<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kitap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Aug 2022 16:13:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kitap | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ekrem Tahir &#8211; Babildeki Türkiye  &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Aug 2022 16:13:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Max Weber]]></category>
		<category><![CDATA[sombart]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26098</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her kitap bir ön söz, yani bir revaktır. Rüya sarayının revakıdır her kitap. Her ön söz de rüyanın ışıktan, kelimeden merdivenidir. Onun için, uluların kitaplarında ön söz yoktur. Uluların her ön sözü bir kitap, bir revaktır. Mukaddime, İbn Haldun&#8217;un Tarih-i İber&#8217;inin revakıdır. “Metot Üzerine Risale” Descartes&#8217;in eserlerinin bir revakı, yani ön sözüdür. Ruhun Fenomenolojisi, Hegel&#8217;in [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/">Ekrem Tahir – Babildeki Türkiye  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26099 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-300x176.jpg" alt="" width="444" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-300x176.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-600x352.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-768x451.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668.jpg 935w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></p>
<p>Her kitap bir ön söz, yani bir revaktır. Rüya sarayının revakıdır her kitap. Her ön söz de rüyanın ışıktan, kelimeden merdivenidir. Onun için, uluların kitaplarında ön söz yoktur. Uluların her ön sözü bir kitap, bir revaktır. Mukaddime, İbn Haldun&#8217;un Tarih-i İber&#8217;inin revakıdır. “Metot Üzerine Risale” Descartes&#8217;in eserlerinin bir revakı, yani ön sözüdür. Ruhun Fenomenolojisi, Hegel&#8217;in bir ön sözüdür.</p>
<hr />
<p>Ya Sombart (1863-1941)?.. O olmadan M. Weber, M. Weber olmazdı&#8230; M. Weber olmasaydı Sombart, Sombart olmazdı. Modern Kapitalizm&#8217;in yazarına, tarihçi F. Braudel hayran&#8230; Sombart, hakikatte eserleriyle “Annales Okulu&#8217;nun” manevi babası&#8230; W. Sombart, bugün unutturulmak istenilen bir dahi&#8230; Sombart 1915 yılında İngiltere aleyhinde bir kitap yazar: Kahramanlar ve Tüccarlar. Bu eserinden dolayı, Yahudi kilisesinin ve Liberallerin (!) hışmına uğramış üstadımız. Kitabın başlığı, Nietzsche&#8217;nin bir yazısının adı&#8230; Alman sosyolojisinin hakikatte tek kurucusu değil, üç kurucusu var: M. Weber, W Sombart ve G. Simmel.  s.19</p>
<hr />
<p>Amerika&#8230; Önceleri, Hegel için bir ümidin adı, Yeni Dünya&#8230; Sonra, Amerika bir Altonodur üstat için. “Avrupa, Hamburg&#8230; Amerika ise Altonodur” A. de Tocgueville (1805-1859) için demokrasinin vatanı&#8230; Şair Valery için Avrupa düşüncesinin, kültürünün bir projesidir. Ama üstat sevmemiş&#8230; Ne şair Rilke ne de filozof Heidegger sevmiş Amerika&#8217;yı. Hani, “Ah! Keşke bizim dehamız daha fazla deha olsa!” diyen Amerikalı Ralph Waldo Emerson (1802-1882), Geothe, Rilke, yaşsalardı hepsini Amerika, hapse atardı. Unutmayalım&#8230; Şair Valery 1939&#8217;da, bir radyo konuşmasında, Hitler Almanyası Fransa&#8217;ya saldırmaya hazırlanırken, şunu söyler: “Şayet bugün Goethe yaşasaydı, ya hapse atarlardı ya da safımıza geçip bizden olurdu.&#8221; diyor şair&#8230; Evet, Batı&#8217;nın bir ucubesi, bir melanet soyu olan bugünkü Amerika yönetimi, bugün yaşasalardı R. W. Emerson&#8217;u, Geothe&#8217;yi, P. Valery&#8217;yi, Rilke&#8217;yi, filozof Hegel&#8217;i ve Amerikan sosyolojisinin manevi babası olan Max Weber&#8217;i terörist ilan edip hapse atmak isterlerdi. Ya da hapse atılmasalardı bu ışık, nur çocuklar hemen mazlumların safına geçip bu dehşetin dehşeti olan bu ucube (Levithan) ile savaşırlardı. Ama şunu unutmamalı: Yeryüzünde hiçbir zafer ilelebet değildir. Hiçbir mağlubiyet de ezeli değildir. Tarih, bunların resmigeçitleriyle dolu&#8230;   s.20</p>
<hr />
<p>Ya bizde?.. Sismograflarımızı çıkarırsanız bizde entelektüel yok. Münevver ve aydın vardır. Aydın her türlü karanlığın ayartmasına açık, mülevves, müflis ve müfsit bir karakter&#8230; Düşüncesizliğe ve karanlığa göbek bağından bağlı&#8230; Gerçek münevverler C Meriç, Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Said Nursi gibi şahsiyetler&#8230; Bunlar bizim asil ve gerçek entelektüellerimiz&#8230; Bu uluların her biri tek başına Avrupa medeniyeti için alabildiğine çok büyük&#8230; Kadirşinas Avrupa için bunlar çok büyük düşünürler&#8230; Bu, hiçbir ölçüye sığmayan, klişeler üstü, her türlü tutsaklık zincirini parçalayan, Batı&#8217;nın hiçbir ülkesinin ölçülerine sığmayan, fevkinde olan, her ölçüyü, her sınırı aşan, parçalayan, tarumar eden usta düşünürlerdir N. Fazıl, C. Meriç ve S. Nursi.   s.29</p>
<hr />
<p>Evet&#8230; Hakikatte Batı medeniyeti, uçsuz bucaksız, donmuş bir mavi denizin üzerindeki Mavi mezarlık&#8230; Dostoyevski, “Çavuşlar Medeniyeti” dediği bu ayartma medeniyetini görür ve tanır. Dostoyevski, hem dünya edebiyatının en usta romancısı hem de Rus aydınlarının kendi kafalarında ördükleri demir perdeyi parçalayıp onları bir araya getirmek isteyen büyük bir gönül, usta bir şair ve düşünürdür. 20 Haziran 1880&#8217;de Puşkin üzerine konuşması, o dönemin bütün Rus aydınlarını, yani sağcısı, solcusu ve Batıcısıyla tek vücut yapar Dostoyevski.   s.31</p>
<hr />
<p>19. asır Almanyası, Goethe ve Hegel&#8217;in asrıdır. Asra hükmeden, yön veren onlardır. 20. asrın Fransası, Gide&#8217;den sonra, filozof ve romancı )J. P. Sartre&#8217;nin asrıdır. 20. asrın Almanyasına tek başına hükmeden, yön veren, onun asrı olan düşünür yok. Sadece ses, ton, yön verenler var. M. Weber, M. Heidegger, Wittgenstein, H. G. Gadamer, J. Habermas ve Theunissen gibi&#8230; Bizde 20. asır Türkiyesi Necip Fazıl Kısakürek ve bir parça Cemil Meriç&#8217;in asrıdır. İkisinin ortak özellikleri, şair oluşlarıdır. Birisi şiirin zirvesi, diğeri düşüncenin zirvesidir. İki nur çocuk N. Fazıl ve C. Meriç&#8230;   s.39</p>
<hr />
<p>Her güzelde bir esrar, bir büyü, bir ilahilik var. Yani sonsuzun nefesi saklı güzellikte. Garip, esrarlı, bir kış gecesinin zifiri karanlığında, soğuğa görünmek istemeyen, gölgenin kaçışına benzer güzellik. Her güzellikte cıvıl cıvıl bir kıpırdayış, bir aşk vardır. Pırıl pırıl bir rüya; şırıl şırıl, mırıl mırıl sonsuzluğun sesi saklıdır bu güzellikte, Kelime nedir? Sadece sembol mü? Bilginin, düşüncenin topoğrafyası mı? Hayır! Kaybolan, parçalanan, dağılan rüyaların, arzuların, ümitlerin ve sonsuzluk düşüncesinin toplanması, yani yeniden inşası değil mi? C. Meriç kaybolan, parçalanan rüyaların, ümitlerin, sonsuzdaki gölgenin ve ışığın sesidir. Her güzel, bütün asırların şarkısı, rüyası&#8230; C. Meriç de asırların şarkısı, yani ebedi melodisidir.   s.45</p>
<hr />
<p>Hegel haklı. “Hakikat bütündür ama bütün, yalnız gelişme, olgunlaşma ile kendisini tamamlayan varlıktır.” Biz ne diyelim! Bin yıllık düşünce tarihimizle göbek bağımız koparılmış&#8230; Varlığını, hafızasını lağıma fırlatan, beynini kaşıklayan tek millet biziz. Sadece biziz&#8230;   s.48</p>
<hr />
<p>Türk aydını, 1944 yılında sağ, sol, Müslüman (İslamcı) ayırt edilmeden kıyıma uğrar. Hepsi gençliğini hapishanelerde geçirir ve olgunlaşır. N. Fazıl, K. Tahir, N. Hikmet, Kerim Said, C. Meriç, Aziz Nesin, Osman Yüksel, Said Nursi ve daha niceleri maskesiz dolaşmayı hapishanelerde öğrenirler. Bu, ulu ağacın köklerine vurulan acımasız bir yıkım ve tahrip darbesidir. Bu devir, Türk tarihinin güneş tutulması devridir. &#8230; 1944 neslinin en büyük özelliği, hepsinin samimi ve kadirşinas oluşudur. Arayış içindedirler. Batı&#8217;nın yalanlarıyla, yani mitleriyle büyürler. Batı&#8217;nın dişi yalanlarıyla uyanır, karanlığa ve zulme karşı haykırır ve çoğu daha sonra ülkesinin birer sismografı olur. Sismograf nesil, bu nesil&#8230; |   s.49</p>
<hr />
<p>Tenkitçilere göre İngiliz edebiyatında, Shakespeareden sonra en fazla yaratıcı sanatkârdır J. Joyce.&#8221; Eser hem bir dil şaheseri hem de en yaratıcı bir dehanın eseridir. Üç işaretin şaheseri: Suskunluk, göç ve bilginin.  s.54</p>
<hr />
<p>Dünyada bir ilk olan ihtisas (branş) ilminin lügati, İslam medeniyetinin fikir şehzadesi olan Dineveri Ebu Hanife&#8217;ye (810-895) ait Kitabu&#8217;n-Nebat&#8217;tır. Üstat sistematik olarak bir ilmin, bir disiplinin lügatini yazar. Eser, botanik ve farmakolojinin lügatidir. Harizm&#8217;in (ölümü yaklaşık 990) Mefatihu&#8217;l-Ulum&#8217;unu da unutmamak lazım. Yazar; ilahiyat, hukuk, mantık, aritmetik, geometri ve mekaniği ihtiva eden lügatini hazırlar. İkisi de kendi zamanlarının kelime hazinelerini, ıstılahlarını sabitleştirirler. Fransada Descartes, Almanyada Chr. Wolf ve G. M. Leibniz; felsefe dilini kurarlar. İslam dünyasında felsefe dilini kuranlar Farabi, El Kindi, İbn Sina ve Harezmli Türk Birüni&#8217;dir. Bunlar, İslami ilimlerde, bilhassa felsefenin dil ve ıstılahlarını inşa ederler. Sonra uzun bir suskunluk, unutkanlık ve sırtını kendi yıldızlarına çevirme dönemi başlar. Batı&#8217;da ise ilk lügat çalışmaları ancak 17. yüzyılda görülür. Her ne kadar ilk felsefe lügatlerinden birisi, 1613 yılında basılan, Rudolph Gocleniusa ait Lexicon Philosophicum ise de felsefe lügatleri ciddi manada 18. asırda başlar ve 19. asrın sonlarına doğru ancak iyi felsefe lügatleri yazılır ve yayımlanır.   s.62</p>
<hr />
<p>(Babanzade)Ahmed Naim, iki medeniyeti tanıyan; düşüncenin, bilginin kudretidir. Çoğu çağdaşları gibi, düşüncenin ve bilginin altında ezilen, güçsüz, kudretsiz bir düşünür, bir ilim adamı değil, hem Doğu hem de Batı&#8217;nın kültürünü hakkıyla bilen gerçek bir ilim adamıdır. Ülke düşüncesinin rayının yönü tamamen değişirken, tanımadığımız başka bir medeniyete kendini şuursuzca teslim ve tebcil ederken, yani bilgi hazinelerimiz gölgenin, karanlığın uçurumuna yuvarlanırken, Ahmed Naim Efendi neleri kaybedeceğimizi işaret eden, düşünen ve yazan âlim ve fazıl bir insandır.   s.64</p>
<hr />
<p>Evet&#8230; Said Nursi, 20. asrın Mevlanasıdır. Said, hiçbir hizbin, hiçbir grubun malı değildir, düşünen her insanın dostudur. Düşünen ve soru soran her insanın dostudur. Bir düşünce, bir felsefe kendisini bir cümle içinde özetliyorsa, daha doğrusu hapsediyor ve sloganlaşıyorsa o, düşünce değildir. O, iptidai bir din veya onun kopyası olan bir ideolojidir. Said ise İslam medeniyetinin gür sesi, büyük bir mütefekkir, daha doğrusu ilahiyatçı-filozoftur. Mevlana Celaleddin-i Rumi&#8217;nin kendisi için söylediği şu sözler, bu düşüncenin sultan kapısı için de geçerli:</p>
<p>“Ben, sağ olduğum müddetçe Kuran&#8217;ın kölesiyim.</p>
<p>Ben, Muhammed Muhtar&#8217;ın yolunun tozuyum.</p>
<p>Benim sözümden, bundan başkasını kim naklederse,</p>
<p>Ben ondan da bizarım, o sözlerden de bizarım.”  s.70</p>
<hr />
<p>Tanpınar, geçiş döneminin tipik bir çocuğu, yani hıncahınç bir tereddüt, bir ürperti, bir gizli dissitenttir (muhalif). Ülke topraklarının işgal edildiği, kaybedildiği bir dönemde, bir cıngılda; bir geçiş, kaçış ve arayış döneminde yaşadı Tanpınar. Batı&#8217;nın zehriyle en çok büyüyen, büyütülen ve tam uyanamayan odur. Bizde aydın, genellikle ölmediyse altmışından sonra uyanır ve İslam&#8217;ın asude, derin berrak limanına sığınır. Diğerleri de ardından kelbi bir sırıtışla “Klişe değiştirdi!” diye baykuşlar gibi kahkaha atarlar. Karanlığın, şuursuzluğun ve peşin hükümlerin kahkahasını atarlar.Tanpınar, kendisi kalabildiğinde Türk düşuncesinin en orjinallerinden birisidir.   s.80</p>
<hr />
<p>Kader, 20 yaşındaki genç Valery&#8217;nin karşısına Mallarme&#8217;yi çıkarır. H. G. Gadamere Heidegger&#8217;i, Tanpınar&#8217;ın karşısına şair Yahya Kemal&#8217;i çıkarır. Her dâhi, usta bir hocanın, bir kılavuzun eseridir. Deha, dehayı keşfeder ve anlatır. E. Husserl ve Heidegger olmasaydı, bir J. Derrida olmazdı. M. Heidegger olmasaydı, felsefi hermenötiğin kurucusu Gadamer olmazdı. Gadamer, Alman düşüncesine, daha doğrusu Batı düşencesine M. Heidegger&#8217;in armağanıdır. Tıpkı Yahya Kemal olmasaydı, Tanpınar&#8217;ın olmayacağı gibi&#8230; Tanpınar, bir ömür boyu, Yahya Kemal ile yaşamış. Hocası, kılavuzu, arkadaşı ve fikir arkadaşı olmuş. Filozof H. G. Gadamer, “Hep omuzlarımın arkasından, beni gözetleyen bir Heidegger var, zannediyorum” diyor. Ama kim Gadamer&#8217;in orijinal bir filozof olmadığını iddia edebilir ki? Şiirde de Tanpınar, tıpkı filozof Gadamer gibi, ensesinde hep Y. Kemal&#8217;in nefesinin yakıcılığını ve ağırlığını hissetmiştir. Ama sadece şiirde&#8230; Düşünce tarihinde “anasız doğan çocuk” çok azdır.   s.82</p>
<hr />
<p>Her kitap, meçhul dostlara, sevgililere yazılmış kâh uzun kâh kısa ve bazen hacimli bir mektuptur. Bazen posta kutusunda unutulur. Çoğu zaman posta kutusuna bakılıp alınmaz. Kitap, gönlün rüya şişesiyle gönderilen bir mektuptur. Bir düşünce şehzadesinin eline geçinceye kadar, kıymeti bilinmez. Her kitap bir çığlık ve şarkıdır. İyi kitaplar bir nevi bilmece, sır anahtarı, yabancı dilden yazılmış bir mektuptur, sırrını hemen faş etmez. Her kitap bir kadındır. Büyük eserler, ulu bir ormana benzerler. Daha doğrusu sfenks ormanıdır büyük kitaplar.   s.91</p>
<hr />
<p>İrfan coğrafyamızın mücevherler atlası, lügattir. Lügat, irfanımızın en büyük ordusudur. 16. asırda, Osmanlı&#8217;da Vankulu&#8217;nun 160 bin kelimeyi ihtiva eden bir lügati var. Firuzabadi&#8217;nin Tâcü&#8217;-Arüs&#8217;u 200 bin kelime ile 19. asrın uçsuz bucaksız bir kelimeler okyanusu&#8230; Bu umman cedlerimizin emrinin altında, raflarında&#8230; Başlarını biteviye bu deryanın sayfalarına eğip okudukları bir irfan okyanusu&#8230; Türk&#8217;ün, Arap&#8217;ın ve İran&#8217;ın ortak şaheseri olan Arapçanın, daha doğrusu İslam medeniyetinin en güzel lügatlerinden birisidir Tâcü&#8217;-Arüs el Lügatü&#8217;T-Okyanus (19 cilt). Filozof A. Schopenhauere göre, Avrupadaki kültür zengini bütün milletlerin 11. emri şudur: “Asla ara verme!” Yani irfanda sürekliliği kesmeyecek, ara vermeyeceksin emri (Never interrupt/ Du solist niemals unterbrechen)&#8230;   s.96</p>
<hr />
<p>E Reşad, bir eserinde, Osmanlı devri Türk medreselerinde bir edebiyat müderrisinin (profesör), sadece Arapçadan ezbere olarak 10 bin beyit bildiğini belirtir. Bugünkü üniversitelerdeki edebiyat profesörleri değil 10 bin Arapça beyti, 500 Türkçe beyti ezbere bilemezler. Daha doğrusu metin açıp kitaptan doğru dürüst okuyamayacak hâle geldik. Hâlbuki dünyada, ilk “siyasi ilimler fakültesi” olan Enderun mekteplerini cedlerimiz kurmuşlar.   s.114</p>
<hr />
<p>Max Weber ise (1864-1920) hem büyük bir tarihçi hem de büyük bir sosyologdur ama ikisini bir araya getirseniz, bir Ahmed Cevdet Paşa etmez.  s.124</p>
<hr />
<p>Bugün bir Webster, bir OED (Oxford English Dictionary, 20 cilt) yaklaşık 600 bin kelimeyi ihtiva ediyor. Almanların 33 cilt. lık Deutsche Wörterbuch (Grimmsche Wörterbuch) lügati yakla şık 350 bin kelimeyi kucaklıyor. Biz hafızamızı biteviye lağıma fırlattığımızdan, taşlaştırdığımızdan; hâlen 19, asrın sonunda yazılan Türkçe lügatleri aşamadık. Hâlbuki Türkçe, İngilizceden çok daha fazla milletlerle ilişkisi olmuş, bir sürü iklimlerde hüküm sürmüş bir dildir. İngilizce, daha çok şu üç dilin karışımından oluşmuş: Anglosakson, Norman ve Latin. Mesela hiç kimse Lambın Almanca “lamm&#8217;dan (kuzu) geldiği için kullanmayalım demiyor. Tam tersine, diğer milletlerden aldığı kelimeleri koruyor ve kullanıyor. Hem de asırlarca önce aldığı kelimeleri, öz İngilizce imiş gibi telakki ediyor ve kullanıyor. Kafatasını kırıp beynini yemiyor bizim gibi. Biz, yüzde yüz bizim olan, bin sene bizimle yaşamış, ruhumuzun, rüyalarımızın, dualarımızın özü ve rengi olan kelimeleri Arapça, Farsça deyip atmışız. Bu bedbaht, bu idrak sefaletinin imzası olan hareketi ne Almanlar ne Fransız ne de İngilizler yapmışlar; hatta Araplar bile bizden geçen, hem de kök kelimeleri, bu Türkçedir deyip makaslayıp atmamışlar. Hiçbir Batılı “Yoğurt Türkçe bir kelime (yoghurt), Türkçeden geçti bize, bunu lügatimizden atalım.” demez. Tek tahripkâr millet biziz!   s.139</p>
<hr />
<p>İbn Hazm&#8217;ın Aşk Tarifi: “Sevgi bizatihi bir arazdır (accidetio-akzident) ve bundan dolayı başka arazların taşıyıcısı olamaz.” (Bkz. 1. bölüm: Aşkın Mahiyeti). Dante Alighieri&#8217;nin Aşk Tarifi: “Sevgi bizatihi cevher (subtantia) olarak vücut bulmuyor; o, bir cevherin arazıdır?” (Bkz. Vita Nova, XXV. bölüm). Hakikatte Batılı; bir Dante, bir Cervantes&#8217;iyle tam bir kaba hırsızdır. İslam düşünürlerinin eserlerini talan edip kendilerine mal etmeyi galiba miri malı zannediyorlar&#8230;.Ya Spinoza ve Ethica?.. Eserlerinde Gazali ve İbn Rüşt kokar. Neyi aşırdıklarını, neleri kendi fikirleriymiş gibi yansıttıklarını, sevimli ilim adamlarımız araştırmamışlardır.</p>
<hr />
<p>Batı&#8217;nın büyük düşünürlerini, yani demir leblebilerini okumalıyız. Onların kaynaklarına kadar eğilmeliyiz. Taraf ve karşıtlarının bütün fikirlerini, bütün dimensiyonlarıyla bilmeliyiz. Heidegger, evet, usta bir düşünür; Batı felsefesini sarsmış, etkilemiş, şoka sokmuş bir filozof&#8230; Varlığa, usanmadan sorular soran bir düşünür&#8230; Karşıtlarını bile etkilemiş bir filozof&#8230; Ama bir R. Carnap, bir E. Cassirere eğilmeden, bunların Heideggere yönelttikleri tenkitleri ve soruları bilmeden ve Heidegger&#8217;in kaynaklarına eğilmeden Heidegger&#8217;i anlayamayız. Heideggersiz bir 20. yüzyıl Batı felsefesini anlamak, hemen hemen mümkün değil&#8230; Onsuz ne bir |. P Sartre&#8217;nin “Egzistansiyalizm”ini ne de E. Levinas&#8217;ın “Etik”ini anlamak, çok az mümkün olurdu.  s.205</p>
<hr />
<p>Esrarın fısıltısı: Rüzgâr. Tercüme edilemeyen mistik: Rüzgâr. Çölde bir esrarlı kalem; sesleri içinde barındıran, sonsuzun senfonisi: Rüzgâr. En anlamlı, en hırçın, en şuh; biteviye hür varlık: Rüzgâr. Saçlarında gök kubbenin görünmez, esrarlı merdivenleri saklı&#8230; Çığlık kolay&#8230; Çoğu kez anlamı yok çığlığın. Suskunluk zor&#8230; Zor sanat, suskunluk. Şeytanı çıldırtan sessiz çığlık, suskunluk. Ah! Rüzgârı bile şaşırtıyor suskunluk. Ruzgâr hep derin ve tercüme edilemeyen, mistik. Suskunluk: Mistiğin mistiği.   s.226</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/">Ekrem Tahir – Babildeki Türkiye  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dursun Gürlek &#8211; Çınaraltı&#8217;nda Kitap Sohbetleri &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2020 10:56:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Çınaraltı'nda Kitap Sohbetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Gürlek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[konuşmai]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Reşad'ın Duası]]></category>
		<category><![CDATA[Uslüb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24307</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer konuşma yöntemini bilirseniz en öfkeli; en hırçın adama bile istediğiniz sözü söyleyebilirsiniz. Zengin, ihtiyar ve son derece titiz bir paşa varmış. Bir gün heyecanlı bir kitap okurken yorulmuş, gözlerini biraz dinlendirmek için elindeki eseri masanın üstüne bırakmış. Bu arada gözlüğünü de alnının üstüne kaldırmış. Tekrar okumaya başlayacağı sırada bakmış ki gözlük masanın üzerinde yok. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/">Dursun Gürlek – Çınaraltı’nda Kitap Sohbetleri ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class=""></div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><img decoding="async" class=" wp-image-24308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/0000000118674-1-193x300.jpg" alt="" width="246" height="382" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/0000000118674-1-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/0000000118674-1.jpg 257w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğer konuşma yöntemini bilirseniz en öfkeli; en hırçın adama bile istediğiniz sözü söyleyebilirsiniz.</p>
<p>Zengin, ihtiyar ve son derece titiz bir paşa varmış. Bir gün heyecanlı bir kitap okurken yorulmuş, gözlerini biraz dinlendirmek için elindeki eseri masanın üstüne bırakmış. Bu arada gözlüğünü de alnının üstüne kaldırmış. Tekrar okumaya başlayacağı sırada bakmış ki gözlük masanın üzerinde yok. Cebine bakmış, sağa sola göz gezdirmiş, her tarafı aramış, yok oğlu yok! Derken cariyelerini çağırmış; “Gözlüğümü kaybettim, şunu bulun bakayım!” demiş.</p>
<p>Cariyeler bakmışlar ki gözlük paşa hazretlerinin alnında duruyor Duruyor ama hiç biri “İşte gözlük aklinızda” demeye cesaret edememiş. Çünkü paşa huysuzun, titizin biriymiş. Hatasının yüzüne vurulmasından hoşlanmayacak, gazaba gelecek, bunu söyleyen cariyeyi belki de güzel bir haşlayacak.</p>
<p>Kısacası cariyeler paşanın huyunu çok iyi bildikleri için bir türlü gözlüğünün alnında olduğunu söyleyememişler. Canı sıkılan paşa mırıldanmaya başlamış; “Yahu, bunu şeytan götürmedi ya. Beş dakika önce gözümdeydi!”</p>
<p>Öfkeden küplere binen paşa “Bana Gülnaz’ı çağırın.” diye seslenmiş. Gülnaz adındaki cariye içeri girer girmez, paşanın gözlüğünün alnında durduğunu görmüş. Akıllı cariye, paşaya demiş ki:</p>
<p>&#8211; Paşa hazretleri! kaybolan o gözlüğünüzü ben şimdi bulur getiririm. Lâkin o zamana kadar vaktinizin boş geçmemesi için lütfen aklinızdaki şu gözlükle idare edin!</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Meşhur Hattat Mustafa İzzet Efendi de mübalağa sanatına hayli önem verenlerden biriydi. Hazret bir gün bir mecliste konuşurken şöyle der:</p>
<p>&#8211; Dün gece oturdum, sabaha kadar Kur’an-ı Kerim yazdım!Bunu duyan muhatabı da aynı yönteme başvurur, abartılı bir karşılık verir:</p>
<p>&#8211; Geçen Ramazan ayındaydı, Boğaz’da oturan bir arkadaşıma iftara gidiyordum. Yolda öyle bir fırtına çıktı ki, dalgalar kayığı alıp sahildeki minarelerin şerefelerine kadar çıkardı. Biz böyle bocalayıp duruken iftar topu atıldı. Ben de sigaramı minarenin kandillerinden yakarak orucumu bozdum.Kendini tutamayan İzzet Efendi bağırır:</p>
<p>&#8211; Yalan!&#8230;</p>
<p>Arkadaşı susturucu cevabı hemen verir:</p>
<p>&#8211; Yalansa dün akşam yazdığın Kur’an-ı Kerim çarpsın!</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Söz, sahibine göre değer taşır veya pespâyeleşir. Meselâ karşımıza çıkan herhangi bir kimseye “deli” dersek, bu söz hiçbir anlam ifade etmez. Ama aynı kelimeyi akıl doktoru kullanırsa o adamın yandığı gündür.</p>
<p>Şurası bir gerçektir ki, her söylenen sözü kaale alırsanız, olur olmaz laflara karşılık vermek için zorlanırsanız kendi kendinizi telef etmiş, boşu boşuna yıpranmış olursunuz. Bu durum fiili hareketler için de -çoğu zaman- söz konusu olur.</p>
<p>Baba erenler yolun kenarındaki ağacın altında oturuyormuş. Oradan geçen bir adam kendisine bir tekme atıp yoluna devam etmiş. Manzarayı gören bir genç sormuş:</p>
<p>&#8211; Baba, sana tekme atan heriften daha kuvvetlisin. Niçin kalkıp onu ayağının altına almadın?Adamcağız:</p>
<p>Evlâdım, sana bir katır tekme atmış olsaydı ne yapardın, diye sormuş.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üstad bir gün Taha Toros’la beraber, tanıdıklarından birinin cenaze namazını kılmak üzere öğle namazında Beyazıt Camiine gider, arkadaşına son görevini yerine getirir.</p>
<p>O gün ikindi namazında da Fatih Camiinde bulunmaları ve orada da diğer bir cenazeye katılmaları gerektiğinden yine Taha Toros’la birlikte hareket ederler. Yolda giderken, kendini yerden yere atan çocuğunu döven bir kadına rast gelirler. İbnülemin Bey çocuğu niçin dövdüğünü sorunca kadın öfkeyle anlatmaya başlar. Efendim, bu çocuk fena halde canımı sıktı. Az önce illâ çikolata alacaksın diye tutturdu. Aldım, yemedi. Şimdi de simit diye ağhyor. Gördüğünüz gibi yerden kalkmıyor.</p>
<p>Üstad “Peki hanım. Çocuğun adı nedir?” diye sorunca kadın “Vural” cevabını verir.</p>
<p>İbnülemin Mahmud Kemal Bey ünlü esprilerinden birini daha patlatır:</p>
<p>&#8211; Be kadın! Madem ki veledin adını Vural koymuşsun. Öyleyse dediğini yapmak zorundasın.</p>
<p>Hem vuracaksın, hem alacaksın. Vur-al!..</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div>Bir gün Merkez Efendi Mezarlığını geziyor, enteresan mezar taşlarıyla karşılaşıyordum. Osmanlı kabristanlarının bir özelliği de, mevtaların mezar taşlarında ölüm sebeplerinin genellikle belirlenmiş olmasıdır. Yerin altından, üstündekilere mesaj veren mezar taşlarının kiminde “Vebadan, hebâ oldu”. “Koleradan irtihal-i dâr-i beka eyledi”, yazıyor; kiminde de “Doğum hengâmmda bir yavrusunu da geride bırakarak şehîden vefat etti” diyordu.Mezarların arasında hüzünle dolaşırken bir anda bu hüznü tebessüme çeviren garip bir mezar taşıyla karşılaştım. Kadın tahakkümünü, âhiret diyarından bile gösteren bu mezar taşında şöyle yazıyordu:</p>
<p>“El-Bâkî. Merhum ve mağfur, ilâ rahmeti Rabbi el &#8211; Gafur. Karı dırdırından vefat eden Es- Seyid Halil Ağanın ruhuna Fâtiha. Sene 1260. “Belli ki karısının düşük çenesi, Halil Ağayı sonunda buraya düşürmüş. Rabbimiz Teâlâ Hazretleri, hemân cümlemizi kadın şerrinden muhafaza buyursun. Tâife-i nisânın diline düşürüp akıbet mezarımızda dahî âleme gülünç düşürmesin! Âmin bi hürmeti Tâhâ ve Yâsin!</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biliyor musunuz, artık kütüphanelerde bile kitap okunmuyor. Her biri ecdat yadigârı olan bu ilim hâzinelerinin kapılarını şimdilerde ödev yapmak isteyen öğrenciler aşındırıyor. Tabii ki onların ansiklopedi karıştırmalarının, fotokopi çekmelerinin de kitap okumakla en ufak bir ilgisi bulunmuyor. Üç beş meraklı insan da gidip gelmese kütüphaneler tamamen ziyaretçisi olmayan mabetler haline gelecekler, metruk müesseselere dönüşecekler.</p>
<p>Dışarıdaki durum da kütüphanelerden farklı değil. Vaziyet o kadar hazin bir manzara arzediyor ki, gemide, otobüste, şurada, burada kitap okuyanlara, nesli tükenmekte olan kelaynaklar gözüyle bakabilirsiniz. Heyhat, bunların bile bazıları sizi yanıltabiliyor. Bir gün otobüste, yanımda oturan gencin elindeki kitaba merak saikasıyla şöyle bir göz attım. Kapağında “Sürücü Kursu” yazıyordu. Tesadüf bu ya, aynı gün gemide birkaç gencin elindeki kitap da aynı ünvanı taşıyordu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70466098">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Rahmetli Süheyl Hoca (Prof. Süheyl Ünver) şöyle derdi: “O kadar çok kitap var ki, bunların hepsini okumak için insanın en az bin yıl yaşaması gerekir. Halbuki ömrümüz, akşam namazının vakti gibi çabuk geçiyor. Sağımı solumu toplayayım derken, bir de bakıyorsunuz, eş dost mezarlıkta toplanmışız. Durum böyle olunca kitap seçiminde titiz davranma zarûreti ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kültür, hangi konunun, hangi kitapta olduğunu bilmektir. Bu da ancak kitap karıştırmakla mümkün olur.”</p>
<p>Efendim, kitap karıştırmak elbette ki son derece faydalı ve zevkli bir iştin Fakat bugün öyle kitaplar yayımlanıyor, öyle eserler piyasaya sürülüyor ki, bu “sürü”ler sizin kafanızı karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Böyle kâğıt tomarlarına “kitap” veya “eser” değil, “yapıt” demek gerekir. Çünkü kitap yayımlamak, ortaya eser koymak son derece ciddi bir iştir. Oysa çapıt gibi yapıt üretmek kolaydır. Zaten şimdi moda oldu; erken kalkan kitapçı “yapıt” çıkarıyor. Bir takım haşarı yayımcılar, “başarı” dizisi adı altında piyasaya sürdükleri üçüncü sınıf yapıtlarla kâğıt israfına, kafa iğfaline sebep oluyorlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70460608">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kitap meraklıları eserlerin muhtevası kadar ciltlerine de önem verirler. Bir mülâkatımız esnasında sahhaf Ferda Bey anlatmıştı:</p>
<p>Bir zamanlar cins cins, çeşit çeşit müşterilerim vardı. Bir gün bunlardan biri dükkâna geldi ve dedi ki: Ferda beyciğim, şu üst raftaki yeşil ciltli Lügat-ı Naci’yi indirir misin? Kısa bir süre önce aynı kitabı kendisine sattığımı hatırlatınca da şu cevabı verdi: Evet, ama o kırmızı ciltliydi.”</p>
<p>İşte böyle kitap hastaları da var! Ciltlerin rengi kadar sağlamlığı da önemlidir. Günümüzde yapılan ciltler renk cümbüşünü andırsa bile ne yazık ki yeteri kadar sağlam ve dayanıklı değiller.</p>
<p>Eski “mütecellit” mücellitler bugün artık yok.Kütüphanemdeki kitaplar iki sıra halinde dizili olduğu için arkadaki kitapları alırken güçlük çekiyorum. Bazen de kitap kazalarıyla karşılaşıyorum. Geçen gün bunun bir örneğini yaşadım. Arkadaki bir kitabı almak için elimi uzatınca ön sırada bulunan müheykel ve müşekkel iki kitap pat diye yere düştü. Birinin alt tarafı iyice yamuldu. Diğeri kazadan yara almadan kurtuldu. Çünkü o bir Osmanlı cildiydi ve taş gibiydi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459939">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İmam-ı A’zam hazretlerinin şu sözü ne güzeldir: “İsrafta hayır olmadığı gibi, hayırda da israf yoktur” Eğer sözleri doğru, faydalı ve yerindeyse bir insan ne kadar konuşursa konuşsun, gevezelik etmiş olmaz. Tam aksine gereksiz ve boş konuşmaların bir kelimesi bile israf-ı kelâma gireceğinden hiçbir değeri yoktun Yukarıdaki güzel sözü bütün davranışlarımıza, işlerimize, hal ve hareketlerimize kolayca uygulayabiliriz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Özetleyecek olursak deriz ki, dinleyerek ve okuyarak hayatımıza çekidüzen verdiğimiz takdirde, tek cümle yazmasak bile okuryazar sayılabiliriz.</p>
<p>Günümüzde olduğu gibi, az okuyup çok yazma sevdasına düşersek, yazdıklarımız okunmadığı gibi, kâğıt israfına da vesile oluruz.Bugün “telifat” namındaki telefatın bu kadar kalabalık olmasının sebebi, okuma hazzından, dinleme zevkinden mahrumiyettir.</p>
<p>Kâtip Çelebi’nin dünyaca meşhur “Keşfü’z-Zünûn’undaki hataları tashih etmek suretiyle ona güzel bir zeyl yazan, Avrupalı bilginleri karşısında el pençe dîvan durduran Bayezid Devlet Kütüphanesi hâfız-ı kütübü ve müdürü merhum ve mağfur İsmail Saib Sencer Hocaefendi, okyanuslar kadar geniş olan ilmine ve irfanına rağmen, neden eser yazmadığı kendisine sorulunca “Ne haddimize” demişti.</p>
<p>Güzel yazı yazmak sevdasına düşen genç kardeşim, önce “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459762">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilindiği gibi, bir kimse için okur yazarlığı var denilince, biz ilk etapta onun hiç değilse ilkokulu bitirdiğini anlarız. Kekeleyerek de olsa bir sayfa yazıyı okuyabiliyorsa, düşündüklerini karınca izine benzeyen bir yazıyla kâğıda dökebiliyorsa, kendisine okur yazar sıfatı veririz. Oysa gerçek anlamda okur yazarlık bu değildir. Önce bu iki kavramın birbirinden ayrılması gerekir. Çünkü okumak, tanımı son derece geniş kapsamlı bir meziyet olduğu gibi, yazmak da büyük bir kabiliyet ve ustalıktır. Okuyan insan bilgi açlığını gidermek için çırpman ve hayatını kitaplara adayan kimsedir. Okumak bir cehd, gayret, azim ve sebat işidir. Şöyle on dakika elindeki kitaba göz gezdirdikten sonra esnemeye başlayan veya uykuyla mukavele tazeleyen kimsenin kendini “okuyucu” kabul etmesi mümkün değildir.</p>
<p>Merhum Cemil Meriç’e çok kitap okudum. Bir oturuşta saatlerce sayfaları çevirir, ciltleri devirirdik. Bazen günde beş altı saat, bilâ fasıla okuduğumuz da olurdu. Tabii ki o da pürdikkat dinler, esnemek de dahil, en küçük bir gaflet eseri göstermezdi. Benim dudaklarım yorulur, üstadın kulakları çanak anten gibi görevini yapmaya devam ederdi. Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Allah&#8217;ın iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek ve sahici münevver Cemil Meriç” tam bir dinleyiciydi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459559">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ben, kitapları da insanlara benzetiyorum. Bilgi ve ilgi hâzineleri olan eserler, kâğıtlara ve ciltlere sarılıp sarmalanmadan önce, yazarın kafasında ve gönlündeyken doğum sancıları çekmeye başlarlar. Yeni doğan çocuğunu kucağına alan anne, nasıl sevinçten uçarsa, matbaadan ilk defa çıkan ve tazeliğin ılık buharıyla kasvet dağıtan nur topu gibi bir kitabı da yazarı, eline aldığı zaman aynı duyguyu yaşar, bendine sığmayıp taşar. Kitapların esrarengiz dünyasından uzak olanlar gerçi bu sözlere şaşar, ama bilmek gerekir ki, bizim dünyamızda denizler böyle coşar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70458151">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Lüzumsuz yere taassup gösterip, dini ve tarihi gerçeklerin üstünü örtmeye, hakikatleri gizlemeye çalışmayalım. Olduğumuz gibi görünelim, göründüğümüz gibi olalım. Osmanlı şeyhülislâmlarının, diğer bütün âlimlerin, şairlerin ve edebiyatçıların, kütüphanelerin tozlu raflarında nisyana terk edilen eserlerini incelerseniz, böyle enteresan fetvalara, gediğine konan taşlara bol bol rastlarsınız.</p>
<p>Ebussuud Efendiye sorulan diğer bir soru, Hazret’in verdiği orjinal cevap ise şöyledir:</p>
<p>Soru: Afyon macunu ve afyon yutmaya müptelâ olan bazı kimseler, bu iptilâlarından (kötü alışkanlıklarından) kurtulmak için şarap içseler caiz midir?</p>
<p>Cevap: Afyon müptelâsı kimseler, insanlıktan çıkmışlardır. Ne poh yerlerse yesinler.</p>
<p>Haydi bir örnek daha verelim:</p>
<p>Soru: Bir mescitte imam olmakla, dülgerlik yapmaktan hangisi daha üstündür?</p>
<p>Cevap: Asla namazı bırakmadan, sanat işlemek daha makbuldür.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70164767">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kesin olarak bilinmesi gereken hususlardan biri de şudur ki, kitap okumak ve bu işten zevk almak bir ruh disiplini, bir tecessüs kanatlanması ve zihnî melekelerin haz deryasına dalmasıdır Yakın tarihimizi gözden geçirirsek, hem okurken, hem dinlerken büyük bir zevk alan ilim erbabının uyguladığı bu tatlı disipline hayran oluruz. Eslafımızin âdeta prensip haline getirdiği, oysa bugünkü nesillerin hiç bilmediği, bilenlerin de çok az uyguladığı bir tarz vardır ki, o da değerli bir eseri defalarca okumaktan ve dinlemekten ibaretti. “Ettekrarü alisen, velev kâne yüz seksen” sözü de faydalı bir eseri -yüz seksen defa bile olsa- tekrarlamanın yararını dile getirmektedir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70162894">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Eski kitap meraklıları bilirler; kendilerine kitap imzalayanların kurşun kalem kullanmalarını isterler. Çünkü kurşun kalemle yazılan yazıyı ve atılan imzayı silmek kolaydır. Dolayısıyla kitabı her an elden çıkarmak imkânı ortaya çıkar. Şaka bir yana, değerini bilmeyen, hatta okumayacak olan kimselere kesinlikle kitap imzalamamak, hatta hediye etmemelidir. En güzel armağan, ondan hoşlanan ve eline aldığı zaman büyük bir zevk duyan kimseye verilen armağandır; Bu öyle bir manevi hazdır ki her yarayı kül- lendiren zaman bile, âşık ile mâşuk arasında teati edilen hediyenin değerini eskitmez ve eksiltmez.Eski sahhaflar meselenin bu yönünü bildikleri için, kitabı erbabına vermekten, değerini bilen kimseye satmaktan büyük zevk alırlardı.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70162488">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn-i Sına bir gün deniz yolculuğuna çıkar ve gemide bir lügat bilginiyle arkadaş olur. Bu âlimin devrin hükümdarlarına takdim edeceği Arapça bir sözlüğü okumaya başlar. O kadar ki birkaç gün süren bu deniz seyahati esnasında koca kitabı ezberine alır. Gemi gideceği yere varınca içindekilerin her biri bir tarafa dağılır. Lügat bilgini, eserini takdim etmek üzere hükümdarın yanma girer, girer ama gemi arkadaşı olan zâtın, yani İbn-i Sina&#8217;nın padişahtan büyük saygı gördüğüne şahit olunca şaşkınlığı iyice artar ve bu hürmetin sebebini öğrenmeye çalışır.</p>
<p>Derken lügat âlimi eserini hükümdara takdim eder. Hükümdar da tetkik etmesi için îbn-i Sina&#8217;ya verir. Böyle yaparak kitabın değerinin olup olmadığını, yazarın ödüle layık bulunup bulunmadığını öğrenmek ister. İbn-i Sina esere biraz baktıktan sonra şunları söyler: Bu kitap yeni değildir, eskiden te&#8217;lif edilmiştir. Bu lügatçi daha önceden kaleme alman bir kitabı kendisine isnat etmiş, böylece te&#8217;lif hakkını gaspetmiştir. Bunun delili de benim. Ben bu kitabı ezbere biliyorum. İstersen sen kitabını aç, ben ezbere okuyayım!</p>
<p>İbn-i Sina bunları söyledikten sonra kitabı başından, ortasından ve sonundan sayfalarca okur. Tabii ki lügat bilgini bu manzara karşısında son derece mahçup olur, aynı zamanda İbn-i Sina&#8217;nın, kendisinin ilk defa kaleme aldığı böyle bir eseri nasıl olup da ezberlediğini bir türlü anlayamaz.Aradan çok geçmeden mesele anlaşılır; İbn-i Sina lügati birkaç günlük gemi yolculuğu sırasında ezberlediğini, yazarın mükâfata lâyık olduğunu söyler.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70162185">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bazı âlimlerin ise, kitapları satırlara değil, sadırlara (göğüslere) yazdıklarını görüyoruz. Gerek tarihte, gerekse günümüzde böyle âbide şahsiyetlere rastlıyoruz. Devrimizin maneviyât erlerinden Süleyman Efendi hazretlerine, bu kadar ilmine rağmen niçin kitap yazmadığı sorulunca, son derece çarpıcı bir cevap verir; asıl eserin insan olduğunu, mükemmel insanlar yetiştirmek sûretiyle canlı kitaplar ortaya koymak gerektiğini belirtir. Hazrete göre, ecdadın kaleme aldığı binlerce kıymetli eser kütüphânelerin ıssız ve sessiz köşelerinde beklemektedir. İşte esas mesele, bu kitaplarla tekrar ülfet ve ünsiyet tazeleyecek nesilleri yetiştirmektir. Nitekim merhumun bu metodla çalıştığını, ruh mimarlarını oluşturan zincirin önemli halkalarından biri olarak “kitap gibi insanlar” yetiştirdiğini biliyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70161685">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üç şey vardır ki dünyada onun verdiği lezzet gibi başka bir lezzet yoktur:</p>
<p>1- Tilâvetu’ l-Kur’an</p>
<p>2- Mülâkatu ’r-Rahman</p>
<p>3- Müsâhabetü’l-İhvân</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, Allah kelâmıdır. Dolayısıyla bu İlâhi kitabı okuyan kimse Cenab-ı Hak ile mülâkatta bulunmuş olur. Dostlarla sohbet etmek ise, fâni hayata ebediyyetin izlerini nakşeder. Hiçbir lezzet kalıcı değildir. Oysa gerçek anlamda dostlarla yapılan sohbetin tadına doyum olmaz ve böyle meclislerde söylenen sözler, hükmünü sürdürür. Böyle bir tane bile dostunuz varsa kendinizi mutlu insanlardan kabul edebilirsiniz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70161405">
<div class="ust"></div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sultan Reşad&#8217;ın Duası</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Osmanlı padişahlarının hemen hepsi dinine, vatanına ve milletine bağlı kimselerdi. Gerek yerli, gerekse yabancı tarihçiler tarafından kaleme alınan eserlerde onların dini konularda ne derece hassasiyet sahibi olduklarını çarpıcı tablolar halinde görüyoruz. Nitekim son Osmanlı hükümdarı Sultan Vahideddin’in “Bizim hanedanımızdan her türlü insan gelmiştir; fakat dinsiz birine rastlamak mümkün değildir” şeklinde konuştuğu rivayet edilmiştir. “Padişahlarımızın Din Gayreti ve Vattan Muhabbeti” adındaki eserinde Ahmet Refik Altınay bu konuyu en güzel şekilde incelemektedir.</p>
<p>Sultan Reşad da ecdadı gibi dini hassasiyet sahibi bir hükümdardı. Yaşlı başlı bir “şehzade” olarak tahtta çıkan Hünkâr’ın bir ara mesanesinde taş olduğu tesbit edilir. Cemil Paşanın da araya girmesiyle ameliyat kararı verilir ve Berlin’den İsrael adında ünlü bir cerrah getirtilir.</p>
<p>Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra Yıldız Sarayfnda başarılı bir ameliyat gerçekleştirilinO sırada Mâbeyn Başkâtibi olan ünlü romancımız Halid Ziya Uşaklıgil hatıralarında manzarayı şöyle anlatır:“Bunu haber alınca Hünkâr’ın hatırını sormak için acele Yıldıza gittim. Her zaman olduğu gibi, Başmabeyinci Tevfik Bey’in odasına uğradım. Daha sonra Esvapçıbaşı Sâbit Bey de oraya geldi. ‘Efendimiz sizin geldiğinizi işittiler, pek memnun oldular. Kendileri yatakta yorgun bir haldedirler. Fakat mutlaka sizi görmek istiyorlar. Onun için hemen gitmelisin!’ dedi.</p>
<p>Büyük mabeynden Hünkâr’ın hususi dairesine kadar epeyce uzun bir yol vardı. Sabit Bey’le görüşerek yürüdük. O, bana Hünkâr’m tevekkülünden söz etti. Ameliyat başlamadan önce kıbleye dönerek dua etmiş, “Memleket ve millet için zararlı olacaksam Cenab-ı Hak beni bu ameliyat masasından kaldırmasın!” demiş ve etrafındakilerden helâllik diledikten sonra büyük bir metanetle yatarak kendisini tabiplere teslim etmişti.Sultan Reşad’in ne kadar mütevekkil ve mütedeyyin olduğunu bildiğim için bu hikâyeyi hiç hayret etmeden dinledim”</p>
<p>Mevlevi padişah bu ameliyattan sonra iki yıl daha yaşadı. Vefat ettiği zaman Eyüp’te bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye gömüldü.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70160968">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Diğer kitap düşkünleri gibi Ahmet Mithat Efendi de, kimseye emanet kitap vermezdi. Bu konuda bir taleple karşılaştığı zaman gülümser ve şöyle derdi:- Ben kütüphanemden dışarıya kitap vermem! Çünkü siz onu geri getirinceye kadar zihnim devamlı o kitapla meşgul olur. Ve benim başka işlerle uğraşmama imkân kalmaz. Eğer okumak istiyorsanız buyurun; kütüphanem emrinize âmâdedir. İstediğiniz kitabı çekip okuyun. Fakat alıp götürmemek şartıyla..</p>
<p>Tanıdıklarından birisi, Efendi’nin bu cevabından dolayı darılıp, “Demek bize bir kitabı bile emanet edemiyorsun?” şeklinde konuşunca da şunları söyler:</p>
<p>&#8211; Hayır, bu konuda bana gücenmeye hakkınız yok. Çünkü ben size değil, bizzat kendime güvenemiyorum. Meselâ, herhangi bir kimse bana iade etmek üzere kıymetli bir kitap verse, ben o kitabı geri veremem. Buna elimin ve içimin bir türlü varmayacağına eminim. Ne yapayım, kitap konusunda böyleyim. Herkesin de benim kadar kitaba âşık olduğunu, kıymet verdiğini umduğum için ödünç vereceğim kitabın geri gelmemesinden korkuyorum. Dolayısıyla kitap vermeyişim, dostlarıma emniyetsizlikten değil, aksine onların kitap sevgilerine karşı duyduğum emniyetten ileri geliyor.*</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70160532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kendisi de bu işe son derece önem veren merhum Prof. Dr. Süheyl Ünver Hocanın notlarını karıştırırken “Şark’ta kitap sevgisi’ni dile getiren nefis bir yazısına rastladım, onları da burada nakletmekten kendimi alamadım. Ünver Hoca diyor ki:</p>
<p>&#8220;Yazma kitaplarımızın başlarına, ortalarına ve sonlarına kitap sevgisi hakkında kaydedilen Türkçe, Arapça ve Farsça hem mensur hem manzum çok güzel sözler vardır. Kırk yıllık kütüphane hayatımda bulduklarımı topladım. Bunları Necati Lügal, Ahmet Remzi, Nazmi Tura gibi hocalarımıza ve üstadlarımıza tercüme ettirdim. En anlamlılarından bazılarını buraya aktarıyorum:</p>
<p>-Kitabımın kâğıdının bir köşesini her kim ki nişan için bükerse, bana hançer çekmiş, kanımı dökmüş bir katil olur.</p>
<p>-İade etmek için kitap verdiklerimden o kadar ziyan gördüm ki, muvakkat bile olsa, kimseye kitap vermemek için kendime söz verdim.</p>
<p>-Bu kitap benim ruhumun ve ömrümün mahsulüdür. Ben ölünce nâdân bir cahile kalacak diye korkarım.</p>
<p>-Kitabın yüzüne baktıkça gönlüm eğlenir, emdiğim şeker kamışının sütü gibidir. Sakın kitabımı benden isteme. Çünkü bu, elimden sevgilimi almak gibidir.</p>
<p>-Eğer kendine hilesiz dost istersen, yalnız olduğun zaman eline kitap al. Benim için dünyada en aziz, en mukaddes ve en hayırlı arkadaş ve dost kitaptır.</p>
<p>-Eğer okuduklarını hafızanda saklayamazsan, kitap toplamanın hiçbir faydası yoktur. İlmin evdeyken bir mecliste bulunmayı ister misin?</p>
<p>-Bu benim malimdir diye övündüğün bir şey hakkında herkesin, bu vaktiyle falan kimsenin elindeydi demesi, onun senin de elinde kalmayacağını göstermek için yeterlidir.</p>
<p>-Bu zamanda en hayırlı arkadaş kitaptır.</p>
<p>-Dostların kitabına tama&#8217; etmek kötü huyluluktur.</p>
<p>-Okuyup geri vermemekse civanmertlik değil, namertliktir.</p>
<p>-Benim sevgilim kitap ve kalemdir. Geride kalanların hepsi mihnet, endişe ve gamdır.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69239272">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sözün başında itiraf edeyim ki, arada bir nükseden edebi eser okuma ihtiyacını gidermek için otuz kırk sene önce, hatta daha evvel yayınlanmış kitaplara müracaat ediyorum. İstisnalara tabii ki sözüm yok. Lâkin şurası bir gerçektir ki, mantar gibi biten yayınevlerinin harıl harıl çıkardığı kitaplar kalitesizliğin, zevksizliğin, üslûp derbederliğinin birer numunesi olarak arz-ı endam etmektedirler.Eskilerin eser yazmaktaki titizliklerine, çekingenliklerine, ihtiyatlarına mukabil, yeniler “cahil cesurdur” fehvasınca en kısa sürede bir şeyler karalıyorlar, onları kitap diye piyasaya sürüyorlar.</p>
<p>Okunmaz, bakılmaz dergilerle yayınladıkları birkaç yazı müsvet- tesini heveskârlar, allı pullu kapaklar içinde “global”lı, “bağlam”lı, “saptayım”lı, “yaşam”lı, “mega”lı “sözcük” lerle, kudret-i kalemiyeye sahip eski yazarların şaheserlerinden habersiz yeni yetmelerin ellerine tutuşturuyorlar. Cildine veya şatafatlı ismine aldanıp da elinize aldığınız zaman, bir çuval keçiboynuzuyla karşı karşıya kaldığınızı anlıyorsunuz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69238166">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Harika bir üslubun ortaya çıkması için mânâ ile lafzın mükemmel bir izdivaçda bulunması gerekmektedir. Aksi takdirde bir taraf eksik kalır, ya ifrat veya tefrit ortaya çıkar.<br />
..<br />
Ferid Kâm’ı okuyunuz. Üstadın mânâ ve lafız dengesini son derece hassas terazilerle ayarladığını görürsünüz. Çünkü o hem İslam’ı iyi biliyor, hem de sözüne ve kalemine tam anlamıyla hakim oluyordu. Elmalılı Muhammed Ham di Yazır’ı inceleyiniz. Hak Dini Kuran Dilini mütalâa ediniz. Mükemmel bir tefsir örneğiyle karşılaştığınız gibi, muazzam bir üslubun cazibesiyle de âdeta kendinizden geçersiniz. Hele baş taraftaki dua bölümü tam bir şaheserdir. Babanzâde Ahmed Naim’i tetkik ediniz. Hadis edebiyatının en canlı örneğini, Sahih-i Buhari’nin satırları arasında müşahede edersiniz. Tanpınar’ı okuyunuz. Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihinin satırları arasında maziye seyahat eder, Beş Şehir’de gergef gergef dokunan İslami ve tarihi nakışları seyretmenin hazzını yaşarsınız.</p>
<p>Evet, “Üslub-u beyan, aynıyla insan&#8217;dır!&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69236974">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kelimeler de insanlar gibidir. Onlar için de asalet söz konusudur. İnsanlar yaratılışlarındaki güzellikleri, karakterlerini ve meziyetlerini muhtelif zamanlarda ve çeşitli mekânlarda &#8211; şu veya bu vesile ile- gösterdikleri gibi, kelimeler de mânâ hâzinelerine dalarak yeni renklere ve şekillere bürünürler.</p>
<p>Mütefekkir kelimesini ele alalım: Tefekkürde bulunan, derin düşüncelere dalan, eşyanın içyüzüne nüfuz etmek için çaba harcayan, hadiselerin seyrine bakarak sağlıklı neticeler elde etmek maksadıyla gayret gösteren, ulvî mânâları süfli manzaraların arasından çekip çıkarmak için uğraşan, didinen kimselere “mütefekkir” denir.</p>
<p>“Düşünür” sözü hiçbir zaman bu mefhumu karşılamadığı gibi, bu mânâyı da ifade etmez. İnsan yarın yapacağı işi düşünebilir, ama tefekkür etmez. Kişinin mütefekkir olması için aklını iyi kullanması, gönül dünyasını dalgalandırması, tecessüs ve tahayyül kuvvetlerine hâkim olması gerekmektedir. Düşünür, dar kalıpların ifade aracıdır.</p>
<p>Mütefekkir ise, engin denizleri andıran mânâ okyanuslarının dalgıcıdır. Bu izah tarzından yola çıkarak diyebiliriz ki, tefekkür kırıntısı taşıyan her düşüncede asâlet nişanı vardır. Başka bir ifadeyle, mütefekkirin sözü gibi kalemi de etkileyici bir cazibeye sahiptir. Hele bir de üslûp cilâsıyla cilâlanmışsa böyle yazıları okumanın keyfine diyecek bulamazsınız.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adamın biri, ihtiyar anasını sık sık sırtında taşıyormuş. Bir gün bu manzarayı gören köyün hocası, delikanlıya seslenmiş: “Evladım, anneni bir an önce evlendin Hem sen rahat et, hem de o rahat etsin!” Genç adam: “Hocam gördüğün gibi anam yaşlı, bu saatten sonra evlenmek olur mu?” diye karşılık verince üstten anası, oğlunun böğrüne ayaklarını vurarak lâfa karışmış:</p>
<p>&#8211; Köpoğlusu! Sen hocadan iyi mi biliyorsun?</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="govde"></div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Putlar ruhsuz varlıklardır. İnanç dünyası kararan insanlar kendileri için yeni yeni putlar icad ederler. Unutmayınız ki birçok insanın kendine mahsus putu vardır. Tevfik Fikret ne güzel şöylemiş:</p>
<p>Beşerin böyle dalâletleri var<br />
Putunu kendi yapar, kendi tapar.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bu yaşlı zatlardan biriyle Harun Reşit arasında geçen konuşma ümmî, ama ârif kimselerin gerçek değerini canlı bir tablo gibi ortaya koyuyor.</p>
<p>Harun Reşit, bir gün yolda giderken, fidan diken bir ihtiyar görür. Yanma yaklaşır ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:</p>
<p>&#8211; Kolay gelsin ihtiyar, ne yapıyorsun bakalım?</p>
<p>&#8211; Fidan dikiyorum efendimiz.</p>
<p>&#8211; Bu fidan kaç sene sonra meyva verir?</p>
<p>&#8211; Kısmet olursa beş yıl sonra.</p>
<p>&#8211; Ama siz ihtiyarsınız, bakalım daha o kadar yaşayacak mısınız?</p>
<p>&#8211; Ey müminlerin emiri! Bizden öncekiler bu bahçeyi bırakmışlar. Ben de fidanlarını dikeyim de bizden sonra gelecekler meyvalarından yesinler.</p>
<p>Bu cevaptan hoşlanan Harun Reşit ihtiyara bir kese altın verip uzaklaşmak ister. Ancak büyük bir sevinçle keseyi alan ihtiyar şöyle der:</p>
<p>&#8211; Efendimiz, az önce yanlış şöyledim. Diktiğim fidan beş yıl sonra değil, -keseyi göstererek- hemen meyvasını verdi.</p>
<p>Bu sözden de hoşlanan halife, bir kese daha altın verdi. İhtiyar sevincini katlayarak dedi ki:</p>
<p>&#8211; Şevketlû efendim! Sayenizde memleketimizin toprakları o kadar verimli ve mahsûldar bir hale geldi ki, bir fidan yılda iki defa meyva veriyor.</p>
<p>Harun Reşit aynı fidanın üçüncü defa meyva vermesini görmemek için vezirinin kulağına eğilir ve şöyle seslenir:</p>
<p>&#8211; Buradan çabuk uzaklaşalım, aksi takdirde bu ihtiyar bütün altınlarımızı alacak!</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kadıköy vapurundan çıkarken, herif-i nâşerifin biri, üstad Ahmet Rasim’e bir güzel çarpar, omzunu incitir. Ünlü yazarımız can acısıyla başını çevirip bakınca adam daha da küstahlaşır, “sersem!” diye bağırır.Ahmet Rasim Bey hiç renk vermez, güya tanıdık teşhis ediyormuş gibi, dikkatli bir şekilde baktıktan sonra sorar:</p>
<p>&#8211; Ne dediniz?</p>
<p>&#8211; Sersem!</p>
<p>&#8211; Öyle mi? Müşerref oldum! Bendeniz de Ahmet Rasim!</p></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/">Dursun Gürlek – Çınaraltı’nda Kitap Sohbetleri ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:23:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA['şey'kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve iman sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[benzetme]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hidayeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakar]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24281</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dost ile ettiğin ahdi unutma Gel gönül dost illerine gidelim Sakın bu fanide sen vatan tutma Gel gönül dost illerine gidelim Aziz Mahmud Hüdayi(k.s) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class="size-medium wp-image-24282 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D.jpg 1200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></div>
<div>Dost ile ettiğin ahdi unutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim<br />
Sakın bu fanide sen vatan tutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim</p>
<p>Aziz Mahmud Hüdayi(k.s)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o hayrı itiraf etmeli ve desteklemeliyiz. Düşmanımızda bile olsa&#8230; Dosttaki yanlışı ve düşmandaki doğruyu süzmek kemâlâttır. Bunu yapabilen çok azdır. Çoğumuz için dostlarımızın her işi toptan iyi, düşmanlarımızın her işi de toptan kötüdür. Akrabamıza, hemşerimize, soydaşımıza, aynı takımı tuttuğumuza, aynı partiye oy verdiğimize ise asla lâf söyletmeyiz. Bu maalesef bugün çok yaygın bir fıtnedir. Hak ehli olan Hakk’ın ölçüsüyie dostluk ve düşmanlık yapar. Ne dostluğu ne de düşmanlığı toptan yapar. Ayırdederek, düşmanına bile hakkını teslim ederek yapar. Dostunu sever, dostunun yanlışını sevmez. Düşmanını sevmez, düşmanının doğrusunu sever.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hazreti Ömer (ra) insanların ticarette, yolculukta ve komşulukta belli olacağını bildirmiştir. Özellikle bu üç işte tökezleyen kişiye karşı mesafeli durmak gerekir.</p>
<p>Dostu tanıyamamanın bir sebebi de kişileri yanlış yere koymaktır. Tanışa arkadaş, arkadaşa dost denmez. Hepsinin yeri ayrıdır. Her arkadaş dost değildir. Arkadaş yanındaki, dost canındakidir. Bir gün bir Hak dostu, dervişine sormuş: “Evlâdım senin hiç dostun var mı?” Derviş: “Var efendim, hem de pek çok!” demiş. Mürşid: “Evlâdım kimsenin o kadar çok dostu olmaz. İyi düşün&#8230;” deyince derviş biraz daha düşünüp cevap vermiş: “En az üç dostum var.” Mürşidi tebessüm etmiş, ona şöyle demiş: “Evlâdım üç dostun da yoktur. Bir dostun bile varsa Allah’a şükret. O dostunu da sık sık ziyaret edip canını sıkma!”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kişinin gönlünde ne varsa, kişi odur. Gönlünde aşkı barındıran tepeden tırnağa aşk olur, nefreti barındıran tepeden tırnağa nefret olur. Gönlüne Firavun’u koyan Firavunlaşır. Gönlünü Müsâ’yı (as) koyan Müsâlaşır. Gönlüne Hazreti Ahmed’i (sav) koyan, Ahmedleşir. Kişilerin aslı mahşerde ortaya çıkar. Dünyadaki savaş meydanları gibi mahşerdeki hesap meydanı da dost ile düşmanm ayrıldığı yerdir. Temel fark şudur ki dünyadaki savaşlarda bazan hak ile bâtılın hangi taraf olduğu bılmemeyebilir. Mahşer meydanında ise hak ve bâtıl apaçık ortaya çıkar. Orada saflar bellidir. İnsan ya Allah’a dost olanların safına ayrılır, ya da Allah’a düşman olanların safına&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzel ahlâk vermek demek, çocuklara sadece güzel ahlâk üzerine konuşmak demek değildir. Çünkü çocuklar sözden çok davranışa bakarlar. Ana-baba istediği kadar dindarlık propagandası yapsın, samimi değillerse çocuk onu hemen anlar. Ama ana-baba güzel ahlâklı ise hiç konuşmasalar bile çocuklar güzel ahlâkı alır, Özümserler. Böyle yetişmiş çocukları alıp küfür ülkesınin ortasına koysanız bile ışıl ışıl parlamaya devam ederler. Hiç korkmanıza gerek yok. Yeter ki biz iyi ve doğru olalım, onları küçükken hayra, kulluğa alıştıralım. Onlara hem sevgi, hem saygı verelim. Onlar Rabbimizin hidâyetiyle yürür giderler.</p>
<p>Çocukların terbiye alması da Rabbimizin sünnetine, âdetine göredir. “Rabb&#8217; kelimesi ile &#8220;tcrbiyyc&#8217; ve &#8216;mürebbî&#8217; kelimesi aynı kökten gelir. Rabb, “terbiye eden’ demektir. Rasülullah Efendimiz (sav) buyurur: &#8220;Beni Rabbim edeblendirdi (terbiye etti) ve ne de güzel edeblendirdi (terbiye etti)!” O Şanlı Rasül’ün (sav) ahlâkına bakalım: Kalden ziyâde hâl, sözden ziyade öz, vaazdan ziyade sohbet vardır. Ya hayır söylemek ya susmak vardır. Nefret ettirmek değil sevdirmek, zorlaştırmak değil kolayiaştırmak vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Peygamberler dışında her insan hata işleyebilir. Mesele kendimizi ve herkesi artı ve eksi yönleriyle beraber değerlendirebilmektir. Nitekim Hazreti Ali Efendimiz (kv) şöyle der; “Öncekilerin ne dediğini biliyor musun? Sevdiğini, dostunu ölçülü sev. Çünkü bir gün gelir o dostun düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü buğz et. Çünkü düşmanın bir gün olur da dostun olabilir.” (Tirmizî)</p>
<p>Hayali olmayan kişinin hayal kırıklığı da olmaz. Yani insanlara abartılı bir şekilde, onları eksiğiyle-fazlasıyla tanımadan hemen güven duymanın sonu güven yıkımıdır. Tersi de doğrudur. Hoşumuza gitmeyen bir davranışıyla kesin hüküm verdiğimiz kişiler belki de bizim yakın dostumuz olabilecek kişilerdir. Bir türlü vasatı, yani orta yolu bulamıyoruz. Peki orta yolu nasıl buluruz? Yine aynı cevap: Hak ölçüsünü bilip tutmakla&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her insanın değerli bir yönü vardır. O yöne odaklanmakliyiz. Onu keşfetmeye çalışmalıyız. Kişilere kıymetlerine göre davranmalıyız. Hazreti Aişe (ra) vâlidemiz şöyle buyuruyor: “Rasülallah (sav), bize insanları lâyık oldukları yerlere koymamızı emretti.” Burada liyâkat ve ehliyet meselesi ortaya çıkıyor. Bugün genellikle akrabamız, arkadaşımız, hemşerimiz ve çevremizden olan, bize hep evet demiş kişileri iyi konumlara koyarız. Ama hiç düşünmeyiz, onların kıymeti ve karakteri belki o konuma değil, başka bir yere uygundur. Aslında bir kişiyi lâyık olmadığı derecede yüksek veya düşük bir konuma getirenler üç zulmü birden işliyorlar, haberleri yok. Birincisi, tuttukları adamın bilgisi, yeteneği ve becerisi o işe uygun olmadığı için sevdikleri kişiye zulmediyorlar. İkincisi, o konuma gerçekten lâyık olmasina rağmen kenarda kalanlara zulmediyorlar. Üçüncüsü, o işi yapamayacak birisini işbaşına getirince işlerin bozulmasına yol açıyorlar. Dolayısıyla o işe ve o işten</div>
<div>yararlanan belki milyonlarca insana da zulmetmiş oluyorlar.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana gençler okuma listesi sorduğunda genellikle “Ne okursanız okuyun ama özellikle kendisi olmuş insanların kitaplarını okuyun” derim. Bunlar yazdıklarını yaşamış, yaşadıklarını yazmış insanlardır. Arifler, samimi ve ahlâklı insanlar yani&#8230; Elbette benim de tavsiye ettiğim başka yazarlar, düşünürler var. Ama ilk yapılması gereken sağlam bir akâid ve fıkıh öğrenmektir. Dünyada da, ukbâda da işe yarayacak budur. Hayatımızda şunu düstur yapalım. Ne iş yaparsak yapalım önce düşünelim: “Bu iş Allah’a yarar bir iş mi?” Eğer Allah’a yarıyorsa ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun yapalım. Çünkü Rabbimizin yardımı O’nun sevdiği iledir.</p>
<p>İmam Buhârî’yi, İmam Gazzalî’yi, Mevlânâ’yı, Hâlid-i Bağdâdî’yi (ks) düşünelim. Bu zâtlar “Evimden uzakta ne işim var?” demediler. İlim ve irfân için memleketlerini bırakıp çok uzak diyarlara gittiler. Bu bir İslâm geleneğidir. Milyonlarca İslâm âlimi bir hadîsi öğrenebilmek, bir kitabı elde etmek, bir âlimi görebilmek, bir mürşidden istifade etmek için binlerce kilometre seyahat ettiler. Çileler çektiler&#8230; Üstelik maddî getirisi olmadığını bilerek&#8230; Onların aileleri de yıllarca bu ayrılığa sabrettiler. Kolay bir şey değil.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her kitabın bir vakti vardır. Özellikle âriflerin kitapları hemen alınıp okunmaz. Çünkü onlar Rabbânî ilhâm ile yazılmıştır. O yüzden okunmazlar, okuturlar. Bir ârifîn kitabını daha gönül kapınız açılmadan okursanız hiçbir şey anlayamazsınız. Ama 0 kapı açıldı mı okumadan yapamazsınız. Pek çok ârif ve şair, &#8220;Bu kitabı ben yazmadım, bana yazdırıldı” derler. Bu sözü çoğu anlayamaz. Bunu anlayabilmek için ilhâm nedir, onu bilmek gerekir. Birileri için, bir şeyler için değil, Allah için ilim yapan, beste yapan, şiir yazan, tasarım yapan insanlar bu sözü anlarlar. Çünkü kişi çabayla, zaman harcayarak, kendini zorlayarak bunları vücuda getiremez. Zaten bir eserin ruhundan o eserin “üretim” mi, “aktarım” mı olduğu anlaşılır. Tasavvuf kitapları da, bilim, edebiyat, şiir kitapları da, mimarlık ve müzik eserleri hep böyledir. İnsana verdiği feyz de buradan gelir.</p>
<p>Bu kitaplar “Benim de bir kitabım olsun” diye yazılmamıştır. O zatların gönüllerine inen Rabbânî nisbetle yazılmıştır. Bir bağ kurulup öyle yazılmıştır. Benim de bu eserlere tevâfuk etmemi, yani denk gelmem için benim gönlümün de Hak nüruna ve ilhâmına açılması gerekir. Gönül açılmayınca zihin, zihin açılmayınca göz de açılmaz. Bu gibi ilhâm eseri kitaplar o yüzden yazılmaz, yazdırılır; okunmaz. okutulur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kitaplar insanlar gibidir. Aynen insanlar gibi onlar da çeşit çeşittir. Değerli kitap da vardır, değersizi de&#8230; Okunacak kitap da vardır, bakılacak kitap da&#8230; Elde tutulacak, tozu alınacak, göz hizasındaki veya alt taraftaki raflara konacak kitaplar vardır. Pırıl pırıl, daha kapağı açılmamış kitaplar vardır. Döne döne okunmaktan paramparça olmuş kitaplar da&#8230; Meselâ bendeki Mesnevî tercümesi ve Şeyh Gâlib Dede Divanı sürekli açılmaktan, okunmaktan, çizilmekten, sayfaların kulakları kwnlmaktan parça parçadır. Çünkü bu ikisi benim sırdaşım, dertdaşımdır. Sıkıntı anlarında onlarla hasbihal ederim.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68764663">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde Mütercim Asım Efendi’nin “Okyanus” diye bilinen, el-Muhît başlıklı Arapça-Türkçe sözlük tercümesini karıştırıyordum. “F-r-c” maddesine denk geldim. Orada Asım Efendi merhum aynı kökten gelen “fercet” kelimesini izah ederken çok hoş bir hikâye anlatıyor. İbni Hallikân Tarihi’nde geçen bir olaymış bu&#8230; Amr bin el-Alâ adlı bir âlim, Haccâc-ı Zâlim’in zulmünden kaçıp Yemen taraflarında on sene kadar inzivaya çekilmiş. Bir gün bir kişinin diğerine Haccâc-ı Zâlim’in öldüğünü müjdelediğini ve “Onun şerrinden âlem kurtuldu” anlamında bir Arapça beyit okuduğunu duymuş. Beytin içinde geçen “fercet” kelimesini işiten Amr diyor ki: “Hangisine daha çok sevineceğime şaşırdım. Zâlim Haccâc’ın ölmesine mi, yoksa uzun zamandır “fürcet” diye bildiğim kelimenin aslında “fercet” diye okunması gerektiğini öğrenmeme mi!”</p>
<p>İşte bu zevkin adı ilim zevkidir. Bu zevk, bu aşk, başka hiçbir şeyde bulunmaz. Bunu sadece ilim ehli, ilim tâliplileri ve ilmin kadrini birazcık anlamış olanlar bilir. Geri kalanına bunu anlatmak çok zordur. Hele bizde ilimle uğraşan, hayatını ilme ve öğretmeye adamış kişilere genelde dudak bükülür.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68763078">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Son yirmi yıldır sinemada ve Netflix gibi mecrâlarda görülen en yaygın temalardan birisi de cinsel sapkınlık&#8230; Her ahlâksızlık gibi cinsel sapkınlıkların meşrulaştırması süreci genellikle şöyle işler: Önce sapkınlıklar filmlerde görünür hâle getirilir. Böylece insanlar gördüklerini gerçeklik saymaya başlarlar. Gerçeklik zamanla gerçek olur. Sonra sapkın kişiler mizahi karakterler olarak gösterilir, insanlar onlara gülerler. Gerçeklik çirkin olmaktan çıkar, eğlenceli hâle gelir. Sonra bu sapkınların yaşadığı trajik hikâyeler anlatılır. İnsanlar onlara acır, üzülür. Sonra onların ne kadar yetenekli oldukları gösterilir, insanlar hayran kalır. Bu şekilde bu sapkınlıklar halk nazarında normal sayılmaya başlar. Sonra o sapkınlıklar hukukî olarak normalleşir. Sapkınlar ve sapkınlıkların görünürlüğü arttıkça normal sayılmadan da öteye geçer. “Moda” ve “şık” telakki edilir. Yani normalleşen giderek normatifleşir. Sapkınlık “olması gereken” bir özellik olarak görülmeye başlanır. Lut kavminde de böyle oldu, Atina’da da, Roma’da da, bugünkü Batı&#8217;da da&#8230; Ona teslim olmuş Doğu’da da&#8230; Bu meşrulaştırma sürecine bakarsanız şu sıralarda hemen her Batılı dizide veya filmde bir şekilde bahsedilen veya ima. edilen çocuk istismarı sapkınlığının da yakında normallestirileceğinden emin olabilirsiniz.</p>
<p>Filmlerin bu meşrulaştırmadaki rolü çok belirgindir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68762264">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>La Casa de Papel diye bir dizi var. “Darphane” anlamında&#8230; Duymuşsunuzdur. Bayağı popüler. Netflix’te üç sezondur yayında&#8230; İlk sezonunu izlemiş, ikinci sezonunda sıkılıp bırakmıştım. Üçüncü sezon başladı diye duyunca dizinin başına dönüp tamamını birkaç gün içinde izledim. Hikâyesini burada anlatmanın lüzumu yok. Ben asıl bu dizi vesilesiyle Batı’nın geldiği noktayı yorumlamak istiyorum.</p>
<p>La Casa de Papel, önce İspanya Darphanesi’nin, sonra da Merkez Bankası’nın bir çete tarafından dâhiyâne bir şekilde soyulmasını anlatan bir dizi&#8230; Son dönemde Narcos, El Chapo vb. gibi suça, kanunsuzluğa, hatta vahşete güzelleme yapan pek çok film ve diziden birisi&#8230; İnsanlar elbette kanun dışı işlere ilgi duyarlar. Nasıl yapıldığını bilmedikleri için merak ederler. Bir de işin cesaret ve heyecan boyutu var. Batı’da bu tür dizi ve filmlerin çoğalmasının asıl sebebi bu. Çünkü Batı’da insanların genel ruh hâlleri usanç, bıkkınlık, depresyon, tatsızlık, renksizlik, heyecansızlık&#8230; Batılılar soğuk ve ıssız yaşarlar. Düşünün, bugün İngiltere’de Yalnızlık Bakanlığı var.</p>
<p>Hayatın yalnız yaşandığı Batı’da insanlar çok katı kurallarla çevrili bir hayat yaşarlar. Orada herhangi bir sokağa gidip bakın. Onlarca işaret levhası görürsünüz: “Şurdan şuraya park etme,” “Şu şu saatler arasında park etme,” “Buraya asla park etme,” “Mahallemiz gözetim altındadır, şüpheli şahıslar hemen polise ihbar edilir” gibi&#8230; “Düzen” adına insanların robotlaştığı bir toplum&#8230; Böyle aşırı disiplin içinde boğulmuş insanlar hayatta neyi özler? Biraz heyecan, hayatta olduğunu hissettiren güzel hisler&#8230; Peki bunları nereden bulacak? Bu yüzden içlerindeki uyuşukluğu aşmak için alkol, kokain ve türlü haplar gibi uyarıcılar kullanırlar. Biz genelde bunlara “uyuşturucu” diyoruz ama moda olan zararlı maddeler aslında uyuşturmaz, uyarır. Hoşluk, heyecan, cesaret hissi verir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68760973">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Temsil, genellikle teşbih ile yapılır. “Teşbih”in kök anlamı &#8220;benzemek”tir. “Şüphe” kelimesi ile aynı “ş-b-h” kökünden gelir. Peki “benzetmek” anlamındaki “teşbih” ile “gerçekliğinden emin olmamak” anlamındaki “şüphe” kelimesinin ne ilgisi var? Sevgili kardeşlerim böyle şeyleri boş geçmeyelim. Biraz duralım, düşünelim. Ama düşünme temelsiz olamaz. Düşünmek için önce araştırmak, öğrenmek ve bilmek gerekir. Biraz araştırınca anlarız ki “benzemek” anlamındaki “teşbih” zaten “tam aynısı olmak, tıpatıp aynı olmak, birebir olmak&#8221; demek değil. “Gibi olmak” demek&#8230; “Şüphe” de zaten “net olmak&#8221; değil, “gibi olmak, yaklaşık olmak, belirsiz olmak” anlamını ifade eder.</p>
<p>Peki, o zaman “Teşbihte hata olmaz” sözü ne demektir? “Bir şeyi bir şeye benzeteceksen veya bir şeyi bir şeyle temsil edeceksen, örnek vereceksen önce doğru dürüst düşün, dogru bir benzetme yap, yanlış anlamaya yol açacak bir benzetme sakın yapma” demektir. Hâlbuki biz bu sözü “Ben saçmalasam da mâzur gorunuz” mânâsında alıyoruz. İşte bu gibi sapmalar hep bizim kışilığımızdeki, imanımna olan bağlılığımızdaki eksiklerın dıle vurmuş yansımalarıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68755598">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğer bugün izzetimizin ve vakarımızın kaybolduğundan şikâyet ediyorsak demek ki şahsiyetimizde, dolayısıyla ahlâkımızda bir mesele var. Eğer sadece bugünün geçici değerleriyle, diliyle, işleriyle, tarzıyla kendimizi târif ediyorsak bilelim ki biz Allah’ın adamı değiliz. Çünkü kulluğumuzun yönü şaşmış demektir. Yönü şaşıran yolu şaşırır. Yolu şaşıran ise kendini şaşırır.</p>
<p>Müslümanların iki asırdır süren izzet eksikliğinin bir sebebi de kendi tarihine, dünya tarihine, başka medeniyetlerin ahvâline hep Batı’da hâkim olan moda kavram ve modellerle bakmalarıdır. 1800’lerde başlayan bu hastalık hâlâ dönem dönem maske değiştirerek devam ediyor. O günden bugüne değin belki milyonlarca meşhur olan ve olmayan müminin hayatı İslâm’ın biricikliğini ve mümin olmanın hususiyetini bir kenara bırakıp, Batılı fılozof ve yazar-çizerlerin sözlerini tercüme ve şerhle geçti. Kendi dinlerini bile bir Batılının övücü bir lâfıyla anlamaya ve anlatmaya çalışanından tutun; Batı’daki laiklik, demokrasi, kapitalizm, evrim gibi kavramların aslında İslâm’da da mevcut olduğunu canla başla isbatlamaya çalışanların haddi-hesabı yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68754893">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Geçmiş toplumlar, devletler, medeniyetler, düzenler, olaylar, fikirler üzerine tefekkür etmek hikmetin bir yoludur. Yani tarih, hikmetin sahnesidir. Sünnetullahın, âdetullahın somut olarak göründüğü meydandır. Zaten tarihin yani olayların ve toplumların serencâmı üzerinde tefekkür etmek bize Rabbimizin bir emridir. Mevlâmız, Fâtır Süresi’nin 44. âyetinde buyurur: “Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kâdir olandır.”</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753648">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bugün gençlerde büyük bir ahlâk ve iman sorunu var diyoruz. Peki ya daha yaşlılarda? Bizler çok mu düzgünüz? Ana babalari böyle çarpılan gençler ne yapsın? Bugün sokakta kendini “dindar veya muhafazakâr” olarak tanımlayanlardan her yaştan, okumuş-okumamış birilerini çevirip birkaç itikad sorusu sorsak önemli bir kısmının eksik, hatalı, hatta sakat inanca sahip olduğunu görürüz. Hele hadisler ve kader bahsini açtığımız anında yıkımı görürüz.</p>
<p>Evet, velîmeden kokteyle düşüş hikâyesini iyi düşünmek gerek&#8230; Bugün hilâfetçi oportünistler, başörtülü feministler, sakallı kapitalistler, namazlı sekülerler, ilâhiyatçı oryantalistler, zikirli hedonistler türediyse bu, bir gecede olmadı. Dini güç görme yerine gücü din görme zilletimiz iki asırlık bir hikâye. İki asırdan bu yana “Gücümüz olmadığı için zelil olduk” diyenler güce saldırıp, her ne pahasına olursa olsun gücü elde etmeye yönelince İslâm’ı, imanı, ahlâkı kelimeler hâline düşürdüler. Bugün geldiğimiz bu acı aşama; Osmanlı’da başlayan iman ile yetinmemek, imanı güç ile eşitlemek ve kendisi olmaktan çıkmak sürecinin son aşamasıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753171">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Menfaat ve güç peşine düşen nice dindar insanın nasıl yolunu ve yönünü kaybettiğine her gün şahit oluyoruz. Cihâddan fesada, dâvâdan nemaya, imandan küfre kayan çok&#8230; Bu perişanlığın belki de en çarpıcı göstergesi “muhafazakâr” televizyon kanallarıdır. l980’lerde ve 90’larda dindar insanlar “Ah keşke bizim de bir televizyon kanalımız, bir gazetemiz olaydı” diye hayıflanırlardı. Bu TV kanallarının ilkinin kurulma aşamasında Anadolu’da pek çok yerde toplantılar yaptılar. Dindar insanlar büyük heyecan yaşadılar. Onlardan bunun için para topladılar. Bu “İslâmî” kanal böyle açıldı. Ama kısa sürede piyasa şarkıcılarının fink attığı bir kanal hâline geldi. Ezanın hoparlör ile okunup okumayacağını mesele eden, kadın spiker kullanmayan bu kesim şarkıcı hanımların ekranında müstehcen şekillerde arz-ı endâm etmesini caiz görmüştü. Bu “dindar” kanal sonra Yahudi Fox’a satıldı. Bugünlerde de “Amerika’nın Sesi” adlı Amerikan devletinin propaganda kurumunun gönüllü ve gururlu aktarıcısı durumunda.</p>
<p>İkinci “dindar” kanal daha enteldi. Başlarda kaliteli ve iyi niYetliydi. Entelektüel abilerimiz güzel programlar yapıyorlardı. Türküler, şarkılar, İstanbul gezintileri, şair abilerimizin sohbet programları, hele “Esmâü’l Hüsnâ” gibi küçük ama çok vurucu programlar bizleri mest etmişti. Bu kanal da işi sulandırmada gecikmedi. “Halk böyle istiyor kardeşim” dediler, “reyting” dediler. “Nabza göre şerbet” ve “köprüyü geçene kadar” mantığıyla hızla yozlaştılar. Bir zamanlar “İslâmî” içerikli programlar yayınlayan o kanal 28 Şubat’tan sonra hızla pespaye bir eğlence kanalı hâline geldi. Bir zamanlar Hazreti Yusuf gibi dinî dizileri yayınlarlardı. Şimdi ise Hindu aileleri ve gelenekleri konu alan Hint dizilerini yayınlıyorlar.</p>
<p>Bu örnekleri çoğaltabiliriz. “İslâm” ve “din” denildiği anda bir iddia ortaya çıkar. Mesele o iddiada bulunmak değildir. O iddiaya uygun yol tutmaktır. Her iddia isbat gerektirir. Bu düsturu biliriz ama sadece mahkemelerde geçerli olduğunu düşünürüz. İslâm dâvâsı da bir iddiadır. İşimizle, düşüncemizle, kişiliğimizle o iddiaya ve dâvâya lâyık olmak gerekir. Henüz lâyık olmasak bile haddimizi bilip bilmeye, kılmaya, olmaya gayret etmeliyiz. Fakat 1990’lardan itibaren “İslâmî” etiketli kişiler, gazeteler, televizyonlar, vakıflar, dernekler, halkalar, cemaatler böyle yozlaştıkça “İslâm” sadece etikette kaldı. Bunları “İslâm” sananlar hayal kırıklığıyla imanlarına bile zarar vermeye başladılar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750938">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bizim medeniyetimizin adı aslında “tevhid medeniyeti”dir. Endülüs’ü, Buhara’yı, Osmanlı’yı, Selçuklu’yu kuşatan eksen tevhiddir. Bu medeniyetin esas farkı şu veya bu coğrafya veya zamanda olması değildir. Tevhide, imana, ihlâsa dayanmasıdır. Sadaka taşının benzerini başka medeniyetlerde bulamamamızın sebebi bu kulluktur. Savaşa bile zikir ile gidilmesinin, hayatın her alanını kuşatan vakıfların, müslim-gayri müslim diye şehirlerin bölünmemesinin, tek sesli müziğimizin olmasının, hemen her yerde, sofradan zikir halkasına, kubbeden ders halkasına kadar kullanılan şekil olan dairenin dayandığı ilke tevhiddir. Başka medeniyetlerle benzeşen veya onlardan aldığımız unsurları bile tevhid rengine boyayarak alırız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750052">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizde bilgi, teknoloji ve servete vurgu daha fazladır. Çünkü bunlar güç olarak görülen şeylerdir, biz güç ile kafayı bozmuş durumdayız. 1970’lerden beri postmodernizmin türlü versiyonlarıyla kendi kibrinden şüpheye düşen Batı’yı bile hâlâ biz yüceltiyoruz. Bu da bizim güç ile olan, varlık ve madde ile olan çarpık ilişkimizin yansıdığı bir konu.</p>
<p>Meselâ “teknoloji” deyince aklımıza hemen akıllı telefonlar, roketler, uçaklar geliyor. Ama kuş evini, sadaka taşını, leylekleri tedavi etmek için 19. asırda Bursa’da kurulmuş hastaneyi bir teknoloji olarak saymayız. Süleymaniye’yi “Medeniyetimiz duygu medeniyetidir, işte müthiş bir sanat eseri” diyerek gösteririz. Ama o caminin onlarca bilim dalından yararlanmadan yapılamayacağını görmezden geliriz.</p>
<p>Sorunumuz yine aynı: Değeri olmak ayrı, abartmak ayrı. Batı’nin bilimi ve teknolojisinin değeri var ama o kadar da değil. Çünkü bir şeyin değeri Allah katındaki değeridir. Niyet, yöntem ve hedefler ilişkilidir. Batı’nın üçünde de ölçüsü Hak değildir. Dayandığı temel ilke çıkardır, bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68748863">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Endeks dediğimiz şey istatistik bilimine dayanır. İstatistik ise yanıltma ve yalanın güçlü bir aracıdır. Çünkü size farklılığı değil ayniliği dayanir. Bu hususta hidâyete erip Abdülvâhid Yahyâ ismini almış Fransız düşünür René Guénon’un dilimize “Niceliğin Egemenliği” başlığıyla çevrilen kitabını okumanızı salık veririm. Meselâ bu İslâmîlik Endeksi’nde kullanılan “kişi başına düşen gelir” rakamları genel zenginliği yüksek olan Batılı ülkelerde bile size gerçeği göstermez. Sanki orada herkes bu ortalama rakamları alıyormuş gibi bir his verir. Kaldı ki “kişi başına” diye çevirdiğimiz tabir aslında “per capita”dır ki “kelle başına” demektir. Evet, istatistik kelleye bakar, kişisel özelliklerinize, aklınıza ve kalbinize bakmaz. Farkınızı, insanlığınızı hiçe sayar. İstatistiki her araştırma; tasarımı, yöntemi, veri toplanması, tasnifi, analiz edilmesi ve ilan edilmesi aşamalarında manipülasyona açıktır. İktidarlar kendi aleyhlerine olan şeyleri halktan gizlemek için istatistiklerle oynarlar. Kişilerin, ülkelerin, devletlerin belirli endekslerin üst sıralarında yer almak için yaptıkları sahtekârlıklar çoktur. Hatta Yunanistan’ın iflas bayrağı çekmesinin altında da istatistik sahtekârlığı var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68747746">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Size somut bir örnek vereyim&#8230; Bir zamanlar benden lngilizler’in yapacağı Mevlânâ filmi için senaryo danışmanlığı yapmam istenmişti. lngiliz senarist ilk taslak senaryoyu yazmış. Bana gönderdi. Okudum, notlarımı aldım. Sonra lngiliz yapımcı ve senarist ve birkaç ilahiyatçı Türk akademisyen ile beraber toplandık. Bizim ilahiyatçılar metinde çok yanlış görmemişlerdi. Ben ise Mevlânâ hazretlerinin meyhanede gösterildiği, ırmakta çıplak yıkanan bir Rum kızını görüp âşık olduğu gibi sahnelere şiddetle itiraz ettim. Gerçekte olmamış bir şeyi oraya koymanın yanlışlığını belirttim. Yapımcı ve se. narist bana çok şaşırdılar. Yapımcı bana dedi ki “ama bu &#8216;artistic license,’ yani kurgu özgürlüğüdür. Her sanatta vardır.”</p>
<p>Bu işte seküler anlayışın ahlâkı, yani varlığı, yani ötekine karşı sorumluluğu nasıl böldüğüne çok güzel bir örnektir. Ben de cevap verdim: “Kurgu, gerçek olmayan şahıslarla ilgili yapılabilir. Gerçek olan şahıslarla ilgili bilmediğiniz, hele dinimize göre günah olan bir şeyi yakıştıramazsınız. Velev ki o kişi gerçekte de bu haramları işlemiş olsa onu aktarmak yine câiz değildir. Çünkü başkasının günahını ifşâ etmek de haramdır. Böyle bir şey yok iken eğer kurgu diyerek o kötü fiilleri Mevlânâ’ya veya herhangi bir müslim-gayrimüslim insana yamarsanız o zaman da bu iftirâ olur, o da haramdır. Bunlara senaryoda da olsa müsaade etmek vebaldir. Bu da benim müminlik mesuliyetimdir. Eğer ben bu vebâle ses çıkarmazsam bu benim için ahlâksızlık olur.” Sonuçta o kısımları uzun tartışmalar ile çıkarttırdım.</p>
<p>Ama daha acı olanı söyleyeyim. Oradaki ilâhiyatçı kardeşlerimiz, o Ingilizler kadar benim söylediklerimi şaşkınlıkla dinlediler. Çünkü onlar da bu ahlâkî kötülüğü öyle algılamıyorlardı. Günlük, sınıfta, yazılarında anlattıkları tasavvuf, felsefe, din olabilirdi ama kendileri aynen skeüler bir insan gibi dini ayrı, sanatı ayrı görüyorlardı. İşte bizim asıl meselemiz budur. Müslümanlar kendi dinlerine aynen bir seküler, bir inanmayan gibi bakmayı kanıksamış durumdalar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68742522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müminin bir şeyi meşrü, makbül ve matlüb görmesi yine imân iledir. İmân eden kalp ve akıl iledir. Mümin kişinin bir şeyi meşru görmesi; sadece 0 şey elverişli ve işlevsel olduğu için olamaz. Bütün dünya bir işi yapıyor diye o işi hemen meşrü kabul edemez. Asıl ölçü, o şeyin Rabbimizin kelâmındaki, Rasülallah Efendimizin sünnetindeki ve bu iki kaynaktan neş’et eden yorumlardaki ilkelerdir. Mümin bunlara mutabaat sağlamalıdır. Çünkü Allah’ın yarattığı şeyler ve hâdiseler, işlevlerine ve sonuçlarına göre değil, Allah’ın ölçülerine uyduğu için doğru, iyi ve güzel kabul edilir. Bu düşünce için de, somut işler için de böyledir.</p>
<p>Yani namaz veya oruç beden sağlığına çok faydalı, yani işlevsel olduğu için makbül ve matlüb addedilmez. En önce ve en başta Rabbimizin emri olduğu için yapılır. Böyle yapmak kişiyi “müslim”, yani “teslim olmuş” yapar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68740627">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İrfân aslında “ben”in tanınması ile başlar, sonra “sen,” en son da “O” gelir. Yani irfân yolculuğu “ene”den “huve”ye veya &#8220;hü”ya gitmektir. Tarikatlerdekj seyr u sülük da böyledir. Derviş evvelâ kendisinin aslını görmeye başlar, sonra diğer insanlarda da aynı aslı görür, yani “sen”e erişir. Kişi, “sen”e doğru sefer ettiğinde her insandaki güzelliği ve doğruyu görmeye başlar. Onlara talip olur ve alır. Eğer bakışı böyle doğrulursa, dünyası da doğrulur. Kendi dışındaki hiç kimseyi hor göremez. Herkeste bir kıymet olduğunu bilir. Ona göre kendine en uzak düşüncede, tarzda, sürette, dinde olan; hatta düşmanlık eden kişiye bile ibret ve hikmet nazarıyla bakar. Dışlamaz, aşağılamaz, kendinden ayrı görmez, ötekileştirmez. Hataları kendinde, güzellikleri canlı-cansız her şeyde görmeye başlar. Kişi en son da Allah’ı hakîkatiyle tanımaya başlar. O’na erer.</p>
<p>Kişi kendi gerçek “ben”ini ancak “ben”den, “benlik”ten, “bencillik”ten kurtularak anlayabilir. Demek ki irfân “benlikten kopmak,” “kendinden ayrı düşmek” ve nihayetinde “kendini Hakk’ta bulmak” demektir. Bu sefer; sadece ben, sen, o denilen kelimelerden ibaret değildir. Kişi ben ile sen, sen ile o arasındaki farkları ve yabancılığı aslına bağlanarak giderir. Insanın ve tüm varlığın aslı Allah’tır (cc). İnsanın aslı da Hâlık olan Mevlâmızın yarattığı hilkattir, fıtrattır, tabiattır, tıynettir. Kişi kendi aslında Rabbimizi görünce diğer kişi ve varlıklarda da aynı aslı görmeye başlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68738123">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Genellikle benzetme yaparken hemen ekleriz: “teşbihte hata olmaz.” Çoğumuz bu ifadenin “benim bu teşbihimde, benzetmemde hata yoktur” anlamında olduğunu sanırız. Oysa bu, “teşbih hata kaldırmaz, aman dikkat et” demektir. Çünkü benzetmelerdeki yanlışlar kalıcı olur. Benzetmeler bu bakımdan çok tehlikelidir. Benzetme edatı olan “gibi” kelimesi bir cümleden düşerse her şey alt-üst olur. Zaten kutsal kitaplar da bu şekilde tahrif edilmiştir. Meselâ Hıristiyanlık’ta “Tanrı kullarina şefkatte karşı baba gibidir” cümlesindeki “gibi” gitmiş, hâşâ “Tanrı babadır” kalmıştır.</p>
<p>Bu tür yanlış ve yamuk benzetmeler dilimizi ve düşüncemizi de yamultmuş durumda. .. Çünkü dil, düşüncenin penceresidir. Zihindeki ve kalpteki yamulma hemen dile yansır.</p>
<p>Şunu artık anlayalım: Kendisi olamayanın kendi dili olamaz. Başka dünyaları ve dilleri de asla hakkıyla anlayamaz. Bu kopuş içinde olanlar gerçek Batı’yı da bilmezler. O yüzden ABD’de zencilerin kölelikten kalan zararlarını giderme anlamı olan “positive discrimination” kelimesini, geçmişinde böyle bir lekesi olmayan şu memlekette “pozitif ayrımcılık” olarak tercüme edip rahatlıkla kullanabilirler. Batı’da bizdeki “dindarlık” kavramı ile ilgisi olmayan “muhafazakârlık” kavramını da öyle&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68730607">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68728438">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>İki asırdır Müslümanlar fikir sahasında çorak, doğru&#8230; Fakat bunun sebebini konuşanlar hemen &#8216;bir ifrat-tefrite düşüyorlar. Ya “Bizde düşünceyi İmam Gazali öldürdü, felsefemiz yok ondan bu hâlde” diyenler çıkıyor ya da “düşünmek” fiilini Batılı, dünyevî ve tek boyutlu olarak algılayıp “eleştirel, sorgulayıcı, araştırıcı kafa kalmadı” diye cevap verenler&#8230; Oysa İslâm’da felsefe yoktur, tefekkür vardır. Felsefe bilinmeyeni bilmeye çalışmak; tefekkür bilineni tanımaya çalışmaktır. Mümin yokluk içinde arayış hâlinde değildir. Varlığın içinde kavrayış hâlindedir.</p>
<p>Düşüncesi yokluk içinde olanlar sadece bencil, yıkıcı, zulmedici işler üretir. Zira kendini taniyamayanın yaptığı bilim ilim değildir. Gerçek ilim ancak gerçek iman sahiplerinin elindedir.</p>
<p>Hidâyete nâil olan kalp; güzel niyetin şevkiyle fikrini, zikrini ve şükrünü güzelleştirmeye başlar. Zihin, dimağ ve muhakeme kalbin “amel” menziline olan seferindeki binekleridir. Bunların her biri kendi başına iş yaparsa da netice her zaman hayır olmayabilir. Ancak selîm, Sâlim bir kalp hayır üretebilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68727992">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kulun üç işi var: fikir, zikir, şükür.</p>
<p>İman eden fikreder, bu fikir ile Rabbini zikreder, bu zikir ile de şükreder.</p>
<p>Kişi fikretmezse ne tam anlamıyla zikredebilir ne de kâmilen şükredebilir. Akıl sahibi olmayana, yani fikredemeyene mesuliyet yoktur. Ancak ükredebilen iman sahibi olur. Müminin düşüncesi de hayırdır, güzel ameldir. O fıkrederek bir eser ortaya koyduğunda, bir bina yaptığında, bir eser yazdığında, bir vakıf kurduğunda, bir yazı yazdığında, bir alışveriş yaptığında, bir insana tebessüm ettiğinde, bir yetimin elinden tuttuğunda bütün bu hayırları ve güzellikleri yaratan Rabbimizi zikretmiş olur. Kişi fikredebildiği ve zikredebildiği için âlemde Mevlâmızın halifesi olmak şerefine nâil olur. Bu nimet için de şükreder. İman nimetini hayata, talebeliğe, yazarlığa, sanata, düşünceye, ticarete, medeniyete yansıtan kul, bu amelleriyle şükreden kul olur. Şükretmeden gerçek kul olunmaz. Nitekim Rabbimiz buyurur: “Öyleyse artık Allah’a kul ol! Ve şükredenlerden ol!” (Zümer Süresi, 66. âyet)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68725181">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>1960’lara kadar taşrada yaşayan ve mektep görmemiş ana-babalarımızın, nine-dedelerimizin dinî bir sâfîyetleri vardı. Entelektüel tartışmaları bilmezlerdi ama Allah’a, Rasül’üne, ashaba ve âriflere itikadları ve hürmetleri tamdı. Onların şehirlere gelip üniversite okuyan çocukları ise onları beğenmemeye başladılar. Onların “körü körüne” inançlarını, Kur’ân’a olan hürmetlerini, evliyâya olan muhabbetlerini beğenmiyorlardı. Haklı oldukları şeyler vardı elbette. Kur’ân’ın öğrenilmemesi, bazı âdetlerin İslâm ile bağdaşmaması gibi konularda haklıydılar. Fakat İslâm’a “akıl dini” dedikçe, “Hurafeleri yok edelim” diye haykırdıkça külü ile beraber közü de çöpe atmaya başladılar. Kur’ân’ı bir “metin” olarak görme, hadîsleri kendi kafalarına göre kabul veya reddetme, mezhepleri, tarikatleri, âlimleri inkâr etme aldı yürüdü.</p>
<p>Bu gidişât maalesef muhabbetsiz imana, usülsüz mâlumata, edebsiz muamelâta dönüştü. “Dincilik”, dindarlığın yerini aldı. Son yirmi yılda maddî güç elde edildikçe takvâmız, yakînimiz, ihlâsımız artmadı. Aksine güç için, kâr için, makâm için haramları hafife almaya, nefsimizi din gibi görmeye başladık. Bu süreçte en çok yamulanlarımız en çok okuyanlarımızdan çıktı. İnançsız Batılı yazarları, filozofları önce eleştirmek için okumaya başlayanlar giderek onların fikirlerini esas almaya başladılar. Üzerine dinî söylem kılıfı giydirerek&#8230; Nitekim yazının başında bahsettiğim dindar arkadaş gibi pek çoğu için Vefâ hazretleri gibi meşhur sâlihleri yermek çok kolay iken, herhangi bir inançsız Batılı filozofa lâf söyletmek kolay değil.</p>
<p>Kısacası üniversite okumuş, “entelektüel” sıfatı taşıyan yazar-çizerlerimiz bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa savruldu. Bilgisiz inançtan, inançsız bilgiye doğru&#8230; Mânevivatın gücüden,gücün maneviyatina doğru..</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68724840">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde felsefe hocası bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir şey söyledi: “Fatih Sultan Mehmed derviş olmak istediğinde Vefâ hazretleri onu reddetti.” Buraya kadar doğru. . . Ama bakın bu erdemli davranışı getirip nereye bağladı: “Vefâ hazretleri aslında kibir göstermiş oldu. Fatih’e şunu demeye getirdi: “Asıl iktidar senin değil, benimdir.’”</p>
<p>Bunu işitince donakaldım. Her şeyi güçle, çıkarla, makamla, parayla, pulla açıklamaya ne kadar yatkınız. Bu dindar arkadaş bile böyle bir fazileti dalâlet gibi görüyordu. Bu davranışı örnek alacağına, Vefâ hazretlerinin maddi gücü esas görmemesinin arkasındaki imânı ve ihlâsı, Allah ve Rasülullah’a olan sadakâti takdir edeceğine, hakkı bâtıl gibi görüyordu. Dehşetengiz bir şey. Bunu da duyacaktık demek ki. Ona elbette gereken cevabı verdim. Ama bu sözler içimdeki derin bir endişeyi tekrar harekete geçirdi: “Nereye gidiyoruz?”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68723075">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yaptığımız, öğrendiğimiz, anlattığımız her şeyi Allah için yapalım. Her şeyden önce itikâdımızı, helâl ve haramları çok iyi öğrenelim. Her işimizi âhirete yarayacak şekilde niyetlenip yapalım. Her bilginin kıymeti onun gereğini yapmaktan geçer. Kulun bilmesi, anlaması ve anlatmaya gayret etmesi hep ameldir. Hepsi her amel gibi mahşerde Rabbimizin mîzânına konulacaktır. Aman o dehşetli günde kaybedenlerden olmayalım.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68722672">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir şeyin haddi, o şeyin hakkıdır. Kişinin ilmi genişledikçe hürmeti ve tevâzuu artmalıdır. Çünkü bildiğinin ne kadar az olduğunu fark ettikçe konuşmaktan ve hüküm vermekten ar eder. Bu, sadece ilim ve irfân erbâbında değil, gerçek sanat erbâbında da böyledir. Meselâ büyük bestekâr İsmâil Dede Efendi irtihâlinden Önce “Ben müsikîyi biraz bilirim zannederdim. Fakat şimdi anlıyorum ki, ben daha o denizin kenarında ayağımı bile ıslatamamışım” demişti.</p>
<p>Eslâfın ilim ve sanat alanındaki büyüklerinin hepsi bu tevâzua sahiptir. Bu tevâzuun sebebi el-Alîm olan Mevlâmız’a hürmetlerinden ve edeblerinden gelir. Büyüklerin bu engin tevâzuları ve mahviyetleri imânlarının göstergesidir. İrfânlarının göstergesidir. Zîrâ Rabb’ini bilen, kendini ve haddini bilir.</p>
<p>Evet, bilmek, anlamak ve anlatmakta çok sorunumuz var. İzâh sorunu hepimizin sorunudur. Çünkü bir şeyi tam anlayamayan onu anlatamaz. Bir şeyin anlamına ulaşamayan, o anlamı karşıdakine nasıl aktarsın ki? Anlatma sorunu bizde çok yaygın bir marazdır. O yüzden uzun uzun konuşuruz, ne kadar çok gereksiz ayrıntı bildiğimizi göstererek aslında köksüzlüğümüzü gizlemeye çalışırız.</p>
<p>Panellerde, konferanslarda, televizyon programlarında söz verilen kişiler genellikle “Efendim, bu geniş konuyu 20 dakikada anlatmak elbette mümkün değil” diye başlarlar. Oysa her ilim engin olsa da, gerçekten bilen kısa bir sürede de işin özünü bildirmeye kâdir olur. O vakit içinde muhataba, zaman ve zemine göre en faydalı ve özlü şekilde bildiğimizi aktarmamız gerekir.</p>
<p>Aslında anlatamayanlar dörde ayrılıyor:</p>
<p>Birincisi, hiç anlamamış olanlar. Onların zâten anlatma ihtimâli sıfırdır.<br />
İkincisi, anladığını düşünen ama onu aktaramayanlar. Bunlar belki dile hâkim olamayanlardır.</p>
<p>Üçüncüsü, anlamadığını anlayamamış olanlar. Bunlar boş klişeleri tekrarlayarak ömürlerini geçirirler.</p>
<p>Dördüncüsü ise anlasa da anlaşılmaz olmayı tercih edenler. Niçin? Çünkü muhatabın anlayamadığı şekilde konuşmak bizde kişiye “itibar” kazandıran bir şeydir. “Entelce” konuşmak dâima karşıdakini “câhil” yerine koyar ve bu aradaki açık, entele yeterli statüyü temin eder. Halbuki gerçek arıdır, durudur, anlaşılırdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68721213">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Matematık derslerinde uzun uzun uğraşıp çözmeye çalıştığımız “x+y=z” türünden denklemleri hatırlayın. Buradakı &#8220;x&#8221; aynen “y ve z’&#8217; ’gibi bilinmeyen rakamları göstermekte kullanılır.Git gide dilimizde de“&#8217;iks şahıs”, “&#8217;iks araba” gibi kullanımı yaygınlaştı. Peki,‘ &#8216;x’ ’harfinin“ şey’ ’den geldiğini biliyor musunuz?</p>
<p>Hikâyesi ilginç. Endülüs’te her ilimde olduğu gibi matematikte de ileri olan Müslümanlar bilinmeyen rakamı ifade etmek için Arapça “şey’un” derlerdi. Bizim “şey” kelimesi yani. . . Fakat İspanyolcada “ş” sesi yoktur. Bu sesi ancak “x” sesi ile ifade ederler. Onu da “kh” diye, yani hırıltılı “h” olarak okurlar. İspanyollar Arapça bu kelimeyi “xey’un” olarak okudular. Bilinmeyen bir şeyi ifade etmek için “xey&#8217;un” kelimesinin ilk harfi olan “x”i kullandılar. Dolayısıyla tâ 1OOO’lerden bu yana bilinmeyene “x” denmesinin temelinde de “şey’ ’ var.&#8217;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720767">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Sistem”, “strateji”, “fınans” gibi kelimelerin nereden, nasıl alındığı, kök anlamlarının ne olduğu hepimizin dikkatini çeker. Ama asıl dikkatimizi çekmesi gereken en önemsemediğimiz, en olağan, en çok kullandığımız kelimelerdir. Meselâ “şey”&#8230; Bizim günde yüzlerce kez kullandığımız bir kelimedir.</p>
<p>“Şey” kelimesinin dilimize geldiği yer Arapçadır. Bu dilde “şey”, bizim bugün Türkçede kullandığımız anlamda olduğu gibi “istemek, irâde etmek” anlamına da gelir. “İnşallah” da “Allah dilerse”, “maşallah” ise “Allah’ın dilediği olur” demektir. Şimdi düşünelim, “nesne” mânâsında kullandığımız “şey” nasıl oluyor da “istemek, irâde etmek” anlamına gelebiliyor? Demek ki nesne olarak, olay olarak ismini koyamayacağımız kadar çok ve sürekli olan her şey Mevlâ’nın irâdesi, yani emri ile yaratılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720010">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İslâm geleneğinde her ilim aynı zamanda bir ahlâk alanıdır. Hatta her meslek de öyledir. Çünkü neyin ne olduğunu bilen kişi, neyin ne olması gerektiğini de bilir. Bilmekle de kalamaz. Bilen aynı zamanda kılan, kıldığıyla da olan kişidir. O yüzden gerçek bilenler adam olanlardır. En çok hürmete lâyık olanlar da işte bunlardır. Alimler ve ârifler insan gibi insan, adam gibi adamdır. Bilmek ve kılmak arasında, kılmak ve olmak arasında mesafe yoktur. Olmaması gerekir. Çünkü hakkıyla bilen, Allah’ın ve Habibi’nin ahlâkına yakın demektir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Olunca tekrar farklı bir seviyede, farklı bir kalp aklıyla bilmek, tekrar o yeni bilişle yeni kılmak, yeni kılmak sonucunda bu kez bambaşka bir kemalât basamağında tekrar olmak&#8230;Ahlak bizce budur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68719544">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim olmadan amel, amel olmadan irfân elde edilemez. Gerçek akıl-fıkir Hakk’a râm olmuş akıl-âkirdir. Akılda-fıkirde Batı’ya benzeyerek onun üç asırdır sürdürdüğü zulüm çarkını kıramayız.</p>
<p>Kendimiz olmak demek, kendi aklımız-fıkrimize yaslanmak demektir. Aklı-fikri doğru anlayalım. Şikâyet ve suçlu aramak yerine kendimize, işimize bakalım. Nitekim Mevlâmız buyurur. “Ey imân edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Süresi, 105. âyet)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718631">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde genç bir arkadaşımın sözü beni çok etkiledi. Bilirsiniz, Rasülullah Efendimiz bir kişiye muhatap olduğunda bütün vücuduyla ona dönerdi. O kardeşimiz bu sünnetten başka bir ibret daha aldığını söyledi: “Mümin bir konuya, bir işe, bir meseleye kenarından tutarak, üstünkörü bakamaz. Bütün kalbi ve zihniyle ona yönelmeli ve onu fethetmelidir.”<br />
Ben bu mânâyı pek sevdim.</p>
<p>Bu bahis bana dört kavramı hatırlattı: vücûd, vücûh, vuzûh, vukûf.</p>
<p>Bir kişiye, konuya, işe, meseleye bütün vücûduyla, varlığıyla yönelmek gerekir. Vücûh, yüzünü dönmek, odaklanmak demektir. O hâlde Vücûd Vücüh etmeli. Vücûh ise kişiye vuzûh kazandırır. Vuzûh, bir meselenin tam açıklığa kavuşması demektir. Yani kişi bir şeye odaklandığında 0 şey ona tamamen açılır. Bu Yaradan’ın biz kullarına verdiği büyük bir kuvvet ve nimettir. Vuzûh ise vukûf getirir. Yani kişi vuzûh kazandıkça vukûf da kazanır. Vuküf bir şeyin bütün yönlerine tam anlamıyla hâkim olmak demektir. Bir şeye hâkim olan kişi ise o şeyin hikmetini anlar. Ayrıca onun hakkında hüküm verme yetkisi kazanır.</p>
<p>Vücûd, vücûh, vuzûh ve vukûf bir araya geldiğinde gerçek varlık bilgisi ortaya çıkar. Kısacası bir şeye yönelmek, kapalı ve eksik bir yön bırakmadan tam olarak bilip anlamak, ona uygun amelin şartıdır.</p>
<p>Mevlâ O’nun rızâsına uygun bilenlerden, kılanlardan ve olanlardan eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718061">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde sevdiğim bir büyüğüm anlattı. Dekanı olduğu İslâm İlimleri Fakültesi’nin önüne ısrarla mescid yapmak isteyen yetkililere, hemen yanındaki Eğitim Fakültesi’nin yerinin daha uygun olduğunu söyleyince “dindar” mimar şöyle söylemiş: “Ama mescid ilâhiyata uyar, eğitim fakültesine uymaz.” Evet dinimizi böyle “bahisleştirmek”, “mevzü hâle getirmek,” ondan uzaklaşmak demektir. Bugün yapı, öğretmen-Öğrenci ilişkisi, ders verme tarzı, edeb ve usül olarak dinimizi öğreten okullar ile diğerleri arasında ne fark var? Böyle bir eğitimden geçen birisi tahsilli olur, ama acaba terbiyeli, maarifli olabilir mi?</p>
<p>İslâm’ın çok önemli bir farkı da budur. Bilmek de, yapmak da, olmak da Allah için yapılırsa makbuldür. Yoksa kimsenin sırf bilim yapmak için bilim yapması, sadece para kazanmak için ticaret, sadece oyum çoğalsın diye siyaset yapması ne onu ne dr yaptıği işi hayırlı kılmaz.Hem niyetin hem işin kendisinin hem de yapılma usûlünün Allah ve Resulü&#8217;nün hükümlerine uyması gerekir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68717577">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Okuyalım, tamam ama önce en gerekli şeyleri okuyalım. Mühendis mühendisliği okuyacak ama Önce akaidi, ilmihâli, tefsiri, Siyeri, hadîsi usülüyle, sağlam kaynaklardan ve kişilerden öğrenecek. Ancak o zaman mühendisliğimiz, sosyologluğumuz, işçiliğimiz bir işe yarar. Kulluğu bilmeden sadece &#8220;Ben müminim” diyerek hayatımızı kulca yaşayamayız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68636077">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div></div>
<div class="">Bilene ve bilgiye saygı Allah’ın, Rasülallah’ın, âlimlerin ve âriflerin hep emrettikleri temel bir edebdir. Biz bu edebden uzak olduğumuz için ne bilebiliyoruz ne de bilmeye çalışıyoruz.</p>
<p>“Osmanlı çok büyüktü” diye konuşup duranlarımız bile aslinda Osmanlı’yı pek bilmiyorlar. Aynı olayları, aynı sloganlan tekrarlayıp duruyorlar. “Osmanlı neden büyük?” diye sorduğumda cevap veremiyorlar. “Sınırları büyüktü, hazinesi büyüktü, sarayları büyüktü, nüfusu büyüktü” gibi saçma cevaplara sapıyorlar. Oysa Osmanlı büyüktü, çünkü sanattan siyasete, ticaretten eğitime kadar her alanda hayatın merkezine imani ve kulluğu yerleştirmişti. Osmanlı kıymetli, çünkü bize kulluğun neler yapabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Fakat bunu söylerken de Osmanlı’nın hiç hatâsı yoktu diyemeyiz. Hata ve yanlış her yerde, her devirde, her toplumda olur. Ama Osmanlı’da sistemin özü kulluk olduğu için yönü de genellikle hayra, adâlete, şefkate ve insaniyete doğrudur. Bunu bilmek lâzım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68635807">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Paris’te 40 senedir yaşayan bir ağabeyim var. Şu sıralarda bizim evde misafir ediyoruz. Dün şehir dışına gitti. Gece yarısı döndü .Bu sabah ben “Abi neler gördün anlat” dedim. Bir kafeye gittiğinden bahsetti. Otururken yan masadaki gençlerin Batı’yı övdüklerine, sık sık Paris’ten hayranlıkla bahsettiklerine kulak misafiri olmuş. Dayanamamış -zaten benim gibi o da hiç dayanamaz- gençlere dönmüş: “Yavrum, oralar sizin bahsettiğiniz gibi hiç değil. Sizin şu oturduğunuz kafelere ancak merkezi yerlerde rastlarsınız. Öyle sandığınız gibi parıltılı bir hayat yoktur orada” demiş. Gençlerden birisi: “Hiç olur mu? Sen nereden biliyorsun, hiç orayı gördün mü?” diye cevap vermiş. Ağabeyim de “Yavrum, ben 40 seneden beridir oradayım. Batı sizin sandığım gibi değil” demiş ama bizim gençleri yine de iknâ edememiş.</p>
<p>Edemez, zira bu zanlar, sözler, alkışlamalar bilgisizlik kadarı hattâ ondan da fazla aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Bunun üzerine ben de ağabeyime dedim ki: “Eskiden “Komünistler Moskova’ya!’ diye bağıranlar vardı. Şimdi de bizim gençlere &#8216;Batıcılar Batı’ya’ diye bağırmak lâzım. Gitsin görsünler, ne olduğunu da anlasınlar.” Ağabeyim ise “Vallahi kardeşim, gıtseler de göremezler” dedi. Ne kadar doğru! Kişi aklıyla, gözüyle değıl kalbıyle, niyetiyle görür çünkü&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68634789">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nasıl Kur’ân herhangi bir kitap değilse, onu okumak da başa sözleri okumaya benzemez. Kur’ân’a hürmet Rabbimize hürmettir. Kur’ân’ı anlamada da hürmet esas olmalıdır. Diğer kitaplar gibi okuyup, kendimize göre anlamlar çıkaramayız.Rasülallah Efendimiz’e (sav) ilim ve irfân yoluyla bağlı olan, ahlâkıyla sünnete ittibâ etmiş âlimlerin yazdıkları tefsirleri okumak gerekir. “Ben üniversite okudum, aklım var, zaten Allah ‘akletmeyi’ bize emretmiyor mu?” diyerek Kelâmullah’ı kendi kafasına göre yorumlamaya kalkanlar, onu herhangi bir “metin” gibi görenler o Kitâb’dan nasib alamazlar. Kur’ân bir mihenktir, yani Hak ehli ile bâtıl ehlini birbirinden ayırır. Müminler okudukça inşirah bulur, ferahlar, haşyete kavuşur, Allah’a olan muhabbet ve bağlılıkları artar. Fakat kâfirler ve münâfıklar ise aynı âyetleri okudukça daha çok saparlar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir Ramazan’da bir yerel televizyona misafîrdim. Sunucu bir ara mushafı eline aldı. Mushafın aralarına renkli ayraçlar yerleştirmişti. Bana dönerek sordu: “Yıldız âyetiniz nedir?” diye&#8230; Şaşırdım&#8230; “O ne demek?” diye sordum. Bana “Sizi en çok etkileyen âyet, her konuğumuza soruyoruz” diye cevap verdi. O zaman anladım ki İngilizce “meşhur, muteber, rağbet gören” anlamındaki “star” kelimesinin tercümesi olarak “yıldız” kelimesini kullanıyor. Ben ise “Allahu Teâlâ’nın her kelâmı bizim için güneştir” deyip konuyu kapattım. Bu gibi hürmetsizlikler maalesef yaygınlaşıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633276">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğitimin sağlıktan, ulaşımdan, iktisattan çok önemli bir farkı var. Sağlık, ulaşım vb. gibi alanlar insanı inşâ etmez, onun hayatını kolaylaştırır. Eğitim ise insanı inşâ eder. Yani toplumu istenen düzeye, vasfa, seviyeye ulaştırmak için eğitime ağırlık vermek gerekir. Bina inşâsına verdiğimiz değerin onlarca katını insan inşâsına vermedikçe bu şikâyetlerimiz bitmez. O hâlde hedeflediğimiz medeniyet ihyâsının yolu insan inşâsından geçer. Onun için önce bilmenin, bilincin ve bilgeliğin değerli olduğunu anlamak ve yaşatmak gerekir.</p>
<p>Öyle anlatırlar&#8230; Bir gün Fâtih Sultan Mehmed, vezirleriyle devlet bütçesini görüşüyormuş. Bir ara maliyeye bakan vezirine “Medreselere ne kadar para ayırdınız?” diye sormuş. 0 da bir rakam söylemiş. Fâtih, “Olmaz, 0 bütçeyi en az iki katına çıkarın” demiş. Bunun üzerine veziri: “Ama efendim, bır medresede kırk talebe varsa onlardan belki on tanesi başarılı olur. Bu kadar düşük bir başarı oranı için bu kadar para ayırmak israf olmaz mı?” diye itiraz etmiş. Fâtih ona şu ibretli cevâbı vermiş: “Sen kırk kişiden on kişi yetişir diyorsun. Oysa ben sana iki katına çıkar derken kırkta bir kişi hesabına göre soylemiştim.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68632461">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Artık Batı’nın başarısından, ilerlemesinden, kalkınmasından, biliminden, felsefesinden, tankından, uçağından övgüyle bahsederken şu temel soruları sormaya alışalım: Bir, bu başarı hangi niyet ve hedefe göre, hangi yöntem ile elde edilmiştir? Iki, bu başarı Allah katında makbul müdür? İki soruya da Batı sözkonusu olunca hak üzere bir cevap bulmak mümkün değil. Faydalı gördüklerinizin arkasında bile mutlaka bir insanları soyma tezgâhı vardır. Spordan felsefeye, bilimden teknolojiye kadar bu böyle&#8230; Elbette Hakk’ı hakkıyla tanımayanın işi hak olmaz. 0 hâlde bunlar başarılıdır, ama asla Rabbimizin “muvaffakiyete ulaşanlar” diye vasfettikleri değildir. Çünkü ne niyetinde, ne gayretinde, ne yönteminde, ne de hedefinde hak yoktur.</p>
<p>Biz yıllardır bu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Batı olsun, Doğu olsun küfrün siyasetteki, ticaretteki, teknolojideki bâtıl başarısına öykünenleri uyandıramadık Hatta bu konuda kendini dindar sayanlar, birçok bakımdan Batıcıları bile geçtiler. O kadar kendilerinden, Rablerinden kopmuş, ümidi kesmiş, şaşkın vaziyetteler.</p>
<p>Bu gibiler acaba eski devirlerde yaşasaydılar firavunları, Nemrudları, Neronları, Ebu Cehilleri mi; yoksa çilekeş İbrâhimleri, mütevâzı Mûsaları, fakir İsâları, yetim Ahmedleri mi “başarılı” görürlerdi? Kendilerine hangilerini “rol model” olarak alırlardı? Bu soruyu sormak ne kadar dehşetli ise, verilecek cevabı tahmin etmek daha da dehşetli maalesef&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631614">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İki asırdır Müslümanlar olarak Batılıların “başarıları”nın dedikodusunu yapıyoruz. Onları “başarılı” buluyoruz ve taklit etmeye çalışıyoruz. Ama neye göre? Görünüşte güçlü olmak, bir şeyleri icat etmek, dünyada söz sahibi olmak kendiliğinden haklı, iyi ve doğru olmak demek değildir. İyi, doğru ve haklı olabilmek için bağlanılan ilkelerin de iyilik, doğruluk ve hak olması gerekir. Yoksa insanlık tarihinde ürettikleri düşünce, sistem, devlet, ordu, bilim ile insanlığı yozlaştıran, yok eden, aşağılayan pek çok medeniyet geldi geçti. Piramitler az buz bir başarı değil. Ama onları kendilerine mezar olarak yaptıranlar kendilerini ilah ilan etmiş sapık firavunlardı. Demek ki başarıdır, beceridir ama tevfik değildir. Roma da büyük bir medeniyetti ama insanları aslanlara parçalatıp bunu eğlence olarak on binlerce kişiye seyrettirmeyi spor addetmişti.</p>
<p>Hak ehli olanın ortaya konan “başarılar”a olan bakışı da hak üzre olur. Yani Allah’ın ve O’nun Rasül’ünün (sav) ölçüsü üzerine&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631002">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bugün “başarı” dediğimiz aslında “tevfik” kavramıdır. “Vefk” kökünden gelir ki “bir nesnenin başka bir nesneye uygun gelmesi” demektir. Muvafakat, muvaffak, tevâfuk, ittifâk vb. hep aynı köktendir. Tevfik de “bir kişinin işinin râst gitmesi” anlamına gelir. Bu anlamlara bakınca hep kişinin niyeti, dileği ve işinin belirlenmiş bir çizgiye, bir yola, bir ölçüye uyması anlamı öne çıkıyor. Denk gelmek, denk düşmek, isteğine kavuşmak hep bu anlamın çağrışımları. O hâlde âyette geçen “tevfik,” kişinin niyeti ve gayretinin Hakk’in takdirine uygun düşmesi, uygun olması demektir. Yani birileri için değil, birilerine göre değil, modanın gerektirdiği gibi değil. Bu herhangi bir kelime değil. Her tevhid kavramı gibi teviîk kavramı da bizi Hakk’a ulaştırıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68630281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bazı Amerikalı markaların reklâmlarında şöyle sloganlar var. &#8220;You can do it,&#8221; “lust do it.” “Yapabilirsin, hadi!” ve “Hadi yapsana!” gibi güya teşvik edici sözler bunlar&#8230; Güya 0 spor ayakkabısını giyen zıplayacak hoplayacak, elli kilometre koşacak, ipince, dalyan gibi hanımlar ve beyler olacak. Aslında şu saydığım şeylerin hiçbirini demeden bunları ve daha başka pek çok şeyi demiş oluyor bu sloganlar&#8230;</p>
<p>Batı’nın bu “başarı” sözleri, bugün bir etik, hatta neredeyse bır din hâline geldi. Din nâmına bir şey kalmayınca yerini boyle zırvalarla dolduruyorlar. “Başarılı insan” denince akla meselâ iyi insanlar, bağış yapan, fakirler için çalışanlar gelmiyor. Kariyerinin zirvesine ulaşan, çok para kazanan, iyi kötü meşhurlar anlaşılıyor. Yani şöhretin iyisi kötüsü yok. Oysa İngilizcede iyi şöhretliler için “famous”, kötü şöhretliler içinse “infamous” derler. Fransızcada da aynı fark var. Dilimizde maalesef bu farkı tek kelimeyle ifade edemiyoruz. Ama biz de “şohret” dediğimizde daha çok kötü şöhretliler önde.</p>
<p>Oysa başarmak, Allah’ın izniyle, takdiriyle, lütfuyla olur. Hüd Suresi’nde Hazreti Şuayb’in (as) dilinden olan o duayı öğrenelim ve sık sık söyleyelim: “Ve mâ tevfiki illâ billâh. Aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629778">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kişi kadrini bildiğine hürmet eder. Biz Allah’ın, imanın, dinin kadrini unuttuğumuz için Rabbimize ve O’nun elçisine hürmetimiz de çok eksik. Çoğu okumuş yazmış gencimiz küfür içinde debelenip gitmiş Batılı filozoflara gösterdiği saygıyı Rabbânî âlimlere ve âriflere göstermiyor, âyetten veya hadisten “malzeme” diye bahseden ilâhiyatçılar var. İngiliıce iki kelime öğrenip okuduğu kitaplardaki bâtıl modelleri alıp Kur’ân’a ve itikâdımıza yamamaya çalışanlar var. Aristo ve Eflâtun bir şeyler mi söylüyor? Bizimkiler hemen “İşte hikmet söylüyorlar” deyip, iman ölçüsünü terk edip onlara tilmiz oluverirler.</p>
<p>Batılılar rasyonalizmi mi övüyorlar? Hemen bizde “Dinimiz akıl dinidir” diyenler türer. Daha “akıl” ve “rasyonalite” kavramlarının farkını bile bilmeden&#8230; Batılı fîlozoflar tarihselcilikten mi bahsediyorlar? Hemen bizde birileri Kur’ân’ın tarihsel bir metin olduğunu -hâşâ-iddia etmeye başlar. Onlar yorumsamacı felsefeyi mi icâd ettiler, bizdekiler de hemen aynı yöne dönüverirler. Bu şekilde bir asırdır sünnete yapılan saldırınin hiç utanmadan-sıkılmadan Kur an a da yapılmaya başlandığına şâhit oluyoruz. Ne acı!</p>
<p>Evet, hikmet her şeydedir, herkestedir, her yerdedir. Ama bu hikmete sahip olanlar içindir. Yani iman nüru ile her şeyin ve oluşun özünü görebilenler için&#8230; O öz, o asıl da sadece Rabbimizdir. Müslüman her güzele ve doğruya açıktır. Fakat Müslüman olmayanlardan örnek almaz, ibret alır. Hikmet de kadir-kıymet ölçüsü içinde elde edilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629033">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ın kadrini unuttuğumuz, yani ona yakîn olamadığımız için en önemli konuları ayrıntı, en basit konuları ise çok büyük işler gibi görüyoruz. Zaten kişinin kalbinin ahvâli hemen neye, ne kadar kıymet verdiğiyle anlaşılır. Kişi kime kıymet veriyorsa onun dostudur. Kimin kadrini biliyorsa onun ehlindendir. “Kadir” kelimesi ile “takdir,” “kader” ve “mikdar” kelimeleri aynı kökten gelir. Demek ki kişi Rabbi’nin ona takdir ettiği kader içinde, neye ne ölçüde muhabbet, değer, üstünlük verdiğine göre kadir sahibi olur.</p>
<p>Bir kişinin kadrini bilmek aynı zamanda o kişinin ölçülerine uymak demektir. Biz ise Mevlâmızın ve Rasülullah Efendimizin (sav) ölçüsü elimizde olmadığı için karşılaştığımız olaylarda, bilgilerde, düşüncelerde kafamıza göre karar veriyoruz.Okuduğumuz okulların, mesleklerin, mensup olduğumuz grupların esiri oluyoruz. Şu kusurlu eğitimden aldığımız eksik bilgileri, kuru bir diplomayı başka her ölçüden üstün tutıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68628512">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz tevhidin diline karşı da özensiz, dikkatsiz ve meraksızız. Yabancı kökenli ve yaban köklü “empati” demeyi hemen öğrenip, “takvâ” demeyi unutuyoruz. “Etik” dediğimiz şeyin “ahlâk”tan apayrı olduğu da bizi pek ilgilendirmiyor. Çünkü birisi Batılı bir kelime, o daha moda ve şık duruyor. Oysa Hazreti Mevlânâ (ks) buyurur: “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile giren dile de girer. Yani kişinin dili neye alışırsa, kalbi de ona alışır. Tevhid kalptedir. O hâlde o ummânın kıyısı olan lisâna da tevhid dalgaları vurmalıdır. Yani tevhidin de bir dili vardır. “Tevhid” kavramının kendisi bile öyledir. Cami mimarisinden hat sanatina, müzikten zikir halkasına, şiirden halı dokumaya kadar tevhid her şeyimizi belirler.</p>
<p>Allah’a ve dinine, imana kıymet vermemek demek, onu önem sırasında başka şeylerin arkasına almak demektir. Cep telefonunun ıcığını cıcığını bilenler, bir pop yıldızının her gününü takip edenler, bir futbol kulübünün bütün kadrosunu ezbere bilenler bir akâid kitabını eline alıp, “Biz neye inanıyoruz? Allah kimdir, Rasülullah kimdir, Kur’ân nedir, melekler nedir, kazâ ve kader ne demektir, âhiret nedir?” sorularının cevaplarını doğruca öğrenmiyor. Akşama kadar siyaset, spor, para dedikodusu yapanlar Mevlâmızın ve Nebî-i Zîşân Efendimizin sohbetini yapmıyor. Sosyal medya saçmalıklarıyla saatlerini geçirenler günde bir âyet, bir hadîs, bir kelâm-ı kibâr öğrenmiyor. İlmihâlde bilmediklerini merak edip sormuyor, okumuyor.</p>
<p>Ağzımızdan Allah kelimesi, âyetler, hadisler çıkıyor ama bereketi olmuyor. Çünkü o güzel ismi ve yüce fermânları kalpten kastetmiyoruz. Bildiğimizi yapmıyoruz. Samimiyetimiz yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627937">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet&#8230; Müslümanlar, son bir asırdır Müslümanlıktan çok bahsediyorlar ama günbegün ondan uzaklaşıyorlar. Bunu William Chittick adlndaki bir Amerikalı Müslüman akademisyen şöyle özetlemiş: “Bir asır evvel Müslümanlar ‘Allah’ diyorlardı. Bugün ise &#8216;İslâm’ diyorlar.” Bu söz üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Kastettiği şu: Müslümanlar Allah’ın kulu oldukları bilincini kaybettiler. Allah ile, Yaradan ile bir kul olarak bağ kurmak yerine, sanki bir “konu” imiş gibi ilgileniyorlar. Dini bir kelimeye, bir kavrama, bir slogana indirgiyorlar. Yani “Allah” diyorlar ama aslında Allah’ı kastetmiyorlar. Amellerinde, hayatlarmda, yazılarında O’ndan eser yok.</p>
<p>Amel dedik&#8230; Kulun ameli sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi ibâdetler değildir. Dinden, mühendislikten, sanattan, siyasetten, ticaretten, kısacası neden bahsedersek edelim söylediğimiz, yazdığımız, tartıştığımız, yaptığımız her şey de bir ameldir. Müminin yaptığı her şey gibi yazdığı yazı da bir ameldir. Yaratmak fiili üzerine fetva veren yazar arkadaş bu bilinçle yazsaydı böyle densizlik edemezdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627237">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üniversiye diploması alan başımıza allame kesiliyor. “Ben koskoca üniversite bitirdim, demek ki akıllıyım. O zaman her konuda hüküm verebilirim” mantığıyla saçmalamaya başlıyor. Meselâ bir hadîs-i şerîfte kafasına yatmayan bir şeye rastlarsa ona hemen “mevzü,” yani “uydurma” diyor. “Zayıf” hadîsin bile ne olduğunu bilmiyor, “mevzü” sanıyor. Kafasına göre hüküm vermenin ne dehşetli bir şey olduğundan habersiz. En temel inanç ilkelerini bile bilmiyor, bilse de umursamıyor. Dine kafasına göre bakıyor. O zaman onun dini İslâm olmuyor, “kafa dini” oluyor. Oysa bu gibileri Rasülullah Efendimiz (sav) uyarıyor: “Kim bilgisi olmadığı hâlde Kur’ân ile ilgili söz söylerse, ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizî)</p>
<p>Aslında hiç kimse bırakın dinî ilimleri, başka bilimlerde bile üniversite diplomam var diye söz söyleme yetkisine sahip olmaz. Hangi mühendis dört yılda okuduklarıyla mühendislikte büyük sözler söylemeye kalkışabilir? Hangi hukukçu diplomam var diye hukuk allâmesi kesilebilir? Müsaade ederler mi? Ama mevzu din olunca müsaade sonsuz.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68626679">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde bir köşe yazısı okudum. Yazarı dindar bir edebiyatçı&#8230; “Yaratmak” fiili insanın yaptıkları için kullanılabilir mi, onu tartışıyor. Yazıyı okurken bu konudaki dinî hükmü ne zaman nakledecek, onu bekledim. Maalesef yazar, bir akaid meselesi olan bu konuda hiçbir dinî hükmü zikretmeden yazıyı bitiriyor. Bunun yerine “yaratmak” fiilinin Türkçe sözlüklerdeki anlamlarına bakarak fetvâ vermeye çalışıyor. Hatta “halk, hilkat, Hâlık” gibi kelimelerin bile anlamlarına bakma zahmetine girmiyor. Yazısının sonunda da fetvâyı veriyor: “Yaratmak” Bili insanlar için de kullanılabilirmiş.</p>
<p>Peki, dindar bir yazarın dinî bir meseleyi ele alan bu yazısinda din nerede? Yok. Allah, Rasül, ashâb, ulemâ, urefâ nerede? Yok. Ayet, hadîs, icmâ, kıyas nerede? 0 da yok. Tefsir, hadis, siret, akaid, fıkıh, irfân nerede? Hiç yok Yani yazar dinî hiçbir atıfta bulunmadan dinî bir meseleyi çözmeye cüret ediyor. Dinî bir hükmü iki üç sözlüğe bakarak kafasına göre vermeye çalışıyor.</p>
<p>Bu aymazlığın benzerlerini çevremizde gittikçe daha çok görüyoruz. “Dindarlık” siyasete ve çeşitli komplekslere kurban edilince böyle oluyor. Bu aymazlık bir değil, birden fazla yanlışa dayanıyor. Birincisi, haddimizi bilmiyoruz. Oysa ilmin esası edebdir. Yani haddini bilmektir. Kişi haddini bilen degılse bile öğrenen olmalıdır. Bilmediği konularda hukum vermemelidir. Hele dini konularda asla&#8230; Azıcık bilmek bilmek değildir. Hele usülüyle ilim tahsîl etmeyenler, yani klasik ilim geleneğine bağlanmayanlar, rüzgârda uçuşan yapraklar gibidir. Bizim gibi okumuş ama dinî ilimleri usülüyie tahsîl etmemiş kimselerin en az sokaktaki insanlar kadar bu konuda çenemizi, kalemimizi, nefsimizi tutmamız gerekir. Bu Rabbimizin emridir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&#8217;</p>
<p>İkincisi, bilmediği hususları gerçek bilenlere sormalıdır. Mümkünse yaşayan bir âlime sormak en güzelidir. Çünkü konuyu birebir açımlamak, sorulara cevap vermek, etkileşmek mümkün olur. Fetvâ zaten esasen kişisel olarak sorulan bir soruya bilen, yani âlim tarafından verilen cevaba denir. Eğer gerçek bir âlim, yani bilen, bildiğiyle amel eden, ahlâkı yerinde bir kişi tanımıyorsak o zaman bu tür gerçek âlimlerin yazdığı muteber kitaplara bakılır. Ama onları da kavramak için belirli bir ilim gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü, asla sözlüğe bakılarak dinî hüküm verilmez. Bu sözlükçülük de yeni âdet&#8230; Nasıl olsa artık internette diller üzerine pek çok kaynak var. O zaman âyette geçen kelimeye sözlükten bakıp hemen hükmü veriyorlar. Oysa meselâ Elmalılı gibi muteber bir tefsire baksalar, orada âlimlerin lugat mânâsını zikrettikten hemen sonra o âyetin nüzül sebebi, başka âyetlerle olan ilişkisi, muhtevâsı vb. gibi gerçek anlamı ortaya koyan bilgilerle netleştirdiklerini görecekler. Hayatımda çok değişik insanlar tanıdım. Arapça ana lisanı olduğu için, Arapçayı kursta öğrendiği için, hatta hiç Arapça bilmeden mealden bakıp âyetleri yorumlamaya cüret eden gâfîller gördüm. Böyle câhillerden meal yazanları bile oldu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625889">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Her yolun eşkıyası vardır, bu yolun da eşkıyaları vardır. Ama eşkıyayı evliyâdan ayırt etmek kolaydır. Kişilerin sözüne, görüntüsüne, ağlamasına, gülmesine değil, ahlâkına bakan hemen farkı görür. Sünneti ölçü yapan evliyâyı eşkıyadan ayırır. Günlük hayatta hesaplarımızda pek uyanığız. Keşke dinde de o kadarcık uyanık olsak. Ama bu zordur çünkü Şeriat’i bilmek ve yapmak gerekir.</p>
<p>Sürekli kendime ve gençlere hatırlatıyorum: “Allah’ın ve imanın kıymetini bilelim.” Bunu özellilde “dindar” görünümlülere, dini bir gösteriş ve güç aracı, bir moda gibi görenlere anlatmak çok zor.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625417">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Birisi geçenlerde “Gençlerde dindarlık azalıyor diyorlar, ne dersin?” diye sordu. Ben de “Büyüklerde dindarlık çoğalıyor mu ki?” diye cevap verdim.</p>
<p>“Dindar” görünümlü doktor, modern laik tıbbın en büyük savunucusu ve geleneksel tıbbın en büyük düşmanı olabiliyor. “Dindar” görünümlü öğretmen hiç düşünmeden “kişisel gelişim” veya “değerler eğitimi” gibi tercüme ve içinde tevhid değil, ikiyüzlülük olan kavramları çocuklarımıza aktarabiliyor. “Dindar” görünümlü bürokrat, Amerikan ve Avrupalı uygulamaları hiç sorgulamadan kopyalayarak toplumumuzu tahrip edecek işlere imza atabiliyor. “Dindar” görünümlü genç feminist olmaktan, birey olmaktan, laiklikten hoş şeylermiş gibi bahsedebiliyor.</p>
<p>Gençliğimden beri haykırıp duruyorum: “Gerçek güç, insan olmak ve insan yetiştirmektir” diye&#8230; Yetişmek ve yetiştirmek.. Bu bizim İslâm, imân, ihsân vazifemizdir. İnsan olmak, adam olmak ve yetiştirmek şunun bunun için değil, Hak içindir. Medeniyet, siyaset, felsefe, hemşehrilerimiz için değil, ecdadımıza lâyık olmak için değil; Allah için, Allah’a yaraşır kul olmak ve böyle kulların yetişmesinde çile çekmek içindir. Bu adamlık okulda okutulmaz, kullanım kılavuzu, bitirme sertiükası yoktur, bir hobi değildir. Adamlık, adam olanlardan öğrenilir. Uzun uzun konuşarak değil, hâlleşilerek öğrenilir. İnsanlara bağıra bağıra “siz şöyle şöyle kötüsünüz” diye parmak sallayanlardan değil, adamlığı kalbine nakşedenlerin süküt sohbetlerinden öğrenilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde meşhur radikal İslâmcı bir yazarın internet sitesinde yayımladığı okuma listesine baktım. Gençlerin okumasını istediği yüz kitap arasında neredeyse Müslüman bir yazar ismine rastlayamadım. Zaten “dindar” görünümlü entellerden bugüne dek gençlere önce İslâm akidesini, ilmihâli, sîreti, sünneti, irfânı okumayı tavsiye edene hiç rastlamadım.</p>
<p>Öyle bir devre geldik, hem de o kadar hızla geldik ki gerçek dindarları en çok “dindar” görünümlüler kınıyor, zemmediyor, aşağılıyor. Bugün kadın-erkek mahremiyetine dikkat edenleri en çok kınayanlar bunlar&#8230; Türlü saçmalık ve hezeyanları kutsamakla gün geçiriyorlar. Dinin gücüne değil, gücün dinine tâlipler.</p>
<p>Şimdiki moda da bu&#8230; Eskiden Batıcılara yamananlarin yerini bu gibi şaşkınlar aldı. Bunlar sabahtan akşama kâdar Batılı yazarlardan, teorilerden, filozoflardan bahsederler ama bir kerre Rasülullah’tan, ashâbdan, imâmlardan, ehl-i beytten, âlimler<br />
den ve âriflerden bahsetmezler. Zikirleri Heidegger, Kant, Bukowski. Yani kendi düşünceleri, buluşları, hayallerini bile küfürden kurtaramamış bahtsızlar&#8230; Hattâ bu “dindar” görünümlüler bir âyet veya hadîs, büyüklerin sözünü duydukları zaman utanmadan “ha, evet aynen falanca Batılı filozofun söylediği gibi” diyorlar. Referans yine Batı&#8230; Bunlara İmâm Gazzâlî, İbn Haldün, hattâ Yunus’u bile sormayın, çok alınıyorlar. “Onlarla ne işim olabilir ki” gibilerinden dudak büküp kaş çatıyorlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624466">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Maalesef ahlâksızlîk, kişiliksizlik, zulüm ve fitne mübah görülüyor. Haramı helâl, helâli haram sayan da epey var. Dini bile kâfirlerden öğrenmeye kalkışıyorlar. Örnek vereyim. Bir ilâhiyat fakültesi dergisinde yayınlanan bir makale gördüm. Bir akademisyen, Hacc Süresi’nin Mekke’de mi, Medine’de mi nâzil olduğuna dair makale yazmış. “İlmî” değil ama “bilimsel” makale olduğu için elbette üslübu Batılı&#8230; Yazma tarzı, yazının yapısı, kullanılan argümanlar hep öyle&#8230; Hemen dipnotlarına bakıyoruz. Yazar Kur’ân’ın tefsiri hususunda danışılması gereken yaklaşık yetmiş kaynak zikretmiş. İnanmayacaksınız ama bunların içinde bir tane bile Müslüman âlime ait eser yok Hepsi gayrimüslim isimler&#8230; Yani, bu kişi bize şunu demek istiyor: “Kur’ân’ı, Rabbimizin kastinı bile Batılı kâfirlerden öğrenmeliyiz.”</p>
<p>İkinci örnek bir ilâhiyat fakültesinde tefsir bölümü başkanlığı yapmış bir akademisyenin yazdığı makale&#8230; Konusu hâşâ “Kur’ân’ı efsânelerden arındırmak” Bu adam da kalkmış, Alman bir Hıristiyan teologun İncil’deki kıssaların gerçekliğini eleştirmesini örnek almış. Bunu Kur’ân’a uygulamaktan bahsediyor. Rabbimizin Kur’ân’da zikrettiği Hazreti Adem’den tutun Hazreti Ibrâhim’e, Hazreti Yüsuf, Hazreti Nüh, Hazreti İsâ ve Hazreti Meryem (as) gibi pek çok kıssaların “tarihsel gerçekliği olmak zorunda olmadığını” söylüyor. Yani kısacası hâşâ “Allah uydurur” diyor. Bu adam yıllarca bir televizyon kanalında güya tefsir dersleri yaptı. Kendisine bu imkân, “dindar” görünümlülerce verildi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623596">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bağ sadece zaptetmek için değil, mensubiyet için de geçerlidir. “Mensubiyet” kelimesi “bağ” anlamı taşıyan başka bir kelime olan “nisbet” ile aynı kökten gelir. Nisbet, neseb, intisab ve münâsebet hep aynı kökten türemiştir. Allah’a bağlanmak asıl nisbettir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münâsebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diğer bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah’in bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O hâlde bizim müminler, kâârler, okuduğumuz kitap, gittiğimiz okul, ilgilendiğimiz soyut konular, yaptığımız ticaret, çiçek, ağaç, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ hürmet, ikram, hukuk, sorumluluk getirir. Kısacası, kul Allah’a bağlanan her şeye, her şeyin hakikatine bağlanır. Zira Tek Gerçek olan Mevlâmızdır.</p>
<p>Bu bağın farkına varan anlar ki her şeyin her şey ile bir bağı vardır. Çünkü her şeyin her şeyi yaratan Allah ile bağı vardır. Buna “tevhid” denir. Evet, tevhid Hakk’a bağlanmak ve her şeyi Hakk’a bağlamak demektir.</p>
<p>Rabbimiz bizi O’na hakkıyla bağlanan ve bu bağın üzerine titreyenlerden eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623050">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz Rabbimize yaradılış bağıyla bağlıyız. Bu, bağı gören için olsun, görmeyen için olsun böyledir. Rabbimizle ahdimizi kalû belâda yaptık O ahde vefâ gösteren mümin olur. Söz, ahid, akid, vefâ bunlar da hep bağ bildiren kelimelerdir. Yaradan’ın Rasül’üne de bağlıyız. O Rasül’ün “vârisim” dediği Rabbânî âlimlere de bağlıyız. Ilim vârislerine olduğu kadar, irfân vârislerine de&#8230; Çünkü bilenler asla bilmeyenler ile bir tutulamaz. Ancak gerçek bilenlere bağlanarak gerçek bilmek, yani irfân yolunda adım atabiliriz. Onlara bağlanmak demek, onlarla nisbet kurmak anlamında “intisab” demektir.</p>
<p>Kişi, neyi sevip ittibâ ederse ona bağlanır. Demek ki muhabbet ve aşktan daha kuvvetli bir bağ yoktur. Allah ile olan bağımız sadece mecburiyet bağı değildir, muhabbet bağıdır. Kendini Yaradan’a, O’nun sevgilisi Rasül’üne ve O Rasül’e bağlanmış olanlara muhabbetle bağlayanlarin mensubiyeti tam olur. Bu Hak zincirine bağlanınca mümin kendini zamanın, nefsin, şerli insanların, şeytanın iğvasına kapılıp yokluğa savrulup uçup gitmekten kurtarır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622674">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Aklın işi şeyler, olaylar ve olgular arasında ilişki kurmaktır. Bunun için sebep ve sonuçlara bakar. Her yeni gördüğünü, bildiğini, yaşadığını kendindeki bilgi ile bağdaştırmak ister. Yani “bağdaştırmak” da “bağ”ı gerektirir. Zaten “sebep” kelimesinin bir kök anlamı da “ip”tir. Demek ki sebepler de birer bağdır. Onlar ise şeyler, olayları ve olguları bir zincir gibi dizer. Sebepler neticelere bağlanır. “Netîce” kelimesi ise kök anlamında “döl, hayvanın yavru doğurması” demektir. Bu kavram da bir bağ, dolayısıyla bağlayan, bağlanan ve bağ ilişkisi içerir. Veya sebep, sonuç ve araç ilişkisi&#8230;</p>
<p>Kişi aklıyla bağlayarak ve bağlanarak yaşar. Bildiği ve bilmediğini bağdaştırarak anlamlar kurar. Bu bağlama ve bağlanma Hak için ve O’nun emrettiği biçimde olduğunda elde edilen bilgi “hikmet”tir. “Hikmet” kelimesinin kök anlamlarından birisi “ata vurulan gem”dir. Bu da bir bağı ifade eder. İnsanın düşünce, irade ve kuvvetini bir ata benzetebiliriz. Bu üç nimet bir binittir, araçtır, imkândır. Hikmet bu üç gücü Hak yolunda dosdoğru götürmek, ata da zarar vermeden, onu emanet gibi görerek hakkını gözeterek onu kullanmak, ondan istifade etmek, onu kontrol etmek demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622336">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ı inkâr edenlerde de akıl vardır ama o akıl bir tür akıldır. Ona “hesapçı akıl” denir. Hesapçı akıl Hakk’ı tasdike değil, nefsi tasdike çalışır. Zaten Kur’ân’da pek çok yerde geçen “Akletmez misiniz?” türünden uyarılara maruz kalanlar genellikle kâfirlerdir. Çünkü onların aklı hidâyete ermediği için, yani kendini Yaradan’ı tasdik etmediği için “kalbin aklı” olamaz. Meselâ Ebu Cehil’in işini görecek, okuma yazma öğrenip kitaplar okuyacak, diller öğrenecek, edebiyat ve tarih konusunda bilgi biriktirecek kadar aklı vardı. Ama ona hidâyet lutfedilmediği için fıtrî aklı, yani kalbin aklı açılmadı. Nefsânî akılda kaldı. Nüranî akla, yani iman eden herkeste ânında bir gonca gibi açılan, insanı insan yapan kalbin aklına erişemedi. 0 kuru aklı benliğinin, bencilliğinin, giderek “ben”e tapmasının aracı hâline geldi. Hâlık’a, hulka, hilkate ve dolayısıyla ahlâka ihanet etti. Yani Yaradan’a, yaradılışa, kendine&#8230; Bu her kâfir için böyledir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68586311">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kulluk bir ayrıntı, aksesuar veya hobi değildir. Her sıfat, meslek, iş, yol kulluğa tâbidir. Artık kendimize gelelim. “Kendimiz” dediğimiz “Allah’ın kulu”dur. Bizim unvânımız da, şânımız da, farkımız da budur.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 08:31:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23179</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eski âlimlerin idealleri çok yüksekti, inanılmaz derecede gayretli idiler. Hayatlarının özünü oluşturan eserleri bunun en büyük delili ve en açık ispatıdır. Ancak onların eserlerinin çoğu kayboldu, zira öğrencilerin gayreti azaldı, artık sadece özetlenmiş kitaplar arıyorlar, kalın ve cilt cilt eserlere tahammülleri yok. Daha sonra da kendilerine okutulan kitaplarla yetinir oldular. Başka eserleri okumayı hepten terk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/">Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23194 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg" alt="" width="336" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-600x429.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-768x549.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-1024x731.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap.jpeg 1050w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p>Eski âlimlerin idealleri çok yüksekti, inanılmaz derecede gayretli idiler. Hayatlarının özünü oluşturan eserleri bunun en büyük delili ve en açık ispatıdır. Ancak onların eserlerinin çoğu kayboldu, zira öğrencilerin gayreti azaldı, artık sadece özetlenmiş kitaplar arıyorlar, kalın ve cilt cilt eserlere tahammülleri yok. Daha sonra da kendilerine okutulan kitaplarla yetinir oldular. Başka eserleri okumayı hepten terk ettiler. O eserler de yazılıp çoğaltılmadığı için yıpranıp yok oldu!</p>
<p>İlim arayışında mükemmel bir yol izlemek isteyen öğrencinin mutlaka nadir kitapları bulup okuması gerekir. Kendisini tam anlamıyla okumaya vermesi lazım. Okudukça âlimlerin ilimlerinde ve ideallerinde kendisini kamçılayacak, içini coşturacak, azim ve iradesini çok daha gayretli ve titiz olmaya teşvik edecek şeyler bulacaktır. Hiçbir kitap yararsız değildir.</p>
<p>Öte yandan, ben görüşüp konuştuğumuz günümüz âlimlerinin davranışlarından Allah’a sığınırım! Çünkü onlar da talebeye numune olabilecek bir ideal ve gayret yok! Zahidlerin de kendilerinden istifade edilebilecek dinî titizlikleri (vera’ları) yok!</p>
<p>Allah rızası için, Allah aşkına, mübarek atalarımızın hayatlarını iyi inceleyin! Onların kitaplarını ve anlattıklarını ciddiyetle okuyun! Çünkü onların eserlerini ciddiyetle ve sıkça okursanız, onları gözlerimizle görmüş gibi olursunuz, tıpkı şairin dediği gibi:</p>
<p>Göremem onların diyarını elbette gözlerimle,<br />
Belki kulaklarımla görürüm oraları işitmekle.</p>
<p>Bana gelince, ben kitapları okumaya hiç doyamam, hiç görmediğim bir kitapla karşılaşınca da sanki hazine bulmuş gibi olurum.</p>
<p>Nizamiye Medresesi’nin kitaplığına vakfedilmiş eserlerin listesine baktım, altı bin eser vardı. Ebu Hanife’nin, el-Humeydî’nin, hocarmz Abdülvehhâb’ın, İbn Nâsır’ın ve Ebu Muhammed ibn el-Haşşâb’ın kütüphanelerindeki kitapları da inceledim. Hepsi de çok sayıdaydı. Ayrıca gidip görmem kolay olan başka kitaplıklarda da çalıştım. Yirmi binden fazla eser okudum diyebilirim, fakat okuma arzum hâlâ yatışmış değil.</p>
<p>Dindar büyüklerimizin hayatlarını, ideal ve gayretlerinin yüksekliğini, öğrenme açlıklarını, ibadetlerini ve ilimlerini incelerken -ki bütün bunları ancak onların eserlerini okuyan bilebilir- o kitaplardan çok istifade ettim. İşte o andan itibaren ben günümüz insanlarının bu konularda nasıl bir fıkrî yoksulluk içinde yüzdüklerini anladım. O yüzden de ilim talebelerinin ne kadar gayretsiz olduklarını fark ettim. Yüce Allah’ımıza hamd ü senalar olsun!</p>
<p>İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü (s.494)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/">Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Okuma Neyin Göstergesi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2017 18:26:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Neyin Göstergesi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19601</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizler, çok kitap okumanın meziyet olduğuna inandırılarak yetiştirildik. Daha ilkokul sıralarından başlayarak bize kitabın en iyi arkadaş olduğu belletildi. Hayatımızın önemli bir kısmını, en azından kendi payıma rahatlıkla söyleyeceğim gibi, belletilen bu sözlerin doğruluğuna inanarak geçirdik. Bu sözlere uzun süreler inanabildiğim için kuşkusuz şimdi kalkıp kendimi suçlamıyorum. Nasıl inanmayabilirdim ki, yılda hiç olmazsa bu konuda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/">Okuma Neyin Göstergesi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/images-6-17/" rel="attachment wp-att-19602"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19602" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-6-1.jpeg" alt="" width="410" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-6-1.jpeg 410w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-6-1-300x262.jpeg 300w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></a></p>
<p>Bizler, çok kitap okumanın meziyet olduğuna inandırılarak yetiştirildik. Daha ilkokul sıralarından başlayarak bize kitabın en iyi arkadaş olduğu belletildi. Hayatımızın önemli bir kısmını, en azından kendi payıma rahatlıkla söyleyeceğim gibi, belletilen bu sözlerin doğruluğuna inanarak geçirdik. Bu sözlere uzun süreler inanabildiğim için kuşkusuz şimdi kalkıp kendimi suçlamıyorum. Nasıl inanmayabilirdim ki, yılda hiç olmazsa bu konuda birkaç kompozisyon ödevi kaleme alır, bir o kadar bu konu çevresinde münazaralar dinler, okuduklarımızın arasında da kitap okumanın erdemlerine dair parçalara rastlardık.Bu cümlelerden, hayatımın kitap okuyarak geçirdiğim vakitlerini boşa harcadığım ve pişmanlık duyduğum anlamı çıkarılmasın. Şimdiye kadar okuduğum tek bir satırdan bile ”Niçin okumuşum?” diye pişmanlık duymuyorum.</p>
<p>Söylemek istediğim, biraz yanlış anlaşılabilmeyi de göze alarak bize talim ettirilen mahiyette kitap okumanın bir erdem olduğuna artık inanmadığımdır. Günümüzde kitap okumanın”yabancılaşmanın&#8221; bir göstergesi, yabancılaşmanın bir parçası olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Çok kimsenin modern romanın başlangıcı saydığı Don Kişot romanının kahramanı Don Kişot’un şövalyeler üzerine yazılmış eserleri okuya okuya çevresine yabancılaştığını, giderek ”donkişotlaştığını” herkes bilir. Madame Bovary de, Don Kişot gibi, okuduğu romanların etkisiyle çevresine yabancılaşan günümüz modern Batı kadınının haminnesi sayılmalı.</p>
<p>Bu uyumsuz (intibaksız) tipler, artık sadece romanlarda yaşamıyor, günümüz hayatının olağan tiplerini oluşturuyor.</p>
<p>Günümüz Batı dünyasında kitap okuyan insanların geniş rakamlara ulaşmasını bilim aşkıyla izah etmek yanıltıcı olur. Çünkü okunan kitapların tümü bilimsel olmadığı gibi, okuyan her insanın bilimsel bir düzeyi tutturduğu da ileri sürülemez. Günümüzde, kitabın esasen nesneleştirildiği, meta haline getirildiği bilinmektedir. Her türden kitap talebini karşılayabilmek için bilimsel kitapların bile avamileştirildiği gene bilinenler arasında.</p>
<p>Böylesine yaygınlaşmış olan okumayı bir takım motifleri suni biçimde yücelterek açıklamak mümkündür ama, bu, gerçeği yansıtmayacaktır. Öyleyse kitap, bu insanlarca muhteviyatı ile açıklayamadığımız bir başka ihtiyaçlarının karşılanmasıyla talep edilmektedir. Bu da, büyük ölçüde yalnızlıklarının giderilmesi olabilir.</p>
<p>İmdi, okumanın Müslümanlara da yabancı sayılmayacak bir olgu olduğu söylenebilir. Ne var ki, o dönemin okumasıyla çağcıl (modern) okuma arasında fark olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Okuma, o dönemlerde bilim çabasıyla yerine getirilen bir etkinlik alanıydı, hayatın belli başlı sığınaklarından biri diye kabul edilmiyordu. Çağcıl okuma ise, insanların hem çevrelerinden, hem kendilerinden kaçmak için uyguladıkları bir sığınak yeri olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Geri kalmış diye yaftalanan ülkelerde bütün çırpınmalara rağmen okumanın yaygınlaştırılamamasının sebepleri arasında, bu insanların henüz Batılı insanlar düzeyinde çevreye ve hemcinslerine yabancılaşmamış olmaları da sayılmalıdır.</p>
<p>Insanların çevreleriyle barışık bir yaşama ortamına girmeleriyle şimdiki okuma hızının kesileceği ve okumanın yeniden sağlıklı bir dönemece geleceği tahmin edilebilir sanıyorum.</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Yaşadığımız Günler,syf.200-202</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/">Okuma Neyin Göstergesi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitaplarda bulabildiklerimiz, ancak bildiklerimizdir!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitaplarda-bulabildiklerimiz-ancak-bildiklerimizdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitaplarda-bulabildiklerimiz-ancak-bildiklerimizdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2016 16:10:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitaplarda bulabildiklerimiz ancak bildiklerimizdir!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11967</guid>

					<description><![CDATA[<p>………. RA: Kitaba rahatça ulaşılabiliyor; seçenekler artmış vaziyette; kitaplar her türlü ortamda derya gibi… Boğulmadan yol alabilmek için hangi kitabı nasıl okumak gerekir; ayrıca bu okumalarda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?   İ.Fazlıoğlu: Evet! Doğru! Kitap ve dahi sanal dünyadaki tüm yazılı materyal kapitalist üretim-tüketim sürecinin bir parçası… İbn Haldûn, Mukaddime’sinde kendi yaşadığı dönemde bile bir konuda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitaplarda-bulabildiklerimiz-ancak-bildiklerimizdir/">Kitaplarda bulabildiklerimiz, ancak bildiklerimizdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><a href="http://ilimcephesi.com/kitaplarda-bulabildiklerimiz-ancak-bildiklerimizdir/images-5-9/" rel="attachment wp-att-11968"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11968" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-5-1.jpg" alt="Kitaplarda bulabildiklerimiz, ancak bildiklerimizdir!" width="466" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-5-1.jpg 323w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-5-1-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 466px) 100vw, 466px" /></a></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">……….</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">RA: <em>Kitaba rahatça ulaşılabiliyor; seçenekler artmış vaziyette; kitaplar her türlü ortamda derya gibi… Boğulmadan yol alabilmek için hangi kitabı nasıl okumak gerekir; ayrıca bu okumalarda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?</em></span></strong></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>İ.Fazlıoğlu:</strong> Evet! Doğru! Kitap ve dahi sanal dünyadaki tüm yazılı materyal kapitalist üretim-tüketim sürecinin bir parçası… İbn Haldûn, Mukaddime’sinde kendi yaşadığı dönemde bile bir konuda fazla kitap bulunmasının zararlarından bahsetmiştir. Günümüzde bu büyük bir sektör. Merakı iyi yönlendirmek, kitap okumak için kitap okumak değil, belirli bir amaca matuf olarak kitap okumak gerekir. Kadîm geleneğimizde bir ilmi tahsil etmeye başlamadan önce o ilmin tanımını, konusunu, sorun alanlarını, gayesini ve faydasını icmalen bilmek talep edilirdi ki abesle iştigal edilmesin. Amaç insanın eylemine hem anlamını verir hem de o eylemi belirli bir yol-yordam üzre tutar. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şahsî kanaatim, neyi, nasıl ve niçin yaptığımızı bilmeliyiz ki ona göre başta kitap olmak üzere diğer âlet-edevâtı istihdam edebilelim; yoksa onlar bizi kullanır; biz kitabı okumayız, kitap bizi okur. Kısaca şöyle diyebilirim: Bilincin eşlik etmediği hiçbir eylem tercih edilmeyi hak etmez. Tecrübelerime dayanarak daha işe yarar önerilerde de bulunmak isterim: Neyi, nasıl ve niçin yaptığımızı belirledikten sonra bir konuda on kitabı değil, o konudaki en iyi kitabı belki on kez okumalıyız. Okuduğumuz kitaba ilişkin temel kavramları ve yargıları iyi tespit etmeliyiz. Belirli bir aşamaya geldikten sonra sadece konunun ustalarını dikkatle okumalı ancak ikincil literatürü de yakînen izlemeliyiz. Özellikle çağımızda ilmî alanlarda, o alana ilişkin dergileri takip etme alışkanlığı edinmeli ve makale okuma alışkanlığı kazanmalıyız. Okumalarımızın ilk aşamalarında genelden özele giden, büyük daireden küçük daireye evrilen iç-içe sarmal bir okuma daha verimlidir; iç-içe geçen küreler misali… Uzmanca okumalarımızda ise sorundan hareketle dışa doğru açılan sarmal bir hareket daha verimli olur diye düşünüyorum. Şöyle toparlayabiliriz: Önce bilmeliyiz sonra okumalıyız; çünkü ancak bildiklerimizi kitaplarda bulabiliriz.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;">İhsan Fazlıoğlu-Soruların Peşinde</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitaplarda-bulabildiklerimiz-ancak-bildiklerimizdir/">Kitaplarda bulabildiklerimiz, ancak bildiklerimizdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitaplarda-bulabildiklerimiz-ancak-bildiklerimizdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitâbı bırak, okumaya bak!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitabi-birak-okumaya-bak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitabi-birak-okumaya-bak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2016 15:58:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kitâbı bırak okumaya bak!]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11959</guid>

					<description><![CDATA[<p>…………. Kitâb, hâfızadır; bu nedenle iddiası olan kültürler, medeniyetler, bu hâfızayı, elden geldiğince çoğaltmaya çalışmışlardır. Hacimce büyük ve çeşitçe zengin kütüphâneler, tarihte üretilmiş bilginin elde tutulması anlamına geliyordu. Kitâb, bir tür fetihti; bilginin fethi&#8230; Dolayısıyla, bizâtihî kitabın kendi değil, muhâfaza ettiği bilgi, medeniyetlerin oluşması, gelişmesi ve katkıda bulunması için olmaz ise olmaz bir koşuldu. İki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabi-birak-okumaya-bak/">Kitâbı bırak, okumaya bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><a href="http://ilimcephesi.com/kitabi-birak-okumaya-bak/images-4-12/" rel="attachment wp-att-11960"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11960" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-4-1.jpg" alt="Kitâbı bırak, okumaya bak!" width="390" height="243" /></a></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">………….</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kitâb, hâfızadır; bu nedenle iddiası olan kültürler, medeniyetler, bu hâfızayı, elden geldiğince çoğaltmaya çalışmışlardır. Hacimce büyük ve çeşitçe zengin kütüphâneler, tarihte üretilmiş bilginin elde tutulması anlamına geliyordu. Kitâb, bir tür fetihti; bilginin fethi&#8230; Dolayısıyla, bizâtihî kitabın kendi değil, muhâfaza ettiği bilgi, medeniyetlerin oluşması, gelişmesi ve katkıda bulunması için olmaz ise olmaz bir koşuldu. İki kapak arasında saklı olanın çözümlenmesi ve anlaşılır kılınması, özellikle zihinlere aktarımı, bir kültürün mesâfe kat etmesi demekti.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Elbette, kitap, kendi evrenini, uzayını yarattı. Kağıt, mürekkep, yazı malzemeleri, cilt, hat, süsleme sanatları ve öteki çok çeşitli unsurlar. Kitap, pazarlar ile dolaşıma girdi; saraylarda ağırlandı; başta, bilginlerin evleri olmak üzere, camiler, medreseler, ve rasathâneler’de dinlenildi. Bu ve öteki nedenlerle, medeniyetlerin olmaz ise olmazları arasına girdi. Kılıç, medeniyetleri kurdu; kalem, yaşattı; kitap sürdürdü&#8230; denilebilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;">&#8230;&#8230;.</p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;">İhsan Fazlıoğlu-Soruların Peşinde</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabi-birak-okumaya-bak/">Kitâbı bırak, okumaya bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitabi-birak-okumaya-bak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadece İman Etmek Tek Başına Yeterli Olmaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sadece-iman-etmek-tek-basina-yeterli-olmaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sadece-iman-etmek-tek-basina-yeterli-olmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2015 23:24:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Fakih Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece İman Etmek Tek Başına Yeterli Olmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Lailaheillalah demek yetmez]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden İnanmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5849</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslüman olmak için islâm Dini&#8217;ni hak ve doğru kabul etmek bir başına yeterli sayılmamaktadır. İslâm&#8217;ın hak olduğunu kabul etmekle birlikte Müslüman olmayı reddedenlere her zaman rastlanabilmiştir. İslâm&#8217;ın alâmet-i farikası onun &#8220;tek tanrılı&#8221; din olması da değildir. &#8220;La ilâhe illallah&#8221; demek gerek şarttır, fakat yeter değildir. Bu yönden, İslâm&#8217;ın ayırıcı niteliği keli-me-i şahadetin ikinci kısmında, yani [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadece-iman-etmek-tek-basina-yeterli-olmaz/">Sadece İman Etmek Tek Başına Yeterli Olmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sadece-iman-etmek-tek-basina-yeterli-olmaz/rasim-ozdenoren1/" rel="attachment wp-att-14163"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14163" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Rasim-Ozdenoren1.jpeg" alt="" width="229" height="374" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Rasim-Ozdenoren1.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Rasim-Ozdenoren1-184x300.jpeg 184w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></a>Müslüman olmak için islâm Dini&#8217;ni hak ve doğru kabul etmek bir başına yeterli sayılmamaktadır. İslâm&#8217;ın hak olduğunu kabul etmekle birlikte Müslüman olmayı reddedenlere her zaman rastlanabilmiştir. İslâm&#8217;ın alâmet-i farikası onun &#8220;tek tanrılı&#8221; din olması da değildir. &#8220;La ilâhe illallah&#8221; demek gerek şarttır, fakat yeter değildir. Bu yönden, İslâm&#8217;ın ayırıcı niteliği keli-me-i şahadetin ikinci kısmında, yani &#8220;Muhammed-ün Resullullah&#8221; kısmında mündemiçtir. Kelime-i şahadeti söyleyen ve söylediğinin anlamına inanan herkes tanımı gereği Müslümandır. Ama bilinçli Müslüman diyebilmek için bir kimsenin şahadet kelimesini söylemesi yeterli sayılabilecek mi? Bilinçli olmak, şahadet kelimesinin getirdiği bütün sonuçlara katlanmayı ve yükümlülüklerin altına girmeyi de gerektirmektedir.</p>
<p>Bilinçli olma deyimini bilgili olma hususundan dikkatle ayırmak gerekiyor, demiştik. Bilginin belki bilincin besleyici kaynaklarından biri olduğu düşünülebilir ve bilgi böyle bir işlevi yüklendiği sürece değerli kabul edilebilir. Ama bilginin bir başına ne işe yarayabileceği gene de bir sorudur. Islâm fıkhını bütün incelikleriyle bildiği halde bu bilgisini hayatına yansıtmayan insan mı, yoksa bu bilgilerden yoksun olmakla birlikte İslâm&#8217;ın isterlerine göre Müslüman olarak dünyada işgal ettiği yerin farkında olarak tavır koyabilen insan mı makbul tutulacak? Mesele, kendimize &#8220;Ne kadar bilgili bir adam&#8221; dedirtmekse bunu başarmak kolaydır. Fakat bu durumda, eski bir benzetmenin, kitap yüklü merkep benzetmesinin bize yaraştınlabilecegini unutmamalıyız.</p>
<p>Öyleyse mesele kellenin bir malûmat deposu haline getirilmesi işi değildir. İnsan bildikleriyle amel etmedikten sonra niçin bilmediklerini de öğrenme hevesine kapılmalı? Aslolan bildiklerimizi hazmedebilmektir.Ha zımsa, bildiklerimizle amel ederek meydana gelir.Bildiklerimiz ancak o zaman bize faydalı olur., Aksi takdirde Allah Resulü&#8217;nün &#8220;Faydasız ilimden Allaha sığınırım&#8221; hadis-i şerifindeki hikmet gereğince bütünlerimizden Allah&#8217;a sığınmamız gerekir. Bu bağlamda gramer ilmini yutup da doğru dürüst bir tek cümle söylemeyi becerememektense, bu ilimden habersiz olarak &#8216;gramere uygun&#8217; konuşmayı tercih etmeliyim, diyorum.</p>
<p>Öte yandan, kafasını gelişigüzel bilgilerle kırkambar halinde doldurmuş olan kimseyi âlim de saymıyoruz.</p>
<p>Belli bir alandaki bilgiler arasında ilişkiler kurabilmek, ilkelere yükselebilmek de gerekli. Bu ise, ayrı bir yetenek işi. Mesela birçok hadis rivayetçisi var, fakat bunlardan kaç tanesi aynı zamanda &#8220;fakih&#8221;tir (hukuk ait),Hukuk âlimi kuşkusuz, yasa maddelerini de bilir. Fakat hukuk âlimi olmak için bu yetmez, Hukukun genel ilkelerini de bilmek, bu ilkelerle muayyen yasa maddelerini ilişkilendirebilmek de gerekir. Bu takdirde, o alimin yasa maddelerini tek tek ezberlemesine gerek kalmaz. Çünkü o, genel bilgisi, İlmî sezgisiyle neyi nerede bulabileceğini, yasalarda böyle bir maddenin bulunup bulunamayacağını, bulunuyorsa bunun ne anlama geleceğini de bilir; daha da önemlisi neye ihtiyaç duyduğunu bilebilmesidir. Demek ki, meselenin özü çok şey bilmek  değil, fakat bildiklerimizin özünü, künhünü,ilkesini kavrayabilme noktasında toplanıyor.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-Yeniden İnanmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadece-iman-etmek-tek-basina-yeterli-olmaz/">Sadece İman Etmek Tek Başına Yeterli Olmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sadece-iman-etmek-tek-basina-yeterli-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
