<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kişilik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kisilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Jan 2024 09:04:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kişilik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kalp ve Kişilik Gelişimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jan 2024 09:01:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[kalbin özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik Gelişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Manzurul Huq]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26725</guid>

					<description><![CDATA[<p>MANZURUL HUQ Psikoloji, ruhun bilimi olduğu şeklindeki orijinal tanımından vazgeçerek atalarının baharından koptuğundan beri, çağdaş bilim dünyasının güncel hâli ve uygulamalarına ayak uydur­mak için tutumunu ve çağrışımını değiştirmeye devam etti. Bu değişim sürecinin bir aşamasında, yalnızca manevi tözünü kay­betmekle kalmadı, aynı zamanda psikolojiyi bir davranış bilimi olarak yeniden tanımlayan bir grup davranışçının elinde ussal içeriği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/">Kalp ve Kişilik Gelişimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-10990 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-300x200.jpg" alt="" width="365" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg 750w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" /></a></p>
<p>MANZURUL HUQ</p>
<p>Psikoloji, ruhun bilimi olduğu şeklindeki orijinal tanımından vazgeçerek atalarının baharından koptuğundan beri, çağdaş bilim dünyasının güncel hâli ve uygulamalarına ayak uydur­mak için tutumunu ve çağrışımını değiştirmeye devam etti. Bu değişim sürecinin bir aşamasında, yalnızca manevi tözünü kay­betmekle kalmadı, aynı zamanda psikolojiyi bir davranış bilimi olarak yeniden tanımlayan bir grup davranışçının elinde ussal içeriği boşaltıldı. Sonuç olarak, zihin ve zihinsel süreçlere dair kavramlar, hatırı sayılır bir süre boyunca psikoloji alanından uzak kaldı.</p>
<p>Bununla birlikte, modern bilgisayar teknolojisinin insan bilgi işleme sisteminin birçok yönünün benzerini yapmadaki başarısı ile, birkaç bilişsel psikolog, psikoloji disiplininde zihinsel süreç­lere olan ilgiyi iyileştirdi ve canlandırdı. Temelde, açık davranı­şın görünüşünün altında yatan içsel zihinsel yapıları ve süreçleri keşfetmeye yönelik son derece umut verici deneysel araştırmaları nedeniyle, psikoloji günümüzde davranış ve zihinsel süreç bilimi olarak tanımlanmaya başlamıştır.<sup>258</sup></p>
<p>Bilişsel psikologlar, davranışçılığın ortaya koyduğu insanı salt bir robot -çevredeki sayısız uyaran tarafından çekilen ve itilen pasif ve reaktif bir insan— olmaktan kurtardılar ve davranışın ortaya çıkması için içsel zihinsel süreçlerin aktif aracılığı ilke<u>sini</u> öne sürerek onu oldukça özerk ve proaktif bir insana dönüştürdüler. Ancak bilişsel psikoloji, modern bilimin bilimsel operasyonizm<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a> ve ampirik-deneysel ilkelerinin sistemine sıkı sıkıya bağlı kalma­ya kendini adadığı için, onun formüle ettiği zihinsel kavramlar, insandaki, onu açıkça insan olarak belirleyen ve onu son derece çok yönlü, yaratıcı ve kişilik gelişiminin harikulâde yükseklikle­rine tırmanmaya muktedir kılan duyular-üstü unsurları ve süreç­leri algılamak ve onlardan faydalanmak için hâlâ bariz biçimde yetersizdir.</p>
<p>Eğer insan doğasının özünde manevi eğilimli olduğuna inan­lıyorsa, katı bir ampirizm (deneycilik) geleneği takip edilmeye devam edildiği sürece, insan doğasının gerçekliğinin her an psi­kolojinin pençesinden kurtulmaya matuf olduğu açıktır. Modern psikolojinin insan kişiliğinin manevi temelini göz önünde bu- lunduramaması, laboratuvarın yapay sınırlarına kaçma, duyular üstü fenomenlere tüm kapılarını kapatma ve ilahi vahiy kaynağı­nı tamamen dışlayıp yalmzca gözleme ve insan akima dayanma yönündeki karakteristik eğiliminden kaynaklanıyor gibi görün­mektedir.</p>
<p>Modern bilim tarafından kullanılan bilimsel araçlar, hiç şüphe­siz, başlangıçta tasarlandıkları hedeflere ulaşmada -yani doğal fenomenlerin nesnelerinin ve yönlerinin özelliklerini ve ilişkile­rini analiz etme ve anlamada- iyidir ve amaçlarına son derece et­kileyici bir derecede başarıyla hizmet etmişlerdir. Ancak bu aynı araçlar, onların da doğal fenomenlerin bir parçasını oluşturan karmaşık bir fiziko-kimyasal elementler sisteminden başka bir şey olmadığı varsayımıyla insanların doğasını analiz etmek için kullanıldığında, sonuçlar, genel olarak büyük ölçüde hayvanlar tarafından paylaşılan türden ihtiyaç ve arzuları yerine getirmek için sürekli bir mücadele içinde olan, oldukça sinir bozucu ve aşağılayıcı bir insan imajı ortaya koyuyor.</p>
<p>Bu kavramsal çerçeveye göre, insanın diğer hayvanlara üstünlü­ğü, yalnızca, esasında hayvani olan ihtiyaçlarını karşılamak için benimsediği araçların karmaşıklığında yatıyor gibi görünmek­tedir. Bazı psikologlar genellikle insandaki bazı üst düzey ihti­yaçlardan söz etseler de bunlar genellikle insan ihtiyaçları hiye­rarşisinde birincil öneme ve güce sahip konumları işgal edecek şekilde tasarlanmamıştır. Elbette, modern psikologlar arasında daha hümanizm odaklı olanlar, insanı diğer hayvanlardan üstün tutan ve onu onlardan ayıran insan doğasının özelliklerini bil­hassa vurgularlar. Bununla birlikte, insan doğasının özüne ilişkin kavrayışları, birkaç istisna dışında, aslında manevi değildir. Yi­nelemek gerekirse, insan doğasının içsel manevi özünü fark et­medeki bu tür bir yetersizlik, modern bilimin duyusal-deneysel araçlarının insanın duyular üstü gerçekliklerine erişmeye yönelik içsel sınırlamalarından kaynaklanıyor gibi görünmektedir.</p>
<p>Ancak, insanlığın Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına ve yine Onun tarafından bu dünyaya Onun, ilahi potansiyellere sahip ilahi bir “ruh” bahşedilmiş halifesi olarak gönderildiğine inanan Müslümanlar, insan mevcudiyetinin manevi temelini âtlgılamayan ve ortaya çıkaramayan ve bunun sonucunda gerçek insan benliğinin yükselişi ve gelişimi için herhangi bir bilgi ve istika­met sağlayamayan bu tür bilimsel araçlara tamamen güvenemez ve dayanamazlar. İlahî temsilci olarak insan, gerçek benliğinin hakiki bilgisine ulaşmak ve onun geniş çaplı yükselişi ve gelişi­mine yönelik şaşmaz bir rehberliğe sahip olmak için bu dünya­daki varlığının nihai kaynağı olan Allah’a (c.c.) yönelmelidir. Bu bilgiler, her zaman ilahi elçiler aracılığıyla insanlığa tebliğ edilen ilahi vahiylerle temin edilmiştir. Son indirilen kutsal kitap olarak Kuran, vahyedilen bilginin mükemmel bir tebessümüdür ve son İslam Peygamberinin (s.a.v.) hayatı ve sünneti, tüm bu ilahi bilgi külliyatının eksiksiz fiili tatbikatıdır.</p>
<p>Bununla birlikte, bilimsel yöntem ve araçlar, vahiyde sunulan yönergeler rehberliğinde olursa, insan kişiliğinin belirli yönle­rini daha fazla tavzih etmek için faydalı gereçler ve ikincil bilgi kaynağı olarak hareket edebilir. Bu nedenle, insan kişiliğini tüm içsel donanımlarından istifade ederek yüksek seviyelere çıkara­cak sağlam ve güvenli bir temele sahip olmak için, ilahi bilgi kay­nağına başvurmalıyız. Aşağıdaki bölümde, Kuran, sünnet [Hz. Peygamber in (s.a.v.) söz ve davranışları] ve Kur anın uygulamalı izahı ve hakkaniyetli İslam alimlerinin yorumları ışığında insan kişliğinin bazı temel ve önemli özelliklerini ve potansiyellerini vurgulayacağız.</p>
<p><strong>İSLAMİ GÖRÜŞLER</strong></p>
<p>Modern psikologların çoğunun, insan kişiliğine ve davranışına ilişkin can sıkıcı, orantısız ve eksik görüşlerinin aksine İslâmî gelenek, gelişiminin zirvesini ve sükutunun en dip noktasını tasvir eden insan kişiliğinin manevi, sürekli değişen ve bütün­sel bir görüntüsünü sunar. Her şeyden önemlisi, İslami görüşler, kişiliğin hedeflenen gelişimine tırmanmak ve onun yozlaşması­nın korkunç seyrinin önüne geçmek için vazıh öneriler sunuyor. İlahi vahiy ve sünnete dayanarak, Müslüman bilim insanları ve <u>aliml</u>er, insan doğasmın çeşitli boyutları, insan benliğinin fark­lı yönlerinin özellikleri ve işlevleri ile bunların birbirleriyle olan <u>ilişk</u>ileri hakkında yeterince net bir çerçeve geliştirdiler. İslam geleneğinde <em>kalp,</em> insan kişiliğinin hem çekirdeği hem de mimarı olarak kabul edildiğinden,<sup>259</sup> aşağıdaki metinlerdeki tartışmamı­zın odak noktası, insanın davranışı ve kişilik gelişimine nispeten kalbin doğası ve rolü olacaktır.</p>
<p>Psikolojinin yaygın kavramları, uyarıcı girdileri alan, onları ana­liz eden ve gerekli eylemler için karar veren merkezi organ olarak beyne ayrıcalık tanıma eğilimindedir. Bununla birlikte, Müslü­man bilim insanları, insan beyninin girdi alma işlevini ve bazı yorumlayıcı süreçlerini kabul ederken karar verme işlevlerini ona yüklemezler. [Onlara göre] refleksif doğanın bazı analitik ka­rar verme işlevleri dışında, diğer tüm davranışsal tepkiler nihaye­tinde beyin tarafından değil kalp tarafından kontrol edilir. Ancak bu görüş, beynin belirli bölgelerini belirli psikolojik işlevleri dü­zenleme merkezleri olarak tanımlayan modern psikolojinin be­yin merkezli kavramlarını tamamen reddetmez. Aslına bakılırsa, MS 11. yüzyılın meşhur Müslüman filozofu ve bilgini İmam Ga­zali, bu tür farklı işlevler için ayrı bölgeler belirlemiştir. Örneğin, hafıza beynin arka lobunda yer almaktadır; tahayyül melekesi beynin ön lobunda yer alırken, beynin orta kıvrımları düşünce gücü için belirlenmiştir.<sup>260</sup> Ancak beynin bu merkezleri, beynin tamamı ve hatta tüm sinir sistemi, bedensel işlevleri ve davra­nışları birincil özneler olarak değil, yalnızca aracı bir rol sistemi olarak denetler ve düzenler. îslam geleneğine göre, beynin tüm bölgelerini ve tüm sinir sistemini denetleyen ve yöneten, kişilik sisteminde en yüksek özerk statüde bulunan kalptir. Kalbin, her türlü davranışsal işlevi düzenleyen ve hem ilerleyen hem de ge­rileyen yönünde, kişilik gelişiminin tüm seyrini yönlendiren ana ve anahtar varlık olduğu söylenmiştir.<sup>261</sup> Bu nedenle, kişiliğin en geniş kapsamına kadar inşası ve gelişimi veya bozulması ve yoz­laşması, hepsi insan kalbinin durumuna ve keyfiyetine bağlıdır. Eğer sağlam ve sağlıklıysa, insan potansiyellerini olumlu yönde büyüme ve ilerlemeye sevk eden ve yönlendiren kalptir. Öte yan­dan, kalp hastalanır ve yozlaşırsa, tüm insan potansiyellerinin büyümesi engellenir ve kişilik gerileyen bir yıkım ve kendini al­çaltma sürecine tevcih eder.</p>
<p>Yukarıdaki iddialar ve içerikler, Peygamber Efendimizin~(s.a.v.) şu hadisinde çok özlü ve anlaşılır bir şekilde ifade edilmiştir:</p>
<p>Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olur­sa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vü­cut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.<sup>262</sup></p>
<p>Müslüman âlimler, bu hadise dayanarak kalbi, bütün organların, melekelerin ve duyuların tasarrufları için kendisine boyun eğdiği bir padişaha benzetmişlerdir.</p>
<p><strong>KALP TERİMİNİN ANLAMI</strong></p>
<p><em>Ruh</em> [soul], <em>nefs</em> [nature] ve <em>akd</em> [intellect] olarak da adlandırılan <em>kalp,</em> hadis müfessirleri tarafından, göğsün sol tarafında bulu­nan kozalak şeklindeki et parçasına fizyolojik olarak bağlı olan doğaüstü duyuüstü varlık olarak yorumlanmıştır. Manevi kalp, fiziksel kalbe ve dolayısıyla tüm vücuda iki aşamada hükmeder. İlk aşamada, karar taşıyan dürtüler kalpten beyne yükselir ve daha sonra beyinden aşağı vücut kaslarına inerler. Psiko-spiri- tüel olayların bir gölge süreci olduğunu savunan Batılı görüşün aksine, İslam öğretisine göre davranış ve içsel fizyolojik süreçler,kalpte meydana gelen psiko-spiritüel olayların ve süreçlerin teza­hürleridir. Allah (c.c.), tüm güdüler ve eylemler ondan kaynak­landığı için, tüm insan eylemlerinden kalbi sorumlu kılmıştır.</p>
<p>&#8230;çünkü gerçekten onu (Kitabı), Allah&#8217;ın izniyle kendinden önce­kileri doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur. (2:97)</p>
<p>İmam Râzi, <em>tenzil</em> ve <em>vahiy</em> kalbe geldiği için davranışsal sonuç­lardan da onun sorumlu olduğundan bahseder.<sup>263</sup> İmam Gazâlî, kalbi insanın özü olarak tanımlamış, onun insan kişiliği ve dav­ranışının çekirdeği olduğuna işaret etmiştir. <em>Kalbin</em> rolünü an­lamak için, insanın Allah’ın (c.c.) halifesi olarak doğuştan gelen birtakım özelliklerle donatıldığını dikkate almalıyız.</p>
<p><strong>KALBİN ÖZELLİKLERİ</strong></p>
<p>Kalbe, Allahın (c.c.) sıfatlarını, yaratılmış diğer tüm olguların gerçekliklerini ve bunların yaratıcıyla olan ilişkisini algılama ka­biliyeti bahşedilmiştir. Dolayısıyla insanın bütün duyu ve mele­keleri <em>kalbe</em> tabi kılınmıştır. Ancak <em>kalp</em> gerçekliğinin tam bilgisi, insan algısının ötesindedir, çünkü ruh insanın hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğu <em>emir</em> yönünde ilerler (17:85).</p>
<p>İlâhî halifelik gayesine ulaşmak için gerekli olan hayatı idame veya bedensel ihtiyaçlar, motor ve duyusal güçler vasıtası ile gi­derilir. Motor güçler; açlık, susuzluk, cinsellik vb. gibi arzu ve dürtüleri oluşturur. Duyusal güçler <em>(müdrike)</em> ise ya dış fiziksel duyuları ya da sağduyu, tahayyül, <em>kuvve-i vahime</em> vb. gibi içsel duyuları teşkil eder.</p>
<p>Tüm bu güçler, dürtüleri ve eylemleri yönlendiren, algılayan ve hedefler belirleyen ve nihayet belirli bir tepki biçimi veya davra­nış için seçim yapan asli dinamik güç olan <em>kalbe</em> tabidir. Böyle- ce <em>kalbin</em> genel işlevi tüm bilgi işlem sistemindeki diğer her şeyi denetleyen karar verme yapısı olan “merkezi işlemci” ile eşleşir.<sup>264</sup></p>
<p>Aşağıdaki hadisin bir kısmında işaret edildiği gibi, işleyen bel­lekte işlenen her bilgi, en sonunda kalpte “malumat” olarak de- polanır:</p>
<p>Kur’an’ı hatmeden kimsenin göğsüne [kalbine] adeta peygamber­lik yerleştirilir, ancak ona vahiy gelmez.<sup>265</sup></p>
<p>İşleyen bellekten gelen bilgileri değerlendirmek ve işlemek için kullanılan, işte kalbe ait bu kalıcı bellektir.</p>
<p><strong>KALP: AKIL VE İRADE</strong></p>
<p>Kalp, bedensel fonksiyonları düzenleme ve denetlemenin yanı sıra, insanı diğer hayvanlardan ayıran iki özelliğe sahiptir: <em>akıl </em>[intellect] ve <em>irade</em> [will]. <em>Kalp, akıl</em> yoluyla, eşyanın gerçek anla­mım kavrayabilir ve en yüce Hak ve Hakikati; yaniAljahı<u>jc.c.) </u>ve O nun sıfatlarını tanıyabilir. İnsan aklı, bazı hayvanlarda, ör­neğin şempanzelerde sınırlı kavram oluşturma biçimlerinin ak­sine, yüksek düzeydeki kavramların hiyerarşik örüntülerini ge­nelleme ve oluşturma yeteneğine sahiptir. Hayvanlarda doğuştan gelen Yaradan bilinci, Yaradan in onların Mevla’sı ve Rabb’i oldu­ğunun asgari bilinciyle sınırlıdır<sup>266</sup> ve kalbinden dolayı insanm Allah (c.c.) bilinciyle kıyaslanamaz.</p>
<p>Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu teşbih eder; O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tespihlerini kavramıyorsunuz .(17:44)</p>
<p>Bu doğaüstü bilince şu kutsi hadiste işaret edilmiştir:</p>
<p>Ben yere göğe sığmadım, Mü’min kulumun kalbine sığdım.<sup>267</sup></p>
<p>Akıl ya da Haşan el-Askerî’nin kullandığı şekliyle cüzi akıl <em>(el- akl-ı cüzî),</em> aklın ışığını, tahayyül ve duygu melekelerine dağıtır ve duyular melekesi, genelde onları kontrol altında tutarak işlev­lerini birleştirir.<sup>268</sup> <em>İrade,</em> bir hedefe ulaşma arzusu veya özlemi­dir. Akıl tarafından koşullandırılan irade, başlangıçta iştah veya açlık tarafından tetiklenebilse de yaşamın nihai gerçekliği ve amacı hakkında bir farkındalığa sahiptir.</p>
<p><strong>KİŞİLİK. KALBİN GERÇEKLİK ALGISINDAN KAYNAKLANIR</strong></p>
<p>Tüm davranış örüntüsü veya insan kişiliği» ayrılmaz biçimde kalbe bağlıdır ve onun gerçeklik algısından kaynaklanır, çünkü akıl ve irade» nihai bir hedefe götüren yargılar, kararlar, davranış biçimleri oluşturmak için birlik içinde çalışır. <em>Akıl,</em> içsel ve dışsal bilinçli duyular aracılığıyla, kalbin değer ve amaç yapısını inşa et­tiği temelleri sunar. Bu değerler ve amaçlar da kalbin “iradesi” ta­rafindan davranış çıktıları olarak gerçekleşen arzuları ve iradeleri üretir. Burada irade özgürlüğü konusunu açıklığa kavuşturmak yerinde olacak gibi görünüyor. İnsan, inançlarını ve davranışla­rım biçimlendirmekte özgür olduğu için, davranışlarının sonuç­larından sorumlu tutulur. Gazalinin belirttiği gibi, eğer insanlar hür olmasaydı, Kuran ve sünnetteki talimat ve tembihlerin hiçbir anlamı kalmazdı.<sup>269</sup> Bu hususta Kur an şöyle diyor:</p>
<p>De ki, Hak Rabb’inizdendir. Dileyen inansm, dileyen inkâr etsin. (18:29)</p>
<p>Ancak bu irade hürriyeti mutlak değildir ve sınırlarını ilahi ka­nunlar ve ilahi irade belirler.<sup>270</sup></p>
<p><strong>YAPICI VEYA YIKICI AMAÇLAR UĞRUNA <em>ŞEHVET</em> VE <em>GAZABI</em> AŞAN <em>AKIL</em> VE <em>ŞEYTANİYE</em></strong></p>
<p><em>Akıl ve şeytaniye,</em> insan benliğinde zıt kutuplarda yer alır ve her ikisi de sırasıyla yapıcı veya yıkıcı neticelere uğruna şehveti (iş­tah) ve gazabı (öfke) kontrol etmeye çalışır. İlahi unsur olan akıl, bu güçleri denetlemeye ve düzenlemeye ve benliğin büyümesi ve gelişmesi için onları yapıcı kanallara yönlendirmeye çalışır. Benliğe faydalı olmaları için onlara boyun eğdirmeyi başarırsa, içindeki şeytan da kontrol altına alınır ve onun habis güçleri et­kisiz hâle getirilir. Şeytani unsurun muzır eğilimi tesirsiz bırakıl­dığında ve hayvani güçler <em>akıl</em> ile uyum içinde çalıştırıldığında, aklın mücadelesi sona erer. Bu sürekli uyum durumu, benliğin, kendisini ilahi halifelik konumu için yeterli kılmak üzere özün­deki potansiyellerini gerçekleştirmeye yönelik engelsiz ilerleme kaydetmesini sağlar. Kuranın ifadesiyle, ahengin sabitlendiği nefsin bu durumuna <em>en-nefs-i mutmainne</em> veya huzura ermiş ruh denir (89:27).</p>
<p>Öte yandan, eğer bu hayvani güçler şeytaniyenin tahrikiyle ila­hi unsura baskın gelirse, kötü eğilimler benliğe egemen olur ve onda hüküm sürer. <em>Aktl</em> zayıflar ve fonksiyonları tıkanıp felç olur. Bunun sonucunda, benliğin diğer tüm melekeleri hayvani güç­lere hizmet eder ve sonunda <em>aktl</em> da onlara tutsak olabilir. Tüm bu melekeler daha sonra tutku, öfke ve şehvet dürtülerini tatmin etmek için kullanılır ve nihayetinde, bu dürtülerin doyumu uğ­runa planlar ve projeler yaparak akıl da onlara hizmet eder hâle getirilir. Sonunda, hayvani tutkular ve arzuların perdelediği kalp tamamen kör olur, öyle ki hayvani arzuları ve şehvetleri tatmin ederken birey, kendi insan be<u>nliğinin</u> gerçek ve nihai iyiliğini gözden kaybeder. Bütün bunlar, arkasındaki etkin ilke olarak kötü eğilimin sürekli kışkırtmasıyla gerçekleştiğinden^b<u>u du- </u>ruma Kur’an’da <em>en-nefs-i emmare bi’l sû,</em> yani kötülüğü emreden nefs denilmiştir (12:53).</p>
<p>Ancak yukarıdaki ikisi arasında bir ara durum vardır. İlahi un­surun tamamen bastırılarak ölmesi ve kötü eğilimlere karşı mü­cadelesinden vazgeçmesi nadiren olur. Çoğu zaman ilahi unsur, şeytani kışkırtmalara ve hayvani dürtülere karşı sürekli bir mü­cadele içinde kalır. Kur’an bu durumu <em>en-nefs-i levvame,</em> yani kendini kınayan nefs (75:2) olarak belirtmiştir.</p>
<p>İnsan yaşamının herhangi bir döneminde veya aşamasında, in­san davranışı ve kişiliğinin, hâlihazırda benlikte hüküm süren bu üç durumdan birinin yansıması veya tezahürü olduğu söylenebi­lir. Açıkça görülüyor ki, insan benliğinin ilerlemesi, <em>en-nefs-i em­mare bi’l sû</em> (kötülüğü emreden nefs) denen en alçak durumdan, kendini kınayan nefs durumunu geçerek, <em>en-nefs-i mutmainne </em>veya huzura ermiş benlik durumuna doğru yükselme eğilimi ile betimlenir. Huzura ermiş nefs, benlikle ilişkili temel yönler, yani ilahi, hayvani ve şeytani yönler arasında güç dağılımının ideal durumunu temsil eder; burada kral olarak kalp, akim bilgece öğütleri tarafından yönlendirilen gücün dizginlerini elinde tutar. Bu durumda, şeytani unsurun isyankâr eğilimi zararsız bir dü­zeyde zapt edilir ve hayvani şehvet ve öfke içgüdüleri, tamamen kalbin hilkati ve işlevleriyle uyumlu hâle getirilir. Burada kalp, aklın aracılığı ile mefkuresine ulaşır ve nefste, ruhun veya kalbin doğuştan gelen ilahi niteliklerinin büyümesi ve gerçekleşmesi için en elverişli durum olan bir denge durumu egemen olur.</p>
<p>Kurana göre» insan Allah’ın (c.c.) halifesi olarak işlev görmeye mukadder kılınmıştır ve bu nedenle, erkek ve kadınların içsel doğalarında, temsil ettikleri Hakim ve Rab olan Allah’ın (c.c.) sı­fatlarını yansıtan» esasen sınırlı ölçüde, bir nitelik ve erdem kay­nağına sahip oldukları düşünülebilir. İmam Gazalinin <em>Kimyâ-yt Saâdef inde</em> zikrettiği bir hadis de bunu doğrular niteliktedir. Ha­dis, Allah’ın (c.c.) insanı sıfatlan üzerine yarattığmı söylemekte­dir.<sup>271</sup> Müfessirler hadisi, insanın Allah (c.c.) tarafından Allah’ın sıfatlarına benzer niteliklerle yaratıldığı şeklinde tefsir etmişler­dir. <em>Mishkat al-Masabih\e</em> nakledilen bir başka hadiste de insan, madene benzetilmiştir.<sup>272</sup> Bu aynı zamanda insanın, hayvani ya­pışırım ardında, doğasının derinliklerinde muazzam bir el değ­memiş potansiyeller kaynağına sahip olduğuna işaret ediyor. Bu hadisleri göz önünde bulundurursak, bu potansiyeller, gerekli tedbirlerle denetim altına alınabilecek ilahi niteliklerin insanileş­tirilmiş versiyonu olarak makul bir şekilde yorumlanabilir.</p>
<p><strong>KİŞİLİKTE HAYVANİ VEYA ŞEYTANİ ÖZELLİKLERİN HAKİMİYETİ</strong></p>
<p>Şimdi, bu niteliklerden (hayvani, ilahi veya şeytani) hangisinin dizginleneceği ve insan kişiliği ve davranışına egemen olacağı, bireyin kendi benliğini, dış dünyayı ve mutlak gerçekliği (Hakk’ı) algılamasının doğasına ve içeriğine bağlıdır. İnsan çeşitli türde -fiziksel, psikolojik ve manevi- ihtiyaçları karşılamak için çev­resiyle etkileşime girmelidir. Bu ihtiyaçların karşılanmasına yol açan davranış biçimi ve kişilik tarzı, benliğinin doğası ve çev­resindeki dünyaya ilişkin algıya istinaden değişir. Örneğin, bir kimse kendini sadece biyolojik unsurlardan ibaret olarak algılar­sa, sadece biyolojik ihtiyaçlarının uyarılmasına dikkat edecek ve manevi ihtiyaçlarının giderilmesini talep eden kalbinin iç sesine karşı duyarsız kalacaktır. Yalnızca hayvani ihtiyaçlarının farkın­da olan bu insan, çevre ile etkileşimi yoluyla bu ihtiyaçlarını gidermeye sürüklenecektir. Kalbin sesine kulak verilmediği için, kalbin ana hassası olan akıl da tesirsiz kalır ve kalbin, hayvani tutkuların ve arzuların tatmini yoluyla topladığı duyusal birikim katmanları» dünya olaylarının ve olgularının altında yatan değiş­mez doğaüstü ilkelere ve sisteme karşı kalbin gözünü kör eder. Tutkular ve arzuların kalp gözünü perdelediği insan, <em>tevhidin </em>alamet ve tecellilerini, kâinatın olay ve işlerini yürüten mutlak Vâhid ve Hakk’ı görmekten alıkonulur. Kalbin bilgeliği ve içgö- rüsünden yoksun olan bireyin görüşü ve farkmdalığı engellenip duyusal olaylar ve gerçeklikten oluşan bir dünyada sıkışıp kalır ve davranışı, mekân ve zamanla sınırlı olgusal bir dünyanm kı­sıdı bir alanında biyofiziksel ihtiyaçları gidermeye mahkûmdur. Kalbinin içgörü eksikliğinden dolayı geçmişten ders alamaz ve dürtüsel davranış ve eylemlerinin nihai sonuçlarını öngöremez.</p>
<p>Böylesine dar ve çarpık bir yaşam ve gerçeklik.algısı buna muadil bir dizi yanıltıcı hedeflere ve tamamen çarpıtılmış ve zararlı değerler algısına yol açar. Sadece duyusal algı ile yönlendirilen ve kalbin içgörüsünden yoksun olan bu tür insanlar, zevklerini, mutiuluklarım ve başarılarını bu olgusal dünyanm maddi nes­nelerinde ve mevkilerinde ararlar. Hayattaki tek amaçları, elde edilme yol ve araçlarına bakılmaksızın bu nahoş ve somut maddi faydaları elde etmektir. Temel çıkarları onların tek rehberidir ve diğer tüm doğruluk, dürüstlük veya insanlık değerleri, algıların­da neredeyse mabutlara dönüşen bu yanıltıcı maddi hedefler uğ­runa feda edilebilir. Bu tür insanlar, genellikle alt benliğin isteği üzerine, bu dünyevi mabutların daha fazlasına vâris olmak ve onları güvenceye almak için iyiden iyiye hile ve ihanet sanatını geliştirmek zorunda kalırlar.</p>
<p>Kur’an’da benliğin bu durumuna şu ayette işaret edilir:</p>
<p>Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hay­vanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır (7:179)</p>
<p>Ve başka bir ayet şöyle der:</p>
<p>Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)</p>
<p>Dolayısıyla davranışlarını hayvani benliklerinin algısına dayan­dıran» duyusal girdilerin yalnızca anlık ve zahiri anlamlarına ce­vap veren ve kalbin hikmetine duyarsız kalmayı tercih edenler, insanlık tarihinde ve tabiatta tecelli eden, Allah’ın (c.c.) birliği­nin, takdirinin ve gazabının ayetlerini görmeyeceklerdir. Dola­yısıyla, Allah&#8217;ın, elçileri aracılığıyla bildirdiği gerçeği ve mesajı çoğu zaman reddederler. Tutkuların ve şehvetlerin önü alınma­mış tatminiyle beslenen, kalbin hikmetinden yoksun ve benliğin şeytani unsuru tarafından kışkırtılan hayvani benlik, kişiliğe egemen olacak noktaya varır. Böylece hayvani unsur olan <em>şehvet </em>veya iştah hakimiyet kazanırsa, oburluk, açgözlülük, kötülük, ni­fak, kıskançlık vb. hayvani özellikler nefse işlenir.</p>
<p>Öte yandan, hayvani unsur olan <em>gazap</em> veya öfke baskın hâle ge­lirse, düşmanlık, kin, küçümseme, gurur, yükselme sevgisi gibi vahşi hayvanlara ait özellikler ortaya çıkar. Şayet <em>şehvet</em> ve <em>gazap </em>birleşerek hakimiyet kurarsa, karakterde ihanet, hile, kurnaz­lık, düşmanlık vb. şeytani özellikler belirir. Aslında bu aşamada üstünlük kazanan <em>şeytaniye</em> yani şeytani eğilimdir ve diğer tüm melekeler ona tabidir. Akıl bile öyle etkisiz hâle getirilmiştir ki, şeytani tasarılarını gerçekleştirmek için planlar yaparak bu sahte efendiye hizmet etmeye başlar. Bununla birlikte, yukarıdaki hay­vani özellikler, aklın kalpteki artakalan sesinin suçlamasından kaçınmak ve aynı zamanda toplumun geneli tarafından kabul edilebilir görünmesini sağlamak için genellikle kılık değiştirmiş olarak tezahür eder.</p>
<p>MS 13. yüzyılın meşhur sufi teoloğu Mevlânâ Rûmî, bu tipik davranışı, <em>nefs-i emmare bi’l sû</em> veya kışkırtıcı nefsin tam haki­miyeti durumunda hayvani şehvet ve tutkuların tezahürleri ola­rak eksiksiz biçimde tasvir eder.<sup>273</sup> Allah’ın mutlak Hakîm ve Rab olarak algılanmasından yoksun olan benlik, arzularının talebine cevap verebilecek gibi görünen birçok şeyi mabudu olarak kabul eder ve servet, kadın, mevki ve güç gibi şeylere fiilen tapar hâle gelir. Çoğu zaman güç, aranan en güçlü mabut olur. Böyle bir güç arayan benliğin bitmeyen tutkularını tatmin etmek için, bazı yö­neticiler insanlara tamamen insaniyetsizce mezalimde bulunur. Masum hayatlar, konumlarını istikrara kavuşturmak ve güven­ceye almak için bu yöneticilerin tapındıkları güç uğruna kurban edilir. Ancak güç kullanımında süregelen pervasızlık hâli, onlara karşı düşmanlığı ve nefreti besler ve nihayetinde zihinlerinde gü­vensizlik duygusuna yol açar. Böyle bir durumda ferahlık aramak için insan, göz korkutucu tehditler yoluyla başkalarını sorgusuz sualsiz itaate zorlamak mecburiyeti hissedebilir.</p>
<p>Böyle bir insan, iktidardayken, halkın amaçlarını savunuyor ve dini eylemlerine rehberlik ediyormuş gibi bile yapabilir. Cahille­rin güvenini kazanmayı başarırsa, sonunda insanları bölmek için entrikalar tasarlayacak ve kendilerini ortadan kaldırmak amacıy­la liderlerarasmda rekabet yaratacaktır. Ancak, bu,d<u>erman değil </u>dert olan önlemler yoluyla, bu tür insanlar giderek kendilerini başkalarına, içsel ilahi benliklerine ve nihayetinde mutlak yüce Zât ve Hak olan Allaha (c.c.) yabancılaştırırlar.</p>
<p>Bununla birlikte, yukarıda anlatılanlar, insan kalbinin, hayvani ve şeytani unsurlar tarafından engellenemez biçimde bastırılmış çaresiz bir kurban olduğu izlenimini vermemelidir. Kalp ilerle­yen veya gerileyen bir kişilik gelişimi çizgisini seçmekte ve tercih etmekte her zaman özgürdür ve gelişiminin herhangi bir aşama­sında değişebilir ve gelişim programlarında aksi yönde gerekli dönüşler yapabilir. Bu tür değişiklikler, elbette, insan benliğinin içinde ve dışında hâlihazırda hüküm süren elverişli veya elveriş­siz koşullara bağlı olarak nispeten kolay veya zor olabilir.</p>
<p><strong>KALP GÖZÜNÜN AÇILMASI</strong></p>
<p>Kufana göre tüm duyusal gözlemlerin nihai amacı, kalbin göz­lerini açarak hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde algıla­masını sağlamaktır. Kalbin bu kritik işlevi birçok Kuran ayetinde belirtilmiştir, örneğin Allah (c.c.) şöyle buyurur:</p>
<p>Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hay­vanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır (7:179)</p>
<p>Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendiliyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluverıin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)</p>
<p>Bu ayetler, duyu organlarının fiziksel olarak işlev görmesine rağmen, kalp gözü açılmadıkça bu organların amaçlarına ulaşa­mayacağını ima etmektedir. Bu yorum, Allah’ın (c.c.) şu sözüyle doğrulanmıştır:</p>
<p>&#8230; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. (17:36)</p>
<p>Yukarıdaki ayet bağlamında İmam Râzî, kulakların ve gözlerin, muhtevasını kalbe ulaştırmaktan başka bir işlevi olmadığından, onlara yöneltilen herhangi bir sorunun, gerçekte kalbe yönelti­len bir soru olduğunu ve kalbin, kulakların ve gözlerin kendisine ilettiği her şey hakkında yargıç ve yönetici olduğunu belirtiyor.<sup>274 </sup>Bu nedenle, alman duyusal bilgilere yüklediği yorum ve anlam­dan nihai olarak kalp sorumludur. Bu cihetle Kuran, kalbin şu hayati işlevini vurguluyor: insanlık tarihindeki olayların yanı sıra doğal olguların içerdiği anlam ve mesajları yorumlamak</p>
<p><strong>KALBİN ALLAH’IN (C.C.) VAHDETİNİ TANIMADAKİ (MARİFET) PSİKO-SPİRİTÜEL SÜRECİNE DAİR İSLAMİ KAVRAMLAR</strong></p>
<p>Bu noktada, Gazâlî’nin bir Kur’an ayetinin aşağıdaki tercümesin­den yola çıkarak yorumladığı şekliyle, kalbin yavaş yavaş aydın­lanıp Cenâb-ı Hakk’ın idrakine vardığı psiko-spiritüel süreçlere dair tslami kavramın bir taslağını sunmak yerinde olur.</p>
<p>Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çırağ bulunan bir kandil gibidir; çırağ bir sırça içerisindedir. Sır­ça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insan­lar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir. (24:35)</p>
<p>Bu &#8220;Nur Ayetfne dair mükemmel izahında Gazâlî, yüzeyde du­yusal olandan, en iç merkezde doğaüstü olana kadar kalbin te­cellisinin farklı seviyeleri aracılığıyla hakikati algılamaya yönelik nurani melekesinin beş safhasından bahsetmiştir. Bu beş meleke veya ruh, yukarıdaki ayette çırağ, sırça, kandil, ağaç ve yağ şek­linde simgelenmiştir. Çırağ, nuru duyu organlarından gelen du­yusal melekedir. Sırça, kandil, ağaç ve yağ sırasıyla tahayyül, aklî ruh, muhakeme ruhu ve son olarak doğaüstü ruh anlamına gelir. Bu beş nur mertebesi aracılığıyla işlenen ye tavzih edilen duyu verileri, sonunda Cenâb-ı Hakk’ın algılanmasıyla sonuçlanır.<sup>275</sup></p>
<p>Benlik, ancak Cenâb-ı Hakk’ı, tüm evreni mutlakegeriıeiilikrve^. kudretiyle kuşatan ve ayakta hitan Vâhid olarak tanıdığında, insan kişiliği, varlığının veya kişiliğinin içinde veya dışındaki, gerçek insan benliğine yabancı her türlü etkinin üstesinden ge­lebilir ve kendisini bunlardan kurtarabilir. Tevhidin idrakinin bu aşamasında, insanın kişiliği ilahi boyayı kendi benliğiyle bütün­leştirmeye başlar ve ilahi sıfatların el değmemiş hâzinesi, kalbin bilinçsiz katmanlarının saklı bölgesinden yükselmeye başlayarak kendisini açık davranışlarda gösterir. Sonuç olarak insan kişiliği, kendisini halife olarak temsil etmeye mukadder olduğu evrensel Rab olan Allah’ın (ç.c.) davranışını yansıtmaya başlar.</p>
<p><strong>TEVHİT KALBİ GÜÇLENDİRİR</strong></p>
<p>îman kalbin derinliklerine yerleşirken, zihni ve tüm psişik işlev­lerini, kalbin ilahi potansiyel hâzinesinin büyümesini ve gelişme­sini durduran ve sakat bırakan her türlü bilişsel esaretten kurta­rır. Kalbin en önemli ilahi özelliği olan ve tevhidin yüce nuruyla aydınlanan akıl, benliğin diğer tüm bileşenlerine üstün gelir ve onları gerçek insan benliğinin ilahi doğasıyla tutarlı kılmak için tüm hayvani dürtüleri ve tutkuları bilfiil boyun eğdirir. İnsan ki­şiliğinin hükümdarı olan kalp, duyuların rehberliği yerine, ay­dınlanmış ve olgunluğa erişmiş olan <em>aklın</em> nasihatine güvenir. Allah&#8217;ı (c.c.) her başarının mutlak kaynağı olarak idrak eden <em>akıl, </em>kalbe, kişiliği ve davranışları ilahi iradeye uygun kılacak şaşmaz bir hidayet vermek için O’ndan indirilen bilgiye başvurur. Kişi ilâhı kitap Kufan-ı Kerimin tebliğ ettiği hakikatler ve talimat­lara göre hareket ettikçe» insanın gerçek benliğinin boyutları ve bu benliğin Cenâb-ı Hakk ve uzun süredir sahipsiz kalan evren ile ilişkisi, kişinin kalbine ilham edilir. Benlik, Cenâb-ı Hakkın (gg) varlığı ile aktif bir etkileşim ve paylaşıma girerek kişiliği tezyin etmeleri için kalbin gizli ilahi niteliklerinin sürekli olarak araştırılmasını beraberinde getirir.</p>
<p>Bunlar» bazı alimlere göre hadiste işaret edilen, Gazâlî’nin <em>Kim- ya-yı Saadetinde</em> insanın Allah’ın (c.c.) sıfatlarından sonra ya­ratıldığı şeklindeki mealiyle aktardığı,<sup>276</sup> Allah’ın (c.c.) sıfatlarını yansıtan niteliklerin beşerî versiyonlarıdır. Çoğu insan için bu ilahi erdemler, benliğin bilinçsiz mahzeninde uykudadır ve du- yuüstü bilinç tarafından dokunulmayı ve yüzeye çıkarılmayı bek­lemektedir. <em>Mishkafte</em> bahsi geçen bir hadiste insanlara maden denmesinin nedeni bu gizli hazinedir.<sup>277</sup> <em>Tevhit</em> ve <em>imanın</em> diğer esaslarına dair algının yavaş yavaş olgunlaşması yoluyla, bu dün­yadaki mutlak ilahi varlığı temsil eden ilahi niteliklerle donanmış hayvan-üstü insan kimliği, insan bilincinde belirginleşir. Bu öz­gün kimlikle ve Tanrı ve evrenle olan benzersiz ilişkinin algılan­masıyla donatılan kişilik, yeni ortaya çıkan kimliği ve ilişkisiyle uyumlu bir şekilde gelişmeye ve davranmaya hazır hâle gelir.</p>
<p><em>İman,</em> nüfuzunu kalbin daha geniş alanlarına yaymaya devam ettikçe, duyguların etki alanım giderek daha fazla ele geçirir ve onları içsel kişilik donanımlarının inkişafını kolaylaştırmak için kullanmanın yanı sıra doyumlarını ilahi olarak belirlenmiş sınır­larla kısıtlayarak aşağılık dürtü ve tutkuların yozlaştırıcı etkile­rinden korur. Örneğin, rızık, başarı ve mükâfat, ızdırap ve ceza vermede Allah’ın (c.c.) takdirinin ve mutlak kudretinin idraki ve inancı, derin Allah (c.c.) sevgisi ve korkusu uyandırır. Bu iki esas duygu Allah’la derinden ilişkilendirildiğinde, müminlerin değerler evrenini tamamıyla yeniden düzenlerler. Allah (c.c.) sevgisi, Allah’ın tasvip ve takdir ettiği bütün fazilet ve amellere müspet değer hamlederken Allah (c.c.) korkusu da Allah’ın (c.c.) hoşlanmadığı ve lanetlediği bütün huy ve davranışlara menfi de­ğer yükler. Birlikte, bu iki duygu, doğuştan gelen ilahi nitelikleri azami ölçüde inkişaflarına yönlendirmede oldukça güçlü etmen­ler hâline gelir.</p>
<p>Örneğin, mü’minler, alkol gibi haram (yasaklı) içecekleri almak­tan kendilerini sakınacak ve böylece akıl sağlıklarını kaybetmek­ten ve hayasızca davranmaktan kendilerini koruyacaklardır. Di­ğer zamanlarda, ilahi rızaya uygun olarak, kendileri yiyeceksiz kalmak zorunda kalsalar bile vicdanları onları aç olana yedirme­ye sevk edecek ve böylece ilahi cömertlik ve ihsan faziletini geliş­tirecektir. Nitekim, artan <em>iman</em> gücü, nihayetinde tüm duyguları ve dürtüleri bütünleştirerek Allah’ın (c.c.) rızasını kazanma yö­nünde her şeyi kapsayan, kalıcı bir arzuya dönüştürür. Bu arzu, diğer tüm dürtüler ve güdülerin üzerinde bir ana güdü vaziyetini alır.</p>
<p>Allah’ın (c.c.) rızasını kazanma güdüsü, tevhitteki idrak ve ima­nın olgunluğu ile istikrar kazandığında, ilahi talimatları sıkı sı­kıya takip ederek, kalbin, kişiliğin ilkel manevi doğasına uygun olarak hareket etmesi ve gelişmesi için sarsılmaz kararlar alma­sını etkili bir şekilde sağlayabilir. <em>İmanın</em> olgunluğu, kişiliği, tam büyüme ve gelişme yolunda içten ve dıştan gelen tüm dirençleri cesurca aşmak için karşı konulmaz bir kararlılıkla donatır. Bu ana güdü, asıl etkisini kalbin karar verme işlevleri üzerinde gösterir. Bu güdü, etkin bir şekilde, kalbi, tüm davranışsal kararlarını ilahi irade ve rızayı yansıtacak şekilde vermeye teşvik eder. Kararları Allah&#8217;ın iradesine uygun hâle getirmek için mü’minler, vahiy ve vahyin sünnetteki [Hz. Peygamber’in (s.a.v.) söz ve davranışla­rındaki] uygulamalı açıklamalarına başvururlar.</p>
<p>Burada ilahi diğerkâmlık erdeminin gelişimine özellikle değinil- melidir. İlahi diğerkâmlığın filizlenen kıvılcımı, ilk Müslüman­ların kalplerindeki iman ağacının yetiştirilmesinden düzenli olarak beslendi. Büyüyen ümmetin sonraki aşamaları, bu iman ağacının, ilahi halifeler olarak anılmaya layık kişilikler hâlinde nihai meyvesini verene kadar istikrarlı bir şekilde yetişmesine yardımcı oldu. Davet<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> ve onunla bağlantılı mücadeleler yoluy­la <em>tevhidin</em> içsel idrakinin terakkisi ve buna bağlı olarak kalbin gücündeki ve benliğin tüm yönleri üzerindeki hakimiyetindeki artış, yeni inancın fedailerini kalplerinin katmanlarını <em>tevhidin </em>her yeri saran nuruyla daha derinden keşfetmeleri için harekete geçirdi. Bu da onların, uygun davranışlarla kendilerini gösterme­ye hazır olarak, ilahi erdemlerin daha fazlasını elde edip ortaya çıkarmalarını sağladı. Sonuç olarak, egoist hayvani içgüdüler, kendilerini kalplerin derinliklerinden fışkıran, gelişmekte olan bu ilahi niteliklerle uyumlu hâle getirmek için etkin biçimde dü­zenlendi veya bastırıldı.</p>
<p><em>Marifet<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[3]</strong></sup></a></em> (Allah’ın idraki) Mekke döneminde mü’minlerin kalp­lerinde yerinde çabalarla kök saldıkça, onların kişilikleri Medi­ne döneminde diğerkâmlığın en lezzetli meyvelerini vermeye başladı. Müslümanların kalpleri <em>tevhit</em> inancmda ve idrakinde daha yüksek olgunluk derecelerine ulaşmaya devam ettikçe, baş­kalarına yardım etme şeklinde ifade edilen diğerkâmlık derece­si Medine yıllarında çok daha yüksek raddelere çıktı. Medineli Müslümanların kendileri çok zor durumdayken başkalarının yardımına koştukları ve ihtiyacım karşıladıkları birkaç örnek vardır. Bu tür karakteristik davranışların ikrarı aşağıdaki ayette mevcuttur:</p>
<p>Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendile­rine tercih ederler. (59:9; H.S. 4)</p>
<p>Bu feragat ruhu, tüm Müslüman toplumunun bariz bir şekilde baskın bir özelliği hâline geldi. Bu öyle mükemmel bir dere­ceye ulaştı ki ölmekte olan savaşçıların kardeşleri uğruna son sularını bile feda etmelerine ilişkin birçok olay, siyer kitapla­rında, yani biyografik kayıtlarda aktarılmıştır.<sup>278</sup></p>
<p>Gelişiminin zirvesinde, tüm insanlığın refahı uğruna çaba­lamak için duyulan bu derin endişe ve şiddetli şevk, ümmetin</p>
<p>kişiliğinin diğer tüm ilahi özelliklerinin üzerinde egemen olan önemli bir erdeme dönüştü. Bu erdemin gelişimi, bu ümmetin her bir ferdi arasındaki davet ruhu tarafından tetiklenmiş olsa da onun kişilik müessesesinin en üst kademesine yükselişi, tüm bencil tutkuların ve endişelerin, insanlığın refahı için çabalama gibi yüce bir dürtüye sürekli olarak tabi olmasını gerektiriyordu. İslam&#8217;ın ilk döneminde tüm içsel ego direncine ve çeşitli dış im­tihanlara karşı sürekli ve amansız bir mücadele sonucunda Müs­lümanların kalpleri, aşağılık bencil dürtü ve tutkuları üzerinde tesirli bir hakimiyet durumuna erişmiş ve insanlığın refahı ve kurtuluşu için çabalama dürtüsü, kişiliklerinde geri alınamaz bir istikrar ve her yere yayılan bir boyuta bürünmüştür. Allah (c.c.), bu egemen kişilik özelliğini takdir ederek, Mekke yıllarındayken teşekkül döneminden geçen bu Medine ümmetini “insanların en hayırlısı” ilan etmiştir:                                                                                                       Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmet­siniz&#8230; (3:110; H.S. 3/4)</p>
<p>Ümmetin tarihi, ilk Müslümanların, kalplerinde kabaran tüm ilahi özellikleri insanlığın refahı için kullanarak bu ilahi övgüye büsbütün layık olduklarını kanıtladıkları gerçeğini doğrulamak­tadır.</p>
<p><strong>KALBİN İNKÂRI: TÜM BOZULMALARIN VE SAPKIN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİNİN KAYNAĞI</strong></p>
<p>Yukarıda belirtilen yapıcı yönde kişilik gelişimi seyrinin aksine, Kur’an aynı zamanda kaynağını kalp hastalıklarına bağlayarak zıt yönde bir kişilik gerilemesi seyrini de tasvir ediyor. Kur’aria göre kalplerindeki bu hastalık, onları hakikati reddetmeye sevk ediyor ve bu da onları çoğu zaman içinden çıkılması zor bir kısır döngüye sokuyor. Allah (c.c.) bu tür insanları kastederek şöyle buyuruyor:</p>
<p>Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (2:10)</p>
<p>Kalplerinde hastalık olanların ise, murdarlıklarına murdarlık ek­leyip arttırmış ve onlar kafir kimseler olarak ölmüşlerdir. (9:125)</p>
<p>Bu hastalığın sendromları arasında yalan, kibir, bağnazlık, kin, tereddüt, emanete hıyanet, kamu yararına Allah rızası için harca­ma yapmaktan kaçınma, ihanet» başkalarını aldatma vb. sayılabi­lir. Bunlardan yalan ve kibir, diğer tüm semptomların kendisin­den ileri geldiği kaynak kişilik özellikleri olarak kabul edilebilir. Kâfirlerin temel aldatmacası, tevhit hakikatinin ve onunla ilgili meselelerin reddi üzerine kuruluyken, münafıkların yalanlarının temelinde hakikati iki kat tahrif etmeleri vardır: Onlar, hakikati kalplerinde inkâr ederken bu inkârı da şu ayette ifade edildiği gibi sahte bir inanç beyanıyla gizlemeye çalışırlar:</p>
<p>İnsanlardan öyleleri vardır ki: &#8220;Biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” derler; oysa inanmış değillerdir. (2:8)</p>
<p>Bu tür yalanlar, <em>Mishkafteki</em> bir hadiste zikredildiği gibi, olağan konuşmalarda yalan söyleme alışkanlığı, sözünde durmama, emanete hıyanet gibi diğer bulgusal sapkınlıklarda kendini gös­teren iç hastalığı şiddetlendirir.<sup>279</sup> Biraz tefekkür, tüm bu uygu­lamaların aslında farklı yalan söyleme biçimleri olduğunu orta­ya çıkaracaktır. Küfrün, yani hakikatin tahrifinin yuvası kalptir. Dolayısıyla kalp, küfrü barındırarak, küfürden kaynaklanan tüm bozuk ve sapkın kişilik özelliklerine dayanak olur.</p>
<p>Ayrıca, gerçeklik algısını çarpıtmak için kalpte sinsi bir şekilde çalışan ve kişiliği genellikle iyileşmesinin imkânsız olduğu bir yozlaşma düzeyine iten son derece yıkıcı bir özellik olan kibirden de özel olarak bahsetmek gerekir. Hatta yıkıcı etkilerini saptayan bazı Müslüman alimler onu tüm hastalıkların anası olarak ta­nımlamışlardır.<sup>280</sup> Bu, Kuranda bahsedildiği üzere, şeytanı isyana ve inkâra sevk eden özelliktir: “O <em>(şeytan) ise, diretti ve kibirlendi, böylece kafirlerden oldu.”</em> (2:34)</p>
<p>Aralarındaki yakın ilişkiden dolayı Kur’an bu iki kusuru birbiri­ne bağlı özellikler olarak zikretmiştir: <em>“Hayır; o inkâr edenler boş bir gurur ve bir parçalanma içindedirler”</em> (38:2)</p>
<p>Gerçekten de bu iki özellik, kalp hastalıklarını ve kişilik bozuk­luğunu şiddetlendirecek şekilde birbirlerinin gücünü artırarak karşılıklı olarak işliyor gibi görünüyor. Kibir, kalbin Allah’ın (c.c.) haşmet ve azametine dair bilincini perdeler ve kişinin benlik ve dünya görüşünü ben merkezli bir bakış açısıyla sınırlar. Bu şekil­de engellenmiş olan kalbin iç gözleri, kendi koyduğu idrak sahası sınırlarını aşamaz ve bu nedenle, Allah’ın (c.c.) mutlak hakimiyet ve birliğinin yüce hakikatini kavrayamaz.</p>
<p>Fiziksel görme ve işitme organları zarar görmez ve fiziki olguları algılayabilirler, ancak kalplerinin- körlüğünden dolayı maddi ol­mayan doğaüstü hakikati algılamazlar. Kür’an-ı Kerim, aşağıdaki ayetlerde bu duruma kısaca işaret eder:</p>
<p>Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler(7,179) Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)</p>
<p>Dolayısıyla, küfrün ve kibrin kaçınılmaz sonucu, kalbin Allah’ın (c.c.) yüce birliğini idrak etme konusundaki doğuştan gelen ka­pasitesini kaybetmesidir. Küfür, kalbin idrak alanını somut dün­yanın dar sınırları içinde kısıtlayarak, kalbin yüksek aklî işlevini felce uğratır ve benliği Allah’ın varlığından ayırır. Allah’ın (c.c.) mutlak varlığından ayrı düşmüş ve aklın hidayet nurundan mah­rum bırakılmış benlik, hayvani benliğin tutkularının tahrikine ve nefsi yozlaştırarak beraberindeki kötülüklerle birlikte <em>en-nefs-i emrnare bi’l sû’ya</em> (kötülüğü emreden nefse) dönüştüren şeyta­nın kışkırtmalarına karşı kolay lokma olur. Bu makalenin giriş bölümünde bu durumun tipik özelliklerinin kısa bir açıklama­sı verilmiştir. Yukarıdaki metinlerde, başlangıçta bahsettiğimiz aşağıdaki hadiste yer alan temayı en azından kısmen açıklamak için naçizane bir girişimde bulunduk:</p>
<p>Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olur­sa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vü­cut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.<sup>281</sup></p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Vahyolunan bilgiler ışığında, doğaüstü kalp, Allah’ın (c.c.) sıfat­larını temsil eden tüm gerçek İnsani erdemlerin kaynağını aldı­ğı çıkış noktası ve sıçrama tahtasıdır. Kalp doğaüstü dünyadan bu ilahi izleri taşımasına rağmen, bunlar el değmemiş ve olgu­sal dünyanın kaba duyusal algı katmanları tarafından sarılmış hâlde kalır. Ampirik dünyanın duyusal-olgusal algısı, insanın kendi gerçek benliğinin içsel ilahi potansiyellerinin yanı sıra Al­lah’ın (c.c.) yüce birliğinin idrakini de engeller. Duyusal ampirik dünyadan gelen uyarım, manevi olarak duyarsız bir kişiyi psi- kofizyolojik ihtiyaçları ve arzuları tatmin etmekle meşgul eder ve gerçek manevi benliğinin ortaya çıkmasını engeller. Bu süreç, insanı aşağılık hayvanlara benzeyen bir yaratığa dönüştürür ve kişinin gerçek benliğinin inkişaf etme ve ortaya çıkma ihtimalini engeller.</p>
<p>Kalp ancak Allah’ın yüce varlığını, yegâne efendisi ve Hakim Rab- b’i olarak algıladığında, duyusal-maddi dünyamn çeşitli olguları şeklinde ortaya çıkan tüni sahte tanrıların zorbaca etkisinden kurtulur. Bu doğaüstü idrak nuru, insanı çirkin bir hayvandan ilahi bir halifeye dönüştürecek mündemiç ilahi özellikleri keşfe­dip onlardan faydalanacağı zorlu sefer boyunca, insan benliğini sağlam bir şekilde yönlendirir.</p>
<p>Yukarıda bahsedilenlerin önermesi, insanların hayvan durumu­na düşme sürecini önlemek ve onları imrenilen, ilahi halife sta­tüsüne yükseltmek için insanların kalplerini çeşitli olgusal güç­lerin sakatlayın ve yozlaştırıcı etkilerinden kurtaracak her türlü çabanın gösterilmesi gerektiğidir: Onların gücü ve hükümdarlığı efsanesi, Allah’ın (c.c.) yüce birliğinin ve egemenliğinin kesin ve mükemmel idrakinin insanların kalplerine yerleştirilip beslen­mesi yoluyla paramparça edilebilir. Bu idrak ile insanlar, ilahi hâ­zinelerin deruni kaynaklarının kilidini açmak için ana anahtarla donatılacaklardır. Bu el değmemiş hâzinelerden en yüksek kişilik gelişimine erişmek amacıyla istifade etmek için, bazı temel özel­likleri mevcut makalenin çeşitli bölümlerinde vurgulanmış olan, vahyolunan bilgide iletilen rehberliği tam olarak takip etmeliyiz.</p>
<p>Editör:Amber Haque;Yasien Mohamed – Kişilik Psikolojisine İslami Yaklaşımlar,syf:169-190</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/">Kalp ve Kişilik Gelişimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebubekir Eroğlu &#8211; Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Eroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[fiil]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[modern şehir]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26239</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img decoding="async" class=" wp-image-26240 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png" alt="" width="263" height="407" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png 194w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-600x929.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-768x1189.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-661x1024.png 661w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800.png 800w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span class="text-alt">Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı kulak vermeyi gerektirir. Kulak, beklemediği sese hazırdır. Işık ve ses duyularımıza yönelen çağrılardır. Teklif ise insan daki sorumluluk duygusunu harekete geçiren, ondan karşılık bekleyen çağrının bir biçimidir.</span></p>
<hr />
<p>İnsan, iç dünyasının gücüyle dik durabilir. İç dünya, koruyan bir kaledir.</p>
<hr />
<p>Medeni davranış ruhsaldır. Medeni bir toplumda, ruhu ezadan kurtaran ve günlük yaşamı çekilir kılan ince davranışların görünür olması yetmez, mütemadiyen devam etmesi için desteklenmesi gerekir. Bir kişi merhamet, sevgi, dürüst lükle yoğrulmuş olan karakterini, bu niteliklerin özünde bağlı olduğu yüce aleme ilişkin bilince sahip olarak devam ettirebilir.</p>
<hr />
<p>Görsel medya gerçek hayattan daha güçlü bir hayal alemi oluşturdu. Gerçek dünyanın orada yankı bulduğunu kabul eden bir genel kanaat var; ama görüntülerin çoğu, tek tek kişiler açısından sahte. Her şeyi hayallerde görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Bir insan iç dünyasını olduğu gibi yazıya dökebilir mi? Evet diyemiyoruz. Bir insan olan yazar başkasının iç dünyasını aktarabilir mi? Buna da, evet diyemiyoruz. Başkasını anlatamamak kolayca anlaşılabilir bir yetersizlikten ileri geliyor, en azından başkasının zihninde ulaşabileceğimiz yerin sınırlı olduğunu biliyoruz. İnsanın, şiddetli bir arzuyla istediğinde bile kendi iç dünyasını anlatmada duyduğu acziyet ince ince yorumlanabilecek bir insan gerçeğidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kendisi olmak ve kendisi olarak yaşamak isteyen insanın küreselleşmeye muhatap olması da bir gerilim doğurmaktadır. Türkiye&#8217;deki çatışma biraz da zihinleri karıştıran bu olguya bakarak açıklanabilir. Birey üzerinde odaklanmanın kalesi olduğu düşünülen modernizm, insanın modernizme ait kavramlar üzerinden tanımlanmasını ve sonuç olarak bir tür tektipleşmeyi öngörüyor. Uluslararası kültür etkileşimini üzerine doğru gelen baskı olarak hisseden birey, homojenleştirme çabasının bu baskıyı gidermediğini, ilgiyi kesmekle de çözüm bulamayacağını görüyor ve mahrem iç dünyasıyla kendisini uluslararası dalgaların önünde savunmasız buluyor.</span></p>
<hr />
<p>Bir şeyi &#8220;var&#8221; eden kim ise, karakterini veren de odur.</p>
<hr />
<p>Bireycilik, insanın varlıklar arasındaki biricik olma vasfına sahip çıkmadığı sürece, taraftar olan ile olmayanları tarifleri arasında döner dolaşır, sonunda, bizim enaniyet dediğimiz, kaba egonun köpürtülmesinden başka bir yere varmaz.</p>
<hr />
<p>Ekran unutturur. Görüntü dayanıksızdır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Sudaki hayat&#8221; terimi bir zarftır. Su temiz ve temizleyici oluşuyla, dokunduğu yerin özelliğine göre; dokunduğuna parlaklık, canlılık, dinçlik, arınmışlık vermesiyle, yaşam enerjisi aşılamasıyla hayatiyet taşır içinde. Hayat sahibi olduğunu hissettirir bize. Eski çağlara ait yazılı kültürümüz deki anlamına bakarsak; suyun içinde yaşayan canlıları işaret ediyor değildir &#8220;sudaki hayat&#8221; terimi, onun bize söylediği su yun kendisidir. Su hayatın tecelli yeridir, böyle olduğuna göre canlılık da suyun cevherindedir. Tıpkı, belirtildiği şekliyle, eşyada hayat olduğu gibi. Zarf doludur, çünkü nesneler Tanrı isimlerinin tecelli yeridir; isimlerse zarfın içinde. Hayat o isim lerle var; eşya da dildeki zarfın içindedir</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Herkes kendisini bağlayan teklifin farkında olarak hareket eder ve o anda orada olmasının ortaya çıkardığı tekliften dolayı kaşısındakinin yük altına girmesini istemez. Osmanlı döneminde iki İstanbul efendisi karşılaştığı zaman &#8220;Benim buradaki varlığım, tüy kadar, hafif rüzgar kadar bozmasın efendim, sizin rahatınızı&#8221; der gibi selamlaşmayla muhtemel bir yükün önceden giderilmesini sağlarlar.</span></p>
<hr />
<p>Modern bilimler, nesnelerin doğasındaki &#8220;ölçülebilirlik&#8221; niteliği hakkında bilgimizi arttırdı. Ölçüler koydu, maddenin ölçümlemeyi mümkün kılan niteliklerini açığa çıkardı. Bu bilgilerin kullanılması zamanımızı yeterinden fazla alıyor ve insanı kuşatıyor. Ölçülebilir şeyleri düşünmekten, ölçülerin uygulanma alanı demek olan teknolojiden, doğal işleyişi düşünmeye vakit kalmıyor. Doğal işleyişi dışlama alışkanlığımız söyletiyor bunu bana; sanki doğal işleyişin ölçüsü yok, onun çağrısıyla uyanan duygularsa fanteziden ibaretmiş gibi! Ayrıntılarıyla tasarlamak ve önceden kurgulamak suretiyle yapılanların zamanımızın büyük bölümünü doldurması, &#8220;Ben yaptım&#8221; hükmünün kabulüne daha geniş zemin hazırlıyor. &#8220;Ben yaptım&#8221; duygusunun baskın çıkması ve nesnelerin ölçülebilir oluşu, bizi değer biçmeye götüren alanı dolduruyor. Böylelikle, nesne ve fiillere Yaratıcıya nispetle değer vermenin &#8220;eski dünyanın gerçeği olduğu&#8221;, aynı değerlendirme ölçütü bugüne getirildiği takdirde gerçekliğin dışına çıkmış olunacağı düşünülüyor. Oysa biliyoruz ki, doğallıktan uzaklaşmak bile doğal dünya nın büsbütün dışında bir yere taşımaz bizi. Ölçüler, ölçülebilir nesneler ve bizim ölçme yeteneğimizin tümü doğal dünyaya dahildir. Biz, doğal dünyadayız.</p>
<hr />
<p>&#8220;Bir şey hakikati bakımından bakidir, bu yönüyle herhangi bir şey helak olmaz&#8221;, diyen İbn Arabi&#8217;ye göre (Fütuhat, c. 13. 26. Sifır) insanın sureti yok olduğunda dahi, kendisini farklılaştıran hakikati, tanımıyla kalmaya devam edecektir. Bu hakikat, tanımın kendisidir.</p>
<hr />
<p>Değer duygusu, farkında olan ve insana sorumluluğunu hatırlatan iradeyi gerektirir, İşe yarar bilginin tamlığını kazanması halinde yapılacak değerlendirme ahlaki normları davet eder ki, pozitivizme ayarlı akıl buna yanaşmak istemez. O nesnelerin dünyası ile ilgili olan &#8220;Nasıl?&#8221; ile yetinmeyi yeğler, ona göre topluma dair, nicel verileri temel alan çalışmalarda da &#8220;Niçin?&#8221; sorusu, &#8220;Nasıl?&#8221; gibi sorulmalıdır.</p>
<hr />
<p>Şu dünyada bir mevcudiyete sahip olmak aynı zamanda mahrem bir teklife muhatap kalmakla birlikte gerçekleşiyor. Varolmak bizi bir teklif karşısında bırakmada. Teklifsizce dav ranırız kimi zaman, gerilimin yatışması iyi gelir, rahatlarız, ama yaşamı laubaliliğe terk edemeyiz. Teklif, adından belli; bir külfeti, bir ağırlığı içeriyor ve öylece yaşam öykümüze giriyor. Bu, elbette bilince ilişkin bir durumdur öncelikle.</p>
<hr />
<p>Teklifsizlik, kendini evinde hissetmekle laubalilik arasında, hassas bir durumdur. Ele verilmemiş bir gerilimi barındıran teklifsizliğin her an laubaliliğe ya da küstahlığa dönüşmesi ihtimali vardır.</p>
<hr />
<p>Günümüzdeki egemen medeniyet, Batı dünyasında doğdu. Bu nedenle, insanın olgunlaşmasını sağlayan niteliklerin batılı ölçüler içinde aranması ve anlatılması doğaldır. Halbuki çağımıza damgasını vurmuş emperyalizme vücut veren aynı Batı&#8217;dır. Bu nedenle aradığımız iyi insanı bulma garantisi yoktur. İnsan olgunluğuna ilişkin nitelikleri, aynı zamanda emperyalizmin ocağı olan bir yerde aramak durumundayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gerçekçi olalım; hakkında çok gürültü koparılan özgürlük konusunda olduğu gibi insan iradesi, kendi kendimizi aldattığımız anlamsız bir görüntüden ibaret kalabilir. Çünkü sahip olduğumuz özgürlük ve irade, çoğu zaman hayatın muhayyilemizi dolduran zenginliği ile gerçek dünya arasında tatmin edici bir bağlantı kurmaya yetmez. Üstelik bir konudaki ira denin, bir kere var olmakla, artık değişmeden kalacağından emin olamayız. Kavram olarak üstünde düşünüp zihnimizde iradi bir sonuca vararak rahatlamamız, iradenin arzularımız ca yönlendirilen bir yanılsamadan ibaret kalmayacağını, hatta düpedüz aldatmaca olmayacağını temin etmez. İrade ve irade edilenin tecellisi üstüne akıl yürütmelerimiz, kimi zaman insan hakkında düşünmemizle aynı kapıya çıkar ya da aynı sonucu verir. Kendimiz hakkında bu yolla düşünüyor da olabiliriz. İrade, bir insanın kendi varlığı ile düşüncesinin iç içe, hayatın ise insanın kendisine ait olduğunu hissettiren bilinçtir. Varoluş haline hissedişle ve bilinçle katılmadan önce iradenin oluştuğundan söz edemeyiz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, varolmakla bir teklifle karşı karşıyadır. Teklifin muhatabıdır. Hayatın akışı içinde cid di bir teklife muhatap olan kişi, dönüp kendine baksın; o gö recektir ki, kendisinin tutumundan bağımsız olarak, söz konu su teklifle karşılaşmadan önceki durumdan başka bir duruma geçmiştir. Teklif özünde &#8220;nötr&#8221;, bağlantısız ve geçişsiz olabilir, ama muhatap, nötr durumda görülemez. Onun, teklif karşı sında &#8220;nötr&#8221; konumunda kalması imkansızdır. Teklife muha tap olan kişinin değişmesi imkansız konumda bulunması, tek başına tarafsız olabilecek teklifin nötr görünmesini engelliyor. Teklif bir ağırlık olarak geliyorsa, muhatabın bu ağırlığı kar şılayacak bir cevabı olması gerekir. Yoksa bir dengesizlik çıkar ortaya.</span></p>
<hr />
<p>İbrahim Müteferrika&#8217; nın, şu yalın ifadesi her zaman için yerindedir: &#8220;Malı ve gücü olanlar galip geldiler. Her defasında, galip gelenler, yenilenleri itaate zorladılar. Genelde sonuç, güçlülerin, yendikleri ülkeleri diledikleri şekilde yönetmek istemeleri oldu. Kendilerine layık işlerden gafil oldular.&#8221;</p>
<hr />
<p>Bugün ekonomi ve siyaset alanlarında bağımlılığa razı gelen ve hakim konumda bulunanlara tabi olmayı yeterli görenlerin &#8220;değişim&#8221;in niteliğine pek de itiraz etmediğini, değişim sürecinin toplumda açtığı yaraları umursamadıklarını söyleyebiliriz. Onlar sadece güç kaybına uğradıkları zaman konumlarının değişmesine hayıflanıyorlar. Halbuki bu durumda da onların temel yönelimleri sarsılmıyor. &#8220;Bağımlılık sürsün; değişim nasıl olsa gelir ya da değişimin şiddeti ne olursa olsun fark etmez&#8221; dediklerini duyar gibiyiz.</p>
<hr />
<p>Televizyonda bir müzik parçasını görüntü eşliğinde izlemeye başladım. Ekranda akan yapraklar duyusal imgeleri hareke te geçiriyor ve müzikle bütünleşiyordu. Dinleyeni kendisine bağlayan müziği anlatmak olmaz. Hüzün denilen ebedi hissi, taşkınlığı alınmış neşe halinde yayan müzik parçasını dinlemek ve görüntülerin ekrandaki akışını seyretmek lazım, ama anlatmayı deneyeyim: Atlar, ormanda geri geri koşuyordu. Bir müzik parçası eşliğinde ama koşu kendi başına bir dünyada. Önündeki boşluğa direnen atların adım atan ayaklarıyla geri geri kaydığını söylesek daha doğru. Bir sonraki sahneye geçiyoruz, kuzular bağırarak, gerilere doğru adeta yuvarlanıyor. Bu sahnenin üzerimizde bıraktığı şaşırtıcı yön duygusuna göre, rüzgar ters taraftan esiyor ve ormandaki ağaçları ters tarafa doğru yatırıyor. Gökteki bulut yumağı döne döne seyrelip küçülürken, başlangıcına, ilk zerre haline doğru gittiği hissini veriyor. Bir pamuk yığını seyreliyor, arkasından gökyüzü çıkıyor. Derken, bembeyaz giysiler içinde, masumiyet neşreden bir genç kız beliriyor ekranda. Etekleri öne doğru dalgalar yap makta iken, kız geri geri gidiyor, bize; kendisine ilgiyle bakan izleyicilere yaklaşamıyor. Adeta hiç istemediği halde onlardan uzaklaşıyor. Müziğin, hareket halindeki bulutların ve ters ta rafa yatan dalların eşliğinde bu geri gidiş, fezada perdelenmiş bir ana rahminin simgesel görüntüsü olmaya kadar varıyor. Dünyadaki oluşum, başlangıca ve başladığı noktaya dönüyor. Klibin ve müzik parçasının ismi: Masumiyete Dönüş. Zaten, yukarda kısa çizgilerini verdiğimiz görüntülere anlam veren de bu isimlendirmedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kamuoyu oluşturma becerisiyle övünenler, &#8220;rıza üretmek&#8221; diye bir deyime yaslanmaktan hoşlanıyor ve halkla ilişkiler kampanyasındaki başarılarını gerçek durumun önüne koyuyorlar. Dilimize armağan ettikleri, iki kelimeden ibaret bu deyim, anonimleştirilmiş bir iradeye teslim edilen toplumun neye maruz kaldığını gösteriyor ve direnişin hangi yönde olması gerektiğini ima ediyor. Kamuoyunun halihazır düşüncesini yansıtan bir slayt bize genel kanaati verir, yani bir anlam ifade eder. Ancak toplumu sarmış genel kanaat hakkında gerçeğe uygun bir değer yargı sında bulunabilmek için, kanaatin oluşumuna bakmak ve özgür iradenin bu oluşumdaki payını bulmak gerekiyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Eski çağlardaki öğüt kitapları ve terbiyeye dair eserler olaylardan sonuç, kıssadan hisse çıkarılmasına, insan davranışlarını gözlemenin sonucunda elde edilen derslerin dile getirilmesine, sergilenmesine ve aktarılmasına yarıyordu. Evet, suç, masumiyeti savunmak için de anlatılıyordu. Önceki trajediler ise az rastlanır ve özellikle insanın hayatını baştan sona etkileyen bir olaydan yola çıkarak, insan davranışını içerden yansıtmanın ve böylelikle olgunlaşmaya hizmetin bir aracı olarak görülebilir. Olay, onu yaşayanı olgunlaştırır, dinleyene ders olur. Dinleyen zihin yoluyla deneyim sahibi olmuştur. Zihnin edindiği deneyim olgunluğa hizmet eder.</span></p>
<hr />
<p>İnsan öğrendiği dil üzerinden insanlığın ortak dil evrenine katılır. Kişiyi, varlıklar zincirinin son halkasında toprakla buluşturabileceğimiz varlığa bağlayan ve varlıklar dünyasının imgelemi içinde bir yere koyan, zihninde yaşattığı anne imge sidir. Aynı şekilde dilin kendisi, insanın dünyayı algılamasını sağlar ve onu anlamlar dünyasına bağlar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Niçin&#8221; diye sormanın kafaları kilitlediğini, bu nedenle saçma olduğunu düşünenler var. &#8220;Nasıl&#8221; dersen bilimsel bilginin gösterdiği süreçleri anlamak için çaba gösterirsin; &#8220;niçin&#8221; diyerek çıkmaza girip ne yapacaksın, diyorlar. O halde, biz de &#8220;Ne uğruna?&#8221; diyelim. &#8220;Değer mi?&#8221; diyelim. &#8220;Neye yarar?&#8221; diye soralım. Enerji üretmi, doğal dünyanın dengesini bozacak ölçüde ve biçimde yapılıyorsa, &#8220;Ne uğruna?&#8221; diye sormak hakkımızdır. Afrika&#8217;nın bir bölümünde, göz göre göre insan soyunun kuruyup gitmesine, ne uğruna göz yumuluyor? Olacağı önceden bi linen toplu kıyımlar niçin yapılıyor, kime ve neye yarıyor? Kur ban, neye kurban? &#8220;Niçin&#8221;, yerini başka soru kelimelerine terk edebilir; insanın sorumluluğu değişmez, başka açıdan görün meye başlar sadece. Sorumluluk almayan yine bulur kaçınmanın yolunu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilinç halindeki benlik özgürlüğünü, toplu yaşamanın gerektirdiği itaat ile kendi varlığına sahip çıkmayı kaynaştırmakta bulur. Tek başınalığın değil birarada yaşamanın gereği olarak kazanılan ve hak edilen bir niteliktir çünkü özgürlük. İnsan hayatında iradenin belirişi ise iş üzerinde, faaliyetle, hareketle, atılımla, girişimle, bir işi ısrarla takip etmekle, kısacası aksiyonla ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği cevap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği ce vap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dediğimiz gibi; insanlar her olguya ilişkin &#8220;Niçin?&#8221;i ya açıktan açığa ya da bilinçaltında sorup durmaktalar. Gerçek meraklar bu sorunun açtığı yolda ilerliyor. Varsın, nihai cevap herkesi tatmin edecek ölçüde verilmiş olmasın; sorunun açtığı yol ve bu yolun üstünde bulunmak dahi öğretici olabilir. Çünkü insanın hayat karşısında içtenlikle hissettiği soru kelimesidir onu amaçlara yönelten ve yola girişi sağlayan, bu durumdaki soru kelimesi sorgulamadan çok merakı kamçılayıcıdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İbrahim Müteferrika, adaletin ve adil davranışın zenginlere yakışacağını söylüyor. Kapital sahiplerinden ziyade Doğu&#8217;nun klasiklerinde rastladığımız memleket büyüklerine gönderiyor. Bence bu ifade iyi niyetli bir temenninin dile getirilmesidir. Zenginlerden gözü gönlü doymuşluk, görmüş geçirmişlik beklenir, demeye getiriyor. Bu söylem özgün bir dünya kavrayışından çıkarak gelir ve başkalarına muhtaç olmadan yaşamaya güç yetirenlerin hukuka uymamayı ilke edindiği, zarar verdiği kimselere &#8220;git hakkını ara&#8221; dediği ama hak yemiş olmaktan hicap duymanın hepten unutulduğu şu günlerde, tabii ki bugünün ölçüleriyle anlaşılması kolay olmayan bir tercihtir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugünkü yarış tüketim üzerinden yapılıyor ve hedefini tüketim toplumu tablosunda çiziyor. Onun özünde de Amerikan yaşam tarzı bulunduğu açıktır. Zenginliğin sağladığı imkan ların kullanımı her kültürde aynı değildir; başka bir deyişle, zenginler her kültürde aynı davranış kalıplarına uymaz, aynı yaşama tarzını yeğlemez. Günümüzde hükmedici olan, eski Avrupa kültürü bile değildir artık, Amerikan yaşam tarzıdır.</span></p>
<hr />
<p>İma etmek açık konuşmaktan daha açıklayıcıdır bazen. &#8220;Mezlaka-i kadem&#8221; bu nitelikte, eski bir deyimdir. Farkına varılmadan meydana gelen bir hata, zarar verebilir ama masumiyeti bitirmez. Ancak, düşüncesizlik masumiyeti yaralar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Önemli olan, kişinin kendini gerçekleştirmesidir. Kendiliğinden var olan mutlak özne, kişiye hitap etmekle onu özne haline getirmektedir. Mesela, Allah imana davet etmekle (bana hitaben konuşmakla) beni cevap verip vermeme durumuyla karşı karşıya bırakıyor. Bir soruya muhatap olup karşılık ver mekten sorumlu olan kişi öznedir. Hakikatte, dolayısıyla var olduğu için öteki olan kişi, gerçeklik alanında kendisi olarak kendini gerçekleştirir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Başkalarını tanımayan ve kabule yanaşmayan bir bilinçte, &#8220;öteki&#8221; meselesi &#8220;ben&#8221;in karanlık yüzüdür. Kör dövüşü o karanlıkta oluyor. Işığın da orada olduğu unutulmamalı. Ana akım medya ortamın da hoşgörü, yozlaşmanın önünü açacak şekilde de kullanılıyor. Bu haliyle, bazı nahoş durumları görmezden gelmeyi tercih eden ve tavrıyla &#8220;bunu duymamış olayım&#8221; diyen büyüklerimizin asaletinden iz taşımıyor.</span></p>
<hr />
<p>Modern şehir hayatının gerektirdiği hız ve hareketin zaruri olmadığı devirlerde zaman sonsuzluk olarak algılanıyor, yüceliğe ve yüceltici değerleri kazanmaya konulacak bir sınır bulunmuyordu. Bir insan manevi değerlerle donandığı ölçüde olgun, bu nedenle yücelmiş ve değerli kişi sayılıyordu.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Seyahatname yazarlarının hemen hiçbiri, sözünü ettikleri zenginlik tablolarını &#8220;ağzından bal akan&#8221; bir üslupla öven, özleyen, ulaşılması gerekli bir he def gibi gösteren ve tavsiye eden bir yaklaşımla anlatmamıştır. Seyahatnamelerde aşırı zenginlikleri gösteren her bölümün sonunda taşkınlıkların ve sefahat alemlerinin tasvir edildiği sayfalara yer verilmesi, bu tür eserlerin kurgulama özellikleri arasında sayılabilir. Eski kültürlerde bir tür rindliğin saygı ve anlayışla karşılandığı bilinir. Onlara göre rindlik, sadece bir insanlık durumudur. Ama seyahatname yazarları bolluğun sebep olduğu taşkınlıklara ilişkin tasvirleri yaparken sefahati övmemişler, görerek anlattıkları yere &#8220;dünya cenneti&#8221; dememişler ve kalemlerinden çıkan akıcı tasvir cümleleriyle okuyanlar üzerinde imrenme duygusu doğmasına meydan vermemişlerdir. İmkansızlıklarla boğuşan insanlara, elde edemeyecekleri şeylerden, sahip olmamak bir eksiklikmiş gibi söz ederek onları üzmek istememiş olabilirler mi? Kim bilir, belki böyle bir iyi niyettir onlarınki</span></p>
<hr />
<p>Görsel medyanın iletisi gözlerin önünde, ama onun dili insanın aradığı karşılıklı yankıya izin vermiyor. İletinin ekrandaki akış hızı imgeleri, üzerinde düşünerek algılanmayı engelliyor. Ekran karşısındaki algı, bilinçaltında canlı bir yüzün kendisine hitap ettiği sanısına kapılarak cevap verme konumuna geçse de bilinçaltı, vereceği karşılığın tanımlanmamış bir algı yanılmasından doğduğunu ve tek taraflı tepkiden ibaret kalacağını ona söylemektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İslam toplumlarının iyi işleyen bir düzene sahip olduğu devirlerde, tek insanın hayat hamlesi içindeki yeri hakkındaki değerlendirmeler, onun sahip olduğu dini hassasiyet ile ruhsal olgunluk birbirine bağlanarak yapılmıştır. Mevlana&#8217; nın eseri Mesnevi&#8217;de birbirinin devamı olarak anlatılan hikayelerde bu bağlantıyı görürüz. Burada başvurulan din ve bir dinin ken dine özgü kavramları kapalı toplumları akla getirse de şehir yapılarının başka kültürlere her zaman açık olduğu bilinir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sinemada izlediğimiz filmlerden zihnimize kazınmış, unutulmaz sahneler vardır, televizyondaki görüntülerin kimse üzerinde aynı yoğunlukta etki yaptığını düşünemiyorum. Bunun nedeni, ekranda akan görüntülerin birinin diğerini inkar ve iptal etmesidir. Sinema filminde tablolar birbiri içinden çıkıyor, birbirini destekliyor. Bir kurgu ile karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Filmin bir bütün olduğuna dair bilgimiz ve önkabulümüz, tabloların arasında bağlantı kurmaya hazır tutuyor bizi. Televizyonda ise her biri ayrı dünyaları işaret eden görüntüler art arda geliyor, bu durumu sık sık tekrar ediyor. Görme algımız bu durumu, her görüntünün bir öncekini zayıflattığı, iptal ve inkar ettiği biçiminde algılıyor. Muhayyilemizdeki kurgulama alışkanlığı ve seyretmeyi kolaylaştıran bütünleyici yeteneğimiz, program akışını oluşturan görüntü bolluğuna oranla, ancak belirli bölümlerde bize yardımcı olabilmektedir. Görsel alanda, göste rişli ama dayanıksız bir dış dünya devinip duruyor. İç dünya orada güçsüz ve korunaksızdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kimlik şimdilerde, &#8220;öteki&#8221; üzerinden açıklanıyor. Bu yöntemde, bilince sahip yegane varlık olarak insanın Tanrı önün deki durumu ve sorumluluğu üzerinde yeterince durulmuyor, çünkü sorgulanan hep başkaları oluyor. Özellikle, kendini tanımak için nefis muhasebesine başvurmaktan kaçınan modern insanın, başkası üzerinden oluşturduğu bir &#8220;ben&#8221; tanımıyla anılmayı tercih ettiği söylenebilir. Ne olduğundan ziyade nasıl algılandığını merak eden insan kendisini &#8220;öteki&#8221; olarak düşünmeyi denemekten de geri kalmıyor.</span></p>
<hr />
<p>Şiir, günümüzde de kurgusal değil, yaşamakta olan insan gerçeğinden yola çıkıyor, duyguyu canlı bir insanın tavrı, edası vb. üzerinde izliyor. Şiirin dünyasında, tarafgirliklerin güzergah belirlemekle kalmayıp çatışmayı davet etmesi, kumaşının duygular olmasından ileri gelse gerektir. Yüce ve soyutlanabilir düşünsel değerlerin yatağı ve taşıyıcısı olan şiir, çağımızda hır çıkaran düşünceden sıtkı sıyrılanların, kafası binbir kaygının istilası altında olduğu halde aciz bırakılmış düşünce hareketlerinden umut kesmiş lerin sığınağı olabilmektedir.</p>
<hr />
<p>Kaba güç adaletin dışındadır diye, terazinin bir kefesine adaleti diğer kefesine kör gücü koyamazsınız. Tabii ki güç her zaman kör olası ve kör olacak değildir. Güç eğer adaletin işine yarayacaksa, dengenin bozulmasının önüne geçmek ya da bozulduğu yerde dengeyi ikame etmek üzere vardır. Bir hukuk düzeninin kurulması ya da kurulu durumdaki düzenin işletilmesi için başvuracağımız, ancak meşru güç olabilir. Adalete ilişkin değerlerin kendi aralarında ve her birinin kendi içindeki mevcut dengesi, hukukun eylem ve işlemle somutlaşmasından doğan bir sonuçtur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugün tüketim toplumu hedeflerini aşarak, yaşamın anlamı üzerine yapılan soyut ve bilgi aşamasındaki yorumların kabul görmesi için yeterli cesaret gösterildiği söylenemez. Bir toplumun genel kabulleriyle gösterdiğinden daha ileri hedefler bireysel görüş ufuklarında doğar; ama toplumda hükmedici olan daima genel tutumdur. Bu kural hiçbir zaman değişmez. Müşterek tutum genel seviyenin zarfıdır. Bir toplumda genel görüşlerin kamuoyu üzerinde hükmedici oluşu değiştirilemez ama daha yüksek bir yerde doğan ışık, daha yoğun beyinlerden süzülen fikir ve daha ince gönüllerde taht kuran duygu, genel görüşün etkili bir bölümü haline getirilebilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, başkalarıyla bağlantısının bilin cinde, sonsuza açık biçimde, dünyanın ayartıcılığına direnecek bir &#8220;duruş&#8221; un sahibi olarak değerlidir. Dünya kavrayışına sahip bilincin eklenmemiş olduğu, &#8220;ben şuyum, buyum&#8221; duygusu, kişinin başkalarıyla kendisi arasındaki bağları zayıflatır, ama onu özgürleştirmez. Arzu, insanda başkalarıyla bağlantı arar. Arzu ederek ötekine yönelen, &#8220;ben&#8221;dir. Ötekine fiili yönelimi olmayan bir kişide uyanan arzu, kişinin öteki ile duygusal açı dan biraraya gelmesini sağlar. İhtiyaç ve çıkar da insanı ötekine ulaştıran ve bağlayan duygulardır. Ötekiler ile birlikte varoluşu unutturmayan ise insandaki sorumluluk duygusudur. Var olmakla bir teklifin muhatabı oluruz, bu durumun bilincine sahip olmak sorumluluk duygusunu uyarır ve destekler. Teklif ve sorumluluk bizi etrafımzdaki varlıklara bağlar. Başka bir deyişle, bu duygular, bağlantısız biçimde var olmadığımızı da ima bize söyler.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Söz ve fiillerimiz, bir konudaki irademizin gücünü ve içeriğini ortaya koyar, dayanıklılık ölçüsü hakkında fikir verir. İradenin &#8220;ben&#8217;in varlığını&#8221; düşünmeyi ve hissetmeyi sağlaması, kendi işleyişindeki kudrete ilişkin bir his uyandırarak şevkimizi kamçılar. Karşımızda ve müşahede ettiğimiz bir tablodaki irade yokluğu, &#8220;ben yokluğu&#8221; ile eş değerde muamele görecektir. Bir konuda irademizin yok olduğuna hükmetmek &#8220;ben yokluğunu&#8221; kaygıyla hissettirir bize. Kaygımızın kaynağı olan &#8220;ben&#8221;, varlıklar içinde bir varolan halindeki &#8220;ben&#8221;dir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan olgunlaştığı ölçüde, tutkularının kölesi olmaktan kurtulur. Olgun insan yaralayıcı etkileri, zarar verebilecek kalkışmaları başkalarından önce fark eder ve onlar karşısında başkalarından daha özgürce davranış sergiler. Özgürlük, bu anlamda insanın önündeki engellerin kalktığı bir durum değil, kendi sınırlarının farkına varmasını sağlayan bir kazançtır. Sonradan kazanılan ve aslın da gelecek tasarısının bir parçası olan özgürlük, ben&#8217;in yaratıcı niteliklerini harekete geçirir. İnsan, özgür olmakla önüne gelen beşeri sorumlulukları üstlenecek ölçüde bir ruhsal olgunluğa eriştiği zaman, gerçekten_özgür olabilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geleneksel yaşama biçimlerinin aşılmasıyla, insan yaşamını kolaylaştıran araçların sayısı ve çeşidi arttı. Gelişmiş sanayiye sahip toplumların günlük yaşamında bu araçların gün geçtikçe daha fazla yer alması, insanın kimliği üzerindeki temel sorularını ortadan kaldırmıyor. Kadimden gelen, &#8220;Ben kimim?&#8221; sorusunun büyük dalgası, her gün daha fazla tüketim hedefiyle oyalanan insanın denizine yayılmakla seyrelip erimez, kıyılara çarpmakla bitip tükenmez, yitip gitmez.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şöyle söyleyebiliriz: Kişiliğinin gerektirdiği işleri yapmaktan üşenen, ödevlerini üstlenmekten kaçınan ve sorumluluklarını hatırlamada ayak direyen insan için, dünya şartlarının getirip önüne koyduğu ve yapmasını istediği işler, zorlama ve baskıdan ibaret kalır. Algı, bunların kendisinden istenmesini haksızlık olarak karşılar. Çünkü kendi iradesinin işler durum da bulunmasına dikkat etmeyen insan, dünya şartlarının önü ne çıkardığı her yeni durum karşısında hazırlıksız yakalanır ve ödevlerinin neler olduğunu anlayamaz.</span></p>
<hr />
<p>Ünlü hukuk ve tarih fılozofu Carl Schmitt &#8220;Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır&#8221;, &#8220;Olağanüstü halin hukuk için taşıdığı anlam, mucizenin ilahiyat için taşıdığı anlama benzer&#8221; sözleri ve benzeri yaklaşımlarıyla hukuksal kavramların aslında dini değil, sosyolojik temellerine göndermede bulunmaktadır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Niyazi-i Mısri günlüklerinin bir yerinde sözü, &#8220;Allah&#8217;a iti kadı olmayan bir kavmin içinde söz kimde ise, halk kime bağlı ise ona Allah dedikleri&#8221; devirlere getiriyor. Bir örnek olarak, Hz. Musa&#8217;nın firavuna dönerek, onu, Tanrıyı tanımaya davet etmesini, firavunun bu davet karşısında &#8220;Ben, benden gayri Allah olduğun bilmem&#8221; demesini öne sürüyor. Bu cevabın üzerin de düşünüp çözümlemesini yaparak, varoluşa bakışta, varlığın dolaysız ya da dolaylı oluşunu ayırma çabasıyla boğuşanlara ait kaygının değişik bir veçheden dile getirildiğini söyleyebiliriz. &#8220;Ben, ben olanım&#8221; sözünde ifadesini bulan dolaysızlığa benzer biçimde, firavun, kendiliğinden varolma iddiasını öne sürmüştür.</span></p>
<hr />
<p>Eski kültürümüzde, iyi insanların önüne çıkıp da atlatamadığı badireyi tanımlamak için kullanılan deyimlerden biri, &#8220;mezlaka-i kadem&#8221;dir. Bu da ayağın kayması anlamına gelir. Bayılırım bu imalı deyime. Anlamını, kendisinden ve hedefinden emin bir toplumun duruşundan almıştır. İnsanlar dosdoğru yürümekte o kadar istekli, yanlış yapmama adına o kadar dikkatlidir ki; birinin üzerinde görülen en küçük bir hata belirtisi, olsa olsa ayak kayması olabilir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Batı&#8217;da kendi içine dönük ve neden sonuç ilişkilerine dayalı eleştirilerin, tam zamanında uyarıcı ve uygulamadaki hasarları onarıcı bir tarafı vardır. Bunlar ne de olsa felsefe, edebiyat ve siyaset alanında güçlü bir eleştirel geleneğin ürünüdür. Bu niteliği ile kurumlara ve siyasi yapılanmalara yönelik eleştiri, düşünce disiplinlerine dahil olup sadece metodik olarak kalmaz. Toplumsal hareketlenme sırasında gündeme gelen eleştirel düşüncelere anında meşruiyet kazandırılması da geleneğin bir parçasıdır. Kısacası, Batı&#8217;da eleştiri sisteme dahildir</span></p>
<hr />
<p>Düşüncenin etki ve tepki dizisiyle sarsıldığı bir ortamda siyasal tartışmalar başta olmak üzere her konunun ancak polemikçi bir üslupla ele alınması mümkün oluyor. Polemikçinin üslubuyla uzun süreli hiçbir konu çözülemez. Esasen İslam&#8217; a özgü konuları siyasi alanda tartışmak anlamlı değil, entelektüel ağırlığı olabilecek, zamana dayanıklı tartışmaların da zemini yok. Her şey ya da en değerli konular polemikçi üslupla ele alınamaz ki!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireylilik,Kimlik,Kişilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:52:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[Bireylilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilikli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlikli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21629</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her canlı, başka birtakım varolanlara nice benzerse benzesin, kendine has özellikler taşır. Bu özellikler, ne denli “özelleşir’lerse, onlarla donanmış canlı, o kadar karmaşıklaşır. Kendine has özellikleri bakımından başka hiçbir şeye geri götürülemez -indirgenemez varolana ‘birey’ diyoruz. Hücreden beşere dek istisnâsız bütün canlılar, bu durumda, ‘birey’dirler. Yalnızca “insanlaşmış’ “beşer’in “bireyliliğ’i, artık eşsiz diye niteleyeceğimiz özellikleri hâizdir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/">Bireylilik,Kimlik,Kişilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21952" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk.jpg" alt="" width="607" height="326" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk.jpg 680w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk-600x322.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk-300x161.jpg 300w" sizes="(max-width: 607px) 100vw, 607px" /></p>
<p dir="ltr">Her canlı, başka birtakım varolanlara nice benzerse benzesin, kendine has özellikler taşır. Bu özellikler, ne denli “özelleşir’lerse, onlarla donanmış canlı, o kadar karmaşıklaşır. Kendine has özellikleri bakımından başka hiçbir şeye geri götürülemez -indirgenemez varolana ‘birey’ diyoruz. Hücreden beşere dek istisnâsız bütün canlılar, bu durumda, ‘birey’dirler. Yalnızca “insanlaşmış’ “beşer’in “bireyliliğ’i, artık eşsiz diye niteleyeceğimiz özellikleri hâizdir. Böylesi bir ‘bireycilik’, ‘kimlik’ kazanmış olur. ‘Kimlikli insan’ ise, ‘kişi’dir, insan, kimlik kazanıp kişileştiği ölçüde “insanlaşmış’ olur. İşte böylesine, “kişilikli insan’ diyoruz.</p>
<p dir="ltr">Kişilikli insan, “düşünme itiyâdı’ndaki bireydir. “Düşünme itiyâdı’nda olmak, olup bitenler hakkında, olup bittikleri ânda düşünmekten ibâret olmayıp düşünme işlemlerinin ürünü olan “düşünce’ler üzerine de düşünmektir. Birincisi az yahut çok mıkyasta bütün insanlara yaygın olmasına karşılık, ikincisi pek az kimseye nasib olur.</p>
<p dir="ltr">Düşüncesi üstünde katlanarak düşünebilen, hareketlerini de düşünceleriyle biçimlendirir. Düşünceler yoluyla biçimlendirilen hareketlere “eylem’ diyoruz. Şu hâlde kendi başına eyleye bilmekiçin kendikendine -özerkce-düşünmek gerekir. Başta bir mercie bağımlı kalmadan düşünmek ise “hür’ olmak demektir. Kendi düşünmeleri doğrultusunda hareket eden yahut eyleyen de özerk kişidir. Düşünme dizileri arasındaki mantık bağlantılarını dıkkattan kaçırmamağa özen gösteren, tutarlı düşünür. Tutarlı düşünme çabasındaki kişinin, bu uğurda, düşünme dizilerini süreklice, yine düşünerek, denetlemesi, onu bilinçli kılar. Böyle birinin eylemleri arasında da sıkı bir düzen bulunur. Eylemlerinde tutarsızlık bulunmayana da disiplinli, deriz. Buna karşılık, yargılarında, davranmalarında, hâl ile hareketlerinde tutarsız olan kişi, tabiatı itibârıyla böyleyse, delidir; yok, bu tavrı sunî yollardan meydana geliyorsa serhoştur.</p>
<p dir="ltr">Bir kimsenin davranmasını, hâl ile hareketlerini, tavır ile tutumlarını belirleyen “ahlâk’ıdır. Davranmalarının, hâl ile görünüme çıkan hareketlerini -yanî eylemlerini-kendisine ve başkalarına karşı hâlis niyet besleyerek belirleyen, ahlâklı kişidir. Ahlâkında oynamalar olmaz, hep aynı minvâlde yürürse bu kişiye dürüst, deriz. Dürüst kişinin en belirgin vasfı, özü ile sözünün, niyeti ile amelinin (eyleminin), birbirlerini tutmalarıdır. Gerçi dürüst olmayan kişinin de özü ile sözü çakışabilir, örtüşebilir. Ölçüsü nedir öyleyse? Niyetin hâlis olub olmamasıdır. Bu hususu nitekim, Kant, şöyle dile getirmiştir: “&#8230;İrâdeni izhâr edebileceğin öyle bir kural uyarınca davran ki, sonuçta o, genelgeçer bir yasa değerini kazanabilsin.”‘(Bkz: Immanuel Kant: “Ahlâk Metafiziğı&#8217;nin Temeli).</p>
<p dir="ltr">Derin düşünmeye, yani niyete göre düzenlenmiş eylemler (ameller), ahlâk makülesinden sayılırlar. Ama niyetin kendisine gelince; o, dinidir. Madem niyete dayanır, öyleyse sonuçta ahlâk da din çıkışlıdır. Esâsında hayatımız da doğa da, kısacası her şey, dinidir.</p>
<p dir="ltr">Görünür düzlemde olup bitenler, dinin zahirî yakasında yer alırlar. Dışarıdan bakıldığında algılanamayan niyet ise, dinin bâtınî tarafındadır. Bâtınî hususlar. gözlemlenip irdelenmeğe yatkın değillerdir. O hâlde onların yalnızca görünüme çıkmış, tezâhür etmiş taraflarıyla meşgül olabiliriz. Nitekim Hz. Muhammed Mustafa, “Gördüklerime inanır (yanî bilir), görmediklerimiyse, Allaha havale ederim” demiştir. Yine aynı iddianın bir başka ifâdesini Ziyâ Paşada (1825-1880) buluyoruz. “Ayinesi işdir kişinin, lâfa bakılmaz; şahsın görünür rutbeyi aklı eserinde.”(Bkz: Ziyâ Paşa, “Terkibibent”, 5.)</p>
<p dir="ltr">Kişi, niyet sahihliğine, hâlisliğine fıtratından ya yatkındır ya da değildir. Şu var ki, fıtratını da toplum, inkişâf ettirir veya ettirmez. Bu eğitimle olur. Toplum, eğitme yetisini (kapasitesi) geçmiş nesillerden devralıp işler ve ileriki nesillere devreder. Bunlar da gelenek ile göreneklerdir. Peki, eğitimin kendilerinden kalktığı başlangıç ilkeleri nerede bulunurlar? Vahiyde. Ona sâdık kalan toplumlar, niyet sahihliğini besleyip geliştirirler. Vahiyi çarpıtan, kirleten yahut toptan unutan toplumların eğitim düzeni de iflâs etmiştir. Eğitimi iflâs etmiş toplumlardan ahlâklı kişilerin çıkması neredeyse mucize kabîlindedir. Ahlâk, birey düzleminde kişinin kendikendisiyle barışık hâlde eyleme; toplumunkisindeyse, öteki bireylerle, menfaatı ön plana çekmeksizin, ödevi öyle gerektirdiğinden, iş görme kâbiliyetidir.</p>
<p dir="ltr">Kişinin kendikendisiyle barışık olması, kendi içerisindeki -vicdân dediğimiz-Allah sesine kulak kabartması, bu seste ifâdesini bulan O’nun kılavuzluğuna tereddütsüzce uyması anlamına gelir. Nitekim İslâm, Allahın kılavuzluğunu tereddüt etmeksizin kabul etmek (imân), özetle, Ona teslim olmak manâsını taşır. Elçileri, Allahın buyrukları ile tavsiyelerini en eski devirlerde kendi topluluklarına, daha sonralarıysa, bütün insanlığa tebliğiyle yükümlüydüler. Tebliğlerde -ki, bunların arı duru tümü Kur’ândır-ağırlıklı biçimde bahsolunan konu, kişinin öteki insanlarla kurduğu yahut kuracağı ilişkilerdir: Kul hakkı. Bunun bulunduğu yerde ahlâk da vardır.</p>
<p dir="ltr">Vahiyden doğrudan yahut dolaylı kaynaklanmayan gelenekler ile görenekler, ahlâk orununa çıkamazlar. Ahlâk orununa çıkamamış gelenek ile görenekler, aid oldukları toplumlara mahsüs kalıp cıhânşumül değerlere kavuşmuş gözükmezler.Mahallî ve mevzîdirler. Meselâ kadîm aşîret görenekleri, mensübu olduğunuz topluluktan birini öldürdüğünüzde sizi kâtil, birinin malını çaldığınızda hırsız olarak değerlendirir. Aynı fiilleri topluluğunuzdan olmayana karşı işlediğinizdeyse, icâbıhâlinde, ödüllendirilebilirsiniz bile.</p>
<p dir="ltr">Milletleşmiş olsun olmasın, bütün toplumların dayandığı ve kısaca din dediğimiz, inanç düzenleri vardır. Bunlardan sâdece Hz. İbrahim dininin ilâhî menşei açıktır, bellidir. Öteki cümle inanç düzenlerininki müphemdir. Hz. İbrahim dininin tamamı İslâmdır. O, aslında bütün inanç düzenlerinin toplu adıdır. Tek saptırıp çarpıtılmamış hâliyse, Müslümanlıktır. Bu sebeple Müslümanlık, esâsında din demek olan İslâmla örtüşür. Öbür -Konfuçiyus’un “Analektler”i, Lao Çe’nin (M.Ö. 604-521) “Tao te King”i, Hinduların “Veda”ları, Zerdüşt’ün (M.Ö. 6. yy) “Avesta”sı, Hz. Musa’nın (M.Ö. 13. yy) “Tevrat”ı, Hz. Davud’un (1000-962) “Zebur”u, Hz. İsâ’nın (M.Ö. 4-M.S. 65) “İncil”i gibi-kutsal yahut öyle kabul görmüş tebliğler veya metinler, Kur’ânın az veya çok çarpıtılmış parçaları, cüzleridir. Öyleyse Kur’ân ile İslâm, bütünü temsil ve ifâde ederler.</p>
<p dir="ltr">Kur’ân, neye inanmamız ve bakarak görmemiz gerektiğini bize öğretir. Nitekim Allah, Rabbtır, öğretendir. Şüpheye düşmeden, tereddütsüzce inanmak, imândır. İmân, çok sıkı bir iç düzeni, yani disiplini gerektirir. Bahse konu çok sıkı iç düzeni sağlayansa din eğitimidir.</p>
<p dir="ltr">Bakarak görmek ise, aklı kullanmağı şart koşar. Sıkı ve tutarlı düşünmek demek olan akılyürütmenin kurallarını araştırıp tesbit etme sanatıysa mantıktır. Mantık esâslarına dayalı olarak gözlemlerde bulunup deney yapmak ve bu uğraşılardan geniş çaplı soyut gerekçelendirilebilir ve denetlenebilir -tercihan matematik ifâdelerle techiz olunmuş-sonuçlara ulaşmak bilimin, bütün bunların nihâî değerlerdirmesini yapıp sistemli bir evren tablosu yahut şablonunu çıkarmak da felsefenin işidir. Bu hüneri edinmek ise, felsefe-bilim öğrenimi yoluyla olur.</p>
<p dir="ltr">Sonuçta “imân etme disiplini edinmek’ ile “dış fizik gerçekliği bakıp görerek öğrenmek’, bir ve aynı pınardan fışkırıp birbirlerini tamamlayan insanın iki meşrebidir. Ilki, enine, boyuna ve derinliğine çok çeşitli hâl katlarıyla ‘kendim’i tanımak -bilinçlenmek; sonrakiyse, dış fizik gerçekliği öğrenmektir -bilgilenmektir. İkisinden birinin eksik kalması, daha da kötüsü ikisinin birden bulanık olması, bir medeniyeti ve onun mensübu kültürleri kötürüm kılar. Kötürüm bulunan yahut öyle kılınmış olan bir kültür ortamının bireyleri de, “gelişen insan tipi’ anlamına gelen “kişilikli insan’ durumuna bir türlü intikâl edemezler. Kötürüm kültürlerin ve onlarda yer alan bireylerin ‘insan kimlik’leri, yani ‘kişilik’leri de çökmeye, yıkıma hükümlüdürler.</p>
<p dir="ltr">Akıl bâliğ kişi, kimliği olan kişidir; oysa bizim kimliğimiz yok. En büyük sorunumuz da budur. Kimliğimiz olmadığından, yapıcı biçimde bir değerlendirmeden de yoksunuz. Sempatik sistemiyle davranan bir yaratık gibi, hâdiselere sâdece tepki gösteriyoruz. İnsana has olan, insandan beklenen yapıcı olandır. Kimliğine Sâhib olmayan kapkara bir kitle durumundayız. Türkiyede bugünkü durumumuzda, eylediğimizi sanıyoruz ama esâsında eylemiyoruz. Çünkü aklımız başımızda değil, dışarılarda bir yerlerde. Başkaları kafamız, bizse sâdece gövdeyiz.</p>
<p dir="ltr">Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.97-101</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/">Bireylilik,Kimlik,Kişilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrade</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/irade/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/irade/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2017 10:43:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[âdet ile âdâb]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum-kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13793</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; (2) İrâde, insanda ferdi ve maşeri (Fr collectif) şekillerde belirir. Ferdî irâde, ancak, toplum kültür dediğimiz maşeri yapılanmanın(24) bağrında şekillenir, öyleyse her birimiz, birey olarak, dil ile din başta olmak üzre, genel ve daha ziyâde zahirî özelliklerimizi toplumumuz ile kültürümüzden alırız. Bahsi geçen zahiri özellikleri sindirerek içleştirirır. Buradan da kendimize, ‘ben’imize mahsus derûnî özellikler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/irade/">İrade</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/irade/irade-1120x600/" rel="attachment wp-att-13797"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13797" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600.jpg" alt="" width="412" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600.jpg 1120w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-600x321.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-300x161.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-768x411.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-1024x549.jpg 1024w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(2)</strong> İrâde, insanda ferdi ve maşeri (Fr collectif) şekillerde belirir. Ferdî irâde, ancak, toplum kültür dediğimiz maşeri yapılanmanın(24) bağrında şekillenir, öyleyse her birimiz, birey olarak, dil ile din başta olmak üzre, genel ve daha ziyâde zahirî özelliklerimizi toplumumuz ile kültürümüzden alırız. Bahsi geçen zahiri özellikleri sindirerek içleştirirır. Buradan da kendimize, ‘ben’imize mahsus derûnî özellikler vucuda gelir. Kendimize has bireysel özelliklerle de kişiliğimiz oluşur. Genel ve zahirî özelliklerse, toplumun kimliğini meydana getirir. Şu hâlde, her birimizin kişiliği, ötekilerinkinden farklı olmakla birlikte, mensûbu olduğumuz toplumun kimliğine ilişkin bellibaşlı unsurları yansıtır. Nasıl ki, ılkın beşer olarak doğmadıkça insan olamazsak, buna koşut olarak, belli bir top­lum kimliğine kendimizi geri götürmedikçe kişiliğimizi de inşâa edemeyiz. Bireysel kişiliğimizle ne denli eşi bulunmaz bir seviyeye erişirsek, mensubu olduğumuz toplumun kimliğine de o ölçüde katkıda bulunuruz.</p>
<p>Bir toplumun kimliğiyse, onun âdet ile âdâbında, sanatında, zanaatında, iti­kadında, dilinde, mücâdele gücünde, beslenme tutumunda, adâlet ile mülkiyet anlayışlarında, eğitiminde, giyim kuşam tarzı ile zevkinde, yürüyüşünde, oturu­şunda, üretim ile tüketim tavır ile alışkanlıklarında kendini gösterir.</p>
<p><strong>(3)</strong>Bir yahut birkaç merkez inanç etrâfında yahut altında tutarlıca derleştiğini tasavvur edebileceğimiz bir belirli itikâtlar bütünlüğü, belli bir ‘ kültür’ü oluşturur. Bahse konu merkez inançların dayandığı en temel olandan yahut belir­li az sayıdakilerden türemiş başka bir inançlar kümesi, akrabâsı olan/lar/la birlik­te oluşturduğu daha üst ve kapsayıcı kültür topluluğu seviyesine ‘medeniyet’ adını veriyoruz.</p>
<p>İşte, insan olarak hayatımızı biçimlendiren —aile, oba, oymak, boydan top­lum sınıfına, meslek öbeğine yahut millete dek uzanan— kültür katlan, değer kümeleri demek olan inanç ilmikleriyle örülür. Bahis konusu inançların içine doğuyoruz. Başka bir söyleyişle, dirimsel yapımız ile fizik çevremiz gibi, toplum-kültür ortamını da hazır buluyoruz. Bir şeyi hazır bulmak, onun, ben olma­dan önce varolduğunu gösterir. Yaşanan ândan önce varolmuş her şey geçmişte­dir. Toplum-kültür varlığını ifade eden gelenek-görenek-âdet çeşidinden geçmiş değerler öbekleri ‘geçmiş’ten ‘şimdi’ye akıp varırlar. İnançlaşmış bazı değerler­den kalkarak bedence ve ruhça kendi ‘ben’imi ve kültür-toplum ortamım ile fizik çevremi ‘değerlendiririm’.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>24-Fr structuration collective,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf:52-53</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/irade/">İrade</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/irade/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
