olarak kutsanıyor.</p>
<p>Modern insan, bir bakıma, tarihte benzeri olmayan bir şekilde, kütle’nin içinde kaybolmuş durumdadır ve belki de bu, modern insanın en belirgin özelliğidir. Modern insanın kendi tabiatı konusundaki ilgisizliği, kayıtsızlığı, umursamazlığı, onu, toplum ve toplumun ifade organlarının kullanıma hazır bir şekilde dolaşıma / tüketime sunulması konusundaki görüşleri kolaycı kabul edebilen, hatta belli bir noktaya kadar da patolojik özellikler arzeder bir varlığa dönüştürüyor. Daha da önemlisi ise, çok iyi örgütlenmiş yapısıyla bizatihî toplumun, kişinin manevî hayatı üzerinde bilinmeyen, tahmin edilemeyecek boyutlarda bir güç oluşturmasına, dolayısıyla, böylesi bir durum karşısında insanın bağımsızlığını yitirmesinin, kişinin manevî bir hayattan büs­bütün yoksun olmasına neden olacak kadar hayatî boyutlar kazanan bir açma­za yol açmasıdır.</p>
<p>Modern insan, elastikliğini kaybeden ve yapılan her müdahalenin kendi­ne göre şekil verebildiği lastik bir topu andırıyor. Sonuçta, modern insan, bu kütlenin izleri ve ağırlığı altına hayatını idame ettirmeye ve ister ulusal, ister­se siyasî, ister inancıyla, isterse inançsızlığıyla ilgili olsun, hangi konuda olur­sa olsun, fikir beyan ederken içinde yaşadığı ve kişiliğini şekillendiren bu şart­ları dikkate alarak konuşmaktan kendini kurtaramıyor.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen, modern insanın içinde yaşadığı şartların sunduğu dış etkilere bu kadar anormal bir şekilde bağımlı olması, onu, güçsüzleştirilmiş bir varlık olarak düşünmeye, sarsmaya itmiyor bile. Aksine modern insan, bunu bir başarı olarak görüyor ve manevî imkânlarını, yetilerini toplumun çı­karlarına sınırsız bir şekilde vakfetmekle, modern insanın ayrıcalıklılığını gös­terdiğini ve koruduğunu düşünüyor. Böyle yapmakla da, aslında, bizim tabiî sosyal güdülerimizi, harikulâde muazzam bir şeye dönüştürerek bilinçli olarak abartıyor.<br />
İşte bizim insan türümüzün yeni fikirler geliştirmesini de, mevcut fikirle­rin yeni hedeflere hizmet etmesini imkânsızlaştırdığı için, biz insanın kişiliği&#8217; ni sıradanlaştıran ve kötürümleştiren cârî “insan hakları” fikrine ve söylemi&#8217; ne karşı çıkıyoruz. Bu tecrübe, genel geçer fikirlerin daha yaygınlaştığı ve oto&#8217;rite olarak benimsendiği, böylelikle bu tek-yanlı, tek boyutlu gelişmenin sür&#8217; git daha fazla hâkimiyetini tesis ettiği ve bu durumun, nihâî ve en tehlikeli sonuçlarını üretinceye kadar devam ettiği [her şeyi tıkayan] bir tecrübedir.</p>
<p>Aslında böylelikle yeni bir ortaçağ dönemine adım atmış olmaktayız yeni­den. Toplumun genel belirleyiciliği, gerçekte düşünce özgürlüğünü devre dışı bırakıyor; çünkü çoğunluk, özgür / aykırı kişiler olarak düşünme ayrıcalığını yadırgıyor ve kendilerinin belli gruplar ve kliklere mensup bildik kişilerce yönlendirilmelerini talep ve tercih ediyor.</p>
<p>Hâl böyle olunca, manevî özgürlük, toplumun çoğunluğu, yeniden mane­vî olarak daha bağımsız ve kendi-kendine yeter bir noktaya geldiğinde ve ruh­larını esir ve teslim alan sözkonusu kuramlarla daha tabiî ve uygun ilişkiler kurmanın yollarını keşfettiğinde gerçeğe dönüşmüş olabilecek. Ancak günü­müzün ortaçağından kurtuluş ve özgürleşme, erken Ortaçağlardan itibaren Avrupa halklarını özgürleştiren süreçten çok daha zor olacaktır. O vakitler mücadele, tarihin akışı içinde tesis edilen dış otorite’ye karşı verilen bir mü­cadeleydi. Günümüzde ise, bizi bekleyen yükümlülük, bu yığınları, bizatihi kendilerinin içine sürükledikleri bu manevî zayıflık ve sosyal bağımlılık şart­larından çekip çıkarmanın ve kurtarmanın yollarını araştırmaktır. Bundan daha zor/lu bir yükümlülük olabilir mi?</p>
<p>Dahası, hiç kimse, bizim günümüzde içine sürüklendiğimiz manevî yoksul­luğu ve çölleşmeyi henüz tam olarak kavrayamıyor. Gerisinde en ufak bir fi­kir kırıntısı bile olmayan bu sözümona kanaatlerin yayılması, her yıl, kitleler tarafından daha da hızla gerçekleştiriliyor ve bu sürecin yöntemleri öylesine kusursuzlaştırılmış ve öylesine kolaylıkla ikna edici hale getirilmiştir ki, nere­de kullanılır olursa olsun, en saçma açıklamalar bile, kamuoyuna saygıyı ge­liştirme kaygısıyla hiçbir şekilde sorgulanma gereği bile duyulmuyor.</p>
<p>Savaş [İkinci Dünya Savaşı] sırasında, düşünce kontrolü nihâî noktasına ulaştı. Propaganda kesinkes gerçeğin yerini aldı.</p>
<p>Düşünce özgürlüğünün çöpe atılmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak, gerçe­ğe olan inancımızı yitirdik. Manevî hayatımız, iç dünyamız, tastamam allak bullak oldu; böylesi bir şey de kaçınılmazdı; zira dış çevremizi [hayatımızın dış cephelerini] aşırı örgütlü, kurumlaşmış hâle getirmemiz, düşüncenin kurum­laşması çabalarını ıskalamamıza yol açıyor.</p>
<p>Yalnızca entelektüel alanda değil, aynı zamanda, ahlâkî alanda da birey ile toplum arasındaki ilişkiler tersyüz olmuş durumda. [Toplum’un belirlediği şartların şekillendirdiği] kendi kişisel kanaatine körü körüne bağlanan mo­dern insan, kişisel ahlâkî yargılarına saplanıp kalmaktan başka bir şey yapa­mıyor. Gerek sözle, gerekse eylemle olsun, kitlenin iyi olduğuna inandığını beyan ettiği, kötü olduğunu ilan ettiği şeylere başkaldıran tabiî güdülerini bastırmayı tercih ediyor. Modern insan, kendisiyle de, diğer insanlarla da daha doğrudan iletişim kurabilmesini mümkün kılabilecek yolları bizzat kendi elleriyle tıkıyor. Kitleyle kurduğu bütünlük duygusu, kendi kişiliğini öne karmasını engelleyen duvarları aşmasını mümkün kılabilecek sağlam dayanak ve tutamak noktaları yok modern insanın; o yüzden de, kendi ahlâkî yargıla rint kitleninkinde, kitleninkini de kendininkinde kaybediyor.</p>
<p>Hepsinden de önemlisi ise, böylelikle, ülkesinde yaygınlaşan ve olağanla­şan anlamsız, zorbaca ve hakkaniyetten yoksun ya da açıkça kötü olan her şe­yi mazur görür hâle geliyor. Uygar-barbar devletlerimizin mensupları kitleler, bir bünye olarak toplumun diğer fertleriyle bir iç çatışmaya mahal vermeme kaygısıyla hareket ederek, ahlâkî yükümlülükler konusunda belki de farkında olmayarak her geçen daha bir duyarsızlaşıyorlar ve yanlış olduğunu hissettik­leri şeyleri umursamıyorlar artık.</p>
<p>Kamuoyu olgusu, toplumunun eylemlerinin ahlâk ilkeleri yerine menfaat- çilik açısından değerlendirilmesi gerektiği fikrini yayarak, duyarsızlığın ve ka­yıtsızlığın köksalmasına katkıda bulunuyor. Ancak bu insanların ruhlarını tahrip ediyor. Eğer bugün günümüzün insanları arasında İnsanî ve ahlâkî du­yarlıkları zedelenmeyen çok az insana rastlayabiliyorsak, bunun başlıca nede­ni, insanların kitlelerin, genel geçer algılama biçimlerinin ve hâkim söylem­lerin peşinden gitmek ve kitleleri kendi kişiliklerini korumaları, geliştirmele­ri ve mükemmelleştirmeleri yönünde yönlendirmek yerine, toplumun çoğun­luğunun kendi kişisel ahlâkî hasletlerini ve özgünlüklerini genel toplum ku­rallarına ve çıkarlarına uydurmasıdır.</p>
<p>Yalnızca ekonomik ve manevî alanlar arasında değil, aynı zamanda, insan yığınlarıyla bireyler arasında da nâhoş bir etki-tepki (aksiyon-reaksiyon) kar­şıtlığı zuhûr etmiş durumdadır. Oysa akılcılığın ve gerçek felsefenin hâkim ol­duğu zamanlarda, toplumun kendisini açıkladığı ve meşrûlaştırdığı akılcılığın ve ahlâklılığın zaferine duyduğu genel güven aracılığıyla birey toplumdan des­tek ve yardım alabiliyordu. Ama daha sonraları bireyler, nefesleri tıkanacak, kişilikleri büsbütün silikleşecek kadar kitlenin peşinden sürüklenir hâle geldi­ler. Her geçen gün daha da belirginleşen uygar Devlet’in yozlaşması, gayr-i insani ve mekanik bir aygıta dönüşmesi, artık modern insanın İnsanî ve mane­vî hasletlerini aşındırıyor ve tahrip ediyor. Şu ân bireyin kitle tarafından ku­şatılması, demoralize edilmesi, olanca hızıyla kendini hissettirmeye devam ediyor her alanda.</p>
<p>Modern insan, gerçek anlamda özgürlüğünü ve özgünlüğünü yitirdiği, zih­nî müştereklerinin sırra kadem bastığı, maddî ve manevî boyutlarıyla çok yönlü gelişme, olgunlaşma imkânlarını kaybettiği, manevî bağımsızlığını ve ahlâkî değerlerini içinde yaşadığı örgütlü topluma kurban verdiği, kendisini gerçek medeniyete ulaşma imkânlarının önünde beliriveren duvarlarla, en­gellerle çepeçevre kuşatılmış gayr-ı İnsanî bir atmosferde varolma mücadele­si içinde bulduğu karanlık bir zamanda, karanlık bir yolculuğun tam ortasın­da yol almaya çalışıyor. Felsefenin, kendisini eşiğine sürüklediği bu varlığını ve bayatını tehdit eden tehlikeli konumu konusunda hiçbir fikri yok ve dola­yısıyla felsefe, çağdaş insanın böylesi bir hayatta insanca yaşabilmesi konu­sunda kendisine hiçbir katkıda bulunamıyor. Öyle ki, başına neler geldiğine dâir düşünme fırsatı bile vermiyor bu hayat modern insana.<br />
Ürpertici gerçek şu ki, tarihin akışı ve dünyanın ekonomik olarak geliş­mesiyle birlikte, gerçek, İnsanî bir medeniyet inşa etmenin kolaylaşmak yeri­ne, daha da zorlaştığı gerçeği, hiçbir yerde karşılık bulamıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Albert Scheweıtzer &#8211; Medeniyet Felsefesi,syf;77-91</p>
<p>Çeviri:Yusuf Kaplan</p>
<p>Külliyat Yayınları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-kusatma-ve-medeniyet-arayisi-ihtiyaci/">Maddî Kuşatma ve Medeniyet Arayışı İhtiyacı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maddi-kusatma-ve-medeniyet-arayisi-ihtiyaci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Telefonun Ucunda,Yaşanmayı Bekleyen Bir Hayat Vardır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/telefonun-ucundayasanmayi-bekleyen-bir-hayat-vardir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/telefonun-ucundayasanmayi-bekleyen-bir-hayat-vardir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2016 18:13:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Cep Telefonları]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Bir Anlamı Var]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Telefonun Ucunda Yaşanmayı Bekleyen Bir Hayat Vardır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8002</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Cep telefonları günümüz insanının en büyük derdi olan can sıkıntısına birebirdir. Modern çağın alametlerinden bi­risi, insanın onca uyaran karşısında bile can sıkıntısına ya­kalanabilmesi. Eğlence peşinde koşarız. Hayatı kocaman bir neşe, ölçüsünü şaşırmış bir kahkaha olarak yaşadığımızda mutlu olduğumuzu sanırız. O yüzden bizi eğlendirecek, ha­yatı unutturacak bir şey bulamadığımızda elimizin altında­ki oyuncağa yöneliriz. Telefonlar, giderek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/telefonun-ucundayasanmayi-bekleyen-bir-hayat-vardir/">Telefonun Ucunda,Yaşanmayı Bekleyen Bir Hayat Vardır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/herseyinbiranlamivar13.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-12063 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/herseyinbiranlamivar13-193x300.jpg" alt="herseyinbiranlamivar" width="300" height="466" /></a></p>
<p>Cep telefonları günümüz insanının en büyük derdi olan can sıkıntısına birebirdir. Modern çağın alametlerinden bi­risi, insanın onca uyaran karşısında bile can sıkıntısına ya­kalanabilmesi. Eğlence peşinde koşarız. Hayatı kocaman bir neşe, ölçüsünü şaşırmış bir kahkaha olarak yaşadığımızda mutlu olduğumuzu sanırız. O yüzden bizi eğlendirecek, ha­yatı unutturacak bir şey bulamadığımızda elimizin altında­ki oyuncağa yöneliriz. Telefonlar, giderek sesi iletmekten eğ­lendirmeye doğru bir evrim geçiriyor. Yetişkin insanın da oyuncağa ihtiyacı var. içimizin ritimlerini fark edemediği­mizde, dışarıdan da bir ritim alamadığımızda canımız sıkı­lır. Oyuncaklar bizi oyalar.</p>
<p>Cep telefonlarını yanımızda taşırız. Onlarla ne yaptığımız, kiminle konuşup kime mesaj attığımız, özel bir gay- ret olmazsa bilinemez. Cep telefonlarının, online yazışmalar gibi, aldatmanın bir aracı haline gelmesine şaşmamalı. Aldatılan eş, onun kayıtlarından iz sürer. Aldatan, kayıtlarını sil­meye, telefonunu yanından ayırmamaya gayret eder. Mo­dern çağda aldatmak da, teknolojinin imkânlarından yararlanır. Kaç öykü dinledim: Aldatılan, gerçeği cep telefonunda saklı mesajlardan öğrenmişti. Tuhaflık, kredi kartının insana harcama yapmıyor olduğu yanılsaması vermesi gibi, cep telefonunun da kişiyi iz bırakmadığı yanılgısına sürükleme- sindedir. Cep telefonuyla aldatan, aslında kendisini aldatmaktadır.</p>
<p>Cebinizde telefonunuz varsa uzaklığın bir anlamı yoktur. Yeni teknolojinin en büyük numarası işte bu: zaman-mekân sıkışması.Artık her yerdeyiz. Her an online, her an hattayız. Hiçbir yeri geride bırakmış olmuyoruz. Uzaklık bizi hiç­bir şeyden mahrum bırakmış olmuyor. Zihin, bedenden ba­ğımsız yolculuklara çıkabiliyor. Bedenimizin içinde mahpus değiliz. Risk ve belirsizlik çağında, hatta olmak bize bir em­niyet duygusu veriyor. O yüzden çocuklarımıza da bir an önce telefon almak, onları merak etmek derdinden kurtulmak istiyoruz. Hatta olmadığımızda, kötü bir haber gelmiş olabileceğinden endişeleniyoruz. Kötülüğü, elimizdeki sihir­li oyuncakla def edebileceğimizi düşünüyoruz. Ancak hat­ta kalırsak başımız sıkıştığında yardım isteyebiliriz. Kapsa­ma alanı içinde olmakla, görünmez çitler bizi kötülüklerden koruyacak zannediyoruz. Modern insan, korkar. Bir korku kültüründe yaşıyoruz. Başımıza her an, her yerden bir bela ilişebileceği bilgisiyle. Belayı hissettiğin anda tuşlara dokun.</p>
<p>Özgürlükle emniyet arasında bir seçim yapmamız gere­kebilir. Manyetik dalgaların yerimi tespit edemediği anlar ve yerler olmalı, kaybolabildiğim zamanlar. Cep telefonla­rı, kimi durumlarda, insanın en değerli hâzinesi olan özgür­lüğü alır elinden. Kaybolmayı başaramazsınız. İçinizin şar­kılarım doyasıya dinlediğiniz zamanlar mazide kalır. Özgür­lük için yapmamız gereken şey aslında basittir: Arada, kap­sama alanı dışında olmak. Sevgiliyi özlemek. Ona mektup yazmak. Uzun zamandır görmediğiniz dostları çat kapı ziyaret etmek.Bir kitabı, bir anı, bir sohbeti bölmeden yaşamak.Hayatın akışına kapılmak. Sessizliğe kulak vermek.</p>
<p>Telefonun ucunda, yaşanmayı bekleyen bir hayat vardır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/telefonun-ucundayasanmayi-bekleyen-bir-hayat-vardir/">Telefonun Ucunda,Yaşanmayı Bekleyen Bir Hayat Vardır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/telefonun-ucundayasanmayi-bekleyen-bir-hayat-vardir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maddi Bir Medeniyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2016 22:09:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Deneycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Descartes]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İcadlar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Batı Medeniyetinde Silikleşen Zaman Mefhumu]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rene Guenon]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh­çuluk]]></category>
		<category><![CDATA[tek-biçimcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11900</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; René Guénon(*) Modern Batı medeniyetini salt maddî bir medeniyet olmakla suçlayan Doğuluların bütünüyle haklı olduğu şimdiye kadar söylenenlerden açıkça ortaya çıkmaktadır. Yine Batı medeniyetinin gelişimi sadece bu yönde [maddî bakımdan] gerçekleşmiştir ve ona hangi açıdan bakarsak bakalım, bu maddîleşmenin az-çok doğrudan sonuçlarıyla kar­şılaşıyoruz. Bununla birlikte konu hakkında söylediklerimize hâlâ ilave edecek bir şeyler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet/">Maddi Bir Medeniyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet/materyalizm1/" rel="attachment wp-att-11901"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11901" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/materyalizm1.jpg" alt="Maddi Bir Medeniyet " width="296" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/materyalizm1.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/materyalizm1-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/materyalizm1-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/materyalizm1-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 296px) 100vw, 296px" /></a>René Guénon(*)</p>
<p>Modern Batı medeniyetini salt maddî bir medeniyet olmakla suçlayan Doğuluların bütünüyle haklı olduğu şimdiye kadar söylenenlerden açıkça ortaya çıkmaktadır. Yine Batı medeniyetinin gelişimi sadece bu yönde [maddî bakımdan] gerçekleşmiştir ve ona hangi açıdan bakarsak bakalım, bu maddîleşmenin az-çok doğrudan sonuçlarıyla kar­şılaşıyoruz. Bununla birlikte konu hakkında söylediklerimize hâlâ ilave edecek bir şeyler vardır ve ilk olarak “maddecilik/materyalizm” gibi bir kelimenin kullanıldığı farklı biçimleri açıklamak gerekmektedir. Biz bu kelimeyi çağdaş dünyayı nitelemek için kullanacak olursak, kesinlikle maddeci olduklarına inanmayan, ama aynı zamanda hayata bakışlarının modern olduğunu iddia eden farklı kimseler, bunun sırf iftira olduğu inancıyla itirazda bulunacaklardır. Bu yüzden konu hakkında herhangi bir kapalılık oluşmaması için biraz daha açıklamaya ihtiyaç vardır.</p>
<p>“Maddecilik/materyalizm” kelimesinin esas itibarı ile ancak XVI- II. yüzyıla kadar geriye gittiği önemlidir. Terim onu maddenin gerçek varlığını kabul eden teorilere işaret etmek için kullanan filozof Berke­ley tarafından vaz’edilmiştir. Bizi burada ilgilendirenin kelimenin bu kullanımı olmadığım söyleyemeye gerek yoktur ve maddenin varlı­ğı meselesi bizim tartışma konıimuz değildir. Aynı kelime kısa zaman sonra daha sınırlı bir anlam kazanmış ve o zamandan itibaren bu an­lamı muhafaza etmiştir. Böylece kelime var olan her şeyin maddeden ve türevlerinden ibaret olduğunu, bunlardan başka bir şeyin varlığın­dan söz edilemeyeceğini öne süren anlayışa işaret eder olmuştur. Böy­le bir anlayışın yeni olduğu ve öz itibarıyla modern bakış açısının ürü­nü olduğu, bu yüzden en azından modern bakış açısının aslî eğilimle­rine karşılık geldiğini vurgulamak önem arz eder.(**)Ancak biz bu bö­lümde “maddecilik”ten, aynı zamanda oldukça kesin bir anlamda ol­sa da, farklı ve daha geniş bir anlamda bahsedeceğiz. Bu bağlamda ke­limeyi bütün bir zihinsel bakış açısına işaret etmek için kullanıyoruz. Bu bakış açısına ilişkin yukarıda bahsettiğimiz algı da diğer tezâhürler arasında bir tezâhürden ibarettir ve özü itibarı ile herhangi bir felsefî teoriden bağımsızdır. Bu bakış açısının özü, maddî düzleme ait şeyle­re ve bu şeylerle ilgili meşgalelere az-çok bilinçli bir öncelik vermek­te yatar; ister bu meşgaleler hâlâ belli bir spekülatif görünüş taşısın is­ter salt pratik meşgaleler olarak kalsın değişmez. Bunun gerçekte çağ­daşlarımızın büyük çoğunluğunun zihinsel tutumu olduğu ciddi biçim­de inkâr edilemez.</p>
<p>Son yüzyıllar boyunca geliştirilen “kutsal-dışı” bilimin bütünü hissî âlemi araştırmakla sınırlıdır. Bu bilimin ufku hissî âlemle mahduttur ve yöntemi ancak bu âlem içinde geçerlidir. Ancak bu yöntemler başka yöntemleri dışarıda bırakacak şekilde “bilimsel” ilân edilmiştir. Bu da bir tutum olarak, maddî şeylerle ilgilenmeyen her ilmin varlığını red­detmek demektir. Bununla birlikte, böyle düşünen ve batta hayatları­nı özellikle söz konusu bilimlere adayan kimseler arasında dahi kendi­lerini “maddeci” olarak adlandırmayı veya bu adı taşıyan felsefî teoriyi kabul etmeyi reddeden pek çok kimse vardır. Hatta bu kişiler ara­sında bir dinî inancı arzulu biçimde benimseyip ikrar eden ve bu ikrar­larındaki samimiyetlerinde kuşku olmayan kimseler dahi vardır. An­cak bu kişilerin bilimsel tutumlarının, maddeci olduklarını açıkça be­yan eden kimselerin bilimsel tavrından hissedilir bir farkı yoktur.Modern bilimin tanrıtanımaz ve maddeci denilerek reddedilip reddedilme­yeceği meselesi dinî açıdan oldukça tartışılmıştır. Ancak bu mesele ço­ğu zaman yanlış bir çerçeve içinde ele alınmaktadır. Böyle bir bilimin bilinçli bir şekilde ne tanrıtanımazlığı ne de maddeciliği ikrar edece­ği ve kendisinin önyargıları nedeniyle bazı şeyleri görmezden gelmek­le yetineceği, bununla birlikte şu veya bu filozofun yaptığı gibi o şey­leri resmen inkâr etmeyeceği oldukça açıktır. Bu yüzdendir ki modern bilimle ilgili olarak ancak fiilî bir maddecilikten veya uygulamalı mad­decilik olarak isimlendirmeyi sevdiğimiz şeyden bahsedilebilir. Ancak bu durumda kötülük daha ciddileşecektir, çünkü bu takdirde kötülük daha derine nüfûz etmekte ve daha geniş yayılmaktadır.</p>
<p>Bir felsefî tutum “profesyonel” filozoflar arasında dahi oldukça yü­zeysel bir şey olabilir. Dahası bilfiil olumsuzlama ve redden kaçınan, ama kendilerini tam bir kayıtsızlık haline uydurabilen pek çok zihni­yet vardır. Bu da bütün tutumlar arasındaki en tehlikeli olanıdır, çün­kü bir şeyi reddetmek için her halükârda o şeyi az da olsa bir derece düşünmek gerekmektedir. Oysa ilgisizlik tutumu o şey hakkında hiç düşünmemeyi mümkün kılmaktadır. Bütünüyle maddî olan bir bilim kendisini mümkün olan tek bilim olarak ortaya koyduğunda ve insan­lar ondan başka hiçbir geçerli bilginin olmadığı fikrini tartışılmaz bir hakîkat olarak kabul etme alışkanlığını kazandıklarında ve yine insan­lara verilen bütün eğitim böylesi bir bilim “hurâfe”sini -ki bu durum­da onu “bilimcilik” olarak isimlendirmeliyiz- telkin erine eğiliminde olduğunda, şimdi bu insanlar pratikte maddeci olmaması mümkün mü­dür? Bir başka deyişle bu insanlar bütün meşgalelerini madde yönüne nasıl çevirmesinler?</p>
<p>Görünen o ki modern insan için görülebilir ve dokunulabilir olan­dan başkası yoktur. Ya da en azından, onlar başka bir şeylerin de ola­bileceğini teorik olarak kabul etseler dahi o şeylerin ancak bilinmeyen yahut bilinemez şeyler olduğunu alelacele ilân edecek ve böylece o şeylere dair daha fazla düşünme zahmetinden kurtulacaklardır. Bununla birlikte bazı insanlar hâlâ bulunacak ve bu insanlar bir tür bir “başka âlem” fikri oluşturmaya çalışacak, bunu yaparken sadece hayâl güçlerine dayanacak ve o başka âlemi maddî âleme benzer şekilde resmedecek ve zaman, mekân ve hatta bir tür “cismânîlik” de dâhil olmak üzere maddî âleme ait bütün şartları ve özellikleri o âleme taşıyacaktır. Bir başka bağlamda maneviyâtçı algılardan bahsederken böylesi kaba/çirkin maddileştirilmiş temsile dair çok çarpıcı örnekler vermiştik. Ancak orada işaret edilen inançlar kendisinde bu hususî özelliğin [yani kaba maddîciliğin] karikatür derecesinde abartıldığı aşırı bir durumu tem­sil ediyorsa, ruhçuluğun ve ruhçulukla az çok yakınlığı olan fırkaların böylesi bir şeye sahip olmayı tekelinde tuttuğunu düşünmek yanlış ola­caktır.</p>
<p>Gerçekten de, daha genel bir biçimde, hayâlin faydalı sonuçlar vermeyeceği ve normalde kendisine kapalı kalması gereken alanlara sokulması modern Batıkların kendilerini duyular âleminin yukarısına yükseltmekte ne kadar aciz ve yetersiz olduklarını açıkça gösteren bir olgudur. “Tasavvur” ve “tahayyül”ü birbirinden ayırt edemeyen pek çok insan vardır ve Kant gibi kimi filozoflar temsil edilemeyen her şe­yi “tasavvur edilemez” ve “düşünülemez” ilân edecek kadar ileri git­miştir. Aynı şekilde “ruhçuluk” veya “idealizm” ismiyle giden her şey genelde [“Ha Ali Veli, ha Veli Ali” deyiminde olduğu gibi] bir tür yer değiştirmiş maddecilikten ibarettir. Bu sadece bizim “yeni-ruhçuluk” olarak nitelendirdiğimiz şey için değil, felsefî ruhçuluk için de geçerlidir. Şu var ki felsefî ruhçuluk kendisini maddeciliğin tam tersi ola­rak görür. Gerçek şu ki ruhçuluğun ve maddeciliğin, felsefî anlamda ele alındığında, birbirlerinden ayrı olarak bir anlamlan yoktur. Bu iki­si Descartesçı ikiciliğin/düalizmin iki yarısından ibarettir ve bu iki ya­rı radikal bir şekilde birbirinden ayrılmak neticesinde bir tür düşman­lığa dönüştürülmüştür. Ve o zamandan itibaren bütün felsefe bu iki te­rimin arasında gidip gelmiş ve bu ikisinin ötesine geçememiştir. Ruh­çuluk adına rağmen rûhânîlikle/maneviyâtla bir ilgisi yoktur. Ruhçulu­ğun maddecilikle anlaşmazlığı, kendilerini daha yüksek bir bakış açısına konumlandıran ve bu iki zıttın temelde denk olmaya yakın olduğu­nu ve farzedilen zıtlıklarının pek çok hususta sırf lâfzî bir anlaşmazlık­tan ibaret olduğunu gören kimselerin ilgisini çekemez.</p>
<p>Genel manada konuşacak olursak, modern insanlar ölçülebilen, sa­yılabilen veya tartılabilen, yani maddî olan şeylerle ilgilenen bilimden başka bir bilimi tasavvur edemez, çünkü nicel bakış açısı ancak bunla­ra uygulanabilir. Yine niteliği/keyfiyeti niceliğe/kemmiyete indirgeme iddiası modern bilimin en ayırt edici özelliğidir. Bu yönde şöyle bir faraziyede bulunma noktasına kadar ileri gidilmiştir: Kelimenin gerçek anlamında bilim ancak ölçmenin söz konusu olduğu yerde mümkündür ve nicel ilişkiler dışında bilimsel yasalar olamaz. Descartes’ın fizik an­layışı herhangi bir teori ile değil, genel bilimsel bilgi tasavvuru ile iliş­kili bir eğilim olduğundan dolayı reddedilmesine rağmen Descartes’ın “mekanizm”i, her zamankinden daha çok büyüyen ve telâffuz edilen bu eğilimin [yani nitelikleri niceliklere indirgeme eğiliminin] doğuşuna işa­ret eder.</p>
<p>Bugünlerde insanlar ölçmeyi psikoloji sahasında dahi kullan­maya çalışıyorlar, oysa psikolojinin alanı mahiyeti gereği ölçmenin eri­şiminin ötesindedir; böylece onların vardığı yer ölçmenin imkânının sa­dece maddede bulunan bir hususiyete, yani sınırsız bölünebilmesi özel­liğine dayandığını anlamamak olmaktadır. Ya da aynı özelliğin var olan her şeyde bulunduğu farzedilmelidir ki bu da her şeyi maddileştirmek anlamına gelmektedir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, bölünmenin ve saf çokluğun ilkesi maddedir. Bu yüzdendir ki nicel bakış açısına atfedilen ve —yukarıda gösterdiğimiz gibi— toplumsal alana kadar uzatılan önce­lik, gerçekten de, yukarıda zikredilen anlamda maddeciliği oluşturur. Bununla birlikte bu bakışın felsefî maddecilikle ilişkili olması şart de­ğildir; çünkü bu nicel bakış, modern bakışın özünde var olan eğilim­lerin gelişimi sürecinde gerçekten de tarihsel anlamda felsefi madde­cilikten öncedir. Niteliği niceliğe indirgemeye çalışma hatasının ya da mekanist tipe az-çok uyan bir açıklama yapma girişimlerinin yetersizli­ği üzerinde durmayacağız. Şu anki amacımız bu değildir ve biz bu bağ­lamda sadece hissî düzen içinde dahi bu tip bir bilimin gerçeklikle çok az ilişkisi olduğunu ve gerçekliğin büyük kısmının onun dairesinin dı­şında kaldığını söyleyeceğiz.</p>
<p>“Gerçeklikken bahsederken bir başka gerçek durum zikredilmeli­dir. Bu durum çoğu kimse tarafından kolaylıkla görmezden gelinebilmekle birlikte, tasvir ettiğimiz zihniyetin bir işareti olmak bakımından çok önemlidir. Söz konusu durumdan kastımız “gerçeklik” kelimesi­ni sadece duyulur düzleme/âleme ait gerçekliğe işaret etmek için kul- anma ışkan iğidir. Dil bir halkın veya bir dönemin zihniyetinin ifa­desi olduğundan, bundan bu şekilde konuşanlara göre duyularla kav­ranamayan her şeyin vehimsel ve hatta bütünüyle yok olduğu sonucn çıkarılmalıdır. Onların tam olarak bu durumun bilincinde olmamaları mümkündür; ancak yine de bu olumsuz kanaat esastır ve onlar bunun aksini iddia ederlerse bu iddianın, onların zihniyetindeki daha yüzeysel bir unsurun ifadesi olduğundan -ki onlar bu durumun farkında olmayabilirler- ve onların itirazının sırf lâfzî olduğundan emin olabi. liriz. Eğer bu bir abartıymış gibi görünüyorsa, o halde yapılması gere­ken; örneğin, pek çok insanın varsayılan dinî kanaatlerinin neye var­dığı ve hangi anlama geldiği belirlenmelidir.</p>
<p>Onların din kelimesinden anlayabildikleri mahza kuru bilgi olarak ve mekanik biçimde ezberle­yerek öğrendikleri ve gerçek manada içselleştirip sindirmedikleri, ama belli bir şeklî ve uzlaşısal tutumun parçasını oluşturduğundan hafızala­rında tuttukları ve çeşitli vesilelerle tekrarladıkları birkaç düşünceden ibarettir. Biz bu “dinin küçültülmesine yukarıda işaret etmiştik ve zik­rettiğimiz “lâfzîlik” bu küçültmenin en son aşamasını temsil etmekte­dir. İşte bu yüzdendir ki pek çok sözde “inanan/mü’min” pratik mad­decilik konusunda “inanmayanlar”dan hiç de geri kalmamaktadır. Bu meseleye daha sonra döneceğiz; ama ilk olarak modern bilimin mad­deci tabiatına ilişkin araştırmamızı sonuca ulaştırmalıyız, çünkü bu ko­nu farklı açılardan ele alınmayı gerektirmektedir.</p>
<p>Daha önce zikredilen şu hususa bir kez daha dikkat çekilmelidir: Modern bilimler ne tarafsız bilgi özelliğine sahiptir, ne de onlara ina­nan kimseler için dahi gerisinde sırf pratik mülâhazaların gizlendiği bir maskeden fazlasıdır. Şu var ki bu maske sahte bir aklilik vehmini mu­hafaza etmeyi mümkün kılmaktadır. Bizzat Descartes kendi fiziğini iş­leyip geliştirirken asıl itibarıyla fizikten bir mekanik sistemi, bir tıp ve ahlâk sistemi çıkarmakla ilgileniyordu ve İngiliz deneyciliğinin yayılmasıyla daha da büyük bir değişim yaşandı. Ayrıca, bilimin genel halk kitlesi gözündeki itibarı neredeyse sadece, bilimin ulaşılır kıldığı pra­tik sonuçlara dayanmaktadır; burada da mesele yine görülebilen ve dokunulabilen şeyler meselesidir. Faydacılığın/pragmatizmin bütün mo­dern felsefenin nihaî sonucunu temsil ettiğini ve gerilemesindeki en aşağı aşamaya işaret ettiğini söylemiştik. Ancak felsefî alan dışında &amp; dağınık ve sistemsiz bir faydacılık vardır ve uzun zamandır hep var ol­muştur.</p>
<p>Pratik maddecilik felsefî maddeciliğe nisbetle neyse, bu dağınık ve sistemsiz faydacılık da felsefî faydacılığa nisbetle odur ve insanların genelde “ortak duyu/hiss-i müşterek” dedikleri şeye karışır Ay­rıca, neredeyse içgüdüsel olan bu faydacılık maddeci eğilimden ayrıla­maz: Ortak duyu maddî âlem ufkundan ötesine geçme tehlikesine atıl­mamak ve doğrudan pratik faydadan yoksun hiçbir şeye dikkat affet­memekte bulunur. Hepsinden önemlisi, sadece duyular âlemini gerçek olarak gören ve duyulardan kaynaklananın ötesinde bir bilgi kabul et­meyen de “ortak duyu”dur. Hatta bu sınırlı bilgi derecesi dahi “ortak duyu”nun gözünde ancak maddî ihtiyaçları tatmin ettiği ve bazen de belli bir tür duyguculuğu beslediği için değerlidir, çünkü duygu, çağdaş “ahlâkçılık”ı şok etme pahasına samimi biçimde itiraf edilecekse, ger­çekten de maddeyle çok yakından ilişkilidir. Akla kalan tek yer, pratik amaçların hizmetine koşulmak ve insan bireyinin en aşağı veya cismânî kısmının taleplerine tâbi bir araç olarak, “alet yapan bir alet olarak hareket etmektir. Nitekim Bergson şöyle demiştir: Bütün biçimleri ile “faydacılık” hakikate tam bir kayıtsızlık demektir.</p>
<p>Bu şartlar altında sanayi artık bilimin uygulamasından ve bilimin kendisinden tamamen bağımsız kalması gereken bir uygulamadan ibaret olarak görülemez. Sanayi bilimin bizatihi amacı ve gerekçesi olmakta, böylece bu alanda da normal ilişkilerin tersine çevrildiğini görmekteyiz. Modern dünyanın, kendi bildiği yoldan bilim aradığını iddia ederken dahi meydana getirmek için bütün enerjisini adadığı şey aslında sana­yiyi ve makinaları geliştirmekten başka bir şey değildir. Böylece insan­lar maddeye hâkim olmaya ve onu kendi amaçlarına göre şekillendir­meye çabalarken, başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi,, sadece kendileri­ni köleye dönüştürmekte başarılı olmuşlardır. Çünkü insanlar aklî ar­zularını makinalar icat etmeye ve geliştirmeye hasretmekle kalmamış, kendileri de makinalara dönüşmüşlerdir. Bazı sosyologların “iş bölü­mü” adı altında öylesine hevesle savunduğu “ihtisaslaşma/uzmanlaşma” kendisini sadece bilim adamlarına değil, aynı zamanda teknisyen­lere ve şuradan işçilere de dayatmış, böylece bu ikisi için bütün akıllı iş­ler imkânsız hale gelmiştir.</p>
<p>Önceki zamanlardaki zanâatkârlardan/ustalardan çok farklı olan teknisyenler ve sıradan işçiler makinaların kö- leleri haline gelmişler ve onlarla sanki tek bir parça oluşturur duruma gelmişlerdir. Bunlar tam bir mekaniklik içinde, önceden belirlenmiş ve en küçük bir zaman kaybına uğramamak için hiç değişmeyip hep aynı *şekilde yapılan hareketleri sürekli tekrarlamaya mecburdurlar tekrarlamaya.En azından, en gelişmiş “ilerleyiş” aşamasını temsil ettiği düşünülen Amerikan yöntemlerinin gerekleri böyledir. Gerçek şu ki bütün mesele mümkün t olan en büyük miktarı üretmektir. Niteliğe çok az önem verilmektedir ve önemli olan sadece niceliktir. Daha önceden başka alanlarda ulaş­tığımız aynı sonuçla burada bir kez daha karşı karşıya geliyoruz: Modern medeniyet haklı biçimde bir nicelik medeniyeti olarak tasvir edi­lebilir ki bu da onun maddî bir medeniyet olduğunun bir başka söyle­niş biçimidir.</p>
<p>Bu ifadenin doğru olduğuna kendini inandırmak ve ikna etmek için insamn tek yapması gereken, bugünlerde ekonomik faktörlerin hem halkların hem de bireylerin hayatları üzerinde icra ettiği devasa etki­yi fark etmektir. Sanayi, ticaret, maliye; bunlar önemi olan tek şeyler­miş gibi görünmektedir. Bu da bizim bir başka yerde varlığını sürdüren tek toplumsal ayrımların maddî servete dayandığına dair söyledikleri­mizle uyuşmaktadır. Siyaset tamamen ekonominin hâkimiyeti altında görünmekte ve ticarî rekabet halklar arasındaki ilişkiler üzerinde bas­kın bir etki icra etmektedir. Bu sadece bir görünüşten ibaret olabilir ve bu faktörler eylemin sebebi olmaktan ziyade vesileleri/araçları olabilir. Ancak böylesi araçların seçilmesi onları fırsat olarak gören çağın tabi­atım göstermektedir.</p>
<p>Ayrıca, çağdaşlarımız tarihteki olayları belirleyenin sadece ekono­mik şartlar olduğuna inanmışlar ve hatta bunun her zaman böyle ol­duğunu vehmetmektedirler. Hatta her şeyin sadece ekonomik faktör­lerle açıklanabileceğini öne süren bir teori dahi uydurulmuştur ve bu teori “tarihsel maddecilik” namını taşımaktadır. Burada da bizim da­ha önceden işaret ettiğimiz telkin süreçlerinden birisinin etkisi görüle­bilmektedir ve bu etkinin gücü genel zihniyetin eğilimleriyle uyuştuğu için çok daha büyüktür. Ve bu bağlamda sonuç, ekonomik faktörlerin toplumsal alanda meydana gelen neredeyse her şeyi gerçekten de belir­lediğidir. Şurası kesin bir gerçektir ki kitleler her zaman şu veya bu yö­ne yönlendirilmiştir ve denilebilir ki kitlelerin tarihteki rolü asıl itiba­rı ile yönetilmeye izin vermelerinde yatar; çünkü kitleler baskın biçimde edilgen olan unsuru, kelimenin Aristocu anlamında maddeyi temsil eder. Ancak onları bugün yönetmek için sadece maddî araçlara sahip olmak yeterlidir ve bu kez madde kelimesini sıradan anlamında kulla­nıyoruz. Bu da bu çağın ne kadar derinlere battığını açıkça göstermektedir. Aynı zamanda bu aynı kitleler kendilerinin yönetilmediklerine, bilakis kendiliklerinden davrandıklarına ve kendi kendilerini yönettik­lerine inandırılmıştır. Onların bunun doğru olduğuna inanmaları da onların ne kadar akılsız olduğuna dair bir fikir vermektedir.</p>
<p>Ekonomik faktörler zikredildiğine göre, bunu mesele hakkında çok yaygın bir yanılgıya dikkat çekmek için bir fırsat sayalım. Bu yanılgı ti­caret alanında kurulan ilişkilerin insanları birbirine yakınlaştıracağını ve birbirlerini anlamalarını sağlayacağını sanmaktır. Oysa sonuç tam tersidir. Madde, sıkça belirttiğimiz gibi, çokluk ve bölünme tabiatına sahiptir ve bu yüzden bir mücadele ve çatışma kaynağıdır. Benzer şe­kilde, ister halklarla ister bireylerle ilgili olsun, ekonomik alan bir çı­karlar alanı olarak kalır ve böyle de kalmak zorundadır. Özellikle Ba­tı, Doğu ile anlaşmaya bir temel sağlamak için sanayiye, modern bili­me —ki sanayiden ayrı olamaz- bel bağladığından daha fazla bel bağ­layamaz. Eğer Doğulular bu sanayiyi, geçici de olsa sıkıntah bir zorun­luluk olarak kabul etme noktasına gelirlerse -ki bu sanayi onlar için daha fazlası olamaz- işte ancak bu onları Batı’nın işgaline direnmeye ve kendi varlıklarını korumaya imkân veren bir silâh olacaktır. İşlerin başka türlü iyi olmayacağım anlamak önem arz etmektedir. Kendile­rini Batı ile ekonomik rekabet beklentisine veren -her ne kadar böyle bir faaliyetten nefret etseler de- Doğulular bunu ancak tek bir amaç­la yapabilirler: Kendilerini kaba güce, yani sanayinin kendi tasarrufu­na aldığı maddî güce dayalı yabancı hâkimiyetinden kurtarmak. Şid­det şiddeti doğurur; ama bu alanda çatışmayı arayanın Doğulular ol­madığı kabul edilmelidir.</p>
<p>Ayrıca, Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler meselesi yanında, endüst­riyel gelişmenin en bariz sonuçlarından birisi savaş makinalarının sü­rekli mükemmelleştirilmesi ve yıkıcılıklarındaki müthiş artıştır. Sade­ce bu dahî bazı modern “ilerleme” hayranlarının barışsever rüyaları­nı yıkmaya yeter. Ancak bu rüyacılar ve “idealistler” uslanmaz ve saf­dillikleri sınır tanımaz görünmektedir. Bugünlerde o kadar moda olan “insanseverlik” kesinlikle ciddiye alınmayı bak etmemektedir. Fakat tuhaf olan şu ki insanlar savaşın sebep olduğu yıkımların her zaman- kinden büyük olduğu bir zamanda savaşa son verilmesinden bahsederken bunu sadece yıkın araçlarının çoğalması sebebiyle değil aynı za­manda savaşların artık, tamamen profesyonel askerlerden oluşan nisbeten küçük ordular arasında yapılmayıp iki taraftan da -savaştan hiç anlamayanlar da dâhil olmak üzere- bireylerin ayrım yapmadan bir-i birlerine saldırması sebebiyle yapmaktadır. Burada da günümüz kafa karışıklığına dair tipik bir örnek bulunmaktadır ve gerçekten de onu düşünmeye zahmet eden herkes için şu husus hayret vericidir: “Kitlesel askere çağrı” veya “genel seferberlik” oldukça doğal bir şey olarak görülmekte ve çok az istisna hariç, herkesin zihni “ordu millet” fikrini kabul etmektedir. Bunda da sadece sayıların gücüne olan inancın sonu­cu görülmektedir: Devasa savaşan kitleleri harekete geçirmek modern medeniyetin nicel karakteri ile uyumludur. Aynı zamanda, bu şekilde, “zorunlu eğitim” gibi kurumlar aracılığıyla “eşitlikçilik”in talepleri de karşılanmış olmaktadır. Şu da eklenmelidir ki bu genelleştirilmiş savaş­lar bir başka özellikle modern olgunun ortaya çıkması ile mümkün ol­muştur.</p>
<p>Bu olgu “milletler”in oluşumudur ki bu da bir taraftan feodal düzenin yıkılmasının diğer taraftan da eşzamanlı biçimde Ortaçağ Hı­ristiyan âleminin yüksek birliğinin parçalanmasının bir sonucudur. Bi­zi çok uzak noktalara götürecek bir konuyu değerlendirmek için dur­maksızın şunu ifade edelim: İşler daha da kötüleşmiştir ve bunun se­bebi, normal şartlarda etkili bir hakem olması ve tabiatı gereği, siyasî düzene ait bütün çatışmaların üzerinde bir konum işgal etmesi gereken manevî otoriteyi tanımayı reddetmektir. Manevî otoriteyi reddetmek de pratik maddeciliğin bir örneğidir. Teoride böyle bir otoriteyi tanı­dığını iddia eden kimseler dahi pratikte ona, tıpkı dini günlük haya­tın ilgilerinden uzakta tuttukları gibi, toplumsal alanda gerçek bir etki veya müdahale gücü vermezler. İster kamusal ister özel hayatta olsun, hâkim olan aynı zihinsel tavır budur.</p>
<p>Çok nisbî bir bakış açısından olsa da maddî gelişmenin belli avan­tajlar sunduğu kabul edilse dahi, yukarıda açıklaya geldiğimiz sonuçları göz önünde bulundurmak süreriyle, bu avantajların karşısındaki deza­vantajların daha ağır basıp basmadığını pekâlâ sorabiliriz. Biz karşılaş­tırılamaz şekilde daha değerli olup da bu tip bir gelişmenin hatırına fe­da edilen pek çok şeyi, unutulmuş yüksek bilgi şekillerini, yok edilmiş aklîliği ve kaybolmuş maneviyâtı düşünmüyoruz. Modern medeniyeti özünde olduğu şey olarak alıp kabul ettiğimizde, meydana gelen şey­lerin avantajlarım ve dezavantajlarını karşılaştıracak olursak, sonucun, kâr zarar hesabı yapıldığında, olumsuz çıkacağı iddia edilebilir. Şu an gittikçe artan bir hızla çoğalan icatlar çok daha tehlikelidir, çünkü icat<span style="line-height: 1.5;">lar gerçek doğası onları kullanan insanlar tarafından bilinmeyen güçleri </span><span style="line-height: 1.5;">devreye sokmaktadır. </span></p>
<p><span style="line-height: 1.5;">Bu da modern bilimin bilgi olarak, yani fiziksel </span><span style="line-height: 1.5;">âlemle sınırlı olduğunda dahi, açıklayıcı bakış açısından değersizliğini </span><span style="line-height: 1.5;">kesin biçimde ispatlamaktadır. Aynı zamanda, bu mülâhazaların hiç- </span><span style="line-height: 1.5;">bir şekilde pratik uygulamaları kısıtlamadığı gerçeği bu bilimin taraf</span><span style="line-height: 1.5;">sız olmaktan uzak olduğunu ve araştırmalarının gerçek objesinin sanayi </span><span style="line-height: 1.5;">olduğunu ortaya koymaktadır. Bu icatların -hatta insanlar için ölüm</span><span style="line-height: 1.5;">cül bir rol oynamak maksadıyla tasarlanmamış, ama yine de pek çok </span><span style="line-height: 1.5;">felâkete ve yeryüzünün ekolojisinde beklenmedik rahatsızlıklara sebep </span><span style="line-height: 1.5;">olan icatların— böylesi tehlikesi tahmin edilemeyecek ölçüde büyüme</span><span style="line-height: 1.5;">ye devam edeceğinden, modern dünyanın, henüz daha zaman varken </span><span style="line-height: 1.5;">mevcut çok tehlikeli gidişini durdurmazsa, belki de bu araçlar sayesin</span><span style="line-height: 1.5;">de kendi yıkımını getirmekte başarılı olacağını çok da uzak olmayan </span><span style="line-height: 1.5;">bir tahmin olarak söyleyebiliriz.</span></p>
<p>Fakat modern icatları tehlikeli olmaları temelinde eleştirmek yeterli değildir ve bundan daha fazlasını yapmalıyız. İnsanlar ilerleme adını vermeye alıştıkları şeylerin “yararlanandan bahsediyorlar ve insan ancak ilerlemenin sırf maddî türden olduğuna işaret etmeye özen gösterdiğinde böyle bir yaran kabul eder. Ama oldukça yüksek ve değerli görülen bu faydalar genelde aldatıcı değil midir? Bugün insanlar “refahlarını bu araçlarla artırdıklarını iddia ediyorlar. Bizim inancımıza göre onların hedefledikleri bu amaç, gerçekten ulaşılacak olsa dahi, bu kadar çok çaba harcamaya değmez. Fakat aynı zamanda, bu hedefe ulaşıldığı son derece tartışmalı görünüyor. Birinci olarak, bü-<br />
tün insanların aynı zevklere ve aynı ihtiyaçlara sahip olmadığı ve herşeye rağmen modern koşuşturmacadan/dur durak bilmezlikten ve hız çılgınlığından kaçınmak isteyip de artık bunu yapacak durumda olmayan pek çok insanın olduğu dikkate alınmalıdır.</p>
<p>Bu insanlara tabiatlarının tamamen tersine olan bir şeyi empoze etmenin bir “yarar” olduğu savunulabilir mi? Bu soruya şöyle bir cevap verilecektir: Bugünlerde böylesi insanların sayısı azdır ve bu yüzden onları ihmal edilebilir bir azınlık olarak görmek savunulabilir. Nitekim siyaset sahasında çoğunluk azınlıkları ezme hakkını kendinde görmektedir ve çoğunluğun gözünde azınlığın açıkça var olma hakkı yoktur, zira onların bizatihi varlığı &#8216;eşitlikçi&#8217; tek-biçim arzusuna muhalefet etmektedir. Ancak insanlık bir bütün olarak alınır ve bakışlar sadece Batı dünyasının sakinler ile sınırlandıramazsa, mesele farklı bir cihet kazanmaktadır. Bir an ön. cenin çoğunluğu şimdi azınlık olmamış mıdır? Ama bu durumda artık aynı argüman kullanılmaz ve özel bir çelişki ile, “eşitler” kendi meçle, niyetlerini kendi “üstünlükleri” adına dünyanın geri kalanına empoze etmeye ve kendilerinden hiçbir şey istemeyen insanlar arasında sıkıntı çıkarmaya çalışır.</p>
<p>Bu “üstünlük” sadece maddî anlamda var olduğun­dan, onun en kaba araçlarla empoze edilmesi doğaldır. Onun hakkın­da bir yanlış anlaşılma olmasın: Genel kamuoyu “medeniyet” bahane­sini tam bir iyi niyetle kabul ederse, onu sırf bir ahlâkçı ikiyüzlülüğü ve kendilerinin işgal planlarına ve ekonomik kaygılarına bir kılıf ola­rak görecek kimseler de vardır. Bu kadar çok insanın, bir halkı köleleş­tirmek ve onları bir başka ırk için tasarlanmış âdet ve kurumlan zorla benimsetmek ve kendilerine hiç faydası dokunmayacak şeyleri elde et­meleri için onları en sevimsiz meslekleri edinmeye mecbur etmek yo­luyla en çok değer verdikleri şeyi, yani medeniyetlerini, ellerinden çe­kip almak süreriyle mutlu ettiklerine inandığı zamanlar gerçekten de ne garip zamanlardır! Ne var ki günümüzde durum tam da budur: Mo­dern Batı insanın daha az çalışmayı ve daha azıyla yaşamaya razı olma­yı tercih etmesi fikrine tahammül edemez. Sadece nicelik önemli oldu­ğundan ve duyuların kavrayışından kaçan her şeyiırVar olmadığı iddia edildiğinden maddî şeyler üretmeyen herkesin “aylak” olması gerekti­ği varsayılmaktadır.</p>
<p>Bu meselede genelde Doğululara yöneltilen eleş­tiriyi hiç dikkate almayalım ve Avrupalıların sözümona dinî çevreler­de dahi kendi dinî tefekkür tarikatlarına yönelik takındıkları tavrı göz­lemleyelim. Böylesi bir dünyada aklîliğe yahut sırf derûnî tabiata sa­hip bir şeye artık yer yoktur; çünkü bunlar ne görülebilir ne dokunulabilir, ne tartılabilir ne de sayılabilirdir. Tamamen anlamsız olanları da dâhil olmak üzere bütün biçimleri ile sadece dış eyleme yer vardır. Ayrıca, İngilizlerin “spor”a ilgisinin her geçen gün artması da şaşırtıcı değildir. Modern dünyanın ideali kas gücünü son sınırına kadar geliş­tirmiş “insan hayvam”dır. Modern dünyanın kahramanları, kaba-saba olsalar dahi sporculardır. Halkın coşkusunu kabartan sporculardır ve kalabalığın ateşli ilgisine hâkim olan onların üstün başarılarıdır. Böyle şeylerin mümkün olduğu bir dünya gerçekten derine batmıştır ve so­nuna yaklaşmış görünmektedir.</p>
<p>Fakat bir an için kendimizi ümitlerini maddî refah idealine bağla­mış ve bu yüzden modern “ilerlemecin hayata sunduğu iyileştirmelerle sevmen kimselerin yerine koyalım. Bu kimseler aptal yerine koya­madıklarından emin midirler? Bugün insanların sırf daha hızlı-ulaşım araçları ve benzeri şeyler kullandıklarından ya da daha çalkantılı ye kar­maşık bir hayatları olduğundan dolayı bugün önceden olduklarından daha müftu olduğu doğru mudur? Hakîkat tam tersidir. Huzursuzluk hiçbir gerçek mutluluğun şartı olamaz. Ayrıca insanın ihtiyacı çoğal­dıkça bazı şeylerden yoksun olma ve dolayısıyla mutsuz olma ihtima­li artmaktadır. Modern medeniyet daha büyük yapay ihtiyaçlar yarat­mayı hedeflemekte ve yukarıda işaret ettiğimiz gibi, her zaman, karşı­layabileceğinden fazla ihtiyaçlar yaratacaktır; zira böyle bir gidişat bir kez başlatıldıktan sonra durdurulması çok zorlaşır ve gerçekten de bir aşamada değil de diğer bir aşamada durdurmanın bir sebebi yoktur, in­sanlar için önceden var olmayan ve asla hayâl dahi etmedikleri şeyler olmadan yaşamak sıkıntı değildi.</p>
<p>Buna karşılık şimdi o şeylerden mah­rum kaldıklarında sıkıntı çekmeye mahkûmdurlar; zira onları zorun­lu ihtiyaçlar olarak görmeye alıştılar ve bunun sonucunda o şeyler ger­çekten de onlar için zorunlu ihtiyaç halini aldı. Sonuç olarak var güç­leriyle, kendilerine anladıkları tek tür olan maddî tatmin sunacak şey­leri elde etmeye çalışıyorlar. “Para kazanmaya” yoğunlaşıyorlar; çün­kü bu şeyleri almalarına imkân verecek olan paradır. Ne kadar çok sa­hip olurlarsa o kadar çok arzu ediyorlar; çünkü sürekli yem ihtiyaçlar keşfediyorlar, ta ki bu arayış onların hayatta tek amaçları haline geli­yor. Dolayısıyla bazı “evrimciler”in “var olma mücadelesi” adı altında bilimsel bir yasa değerine yükselttikleri vahşî rekabet, ki mantıkî sonu­cu sadece en güçlü olanın, yani mümkün olan en dar maddî anlamıy­la en güçlü olanın var olma hakkına sahip olmasıdır. Yine, kendileri­ne servet ihsân edilmemiş kimselerin servet sahibi kimselere karşı his­settiği kıskançlık ve hatta nefret&#8230;&#8217;</p>
<p>Kendilerine eşitlikçi teoriler vaze­dilen insanlar nasıl olur da çevrelerinde en maddî eşya düzeninde, ya­ni kendisine karşı en hassas olmak zorunda oldukları düzende eşitsiz­lik gördüklerinde tepki göstermezler?</p>
<p>Eğer modern medeniyetin kitle­lerde uyandırdığı uygunsuz iştahların baskısı altında bir gün yıkılması mukadder ise, modern medeniyetin temel kötülüğünün adil cezası­nı görmemek için veya ahlâkî değerlendirmede bulunmaksızın modern bilimin fiilinin o fiilin icra edildiği aynı alandaki sonuçlarım ifade etmek için kişinin kör olması gerekir. Incil’de şöyle yazılıdır: “Kılıca sarılan herkes kılıçla helâk olacaktır.” Maddenin vahşî güçlerini serbest bırakanlar aynı güçler tarafından ezilerek helâk olacaklardır; onlar o güçleri aceleyle harekete geçirdiklerinde artık onların efendileri değildirler ve ölümcül seyirlerine başlatıldıktan sonra onları bir daha geri tutamazlar. Tabiatın gücü veya kitleler halindeki insanların gücü veya ikisinin birlikte gücü pek fark etmez; çünkü her üç halde de devre­ye giren ve maddeye üstün gelmeden bu üçünü yönlendirebileceğine inanan kimseleri acımasızca yok eden maddenin yasalarıdır. Incil yine Şöyle der: “Bir ev kendi içinde bölünmüşse, ayakta duramaz.” Bu de­yim, tabiatı gereği kavgaya ve her yönden bölünmeye sebep olmama­sı imkânsız olan modern dünya ve onun maddî medeniyeti hakkından doğrudan geçerlidir. Bundan sonucu çıkarmak çok kolaydır ve kısa za­man içinde işleri tam tersi istikamete çevirmek şeklinde köklü bir deği­şiklik olmazsa mevcut dünyamızı acı bir sonun beklediğini öngörebil­mek için daha fazla açıklama yapmaya gerek yoktur.</p>
<p>Bazı kimselerin bize karşı, modern medeniyeti ve onun maddeci­liğini anlatırken onu [modern medeniyeti] bir derece de olsa hafifle­tecek belli unsurları zikretmediğimiz şeklinde bir serzenişte buluna­cağını çok iyi biliyoruz. Gerçekten de böylesi unsurlar bulunmasaydı, bu medeniyetin acınacak biçimde çoktan yok olması kuvvetle muhte­meldir. Bu yüzden böylesi unsurların varlığını hiçbir şekilde tartışmı­yoruz. Ama aynı zamanda yanılgıya da düşmemeliyiz. Bu başlık altına farklı felsefî hareketleri, örneğin “ruhçuluk”u, “idealizm”i veya çağ­daş akımlar arasında “ahlâkçılık” veya “duyguculuk” biçimini alan her­hangi bir şeyi dâhil etmemiz yanlış olacaktır. Bu meseleleri yukarıda yeterince tartıştık ve sadece bu zihin tutumlarının bize göre teorik ve­ya pratik maddecilikten daha az kutsal-dışı/dünyevî olmadığını ve ger­çekte maddecilikten ilk bakışta göründüğünden çok daha az uzak ol­duğunu zikredelim. Diğer taraftan, eğer gerçek maneviyâtın bazı ka­lıntıları korunmuşsa da-ancak modern bakışa rağmen ve modern ba­kışın hilâfına olabilir. Dar anlamda Batılı unsurlar dikkate alınırsa, bu maneviyât kalıntılarının hâlâ bulunabileceği yer sadece dinî alandır- Ancak içinde yaşadığımız zamanda din algısının  ne kadar çekilip da­raldığına, mü’minlerin dahi dinle ilgili olarak ne kadar yüzeysel ve vasat bir fikir oluşturduklarına ve dinin gerçek maneviyât ile bir ve aynı şey olan akklîliğmden ne oranda soyutlandığına yukarıda işaret etmiş­tik.</p>
<p>Bu şartlar altında bazı ihtimaller hâlâ var ise, bu ihtimaller ancak bilkuvve olarak vardır ve hâlihazırda gerçek etkileri çok azdır. Bunun­la birlikte, bir tür sanallığa çekilse dahi, kendisini boğmak ve yok et­mek için birkaç yüzyıldır yapılan girişimlere rağmen varlığını korudu­ğu görülünce bir dinî geleneğin gücüne hayran kalınır. Ve insan bunun hakkında durup düşündüğünde, bu tür bir direnişle ilgili olarak, insan gücünden fazlasının varlığına işaret eden bir şeyler olduğu açıktır. An­cak bir kez daha tekrar edelim ki söz konusu gelenek modern dünya­ya ait değildir ve modern dünyanın kurucu unsurlarından birisini oluş­turmaz; bilakis modern dünyanın bütün eğilimlerinin ve özlemlerinin tam tersidir. Bunu açıkça söylemek ve aldatıcı uzlaştırmalar aramamak gerekir. Kelimenin gerçek anlamında dinî bakış açısı ile modern zihin tavrı arasında ancak düşmanlık olabilir. Bir taviz ancak dinî bakışı za­yıflatır ve modern zihin tavrını güçlendirir ve bu tavizle modern zih­niyetin düşmanlığı azalmayacaktır, çünkü modern zihniyet insanlıkta­ki insandan üstün bir gerçekliği yansıtan her şeyi tamamen yok etme­yi arzulamaktan kendini alamaz.</p>
<p>Modern Batı’nın Hıristiyan olduğu söylenir, ama bu bir yanılgıdır; modern bakış Hıristiyanlık karşıtıdır, çünkü modern bakış öz itibarı ile din karşıtıdır. Yine modern bakış daha da geniş anlamda din karşıtıdır, çünkü gelenek karşıtıdır. Bu da ona özel karakterini veren ve olduğu şey olmasını sağlayan hususiyetidir. Şurası kesindir ki Hıristiyanlık’tan bir şeyler zamanımızın Hıristiyanlık karşıtı medeniyetine girmiştir ve bu­nun sonucunda bu medeniyetin en “ilerlemiş” temsilcileri -ki onlar ken­dilerini kendilerine has dilde böyle isimlendirirler- dahi gayr-i ihtiyarî ve belki de farkında olmadan dolaylı biçimde de olsa belli bir Hıristi­yan tesire maruz kalmaktan ve maruz kalmaya devam etmekten kendi­lerini alamamışlardır. Durum bu minval üzeredir, çünkü geçmişten ko­puş ne kadar köklü de olsa hiçbir zaman tam bir kopuş halini almaz ve devamlılığı engelleyecek noktaya varamaz. Daha ileri giderek diyeceğiz ki modern dünyada değerli olan ve hâlâ var olan her şey modern dün­yaya her hâlükârda Hıristiyanlık’tan ve Hıristiyanlık kanalıyla gelmiş­tir. Hıristiyanlık kendisiyle birlikte önceki geleneklerin bütün mirasını erm e getirmiş ve o mirası Batı’nın şartlarının izin verdiği ölçüde canlı tutmuş ve kendi içinde hâlâ potansiyel imkânlarını taşımak tadır. Ama kendilerini Hıristiyan olarak isimlendiren kimseler arasın da dahi bu zamanda, bu imkânların tam olarak bilincine sahip birisi var mıdır?</p>
<p>Katoliklik içinde dahi /âhireti ikrar ettikleri inancın derin anla­mını kavrayan ve az,-çok yüzeysel bir biçimde ve akılla değil duygusal olarak inanmakla yetinmeyen ve kendilerinin olduğunu iddia ettikleri dinî geleneğin hakikatini gerçekten “bilen” kimseler nerededir? Böylesi en azından birkaç insanın var olduğuna dair kanıt sevinçle karşılan* malıdır, zira bu Batı için en büyük belki de biricik kurtuluş ümididir. Ancak şimdiye kadar böyle hiç kimsenin varlığından insanları haberdar etmediği kabul edilmelidir. Acaba böylesi kimselerin tıpkı bazı Doğulu bilgeler gibi kendilerine ulaşılmaz bir yalnızlık halinde yaşadıkları dü­şünülebilir mi yoksa bu son ümit de sonunda terk mi edilmelidir? Batı Ortaçağlarda Hıristiyan’dı, ama artık değil. Batı’nın tekrar Hıristiyan olabileceği söylenecekse, bunu bizden daha ateşli biçimde isteyebile­cek kimse yoktur ve umarız Batı’nın yeniden Hıristiyanlaşması etrafta görülen her şeyin bizi farzetmeye götürecek olandan daha kısa bir za­manda gerçekleşir. Ama bu konuda kimse kendi kendini kandırmamalıdır. Bu olacak olursa, modern dünya felâha erecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(*)Editörün notu: The Crisis of the Modern WorlcTun 7. Bölümü. îlk olarak Fran­sızca aslından 1927 yılında basılmıştır.</p>
<p>(**)XVIII. yüzyıldan önce Grek atomculuğundan Dekartçı fiziğe kadar “mekanist” teoriler vardı. Her ne kadar ikisi arasında daha sonraları bir tür ilişki doğura­cak birtakım yakınlıklar olsa da mekanizm materyalizm ile karıştırılmamalı­dır. [Editörün notu: Bu dipnot, Arthur Osbome çevirisinde yer alırken Mar- co Pallis çevirisinde yoktur.]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span data-offset-key="cq2b6-0-0"><span data-text="true">Geleneğe İhanet &#8211; </span></span>Harry Oldmeadow (insan yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet/">Maddi Bir Medeniyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
