<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Miraç | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mirac/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 May 2020 12:46:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Miraç | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Peygamberimizin Miracı Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberimizin-miraci-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberimizin-miraci-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 12:46:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Miracı Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24361</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sevgi insanın elinden tutarsa en zor işler bile kolaylaşıverir. O yüzden şerefli bir aşkın peşinden koş, çünkü gü­zellik kazananlar en nihayetinde o güzele varır. Aşk güneşine erişmek için uğraş her daim, çünkü o güneşin her bir ışını insanı çok yükseklere taşır. Gökteki güneş nasıl şebnemleri buharlaştırıp bulutların üstüne çıkarıyorsa o güneş de seni toprağın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberimizin-miraci-hakkinda/">Peygamberimizin Miracı Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-6423 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun.jpg" alt="" width="439" height="329" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></p>
<p>Sevgi insanın elinden tutarsa en zor işler bile kolaylaşıverir. O yüzden şerefli bir aşkın peşinden koş, çünkü gü­zellik kazananlar en nihayetinde o güzele varır. Aşk güneşine erişmek için uğraş her daim, çünkü o güneşin her bir ışını insanı çok yükseklere taşır. Gökteki güneş nasıl şebnemleri buharlaştırıp bulutların üstüne çıkarıyorsa o güneş de seni toprağın üstünden alıp göklere taşır.</p>
<p>Âşık dediğin yana yana bir aşk kandiline döner, sevgilisi­nin yüzünün nurlarıyla yoldaşlık eder.</p>
<p>Allah&#8217;ı görmek istiyorsan uzaklara gitme, öncelikle ken­dine gel. Zaten Allah aşkını kendine kanat edinenler için ya­kınla uzak birdir. Peygamberimiz de aşkı sayesinde en sevgi­linin, Allah&#8217;ın katma çıktı, onunla kavuştu.</p>
<p>Miraç gecesi kapkaranlık bir geceydi, sevgilinin simsi­yah saçları gibi etrafa safa dağıtıyordu. Taze sümbüllerin kokusu tüm dünyayı süslemişti, gökte de yer yer karanfiller açılmıştı sanki. Miraç gecesi öyle bir geceydi ki ruhlara safa veriyordu; gözün karasının makbul olması gibi kapkaranlık bir geceydi Miraç gecesi. Bu karanlık rahmet gölgesine işa­ret ediyor, akla sevgilinin kara saçlarını getiriyordu.</p>
<p>Ama mana gözüyle bakanlar için bu karanlık ışıktı. Bu karanlık basiret ehlinin gözlerine sürme ve cilaydı.</p>
<p>İşte böyle bir gecede Cebrail, yanında Burak[1] olduğu hâl­de yıldırım hızıyla peygamberimize geldi. Burak, o gece pey­gambere tıpkı Allah aşkı gibi kanat oldu. O Burak ki peygam­berlerin dualarına benzer, ölenlerin canları gibi bir lahzada Allah katına çıkıverir. Güzel ameller de Burak&#8217;a benzer, insa­nı çabucak muradına erdirir. Peygamberimiz nereyi aklından geçirse Burak hemencecik oraya giderdi, bu açıdan kâmil ak­im doğanına benzerdi.[2] Peygamberimiz nereyi düşünse, hat­ta belki daha düşünmeden, Burak oraya gidiverirdi.</p>
<p>Cebrail peygamber efendimize &#8220;Ey irfan sultanı, buyur, Arş&#8217;ı gez,&#8221; dedi. &#8220;HakTeala seni katında yücelerden yüce kıl­dı. Durma, gidip Allah&#8217;ı gör, muradına er.&#8221;</p>
<p>Burak nur, peygamber efendimiz nur, nûrun alâ nûr[3] ol­dular. Zaten güneş dediğimiz o Burak&#8217;ın izini yansıtan bir aynadır.</p>
<p>Burak seher yeli gibi bir esişte Mescid-i Aksa&#8217;ya vardı. Pey­gamberimiz, bir ordu gibi toplanmış bütün peygamberlere, evliyalara ve ermiş kullara imam oldu. Sonra bir rahmet bu­lutu gibi göğe ağdı, o gece Hakk&#8217;ın rahmeti yağmur gibi yağdı.</p>
<p>Göklerde kimler, hangi mahluklar varsa kalpleri geniş, fe­rah, mutlu hâlde peygamberimizi bekliyordu. Yıldızlar göz kesilmiş, sağa sola bakıyordu; sanki nergis misali gözlerini yollara dikmişlerdi. Derken peygamber efendimiz gökyüzü­ne güneş gibi doğdu, Burak&#8217;ın ayak sesleri felekleri doldur­du. Gökler resulün nurundan şevke geldi, felekler döne döne zevke geldi.</p>
<p>Şu yetim inciye(4) bakın, nasıl da miraca çıktıl Gökkubbe- nin tacını süsleyen eşsiz bir mücevher oldu. Dört unsurun(5) taklarından adım adım geçerek yedi kat göğe çıktı, Arş&#8217;a vardı. Arş öyle muazzamdı ki havada direksiz sütunsuz asılı duran yedi kat gök Arş&#8217;ın yanında ancak kapı halkası gibi kalıyordu. Peygamberimiz aşk gözüyle bakıp Arş&#8217;ı baştanba- şa gördü. Burak&#8217;la Illiyyin&#8217;den(6) de yükseğe uçtu. Sır âlemleri gözüne açıldı.</p>
<p>Peygamber efendimiz Miraç gecesi o dokuz zırhı(7) ok gibi geçti, imkân dünyasının peçelerini kat kat açarak mümkünatın da ötesine ulaştı. O kadar yüksekteydi ki bir süredir nokta kadarcık görünen yeryüzü artık hiç görünmüyordu. O güneş, atılmış ok gibi Sidre ağacının başından aştı.(8) Ara­da manevi yakınlık varsa, yar ne kadar uzak olursa olsun âşığıyla birliktedir. Genab-ı Hakk kendini peygamber efen­dimize açtı, böylece peygamber efendimiz çıktığı yere geri dönmüş oldu.</p>
<p>Gönlünde hû narası peydahlandı efendimizin. O hâldey­ken tek gerçek maksat olan Allah&#8217;a doğru yürüdü. Yeri, göğü, Allah&#8217;tan gayrı ne varsa her şeyi bir kenara bıraktı. Fenayı terk edip bekayı buldu. Zaten Allah&#8217;tan gayrisinden vazgeç­medikçe rabbimizin cemali görünmez.</p>
<p>Allah&#8217;ın cemali zatının aynası olarak peygamberimize tecelli etti. O Allah ki Bâtın&#8217;dır, Zâhir&#8217;dir, Hû&#8217;dur, Evvel&#8217;dir, Ahir di r, Hû dur.[9] Bu anlattıklarımın anlamı suret diline sığ- maz. Bu koca derya göz ucuyla tabir edilemez. Birlik sırrının macerası duyulmaz, cananın şivesi taklit edilmez.</p>
<p>Uzun bir serviye benzeyen peygamber efendimiz mu­radına erip de Allah&#8217;a kavuştuktan sonra alçakgönüllülük göstererek tekrar batan güneş gibi yeryüzüne indi. Gelirken yanında Allah katından armağanlar getirdi.[10] Miracını anla­tınca ashab-ı kiram çok mutlu oldu. Ahmed&#8217;in[11] elif gibi dos­doğru kadim dostu, Mekke&#8217;nin ileri gelenlerinden ve ashab-ı kiramın en büyüğü olan Hazreti Ebu Bekir bu mutluluk do­layısıyla, sabah güneşi üstüne vurunca açılan bir gül gibi gülüp açıldı, mutlu oldu. Hazreti Ömer, peygamber efendi­mizin makamının bu kadar yüksek olduğunu öğrenince ona o kadar bağlandı ki en değerli ikinci sahabesi oldu. Hazreti Osman ise sanki Allah&#8217;ın güneşi gökten yere inmiş gibi se­vindi, gözünün nuru arttı. Son olarak peygamber efendimiz Hazreti Ali&#8217;ye de keşf-i esrar[12] yeteneğini hediye etti.</p>
<p>Sevgiliye duyulan arzu ve onunla yaşanan kavuşmaların hakkı için, yârin yüzüne duyulan iştiyakın hakkı için, îdris ve Isa peygamberlerin yüceliğinin hakkı için, Nuh ve Musa peygamberlerin başlarından geçenlerin hakkı için, Taha ve Yasin Surelerinin faziletinin hakkı için, nebilerin sonuncu­su peygamber efendimizin hakkı için sen bu Yahya kulunu sana kavuşmaktan mahrum etme ey Hayy ve Kayyum[13] olan Allah&#8217;ım! Onu bu ayrılık âleminden kurtar, canı sen cananına kavuşsun! Cihanın efendisi peygamberimizin yüzü suyu hür­metine sen bu Yahya&#8217;nın eksiklerini yüzüne vurma. Günahla­rını affet, suçlarım bağışla; sana yakışan neyse onu yap.</p>
<p>Dukaginzade Taşlıcalı Yahya Bey &#8211; Yusuf İle Züleyha,syf:27-31</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Hazreti Muhammed&#8217;in miraca çıkarken bindiği kanatlı at.</p>
<p>[2]   Taşlıcalı, istendiğinde her yeri insanın gözünün önüne getiren hayal gü­cünü yırtıcı doğan kuşuna benzetiyor.</p>
<p>[3]   Nur üstüne nur, ışık üstüne ışık. Harika, mükemmel, daha ne olsun ve­saire anlamlara da gelir.</p>
<p>4.Buradaki yetim aynı zamanda benzersiz, eşsiz, biricik demektir.</p>
<p>5.Bilindiği üzere ateş, su, toprak, hava.</p>
<p>6.Kur&#8217;an&#8217;da anılan ve iyilerin amel defterlerinin bulunduğu yer. Bazı mü- fessirlere göre cennette, bazılarına göre göğün yedinci katında olan yüksek makam. Bazı dil âlimlerine göre îlliyyin bir mekân değil, en yük­sek mertebedeki kullardır. (Bkz. îslam Ansiklopedisinin ilgili maddesi.)</p>
<p>7.Göğün katları bazı rivayetlerde dokuz olarak bildirilmiştir. Taşlıcalı bel­ki de Arş&#8217;ı ve illiyyin&#8217;i de ekleyerek dokuz kat demiştir</p>
<p>8.Sidretül Münteha,Miraç gecesi peygamberimizin yanında ilahi sırlara mazhar olduğu göksel ağaç.</p>
<p>9.İçerideki de dışarıdaki de odur. O, O&#8217;dur. Baştaki de sondaki de odur. O, O&#8217;dur.</p>
<p>[10]  Bu armağanlar beş vakit namaz, Bakara Suresi&#8217;nin son iki ayeti (Âme- nerrasûlû) ve şirk üzere ölmeyenlere şefaat etme yetkisidir.</p>
<p>[11]   Hazreti Muhammed.</p>
<p>[12]  Yani işlerin iç yüzüne vakıf olma, eşyanın ve olayların künhünü bilme kabiliyeti.</p>
<p>[13] Hayat sahibi ve sonsuza dek kaim kalacak olan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberimizin-miraci-hakkinda/">Peygamberimizin Miracı Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberimizin-miraci-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Dec 2018 09:43:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyam]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Rüku]]></category>
		<category><![CDATA[Rekat]]></category>
		<category><![CDATA[Secde]]></category>
		<category><![CDATA[Teşbih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20798</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Rasûlü (s.a.) Mi’râc gecesi semâya yükseltildiği zaman semâvâtın melekûtunu ve oradaki meleklerin ibâdetlerini bütün incelikleriyle müşâhede etti. Onların değişik ibâdetlerini görüp beğenerek imrendi. Bu ibâdetlerin benzerlerinin ümmeti için de olmasını diledi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, beş vakit namazda bütün meleklerin ibâdetlerini cem etti. Çünkü bu meleklerden bâzısı kıyâmda, bâzısı rükûda, bâzısı secdede idi. Bâzısı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/">Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/namaz-3.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-20948 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/namaz-3-300x201.jpg" alt="" width="366" height="245" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22227 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073.jpg" alt="" width="499" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073-600x318.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073-300x159.jpg 300w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" /></a></p>
<p>Allah Rasûlü (s.a.) Mi’râc gecesi semâya yükseltildiği zaman semâvâtın melekûtunu ve oradaki meleklerin ibâdetlerini bütün incelikleriyle müşâhede etti. Onların değişik ibâdetlerini görüp beğenerek imrendi. Bu ibâdetlerin benzerlerinin ümmeti için de olmasını diledi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, beş vakit namazda bütün meleklerin ibâdetlerini cem etti. Çünkü bu meleklerden bâzısı kıyâmda, bâzısı rükûda, bâzısı secdede idi. Bâzısı tahmîd ve tesbîh ve diğer ibâdetlerle meşguldü. Müslümanlar beş vakit namaz kılınca Allah Teâlâ gök ehlinin ibâdetlerinin ecrini onlara verecektir.</p>
<p>Allah Teâlâ’nın namazı ikişer, üçer ve dörder rekât kılmasının hikmetine gelince Efendimiz Mi’râc gecesinde melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı olarak görmüştü.Allah Teâlâ bir bakıma ibâdetleri Hak katına çıkaran meleklerin şekillerini namazın nûrânî sûretiyle cem etmişti. Çünkü her ibâdet, nûrânî heykeller ve sûretler içinde şekillenir (temessül eder). Nitekim bu konuda bâzı işâretler vârid olmuştur. Hattâ meleklerin sâlih amellerden yaratıldığına dâir sahîh hadîsler vardır. Aynı şekilde Allah Teâlâ meleklerin kanatlarını üç mertebe yapmış, kulların kendileriyle Allah’a uçtuğu kanatlarını da onların kanatlarına denk düşsün ve kullar için mağfiret talebinde bulunsunlar diye böyle yapmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.) namazın rekât sayılarının azaltılması isteğiyle Allah Teâlâ’ya birkaç defa mürâcaat edip gerekli tahfîf yapıldıktan sonra Allah Teâlâ buyurur ki: “Ya Muhammed, bunların tamâmı bir gün ve gecede beş vakittir. Her namaz için on hasene vardır. Böylece elli eder. Nitekim namaz bizden öncekilere de elli vakitti.”[185]</p>
<p>Mi’râc gecesinde tahfîf edilerek beş vakte indi ve bire on hesâbıyla yine elli namaz değerine ulaştı.</p>
<p>Bunun bir başka hikmeti de şöyledir: “Geçmiş ümmetlerde beş vakit namaz parça parça olarak vardı. Allah Teâlâ hazretleri bunları, Peygamberi ve O’nun ümmeti için cem etti. Çünkü dünyevî ve uhrevî faziletlerin hepsi Peygamberimiz’de toplanmıştı. O’nun ümmeti de diğer ümmetler arasında bu durumdadır.</p>
<p>Sabah namazını ilk kılan Âdem, öğle namazını İbrâhîm, ikindi namazını Yûnus, akşam namazını Îsâ, yatsı namazını Mûsâ (a.s.)’dır. İşte bunlar namazların beş vakit olarak tesbitinin sırrıdır.</p>
<p>Şöyle bir görüş de vardır: Beş vakit namazı ilk kılan Âdem (a.s.)’dır. Sonra bunlar peygamberler arasında dağılmıştır. Vitir namazını ise ilk defa Rasûl-i Ekrem (s.a.) Mi’râc’da kılmıştır. Nitekim: “Rabbim bana beş vakit namaza bir namaz daha ilâve etti.”[186] buyurmuştur. Buradaki fazlalık vitir, ya da gece namazıdır.</p>
<p>Secdeye ilk davranan Cebrâîl’dir. Bu yüzden nebîlere yoldaş ve yardımcı olmuştur.İlk “Sübhânallah” diyen yine Cibrîl, “el-Hamdülillah” diyen Âdem (a.s.), “Lâ ilâhe illâllah” diyen Nûh (a.s.), “Allahu Ekber” diyen İbrâhîm (a.s.), “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm” diyen Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Bunların hepsi Keşfü’l-künûz ve hallu’r-rumûz adlı eserde yazılıdır.</p>
<p>el-Hıkemu’ş-Şâziliyye ve şerhinde şöyle denilmektedir: Hakk Teâlâ insanda meydana gelebilecek bir bıkkınlık hâlini ilm-i ezelîsiyle bildiğinden, ibâdetleri değişik şekillerde emretmiştir. Ki insan bu sûretle bu ibâdetlerden birinden ötekine geçerek dinlensin, gönül huzûruna ersin.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ insanı emellerine ulaşmaktan alıkoyacak, bıkkınlığa düşürecek bir hırsın varlığını bildiğinden ibâdetleri vakitlere bağımlı kılmıştır. Çünkü günde beş vakit namaz, senede bir ay oruç, kırkta bir zekât,ömürde bir hac vardır. Bu ibâdetlerin herbirinin yerine getirileceği özel zamanları vardır ve zamânında yapılamayan ibâdet sahîh olmaz. Aslında her şeyin böyle vakit ve zamanla sınırlandırılmış olması, insan için bir şefkat, kulluk için kolaylıktır. Allah Teâlâ, ibâdetleri bizzat kendi zamanları ile bağımlı tutmuştur ki, insanda daha sonra yaparım duygusu yer etmesin; daha vakti var anlayışı insanı tenbelleştirmesin.Zamanların biraz geniş tutulmasının sebebi ise, kişide irâde ve ihtiyâr sıfatının yerleşmesi içindir.</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (k.s.) der ki:</p>
<p><em>Eğer ortada mahlûkun fiili olmasaydı,</em><br />
<em>Hiç kimseye şu niçin şöyle, diyemezdik.</em><br />
<em>Yaratıkların fiil ve irâdesi meydanda olduğu için,</em><br />
<em>Mahlûkun irâdesine itiraz olunur: Şu şöyle niçin?</em><br />
<em>Halkın fiiliyle Hakk’ın fiilini lâyıkıyla anlatmak için.</em></p>
<p>et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’den: Namazın başı ikame, sonu idâmedir. Namazın ikamesi; vaktinde, rükû, sücûd, zâhirî ve bâtınî şartlarını tam yaparak kılmaktır. İdâmesi ise murâkabeye sarılmak, Rabbin namaza tevdî ettiği lütuf esintilerini taleb için cem-i himmet etmek, yâni teksîf olmaktır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) buyurur: “Sizin dünyâ günlerinizde Allah’ın nefhaları; esintileri vardır. Gözünüzü açın ve onlara tâlib olun.”[187]</p>
<p>Namazın zâhirî şekli, organların kulluğudur. Namaz emri Hakk’ın kulu cezbedişinin sûrî bir şeklidir. Çünkü namaz senin bedenini kulluk dışında başka bir işte kullanmaktan alıkor. Namazın sırrı, yöneliş ve taleb sırrıdır. Namazın şartlarının, rükünlerinin,sünnetlerinin, âdâbının ve hey’etlerinin herbirinde O’na yönelişin hakîkatine işâret eden bir sırr vardır.</p>
<p>Abdest namazın şartlarındandır. Abdestin her farz, sünnet ve edebinde insanı namaz kılmaya hazırlayan tahârete işâret eden bir sırr vardır. Ellerin yıkanmasında, nefsin günah kirlerinden, kalbin saldırganlık gibi şeytânî ve hayvânî sıfatlarla kirlenişinden temizlenmesine işâret vardır. Nitekim Allah Teâlâ Habîb-i Ekrem (s.a.)’ine: “Elbiseni temizle!” (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Tefsîr’de burada elbise olarak anlatılan temizliğin kalb temizliği olduğuna işâret edilmiştir.</p>
<p>Yüzün yıkanması, dünyâ sevgisinin kir ve karanlığından temizlenmeye işârettir. Çünkü dünyâ sevgisi her türlü günahın başıdır.Namazın şartlarından olan “İstikbâl-i kıble”de yakınlık ve münâcât talebiyle Rubûbiyyet makamına yöneliş vardır. Dolayısıyle Hakk’ı taleb etmenin dışındaki her türlü yönelişten yüz çevirmeye işârettir.</p>
<p>Ellerin kaldırılması himmet elinin dünyâ ve âhıretten çekilmesine işârettir. Tekbîr getirmek Hakk’ı yüceltmektir. O’nu kulun kalbinde talep, sevgi, azamet ve izzet olarak herşeyden daha büyük görmektir.</p>
<p>Niyyetin tekbîre bitişik olması Hakk’ı talepteki niyyetin samimiyetinin, Allah’ı tekbîre ve O’nu ta’zîme bitişik olması gerektiğine işârettir. Aslında Allah’dan, Allah’dan başka bir şey istememek gerekir. O’ndan başkasına tâlib olarak tekbîr alan kimse, gözünde matlûbu olan şeyi ta’zîm etmiş olur, Allah’ı değil. Nasıl ki zâhiren tekbîr almayanın namazı câiz değilse, aynı şekilde gönlüyle başkalarına yönelenin namazı da hakîkat i’tibârıyla câiz olmaz. “ed-Dünyâ ekber”, (Dünyâ en büyüktür), “ve’l-Ukbâ ekber” (Âhıret en büyüktür) diyen kimsenin “Allahu Ekber” deyinceye kadar namazı sahîh olmaz.</p>
<p>Sağ eli sol el üzerinde göbeğin üstüne konması, kul ve kölenin sâhibinin huzûrunda kulluğunu ifâdesine ve kalbi mâsivâ sevgisinden korumaya işârettir. Kıyâm’da “Ben yüzümü tamâmen gökleri ve yeri var edene çevirdim. Artık ben O’na ortak koşanlardan değilim.” (el-En‘âm, 6/79) diye başlayan duâ ile kırâata başlanması, [188] Hakk’ın dışında hiçbir şeye tâlib olmadan hâlisâne Hakk’a yönelişi gösterir.<br />
Namazda Fâtiha okumanın vâcib oluşu ve Fâtiha’sız namazın câiz olmayışı, kulun gerçek kulluk arayışına işârettir. Çünkü Fâtiha’da, âlemlerin Rabbı’na hamd, şükür ve hidâyet talebi ile rubûbiyyeti i’tirâf için cem-i himmet (yoğunlaşma) vardır. Bu durum,“İnsanların ve cinlerin amellerine denk sayılan cezbe-i İlâhiyyedir.” Kulun Allah’a yakınlaşması Rabb ile kul arasında taksîm edilmiş olan namazın ilk yarısıyla başlar.</p>
<p>Çünkü kıyâm, rükû ve sücûd, kulun ruhlar âlemine ve daha önce geldiği gayb merkezindeki yerine dönüşüne işârettir. İnsanın yaşadığı bu âlemle ilgisi önce nebâtî, sonra hayvânî, sonra da insânî unsurlarla olur. Kıyâm, insânî unsurlara, rükû hayvânî unsurlara, secde ise nebâtî unsurlara işârettir. Yâni bunların husûsiyetlerindendirler. Nitekim Allah Teâlâ: “Necm (yıldızlar) ve ağaçlar (bitkiler) secde etmektedir.” (er-Rahmân, 55/6) buyurmaktadır.</p>
<p>Bu mertebelerin herbirinde kâr da zarar da vardır. Nûrânî ve ulvî olan rûhun zulmânî ve süflî olan cesede girmesinin hikmeti, işte bu kâr olan tarafıdır. Nitekim Allah Teâlâ,Peygamber (s.a.) lisânıyla şöyle buyurmaktadır: “Ben mahlûkatı benden kazanç elde etsinler diye yarattım. Ben onlardan kâr elde edeyim diye yaratmadım.”[189] buyurmaktadır. Rûhun süflî mertebelerden herbirinde ulvî mertebelerde bulunmayan kazançlar sağlaması bir fâidedir. Vâkıa insanoğlu bu âlemde önce zarara uğrayacağı bir musîbetle karşılaşsa da sonra kazançlı çıkabilecektir. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur:“Andolsun Asr’a, İnsanoğlu zarardadır. Ancak îmân edenler müstesnâ&#8230;.” (el-Asr, 103/1-3)</p>
<p>Îmân ve sâlih amelin nûru ile kul, süflî mertebelerden, hüsrândan kurtulur ve onların kazancıyla feyz bulur. Namazdaki tezellül ile kıyâm ve kullukta tevâzu; kulu “ben sizin yüce rabbınızım” (en-Nâziât, 79/24) diyecek duruma getiren kibir ve büyüklük hüsrânından kurtarır. İnsan bu hastalıktan ulüvv-i himmet kazancı ile kurtulur. Ulüvv-i himmet kemâle erince insan, varlık talebine iltifât etmez olur, varlığı yaratanı ister.Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de böyleydi: “Sidre’yi kaplayan kaplamıştır. Muhammed’in gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun Rabbının âyetlerinden en büyüğünü gördü.” (en-Necm, 53/16-18)</p>
<p>Kul, tekebbürden kurtulunca insânî kıyâmdan sonra tevâzu ile hayvanların duruşuna benzer tarzda (rükûa) döner. Rükû sâyesinde hayvânî sıfatın zarar ve hüsrânından kurtulur ve eziyete tahammül ve hilm kazancıyla necâta erer. Rükûdan sonra da nebâtî sücûda; yâni bitkilerin yere kapanışı gibi secdeye döner. Secde sâyesinde nebâtî zilletin hüsrânından ve süflî denâetin zararından kurtularak ebedî kurtuluş vesilesi olan huşûu elde etmek sûretiyle başarıya ulaşır. Çünkü ebedî ve büyük kurtuluş huşûdadır. Nitekim Allah Teâlâ: “Namazlarını huşû ile kılan mü’minler kurtuluşa erdi.” (el-Mü’minûn,23/1-2) buyurur.</p>
<p>Huşû, kullukta yükselmede en mükemmel araçtır. Huşû rûhun nârî olan cesede taalluku sûretiyle meydana gelir. İnsandan başka âlemlerdeki diğer varlıkların huşûdan nasîbi yoktur. Bu incelik sebebiyledir ki melekler ve diğerleri ilâhî emâneti yüklenmekten kaçınmışlardı. (bk. el-Ahzâb, 33/72)</p>
<p>“İbâ” kelimesi huşûun zıddıdır. İnsanın emâneti yüklenmesi huşûa olan kabiliyeti sebebiyledir. Kulun huşûu secde ile kemâle erer. Çünkü secde, namazın şeklinde ve insanın zâhirinde tevâzu ve alçak gönüllülüğün en ileri noktasıdır. Rûhun süflî âlemle bağının kesilişinin son halkası ve insanın nebâtî, hayvânî ve insânî mertebelerden dönmek sûretiyle süflî âlemden, ulvî ve rûhânî âlemlere yükselişidir. Hakk’ın lütuf esintilerini talebin kemâl noktasıdır. Varlık ve enâniyet libâsından sıyrılmada ve mevcûdu infâkta âzamî gayrettir. Nitekim Allah Teâlâ: “Namazı dosdoğru kılarlar.” (Bakara: 3) buyurmaktadır. Yine aynı âyette: “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler.” buyurulur.</p>
<p>İsmail Haķkı Bursevi &#8211; Ruhu&#8217;l Béyan Tefsiri.cild.1,syf.122,125</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/">Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teşehhüdün Namazda Okunmasının Hikmeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tesehhudun-namazda-okunmasinin-hikmeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tesehhudun-namazda-okunmasinin-hikmeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Oct 2017 18:43:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Tayyibat]]></category>
		<category><![CDATA[Teşehhüd]]></category>
		<category><![CDATA[Teşehhüdün Namazda Okunmasının Hikmeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18091</guid>

					<description><![CDATA[<p>Teşehhüdün mübarek kelimatı, Mi&#8217;rac gecesinde Cenab-ı Hak ile Resulünün bir mükâlemeleri olduğu halde, namazda okunmasının hikmeti nedir? Elcevab: Her mü&#8217;minin namazı, onun bir nevi Mi&#8217;racı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise, Mi&#8217;rac-ı Ekber-i Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)da söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle, o kudsî sohbet tahattur edilir. O tahatturla o mübarek kelimelerin manaları cüz&#8217;iyetten külliyete [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tesehhudun-namazda-okunmasinin-hikmeti/">Teşehhüdün Namazda Okunmasının Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tesehhudun-namazda-okunmasinin-hikmeti/images-6-14/" rel="attachment wp-att-18092"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18092" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-6.jpg" alt="" width="300" height="180" /></a></p>
<p>Teşehhüdün mübarek kelimatı, Mi&#8217;rac gecesinde Cenab-ı Hak ile Resulünün bir mükâlemeleri olduğu halde, namazda okunmasının hikmeti nedir?</p>
<p><strong>Elcevab</strong>:</p>
<p>Her mü&#8217;minin namazı, onun bir nevi Mi&#8217;racı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise, Mi&#8217;rac-ı Ekber-i Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)da söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle, o kudsî sohbet tahattur edilir. O tahatturla o mübarek kelimelerin manaları cüz&#8217;iyetten külliyete çıkar ve o kudsî ve ihatalı manalar tasavvur edilir veya edilebilir. Ve o tasavvur ile kıymeti ve nuru teali edip genişlenir.</p>
<p>Meselâ: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gecede Cenab-ı Hakk&#8217;a karşı selâm yerinde ﺍَﻟ<strong>ﺘَّﺤِﻴَّﺎﺕُ ﻟِﻠَّﻪِd</strong>emiş. Yani: &#8220;Bütün zîhayatların hayatlarıyla gösterdikleri tesbihat-ı hayatiye ve Sâni&#8217;lerine takdim ettikleri fıtrî hediyeler, ey Rabbim sana mahsustur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve imanımla sana takdim ediyorum.&#8221;</p>
<p>Evet nasılki Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm <strong>ﺍَﻟﺘَّﺤِﻴَّﺎﺕُ</strong>kelimesiyle, bütün zîhayatın ibadat-ı fıtriyelerini niyet edip takdim ediyor. Öyle de: Tahiyyatın hülâsası olan <strong>ﺍَﻟْﻤُﺒَﺎﺭَﻛَﺎﺕُ</strong>kelimesiyle de, bütün medar-ı bereket ve tebrik ve bârekellah dediren ve &#8220;mübarek&#8221; denilen ve hayatın ve zîhayatın hülâsası olan mahluklar, hususan tohumların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtrî mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudiyetlerini temsil ederek, o geniş mana ile söylüyor. Ve mübarekâtın hülâsası olan <strong>ﺍَﻟﺼَّﻠَﻮَﺍﺕُ</strong>kelimesiyle de zîhayatın hülâsası olan bütün zîruhun ibadat-ı mahsusalarını tasavvur edip dergâh-ı İlahîye o ihatalı manasıyla arzediyor. Ve <strong>ﺍَﻟﻄَّﻴِّﺒَﺎﺕُ</strong>kelimesiyle de, zîruhun hülâsaları olan kâmil insanların ve melaike-i mukarrebînin, salavatın hülâsası olan tayyibat ile nurani ve yüksek ibadetlerini irade ederek Mabuduna tahsis ve takdim eder.</p>
<p>Hem nasılki o gecede Cenab-ı Hak tarafından</p>
<p><strong>ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺒِ</strong>ﻰُّ</p>
<p>demesi, istikbalde yüzer milyon insanların her biri, her gün, hiç olmazsa on defa</p>
<p>ﺍَ<strong>ﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺒِﻰُّ</strong></p>
<p>demelerini âmirane iş&#8217;ar eder. Ve o selâm-ı İlahî, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir mana verir. Öyle de: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın, o selâma mukabil</p>
<p><strong>ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻨَﺎ ﻭَﻋَﻠَﻰ ﻋِﺒَﺎﺩِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤِﻴﻦَ</strong></p>
<p>demesi, istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin sâlihleri, selâm-ı İlahîyi temsil eden İslâmiyete mazhar olmasını ve İslâmiyetin umumî bir şiarı olan mü&#8217;minler<br />
ortasındaki</p>
<p><strong>ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻭَ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﺍﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ</strong></p>
<p>umum ümmet demesini raciyane, daiyane Hâlıkından istediğini ifade ve ihtar eder. Ve o sohbette hissedar olan Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, emr-i İlahî ile o gece</p>
<p>ﺍَ<strong>ﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻭَ ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪًﺍ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪِ</strong></p>
<p>demesi, bütün ümmet kıyamete kadar böyle şehadet edeceğini ve böyle diyeceklerini mübeşşirane haber verir. Ve bu mükâleme-i kudsiyeyi tahattur ile kelimelerin manaları parlar, genişlenir.</p>
<p>Bu mezkûr hakikatın inkişafında bana yardım eden garib bir halet-i ruhiyedir:<br />
Bir zaman karanlıklı bir gurbette, karanlık bir gecede, zulmetli bir gaflet içinde, hal-i hazırda olan bu koca kâinat; hayalime camid, ruhsuz, meyyit, boş, hâlî, müdhiş bir cenaze göründü. Geçmiş zaman dahi bütün bütün ölü, boş, meyyit, müdhiş tahayyül edildi. O hadsiz mekân ve o hududsuz zaman, karanlıklı bir vahşetgâh suretini aldı. Ben o haletten kurtulmak için namaza iltica ettim. Teşehhüdde <strong>ﺍَﻟﺘَّﺤِﻴَّﺎﺕُ</strong>dediğim zaman birden kâinat canlandı; hayatdar, nurani bir şekil aldı, dirildi. Hayy-ı Kayyum&#8217;un parlak bir âyinesi oldu. Bütün hayatdar eczasıyla beraber, hayatlarının tahiyyelerini ve hedaya-yı hayatiyelerini daimî bir surette Zât-ı Hayy-ı Kayyum&#8217;a takdim ettiklerini ilmelyakîn, belki hakkalyakîn ile bildim ve gördüm.</p>
<p>Sonra ﺍَ<strong>ﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺒِﻰُّd</strong>ediğim vakit, o hududsuz ve hâlî zaman; birden Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın riyaseti altında, zîhayat ruhlar ile vahşetzar suretinden, ünsiyetli bir seyrangâh suretine inkılab etti.</p>
<p>Said Nursi &#8211; Şualar(RNK) &#8211; 90</p>
<hr />
<p><strong>ﺍَﻟﺼَّﻠَﻮَﺍﺕُ d</strong>ür ki; hem umumî Mi&#8217;rac-ı Ekber-i Muhammedî&#8217;de (A.S.M.) hem her mü&#8217;minin hususî mi&#8217;racı olan namaz teşehhüdünde, her gün hiç olmazsa on defa, yüz milyonlar ehl-i iman, o kudsî kelimeyi, Peygamber&#8217;in (A.S.M.) tebaiyetiyle dergâh-ı İlahîye takdim edip kâinatta ilân ederler. Mi&#8217;raca dair Otuzbirinci Söz, Mi&#8217;racın bütün hakikatlarını -bir muhatab ittihaz ettiği muannid, mülhid, münkirlere karşı dahi- gayet kat&#8217;î ve kuvvetli bir surette isbat ettiğine binaen, tafsilatını ve hüccetlerini ona havale ederek gayet muhtasar bir işaretle bu Üçüncü Kelime-i Mi&#8217;raciyenin geniş manasını gösteren zîruh, zîşuur taifelerinin acib âlemine bakıp, ilm-i ezelînin cilveleriyle hâlıkımızın vahdet ve mevcudiyeti içinde kemal-i rahmaniyetini ve rahîmiyetini ve azamet-i kudret ve şümul-ü iradetini bilmeğe çalışacağız:</p>
<p>Evet, bu âlemde görüyoruz ki: Bu zîruhlar, şuuren ve aklen olmasa da hissen, fıtraten hissediyorlar ki; herbiri, hadsiz bir acz ve za&#8217;f içinde, hadsiz düşmanları ve incitenleri var ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç içinde, hadsiz hâcatı ve matlubları var. İktidarı ve sermayesi binden birine kâfi gelmediğinden, bütün kuvvetiyle bağırır ve ağlar; manen, fıtraten yalvarır; kendine mahsus sesiyle, lisanıyla dualar, niyazlar, bir nevi namazlar, salavatlar ile bir Alîm-i Kadîr dergâhına iltica ederken birden görüyoruz ki; o bağıranların her işini, her ihtiyacını bilen ve her derdini ve zararını anlayıp yalvarmasını, fıtrî duasını işiten Alîm-i Mutlak bir Kadîr-i Hakîm, imdadlarına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalarını gülmeğe, bağırmalarını teşekkürlere çevirir. Bu hakîmane, alîmane, rahîmane yardım, pek parlak bir tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mücîb-i Mugîs, bir Rahîm-i Kerim&#8217;i bildirip o zîruh âleminin bütün salavat ve ubudiyetlerini ona takdim ve tahsis eder manasıyla, Mi&#8217;rac-ı Ekber&#8217;de Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve mi&#8217;rac-ı asgar olan namazlarda onun ümmeti</p>
<p><strong>ﺍَﻟﺼَّﻠَﻮَﺍﺕُ ﺍَﻟﻄَّﻴِّﺒَﺎﺕُ ﻟِﻠَّﻪِ</strong></p>
<p>der.</p>
<p>Said Nursi &#8211; Elhüccettüz zehra &#8211; 93</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tesehhudun-namazda-okunmasinin-hikmeti/">Teşehhüdün Namazda Okunmasının Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tesehhudun-namazda-okunmasinin-hikmeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Miraç&#8217;ta Namaz Pazarlık Konusu mu Oldu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/miracta-namaz-pazarlik-konusu-mu-oldu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/miracta-namaz-pazarlik-konusu-mu-oldu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 20:22:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç'ta Namaz Pazarlık Konusu mu Oldu?]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15205</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pazarı Pazartesiye bağlayan gece &#8220;mirac kandili&#8221; olarak idrak edilecek. (Bu konuda inşaallah bir yazı yayınlayacağım). Bu vesile ile miracta beş vakit namazın farz kılınmasına ilişkin zaman zaman kamuoyunda kimilerince dillendirilen bir itirazı ele alacağım. GİRİŞ Önce bir tespitte bulunalım: Gerek miraca ilişkin rivayetler gerekse bu rivayetlerde yer alan beş vakit namazın farz kılınması meselesi mütevatir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/miracta-namaz-pazarlik-konusu-mu-oldu/">Miraç’ta Namaz Pazarlık Konusu mu Oldu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/miracta-namaz-pazarlik-konusu-mu-oldu/images-6-10/" rel="attachment wp-att-15206"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15206" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-6-1.jpg" alt="" width="443" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-6-1.jpg 443w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-6-1-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-6-1-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></p>
<p>Pazarı Pazartesiye bağlayan gece &#8220;mirac kandili&#8221; olarak idrak edilecek. (Bu konuda inşaallah bir yazı yayınlayacağım). Bu vesile ile miracta beş vakit namazın farz kılınmasına ilişkin zaman zaman kamuoyunda kimilerince dillendirilen bir itirazı ele alacağım.</p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p><strong>Önce bir tespitte bulunalım:</strong></p>
<p>Gerek miraca ilişkin rivayetler gerekse bu rivayetlerde yer alan beş vakit namazın farz kılınması meselesi mütevatir haberlerle değil haber-i vâhidler ile sabit olmuştur.</p>
<p><strong>Şimdi bir usul kuralından söz edelim:</strong></p>
<p>Âlimlerin çoğunluğuna göre haber-i vâhidler [yani mütevatir seviyesine ulaşmamış olan hadis rivayetleri] yüzde yüz kesinlik ifade etmez, zan ifade eder. Bu sebeple de inanca ilişkin konular haber-i vâhidlerle sabit olmaz ama amele [fıkha] ilişkin konular haber-i vâhidlerle sabit olur. Her ne kadar haber-i vâhidlerle inanç konuları sabit olmuyorsa da “senedi sahih olan”, “aklın gereklerine açıkça aykırı olmayan” ve “ümmet tarafından kabulle telakki edilmiş olan” haber-i vâhidleri tenkid edenlerin bu haberleri niçin reddettiklerine ilişkin güçlü gerekçeler ortaya koymaları elzemdir. Hele hele bu haberlerin “akla aykırı olduğunu” iddia etmek, onları kabulle telakki eden bütün ulemanın aklını ta’n etmekle eşdeğerdir.</p>
<p><strong>1. MİRAÇTA BEŞ VAKİT NAMAZIN FARZ KILINDIĞINA İLİŞKİN RİVAYETLERE YÖNELİK ELEŞTİRİLER</strong></p>
<p>Gelelim &#8220;miraçta namazın farz kılınışı&#8221; ile ilgili rivayetlere yönelik modern dönemdeki eleştirilere<br />
Miraç ile ilgili senedi sahih olan ve ümmet tarafından kabulle telakki edilen bir takım rivayetler, tamamen düz “mantıkla” (!) ele alınarak kolayca reddedilebilmekte, bu rivayetler alay konusu yapılabilmekte, pejoratif bir dille bunları kabul edenlerin akıllarıyla dalga geçilebilmektedir.</p>
<p>Miraç hadislerinde en çok eleştirilen hususlardan birisi beş vakit namazın farz kılınışı ile ilgili bölümdür. Rivayetlere göre önce elli vakit olarak farz kılınan namaz, Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Hz. Musa ile istişare etmesi sonucunda birkaç defa süren talepler sonucunda nihâyet beşe düşmüştür.</p>
<p><strong>Burada şu hususlar eleştiri konusu yapılmıştır:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Elli vakit namaz yirmi dört saate bölündüğünde yaklaşık her yarım saate bir namaz düşmektedir. İnsanın günde ortalama 6-8 saat arasını uykuda geçirdiği düşünülürse bu zaman aralığı daha da azalmaktadır. Allah bir insanın gücünün bu kadar namazı kılmaya yetmeyeceğini bilmiyor muydu?</p>
<p><strong>b)</strong> Peygamberimiz bu durumun ümmetine zor geleceğini bilmiyor muydu ki defalarca Hz. Musa kendisine bunun çok olacağını hatırlatarak indirim yapmasını istedi?</p>
<p><strong>c)</strong> Allah, “benim katımda söz değiştirilmez!” derken, nasıl oldu da kısa bir zaman içinde birkaç defa hükmünü değiştirdi?</p>
<p><strong>2. ELEŞTİRİLERİN ELEŞTİRİSİ</strong></p>
<p>Sözün tam da burasında önemli bir hususa dikkat çekmek gerekir. “Sahih”, “ümmet tarafından kabul ile telakki edilen” hadislere yönelik tenkid yöneltenlerin en büyük sorunu, tenkitlerine gerekçe kıldıkları hususların aynen Kur’an hakkında da geçerli olmasıdır.</p>
<p>Mesela miraç hadislerinde Hz. Peygamber’in gök katlarından geçerek “Allah katına” ulaştığı yönündeki rivayetleri “Allah’a mekân izafe etme” gerekçesiyle reddedenlerin Kur’an’da da benzer tarzdaki şu âyet hakkında ne yorum yapacakları merak konusudur:</p>
<p>“Yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından…Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” [Meâric, 3-4]</p>
<p><strong>Tekrar konumuza dönerek şu soruları soralım:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Allah, Kur’an’da da ilk olarak koyduğu hükmü aradan çok kısa zaman geçince hafifletmiştir.</p>
<p><strong>Örnek 1:</strong></p>
<p>“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.<br />
Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) ikiyüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah&#8217;ın izniyle (onlardan) ikibin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.” [Enfal, 65-66]</p>
<p>Bu âyetleri zâhir anlamıyla okumaya tabi tuttuğumuzda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: “Allah, bizde zaaf olduğunu ilk hükmü koyarken bilmiyor muydu ki sonradan hafifletme yaptı?”</p>
<p><strong>Örnek 2:</strong></p>
<p>Bakara kıssasında Yahudiler, Hz. Musa’dan talepte bulundukça Allah daha önce mutlak bıraktığı hükme yeni yeni kayıtlar koymuştur.</p>
<p><strong>Soru</strong>: Allah Yahudilerin emre uymakta isteksiz olacaklarını, ayrıntı isteyeceklerini bilmiyor muydu ki her defasında emrine yeni bir kayıt koydu?</p>
<p><strong>Örnek 3:</strong></p>
<p>Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>“Musa&#8217;ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu.” (A’raf, 142)</p>
<p><strong>Soru</strong>: Yüce Allah, -hâşâ-Musâ ile görüşmesinin toplamda 40 gece süreceğini bilmiyor muydu ki önce otuz geceliğine sözleşip sonra buna 10 gece ekledi.</p>
<p><strong>Örnek 4:</strong></p>
<p>Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>“[Ey Peygamber] O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir? Evet, siz sabır gösterir ve Allah&#8217;tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder.”[Âl-i İmran, 124-125]</p>
<p><strong>Soru</strong>: Hz. Peygamber önce üç bin melekle müjdelediği halde sonradan sayı niçin beş bine çıkarılmıştır?</p>
<p><strong>2</strong>. Yüce Allah, İblisi rahmetinden kovunca İblis kendisinden süre istemiş, Allah da kendisine süre tanımıştır.</p>
<p><strong>Soru</strong>: Allah, -hâşâ- İblis’le pazarlığa mı girişti?</p>
<p><strong>3.</strong> Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>“İbrahim&#8217;den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı. İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah&#8217;a vermiş biri idi. (Melekler dediler ki): Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!” [Hûd, 74-76]</p>
<p><strong>Soru</strong>: Literal bir okumayla bu âyete baktığınızda bir Peygamber’in Rabbiyle ve O’nun gönderdiği meleklerle bir kavmin helak olmaması için pazarlığa giriştiğini söyleyebiliyor musunuz?</p>
<p><strong>4</strong>. Yüce Allah, kullarını sınamak üzere dilediği hükmü koyar, dilediği hükmü yürürlükten kaldırır. O, kullarını imtihan etmek için önce ağır hükümler koyup sonradan bunları hafifletebilir.</p>
<p><strong>Örnek</strong>:</p>
<p>“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu. O zaman elbette kendilerine nezdimizden büyük mükâfat verirdik. Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik.” [Nisâ, 66-68]</p>
<p>Demek ki Allah dileseydi insanlara değli günde 50 vakit namazı farz kılmak “kendinizi öldürün”, “yurtlarınızı terk edin” gibi ağır hükümler de koyardı ve kulların bu hükümlere uyması halinde bu durum kendileri için daha iyi olurdu.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong>:</p>
<p>Bu maddeleri ve örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak konuyu uzatmamak adına burada kesiyorum.</p>
<p>Bu yazı, zannî olan haber-i vâhidi savunayım diye hâşâ kat&#8217;î olan Kur&#8217;an&#8217;ı tehlikeye atmak, hakkında şüphe oluşturmak için yazılmış değildir. Sadece her şeye zâhir gözlüğüyle ve literal olarak bakan zihnin aynı çarpık bakış açısını -tıpkı züccaciyeci dükkânına giren fil gibi- bir süre sonra Kur&#8217;an&#8217;a da uygulayabileceğini ve bazı vahim sonuçları olabileceğini göstermek üzere yazılmıştır.</p>
<p>Yukarıdaki âyetlerin tümünün elbette sahih bir tevili söz konusudur. Ben bu yazıda, hadisleri reddedeceğiz diye getireceğimiz kriterlerin bir zaman sonra / birileri tarafından Kur&#8217;an&#8217;a da uygulanması tehlikesinden söz ediyorum. Rabbimizin kitabı elbette her türlü şüphe ve tereddütten berîdir.</p>
<p><strong>Tekrar sözü başına bağlayayım:</strong> “Sahih”, “ümmet tarafından kabulle telakki edilmiş” hadisleri reddederken ortaya koyduğunuz gerekçelerin sağlam olması gerekir. Gerekçe diye ortaya koyduğunuz şeyler, Kur’an’ın da reddedilmesine yol açmamalı. Hadisler için ileri sürdüğünüz red gerekçesi Kur’an için de kullanılabiliyor ise bindiğiniz dalı kesiyorsunuz demektir.</p>
<p><strong>Son bir söz:</strong> Hepsinden geçtim… Velev ki hadisi eleştireceksiniz, en azından üslubunuzu bozmayın… Şayet ümmet tarafından kabul görenleri bu üslupla ta’n etmek şiarınız olmuşsa ne diyelim?</p>
<p>“Şayet mümin iseniz imanınız size ne kötü şeyi emrediyor!” [Bakara, 93]</p>
<p>(Soner Duman /21.Nisan.2017/Cuma)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/miracta-namaz-pazarlik-konusu-mu-oldu/">Miraç’ta Namaz Pazarlık Konusu mu Oldu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/miracta-namaz-pazarlik-konusu-mu-oldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Miraç Yakıtı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mirac-yakiti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mirac-yakiti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2017 10:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç Yakıtı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13608</guid>

					<description><![CDATA[<p>Miracın sahibi Peygamber’in izleyicileri de bu miraçtan sürekli olarak pay sahibi olmak hak ve vazifesi doğrultusunu hiç yitirmemek borcundadırlar. Miraç mucizesi onlara bu bilinci vermek ve bu sorumluluğu aşılamak için bağışlanmıştır. “Miraç ruhu”nu taşımak: Müslüman, bu psikolojiyle ayrılır öbür inanç ve inançsızlık adamlarından. “Bir günü öbür gününe eş geçen kişi ziyandadır” kutlu sözü miraç mucizesinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirac-yakiti/">Miraç Yakıtı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mirac-yakiti/mirac37431-2/" rel="attachment wp-att-13609"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13609" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-1.jpg" alt="" width="408" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-1.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-1-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-1-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-1-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-1-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<p>Miracın sahibi Peygamber’in izleyicileri de bu miraçtan sürekli olarak pay sahibi olmak hak ve vazifesi doğrultusunu hiç yitirmemek borcundadırlar.</p>
<p>Miraç mucizesi onlara bu bilinci vermek ve bu sorumluluğu aşılamak için bağışlanmıştır. “Miraç ruhu”nu taşımak: Müslüman, bu psikolojiyle ayrılır öbür inanç ve inançsızlık adamlarından.</p>
<p>“Bir günü öbür gününe eş geçen kişi ziyandadır” kutlu sözü miraç mucizesinin ruh içi gerçeğine, özbenliğine yapışık hakikatine dokunmaktadır.</p>
<p>Allah’a tapınmada, insanlarla ilişkide, düşüncede ve estetikte, sürekli “mirac”ı yaşamak, ilerleme güven ve niyetini yitirmemek kıvamında olmalıdır mü’min ruhu.</p>
<p>Miracın hışırtısı, ruhumuzun kulaklarında olmalıdır daima. Ve iç gözümüz, Burak’ın izinde…</p>
<p>Alev alev yanan ruh, Refref’in kanatlarıyla aşmalıdır kanatsızlık bölgelerini.</p>
<p>Aşksız, kupkuru, donmuş akıl kişisi, müslümanlığın en alt derecesinden ileri gidemez.</p>
<p>Aşk uçuşu… Miraç budur.</p>
<p>Yılda bir kere kandiller bu aşkı somutlandırır; ama içimizin kandilleri günde bin kere miracın yakıtıyla yanmak ödevindedir.</p>
<p>Miraç, Mutlak’ın aşk yüzünü görme yolculuğudur. İç hacdır her mü’minde. Hacda da her Müslüman, miracı, gönlünün öncüsü ve gözcüsü yapabildiği ölçüde manevi hedefe ulaşacaktır.</p>
<p>Namaz, günün dönüm noktalarında miracın bize konuk oluşudur. Vaktin yakasını bırakmamasıdır namaz miracın. Vaktin hamuruna ilahi aşk mayasını ve boyasını durmamacasına katan Peygamber armağanıdır o.</p>
<p>Miraçtır açıp kapayan Cennet ve Cehennem’in pencerelerini; onlarla eğiten ruhumuzu.</p>
<p>Kadir gecesinin tohumudur o. Kur’ân, bu Tûba’nın dallarına asılıdır, gören gözler için.</p>
<p>Alın yazımızın hiyeroglifidir miraç. Mucizeyi kanımıza işleyen Peygamber iğnesi ve kalemidir. Ruh susayışını gideren kevser, onun bardağıyla sunulur inanmış gönüllere.</p>
<p>Zamanı, metafiziğin sınırlarına götürüp orada ruhun solmayan çiçeği yapan odur.</p>
<p>Sonsuzluğun, ebediliğin pınarında onu yıkayıp kirlerinden arındıran âb-ı hayat zemzemidir miraç.</p>
<p>Ruh, nerede katranlaşmışsa, ondan miraç çekilmiştir. Nerede elmaslaşmışsa ona miracın ışıkları düşer ve bin yöne yansır.</p>
<p>Dünyayı küçülten büyüten gök aynasıdır o. Bir hardal tanesine çevirir onu, ama bu tanede bütün dünyalar ve kâinatlar gizlidir.</p>
<p>Miraç mucizesi, paslanmış ruhun diriliş kalayı, delinmiş, özbenliğin lehim madenidir. Kopan ruhu, Mutlak’a kaynak yapar durur yeniden boyuna.</p>
<p>“Gözlerin kaymaması”nın güvencesidir.</p>
<p>“İki yay aralığı kadar yaklaşma”nın metodu.</p>
<p>Ruhtaki zehri, biriken zehri alan panzehirdir Miraç ruhu. Bir mucize med ve ceziriyle çekip alır içimizdeki kuşkuları, red ve inkâr taslaklarını. Onları eritir ve ummanında boğar. Kadavralar gibi yüzerler bu mucize denizinde; bilinmezliğin bağrına gömülmek üzere alınıp götürülürler.</p>
<p>Bir tanık gibi durur hep yanı başımızda, bir tanıklık meleği gibi durur miraç; inanç gücümüzün , sağlamlığımızın ve dayanıklılığımızın tanığı olarak.</p>
<p>Ruhun diriliş özlerindendir miraç. Namazla, oruçla, hacla, zekâtla bağıntı iplikçiklerini korumasını bile özlerden. Ruhun bayatlamaması, taptaze kalması onun görevidir. Enerjisi tükenen ruha, diriliş yakıtıdır o. Sönen ruh ışığına yalım vermesini bilmenin ustasıdır.</p>
<p>Bir Mekke gününü içimizde ışıldatıp duran avizedir, asılı ruhumuza.</p>
<p>İmanın küfre zaferinin dönüm noktasıdır. Gün dönümü noktası. Ama bu gün dönümü günün batıya doğru değil, ruhun doğusuna ve doğuşuna doğru döndüğünün işareti olan bir gün dönümüdür.</p>
<p>“Sıdk”ın gün dönümü.</p>
<p>“Aşk”ın gün dönümü.</p>
<p>Ter ve zaferin gün dönümü.</p>
<p>Başlarında yeniden Kutsal Kitaba, Kur’ân’a döndüğü bir olağanüstülük gün dönümünden bir an.</p>
<p>Yücelişin anlamından bir yaprak.</p>
<p>Mutlak’tan açılan bir sayfa.</p>
<p>Şeytanı zincirleme yolculuğu, Rahman nefesine doğru uzamış yolculuğundan bir kitap.</p>
<p>Evet! Başlı başına bir diriliş kitabıdır Miraç.</p>
<p>Baştan başa mucize olan diriliş kitabı.</p>
<p>Demiri yumuşatan Davut eli gibi.</p>
<p>Ölüyü dirilten İsa parmağı gibi.</p>
<p>Zaman ve mekânı aşan bir inanç meşalesidir o.</p>
<p>Sezai Karakoç, Gündönümü, s.91-94</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirac-yakiti/">Miraç Yakıtı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mirac-yakiti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gece İzi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2016 16:26:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Şakk-ul Kamer Mucizesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gece İzi]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11296</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanı öbür insanlardan ayıran özelliklerden biri de, bir gece yolculuğunun izini yüzünde taşıması­dır. Bu bir yorgunluk izi değil, bir sıhhat izidir. Miraç izidir bu&#8230; Peygamber, Miracı bize sadece hâtıra olarak bı­rakmadı, bir gelenek olarak bıraktı. Her gün dönü­münde, namazın gelip kendisine ulvi bir çerçeve oldu­ğu yüce bir gelenektir miraç geleneği&#8230; Muallâkatüsseba şairleri, kasidelerine, sevgilinin kabilesinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/">Gece İzi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gece-izi/gecegunesii_1342215955104/" rel="attachment wp-att-11297"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11297" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg" alt="Gece İzi" width="394" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Müslümanı öbür insanlardan ayıran özelliklerden biri de, bir gece yolculuğunun izini yüzünde taşıması­dır. Bu bir yorgunluk izi değil, bir sıhhat izidir. Miraç izidir bu&#8230;</p>
<p>Peygamber, Miracı bize sadece hâtıra olarak bı­rakmadı, bir gelenek olarak bıraktı. Her gün dönü­münde, namazın gelip kendisine ulvi bir çerçeve oldu­ğu yüce bir gelenektir miraç geleneği&#8230;</p>
<p>Muallâkatüsseba şairleri, kasidelerine, sevgilinin kabilesinin son konağından göç ederken bıraktığı izle­ri, son ateş kalıntısını, çadır kazıklarını, kararmış ocak taşlarını, kumaş parça ve kırıntılarını anmakla başlar. Müslümanı seçen cins bir göz de, her şeyden önce onun yüzünde miracının izlerini, bir gece yolculuğunun de­rin çizgilerini arar ve görür.</p>
<p>Bu yolculuğun kalk borusu, «Ey örtülere bürün­müş olan, kalk!» buyruğudur. Bu örtüler, yalnız yatak örtüleri değildir. Eşyanın hakikatla insan arasına giren örtüleri,, örtüleri, örtüleridir de. İnsanla Yaratıcı ara­sına giren örtüler, örtüler, örtülerdir de. Benzetmeyi sadece estetik alanda düşünelim: bu yolculuk, bir nevi âteş dansıdır. Her durakta, her figürde bir örtü, bir pelerin. bir şal atılır. Son durakta ruh, çırılçıplaktır. İşte orada, dünya örtülerinden soyunan ruha gök giyecekleri, ipekler giydirilir.</p>
<p>Müslümanlar, eşyanın ötesine sefer etmiş insanlar­dır. Bu yolculuklarından nice ulvi haberler getirmişler­dir. Peygamberlerin haberleri, bir Hz. Ebubekir haberi, bir Hz. Ali haberi, bir Muhyiddin-i Arabi haberi, bir îmam-ı Babbânî haberi&#8230;</p>
<p>«Tarikat» yol demektir. Fakat siz ona -gece yolu- diyebilirsiniz.</p>
<p>En kütlü kulunu, bir gece, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa&#8217;ya ulaştıran ve oradan da kendi katma yükselten Yaratıcımız, bu yolculuğu bize şart koştu. En «mahrem», en yakın mescitten, yani gönülden en «uzak» yâni en yabancısı olduğumuz ufuktaki mescide kadar, yâni enfüsten âfaka kadar bir gidiş-geliş, bir med ve cezir, yâni namaz, Peygamberin bu yolculuğu­nun bize dönük yüzünün bir geleneği olarak şart ko­şuldu. Ne mutlu bu şarta koşanlara, alınları bu ışıkla benekli koşu atlarına!</p>
<p>Bu yolculukta ay yarılır, gökler yarılır, cennet ve cehennem serilir ve toplanır. Peygamberlerin ve melek­lerin yeşil dünyasına girilir; ve ulaşan ulaşır Cebrail kanadınının yandığı son sınırlara!</p>
<p>İnsan toplulukları kervanlar gibi geçer aşağılar­dan. Konaklarlar, ateşler yakarlar, sofralar donatırlar;at kişnemeleri, haykırışlar, silâh sesleri, kılıç şakırtıla­rı, düşünceler içinde akıp giderler. Şanlı gece yolcusu bütün bunları da görmüştür, yüzlerce kere ta batıda kaynayan kızgın levhanın, güneşin batışını gördüğü gibi. *</p>
<p>Bırinci Cihan Savaşına her topluluktan insan katıldı. Ondan dönenlere sorunuz; size bir müslümanın anlattığını,ne bir fransız, ne bir İngiliz, ne bir alman, ne bir rus ,ne bir amerikalı anlatabilecektir. O, İkinci Cihan Savaşını bile birincisinde görmüş ve yaşamıştır. İçinden de en çok yaralanan odur. Dünya ve insan hesabına içi en çok kanayan odur. O, kendi ölçüsündeki miraç bilgisiyle bilir bunu.</p>
<p>Peygamberin iki büyük mucizesinin sim da müslümanlardadır. Ay&#8217;ın bölünmesi ve miraç mûcizesi. Şimdi insanlık sadece madde alanında bu iki mucize­nin sırrını arıyor, göğe çıkmak ve Ay’a ulaşmak istiyor. Müslümandaki bir gece yolculuğunun izlerini, miraç izlerini ilk ipucu olarak alsaydı, bu arayış, bir mutlu­luk olabilirdi.</p>
<p>Sezai Karakoç &#8211; Kıyamet Aşısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/">Gece İzi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gece-izi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2016 20:22:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İsra]]></category>
		<category><![CDATA[İsrâ Ve Miraç Rivayetleri Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[İsrafil Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[İzzet Derveze]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Necm Suresi İsra Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10478</guid>

					<description><![CDATA[<p>Abdulaziz Bayındır – Bu konuyu anlatan ana ayet şudur: “Kulunu bir gecede Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini bereketli kıldığı ((Bir yazıda “Sen…” veya “Siz …” yerine “O…” veya “Onlar…” denmesine Arap edebiyatında iltifat denir. O, ifadeye güzellik katar. Burada da üçüncü tekil şahıstan ikinci çoğul şahsa geçilerek “bereketli kıldığımız” ifadesi kullanılmıştır. Türkçede iltifat sanatı olmadığından tercüme [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/">Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/images-105/" rel="attachment wp-att-10479"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10479" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-5.jpg" alt="Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri" width="271" height="251" /></a></p>
<p><strong>Abdulaziz Bayındır –</strong> Bu konuyu anlatan ana ayet şudur:</p>
<p>“Kulunu bir gecede Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini bereketli kıldığı ((Bir yazıda “Sen…” veya “Siz …” yerine “O…” veya “Onlar…” denmesine Arap edebiyatında iltifat denir. O, ifadeye güzellik katar. Burada da üçüncü tekil şahıstan ikinci çoğul şahsa geçilerek “bereketli kıldığımız” ifadesi kullanılmıştır. Türkçede iltifat sanatı olmadığından tercüme cümlenin akışına göre yapılmıştır.)) el-Mescid’ul-aksâ’ya götüren Allah, eksikliklerden uzaktır. Bu, ona bir kısım ayetlerimizi göstermek içindir. Allah işitir ve görür.” (İsrâ, 17/1)</p>
<p>el-Mescidu’l-aksâ, en uzak mescit demektir. Şu ayetler onun yerini bildirmektedir:</p>
<p>“O (Muhammed) Cebrail&#8217;i, onun bir başka inişinde daha görmüştü; Sidretü&#8217;l- Müntehâ&#8217;nın yanındaydı. Me&#8217;vâ Cenneti de oradadır. O gün Sidre&#8217;yi bürüyen bürüyordu. (Muhammed’in) gözü kaymadı; sınırı da aşmadı. Orada Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/13-18)</p>
<p>Sidretü&#8217;l- Münteha yedinci kat semadadır. ((Buhârî, Bed’ul-halk 6.)) el-Mescidu’l-aksa ise oradaki Beyt-i Mamûr’dur. Allah’ın Elçisi (a.s.) bir gün ashabına:“Beyt-i Ma’mûr’un ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu:“Allah ve Elçisi daha iyi bilir” dediler. “O, gökte olan bir mescittir, Kâbe tam altında kalır. O mescit aşağı düşse Ka’be’nin üzerine düşer. Orada her gün yetmiş bin melek namaz kılar. Oradan çıktılar mı artık sonuna kadar oraya dönmezler.&#8221; dedi. ((Muhammed b. Cerîr et- Taberî, Camiu’l-Beyan fî Te’vîl’l-Kur’ân, Beyrut 1992, c: 11, s: 481)) (1)</p>
<p><strong>İsrafil Balcı:</strong> Necm suresi ilk inen surelerdendir..Necm suresinde Peygamberimizin ilk vahiy tecrübesi anlatılır..Ama bizim gelenek getirmiş bunu İsra ayetiyle birleştirmiş..İsra ayetinde Peygamberimiz bir takım olağanüstülükler yaşıyor..Yaşadığı olağanüstülükleri getirip Necm Suresiyle ilişkilendiriliyor..Necm Suresi Risaletin 5. yılında da İsra suresi 10. yılda&#8230;Yani 10. yılda yaşanan İsra olayı 5. yılda nazil olan sure ile ilişkilendiriyor..(2)</p>
<p><strong>Değerlendirme:</strong></p>
<blockquote><p><strong>1-</strong>Görüldüğü gibi İsrafil Balcı Bayındır Hoca&#8217;nın itikadını tekzip etmiş oluyor..Bu arada rivayete derinden kuşkuyla bakan İsrafil Balcı&#8217;nın Kuran&#8217;da olmayan Necm Suresinin risaletin kaçıncı yılında olduğu, İsra olayının kaçıncı yılında gerçekleştiği bilgisini nereden bulduğu muamma..Eğer rivayetlerden gördüm aldım diyorsa tefsir amaçlı olarak rivayetleri ne zaman delil olarak alıp ne zaman almayacağınızın bir usulü var mıdır, yoksa bu iş sizin keyfinize göre mi cereyan ediyor?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-</strong>Tefhim&#8217;de şu bilgi vardır: Nüzul Zamanı: Hz. Abdullah b. Mes&#8217;ud&#8217;dan rivayet olunduğuna göre, &#8220;Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir.&#8221; (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî). Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye&#8217;nin İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre &#8220;Necm Suresi, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Kureyş&#8217;ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir.&#8221; (İbn Merduye&#8217;nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif&#8217;de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü&#8217;minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes&#8217;ud, &#8220;Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef&#8217;i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter&#8221;, dedi. demiştir. &#8220;İbn Mes&#8217;ud bu sözüne ayrıca &#8220;Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm&#8221; diye ilavede bulunmuştur.</p></blockquote>
<blockquote><p>Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm&#8217;ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda&#8217;dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. &#8220;Resulullah (s.a), Necm Suresi&#8217;nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım.&#8221; (Nesaî, Müsned-i Ahmed)</p>
<p>&#8220;Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan&#8217;a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Necm Suresi&#8217;ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan&#8217;daki muhacirlere &#8220;Mekke&#8217;de kafirler İslâm&#8217;a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke&#8217;ye geri döndüler. Fakat Mekke&#8217;de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan&#8217;a hicret ettiler.&#8221; (ibn Sa&#8217;d).</p>
<p>Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet&#8217;in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır&#8230;</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Bayındır&#8217;ın sitesi:</strong> Miraçta peygamberimizin hâşâ Allah ile buluşması diye bir şey yoktur. Onun oraya çıkması Allah’ın bazı ayetlerini, kudretini gösteren alametleri görmesi içindi. İlgili ayetler şunlardır:</p>
<p>“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz el-Mescidül-Aksa’ya (yeryüzüne en uzak olan mescide) götüren O Allah her türlü noksanlıktan yücedir. Gerçekten O, işitendir görendir.” (İsra, 17/1)</p>
<p>“O (peygamber), Cebrail’i bir başka inişinde de görmüştü. Sidretü’l- Müntehâ’nın yanında. Ki Cennet’ül-Me’va da onun yanındadır. O zaman ki, o Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/13-18) Yolculuğun amacını “kendisine bir takım ayetlerimizi göstermek” (İsra, 17/1) olarak açıklayan Allah Teâlâ, bu ayetlerde peygamberimizin yolculuğunun amacına ulaştığını belirterek “Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/18) buyurmaktadır. İsra suresindeki ayetle Necm suresindeki bu ayetler karşılaştırıldığında aynı olaydan bahsettikleri görülmektedir. İsra suresindeki ayetler yolculuğun amacını, Necm suresindeki ayetler de yolculuğun yapıldığı mekânı, sonucunu ve bu yolculukta görülenleri anlatmaktadır. Necm suresindeki bu ayetler âlimlerin çoğuna göre mi’rac’ı anlatmaktadır.1 Demek ki Allah Teâlâ “kendisine bir takım ayetlerini göstermek için” (İsra, 17/1) peygamberini bir gece mi’rac’a çıkarmış ve bu amaca uygun olarak ona en büyük ayetlerinden göstermiştir. (Necm, 53/18) Bunlar gök katları, her katta orada bulanan peygamberlerle görüşme, Cebrail’in (as) asli suretinde görülmesi, Sidretü’l-Münteha, Cennet, Cehennem, Beyt-i Ma’mur vs. dir. (3)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkı Yılmaz:</strong> Necm suresi, bazı iddiaların aksine “Miraç”ı anlatmaz. Tarihiyle, coğrafyasıyla [bir nevi koordinatlarıyla] vahyin ilk geliş şeklini Mekkelileri tanık tutarak anlatır. Gerçek ilah ile putların mukayese edildiği surede salihler övülür, yalanlayanlar kınanır ve herkesin yaptığının karşılığını göreceği bildirilir. (4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><strong>Değerlendirme:</strong> Görüldüğü gibi Mealciler Necm suresinin miraçla ilgili olup olmadığı konusunda kendi aralarında hemfikir değiller..</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrâ Ve Miraç Rivayetleri Üzerine</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İzzet Derveze:</strong> Müfessirlerin çoğunluğu[34] bu ayetlerin. Peygamber (s)&#8217;in semaya yükselişi (miraç) olayına işaret ettiğini ifade etmişler, bununla İlgili olarak azı hariç çelişkili pek çok rivayete yer vermişlerdir. Bu rivayetlerden bir kısmi, miracın rüyada olduğunu ve Peygamber&#8217;in vücudunun bulunduğu yerden ayrılmadığını, bazıları bu olayın ruhani bir görüş olduğunu ifade etmektedir. Bazıları ise olayın uyku ile ve uyanıklık halinde meydana geldiğini anlatmaktadır. Bu bir. İkinci olarak, rivayetlerin çoğu, Miraç ve İsra olaylarını birbirine yaklaştırmakta ve her iki olayı da aynı zaman dilimine koy­makta, her iki olayda meydana gelen sahneleri bir zincir içerisinde anlatmakladır. Peygamber (s)&#8217;in, İsra olayında Mescid-i Aksa&#8217;ya ulaşmasından sonra, semaya yük­seltildiği zikredilmiştir. Bununla birlikle İsra olayına, Necm suresinden uzun bir devir sonra nazil olan İsra suresinde işaret edilmiştir. İsra suresinde sadece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya yürüyüş (İsra) zikredilmiştir. Nitekim İsra 1. ayetin metninde de bu görülmektedir:</p>
<p>&#8220;Kulunu geceleyin Mescid-i Haram&#8217;don çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Ak­sa&#8217;ya götüren O Allah eksiklikten uzaktır.&#8221; Bazı rivayetler var ki; bunlar, Miraç olayına yer vermeden, sadece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya İsra /yürüyüşü belirtmekte, bazıları da var ki, İsra ve Miraç olaylarının bir defadan daha fazla olduğunu ifade etmektedir. Üçüncü olarak, rivayetler, olayın meydana geldiği vakit hakkında çelişkili haberler vermekledir. Bir rivayet îsra ve Miraç olaylarının bisetten 15 ay sonra birlikte meydana geldiğini zikretmekledir. Bu zaman dilimi Necm Sûresi&#8217;nin nüzul tarihiyle örtüşmekte ise de îsra suresinin nüzul ta­rihiyle örtüşmemektedir ki, İsra suresinin, Peygamber (s)&#8217;in Mekke döneminin ortala­rında nazil olduğu (görüşü) tercih edilmekledir. Bir diğer rivayet, her iki olayın da bisetten beş yıl sonra meydana geldiğini belirtmekledir. Bu ise İsra suresinin nüzul tari­hiyle uyuşmakla fakat Necm Suresinin nüzul tarihiyle uyuşmamaktadır. Zira Necm Sû­resi İsra&#8217;dan çok önceleri nazil olmuştur:</p>
<p>Başka rivayetlere göre, her iki olay hicretten beş veya bir yıl önce meydana gelmiş­tir. Bu zaman ise her iki surenin de iniş tarihleri ile uygunluk arz etmemekte. Dahası, çok tuhaf bir rivayet de iki olayın hicretten bir yıl önce olduğunu belirtmektedir. İsra ve Miraç olaylarının anlatıldığı rivayetlerde tuhaf bazı açıklamalar vardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa yolculuğu esnasında Peygambere seslenen yaşlı bir kadın;</p>
<p>&#8211; Allah&#8217;ın bütün Peygamberleri Mescid-i Aksa&#8217;da toplaması</p>
<p>&#8211; Ve Peygamberin göğe merdiven dayaması ve gök kapılarının birbiri arkasından açılması gibi gök hakkında doğru olmayan açıklamalar, Allah&#8217;ın peygamberlerden bir gurup ile göklerde buluşması,</p>
<p>&#8211; Arş. Levh, Kalem, Sidretül Münteha, gibi lafızların maddi şekillerde anlatımı</p>
<p>&#8211; Peygamber (s)&#8217;in Rabbini ve devasa şekilleriyle melekleri görmesi, cennet, cehen­nem, cehennem ehlinin azabı, cennet ehlinin ödüllendirilmesi.</p>
<p>&#8211; Beş vakit namazın farz olma şekli, Musa&#8217;nın uyarısı ile namazın hafifletilmesi için, Peygamber&#8217;in bir kaç kez Allah huzuruna inip-çıkması; bunun sonucu olarak da aslında 50 vakit olan namazın 5 vakte indirilmesi,</p>
<p>&#8211; Peygamber&#8217;in karnının yarılması ve kalbinin çıkartılıp yıkanması, vs.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki, şu an konumuzu teşkil eden Necm suresi ayetleri ile İsra ve Miraç ile ilgili anlatılan ruhani-ilahi tablo irtibatlandırılmakta ve her iki olay tek bir satıhta birleştirilmek istenmektedir. Daha önce geçen ayetlerin izahını yaparken söylediklerimizin doğru olduğu görü­şündeyiz: Buradaki ayetler Tekvir suresinde anlatılan tablo ile alakalıdır ki bu ayetler bundan sonra vaki olan benzer bir olayı aydınlatmıştır. Biz olayın künhüne vakıf olama­yız. Elimizde olayı, özellikle de &#8220;sidretü&#8217;l-münteha&#8221; ve &#8220;cennetü&#8217;l-me&#8217;vâ&#8221;&#8216; boyutunu açıklığa kavuşturmaya yardım edecek kesin bir delil de bulunmamaktadır. Bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz ki, biz bu anlattıklarımız içerisinde İsra ve Miraç hadisesini, iki olay etrafında rivayetlerin anlattığı ayrıntıları tamamen reddet­tiğimizi söylemiyoruz. Bunları Allah&#8217;ın kudreti ve Peygamberi ile ilişkisi çerçevesine girdiği gaybi hususlar olarak değerlendirmek gerekir. Bunları sıradan akıl ile idrak ve maddi bakış açısıyla mukayese etmek imkansızdır. Kur&#8217;an nassı ve Rasulullah&#8217;ın söylediği sabit olan haberler, herhangi bir ilaveye ve tahmine gitmeden, nassın durduğu sınırda durulması gerekli imanî gerçeklerdir, Bununla birlikte biz Miraç konusuyla ilgili hâlin uykuda ve rüya halinde olduğunu belirten rivayeti tercih ediyoruz. Allahu Âlem. (Allah en iyisini bilir)[35] [36]</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>[34] Necm ve İsra surelerinin tefsirleri hk. bkz. Taberi, İbn Kesir, Nisaburi Begavi, Tabresi, Hazin, İbn Kesir belki de bu rivayet, söz ve hadisleri en fazla cem&#8217;edendir.</p>
<p>[35] İsra suresinin ilk ayet yorumuna bakınız.</p>
<p>[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 1/159.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslamoğlu gönülsüz de olsa Miraçla İrtibatlandırıyor gibi:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>18-)</strong> Lekad rea min âyâti Rabbihil Kübra hakikaten de o rabbinin en büyük ayetlerinden bazılarını, en büyük sembollerinden bir kısmını görmüş oldu.. Bir benzeri İsra suresinde yer alır bu ayetin. Subhanelleziy esra Bi abdihi leylen minel Mescidil Harami ilel Mescidil Aksalleziy barekna havlehu linüriyehu min âyâtina. (İsra/1) Evet, Min âyâti, O’nun ayetlerinden bir kısmını. Hepsini değil, altı çizilmesi gereken nokta burası. Yani O’nun mucizelerinin tamamını değil bir kısmını gördü. Razi; Allah’ı değil raa rabbeh değil Min âyâti rabbih, rabbinin ayetlerini gördü şeklinde açıyor bu ibareyi. Rabbini gördü ile rabbinin ayetlerini gördü çok farklı şeyler diyor. Onun için bazı müfessirlerin rabbini gördü diye algılamasını adeta metne zorla ve sonradan giydirilmiş bir algılama olarak görüyor. Efendimiz mirac hadisinde, daha doğrusu hadislerinden birinde öyle buyuruyor. “Öyle bir yere vardım ki kalemlerin cızırtısını işitiyordum ötelerden gelen.” Bu aslında maddi ve fiziki dünyanın bitip metafizik dünyanın başladığı sınır. Yani meleğin bile bir adım atarsam yanarım dediği bir sınır beklide bilmiyoruz. Hatta bu hadislerde Resulallah’ın ondan ötesinde Burak’a binip ötelere aldığını dile getirilir. Şah Veliyullah Dihlevi, Resulallah’ın miracta Burak’a bindiğini, binişini çok güzel biçimde te’vil eder. Der ki; Yani Burak bir hayvan olarak temsil edilir. Nefsi hayvaninin sırtına bindi, ona galip geldi ve onu aşarak nefsi ruhani ile mevlaya yüceldi. Yani kendi potansiyelinin sınırına nefsi ruhani ile yüceldi. Anlamını verir. Ki gerçekten hoş bir anlam. (5)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu yazısında daha net:</strong></p>
<p>Peygamberimiz de davet sürecinin en zor yıllarında miracla ödüllendirildi. Bedenin bittiği an, ruhun önünde ufuklar açılırdı. Miraçla bu gerçek gösterildi. Onun son miracı, çevrenin baskısının en şiddetli anında yaşanmıştı. Allah Rasulünün miracı hakkında sorular sorup, cevaplarını Kur&#8217;an&#8217;dan alalım:</p>
<p>-Rasulullah bir kez mi miraç etti?</p>
<p>-Necm suresi bu soruya, birden fazla diyor .</p>
<p>-Rasulullah miracta ne gördü?</p>
<p>-&#8220;Rabbinin ayetlerinden bir kısmını&#8221; gördü (17:1). Gördüğü ayetlerin en büyüğü vahiy meleği idi (53:18). Onu, asli suretinde gördüğünü Allah Rasulü ifade etti. Yine miraçta müminlere vaat edilen cennet bir biçimde gösterildi (53:15). (6)</p>
<p>&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Açıklama</strong></p>
<p><strong>Tefhimul Kur&#8217;an-Mevdudi, (Necm Suresi);</strong></p>
<p><strong>6-</strong> (Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. 6Hemen doğruldu.7</p>
<p><strong>7-</strong> O, en yüksek bir ufuktaydı.</p>
<p><strong>8-</strong> Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi.</p>
<p><strong>9-</strong> Nitekim (ikisi arasında uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha da yakınlaştı.8</p>
<p><strong>10-</strong> Böylece O&#8217;nun kuluna vahyettiğini vahyetti.9</p>
<p><strong>11-</strong> Onun gördüğünü gönül yalanlamadı.10</p>
<p><strong>12-</strong> Yine de siz görmüş olduğu üzerinde onunla tartışacak mısınız?</p>
<p><strong>13-</strong> Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü.</p>
<p><strong>14-</strong> Sidretü&#8217;l-Münteha&#8217;nın yanında.</p>
<p><strong>15-</strong> Ki Cennetü&#8217;l-Me&#8217;va 11onun yanındadır.</p>
<p><strong>16-</strong> Sidreyi örten örtmekte iken,12</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AÇIKLAMA</strong></p>
<p><strong>6-</strong>&#8220;zümarrete&#8221; İbn abbas ve Katade&#8217;ye göre &#8220;güzel ve şahane&#8221;, Macahid, Hasan Basri İbn Zeyd ve Süfyan Sevri&#8217;ye göre &#8216;kuvvetli&#8217;, Said b. Müseyyeb&#8217;e göreyse, &#8220;hikmet sahibi&#8221;dir. Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) rivayet edilen bir hadiste &#8220;zu mirre&#8221;, sağlam, sıhhatli anlamında kullanılmıştır. Lugatta bu kelime, sağlam akıllı ve akıl sahibi anlamına gelir. Allah Teâlâ burada, Cibril için çok yönlü bir kelime kullanarak, onun akıl ve beden bakımından kemale erişmiş bir varlık olduğunu vurgulamıştır. Urducada bu kelimenin tam karşılığı olmadığı için, biz bunu &#8220;hikmet sahibi&#8221; olarak tercüme ettik. Çünkü Cibril&#8217;in bedenî kuvvetlerinin kemali hakkında başka ayetlerde de izah yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>7-</strong>&#8220;Ufuk kelimesiyle, güneşin doğduğu ve gündüzün aydınlığının yayıldığı yer, yani gökyüzünün doğu tarafı kastolunmuştur. Aynı ifade Tekvir: 23&#8217;de, &#8220;Ufuk&#8217;ıl-Mübin&#8221; şeklinde geçmiştir. Bu iki ayetten de anlışıldığına göre, Cibril ilk kez Hz. peygamber&#8217;e (s.a) gökyüzünün doğu tarafında gözükmüştür. Çeşitli rivayetlere göre Cibril, o zaman Allah&#8217;ın kendisini yarattığı asıl suret üzre idi. İleride ilgili rivayetler zikrolunacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>8-</strong>Yani, &#8220;Cibril, gökyüzünün doğu tarafında göründü ve Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) yaklaşarak havada durdu. Sonra daha da yaklaştı, hatta o kadar yaklaştı ki, aralarındaki iki yay veya ondan daha az bir mesafe kaldı&#8221; Müfessirler genelde &#8220;&#8221; ifadesini iki yay ile karşılamışlardır İbn Mes&#8217;ud ve İbn Abbas &#8220;Kays&#8221; kelimesini &#8220;zir&#8217;a&#8221; şeklinde tercüme etmişlerdir. Yani aralarında iki zir&#8217;a mesafesinde bir uzaklık kalmıştır.</p>
<p>&#8220;Aralarındaki mesafe iki yay veya ondan daha az idi.&#8221; şeklindeki ifadeden (neuzubillah) Allah&#8217;ın söz konusu mesafeyi hesaplamaktan aciz olduğu anlamı çıkarılamaz. Böyle bir izah tarzı, tüm yayların aynı uzunlukta olmayışındandır. Dolayısıyla bu mesafenin eksik ya da fazla olması mümkündür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>9-</strong>&#8220;Kuluna vahyettiğini vahyetti&#8221; şeklindeki ifadeyi iki şekilde de anlamak mümkündür. Birincisi, &#8220;O (Cibril) Allah&#8217;ın kuluna vahyettiğini vahyetti.&#8221; İkincisi O (Allah) kendi kuluna vahyettiğini vahyetti.&#8221; Birinci anlamı ele alırsak, Cibril&#8217;in Allah&#8217;ın kuluna vahyettiği anlaşılır. İkinci anlamı ele alırsak, Allah&#8217;ın Cibril vasıtasıyla kuluna vahyettiği anlaşılır. Müfessirler bu her iki anlamı da öne sürmüşlerdir. Ancak siyak ve sibak içinde bir değerlendirme yapıldığında, birinci anlamın daha uygun olduğu görülür. Nitekim Hasan Basri ve İbn Zeyd&#8217;in bu görüşte oldukları nakledilir. Burada &#8220;Hu&#8221; zamirinin (Abdihi), başlangıçtan beri isminin zikredilmemesine rağmen Allah&#8217;a nasıl izafe edilebileceği sorulacak olursa, şu şekilde bir cevap verilebilir. Şayet o izafe olunan, belli bir şahıs ise, onun zikri geçmese bile, zamir kendiliğinden ona işaret eder. Nitekim Kur&#8217;an da bu tür örnekler vardır. Örneğin, &#8220;Şüphesiz Allah onu Kadir Gecesi&#8217;nde indirdi&#8221; ayetinde, açıkça zikredilmemesine rağmen, ayetlerin siyakından (sonrasından) Kur&#8217;an&#8217;ın kastedildiği anlaşılmaktadır. Yine &#8220;Eğer Allah yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandıracak olsaydı, onun üstünde canlı bir yaratık bırakmazdı.&#8221; (Fatır 45) ayetinde kendisi açıkça zikredilmemesine rağmen kastedilenin yeryüzü olduğu açıkça bellidir.</p>
<p>&#8220;Biz ona şiir öğretmedik, bu zaten ona yakışmaz&#8221; ayetinin ne öncesinde ne de sonrasında Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) hiç zikri yoktur. Ama sözün gelişinden Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) kastedildiği açıkça ortadadır. Rahman Suresi&#8217;nde de, &#8220;Üzerinde bulunan herşey yok olacaktır&#8221; denilirken, ayetin ne öncesinde ne de sonrasında zikri geçmemesine rağmen, yeryüzünün kastolunduğu bellidir. &#8220;Biz onları yeniden inşaa ettik.&#8221; (Vakıa: 35) ayetinde, cennetteki kadınlardan bahsetmesine rağmen, onların ismi zikredilmemiştir. Bununla beraber, yukarıdaki ayetten de Cibril&#8217;in kendi kuluna vahyettiği anlamı çıkarılamaz. Dolayısıyla buradan, Cibril&#8217;in Allah&#8217;ın kuluna vahyettiği ya da Allah&#8217;ın Cibril vasıtasıyla kuluna vahyettiği anlaşılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>10-</strong>Yani, Rasûlullah (s.a) O&#8217;nu gündüzün aydınlığında gördüğü için, bunun bir cin, şeytan, hayal ya da rüya olduğu şeklinde bir şüpheye kapılmamıştır. Net bir şekilde gördüğünden dolayı da O&#8217;nun Allah&#8217;dan vahiy getiren Cibril olduğu konusunda bir tereddüt duymamıştır.</p>
<p>Burada insan Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) bu kadar istisnai bir vakıayı müşahede etmiş olmasına rağmen, gördüğü şeyin, hayal, cin veya şeytan olabileceği şeklinde neden bir şüpheye düşmediğini düşünebilir ve dolayısıyla bunun nedenini sorabilir. Bize göre bu sorunun beş şıkka dayanan bir cevabı vardır:</p>
<p><strong>1-a)</strong> Rasûlullah (s.a) bu vakıayı gündüzün aydınlığında görmüştür. Yani, uyku esnasında bir rüya olarak veya yarı uykulu iken ya da derin düşüncelere daldığında değil, tıpkı insanın gündüzün aydınlığında etrafındakileri net bir şekilde gördüğü gibi görmüştür. İnsan bu şekilde her gördüğü şeyden (dağlar, nehirler, evler vs.) şüphe etmiyorsa, Hz. Peygamber (s.a) de apaçık bir hakikat olarak gördüğü bu manzaradan şüphe etmemiştir. Bunu dış (âfâkî) bir neden olarak öne sürebiliriz.</p>
<p><strong>1-b)</strong> İçsel (enfusî) diye niteleyebileceğimiz diğer bir neden, içinde bulunduğu haleti ruhiye dolayısıyla, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) yanlış bir şey görmediğine inanmasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) Cibril&#8217;i ruhen uyanık ve musait bir vaziyette görmüştür. Daha önceden zihninde bu tür hayaller kurmadığı için, gördüğü manzarayı hayal olarak nitelememiştir. Aksine O, şuuru yerinde iken O&#8217;nu görmüştür.</p>
<p><strong>1-c)</strong> Ayrıca karşısındaki varlık, o kadar harikulede bir güzelliğe sahipti ki, Hz. Peygamber (s.a) böyle bir güzelliği tasavvur dahi etmemişti. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a) gördüğü varlığın kendisinin hayallerinin bir ürünü olduğunu veya bu özelliklere sahip bir cinle karşılaştığını düşünmemiştir. İbn Mes&#8217;ud&#8217;un Rasûlullah&#8217;dan (s.a) rivayet ettiği bir hadise göre O, &#8220;Ben Cibril&#8217;i 600 kanatlı olarak gördüm&#8221; demiştir. (Müsned-i Ahmed). İbn Mes&#8217;ud&#8217;un izahına göre, Cibril&#8217;in bir kanadı bile o kadar büyüktü ki, adeta ufku kaplamıştı. Allah bunu &#8220;Şedid-ül Guva&#8217; ve &#8216;Zu mirre&#8221; sıfatlarıyla ifade etmiştir.</p>
<p><strong>1-d)</strong> Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) vahyi aktarmak için görevli varlık, itimat telkin eden ve emin bir şahsiyete sahipti. Rasûlullah&#8217;a (s.a) kainatla ilgili öğrendiği ilmi anında aktarıyordu. Aktarılan bu bilgi, onun zan ve hayal sınırlarını aşmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) önceden edindiği böyle bir bilgi yoktu. Dolayısıyla O, zihninde kendisine bu bilgiyi aktaran varlığın, cin veya şeytan olabileceği ihtimalini düşünmemiş, hatta bu tür bir tereddüde kapılmamıştır. Zira şeytan, şirke rağmen Tevhid, cahiliyyeye rağmen yüksek ahlâk ve fazilet, zulüm ve haksızlığa rağmen ise Allah&#8217;ın birliği hakkında bilgi aktarmaz.</p>
<p><strong>1-e)</strong> En önemli neden; Allah&#8217;ın Peygamberlik görevi gibi yüce bir makama seçtiği kimsenin kalp ve zihnini şek ve şüphelerden arındırmasıdır. Artık o kimse, Allah&#8217;ın tevfikiyle her gördüğü ve duyduğu hakikatı &#8220;şerh-i sadr&#8221; ve &#8220;itminan-ı kalb&#8221; ile tasdik eder. Kendisine vahiy ilham ve diğer yollarla gelen bilgiler hakkında kuşkuya düşmez. Çünkü Allah tarafından gönderilen mesaja, şeytanın müdahale edemeyeceğini çok iyi bilir. Allah&#8217;dan başkasının kelamı karışmış olsa bile, yine de geri çevirebilecek bir şuur ve hissiyat, tüm peygamberlere Allah tarafından verilmiştir. Faraza böyle bir şey olsa hemen fark ederler. Tıpkı balığın yüzmesinden, kuşun uçmasından ve insanın kendi varlığından şüpheye düşmediği gibi, bir peygamber de &#8220;Ben Allah&#8217;ın elçisi miyim?&#8221; şeklinde herhangi bir şüpheye düşmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>11-</strong>Bu, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) kendisini asıl suretiyle gördüğü Cibril ile yaptığı ikinci görüşmeye işaret etmektedir. Bu görüşmenin vuku bulduğu yerin adı olarak, &#8220;Sidretu&#8217;l-Münteha&#8221; ifadesi kullanılmış ve yanında da &#8220;Cennet&#8217;ul- Me&#8217;va&#8221; olduğu bildirilmiştir.</p>
<p>&#8220;Sidretu&#8217;l-Münteha&#8221;, bir sıra ağacın en sonundaki ağaca atfen kullanılır. Nitekim Allame Alusi, Ruhu&#8217;l-Meani adlı eserinde bu hususu şöyle açıklar: &#8220;Tüm ilimler orada son bulur ve ötede bulunan herşeyi Allah bilir.&#8221; İbn Cerir de aynı açıklamayı hemen hemen kabul eder. İbn Esir ise, &#8220;En Nihaye fi Garibi&#8217;l-Hadis&#8221; adlı eserinde şöyle bir açıklama yapar: &#8220;Bu hususu anlamak, yani maddi dünyanın son sınırındaki &#8220;Sidre&#8221;nin keyfiyetini bilebilmek çok güçtür.&#8221; Mahiyeti ne olursa olsun Allah Teâlâ, insanların lisanındaki &#8220;Sidre&#8221; kelimesini seçip kullanmıştır.&#8221; Cennetu&#8217;l-Me&#8217;va&#8217; ise lugatte, barınılacak, oturulacak yer anlamına gelir. Hasan Basri&#8217;ye göre bu Cennet, mü&#8217;minlerin gireceği cennettir. O, bu ayetten yola çıkarak cennetin gökte olacağını söyler. Katede ise bu cenneti şehid ruhlarının gideceği cennet olarak kabul eder. Yani Ahirette verileceği vaad edilen cennet değildir. Nitekim İbn Abbas da aynı kanaattedir. O ayrıca şöyle der: &#8220;Ahirette va&#8217;d edilen cennet gökte değil, bu dünyada olacaktır.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>12-</strong>Yani, O&#8217;nun keyfiyetini ve niceliğini aktarmak mümkün değildir. İnsanın tasavvur edemeyeceği boyutlarda olduğu gibi izah etmekte mümkün değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>17-</strong> Göz kayıp-şaşmadı ve (sınırı) taşmadı.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>18-</strong> Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden olanını gördü.14</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AÇIKLAMA</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>13-</strong>Yani, Hz. Peygamber (s.a) o kadar çok tahammül sahibi idi ki, orada tecelli eden olaylar, onun gözlerini kamaştırmadı, kendisini rahatsız etmedi ve sakin bir şekilde müşahede etmeye devam etti. Diğer yandan gayet teveccüh, kemal-i zabt ile dikkatini, çevresiyle hiç ilgilenmeden meleklerin çağırdığı maksat üzerinde toplamıştı. Bu meseleyi şöyle bir örnekle açıklamak mümkün: Büyük ve kuvvetli bir hükümdar tarafından, huzura çağrılan bir kimsenin, hükümdarın sarayında ömrü boyunca görmediği müthiş bir debdebe ve ihtişam ile karşılaştığını düşünelim.</p>
<p>Şayet bu kimse yüksek meziyetlere sahip değilse, şaşkınlık ve hayret içinde kalarak, sürekli sağa sola bakacaktır. Fakat yüksek meziyetleri olan ve edep sahibi bir şahıs, ne bir şaşkınlık içine düşer ne de orada gördüğü harikulede manzaradan etkilenir. Aksine vakar içinde, huzura niçin çağrılmışsa, dikkatini ona verir. İşte Rasûlullah&#8217;ın (s.a) aynı şekilde hasletleri bu ayette beyan edilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>14-</strong>Ayetten açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber (s.a) Allah&#8217;ı değil, O&#8217;nun büyük ayetlerini görmüştür. Siyak ve sibakdan bu olayın ikinci görüşmede vuku bulduğu anlaşılmaktadır. İlk kez onu Ufuku&#8217;l-Ala da görmüştü ve bu, Allah değildi. İkincisinde ise &#8220;Sidretu&#8217;l-Münteha&#8221;da görmüştü o da Allah değildi. Rasûlullah (s.a)her ikisinde de Cibril&#8217;i görmüşdü. Eğer Hz. Peygamber (s.a) Allah&#8217;ı görmüş olsaydı muhakkak bu kadar büyük bir hadiseyi açıkça anlatmış olması gerekirdi. Kur&#8217;an&#8217;da Hz. Musa, Allah&#8217;ı görmeyi arzu ettiğinde Allah Teâlâ kendisine, &#8220;sen beni göremezsin&#8221; demiştir. Yani Hz. Musa&#8217;ya böyle bir şeref verilmemiştir. Şayet bu şeref, Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) verilmiş olsaydı, Allah onu açıkça beyan ederdi. Ayrıca Kur&#8217;an&#8217;da, miras hadisesiyle ilgili olarak aynı ifade kullanılmıştır: &#8220;O&#8217;na (Peygambere) ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye&#8230;&#8221; (İsra: 1) Söz konusu ayette ise, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Sidret&#8217;ul-Münteha&#8217;da, Allah&#8217;ın büyük ayetlerini gördüğünden bahsedilerek aynı ifadeler kullanılmıştır.</p>
<p>Aslında Kur&#8217;an&#8217;ın bu ayetlerinden, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Allah&#8217;ı değil, O&#8217;nun ayetlerini gördüğü açıkça ortadadır. Fakat bu ihtilaf, bir takım hadisler yüzünden meydana gelmiştir. Bunun için de, biz, çeşitli sahabelerden bu konuyla ilgili rivayet edilen hadisleri aşağıda nakletmeyi istedik:</p>
<p><strong>1-a)</strong> Hz. Aişe (r.a)&#8217;dan gelen rivayetler.</p>
<p>Hz. Mesruk şöyle beyan etmiştir: &#8220;Bir defasında ben Hz. Aişe&#8217;ye, &#8220;Ya validemiz! Hz. Peygamber (s.a) Allah&#8217;ı gördü mü?&#8221; diye sorunca, o: &#8220;Senin bu sorun tüylerimi ürpertti&#8221; diye cevap verdi. &#8220;Şu üç şeyi iddia edenin yalan söylemiş olduğunu nasıl unutursunuz!&#8221; İlk olarak Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Allah&#8217;ı görmediğini söyleyip, şu ayetleri okumuştur. &#8220;Gözler onu görmez&#8221;, &#8220;Allah bir insanla konuşmaz, ancak vahiyle yahut perde arkasından veya bir elçisini gönderip dilediğini vahyeder.&#8221; Daha sonra da şöyle dedi: &#8220;Rasûlullah (s.a) Cibril&#8217;i iki kez asıl suretinde gördü.&#8221; (Buhari, Kitabu&#8217;l-tefsir.)</p>
<p>Aynı hadisi, Buhari, &#8220;Kitabu&#8217;t-Tevhid&#8221; ve &#8220;Kitab&#8217;u Bidau&#8217;l-Halk&#8221; bablarında yine Hz. Mesruk kanalıyla şöyle nakletmiştir: Hz. Aişe&#8217;nin bu cevabı üzerine kendisine &#8220;Sonra yaklaştı, sarktı&#8221; ayetinin anlamını sordum. Bunun üzerine o, &#8220;Bununla Cibril kastedilmektedir. O her zaman Rasûlullah&#8217;a (s.a) insan şeklinde geliyordu, ama bu sefer asıl suretinde gelmiş ve tüm ufku kaplamıştır&#8221; dedi.</p>
<p>İmam Müslim &#8220;Kitabul-İman Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;nın zikri&#8221; babında Hz. Aişe ile Hz. Mesruk arasındaki konuşmayı şu şekilde nakletmiştir. Ancak bu rivayette dikkat edilecek nokta, &#8220;Kim Allah&#8217;ı gördüğünü iddia ederse, o Allah&#8217;a iftira etmiştir.&#8221; şeklindeki ifadedir. Nitekim Hz. Mesruk şöyle anlatıyor: &#8220;Ben arkama yaslanıyordum, aniden dik oturdum ve &#8220;Ey mü&#8221;minlerin annesi! acele etmeyin. Allah, &#8220;Onu yüksek ufukta iken gördü&#8221; ve &#8220;Andolsun onu bir kez daha inerken gördü&#8221; diye buyurmamış mıdır? dedim. Hz. Aişe şöyle cevap verdi: &#8220;Ümmetin içinde Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) bu konuda ilk soruyu ben yönelttim. O da &#8220;Bununla Cibril kastolunuyor. Ben onu iki kez Allah&#8217;ın yarattığı asıl suretinde gördüm. İkisinde de gökten iniyordu. Öyle ki, görüntüsü tüm ufku kaplamıştı&#8221; diye cevap verdi bana.</p>
<p>İbn Merduye yine Hz. Mesruk kanalıyla, ilgili rivayeti şu şekilde nakletmiştir. &#8220;Hz. Aişe, herkesden önce Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.) &#8220;Rabbini gördün mü?&#8221; diye ben sordum. O da, &#8220;Hayır, Ben Cibril&#8217;i gökten inerken gördüm&#8221; diye cevap verdi demiştir.&#8221;</p>
<p><strong>1-b)</strong> Abdullah b. Mes&#8217;ud&#8217;dan (r.a) gelen rivayetler:</p>
<p>Zir bin Humeyş&#8217;in, İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan rivayet ettiğine göre, O &#8220;fe kâne kabe kavseyni ev edna&#8221; ayetini şöyle tefsir etmiştir: &#8220;Rasûlullah (s.a) Cibril&#8217;i 600 kanatlı olarak görmüştür&#8221; (Buhari, Kitabu&#8217;t-Tefsir, Müslim, Kitabu&#8217;l-İman, Tirmizi, et-Tefsir).</p>
<p>İmam Müslim&#8217;in naklettiği başka bir rivayete göre, İbn Mes&#8217;ud &#8220;O&#8217;nun gördüğünü kalbi yalanlamadı&#8221; ayetini de aynı şekilde tefsir etmiştir.</p>
<p>Müsned-i Ahmed&#8217;te İbn Mes&#8217;ud&#8217;un bu tefsiri Zir b. Hubeyş&#8217;in dışında ayrıca Abdurrahman b. Yezid ve Ebu Vayl tarafından da rivayet edilmiştir. Ayrıca yine Zir bin Hubeyş&#8217;den nakledilen iki rivayet daha vardır. Hubeyş İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan şöyle rivayet eder: &#8220;İbn Mes&#8217;ud, O&#8217;nu Sidret&#8217;ul-Münteha&#8217;nın yanında gördü. &#8221; ayetini tefsir ederken Rasullah. &#8220;Ben Cibril&#8217;i Sıdretu&#8217;l-Münteha&#8217;da 600 kanatlı olarak gördüm&#8221; dedi, demiştir&#8221; İmam Ahmed, aynı konudaki başka bir rivayeti, Şakik b. Seleme kanalıyla nakletmiştir. Bu rivayete göre İbn Mes&#8217;ud, &#8220;Rasûlullah, Cibril&#8217;i Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;da asıl suretinde gördü.&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>1-c)</strong> Ata b. Ebi Rebiha, &#8220;Andolsun onu birkez daha inerken gördü.&#8221; ayeti hakkında Ebu Hureyre&#8217;ye sorduğunda O, &#8220;Hz. Peygamber (s.a) Cibril&#8217;i görmüştü&#8221; diye cevap verdi (Müslim, Kitabu&#8217;l-İman)</p>
<p><strong>1-d)</strong> İmam Müslim, Ebu Zer&#8217;den, Abdullah b. Şakik kanalıyla gelen iki rivayeti, Kitabu&#8217;l-İman&#8217;da şu şekilde nakletmiştir: 1) Ebu Zer, Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) &#8220;Ya Rasûlullah, Rabbini gördün mü?&#8221; diye sormuş, O da &#8220;Ben O&#8217;nun nurunu gördüm&#8221; diye cevap vermiştir 2) &#8220;Ben sadece nur gördüm&#8221; demiştir. Bu hususu İbn Kayyım, Zadu&#8217;l-Mead&#8217;da şöyle izah eder. &#8220;Birinci ifadenin anlamı &#8220;, Ben Allah&#8217;ı değil, O&#8217;nun nurunu gördüm şeklindedir.&#8221;</p>
<p>Nesei ve İbn Ebi Hatim, Ebu Zer&#8217;in sözünü, &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini gözleriyle değil, kalbiyle gördü&#8221; şeklinde nakletmişlerdir.</p>
<p><strong>1-e)</strong> İmam Müslim, Kitabu&#8217;l-İman&#8217;da, Ebu Musa el-Eşari&#8217;den bir rivayeti şu şekilde nakletmiştir: &#8220;Mahlukun gözleri Allah&#8217;a kadar ulaşamaz.&#8221;</p>
<p><strong>1-f)</strong> Hz. Abdullah İbn Abbas&#8217;dan gelen rivayetler:</p>
<p>İmam&#8217;ı Müslim&#8217;in İbn Abbas&#8217;dan naklettiği bir rivayete göre, &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini iki defa kalbiyle görmüştür.&#8221; (Aynı rivayet Müsned-i Ahmed&#8217;de de kayıtlıdır.)</p>
<p>İbn Merduye, Ata bin Ebi Rebiha kanalıyla İbn Abbas&#8217;ın şu sözünü nakletmiştir. &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini gözleriyle değil, kalbiyle görmüştür.&#8221;</p>
<p>Nesei, İkrime kanalıyla İbn Abbas&#8217;ın şu sözünü nakleder: &#8220;Niçin hayret ediyorsunuz? Allah, Hz. İbrahim&#8217;i dost edindi, Hz. Musa ile konuştu ve Hz. Muhammed&#8217;e kendini gösterdi.&#8221; (Hakim de aynı sözü nakleder ve sahih olarak kabullenir.)</p>
<p>Tirmizi, Şa&#8217;bi kanalıyla İbn Abbas&#8217;ın bir mecliste şöyle söylediğini nakleder: &#8220;Allah, Ruyeti ve Kelamı Hz. Musa ile Hz. Muhammed (s.a) arasında taksim etmiştir. Hz. Musa iki kez Allah ile konuşmuş ve Hz. Muhammed de (s.a) iki kez Allah&#8217;ı görmüştür. Bu konuşmayı işittikten sonra Hz. Mesruk, Hz. Aişe&#8217;nin yanına giderek O&#8217;na, &#8220;Rasûlullah (s.a) Allah&#8217;ı gördü mü?&#8221; diye sormuştur. Hz. Aişe, &#8220;senin bu sorun tüylerimi ürpetti&#8221; dedikten sonra, aralarında yukarıda zikrettiğimiz konuşma geçmiştir.</p>
<p>Tirmizi, İbn Abbas&#8217;dan rivayet edilen üç görüşü şu şekilde nakleder.</p>
<p><strong>1)</strong> Rasûlullah (s.a) Allah&#8217;ı görmüştür.</p>
<p><strong>2)</strong> Allah&#8217;ı iki kez görmüştür.</p>
<p><strong>3)</strong> Allah&#8217;ı kalbiyle görmüştür.</p>
<p>Müsned-i Ahmed&#8217;de İbn Abbas&#8217;dan bir-iki rivayet daha nakledilir. O, Rasûlullah&#8217;ın (s.a) &#8220;Ben Allah&#8217;ı gördüm&#8221; dediğini söyler. Diğer rivayette ise şöyle demiştir: &#8220;Rasûlullah (s.a) &#8220;Bu gece Rabbim bana en güzel şekilde geldi&#8221; diye buyurduğunda, ben, Rasûlullah&#8217;ın (s.a) Allah&#8217;ı rüyasında gördüğünü anladım.&#8221;</p>
<p>Taberani ve İbn Merduye, İbn Abbas&#8217;tan başka bir rivayeti şu şekilde nakletmişlerdir: &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini iki kez gördü. Birinde gözleriyle, diğerinde ise kalbiyle&#8221;</p>
<p><strong>1-g)</strong> Muhammed b. Kaab el-Kurzî&#8217;nin nakline göre, bazı sahabiler Hz. Peygamber&#8217;e (s.a); &#8220;Ya Rasûlallah! Sen Allah&#8217;ı gördün mü?&#8221; diye sormuş ve o da &#8220;Ben O&#8217;nu iki kez gördüm&#8221; demiştir. (İbn Ebi Hatım) İbn Cerir ise aynı sözü şu şekilde nakleder: &#8220;Ben O&#8217;nu gözlerimle değil kalbimle gördüm.&#8221;</p>
<p><strong>1-h)</strong> Şerik bin Malik kanalıyla Hz. Enes b. Malik&#8217;den miraç hakkında şöyle bir rivayet bulunmuştur. &#8220;Rasûlullah (s.a) Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;ya ulaştığında, Allah O&#8217;na yaklaştı ve üstüne sarktı, hatta o kadar yakınlaştı ki aralarında iki yay veya ondan daha az bir mesafe kaldı. Ondan sonra emirlerden bir emirle 50 vakit namazı farz kıldı. Bu hadise, İmam Hattabi, Hafız b. Hacer, İbn Hazm ve el-Cami Beyne&#8217;l-Sahiheyn sahibi hafız Abdulhak, senet ve metin yönünden itiraz etmişlerdir. Onların itiraz ettikleri en önemli nokta, sözkonusu hadisin metninin Kur&#8217;an&#8217;ın açık ifadelerine ters düşmüş olmasıdır. Çünkü Kur&#8217;an her iki Ruyeti de zikreder ve ikisinin de, biri Ufuku&#8217;l Ala&#8217;da, diğeri Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;da olmak üzere ayrı zaman ve mekanlarda vuku bulduğunu söyler. Fakat yukarıdaki hadislerde her iki Ruyeti birbirine kavuşmuştur. Dolayısıyla bu hadisi kabul etmek mümkün değildir.</p>
<p>Son tahlilde yukarıda zikrettiğimiz rivayetlerin sıhhatli olanlarının İbn Mes&#8217;ud ve Hz. Aişe&#8217;den gelenler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu iki kişi de, Rasûlullah&#8217;ın (s.a) Allah&#8217;ı değil, Cibril&#8217;i gördüğünü ittifak ile söylemişlerdir. Ayrıca bu rivayetler, Kur&#8217;an&#8217;ın ifadeleriyle de mutabakat arzetmektedir. Ayrıca Ebu Zer&#8217;den ve Ebu Musa el-Eşari&#8217;den nakledilen hadisler bu hususu teyid ediyorlar. Bunların aksine İbn Abbas&#8217;dan gelen rivayetler karma karışıktır ve çelişkilerle doludur. Nitekim bu rivayetlerin hiçbiri Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) kadar ulaşmaz. Bu konudaki istisnalar içerisinde de, Kur&#8217;an&#8217;da zikredilen, &#8220;Ru&#8217;yet&#8221; hakkında bir açıklama yoktur. Ancak bir rivayette açıklama bulunuyor, onda da &#8220;Benim anladığıma göre Rasûlullah (s.a) Allah&#8217;ı rüyada görmüş&#8221; denilmektedir. Dolayısıyla bu rivayetlerin İbn Abbas&#8217;a ait olduğu şeklindeki iddialar güven verici değildir. Muhammed bin Ka&#8217;b el-Kurzi&#8217;nin naklettiği rivayete gelince, hangi sahabilerin soru yönelttikleri zikredilmemiştir. Yine o, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Allah&#8217;ı gördüğü şeklindeki iddiayı reddeden başka bir rivayeti nakletmiştir.</p>
<p>***</p>
<p>(1) http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html</p>
<p>(2) https://www.youtube.com/watch?v=5KcoZ4Y7Wl4&amp;amp;amp;amp;amp;t=14&amp;amp;amp;amp;amp;t=28m33s</p>
<p>(3) http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/mirac-hadisesine-kuranda-yer-veriliyor-mu-bu-isin-asli-nedir.html</p>
<p>(4) http://www.istekuran.com/index.php?page=necm</p>
<p>(5) https://www.youtube.com/watch?v=rhe7ZByTSgo&amp;amp;t=41m30s</p>
<p>(6) http://www.mustafaislamoglu.com/yazar_487_8_mirac-ilerleme-mitine-karsi-yucelme-hakikati-.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/">Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberin Ruh ve Bedenle Mirâcı Haktır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-ruh-ve-bedenle-miraci-haktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-ruh-ve-bedenle-miraci-haktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 12:58:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç Ruh ve Bedenle Olmuştur]]></category>
		<category><![CDATA[Miracın Hikmetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberin Ruh ve Bedenle Mirâcı Haktır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9420</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in mi&#8217;râcı hak ve doğrudur; Onun şahsına hastır. Habîbullah en yüksek mevkiye çıkmış ve orada Hakk Teâlâ&#8217;yı görmüştür. Rasûlullah&#8217;ın fiilî mucizelerinin en büyüğü mi&#8217;râcdır. “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısımını gösterelim diye, (ruh ve cesedden ibaret Muhammed) kulunu Mescid-i Haram&#8217;dan, çevresini mubârek kıldığımız Mescid-i Aksâ&#8217;ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-ruh-ve-bedenle-miraci-haktir/">Peygamberin Ruh ve Bedenle Mirâcı Haktır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9421" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images.jpg" alt="Peygamberin Ruh ve Bedenle Mirâcı Haktır" width="504" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images.jpg 309w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 504px) 100vw, 504px" /></a></p>
<p><em>Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in mi&#8217;râcı hak ve doğrudur; Onun şahsına hastır.</em></p>
<p><em>Habîbullah en yüksek mevkiye çıkmış ve orada Hakk Teâlâ&#8217;yı görmüştür.</em></p>
<p><em>Rasûlullah&#8217;ın fiilî mucizelerinin en büyüğü mi&#8217;râcdır.</em></p>
<p>“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısımını gösterelim diye, (ruh ve cesedden ibaret Muhammed) kulunu Mescid-i Haram&#8217;dan, çevresini mubârek kıldığımız Mescid-i Aksâ&#8217;ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir’mealindeki El-lsrâ sûresinin ilk ayetiyle. Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksâ&#8217;ya kadar mirâc-ı şerif tasrih edilmiştir; inkarı küfürdür,</p>
<p>‘’esra’’kelimesinde, işareten üç hikmet vardır</p>
<p><strong>1-</strong>‘’sera’’denilmeyip de’’esra’’ buyurulmuştur. ‘’esra’’&#8217;daki hemze harfi teaddî için değildir. Eğer ‘’sera’’ olsaydı &#8220;bâ&#8221; harfi ile müteaddi olurdu. ‘’esra’&#8217;nın hemzelı olduğu halde &#8220;bâ’’ ile müteaddi olması, sebeblere tevessül etmeye işaret olduğu gibi, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tecerrüd makamında yücelmiş demektir. Peygamber bütün nefsi arzularından da sıyrılmıştır. O halde Rasûl-u Zîşan bu kabiliyetle tebliğe memur olmuştur. Fakat tebliğ Allah Teâlâ&#8217;nın emri üzerinedir. &#8220;Bâ’’ harfinde, musâhabe, mülâbese manaları da vardır.</p>
<p>Ehli velâyetin, tecerrüd makamındaki urucât-ı rûhâniyelerlne de işaret vardır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in risâlet makamı, kendisinin velâyet makamından üstündür. Amma evliyânın ise, bazıla­rında irşad, bazılarında velâyet makamı üstündür. Cumhûr-u ehli kelâ­mın ve ehli hadîsin görüşü de böyledir.</p>
<p><strong>2-</strong>‘’esra’’ yerinde ‘’deha’’ denilmemiştir. Çünkü Zât-ı Ahmediye hiç bir şe­ye talib olmadığı halde, kendi fazlu kereminden Allah Teâlâ Onu yerden alâ mekâna&#8221; kadar yükseltmiştir. O&#8217;na iyilik ederek seyr-i âfâkî ve enfüsî-den Esmâu-I-Hüsna tecellîsiyle şereflendirmiştir. Bu tecellî sadece Zât-ı şerifine mahsus bir tecellîdir.</p>
<p><strong>3-</strong>‘&#8217;esra’’nın hemzesi, manasını tahsin içindir. Böyle olunca risaletin kemâlâtına işaret olur. O bütün peygamberlere yapılan tecellîlerle şereflendirilmiştir.</p>
<p>Cismen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in yükselmesine de üç şekilde &#8220;abd&#8221; kelimesinde işaret vardır. Binaenaleyh cisim olarak mi&#8217;râcı inkâr eden, ehli bid&#8217;at ve ehli küfrün şek ve şübhesine kapılmıştır. Çünkü &#8220;Abd&#8221; kelimesi, ruh ve bedenden ibarettir. Öyleyse, Rasûlullah&#8217;ın mi’râcı, ruh ve cesedle olmuştur. Bundan dolayıdır ki, ubûdiyet makamı risalet makamıyla te&#8217;kîd edilmiştir.</p>
<p><strong>Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in ubudiyet makamına yirmi işaret verilmiştir:</strong></p>
<p><strong>1</strong> -Rasûlullah&#8217;a &#8220;abdiyeti&#8221; yani kulluğu nisbet etmek, Rasûlullah&#8217;ın velâyet makamının, risâlet makamından daha yüksek olmasına işarettir. Şeyh-ul-Ekber ve birçok ehli tasavvufun mezhebi de budur.</p>
<p>Şeyh Abdulvahhab Şa&#8217;rânî Hazretleri el-Yevâkıt velCevâhir adlı eserinde diyor ki: «Hazreti Rasûi-u Ekrem&#8217;in velâyet makamı, nübüvvet makamından daha yüksektir. Şeyh-ul-Ekber&#8217;in münkirleri, bu ibareyi değiştirerek telkin ettiler; ve dediler ki: Muhyiddîn Arabi&#8217;ye göre, mutlak yelâyet, nübüvvet makamından daha üstündür. Fakat dediğim gibi Şeyh-ul-Ekber de, Rasûlullah&#8217;ın kendisine has olan velâyetin, yine kendisine has olan nübüvvet makamından üstün olduğunu söylemiştir.»</p>
<p>Şu halde abd kelimesinin Allah Teâlâ&#8217;nın Zât-ı Şerifine râci olan zamire izâfesi, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in risâletinin ve nübüvvetinin, en üstün ve en mükemmel oluşunun ifadesidir. Bu itibarla şahadet kelimesinde, ‘’abduhu ve resuluhu’’ deriz. Yani önce abddir, sonra rasuldür. Zira</p>
<p><strong>2-</strong>Abd kelimesinin, ruh ve bedene şumûlü vardır.</p>
<p><strong>3-‘</strong>’abdihi’’izâfesi, Zât-ı Akdes Teâlâ&#8217;nın yüce tenzih ve tevhidinin ifadesidir. Yahudiler Üzeyri hristiyanlar îsâ&#8217;yı rabbleştirip, onlara Rubûbiyyet sıfatlarını isnad etmekle Tevhidden ve Tenzihten uzaklaştıkları gibi, Müslümanlar da o nisbette Tenzih ve Tevhide ulaşmışlardır. İşte, ayet-i kerimedeki ‘’Abdihi’&#8217;nin izafesi, mahluktan Rubûbiyet sıfatlarını selbetmek için vârid olmuştur.</p>
<p><strong>4-</strong>‘’bi abdihi’’ diye &#8220;abd&#8221; kelimesinin &#8220;bâ&#8221; harfiyle kullanılışı, mertebe-i sâniyeye işaret eder. Çünkü abd, tezellül demektir. Doğrusu Allah Teâlâ&#8217;nın Zât-ı Şerifine karşı zilleti arzetmektir. Zilletin arzedilmesi de, kavil olur, buna hamd denilir&#8230; fiili olur; namaz gibi.. Binaenaleyh Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, bütün hayatında üç şeyi insanlara tebliğ etmiştir: Birincisi Hâlık&#8217;ın azametini; İkincisi Hâlık&#8217;ın nizam ve hükmünü; üçüncüsü, kulların Allah Teâlâ&#8217;ya muhtaç olmalarını ve ölümden sonra huzuruna dönüşlerini.. Şu halde, Rasûlullah&#8217;ın mertebesine hiç kimse erişemez.</p>
<p><strong>5</strong>-&#8220;Abd&#8221; ruh ve cesedden ibarettir, öyleyse mi&#8217;râc rûhânî değil, cismânîdir. Abd kelimesi izâfe vasıtasıyla, ma&#8217;rife olan [ he ] zamirinden tarifi kesbedince, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in üstünlüğüne, melekler âleminde tanınmış olduğuna ve en son bütün beşer âleminde tanınacağına işaret eder. Öyleyse mertebe olarak kendisi, en yücedir. Bu makamda diyebiliriz, ‘’ehad’’ile ‘’Ahmed’’ arasında &#8220;mim&#8221; farkı vardır. Yani, Ehad, Zât&#8217;ında ve Sıfatında bir tek ma&#8217;bûddur; Zât&#8217;ında, Sıfatında ve Fiilinde ortağı yoktur; kemal vasıflarıyla vasıflanır. Ahmed ise, mahlukudur, kuludur; izniyle tasarruf eder; kudretiyle yaşar; emriyle buyruklarını bildirir. Bir tek insan.. En üstün insan..‘’allahumme salli ala seyyidina muhammedin ve ali seyyidina muhammed’’ dediğimizde, önce Allah&#8217;ı ve sonra O&#8217;nun Rasûlü&#8217;nü zikretmiş oluyoruz. En faydalı zikir budur.</p>
<p><strong>6-</strong>Mi&#8217;racın gece olmasından hikmet, gece ibadetinin gündüz ibadetinden daha faziletli olmasına işarettir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, en çok gecenin son kısmında ibadetini icra ederdi. &#8220;Onun için, ruh ve cesedle urûc etmiştir. Tâ ki, meleklere de tanıtılsın.</p>
<p>Âlûsi diyor ki: «Mirac meselesi uyanıklıkta veya uykudadır diye ihti­laf olmuştur. İmam Hasan&#8217;dan mervf olan, mi&#8217;râcın uykuda olmasıdır. Ve böylece de Hazreti Ayşe ve Hazret! Muaviye radıyallâhu anhumâ&#8217;dan rivayet olunmuştur. Lâkin her ikisinden rivayetin sahih olmaması umulur. Zira o vakit Hazreti Ayşe küçüktür; Hazreti Muaviye müsiüman olma­mıştır. Cumhûra göre Mi&#8217;râc, Ka&#8217;bede beden ve ruhla beraber vuku bulmuştur. Cumhurun delili şudur: Mi&#8217;râc rüyada olsaydı İnkar edilmezdi. Ayet-i kerîmedeki &#8220;rü&#8217;ya&#8221; kelimesi &#8220;rü&#8217;yet&#8221; yani gözle görmek demektir. Lâkin sahih olarak, mi’râc bir kaç sefer olmuştur; bir seferde de beden ve ruhla beraber&#8230;»</p>
<p>Muhtemel ki, Muaviye ve Ayşe radıyallâhu anhumâ&#8217;nın rivayetleri, ayet-i kerîmede tasrih olan mi&#8217;râcdan başkasının beyanıdır.</p>
<p>Şeyh Abdulvahhab Şa&#8217;rânî El-Yevâkıt velCevâhir adlı eserinde diyor ki: «Hazreti Rasûl-u Ekrem buyurmuştur ki: “Âdem, Mûsâ, İbrahim peygamberlere rastladım.&#8221;.. Ey ruhânî mi&#8217;râc olmuş diyen kimse, senin bu hadîs-i şerife nasıl imanın vardır?!. Ruhlarına rastladım demiyor Ra­sûl-u Ekrem. Meselâ Mûsâ ile isimlendirilen zâta rastlamamışsa, Rasûlullah&#8217;a yalan isnad edilmiş olur. Binaenaleyh Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, ruh ve cesedle mi&#8217;râca çıkmıştır.»</p>
<p>Şeyh-ul-Ekber, mi&#8217;râcın otuzdört kere vuku bulduğunu, bir keresin­de ruh ve cesedle olduğunu söylemiştir. Mi&#8217;râc rüyada yahud rûhânî olarak vuku bulmuş diyenlerin sözü, cismânî olmayan mi&#8217;râclara hamlolunur.</p>
<p>Hâsılı, Peygamber&#8217;in cismânî mi&#8217;râcını inkar edenler ehli bid&#8217;attirler. Çünkü ehli hadîsin ittifakıyla da, vârid olan hadislerde mirac, ruh ve cesedle vuku bulmuştur. Aksi takdirde inkar edilmezdi.</p>
<p><strong>7-</strong>Bu makama vâris olan evliyaların rûhânî mi&#8217;râclarına da işaret vardır; kâmil müminin namazı mi&#8217;râc olduğu gibi..</p>
<p><strong>8-</strong> Rasûl-u Zîşan&#8217;ın mi&#8217;râc gecesinde küreleri ve bütün âlemi, ayn-el -yakîn olarak vâkıf olup gözleriyle görmesi tasrih edilmiştir. Allah Teâlâ melekûttaki tefekkürünün kolaylaşması için Habîbi&#8217;ne birçok ayetleri göstermiştir. Ve gök âlemi Onunla müşerref olsun diye mi&#8217;râcı ihsan etmiştir.  “kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye” cümle-i tayyibesi tasrih etmiştir. ‘’nuriyehu’’ kelimesi, bir mefûle müteaddî oluşundan da, mi&#8217;râcının cismânî oluşunu beyan etmektedir. Aksi takdir­de, yani kalbiyle görmek olsaydı, iki mef&#8217;ûi isteyecekti. “Gözüyle görsün diye” manasını ifade etmektedir. Nitekim gök âlemi şikayette bulun­muştu.</p>
<p><strong>9-</strong>‘’biabdihi’’&#8217;nin “bâ&#8221; harfi musâhabe mânâsını bildirir ki, maiyet makamı­dır. O&#8217;nun içindir ki Rasûlullah&#8217;ın tazimi ve yüceltilmesi, Allah&#8217;ın tazimi gibi emredilmiştir. Hakkındaki tazim şöyle olur: Hazreti Rasûlullah aleyhissalâtu vesselam, Yaratıcı&#8217;nın en yüksek ve en sevgili kuludur. Rasû­lullah sallallâhu aleyhi ve sellem, hiçbir an zikirden ayrılmamıştır. Kal­bindeki zikre ara verdiği zaman istiğfar etmiştir. Nitekim Müslim&#8217;in de tahric ettiği Eğar el-Müzenî radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Gerçek şu ki( Benim kalbimin özerine perde (zikre ara veren hatara) gelir de, şübhesiz Ben günde yüz kere estağfiruflah derim.’’</p>
<p>Demek Peygamberin istiğfarı, bu gibi şeylerdendir. Buna zelle denilir.Bazı serseriler Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in, yüce maiyet makamını idrak etmediklerinden, &#8220;En-Nasr sûresinde Peygamber istiğfar etmekle emrolunmuştur; öyleyse masumiyet sıfatı kendisinden ayrılabi­len sıfattır’’ demişlerdir. Bu korkunç hatadır.. Peygamber sallallâhu aley­hi ve sellem&#8217;in istiğfarı, zikre ara vermekten dolayıdır. Emrlere gelince. İlâhî hitablâr kendlslnedlr; hitablardaki emr, ümmetinedlr.</p>
<p><strong>1O-</strong>Kuds-i şerifte bilfiil bütün peygamberlere ve lâ mekanda melek­lere imam olmuştur. Demek kendisinde risâlet ve nübüvvet makamı, bununla kemâle ermiştir.</p>
<p><strong>11 &#8211;</strong>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;lstivâ&#8221;sı olduğu gibi, Onun da istivâsı arşa ol­sun diye mi&#8217;râc ihsan edilmiştir. Cebrâil Emîn, bunu müşahede edince, kelime-i şahadet getirmiştir. Bazı talebeler bunu bilmece olarak sorarlar: &#8220;Peygamber demedi, Allah demedi; kim demediyse kafir olur. Bu nedir?&#8221;</p>
<p>Lâ mekanda Allah&#8217;ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Zâtî tecel­lîlerle şereflenince, kalb-i şerifine gelen Rabbânî ilhamla:</p>
<p>“Güzel övgülerden İbaret bütün ibadet,fiilî tazimden ibaret namaz gibi bedeni ibadetler; mala teşekkür olacak zekat gibi mâlî ibadetler, Allah&#8217;a mahsustur.&#8221; deyince, Allah Teâlâ azametiyle:</p>
<p>“Selam  ve selâmetler,rahme­tim ve bereketlerim Senin üzerindedir ey Nebîm.” buyurmuştur. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, o üstün şuhûdî tecellîlerde zevk ve vecdde olduğu halde, şâir nebîleri, salih kulları unutmayarak:</p>
<p>“Selam ve selâmetin bizim (nebîler) ve salih kulların üzerinde de olsun.&#8221; diye niyazda bulunmuştur. İşte bu iki tahıyeyi işiten Cebrâil aleyhisselam:</p>
<p>“Ben Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına ve Muhammedin de O&#8217;nun kulu ve rasûlü olduğuna şahadet ederim.&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>12-</strong>‘’linuriyehu’’ kavl-i celîli, yani “kendisine gösterelim diye” manasındadır; ve mi&#8217;racın bazı hakikatlerini açıklamıştır. O hakikatlerden biri de, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in ufuktaki ayetleri, gözüyle görmesidir.</p>
<p>Müslim ve Buhârinin de tahric ettikleri, Ebî Kattâde&#8217;den gelen riva­yette, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Rü­yada Beni gören, hakk(Benim şahsım)ı görmüştür.” Yine Müslim ve Buhârinin tahric ettikleri Ebu Hureyre&#8217;nin hadîsinde:</p>
<p>“Kim Bani rüyada görse, ilerde (dünyada keşten yahud ahirette ayânen) Beni görecektir.</p>
<p>Her halde şeytan, Benim sûretimde temessül etmez.’’ buyurmuştur.</p>
<p>Eğer rüyasında gerçekte Peygamberi gören kimsenin hali böyleyse, aksini yani Peygamberin onu görmesini düşünelim.</p>
<p>Ashab radıyallâhu anhum, bu makamda yıldızlara benzetilmiştir. Çünkü Onun nûr-u nübüvvetinden iktibas etmişlerdir.</p>
<p><strong>13 &#8211;</strong>Rasûlullah&#8217;ın hayatından sonra da, O&#8217;na tevessül etmenin cevâzına delâlet eder. Onun için Tehıyyattaki “Selam ve selâmetler, rahmetim ve bereketlerim Senin üze­rindedir ey Nebîm.” sözüyle beraber, her mü&#8217;min Onu selamlar. Bu tevessülün ifadesidir. Binaenaleyh vefatından sonra da, mü&#8217;minlerin kendisine verecekleri selamdan haberdar olmaktan ziyade, mû&#8217;minleri görür. Çünkü cümle-İ fiiliye, teceddüdü gerektirir.</p>
<p><strong>14-</strong>Mi&#8217;râcda Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, cennet ve cehennemin aynını görsün, tâ ki rahatlıkla târif etsin diye, gözüyle ayetleri görmüştür. Tabiî olarak göz ile görülen bir cisim hayâlde tutulup daha kolayca tarif edilir. Evet Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, cennet ve cehennemi gözüyle görmüştür.</p>
<p><strong>15-</strong>Mi&#8217;râcın hikmetlerinden biri de, son zamanda aletlerle çıkan kimseleri ilzamdır. Lâ mekâna kadar Rasûiullah&#8217;ın vasıtasız gitmesi en büyük mucize ve hüccettir. Şeyh İsmail Bursevî Ruh-ul-Beyan tefsirinde der ki: « Eğer benden sorarsan, Hazreti Rasûlullah cismiyle neyin içinde mi&#8217;râca götürüldü? Ben derim ki, Bahr-ul-Ulûm kitabında yazıldığı üzeredir: “Ben bir gecede lü&#8217;lü&#8217;den işlenmiş ve altından döşenmiş bir kafes içinde mi&#8217;râca götürüldüm.’’»</p>
<p>Aynı hadîsi imam Suyûtî, Ed-Dürr-ul-Mensûr fitTefsîr-i bil Me&#8217;sûr adlı eserinde şu lafızla tahric etmiştir:</p>
<p>“Ben bir gecede lü&#8217;lü&#8217;den işlenmiş ve altından döşenmiş bir kafes içinde götürüldüm. Ondan nur dalgalanırdı. Ve üç şey Bana verildi: Gerçekte Sen resullerin efendisisin. Ehli takvânın imamı­sın. Abdest suyundan yüzleri ve elleri parlayanların liderisin.&#8221;</p>
<p>Cesaret etseydim diyecektim ki, füzeye işarettir, lâkin bilmiyorum. İlâhî bir füze mi?</p>
<p><strong>16-</strong>Mekkeden doğrudan doğruya gitmeyip de, Mescid-i Aksâ&#8217;dan gitmesi, orayı görüp vasfetmekle cismânî ve ruhânî mi&#8217;racını millete tesbit etmeye güç bulsun ve orada şâir enbiyâ ile görüşmesi temin edilsin diyedir.</p>
<p><strong>17-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın Es-Semîi&#8217; ismiyle Ona tecellî edip, Onun vasıta­sıyla Kurân&#8217;ı; ve varisleri vasıtasıyla Onun hadislerini işittirmesine işa-rettir. Nitekim bu tecellî, şimdiki asırda tamamen tahakkuk etmiştir. Dünyaya an çok yayılan Kur&#8217;an ve hadislerdir. Ayrıca hiçbir saat geçmez ki, o saatte ezân-ı şerifler okunmamış olsun. Binaenaleyh bu ayet-i kerî­mede, davasının umumluğuna da işaret vardır.</p>
<p><strong>18-</strong>Mi&#8217;râcda Allah Teâlâ El-Basîr ismiyle Ona tecellî etmiştir ki, O vasıta olmaksızın hiçbir kimse kemâle eremez. Hazreti Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, El-Basîr isminin tecellîsiyle, ön tarafını gördüğü gibi, önceki asırları; arka tarafından gördüğü gibi, sonraki asırları dahi görmüştür. Nitekim Neseî ve Abdullah bin Ahmed&#8217;in tahric ettikleri Enes radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “&#8230;Nefsim kudretiyle yaşayana andolsun, sizi önümde gördüğüm gibi ar­kamda da görüyorum.“ buyurmuştur. Bu görmek, Onun şânından, ken­disine mahsus bir mu&#8217;cizedir. Gördüğü gibi, işitirdi de. Demek bedeni de ruhu gibi şâir bedenden ayrı ve şeffaftır.</p>
<p><strong>19-</strong>Maşuk aşıkını cezbederken, aşık farkına varmaz. Bu çekiş ve İncizâbın hakîkatı, mahbûbiyet makamıdır. Malumdur ki sevilen sevdiği kimseyi çekerken, seven, çekiş ve incizâbın durdurulmasına muktedir ve güçlü olamaz. Şu halde Cenâb-ı Ehad, Cenâb-ı Ahmed&#8217;i çektiği vakit, elbette Cenâb-ı Ahmed farkında olmadığı gibi, mi&#8217;râca gitmemeye de güçlü değildi. Allah Teâlâ Onu, beşeriyetine üstün bir kabiliyet verdikten sonra kendisine tabiî kanunları iptal ederek &#8220;lâ mekâna” kadar yükselt­miştir.</p>
<p><strong>20-</strong>isrâ&#8217; sûresinin birinci ayetinde Zât-ı Akdes Teâlâ Kendi ismini gizlediği gibi Habîb-i Kibriyâ&#8217;nın ismini de gizlemiştir. Bunda, sevilen ismin yüceltilmesi edeblerini öğretmeye işaret vardır. O halde Habîb-i Kibriyâ&#8217;nın çağrılmasında, &#8220;Yâ Muhammed&#8221; sallallâhu aleyhi ve sellem diyerek bizzat ismini değil, ancak sıfatlarını meselâ &#8220;Yâ Habîballah&#8221; dememiz edebi öğretilmiştir. Bu edeb burada işareten emrolunduğu gibi, el-Hucurat sûresinin 2&#8217;nci ayetinde sarahaten emredilmiştir. Müez­zinlerin minarelerde; şairlerin şiirlerinde; mealcilerin &#8220;Ey Muhammed&#8221; demeleri hatadır ve edebe aykırıdır. Çünkü hiçbir ayette &#8220;Ya Muham­med&#8221; denilmemiştir.</p>
<p>İşte mi&#8217;râc-ı Nebevideki &#8220;abdihi&#8221; kelimesinde, Cenâb-ı Rabb-ul-İzzet O&#8217;nun ismini almamasındaki hikmeti bize öğretiyor. Binaenaleyh Şeyh Abdulvahhab Şa&#8217;rânî Latâif-ul-Minen kitabında şöyle söyler; Eğer hakîki olarak zikrin doğru olmasını ararsan, bak hakîkî zikrin işareti şudur: Zikir anında dilin yanması veyahut ucunda uyuşma olursa, zikir hakîkîdir. Bu makamı elde etmenin tek çaresi, Islâm hukukuna uymaktır.</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazar İtikadın Ölçüsüdür,syf.350-356</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-ruh-ve-bedenle-miraci-haktir/">Peygamberin Ruh ve Bedenle Mirâcı Haktır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-ruh-ve-bedenle-miraci-haktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âhiret Ahvali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 22:45:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret Ahvali]]></category>
		<category><![CDATA[Amellerin Tartılması]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet ve Cehennem]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8357</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mu&#8217;tezile ve Cehmiyye&#8217;nin hilafına, bize göre kabir azabı vardır.Onlar bunu kabul etmiyorlar ve şahidde de gaibde de görüp müşahede ettiğimize göre, ölü bizim kendisine verdiğimiz acıları hissetmemektedir, diyorlar; Onlara göre ölünün karnına bir tutam saç konsa ve bir süre bırakılsa, yerinden kıpırdamayacaktır. Azab veya başka bir şey sebebiyle kımıldamış olsa yeri değişmiş olacaktı. Bu anlayışlarından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/">Âhiret Ahvali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8358" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161.jpg" alt="Âhiret Ahvali" width="590" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mu&#8217;tezile ve Cehmiyye&#8217;nin hilafına, bize göre <strong>kabir azabı vardır.</strong>Onlar bunu kabul etmiyorlar ve şahidde de gaibde de görüp müşahede ettiğimize göre, ölü bizim kendisine verdiğimiz acıları hissetmemektedir, diyorlar; Onlara göre ölünün karnına bir tutam saç konsa ve bir süre bırakılsa, yerinden kıpırdamayacaktır. Azab veya başka bir şey sebebiyle kımıldamış olsa yeri değişmiş olacaktı. Bu anlayışlarından dolayı onlar, cansız varlıkların teşbihini, mizanı, sıratı, mü&#8217;minlerin ergeç cehennemden çıkacaklarını ve mi&#8217;racı inkâr etmektedirler. Biz mahiyetleri itibariyle aklın bunları kavramaktan aciz olduğunu söylüyoruz.</p>
<p>Peygamber (s. a.) &#8220;Allah&#8217;ın yaratıkları üzerinde düşününüz, yaratan (inzâtı) üzerinde düşünmeyiniz&#8221; buyurmuştur. Ya bu aklımızın aczi sebebiyle, demektir. Bana göre bu hadisin Peygamber&#8217;e ulaştığı sabit değildir. Bu İbn Abbas&#8217;ın (r.a.) sözlerindendir. Keza Hafız Ebu&#8217;l-Kasım el-Lalekaî ve diğerleri de bunu rivayet etmişlerdir.(Keşfu&#8217;/-hafa, 1/371-372.)</p>
<p>Akıl bu konuda aciz ise kişinin aklının idrakinden aciz olduğu şeyleri inkâra kalkışması yakışık almaz.</p>
<p>Siz ey Mu&#8217;tezile ve Cehmiyye topluluğu, aklımızın idrakinde kısır kaldığı bu gibi şeyleri inkâr etmeyiniz. Bunlar hakkında varid olan sahih rivayetleri tasdik ediniz. Kabir azabının varlığına delil Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;onlara iki kere azab edeceğiz&#8221;(Tevbe,101)sözüdür. Yani bir kere kabirde, bir kere de kıyamette demektir. Keza &#8220;bundan başka bir azab olarak&#8221;(Tur,47) yani kabir azabından başka bir azab olarak, ayrı &#8220;biz onlara en büyük azabın ötesinde yakın azabtan tattıracağız&#8221;(Secde,21) yani onlara yakın olan kabir azabından tattıracağız, âyetleri de vardır. Bunlar kabir azabının varlığına delalet eden şeylerdir. Sahih hadiste, kabir azabından Allah&#8217;a sığınma  vardır ki kabir azabının varlığı konusunda nastır.(Buhari, &#8220;Küsuf&#8221; 7, &#8220;Cenaiz&#8221; 88. )</p>
<p>Keza &#8220;Onu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur&#8221;(Isra,44)yani herşey onu tesbih eder. Burada &#8220;in&#8221; kelimesi &#8220;mâ&#8221; kelimesi mânasına gelen olumsuzluk edadıdır. Tıpkı &#8220;anneleri ancak onları doğuranlardır&#8221;(Mücadele,2)&#8221;sizden cehenneme uğramayacak yoktur&#8230; &#8220;(Meryem,71)) &#8221;biz sadece iyilik yapmak istedik&#8221;(Tevbe,107) &#8220;onlar Allah&#8217;ı bırakıp tanrıçalara taparlar&#8230; &#8220;(Nisa,117) &#8220;onlar sadece yalan söylerler&#8221;(Kehf,5)âyeti erindeki &#8220;in&#8221; gibidir. Bu âyet cansız varlıkların teşbih eder. Küçük taş parçalarının Mustafa&#8217;nın (s.a.) elinde tesbih ettiği sabittir.(el-Heysemi. Mecmau&#8217;z-zevaid, 8/299; el-Bezzar bu hadisi iki senedie rivayet etmiştir. Birinin ricali sikadır, diğerinindeki ricalin bazıları ise zayıftır.)</p>
<p>Herkes, bütün âlemin lisân-ı hâl ile tesbih ettiği konusunda ittifak etmiştir.</p>
<p>Herşeyde onun tek olduğunu gösteren bir delil vardır.Cansız varlıkların Allah&#8217;ı konuşma diliyle teşbih ettikleri konusunda ihtilaf vardır. Tercih edilen görüş herşeyin Allah&#8217;ı nutuk (düşünce) olarak teşbih ettiğidir. Çünkü aklen buna mani bir durum yoktur.</p>
<p>Bu âyet buna delalet eder. Keza şu âyetler de böyledir: &#8220;Doğrusu biz akşam-sabah onunla beraber teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik&#8221; (Sa&#8217;d,18)&#8221;Rahman&#8217;a çocuk isnad etmelerinden ötürü nerdeyse gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar göçecekti.&#8221;(Meryem,90-91)</p>
<p>îbnMâce Peygamber&#8217;in (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir;</p>
<p>&#8220;Hiçbir cin, ins, ağaç, taş, kerpiç yoktur ki müezzinin sesini işitmesin de kıyamet gününde onun lehine şehadet etmesin&#8221;.(İbn Mace, &#8220;Ezan&#8221; 5; benzeri Buhari, &#8220;Ezan&#8221; 5, &#8220;Tevhid&#8221; 5, &#8220;Bed&#8217;ü&#8217;l-halk&#8221; 12.)</p>
<p>Buhâri&#8217;de,Peygamberin huzurunda yemek yenirken o sırada onların, yemeklerin tesbihini işittikleri rivayeti vardır. (Buhari,Menakıb 25)Müslim&#8217;deki bir hadiste de Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur. &#8220;Ben Mekke&#8217;de bir taş tanıyorum ki peygamber olmadan önce bana selam veriyordu&#8221;.(Buhari,Fedail 2) Hurma ağacının haberi de sabit ve meşhurdur.(Buhari, &#8220;Menakib&#8221; 25; İbn Mace, &#8220;İkamet&#8221; 199; Darimi, &#8220;Mukaddime&#8221; 6, Salat 202.)</p>
<p>Bu konudaki hadisler çoktur. Bu eşyanın konuştuğu sabit olunca tesbih etmelerinin imkanı da sabit olur. Âyet buna delalet eder, yeter ki zahirine hamlolunsun.</p>
<p>Bizim âlimlerimizden imam Fahreddin er-Râzî ve Mu&#8217;tezile&#8217;nin çoğunluğu ise cansız varlıklar ile canlılar içinde mükellef olmayanların ancak lisanı hal ile teşbih edebileceklerine kaildirler. Bize göre bu reddedilmiş bir görüştür. Bir gurup ilim adamı tafsile gitmiş ve demişlerdir ki, başkaları dışında her canlı olan ve gelişen varlık teşbih eder. Onlar bu görüşü ibn Abbas&#8217;ın Peygamber&#8217;den rivayet ettiği şu hadisten istidlal etmektedirler. &#8220;Peygamber (s.a.) iki kabre uğramıştı şu söze kadar: &#8220;yaş bir çubuk istedi, onu ikiye böldü, her birini bir kabrin üzerine dikti,umulur ki bunlar kuruyana kadar Allah onların azabını hafifletir, buyurdu&#8221;.&#8221;(Buhari, &#8220;Vudu&#8221; 55, &#8220;Cenaiz&#8221; 89, 92, &#8220;Edeb&#8221; 46, 49; Müslim, &#8220;Taharet&#8221; 111)</p>
<p>Bunda o çubukların kurumayıp yaş kaldıkları sürece tesbih edeceklerine işaret vardır. Bu görüş Ebu&#8217;l-Hasen ve İkrime&#8217;den naklolunan görüştür.</p>
<p>Mizanın varlığına şu âyet delalet eder: &#8220;Kıyamet günü doğru teraziler kurarız&#8221;(Enbiya,47) Onun tartısının mânası, ya sahifelerinin tartışıdır, ya Allah Teâlâ amelleri cisim haline sokacak sonra onları tartacak demektir yahut da a&#8217;razlar hakikaten tartılırlar demektir. Gayb âleminde öyle işler vardır ki akla mani değildir. Lakin bunlar duyular âleminde bilinmezler ve kısır akıllar bunları muhal görür olurlar, halbuki bunlar aslında mümkin şeylerdir.</p>
<p>Sonra, hadise göre Ehl-i bid&#8217;at ve Ehl-i ehva&#8217; cehenneme gideceklerdir. Peygamber&#8217;in (s.a.) sözü şöyledir: &#8220;İsrailoğulları yetmiş iki fır-kaya ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan, benim ve ashabımın yolunda olan biri müstesna diğerlerinin hepsi de cehennemdedir&#8221;.(Tirmizi, &#8220;İman&#8221; 18; İbn Mace, &#8220;Fiten&#8221; 17.)</p>
<p>Biz Ehl-i bid&#8217;atı tekfir etmeyiz. Tahâvî&#8217;nin Akide&#8217;sinde şöyle bir ifade vardır: &#8220;Ehl-i kıbleden hiçbirini işlediği bir günah sebebiyle tekfir etmeyiz&#8221;(bk. Akidetü&#8217;t-Tahavi, s. 55.)</p>
<p>Şunu iyi bilmelisin ki günahkar olmalarını gerektiren bid&#8217;atları yüzünden Allah onları cehenneme koysa bile bizim kabul ettiğimiz prensiplere göre ebedî kalmayacaklardır.</p>
<p>Cennet ve cehennem yaratılmış durumdadırlar ve bugün mevcutturlar. Bu görüş Mu&#8217;tezile&#8217;nin aksinedir. Çünkü onlar el&#8217;an yaratılmamış olduğu görüşündedirler. Kaderiyye ve Cehmiyye&#8217;nin de aksinedir. Onlar da cennet ve cehennemin ehli ile beraber fani olduğuna kaildirler.</p>
<p><strong>Mu&#8217;tezile şöyle demiştir:</strong> Bizim onların şu anda yaratılmış olduğunu inkârımız, Allah Teâlâ&#8217;nın cennet-cehennemi dilediği zaman yaratmaktan aciz olmaması sebebiyledir. Gerektiği zaman yaratır. Aksi takdirde ihtiyaçtan önce onların yaratılmasının bir mânâsı yoktur.</p>
<p><strong>Biz buna karşı şöyle deriz:</strong> Onların hazırlanmış olmalarının hikmeti şudur: Sana itaat eden kuluna ikram edeceğin şeyi, sana isyan edeni de korkutacağın şeyi görmesi için hazır bulundurman iyidir. Nitekim en beliğ korkutma şekli hazırlanmış olanın karşısındakidir. Günlük hayatta bile şu tarz konuşmaları müşahede etmez misin? Biri diğerine, &#8220;şunu şöyle yap, elimin altındaki bu kurulu güzel ev senin içindir, yahut da, şu elimde gördüğün ve karşı geleni cezalandıracağım sopanın korkusuyla, şöyle yapma&#8221; der. Bu söyleyiş tarzı, &#8220;şöyle yap, ben de sana güzel bir ikram yapacağım, yahut da hazırlayıp cezalandıracağım sopanın korkusuyla şöyle yapma&#8221; şeklindeki söyleyiş tarzından daha beliğdir. Bu aklî delil olarak cennet ve cehenneme giriş vaktinin gelme- sinden önce onların yaratılmış olmasının iyi bir şey olduğunu gösterir.</p>
<p>Cennet ve cehennemin yaratılmış oldukları konusunda bir başka delilimiz de şu âyettir: &#8220;&#8230;sakınanlar için hazırlanmıştır &#8220;(Al-i Imran,131-133)Onların görüşleri Allahın verdiği bu haberi yalanlama sonucuna götürür. Çünkü yaratılmamış olsalar hazırlanmış olmazlar. Cennet ve cehennem bir &#8220;şey&#8221; dir. Yani mevcuttur. Kıyamet ise şey diye isimlendirilemez. Çünkü o henüz mevcut değildir. Bu,Mu&#8217;tezile&#8217;nin görüşü hilafmadır. Onlar kıyametin yaratılmış ve fakat henüz ortaya çıkmamış olduğu, insan öldüğü zaman ortaya çıkacağı ve o kişiye malum olacağı görüşünddirler. Çünkü Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kira ölürse onun kıyameti kopmuştur&#8221;.(bk. el-Acluni, Keşfu&#8217;I-Hafa, 2/386)</p>
<p>Keza Akide &#8216;nin sahibi de bu hadisi merfu olarak zikretmiştir, ama ben öyle görmüyorum. Bize göre, ölenin kıyametinin kopması demek onun saadet veya şekavet halinin ortaya çıkması demektir.</p>
<p>Sonra, cennet ve cehennem onlara göre, yani Cehmiyye ve Kaderiyye&#8217;ye göre, fanidir. Çünkü her ikisi de bir maksad için konulmuşlardır. Bunlardan maksad ise, amellerin sevabıdır. Bu da sonludur. O halde cennet ve cehennem de sonludurlar. Nitekim her ikisi de amellerin mükafatı veya cezasıdır. O halde amellerin ölçüsündedirler.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın .şu âyetlerindeki ifadeler ise bizi destekler. &#8220;Onlara kesintisiz ecir vardır&#8221;(Tin,3) &#8220;&#8230;bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen&#8230; &#8220;. (Vakıa,33)Onların &#8220;amellerin sevabıdır&#8221; sözü de doğru değildir.Doğru söyleyen ve doğruluğu da tasdik edilmiş olan Peygamber&#8217;in (s.a.) de ifade buyurduğu gibi hiçbir kimse (sadece) ameliyle cennete girmeyecektir.(Buhari, &#8220;Rikak&#8221; 18, &#8220;Merda&#8221; 19; Müslim, &#8220;Münafikin&#8221; 72, 7&#8217;5;77, 78.)</p>
<p>Eğer, cennet ve cehennemin fani olmadığı görüşünün Allah&#8217;a beka konusunda ortaklık sonucuna götüreceği, yani sonsuz olan ebedî bekada cennet ve cehennemin Allah&#8217;a şerik olacağı sonucunu doğuracağı ifade edilirse şöyle deriz:</p>
<p>Bu sonucu doğurmaz. Bilakis cennet ve cehennem ile Allahın bekası arasında bariz bir fark vardır. Çünkü her ikisi de yok iken var ol-muşlardır. Allah&#8217;ın bekası ise ezelîdir, daimîdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>M.Said Yeprem,Maturidi&#8217;nin Akide Risalesi ve Şerhi,syf.105-109</p>
<pre></pre>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/">Âhiret Ahvali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Miracı Olmayanın Mevlidi Ne Mana İfade eder?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/miraci-olmayanin-mevlidi-ne-mana-ifade-eder/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/miraci-olmayanin-mevlidi-ne-mana-ifade-eder/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2015 20:58:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İdeal insan Olarak Hz. Peygamber:]]></category>
		<category><![CDATA[İnsana Doğru Yaratılışın Seyri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kandil]]></category>
		<category><![CDATA[Kutlu Doğum]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Miracı Olmayanın Mevlidi Ne Mana İfade eder?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8101</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sufiler arasında bir deyim yaygındır: “Allah’a giden yollar nefesler (enfas) sayısıncadır.” Deyimdeki kelime (enfas) bazen nefis (kişi) diye okunur ve her insanın Allah’a giden ‘hususi yolu’ vardır diye tefsir edilir. Hz. Peygamber’e dair konuşmak, onun hayatını veya özelliklerini yazmak ‘ilahiyatçı’ olarak mesleğin en hoş yönlerindendir: insanlığın ideal örneği ve onun vasıflarından söz etmek bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/miraci-olmayanin-mevlidi-ne-mana-ifade-eder/">Miracı Olmayanın Mevlidi Ne Mana İfade eder?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images12.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8103" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images12.jpg" alt="Miracı Olmayanın Mevlidi Ne Mana İfade eder?" width="391" height="246" /></a><br />
Sufiler arasında bir deyim yaygındır: “Allah’a giden yollar nefesler (enfas) sayısıncadır.” Deyimdeki kelime (enfas) bazen nefis (kişi) diye okunur ve her insanın Allah’a giden ‘hususi yolu’ vardır diye tefsir edilir.</p>
<p>Hz. Peygamber’e dair konuşmak, onun hayatını veya özelliklerini yazmak ‘ilahiyatçı’ olarak mesleğin en hoş yönlerindendir: insanlığın ideal örneği ve onun vasıflarından söz etmek bir imtiyaz ve lütuftur bütün ilahiyatçılara. Böyle bir konuşma hem kolay ve hem zor: kolaydır, çünkü bildiğiniz bütün hakikatleri ve insanı özellikleri anlatsanız hepsi Hz. Peygamber’e münasip düşer. Hz. Peygamber bu itibarla herkes tarafından ‘maruf’ ve herkese aşina olan kişidir. Müslümanların çocuklarına yaygın olarak Hz. Peygamber’in isimlerini vermiş olmalarının sebebi peygambere dair bu aşinalık ve marifettir.  Hz. Peygamber’deki vasıflara delalet eden isimler herkesin bildiği ve ahlak ilkesi olarak kabul ettiği vasıflardır; bu itibarla Hz. Peygamber ideal insanı temsil eder. İşin kolay tarafı bu. Hz. Peygamber hakkında söz söylemek zordur, çünkü her Müslümanın kendince aşina olduğu bir meseleyi anlatırken yeni ne söyleyebilirsiniz? Kolay ile güçlük arasında bir yol bulup Peygamber’in mevlidi hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istedim.</p>
<p>Benim için şu soru anlamlı bir sorudur ve bu soruyu herkesin sorma hakkına inanırım: Müslümanlar Hz. Peygamber’in doğumunu niçin kutluyor? Üstelik Müslümanların bir kısmı –ki niceliksel olarak değilse bile etkileri bakımından önemli bir kısmı- tepki gösterse ve din içerisinde sonradan çıkartılmış bir ‘bidat’ saysalar bile, geçmişten günümüze değin Hz. Peygamber’in doğumunu özel bir münasebetle kutlamaktan geri durmamışlardır. İslam dünyasının bilhassa Hicaz kısmının dışındaki bölgeler olmak üzere İran’da, Hint-Pakistan bölgesinde, Afrika’da ve Anadolu’da Hz. Peygamber’in doğumu vesilesiyle Kuran-ı Kerim’in tilavet edildiği, salavat-ı şerifelerin okunduğu, şiirlerin ve kasidelerin genellikle bestelenmiş olarak okunduğu geceler tertip edilir. Hiç biri 14. Asrın büyük mutasavvıf ve şairlerinden Süleyman Çelebi tarafından yazılmış Mevlid-i Şerif’i kadar tanınmamış olsa bile farklı dillerde ve lehçelerde yazılmış mevlitler İslam dünyasında geniş bir literatür teşkil eder. İslam düşünce geleneklerinde Hz. Peygamber’in yeri ve konumu üzerindeki tartışmaları dikkate aldığımızda Müslümanların bir kısmı için bu kutlamalar bir önem ifade etmeyebilir. Hz. Peygamber’in doğumu, yaşadığı hayat ve ahlaki vasıfları üzerinde geniş bir literatürün ortaya çıktığı bir vakıadır. Zamanla Hz. Peygamber’in yanında başka bazı büyük insanlar için benzer toplantılar tertip edilse bile esas itibarıyla mevlit Hz. Peygamber ile özdeşleşmiştir. Bu nedenle bütün öteki merasimlerin anlamlı olabilmesi için Hz. Peygamber’in mevlidinin niçin kutlandığı ve dikkatin niçin Hz. Peygamber’e teksif edildiği hakkında bir kanaatimiz olmalıdır ki ötekilerden söz ettiğimizde tutarsızlığa düşmeyelim.</p>
<p>Sufiler arasında bir deyim yaygındır: “Allah’a giden yollar nefesler (enfas) sayısıncadır.” Deyimdeki kelime (enfas) bazen nefis (kişi) diye okunur ve her insanın Allah’a giden ‘hususi yolu’ vardır diye tefsir edilir. Bazen deyimdeki kelime ‘nefesler’ anlamında alınarak -her nefes Allah’a giden bir imkân kabul edilerek- Allah’ın kula yakınlığını anlatmak için yorumlanır. Bu yorumda insan her nefeste Allah’a gidebilecek bir imkâna sahiptir. Başka bir anlatımla hayat sonsuz nefeslerden oluşurken her nefesin varlık sebebi Allah’ı anmak ve O’na dönmektir. Sözü aktaranlardan birisi Kübreviye’nin piri Necmeddin Kübra’dır. Onun aktarımıyla  ‘Allah’a giden yollar nefisler sayısı kadardır.’ Süleyman Çelebi’nin ‘bir kez Allah derse aşk ile lisan, dökülür cümle günah mislü hazan’ mısraını hatırlarsak ikinci yorum da muhtemeldir. Öte yandan sufilerin insanın uzun bir ömür olarak tahayyül ettiği hayatı ‘üç gün’ veya ‘üç nefes’ saydıklarını hesaba katarsak, deyimin yorumlanması gereken istikamet ortaya çıkar: ömür denilen şey, ‘alınmış, alınan ve alınmamış’ üç nefesten ibarettir. O kadar!</p>
<p>Öte yandan ‘Allah’a giden yol’ tabiri üzerinde durmak gerekir. ‘Allah’a gitmek’ tabiri bir vehim olabilir mi? Allah gidilen- gelinen bir mekân veya gaye midir ki? Her yerde ‘hazır ve her şeye nazır’ olan Allah’a gitmekten söz etmek bir çelişki değil midir? Naslarda Allah’a gitmek, Allah’a çağırmak gibi ifadeler yer alsa bile İbnü’l-Arabi’nin ısrarla dikkatimizi çektiği üzere, bu ifadeleri algımızı ters yüz edecek şekilde yorumlamak lazımdır. Bu itibarla ‘Allah’a davet’in ilk tesiri algının ters yüz edilmesiyle ortaya çıkar. Bu itibarla tashih edilmesi gereken ilk şey algının ta kendisidir. ‘Allah’a gitmek’ veya ‘Allah’a davet’ çağrısı herhangi birine veya bir mekâna gitmek şeklinde yorumlanmaktan’ tenzih’ edilmelidir ki maksada varmak mümkün olabilsin. Allah’a gitmek ile kastedilen şey, O’nun her yerde ve her zamanda var olan mutlak hakikat olduğuna ‘iman’ ve bunun sürekli olarak akılda tutulması anlamındaki ‘huzur’, her nefesi bu bilinçle almak-vermek demek olan İslam’dır.   İşte Süleyman Çelebi’nin “Bir kez Allah derse lisan, dökülür cümle günah mislü hazân” mısraı bu ilkenin bir yorumu olarak okunabilir.</p>
<p>Deyimdeki ‘enfâs’  kelimesinin ‘nefs’ kelimesinin çoğulu olabileceğini söylemiştik. Bu kez deyim herkesin Allah’a giden hususi bir yolu vardır demekti.  ‘Her insanın Allah’a giden bir yolu vardır’ cümlesi üzerinde durmak gerekir. Çünkü bu anlamıyla deyim &#8211; Allah’a giden yol olarak İslam’ı kabul ettiğimizde- yanlış anlamaya müsait olabilir. Sufiler deyim üzerinde durduklarında şöyle bir neticeye varmışlardır: Allah’a giden yollar çoktur, fakat yollar içerisinde en güvenli, en doğrudan ve tehlikelerden uzak yol sırat-ı müstakim’dir. Sırat-ı müstakim Allah’a giden kestirme yol demektir. Bu yorumda insanın sırat-ı müstakim’i takip etmesi, insan için başarısızlıkla neticelenebilecek yollardan vaz geçerek Allah’ın bildirdiği yolu takip etmesi demektir.  O yol Peygamber tarafından getirilmiştir ve insan sırat-ı müstakime uymakla hususi yolundan vaz geçmiş olur.</p>
<p>Peygamber’in bize getirdiği yol Allah’a giden sonsuz sayıdaki yol arasından en doğru ve en güvenli yoldur. Her insan için Allah’a varabilecek en doğrudan yol, sırat-ı müstakim, yani Hz. Peygamber’in yolu olan Muhammedilik olmalıdır. Artık ‘her yol Allah’a varır’ yerine ‘sırat-ı müstakim insanı Allah’a ulaştırır’ demek gerekir; bu durumda Allah’a giden yol nefisler sayışıncadır’ cümlesini sırat-ı müstakim kapsamında yeniden yorumlamak gerekir. İslamiyet içerisindeki bütün tarikatların üst başlığının Muhammedilik olması bunu anlatır.  Varlık sebebimiz ve maksadımız Allah’ı tanımak ise maksada götürecek yol sadece Muhammedilik olabilir. Binaenaleyh Allah’a Hz. Peygamber üzerinden gidilir. Artık her insan İslam’ı kabul etmekle vaz geçtiği Allah’a giden hususi yolunu sırat-ı müstakim içerisindeki ‘özel’ yolda bulacaktır. Bunu Konevi’nin isimlendirmesiyle ‘vech-i has’, yani Allah’a bakan özel yönümüz ve yüzümüz olarak isimlendirebiliriz. İslam bireysel farklılıkları bu şekilde muhafaza eder: büyük yol içerisindeki özel ve dar yollar. Başka bir ifadeyle Hz. Peygamber’in hakikatinin içerdiği özel hakikatler.</p>
<p>Öyle görünüyor ki, Hz. Peygamber’in mevlidi üzerindeki konuşmalarda ‘kırılma noktası’ tam burasıdır: Acaba biz tarihsel bir hadise ve bir kişiyi ilgilendiren –ki isterse Hz. Peygamber olsun- bir hadiseden mi söz etmekteyiz, yoksa her insan ferdini ilgilendiren bir hadiseden mi söz etmekteyiz?</p>
<p>İslam’ın bazı özellikleri vardır ki bunlar özellikle metafizikçi düşünürler tarafından ayrıntılı bir şekilde işlenmiş, İslam’ın zaman üstü ve kişilere münhasır olmayan yönü ortaya konulmuştur.  Bunlardan birisi bir kişiden söz ederken bütün insanları ilgilendiren imkândan söz edebilmemizdir. Bu özellik esas itibarıyla Kur’ân’ın icazından kaynaklanır. Kur’ân-ı Kerîm genellikle kişilerden ve somut hadiselerden söz etmez, daha çok belirsiz bir şekilde imandan, inkârdan, nifaktan vs. söz eder. Bu durum her insanı tekini hadiseye iştirak ettirme maksadı taşır. Kur’ân-ı Kerîm Firavun, Nemrut gibi olumsuz karakterlerden veya Hz. Musa, Hz. İsa vb. gibi olumlu misallerden söz ederken Müslüman düşünürler özel isimlerden genel durumlar çıkartarak ‘firavunluk’, ‘nemrutluk’, musalık’ gibi isim mastarlar türetir. Bu sayede tarihte yaşamış Mısırlı Firavun sadece bir örneğe döner; esas olan ise bir ahlak ve insani durum olarak Firavunluktur. Yukarıda zikrettiğimiz deyimi hatırlarsak, şöyle bir hüküm vermek mümkündür: Allah karşısında işlenmiş kibir ve kendini beğenme suçu olarak ‘nefisler/nefesler sayısınca Firavunluk vardır.’ Benzer yorumu öteki isimler ve ahlak için düşünebiliriz. Acaba Hz. Peygamber’in mevlidini bu çerçevede ele almak mümkün müdür?</p>
<p>Öyle görünüyor ki, Hz. Peygamber’in mevlidi üzerindeki konuşmalarda ‘kırılma noktası’ tam burasıdır: Acaba biz tarihsel bir hadise ve bir kişiyi ilgilendiren –ki isterse Hz. Peygamber olsun- bir hadiseden mi söz etmekteyiz, yoksa her insan ferdini ilgilendiren bir hadiseden mi söz etmekteyiz?  İslam’ın genel bakış açısını ve bu bakış açısıyla ortaya çıkan metafizik düşünceyi hesaba katarsak, bir kişinin mevlidini konuşmak anlamlı değildir. Hele ‘dini’ bir gayeyle tabii bir hadiseyi kutlamak makul bir iş olmasa gerekir. Bir şeyin ‘dini’ değerinin olabilmesi için naslarda karşılığının olması gerekir. Aksi halde tabii bir hadiseyi kutlamak niçin Hakka ‘kurbiyet’ vesilesi olsun ki?  Metafizikçi düşünürler bu paradoksu çözebilecek bir bakış açısı ortaya koymasalardı özel bir doğum ile her insanın doğumu arasındaki irtibatı anlayamaz, Hz. Peygamber’in mevlidi üzerindeki faaliyet anlamsız kalabilirdi. Öyleyse buradaki ana soru şudur: Bir tabii hadise olarak ‘mevlid’ veya ‘viladet (doğum)’ nedir ve Müslümanlıkta neye karşılık gelir? Sorunun cevabını bulduğumuzda artık mevlid üzerindeki konuşmalar bir bağlama yerleşir, mevlid kutlamaları bir kişiyi övmek veya anmaktan öteye geçerek hakiki manasını bulur.  Başka bir ifadeyle mevlidin ne olduğu hakkında bir fikrimiz yoksa Hz. Peygamber’in mevlidi üzerindeki konuşmanın da bir anlamı olmayacaktır.</p>
<p><strong>İdeal insan Olarak Hz. Peygamber:</strong></p>
<p><strong>Bir insan Bütün İnsanlık Demektir!</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dedik ki Müslüman metafizikçiler Hz. Peygamber ile her bir insan bireyi arasındaki irtibatı gösterdiler. Bu sayede Hz. Peygamber hakkında konuşmak yabancı ve uzak birisinden konuşmak değil, her bir ferde yakın birisinden söz etmek anla­mına geldi. Bunu izah edebileceğimiz en iyi misallerden birisi onun mevlidi üzerinde konuşmaktır. Onun mevlidi üzerinde konuşmak, biraz daha ayrıntılı olarak ele alacağımız gibi, her insanın kendi doğum hadisesinden konuşmayı içerecek şekilde doğum-oluş hadisesi üzerinde konuşmak demektir. Biz Hz. Peygamber&#8217;in doğumunu kutlarken zımnen kendi doğumumu­zu kutlamış oluruz ve &#8216;mevlit&#8217; üzerinde tefekkür etmiş oluruz. Tabii bir hadiseyi kurbiyete vesile olan ibadete dönüştürebilecek olan bu muhasebe ve tefekkürdür. Mevlidi daha iyi anlayabil­mek için mevlit ile yakın irtibatı olan başka bir misal olarak miracı düşünmek gerekir. İslam, Hz. Peygamber&#8217;in miracından</p>
<p>Söz ederken maksat Peygamber&#8217;i bir insan olarak yüceltmek değildir. Her insanın müşterek olabileceği bir imkândan söz edilir miraçtan söz edilirken! Hz. Peygamberin miracının çok hususi bir miraç olmuş olması durumu değiştirmez; miracın anlamı Hakkin huzuruna yükselmek ise -ki öyledir- her insa­nın ibadetlerindeki maksadı bu yükseliş olmalıdır. Bir hadis-i şerifte &#8220;Namaz müminin miracıdır&#8221; denilir. Müslümanlar Hz. Peygamber&#8217;in miracından söz ederken de kendilerine aşina bir işten söz ettiklerini bilirler, çünkü miraçta da maksat bir kişinin övülmesi değil, her Müslüman ferdin günde beş vakit iştirak ettiği bir hadisenin hakiki veçhesinin anlaşılmasından ibarettir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in miracını konuşmak her kişi için kendi kişisel miraç imkânına ve sorumluluğuna inanmak demektir. Bu bahisteki konuşmalarla da kendi sorumluluğumuzu ve önümüz­deki imkânı yeniden hatırlarız, miraç etmek için yola düşmek isteriz. Sadece miraç ve mevlit için değil! Hz. Peygamber in ahlakından söz ederken de zaman ve mekân itibarıyla uzaktaki bir inşam övdüğümüzü hiç düşünmeyiz. Onun ahlakı bizim için bir imkân ve gerçek insan olma yolculuğunda kaçınılmaz bir görevdir. Öyle ki biz görevi yerine getirmediğimizde kimse bizim adımıza onu yerine getiremeyecektir. Burada günahlardaki gibi ibadet ve ahlak alanında ferdiyetin tam olarak yüceltildi­ğini ve dinin bir insanın özne olarak yerine getirebileceği bir sorumluluk olduğunu görürüz: sen dindar değilsen bu iş olma­mış demektir, velev ki bütün insanlar dindar olsun! Müslümanlar kendi görevlerim konuşmak için Peygamberden söz ederler.</p>
<p>Bu nedenle Hz. Peygamber&#8217;in merhametinden, cömertliğinden, güvenilirliğinden, doğruluğundan söz ederiz. Bu sayede Müslümanlar –ki bu noktada aralarındaki görüş ayrılıkları artabilir-  Hz. Peygamber’i yaşayan bir varlık, yaşayan bir ruh, bir mana olarak överler ve övmenin pratik bir neticesi vardır: her bir insan onun gibi olabilir. Hz. Peygamber bir aynadır ve aynaya bakarak konuşuruz, aynaya bakarak istikamet buluruz. Öyleyse Peygamber’i övmek bir rehberi ve O’nun üzerinden insanlık hakikatini övmek/hatırlamak demektir. İnsanlık değerlerinden, insanlık erdemlerinden söz ederiz. Bazen bir kişiye tepkimizi ifade etmek üzere onun &#8216;insan olma­dığı&#8217; hükmünü veririz. Hâlbuki ortada sureti itibarıyla insan olan biri vardır ve biz ona &#8216;sen insan değilsin&#8217; deriz. Çünkü aklımızdaki &#8216;insan kimdir?&#8217; sorusunun cevabı biyolojik bir cevap değildir. Bize göre insan ahlaki bir varlıktır ve iyi ahlak sahibi oldukça insan, insan haline gelir. Bunu Platon&#8217;un teorisiyle izah edersek, bir insanlık ideası vardır ve o idea bizim &#8216;ahlaki değer­ler&#8217; dediğimiz değerlerle özdeştir. Üstelik Platon&#8217;un teorisinde bu değerler, zaman ve mekân dışıdır ve herkes &#8216;insan&#8217; olmak itibarıyla bu değerlere sahip olmada müşterektir.</p>
<p>Ancak o zaman şöyle bir sorun ortaya çıkar: Acaba herkes tam olarak insan ise o zaman niçin insanlık değerlerinden söz etmekteyiz? Cümleyi tersinden kurarsak: &#8216;İnsanlık değerleri&#8217; bazen kendimizi veya başkalarını eleştirmemize yol açan ideal bir kavram olduğuna göre insanlık henüz kat etmemiz gereken uzun bir yoldur. Bunun anlamı şudur: İnsan olmak için nefsin arzularıyla mücadele ve ahlaki değerler kazanmak yolunda &#8217;emek&#8217; harcamamız gerekir. Cüneyd-i Bağdâdî tasavvufun -ki tam anlamıyla insan olma serüvenidir- sulhu olmayan bir savaş olduğunu söylerken meselenin bu yönünü bize öğretti. Peki, bu durum herkes için böyle midir? Yani tam olarak &#8216;insan&#8217; adım alabilecek ve gerçekte insan olmuş birisi var mıdır, yok mudur?</p>
<p>Sorunun cevabı önemli, önemli olduğu kadar çetindir. Bir ideanın tam olarak bir kişide temessül ettiğini söyleyebilmek büyük bir iddiadır. Öte yandan temessül etmediğini söyler­sek, bu durumda o ideayı nereden bildiğimiz sorusu cevapsız kalır. Sofistlerin bilgi üzerindeki eleştirilerini dikkate alırsak, &#8216;olmayan bir şeyi nereden bildik?&#8217; sorusu boşlukta kalır. Çünkü hiçbir şekilde görmediğimiz veya varlığına şahit olmadığımız bir şeyi bilmek mümkün değildir. Belki bir cevap olarak insanlık ideasını, içerdiği değerlerle bileşik bir kavram haline getirebi­liriz ki bu da tutarsızdır. Her hâlükârda insanlık ideasından bahsediyorsak iki şeyden söz edebilmemiz lazımdır: Birincisi o idea varlıkta tahakkuk etmiş (olmuş/bilinmiş) bir şeydir ve en azından bir kişi kamilen ve tam olarak &#8216;insan&#8217; haline gelmiştir. İkincisi insanlık ideasından söz ettiğimize göre, öteki insanlar için de tam bir &#8216;insan&#8217; olmak mümkündür ve insanlık idealine gidecek yol açıktır. Aksi halde insanlık ideasından her kim söz ediyorsa -metafizik veya din- abes bir şeyden söz ediyor de­mektir. Hâlbuki hem metafizik gerçekleşmiş ve var olmuş bir şeyden söz eder, hem din gerçek ve tahakkuk etmiş bir şeyden söz eder: insanlık ideali en azından bir kişide temessül etmiştir ve her bir insan için kapı açıktır.</p>
<p>Müslümanlar insanlık hakikatinin, kendisinde tahakkuk ettiği kişinin -bilâ itiraz ve ihtilaf- Hz. Peygamber olduğunda hemfikirdir. Bunun anlamı şudur: Gerçek bir insan varsa -ki Allah&#8217;ın âlemi yaratma maksadı odur- o kişi Hz. Peygamber&#8217;dir. İnsanlık değer ve ahlak demek ise -ki günlük dildeki kullanımı­mız da dâhil olmak üzere bütün felsefi mirasımıza göre bu böyledir- insanlık değerlerinin ölçüsü ve &#8216;aynası&#8217; Hz. Peygamber&#8217;dir. Binaenaleyh Hz. Peygamber insanlık için sadece Allah&#8217;a giden bir yol değil, aynı zamanda insana ve insanlığa giden bir yoldur! &#8220;İnsan olmanın anlamı ve ölçüsü nedir?&#8221; sorusunun cevabı artık Hz. Peygamber olur. İbnü&#8217;l-Arabi&#8217;nin Hz. Peygamber&#8217;in hikmetinden söz ederken eş anlamlı olarak &#8216;fert&#8217; (bir ve tam olmuş insan) demesi ile insanlık hakikati demesi aynı kapıya çıkan iki nitelemedir.</p>
<p>Daha çok sûfîlerin aktardığı bir ifadede şöyle denilir: &#8220;Ken­dini bilen Rabbini bilir.&#8221; Bu ifade hakkıyla Hz. Peygamber&#8217;de tahakkuk etmiştir ve evvelemirde onda kendini bir insan olarak tanımanın -ki burada tanımak ile olmak eşitlenir- anlamıyla Rabbi bulmanın anlamı kesişir. Öyleyse mevlidini kutladığımız Hz. Peygamber bizim için &#8216;gerçek insan&#8217; olan yegâne kişidir ve âlemde Allah&#8217;ın maksadı olan halife odur. Bütün insanlı­ğın öyküsü onun öyküsüyle yeni bir anlam kazandı ve büyük resmin bir parçası haline gelerek ona eklemlendi. Bizim varlık sebebimiz ise onda tahakkuk eden insanlık ideasının bizde de tahakkuk etmesidir. Bunun için ona dair olan her şey bizimle ilgilidir ve bizi bizzat ilgilendirir. Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Nefisler sayısınca &#8216;mevlit&#8217; vardır, fakat onların sadece bir kısmı kutlanmaya layıktır. Şimdi bunun üzerinde duralım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsana Doğru Yaratılışın Seyri: Özel Bir Yaratılış Tarzı Olarak Mevlid</strong></p>
<p>Hz. Peygamber üzerine pek çok kitap yazılmıştır. Bunların arasında Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, Muhammed Bîcan Efendi’nin Muhammediyye’sini zikredebiliriz. Bu eserleri incelerken en dikkati çekecek hadiselerden birisi şudur: Hz. Peygamber’in mevlidini ele alan bahislerin ardından veya öncesinde genellikle miraç bahsi ele alınır. Bu itibarla mevlit ile miraç arasında bir irtibat kurulur. Acaba mevlit niçin miraç ile ikmal olunur? Soruyu doğru cevapladığımızda Hz. Peygamber’e dair meseleleri daha iyi anlamış olmakla kalmayacağız, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, kendi mebde ve mead hikâyemiz hakkında kapsamlı bir cevap bulmuş olacağız.  Müslümanların Peygamber tasavvurundaki merkezi sorulardan birisi budur: mevlit ile miracın ilişkisi. Mevlid Hz. Peygamber’in doğumunu anlatırken öteki kısmı niçin miracından söz ediyor? Öyle görünüyor ki burada İslam marifetinin derin bir varlık tasavvuru ortaya çıkmaktadır. Bu ardışıklık bir varlık yorumuna dayanır ve mebde ve mead ekseninde kurulu varlık yorumu bir insan üzerinden ortaya konulmaktadır. Önce mevlitten söz edelim. Bu bahiste soracağımız ilk soru şudur: Evrenin yaratılışı içerisinde bir insan ferdinin doğumu ne anlam ifade eder? Veya soruyu şöyle de sorabiliriz: Evrenin yaratılmış olmasının herhangi bir insan ferdindeki karşılığı nedir? Bütün Müslümanlar Allah’ın âlemi yarattığını kabul eder ve yaratılışı açıklamak üzere arada bir takım görüş ayrılıkları olsa bile âlemin Allah gibi kadim olduğunu kabul eden herhangi bir Müslüman ekol yoktur.</p>
<p>Mesela İslam filozofları âlemin kadimliğinden söz etmiş olsalar bile, yine de Allah ile âlemin kıdem tarzını ayırt ederler. Her halükarda âlem Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah hakkındaki en önemli delilimiz ve bilgimiz Yaratıcı olmasıdır. Allah’ın varlığı üzerindeki tartışmalarda delillendirme yaratılış (hudus) delili üzerinden yapılır, bazen ilk hareket ettirici, bazen âlemin ilkesi şeklinde bir tavsif ile Allah fikrini temellendirmek isteriz. İslam kelamcıları Allah’ın âlemi salt yokluktan yarattığını savunurken Allah’ın temel vasfı olarak yaratıcılık sıfatı üzerinde odaklanmışlardır. Onlar kudret ile yaratma arasında ilişki kurarken de yaratıcılık vasfının ilahi-mutlak kudreti açıklayan en önemli fiil ve nitelik olduğunu söylemişlerdir Kadir olmak evvelemirde yaratmak ve var etmek demektir.  Her halükarda yaratılmış olmak âlemi varlıkta ikincilliğe –ilk ve kadim ve ezeli Allah- indirirken Allah’ın Evvel ve Müteal olması O’nun yaratıcı olmasının gereğidir.</p>
<p>Öyleyse ‘Allah âlemi yarattı’ ve kadim olmayan bir âlemdeyiz ve onun bir parçasıyız. Bu bütün Müslümanların kabul ettiği bir ilkedir. Kur’ân-ı Kerîm’den nazil olan ilk ayet ‘Yaratan Rabbinin adıyla’ diye başlar. Hz. İbrahim’in Allah’a yönelmesini anlatan ayette ‘gökleri ve yeri yaratan Allah’a yüzümü döndürdüm’  denilir. Hz. Peygamber’e gelen ilk ayetten veya Hz. İbrahim’in zikredilen ifadesinden şunu anladık: Yaratıcı olmak Allah’a yönelmemizin en önemli sebebidir.  Bu noktada mesele şudur: Allah ‘yaratmak’ kelimesini kullanırken –ki en azından altı tane yaratma anlamıyla fiil zikredilir ve bunların farklı tarzları naslarda geçer- yeryüzünde biz türemeyi ve çoğalmayı anlatmak için başka kelimeler kullanırız. Mesela bir şey için ‘ortaya çıktı’ deriz, ‘sudur etti’ deriz, bir şey ‘doğdu’, ‘meyve verdi’, ‘neticelendi’ vs.</p>
<p>Bütün bu durumlarda bir şeyin başka bir şeyi meydana getirmesinden veya bir şeyin kendiliğinden husule gelmesinden söz etmiş oluruz. Aslında yaratılışı perdelediğimiz veya ihmal ettiğimiz dil tam da bu dildir: âlemde bir nedensellik kabul ederek nesneleri fiil sahibi kabul etmekle âlemdeki her bir şeyi yaratılış eyleminin dışında tutmak. Hâlbuki yaratılış teorisi hiçbir şeyin fiil ve güç sahibi olmadığını ve -âlemin bütünü gibi- içindeki nesnelerin ve hadiselerin de ilahi kudret tarafından halk edildiğini kabul etmeyi ilzam eder. Bilhassa Ehl-i sünnet kelamcıları ve daha sonra sufilerin savundukları temel görüş buydu. Bu anlamıyla yaratıcı olmak ile kelime-i tevhidin anlamı arasında zorunlu bir irtibat vardı. Allah’tan başka hakiki fail yoktur ve hiçbir şey müstakil bir varlığa ve güce sahip değildir. Âlem bir bütün olarak veya âlemdeki hiçbir şey ‘fail’ vasfını haiz olacak şekilde ‘sebep’ olarak görülemez.</p>
<p>Müslüman bilginlerin nedenselliğe yönelik eleştirileri bu yaratılış teorisini muhafaza etmek gayesinden kaynaklanmıştı.  Öyleyse günlük hayatta yaratılış fiilinden bağımsız ve kendi içinde müstakil bir fiil olarak kullandığımız bütün üreme ve çoğalma fiillerinin ‘halk teorisi’ istikametinde yeniden yorumlanması ve gerçek yerlerine yerleştirilmesi dini düşüncenin icbar ettiği zorunlu bir durumdur. Hiç kuşkusuz dilin ortaya çıkardığı sorunlar düşüncenin hakikatle yüzleşmesi önündeki en büyük engeledir ve dil terbiye edilmeksizin düşünce sahih olamayacaktır (bu meyanda dini olamayacaktır). Artık bir şeyin husule gelmesinden değil, sebebini bildiğimiz veya bilemediğimiz şekilde onun yaratılışından söz etmiş olacağız. Bir şeyin ebeveyn sebebiyle doğumundan değil, vesilelerle yaratılışından söz edeceğiz. Her birimiz için halk eylemi doğumla gerçekleşen bir hadisedir ve biz doğarak yaratılmış oluruz. Bu itibarla mevlit veya doğum bizim için yaratılış demektir.  Anne-baba ise bu doğuma vesile ve şahit olan kişidir. İslam’da anneliğin değeri yaratılış fiiline ‘vesile’ olmasından kaynaklanır. Anne ‘kün’ emriyle başlayan yaratılış sürecinin bizim açımızdan bize en yakın halkasından ibarettir. Müslümanlar için doğum hadisenin kutsiyeti buradan kaynaklanır: İnsan bir âlem demek ise bir insanın yaratılışı-doğumu bir âlemin –mesela bir galaksi- yaratılışı kadar hayret ve heyecan verici olmalıdır. Mevlit kutlamalarının ‘annelik-doğum-yaratılış’ vesilesi olarak da kutlanmaması büyük bir eksikliktir.</p>
<p>Bu itibarla halk kelimesinin kazandığı anlamlardan birisi ‘nüzul’ yani iniştir (Allah’tan geliş). Nüzul statü itibarıyla üstün olandan ayrılış demektir. İnsanın Hak tarafından yaratılışına ‘nüzul’ denilir ve bu nüzul bir kavis çizerek Allah’tan göreceli şekilde uzaklaşarak yeryüzünde ortaya çıkar. Bu itibarla âlem ile insan arasında sufi metafizikçilerin kurduğu irtibatı hatırlarsak aslında âlemin yaratılışı insanın nüzulü ile tamamlanır ve artık ‘âlem yaratıldı’ denilir. Öte yandan insanı ‘kelime’ sayan İbnü’l-Arabi ve takipçileri olan metafizikçilerde nüzul kelimesinin kullanımı sayesinde ayet-kelam ile insan arasında irtibat kurulur: Kur’ân nazil olurken insan da nazil olur. Sufilerin bu yaklaşımı çeşitli ayet ve hadislerin yorumundan hareketle insanı belirli bir gayeye istinaden eşref-i mahlûkat kabul etmelerinden kaynaklanır.</p>
<p>İnsan eşref-i mahlûkattır: yaratılış ona doğru bir seyir takip eder ve nihayetinde bir insanın doğumuyla yaratılış insanda karar kılar. Demek ki doğum (mevlid) yaratılışın son ve mükemmel halkasıdır ve insanın doğumuyla yaratılış tamamlanır veya yeni bir seyre intikal eder. Hz. Peygamber’in mevlidi özel yaratılışın bir tezahüründen ibaretti ve Hz. Peygamber doğduğunda sayısı ‘nefisler’ sayısınca olan ‘nüzul’ kavislerden bir kavis daha çizilmiş oldu. Hikâyenin tabii olan kısmı burasıdır. Bu kısmın kutlanmasının veya bundan dolayı birinin övülmesinin anlamı yoktur; belki yaratan Allah’a hamt etmek ve insanda neticelenen bu mükemmel yaratılış eylemi sebebiyle O’nu övmek doğumda yapılabilecek en yerinde iştir.</p>
<p>Şimdi tekrar sormamız lazımdır: Hz. Peygamber miladi 571 tarihinde herhangi bir insan gibi doğdu, altmış küsur yıla varan bir hayat yaşadı ve hayatının bir bölümünde kendisine nübüvvet geldi.  Nübüvvetin gayesini en iyi anlatan hadislerden birisi şu olsa gerekir: <strong><em>“Ben mekarim-i ahlakı ikmal üzere gönderildim.”</em></strong> Mekarim-i ahlak veya güzel ahlak değerleri ne demektir? Güzel ahlakın mahiyetini açıklarken şunu düşünmeliyiz: Hepimizin insanlık hakkında bir fikri vardır. Bundan daha önce söz etmiştik. Mesela bir insan yanlış bir iş yaptığında “yaptığı insanlıkla bağdaşmaz” deriz. Birisi zulmettiğinde “zülum insanlığa yakışmaz” deriz. Hepimizin kafasında insanlıkla ilgili bir fikir vardır ve buradan hareketle şu önermeleri kurarız: İnsan olan zulmetmez, insan olan merhametsizlik yapmaz vs. Buna mukabil insan olmakla merhametli olmak, âdil olmak, yardımsever olmak, diğerkâm olmak arasında irtibat vardır veya bunlar birbiriyle özdeştir.</p>
<p>Demek ki her insanda insanlıkla ilgili bir fikir var ve bu konuda aşağı-yukarı bütün insanlar hemfikirdir. İslam ahlakçıları ve düşünürleri bunu beyan etmiştir ve onlara göre bütün insanlar “insan olmak nedir” konusunda bir fikre sahiptir; bu fikirde aramızda bir görüş ayrılığı yoktur. Mekarim-i ahlak dediğimiz şey budur: insanlığın müşterek ahlaki değerleri.Ahlak insanlığın ortak dilidir ve bu dil ile birbirimizle anlaşırız.  Doğumunu hatırladığımız Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim.’  Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, İslam metafizikçiler için bir şeyin tamamlanmasından söz etmek, o şeyin Allah’a bağlanmasından söz etmek demektir.  Her insan şu veya bu şekilde bir merhamet duygusu, cömertlik, iyilik vardır, yardımseverlik vardır. Dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar dindar olmadıkları halde ahlak sahibi olurlar, iyi ahlaktan konuşurlar ve ahlakı müşterek insanlık değeri sayarlar. Bu hususta da haklıdırlar: ahlak insanlığın ortak dilidir.</p>
<p>Ahlak insanlığın ortak dili ise şu soru anlamlıdır: Hz. Peygamber neyi getirdi ve neyi tamamladı? Hz. Peygamber güzel ahlakı getirmedi, çünkü insanlar zaten güzel ahlakın ne olduğunu biliyordu. Bu anlamıyla neyin iyi ve neyin kötü olduğu sorunu üzerinde derin bir tahlile gerek olmadan, ‘insanın aşina olduğu maruf’ şeklinde bir ahlak tanımı yapmak en azından metafizikçi sufiler açısından geçerli bir çerçeve çizmek demektir ahlak için.  Hz. Peygamber ahlakı Allah’a bağlayarak onun istikametini değiştirdi. Ahlakı tamamlamak bu demektir: ahlak ile Allah arasındaki irtibatı ilahi isimler üzerinden kurarak insanı ahlak yoluyla Allah’a bağlamak. Hz. Peygamber insanlara cömertliği öğretmedi, çünkü insanlar cömertliği zaten biliyordu; Araplar cömertlikleriyle meşhur insanlardı. İnsanlara cesareti veya merhameti de öğretmedi, zaten herkes merhametin ne olduğunu biliyordu. Onlar güveni ve emniyeti de biliyorlardı ve bu nedenle Hz. Peygamber’e ‘emin’ diyenler müşriklerdi. Hz. Peygamber’e “sadık” diyenler yine müşriklerdi. Demek ki insanlar “emîn” ve “sadık” olmanın ne demek olduğunu biliyordu, kendileri bu vasfa sahip olmasalar bile. Hal böyleyken soruyu yeniden sorabiliriz: Hz. Peygamber ahlak bahsinde tam olarak ne yaptı?</p>
<p>Hz. Peygamber ‘ahlakı ikmal ederken’ iki şeyi yaptı: Birincisi içimizde dahili ve harici amillerin etkisiyle zayıflayabilecek bir ahlak çekirdeğinin açığa çıkması için şartların hazırlandığı bir ‘şehir’ oluşturdu. Merhametli olmak istiyoruz ama olamıyoruz, cömert olmak istiyoruz ama olamıyoruz, yardımsever olmak istiyoruz ama olamıyoruz.  Hz. Peygamber mazeretleri ortadan kaldıracak şekilde şartları oluşturdu. Buna dinin toplumsal yanı ve ‘şeriat’ getirmek diyebiliriz. Bu sayede içimizdeki nüvenin sağlıklı bir şekilde ortaya çıkabileceği bir şehir teşekkül etti ve insanın mazereti –ortadan kalkmasa bile- en azından azaldı.  İkincisi ve daha mühimi ise ahlakı Allah’a bağlayarak ahlak ile ilahi isimler arasındaki irtibatı gösterdi.</p>
<p>Hz. Peygamber insana Allah’ın Kerim, Rahman, Rahim, Aziz vb. olduğunu öğretti ve insan için ahlaklı olmanın gereğini en üst hakikat olarak ortaya koydu. Bunun anlamı şudur: İnsan olmak ahlaklı olmaya, ahlaklı olmak ise Allah’a ulaşmaya bağlıdır. Allah’a bağlanmayan ahlak ‘iyi ve yeterli’ bir ahlak olmadığı gibi insan da ahlaksız sadece sureta insan olabilir. Bu sayede artık ahlak yeryüzünde huzurlu bir bireysel ve toplumsal hayatın aracı olmaktan çıkarak gerçek bir insan olmanın ve her şeyden önemlisi Allah’a vuslatın sebebi haline geldi: Allah’ı ancak O’nun vasıflarıyla bulabiliriz-bilebiliriz. Başka bir ifadeyle merhamet sadece bireysel ve toplumsal huzurun vasıtası değil, Allah’a ermenin sebebi haline geldi.</p>
<p>Burada yanlış bir algıyı tashih etmek gerekir: “Her doğan insan iyidir, temizdir.” İslam ahlakçıları insan algısını ters yüz edecek bir önerme kurarak insan doğmak ile insan olmayı birbirinden ayır ettiler. Bu bahsin mevlit ile doğrudan irtibatı olduğu gibi Hz. Peygamber’in mevlidi için yapılan kutlamaların sebebini anlamamıza katkı sağlar. İslam ahlakçılarına göre “her doğan  -insan olarak değil- insan adayı olarak doğar.” Her doğan aslında bir çekirdek insandır. Çekirdeğin –kuvve- insan haline gelmesi önce hidayete, buna bağlı olarak emeğe, gayrete, kısaca ahlaklanmaya bağlıdır. İnsan biyolojik ve fizyolojik değil, bütünüyle ahlaki ve aklî bir kavramdır. Filozofların insanı ‘natık hayvan’ diye tanımlamaları ile sufi metafizikçilerin tanımları bu noktada örtüşür. Nazari ve ameli yetkinlik insanı insan kılar. Özel kabiliyet gerektiren bu ‘elit’ felsefi tanımlamayı Müslüman düşünürler ise her bir insanın ilkesel olarak dahil olabileceği Allah’a bağlanmak ve ahlak olarak tevcih etmişlerdir. Bu yaklaşım anlaşılmadığı sürece mevlid üzerinde konuşmanın bir anlamı olmaz.</p>
<p>Mevlidin anlamı ve maksadı miraçtır dedik. Miraç Hz. Peygamber’den bize miras kalmıştır ve nübüvvet olmasaydı biz miracı bilemeyecektik. Demek ki biz mevlit ile miraç edeni ve o bilgiyi getireni hatırlamış oluyoruz.  O miras Müslümanların hayatında namaz adını almıştır.</p>
<p>Her birimiz doğumla yaratılırız ve her doğumla yeni bir kavis çizilir. Bu itibarla kün (ol) emrinden itibaren yeryüzünde ‘nefisler sayısınca’ mevlit olmuş veya kavis çizilmiştir. Bir şey bu kadar genel ve tabii ise onu kutlamanın ne anlamı olabilir? Doğum dediğimiz hadise bir ağaçtan yeni bir fidanın çıkması veya bir hayvandan yeni bir hayvanın üremesi kadar basit ve tabii bir hadise. Bu sayede yeryüzünde tenasül devam ediyor, çoğalma devam ediyor, burada bir övgü yok. ‘Nefisler’ sayısınca olan doğum miraç ile gayesine varmışsa doğumdan konuşmanın anlamı olabilir. Başka bir ifadeyle mevlit ile bir insan değil insan adayı doğdu veya yaratıldı; miraç ile ise insan haline geldi.</p>
<p>Üzerinde durmamız gereken şey nüzul değil, uruc (miraç) olmalıdır. Doğum (nüzul) miracın sebebi iken miraç mevlidin maksadını teşkil eder. İnsan miraç etsin diye doğdu (nüzul uruc kavsi ile tamamlanarak daire haline gelince insan ‘insan’ olur). Bu sayede ikinci bir kavis çizmekle asla kavuşuruz. Bu durumda mevlit maksadına ulaşmış doğum haline gelecektir.   Mevlana’nın benzetmesini hatırlarsak, ‘her tohum toprağa düşer.’ Bir tohumun değeri fidan olmasına bağlıdır. Topum ürün vermeden çürürse o tohum üzerine konuşulmaz. İnsan için miraca ulaşmamış bir mevlit üzerine konuşulacak bir mevlit değildir. Hz. Peygamber’den bereketli bir ağaç çıktığı için O’nun mevlidi üzerine konuşuyoruz.</p>
<p>Mevlidin anlamı ve maksadı miraçtır dedik. Miraç Hz. Peygamber’den bize miras kalmıştır ve nübüvvet olmasaydı biz miracı bilemeyecektik. Demek ki biz mevlit ile miraç edeni ve o bilgiyi getireni hatırlamış oluyoruz.  O miras Müslümanların hayatında namaz adını almıştır. Güzel ahlak, öteki bütün ibadetler vs. hep miracın fraklı tezahür ve tarzlarıdır. Miracı yaptığımızda mevlit maksadını bulur. Mevlit ve miraç ilişkisini dinin başka bir kavramıyla anlatabiliriz: Kadir Gecesi Ramazan içindeki bir gecenin adı iken aynı zamanda bir ahlak terimidir. Bir zaman olarak Kadir gecesi Hz. Peygamber’e Kur’ân-ı Kerîm’in nazil olduğu gecedir.  Tasavvufta şöyle denilir: ‘Her insanın Kadir Gecesi Kuran’ın davetine cevap verdiği gecedir.” Mevlit ve miraç ilişkisi için aynı şeyi söyleyebiliriz.</p>
<p>Hz. Peygamber’in mevlidi kutlanmaya ve hakkında konuşulmaya değer bir mevlit idi, çünkü onun mevlidi miraç ile maksadına erdi. Her insanın mevlidi konuşulmaya değer mi? Benim mevlidim hakkında konuşmaya değer mi? Her doğum yeryüzüne ‘nüzul’ etmeye ve bir kavis çizmeye değdi mi, yoksa yeryüzünün taşıdığı bir yük mü oldu? Bunun cevabı miraçtır: Miracı olanın mevlidi maksadına ermiş oldu. Miracın anlamı insanın Allah’a dönerek ve O’nu hatırlayarak hayatın istikametini değiştirmesidir. Miraç ile insan merkezde olanın Allah olduğunu öğrenir, daha doğrusu hatırlar.  Allah’ın varlığın merkezinde olduğunu hatırlamak ahlakı ikmal etmek demek olduğu kadar dinin bütün temel kavramları bu istikamette yorumlanabilir. İslam kelimesi Allah’ın merkezdeki varlık olduğuna iman etmek iken iman, ihsan gibi dinin merkezindeki kavramlar da bu anlama işaret eder.</p>
<p>Netice-i kelam: Doğum günlerini kutlamak günümüzde yaygın bir toplumsal adet haline geldi. Doğrusu bu şekliyle doğum günü kutlamanın bir anlamı olamaz. Ancak miraç ile mevlitleri maksada ulaşanların doğum günü bir anlam ifade eder. Ötekilerin doğum günü yaşadıkları sürece miraç imkânı ortada durduğu için ‘kuvve halinde’ bir manayı içerir: bekleyeceğiz ve göreceğiz, o mevlit kutlamayı değer mi, değmez mi?</p>
<p>Prof.Dr.Ekrem Demirli &#8211; Şair Sufiler</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/miraci-olmayanin-mevlidi-ne-mana-ifade-eder/">Miracı Olmayanın Mevlidi Ne Mana İfade eder?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/miraci-olmayanin-mevlidi-ne-mana-ifade-eder/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
