<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mahmut Erol Kılıç | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mahmut-erol-kilic/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Jan 2020 13:45:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mahmut Erol Kılıç | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mahmut Erol Kılıç &#8211; Hayatın Satır Araları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahmut-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahmut-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2020 13:45:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatın Satır Araları]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23792</guid>

					<description><![CDATA[<p>Daha çok maddilikle kurulmuş modern insan kalbinden sürgün insandır; kalp gözü olmayan&#8230; Madde ile mana arasında makası açan modernizm, insanı tek kanatlı bir varlık kılmış. Modern insan şimdi daha çok robotik biridir; Vicdanın, müteal duyguların kendisine oturmadığı bir makina. .. Tabiata daha çok hükmetmeye kilitlenen; çıkarı, başarıyı tek hedef bilen; Ölüm dahi olsa hedefe giden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahmut-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-alintilar/">Mahmut Erol Kılıç – Hayatın Satır Araları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23794 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/69322867_113475296504050_2866590466256813805_n-240x300.jpg" alt="" width="266" height="333" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/69322867_113475296504050_2866590466256813805_n-240x300.jpg 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/69322867_113475296504050_2866590466256813805_n-600x750.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/69322867_113475296504050_2866590466256813805_n-768x960.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/69322867_113475296504050_2866590466256813805_n-819x1024.jpg 819w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/69322867_113475296504050_2866590466256813805_n.jpg 1080w" sizes="(max-width: 266px) 100vw, 266px" /></p>
<p>Daha çok maddilikle kurulmuş modern insan kalbinden sürgün insandır; kalp gözü olmayan&#8230; Madde ile mana arasında makası açan modernizm, insanı tek kanatlı bir varlık kılmış. Modern insan şimdi daha çok robotik biridir; Vicdanın, müteal duyguların kendisine oturmadığı bir makina. .. Tabiata daha çok hükmetmeye kilitlenen; çıkarı, başarıyı tek hedef bilen; Ölüm dahi olsa hedefe giden her yolu mübah gören&#8230; Günümüzün manşetlerinden düşmeyen ekolojik facialar; kimyasal silahlar gerçeği; savaşın içinde kırılan ülke ve insanlar. .. Tamam, şiddet ve öldürme Kabil’den beri var, ama bugün böylesi öldürücülüğün, modernizmin ”değer”sizliğiyle ilgili olduğu da bir gerçek&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Niyazi Mısri&#8217;nin bestelenmiş şiirinde denildiği gibi..</p>
<p>Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,<br />
&#8230;<br />
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.…</p>
<p>Bu mısralar her şeyi özetliyor. Dermanın olduğu yerlerde dertler aranmalı. Dert ”bir”e indirildiğinde birçok derdin dert olmadığı görülecektir. O hâlde çareyi /dermanı ”taşra”da, dışarıda aramamak gerek, kendinde / içinde aramak lazım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tasavvufi bakış, insanı ontolojisinden kavradığından, kaçınılmaz olarak insanı çok katmanlılığa açık hâle getirir. Allah’a giden yollar muhtelif; insanların derecesi, huyları,tabiatları farklı. Kimi Celal&#8217;e, kimi de Cemal’e yakın. Kimisi için Mevlâna, kimisi için de Abdülkadir Geylani rehberdir. Herkesi Mevlâna veya Şah-ı Nakşibend tarikine zorlayamazsınız. Bu yüzden tarih boyunca İslam tasavvufu bir imkân olmuştur; İslam mayası, tasavvufun kuşatıcılığıyla toplumun bütününe çalınabilmiştir. İslam fıkhı, kelamı, hadis usulü medreseyle sınırlı kalırken, tasavvuf medresenin duvarlarının dışındaki kesimlere de gidebilmiştir. Tasavvuf, İslam ilimlerinin meselesini, daha doğrusu manasım tercüme edip hâle dönüştürerek topluma taşımıştır. Bu yüzden tasavvufa, İslam&#8217;ın filtresidir diyebiliriz. İslam, tasavvuf filtresinden geçerek demirciler çarşısma, ahi teşkilatına inmiştir. Bu yüzden pehlivanlar ve okçular tekkesi olabilmiştir. Şeyh efendi, mesleğin formu içinde tasavvufi terbiyeyi vermiş; okun neye işaret ve hedefin ne olduğunu, pehlivanlığın neyi yenmek olması gerektiğini anlatmış.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İlk filozof olarak kabul gören Pisagor bugünkü felsefecilerden çok ezoteriklere yakın düşer. 23 yıl Mısır&#8217;da eğitim gördükten sonra ülkesine dönüp bir okul açıyor. Herkesi almıyor okuluna, öğrencilerini kendisi seçiyor. Yatılı olarak okula devam eden öğrenciler tan yeri ağarırken uyanıyor, ilk derse dua ile başlıyorlar. Aç karnına varlık-insan ilişkisine dair teorik dersler görülüyor. ”Hikmet aç bir karınla öğrenilir&#8221; der Pisagor. Kahvaltı, öğle yemeği, istirahat, sonra tarlada çalışma. . . Güneş battıktan sonra tekrar dua saati, arkasından istirahata çekilme&#8230; Bu program modern bir eğitimden çok ezoterik eğitime benzemiyor mu? Öğrenciler Pisagor&#8217;a; ”Hocam,” diyorlar, ”derslerinizi bir beşer söyleyemez!” Pisagor&#8217;u insandan öte konumlandırıyorlar. Pisagor’un cevabı felsefenin başlangıcı açısından önemli. ”Hayır,&#8221; diyor Pisagor, ”ne Tanrı ne de peygamberim!” Öğrenciler giriyor araya; ”O zaman sen büyük bir bilgesin, bir sophia&#8217;sın.&#8221; Pisagor buna da karşı çıkıyor. Öğrenciler, ”Hocam,” diyorlar, ”nesin o zaman, seni nasıl görelim?” ”Evet,” diyor Pisagor; ”Tanrı ve peygamber olmadığım gibi bilge/ veli de değilim. Siz bilgeleri tanımıyorsunuz çünkü. Mısır&#8217;da onlar tarafından eğitildim. Ben olsam olsam, onların sevgisi içinde olan biri olabilirim. Benimkisi bir hikmet/ bilgelik sevgisi&#8230; Yani &#8216;Sophos değil, &#8216;Philo-Sophos!’ deyin bana.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaratılışımız bir aşk hikâyesidir. Allah’tan geldik, O’ndan ayrıldık. Dünyadaki hayatımız bir ayrılık hikâyesi olduğundan, aşk, aslımıza olan özlem ve onunla bütünleşme çabası manasına gelir. Bir anlamda kendimize/bütünlüğümüze sevgidir aşk. Aslımız olan Allah’a yönelimimiz, ”başkası” veya “öteki”ne sevgi değil, kendimizedir. Ve bu, öğrenilen bir şey değil; tabiatımızda bulunuyor. Aşk verili bir şey değil, doğarken sahip olduğumuz ilahi bir meleke. ..</p>
<p>Profan algı, aşkın kaynağını burada göremediği için onu dünyevileştiriyor. Varlık, varlığa dair ve fâni olan beden aşkın objesi yapılıyor. Doğal olarak, aşk sonuçta cinselliğe indirgeniyor. Profan aşkın karşısında beden duruyor, hedef orası. .. Sevilen, işaret ve mecaz olmaktan hakikiliğe inkılap ettiği için ”Sen benim her şeyimsin!” muamelesi görüyor. Sevilenin bir hatası, kaybolması, çekip gitmesi ise seveni çıldırtıyor; varlığına yönelmiş bir tehdit olarak algılıyor bunu. Çünkü sevilen sevenin her şeyi. .. ”Aşk cinayetleri”nin, ”ya benimsin, ya kara toprağın” hâllerinin arka planı böyle. Sevilenin tamnmayışı, hakikatinin bilinmeyişiyle doğan bir patoloji. ..</p>
<p>Merhum Abdürrahim Karakoç’un Mihriban şiiri ne güzeldir; ”Aşk kâğıda yazılmıyor!” Tarife gelmez aşk; öyle bir hâldir ki, dile taşınamaz. Varlığın ve insanın yaratılışını belirleyen sır&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslam düşüncesinin musikiye yaklaşımına baktığımızda şöyle bir şey görüyoruz: Her âlim, biraz da kendi hâli üzere bir görüş vermiş; kimi bütünüyle haram demiş, kimisi buna katılmamış. Bu konuda en etkili görüş Ebu Hamid Gazalî&#8217;ye aittir. Şöyle diyor Gazali: ”Musiki, tek başına ne haram ne de helaldir. Musikinin icrasıyla doğan hâl onu helal veya haram kılar. Dinlediğinizde kalbinizi müspet anlamda etkiliyorsa helal, hatta ilahi olana kapılar açıyorsa sevaptır.” Bu görüşte musiki bizzat değil, fonksiyonu itibarıyla değer buluyor. Evet, İslam düşüncesinde musiki, daha çok Gazali’nin yorumu istikametinde karşılık buluyor. Yelpaze geniş; helali var, haramı var. Musikinin hangi duyguya, hâle sebebiyet verdiği önemli&#8230; Burada musikiden ziyade musikinin muhatabı kulağa, yani nefse işaret var. Musikiyi, musikiye muhatap olan nefste gerçekleşen belirliyor. Elbette ki musikiyi icra edenin hâli de önemli, ama o da sonuçta bir ”nefs”tir. İki hâlde de karşımızda ”nefs”in kendisi duruyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern insan yıgınlarca dertle mustaripken dervişin mühimsediği tek dert vardır: hakkıyla Rabbine teslimiyet. Kesret ehli değildir derviş, tevhid ehlidir; kesrette görünen Bir’i bulduğundan derdi de bire inmiştir. Onunkine, ”Bir’e, Allah’a teslimiyetle birçok tanrıya esir olmaktan kurtulma hâli&#8221; diyebiliriz. Hayatın sahibi Allah’tır; insan Allah’a teslim olunca, hayatın o kesretli yapısı karşısında el açmaktan kurtulur. Allah&#8217;ı bulan her şeyi bulur. Derdiniz Allah ise diğer bütün dertler küçülür, aksi durumda, en küçük dert bile büyür.</p>
<p>Modern zamanlarda insanın derdi ”Bir” olmadığından birden fazla derdi var. Küçük de olsa çok derdi bulunuyor modern insanın. Küçük dertlerin nasıl da büyük dertlere dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. Uzmanlar, ”Tarihte eşine rastlanmayan psikolojik rahatsızlıklar var ve bunların çoğu biyolojik değil, psikolojik kökenli&#8221; diyor. Tarihte olmayan, modern zamanların havasıyla ortaya çıkan hastalıklar. . . Varlık ile materyalistçe ilişki kurmanın sonrasında karşılaştığımız arızalar&#8230; Mevcut durum, daha çok yaşanan anlam kriziyle açıklanıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern zamanlar daha çok ”sahip olma&#8221;yı önceler; ”Sahip oldugun kadar varsın!” der. Derviş ise; ”sahip olmak”tan degil, ”olmak”tan yana tercih belirler. Modern süreçle birlikte hayatın tümüne sızan kapitalist algı ”olma”yı unuttu, ”sahip olma”ya çalıştı hep. Çalıştı da ne oldu? İnsan mide ve güdülerinin esaretine girdi; her şeye rağmen mideyi doldurmak ve güdüleri tatmin etmek esas oldu. Kendini / çıkarını merkeze koyan, diğer her şeyi kendine yararlılık açısından değerlendiren bir insan; sadece varlığı değil, etrafındaki insanları da araçsallaştıran. ..</p>
<p>Marx’ın alt ve üst yapılar etrafında kurduğu teorinin merkezinde yırtıcı bir insan duruyor. ”Sahip olmak”, ”üretmek” ve ”tüketmek” dışında kaygısı yoktur bu insanın. Sahip olmak için üretir, daha çok üretmek için tüketir. Üretim ve tüketim bandında yabancılaşan, yabancılaşarak yırtıcılaşan bir insan. .. İnsanın bir tarafı yüce olana açık, diğer tarafı aşağıya. .. Bu yırtıcı insan yüce tarafına yabancılaşmış, büsbütün ona kapanmıştır; direksiyonunda maddi tarafı, mide ve güdüleri oturmaktadır. Bu tam da, tasavvuf düşüncesinin ”yedi katlı insan modeli”nin en alt basamağına, nefs-i emmaredeki insana denk geliyor. Marx&#8217;ın vurgu yaptığı yırtıcı insan, nefs-i emmarenin insanıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bütün semavi dinler, kişinin hayatı üzerine genel bir çerçeve koyar; olması/ olmaması veya yapılması/ yapılmaması gereken şeyler gıbı .. İslam da bır din olarak böylesi temel prensiplerle hayatı kurar. Mesela kişinin giyimi meselesinde de bu böyledir; ana referans noktası olarak İslam temel çerçeveyi, coğrafyaya aıt zevkler ise ayrıntıları belirler. İslam ve giyim tarzı ilişkisinde öne çıkan esas şudur: öz ve kabuk, zarf ve masruf&#8230; Daha çok özün, mazrufun, muhtevanın, anlamın altı çizilir İslam’da. Tabii kı zarfın ve muamelatın (ritüellerin) ehemmiyeti de unutulmayarak. .. Evet, ”iç” önemli, hatta daha önemli; fakat ”iç&#8221;i koruyan bir şey olarak “dış&#8221; da önemli&#8230;</p>
<p>Binaenaleyh ”Kisve önemsizdir!&#8221; diyemeyiz. Diyemeyiz çünkü başta Kur’an’ın bazı ayetleri ve Peygamber&#8217;in uygulamaları, giyimde nelere dikkat etmemiz gerektigi üzerinedir. Bunlar sosyal, ekonomik dinamiklerle belirlenebildiği gibi sadece öyle de değildir. Manevi, ruhi ve havas ilimlerine müteallik dinamikleri de vardır konunun. Modernler bu konulara itibar etmezler. Mesela hangi renkleri kullanmamız veya kullanmamamız gerektiğine dair yönlendirmeler vardır. Erkeklerin ipek giymemeleri, altın ve gümüşün kullanılması meseleleri de sadece içtimai konular değildir. ..</p>
<p>Kimi maddelerin bazı varlıkların tabiatına uygun gelmediği; altın, gümüş, demir, bakır vb madenlerın eril ve dişil özellikler taşıdığı; ipekteki enerjinin erkegın kimi hassas özelliklerine menfi anlamda tesir ettiği gibi bilgıler bulunmaktadır. Bazı renklerin taşıdığı enerjiler de farklıdır ve kışı üzerinde menfî ve müsbet tesirleri bulunmaktadır. Bu bilgılerı önemsiz göremeyiz. Erkek ve kadına helal kılınan şeyler farklı olabiliyor. Ve bu, sadece toplumun belirledigi bir durum da değildir. Daha esas bır yerden çıkıyor bu durum; yani erkek ve kadının tabiatı gereği farklılıklar olabiliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet, kapitalist algı denemedik yol bırakmıyor. Mesela modayı oluşturmak adına sinemada ”yirmi beşinci kare” diye bir uygulama var. Sinema ve reklam filmlerine yirmi beşinci kare yerleştirilerek ihtiyaç olmayan şeyler ihtiyaç hâline getiriliyor. Ya da ayakkabı, etekler, çantalar. .. Başlığa, manşete, sahneye bir tip çıkarılıyor ve herkeste bu tip olma isteği uyandırılıyor. Fakat daha ilginç olanı insanlar olageleni bir dayatma şeklinde karşılamıyor, gönüllüce bir teslimiyet gösteriyorlar. Kişi varlığını, işaret edilen aracın temininde görüyor. Sunullah Gaybî&#8217;nin bir şiirinde dile getirdiği:</p>
<p>Taç marifet tacıdır, sanma gayri taç ola<br />
Taklit ile tok olan hakikatte aç ola</p>
<p>beytinin manası yaygın talim müfredatından çıktığından beri yerine bu suni, taklit değerler ikame edildi. İronik ama moda tabiriyle ”Çin malları” piyasayı doldurdu.</p>
<p>Tacın, sarayda bir manası var tekkede bir başka manası var. Neticede başa takılan bir şey; ama toplumsal statüyü belirliyor. Gaybi, ”Başa taç olarak takılacak şey bilgidir&#8221; diyor, &#8220;başındaki taç, sahip oldugun bilgi ve marifetin derecesine işarettir; ne kadar aydınlandığının ifadesi. .. O hâlde, marifetten başka bir şeye üst değer verme!” Sonra devam ediyor: ”Taklit ile tok olan hakikatte açtır. Hakiki olmayan dünya ve bu dünyanın zevkleriyle açlığını gideren hakikatte aç kalmaya devam eder. Gerçek tokluk; fâni olmayan şeylerle doymak, ruhu beslemektir.”</p>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geleneğin rol dağılımına ve bu rol dağılımında ortaya çıkan görece farklılıklara feminist teoriyle yaklaşırsak yanılırız. Erkeğin reisliği ve kadının ev hanımlığı “efendi-köle&#8221; dikotomisiyle okunamaz. Anane veya dinî metinlerdeki kimi esasları bütününden bağımsız okursak, doğal olarak tahakkümcü bir erkeğe varmış oluruz. Problem konusu erkeğin şekillenmesinde bu yanlış okumaların tesiri vardır. Geleneğin ruhu deforme olmuş; erkek tahakküm etmiş, kadın da uğradığı mahkümiyet sebebiyle erkeğe, dolayısıyla erkegin müktesebatına buğz etmiştir. Bu, kadın ve erkeğin, asla bütünleşemeyecekleri iki farklı varlık olarak kabul görmesiyle sonuçlanmış. Hayır, bunu paylaşmıyoruz. Şüphesiz kadın ve erkek farklı iki hâldir. Fakat bu, aradaki ilişki düşmanlık üzerınden akacak anlamına gelmiyor, birbirine yönelme ve ihtiyaç duyma anlamında bir çekime işaret ediyor. Erkegin ihtiyacı kendisine benzer şeye değil, kendisinden farklı olanadır. Bu tam da kadın dediğimiz, dişillik hâline karşılık gelir. Kadın için deaynı şey geçerli; o da erkeği, erilliği arar. Erkek, erilliğin varlığa dokunuşunu bilir, bilmediği dişilliğe de sahip olmak ister. Kadın da dişilliği bilir; eril bir ruhla varhğa gitmeye ihtiyaç duyar.</p>
<p>Elbette ki erkek, doğduğu hâl üzere yaşamakla mükellef; bir erkek olarak kendisini inşa etmek, eril bir ruh olarak belirmek&#8230; Kadın da bir kadın olarak var olacaktır. Erkek bir erkek olarak kadına, kadın da kadın olarak erkeğe gidecek. .. Erkeğin erkek, kadının da kadın olmasında problem yok, problem erkeğin kadına imkân vermemesi veya kadının erkeğe dönüşmesinde. . . Değilse, kadın ve erkeğin farklılıklarını koruyarak münasebet kurmaları hayatın bütünlüğü açısından imkândır. Bugün olmayan budur! Erkek ruhen çöktüğü için kaba kuvvetine sığınarak boşluğunu doldurmaya çalışıyor. ”Bilge” de olan ”güçlü&#8221; erkek gitmiş, bilge olmayan güçlü bir erkek gelmiş. Otorite olamadığı için diktatör olan bir erkek!</p>
<p>Bu hâliyle kadına gittiğinden, kadın korunma güdüsüyle bir yarış içinde buluyor kendini. Bu erkeğin araçlarını edinerek erkekle eşitlenmek istiyor. Döngü uzuyor; erkek kendine benzer bir kadınla karşılaşmaya başladığı için artık sevemiyor. Kadın sevgili olmaktan çıkıp mücadele edilen bir rakip oluyor. Bilgelik tarafı kalmadığından, erkek bedenine başvuruyor; kaba kuvvetle kadın üzerindeki hâkimiyetini koruyor Erkek kabalaşarak düşerken, kadın erkekle benzeşerek kaybediyor. Böyle sakatlanan eril ve dişil ruhlar, doğal olarak hayatı da sakatlıyor; aşk mümkün olmuyor, sevgi gelişmiyor.</p>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>Nüfusumuzun önemli bir oranını gençler oluştururken, ekonomik ve kültürel açıdan gençlerimizin ciddi sıkıntıları var. Kötülüğün kışkırtmalarını karşılayacak donanımdan yoksun bu gençler, problemli bir televizyon ve sinema dilinin karşısında yaşıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>Kaygılanmamak elde değil. Dizilere vuran ilişki biçimi, oralarda verilen aile fotoğrafları tehlikeyi büyütüyor. Özellikle Arap ülkelerinde yayına giren kimi Türk dizilerine bakılarak, &#8220;Türkiye’de hayat böyle mi yaşanıyor, aile yapısı bu mu?” sorusu soruluyor. Daha çok marjinal uçların vurgulandığı, gösterildiği diziler&#8230; Toplumda kadına şiddet var, hırsızlar var, peki hiç mi iyi modeller yok? İrfanin mayaladığı bir toplumun hafızası yiter mi, bu hafızaya oturarak yaşayan insanlar olmaz mı? Var tabii ki! Her şeye rağmen geleneğin inşa ettiği duyarlık içinde hikâyelerini inşa eden insanlara sahibiz. Ülkenin bu yüzü niçin dizi ve filmlerde kendine yer bulmasın? Görüntünün, vizyonun okültik bir yönü vardır, çeker. Kötüyü, bu görüntülerle yaygınlaştırabilirsiniz. O zaman bazı filmler çok da masumane sanat çalışmam olmaktan öte bır vazıfe görmüş olmuyorlar mı? “Öldürme Zevki&#8221; ve “Doğuştan Katıl&#8221; isimli filmler hem de çoluk çocugun ayakta olduğu vakitlerde (pnmetlme) yayınlanmıştı ülkemizde. Olacak şey değil. O filmden sonra Türkiye&#8217;de kaç tane seri katil çıktı bakmak lazım.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>Bencillik ve ideolojik kabullerle bir erkeklik ve kadınlık yaşamaktan vazgeçmek gerekiyor. Erkek ve kadın olarak, tabiatımızın hakikati üzere yaşamak durumundayız. Problem, erkek ve kadının hakikatleri dışındaki kimlikler içinde yaşıyor olmalarından çıkıyor. Erkeklik ve kadının yitiminden bahsediliyor; cinsiyetlerarası geçişgenlikten&#8230; Bu, fıtratın/ tabiatın bozulması demektir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Çekoslovakya Devlet Başkam Havel’in muhteşem cümlesi mealen şöyleydi: “20. yüzyıl toplumları ekonomik parametrelerle değerlendirilirdi; kaç mühendis var buna bakıldı. Bu değişecek; 21. yüzyılda, toplumlar daha çok manevi ve entelektüel sermayeleriyle değerlendirilmekler. Kaç bilge kişi var diye bakılacak.”</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column align-items-start justify-content-start">Evet, bir zamanlar olduğumuz erkek ve kadınlar değiliz, başkalaştık. Düşüncelerimiz ve hayat tarzlarımız hormanlarımızı da etkiledi ve bir değişik olduk. Şimdilerde kimi programlarda geçmiş zaman insanı diyebileceğimiz yaşlı kadın ve erkeklerin söyleşilerine yer veriliyor. Kırsal kesimde, bir dağ köyünde hayatlarını</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>sürdüren bu insanların anlatımları o kadar değerli ki. . . Belki bir çoğu formel anlamda okul yüzü görmemişler, ama kalplerinden dillerine vuran öyle güzellik var ki&#8230; Okula gitmemişler ama bir zamanlar Anadolu’da dolaşımda olan irfanla beslenmişler; tekke, dergâh ve ocakların ışığıyla aydınlanmışlar. İrfanın, bir şiir divanının içinden konuşur gibi konuşuyorlar. Hayata güzellik ve fedakârlık içinden bakan insanlar, kadının erkeği erkeğin kadını kendine hediye olarak gördüğü. ..</p>
<p>”Bizim aile&#8221; derken, kastettiğimiz budur; erkek ve kadın örneklerimiz bu güzel insanlardır. Değilse, bugün gazetelerin üçüncü sayfalarına düşen aile tipleri ve erkek! kadın örnekleri değil. Geleneğimizde karşılıkları yok, bir garip modernleşmenin örnekleri bunlar. Radikal bir modernleşmeden geçtik; bir hafıza kaybına uğradık. Şimdi hafızasız, günlük/ anlık temayüllerin avucunda bir sağa bir sola savruluyoruz.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Erkeğin mukabili veyahut eskilerin tabiri ile ”mütemmim cüzü&#8221; bir kadın değil, erkeğin karşıtı bir kadın. .. Erkeğin kadına, kadının erkeğe mukabil olması, iki cinsin birbirlerine ayna olmasını, birbirlerini tamamlamasını içeriyordu; eril ve dişil olanın hakikatin iki yüzü olması. .. Karşıtlıkta ise, daha çok ayrışma var; eril ve dişil olanın ”bütün”leşmesi değil, birbirlerinin karşısına düşmesi, dahası çatışması. . . Bir araya gelemeyecek, anlaşamayacak iki ayrı cins&#8230; Bu yeni tanım ve algı, kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi de tanımladı; ”arada&#8221; yaşanana ”savaş” dedi. Tamam, astrolojik olarak biri Mars&#8217;tan, diğeri Venüs’ten gelen iki taraf bile olsalar bu iki gezegenin kavuştuğu durumlar da vardır. Bugün karşıtlık, çatışma üzerinden akan ilişki ve evlilikler biraz da bu çatışmacı tanım mucibince yaşanıyor. Evet, daha çok kadim vuruyormuş gibi bir durum var; ”kadının mağduriyeti&#8221;, ”kadına yönelen şiddet” diyoruz mesela. Şüphesiz bu kısmen doğru, ancak temelde erkek de vurulmuş oluyor; hayatın bütünü bundan etkileniyor. Biri vuruldu mu diğeri de vuruluyor..</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>İslam, varlığı bir bütün olarak görür; hayatın zıtlık üzere geçtiğini gösterir, dolayısıyla dengeyi esas alır. Özellikle savaşı öngörmüyor ancak müdafaayı da göz ardı etmiyor. Savaş kaçınılmaz olduğunda, &#8220;Her şeye rağmen savaşmayın!&#8221; demiyor; “Savaşmak mecburiyetinde kalındığında dahi zulmetmeyin; ihtiyarlara, kadınlara, çocuklara, hastalara, ağaçlara, hayvanlara zarar vermeyin!&#8221; diyor.</p>
<p>İslam tasavvuru, (özellikle İslam tasavvufu) &#8220;iyi”nin karşıtı! düşmanı gördüğü “kötü&#8221;ye mutlaklık vermiyor; varliğın tümünü Allah&#8217;ın tecelligâhı olarak kabul ediyor. Allah mutlak ”hayr&#8217;dır ve kötü yoktur; kötü, &#8220;iyi&#8221;nin olmayışindan doğan arızi sonuçtur sadece. Güneş’in batmasıyla karanlığın ortaya çıkması gibi&#8230; Karanlık bizatihi yok, bizatihi var olan ışığın çekilmesiyle doğar.</p>
<p>Mutlak anlamda ortadan kaldırılması gereken bir şey değil “kötü” , ondan korunmak ve onun saldırısını önlemek esastır. Düşman (kötü) nefstir mesela, ama nefsin öldürülmesinden ziyade terbiyesi istenir. Çünkü ”iyi”, biraz da ”kötü&#8221;er mücadelede belirir. Bu sebeple, &#8220;Gidin, savaşın!” denmiyor, &#8220;size savaş açıldığında kendinizi savunun!” deniyor. Değerlerin erozyonu bahsine buradan bakıyoruz. Yozlaşma, bizatihi bir hakikat değil, bizatihi hakikat olan değerlerin hayatlardan çekilmesiyle olur. O hâlde yapılması gereken; kötü ve kötücül olana işaret etmekten çok, iyi olanı, yani değerleri hayata çağırmak&#8230; Başta insanı kurmak; onu, fert ve şahsiyet olarak ikame etmek. . . Değerlerin cisimleşmiş hâli olarak insan olmak.. İyi ve temiz olandan kötü ve çirkinlik çıkmaz!</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<p>Modernleşme fonksiyonel anlamda hayatı kolaylaştırıyor, bedene binen yüklerin bir kısmını alıyor. Bu dogru, ancak üzerine bastığımız zemini de ayaklarımızın altından çekiyor. Bunu aile yapısındaki sonuçlarından da görüyoruz. Astrologların ifadesiyle, biri Mars&#8217;tan digeri Venüs&#8217;ten gelen iki ayrı cinsin buluştuğu, birbirlerini tanıdığı okuldur aile. Erkek doğduğu evrende kendisine yönelen kadını tanıyarak evrenin bütününü tanımış oluyor. Ayni şey kadın için de geçerli. Kendi başına eksik kalacak taraf, diğer tarafla buluşup birleştiğinde tamamlanma gerçekleşiyor. Evliliğin antolojisi biraz böyle! Ancak içinden geçilen zamanın ruhu, yani modernleşme üzerinden gelen dalga insan tekine bir şeyler bulaştırdı. Kadın veya erkek, fark etmez, insan “bütün&#8221;ü değil kendini esas almaya başladı; bir &#8220;parça&#8221; olan varlığını ”bütün”den özerk görmeye başladı. Dolayısıyla, &#8220;iktisadi&#8221; bir göz edindi; her bir şeyde kendine, &#8216;çıkarına çalışan&#8230;</p>
<p>Boşanma denen yırtılmanın böylesi bir arka planı var. Bir bütün hâline gelerek hayata gitme, hayatı karşılama demek olan evlihklerde ayrıntı diyebileceğimiz çatışmalarda taraflar “bütün&#8221;ü değil kendilerini seçiyor. Erkek karısını, kadın kocasını görmüyor artık. Karşı tarafın haklı olabileceği düşünülmediği gibi, hata da yapabileceği kabullenilmiyor. Hem birbirlerini göremiyorlar, hem çocukları&#8230; Sabrı tecrübe etmeden kolayca boşanma yoluna gidiliyor. Bu durum eğitimde sıkıntılarımızin olduğunu gösteriyor. Modernleşme üzerinden hayata giren şey erkek ve kadın tanimlamalarini deforme etmiş. Evet, gelenegin algısında erkek ve kadına farklı roller veriliyor, ama bunun bir bütünün parçaları gibi bir işlevi oluyor. Ve bu, tabiatın, kadim geleneğin genlerinde olanın dışa vurumu oluyor. Erkek evin ”dış”ına çıkarken, kadın evin ”iç”inde kalır. Tarih ve tecrübe göstermiştir ki bu form, bir kabullenme içinde yaşanmiştır. Kendini çadırına, ”ev”ine adayan bir erkek ve ”ev”ini (yurdunu) kurmakta kendini bulan bir kadın olmuştur. Günümüzde ise erkek; kadının, Allah’ın bir nimeti, varlığın dişil tarafı olduğu gerçeğini atlıyor. Zira ona bu anlayışı kazandıracak eğitim ocaklarından mahrum artık. Artık şövalyeler, civanmertler, alperenler yetiştiren ocaklar yok!</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahmut-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-alintilar/">Mahmut Erol Kılıç – Hayatın Satır Araları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahmut-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostluğun Metafiziği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dostlugun-metafizigi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dostlugun-metafizigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2020 12:15:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluğun Metafiziği]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Erol Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23780</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hem kavram hem de hâl olarak arıza geçiren bir şeydir dost­luk. .. Modern zamanların tasallutuna uğrayan&#8230; Şüphesiz dilde durmaya devam ediyor, ama içerik ve hâl olarak gelenekteki karşılığından çok uzak. Bir kavramın içeriğini boşaltmak, ona başka türlü anlamlar vermek, onu öldürmek anlamına gelir. Dolayısıyla dostluğu la- yıkıyla tanımlamak gerekiyor. Öyle, çünkü toplum denen şey ancak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dostlugun-metafizigi/">Dostluğun Metafiziği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23399 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-300x150.jpg" alt="" width="468" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb.jpg 646w" sizes="(max-width: 468px) 100vw, 468px" /></p>
<p>Hem kavram hem de hâl olarak arıza geçiren bir şeydir dost­luk. .. Modern zamanların tasallutuna uğrayan&#8230; Şüphesiz dilde durmaya devam ediyor, ama içerik ve hâl olarak gelenekteki karşılığından çok uzak.</p>
<p>Bir kavramın içeriğini boşaltmak, ona başka türlü anlamlar vermek, onu öldürmek anlamına gelir. Dolayısıyla dostluğu la- yıkıyla tanımlamak gerekiyor. Öyle, çünkü toplum denen şey ancak dostlukla mümkündür.</p>
<p>Her meselede olduğu gibi dostluk konusunda da kökene git­mek lazım&#8230; Bir şeyi layıkıyla değerlendirebilmek için bir kıstasın olması gerekiyor. Hz. Mevlâna&#8217;nın pergel metaforunda olduğu gibi merkeze ayak basarak çevrede dolaşmak&#8230; Zira sabite olmadan dolaşılamaz, dolaşılsa da anarşiden çıkılmaz. Dolayısıyla dostluğu bir sistem içinde kurmak durumundayız.</p>
<p>Dostluğun bir metafiziği var. Başta biz Allah&#8217;tan geldik; Allah&#8217;ın yarattığı varlıklar olarak yine O&#8217;na döneceğiz. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bize söylediği budur; kaynağımız, aslımız, vatanımız Allah&#8217;tır. Bu sebeple edebiyatımızda; Allah&#8217;a yabancılaşma, dosttan uzak kalma şeklinde okunur. Yarenlik, sağdıçlık, musahiplik kültürü bu yaklaşımla vücut bulmuş.</p>
<p>Malum, Hz. Peygamber ve arkadaştan Mekke&#8217;de yaşayamaz hâle geldiklerinde Medine&#8217;ye hicret eder. Her şevlerini Mekke&#8217;de bırakmış olarak&#8230; Medine&#8217;ye, hiçbir şeyleri olmayan insanlar ola­rak gelirler. Hz. Peygamber bir eşleşmeye gider; her Mekkeliyi bir Medineliyle kardeş yapar. Medineli kendine düşen Mekkeliden sorumlu olur; evini, sahipliklerini paylaşır. Mekkeli, Medineli kardeşinin imkânları içinde hayata gider. Güven, kardeşlik, ihtiyaçlarının karşılanmasında yardım bulur. Bu eşleşme geçiş süreci için kaçınılmazdır. Muhacir kendine yuva, ayak basacağı zemin bulmalı ki oraya yerleşebilsin ve sonrasında kendine yetebilir olsun.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in, Medine&#8217;de yaptığı eşleşme ve bu eşleşmede nelerin nasıl yaşandığı meselesi siyer kitaplarında etraflıca anlatı­lır. Muhteşem bir kardeşlik destanı ortaya konmuştur. Kardeşlik nedir, dostluk nedir bu örnek üzerinden görülebilir. Tasavvuf geleneğimizde de, bu kardeşlikten hareketle bir eşleşme duru­mu olmuş. Tarikata/dergâha gelen, birine emanet yazılmıştır. Maksat, kardeşliğin / dostluğun inşası&#8230; Bu manadaki kardeşlik/ dostluk için, Efendimiz<sup>(sav)</sup> ile Hz. Ali<sup>(kv)</sup> arasındaki dostluk ve yakınlığa bakmak lazım. Hz. İbrahım<sup>(as)</sup>, &#8220;Halilullah&#8221;tır mesela. Hz. Mevlâna ile Şems&#8217;in münasebetini biliyoruz. Bir de ariflerin Allah ile dostlukları&#8230;</p>
<p>Dostlar birbirlerine yakın ve mahrem olur. Allah ile dost olan ariflerin hâlleri bu açıdan dikkate değerdir; mesela nazlı dille­ri&#8230; Ebu&#8217;l-Hasan Harakanî Hazretleri&#8217;yle ilgili şöyle bir rivayet vardır. Gündüzleri oruçta, geceleri ise ibadet ve zikirde oldu­ğundan herkes onu Allah dostu, yemez içmez görüyor. Bir gün gece namazında Allah kendisine şöyle sesleniyor: &#8220;Ebu&#8217;l-Hasan&#8221; diyor, &#8220;herkes seni bir insan-ı kâmil ve Allah dostu gördüğünden sana hürmet ediyor. Ama günahlarını bilmiyorlar, ben biliyorum. İster misin, halka günahlarını anlatayım.&#8221; Ebu&#8217;l-Hasan cevaben şöyle diyor: Sen benim sahibimsin. Günahlarımı biliyorsun, ama aynı zamanda onları örtensin de. Yine de Sen bilirsin! İster ört ister söyle&#8230; Peki, ben kalkıp Sen&#8217;in sırlarını halka açıklarsam&#8230;&#8221;</p>
<p>Harakani&#8217;nin cevabında görünen yakınlık, dostluk ve naz çok şey anlatır. Naz makamı dikkate alınmadığından Allah dostla­rının kimi ifadeleri yanlış anlaşılmış ve okunmuştur. Harakanî Hazretleri&#8217;nin nazına benzer ifadeler, &#8220;Allah&#8217;a kafa tutmak&#8221; şek­linde yorumlanmış.  Hâlbuki bu ifadelerde naz var, kafa tutma yok! Nazlarda dostluk, yakınlık, mahremlik bulunur. Modern zihin ve okumalar bu incelikten yoksun olduğundan yanlış sonuçlara varılmış. Mevlâna ile Şems arasındaki münasebetin bir biçimde yorumlanması gibi&#8230;</p>
<p>Dostluğun tanımı ve muhtevasını bu ananeden devşirmek durumundayız. Erenlerin yurdu olmuş Anadolu&#8217;daki yaren­lik, sağdıçlık ve musahiplik pratiğine yeniden bakmak lüzumu var. Dostluk eğitiminin alındığı ocak ve dergâhlarda şu denilir: &#8220;Dikkat, her şey fânidir. Doğan her şey ölür. Bir şey doğumlu, dolayısıyla ölümlü ve sınırlı ise, ona yüklenecek mana da sınırlı olmalıdır. Bu sebeple sınırda kalmak değil, sınırı geçmek lazım. Sınırdan sınırsıza, sonludan sonsuza yüz çevirmek&#8230;&#8221; Bu &#8220;aşk&#8221;a çağrıdır; hakiki olana&#8230; Ölümsüz, sınırsız ve sonsuz bir kaynağa yönlendirilme&#8230; Yani Allah&#8217;a&#8230; &#8220;İki ölümlünün birbirlerine sevgisi ne kadar güçlü olursa olsun aşk makamına çıkamaz!&#8221; denmiştir. İnsanların birbirlerini sevemeyeceği anlamına gelmez bu. Birbir­lerini sevebilirler tabii ki, ama bu aşk olmamalı, çünkü aşka değer bir şey var, o da Allah&#8217;tır. Leyla ile Mecnun&#8217;un aşkı hakiki olana ön çalışma olabilir sadece. Edebiyatımızdaki benzer anlatılar da bunun altını çizer. Mecnun, Leyla&#8217;dan Mevlâ&#8217;ya geçer. Dostlukta da bu böyle olmalı, abartıya gidilmemelidir.</p>
<p>Hakiki dost Allah&#8217;tır. Dost olarak bilinen insan düşman mer­tebesine çıkabilir, düşman da bir süre sonra dost görülebilir. Bu sebeple insan karşısındakine hissedeceği duyguda ifrat veya tefrite gitmemeli. Büsbütün dost veya büsbütün düşman&#8230; Zira insan ve hâlleri baki değil, değişim geçirir. İrfan eğitimi bu anlamda önemli, çünkü irfan her hâlin bir tecelli olduğu inancını verir. Sekülerizm, milliyetçilik gibi modern kalıpların tersine irfan ayrıştırmaz, &#8220;bir&#8221;leştirir. Aynılaştırma anlamında &#8220;bir&#8221;leşme değil, farklılıklardaki &#8220;bir&#8221;e işaret ederek toparlama&#8230;</p>
<p>İrfandan kök alan dostluğa ne kadar ihtiyaç var. Şimdi sanal ortamda ete ve kemiğe bürünmeyen bir dostluğun peşinde ko­şuluyor. Birisi bir kişiyi çok över. Peygamber Efendimiz, <em>&#8220;Siz</em> hiç bu kişiyle üç gün üç gece bir yolculuk yaptınız mı?&#8221; der. &#8220;Yap­madım&#8221; der kişi. Efendimiz sorar: &#8220;Siz o kişiyle ticaret yaptınız mı? Borcuna sadık mı, değil mi, gördünüz mü?&#8221; Adam, &#8220;Hayır, ticaret yapmadım ve sadık biri mi değil mi, bilmiyorum&#8221; der. &#8220;O zaman&#8221; der Efendimiz, &#8220;siz bu insanı daha tanımamışsınız.&#8221;</p>
<p>Büsbütün sanallaşmış bugünün gerçekliğinde insanı bu ya­kınlıkta tanıma şansı az bulunuyor. Görmeden, dokunmadan, bir hukuk geliştirmeden insanlar yakınlaşıyor veya yakınlaştıkları hissi içine giriyorlar. Hayır, bu ortam ve bağlam dostluğu müm­kün kılmaz; imtihandan, testten geçmeyen buluşmalar dostluğa inkılap etmez.</p>
<p>&#8220;Dost&#8221; kelimesi Farsçadan geliyor, &#8220;arkadaş&#8221; ise köken ola­rak Türkçedir. Savaşta okçu okunu atmaya hazırlanırken sırtını sağlam bir yere, bir taşa dayar. Bu sağlam yer, bu taş, okçu için &#8220;arka&#8221;yı güvenli kılar. Arkadaş, okçunun arka sini dayadığı &#8220;taş&#8221; anlamına gelir; arka-taş&#8230; Bu sebeple arka-taş önemlidir, kişiyi güvende tuttuğu gibi, gücünün ortaya çıkmasını sağlar. &#8220;Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim deriz. İnsan arkadaşını seçerken kendisini seçmiş olur; arkadaşına doğru giderken kendine gitmiş olur. Arada bir çekim var yani; herkes dengini arar. Burçlar konusunu, erkek ve kadının birbirlerine yönelimini buradan okuyabiliriz. Her cüz, &#8220;arka&#8221;sim yaslaya­cağı bir &#8220;taş&#8221; bulmak suretiyle bütünlüğe ermek, kendisi olmak istiyor. Bir araya gelen, ama ruhları buluşmadığı/uyuşmadığı için ayrılanlar var.</p>
<p>Dosttuk, arkadaşlığın ötesinde bir şey! İnsanın dostu, mahremi sayılır. Böyle olduğundan insan, dostu yanında çıplak kalmaktan çekinmez, kaygısızca soyunur yanında. Dost ağır söylese de insa­nın zoruna gitmez. Bu yüzden sultanların musahipleri olmuştur. Herkesin korkup sustuğu yerde musahip sultana hatasını söyle­miş, açığını göstermiştir.</p>
<p>Daha çok yalnız kalmayı, bireyselleşmeyi öngören modern zamanlara rağmen arkadaşlık ve dostluk eğitimi verilebilir, buna işaret edilebilir. Yakın zamanlara kadar izcilik diye bir uygulama vardı. Geleneğin modern formu gibi bir şeydi izcilik. Buna benzer formlar güncellenebilir. Bu formlar eğitim sürecine dâhil edilebilir, böylelikle arkadaşlık ve dostluk kurulabilir. Bir maksat etrafında toplanmanın ve bir arada yaşamanın getireceği sahici tanışıklık, hakikatli bir arkadaşlık ve dostluğa dönüşebilir. Hz. Mevlâna&#8217;nın şu sözünü hatırlayalım:</p>
<p>&#8220;Herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, ama hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan eksiklikten münezzeh Allah&#8217;a yemin ederim ki kötü yılan bile kötü arkadaştan iyidir. Çünkü kötü yı­lan insanın yalnız canını alır; kötü arkadaş ise insanı cehenneme sürükler. Gönül gizlice arkadaşının huyunu kapar.&#8221;</p>
<p>Mahmut Erol Kılıç &#8211; Hayatın Satır Araları,syf:60,65</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dostlugun-metafizigi/">Dostluğun Metafiziği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dostlugun-metafizigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anlam Katmanları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2020 12:14:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam Katmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[varlığın mertebeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yedi katlı insan modeli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23778</guid>

					<description><![CDATA[<p>Varlık tek katmanlı değil, çok katlı&#8230; Varlığın yaratılışında katmanlar olduğundan kendisini oluşturan her bir şeyin yapısında da mertebeler vardır. İlmin derecelerinden bahsediyoruz mesela; bilenlerle bilmeyenler bir değildir. İnsan dendiğinde de, bu meseleyle karşılaşıyoruz. İnsan, et ve kemik şeklindeki yapıdan ibaret değil; insanın bir iç dünyası var, bu iç dünyada mertebeler bulunur. Kadim bilgelik anlatıları ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/">Anlam Katmanları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23784 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1-300x180.png" alt="" width="373" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1-300x180.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1-600x360.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1.png 719w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></p>
<p>Varlık tek katmanlı değil, çok katlı&#8230; Varlığın yaratılışında katmanlar olduğundan kendisini oluşturan her bir şeyin yapısında da mertebeler vardır. İlmin derecelerinden bahsediyoruz mesela; bilenlerle bilmeyenler bir değildir.</p>
<p>İnsan dendiğinde de, bu meseleyle karşılaşıyoruz. İnsan, et ve kemik şeklindeki yapıdan ibaret değil; insanın bir iç dünyası var, bu iç dünyada mertebeler bulunur. Kadim bilgelik anlatıları ve dinler insanın bu hakikatine dikkat çeker; insan derken, daha çok bu tarafına vurgu yapmış olurlar. İslam ve İslam&#8217;ın tasavvufi yorumu da bunu söyler; Yunus Emre&#8217;nin şiirinde olduğu gibi, &#8220;Bir ben vardır bende, benden içeri&#8221; der.</p>
<p>Arifler, katlar/mertebeler bahsini, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den hare­ketle ve bir sistem içinde anlatır. Sistem, bir mantığın devreye girmişliğini ifade ediyor. Vahiy ve ilham ise mantık dışı olmasa da mantık-üstüdür; çoğu zaman mantığı aşar. Mesela Muhyiddin-i Arabi, 37 ciltlik <em>Fütûhat-ı Mekkiyye</em> için &#8220;özet&#8221; der. 37 ciltlik kitap neyin özeti olabilir? Bu eser okunduğunda, bir sistem ve kronolo­jinin olmadığı görülecektir. Müellif, bunu eserin ilhamla yazılma­sıyla açıklar. Eserin kurgusuna çok da müdahale etmediğini, ilham üzere oluştuğu gibi bıraktığını söyler. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in yapısı da böyledir. Miras hukukunun anlatıldığı yerde birden salât bahsi geçer; &#8220;Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah&#8217;a gönülden boyun eğerek namaza durun!&#8221; denir. Sonra tekrar miras bahsine devam edilir. Orta namaz nedir, miras hukukunun anlatıldığı yer­de niçin ona vurgu yapılır, dahası Kur&#8217;an neden bu yapı üzerinde gelişmiştir? Bu durum, müfessirler için bir yorum vesilesi olmuş. Temel görüş, burada bir sırrın olduğudur. Allah, murad etseydi vahyi kronolojik sırayla; giriş, gelişme ve sonuç komposizyonu içinde indirebilirdi. Ama bu yapılmamış; bir dikkat, bir incelik, bir derinlikten vahye gitme mesuliyeti yüklenmiş insana.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in yapısındaki bu sır ve bu sırrın işaret etti­ği mesuliyet önemli. <em>Fütûhât-ı Mekkiyye</em> kitabı, müellifi rehber edinenleri bağlar; onlar eseri okur, şerhlerle anlamaya çalışırlar. Peki, Kur&#8217;an-ı Kerim? Bütün insanlık muhataptır ona; ben, sen, o, hepimiz Allah&#8217;ın vahyindeki maksat ve muradı anlamak du­rumundayız. Şüphesiz Kur&#8217;an ayetleri açıktır, zahirî anlamlarını bir şekilde anlamak mümkündür. Ya Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bütünü, yapısı, anlam katmanları? Şahsi bir okuma ve müktesebat yet­mez! Gramer özelliklerine yoğunlaşarak da mesele hâl yoluna koyulmaz.</p>
<p>İbn Arabî, &#8220;Ben bir ayeti alıyorum,&#8221; diyor, &#8220;o ayeti şeriat çek­mecesinden çekip önce gramer özelliklerine bakıyorum, hukuki çıkarımlar neler olabilir onları söylüyorum. Beşerî bilgiler dü­zeyinde izahını yaptıktan sonra çekmeceyi kapatıyorum. Aynı ayeti, bu sefer bir üst çekmeceden yani tarikat/yol çekmecesinden çekiyorum. Allah&#8217;ın sözünü bu sefer tarikat nokta-i nazarından açıklayıp yerine koyuyorum. Aynı ayeti sonra marifet çekmecesin­den çıkarıyor, bu düzeyden ayete bakıyorum. Ayeti en son hakikat çekmecesinden alıyor, bana açılan bilgiler düzeyinde kendisine gidiyorum.&#8221; İbn Arabî, bir ayeti dört derece üzerinden tefsir edi­yor, sadece dilbilimsel özelliklerinden ve hukuki çıkarımlardan hareketle yapılan bir tefsirle yetinmiyor.</p>
<p><strong>Canlı Kitap</strong></p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın hakikati, metinden ziyade ruhuyla ilgili bir husus Bu da, canlı Kur&#8217;an Hz. Peygamber&#8217;in rehberliğine işarettir. &#8220;Hz. Peygamber nasıldı?&#8221; sorusuna, Hz. Aişe(r.a) validemizin cevabı şuydu: &#8220;O yürüyen Kur&#8217;an&#8217;dı.&#8221; Bu çok önemli bir nokta&#8230; Malum, &#8220;İkra!&#8221; ile inmeye başlıyor Kur&#8217;an-ı Kerim ayetleri. Hz. Peygamber&#8217;in vefatından sonra da ayetler bir araya geti­rilerek Kur&#8217;an-ı Kerim oluşturuluyor. Peki, daha okunacak bir kitap yokken ilk ayet, &#8220;ikra!&#8221; hitabı neye işaretti? İnananlar neyi okuyacaktır? Cenab-ı Allah; &#8220;Şüphesiz bu Kur&#8217;an bir gizli kitabın içindedir. Ben size bu kitabı gizli bir kitap içinde gönderdim&#8221; diyor. Bu ne demektir?</p>
<p>Salt sarf ve nahivden hareketle yapılan tefsirler bu sorula­rın cevabını veremiyor. Ariflerin tefsirleri sayesinde meselenin hikmetini öğreniyoruz. İrfani tefsirler dikkatimizi anlam kat­manlarına, mertebelere çekiyor. Mesela Peygamber Efendimizin şöyle bir hadis-i şerifi var: &#8220;Kur&#8217;an ve insan ikiz kardeştir. Aynı kaynaktan doğan ikiz kardeş; biri harfe bürünerek vahiy , diğeri ete kemiğe bürünerek &#8216;insan&#8217; adını almış. îbn Arabi nin yorumu şöyle: &#8220;Elimizle tuttuğumuz Kur&#8217;an değil, Mushaf&#8217;tır. Mushaf&#8217;ın içinde Kur&#8217;an, Kur&#8217;an&#8217;ın üstünde Ümmü&#8217;l-Kitap, Ümmü&#8217;l-Kitab&#8217;ın üstünde de Levh-i Mahfuz var; Levh-i Mahfuz&#8217;dan da, &#8220;insan&#8221; kitabı geliyor. Dolayısıyla insan-ı kâmil ile Kur&#8217;an aynı şeydir.&#8221; Bu yorumu Hz. Ali<sup>(kv)</sup> ve karşıtları bahsi üzerinden de okuyabiliriz. Malum, Hz. Ali karşıtları mızraklarının ucuna Kur&#8217;an ayetlerini takar. Kur&#8217;an burada demek suretiyle kararsız kitleyi taraflarına çekmek için&#8230; Hz. Ali Efendimiz bu noktada muhteşem bir şey söyler. Kur&#8217;an ayetlerini mızraklarının ucuna takan tarafa yönelen kitleye hitaben, &#8220;Nereye gidiyorsunuz? Kur&#8217;an&#8217;a gitmiş olmuyor­sunuz, Kur&#8217;an benim!&#8221; der. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in mushafına değil, hakikatine işarettir bu sesleniş&#8230; Dolayısıyla Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in hakikati Mushaf&#8217;a bakarak, gramer özellikleri çözülerek anlaşıl­maz; insan-ı kâmil üzerinden anlaşılabilir. Değilse, herkes Kur&#8217;an ayetleri okuyabilir, zahirî anlamlarından hareketle bir yoruma gi­debilir. Şeytanın 104 kitabı ezberden bildiği söylenir. Bilgi yetmiyor ki, şeytan kovulmuştur. önemli olan, yürüyen Kur&#8217;an olmaktır, însan-ı kâmil olduğunuzda Kur&#8217;an olur, Kur&#8217;an konuşursunuz, indirilen Kur&#8217;an var, bir de konuşan/yürüyen Kur&#8217;an. Gelenek, &#8220;İnsan-ı kâmil, konuşan Kur&#8217;an&#8217;dır&#8221; der.</p>
<p><strong>Yedi Katlı İnsan</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e ve Peygamber Efendimizin hayatına baktı­ğımızda mertebeleri görüyoruz; varlığın ve insanın hep derece­lendiğini. ..</p>
<p>İnsan-ı kâmil, en üst mertebeyi işaretliyor. Demek ki altlarda da mertebe bulunmaktadır. Nedir bu mertebeler?</p>
<p>Bir piramit örneği üzerinden gidelim. En geniş alan piramidin en alt kısmıdır. Piramit yükseldikçe alan daralır. İnsanların çoğu, piramidin en alt kısmına karşılık gelir; çoğunluk altlarda yaşar. Nitelik ve dereceye vuruldukça insanların sayısında azalma olur. Zirvede çok az insan kalır. Zirve; çoğunluktan ayrılmak, yalnız kalmak demektir. Kur&#8217;an; çoğunluğun bilemediğini, çok az insanın hakikati kavrayabildiğini belirtir.</p>
<p>İrfan geleneğinde &#8220;yedi katlı insan modeli&#8221;yle karşılaşıyoruz. Kur&#8217;an-ı Kerim, Hz. Peygamber&#8217;in sünneti ve İslam&#8217;ın ruhundan hareketle bu model belirlenmiş. Haricî bir okumaya yaslanmıyor bu model, çıplak bir metin okumasından çıkmıyor; Kur&#8217;an ruhu­nun verdiği ilhamla doğuyor.</p>
<p>Yedi katlı insan modeli, nefs-i emmare ile nefs-i safiye arasın- dakileri içeriyor. Bir makamdan diğerine geçme şeklinde uzayan bir iç merdiven modeli. Her makamın bir hususiyeti ve özelliği var; insan hangi makamdaysa makamının hususiyetlerini taşıyor. Nefs-i emmare, insamn en alt makamım oluşturuyor. En altta, yanı nefs-i emmarede, insan büsbütün kötü/aşağı olana açıktır; iyiye kapalı bir alan&#8230; İnsan içindeki kötü sese kulak&#8217;kesilir, bu sesin işaret ettiği yere gider. Kendisinde eksiklik, yanlışlık gör­mez; günahkâr olduğunu düşünmez. Arifler, bu mertebedekilerin münafık ve fasıkların özelliklerini taşıdığını söyler. İlginçtir; Müslüman da olsa, eğer nefs-i emmare mertebesinde yaşıyorsa münafık ve fasık gibi olur. Nefs-i emmareden çıkmak için Müs­lüman olmak yetmiyor, daha fazlası gerekiyor; nefsin tezkiyesi, terbiyesi lazım&#8230; Nefsin sesini kısmak, bu ruhun gürleşmesine imkân vermek&#8230;</p>
<p>İnsan bir nevi içinde miraç yaşarak nefs-i em­mareden nefs-i levvameye yükselmeli. Nefs-i levvamede insan, nefsinden yana düşmez; eksik ve günahkâr olduğunu düşünür. Nefs-i levvameye yükselmiş insanda insan-ı kâmile doğru seyir vardır. Kişi nefs-i emmarede sosyolojik olarak Müslüman&#8217;dır, nefs-i levvamede ise Müslüman olmaktan yana tercih yapmıştır. &#8220;Ey iman edenler, iman ediniz!&#8221; diyor Allah. Arkasından nefs-i mülhime geliyor. İlhama açık nefs demektir; nefs, tövbe, zikir, ra­bıta ve mücahedeyle günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulunca, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır Sonra nefs-i mutmainne gelir. Dördüncü makamdır bu; ızdıraptan kurtulma, huzura erme hâli&#8230; İlim ve amel sahibi insanların vasfı&#8230; Bir son­raki mertebede, nefs-i radiyyeye çıkılır. Burada büsbütün Allah&#8217;tan razı olunur; sefaya da belaya da aynı nazarla bakılır. Çıkış bitmez, nefs-i mardiyyeye varılır. Allah&#8217;ın razı olduğu nefsin mertebesidir bu. Nefs-i kâmile, çıkılabilecek en son mertebelerdendir; seçkin, saf, tertemiz nefs demektir.</p>
<p>Yukarı ile aşağı arasında derece ve anlayış farkı vardır. İdeal sistem, yukarılara çıkabilmiş, nitelik olarak örneği az, seçkin in­sanların yönetimi demektir. Seçkinler yönetir; çoğunluk yönetilir. Başlar ayak, ayaklar baş olduğunda sistem çöker. Bunu tarihte test etmek mümkündür. Bu anlamda Osmanlı pratiğini önemsiyorum; üst noktalarda duran bir değer olduğunu düşünüyorum. Mesela Osmanlı sultanının tahta geçmesi, Eyüp Sultan&#8217;da kılıç kuşan­masıyla gerçekleşiyor; sultan, bu sayede meşruiyet kazanıyor. Sultana kılıcı kuşatan kim? O dönem Osmanlı&#8217;da yaşayan Ehl-i Beyt&#8217;ten en öndeki şahıs&#8230; Osmanlı sultanı meşruiyeti ve vekâleti Ehl-i Beyt&#8217;ten almış oluyor. OsmanlI&#8217;nın referansının ne ve kim olduğunu gösteren bir örnektir bu.</p>
<p>Evet, yukarıya çıkmak, yukarıda yaşamak; bir nitelik, bir değer meselesi&#8230; insan aşağılardan yukarıya doğru mesafe katederek insan-ı kâmil olur. İnsan-ı kâmil mertebesinde mümin ve insan; nefs-i emmarede ise münkir ve beşer olunur.</p>
<p>Mahmut Erol Kılıç &#8211; Hayatın Satır Araları,syf:71,77</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/">Anlam Katmanları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Öğrenci Hâli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ogrenci-hali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ogrenci-hali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2020 12:11:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Öğrenci Hâli]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitimin Bütünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitimin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıksız Sağlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23760</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öğrenci, öğretmen ve eğitim kavramları uzun bir süreci işaret ediyor. Bu süreç, okullar demek; ilkokul, ortaokul, lise, üniver­site&#8230; Zamanın ruhu içinde daha fazla enstrümana kavuşan bir şey eğitim. Mesela son yılların tartışması, bitmek bilmeyen im­tihanlar&#8230; İlkokuldan başlayan ama üniversitenin bitimiyle de bitmeyen&#8230; Okulların ve üniversitelerin sayısı artıyor, yine de talepte azalma olmuyor. Eğitim, toplumun büyük [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-ogrenci-hali/">İnsanın Öğrenci Hâli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23198 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/egitimScvv_cIACUWTRsZVA8SesQ-300x155.jpg" alt="" width="374" height="193" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/egitimScvv_cIACUWTRsZVA8SesQ-300x155.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/egitimScvv_cIACUWTRsZVA8SesQ-600x310.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/egitimScvv_cIACUWTRsZVA8SesQ.jpg 610w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></p>
<p>Öğrenci, öğretmen ve eğitim kavramları uzun bir süreci işaret ediyor. Bu süreç, okullar demek; ilkokul, ortaokul, lise, üniver­site&#8230; Zamanın ruhu içinde daha fazla enstrümana kavuşan bir şey eğitim. Mesela son yılların tartışması, bitmek bilmeyen im­tihanlar&#8230; İlkokuldan başlayan ama üniversitenin bitimiyle de bitmeyen&#8230; Okulların ve üniversitelerin sayısı artıyor, yine de talepte azalma olmuyor. Eğitim, toplumun büyük kısmını içine alıyor; anne baba, öğrenci, öğretmen&#8230; Toplumun bütünü bir şekilde zincire eklenmiş durumda.</p>
<p>Formel bir zincirden ibaret eğitim algısına dikkat çekiyoruz. Hayatı bütün hâlinde değil, parçalayarak karşılayan modern ta­savvurun sonucu bu. Veya tanımdan geçirilen, hız-haz-tüketim sarmalında değerlendirilen hayatın bugünkü gerçekliği bunu kaçınılmaz kılıyor. Hayatın hepsine sadece bir pencereden bak­mak, ona azıcık gitmek&#8230; Bugün disiplinlerin ve uzmanlığın aldığı renk, hayata parçacı bir bakışla gitmeyi imliyor. Dikey bir derinlik ama yatay bir körlükten bahsediliyor. İyi bir doktor var, ama bu doktor hayata diğer bölümlerinde kör topal&#8230;</p>
<p>İnsanın eğitiminden çok, insana meslek kazandırmak öngö­rülüyor. Bu kadar ebeveyn ve evlat, meslek edinmek kaygısıyla eğitim sürecine kaühyor. Bunca zahmet ve yarış, üniversiteye girip orada bir mesleğin formatını öğrenmek için.» Evet, modern eğitim formu, hayata doğan insana hayata ve kendisini bildirmek tanıtmak, keşfettirmek için kurgulanmamış. İnsan bu eğitim formuyla hayatın bütünlüğünü, insan denen &#8220;meçhul&#8221;u öğrenemiyor Bugünkü eğitim; mesleklere, fabrikalara eleman yetiştiren bir süreç; insanı araçsallaştıran&#8230;</p>
<p><strong>Eğitimin Hakikati</strong></p>
<p>Hayır, bizim Ananevi eğitim tasavvurumuz bu değil. Modern tasavvur, eğitimi hayatın bir bölümüyle sınırlarken, Ananevi düşünüş onu hayatın bütününe yayıyor, beşikten mezara kadar devam eden eğitimi öngörüyor. Hayatın bütünü eğitim konusu yapılıyor. Dolayısıyla insanın öğrencilik hayatından çok, insanın hep öğrenci olduğundan bahsediliyor. Bu anlayışa göre, insan bilmek ve keşfetmek üzere yaratılmıştır. Kendini bilecek, varlığı tanıyacak, böylelikle insan olup hakikate uyanacaktır. Hakikate uyanmak suretiyle cehalet zincirinden kurtulacaktır.</p>
<p>Eflatun&#8217;un mağara metaforunda olduğu gibi&#8230; İnsan ışık alan mağarada, elleri kolları zincirli ve sırtı ışığa dönük duruyor. Işık arkadan vurduğu için insanlar yüzlerinin baktığı duvarda göl­gelerini görüyor, bunları hakikat kabul ediyorlar. Aydınlanan, yani zincirlerinden kurtulan insan anlıyor ki gölge kendileriyle var, hareketlerine göre şekil alıyor. Dolayısıyla gölgenin kendi­lerine bağımlı ve ışıkla mümkün olduğunu fark ediyor. Bunu fark edenler; yüzlerini ışığa, varlığın hakikatine çeviriyorlar. Ve bunu hemen yapmıyorlar; aşamalı bir şekilde ışığa alışıyorlar. Bu metafor, aydınlanmayı işaret ederken, aydınlanmanın da bir süreç içinde olması gerektiğini vurguluyor. Hz. Mevlâna&#8217;nın, &#8220;Hamdım, piştim, yandım!&#8221; sözüne sinen merhaleli aydınlanma&#8230;</p>
<p>Eğitimde maksadın, temel felsefî bir referansın olması gerek­tiğine vurgudur bu. Çünkü eğitim teknik bir şey olmaktan çok, ontolojik bir mesele; insanla, insamn doğduğu varlığın hakikatiyle ilgili bir durum&#8230; Bugün eksikliği hissedilen temel şey bu; eğitimin meslekî kaygıyla sınırlanması&#8230; Çocuk üniversiteye girmek üzere konumlanıyor, eğitim bu istikamette şekilleniyor. Liseden sonra üniversiteye giremeyen hem eğitimden hem de hayattan düşüyor gibi. Bu büyük bir hata! Eğitim, bir şekilde olmak zorunda değil ki! Üniversiteye giremeyenler başka türlü bir eğitime dâhil olabilir. Eğitimin okullarda öğretilenlerle sınırlanması da yanlış; okullar­da matematiği ve fiziği verebilirsiniz; peki cesaret, fedakârlık, adalet, muhabbet, hürmet nereden öğrenilecek? Hayat bir bütün; matematik ve fiziği içerdiği gibi, daha birçok şeyi de içine alıyor. Hayatın bir kısmı öğrenilerek bütünlüğü karşılanabilir mi?</p>
<p><strong>Bir Başka Türlü Eğitim</strong></p>
<p>Ananevi olanın inşâ ettiği toplumda eğitim bütün fikriyle görülüyordu. Medrese vardı, tekke vardı, orada kimi bilgiler alınıyordu, ama sokakta ve mahallede başka türlü bir eğitim de mümkündü. Sokağın kendisi, sokağın vazgeçilmezi kimi insanlar; kıraathane, dergâh, okullarda verilemeyeni veriyordu. Çocuk so­kağa çıktığında, sokaktan ana caddelere açılarak hayata gittiğinde birçok adres bulabiliyordu. Anne ve babasından, evinden, gittiği okullardan alamadığını bu adreslerden ediniyordu. Cami çıkıyor­du karşısına; kıraathane, tekke ve dergâh&#8230; Sokağın, mahallenin ve şehrin tümü, okul oluyordu insana.</p>
<p>İnsanın bütünlüğünü esas alan ve hayatın hepsini eğitim yeri gören böylesi bir model, rehberlik etmelidir. İnsanın sadece akli zekâsına değil, duygusal zekâsına da dikkat eden bir yaklaşım&#8230; Modernleşme tecrübemiz daha çok mantıksal zekâyı öne çıkar­dı, bu sebeple uzunca bir dönem mühendislikten gelen insan­lar idareci konumuna yükseldi. Şimdilerde ise duygusal zekâya dikkat çeken yaklaşımlar, insanın bütünlüğünü kavramak adına geliştirilen kimi uygulamalar var. Selçuklu-Osmanlı deneyimini mümkün kılmış unsurları keşfetmek lazım. Hem formu hem de forma ruh vermiş dinamikleri.</p>
<p>Eğitimi veren öznenin durumu önemli! Muallim denirdi, bir de talebe&#8230; ifade sadece ifade değil; bir ruha da işaret ediyor dil farklılığı&#8230; &#8220;Öğretmenini söyle sana kim olduğunu söyleye­yim&#8221; demek mümkün. Hz. Peygamber, &#8220;Beni Rabbim en güzel şekilde terbiye etti&#8221; der. Eğitimi, bir insan-ı kâmil örneğinden almak; verdiği ilmin mücessem hâli olmuş birinden&#8230; Eğitimi, hayatın bütünlüğüne yaymak ve hep üç şeyden biri olmak esas; öğrenci, öğretmen veya dinleyici&#8230; Hayatın bir kısmıyla değil, bütünlüğüyle ilgiliyiz çünkü. Bütünlük ise acı ve mutluluğun iç içe geçişinden oluşuyor. Ama insanın yüzü daha çok mutluluğa dönük; acısız bir mutluluk düşü peşinde&#8230; Ananevi kültürümüzün ana damarını oluşturan irfana bakıldığında derdin önemsendiği görülür. &#8220;Derdim bana derman imiş!&#8221; denir.</p>
<p>Modern eğitim tasavvurunun ezberini bozan filozofik bir soru. Çünkü modern eğitim, acılardan soyutlanmış bir hayat öngörüyor. Varlığın, dolayısıyla hayatın bütünlüğüyle barışık değil, onunla kavgalı. Hastalığı, yaşlılığı, hatta ölümü ortadan kaldırmak istiyor; hayat anlaşılacak ve yaşanacak değil; kavga edilecek, üstesinden gelinecek bir şey. Hayatın acı, ağrı, hastalık tarafı bir günah gibi karşılanıyor. Acının, ağrının, hastalığın hayata ne söylediği, da­hası ne kattığı önemsenmediğinden, bunlardan uzak bir hayat inşasına gidiliyor. Modern eğitime dâhil olanlar da bu şekilde görme ve yaşamaya alışıyor. Ama acı, ağrı, hastalık, yaşlılık ve ölüm var olmaya devam ediyor. Hayatın bu tarafının eğitimini alamayan &#8220;nahoş&#8221; bir şeyle karşılaştığında öylece kalıyor, hayat kendisine zehir oluyor. Bunalım, depresyon, bir yığın psikolojik tedavi seansı, ilaç, hap&#8230;</p>
<p>Modern algının tersine irfani bakış başka bir yerden bakıyor; kahrı ve lütfü bir görüyor. Yunus, Niyazî-i Mısrî, &#8220;Kahrın da lütfün de hoş!&#8221; diyor. Kahrı ve lütfü bir görmeyenin mutlu olma şansı yok. Fatih&#8217;in türbedan Amiş Efendi, &#8220;Bir şeyin olup olma­ması senin nezdinde müsavi (eşit) değilse nâkıssın evladım!&#8221; der. Peşinde koşulan mutluluk inşam kendinden dışarıya çıkarırken, bir anlamda insana kendini unuttururken, acı ve ağrı insanın yüzünü kendisine çevirmesini, üzerinde düşünmesini mümkün kılar. Hastalık bir anlamda uyan işareti; bu sayede vücut bütün­lüğünü koruma yollarına gidiliyor. Felaketlerden geçerek hayati dersler çıkarılıyor.</p>
<p><strong>Eğitimin Bütünlüğü</strong></p>
<p>Tıp fakültesini kazanmakla sınırlı bir hekimlik eğitimi olamaz. Ve tıb eğitimi, sadece meslek edinmek için düşünülemez. Olay esasta manevidir. Büyük hekim îbn Sina; &#8220;Cerrahlık dediğiniz ilmi üç ayda öğrendim, ama otuz yıldır hekimlik eğitimim devam ediyor&#8221; diyor. Tıp eğitimini Allah&#8217;ın Şafi, mimarlığı Musavvir ismiyle karşılamanın inceliğini fark etmek lazım. Eğitimin hep­sini Cemal içinde görmek, böyle karşılamak ve sonuç itibarıyla Cemal&#8217;e dönüşmek&#8230; Mimar Sinan&#8217;ın mimarisi, Itri&#8217;nin müziği biraz böyledir.</p>
<p>Fiziğe indirgeyerek teknikleştirilen eğitim beraberinde yoksul­laşmayı getirmiş. Çünkü fizik ve metafiziğin iç içe geçtiği bir haya­ta/ varlığa doğuyoruz. Dolayısıyla metafiziğin, fiziğin, felsefenin dâhil olduğu, iç içe geçtiği bir eğitim formu gerekiyor. Ananevi eğitimimizde bu vardı; başta, insanın kendisi, dolayısıyla varlığın hakikati esastı. Bu eğitimle kendini keşfeden insan, doğduğu varlığın tümüyle de yakınlık kuruyordu. Batı da disiplinlerarasılıktan bahsediliyor. Oradaki üniversitelerin hazırlık sınıflarında genel ve ansiklopedik bilgiler veriliyor. Tıp öğrencisi sosyoloji, tarih, felsefe, teoloji de okuyor. Hayır, üçüncü dünya ülkelerin­de görüldüğü gibi ilim, dinî ve dinî olmayan ilimler şeklinde bölünemez. Bunu yaparak ilmi, teknik bir seviyeye indirgemek hakikatin ruhuna zarar verir. Ve eğitim sadece ansiklopedik bir veriyi edinmek de değildir; o verinin hayatın içinde görülmesi de esastır. Yaşayarak öğrenme yani&#8230; Nasreddin Hoca&#8217;nın fıkrasında geçtiği gibi, eşekten düşmenin bilgisine sahip olmak, o deneyimi yaşamak anlamına gelmiyor, eşekten düşmüş olmak da lazım Evet; dinleyerek, gözlemleyerek ve yaşayarak öğrenmek&#8230;</p>
<p>Peygamber, haber getiren demektir. Haber, haberi getiren var, bir de habere kulak olan lazım. Habere kulak olan, habercinin hâllerine bakar ve gözlemler. Kulak olduğu haberin habercinin şahsında hâlleştiğini gözlemler. Duyan ve gözlemleyen şahıs, haberi, hakikati/hayatı yapar. Ananevi eğitim üç aşamalıdır: ilme&#8217;l-yakîn, ayne&#8217;l-yakîn ve hakka&#8217;l-yakîn.</p>
<p>Evet, insan, Rabb&#8217;in öğretmenliğinde öğrenciliğini yaşadığın­da kâmil olur. Kulağına ve gözüne düşeni, kalbine indirir. Kalbi bir rahme dönüşür; orada bir doğum gerçekleşir. Duyulan, göz­lemlenen ve üzerinde düşünülen şey marifetullaha inkılap eder; marifetullahtan muhabbetullah hâsıl olur.</p>
<p><strong>Sağlıksız Sağlık</strong></p>
<p>Sağlığın fotoğrafına bakıldığında burada yaşananın da &#8220;değer- içi&#8221; olmadığı görülecektir. Oysa sağlığın, sağlık etrafında oluşan hâl ve kuramların karşılığı böyle değildi; sağlık hizmeti, hasta veya doktor, daha yüce anlamlar içinde karşılanıyordu. Hemen bütün dinlerde, Ananevi toplumların hepsinde, hasta ve hastane seküler olmayan karşılıklara sahiptir. Doktor, tedavi sürecinde -evet, daha çok bedende bir şeyler yapılmakta, ama o beden bir ruhu misafir etmektedir- ruha elbise olan bedeni iyileştirmeye çalışıyor. Doktor, ruhun elbisesinden ayrılma ihtimalinin olduğu bir noktada hareket ediyor. Dolayısıyla önemli bir şahsiyet ve doktorun vazifesi de büsbütün seküler değil.</p>
<p>Mesela Batı&#8217;da &#8220;Hipokrat Yemini&#8221; vardır; İslam&#8217;da ve Doğu metinlerinde bu yemine karşılık gelen hassasiyetlere vurgu yapılır. Bir &#8220;Hospitalyan tarikatı&#8221; olmuştur, biz Darüşşifa merkezlerini kurmuşuzdur. Hospitalyan tarikatı kurucuları -ki daha sonra hastane müessesesine dönüşecektir-, &#8220;Haçlı Seferleri&#8217;nde Anadolu üzerinden Kudüs&#8217;e giderken, Müslümanların darüşşifalarındaki anlayıştan etkilendik&#8221; demişlerdir. Öyledir; hasta, hastalık ve hastane, Allah&#8217;ın Şafi isminin tecelli ettiği durumlardır. Böyle olduğu için, tarihte bir &#8220;Cüzzamlılar Tekkesi&#8221;ni görebiliyoruz.</p>
<p>Hayır, bu konuda da artık buralarda değiliz; sağlık meselesi de paranın konusu olmuş. Tıp, daha çok kazanmanın enstrümanla­rından biri şimdi. Doğumların çoğunun sezaryenle olması tesadüfi değil! Hasta sadece bir müşteri şimdilerde; ölümcül hastalıklar, daha çok kazanmanın imkânı olarak görülüyor. Hastalık, sonra bu hastalığa ilaç üreten bir endüstriden bahsediliyor. Patolojinin sürekliliğinden nemalanan hâller&#8230; Ivan Illich&#8217;in, <em>Sağlığın Gaspı </em>kitabında uzun uzadıya anlattığı durumlar&#8230;</p>
<p>Neticede az önce söylediğimiz öğretmen-öğrenci irtibatının zedelenmesi durumunun bir benzerini doktor-hasta irtibatında da görürüz. Hastane görüntülerinde doktor kovalayan hasta ya­kınlarının böyle bir arka planı var. Sağlık kuramlarındaki dok­torlarının tümünü, hastalıklı görmek insafsızlık olur. Eleştirinin hepsini sağlık kuramlarına ve doktorlara yapmak adalete sığ­maz. Hürmeti ve saygıyı hak eden, mesuliyetlerinin idrakinde olan doktor sayısı az değildir. Sağlık konusunda yaşanan değer kaybına da işaret etmek durumundayız. Hasta yakını, doktoran da bir insan olduğu hakikatini unutmuş durumda. Gerçekleşen vefat vakasında mesuliyetin hepsini doktora vermek, bu sebeple doktora şiddet uygulamak, bir şuur kaybını, algı bozukluğunu gösteriyor. Sadece hissiyatla açıklayamayız bunu; hayata bakışta, kader anlayışında, tevekkülde ciddi bir arıza var. Çiğ bir dinî cehalet sırıtıyor bu fotoğraflarda.</p>
<p>Bu, Anane&#8217;den kopuk bakış açısını bir şekilde kürtaj bahsinde de görüyoruz. Çocuğun doğumu, sezaryen ve kürtaj tartışmaları felsefi ve manevi bağlamından kopartılarak yapılıyor. Çocuğun anne rahmine düşmesi, oradaki teşekkülü büsbütün biyolojik açıdan ele almıyor. Orada can değil de, sadece beden oluyormuş gibi&#8230; Doktorların kaçınılmaz gördüğü kürtaj vakaları tartışma­mızın dışında. Ticarileşen bir tıp endüstrisini, doğacak çocuğu şahsiliğe fazlalık ve estetiğe atılmış çizik gören bir bireyciliği konuşuyoruz. Kürtaj bahsinin fotoğrafı o kadar çok şey söylüyor ki&#8230; Kadın karnındakini değil kendini merkeze koyuyor. &#8220;Nasıl bakarım buçocuğa?&#8221; diyor; veya &#8220;Bu çocuğu doğurmak yüzde yüz daha kötü! diyerek, çok ihtimalli bir geleceği zihnindekine kurban ediyor. Kürtaj bahsinde beliren dil sıkıntılı. Hayır, beden büsbütün bizim değildir; bedenimiz üzerinde istediğimizi yap­makta serbest olmamalıyız.</p>
<p>Kürtajda sırıtan bencillikle birlikte, kürtajı doğuran zemine de işaret var. Tecavüz sonucu gerçekleşen trajik hamilelikler mesela&#8230; Tecavüz, soğuk bir ölüm gibi!&#8230; Tecavüz ederek kadını öldüren bir erkek var karşımızda; bedenen değil, ruhen öldüren&#8230; Bir de &#8220;evlilik dışı&#8221; olarak tammlanan ve şimdilerde hiçbir ölçüyü kabullenmeyen cinsel özgürlük tahayyülü&#8230; Bu da kürtaj bahsiyle gündemimize gelen bir konu. Evlilik yaşının artması, evliliğin zorlaşması&#8230; Dahası cinsellik konusunda kimi eksiklikler karşımıza ciddi problemler çıkarıyor. Ticarileşen tıbbın sorunlarından biri olmakla birlikte kürtajın bir de böyle bir arka planı var. Toplum baskısının daha yoğun olduğu bölgelerde yaşanan cinsellik, kür­tajm kaynaklarından biri olurken, trajik kadın cinayetlerine de sebep olabiliyor.</p>
<p><strong>Manevi Eğitim</strong></p>
<p>Modern insana, &#8220;Küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz şimdi&#8221; diyen Hz. Peygamber<sup>(sav)</sup> lazım. Hz. Peygamberle buluş­malı ki, içine/kendine dönebilsin; böylelikle, nefs-i emmareden nefs-i levvameye çıksın.</p>
<p>Manevi eğitim belirli bir yaşta başlayıp bitmez. Bu eğitim insanın özüne yönelir, aslım inşa eder. İnsan, her şeyden evvel manevi bir varlıktır; önce ruhu, sonra bedeni yaratılır. Beden, bir ruha elbise olmak üzere var olur. Ölümlü olan da bedendir, ruh değil. Beden yaşlanmaya, ölmeye yazgılıdır. Sağlık teknolojileri ne kadar gelişirse gelişsin, modern tıp ne ederse etsin, bunun önüne geçilemeyecektir. Yaşlılık durdurulamayacak, ölüm hü­kümsüz kılınamayacaktır. Doğar doğmaz yaşlanmaya başlarız; yaşlandığımız için değil, doğduğumuz için ölürüz. Modern algı,yaşlanmayı bir kayıp görüyor. Hâlbuki yaşlandıkça, bedenin te­siri azaldıkça ruh açığa çıkar. Bu bir paradoks; insanda, bedenin güçten düşmesi nispetinde manevi taraf belirgin oluyor.</p>
<p>Bütün zahir oluşlar, &#8220;iç&#8221;ten &#8220;dış&#8221;a doğrudur. İçte olan dışı etki­ler; dışta olan da içi&#8230; Dolayısıyla ne içi ne de dışı ihmal edebiliriz. İç ve dışa kıymetleri nispetinde değer vermek önemli. İçe daha çok vurgu yapmamız, modernizmle yaşanan ihmalin sonuçlarını gidermek içindir. Bugün &#8220;iç&#8221;in inşası gibi bir önceliğimiz var. Günlük hayat pratikleri bu ihtiyacın ne kadar elzem olduğunu gösteriyor. Ticarette, kültürde, siyasette olmayan bir &#8220;iç&#8221;in boş­luğuyla dövünüyoruz. Yasalarla, polisiye tedbirlerle kapatmaya çalıştığımız ama kapatamadığımız boşluklar&#8230; Hayır, sadece kanunlarla buradan çıkamayız. Mayasız bir insan var karşımızda; mayasız, dolayısıyla olmayan&#8230; İnsan olmayınca yasa ne yapsın!? Hem yasa da var, daha iyi bir anayasa arayışı bitmiyor. Temel so­run bu değil ki? Yasa dışı fiil, kötü olarak görülmediğinden yasa çiğnenebiliyor veya yasadaki boşluklardan yararlanılıyor. Bir de Hz. Peygamber<sup>(sav)</sup>&#8216;in hayatından şu sahneye bakın! Bir hanıme­fendi Hz. Peygamber&#8217;e gelir, &#8220;Efendim, büyük günahlardan birini işledim, cezamı istiyorum&#8221; der. &#8220;Git, tövbe et!&#8221; denir kendisine. Kadının hassasiyeti ve Efendimizin inceliği çok şey söylüyor. Yasa karşısında teslimiyet ve yasanın uygulanmasındaki hassasiyet&#8230;</p>
<p>Mahmut Erol Kılıç &#8211; Hayatın Satır Araları,syf:23-32</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-ogrenci-hali/">İnsanın Öğrenci Hâli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ogrenci-hali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Biblicalistler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/musluman-biblicalistler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/musluman-biblicalistler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2017 10:14:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’âncılık akımı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Biblicalistler]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Kur'an Diyenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlığa şaşırabilirsiniz. Bu da yeni bir mezhep mi, cemaat mi, tarikat mı diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Belki de hepsi.. Tabii ki bu başlığın benzetme sanatı kullanılarak atılmış olduğunu söylemeye hâcet yok. Önce şu ‘Biblicalist’ ne demek ona bir bakalım. Bu kavramlar daha çok Hristiyanlık tarihi ile alakalı olup batı dillerinde kullanılan kavramlardır. Malum olduğu üzere Bible; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-biblicalistler/">Müslüman Biblicalistler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/musluman-biblicalistler/images-3-36/" rel="attachment wp-att-19543"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19543" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3.jpeg" alt="" width="326" height="211" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3.jpeg 476w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3-300x195.jpeg 300w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /></a></p>
<p>Başlığa şaşırabilirsiniz. Bu da yeni bir mezhep mi, cemaat mi, tarikat mı diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Belki de hepsi.. Tabii ki bu başlığın benzetme sanatı kullanılarak atılmış olduğunu söylemeye hâcet yok.</p>
<p>Önce şu ‘Biblicalist’ ne demek ona bir bakalım. Bu kavramlar daha çok Hristiyanlık tarihi ile alakalı olup batı dillerinde kullanılan kavramlardır. Malum olduğu üzere Bible; ‘İncil’ demek. Biblicalist ise ‘İncilci’ diye tercüme edebileceğimiz Hristiyanlık içerisinden çıkıp herşeyin İncil’in metninde olduğunu ileri süren ve o metni gramer kurallarının ne kadar tercüme imkânı sunuyorsa o kadar anlayabileceğimizi ileri süren bir akım. Bu tercümeyle elde edilen mananın daha başka anlam katmanları da yaratabileceği görüşünü ise kabul etmezler. Herşey ve hepsi bu okuduğun düzeyden ibarettir. ‘Literalist’, ‘Bookist’, ‘Fundemantalist’ v. b. gibi isimler de verilen bu akım bugün daha çok Evanjelist akım içerisinde varlıklarını sürdürmektedirler. Hatta sanki Hz. İsa kitap satıcıları gibi elinde kitap çantası ile dolaşmışçasına bunlar da sokakta ellerinde İncil tercümeleri ile kapı kapı dolaşıp tebliğ yaparlar. Güya insanları İncil’e davet ederler. Fakat ekser-i ulema diye tabir edebileceğimiz Hristiyan din alimlerinin çoğu bunların iddialarını doğru bulmazlar. “Christianity is Biblical but Biblicalism is not Christianity.” derler. Yani “Hristiyanlık İncilî’dir ama İncilcilik Hristiyanlık değildir.” derler.</p>
<p>Peki bundan bize ne hocam diyebilirsiniz. Aslında ârif olanlar benim ne kastettiğimi çoktan anladılar bile. Fakat tabii ki konuyu açalım ki herkes anlasın.</p>
<p>Son zamanlarda ülkemizde yeni bir akım yavaş yavaş alternatif olarak mevzileniyor. En önemli tezleri şu: Tek doğru, tek kutsal, kitaptır. O da Kur’ân’dır. Bir şey Kur’ân’da varsa vardır yoksa yoktur.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>Ben onların yaptığı ilim ve bilim dışı yönteme başvurmayacağım. Yani onların yaptığı gibi meselâ “Taocular zâhid adamlar, sufiler de zâhidler, demek ki tasavvuf Taoculuktan alınmadır.” gibi fâsid kıyaslarla gülünç duruma düşmeyeceğim. İlim ahlâkına riayet edeceğim&#8230;.</p>
<p>Oysa ne güzel bir komplo teorisi veyahut senaryosu çıkarılabilirdi bu mevzudan. Mesela Biblicalistler Evanjelisttirler. Evanjelistler de Trump ile beraber ABD’nin iç ve dış politikasını belirleyen en önemli akım oldular. Yüzyılın başında Ortadoğu’yu ve Müslüman ülkeleri nasıl Lawrence’in elinden tutup kaldırdığı Vahhabi ideolojisini kullanarak parçaladılarsa şimdi de bu Mushafçılığı kullanarak yeni fitne tohumları ekmektedirler. Bunun için de ülkemizi pilot bölge olarak seçmişlerdir. Belirli medya guruplarının kendilerine alan açtığı ve mevcut iktidarın saflığından istifade ile pazarlanıp yüksek mevkilere getirilen bazı ilahiyatçılardan müteşekkil bu cemaat örgütlüdür. Başları vardır, toplanırlar. Dış güçler ne kadar Geleneksiz ve de Gelenek karşıtı akım varsa onları öne çıkarmayı hedeflerler. Bu yüzden tıpkı Gülen olayında olduğu gibi bütün bu yeni icat akımlar CIA bağlantılıdırlar.</p>
<p>Hedefleri bin yıldır İslâm medeniyetinin manevi damarlarını besleyen Gelenek’e ve onun büyük ustalarına çamur atarak halkı maneviyattan soğutmak ve sonunda mantıksal süreçlere indirgenmiş kuru bir din haline indirgedikleri İslâm dinini insan hayatının her alanını kuşatamaz kılmaktır. Doğal olarak oluşacak boşluktan istifade ile de başta Yahudi-Hristiyan kaynaklı olmak üzere bütün İslâm dışı maneviyat akımlarının insanımıza kurtarıcı gibi geleceği bir zemin hazırlamak gizli hedefleridir…</p>
<p>Bu kurgu ne kadar kurgudur ne kadar gerçektir bilemem. Bendeniz pek fantastik edebiyat meraklısı değilimdir. Çok fazla polisiye roman da okumadım. O açıdan bu konuları meraklısına bırakıp ilmi yoldan ayrılmamayı düşünüyorum.</p>
<p>Mamafih ilmi yol, düşünürler arasında organik bir bağ olmasa da fikirler arasında benzerlikler olabilir der. Bu muhakkak birbirlerinden doğrudan tesir almalarını gerektirmez. Yani bizim Mushafçılar için her ne kadar yukarıdaki komplo teorisini şimdilik bir kenara koydumsa da Biblicalistler’le benzer mantıkları olduğunu da söyleyebilirim.</p>
<p>İlginçtir ki şimdilerde bu gerici akım yeniden kıpırdanıyor. Gerici diyorum çünkü sırf gramatik metni alıp ona dayalı başka bir açılımı kabul etmezseniz o metni de dondurur ve öldürürsünüz. Baştanbaşa bir İslâm entelektüel üretimini yok saymak anlamına gelir bu. Çünkü bu mantıkla bakıldığında hiçbir düşünce akımı çıkamaz.</p>
<p>Ne Hz. İsa ve ne Hz. Peygamber elinde sayfalarla, yapraklarla, fasiküllerle dolaşan bir peygamberdir. Malum olduğu üzere Hz. Peygamber’den açığa çıkan vahyin fiziksel manada kitaplaşması hayattayken değil çok sonraları olacaktı.</p>
<p>Oysa Hz. Peygamber de vahyin bir parçasıydı. Vahy-i gayr-ı metluvderlerdi ona. “Yürüyen Kur’ân” derlerdi ona. Yani o da bir kitaptı… Onun için Hz. Ali de yaprakçılara karşı “Ene’l-Kur’ân” demişti. Tabi ki anlayana… “Şüphesiz bu Kitap gizli bir kitabın içindedir.” (Vakıa 78) âyetine nasıl anlam verir bu sözde Kitapçılar bilmiyorum ama bizimkiler (Allah onlardan razı olsun.) “İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştirler.” peygamber sözüyle bunu açıkladıklarında bende mesele öyle oturmuştu ki Kur’ân Araştırmaları Merkezi’ndeki evrak memurlarına sorma ihtiyacı hiç hissetmedim. Yani Kitab’ın anahtarı İnsan’dır. Sen seni bil…</p>
<p>Bu akımın derin bir fikri ve tezi yok. Kendilerinden bir şey ortaya koymak yerine var olanları eleştirerek kendine bir yer edinmeye çabalıyorlar. İddialarını ileri sürerken de hep olumsuz örneklemeler vererek kendi doğrularını ispatlamaya çalışıyorlar. Yani Mütenebbiler (yalancı peygamberler) üzerinden Hz. Muhammed’i okumaya çalışmak gibi saçma bir durum, yaptıkları. Evet Mütenebbiler vardılar ve olacaklardır. Ama biz Hak ve hakikat elçisi ile mi hemhal olacağız bu mütenebbilerle mi? O üçkağıtçılar hiçbir varlık gösteremeden silinip gittiler. Bugün dünyada kaç kişi Müseyleme diye birini tanır?.. Evet sahte peygamberdi. Kimse tanımaz. Ama Hak Peygamber Hz. Muhammed’i cümle kâinat tanımaktadır.</p>
<p>Neymiş efendim, adamın biri kendini mehdi ilan etmiş, kutup ilan etmiş, rüya görüyormuş, v. s. Bütün malzemeleri bu. Buradan vardıkları sonuç da ilginç: “Bütün rüya görenler mehdidirler.” Ne kadar saçma bir mantık. Böylesi Müseyleme tipleri de vardılar ve hep var olacaklar. Ama isimlerini bunlardan başka valla kimse bilmez. Sadece onlar bilirler zira bunları gösterip sizin cebinizden paranızı çalan hırsızlar gibidirler. Ama bir İbn Arabi’yi, bir Mevlânâ’yı, bir Hoca Ahmed Yesevi’yi cümle âlem tanır. Bu bir iki yeni yetme tanımaz o ayrı mesele. Müseylemeleri gösterip Hz. Muhammed’e dil uzatanlara ne kadar benziyorlar.</p>
<p>Sırf meal okudukları için anlayışları da o kadar sığ ki Mevlânâ’nın Mesnevi’sindeki beyitlerin hangi Kur’ân âyetlerinin manen tefsiri olduğuna dair yerli yabancı pekçok bilimsel çalışma yapılmışken bunlar “Bu Mesnevi dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır.” sözünden, “Bak Kur’ân’dan daha büyük olduğu iddiasında bulunuyor.” gibi zırvalar çıkarırlar, tevilin hasını yaparlar. Küçük beyinlerine uymayan her şeyi Kur’ân’a uymuyor diye reddederler. Üstelik çoğu Arapça da bilmez. Mealden, yani bir beşerin yaptığı tercümelerden yola çıkarak ahkam keserler. Bu yüzden… “Kitab’ı da bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir.” (Bakara 78). Çünkü bunlar Lafzi rivayeti bile yapamazlarken Mânâ rivayetinden ne anlasınlar? Oysa ‘Dört kitabın mânâsın’ bilmek isteseydiler Yunus’a yetişemediler belki ama Kitapçı Muzaffer’e sorabilirdiler.</p>
<p>Fakat bir insani otorite de kabul etmedikleri için doğal olarak Kur’ân kaynaklı bir fikrî açılımları da olamıyor. Bu yüzden mesela Kur’ân’ın bâkî olmadığını söylediği dünya için gerçek diyebilirler. Yani Allah’ın yanında bir başka hakikat kategorisi daha kabul ederek şirke düşerler. Bugün Kuantum fiziği bile bu ehl-i Kur’ân âriflerin buluşlarıyla paralel bulgular elde ederlerken bunlar hâlâ kumda oynamaya devam ederler. Bir kimyagerin bir elementi rüyasında bulduğuna inanırlar da İbn Arabi’nin rüyasıyla alay ederler. Hz. Peygamber’in vahye muhatap olduğunda yaşadığı halleri, “Bir sara hastası halleri.” olarak gören oryantalistler ile ehl-i vücud olmuş bir kâmilin hallerine, “Bir şizofren halleri.” diyen bunlar arasında mantık açısından hiç fark yoktur.</p>
<p>Bu mealcilere tavsiyem kendi açılımlarını getirmeleri. Bir görelim. Kafalarına göre tasavvuf okumaları yaparak kendilerini meşrulaştırmaya çalışmasınlar. Düşsünler tasavvufun yakasından. Hiç tasavvuf demeden kendi tezlerini getirsinler bakalım. Bir kere daha kafalarına şunu çakmak istiyorum: Tasavvuf bir Kur’ân’ı anlamlandırma modelidir, yani Kur’ânî’dir. Bin yıldır denenmektedir. Bir ontolojisi vardır, bir epistemolojisi vardır. İnsan görüşü vardır, ahlâk görüşü vardır, toplum görüşü vardır. Cüneyd’i vardır, Gazzali’si vardır, İbn Arabi’si vardır, Mevlânâ’sı vardır, Yesevî’si vardır, Yunus’u vardır v. s. Sizinkileri de bir duysak diyorum?</p>
<p>Tanpınar’ın tabiriyle Anadolu “İstatistiğe karşı vitalitenin (hayatiyet) harbini” yapan bir yer olduğu için oturun oturduğunuz yerde, üç kişilik ekibinizle Anadolu’muzun hayat damarlarıyla daha fazla oynamayın. Oynatmazlar…</p>
<p>Netice: İslâm Kur’ânî’dir ama Kur’âncılık akımı İslâmî değildir.</p>
<p>Mahmut Erol Kılıç</p>
<p><a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmuderolkilic/musluman-biblicalistler-2041685">Yeni Şafak</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-biblicalistler/">Müslüman Biblicalistler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/musluman-biblicalistler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
