<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Metin Karabaşoğlu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/metin-karabasoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 02 Jun 2019 13:44:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Metin Karabaşoğlu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ezansız Semtlerde Ezan Sesleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ezansiz-semtlerde-ezan-sesleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ezansiz-semtlerde-ezan-sesleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Mar 2019 15:45:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ezansız Semtlerde Ezan Sesleri]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21538</guid>

					<description><![CDATA[<p>RAMAZAN’IN SON GÜNLERİNDEN biri. Kitap fuarına gelmiş birkaç arkadaşımla, Sultanahmet Camiinin geniş avlusunda sohbet ediyorum.Sözüm ona ‘gözlemde bulunmaya’ gelmiştim. Kulağım arkadaşlarımda, ortalığı gözlüyorum. Derken, onca kalabalığın arasında beyazlatılmış kotu, pembe tişörtü, spor ayakkabısı ve at kuyruğu saçları ile, o kalabalığa hiç de denk düşmeyen birini seçiyor gözüm. Bana, fakülte yıllarında anfinin sağ-alt bölümünü işgal eden‘ezansız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ezansiz-semtlerde-ezan-sesleri/">Ezansız Semtlerde Ezan Sesleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-22022" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ezansiz-semtler-1024x496.jpg" alt="" width="529" height="256" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ezansiz-semtler-1024x496.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ezansiz-semtler-600x291.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ezansiz-semtler-300x145.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ezansiz-semtler-768x372.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ezansiz-semtler.jpg 1200w" sizes="(max-width: 529px) 100vw, 529px" /></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/5500-manset.jpg"><img decoding="async" class="size-full wp-image-22511 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/5500-manset.jpg" alt="" width="634" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/5500-manset.jpg 634w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/5500-manset-600x221.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/5500-manset-300x111.jpg 300w" sizes="(max-width: 634px) 100vw, 634px" /></a></p>
<p>RAMAZAN’IN SON GÜNLERİNDEN biri. Kitap fuarına gelmiş birkaç arkadaşımla, Sultanahmet Camiinin geniş avlusunda sohbet ediyorum.Sözüm ona ‘gözlemde bulunmaya’ gelmiştim. Kulağım arkadaşlarımda, ortalığı gözlüyorum.</p>
<p>Derken, onca kalabalığın arasında beyazlatılmış kotu, pembe tişörtü, spor ayakkabısı ve at kuyruğu saçları ile, o kalabalığa hiç de denk düşmeyen birini seçiyor gözüm. Bana, fakülte yıllarında anfinin sağ-alt bölümünü işgal eden‘ezansız semt’sakinlerini hatırlatıyor. Bakıyorum; her standı didik didik dolaşıyor. “Nasıl bir kitap arıyor acaba?” Sonra standları aşıyor. Caminin avlu girişinde duruyor. Gireni, çıkanı seyrediyor. Dönüp git&#8230;miyor, geri dönüyor, birdaha seyre koyuluyor ve hemen oracıkta örtü satan ihtiyara birşeyler diyor.“Annesine Kadir Gecesi hediyesi alacak galiba” demedeyim ki, sağ ayağını eğip örtüyü dizine dayıyor, üçgen yapıyor ve evet, başına sarıp camiye giriyor.</p>
<p>Hem seviniyor, hem de onu o halde başka bir yerde görsem ‘özenti tip,’‘kompleksli kız’ gibi yaftalara mahkûm edecek üçbeş sene evvelki kafayapımdan dolayı utanıyorum. Ah peşin hüküm!</p>
<p>* *</p>
<p>Şimdi otobüsteyim. Yanımda o birkaç arkadaştan sadece biri var. ‘Körüklü’nün yığma insan dolu ön kısmından, in-cin top oynayan arka kısmına doğru ilerliyorum. Bir de ne göreyim! Elli yaş civarında, Ruh, İnsan ve Cin’i okuyan bir sakallı amca. Yanında onaltı-onyedi yaşında gösteren bir mesture hanım kız. Kızı olmalı. Elinde kitap yok. Kitap arıyor da değil. Sağ elinde tığ, sol işaret parmağına iplik dolanmış; oya örüyor.</p>
<p>Aklıma, iki saat önce camide gördüğüm manzara takılmış. Arkadaşıma, “Hangi gerçeğe daha yakın?” diyorum. “Galiba bu değil” diye cevap veriyor. Üzülüyorum.</p>
<p>Bu zıtlığın ışığında, bunca sene hep geleneğin üstüne kurulu Anadolu İstanbul’unda birer Yunan kolonisi gibi yer etmiş ‘ezansız semtler’i ve o semtlerin insanoğlu insanını birazcık daha tanımaya ahdettiğim bir gün, akşam üzere işten çıkar çıkmaz doğru eve değil, ‘oralara’ yolum düşüyor. İlk adım: Taksim. Durak o biçim kalabalık. Ama ne Beyazıt, ne Şehremini, ne de Bayrampaşa durağındaki kalabalığa benziyor. Sûretler ayrı, sîretler başka; elbiseler ayrı, eldeki eşyalar başka. Konuşmalar da öyle.</p>
<p>Az ötede, kolejli yüzlü birkaç genç—birinin elinde gitar var—şamata ediyorlar. Saçı ağarmış, dudağı allı 70’lik ‘hanfendi;’ 40’ındaki takım elbiseli, cilâlı siyah ayakkabılı, kıravatlı âmir ‘beyfendi;’ yaşlı ve bastonlu ve de ‘dinç’ edalı albay emeklisi tip; henüz 30- 35’inde, ama saçının yarısı kalmış, elinde bir çanta ile sırtında bir diğer çantaya sarı-yeşil-kırmızılı yığınla muhasebe defterini yüklemiş yönetici kılıklı biri; ötede gömleğinin yarısı dışarıda, sarı sakalından karışık iki ‘entel.’</p>
<p>Benim yakınımda üç parlak delikanlı var. Pek neşeli gibiler. Havadan-sudan değil, ayakkabıdan konuşuyorlar. Biri birinin ayağına basmış kazara. “Hooopsana oğlum. Ayağımda kaç milyon lira var, biliyor musun?” Ya sırtında? Pek mutlu olmalılar, diyorum. Kulağım yine onlarda. “Geçenlerde” diyor biri, “anneme giderken&#8230;” Hımm. “Anadan ayrı, babadan ayrı.” Dönüp yüzüne bakıyorum. Neşeli yüzün ortasında, gözler hüzün okuyor.</p>
<p>Onların da arkasında, billboard’a dayanmış, ayağında pembe spor ayakkabı, siyah pantolon, lacivert mont, pembe çizgili beyaz gömlek, göğsüne yaslanmış iki kitap, büyücek bir defter—üstünde Morten Harket, Pet Shop Boys ve Charlie Sheen var—başı önde, yüz hatları pek kasılmış, gözü kırkbeş derece açıyla bir noktaya dikilmiş, gömleğinin yakası dik bir hanım kızı tanıyorum.</p>
<p>O ara, bir otobüs geliyor: 59N. “Etiler, Narin Sitesi.”</p>
<p>O üç delikanlı arabaya atlıyor. Hanım kızımız da. 70’lik teyze de. Albay emeklisi tipli ihtiyar da.</p>
<p>Ben de atlıyorum.</p>
<p>* * *</p>
<p>Otobüste bir genç, dudağı allı yaşlı hanıma yer veriyor. Cevap: ‘cevab-ı red.’ Galiba genci kendisinden daha yaşlı sanıyor. Albay emeklisi tipli ihtiyar ise, kendisine yer vermeyen bir diğer gencin başına bastonu indiriyor. “Terbiyesiz! Bizim zamanımızda&#8230; Sen nasıl Cumhuriyet çocuğusun?”</p>
<p>Çocuk, bastonu eliyle kavrıyor. “Vermiyorum, anladın mı?” diyor. Pek kızmış. Yüksek sesle söyleniyor: “Çattık be. Manyak mı bu adam?”</p>
<p>Son durağa uzanıyorum.</p>
<p>* * *</p>
<p>Başka günler, başka son duraklara, ara duraklara, ilk duraklara varıyorum. Başka başka günler kâh cadde boyu, kâh sokak arası geziyorum. Sonra o dış dünyaların içine giriyorum. Kâh “Babamın işi şu sıralar iyi gitmiyor. Batsa da, burnu sürtülse” diyen delikanlıyı, kâh paşa torunluğundan miras kalan aristokrat zevkini dubleks mekânın dört bir yanına taşıyan eski hocamın ‘biliyor- yapamıyor’ açmazlarını dinliyorum. Sonra sonra, o tabloları Ankara’nın Tunalıhilmi’sinde, İzmir’in Alsancak’ında, Karşıyaka’sında devşirdiğim manzaralar ile birleştiriyor ve kafamda şöyle-böyle bir ezansız semtler krokisi çiziyorum.</p>
<p>* * *</p>
<p>Benim ilk etapta gördüğüm, sittin senedir tanıdığım İstanbul’un o vıcık vıcık çamuruna, salkım saçak apartmanlarına, kargacık-burgacık sokaklarına hiç benzemeyen çiçekli yollar, lüks apartmanlar, geniş villalar, dubleks daireler, buram buram parfüm, kat kat ağız-yanak boyası, benim aylık harcamamı kat kat aşan manto faturaları, geceyarısına kadar işyerinde çalışmalar, pencereden o ihtişamın içinde umutsuzca dışa bakan yaşlılar, emekli gümrük müdürü Hamdi Bey, en mutlu köşesinin belki de en dipteki kapıcı dairesi olduğu mekânlar, avizesinin ışıttığı geniş odayı cümle âleme teşhir eden apartman daireleri&#8230; Aristokratlar, bürokratlar, teknokratlar, akademisyenler, narsistler, megalomanlar, sinik’ler, psikopatlar, Zen’ler, meditasyoncular, ayyaşlar, rötaryenler, papatyalar, devedikenleri, şiş göbekliler, beyaz yakalılar, köşe dönücüler, daha bilmem neler.</p>
<p>Ama bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Varsın dolanıp durdukları benlikler, eneler batağında oynaşmayı sürdürsünler. Anlatsam hangisi dinler? Ne omuzu çöktüğü halde dik yürümeye kalkıp 2’ye katlanma gülünçlüğündeki albay emeklisi; ne yaşı altmış vakti geçmiş olduğu halde yüzüne kat kat boya vurup ciltlerine eziyet eden ‘hamfendi’ler beni ilgilendiriyor. O çöplükte, onca olumsuzluğa rağmen temiz, saf, fazilet namına bir yığın şey saklayan çiçek timsali orta yaşlılar, yaşlılar da; ne oraların hayatından, ne de oraların hayatında yadırganan dininden kopan insanlar da esasen beni ilgilendirmiyor. Her ne olursa olsun, iki ayrı dünyanın temsilcisi sakallı hacı emmi ile sakallı entel beyefendi’nin, Fatih ile Harbiye’nin uzlaşacağını da zannetmiyorum. Her ikisi aynı partiye oy verse de, her ikisi ayrıntılar bir tarafa aynı ‘seküler’ hayatı yaşasa da, uzlaşmaları pek zor, biliyorum. İkisi de ‘dediğim dedik’çi; biri Kemalist geleneğin, biri bir başka geleneğin “dediğim dedik”çisi, biliyorum.</p>
<p>Beni onlar değil, Sultanahmet’teki o hatun kız, Taksim durağındaki o hüzün okunan göz ilgilendiriyor. Küçükköy’lü Cihat ile Ataköy’lü Burçak, Çukurbostan’lı Süheyla ile Caddebostan’lı Ela arasında ayrım yapmıyorum, yapamıyorum. Onlar da genç; onlar da genç&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Teyzeoğlu Serdar, İzmir’in ‘karşıyaka”sına geçmiş, biraz kırgın, biraz da kızgın, mektup yazıyor: “Sadece bu Karşıyaka Lisesi mi; bütün okullar mı bilmem, öğrenciler öyle ki&#8230;” Ardından bin şikâyet, binbir suçlama&#8230;</p>
<p>İstanbul’un ‘karşı yakası’ndan bir genç, başka türlü yazıyor: “Ben birçok kişinin sahip olmak istediği büyük bir rahatlık içinde yetiştirildim. İstediğim yere gidip, istediğimi de alabiliyorum. Aileme göre, iyi bir anne-baba, çocuğuna çok para veren ve her istediğini yapmasına göz yuman kişilerdir. Oysa benbunların hiçbirini istemiyorum.”</p>
<p>Yolumun üstünde bir başka körpe vicdanla tanışıyorum. Fizik problemiçözdüğü kağıdın arkasında, fiziğin çözemediği problemleri tanıyorum. Pırıl pırılbir vicdan, vıcık vıcık bir dünyaya “Hepimizin yüzüne bencilliğini haykırmakisteyip de, haykırmamak acı veriyor insana” diyor. “Kendime insan demek bilebeni sinirlendiriyor. Çünkü, insan vardır, insan vardır. Acaba içimizden kaç kişikendisinin gerçek bir insan olduğunu iddia edebilir?”</p>
<p>Biliyorum: O bencil, o enaniyet küpü, o menfaatçi, o gösterişin paçalardanaktığı sırılsıklam yağlı dünyanın zahiren mutantan, gerçekte kuru ‘tarz-ıtelâkkî’sine yönelmiş bir isyan bu. “İnsanlık bu ise, insanlığımı size bırakıyorum” deyip ‘istifa’yı düşünecek kadar saf bir kalbin, temiz bir vicdanın dile gelişi.</p>
<p>Ama ötesi var: “O zaman geriye ne kalır? Ne olurum? Boşlukta gezen bir nokta. Sorumsuz, amaçsız, isteksiz, arzusuz, anlamsız bir hiç. Kararsız,anlamsız, tekdüze bir insan olmak da istemiyorum.”</p>
<p>* * *</p>
<p>Ve işte orada ‘arayış’ başlar. Gerçek dünyadan kaçış değildir bu; kağıttan bebekler ile boyadan putlar dünyasından gerçek dünyaya kaçıştır—eğer ille de‘kaçış’ kelimesini kullanacaksak.</p>
<p>Ve işte orada, bir yığın keşmekeş yaşanır. Kalınmayacak yer bellidir.Sığınılacak yerin ise, adresi yoktur. Akıllar dolanır durur, aklın başı döner.Bakarsınız, bir gün Zen’e takılmış, bir gün ruhçulara, bir diğer gün meditasyon’a, ertesi gün varoluşçulara, sonra bir başka yere. Çoğu içinden çıkamaz; kendini uyutmayı seçer. Ya disko’dur; ya ‘Alcoholics’ yazılı, saçma sapan, alkol gezindiren bir tişörtle ‘Bağdat turu’dur; ya da gereğinde, adı üstünde uyuşturucudur. Başka yolları da var: aileye karşı içe kapanmalar,yalnızlıklar, dağınık saçlar, onca paranın ortasında yırtık-pırtık kotlar, pejmürde kıyafetler, bas bas heavy-metal şangırtıları&#8230; ya da üşenmeden duvara kazınmış“PLEASE, DON’T TRY TO UNDERSTAND ME”ler: “Lütfen beni anlamaya çalışmayın!”</p>
<p>Gerisinde, beş kelimelik bir diğer cümle: “Çünkü, kendimi ben de anlamıyorum.”</p>
<p>Evet, Burcu da, Soner de, İmge de, Melis de ‘ne istediği’nden emin değildir;ama emin oldukları bir şey vardır: ‘ne istemedikleri.’</p>
<p>Hayatın özüne hiç inilmeyen, insanlığın hep görünüşe mahkûm olduğu,çocukluklarından beri içinde yaşayageldikleri o yaşayış tarzını hep yaşamayı hiç istemezler.</p>
<p>* * *</p>
<p>O gençlerden birisi, “Aslında, zaman zaman onlar da—ailesini kastediyor—<br />
girdaba girerler, şaşırırlar, aranırlar; ama içinden çıkamazlar” diyordu bana.</p>
<p>Bir diğeri, şiir defterini vermişti. Son şiir, “Bir İsyanın Hikâyesi” başlığını<br />
taşıyordu:<br />
“Bir boşlukta yürümüşüm<br />
gitmişim gidebildiğim kadar<br />
gitmişim alabildiğine.<br />
&#8230;<br />
Özgürlük diye<br />
inançlarımı satıp<br />
mutsuzluğu kökünden satın almışım.”</p>
<p>O halde o yaza dursun, anası yetişmiş hemen. Vicdanı ağlamış; ama anası<br />
oğlunun ağlayan vicdanını bir güzel susturmuş. Kalbi ağlamış; anası timsah<br />
şefkatiyle sarılmış o yüreciğe:</p>
<p>Tıpkı, “Pink Floyd’un annesi” gibi:</p>
<p>“Ağlama bebeğim</p>
<p>Annen seni şimdi uyutacak.”</p>
<p>Ve uyutmuş annesi. Bir ara uyanacak olmuş. Babası yetişmiş imdadına. ‘Cat<br />
Stevens’ın babası’ gibi. O çok görmüş, çok şey becermiş, çok şey yapmış adam,<br />
başlamış mağrur çehresinin altındaki üstü tıraşlı çeneyi oynatmaya:</p>
<p>“Sırası değil şimdi bir değişiklik yapmanın<br />
Rahatla biraz, boşver<br />
Çok gençsin daha, senin hatan bu<br />
Bilmen gereken çok şey var daha<br />
Bir kız bul kendine, sakinleş<br />
Evlenebilirsin de istersen<br />
Bak bana, yaşlıyım, ama mutluyum<br />
Ben de senin gibiydim bir zamanlar.”<br />
“Şeyy, bak baba!” diyecek olmuş. Diyememiş. Nasıl söylesin ki?<br />
“Ne zaman söyleyecek olsam<br />
Sırtını dönüp gidiyor yine<br />
Hep böyle oldu, hep aynı eski hikâye<br />
Konuşmaya başladığım andan beri<br />
Dinlemem emredildi.”</p>
<p>* * *</p>
<p>Öyledir, öyledir. Ne de olsa, ‘Cumhuriyet çocuğu’dur babası. Anası daöyledir. 20’lerin, 40’ların o pek ‘cumhurî’ devrinin tek tip insan fabrikasıokullarında ‘yontularak’ bugüne gelmişlerdir. Her sokağa çıkışlarında ikibaşörtülü nine, bir sakallı hacı amca görür görmez, İvan Pavlov’dan miras ‘şartlırefleks’ makinesini işletip “Yobazlar, gericiler, çağdışı kafalar. Memleket nereye gidiyor? Avrupa’yla boy ölçüşmemiz için&#8230;” deyip dura dura taassubun,yobazlığın, çağdışılığın en katmerlisine muhatap olmuşlardır. Ama bilmezler.</p>
<p>Buralarda, Hürriyet’in, Milliyet’in yalan üstüne az gerçek formüllü “Çağdışı kafa! İzinsiz dışarı çıkan kızını hastanelik etti” türünden haber salatasını Allah’ın her günü afiyetle yiyen insanlar, “Bu devirde şu kafaya bak” diye diye cıkcıklarken, ‘o kafa’nın yaptığının sekize katlanıp ikiye bölünmüşünü bile yapıverirler.</p>
<p>İşin gerçeği budur. Bakmayın, buralara ‘modern’ falan dendiğine. Siz öyle sanın. Taassup ararsanız, buralarda katmerli mi katmerlisi var. 1930 modelinden;üstelik ‘tek parti’ ilâveli. Ama o ne ceberuttur, o ne despotizmdir, o ne yobazlıktır ki, yazılmaz, çizilmez, konuşulmaz. Taassup, mutaassıbın yanına kâr kalır.</p>
<p>Bir gün o evlere girin isterseniz. Girin de, nasıl ‘çağdaş yobaz’ olunurmuş,görün. Her biri, boş başaklar gibi mağrur ve dik; ve bomboş. Her biri, meyvesizağaçlar gibi sivri ve uzun; ve meyvesiz.</p>
<p>* * *</p>
<p>Aklı olanın tercihi, olgun başaktır. Aklın tercihi, bücür de olsa, meyveli ağaç olur. Ama ne çare! Oraların genci öylesini göremez ki. Boşluğunun farkına varmayacak kadar boş kafalara derdini anlatmaya çalışır. Anlaşılamaz. Eliot,“Çocuk büyütürler anlamadıkları / Ve kendilerini hiç anlamayacak çocuklar”sözünü, oraların insanını düşünüp yazmıştır sanki.</p>
<p>Ve kimi genç, anlaşılmazlığını kaderi bilip, kendi kendine şarkılar mırıldanır:</p>
<p>“Ağladım durdum hep<br />
Bildiğim herşeyi içime gömerek<br />
Kimseyi kırmamak için razı olacağım buna<br />
Ama asla böyle değil, eminim.”</p>
<p>Arayışa 17’sinde başlamıştır. 22 yaşında böyle düşünür ve vicdanına rağmen,<br />
o insanlık öğüten çarkın içinde kalır. Yaş 27 olur, çark kolundan-eteğinden<br />
tutmaya başlar. Yaş 32 olunca, çarkın göbeğinde, girdabın tam ortasındadır artık.<br />
Boğulmuştur. Yaş 42. Bu defa, onun oğlu, mırıldanıyor: “Ağladım durdum hep/<br />
Bildiğim herşeyi içime gömerek&#8230;”</p>
<p>* * *</p>
<p>Kimisi o fasit daireyi de görür; ama bir türlü içi ısınmaz. Sevemez, istemez.Sorusu vardır, cevabı yoktur. Cevap bulunur mu, bilinir mi, bilmez. Soru ile cevapsızlık arasında ezilir, büzülür ve sonuçta, çareyi kendini sıfırlamada bulur.Daha üç-beş gün önce onuncu kat’tan atlayan Nil gibi. Analar-babalar bir türlü anlamazlar. “Hiçbir sebep yok, hiçbir sıkıntısı yok” derler. “Arabası var. Dersleri iyi. Kayak yapardı. Yaşadığı toplumda sevilirdi. Neden intihar ettiğini anlamıyorum.”</p>
<p>Özür kabahattan büyüktür hep. Hayatı bunlardan ibaret görmek, sadece bunları çocuğun önüne sürmek, başka herşeyi, ama herşeyi gömmek, yummak,kapatmak intihar için yetip de artmaz mı yoksa?</p>
<p>* * *</p>
<p>Ve kimileri, yaşamayı tercih eder. “Madem o değil, bu da değil” yerine, “Hem o, hem bu!” der. Bir ‘seküler’ ve de ‘viskisini de içen, Cuma namazını da kılan’yahut “mini eteği de giyen, mevlid de dinleyen” çelişkinin insanı olarak hayatını sürdürür. Evet, büsbütün zıvanadan çıkmışlara göre bu da evlâ sayılır; ama o çelişkiler yumağı insanı ne öldürür, ne de oldurur.</p>
<p>* * *</p>
<p>Kimileri, orada boğulmaz. Daha saf, daha gerçek olanın peşini bırakmaz.</p>
<p>“Hem o, hem bu” uzlaşmacılığı yerine, aklıyla, kalbiyle, vicdanıyla sorar durur:</p>
<p>“İnsan ne? Hayat niçin? Dünya ne?”</p>
<p>Sorular, insanı başka iklimlere götürür.</p>
<p>* * *</p>
<p>Bir başka ‘kimileri’ ise, ‘Mevlâ’yı bulma yollarında Leyla’dan geçme faslına geçer. Vicdanı güneşi arar iken, ışığı kendinden olmayan ay’lar ile buluşur. Olsa olsa bir ‘ara durak’tır ay; ama takılır kalır. Işığı bulur gerçi, ama o ay’ın yansıttığı kadarı ile bulur. Işığı görür, ama aynanın verdiği renk ile görür. Kimisi, oralara uğrasın ya da uğramasın, aramayı sürdürür. “Şimdi bir yol var”der. “Ve biliyorum / Gitmeliyim tâ uzaklara / Gitmeliyim, biliyorum.”</p>
<p>Ve gider.</p>
<p>“Öfkemi<br />
duvarlarla birlikte parçalayacağım<br />
And içiyorum<br />
Bu karanlıklar ülkesinden<br />
Bir tek yol bile olsa<br />
Bulup kurtulacağım”<br />
diyerek, gider.</p>
<p>Mâlûm: “Erişir menzil-i maksûduna âheste giden.”</p>
<p>* * *</p>
<p>Kimisini siz de tanırsınız. O bir türlü söküp atamadığımız Fatih-Harbiye ikiliği içinde sizden ayrı, size yabancı, başka dünyanın insanı gördüğünüz birisidir esasen. Belki aynı sınıftasınızdır. Ama ayrı ayrı yerlerde oturursunuz. Meselâ, Filoloji’den arkadaşım Mustafa’nın arkadaşı gibi, senelerini yurtdışında geçirmiş, ‘asortik’ bir genç kızdır. Bir sene, iki sene öyle geçer. Üçüncü senenin bir günü, başına bir örtü almış görür, şaşarsınız. Sonra duyarsınız: Aradaki yirmi iki yaş farka rağmen kızıyla güzellik yarışına giren annesi Kadıköy-Bostancı dolmuşunda, o pek medenî, pek modern, özgürlükçü ve çağdaş hanımefendi ve beyefendilerin huzurunda kızcağıza etmedik hakaret bırakmamıştır. “Hadi, devam et bakalım. Her yerde rezil ederim seni. Görürsün sen. Bakırköy’e kapattırırım vallahi.”</p>
<p>Kimsenin de gıkı çıkmaz, iyi mi?</p>
<p>Yahut, Halis’in Sosyoloji’deki sınıf arkadaşı gibidir kimi. Birinci sene pek bilmezsiniz. İkinci sene, ummadık bir anda ‘asortik’ diye tepeden veya dipten baktığınız hanım kızın o haliyle beş vakit namaz kıldığını, sizin tutmadığınız altı gün orucunu bile ihmal etmediğini, sizin 11’de yattığınız kandil gecesinde sabahladığını öğrenirsiniz. Önyargıları mosmor eden, peşin hükümleri utandıran hoş bir sürprizdir bu. Ertesi yıl, bir sürpriz daha: Daha ilk derse, mesture gelir.</p>
<p>Veya, tipine ‘gıcık olduğunuz’ bir delikanlıdır. Kolej mezunudur. ‘Şımarık’tır.Bir gün, namaza başlamış diye duyar, şaşırırsınız. Sonradan öğrenirsiniz. Hem de, Sibirya şartlarında namaz kılmaktadır. Babası evde namazı yasaklar. Rükua eğilir, arkadan tekmelenir, yüzüstü yere düşer. Abdest alamasın diye odaya kilitlenir. “Bu çocukta bir bozukluk var” galiba diye ruh doktoruna götürülür, normal çıkar. “Oğlum böyle olursan, ben intihar ederim” tehditleri eder anası.Babası “Bu işin başka yolu yok. Kenan Evren’e gitmek lâzım” diye söylenir.</p>
<p>* * *<br />
İşte böyle bir hengâmedir sürer gider. Kimliğini arayanlar ile despot taslakları,<br />
arayış gençleri ile kaşarlanmış yobazlar arasında, bir hengâmedir sürer gider.</p>
<p>Bir yanda kendi iç dünyasındaki zıtlar savaşını iyinin, güzelin, doğrunun<br />
lehine kazananlar olur; diğer yanda, iç dünyasının savaşını çoook seneler önce<br />
‘eksi’nin yönünde kaybetmiş olup, evladına karşı da baştan kaybedilmiş bir<br />
savaşı kazanma gayretini sürdürenler&#8230;</p>
<p>Ama sonuç değişmez. Sular tersine akmaz zira. Sadece akıntıya kürek çekenin<br />
küreği kırılıp sandalı parçalanır.</p>
<p>Öylece bire iki, üçe beş eklenir; onbir, yirmiiki&#8230; derken, ezansız semtlerde,bir süreçtir yaşanır.</p>
<p>Bu sayıya her bir yeni ilâve, ‘ezansız semtler’de yaşamış Yahya Kemal’in o<br />
talihsiz “Minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk<br />
çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacak” hükmüne indirilen ve galiba onu da<br />
sevindirecek yeni bir darbe olur.</p>
<p>Hükmü yanlıştır gerçi, ama mazurdur Yahya Kemal. Bilmez ki, insan her yerde insandır. Doğduğu yer neresi olursa olsun, fıtratı aynı hamurdandır. Şu semt, bu ülke, şu ev, bu aile, pek farkı yoktur.</p>
<p>* * *</p>
<p>İşte böyle Yahya Kemal Bey! Siz, bir büyük sırdan gaflet etmişsiniz.</p>
<p>Ezan semtlerde değil, kalblerde okunuyor&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; Medeniyetin Arka Sokakları,syf.84,93</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ezansiz-semtlerde-ezan-sesleri/">Ezansız Semtlerde Ezan Sesleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ezansiz-semtlerde-ezan-sesleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kazananlar, Kaybedenler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kazananlar-kaybedenler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kazananlar-kaybedenler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 12:25:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid]]></category>
		<category><![CDATA[Kaybedenler]]></category>
		<category><![CDATA[Kazananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Makyavel]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sonuç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21350</guid>

					<description><![CDATA[<p>GÖZÜNÜ SONUCA diken, hedefe ulaşılmış ise gerisini pek umursamayan bir çağın insanlarıyız. “Amaca giden yolda herşey mübahtır” diyen Makyavel’in manevî torunları, bugün dünyanın her tarafında dolaşıyor. Hâzır medeniyet, eğitim kurumlarından gazete haberlerine, romanlarından filmlerine.. hemen her vesileyle, önemli olanın ‘sonuç’ olduğunu fısıldıyor. Ne şekilde olursa olsun,yeter ki sonuca ulaş diyor. O yüzden, nasıl kazanmış olurlarsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kazananlar-kaybedenler/">Kazananlar, Kaybedenler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ruhhaberi.jpeg"><img decoding="async" class=" wp-image-21320 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ruhhaberi-300x150.jpeg" alt="" width="328" height="164" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22495 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c.jpg" alt="" width="535" height="343" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c-300x193.jpg 300w" sizes="(max-width: 535px) 100vw, 535px" /></a><br />
GÖZÜNÜ SONUCA diken, hedefe ulaşılmış ise gerisini pek umursamayan bir çağın insanlarıyız. “Amaca giden yolda herşey mübahtır” diyen Makyavel’in manevî torunları, bugün dünyanın her tarafında dolaşıyor. Hâzır medeniyet, eğitim kurumlarından gazete haberlerine, romanlarından filmlerine.. hemen her vesileyle, önemli olanın ‘sonuç’ olduğunu fısıldıyor. Ne şekilde olursa olsun,yeter ki sonuca ulaş diyor.</p>
<p>O yüzden, nasıl kazanmış olurlarsa olsunlar, bolca para kazananlar ‘değerli’ oluyorlar. Bunun başkalarının kanını emerek, yani faizle mi; ahiretin tarlası olan şu dünyayı boş eğlencelerle geçirmeye sevkeden müzik, komedi, futbol vs. yoluyla mı; insanları ihtiyacı olmadığı halde tüketime sevkeden israf tuzağı reklamlarla mı, buna benzer başka bir yolla mı kazanıldığı kimseyi pek ilgilendirmiyor. ‘Sonuç’a ulaşılmışsa, o sonuca ne yolla ulaşıldığını soran eden olmuyor.</p>
<p>Oysa Rabbimiz, gözünü ‘sonuç’a diken insanlığa, sonuçtan çok daha önemli olanın ‘araçlar’ olduğunu bildiriyor. Yürünen yol doğru olduktan sonra, o yolun sonuna erişilip erişilmemesi, ancak ikinci planda anlam taşıyor. Meselâ, insanlara ilâhî vahyi iletip onları tek bir Rabbe kul olmaya çağırmakla yükümlü bir nebi, Yunus aleyhisselâm gibi, tek bir insana bile bunu kabul ettiremese dahi, yine de vazifesini yapmış oluyor, yine nebiler arasında anılıyor. Yine bu sırdandır ki, yeryüzünde hakikatın hükümferma olması yolunda maddî manevî cihada girişen biri, ölmesiyle, bu çağın anlayışına göre ‘başarısız,’ ama gerçekte‘şehîd’ oluyor. O yüzdendir ki, Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) bir beldeye tebliğ için gönderdiği kırk sahabiden biri, tuzağa düşürüldükleri ve mızrağın göğsünden girip sırtından çıktığı dakikada, “Vallahi zafere ulaştım” diye haykırabiliyor.</p>
<p>Kısacası, ehl-i dünya için ‘başarı’nın ölçüsünü ‘sonuç’ belirlerken, hakikat dairesinde ‘gidilen yol’ belirliyor. Doğru yolda giden, velev ki sonuca ulaşmış olmasın, ‘başarılı’ oluyor.</p>
<p>Bütün bunları niye anlattık derseniz, ‘sonuç’a endeksli bir çağda, büyük hayat imtihanı dahilinde bir dizi ‘sınav’la da yüzyüze geliyoruz. Okullardaki imtihanlar, koleje giriş sınavları, Anadolu Lisesi sınavları, işe giriş sınavları; ve bilhassa, üniversite sınavı&#8230; Bu sonuncusu, hayatın sonraki tüm dilimlerini şu veya bu düzeyde etkilediği görülen, ve herkesin kazanmayı arzuladığı, zaten o yüzden girdiği bir sınav.</p>
<p>Ve bütün bu sınavlarda, özellikle sonuncuda, kazananı da, kaybedeni de ilgilendiren çift-yönlü kayıplar ve kazançlar yaşanıyor.Meselâ, kazananlar, bir gurur veya zafer sarhoşluğu içinde, kazandığı halde kayba düşebiliyor. Gerçekten öyleleri var ki, sonuca ulaşmışsa gururlanıyor; ve ‘gurur’ kelimesinin asıl anlamının ‘aldanmak’ olduğu bilinirse, aldanıyor! Zira,Allah’ın verdiği aklı, hafızayı ve yine Allah’ın ihsanı olan kazanma sonucunu kendisine mal ederek; Rabbine ait olanı kendisinin bilerek, yanılgıların en büyüğünü sergiliyor. İşte bu sırdan olsa gerek, Allah’ın yardımı ile fethin geldiğini görmedin mi, diyerek başlayan Nasr sûresinin sonunda, zafer karşısında ‘istiğfar’a çağırıyor Rabbimiz bizi. Zira, insan zaferle birlikte ‘zafer sarhoşluğu’ da yaşayabiliyor.</p>
<p>Diğer taraftan, kazanamayanlarda bir ‘başarısızlık’ duygusu hâkim oluyor.Eziliyor, büzülüyor. Hayat bir Kadîr-i Rahîm’in kudret ve rahmetine değil, bir ülkedeki bir sınavın, meselâ üniversite sınavının sonucuna bağlıymış gibi, imanî ölçülere yakışmayan ümitsizlik ve bedbinlik örnekleri sergileniyor.</p>
<p>Oysa, nasıl kazananların bunu gurur değil şükür sebebi kılmaları gerekiyorsa, kaybedenlerin de bunu ümitsizlik değil muhasebe konusu yapmaları gerekiyor:Bu sonuç, başarılı bir neticeye ulaşmak için Rabbimizin koyduğu kurallara uymadığımız için mi alındı? Öyleyse, bu kurallara uygun biçimde, ilgili sınavın hakkını vererek çalışmalı. Hayır, biz gerekenleri yaptığımız halde mi kazanamadık? Öyleyse, yeterince ‘başarılı’sayılırız.</p>
<p>Kısacası, şu imtihan dünyasındaki tüm sınavların, ilâhî rahmetin kapısını çalma anlamı taşıdığını bilmemiz gerekiyor. O kapı, genellikle ilgili sınava hakkını vermeyenlere açılmıyor. Bunu bir ümitsizlik konusu değil, daha ciddi çalışma konusu kıldığımızda ise, bir musibet, ardısıra gelecek binlerce kazancın önsözü oluveriyor.</p>
<p>Öte yandan, sınava hakkını vererek kazanan nice insan, bunu kendine mal ederek, ne yazık ki kazandığı halde kaybediyor!</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; Gölgeler ve Işıklar,syf.29-30</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kazananlar-kaybedenler/">Kazananlar, Kaybedenler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kazananlar-kaybedenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kopyalama’nın Öteki Yüzü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kopyalamanin-oteki-yuzu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kopyalamanin-oteki-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 12:21:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Ölümsüzlük]]></category>
		<category><![CDATA[‘Kopyalama’nın Öteki Yüzü]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sonsuzluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21352</guid>

					<description><![CDATA[<p>İSPANYOL FİLOZOFU MİGUEL de Unamuno, “Hiçbir şey, bana hiçliğin kendisi kadar korkunç görünmüyor” der bir yazısında. İnsanın şuuru ‘eğer iki karanlık arasında bir şimşekten başka birşey değil’se, yani insan yokluktan gelip gene bir yok oluşa gidiyorsa, ‘o zaman, hayattan daha iğrenç birşey olamaz’ da der. Ayrıca, yok olmaktansa, sonsuza dek cehennemde yanmaya razı olduğunu söyler. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kopyalamanin-oteki-yuzu/">Kopyalama’nın Öteki Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21361 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images-300x168.jpg" alt="" width="341" height="191" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/20121014183305-ab5b4fa2-me.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22498 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/20121014183305-ab5b4fa2-me.jpg" alt="" width="520" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/20121014183305-ab5b4fa2-me.jpg 738w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/20121014183305-ab5b4fa2-me-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/20121014183305-ab5b4fa2-me-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 520px) 100vw, 520px" /></a><br />
İSPANYOL FİLOZOFU MİGUEL de Unamuno, “Hiçbir şey, bana hiçliğin kendisi kadar korkunç görünmüyor” der bir yazısında. İnsanın şuuru ‘eğer iki karanlık arasında bir şimşekten başka birşey değil’se, yani insan yokluktan gelip gene bir yok oluşa gidiyorsa, ‘o zaman, hayattan daha iğrenç birşey olamaz’ da der. Ayrıca, yok olmaktansa, sonsuza dek cehennemde yanmaya razı olduğunu söyler.</p>
<p>Bu son husus, henüz ilkgençlik yıllarında Said Nursî’nin ruhunda da ma’kes bulan bir gerçektir. O da, bir milyon sene şahane bir hayat mı, yoksa öyle şaşaalı olmasa da ebedî bir hayat mı istediğini ruhuna sorduğunda aldığı cevap,“Cehennem de olsa, beka isterim”dir.</p>
<p>Kısacası, ölümsüzlük, fıtratın vazgeçilmez bir özlemidir. İnsanoğlu, ilk insandan bugüne, sürekli ‘ölümsüzlük özlemi’yle, yani ‘sonsuzluk arzusu’yla haşir-neşir olmuştur. O kadar ki, İblis’in Âdem’i (a.s.) kandırması bile ancak ‘ölümsüzlük’ kozunu kullanarak mümkün olmuştur. Âdem’in yediğinin elma mı, buğday mı, başka birşey mi olduğunun pek önemi yoktur; her ne ağaçtan yemiş ise, onu ‘şeceretu’l-huld’ bilerek yemiştir. İblis, bu ağacın ‘ölümsüzlük ağacı’olduğunu söylemiştir ona; bunun meyvesini yersen ‘beka’ meseleni çözersin demiş, ancak o şekilde aldatabilmiştir.</p>
<p>İşte, ölümün tartışmasız bir gerçek, ölümsüzlüğün de vazgeçilmez bir özlem olmasıdır ki, çağlar boyu, ‘sonsuzluk’ iklimlerinde dolaştırmıştır insanları. Kulağını vahye, kalbini imana, aklını dinin hakikatine açık tutmuş olanlar için, bu sonsuzluk özleminin iksirini bulmak pek o kadar zor olmamıştır. Çünkü, ilâhî vahiy, öncelikle insana kâinatın Sâniini bildirmiştir çağlar boyu.Şu kâinatı vareden Zât-ı Zülcelâl, Kadîr-i Mutlaktır, Alîm-i Mutlaktır, Rahîm-i Mutlaktır&#8230; O halde, bütün beşerin en ziyade istediği şey olan ebediyeti verecek;o sonsuz adaleti ile, asileri cehenneme, itaatkâr kullarını cennete göndereceği bir âhiret yurdunu var edecektir. Kudreti mutlak olduğuna göre, bu O’na ağır gelmez. Hem, her bahar gösterdiği haşir-neşir nümuneleri, birer ‘yeniden diriliş’ müjdesi hükmündedir.</p>
<p>Buna karşılık, ‘felsefe çizgisi’ diye özetlenen ve en bariz özelliğini dinin cevap veriyor olduğu sorulara dine sırtını dönerek cevap bulma arayışının oluşturduğu bir akım da insanlık tarihi boyunca var olagelmiştir. Ki, filozofların hatırı sayılır bir kısmı bir Yaratıcının varlığını kabul etmezken, Yaratıcıyı kabul edenlerin büyük çoğunluğu da onu bir Kadîr-i Mutlak olarak tanımaz. O, koyduğu kanunların mahkumu olan, kötülüklere mani olamayan, sebeplerin işine ortak olduğu ‘eksik’ bir ilahtır onların anlayışınca. Bu bakımdan, ister bir Yaratıcıya hiç inanmıyor olsun, ister böyle ‘eksik’ bir uluhiyet anlayışı taşıyor bulunsun, felsefenin kendi öncüllerinden hareketle ‘ebedî bir âhiret âlemi’ düşünmek ya zor yahut hepten imkânsızdır.</p>
<p>Ama felsefenin en büyük açmazı da işte buradadır.</p>
<p>Hele hele o, son asırlarda olduğu üzere maddeciliğin olabildiğine hükümranlığı altında ise, bu açmaz katmerlenmektedir.</p>
<p>Zira, felsefenin ölümü bir ‘son;’ ölümden sonrasını ile ‘yok oluş’ olarak sunmasına karşılık, insan fıtraten ölümsüzlüğü istemektedir.Bu duygu, bu talep, bu istek etle-tırnak misali insan ruhuna yerleştiği;insanlıktan vazgeçmeden bu istekten de vazgeçilemediği için de, felsefe ‘ara durak’lar bulmaya mecbur kalmıştır. Bunun en birincisi ise, hayatı boyunca eğlence, sefahet veya iş peşinde koşarak ruhun bu arzusunu unutmak veya uyuşturmaktır. Fakat, bu pek sadra şifa olamamakta; en azından ‘ayık’ ve ‘uyanık’ kalınan anlarda, ölümsüzlük arzusu kalbin çeperlerine güm güm vurmaktadır.</p>
<p>Bu yüzden de, felsefenin bulduğu ilave avuntular vardır. En basitinden, kendi varlığının çoluk-çocuğu ile ‘bir şekilde’ devam edeceğini düşündürür insana. Sonra, insanın ‘asabiyet’ damarını kullanarak, kendisi ölse de, ırkının, toplumunun yaşayacağını düşündürerek teselli eder. Bir diğer avunma tarzı ise, ‘eserleriyle’ yaşayacağıdır.</p>
<p>Nitekim, evlatlarının çokluğuyla övünmenin, soy-sopla gururlanmanın, milliyetçiliğin yahut sonsuza dek yaşayacağı ümit edilen devâsâ eserler, anıtlar, heykeller yapmanın felsefe çizgisinin işi olması bir rastlantı değildir. Ne var ki, bütün bunlar insanın ölümsüzlük arzusunu bastırmaya yetmiyor olmalı. Woody Allen gibi inançsız bir mizahçı, vaktiyle New York Times’a yazdığı çok ciddi bir yazıda “Ben eserlerimle ölümsüz olmak istemiyorum.Ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum” dediğine göre&#8230; Âhireti yaratmaya muktedir bir Kadîr-i Mutlak’a ve O’nun âhiret yurdunu iktiza eden rahmet, kerem, adalet gibi sıfatlarına olan imanını yitirmiş maddecilerin işte bu ‘ölmeyerek ölümsüz olma’ tutkusunun geçmişi, Eski Yunan’a izafe edilen ‘nektar’ efsanesine kadar uzanıyor muhakkak. Dahası, hemen tüm eski medeniyetlerde bir ‘ölümsüzlük iksiri’ arayışını buluyoruz.</p>
<p>Bu arayışın modern bir versiyonunu ise, Batıda sayıları ve okuyucuları giderek artan Longevity türü dergiler yahut kitaplar oluşturuyor. Bu eserlere bakarsanız, şu yemeği yemek, sabahları bu sporu yapmak, akşam üzeri şu şekilde oturmakla, insan ömrünü uzatabilir. Hem, kimi Batılı bilim adamlarının, aslında insanın 350-400 yıl yaşayabileceği türünden açıklamalarının tercümesini şu diyarda iman karşısındaki tavrı açıkça belli bir gazetenin ekinde okumak da tesadüf olmasa gerek. Bu yolda bulunmuş bir üçüncü modern avuntu ise, şu an tedavisi bulunmayan bazı hastalıklara yakalanmış insanların, bu hastalıkların tedavisi bulunduğunda yeniden aktif hayata dönmek üzere kendilerini dondurtmaları.</p>
<p>Ama bütün bunlar da işe yaramıyor. Sonuçta, dörtyüz yıl da yaşansa, veya filanca yemeklerle hayattan diyelim ki on senede kazanılsa, bir hastalığın tedavisi sonradan bulunmuş da olsa, bütün kapılar ‘ölüm’e dayanıyor.Dolayısıyla, ölümsüzlük arzulayan insan ruhu, yine de yaralanıyor!</p>
<p>İşte bu aşamada, yeni ve daha güçlü bir avuntu devreye giriyor: genetik kopyalama. Buna göre, insan bedeninden bazı parçalar alınıp, genetik kopyalama suretiyle insanın ‘kopya’ları üretilebilecek; insanın başına bir kaza gelse bile, hiç olmazsa o ‘kopya’ları yaşamayı sürdürecek.</p>
<p>Bu olur mu, olmaz mı; olursa neler olur, ayrı bir konu. Ama, böyle bir ‘ihtimal’in şu modern çağda bu kadar velvele ve hayretle karşılanması, hele hele inanmayan bazı yazarların ruhlarının ölümsüzlük arzusuna böylece bir menfez bulduklarını ifade yahut ima eden yazılar yazması boşuna değil. Bir Kadîr-i Mutlak’ın varlığına ve asıl olan âhiret yurduna olan imanını kaybeden modern dünya, imanın bir çırpıda çözdüğü en hayatî problemi kendi elleriyle aşmaya çalışıyor. ‘Genetik kopyalama’ serüveninin fıtrat ve hakikat açısından tercümesinin sonucu, işte budur.</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; Gölgeler ve Işıklar,syf.32-34</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kopyalamanin-oteki-yuzu/">Kopyalama’nın Öteki Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kopyalamanin-oteki-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki Hadisle Öğretilen</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iki-hadisle-ogretilen/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iki-hadisle-ogretilen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 13:05:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İki Hadisle Öğretilen]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20831</guid>

					<description><![CDATA[<p>SATHÎ BIR NAZAR, HER BIRI birçok hakikati barındıran bazı hadislerde,zâhirine bakarak, çelişkiler görür. Kendi dar aklını ve sınırlı görüşünü me’haz edinerek, hele enaniyeti de kuvvetli ise, işi sözkonusu hadislerden birini veya öbürünü red veya inkâra kadar götürür. Zahiren birbiriyle çelişir gözüken, o yüzden sathî nazarların bilhassa birine iliştikleri iki hadise örnek olarak, “Evleniniz, çoğalınız! Ben [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iki-hadisle-ogretilen/">İki Hadisle Öğretilen</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/ismailaga-hadis-350x200.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20844 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/ismailaga-hadis-350x200-300x171.jpg" alt="" width="364" height="208" /></a><br />
<a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/113618.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22319 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/113618.jpg" alt="" width="454" height="227" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/113618.jpg 880w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/113618-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/113618-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/113618-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/113618-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 454px) 100vw, 454px" /></a>SATHÎ BIR NAZAR, HER BIRI birçok hakikati barındıran bazı hadislerde,zâhirine bakarak, çelişkiler görür. Kendi dar aklını ve sınırlı görüşünü me’haz edinerek, hele enaniyeti de kuvvetli ise, işi sözkonusu hadislerden birini veya öbürünü red veya inkâra kadar götürür.</p>
<p>Zahiren birbiriyle çelişir gözüken, o yüzden sathî nazarların bilhassa birine iliştikleri iki hadise örnek olarak, “Evleniniz, çoğalınız! Ben Mahşerde ümmetimin çokluğu ile övüneceğim”[Beyhaki] hadisi ile, “[Ahir zamanda] ümmetimin en hayırlıları, az çocuklu olanlarıdır”[45] hadisi gösterilebilir.</p>
<p>Değişik ortamlarda tecrübe edebildiğim kadarıyla, bu hadislerden özellikle ikincisi itiraza medar olmakta; bu hadisten aldıkları dersi dile getiren insanlara, “İyi de, şöyle bir hadis var ama” denilerek, itirazın mesnedi olarak diğer hadis sunulmaktadır.</p>
<p>Halbuki, sathî nazarların zahiren birbiriyle çelişir durumda gördüğü bu iki hadis, hakikat-ı halde birbirini takviye edip tamamlamaktadır. İkinci hadisin mesajı, en iyi biçimde, diğer hadis de nazarda tutularak anlaşılmaktadır. Dikkat edilirse, bu hadislerden ilki, belli bir zamanı sözkonusu etmeksizin genel bir hükmü ve umumî bir teşviki ifade etmekte; ikinci hadis ise bu umumî teşvike bir istisna getirmektedir. Herkesin kolayca görebildiği gibi, iki hadis de ‘çoğalma’yı teşvik etmekte; ancak, ikinci hadis meselâ ahir zamandaki ümmete çok çocukla değil, az çocukla ‘çoğalma’yı tavsiye etmektedir.</p>
<p>Bu kayıt ve istisnanın bir çelişkiyi değil, ilgili zamanın mahiyetine dair bir nebevî ikazı dile getirdiği ise, her iki hadiste de mevcut bir ifadeden anlaşılabilir. Bu ifade ‘ümmet,’ daha doğrusu ‘benim ümmetim’ ifadesidir. Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam ümmetini evlenip çoğalmaya, böylece ‘ümmetinin çokluğu’nu temine teşvik ederken, ikinci asırdan sonra ‘ümmetinin en hayırlıları’nın ‘az çocuklular’ olacağını bildirmektedir. Demek ki, ahir zamana doğru, evliliğinin meyvesi olan çocuklarını ‘ümmet-i Muhammed’ olabilecek bir şekilde yetiştirme imkânı mü’minler için daralmakta ve zorlaşmaktadır. Böyle bir zamanda bir mü’minin çok çocuklu olması illâ ki onun ‘ümmet-i Muhammed’i çoğalttığı anlamına gelmemektedir.</p>
<p>Böylece Resûl-i Ekrem mucizevî bir şekilde zaman ilerledikçe ‘ümmet-i Muhammed’ tarifine dahil olabilecek çocuk yetiştirmenin zorlaşacağını bize haber vermektedir. Önceki devirlerde, hele Asr-ı Saadet ve onu takip eden asırlarda, mü’minler rahatlıkla çok çocuk sahibi olabilmiş, ve onların her biri ‘ümmet-i Muhammed’ tarifine dahil olabilmiştir. Zira, o dönemde umumî ortam bozulmuş değildir. Meselâ sokak, çocuğun bozulduğu yer değil, gelişip terakki ettiği yer hükmündedir. Çocuğun insanî ve manevî gelişimi için, anne babanın özel bir gayreti şart değildir; sokak da dahil, her ortam bu gelişim için bir imkân sunmaktadır.</p>
<p>Örnek olarak Asr-ı Saadeti düşünürsek, bir sahabinin on, onbeş, hatta yirmi çocuk sahibi olması anlaşılabilir birşeydir. Zira, anne babanın çocukla teke tek, çok yoğun bir ilişki içinde olması gerekmemektedir. Çocuk sokağa çıktığında, oyun arkadaşı sahabi çocukları, yolda beride gördüğü büyükler ise hepsi de Hz. Peygamber’in ifadesiyle ‘yıldız misali’ insanlar, yani sahabilerdir. Yalan, fısk, kumar, hırsızlık, iftira, sövüp sayma, müstehcenlik&#8230; bu çirkin hal ve fiillerin ise esamesi okunmamaktadır. Umumî ortam kirlenmiş olmadığı, bilakis nuranî olduğu için, sokak dahi çocuğun ‘ümmet-i Muhammed’e dahil olmasına vesilelik edebilmektedir. Sözün kısası, bir mü’minin her bir çocuğu için çok fazla zaman ayırması gerekmemektedir. Sonraki çağlarda, hele ahir zamanda tek bir çocuğun insanî ve imanî terbiyesi için anne babanın harcadığı zaman,İslam’ın bu ilk asırlarında üç, beş, on, onbeş çocuğun terbiyesi için pekâlâ kâfi gelmektedir.</p>
<p>Sözün özü, iki hadise de beraberce bakıldığında alınacak ders, zaman ilerledikçe, çocuğun insanî ve imanî terbiyesinin kendilerine emanet edileceği ortamların ve insanların giderek azalacağı; bu işin, giderek artan oranda, anne babaya kalacağıdır. Bu yeni zamanın çocukları, önceki asırlarda belki on çocuğa ayrılan zamanı birine yahut ikisine ayırabildiğimiz takdirde ‘ümmet-i Muhammed’ olabilecek bir imanî terbiyeye kavuşmaktadır.</p>
<p>Velhasıl, iki hadisin beraberce verdiği ders uyumludur ve anlamlıdır. İki hadis de, Hz. Peygamber’in ona ümmet olacak çocuklar yetiştirmeyi bizden istediğini bildirmekte; ve ikincisi, ahir zamana doğru yaklaşıldıkça bu iş zorlaşacağı için çok çocuğa az bir zaman ayırmanın yetmeyeceğini, az çocuğa çok zaman gerekeceğini ihsas etmektedir.</p>
<p>Ve şimdi, zaman ahir zamandır. Ahir zamanda çocuklarımızın ‘ümmet-i Muhammed’den’ olması ise, bizim onlar için ayıracağımız zamana ve göstereceğimiz çabaya bakmaktadır. Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın Hesap Günü ‘ümmetinin çokluğuyla övünmesi’nde bir payımız olsun istiyorsak, çocuklarımız için ciddi bir zaman ayırmamız vazgeçilmez bir şarttır.</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; İlim Şehri,syf.52,53</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iki-hadisle-ogretilen/">İki Hadisle Öğretilen</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iki-hadisle-ogretilen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Delikten İki Kere Kim Isırılmaz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-delikten-iki-kere-kim-isirilmaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-delikten-iki-kere-kim-isirilmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 12:59:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Delikten İki Kere Kim Isırılmaz?]]></category>
		<category><![CDATA[istiğfar]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20833</guid>

					<description><![CDATA[<p>GÜNAH OLDUĞUNU, RABBIMIZIN rızasına uymadığını bildiğimiz fiilleri nasıl bir sürecin sonunda işlediğimiz, tek tek hepimizin malumudur.Üstelik, bu süreç her Allah’ın günü defalarca işler durur. Ya tembelliğin, ya kendine fazla güvenmenin, ya bir sıkıntının, bir hevesin, bir özentinin, veya başka birşeyin sebebiyet verdiği bir dikkatsizlik ve başıboşluk içinde iken önümüzde alternatifler beliriverir. Bir anda, iki zıt [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-delikten-iki-kere-kim-isirilmaz/">Bir Delikten İki Kere Kim Isırılmaz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manzara-gormek-1-810x506.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22322 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manzara-gormek-1-810x506.jpg" alt="" width="474" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manzara-gormek-1-810x506.jpg 810w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manzara-gormek-1-810x506-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manzara-gormek-1-810x506-300x187.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manzara-gormek-1-810x506-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 474px) 100vw, 474px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/gonuldostu1_80216514_37774ca4a8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20842 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/gonuldostu1_80216514_37774ca4a8-300x225.jpg" alt="" width="346" height="261" /></a>GÜNAH OLDUĞUNU, RABBIMIZIN rızasına uymadığını bildiğimiz fiilleri nasıl bir sürecin sonunda işlediğimiz, tek tek hepimizin malumudur.Üstelik, bu süreç her Allah’ın günü defalarca işler durur.</p>
<p>Ya tembelliğin, ya kendine fazla güvenmenin, ya bir sıkıntının, bir hevesin, bir özentinin, veya başka birşeyin sebebiyet verdiği bir dikkatsizlik ve başıboşluk içinde iken önümüzde alternatifler beliriverir. Bir anda, iki zıt çekimin etkisi altında kalır; ve vicdanımızın sızısını duya duya, “Yanlış ama&#8230;” diye diye, nefsin istediğini yaparız. Sonrasında, yani nefsin o ânlık hazza ulaşmasının hemen akabinde, uyanır, ikide bir “N’aptım ben?” demeye başlarız. Nefis yapacağını yapmış, alacağı geçici hazzı almıştır. Geride kalan, ruhumuzun duyduğu acılardır. Ne ruh, ne kalb, ne de vicdan işlediğimiz bu günah halini bize yakıştırır. Utanırız.</p>
<p>Yapılanın yanlışlığı bizce âşikârdır çünkü. Bunun farkına, daha yaparken varmışızdır. Bu fiilin yanlışlığını belki onlarca, yüzlerce kez konuşmuş, düşünmüş, aklımıza yazmışızdır da. Dahası, belki daha önce de aynısını yapmış; ardısıra gelen pişmanlıklarla bir daha yapmama sözü bile vermişizdir. O günah ânında bunlar uçuşur gözümüzün önünde; gelgitler, dalgalanmalar, iniş çıkışlar yaşanır. Ama, göz açıp kapayıncaya kadar, o iş oluverir.</p>
<p>Bu hali sorgularken çözemediğimiz en önemli sır, kalbimize, vicdanımıza ve ruhumuza rağmen o günaha nasıl da girebildiğimiz, nasıl da o çirkin fiili irtikap edebildiğimizdir. İşlediğimiz o günahı kalbimize yakıştırmayız; çünkü Samed âyinesidir kalb. Vicdanımıza da yakışmaz; çünkü o ‘fıtrat-ı selîme’dir, bize doğruyu ikaz eder, doğruya işaret eder durmaksızın. Ruhumuza da yakışmaz; çünkü Rabbimizin emrindendir ruh, ancak ona muhatap olmamızla gıdalanır. Her üçü de ya dosdoğru işler, veya işlemezler. Ama kesinlikle yanlış işlemezler.</p>
<p>Peki, o halde neden günah işleriz?</p>
<p>İşte bu noktada, çoğu kez gaflet edip unuttuğumuz iki husus çıkıyor karşımıza: “herkeste nefis vardır,” bir. “Nefis daima şeytanı dinler,” iki. Dahasını Said Nursî’den dinleyelim: “Hem bazan kalb, ruh ve aklın rağmına hükmünü icra eder.”</p>
<p>Yani kalb, ruh ve aklımız imanı, ubudiyeti, rıza-yı ilâhîyi tanıyor, biliyor ve ona göre yaşamayı istiyor olabilir. Ne var ki, nefis yine de hükmünü icra edebilmekte, günah yine de kapımızı çalabilmektedir. Bu noktadan hareketle olsa gerek, hikmet ve şefkat kahramanı olan İslâm uleması, ‘iman-amel’ ayrımı yapmışlar. “Amel imanın cüz’ü değildir. Ama istiğfar imanın cüz’üdür”demişler. Yani mü’minin de günah işleyebileceğini; ama bundan dolayı Rabbinden özür dilemeye açık olduğunu; günahı günah diye bilerek, asla yaptığını savunma cihetine gitmeyeceğini ders vermişler.</p>
<p>Sözün kısası, istiğfar sayesinde, bir kere sözüne uyup günaha düştüğümüz şeytana, ikinci bir kere tâbi olmamış oluyoruz. Günah işlesek dahi, hiç olmazsa o günahı günah saymama gibi daha büyük bir günahtan kurtulmuş oluyoruz. Şeytana bir olayda bir kere tâbi olmaktan daha kötüsü, aynı olayda ona iki kere tâbi olmaktır velhasıl. Hem günaha düşmek, hem de istiğfar etmemek&#8230;Oysa Muhbir-i Sâdık (a.s.m.), “Mü’min bir delikten iki kere ısırılmaz”[54] buyuruyor. Hemen her gün işlediğimiz onca günaha karşı, bizi ‘ikinci ısırma’nın panzehiri olan istiğfara çağırıyor.</p>
<p>Özür dileyebilene ne mutlu&#8230;</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; İlim Şehri,syf.67,68</p>
<p>54-Buhari,Edeb</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-delikten-iki-kere-kim-isirilmaz/">Bir Delikten İki Kere Kim Isırılmaz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-delikten-iki-kere-kim-isirilmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanın Üç Yüzü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dunyanin-uc-yuzu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dunyanin-uc-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 12:56:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyanın Üç Yüzü]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20835</guid>

					<description><![CDATA[<p>RISALE-I NUR MÜELLIFI Bediüzzaman Said Nursî, Risale’ye giden yolun köşe taşlarından biri olan Muhakemat adlı eserinde, hepsi birbiriyle irtibatlı bir dizi unsur arasında, ‘hadis okumaları’na dair bir ölçü de verir. Onun belirttiğine göre, kişi bir hadisi değerlendirirken şu üç önermeyi göz önüne almalıdır: (i) Bu söz Peygamberin sözüdür. (ii) Bu Peygamber sözünden murad olunan mânâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunyanin-uc-yuzu/">Dünyanın Üç Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/dunyaninyuzu-1620x600.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20840 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/dunyaninyuzu-1620x600-300x111.png" alt="" width="419" height="155" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/5a13da6c61361f23e0e4d059.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22325 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/5a13da6c61361f23e0e4d059.jpg" alt="" width="408" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/5a13da6c61361f23e0e4d059.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/5a13da6c61361f23e0e4d059-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/5a13da6c61361f23e0e4d059-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a>RISALE-I NUR MÜELLIFI Bediüzzaman Said Nursî, Risale’ye giden yolun köşe taşlarından biri olan Muhakemat adlı eserinde, hepsi birbiriyle irtibatlı bir dizi unsur arasında, ‘hadis okumaları’na dair bir ölçü de verir. Onun belirttiğine göre, kişi bir hadisi değerlendirirken şu üç önermeyi göz önüne almalıdır:</p>
<p><strong>(i)</strong> Bu söz Peygamberin sözüdür.</p>
<p><strong>(ii)</strong> Bu Peygamber sözünden murad olunan mânâ haktır ve doğrudur.</p>
<p><strong>(iii)</strong> Bu Peygamber sözünden murad olunan mânâ şudur.</p>
<p>İlgili bahiste dikkat çekildiği üzere, bu üç önermenin ilki, hadis ve usul-i hadis ilminin konusudur. Ki ulema, bir sözün Peygamber sözü olup olmadığını tesbit noktasında gerek söz, gerek raviler açısından son derece hassas ve ince kriterler geliştirmiş; ve hadis rivayetlerini buna göre bir tasnifata tâbi tutmuşlardır.</p>
<p><strong>İkinci önerme,</strong> Peygamber’den sâdır olmuş bir sözü hak ve doğru bilmeyi iktiza eder. Bu önermenin dayandığı temel ise, onun peygamberliğinin delili olan mucizeleri; bu arada, ‘en büyük mucize’ olarak, onun ‘kendinden’ ve ‘boş’ konuşmadığını bildiren Kur’ân’dır.</p>
<p><strong>Üçüncü önermeye gelince;</strong> burada ‘içtihad’ devreye girer. Dolayısıyla, ‘hak ve<br />
doğru’ olan ‘Peygamber sözü’nün ne anlama geldiği, muradın ne olduğu<br />
konusunda farklı görüşler ortaya çıkar.</p>
<p>İlgili bahiste Bediüzzaman’ın belirttiğine göre, birinci önermeye uygun davranmayıp bir Peygamber sözünün onun sözü olduğunu reddeden kişi—tıpkı ona ait olmayan bir sözü ona izafe eden kişi gibi—‘yalancı’ durumuna düşer. Bir sözü ‘Peygamber sözü’ olarak kabul ettiği halde mânâ itibarıyla onu yanlış ve asılsız olarak değerlendiren kişi ise, dalâlete ve zulmete düşer. Her daim ‘hak’ söyleyen Peygamber’in ilgili ‘sözü’ne insanlarca verilen bir anlamı eksik veya yanlış bulan kişi ise ne yalancıdır, ne de sapkın&#8230;</p>
<p>Bu yaklaşım, hadis okumaları için hem bir dikkat gerektirir, hem de bir genişlik sunar. Genişlik sunar; çünkü, bizi bir hadise evvelce verilen belli bir anlamla sınırlamaz. Dikkat gerektirir; çünkü, hadise verilen, bizce eksik yahut yanlış bir anlamı eleştireyim derken, bir Peygamber sözüne ve Peygamber’in söylediği her sözün hakkâniyetine ilişme riskini hatırlatır.Ve ne yazık ki, bazı hadisler açısından, bu risk ‘mümkün’ olmakla kalmayıp ‘vâki’ olmuş durumdadır.</p>
<p>Özellikle şu zamanda, bazı hadislere dair ‘yanlış yorum’lardan hareketle hadisin lâfzına ilişildiği; ilgili sözün hadis olup olmadığının sorgulandığı; öyle ki, hadis âlimlerinin ortaya koyduğu son derece hassas ve ince elekten geçebilmiş kimi hadislere dahi ‘hadis değil’ muamelesi yapıldığı görülmektedir.</p>
<p>Dünyevîleşmeci zihniyetin ve bu zihniyete yenik düşen bir kısım ehl-i dinin maalesef ‘su-i tefsir’ ile suiistimal ettiği meşhur bir hadis, bunun apaçık bir örneğidir. “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın” şeklinde hâfızalara yerleşmiş olan hadistir bu.Gerçi, hadisin asıl metninde ‘dünya’ ve ‘ahiret’ kelimeleri geçmemektedir. Ancak,“Hiç ölmeyecekmiş gibi [dünyan için] çalış, yarın ölecekmiş gibi [ahiretin için] tedbirli ol”[90] şeklinde bir hadis gerçekten vardır; ve yorum olarak bu hadise parantez içinde ‘dünyan için’ ve ‘ahiretin için’ ibarelerinin konmasına imkân verecek ikinci bir hadis de bulunmaktadır: “En hayırlınız, dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını terketmeyen ve insanlara yük olmayanınızdır.”[91]</p>
<p>Dahası, şu gibi hadisler de bu minvalde hatırlanmalıdır: “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taamı asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.”[92] “Muhakkak ki, yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır.”[93]</p>
<p>Bu çerçevede bakıldığında, ilgili hadisin dünya-ahiret dengesini kurduğunu; ne başkasının emeğine yaslanan bir sözde ‘müttaki’liğe, ne de ‘elinin emeğini yeme’ gayretinin bir dünyevîliğin âleti edilmesine müsaade etmediği açıkça görülür. Ancak, hadisin ikinci kısmını unutup yalnız birinci kısmını hayata yansıtarak ilgili hadisi kendi dünyevîliklerine âlet edenlere karşı kimi ehl-i dinin tepkisi, bu suiistimale karşı çıkmak yerine, hadise karşı çıkmak şeklindedir.</p>
<p>Halbuki, yine hadislerden, ve onlardan da önce, Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, dünya hayatının üç ayrı veçhesi vardır. Evet, dünya fanidir, kalıcı değildir, onu kalıcı görerek yatırım yapanlar uçurum kenarına bina kuranlara benzerler.Ama aynı dünya, mü’min için, esma ve sıfatlarının tecelliyatıyla Rabbini tanıdığı bir sergi yeri, ve ‘ahiretin tarlası’dır. İlk yüzü itibarıyla fani olan ve bizi fenada boğduran dünya, diğer iki yüzüyle bizi beka âlemine ve esma-i hüsnanın bâki cilvelerine muhatap etmektedir.</p>
<p>İlgili hadis de, dünyaya bu ‘üç yüz’ü ile birlikte bakıldığında, hiç de dünyevîlere mesned olmayacak—ve o dünyevîler yüzünden inkârına yeltenilmeyecek—bir anlam ve derinlik kazanmaktadır. Şimdi, hadisi bu ‘üç yüz’ açısından anlamaya çalışalım: (1) “Hiç ölmeyecekmiş gibi [dünyan için] çalış&#8230;”</p>
<p>Hadisin bu kısmı, dünyevîlerin zannettiği gibi, ‘dünyanın fani yüzü’ için söylenmiş olabilir mi?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Öyle olsa, Hz. Peygamber “Şu dünyada bir yolcu ve bir misafir gibi ol!”[94] der miydi? O takdirde neden “Ben bu dünyayı ne yapayım? Ben ve bu dünya, yolcu<br />
ve altında gölgelediği ağaç misaliyiz” [95] buyursun ki?</p>
<p>Burada kastedilen, dünyanın fani yüzü değildir; esma-i hüsnaya ve ahirete bakan yüzüdür. Bâki-i Zülcemal’in sermedî isimlerine ve o isimlerin perdesiz ve daimî tecellî yeri olan âhiret âlemlerine bakan yüzüdür. Ki bu yüzde ölüm zaten yoktur. Fena ve zeval de yoktur. İnsanın dünyanın bu yüzüne muhatap iken, ‘hiç ölmeyecekmiş’ gibi gayret edip çalışması doğrudur ve normaldir. Dünyaya ahiret bilincinden ve esma-i hüsna nazarından uzak biçimde muhatap olduğunda ise, insanın hatırlaması gereken bir husus vardır: dünyanın faniliği,yani ölüm ve zeval. Esma-i hüsnaya bakan ve ‘ahiretin tarlası’ olan yüzünde ‘hiç ölmeyecekmiş’ gibi gayret göstereceğimiz dünya fena ve fani yüzüyle bakışımızı kaydırıp yolumuzdan saptırdığında hatıra getirmemiz gereken şey, ölümdür.</p>
<p>‘Yarın ölecekmiş gibi’ ahiretini, Hesap Gününü, Mahkeme-i Kübra’yı, cenneti ve cehennemi düşünmektir. Tâ ki, bu dünyada bir yolcu olduğumuzu, beka yerinin burası olmadığını derkedelim ve fani yüzü ve fani lezzetleri itibarıyla dünyayı terkedelim. Tâ ki, ‘hiç ölmeyeceğimiz’ ahiret hesabına ve O’nun güzel isimleri namına yaşamayı becerelim.Açıkçası, sözkonusu hadis, ne hadis olarak birilerinin zannettiği gibi bizi dünyaya sevkediyor; ne de, bu yoruma tepkili başka birilerinin zannettiği gibi, böyle bir anlamı gerçekten taşıdığı için ‘hadis değil’ diye reddedilmeyi<br />
hakediyor. Bilakis, bu Peygamber sözü de bizi bir dengeye davet ediyor. Dünya-ahiret dengesine&#8230;</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; İlim Şehri,syf.106,109</p>
<p>90-Suyutî, Câmiu’s-Sağîr</p>
<p>91-Suyutî, Câmiu’s-Sağîr</p>
<p>92-Buhari</p>
<p>93-Ebu Davud</p>
<p>94-Buhari</p>
<p>95Tirmizi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunyanin-uc-yuzu/">Dünyanın Üç Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dunyanin-uc-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adaletsiz takvâ mümkün müdür?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 18:26:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletsiz takvâ mümkün müdür?]]></category>
		<category><![CDATA[Din ile Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19803</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din ile hayatı birbirinden ayrı düşünmenin sekülerlere mahsus bir tutum olduğu zannedilir. Halbuki, aynı şeyi yapan garip ve epeyce yaygın bir ‘dindarlık’ türü de mevcut. Bu garip dindarlık tasavvuru ‘ibadetler’e dönük bir vurguyla öne çıkarken, bu ibadetlerle gündelik hayat arasında bir tutarlığın izini sürmeyi ihmal eder, dolayısıyla gündelik hayatı sözümona kendi akışına bırakır. Namazını kıldığı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/">Adaletsiz takvâ mümkün müdür?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div><a href="http://ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/images-11-6/" rel="attachment wp-att-19804"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19804" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-11.jpeg" alt="" width="511" height="288" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-11.jpeg 511w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-11-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 511px) 100vw, 511px" /></a></div>
</div>
<div>
<p><strong>Din ile hayatı birbirinden ayrı düşünmenin sekülerlere mahsus bir tutum olduğu zannedilir.</strong> Halbuki, aynı şeyi yapan garip ve epeyce yaygın bir <strong>‘dindarlık’</strong> türü de mevcut. Bu garip dindarlık tasavvuru ‘ibadetler’e dönük bir vurguyla öne çıkarken, bu <strong>ibadetlerle gündelik hayat arasında</strong> bir tutarlığın izini sürmeyi ihmal eder, dolayısıyla gündelik hayatı sözümona kendi akışına bırakır. <strong>Namazını kıldığı halde yalan söyleyebilen, namazını aksatmadığı halde faizle sınanabilen, oruç tuttuğu halde işçisinin hakkından kısabilen, orucunu tuttuğu halde dilini tutamayan, yemeğini sağ elle yediği halde haram da yiyebilen, suyu çömelerek üç yudumda içtiği halde gözünü kırpmadan cana kıyabilen..</strong> diye uzayıp giden her türden <strong>arızalı ‘dindar’ figürü</strong>, din ile hayatı, ibadetin vakti ile vaktin bütününü ayrı düşünebilen işte bu zeminde büyür, beslenir.</p>
<p>Oysa <strong>Kur’ân’ın en başta peygamberler örneğinde</strong> bize verdiği en önemli derslerden biri, dinin hayatın bir alanına dair olmadığı, bilakis tamamını kuşattığıdır.</p>
<p>Şuayb aleyhisselam, harikulâde bir örneğidir bunun. O, ölçüde, tartıda hile yapan, hak yemeyi, adaleti gözetmemeyi itiyad edinmiş kavmi Medyen’i hakka davetle emrolunmuş, <em>“Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılık yaparak fenalık yapmayın”</em> (Hûd, 11:85) cümlelerini de içeren davetine karşılık kavmini temerrüd halinde bulmuştur. Kavmi bildiği şekilde hak yiyerek yaşamakta kararlıdır. Şuayb aleyhisselama ise sorarlar: <em>“Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi ve mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi <strong>sana namazın mı emrediyor?”</strong></em> (Hûd, 11:87)</p>
<p>Kavminin Şuayb aleyhisselama yönelik bu tepkisi, iki şeyi birden gösterir. Hz. Şuayb’ın namazı, <strong>namazın vakti dışındaki zamanları da Allah’ın emrine uygun</strong> şekilde, hakkâniyet ve adaleti gözeterek yaşama idrakini ona nasip etmektedir; ve kavmi de, onun namazı ile bu tutumu arasındaki birebir ilişkinin farkındadır. Kendi ifadeleriyle ‘yumuşak huylu ve aklı başında’ bildikleri Şuayb’ı kendilerini haksızlıkları karşısında net biçimde <strong>uyarma cesareti veren sırrı, onun namazında</strong> bulmuşlardır.</p>
<p>Şuayb aleyhisselamdan hakikat dersi almış <strong>Hz. Musa</strong>’nın, Medyen topraklarından Mısır’a dönerken Tuvâ vadisinde peygamberlik görevi kendisine verildiğinde aldığı sorumluluk da bu çift boyutluluğu içerir. Firavun, kavmine kendisini ‘Ben sizin en yüksek rabbiniz değil miyim?’ diye sunacak kadar azmış biridir ve Hz. Musa gidip Rabbü’l-âlemîn adına ona <strong>iki şeyi birden</strong> tebliğ edecektir: (1) Uluhiyet iddiandan vazgeç, Rabbini tanı ve kulluğunu kabul et; (2) Kula kulluğa izin verme, köleleştirdiğin Benî İsrail’i serbest bırak. Burada da, imanın en merkezî esası olarak tevhid davetine, adalet ve hürriyet daveti eşlik etmektedir. İkincisi, birincisinin hem tamamlayıcısı, hem sınanması niteliğindedir.</p>
<p>Bütün kıssalarda bu dersin izleri olduğu gibi, aynı bütünlük <strong>Beled sûresinde</strong> ‘sarp yokuş’ tarifi üzerinden çıkar karşımıza. Sarp yokuşu aşabilenlerin sûredeki sıralamayla üçüncü vasfı iman edenlerden olmak ise, birinci vasfı boyunduruğu kırmak (köleyi özgürlüğüne kavuşturmak, kula kulluğa son vermek), ikincisi ise salgın bir açlık gününde yetimi ve yoksulu doyurmaktır. Burada da, <strong>iman ile gündelik hayatın</strong> siyasete ve ekonomiye bakan veçhelerine dair tutumlar arasında bir bağ çıkar karşımıza.</p>
<p>Bu örneklerin de gösterdiği üzere, <strong>iman, kalbde başlayıp sadece orada kalan birşey olmadığı</strong> gibi, din de hayatın içinde alanlardan bir alan değildir; <strong>hayatın tamamını kuşatır ve içerir.</strong></p>
<p>Bu çerçevede, ibadetler, esasen hayatın bütün alanlarının bir ubudiyet şuuruyla yaşanması içindir. Her bir ibadetten bir ubudiyet şuurunun hâsıl olması beklenir. Meselâ <strong>namazın gün içinde beş vakte hapsolması değil, beş sembol vakit üzerinden günün tamamını namazın kuşatması ve yönetmesi</strong> beklenir. Orucun yıl içinde bir ayda hapsolması değil, bütün yılı biçimlendirmesi beklenir.</p>
<p>Gelin görün ki, sözkonusu ettiğimiz <strong>garip ‘dindarlık’ tasavvurları</strong> içinde, namaz vardır, ama ‘Şuayb’ın namazı’nda mânâ ve ruhun bir hayli uzağındadır. Sarp yokuşu aşmada iman ve ibadetin vazgeçilmezliğini görür, ama onların siyasî veya iktisadî düzlemdeki adaletsizliklere karşı tavır koyup sorumluluk almakla irtibatını veyahut sûrenin devamındaki merhamet çağrısıyla da irtibatını gözardı eder.</p>
<p>Aynı durumu, <strong>‘takvâ’ algısı</strong>nda da görürüz. Takvâ, bu anlayış dahilinde, farzların yanısıra kılınan nâfile namazlar, farz olan Ramazan orucu dışında tutulan nafile oruçlar, okunan cüz, edilen zikr ekseninde anlaşılır genellikle. Bütün bunlar, takvâ tanımının elbette dışında değildir, ama ne takvâ onlara indirgenebilir, ne de onlar hayatın bütün alanlarına dair tazammun ve derslerinden olarak görülebilir. Ne var ki, kılınan nafile namaz veya tutulan nafile oruç miktarıyla takvâ ölçen dindarlığımız, meselâ <strong>adaletle takva ölçmeyi neredeyse hep ihmal eder.</strong></p>
<p>Oysa <strong>Maide sûresi</strong>nin mü’minlere tekrar ve tekrar adaleti emreden meşhur âyeti, bu emre riayeti takvânın bir teyidi olarak da resmeder: <em>“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adil şahitler olun. Sakın bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adil olun, bu takvâya en yakın olan şeydir. Allah karşısında takvâ üzere olun. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”</em> (Mâide, 5:8)</p>
<p>Bu âyet-i kübrâda âlemlerin Rabbi, bizi <strong>hakkı ayakta tutan adil şahitler</strong> olmaya davet ederken, bu halden bizi alıkoyan en büyük tehlike olarak ‘bir topluluğa yönelik kinimiz’e karşı uyarır ve bir kez daha “Adil olun!” diye açık ve kesin biçimde emreder. Sosyal hayata dair hükümler içermekle birlikte tekrar tekrar takvâya dair vurguda bulunan <strong>Hucurât sûresi</strong>nin bildirdiği üzere insanların Allah katında en değerlisi ‘en ziyade takvâ üzere olanı’dır ve Allah katında en değerli olabilmesi için kulun ‘takvâya en yakın olan şey’i yapması, yani adil olması, adaletten sapmaması gerekmektedir.</p>
<p>Adalet, takvânın tanım kümesi içindeki vazgeçilemez, ihmal edilemez, görmezden gelinemez bir değerdir; ve <strong>âlemler Rabbinin</strong> takvâ üzere olun emri, adil olun emrini kesin biçimde içermektedir.</p>
<p>Büyük müfessir Fahreddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr olarak da bilinen Mefâtîhu’l-Gayb’ında bu âyeti tefsir ederken söz âyetin <strong>“Adil olun, bu takvâya en yakın olan şeydir”</strong> mealindeki cümlesine geldiğinde şöyle der: “Bu ifadede, Allah düşmanı kâfirlere karşı adaletle davranmanın vacip olduğu hususunda önemli bir uyarı vardır. “Binaenaleyh, Allah dostu ve sevgilisi mü’minlere karşı adaletle davranmanın vacip oluşunun derecesi artık buna kıyas edilmelidir.”</p>
<p>Demek ki, zihnimize yerleştirmemiz gereken bir ders var. Madem ki adil olmak takvâya en yakın şeydir; <strong>kişinin takvâsını, adaletinden anlarsınız.</strong> Kıldığı namazların sayısından değil, kıldığı namazların Şuayb-misali onu adalet timsali kılmasından anlarsınız. Okuduğu cüzlerin sayısından veya işittirdiği Kur’ân kıraatinden değil, okuduğu Kur’ân’ın adalet davetine ne derece riayet ettiğinden anlarsınız.</p>
<p>O halde, en başta nefsimize bir büyük ders olmak üzere, dikkat gerek…</p>
</div>
<p>Metin Karabaşoğlu</p>
<p>Risalehaber</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/">Adaletsiz takvâ mümkün müdür?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elde var sonsuz” diyebilmek için…</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/elde-var-sonsuz-diyebilmek-icin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/elde-var-sonsuz-diyebilmek-icin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Sep 2017 20:07:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Elde var sonsuz” diyebilmek için…]]></category>
		<category><![CDATA[Görenek Belası]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16756</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern zamanların belki en büyük ve en kuşatıcı musibeti, ‘arzuların ihtiyaca dönüşmesi’ gerçeğidir. Arzuların ‘olmazsa mutlu olmam’ derecesinde insanların gönüllerine ve zihinlerine yer ettiği bir zeminde, gerçekte zarurî olmayan şeyler dahi insan için ‘zarurî ihtiyaç’ haline gelir; bu ise insanı bitmek bilmez bir ‘uyandırılmış arzular’ girdabında, bir dipsiz kuyuda boğar, öldürür. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hadislerinden öğrendiğimiz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elde-var-sonsuz-diyebilmek-icin/">Elde var sonsuz” diyebilmek için…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<header class="entry-header">
<div class="entry-meta"><a href="http://ilimcephesi.com/elde-var-sonsuz-diyebilmek-icin/images-3-31/" rel="attachment wp-att-16757"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16757" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-3.jpg" alt="" width="384" height="384" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-3.jpg 384w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-3-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-3-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-3-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 384px) 100vw, 384px" /></a></div>
</header>
<div class="entry-content">
<p>Modern zamanların belki en büyük ve en kuşatıcı musibeti, ‘arzuların ihtiyaca dönüşmesi’ gerçeğidir. Arzuların ‘olmazsa mutlu olmam’ derecesinde insanların gönüllerine ve zihinlerine yer ettiği bir zeminde, gerçekte zarurî olmayan şeyler dahi insan için ‘zarurî ihtiyaç’ haline gelir; bu ise insanı bitmek bilmez bir ‘<strong>uyandırılmış arzular’</strong> girdabında, bir dipsiz kuyuda boğar, öldürür.</p>
<p>Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hadislerinden öğrendiğimiz bir derstir oysa. Canının her çektiğinin peşine düşmek, insana israf olarak yeter. Canının her çektiğinin peşine düşen, yani arzusunu ‘ihtiyaç’ gibi algılayan insan ise, gözünü ulaşmak istediği hedefe diker, zaten elinde olan nimetlere karşı körleşir. O hedefe ulaştığında, canı yeni bir şey daha çeker ve yeni bir hedef belirir gözünde. Bu defa onun peşinde derken, sonuç, hadiste bildirildiği üzere, ‘yiyen ama doyamayan adam’a dönüşmektir!</p>
<p>Yine Hz. Peygamber (a.s.m.) şükrün geniş kapısına girmenin de yolunu bize göstermiştir: Varlıkta bizden daha geride olana, musibette bizden daha önde olana bakmak. İnsanın eldeki nimetlerin farkına varması için nebevî formül, işte budur.</p>
<p>Gelin görün ki, modern zamanlar, bunun tam aksini öğretiyor insanlara. Reklamlar, habire, ihtiyaç olmayan nice nice şeyi ihtiyaç gibi göstermenin derdinde. Böylece, reklamların ağında ‘fizyolojik’ açıdan bakarsak o olmadan pekâlâ yaşayabileceğimiz halde, ‘psikolojik’ olarak o olmadan yapamam, yaşayamam noktasına sürüklüyor bizi. Televizyon dizileri, filmler derken, ‘gördüğüne imrenme’de bir adım daha ilerliyoruz üstelik. Hele bizde olmayan o şeyi yanıbaşımızdaki komşunun, işyerindeki arkadaşımızın elinde gördüğümüzde, bütün dünyamızı o şey meşgul eder hale geliyor artık.</p>
<p><strong>Görenek belası</strong></p>
<p>Bediüzzaman’ın ‘görenek belası’ dediği şey gerçekleşiyor işte. Reklamlarda gördüğümüz, filmlerde-dizilerde gördüğümüz, arkadaşımızın-komşumuzun elinde gördüğümüz derken, canımızın çektiği şey bizim için psikolojik anlamda bir ‘zorunluluğa’ dönüşüyor ve bu sarmal başka başka ürünler için habire tekrarlanırken, insan aslolanı, elinde olanı unutuyor. Dünyasını henüz elde edemediği şey doldurmuşken, elinde olan o kadar şeye karşı şükürsüz ve kör bir ‘elde var sıfır’ psikolojisi kuşatıyor insanı.</p>
<p>Halbuki, elde olan o kadar çok şey var ki… İnsanın, farkına varması gereken o kadar çok şey var ki…</p>
<p>Meselâ, tek taş yüzüğün hayali ve hasretiyle dolu bir insan, hakikat-ı halde en âlâ elmastan daha değerli halde her gün o kadar su damlasına muhatap olunuyor ki… Elmas ve altın yüklü devesiyle çölde susuz kalmış ölmek üzere olan bir adamı düşünelim. Bu adam, yol üzerinde rastgeldiği, yanında suyu olan adama o su karşılığı bütün yükünü de vermeye razı olur. Çünkü ya elmaslardan vazgeçecektir, ya hayatından. İşte öyle bir sınanmada çıkar insanın karşısına, elmasın mı, suyun mu daha aziz ve daha değerli olduğu. Gelin görün ki, bu karşılaştırmaları yapmadan, elde olanların kıymetini asla bilmeden ve şükrünü asla eda edemeden, akılsız ve iz’ansız bir hırsla yaşıyor insanoğlu.</p>
<p><strong>Farkındalık eğitimi</strong></p>
<p>Bizi şükürden alıkoyup israfa, kanaatten alıkoyup israfa sürükleyen bu hale karşı, elimizde olan nimetlerin farkına varabilmeyi mümkün kılacak; israflı ve hırslı bir hayata bedel, iktisatlı ve şükürlü bir hayata yöneltecek bir adres sunuyor bize Bediüzzaman. Bir ‘farkındalık eğitimi’ne bizi davet ediyor: Özgürlüğün kıymetini anlamak için, git, hapishanelere bak. Sağlığın kıymetini bilmek için, git, hastanelere gör. Hayatın kıymetini anlayıp aldığın her nefes için şükür borçlu olduğunu anlaman için ise, git, kabristanları, mezarlıkları ziyaret et!</p>
<p>Bir yapabilsek bunu; gitsek bu diyarlara, gitmesek bile hayalen gidebilsek, göreceğiz âlemler Rabbinin bizi hangi nimetlerle donatmış ve yaşatıyor olduğunu.</p>
<p>Bir başparmağı, insanı hayvanların yapamadığı nice nice şeyi yapar hale getirirken; bir el için, bir göz için, dil için, damak için, ayak için, her biri ayrı vazifeler yüklü nice nice azalarımız ve ayrı ayrı hücrelerimiz için; ve her birinin ihtiyacına cevap vermek üzere yaratılıp elimize verilen sayısız gıdalar için ne çok şükre borçluyuz oysa.</p>
<p>Hastanede ancak solunum cihazına bağlı halde zorlukla nefes alabilen bir insan, farkına bile varmadan, rahatça alıp verdiğimiz her nefes için ne kadar da şükretmemiz gerektiğini gösteriyor oysa…</p>
<p>Bir yapabilsek Hz. Peygamber’in öğrettiğini; nimet noktasında bizden geride olana, musibette ise bizden ileride olana bakabilsek…</p>
<p>Bir yapabilsek bu nebevî dersten ilhamla Bediüzzaman’ın teklif ettiğini; hapistekilere bakıp hürriyetin, hastanelere bakıp sıhhatin, kabristanlara bakıp hayatın bir nimet olarak farkına varabilsek…</p>
<p>O zaman göreceğiz ki, ‘ne var ki elimde?’ gibisinden bir soruyu asla soramaz insan. Bilakis, ‘elde var sonsuz’ idrakiyle ve buna mukabil sonsuz şükürler ederek yaşamaktır her insana yakışan…</p>
<p>Metin Karabaşoğlu</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elde-var-sonsuz-diyebilmek-icin/">Elde var sonsuz” diyebilmek için…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/elde-var-sonsuz-diyebilmek-icin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur İslami geleneğin savunucusu..</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nur-islami-gelenegin-savunucusu-tasiyicisi-ve-yeniden-ureticisidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nur-islami-gelenegin-savunucusu-tasiyicisi-ve-yeniden-ureticisidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Nov 2016 14:42:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur İslami geleneğin savunucusu taşıyıcısı ve yeniden üreticisidir]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur Bu Zamanda İslami Mirasın Anahtarı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13218</guid>

					<description><![CDATA[<p>Risale-i Nur İslami geleneğin savunucusu, taşıyıcısı ve yeniden üreticisidir Röportaj: Şener Boztaş (Alternatif Bakış-TV 111) Risale-i Nur’un İslami gelenek içerisinde, İslami mirasla ilişkisini konuşalım. Gelenekten bir kopuşu temsil eder mi etmez mi bu yönde bir tartışma var. Risale-i Nur gelenekçi midir, modernist midir? Ve Bediüzzaman’ın bir ifadesine dayanarak Nur Talebelerinin Risaleden başka kitap okumamaları yönündeki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nur-islami-gelenegin-savunucusu-tasiyicisi-ve-yeniden-ureticisidir/">Risale-i Nur İslami geleneğin savunucusu..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><strong>Risale-i Nur İslami geleneğin savunucusu, taşıyıcısı ve yeniden üreticisidir</strong></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nur-islami-gelenegin-savunucusu-tasiyicisi-ve-yeniden-ureticisidir/images-127/" rel="attachment wp-att-13219"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13219" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/images.jpg" alt="Risale-i Nur İslami geleneğin savunucusu, taşıyıcısı ve yeniden üreticisidir" width="495" height="297" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/images.jpg 495w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/images-300x180.jpg 300w" sizes="(max-width: 495px) 100vw, 495px" /></a></strong></p>
<p><strong>Röportaj: Şener Boztaş (Alternatif Bakış-TV 111)</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur’un İslami gelenek içerisinde, İslami mirasla ilişkisini konuşalım. Gelenekten bir kopuşu temsil eder mi etmez mi bu yönde bir tartışma var. Risale-i Nur gelenekçi midir, modernist midir? Ve Bediüzzaman’ın bir ifadesine dayanarak Nur Talebelerinin Risaleden başka kitap okumamaları yönündeki bir ifadeyi nasıl anlayacağız, nasıl anlamak lazım?</strong></p>
<p>Şimdi birinci ile ilgili Bediüzzaman’ın zaten bütün risaleleri taradığınızda görebildiğimiz bir tablo var.</p>
<p>Bediüzzaman, gelenekten kopuşu değil geleneğin, o çizginin altın halkalarından biridir, taşıyıcısıdır. İslami geleneğe külliyetli bir saldırının olduğu zor bir zamanda o geleneğin müdafii, taşıyıcısıdır ve yeniden üreticisidir Risale-i Nur. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.</p>
<p>Gençliğimden bir hatıra ve tecrübeyi bu vesile ile aktarmak isterim. Risale-i Nur’un içerisinde bir yolculuk yapıp Bediüzzaman’ın İslami mirastan nasıl beslendiğini, bir arı gibi nasıl bütün çiçek bahçesinden, İslam mirası, marifeti, irfanı İslami ilimler adına ortaya konmuş bütün o eserlerden bir çiçek bahçesi gibi onların hepsinden nasıl istifade edip “Risale-i Nur” ismiyle kendi balını nasıl ürettiğini çok rahat bir şekilde görebilir aslında insan. Ama bu manada bir sıkıntımız var.</p>
<h3><strong>BİRÇOK EHL-İ DİN ASLINDA RİSALE-İ NUR’U HİÇ OKUMAMIŞ</strong></h3>
<p>Risale-i Nur üzerine konuşurken birçok ehl-i din aslında Risale-i Nur’u ya hiç okumamış veya gençliğinde bir şekilde Gençlik Rehberi, Küçük Sözler belki eline o kadar geçmiş veya bir Risale-i Nur dersine gitmiş birkaç defa yarım sayfa, bir sayfa bir şey işitmiş. Bundan ibaret olduğunu görürüz. Bu sadece Bediüzzaman’la ilgili bir problem de değil.</p>
<p>Mesela İmam Rabbani’ye atıfla konuşuyor insanlar. Deseniz İmam Rabbani’den ne kadar okudunuz? Gene aynı sorunla karşı karşıya kalırsınız. Mevlana dillerden düşmez. Mesnevi’den on sayfa okumuş insan sayısı çok fazla değildir. Bu sadece Bediüzzaman’la ilgili bir problem de değil. Başka değerlerimiz için de benzer sıkıntılar söz konusu. Elmalılı Hamdi Yazır’ın -Allah razı olsun- gene aynı dönemde yazılmış tefsiri için de aynı durum geçerli. Her neyse. Okuyan görür zaten. Atıflarıyla bunu görür.</p>
<h3><strong>BEDİÜZZAMAN’IN “BAŞKA ESER OKUMAYIN”LA İLGİLİ İFADELERİ YANLIŞ YORUMLANIYOR</strong></h3>
<p>Bediüzzaman’ın başka eser okumayla ilgili ifadelerinin yanlış yorumlayıp, dar yorumlayıp orada mutlaklaştırmak ve genelleştirmek belli durumda belli kişiler ve belli zamana has sözü, genel geçer hale getirmek şeklinde bir yanlış tutumla bir tür Risale-i Nur’u o köklerden kopuk bir şekilde algılamak… Risale dairesi içerisinde bu hataya düşen çok insan da maalesef var.</p>
<p>Aslında onlar da aynı şekilde dönüp Risale okurken dikkat edebilseler Üstadın İslami gelenekten, İslami mirastan nasıl istifade ettiğini, kendi emeğinin onların emeğiyle nasıl buluştuğunu, birleştiğini gene anlayabilir durumdalar.</p>
<p>Burada şöyle bir problem de oluyor. Enteresan şekilde bütün o değerlerin hem kişiler olarak hem eserler olarak bir altın zincir gibi birbirine bağlanması bizi ancak mutlu eder. Durum buyken koparmak, dışardan bazılarının gelenekten kopuk demesi veya içerden bazılarının gelenekten kopuk bir şekilde anlamaya, yorumlamaya, taktim etmeye çalışmaları bu da anlamadığım bir şey. Kopardın da ne oldu, eline ne geçti? Ki kopuk değil zaten.</p>
<h3><strong>RİSALE DAİRESİ İÇERİSİNDE DE VEHBİN BİR KESBE GELDİĞİNİ ATLAYANLAR AZ SAYIDA DEĞİL MAALESEF</strong></h3>
<p>Ben 17 veya18 yaşındaydım. İşte başka kitap okumaz vs tartışmaları var. Şimdi, Üstadın bir vehbi tarafı var mıdır? Evet vardır. Genel olarak koyduğu ölçü ehlisünnetin çizgisi içerisindedir. 17 yaşında dünyama yerleşmiş bir sözdü: “Mehasinin mevhubedir; seyyiatın meksûbedir.” Ne ki güzellik var hibedir sana, Allah tarafından verilmiştir, mevhubedir. Ne ki hata, kusur var o senin kesbindendir, sen sorumlusun ondan. İraden sorumludur manası. Fakat oradaki vehbi tarafına bir ikramı ilahi tarafına vurgularken bu vehbilik kesbe dayanıyor. Bir dua var bir çaba var. Risale dairesi içerisinde de o vehbin bir kesbe geldiğini atlayanlar az sayıda değil maalesef.</p>
<p>Ben buna bir tepki olarak evet, Üstad -Allah ondan ebeden razı olsun- bir şaheser ortaya koymuş iman ve Kur’an adına. Bu hudayinabit çıkmış biri değil Üstat, bir geleneğin içerisinden çıkmış bir geleneğe yaslanarak ondan beslenerek geliyor. Böyle olması lazım. Bu ağacın kökleri var. Bu köklerin beslendiği, mineralini aldığı, suyunu emdiği bir toprak var. Doğrusu budur fakat bu takdim içindeyse bir arıza var.</p>
<h3><strong>RİSALELERDE BİNDEN FAZLA ESERE, İSME ATIF VAR</strong></h3>
<p>Bir taramaya girmiştim. O gün bilgisayarlar filan yok. Şimdi bunlar çok kolay. Kendimce fişler tutarak 1981-82 seneleri, tarıyorum Risaleleri. Mesela Mektubat’ı açtım. Beyhaki’nin Sünen’ine atıf var. Sünen yazıyorum Beyhaki yazıyorum böyle veya sadece âlim, mütefekkir veya velinin ismi veya sadece eser ismi geçiyor. Bunların hepsini tarıyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla Mektubat, Sözler ondan sonra Muhakemat, başka hangi 3 veya 4 eseri sadece taradığımda bini aşkın fiş birikti elimde. Dedim “Daha ötesine geçmiyorum. Benim açımdan mesele hallolmuştur.”</p>
<p>Bini aşkın miktar derken ayrı ayrı mezhepler, dördünün de hak olduğu manasına dair bir örnek. Şimdi kolay değil mi? Bazı risalelerin sonunda indeksler var. “Mizanı Şarani ile tart” diyor. Üstat bir sayfalık izah yapıyor. “Bunu teferruatıyla anlamak için Mizan-ı Şarani ile tart” diyor. İmam Şarani’nin El Mizan’ına atıf var. Bunun gibi tek cilt eserler de değil zikrettikleri. Bir eser ismi geçiyor o zaten külliyat niteliğinde. Ama böyle bini aşkın alimimizin ismi ve bini aşkın eser ismi bu net bir şekilde tabloyu gösteriyordu.</p>
<p>Bediüzzaman İslami mirasla birebir hemhal olup o mirası taşıyan bugüne taşıyan ve bugün o mirasla nasıl yaşanacağının bir usulünü gösteren, mirası güncelleyen, bugünün şartlarında, bir müceddid olarak karşımıza çıktığını o tarama bana net bir şekilde göstermişti.</p>
<h3><strong>ÜSTADIN SÖYLEDİĞİ “ŞERH, TANZİM VE İZAH” VAR</strong></h3>
<p>Fakat bir taramayla bunu görebiliriz de bunun daha da fazlası bence gerekir diye düşünüyorum. Mesela Şah-ı Geylani en fazla atıfta bulunulan isimlerden biri Risale-i Nur’da. Bediüzzaman’ın Eski Said’den Yeni Said’e dönüşümünde iki önemli isim vardır. İki önemli eser vardır. Fütuhu’l Gayb ile Abdulkadir Geylani, Mektubat’ı ile İmam-ı Rabbani. Ama bunların şimdi her Nur Talebesi tek tek okusun yorumlasın ille bunu söylemiyorum. Bazılarımızın işi gücü vardır. Eğitimi belli bir şeydedir. Vakti ona göre değildir. Nedir? O sadece bir iman talimi, bir marifetullah talimi ve bir manevi yenilenme, tazelenme için Risale-i Nur okumak ona yeterli geliyordur. Buyursun. Ona “yok hayır, sen bunu oku bir de bunu oku bir de şunu oku” dememizin alemi yok.</p>
<p>Ama ona karşılık bir de Risale-i Nur’un, Üstadın söylediği bir şey var. “Şerh, tanzim ve izah” diyor. Bunun için daha fazla bir çaba gerekiyor. Bazı Nur Talebelerinin de bunu yapabilmesi için, Risale-i Nur’da belli meseleler var. Bu meselenin anlaşılması için misal, İslam tarihine dair veya İslam tarihinin bir bölümüne dair mesela “Mutezile, Cebriye, Mürciye gibi fırkaları doğuran istibdattır” diyor. Orada “istibdat-ı siyasi, istibdat-ı ilmiyeyi getirmiştir” diye böyle bir şey var. Baksak Münazarat’ta iki satırlık bir şey olarak görürüz bunu. Fakat bunun anlaşılması için ilk fitne döneminden başlayan Emeviler, ondan sonra Emevilerin yaptıkları zulümler, Haccac-ı zalimler vs. bunu meşrulaştırmak için Cibriyenin bir ekol olarak ortaya çıkışı, güya hani onlar Allah’ın sopaları filan siz müstahaktınız bilmem ne söyleminin üretilmesi. Buna tepki olarak Mutezilenin çıkması onun Abbasi zamanında hakim, bu kavga, bu mezhep kavgaları filan bir dizi hem İslam tarihi hem de mezhepler tarihi ile ilgili bir tetebbuatla birlikte o iki satırlık mesele daha derli toplu bir izaha kavuşur.</p>
<h3><strong>NUR TALEBELERİNİN ÖNÜNDE BÜYÜK VAZİFE VAR</strong></h3>
<p>Bunun gibi bir dizi mesele veya belli kavramlar var risalede. Çok derin kavramlar. Ve bunun gene dönüp baktığımızda İslami miras içerisinden süzülüp gelen bir kavram olduğunu görüyoruz. Bu kavramın daha iyi anlaşılır hale gelmesi için bazılarımız bu noktada daha ehli ihtisas olup bunun şerhini, bunun açılımını ortaya koyması gerekiyor. Ben bu noktada Nur Talebelerinin önlerinde büyük vazife olduğunu söylüyorum.</p>
<p>Zihnimde “Vazifelerini hakkıyla yapmadıklarını düşünüyorum” diyecektim. Ondan vazgeçtim. Onu da söylemiş olayım. Şöyle görüyorum. Bediüzzaman hayattayken Risalelerin telifi, neşri çok zor şartlarda, tazyikler, hapisler, sürgünler vs. Allah Üstattan ve talebelerinden razı olsun. Üstadın vefatından sonra bu defa Risale-i Nur’a imha harekatı 27 Mayıs İhtilalcilerinin eliyle bir devlet politikası olarak yürütüldü.</p>
<p>Bu mesleği muhafaza etmek, hayatta kalmasını temin etmek, sürdürmek ve birilerinin suiistimaline mani olmak. On sene on beş sene buna odaklanılmış. Ondan sonra mesela baktığımda 70’li yılların ortasında bu dediğim açılımın yapılabilmesi noktasında istidatlar oluşmuş. Bir şeyler yapılır hale de gelmiş. İslam tarihi üzerine, peygamberler tarihi üzerine, Bediüzzaman ve Devlet Felsefesi diye çok farklı alanlarda Risale-i Nur’dan aldıkları dersi şerh, tanzim ve izah manasını içeren bir çalışmaya yönelinmiş. Bununla ilgili daha genç Nur Talebeleri ekibi de oluşmuş.</p>
<p>Ama sonra bunun 1980’lerde bir darbe yediğini görüyoruz. Bölünmeler falan. Onun içsel sebepleri var, dıştan bir müdahale var. Nur Talebeleri kendi derdine düşmüşken Fethullahçılığın yol bulup ilerlemesi meselesi var. Bu şey dumura uğramış.</p>
<p>Şimdi geçmiş bu şekilde. “Görmemişler, kapanmışlar, reddetmişler, lazım değil” gibi bir şey demiş değiller. Aslında bu meseleyi, bu çabayı fark edenler olmuş bir şekilde ama içsel veya dışsal bir takım meseleler bunun tahakkukunun önünde engel olmuş. Kısmen son dönemlerde belli sempozyumlar şunlar bunlarla birlikte de 90’lardan sonra belli adımlar atıldığını düşünüyorum.</p>
<h3><strong>RİSALE-İ NUR’UN İÇİNDE DAHA DERİNLEMESİNE BİR YOLCULUK GEREKİYOR</strong></h3>
<p>Ama orada da şöyle bir şey var. Risale-i Nur’u anlamak öyle yüzeysel bir taramayla olup geçecek bir şey değil. O tarz dışardan okumalarla belli isimlerin yaptıkları çalışmalar o müktesebat içerisinde bir çerçeveye oturup geçiyor. Risaleden bir şey yok. Risale-i Nur’un içinde daha derinlemesine bir yolculuk gerekiyor. Sistematik bir düşünce var. Her şeyin parça parça birbirine bağlandığı bir bütüncül bir inşa var Bediüzzaman’ın zihninde. Bu bütüncül inşası ise diğer taraftan 5 bin küsur sayfaya yayılmış durumda. Onun için daha içine nüfuz edebilen kelime, kavram dünyası ve bir de bunların Bediüzzaman’ın hayat seyri içerisinde nerelere tekabül ettiği, bunlarla temasını kurabilen, deyim yerindeyse Risale-i Nur dairesi içinden bir arkadaşımızın tabiri ile Risale-i Nur adına düşünce üretebilme dirayetine sahip bir taze entelektüeller kuşağına veya alimler kuşağına Risale-i Nur’un hizmetinin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>O manevi beslenmesini yapacak bakkal Mehmet abimiz Risale-i Nur’dan, ona iman ve istikamet ve amel-i salih üzere hizmet görecek onun hayatı için. Ondan sonra yanına bir komşusu geldiğinde veya dükkan bir şey olduğunda birisinin manevi sıkıntısı var. O oradan aldığı dersle onunla bir iletişim kuracak ve hatta diyecek belki “bak şu küçük sözleri oku” diyecek. Oradaki o imani temsiller o kişi için bir yol gösterici olacak. Bu hizmetin bu boyutu devam edecek. Buna dair bir şey demiyoruz.</p>
<h3><strong>BEDİÜZZAMAN’IN KUR’AN VE SÜNNETTEN NASIL BİR DERS ÇIKARDIĞI ÇALIŞMALAR OLMALI</strong></h3>
<p>Ama o İslami miras ile temasını daha açacak ve bu noktada Risale-i Nur’un daha iyi anlaşılması noktasında da daha derinlemesine içerden veya dışardan Risale dairesi içinden veya dışındaki ehli din içerisinden onlar için daha geniş detaylı bir yolculuk imkanı sunacak çalışmalara ihtiyaç var diye düşünüyorum.</p>
<p>Böyle bir eksiklik var. Dünü suçlamıyorum burada yaşananlar var şu veya bu sebeple olmamış. Ellerinden geleni yapmışlar. Dünün meselelerinden, sıkıntılarından ders alınacak. Bu noktada çabalara, çalışmalara Risale-i Nur Talebelerinin bir kısmının diğerlerinin namına talip olmaları gerekiyor diye düşünüyorum. Bu şekilde bence o gelenek, İslami gelenek ile Risale-i Nur arasındaki irtibat aynı şekilde Kur’an ve sünnetten Bediüzzaman’ın nasıl bir ders çıkardığı, bunun usulü ve esasları üzerine gene açıklayıcı çalışmalar olmalı. Bu hem Risale-i Nur adına daha geniş, daha derin çalışmalar için tetikleyici bir imkân sunacak. Daha sonraki nesillerin daha iyi anlamasını sağlayacak.</p>
<p>Nasıl İhyayı Ulumuddin bütün bir ümmetin değeriyse nasıl İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ı sadece Nakşilerin değil bütün ümmetin bir değeriyse nasıl Mesnevi sadece Mevlevilerin değil bütün ümmetin bir değeri ise Risale-i Nur’u da kendisini özelde Nur Talebesi olarak tarif etmiyor ama Risale-i Nur’un istifade etmesi gereken bir değer olarak algılıyor veya anlamak istiyor, istifade etmek istiyor, onlar için de böyle o anlamada imkân sunacak bir çalışma gerekli diye düşünüyorum.</p>
<p>Bediüzzaman’ın bir tarifi var. Üstad bu kadar latif bir şekilde ortaya koymuşken Nur Talebeleri nasıl anlatamamışlar buna hayret ediyorum. Mektubat’ta bir bahisti. 29. Mektupta İslami miras ile Risale-i Nur arasındaki ilişkiyi Bediüzzaman hazine ve anahtar ilişkisi şeklinde açıklıyor.</p>
<h3><strong>BEDİÜZZAMAN ASLA TAHSİSÇİ DEĞİL, İNDİRGEMECİ DEĞİL, İNHİSARCI DEĞİL</strong></h3>
<p>Bu arada hani şunu söyleyeyim ondan öncede eski Said’in mesela Münazarat’ına, Divan-ı Harbi Örfi’sine ve 1908’den sonra yazdığı gazetelerdeki, Volkan ve diğer gazetelerdeki makalelerine baktığımızda ayrıca şunu da görüyoruz. Bediüzzaman asla tahsisçi değil, indirgemeci değil, inhisarcı değil. Mesela orada hep vurguladığı bir şey var. Umum Kutub-u İslamiye diye. Münazarat’ta “dine zarar gelmesin ne olursa olsun” derken, siyaset odaklı bir anlayışla siyaset odaklı bir problemden din külli bir zarar görecek endişesine karşı İslami mirasın ana taşıyıcısı olan alimlerimiz ve ariflerimiz, nazarları Bediüzzaman onlara çevirir ve onların ortaya koyduğu eserleri harikulade bir şekilde tarif eder.</p>
<p>Malum bir orkestra tarifi var. Kubbeyi asumanda Kur’an nüzul etmiş 23 sene. Efendimiz aleyhisselatu vesselam tebliğ etmiş bütün ümmete ve o Kur’an’dan aldıkları dersle her asırda alimlerimiz, ariflerimiz yazmışlar. Aldıkları dersleri kitaplarıyla hüteba bunları bütün ümmete kendi diliyle aktarmış bütün onların toplamından öyle bir orkestra gibi öyle bir seda var ki bu sedayı öyle bir siyasi noktada bir darbe Müslümanlara dönük şu bu filan bu sedayı bastıramaz. Korkmayın endişe etmeyin diyor Münazarat’ta&#8230; Ve bütün o İslami mirasa onun hakikat-i İslamiyeyi her asırda ve bugün sapasağlam taşıyor olmasına ne kadar harikulade bir tarifle bir atıf var.</p>
<p>Veya mesela İttihad-i Muhammediye cemiyetinin kuruluşuyla ilgili izahını görüyoruz. Bu cemiyetin naşir-i efkarı umum kutubu İslamiyedir diyor. İslam namına yazılmış her eser bizim değerimiz. Orada net bir şekilde ifade ettiğini görüyoruz eski Said’in eserlerinde. Dönüp Yeni Said’de 29. Mektup 5. Desise-i şeytaninin içerisinde getirdiği bir izah var. Mesela şu cümle bana çok harikulade gelir. Diyor ki “bu eserler mîrî malıdır, yani Kur’ân-ı Hakîmin tereşşuhâtıdır.” Daha önce okuduğumuz kısımlarda da vardı. Bir güzellik varsa benim değil zaten. Birilerinin tedirgin olmasına gerek yok. Bu Kur’an hepimizin, Rabbimiz hepimizin istifadesi için kelamını peygamberimize indirmiş. Bu oradan gelen manalar. Benim filan değil kimsenin korkmasına, çekinmesine gerek yok dolayısıyla.</p>
<h3><strong>RİSALE-İ NUR BU ZAMANDA İSLAMİ MİRASIN ANAHTARI</strong></h3>
<p>Peki, risale ile diğer eserler arasında fark nedir? Niye ayrıca böyle bir şey yazdın ki sen? İhya neyine yetmiyordu, Mektubat neyine yetmiyordu? İlahir&#8230; Oraya gelince ne diyor? “Selef-i sâlihînin ve muhakkikîn-i ülemanın âsârları, çendan her derde kâfi ve vâfi bir hazine-i azîmedir.” Bir kere bütün o İslami mirasın hakkı teslim ediliyor. Bütün o eserler selefi salihin ve muhakkikin-i ülemanın bütün eserleri her derde kafi ve vâfi bir hazine-i azimedir. Bunlar bizim hazinemiz. “Büyük bir hazine bunlar” diyor. “Onlar değersizdir, kıymetsizdir, geçin onları bu size yeter, ne ki onlar” filan böyle bir şey yok. Zaten onlardan beslenmiş. Atıflarından bunu anlıyoruz zaten net bir şekilde. Onlar her derde kafi ve vafi bir hazine-i azimedir. Fakat bazı zaman olur ki bir anahtar bir hazineden ziyade ehemmiyetli olur. Peki, nasıl oluyor? Çünkü hazine kapalıdır. Fakat bir anahtar çok hazineleri açabilir.</p>
<p>Risale-i Nurla onların ilişkisi, “onlar bir hazinedir. Fakat öyle bir zamandayız ki o hazine kapısı kapandı. Risale-i Nur dönüp o hazineyle buluşmak, o hazineden istifade etmek için bir anahtar sunuyor size.” Risale-i Nur’un işlevi fonksiyonu budur. Bunlar birbirinin rakibi değil. Birbirini tamamlıyor. Risale-i Nur ona açıyor sizi. Böyle bir şey var.</p>
<p>Modern rasyonalist paradigma Müslümanların da zihinlerini işgal etmiştir diye söyledik ya. O manayla birlikte düşündüğümüzde evet daha iyi anlarız. O seküler paradigmayı aşarak Müslümanca düşünmenin moderniteye teslim olmamış bir akıl ve kalple düşünmenin ve bu şekilde o mirasla oryantalist veya turist gözüyle değil, onlara hak ettiği değeri vererek. Kelime kavram dünyalarını neyi niye söylediklerini en iyi şekilde anlayabilir bir akıl ve kalp donanımıyla onlara muhatap olabilmenin imkanlarını sunuyor diyor Risale-i Nur.</p>
<h3><strong>ÇUVALDIZI KENDİMİZE BATIRMAMIZ, BİR ÖZELEŞTİRİ YAPMAMIZ GEREKİYOR</strong></h3>
<p>Onlarla olan ilişki, hazine ve anahtar ilişkisi. Gelenek dışında mıdır, içinde midir, kopuk mudur bilmem nedir? Bunları net bir şekilde açıklıyor. Bunun içerisinde özellikle eser vermiş bazı Nur Talebeleri geçmişte bir kısmı vefat etmiş profesör ünvanlı olanları da var. Nedense Risale-i Nur’u daha modern seküler kesimlere anlatabilmek için daha fazla bir emek sarf ederken buna karşılık Müslüman camiayla İslami kesime anlatabilme noktasında maalesef aynı gayreti, emeği gösterememiş olarak görüyorum. Ve bu şekilde Bediüzzaman’ın neyi nasıl anlattığının usulü, üslubu belliyken biraz böyle alttan alan işte gene o modernleri daha böyle merkezi görüp ona göre bence sorunlu bir dil ürettiklerini görüyorum. Bu da ayrı bir arıza ayrıca. Onu da ifade etmiş olayım.</p>
<p>Burada bunu aşabilmesi gerekiyordu Nur Talebelerinin, aşmamız gerekiyor her hâlükârda. Bu onların o hataları bu defa İslami gelenek içerisinde okumalar yapan bazı Müslümanların onların o üstadın hem tefekkürüne hem de duruşuna o izzetli duruşuna yakışmayan, o hani modernistvari yorumları dolayısıyla bu defa Risale-i Nur’u sanki modernist metin gibi algılama problemine de yol açmış durumda.</p>
<p>Hatanın ağırlığının bizde olduğunu bizim takdir biçimimizle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bunu da ifade edeyim. Burada çuvaldızı kesinlikle ve kesinlikle kendimize batırmamız, bir özeleştiri yapmamız gerekiyor. Niyetleri kötü değildir muhtemelen. Ama yapılan isabetli değildi.</p>
<p>Bence bu noktada Bediüzzaman söylediği o hazineye açan bir anahtar var. Bizim halimizle, tefekkürümüzle İslami geleneğin taşıyıcısı olan eserlerle Risale-i Nur’un bağını ortaya koyan bir teması ifade ve ifşa eden bir alimler ve entelektüeller kuşağımızla ve bu çizgide beslenen eserler vererek Nur Talebeleri olarak bu noktada Nur Talebelerinin İslami mirasla Risale-i Nur’la arasındaki ilişkisini en güzel şekilde anlamalarını ve o gelenekle temaslarını en iyi şekilde sağlamalı. Diğer taraftan da diğer ehli dinin, Müslüman kardeşlerimizin Risale-i Nur’la istifadesini bu noktada imkanlarını sunmak gibi bir görevimiz var diye düşünüyorum. İnşaallah önümüzdeki süreç içerisinde bu noktada daha güzel adımlar atıldığını, ortaya verimli çalışmalar konulduğunu inşaallah görürüz.</p>
</div>
<p>Kaynak: risalehaber</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nur-islami-gelenegin-savunucusu-tasiyicisi-ve-yeniden-ureticisidir/">Risale-i Nur İslami geleneğin savunucusu..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nur-islami-gelenegin-savunucusu-tasiyicisi-ve-yeniden-ureticisidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Değişen paradigmalar ve Risale-i Nur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/degisen-paradigmalar-ve-risale-i-nur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/degisen-paradigmalar-ve-risale-i-nur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 May 2016 23:05:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İman ile Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Değişen paradigmalar ve Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10928</guid>

					<description><![CDATA[<p>Metin Karabaşoğlu 07.02.2011 İman-küfür mücadelesinde yeni bir dönemecin içindeyiz. Küfür ile iman arasındaki mücadele yeni bir aşamaya giriyor ve yeni bir çehre kazanıyor. Bu dönüşümü doğru okumak ve bu okuma dâhilinde doğru bir mücahede sergilemek, ehl-i dinin boynuna borçtur. Bu süreci doğru okumayıp “kurdu gövdenin içine alarak” içselleştirmek de büyük vebaldir. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/degisen-paradigmalar-ve-risale-i-nur/">Değişen paradigmalar ve Risale-i Nur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title">
<h1><a href="http://ilimcephesi.com/degisen-paradigmalar-ve-risale-i-nur/indir-1-73/" rel="attachment wp-att-10929"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10929" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/indir-1-1.jpg" alt="Değişen paradigmalar ve Risale-i Nur" width="298" height="298" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/indir-1-1.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/indir-1-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 298px) 100vw, 298px" /></a></h1>
</div>
<div class="middle_content">
<div class="author_article_detail">
<div id="author_article_content" class="text_content">
<p>Metin Karabaşoğlu</p>
<div class="top_date">07.02.2011</div>
<p>İman-küfür mücadelesinde yeni bir dönemecin içindeyiz. Küfür ile iman arasındaki mücadele yeni bir aşamaya giriyor ve yeni bir çehre kazanıyor. Bu dönüşümü doğru okumak ve bu okuma dâhilinde doğru bir mücahede sergilemek, ehl-i dinin boynuna borçtur. Bu süreci doğru okumayıp “kurdu gövdenin içine alarak” içselleştirmek de büyük vebaldir.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı’yla sunduğu göz kamaştırıcı ontolojik inşanın temellerini taşıyan “kök risaleler”den biri olan “Yirmi Dokuzuncu Söz”ü “Remizli Bir Nükte”yle bitirir.</p>
<p>Bu “nükte”nin en başında, “Şu kâinata dikkat edilse, görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nâr, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor” der Risale müellifi.</p>
<p>Bu “remizli nüktenin sırrı”nı ise bir dizi anahtar kavram eşliğinde açıklar: Hakîm-i Ezelî, şu “imtihan” dünyasında elmas ruhların hakikati bulabilmesi ve dahi kömür ruhlardan ayrışması için, “hakâik-i nisbiye”nin zuhurunu murat etmiştir. Kâinatta gördüğümüz bunca çeşitlilik, derecelilik ve göreceliğin sebebi olan bu “hakâik-i nisbiye”nin zuhurunda, insan için bir imkân ve bir risk bulunur. Elmas ruhlar bu “imkân”ı kullanır; kâinatta cari bu çeşitlilik ve derecelilik üzerinden, aklın da istimaliyle “mutlak hakikat”e ulaşırlar. Kömür ruhlar ise bu “risk”e yönelir; “hakâik-i nisbiye”nin zuhuru için vazgeçilmez şart olan “hayır-şer, güzel-çirkin, iman-küfür, taat-isyan, hidayet-dalalet&#8230;” imtizacında tercihlerini ikinci grubun lehine kullanırlar. Böylece, elmas ruhların “kozmos” olarak gördüğü şu âlemden, kömür ruhlar “kaos” devşirir.</p>
<p>İşte, insanlık tarihinin en keskin ayrışma noktası olarak “kâinatta dinsizlik ile dindarlık, Âdem zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyamete kadar gidecek” ise, bu sebeptendir.</p>
<p>İnsanlık tarihi, bu çerçeveden bakılırsa, iman ile küfrün, hidayet ile dalaletin, hayır ile şerrin, güzel ile çirkinin, taat ile isyanın sürekli mücadelesinin tanığıdır. Her insanın kendi iç âleminde de yaşıyor olduğu bu mücadele, çağlar boyu devam edip gelmektedir.</p>
<p><strong>Her çağda mücadele</strong></p>
<p>Bu mücadelede, her iki tarafın da galebe çaldığı zamanlar vardır. Mesela Cahiliye dönemi şerrin ve küfrün, Asr-ı Saadet hayrın ve imanın galebe zamanıdır.<br />
Modern zamanlara gelindiğinde ise, bu zamanda galip durumdaki tarafın küfür, isyan, dalalet ve şer cephesi olduğu da, ama bunun bir mutlak galebe olmayıp imanın küfürle, hayrın şer ile mücadelesinin devam ettiği de bir vâkıadır.<br />
Yine Bediüzzaman’ın, yine bir “kök risale” olarak “Yirmi Beşinci Söz”de yer alan “bütün nev’-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hâzıra” ifadesiyle içerdiği şeytanî karaktere de dikkat çektiği modern dönem, Theodore Roszak gibi sosyal tarihçilerin vurguladığı üzere dinsizliğin küresel, örgütlü ve sistematik bir keyfiyet kazandığı yegâne çağ durumundadır. Modern dönemi, özellikle de on dokuzuncu yüzyılı irdeleyen kimi eserlerin “The Age of Unbelief” (Küfür Çağı) başlığını taşıması anlamlıdır.</p>
<p>Küfrün imana sistemli ve kapsamlı bir saldırıda bulunduğu ve galebe de çaldığı böylesi bir çağda yaşayan mü’minlerin modern dönemlerin bitiyor olduğu iması taşıyan her emareye sarılması yahut modern dönemlerin “alamet-i farikası” olmuş keyfiyetlerin “alternatifi” yahut “rakibi” olma istidadı taşıyan her şeye, “Düşmanımın düşmanı dostumdur” duygusuyla yaklaşması, anlaşılır bir halet-i ruhiyedir. “Anlaşılır” olan bu durum, öte yandan, “makul” değildir. Çünkü, şu “hakâik-ı nisbiye” dünyasında iman-küfür mücadelesi daimîdir; dolayısıyla modernitenin öngörülen sonu iman-küfür mücadelesinin de sonu anlamına gelmemektedir. Bilakis, böyle bir durum, iman-küfür mücadelesinde yeni bir dönemece gelindiğinin veya geliniyor olduğunun habercisidir.</p>
<p>Modernitenin sona erip ermediği tartışması, bu açıdan bakıldığında, mü’minlerin öncelikli gündem maddesi değildir. Modernite, kimi müntesiplerinin gözünde “bitmemiş ve bitmeyecek” bir projedir; kimilerine göre ise, “modern dönem” son bulmuş, postmodern döneme gelinmiştir. Öyle ya da böyle, herkesin gördüğü bir gerçek, son yüzyılın olayları içerisinde, modernitenin dâhilinde ya da değil, insanlık tarihinin yeni bir dönemece doğru gittiğidir. Bu, hayatın birçok alanında kendini açığa vuran bir gerçekliktir.</p>
<p><strong>Değişen paradigmalar</strong></p>
<p>Âlem tasavvurunda yaşanan değişim, bunun belki en bariz tezahürlerinden biridir.</p>
<p><strong>Bugünün dünyasında:</strong><br />
● Âlemi bir makine gibi kurgulayan Newton fiziğine bedel kuantum fiziği hâkimdir.<br />
● Determinizmin yerinde “belirsizlik” prensibi vardır.<br />
● Bilimin insanı mutlak doğruya götüren “en hakikî mürşid” olduğu pozitivist anlayışının yerini “mutlak doğru”nun buharlaştığı bir “relativizm” almaktadır.<br />
Maddeye ezeliyet atfetmek “demode” bir tavırdır artık; maddeye dair hâkim algı, “var-yok arası dalgalanmalar”dır.</p>
<p>Peki, kâinat tasavvurunda gerçekleşen bu köklü değişim, tarihin akışının maddeden manaya, dünyadan ukbâya, bedenden ruha, küfürden imana yöneldiği anlamına mı gelmektedir?</p>
<p>Determinizmden küfür çıkaran insanoğlu belirsizlik prensibinden hidayet mi devşirmektedir mesela? Newton fiziğinden tanrısızlık üreten insanoğlu kuantum fiziğiyle imana mı gelmektedir?</p>
<p>Bilakis, “başka bir âlemin mahsulatının tezgâhı hükmünde çarkları dönen” şu âlemde, “hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nâr, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet” suretinde cereyan eden “zıtlar mücadelesi” devam etmektedir. Dolayısıyla, modern inkâr döneminin bitişi ihtimali, inkârın bitişi anlamına gelmemektedir. Modern inkâr döneminin ardından, postmodern iman dönemine geçiliyor değildir. Nasıl modern dönemde küfür ile imanın mücadelesi yaşanmışsa, aynısı bugün postmodern cephede yaşanmaya başlamıştır. Velhasıl, iman ile küfrün mücadelesinin devam edeceği gerçeği olduğu gibi durmakta, ama bu mücadele şekil ve üslup değiştirmektedir.<br />
Nitekim, “modern” inkârcılığın yerini şimdi “postmodern” inkârcılık almaktadır. Modern dönemde en zirve örneğini komünizmin temsil ettiği küfranî anlayışın yerinde artık yeller esiyor değildir; komünizmin düşürdüğü bayrak bugün nihilizmin ellerindedir.</p>
<p>İnkârın simgesi dün Karl Marx iken, bugün bu simge, “yeniden keşfedilen Friedrich Nietzsche”dir.<br />
Dünün materyalist idealizminin yerini ise, varoluşçu hazcılık almış durumdadır.<br />
Diğer taraftan, bilim alanındaki iman-küfür mücadelesi, günden güne, “tabiat bilimleri”nden “insan bilimleri”ne doğru kaymaktadır.</p>
<p><strong>Yeni bir dönem</strong></p>
<p>Açıkçası, iman-küfür mücadelesinde yeni bir dönemecin içindeyiz. Küfür ile iman arasındaki mücadele yeni bir aşamaya giriyor ve yeni bir çehre kazanıyor.<br />
Aklıkarışıklar İçin Kılavuz yazarı E. F. Schumacher’in otuz küsur yıl önce ilan ettiği üzere, “Modern dinsiz yaşama deneyimi başarısızlıkla sonuçlandı;” ama buna karşılık, “postmodern dinsiz yaşama deneyimi”nin emareleri beliriyor.</p>
<p>● “Newton mekaniği”nin yerini “kuantum mekaniği”nin,<br />
● “determinizm”in yerini “belirsizlik prensibi”nin,<br />
● “biyoloji”nin yerini “psikoloji”nin,<br />
● pozitivizmin yerini relativizmin,<br />
● ateizmin yerini agnostisizmin,<br />
● materyalizmin yerini nihilizmin,<br />
● ideolojik adanmışlık anlamında idealizmin yerini hazcılığın<br />
● aldığı bir süreç gözlemleniyor.</p>
<p>Yaşanan bu dönüşümün iman cephesinin mümessillerince doğru okunup doğru değerlendirilebildiğini söylemek ise, maalesef mümkün değildir. Dine karşı ideolojik bir taarruzun yerine, “yaşam tarzı” düzleminde bir taarruzun öne çıktığı bu yeni şartların, mü’minler tarafından dikkatle okunabildiğini söylemek mümkün gözükmüyor.</p>
<p><strong>Başka unsurların yanı sıra, şu iki tablo bunu açıkça göstermektedir:</strong></p>
<p><strong>Birincisi,</strong> kimi dindar çevrelerin yaşanan bu paradigma değişimini henüz göremediği görülmektedir. Zihniyet dünyası “modern” dönemin şartları, çekişme ve çatışmaları, mücadele ve mücahedeleri içerisinde şekillenmiş birçok kanaat önderinin hâlâ bu söylemi sürdürüyor olması; “modernite içerisinden” veya “modernite karşıtı” bir söylemde takılıp kalması bunun delilidir. Sözgelimi,</p>
<p>● “bilimci” duruşu merkeze alan bir “isbat-ı Sâni” çabası,<br />
● “evrim teorisi” merkezli bir inkârcılık mücadelesi,<br />
● Karl Marx odaklı bir modernite eleştirisi,<br />
● yahut İslâm’ı “kalkınmacı” bir “modern din” olarak sunma projesi gibi hayli çeşitlilik arz eden bir dizi teşebbüs ve söylem, iman-küfür mücadelesinin içinde olduğumuz dönemecinde sahibini hayatın merkezinde tutmamakta, bilakis kenara itmektedir.</p>
<p>Böylesi söylemler haz peşinde olan, tüketimi kutsayan, “anlam”ı umursamayan ve hiçliği yücelten bir kuşak için uygun bir cevap ve gerçek bir meydan okuma içermemektedir. Bu söylemlerin sahipleri, “marjinalleşme” ya da “dinozorlaşma” riskiyle yüz yüzedir.</p>
<p><strong>İkinci tablo ise,</strong> birincinin tam tersi bir yanılsamayı temsil etmektedir. Bu tablo, yaşanan dönüşümün farkındalık intibaı bırakır gerçi. Ama vakıa, bu tablonun mümessilleri “trend”leri doğru okuyup bir imanî cevap oluşturmaktan ziyade, “trend”in akışına kapılmış bir haldedir.<br />
● Kuantum fiziğini merkeze alan mutlak bir imana dönüş beklentisi;<br />
● “insan bilimleri” üzerinden gelen bir dinsizliğin yeterince irdelenememesi; bilakis onun bazı söylem ve yaklaşımlarının alınıp içselleştirilmesi ve bunları İslâm’la bağdaştırma cihetine gidilmesi;<br />
● “vahiysiz bir maneviyat” arayışını içeren New Age söylemlerinin hemencecik “İslâmî müteradifleri”nin üretilmesi;<br />
● vahyi merkeze alan esaslı bir dinî duruşla rekabet halindeki “mistik” eğilimlere prim verilmesi&#8230;<br />
● ikinci tabloda görülen zaafların ilk anda göze çarpanları olarak zikredilmelidir.</p>
<p>Bugün küfrün imana tasallut ettiği asıl alan, “biyoloji” değil, “psikoloji”dir. Dolayısıyla, “evrim teorisi”ni hedef alan bir mücadele bugünün dünyasında “asıl nokta”yı kaçırma anlamına geldiği gibi, “psikoloji”nin ortaya koyduğu tezlere yönelik sorgusuz-sualsiz bir kabullenme de ayağımızı kaygan zemine koyma anlamına gelmektedir. Bugünün dünyasında, iman veya küfür tercihini “evrim teorisi”ne dayalı olarak yapanların sayısı giderek azalmaktadır. Çoklarının insanın atasının Âdem mi, yoksa maymun mu olduğu gibi bir derdi yoktur artık. Çoklarının derdi, ya kulluğu kabul etmek veya tanrılaşma çabasına girişmektir. Psikoloji başta olmak üzere insan bilimleri üzerinden gelen küfrî tasallut, “özgüven” adı altında kişiyi kendine güvenmeye çağıran, insanı âdeta tanrılaştıran, düşündükten sonra muhakkak başaracağını ona garanti eden, “Çözüm sensin. Çözüm sendedir. Çözüm senin içindedir” diye haykıran bir niteliktedir.</p>
<p><strong>Değişen paradigmalar ve Bediüzzaman</strong></p>
<p>Yaşanan bu dönüşüm, yanlış bir tutumla “moderniteye bir cevap”a indirgenen, hatta hâlâ daha kimilerince “moderniteyle uyum arayışı”na alet edilmek istenen, oysa gerçekte Kur’an ve sünneti merkeze alan bir İslamî dirilişin ontolojik temellerini bize vazeden Risale-i Nur’a atıfla, şöyle de açıklanabilir: Bediüzzaman Said Nursî’nin sunduğu bu ontolojik inşanın en temel cüz’lerinden biri olarak “Otuzuncu Söz”de belirtildiği üzere, “Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tağutlardandır;” ve gerek bu risalenin birinci kısmı olarak “Ene” bahsinde, gerek bu bahsin çekirdeğini içeren Mesnevî-i Nuriye’de irdelendiği üzere, bu iki tağut içinde öncelikli olan, tabiat değil, enedir. Ene’nin insana Rabbini bildiren bir ayna olmak yerine tanrılık iddia eden bir cama dönüşmesinin ardından gelen bir zincirleme reaksiyon ile esbab ve tabiat şirki doğmaktadır. Buna mukabil, “biyoloji”yi merkeze alan bir “bilimsel materyalizm”in tasallutu hengâmında, Risale müntesiplerinin iman-küfür mücadelesinde en ziyade başvurdukları risale, “Ene” bahsi değil, “Tabiat Risalesi”dir (oysa bu risale dahi, “Hatime”sinde “ibadet”i işlemektedir). Buna karşılık, küfrün “tabiat bilimleri”nden ziyade “insan bilimleri” üzerinden geldiği bugünün dünyasında, iman-küfür mücadelesinde Risale müntesiplerinin ilk adresi “Ene” bahsidir.</p>
<p>Yahut, Bediüzzaman Said Nursî’nin tek bir risalesinden hareketle bu paradigma değişimini irdeleyecek olursak: Bediüzzaman’ın Sözler isimli en önemli kitabında yer alan “Otuz İkinci Söz,” birbirini takip eden ve tamamlayan üç ana bölümden, onun ifadesiyle üç “mevkıf”tan oluşur.</p>
<p>Bu “mevkıf”ların ilkinde küfür cephesinin inkârcı iddiaları dile getirilir ve çürütülür.</p>
<p>İnkârcı iddiaları çürütülen küfür cephesi, “İkinci Mevkıf”ta bu kez imana yönelik sorular ve şüphelerle çıkar karşımıza. Bu bölümde, bu soru ve şüphelere cevap verir Bediüzzaman.</p>
<p>Ama “Üçüncü Mevkıf” ile, bu ikna edici cevapların da, küfür cephesini iman karşıtlığından vazgeçirmeyeceği öngörüsünü serdeder. Onun bu risalede münazarada bulunduğu “umum enva-i ehl-i şirkin ve küfrün ve dalaletin tevehhüm ettikleri şeriklerin namına” konuşan ve Bediüzzaman’ın “ehl-i dalaletin vekili” unvanını verdiği hayalî kişilik, “Üçüncü Mevkıf”ta yeni stratejisini şöyle belirler:<br />
“Ben saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyeti ve kemal-i san’atı kendimce ahireti düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için insanın ekserisini bu yola şeytanın himmetiyle sevk ettim ve ediyorum.”</p>
<p>Bu tek cümlenin bugünün küfranî söyleminin bir özeti niteliğinde olması, manidar değil midir?</p>
<p>Hedef olarak “saadet-i dünya,” “lezzet-i hayat,” “terakkiyat-ı medeniyet,” “kemal-i sanat.” Ve bunu sağlayacak araçlar olarak “ahireti düşünmemek,” “Allah’ı tanımamak,” “hubb-u dünya,” “hürriyet,” “kendine güvenmek.” Haydi, günümüz diline uyarlayalım: mutluluk, lezzet, haz, ilerleme, kendini geliştirme, sevgi, özgürlük, özgüven&#8230;</p>
<p>Dikkat çekici değil mi?</p>
<p>Gözümüzü açmak, şuurumuzu uyanık tutmak ve yaşanan paradigma değişimini doğru okumak durumundayız.</p>
<p><strong>Bugünün dünyası nasıl;</strong></p>
<p>● “komünizm”e karşı “kapitalizm”in,<br />
● “Sovyetler”e karşı “Amerika”nın,<br />
● “enternasyonalizm”e karşı “milliyetçilik”in ehven sayıldığı Soğuk Savaş dünyası değil ise;<br />
● ve dünyaya hâlâ bu adeseden bakan bir göz nasıl kendisini “tarihin dışı”na itiyorsa, yine bugünün dünyası “tabiat” merkezli bir inkârcılığın dünyası da değildir. Bugünün dünyasında iman-küfür mücadelesi doğrudan “insan” üzerinde cereyan etmektedir.</p>
<p><strong>Böyle bir dünyada;</strong></p>
<p>● nihilizmin ürettiği anlam boşluğuna karşı anlam arayışı,<br />
● hiçlik duygusuna karşı varoluşsal hikmet,<br />
● nefsanî hazcılığa karşı zevk-i ruhanî ve lezzet-i ruhaniye<br />
● narsistik bir benlik anlayışından beslenen “özgüven”e karşı tevekkül,<br />
● ben-merkezciliğe karşı kulluk,<br />
● bu dünya eksenli bir “başarı” anlayışına karşı da ahiret eksenli bir “rıza-yı ilahî;”<br />
● postmodern relativizme karşı da Mutlak’ın bilgisi olarak vahiy, anahtar kelimelerdir.</p>
<p><strong>Velhasıl,</strong> “modernitenin sonu”na dair analizler, “iman-küfür mücadelesinin sonu” anlamına gelmemektedir. Meydan-ı imtihan kapanmış, hayrın şerre mutlak galebesine meydan açılmış değildir, insî ve cinnî şeytanlar da hâlâ bu âlemdedir ve “kozmos”tan “kaos” devşirme derdindedir. Mücadele devam etmekte, ama yeni bir safhaya doğru evrilmektedir.</p>
<p>Bu dönüşümü doğru okumak ve bu okuma dâhilinde doğru bir mücahede sergilemek, ehl-i dinin boynuna borçtur. Bu süreci doğru okumayıp “dün”ün söylemini bugüne taşıyarak kendilerini ve temsil ettikleri değerleri “tarihin dışı”na iterek marjinalize etmek vebal getirir. Bu süreci doğru okumayıp “kurdu gövdenin içine alarak” içselleştirmek de büyük vebaldir.<br />
Kaldı ki, hikmet mü’minin yitiği olduğu gibi, feraset imanın gereğidir.</p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/degisen-paradigmalar-ve-risale-i-nur/">Değişen paradigmalar ve Risale-i Nur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/degisen-paradigmalar-ve-risale-i-nur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
