<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Melikşah Sezen | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/meliksah-sezen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Nov 2024 14:19:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Melikşah Sezen | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Anadolu İnsanının Zindanı: Resmî Tarih</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-insaninin-zindani-resmi-tarih/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-insaninin-zindani-resmi-tarih/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Nov 2024 14:19:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27158</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; *** Ali Şerîatî (ö. 1977) Çehâr Zindân-ı İnşân (İnsanın Dört Zindanı) isimli eserinde, insanoğlunun tabiat, tarih, toplum ve benlik zindanlarıyla çevrili olduğunu anlatır. Fakat onun insa­noğlunun zindan duvarlarından biri olarak ifade ettiği tarih, Anadolu insanının muhatap olduğu tarih değildir. Evet, tarih her insanın zihnî ve fiilî ufkunu sınırlayan bir yön taşır, ama bizim tarih [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-insaninin-zindani-resmi-tarih/">Anadolu İnsanının Zindanı: Resmî Tarih</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>***</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/images.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27197 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/images.jpg" alt="" width="354" height="245" /></a></p>
<p>Ali Şerîatî (ö. 1977) <em>Çehâr Zindân-ı İnşân</em> (İnsanın Dört Zindanı) isimli eserinde, insanoğlunun tabiat, tarih, toplum ve benlik zindanlarıyla çevrili olduğunu anlatır. Fakat onun insa­noğlunun zindan duvarlarından biri olarak ifade ettiği tarih, Anadolu insanının muhatap olduğu tarih değildir. Evet, tarih her insanın zihnî ve fiilî ufkunu sınırlayan bir yön taşır, ama bizim tarih zindanımız bambaşkadır.</p>
<p>Yakın tarihimize dair malumatlar bize maalesef tam ve sıhhatli bir yolla gelmez. Devlet-i ‘Aliyye’den Türkiye Cumhu- riyeti’ne intikal yumuşak bir geçişle olmadığından, bu geçişin sertliği kendisini hemen her alanda ve dahi tarih sahasında hissettirir. Yeninin kabulü için eskinin zemmi refleksi de işbu sert geçişi yumuşatmak adına müracaat edilen yolların başın­da yer alır. Tabi yeniye övgü ve eskiye yerginin toplum nezdinde karşılık bulabilmesi için, bunun tarihî bir şuur olarak halka empoze edilmesi elzemdir. Elbette bu tarih mühendisliğinin farklı basamak ve usûlleri var. Cemil Koçak’ın şu cümlelerine bu bağlamda kulak vermemek ve iştirak etmemek pek zordur:</p>
<blockquote><p>“Geçmişin bugün artık bilinmesi/hatırlanması isten­meyen bazı noktaları tarih sayfalarından tamamen düşü(rülü)yor. Toplum hafızasında yer bulmasına<strong> </strong>izin verilmek istenmiyor. Hiç araştırılmayan, hiç ya­zılmayan ve hiç konuşulmayan temaların bu suretle tarihsel geçmiş olmaktan çıka(rıla)bilmesine gayret ediliyor. Bir anlamda üzerinde konuşulmayanın, yaşanmamış olacağına yönelik bir ön kabulden söz et­mek mümkün. Eğer kimse sözünü etmiyor ve kimse hatırlamıyorsa, olanın olmamış gibi kabul edile(bi) leçegi sanılıyor. Bu bakımdan geçmişin yeniden dü­zenlenmesinde ilk çaba, olmuşu hiç olmamış gibi göstermekten geçiyor.</p>
<p>Temizlik operasyonunun bir başka aşaması, olmu­şun reddedilmesinin imkânı olmadığı durumlarda, olmuşun bilgisinin yalnızca bir kısmını öne çıkar­mak ve böylece “gerçek”in sadece bir kısmını tabiri caiz ise yalnızca “aydınlık yüzü”nü sunmak şeklinde kendini gösteriyor.</p>
<p>Bir başka boyut da, hiç olmamışı olmuş gibi göster­mekten geçiyor. Bu aşamada uyduruk bilgi devreye giriyor. Hepsi birden geçmişin yeniden yaratılması/ yazılması operasyonunu oluşturuyor.”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[79]</sup></a></p></blockquote>
<p>Millî Mücadele bitmiş, “kız gibi bir meclis” oluşturulmuş, iç isyanlar bastırılmış, fikrî ve fiilî muhalefet büyük oranda susturulmuşken artık yavaştan tarih şuuru inşasına geçile­bilirdi. Nitekim öyle de oldu. Resmî bir tarih yazımı başladı. Resmî tarih inşası aynı zamanda resmî ideoloji inşası için de elzemdir zaten. Çünkü “resmî ideoloji oluşturmanın yolu, ta­rihî ‘gerçekleri’ tahrif etmekten, yaşanmamış olanı yaşanmış, yaşanmış olanı yaşanmamış gibi göstermekten, gerçek dışı bir tarih versiyonu dayatmaktan, yalan üretmekten, bilinçli bir İç ve dış düşman’ paranoyası üretmekten, yok saymaktan, adıyla çağırmamaktan, velhasıl ‘resmî gerçekler’ imal etmekten geç­mektedir.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[80]</sup></a></p>
<p>Resmî tarihin bizdeki ilk adımı, Mustafa Kemal Paşa’nm bir senelik zaman zarfında yoğun bir ügi mesai ile hazırladığı ve Cumhuriyet Halk Fırkası Kurultayı’nda 36 saatte irad ettiği Ntemlftur. Nutuk&#8217;un bütün anlatısını ve savlarını burada ele almamız elbette mümkün değil ama eğer ki işbu hatırat-tarih metninin muhtevasını öz olarak çerçevelersek; bu metin tarihi nasıl bilmemiz gerektiği noktasındaki ilk mühendislik çalışma­sıdır diyebiliriz. Kimin dost kimin düşman, kimin yaren kimin hain olduğu, sürecin nasıl işlediği, niyetlerin neler olduğu&#8230; daha pek çok şeye dair doğru ve yanlış çerçevesinin çizildiği ilk metindir.</p>
<p>Vahdeddin’in hain, Çerkez Ethem’in hain, Ali Fuat Cebesoy problemli, Rauf Orbay ve Kâzım Karabekir’in ihtiras sahibi olduğu&#8230; İstiklal Harbi’ne dair bütün muvaffakiyetin tek sahibi­nin Mustafa Kemal, diğer her tür iddianın kof olduğu bildirilir <em>Nutukta.</em> Burada mecburen son derece indirgemeci bir üslupla ifade ettiğimiz özetin özeti tasvir bizim şahsî anlayışımız değil, <em>Nutuk</em> yazıldığı günden itibaren yaygın olarak tedavülde olan hâkim anlayıştır. Bu anlatının ilk ciddi muhalifleri de isimle­rini özellikle andığımız, <em>Nutukta</em> da zikredilen kişilerdir. Her birinin makale, kitap, mülakat, mektup ölçeğinde <em>Nutuk a</em> birer cevabı olmuş ve bunların hepsi sırayla yasaklı eserler listesine girmiştir.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[81]</sup></a></p>
<p>Hakan Uzun tarafindan <em>Nutuk</em> üzerine gerçekleştirilen doktora çalışmasının tespitleri, <em>Nutukta</em> Mustafa Kemal’in 200 kadar isimden menfî bir şekilde bahsettiğini göstermektedir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[82]</sup></a> İsyancılar, 150’likler, bazı yabancılar bu menfî söylemin anlaşılabilir kısmını oluştursa da Rauf Orbay (Ö. 1964), Refet Bele (6. 1963), Kârım Karabekir, Nurettin Paşa (ö. 1932)» Ali Fuat Cebe- sov (ö. 1968) gibi Milli Mücadele nin yönetici kadrolarının da menfi söylemden nasiplenmesi, muhalefetsiz liderlik ve Musta­fa Kemal etrafından inşa edilmek istenen &#8220;yeni bir tarih” kav­gasının uzantısıdır. Fakat kimi yol arkadaşı olan bunca isme yönelik tenkite hatta kimi zaman suçlamaya varan sözlere rağ­men <em>Nutuksun</em> bir hoşgörü metni olduğu dile getirilmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğhı’nun beyanına kulak verirsek eğer, Atatürk Nutuk’u hazırlarken orada adı geçen kişileri çağırır, yazdıklarına itiraz hakkı verir, ona göre gerekiyorsa düzeltir­di.”<sup>83</sup> Belki bu bağlamda birkaç müstesna vaka yaşanmış olabi­lir ama bu iddia, ismi <em>Nutuk’ta</em> menfî olarak zikredilen kişilerin geneline nispetle hilaf-ı hakikattir.</p>
<p>Kâzım Karabekirln 1939 yılında <em>Tan</em> gazetesine verdiği ve yine devamı gelmeyen, getirtilmeyen diğer bir mülakatın ya­yımlanan ilk parçasmda şu sözler yer alır:</p>
<blockquote><p>“Şahsen benim 15 sene menkub vaziyette kaldığımı biliyorsunuz. Bu menkubiyet müddeti, bilhassa çoluğum çocuğum için pek acı geçti. Buna rağmen ben bildiğim yoldan şaşmadım. Her zaman için hakikatin müdafii olarak kaldım. Fakat, ne yazık ki, bu 15 sene içinde, kıymetli fikirlerle ortaya çıkarak, hayatlarım istihkar edercesine çalışan ve memlekete büyük hiz­metler ifa eden bazı vatan çocuklarının bir kenarda nasıl unutuldukları, kimsenin gözünden kaçmamış­tır. Onların bütün hizmetleri yalnız kökünden inkâr edilmekle kalmamış, belki onlara türlü isnadlar da yapılarak, herbiri dipdiri mezara gömülmek isten­miştir. Bu suretle, memleket bunların olgun ve dol­gun başlarından istifadesiz bırakılmıştır. Bütün bun­lara <em>modern hurafenin</em> büyük tesiri olmuştur. (&#8230;)</p>
<p>Reiskâra yaranmak için uluorta fikirler neşrinden evvel, hâdiseleri olduğu gibi tespit ederek, yeni ne- sile aynen anlatmamız gerekir. <em>Aksi halde, birçok kahramanları sefil olarak göstermek ve birçok kalpa­zanları, naehilleri de layık olmadıkları vasıflarla tev- sif etmek gafletine düşebiliriz.</em> Matbuat sayfaları bir tiyatro sahnesine benzetilmemelidir. Yani matbuat, liderleri temsil edecek herhangi bir tarihi piyes gibi, rolleri istedikleri kimselere vermemelidir. (&#8230;) Mat­buatın yakın vakte kadar, çok defa sırf reiskârı mem­nun etmek gayretini güttüğünü söylemeye mecburuz ve sırf bu gayretle, hâdisatı ve birçok tarihi vekayii inkâr edecek kadar ileri de gitmiştir. (&#8230;)</p>
<p>Ve ben bir müddet için, o vakte kadar olduğu gibi, bir kenarda nezaret altmda yaşamaya mecbur kal­dım. (&#8230;) <em>Muhakkak olan nokta, birtakım şahsiyetlerin memlekete yanlış olarak gösterildikleri ve ifa ettikleri büyük hizmetlerin bir kalemde çizildiğidir.</em> Hâdiseler, yalnız bir şahsın dilediği tarzda ifadesiyle ortaya çı­kamaz. (&#8230;) Yalnız bir davacının ifadesine göre hü­küm vermek hiçbir zaman doğru olamaz (&#8230;)</p>
<p><em>Büyük Nutuk’ta da üzerinde ehemmiyetle durulması icab eden haksızlıklar ve yanlışlıklar mevcuttur;”<sup>84</sup></em></p></blockquote>
<p><em>Nutuk’ta</em> adı anılan isimlerin zaman zaman görülen çıkış­ları, o dönemde bir karşılık bulmaz. Sultan Vahdeddin, Çerkez Ethem, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Çürüksulu Mahmut Paşa (ö. 1931), Halide Edib Adıvar (ö. 1964) ve Adnan Adıvar (ö. 1955) gibi şahıslar kendilerine taalluk eden iddialara cevap vermeye çalıştılarsa da bu cevaplar ya sansürlendi ya da geniş kesimler­ce karşılık bulmadı. Çünkü resmî tarih yalnızca <em>Nutuksan</em> ibaret olmadığı ve bu tarihî anlatı sürekli desteklendiği gibi, <em>Nutuk </em>da kelimenin tam anlamıyla kısa sürede rejimin koruyucusu hâline dolayısıyla da rejim tarafından korunur hâle getirilmişti.</p>
<p><em>Nutuk&#8217;ta</em> tarihî eksik ya da yanlış çok mudur? Tenkitli neş­ri olmadığı için şahsî değerlendirmemizi paylaşalım: Çoktan fazla. Yazının sınırlarını aşacağı ve konusunu saptıracağı için burada bir misal verip geçelim. <em>Nutuk</em> “1335 senesi Mayıs’mın on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlar.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[85]</sup></a> Bu cümle, Millî Mücadele’nin orijin noktası olarak kabul edilen resmî söylemdir. Mustafa Kemal de bu cümleyi oraya kasten yazmış, Millî Mücadele’yi bugünden başlatmayı özellikle ter­cih etmiştir. Bugün sayısız eserde “Millî Mücadele Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basışıyla başlar” şeklinde bir anlatı mevcuttur. Halbuki Mustafa Kemal’in Samsun’a 19 Mayıs’ta çıktığı doğrudur ama Millî Mücadele’nin 19 Mayıs’ta başladı­ğı yanlıştır. Bilakis Paşa zaten mücadele karan almış, müdafaa cemiyetlerini kurmuş, vatam muhafaza iradesinin gerekliliğin iyiden iyiye hisseder hâle gelmiş olan Anadolu’ya geçmiştir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[86]</sup></a> Evet, 1918’den itibaren kurulmaya başlanan müdafaa ve hu­kuk cemiyetleri mahallîdir, Anadolu sahasındaki askerî kuv­vetler ise seyyar ve çetevarîdir. Fakat nihayetinde Anadolu’nun mücadele hareketi 19 Mayıs’la başlamış değildir. İlk cümleden başlayan resmî tarih mühendisliği tarihî gerçeklikle muvafık düşmüyor. Varm metnin tamamını siz tahayyül edin.</p>
<p>Cumhuriyetin ilk döneminde benimsenen eğitim-öğretim anlayışı, doğru bilgi aktarımının yanı sıra eleştirel ve üretken düşünceyi amaçlaması gerekirdi fakat maalesef amaçlamamış; bilakis, evvela yapılan devrimlerin içselleştirilmesi ve yayılma­sı, anlatılan tarihin şuur kıvamında yer etmesi adına rejimin propaganda aracı olarak kullanılmıştır.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[87]</sup></a> Rejimin benimsediği politikalar; bilginin ve düşüncenin ardı sıra yürümek şeklin­de değil, peşinen kabul edilen doğrulara hep şuradan buradan destek sunacak malumat bulmak, slogan üretmek şeklinde te­zahür etmiştir.</p>
<p>Öte yandan resmî tarih anlatısı yalnız <em>Nutuk’tan</em> ibaret kalmamıştır. <em>Nutuk</em> resmî tarihin kutsal kanonik metnidir ama bazı “sadık dostlar”ın hatıratları, ısmarlanan çalışmalar&#8230; resmî tarihi pekiştiren mühim işlerdir. Afet İnan (ö. 1985), Re­cep Peker (ö. 1950), Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Şevket Sü­reyya Aydemirin (ö. 1976) eserleri, bu meyanda zikredilebilir misallerdir. Bu gibi isimlerin bazı kitapları sanki birer şahsî anlatı, bir hatırat hüviyetine sahip olsalar da aslında hiç tered­dütsüz birer vazife eseridirler.</p>
<p><em>Nutuk’un</em> ortaya koyduğu “mukaddes tarih” ve “altın şahsiyet” perspektifi 1930 yılında neşredilen dört ciltlik <em>Türk Tarihinin Ana Hatları</em> isimli eserle takviye edildi. Öte yandan Kemalizmin tarih, Türklük, medeniyet, din anlayışı da yeni an­latının içerisinde yoğruldu. Bu eser, 1931 ile 1940 yılları ara­sında liselerde tarih kitabı olarak okutuldu ve millî müfredatm aslî öğesi oldu. <em>Türk Tarihinin Ana Hatları -Medhal-</em> isimli ihti­sar versiyon ise, ciddi sayıda basılarak resmî tarih anlatısının popülerleşmesine, popülerleşerek kanıksanmasına vesile oldu.</p>
<p>1931 tarihinde kurulan Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti (daha sonra Türk Tarih Kurumu), resmî tarih tezinin kurumsallaşma­sı adına atılmış en ciddi adımlardandır. Bu cemiyetin gerçek­leştirdiği kongreler-ki ilk 1932 yılındadır-ve neşrettiği eserler de aynı anlatının kıvam kazanmasında şüphesiz ki başat rol oynamıştır. Tebliğ sunacak isimlere <em>Türk Tarihinin Ana Hatları </em>isimli eser evvelden gönderilmiş ve bu eserdeki perspektife uygun birer tebliğ sunmaları “istenmiştir. İşbu istek, ilmi olarak müspet ve menfî her görüşe kapılarını açan olgun bir istek de­ğildir ne yatık ki.</p>
<p>Tebliğ sunan isimlerin her birinin peşine, Türk Tarih Te- zi&#8217;nin ateşli müdafîlerinden biri müzakereci, aslında münek- kid olarak çoktan yerleştirilmişti. Tebliğ metinleri kongre ön­cesinde yazılı olarak Ankara’ya ulaştırıldığı için müzakereciler kongre öncesi yahud esnasında tebliğ sahiplerini alenen teh­dit etmekten de çekinmiyorlardı. Meselâ Mehmet Ali Aynî (ö. 1945), Yusuf Akçura’nın (ö. 1935) kendisini tehdit ettiğini hatı­ralarında açık olarak paylaşan isimlerdendir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[88]</sup></a> Yine Aynî’nin beyanları, tebliğ konusunu seçimde de belli sancıların yaşandı­ğını gösterir. Nitekim eserin ilk cildi Darvvinist prensiplerle ala­kalı olduğu için pek çok kişinin bu cildi almaktan kurtulmaya çalıştığını, kendisinin de onlardan biri olduğunu gösterir.</p>
<p>24 Ekim 1934 tarihinde alman 2/1357 sayılı Bakanlar Ku­rulu kararıyla, okullarda “Türk İnkılap ve Tarih Dersleri” oku­tulması kanunî bir zorunluk hâline getirilir ve yüksek okullara varıncaya değin her kademedeki öğretim müfredatına resmî tarih anlatısı böylelikle dâhü edilmiş olur. Yani bu kararla bir­likte ortaya çıkan manzara şudur: Dersin muhtevasında resmî tarihe mahkumsunuz ve ayrıca hem öğretmen hem de öğrenci olarak bu müfredatı almaya mecbursunuz.</p>
<p>Türk İnkılap ve Tarih Dersleri müfredata eklenirken, bu dersleri verecek kişiler de yine o “sadık dostlar” zümresinden seçildi. Meselâ, dersin müfredata dahline önayak olan ve içeri­ği konusunda da yoğun emek sarf eden kişiler; Mehmet Recep Peker (ö. 1950), Mahmut Esat Bozkurt (ö. 1943), Yusuf Hikmet Bayur (ö. 1980) ve Yusuf Kemal Tengirşenk’tir (ö. 1969). Mezkûr isimler Mustafa Kemal’in ricası üzerine, 1934-1935 aralığın­da Ankara Üniversitesinde, İstanbul Üniversitesinde, ayrıca Harp Akademisi’nde bu derslere bizzat girmişlerdir, öte yan­dan İstanbul&#8217;daki bütün yüksekokulların öğretim kadroları bu derslere katılmış, radyodan naklen yayınlanmış ve Beyazıt Meydanı&#8217;ndaki hoparlörlerle halka da dinletilmiştir. Bu ders­lerin sunumunda kullanılan bazı ders notları daha sonra ki- taplaştırıhnıştır. Bu yapılanlar, inkılap sürecinin sosyolojik ve psikolojik ahvali içerisinde bir yere yerleştirilebilir belki. Fakat işin garibi ve hazini, tarihe yönelik gerçekleştirilen işbu gara­bet tüm devlet tarihi boyunca faaldir ve hâlen de tedavüldedir.</p>
<blockquote><p>“Tarih ülkemizde hem araştırma ve yayın etkinlikle­rinde, hem de öğretim sürecinde, günlük politikalara malzeme hazırlamak ve onlara uygun tarih/tarihler düzenlemek amacıyla, toplumda açabileceği yara hiç düşünülmeksizin, pervasızca ve uzmanlarına saygı­sızca kullanılmıştır. “Tarihi tarihçilere bırakalım” paravanası altmda, Türk Tarih Kurumu, bağımsız konumundan çıkarılıp “yukarıdakiler”in düşünceleri/beklentileri doğrultusunda işlemeye elverişli bir devlet dairesi durumuna getirilmiş ve 12 Eylül 1980 darbesinin hizmetine sokulmuştur. Türkiye’yi ABD ve Batılı müttefiklerin yamnda, Arapların bir bölü­müne karşı savaşa sokabilmek için, Türk’ün “cen- gâver”liğinden dem vuran bir cumhurbaşkanının siyasî manevralarına tâbi kılınmak istenmiş; kimiz zaman meydanlarda “ezan sesi”ni kutsama ve “Mus­haf öpme” gösterileriyle halkın dinî duygularını ka­bartmak veya “laik Türkiye” ve “Atatürk” nidalarıyla uygarlık pazarlayarak oy avcılığına çıkan bir başba­kanın oyuncağı oluvermiştir.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[89]</sup></a></p></blockquote>
<p>Erken Cumhuriyet döneminde yaşatılan garabetin hâlen tedavülde oluşunu yalnızca inkılap tarihi derslerinin tüm öğrenim seviyelerinde mevcut ve mecburi olmasından yahud Türk Tarih Kurumu’nun siyaset güdümlü hâle getirilmesinden veya Nutuk&#8217;un sayısız baskısının her yıl çokça yeni basım yapmasın­dan hareketle dile getirmiyorum. Yazılmayan, yazdırılmayan, sansürlenen, yayımlanmayan hatıralar da hep resmî tarih ba­tırmadır. Jürgen Habermas, farklı bir tarih ve bambaşka bir acıdan bahsederken, hiç farkında olmadan aslında pek müşte­rek bir sancıdan şöyle bahsediyor: “Yakın geçmişte, on yıllardır acıları hakkında konuşamayanların hatıraları birikiyor ve biz, kelimenin kurtarıcı gücüne hâlâ gerçekten inanıp inanamaya­cağımızı hakikaten bilmiyoruz.”<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[90]</sup></a> Araştırılmaya müsaade edil­meyen konular, araştırmacılara açılmayan vesikalar da yine aynı hatır icabıdır. En azından pek yakın vakitten bir misal ve­relim ki sözümüz havada kalmasın.</p>
<p>Tam ve tarihî hakikatlere muvafık bir Mustafa Kemal Ata­türk biyografisi yazmak konusunda dahi çok az yol kat edebil­miş olmamız, öyle sanıyorum ki şimdiye değin yazdıklarımız ışığında zaten pek yadırganmayacaktır. Fakat bu makus talihi durdurmak için hiç teşebbüs olmadı da değil. Meselâ, M. Şük­rü Hanioğlu tarafmdan evvelce İngilizce olarak kaleme alman ve fakat 2023 yılında <em>Atatürk Entelektüel Biyografi</em> ismiyle âde­ta yeniden yazılarak genişletilip yayımlanan eser, bu noktada &#8211; bazı eksikliklerine rağmen- kıymetli bir çalışmadır. Yalnızca övgü ya da sadece yergi düşüncesinden uzak, makul bir yerden bakmaya çabalayan bir metindir. “Çabalayan” diyorum çünkü onun da dahil olmadığı, belli ki girmek istemediği konular var. Yahud yeterince malzemeye erişemediği için hakkını vereme­yeceğini düşündüğünden yazmaktan geri durduğu mevzular bulunmakta. Bizce meçhul olan sebep her ne ise fark etmez, nihayetinde ortada halen tam anlamıyla yazılamayan bir bi­yografi var.</p>
<p>Hanioğlu, bahsi geçen eserinin önsözünde şöyle bir serze­nişte bulunur ve bizlere “resmî tarih” ile “gerçek tarih” gerili- minin hâlen canlı bir şekilde sürdüğünü, sürdürüldüğünü ha­tırlatır: &#8220;Cumhurbaşkanlığı Arşivi yöneticisi Muhammet Safi, &#8216;zor konular’ olduğunu belirterek, katalogları araştırmacılara kapalı koleksiyonun tamamını görmeme izin vermemesine karşılık, sakınca yaratmayacağını düşündüğü vesikaları kulla­nımıma sundu.”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[91</sup></a></p>
<p>Nasreddin Hoca’nın mâlûm fıkralarından birinde, hâkim evi soyulan hocaya “kapıyı kilitlemiş miydin?”, “pencereyi ka­patmış miydin?”, “değerli eşyalarını gizlemiş miydin?” türün­den sualler yöneltip nihayet faturayı hocaya kesince, Nasred­din Hoca “hırsızın hiç mi suçu yok!” serzenişiyle meşhur bir mukabelede bulunur. Şimdi biz, hırsızın suçunu görmezden gelmeden ve onun kabahatini hakkıyla teslim ettikten sonra “hane halkının hiç mi suçu yok?” sualini sormanın ve buna da münasip bir cevap aramanın “hafifletilmemesi gereken bir ödev” olduğu kanaatindeyiz.</p>
<p>Evet, tarihin akışında ona müdahale etmeye ve hatta tari­he hükmetmeye azmedenler oldu. Peki ya o günlerden bugün­lere tarih yazanlar, işbu küstahların kabahatini yazmaya kim el atacak? Yakın tarih çalışan, bilhassa inkılap tarihi kürsülerini dolduran tarihçilerimizin sükûtu, böyle gelmiş böyle giderci teslimiyeti, -varsm üzülsünler- korkaklığı&#8230; Belgeleri sümen altı edenler, arşivleri dokunulmaz hâle çevirenler, kraldan faz­la kralcılık yapanlar, neme lazımcılar&#8230; Yoksa bunlar da gün gelip sanık sandalyesine oturtulmayacak, ehl-i vicdan ve ehl-i ilimce adilane yargılanmayacak mı?</p>
<p>***</p>
<p><sup>Melikşah Sezen &#8211; Mayınlı Arazide Gece Yürüyüşü,syf:67-77</sup></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[79]</sup></a> Cemil Koçak, <em>Geçmişiniz İtinayla Temizlenir,</em> s. 9-10.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><sup>80</sup> Fikret Başkaya, <em>Avrupa Merkezcilik, Resmî İdeoloji, Bilim ve Sosya­lizm,</em> İstanbul: Öteki, 5. Baskı, 2015, s. 38.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><em><sup><strong>[81]</strong></sup></em></a><em> Nutukun,</em> Mustafa Kemal’in kendi zaviyesinden anlattığı hâdiseleri farklı açılardan anlatan diğer çalışmaları, iç ve dış arşivleri, basma sızan hâdiseleri ve ayrıca <em>Nutukta</em> ismi anılan şahsiyetlerin kale­me aldığı cevabî yazılan dikkate alan tenkitli bir neşrinin yapılması gerektiği aşikârdır. Böylesi bir çalışmayı 4 kişilik bir ekiple (Mete Tunçay, Zafer Toprak, Ahmet Kuyaş ve Cemil Koçak) sürdürdükle­rini Mete Tunçay 2007 yılında dile getirmiş olsa da aradan geçen yıllarda bu türden bir çalışma ne yazık ki neşredilmemiştir. Dola­yısıyla böylesi bir tenkitli çalışmanın halen ihtiyaçlar listesinin üst sırasında beklediğini söyleyebiliriz.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[82]</sup></a> Bkz. Hakan Uzun, <em>Atatürk ve Nutuk,</em> Ankara: Siyasal, 2006.</p>
<p>83.İdris Küçükömer, <em>İdris Küçükömer’le Türkiye Üstüne Tartışmalar,</em> İs tanbul: Kapı, 2021, s. 122.</p>
<p>84.Cemil Koçak, “Tek Parti Yönetimi, Kemalizm ve Şeflik Sistemi: Ebedî Şef/Millî <em>Şef”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce,</em> II, s. 136. (Vurgular bize ait,)</p>
<p>85.Mustafa Kemal Atatürk, <em>Nutuk: Gazi Mustafa Kemal Tarafından 1927,</em> İstanbul: Yapı Kredi, 14. Baskı, 2023, s. 7.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[86]</sup></a> Konu hakkında tafsilatlı bilgi için bkz. Bülent Tanör, <em>Türkiyede Kongre İktidarları (1918-1920),</em> İstanbul: Yapı Kredi, 5. Baskı, 2022.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[87]</sup></a> Mete Tunçay, “İkna (İnandırma) Yerine Tecebbür (Zorlama)”, <em>Mo­dem Türkiye’de Siyasî Düşünce,</em> II, s. 95.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[88]</sup></a> Ali Kemali Aksüt, <em>Profesör Mehmed Ali Ayni Hayatı ve Eserleri,</em> is tanfoul: Ahmet Sait Matbaası, 1944. s. 401-404.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[89]</sup></a> Salih Özbaran, <em>Tarih, Tarihçi ve Toplum,</em> İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 3. Basım, t.y., s. 4.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[90]</sup></a> Peter Watson, <em>Alman Dehası,</em> (çev.) M. Murtaza Özeren, İstanbul: Kronik, 2024, s. 26.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[91]</sup></a> Ş. Şükrü Hanioğlu, <em>Atatürk Entelektüel Biyografi,</em> İstanbul: Bağlam, 2023, s» xxiv.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-insaninin-zindani-resmi-tarih/">Anadolu İnsanının Zindanı: Resmî Tarih</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-insaninin-zindani-resmi-tarih/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Garabetin Mazisi: 5816’nın Tarih-i Tevellüdü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-garabetin-mazisi-5816nin-tarih-i-tevelludu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-garabetin-mazisi-5816nin-tarih-i-tevelludu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Nov 2024 14:07:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[5816 kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk’ü Koruma Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27159</guid>

					<description><![CDATA[<p>Halk arasında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” yahud kanun numarası olan &#8220;5816” adlarıyla bilinen “Atatürk Aleyhinde İş­lenen Suçlar Hakkında Kanun”, resmî olarak 25.7.1951 tarihin­de kabul edilerek Adnan Menderes (ö. 1961) başkanlığındaki Demokrat Parti Hükümeti döneminde hayatımıza girmiştir. “Atatürk aleyhinde işlenen suç” ifadesi aslında oldukça müp­hem bir anlam dünyasma olduğu için, birkaç maddeyle ilgili kanunda söz konusu suç [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-garabetin-mazisi-5816nin-tarih-i-tevelludu/">Bir Garabetin Mazisi: 5816’nın Tarih-i Tevellüdü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/1694556.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-27195 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/1694556-300x169.jpg" alt="" width="351" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/1694556-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/1694556-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/1694556-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/1694556-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/11/1694556.jpg 1200w" sizes="(max-width: 351px) 100vw, 351px" /></a></p>
<p>Halk arasında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” yahud kanun numarası olan &#8220;5816” adlarıyla bilinen “Atatürk Aleyhinde İş­lenen Suçlar Hakkında Kanun”, resmî olarak 25.7.1951 tarihin­de kabul edilerek Adnan Menderes (ö. 1961) başkanlığındaki Demokrat Parti Hükümeti döneminde hayatımıza girmiştir. “Atatürk aleyhinde işlenen suç” ifadesi aslında oldukça müp­hem bir anlam dünyasma olduğu için, birkaç maddeyle ilgili kanunda söz konusu suç unsurları şöyle çerçevelenmeye çaba- lanmıştır:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Madde 1:</strong> <strong>[a]</strong> Atatürk&#8217;ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>
<p><strong> b.</strong>Atatürk&#8217;ü temsil eden heykel, büst ve abideleri ve­yahut Atatürk&#8217;ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.</p>
<p><strong>c.</strong>Yukarki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başka­larını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.</p>
<p><strong>Madde 2:</strong> [a] Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumi veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunacak ceza yarı nispe­tinde artırılır.</p>
<p><strong>[b]</strong> Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verüecek ceza bir misli artırılır.</p>
<p><strong>Madde 3:</strong> Bu kanunda yazdı suçlardan dolayı Cum­huriyet savcılıklarınca re’sen takibat yapılır.</p>
<p><strong>Madde 4:</strong> Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>
<p><strong>Madde 5:</strong> Bu kanunu Adalet Bakanı yürütür.”</p></blockquote>
<p>İlgili kanun maddeleri, Mustafa Kemal’in (ö. 1938) ölü­münden epey sonra yazddığı için, aslında onu değil de doğal olarak onun maddî-manevî hatırasını korumaya dönüktür. Fa­kat “hatıra” mefhumu bir şahs-ı manevî ve sembol inşa ettiği için, onun da içeriği her şahs-ı manevî ve sembol gibi daima muğlak ve oldukça esnektir.</p>
<p>Heykel, büst ve abide gibi maddî unsurlar söz konusu ha­tıranın görünür parçalarım oluşturduğundan, bu adreslerin o manevî hatıra ile zahirî irtibatı belli oranda anlaşılabilirdir. Fakat Mustafa Kemal’e yönelik eleştirel fikirler, onun söz ve fi­illerini tasvip etmemeler söz konusu olduğunda; bunun o şahs-ı manevîye halel getirip getirmediğini ve hakaret niteliği taşıyıp taşımadığını tespit ameüyesi oldukça indlleşmektedir. Söz ko­nusu indîliğin ceremesini bazı kitaplar, gazeteler, dergiler ve dolayısıyla müellif, muharrir ve mütefekkirler, sansür, yasak, tecrit ve ceza gibi türlü bedeller ödeyerek maalesef yıllar bo­yunca çekmişlerdir.</p>
<p>Resmî tarih anlatısının ısrarlı bir şekilde vurguladığı üze­re, Abdülhamid-i Sânî’nin (ö. 1918) hilafet devri, amansız bir devr-i istibdattır. Sansür, kafiyeler, jurnal, Fizan sürgünleri&#8230; dönem insanına korkudan nefes aldırmamıştır, işbu klasikle­şen anlatıya göre. Bu dönemi istibdat devrine çeviren saiklerin üst sıralarında, şüphesiz ki Sultan Abdülhanüd’in sansür poli­tikası gelmektedir. Sultana muhalif çevreler, uzun bir müddet; kitap ve gazetelerin sansürlenip yasaklanmasından, matbaala­rın kapatılmasından, basın hürriyetine müdahale edilmesin­den esefle bahsetmiş, daima şikayetlenmişlerdir. Hatta mevcut baskıyı delebilmek için yurt dışında neşriyat yapmaya başla­yan isimler çıkmış, zamanla da sayılan hatırı sayılır derecede <strong>artmıştır. </strong>Muhalefetin ve eleştirinin yolu dolaylı bir hâl alarak zamanla sanat mecrasına da kaymış, karikatür ve mizah ens­trümanları tenkit ve hicvin öne çıkan usûlleri olmuştur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bu dönemde yükselen sansür ve kapatmalardan şikayet- lenmelerde hiç şüphesiz ciddi haklılık payı vardır. Fakat Abdülhamid’i “Kızıl Sultan” olarak yaftalayıp geçen zümrenin, o dönemdeki mezkûr sansür politika ve tatbikatlarını yalnızca “Abdülhamid’in paranoya derecesindeki korkularına bağlayıp geçiştirmesi, devlet mekanizmasının oldukça indirgemeci bir şekilde değerlendirilmesine sebebiyet vermektedir. Hâlbuki bu sansür ve yasaklar, İkinci Abdülhamid’in “devlet merkezli mo­dernleşme” yönündeki strateji ve iradesiyle yakından bağlantı­lıydı ve yaşananların bu irade çerçevesinde -doğru ya da yan­lışlığından bağımsız- oldukça anlamlı bir tarafı bulunuyordu.</p>
<p>Beka problemi etrafında mihnetli günler geçiren devletin önceliği, doğal bir refleksle, ferdî haklardan devlet menfaatine çevrilmişti. Siyasî arenada gittikçe öne çıkan İslâmcıhk hareke­tinin bu dönemde merkezî bir politika hâline gelmesinde dahi söz konusu zaruretin ciddi bir payı bulunmaktaydı. Dolayısıyla mevcut aşırılıklarına, yer yer keyfîliğine ve zaman zaman yük­selen şiddetine rağmen Osmanlı&#8217;nın son dönemindeki sansür politikasının sadece padişahların ve hükümetlerin korkularıy­la eşleştirilmesi, meseleye bütüncül ve isabetli yaklaşamamaktan kaynaklanan ciddi bir hatadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Genç Osmanlılar ve Jön Türkler, ardından İttihad ve Te­rakki Cemiyeti mensuplan, sebebi her ne olursa olsun, maruz kaldıkları sansür uygulamalarım tasvip etmiyor; bunun mede­niyete, insanlığa, asriliğe ve hatta İslâmlığa muvafık olmadığını türlü teşebbüs ve vesüelerle dillendiriyorlardı. Türkiye Cumhu- riyeti’nin kurucu kadrosu da Devlet-i ‘Aliyye’nin -bilhassa son döneminin- zemmi konusunda adı anılan muhalif zümrelerin anlayışım büyük oranda devralmıştı. Çünkü söz konusu tenkit mirası aynı zamanda yeni kurulan devletin meşruiyetine de hizmet ediyordu. Dolayısıyla geçmişi şiddetle eleştiren bu yeni yönetimden beklenilen, geçmişte zemmedilen tüm icraatların Anadolu insanının hayatından kalıcı olarak çıkarılmasıydı. Fa­kat durum hiç öyle beklendiği gibi olmadı. Evet; sansür, matbaa kapatma, yazar cezalandırma kabilinden pek çok garabet ay­nıyla ve hatta daha da ziyadeleşerek ne yazık ki devam etti. Bu devamlılığın en uzun müddet ve yoğun hissedildiği konu ise, Mustafa Kemal’e yönelik eleştirel ifade ve yazılar oldu.</p>
<p>Resmî makamların Türk basın ve matbuat tarihine dair neşriyatlarındaki ifadeler, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş­te yaşanan durumu âdeta güllük gülistanlık tasvir etmekte ve sâbık yönetimdeki menfî ahvalin artık tam tersine döndüğü­nü iddia etmektedirler. Bu türden anlatılara göre, Cumhuriyet dönemi; devr-i Hamid, meşrutiyet, mütareke ve Sultan Vahdeddin (ö. 1922) dönemlerinin istibdadından tamamen uzak, özgürlüklere kayıtsızca koşulan âdeta mutlak bir hürriyet dö­nemidir. Meselâ, Matbuat Umum Müdürlüğü müşavirlerinden Server R. İskit’in (ö. 1975) kaleme aldığı ve 1939 yılında Devlet Basımevi’nden neşredilen <em>Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tari­hine Bir Bakış</em> isimli eserde, üzerine konuştuğumuz süreç şöyle tasvir edilir:</p>
<blockquote><p>“İcra Vekilleri Heyetimizin 7 Teşrinievvel 1923 tarihli bir kararnamesi ile idare-i örfiyeyle beraber matbuat sansürü de kaldırıldı. Artık sansür tarihe karışmıştı. Yeni Türkiye sonra ne böyle bir hareket ne de böyle bir kelime tamdı ve bir daha tanımayacaktır.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p></blockquote>
<p>İskit&#8217;in, eserini neşrettiği 1939 yılına kadar gerçekleşen yasak, sansür ve cezalardan habersiz bir saflıkla işbu satırla­rı kaleme almış olma şansı yok. Çünkü o, resmî bir makamın sahibi ve kullandığı dil, resmî bir propaganda dili. Dolayısıyla söylemi, olanı değil, duyurulmak isteneni ve ideali ilan eden, son derece stratejist bir söylem. Birazdan paylaşacağımız sı­nırlı sayıda misal dahi, sanıyorum ki meselenin aslında hiç de böyle olmadığını ispata kâfi gelecektir. Çünkü bilhassa Mustafa Kemal ve icraatları söz konusu olduğunda matbuat ve neşriyat faaliyetlerinin türlü yollarla nasıl hizaya sokulduğu, gizlenme­si mümkün olmayacak derecede çeşitli örnekliklere sahiptir. Hatta işin trajikomik yanı, iktibas edilen satırların sahibi İskit dahi sonraları pek çok yayın -meselâ <em>Büyük Doğu</em> mecmuası- hakkmda raporlar sunmuş ve bu yayınların muzır olduğu hu­susunda “yukarıya” muhtelif bilgilendirmeler yapmış bir isim hâline gelecektir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>5816 sayılı meşhur kanun normalde 1951 yılında yürür­lüğe girdi. Fakat bizce, ilgili kanunun bu tarihte tedavüle girişi aslında, doğumu çoktan gerçekleşmiş bir çocuğa nüfus kâğıdını yıllar sonra çıkartmaktan farksız, tabir caizse formalite gereği gerçekleştirilen hukukî bir icraattan ibaretti. Çünkü 1923 son­rasındaki her gün, yani Mustafa Kemal Paşa’nın elini kuvvet­lendirdiği ve muhaliflerinden teker teker kurtulduğu, nihayet muhalifsiz tek adam makamına erdiği vetire, reisicumhurun -gah örtülü gah açık yahud gah meşru gah gayr-i meşru yollar­la ve nihayet- bir şekilde korunduğu bir dönemdi. Söz konusu koruma bazen Mustafa Kemal’in stratejik talepleriyle, bazen Meclis eliyle, bazen fedailer yoluyla, bazen başka vesilelerle gerçekleşse de neticede Gazi ciddi eleştiri, yıkıcı muhalefet ve fiilî saldırıdan mahfuz bîr hâle gelmişti. Pek tabi İşbu koruma­lım bir ayağı da onun sözlerini, anlatılarını nakzetmemek; onu, anlattıklarını çürüterek küçük düşürecek ciddi eleştiri ve ifşa­larla liderlik ettiği harekete halel getirmemek geliyordu. Bunu sağlamanın yani “Atatürk’ü koruma”nm en kolay yolu ise elbet­te neşriyat sansürüydü.</p>
<p>23 Nisan 1923’te açılan Meclis, açılışının üzerinden henüz üç yıl geçmişken, 22 Temmuz 1923’te bir karar çıkartmış ve kendisi hicrette olan Manavoğlu Nevres Bey&#8217;in (ö. 1928) <em>Anado­lu</em> isimli eserinin yurda girişini yasaklamıştır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Oldukça erken dönemde kaleme alınan bu -yer yer hakarete varan- Kemalizm eleştirisi, nedense metindeki eleştirilere cevap vermek yerine, en kolay yol tercih edilerek yasaklanma yoluna gidilmiştir. Yine aynı yıl, 17 Ekim 1923 tarihinde İcra Vekilleri Heyeti’nin yani bugünkü tabirle Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararla, Selanik’te çıkarılan, Mustafa Kemal Paşa’yı ve Kemalist icraatları eleşti­ren yazılarıyla dikkat çeken, oldukça güçlü tenkitlere sahip bi­rer gazete olan <em>İmdat</em> ve <em>Hakikat&#8221;</em>in yurda girişi yasaklanmıştır.</p>
<p>Hilafetin ilgası kararıyla birlikte başlayan yoğun tenkit hareketliliğinin yurt içindeki ayağı kolluk kuvvetleri ve yargı marifetiyle büyük oranda dizginlenebiliyordu.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Fakat yurt dı­şındaki tenkitleri, haber ve neşriyatı önlemeninse öyle kolay bir yolu yoktu. Söz gelimi, Paris’te çıkarılan <em>Mücâhede</em> gazete­sinde hilafetin ehemmiyeti ve bu kurumu ilga lehinde alman kararın fecaatine dair sert yazılar kaleme ahnıyordu. Elbette söz konusu sert yazılarda Mustafa Kemal’de tenkit ediliyor, kendi beyanları öterinden ahde vefasızlıkla itham ediliyordu. Tahmin edileceği gibi oldu ve 25 Ağustos 1924 te ahnan bir ka­rarla gazetenin memlekete girişi memnû kılındı?</p>
<p>Büyük Millet Meclisi 4 Mart 1925 tarihinde önemli bir ka­nun çıkarttı: Takrir-i Sükûn Kanunu. Bu kanunun sansür gücü­nü ifade etmek için ona “sansürün atom bombası” demek ye­rinde bir benzetme olabilir. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun birinci maddesi şöyledir: “İrticaa ve isyana ve memleketin nizamı iç­timaisini ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bâis bilûmum teşkilât ve tahrika ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı hükümet, reisicumhurun tasdikiyle, re’sen ve idare- ten men’e mezundur. İşbu ef’âl erbabını hükümet İstiklal Mah­kemesine tevdi edebilir.”</p>
<p>İlgili maddeyle birlikte, ülkedeki tüm muhalif ve münek­kit neşriyata ilk ciddi neşter vurulmuş oldu. Hatta bu kanunla aba altından gösterilen sopa da İstiklal Mahkemesi’ydi. Kanu­nun kabulünü müteakip; <em>Tevhid-i Efkâr, Sebillürreşâd, Son Telg­raf, İstiklâl, İstikbâl, Kahkaha, Tok Söz, Yoldaş, Doğru Öz, İkaz, Aydınlık, Tanın, Sayha, Sada-yı Hak, Millet, Doğru-Öz, Ordu Ne- şideleri</em> ve <em>Orak-Çekiç</em> gibi ulusal ve yerel nitelikteki muhtelif cenahtan pek çok mecmûa 1925 yılı içerisinde kapatıldı. Adı anılan gazetelerin başyazarları ve yayıncıları da tabi ki kapat­maların akabinde İstiklal Mahkemelerinde yargılandılar.</p>
<p>Şeyh Said Kıyamını vesile bilerek uygulamaya konulan neşriyat engellerinden, sâbık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efen- di’nin (ö. 1954) Gümülcine’de çıkardığı <em>Yarın</em> gazetesi de na­sibini almış ve gazetenin yurda girişi 1925’te yasaklanmıştır. Mustafa Sabri’nin Kemalist inkılâplara yönelik hücumu, laiklik ve hatta lâ-dinîlik olarak nitelediği savrulmalara yönelik taar­ruzlarının Anadolu&#8217;da makes bulup farklı bölgelerdeki muhte­lif isyanlara dinî motivasyon oluşturduğu düşünülüyor ve bu motivasyonun devamlılığı onun dergisi ve eserleri yasaklana­rak engelleniyordu. Aynı yıl, yine Manavoğlu Nevres Bey tara­findan kaleme alınan ve bu defa daha hacimli bir Kemalizm eleştirisi olan <em>Kamçı</em> isimli eserin de yurda girişi yasaklandı.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Şeyh Said İsyanı’nın Ankara Hükümeti için âdeta bulun­maz nimete dönüştüğü, bu vetirede bölgede olsun olmasın tüm muhalif seslerin kısılmasının hedeflendiği, yaygın bilinen bir gerçektir. Çünkü Lozan görüşmeleri hâlâ devam ediyordu. Tak- rir-i Sükûn Kanunu, normalde hıyanet-i vataniye ile ilişkili ola­rak çıkarılmış bir kanun olmakla birlikte, aslında mebuslarını tamamen Mustafa Kemal’in belirlediği ve “kız gibi bir meclis” hâline getirdiği İkinci Meclis’e, daha net ifadesiyle bizzat Mus­tafa Kemal’e yönelik fikrî muhalefeti bitirmeye hizmet eden bir stratejik silah olarak kullanılmıştı.</p>
<blockquote><p>“1925 Şeyh Said İsyanı ile basın ve hükümet arasın­daki ilişkiler kopma noktasına gelmiş, hükümete geniş yetkiler tanıyan 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ile İstanbul ve Anadolu’nun değişik eğilimlerdeki birçok muhalif gazete ve dergisi kapa­tılmış ve gazeteciler mahkemelerde yargılanarak çe­şitli cezalara çarptırılmışlardır.</p>
<p>Dönemin ilk basın yasası ise ancak 1931 yılında çıka­rılabilmiştir. Bu yasayla birlikte güdümlü bir basın anlayışının uygulanmasına geçilmiştir. Bu yasa kap­samında dönemin gazeteleri İçişleri Bakanlığı’nın talebiyle Matbuat Umum Müdürlüğü’nden gelen bir telefon emriyle kapatılabilmiştir.</p>
<p>Bu nedenlerle 1931-1938 yıllan arasında Türkiye’de oldukça sınırlı bir basın özgürlüğü havası yaşanabil­mişim Bu yıllarda daha çok hükümete güdümlü bir özgürlük anlayışı var olmuştur.”’9</p></blockquote>
<p>İkinci Abdülhamid döneminin sansür politikasının belli bir devlet mantalitesine uygun gerçekleştirilmesi gibi, Kema­list sansür hareketi de elbette belli bir devlet mantalitesine uygun işliyordu. Kemalist savunu, Cumhuriyet’in erken yıllarında yani tek adam yönetiminde gerçekleşen baskının “mo­dernleşme hareketinin doğurduğu zorunluluk için yaşandı­ğını dillendirerek bu mantaliteyi açıklamaya çakşır. Mezkûr anlatıya göre modernleşme Cumhuriyet’in adımıdır. Hâlbuki, daha sonra başka yazılarda temas edeceğimiz üzere, Cumhu­riyet döneminde görülen bazı kötü icraatlar söz konusu oldu­ğunda “Osmanlı&#8217;dan Cumhuriyete tarihî devamlılık” düşün­cesini savunanlar, iyi addedilen şeyler söz konusu olduğunda bu devamlıhğı nedense birdenbire iptal etmektedirler. Ashnda pek iyi biliyoruz ki modernleşme Osmanlı dönemi hareketli- liklerindendir ve Cumhuriyet dönemi modernleşmesi ancak Osmanlı modernleşmesinin tedriciliğini iptal eden devrimci yönüyle ondan ayrılır. Zaten toplumda iz bırakan her ne varsa işbu devrim anlayışının yıkıcılığına dayanmaktadır. Post-mo- demizm düşüncesini doğuran saik de modernizm adına, aydın­lanma ve özgürleşme adına, medeniyet götürme adına yapılan gayr-i İnsanî işlerdir.</p>
<p>“Bu dönemde [erken Cumhuriyet döneminde] basın öz­gürlüğünün olmadığını söylemek yetmez. Osmanh mutlakıye­tinde de, basın hükümetin istemediklerini yazamazdı. TC’nin tek partili zamanında ise, basın, hükümetin istediklerini yazar­dı.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[10</sup></a></p>
<p>Tabi bu sözün ancak hükümet/devlet üe Mustafa Kemal Paşâ özdeşliğinde anlamlı olduğu, sanıyorum izahtan vares­tedir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[11]</sup></a> Temas edilen yeni devlet mantalitesindeki en önemli problem ise; varlığını geçmiş dönemin despot, aşırı uygulama­ları üzerinden meşrulaştırmaya çalışanların çok daha şiddetli despot ve aşırı uygulamalara imza atarak tutarsızlaşması ve işbu tutarsızlığı istikrarlı bir devlet politikasına çevirmesiydi.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Artık bir cumhurbaşkanı olan, daha doğrusu başkomutan, baş muallim, reisicumhur, gazi, halaskâr, ebedî şef, parti ebedî genel başkam velhasıl devletin, milletin her şeyi hatta bizzat devlet olacak olan Mustafa Kemalin şahsına yönelik menfî &#8211; hakaret değil- ifadelerin suç teşkil ettiği düşüncesiyle yasak­laması işi, adı açıktan konmamış bir hâlde hızla ilerliyordu. 1930 yılından itibaren artık ülkenin her şeyi hâlinde görülen Gazi aleyhindeki yazılar başka bir mazerete gerek duymadan sırf Mustafa Kemal&#8217;e yönelik menfî bazı değerlendirme ve ifa­delerinden ötürü kanunla yasaklanmaya başlamıştır. Mesela 1931 senesinde <em>Mussolini</em> isimli kitabın yasaklanışı bu duruma öncü ve tipik bir misaldir. Eserde, müellif Antonio Aniante’nin (ö. 1983) Mustafa Kemal’e diktatör ve faşist demesi “garazkâ- rane saldırı” olarak nitelenmiş ve mezkûr yasağın gerekçesi olmuştur.”13 Hâlbuki kendisine diktatör denilen bir kişi aslında dünyanın en masum, en hümanist insanı da olabilir. Fakat bu sözün doğru olmaması bir yasak sebebi olamaz. O görüşe katıl­mayabilir, yanlış bulabilir, hatalı ve eksik olduğunu söyleyebi­lirsiniz fakat yasak, bir meşru müdafaa değildir.</p>
<p>H.C. Armstrong’un (ö. 1943) kaleminden ve henüz Musta­fa Kemal Paşa’nm sağlığında çıkan (1932) <em>Grey Wolf: An Intima- te Stucfy of a Dictator</em> (Bozkurt: Bir Diktatörün Samimi Tedkiki) isimli biyografik eserin İngilizce aslı ile Fransızca ve Almanca tercümeleri de uzun yıllar yurda sokulmamıştır. Bilindiği ka­darıyla Mustafa Kemal bu eseri görmüş ve etüt etmiş, farklı vesilelerle cevaplar vermeye de çabalamıştır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[14]</sup></a> Fakat verilecek cevapların mevcut metindeki ifadelerden daha tesirli olamaya­cağına kanaat getirilmiş olunmalı ki, yasak uzun bir müddet devam etmiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Bazı hatıratlara müracaat ettiğimizde, aslında Mustafa Ke­mal’in eseri mütalaa ettikten sonra muhatap olduğu eleştirileri son derece büyük bir olgunlukla karşıladığım ve “safahatımızı eksik bile anlatmış” dediğini görürüz. Lâkin kitabın neşrini ve ilgili yasağı takip eden süreç hakkmdaki kayıtlar bizlere, eleş­tirilerin hiç de böylesi engin bir olgunlukla karşılanmadığını göstermektedir. Önce, eserin yasaklandığı yıl, kitabın tanıtım yazısına yer veren Le <em>Mols</em> isimli derginin ve akabinde de 1934 yılında aynı kitabın tanıtımına yer veren <em>Journal Des De&#8217;Bats </em>isimli gazetenin yurda girişi yasaklanmıştır. Yasaklı süreç M. Kemal&#8217;in sağlığıyla sınırlı kalmamış; 1955’te <em>Bozkurt</em> adıyla ger­çekleştirilen ilk tercümesinden başlanarak okuyucuya sunulan metnin Türkçe neşirleri de hep, ancak ciddi oranda sansürlene­rek gerçekleştirilebilmiştir.</p>
<p>1933 yılı, sadece <em>Bozkurt</em> kitabının yasaklanması ile geçil­mez. Bu yıl, Mustafa Kemal’in &#8220;hatırasının zedelendiğine” ve dolayısıyla korunması gerektiğine kanaat getirilen çok daha şaşırtıcı ve ciddi icraatlardan birine sahne olur. Millî Mücadele’nin mühim simalarından Kâzım Karabekir Paşa (ö. 1948), <em>Nutuk</em> ile inşa edilmeye başlanan resmî tarih anlatısını, Millî Mücadele’nin önemli kahramanlarını tarihten tasfiye eden ha­kikate mugayir bir girişim olarak niteleyerek, İstiklal Harbi’ne dair bildiklerini bir de kendi zaviyesinden anlatmaya başlar. Bu anlatı evvela <em>Milliyet, Akşam ve Son Posta</em> gazetesi sütunla­rında, &#8220;Millici” ism-i müstearıyla yazan Mustafa Kemal ile mü­nakaşa şeklinde başlamıştır. Karabekir, İstiklal Harbi’ne dair yazdıklarını parça parça gazeteye verir. Fakat ilk altı fasıldan sonraki parçalar, müdahale edilerek yayınlanmaz.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[16]</sup></a> Karabekir’e yönelik ilk sansür burada gerçekleşir fakat burayla sınırlı kalmaz.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[17]</sup></a> Karabekir engellemesinin ardINdan gazetelerde ya­yınlananlar sadece Millici’nin ve diğer münekkitlerin cevapları olur.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal tam bu süreçte İstiklal Harbi’ne dair ta­nıklık ve perspektifini, bir senelik yoğun bir mesaiyle <em>Nutuk’ta </em>yazıya dökmüştür. <em>Nutuk’ta</em> yer yer Karabekir Paşa’ya, gazete­de başlayan teşebbüsünün cevabı olarak muhtelif tenkitler yö­neltilir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[19]</sup></a> Bunun üzerine harbin serencamına dair tanıklık ve bilgüerini <em>İstiklal Harbimizin Esasları</em> adıyla kitaplaştırma yö­nünde bir adım da Karabekir cephesinden gelir. Zaten ikilinin arası uzun zamandır açıktır. Karabekir, İzmir suikastı davasın­da gözaltına alınan, İstiklal Mahkemesi’nce idamla yargılanan, 1926 sonrasında bir nevi ev hapsi ve göz altmda bulundurulan mimli bir isim hâline gelmiştir. Dolayısıyla başına gelenlerin arkasında Mustafa Kemal Paşa olduğunu düşünür ve soğukluk karşılıklı hâl alır.</p>
<p>Kurucu kadro, Karabekir’in elinden böyle bir eserin neş­redileceği haberini alınca, henüz matbaadayken müdahale ederek eserin tüm nüshalarını toplatır ve yaktırır. Aynı zaman­da Kâzım Karabekir’in ve bazı yakınlarının hanesi de basılarak eserin müsvedde nüshaları, notları, teksirleri, belgeleri kabilin­den her ne varsa tümüne el konulur. Gerçekleştirilen hızlı ve etraflı hamleye rağmen eserin tüm nüshalarını toplatmayı ba­şaramazlar ya da daha doğru ifadesiyle Karabekir Paşa birkaç nüshayı çok daha emin bir yelde muhafazaya zaten evvelden muvaffak olmuştur. Çünkü tecrübeli bir asker olan Paşa, sahip olduğu evrakları utun zamandır birçok İhtimali göz önüne ala­rak zaten çeşitli yerlere gizlemiş, bazılarını ise çoktan toprağa gömmüştür. Fakat 1948‘deki vefatına kadar Karabekir kendin­de mahfuz bu hatıratı maalesef yeniden gün yüzüne çıkara­mamıştır.</p>
<p>Mustafa Kemal’in sağlığında Kâzım Karabekir münzevi bir hayata mecbur olur. Onun tekrar siyasî görünürlük kazanması Atatürk’ün vefatı sonrası, İnönü döneminde gerçekleşir. Fakat bu görünürlük “sansürden ve baskıdan kurtulma” mânâsına gelmez. 5816’NIn henüz adı yoktur ama o hep tedavüldedir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in vefatından yaklaşık 6 ay sonra Kara­bekir Paşa bu defa <em>Tan</em> gazetesinde yeni bir mülakat dizisine başlar. Yarım kalan ve hatta üzerine yeni şeyler eklenen hesabı artık kapatmak ister. Mülakat şu sözlerle başlar: “Şahsen be­nim 15 sene menkub vaziyette kaldığımı biliyorsunuz. Bu men- kubiyet müddeti, bilhassa çoluğum çocuğum için pek acı geçti. Buna rağmen ben bildiğim yoldan şaşmadım. Her zaman için hakikatin müdafii olarak kaldım. Fakat, ne yazık ki, bu 15 sene içinde, kıymetli fikirlerle ortaya çıkarak, hayatlarını istihkar edercesine çalışan ve memlekete büyük hizmetler ifa eden bazı vatan çocuklarının bir kenarda nasıl unutuldukları, kimsenin gözünden kaçmamıştır.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Karabekir isim vermez ama mülakat boyunca kendisine mağduriyet yaşatanlar, sansüre uğratanlar bulunduğundan dem vurur. Mülakatın ilk parçası neşredildikten sonra evvela basın yoluyla tenkitler başlar, küçük çaplı gösteriler gerçekle­dir, Yaşananlar mülakatın devam edememesine sebep olur. Kâ­zım Karabekir’in o mülakatta dile getirdiği “Reiskâra yaranmak için uluorta fikirler neşrinden evvel, hâdiseleri olduğu gibi tes­pit ederek, yeni nesle aynen anlatmamız gerekir” düşüncesi de başka bahara kalır.</p>
<p>Kâzım Karabekir, aradan geçen zaman zarfında, <em>Nutuk’a </em>yönelik cevabını daha mufassal ve zamanın imkânları gereği daha müdellel hâle getirecek evsaftaki çalışması <em>İstiklal Har­bimiz</em> kitabını 1960 yılında neşreder. Yaklaşık olarak <em>Nutuk </em>hacmindeki eser yayınlanır yayınlanmasına fakat sansür o dö­nemde bu eserin de yakasını bırakmaz. Tabi bu dönemde 5816 artık tedavüldedir ve varlığını güçlü bir şekilde hissettirir. Ki­tap toplatılır ve yayıncısı Tahsin Demiray (ö. 1971) Toplu Basın Asliye Ceza Mahkemesi’ne sevk edilir.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[21]</sup></a> Bilirkişilerin, eserin suç unsuru taşımadığına yönelik raporlarına rağmen, savcılık yayıncının cezalandırılmasını ve toplatılan nüshaların müsa­deresini talep eder. Savcının bu talebine karşın mahkemenin kararı ancak sekiz yıl sonra, 1968’de verilebilir. Yayıncı, bilirki­şi raporu doğrultusunda nihayet beraat eder. Eserin kamuoyu ile buluşmasının imkânı da ancak bu tarihten sonra mümkün olur. Yaşanan tüm netameli sürecin belki de en üzücü yanı, Paşa’nın 1933’te baskın yapılan köşkünden ve yakınlarının ha­nelerinden götürülebilen doksan çuval dolusu evrakın ancak çok küçük bir kısmı iade edilip diğer kısmın akıbetinin meçhul kalmasıdır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Söz konusu belgelerin akıbetinin neden meçhul kaldığını Kılıç Ali’nin (ö. 1971) hatıratından hareketle bir nebze anlaya­biliyoruz. Kılıç Ali’nin belirttiği üzere, söz konusu hatırattan ve eldeki vesikalardan tek rahatsız olan Mustafa Kemal değildir. İsmet İnönü ve bazı devlet erkanı da eserin neşrinden son de­rece huzursuzdur. Bu nedenle kitabın toplatılması ve belgelere el konulması kararında onların da dahli bulunmaktadır. El ko­nulan belgelerin iade edilmemesindeki ana saik ise İnönü’nün “Belgeler Kâzım Karabekir Paşa’nın elinde kaldıkça günün bi­rinde tekrar bastırması kabildir. Onun için elindeki belgeleri alıp yok etmek gerekir” sözlerinden anlaşılmaktadır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[23]</sup></a> Yani “Atatürk’ün ve yakın çevresinin hatırası” muhafaza edilmiş, bu hatıraya böylelikle halel getirilmemiştir de diyebiliriz.</p>
<p>Mustafa Kemal’in, Kâzım Paşa’nın 1933’te yaktırılan ese­rinden kendisi için ayrılan bir nüshayı inceledikten sonra 9 sayfalık bir cevap yazdığını biliyoruz. Aslında anlaşılan, esere tam bir cevap yazma teşebbüsünde bulunduğu ve daha sonra devam etmeyip cevabım kısa kestiği, tamamlamadığıdır. El ya­zısı cevabî notlar, eski millî eğitim bakanı Haşan Âli Yücel’den (ö. 1961) kızı Canan Eronat’a (ö. 2013), ondan da gazeteci Uğur Mumcu’ya (ö. 1993) intikal etmiştir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[24]</sup></a> Fakat tıpkı Armstrong’un eserinde olduğu gibi Karabekir’in eserine yazılan cevabın da is­tenilen tesiri sağlamayacağı düşünülmüş olmalı ki, cevap yazısı uzatılmadan bırakılmış ve toplatılan eserin yakılması yönünde ivedi bir karar alınmıştır.</p>
<p>Türkiye’deki atmosferi yakinen bilen ve yurt dışında bu­lunduğu zaman zarfında (1926 sonrası) yine memleketi ya­landan takip eden Cumhuriyetin ilk Sıhhiye Vekili ve aynı za­manda Lozan delegelerinden Dr. Rıza Nur (ö. 1942) <em>Hayat ve Hatıratım</em> isimli eserini 1935 senesinde hitama erdirse de, onu ancak 1960’ta neşredilmek şartıyla British Museum’a emanet etmiştir. Dolayısıyla Rıza Nur da böylelikle hatıratının neşrini yaşarken göremeyen, “Atatürk’ün hatırası”na halel getirmesine müsaade edilmeyen isimler arasında girmiştir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;in yakınında bulunup da hatırasını yazan­lar ciddi problemlere muhatap olduğu için bazı isimlere hatırat yazmak dolaylı yoldan yasaklanmıştır. Meselâ bunlardan en meşhuru. Mustafa Kemal’in hizmetlilerinden biri olan Cemal Granda’dır (ö. 1978). Granda, köşkte çalışan bir hizmetlinin tuttuğu notlar/günlük sebebiyle işten atıldığını görünce, aynı akıbete uğramamak için notlarını olabildiğince gizli yazmış ve bunları Mustafa Kemal’in vefatından sonraki merhalede Yalo­va’da derleyebilmiştir. Derlenen hatırat ise ancak 1971’de kitap olarak yayımlanma fırsatı yakalayabilmiştir.</p>
<p>Aynı şekilde Mazhar Müfit Kansu (ö. 1948) da <em>Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber</em> isimli hatıratında böylesi bir önlemden bahseder. Mahmut Esat Bozkurt’un İnkılâp Dersle­rinde anlatmak üzere, Mustafa Kemal’in cumhuriyet düşün­cesini evvela ne zaman ifade ettiğini sorması üzerine Paşa, Bozkurt’u Kansu’ya yönlendirir. Kansu Erzurum’dan itibaren Paşa’nm sürekli yanındadır ve şahit olduğu hemen her hâdise­yi günlüğüne işlemektedir. Hatta şahit olmayıp kaçırdığı günle­ri de bilahare sorup öğrenerek boşlukları doldurmaktadır.</p>
<p>Bozkurt’un talebine cevap vermeden evvel -onu kendisi­ne Paşa yönlendirmiş olduğu hâlde- Mustafa Kemal’den tekrar müsaade isteyen Kansu, bu hassasiyetinin gerekçesini “Ata, hatıratımın ve notlarımın neşri hususunda kendisinden izin almadıkça herhangi bir teşebbüste bulunmamaklığımı daha önceden emir buyurmuşlardı”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[26]</sup></a> diyerek ifade eder. Bozkurt’a vereceği cevabın yalnız bu konuyla sınırlı olması kaydıyla müsaade alır ve kendisiyle başka bir bügi paylaşmaz. Zaten Kansu’nun daha sonra yayınladığı hatıratı, başlığı ile muvafık değildir. Vefatıyla noktalandığı İçin sadece yaklaşık bir yıllık dönemi anlatır. Bu karşın -hatıratını Mustafa Kemal’in vefatın­dan sonra (194B) yayımlamaya başladığı hâlde- hem <em>Nutuk&#8217;m </em>anlatısının dışına çıkmamaya özen gösterir hem de tüm seren- camı anlatmaz ve filtreler.</p>
<p>1936&#8217;ya gelindiğinde basın politikasında ya da Mustafa Kemal&#8217;e yönelik tenkitli neşriyata müsaade hususunda herhan­gi bir değişim olmaz. Bu yılda ise, Philippe de Zara (ö. 1955) ta­rafindan kaleme alınan <em>Mustafa Kemal Dictateur</em> isimli eser ya­saklılar listesine girer. Belki de bu uygulamayla, ortada hiçbir diktatör olmadığı en kestirme surette gösterilmek istenmiştir.</p>
<p>Biz bu yazıda, 5816’nın aslında kanun olarak yazdı hâle gelmeden evvel fiilen tedavülde olduğunu gösterme niyetinde olduğumuz için dönemde başka sebeplerle gerçekleşen san­sür ve cezalara temas etmiyoruz. Yoksa Komünist propaganda yapmak, irticai faaliyetlerde bulunmak, Kürtçü teşebbüslerde olmak&#8230; gibi pek çok iddia ile nice yasak ve engellemenin ya­şandığı ehlince malumdur. Bunlar şimdilik bahs-i diğer konu­lar ama şunu da belirtmek lazım, zaman zaman bu iddialar­la yasaklanan neşriyat içerisinde aslında son derece masum, hakaret ve iftiradan ziyade geçmiş vaatleri ve bu vaatlere isti­naden beklenilen icraatları ihtiva eden metinler de olabilmek­teydi. Meselâ, sadece Kürtçü bir hareket olduğu için Hoybun Cemiyeti tarafından neşredilen, Celadet Ali Bedirhan (ö. 1951) imzalı <em>Türkiye Reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine Açık Mektup</em> da yasaklılar çuvalına atılabilmiştir. Hâlbuki orta­da ne bir iftira ne bir hakaret vardır. İstenilenler sadece; Millî Mücadele döneminde verilen birtakım sözlerin hatırlanması, Kürtlerin haklarının tanınması ve özerklik meselesinin dikka­te, tartışmaya almmasıydı. Pek tabi bazı eleştiriler de vardı. Bu taleplerin dile getirilmesi dahi Mustafa Kemal’in icraatlarının dolayısıyla da şahsiyetinin zedelenmesi olarak niteleniyor ve <strong>yasaklanabiliyordu. </strong>Her neyse, biz tekrar kendi konumuza dö-</p>
<p>Mustafa Kemal’in vefatıyla birlikte kendi hayatını sonlan­dırmak üzere teşebbüste bulunacak, İntihar girişimini, göğsün­de kalıp artık onunla yaşayacağı bir kurşunla yaralı atlatacak olan Başyaver Salih Bozok’un (ö. 1941) hatıraları dahi aynı en­gele takılanlardandır. Bozok vasiyetinde belirttiği üzere, hatı­ralarının Mustafa Kemal’in sağlığında neşredilmesine bizzat Gazi, emriyle engel olmuştur: “Atatürk ile beraber yaptığım seyahatlere dair bazı defterlerde notlarım olduğu gibi, Ata­türk&#8217;ün bana gönderdiği çok kıymetli mektuplar var. Bunları neşretmek için benden satın almak isteyenler olmuştur. Fakat Atatürk buna müsaade etmedi ve ‘Bunları biz öldükten sonra neşretmek üzere çocuklarına miras bırak’ dedi.”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Şimdiye kadar hep fikirler, fikirlerin düe getirildiği hatı­rat, gazete ve kitaplar üzerinden 5816’nın tarih-i tevellüdünü konuştuk. Liste eğer uzatmak istersek daha bir hayli uzar gi­der. Meselâ, Mustafa Kemal’in eşi Latife Uşşakî’nin (ö. 1975), ayrılıkla beraber tüm devlet arşivindeki belgelerinin yok edil­mesi ve ayrıca evrak-ı metrukesinin hâlen kasalarda mahfuz oluşu gibi noktalara temas etmedik. Latife Hanım’dan evvel “Çankaya&#8217;nın hanımı” olan Fikriye’nin (Ö.1924) intiharıyla bir­likte bütün evrak, mektup, günlük türü malzemesine neden el konulduğuna hiç girmedik.</p>
<p>Belki tuhaf gelecek ama bizzat Mustafa Kemal’in dahi san­süre maruz kaldığını ihsas edecek türden bazı nakillere dahi temas etmedik. Meselâ, Cemal Granda’nın hatıratındaki bazı ifadeler bize Mustafa Kemal’in “maruz kaldığı” bir sansürü ha­ber vermektedir. Söz konusu hatırata göre, Mustafa Kemal’in gizlenen ikinci bir vasiyeti mevcuttur.</p>
<blockquote><p>“Atatürk’ün ölümünden sonra vasiyetnamesin açık­landığı zaman bir ikinci vasiyetnamenin daha bulunduğu, bunda Atatürk&#8217;ün çok sevdiği hizmetçi, berber, odacı gibi özel hayatında beraber olduğu kişilere iliş­kin maddeler bulunduğu fakat sonradan bu vasiyet­namenin yok edildiği yolunda söylentiler çıkmıştı.</p>
<p>Arkadaşlar araştırmışlar fakat bu söylentileri doğru­layan bir ize rastlamamışlardı. Oysa Atatürk, bizlerle çeşitli zamanlarda yaptığı konuşmalarda geleceğimi­zin garanti altına alınacağı yolunda sözler etmişti.</p>
<p>Hepimizin kafasında o kayıp (?) vasiyetname hâlâ bir soru olarak kalmıştır.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[28]</sup></a></p></blockquote>
<p>Reisicumhur gerçekten bilinenin dışında ikinci bir vasiyet daha kaleme almış mıdır? Eğer aldıysa, bu vasiyetin muhtevası yalnızca hizmetlilerine dair maddî bir ikramiyeden mi ibaret­tir? Arttırılabilecek suallerin zihne birbiri ardınca üşüşmesi tabidir. Granda’nm konu hakkında sonradan vâkıf olduğu ve naklettiği kadarıyla, bir süre sonra İsmet Bozdağ (ö. 2013) işbu söylentinin üzerine giderek <em>Tercüman</em> gazetesindeki yazısında meçhul vasiyetin Kılıç Ali’de olduğunu yazmıştır. Kılıç Ali’nin “Ben ölmeden açmayın!” dediği nakledilen vasiyetnamenin, &#8211; eğer bu tembih doğruysa- yalnızca hizmetlilerle alakalı olma­dığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Kılıç Ali’nin ölümünden sonra evrak-ı metrukesi oğlu Alte- mur Kılıç’a intikal etmiş; daha doğrusu Kılıç Ali’nin o dönemki eşi, Altemur Kılıç’m evdeki bütün evrakları toplayıp gittiğini belirtmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla “ikinci vasiyetname” gizli ve ısrarlı bir seyahat yaşamaya devam etmiştir. Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç, babasından kalan belgeleri gazeteci Hulûsi Tur­gut ile paylaşarak neşredilmesini sağlamıştır.</p>
<p><em>Atatürk&#8217;ün Sırdaşı Kılıç Ali&#8217;nin Anıları</em> adıyla neşredilen bu hatıratta ikinci bir vasiyete dair tek satır yer almaz. Bu durum, böyle bir vasiyetnamenin hiç mevcut olmadığını düşündürse de, Kılıç Ali’den rivayet edilen “ben ölmeden açmayın” ifadesi onun kasıtlı olarak hatıratta yer almadığını düşündürmekte ve varlığı ihtimalini devam ettirmektedir. Eğer bu nakil doğru ise, o takdirde Kılıç Ali’nin açıldığına şahit olmak istemediği ikinci vasiyet vardır ve yalnızca hizmetlilerin iaşesi, özlük hakları ve emeklilik ikramiyeleri gibi konuların ötesinde daha mühim ko­nuları havidir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Belki de bu vasiyeti Altemur Kılıç şahsî bir tasarrufla imha etmiş, Hulûsi Turgut ile hiç paylaşmamıştır. Çünkü onun böyle “aşırı korumacı” bir tavra sahip olduğu, Latife Hanım’m evrak­larının açılması mevzubahis olduğunda tekrar görülür. Nor­malde kendisiyle yahud babasıyla direk alakası olmadığı hâlde “evrakların açılmaması gerektiğini” kamuoyuna bildirmiştir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’e yönelik sansürün bir diğer misali, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun (ö. 1974) kaleme aldığı Atatürk ese­rinde karşımıza çıkar. Atatürk’ün ölümü sonrasında kaleme alman eserin hem devlet eliyle neşri hem de “mahzurlu yanlan olup olmadığının tespiti için” İsmet İnönü ile görüşen Karaosmanoğlu, İnönü’nün bu girişimden memnun olmadığını bildi­rir. Aradan geçen birkaç senelik süre sonunda Haşan Ali Yücel (ö. 1961) ile birlikte son okuması yapılırken, Yücel’in “şu fıkra- ları çıkarsak, bu cümleleri başka şekle soksak” müdahalelerin­den anlar ki aslında bu sansürün sahibi İsmet Paşa’dır.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[31]</sup></a> Niha­yetinde Mustafa Kemal de “kendince” onu korumak isteyenler tarafından sık sık sansüre maruz bırakılmıştır.32 Fakat bu işler hep böyledir bir yerde adalet zedelendiğinde, belki biraz zaman alır ama adaletsizlik döner dolaşır ve muhakkak adaleti zedeleyenleri de vurur.</p>
<p>Dikkat edilirse şimdiye değin adı anılan hemen tüm isim­ler hem Mustafa Kemal’in yakınında yer bulan hem de Cum­huriyetin kuruluş sürecinde etkin vazifeler alan tanıdık si­malardır. Yani devrim -evvela ve yine- önce kendi evlatlarını hırpalamıştır, diyebiliriz.</p>
<p>Bilindiği üzere 5816 sayılı kanun aynı zamanda heykel, büst, abideleri korumayı da ihtiva ediyordu. Çünkü bunlar da Atatürk’ün hatırasının mütemmim cüzleriydi. Peki bu türden bir korumanın 5816 sayılı kanun öncesi mazisi var mıydı? Bel­ki biraz da ona bakmak lazım fakat bu mesele ayn bir yazının konusu olmayı hak eder. Biz burada meselenin bu yönüne dair bir iki misale temas edip geçeceğiz. Devammı kaleme almak belki başka zamana belki de başkalarına nasip olur.</p>
<p>1930’lı yılların ortasında, Heykeltıraş Münir Hayri Ege- li’den (ö. 1970) bir Mustafa Kemal heykeli sipariş edilir. Heykel tamamlanır ama ortalıkta, Rusya’dan gelen heykeltıraşın hey­keli Lenin’e benzettiği konusunda bir fısıltı dolaşmaya başlar. Sanat galerisinin açılışına Gazi’de iştirak eder ve gelir gelmez malum heykelin yerini sorar. Heykelin karşısına geçip “Kim yaptı bunu?” der. Münir Hayri “Ben, efendim” diye cevap verir. Reisicumhur “Yaptığın gibi yık bunu!” der ve galeriden ayrılır. Heykel yıkılır. Tabi mesele sadece heykelin imhasıyla kalmaz. Münir Hayri Egeli’nin CHP bünyesinde kurduğu Sanat Propa­ganda Servisi lağvedilir. Yine Egeli’nin maarifteki görevine son verilerek Gaziantep Lisesi’ne öğretmen olarak atanır&#8230;</p>
<p>Yine 1930 yılında, bu defa 12 Ağustos’ta gerçekleşen Ser­best Fırka*nın İzmir&#8217;deki mitingiyle başlayan hareketlilikler arasında yaşanan bir vaka kayıtlara yansır. Serbest Fırka yanlı­larından bir grup mitingin de coşkusuyla İzmir’de bazı Atatürk posterlerini yırtarlar. Tabi ilgili şahıslar, poster yırtmanın âdil karşılığı olarak yakalanıp hapse tıkılmışlardır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nm 10 Kasım 1938 tarihindeki irtiha- linden sonra bir sakinlik yaşanır. Fakat Kemalist zümre, Paşa hakkındaki beyan ve uygulamaların azılı takipçisi olmaya de­vam eder. Mardin milletvekili Kâmil Boran’ın (ö. 1988) 1951 yılında, “Atatürk’ün ölümünden 1950 yılına kadar gerek onun manevî varlığını gerekse resim, heykel ve büstlerine karşı ne gibi tecavüzlerde bulunulduğunu” öğrenmek üzerine verdiği soru önergesine dönemin İçişleri Bakanı Halil Özyörük’ün (ö. 1960) verdiği cevapta “1942-1949 senesine kadar hiçbir tecavü­zün vâki olmadığı”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[34]</sup></a> söylenmişse de bu doğru görünmemek­tedir. “Tecavüz” addedüen işler olmuş, tepkiler ve baskılar da gösterilmiştir. Meselâ, 11 Ocak 1947 tarihli <em>Vakit</em> gazetesinde, Peyami Safa’nm Bakışlar başlıklı sütununda yer alan “Niçin Sustular?” yazısı, birkaç tecavüzün haykırışıdır.</p>
<blockquote><p>“Demokratların kongresinde, partinin müfettişlerin­den biri, bu memleketin 23 seneden beri kızıl bir sul­tanın emri altında sevk ve idare edildiğini söylemiş.</p>
<p>Kızıl sultan Atatürk’tür.</p>
<p>Bir ânda bütün kongrenin şahlanmasını, ayağa kal­kıp “sözünü geri al!&#8230;” diye haykırmasını ve iftirayı savuran adam sözünü geri almazsa, onu kürsüden indirip derhal kapı dışarı atmasını beklerdiniz değil mi? Hayır! Atatürk’ün Ankara’sında, bütün mevkiini ve şöhretini Atatürk&#8217;e borçlu Celal Bayar&#8217;ın açtığı demokratların kongresinde, bir tek vatan evladı çıkıp da bu iddiayı reddetmemiştir.İkrardan geldiği şüphesini uyandıran sükuti içinde hatibi dinlemişler.</p>
<p>Niçin sustular?</p>
<p>Siz onların susmalarına şaşınız,biz nasıl olup da ha­tibi alkışlamadıklarına hayret edelim. Çünkü yine Ankara&#8217;da ve demokratların bir toplantısında, bir kadın. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk&#8217;üm diyene&#8221; sözü­nü milli hafızadan silip “Ne mutlu demokratım diye­ne&#8221; sözünü onun yerine geçirmek istediği zaman Ce­lal Bayar ve arkadaşları bu hezeyanı alkışlamışlardı.</p>
<p>Yine Ankara&#8217;da Demokrat Parti’nin bir şubesi açılır­ken, Celal Bayar, sahici demokrasiyi memlekete ken­dilerinin getirdiğini söylediği zaman demokratlar bunu da alkışlamışlardı.</p>
<p>Yine Ankara’da ve iki gün önce bu kongrede, Celal Bayar, kendi partisinin Türk tarihinde bir çağ, evet, bir çağ açtığını ve böylece, zımnen, sahici Türk in­kılâbının yeni başladığım söylerken, Atatürk hak­kında kullandığı bazı cemile sözlerine rağmen, onun inkılâbını azımsamış ve alkışlanmıştı.</p>
<p>Artık bütün bu imaları açığa vurmak ve baklayı ağız­dan çıkarmak lazımdı. Bunu da Demokrat Parti’nin müfettişi yaptı ve Ata’nın hatırası üstüne “Kızıl Sul­tan” damgasını yapıştırdı. Ve bakınız, İzmir gençliği­nin ve bazı gazetelerin galeyanına rağmen, demok­ratlar bu sözü protesto etmiş değillerdir. Celal Bayar da susmuştur. Niçin susmasın? “Kızıl Sultan” artık sağ değildir ve onu başbakanlığa getiremez!”</p></blockquote>
<p>Yakın mazinin dramatik tarihi, tarihi malzemenin şehadet ettiği üzere, Mustafa Kemal Paşa’nın henüz sağlığında 5816&#8217;yı aslında bizzat kendisi doğurmuş ve farklı mecralarda büyütmüştür. Misalde kesrete hâlâ hacet var mı bilmiyorum ama şunu biliyorum; Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hak­kında Kanun aslında, Mustafa Kemal’in otoriterleşme imkânı bulup hatta akabinde totaliter bir yönetim fırsatı yakaladığı dönemden itibaren -gayri resmî surette de olsa- hep tedavülde olmuştur. Eğer ki bu koruma tavrı, hakaret ve iftiraya dönük olsaydı da farklı görüşlerle eleştirileri kapsamasaydı, o takdir­de elbette meşru bir hak addedilirdi. Lâkin bu sınır hiçbir vakit muhafaza edilmedi, sık sık ihlal edildi. Dolayısıyla ilgili kanuna yaslanılarak yaşatılanlar da ne hazin ki tarihimizin sancı se­bepleri arasmda yerini aldı, halen alıyor ve bu gidişle daha da uzun vakitler alacak gibi.</p>
<p>Melikşah Sezen &#8211; Mayınlı Arazide Gece Yürüyüşü,syf:11-36</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Tek parti döneminde, istibdat dönemi olarak nitelenen safhadaki po­litik mizah hareketliliğinden eser kalmaz. Mizah yayınları tarihine yönelik <em>Muhalefet Defteri</em> isimli eserdeki şu tespit, dönüşümdeki çar­pıcılığı fark etmemiz açısından kıymetlidir: “1923-1950 yılları ara­sında yayımlanan mizah dergilerinin ortak özelliği CHP’nin tek par­ti iktidarını eleştirmemeleri, daha doğrusu eleştirememeleri veya aktif olarak bu partiyi desteklemeleridir.’’ Levent Cantek &amp; Levent Gönenç, <em>Muhalefet Defteri: Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür, </em>İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, 2023, s. 13.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Konu hakkında geniş bilgi için bkz. Fatmagül Demirel, <em>II. Abdülha- mid Döneminde Sansür,</em> İstanbul: Bağlam, 2. Basım, 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Server R. İskit, <em>Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış,</em> İs­tanbul: Devlet Basımevi, 1939, s. 154.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, Kurum: Muamelat Ge­nel Müdürlüğü (30-10-0-0), Yer Bilgisi: 86-570-4.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> İlgili eser 2015 senesinde ülkemizde tekrar neşir imkânı yakalamış­tır. Bkz. Manavoğlu Nevres Bey, <em>Kemalizmin İç Yüzü,</em> (haz.) Ömer Ha­kan Özalp, İstanbul: Derin Tarih Kültür, 2015.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Bu dönemde yükselişe geçen sansür politikası sebebiyle Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde başkanlık vazifesini icra eden M. Zekeriya Sertel (ö. 1980) makamından istifa etmek durumunda kalmıştır. Bkz. Yıldız Sertel, <em>Susmayan Adam: Babam Gazeteci Zekeriya Sertel,</em> İstan­bul: Can, 2018, s, 90-91,</p>
<p><sup>7</sup> Hilafetin ilgası münasebetiyle yöneltilen tenkitlerin sayısı oldukça kabarıktır. Dolayısıyla sadece bu sebebe müstenit yasaklamaların sayısı da son derece fazladır. Konu hakkında geniş bilgi için bkz. Deniz Güner, <em>Sansür ve İktidar: Cumhuriyet Dönemi Tehdit Algıları, </em>İstanbul: Yeditepe, 2015,</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[8]</sup></a> Bazı resmî kayıtlarda eserin ismi <em>Kırbaç</em> olarak da zikredilmektedir. Bkz. Devlet Arşivleri Başkanlığı Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Ku­rum: Kararlar Daire Başkanlığı (30-18-1-1), Yer Bilgisi: 11-49-3.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[9]</sup></a> Mustafa Özbey, Hülya Baykal, Tan Baykal, <em>Basın Yönetiminde Sansür: Mütareke Dönemi,</em> Ankara: Minel, 2016, s. 26.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[10]</sup></a> Mete Tunçay, <em>Eleştirel Tarih Yazıları,</em> İstanbul: Liberte, 3. Baskı 2012,6.136.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[11]</sup></a> “CHF Genel Başkanı ve Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal kendisini, halk olarak, millet olarak görmektedir. CHF Genel Başkanı ve Cum­hurreisi Gazi Mustafa Kemal, milleti oluşturan fertlerin teker teker toplamınm meydana getirdiği bütüne eşittir. Halkın, milletin bizzat kendisidir. Böyle olunca, halkın, milleti meydana getiren fertlerin reyini teker teker sormaya gerek yoktur. Halkın iradesi, millî ira­de, CHF Genel Başkanı Gazi Mustafa Kemal’de tecelli ettiğine göre, onda somutlaşmış olduğuna göre, sadece onun iradesinin tecellisi­ne bakmak yeter.” İsmail Beşikçi, <em>Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Tüzü­ğü (1927) ve Kürt Sorunu,</em> İstanbul: İsmail Beşikçi Vakfı, 2013, s. 72.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[12]</sup></a> Gazeteci M. Zekeriya Sertel’in 27 Temmuz 1930 tarihinde <em>Son Pos­ta’</em> da yer alan &#8220;Boğuluyoruz, Biraz Hava İstiyoruz!” ve 1 Ağustos 1930’daki “Neden Korkuyoruz?” başlıklı yazıları, basma yönelik baskı ve sansürden artık âdeta isyan eden muhtelit yazılardan iki sidir. Yıldız Sertel, <em>Susmayan Adam: Babam Gazeteci Zekeriya Sercel, </em>s. 142-144.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[13]</sup></a> Mustafa Yılmaz &amp; Yasemin Doğaner, <em>Cumhuriyet Döneminde Sansür (1923-1973),</em> Ankara: Siyasal, 2007, s. 137.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[14]</sup></a> Bkz. Sadi Borak (haz.), <em>Armstrong’dan Bozkurt Mustafa Kemal ve İf­tiralara Cevap,</em> İstanbul, 1955.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[15]</sup></a> İşin garibi, tam da bu yıllarda Mustafa Kemal Paşa da kendisinin yurt içinde ve dışında diktatör olarak göründüğünü bildiğini yakın çevresiyle paylaşır. “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dicta- teur manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır fakat dahil ve hariçte bize dictateur nazarıyla bakıyorlar”, “ben öldükten sonra arkamda kalacak olan müessese bir istibdat müessesesidir.” Osman Okyar &amp; Mehmet Seyltdanlıoğlu, <em>Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye: Fethi Okyar ın Anıları,</em> İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür, 10 Baskı 2024 s. 103404.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><em><sup><strong>[16]</strong></sup></em></a><em> Son Posta Gazetesi’nin</em> 18 Mayıs 1933 tarihli neşrinde, Kâzım Kara- bekir’in mektuplarım neden kestiğine dair şöyle bir izahat yer alır: &#8220;Siirt mebusu Mahmut Bey bugün neşrettiği bir fıkrada Kâzım Ka­rabekir Paşa’nm mektuplarmı niçin kestiğini izah etmektedir. “Kâ­zım Karabekir Paşa Hazretlerinin tarihî hakikatleri aydınlatmak için değil, daha ziyade şahsî propagandası için günlerdenberi yaz­dığı mektuplar neşrediliyordu” diye başlayan bu mektupta Mahmut Bey, Kâzım Karabekir Paşa’nm mektuplarını 15 numaralı vesikada­ki bir fıkranın gazeteye konulmadığı için kestiğini bildiriyor.”</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[17]</sup></a> Gerçi Karabekir yıllar önce “Meclis kürsüsüne çıkıp ikide bir göz­lerini cumhurbaşkanlığı locasında oturan Mustafa Kemal Paşa ya çıkarmak imkânını bırakmadınız. Söz hürriyeti bir şu kürsüye in­hisar etmiş bulunuyordu; yarın buradan konuşmak hakkından da mahrum olacağız” demişti ve âdeta başına gelecekleri evvelden bil­mişti. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, <em>Politikada 45 Yıl,</em> İstanbul: İleti­şim, 10. Baskı, 2021, s. 75.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[18]</sup></a> Bkz. <em>Akşam Gazetesi,</em> 11 Mayıs 1933, s. 1-2,12 Mayıs 1933, s. 1-2,13 Mayıs 1933, s. 1-2, 14 Mayıs 1933, s. 1-2,15 Mayıs 1933, s. 1-2; <em>Son Posta Gazetesi,</em> 19 Mayıs 1933, s. 7, 9,20 Mayıs 1933, s. 8.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[19]</sup></a> Mustafa Kemal Atatürk, <em>Hatıratlarla Karşılaştırmalı Nutuk,</em> (haz.) Heyet, İstanbul: Kültür A.Ş., 2. Baskı, 2020, s.288-291 374-378 859- 862.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[20]</sup></a> Cemil Koçak, “Tek Parti Yönetimi, Kemalizm ve Şetlık shu iiu ı K-m<br />
Şef/Millî Şef”, <em>Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce,</em> İstanbul iici <sub>?10.</sub>Baskı, 2021, II, s. 136.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><em><sup><strong>[21]</strong></sup></em></a><em> İstiklal Harbimiz</em> eserinin nâşiri Tahsin Demiray’ın hayat hikâyesi de dikkate değerdir. Bkz. Mustafa Armağan, <em>Paşaların Hesaplaşma­sı,</em> İstanbul: Ketebe, 2020, s. 55-59.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[22]</sup></a> Murat Bardakçı, <em>Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs,</em> İstanbul: Turku­vaz,4. Baskı, 2023, s. 25,55,</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[23]</sup></a> Hulûsi Turgut (der.), <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları,</em> İstan­bul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 28. Baskı, 2023, s. 307.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[24]</sup></a> Uğur Mumcu, <em>Kâzım Karabekir Anlatıyor,</em> Ankara: Umag, 35. Baskı, 2023, s. vu.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[25]</sup></a> Eser tam metin olarak Almanya’da ancak 1982 yılında Kadir Mı- sıroğlu (ö. 2019) tarafindan neşredilebilmiştir. Rıza Nur, <em>Hayat</em> ve <em>Hatıratım,</em> I-IV, Almanya: Heidi Schmit, 1982. Türkiye’de hâlen tam metni yasaklıdır. Eserin Türkiye’de gerçekleşen neşirleri ciddi oran­da sansürlüdür.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[26]</a> Mazhar Müfit Kansu, <em>Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Bera­ber,</em> Ankara: Türk Tarih Kurumu, 7. Baskı, 2022,1, s. 72-73.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[27]</sup></a> Mehmet S. Bozok, <em>Seryaver Salih Bozok,</em> İstanbul: Nemesis, 2023, s. 11.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[28]</sup></a> Cemal Granda, <em>Atatürk&#8217;ün Uşağının Gizli Defteri,</em> Ankara: Gufo, 2023,</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><em><sup><strong>[29]</strong></sup></em></a><em> Milliyet</em> gazetesinin Yakın Tarihimiz isimli kültür ekinde (Fasikül 3) yer alan Emest Hemingvvay’ın “İnönü Büyükelçi Yapılıp Washing- ton’a Atanacaktı” başlıklı haberinde yer bulan Haşan Rıza Soyak’ın (ö. 1970) beyanına göre, Mustafa Kemal’in bir de sözlü olarak bı­raktığı başka bir vasiyet daha mevcuttur. İçeriği siyasîdir ve ken­disinden sonraki cumhurbaşkanına dairdir. Fakat bu sözlü vasiyet iddiası kabul görmemiş, hayata geçirilmemiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[30]</sup></a> İpek Çalışlar, <em>Latife Hanım,</em> İstanbul: Doğan Kitap, 2006, s. 471.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[31]</sup></a> Yakup Kadri Karaosmanoğlu, <em>Politikada 45 Yıl,</em> s. 140-141.</p>
<p><sup>32</sup> Başka misalim için bkz. Cemil Koçak, <em>Geçmişiniz İtinayla remiz. leııa </em>İstanbul: İletişim, 10. Baskı, 2022, s. 29 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[33]</sup></a> Yakup Kadri Karaosmanoğlu, <em>Politikada 45 Yıl,</em> s. 99.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[34]</a> <em>TBMM Tutanak Dergisi,</em> 9. Dönem, 6. Cilt, 69. Birleşim, 27.04.1951, s. 288-289.      *</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-garabetin-mazisi-5816nin-tarih-i-tevelludu/">Bir Garabetin Mazisi: 5816’nın Tarih-i Tevellüdü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-garabetin-mazisi-5816nin-tarih-i-tevelludu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Garânîk Safsatası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/garanik-safsatasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/garanik-safsatasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 May 2023 09:48:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Garânîk Safsatası]]></category>
		<category><![CDATA[Hissi Mucizeler]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26365</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hicretten bir müddet sonra, Mekke’deki atmosfer değiş­mişti. Birkaç senelik gayretin neticesinde tabir caizse güç bela iman dairesine giren Müslümanların çok büyük bir kısmı ar­tık Resûlullah’ın yanından ayrılmış, Peygamberimiz yeniden yalnız kalmış, kendisine ve davetine karşı bilenmiş azılı bir ahaliye karşı âdeta tebliğ mücadelesine sıfırdan ve yeniden başlamak zorunda kalmıştı. Üstüne birde Mekke kabileleri ara­larında anlaşarak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/garanik-safsatasi/">Garânîk Safsatası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26391 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/05/desen1-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="400" height="192" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/05/desen1-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/05/desen1-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/05/desen1-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></p>
<p>Hicretten bir müddet sonra, Mekke’deki atmosfer değiş­mişti. Birkaç senelik gayretin neticesinde tabir caizse güç bela iman dairesine giren Müslümanların çok büyük bir kısmı ar­tık Resûlullah’ın yanından ayrılmış, Peygamberimiz yeniden yalnız kalmış, kendisine ve davetine karşı bilenmiş azılı bir ahaliye karşı âdeta tebliğ mücadelesine sıfırdan ve yeniden başlamak zorunda kalmıştı. Üstüne birde Mekke kabileleri ara­larında anlaşarak Peygamberimizin kabilesi Hâşimoğullarına yönelik çok yönlü boykot karan almış, bu adımla beraber geri­de kalan Müslümanlara yönelik eziyetlerinin şiddetini daha da arttırmışlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Cenâb-ı Hak’tan gelecek bir vahyin müşrikleri yumuşatıp kendisine yaklaştırmasını ar­tık şiddetle arzu eder olmuştu.</p>
<p>Bu serencam içerisinde bir gün Resûl-i Ekrem, Kâbe’de Necm sûresini okumuş, tilâvet olunan âyet-i kerîmelerin se­cisi, mânâsı, fesâhati, belâgatı velhâsıl pek çok yönü müşrik­lerin dikkatini celbetmişti. Çünkü mezkûr sûrenin muhtevası putlarla ve Câhilî inançlarıyla ilişkiliydi. Okunan âyetlerin çok yönlü tesirine ve hakikatine kapılan müşrikler, sûre sonunda Müslümanlar tarafından yapılan tilâvet secdesine iştirak etti­ler.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[152]</sup></a> Fakat kısa bir süre içerisinde bu secdelerini inkâr ettiler ve anlaşılan o ki, inkârlarım meşrulaştıracak bazı mazeretler türetmeye çalıştılar. “Şeytan âyetleri” olarak meşhur Garânîk safsatası işbu inkâr gayretinin tezahürüdür.</p>
<p>Sahih rivayetlerdeki haberlere uymayan asılsız anlatıda, Resûl-i Ekrem’in Necm sûresini okurken putlardan bahseden “Lât, Uzzâ ve üçüncüsü Menât’ı gördünüz değil mi?”<sup>153</sup> meâlin- deki âyetlerin ardından “Onlar ulu kuğulardır <em>(el-garânîku’l- ulâ)</em> ve onların şefaati umulur” dediği, müşriklerin de işbu be­yan sebebiyle secdeye iştirak ettikleri aktarılır.<sup>154</sup> Söz konusu fasit ziyâdenin sebebinin şeytan olduğu, bu kelimeleri Resûl- lah’a onun söylettiği, lisanına attığı iddia olunmuştur. Tabi bazı kadim eserlerde böylesi nakillerin yer alması bazı kişileri, “acaba böyle bir şey gerçekten zuhur etmiş, Resûl-i Kibriya’nın dilinden bu sözler dökülmüş olabilir mi?” düşüncesine sevk et­miştir. Tam burada usûlî bir kaide olarak belirtmeliyiz ki, bazı tarih ve tefsir metinlerinin bir rivayeti muhtevasına almış ol­ması, herhangi bir rivayete kendiliğinden meşruiyet ve sıhhat kazandırmadığı gibi, o rivayete eserinde yer veren âlimin dahi bu rivayeti tasdik ettiğine delâlet etmez. Bir rivayetin sıhhati herhangi bir eserde yer alıyor olmasıyla değil, ancak sened ve metin tedkikinden geçebiliyor olmasıyla anlaşılır.<sup><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[155]</a></sup></p>
<p>Bir âlimin eserine aldığı rivayeti tasdik edip etmediği ise, eserin türü, âlimin sened veya metne yönelik değerlendirmesi vb. unsurlar dikkate alınmadan tespit edilemez. Erken dönem rivayet ağırlıklı eserlerin sahipleri, bu dönemin “cem dönemi” olarak anılmasından da anlaşılacağı üzere, herhangi bir konu ile ilgili olarak kendilerine ulaşan hiçbir rivayeti ihmal etme­den, atlamadan eserlerine almayı, ilmin zâyi olmaması adına mutlak bir gereklilik olarak değerlendirip “yazarken ulaşabil­diğin her şeyi topla, rivayet ederken sıhhatini araştır” ölçü ve hassasiyetle hareket etmişlerdir. Onlar mesailerini ekseriyetle rivayet toplayıp cem işine tahsis ettikleri için, senetleriyle bir­likte eserlerine dâhil ettikleri rivayetlerin sened ve metin tedkikini, bu nakillerin sahihinin sakiminden ayrılması ve nasıl anlaşılması gerektiği meselesini -ekseriyetle- kendilerinden sonraki münekkidlere ve şârihlere havale etmişlerdir.<sup>156</sup> Dola­yısıyla meselâ îbn Sa’d’ın <em>Tabakâtı</em> ve İbn Cerîr et-Taberî’nin <em>Câmiu’l-Beyân’ı</em> gibi yoğun rivayet sunan eserlerdeki her riva­yeti, bu âlimlerin tasdikinden geçen birer rivayet olarak gör­mek ciddi bir hatadır. Bu kısa hatırlatmalardan sonra ilgili hâdisenin tarihte gerçekten vuku bulup bulmadığı meselesine dönecek olursak, bu konuda ilk söylenecek söz, Garânîk hâdi­sesinin sikâ râvilerden nakledilmiş hiçbir sahih tarikinin bu­lunmadığıdır.</p>
<p>Garânîk safsatasıyla ilişkili olarak elde bulunan yirmi beş kadar rivayetten hiçbiri Kütüb-i Sitte’de yer almaz. Hatta bazı âlimlerin beyan ettiği üzere, Garânîk hâdisesine dair anlatı hep, zındıkların uydurduğu mevzû rivayetlerden oluşmakta­dır.<sup> <a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[157]</a></sup> Öte yandan problem yalnızca rivayetlerin senediyle ala­kalı da değildir. Eldeki rivayetlerin hem diğer nakillerle hem de aklî bazı gerekliliklerle tearuzu da barizdir. Yirmi beş kadar farklı rivayetle ilişkilendirilen anlatıdaki ciddi lafzî farklılıklar, nakilleri muztarib hâle getirmektedir.</p>
<p><u>İlg</u>ili haberlerde muhteva bakımından çözümü imkânsız işkâller de vardır: Öncellikle şeytanın herhangi bir insana fi­ilî bir tesiri ve insanı cebren yönlendirmesinin mümkün ola­mayacağı gerçeği ihlal edilmektedir. Bu hüküm bize âyetlerin bildirdiği, iptal edilemez bir hakikattir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[158]</sup></a> Dolayısıyla şeytanın Peygamberimizin ağzından herhangi bir söz söylemesi yahud onun ağzına kendinden bir söz eklemesi/atması mümkün de­ğildir. Ayrıca ilgili sûrenin başında “O kendiliğinden konuş­maz. Onun konuşması ancak vahiy iledir”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[159]</sup></a> meâlinde bir âyet mevcut olduğu hâlde, aynı sûrenin okunduğu bir yerde böyle absürt bir hâdisenin zuhur edeceğini varsaymak hem Allah’ın hem resûlün kendini tekzip etmesini kabul etmekle eş olacak­tır. Üstüne bir de “Lât, Uzzâ ve üçüncüsü Menâfi gördünüz değil mi?”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[160]</sup></a> meâlindeki âyetleri okuyan peygamberin, bunun ardın­dan “Onlar ulu garaniktir ve onların şefaati umulur” demesi ve yine devamen “Onlar, sizin ve babalarınızın verdiği boş isim­lerden başkası değildir”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[161]</sup></a> meâlindeki okuması, hepsinin üstü­ne yaşanan bu absürtlüğü Müslüman olsun müşrik olsun hiç kimsenin yadırgamadan hep birlikte secdeye gitmelerini kabul etmek, ancak akıl tutulmasıyla izah edilebilir. Aslında mesele­nin, tilâvet olunan sûre akabinde gidilen secdeye iştirak eden fakat ardından “ne yaptık biz?” diye hayıflanan müşriklerin kendilerini aklamak için uydurduğu bir hikâye olduğu açıktır.</p>
<p>“Onlar ulu garânîktir ve onların şefaati umulur” cümlesi­nin ancak müşriklerin dilinden dökülebilecek, onların hafıza­sında meskun bir ifade olduğunun delili, Arapların bu sözü Câ- hiliyye döneminde puflan tavaf ederken kullanmalarıdır. Son olarak şunu da belirtmemiz gerekir: Kelâm-ı kadimde “Eğer  [peygamber], bazı sözler uydurup bize iftira etseydi, elbette onun kuvvetini alır ve şah damarını keserdik. Hiç kimse buna mani olamazdı”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[162]</sup></a> meâlindeki âyet açık ve sarih vaziyette mev­cutken, nasıl olur da Resûl-i Ekrem’in ağzından, Allah’a ait ol­mayan bir sözün vahiy diye dökülüp muhatapların bunu böyle dinlediği kabul edilebilir anlamak mümkün değildir. Ve eğer bu kurguda Resûlullah’ın ağzına yerleştirilmeye çabalanan uy­durma hezeyanlar “Allah’a iftira etmek” değilse, anlaşılan o ki Allah’a iftira etmek de mümkün değildir.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>Hissi Mucizeler</strong></p>
<p>İşbu dönemde yeniden nükseden ve artık iyice yükselişe geçen taleplerin başlıcası hissi mucizedir. Müşriklerin “Bir mu­cize getirse ya”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[163]</sup></a> şeklindeki talep ve beyanları, Mekke dönemi­nin orta zamanlarına, müşriklerin yoğun saldırganlığa bürün­düğü vakitlere tekabül etmektedir. Hiçbir tekellüfe ve sekliler dürtülere meyletmeden rahatlıkla ifade edebiliriz ki, Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in hissi mucize gösterdiğini teyid ve tekid eden sayısız nakli malzeme bulunmaktadır. Bu taleplerin çoğalması, hiç mucize görmemekten kaynaklanan makul ve haklı bir ta­lep değüdir. Bilakis böylesi umûmî mucize taleplerinin artma­sı, Hz. Peygamber’in muhtelif mucizelerine şahit olan ferd ve zümrelerin giderek çoğalmasıyla yakından ilişkilidir. Şahit olu­nan hususî, münferit mucizeler, müşriklerin kendilerine sihir yapıldığına kâni olmalarına sebebiyet vermiştir. İşbu sebeple yine Mekkî âyetlerde, müşriklerin peygamberimize “sihirbaz” <em>(sâhir)</em> ithamında bulundukları aktarılır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[164]</sup></a> Gerçi bazı muasır eserlerde Peygamberimize yönelik sâhir ithamının sebebi ola­rak Kur’ân-ı Kerîm gösterilmişse de, Kur’ân söz konusu sihir­bazlık iddiasında ana yahud yegâne sebep değildir. Sihir, bü­yüden farklı olarak müşahede edilebilir hissî alandaki olgular için kullanılan bir tâbirdir. Kur’ân’ın bu kelimeyi, Firavun’un sarayındaki kıssa bağlamındaki kullanımı da bu minvaldedir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[165]</sup></a></p>
<p>Öte yandan pek çok tarih metninde, sunulan mucize rivayetle­rinin akabinde “Muhammed size sihir yapmış” sözünün müş­rikler tarafından dile getirildiği mahfuzdur.</p>
<p>Müşriklerin tehaddî âyetlerine karşı cevapsız kalmaları, hicret eden Müslümanları teslim alamamaları, boykotun bek­ledikleri neticeyi hâsıl etmemesi hatta müşriklerin dahi vic­danlarını harekete geçirip Müslümanlara şefkat nazarıyla bak­maya vesile olması gibi unsurlar da umûmî mucize talebinin ısrarlı bir hâl almasında, bu talebin Peygamberimizi köşeye sıkıştıracağı düşüncesinin kuvvetlenmesinde etkilidir. “Yalnız­ca Allah&#8217;ın kudretinde olduğu teslim edilen fakat nübüvvet id­diasını ispat için peygamberin elinden zuhur eden fiil” olarak tarif edebileceğimiz mucize, Kur’ân-ı Kerîm’de bu lafızla değil ama “âyât, beyyine, sultan, burhan, furkan ve hak” lafızlarıyla karşılık bulur.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[166]</sup></a></p>
<p>Anlaşılıyor ki müşrikler ferd ferd yahud muhtelif küçük gruplar hâlinde şahit oldukları hissî mucizeleri sürekli, kendi­lerinin sihre maruz kaldıklarına yormuş, bu durumun bir sihir olmadığından emin olmak için umûmî olarak şahit olunabile­cek büyük bir mucize talebine yönelmişlerdir. İbn Sa’d eserin­de, risâlet vazifesinin hemen sonrasmda zâhir olan nübüvvet alametleri hususunda 4O’ı aşkın harikulâdeyi nakleder.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[167]</sup></a> İşte bu gibi harikulâde hâdiseler müşriklerin sihirlendiklerine, Peygamberimizin aslında bir sihirbaz olduğuna inanmaları­na zemin oluşturan hissî tecrübeleridir. Peygamberimizden herkesin, mümkünse bütün Mekke ahalisinin şahit olabileceği türden mucizeler talep ederken düşünmektedirler ki; onlardan birisi sihirlense öteki kurtulacak, birisi işin arka yüzünü idrak edemese diğeri artık fark edecektir. Bu sebeple “evinin altın­dan olması”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[168]</sup></a>, “atalarının diriltilip getirilmesi”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[169]</sup></a>, peygambe­rin gözleri önünde “göğe çıkması”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[170]</sup></a> yahud ona “gökten hazine inmesi”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[171]</sup></a>, kendilerinin görebileceği şekilde bir “melek gelme­si”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[172]</sup></a> <span style="font-size: 13.3333px;">ve hatta</span>«Allah&#8217;ın gelmesi”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[173]</sup></a> taleplerinde bulunmuşlar­dır. Bu taleplerin tamamı hemen fark edileceği üzere, hemen herkesin şahit olmasını istedikleri, böylelikle sihir sınırlarım aşacaklarına kâni oldukları tekliflerdir.</p>
<p>Allah Teâlâ Kur’ân’da müşriklere ve dahi Müslümanlara evvela iman, imtihan ve mucizenin hikmetini idrak etmelerine vesile olacak âyetler inzâl etmiş, onların bu hakikatleri düşün­melerini telkin ederek taleplerine ilk cevabı vermiştir. Bu mer­halede altı çizilen ilk husus, herhangi bir peygamberin kendin­den bir güçle böyle hâdiseler meydana getirmeye kudretinin olmadığıdır.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[174]</sup></a> Ardından ihtar edilen hakikat ise daha önemli­dir: Eğer ki insanlara, hemen herkesin şahit olup, haklı bir de­lille reddedemeyecekleri umûmî bir mucize sunulursa bu iman ve imtihan hakikatine mugâyir olacaktır.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[175]</sup></a> Ve eğer böylesi bir mucize izharına rağmen inkâr tavrı inatla sürerse, bu takdirde o topluluğun helâk edilmesi sünnetullâh gereği kaçınılmazdır.</p>
<p>“O’na bir melek indirilmeli değil miydi? dediler. Eğer [her­kesin şahit olabileceği şekilde] bir melek indirseydik, [gayba iman ve imtihana yönelik] iş bitirilmiş olurdu, sonra [inatla inkâr edenlerin] kendilerine hiç göz açtırılmazdı.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[176]</sup></a></p>
<p>Nûh, Âd, Semûd ve Lût peygamberlerin kavimleri ile Fi­ravun ve bağlılarının, hissî mucizelere şahit oldukları hâlde</p>
<p>inkârda diretmelerinin onlara nasıl elim bir akıbet olarak döndüğü âyetlerle bildirilmekte ve böylece bir taraftan şahit olunan mucizelere karşı inkâr ısrarından vazgeçmeleri diğer taraftan da bu talep ve ısrarın nelere mâl olacağı müşriklere ihtar edilmektedir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[177]</sup></a> Tarihî manzara gerçekten doğru olarak takip edilebilirse, şahit olunan pek çok hissî mucizeden son­ra sürekli mucize taleplerini yenileyen, bunu âdeta bir oyun ve peygamberi de kendilerini şaşırtıp eğlendiren bir sihirbaz derekesine indiren müşriklere neden “mucize indirmenin Al­lah&#8217;ın kudretinde”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[178]</sup></a> olduğu ve sırf onlar istediği için sürekli mucize gösterilmeyeceği yönünde muhtelif âyetlerle ikazda bu­lunulduğu sanıyoruz daha rahat anlaşılacaktır.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[179]</sup></a></p>
<p>Bu bağlamda Kur’ân-ı Azîmüşşân’da mucize gösterilme­yeceğini bildirir bazı âyetlerin, Peygamberimizin hiçbir muci­ze göstermediği anlamında genelleştirilmesi, tarihî rivayetleri topyekûn reddeden sathî ve gayr-i İlmî bir yaklaşımın netice­sidir. Tehaddî ve umûmîlik vasfı olmaksızın, hususî ve mün­ferit pek çok destekleyici mucizenin zuhur ettiği kaynaklarda apaçık yer almaktadır. Mekke döneminin orta zamanlarında vuku bulan birkaç hissî mucizeyi hatırlatarak meseleyi müşahhaslaştıralım. Temas edeceğimiz hissî mucizelerin ilki olarak inşikâk-ı kamer hâdisesini zikredebiliriz. Bu mucizeyi bildirir rivayetler bir kısım çevreler tarafından inkâr edilip, bilhassa modem zamanlardaki pozitivist temayüller sebebiyle böyle bir mucizenin tahakkuk etmediği iddia edildiği için üzerinde bir miktar durmamız da faydalı olacaktır.</p>
<p>Şakku’l-kamer hâdisesi, ayın Peygamberimizin işaretiyle ikiye yarılması olayıdır. Mekke döneminde, risâletin takriben 9. senesinde vuku bulan bu fevkalâde hâdisenin nâkili olan 8 sahabî vardır. Bunlar; Abdullah b. Mes’ûd, Cübeyr b. Mu’tim, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Abbas, Ali b. Ebî Tâlib, Abd<u>ullah</u> b. Amr, Abdullah b. Ömer ve Huzeyfe ibnü’l-Yemân’dır.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[180]</sup></a> Ab­dullah b. Mes’ûd (r.a.), mucizenin canlı şahidi olan isimlerden biridir. Bu bakımdan onun <em>Sahîhayn’da</em> da yer bulan rivayeti, görmezden gelinip geçiştirilebilecek bir rivayet değildir. Mu­cizenin bir diğer habercisi olan Cübeyr b. Mut’im (r.a.), Medi­ne döneminde Müslüman olmuş bir sahabîdir fakat, onun ri­vayetini dikkat çekici kılan husus, bu hâdiseyi müşrik babası Mut’im b. Adiyy’den aktarmasıdır. Bu rivayet, müşriklerin de inşikâk-ı kamer mucizesine tanık ve şahit olduklarım tescil et­mesi bakımından ayrıca önemlidir. Enes b. Mâlik, İbn Abbas ve Cübeyr b. Mut’im rivayetlerinde mucizenin müşriklerin talebi akabinde tahakkuk ettiğine dair ziyâde mevcuttur.</p>
<p>Enes b. Mâlik (r.a.)’m mucizenin tahakkuk ettiği dönem­de küçük bir çocuk olması, onun bu hâdiseyi görmesine mâni olmayacağı gibi, hadîs usûlü bakımından rivayete zaaf yükle­yecek bir kusur olarak da görülemez. Böyle bir hâdisenin ger­çekleşmediğini iddia edenlerin dile getirdiği en önemli argü­manlardan biri “bu mucizenin her kesimden insan tarafından görülmesi gerektiği” iken, diğer taraftan mucizeye bir çocuğun şahit oluşunu yadırgamaları anlaşılması mümkün olmayan te­aruzlardandır.</p>
<p>Tabi mesele yalnız hadîs ve siyer kaynaklarına irca edil­mek zorunda kalman bir durumda değildir. Mâlûm olduğu üzere, Kamer sûresinin “Yaklaştı vakit, yarıldı ay&#8221;<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[181]</sup></a> meâlinde- ki âyetinin şakku’l-kamer mucizesine delâlet ettiği ekser-i mü- fessirînin beyanıdır. Tarih ve hadîs kaynaklarının bu konudaki delâleti bir tarafa, “[müşrikler ne zaman] bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve ‘bu, süregelen bir sihirdir’ derler. Ya­lanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Hâlbuki her iş yeri­ni bulacaktır”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[182]</sup></a> meâlindeki devam âyetlerinin aklî delâleti de aynı hakikati aşikâr kılmaktadır. Teslim edileceği üzere, eğer ki müşrikler bu âyetlerin inzâline değin gerçekten hiçbir mucize görmemiş olsalardı, o takdirde bu âyetlere karşı ciddi bir ten- kid yöneltmeleri gerekir, “bize henüz hiçbir mucize gösterme­diğin hâlde bizi itham ediyorsun, sen evvela bir mucize göster de sonra biz seni sihir yapmakla itham ediyor muyuz, etmiyor muyuz o zaman gör!” demeleri beklenirdi. Müşriklerin böyle bir tepkisini gösterir herhangi bir kayıt mevcut olmadığı gibi, aksine bu mucizenin peşinden “İbn Ebî Kebşe size sihir yaptı” dedikleri yönünde muhtelif kayıtlar mevcuttur.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[183]</sup></a> Dolayısıyla bu mucizeyi inkârda, konuyla alakalı nakledilegelen haber ol­maması yahud bu haberlerin usûlî anlamda itimada şayan olup olmamasından öte, Allah ile âlem arasındaki ilişkinin pozitivist kodlarla inşa edilmesinin sancısı yatmaktadır diyebiliriz.</p>
<p>İnşikâk-ı kamer mucizesinden sonraki bir tarihte, boykot uygulamasını bitiren hâdise de görülen hissî mucizelere dair dikkate değer bir misaldir. Kaynaklarda, boykot anlaşmasının kaleme alınıp Mekke kabileleri tarafından imzalandığı ve bu anlaşmanın kapalı bir mahfazada muhafaza edildiği yer alır. Üç yıl kadar süren boykot uygulamasının bitimi, anlaşmanın yazılı metninin kurtlar tarafindan yenmesi ve yalnız “Allah” lafzının bulunduğu kısımların kaldığını Resûl-i Ekrem’in evve­la amcası sonra diğer insanlara haber vermesiyledir. Anlaşma metni mahfazadan çıkarıldığında durumun Peygamberimizin haber verdiği gibi olduğu görülmüş ve yine “sihir yaptı” denil­miştir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[184]</sup></a></p>
<p>Pozitivist düşüncenin, batı karşısında mağlup psikolojinin, ampirizm kutsamasının, dinimizi müsteşriklerden öğren­me garabetinin ve daha başkaca problemlerin neticesi olarak süratle yayılan zihniyet değişimi nihayetinde maalesef, pey­gamberliğine inanılan kişinin en küçük bir İlâhî ikrama maz- har olabileceğine dahi inanamamak gibi bir tutarsızlığa evrilmiş, Peygamberimizin küçük büyük hiçbir hissî mucizeyi, az ya da çok hiçbir muhataba göstermediğini savunan bir Müslüman kitle bu sayede peyda olmuştur. Tabi bunu yapabilmek için si­yer, tarih, hadîs, tefsir kaynaklarım topyekûn reddetmek, onun içinse bu metinlerin devr-i risâletten pek sonra yazıldığı söyle­mine sığınmak zorunlu bir yol olmuştur. Bu alicengiz oyununu uzun bir müddet müsteşrikler mayalamış ve ne hazin ki bazı Müslümanların zihinlerinde de bu maya tutmuştur.</p>
<p>Hâlbuki bugün İlmî eserlerin yazılı kaynaklarım ortaya çıkartmaya yönelik esaslı pek çok çalışma, sığınılan bu söy­lemin elle tutulur hiçbir tarafı kalmadığını ortaya koymakta, söz konusu çalışmalar pek çok klasik ve muhalled eserin ya­zdı kaynaklardan istifadeyle kaleme alındığım ispat ederken, en kadim yazılı kaynaklarda da bir şekilde mucize kabulüne tevafuk edildiğini gözler önüne sermektedir. Meselâ günümü­ze erişmediği zannedüen İbn İshâkın <em>Siret’</em>i ile İbn İshâk’tan da evvel yaşamış Mûsâ b. Ukbe’nin (ö. 141/758) <em>Megâzisi</em> bu­lunup neşredildiğinde, bu metinler mucize kabulünü şu veya bu oranda teyid etmekten farklı bir iş yapmadı.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[185]</sup></a> Öte yandan Fuat Sezgin’in (ö. 2018) <em>Buhârî’nin Kaynakları</em> çalışması gibi bir kısım çalışmalar, hadîs müdevvenatının kadim yazılı dayanak­larını gözler önüne serdi.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[186]</sup></a></p>
<p>Öyle sanıyorum ki modernizmin İslâmî zihinlerde açtığı en büyük yara, herkesi aynı kefeye koyma, aynı kurallara ve ölçülere tâbi kılma garabetidir. Peygamberi, ‘peygamber de bir beşerdir’ diyerek alelâde bir insana çeviren, onun beşer-üstü olmadığını söylerken haklı olan ama “beşerin üstünü” oldu­ğunu ıskalayan, dolayısıyla meseleye yanlış zaviyeden bakan insanlar çoğaldı. Peygamber de bizim gibi bir insansa, bizden üstün, bizim fevkimizde bir yanı yoksa elbette makul olan mu­cize de göstermemesi, ona mucize atfeden bütün rivayetlerin uydurma, prestij kaygısıyla vaz edilmiş olmasıdır! Peygamberi kendimizle eşitlediğimizde zuhur eden ikinci mühim problem, ona ait her nakli kendimiz üzerinden okumaya çalışmak, “kişi karşısındakini kendisi gibi bilir” ölçüşünce o rivayetleri kendi zaaflarımıza, noksanlarımıza bakıp -fakat böyle yaptığımızın hiç farkında dahi olmadan- reddetmektedir. Çünkü zihnimiz “biz olsak, öylesi bir zamanda, böylesi ahvalde, şöyle menfi, ekstrem, olağanüstü durumların arasında bu kadar cömert, o denli anlayışlı, merhametli, diğerkam olamazdık! Madem o da bizim gibi bir insan, bizden farklı, bize fâikiyeti olan bir yanı yok, zaaflarla malul, beşerî noksanlarla çevrelenmiş, en küçük bir İlâhî ikrama, lütfa, manevî desteğe sahip dahi değil, o takdirde bunlar hep mübalağa, iltifat&#8230;” diye düşünmekten kurtulamaz. Bu sebeple “kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz” sözü tam bir hakikattir. Eğer kendimizi bilirsek, nâkısamızı, aczimizi, kusurlarımızı kendimize samimiyetle itiraf edebilir­sek, bir peygamberin böylesi nâkısalarla dolu insanlarla aynı kefeye konulamayacağını da pekâlâ bilir, onların beşerin üs­tünü olduklarını ancak böylelikle candan bir tasdik ile teslim edebiliriz.</p>
<p>Bugün, psikoloji <em>(ilmü’n-nefs)</em> ve sosyolojinin (ilm-i <em>üm­ran)</em> peygamber, vahiy ve tebliğ olgularını anlar ve anlatırken insanların düşünce dünyalarına tesir gücü bir hayli fazladır. Bu gücün ardında yatan pozitivist mührü görmeden, nasıl bir kafa karışıklığı yaşadığımızı tespit ve tahlil etmemiz mümkün olmayacaktır. Metafiziği ilim mecramın dışına itmeye çalışan ve ilim olma şanını yalnız tabiat bilimlerine vermeye gayret eden sektiler temayül, öyle ya da böyle peygamber tarihinin, dinler tarihinin, peygamberin ve vahyin zâhirî veçhesini sos­yal Darwinist bir nazarla, meselenin bâtınî veçhesini ise Freud &amp; Jung sarkacında bir yere oturtmak zorunda kalmıştır. Me­selelere bu cendereden bakmak, İslâmî anlayışın zaten daha baştan hasımdır. Tasavvur ve tahayyülü madde ile tahdid eden böylesi bir nazarın sıhhatli bir netice vermesi ve dinî haberler­le barışık ve muvafik olması zaten mümkün değildir.</p>
<p>Peygambere bakışa karşı yaşanan böylesi büyük çaplı zih­nî dönüşümü burada ne tam anlamıyla tanımlayabilmek ne tahlil edebilmek ne de tekrar sahih bir zemine çekebilecek izah ve tespitlerde bulunabilmek mümkün. O, ayrı ve uzun soluklu müstakil çalışmaların konusu. Fakat mucizeye, daha genelde siyere bakarken yaşanan krizin temeli tam da buradadır. Elbet­te Peygamberimiz biyolojik anlamda bir beşerdir, bunu kendisi de defaatle beyan ettiği gibi, bu hakikat âyet-i kerimelerle de ih­tar edilmiştir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[187]</sup></a> Ona ontolojik anlamda beşer-üstülük verecek bir düşünce daha en baştan yanlıştır. İfrat ve tefrit arasındaki itidal çizgisi zaten bunun için elzemdir. Biliyoruz ki o (s.a.v.), diğer beşerin muttali olmadığı bir habere, vahye, gaybet per­desinin ötesinde bulunan melek gibi varlıkların müşahedesine muttali kılman bir beşerdir. Artık o nasıl, diğer her insan gibi görülebilir?</p>
<p>Peygamberimizi, kendileri gibi sıradan bir biyolojiye sa­hip yani yemek yiyen, uyuyan, yürüyen, acıkan, üzülen, yarala­nan biri olarak gören, fakat diğer taraftan beşer-üstü beyanlara muhatap olan müşrikler de belli bir süre bu tür bir kafa karışık- lığı yaşadılar.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[188]</sup></a> Söz gelimi, Resûlullah’ın devesinin kaybolduğu ve onu aradığı/arattığı bir aralıkta Abdullah b. Übey, yakın bir arkadaşına &#8220;Muhammed gaybı bildiğini iddia ediyor fakat de­vesinin nerede olduğunu bilmiyor” demesi bu kafa karışıklığı­nın açık bir tezahürüdür. Peygamberimiz ise onu gördüğünde, “Münafıklardan bir adam ‘Muhammed gaybı bildiğini iddia ediyor fakat daha devesinin nerede olduğunu bilmiyor’ dedi. Andolsun ki, bu sözleri söyleyen kişi yalan söylemiştir. Ben gay- bı bildiğimi iddia etmiyorum, zaten gaybı da bilmiyorum. Fakat Allah bana, onun neler söylediğini ve devemin nerede olduğu­nu bildirdi. [Ben işte böyle, Allah bildirirse ve O’nun bildirdiği kadarını biliyorum]” diyerek, alelâde bir beşer ile beşer-üstü olmanın farkım anlamalarına vesile olacak sözler söylemişti. Peygamberleri beşerin efdâli, üstünü kılan vasıflarını anladığı­mız ölçüde mucizenin neden onların elinde zuhur ettiğini an­lamamız kolaylaşacaktır.</p>
<p>Meselâ, enbiyânın doğru sözlü olduğu <em>(sıdk)</em> hem ismen bazı peygamberler anılarak hem de peygamberlerin tamamı­na şâmil olacak şekilde şümullü ifadelerle beyan edilmiş, vahyi muhataplara iletme noktasmda güvenilir oldukları <em>(emin, teb­liğ)</em> ve takvalı oldukları âyetlerde vurgulanmıştır.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[189]</sup></a> Bunları id­rak ettikçe müşrikler Müslüman, Müslümanlar mü’min olmuş, mü’minler de idrakleri derinliğince yakîn kazanmışlardır. Ör­neğin, “Mûsâ’ya, ‘asan ile denize vur’ diye vahyettik. Deniz iki­ye ayrıldı”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[190]</sup></a> meâlindeki âyet-i kerîmede Hz. Mûsâ’nın “asan ile denize vur” emrini aldıktan sonra asasıyla denize vurduğu hu- susen ifade edilmez. Âyette, belâgat âlimlerinin “i’câzü’l-hazf diye isimlendirdikleri bir edebî sanata yer verildiği görülür. Çünkü artık muhatap kitle de anlamaya başlamıştır ki, bir pey­gamberin emr-i İlâhî’ye itaatsizliği zaten mevzubahis olamaz. Dolayısıyla Allah’tan bir emir geldiyse, peygamberin ona ittiba edeceği müsellemdir. İşte bu sebeple İlâhî ikramlar yani muci­zeler her beşerde değil, ittiba ve inikasıyla, muhabbet ve haşye­tiyle seçkin olan o kullarda zâhir olmuştur.</p>
<p>Hissî mucizeler temas ettiğimiz iki üç hâdiseyle mukay- yed değildir. Konuyu tamamen hissî mucizelere çevirmek iste­mesek de birkaç çarpıcı misal daha sunarak devam etmemiz münasip olacaktır. Hz. Peygamber*den zuhur eden hârikulâ- deler elbette yalnız Mekke’ye has ve orayla sınırlı da değildir. Medine’deki ikamet süresince muhtelif hârikaların elinde zu­hur ettiğine çok sayıda insanın şahit olduğuna dair muhtelif nakiller mevcuttur. “Kütüğün ağlaması” <em>(hanînü’l-Cîz’)</em> olarak bilinen hâdise, Medine döneminde yaşanan en meşhur, destek­leyici mucizelerden biridir. Bu mucize, Medine’de yani Müslü­man nüfusun artık yükseldiği bir zamanda, bir Cuma namazı için toplanıldığı vakitte zâhir olmuştur. Böylesi bir kalabalığın bulunduğu ortamda, bir kütüğün ağlama sesini, Peygamberi­mizin onu teskin edişini cemaatin tamamı müşahede etmiştir. Şahit olunan mucize, 10’u aşkın sahabî tarafından da rivayet edilmiştir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[191]</sup></a></p>
<p>Medine döneminde, benzerleri Mekke döneminde Sıkça görülen, su ve yemek gibi az, sadece üç beş kişiye yetecek dere­cedeki şeylerin Fahr-i Kâinat’m eliyle bereketlenmesi türünden mucizeler manevî mütevatir oluşturacak derecede müşahede ve nakledilmiştir. Enes b. Mâlik (r.a.), Resûl-i Ekrem’in bir gün Medine çarşısında Zervâ denilen bir mıntıkada bir kişilik ab- dest suyunu elinden akıtarak bir cemaate abdest aldırdığını gördüğünü, Câbir b. Abdullah el-Ensarî ise Hicretin ikinci se­nesinde gerçekleşen Buvât Gazvesi’nde cemaatin, Resûl-i Ek­rem’in ellerinden akan suyla bütün ihtiyaçlarım karşıladığım belirtmiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[192]</sup></a> Yine Câbir (r.a.)’ın naklettiği bir başka rivayette, Resûlullah Hudeybiye günü, elindeki bir ibrikten yaklaşık 1400 kişinin istifade etmesini sağlamıştır.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[193]</sup></a> Hicrî 7. yılda gerçekle­şen Hayber Fethi döneminde Müslüman olan isimlerden İmrân b. Husayn (r.a.), iştirak ettiği bir seferde, Resûl-i Ekrem’in, için­de az su bulunan bir tulumu bereketlendirip bütün askerlerin kendi mataralarını su ile doldurmalarını, susuzluklarım gider­melerini, abdest almalarını sağladığım nakletmiştlr.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[194]</sup></a></p>
<p>Câbir b. Abdullah, Enes b. Mâlik, Ebû Eyyûb el-Ensarî, Se- müre b. Cündeb, Abdurrahman b. Ebî Bekir, Seleme b. Ekva, Ebû Hüreyre, Ömer b. Hattâb ve Ali b. Ebî Tâlib gibi sahabîlerden, az miktardaki yemeklerin Habib-i Zîşân’ın eliyle nasıl bereketlendiğine dair rivayetler vardır.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[195]</sup></a> Hatta Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin rivayet ettiği hâdisede, pek çok kişinin bu mu­cize akabinde Müslüman olduğu da belirtilir. Tabi ki rivayet­ler bunlarla da sınırlı değildir. Bununla beraber Efendimizin pek çok hastaya şifa verdiği, pek çok çürüyen bitkiye can ve mahsul kazandırdığı yönündeki bereketleri de çok sayıda sa- habî tarafından rivayet edilmiştir. Bu bereketler ve ikramlar, tekrar belirtelim ki beşer olmaya muhalif değildir. Sözlerine/ haberlerine iman edildiği iddia olunan bir peygamberin, Al­lah Teâlâ tarafindan en küçük bir ikrama mazhar kılınacağına kâni olamayan, bir yemeği bereketlendirme lütfunun dahi ona verilebileceğini kabullenemeyen zevatın “manevî tevatür” iza­hıyla ikna olması maalesef mümkün değildir. Onlar için ancak Rabbimizden şifa dileyebiliriz.</p>
<p>Melikşah Sezen &#8211; Devr-i Risalette İtikadi Meseleler,syf:83-98</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>152.Buhârî, “Sücûdu’l-Kur’ân”, 1,4,5,6; Müslîm, “Mesâcid”, 20.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[153]</sup></a> Necm, 53/19-20.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[154]</sup></a> Mukâtil b. Süleyman, <em>Tefsîr-i Kebîr,</em> IV, s. 113-114.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[155]</sup></a> Abdülhay el-Leknevî, <em>el-Ecvîbetü’l-Fâziletü li’l-Esileti’l-Aşarati’l-Kâ- mileti,</em> s. 75-76.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[156]</sup></a> Muhammed Zâhid el-Kevserî, <em>Makâlâtu’l-Kevserî,</em> I, s. 195.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[157]</sup></a> Ebû Mansur el-Mâturîdî, <em>Te’vîlâtü’l-Kur’ân,</em> XIV, s. 202</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[158]</sup></a> İbrahim, 14/22; Hicr, 15/42.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[159]</sup></a> Necm, 53/3-4.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[160]</sup></a> Necm, 53/19-20.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[161]</sup></a> Necm, 53/23.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[162]</sup></a> Hakka, 69/44-47.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[163]</sup></a> En’âm, 6/37; Yûnus, 10/20; Ra’d, 13/7, 27; Tâ-Hâ, 20/133; Ankebut, 29/50.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[164]</sup></a> Bkz. Yûnus, 10/2; Enbiyâ, 21/3; Sâd, 38/4; Zâriyât, 51/52.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[165]</sup></a> A’râf, 7/116.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[166]</sup></a> Bkz. Bakara, 2/53,61,87,92; Âl-i tmrân, 3/183-184; Nisâ, 4/153,155, 174; A’râf, 7/73,106; Yûnus, 10/76.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[167]</sup></a> İbn Sa’d, <em>Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr,</em> I, ss. 158-177.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[168]</sup></a> İsrâ, 17/93.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a><sup>189</sup> Câsiye, 45/25.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[170]</sup></a> İsrâ, 17/93.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[171]</sup></a> Hûd, 11/12.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[172]</sup></a> En’âm, 6/8,158; Hûd, 11/12; Hicr, 15/7; İsrâ, 17/92.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[173]</sup></a> En’âm, 6/158; İsrâ, 17/92; Furkan, 25/21.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[174]</sup></a> En’âm, 6/130; Yûnus, 10/20.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[175]</sup></a> En’âm, 6/158.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[176]</sup></a> En’âm, 6/8. Aynca bkz. Ra’d, 13/31-32; Hicr, 15/8.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[177]</sup></a> Hacc, 22/45; Kasas, 28/58; Kamer, 54/16,21,30,39.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[178]</sup></a> Ankebût, 29/50.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[179]</sup></a> Ebû Mansur el-Mâturîdî, <em>Te’vîlâtü.’l-Kur’ân,</em> V, s. 58; Zemahşeri, <em>Keşşaf,</em> III, s. 1184.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[180]</sup></a> Buhârî, “Menâkıb”, 27,36; Müslim, “Kıyamet”, 43,46; Tirmizî, “Tef­sir”, 54; Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned,</em> IV, s. 81; Hâkim en-Nîsâbûrt, <em>el-Müstedrek,</em> V, s. 540-543; Ebü’l-Abbas Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, <em>cl-Mevâhibü’l-Ledünfyye,</em> s. 423.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[181]</sup></a> Kamer, 54/1.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[182]</sup></a> Kamer, 54/2-3.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[183]</sup></a> Rahmetullah el-Hindî, <em>İzhârü’l-Hak,</em> II, s. 170</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[184]</sup></a> İbn Sa’d, <em>Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr,</em> I, s. 176-177; Belâzürî, <em>Ensâbü’l-Eşrâf,</em> I, s. 274-275.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[185]</sup></a> İbn İshâk’ın <em>Sirefi</em> Muhammed Hamidullah (ö. 2002) tar<u>afın</u>dan</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a>bulunup neşredilmiş, Mûsâ b. Ukbe’nin <em>Megâzf</em>si ise Muhammed</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a>et-Taberânî tarafindan tek nüsha olarak tespit edilerek neşir saf­hasına gelinmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[188]</sup></a> Rivayet ağırlıklı tefsirler için de yazılı kaynağa dayanma özelliği ay- myl. geçerli. EM Carlr «-Tatar™ <sub>(6</sub>. 310/923) <em>Câmlu&#8217;l-^yL fi Tefsîri’l-Kur’ân’mdaki</em> nakillerin çok büyük bir kısmı yazılı kay­naklardan istifadeyle esere alınmış ve nakledilmiştir. Bkz. Mesut Kaya, <em>Taberî Tefsirinin Kaynaklan,</em> İstanbul: İfav, 2022.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[189]</sup></a> İbrahim, 14/11; İsrâ, 17/90; Kehf, 18/110; Mû’minûn, 23/24; Fussüet,</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[188]</sup></a> Furkan, 2S/7.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[189]</sup></a> Ahzâb, 33/39.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[190]</sup></a> Şuara, 26/63.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[191]</sup></a><sup> Buhârî</sup>’ “<sup>Menâklb</sup>”’ <sup>25</sup>&gt;<sup>lbn</sup> Mâce, “İkâmetü’s-Salât”, 199; İbn Sa’d, <em>Kitâbû t-Tabakâti’l-Kebîr,</em> I, s. 237-242; Semhûdî, <em>Vefâü’l-Vefâ,</em> II, s.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[192]</sup></a> Müslim, “Zühd”, 145, “Fezâil”, 5; Tirmizî, “Menâkıb”, 6.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[193]</sup></a> Dârimî, “Mukaddime”, 5.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[194]</sup></a> Müslim, “Mesâcid”, 312.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[195]</sup></a> Müslim, “Eşribe”, 141,142,175; Tirmizî, “Menâkıb”, 5, “Teftir”, 34; Beyhakî, <em>Delâilü’n-Nübüvve,</em> VI, s. 94, V, s. 109-111, 229; Rahmetul- lah el-Hindî, İzhârü’l-Hak, II, s. 183</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/garanik-safsatasi/">Garânîk Safsatası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/garanik-safsatasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haberi Sıfatlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haberi-sifatlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haberi-sifatlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 May 2023 09:43:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Haberi Sıfatlar]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[uluvv]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26380</guid>

					<description><![CDATA[<p>Medine dönemi, Müslümanlarla “ötekiler” arasında fiilî savaşların başladığı ve devamla sürdüğü bir dönemdir. Sa­vaşlar, sebepleri, hikmetleri, ahkâmı vb. yönlerden daha çok fıkhî ve tarihî müktesebata dâhil görülüp oraya katkı sunsa da zaman zaman itikâdî meselelere de malzeme sunduğu ol­muştur. Meselâ bu örneklerden biri ve belki de en meşhuru, Müslüman olduğunu beyan edip, küffarla kahraman bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haberi-sifatlar/">Haberi Sıfatlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24423 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/allah-icin-bugz-etmek-h1545471888-5b5985-300x150.jpg" alt="" width="420" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/allah-icin-bugz-etmek-h1545471888-5b5985-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/allah-icin-bugz-etmek-h1545471888-5b5985-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/allah-icin-bugz-etmek-h1545471888-5b5985.jpg 625w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></p>
<p>Medine dönemi, Müslümanlarla “ötekiler” arasında fiilî savaşların başladığı ve devamla sürdüğü bir dönemdir. Sa­vaşlar, sebepleri, hikmetleri, ahkâmı vb. yönlerden daha çok fıkhî ve tarihî müktesebata dâhil görülüp oraya katkı sunsa da zaman zaman itikâdî meselelere de malzeme sunduğu ol­muştur. Meselâ bu örneklerden biri ve belki de en meşhuru, Müslüman olduğunu beyan edip, küffarla kahraman bir şekil­de çarpışan Kuzman isimli kişi hakkında Peygamberimizin “O, cehennemliktir” buyurmasıdır. Resûl-i Ekrem’in sözü üzerine bu zâtı göz hapsine alan bazı Müslümanlar, onun aldığı kılıç darbesinden sonra yaşadığı acıya dayanamayıp intihar ettiğini görmüş, durumu Resûllah’a haber vermişlerdir.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[385]</sup></a> Söz konusu hâdise, intihar eden bir kişinin dinden çıkıp çıkmadığı, ebedî cehennemlik olup olmadığı meselesindeki itikâdî tartışmalar­da müracaat edilen naklî referanslardan biri olmuştur.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[386]</sup></a> Öte yandan Müslümanların Uhud Gazvesi’nde yenilmesi, bir süre, Peygamberimizin nübüvvet iddiasının aleyhinde bir delil ola­rak kullanılmaya çalışılmıştır. Fakat savaş döneminin itikâdi meselelere sunduğu malzeme, tahmin edileceği üzere, diğer alanlara nisbetle oldukça azdır.</p>
<p>Antropomorfik bir Allah tasavvurunun fevkalade baskın olduğu Yahudiliğin zemmedildiği muhitte, İslâm’m inzâlinden itibaren selbî ve sübûtî sıfatlarla bir tenzih ve takdis şuuru inşa edilmiş olsa da teşbih ve tecsim teşebbüslerinin, anlayışlarının zuhur etmemesini beklemek hata olacaktır. Kur’ân-ı Hakîm’in bazı âyetlerinin müteşabih olması da işbu yolu açmak isteyen arsızların en çok orayı istismar etmelerine sebep olacaktır.</p>
<p>Kur’ân âyetlerinin nüzûl vasatında vahyi doğru anlamak için, bugün “din dili” diye ifade edilen, hermeneutik gibi, se­mantik metod gibi farklı bakış ve yaklaşımlara hacet olmamak­la beraber “Arap dili” diye bir hakikate tâbi olunduğu sabittir. Kur’ân-ı Kerîmin pek çok âyeti, Kur’ân’m apaçık bir Arapça ile inzâl edildiği hakikatini beyan buyurmaktadır.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[387]</sup></a> Bu beyan, nâ- zil olan âyetleri Arap dilinin delâlet vecihlerine göre anlamaya açık bir teşviktir. İlk muhatap nesil Kur’ân’ı başta dil yeterlili­ği ile anlıyor ve elbette bu anlayışı zaman, mekân, esbâb gibi etraf unsurlar takviye ediyordu. Fakat mesele Allah Teâlâ’yı tavsif eden lafızlara geldiğinde iş biraz zorlaşmakta, daha doğ­rusu bir kısım çevreler tarafından tarihi vetirede zorlaştırılmış bulunmaktadır. Kelâmullah içerisinde Cenâb-ı Hakk’ı bizlere tanıtan selbî ve sübûtî sıfatlar olduğuna daha evvel temas et­miştik. Bu sıfatlar aklî olarak da bir insanın, “eğer bu âlemde bir yaratıcı varsa onun sıfatlan nelerdir?” diye sual ettiğinde belli derecede ulaşabileceği, en azından izah edildiğinde kabul edebileceği sıfatlardır. Fakat âyetler içerisinde, bizlere Allah’ı tavsif eden başka bazı lafız ve sıfatlar da vardır ki, bu sıfatlar herhangi bir insanın, Allah&#8217;ın böyle bir sıfata mâlik olduğunu aklen tespit etmesi mümkün olmayan türdendir. Bunlar an­cak haber yoluyla öğrenilebilir ve bu sebeple bu tür sıfatlara kelâmî ıstılahta “haberi sıfatlar” denilmiş, müteşabih âyetler içerisinde mülahaza edilmiştir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[389]</sup></a> Yed, vecih, nüzûl, istivâ, ka­dem, mecî gibi zâhirî mânâlarıyla “teşbih” ifade eden haberi sıfatların, Cenâb-ı Hakki her türlü nâkısadan tenzih eden ve kemâli de O’na ait kılan selbî ve sübûtî sıfatlarla, muhkem âyetlerle birlikte anlamanın zaruri olduğu sanıyorum izahtan varestedir. Bu ibare ve sıfatlara “müteşabih” denilmesinden, onların mânâsız bir boşluk gibi âyetler içerisine serpiştirildiği- ni vehmetmek büyük bir hata olacaktır. “Müteşabihât mânâsız ve mühmel değil, kesret-i me’ânîden dolayı muayyen bir mu- rad ta’yîni mümkin görünmeyen ve daha doğrusu ifade ettiği hakâik-i muhîta zihn-i beşerle kâbil-i istî’âb olmadığından do­layı mübhem görünen bir ifadedir.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[390]</sup></a></p>
<p>Öte yandan esbâb-ı nüzûl ve siyak-sibak gibi, söz konusu haberi sıfatların kavl-i sarihini sunan karinelerin de Arap dili­ne bağlılık kadar lüzumlu olduğu açıktır. Söz gelimi, Yahudiler “Allah&#8217;ın eli bağlıdır” <em>(yedullah)</em> derken Allah’a bir sıfat isnad etmiyor, cimrilik isnad ediyorlardı. Cenâb-ı Hak da “Allah’ın elleri açıktır” meâlinde mukabelede bulunurken kendisini haberi bir sıfatla tavsif etmiyor, Yahudilerin iftirasını nakzedi­yordu.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[391]</sup></a> Dolayısıyla Yahudilerin kastının müsellem olduğu bir lafzı haberi sıfat olarak nitelemenin hata olacağı açıktır. Yine aynı şekilde bir başka âyette &#8220;Allah&#8217;ın eli, onların ellerinin üze­rindedir”<sup>391</sup> <em>(yedullah)</em> buyrulmasının, siyak ve sibak eşliğinde bakıldığında, Hz. Peygamberin elinin Akabe’de kendisine biat edenlerin ellerinin üstünde olmasından mülhem olduğu, çün­kü peygambere itaat ve ittibamn Allah’a itaat ve ittiba olduğu anlaşılmaktadır.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[392]</sup></a> “Herhalde sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah&#8217;ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâ­fat verecektir.”<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[393]</sup></a> Bu bağ ve bağlamlar göz ardı edilip, parça­cı ve literal mânâya odaklanan yaklaşımlar Kur’ân-ı Hakîm’in doğru anlaşılamamasına, ifrat ve tefrit temayüllerinin zuhuru­na zemin oluşturmuştur.</p>
<p>Yahudilerin insanbiçimci tanrı tasavvuru yanında mesele­yi büyüten bir diğer zümre tahmin edileceği üzere müşrikler­dir. Evvelce belirttiğimiz gibi putlarını elleriyle yontup onlara suret vermeye aşina olun putperest Arapların müteşabih âyet­leri zâhirî mânâda anlamak yolundaki yönelimleri şaşırtıcı de­ğildir. Medine döneminde Ehl-i Kitâb ile münasebetin ciddi bir yoğunluğa ulaşması, putperestliğin gündemden düştüğünü dü- şündürmemelidir. Kaynaklar, varsayılanın aksine, Medine’den Mekke’ye çok sayıda mektup gönderilmekte olduğunu, Mekke müşriklerinin nâzil olan hemen tüm âyetlerle irtibatlarının bir şekilde devam ettiğini göstermektedir.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[394]</sup></a> Lâkin söz konusu yo­ğun irtibata rağmen Mekke’de dinî hayat aynı düzlemde devam etmiş, putperestlik, Mekke’nin fethi gerçekleştirilip de Kâbe ve civar bölgeler putlardan temizlenene değin müşriklerin aslî dinî inancı olmayı sürdürmüştür. Hatta şu kadar ki, Müslü­manların Mekke’den ayrılışıyla müşriklerin daha da azıttıkları, reaksiyoner bir tavırla putperestliğe daha şiddetli bir şekilde sarıldıkları anlaşılmaktadır. Meselâ; Kâbe’de 360 kadar put bulunduğu, Kureyşli olup da evinde put bulunmayan kimse­nin olmadığı bilinmektedir.<sup>395</sup> Öte yandan Mekke’nin fethini müteakip Kâbe’yi gezen Habib-i Zîşân, Kâbe’de Hz. İbrahim’i ve Hz. İsmail’i tasvir eden heykelleri görmüş, bunu çizenlere lanet etmiştir.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[396]</sup></a> Bu gibi misaller, onların baş başa kaldıkları sürede inancı sürdürmekle kalmayıp bunu perçinlediklerini, ziyâdeleştirdiklerini ortaya koymaktadır. İşte işbu zümreler haberî sıfatlardan teşbih ve tescim akidesi çıkarmaya yeltenen ana akımlardır.</p>
<p>Bu sapkın yönelime karşı ilk tenzih ihtarının bizzat Resûl-i Ekrem tarafindan yapıldığı görülmektedir. Mâlûm olduğu üze­re İhlâs sûresi, müşriklerin “Bize Rabbinin nesebini anlat”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[397]</sup></a> yönündeki talebine istinaden tenzihi bir cevap olarak nâzil olmuştur.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[398]</sup></a> Böylece Allah, mahlûkâttan topyekûn tenzih edil­miştir. Yine Medine’de, Hayber’in fethi sürecinde Müslüman olan İmrân b. Husayn (r.a.)’ın Hz. Peygamber’e “Bize varlığın başlangıcından haber verir misin?” diye sual yöneltmesi üze­rine, Resûl-i Ekrem’in kendisine “Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu” şeklinde cevap buyurduğu nakledilmektedir.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[399]</sup></a></p>
<p>Medineli bir Yahudi’nin Peygamberimize “Ey Muham­medi Bizimle gök arasında beş yüz yıllık bir mesafe olduğunu ve üstelik her semanın genişliğinin de böyle [yani beş yüz yıl] olduğunu söylediğin hâlde<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[400]</sup></a>, Rabbimiz duamızı nasıl duyar?” şeklinde bir sual yönelttiğinde Resûl-i Ekrem ona “Şayet kulla­rım sana Benden sordularsa, [bilsinler ki] gerçekten Ben [onla­ra] çok yalanımdır. Bana dua edince, duacının duasını [duyar ve] kabul ederim. O hâlde onlar da benim davetime koşsunlar ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[401]</sup></a> meâlindeki âyet ile cevap vermiştir.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[402]</sup></a> Söz konusu sual ve âyet­le verilen cevap da tenzihi vurgunun apaçık olduğu bir diğer misaldir.</p>
<p>“Doğu da Allah&#8217;ın, batı da Allah&#8217;ındır. Artık nereye dö­nerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır. Şüphe yok ki, Allah vâsi’dir, alimdir”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[403]</sup></a> meâlindeki âyette geçen <em>“vechullah”</em> ifade­sine lügavî olarak yaklaşıldığında vech, zâhirî mânâsıyla yüz/ surat demektir. Bu takdirde vechullah da literal bir tercümey­le -hâşâ- “Allah&#8217;ın yüzü” mânâsına gelmektedir. Hâlbuki ilgili âyetteki “vechullah” lafzı, Allah’a ait bir sıfatı haber vermek gayesiyle nâzil olmamıştır. Bu âyet Medine’de nâzil olduğunda, Hz. Peygamber (s.a.v.) ibadet mahalli ve yönünü belirlemekte muhayyer bırakıldığını ahlayarak bu konuda içinde yaşadığı topluluğa uymayı tercih etmiş ve bu sayede onların gönlünü kazanmayı arzulamış; “Bunlar [Yahudiler], Allah’ın [rızasını kazanmak için O’nun] evlerinden biri olan Kudüs’e yönelen bir kavimdir. Biz de oraya yönelsek nasıl olur?” demiş ve kıble de­ğişimi yaşanana değin Mescid-i Aksâ’yı kıble edinerek namaz kılmıştır.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[404]</sup></a> Bu nakil bizlere şunu göstermektedir ki, Hz. Pey­gamber ilgili âyetteki <em>“vechıdlah”</em> lafzını uygulamasıyla tefsir etmiş ve onun “Allah’ın rızası” mânâsına geldiğini göstermiştir. Zaten kelimenin Arap dilindeki mânâlarından/kullanım .şekil­lerinden biri de budur.<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[405]</sup></a></p>
<p>Arz edilen bazı misallerden anlaşılacağı üzere, esbâb-ı nüzûl ve siyak-sibak gibi bir âyetin anlamının daha kavî şekil­de inkişafım temin eden unsurlar dikkat-i nazara alındığında, haberî sıfat olduğu düşünülerek yönelinen âyetlerin aslında haberî sıfat bildirmedikleri rahatlıkla anlaşılmaktadır. Devr-i risâlette bu konularda herhangi bir niza çıkmamasının ardın­da işbu bilgi ve anlam dünyası büyük bir tesire sahiptir. Bunun hâricinde, diğer bazı âyetlerdeki lafzatullâhın da Arap dilinde­ki deyim, mecaz, istiare gibi anlam boyutları takip edildiğinde pek çok âyetin yine haberî sıfat sunmaktan ziyâde başka vurgu­lara temas ettiği anlaşılacaktır. Çünkü bir kelimeye, o kelime­nin kullanıldığı bağlam ve îmâ dikkat-i nazara alınarak anlam yüklemek gerekir; bir kelimeye, nerede ve kim için kullanılırsa kullanılsın daima aynı mânâyı vermek uygun değildir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[406]</sup></a> “Artık nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır”<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[407]</sup></a> meâlin- deki âyette geçen vech lafzı “nza/rızaya eriştiren yol” mânâsı­na gelirken, “O’nun vechinden başka her şey helâk olucudur”<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[408]</sup></a> meâlindeki âyette yer alan vech lafzının “zât” mânâsına gelme­si, temas edilen duruma güzel bir misaldir.</p>
<p>Arap edebiyatında yer bulan deyimlerin, deyim olarak vurguladığı mânâyı ıskalayıp onları lafzını esas alarak anlama temayülü de haberî sıfatlarla ilgili problemin bir ayağını oluş­turmaktadır. Bu her dil için böyledir. Çünkü deyimler, deyimle­ri oluşturan kelimelerin -ekseriyetle- zâhirî mânâlarını yitirip mecazî îmâlar kazanmasıyla oluşturulmuştur. Söz gelimi dilimizdeki “sakla samanı gelir zamanı” deyimini muhatap olan kimse, gerçekten samanın saklanması gerektiğini anlamaz. Arap dili ile inzâl olan Kur’ân-ı Hakîm’de de benzer bazı du­rumlar vardır ve bunlar o dilin doğal bir parçası, güzelliğidir. Meselâ, “&#8230;gözümün önünde yetiştirilesin”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[409]</sup></a> ile “Gözümüzün önünde gemiyi yap&#8230;”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[410]</sup></a> meâlindeki âyetlerde yer alan “göz önünde olmak” ifadelerinin istiare oldukları ıskalanır da <em>ayn </em>lafzı literal olarak mânâlandırılmaya çalışılırsa, hatalı bir hük­me varmak kaçınılmazdır.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[411]</sup></a> Bu durum <em>“beytullah, ruhullah, kelimetullah, abdullah, naketullah”</em> gibi ifadelerde de aynıyla geçerlidir. Bu kelimelerin hiçbiri literal mânâsıyla anlaşılma­mıştır, anlaşılamaz. Bunların izafet yoluyla kıymet bildirir ede­bî ifadeler olduğu, haberi sıfatlar hususunda en katı olan mu­hitlerin dahi ikrarındadır.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[412]</sup></a></p>
<p>Bu nüanslara dikkat edilerek sarih mânânın tespit edil­diği âyetler dışında gerçekten haberi sıfatları bildiren âyetlere gelince, bu noktada aklî ve naklî delillerin gösterdiği şekilde bu sıfatlara zâhirî mânâ yüklemek, onları Allah’ı cisim ve mahluk ile aynı düzleme getirecek şekilde kullanmak asla caiz değil­dir.<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[413]</sup></a> Teşbihten iz bırakmayan tenzih hassasiyeti, haberi sıfat­larla ilgili ilk ve en önemli kaidedir. Haberi sıfatlar konusunda en çok tartışma yaşanan sıfat &#8220;istivâ” olduğu için onun hakkın­da da birkaç kelâm etmemiz sanıyorum faydalı olacaktır.</p>
<p>İstivâ; doğru ve düzgün olmak, kemâl bulmak, karar kıl­mak, yerleşmek, hâkim olmak, yönelmek mânâlarına gelen bir kelimedir.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[414]</sup></a> Bu lafız Kur’ân-ı Kerîm’de birçok kez Allah’a nisbetle kullanılmaktadır. Mushaf sırasıyla takdim edersek bu âyetler şunlardır:</p>
<p>“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi [sümme-stevâ üe-ssemâi], onları yedi gök ola­rak düzenledi. O, her şeyi bilir.”<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[415]</sup></a></p>
<p>“Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine hükümran oldu [sümme-stevâ *alâ-l’arşi]. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yarat­ma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yüce­dir.”<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[416]</sup></a></p>
<p>“O rahmâni arş üzerine istivâ buyurdu [er-Rahmânu ‘alâ- l’arşi-stevâ].”<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[417]</sup></a></p>
<p>“O Hayy u Lâyemut ki, gökleri ve yeri ve aralarındakileri altı günde yarattı ve sonra arşa istivâ buyurdu [sümme-stevâ ‘alâ-l’arşij o Rahmân, haydi ne dileyeceksen o habîrden di­le.”<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[418]</sup></a></p>
<p>“Allah, o ki gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra arşa istivâ buyurmuştur [sümme-stevâ ‘alâ-l’arşi). Sizin için on­dan başka ne bir veli vardır ne bir şefi’, artık düşünmez mi­siniz?”<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[419]</sup></a></p>
<p>“O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istivâ etti [sümme-stevâ *alâ-l’arşi]. Yere gireni, ondan çıka­nı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[420]</sup></a></p>
<p>Fark edileceği üzere bir âyette istivâ semâyla, diğerlerinde ise arşla ilişkili olarak beyan buyrulmuştur. Arş’ın ve semânın ne’liği meselesi bahs-i diğer olmakla birlikte söz konusu farklı­lık istivâ kelimesinin İlâhî kelâmda dahi daima aynı anlamda kullanılmadığının bir delilidir. Öte yandan istivâ kelimesinin Allah ile ilişkili olmaksızın yer bulduğu muhtelif âyetler de mevcuttur.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[421]</sup></a> Öte yandan daha evvel sunduğumuz muhkem selbî/tenzihî âyetlerin delâletiyle beraber düşünüldüğünde “arşa/semaya istivâ” ifadesinin yerleşmek, oturmak gibi mah- lukâta nispet edilebilecek türden teşbihi mânâda kullanılmadı­ğı aşikâr olmaktadır. İstivâ’nın muhtemel mânâlarından han­gisinin muradullah olduğu kati bir şekilde beyan edilemese dahi, hangi mânânın lafzatullaha isnad edilemeyeceği sarihtir. Aynı bakış “uluvv” lafzı için de geçerlidir. Dolayısıyla bu lafız­ların, teşbih ve tecsim anlamlan ihtiva edecek bir mânâ tercihi ile Allah’a isnad edilmesi, Kur’ân’ın bir kısmının diğer bir kıs­mına tearuzu anlamına geleceği açıktır.</p>
<p>Netice olarak şu noktayı belirtmeliyiz ki, devr-i risâlette haberi sıfat kategorisine giren lafızlar/âyetler, âyetlerin nüzûl sebebini, Arap dilinin kullanım doğasını, siyak-sibak bağım, mecazı, tenzihi âyetlerin sakındırdığı tehlikeyi vb. nüanslarını bilen ashab tarafindan farklı anlaşılmamış, bu noktada teşbih ve tecsim ifade edecek bir anlayış asla hiçbirisinden naklolunmamıştır. Onlardan nakledilen bazı sözlerin doğru mânâsını takdir edemeyen bazı kimseler zaman içerisinde ashaba dahi teşbih ve tecsim yakıştırması yapmak gibi bir garabet ve dalâ­lete saplanmışlardır.</p>
<p>Medine döneminde artık necm necm nâzil olan hitab-ı İlâhi hatırı sayılır bir yekuna baliğ olmuştu. Konular, çalışma­mızın başından itibaren ana batlarıyla takip etmeye çalıştığı­mız gibi, Arap zihnini yeniden inşa etmiş, onun tekâmülü için gereken tüm işaret, izah ve itirazları gündemlerine dâhil etmiş­ti. Bu vetireye kadar bir de bizim üzerinde çok durmadığımız gaza ve seriyyeler, saldın ve savunma mücadeleleri gerçekleş­miş, nihayet Müslümanlar zulümlerden, aşağılamalardan, tah­kir ve istihza hamlelerinden kurtulmuşlardı. Müslümanların müesses, özerk, güçlü bir yapı hâline gelmesi yani siyasî gücü eline almaya başlaması, onun günümüz tabiriyle hukukî meş­ruiyetini de beraberinde getirmişti. Bu sayede farklı kabilelerin temsilcileri ile daha rahat münasebet kuruluyor, diplomatik ta- rafları da olan davet mektupları yazdırılıyor ve artık heyetlerle görüşmeler başlıyordu.</p>
<p>**</p>
<p>Melikşah Sezen &#8211; Devr-i Risalette İtikadi Meseleler,syf:169-179*</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[385]</sup></a> Buhârî, “Megâzî”, 38, “Cihad”, 77; Müslim, “İman”, 177,179.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[386]</sup></a> İntihar, kişinin ölümünün kendi elinden olması diye tarif edilse de bunun iradî olması o <u>fiilin</u> intihar olarak isimlendirilmesi için şart­tır. Gayr-i iradî olarak kişinin kendi ölümüne sebebiyet vermesi in­tihar değildir ve intihara müteallik tehditler bu kimse için geçerli değildir. Resûl-i Ekrem’in, kişinin kendi ölümüne sehven sebebiyet vermesinin intihar olarak nitelenmeyeceğine dair beyanları mev­cuttur. Meselâ, Âmir b. Akvâ yanlışlıkla kendi ölümüne sebebiyet vermiş sahabîlerden bir tanesidir. Onun vefatından sonra bazı sa- habiler bu durumu intihar dairesinde görüp “tüm hayırlı amelle­rinin boşa gitti” dediler. Bu sözler Peygamberimize ulaşınca o, bu değerlendirmenin doğru olmadığım insanlara belirtmiştir. Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned,</em> IV, s. 645-646.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[387]</sup></a> Yûsuf, 12/2; Ra’d, 13/37; İbrahim, 14/4; Şuara, 26/195; Zuhruf, 43/3.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[388]</sup></a> İsmail Hakkı İzmirli, <em>Yeni İlm-i Kelâm,</em> s. 381-382.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[389]</sup></a> Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, <em>Hak Dini Kur’ân Dili</em> I s 277</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><sup>390.Maide,5/64;Ayrıca bkz.Şerif er Radi,Kur&#8217;an Mecazları,s.54</sup></p>
<p>391.Fetih,48/10</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[392]</sup></a> Mukâtil b. Süleyman, <em>Tefstr-i Kebir,</em> IV, s. 51-52; Şerif er-Radî, <em>Kur’ân Mecazları,</em> s. 291.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[393]</sup></a> Fetih, 48/10.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[394]</sup></a> Bazı örnekler için bkz. İbn Sa’d, <em>Kitâbi’l-Tabakâti’l-Kebîr,</em> V, s. 7, 8, 28,84-85,105,111,194,209,299,334.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[395]</sup></a> Ebü’l-Velîd el-Ezrakî, <em>Ahbâru Mekke,</em> s. 123.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[396]</sup></a> Buhârî, “Hac”, 54; Ebû Dâvûd, “Hac”, 93- Başka rivayetlerde Kâbe içerisinde Hz. Meryem ve Hz. İsâ’yı tasvir eden suretlerin çizim- lerinin yer aldığı da bildirilir. Bu suretlerin Kâbe’ye çizilmesi put­perestlerin dinî değil, beldedeki Hristiyanların gönlünü hoş edip Müslümanlara karşı birlik oluşturabilmek adına stratejik bir adımı olarak değerlendirilmelidir. Bkz. Cevâd Ali, <em>el-Mufassal,</em> VI, s. 607.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[397]</sup></a> Tirmizî, “Tefsir”, 112.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[398]</sup></a> Sûrenin Yahudüerin sualine istinaden nâzil olduğu yönündeki na­kil esas alındığında da teşbihi bakışın tenzihi yönündeki hakikat aynıyla korunmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[399]</sup></a> Buhârî, “Bed’ü’l-Halk”, 2. Bu mânâdaki buyruklar Allah Teâlâ’yı mahlukât ile zamanî ve mekânî münasebetten tenzih ettiği gibi aynı zamanda, kelâm ıstılahında isbat-ı vâcib delillerinden biri olan hudûs delilinin naklî hücceüeri arasında yer almaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[400]</sup></a> Gök ile yer arasının ve her semanın beş yüz yıllık bir süre olduğu­na dair hadîs için bkz. Hâkim en-Nîsâbûrî, <em>el-Müstedrek,</em> V, s. 282- 283. Bu hadîsi bilip kendi suallerine mesned olarak kullanmaları, Yahudilerin yalnızca âyetleri değil, Resûl-i Ekrem&#8217;in hemen her be­yanım dikkatle takip ettiklerine dair önemli bir karinedir.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[401</sup></a>Bakara, 2/186.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[402]</sup></a> Aynur Uraler, <em>Hz. Peygamber’e Yahudi ve Hristfyanların Yönelttik­leri Sorular,</em> s. 92.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[403]</sup></a> Bakara, 2/115.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[404]</sup></a> Taberî, <em>Câmiu’l-Beyân,</em> II, s. 658.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[405]</sup></a> Şerif er-Radî, <em>Kur’ân Mecazları,</em> s. 30.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[406]</sup></a> Ebû Mansur el-Mâturîdî, <em>Te’vtlâtü’l-Kur’ân</em> XVII s 199</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[407]</sup></a> Bakara, 2/115</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[408]</sup></a> Kasas, 28/88.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[409]</sup></a> Tâ-Hâ, 20/39</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[410]</sup></a> Hûd, 11/37.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[411]</sup></a> Abdülkâdir el-Cürcânî, <em>Esrâru’l-Belâgat: Belâgatin Sırları,</em> s. 76.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[412]</sup></a> îbn Teymiyye, <em>el-Cevâbu’s-Sahîh,</em> I, s. 226-227.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[413]</sup></a> îbn Kuteybe’nin (ö. 276/889) <em>TeMlu Muhtelifl’l-Hadîs’i,</em> Ebû’l-Ha- san Ali b. Muhammed et-Taberî’nin (ö. 380/990 civan) Te*vî- <em>lü^ÂyûtVl-MüşkilâtVl-Muvaddıha^ı,</em> tbn Fûrek’in (ö. 406/1015) <em>Müşküü’l-Hadîs’i,</em> Muhammed b. Yûsuf es-Semerkandî’nin (ö. 556/1161) <em>Fethu’l-Galak fl*t-Tevhîd*i<sub>t</sub></em> Ebü’l-Ferec tbnü’l-Cevzî’nin (ö. 597/1201) <em>Defu Şübheti’t-Teşbih&#8217;i,</em> Fahreddîn er-Râzî’nin (ö. 606/1210) <em>Esâsü’t-Takdîs’i,</em> İbnü’l-Müneyyir’in (ö. 683/1284) <em>Tefsîru MüşkilâtVl-Ehâdîs<sup>,</sup>i ve</em> tbn Cemâa’nın (ö. 733/1333) tzâhu’d-Delü’i bu konudaki hassasiyetleri müstakil olarak ele alıp ortaya koyan en önemli eserlerdir.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[414]</sup></a> Şerif er-Radî, <em>Kur’ân Mecazları,</em> s. 25, Yusuf Şevki Yavuz “İstivâ” <em>DİA,</em> XXIII, s. 402-404.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[415]</sup></a> Bakara, 2/29.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[416]</sup></a> A’râf, 7/54.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[417]</sup></a> Tâ-Hâ, 20/5.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[418]</sup></a> Furkan, 25/59.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[419]</sup></a> Secde, 32/4.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[420]</sup></a> Hadid, 57/4.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[421]</sup></a> Muhammed, 48/29.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haberi-sifatlar/">Haberi Sıfatlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haberi-sifatlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahyin İnzâl Keyfiyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2021 07:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin İnzâl Keyfiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25213</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlerin vahye muhatap olma keyfiyeti hakkında merak edilen konu başlıklarından bir tanesi, vahyin inzâl keyfiyetidir. Vahiy peygamberlere ve dahi peygamberimize hangi yollarla gelmiştir? Bu sual ve cevabı, Kur’ân-ı Kerîm’in tüm âyetlerinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüyalarından ibaret olduğunu dile getiren kimseler gibi nevzuhur iddia sahiplerinin hatasını aşikâr kılmak için son derece lüzumludur. Vahy-i İlâhî’nin birçok inzâl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/">Vahyin İnzâl Keyfiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22125 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg" alt="" width="350" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /><br />
Peygamberlerin vahye muhatap olma keyfiyeti hakkında merak edilen konu başlıklarından bir tanesi, vahyin inzâl keyfiyetidir. Vahiy peygamberlere ve dahi peygamberimize hangi yollarla gelmiştir? Bu sual ve cevabı, Kur’ân-ı Kerîm’in tüm âyetlerinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüyalarından ibaret olduğunu dile getiren kimseler gibi nevzuhur iddia sahiplerinin hatasını aşikâr kılmak için son derece lüzumludur. Vahy-i İlâhî’nin birçok inzâl yolu olduğu gibi, bu yollar hem Kur’ân tarafından hem de Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından beyan buy- rulmuştur. Öte yandan vahyin inzâline şahit olan sahabîlerm beyânları da bu noktada bize fikir verecek önemli ve kıymetli öğeler sunmaktadır.</p>
<p>Allah Teâlâ ile ilgili her şey “keyfiyetsizlik/bilâ-keyf” dairesi içindedir. Keyfiyetsiz olan her şey ise beşer idrâkinin ihata mahalli dışındadır. İnsan, mümkinü’l-vücûd bir varlık olarak vâcibü’l-vücûd olmanın gereği olan hiçbir şeyi hiçbir yönden bihakkın idrâk ve ihata edemez. Nasıl etsin ki? Âlemde her ne varsa hudûs ve zevâl alametleriyle kuşatılmış, insan ise duyu ve idrâki vasıtasıyla ancak ve evvela bu hâdis âlemden hareketle mâlûmât sahibi olduğu hâlde, O’nun zât ve sıfatları hudûs ve zevâl alametlerinin zerresinden münezzehtir. Dolayısıyla 0, her türlü teşbihten beri, aklın “işte O” zannederek yöneldiği her vehimden verâda iken, hangi kuvvet ve kudretle bihakkın ihata ve idrâk edilebilsin? Elbette edilemez. O’na dair her söz hakikatte kil ü kâlden ötede değildir. Vâcibü’l-Vücûd ile mümkinü’l- vücûd arasında tabir caizse aşılmaz bir ontolojik uçurum vardır. Söz konusu uçurum ise son kertede epistomolojik bir uçurumu da yanında sürüklemektedir. Ve zihin, söz konusu uçurumu kendi imkân ve kapasitesi ile aşmaya mâlik değildir. Vahyin inzâl hikmeti de zaten beşer idrâkinin yaratıcı hakkındaki idrâk sının ve müşkülüne dayanmaktadır.</p>
<p>Vâcibü’l-vücûd ile mümkinü’l-vücûd irtibatının yegâne yolu vahyin inzâlidir. Fakat bu irtibat nasıl tahakkuk eder? Bu cevaplanması kolay bir sual değüdir. Peygamberlerin beşer olduğu hakikatiyle birlikte düşünüldüğünde, temas edilen irtibatın bu irtibatı beşer idrakine uygun hale getirecek aracı elçiler ile gerçekleşeceği düşünülebilir. Zaten peygamberlerin vahyi bir melek vasıtasıyla almasının esprisi kendisini burada açıkça göstermektedir. Lâkin peygamberlerle melekler arasında da vücûd bakımından ciddi bir farklılık bulunmaktadır. Latif ve kesif iki varlığın birbiriyle münasebetini açıklamak da bu noktada izaha kavuşturulması gereken yeni bir müşkül olarak öne çıkmaktadır. Müfessirlerin vahyin ya Hz. Peygamber’in melek mertebesine yükseldiği ya da Cebrâil’in insan suretine büründüğü anlarda aktarıldığını beyan etmeleri, aslında ilgili müşküle bir cevap sunmak amacına matuftur.69</p>
<p>Kelâm sıfatı, ezelî bir sıfat-ı İlâhî olmak itibariyle ve kelâm-ı nefsî veçhesiyle beşerin idrâk mahalli ötesindedir. Salt aklî olarak verilecek her hüküm, bu sıfatı ve her İlâhî sıfatı ancak “var ve yok” olarak tavsif edebilir. Sıfatların mahiyetine dair sarf-ı kelâm edebilmek ise salt aklî bir muhakemeyi aşmaktadır. Bu durum, Zât-ı İlâhî için de aynıyla ve fazlasıyla geçerlidir. “Mâ arefnâke hakka ma’rifetike/Seni hakkıyla bilemedik”70 kelâm-ı kibârı veya Muallim Naci’nin (ö. 1893) tabiri ile “kemâl-i zillette olanların, rütbe-i rıf’atı tasavvur olunamayan Rabbe takarrübe bir yol imkânı olmadığı”71 her akl-ı selimin itiraf ve teslimin- dedir. Keyfiyetsiz olan kelâm-ı İlâhî’nin, yalnız keyfiyeti idrâk edebilen beşer algısına konu olabilmesi, onun lafzî bir formda intikali ve zihne bu hâliyle dahli sayesinde mümkündür.</p>
<p>İşte, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelen vahyin keyfiyetini konu etmek aslında onun formunu/lafzım sual etmek demektir. Vahyin inzâline eşlik eden formun mânâya tahvilinin nasıl gerçekleştiği de elbette ayrıca ele alınmayı gerektirmektedir. Bu husus, aslında alfabeden mürekkeb kelime yani lafzın mânâya delâlet ediş, zihinde mânâyı hâsıl ediş yolundan farklı bir anlama sahip değildir.<br />
Belli harflere ve harflerin birleşimi ile belli kelimelere ve en nihayetinde belli lafızlara sahip olmak, zihinde mânânın zorunlu olarak mevcut olmasını gerektirmez. Mânâ, bir araz olarak mahlûkâtullahtır ve ancak Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla hâsıl olur. Âdetullah icabı Cenâb-ı Hak mânâyı halk edişini lafızlara bağlamış, insanoğlu da bu lafız yolunda alfabeyi vesile olarak kullanmıştır. Fakat Allah Teâlâ’nın bir mânâyı zihinde yahud kalpte halk etmesi için illa alfabenin lafzına ihtiyaç yoktur.72 Bu lafız bazen bir çınlama, bazen bir uğultu şeklinde de olabilir.73 Nitekim işin sonunda o lafzın kendisi mânâyı yaratmayıp, mânâ Allahu Azîmüşşân’ın tekvini ile beşer idrâkinde mevcut olmaktadır. İşte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ezelî ve keyfiyetsiz kelâm-ı İlâhîye muhatap oluşu yani vahyin kendisine intikali, bir şekilde kelâm-ı lafziye istinad etmekte ve “vahyin şekilleri” olarak rivayet edilen tüm yollar, Allah&#8217;ın bilgi ve mânâyı yaratmak için alfabeyi, tahsili vb. lafzî yolları zorunlu kılmadığını, sünnetullahı delen bir kısım yaratmaların lütf-i İlâhî ile tahakkuk edebileceğini ihtar etmekte, bu yönüyle de İnsanoğluna mucizelerin en büyüklerinden birini göstermiş olmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in vahiy alış yolu hangi şekilde olursa olsun muhkem âyetlerin beyân ettiği veçhile bu şekle Arapçanın eşlik ettiği muhakkaktır.74 Yani birazdan arz edileceği üzere, vahiy ister Cebrâil (a.s.) ile, ister kalbe ilkâ ile, ister başka bir yolla nâzil olmuş olsa da nihayetinde bu nüzûle Arap dili eşlik etmektedir. 75Çünkü “dinin mevcudiyetinden, muhatap açısından bakıldığında ancak, dilde bahsedilebilir.”76 Tabi Resûl-i Ekrem’e vahyin Arapça inzâli, onun ümmîliği meselesini de gündeme getirecektir. Peygamberimizin ana dili olan Arap- çaya konuşma yönü itibariyle hâkim olduğu ihtilaf edilmeyecek bir husustur. Hatta onun, dile hâkimiyet açısından kavmi- nin üstünü olduğu da sabittir. Bununla birlikte ümmîliğin tartışmalı hâle geldiği nokta Arapçaya okur-yazarlık düzeyindeki vukufiyettir. Çünkü peygamberi “ümmî” olarak vasıflayan bizzat Kur’ân olduğu için77 bu konunun açıklığa kavuşması beklenmektedir.</p>
<p>Kur’ân’da geçen ve Hz. Peygamberi niteleyen ümmî kavramı hakkında pek çok izahta bulunulduğu mâlûmdur. Ağırlıklı görüşe göre bu kelime, Hz. Peygamber’in mutlak olarak okuma yazma bilmediğine temas etmektedir. Söz konusu izahı benimseyenler de kendi içinde iki görüşe ayrılmaktadır: [I] Kur’ân’ın ve dahi bu âyetin inzâli öncesindeki durumda ümmî olduğunu söyleyenler, [II] vefat edene değin ümmî kaldığını söyleyenler. Ümmî kelimesinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in okuma yazma bilmediğine ya da öğrenmeyeceğine değil, onun dinî bir bilgiye sahip olmadığına delâlet ettiğini söyleyenler ise mezkûr lafzın anlamı konusunda azınlığı oluşturmaktadırlar. Hangi izah tercih edilirse edilsin, onu bir kısım suallerin takip edeceği mukadderdir. Nitekim ilk zümreye; “Kur’ân ve peygamber okumaya, ilme, yazıya teşvik ederken peygamberin kendisini bu emirlerden uzak kılması nasıl mümkün olabilir?”, “Hz. Peygamber’in yazı yazabildiğine yahud yazılan yazıyı okuyabildiğine delâlet eden bir kısım rivayetlerin nasıl anlaşılması gerekir?” tarzında sualler yöneltileceği, yöneltildiği bilinmektedir. Diğer zümreye de; “Okuma yazma bilen bir kimsenin söylediklerini başka bir bilgi kaynağından edinmediği nasıl ispatlanabilir?”, “Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilmediğine delâlet eden rivayetler nasıl anlaşılacaktır?” şeklinde sualler yöneltilmektedir.</p>
<p>Şahsî kanaatimiz, ümmî lafzmm, okuma yazma bilmeme konusunda mutlak olumsuzluğu yansıtmadığı yönündedir. Nitekim sıfât-ı nebî arasında sayılan “fetânet” vasfı, peygamberlerin zamanlarının en zeki, anlayışlı kişileri olmalarını ifade eder.78 Bu sıfatın lüzumunu ihsas ettiren pek çok unsur bulunmaktadır ve bahs-i diğerdir. Lâkin temas edilen vasfa sahip olduğuna itikâd ettiğimiz Hz. Peygamber’in, bugün vasat seviyedeki bir kimsenin dahi birkaç zaman içerisinde çözebildiği okuma-yazma işini 23 senelik risalet döneminde çözememiş olduğunu varsaymak muhaldir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yakın ashabından Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Zübeyr, Hz. Übey gibi isimlerin tamamı okuma yazma bilmekte ve zaman zaman vahiy kâtipliği yapmaktadırlar. Fakat bununla birlikte yine şahsî kanaatimizce Nebiyy-i Zîşân okuma yazmayı vefat edene değin kasıtlı olarak öğrenmemiştir. Çünkü okuma-yazma öğrenimi birer âlet ilimdir. Âlet, gayeye götüren ve ismi ile müsemma olan bir vasıtadan ibarettir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.) vahy-i İlâhî’ye muhatap olarak, zaten arzu edilecek ve ulaşılabilecek nihai hakikate ve ilme muttali kılınmışken,79 tekrar okuma yazma emrine ittiba ederek buradan zâhirî vasıtalarla ilim tahsilinde bulunma çabası tabir caizse daha yükseği daha alçakta olan ile değiştirmek gibi bizzat Kur’ân’ın zemmettiği80 türden bir işi gerçekleştirmek olacaktır. Lâkin daha evvel temas edüdiği üzere vahy-i İlâhî’nin Arapça inzâli kıraat/konuşma/tilavet düzeyinde Hz. Peygamberin kalbinde sükûn hâlinde olduğu gibi, âyetlerin lafzı ve hatta imlâsı dahi onun -okumak kabilinden değil âdeta fotoğra- fik bir muhafaza gibi- hafızasında sükûn hâlindedir. 81Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîm’de “Allah sana kitabı indirdi, hikmeti verdi ve bilmediklerini öğretti”82 buyurmuştur. Nitekim bazı vahiy kâtiplerine, yazılan âyetlerin imlâsı ve i’rabı hususunda telkinlerde ve tashihlerde bulunduğunu gösteren rivayetler, üzerinde durduğumuz hususu teyid eder durumdadır. 83Hatırlanacağı üzere “Rabbin ona (îsâ aleyhisselâm) hikmeti, Tevrat’ı ve İncili öğretecek”84 meâlindeki âyet-i kerîme hakkında müfessirler, söz konusu öğretmeden kastın “bunları yazmayı Hz. İsa’ya bizzat Allah Teâlâ’mn öğretmesi” olduğunu beyan etmişlerdir.85</p>
<p>Ezcümle, Nebî-i Mükerrem Efendimiz okuma yazma öğrenme kabiliyeti ve imkânından elbette mahrum değildi. İstemesi hâlinde pek tabi bunu en kısa sürede gerçekleştirebilir- di. Fakat o bunun, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ikram ettiği büyük nimetin kadr u kıymetini bilememek demek olduğunu tercihen, başkalarıyla ortak kılınmadığı bu ilim kanalından içmeyi, ilmi menbaından almayı sürdürdü. Bununla birlikte vahyin Arapça inzâl edildiği hakikatine muvafık olarak hem okunuş hem de yazılış itibariyle Kur’ân’ın zabtı ve bilgisine de muttali kılınmıştı. Özlü bir şekilde izah etmeye çalıştığımız bu durum; bir taraftan Kur’ân’ın Arapça inzâli, bir taraftan peygamberin ümmî olması, aynı şeküde vahyin keyfiyeti hakkındaki izahatımız ve diğer taraftan beşer idrâki açısından kelâm-ı nefsinin kelâm-ı lafzîye lüzûmu noktasında söylediklerimizle de muvafıktır, onları tamamlayıcıdır. Ayrıca Peygamber Efendimiz’in okuma-yazma öğrenmemesinin bazı hikmetlere ve maslahatlara mebnî olduğu açıktır. Abdülkâhir el-Cürcânî’nin (ö. 471/1078) de işaret ettiği üzere;“[Peygamberimiz okuma-yazma öğrenmemesi] Peygamberlik hücceti daha açık ve ezici olsun, tesiri daha güçlü olsun, hakikati inkâr eden ve yanlışında direten kişiler bu yanlışlarında ısrar etmesinler, şüphe arayanlar da herhangi bir açık kapı bulamasınlar diyedir. Yoksa yazı öğrenmek zatı itibariyle kötü olduğu için ümmî kalmış değildir.”86</p>
<p>Melikşah Sezen &#8211; Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Yazı Tarihi,syf:46-53</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>69. Ebü Mansur el-Mâturidi, Te&#8217;vilâtü”LKur&#8217;ân, XVL $. 151-52; Çâperdi, Şerhul&#8217;1-Keşşâf, Süleymaniye Ktp., Damat İbrahim Paşa kl., nr. 162, vr. Za-b.</p>
<p>70 Hacı Bektaş-ı Veli, Şerh-i Besmele, (haz.) Hamiye Duran, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2012, s. 50; Şemseddin es-Sivasi, esSafâyih fi Tercümeti&#8217;i-Levâyih, İstanbul: Sivas Belediyesi Yayınları, 2017, 8. 65.</p>
<p>71. Muallim Nari Pcâz-ı Kur&#8217;ân, İstanbul: Mathaa-i Ehuzziva 1301 e 97</p>
<p>72 Aynülkudât el-Hemedâni, Zübdetü-Hakâik, s. 164-166.</p>
<p>73. Rivayetlerde zikredilen uğultunun mahiyeti hakkında fikir verebilecek bir rivayet şöyledir: “En&#8217;âm süresi doğu ve batıdan gökyüzünü dolduran, yükselen tesbih ve takdis sesleriyle yeryüzünü ttreten bir grup melek refakatinde inzâl edilmiştir.” Celâleddin es&#8221; Süyüti, el İtkân fi Ulümi&#8217;-Kur&#8217;ân, s. 94; Ahmed Davudoğlu, Sahih Müslim Tercümesi ve Şerhi, ll, s. 587.</p>
<p>74 Yusuf, 12/2; Zuhruf, 43/3.</p>
<p>75.Kur&#8217;ân&#8217;ın Arapça olması, onun muhtevasında kök itibariyle acemi bazı kelimelerin bulunduğu hakikatini reddetmemektedir. Bu konuya ayrı bir başlık altında temas edilecektir.</p>
<p>76.” Tahsin Görgün, Anlam ve Yorum, İstanbul: Külliyat Yayınları, 2. Baskı, 2018, s. 157.</p>
<p>77 A&#8217;râf 7/157-158.</p>
<p>78 Melikşah Sezen, Peygamberlerin Vasıfları ve İsmet Sıfat, İstanbul Siyer Yayınları, 2019, s. 28-34,</p>
<p>79 Ebü Mansur Muhammed b. Muhammed el-Mâturidi, Tevilâtül Kur&#8217;ân, VI, s. 80.</p>
<p>80 Bakara, 2/61.</p>
<p>81 Kurân-ı Kerim, Resül-i Ekrem&#8217;i “sahife okuyan” olarak tavsif etmektedir ve bu tavsifi, mezkür tespitimizle ilişkilendirmemiz mümkündür. Bkz. Beyyine, 98/2.</p>
<p>82. Nisâ, 4/113.</p>
<p>83 Necmeddin Ömer en-Nesefi, et-Tefsir fit-Tefsir, (nşr. &amp; çev.) Muhammed Coşkun, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2019, I, s. 110-111; Tayyar Altıkulaç, Mesâhif-i Kadime, İstanbul: İrcica, 2015, s. 53; Fahreddin Kabâve, Ve La Yezalune Yukatiluneküm fi Meydanit-Talim ve&#8217;l-Bahsü&#8217;-İlmi ve Urubetil-Lisan, İstanbul: Dârü&#8217;l-Lübâb, 3. Baskı, 2017, s. 90.</p>
<p>84. Âli İmrân, 3/48.</p>
<p>85 Ebü Mansur Muhammed b. Muhammed el-Mâturidi, Tevilâtü”l. Kur&#8217;ân, Il, 8. 307.</p>
<p>86 Abdülkâhir el-Cüzcâni, DelâilüLİ&#8217;câz, (çev.) Osman Güman, İstanbul Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015, s. 30.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/">Vahyin İnzâl Keyfiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2020 15:03:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hanife ve Mürcie]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Mürcie]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24235</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm’ın ikinci nesline erişen İmam-ı Â’zam Ebû Hanife’nin itikadı hem seleften olması hasebiyle hem de amelî bir mezhebin kendisine nispet edildiği müctehid bir âlim olması hasebiyle kendisinden sonra hem müntesiplerinin hem diğer mezhep müntesiplerinin hem de muhaliflerinin merakını cezbetmiş ve onu tasvip etmeyenler çeşitli yakıştırmalar ile imamı itikatta bidate sapmakla itham etmişlerdir. Bu ithamlardan biri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/">İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24239 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2-300x183.jpg" alt="" width="357" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2-300x183.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2-600x366.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2.jpg 656w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" />İslâm’ın ikinci nesline erişen İmam-ı Â’zam Ebû Hanife’nin itikadı hem seleften olması hasebiyle hem de amelî bir mezhebin kendisine nispet edildiği müctehid bir âlim olması hasebiyle kendisinden sonra hem müntesiplerinin hem diğer mezhep müntesiplerinin hem de muhaliflerinin merakını cezbetmiş ve onu tasvip etmeyenler çeşitli yakıştırmalar ile imamı itikatta bidate sapmakla itham etmişlerdir. Bu ithamlardan biri olan ‘Mürciilik’ bugün de çeşith zümreler tarafından, istismar amacıyla gündemde tutulmaktadır.</p>
<p>İmamın ‘Mürcie’ itikadından olduğu iddiasının hakikatte neye tekabül ettiğinin açık bir surette ortaya konulması bir zarurettir. Bu meselenin vuzuha kavuşması için Mürcie’nin ne olduğuna temas etmek gerekmektedir, irca’ kelimesinden türeyen Mürcie’nin üç ana anlamı mevcuttur.</p>
<p><strong>1.</strong> İmanı, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar şeklinde tarif ederek ameli bu tarife dâhil etmeyip onu rükn-ü aslî olarak görmemeyi ifade eder.</p>
<p><strong>2.</strong> Cemel ve Sıffin savaşlarında savaşanların durumu hakkında müspet-menfi herhangi bir hükümde bulunmayarak onların durumlarını Allah’a havale etmeyi ifade eder.</p>
<p><strong>3.</strong> Kâfire amellerinin fayda vermediği gibi Mümine de günahlarının zarar vermeyeceğini kabul ederek, amelleri irca etmeyi ifade eder.</p>
</div>
<div>Mürcie ifadesinin üç başlığı da kapsayan bir üst adlandırma olduğu anlaşıldığında bu başlıklardan mesela Cemel ve Sıffin savaşında bulunanların durumları üzerine hüküm vermeyip tevakkuf etmek ve onların durumunu Allah’a irca etmek, tüm Ehl-i Sünnet’in üzerinde ittifak ettiği bir esastır.</div>
<div>
<p>Hatta bu anlamda günahkâr bir müminin bu hâl üzere ahirete irtihal eylediğinde onun hakkında dahi cennetliktir yahud cehennemliktir gibi katî bir hükmün serdedilemeyeceğinde icmâ vardır.16 Dolayısıyla bu anlamda bir ircayı Ebû Hanife’yi zemmetmek kastıyla kullanmanın muhal olduğu aşikârdır.</p>
<p>İmam Ebû Hanife’yi Mürcie’den olmakla itham edip onu zemmetmeye gayret edenlerin asıl kastı birinci başlık ve üçüncü başlıktaki ayrımı/farkı gizleyip, mugalâta ile hilaf-ı hakikat bir iddiayı kabul ettirmektir. Şu hakikati peşinen ifade etmekte fayda bulunmaktadır; İmanı, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar şeklinde tarif etmekle, amelsizliğin kişiye zararı olmayacağının aynı manada olduğunu beyan etmek muhaldir.</p>
<p>Bu iki hüküm arasında çok büyük farklar mevcuttur ki İmam-ı A’zam hiçbir eserinde amelsizliğin, günahın kişiye zarar vermeyeceğine dair tek cümle sarf etmiş değildir. Aksine kurucusu olduğu amelî mezhebi Müslümanların amellerinde doğru olanı takip edip sıkı sıkıya yapışmaları için getirdiği ictihadlarla ve yetiştirdiği müçtehitlerle miras bırakmıştır.</p>
<p>Öte yandan İmamın kendi hayatına dair bizlere intikal eden güvenilir rivayetlerden onun ameline karşı ne denli hassas ve düşkün olduğu da müsellemdir.17 Bununla beraber ehl-i hadis kahir ekseriyetle amelleri imana dâhil ederek tarif etmişse de aradaki bu ihtilaf lafzîdir. Çünkü hem Ebü Hanife ve ashabı hem de ehl-i hadis, günahkâr bir kimsenin imandan çıkmayacağı/çıkmadığı hususunda müttefiktirler.18</p>
<p>İmam-ı Â’zam’ın işte bu bidat itikadı görüşten, ircâ fikrinden olduğunu vehmettiren rivayetlerin ise tarihi bir hakikati ile senet açısından sıhhati mevcut değildir. Mesela İmam Malik’in Muvatta’da yer alan ve doktorların tedavisinden aciz kaldıkları hastalık anlamına gelen ‘ed-Dâu’l-Udal’19 ifadesinin tefsirini talep eden kişilere, bunun Ebü Hanife ve ashabı olduğunu, çünkü Ebü Hanife’nin irca suretiyle sapıklığa sevk ettiğini söylediği nakledilir. Muvatta şarihlerinden Endülüslü el-Bacî ise bu rivayetin sahih olmadığını şerhinde beyan etmektedir.20 Bununla beraber İzmirli İsmail Hakkı (ö. 1947) bid’at olan ircâ fikrinin ilk olarak Ebü Selt es-Semmân (ö. 152/769) tarafından başlatıldığını bundan evvel sadece Ehl-i Sünnet ircasının olduğunu zikretmektedir.21</p>
<p>Hatib el-Bağdadî de Tarih’inde, Haşan b. Hüseyin İbnü’l-Abbas en-Nealî &gt; Ahmed b. Cafer b. Selam &gt; Ahmed b. Ali el-Ebbâr &gt; Ebû Yahya Muhammed b. Abdullah b. Yezid el-Mûkrî senediyle: “Ebû Hanife heni ircaya davet etti.” şeklinde bir aktarımda bulunmuştur.22</p>
<p>Rivayetin senedinde yer alan Ebû Yahya el-Mûkrî dışındaki ravilerin sika olmadığı ifade edilmiştir.” 23 Metin açısından ise herhangi bir kanaat hâsıl edecek bir metin olmadığı için<br />
davetin Ehl-i Sünnet Mürcie’sine olmadığını iddia etmek de makul görünmemektedir. Görüldüğü üzere böyle bir rivayetten hareketle imama bidat nispet etmenin hiçbir ilmî kıymeti haiz olmayacaktır.</p>
<p>Kaynaklarda zikredilen bir diğer önemli husus ise Mürcie ifadesinin ideolojik bir kullanıma alet edildiğidir. Mutezilenin kendilerinden olmayan herkesi Mürcie olarak isimlendirdikleri bilinen bir husustur.24</p>
<p>Aynı şekilde Haricîlerin de böyle bir kullanımla, hasımlarını zemmetmek amacıyla ‘Mürcie’ şeklinde anıldığı söylenmiştir.25 Bu isimlendirme sadece Ebû Hanife’ye has bir durum değildir. Nitekim Mutezile’nin ehl-i hadisi topyekûn Mürcie olarak isimlendirdiği de nakledilmiştir.26 Hanefî ulemâdan Ebû Mutf en-Nesefî’nin Kitabu’r-Red Ale’l-Bida’ eserinde Mürcie’yi sadece imanla birlikte günahın zarar vermeyeceğini iddia edenler olarak nakletmesi de bu konuda hatırda tutulması geren bir husustur.27</p>
</div>
<div>İmam Buharî’nin Ebû Hanife’yi Mürcie’den olarak nakletmesine gelince o Tarihu’l-Kebirinde bu bilgiyi verdikten sonra imamın rey ve hadisinin terk edildiğini ifade etmiştir. İmam Buharî’nin, Ebû Hanife ile ilgili cerh ifadesinin gerekçesine dair birkaç hususa dikkat çekilmiştir. Bunlardan biri onun, Nuaym b. Hammad ile olan arkadaşlığıdır.28</div>
<div>
<p>Nuaym’ın şiddetli taas-subu ve İmam-ı Â’zam hakkında onu kusurlu gösterecek hikayeler uydurması, yani kaş yapmak isterken göz çıkarması İmam Buharî’nin onunla ilgili hatalı malumata ulaşmasına sebebiyet vermiştir. Cerh hususunda bir kısım muhaddislerin İmam Ebû Hanife’yi hedef aldıkları itiraz kabul etmez bir hakikattir.</p>
<p>Lâkin bu hususta en önemli yaklaşım bizce Tehanevî’nin şu ölçüsüdür: “Ebû Hanife’nin vefatından asır veya asırlar sonra doğmuş Buharî ve ona tabi olanların sözü değil, Yahya b. Ma’in’in sözü geçerlidir. Yahya b. Ma’in konuştuğu zaman Buharî, MüsUm, Nesaî ve diğerleri susarlar. Çünkü bunların hepsi, İbn Ma’in’in rical konusunda emsalsiz olduğuna şahitlik etmişlerdir.”29 İmam Ebû Hanife’ye yönelik bu kabil tenkidlere ve yakışıksız ithamlara karşı Muhammed Abdurreşid en-Numanî’nin Mekânetü’l-îmam Ebû Hanife fi’l-Hadis eserine, Muhammed el-Kerderî’nin Menakibû’I-îmam Ebû Hanife eserine, Heytemî’nin Hayratü’l-Hisan adlı eserine, Muhammed Kasım el-Harisî’nin Mekânetü’l-îmam Ebû Hanife Beyne’l-Muhaddisîn eseri gibi daha pek çok esere bakanlar ayrıca Zahid el-Kevserî’nin, Muhammed Ebû Zehra’nın ve birçok muasır âlimin kıymetli teliflerini inceleyenler tatmin edici ve mufassal cevapların verildiğini göreceklerdir.</p>
<p>Tüm bunların dışında ve daha önemli bir hüccet olarak İmam-ı Â’zam’ın günümüze ulaşan kendi eserlerinde Mürcie’ye dair neler söylediği bu meselenin sağlıklı olarak anlaşılabilmesi için hayatidir. Nitekim İmam Ebû Hanife’nin çağdaşı ve dostu olan Osman el-Bettî’nin kendisine gönderdiği mektuba cevaben yazdığı risalede iman ve amel münasebeti ile ilgili etraf İl izahlar getirdikten sonra; “Zikrettiğin Mürcie meselesine gelince: bid’at ehli,hak ve doğruyu söyleyen kimseleri bu isimle isimlendirirse, hakkı söyleyenlerin bunda ne günahı vardır?</p>
<p>Oysaki böyle isimlendirilenler adaletli ve sünnet ehlikimselerdir. Mürcie ismini de ancak onlara düşmanlan vermiştir. ifadeleri ile daha önce işaret ettiğimiz isimlendirme şeklinin muhatabı olduğunu bizzat kendisi dile getirmiştir. Özlü bir şekilde yine İmam Ebû Hanife’nin kendi eserinden amel iman münasebeti ile ilgili şu satırlar onun hangi noktada</p>
<p>olduğunu ortaya koymaya kâfidir. “Bil ki; benim görüşüm şudur: Kıble ehli mü’mindir. Onları terk ettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farizaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. îmanı ve ameli terk eden kimse ise, kâfir ve cehennemliktir. îİmanı bulunduğu halde farizaların bazısını terk eden kimse, günahkârmü’mindir. Onun azap görmesi yahud affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. ”</p>
<p>Bu satırlar İmam-ı Â’zam’ın itikadına dair nakilde bulunmuş Tahavî’nin Akidetü’t Ehl-i Sünne&#8217;si gibi erken dönem kaynaklardan da teyid edilebilmektedir.Cemel ve Sıffin savaşlarına iştirak edenlerin durumu hakkında da İmam; &#8220;Hz. Peygamber’in ashabı arasında bizden önce geçen ihtilaflar için, ‘Allah eniyisini bilir’diyorum.&#8221;30ifadeleri ile tüm Ehl-i Sünnet’in tavrını beyan etmektedir. Bütün bu açık gerçeklere rağmen lafzı bir imkânı istismar ederek, yahud kavramların istikrar bulmadığı evrelerdeki kullanımları bugüne taşıyarak İmam-ı Â’zam’a Mürcie ithamını sürdürmek, ima etmek hem hilaf-ı hakikat hem de büyük bir vebaldir.31</p>
</div>
<div>Melikşah Sezen &#8211; Maturidiyye 1,syf:24-27</div>
<div></div>
<div><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div>
<p>16.-Lalekâî, Şerhu Usıd-i İtikadı Ehl-i Sünneti ve&#8217;l-Cemmt-i mi’n-Kitabî ve’s-Sünneti ve İcami&#8217;s-Sdhabeti ve&#8217;t-Tdbiin ve men Ba’dehum, syf. 78</p>
<p>17.&#8221; Şehristanl, el-Milel ve’n-Nihal, çev. Mustafa Öz, syf. 142; Talat Koçyiğit, Hadiscilerle K elâm alar Arasındaki M ünakaşalar, syf. 57</p>
<p>18.el-Lalekâl, a.g.e., syf. 78; İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, syf. 124; Salahattin Polat, Hadis Araştırmaları, syf. 53</p>
<p>19.İmam Malik, Muvatta, İsti’zân, 30; Zahid el-Kevsert, Fıfehu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum, çev. Abdulkadir Şener, syf. 9</p>
<p>20. el-Baci, Müntekâ, c. 7, syf. 300</p>
<p>21.İzmirli İsmail Hakkı, a.g.e., syf. 125; Islâm&#8217;da Felsefe Akımlari, syf. 37</p>
<p>22.Hatib el-Bağdadî, Tarih, c. 13, syf. 375</p>
<p>23.Mustafa Ûztoprak, a.g.e., syf. 67</p>
<p>24 Şehristanî, a.g.e., syf. 141;</p>
<p>25.İbn EbîYa’lâ, Tabakât, c. 1. syf. 36</p>
<p>26.Hayri Kırbaşoğlu, Ehl-i Sünnet’in Kurucu A talan, syf. 74</p>
<p>27.Ahmet İzol, Ebû Muti’ en-Neseft’nin Kitabu’r-Redd A le’l-Bida’ Adlı Eserinin Tercüme ve Tahlili, YLT-2013, syf. 40 vd.</p>
<p>28.Mustafa Acıoğlu, Müsned-i Ebû Hanife Tercüme ve Şerhi, c. 1, syf. 68</p>
<p>29.Mustafa Acıoğlu, a.g.e., c. 1, syf. 74-75</p>
<p>30.Ebû Hanife, Osman el-BettI’y e Risale, (İmam-ı Â’zam’m Beş Eseri içerinde), çev. Mustafa Ûz,<br />
syf. 63</p>
<p>31.Ebû Hanife, a.g.e., syf. 62</p>
<p>32. H. Sabri Erdem, Ebû Hanife ve Ebû Mansur el-Mâtundî, M ürde’nin Devamı O larak Görülebilir mi?, (Büyük Türk Bilgini İmam Mâturîdl ve Mâturîdtlik Milletlerarası Tartışmalı tlmî Toplantı<br />
tebliği), syf. 146</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/">İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Mâturîdî’den Tarihselci Çıkarmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-maturididen-tarihselci-cikarmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-maturididen-tarihselci-cikarmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Jan 2019 12:19:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Mâturîdî’den Tarihselci Çıkarmak]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Maturidi]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21158</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam Mâturîdî son yüzyılın en çok istismar edilen İslâm âlimleri listesinin başında anılsa zannediyorum ki bu mübalağalı olmayacaktır. Ehl-i Sünnet’in iki itikadî mezhebinden birinin kurucusu olan bu mübarek imam ve eserleri âdeta Ehl-i Sünnet’in karşı olduğu tüm garabetlerin menşei gibi hilaf-ı hakikat bir sunumla takdim edilir oldu. Söz konusu istismar ve çarpıtmalar tükenip kesilmediği gibi üstüne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-maturididen-tarihselci-cikarmak/">İmam Mâturîdî’den Tarihselci Çıkarmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="pf-content">
<p class=""><strong class=""><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/imam_maturidi_kimdir_hangi_yuzyilda_yasamistir_h31527_1541f.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21159 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/imam_maturidi_kimdir_hangi_yuzyilda_yasamistir_h31527_1541f-300x183.jpeg" alt="" width="338" height="206" /></a></strong></p>
<p class=""><strong class=""><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/imam_maturidi_kimdir_hangi_yuzyilda_yasamistir_h31527_1541f.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22402 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/imam_maturidi_kimdir_hangi_yuzyilda_yasamistir_h31527_1541f.jpeg" alt="" width="521" height="318" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/imam_maturidi_kimdir_hangi_yuzyilda_yasamistir_h31527_1541f.jpeg 706w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/imam_maturidi_kimdir_hangi_yuzyilda_yasamistir_h31527_1541f-600x366.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/imam_maturidi_kimdir_hangi_yuzyilda_yasamistir_h31527_1541f-300x183.jpeg 300w" sizes="(max-width: 521px) 100vw, 521px" /></a></strong></p>
<p class=""><strong class="">İmam Mâturîdî</strong> son yüzyılın en çok istismar edilen İslâm âlimleri listesinin başında anılsa zannediyorum ki bu mübalağalı olmayacaktır. Ehl-i Sünnet’in iki itikadî mezhebinden birinin kurucusu olan bu mübarek imam ve eserleri âdeta Ehl-i Sünnet’in karşı olduğu tüm garabetlerin menşei gibi hilaf-ı hakikat bir sunumla takdim edilir oldu. Söz konusu istismar ve çarpıtmalar tükenip kesilmediği gibi üstüne birde hemen her gün yeni şeylerin peyda edildiği görülüyor. Söz konusu teşebbüsün en güncel versiyonu, Tarihselciliğin Türkiye temsilciliğini sürdüren bir tefsir profesörünün beyanlarında görmekteyiz. <strong class="">Doktora sürecine kadar herhangi bir kelâm kitabı dahi okumadığını itiraf eden bu zat</strong>, bugün –<strong>İmam Mâturîdî</strong>’nin itikadî kabullerine muvafık bir itikad üzere olmadığı halde- mezhep imamı bir kelâmcıyı en iyi anlayan kişi gibi sarf-ı kelâm edebilmektedir.</p>
<p class=""><strong class="">İmam Mâturîdî</strong>’nin eserlerini anlamak zordur. Çünkü hem mütekaddim dönem bir âlim olmasının getirdiği ıstılahî zorluklar hem de kendisinin usûl ve fürû ilimleri cem etmiş yüce bir âlim olması onun ifadelerinin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. <strong class="">İmam Mâturîdî’</strong>nin <em>Te’vilâtü’l-Kur’ân</em> isimli tefsiri de bu zorluklarla çevrilidir ve pek çok araştırmacının bu sebeplerle hataya düştüğü müşahede edilmektedir. <strong>Alaeddîn es-Semerkandî</strong> <em>Şerhu Te’vilâtü’l-Kur’ân</em>’ı tam da bu sebeple, yani ‘usûl-i fıkıh, usûliddîn, lûgat ve söz sanatlarına ömrünü vakfetmemiş olanların anlayamayacağı ibareleri izah için’ yazdığını bildirir. Bunun ne kadar yerinde ve önemli olduğu ortadadır. Fakat ne yazık ki bugün <em>Te’vilât</em>’ı doğru anlamak için yazılan şerhi doğru anlamak için de bir şerhe ihtiyacımız olduğu da inkâr edilemez. Bugün <strong>İmam Mâturîdî</strong> ile meşgul olanlara anlaşılan bir ‘<em>Te’vilât</em> okuma kılavuzu’ borçluyuz.</p>
<p><em>Te’vilât</em>, ismiyle vurguladığı mânâ üzere âyet-i kerimelerin te’villerini cem eden bir muhtevayı haizdir. Yani öncelikle şunu fark etmemiz gerekir ki bu tefsirde karşımıza çıkan her te’vil İmamın görüşünü, kabulünü yansıtmaz. O bazen ilgili te’vili aktarımının peşinden reddederken bazen konunun geçtiği başka bir âyette yahud konuyla zahirî bir irtibatı anlaşılmayan bir yerde o te’vili makul ve makbul bulmadığını beyan edebilir. Dolayısıyla eserde görülen her te’vili hemen imama nispet etmek isabetli ve ilmî bir tavır değildir. Öte yandan kavramların henüz istikrar kazanmadığı, ilimlerin teşekkül döneminde kaleme alınmış bir eserde yer alan kavramları bugünkü ıstılahî karşılıklarıyla doldurmak da bir başka hatalı yaklaşımdır. Söz konusu girizgahın peşinden artık bu bilgileri neden paylaştığımızı söyleyebiliriz.</p>
<p class="">Yazının başında da atıf yaptığımız tarihselcimiz, <strong>İmam Mâturîdî</strong>’nin, bir âyetin hükmünün içtihadla neshini caiz gördüğünü iddia ediyordu. <strong>Fakat bu iddiası açıkça söyleyebiliriz ki tamamen yalandır. </strong>Tevbe sûresinin 60. âyetinde zekâtın verileceği sınıflar zikredilirken anılan ‘<em>el-müellefetî kulûbühüm</em>’ yani kalpleri İslâm’a ısındırılacaklar zümresini izah ederken, <strong>Hz. Ebû Bekir </strong>(r.a.) döneminde daha önce ilgili zümrenin payından istifade etmiş iki zâtın (<strong>Uyeyne b. Fulan </strong>ve<strong> Akra b. Habis</strong>) yeniden talebine dair bir rivayeti aktarır. Anlatılan hadisenin neticesinde <strong>Hz. Ömer </strong>(r.a.) ilgili tahsisatı onaylamaz. <strong>İmam Mâturîdî</strong> de ilgili naklin peşinden, ‘bu âyette içtihadla neshin cevazı vardır’ der. Bunu der fakat burada kastettiği ne âyetin hükmünün geçici ne de kalıcı olarak nesh edilmesidir (yürürlükten kaldırılmasıdır).</p>
<p class="">Bir müessese olarak ‘müellefe-i kulub’un mevcudiyeti daima var olmuş tahsisat almaya devam edenler de bulunmuştur. Bu diğer halifeler döneminde de böyledir. Yani âyetin hükmünün ne geçici ne de kalıcı neshi diye bir durum söz konusu değildir. Peki burada ictihadla değiştirilen nedir? el-Cevap: Kimin müellefe-i kulub olduğudur. Bu ise âyetin hükmünün neshi ile ilgili bir durum değildir. İmamın böyle bir ifade ve vurgusu olmadığı gibi tarihten bugüne hiçbir şahıs bu ifadeyi böyle anlamamıştır. Bunu gösterir tek bir kayıt mevcut değildir.</p>
<p><strong>İmam Mâturîdî</strong> gerçekten bir âyetin hükmünün içtihadla neshine cevaz verseydi ne olurdu, ulaşılmak istenen amaç nedir? Eğer insanlar onun böyle bir şey söylediğine ikna edilirse, Kur’ân’ın ilk muhatap kitlenin anlayışı üzere nazil olduğu iddiasına Ehl-i Sünnet’ten referans bulunmuş olacak ve bugün âyetler üzerindeki tarihselci tasarruf meşruiyet zemini yakalamış olacaktır. Halbuki ortaya koyduğumuz üzere ne imamın ne de onun itikadına, usûlüne, eserlerine hakkıyla vakıf âlimlerin böyle bir anlayış yahud tatbiki söz konusu değildir. Bu apaçık bir çarpıtmadır! Yani tarihselcilik kendisine yanlış bir adresten referans aramaktadır…</p>
<p>Yine aynı isim bugünlerde benzer bir teşebbüsü Fâtır sûresinin 33. âyetine dair <em>Te’vilât</em>’tan kesip sunduklarıyla gerçekleştirmektedir. Tefsircimiz, cennet nimetlerinin haber buyrulduğu âyette geçen; <em>“Orada altın bilezikler ve incilerle süslenecekler. Onların giysileri de ipektendir.”</em> beyânları için <strong>İmam Mâturîdî</strong>’nin: ‘Dünyada kimse bunlarla süslenmeye özenmezler fakat Allah biliyor ki Arapların bunlara özentileri vardı. Bu durumda âyet, onlara özendikleri şeyi vâdettiği anlamına gelir’ şeklinde bir açıklama yaptığını yani tabir-i caizse Allah Teâlâ’nın âyeti ile hakikati bildirmek yerine muhataplarının duymak istediklerini söylediğini iddia etmiştir. Tabi bunu yalnız kendisi söylemeyip <strong>İmam Mâturîdî</strong>’yi de âdeta tarihselci gibi takdim etmiştir. Halbuki bu iş de onun takdim ettiği gibi değildir. Daha evvel temas ettiğim gibi <em>Te’vilât</em>’taki her te’vili <strong>İmamın</strong> kabulü olarak değerlendirip üzerine atlamak doğru ve isabetli değildir.</p>
<p>Kaldı ki <em>Te’vilât</em>’ın mukaddimesine vakıf olan herkesin hatırlayacağı üzere <strong>İmam, Hz. Peygamber</strong> (s.a.v.)’in ve Ashab-ı kiramın âyetlerle ilgili olarak beyanlarını muradullaha muvafık olma noktasında kat’î kabul edip onları ‘tefsir’, bunlar dışındaki hiçbir izahın da kat’îlik ifade etmediğini kabul ederek onları da ‘te’vil’ olarak tasnif etmiştir. Te’vili ayrıca, ‘bu âyetler Allah Teâlâ’nın değil de bir insanın sözü olsaydı şu mânâlara da gelebilirdi’ şeklinde değerlendirdiğinden onlara dini anlayış açısından bir mutlaklık ve hakikat yüklemediği ortaya çıkacaktır. Daha da önemlisi <strong>İmam Mâturîdî</strong> bu âyetin Arapların özendiği şeyleri vâdetme mânâsı taşıdığına dair bir te’vili paylaştıktan sonra bir te’vil daha paylaşmakta hatta o kendi tasnifi açısından ‘tefsir’ olarak nitelendirilebilecek bir izah olarak daha dikkat çekmektedir. Fakat ne yazık ki bu kısım Tarihselcilerin işine gelmiyor olmalı ki buraya en küçük bir temas söz konusu değildir. Onu da biz paylaşalım:</p>
<p class=""><strong>İmam Mâturî</strong>dî ilgili âyetin izahı sadedinde paylaştığı bir başka te’vilde şöyle söylemektedir; ‘…altın, gümüş, ipek ve sözü edilen benzeri süs eşyasının ne şekilleri ve ne cevherleri itibariyle dünyadakilere benzer bir tarafları yoktur, onlara sadece isimleri benzemektedir. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: <em>“Cennette hiçbir yüzün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, insanın kalbine ve hayaline bile gelmeyen şeyler vardır.” </em>Başka bir rivayette de şöyle buyrulur:<em> “Cennette olan şeyler dünyadakilere benzemez, sadece isimleri benzer.””</em></p>
<p class=""><strong>İmam Mâturîdî</strong>’nin tefsir-te’vil ayrımını dikkate aldığımızda onun bahsi geçen ilk te’vili sadece lugavî bir anlam olarak naklettiği ve kendisinin iştirak ettiğini gösteren bir karine taşımadığı, usûlünün de buna uygun olmadığı anlaşılmaktadır. Halbuki bizim aktardığımız izahında ise hadis-i şeriflerin şerhi ile mesele te’vil boyutundan tefsire dönmüş olmaktadır ki İmam Mâturîdî’nin yine kendi usûlü gereği buna muhalefet etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu âyetin izahından hareketle de İmam Mâturîdî’den bir tarihselci, beyanlarından da tarihselcilik çıkarmak mümkün değildir. Bu gibi parçacı ve hakikati çarpıtan sunumların da ne yazık ki İmam Mâturîdî’yi istismardan başka bir anlamı yoktur.</p>
</div>
<p>Melikşah Sezen</p>
<p>Kaynak: musellem.net</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-maturididen-tarihselci-cikarmak/">İmam Mâturîdî’den Tarihselci Çıkarmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-maturididen-tarihselci-cikarmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
