<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Küfür | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kufur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 01 Dec 2024 20:26:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Küfür | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tekfîr ve İlâhî Rahmetin Genişliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 13:26:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Rahmetin Genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27166</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazzâlî [1] çev. Zeynep Şeyma Özkan Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka ve el-Mustafa&#8217;sından seçilen bu metinlerinde Gazzâlî (ö. 505/1111), bir kişiye ya da zümreye küfür ve inkâr isnad etmenin her şeyden önce risâlete yönelik bilinçli bir yalanlayışla ve bu doğrultuda sergilenen inatçı bir karşı koyuşla ilgili olduğunun tespiti­ne odaklanır. Öncelikle küfür isnat etme fiilinin {tekfir) şer‘î bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/">Tekfîr ve İlâhî Rahmetin Genişliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gazzâlî</p>
<p><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a></p>
<p>çev. Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p><em>Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka</em> ve <em>el-Mustafa&#8217;</em>sından seçilen bu metinlerinde Gazzâlî (ö. 505/1111), bir kişiye ya da zümreye küfür ve inkâr isnad etmenin her şeyden önce risâlete yönelik bilinçli bir yalanlayışla ve bu doğrultuda sergilenen inatçı bir karşı koyuşla ilgili olduğunun tespiti­ne odaklanır. Öncelikle küfür isnat etme fiilinin <em>{tekfir)</em> şer‘î bir hüküm ol­duğunu belirten Gazzâlî, metin boyunca konuya ilişkin temkinli bir tavır sergilemenin gerekliliğini temellendirmekte ve konunun İslâmî ilimlerde bulduğu karşılıkları ilkesel açıdan değerlendirmektedir. Bu bağlamda rah­met ve tekfîr arasındaki irtibatın ortaya konulmasına odaklanan Gazzâlî, küfür isnadının şer‘î hüküm olma niteliği üzerinden meseleye yaklaşarak hem hükmün atıf ve tatbiki hem de rahmetin tezahür ve ihatası bakımın­dan daraltılmasına ve genişletilmesine yönelik bir çerçeve sunar. Gazzâlî burada bir taraftan mutlak anlamıyla ve edebî cehennemlik hükmüyle yö­neltilecek bir tekfirin İslam ümmetine tatbikinin önünü almayı denerken, diğer taraftan Hz. Peygamber’in adının ve tebliğinin ulaşmadığı toplulukların da rahmet dairesi içerisinde bulunacağını söyleyerek anlatımını güçlen­dirir. İnsanların cehenneme atılma süreçleri hakkındaki rivayetler üzerine akidevî açıdan bir yorum çerçevesi belirleyen Gazzâlî, rahmetin gazaba üs­tünlüğüne ilişkin kabul bağlamında şefaati cehennem karşısında bir koru­naklı etki alanı olarak görür. Tekfir fiilinin kaynağının akıl olamayacağım, aksi takdirde te’vil her türlü kaynaklı olumsuz açılımın tekfir gerektireceği­ni, böyle bir bakış açısıyla fırkalara yaklaşmanın yetersizliğini vurgulama­sı, Gazzâlfnin şer‘î bir hüküm olarak tekfire ilişkin anlatımını ve rahmet dairesinin genişliğine ilişkin vurgularım gerekçelendiren temel hareket noktasıdır.</p>
<p><strong>Fasıl: [Küfür ve İmanın Tanımı]</strong></p>
<p>Taklitçi sınıfların tammlan sende konuyla ilgili bazı çelişkilere sebep olduğu için küfrün tanımını öğrenmeyi istediğini sanıyorum. Bil ki, bunun açıklaması uzun, <u>anlaşılm</u>a süreci karmaşıktır, fakat ben sana akıl yürütmende esas alabi­leceğin doğru ve her durumda sonuç veren <em>{muttaride mün&#8217;akise)</em> bir alamet ve­receğim. Bu alamet sayesinde çeşitli gruplan tekfir etmek ve yollan birbirinden farklı olsa bile “Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun elçisidir” sözün­den ayrılmadıkları, onunla çelişmeyip onu doğruladıktan müddetçe ehl-i İslam&#8217;a dil uzatmak gibi bir hataya düşmekten dönebilirsin. Tüm bunlardan sonra bana göre küfür, Rasûlullah’ın (s.a.s.) getirdiği şeyi yalanlamaktır <em>{tekzîb).</em> İman da onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır <em>{tasdik).</em></p>
<p>Buna göre, Yahudi ve Hıristiyan, Rasûlullah’ı yalanladığı için kâfirdir. Berâ- himî de evleviyetle kâfirdir, çünkü diğer rasûller gibi bizim Rasûlümüzü de inkâr etmiştir. Dehrî de evleviyetle kâfirdir, çünkü rasûllerle birlikte onlan göndereni, [yani Allah’ı] inkâr etmiştir. Bunların tekfir edilmesi küfrün kölelik ve hürlük gibi şert bir hüküm olmasına dayanır, çünkü tekfirin anlamı, [kâfirin] öldürül­mesinin mubah oluşuna ve cehennemde ebedî olarak kalışına hükmetmektir.</p>
<p>Küfrün anlaşılma biçimi de şeriata dayalıdır, dolayısıyla da ya nasla ya da nas tarafından belirlenmiş olana <em>{mansûs)</em> kıyasla bilinir. Yahudiler ve Hıris­tiyanların küfrü] hakkında da nas vardır, Berâhime, Seneviyye, Zenâdika ve Dehriyye de evleviyetle onlara katılırlar. Bunların hepsi rasûlleri yalanlama noktasında ortaktır. O halde bütün kâfirler, rasûlü yalanlar; rasûlü y<u>alanlay</u>an herkes de kâfirdir, işte bu her durumda doğru sonuç veren <em>(muttaride mün&#8217;aki- se)</em> bir alamettir. (&#8230;)</p>
<p><strong>Fasıl: [İlâhî Rahmetin Genişliği]</strong></p>
<p>Belki de şöyle düşünüyorsun: Sen tekfiri şer‘î naslan yalanlamak şeklinde an­lıyorsun. Hâlbuki insanlar üzerindeki İlâhî rahmeti daraltan bir kelâmcı değil, hüküm koyucu <em>(şâri*)</em> olarak Hz. Peygamber’dir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah Teâlâ kıyamet gününde Âdem’e buyurur: ‘Ey Âdem! Zür- riyetinden cehenneme gönderilecekleri çıkar.’ Âdem de ‘Ne kadarım?’ der. Allah Teâlâ buyurur: ‘Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzunu.’”<sup>1</sup> Yine Hz. Pey­gamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak­tır, onlardan sadece bir tanesi kurtuluşa erecektir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Buna cevabım şöyle olur: Birinci hadis sahihtir, fakat orada kastedilen ce­hennemde ebedî kalacak kâfirler değildir. Onlar cehenneme girerler ve ona arz edilirler ve orada günahları ve işledikleri kötülükler miktannca bırakılırlar. Gü­nah işlemekten masum olanlar ancak binde birdir, bu sebeple Allah Teâlâ “Siz­den cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem 19:71) buyurmuştur. Diğer yandan [hadiste geçen] “cehenneme gönderilecekler” ifadesi, onu günahla­rı ile hak edenler içindir, [fakat] bazı hadislerde belirtildiği gibi, şefaat sayesinde cehennem yolundan geri çevrilmek de mümkündür.</p>
<p>İlâhî rahmetin genişliğine delâlet eden çok sayıda hadis de buna şahitlik eder, bunlar sayılamayacak kadar fazladır. Biri Hz. Âişe’den (r.a.) rivayet edil­miştir: “Bir gece Hz. Peygamberi (s.a.s.) kaybettim ve hemen aramaya baş­ladım. Onu gördüğümde bir odada namaz kılıyordu. Başının üzerinde üç nur gördüm. Namazım bitirdiğinde ‘Ne oluyor? Sen de kimsin?’ dedi. Ben ‘Âişe, yâ Rasûlallah’ dedim. ‘Şu üç nuru gördün mü?’ dedi. ‘Evet yâ Rasûlallah’ dedim. ‘Birinci nurda Rabbimden bana birisi geldi ve bana Allah’ın <u>ümm</u>etimden yet­miş bin kişiyi hesapsız ve azapsız cennete girdireceğini müjdeledi. Sonra Rab­bimden ikinci nurda gelen bana Allah’ın ümmetimden yetmiş bin kişiden her biri yerine yetmiş bin kişiyi hesapsız ve azapsız cennete girdireceğini müjde­ledi, Sonra Rabbimden üçüncü nurda gelen, bana Allah’ın ümmetimden her bir kişi yerine yetmiş bin kere yetmiş bin kişinin hesapsız ve azapsız cennete gireceğini müjdeledi’ dedi. Ben de ‘Yâ Rasûlallah, ümmetinin sayısı bu kadar değildir!’ dedim. O da ‘Bedevilerden oruç tutmayan ve namaz kılmayanlar ile sayınız tamamlanır’ dedi.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>İlâhî rahmetin genişliğine delâlet eden bu ve benzeri rivayetler çoktur. Bun­lar Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetine hastır. Benim fikrime göre rahmet, ce­henneme ya bir an ya da bir saat kalacak kadar kısa, ya da haklarında “Ce­henneme gönderildiler” denilebilecek kadar uzun bir müddet için arz olunacak olsalar bile geçmiş ümmetlerin büyük kısmını kapsar. Hatta bana göre rahmet bizim zamanımızdaki Hıristiyan BizanslIların ve Türklerin çoğunu kapsaya­caktır. Kastettiğim, BizanslIların ve Türklerin uzak illerinde olup kendilerine davet ulaşmayanlardır. Bunlar Üç sınıftır: (i) Birinci sınıfa Hz. Peygamber’in ismi hiç ulaşmamıştır; onlar mazurdurlar, (ii) Bir diğer sınıfa Hz. Peygamber’in ismi, peygamberlik vasfı ve gösterdiği mucizeler ulaşmıştır. Bunlar İslam ül­kelerine komşu ve onlarla iç içe olanlardır. Bunlar cehennemde ebedî kalacak kâfirlerdir, (iii) Üçüncü sınıf ise iki sınıf arasındadır. Onlara Hz. Peygamber’in ismi ulaşmış, fakat peygamberlik vasfı ve özellikleri ulaşmamıştır. Aslında on­lar çocukluklarından itibaren peygamberlik iddiasındaki yalancı ve ortalığı ka­rıştıran Muhammed isminde birinden bahsedildiğini duymuşlardır. Bu, bizim çocuklarımızın Mukanna*<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[4]</sup></a> isminde yalan yere peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancıyı duymalarına benzer. Bu grup bana göre birinci sınıfa girer, bunlar peygamberin özelliklerini işitmemiş olsalar da bunların tam zıddını duymuşla­dır. Bu da kişiyi [peygamberliğin doğru özellikleri üzerinde] düşünme ve araş­tırmaya yönlendirmez.</p>
<p>Diğer hadisteki “Onlardan sadece bir tanesi kurtuluşa erecektir” kısmı farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Bir rivayette bu kısım “Onlardan ancak biri helâk olacaktır” şeklindedir, fakat meşhur olam birincisidir. “Kurtuluşa eren” ile kas­tedilen, cehenneme gönderilmeyecek ve şefaate ihtiyaç duymayacak olanlardır. Hatta zebanilerin cehenneme atmak için tuttukları insanlar bile mutlak anlam­da “kurtuluşa eren’Ter arasında sayılmaz. Bu zebanilerden şefaat sayesinde kur- tulsalar da bu değişmez.</p>
<p>Bir başka rivayette ise “Zındıklar haricinde hepsi cennettedir, onlar da tek bir fır<u>kadır</u>” denmiştir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[5]</sup></a> Rivayetlerin tümünün sahih olması mümkündür. Helâk olacak tek bir grup varsa, bunlar cehennemde ebedî kalacak olanlardır, böylece helâk olacak bu tek grup kurtuluşlarından ümit kesilenler olmuş olur. Çünkü helâk olduktan sonra bunlardan iyilik ümit edilmez. Kurtuluşa eren tek bir grup var ise de bunlar cennete hesapsız ve şefaate ihtiyaç duymadan girecek olanlar­dır. Çünkü hesaba çekilen mutlaka azap görür, o da kurtuluşa ermiş sayılmaz. Şefaate ihtiyaç duyansa bir tür zillete düştüğü için mutlak surette kurtuluşa ermiş sayılmaz. Bunlar iki uçtur ve insanların en kötüleri ve en iyilerini ifade ederler. Diğer grupların tümü de bu iki derece arasında olurlar: (ii) Yalnızca hesaba çekilip azap görecek olanlar (ii) Cehenneme yaklaşıp sonra ondan şefaatle kurtulacak olanlar.(iii)Cehenneme girip sonrasında inançlarındaki kusurları ve bid&#8217;atları oranında ve günahlarının çokluğu ve azlığı nispetince orada [kalıp] sonra çıkartılanlar.</p>
<p>Bu ümmetten olup cehennemde ebedî kalarak helak olacaklar ise tek bir gruptur. Onlar Rasûlullah’ı yalanlamış ve genelin faydasını gözeterek <em>(masla­hat)</em> yalan söylenmesini câiz görmüşlerdir. Diğer ümmetlerde ise kim Rasûhıl- lah’ın ortaya çıkışı ve özellikleri yanında ayın ikiye yarılması, çakıl taşlarının teşbihi, parmaklarından su kaynaması gibi harikulâde mucizeleri ve fesâhat ehline meydan okuduğu ve onları aciz bırakan Kur’ân mucizesi tevatür yoluy­la bir şekilde kulaklarına ulaştıktan sonra onu yalanlarsa, bu haber onlara ulaştığında ondan yüz çevirip uzaklaşır, üzerinde düşünüp akıl yürütmez ya da tasdike yanaşmazsa, işte bu kişi inkârcı bir yalancıdır, kâfirdir. Bu gruba ülkeleri İslam beldelerinden uzakta kalan Rumların ve Türklerin çoğu girmez. Hatta bana göre bu kişi eğer bir dine mensupsa ve dünya hayatını âhiret haya­tına tercih edenlerden değilse, bunu işittikten sonra bu haberin onda işin ha­kikatinin ortaya çıkması için araştırmaya koyulma isteğini doğurması gerekir. Eğer bu haber onda böyle bir isteği doğurmuyorsa bu, dünyaya itimadı ve din islerine önem vermeyip bu konuda korkudan emin olması sebebiyledir, bu da küfürdür. Böyle bir isteği olur da araştırmaktan geri durursa, bu da aynı şekil­de küfür olur.</p>
<p>Hatta <u>hang</u>i dinden <em>(millet)</em> olursa olsun Allah’a ve âhiret gününe iman eden­lerin <u>har</u>ikuladelikler sebebiyle [zihninde] beliren problemleri araştırmaktan geri <u>kalmalar</u>ı mümkün değildir. Eğer eksiksizce düşünme ve araştırma ile uğ­raşır ve bilgi arayışı tamamlanmadan ölüm vaki olursa, o da aynı şekilde affe­dilmiş olur. Rahmetin genişliği onu da kapsar. Öyleyse yüce Allah’ın rahmetini geniş tut ve ulûhiyete dair meseleleri sınırlı ve şekilsel ölçülerle ölçme!</p>
<p>Bil ki âhiret dünyaya yakındır, “Yaratılışınız ve diriltilmeniz tek bir nefsin (yaratılması ve diriltilmesi) gibidir” (Lokman 31:28). Nitekim ehl-i dünyanın çoğu ya nimette ya selamette veya ona gıpta eden bir durumdadır ve mesela dünyada kalmak ile ölüm ve yok olmak arasında seçim hakkı sunulsaydı onları seçmezlerdi, [dünyayı seçerlerdi]. [Bu dünyada] ölümü temenni edecek kadar azap içinde olan kimse nadirdir. Aynı şekilde âhirette cehennemden çıkarılan­lar ve ondan kurtulanlara göre cehennemde ebedî kalanlar da nadirdir. Zira [Allah’ın] rahmet sıfatı senin hallerinin değişmesiyle değişmez. Neticede âhi­ret ve dünya, senin hallerinin değişmesinden ibarettir. Eğer durum bu şekilde olmasaydı Hz. Peygamber’in şu hadisinin bir anlamı olmazdı: “Allah’ın kitâb-ı evvelde [yani levh-i mahfuzda] yazdığı ilk şey: Ben Allah’ım, Benden başka ilâh yoktur, rahmetim gazabımı geçmiştir. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Mu- hammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik eden için cennet vardır.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Bil ki, basiret ehline İlâhî rahmetin [gazabı] geçmesi ve kapsayıcı oluşu, âyet­ler ve hadislerden <em>(ahbâr ve âsâr)</em> işittiklerinin yanı sıra bazı sebepler ve mükâ- şefelerle de keşfolunmuştur. Fakat bunu anlatmak vakit alır. O halde iman ile salih ameli bir araya getirirsen Allah’ın rahmeti ve mutlak kurtuluşla sevin, bu ikisine sahip olamazsan da mutlak helâki bekle. Eğer imanın <em>(tasdik)</em> esasların­da <em>yakîn</em> sahibi isen fakat bazı yorumlarda hatan veya şüphen, ya da amellerde kusurun varsa [eğer amellerin salih değilse] o zaman mutlak kurtuluşa heves­lenme. [Böyle bir durumdaysan] bil ki, bir müddet azap gördükten sonra kurtul­makla, getirdiği her şeyde doğruluğunu kesin olarak bildiğin kimseden ya da bir başkasından şefaat görme arasmdasın. Allah’ın lütfü ile şefaatçilerin şefaatine ihtiyaç duymayacak hale gelmeye çalış, çünkü [aksi takdirde] iş tehlikededir.</p>
<p><strong>Fasıl: [Tekfirin Kaynağı]</strong></p>
<p>Bazı kimseler tekfirin kaynağının şeriat değil, akıl olduğunu, Allah hakkında bilgisi olmayanın kâfir, O’nu bilenin ise mü’min olduğunu düşündüler. Onlara şöyle denir: <u>[Kâfir</u>in] öldürülmesinin mubah oluşu ve cehennemde ebedî kalışına dair h<u>üküm</u>, şer‘î bir h<u>üküm</u>dür, şeriat gelmeden önce bu hü<strong><span style="text-decoration: line-through;">kmün</span></strong> bir <strong><span style="text-decoration: line-through;">anlamı </span></strong>yoktur. Eğer b<u>ununl</u>a şâri‘in, [yani Hz. Peygamberin söylediklerinden] <strong><span style="text-decoration: line-through;">A</span></strong>l<strong><span style="text-decoration: line-through;">l</span></strong>a<strong><span style="text-decoration: line-through;">h </span></strong><u>hakkında</u> bil<u>gis</u>i olmayanın kâfir oluşunun çıkarılabileceğim kastediyorlarsa, [<u>kâfir</u>in <u>Allah hakkın</u>da bilgisi olmayan ile] sınırlandırılması mümkün değildir, çünkü Rasûlullah ve âhiret hakkında bilgisi olmayan da kâfirdir.</p>
<p>Sonra, bu kimseler eğer [kâfir olmayı] Allah Teâlâ’mn zâtına dair bilgisizliğe, O’nun v<u>ar</u>lı<u>ğını</u> veya vahdâniyetini inkâra mahsus görür, fakat sıfatlan buna dâhil etmezlerse, belki buna bir dayanak bulmaları mümkündür. Fakat eğer sıfatlarda bilgisiz olanları da cahil ve kâfir kabul ederlerse, o zaman bekâ ve kıdem sıfatlarını inkâr edenlerin, ilim sıfatı üzerine zâit bir sıfat olarak kelâm sıfatını inkâr edenlerin, <em>semi&#8217;</em> ve <em>basîr</em> sıfatlarını ilim sıfatı üzerine zâit bir sıfat olarak inkâr edenlerin, Allah’ın görülmesinin <em>(ru’yet)</em> mümkün oluşunu inkâr edenlerin, [Allah’a] yön tayin edenlerin, zâtında ya da herhangi bir mahalde olmadan, sonradan meydana gelen bir iradesi olduğunu söyleyenlerin ya da bu konuda muhalif olanları tekfir edenlerin de tekfir edilmesi gerekir.</p>
<p>Özetle, [tekfirde akıl yürüterek bir sonuca ulaşmaya çalışmak beyhudedir. Akıl yürütmeye tâbi olunursa], Allah’ın sıfatlarıyla ilgili bütün konularda [hataya düşenleri] tekfir gerekir. Bu, dayanağı olmayan bir hükümdür, Sıfatlardan bir kısmını diğerlerinden ayıracak olursa, bunun için bir ölçüt ve illet bulamaz, böylece bu konuda bir belirleyici olarak [Rasûlullah’ın getirdiği şeyleri] yalan­lama <em>(tekzîb)</em> [ölçütünü edinmekten] başka bir yol kalmamış olur. Çünkü bu öl­çütle [tekfirin kapsamı] rasûlü ve âhireti inkâr edenleri de kapsayacak şekilde genelleştirilip, te’vil ediciler dışarıda bırakılabilir.</p>
<p>Sonra şu da var ki, te’vil veya yalanlama <em>(tekzîb)</em> türünden bazı meselelerde şüphe ve tartışmanın olması muhtemeldir, öyle ki te’vil uzak yolla gerçekleşir ve bu konuda zanla ve içtihat gereğince hüküm verilir. Nitekim sen bunun içtihada dayanan bir mesele olduğunu zaten öğrenmiştin.</p>
<p><strong>Fasıl: [“Beni Tekfir Edeni Ben de Tekfir ederim, </strong><strong>Etmeyeni de Etmem” Diyenlerin Hatalı Oluşu]</strong></p>
<p>Bazı kimseler “Ben ancak beni tekfir eden fırkaları tekfir ederim, beni tekfir etmeyenleri ise etmem” demiştir. Bu yaklaşımın bir dayanağı yoktur. Şayet “Hz. Ab (r.a.) imamete [diğer üç halifeden] daha lâyıktır” diyen bir kimsenin sözü küfre yol açmıyorsa, bu görüşte olan [bir mezhebe mensup] kimse, hata yaparak buna muhalefet edenlerin kâfir olduğunu zannederse, kâfir olmaz. Bu şer! bir meselede yapılan hatadır.</p>
<p>Benzer şekilde, [Allah’a] bir yön tayin ettikleri için Hanbelîler tekfir edilmi- yorlarsa, yön tayinini olumsuzlayan kimseler, hata edilerek ve te’vilci değil de yalanlayıcı <em>(mükezzib)</em> olduğu düşünülerek neden tekfir edilsinler?!</p>
<p>Hz. Peygamber’in “İki Müslümandan biri diğerine küfür konusunda iftira ederse bu itham ikisinden birine döner”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[7]</sup></a> hadisinde, “halini bilmesine rağmen onu tekfir etmesi” kastedilmiştir. Çünkü kim kendisinden başkasımn Rasûlul- lah’ı tasdik ettiğini bilip sonra da onu tekfir ederse tekfir edenin kendisi kâ­fir olur. Eğer onun Rasûlullah’ı yalanladığını zannederek tekfir ettiyse, o şahıs hakkında hata etmiş olur, çünkü onun yalancı ve kâfir olduğunu zannetmiştir, fakat aslmda değildir, o zaman bu yaptığı küfür olmaz.</p>
<p>[Tekfir konusundaki] genel kaidenin anlaşılması en zor olan kısımlarına ve uyulması gerekli esaslara dikkat çektiğimiz tekrar eden açıklamalar yaptık, ar­tık bununla yetinmebsin. Vesselam.</p>
<p><strong>Mesele:</strong> <strong>[Câhız’ın İctîhadda Hata-İsabet Konusundaki Görüşü]</strong></p>
<p>Câhız der ki: “Yahudiler, Hıristiyanlar ve Dehrîler gibi, İslam dinine muhalif olanlar, kendi inançlarının dışındakilere karşı inatçı bir tutum içerisinde iseler günahkârdırlar. Düşünüp araştırmış, fakat gerçeği yine de bulamamış iseler, bu takdirde günahkâr olmayıp mazurdurlar. Düşünüp araştırmanın gerekliliğini bilmedikleri için araştırmamış iseler yine mazurdurlar. Azab görecek olan gü­nahkâr ise yalnızca inatçı davranandır. Çünkü Allah Teâlâ hiç kimseye gücünün üzerinde yük yüklemez. İnatçı olmayan diğerleri ise öğrenmenin yolu kendile­rine kapanmış olduğu için gerçeği idrakten aciz düşmüş ve Allah korkusuyla inançlarına bağlı kalmışlardır.”</p>
<p>Câhız’ın söyledikleri aklen imkânsız değildir. Şayet taabbüd bu yönde varid olsaydı, ki bu mümkündür, böyle düşünebilirdik. Ne var ki, vaki olan bunun ak­sidir. Bu yüzden Câhız’ın bu görüşü, zarurî semi delillerle bâtıldır. Biz Hz. Pey- gamber’in namaz ve orucu emrettiğini nasıl zarurî olarak biliyorsak, aynı şekilde Yahudi ve Hıristiyanlara kendisine iman edip tâbi olmayı emrettiğim ve ken­di inançları üzerinde ısrar etmeleri sebebiyle onları kınadığım da aynı şekilde zarurî olarak biliyoruz. Bunun içindir ki Hz. Peygamber, onların hepsine karşı savaş a<u>çmış</u> ve içlerinden büluğa eren erkeklerin izânm kaldırtıp baktırmış ve büluğa erdi<u>ğini</u> anlayınca öldürtmüştür. Onların içerisinde bile bile inatçı dav­rananların sayıca az olduğu kesin olarak bilinmekteydi. Onların çoğunluğu, Hz. Peygamberdin mucizelerinden ve doğru sözlülüğünden habersiz olarak sırf tak­litçilik yaparak atalanmn dinlerini taklit eden kişilerdi. Kur’ân’da buna delâlet eden pek çok âyet v<u>ar</u>dır- “Bu, kâfirlerin zanmdır. Vah o kâfirlere ki, ateşten na­siplerini alacaklar” (Sâd 38:27), “İşte sizi zelil eden, Rabbinize karşı beslediğiniz bu zandır” (Fussılet 41:23), “Onlar sadece zannediyorlar” (Bakara 2:78, Câsiye 45:24), “Kendilerinin (sağlam) bir şey üzerinde olduklarını zannediyorlar” (Mü­câdele 58:18), “Onların kalplerinde hastalık var” (Bakara 2:10; Müddessir 74:31).</p>
<p>Kısaca söylemek gerekirse, Allah ve Rasûlünün tekzipçi kâfirler hakkında- ki kınamaları Kitap ve sünnette epeyce vardır. Câhız’ın “Allah onlara güç yeti- remeyecekleri şeyi nasıl yükler?!” sözüne gelince; biz Allah’ın onları mükellef tuttuğunu zarurî olarak biliyoruz. Şimdi onların buna güç yetirip yetiremeyeceklerine bakalım. Allah, ihsan ettiği akıl, ortaya koyduğu deliller ve akıllan uyanp istidlâl güdülerini harekete geçiren peygamberler sayesinde buna güç ye tirebileceklerine dikkat çekmektedir. Ta ki peygamberlerden sonra hiç kimsenin Allah’a karşı öne süreceği bir hüccet kalmasın.</p>
<p>Editör:Ercan Alkan-Rahim Acar &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.5,syf:92-99</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[]</a> Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâlî, <em>Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka,</em> Beyrut: Dâ- ru’l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulun­durulmuştur: Gazzâlî, <em>Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü,</em> çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâlî, <em>Mustasfâ: İslâm Hukukunun Kaynakları, çev.</em> Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, s. 913-914.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[1]</a> Buhârî, “Tefsir (Hac)”, 1, “Tevhîd”, 32; Müslim, “îmân”, 379.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> Ebû Dâvûd, “Sünne”, 1; Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned,</em> e. III, s. 120; c. IV, s. 102.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[3]</a> îbn Hacer, <em>Fethü’l-bârî,</em> nşr. Abdullah b. Bâz, Beyrut: Dâru’l-ma&#8217;rife, ts., c. XI, s. 411.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[4]</sup></a> Mukanna* el-Horasânî (ö. ykl. 161/778), Abbâsîler döneminde Mâverâünnehir bölgesinde önce peygamberlik ardından da ilâhtık iddiasında bulunan aslen Belhli sihirbaz bir isyancıdır</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[5]</a> Ukaylî, <em>Kitâbü’d-Du‘afâ,</em> nşr. Muhammed es-Selefi, Beyrut: Dâru’s-sumay&#8217;î, 2000, e IV s 1348</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[6]</a> Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 1, “Tevhid”, 55; Müslim, “Tevbe”, 14-16.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><strong>[7]</strong></a><strong> Buhâri. -Edeb’, 73; Müslim, “Kitâbû’l-îmân&#8221;, 111.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/">Tekfîr ve İlâhî Rahmetin Genişliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlık Mertebeleri ve Te’vil</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Oct 2024 15:12:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Te’vîl]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık Mertebeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27146</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Gazzâlî [*] çev. Mahmut Kaya Te’vilin şartlarını tespit etmeyi ve iman ile küfür arasındaki sının belirle­meyi hedefleyen aşağıdaki metinde Gazzâlî (ö. 505/1111), ilk olarak küfrü, Hz. Peygamberin yalanlanması olarak tanımlamakta, ancak Arkaların bir­birlerini Hz. Peygamberi yalanlamakla suçladıkları olgusu karşısında, onun sözlerinin hangi düzeylerde anlaşılabileceğini tayin etmek üzere varlığı beşli bir tasnife tâbi tutmaktadır: özsel, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/">Varlık Mertebeleri ve Te’vil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-2-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-10323 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-2-1.jpg" alt="" width="338" height="228" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gazzâlî</p>
<p><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[*]</strong></a></p>
<p>çev. Mahmut Kaya</p>
<p>Te’vilin şartlarını tespit etmeyi ve iman ile küfür arasındaki sının belirle­meyi hedefleyen aşağıdaki metinde Gazzâlî (ö. 505/1111), ilk olarak küfrü, Hz. Peygamberin yalanlanması olarak tanımlamakta, ancak Arkaların bir­birlerini Hz. Peygamberi yalanlamakla suçladıkları olgusu karşısında, onun sözlerinin hangi düzeylerde anlaşılabileceğini tayin etmek üzere varlığı beşli bir tasnife tâbi tutmaktadır: özsel, duyusal, hayalî, aklî ve benzer. Bu tasnifi, örnek nasları dikkate alarak açıklayan Gazzâlî’ye göre bir nassı bu varlık mertebelerinden biri yoluyla anlayan kimse, Hz. Peygamberi doğruladığı için tekfir edilemez. Ancak herhangi bir nassı değerlendirirken birinci varlık mer­tebesinden işe başlanmalı; o mertebede anlamanın aklî bir imkânsızlık do­ğurduğu durumda İkinciye, onun da bir imkânsızlığa yol açması durumunda sırasıyla diğer varlık mertebelerine doğru hareket edilmelidir. Gazzâlî, filo­zoflar tarafından dinin temel esasları hakkında yapılan te’villeri ise söz ko­nusu aklî imkânsızlık şartına bağlı olmadığı için reddetmekte ve onları tekfir konusunda <em>Tehâfütii’l-felâsife’le</em> verdiği hükmü burada da sürdürmektedir. [M. Cüneyt Kaya]</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Belki de sen mukallitler sınıfının sınırlarını belirlemede karşılaştığın çe­lişkinin ardından küfrün tanımını bilmek istiyorsundur. Bilesin ki, bunu açık­lamak uzun sürer, ayrıca anlaşılması da zordur. Ancak ben sana, incelemenin merkezine yerleştirmen, farklı grupları tekfir etmekten, yöntemleri farklı olsa da “Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah’ın rasûlüdür” sözüne samimi­yetle ve hiçbir çelişkiye düşmeden sıkıca bağlı kaldıkları sürece Müslümanlara dil uzatmaktan seni koruması için doğru, her durumda sonuç veren <em>(muttaride mün&#8217;akise)<sup>1</sup></em> bir gösterge <em>(alâmet)</em> vereceğim.</p>
<p>Derim ki, küfür, Rasûlullah’ın (s.a.) getirdiği bir şeyi yalanlamaktır. İman ise onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır. Buna göre Yahudi ve Hıristiyan, Rasûlullah’ı yalanladıktan için kâfirdir. Brahman ise haydi haydi kâfir sayılır, çünkü peygamberimizle birlikte diğer peygamberleri de inkâr etmektedir. Deh- rî de kâfir olarak nitelenmeye daha lâyıktır, çünkü o hem peygamberleri hem de peygamberleri gönderen [Allah’ı] inkâr etmektedir. Evet, bu böyledir, zira küfür, kölelik ve özgürlük gibi dinî/fıkhî (şeri) bir hükümdür. Küfrün sonucu ise [tekfir edilen kimsenin dünyada] kammn [dökülmesinin] helal hale gelmesi, [âhirette] ise ebedî olarak cehennemde kalmasına hükmedilmesidir. Bunun dinî bir dayanağı vardır ki, o da ya nas veya nas üzerine yapılan kıyastır. Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında zaten naslar bulunmaktadır. Brahmanlar, Maniheistler, zın<u>dıkl</u>ar ve dehrîler ise bunlara dâhil edilmeyi haydi haydi [hak etmektedir]. Bunların hepsi müşriktir, çünkü peygamberleri yalanmaktadırlar. Her kâfir peygamberleri yalanlar. [Peygamberleri] yalanlayan herkes kâfirdir. İşte bu, her durumda sonuç veren bir göstergedir.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Bilmelisin ki, bu anlattığım açık olmakla birlikte altında derin bir kısım vardır, hatta altı alabildiğine derindir. Çünkü her grup karşıt grubu kâfir saymakta ve onu Rasûlullah’ı yalanlamakla itham etmektedir. Mesela bir Han- belî, yüce Allah’ın üstte <em>(fevk)</em> oluşu<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> ve arşa <em>istiva</em> edişini olumlamada, [fakat] Rasûlullah’ı yalanladığı iddiasıyla bir Eş‘arîyi tekfir etmektedir. Bir Eş‘arî de O’nun bir benzerinin olmamasından hareketle [Allah’ı yaratıklara] benzettiği ve Rasûlullah’ı yalanladığı iddiasıyla bir Hanbelîyi tekfir etmektedir. Diğer yan­dan bir Eş‘arî, Allah’ı görmenin imkânı ve O’nun hakkında ilim, kudret ve diğer sıfatları olumlama noktasında Rasûlullah’ı yalanladığı iddiasıyla bir Mu‘tezilîyi tekfir etmektedir. Bir Mu&#8217;tezilî de sıfatlan olumlamanın ezelî olan varlıkların sayısını çoğaltacağı ve tevhid konusunda Rasûlullah’ı yalanlama anlamına gel­diği iddiasıyla bir Eş‘arîyi tekfir etmektedir. Seni bu tehlikeden ancak yalanla­ma ve doğrulamanın tarifini ve bunların gerçekte ne ifade ettiğini bilmen kur­tarır. Bu sayede senin açından bu grupların birbirini tekfir etmede nasıl aşın gittikleri açıklık kazanmış olur.</p>
<p>Derim ki, doğrulama bir yargıya <em>{haber)</em> ulaşmaktan ibarettir ve doğrulama­ma gerçekliği, Hz. Peygamberin (s.a.) var olduğunu haber verdiği şeyin varlığım kabul etmektir. Ancak varlığın beş mertebesi vardır. Bu mertebelerin bilinme­mesi sebebiyle her grup kendi muhalifini yalancılıkla suçlamaktadır. Varlığın [söz konusu mertebeleri şunlardır]: Özsel <em>{zâtı),</em> duyusal <em>{hissi),</em> hayalî, aklî ve benzer <em>{şibhî).</em> Bir kimse Hz. Peygamberin var olduğunu haber verdiği bir şeyin varlığını bu beş mertebeden biriyle kabul ederse mutlak anlamda yalanlayıcı olarak değerlendirilemez. Şimdi biz bu beş varlık mertebesini açıklayalım ve te’vil noktasındaki örneklerini verelim.</p>
<p>-Özsel <em>{zâtı)</em> varlık, duyunun ve aklın dışında bulunan gerçek varlıktır. Şu var ki, duyu ve akıl onun suretini alır ve bu, “algı” <em>{idrâk)</em> olarak isimlendirilir. Göğün, yeryüzünün, hayvan ve bitkilerin varlığı böyledir. Bu [varlık mertebesi] apaçıktır, hatta çoğu kimsenin, varlığın bundan başka anlamının bulunmadığını kabul ettiği derecede yaygındır.</p>
<p>-Duyusal varlık, gözün dışında bir varlığı bulunmayıp gözün görme gü­cünde beliren v<u>arlık</u> O duyuda vardır ve duyumsayana özgüdür, bir b<u>aşkasının</u> o [duyumsamayı] paylaşması mümkün değildir. Mesela uyuyan <u>kims</u>e<u>nin</u> uykusunda gördüğü şey, hatta uyanık durumdaki hastanın gördüğü şeyler bu kaps<u>amdadır</u>. Zira o kişiye, duyusunun dışında varlığı olmayan su­retler belireb<u>ilm</u>ekte ve duyusunun dışında var olan diğer varlıkları gördüğü gibi bunları da görebilmektedir. Hatta peygamberlere ve Allah’ın velî kullarına sa<u>ğlıklı</u> ve uy<u>anık</u> oldukları halde meleklerin özlerini taklit eden güzel suretler belirebilmekte ve bu yolla onlara vahiy ve ilham gelmekte, başkalarının uykuda aldığı duyulara konu olmayan şeylere <em>{gayb)</em> dair bilgileri onlar uykuda almak­tadırlar, Bunun nedeni, onların iç dünyalarının <em>{bâtınihim)</em> çok saf ve temiz oluşudur. Nitekim yüce Allah “Cebrâil ona (Meryem’e) tam bir insan şeklinde göründü” (Meryem 19:17) buyurmuştur. Rasûlullah da (s.a.) Cebrâil’i pek çok kez görmüş olsa da onu kendi aslî suretinde sadece iki defa görmüştür. Hz. Pey­gamber onu değişik suretlere bürünmüş halde görürdü. Nitekim Rasûlullah da (8.a.s.) rüyada bu şekilde görülmektedir. O buyurmuştur ki, “Beni [rüyada] gö­ren [gerçekte] beni görmüş [sayılır], zira şeytan benim suretime bürünemez ”3 Onu görmek, şahsının Medine’deki raksından, uyuyanın yanma gelmesi anlamında4 değil, sadece onun suretinin uyuyanın duyusunda bulunması şeklinde gerçekleşmektedir.</p>
<p>Bunun sebebini ve [anlatması] uzun sürecek olan sırrını biz bazı kitaplar­da açıkladık. Eğer sen onu kabul etmiyorsan bari gözünle gördüğünü kabul et. Mesela âdeta nokta kadar bir ateş parçasını alarak doğrusal istikamette çok hızlı hareket ettirirsen ateşten bir doğru görürsün. Eğer dairesel olarak hareket ettirirsen onu bir ateş çemberi olarak görürsün. Çember ve doğru görülüyor olsa da bunlar, duyunun dışında değil, senin duyunda bulunmaktadır. Zira dışarıda bulunan şey her halükârda bir noktadır. O nokta [hızlı hareket sayesinde] art arda gelen sürelerde bir doğruya dönüşmekte ve sen gözlemlerken bir durumda bulunsa da aslında herhangi bir anda o doğru bulunmamaktadır.</p>
<p>-Hayalî varlık, söz konusu duyulurların duyuya konu olmadığı durumda­ki suretidir. Sen, gözlerini yumsan bile hayalinde bir fil ve at sureti yaratabilir, hatta onları görüyormuş gibi [hissedebilirsin]. O suret dış dünyada değil senin beyninde <em>(dimağ)</em> tam anlamıyla vardır.</p>
<p>-Aklî varlık, bir şeyin ruhunun, hakikatinin ve manasının olması demek­tir. Akıl o şeyin suretini hayalde, duyuda veya dış dünyada olumlamaksızın an­lamım soyutlayarak almaktadır. Mesela elin duyulur ve hayal edilir bir sureti vardır; ayrıca onun bir de tutup kavrama kudreti şeklinde bir <u>anlamı</u> vardır ki, o elin hakikatidir. Tutup kavrama kudreti aklî anlamdaki eldir. Kale<u>min</u> de bir sureti vardır, fakat onun hakikati, kendisiyle bilgilerin kaydedildiği şeydir. İşte bu, [üzerine yazı yazılan] tahta, kamış ve benzeri hayalî ve duyusal bir suretle ilişkili olmaksızın akıl tarafindan kavranan şeydir.</p>
<p>-Benzer <em>(şıbhî)</em> varlık, bir şeye ait nişamn <em>(nakş),</em> suret ve hakikatiyle, ne dış dünyada ne duyuda ne hayalde ve ne de akılda bulunmasıdır. Ancak o var olan, bir özelliği ve bir niteliğinden ötürü ona benzeyen başka bir şeydir. Te’vil konusunda örneğini verdiğimde sen bunu anlayacaksın. İşte şeylerin varlığının mertebeleri bundan ibarettir.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Şimdi söz konusu mertebelerin te’villerle ilgili örneklerini dinle. Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhirî anlama uygun olarak anlaşılır ve te’vil edilmez. O mutlak ve hakikî varlıktır. Rasûlullah’ın arş, kürsî, yedi kat gök hak­kında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algı­lansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarından zâhirî anlamlarıyla anlaşılırlar. Duyusal varlığa gelince, te’vil noktasında bunun örnekleri çoktur; sen [burada] ikisiyle yetin, İlk örnek, Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Kı­yamet günü ölüm güzel bir koç suretinde getirilir, cennet ile cehennem arasında boğazlanır”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[4]</sup></a> sözüdür. Ölümün bir araz veya arazın yokluğundan ibaret olduğu,arazın bir cisme dönüşmesinin ise güç yetinemeyecek imkânsız bir durum oldu­ğu konusunda kanıta sahip olan kimse, bu haberi şu anlama indirger: “Kıyamette insanlar bu durumu görürler ve onun ölüm olduğuna inanırlar. Bu dış dünyada değil, onların duyularında [bu şekilde] bulunur. Bu durum artık ölümden ümit kesme konusunda kesin bir bilginin oluşmasına sebep olur, zira boğazlanan şey­den ümit kesilir.” Böyle bir kanıta sahip olmayan kimse muhtemelen ölümün kendisinin özü itibariyle bir koça dönüştüğüne ve boğazlandığına inanacaktır. İkinci örnek, Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Cennet ve cehennem bana şu duvarın yü­zeyinde gösterildi”5 sözüdür. Cisimlerin birbirlerinin içine geçmediği, büyüğün küçüğe sığamayacağı konusunda kanıta sahip olan kimse bu haberi, cennetin kendisinin duvara intikal ettiği [şeklinde bir anlama] değil, cennetin duvardaki suretinin, onu görüyormuşçasına duyuda belirdiği [şeklinde bir anlama] ham- leder. Büyük bir şeyin misalinin küçük bir şeyde görülmesi imkânsız değildir. Mesela gökyüzünü küçük bir aynada görebiliyorsun. Burada da söz konusu olan, cennetin suretinin sadece hayal etme yoluyla başlı başma görülmesidir. Zira sen, aynada gökyüzünü görmen ile gözlerini yumup hayal etme yoluyla gökyüzünün sure<u>tinin</u> aynada olduğunu varsayman arasındaki farkı idrak edebilirsin.</p>
<p><u>Hay</u>alî varlığın örneği, Rasûlullah’ın (a.s.) şu sözüdür: “[Şu anda] sanki Yû­nus b. Mettâ’yı (a.s.) görüyorum. Üzerinde pamuktan iki aba var. Emret, buyur! diyor ve <u>dağlar</u> ona cevap veriyor. Şam yüce olan Allah da Buyur ey Yûnus diyor.”<sup>6</sup> Açıktır ki bu, [Hz. Yûnus’un] suretinin [Hz. Peygamberin] hayalinde belirdiğini haber veren bir ifadedir. Çünkü bu durumun varlığı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) v<u>arlığın</u>dan önce olup, artık geçip gitmişti ve o dönemde mevcut değildi. Aynı şekilde şöyle demek de pek uzak bir ihtimal değildir: Bu durum [Hz. Pey­gamberin] duyusunda belirmiş ve uyuyan kimsenin suretleri görmesi gibi o da bu olayı görmüştür. Fakat “Sanki görüyorum” ifadesi, gerçek anlamda görmenin değil, görmeye benzer bir durumun söz konusu olduğunu göstermektedir. Amaç misal yoluyla anlatmaktır, yoksa bu suretin bizzat kendisi değildir. Hülâsa, ha­yal [gücünün] mahallinde beliren her şeyin, görme [gücünün] mahallinde belir­diği düşünülür ve bundan dolayı da o şey görülmüş [gibi] olur. Hayal edilebilen şeyi görmenin imkânsızlığını kanıtlama ile belirlemek ise az rastlanan bir du­rumdur.</p>
<p>Aklî varlığın örnekleri ise çoktur, sen [burada] iki örnekle yetin. Bunun ilki, Hz. Peygamberin (s.a.s.) şu sözüdür: “Cehennemden en son çıkan kimseye cen­nette bu dünyanın on misli yer verilir,”7 Bu ifadenin zâhiri, uzunluk, genişlik ve alan bakımından dünyanın on misline işaret etmektedir ve bu ise duyusal bir farklılıktır. Ancak buna hayret edilip denilebilir ki, “Rivâyetlerin zâhirlerinin işaret ettiği üzere cennet göktedir; gökyüzü ise dünyaya aittir. Peki, nasıl olu­yor da dünyanın on misli büyüklüğündeki bir şey gökyüzüne sığıyor?!” Te’vilde bulunan kimse bu hayreti gidermek üzere der ki: Söz konusu farklılık duyusal ve hayalî olmayıp manevî ve aklîdir. Mesela “Şu mücevher atın on katıdır” den­diğinde kastedilen, maliyetin kendisidir. Burada da [hadisin] anlamı, duyu ve hayalle algılanan alan değil, akılla algılanan şeydir.</p>
<p><strong>İkinci örnek</strong> Hz. Peygamberin (a.s.) şu sözüdür: “Yüce Allah Âdem’in çamu­runu kırk sabah kendi eliyle yoğurdu.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[8]</sup></a> Bu ifadesiyle Hz. Peygamber, Yüce Al­lah’ın elinin bulunduğunu söylemiş oluyor. Yüce Allah’ın duyulur veya hayal edilir bir organ olan ele sahip olmasının imkânsızlığı hakkında kanıta sahip olan kimse Allah’a ruhanî ve aklî bir el isnat eder. Yani o kişi elin suretinin değil, ma­nasının ve hakikatinin bulunduğunu olumlar ki, elin ruhu ve manası, kendisiyle tutup kavramak, yapmak, vermek ve engellemekten ibarettir. Yüce Allah ise melekler vasıtasıyla verir ve engeller. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) buyurmuş­tur ki, “Allah’ın ilk yarattığı akıldır. Ona demiştir ki, ben senin vasıtanla vere­ceğim ve senin vasıtanla engelleyeceğim.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[9]</sup></a> Bununla kastedilenin, kelâmcılarm inandığı gibi, araz olarak akıl olması mümkün değildir. Zira arazm ilk yaratılan olması mümkün değildir. İlk yaratılan, varlıkları, herhangi bir öğrenime ihtiyaç duymaksızın kendi cevheri ve özüyle aklettiği için “akıl” olarak isimlendirilen meleklerden birinin özünden ibaret olmalıdır. Bazen ona, peygamberlerin, Al­lah’ın velî kullarının ve diğer meleklerin kalp levhalarına vahiy ve ilham olarak bilgilerin gerçekliklerinin kendisi sayesinde kaydolması sebebiyle “kalem” de denmektedir. Zaten başka bir hadiste de “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[10]</sup></a> buyrulmuştur. Eğer buradaki kalem akla indirgenmezse iki hadis birbiriyle çe­lişecektir. Şu da var ki, bir şeyin farklı açılardan birçok ismi olabilir. Mesela o, özü itibariyle “akıl”, Yüce Allah’la ilişkisi ve O’nunla yaratıklar arasında vasıta olması bakımından “melek”, ilham ve vahiy yoluyla bilgilerin kaydedilmesinin kendisinden kaynaklanması sebebiyle “kalem” olarak isimlendirilir. Nitekim Cebrâil de özü itibariyle <em>rûh</em> (Şu‘arâ 26:193), kendisine emanet edilen sırlar do­layısıyla <em>emin</em> (Tekvîr 81:21), gücü sebebiyle <em>zû mirra</em> (Necm 53:6), gücünün mükemmelliği sebebiyle şedîdü’l-kuvâ (Necm 53:5), konumunun [Allah’a] yakın­lığından ötürü <em>mekîn inde zi’l-arş</em> (Tekvîr 81:20) ve bazı meleklerin kendisine tâbi olmaları itibariyle de <em>muta?</em> (Tekvîr 81:21) adlan verilmiştir. İşte bunu söyleyen de duyusal ve hayalî değil, aklî kalem ve eli olumlamış olmaktadır. Elin, kelâmcıların hakkında ihtilafa düştükleri üzere, Allah’ın kudreti veya bunun dışında bir [başka] sıfatından ibaret olduğunu ileri süren kimsenin durumu da buna benzemektedir.</p>
<p>Benzer varlığın örneği, Yüce Allah hakkında [rivayetlerde] geçen öfke, şevk, sevinç, sabır ve benzeri [niteliklerdir]. Sözgelimi öfkenin mahiyeti, intikam alma iradesiyle kalp[teki kamn] kaynamasından [yani kalp atışının hızlanmasından] ibarettir. Bu ise bir eksiklik ve acıdan ayrı düşünülemez. Bizatihi öfkenin özsel, duyusal, hayalî ve aklî olarak Allah hakkında olumlanmasımn imkânsızlığı ko­nusunda kanıta sahip olan kimse, böyle bir ifadeyi başka bir sıfata indirger. Bu durumda o sıfattan, cezalandırma iradesi gibi, öfkeden kaynaklanan şey çıkar. İrade, özü bakımından öfkeyle değil, fakat kendisine yakın herhangi bir nitelikle ve kendisinden çıkan bir etkiyle —ki bu da acı vermektir- uyum içindedir. İşte te’vilin dereceleri bunlardır.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Bilmelisin ki, dinî ifadelerden birini bu derecelerden birine indirgeye­rek [anlayan] herkes “doğrulayanlar” <em>(jnusaddıkîn)</em> kapsamındadır. Yalanlama ise bu <u>anlaml</u>arın hepsini olumsuzlamak ve [Hz. Peygamber’in] sözlerinin hiçbir <u>anlamının</u> bulunmadığını, sırf yalandan ibaret olduğunu, sözlerindeki amacın <u>kandır</u>mak veya dünyevî yarar sağlamak olduğunu ileri sürmektir. İşte bu, mut­lak <u>anlam</u>da küfür ve zındıklıktır. İşaret edeceğimiz te’vil kanununa uydukla­rı sürece te’vilde bulun<u>anl</u>arın küfrüne [hükmetmek] gerekmemektedir. Bütün Müslüman fırkalar te’vile mecburken, [te’vilde bulunanların] küfrüne [hükmet­mek] n<u>as</u>ıl gerekebilir?! Te’vile en uzak duran Ahmed b. Hanbel dir. Te viller için­de <u>hakika</u>te en uzak ve bana en yakın geleni, sözü mecaz ve istiâre olarak değer- lendirmendir ki, bu da aklî ve benzer varlık [kategorilerinde söz konusudur]. (&#8230;)</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Şimdi te’vilin kanununu dinle. Te’vil konusunda bütün grupların, ya­lanlama kapsamında olmadığı müddetçe bu beş mertebe üzerinde ittifak ettiğini biliyorsun Yine bütün gruplar, bunun ancak zâhirî anlamın imkânsızlığına dair bir kanıtlamanın bulunmasına bağh olduğu hususunda görüş birliğine varmış­lardır. İlk zâhirî anlam özsel varlıktır ki, bu olumlandığında [diğer mertebelerin] hepsini içerir, Eğer özsel varlık [mertebesini kabul etmek] imkânsız ise duyusal varlık [mertebesine geçilir]. Bu olumlandığı takdirde, kendisinden sonraki mer­tebeleri de içermiş olur. Bunu [kabul etmek] imkânsız ise hayalî veya aklî varlık [mertebelerine geçilir]. Bunları [kabul etmek de] imkânsız ise benzer ve mecazî varlık [mertebesine geçilir]. Ancak kanıtlamadan kaynaklanan bir zorunluluk olmadıkça üst mertebeden daha alttaki mertebeye geçişe izin yoktur. Nihayet ihtilaf, gerçek anlamda kanıtlamalara gelip dayanmaktadır.</p>
<p>Mesela bir Hanbelî, “Yaratıcı’ya üstte bulunmayı özgü kılmanın imkânsız- lığına dair bir kanıt yoktur” der. Bir Eş‘arî de Allah’ı görmenin imkânsızlığına ilişkin bir kanıtın olmadığını söyler. Sanki bunlardan her biri hasmının ileri sürdüğü şeyden hoşnut olmamakta ve onu kesin bir delil olarak değerlendirme­mektedir. Nasıl olursa olsun, her bir grubun kanıtlamada hata yaptığını düşü­nerek hasmını tekfir etmesi gerekmemektedir. Evet, ona sapkın veya bid‘atçı di­yebilir. “Sapkın” olarak isimlendirebilir, çünkü ona göre hasmı yoldan çıkmıştır. “Bid‘atçı” olarak da isimlendirebilir, çünkü selef neslinden açıkça duyulmayan bir görüş icat etmiştir. Zira selef arasında meşhur olan yaklaşım, Yüce Allah’ın görüleceği yönündedir. Dolayısıyla [Allah&#8217;ın] görülmeyeceğini ileri sürenin görü­şü bid‘attır. Diğer yandan görmeye yönelik te’vili açıklaması da bid‘attır; hatta görmenin manasımn kalbin görmesinden ibaret olduğu kendisi açısından açıklık kazansa da bunu ulu orta ifade etmemesi, dillendirmemesi gerekir, çünkü selef nesli de bunu söylememiştir. Fakat bu noktada Hanbelî şöyle der: “Yüce Allah hakkında üstte bulunmayı ol<u>umlamak</u> selef nesli arasında meşhurdu. Onlardan hiçbiri âlemin yaratıcısının âleme bitişik veya ondan ayrı, âlemin içinde veya dışında olmadığını, O’nun hakkında altı yönden söz edilemeyeceğini, O’na üstte bulunmayı nispet etmenin aşağıda bulunmayı nispet etmek gibi olduğunu söyle­memiştir. Bunlar bid‘atçınm sözleridir. Zira bid‘at, selef neslinden nakledilme­yen bir söz/görüş icat etmekten ibarettir.”</p>
<p>Bu noktada iki durumun söz konusu olduğu senin açından açıklık kazanmak­tadır. Bunlardan biri halkın avâm kesimiyle olan durumdur. Bu durumda doğru olan, zâhirî anlamı sıkı sıkıya takip etmek, zâhirî anlamları doğrudan doğruya değiştirmekten sakınmak, sahâbenin açıklamadığı te’villeri açıklama şeklinde bir icat çıkarmaktan sakınmak, soru sorma kapışım tümüyle kapamak, Kitap ve sünnetteki müteşâbih ifadeler hakkında çokça konuşmaya, araştırma yap­maya ve bunların peşinden gitmeye engel olmaktır. Nitekim Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre o, birbiriyle çelişen iki âyet hakkında soru soran kişinin üzerine kamçısıyla yürümüştür. Yine [İmam] Mâlik’e “istivâ” hakkında sorul­duğunda o şöyle demiştir: “[Arşa] <em>istiva</em> malum, ona inanmak vacip, keyfiyeti meçhul, onun hakkında soru sormak ise bid&#8217;attır.”</p>
<p>İkinci durum, geleneksel inançları sarsılmış olan araştırmacılar <em>(nuzzâr)</em> ara­sında söz konusudur. Bunların incelemelerinin zorunluluk ölçüsünde olması ve zâhirî anlamı bir kenara bırakmalarının ancak kesin kanıtlamanın doğurduğu zorunluluk çerçevesinde gerçekleşmesi gerekir. Bu kimselerin, [muhatabının] kanıtlama olarak kabul ettiği şeyin yanlış olduğunu düşündüğü için birbirlerini tekfir etmeleri gerekmez. Ancak bu, kolaylıkla anlaşılabilecek basit bir şey değil­dir. Dolayısıyla bu kimseler arasında, hepsinin kabul edeceği, kamtlamaya dair üzerinde ittifak edilmiş bir kanun olmalıdır. Şayet ölçü konusunda ittifak ede­mezlerse, ölçmek suretiyle ihtilafı ortadan kaldırmaları da mümkün olmayacak­tır. Biz <em>el-Kıstâsul-müstakîm</em> adlı kitapta beş ölçüden bahsetmiştik ki, bunlar,anlaşıldığı takdirde haklarında görüş ayrılığının düşünülemeyeceği, anlayan herkesin, kesin bilgi veren yöntemler olduğunu kabul edeceği ölçülerdir.<sup>11</sup> Bu ölçüleri hakkıyla kavrayanlara <em>(muhassılûn)</em> adaleti ve hakkı gözetmek, perdeyi açmak ve ihtilafı kaldırmak kolay hale gelir. Ancak bu kimseler arasında, (i) [ka­nıtlamaya dairi bütün şartları anlamadaki kusurlarından, (ii) incelemelerinde tartıyla ölçmek yerine sadece yetenek ve tabiatlarına güvenmelerinden -şiirde aruzu öğrendikten sonra, her şiiri aruza göre değerlendirmek yerine [kendi şiir] zevkine güvenen kimse gibi ki, bu kişinin hata yapması uzak bir ihtimal de­ğildir-, (iii) kanıtlamaların öncülleri durumundaki bilgilere dair ihtilaflarından —bilgilerden tecrübeye, tevatüre dayalı vb. bazdan, kanıtlamaların temellerini oluşturmaktadır ve insanlar gerek tecrübe gerekse tevatür konusunda farklı­laşmaktadır; başkasına göre tevâtür derecesinde olmayan bir şey diğerine göre tevâtür derecesinde sayılmakta; başkasında baskın bir özelliği olmayan tecrübe bir diğerinde hâkim bir yapıda olabilmektedir-, (iv) vehim gücünün yargılarım akim yargılarıyla karıştırmaktan, (v) meşhur ve kabul gören <em>(mahmûde)</em> sözleri zorunlu ve önsel yargılarla kanştırmaktan dolayı anlaşmazlığın ortaya çıkması da <u>imkâns</u>ız değildir ki, biz bu durumları <em>Mihakkü’n-nazar</em> kitabında ayrıntılı olar<u>ak</u> açıkladık.<sup><a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[12]</a></sup> Hülâsa, bu ölçüleri hakkıyla kavrayan ve gerçekten anlayanlar, <u>ina</u>dı terk ettikleri takdirde hataya düşülen noktaları kolayca anlayabilirler.</p>
<p><strong>F<u>asıl:</u></strong> Bazı <u>insanl</u>ar kesin bir kanıtlama olmaksızın baskın gelen zanlarıyla te’vile <u>kalkış</u>ırl<u>ar</u>. Bu kimseleri de her durumda hemen tekfire kalkışmak ge­rekmez. Bilakis durumu incelemek gerekir, eğer yaptığı te’vil inanç esasları ve [<u>din</u>deki] önemli hususlarla ilgili değilse, onu tekfir etmeyiz. Mesela bir sufînın şu sözü bu kapsamda değerlendirilebilir: Hz. Halil’in [Hz. İbrahim] yıldız, ay ve güneşi görmesi ve “Bu benim rabbim” (En‘âm 6:76-78) demesinden murat edilen, ifadenin zâhirî anlamının dışında bir şeydir. Bilakis onlar [yani yıldız, ay ve güneş] nuranî ve melekî cevherlerdir ve onların nuranî oluşları duyusal değil aklîdir. Ayrıca onların arasında yetkinlik açısından da farklı derecelen- meler söz konusudur. Aralarındaki bu farklılık, yıldız, ay ve güneş arasındaki fark gibidir. Bu da gösteriyor ki, Hz. Halîl, [o gökcisimlerinin] ilâh olduğuna, onların batışını gözlemeye ihtiyaç duyacak derecede duyusuyla inanmaktan çok üstün bir şahsiyettir. Şayet onlar batmamış olsaydı, Hz. Halîl miktara sahip bir cisim olmanın ulûhiyet açısından imkânsızlığını bilmeyip onları ilâh mı edine­cekti?! Bunu temellendirmek üzere [o sûfî], güneş daha açık seçik ve ilk görülen şey olmasına rağmen Hz. Halil’in ilk gördüğü şeyin yıldız oluşunun nasıl müm­kün olduğu [sorusunu ortaya attı]. Aynı şekilde Yüce Allah’ın önce “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığım (melekût) gösteriyorduk” (En‘âm 6:75) buyurmasını da delil olarak öne sürüp bunu şöyle açıkladı: “Melekût kendisine açıldıktan sonra onun hakkında nasıl böyle bir şey düşünülebilir?!” İşte bunlar zanna dayalı değerlendirmelerdir, yok­sa herhangi bir kamta dayanmamaktadır. [O sûfînin], “[Hz. Halil böyle inan­maktan] çok üstün biridir” sözüne gelince, buna karşı şöyle denmektedir: Bu olay gerçekleştiğinde Hz. Halîl çocuk yaştaydı, ileride peygamber olacak bir<u>inin </u>akima henüz çocukken böyle düşüncelerin gelmesi ve ardından kısa sürede bu aşamayı geçmesi imkânsız değildir. Ayrıca ona göre batışm sonradan var olmaya delâlet etmesinin miktarlı olmak ve cisimliğin delâletine göre daha açık olması da uzak bir ihtimal değildir. İlk olarak yıldızın görülmesine gelince, rivayete göre Hz. Halîl çocukken bir mağarada hapsedilmişti ve oradan geceleyin çıkınca [önce yıldızı gördü]. Yüce Allah’ın “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığım (melekût) gösteriyorduk” bu­yurmasına gelince, Yüce Allah’ın, Hz. Halil’in son durumundan bahsedip sonra başlangıçtaki durumunu anlatmaya dönmüş olması pekâlâ mümkündür.</p>
<p>İşte bu ve benzeri örnekler, kamtlamamn gerçekliğini ve şartım bilmeyen kimsenin kanıtlama zannettiği şeylerdir. Onların yaptığı te’viller bu türdendir. Onlar [Hz. Musa hakkındaki] “Hemen nalınlarım çıkar” (Tâhâ 20:12) ve “Sağ elindekini at” (Tâhâ 20:69) âyetlerindeki asâ ve nalınları da te’vil etmektedir­ler.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[13]</sup></a> Belki de inanç esaslarıyla ilgili olmayan bu gibi hususlarda zan, inanç esasları konusundaki kanıtlama yerine geçmektedir ve bundan dolayı [bunu ya­panlar] tekfir edilmemekte, bid&#8217;atçı sayılmamaktadır.</p>
<p>Evet, <em>eğer</em> bu [te’vil] kapısını açmak ve bunu açıklamak avâmın kalbinin karışmasına yol açarsa, selefin dillendirdiği rivayet edilmeyen her te’vil sahi­bi bid&#8217;atçı olarak nitelenir. Bâtınîlerin Sâmirî’nin buzağısına dair te’villeri de buna yakın bir durumdur. Çünkü onlara göre altından yapılan buzağının ilâh olamayacağını aklı başında o kadar insanın bilmemesi nasıl düşünülebilir?! Bu da aslında zanna dayalı bir görüştür. Çünkü putperestler gibi bir grup insamn böyle bir görüşe ulaşmaları imkânsız bir şey değildir: Bu olayın nadirattan ol­ması da bir kesinlik ifade etmez. Bu kapsama giren önemli inanç esaslarıyla ilgili hususlara gelince, kesin kanıtlama olmaksızın zâhirî ifadeleri değiştiren kimsenin tekfir edilmesi gerekir. Mesela kesin kanıtlama bulunmadan cesetle­rin dirilmesini ve âhiretteki duyusal cezaları birtakım zanlar, kuruntular <em>(ev- hâm)</em> ve imkânsızlıklara dayanarak inkâr edenin durumu böyledir. Bu kimseyi kesinlikle tekfir etmek gerekmektedir, zira ruhların cesetlere iadesinin imkân­sızlığına dair herhangi bir kamtlama yoktur. Böyle bir görüşü ifade etmenin din açısından büyük zaran vardır ve bu fikirde olan herkesi tekfir etmek gerekir. Bu, filozofların çoğunun yaklaşımıdır.</p>
<p>Aynı şekilde o [filozoflardan] şu görüşte olanı da tekfir etmek gerekir: &#8221;Yüce Allah sadece kendi zâtını bilir, zira O yalnız tümelleri bilmektedir; fertlerle ilgili tikel durumları ise bilmemektedir.” Çünkü bu görüş kesinlikle Rasûlullah’ı ya­lanlama <u>anlamın</u>a gelmektedir. Bu, anlattığımız te’vil aşamaları kapsamında da değildir. Zira cesetlerin dirilişini ve Yüce Allah’ın fertlerin başına gelen her şeyi ayrın<u>tılı</u> olarak bildiğini anlatan Kur’ân ve hadislerde sunulan deliller te vili ka­bul etmeyecek derecede çoktur. Onlar bunun te’vil kapsamında olmadığını kabul etseler de şöyle demektedirler: “Aklî nitelikteki âhiret hayatını anlama konu­sunda <u>akıll</u>arı yetersiz olduğundan, halkın dirlik ve düzeni; kalplerinde umıt ve korku doğur<u>m</u>ası için, cesetlerin dirileceğine, Yüce Allah ın başlarına gelen her şeyi bildiğine, onları görüp gözettiğine inanmalarına bağlı olduğundan, Hz. Peyg<u>am</u>her’in onlara bunu [bu şekilde] anlatması câizdir. Başkasının durumunu düzelten kişi yalancı değildir; Rasûlullah da [gerçek] söylediği gibi olmasa da, halkın ıslahını sağlayacak şeyi söylemiştir.”</p>
<p>Bu kesinlikle geçersiz bir görüştür, çünkü açıktan bir yalanlamadır, üstüne üstlük [Hz. Peygamberin] niçin yalan söylediğine dair de mazeret ortaya koy­maktadır. Peygamberlik makamını böyle bir rezaletten [koruyup] yüceltmek ge­rekir. Doğruluk ve bu yolla halkı ıslah etmek yalanın alternatifidir. İşte bu anla­yış zındıklığın ilk aşamasıdır ve Mu‘tezilî yaklaşımla mutlak zındıklık arasında bir konumdadır. Bir mesele dışında Mu‘tezile mezhebinin yöntemleri filozofların yöntemlerine yakındır. O mesele şudur: Bir Mu‘tezilî Rasûlullah’ın (a.s.) böyle bir mazeretle yalan söylemesini câiz görmez, fakat aksi yönde bir kanıtlamaya sahip olursa zâhirî ifadeyi tevil yoluna gider. Felsefeci ise zâhirî ifadelerin öte- sine geçmede yakın veya uzak te’vili kabul eden hususlarla kendisini sınırlamaz Mutlak zındıklığa gelince o, aklî ve duyusal olarak âhireti temelden inkâr ettiği gibi, âlemin bir yaratıcısının olduğunu da tümden reddeder. Âhiret hayatını bir şekilde akılla olumlayıp oradaki duyusal elemleri ve hazları olumsuzlamak, di­ğer yandan yaratıcının varlığını olumlayıp olayların ayrıntılarına dair bilgisini olumsuzlamak, peygamberlerin doğruluğunu bir şekilde kabul eden sınırlı bir zındıklıktır.</p>
<p>İlk bakıştaki zanmma göre -gerçek bilgi ise Allah’ın nezdindedir- Hz. Pey­gamberdin (a.s.) &#8220;Benim ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır, bunların hepsi cennettedir, ancak zındıklar hariç, o ayrı bir fırkadır”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[14]</sup></a> hadisi ile kastedi­lenler bunlardır. Hadisin bazı rivayetlerdeki lafzı bu şekildedir. Hadisin zahiri, Hz. Peygamber’in bununla, ümmetinden olan zındıkları kastettiğini göstermek­tedir, çünkü “Ümmetim ayrılacaktır” demiştir. Onun peygamberliğini kabul et­meyen onun ümmetinden olamaz. Ahir eti ve yaratıcıyı tümüyle inkâr edenler zaten onun peygamberliğini kabul etmiş değillerdir, çünkü onlar ölümün mutlak yokluk olduğunu, âlemin ezelden beri bir yaratıcı olmadan kendiliğinden var olduğunu iddia etmekte, Allah’a ve âhiret gününe <u>inanmam</u>akta, peygamber­lere aldatma özelliği nispet etmektedirler. Bu yüzden onları ümmetten saymak imkânsızdır. O halde bu ümmetin zın<u>dıkl</u>arının, bizim anlattı<u>ğımız</u>dan başka <u>anlamı</u> yoktur.</p>
<p>Editörler:Nail Okuyucu,Rahim Acar,Osman Demir &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.4,syf:59-70</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Kaynak metin: Gazzâlî, <em>Faysalü&#8217;t-tefrika beyne’l-İslâm ve&#8217;z-zendeka,</em> îbn Rüşd, <em>Felsefe, Din. ve Te’vıkFaslu&#8217;l-makâl fi takrir mâ beyne&#8217;ş-şerî&#8217;a ve’l-hikme mine’l-ittisâl</em> içinde, nşr. &amp; çev. &amp; ine. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2019, s. 67-82</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[1]</a> “Her durumda sonuç veren” şeklinde tercüme ettiğimiz <em>muttaride mün‘akise,</em> bir önermedeki özne ve yüklemin yer değiştirmesi durumunda sonuçta hiçbir değişikliğin olmamasını ifade etmektedir. # 2’nin sonunda Gazzâlî buna dair şu örneği vermektedir: Her kâfir peygamberleri yalanlar / Peygamberleri yalanlayan herkes kâfirdir.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> Gazzâlî, “O, kullarının üstünde mutlak hükümrandır” (En&#8217;âm 6:18) âyetinde geçen “üst”te bu­lunmaya <em>(fevk)</em> atıf yapmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a>3 Tirmizî, “Ru’yâ”, 4.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[4]</a> Müslim, “el-Cenne”, 40.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[5]</a> Buhârî “Mevâkîtü’s-salât” 11</p>
<p>6.Yakın ifadelere sahip bir hadis için bkz:Müslim,İman,268</p>
<p>7.Müslim,İman,308</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[8]</a> Ebû Nu‘aym, <em>Hilyetü’l-evliyâ,</em> c. VIII, s. 264.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[9]</a> Aclûnî, <em>Keşfü’l-hafâ,</em> c. I, s. 300.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[10]</a> Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 67.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[11]</a> Gazzâlî, Aristoteles-İbn Sînâ çizgisinde gelişen kıyas türlerini, özel olarak Bâtınîlere karşı kaleme aldığı <em>el-Kıstâsü’l-müstakîm’de</em> Kur’ân’daki akıl yürütme tarzlarıyla ilişkilendirerek bunları öncelikle üçe, ilk kıyas türünü ise kendi içinde üçe ayırmakta ve Kur’ân’dan örneklerle bunları açıklamaktadır: (i) <em>mızânü’t-te’âdül</em> (yüklendi kıyas), (i.a) <em>el-ekber</em> (kıyasın birinci şek­li), (i.b) <em>el-ev sat</em> (kıyasın ikinci şekli), (i.c) <em>el-esğar</em> (kıyasın üçüncü şekli), (ii) <em>mîzânü’t-telâzüm </em>(bitişik şartlı kıyas), (iii) <em>mlzânü’t-te’ânüd</em> (ayrık şartlı kıyas); bkz. Gazzâlî, <em>el-Kıstâsul-müs- takîm: Dosdoğru Ölçü, çev.</em> İbrahim Çapak, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Baş­kanlığı Yayınlan, 2016 (Tercümenin paralelinde eserin Süleymaniye Ktp., Kılıç Ali Paşa, nr. 1026’da kayıtlı elyazması nüshasının tıpkıbasımı bulunmaktadır).</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[12]</a> Gazzâlî, <em>Mihakkü’n-nazar’da</em> bu konuyu özel bir başlık altında ele alıp kıyaslarda hataya düş- meye yel açan yedi noktayı açıklamaktadır; bkz. Gazzâlî, <em>Mihakkü’n-nazar,</em> nşr. Refik el-Acem. Beyrut: Dârul-fikri’l-Lübnânî, 1994, s. 121-128; krş. a.mlf.,<em>Mi‘yâru’l-ilm:İlmin Ölçütü,</em> nşr. &amp; çev. Haşan Hacak &amp; Ali Durusoy, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayın ■ lan, 2013, s. 290-310.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[13]</a> Gazzâlî’nin bu ve benzeri âyetlere dair te’villeri için bkz. <em>Varlık, Bilgi, Hakikat:Mişkâtul-en- vâr,</em> nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2016, s. 53-68.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[14]</a> Bu hadis daha ziyade “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; onlardan sadece biri kurtu­luşa erecektir” şeklinde bilinmektedir (mesela bkz. Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 1). Hadisin Gazzâlî tarafindan atıfta bulunulan şekli için bkz. Aclûnî, <em>Keşfü’l-hafâ,</em> c. I, s. 150.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/">Varlık Mertebeleri ve Te’vil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnkarın Dünya ve Ahiretteki Sonuçları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2024 16:06:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Coşkun]]></category>
		<category><![CDATA[İnkar]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<category><![CDATA[bağımlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Bunalım]]></category>
		<category><![CDATA[güvensizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[savurganlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26962</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her ferdin ve toplumun gerçekleştinnek istediği şeyin ne olduğunu araştırsak tek kelime ile mutluluk olduğunu görürüz. Filozofundan avamına, yöneticisinden yönetilenlere kadar mutsuzluk arayan tek bir kimse bulunamaz. Peki bu nasıl gerçekleşecektir? Kafirler mutluluğu kısa vadede düşünerek onu sadece mal-mülk, saltanat, makam elde etmede, nefsani arzu ve isteklerinin fütursuzca yerine getirilmesinde gönnüşlerdir. Fakat bu doğrultudaki inanç [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/">İnkarın Dünya ve Ahiretteki Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-21937 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-300x138.jpg" alt="" width="400" height="184" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-300x138.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-600x276.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem.jpg 652w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p>Her ferdin ve toplumun gerçekleştinnek istediği şeyin ne olduğunu araştırsak tek kelime ile mutluluk olduğunu görürüz. Filozofundan avamına, yöneticisinden yönetilenlere kadar mutsuzluk arayan tek bir kimse bulunamaz. Peki bu nasıl gerçekleşecektir? Kafirler mutluluğu kısa vadede düşünerek onu sadece mal-mülk, saltanat, makam elde etmede, nefsani arzu ve isteklerinin fütursuzca yerine getirilmesinde gönnüşlerdir. Fakat bu doğrultudaki inanç ve uygulamaları onları inkara sürüklemektedir. Kafirler, Allah&#8217;a isyan olan inanç ve amellerinin neticesinde karşılaştıkları sıkıntı ve bunalımlardan ibret de alamamaktadırlar. Bir kısmı ahiret hayatını inkar ederken, bir kısmı da pasif bir ahiret inancına sahiptirler, ahiret hayatı olsa dahi kendilerinin zarara uğrayacağı kanaatini taşımamaktadırlar (bk.Khef, 18/36).</p>
<p>Hatta onlar Müslümanca bir hayatı, boş inançlar uğruna özgürlüklerin kısıtlanması olarak yorumlamaktadırlar. Acaba sonuç gerçekten öyle mi olacaktır? &#8220;Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (yanlış) hüküm veriyorlar &#8220;(Ankebut,29/4). &#8220;Yoksa kötülük işleyenler, ölümlerinde ve sağlıklarında kendil erini inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar. Ne kötü hüküm veriyorlar &#8220;(Casiye,45/21 ). &#8220;Öyle ya, mü &#8216;min olan yoldan Çıkmış kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar &#8221; (Secde,32II 8).</p>
<p>Ayetlerde görüldüğü gibi kafir ile mü&#8217;minin sonucu, hem dünya hayatında hem ölürken, hem kabirde, hem de ahiret hayatında bir olmayacaktır&#8221;·! Böyle olunca inkann dünya hayatında fert ve toplum açısından ne gibi olumsuzluklara sebep olduğunu, başka bir ifadeyle inkann dünyadaki neticelerini, daha sonra da ahiretteki cezasının ne olacağını incelememiz gerekecektir.</p>
<p><strong>A &#8211; İNKARIN DÜNYADAKİ OLUMSUZ SONUÇLARI </strong></p>
<p><strong>1- İnkarın Birey Üzerindeki Olumsuz Sonuçları </strong></p>
<p><strong>a- Bunalım </strong></p>
<p>Küfür ve taşkınlıkta ısrar, güzel ve dengeli bir şekilde hayattan yararlanmaya engeldir. Kafirlerden bir kısmının hayattan faydalanmaları söz konusu olsa da, aslında bu güzel ve hakiki faydalanma sayılmaz, onların hayatı hiçbir zaman &#8220;hayat-ı tayyibe&#8221; olamaz. İsyanda direnen günahkarlar, dünya nimetleri içinde yüzseler de, kalp huzurundan gönül rahatlığından mahrumdurlar. &#8220;Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun hakkı da, dar (sıkıntılı) bir geçimdir. &#8220;(Taha,20-124). Müslüman, Allah&#8217;a tevekkül ederek güzel bir yaşayışla yaşarken, kafir dünyaya düşkün olduğu ve devamlı bir şekilde daha fazlasını istediği için, onun hayatı dar ve sıkıntılıdır. 1 Varlıklar üç kısımdır: Tesir altında kalmayan müessir olan varlıklar; müessir olmayan ama tesir altında kalan varlıklar ve her şeyde müessir olup tesir altında olmayan varlık. Hiçbir şeyden müteessir olmayan müessir varlık ancak Cenab-ı Allah&#8217;tır.</p>
<p>Müessir olmayıp müteessir olan varlıklar ise cisimlerdir. Bazan müessir, bazan da müteessir olan varlıklara gelince, bunlar ruhani varlıklardır. Ruhani varlıklar, Allah&#8217;a yöneldikleri zaman O&#8217;nun meşietinden, kudretinden, tekvininden ve icadından fezeyan eden tesirleri kabul etme durumuna gelirler. Çünkü cisimler alemini ruhlar yönetir. Böyle olunca insandaki ruh cephesinin merkezi konumunda olan kalp ne zaman cisimler alemini araştırmaya ve mü şah ade etmeye yöneIse, o esnada bir daralma ve çarpıntı ile o cisimler alemini ele geçirip onda tasarrufta bulunma konusunda şiddetli bir temayül meydana gelir. Ama kalp, Hz. Allah&#8217;ın azametini araştırmaya ve müşahadeye yöneldiği zaman onda semedani nurlar ile ilahi ışıklar hasıl olur.2</p>
<p>İşte kalp o zaman sükuna erer. &#8220;Onlar ki, inanmışlar ve Allah &#8216;ı anmakla kalpleri huzur ve doyum buymuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah &#8216;ı anarak huzura erişir. &#8221; (Ra&#8217;d,1 3128). Kalbin bir başka özelliği, o ne zaman bir hale vasıl olsa, oradan daha şerefli bir diğer hale geçmeyi arzular. Çünkü cisimler aleminde bulunan her saadet ve mutluluğun üstünde, lezzet duyulan ve gıpta edilen, bir başka mertebe vardır. O&#8217;nun için sırf dünyaya yönelenin &#8220;mutmaine/huzura&#8221; ulaşması mümkün olmaz. Fakat kalp ve akıı marifetullah ve samedani nurlar ile mutluluğu isteme noktasına ulaşınca, artık o noktada kalır ve karar kılar. Böylece de oradan başka bir yere geçmeye kendinde güç bulamaz. Çünkü saadet bakımından bundan daha mükemmel ve yüce bir derece yoktur. 3 &#8220;Allah &#8216;ın göğsünü İslam &#8216;a açtığı kimse, Rabb &#8216;inden bir nur üzere değil mi? Allah &#8216;ı anmaya karşı yürekleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun, onlar apaçık bir sapıklık içindedirler&#8221; (Zümer,39/26-3 ı).</p>
<p>Allah (cc) kafirlerin kalplerinin kasvet halinde olduğunu haber veriyor. Kasvet, sözlükte kuruluk, sertlik, katılık anlamındadır. &#8216; Hatta onların kalpleri taştan daha katı bir hale gelebilmektedir (bk.Bakara,2/74). Böylesi kalpler, bütün fıtri özelliklerini kaybettiği :çin sakimdir, hastadır. Kafirlerin kalbinde oluşan bir başka hastalık darlık &#8220;dik&#8221;tir. &#8220;Allah kimi hidayete erdinnek isterse onun kalbini İslam &#8216;a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da göğe yükseliyonnuş gibi kalbini daraltır, sıkar. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık (ries) çökertir. &#8220;(En&#8217;am,611 25). Kalpleri günah paslanyla kirlenmiş kimseler, kendilerinde ve kendilerinin dışındaki alemlerde (afak ve enfüs) Allah&#8217;ın vahdaniyet delillerine bakmaya davet edilince hava basıncındaki dengesizlik nedeniyle atmosferde yükselen kimsenin teneffüs zorluğu çektiği gibi, inkarcılar da manevi kalp sıkıntısı çekerler.2 Kafirlerin kalbi sıkıntılarını haber veren bir başka Kur&#8217;an ifadesi &#8220;haraç&#8221; zorluktur. Haraç, &#8220;darlığın darlığı&#8221; demektir. İçine girmeye yol bulunamayan sık ağaçlı bir vadiye de haraç denir. Kafirin kalbi de böyledir. Onda öğüt ve imanın nüfuz etmesi için bir delik bile yoktur.) İnsanın her türlü bedbahtlıktan ve sıkıntıdan kurtulabilmesi için Kur&#8217;an&#8217;a ve sünnete sarılması gerekir. İnsan ve kainatı izah edemeyen hiç bir felsefi düşünce, insanın ruhunda kopan fırtınalan dindirememiştir. Fıtratına uygun olmayan her türlü hayat tarzı onu bunalıma götürmekten başka bir şey yapamayacaktır.4</p>
<p><strong>b- Güvensizlik</strong></p>
<p>Kafirler üzerinde küfrün dünyadaki etkilerinden biri de onları em­niyet ve güvenden uzak bir hayata sevk etmesidir. İnanmayan için güven yoktur. Kişide imanı ölçüsünde eman ve güven vardır. &#8220;Şüphe­siz Rabbim Allah&#8217;tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenıerin üzerine melekler inerler. Korkmayın, üzülmeyin size vadolunan cennete sevinin! derler. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızlz . . . &#8220;(Fussilet,41 130-32). &#8220;İmanlarına iman kaısınlar diye Mü&#8217;minlerin kalplerine güven indiren O &#8216;dur. &#8220;(Fetih,48/4).</p>
<p>Ayetlerde ifade edilen emniyet ve güvenden kafirler mahrumdurlar. Bunun sebeplerinden bazıları şunlardır:</p>
<p>Varlık nedir? Alem nedir? İnsan Nedir? Bunlar nereden geldiler? Bunları kim yarattı? Hedefi nedir? .. Bu sorular karşısında insan, gerçek dinden aldığı ve inandığı cevaplarla güven içinde olabilir. Hayırla şerrin, adaletle zulmün, hak ile batılın, lezzetle elernin karıştığı şu kısa dünya hayatı gaye değildir. Ancak o daha hayırlı ve baki olan ahiretin tarlasıdır. Orada kişiler kazandıklarının karşılığını göreceklerdir. Ölüm ve hayattan dolayı akla gelen soruların en önemlisine böyle cevap alan Mü&#8217;min güven ve huzura kavuşurken, kilfir sürekli bir güvensizlik ve karasızlık içerisindedir.&#8217; İnsan hisselerin fıtratı, sürekli yalnızlık ve sahipsizlik durumunda akli ve ruhi sıkıntılara ve ıstıraplara duçar olmaktadır. Kafirler, tevhidi imana sahip olmadıkları için kendilerini yalnızlık içerisinde hissetmektedirler. Bu durum onları sürekli bir güvensizliğe ve emniyetsizliğe sürüklemektedir. İman ve amel-i salih ile bir mü&#8217;min, nebiler, veliler, sadıklar ve salihlerle her zaman birlikte olduğunun bilincindedir. Mü&#8217;minler, mü&#8217;minlerin şuurunda, vicdanında ve duygularında yaşarken, kilfirler bundan mahrumdurlar. Onlar insanlar içerisinde kendilerini yapayalnız hissetmektedirler.</p>
<p>Bu psikolojik hal, kiltirlerin emniyet ve güvenden nasıl mahrum bir hayat yaşadıklarını gösteriyor.2 Eman ve güveni götüren sebeplerin en tehlikelisi, kişinin mazide olmuş şeylere üzülmesi, pişmanlık duyması, yaşadığı andan zevk alamaması ve gelecekten korkmasıdır. Her şeyin Allah&#8217;ın kaza ve kaderi ile gerçekleştiğine inanmayan kafirlerde böyle bir güven bunalımı da vardır.) Bundan dolayıdır ki, kiltirler, belalara ve musibetlere karşı en sabırsız ve dirençsiz kişilerdir. Kadere inanmadıkları ve arzu etmedikleri sonuca razı olmak istemedikleri için, sağlam bir iradeye sahip değildirler.4</p>
<p>Mü&#8217;min, kainatta hiç bir şeyin abes olarak yaratılmadığına, kendisının uçsuz bucaksız kainatın derinliklerine terk edilmediğine, Allah &#8216;ın kullarına kitaplar ve peygamberler gönderdiğine inanır. 0, kainatın da kendisine yabancı olmadığını, her şeyin Allah tarafından yaratıldığını ve düzenlendiğini bilir. Allah&#8217;ın kendisine izzet ve ikram edip yeryüzüne halife kıldığına, rızkına kefil olduğuna, arzda ve semada ne varsa hepsinin emrine musahhar kılındığına, gizli ve açık nimetlerin kendine sunulduğuna inanır. Bu inancı onda sarsılmaz bir güven ve emniyet telkin ederken kafir, her şeyin kendisine yabancı ve düşman olduğunu hisseder. Bu endişe ve korku içerisinde, sıkıntılı bir hayat yaşar.2 Allah (cc) aralarındaki güvenin ve kalplerindeki emniyetin kıymetini bilmelerini Mü&#8217;minlere hatırlatır, bu eman ve güvenin kaynağının iman olduğunu bildirir. &#8220;Ey iman edenler! Allah &#8216;a ve peygambere hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz. &#8220;(Enfal,8/27).</p>
<p><strong>c- Bağımlılık </strong></p>
<p>Kafirlerin batıl inançlarından kaynaklanan olumsuzluklardan biri de, onları fani ve geçici kimselere baş eğdirmesi, kendisinden daha aşağıdaki varlıklara taptırarak onlara bağımlı hale getirmesidir.3 Tapma ve bağımlılık sadece maddi ve ruhani varlıklara tapınmadan ibaret değildir. Tutkular da insanı evrenin geçici ve parçalı görünümlerine bağlayabilmektedir. İnsanın yapısında mevcut olan bazı istekleri tutarlı kaidelerle, meşruiyete bağlanarak tatmin edilmezse, her türlü değerler ayaklar altına alınır, kişiler o isteklerin tutsağı olurlar. Allah (cc) bu konuda Hz. Lut&#8217;un kavmini örnek verir: &#8220;Lut &#8216;a da peygamberlik verdik. O da kavmine şöyle demişti: Gözünüz göre göre o fuhşu (eş cinsellik) ya pacak mısınız? Gerçekten siz ne yaptığını bilmeyen bir kavimsiniz. &#8220;&#8216;(A&#8217; raf,7/ 1 86). Çeşitli duyguların esiri olan, kendisi için yaşar.</p>
<p>Düşüncesinde iş ve tutumlarında becerisini hep bu yönde değerlendirir. Daima istek ve şehvetini gözetir. Dolayısıyla isteklerinin esiri olur. Kendini beğenme ve egoistlik insanın amellerini ifsad eder. Egoizm Allah&#8217;ı ve O&#8217;nun nimetlerini unutmanın belirtisidir. Çünkü kendini beğenen başkasını sevmeye güç yetiremez.Allah inancını ve ahlaki değerleri, insan hürriyeti açısından inkar edenler, bitmez tükenmez nefsani ve şehevani arzularının esiri olmaktadırlar. İnsanın her arzusunu gerçekleştirmesi gerçekte mutluluk değildir. Şehvetlerine dalan kimse bir süre hayatın lezzetlerini başkalarından daha iyi tattığını zanneder.</p>
<p>Lakin bu aldatıcı zan, daha sonra onu kurtuluşu olmayan bir köleliğe ve huzur bulunmayan bir hayata teslim eder. O halde gerçek hürriyet, kişinin fıtratının da gereği olan Allah&#8217;a kulluktadır. Bu mükeııefiyet açısından da gerçek hürriyeti sağlar. çünkü insan vehminde ne kadar çok tanrı tasavvuru varsa; hediye, nezir, kurban takdirni, tören, vb. merasimler gibi onun omuzlarına o oranda mükeııefiyet yükleyecektir. ı İnsan, vahdaniyet inancı ile bu vehmi kuvvetlerin ve hurafelerin tasallutundan kurtulur, hürriyet ve istiklale kavuşur.2</p>
<p>Kafirlerin içerisine düştükleri bunalım, güvensizlik, ümitsizlik, fani varlıklara bağlılık gibi duygular, kendilerini sevgi, şefkat ve merhametten uzak davranışlara sevk etmektedir.3 Mü&#8217;min, inancının gereği olarak her şeye güzel davranır; bir hayvanı öldüreceği zaman bile güzel öldürür. Keseceği zaman eziyet vermemek için azami özeni gösterir.4 Savaşta dahi belli kurallara bağlı kalır. s Fakat inkarcılarda bu güzel davranışları her zaman görmek mümkün olmaz. Her türlü maddi imkana, lüks ve konfora sahip olmalarına rağmen içerisine düştükleri bunalımdan bir an olsun kurtulmak için nice canlar ve mallar pahasına yaptıkları yarışmalar ve eğlence partileri onların ruh hallerini yansıtmaktadır. Basit zevkleri için kendi canlarını dahi esirgemeyen bu insanlardan, elbette merhamet beklenemez. Geçtiğimiz yıllarda Bosna-Hersek&#8217;te Müslümanlara yapılan zulüm ve işkenceler, tarih boyunca değişmemiş olan bu gerçeğin en son örneklerindendir.</p>
<p><strong>2- İnkarın Toplum Üzerindeki Olumsuz Sonuçları </strong></p>
<p><strong>a- Sürekli İhtilaf ve Parçalanma </strong></p>
<p>Toplum, kuru bir kalabalık değil, aynı duygularla birlikte hareket edebilen düzenli bir kurul demektir. Bundan dolayı bir toplumun oluşması toplumsal bir ruha ve sosyal bir antlaşmaya bağlıdır. Sosyal vicdan önce tek tek kişilerde yerleşir. Kişinin vicdanına ne vakit kardeşlik duygusu yerleşir, onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse, o vicdanın genişliği oranında bir cemaate aday olur. Bu genişlik arkadaşlıktan, aileden tutunuz da dünyaya egemen olan devletlere kadar gidebilir. Bir vicdanda ortak sevgi ve korku yükselip de bir diğerini kendisi gibi, en azından kendine eşit bir değerde görmeye ve onun faydasından kendisininmiş gibi memnuniyet, zararından da kendisininmiş gibi üzüntü duymaya başlarsa, o vicdanda sosyal ruh oluşmaya başlamış demektir. İnsan kelimesinin aslı olan üns (alışkanlık) ve ünsiyet denilen karşılıklı samimiyetin temeli budur. &#8216; Bir toplumda insanlar ne kadar bencilleşirse sosyal ruh da o kadar daralır, genel olan toplumu parçalar, cemaatini ve kardeşlerini o oranda azaltır.ı İnsan ruhunda sevgi ve korkunun bütün sınırlarını kuşatan en kapsamlı ve en kuvvetli sosyal etkinin Allah inancı olduğu inkar edilmez bir gerçektir. Zıddı, benzeri, ortağı bulunur farzedilen hiçbir şey böylesine kapsamlı bir kuvvete sahip olamaz. Ortağı ve benzeri bulunmayan da ancak Allah&#8217;tır.</p>
<p>Bunun için bütün şükürler ve övgüler O&#8217;nadır. Bunu duyan ve kuvvetle yaşayan vicdanlar, evrensel bir toplumun üyesi olmaya aday bir sosyal ruha sahiptirler ve ancak bu toplumda kardeşlik en son haddini bulur. Bunun içindir ki, sevgi ve korkuyu layık olmayan varlıklarda arayan batıl din mensupları, sürekli parçalanmışlardır. &#8220;(Onlar) dinlerini ayırıp öbek öbek olmuşlardır. Her zümre de kendilerinden olanla övünmektedir. &#8220;(Rum,30/32). Ayet, hayatı ekonomik bir mücadele olarak gören, menfaat paylaşımından kaynaklanan küçük hesaplarla batı din mensuplarının nasıl bölünüp parçalandıklarını ifade etmektedir. Bölünme, Müslümanlar arasında da olmuştur ama Müslüman olmadığı halde İslam&#8217;ı içten yıkmak için ortaya çıkmış ğulat (aşırı) fırkaları hariç tuttuğumuzda bu bölünmenin temel konularda olmadı­ ğını görüyoruz.</p>
<p>Öbür taraftan Hıristiyanlığı örnek alarak değerlendirdiğimizde mezhepler en temel konularda dahi derin görüş ayrılığına düşmüşler, her biri ayrı birer din haline gelmiştir. Allah&#8217;a oğul ve kız isnad etmenin büyük bir bühtan olduğunu haber veren Allah (cc) bu tür yalanlarla, inkarcıların zümre zümre olduklarını vurgulamaktadır. bk.En&#8217; am,611 59). Şirkin zararı millete, milletin zaran da fertleredir. İhtilaf ve anarşi ile haksız yere birbirini öldüren İsrailoğulları&#8217;nı Allah (cc) &#8220;Siz nefsinize zulmettiniz, haydi birbirinizi öldürü­ nüz &#8220;(Bakara,2/S4). buyurmuştur. Bunun manası siz fesadı ve ihtilafı çıkardınız, bölündünüz, bunun doğal sonucu olarak haydi bakalım birbirinizi öldürünüz, demektir. ı İhtilafın ve bölünmenin fert ve topluma olan zararlarından biri de ister haklı ister haksız olsun, ilmi kriterlere dayanmadan her grup mensubunun kendi inanç ve düşüncelerini savunmalarıdır. &#8220;Meryem oğlu İsa örnek alarak anlatılınca, hemen kavmi (Mekkeli Müşrikler) bağrışmaya başladılar ve bizim tanrılarımız mı hayırlı O mu? dediler. Bunu sadece tartışmak için ortaya attılar. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur. &#8220;(Zuhruf,43/S8). Ayette işaret edildiği gibi, ilimsiz ve delilsiz olarak batı i fikirlerin grup taassubu ile savunulması, beraberinde kavga ve anarşiyi de getirmektedir. Fikri platformlarda düşünce ve inançlarını savunamayanlar, hemen kaba kuvvete başvurmaktadırlar.</p>
<p>Bu nevi davranış onlarda sabırsızlığın, tahammülsüzlüğün, kabaca davranmanın karakter haline gelmesine sebep olmaktadır. Hz. İbrahim, babasını puta tapmaktan vazgeçirmeye çalışırken, en kibar, en yumuşak sözlerle hitap etmesine rağmen, babasının en kaba sözlerle karşılık vermesi bunun bir delilidir.ı Müşriklerden hiçbiri, akl-ı selim ile düşündüğünde arzın ve semaların putlar tarafından yaratıldığını kabul etmez; onların Allah tarafından yaratıldığını itiraf eder. Fakat grup taassubu neticesinde, putların Allah ile aralarında şefaatçi olacağı gibi batı i fikirleri düşünmeden kabul ederler. Ne yazık ki, nesillerin zihinlerine teker teker yerleşen battl inançlar, zamanla vazgeçemeyecekleri inanç esasları haline gelebilmektedir. Rasulullah (sav), &#8220;Fitne insanların kalbine hasım misali çöp çöp konur. Hangi kalbe bundan içirilirse ondan siyah bir nokta hasıl olur. Hangi kalp de bunu reddederse onda beyaz bir leke hasıf olur. Böyl ece toplum iki gruba ayrılır. Bir grubun kalbi düz parlak taş gibi b eyazdır. Bunlara arz ve semalar durdukça [ıtne zarar vermez. Diğer grubun kalbi siyahtır, bulanıktır. Tıpkı kararmış tencereye benzer. Ne iyiyi iyi, ne de kötüyü kötü kabul eder. Hevay-ı nefsine ne telkin edilirse onu bilir &#8221; ) buyurmaktadır. Nebi (sav) bu sözünde batıl inanç ve düşüncelerle bezenmiş kalplerin zamanla hizipleşeceğine fıtratlarında mevcut olan hak ve doğruya yönelme eğilimini kaybederek duyarsız hale geleceğine dikkat çekmektedir. Bireyleri bu hale gelmiş bir toplum, bitkisel bir hayat yaşıyor demektir. Böyle bir toplumun fertleri, insanın doğal ihtiyaçlarını karşılamaktan, bir gün sona erecek olan hayatlarını idame ettirmekten başka bir şey düşünemezler. Artık onlar, içgüdülerinin kontrolündedirier. Her türlü maddi imkanlar sunulsa bile; insani değerlerin dumura uğradığı böyle bir toplumda yaşamak en büyük mahrumiyettir.</p>
<p><strong>b- İsrar (Savurganlık)</strong></p>
<p>Küfrün toplum üzerindeki en belirgin menfi etkilerinden biri de, onları israfa yöneitmesidir. İsraf, insanın fiillerinde sınırı aşmasıdır.</p>
<p>En tanınmış şekli ile israf, insanın elindeki imkanları, malı, mülkü, serveti yerli yerince harcamasıdır. İsrafbazan ölçüde, bazan keyfiyette olur. i İnsanın herhangi bir hususta hakkı olmadığı halde aşırı gitmesi ve bilgisizce davranması da israf kapsamına girmektedir.ı Kur&#8217;an, her konuda ölçülü olmayı, israf ve cimrilik gibi ifrat ve tefrite düşmemeyi, Mü&#8217;minin ve İslam toplumunun bir özelliği sayarken, kafirleri , işlerinde hadde tecavüz etmelerinden dolayı israfçılar olarak tanıtır (bk.Mü&#8217;min,40128). Çünkü batıl inançlar, toplumda sürekli kötülük ve israf doğurur. Akıl ve mantığa aykırı olan küfür, aynı zamanda toplum fertlerinin şahsiyetlerini dejenere eden, ilerlemeyi engelleyen, bünyesinde bir çok efsane ve hurafeyi besleyen, insan hayatını boşa götüren akıl ve düşünce israfıdır. Bu durum, lüks ve israfın iradeyi zayıflatması anlamına da gelmektedir. Peygamberlere, öncelikle israf içerisinde yaşayan şımarık zenginlerin karşı çıkması, bunu göstermektedir (bk.Sebe&#8217; ,34/34-35). Bu tip insanlarda taklitçilik, derin bir inanç halindedir. Sağlam düşünceden yoksun olan bu kişilerin toplum düzeninin bozulmasındaki payları büyüktür. Müşrikler, akıllarınca Allah&#8217;a adandığı gerekçesiyle dokunulmayan, hiçbir şekilde faydalanılmayan kurbanlık hayvanlara çeşitli işaretler koyup bahira, saibe ve vasıle gibi adlar vererek salıveriyorlardı. Böyle yapmakla Allah&#8217;ın ve aracı olan putların hoşnutluğunu kazanarak mallarının bereketleneceğine inanıyorlardı. Fakirlik korkusuyla kız çocuklarını öldürmeyi bir iktisadi gerekçe) olarak gerçekleştiren Müşriklerin, adak olarak salıverdikleri hayvanları israf etmeleri, iktisadi hayattaki perişanlıklarını sadi hayattaki perişantıklarını göstennektedir. Maddi değerlerin ön plana alındığı toplumlarda israfa konu olan değerler çok kıymetlidir.</p>
<p>Bu toplumlarda zaruri olmayan tutum ve davranışlar, zaruret derecesine çıkarılarak, görenek tiryakiliği ile insanların hevesleri tahrik edilir ve onlar, meşru olmayan alışkanlıklara sevk edilir,· Tabi ki, bu alışkanlıklar, insanların ağır maddi külfetlere katlanmalarına sebep olur. Bunun içindir ki Rasulullah (sav) mal israfını kötü adetlerden saymıştır.2 Günümüzde insan merkezli kurtuluş reçeteleri sunan dini inanca ve dine dayalı ahlak anlayışına karşı çıkan hümanizm, exiztansiyalizm (varoluşçuluk) vb. düşünce akımları, insanlığı kayıtsızlığa, başıboşluğa ve israfa mahkum etmişlerdir. İsrafın her türlüsünü haram kılan, nehirde bile abdest alırken fazla su harcamayı doğru bulmayan3 İslam dininin, bir dengeleme ve zaruri ihtiyaçların teminini kolay sağlamaya matuf olarak lüks ve zararlı maddeleri yasaklaması ne kadar anlamlıdır! Buraya kadar saydığımız bireysel ve toplumsal cezalar, tarih boyunca her küfür toplumunda yaşandığı gibi günümüzde inkarcı temeller üzerine kurulmuş Batı toplumlarında da fazlasıyla yaşanmaktadır. Batıdaki bunalımın boyutlarını Fransız Bilim Adamı Andre Compte Sponville&#8217;nin sözleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. O, şöyle söylüyor: &#8220;Günümüz batı dünyasında büyük bir paradoks yaşanıyor: Batı maddi açıdan en güçlü dönemine geçmesine karşılık, dünyaya önerebileceği manevi değerlere artık sahip değil . .. &#8220;Manevi bunalım Batıda dini inancın sosyal bir bağ olarak ölmesinden kaynaklanıyor. .. Bunun sonucu olarak Batı insanı Nihilizm &#8216;e (hiççiliğe) yöneliyor ve artık hiçbir şeye değer vermiyor. Yahut da anomi ye (kuralsızlığa) kayıyor ve bir boşlukta sallanıyor. Bir hiççilik yaşanıyor. &#8221; 4 1 989 yılında yazdığı &#8220;Tarihin Sonu&#8221; makalesiyle dünyayı ayağa kaldıran, Japon asıllı Amerike Birleşik Devletleri&#8217;nin en yüksek dü­ zeydeki kültür danışmanlarından biri olan Francis Fukuyama da Batı insanının bunalımını ve güvensizliğini şu sözleriyle ifade ediyor: &#8220;Gerek Amerika &#8216;da gerekse Avrupa &#8216;da günümüzde tam bir güven eksikliği yaşanıyor. Amerika ve batı zafer üstüne zafer kazandı. Buna rağmen şimdi tam bir huzursuzluk içinde . .. &#8220;Aydınların demokrasiden bulunmaz bir nimetmiş gibi bahsetmelerine ben her zaman şaşagelmişimdir &#8230; Liberal demokrasi artık muhalefetle karşılaşmıyor. Fakat bu Liberal Demokrasi ferdi memnun edecektir anlamına gelmez. Çünkü tüketim toplumu, artık ferdi tatmin etmiyor. Şu halde her şeye rağmen bu alanda bizler bir çıkmazdayız ve ben bir ce vap bulamıyorum. Manevi değerlere dönüş mümkün mü onu da bilmiyorum &#8230;</p>
<p>Batılı düşünürler tarafından dile getirildiği gibi ferdin hürriyetine getirilmek istenen sınırsız genişleme, Batı insanını manevi değerlerden koparmış ve sadece bir tüketim aracı haline getirmiştir. İnsan varlığının amacını sadece bedeni arzuların yerine getirilmesinden ibaret gören Batılı, hürriyetsizlik getireceği için evlenmeyi bile yadırgamaya başlamıştır. Fakat böyle bir hayat anlayışı, onlara mutluluk değil, bunalım, güvensizlik, ümitsizlik ve çaresizlik getirmiştir. Tarih boyunca her küfür toplumu bu bunalımları yaşarken haddi aşan kavimler ve küfrün önderlerinden bazıları daha dünya hayatında iken ilahi gazaba düçar olmuşlardır. &#8220;Nitekim, onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlar. &#8220;(Ankebut,29/40). Küfrün dünyadaki bu cezalarının yanında esas sıkıntı ahirette gerçekleşecektir. Dünyadaki sıkıntılar eninde sonunda bitecektir. Fakat kafirlerin esas sıkıntısı ölümle birlikte başlayacak ve ebediyen devam edecektir. Bu konunun araştınlmasıyla birlikte araştırmamızı bitirmiş olacağız.</p>
<p><strong>B &#8211; İNKARIN AHİRETTEKİ CEZASI</strong></p>
<p><strong>1- İnkarın Ölüm Anında ve Kabirdeki Cezası </strong></p>
<p>Kafirler, dalalete sapmanın cezasını daha ölürken çekmeye başlayacaklardır. Allah (cc) Mü&#8217;minlerin ruhlarını meleklerin güzelce alıp onları selamladıktan sonra cennetle müjdeleyeceklerini haber verirken, kafirlerin ölümleri esnasındaki perişan hallerini şöyle beyan ediyor: &#8220;O zalimler ölümün (boğucu) dalgaları içinde melekler de penç elerini uzatmış, onlara, haydi canlarınızı ku rtarın! Allah &#8216;a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O &#8216;nun ayetlerine karşı kibirlik taslam amzdan ötürü bugün alçaklık azabı ile cezalandırıl acaksımz, derken onların halini bir görsen!&#8221; (En&#8217;am,6/93). &#8220;Söküp çıkaranlara, yavaş yavaş çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düze nleyenlere andolsun &#8220;(Naziat,7911-5). Hz. Ali, ayetlerde geçen sökenler ve  çıkaranlar kelimelerini kafirlerin ruhlarını işkence ederek tırnak ve ci lt aralarından çekip atan melekler;  yüzenler ve  yarışanlar, kelimelerini de Mü&#8217;minlerin ruhlarını yavaş yavaş bedeninden aldıktan sonra fezada yüzdüren ve onları Allah&#8217;a götünnekte yarışan melekler, olarak tefsir etmiştir. i Tinnizi&#8217;nin Enes (r.a.)&#8217;den rivayet ettiği bir hadiste rasulullah (sav) şöyle buyurur: &#8220;Her kişi için semada iki kapı vardır. Birinden ameli yükselir öbüründen rızla iner. Mü&#8217;min biri ölünce her ikisi de onun için ağlarıar. &#8221;2 Fakat kafirler için arzda hayırlı bir şey olmayınca ve semadaki kapılarına hayırlar yükselmeyince sema ve arz onlar için ağlamaz. &#8220;Sema ve arz onlar için ağlamadı. &#8221; (Duhan,44/29). İslam&#8217; da ahiret gününene iman etmek gerekli olduğu gibi, ölümle birlikte kıyamet gününe kadar sürecek olan &#8220;Berzah (kabir) Hayatına&#8221; inanmak vaciptir. ,,3 Ehl-i sünnet mezhebine göre kabir azabı da haktır. Kafirler ve Mü&#8217;minlerden günahı çok olanlar için kabirde rahat yoktur. Onlar orada sürekli azap içerisinde olacaklardır.4</p>
<p><strong>2 &#8211; İnkarın Kıyamet Sonrasındaki Cezası </strong></p>
<p>Kur&#8217;an, küfre sapmanın ahirette ortaya çıkaracağı sonucu mezarlardan kalkış la birlikte cehenneme atılmaya ve oradaki azap şekillerine kadar safha safha canlı tablolar halinde muhataplarının gözleri önüne serer. Kur&#8217;an, dünya hayatında hidayet vesilelerine karşı kör, sağır ve dilsiz kesilen kimselerin mezarlarından kör, sağır, dilsiz veya şeytan çarpmış bir vaziyette kaldırılacaklarım haber veriyor: &#8220;Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan o &#8216;dur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara; Allah &#8216;tan başka dost olacak kimseler bulama zsın. Kıyamet gününde onları kör, sağır ve dilsiz halde yüzükoyu n haşrederiz &#8230; &#8221; Hesabın bir an önce görülmesi arzusuyla herkes mahşere ulaşmayı arzu ederken Mü&#8217;minler süratle oraya ulaşacaklar, kafirler ise nice zaman karanlıklar ve zorluklar içerisinde bekleme sıkıntısını çektikten sonra mahşere ulaşabileceklerdir. Bu olay yaşanırken nurlanyla emin bir şekilde ilerleyen Mü&#8217;minler ile inkarcılar arasındaki konuşmayı Allah (cc) şöyle haber veriyor: &#8220;Münafık erkeklerle münafık kadınların Mü &#8216;miniere: Bizi bekleyin nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyeceği günde kendilerine, arkanızı dönünde bir ışık arayın! denilir. Nihayet onların arasına içinde ra hmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir. Münafıklar onlara biz sizinle beraber değil miydik? (Mü &#8216;minier) derler ki, evet ama siz kendi başınızı belaya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan şeytan sizi Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah &#8216;ın emri gelip çattı. &#8220;(Hadid,S7I13-14).</p>
<p>Mü&#8217;minlere dünya hayatında iken yaptıklarının belgeleri önlerinden ve sağlarından saygı ile sunulurken, kafirlere arkalarından veya sol taraflarından verilecek ve suratlarına çarpılacaktır (bk.Hakka,69/2S). Allah&#8217; ın huzurunda kafirlerin işledikleri günahlarla ilgili ellerinin, ayaklarının ve derilerinin, aleyhlerine şahitlikte bulunmaları onları bir kat daha kahredecektir (bk.fussilet,4112 i ). Küfrün önderleri ile onlara uyanlar arasında kıyamet günündeki çekişmeler ve karşılıklı suçlamalar oldukça dikkat çekicidir. &#8220;Yüzleri ateşe evrilip çevrildiği gün, Eyvah bize! Keşke Allah &#8216;a itaat etseydik. peygambere de iteat etseydik, derler. Ey Rabbimiz biz reisierimize büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılır, derler. &#8220;Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir Ianetle rahmetinden kov. &#8220;(Ahzab,33/66-67). &#8220;(inkarcıların liderlerine) işte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde liderler); Onlar, rahat yüzü görmesinler (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir. (Liderlerine uyanlar): Hayır asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu (/cü/rü) bize siz sundunuz, ne kötü bir yerdir derler. Yine onlar Rabbimiz! bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler. (inkarcılar) Derler ki, kendilerinin dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz. Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık? işte bu cehennem ehlinin tartışması şüphesiz bir gerçektir. &#8220;(Sad,38/6 1-64).</p>
<p>Ahirette sapanlarla birlikte insanların sapmalarına vesile olanlar da hesaba çekileceklerdir: &#8220;O gün Rabbim, onları ve Allah &#8216;tan başka taptıklarını bir araya toplar ve: Bu kullarımı siz mi saptı rdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?, der. Onlar da derler ki: Tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz, ama sen onlara ve babalarına nimetler verdin de sen i anmayı unuttular ve helakı hak eden bir kavim oldular. &#8220;(Furkan,25/57). Ayatte belirtildiği gibi cansız ve iradesiz olan putlar insanlan saptırma eylemine karışmadıklarını, kendilerini mabut haline getiren kimselerin, Allah&#8217;ın kendilerine verdiği sayısız nimetlerle şımanp müşrik olduklarını, sanki o nimetler onlara, sapmaları için verildi şeklinde itirazlarını belirteceklerdir. Fakat yine de sahte tanrılar kendilerine tapanlarla birlikte cehenneme atılacaklardır. &#8220;Siz ve Allah dışında taptığınız şeyler cehennem odunudur. Siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar birer ilah olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi orada ebedi kalacaklardır. &#8220;(Enbiya,ı 1/98-99). Tanrılaştırılan varlıklar arasında melekler Hz. İsa ve Hz. Üzeyir gibi varlıklar da olduğu için bu ayetin tefsirinde farklı yorumlara gidilmiştir. Taberi ve İbn Kesir&#8217;e göre kendilerine tapıldığı için cehenneme atılacak varlıkların (Lo) &#8220;ma&#8221; ism-i mevsulu ile ifade edilmesi, onların cansız putlar olduğunu göstermektedir, i Ayrıca Ebu&#8217;s-Suud (ö.998) da bu ayetin tefsirinde cehenneme atılacakların insanlan putlara teşvik eden şeytanlar olduğunu söyler?</p>
<p>Kadı Beydavi&#8217;ye göre de cehenneme atılacak olanlar putlar, İblis ve onun yardımcılandır. çünkü Müşrikler onların emrinde hareket etmişlerdir,) Rasulullah (sav) yukanda mealini verdiğimiz ayeti Müşriklere okuduğu zaman, İbn Zebari şöyle itiraz etti: &#8220;Kabe &#8216;nin Rabbi &#8216;ne yemin olsun ki sana düşman oldum. Yahudiler Uzeyr &#8216;e, Hristiyanlar Mesih &#8216;e, Mesih oğulları da meleklere tapmıyorlar mı? Rasulullah buyurdu: Bilakis onlar, Üzeyr&#8217;e, Mesih &#8216;e ve meleklere tapılmasını emreden şeytanıara taptılar. , , 4 Kafirler, ebediyyen, Mü&#8217;minlerden günahkar olanlar da cezalarını bitirinceye kadar cehennemde kalacaklardır, Mü&#8217;minler cehennemin en üst tabakasında cezalarını çekerlerken, kafirler küfürdeki derecelerine göre cehennemin değişik tabakalarında kalacaklardır.5 Kur&#8217;an&#8217;da bolca zikredilen cezalandınna şekillerinden bazıları şöyledir: Suçlular zincire vurulur, acıktıklarında zakkum ağacı meyvesi (bk.Hakka,69/32,36), susadıklarında irin ve bağırsaklarını parçalayıcı kaynar su verilir (bk.Muhammed,4 7 /1 5). Giyecekleri katrandır(Bk.İbrahim,14/50).</p>
<p>Azabın devamlı yenilmesi ve acısının sürekli kılınması için suçluların bedenlerinin cildi sürekli yenilenir &#8230; (bk. Nisa,4/56). Ehl-i sünnet mezhebine göre cennet ve cehennem şu anda yaratılmış olup beklemektedir. ı İçerisine kıyamet sonrası girilecek olmasına rağmen, cennet ve cehennem in önceden yaratılmış olması, ayrıca Kur&#8217;an&#8217;da önemli bir konu anlatıldıktan sonra konunun ahiretteki neticesi ile bağlantı kurulması, eğitim ve öğretim açısından büyük önem taşımaktadır. Çağdaş psikoloji eğitim ve öğretimi teşvik için mükafat, ceza, yarışma gibi motivasyonları daha yakın bir dönemde keşfedip uygulamaya koyarken Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim, asırlar önce bu gerçeğe işaret etmiştir?</p>
<p>Cehennemin varlığı ve orada gerçekleşecek olan çeşitli azaplar, sırf Allah (cc)&#8217; ın intikam alması için midir?</p>
<p>Daha önce imanın asıl, küfrün ise bir sapma olup, imana göre cüz&#8217;i olduğunu ifade etmiştik. Cennet ve cehennem bu açıdan değerlendirdiğimizde cennet ve cennet nimetlerinin asıl, cehennem ve oradaki azabın furu&#8217; olduğunu söyleyebiliriz. Kafirlere ve günahkar Mü&#8217;minlere uygulanacak çeşitli azablar, zulüm değil; Allah&#8217;ın adaletinin gereğidir. Zulmü kendi nefsine ve kullarına haram klldığınl,3 rahmetinin gazabını geçtiğini4 bildiren Allah (cc), kullarını furu&#8217; olan cehenneme değil; asıl olan cennete davet etmektedir. &#8220;Allah kullarını esenlik yurduna (cennete) ve O, dilediğ ini doğro yola iletir. Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedi kalacaklardır. &#8221; (Yunus, 1 0/25-26). Allah (cc) bu esenlik yurdunun kıymetinin anlaşılması, Kur&#8217;an rehberliği ile yeryüzünün silm ve selamet yurduna çevrilmesi hususunda bir inzar (uyarı) olmak üzere cehennemi de yaratmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbrahim Coşkun &#8211; islam Düşüncesinde İnkar Problemi ,syf:234-248</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.er-Razi, age., XXVII / 267.</p>
<p>2.er-Razi, age., XXII / 1 30-1 32.</p>
<p>3. er-Razi, age., XIX / 49.</p>
<p>4.er-Razi, age., XIX / 49-50; ıbn Teymiyye, Külliyat, 1 / 1 24.</p>
<p>5-Zemahşeri, EsasüI-Belaga, s. 766.</p>
<p>6 el-Meragi,age., VII / 24-25.</p>
<p>7 Taberi, Camiu&#8217;I-Beyan, VIII / 21; el-Meragi, age., VIII / 2 1-22.</p>
<p>8 Macit, Nadim, Kur&#8217;an ve Hadise Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Konya, 1 992, s.</p>
<p>9Şarkavi, Muhammed Abdullah, el-İman, Mekt. .Zehra, Kahire, 1 9897 1 409, s.32; Izutsu, Kur&#8217;an&#8217;da Allah ve Insan, s. 67.</p>
<p>10.eş-Şarkavi, ae., s. 36.</p>
<p>11.eş-Şarkavi, ae.,s. 37; Öner,Necati, Stres ve Dini İnanç, T.D.V.Y., Ank., 1 989, s.35.</p>
<p>12.es-Şarkavi, ae., s. 45; Öner, ae., s. 36-37; el-Meragi, age., VIII / 24-25; ıbn Teymiyye, Külliyat, 1/ 1 24 vd</p>
<p>13.es-Şarkavi, ae., s. 31-32; el-Meragi, age., VIII / 26.</p>
<p>14.es-Şarkavi, ae., s. 39.</p>
<p>15.Buhari, Vesaya, 9, Cuma, i i; Hafiz, Imad, Kasasu&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 332.</p>
<p>16.Tabbara, Afif Abdulfettah, RUhu&#8217;d-Oioi&#8217;I-lslam, Şam, 1 966, s. 95.</p>
<p>17.Tabbara, ae., s. 94.</p>
<p>18.eş-Şarkavi, age., s. 43.</p>
<p>19.Müslim, Sayd, 57, Bab no: II.</p>
<p>20.Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i Islim, İst. 1 968, s. 270-275.</p>
<p>21.Zemahseri, Esasu&#8217;l-Belaga, s. 21.</p>
<p>22.Elmalılı, age.,c. I, s. 1 1 1-1 12.</p>
<p>23.Elmalılı, 1/355</p>
<p>24.Kasasu&#8217;l Kuran, s. 82.</p>
<p>25 Müslim, Iman, 23 1, Bab No: 65.</p>
<p>26.el-Isfehani, age., s. 230-23 I;Firuzabadi,age.,II i 427.</p>
<p>27 Zemahseri, Esasü&#8217;I-Belaga, s. 436.</p>
<p>28 Bkz., En&#8217;am, 6/137, 151; Nahl, 1 6156; Elmalili, age., IIL I 2065.</p>
<p>29 Macit, Nadim, age., s. 330.</p>
<p>30 Müslim, Uhdiye, 13 Bab No: 2.</p>
<p>31 ıbn Mace, Tabare, 425, Bab No: 57.</p>
<p>32.Sponville, Compıe, (Bekir Topaloğlu &#8216;nun &#8220;Bah Insanı Mutsuzluk Uçurumunda&#8221; adlı makelesinden naklen, Ensar H. Bülteni, sy. 8, 1992, s. 2.)</p>
<p>33 Fukuyama, Francis, (8. Topaloğlu&#8217;nun a.g. makalesinden naklen, s.2.)</p>
<p>34 Es-Suyuti, Celalettin, Kabir Alemi, (Çev. Bahaeddin Saglam) Kahraman V., ıst. 1 990, s. 1 1 7-118.</p>
<p>35.Tirmizi, Tefsir, 46.</p>
<p>36Zihni, Mustafa, Savabu&#8217;I-Kelim fi-Akaidi&#8217;ı-Islam, ıst, 1 327, s. 244.</p>
<p>37 Toprak, Ölümden Sonraki Hayat, s. 361</p>
<p>38.Isra, 1 7/97; Şeytan çarpmış vaziyetteki kalkışı tasvir eden ayet için bkz., Bakara, 21275.</p>
<p>39.Taberi, Camiu&#8217;I-Beyan, XVII / 97-98; ıbn Kesir, Tefsir, II / 1 97.</p>
<p>40.Ebu&#8217;s-Suud, age., VI / 86.</p>
<p>41.Beydavi, Kadi, LI / 92.</p>
<p>42.el-Askalani, Ahmed b. Hacer, el-Kafi es-Safi fi Tahric-I Ehadlsi&#8217;I-Keşşaf, Daru&#8217;lMarife, Beyrut,ts., s. III Keşşaf Tefsiri, 4. Cilt ile birlikte).</p>
<p>43.Taftazani, Serhu&#8217;I-Akaid, s. 1 39-140; er-Razi, age., 1/.26 1.</p>
<p>44.el-İci, Aduddin, el-Mevakıf, fl llml&#8217;l-Kelim, Beyrut, ts. s. 375; Taftazani, Serhu&#8217;lAkaid, s. 1 39.</p>
<p>45. Özer, Leyla, Psikoloji, Sek Y., Ank., 1 992, s. 56-57; Altınıaş, Kur&#8217;an&#8217;da Hidayet ve Dalalet, s.<br />
392.</p>
<p>46.Müslim, Birr, 55, Bab, no: 1 5.</p>
<p>47 Buhari, Tevhid, 22.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/">İnkarın Dünya ve Ahiretteki Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam’da insan nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Aug 2023 16:19:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[özgür irade]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Sami Amiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26500</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, özgür düşünceye sahip, -bazı maddi zorlamaların hege­monyasını dahil etmezsek- kendi iradesi ile kudretini kullanabilen bir varlıktır. O, kendi iradesiyle ve olasılıklar arasında dengeyi sağ­lamak arzusuyla bilinçli bir şekilde hareket etmektedir. O nedenle içgüdü baskısının ve fizik kanunlarının boyunduruğu altına gir­miş atom mekanizmasının esir aldığı hayvanlardan daha üstündür. Onun hem ihsana hem de ifsada gücü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/">İslam’da insan nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-20623 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1.jpg" alt="" width="331" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1.jpg 720w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></a></p>
<p>İnsan, özgür düşünceye sahip, -bazı maddi zorlamaların hege­monyasını dahil etmezsek- kendi iradesi ile kudretini kullanabilen bir varlıktır. O, kendi iradesiyle ve olasılıklar arasında dengeyi sağ­lamak arzusuyla bilinçli bir şekilde hareket etmektedir. O nedenle içgüdü baskısının ve fizik kanunlarının boyunduruğu altına gir­miş atom mekanizmasının esir aldığı hayvanlardan daha üstündür.</p>
<p>Onun hem ihsana hem de ifsada gücü yeter. İsterse bir şey­ler ortaya koyar, isterse pasif kalır. Allah Teâlâ’nın kendisi için ya­rattığı hudutlar doğrultusunda bir duruma müdahale de edebilir ama aynı zamanda sırt da çevirebilir.</p>
<p>İman ile küfür arasında muhayyerdir. İşte bu seçim, varolu­şundaki en büyük karardır. Zira emrihak vaki olduğunda söz ko­nusu karar lehinde veya aleyhinde delil olacaktır.</p>
<p>îbn Teymiyye, tercih ve cebr problemine dair sünni paradig­mayı arz ederken şöyle söyler: “Bil ki kul, hakiki bir faildir. Sa­bit bir meşieti, keskin iradesi ve salih kudreti mevcuttur. Nitekim Kur’an-ı Kerim, birçok ayette kulların iradesinden bahsetmiştir:</p>
<p>‘O, herkes için, sizden doğru yolda gitmek isteyenler için bir öğüttür. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.’ (Tekvîr, 81:28-29)</p>
<p>İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar.’ (İnsan, 76:29)</p>
<p>‘Dileyen ondan öğüt alır/ (Abese, 80:12)</p>
<p>‘Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık olan da O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.* (Müd- desir, 74:56)</p>
<p>Kulların fillerini ispat eden daha nice ayetler vardır. Amel edi­yorlar, yapıyorlar, iman ederler, küfre düşüyorlar, tefekkür ediyor­lar, muhafaza ederler, takvalıdırlar.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Müslüman, karar verme ve seçme ameliyesinin beyindeki atomların hareketinden daha büyük olduğunun bilincindedir. Ni­tekim o, <em>nefs-i levvame</em> ile <em>nefs-i emmareyt</em> inanmaktadır. Bunlar ise nefsin iki farklı hâlidir, îlki insanı şerden alıkoyar ve onu hayra sevk eder. İkincisi ise hayra set çekip şerre teşvik eder. Ayrıca nefis, hem meleklerin ilhamına hem de şeytanların vesvesesine açıktır.</p>
<p>Peki&#8230; Ateist materyalist paradigma içerisinde insamn irade­si ve meşieti nerede?</p>
<p><strong>DİLEDİĞİNİ SEÇEMEMEK&#8230; ATEİZM</strong></p>
<p>Ateizmin o efsunlu hâli, ateistlerin söylevlerine göre karan­lıklar vadisinden aydınlığın eteğine, aklını kullanarak geçmeyi ba­şarmaktır. Nitekim ateist, aydın bilinci sayesinde, samimiyet ve kardeşlik ile yoğrulmuş basiretsiz sürülerin dindarlık saçmalığın­dan çıkarak özgür iradesiyle Tanrının varlığını inkâr etmeyi seç­mektedir. O nedenle ateist, seçiminin doğruluğunu ve epistemo- lojik olarak temellendirdiği üstünlüğünü özgür iradeye borçludur.</p>
<p>Müslüman da özgür iradeye borçludur. Zira onun sayesinde inanç tercihinde bulunmakta, hakikati bilinçli bir şekilde seçme erdemine sahip olabilmektedir. Ayrıca imtihan dünyasındaki ahlaki ter­cihlerine doğruluk ve saflık kazandırmaktadır. Buna ek olarak kıya­met gününde yaptıklarının bir karşılığı olacağı düşüncesini, zihinde­ki inana ve azaların ameline uygun olarak makul bir zemine oturtur.</p>
<p>Hepimiz -bazı istisnalar haricinde- neyi yapacağımızı seçtiği­mize, hiçbir zaman ve hiçbir durumda bunlara mecbur olmadığı­mıza inanırız. Lokantada kendi isteğimizle kahve ısmarlayabiliriz yahut da yine tamamen kendi seçimimiz ile bunu yapmayabiliriz, internette dilediğimiz sayfayı açar dilediğimiz yerde geziniriz. Aynı şekilde elimizdeki kitabın herhangi bir bölümünü okumayı da seçebiliriz. Burada bizi yönlendirmesi muhtemel birtakım etken­leri -örneğin yorgunken okuyamamak gibi- inkâr etmiyoruz. Yi­ne kimyanın insan davranışları üzerindeki tesirleri ve bipolar bo­zukluktan muzdarip insanlara verilen ilaçların düşüncelerle etki­leşimini de kabul ediyoruz. Bizim burada karşı çıktığımız husus, kimyayı ve diğer fiziksel etkenleri; insan düşüncelerini, mizacım, iradesini ve eylemlerini açıklayan yegâne unsurlar olarak görmek­tir. Uyarıcılar ve itici güçlerin varlığına rağmen insanın çoğu işinde seçenekler arasında muhayyer olduğu olumlu bir alan bulunduğu­na inanıyoruz. Tabii sarhoşluk ve zihinsel hastalıklar gibi, eylem­lerin bilinçli tercih edilmediği birkaç durum buna dahil değildir.</p>
<p>Özgür irademizi iliklerimize kadar hissetmekteyiz. Hatta bu his, neredeyse bedihi sayılacak kadar karşı konulamaz. Dolayısıy­la biz, hakikat doğrultusunda bir iş yaptığımızda ve bir iyiliği ger­çekleştirdiğimizde mutlu olur, bir kötülüğe bulaştığımızda yahut da yanlış yollara saptığımızda ise endişeleniriz. Aynı şekilde had­dini aşan zalimleri kınamak ve aşırı ihmalkarları da engelleme hu­susunda tereddüt etmeyiz.</p>
<p>Ancak evrenin maddeden ibaret olduğunu söyleyen, onu atomlar, arazları ve harekederine indirgeyen ateist anlayış; özgür iradenin varlığını mahza yanılsama saymaktadır. Çünkü insan biz­zat seçmemekte, bilakis kendisi için seçilmektedir. Mücbir kud- retierin kamçısıyla olması gereken yere sürülmektedir. Tamamen maddeden oluşan varoluş, bünyesinde madde ve enerjiden başka bir şey taşımamaktadır. İnsan da söz konusu varoluşun bir parça­sı konumundadır. O, büyük varoluşun makinesidir. Onun hareket etmesiyle hareket eder ve yine onun hattında iradesiz bir şekilde seyreyler. Bundan dolayı insanın davranışları iradesi dışında ger­çekleşir. Zira o, genlerinin kimyasal özelliklerinin esiridir.</p>
<p>20.üzyılın en önde genel psikologlarından James Hillman, materyalist felsefeyi şöyle ifade ediyor: “Genetik kodum, atadan kalma miraslarım, hayatımdaki acı olaylar ve sosyal kazalar tara­findan yazılmış bir komployu yaşıyorum.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Esasında mezkûr anlayışı ateist biyolog Francis Crick şöyle ifade etmişti: “Sen, sevinçlerin, üzüntülerin, hatıraların, hırsların, kendinle ve özgür irade ile ilgili hislerin&#8230; Aslında bunların hep­si, büyük bir nöron grubu ve bunlarla ilişkili moleküllerin hare­ketlerinden başka bir şey değildir.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Ateist biyolog William Provine, özgür bir canlı varlığının im­kânına dair ateist paradigmanın içerisinde bulunduğu çıkmazın köklerini şu sözleri ile ortaya koymaktadır: “Geleneksel şekliy­le özgür irade, başka bir deyişle zorlama ve korku olmaksızın al­ternatif yollar arasında seçim yapma özgürlüğü, en basit ifadeyle yoktur. Zira hâli hazırda mevcut bulunan şekliyle evrimsel süre­cin, gerçekten bir seçeneğe sahip bir varlık üretmesinin hiçbir yo­lu bulunmamaktadır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>AIexander Rosenberg bütün meseleyi basit bir cümleyle özet­liyor: “Aklın beyinden ibaret olması gerçeği, özgür iradenin yok­luğunu garanti etmektedir. Bu gerçek, fiillerimizi ve hayatımızı tanzim edebilecek herhangi bir tasarıyı ve amacı imkânsız kıl­maktadır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Özgür iradeyi inkâr meselesi, tamamen maddi bir dünyada, rastgele evrimin insana özgür irade veremeyeceğini iddia eden fi­lozof biyologlarla sınırlı değildir. Diğer disiplinlerin ateist dü­şünürleri de bu hususta onlara muvafakat etmektedir. Örneğin ate­ist fizikçi Stephan Hawking, söz konusu düşünürler arasında yer alır. Nitekim o şöyle demektedir: “Davranışlarımız fizik kanunla­rı tarafından yönetiliyorsa, özgür iradenin nasıl işlediğini görmek zordur. Öyle görünüyor ki, biyolojik makinelerden başka bir şey değiliz ve özgür irade de mahza yanılsama.. .”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Fizikçi Alfredo Metere şu sözleriyle meseleyi daha da açık hâ­le getirmiştir. Ona göre kişinin büyük patlamaya, evrenin genişle­mesine ve evrenin nedensellikle bağlı olduğuna inanması; hür ira­denin kendisine alan bulmasına izin vermemektedir. Çünkü böy- lesi bir durumda bütün eylemlerimiz, evrendeki ilk hareketin bi­rer izinden başka bir şey değildir. Öyle ya ilk patlamadan kaynak­lı meydana gelen her şey, söz konusu hareketin ve ona bağlı olarak meydana gelen düşüncenin zorunlu bir yansımasıdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>O hâlde biz, evrenin ilk ortaya çıkışından bu yana cebrin tut­saklarıyız. 13,7 milyar yıl sonra da bugün olduğumuzdan gayrı bir yoldan yürümek de mümkün değildir. Zira evrenin ilk hareketi, her varlığın yeknesak bir şekilde olmasını gerektirmektedir. Biz- ler, daha önceki kozmik olayların, eylemlerimizin ve düşüncele­rimizin kaderine doğru koşmasına direnme yeteneğinden yoksun bıraktığı, zaman taneciklerinin düşmesiyle birlikte onların müte- selsilen hareket eden domino taşlarıyız.</p>
<p>Özgür iradenin varlığını kabul etmeyen ateistler, kendi görüş­lerine destek çıkma adına ampirik bilimi kullanmaktadırlar. On­ların iddialarına göre bilimsel araştırmalar, beynin bir kararı, ki­şi farkına varmadan birkaç saniye önce aldığını ortaya koymuştur.</p>
<p>Oysa bu iddia bilimsel olarak çürütülmüştür.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[9]</sup></a> Esasında bilim bu hususta herhangi bir şeyi kanıtlamış değildir. Dolayısıyla ateist­lerin argümanları yalnızca evrenin maddeliği ve rastgeleliği üze­rine kuruludur.</p>
<p>Ateizmin başat isimleri tarafından dile getirilen söz konusu itiraflardan sonra zorunlu olarak akla gelen iki soru var. Birinci­si: Eğer ateizm en baştan irade ile seçilebilecek bir tercih değilse, niçin bu insanlar bizi ateizme çağırıyorlar? İkincisi: Eğer bizim iman ve küfür arasında bir seçim şansımız yoksa neden Dawkins ve avanesinin kitaplarına ihtiyaç duyalım?</p>
<p>Bu sorulara susmakla mukabele etmeleri haricinde herhan­gi bir cevapları yok&#8230;</p>
<p>Özgür iradenin inkârı, ateistlerin asla durdurma gücüne sahip olamayacağı bir çelişkiler yumağının bidayetidir. Zira özgür irade­yi reddedip cebri müdafaa ederken dahi böylesi bir düşünce hayat­larının her anında karşılarına çıkacaktır. Sam Harris’in <em>Özgür ira­de</em> <u>adını</u> verdiği meşhur kitabında -ki bu eser, başlık-içerik uyumu açısından son yıllarda ateistler tarafından kâleme alınan en başa­rılı kitaptır- özgür iradenin esasında basit bir yanılsama olduğunu ortaya koyduktan sonra, okura dürüstçe sunduğu bu keşfinden son derece memnun olduğu sonucuna ulaşarak okurunu özgür irade ya­nılsamasından kurtulmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya davet etti. Bu bağlamda söyledikleri oldukça manidardır. Hâlbuki Harris’in mutluluğu, tabi olduğu fizikalizm<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[10]</sup></a> ekolüne göre safı ya­nılsamadan ibarettir. Aynı şekilde Harris’in başkasının yanılsama içerisinde olduğuna inanması da safi yanılsamadır. Buna ek olarak bir başkasının bilinçli olarak seçme ve reddetme hakkına sahip ol­duğu düşüncesi de safı yanılsamadır. İşte tüm bu yanılsamalar, fi­ziksel ve biyolojik reaksiyonların mekanik bir etkisinden ibarettir.</p>
<p>Yine bahsi geçen eserinde, kitabı yazma hususundaki katkıla­rından ötürü eşine teşekkür ediyor&#8230; Şaşırtıcı! Burada şaşkınlıkla soruyoruz, Harris neden yazı yazarken oturduğu masasına, klav­yesine, bilgisayarına ya da sandalyesine değil de iradesi ve seçim kudreti olmayan eşine teşekkür ediyor? Nihayetinde bütün bun­lar, kitabın hazırlanmasında emeği geçen iradesiz makinelerdir. O nedenle eşinin, yazarın üzerine oturmadan yazamayacağı sandal­yeden herhangi bir üstünlüğü yoktur.</p>
<p>Ateizmin diğer bir çelişkisi, dini çürütmek için cebri kullan­dığında ortaya çıkmaktadır. Mutaassıp bir ateist olan Jerry Coy- ne şahsi web sitesindeki bir makalesinde şöyle yazmıştır: “Dav­ranışlarımız yalnızca genlerimiz ve çevrelerimiz tarafindan be­lirlenmektedir. Bunun ötesinde başka bir şeyin etkisi yoktur.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[11]</sup></a> Buna ilaveten insanın eylemlerinde zorunlu olduğunu kanıtla­manın aslında dinleri üretmek için kesinlikle kullanılması ge­reken iyi bir argüman olduğunu da belirtmiştir. Zira Tanrı, ka­çınamayacakları bir davranıştan ötürü bir insanı nasıl ateşle ce­zalandırabilir?!</p>
<p>Burada Coyne’ye şunu sorabilirsiniz: Tanrıya ve dine olan iti­razı, akla dayalı bir tavır mıdır? İtirazları, akla anlamak, yanlışla- mak yahut da kınamak için düşünme imkânı sağlayan özgür irade­ye dayanmıyor mu? Esasında mesele, özgür iradeye sahip olmayan bir insanın imtihana tabi tutulmasından çok daha büyüktür. Bila­kis asâ sorun şu ki, özgür iradeye sahip olmayan bir insan beyni, nasıl oluyor da dinleri kötülemek yahut da inkâr etmek için ken­dim hakem tayin edebiliyor?</p>
<p>Richard Rorty, hakikate ulaşma arzusunun Darvvinci bir yol olmadığını açıkça söylediği için Coyne’den daha akıllı sayılır. Biz burada iradesiz bir canlıyla karşı karşıyayız. İradesiz olduğu için de hakikate değil, yalnızca kendisine yönelmiştir. Tabii buna da yö­nelmek denilirse. Özgür irade olmadığı için bilinçli düşünme ye­tisinden mahrum olduğundan dolayı da herhangi bir şeye inan­ması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><em>Özgür iradenin bir yanılsama olduğuna ikna etmeye yönelik her düşünsel çaba, esasında söz konusu iddiaya yazarın kendi iradesiyle ulaşmaktan aciz bulunduğunu ve aynı zamanda muhatabın da o iddia­yı iradesiyle benimsemesinin imkânsızlığını gözden kaçırmak demektir.</em></p>
<p>O <em>hâlde özgür iradeye inanmadan dile getirilen her türlü görüş, tama­men boş söz hükmündedir.</em></p>
<p><strong>YANILGININ EGEMENLİĞİ VE KARANLIK </strong></p>
<p><strong>AYDINLANMA</strong></p>
<p>Önde gelen simalarına göre ateizm nedir?</p>
<p>Batıl inançlara karşı kıyam hüviyetindeki öfkeli devrim&#8230; Dünyayı değiştirmeye yönelik o taşkın arzu&#8230;.</p>
<p>Ancak insan saf maddeden ibaret, nabız atışı ile kan dolaşı­mından ve mazisindeki olayların şimdiye hükmetmesinden başka bir şey değilse, insanın mahiyeti ne oluyor ki?</p>
<p>Böylesi bir durumda devrimin imkânı nedir? Cebrin karan­lık hakikatinde aydınlanma umutları nerede? O hâlde zihinde do­laşan her türlü fikir, hakikat olmadan seyahat eden bir yanılsama değil midir?</p>
<p>Daha da şaşırtıcı olan, bu özgür iradeyi inkâr eden şahısla­rın, ateistlerin başarıları ve fedakarlıklarını iftihar vesilesi addet­meleridir. Dahası onları, realiteye baş kaldırmış ve normlara isyan eden özgür düşünürler (free thinkers) olarak görüyorlar. Onlara göre bu kimseler, yeryüzünde hiç ölmeyecekmişçesine dünya ni­metleri içinde yüzmenin vereceği huzuru terk etmişlerdir. Burada Nietzsche’nin, evini dağın tam yamacına inşa edip basit olandan yüz çeviren <em>süperinsam</em> göklere çıkaran sözlerinden faydalanıyorlar.</p>
<p>Ancak iş felsefi gevezeliğe gelince, ateistler, özgür iradeden yoksunluğumuzu, bizim tıpkı yeryüzündeki diğer şeyler gibi, ken­dimizden menkul hiçbir hususiyete sahip bulunmadığımızı söyler dururlar. Oysa bu, son derece açık ve bariz bir çelişkidir. Hatta bu­nun yanında, Allah’a inananlarla verdikleri mücadelenin mottosu &#8221;inananları hurafelerden kurtarmak” olmasına rağmen ateistlerin de hurafelerden kaçamayacağının apaçık beyanıdır.</p>
<p>Harvard Üniversitesi’nden psikolog Daniel Wegner, <em>Bilinç­li İrade İllüzyonu<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup><strong>[12]</strong></sup></a><sup> <a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><strong>[13]</strong></a></sup></em> adlı kitabında, özgür iradenin mahza yanıl­gı olduğunu ifade eder. Ona göre eylemlerimiz, yalnızca birin­cil fiziksel sebeplere karşı verilen mekanik tepkilerdir. Kendi­siyle yapılan bir röportajda, irade özgürlüğünün daimi bir ya­nılsama olduğunu ve özgür irade hissinin bizi terk eder etmez onu yeniden hissettiğimizi itiraf ediyor. Şöyle söylüyor: “&#8230;bu­nun bir aldatmaca olduğunu bilsen de her seferinde yine bu nu- marayı yutuyorsun. <a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Bizim cebr kisvesinin esiri olduğumuz hakikati ve özgür irade nimetinin tadım çıkardığımız yanılgısı&#8230; Bu hakikat ve yanılsa­ma ikileminden kurtulmanın bir yolu yoktur. Ateistlere göre bun­lar, beraati mümkün olmayan kaderimizi oluşturuyor. Esasında bu durum, dediklerine göre günlük hayatımızda da karşımıza çıkıyor. Örneğin Rodney Brooks, insanın biyomoleküllerle dolu büyük bir deriden başka bir şey olmadığını ve evindeyken çocuklarına şöy­le bir baktığında aklına baskı yaparak onları makinelerden ibaret görebileceğini düşünüyormuş. Ancak biraz yaklaştığında maki­nelermiş gibi davranamadığını ve sevginin istemsizce fışkırdığını dile getiriyor. Nihayetinde iki zıt düşünceyi bünyesinde taşıdığını itiraf ediyor: Seçim ve cebr.<sup>14</sup></p>
<p>Bir noktada çelişkilerle birlikte yaşandığına dair başka bir be­yan da Edward Slingerland’dan gelmektedir:<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[15]</sup></a> “Biz, robot olma­dığımıza inanmak için tasarlanmış robotlarız.” (<em>We are robot* de- s iğne d not t o belitte t hat voe are robot s.)</em> O hâlde özgür olduğumuz yanılsaması, bünyemizin kurtulamadığımız bir parçasıdır.</p>
<p>Peki biz robotsak, gerçekten de robot olduğumuzu nasıl an­layabiliriz? Zira robot dediğimiz şey akledemez, tamamıyla prog­ramlanmış olduğu için sistemine önceden girilmiş bilgiler dışın­da bir çıktı ortaya koyamaz. Bu girdiler da kör tabiatın rastgele bir ürünü ise, çıktılara güvenmenin hiçbir düzlemde olumlu bir kar­şılığı olamaz&#8230; İşte böylece kendimizi, doğal olarak bilinmeyen­leri bildiğini iddia eden ateist düşüncesine göre yeni bir çelişki­de buluyoruz.</p>
<p>Ateist paradigmaya göre bundan bir kurtuluş var mı?</p>
<p>Saul Smilansky cevaplıyor. Dediğine göre özgür iradeye sa­hip olmadığımızın tam manasıyla bilincinde olarak yaşamamızm mümkünatı yok. O nedenle merkeziyetçi, tutarsız yahut da çeliş­kili inançlara tutunmamız icap eder.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Bu bağlamda Dawkins, “Herkes Basel’in Arabasına Vurmayı Bıraksın” adlı makalesinde, çelişkilerle yaşayan bir ateist akim hâl-i pürmelaline dair bir örnek anlatıyor. Dediğine göre Basel adında bir adam, sanki bilinçliymiş ve çalışıp çalışmamayı kendi irade­siyle seçiyormuşçasma arabası çalışmadığında birtakım uyarılarda bulunduktan ve ayağını denk alması için mühlet verdikten sonra ona sertçe vuruyormuş.</p>
<p>Dawkins söz konusu hikayeyi, suçu ne olursa olsun bir suç­luyu cezaya mahkûm eden yargıcın bu hareketine de tıpkı Basel’e güldüğümüz gibi gülmeliyiz, diyebilmek için anlatıyor. Hakika­ten de her iki durumda gülmek isabetli bir tutumdur. Çünkü insan da tıpkı araba gibidir, elinde herhangi bir tasarruf hakkı yok­tur. Dolayısıyla işlediği suçlar da bahsi geçen arabanın çalışma­ması ile eşdeğer olmaktadır. Nitekim arabanın bu eylemi kablola­rının, dışarıdaki havanın, asfaltın ve yolların mekanik bir etkisin­den neşet etmektedir. O hâlde katilin ve tecavüzcünün eylemi de doğduğu yer ile yaşadığı zamanın, ailesinin, okulunun, bulundu­ğu toplumun, izlediği televizyon programının, kahvaltıda yediği şeylerin ve arkadaşlarının mekanik bir etkisidir.</p>
<p>Dawkins makalesini, özgür irade yanılsaması içerisinde yaşa­dığımızı söyleyerek sonlandırıyor: “Nihai olarak bu düzeye ulaş­mamız hatta ve hatta bahsi geçen cinayetlere, arabasına çalışma­dığı için şiddet uygulayan Basele güldüğümüz gibi gülecek sevi­yeye yükselmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ama korkarım ki bu denli aydınlanma seviyesine ulaşmam pek mümkün değil.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Ateist paradigma içerisindeki kimse korkunç kabuslara duçar olur. Birincisi hür iradeye sahip olmamasıdır. Bu durum sahip ol­duğunu iddia ettiği her türlü erdemi ortadan kaldırmakta, hurafe- cilere ve hurafelere karşı ilan ettiği kıyamı hurafe hâline getirmek­te, dünyayı aydınlatmaya yönelik çabalarını beş para etmez kılmak­tadır. Zira özgür irade bir seraptır ve yeryüzünde gerçekliği yoktur.</p>
<p>İkinci kabusu ise, özgür irade serabının, içinden çıkılma­sı mümkün olmayan bir hakikat, olmasıdır. İnsan, hür iradesinin bulunmadığına dair bilincini var gücüyle korumaya gayret etse bi­le. .. Yalan olduğunu bildiği bir şeyi yalanlamaktan acizdir ve idrak ettiği şeyin safi yanılsama olduğuna inanmak zorundadır. İşin en kötü yanı bir ateistin, eylemleri, korkuları, umutları, üzüntüleri ve sevinciyle hayatım bu yanılsamayla yaşamaya mahkûm kalmasıdır.</p>
<p>Ateist kendisinin aydınlatıcı bir ufku olduğunu zannetmekte­dir. Oysa hakikatte bir seraba tutunduğu için hiçbir şey görmeyen, görmediği hâlde kendisini görüyor zanneden bir âmâdır.</p>
<p><em>Yanılgı ateistin kaderidir. Ondan asla kurtulamaz.</em></p>
<p>Dawkins’in bahsi geçen sözünü kabul ettiğimiz takdirde Daw- kins’i ve kitaplarını <em>{Haddini Aşan Tanrı, Tanrı Yanılgısı, Kör Sa­atçi, Dünyadaki En Büyük Geçit Töreni)</em> sıkıca tenkide tabi tutma­mız hatta kınamamız gerekir. Çünkü bunlar, Dawkins’in en ufak bir iradesinin olmadığı aydınlanma arzusu ile yazılmıştır&#8230; Ve ma­alesef Dawkins’in dinlere ilan ettiği savaştan tövbe edip ayağını denk almaşım da ümit edemiyoruz zira “bu denli aydınlanma sevi­yesine ulaşmam pek mümkün değil” sözü ile bizi perişan etmiştir.</p>
<p><strong>ATEİZM DÜNYASINDA SEN NESİN?</strong></p>
<p>Sen düşünmeyen, hissiyattan yoksun, sevmeyen bir şeysin. Hatta aşk dürtülerinin kamçısıyla atan kalbin dahi beş para et­mez. Çünkü bu, içinde gerçek bir duygu taşımayan maddi bir var­lığın mekanik tepkisinden ibarettir. Ondan dolayı kalbi olmadığı için, “aklıselim”bir ateistin karısına seni seviyorum dememesi gere­kir. Bilakis dürüstçe şu cümleleri söylemeli: “Karıcığım, dopamin, beynimdeki kaudat nukleusu doldurdu.” Öyleyse aşk, beyin, hor­monlar ve sinirlerle ilgili sistem dışında kalan bir eylem değildir. Ateist düşünce zaviyesinden bakacak olursak biz sevmeyiz, aşık ol­mayız. Yalnızca içimizdeki kaynayan kimya, aldatıcı bir sevgi şek­linde tezahür ediyor. Biz hakiki sevgiden yoksun yaratıklarız. Sev­gi dediğimiz şey de daha çok kalp denilen bir kas kütlesinin kanı damarlara doğru itmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Özgür iradenin inkârı, tarafları burjuvanın aydınlarından mü­teşekkil, sırf teori boyutuyla sınırlı olarak tartışılan bir sorun değil­dir. Bilakis son derece pratik ve somut sonuçları olan bir düşüncedir. Başka bir ifadeyle kişinin, başkalarına zarar vermenin yanlış bir şey olmadığına inanmasıdır. Zira söz konu eylemin faili iradeden yoksun olduğu için işlediği suçlar, hanesine günah olarak yazılmayacak­tır. Nasıl yazılsın ki? Sonuçta kendi seçimi değildir. İnsan, bilinçli bir seçim olmaksızın, kendini organlarda gösteren bir dizi eylem or­tan koymak için fizyolojik yapıyı kullanan bir makineden ibarettir.</p>
<p><em>PsycMogy Science</em> dergisinde yayınlanan bir çalışmada, fark­lı Amerikan üniversitelerinde çalışan iki araştırmacı, cebr anlayı­şına yoğun bir şekilde maruz kalmış bir grup katılımcı üzerinde yaptıkları deneyle, cebr inancı taşımanın yalan ve ihanet olgusu­nu artırdığını ortaya koydu. Söz konusu araştırmacılar, irade öz­gürlüğü tartışmalarının ciddi toplumsal yansımaları olan bir ko­nu olduğu sonucuna vardılar.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Bahsi geçen husus, uzmanlar tarafından icra edilen farklı de­neyler tarafindan da doğrulandı. Söz konusu deneylerden birisi şu şekilde: Bir grup üniversite öğrencisine, özgür iradenin inkârı­nı savunan bilim a<u>damlarının</u> raporları sunuldu. Akabinde dene­ye katılan öğrencilerden, baharatlı yemeklerden hoşlanmayan bir grup insana yemek servis etmeleri istendi. Ancak buna rağmen ba­haratlı yemekler servis ettiler. Oysa bu öğrencilere, oturan kişile­rin hiçbir seçim şansı olmadan, kendilerine servis edileni yemeye mecbur oldukları daha önceden söylenmişti.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Gray Quinn, konunun hakikatini olumlu bir şekilde özetli­yor (!).“Din Olmasaydı Ne Olurdu” temalı sempozyumda sundu­ğu “Özgür İraden Yok” başlıklı tebliğinde, özgür iradeyi inkâr et­menin büyük bir erdem olduğunu iddia ediyor. Bu erdem ise suç­luluk duygusundan tamamıyla kurtulmak, vicdan azabını yok et­mek ve bencilliğinin eş, aile ve toplum tarafından kınanmayaca­ğı bir düzleme taşımaktır. Zira günahlarınız sizin fizyolojik yapı­nızın bir parçasıdır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>İşte ateist budur. Bir makine olduğuna, özgür iradeden yok­sunluğunu fark eden bilinçli bir makine olduğuna inanın Her ne kadar bilincin, olguyu anlayabilme seviyesine yükselmesi için id­rak eden bir iradeye ihtiyacı olsa da&#8230;</p>
<p>Ateist, iradesi olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya geldiğinde, se­çemeyeceği, hareket edemeyeceği veya tepki veremeyeceği için öz­gür irade miti ile yaşamak zorunda olduğuna inanır. Sonra da top­lumun iradesiz olduğunu bilmesine rağmen ahlaklı toplum çağrı­lan yapar. Bir kötülük yaptığı zaman vicdan azabı çekmesine yol açacak özgür iradesi olmadığını bilmesine rağmen böyle çağrılar­da bulunur&#8230;</p>
<p>Ateist olman demek, bir mit yaratman sonra da onunla bera­ber yaşaman ve senin bu mitine uymayanlara “bilim” kılıcını çek­men demektir. Bütün bunlar da evrenin yaradılışındaki ve vahyin mesajlarındaki hikmeti anlamaktan alıkoyan unsurlardır.</p>
<p><em>Özgür iradeyi reddetmek, materyalist ateizmin zorunlu sonuçların- dandır ve ateistlerin iddia ettiği her türlü ahlaki ile bilişsel erdemi ade­</em><em>me mahkûm eder.</em></p>
<p>Sami Amiri &#8211; Ateizm Kendi Paradigmasıyla Yüzleşiyor,syf:81-94</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[2]</a> Ebü’PAbbâs Takiyyüddîn Ahmed b. &#8216;Abdilhalîm b. Mecdiddîn ‘Abdis- selâm el-Harrânî Ibn Teymiyye, <em>Mecmû&#8217;ul-Fetâvâ &#8211; İbn Teymiyye<sub>y</sub></em> thk. Abdurrahman b. Muhammed b. Kâsım (Medine: yy., 1416/1995). 8/93.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[3]</a> James Hillman, <em>The Soul&#8217;s Code (Ruhun Kodu),</em> (New York, Random House, 1996) s. 6.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[4]</a> Francis Crick, <em>Astonishing Hypothesis: The Scientific Search far the Soul (Şaşırtıcı Hipotez: Ruhun Bilimsel Arayışı</em> ), s. 3.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[5]</a> Alıntılayan: Terence L. Nichols, <em>The Sacred Cosmos (Kutsal Dünya), </em>(Oregon: Wipf and Stock Publishers, 2009) s. 15.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[6]</a> Alexander Rosenberg, <em>The Ateist’s Guide to Reality (Ateistin Gerçeklik Rehberi),</em> s. 195.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[7]</a>        Stephen Hawking, <em>The Grand Design {Büyük Tasarım)</em>, (New York: Ran-</p>
<p>dom Housc Publishing Group, 2010), s. 32.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[8]</a> Alfredo Metere, “Does free will exist in the universe?”, <em>Cosmos Maga­zine,</em> erş. tar. 18 Temmuz 2018. <a href="https://cosmosmagazine.com/science/">https://cosmosmagazine.com/science/</a> physics/does-free-will-exist-in-the-universe-that-would-be-a-no</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[9]</a> Alfred Mele, <em>Free: Why Science Hasrit DisprovedFree Will (Özgür: Bilim Neden özgür iradeyi Çürütmedi?)</em>, (New York: Oxford University Press, 2015), s. 26-39.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[10]</a> Fizikalizm: Bütün varlığın fiziksel tabiata sahip olduğunu ve fiziksel yö­nü olmayan şeyin var olmadığını iddia eden felsefe ekolü.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[11]</a> Jerry Coyne, “Önce again with free will: a question for readers”, htt- ps://whyevolutionistrue.wordpress.com/2016/08/16/once-again-wit- h-free-will-a-question-for-readers/.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[12]</a>      Daniel Wegner, <em>The Illusion of Conscious Will (Bilinçli İrade İllüzyonu),</em></p>
<p>(ABradford Book; İst edition), 2003.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[13]</a> Overbye, Dennis. “Free Will: Now You Have It, Now You Don’t.” <em>The New York</em> January 2,2007..</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[14]</a> Rodney Brooks, <em>Flesh and Machines: How Rohots Will Change Us (Et NasılDeğiştirecek?),</em> (New York: Pantheon,</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[15]</a> Edward Slingerland, <em>What Science Offers the Humanities: Integrating Body and Culture (Bilim Beşeri Bilimlere Ne Sunar: Beden ve Kültürü Bütünleş­tirmek),</em> (Cambridge: Cambridge University Press 2008), s. 281.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[16]</a> Saul Smilansky, <em>Free Will and Illusion (Özgür İrade ve İllüzyon),</em> (Ox- ford: Oxford Press, 2000), s. 187.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[17]</a> Richard Dawkins, “Let’s ali stop beating Basil’s car”.</p>
<p>&lt;<a href="https://www.edge.org/response-detail/11416">https://www.edge.org/response-detail/11416</a>&gt;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[18]</a> Vohs, Kathleen&amp;Jonathan Schooler, “The Value of Believing in Free WiH”, <em>Ptychological Science,</em> Volüme 19-Number 1.2008.49.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[19]</a> Alfred R. Mele, Free: <em>Why Science Hasn’t DisprovedFree Will {Bilim Ne­den Özgür İradeyi Çürütmedi?),</em> s. 4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[20]</a> Jerry Coyne (2015), “You Don’t Have Free WiU”.</p>
<p>&lt; https://www.youtube.com/watch?v=Ca7i-D4ddaw&gt;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/">İslam’da insan nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küfür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kufur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kufur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2018 16:11:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür Nedir ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20104</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Küfür”, “kâf”ın ötrüsü ile lügatta “küfrân” gibi nimeti örtmek, yani nankörlüktür. Bunun aslı da “kâf”ın üstünü ile “kefir”dir ki, mutlaka örtmek demektir. Üstün ile olan bu mânâdandır ki, tohum eken ziraatçiye, aynı şekilde geceye “kâfir”; meyve tomurcuğuna “kâfur”, kalça etlerine “kâfire” denilmiştir. Şu halde üstün ile “kefr”, mutlak örtmek genel; ötrü ile “küfr”, nimeti örtmek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kufur/">Küfür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kufur/kufur/" rel="attachment wp-att-20154"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-20154" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/kufur.jpg" alt="" width="289" height="224" /></a></p>
<p>“Küfür”, “kâf”ın ötrüsü ile lügatta “küfrân” gibi nimeti örtmek, yani nankörlüktür. Bunun aslı da “kâf”ın üstünü ile “kefir”dir ki, mutlaka örtmek demektir. Üstün ile olan bu mânâdandır ki, tohum eken ziraatçiye, aynı şekilde geceye “kâfir”; meyve tomurcuğuna “kâfur”, kalça etlerine “kâfire” denilmiştir. Şu halde üstün ile “kefr”, mutlak örtmek genel; ötrü ile “küfr”, nimeti örtmek özeldir. Dinde küfür ise, imanın zıddıdır, imansızlık demektir. Yani bir kimsenin iman şanından olduğu halde iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terketmeyi, zorlama ve engel bulunmadığı zaman ikrarın terkini de içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürde tekzib (yalanlama) de, kalbî, kavlî (sözlü) veya fiilî olur.</p>
<p>Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, zorlama olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta böyle bir sözlü yalanlama daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî yalanlama da böyledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları bozmaya çalışmak en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü ve ya fiilî olarak açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denmemek nasıl mümkün olur? Meğer ki o, sözlü veya fiilî “Kalbi imana yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan değil.” (Nahl, 16/37) şer’î istisnayı bildiren bu âyet gereğince zarurî bir zorlamaya da yanmış olsun.</p>
<p>Fiilî tekzib, iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak fiilî yalanlama ile fiilin yokluğu arasında büyük fark vardır. Mesela namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse bile, haça tap m ak küfür olur. Bu bakış açısından amelin terkinin, fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. Hâlbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf’ı çirkefe atmak, güneşe secde etmek, zünnar bağlamak, küfür neşretmek, günahı ve haramı helal, helalı da haram saymak gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli bulunan yalancıların fiilleri -bir zorlama zarureti yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir.</p>
<p>Biz, yukarda açıklama yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın küfrü gerektirdiğini söylemiyoruz. Fakat bu mesele de pek kötüye kullanılmıştır. Burada dikkat edilecek bir nokta vardır ki o düşünülürse, Hâricîler ve Mu’tezile bir yana bırakılmak şartıyle, gerçekten yine fikir ayrılığı bulunmadığı ortaya çıkar. Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz’î (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terk, biri de terketmeyi alışkanlık edinmektir. Mesela bazan namaz kılmayan ile namazı terketmeyi alışkanlık haline getiren arasında büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin -insanlık hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla uygundur.</p>
<p>Şu halde cüz’î terk küfür olmayabilir. Fakat amelleri terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmiyen ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e ve peygamberlere, Kur’ân’a ve ahirete, farz olan vazifelere imanı bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek şeylerin hiç birine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile vâki olur.</p>
<p>Tamamının inkârına bağlı olmaz. İman ile küfür sade zıt değil, birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki menzil arasın da bir menzil (menzile beyne’l-menzileteyn) yoktur. Bir insan ya kâfirdir, ya mümin. Fâsık (günahkâr) da işlediği suça göre bunlardan biridir. İman ile küfür iki görüş açısından düşünülür. Birisi insanın yalnız Allah Teâlâ’ya karşı vaziyeti. Diğeri de müminlere karşı vaziyetidir.</p>
<p>Birincisinde mümin, yalnız Allah Teâlâ’nın ilmini düşünerek imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem içinden ve hem dışından sorumludur. İkincisinde insanların ilmi ve onlara kendini ve ne şekilde tanıttığını ve ne gibi muamele yaptığını ve onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muameleye tabi tutulması gerektiğini düşünerek, imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder.</p>
<p>Çünkü İslâm imanının, bir Allah’ın hakları, bir de kulların hakları yönü; bir ferdî, bir de sosyal durumu vardır. “Allah’a, Peygamber’e kalbimde imanım var.” deyip de insanlara karşı hep küfür muamelesi yapmak İslâm imanının şiarı değildir. Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır. Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde söv mek mânâsında da âdet olmuştur ki, bu Arapça’da yoktur. Fakat daha çok İstanbul dilinde, halk arasında yaygın olan bu mânâ, esasında dinî mânâdan alınmıştır. Önceleri dine sövmek, imana sövmek, ağıza bilmem ne yapmak gibi küfrü gerektiren söğmelere kullanılırken, biraz genişletilmiştir. Bunun için “küfretmek” tabiriyle, “kâfir olmak” tabiri arasında bir fark sezilir.</p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1syf.191-192</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kufur/">Küfür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kufur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaradılış Mayamıza Dönüş:Fıtratı Hatırlamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yaradilis-mayamiza-donusfitrati-hatirlamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yaradilis-mayamiza-donusfitrati-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2016 21:32:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Fıtrat Dinidir]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat Ne Demek?]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Her Günah Fıtrata Bir Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Nifak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12252</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;Efendimiz bu durumu şöyle beyan ediyor: “Mü’min kul bir günah işlediği zaman kalbinde bir siyah nokta oluşur. Eğer tevbe ederse o nokta silinir ve kalbi cilalanır (eski haline gelir).Eğer günah işlemeye devam ederse o noktalar da artar ve nihayet bütün kalbini kaplar.” (Tirmizî, bn-i Mace, Ahmed b. Hanbel) Her Günah Fıtrata Bir Darbe Bu çok [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaradilis-mayamiza-donusfitrati-hatirlamak/">Yaradılış Mayamıza Dönüş:Fıtratı Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yaradilis-mayamiza-donusfitrati-hatirlamak/islam1/" rel="attachment wp-att-12253"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12253" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/islam1.jpg" alt="Yaradılış Mayamıza Dönüş:Fıtratı Hatırlamak" width="470" height="187" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/islam1.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/islam1-600x239.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/islam1-300x119.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/islam1-768x306.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/islam1-1024x408.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/islam1-1536x612.jpg 1536w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></a></p>
<p>&#8230;Efendimiz bu durumu şöyle beyan ediyor: “Mü’min kul bir günah işlediği zaman kalbinde bir siyah nokta oluşur. Eğer tevbe ederse o nokta silinir ve kalbi cilalanır (eski haline gelir).Eğer günah işlemeye devam ederse o noktalar da artar ve nihayet bütün kalbini kaplar.” (Tirmizî, bn-i Mace, Ahmed b. Hanbel)</p>
<p><strong>Her Günah Fıtrata Bir Darbe</strong></p>
<p>Bu çok net açıklama şunu anlatıyor: Fıtratı kirleten, bozan her türlü davranış yanlıştır ve bu anlamdaki her yanlış dinimiz tarafından günah olarak isimlendirilmiştir. Bir diğer şekilde söylersek, her günah, fıtrat kirleten, zedeleyen ve bozan bir “müdahale”dir.</p>
<p>Fıtrat kirliliği son aşamaya geldiği zaman insanın kalbi mühürlenir. Kalbi mühürlenen insan da artık hakikatleri kavramaktan uzaklaşmış bir varlık olarak, hem kendisine hem de çevresine her türlü zararı verebilecek bir varlığa dönüşmüştür.</p>
<p>Şu halde en başta söylediklerimizi de hatırlayarak şu noktanın altnı bir temel tesbit olarak çizmeliyiz: İnsan denen varlığın, yaradılışından ve özünden getirdiği değerlere (yani fıtrata) uygun davranışın tek adresi vardr: İslâm.</p>
<p>İslâm, aslî olandır, tabii olandır, yaratlış cevherinin muhafaza edilmesinin tek yoludur. İslâm, varlığın ve hayatın dinidir.</p>
<p>Bunun karşısında günahlar ve küfür ise arzî, yani sonradan olmadır. Aldatcıdır, kirleticidir, sahte değerleri temsil eder ve fıtratı yozlaştırır.</p>
<p>“İnsan” kelimesindeki “unutmak” anlamı, insanın, varlığın temeli olan İslâm’a yaradılıştan meyilli, kabiliyetli ve uygun yaratıldığına bir hatırlatmadır. Tekrar belirtelim, burada İslâm’dan kastımız sadece dar anlamda “inanç, ibadet ve ahlâk” ilkeleri ile sınırlı somut emir ve yasaklar bütünü değildir. Varlığa hakiki anlamını veren, bütün alemlere hakim olan varlık yasalarıyla uyum içinde bulunmamızı sağlayan temel ve yegâne doğru tavırdır. Bu tavrı benimseyen insanın, iç içe halkaların en dışta olanından içeriye girdiğini kabul edersek, sonraki halka, bu kabulün insana yüklediği “doğru biçimde iman etme” yükümlülüğü olduğunu görürüz. Ondan sonraki halka ise amel. En içteki halkayı da tasavvuftaki prensipler oluşturuyor.</p>
<p>İşte bu halkalar bir bütün olarak “fıtrat”ı oluşturuyor. Bu kelimeye eş anlamlı olarak bu çerçevede “ahlâk” kelimesini önerebiliriz. Zira hulk ve halk, yani yaradılış kelimelerinin aynı kökten türemiş olması anlamsız değildir. Şu halde ahlâklı insan, yaratılışın mayasını oluşturan “öz”e; tebdile ve bozulmaya uğramamış aslına uygun düşünen ve yaşayan insan demektir. Ahirette yüce huzura kalb-i selim ile varanların kurtulduğunu bildiren Kur’an ayetini de bu doğrultuda anlayabiliriz. Zira selim olmak, bulanıklıktan, karışıklıktan, aykırı unsurlar içermekten ve arızadan uzak olmak demektir.</p>
<p>Bu geniş anlamıyla İslâm’a aykırı düşen insan ise, yaratılış suyunu bulandırmış, asıl yapısını bozmuş ve dolayısıyla yaratılışından gelen doğal-ilahî-doğru varlığına, yapay-gayri ilahî-yanlış unsurlar eklemek suretiyle saf varlığını kirletmiş insandır. “Küfr” kelimesinin, örtmek ve karanlık gibi anlamlar ihtiva ettiği de hesaba katılırsa, “kâfir” kelimesinin, gerçeğin üzerini örten ve varlığın aydınlık gerçeğini yanlış telakkilerin ve değer yargılarının karanlığına maruz bırakan kişiyi anlattığı sonucunu çkarabiliriz.</p>
<p>Keza “nifak” kelimesi de geçmek ve nüfuz etmek anlamı taşıdığından, münafıkın kalbindekiyle dilindekinin birbirini yalanlayan şeyler olması dolayısıyla hakikatin içine yanlışı, sahteyi sokan kimse olduğunu söylemek mümkün.</p>
<p><strong>Netice şudur:</strong> İman, fıtrata uygun, onun gerektirdiği doğal durumdur. Küfür ise bu doğal, temiz ve saf yapıya sonradan arz olan yabancı ve aykırı bir durumdur ki, imanın saflığını bozan harici bir müdahaledir. Yani iman fıtrîdir, küfür ise arzîdir. Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i kudside “Ben kullarımı hanifler olarak yarattım. (Ancak) onlar(ın kâfir olanlarnı) şeytanlar dinlerinden çevirdi” buyurulmuş olması bu hakikatin dile gelişidir.</p>
<p><strong>Fıtrat Ne Demek?</strong></p>
<p>“Fıtrat”, Arap dilinde “ilk defa yarattı, yaptı, yardı” anlamındaki “fatara” kelimesinden gelen bir isim. Bu anlam, bünyesinde orijinaliteyi, tazeliği ve saflığı da barındırır.</p>
<p>“Fatara” kelimesinin anlamını daha iyi kavrayabilmek için şöyle bir örnek verelim: Hiçbir ışığın olmadı zifiri karanlık bir gecede etrafa göz gezdirdiğimizi düşünelim. Hiçbir noktada karanlığı yaran bir ışık, bir delik göremeyiz. Sanki herşey karanlıkta ve yoklukta kapanık vaziyettedir. Sonra bir yerden ani bir ışık çaktığını tasavvur edelim. İşte bu ışığın aniden belirerek karanlığı yarması “fatara” kelimesi ile ifade edilir ve bu ani beliriş “fıtrat” halidir.</p>
<p>Bir şeyden başka birşeyin, bir tohumdan bir tanenin ve tomurcuktan çiçeğin çıkması olaylarında, ilk maddenin bozulmasından ikincinin vücut bulması söz konusu iken, yokluktan varlığa çıkarmada (fatr) böyle bir bozulma durumu yoktur. Bunun için fıtrat kelimesinin bünyesinde, eskilerin “mahz-ı salâh” dedikleri “katkısız saflık, sıhhat ve pürüzsüzlük” vardır. (Elmalılı, Hak Dini, 3/1889-1890)</p>
<p>Fıtrat kelimesinin bu dikkat çekici anlamı dolayısıyla Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“O halde sen yüzünü dine, Allah fıtratına bir hanif olarak tut ki, insanları onun üzerine yaratmıştır” (Rûm suresi, 30)</p>
<p><strong>İslâm Fıtrat Dinidir</strong></p>
<p>Din, yani İslâm fıtrattır. Bir başka deyişle yaradılışın ilk tarzı ve tavrı ne ise, İslâm da insanları o bozulmamış ve dejenere olmamış berraklığa çağırmaktadr. Bu incelik sebebiyle “İslâm fıtrat dinidir” denmiştir.</p>
<p>Şu halde müslüman, yaradılıştaki safiyetini muhafaza eden ve onun herhangi bir yabancı unsur tarafndan bulandırılmasna izin vermeyen, fıtrat yasalarına teslim olmuş kimsedir.</p>
<p>Yaradılışından getirdiği “güzele, iyiye, doğruya yatkınlık, ünsiyet” sebebiyle “insan” ismini almış olan varlık, ancak bütün benliğiyle “din”e, yani İslâm’a, yani “fıtrat”a yöneldiği zaman, evren içindeki ahenk sağlanmış, büyük alem ile küçük alem arasındaki uyum temin edilmiş olur.</p>
<p>Ebubekir Sifil &#8211; semerkanddergisi</p>
<p>yazının tamamı için bk</p>
<p>:http://hisar-bab.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=6629:yaradl-mayamza-doenue&amp;catid=121:secme-makaleler&amp;Itemid=586</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaradilis-mayamiza-donusfitrati-hatirlamak/">Yaradılış Mayamıza Dönüş:Fıtratı Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yaradilis-mayamiza-donusfitrati-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elfaz-ı Küfür Listesi” Neyin Göstergesi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/elfaz-i-kufur-listesi-neyin-gostergesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/elfaz-i-kufur-listesi-neyin-gostergesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Jun 2016 12:23:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Elfaz-ı Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Elfaz-ı Küfür Listesi” Neyin Göstergesi?]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Küfre Düşmek]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11823</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Elfaz-ı küfr bahsi ile ilgili olarak çeşitli kaynakları tetkik ettim. Bazı kitaplarda uzun listeler veriliyor. Verilen misaller arasında günümüzde halkın diline yerleşmiş ve hiç düşünmeden kullanılan bir takım cümleler de var. Hatta beş vakit namazlı, mütedeyyin insanlardan dahi bu tarz sözler sadır olabiliyor. (Meselâ; “yüzünü gören cennetlik” demek, “yürü Allah yürü, git Allah git” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elfaz-i-kufur-listesi-neyin-gostergesi/">Elfaz-ı Küfür Listesi” Neyin Göstergesi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/elfaz-i-kufur-listesi-neyin-gostergesi/kufur-oldugunu-bilmeden-yapilanlar-insani-kafir-yapar-mi-h1455990118-a805d7/" rel="attachment wp-att-11824"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-11824" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/kufur-oldugunu-bilmeden-yapilanlar-insani-kafir-yapar-mi-h1455990118-a805d7.jpg" alt="Elfaz-ı Küfür Listesi” Neyin Göstergesi?" width="625" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/kufur-oldugunu-bilmeden-yapilanlar-insani-kafir-yapar-mi-h1455990118-a805d7.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/kufur-oldugunu-bilmeden-yapilanlar-insani-kafir-yapar-mi-h1455990118-a805d7-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/kufur-oldugunu-bilmeden-yapilanlar-insani-kafir-yapar-mi-h1455990118-a805d7-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 625px) 100vw, 625px" /></a></p>
<p><strong>Soru:</strong></p>
<p>Elfaz-ı küfr bahsi ile ilgili olarak çeşitli kaynakları tetkik ettim. Bazı kitaplarda uzun listeler veriliyor. Verilen misaller arasında günümüzde halkın diline yerleşmiş ve hiç düşünmeden kullanılan bir takım cümleler de var. Hatta beş vakit namazlı, mütedeyyin insanlardan dahi bu tarz sözler sadır olabiliyor. (Meselâ; “yüzünü gören cennetlik” demek, “yürü Allah yürü, git Allah git” vs. demek “bu adam Allahlık” demek, “yukarıda Allah var” demek gibi.)</p>
<p>Gerçekten böylesine ciddi sonuçlar doğuran; insanı küfre düşüren, nikâhını bozan, amelini iptal eden bir fiil, düşünmeden söylenen bir kelime ya da cümleyle gerçekleşmiş olur mu?</p>
<p>“Bu tür sözleri bilmeden kullanmak da aynı sonucu doğurur, çünkü bilmemek mazeret değildir” deniyor. (Ehl-i Sünnet Akâidi, M.Zahid Kotku) Gerçekten öyle mi?</p>
<p>Ben şahsen belki bilmeden yanlış bir söz sarf etmiş olabilirim diye her gün tecdid-i iman dualarını (Allahümme inni üridü en üceddidel imane ven nikaha tecdiden bi kavli La ilahe illallah Muhammedurrasulullah) okuyorum. Ama nikâh için ne yapılabilir, bilmiyorum. Bu duayı okumakla nikâh da tazelenmiş olur mu?</p>
<p>Bu konuda Millî Gazete yazarı Mevlüt Özcan Hocanın dört ciltlik (beşinci cildi de çıkmış olabilir) “Sorumsuzca Söylenen Sözler” kitabı var. Mümkün olduğunca çok örnek görmek açısından bu tür kitapları okumak faydalı mıdır?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p><strong>Önce “elfaz-ı küfür” meselesinin bu derece önemsenmesinin arka planıyla ilgili bazı temel tesbitler yapalım.</strong></p>
<p>Sadece İslâm’la ilişkisi “inkâr” üzerinde şekillenmiş kimi çevrelerden değil, “Müslüman” olduğunu söyleyen bir kısım kimselerden de zaman zaman bu konuda istismara varan eleştiriler sadır olduğunu biliyoruz. Bu eleştirilerin gerekçesini şöyle özetleyebiliriz: İnsanların iç dünyasıyla ilgili olması gereken bir alanda “şu sözü söylersen kâfir olursun” tarzında sınırlamalar, ulema sınıfının insanların inançlarına ipotek koyma gayretlerinin sonucudur. Din’in bu türlü şeklî/biçimsel göstergelerden çok, vicdânî/kalbî bir bağlılık, samimi bir inanç olması gerekir…</p>
<p>Bu gerekçe bir bakış açısına göre ilk anda doğru görünebilir; insanı küfre götürücü sözlerin listesinin verilmesi, çetelesinin tutulması, Din’in şekle/biçime kurban edilmesi olarak algılanabilir. Ancak meseleye asıl bakılması gereken zaviyeden baktığımızda meselenin veçhesi değişmektedir. Şöyle ki;</p>
<p>“Mü’min olma hali”, salt “vicdânî bir kabulleniş”in ifadesi değildir. Onun, insanın kişiliğini inşa edici bir boyutu da olmalıdır ki, böylece bireyden başlayarak çevre ve toplum da mü’min olabilsin. Düşünme ve algılama biçiminden davranışlara, yani kalp ve beyinden, zahirî organlardan sadır olan fiillere kadar insanla ilgili ne varsa hepsinin mü’min olmasından bahsediyoruz.</p>
<p>Bunları “zahir-batın” şeklinde kategorize etmek doğruysa, batını yeterince mü’min olmamış bir kimseden sadır olan fiillerin de fillere aksetmemiş soyut kabul/redlerin de birer “arıza” durumunu işaret ettiğini söylemek durumundayız.</p>
<p>“Mü’min olma hali”nin kemal seviyesindeki tezahürü, “öz”le “söz”ün, imanla amelin, zahirle batının birbirini bütünlemesi, tasdik etmesi ve beslemesi ile mümkündür. “En büyük ve temel değer” iman olduğuna göre, onun muhafazası ve kemale doğru yükseltilmesi de en büyük ve temel hassasiyet olmalıdır.</p>
<p>Bir kimseden, bunun hilafına sadır olan herhangi bir söz veya eylem, sadece hassasiyet azlığını değil, imandaki önemli bir zaafı da işaret ettiği için ulema, bu noktaya önemle dikkat çekmiş, hatta bununla da yetinmeyerek halk arasında yaygın olarak kullandığı görülen bazı “kalıp ifadeler”i zikrederek “iman muhafazası” hassasiyetinin teminine çalışmıştır.</p>
<p>Avam farkında olmasa da, “elfaz-ı küfür listesi”nde yer alan her bir sözün mefhum ve/veya mantukunda sahih iman için tehlike arz eden bir arka plan mevcuttur. Kelam kitaplarında “bid’at fırkalar”ın görüşleri tartışılırken söz konusu listede yer alan sözlerin birçoğunun ne türlü sakıncalara yol açtığını gösteren izahat bulunduğuna dikkat edilmelidir. Güncellenmiş bir İlm-i Kelâm’dan mahrum bulunmasaydık, “elfaz-ı küfür listesi”nde yer alan maddelerin her biri tafsil edildiğinde ne türlü imanî tehlikelerin söz konusu olduğunu -en azından ulemanın zikrettiklerinin dışında kalan maddeler için- görebilirdik. Bu konudaki eksikliği kapatmak için soruda adı verilen türden kitaplardan incelenmesinde elbette fayda var.</p>
<p><strong>Meselenin bir de şöyle bir boyutu var:</strong> “Elfaz-ı küfür listesi”nde yer alan hususlardan herhangi birini inkâr, tahfif (hafife alma) veya benzeri bir kasıt olmaksızın ve itikadî olarak neye müncer olacağını düşünmeksizin/bilmeksizin telaffuz eden bir kimseyi hemen tekfir edip bütün amellerini ve nikâhını boşa çıkarmak doğru değildir. “Tekfir”den önce, insanları bu konuda bilinçlendirmek ve meselenin hassasiyetini vurgulamak gerekir.</p>
<p>“Bilgiye ulaşma”nın değil, ama “doğru bilgiye ulaşma”nın hayli zor olduğu, hatta bizatihi doğruyu yanlıştan ayıracak kriterlerin tartışma konusu yapıldığı günümüzde, “tekfir”den önce “tebliğ” üzerinde durulmalıdır.</p>
<p>Ebubekir Sifil &#8211; OCAK 6, 2005</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elfaz-i-kufur-listesi-neyin-gostergesi/">Elfaz-ı Küfür Listesi” Neyin Göstergesi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/elfaz-i-kufur-listesi-neyin-gostergesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan,iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar,küfür ile de esfel-i sâfilîne düşer</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insaniman-ile-ala-yi-illiyyine-cikarkufur-ile-de-esfel-i-safiline-duser/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insaniman-ile-ala-yi-illiyyine-cikarkufur-ile-de-esfel-i-safiline-duser/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2015 22:12:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Cenâb-ı Hakkın antika bir sanatıdır]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[küfür ile de esfel-i sâfilîne düşer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim Yirmi Üçüncü Söz Şu Sözün iki Mebhası vardır. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ لَقَدْ خَلَقْناَ اْلاِنْسَانَ فِىۤ اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ &#8211; ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ &#8211; اِلاَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Birinci Mebhas İmanın binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz. BİRİNCİ NOKTA İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insaniman-ile-ala-yi-illiyyine-cikarkufur-ile-de-esfel-i-safiline-duser/">İnsan,iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar,küfür ile de esfel-i sâfilîne düşer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-82.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9047" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-82.jpg" alt="İnsan,iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar,küfür ile de esfel-i sâfilîne düşer" width="380" height="289" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-82.jpg 258w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-82-170x130.jpg 170w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></a>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></div>
<div></div>
<div><strong>Yirmi Üçüncü Söz</strong></div>
<div></div>
<div><strong>Şu Sözün iki Mebhası vardır.</strong></div>
<div></div>
<div>بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</div>
<div>لَقَدْ خَلَقْناَ اْلاِنْسَانَ فِىۤ اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ &#8211; ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ &#8211; اِلاَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ</div>
<div></div>
<div><strong>Birinci Mebhas</strong></div>
<div></div>
<div>İmanın binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz.</div>
<div></div>
<div><strong>BİRİNCİ NOKTA</strong></div>
<div></div>
<div>İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.</div>
<div></div>
<div>Bu sırrı bir temsille beyan edeceğiz. Meselâ, insanların san’atları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar; bazan oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki, bazan, antika olan bir san’at antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san’atkârına nisbet ederek, o san’atkârı yad etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.</div>
<div></div>
<div>İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.</div>
<div></div>
<div>Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur. Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder. Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.</div>
<div></div>
<div>Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder.</div>
<div></div>
<div><em>1) “And olsun ki, Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra da onu en aşağı seviyeye indirdik-ancak iman eden ve güzel işler yapanlar müstesna.” Tîn Sûresi, 95:4-6.</em></div>
<div></div>
<div><em><strong>Bediüzzaman Said Nursî</strong></em></div>
<div></div>
<div><em>(Sözler-Yirmiüçüncü Söz)</em></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insaniman-ile-ala-yi-illiyyine-cikarkufur-ile-de-esfel-i-safiline-duser/">İnsan,iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar,küfür ile de esfel-i sâfilîne düşer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insaniman-ile-ala-yi-illiyyine-cikarkufur-ile-de-esfel-i-safiline-duser/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mü&#8217;min Büyük Günahları İşlediği Zaman, Allah Düşmanı Olur Mu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mumin-buyuk-gunahlari-isledigi-zaman-allah-dusmani-olur-mu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mumin-buyuk-gunahlari-isledigi-zaman-allah-dusmani-olur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2015 13:28:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Mü'min Büyük Günahları İşlediği Zaman Allah Düşmanı Olur Mu?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7235</guid>

					<description><![CDATA[<p>………… Talebe: Yemin ederim ki, bundan daha açık bir kıyas bilmiyorum. Fakat mü&#8217;min büyük günahları işlediği zaman, Allah düşmanı olur mu? Bunu açıklayın. Âlim (r.a.): Mü&#8217;min tevhidi terketmediği müddetçe, bütün günahları da işlemiş olsa, yine Allah düşmanı olmaz. Zîra düşman, düşmanına buğz ve nefret besler, noksanlık izafe eder. Halbukimü&#8217;min, büyük günah irtikap etmesine rağmen, Allah&#8217;ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumin-buyuk-gunahlari-isledigi-zaman-allah-dusmani-olur-mu/">Mü’min Büyük Günahları İşlediği Zaman, Allah Düşmanı Olur Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/RTEmagicC_POST_IMPRESSIONISM16_01.JPG.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7236" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/RTEmagicC_POST_IMPRESSIONISM16_01.JPG.jpg" alt="Mü'min Büyük Günahları İşlediği Zaman, Allah Düşmanı Olur Mu?" width="343" height="257" /></a>…………<br />
<strong>Talebe:</strong> Yemin ederim ki, bundan daha açık bir kıyas bilmiyorum. Fakat mü&#8217;min büyük günahları işlediği zaman, Allah düşmanı olur mu? Bunu açıklayın.</p>
<p><strong>Âlim (r.a.):</strong> Mü&#8217;min tevhidi terketmediği müddetçe, bütün günahları da işlemiş olsa, yine Allah düşmanı olmaz. Zîra düşman, düşmanına buğz ve nefret besler, noksanlık izafe eder. Halbukimü&#8217;min, büyük günah irtikap etmesine rağmen, Allah&#8217;ı her şeyden daha çok sever. Keza mü&#8217;min, ateşte yakılması yahut da Allah&#8217;a kalbinden iftirada bulunması hususunda muhayyer bırakılsa; ateşte yakılmayı, Allah&#8217;a gönlünden iftira etmeye tercih eder.</p>
<p><strong>Talebe:</strong> Eğer Allah, mü&#8217;mine her şeyden daha sevgili ise. niçinmü&#8217;min O&#8217;na isyan ediyor? Seven, sevdiğinin emrine isyan eder mi?</p>
<p><strong>Âlim (r.a.):</strong> Evet; çocuk babasını sever, fakat bazan da ona âsi olur. Mü&#8217;min de böyledir, her ne kadar isyan etse de, Allah ona her şeyden daha sevgilidir. Şehvet, zahir ve galiptir, bir çok şiddetli arzular üstün geldiği için, mü&#8217;min Allah&#8217;a âsi olur. Bir sultanın işini yapan vazifeli kimse, işini terkederse karşılığında çeşitli işkenceler görür. Fakat serbest bırakılınca, eğer gücü yeterse işine döner. Keza kadın, doğum esnasında en büyük sıkıntılarla karşılaştığı halde, aradan zaman geçip iyi olunca çocuk istemesi bunun misalidir.</p>
<p><strong>Talebe:</strong> Şehvetin galip gelmesi hususunu belirtiyorsunuz. Zîra, birçok âbid kişiler vardır ki, şehvet onları sarsmıştır. Fakat günahkâr mü&#8217;min, günah işlerken, işlediğinden dolayı hesaba çekileceğini biliyor mu? Bunu açıklayın.</p>
<p><strong>Âlim (r.a.):</strong> Mü&#8217;min irtikâp ettiği günahı, azaba çekileceğini bilerek işlemez. Fakat işlediği günahı ya Allah&#8217;ın affedeceğini ümit ettiği için veya hastalık ve ölümden önce tevbe edeceğini umduğundan dolayı işler.</p>
<p><strong>Talebe:</strong> Kişi azaba uğrayacağından korktuğu bir şeyi işlemeye teşebbüs eder mi?</p>
<p><strong>Âlim (r.a):</strong> Evet, kişi kendisinden korktuğu yiyecek, içecek, harp, deniz yolculuğu vs. gibi şeylere yönelir. Eğer insan için, batmadan kurtulmak ümidi olmasaydı hiçbir zaman deniz yolculuğu yapmazdı. Yahut zafer ümidi bulunmasaydı, hiçbir zaman harbetmezdi.</p>
<p><strong>Talebe</strong>: Doğru söylediniz. Ben kendimden biliyorum. Zararlı bir yiyecek yediğim zaman, pişman olup, bir daha o yiyeceği yememeye karar veriyorum, amma onu görünce de sabredemiyorum. Fakat acaba küfür nedir?</p>
<p><strong>Âlim (r.a.):</strong> Küfrün ismi ve açıklaması vardır. Küfür, inkâr ve yalanlama manâsıyla açıklanır. Küfür, Arapça bir kelimedir. Araplar, küfür kelimesini, inkâr mânâsınakoymuşlardır.AllahuTaâlâ da kitabını Arapça inzal etmiştir. Meselâ, bir kimsenin diğerinde, birkaç dirhem alacağı varsa, zamanı gelince alacak-borç muamelesi bitirilir. Eğer, borçlu borcunu kabul edip de ödemezse alacaklı Arapçada &#8220;mâlatanî=benden mühlet istedi&#8221; der, fakat borçlu borcunu red ve inkâr ederse &#8220;kâferenî=inkâr etti&#8221; der ve bir önceki kelimeyi kullanmaz. Keza mü&#8217;min de red ve inkâr etmeksizin, bir farizayı terkedince günahkâr olarak isimlendirilir. Eğer, farizayı inkâr ederek terkederse, bu takdirde kâfir ve Allah&#8217;ın farzlarını inkâr eden kimse diye isimlendirilir.</p>
<p><strong>Talebe:</strong> Kişinin inkâr ettiğinden dolayı, inkarcı; tasdik ettiğinden dolayı tasdik edici, günah işlediği için günahkâr, iyilik yaptığı için de iyi diye isimlendirilmesi doğru ve bilinen bir şeydir. Fakat, acaba tevhidi benimseyen ve fakat Hz. Muhammed&#8217;i inkâr ediyorum, diyen kimsenin durumu nedir? Bunu açıklayın.</p>
<p><strong>Âlim (r.a.):</strong> Bu vâkî olmaz. Eğer olursa o kimseyi Allah&#8217;ı inkâr eden, Allah&#8217;ı bildiği iddiasında yalancı kimse sayarız. Onun, Hz. Muhammed&#8217;i inkâr etmesi ile, Allah&#8217; ı inkâr ettiği neticesine ulaşılır. Çünkü Allah&#8217;ı inkâr etmiş olan, Hz. Muhammed&#8217;i de inkâr etmiş olur. Allah&#8217;ın inkârı, Hz. Muhammed&#8217;i inkârı cihetinden dolayı değildir. Nitekim Hristiyanlar, tek olan, evlât edinmeyen, Allah&#8217;ı inkârlarından dolayı onun, üç ilâhın üçüncüsü olduğunu iddia ettiler.</p>
<p>Keza Yahudiler, hiçbir şeye muhtaç olmayan, lütfunu esirgemeyen, benzeri olmayan, mülkün sahibi Allah&#8217;ın fakir, eli bağlanmış, Uzeyr&#8217;in de Allah&#8217;ın oğlu olduğunu ve Allah&#8217;ın insan şeklinde bulunduğunu iddia etmişlerdir. Ateşi ilâh edinenler, güneş ve aya secde edenler de bu durumdadır. Oysaki Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Bizim âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler.&#8221;(el-Ankebut,47),&#8221;Öyle değil, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymayıp teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar.&#8221;(en-Nisa,65)buyurulur. O halde Allah&#8217;ı bilen ve fakat Hz. Muhammed&#8217;i inkâr eden kimsenin, Allah&#8217;ı inkâr ettiğine, Hz. Muhammed&#8217;i inkârı ile istidlal ederiz. Meselâ bir adam 20 kafiz (18 Kg&#8217;lık bir ölçü) ağırlığındaki bir yükü taşıyabileceğini iddia eder, biz de onun iki kafizi bile taşımaktan aciz kaldığını görürsek; iki kafizi taşımaktan aciz kalan kimsenin yirmi kafizi taşımak hususunda daha çok aciz kalacağını anlarız.</p>
<p>Bunun gibi, &#8220;Ben Allah&#8217;ın hak olduğunu biliyorum, fakat şu insanın onun mahlûku olduğunu kabul ve ikrar etmiyorum,&#8221; diyen kimsenin, iddia ettiği konuda yalancı olduğunu hemen anlarız. Çünkü o kimse Allah&#8217;ı hakikaten bilip, ona inansa idi, bütün her şeyin O&#8217;nun mahlûku olduğunu da bilirdi. Keza yakınından aynı mesafede; yanan bir kandil ile, yanmakta olan büyük bir ateş bulunan kimse, kandili gördüğünü ve fakat yanan koca koca odunları görmediğini iddia ederse, onun yalancı olduğunu anlarsın. Çünkü kandilin yandığını gören kimsenin, yanmakta olan kocaman ateşi daha çok görmesi icabeder.</p>
<p>Ebu Hanife &#8211; Alim ve-l Muallim</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumin-buyuk-gunahlari-isledigi-zaman-allah-dusmani-olur-mu/">Mü’min Büyük Günahları İşlediği Zaman, Allah Düşmanı Olur Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mumin-buyuk-gunahlari-isledigi-zaman-allah-dusmani-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küfre razı olma küfürdür&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kufre-razi-olma-kufurdur-hadisiyle-kaza-ve-kaderine-razi-olmayan-benden-baska-bir-allah-arasin-hadisinin-manalarini-birlestirmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kufre-razi-olma-kufurdur-hadisiyle-kaza-ve-kaderine-razi-olmayan-benden-baska-bir-allah-arasin-hadisinin-manalarini-birlestirmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2015 14:35:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Küfre Rıza Küfürdür]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza ve Kader'e Razı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3817</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dün mübahaseyi seven birisi, bana bir sual sordu. Dedi ki: “ Küfre razı olmak küfürdür.” Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir. Sonra da yine “ Müslüman olan kişinin her türlü kazaya razı olması lazımdır” buyurdu. Kafirlik ve münafıklık da Allah’ın kaza ve kaderiyle değil mi? Fakat buna razı olursak( ilk hadise göre) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kufre-razi-olma-kufurdur-hadisiyle-kaza-ve-kaderine-razi-olmayan-benden-baska-bir-allah-arasin-hadisinin-manalarini-birlestirmek/">Küfre razı olma küfürdür…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/indir-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-4586" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/indir-1.jpg" alt="Küfre razı olma küfürdür, hadisiyle ‘’kaza ve kaderine razı olmayan benden başka bir Allah arasın’ hadisinin mânalarını birleştirmek" width="353" height="265" /></a></p>
<p>Dün mübahaseyi seven birisi, bana bir sual sordu.</p>
<p>Dedi ki: “ Küfre razı olmak küfürdür.” Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir.</p>
<p>Sonra da yine “ Müslüman olan kişinin her türlü kazaya razı olması lazımdır” buyurdu. Kafirlik ve münafıklık da Allah’ın kaza ve kaderiyle değil mi? Fakat buna razı olursak( ilk hadise göre) kötülük etmiş olmaz mıyız?</p>
<p>Razı olmazsak o da suç… peki, ikisinin arasında hangi çareye başvuralım.”</p>
<p>Ona dedim ki: “ Bu küfür, Allah’ın takdiriyledir ama Allah’ın hükmüyle, Allah’ın emir ve rızasıyla değildir. Bu küfür yalnız kaza ve kaderin eserlerindendir.</p>
<p>Hocam,Allah’ın kaza ve kaderini, Allah’ın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün kalmasın.</p>
<p>Küfrede razıyız, çünkü Allah’ın bilgisine muvafıktır, fakat bizim fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden de razı değiliz.</p>
<p>Küfür Allah bilgisi olmak bakımından küfür değildir, Hakk’a kâfir deme, burada dur!</p>
<p>Küfür, cahillikten meydana gelir, fakat küfrün takdiri, Allah’ın bilgisidir, ( Allah, kâfirin kâfirliğini ezelde bilir, bildiği gibi de zuhur eder). Rüya ve mülâyimlik mânasına gelen hilm ile, sümük mânasına gelen hilm nasıl bir olur?</p>
<p>Çirkin resim, ressamın çirkinliğini icap ettirmez ya. Çirkini de yaptığına, yapabildiğine bir delil olur ancak.</p>
<p>(hz mevlana,mesnevi)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kufre-razi-olma-kufurdur-hadisiyle-kaza-ve-kaderine-razi-olmayan-benden-baska-bir-allah-arasin-hadisinin-manalarini-birlestirmek/">Küfre razı olma küfürdür…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kufre-razi-olma-kufurdur-hadisiyle-kaza-ve-kaderine-razi-olmayan-benden-baska-bir-allah-arasin-hadisinin-manalarini-birlestirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
