<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İman | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/iman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jun 2026 16:53:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İman | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsan Kalbinin Özellikleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 16:46:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Keşf]]></category>
		<category><![CDATA[nazar ehli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28121</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir. İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir.</p>
<p>İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya layık olduğu şeyleri anlatacağız. Bunlar <u>ilim</u> ve irade özelliklerinde bir araya gelir.</p>
<p><strong>İlim</strong></p>
<p>İlim, dünya ve ahiret işleri ile aklî hakikatleri bilmekten iba­rettir. Çünkü bunlar duyu verilerinin (mahsûsât) ötesinde olup hayvanlarda ve insanlarda ortak olarak bulunmaz. Ak­sine tümel zorunlu bilgiler (el-‘ulûmu’l-külliye ez-zarûriyye) akla ait özelliklerdendir. Zira insan, bir şahsın aynı durumda iki farklı yerde bulunmasının düşünülemeyeceğine hükme­der. Kişi bu hükmü herkes hakkında verir. Hâlbuki -bilindiği üzere- bu hükmü veren kişi duyu organıyla sadece bazı şahıs­lar görmüştür. O hâlde verdiği bu hüküm, gördüğüne ilave olarak gerçekleşen ve tüm şahısları kapsayan bir hükümdür. Bu konuyu zarurî ve zâhir olan bilgi türünde anladığın zaman diğer nazarî bilgiler senin için daha açık hâle gelir.</p>
<p><strong>İrade</strong></p>
<p>Akıl bir işin akıbetini idrak eder ve yararlı yolu kavrayınca insanın özünde, yararlı olana doğru, onun sebeplerini hazırla­ma ve onu isteme yönünde bir şevk meydana gelir. Bu, şehvet ve hayvanlardaki iradeden farklı hatta şehvetin aksine olur. Çünkü şehvet kan aldırma ve hacamat yaptırmaktan hoşlan­maz. Akıllı kişi ise bunları irade edip talep eder, hatta bunun için para bile harcar. Aynı şekilde şehvet hasta iken lezzetli yemekleri arzularken akıllı kişi, içinde (yediği zaman kendine zarar verecek) yemekleri yemekten engelleyen bir güç bulur ki bu güç şehvet değildir.</p>
<p>Allah, insanda işlerin sonunu bilen aklı yaratıp aklın hük­müne uygun olarak organları harekete geçiren etki gücünü yaratmasaydı aklın verdiği hüküm faydasız olurdu. O hâlde insan kalbi, onu diğer canlılardan hatta ilk yaratılışında küçük çocuktan bile ayıran ilim ve irade ile hususiyet kazanır. Daha sonra buluğ çağına girince bu özellikler oluşur. Şehvet, gazap, zahir ve bâtın duyular (buluğa girmeden) çocukluk hâlinde mevcuttur. Çocuklarda insana has olan bu bilgilerin meydana gelmesi iki aşamada olur:</p>
<p><strong>1.</strong>İlk olarak bir çocuğun kalbi, imkânsız olan şeylerin ger­çekleşemeyeceği ve apaçık mümkün olanların gerçek­leşmesinin imkânı gibi ilk ve zorunlu bilgileri (el-‘ulû- mu’z-zarûriyye el-evveliyye) kuşatır. Böylelikle teorik (nazarî) bilgiler bulunmasa bile bunların kolayca oluşması mümkün hâle gelir. Böyle birinin bilgi konusundaki du­rumu, yazmayı öğrenmemiş fakat hokkayı ve kalemi bi­len, kelimeleri değil de tek tek harfleri öğrenmiş ve böylece okuma yazmayı öğrenmeye iyice yaklaşmış kişinin duru­muna benzer.</p>
<p><strong>2.</strong>İkinci aşamada deneyim ve düşünme faaliyetleriyle elde edilen bilgiler oluşur. Bunlar, kişinin dilediği zaman baş­vurabileceği bir hazine gibidir. Bunun durumu okuma yazma konusunda iyice uzmanlaşmış kişiye benzer. Çünkü böyle biri yazma kabiliyetine sahip olduğundan şu an yaz- masa bile kâtip (yazan) olarak adlandırılır. İnsanın nazarî ve pratik bilgileri ihtiva etme durumu insanlığın en yük­sek derecesidir. Ancak bu derecenin de sayısız mertebeleri vardır. İnsanlar, bilgilerinin çokluk ve azlığına, malumatı­nın değerli ve değersiz oluşuna ve bilgiyi edinme yollarının değişimine göre farklılaşır. Çünkü bu ilimler bazı kalplere doğrudan ve mükâşefe yoluyla ilahı ilhâm olarak ulaşır. Bazılarına kesb ve öğrenmek şeklinde verilir. Bazıları ko­laylık ve süratle bazıları ise zorlukla elde eder. Tam da bu noktada âlimler, hâkimler, enbiyâ ve evliyânın dereceleri birbirinden ayrılır. Bu konuda yükselme (terakki) dere­celeri sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü Allah’ın malu­matı sonsuzdur. İlgili rütbelerin en üstünü kesb ve güçlük olmaksızın hızlıca ilahi keşf yoluyla tüm hakikatlerin ya da çoğunun açıklandığı nübüvvet mertebesidir.</p>
<p>İnsan bu saadet vasıtasıyla mekân ve mesafeyle değil mâna, sıfat ve hakikat açısından Allah’a yaklaşır. İlgili derecelerin yükse­liş yerleri Allah’a doğru seyreden sâliklerin menzilleridir. Bu menzillerin sınırı yoktur. Her sâlik kendisinin ulaştığı menzili bilir. Bu menzili ve geride olanları bilir fakat ön­deki menzillerin hakikatini kuşatamaz. Bizim peygamber­liğe ve peygambere inanıp tasdik ettiğimiz gibi bu sâlik de önde çok menziller olduğuna inanır. Fakat peygamberli­ğin hakikatini ancak bir peygamber bilir. Anne karnındaki çocuğun, bebeğin hâlini ve bebeğin de mümeyyiz çocuğun hâlini ve onun idrak ettiği zaruri malumatı, mümeyyizin ise akıl bâliğ olup nazarî bilgileri elde eden kişinin duru­munu bilmediği gibi, aklı başında olan kimse Allah’ın veli kullarına ve peygamberlerine açtığı lütuf ve rahmet me­ziyetlerini bilemez. “Allah, insanlar için ne rahmet açarsa artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Allah’ın cömertliği ve keremi gereği bu rahmet bol bol da­ğıtılmıştır. Hiç kimse bundan mahrum edilmemiştir. Ancak bu, ilahi rahmetin esintilerine açık olan kalplerde ortaya çı­kar. Nitekim Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Hayatını­zın bazı günlerinde Rabbinizin rahmet esintileri olur. Bun­ları elde edin.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Ondan nasiplenmek ise -ileride anlatılacağı üzere- kalbi, kötü ahlâkın sonuçları olan kir ve bulanıklıktan arındırıp temizlemekle olur. Allah’ın bu cömertliğine aşağı­daki hadislerde işaret edilmiştir.</p>
<p>“Her gece Allah dünya semasına iner (tecelli eder) ve ‘Yok mu isteyen, onun isteğine cevap vereyim?’ der.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Hadîs-i kudsîde Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Benimle karşılaşmak için iyilerin istekleri çoğaldı. Benim onlarla karşılaşma isteğim onlarınkinden daha fazladır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> ve “Bana bir karış yaklaşan kişiye ben bir arşın yaklaşırım.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Tüm bunlar şunu göstermektedir: Kalplerin ilmin nurların­dan mahrum kalması, nimet sahibi olan Allah’ın cimriliği ya da engellemesi sebebiyle değildir. Zira Allah, cimrilik ve mah­rum bırakmaktan yücedir. Bu mahrumiyetin asıl sebebi, kalp­lerde biriken pislikler, bulanıklıklar ve onları meşgul eden başka şeylerdir. Kalp bir kap gibidir; suyla dolu bir kaba hava giremeyeceği gibi Allah’tan başkasıyla dolu olan bir kalbe de Allah’ın celâlinin marifeti giremez. Hz. Muhammed [sav] aşa­ğıdaki sözüyle buna işaret etmiştir:</p>
<p>“Şeytanlar insanoğlunun kalplerinde dolaşmasalardı, onlar göklerin melekût âlemine bakarlardı.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Anlatılanlardan açıkça anlaşılmaktadır ki ilim ve hikmet, in­sana özgü bir vasıftır. İlimlerin en şereflisi Allah’ın zât, sıfât ve fiillerini bilmektir, İnsanın kemâli bununla meydana gelir. İnsanın kemâlinde celâl ve kemâl sahibi olan Allah’ın civarına yalanlık saadeti ve salâhı vardır. Buna göre beden nefsin bini­ti, nefis de ilmin yeridir. İlim insanm maksudu ve kendisi için yaratıldığı özelliktir.</p>
<p>Yük taşıma gücünde eşek ile ortak olan atin; düşmana saldın, kaçmak ve güzel heyet açısından eşekten farklı olması atin bu hususiyet için yaratıldığım gösterir. İlgili özellikleri kaybeden at, eşek seviyesine düşer. Bunun gibi birçok özellikte at ve eşekle aynı özellikleri taşıyan insan kendine has birçok vasıfla bu hayvanlardan ayrılır. Bunlar Allah’a yakın (mukarreb) me­leklerin özelliklerdendir. İnsan, hayvanlarla meleklerin ara­sındaki bir mertebede bulunur. İnsan, beslenme, üreme gibi özellikleriyle bitki; hissetme ve iradesi ile hareket etmesi bakı­mından hayvan; sûret ve boy bakımından ise duvarda nakşe­dilmiş resim gibidir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği ise eşyanın hakikatini bilmesidir. Bundan dolayı bütün organ ve güçlerini, ilim ve amelde kendisine yardım edecek şekilde kullanan insan meleklere benzer. Bu kimse meleklerin arasına iltihak etmeye, “melek” ve “rabbânî” seklinde isimlendirilmeye layıktır. Nitekim Allah’ın haber verdiğine göre Hz. Yusuf u gören kadınlar şöyle demiştir: “Bu bir insan değil bu ancak çok şerefli bir melektir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Kim himmetini bedenî zevklerine sarf eder hayvanlar gibi yer ve içerse hayvanların mertebesine düşer. Bu kişi öküz gibi ah­mak ya da domuz gibi boğazına düşkün veya köpek ve kedi gibi saldırgan yahut deve gibi kinci ya da kaplan gibi kibirli yahut tilki gibi hileci veya sayılan tüm kötülükleri kendinde birleştiren azgın bir şeytan olur. <em>Şükür Kitabında</em> bir parça anlatılacağı üzere insanın duyularının ve uzuvlarının her bi­rinden Allah’a ulaşmak konusunda yardım istenebilir. Kim bunları Allah’a giden yolda kullanırsa kurtulur, kim de yoldan sapmak için kullanırsa hüsran ve hayal kırıklığına uğrar. Bu konuda saadetin özü şudur ki kişi, Allah’a ulaşmayı maksut, âhireti karargâh, dünyayı menzil, bedenini merkep ve âzâlarını hizmetçi yapmalı ve müdrikin kendisi beden memleketinin ortası olan kalpte memleketlerinin ortasında oturan hüküm­dar gibi oturmalıdır. Beynin ön tarafına yerleştirilen hayal gücünü (kuvve-i hayâliyye) postacı (sahib-i berîd) olarak ka­bul etmelidir. Çünkü hissedilen tüm haberler burada birleşir. Beynin arka kısmında bulunan hafıza gücü (kuvve-i hafıza) hazine vekili kabul edilmelidir.</p>
<p>Dili (el-kuvvetü’n-nâtıka) ter­cüman, hareket eden uzuvları (el-kuwetü’l-‘âmile) kâtipler, beş duyuyu (el-havâssü’l-hamse) ise câsuslar olarak kabul et­meli ve bunların her birine ayrı bir yerde görev vermelidir. Mesela gözleri renkler, kulakları sesler, burnu kokular âle­mi ile vazifelendirilmelidir. Diğer âzâları da uygun oldukları yerlerde kullanmalıdır. Çünkü ilgili âzâların her biri görevli oldukları âlemden edindikleri haberleri ilk olarak postacı (sa­hib-i berîd) gibi olan hayal gücüne (kuvve-i hayâliyye) gönde­rir, o da hazine vekili olan hafıza gücüne (kuvve-i hâfıza) tes­lim eder. Hazîne vekili ise aldığı bu haberleri hükümdara arz eder.</p>
<p>Hükümdar da memleketin idaresinde ihtiyaç duyduğu şeyleri bundan alır. Ayrıca ulaşmak istediği yolculuğu ta­mamlama, bela olan düşmanını yenme ve yolculuğuna engel olacak yol kesicileri kovma hususunda muhtaç olduğu şeyleri buradan edinir. Hükümdar böyle çalışırsa muvaffak, bahtiyar ve Allah’ın nimetine şükretmiş olur. Fakat bunları ihmâl eder; gazap, şehvet ve diğer peşin hazları için yahut menzilini de­ğil yolunu imâr etmek için kullanırsa -zira dünya, üzerinden geçip gideceği bir yol olup vatanı ve kalacağı yer ahirettir- o zaman perişan, bedbaht ve Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmiş olur. Ayrıca Allah’ın askerlerini (uzuvlar ve hisler) zayi etmiş, Allah’ın düşmanlarına yardımcı olmuş ve Allah’ın or­dusunu perişan etmiş olur. Böylelikle azaba duçar olup vara­cağı yerde ve ahirette [rahmetten] uzaklaştırılmaya müstahak olur. Bundan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Kâ‘b el-Ahbâr, anlattığımız örneğe işaret ederek şöyle der: Hz. Âişe’nin huzuruna girdim ve şöyle dedim: “Gözler insana yol gösterir. Kulaklar sesleri işitip muhafaza eden kaplar gibidir, dil tercümanlık yapar. Eller kanat, ayaklar ise postacı gibidir. Kalp ise bir hükümdardır. Hükümdar iyi olursa ordusu da iyi olur.” Beni dinleyen Hz. Âişe, Hz. Peygamberden böyle işit­tiğini söyledi.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Hz. Ali, kalplerin temsili hususunda şöyle dedi: “Allah’ın yer­yüzünde kapları vardır, onlar insanların kalpleridir. Allah’ın yanında en değerlileri ise en yufka, en temiz ve en sağlam olanlarıdır.” Sonra bu sözünü “Din konusunda en sağlam, kesin bilgi hususunda en temiz ve dostlarına karşı en yufka olan kalpler” diyerek açıklamıştır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Hz. Ali’nin sözü Allah’ın aşağıdaki âyetlerine işaret etmektedir:</p>
<p>“Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>“O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Ubey b. Kâ’b yukarıdaki âyetin, müminin nuru ve kalbini;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> aşağıdaki âyetin ise münafığın kalbinin misali olduğunu söyler:<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>“Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizde­ki karanlıklar gibidir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Zeyd b. Eşlem, “O, korunmuş bir levhadadır (Levh-i Mah- fûz’dadır).”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> âyetinde zikredilen Levh-i Mahfûz’un, müminin kalbi olduğunu söyler.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Sehl et-Tüsterî ise “Kalb ile göğsün misali arş ile kürsü gibidir.” demiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Bunlar kalbin misal­leridir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KALPTE BÎR ARAYA GELEN </strong><strong>ÖZELLİKLER VE ÖRNEKLERİ</strong></p>
<p>Şunu bil ki insanın oluşum ve yaratılışına dört unsur eş­lik eder. Bundan dolayı onda dört tür nitelik bir araya gelir. Bunlar yırtıcı, hayvani, şeytani ve rabbani niteliklerdir. Buna göre gazap gücü insana hâkim olursa kişi düşmanlık, buğz, hakaret edip vurarak insanlara saldırma gibi yırtıcı hayvan özelliklerini; şehvet gücü hâkim olunca ise açgözlülük, hırs ve cinsellik gibi hayvani özellikleri taşır. Fakat insan “De ki: Rûh, Rabbimin bileceği bir şeydir.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> âyetinde işaret edildiği üzere kendisinde rabbani bir durum olduğundan kendisi için rubu- biyyet iddia edip ele geçirmeyi, üstünlüğü, her şeyde özel ve tek olmayı, önderlikte bir olmayı, kulluk ve tevâzu bağından kurtulmayı sever. Tüm bilgilere sahip olmaya heves eder hatta her şeyi bildiği iddia eder. Kendisine ilim isnat edildiğinde se­vinir, cehalet isnat edildiğinde ise üzülür. Hâlbuki tüm haki­katleri kuşatmak ve güç ile yaratılmış varlıkların tümü üzerin­de otorite kurmak rubûbiyet vasıflarındandır. Fakat insanda buna ulaşma konusunda tutku vardır.</p>
<p>Gazap ve şehvet gücü yönünden hayvanlarla ortak vasıfları olmasına rağmen, temyiz (düşünme ve anlama) bakımından hayvanlardan farklı ve özel bir konumda olduğu için [bazen] insanda şeytanlık meydana gelir ve zararlı bir varlığa dönü­şür. Temyiz gücünü şer vecihlerini bulurken kullanır, amaçla­rına tuzak, hile, sahtekârlık ile ulaşır ve hayır mahallinde şerri izhar eder. Bu ise şeytanların ahlâkıdır.</p>
<p>Her insanda bu dört özellikten -yani rabbani, şeytani, vahşi ve hayvani vasıflardan- bir parça vardır. Bunların hepsi kalp­te toplanmıştır. Sanki insan derisinde domuz, köpek, şeytan ve bilge (hakim) bir aradadır.</p>
<p>Domuz; rengi, şekli ve sûreti sebebiyle değil şiddetli hırsı, düşmanlığı ve aşırı arzuları nedeniyle yerilmiştir. Bu yönüyle şehveti temsil eder. Köpek ise gazap gücünü sembolize eder. Zira yırtıcı hayvan ya da ısıran köpek, sûret, renk ve şekil bakımından değil taşıdığı anlam bakımından yırtıcı ve zarar vericidir. Yırtıcılık anlamının özü ise saldırganlık, düşman­lık ve ısırmadır. İnsanın içinde yırtıcı hayvanın saldırganlığı ve gazabı, domuzun hırsı ve şehveti vardır. Domuz, aç gözlü­lük duygusuyla kötülük ve çirkinliğe yırtıcı hayvan ise gazap gücüyle zulüm ve eziyet etmeye çağırır. Şeytan ise domuzun şehvetini, yırtıcı hayvanın sinirini kamçılayıp sürekli bunları harekete geçirmeye, birini diğeri ile tahrik etmeye ve yaratıl­dıkları tabiatı onlara güzel göstermeye çalışır.</p>
<p>Aklın misali olan bilgi ise doğup aydınlatan nuru ve nüfuz eden basireti ile şeytanın aldatıcılığını ortaya çıkarır, onun hile ve tuzağını defeder ve köpeği onun üzerine musallat ederek domuzun açgözlülüğünü kırar. Çünkü gazap, şehvetin keskinliğini yok eder. Köpeğin saldırganlığını ise domuzu ona musallat ederek kırar, Böylece aklın siyaseti ile her ikisini yener. Kişi zikredilen şeyleri yaparak buna muktedir olursa durum dü­zelir, beden memleketinde adâlet ortaya çıkar ve tüm işler doğru şekilde (sırat-ı müstakim üzerine) cereyan eder. Eğer şehvet ve gazap gücünü yenmekten aciz olursa bu güçler onu yener ve kullanır. Sonuçta ise domuzu doyurmak ve köpe­ği memnun etmek için çeşitli hileler ve düşünceler ortaya koyar. Sürekli domuz ve köpeğe ibadet hâlinde olur. İnsanla­rın çoğunun durumu böyledir. Düşüncelerinin çoğu karınla­rını doyurmak, cinsel arzularını tatmin etmek ve düşmanları ile çelişmektir.</p>
<p>Ne şaşılacak şeydir! Putperestlerin putlara ibadetini kına­yan kişinin gözünden perde kaldırılsa, keşif sâhiplerine rüya veya yakaza hâlinde gösterildiği gibi bu kişiye de durumunun hakikati gösterilse, kendisinin bir domuzun önünde eğilmiş ona secde ve rükû ediyor olduğunu, bu domuzun emirlerini ve işaretini beklediğini, şehvetinin istediği şeyler hususunda domuz kışkırttığında ne istiyorsa onu hemen yerine getirip hizmetinde bulunduğunu görürdü. Ya da bu kişi kendisini saldırgan bir köpeğin önünde ona ibadet ederken, isteklerini dinleyip ona itaat ederken, ona itaat [mevkiine] ulaşmak için çeşitli çözümler düşünürken görürdü. Bu kişi şeytanını sevin­dirmeye çalışır. Zira domuzu ve köpeği tahrik eden ve onları, bu kişiyi kullanmaya iten şeytandır. Bu yönüyle mezkûr kişi aslında şeytana ibadet eder.</p>
<p>Her kul, kendi harekât ve sekenâtını, niçin konuştuğunu, ni­çin sustuğunu, niçin kalktığım ve niçin oturduğunu gözlem­lesin. Basiret gözüyle bakar ve insaf ederse hayatı boyunca şehvet ve gazap güçleri için çalıştığını görür. Bu hâl, zulmün son haddidir. Çünkü sultam köleye, mal sahibini mala, efen­diyi hizmetçiye, galibi ise mağluba çevirmiştir. Oysa efendilik, galebe ve otorite aklın hakkıdır. Fakat bu kimse, aklını gazap, şehvet ve şeytana hizmetçi kılmıştır. Bu üçüne itaat ettikçe kalbine üst üste kötü sıfatlar yığılır; ta ki bu kötülükler kalbi­nin tabiatı hâline gelsin, onu helâk edip öldürsün.</p>
<p>Şehveti simgeleyen domuza itaat etmekle utanmazlık, pislik, israf ve cimrilik riya, arsızlık, alay, faydasız şeylerle uğraşma, hırs, şiddetli arzu, yalakalık, haset, alay etme ve benzeri kötü huylar ortaya çıkar. Gazabı temsil eden köpeğe itaat etmek­le ise faydasız atılganlık, hor görme, büyüklük taslama, ken­dini beğenme, öfkeyle deliye dönme, tekebbür, ucb, istihzâ,küçümseme, yaratılanları hakir görme ve zulüm isteme gibi kötülükler meydana gelir. Şehvet ve gazap güçlerine boyun eğip şeytana itaat etmekle de tuzak kurma, hıyanet, hile, kur­nazlık, telbîs, aldatma, dövme, küfür ve benzeri, birçok kötü haslet oluşur.</p>
<p>Kişi, yukarıda anlatılanların tam tersini yaparak gazap, şeh­vet ve şeytanı, rabbânî sıfatın yönetimi altına alsaydı rabbânî sıfatlardan olan ilim, hikmet, yakîn, eşyanın hakikatini kuşat­ma, her şeyi olduğu gibi anlama, ilim ve basiret ile bunların hepsine hâkim olma ve ilmin kemâliyle herkesin önüne geç­meye liyakat kazanma gibi hasletler kalbinde yerleşirdi. Ayrı­ca gazap ve şehvete itaat etmekten müstağni hâle gelirdi. Böylece kişi, şehvet domuzunu zapt edip itidale getirdiğinde iffet, kanaat, itmi’nân (mütmainlik), zühd, verâ, takvâ, inbisât, gü­zel sûret, hayâ, akıllılık, yardımseverlik ve benzeri yüce sıfatlar kalpte yayılır.</p>
<p>Kişi gazap gücünü yenip zapt ettiğinde ve onu gerekli sınırına getirdiğinde ise cesaret, kerem, yüksek himmet, nefsi kontrol edebilme, sabır, hilm, tahammül, affedicilik, sebat kabiliyeti, yüksek makam, gözü peklik, vakar ve benzeri güzel sıfatlar or­taya çıkar. Kalp, kendisine tesir eden hâlleri kuşatan bir ayna hükmündedir. Bu tesirler, sıra ile kalbe ulaşır.</p>
<p>Daha önce sayılan övülen huylar, kalp aynasının parlaklığını, ışığını ve pırıltısını artırır.. Hatta bu sayede Hakk’ın nûru par­lar ve dinde aranan hususların hakikati keşfolur. Hz. Muhammed [sav], aşağıdaki sözleriyle işte böyle bir kalbe işaret eder: “Allah bir kuluna hayır murat ettiği zaman, ona kalbinden bir vâiz yaratır.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>“Kimin kalbinde bir vaiz bulunursa onun üzerinde Allah’ın bir muhafızı olur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Kötü huylar, gönül aynasına yükselen kara duman gibidir. Bu duman, onu karartıp İlâhî nurdan mahrum bırakıncaya kadar birikmeye devam eder. Bu ise kalbin mühürlenmesi ve hük­mü altına girmesi demektir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalple­rini paslandırmıştır.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>“Biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Allah onların duymamalarını günahlar sebebiyle kalplerinin mühürlenmesine bağladığı gibi aşağıdaki âyetlerde onların işitmelerini de takvâya bağlamıştır.</p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten sakının ve dinleyin.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten salanın. Allah, size öğretiyor.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Günahlar çoğaldıkça kalbe mühür vurulur ve bu sırada kalp, hakkı görmekten, dinin iyiliklerini idrâk etmekten körleşir. Âhiret durumunu küçümser, dünya işini büyütür ve tüm dü­şüncesini dünyaya bağlar. Âhiretle ilgili bir şeyler duyduğunda bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Fakat kalbine yerleş­mez, tevbe etmeye ve eksiğini gidermeye teşvik etmez. Bunlar, kâfirlerin kabir ehlinden ümit kestiği gibi âhiretten ümit kesen kimselerdir. Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde zikredilen “Günahların ile kalbi karartması” ifadesinin anlamı budur. Meymûn b. Mihrân şöyle demiştir: “Bir kul günah işlediği zaman kalbi­ne siyah bir nokta konulur. O günahı işlemeyi bırakır ve tövbe ederse kalbi cilalanır [ve parlar]. Günaha tekrar dönerse bu nokta kalbe yükselir ve kaplar. İşte bu, kalbin mühürlenmesi- dir.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir kandil vardır. Kâfirin kalbi ise siyah ve tersine çevrilmiştir.”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Allah’a itaat etmek şehvetlerin aksine kalbi parlatır, günah­lar ise kalbi karartır. Kim günahlara yönelirse kalbi kararır. Kim günahın arkasından bir iyilik yapar ve bu günahın izini silerse kalbi kararmaz fakat nuru azalır. Bu durum kirletilip temizlenen, sonra yine kirletilip temizlen bir aynaya benzer. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kalpler dörde ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Temiz kalp ki onda parlayan bir kandil vardır. Bu, mümi­nin kalbidir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kararmış ve ters döndürülmüş kalp ki bu, kâfirin kalbidir.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir kaba konmuş ve ağzı bağlanmış kalp ki bu, münafığın kalbidir.</p>
<p><strong>4.</strong>İçinde imanın ve münafıklığın beraber bulunduğu kalptir. Buradaki iman, temiz suyun besleyip geliştirdiği baklaya; münafıklık ise irin ve cerahatin artırdığı yaraya benzer. Bu ikisinden hangisi galip olursa onunla hükmolunur. Başka bir rivayette ise “[Bu ikisinden hangisi galip olursa]onu götürür.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> denilmiştir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendile­rine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşü­nürler (derhal Allah’ı hatırlarlar da) sonra hemen gözleri­ni açarlar.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Allah kalbin parlaklığının ve görmesinin zikir ile meydana ge­diğini ve bunun ancak takvâ ile mümkün olduğunu; takvânın zikir kapısı, zikrin keşif kapısı, keşfin de büyük kurtuluşun -Allah ile mülâki olmak- kapısı olduğunu haber vermiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İLİMLERE NİSPETLE KALBİN MİSALİ</strong></p>
<p>İlmin mahallinin kalp yani tüm azalan idare eden latife ol­duğunu bil. Uzuvlar bu latifeye hizmet edip itaat eder. Malu­matın hakikatine nispetle kalp, renkli cisimlerin sûretlerine nispetle ayna mesabesindedir. Renkli cismin aynada meydana gelen bir sûreti olduğu gibi her malumun bir hakikati ve her hakikatin kalbin aynasına yerleşip orada açığa çıkan bir sû­reti vardır. Ayna başka, yansıyan kişilerin sûretleri başka ve aynaya aksedip orada görülen misalleri başkadır. Bunlar üç ayrı şeydir. Dolayısıyla bu konuda da üç ayrı şey vardır: kalp, eşyaların hakikatleri ve bu hakikatlerin kalpte meydana gel­mesi. Âlim eşyanın hakikatlerinin hulul ettiği kalpten malum eşyanın hakikatlerinden, ilim ise misalin aynada husûlünden ibarettir. Yine bir şeyi tutmak ve kavramak el gibi tutan bir nesneyi, kılıç gibi tutulan bir şeyi ve elde kılıcın tutulmasının meydana gelmesi ile kılıç ve el arasındaki vusulü gerektirir. Bunun gibi, malumun misalinin kalbe ulaşmasına (vusul) ilim denir.</p>
<p>Ortada hakikat ve kalp vardı fakat ilgili hakikatle­rin kalbe ulaşmasından ibaret olan ilim yoktu. Bu durum kılıç ve el varken -kılıç elde olmadığından- tutma ve alma eylem­lerinin isminin olmamasına benzer. Evet, tutma eylemi, kılı­cın ele alınmasından ibarettir. Fakat malum, kalpte meydana gelmez. Ateşi bilen kişinin kalbinde ateşin kendi oluşmaz. Kalbe yerleşen şey, ateşin tanımı ve sûretine uygun hakikat ve mahiyettir» Bu yüzden ayna ile örnek vermek daha uygundur. Zira kişinin kendisi aynada meydana gelmez ancak bu kişi­ye uygun (mutâbık) sûret bu aynada yansır. Bunun gibi, ma­lumun hakikatine uygun sûretin kalpte meydana gelmesine ilim adı verilir. Aynada aşağıdaki beş sebepten dolayı sûretler inkişaf etmediği gibi kalpte de ilgili sebeplerden dolayı ilim meydana gelmez.</p>
<p><strong>1.</strong>Şekil açısından aynanın eksikliği. Şekillendirilip cilalan­madan önce demir cevherinden oluşan aynanın durumu böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Şekli tam olsa da aynanın kirli, paslı ve bulanık olması gibi.</p>
<p><strong>3.</strong>Sûretin aynanın arkasında kalma durumunda olduğu gibi aynanın, sûretin bulunduğu taraftan farklı bir yöne çevrilmesi.</p>
<p><strong>4.</strong>Ayna ile sûret arasında bir engelin bulunması.</p>
<p><strong>5.</strong>İstenilen sûretin hangi tarafta olduğunun bilinmemesi. Hatta bu sebeple ilgili sûretin aynanın yönüne hizalanması mümkün olmaz.</p>
<p>Kalp, tüm işlerde her şeyin hakikatinin açığa çıkmasına isti­dadı olan bir aynadır. Ancak aşağıda sayılan sebepler yüzün­den bilgiler kalpte oluşmaz.</p>
<p><strong>1.</strong>Çocuğun kalbinde olduğu gibi bizatihi kalpte eksiklik olur. Eksikliğinden dolayı malumat burada ortaya çıkmaz.</p>
<p><strong>2.Şehvetin</strong> çokluğundan kaynaklı kalpte üst üste biriken günahların ve pisliğin bulanıklığı. Bu, kalbin temizliği ve parlaklığına engel olur. Karanlığı ve üst üste birikmesi ne­deniyle hakkın zuhurunu men eder. Hz. Muhammed [sav] şu sözüyle buna işaret etmiştir: “Günah işleyen kişinin aklı bir daha ona dönmeyecek şekilde ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Yani bu kişinin kalbinde ebedi olarak kaybolmayacak bir günah izi meydâna gelir. Yapılması gereken şey gü­nahın hemen ardından onu silen bir iyilik yapmaktır. Hiç günah işlemeden iyilik yaparsa kalbinin parlaklığı artar. Daha önce günah işlenirse iyiliğinin faydası kay­bolur. Fakat kalp günah işlemeden önceki hâline döner, parlaklığı artmaz. Bu apaçık bir hüsran ve çözümü ol­mayan bir eksikliktir. Kirlendikten sonra bu kiri gider­mek için cilalanan ayna, kirlenmeden parlaklığının ar­tırılması için cilalanan ayna gibi değildir. Allah’a itaat etmeye yönelip şehvetlerin gerektirdiği şeylerden yüz çevirmek kalbi arındırır ve parlatır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Kim bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediğini öğretir.”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p><strong>3.</strong>Kalbin, talep edilen hakikat yönünden ayrılmasıdır. Çün­kü itaat eden salih birinin kalbi, temiz olsa da hakkı ara­madığı ve aynasını matluba doğru çevirmediği için, hak­kın parlaklığı tecelli edemez. Bilakis bedeni ibadetlerin ayrıntıları ile meşgul olur ya da geçim yolları ile uğraşır ve rubûbiyeti düşünmeye ve İlahî gizli hakikatleri arama­ya gönlünü çevirmez. Böylelikle -düşünüyorsa- amellerin afetlerinin inceliklerini ve nefsin ayıplarının gizliliklerini keşfeder ya da -düşünüyorsa- kalbinde geçim yolları [-na dair düşünceler] parlar. Ameller ve itaatlerin tafsilatı ile meşgul olmak haklan parlaklığının inkişafına engel olu­yorsa dünya şehveti, lezzeti ve alakalan ile meşgul olan bir kalp hakkında ne düşünürsün! Bu durum hakikatin keşfi­ne nasıl engel olmasın ki!</p>
<p><strong>4.</strong>Arada engelin (hicâb) bulunması. Çünkü şehvetlerini yen­miş ve fikrini bir hakikate yöneltmiş itaatkâr bir kalbe bile hakikatler keşfolunmayabilir. Zira kişi, hüsn-i zan ve taklit yoluyla çocukluğundan beri benimsediği inançlar sebe­biyle perdelenmiştir. Bu inançlar, Hakk’ın hakikati ile kişi arasına girer ve zahirî taklitle elde edilen bilgilerin ötesin­de hakikatlerin kalpte keşfolmasına engel olur. Bu durum, kelâmcıların ve mezhep taassubuna kapılanların çoğunun hakikate ulaşmasının önünde duran büyük bir perdedir. Hatta yeryüzü ve gökyüzündeki İlâhî kudreti (melekût) tefekkür eden sâlihlerin birçoğu da bu hâlden bütünüyle kurtulabilmiş değildir. Zira nefislerinde donmuş, kalple­rinde yerleşmiş ve kendileriyle hakikatler arasına perde hâline gelmiş taklidi inançlar onları</p>
<p><strong>5.</strong>Matlûbun (aranan şey) hangi yönden elde edileceğinin bilinmemesi. Çünkü bir bilgiyi talep eden birisinin, ara­dığına uygun diğer bilgileri düşünmeden meçhul (bilin­meyen) bir bilgiyi araması mümkün değildir. Bu kişi ilgili bilgileri düşünür ve kendi içinde bunları âlimlerin bilece­ği özel bir sıralama ile düzenlerse aradığı şeye yönelir ve böylece matlûbun hakikati kalbinde açığa çıkar. Zira fıtrî olmayıp öğrenilmesi talep edilen bilgiler ancak ilim ağı ile avlanabilir. Hatta tüm bilgiler ancak daha önce var olan iki bilginin özel bir şekilde birleşip eşleşmesinden sonra oluşur. Kadın ve erkeğin birleşmesinden üçüncü birisi­nin meydana gelmesi gibi bu iki bilginin birleşmesinden üçüncü bir bilgi doğar. Sonra at elde etmek isteyen biri­sinin bunu eşek, deve ve insandan meydana getirmesi mümkün değildir. Bunun için bir tane erkek ve dişi atın özel bir şekilde birleştirilmesi gerekir. Bu da özel bir iki at arasında belirli ilişkinin meydana gelmesi ile olur.</p>
<p>Bu­nun gibi tüm bilgilerin kendine özel iki aslı vardır. Bunların birleşmesinden, aranan üçüncü bilginin oluşmasını sağlayan bir yol vardır. Bu asılları ve bunların birleşme keyfiyetini bilmemek bilginin elde edilmesi için engeldin Mesela yukarıda zikrettiğimiz üzere sûretin bulunduğu ta­rafı bilmemek bu engeller arasında yer alır. Hatta mesela, ensesini aynada görmek isteyen bir insan, aynayı yüzünün hizasına kaldırırsa ensesini göremez. Bu kişi her ne kadar aynayı yüzünün hizasına kaldırsa da ensesine hizalamadığı için ensesini göremez. Benzer şekilde aynayı arkaya doğru kaldırır ve hizalarsa ayna gözünden uzaklaştığı için aynayı ve ensesinin bulunduğu şekli yine göremez. Bu durumda ensesinin arkasına koyacağı ikinci bir ayna daha gerek­mektedir ki bu ayna diğerini görecek şekilde mukabilin­de durur.</p>
<p>İki ayna konulurken ensenin şeklinin hizalanan aynada yansıması için iki ayna arasındaki ilişkiyi kurar. Sonra aynadaki görüntü gözün mukabilinde olan aynaya akseder peşi sıra göz ensenin sûretini idrak eder. Aynı şe­kilde bilgileri elde etmenin de çeşitli yolları vardır. Burada ayna kısmında zikrettiğimizden daha fazla sapma ve tahrif bulunur. Yeryüzünde bu sapmalardan kurtuluş keyfiyeti­ni bilen çok az kişi vardır. îşte eşyanın hakikatini, kalbin bilmesine engel olan sebepler bunlardır. Yoksa yaratılışı itibariyle her kalp eşyanın hakikatini bilebilir. Zira kalp, rabbânî mahiyette yüksek bir emirdir. Bu özelliği ve şerefi ile diğer cevherlerden ayrılır. Allah aşağıdaki sözü ile bu duruma işaret etmiştir:</p>
<p>“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”32</p>
<p>Yukarıdaki âyette kalbin dağlar, yer ve göklerden ayrı bir özellikle Allah’ın emanetini yani marifet ve tevhit emanetini taşımaya güç yetirdiğine işaret edilmiştir.</p>
<p>Aslında tüm Âdemoğulları emaneti taşımaya elverişli ve bu güce sahiptir. Fakat bunun ağırlığını kaldırmaya ve hakikatine ulaştırmaya engel olan, yukarıda anlattığımız sebeplerdir. Bundan dolayı Hz. Muhammed [sav], “Her doğan, fıtrat üze­rine doğar. Sonra anne babası onu Yahûdî, Mecûsî ve Hıristi­yan yapar.” demiştir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], “Eğer şeytan insanoğlunun kalbin­de dolaşmasaydı, insanlar göklerin melekûtuna bakarlardı.’*<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[34]</sup></a> sözü, melekût âlemine perde olan sebeplerden birisine işaret etmektedir. îbn Ömer’den rivayet edilen şu hadis de bu an­lama işaret etmektedir: “Allah’ın Resûlüne ‘Allah nerededir? Yerde mi yoksa gökte mi?’ diye sorulunca Allah Resûlü şöyle dedi: ‘O, mümin kullarının kalbindedir.’”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Hadiste geçtiğine göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne ar­zıma ne de semama sığmadım fakat yumuşak ve sakin (müt- main) olan müminin kalbine sığdım.**<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Yine hadiste zikredildiğine göre Hz. Muhammed’e [sav], “İn­sanların en hayırlısı kimdir?** diye sorulunca şöyle cevap ver­miştir: “Kalbi mahmûm olan tüm müminler.” Bunun üzerine, “Mahmûm ne demektir?** diye soruldu. Hz. Muhammed [sav] ise şöyle cevap verdi: “Takvâlı, kin, zulüm, aldatma, nefret ve hasetten temiz olan kişidir.**<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenlerden dolayı Hz. Ömer: “Kalbim Rabbimi gördü.*’ demiştir. Zira kişinin, Rabbi ile kalbi arasındaki perde kalkınca kalbinde mülk ve melekûtun sûreti tecelli eder. Bir kıs­mı yer ve gökler, toplamı ise bunlardan daha geniş olan cenneti görür. Çünkü yer ve gökler mülk ve şehadet âleminden iba­rettir. Bunlar ne kadar geniş olurlarda olsun sonuçta tükenir. Melekût âlemi ise gözlerden gizli, basiretlerin gördüğü birta­kım sırlar olup bunların sınırı yoktur. Evet, kalbe ulaşan miktar sonlu ise de İlahî ilme nispetle aslında melekût âlemi nihayet­sizdir. Mülk ve melekût âleminin tamamı topyekûn ele alındı­ğı zaman buna <em>Hazret-i Rubûbiyet</em> adı verilir. Çünkü hazret-i rubûbiyet tüm mevcudatı kuşatır. Zira varlık âleminde Allah’ın zâtı ve fiillerinden başka bir şey yoktur. Memleketi ve kullan O’nun fıillerindendir. Bunlardan kalbe tecelli edenler, bazıla­rına göre cennetin ta kendisidir. Hak ehline göre ise cenneti hak etmenin sebebidir. Onun cennetteki mülkünün genişliği, bu husustaki marifetinin genişliği ve Allah’ın zât, sıfat ve fiilin­den kalbine tecelli eden miktara göredir. İtaatler ve uzuvlar ile murat edilen ise ancak kalbin tasfiyesi, temizliği ve parlatılma- sıdır. Nitekim Allah “Nefsini tezkiye eden felâha ulaşmıştır.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[38]</sup></a> demiştir. Âyette zikredilen tezkiye ile kastedilen iman nurları­nın kalpte husulü yani marifet nurlarının parlamasıdır. Bu da Allah’ın aşağıdaki âyetlerle kastettiği anlamdır.</p>
<p>“Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse onun göğsünü İs­lâm’a açar.”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir?”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Evet, bu tecelli ve imanın üç mertebesi vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Avâmın imanı: Bu sırf taklittir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kelâmcıların imanı: Bu, delille memzûc (bileşmiş) iman­dır. Bunun derecesi avâmın iman derecesine yalandır.</p>
<p><strong>3.</strong>Ariflerin imanı: Bu, yakîn (kesin) bilgi nuruyla müşâhede edilen imandır.</p>
<p>Yukarıdaki mertebeleri bir örnekle açıklayalım. Zeyd’in evde olduğunu tasdik etmenin üç yolu vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Doğruluğunu tecrübe ettiğin, yalan söylediğini bilmediğin ve yalanla itham etmediğin birisinin Zeyd’in evde olduğunu haber vermesi. Çünkü sadece İşiterek kalbin sakinleşir ve sükûna erer. Bu, sırf taklit ile İman olup avamın ima­nına benzer. Çünkü avam, temyiz yaşma ulaştığı zaman ebeveyninden Allah’ın varlığını, ilmini, kudretini ve diğer sıfatlarını, peygamberler gönderdiğini, peygamberlerin ve getirdikleri şeylerin doğruluğunu işitir, duydukları şekilde kabul eder, bu inanç üzerine sabit olur ve kalpleri mutma­in olur. Ebeveyn ve hocalarına hüsnü zanlarından dolayı kendilerine söylenilenin aksi akıllarına bile gelmez. Bu iman şekli ahirette kurtuluş sebebidir. Bu iman sahipleri ashâbü’l-yemîn (amel defteri sağdan verilenler) mertebe­lerinin başlangıcı olup mukarreblerden değillerdir. Çünkü bu kişilerde yakın nuruyla oluşan basiret ve inşirâh-ı sadr (göğüs genişliği) yoktur. Çünkü itikada taalluk eden mese­lelerde fertlerden (âhâd), hatta kalabalıklardan duydukları şey yanlış da olabilir. Yahudi ve Hıristiyanların kalpleri de atalarından duydukları şeyler hususunda mutmaindir. Fakat onlara yanlış bilgi verildiğinden atalarının yanlış iti­katlarına inanmışlardır. [Fakat] Müslümanlar doğru olana inandılar. Bu durum, onların doğruya muttali oldukların­dan değil, doğru şeyin öğretilmesinden kaynaklanır.</p>
<p><strong>2</strong>.Duvarın arkasından Zeyd’in, evin içinden gelen sesini işit­men gibi. Bu durumdan hareketle onun evde olduğu so­nucuna ulaşırsın. Böylelikle Zeyd’in evin içinde olmasına inanman, tasdik etmen ve yakinî olarak bilmen; bu adamın evde olmasını bir başkasınm söylemesinden daha etkili ve güçlü olur. Sana “Ahmed evdedir.” denilip sonra da onun sesini duyduğun zaman yakinî bilgin artar. Çünkü ses, ilgili sûreti müşâhede ederken bu sesi işiten kişi için şekil ve sû­rete delâlet eder. Böylece kalp bu sesin, mezkûr adamın sesi olduğuna hükmeder. Bu inanç, delil ile memzûz (birleşmiş) imandır. Birinci kısım gibi buna da hata karışabilir. Zira ses, sese benzer ve sesin taklidi mümkündür. Ne var ki işi­tenin aklına bu olasılıklar gelmez. Çünkü bu durum töhmet yapılabilecek yerlerden olmayıp sözü söyleyen kişi aldatma ve taklit etmek yoluyla bir amaç elde edemez.</p>
<p><strong>3.</strong>İçeri girip Zeyd’i gözlerinle görmen ve izlemendir. Hakiki marifet ve yakın bildiren müşahede budur. Bu, mukarrep kulların ve sıddıkların imanına benzer. Çünkü onlar mü­şahede ederek iman ederler. Avamın ve kelâmcıların ima­nı bu iman çeşidine dâhildir. Ancak bunların imanı, hata ihtimâli kalmaması bakımmdan onlarınkinden ayrılır. Bununla beraber bilgi ve keşif dereceleri bakımmdan da farklılaşırlar. Keşif miktarı bakımmdan ayrılıkları şöyledir: Mesela birisi güneş doğduğu vakit evin ortasında yakından Zeyd’i görür ve imam kâmil olur. Diğeri ise uzaktan ya da karanlıkta Zeyd’i görür. Bu durumda onun Zeyd olduğu­nu görür ama sûretinin incelikleri ve gizlilikleri belirmez, îşte İlâhî durumları müşâhede etmek konusundaki farklı­lıklar da böyledir. Bilgi miktarı bakımmdan ayrılıkları ise bir kişinin evde Zeyd, Amr, Bekir ve diğerlerini görmesi, başka birinin ise sadece Zeyd’i görmesi gibidir. Şüphesiz ki bunun bilgisi, malumatın çokluğuna göre artmaktadır. îlimlere nispetle kalbin durumu böyledir. Allah en doğrusunu bilir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dünyevî, Uhrevî, Aklî ve </strong><strong>Dînî îlimlere Nispetle Kalbin Hâli</strong></p>
<p>Daha önce geçtiği üzere kalbin, yaratılışı itibarıyla hakikatleri kabul etmeye hazır olduğunu bil. Şu da var ki kalbe yerleşen bilgiler aklî ve şerî olmak üzere ikiye ayrılır. Aklî ilimler de, zarurî ve iktisabî olarak ikiye ayrılır. Îktisabî ilimler ise dün­yevî ve uhrevî olmak üzere iki kısımdır. İşitmek veya taklit etmek şeklinde değil, tabiatı itibariyle aklın gerektirdiği aklî ilimler, zarurî ve kesbî olmak üzere ikiye ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Zarûrî bilgiler, nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ilimler­dir. Bir kişinin iki yerde bulunmayacağım, bir şeyin hâdis ve kadîm olamayacağını, hem var hem yok olamayacağını bilmek gibi. Çünkü bu bilgiler çocukluktan beri insanın fıt­ratında bulunur. Fakat kişi bu ilimlerin ne zaman ve nere­den geldiği bilmez. Bu sözlerle kişinin ilgili bilgilerin yalan bir sebebini bulamaması kastediliyor yoksa kişi onu yarata­nın ve hidayet edenin Allah olduğunu elbette bilir.</p>
<p><strong>2.</strong>İktisabı ilim ise öğrenmek ve delil getirmekle (istidlâl) elde edilir. Her ikisine akıl da denilir. Hz. Ali şöyle demiştir:</p>
<p>“Aklın iki kısım olduğunu gördüm&#8230; Biri fıtrî, diğeri mes- mû‘ (sonradan elde edilen). Fıtrî akıl olmasa mesmu aklın bir faydası olmaz&#8230; Gözü kör olan kişiye güneşin fayda sağlamadığı gibi.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], Hz. Ali’ye hitaben “Allah akıldan daha kıymetli hiçbir şey yaratmamıştır.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[42]</sup></a> sözü ile kastettiği birinci yani fıtrî olan akıldır. Hz. Muhammed’in [sav] “İnsan­lar çeşitli iyiliklerle Allah’a yaklaştıkları zaman sen aklın ile yaklaş.”<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[43]</sup></a> buyurduğu akıl ise İkincisidir. Çünkü fıtrî yaratılış ve zarûrî akıl ile Allah’a yaklaşmak mümkün değildir. Aksine iktisabî akıl ile Allah’a yaklaşılır. Şu da var ki ancak Hz. Ali gibi olanlar, kişiyi âlemlerin Rabbi olan Allah’a yaklaştıracak bilgileri elde etmek içi akıllarım kullanırlar.</p>
<p>Kalp göze, kalpteki akıl tabiatı ise gözdeki görme gücüne ben­zer. Görme gücü körde olmaz. Gözlerini kapatsa ya da gece karanlık çökse de gören kişide ise bulunur. Kalpte hâsıl olan ilim, gözdeki idrâk ve nesneleri görme kuvveti gibidir. Çocuk­luk yıllarından temyiz ve bulûğ çağına kadar bu bilgilerin akıl gözünden uzak kalması, güneş ışınlarının yayılıp nesnelere si­rayet etmediğinde gözün görmemesine benzer. Allah’ın kalp sayfalarına yazdığı bilgiler güneşin şekline benzer. Temyiz çağından önce çocuğun kalbinde bilginin oluşmaması kalp sayfasının, kalemin nakşına hazır olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Kalem Allah’ın yarattığı varlıklardan olup bilginin insan kal­bine nakşedilmesi için Allah onu aracı kılmıştır. Nitekim Al­lah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bil­diren (rabbin sonsuz kerem sahibidir).”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Allah’ın sıfatları, yarattıklarının sıfatlarına benzemediği gibi, kalemi de mahlûkatın kalemlerine benzemez. O’nun zatı cev­her ve araz olmadığı gibi, O’nun kalemi de tahta ya da ağaç­tan değildir. Bâtinî basiret ile baş gözü arasında karşılaştırma yapmak bu yönlerden doğru ise de şeref açısından aralarında hiçbir ilişki yoktur. Zira bâtinî basiret, idrâk edici lâtîfenin kendisidir. Bu idrâk edici lâtife binici, beden ise onun biniti gibidir. Binicinin körlüğü, binitin körlüğünden daha tehlike­lidir. Bilakis birinin zararının diğerine nispeti yoktur. Bâtinî basiretin baş gözü ile münasebetinden dolayı Allah göze ver­diği ismi, basirete de vererek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette kalbin idrâkine “rûyet” adını vermiştir. Yine Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>Allah yukarıdaki âyette zâhirî rûyeti murat etmedi. Zira bu rûyet, sadece Hz. İbrahim’e has değildir ki nimetlerini zikret­tiği yerde bu özelliğe yer versin. Bu yüzden Allah aşağıdaki âyetlerde mezkûr idrâkin zıttını körlük olarak adlandırmıştır. “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalple­ri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar ama ibret almadılar.)</p>
<p>Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp göz­leri) kör olur.47</p>
<p>&#8220;Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.”<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenler akil ilmin beyanı hakkındadır.</p>
<p>Dînî ilimler taklit yolu ile peygamberlerden alınır. Bu ise Al­lah&#8217;ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini öğrenmek ve işittikten sonra bunların mânalarını anlamakla mümkün olur. Kalbin vasfının kemali ve kalp hastalıklardan kurtuluşu böyle mey­dana gelir. Kendisine ihtiyaç duyulsa da kalbin selameti için yalnızca aklî ilimler yeterli değildir. Nitekim bedenin sıhhati­ni devam ettirmek için yalnızca akıl yeterli olmayıp doktor­lardan öğrenmek sûretiyle ilaçların özelliklerini de bilmek gerekir. Zira sadece akıl bu bilgilere erişemez. Fakat bunları duyduktan sonra anlamak akıl ile gerçekleşir. Akıl olmadan işitmek ya da işitme olmadan akletmek yeterli değildir. Aklı hiçbir şekilde dikkate almadan yalnızca taklit etmeye çağıran kişi cahildir. Kur’ân-ı Kerîm ve sünnetin nurları yerine yal­nızca akıl ile yetinen kişi aldanmıştır. Her iki gruptan da uzak dur ve bu iki aslı birleştir. Zira aklî ilimler besin, şer‘î ilimler ise ilaç gibidir. Hasta bir insan ilaç almadan beslendiği zaman zarar görür. Kalbî hastalıklar da böyle olup ancak şeriattan elde edilen ilaçlarla tedavi edilirler. Bu ilaçlar ise kalpleri dü­zeltmek için peygamberlerin tatbik ettikleri ameller ve ibadet görevleridir. Kim şerî ibadetlerle hasta kalbini tedavi etmeyip aklî ilimlerle yetinirse yemek yemekten zarar gören hasta gibi kendine zarar verir*</p>
<p>Aklî ilimlerle şerî ilimlerin birbiri ile uyuşmadığını ve bunları bir araya getirmenin mümkün olmadığını zanneden kişinin bu düşüncesi basiret gözündeki körlükten kaynaklanır. Bun­dan Allah&#8217;a sığınırız. Hatta bunu iddia eden kişiye göre belki de şerî ilimler bile birbiri ile çelişmektedir. Kişi ilgili maluma­tı [anlamlı bir şekilde] bir araya getiremez. Böylelikle “Dinde çelişki var.” zannına kapılarak şaşırıp kalır ve kılın hamur­dan ayrılması gibi imandan ayrılır. Kişinin acizliği ona dinde tenâkuz olduğunu hayal ettirir. Heyhat ne büyük bir yanlış! Bu adamın misali bir kavmin evine girip evdeki eşyalara çar­pan kör adama benzer. Bu adam “Yola bırakılmış bu eşyaların hâli ne böyle! Eşyaları neden yerine konulmuyor?” demiş, onlar da “Eşyaların yeri burası, senin gözün görmediğinden [doğru] yola gidemiyorsun.” diyerek karşılık vermişlerdir. Yaptığın yanlışı kendi körlüğün ile ilişkilendirmeyip kusuru başkasında araman ne şaşılacak şey! İşte dinî ilimlerin aklî ilimlerle ilişkisi böyledir.</p>
<p>Aklî ilimler dünyevî ve uhrevî olarak ikiye ayrılır: Dünyevî ilimler tıp, hesap, mühendislik, astronomi, meslekler ve diğer teknik ilimlerdir. Uhrevî ilimler ise <em>îlim Kitabında</em> açıkladığı­mız üzere kalbin hâllerini, amellerin afetlerini, Allah’ın zat ve sıfatlarını bilmek gibi ilimlerdir. Bu iki ilim birbirine terstir. Bu söz ile birisine çok önem verip derinleşen kişinin basire­tinin genellikle diğeri hususunda bağlanmasını kastediliyor. Bu yüzden Hz. Ali, dünya ve ahiret için üç örnek verip şöyle demiştir: “Onlar terazinin iki gözü; doğu ve batı, birini razı ettiğinde diğeri kızan iki kuma gibidirler.”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[49]</sup></a> Bunun için tıp, hesap, mühendislik ve felsefe gibi ilimlerde derinleşmiş bir in- sanın, ahiret ilimlerinde cahil; ahiret ilimlerinin inceliklerini bilen kişinin ise dünyevî ilimlerde cahil olduğunu görürsün. Zira akıl genellikle bu ikisini birleştirmek için yeterli olmaz. Böylelikle bu ilimlerden birisi, diğerinde kemale ulaşmaya en­gel olur. Bu yüzden Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Cennet ehlinin çoğu ahmaklardır.”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[50]</sup></a> Yani dünya işlerini an­lamayan kişilerdir.</p>
<p>Hasan-ı Basrî bir konuşmasında şöyle demiştir: “Biz öyle bir topluluğa yetiştik ki siz onları görseniz “Bunlar deli” onlar da sizi görse “Bunlar şeytan” derlerdi.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Diğer İlimlerde derinleşmiş kişiler, din hususunda duydukları garip bir durumu inkâr ederlerse sen inkâr edilen şeyi kabul etmekten imtina etme. Çünkü doğuda yürüyen bir kişinin ba­tıda bulunan bir şeyi bilmesi mümkün değildir, işte dünya ve ahiret işleri böyle gerçekleşir. Bunun için Allah şöyle buyurur:</p>
<p>“Şüphesiz bize kavuşacağım ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günah­lar yüzünden, varacakları yer ateştir.”<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>“Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret ko­nusunda ise tamamen gaflettedirler.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>“Öyle ise bizim zikrimizden (Kur’ân’dan) yüz çeviren ve dün­ya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir, işte onların ilimden ulaşabildikleri nokta budur!”<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Dünya ve din maslahatlarım kâmil bir basiretle bir araya top­lamak herkese nasip olmaz. Bu iş, ancak insanların dünya ve ahiret işlerini idare etmek için Allah’ın râsih kıldığı, Ru- hu’l-kudus ile desteklenen ve tüm işleri kapsayıp dar olmayan ilahi kuvvetten yardım alan peygamberlere nasip olmuştur. Diğer insanlar ise bir şey ile meşgul olurlarsa diğerini bırakır ve onda derinleşmeyi ihmal ederler.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÎLHAM ÎLE ÖĞRENMEK ARASINDAKİ FARK VE HAKKI BULMA HUSUSUNDA SÛFÎLERÎN YOLUYLA NAZAR EHLİNİN YOLU ARASINDAKİ FARK</strong></p>
<p>Zarurî olmayan ilimler bazı durumlarda kalpte hâsıl olur ve farklı şekillerde meydana gelir. Bu bilgiler bazen nereden geldiğini bilemeyecek şekilde kalbe gelir, bazen de istidlal ve öğrenmek yolu ile kalbe ulaşır. Delil ve iktisap olmadan mey­dana gelen ilme ilham denir. Delil ile elde edilen ilme ise itibar ve istibsâr adı verilir, öğrenmeden ve kulun çabası olmadan kalbe doğan ilim iki kısma ayrılır: a) nasıl ve nereden geldi­ği bilinmeyenler, b) sebebi bilinenler. Bu ikinci kısım, ilgili bilgiyi kalbe atan meleği görmekle mümkündür. Bunlardan birincisi ilham ve kalbe üflemek, İkincisi ise vahiy olarak ad­landırılır. Bu son kısım peygamberlere, birincisi ise velîlere ve asfiyâya mahsustur. Delil ile elde edilen bilgiler ise âlimlere hastır. Bu konuda sözün doğrusu şöyledir: Kalp, tüm hakikat­lerin kendisinde tecelli etmesine hazırdır. Ancak daha önce geçen beş sebepten birisi bu hakikatlerin tecellisine engel olur.</p>
<p>Bu, kalp aynası ile kıyamete kadar Allah’ın takdir ettiği şeyle­rin tümünün nakşedildiği Levh-i Mahfuz arasında uzatılmış bir perde gibidir. Levh-i Mahfuz’un aynasından kalp aynasına ilimlerin hakikatlerinin aksetmesi, bir aynadan başka bir ay­naya sûretlerin yansımasına benzer. İki ayna arasındaki perde el ile kaldırılabildiği gibi bazen onu hareket ettiren bir rüzgâr sebebiyle de kalkabilir. Bunun gibi bazen İlâhî lütuf rüzgârla­rı eser, kalp gözlerindeki perde kalkar ve Levh-i Mahfuz’daki bazı yazılar tecelli eder. Bu tecelli bazen rüyada olur. Gördüğü rüya sâyesinde gelecekte olacak şeyleri bilir. Perdelerin orta­dan tamamen kalkması ise ancak ölüm ile mümkündür, ölüm ile perde kalkar. Allah’ın gizli bir lütfü ile uyanıkken de ara­daki perde ortadan kalkıp keşif meydana gelir. Kalplerde gayb örtüsünün ardından ilginç bilgiler parlar. Bu parlama bazen hızlı bir yıldırım gibi olur. Bazen de bir noktaya kadar peşi sıra meydana gelir. Bunun sürekli zuhûr etmesi ise nadirdir.</p>
<p>İlham ile hâsıl olan bilginin kesb ile meydana gelen ilimden ayrılması bilgili olmak ya da bu bilginin yeri ve sebebi ile de­ğil, perdenin ortadan kalkması ile ilgilidir. Çünkü perdenin ortadan kalkması kulun iradesi dışında meydana gelir. Bu hu­suslarda vahiy ve ilham birbirinden ayrılmaz. Farklılaştıkları yön vahiyde bilgiyi veren meleğin müşâhede edilmesidir. Zira kalplerde hâsıl olan ilim ancak melek vasıtasıyla meydana ge­lir. Allah aşağıdaki âyette bu hususa işaret etmiştir:</p>
<p>“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasın­dan konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.”<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenleri anladıktan sonra şunu bil: Tasavvuf ehlinin meyli öğrenme ile elde edilen ilimlerden ziyade ilha­madır. Bundan dolayı ilim okumayı, yazılan eserleri tahsil etmeyi, görüşleri ve delilleri araştırmayı arzu etmezler. Aksi­ne “İlim öğrenme yolu, nefis mücahedesini öne almak, kötü sıfatları yok etmek, mahlûkatla ilişkiyi kesip tüm himmeti ile Allah’a yönelmektir.” derler. Bu olunca Allah kulunun kalbi­ne hâkim olur ve ilim nurları ile onu aydınlatmaya kefil olur.</p>
<p>Allah kişinin kalbinin hâkimiyetini ele aldığı zaman kalpte rahmet taşar, kalpte nur parlamaya başlar, göğsü genişler, melekût sırları kendisine açılır, rahmet lütfü ile beraber kal­bin yüzünden izzet perdesi kalkar ve İlâhî esrârın hakikatleri kalpte parlar.</p>
<p>Tasavvuf yoluna giren bir sâlikin yapacağı şey ancak tasfıye-i mücerrede ile hazırlık yapmak, doğru irade ile himmeti izhar etmek, tam şekilde rahmete susamış olmak ve devamlı bekleyiş ile Allah’ın ona açacağı rahmeti gözetlemektir. Peygamberlere ve velilere İlâhî sırlar keşfolunmuş ve göğüsleri nurla taşmıştır. Fakat bu; öğrenmekle, okumakla ya da yazmakla değil aksine dünyadan yüz çevirmek, dünya alakalarından uzak durmak, kalbi tüm meşgalelerden boşaltmak ve tüm himmeti ile Al­lah’a yönelmekle meydana gelir. Kim Allah için olursa Allah da onun için olur. Sûfîler, mezkûr mertebeye ulaşmak için gerekli olan yolun öncelikle dünya alâkalarından bütünüyle kopmak, kalbi bunlardan boşaltmak, aile, mal, evlat ve vatana yönelik himmetten sıyrılmak, ilim, mevki ve mansıptan feragat etmek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hatta kalp, öyle bir hâle ulaşmalı­dır ki varlık ve yokluk onun nazarında eşit olsun.</p>
<p>Bundan sonra kişi, yalnızca farzlara ve revâtib sünnetlere devam etmekle ye­tinmeli, köşeye çekilip kalbi dünyadan boş bir hâlde oturmalı, zihnini dağınıklıktan korumalıdır. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîm okumakla yahut tefsirini tefekkür etmekle dahi düşüncesini meşgul etmemeli hadis veya başka bir şey de yazmamalıdır. Bilakis Allah’ın zikri dışında hiçbir şeyi aklına getirmemeye gayret etmelidir. Halvet hâlinde kalp huzuru ile oturduktan sonra diliyle “Allah, Allah, Allah” demeye devam eder ve di­lini hareket ettirmeyi bıraktığında bile sanki bu kelime dilinde akıyormuş gibi görünür. Sonra zikrin izinin kalpten silineceği ve kalbinin Allah’ı zikretmek üzerine devam edeceği hâle ka­dar zikretmeye sabreder. Daha sonra kalbinden lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnızca bu kelimenin anlamı -lâzım lâ yufârık [kendisinden ayrılmayan lazım] gibi- kalbinde hazır bulununcaya kadar devam eder.</p>
<p>Bu seviyeye ulaşmak kişinin seçimidir. Vesveseleri def ederek bu hâli devam ettirmek insa­nın iradesindedir. Fakat Allah’ın rahmetini çekme hususunda seçimi yoktur bilakis yaptıkları ile ilahi rahmet rüzgârlarına uğ­rar. Böylelikle kişinin elinde Allah’ın bu yolla peygamberlerine ve velilerine açtığı rahmeti beklemekten başka bir şey kalmaz. Bu durumda kişinin iradesi doğru, himmeti sâfî, ibadete deva­mı güzel olur. Şehvetleri kendisini çekmez, hadîsu n-nefs [kalp­te bulunan düşünce türlerinden biri] dahi dünyevî alakalar ile meşgul olmaz. Haklan ışıklan kalbinde parlar ve ilk anlarda şimşek gibi hızlıca geçer, sonra tekrar gelir ve bu hâl bazen ge­cikir, tekrar döndüğü zaman ise bazen sabit durur, bazen de hızlıca geçer. Sabit olduğu zaman bazen uzar ve bazen kısalır. Bazen de birbirini izler şekilde benzerleri gelir. Bazen de sadece bir şekil üzere kalır. Allah’ın velîlerinin menzilleri bu hususta farklıdır. Nitekim yaratılış ve ahlâkları da böyledir. Kaldı ki bu yol, senin tarafından sırf bir temizlik, tasfiye ve parlaklığa döner sonrasında ise yalnız hazırlık ve bekleyişe.</p>
<p>Düşünce ile hakikati arayanlar bu yolun varlığını, imkânım ve nadiren de olsa maksada ulaştırdığını inkâr etmezler. Zira peygamberlerin ve velilerin durumları çoğunlukla böyledir. Ancak bu yolu güç görüp çok geç sonuca ulaştırdığını ve şart­larının bir araya toplanmasının uzak bir ihtimal olduğunu öne sürerler. Ayrıca bu dereceye ulaşıncaya kadar dünyevî alakaları yok etmenin neredeyse imkânsız olduğunu, bir an mümkün olsa da devam etmeyeceğini çünkü küçük bir ves­vese ve akla gelen şeyin (hâtır) kalbi bozacağını iddia ederler. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Müminin kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişir.”<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[56]</sup></a> Yine Hz. Muham­med [sav] “Müminin kalbi Rahman’ın parmaklarından iki [kudret] parmağı arasındadır,” demiştir.57</p>
<p>Mücâhede esnasında bazen mizaç bozulur, akıl karışır ve be­den hastalanır, timin hakikatleri ile riyazet ve tehzîb-i ahlâk öne alınmazsa kalbe bir takım fasit hayaller tutunur ve uzun süre nefis bunlarla mütmain olur. Kurtuluşa ermeden kişinin ömrü sona erer. Nice bu yola girmiş sûfi var ki yirmi sene bir hayal üzerinde kalmıştır. Şayet bu yola girmeden önce ilimde itkân sahibi olsaydı ilgili hayalin karışıklık yönü ona açılır ve anlardı. Bu yüzden ilim ile iştigal etmek amaca ulaştırmaya daha yalan ve güvenilirdir. Düşünce ile hakikati arayanların iddia ettiklerine göre bu durum, bir insanın fıkıh ilmini öğ- renmeyip “Hz. Muhammed [sav] [bilinen] ilim öğrenme yol­larını kullanmadı, tekrar edip not almadı. Vahiy ve ilham ile fakîh oldu.” demesine benzer. Bu kişi “Ben de belki riyâzet ve devam ile bu mertebeye ulaşırım.” der. Kim böyle düşünürse kendine zulmetmiş ve ömrünü boşa geçirmiş olur. Hatta bu kişinin durumu hazine bulmak ümidiyle işi gücü terk eden adamın hâline benzer. Evet [haddi zâtında] bir hazine bulmak mümkündür fakat bu çok zor bir ihtimaldir. Mezkûr durum da böyledir. Düşünce ile hakikati arayanlar şöyle dedi: îlk önce âlimlerin tahsil ettiği ilimleri öğrenmek ve söylediklerini anlamak gerekir. Sonra diğer âlimlere keşfedilmeyen sırların kendilerine gelmesini beklemelerinde bir beis yoktur. Mücâ­hede yoluyla bilgilerin münkeşif olması umulur.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İki Makam Arasındaki Farkın </strong><strong>Görülür Bir örnekle Beyanı</strong></p>
<p>Kalbin acayip hâllerini anlamak duyuların idrakinin dışında­dır. Çünkü kalp duyuların idrakinin dışındadır. Duyularla al- gılanamayan şeylerin görünür bir örnek olmadan anlaşılması ise zordur. İki örnek vererek bu konuyu anlama kabiliyeti za­yıf olan kişilere açıklamaya çalışacağız.</p>
<p>Kazılmış bir havuz olduğunu farz edelim. Bu havuza suyun iki yoldan gelmesi mümkündür: Biri yukarıdan akan dereler vasıtasıyla gelen su, diğeri ise havuzun altı kazılıp toprağı temizlenerek ortaya çıkan kaynaktır. Bu ikinci durumda su, havuzun dibinden fışkırır. Daha temiz, devamlı ve hatta derelerden gelen sudan daha bol olur. İşte kalp, havuza; ilim ise suya benzer. Beş duyu ise nehirler gibidir. Kalpler, bilgiyle doluncaya kadar ilimlerin onla­ra nakli, bu duyu nehirleri vasıtasıyla ve müşahede edilen şeyler üzerinde düşünmekle gerçekleşir. Halvet ve uzletle ayrıca gözü korumak sûretiyle bu nehirleri kapatmak, kal­bi arındırarak derinliklerine nüfuz etmek, oradaki kapalı perde tabakalarını kaldırmak ve böylece kalbin içinden hikmet pınarlarını akıtmak mümkündür.</p>
<p><strong>Soru:</strong></p>
<p><strong>îlimsiz bir kalpten ilim nasıl fışkırır?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı, kalbin acayip sırları arasında yer alır. Muamele ilminde bunların tafsiline izin verilmez. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz: Eşyanın hakikatleri, Levh-i Mahfûz’da ve mukarreb meleklerin kalplerinde yazılıdır. Bu durum, bir mühendisin bir evin planını beyaz bir kâğıda çizmesine ben­zer. Mühendis, daha önce hazırladığı bu plana göre inşaatı gerçekleştirir. Yeri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ da âlemin nüshasını başından sonuna kadar Levh-i Mahfuzda yazmış, ardından bu yazıya uygun olarak onu var etmiştir. Sûretleriyle vücut bulan bu âlemin, his ve hayâlde başka bir sûreti daha vardır. Yere ve göklere bakan bir kimse gözlerini kapattığın­da, onların sûretlerini hayalinde sanki onlara bakıyormuş gibi görür. Hatta yer ve gökler ortadan kalksa bile, bu sûret- ler onun zihninde kalır, âdeta hâlâ onları müşahede ediyor­muş gibidir. Daha sonra bu sûret, hayalden kalbe intikal eder. Akabinde his ve hayâle giren eşyanın hakikati kalpte meydana gelir. Kısaca şöyle ifade edebiliriz: Kalpte hasıl olan hayalde teşekkül eden âleme, hayalde olan ise insanın kalbi ve hayali­nin dışında bulunan âleme uygundur. Mevcut âlem de levh-i mahfûzda bulunan nüshaya mutabıktır. Buna göre, âlemin dört varlık derecesi var gibidir:</p>
<p><strong>1.</strong>Levh-i Mahfûz’daki vücudu. Bu, cismani Vücuttan önce vardır.</p>
<p><strong>2.</strong>Hakikî vücudu. Bu, Levh-i Mahfûz’daki vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p><strong>3.</strong>Hayaldeki vücudu. Yani âlemin sûretinin, hayaldeki varlı­ğı. Bu hakikî vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p>Sayılan bu varlık mertebelerinin bir kısmı rûhânî, bir kısmı ise cismânîdir. Rûhânî olanların da kendi aralarında derece­leri vardır. Bunlardan bazıları diğerlerinden daha rûhânîdir. Bu farklılık, İlâhî hikmetin lütuflarındandır. Zira Allah Teâlâ, küçüklüğüne rağmen gözbebeğini, bütün genişliğiyle yerin ve göklerin sûretini yansıtacak bir kabiliyette yaratmıştır. Ardın­dan duyularda oluşan bu süratler hayale, oradan da kalpteki varlığa sirayet eder. Sen ise yalnızca sana ulaşanı bilirsin. Eğer Allah, senin zâtında âlemin tamamına dair bir misal yaratma­mış olsaydı, zâtından ayrı olan şeylerden bütünüyle habersiz kalırdın. Gözlerde ve kalplerde bu acayip hâlleri tedbir eden, sonra da gözleri ve gönülleri bunları idrak etmekten kör eden, hatta birçok kimsenin kalbini hem kendilerinden hem de kendilerindeki bu acayip hâllerden cahil bırakan Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim.</p>
<p>Maksadımıza dönüp şöyle deriz: Güneşin sûreti bazen ona doğrudan bakmakla, bazen de onun sûretini yansıtan suya bakmakla gözde hâsıl olduğu gibi âlemin hakikati ve sûreti de bazen duyulardan, bazen de Levh-i Mahfûz’dan kalpte hâ­sıl olabilir. Kişi ile Levh-i Mahfuz arasındaki perde kalktığı zaman kişi eşyayı olduğu gibi görür ve oradan ilim fışkırır. Böylece duyularla ilim elde etmekten müstağni olur. Bu du­rumda bilginin kişiye akışı yerden fışkıran suya benzer. Ne zaman mahsûsâttan meydana gelen hayallere yönelirse bu durum Levh-i Mahfûz’daki bilgiyi mütalaa etmekten alıkoyan bir perde olur. Bu durum nehirlerden gelen suların havuzu doldurduğu zaman yeraltındaki suyun fışkırmamasına ben­zer. Bu durum» güneşin sûretini yansıtan bir su birikintisine bakan kişinin gerçekte güneşe bakmış sayılmamasına benzer.</p>
<p>O hâlde kalbin iki kapısı vardır: 1) Melekût âlemine açılan kapı. Bu âlem, Levh-i Mahfûz ve melekler âlemidir. 2) Şehâ- det ve mülk âlemine, yani görünen âleme açılan beş duyu kapısı. Şehâdet ve mülk âlemi, bir yönden melekût âlemine benzer. Kalbin dış kapısının duyular yoluyla bilgi aldığı gizli değildir. Ancak iç kapısının melekût âlemine açılarak Levh-i Mahfuzu müşahede etmesi, rüyanın acayip hâlleri üzerinde tefekkür edilirse kesin olarak anlaşılabilir. Nitekim bir kal­bin, uykuda iken duyulardan hiçbir bilgi almaksızın olmuş yahut olacak şeyleri nasıl bildiği üzerinde düşünülürse bu hakikat daha açık hâle gelir. Bu kapı ise ancak Allah’ı zik­redenlere açılır. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Yalnız Allah’a kulluk edenler öne geçmiştir.” “Onlar kim ey Allah’ın Elçisi?” diye sorulduğunda Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Yalnız Allah’ı zikir ile meşgul olup başka şey­lerle meşgul olmayanlardır. Zikir onlardan günahların ağır­lığını kaldırmıştır. Kıyamete günahsız olarak gelirler.” Sonra Hz. Muhammed, Allah’tan haber vererek şöyle dedi: “Sonra yüzümle onlara yönelirim. Yüzüm ile yöneldiğim kimseye ne vereceğimi kimin bileceğini zannedersin!” Sonra Allah şöyle buyurmuştur; “Onlara ilk vereceğim şey nurumdan [bir par­ça] onların kalplerine atmaktır. Ben onlardan haber verdi­ğim gibi onlar da benden haber verir.”<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Bu bilgilerin kalbe girme yeri bâtını kapıdır, O hâlde nebiler ile velilerin, âlimler ile hükemânın bilgileri arasındaki fark, nebilerin ve evliyânın bilgisinin melekût âlemine açılan kapı­dan gelmesidir. Hikmet bilgisi ise mülk âlemine açılan duyu kapısından gelir, Kalp âleminin acayip hâlleri ve kalbin mülk ile melekût âlemleri arasındaki tereddüdünü detaylı olarak muamele ilminde anlatmak mümkün değildir. Mezkûr örnek, iki ilmin giriş kapılan arasındaki farkı açıklayan bir misaldir.</p>
<p>Kalbin acayip hâllerini kavramak için vereceğimiz bu ikinci örnek sana âlimlerin ameli ile velilerin ameli arasındaki farkı anlatır. Âlimler ilim elde etmek ve kalplerine İlmî çekmek için çalışır. Sûfî veliler ise gönüllerini parlatmak, temizlemek ve (kirlerden) tasfiye etmek için çalışır. Hikaye edildiğine göre bir hükümdarın huzurunda Çinli ve Romalı sanatkâr­lar resim ve nakış hususunda üstünlük yarışına girerler. Hü­kümdar, sofanın bir tarafına Çinli sanatkârların, diğer tara­fına ise Romalı sanatkârların yerleştirilmesine; birbirlerinin yaptıklarından haberdar olmamaları için aralarına bir perde çekilmesine ve herkesin hünerini sergilemesine karar verir. Bu karar uygulanır. Romalılar sayısız garip ve güzel boyayı bir araya getirip işe koyulurken, Çinli sanatkârlar ellerinde boya olmaksızın içeri girerler.</p>
<p>Her iki taraf da kendilerine ayrılan bölümü parlatıp cilalar. Romalılar işlerini tamamla­dıklarında Çinliler de işlerinin bittiğini bildirirler. Hüküm­dar, Çinlilerin boya kullanmaksızın nakışı nasıl tamamladık­larına şaşırır ve onlara, “Boyasız nakış nasıl olur?” diye sorar. Çinliler ise “Perdeyi kaldınn, o vakit görürsünüz,” derler. Perde kaldırıldığında, Roma sanatının hayranlık uyandıran güzelliklerinin Çinlilerin tarafında harikulade bir şekilde parladığı görülür. Zira duvar, çokça parlatılıp cilalandığın- dan adeta bir ayna hâline gelmiş, Roma sanatının güzelliği Çinlilerin tarafında daha da artarak yansımıştır. İşte velîlerin kalplerinin temizliğine, parlaklığına, tezkiyesine ve saflığına verdikleri önem de böyledir. Böylece onlar Çinli sanatkâr­ların yaptığı gibi yaparlar ve kalplerinde Hak açıkça parlar. Hükemâ ve ulemânın gayreti ise Romalı sanatkârların yaptı­ğı gibi ilimleri tahsil edip kalpte nakşetmektir.</p>
<p>Nasıl olursa olsun, müminin kalbi ölmez. Ölüm anında İlmî yok olmaz berraklığı da kaybolmaz. Hasan-ı Basrî, “Toprak îmanın mahallini yemez, bilakis onu Allah’a yaklaştırmasına vesile olur,” sözüyle bu mânaya işaret etmiştir. Nefis, ya tahsil ettiği ilmin kalpte nakşedilmesinden ya da İlmî kabul edebil­mek için kalbin temizlenip hazırlanmasından müstağni ola­maz. Zira kişinin saadeti ancak ilim ve mârifet iledir. Bununla birlikte saadetler kendi aralarında derecelere ayrılır, bazıla­rı diğerlerinden üstündür. Nitekim zengin olmak için mala sahip olmak gerekir. Nice hâzinelere malik olan kimse nasıl zenginse bir dirheme sahip olan da zengindir. Ancak malların azlığı ve çokluğuna göre zenginlerin dereceleri farklı olduğu gibi, saadet sahiplerinin dereceleri de iman ve mârifetleri nis­petinde birbirinden farklıdır. Mârifetler nûrdur. Müminler, bu mârifet nârlarıyla Allah’a kavuşmayı ümit ederler. Nite­kim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Mü’min erkeklerle, mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün.. .”<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Bir rivayette şöyle denilmiştir: “insanlardan kimine dağlar kadar, kimine ise bundan daha az nûr verilir. Kendisine en son nûr verilen kimseye ise yalnızca ayaklarının başparmak­larında, bazen yanan bazen de sönen bir ışık verilir. Bu ışık yandığında adım atar, söndüğünde ise olduğu yerde kalır, in­sanların sırat köprüsünden geçişleri, kendilerine verilen nûra göredir: Kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi bulut gibi, kimi kayan bir yıldız misali, kimi de meydan­da koşan bir at gibi sıratı geçer. Ayak başparmaklarına ancak ışık verilen kimse ise elleri ve ayakları üzerinde yüzüstü sü­rünerek ilerler; bir eli kayar, diğer eliyle tutunur; bazen ayağı sürçer, öbür ayağıyla kendini toparlar. Ateş ona değdikçe bu hâl sürer ve nihayet kurtulana kadar böyle devam eder.”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki açıklamalardan, insanların iman bakımından bir­birinden farklı derecelere sahip olduğu anlaşılmıştır. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in imanı tartılsa resûller ve nebiler müstesna ol­mak üzere bütün âlemlerin imanından ağır gelir. Bu hâl, “Bütün ışıklar güneşin ışığıyla tartılsa güneşin ışığı ağır basar,” sözüne benzer. Avâmın iman nûru kandil yahut mum gibidir. Sıddık- ların iman nûru ay ve yıldızların ışığına benzer. Peygamberlerin imanı ise güneşin nûru gibidir. Zira güneşin ışığı bütün genişli­ğiyle âlemin her tarafım aydınlatırken, kandilin ışığı evin ancak bir köşesini aydınlatır. Mârifet nispetinde göğsün genişlemesi de böyledir. Ariflerin kalplerine melekût âleminin inkişâfı da bu ölçüde gerçekleşir. Bundan dolayı bir rivayette şöyle denilmiş­tir: “Kıyamet gününde şöyle denilir. ‘Kalbinde bir miskal, yarım mıskal, dörtte bir miskal, bir arpa hatta bir zerre kadar imam olan kişiyi cehennemden çıkarın.’”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlar imanın derece­lerinin farklı olduğuna ve bu derecedeki iman türlerinin cehen­neme girmeye engel olmadığına delalet eder. Bunun mefhumu, zerre miktarından fazla imam olanın cehenneme girmeyeceği­dir. Çünkü bu kişi cehenneme girseydi ilk önce onun çıkarılma­sı emredilirdi. Ayrıca bu hadis kalbinde zerre kadar iman olan birisinin cehenneme girse de ebedî olarak orada kalmayacağına delâlet eder. Hz. Muhammed (sav] şöyle buyurmuştur: “Hiçbir şey kendi mislinin bin tanesinden daha hayırlı olamaz. Fakat mümin bir insan, bin insandan hayırlıdır.”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[62]</sup></a> Bu hadis yakînen inanan ve ârif-i billâh olan kişinin kalbinin üstünlüğüne işaret etmektedir. Çünkü bu kişinin kalbi, avamdan bin kişinin kal­binden hayırlıdır. Allah şöyle buyurmuştur</p>
<p>“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sîzlersiniz.”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette “Müslüman” kelimesi yerine “iman etmiş” ifadesini kullanmayı tercih etmiştir. Bu âyette mümin lafzı ile kastedilen mukallit olanlar değil ârif olan mü­minlerdir. Allah şöyle buyurmuştur;</p>
<p>“Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki âyette Allah Teâlâ, “iman edenler” ifadesi ile ilim- siz tasdik eden Müslümanları murat etti ve onları ilim sahip­lerinden ayırdı. Bu, tasdikleri basiret ve keşiften kaynaklan­masa da taklit yolu ile iman eden kişilere mümin denildiğine delâlet eder.</p>
<p>İbn Abbâs şöyle söyler: “Allah âlimi diğer müminler üzerine yedi yüz derece yükseltir. Her derecenin arası yer ve gök ge­nişliği kadardır.”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Cennet halkının çoğu saf kimselerdir. îlliyyûn makamı ise akıl sâhipleri içindir.”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[66]</sup></a></p>
<p>“Âlim kişinin âbid üzerine üstünlüğü benim, ashabımın en düşüğü üzerine olan üstünlüğüm gibidir.”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>Başka bir rivâyetinde ise “Dolunayda ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.”<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[68]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Yukarıda zikredilen delillerden, cennet ehlinin derecelerinin kalplerinin hâli ve mârifetleri nispetinde birbirinden farklı ol­duğu açıkça anlaşılmıştır. Bu sebeple kıyamet günü “teğâbün” (aldanma) günüdür. Zira Allah’ın rahmetinden mahrum kalanlar büyük bir aldanışa düşmüş ve hüsrana uğramışlar­dır, Mahrum kalan kimse, yüksek dereceleri gördüğünde on dirheme sahip bir zenginin, doğu ile batı arasına sahip olan bir zengine bakması gibi bakar. Her ikisi de zengindir fakat aralarındaki fark ne kadar da büyüktür! Bundan nasibini yiti­ren kimse ne kadar da aldanmıştır! Şüphesiz ahiret dereceleri daha büyük, daha yüce ve daha faziletlidir.</p>
<p>İmam Gazali &#8211; Kalbin Acayip Halleri,syf:29-68</p>
<p>terc:Mehdi Cengiz</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>1.Fâtır, 35:2.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 19/233.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhârî, 1145; Müslim, 758.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/193.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buhârî, 7405; Müslim, 2675.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Yûsuf, 12:31.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Ebû Nu aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/46. Benzer bir rivayet için bkz. Beyhakî, <em>Şuabü’l-lmân,</em> 109, (Çevirenin Notu)</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ebû Nu&#8217;aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/102,</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Fetih, 48:29.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Nûr, 24:35.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Nûr, 24:40.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Burûc, 85:22.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Isrâ. 17:85.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü ’l-Evliyâ,</em> 2/264.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/115; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ, </em>2/55.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Mutaffıfîn, 83:14.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> A‘râf, 7:100.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Mâide, 5:108.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Bakara, 2:282.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtül-Kulûb,</em> 1/113; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 4/89.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Müttakî el-Hindî, <em>Kenzu’l-Ummâl,</em> 1/244, no: 1226; Nûreddin el-Heysemî, <em>Mecma&#8217;u’z-Zevâid,</em> 1763, no; 224,</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 1/276.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> A&#8217;râf, 7:201.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Irâkî bu hadisin aslını görmediğini ifade eder. Zebîdî, <em>İthâfii’s-Sâdâti’l-Müt- tekîn,</em> 8/424.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Ankebût, 29:69.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/14.</p>
<p>32.Ahzab,33:72</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[33]</a> Buhârî, 1358; Müslim 22.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[34]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[35]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118,</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[36]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[37]</a> îbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 4216.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[38]</a> Şems, 91:9.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[39]</a> En’âm, 6:125.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[40]</a> Zümer, 39:22.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[41]</a> Ali b. Ebî Tâlib, <em>ed-Dîvân,</em> 161.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[42]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 8/283; Ebû Nu’aym, <em>Hilyetül-Evliyâ,</em> 7/318.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[43]</a> Ebû Nu’aym, <em>Hilyetul-Evliyâ,</em> 1/18.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[44]</a> Alâk, 96:4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[45]</a> Necm, 53:11.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[46]</a> Enam, 6:75.</p>
<p>47.Hac,22:46</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[48]</a> îsrâ, 17:72.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a>49. Râgıb, <em>ez-Zerîa,</em> 136.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[50]</a> Tahâvî, <em>Şerhu Müşkili’l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313; Kuzâî, <em>Müs- nedi’ş-Şihâb,</em> 989; Beyhakî, <em>Şu&#8217;abul-Imân,</em> 1304.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[51]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/171.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[52]</a> Yûnus, 10:7.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[53]</a> Rûm, 30:7.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[54]</a> Necm, 53:29-30.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[55]</a> Şûrâ. 42:51.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[56]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 6/4; Taberânî, <em>Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 20/252; Ebû Nuaym, <em>el-Hilye,</em> 1/175.</p>
<p>57.Müslim,2654</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[58]</a> Ebû Tâlib el-Mekkî, <em>Kûtü‘l-Kulûb,</em> 1/119.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[59]</a> Hadîd, 57:12.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[60]</a> Îbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannef,</em> 30700; Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemul-Kebtr,</em> 9/357; Hâkim, <em>el-Müstedrek,</em> 4/589.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[61]</a> Buhârî, 7410; Müslim 193.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[62]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 6/238; Kuzâî, <em>eş-Şihâb,</em> 1216.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[63]</a> Âl-i İmrân, 3:139.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[64]</a> Mücâdele, 58:11.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[65]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/117; Ebû Yala, <em>el-Müsned,</em> 856.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[66]</a> Tahâvî, <em>Şerhü Müşkili&#8217;l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[67]</a> Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2675,</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[68]</a> Ebû Dâvûd, <em>Sünen,</em> 3641; Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2682.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Sait Sadıkoğlu &#8211; Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 15:08:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[üst insan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bataille]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[egoizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Levinas]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vecd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen ile bir olmanın getirdiği hâldeki ahengin ve selametin hakimiyetidir.</p>
<p>Hikmette tüm bilginin zemini, rasyonel akıl veya zekâ değil, kalptedir. Kalp, asıl ve asil akıldır, insanın asaletidir. Kalp, etrafındaki her şeye karşı hem hassas ve merhametli, hem de adil olan akıldır.</p>
<p>Sayfa:13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Felsefe tarihinde akıl, rasyonel akıl veya zekâya evirildiğinde, insanı hem doğaya hem de kendisine yabancılaştıran modern bilginin aktörüne dönüştürmüştür; beşerde özneleşen bu akıl nesnesinden kopardığı kadarına cebren el koyan, onu haksızca doğasından ayıran, bu şekilde kopardığını ve ayırdığını işleyerek kendi beşeri bilgisine ve mülküne dönüştüren egoist bir akıl olmuştur.</p>
<p>Bu akıl bildiğini nesneleştirip ona sahip olmaktan ve tüketmekten veya harcamaktan başka bir şey yapmaz; bildiği üzerinde egemenlik kurarak onu hammaddeye dönüştürür ve nihayet modern endüstride tekrar üretilen ve tüketilen cansız veya ruhsuz kaynağa indirger.</p>
<p>Sayfa.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilim anlayışı, temelleri bakımından soruşturmaya metafizik söyleminde kendini gösteren ciddi bir akıl yürütme yanılgısıyla başladığından beri “özne” ve “nesne” (şey) arasındaki ontolojik ayrım hem başarısız bir fikir hem de büyük bir ön yargı olarak kalmıştır. Bu bilim anlayışına göre “ruh” mefhumu beşeri özne tarafında psikolojik bir mefhum, “şey” mefhumu ise nesneler tarafında düşünülen dünyevi bir mefhum olduğu sürece, sadece şeyler alanı “kimliksiz”bir madde alanı olarak kalınamış, “ruh”alanı da kökeninde “kimliksiz” bırakılmıştır. Şeylerin kimliksiz olması ayrıca onların “ruhsuz” olması anlamına gelir.</p>
<p>Modern bilgi anlayışı öyle kabul ettiği “ruhsuz” olan şeyler üzerinde bahsettiğimiz hoyratça egemenlik kuran teknik aklın gelişmesini hazırlamış ve pratik alanda hızlıca yürürlüğe sokmuştur. Bu görüşe göre madem şeyler aslında uzamda yer kaplayan ruhsuz maddedir, bu durumda kolaylıkla endüstriler için “hammadde” olarak orada duran nesneler tarzında alınarak, her türlü aşırı kullanım, harcama, israf ve sömürü için meşru duruma gelirler.</p>
<p>Sayfa 17</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, dünyayı ve dünyeviliği dikey olarak aşan şuurdur, o hâlde kalp insanın dünyevi içkinliğindeki duygularının zemini asla değildir. Kalp insanın aşkın ruhunda şahit olduğu yükseklikteki yaşam şuurudur. O şuurda farklara ve başkalıklara her zaman saygı vardır. Aslında sadece yatay boyutta kalan dünyevi beşer için kalbe her zaman özlem vardır, bu özlemde dinmeyen çağrısı ve sızısı vardır: Kulaklarımızı onun çağrısına ve sızısına tıkadığımız sürece hayat yolculuğunda yersiz yurtsuz talihsizler gibi kalmaya mahkumuz.</p>
<p>İnsanın varoluşunun derinlerinden, yani özünden gelen özleminin dinmesi öncelikle asli şuuru olan kalple buluşmasına bağlıdır. İnsan doğal olarak kalbe sahip değildir, kalp insanda bulunmayı bekleyen, saklı hazinedir. Kalp insanın dünya gurbetinde öz-le-diği öz-ü-dür!</p>
<p>Kalp aslında dünyada değil, yer-yüzündedir! Kalp, teori ile asla karıştırmamız gereken yer-yüzündeki müşahedenin kutsal imkânıdır. Kalp, insanı eşsiz bir değere sevk eden velayetin kapısıdır!</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, Varlık ile bir olmayı ve O&#8217;nunla iletişimi mümkün kılan külli akıldır. Eğer insanlık Varlık ile birlik temelinde iletişim sağlamayı öğrenirse, -birlik temelinde ama bütün farklara ve başkalıklara saygıyla birlik içinde iletişimi öğrenirse, çünkü birlik ancak çoğulun birliği olarak kemaliyle anlaşılabilir-, hikmete uygun bir yaşamı mümkün kılacaktır. O zaman bilinç, zekâ, hesaplama, strateji veya mantık kalp temelinde birlik içinde yeniden anlam kazanacaktır. Bunlar aslında o zaman adaletin gerçekleşmesine yardımcı olacaklardır.</p>
<p>Modern insana öğretilen bilginin sahibi ve öznesi olabileceği yanılgısı böylece aşılacak ve insanın bütün evrene uygun bir yaşama ulaşmasının adil yolu açılacaktır. Kalp sadece yöneldiğine sirayet etmez, kendi yolunu da sirayet ettirir. Kalbin yolunun sirayet etmesi, huzurun ve hassasiyetin coşkuyla genişlemesidir.</p>
<p>İnsan, kalbin hassasiyetiyle etrafındaki her şeyle bağlantıya ve iletişime geçebilir ama daha önemlisi mutlak kimlik sahibi Varlık&#8217;ın huzurunda olduğunun şuuruna varabilir. Varlık&#8217;ın huzurunda olma şuuru yani şahitlik düşüncenin bütün değeriyle tamamlanmasıdır. Şahitlik bütün bilimleri, bilgileri yüksekliğiyle aşarak özüne getirir. İnsanın hakikatle karşılaşması ancak böylesi tamamlanmış düşünce ile mümkündür.</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilimler doğruluk için vardır ama onların doğruluğu hakikatin ta kendisi değildir. Hakikatin kendisi Varlık&#8217;ın belirli alanlarını araştıran bilim insanlarının değil, dikey boyutta bütünlük ve birliği getiren peygamberlerin yoluyla gösterilebilir: Zira bilimsel doğruluk Varlık&#8217;ın belirli ve kısmi alanlarıyla ilgili bilgi iken, hakikat Varlık&#8217;ın bizzat mutlak kimliğine şahitlikle ilgilidir.</p>
<p>Bilimler bize yöneldikleri nesneler hakkında doğruları sunmayı devam edecektir ama hakikat onların doğruluklarının üstündedir. Doğru, parçanın bilgisi; hakikat ise bu parçalardan oluşmuş bütünün bilgisi değildir sadece. Daha ziyade bilimsel doğruluk ile her hakikat arasında boyut farkı olduğunu söylemeliyiz.</p>
<p>Sayfa:36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âşk iradesini romantik duygusallıktan ayıracak olan nokta bizzat bilincin kendisini ihsan edene dönerek aslen ait olduğu topraklara geri dönmesidir. İhsan etmenin verilişteki derinleşen müşahedesi, teyakkuzu Varlık&#8217;ın yüzüne şahitliğe götürecektir. “O “olarak Varlık, biricikliğinde “Sen” ve “Ben” diye hitap edilecek tecelliye bürünecektir. Uyanmanın dereceleri vardır, her uyanık olandan daha uyanık biri bulunur. Saflaşmanın yüksekliği, derinliği vardır. İşte bu, hiç bitmeyen yolda olmanın anlamıdır.</p>
<p>Sayfa 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet! Teslimiyet insanın nefsinde fenaya yani yokluğuna vefadır, teslimiyet insanın başkasının karşısındaki iyiliğe ve kendi hakikatine dostluğudur. Teslimiyet “nefis” denilen “ayrık varlık” iddiasından vazgeçmiş insanın vefalı hâlidir.&#8221;Ayrık varlık” iddiasından vazgeçmek hiçbir şeyin insanın olmadığının bilinmesi ve Allah huzurunda olmanın edebidir. İşte Allah&#8217;ın huzurunda olmanın bu hâline ulaşanlar için kalp ihsan edilir. Kalp rahmetten daha geniştir.</p>
<p>Rahmeti bütün manasıyla düşünmek gerekir: O&#8217;nun bütün isimlerin tecelli etmesine izin verdiğini bilerek yani her şeyde Hakk&#8217;ın tecelli ederek rahmet ettiğini bilerek düşünmek gerekir. Kalple tecelli edene açıklık tam anlamıyla hem zahir hem bâtın anlamıyla tahakkuk eder. Kalp tecelliye bütün boyutlarıyla idrakte ve hâlde uygun olmaktır.</p>
<p>Sayfa 49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29. Lokman,13-16,Bu son ayette hikmetin verilişi İbn Arabi&#8217;nin açıklamasına göre Arapçada en küçük anlamına gelen “hardal tanesi kadar ağırlığında” (miskale babbetin min hardelin) ifadesi üzerinden anlatılır ama “hardal tanesi kadar ağırlığında olan”en küçük olanın “ne&#8221;olduğu hakkında hiçbir ifade yoktur. “Ne” olduğu söylenmediği gibi “nesne” olduğu da söylenmez. Getirilenin mahiyeti küçüklüğünün derecesi dışında belirsiz bırakılmıştır. Bu en küçük belirsiz olanın getirildiği alanlar ise “kaya”, “gök” ve “yer-yüzü” olarak ifade edilmiştir:</p>
<p>Buna göre hikmetin kendisinden getirildiği alanlar bâtıni manası ile “ruh”, “dikey” ve “yatay” boyutlardır. En küçük olanın “ne” olduğunun belirsiz bırakılmasının bu manada boyutlara göre verilmesine göre düşünmek gerekir. Belirsizliğin verilen hikmetin her şeyi ve her boyutu ihata etmesi ile ilgisi vardır, çünkü zuhurda en küçük olanı kapsayan, ondan oluşmuş daha büyük olanları da kapsar.</p>
<p>Hikmet kendisinin dışında hiçbir şey bırakmaz. En küçük olsa bile verilenin getirilmesinin idraki ise hikmetin kuşatıcılığı yanında, ölçüde adalete ve ilme olan bağlılığını gösterir. Ayette geçen “getirme” ifadesi ise zuhur etme manasındadır. Getirilen yani zuhur eden tecelli en küçük olsa da hikmete dahildir. Hikmet daha geniş anlamda tecelli edenin her boyuta göre takdir edilerek verilişine arif olmaktır, Varlık&#8217;ta en küçükten en büyüğe “ne” veya “kim” tecelli ediyorsa verilişi takdir edilmiştir. Hikmet bu yönüyle takdir edilişi bilmek ve buna bağlı olarak zuhur eden tecelliye rıza göstermektir.</p>
<p>Sayfa:49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilmenin ve eylemin birleşmediği söylem veya ikisinin aynı anda tahakkuk etmediği söylem hikmet degil, sözde bilgi veya yanılsamadır. Yalnızca teorik/nazari seyretme ve ondan ayrı pratik bir eylem hâkim olmayı getiremez. Hâkim olmada kalpte ihsan edilen hikmetle, şeylerin temelindeki hakikatle bağ kurulur.</p>
<p>Zekâ, sadece kendi menfaati için şeylerden gerekeni kopartır ve onlardan ayrılır; kalp ise şeyleri ait oldukları mutlak kimliğe göre neyse oldukları gibi saygıyla karşılar ve onlara adaletle hükmeder. Hikmetle şeylerin kendileri oldukları ve hak ettikleri anlama uygun bir hükümle muamele görürler. Şeylerin de hakları vardır. Onlar sadece pasif olarak dünyada duran insanın egemenliğinin köleleri değildir.</p>
<p>Hikmet söz konusu olduğunda hakimiyet zorlama bir egemenlik arayışı olarak gerçekleşmez. Kalp bu şartlarda ortaya çıkmaz. Hakimiyet verilen ihsandır ve insanın bütün etkinliği kazanma biçiminde zuhur etmez. İbn Arabi&#8217;nin terimleriyle söylersek, hikmet “kesbi” değil, “vehbi&#8217;dir. Yani verilen, ihsan edilendir. Verilen, ihsan edilen olduğu için hiçbir biçimde filozofların zekâya dayalı hayali egemenlik istekleriyle ele geçemez.</p>
<p>Sayfa 57</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı eserinde doğadaki şeylerden farklı olarak, kendinde güzelin izi olarak güzeli tekrar ürettiğinde takip ettiği kendinde güzelin zaten doğada olduğunu kanıtlamış olur ama ayrıca bahşedilen yer-yüzündeki şeylerin, doğa bilimlerinin matematiksel nesneleri olmalarının ötesinde kendinde güzelin bahşedildiği manevi şeyler olduğunu göstermiş olur. Eğer doğada “çirkin” diye bir nesne varsa, bu sadece en başta güzel olduğu için ve onun eksikliğinde hissedilen bir olumsuzluk olduğu içindir. “Çirkin” kendi başına var olsaydı ve güzel diye bir nitelik önceden olmasaydı hiçbir şey anlam ifade etmezdi, doğada öncelikle güzel olduğu için “çirkin” diye bir anlam ve değer var olabilmiştir. Ahlaki veya estetik manada çirkin göreceli karakteri yanında, kendisine ait niteliğin yine de değerini varsayar.</p>
<p>Değer mefhumu güzel ya da çirkin olsun her türlü niteliğin kendisinde bulunur. Anlam bu nedenle değerden ayrılamaz: Tecelli eden bütün her şey sahip olduğu nicelikleri ve nitelikleriyle belli bir değerde tecelli eder. Çirkin doğada tek başına var olmadığı için her zaman güzele göre çirkindir; bu nedenle güzele göre her zaman bir eksiklikle kendini belli eder.</p>
<p>Sayfa 71</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı sadece eserde güzeli üreten değil, var-oluşta kendisini güzel bir esere dönüştürendir. Sanatçı vecd hâlinde var-oluştaki kendinde güzele ulaşmış olsa bile, yine de bu güzelliği sahiplenip kendisinin güzelliği olarak ileri süremez; var-oluştaki güzel, sanatçının nefsinin güzelliği değil, “usta” olarak bir “Sen” aracılığıyla ve kökensel biçimde ustada ikame edilmiş ezeli-ebedi “Sen&#8217;in güzelliğinin tecellisidir.</p>
<p>Vecd her türlü nefsi sahiplenmeyi kesintiye uğratacak kadar ulvi ve güçlüdür. Sanatçı kendinde tecelli eden kendinde güzelle doğa bilimleri ile manevi bilimleri birleştirmiş olduğu kadar, onların aslında aynı Varlık&#8217;a ait olduğunu açık olarak kanıtlar. Vecd, diğer anlamıyla kalpte birliğin yaşantısıdır. Birlik makamında kendi nefsinden geçmenin getirdiği eşi benzeri olmayan coşkudur. Vecd, sonsuzun bir anda ruhumuza dokunuşu olarak, yaşamı öncesizlik ve sonrasızlık tarzında hissedilen ezeli-ebedi bir ana dönüştürür, yaşamı bir anda sonsuzlaştırır ve cennetin henüz yeryüzünde yaşarken bir örneğini vermiş olur.</p>
<p>Cennet, kendinde güzelle karşılaşma boyunca insanın var-oluşta vaşadığı saflığın kalpteki aşkınlığı, yüksekliği ve yüceliğidir. Cennetin var-oluşu böylece henüz yer-yüzünde yaşarken kanıtlanmış olur, sanatçı cenneti henüz var-oluşta yaşama bahtiyarlığına ve ona şahit olma makamına yükselme imkânına sahiptir; sanatçı aslında bütün faaliyetleri boyunca yaşamında cenneti aramıştır. Sanatçı sanatıyla var-oluştaki kendinde güzele vecd içinde vardığında, bizzat latif şahsiyetiyle, güzelliğin asli kaynağı olan mutlak cemal sahibi Allah&#8217;ın kanıtı olur.</p>
<p>sayfa.73</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün arzulardaki araştırmalar aslında cennete ulaşmak içindir. Cennetin var-oluşunun kanıtı insan ruhunda kendinde güzelin ezeli-ebedi damgasıyla belirir. İnsanın asli vatanı cennet olmasaydı arzusuyla körce de olsa mutluluğa yani dolaylı olarak kendinde güzele yönelmezdi. Gerçekten de insan faaliyetlerini ve araştırmalarını dünyada bile belirleyen anlam “cennet”le temas kurma arzusudur.</p>
<p>İnsanın bütün faaliyetleri ve araştırmaları boyunca farkında olsun veya olmasın, ezeli-ebedi cennete uzanmak ister; bu arzusunun temel yönelimidir. İnsan arzusunun temelindeki bu hakikat cennetin fenomenolojik kanıtıdır ama bildiğimiz gibi bu kanıt Varlık tarafından ihsan edildiği için insan üzerinde etkilidir.</p>
<p>Ruhun sezgiyle idrak edilebilecek derinlikleri bize ahirette diriliş ve yaşam olduğunu kanıtlar. Kendinde güzelle karşılaşma ise kalbin içinde gerçekleşir, yani cennet, kendinde güzelde insanın kendi hakikatine ulaşmasının temel huzuru olması anlamıyla iman hareketine bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 75</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi önce fenomenal alanda kendisini körce arzuda gösterse de temelinde ruhtan gelir, sevgi aslında insan ruhunun özlemidir. Sevgi hem ruhun gurbette olduğunu hem sılası olduğunu açığa çıkarır. İnsanda bitmek bilmeyen arzu, sevginin karşılaşılan akıl almaz garip işleri, insanın var-oluşunun derinlerinde hissedebileceği Allah&#8217;ın aşkı olduğu için vardır. İman hareketi ise sevgiyi idrak etmeye götürür. İmanda sevgi kör değildir, “kim”in aslında sevildiği idrak edilmiştir.</p>
<p>İman, Allah&#8217;tan bütün varolanlara yönelen aşk hareketinin geri dönüşü olarak insanda yansımasıdır. İman hareketi ruhun kökeninde sevgi olduğu için sevgiye yönelir. Sevgi sadece beşerin bir işi olsaydı, beşer icadı hümanist ve modernlik anlayışlarındaki gibi büyük bir yanılgı olurdu. Sevgi insanda ama öncelikle doğada her şeye yayılan bizzat Varlık&#8217;ın istisnasız yaratıcı her hareketindedir.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Arabi&#8217;nin ifade ettiği diğer bir husus şudur: Sevilen sadece bedeniyle sevilmiş olursa olgun sevgiden bahsedilemez; olgun sevgi ancak sevilenin ruhunun sevilmesiyle zuhur eder. Sevginin sevende olgun duruma ulaşması sevilenin hem beden hem de ruhuyla sevilmesini gerektirir. Sevilendeki Zat&#8217;ın tanınması ise marifeti getirir: İnsan sevdiğine bütün varoluşuyla yöneldiğinde kendisini O&#8217;na bağlamış olur. Bağlantının yükselmesiyle ulaşılan marifet sevilende sevilen ruhun artık mahluk olmadığını bilmektir.</p>
<p>Sevilende sevilen ruhun tanınması aslında önce Rabbü&#8217;l-has&#8217;a irfaniyet manasında marifet iken, sevilen ruhun tanınması Rabbü&#8217;l-erbab (Rablerin Rabbi) olan Allah&#8217;a vardığında en yüksek manasıyla marifet zuhur eder. Eğer idrak bahsedilen yükseklikte açılırsa sevgi beden sandalından çıkmış olur.</p>
<p>Sayfa 79</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ferdiyet hikmetini en baştan sonra yöneten harekette bulunur. Sevgi hikmettir, hiçbir dünyevi bilim veya psikoloji onun menzilini ölçemez ve sınırlandıramaz. Sevgi parçalı his veya duygu değil, Varlık ile yüce birlik yaşamına götüren hikmete sahip en yüksek ilim faaliyetidir. Sevgiyi sadece beşeri hislere ve duygulara indirgeyen modern bilimler hikmette zuhur eden yüksekliğine ulaşamazlar.</p>
<p>Her türlü bilgi yönelimi belirli nesne alanına ya da bir nesnede belli bir perspektife dayanırken, sevgi bütünüyle birliğe yönelme imkânına sahiptir. Sevginin bilgi yöneliminden diğer farkı ise daha önce ifade edildiği üzere yöneldiğine nüfuz eden ya da onunla birleşen kabiliyetidir.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi tanımı itibariyle imanla aynı anlamda başkasında yaşamak ya da başkasını kendinde yaşatmaktır. İnsanın faaliyetleri içinde sadece sevgi Varlık ile birliği gerçekleştirme imkânına sahiptir. Ama sevgiyi sadece insanın bir yeteneği gibi görmek onun anlamını örter: Sevgi tecelli eden her şeyde beliren lütuftur. Sevgisizlik ise insanın hakikate körlüğü evresindeki noksanlığıdır. Sevgi ve sevgisizlik aynı Varlık&#8217;ın içindeki farklı boyutlardır.</p>
<p>Sayfa 131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana Allah tarafından hakikatin idrak ettirilmesindeki edilgenlik, Vahiy Düşüncesi açısından bakıldığında, Vahiy&#8217;in insanda “hikmet” olarak tecelli etmesi anlamına gelir. “ Vahiy” terimi nebilere inen ayetler için kullanıldığında özel bir anlama sahiptir, “hikmet” ise doğrudan genel anlamıyla insanın saf nefsindeki kalbine inen idraktir. Yatay boyutta kalan modern anlamıyla anlaşılan bilimler “hikmet”in anlamı üzerine düşünebilecek yöntemlere sahip olmadıkları için onların görüş alanına hikmet girmez.</p>
<p>Hikmet doğru düşüncenin saf hayalde”* doğrudan verilmesidir; doğru düşüncenin verilme koşullarıysa hiçbir zaman mekanik ve pozitif terimlerle ifade edilemez. Dikey boyutta kendisini bütün dünyevi ön yargılardan ve nefsinden kurtaran insan için Vahiy&#8217;in hakiki anlamına ulaşabilme imkânı mümkün olur.</p>
<p>Sayfa 134</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Namazın eda edilmesi bilindiği üzere kendi içinde Fatiha suresinin okunmasını gerektirir. Fatiha suresi, hamdi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a tahsis eder. Namaz kulun hamdini bütün var-oluşuyla ifade ettiği seyr-i süluktur, çünkü hamdin dilin hitap boyutları kadar anlamı vardır. “Ferdiyet” hikmetinde hamd var-oluşu tamamen kapsayarak bütünüyle söylenir; hamd bütünüyle söylendiğinde sevgilinin her şeyde müşahede edilen yüzü övülmüş olunur. Her şeyde sevgilinin yüzünü görmek bakışın istikrarı olarak kıblenin değişmezliğidir. Kıble zahiren Kâbe&#8217;dir: bâtınen ise bütün yönlerden tecellileri görünen “Sonsuz Varlık”tır.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgilinin inayeti, lütfu, ihsanı, nuru beni aydınlatmasa, bana yol göstermese, ben nereden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlayabilirim? Aşk bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister fakat can aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin? Senin can aynan niçin “gerçeği” göstermiyor? Kirlerden ve paslardan temizlenmemiş de ondan.”</p>
<p>Sayfa 139 &#8211; Mevlana, Mesnevi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, ezeli-ebedi “Sonsuz Varlık” ile karşılaşmanın sezildigi zemindir! Kalp, iman ilişkisinde yöneldiği Varlık&#8217;ın, teorik veya pratik akılla değil ama sezgiyle idrak edildiği meskendir. İman ilişkisi bizi doğrudan din mefhumuna götürür. Din iman ilişkisi içindeki somut yaşantılar bütünüdür. Kalpsiz dünya “bu” dünyasına içkin ihtiyaçlar ve cismani dünyasıyken, kalbin zuhur ettiği yer-yüzü, “Ben-O” ilişkisinde başlayan saygının dikey ilişkisinde ikamet eder. Saygı ihsan edilen yer-yüzündeki şeylerin kendilerindeki kutsalın yaşantısıdır.</p>
<p>Sayfa 153</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi saygının teslimiyetteki en yükselmiş hâlidir: Sevgiyle saygıyı özünde ayırmak ancak nefsin şaşkınlığıdır. Saygı olmazsa sevgiye varılamaz, sevgi gizlice orada olmazsa saygı başlayamaz! Saygı temel duygu bakımından utançtan kendisini ayırmamız gereken hayâya doğru olan yönelimdir. İnsan-insan ilişkisi içinde saygı hayâ ismini alır, Ama saygının kökenselliği insan onu unutsa veya kendi egoist hazzı içinde örtse de geçerliliğini korur.</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>81. Heidegger&#8217;in Kant felsefesini yorumladığı Kant ve Metafizik Problemi adlı eserinde gösterdiği üzere felsefi antropolojilerin sınırı “sonluluk” mefhumunda kilitlenir. Kantçı “Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”,“Ne umut edebilirim?” ve bu soruların sonucu olarak “İnsan nedir?” sorularının hepsi aslında insanın kökensel olarak sonlu varoluşunun kesinliğini ifade eder.</p>
<p>İnsan sonlu olmasaydı veya kökeni sonluluk içinde örülmüş olmasaydı yukarıdaki metafizik soruların sorulma imkânı olmayacaktı. Heidegger&#8217;in, Kant okuması üzerinden gösterdiği üzere metafiziğin genel, açık ve aşılamaz problemi sonluluk olmuştur.</p>
<p>Felsefede sonluluğun kesinliği anlaşıldıktan sonra Heidegger kolayca hemen temsili bir sonsuzluk fikrini ileri sürmeden sonluluğun hakkıyla üstlenilmesini önermiştir. Sonluluğun hakkıyla üstlenilmesi insanın kendi fâniliğiyle yüzleşmesi olarak belli bir idraki varsaymak zorundadır. Sonluluğun hakkıyla üstlenilerek idraki beşerin kendi fâniliğinde Mutlak başkası&#8217;na yani Sonsuz&#8217;a doğru bir pencere açar; biz bu pencereyi iman ilişkisi olarak anlıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte Heidegger&#8217;in Kant okuması bize bütün felsefenin niteliği konusunda inkâr edilemez bir ders verir: Bütün felsefe beşeri bir düşünme faaliyeti olarak sonluluğun ötesine asla geçemez, Sonsuz&#8217;u temsil ettiğinde bile bu kökensel sonluluktan kurtulamaz, felsefenin sonluluğunun ötesine sadece dikey boyuta açılan iman ilişkisiyIe geçilebilecektir, bu da kanıtlama, temsil etme veya kavramsallaştırma tarzında değil ama önce insanın kendi fâniliğini en uca götürmesini başarmasıyla belirecektir.</p>
<p>Fâniliğin en uca götürülmesi “Varlık” hakkında saygı temelli yükselen bir idrake yol açar ki “Sonsuzluk” bu anlamada kendisini açar. Fâniliğin en uca götürülmesi yani yokluk bütün beşeri kurguları ve sergilemeleri yok edeceğinden insanı kendi öznel ve sonlu metafizik kurgularından saplanıp kalmasından alıp var-oluşunda tecelli eden “Sonsuz Varlık”a teslimiyetin yolunu açacaktır:</p>
<p>Sayfa 156</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saygı, Varlık karşısında yatay boyutta aşkınlığa açılma bakımından ilk anlama, ilk idraktir: Anlam böylece kendisini Varlık ile ilişki içinde duyurur. Dil içinde bu kökensel anlam “bu” yerine “O” hitabı ile açılır. Her şeyin fâniliğini sezen “O” hitabıyla borçlu olduğu Varlık&#8217;ı dua ederek çağırabilir: Dua eden için “O” ilk anlamanın, ilk idrakin kelimesidir ve Varlık ile ilişkideki bütün dilin kökeninde bulunur! Dilin kökenine götüren hâl duadaki saygıdır! Saygı, yüce ve yüksek olan karşısında olmayı sezmenin saygısı olmak zorundadır. Sonluluk içindeki beşer “Sonsuz Varlık” karşısında olduğunu sezerek onun yüceliğini de kabul etmek zorunda kalir. Din bu nedenle kökeninde varoluşta saygıyla başlar ama hitaplar ve dolayısıyla Varlık&#8217;ı tanıma bakımından hayâ ve sevgi olarak yükselir.</p>
<p>Sayfa 160</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçsel dönüşüme yol açmayan “din” sadece sübjektivizm ya da objektivizm içinde kalarak nefs-i emmarenin ve onun arzularının aletine dönüştüğünde insanlık için onarılması neredeyse imkânsız problemlere neden olur. Bu tip durumlarda din, özgürlük yerine köleliği meşrulaştıran sürü psikolojisine yol açar. Özgürlük mefhumu dinin özünü ilgilendirir ve o içsel dönüşümle birlikte anlaşılmalıdır.</p>
<p>Özgürlük insanın kendi için de Varlık ile bağlantısı olan iman hareketiyle başlar ve daha sonra mücadelesini dışarıya, yani sosyal alana taşır. Özgürlük hakkındaki zahiri ve dışsal hükümlerin zayıflığı aslında onun kırılgan ve zor olmasının yanında içsel dönüşümü varsaymasıyla ilgilidir. Bireylerinin içsel dönüşümü sağlayamadığı bir toplumda özgürlük henüz gerçekleşmemiştir.</p>
<p>Sayfa 162</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin öne sürdüğü “Üst İnsan” (Üğermenseh) fikri şüphesiz insanın kendi asli özünü arama çabasının bir sonucu olarak bireysel “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata örnek teşkil eden ilk denemelerdendir. Bireyselleşmiş maneviyat doğal olarak sonunda “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata dönüşerek kendisini felsefi bir söylem olarak duyurduğunda insanın varoluşunun anlamı yine de yorumlanmaya ihtiyaç duymuştur. Günümüzde özne-merkezli pratik felsefelerin neredeyse hemen hepsinin düştüğü durum ortaktır:</p>
<p>Temelde varlığı göreceleştiren ve onu ister istemez insanın kendi varlığına bağlı kılan antropolojinin ürünü haline dönüşürler.&#8221; Vahiy”&#8217;den ve dinden koparıldıktan sonra belirsiz ve boş spekülasyonlara dönüşen maneviyatların hepsi egoizmin çeşitlemeleri olarak dağılırlar ve bireyleri liberalizmin belirsizliğinde nihilizmin huzursuz kollarına teslim ederler. Böylece bu “dinsiz” ve “ateist” maneviyatlarla modernizmde artık sıradan bir durum olan toplumsal parçalanmanın önü açılmıştır: Bu maneviyatlar insanların görüşünü hakikate göre değil ama hakikati insanların görüşüne göre değerlendirerek, hakikat söylemini çoğullukta parçalayarak içine kapanmış yalnız bireylerin birer dağınık inançları hâline dönüştürürler.</p>
<p>Sayfa 171</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern toplumlarda toplumsal olanın parçalanışı veya çözülüşü diyebileceğimiz egoist bireyselleşmenin getirdiği ağır maliyetin, dinin düşünceden yani bilim ve kültürden ayrılması olgusuyla beraber başladığını kesin olarak söyleyebiliriz. İleri teknik ve bilimsel Batı medeniyetinde, dijitalleşmenin doğurduğu monoton yalnızlık ve manevi depresyon biçimleri, belki de dijital bir toplumsallaşmaya doğru yeni bir iletişim tarzını kışkırtabilir. Ancak görünen o ki sürekli çoğalan bireysel dinsiz maneviyatlar arasında ortaya çıkan muhtemel parçalanmalar ve ayrılıklar, yalnızlığı ve manevi depresyonu yeniden ve daha vahim bir biçimde geri getirme tehdidini taşımaya devam edecektir.</p>
<p>Sayfa 172</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzu isteğin ve iradenin yoğunlaşması olarak ihtiyaçtan çok daha fazlasıdır. Arzuladığımızda, ihtiyaçta olduğu gibi sadece bir eksiği tamamlamak için uğraşmayız, eksiği olmayan bir fazlayı isteriz. İşte arzunun gerçek tanımı budur: Eksiği olmayan fazlayı istemek, yani mükemmeli istemek! Eksiği olmayan fazlaysa insanın hakikatindeki birliğin izidir. Bütün aşk hikayelerindeki ruh ikizi temasının asıl söylemek istediği bu birlik arayışı değil midir? Aşktaki arzuda insan kendi ruhuyla olan buluşmayı önce dışarıda yansıttığı biriyle gerçekleştirmeye yönelir: “Sen” ile hakiki ilişki olmadan “Ben” ile hakiki ilişki mümkün değildir. Ama beşerin trajik aşk hikayesinin temelinde ezeli-ebedi “Sen” ile temas kuramaması yatar. Nihayetinde beşeri aşka zamanla alışılır, ilk baştaki ani kalp atışları artık hissedilmemeye başlanır. Aşk beşeri olunca sonludur!</p>
<p>Sayfa 179</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzunun nedenselliği olarak tarihe geçen ruhun esaretinin modern sistemi bilindiği üzere kapitalist sistem olmuştur. Marx, kapitalist sistemdeki meta fetişizminden söz ederken arzu nedenselliğinin neredeyse yasaya dönüşen esaretinden henüz bahsetmiyordu, ancak bu düzen içinde maddeye tapmanın sıradanlığını çoktan ortaya koymuştu. Kapitalizmdeki asıl mesele de, sınıflar arasındaki çatışmadan ziyade tam olarak bu noktada düğümlenir. Kapitalizm, “bu”dünyasında teknikle buluşmuş beşeri arzunun ısrarından kaynaklanır.</p>
<p>Sayfa 181</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler tek başına hakikate varamazlar çünkü kimliksiz ve şahsiyetsiz “nesnel-varlık” alanından öteye geçemezler. Modern bilimlerin bu varlık anlayışına göre varacakları son nokta belirsizlik ve hiçliktir! Bu durumda bilimlerin krizi olarak var-oluş anlamlarını kaybetmesi, -dikey boyuttan yoksun olmaları anlamında dinsizleşmelerinden ileri gelir. Modern dinsizlik modern bilimlerin krizi olarak bu nedenle var-oluşsal bir anlamsızlık olayı olan nihilizm içinde kendisini duyurmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler mucize yerine, dili tahrif ederek rastlantı, olumsallık ve belirsizlik gibi karanlık ifadeleri kullanmayı tercih eder. Sanki aşikâr olan mucizeyi örtmek için ellerinden gelen her şeyi yapmak üzere önceden anlaşılmış gibi bir durum vardır. Modern bilimlerin mucizeyi inkâr eden kabulü modern çağın başında dünya halklarına zorla dayatılan seküler bilim ideolojisiyle garantiye alınmıştır bir kere.</p>
<p>Oysa hepimizin kabul edebileceği gibi somut yaşantıda talih, aşk, kaza ve ölüm gibi sıra dışı durumlar varsa modern bilimlerin rasyonel tavrının zaten sınırı vardır. Modern bilimler talih, aşk, kaza ve ölüm gibi “istisnai” olaylar konusunda ya susarlar ya da onları kendi ampirik metotlarının dışına çıkan metafizik spekulasyonlara havale ederler. Ama bu metafizik spekülasyonlar önceden zaten modern bilimler tarafından kurnazca “gerçekçi” ve “doğru” olmamakla mimlenmiştir.</p>
<p>Sayfa 191·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ezelden gelen bir “kelam”la yüklenmiş olarak doğar, ölen yüklendiği “kelam”ın yanına dünya veya yer-yüzünde ürettiği yaşam anlamını ekleyerek ölür. “Sır” olarak düğümlenen insanın var-oluşunun anlamı Varlık huzurunda zaten kendisine verilmiş bir ruhun içinde saklıdır. İnsan kendisine ezelden söylenen “kelam”la ilişki içinde doğar, insan “kelam”ı duymadan önce doğmamıştır, duymadan önce henüz insan değildir: İnsan olmaya “kelam”ı duymayla başlar. Ama insan ezeli “kelam”ı ne zaman duymuştur? İşte buradaki bütün zamanlamalar dünya zamanına göre cevaplandığında “kelam'&#8221;ın zamanını dile getiremeden yanılsama girdabına düşer.</p>
<p>Sayfa 220</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Var-oluşun asıl meselesi psikanalizde duşünüldüğü gibi geri dönen bastırılan arzu değil, bastırılan asli ve ezeli-ebedi sırdır. Sır, haz ve ölüm dürtüsünün ötesinde hem haz hem acının ötesinde, yer-yüzüne gelmenin sarsılmaz ilkesidir: Kişi kendindeki, kalbindeki sır dolayımıyla kadere sahip olur. Kaderde başa gelen olaylar sırrın sızısı, dinmeyen yara izidir.</p>
<p>Sayfa 222</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün modernlik iddialı biçimde doğada ihsan eden “Sonsuz Varlık” karşısında nankör kalmayı tercih etmiştir. Her şeyi insan yapımı bir nesneye dönüştürerek doğadaki ihsanı değersizleştiren veya önemsizleştiren modern tavır doğanın sırrı karşısında aşılamaz bir engele gelip dayanmıştır. Boş iddiaların hüküm süremeyeceği buradaki sınır konusunda spekülatif iddialarla sanki doğanın sırrına ulaşabileceği algısını oluşturmak modern bilimlerin dogmatizmidir.</p>
<p>Modern bilimler sadece kendilerine ihsan edildiği kadar şeylerle ilgilenecekler ama ihsanın bizzat kendisinin sırrı karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bir kez daha rasyonel örümcek ağı sistemde modern ön yargılardan kurtulunabilirse mucizenin doğada, bedende ve ruhta bizi saran ezeli-ebedi ince halesi sezilecektir.</p>
<p>Sayfa 229</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı felsefesinde varlığın, ontolojik nesnellik olarak ele alınması ve bütünlükte toplanması zaten belli bir şiddeti içerir, insanlar bu düzen içinde birbirine aynılaştırılarak, aklın savaşı kazanma sanatı olan politika içinde belirli amaçlar doğrultusunda basit araçlara dönüşür. Levinas&#8217;ın okumasına göre savaş olgusu Batı felsefesindeki “varlık” fikrine dışarıdan eklenerek gelen bir fazlalık değildir.</p>
<p>Batı felsefesinde kendisini “varlık” düşüncesi olarak açan metafızik ve ontoloji düşüncesi bizzat savaş fikrinin ta kendisidir. İşte bu noktada politikanın etiğe zıt olduğu ifade edilir: Politika etiğe zittır, aynen felsefenin naifliğe karşı olması gibidir. Ontoloji olarak gelişen Batı felsefesinde en baştan beri kendisini savaş olarak açan “varlık”düşüncesini görmek için savaşı (polemos) varlığın merkezine yerleştiren Heraklitos&#8217;a referans vermeye gerek bile yoktur. Bu durum ontoloji temelinde gelişen bütün Batı tarihi boyunca felsefi ve politik söylemde aşikardır.</p>
<p>Sayfa 238</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Varlık&#8217;ta kötülük neden vardır sorusu aslında yanıltıcı bir sorudur çünkü Varlık&#8217;ta bizzat kötülük yoktur. Bütün varolanlar kendilerine verilen alanlarda yaşam sürecini tamamlarlar. Asıl sorulması gereken insan-insan arasında ilişkiyi adaletsizliğe dönüştüren nelerdir olmalıdır. Kötülük insan yapımı bir edimdir; kötülüğü Varlık&#8217;ın tamamına yayan spekülatif iddialar insan-insan arasındaki ilişkinin sıra dışı ve serbest karakterini görmezlikten gelen fikirlerdir: Bu fikirlere göre sanki insan neredeyse diğer şeyler gibi iradesiz bir şeydir, iradesinin hiçbir anlamı yoktur. Kötülük sadece irade sahibi özgürlüğe açık insanlar arasında olabilen bir yanlış bilinçtir! Vahiy Düşüncesi bakımından ise kötülük zaten “bu” dünyasında kaldığı için hiçbir biçimde hakiki dinin ruhunda olun bir edim değildir. Kötülüğe bulaşan bütün sahte “dinci” ideolojiler aslında bozulmuş ve şeytani dinlerin yolu değil midir?</p>
<p>Kötülük insan-insan arasındaki adaletsizliktir: Adaletsizliğin aşılması ise insanın “bu” dünyasından koparak Varlık&#8217;la ilişkide yer-yüzüne ulaşmasıyla başlar. İman hareketinin kurumları ve güçleri olgunlaşarak kendini gösterdiğinde ise etik gerçekten politikaya karşı çıkmaya başlayacak ve insanlığın bütün evrende adalet ve barış içinde yaşamını hazırlayacaktır. Adalet ve barış durduk yere kendiliğinden zuhur etmeyecek ama insanlığın yükselen hamleleriyle dereceli olarak insanlık gündemine gelecektir. Asıl önemli nokta, adalete ve barışa gidecek yolun nasıl mümkün olduğunun gösterilmesidir. Bu yol, başka siyaset dolayısıyla önce “Peygamber” ile irtibat içinde beşeri, egoist ilgilerini aşabilen ve ezeli-ebedi “Sen” yüzüne şahitliğe yönelen fertlerin siyasetidir.</p>
<p>Sayfa 264</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Levinas bildiğimiz kadarıyla Zor Özgürlük kitabında İslam kültürünün değerli katkılarından bahseder. Derrida içinse mesele siyaset zemininde düşünülmüşe benziyor. Ayrıca O birçok yerde olduğu gibi İbrani dinlerinden bahsettiğinde İslam&#8217;ı anmayı unutmaz. Ona göre İslamcılık ve İslam&#8217;ı birbirinden ayırmak gerekir. “İman ve Bilgi” metninde Derrida şöyle yazar: “Ayırt etmek gerekiyor: İslam, İslamcılık değildir. Bu asla unutulmamalı ancak İslamcılık İslam adına iş görüyor (sexercer), ve bu, adın başına gelen ağır sorundur.” s. 131.</p>
<p>Çok kısa, bir iki cümleyle burada bahsettiğimiz İslamcılığın yapıçözümünü sadece Mesihsel siyasetin içine kaydedelim. Biz yine de iyi niyetli bir yorumla İslamcılık terimiyle bütün anti-sömürgeci İslami hareketleri değil ama liberal kapitalizm içinde bir şekilde asimile edilmiş “Müslüman” dini politikaları anliyoruz.</p>
<p>Sayfa 273·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sohbet birbiriyle kalpleriyle konuşabilen ve yüz yüze bakan en az iki kişiyi varsayar. Sohbette açılan boyut nesneyle kurulan mülk edinme ve kendine katma hareketinden ötede “Sonsuz” bir ilişkiyi varsayar, çünkü sohbetteki konuşma tüketilemez, harcanamaz, hesaplanamaz, sonlandırılamaz&#8230; “Sonsuz”, tüketilemez, ele geçirilemez başkasıyla ilişki her seferinde beşeri “ben”in kendisinde yoksullaşmaya ve de aşkınlığa yol açar. Başkası burada artık sadece Levinas&#8217;taki kullanıldığı etik anlamıyla değil, özel anlamıyla sohbette yüzünü gösteren “Er” anlamına geliyor. Başkasının aşkınlığı ve yüksekliği ancak ezeli-ebedi “Sen&#8217;in tecellisi olan “Er”de yüzünü gösterir: “Er” yani “Mürşit” ile ilişkide “ben&#8217;in egoizmi her seferinde sorgulanmaya başlanır.</p>
<p>Beşeri “ben”in egoizminin her bir noktası sohbetin açık hedefi durumuna gelir. Şeylerin tecrübesindeki fütursuz egoist serbestlik, yerini karşısında anlamının özne tarafından mülk edinemeyeceği başkasının sorumluluğuna bırakır. Sorumlu olmak bende dikey boyuttan gelen sözleriyle “ruh” bulan başkasına karşı sorumlu olmamdır. İlişkiden kendimi geri çekip havai bir özgürlüğe geri dönemem. Başkasıyla karşılaşma şeyler alanıyla sınırlı kalan psikoloji dahil bilimin ötesindedir: Hakikatle karşılaşmanın başladığı “yer” bende başkasının açtığı derin oyuktur. Bilim görünenin söylemi olduğu için asla görünmeyen başkasıyla karşılaşma ilişkisini dile getiremez.</p>
<p>Sayfa 284·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün hayâsızlık olaylarında sanki insanın hakikatinde sarsılmaya yol açacak bir kayboluşa batma izlenimi vardır; hâlbuki hayâsızlık, hayâ gizli ve sır olduğu için açığa çıkmış değildir, onda şeylerin görüntüye ait açığa çıkmış aşırı nesnel utanmazlığı söz konusudur. Utanmaz pornografik çıplak kalmada utanma duygusu sanki beşerden alınmıştır; utanmazlıkta karşısında olunan bir başkası yoktur. Ama başkasıyla karşılaşma olduysa, o karşılaşmada kesinlikle hayâsızlık olamaz:</p>
<p>Hayâsızlık şeylerin aşırı, gerçek üstü görüntüsüdür ve bu bakımdan hayânın iptal edilmesi özünde sevgisizlikten doğar ve dahası hayâsızlık sevginin aşırı noksanlığında insanın kendi nefsinden intikam almasıdır. Hayâsızlık, sevgisizlikte kalan için, sevginin boşa düşmesidir; sevginin ruhtaki enerjisinin dejenerasyona uğrayarak harcanması, kendi bedeninde hınçİa tüketilmesidir: Kendi sevgisizliğinin değersizliğinde kendisinden intikam alırcasına onu boşa çıkarmaktır. Sevgisizlik intikam olarak döner, sevgisizliğin olduğu yerde, sevginin boşa düşmesinin getirdiği hüzünde hayâsızlık kendini gösterebilir.</p>
<p>Sayfa 287</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasının olmadığı olaylarda, örneğin zulümde ve katletmede, beşer aslında bir insanla karşılaşmaz; maktul insan olarak görülmez. Katletmede başkasının yüzü bile yoktur; sadece bir “şey” ortadan kaldırılmıştır. İşkenceye uğrayanların yüzü ellerinden alınmıştır; onlar işkencecilerin gözünde insan bile değildirler. Ya da soykırımlarda insanların bütün insan olmaklığı elinden alınmıştır; onlar insan olmaktan daha ziyade “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmişlerdir.</p>
<p>İnsanın “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmesi, aynen hayâsızlıkta olduğu gibi, beşerin bütün varoluşuna bulaşmış sevgisizlikteki intikam arzusunda veya hıncında kaybedilenin körce tekrar geri alınması çabasıdır. Zulüm umutsuz bir hayâsızlıktır. Arzunun körlüğünün yoğunlaşması insani olma vasıflarını insanın elinden tek tek alır.</p>
<p>Sayfa 288</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasıyla karşılaşma beni kendi egoizmimden dışarı çıkaracak bir karşılaşma olduğu oranda ihtiyaçların, hazzın, menfaatin, dünyevi ilgilerin, ekonominin, hesabın ötesinde, “Sonsuz Varlık”ın gülmesinde cömertçe kucaklayacak bir karşılaşmadır. Açıkçası, başkasıyla karşılaşma bende beşeri varoluşumu yok etmesi bakımından düşüncemin kıyameti ve felaketi olmalıdır. Dünya zindanından beni kurtaracak başkasıyla eşsiz karşılaşmada vecd parlar: Vecdin getirdiği aşkınlık ve yükseklikte kendi benliğimdeki bütün egoist mülk edinme, kendine katma alışkanlıkları kesintiye uğrar ve yok olur ve başkasına, onda kendimi kaybetmek veya ölmek için can vermem gerçekleşir. İştiyak başkasında yok olmadaki can vermenin iman hareketidir. Vecd olarak kendimden geçmem ayrıca Vücud olarak Varlık&#8217;ın kökündeki hâldir: Vicdan. Ona “nur” mefhumuyla yaklaşmak gerekir. Şunu da ekleyelim: Egoist hazzın yok edilmesinden sonra doğan nurun vecdi zevkin doruğudur. Ruhun vecd içinde vicdana varan zevki noksansız zevktir.</p>
<p>Sayfa 289</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şunu Heidegger&#8217;in duyurmasıyla zaten biliyoruz: Nietzsche&#8217;nin duyurduğu Tanrı&#8217;nın ölümü olayı basitçe ateizm değildir; onda bütün “Hristiyanlık” ile gelişen Batı felsefesinin nihilizmi açığa çıkmıştır. Bataille&#8217;da ise mesele aynı yönde düşünülür, yani bildiğimiz anlamıyla ateizm içinde düşünülmez. Örneğin Nietzsche&#8217;nin Şen Bilim&#8217;inde bahsedilen delinin pazarda Tanrı&#8217;yı aradığı pasajı alıntıladıktan sonra şöyle yazmıştır Bataille: “Gerçekleştirdiğimiz bu kurban (eylemi) diğerlerinden şu noktada farklıdır: Kurban edenin kendisi, vurduğu darbeden darbe yemiştir, kurban ile birlikte batar, kaybolur.</p>
<p>Bir kez daha tanrıtanımaz, Tanrısız tamamlanmış bir dünyadan hoşnuttur, aksine bu kurban eden, korku içinde, kendini yok eden, parçalayan, hiçbir zaman kavranamayan, tamamlanmamış, tamamlanamaz bir dünyanın karşısındadır (ve bu dünya kendi kendini parçalar, yok eder).”12 Bu son temelden kurbanla her şey kurbanın konusunu hâline dönüşür, dünya parçalanır, batar, yok olur: Dünyası parçalanmış, batmış, tamamlanamayan tecrübenin karanlık gecesinde nihilist çöldeki susuzluk son noktasına kadar götürülür. Ama orada kurban ederken kendi dünyasını parçalayan öznenin bulunduğu anlam mezarının sessizlikteki çağrısı yankı yapar.</p>
<p>Başkasına yapılan bu sessiz çağrının izi Bataille metninde kendini fazlaca hissettirmiştir; özellikle aklı kurban ettikten sonra delilikten bahsedildiğinde kulaklarımız onun sessiz ıstırabını duymazlık yapamaz. Her şey çöker, her şey büyük felaket sonrası bir sessizliği andırır, kendi hayvaniliğiyle baş başa kalmanın boğuculuğunda, en yüce olanı kurban eden ateist modern beşere ne kalmıştır? Delilik ve koskoca hiç mi? Rastlantının veya şansın yanıltıcı ve aldatıcı bereketi mi?</p>
<p>Modern beşer susmuşken hüzünlü gözleriyle bakar, elinde olmayanı verdikten yani ilahını kurban ettikten sonra, yakalandığı bu çağcıl lanetin içinde kaybettiği ruh ikizini arar gibidir, onu geri almak istercesine delicesine okur ve yazar! Şimdi nihilist çölde susuzlukta nasıl tatmin olabilir? Kendisini kurban ederek veya daha aşırısı intihar ederek unutabilir mi? Delilik, kendi içinde parçalanırken, “ben” ve kendindeki “başkası” olarak parçalanmak zorundadır: Bataille bize göre yalnızlığını unutmak istediğinde öylece kendisindeki başkasını çağırmamazlık edemez. Zaten birazdan alıntılayacağımız pasaj onun hangi yolda olduğunu daha iyi hissettirecektir. vi?</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan birisine asli olarak “Sen”diye hitap ettiğinde aslında en sevdiği Varlık&#8217;ı çağırır. “Sen”en sevilen olarak var-oluşu bütünüyle sarandır. Var-oluşu bütünüyle saran insan aşkta çağrılan en yakın insandır. “O” aşkta insan olarak çağrıldığında “Sen” olarak yakına gelmiştir. Yakında peçesini açan Varlık, rahmetini “Peygamber” olarak gösterdiğinde, “sevgi” bütün ihtişamı ve bereketiyle zuhur edecek tecelliye ulaşmıştır. İnsani akıl “O” olarak Varlık&#8217;ı dinleyebilir ama “Sen” olarak yakında Varlık&#8217;ın cemalini görme sadece akıl ötesinde aşkta mümkündür.</p>
<p>Bununla birlikte aşkta çağrılan “Sen” her yerde görülür: Her yerde yüzün cemali nurunu serper. Herhangi bir beşeri aşktan bahsetmediğimiz için “Peygamber&#8217;in rahmetiyle karşılaşarak başlayan sevgi, sınırsız bir yayılıma vararak her yönde “Sen” ile rabıta içinde olmayı talep eder. Ezeli-ebedi “Sen” olarak Varlık&#8217;ın, yer-yüzünde en sevilen “Sen” hitabında tecelli eden zuhuru insan için açılan eşsiz boyuttur. Ama “Sen” olarak en sevilendeki çağrılan, ezeli-ebedi “O” olarak Varlık&#8217;ın daha yüksek mertebesinde ezeli-ebedi “Sen”in çağrılmasıdır.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiçbir şey yoktur ki kendisinde “Sen&#8217;den bir iz taşımasın: Aslında “O” olarak Varlık&#8217;ın ötesine adım atıldığında “kim” görülürse görülsün ezeli-ebedi “Sen&#8217;deki kimliğin zuhurudur. İşte uğrunda ölünecek hakiki dava bu şuura ulaşmanın davasıdır: Sevginin asıl yüceliği&#8230; Sessizlik yine de iletişimin olmadığı anlamına gelmez:</p>
<p>Müşahede her yerde beliren ezeli-ebedi “Sen” ile iletişim beşerin mutlak sessizliğinde kendisine rağmen gerçekleşir. Beşer müşahede içinde kendisinden konuşacak iradeyi bulamaz. Kendisine rağmen gerçekleşen iletişim kendisinde olmayan beşer için Varlık huzurunda teslim olmadır.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin düşündüğü gibi insan aşılmak zorundadır ama başka bir yönden aşılmak iş zorundadır. İnsan kendi monoton ve sıradan dünyasında ruhun sabahını özler durur; onun ıstırabı bütün dertlerinde “ah” diyerek iç çekmesindeki gizli çağrıdır.</p>
<p>Sayfa 312·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evrimci olmak üzere bütün beşeri dil teorileri varolanları “O” olarak ihsan eden yüce kaynağa kördür ve dolayısıyla temelden eksik görüşlere yol açarlar. Dil öncelikle ontik bir sistem veya “oyun” değil, başkası ile ilişkiyi ifade eder. Sözgelimi insan başkasına yardım istemek için yöneldiğinde veya ondan yardım istediğinde ilişki içindedir: Bir aleti “bu” veya “şu” diyerek çağırdığında aslında başkası dolayımıyla “O” olarak Varlık ile ilişkiyi başlatır. Aletlere “ad”verdiğinde onları çağırmak için “ad”verir.“Ad” verme bu nedenle “O” olarak “Varlık”ın ihsan etmesi içinde mümkündür. Ama “O” kimdir ve kendini nasıl tanıtır?</p>
<p>Dilde “O”nun kendi kimliğini tanıtan asli başkası ifadesini hak eden tek merci “Peygamber&#8221;dir. Dilin kökeninde aslında “Vahiy” ile “ilişki” vardır: Bu nedenle “Vahiy” dilin kökenindeki aşkınlıktan gelen tek kelamdır. “Peygamber” ile, bütün dilin kökenindeki “O” olarak Varlık, “Sen” vasfıyla kendi kimliğini tanıtır ve “O”nun her şeyi cömertçe ihsan ettiğini anlatır. Şeylerin kökeninde ihsan eden Varlık olduğunu “Peygamber” aracılığıyla tanımak dilin kökeninde beşeri anlamlandırmalardan veya adlandırmalardan önce zaten şeylerle dilin verildiğini anlamaya imkân tanır.</p>
<p>Sayfa 314·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 14:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Safa]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkahir el-Bağdadi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Ámirî]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Davud el Kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzali·]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin Daye]]></category>
		<category><![CDATA[rıdvan sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Sadreddin Konevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27917</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4 Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4</strong></p>
<p>Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. Duyusal varlığa gelince, te&#8217;vil noktasında bunun örnekleri çoktur; sen (burada) ikisiyle yetin. İlk örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) Kiyamet gunü ölüm güzel bir koç suretinde getirilir, cennet ile cehennem arasında boğazlanır”“ sözüdür.Ölümün bir araz veya arasın yokluğundan ibaret olduğu arazın bir cisme dönüşmesinin ise güç yetirilemeyecek imkânsız bir durum olduğu konusunda kanıta sahip olan kimse, bu haberi şu anlama indirger: “Kıyamette insanlar bu durumu görürler ve onun ölüm olduğuna inanırlar. Bu dış dünyada değil, onların duyularında (bu şekilde) bulunur. Bu durum artık ölümden ümit kesme konusunda kesin bir bilginin oluşmasına sebep olur, zira boğazlanan şeyden ümit kesilir.”</p>
<p>Böyle bir kanıta sahip olmayan kimse muhtemelen ölümün kendisinin özü itibariyle bir koça dönüştüğüne ve boğazlandığına inanacaktır. İkinci örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) “Cennet ve cehennem bana şu duvarın yüzeyinde gösterildi”” sözüdür. Cisimlerin birbirlerinin içine geçmediği, büyüğün küçüğe sığamayacağı konusunda kanıta sahip olan kimse bu haberi, cennetin kendisinin duvara intikal ettiği (şeklinde bir anlama) değil, cennetin duvardaki suretinin, onu görüyormuşçasına duyuda belirdiği (şeklinde bir anlama) hamleder. Büyük bir şeyin misalinin küçük bir şeyde görülmesi imkânsız değildir. Mesela gökyüzünü küçük bir aynada görebiliyorsun. Burada da söz konusu olan, cennetin suretinin sadece hayal etme yoluyla başlı başına görülmesidir. Zira sen, aynada gökyüzünü görmen ile gözlerini yumup hayal etme yoluyla gökyüzünün suretinin aynada olduğunu varsayman arasındaki farkı idrak edebilirsin.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;-İslâm ve&#8217;z-zendeka, İbn Rüşd, Felsefe, Din ve Te&#8217;vil: Faslu&#8217;l-makâl fi takrir mâ beyne&#8217;ş-şeri&#8217;a vel-hikme mine&#8217;-ittisâl içinde, nşr. &amp; çev. &amp; inc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2019, 8. 67-82. 59</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 62 &#8211; Gazzali·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ı bilmenin iki yolu olduğunu öğrenmiştin. Bunlardan ilki gerçek yoldur ve Yüce Allah dışında herkese kapalıdır. O&#8217;nun ihtişam (celâl) tecellileri tarafından hayrete düşürülmeden, hiç kimse bu bilgiye ulaşıp O&#8217;nu kavradığına sevinemez; başını kaldırıp bakmak istediğinde ise dehşetten gözleri kapanır. İkinci yol, isimleri ve sıfatları bilmektir. Bu yol insanlara açıktır ancak bu hususta seviyeler değişebilir. Yüce Allah&#8217;ın âlim ve kâdir olduğunu genel olarak bilen biri ile O&#8217;nun yer ve gökteki melekütunun hayret uyandıran delillerini, ruhları ve cesetleri yaratmasını müşahede eden, hükümdarlığının eşsiz güzelliklerine ve sanatındaki inceliklere muttali olan, bunlardaki tafsilata dikkat kesilen, hikmetinin inceliklerini son noktasına kadar kavrayan, yönetimindeki incelikleri eksiksiz inceleyen, Yüce Allah&#8217;a yaklaştıran meleklere has sıfatların tümüyle vasıflanan, bunlarla nitelenerek yaşayan kimse hiç bir olur mu? Bunlar arasında erişilemeyecek derecede büyük bir fark bulunur. İşte tüm bunların detaylarında ve ölçülerinde peygamberler ve veliler birbirinden farklılaşır. Bunu ancak bir misal ile kavrayabilirsin. “En güzel misalleri veren Allah&#8217;tır” (Nahl 16: 30).</p>
<p>İmam Şâfii (r.a.) gibi kâmil ve halis bir âlimi, ancak onun kapısı ile talebesi Müzeni tanıyabilir. Kapıcı, onun şeriatı bilen bir âlim ve yazar olduğunu, Allah&#8217;ın kullarını doğru yola yönelttiğini ana hatlarıyla bilir. Oysaki Müzeni, kapıcıdan farklı olarak, kuşatıcı biçimde, özelliklerinin ve bildiklerinin ayrıntılarına vâkıf olarak onu bilir. On ayrı ilimde mahir olan bir âlimi, bu ilimlerden sadece birini tahsil eden bir talebesi de gerçekte tanıyamaz. O halde ilimlerden hiçbirini tahsil etmeyen hizmetçisi onu nasıl tanısın? Hatta hocasının sahip olduğu on ilimden birini tahsil eden bir talebe bile, eğer o ilimde hocasına denk ve ondan eksik değilse, ancak o ilmin onda birini gerçekte bilmiş olur. Eğer bu ilimde de eksik ise, eksik olduğu bu ilmi hakiki olarak değil, ismen ve zanna dayalı olarak genel anlamda bilebilir. Böylece talebe, hocasının kendi bildiğinden başka bir şeyi bildiğini de anlar. İnsanların yüce Allah&#8217;ı bilme konusunda farklılaşmaları da böyledir; (bu farklılık) Allah azze ve cellenin bilgisini, kudretiyle yaptığı harikulade işleri, dünyada ve âhiretteki benzersiz delilleri, mülk ve melekütu anladıkları ölçüdedir. Böylece onların Allah azze ve celle hakkındaki bilgileri artar ve Yüce Allahı gerçek manada bilme seviyesine yaklaşırlar.</p>
<p dir="ltr">Kaynak metin: Gazzâli, -Maksadul esna fî şerhi&#8217;l <u>Esmâ-lillahil</u> esma, ed. Fadlou A, Shihadi, Beyrut: Dâru&#8217;l-meşrık, 1986, s. 46-59.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 293 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zorunlu Varlık, varlığı mükemmel olandır, çünkü varlığından ve varlığının yetkinliklerinden herhangi bir şey O&#8217;nda eksik değildir. Varlığının cinsine ait herhangi bir şey, O&#8217;nun varlığının dışında bir başka şeyde bulunuyor da değildir. Mesela insan söz konusu olduğunda, (onun varlığının cinsine ait herhangi bir şeyi, onun dışında bir başka şeyde var olmaktadır. (Aslında) insanın varlığının yetkinlikleri kapsamındaki pek çok şey, onda bulunmamaktadır. Diğer yandan onun insanlığı da başkası için vardır. Zorunlu Varlık ise mükemmelliğin de ötesindedir; bu, O&#8217;nun sadece kendisine özgü varlığa sahip olmasından kaynaklanmamaktadır, bilakis O&#8217;nun varlığı her şeyin varlığının üstündedir, her şeyin varlığı O&#8217;na aittir ve O&#8217;ndan taşmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Sina</p>
<p>Sayfa:408</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Varlık salt güzellik ve ihtişama sahiptir; O, her şeyin güzelliğinin ve ihtişamının da ilkesidir. O&#8217;nun ihtişamı, olması gerektiği şekilde olmasından ibarettir. Zorunlu varoluş açısından olması gereken şekilde var olanın güzelliği nasıl olur (kim bilir)? Her güzellik, uygunluk ve idrak edilen iyi, sevilen ve âşık olunandır. Bütün bunların ilkesi, onun duyu, hayal, vehim, zan veya akıl yoluyla idrakidir. İdrak ne kadar derin ve ne oranda gerekçeli olur, idrak edilen de özü itibariyle ne kadar yetkin ve değerli olursa, idrak gücünün onu sevmesi ve bundan lezzet alması daha üst düzeyde gerçekleşir.</p>
<p>Yetkinliğin, güzelliğin ve ihtişamın zirvesinde olan, kendi özünü de bu nihai (mükemmellikl), ihtişam, güzellik ve yetkin bir akledişle, |yani| akleden ve akledilenin gerçekte bir olduğu bir akledişle akleden Zorunlu Varlık&#8217;ın özü kendisi için en büyük âşık ve maşuk, en büyük haz alan ve haz alınandır. Zira haz, uygun olanın, uygun olan olması bakımından idrakinden ibarettir. Duyusal haz, uygun olanın duyumsanmasından, akli haz da uygun olanın akledilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla İlk, en üstün idrak yoluyla en üstün idrak edileni idrak eden en üstün varlıkltır. O, en üstün haz alan ve haz alınandır. Bu, kendisiyle başka bir şeyin kıyaslanabileceği bir durum değildir. Elimizde bu kelimelerden başka bu anlamları ifade edecek bir (araç)bulunmamaktadır. Bunları uygunsuz gören pekâlâ başka kelimeler kullanabilir.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 417 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O(Allah) kavrayışta birlik ve varlık kavramlarıyla sınırlanamaz, gören ve görülen hiçbir şey onu kendinde tutamaz. Söylediği üzere nasılsa öylece olmak ona hastır. Mutlaklık ve kayıtlılıkla sınırlanmaksızın dilediği şekilde ortaya çıkar, her harfi kuşatan mana ve her sıfatı içeren kemâl ona aittir. Noksanlık ve çirkinlik vehmi dolayısıyla perdeli kalmış kimselerden güzelliği gizlenen her şey, ne zamanki Hakk&#8217;a izafesi bakımından perde kaldırılırsa kemal sureti bürünerek celâl ve cemal tecellileri için bir mazhar olarak görülür. Diğer isim ve sıfatlar yine onun katında kendisinden ibâret olan bir birlikte çoğalmışlardır. O kendisi için sabit olandan tenzih edilmez; kemale erdirmek için aşikâr ettiğinden perdelenmez. Onun hicâbı, izzeti, istiğnâsı ve kutsiyeti; hakikatinin kendisine zıt olan her şeyden ayrışması, hiçbir şeye taalluk etmeyişi, varlığının sabit olması ve bekâsı için kendi dışındaki bir şeye ihtiyacının bulunmayışı demektir.</p>
<p>Hiçbir şeyin kendi kendisiyle ve onun dışındaki başka bir şey ile tahakkuku söz konusu değildir. (Bu söylediklerime| dikkatinizi veriniz! Bu bakımdan onun hakikatini akıllar ve fikirler idrak edemez, cihetler ve boyutlar çevreleyemez; baş gözleri ve kalp gözlerinin (basâ&#8217;ir) marifet ve müşâhedesi kuşatamaz. O, suretle ilgili ve manevi olan kayıtlardan münezzehtir; nicelik ve nitelikle ilgili her türlü ölçüyü kabulden mukaddestir; sezgiye (hads), kavrayışa, zanna ve bilgiye dayalı her türlü sınırlamadan yücedir. O, izzetinin kemali dolayısıyla, kâmil ve noksan olan, kendi zannına göre ona yönelen ve ondan yüz çeviren tüm yaratıklarından perdelenmiştir. Akılların kendi düşünce ve derin kavrayışlarından kaynaklanan bütün tenzihleri selbi hükümlerdir ve bunlar onun hakikatine ilişkin bilgi ifade etmezler. Nitekim bu tenzihler onun celâlinin gerektirdiği, kemalinin ve kutsiyetinin lâyık olduğu mertebenin altında kalırlar.</p>
<p>Kaynak metin: Sadreddin el-Konevi, Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, nşr. Muhammed Hâcevi, Tahran: İntişârât-ı Mevlâ 1995, s. 19-26. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Sadreddin Konevi, Tasavvuf Metafiziği: Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: İz Yayıncılık, 2002, 8. 21-30.</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 441 &#8211; Sadreddin Konevi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilmek gerekir ki, dış dünyada var edilmiş olan her şeyin çeşitli nitelikleri vardır ve o şey bütün bu niteliklerin tezahür edip göründüğü yerdir. Öyle ki eğer o şeyde herhangi bir anda herhangi bir nitelik (sifat) beliriyorsa, o bu niteliğin o andaki mazharı olmaktadır. Nitekim bir kişi, kendisinde tezahür eden sıfat ya da niteliklere göre, bazen merhamet, bazen de öfkenin bir mazharı olabilmektedir. Eğer o kişide sürekli belli bir nitelik ya da çeşitli nitelikler ortaya çıkıyorsa, o, kendisinde hangi nitelik dışa vuruyorsa o niteliğin bir mazharı olur. Dolayısıyla, akıllar ve mücerret nefsler kendi kaynaklarını (mebâdi”) ve bu kaynaklardan sâdır olan şeyleri bilmeleri dolayısıyla İlâhi bilgi ve İlâhi kitapların bir mazharı olmaktadırlar.</p>
<p>Arş, kuşatıcılığı ve hakikatinin kapsayıcılığı dolayısıyla Rahmân&#8217;ın bir mazharı ve kurulduğu yer olurken Kürsi de Rahim&#8217;in mazharı olmaktadır. Yedinci felek Rezzâk&#8217;ın mazharı, altıncısı Âlim&#8217;in, beşincisi Kahhâr&#8217;ın, dördüncüsü Nur ile Muhyi&#8217;nin, üçüncüsü Musavvir&#8217;in, ikincisi Bâri&#8217;nin ve birincisi de Hâlık&#8217;ın mazharıdır. Bu durum bu ismin ilişki içinde olduğu feleğin ruhaniyetine hâkim olan niteliğe göre böyle olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Davud el-Kayseri; Şerhu Fusüsil Hikem, nşr. Seyyid Celaleddin Aştiyâni, Tahran: Bostân-ı Kitâb, 1386hş/2007, s. 61-74.</p>
<p>Çev:Turan Koç</p>
<p>Sayfa 458 &#8211; Davud el Kayseri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hakikatte insan, Hakk&#8217;ın zât ve sıfatlarının aynasıdır. Ayna gibi saf olduğunda Allah&#8217;tan tecelli eden her sıfatla mütecelli olur. Bu tecelli esnasında aynada zâhir olan her sıfat, aynanın değil, tecelli sahibinin tasarrufuyla gerçekleşir. Ayna saf olduğundan kendisinde zâhir olan aksi kabul etmekten başka bir şey yapamaz. İnsanın halife olmasının sırrı, Allah&#8217;ın zât ve sıfatlarının hem muzhiri (gösteren) hem de mazharı (görünen) olmasındadır. Allah Teâlâ eğer hayat sıfatıyla tecelli ederse Hızır ve İlyas&#8217;ın bâki bir hayat kazanması, kelâm sıfatıyla tecelli buyurduğunda ise Hz. Musa (a.s.) ile konuşması vâki olur ki “Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu” (Nisâ 4:164) hitabı gelmiştir. Kezâ Allah bekâ sıfatıyla mütecelli olduğunda, muktezâsı gereği insan benliğini ortadan kaldırarak Rabbâni sıfatlarını sabit kılar. Bu hakikati gösteren âyet şudur: “Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır” (Ra&#8217;d 13:89). Bu nedenle Hallâc-ı Mansür şöyle demiştir: Benimle senin arandaki bu varlığım bana zahmet veriyor, Kereminle aradan bu varlığımı kaldır!</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 465 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cemal sıfatların tecellisinde bazen örtü bazen tecelli olur çünkü telvin makamıdır. Fakat celâl sıfat tecellileri söz konusu olduğunda, temkin makamından söz ettiğimiz için iki renklilik kalkmıştır. Fakat bu çok nadir görülen bir durumdur. Bir zaman Şeyh Ebü Sa&#8217;id (Ebu&#8217;-Hayrl, Şeyh Ebü Ali Dekkâk&#8217;ın-Allah ruhlarını mukaddes eylesinmeclisinde bulunuyordu. Ebü Ali Dekkâk tecelli makamından bahsetmekteydi. Şeyh Ebü Sa&#8217;id delikanlılık çağında hareketli bir gençti. Kalktı ve şöyle dedi: “Ey Şeyh bu hal devamlı mıdır?” Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Yerine otur, devamlı değildir? dedi. Ebü Sa&#8217;id ikinci defa kalktı ve şöyle dedi: “Bu hal devamlı mıdır” O yine “Yerine otur, devamlı değildir” dedi. Ebü Sad bir saat oturdu ve üçüncü defa kalkıp “Ey Seyh bu hal devamlı mıdır”* dedi. Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Devamlı değildir, devamlı olması oldukça nadirdir? dedi.</p>
<p>Şeyh Ebü Sa&#8217;id bir nârâ attı, dönmeye başladı ve şöyle dedi: “İşte bu o nadirattandır, işte bu o nadirattandır.” Bu makamda imanla ilgili olan şeyler iyân haline gelir, yön ise aynda saklıdır. Bu makamda küfür ve iman itibarını kaybeder; ikilik, kavuşma ve ayrılık ortadan kalkar. Bu makamda “Lâ ilâhe illallah” hakikati tecelli ederek varlık putu tamamen ortadan kalkar, vilâyet-i ulühiyetin saltanatı kurulur. Bu hakikat, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetinde ortaya çıktığından dolayı Allah Teâlâ ona “Ey Muhammed! Bil ki, Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur” (Muhammed 47:16) buyurdu. Eğer bu makam müşâhede edilmeyecek olsaydı, “Lâ ilâhe illallah” hakikatinin marifeti ortaya çıkmayacaktı. “Günahından dolayı istiğfar et!” (Mü&#8217;min 40:55). Yani varlık günâhına istiğfar et. Varlığın, başka hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek bir günahtır. Bu nedenle Efendimiz (.a.) şöyle buyurmuştur: “Kalbimi bazen örtü bürür bu sebeple günde yetmiş kere Allah&#8217;a istiğfar ederim.” Yani halka karışmak ve peygamberlik tebliği ve beşeri işlerle meşguliyetten dolayı her an çokluk oluyor, bulut gibi hakikat güneşini kapatıyor. Ben bu duruma engel olmak için günde yetmiş defa istiğfar ediyorum.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 467 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Efendimiz&#8217;in (s.a.) “Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecelli etti.” hadisine gelince, burada Âdem&#8217;e olan tecelli, zât ve bütün sıfatlarla, zuhür değil izhâr manasındaki tecellidir. Burada müşâhede ve şuur yoktur, sıfatların izhâr edilmesi vardır. “Ona ruhumdan üflediğim zaman&#8230;” (Hicr 15:29, Sâd 38:72) sırrınca ruhun Âdem&#8217;e üflenmesi vaktinde, Allah&#8217;ın nefh etme işini “ruhi/ruhum” ifadesiyle kendi ruhuna izafe etme şerefiyle, Âdem&#8217;in tabiatına iki keramet konulmuştur. Bunlardan birincisi tecelli sırrı, ikincisi “Allah Âdem&#8217;e bütün isimleri, öğretti” (Bakara 2:31) hakikatince esmâ ilmidir. “And olsun ki, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık” (İsrâ 17:70) ifadesi, Âdem&#8217;in yaratılışında gizlenen bu iki saadet tohumuna işaret eder. “O benim iki elimle yarattığım&#8230;” (Sâd 38:75) buyruğu da bu iki asla delâlet eder. Aslında hilafetin hakikati, Allah&#8217;ın zât ve bütün sıfatıyla onda tecelli etmesidir. Böylece bütün sıfatlar insanda toplanmış oldu. Meleklerin secdeyle emredilmelerinin sebebi de budur. Allah Âdem&#8217;de tecelli ettiğinden dolayı secde gerçekte Âdem&#8217;e yapılmış değildir.</p>
<p>Oraya doğru yönelsek bile bugünkü secdemiz de kıbleye ve Kâbe&#8217;ye değil doğruca evin sahibi olan Allah&#8217;adır. Âdem evinin sahibi de Allah&#8217;tı. Fakat İblis tek gözlüydü. O tek göz evi gördü, diğeri kör olduğundan dolayı evin sahibini göremedi, lanetlendi. Çünkü “Her nâkıs melundur” denilmiştir. Başlangıçta tecelli tohumu her ne kadar Âdem&#8217;in hamuruna ekilmişse de ancak Hz. Musa&#8217;nın velâyetinde yeşermiş, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetiyle meyve olarak kemale erişmiştir. Dünyanın sonuna belki ebediyetlere kadar, bu mutluluk harmanından başak devşirenler onun bu saadetli meyvesini yemektedirler. Bu nedenle “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır” (Insan 765:22-23) buyurulmuştur.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı<br />
&#8212;-<br />
4 Müellif burada “suret hadisi”ni tecelli bağlamında işleyerek ıbarede kısmi bir değişiklik yapmış gözükmektedir; krş. Buhâri, “lsti&#8217;zân”, 1; Muslim, “Birr”, 32.<br />
Sayfa 468 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong>         <a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="429" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 429px) 100vw, 429px" /></a> </strong></h4>
<h4></h4>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:5 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Akıl yaratıcı olan Allah Teâlâ&#8217;yı ve onun birliğini, onun evlat edinmekten münezzeh olduğunu bilme konusunda, şeriatın gelmesinden önce de hüccettir. Yukarıdaki deliller ve başkaları -her ne kadar bu deliller hakkında kimi tartışmalar söz konusu olsa da- bunu gösterir. Bu durumda peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ya Allah&#8217;tan bir rahmet ya da akılla bilinemeyecek ibadetler, had cezaları gibi hususların beyanı olarak anlaşılabilir, bu yüzden de “Eğer akıl hüccet olsaydı Allah peygamber göndermez, insanlara akıl vermiş olmakla yetinirdi” şeklinde bir itiraza yer yoktur. Kaldı ki buna cevaben şöyle denilmiştir: Yeniden diriliş ve âhirette karşılık görme gibi hususlar akıl için çok karmaşık hususlardır, akıl bunları ancak çok ciddi teemmül süreçleri sonucunda kavrayabilir ki bu da ortalama bir insan için mümkün değildir. Bu nedenle Allah, doğrudan yaratıcıyı tanıtmak üzere değil, dinin kendisi ile tamama ereceği bu hususları beyan etmek üzere peygamberleri göndermiştir. Çünkü yaratıcının bilinmesi aklın apaçık ilkeleri ile mümkündür. Devenin ayak izi deveye, insanın ayak izi insana delâlet ediyor iken şu devasa burçlarla dolu gökyüzü, türlü yer şekillerine sahip yeryüzü, dev dalgaları ile denizler latif ve habir olan Allah Teâlâ&#8217;ya delâlet etmez mi?</p>
<p>Kaynak metin: Şihâbüddin el-Âlüsi, Rühu”-me&#8217;âni f) tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azim ve&#8217;s-seb&#8217;i&#8217;l-mesâni, nşr. Fevvâz el-Meşhedâni v.dör., Beyrut: Müessesetü&#8217;r-risâle, 2010, ç. XIV, g. 432-444</p>
<p>Sayfa 57 &#8211; İmam Alûsi</p>
<p>Cev:Muhammed Coşkun</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>On İkinci Mesele: Akıl ve Şeriatla Bilinen Şeyler</p>
<p>Bizim ashâbımız (yani Eş&#8217;ari kelâmcılar) şöyle dedi: Akıl, âlemin hâdis (yani sonradan yaratılmış) olduğuna, âlemi yaratanın birliğine, kıdemine, ezeli sıfatlarına, insanlara peygamber göndermesinin mümkün oluşuna ve kullarına dilediği şekilde teklifte bulunabileceğine delâlet eder. Bunda, sonradan yaratılması mümkün olan tüm şeylerin hâdis olduğunun doğruluğuna ve olması imkânsız olan her şeyin imkânsızlığına delâlet vardır. Fiillerin insanlara vacip kılınması, yasaklanması ve haram kılınması konusuna gelince bunlar ancak şeriat yoluyla bilinir. Allah, kullarına bunları ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber göndermek suretiyle vacip kılarsa, bu onlara vacip olur. Benzer şekilde Allah, kullarına ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber diliyle bir şeyi yasaklarsa bu onlara haram olur.</p>
<p>Hitaptan ve peygamber göndermeden önce hiç kimseye bir şey vacip veya haram olmaz. Şeriat gelmeden önce akıllı kişinin yapmış olduğu herhangi bir fiil, sevap veya cezayı gerektirmez. Akıllı bir kimse şeriat gelmeden önce âlemin hâdis olduğunu, onu yaratanın birliğini, kıdemini, sıfatlarını, adaletini ve hikmetini akıl yürütme yoluyla bilir ve inanırsa -buna karşılık Allah&#8217;tan herhangi bir sevaba hak kazanmaksızınmuvahhid ve mü&#8217;min olur. Allah o kişiyi cennet ve cennet nimetiyle ödüllendirirse bu ona Allah&#8217;ın bir ikramıdır. O kişi, şeriat gelmeden önce küfre düşer ve dalâlete saparsa -Allah&#8217;tan herhangi bir azaba uğramaksızın-kâfir ve mülhit yani yoldan çıkmış| olur.</p>
<p>Şayet Allah, ona ebedi olarak cehennemle azap ederse bu onun için asla ceza değil, sadece bir elemdir. Nitekim hak etmedikleri halde hayvanlar ve çocuklar bu dünyada acı çekmektedir. Bu Allah&#8217;tan bir adalettir. Bu görüşe göre sevap ancak taate karşılık olur; taat ise emre uymaktır. Ceza, sadece günaha (ma&#8217;siyet) karşılık olur; günah ise nehye uymak ve emre muhalif olmaktır. Bu mesele, Allah&#8217;ın yarattığı kimselerden hiçbirine emir ve nehyinin olmadığı durum hakkında düşünülür. Bu nedenle bu tür durumda bir fiile sevap veya ceza verilmesine hükmetmek imkânsızdır, Bu (hüküm), hocamız Ebü”l-Hasen el-Eş&#8217;ari&#8217;nin bu konudaki görüşüne göredir. Onunla birlikte Mâlik, Şâfii, Evzâ&#8217;i, Sevri, Ebü Sevr, Ahmed b. Hanbel, Dâvüd, Ehl-i zâhir ve Dırâriyye de bu görüşü benimsemişlerdir. (&#8230;)</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Usulü&#8217;d-din, İstanbul: Dâru&#8217;l-Fünün İlahiyat Fakültesi, 1346/1928, s. 24-25, 262-264. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Ehl-i Sünnet Akâidi: Kitâbu Usüli&#8217;d-din, çev. Ömer Aydın, İstanbul: İşaret Yayınları, 2016, 8. 50-51, 298-302.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 71 &#8211; Abdulkahir el-Bağdadi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sonra bil ki, din tek olduğuna göre, dini hükümler konusunda farkli görüşler olması zararlı değildir. Çünkü din, yönetici liderin, başkanlığı altındakilere emrettiği ve yasakladığı şeylere itaat ve boyun eğmedir. Söz konusu emir ve yasaklarda lider| her bir kişiye münasip olanı gözetir, o kişi için uygun olanı ve uygun olan şeyi bulur. Çünkü yasalarla meşgul olan kişilerin emirleri ve yasakları, şefkatli ve dostane bir doktorun, yazın hastaya tabiatı gereği hararet yaptıran şeyler içmekten korunmasını emredip, sıcak beldelerde ise soğuk içecekler içmesine izin vermesine benzer. (Doktor) bunu uygun görmüş ve ona bunu emretmiştir. Bu nedenle, peygamberlerin (a.s.) şeriatlarında farklılıklar mevcuttur.</p>
<p>Bu yüzden dinin uygulamalarında (sünen) ve yasaların temel kurallarında aynı şekilde ihtilaf olabilir. Çünkü (peygamberler ve yasalarla meşgul olanlar) nefslerin doktorları ve müneccimleridir. Tıpkı bedenlere hastalıklar ve illetler ârız olup da zaman, hava ve gıdaların değişmesiyle doktorların ve şifacıların vermesi gereken ilaçların da ona göre değişmesi gibi, devirler, asırlar ve yüzyıllar içerisinde nefslere ârız olan kötü ahlâktan kaynaklanan rahatsızlıklar, illetler, zulmedici adetler, cahiller yığınından kaynaklanan bozuk görüşler de her bir zamanın topluluğunda farklı farklıdır.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 74 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Müfessir ve fakihlerin ihtilaflari</p>
<p>Kur&#8217;ân lafızlarının manalarını tetkik eden müfessirlerin ihtilaflarının sebebine gelince, bunun iki yönü vardır: İlki, lafızların bu çeşitli) manaları taşımalarıyken ikincisi, (müfessirlerin| bilgi, nefslerinin cevherlerinin saflığı, anlayışlarının keskinliği bakımlarından derece derece olması cihetindendir. Bu nedenle her biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir</p>
<p>(Müfessirler), peygamberlerin (a.s.) (getirdiği) kitaplarındaki anlamlara baktıklarında, kendi gayretleri, anlayışları, teorik derinlikleri ve ilmi birikimleri bakımından (anlamlara ulaşırlar!; tıpkı Allah&#8217;ın şöyle buyurduğu gibi: “Allah sizden inananları ve kendilerine ilim v76erilenleri derecelerle yükseltsin” (Mücâdele 58:11) ve “Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır” (Yüsuf 12:76).</p>
<p>Dinin, hükümlerin ve hadlerin anlaşılması konusunda görüş ve mezheplerin temelini atan âlim ve fakihlerin ihtilaflarının durumu da işte böyledir. Kimisi Kur&#8217;ân (ef-Tenzil) lafızlarının zâhirinden çıkardıkları anlamları, kimisi müfessirlerin sözlerinden çıkardıkları anlamları, kimisi kıyas ve içtihadı, kimisi duydukları haber ve rivayetlerden çıkardıkları anlamları esas alır. Bunlardan her birinin içtihadı, nefslerinin kuvveti, cevherlerinin saflığı, içtihat ve araştırmaları nispetincedir. (Dolayısıyla)biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir. (Bu nedenle kendi görüşlerine) tutunurlar, içtihat ederler ve görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaya çalışırlar.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 76 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Taklitçi sınıfların tanımları sende konuyla ilgili bazı çelişkilere sebep olduğu için küfrün tanımını öğrenmeyi istediğini sanıyorum. Bil ki, bunun açıklaması uzun, anlaşılma süreci karmaşıktır, fakat ben sana akıl yürütmende esas alabileceğin doğru ve her durumda sonuç veren (muttaride mün&#8217;akise) bir alamet vereceğim. Bu alamet sayesinde çeşitli grupları tekfir etmek ve yolları birbirinden farklı olsa bile “Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur, Muhammed O&#8217;nun elçisidir” sözünden ayrılmadıkları, onunla çelişmeyip onu doğruladıkları müddetçe ehl-i İslam&#8217;a dil uzatmak gibi bir hataya düşmekten dönebilirsin. Tüm bunlardan sonra bana göre küfür, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) getirdiği şeyi yalanlamaktır (tekzib). İman da onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır (tasdik).</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 93 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Diğer ümmetlerde ise kim Rasülullah&#8217;ın ortaya çıkışı ve özellikleri yanında ayın ikiye yarılması, çakıl taşlarının tesbihi, parmaklarından su kaynaması gibi harikulâde mucizeleri ve fesâhat ehline meydan okuduğu ve onları aciz bırakan Kur&#8217;ân mucizesi tevatür yoluyla bir şekilde kulaklarına ulaştıktan sonra onu yalanlarsa, bu haber onlara ulaştığında ondan yüz çevirip uzaklaşır, üzerinde düşünüp akıl yürütmez ya da tasdike yanaşmazsa, işte bu kişi inkârcı bir yalancıdır, kâfirdir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Sayfa 96 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bil ki, basiret ehline ilâhi rahmetin (gazabı) geçmesi ve kapsayıcı oluşu, âyet| ler ve hadislerden (ahbâr ve âsâr) işittiklerinin yanı sıra bazı sebepler ve mükâşefelerle de keşfolunmuştur. Fakat bunu anlatmak vakit alır. O halde iman ile salih ameli bir araya getirirsen Allah&#8217;ın rahmeti ve mutlak kurtuluşla sevin, bu ikisine sahip olamazsan da mutlak helâki bekle. Eğer imanın (tasdik) esaslarında yakin sahibi isen fakat bazı yorumlarda hatan veya şüphen, ya da amellerde kusurun varsa leğer amellerin salih değilsel ozaman mutlak kurtuluşa heveslenme. (Böyle bir durumdaysan| bil ki, bir müddet azap gördükten sonra kurtulmakla, getirdiği her şeyde doğruluğunu kesin olarak bildiğin kimseden ya da bir başkasından şefaat görme arasındasın. Allah&#8217;ın lütfu ile şefaatçilerin şefaatine ihtiyaç duymayacak hale gelmeye çalış, çünkü (aksi takdirde) iş tehlikededir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 97 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in “İki Müslümandan biri diğerine küfür konusunda iftira ederse bu itham ikisinden birine döner”” hadisinde, “halini bilmesine rağmen onu tekfir etmesi” kastedilmiştir. Çünkü kim kendisinden başkasının Rasülullah&#8217;ı tasdik ettiğini bilip sonra da onu tekfir ederse tekfir edenin kendisi kâfir olur. Eğer onun Rasülullah&#8217;ı yalanladığını zannederek tekfir ettiyse, o şahıs hakkında hata etmiş olur, çünkü onun yalancı ve kâfir olduğunu zannetmiştir, fakat aslında değildir, o zaman bu yaptığı küfür olmaz.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 98 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İman hakikatte kesin (yakini), doğru (sâdık) bir inançtır ve onun mahalli temyiz, (yani ayırt etme) güçleri içerisinde olan akletme gücüdür. Küfür ise hakikatte kesin olmayan (zanni), yanlış (kâzib) bir inançtır; onun mahalli de temyiz güçleri içerisinde olan tahayyül gücüdür. Takvâ ise bir kimsenin, kesin inanç ile birlikte amellerini Allah rızası için yapmayı alışkanlık edinmesidir. Takvânın mahalli de ameli güçlerden olan yönetme (müdebbira) gücüdür. Fısk ise zanna dayalı inançile birlikte, amelleri Allah rızası için yapmamayı alışkanlık edinmesidir. Fıskın mahalli ise ameli güçlerden olan arzu (müşevvika) gücüdür. O halde mutlak olarak, her muttaki şüphesiz ki aynı zamanda mü&#8217;mindir. Bununla birlikte her mü&#8217;min mutlak olarak aynı zamanda müttaki değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sabırlı olmaya ve sağduyuyu elden bırakmamaya en fazla ihtiyaç duyan kimse, hikmeti seven kimsedir. Çünkü hikmet, meşakkati peşin ve fakat mükâfatı ise geç elde edilen bir şeydir. Fakat o, hikmetin meyvelerini dört gözle beklediği zaman, onları elde etmeye çabalamasının meşakkati ona hafif gelir ve böylece onları elde etme yolunda sarf edilen zahmet de onun ağırına gitmez.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>yine ortaya çıkmıştır ki, en üstün hikmet, en mükemmel yönetim, en önemli mükâfat ve en otoriter güç, kıyamette yeniden diriltilme esnasında, bedenler saf ve latif olduktan ve onların iki tür lezzetten sadece biriyle sınırlandırılıp diğer tür lezzetten mahrum edildikten sonra, ruhların bedenlerine geri dönmesidir.</p>
<p>“Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115). (Âyette Allah| belirli bir yeri zikretmedi, ancak Allah&#8217;ın vechinin (umumen) her yerde olduğunu söyledi.8 Bir şeyin “vechi (yüzü o şeyin hakikatidir. Dünya hayatındaki gelip geçici şeyler onları bunu düşünmekle meşgul etmesin diye Hak Teâlâ bu kelâm ile âriflerin kalplerini uyarmıştır. Çünkü kul hangi nefeste canının alınacağını bilemez, gaflet anında da canı alınabilir. Dolayısıyla o (gaflet anında canı alınan kimse) huzur üzere canı alınan kimse ile denk değildir.</p>
<p>Yine de kâmil kul (Allah&#8217;ın vechinin her yerde zâhir olduğunul bilmekle beraber, kendisinin Inamaz ile meşgul olduğu ve bu hal ile bağlandığı vakit, dış görünüşüyle namazda Mescid-i Haram tarafına yönelmesi gerekir. O kul namaz esnasında Allah&#8217;ın kıblesinde bulunduğuna ve Mescid-i Haram&#8217;ın “Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115) âyetinden anlaşıldığı üzere Hakk&#8217;ın vechinin mertebelerinden biri olduğuna inanır. Şu halde Mescid-i Haram&#8217;ın yönü, o mertebelerdendir ve onda Hakk&#8217;ın vechi vardır. Fakat “O, yalnız buradadır” deme! Bilakis idrak ettiğin şeyin katında dur! Mescid-i Haram tarafına yönelmede edebe yapış! Ayrıca vechi bu özel mekânla (eyniyyet) sınırlamama konusunda da edebi gözet! Bilakis orası, herhangi bir kimsenin yöneldiği (Hakk&#8217;ın vechinin bulunduğu| mekânlardan biridir. Böylece Hakk&#8217;ın her cihete özgü mekânda bulunduğu (eyniyyet) Allah tarafından sana açıklanmış oldu.</p>
<p>Kaynak metin (1. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. II, s. 80-84 (48. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2006, c. TI, s. 308-312.</p>
<p>Kaynak metin (2. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu7-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: Şirketü&#8217;l-kuds, 8. 118-119. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fusüsu-hikem, çev &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2006, 8. 118-120; Ahmed Avni Konuk, Fusüsu&#8217;)-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı vd., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2017, c. 1, s. 683-698; Dâvüd Kayseri, Fusüsu”l-hikem Şerhi, çev: Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023, c.1, s. 522-530.</p>
<p>Kaynak metin (3. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Zehâiru&#8217;l-a&#8217;lâk şerhu Tercümâni&#8217;l-eşvâk, Beyrut: Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, s. 35-36. Bu başlık Ali Benli tarafından tercüme edilmiştir.</p>
<p>Kaynak metin (4. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;1-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;ssekâfe, 2017, c. XII, s. 710-711 (560. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2012, e. XVII, . 435-438.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 129 &#8211; İbn Arabi<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rıdvan sıfatı şerefli bir sıfattır. Gazap sıfatı da şerefli bir sıfattır. Bunlardan herhangi biri çirkin (kabih) değildir. Çünkü Hakk&#8217;ın isimlerinin tamamı güzel (cemil) ve tamdır (kâmil). Onlarda hiçbir noksanlık yoktur. Dolayısıyla bu iki ismin ve bu iki sıfatın eserleri de böyledir. Çünkü kâmilden ancak kemal zuhür eder. Her şey Hak&#8217;tan sâdır olmaktadır. Hak ise güzeldir (cemil). Bu nedenle O&#8217;ndan ancak güzellik (cemâl) sâdır olur. Bütün bunların tamamı hakikat ilminin bir gereğidir. Şeriat ilminin gereğine gelirsek, buna göre Hâdi isminin eseri Allah&#8217;ın Mudill isminin eseri gibi değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Artık müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız? Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?” (Kalem 68:35-36),</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 139</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cennet ehlinin nimetleri de sonsuza kadar devamlıdır. Cennet ve cehennem, kendi ehilleriyle beraber ebedidirler. Sonsuzluk günü (yevmü”-hulüd), her iki grup için de aşikâr olur. Gerçekte Hay ve Kayyüm Allah&#8217;la beraber hiçbir şey yoktur. Cennetliklerin nimetleri duyusal ve manevi, cismani ve ruhanidir. Nimetlerin zevki ve aşka ait lezzetler perdelerin keşfi hasebincedir ve rablerin rabbini müşahede ise bunun ötesindedir. Bunların hepsi iki grubun birlikte sehip olduğu şeylerdir. Nitekim cennet ehli hakkında Allah Teâlâ “Onların yüzlerinde, nimetlerin sevincini görürsün” (Mutaffifin 83:24) buyurur. Cehennem ehli hakkında ise “O gün yüzler vardır toz-toprağa belenmiş, üstüne bir karanlık çökmüş&#8230; işte onlardır kâfir ve facirler gürühu&#8230;” (Abese 80:40-42) buyurur.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 150</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hoşnut olma ve kızma, yükseltme ve küçük düşürme, rahmet ve kahır, hidayete erdirme ve dalalete düşürme gibi vasıfları cemeden, hikmet sahibi (hakim) olan Var Edici (mücid) var ettiği her şeyi kendi güzel isimleri ve yüce sıfatlarından çıkacak her şeyin tezahürüyle ilişkili kemalâtın ortaya çıkması için var etmiştir. Her ne kadar var olanlardan bazılarının varlıkları ve işleri hidayet ve irşat hükümlerine uymuyor gibi görünse de bunların da O&#8217;nun Kahhâr, Mudil, Müzil ve benzeri isimlerinin gereği ortaya çıktıkları söylenebilir. Hatta halkın geneli için anlaşılır bir manası olmayan her söz, fiil ve amelin onları var edenin ilmi ve hikmetine göre kâmil bir manası vardır, aksi takdirde O, onları var etmezdi, O halde haddini bil ve öncesiz olan (kadim), hikmet sahibi (hakim) Var Edici&#8217;nin (nücid) işlerine; bunlar senin sonradan olma, kusurlu anlayışına ve mukayyet/sınırlı aklına ve ilmine uymuyor diye karşı çıkma!</p>
<p>Kaynak metin: Sa&#8217;idüddin Fergâni, Müntehel-medârik, çev. Mustafa Yalçınkaya, İstanbul: Litera Yayıncılık 2015, s. 988-1009. Tercüme alıntılanırken birtakım değişikliklere gidilmiş olup Fergâni&#8217;nin şerhindeki gramer ve kelime izahlarına genel olarak yer verilmemiş, kavramsal düzeyde yapılan kelime açıklamaları dipnotlara alınmış ve “(Fergâni)” şeklinde gösterilmiştir.</p>
<p>Çev:Mustafa Yalçınkaya</p>
<p>Sayfa 178</p>
<p>Fergânî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ebâ Ali er-Rüzbâri şöyle dedi: Yanımıza bir fakir geldi ve öldü. Onu defnettim ve garipliği dolayısıyla Allah&#8217;ın kendisine merhamet etmesi için yüzünü açarak toprağa koydum. Fakir gözünü açtı ve dedi ki, Ey Ebü Ali beni sevenin huzurunda (böyle bir ikramda bulunarak) beni hakir mi görüyorsun? (Şaşkınlıkla) “Ey efendim ölümden sonra hayat var mı?” dedim. Dedi ki, evet, ben diriyim. Allah&#8217;ı seven herkes diridir. Ey Rüzbâri yarın (mahşerde bana verilen) makam (ve yetki) ile sana yardımcı olacağım.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkerim el-Kuşeyri, er-Risâletül Kuşeyriyye, nşr, Enes Muhammed Adnân eş-Şerkavi, Cidde: Dâru&#8217;minhâc, 2017, s. 625-637.</p>
<p>Cev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 239</p>
<p>Kuşeyri risalesi</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 12:37:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Câhız]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l Muin en Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Kesb]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Sadruşşeria]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27911</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını dünya zevklerine ulaşmak yapıp da nefsiyle arzuladığı bu zevkler arasında kaldığında ve sonra da hiçbir güçlüğe katlanmadan sıkıntı ve külfet çekmeden iman ettiğinde, azabı gördüğünde akıl yürütme imkânı giden bir kimse gibi hiç sevap kazanamaz ve imandan faydalanamaz.</p>
<p>Ayrıca âlemdeki cisimler, bunların yaratılmışlığı, yaratıcıları ve O&#8217;nun birliğini bilmek ile sıfatlarını ve peygamber gönderişinin sıhhatini bilmek için yapılan dikkatli düşünme ve tefekkürden sonra oluşan iman ve peygamberlerin bildirdikleri ve mucizeleri üzerinde derin düşünmeyle oluşan iman arasında, güçlüğe katlanmak, nefsi yormak ve fikri çabayı sürdürmek bakımından bir fark yoktur. Bu kişi, âlemdeki cisimler ve bunların parçaları üzerinde derin düşünmese bile, peygamberlerin bildirdikleri hususta düşünmenin ardından sevabına nail olunur. Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstufağni (r.a.) de bu görüştedir. Üstat Ebü Mansür el-Mâtüridi (r.a) de, “Hâlbuki Allah&#8217;ın o yok edici azabı geldiği zaman, daha önce iman etmiş ya da iman ettiği halde imanına yaraşır bir iş yapmamış olan kimseye, o anki gerçek tevbe ve imanı hiçbir fayda sağlamaz” (En&#8217;âm 6:158) âyetine dair yaptığı yorumda bu görüşe işaret etmiştir. Doğruya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 106 &#8211; Ebu&#8217;l Mu&#8217;in en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cedel, kesin kanıtların hakkında kesin bir bilgi (yakin) verdiği şeylerde ya | da bu şeylerin birçoğunda güçlü bir zan verir. Hitabet ise kesin kanıtların ispatlanabilir nitelikte olmayan ya da haklarında cedelin araştırma yapmadığı şeylerin çoğunda ikna meydana getirir. Faziletli din yalnızca filozoflar ya da kendisine söylenilen şeyi ancak felsefenin yöntemiyle anlayabilecek konumda bulunan kimseler için değildir, bilakis dindeki görüşlerin kendilerine öğretildiği, bu görüşlere ikna edildiği ve dindeki fiillere doğru yönlendirilen kimselerin çoğu bu konumda (yani, filozof konumunda) değildir. Bu (durum onlarda), ya tabiatları gereği ya da başka bir şeyle meşgul olmaları sebebiyledir. Bu kimseler, meşhur ya da ikna edici şeyleri anlamayan kimselerden de değildir. (Bu durumda) cedel ve hitabet, dindeki görüşlerin yurttaşlar nezdinde tashih edilmesinde, desteklenmesinde ve savunulmasında, yurttaşların nefslerine yerleştirilmesinde, (ayrıca) bu görüş mensuplarını söz ile yanıltma, onları (doğru yoldan) saptırma ve onlarla inatlaşma arzusunda olan bir kişi ortaya çıktığında (o dinin öğrettiği) görüşleri üstün kılma hususunda büyük fayda sağlar.</p>
<p>Çev :Hatice Umut</p>
<p>Sayfa 134 &#8211; Farabi</p>
<p>* Kaynak metin: Fârâbi, Kitâbül-Mille, nşr. Muhsin Mehdi, Kitâbul-.Mille ve nusüs uhrâ, Beyrut: Dâru&#8217;l meşrik, 1986, 8. 48-52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâmcıların çoğu imanın sabit ya da faydalı olması için kişinin inancının bir delil üzere bina edilmesi gerektiğini düşünürler. İmam Ebü Mansür el-Mâtüridi&#8217;nin (r.a.) arkadaşı Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstüfağni (r.a.) ise bir kimsenin her meselede inancını akli istidlal üzere bina etmesinin şart olmadığını söyledi. Aksine inancını, peygamberin sözüne bina ettiğinde, onun elçi olduğunu ve elinde mucizeler gösterdiğini bildiğinde ve ardından âlemin hâdisliğine, Yaratıcı&#8217;sının varlığına ve O&#8217;nun tek olduğuna dair sözünü kabul ettiğinde, bunların tümünün doğruluğunu akli bir delil ile bilmese de bu yeterlidir. Bizim bölgemizde yaşayan geç dönem ehi-i hadis âlimlerinden Ebü Abdillah el-Huleymi de bu görüşe meyletmiştir. Ehl-i hadisin bir kısmı, tasdike eşlik eden delilin icmâ olmasını yeterli gördüler. Ehl-i hadis kelâmcılarından Ebü Mansür b. Eyyüb, bu görüş üzerinden şu sonuca vardı ve dedi ki: “Bu kıyasa göre böyle olması gerekir, inancını bir nas yada sünnet üzerine bina etmesi yeterlidir, zira bunların hepsi delildir.”</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 107 &#8211; Ebu&#8217;l Muin en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın nezdinde olan din, senin itaat edip boyun eğdiğin şeriattır. Öyleyse din boyun eğmedir (inkıyâd). “Nâmûs” ise Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeriattır. Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeye itaat edip boyun eğmekle vasıflanan kişi, din ile kâim olan, (onunla yaşayan/gerçekleşen) ve dini ikâme eden, (onu yaşatan/gerçekleştiren| kimsedir. Namazı ikâme ediyor ifadesinde geçtiği üzere “ikâme” kelimesi burada dini inşa eden anlamındadır. Şu halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri vaz edendir. Boyun eğme senin fiilindir, dolayısıyla din senin fiilindendir. Bu itibarla sen ancak senden olan şey ile mesut oldun, senin fiilin olan şey nasıl senin için mutluluğu (sa&#8217;âdet) temin etti ise ilâhi isimleri de aynı şekilde ancak O&#8217;nun fiilleri açığa çıkardı. O&#8217;nun filleri sensin ve fiiller sonradan meydana gelmiş şeylerdir (muhdesât). Eserleri vasıtasıyla O, “ilâh” olarak isimlendirildi, sen de eserlerinle “said” (yani mutlu) olarak isimlendirildin.</p>
<p>Cev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 141 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi·</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Makdisi: İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır. Ehil olmayanlara hikmeti yaymak düşmanlığa yol açar, kıskançlık doğurur ve fitneyi uyandırır.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İşte âlemde yasa (şeri&#8217;at) koymanın aslı ve sebebi, âlemin iyilik ve düzenini istemek, Allah hakkında aklın kabul edemediği, yani aklın teorik düşünceyle tek başına erişemediği bilinmeyenleri öğrenmektir. İndirilmiş kitaplar bu bilgiyi getirmiş, rasüller ve nebiler onu dile getirmiş, böylece akıllı kimseler Allah hakkındaki bilgilerinde eksikliklerinin olduğunu ve bunu rasüllerin tamamladığını anlamışlardır.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 193 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İbnü&#8217;l Arabi&#8217;nin İbn Rüşd ile Görüşmesi</strong></p>
<p>İbnü&#8217;l Arabi burada kısaca atıf yaptığı İbn Rüşd ile görüşmesini Fütühât&#8217;ın başka bir bölümünde şöyle anlatır: “Bir gün Kurtuba&#8217;da, şehrin kadısı Ebü&#8217;l-Velid b. Rüşd&#8217;ün huzuruna girdim. Halvetimde Allah&#8217;ın bana bahşettiği manevi fetihleri duyduğu ve bu bilgiler kendisine ulaştığı için benimle tanışmayı istiyor, işittiklerinden ötürü hayrete düşüyordu. Bunun üzerine babam, İbn Rüşd&#8217;ün benimle bir araya gelebilmesi için bir vesileyle beni ona gönderdi. İbn Rüşd babamın arkadaşlarından birisiydi, ben ise o zamanlar henüz sakalı bitmemiş ve bıyıkları terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna varınca sevgi ve saygıyla yerinden kalktı ve hemen beni kucakladı. Bana hitaben şöyle dedi: Evet! Ben de ona karşılık verdim: Evet! Onu anladığımdan ötürü sevinci arttı. Daha sonra bu konuşmada onu sevindiren şeyin farkına vardım ve ona şöyle dedim: Hayır! Keyfi kaçtı, rengi attı, bildiğinden şüphe duydu ve bana hitaben şöyle dedi: Keşf ve ilâhi feyiz konusundaki işi (emr) nasıl elde ettiniz?</p>
<p>O bize teorik bilginin (nazar) verdiği şey midir? Ona şöyle karşılık verdim: Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar cisimlerinden, boyunlar cesetlerinden uçup gider. Rengi sarardı, onu bir titreme tuttu ve bağdaş kurup oturdu. İşaret ettiğim şeyin farkına vardı. (&#8230;) Daha sonra İbn Rüşd, kendi görüşünün bizimkiyle uyuşup uyuşmadığını öğrenmek için babamdan bizimle görüşmeyi talep etti. O, fikir yürütme ve düşünme yolunu tutan bir kimseydi. Halvete cahil olarak girip herhangi bir ders, araştırma, inceleme ve okuma olmaksızın, bu şekilde (ilâhi feyiz ve keşf bilgisini elde etmiş olarak) çıkan bir kimseyi kendi zamanında gördüğü için Allah&#8217;a şükretti.</p>
<p>Ardından şöyle dedi: Bu bizim ispat etmeye çalıştığımız ve fakat erbabını görmediğimiz bir haldir. Allah&#8217;a hamdolsun ki ben o hale sahip kapalı kapıların kilitlerini açan bir kimse ile aynı zamanda bulunuyorum. Yine Allah&#8217;a hamdolsun ki bana onu görme şerefini bahşetti. Daha sonra İbn Rüşd ile ikinci bir kez daha buluşmak istedim. O —Allah kendisine rahmet etsin- aramızda ince bir perde konulmuş bir surette bana bir vakıada göründü. Ben ona perdenin arkasından bakıyordum, fakat o beni görmüyor ve orada olduğumu bilmiyordu. Kendisine daldığı için beni fark edememişti. Bunun üzerine şöyle dedim. Bizim sahip olduğumuz hale erişmesi murat edilmemiş. Merakeş şehrinde 595 (1196) senesındeki vefatına dek bir daha onunla hiç karşılaşmadım”;</p>
<p>bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtu Mekkiyye nşr. Abdulaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ b&#8217;s-sekâfe, 2017, e L, a. 477-478<br />
Sayfa 194</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir disiplinde uzman olanın her disiplinde uzman olması gerekmez; mesela iyi bir fakih ve kelâmcının tıpta uzman olması icap etmediği gibi, akli ilimleri bilmeyenin grameri de bılmemesi gerekmez. Aksine her ne kadar başka alanlarda ahmak ve cahil düzeyınde kalsalar da her disiplinde başkalarını geride bırakarak en üst rutbeye ulaşan uzmanlar vardır.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 212 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalqletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kıt akıllıların âdeti işte budur: Kişileri gerçek/doğru ölçüsü ile değil, gerçeği/doğruyu kişilere bağlı olarak tanırlar, Akıllı adam, akıllıların efendisi Ali el-Murtezâ&#8217;nın -Allah ondan razı olsun-sözüne uyar. O şöyle demiştir: *Gerçeği/doğruyu kişilerle tanıma, gerçeği/doğruyu tanırsan gerçeğe/doğruya sahip olanı da tanımış olursun.” O halde akıllı kimse önce gerçeği/doğruyu tanır, sonra sözün kendisine bakar; eğer gerçek/doğru ise söyleyen doğru yolda da olsa yanlış yolda da olsa o sözü kabul eder. Hatta bazen akıllı kimse sapkınların sözleri arasından gerçeği/doğruyu çıkarmaya çalışır ve bilir ki altının madeni topraktır ve sarrafın, iç görüsüne güveniyorsa, elini kalpazanın kesesine sokmasında ve saf altını sahtesinden ayırmasında bir sakınca yoktur. Kalpazanla alışveriş yapmaktan işini bilen sarraf değil, sadece köylü menedilir; sahilde dolaşmaktan iyi yüzücü değil, yüzme bilmeyen acemi engellenir; yılana dokunmaktan becerikli efsuncu değil, çocuk alıkonulur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 216 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlimin en aşağı derecesi, tecrübesiz cahilden ayırt edilir olmasıdır. Bu yüzden o, balı bir hacamatçının şişesinde görse bile ondan tiksinmez; iyi bilir ki o şişe balı bozmaz. İnsan tabiatının ondan tiksinmesi, hacamat şişesinin yalnız kirli kan için yapılmış olmasından kaynaklanan avami cehalete dayanır. Nitekim cahil kişi, kanın, hacamat şişesinde bulunması sebebiyle tiksinti verdiğini sanır; bilmez ki kan, özündeki bir nitelikten dolayı tiksindiricidir. Balda bu nitelik bulunmadığına göre balın şişede olması ona bu niteliği kazandırmaz; öyleyse ondan tiksinmek de gerekmez. İşte bu, halkın çogunu etkisi altında bulunduran yanlış kuruntudur. Mesela sen bir sözü halkın güven duyduğu birine isnat etsen, geçersiz dahi olsa o sözü kabul ederler. Şayet onu halkın güven duymadığı birine isnat etsen, onu doğru bile olsa reddederler. Demek oluyor ki, insanlar gerçeği/doğruyu daima kişilerle tanır, kişileri gerçek/ doğru ölçüsüne göre tanımaz. Bu ise koyu bir sapkınlıktır. İşte ret ile ilgili tehlike bundan ibarettir.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Halktaki gevşemenin ve iman zaafının sebeplerini araştırdım ve bunların dört adet olduğunu gördüm. Bunlar (i) felsefe ilmiyle çok meşgul olmaktan, (ii) tasavvuf yoluna fazlaca dalmaktan, (iii) Bâtınilik davasını benimsemekten ve (iv) halk arasında âlim denilen kimselerin davranışlarından kaynaklanan sebeplerdi. (&#8230;)</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 218 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Bunlardan)| birine “Bir dane büyüklüğünde bir şey, bir şehre bırakılsın da o şehri tamamen yiyip bitirsin, sonra da kendini yesin; ne şehirden ne de kendisinden bir şey kalmasın, bu mümkün mü?” diye sorulursa, derhal “Bu imkânsızdır, saçmalık kabilinden bir şeydir!” diyecektir. İşte bu, ateşin durumudur. Ateşi hiç görmemiş kimse, onun varlığını işittiğinde bunu reddedecektir. Âhirete ait olağanüstü hallerin inkârı da çoğunlukla bu kabildendir. Biz felsefeciye şöyle deriz: Sen afyonda soğutma özelliği var derken, bunun fizikteki akla dayalı kıyasa uymadığını kabullenmek zorunda kaldın. O halde kalpleri tedavi edip arındıracak bazı özelliklerin dindeki kurallarda bulunması ve bunların akli hikmetle değil, ancak peygamberlik gözüyle görülebileceği niçin mümkün olmasın?</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalöaetten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Peygamberliği kabul ettiğini diliyle ikrar edip, dinin kurallarıyla felsefeyi (hikmet) aynı düzeyde görenin durumuna gelince, gerçekte bu kişi peygamberliği inkâr etmiştir. Bu kişi, özel talihi sebebiyle insanların peşinden gittiği bir bilgeye inanmaktadır. Hâlbuki bunun peygamberlikle bir ilişkisi yoktur. Bilakis peygambere iman, aklın ötesinde bir aşamanın bulunduğunu, orada açılan gözün idrake konu olan özel geyleri algıladığını kabul etmektir. İşitme duyusunun renkleri, görme duyusunun sesleri ve bütün duyuların akledilirleri algılamaktan mahrum olması gibi, akıl da bu özel şeyleri kavramaktan mahrumdur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın kanunu şu şekilde cereyan ediyor: Biz ne zaman seçime dayalı bir hareketi kasda zorlanmaksızın kesin bir şekilde kastetsek bunun ardından Yüce Allah söz konusu seçime dayalı hareketi yaratıyor; kastetmezsek yaratmıyor. Kastetme de Allah&#8217;ın mahlükudur. Bunun anlamı şudur: Allah kudreti yaratır. Bu kudreti kişinin eylemiyle belli bir şeye sarf eder. İşte bu kasıt ve seçmedir. Kasıt şu manada Allah&#8217;ın mahlükudur. Gereklilik yoluyla olmaksızın kastın varlıklara dayanması anlamında, kasıt Allah&#8217;ın yaratması ve kişinin seçmesiyle beraber ortaya çıktı. Bundan dolayı diyorum ki, fiilin tercih sebebine dayanması, o filin zaruri olmasını gerektirmez. Çünkü kişinin seçme yeteneğinin de fiilin oluşmasında tesiri vardır. Bu cümlede de bağlacını kullanmanın sebebi, seçme yeteneğinin tam bir etki sahibi olmadığının bilinmesi hususudur,. Seçme yeteneği etki sahibinin bir parçasıdır (cüz&#8217;)</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 281 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>·<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kimse Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) sözlerine, halkı doğru yola iletmeye ne kadar çok önem verdiğini gösteren hadislere; ahlâkı güzelleştirmeye, insanlar arasındaki (kırgınlık ve dargınlıkları)gidermeye ve yumuşak ve nazik davranarak genel olarak din ve dünyalarını düzene sokmaya insanları nasıl çektiğine bakacak olursa, o kimsede (Hz. Peygamber&#8217;in) ümmetine olan şefkatinin, bir babanın çocuğuna gösterdiği şefkatten daha büyuk olduğu hususunda zorunlu bir bilgi meydana gelir. Yine o kimse (Hz. Peygamber&#8217;in şahsında)ortaya çıkan olağanüstü fiilleri, Kur&#8217;ân&#8217;da ve hadislerde onun diliyle verilen gayba ilişkin hayret uyandırıcı (bilgileri) ve âhir zamanda meydana geleceğini söylediği şeyleri ve onların dediği gibi çıktığını düşünecek olursa, onun, aklın ötesinde bir aşamaya erdiğini, onda gaybı, birtakım özellikleri ve aklın idrak edemediği şeyleri gören bir gözün açıldığını zorunlu olarak bilir. İşte Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) doğruluğuna ilişkin zorunlu bilgiye ulaşmanın yöntemi budur. Sen de dene, Kur&#8217;ân üzerinde düşün, hadisleri mütalaa et, bunu apaçık bir şekilde anlarsın. Felsefecileri uyarmak için bu kadarı yeter. Şu zamanda çok ihtiyaç olduğu için bunu anlattık.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 223 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu bilinen bir gerçektir ki kesb, kesb olmasıyla nitelenmeyi gerektirir. Kötülüğü kastetmek kötüdür. Çünkü bu kasıt kötülüğe götürür. Bilinen bir başka sebep de şudur: Kul onu kastettiği zaman Allah yaratır. Kasıtta zorlama yoktur. Özet olarak şöyle söyleyelim: Bizim üstatlarımız, kuldan icat ve yaratma kudretini olumsuzluyorlar. Allah&#8217;tan başka yaratıcı ve öldürücü yoktur. Fakat şöyle demektedirler: Kulun kudreti vardır. Bu kudret ondan hakiki bir durumun ortaya çıkmasının gerekmeyeceği şeklindedir. Aksine kişinin kudreti ile yalnız nispetler ve görelikler farklılaşır; iki eşitten birini belirlemek ve onu tercih etmek gibi. Bu söylediklerim insanın eylemlerinde hür olup olmadığı konusunda anladıklarımdır. Başarı Allah&#8217;ın yardımıyladır.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 283 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bizim üstatlarımız şöyle demişlerdir: Gücü yeten kendi başınayken güç uygulanan şey (makdur) ortaya çıkıyorsa bu, yaratmadır (halk). Gücü yeten kendi başına olmaksızın güç uygulanan şey (makdür) ortaya çıkıyorsa bu da, kesbdir. Allah&#8217;ın takdir ettiği şeyler de iki kısımdır. (1) Tek başınalığın gerçekleşmesiyle beraber güç yetirenin kendi başına yapmasının uygun olduğu şeyler; kişinin kendisinin yapmadığı varlıklar buna bir örnektir. (2) Güç yetirenin tek başına olmasının uygun olmasıyla beraber onun tek başına yapmayıp, kişinin gücünün (kudret) de payı olduğu şeyler. Kulların seçime dayalı fiilleri buna örnektir. Şöyle de denilmiştir: Gücün kendi mahallinde olmayan yaratmadır, kendi mahallinde olsan ise kesbdir.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 282 &#8211; Sadruşşerîa</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hz. Peygamber (bir duasında) şöyle buyurmuştur: “(Allah&#8217;ım!) Beni ahlâkın en guzeline ulaştır; ahlâkın en güzeline senden başka kimse beni ulaştıramaz.” Bu, Hz. Peygamber&#8217;in şu duasındaki ifadeleriyle aynı düzeydedir: “(Allah&#8217;ım!) Hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!”8 Yani beni bu makamda, güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle! Şöyle ki, seninle muameleme yaraşır tarzda münacatında edeple davranmaya; senden bir bilgi almada, sözünde bana bildirdiklerini anlamaya; senin sözünle sana münacat ederken o sözleri kavramaya beni muvaffak eyle. -—Bütünüyle bunlar ahlâkın en güzelidir.Ayrıca fiillerimde —benim için şeri olarak vaz ettiğin gibi- zâhir ve bâtında, huzurunda duruş şeklimde güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle!</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 319 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Ahlâk ve Hükümleri)</p>
<p>Karşılığında bulunması gereken mahal değişince ahlâk hükümleri de değişir; bu yüzden ahlâk sahibi ahlâkın mahallini bilmeye ihtiyaç duyar. Bu bilgi sayesinde o, ahlâkın mahalline uygun ve Allah&#8217;ın emrine yaraşır bir şekilde davranır; böylelikle Allah&#8217;a yaklaşmış (kurbet) olur. Bu yüzden şeriatlar, insanın üzerinde yaratıldığı ahlâk hükümlerinin mahallini insanlara göstermek maksadıyla inmiştir. Buna örnek sadedinde Allah Teâlâ “O ikisine öf bile deme!” (İsrâ 17:23) buyurdu. Çünkü yarattıklarında “öf deme” (huyu) mevcuttur. Dolayısıyla Allah ahlâka ait hükmün açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Ardından bu ahlâka ait hükmün açığa vurulması gereken mahalli de bildirdi: “Öf! Size ve Allah&#8217;tan başka taptıklarınıza” (Enbiyâ 21:67).</p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlardan korkmayınız” (Âl-i İmrân 38:176). Burada korkma huyunun (huluk) açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Sonra kullarına şöyle dedi: “Benden korkunuz” (Al-i İmrân 3:175). Burada ise onlara bu niteliğin hukmunun açığa vurulacağı mahalli bildirdi. Benzer durum, haset ve hırs (huyları) için de geçerlidir. (&#8230;) Nitekim hz. Peygamber bu hususta şöyle buyurdu: “Yalnız şu iki kişiye haset (gıpta) edilir”1 ve “Allah senin (cemaatle namaza iştirak etme arzu ve) hırsını artırsın; fakat bir daha (bunul yapma).”2</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 316 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hal -Allah&#8217;ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından- ilâhi bir niteliktir (na&#8217;t); hakikati bakımından tek olup, ona ilave bir şey düşünülemez. Allah Teâlâ zâtı hakkında şöyle buyurmuştur: “O her gün (yevm) bir şe&#8217;n üzeredır” (Rahmân 55:29) Günün en küçük birimi, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasıdır (an). Hak Teâlâ o zaman diliminde, varlıkta, her bir cüzü bu şartla bölünmez olan âlemin cüz&#8217;leri sayısınca şe&#8217;ndedir. Dolayısıyla Hak, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasında (ez-zamânü-ferd) kendi nefsiyle kâim olan sonradan var ettikleri dışında, onu baki kılacak şeyler de yaratmak suretiyle âlemin her bir cüz&#8217;ü ile beraber bir şe&#8217;ndedir. Bu şe&#8217;nler yaratılmışların halleridir ve onlar bu şe&#8217;nlerin varlığı için bir mahaldir. Hak daima onlarda bu şe&#8217;nleri yaratır. Dolayısıyla halin iki zamanda bekâsı mümkün değildir. Şayet iki zamanda bâki olsaydı, halin kendisinde bâki olduğu kimsede Hakk&#8217;ın yarahcı olması (kallâk) mümkün olmazdı ve o kimse Hakk&#8217;a muhtaç olmazdı. Hal kendisinde bâki olan kimse, Allah&#8217;tan müstağni olmak ile nitelenirdi. Bu ise muhaldir ve muhale götüren şey de muhaldir.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 323 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıl, mükellefiyet hükümleri konusunda herhangi bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna delâlet etmez. İyilik ve kötülük gibi hükümler ancak şeriattan elde edilir,</p>
<p>Bu hususta temel kaide şudur: Herhangi bir şey salt kendisi, cinsi ve ayrılmaz , niteliği itibariyle iyi değildir, aynı durum kötülük için de söz konusudur. Nitekim sahip olduğu genel nitelikleri itibariyle kötü olan bir şeyin şeriatta güzel olarak nitelenmesi mümkündür.</p>
<p>Hak ehli nezdinde iyilik ve kötülüğün cins ve niteliğe bağlı olmadığı sabit olduğuna göre, bu durumda bir şeyin iyi olması demek, onu yapan kimsenin şeriat tarafından övülmüş olması demektir. Bir şeyin kötü olması demek ise onu yapan kimsenin şeriat tarafından yerilmiş olması demektir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 340 &#8211; Cüveyni</p>
<p>* Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlem, Allah&#8217;ın onun yarattığı andan âhirete dek yok olmaz. Varlık ise hallerde peş peşe gelir. Allah iradesinin teveccühüyle hallerin sürekli yaratıcısıdır; “kun” kelimesi onlara eşlik eder, irade onlara ilişmeye devam eder. Bu, teveccühtur. “Kün” de “tekvin” (yaratma) de zeval bulmaz. Hak ve halk (âlem) olarak, meselenin kendiliğindeki durumu budur.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 324 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birinci hata: İnsan, başkasının gayesine uygun olsa da kendi gayesine aykırı olan, ancak başka birisiyle ilgili olmayan bir fiile “kötü” (kabih) adını verebilir. Çünkü her tabiat kendi nefsine düşkündür ve başkalarını hakir görür. Bu nedenle bir fiilin mutlak manada “kötü” olduğuna hükmedebilir. Bu fiilin onun hakkında “kötü” olduğu da söylenebilir. Bunun nedeni, bu fiilin onun gayesine aykırı olmasıdır. Ancak insana göre bütün âlem onun gayelerine uygun olmalıdır. Bu nedenle gayesine aykırı olan bir şeyin zâtı itibarıyla aykırı bir şey olduğu düşüncesine kapılır.</p>
<p>Böylece kötülüğü o şeyin zâtına ilave eder ve mutlak olarak hüküm verir. O, bir şeyi kötü görmenin aslı konusunda isabet etse de bir şeye mutlak olarak kötü hükmünü verme ve bir şeyin zâtına kötülüğü izafe etme konularında hata etmiştir. Bunun nedeni, başkasına ilgi göstermekten hatta nefsinin bazı halleri ile ilgilenmekten uzak durmasıdır. Böylece o, kendi gayesine uygen bar şekle dönüşse de nefsinin kötü gördüğü bazı hallerin aynısını iyi görebilir.</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah bütün mahlükatın yaratıcısıdır, ondan gayrı yaratıcı yoktur. Kulun kesb yoluyla kazandığı şeyler Allah tarafından yaratılmıştır. O halde kulun herhangi bir şeyi vücuda getirmesi imkânsız olduğuna göre, aklın herhangi bir şeyin kul üzerine vacip olduğuna delâlet ettiğini söylemenin bir anlamı yoktur. Evet, eğer Yüce Allah kulundan bir şey talep ederse, bu talep, amellerin yaratılması konusunda hasımlarımızın şüphelerini zikrederken ifade ettiğimiz şekilde gerçekleşir. Ancak kendisinden herhangi bir talepte bulunulmadığı halde, kulun herhangi bir fiili meydana getiremeyeceğini kabul ettiğimizde, bu durumda kul üzerine her hangi bir fiilin vacip olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur; tıpkı cevherlere ait fiillerde zorunluluk hükmünü vermenin anlamının olmadığı gibi. Bunu biliniz ki doğru yolu bulasınız. İşte bu husus, bu bölümün iki kısmından biridir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 348 &#8211; Cüveyni</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların huyları ve alışkanlıkları incelediğinde, bunun sayılamayacak kadar çok örneğini görürsün. İşte nefslerde bulunan huyların sırlarını unutarak bu eğilimin ve benzerlerinin nefsin, yaratılışının ((fıtrat) hükmüne uyması ile bağlantılı olduğunu bilmeden işlerin dış görünüşlerine aldananların hata yapmasının sebebi de budur. İnsan tabiatı aklın hükmüne değil, hata yapan yalın vehim ve hayale bağlıdır. Ancak nefsin güçleri, alışkanlıklara bağlı olarak, vehimlere ve hayallere boyun eğen bir yapıda yaratılmıştır. Öyle ki insan hatırlamak ya da görmek suretiyle güzel bir yemeği tahayyül ettiğinde hemen ağzının suyu akar.</p>
<p>Bu, yemeğin hazmı için gereken belirli bir ağız suyunun ortaya çıkması için Yüce Allah&#8217;ın tahayyül ve vehmin emrine verdiği kuvvetin (onlara)| itaat etmesiyledir. Bu kuvvetin görevi, kişi, oruç ya da başka bir sebeple yemeğe yönelmeyi istemediğini bilse de tahayyül yoluyla ortaya çıkmaktır. Bunun gibi (insan) cinsel ilişki arzusuyla güzel bir kadın suretini tahayyül edebilir. Bu suret onun hayaline iyice yerleştiğinde, canlandırıcı kuvvet (kuvve nâşira) fiilin mekanizmasını harekete geçirerek esintiyi sinirlerin gözeneklerine ve boşluklarına doğru sevk eder. Böylece cinsel ilişkiyi sağlayan ıslak meziyi boşaltmakla görevli olan kuvvet harekete geçer.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 358 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci hata: İnsan nadiren gerçekleşen hali bilmediği için, sıkça meydana gelen hallerin nefsine yerleşmesi ve bunların hafızasını (zikr) kaplaması nedeniyle, nadir olan bu hal dışındaki hallerde, gayelerine aykırı olan bir fiilin mutlak olarak kötülüğüne hükmedebilir. Mesela bazen insan, yalanın mutlak olarak her durumda kötü olduğuna hükmeder. Yalanın kötü olması ilave bir özellikten dolayı değil, zâtı itibarıyla yalan olmasından dolayıdır. Bunun nedeni insanın bazı hallerde yalan ile elde edilebilecek birçok faydayı aklına getirmemesidir. (Nadir olan) bu halin meydana gelmesi durumunda, insan tabiatı, kötü görmeye çokça alıştığından, yalanı iyi görmekten kaçınır. Zira insan tabiatı ilk çocukluk döneminden itibaren eğitim ve telkin yoluyla yalandan sakınmakta ve yalanın zâtı itibarıyla kötü olduğuna ve bu nedenle hiç yalan söylememesi gerektiğine inanmaktadır. Böylece yalan, her zaman onda var olan, ancak nadiren ayrılan bir şart nedeniyle kötü olur. Bunun için insan bu şarta dikkat etmez ve yalanın kötü olduğu ve ondan mutlaka kaçınması gerektiği tabiatına iyice yerleşir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 355 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, belirli bir yemeği arzularken onun dışındaki yemeklere karşı güçlü bir nefret duyarlar. Nice insanlar da bunun tam zıddı bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla bu farklı arzular ve zıt istekler ancak Yüce Allah&#8217;ın yaratmasıyla meydana gelmiş olmalıdır. Bu kesinleştiğine göre şöyle deriz: Bir şeye yönelik eğilim, istek ve hırs ne kadar şiddetli olursa, ona erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha tam ve mükemmel olur. Bu istek ne kadar az olursa, erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha zayıf olur. Dolayısıyla şöyle deriz: İhsanın miktarı, lezzetin miktarına, lezzetin miktarı da önceki ihtıyacın ve arzunun miktarına denktir. Böylece bir arzuyu (tatmin) ihtiyacının bir zarar olduğunu, başka bir şeye denk olan şeyin bu şeye de denk olduğunu delillendirdik. Netice itibariyle mevcut ihsanın miktarının önceki zararın miktarına denk olması gerekmektedir. Bu noktada söz bitmektedir.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>En büyük bağımsızlık, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır, yoksa malla birlikte bağımsızlıktan söz edilemez.” Meşhur sözlerden biri de şudur: “Bir şeyden müstağni olman, bir şeyle müstağni olmadan daha önemli ve değerlidir.”</p>
<p>Aynı şekilde akıllı insanlar, Allah&#8217;ın arzu ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu konusunda da ittifak etmişler ve bu iki hususun eksiklik ve noksanlık kapsamında olmaları sebebiyle Allah&#8217;ın bunlardan tenzih edilmesi gerektiğine hükmetmişlerdir. Benzer şekilde bir şeye muhtaç olan kimse, muhtaç olduğu şeye ulaşamazsa üzülür; bulduğunda ise durumunun yetkinliği o şeyi bulmasına bağlı olmuş olur. Başkasına bağlı olmak ise imkân ve sonradanlık (özelliklerini) gerektirmektedir ki, bütün bunlar eksiklik ve zarar kapsamındadır.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Talebe hocasının ilimdeki kemalini gördüğünde ona benzeme ve uyma yönündeki arzusu harekete geçer. Mesela açlık sebebiyle bundan alıkonduğunda ise midesinin yiyecek arzusuyla dolu olması, onun ilim yönündeki arzusuna engel olabilir. Bu sebeple Yüce Allah&#8217;ın sıfatlarına nazar eden kimsenin O&#8217;nun dışındakilere yönelmekten kalbini temizlemesi gerekir. Marifet, şehevi arzulardan uzak bir kalbe rastladığında ancak arzunun bir tohumu olur. Kalp bu duygulardan uzak değilse tohum da sonuç veremez.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 393 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bir şeyde hikmete aykırı bir durum müşâhede edince sürekli olarak iki alternatif arasında yer değiştirir: Ya o konudaki isabetli davranışın (hikmet) bilgisine sahip bulunmakta veya bulunmamakta, bilgisi konunun hikmetini anlama seviyesine ya ulaşmakta veya ulaşmamaktadır yahut da eski ve eksik sıfatından artakalan kısım onu meseleyi idrak etmekten alıkoymaktadır. Bu sebeple kulun ilâhi bir fiil hakkında “Hikmete uygun düşmemiştir” veya “Şu vasıfları taşımamaktadır” yolunda bir iddiada bulunması anlamsızdır.</p>
<p>Bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir husus da kulun nesnelerin çoğu hakkındaki cehaletini bilmesi, ihtiyaçlarla çevrili olduğunun ve çoğu konularda acziyet içinde bulunduğunun şuurunu taşıması ve bir de çoğu zaman hikmetsiz davrandığının farkında olmasıdır. Kendi açısından da konumu bundan ibaret bulunan birinin —ilâhi fiillerin tamamının hikmetsizlikten uzak oluşunun gerekliliğini benimsemesi dışında- Allah&#8217;ın yapacağı belli bir işe karışıp değerlendirme yapması mantıksız ve anlamsızdır. Zaten böyle bir değerlendirmeye düşünürlerin hepsi iştirak etmiş değildir, zira bu husus aklın nokta tayiniyle belirlemediği, genel olarak düşünerek hüküm verebileceği bir konu durumundadır. Bu yetenek de herkese verilmiştir. Dile getirdiğimiz bu husus için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yaptığından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir” (Enbiyâ 21:23), çünkü herkesin fiili hikmetli olmaya da olmamaya da müsaittir, Allah&#8217;ın fiili ise hikmetsizlikten münezzehtir.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 377 &#8211; Maturidi</p>
<p>Kaynak metin; Mâtüridi, Kitâbü1-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2002, s. 277-281 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın üç derecesi vardır. Birinci derecesi insanların durdukları yeri (makâm) bilmendir. Onlar kendi kaderlerine bağlı, yapabilme güçlerinde sınırlı ve ilâhi takdir üzere bağımlıdırlar. Bu bilgi dolayısıyla üç şey elde etmiş olursun: Yaratılmışların -bir köpek bile olsa—senden yana güvende olması, insanların sana sevgi duyması ve seninle kurtuluş bulması.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; El-Herevi</p>
<p>* Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah” lafzı, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan, rubübiyet sıfatlarıyla nitelenen ve tek hakiki vücudu olan gerçek varlığın adıdır. Onun dışındaki tüm varlıklar bizatihi var olmayı hak etmezler. Varlığını O&#8217;ndan alan varlıklar ise zatı gereği fâni, O&#8217;na tâbi olmasıyla da mevcuttur. O&#8217;nun zatının dışındaki tüm varlıklar yokluğa mahkümdur. “Allah” lafzının ad ve özel isim konumunda bu manaya delalet etmesi en uygunudur. Onun kökü (iştikâk) ve çekimi (tasrif) hakkında zikredilenler ise zorlamadır ve boş bir çabadan ibarettir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 395 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın ikinci derecesi, Hak ile olan ahlâkını güzelleştirmendir. Senden kaynaklanan ahlâkı güzelleştirmek senden ortaya çıkan her şeyin (O&#8217;na lâyık olmayıp bu yüzden) özür gerektirdiğini ve Hak&#8217;tan gelen her şeyin (sana lâyık olmayıp bu yüzden) şükür gerektirdiğini bilmen, (kulluk edebinin bir gereği olarak) Hak için vefadan başka bir şeyi zorunlu görmemendir.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 405 &#8211; El-Herevi</p>
<p>Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Varoluş ve ibrete zemin teşkil eden bu hallerin izahını ayrıntılı olarak yapıyorum ki şunu bilesin: İnsan, şehvetleriyle yalnız başına terk edilip hevâ ve heves leriyle karşı karşıya bırakıldıklarında, hele bir de içgüdüsel ve ilk mizaçlarında olan akıldan olan (başlangıç düzeyi) akıldan başka nasiplerini almamışlarsa, buna ilaveten yol gösterici ve eğitmenlerden, ayrıca peygamberler ve ardılları gibi nefs ve isteklerine karşı kişiyi güçlü kılan kişilerden de yoksun bırakıldıysa, aklının gücünde hastalıklarını tedavi edecek, hevâ ve hevesten uzaklaşmaya zorlayacak, doğal eğilimlerine (tabâi&#8217;) karşı savaşımda güç verecek ve tüm maslahatın bilinmesini sağlayacak bir şey bulunmaz.</p>
<p>Kirlenmiş bir doğadan ve azgın bir şehvetten daha kirli bir hastalık ne olabilir?! Gecenin karanlığında ya da gündüzün aydınlığında başa musallat olan bir şeymiş gibi bir vakitte başa gelen acıyı hastalık olarak yorumlayanlar hastalığın ne olduğundan gafildirler. Bunlar ne hastalığı ne de tedavisini bilirler,</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; Cahız</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kişinin Allah tarafından verilen nimeti gereğine aykırı olarak kullanmaya yönelmiş olması Allah tarafından verilen armağanı, nimet kategorisinden çıkarmaz ve ihsan olmaktan başka bir manaya ve hakikate dönüştürmez. Allah bir eylemi sağlayacak gerekli araçları verirken ve nedenlerini anlaşılır kılarken; bozgunculuk yapılsın ve kötülük çıkarılsın diye ihsanda bulunuyor değildir. Ne var ki, itaat etmek üzere yardıma mazhar olan kişi verilen yardımla isyan ettiğinde, lütfedilen nimeti yanlış yerde kullanmıştır; ihsanla kötülük yapmıştır.</p>
<p>Sayfa 409 &#8211; Câhız</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekfîr ve İlâhî Rahmetin Genişliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 13:26:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Rahmetin Genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27166</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazzâlî [1] çev. Zeynep Şeyma Özkan Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka ve el-Mustafa&#8217;sından seçilen bu metinlerinde Gazzâlî (ö. 505/1111), bir kişiye ya da zümreye küfür ve inkâr isnad etmenin her şeyden önce risâlete yönelik bilinçli bir yalanlayışla ve bu doğrultuda sergilenen inatçı bir karşı koyuşla ilgili olduğunun tespiti­ne odaklanır. Öncelikle küfür isnat etme fiilinin {tekfir) şer‘î bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/">Tekfîr ve İlâhî Rahmetin Genişliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gazzâlî</p>
<p><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a></p>
<p>çev. Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p><em>Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka</em> ve <em>el-Mustafa&#8217;</em>sından seçilen bu metinlerinde Gazzâlî (ö. 505/1111), bir kişiye ya da zümreye küfür ve inkâr isnad etmenin her şeyden önce risâlete yönelik bilinçli bir yalanlayışla ve bu doğrultuda sergilenen inatçı bir karşı koyuşla ilgili olduğunun tespiti­ne odaklanır. Öncelikle küfür isnat etme fiilinin <em>{tekfir)</em> şer‘î bir hüküm ol­duğunu belirten Gazzâlî, metin boyunca konuya ilişkin temkinli bir tavır sergilemenin gerekliliğini temellendirmekte ve konunun İslâmî ilimlerde bulduğu karşılıkları ilkesel açıdan değerlendirmektedir. Bu bağlamda rah­met ve tekfîr arasındaki irtibatın ortaya konulmasına odaklanan Gazzâlî, küfür isnadının şer‘î hüküm olma niteliği üzerinden meseleye yaklaşarak hem hükmün atıf ve tatbiki hem de rahmetin tezahür ve ihatası bakımın­dan daraltılmasına ve genişletilmesine yönelik bir çerçeve sunar. Gazzâlî burada bir taraftan mutlak anlamıyla ve edebî cehennemlik hükmüyle yö­neltilecek bir tekfirin İslam ümmetine tatbikinin önünü almayı denerken, diğer taraftan Hz. Peygamber’in adının ve tebliğinin ulaşmadığı toplulukların da rahmet dairesi içerisinde bulunacağını söyleyerek anlatımını güçlen­dirir. İnsanların cehenneme atılma süreçleri hakkındaki rivayetler üzerine akidevî açıdan bir yorum çerçevesi belirleyen Gazzâlî, rahmetin gazaba üs­tünlüğüne ilişkin kabul bağlamında şefaati cehennem karşısında bir koru­naklı etki alanı olarak görür. Tekfir fiilinin kaynağının akıl olamayacağım, aksi takdirde te’vil her türlü kaynaklı olumsuz açılımın tekfir gerektireceği­ni, böyle bir bakış açısıyla fırkalara yaklaşmanın yetersizliğini vurgulama­sı, Gazzâlfnin şer‘î bir hüküm olarak tekfire ilişkin anlatımını ve rahmet dairesinin genişliğine ilişkin vurgularım gerekçelendiren temel hareket noktasıdır.</p>
<p><strong>Fasıl: [Küfür ve İmanın Tanımı]</strong></p>
<p>Taklitçi sınıfların tammlan sende konuyla ilgili bazı çelişkilere sebep olduğu için küfrün tanımını öğrenmeyi istediğini sanıyorum. Bil ki, bunun açıklaması uzun, <u>anlaşılm</u>a süreci karmaşıktır, fakat ben sana akıl yürütmende esas alabi­leceğin doğru ve her durumda sonuç veren <em>{muttaride mün&#8217;akise)</em> bir alamet ve­receğim. Bu alamet sayesinde çeşitli gruplan tekfir etmek ve yollan birbirinden farklı olsa bile “Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun elçisidir” sözün­den ayrılmadıkları, onunla çelişmeyip onu doğruladıktan müddetçe ehl-i İslam&#8217;a dil uzatmak gibi bir hataya düşmekten dönebilirsin. Tüm bunlardan sonra bana göre küfür, Rasûlullah’ın (s.a.s.) getirdiği şeyi yalanlamaktır <em>{tekzîb).</em> İman da onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır <em>{tasdik).</em></p>
<p>Buna göre, Yahudi ve Hıristiyan, Rasûlullah’ı yalanladığı için kâfirdir. Berâ- himî de evleviyetle kâfirdir, çünkü diğer rasûller gibi bizim Rasûlümüzü de inkâr etmiştir. Dehrî de evleviyetle kâfirdir, çünkü rasûllerle birlikte onlan göndereni, [yani Allah’ı] inkâr etmiştir. Bunların tekfir edilmesi küfrün kölelik ve hürlük gibi şert bir hüküm olmasına dayanır, çünkü tekfirin anlamı, [kâfirin] öldürül­mesinin mubah oluşuna ve cehennemde ebedî olarak kalışına hükmetmektir.</p>
<p>Küfrün anlaşılma biçimi de şeriata dayalıdır, dolayısıyla da ya nasla ya da nas tarafından belirlenmiş olana <em>{mansûs)</em> kıyasla bilinir. Yahudiler ve Hıris­tiyanların küfrü] hakkında da nas vardır, Berâhime, Seneviyye, Zenâdika ve Dehriyye de evleviyetle onlara katılırlar. Bunların hepsi rasûlleri yalanlama noktasında ortaktır. O halde bütün kâfirler, rasûlü yalanlar; rasûlü y<u>alanlay</u>an herkes de kâfirdir, işte bu her durumda doğru sonuç veren <em>(muttaride mün&#8217;aki- se)</em> bir alamettir. (&#8230;)</p>
<p><strong>Fasıl: [İlâhî Rahmetin Genişliği]</strong></p>
<p>Belki de şöyle düşünüyorsun: Sen tekfiri şer‘î naslan yalanlamak şeklinde an­lıyorsun. Hâlbuki insanlar üzerindeki İlâhî rahmeti daraltan bir kelâmcı değil, hüküm koyucu <em>(şâri*)</em> olarak Hz. Peygamber’dir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah Teâlâ kıyamet gününde Âdem’e buyurur: ‘Ey Âdem! Zür- riyetinden cehenneme gönderilecekleri çıkar.’ Âdem de ‘Ne kadarım?’ der. Allah Teâlâ buyurur: ‘Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzunu.’”<sup>1</sup> Yine Hz. Pey­gamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak­tır, onlardan sadece bir tanesi kurtuluşa erecektir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Buna cevabım şöyle olur: Birinci hadis sahihtir, fakat orada kastedilen ce­hennemde ebedî kalacak kâfirler değildir. Onlar cehenneme girerler ve ona arz edilirler ve orada günahları ve işledikleri kötülükler miktannca bırakılırlar. Gü­nah işlemekten masum olanlar ancak binde birdir, bu sebeple Allah Teâlâ “Siz­den cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem 19:71) buyurmuştur. Diğer yandan [hadiste geçen] “cehenneme gönderilecekler” ifadesi, onu günahla­rı ile hak edenler içindir, [fakat] bazı hadislerde belirtildiği gibi, şefaat sayesinde cehennem yolundan geri çevrilmek de mümkündür.</p>
<p>İlâhî rahmetin genişliğine delâlet eden çok sayıda hadis de buna şahitlik eder, bunlar sayılamayacak kadar fazladır. Biri Hz. Âişe’den (r.a.) rivayet edil­miştir: “Bir gece Hz. Peygamberi (s.a.s.) kaybettim ve hemen aramaya baş­ladım. Onu gördüğümde bir odada namaz kılıyordu. Başının üzerinde üç nur gördüm. Namazım bitirdiğinde ‘Ne oluyor? Sen de kimsin?’ dedi. Ben ‘Âişe, yâ Rasûlallah’ dedim. ‘Şu üç nuru gördün mü?’ dedi. ‘Evet yâ Rasûlallah’ dedim. ‘Birinci nurda Rabbimden bana birisi geldi ve bana Allah’ın <u>ümm</u>etimden yet­miş bin kişiyi hesapsız ve azapsız cennete girdireceğini müjdeledi. Sonra Rab­bimden ikinci nurda gelen bana Allah’ın ümmetimden yetmiş bin kişiden her biri yerine yetmiş bin kişiyi hesapsız ve azapsız cennete girdireceğini müjde­ledi, Sonra Rabbimden üçüncü nurda gelen, bana Allah’ın ümmetimden her bir kişi yerine yetmiş bin kere yetmiş bin kişinin hesapsız ve azapsız cennete gireceğini müjdeledi’ dedi. Ben de ‘Yâ Rasûlallah, ümmetinin sayısı bu kadar değildir!’ dedim. O da ‘Bedevilerden oruç tutmayan ve namaz kılmayanlar ile sayınız tamamlanır’ dedi.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>İlâhî rahmetin genişliğine delâlet eden bu ve benzeri rivayetler çoktur. Bun­lar Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetine hastır. Benim fikrime göre rahmet, ce­henneme ya bir an ya da bir saat kalacak kadar kısa, ya da haklarında “Ce­henneme gönderildiler” denilebilecek kadar uzun bir müddet için arz olunacak olsalar bile geçmiş ümmetlerin büyük kısmını kapsar. Hatta bana göre rahmet bizim zamanımızdaki Hıristiyan BizanslIların ve Türklerin çoğunu kapsaya­caktır. Kastettiğim, BizanslIların ve Türklerin uzak illerinde olup kendilerine davet ulaşmayanlardır. Bunlar Üç sınıftır: (i) Birinci sınıfa Hz. Peygamber’in ismi hiç ulaşmamıştır; onlar mazurdurlar, (ii) Bir diğer sınıfa Hz. Peygamber’in ismi, peygamberlik vasfı ve gösterdiği mucizeler ulaşmıştır. Bunlar İslam ül­kelerine komşu ve onlarla iç içe olanlardır. Bunlar cehennemde ebedî kalacak kâfirlerdir, (iii) Üçüncü sınıf ise iki sınıf arasındadır. Onlara Hz. Peygamber’in ismi ulaşmış, fakat peygamberlik vasfı ve özellikleri ulaşmamıştır. Aslında on­lar çocukluklarından itibaren peygamberlik iddiasındaki yalancı ve ortalığı ka­rıştıran Muhammed isminde birinden bahsedildiğini duymuşlardır. Bu, bizim çocuklarımızın Mukanna*<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[4]</sup></a> isminde yalan yere peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancıyı duymalarına benzer. Bu grup bana göre birinci sınıfa girer, bunlar peygamberin özelliklerini işitmemiş olsalar da bunların tam zıddını duymuşla­dır. Bu da kişiyi [peygamberliğin doğru özellikleri üzerinde] düşünme ve araş­tırmaya yönlendirmez.</p>
<p>Diğer hadisteki “Onlardan sadece bir tanesi kurtuluşa erecektir” kısmı farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Bir rivayette bu kısım “Onlardan ancak biri helâk olacaktır” şeklindedir, fakat meşhur olam birincisidir. “Kurtuluşa eren” ile kas­tedilen, cehenneme gönderilmeyecek ve şefaate ihtiyaç duymayacak olanlardır. Hatta zebanilerin cehenneme atmak için tuttukları insanlar bile mutlak anlam­da “kurtuluşa eren’Ter arasında sayılmaz. Bu zebanilerden şefaat sayesinde kur- tulsalar da bu değişmez.</p>
<p>Bir başka rivayette ise “Zındıklar haricinde hepsi cennettedir, onlar da tek bir fır<u>kadır</u>” denmiştir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[5]</sup></a> Rivayetlerin tümünün sahih olması mümkündür. Helâk olacak tek bir grup varsa, bunlar cehennemde ebedî kalacak olanlardır, böylece helâk olacak bu tek grup kurtuluşlarından ümit kesilenler olmuş olur. Çünkü helâk olduktan sonra bunlardan iyilik ümit edilmez. Kurtuluşa eren tek bir grup var ise de bunlar cennete hesapsız ve şefaate ihtiyaç duymadan girecek olanlar­dır. Çünkü hesaba çekilen mutlaka azap görür, o da kurtuluşa ermiş sayılmaz. Şefaate ihtiyaç duyansa bir tür zillete düştüğü için mutlak surette kurtuluşa ermiş sayılmaz. Bunlar iki uçtur ve insanların en kötüleri ve en iyilerini ifade ederler. Diğer grupların tümü de bu iki derece arasında olurlar: (ii) Yalnızca hesaba çekilip azap görecek olanlar (ii) Cehenneme yaklaşıp sonra ondan şefaatle kurtulacak olanlar.(iii)Cehenneme girip sonrasında inançlarındaki kusurları ve bid&#8217;atları oranında ve günahlarının çokluğu ve azlığı nispetince orada [kalıp] sonra çıkartılanlar.</p>
<p>Bu ümmetten olup cehennemde ebedî kalarak helak olacaklar ise tek bir gruptur. Onlar Rasûlullah’ı yalanlamış ve genelin faydasını gözeterek <em>(masla­hat)</em> yalan söylenmesini câiz görmüşlerdir. Diğer ümmetlerde ise kim Rasûhıl- lah’ın ortaya çıkışı ve özellikleri yanında ayın ikiye yarılması, çakıl taşlarının teşbihi, parmaklarından su kaynaması gibi harikulâde mucizeleri ve fesâhat ehline meydan okuduğu ve onları aciz bırakan Kur’ân mucizesi tevatür yoluy­la bir şekilde kulaklarına ulaştıktan sonra onu yalanlarsa, bu haber onlara ulaştığında ondan yüz çevirip uzaklaşır, üzerinde düşünüp akıl yürütmez ya da tasdike yanaşmazsa, işte bu kişi inkârcı bir yalancıdır, kâfirdir. Bu gruba ülkeleri İslam beldelerinden uzakta kalan Rumların ve Türklerin çoğu girmez. Hatta bana göre bu kişi eğer bir dine mensupsa ve dünya hayatını âhiret haya­tına tercih edenlerden değilse, bunu işittikten sonra bu haberin onda işin ha­kikatinin ortaya çıkması için araştırmaya koyulma isteğini doğurması gerekir. Eğer bu haber onda böyle bir isteği doğurmuyorsa bu, dünyaya itimadı ve din islerine önem vermeyip bu konuda korkudan emin olması sebebiyledir, bu da küfürdür. Böyle bir isteği olur da araştırmaktan geri durursa, bu da aynı şekil­de küfür olur.</p>
<p>Hatta <u>hang</u>i dinden <em>(millet)</em> olursa olsun Allah’a ve âhiret gününe iman eden­lerin <u>har</u>ikuladelikler sebebiyle [zihninde] beliren problemleri araştırmaktan geri <u>kalmalar</u>ı mümkün değildir. Eğer eksiksizce düşünme ve araştırma ile uğ­raşır ve bilgi arayışı tamamlanmadan ölüm vaki olursa, o da aynı şekilde affe­dilmiş olur. Rahmetin genişliği onu da kapsar. Öyleyse yüce Allah’ın rahmetini geniş tut ve ulûhiyete dair meseleleri sınırlı ve şekilsel ölçülerle ölçme!</p>
<p>Bil ki âhiret dünyaya yakındır, “Yaratılışınız ve diriltilmeniz tek bir nefsin (yaratılması ve diriltilmesi) gibidir” (Lokman 31:28). Nitekim ehl-i dünyanın çoğu ya nimette ya selamette veya ona gıpta eden bir durumdadır ve mesela dünyada kalmak ile ölüm ve yok olmak arasında seçim hakkı sunulsaydı onları seçmezlerdi, [dünyayı seçerlerdi]. [Bu dünyada] ölümü temenni edecek kadar azap içinde olan kimse nadirdir. Aynı şekilde âhirette cehennemden çıkarılan­lar ve ondan kurtulanlara göre cehennemde ebedî kalanlar da nadirdir. Zira [Allah’ın] rahmet sıfatı senin hallerinin değişmesiyle değişmez. Neticede âhi­ret ve dünya, senin hallerinin değişmesinden ibarettir. Eğer durum bu şekilde olmasaydı Hz. Peygamber’in şu hadisinin bir anlamı olmazdı: “Allah’ın kitâb-ı evvelde [yani levh-i mahfuzda] yazdığı ilk şey: Ben Allah’ım, Benden başka ilâh yoktur, rahmetim gazabımı geçmiştir. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Mu- hammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik eden için cennet vardır.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Bil ki, basiret ehline İlâhî rahmetin [gazabı] geçmesi ve kapsayıcı oluşu, âyet­ler ve hadislerden <em>(ahbâr ve âsâr)</em> işittiklerinin yanı sıra bazı sebepler ve mükâ- şefelerle de keşfolunmuştur. Fakat bunu anlatmak vakit alır. O halde iman ile salih ameli bir araya getirirsen Allah’ın rahmeti ve mutlak kurtuluşla sevin, bu ikisine sahip olamazsan da mutlak helâki bekle. Eğer imanın <em>(tasdik)</em> esasların­da <em>yakîn</em> sahibi isen fakat bazı yorumlarda hatan veya şüphen, ya da amellerde kusurun varsa [eğer amellerin salih değilse] o zaman mutlak kurtuluşa heves­lenme. [Böyle bir durumdaysan] bil ki, bir müddet azap gördükten sonra kurtul­makla, getirdiği her şeyde doğruluğunu kesin olarak bildiğin kimseden ya da bir başkasından şefaat görme arasmdasın. Allah’ın lütfü ile şefaatçilerin şefaatine ihtiyaç duymayacak hale gelmeye çalış, çünkü [aksi takdirde] iş tehlikededir.</p>
<p><strong>Fasıl: [Tekfirin Kaynağı]</strong></p>
<p>Bazı kimseler tekfirin kaynağının şeriat değil, akıl olduğunu, Allah hakkında bilgisi olmayanın kâfir, O’nu bilenin ise mü’min olduğunu düşündüler. Onlara şöyle denir: <u>[Kâfir</u>in] öldürülmesinin mubah oluşu ve cehennemde ebedî kalışına dair h<u>üküm</u>, şer‘î bir h<u>üküm</u>dür, şeriat gelmeden önce bu hü<strong><span style="text-decoration: line-through;">kmün</span></strong> bir <strong><span style="text-decoration: line-through;">anlamı </span></strong>yoktur. Eğer b<u>ununl</u>a şâri‘in, [yani Hz. Peygamberin söylediklerinden] <strong><span style="text-decoration: line-through;">A</span></strong>l<strong><span style="text-decoration: line-through;">l</span></strong>a<strong><span style="text-decoration: line-through;">h </span></strong><u>hakkında</u> bil<u>gis</u>i olmayanın kâfir oluşunun çıkarılabileceğim kastediyorlarsa, [<u>kâfir</u>in <u>Allah hakkın</u>da bilgisi olmayan ile] sınırlandırılması mümkün değildir, çünkü Rasûlullah ve âhiret hakkında bilgisi olmayan da kâfirdir.</p>
<p>Sonra, bu kimseler eğer [kâfir olmayı] Allah Teâlâ’mn zâtına dair bilgisizliğe, O’nun v<u>ar</u>lı<u>ğını</u> veya vahdâniyetini inkâra mahsus görür, fakat sıfatlan buna dâhil etmezlerse, belki buna bir dayanak bulmaları mümkündür. Fakat eğer sıfatlarda bilgisiz olanları da cahil ve kâfir kabul ederlerse, o zaman bekâ ve kıdem sıfatlarını inkâr edenlerin, ilim sıfatı üzerine zâit bir sıfat olarak kelâm sıfatını inkâr edenlerin, <em>semi&#8217;</em> ve <em>basîr</em> sıfatlarını ilim sıfatı üzerine zâit bir sıfat olarak inkâr edenlerin, Allah’ın görülmesinin <em>(ru’yet)</em> mümkün oluşunu inkâr edenlerin, [Allah’a] yön tayin edenlerin, zâtında ya da herhangi bir mahalde olmadan, sonradan meydana gelen bir iradesi olduğunu söyleyenlerin ya da bu konuda muhalif olanları tekfir edenlerin de tekfir edilmesi gerekir.</p>
<p>Özetle, [tekfirde akıl yürüterek bir sonuca ulaşmaya çalışmak beyhudedir. Akıl yürütmeye tâbi olunursa], Allah’ın sıfatlarıyla ilgili bütün konularda [hataya düşenleri] tekfir gerekir. Bu, dayanağı olmayan bir hükümdür, Sıfatlardan bir kısmını diğerlerinden ayıracak olursa, bunun için bir ölçüt ve illet bulamaz, böylece bu konuda bir belirleyici olarak [Rasûlullah’ın getirdiği şeyleri] yalan­lama <em>(tekzîb)</em> [ölçütünü edinmekten] başka bir yol kalmamış olur. Çünkü bu öl­çütle [tekfirin kapsamı] rasûlü ve âhireti inkâr edenleri de kapsayacak şekilde genelleştirilip, te’vil ediciler dışarıda bırakılabilir.</p>
<p>Sonra şu da var ki, te’vil veya yalanlama <em>(tekzîb)</em> türünden bazı meselelerde şüphe ve tartışmanın olması muhtemeldir, öyle ki te’vil uzak yolla gerçekleşir ve bu konuda zanla ve içtihat gereğince hüküm verilir. Nitekim sen bunun içtihada dayanan bir mesele olduğunu zaten öğrenmiştin.</p>
<p><strong>Fasıl: [“Beni Tekfir Edeni Ben de Tekfir ederim, </strong><strong>Etmeyeni de Etmem” Diyenlerin Hatalı Oluşu]</strong></p>
<p>Bazı kimseler “Ben ancak beni tekfir eden fırkaları tekfir ederim, beni tekfir etmeyenleri ise etmem” demiştir. Bu yaklaşımın bir dayanağı yoktur. Şayet “Hz. Ab (r.a.) imamete [diğer üç halifeden] daha lâyıktır” diyen bir kimsenin sözü küfre yol açmıyorsa, bu görüşte olan [bir mezhebe mensup] kimse, hata yaparak buna muhalefet edenlerin kâfir olduğunu zannederse, kâfir olmaz. Bu şer! bir meselede yapılan hatadır.</p>
<p>Benzer şekilde, [Allah’a] bir yön tayin ettikleri için Hanbelîler tekfir edilmi- yorlarsa, yön tayinini olumsuzlayan kimseler, hata edilerek ve te’vilci değil de yalanlayıcı <em>(mükezzib)</em> olduğu düşünülerek neden tekfir edilsinler?!</p>
<p>Hz. Peygamber’in “İki Müslümandan biri diğerine küfür konusunda iftira ederse bu itham ikisinden birine döner”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[7]</sup></a> hadisinde, “halini bilmesine rağmen onu tekfir etmesi” kastedilmiştir. Çünkü kim kendisinden başkasımn Rasûlul- lah’ı tasdik ettiğini bilip sonra da onu tekfir ederse tekfir edenin kendisi kâ­fir olur. Eğer onun Rasûlullah’ı yalanladığını zannederek tekfir ettiyse, o şahıs hakkında hata etmiş olur, çünkü onun yalancı ve kâfir olduğunu zannetmiştir, fakat aslmda değildir, o zaman bu yaptığı küfür olmaz.</p>
<p>[Tekfir konusundaki] genel kaidenin anlaşılması en zor olan kısımlarına ve uyulması gerekli esaslara dikkat çektiğimiz tekrar eden açıklamalar yaptık, ar­tık bununla yetinmebsin. Vesselam.</p>
<p><strong>Mesele:</strong> <strong>[Câhız’ın İctîhadda Hata-İsabet Konusundaki Görüşü]</strong></p>
<p>Câhız der ki: “Yahudiler, Hıristiyanlar ve Dehrîler gibi, İslam dinine muhalif olanlar, kendi inançlarının dışındakilere karşı inatçı bir tutum içerisinde iseler günahkârdırlar. Düşünüp araştırmış, fakat gerçeği yine de bulamamış iseler, bu takdirde günahkâr olmayıp mazurdurlar. Düşünüp araştırmanın gerekliliğini bilmedikleri için araştırmamış iseler yine mazurdurlar. Azab görecek olan gü­nahkâr ise yalnızca inatçı davranandır. Çünkü Allah Teâlâ hiç kimseye gücünün üzerinde yük yüklemez. İnatçı olmayan diğerleri ise öğrenmenin yolu kendile­rine kapanmış olduğu için gerçeği idrakten aciz düşmüş ve Allah korkusuyla inançlarına bağlı kalmışlardır.”</p>
<p>Câhız’ın söyledikleri aklen imkânsız değildir. Şayet taabbüd bu yönde varid olsaydı, ki bu mümkündür, böyle düşünebilirdik. Ne var ki, vaki olan bunun ak­sidir. Bu yüzden Câhız’ın bu görüşü, zarurî semi delillerle bâtıldır. Biz Hz. Pey- gamber’in namaz ve orucu emrettiğini nasıl zarurî olarak biliyorsak, aynı şekilde Yahudi ve Hıristiyanlara kendisine iman edip tâbi olmayı emrettiğim ve ken­di inançları üzerinde ısrar etmeleri sebebiyle onları kınadığım da aynı şekilde zarurî olarak biliyoruz. Bunun içindir ki Hz. Peygamber, onların hepsine karşı savaş a<u>çmış</u> ve içlerinden büluğa eren erkeklerin izânm kaldırtıp baktırmış ve büluğa erdi<u>ğini</u> anlayınca öldürtmüştür. Onların içerisinde bile bile inatçı dav­rananların sayıca az olduğu kesin olarak bilinmekteydi. Onların çoğunluğu, Hz. Peygamberdin mucizelerinden ve doğru sözlülüğünden habersiz olarak sırf tak­litçilik yaparak atalanmn dinlerini taklit eden kişilerdi. Kur’ân’da buna delâlet eden pek çok âyet v<u>ar</u>dır- “Bu, kâfirlerin zanmdır. Vah o kâfirlere ki, ateşten na­siplerini alacaklar” (Sâd 38:27), “İşte sizi zelil eden, Rabbinize karşı beslediğiniz bu zandır” (Fussılet 41:23), “Onlar sadece zannediyorlar” (Bakara 2:78, Câsiye 45:24), “Kendilerinin (sağlam) bir şey üzerinde olduklarını zannediyorlar” (Mü­câdele 58:18), “Onların kalplerinde hastalık var” (Bakara 2:10; Müddessir 74:31).</p>
<p>Kısaca söylemek gerekirse, Allah ve Rasûlünün tekzipçi kâfirler hakkında- ki kınamaları Kitap ve sünnette epeyce vardır. Câhız’ın “Allah onlara güç yeti- remeyecekleri şeyi nasıl yükler?!” sözüne gelince; biz Allah’ın onları mükellef tuttuğunu zarurî olarak biliyoruz. Şimdi onların buna güç yetirip yetiremeyeceklerine bakalım. Allah, ihsan ettiği akıl, ortaya koyduğu deliller ve akıllan uyanp istidlâl güdülerini harekete geçiren peygamberler sayesinde buna güç ye tirebileceklerine dikkat çekmektedir. Ta ki peygamberlerden sonra hiç kimsenin Allah’a karşı öne süreceği bir hüccet kalmasın.</p>
<p>Editör:Ercan Alkan-Rahim Acar &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.5,syf:92-99</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[]</a> Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâlî, <em>Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka,</em> Beyrut: Dâ- ru’l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulun­durulmuştur: Gazzâlî, <em>Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü,</em> çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâlî, <em>Mustasfâ: İslâm Hukukunun Kaynakları, çev.</em> Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, s. 913-914.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[1]</a> Buhârî, “Tefsir (Hac)”, 1, “Tevhîd”, 32; Müslim, “îmân”, 379.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> Ebû Dâvûd, “Sünne”, 1; Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned,</em> e. III, s. 120; c. IV, s. 102.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[3]</a> îbn Hacer, <em>Fethü’l-bârî,</em> nşr. Abdullah b. Bâz, Beyrut: Dâru’l-ma&#8217;rife, ts., c. XI, s. 411.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[4]</sup></a> Mukanna* el-Horasânî (ö. ykl. 161/778), Abbâsîler döneminde Mâverâünnehir bölgesinde önce peygamberlik ardından da ilâhtık iddiasında bulunan aslen Belhli sihirbaz bir isyancıdır</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[5]</a> Ukaylî, <em>Kitâbü’d-Du‘afâ,</em> nşr. Muhammed es-Selefi, Beyrut: Dâru’s-sumay&#8217;î, 2000, e IV s 1348</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[6]</a> Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 1, “Tevhid”, 55; Müslim, “Tevbe”, 14-16.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><strong>[7]</strong></a><strong> Buhâri. -Edeb’, 73; Müslim, “Kitâbû’l-îmân&#8221;, 111.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/">Tekfîr ve İlâhî Rahmetin Genişliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-ve-ilahi-rahmetin-genisligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Nov 2024 15:05:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Agnostisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şüphe]]></category>
		<category><![CDATA[fideizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27176</guid>

					<description><![CDATA[<p>Enis Doko, Gazalî’nin bir ara agnostik olduğunu söylüyor. Bazıları da Gazalî’nin 6 aylık gibi bir dönemde sofist ol­duğunu iddia ediyor. Oysa agnostizm veya sofizm bizzat Tanrı­nın yahut bilginin varlığından şüphe içerisinde olmak demektir. Agnostiğe göre Tann’mn varlığını ve yokluğunu ispat edecek kadar yeterli delil yoktur. Bunlar sadece bir yöntem olarak de­ğil, epistemik olarak da ontolojik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/">Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-13196 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4-240x300.jpg" alt="" width="240" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4-240x300.jpg 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4.jpg 320w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></a></p>
<p>Enis Doko, Gazalî’nin bir ara agnostik olduğunu söylüyor.</p>
<p>Bazıları da Gazalî’nin 6 aylık gibi bir dönemde sofist ol­duğunu iddia ediyor. Oysa agnostizm veya sofizm bizzat Tanrı­nın yahut bilginin varlığından şüphe içerisinde olmak demektir. Agnostiğe göre Tann’mn varlığını ve yokluğunu ispat edecek kadar yeterli delil yoktur. Bunlar sadece bir yöntem olarak de­ğil, epistemik olarak da ontolojik olarak da şüphenin varlığını asd kabul ediyor. Gazalî, hayatının bir döneminde azıcık da olsa Allahın varlığından şüphe içerisinde oldu mu? Biz şüphe ile imanın bir arada olmayacağını biliyoruz. Gazalî, acaba şüphe ile birlikte mi iman etmiş oldu?</p>
<p>Gazalî’nin kendi krizini anlattığı <em>el-Munkız mined-dalal </em>adlı eserinde söylediklerinden anladığım şudur: Gazalî bir kriz yaşıyor, ama bu bir iman krizi değildir. Burada Allah’ın varlı­ğından şüphe etmiş değildir. Bu açıdan inanç krizi yaşamıyor. Allah’ın var olduğunu, tek olduğunu kabul ediyor. Burada sı­kıntı yok Ancak bunu ispat etmenin yöntemi olarak kelamı da felsefeyi de masum imam anlayışını da reddediyor, kabul et­miyor. Çünkü özellikle kelam ve felsefe akıl yürütmelere da­yanıyor ve akıl yürütmeler her zaman hatalı sonuç verebiliyor. Aklın yanılma ihtimali her zaman var. Üstelik akıl yürütmeler bir noktadan sonra bıktırıcı, usandırıcı ve sıkıcı olabiliyor. Akıl yürütmeler hatalı olduğu için şimdi Allah’ın varlığı da batıl mı olacak? Hayır. İşte Gazalî bu noktada yöntem olarak kesinliği ortaya koyacak bir arayış içerisine giriyor. En güzel ve kesin ispat yöntemi olarak da tasavvuf! yöntemi kabul ediyor. Şimdi bir başkası da tasavvuf! yöntemi eleştiri konusu yapsa bu Al­lah’ın varlığından şüphe içerisinde olduğunu mu gösterecek?</p>
<p>Enis Doko demişken belirtmem gerekir ki, kendisi, agnos­tiklere karşı hoş bir tutum içinde. Onun için Gazalî’yi de mal­zeme olarak kullanıyor. Dahası da var: Doko’nun bir twitine muttali oldum. Kısa bir video da yayınladı. Şaşırdım kaldım doğrusu. Şunu diyor kısaca: “Bir kişi hem Müslüman hem de agnostik olabilir. Ahlaksız Müslüman olabiliyor. Amelsiz Müs­lüman olabiliyor. înancmda şüpheli olan niye Müslüman ol­masın. Böyle bir Müslümanlık ideal olmasa bile kişi yine de Müslüman olabilir. Mesela bir agnostik Tanrı’nın varlığına ve yokluğuna inanmadığı halde bir dinin amellerini yapabilir. O zaman o kişi Müslüman demektir.”</p>
<p>Bu, işin özeti. Bundan sonra bunu teyid etme babında de­mediğini bırakmıyor! Şöyle diyebilmiştir: Gazali ve pek çok kişi bir müddet agnostik bir süreç yaşamıştır. Sahabeden de şüphe beyan edenler var. Peygamberimiz onları dışlamak ye­rine “işte iman bu” diyerek onları dışlamamıştır. Doko, burada vesveseyi şüphe olarak anlıyor! Oysa vesvese şüphe değildir. Dahası Hz. Peygamber, vesvesenin kendisine iman dememiş­tir. Vesvese iman olabilir mi?! Hz. Peygamberin iman dediği şudur: Şeytan, kişiye vesvese veriyor, onu ayartmaya çalışıyorsa o kişide iman var demektir. Hırsız boş eve girer mi? Şeytan da işte iman olmayan kalbe vesvese veremez. Dolayısıyla hadis­lerde vesvese kavramı daha çok şeytan tarafindan insanın içine atılan ve onun imanına zarar vermeyi amaçlayan tehlikeli so­ruları, düşünceleri belirtir.</p>
<p>Burada bir felsefeci olan Doko’nun hadislerden delil getir­mesinin ilginç olması bir yana güzel bir tarafi da vardır. Demek ki, delilsiz, hadissiz, sünnetsiz olmuyor. Peki hadisleri anlaya­biliyor muyuz? Bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyo­rum. Evet, hadislerde vesvesenin iman olduğu geçer, ama aynı hadislerde Peygamberimizin vesveseden Allaha sığındığı da geçer. Şöyle bir hatırlayalım:</p>
<p>Hz. Peygamber, Arafat gecesinde yaptığı duada, &#8220;Allahım! Vesveseden sana sığınırım” diye dua etmiştir. (Tirmizî, Duâ, 78) Hadislerde her insanın bir şeytanının bulunduğu <em>(Müs- ned,</em> I, 385; Dârimî, Rikak, 25), kanın damarlarda dolaşması gibi şeytanın da insanın içinde dolaştığı (Buhârî, Ahkâm, 21; Bed’ü’l-halk, 11; Ebû Dâvûd, Savm, 78) bildirilir. Gazzâlî bu hadisi, &#8220;şeytanî tesirlerin iç dünyamıza sirayet etmesi” şeklinde yorumlar; kendisinin de zaman zaman hiç beklemediği du­rumlarda kalbine değişik vesveseler doğduğunu söyler. <em>(Kanû- nüt-tevil,</em> s. 12-13)</p>
<p>Yukarıdaki iddiada dile getirildiği gibi bazı müslümanlar Resûl-i Ekrem’e gelerek içlerinden, söylemeye dahi cesaret ede­meyecekleri vesveseler geçtiğinden yalanmışlardır. Resûlullah da bu durumun onlardaki kesin ve katıksız imana delâlet etti­ğini, <u>ümm</u>etinin bu tür vesveselerden dolayı -telkin edilenleri yap<u>madıklar</u>ı sürece- sorumlu tutulmayacağını beyan etmiş­tir. (Müslim, îmân, 201-205, 211) Hâris el-Muhâsibî’ye göre Resûlullah, sahâbîlerdeki bu duyarlılığı vesvese konusunda so­rumluluklarım yerine getirmeleri noktasında yeterli saymıştır. Zira insanlardan içlerindeki vesveseleri söküp atmalarını bek­lemek kendi tabiatlarını değiştirmelerini istemek anlamına ge­lir, bu da irade gücünü aşar. Vesvese konusunda sorumluluktan kurtulmak için aklın ve bilginin gereğine göre davranarak ves­vesenin etkisini önlemek yeterlidir. <em>(er-Ri<sup>(</sup>âye,</em> s. 188-189,249- 250). Âlimlerin belirttiğine göre ilgili hadislerde kesin imana delâlet ettiği bildirilen şey şeytan tarafindan insanların içine atı­lan vesveseler değil, onları anlatmayı dahi kendileri için ateşte yanmaktan daha tehlikeli görerek bundan derin üzüntü duyan müslümanların bu konudaki sadakat ve duyarlılıklarıdır. İşte imana delalet eden şey budur. Yukarıda dediğimiz gibi bun­lar şeytanın imanı yerinden sökmek için mü’minin kalbine at­tığı gelip geçen düşüncelerdir. Esasen şeytan, başka yollardan saptıramadığı müminlere vesvese verir; inkâr ve İsyana sapan­lar zaten şeytanın oyuncağıdır, onlara vesvese vermesine gerek yoktur. Resûl-i Ekrem bu tür vesveselerden yakınanlardan bi­rine, “Allah’a hamdolsun ki şeytan size vesveseden başka bir yolla zarar verememiştir”; başka birine de, “Allah’a hamdol­sun ki şeytanın tuzağını vesveseye çevirdi” demiştir. <em>(Müsned, </em>I, 340; ayrıca bk. I, 235; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 109) (Bk. DİA..“Vesvese” maddesi)</p>
<p>Doko, peygamberimizden insanları dışlamamayı, kazanmayı öğrendiğini söylüyor! Allah’ın varlığı aklî delillerle bilinmez, diyen sufiler varmış! Bunlar teistik agnostikmiş!! Batıda fıdeistler agnostik teistlermiş. Kendisi ise agnostik değil, rasyonel teistmiş. Daha da ilginci videosunda teistleri yüzde 51 Tanrı ve nübüvvete inanan olarak zikretmesi!! Çok ilginç!! Acaba ken­disi de bir teist olarak yüzde 51 mi Allah’a inanıyor?! İnanı­lacak gibi değil! O zaman Kur’an’a iman nedir? Yoksa Doko yüzde 51 mi Kur’an’ın Allah’tan bir vahiy olduğuna inanıyor?! Öyle ya! Şüphe içerse de Allah’a iman olduğuna göre şüphe­miz olsa da Kur’an’ın Allah’tan geldiğine iman olmaz mı? İman ve şüphe, maalesef yanyana&#8230;</p>
<p>İman ve şüphe demişken Taha Abdurrahman aklıma geldi. Taha Abdurrahman, şüphe metodu nerede ve nasıl uygulanmalı diye soruyor. Taha Abdurrahman, şüphe metodunu batıklardan alarak kendi din, kitap ve medeniyetine uygulayan Müslüman­ların yaptığını eleştiriyor ve ufuk açıcı tasnifler ortaya koyuyor. Buna göre modernist müslümanlar şüphe metodunu batıklar­dan ahp Kur’an incelemelerinde kullanıyorlar. Bu da hem iş­leri karıştırmak hem de inançlarda ciddi sarsıntılara sebep ol­mak anlamına geliyor. Şöyle: Şüphe metodu, maddi olgular sahasına münhasırdır. Burada uygulanırsa fayda verir, bilginin artmasına sebep olur. Zira bu alanda sadece görüntü ile yeti­nilmez, ciddi deneyler yapıhr, deneyler tekrarlanır, şüphe izale edilmeye çahşıhr ve bir şekilde bilgiye ulaşılır.</p>
<p>Batıda bir takım bilim adamları bu şüphe metodunu Tevrat ve inciTe uygulamış, bu kitapların otantik olmadığına dair ciddi sonuçlara ulaşmışlardır. Bu da Kutsal kitaplara olan inancı za­yıflatmıştır. Maalesef Müslümanlar da bu metodu alıp Kur’an ve bizim tarihimize uygulamışlardır. Ve sonuç aynıdır: Kur’an’a olan inanç, değerlere olan inanç zayıflamıştır. Oysa Kur’an ayet­leri maddi olgular sahasına ait değildir; değerler sahasına aittir. Dolayısıyla Kur’an ayetleri noktasında bizi hakikate ulaştıracak yol şüphe yolunun tam zıttı bir yolu izlemektir. Bu yolun şeksiz iman olduğunda şüphe yoktur. Zira bir değere iman arttıkça o değer de kendini iman eden kişiye daha fazla açar. O değere iman azaldığında ise değerin açılımı eksik olur. Bir değere karşı tam bir şüphenin olması durumunda ise imandan eser kalmaz.</p>
<p>İman meselesini Batılı kavramlarla izah etmeye çalışmanın sonucu budur. Rasyonel değil de, agnostik teist varmış ve ola­bilirmiş! Ne kadar var, var mı, doğru mudur, bilmiyorum. Ama olsun, önemli değil, Batı burası, her şey olabilir. Peki agnos­tik mümin olunabilir mi? Asla! Kur’an’a bakıyoruz, iman me­selesinin kesin olduğunu görüyoruz. İnanan için durum böyledir. İşte birkaç ayet:</p>
<p><em>“Hâlbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.”</em> (Necm, 28)</p>
<p><em>“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz”</em> (Yûnus, 36)</p>
<p><em>“De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başkasına uymuyor ve sadece yalan söylüyorsunuz.” </em>(Eriâm, 148)</p>
<p><em>“Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar”</em> (Câsiye, 24)</p>
<p>Hristiyanların durumu ve Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi inançları konusunda da Cenâb-ı Hak, <em>“Bu hususta zanna uy- mak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.” buyuruyor.</em> (Nisa, 157)</p>
<p>Bu kadar ayet bir kesin bilginin, bir de zannî/şüpheli bil­ginin olduğunu söylüyor. Tevhid, yani hakikat, yani Allah’ın birliği kesin bilgidir. Onun dışında olan şirk, küfür, ateizm, deizm, agnostisizm vs. zannî nilgilerdir. Bunların kesin bilgi, tevhid karşısında hiçbir değerleri yoktur. Hal böyle iken ag- nostizme hoşgörülü yaklaşıp böyle bir İmanın geçerli olabile­ceği nasıl söylenebilir?</p>
<p>Tam da bu noktada bir hususu hatırlatmak gerekir: Objek­tif kesinlik ile sübjektif kesinliği karıştırıyor Doko! Evet, Al­lah’ın varlığı objektif bir kesinlik değildir. Yani herkesi bağla­yıcı, mecbur bırakan bir bilgi değildir. Olması da gerekmez. Çünkü olursa imtihan sırrına aykırı olur. O halde Allah, her­kesin görüp inanmak “zorunda” kalacağı bir konu, bir inanç değildir. Bu sebeple herkese “bak, ben inanıyorum, sen de ina­nacaksın!” denilemez. Zaten böyle olsa imtihan gerçeği orta­dan kalkardı. Allah isteseydi, herkes mü’min olurdu. Ama iste­medi, bu durum ayetle sabit. Bununla birlikte Allah’ın varlığı inanan için kesindir, yüzde 100’dür. Buna sübjektif kesinlik di­yebiliriz. Şöyle ki; aç-susuz bir insanı veya midesi ağrıyan bi­rini düşünelim. Açlık veya hastalık o insan için kesindir. Ama karşıdaki insan için kesin olmayabilir. Tok ne anlar açın ha­linden misali&#8230; Şimdi bu durumda aç olan insan için yüzde 51 açtır veya hastadır diyebilir miyiz? Hayır! O kişi için açlık veya hastalık yüzde yüzdür. Ama karşıdaki insan için bu du­rum, yüzde 51 veya 90 olabilir. Bunun gibi kişi için kesinlik arzeden nice olay vardır. Adam birini öldürmekle suçlanır. O adam katil olmadığına kesin inanır. Ama deliller, şahitler onun aleyhinedir. Katil olmadığı halde ceza alır. O halde meseleleri karıştırmamak gerekir.</p>
<p>İlaveten söylebiliriz ki, Allah’a iman burada saydığımız gibi tamamen sübjektif bir kesinlik de değildir. Dış alemde de O’nun varlığına işaret eden nice deliller konulmuştur. Aklını kullananlar için elbette bunda ibretler vardır. Allah öyle buyur­muyor mu? “Kuran ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara dış dünyada, çevrelerinde ve kendi içle­rinde bulunan delillerimizi hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?” (Fussilet, 53) Ama neticede kimse bunlar sebebiyle inanmak zorunda değil­dir. Zaten Allah dileseydi, herkes iman ederdi, ama dilemedi.</p>
<p>Şimdi bu dediğimizi muhtemelen Doko’nun sevdiği Batı diliyle ifade etmeye çalışalım. Iman-tahkik-akıl ilişkisi konu­sunda üç görüş vardır.</p>
<p><em><strong>1.Katı akılcılık (Teizm):</strong> Bu anlayışa göre aklî bir delil ol­madan iman olmaz.</em></p>
<p><em><strong>2.Katı imancılık (Fideizm):</strong> Buna göre dinî inanç sistem­leri rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutulamaz. Yani iman için soyut ve çıkarımsal delillere ihtiyaç yoktur.</em></p>
<p><em><strong>3.Eleştirel akılcılık</strong>: Eleştirel akılcılığı tanımlamanın en iyi yolu, onun her iki yanında bulunan katı akılcılık ve katı imancılıktan farklı olan yönlerini ortaya koymaktır. Eleştirel akıl­cılıkta fideizme benzemeksizin dinî inançların rasyonel ola­rak değerlendirilmesinin mümkün olduğu kabul edilir. Fakat o, katı akılcılığa benzemeksizin bu değerlendirmenin kesin ve herkes tarafindan kabul edilmesi gereken kanıtlarla temellen­dirilmiş olmasını zorunlu görmez.</em></p>
<p>Benîm şahsen meylettiğim görüş budur. Bu görüş yuka­rıda sübjektif kesinlik dediğim hususu da teyid etmektedir. Zira imanın herkesi kabule zorlayan delillerle temellendirilmesi zorunlu değildir. Zaten herkesi kabule zorlayan bir delil varsa orada imandan bahsedilemez. Bununla birlikte ferdin kabul ettiği bu iman kendisi açısından kesindir, şüphe barındırmaz.</p>
<p>Gelelim diğer ifadelere&#8230; Tanrının varlığına ve yokluğuna inanmayan bir agnostik herhangi bir dinin amellerini yapabilir­miş! YaniTanrı’nın varlığından şüphe içinde olan birinin namaz kıldığını düşünelim! “Tanrı’nın varlığından emin değilim, ama olabilir de&#8230; Bana namaz kıl, demiş. Aslında böyle bir emir ol- mayabilir de&#8230; Ama ben belki Tanrı vardır diye böyle bir na­maz kılsam hiç de fena olmaz!” Düşünebiliyor musunuz? Ben düşünmek dahi istemiyorum. Bir din bu kadar sulandırılabilir mi? Ahlaksız, amelsiz Müslüman olabiliyor, inançsız Müs­lüman niye olmasın?! Adama &#8220;kafan yerinde mi? Ne içtin de bu hale geldin?” diye sorarlar. Bu, kafayı yiyip nirvanaya ulaş­mak değil de nedir?</p>
<p>Aslında bunlara cevap vermeye değmez, diyesim geliyor içimden. Deve misali, neresine cevap vereceksin?! Gazalî yan­lış anlaşılmış, sufıler yanlış anlaşılmış, fideistler yanlış anla­şılmış, sahabe yanlış anlaşılmış! Ama şu kadarını söylememe müsaade edin: Müslümanlar cinnet mi geçiriyor? Müslüman- lar ne yapmaya çalışıyor?! Herkesi müslüman yapmak için bu kadar taviz vermeye ve fütursuz konuşmaya gerek var mı? Üs­telik konunun uzmanı olmadığını söylediği halde!! Bu, haddi aşmak değil midir? İnanç esaslarını yeni mi öğreniyor Doko, yeniden mi şekillendirmeye çalışıyor? Gazalî, inancından mı şüphelendi yoksa aklî deliller ile uğraşmak mı onu bunalttı? Onun serüveni tam anlamıyla inandığı Allah’a aklî yoldan de­ğil, amel ile, takva ile gönülden bağlanma idi. Buna yukarıda değindik. Sufiler, aklî yöntemi kabul etmez, doğru. Bunun ag­nostisizmle ne alakası var?! Bîr sufi kadar Allah’a hakkıyla ina­nan biri daha var mı? Ama bu, neticede sübj ektif kesinliktir. Fi­deistler de sufiler gibi aklî temellendirmeyi kabul etmez. Onun için akıl karşıtıdırlar. Onun için tabir-i caizse “tam/katı iman- cı”dırlar. Şimdi bunları agnostik kabul etmek mümkün mü?! iyi bir fideist olan Kierkegaard bunları duysa Enis’e ne derdi acaba? Diğer taraftan hem yukarıdaki metinde hem de başka çalışmalarında Allah’ın varlığını ispat etmeye çalışıyor? Neden? Agnostik olarak Müslüman kalmak mümkün ise bu çaba niye? Akademik artistlik olsun diye mi? îman şüphe kaldırır bir şey mi ki, agnostizme yer açmaya çalışıyor?! îman eden biri zaman zaman şüpheye düşse onun bu şüphesini tasdik etmek mi yoksa onu gidermek mi gerekir? Biz aklımızla onu ikna edemiyorsak onun şüphesini haklı mı çıkarmalıyız? Allah hakkında şüphesi olanın Kur’an ve Peygamberle hiç alakası olmayacağına göre bunlara Müslüman demek nasıl mümkün olabilir?! Bunun bir adım sonrası deist ama Müslüman, daha ileri bir adımı ateist ama Müslüman, kafir ama müslüman olmayacak mıdır? Ag­nostikler Müslüman olabileceğine göre yahudi ve Hristiyan- lara evleviyede Müslüman demek gerekmeyecek mi? Dini bu kadar sulandırmaya gerek var mı?</p>
<p>Tam bitirdim derken başka bir akademisyenin agnostizm güzellemesine rastgeldim. O da agnostizmi dogmatizmin kar­şısına koyarak farkında olarak veya olmayarak meşrulaştırmaya çalışıyor Ne oluyor Müslümanlara anlamak mümkün değil? Şöyle diyor akademisyen: “Agnostizm kavramı, felsefi ve te­olojik açılardan yoğun tartışmalara neden olan bir kavramdır. Kavramsal olarak agnostizm, mutlak gerçek olarak kabul edi­len ilah, öbür dünya, insanın ilahi olandan mesajlar alması veya ölümden sonra dirilme gibi konuların bilinmez olduğunu, me- tafıziksel, kozmolojik, teolojik ve felsefi konuların bilinmezli­ğini ve belirsizliğini ifade etmektedir. Agnostisizm, şeksiz ve şüphesiz inanıyorum demek yerine şüpheli, açık ve ihtimalli bir şekilde bilmiyorum demektedir. Agnostisizm, kendinden emin bir şekilde mutlak kesinlikle dini, felsefi, bilimsel ve koz­molojik konuların bilineceğine inanmamak demektir. Dogma­tizmde kesinlik, netlik ve mutlaklık varken agnostisizmde ihti­mal, şüphe, görecelilik ve belirlenemezcilik vardır.</p>
<p>On dokuzuncu yüzyılda agnostik ve agnostisizm kavram­larını ortaya atan İngiliz biyolog T.H. Huxley, bilimsel, dini ve metafizik alanlarda bilmediğini ifade etmek için bu terimleri kullanmıştır. Tanrı, öbür dünya, vahiy, dini metinlerin insanüstü bir kaynaktan gelmesi gibi konularda kendinden emin ve kesin bir şekilde dogmatizmi üreten din ve teolojiye karşı agnosti­sizm, bilimsel, felsefi, metafiziksel ve dini konularda dogmatizme karşı bir pozisyonu ifade etmektedir. Agnostizmin zıddı din değil, dogmatizmdir. Dogmatizm, düşünceye, şüpheye, konuş­maya ve iletişime kapıyı kapatırken, agnostisizm yeniliğe, farklı tercihlere, göreceliliğe ve çoğulculuğa kapıyı açık tutmaktadır.</p>
<p>Tanrı, ölümden sonra dirilme, insanüstü alemden mesajlar alma, bazı metinlerin insanüstülüğü, ruh, zihin, yaratılışın kö­keni, mucize gibi konuların mutlak gerçekliğine ve geçerliliğine dair elimizde tartışılmaz, açık, net ve kesin kanıtlar bulunma­maktadır. Dini ve metafiziksel alanlarda elimizde açık, net ve kesin kanıtlar olmadığı için agnostisizm, metafizik konularda kesin hükümler vermekten kaçınır, bu konulardaki hükmü hep erteleyen bir tutum takınır. Dini, felsefi ve bilimsel konularda elimizde yeterli, tatmin edici ve açık kanıtlar olmadığı için on­ları bilmediğinden dolayı onlara dair inanç düzeyinde bir tu­tum ve durum içinde olmama pozisyonunu ve durumunu, ag­nostisizm ifade etmektedir. Dogmatizm, dini, metafiziksel ve felsefi konularda son sözü söylemektedir. Agnostisizm ise sü­rekli olarak söylenen sözlerin ilk sözler olduğunu ve daha çok söylenecek sözler olduğunu ifade etmeye çalışır. Agnostisizmin değer verdiği şey, sözün kesinliği değil, sözün yeniliği, göreceli­liği ve çeşitliliğidir. Birey, sadece insani olan sözü, fikri, teoriyi veya eseri anlayabilir. İnsanın, kendi dışındaki veya üstündeki bir varlığın veya canlının zihnini okuması ve anlaması mümkün değildir. Bütün felsefe, sanat, bilim, teoloji, mitoloji ve edebi­yat, insanın insana söylediği sözün meyveleridir. İnsan, insana kulak vermeli, dinlemeli, yorumlamak, eleştirmeli ve geliştir­melidir. Agnostisizm, bütün insani sözlere son söz olarak de­ğil, söze giriş olarak bakmaktadır.</p>
<p>Agnostisizm, hikmete kesin sahip olduklarını iddia eden, kerameti kendinden menkul gnostisizme karşı olduğu gibi, Tanrı gibi dini kavramları kesin olarak inkar eden ateizme de karşıdır. Agnostisizm, fideizm olmadığı gibi, ateizm de değil­dir. Agnostisizm, inançsızlık veya inanç karşıtlığı değildir. Ag­nostisizm, bilgisizlik veya bilgi yokluğudur. Agnostisizm, ye­terli bilgi yokluğundan dolayı dini ve metafiziksel konularda kesin hükümler vermekten kaçınmaktadır. Agnostisizm, ortada olma, daha doğrusu Araf’ta olmak hali gibidir. Agnostisizm, esnek, değişken ve gelişken bir durumdur. Bilim, felsefe, din,ahlak, sanat ve ekonomi gibi alanlarda ortaya çıkan yeni bilgi­leri, bulguları ve fikirleri olumlu bulan agnostisizm, büyük bir esneklikle yeni kanıtları değerli görmekte ve ileride ortaya çıka­bilecek muhtemel yeni kanıtlara ve bilgilere de kapıyı açık bı­rakmaktadır. Agnostisizm psikolojik açıdan hiçbir şekilde doğ­ruyu buldum ve doğruya sahip oldum psikolojisi içinde değildir. Doğruyu aramak ve herkesin kendi doğrusunu kendince üret­tiğini ve tecrübe ettiğini öngören agnostisizm, hüküm vermek yerine, sürekli olarak hüküm vermekten kaçınan bir psikolo­jik durumu ifade etmektedir. Doğmatizm, hükümlerinde katı, sert ve güçlü olmayı savunurken, agnostisizm ise esnek, zayıf ve akışkan bir durumu ifade etmektedir. Doğmatizm, madde­nin katı halidir. Maddenin gaz hali ise agnostisizmdir. Dog­matizmin katılığına karşı agnostisizm, her şeyin gaz gibi bu­harlaşmasını benimsemektedir.”</p>
<p>Uzun bir alıntı oldu. Daha önce dediğim gibi Batılı kav­ramlarla düşünmenin, hatta imanı izah etmenin sonucu budur. Demek ki, ya agnostik ya da fideist/dogmatik olacaksın! Agnos­tik isen fideist veya dogmatik olamazsın; fideist veya dogma­tik isen agnostik olamazsıîı! Bana ne? Bu kavramlarla düşün­mek zorunda mıyım? Evet, ya fideist ya da agnostik olunabilir, ama mümin olunamaz. İman kesinlik ister. Şüphe barındır­maz. Ancak bu iman fıdeistlerin ve dogmatiklerin imanı gibi değildir. Biz, saçmadır, ama yine de iman edin, demeyiz. İma­nımız a<u>kılla</u> temellendirilebilir bir şeydir. İmanımızı, yani tev­hidi gerekirse başkalarıyla da tartışırız, savunuruz. Tartışmaya kapalı, savunulamayacak bir inancımız, dogmatik bir yapımız yoktur. Yine imanımızın kesinliği, güneşin doğudan doğması gibi bir kesinlik de değildir. Bunun farkındayız. İnsanın aç ol­duğunu bilmesi gibi bir kesinliktir. Mü’min-kafır herkes güne­şin doğudan doğduğunu bilir; ama iman öyle değildir. Zaten imtihan sırrı budur. Yoksa imtihanın ne anlamı <u>kalır</u>dı! Al­lah, herkesin iman etmesini dileseydi, herhalde kendini aşikâr ederdi. O zaman da, bu, iman olmazdı. Görünen, dokunulan şeye iman olur mu?</p>
<p>Ezcümle Müslümanlar kendini, kendi inanç kavramla­rıyla ifade etmeli, başkasının inanç kavramlarıyla hem kendi­nin hem de başkalarının kafasını karıştırmamalıdır. Kavramlar ve içerikleri, doğdukları tarihin, atmosferin, havanın manasını ve ruhunu taşırlar. Başka tarihin kavramlarıyla düşünmek hele de bunu kendi inanç sistemine aktararak sistemi ters yüz et­mek artistik yapıbozumculuk değil, sadece taklittir, hem de ol­dukça yüzeysel bir taklit&#8230;</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akademik Sohbetler 2(Kelam),syf:63-74</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/">Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlık Mertebeleri ve Te’vil</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Oct 2024 15:12:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Te’vîl]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık Mertebeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27146</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Gazzâlî [*] çev. Mahmut Kaya Te’vilin şartlarını tespit etmeyi ve iman ile küfür arasındaki sının belirle­meyi hedefleyen aşağıdaki metinde Gazzâlî (ö. 505/1111), ilk olarak küfrü, Hz. Peygamberin yalanlanması olarak tanımlamakta, ancak Arkaların bir­birlerini Hz. Peygamberi yalanlamakla suçladıkları olgusu karşısında, onun sözlerinin hangi düzeylerde anlaşılabileceğini tayin etmek üzere varlığı beşli bir tasnife tâbi tutmaktadır: özsel, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/">Varlık Mertebeleri ve Te’vil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-2-1.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-10323 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-2-1.jpg" alt="" width="338" height="228" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gazzâlî</p>
<p><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[*]</strong></a></p>
<p>çev. Mahmut Kaya</p>
<p>Te’vilin şartlarını tespit etmeyi ve iman ile küfür arasındaki sının belirle­meyi hedefleyen aşağıdaki metinde Gazzâlî (ö. 505/1111), ilk olarak küfrü, Hz. Peygamberin yalanlanması olarak tanımlamakta, ancak Arkaların bir­birlerini Hz. Peygamberi yalanlamakla suçladıkları olgusu karşısında, onun sözlerinin hangi düzeylerde anlaşılabileceğini tayin etmek üzere varlığı beşli bir tasnife tâbi tutmaktadır: özsel, duyusal, hayalî, aklî ve benzer. Bu tasnifi, örnek nasları dikkate alarak açıklayan Gazzâlî’ye göre bir nassı bu varlık mertebelerinden biri yoluyla anlayan kimse, Hz. Peygamberi doğruladığı için tekfir edilemez. Ancak herhangi bir nassı değerlendirirken birinci varlık mer­tebesinden işe başlanmalı; o mertebede anlamanın aklî bir imkânsızlık do­ğurduğu durumda İkinciye, onun da bir imkânsızlığa yol açması durumunda sırasıyla diğer varlık mertebelerine doğru hareket edilmelidir. Gazzâlî, filo­zoflar tarafından dinin temel esasları hakkında yapılan te’villeri ise söz ko­nusu aklî imkânsızlık şartına bağlı olmadığı için reddetmekte ve onları tekfir konusunda <em>Tehâfütii’l-felâsife’le</em> verdiği hükmü burada da sürdürmektedir. [M. Cüneyt Kaya]</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Belki de sen mukallitler sınıfının sınırlarını belirlemede karşılaştığın çe­lişkinin ardından küfrün tanımını bilmek istiyorsundur. Bilesin ki, bunu açık­lamak uzun sürer, ayrıca anlaşılması da zordur. Ancak ben sana, incelemenin merkezine yerleştirmen, farklı grupları tekfir etmekten, yöntemleri farklı olsa da “Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah’ın rasûlüdür” sözüne samimi­yetle ve hiçbir çelişkiye düşmeden sıkıca bağlı kaldıkları sürece Müslümanlara dil uzatmaktan seni koruması için doğru, her durumda sonuç veren <em>(muttaride mün&#8217;akise)<sup>1</sup></em> bir gösterge <em>(alâmet)</em> vereceğim.</p>
<p>Derim ki, küfür, Rasûlullah’ın (s.a.) getirdiği bir şeyi yalanlamaktır. İman ise onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır. Buna göre Yahudi ve Hıristiyan, Rasûlullah’ı yalanladıktan için kâfirdir. Brahman ise haydi haydi kâfir sayılır, çünkü peygamberimizle birlikte diğer peygamberleri de inkâr etmektedir. Deh- rî de kâfir olarak nitelenmeye daha lâyıktır, çünkü o hem peygamberleri hem de peygamberleri gönderen [Allah’ı] inkâr etmektedir. Evet, bu böyledir, zira küfür, kölelik ve özgürlük gibi dinî/fıkhî (şeri) bir hükümdür. Küfrün sonucu ise [tekfir edilen kimsenin dünyada] kammn [dökülmesinin] helal hale gelmesi, [âhirette] ise ebedî olarak cehennemde kalmasına hükmedilmesidir. Bunun dinî bir dayanağı vardır ki, o da ya nas veya nas üzerine yapılan kıyastır. Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında zaten naslar bulunmaktadır. Brahmanlar, Maniheistler, zın<u>dıkl</u>ar ve dehrîler ise bunlara dâhil edilmeyi haydi haydi [hak etmektedir]. Bunların hepsi müşriktir, çünkü peygamberleri yalanmaktadırlar. Her kâfir peygamberleri yalanlar. [Peygamberleri] yalanlayan herkes kâfirdir. İşte bu, her durumda sonuç veren bir göstergedir.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Bilmelisin ki, bu anlattığım açık olmakla birlikte altında derin bir kısım vardır, hatta altı alabildiğine derindir. Çünkü her grup karşıt grubu kâfir saymakta ve onu Rasûlullah’ı yalanlamakla itham etmektedir. Mesela bir Han- belî, yüce Allah’ın üstte <em>(fevk)</em> oluşu<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> ve arşa <em>istiva</em> edişini olumlamada, [fakat] Rasûlullah’ı yalanladığı iddiasıyla bir Eş‘arîyi tekfir etmektedir. Bir Eş‘arî de O’nun bir benzerinin olmamasından hareketle [Allah’ı yaratıklara] benzettiği ve Rasûlullah’ı yalanladığı iddiasıyla bir Hanbelîyi tekfir etmektedir. Diğer yan­dan bir Eş‘arî, Allah’ı görmenin imkânı ve O’nun hakkında ilim, kudret ve diğer sıfatları olumlama noktasında Rasûlullah’ı yalanladığı iddiasıyla bir Mu‘tezilîyi tekfir etmektedir. Bir Mu&#8217;tezilî de sıfatlan olumlamanın ezelî olan varlıkların sayısını çoğaltacağı ve tevhid konusunda Rasûlullah’ı yalanlama anlamına gel­diği iddiasıyla bir Eş‘arîyi tekfir etmektedir. Seni bu tehlikeden ancak yalanla­ma ve doğrulamanın tarifini ve bunların gerçekte ne ifade ettiğini bilmen kur­tarır. Bu sayede senin açından bu grupların birbirini tekfir etmede nasıl aşın gittikleri açıklık kazanmış olur.</p>
<p>Derim ki, doğrulama bir yargıya <em>{haber)</em> ulaşmaktan ibarettir ve doğrulama­ma gerçekliği, Hz. Peygamberin (s.a.) var olduğunu haber verdiği şeyin varlığım kabul etmektir. Ancak varlığın beş mertebesi vardır. Bu mertebelerin bilinme­mesi sebebiyle her grup kendi muhalifini yalancılıkla suçlamaktadır. Varlığın [söz konusu mertebeleri şunlardır]: Özsel <em>{zâtı),</em> duyusal <em>{hissi),</em> hayalî, aklî ve benzer <em>{şibhî).</em> Bir kimse Hz. Peygamberin var olduğunu haber verdiği bir şeyin varlığını bu beş mertebeden biriyle kabul ederse mutlak anlamda yalanlayıcı olarak değerlendirilemez. Şimdi biz bu beş varlık mertebesini açıklayalım ve te’vil noktasındaki örneklerini verelim.</p>
<p>-Özsel <em>{zâtı)</em> varlık, duyunun ve aklın dışında bulunan gerçek varlıktır. Şu var ki, duyu ve akıl onun suretini alır ve bu, “algı” <em>{idrâk)</em> olarak isimlendirilir. Göğün, yeryüzünün, hayvan ve bitkilerin varlığı böyledir. Bu [varlık mertebesi] apaçıktır, hatta çoğu kimsenin, varlığın bundan başka anlamının bulunmadığını kabul ettiği derecede yaygındır.</p>
<p>-Duyusal varlık, gözün dışında bir varlığı bulunmayıp gözün görme gü­cünde beliren v<u>arlık</u> O duyuda vardır ve duyumsayana özgüdür, bir b<u>aşkasının</u> o [duyumsamayı] paylaşması mümkün değildir. Mesela uyuyan <u>kims</u>e<u>nin</u> uykusunda gördüğü şey, hatta uyanık durumdaki hastanın gördüğü şeyler bu kaps<u>amdadır</u>. Zira o kişiye, duyusunun dışında varlığı olmayan su­retler belireb<u>ilm</u>ekte ve duyusunun dışında var olan diğer varlıkları gördüğü gibi bunları da görebilmektedir. Hatta peygamberlere ve Allah’ın velî kullarına sa<u>ğlıklı</u> ve uy<u>anık</u> oldukları halde meleklerin özlerini taklit eden güzel suretler belirebilmekte ve bu yolla onlara vahiy ve ilham gelmekte, başkalarının uykuda aldığı duyulara konu olmayan şeylere <em>{gayb)</em> dair bilgileri onlar uykuda almak­tadırlar, Bunun nedeni, onların iç dünyalarının <em>{bâtınihim)</em> çok saf ve temiz oluşudur. Nitekim yüce Allah “Cebrâil ona (Meryem’e) tam bir insan şeklinde göründü” (Meryem 19:17) buyurmuştur. Rasûlullah da (s.a.) Cebrâil’i pek çok kez görmüş olsa da onu kendi aslî suretinde sadece iki defa görmüştür. Hz. Pey­gamber onu değişik suretlere bürünmüş halde görürdü. Nitekim Rasûlullah da (8.a.s.) rüyada bu şekilde görülmektedir. O buyurmuştur ki, “Beni [rüyada] gö­ren [gerçekte] beni görmüş [sayılır], zira şeytan benim suretime bürünemez ”3 Onu görmek, şahsının Medine’deki raksından, uyuyanın yanma gelmesi anlamında4 değil, sadece onun suretinin uyuyanın duyusunda bulunması şeklinde gerçekleşmektedir.</p>
<p>Bunun sebebini ve [anlatması] uzun sürecek olan sırrını biz bazı kitaplar­da açıkladık. Eğer sen onu kabul etmiyorsan bari gözünle gördüğünü kabul et. Mesela âdeta nokta kadar bir ateş parçasını alarak doğrusal istikamette çok hızlı hareket ettirirsen ateşten bir doğru görürsün. Eğer dairesel olarak hareket ettirirsen onu bir ateş çemberi olarak görürsün. Çember ve doğru görülüyor olsa da bunlar, duyunun dışında değil, senin duyunda bulunmaktadır. Zira dışarıda bulunan şey her halükârda bir noktadır. O nokta [hızlı hareket sayesinde] art arda gelen sürelerde bir doğruya dönüşmekte ve sen gözlemlerken bir durumda bulunsa da aslında herhangi bir anda o doğru bulunmamaktadır.</p>
<p>-Hayalî varlık, söz konusu duyulurların duyuya konu olmadığı durumda­ki suretidir. Sen, gözlerini yumsan bile hayalinde bir fil ve at sureti yaratabilir, hatta onları görüyormuş gibi [hissedebilirsin]. O suret dış dünyada değil senin beyninde <em>(dimağ)</em> tam anlamıyla vardır.</p>
<p>-Aklî varlık, bir şeyin ruhunun, hakikatinin ve manasının olması demek­tir. Akıl o şeyin suretini hayalde, duyuda veya dış dünyada olumlamaksızın an­lamım soyutlayarak almaktadır. Mesela elin duyulur ve hayal edilir bir sureti vardır; ayrıca onun bir de tutup kavrama kudreti şeklinde bir <u>anlamı</u> vardır ki, o elin hakikatidir. Tutup kavrama kudreti aklî anlamdaki eldir. Kale<u>min</u> de bir sureti vardır, fakat onun hakikati, kendisiyle bilgilerin kaydedildiği şeydir. İşte bu, [üzerine yazı yazılan] tahta, kamış ve benzeri hayalî ve duyusal bir suretle ilişkili olmaksızın akıl tarafindan kavranan şeydir.</p>
<p>-Benzer <em>(şıbhî)</em> varlık, bir şeye ait nişamn <em>(nakş),</em> suret ve hakikatiyle, ne dış dünyada ne duyuda ne hayalde ve ne de akılda bulunmasıdır. Ancak o var olan, bir özelliği ve bir niteliğinden ötürü ona benzeyen başka bir şeydir. Te’vil konusunda örneğini verdiğimde sen bunu anlayacaksın. İşte şeylerin varlığının mertebeleri bundan ibarettir.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Şimdi söz konusu mertebelerin te’villerle ilgili örneklerini dinle. Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhirî anlama uygun olarak anlaşılır ve te’vil edilmez. O mutlak ve hakikî varlıktır. Rasûlullah’ın arş, kürsî, yedi kat gök hak­kında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algı­lansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarından zâhirî anlamlarıyla anlaşılırlar. Duyusal varlığa gelince, te’vil noktasında bunun örnekleri çoktur; sen [burada] ikisiyle yetin, İlk örnek, Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Kı­yamet günü ölüm güzel bir koç suretinde getirilir, cennet ile cehennem arasında boğazlanır”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[4]</sup></a> sözüdür. Ölümün bir araz veya arazın yokluğundan ibaret olduğu,arazın bir cisme dönüşmesinin ise güç yetinemeyecek imkânsız bir durum oldu­ğu konusunda kanıta sahip olan kimse, bu haberi şu anlama indirger: “Kıyamette insanlar bu durumu görürler ve onun ölüm olduğuna inanırlar. Bu dış dünyada değil, onların duyularında [bu şekilde] bulunur. Bu durum artık ölümden ümit kesme konusunda kesin bir bilginin oluşmasına sebep olur, zira boğazlanan şey­den ümit kesilir.” Böyle bir kanıta sahip olmayan kimse muhtemelen ölümün kendisinin özü itibariyle bir koça dönüştüğüne ve boğazlandığına inanacaktır. İkinci örnek, Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Cennet ve cehennem bana şu duvarın yü­zeyinde gösterildi”5 sözüdür. Cisimlerin birbirlerinin içine geçmediği, büyüğün küçüğe sığamayacağı konusunda kanıta sahip olan kimse bu haberi, cennetin kendisinin duvara intikal ettiği [şeklinde bir anlama] değil, cennetin duvardaki suretinin, onu görüyormuşçasına duyuda belirdiği [şeklinde bir anlama] ham- leder. Büyük bir şeyin misalinin küçük bir şeyde görülmesi imkânsız değildir. Mesela gökyüzünü küçük bir aynada görebiliyorsun. Burada da söz konusu olan, cennetin suretinin sadece hayal etme yoluyla başlı başma görülmesidir. Zira sen, aynada gökyüzünü görmen ile gözlerini yumup hayal etme yoluyla gökyüzünün sure<u>tinin</u> aynada olduğunu varsayman arasındaki farkı idrak edebilirsin.</p>
<p><u>Hay</u>alî varlığın örneği, Rasûlullah’ın (a.s.) şu sözüdür: “[Şu anda] sanki Yû­nus b. Mettâ’yı (a.s.) görüyorum. Üzerinde pamuktan iki aba var. Emret, buyur! diyor ve <u>dağlar</u> ona cevap veriyor. Şam yüce olan Allah da Buyur ey Yûnus diyor.”<sup>6</sup> Açıktır ki bu, [Hz. Yûnus’un] suretinin [Hz. Peygamberin] hayalinde belirdiğini haber veren bir ifadedir. Çünkü bu durumun varlığı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) v<u>arlığın</u>dan önce olup, artık geçip gitmişti ve o dönemde mevcut değildi. Aynı şekilde şöyle demek de pek uzak bir ihtimal değildir: Bu durum [Hz. Pey­gamberin] duyusunda belirmiş ve uyuyan kimsenin suretleri görmesi gibi o da bu olayı görmüştür. Fakat “Sanki görüyorum” ifadesi, gerçek anlamda görmenin değil, görmeye benzer bir durumun söz konusu olduğunu göstermektedir. Amaç misal yoluyla anlatmaktır, yoksa bu suretin bizzat kendisi değildir. Hülâsa, ha­yal [gücünün] mahallinde beliren her şeyin, görme [gücünün] mahallinde belir­diği düşünülür ve bundan dolayı da o şey görülmüş [gibi] olur. Hayal edilebilen şeyi görmenin imkânsızlığını kanıtlama ile belirlemek ise az rastlanan bir du­rumdur.</p>
<p>Aklî varlığın örnekleri ise çoktur, sen [burada] iki örnekle yetin. Bunun ilki, Hz. Peygamberin (s.a.s.) şu sözüdür: “Cehennemden en son çıkan kimseye cen­nette bu dünyanın on misli yer verilir,”7 Bu ifadenin zâhiri, uzunluk, genişlik ve alan bakımından dünyanın on misline işaret etmektedir ve bu ise duyusal bir farklılıktır. Ancak buna hayret edilip denilebilir ki, “Rivâyetlerin zâhirlerinin işaret ettiği üzere cennet göktedir; gökyüzü ise dünyaya aittir. Peki, nasıl olu­yor da dünyanın on misli büyüklüğündeki bir şey gökyüzüne sığıyor?!” Te’vilde bulunan kimse bu hayreti gidermek üzere der ki: Söz konusu farklılık duyusal ve hayalî olmayıp manevî ve aklîdir. Mesela “Şu mücevher atın on katıdır” den­diğinde kastedilen, maliyetin kendisidir. Burada da [hadisin] anlamı, duyu ve hayalle algılanan alan değil, akılla algılanan şeydir.</p>
<p><strong>İkinci örnek</strong> Hz. Peygamberin (a.s.) şu sözüdür: “Yüce Allah Âdem’in çamu­runu kırk sabah kendi eliyle yoğurdu.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[8]</sup></a> Bu ifadesiyle Hz. Peygamber, Yüce Al­lah’ın elinin bulunduğunu söylemiş oluyor. Yüce Allah’ın duyulur veya hayal edilir bir organ olan ele sahip olmasının imkânsızlığı hakkında kanıta sahip olan kimse Allah’a ruhanî ve aklî bir el isnat eder. Yani o kişi elin suretinin değil, ma­nasının ve hakikatinin bulunduğunu olumlar ki, elin ruhu ve manası, kendisiyle tutup kavramak, yapmak, vermek ve engellemekten ibarettir. Yüce Allah ise melekler vasıtasıyla verir ve engeller. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) buyurmuş­tur ki, “Allah’ın ilk yarattığı akıldır. Ona demiştir ki, ben senin vasıtanla vere­ceğim ve senin vasıtanla engelleyeceğim.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[9]</sup></a> Bununla kastedilenin, kelâmcılarm inandığı gibi, araz olarak akıl olması mümkün değildir. Zira arazm ilk yaratılan olması mümkün değildir. İlk yaratılan, varlıkları, herhangi bir öğrenime ihtiyaç duymaksızın kendi cevheri ve özüyle aklettiği için “akıl” olarak isimlendirilen meleklerden birinin özünden ibaret olmalıdır. Bazen ona, peygamberlerin, Al­lah’ın velî kullarının ve diğer meleklerin kalp levhalarına vahiy ve ilham olarak bilgilerin gerçekliklerinin kendisi sayesinde kaydolması sebebiyle “kalem” de denmektedir. Zaten başka bir hadiste de “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[10]</sup></a> buyrulmuştur. Eğer buradaki kalem akla indirgenmezse iki hadis birbiriyle çe­lişecektir. Şu da var ki, bir şeyin farklı açılardan birçok ismi olabilir. Mesela o, özü itibariyle “akıl”, Yüce Allah’la ilişkisi ve O’nunla yaratıklar arasında vasıta olması bakımından “melek”, ilham ve vahiy yoluyla bilgilerin kaydedilmesinin kendisinden kaynaklanması sebebiyle “kalem” olarak isimlendirilir. Nitekim Cebrâil de özü itibariyle <em>rûh</em> (Şu‘arâ 26:193), kendisine emanet edilen sırlar do­layısıyla <em>emin</em> (Tekvîr 81:21), gücü sebebiyle <em>zû mirra</em> (Necm 53:6), gücünün mükemmelliği sebebiyle şedîdü’l-kuvâ (Necm 53:5), konumunun [Allah’a] yakın­lığından ötürü <em>mekîn inde zi’l-arş</em> (Tekvîr 81:20) ve bazı meleklerin kendisine tâbi olmaları itibariyle de <em>muta?</em> (Tekvîr 81:21) adlan verilmiştir. İşte bunu söyleyen de duyusal ve hayalî değil, aklî kalem ve eli olumlamış olmaktadır. Elin, kelâmcıların hakkında ihtilafa düştükleri üzere, Allah’ın kudreti veya bunun dışında bir [başka] sıfatından ibaret olduğunu ileri süren kimsenin durumu da buna benzemektedir.</p>
<p>Benzer varlığın örneği, Yüce Allah hakkında [rivayetlerde] geçen öfke, şevk, sevinç, sabır ve benzeri [niteliklerdir]. Sözgelimi öfkenin mahiyeti, intikam alma iradesiyle kalp[teki kamn] kaynamasından [yani kalp atışının hızlanmasından] ibarettir. Bu ise bir eksiklik ve acıdan ayrı düşünülemez. Bizatihi öfkenin özsel, duyusal, hayalî ve aklî olarak Allah hakkında olumlanmasımn imkânsızlığı ko­nusunda kanıta sahip olan kimse, böyle bir ifadeyi başka bir sıfata indirger. Bu durumda o sıfattan, cezalandırma iradesi gibi, öfkeden kaynaklanan şey çıkar. İrade, özü bakımından öfkeyle değil, fakat kendisine yakın herhangi bir nitelikle ve kendisinden çıkan bir etkiyle —ki bu da acı vermektir- uyum içindedir. İşte te’vilin dereceleri bunlardır.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Bilmelisin ki, dinî ifadelerden birini bu derecelerden birine indirgeye­rek [anlayan] herkes “doğrulayanlar” <em>(jnusaddıkîn)</em> kapsamındadır. Yalanlama ise bu <u>anlaml</u>arın hepsini olumsuzlamak ve [Hz. Peygamber’in] sözlerinin hiçbir <u>anlamının</u> bulunmadığını, sırf yalandan ibaret olduğunu, sözlerindeki amacın <u>kandır</u>mak veya dünyevî yarar sağlamak olduğunu ileri sürmektir. İşte bu, mut­lak <u>anlam</u>da küfür ve zındıklıktır. İşaret edeceğimiz te’vil kanununa uydukla­rı sürece te’vilde bulun<u>anl</u>arın küfrüne [hükmetmek] gerekmemektedir. Bütün Müslüman fırkalar te’vile mecburken, [te’vilde bulunanların] küfrüne [hükmet­mek] n<u>as</u>ıl gerekebilir?! Te’vile en uzak duran Ahmed b. Hanbel dir. Te viller için­de <u>hakika</u>te en uzak ve bana en yakın geleni, sözü mecaz ve istiâre olarak değer- lendirmendir ki, bu da aklî ve benzer varlık [kategorilerinde söz konusudur]. (&#8230;)</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Şimdi te’vilin kanununu dinle. Te’vil konusunda bütün grupların, ya­lanlama kapsamında olmadığı müddetçe bu beş mertebe üzerinde ittifak ettiğini biliyorsun Yine bütün gruplar, bunun ancak zâhirî anlamın imkânsızlığına dair bir kanıtlamanın bulunmasına bağh olduğu hususunda görüş birliğine varmış­lardır. İlk zâhirî anlam özsel varlıktır ki, bu olumlandığında [diğer mertebelerin] hepsini içerir, Eğer özsel varlık [mertebesini kabul etmek] imkânsız ise duyusal varlık [mertebesine geçilir]. Bu olumlandığı takdirde, kendisinden sonraki mer­tebeleri de içermiş olur. Bunu [kabul etmek] imkânsız ise hayalî veya aklî varlık [mertebelerine geçilir]. Bunları [kabul etmek de] imkânsız ise benzer ve mecazî varlık [mertebesine geçilir]. Ancak kanıtlamadan kaynaklanan bir zorunluluk olmadıkça üst mertebeden daha alttaki mertebeye geçişe izin yoktur. Nihayet ihtilaf, gerçek anlamda kanıtlamalara gelip dayanmaktadır.</p>
<p>Mesela bir Hanbelî, “Yaratıcı’ya üstte bulunmayı özgü kılmanın imkânsız- lığına dair bir kanıt yoktur” der. Bir Eş‘arî de Allah’ı görmenin imkânsızlığına ilişkin bir kanıtın olmadığını söyler. Sanki bunlardan her biri hasmının ileri sürdüğü şeyden hoşnut olmamakta ve onu kesin bir delil olarak değerlendirme­mektedir. Nasıl olursa olsun, her bir grubun kanıtlamada hata yaptığını düşü­nerek hasmını tekfir etmesi gerekmemektedir. Evet, ona sapkın veya bid‘atçı di­yebilir. “Sapkın” olarak isimlendirebilir, çünkü ona göre hasmı yoldan çıkmıştır. “Bid‘atçı” olarak da isimlendirebilir, çünkü selef neslinden açıkça duyulmayan bir görüş icat etmiştir. Zira selef arasında meşhur olan yaklaşım, Yüce Allah’ın görüleceği yönündedir. Dolayısıyla [Allah&#8217;ın] görülmeyeceğini ileri sürenin görü­şü bid‘attır. Diğer yandan görmeye yönelik te’vili açıklaması da bid‘attır; hatta görmenin manasımn kalbin görmesinden ibaret olduğu kendisi açısından açıklık kazansa da bunu ulu orta ifade etmemesi, dillendirmemesi gerekir, çünkü selef nesli de bunu söylememiştir. Fakat bu noktada Hanbelî şöyle der: “Yüce Allah hakkında üstte bulunmayı ol<u>umlamak</u> selef nesli arasında meşhurdu. Onlardan hiçbiri âlemin yaratıcısının âleme bitişik veya ondan ayrı, âlemin içinde veya dışında olmadığını, O’nun hakkında altı yönden söz edilemeyeceğini, O’na üstte bulunmayı nispet etmenin aşağıda bulunmayı nispet etmek gibi olduğunu söyle­memiştir. Bunlar bid‘atçınm sözleridir. Zira bid‘at, selef neslinden nakledilme­yen bir söz/görüş icat etmekten ibarettir.”</p>
<p>Bu noktada iki durumun söz konusu olduğu senin açından açıklık kazanmak­tadır. Bunlardan biri halkın avâm kesimiyle olan durumdur. Bu durumda doğru olan, zâhirî anlamı sıkı sıkıya takip etmek, zâhirî anlamları doğrudan doğruya değiştirmekten sakınmak, sahâbenin açıklamadığı te’villeri açıklama şeklinde bir icat çıkarmaktan sakınmak, soru sorma kapışım tümüyle kapamak, Kitap ve sünnetteki müteşâbih ifadeler hakkında çokça konuşmaya, araştırma yap­maya ve bunların peşinden gitmeye engel olmaktır. Nitekim Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre o, birbiriyle çelişen iki âyet hakkında soru soran kişinin üzerine kamçısıyla yürümüştür. Yine [İmam] Mâlik’e “istivâ” hakkında sorul­duğunda o şöyle demiştir: “[Arşa] <em>istiva</em> malum, ona inanmak vacip, keyfiyeti meçhul, onun hakkında soru sormak ise bid&#8217;attır.”</p>
<p>İkinci durum, geleneksel inançları sarsılmış olan araştırmacılar <em>(nuzzâr)</em> ara­sında söz konusudur. Bunların incelemelerinin zorunluluk ölçüsünde olması ve zâhirî anlamı bir kenara bırakmalarının ancak kesin kanıtlamanın doğurduğu zorunluluk çerçevesinde gerçekleşmesi gerekir. Bu kimselerin, [muhatabının] kanıtlama olarak kabul ettiği şeyin yanlış olduğunu düşündüğü için birbirlerini tekfir etmeleri gerekmez. Ancak bu, kolaylıkla anlaşılabilecek basit bir şey değil­dir. Dolayısıyla bu kimseler arasında, hepsinin kabul edeceği, kamtlamaya dair üzerinde ittifak edilmiş bir kanun olmalıdır. Şayet ölçü konusunda ittifak ede­mezlerse, ölçmek suretiyle ihtilafı ortadan kaldırmaları da mümkün olmayacak­tır. Biz <em>el-Kıstâsul-müstakîm</em> adlı kitapta beş ölçüden bahsetmiştik ki, bunlar,anlaşıldığı takdirde haklarında görüş ayrılığının düşünülemeyeceği, anlayan herkesin, kesin bilgi veren yöntemler olduğunu kabul edeceği ölçülerdir.<sup>11</sup> Bu ölçüleri hakkıyla kavrayanlara <em>(muhassılûn)</em> adaleti ve hakkı gözetmek, perdeyi açmak ve ihtilafı kaldırmak kolay hale gelir. Ancak bu kimseler arasında, (i) [ka­nıtlamaya dairi bütün şartları anlamadaki kusurlarından, (ii) incelemelerinde tartıyla ölçmek yerine sadece yetenek ve tabiatlarına güvenmelerinden -şiirde aruzu öğrendikten sonra, her şiiri aruza göre değerlendirmek yerine [kendi şiir] zevkine güvenen kimse gibi ki, bu kişinin hata yapması uzak bir ihtimal de­ğildir-, (iii) kanıtlamaların öncülleri durumundaki bilgilere dair ihtilaflarından —bilgilerden tecrübeye, tevatüre dayalı vb. bazdan, kanıtlamaların temellerini oluşturmaktadır ve insanlar gerek tecrübe gerekse tevatür konusunda farklı­laşmaktadır; başkasına göre tevâtür derecesinde olmayan bir şey diğerine göre tevâtür derecesinde sayılmakta; başkasında baskın bir özelliği olmayan tecrübe bir diğerinde hâkim bir yapıda olabilmektedir-, (iv) vehim gücünün yargılarım akim yargılarıyla karıştırmaktan, (v) meşhur ve kabul gören <em>(mahmûde)</em> sözleri zorunlu ve önsel yargılarla kanştırmaktan dolayı anlaşmazlığın ortaya çıkması da <u>imkâns</u>ız değildir ki, biz bu durumları <em>Mihakkü’n-nazar</em> kitabında ayrıntılı olar<u>ak</u> açıkladık.<sup><a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[12]</a></sup> Hülâsa, bu ölçüleri hakkıyla kavrayan ve gerçekten anlayanlar, <u>ina</u>dı terk ettikleri takdirde hataya düşülen noktaları kolayca anlayabilirler.</p>
<p><strong>F<u>asıl:</u></strong> Bazı <u>insanl</u>ar kesin bir kanıtlama olmaksızın baskın gelen zanlarıyla te’vile <u>kalkış</u>ırl<u>ar</u>. Bu kimseleri de her durumda hemen tekfire kalkışmak ge­rekmez. Bilakis durumu incelemek gerekir, eğer yaptığı te’vil inanç esasları ve [<u>din</u>deki] önemli hususlarla ilgili değilse, onu tekfir etmeyiz. Mesela bir sufînın şu sözü bu kapsamda değerlendirilebilir: Hz. Halil’in [Hz. İbrahim] yıldız, ay ve güneşi görmesi ve “Bu benim rabbim” (En‘âm 6:76-78) demesinden murat edilen, ifadenin zâhirî anlamının dışında bir şeydir. Bilakis onlar [yani yıldız, ay ve güneş] nuranî ve melekî cevherlerdir ve onların nuranî oluşları duyusal değil aklîdir. Ayrıca onların arasında yetkinlik açısından da farklı derecelen- meler söz konusudur. Aralarındaki bu farklılık, yıldız, ay ve güneş arasındaki fark gibidir. Bu da gösteriyor ki, Hz. Halîl, [o gökcisimlerinin] ilâh olduğuna, onların batışını gözlemeye ihtiyaç duyacak derecede duyusuyla inanmaktan çok üstün bir şahsiyettir. Şayet onlar batmamış olsaydı, Hz. Halîl miktara sahip bir cisim olmanın ulûhiyet açısından imkânsızlığını bilmeyip onları ilâh mı edine­cekti?! Bunu temellendirmek üzere [o sûfî], güneş daha açık seçik ve ilk görülen şey olmasına rağmen Hz. Halil’in ilk gördüğü şeyin yıldız oluşunun nasıl müm­kün olduğu [sorusunu ortaya attı]. Aynı şekilde Yüce Allah’ın önce “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığım (melekût) gösteriyorduk” (En‘âm 6:75) buyurmasını da delil olarak öne sürüp bunu şöyle açıkladı: “Melekût kendisine açıldıktan sonra onun hakkında nasıl böyle bir şey düşünülebilir?!” İşte bunlar zanna dayalı değerlendirmelerdir, yok­sa herhangi bir kamta dayanmamaktadır. [O sûfînin], “[Hz. Halil böyle inan­maktan] çok üstün biridir” sözüne gelince, buna karşı şöyle denmektedir: Bu olay gerçekleştiğinde Hz. Halîl çocuk yaştaydı, ileride peygamber olacak bir<u>inin </u>akima henüz çocukken böyle düşüncelerin gelmesi ve ardından kısa sürede bu aşamayı geçmesi imkânsız değildir. Ayrıca ona göre batışm sonradan var olmaya delâlet etmesinin miktarlı olmak ve cisimliğin delâletine göre daha açık olması da uzak bir ihtimal değildir. İlk olarak yıldızın görülmesine gelince, rivayete göre Hz. Halîl çocukken bir mağarada hapsedilmişti ve oradan geceleyin çıkınca [önce yıldızı gördü]. Yüce Allah’ın “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığım (melekût) gösteriyorduk” bu­yurmasına gelince, Yüce Allah’ın, Hz. Halil’in son durumundan bahsedip sonra başlangıçtaki durumunu anlatmaya dönmüş olması pekâlâ mümkündür.</p>
<p>İşte bu ve benzeri örnekler, kamtlamamn gerçekliğini ve şartım bilmeyen kimsenin kanıtlama zannettiği şeylerdir. Onların yaptığı te’viller bu türdendir. Onlar [Hz. Musa hakkındaki] “Hemen nalınlarım çıkar” (Tâhâ 20:12) ve “Sağ elindekini at” (Tâhâ 20:69) âyetlerindeki asâ ve nalınları da te’vil etmektedir­ler.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[13]</sup></a> Belki de inanç esaslarıyla ilgili olmayan bu gibi hususlarda zan, inanç esasları konusundaki kanıtlama yerine geçmektedir ve bundan dolayı [bunu ya­panlar] tekfir edilmemekte, bid&#8217;atçı sayılmamaktadır.</p>
<p>Evet, <em>eğer</em> bu [te’vil] kapısını açmak ve bunu açıklamak avâmın kalbinin karışmasına yol açarsa, selefin dillendirdiği rivayet edilmeyen her te’vil sahi­bi bid&#8217;atçı olarak nitelenir. Bâtınîlerin Sâmirî’nin buzağısına dair te’villeri de buna yakın bir durumdur. Çünkü onlara göre altından yapılan buzağının ilâh olamayacağını aklı başında o kadar insanın bilmemesi nasıl düşünülebilir?! Bu da aslında zanna dayalı bir görüştür. Çünkü putperestler gibi bir grup insamn böyle bir görüşe ulaşmaları imkânsız bir şey değildir: Bu olayın nadirattan ol­ması da bir kesinlik ifade etmez. Bu kapsama giren önemli inanç esaslarıyla ilgili hususlara gelince, kesin kanıtlama olmaksızın zâhirî ifadeleri değiştiren kimsenin tekfir edilmesi gerekir. Mesela kesin kanıtlama bulunmadan cesetle­rin dirilmesini ve âhiretteki duyusal cezaları birtakım zanlar, kuruntular <em>(ev- hâm)</em> ve imkânsızlıklara dayanarak inkâr edenin durumu böyledir. Bu kimseyi kesinlikle tekfir etmek gerekmektedir, zira ruhların cesetlere iadesinin imkân­sızlığına dair herhangi bir kamtlama yoktur. Böyle bir görüşü ifade etmenin din açısından büyük zaran vardır ve bu fikirde olan herkesi tekfir etmek gerekir. Bu, filozofların çoğunun yaklaşımıdır.</p>
<p>Aynı şekilde o [filozoflardan] şu görüşte olanı da tekfir etmek gerekir: &#8221;Yüce Allah sadece kendi zâtını bilir, zira O yalnız tümelleri bilmektedir; fertlerle ilgili tikel durumları ise bilmemektedir.” Çünkü bu görüş kesinlikle Rasûlullah’ı ya­lanlama <u>anlamın</u>a gelmektedir. Bu, anlattığımız te’vil aşamaları kapsamında da değildir. Zira cesetlerin dirilişini ve Yüce Allah’ın fertlerin başına gelen her şeyi ayrın<u>tılı</u> olarak bildiğini anlatan Kur’ân ve hadislerde sunulan deliller te vili ka­bul etmeyecek derecede çoktur. Onlar bunun te’vil kapsamında olmadığını kabul etseler de şöyle demektedirler: “Aklî nitelikteki âhiret hayatını anlama konu­sunda <u>akıll</u>arı yetersiz olduğundan, halkın dirlik ve düzeni; kalplerinde umıt ve korku doğur<u>m</u>ası için, cesetlerin dirileceğine, Yüce Allah ın başlarına gelen her şeyi bildiğine, onları görüp gözettiğine inanmalarına bağlı olduğundan, Hz. Peyg<u>am</u>her’in onlara bunu [bu şekilde] anlatması câizdir. Başkasının durumunu düzelten kişi yalancı değildir; Rasûlullah da [gerçek] söylediği gibi olmasa da, halkın ıslahını sağlayacak şeyi söylemiştir.”</p>
<p>Bu kesinlikle geçersiz bir görüştür, çünkü açıktan bir yalanlamadır, üstüne üstlük [Hz. Peygamberin] niçin yalan söylediğine dair de mazeret ortaya koy­maktadır. Peygamberlik makamını böyle bir rezaletten [koruyup] yüceltmek ge­rekir. Doğruluk ve bu yolla halkı ıslah etmek yalanın alternatifidir. İşte bu anla­yış zındıklığın ilk aşamasıdır ve Mu‘tezilî yaklaşımla mutlak zındıklık arasında bir konumdadır. Bir mesele dışında Mu‘tezile mezhebinin yöntemleri filozofların yöntemlerine yakındır. O mesele şudur: Bir Mu‘tezilî Rasûlullah’ın (a.s.) böyle bir mazeretle yalan söylemesini câiz görmez, fakat aksi yönde bir kanıtlamaya sahip olursa zâhirî ifadeyi tevil yoluna gider. Felsefeci ise zâhirî ifadelerin öte- sine geçmede yakın veya uzak te’vili kabul eden hususlarla kendisini sınırlamaz Mutlak zındıklığa gelince o, aklî ve duyusal olarak âhireti temelden inkâr ettiği gibi, âlemin bir yaratıcısının olduğunu da tümden reddeder. Âhiret hayatını bir şekilde akılla olumlayıp oradaki duyusal elemleri ve hazları olumsuzlamak, di­ğer yandan yaratıcının varlığını olumlayıp olayların ayrıntılarına dair bilgisini olumsuzlamak, peygamberlerin doğruluğunu bir şekilde kabul eden sınırlı bir zındıklıktır.</p>
<p>İlk bakıştaki zanmma göre -gerçek bilgi ise Allah’ın nezdindedir- Hz. Pey­gamberdin (a.s.) &#8220;Benim ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır, bunların hepsi cennettedir, ancak zındıklar hariç, o ayrı bir fırkadır”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[14]</sup></a> hadisi ile kastedi­lenler bunlardır. Hadisin bazı rivayetlerdeki lafzı bu şekildedir. Hadisin zahiri, Hz. Peygamber’in bununla, ümmetinden olan zındıkları kastettiğini göstermek­tedir, çünkü “Ümmetim ayrılacaktır” demiştir. Onun peygamberliğini kabul et­meyen onun ümmetinden olamaz. Ahir eti ve yaratıcıyı tümüyle inkâr edenler zaten onun peygamberliğini kabul etmiş değillerdir, çünkü onlar ölümün mutlak yokluk olduğunu, âlemin ezelden beri bir yaratıcı olmadan kendiliğinden var olduğunu iddia etmekte, Allah’a ve âhiret gününe <u>inanmam</u>akta, peygamber­lere aldatma özelliği nispet etmektedirler. Bu yüzden onları ümmetten saymak imkânsızdır. O halde bu ümmetin zın<u>dıkl</u>arının, bizim anlattı<u>ğımız</u>dan başka <u>anlamı</u> yoktur.</p>
<p>Editörler:Nail Okuyucu,Rahim Acar,Osman Demir &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.4,syf:59-70</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Kaynak metin: Gazzâlî, <em>Faysalü&#8217;t-tefrika beyne’l-İslâm ve&#8217;z-zendeka,</em> îbn Rüşd, <em>Felsefe, Din. ve Te’vıkFaslu&#8217;l-makâl fi takrir mâ beyne&#8217;ş-şerî&#8217;a ve’l-hikme mine’l-ittisâl</em> içinde, nşr. &amp; çev. &amp; ine. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2019, s. 67-82</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[1]</a> “Her durumda sonuç veren” şeklinde tercüme ettiğimiz <em>muttaride mün‘akise,</em> bir önermedeki özne ve yüklemin yer değiştirmesi durumunda sonuçta hiçbir değişikliğin olmamasını ifade etmektedir. # 2’nin sonunda Gazzâlî buna dair şu örneği vermektedir: Her kâfir peygamberleri yalanlar / Peygamberleri yalanlayan herkes kâfirdir.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> Gazzâlî, “O, kullarının üstünde mutlak hükümrandır” (En&#8217;âm 6:18) âyetinde geçen “üst”te bu­lunmaya <em>(fevk)</em> atıf yapmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a>3 Tirmizî, “Ru’yâ”, 4.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[4]</a> Müslim, “el-Cenne”, 40.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[5]</a> Buhârî “Mevâkîtü’s-salât” 11</p>
<p>6.Yakın ifadelere sahip bir hadis için bkz:Müslim,İman,268</p>
<p>7.Müslim,İman,308</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[8]</a> Ebû Nu‘aym, <em>Hilyetü’l-evliyâ,</em> c. VIII, s. 264.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[9]</a> Aclûnî, <em>Keşfü’l-hafâ,</em> c. I, s. 300.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[10]</a> Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 67.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[11]</a> Gazzâlî, Aristoteles-İbn Sînâ çizgisinde gelişen kıyas türlerini, özel olarak Bâtınîlere karşı kaleme aldığı <em>el-Kıstâsü’l-müstakîm’de</em> Kur’ân’daki akıl yürütme tarzlarıyla ilişkilendirerek bunları öncelikle üçe, ilk kıyas türünü ise kendi içinde üçe ayırmakta ve Kur’ân’dan örneklerle bunları açıklamaktadır: (i) <em>mızânü’t-te’âdül</em> (yüklendi kıyas), (i.a) <em>el-ekber</em> (kıyasın birinci şek­li), (i.b) <em>el-ev sat</em> (kıyasın ikinci şekli), (i.c) <em>el-esğar</em> (kıyasın üçüncü şekli), (ii) <em>mîzânü’t-telâzüm </em>(bitişik şartlı kıyas), (iii) <em>mlzânü’t-te’ânüd</em> (ayrık şartlı kıyas); bkz. Gazzâlî, <em>el-Kıstâsul-müs- takîm: Dosdoğru Ölçü, çev.</em> İbrahim Çapak, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Baş­kanlığı Yayınlan, 2016 (Tercümenin paralelinde eserin Süleymaniye Ktp., Kılıç Ali Paşa, nr. 1026’da kayıtlı elyazması nüshasının tıpkıbasımı bulunmaktadır).</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[12]</a> Gazzâlî, <em>Mihakkü’n-nazar’da</em> bu konuyu özel bir başlık altında ele alıp kıyaslarda hataya düş- meye yel açan yedi noktayı açıklamaktadır; bkz. Gazzâlî, <em>Mihakkü’n-nazar,</em> nşr. Refik el-Acem. Beyrut: Dârul-fikri’l-Lübnânî, 1994, s. 121-128; krş. a.mlf.,<em>Mi‘yâru’l-ilm:İlmin Ölçütü,</em> nşr. &amp; çev. Haşan Hacak &amp; Ali Durusoy, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayın ■ lan, 2013, s. 290-310.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[13]</a> Gazzâlî’nin bu ve benzeri âyetlere dair te’villeri için bkz. <em>Varlık, Bilgi, Hakikat:Mişkâtul-en- vâr,</em> nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2016, s. 53-68.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[14]</a> Bu hadis daha ziyade “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; onlardan sadece biri kurtu­luşa erecektir” şeklinde bilinmektedir (mesela bkz. Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 1). Hadisin Gazzâlî tarafindan atıfta bulunulan şekli için bkz. Aclûnî, <em>Keşfü’l-hafâ,</em> c. I, s. 150.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/">Varlık Mertebeleri ve Te’vil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varlik-mertebeleri-ve-tevil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Dec 2023 13:20:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Besmele]]></category>
		<category><![CDATA[Cahil]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmetün Mine’r-Rahman –]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26666</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bismillâhirrahmânirrahim Hamd, evveliyetinin diğer ilkler gibi başlangıcı olmayan, en güzel isimlere ve en yüce ve ezeli niteliklere sahip olan; daha akıl, nefs, basit ve bileşik varlıklar, yer ve gökler yok iken, içindeki bütün mâlumat ile birlikte bütün âlem amâda iken var olan (el-Kain); imkân dâhilindeki hiçbir şeyi yapmaktan aciz olmayan, iradesi ile her şeyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/">Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26669 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138-203x300.webp" alt="" width="203" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138-203x300.webp 203w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138.webp 405w" sizes="(max-width: 203px) 100vw, 203px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bismillâhirrahmânirrahim</p>
<p>Hamd, evveliyetinin diğer ilkler gibi başlangıcı olmayan, en güzel isimlere ve en yüce ve ezeli niteliklere sahip olan; daha akıl, nefs, basit ve bileşik varlıklar, yer ve gökler yok iken, içindeki bütün mâlumat ile birlikte bütün âlem amâda iken var olan (el-Kain); imkân dâhilindeki hiçbir şeyi yapmaktan aciz olmayan, iradesi ile her şeyi yapabilen (el-Murid) ve herhangi bir kusur/eksiklik tarafından mucizeler yapmasına engel olunamayan, harfler ve sesler yokken dahi konuşma vasfına sahip olan (el-Mütekellim), işitilen tüm sözler harflerden, seslerden, araç ve nağmelerden ibaret olduğu halde bütün bunlar yok iken sözü işitilen (es-Semi&#8221;), kendisinden başka tabiat sahibi ve görülebilir hiçbir zât yok iken kendi zâtını gören (el-Basir), mutlak birlik niteligi ve samedânilik makamı itibariyle devamı (sürekliliği) zorunlu olan, hayat sahibi (el-Hayy) Allah&#8217;a mahsustur.</p>
<p>Yüce Allah işte bütün bu alâmetlerle müteâl ve yücedir. O insan-ı kâmili yaratıkların en şereflisi ve yaratılmış kelimelerin en kâmili/tamamı yapınıştır.</p>
<p>Salât ve selâm, mahlâkatın en hayırlısı ve cismani ve ruhani varlıkların tamamının efendisi, Firdevs cennetlerindeki Vesile makamının ve çok çetin/elim ve büyük günde Makâm-ı Mahmüd&#8217;un sahibi efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın üzerine olsun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Harfler bir düzen/nazm içerisinde birleştiği zaman onlara kelime denilir, kelimeler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman da onlara “âyet” ismi verilir. Âyetler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman ise onlara “süre” ismi verilir. Allah Teâlâ kendisini, celâline lâyık bir şekilde “nefes” sahibi olmakla nitelemiş ve nefesini de ses ve kavl/söz ile nitelemiş ve “Müşriklerden biri senden eman/güvence istediği zaman ona güvence ver ki Allah kelâmını işitsin.” (Tevbe, 9/6) buyurmuştur.</p>
<p>Bu yüzden de burada isimlendirilmiş olan nefes “ses” olmakta, nefesin sesten kesilmiş, sessizleşmiş olması durumunda ise ona “harf” ismi verilmektedir. Bütün bunlar aklen bilinen ve ilâhi haberler yoluyla bildirilmiş olan şeylerdir, bununla beraber diğer sıfatlarda olduğu gibi burada da Allah&#8217;a başka şeyi benzer tutmak ve O&#8217;nu başka bir şey benzetmek (mümâsele ve teşbih) söz konusu değildir. Hak Teâlâ kendi nefsini suretle nitelediği zaman anlarız ki bunun bir zâhiri bir de bâtını vardır ve zâhiri açısından bâtını gaybtır, bâtını açısından ise zâhiri şehâdettir (görünür, açık olan). Yine kendi zâtını (nefsini) nefes sahibi olmakla nitelemiştir ki bu da onun gayb halinden çıkması, harflerin şehâdet âleminde zâhir olması demektir. Harfler mânaların zarfları, mânalar da harflerin ruhlarıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın nur oluşu ise onda mevcut olan ve dalâlete düşürücü şüpheleri kovan âyetlerden dolayıdır ki bunlara örnek olarak “Gökte ve yerde Allah&#8217;tan başka ilâhlar bulunsaydı o zaman düzenleri bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/11); “Ben batıp kaybolanları sevmem.” (En&#8217;âm, 6/76); “Hayır, şu büyükleri yaptı. Sorun onlara, tabii eğer konuşabiliyorlarsa&#8230;” dedi” (Enbiyâ, 21/63); “Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir.” (Bakara,, 2/258) âyetleri verilebilir. Bunlardan başka delillendirme sadedine gelmiş olan âyetlerin tamamı, onun nur oluşundandır. Çünkü nur, karanlığı kaçıran şeydir; bu nedenle ona nur denilir; zira nur, kaçırandır.(s.15)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın Arapça olarak nitelendirilmesinin sebebi ise sahip olduğu güzel nazımdan, muhkem ve müteşâbihın beyanından, lafzılar farklılaşsa bile aynı kıssaların eksiksiz ve ilavesiz bir şekilde tekrar edilmesinden, bunun yanı sıra son derece veciz lafızlar kullanıldığı halde bildirilmek istenen mânanın tastamam ifade edilmesinden kaynaklanır. Örneğin “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar.” (“Münâfıkün, 63/4); “Onu sana sırf tartışma olsun diye misal vermişlerdir.” (Zuhruf, 43/58); “Musâ&#8217;nın annesine: “Onu emzir, endişeye kapıldığın zaman da onu nehre bırak ve korkma, üzülme. Çünkü biz hiç şüphesız onu sana döndürecek ve peygamberlerden kılacağız.” diye vahyettik.” (Kasas, 28/7) âyetleri verilebilir. Görüleceği üzere tek bir âyette iki müjde verilmekte, iki emir bildirilmekte, faydalı bir bilgi iletilmekte ve Allah&#8217;tan bir beyan ve müjde verilmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;da nida ifadeleri iki türlüdür: İlki, “Ey iman edenler!”, “Ey Ehl-ı kitap!” ifadelerinde olduğu gibi sıfat ile seslenme şeklinde, ikincisi ise “Ey insanlar!” ifadesinde olduğu gibi doğrudan zât üzerinden seslenme şeklındedir. Kur&#8217;ân&#8217;da nida ifadesi gördüğün zaman kime seslenildiğine değil, ne diye seslenildiğine bak ve orada söylenilen şeye uygun olarak davran; sakınman gereken şeyden sakın; verilen emri yap. Zira kimi zaman bir emir şeklinde seslenme olabileceği gibi kimi zaman yasaklama şeklinde de seslenme olabılir. Örneğin “Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin.” (Mâide, 5 1) nidası bir emir, “Ey iman edenler! Allah&#8217;ın şiarlarını helâl saymayın.” (Mâide, 5/2) nidası da bir yasaklama seslenişidir.</p>
<p>Yine “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?!” (Saf, 61/2) nidası da bir yadırgama seslenişidir. Böyle bir seslenme yapıldığı zaman bunun bir emir yönü bir de yasaklama yönü vardır, dinleyen kimse içinde bulunduğu vakte uygun olanını alır. İster emir yönünü ister nehiy yönünü alsın, her hâlükârda isabet etmiş olur; eğer iki meyveyi bir arada toplar gibi her iki yönü birlikte alırsa o zaman iki ecir (sevap) kazanır. Yüce Allah kitabında bir nidada bulunduğu zaman sen kendini o nidaya (seslenmeye) muhatap olan kişi konumuna yerleştir; eğer bir haber bildiriyorsa anla ve ibret al. Şunu bil ki Kur&#8217;ân, ancak kendisine kulak verirsen sana seslenir. Eğer sana bir emir veya yasak bildiriyorsa ona uy.(s.20)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Besmele müstakil bir âyettir. Neml süresindeki besmelenin ise bir âyetin bir parçası olduğunu söyleriz. (Bismillâh) ifadesindeki “Allah” lafzı, “hüviyeti ve zâtı itibariyle O, Allah&#8217;tır.” mânasındadır. Rahmân lafzı, O&#8217;nun her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliğini, Rahim lafzı ise tövbe eden kullarına rahmet edeceğine dair kendisine vâcip kıldığı rahmeti ifade eder. Hak Teâlâ aziz kitabında her bir süreye “Bismillâhirrahmânirrahim” ifadesiyle başlamıştır. Sûre azamet ve iktidar isimlerini gerektiren korkutucu hususlar ihtiva ediyorsa o zaman ünsiyet ve müjde olmak üzere önce rahmet isimlerini zikretmiştir. Nitekim yüce Allah “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A&#8217;râf, 7/156) buyurmuştur. Bu yüzden besmelede kahr isimlerinden hiçbiri açık bir şekilde yoktur, aksine her ne kadar “Allah” ismi kahr mânası da (bâtın olarak) içeriyor olsa da yine de besmelede Allah&#8217;ın Rahmân ve Rahim olduğu ifade edilir.</p>
<p>Zira Allah ismi aynı zamanda rahmeti de içerir. Muhtevasındaki galebe, şiddet ve kahra karşılık rahmet, mağfiret, af ve hoş görme bulunmakta; bunlar besmeledeki “Allah” ismi içerisinde tam birbirilerine denk gelecek ölçülerde yer almaktadır. Bundan başka, Allah isminde karşımıza, bunlardan fazla olarak, bir de “Rahmân ve Rahim” isimleri karşımıza çıkmaktadır. Böylece Hak Teâlâ besmelede hem kahrı hem rahmeti kendisinde toplayan &#8220;Allah&#8221; ismine ilave olarak &#8220;Rahman&#8221; ve &#8220;Rahim&#8221; aynlarını da izhar etmiş ve bunun neticesinde rahmet ağır basmıstır.(s.28)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bıl ki her surenin başında hususen besmelenin yer alması o sürede açılmış olan ilâhi rahmetin taçlandırılması şeklinde olup, içerisinde zikredildiğı her sürede bu rahmetin elde edileceğini ifade eder. Amel için niyet neyse süre için de besmele odur. Her bir tehdit ve bedbahtlığı gerektiren her bir özellik sürede zikredilir ama besmeledeki Rahmân isminin ifade ettiği umumı rahmet ve Rahim isminin ifade ettiği hususi rahmet, bedbahtlığın kendisi ile kâım olduğu kimseye verilen şeye (cezaya, tehdide) hükmeder ve Allah o kula ya hususı rahmeti ile (ki bu kendisine vâcip olan rahmettir) ya da umumi rahmeti ile (ki bu da nimet verme rahmetidir) rahmet eder. Böylece âkıbetin rahmete tebdil olması, besmele sebebiyledir ve bu yüzden besmele müjdedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Besmele, Fâtiha&#8217;nın açılışıdır. Besmele, Fâtiha&#8217;nın ilk âyeti ya da ona bir ek gibi onun ayrılmaz parçasıdır ki bu konuda âlimler arasında mâlum ihtilaf söz konusudur. Bismillâhirrahmânirrahim (besmele) bize göre gizli bir mübtedânın (cümle başındaki ismin) haberidir. Bu mübtedâ (başlama), âlemin başlangıcı ve zuhurdur; çünkü ilâhi isimler âlemin varlık sebebidir, ona hâkim olan ve onda tesir sahibi olandır. Burada sanki Allah Teâlâ “Âlemin zuhuru Bismillâhirrahmânirrahim (besmele)dir.”, yani “Âlem besmele ile, Rahmân ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla zuhur etmiştir.” demektedir. Mutlak olarak kâinatın kendisinden ayrılıp vücuda geldiği besmele, diğer sürelerin başındaki besmele değil, Fâtiha süresinin başındaki besmeledir. Çünkü diğer sürelerin başındaki besmeleler hususi işler içindir. Besmele, üç ilâhi isme tahsis edilmiştir, çünkü hakikatler bunu gerektirmiştir. Allah ismi bütün isimleri toplayan isimdir. er-Rahmân ismi ise umumi bir sıfattır. Dolayısıyla Allah hem dünyanın hem de âhiretin Rahmân&#8217;ıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hamd, Allah Teâlâ&#8217;ya lâyık olduğu vechiyle övgüde bulunmak demektir, Şükür ise vermiş olduğu nimetler karşılığında Allah&#8217;a övgüde bulunmak demektir. Allah&#8217;a övgü hiçbir zaman belli bir kayıtla sınırlanmadan yapılamaz. Bu kayıt ya nutk (konuşma) ile olur ya da hamde sevk eden bir mâna ile olur. Konuşmada da hamd gerek mutlak (kayıtsız) gerek kayıtlı olarak yapılabilir. Örneğin lafzi ve mutlak hamd sadedinde Cenâb-ı Hak “De ki: “Hamd Allah&#8217;adır.&#8217;” (Neml, 27/93) buyurmuştur. Kayıtlı hamd ise bazen tenzih sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “De ki: “Hamd, evlât edinmemiş olan Allah&#8217;a mahsustur.&#8217;” (İsrâ, 17/111) âyeti böyledir. Bazen de bir fiil sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “Hamd, kuluna kitabı inzal eden Allah&#8217;a mahsustur.” (Kehf, 18/1) ve “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah&#8217;a mahsustur” (En&#8217;âm, 6 1) âyetleri böyledir. Allah katından inzal edilmiş olan kitaplardaki hamdler bu taksımın dışında değildir. El-hamdi lillâh mizanı doldurur, çünkü mizanda bulunan her şey odur. O; Allah&#8217;a senâ, övgüdür, ona hamddir. Mizanı da anhamd olur. Tesbih ona hamddir, aynı şekilde tehlil (la ilahe illallâh), tekbir, temcid, tâzim, tavkir, ta&#8217;ziz ve buna benzer bütün ifadeler O&#8217;na hamddir. El hamdu lillâh, kendisinden daha umumisi olmayan âlemdir. Her bir zikir, ınsanın uzuvları gibı onun bir cüzüdür; hamd ise insanın bütünü gibidir. El hamdu lillâh Hak Teâlâ Âdem&#8217;i yarattıktan ve tastamam ona şekil verdikten sonradır.</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Varlığı (vücüdu) halinde âlem, amânın kabul ettiği ve içerisinde zuhur ettiği suretlerden başka bir şey değildir. Eğer hakikati üzerinde nazar ederse âlem geçici bır arazdır, yani yok olma, zâil olma hükmündedir ki Hak Teâlâ&#8217;nın “O&#8217;nun vechi hariç her şey helâk olacaktır.” (Kasas, 28/80) âyeti işte budur. Hazret Peygamber aleyhisselâm da “Arapların söyledikleri en doğru beyit, Şair Lebid&#8217;ın “Allah&#8217;tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beytidir.”! buyurmuştur. Yani bu beyitte, “Allah&#8217;tan başka hiçbir şeyin, üzerinde sebat edeceği kendisinden bir hakikati yoktur, ancak kendisinden başkası ile mevcuttur.” denilmektedir. İşte bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Arapların söyledikleri en doğru beyit, “Allah&#8217;tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beyittir.” buyurmuştur.</span></span></div>
<div class="dr flex-row"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>4. O, din gününün milikidir (malikidir).</div>
<div></div>
<div>Din günü ile karşılık gününü kast etmektedir, bu da dünya ve âhiret günüdür. Zira şeriatta sınırlar (hadler, tanımlar, cezalar) sırf karşılık olarak belirlenir, başına musibetler gelen kimseye de bu musibetler sadece kendi eliyle yapıp kazanmış olduklarının karşılığı olarak isabet eder. Bununla beraber Hak Teâlâ bunların birçoğunu da affeder. Aynı şekilde yeryüzünde zuhur eden fitneler, savaşlar, tahribatlar, veba hastalıkları da insanların işledikleri amellerin karşılığıdır. Onlar karada ve denizde işledikleri fesatlarla bunlara müstahak olmuşlardır. İşte bu dünyadaki cezadır. Dolayısıyla dünya günü de ceza günüdür, âhiret günü de ceza günüdür ancak âhiretteki ceza daha büyük ve şiddetlidir. Çünkü âhiretteki ceza, başına geldiği kimseye mükâfat neticesi doğurmaz. Oysa dünyadaki ceza, o cezaya uğrayan kimse için bir mükâfat neticesi doğurmayabileceği gibi doğurabilir de. Dünyadaki cezanın/karşılığın bir örnegi de bedbaht kimselerin işlemiş oldukları hayır amellerinin karşılığını dünyada Allah&#8217;ın kendilerine vereceği nimetler olarak almaları ve âhirete vardıklarında meyvelerini dünyada alıp tüketmiş durumda olmalarıdır.(s.36)</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm kolaylık durumunda “Nimet veren ve ihsanda bulunan Allah&#8217;a hamd olsun.”S buyurmuş, zorluk durumunda da “Her hâlükârda Allah&#8217;a hamd olsun.” buyurmuş, Allah&#8217;ın rahmetini ümit edip azabından ve azabın üzerinde devamlı olmasından korkmuştur. Bu sebeple Yüce Allah el-Hamdü lillâhi rabbi&#8217;l-&#8216;âlemin (Hamd âlemlerin rabbi olan Allah&#8217;a mahsustur) ifadesinin hemen akabinde er-Rahmânı&#8217;r-Rabim (O, Rahmân&#8217;dır ve Rahim&#8217;dir.) buyurmuştur.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Yüce ve şerefli bir himmet</p>
<p>Şeyh Muhyiddin İbnü”l-Arabi, şeyhi ve kıraat hocası olan ve İşbiliye&#8217;deki Kavsü&#8217;l-Haniye Camii&#8217;ndeki kıraat üstatlarından (meşâyih) olan Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf el-Lahmi&#8217;den, o da bazı salih muallimlerden şöyle nakletmiştir: Küçük yaşta bir çocuk Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf elLahmi&#8217;ye Kur&#8217;ân okumuş, o da çocuğun yüzünün sapsarı kesildiğini görünce halini sormuş, bunun üzerine kendisine çocuğun bütün gece uyumayıp Kur&#8217;ân okuduğu söylenmişti. O da çocuğa “Evlâdım, bana haber verildiğine göre sen bütün gece uyumayıp Kur&#8217;ân okuyormuşsun.” demiş, çocuk “Efendim, durum sizin dediğiniz gibidir.” deyince, “Evlâdım, bu gece Kur&#8217;ân okurken kıblende beni hazır tut ve namaz esnasında Kur&#8217;ân&#8217;ı bana oku, bir an olsun benden gafil kalma.” demiş, delikanlı “Tamam.” demiş ve sabah olup (tekrar şeyhin yanına geldiğinde) “Sana emrettiğim şeyi yaptın mı?” diye sormuş, o da “Evet, yaptım üstadım.” demiş, bunun üzerine şeyh “Peki, dün gece de Kur&#8217;ân&#8217;ı hatmedebildin mi?” diye sormuş, çocuk ise “Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.” demiştir.</p>
<p>Şeyh de “Evlâdım bu gayet güzel, yarın gece olduğu zaman Kur&#8217;ân&#8217;ı bizzat Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan dinlemiş olan ashabından dilediğin birini gözünün önüne getir ve Kur&#8217;ân&#8217;ı ona oku ama dikkat et çünkü onlar Kur&#8217;ân&#8217;ı Hazreti Peygamber&#8217;den dinlemişlerdir. Sakın okuyuşunda en ufak bir hata yapma.” demiş, çocuk da “İnşallah böyle yapacağım üstadım.” demiştir. Sabah olduğunda şeyhi kendisine gece ne yaptığını sormuş, o da, “Üstadım, Kur&#8217;ân&#8217;ın dörtte birinden daha fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh ise “Evlâdım, bu gece Kur&#8217;ân&#8217;ı, kendisine inzâl edilmiş olan Hazreti Peygamber aleyhisselâma oku ve kımin huzurunda okuduğunu bil.” demiş, çocuk da “Tamam.” demişti.</p>
<p>Sabah olunca çocuk “Üstadım, gece boyunca Kur&#8217;ân&#8217;ın bir cüzü ya da ona yakın bir kısmından fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh de “Evlâdım, bu gece olunca Kur&#8217;ân&#8217;ı Hazreti Muhammed aleyhisselâmın kalbine inzâl etmiş olan Cebrâil&#8217;in huzurunda oku ve dikkat et, kimin huzurunda Kur&#8217;ân&#8217;ı okuduğunun farkına var.” demiş, sabah olduğunda çocuk, “Üstadım, Kur&#8217;ân&#8217;dan çok az birkaç âyetten fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiştir. Şeyh de şöyle demiştir; “Evlâdım, bu gece olduğu zaman Allah&#8217;a tövbe edip yönel. O&#8217;nun mehabetini düşün ve namaz kılan kimsenin aslında rabbine münâcât halinde olduğunu bil.<br />
O&#8217;nun huzurunda bulunduğunu ve O&#8217;nun kelâmını okuduğunu aklından çıkarma. Kur&#8217;ân&#8217;dan ve okuduklarını düşünmekten payına ne düşeceğine bak. Çünkü maksat harfleri birleştirmek, yan yana dizip okumak da değildir birtakım sözleri hikâye etmek de değildir. Kur&#8217;ân okumaktan asıl maksat, okuduğun şeylerin mânaları üzerinde düşünmek, tedebbür etmektir. O halde cahil olma.”</p>
<p>Ertesi gün sabah olunca şeyh delikanlının gelmesini beklemiş, fakat delikanlı gelmemiş, bunun üzerine ona ne olduğunu sorup öğrenmesi için birini göndermiş, nihayet kendisine delikanlının sabahleyin çok hasta olduğunu ve tedavi gördüğünü haber vermişler, bunun üzerine şeyh onun yanına gitmiş, delikanlı şeyhi görünce ağlamış ve “Ey üstadım! Allah sana hayırlar ihsan etsin, dün geceye kadar yalancı olduğumu bilmezdim ama dün gece seccademi serip namaza durup da Hak Teâlâ&#8217;nın huzurunda Kur&#8217;ân okumaya başladım.</p>
<p>Fâtiha&#8217;dan başlayıp okuyunca “iyyâke na&#8217;budu” (Sadece sana kulluk ederiz.) ifadesine kadar geldim, sonra nefsime baktım ve söylediğimi nefsimin tasdik etmediğini gördüm. Dolayısıyla Allah&#8217;ın huzurunda, o benim yalan söyledigimi bildiği halde “iyydke na&#8217;budu” demekten hayâ ettim. Baktım ki nefsim, yaptığı ibadeti değil, kendi düşüncelerini önemsiyor. Tekrar tekrar Fâtiha&#8217;nın başından başlayıp okudum ama her seferinde “maliki yevmi&#8217;d-din” (Din gününün mâlikidir.) ifadesine kadar geldiğim halde iyyâke na&#8217;budu ifadesini bir türlü okuyamadım. (Anladım ki) bu ifade bana mahsus değil, ben buna lâyık değilim.</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın huzurunda yalan söyleyip de onun gazabına maruz kalırım korkusuyla onun huzurunda öylece kalakaldım. Tan yeri ağarıncaya kadar bir rekât bile namaz kılamadım. İyice bitip tükendim ve hasta oldum, şimdi ise nefsimden kendi razı olmadığım halde O&#8217;na gidiyorum.” demiş ve üç nefes almadan ruhunu teslim etmiştir. Defnedildiği zaman şeyh kabrinin başına gelmiş ve halini sormuş, o sırada delikanlının sesi kabrinden şöyle yükselmiş: “Ey Üstâd! Ben diri olanın yanındayım ve diriyim, hiçbir şeyden beni hesaba çekmedi!”</p>
<p>Sonra şeyh evine dönmüş ve bu delikanlının halinden çok müteessir olduğu için hastalanıp yatağa düşmüş ve ruhunu teslim edip rabbine kavuşmuştur. İşte her kim “iyyâke na&#8217;budu” ifadesini bu delikanlının okuduğu gibi okursa, onu gerçekten okumuş olur.</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">&#8220;Elif-Lâm-Mim” ifadesindeki elif harfi tevhide işarettir. Varlığa ister bütün olarak ister tafsilatlı olarak ne zaman bakarsan bak, üzerinde ne zaman duşunursen düşün, tevhidin daima varlığa eşlik ettiğini, ondan asla ayrılmadığını, tıpkı “bir”in sayılara eşlik ettiği gibi daima onunla birlikte olduğunu görürsün. Nitekım “bir”, sayı değildir, o sayının “aynıdır, yani sayı onunla zuhur eder. Hakikatlerin kokusunu almış olanlar nezdinde de elif, harflerden biri değildir, fakat avam onu harf olarak isimlendirmiştir. Tahkik ehli bir kimse elifin harf olduğunu söylediği zaman bil ki bunu mecazi bir ifade olarak soylemiştir. Elifin makamı cem (toplama, çokluk) makamıdır, ilâhi isimler içerisınde Allah ismi ona aittir, sıfatlar içerisinde de “Kayyümiyet” (Kayyümluk) sıfatı ona aittır. Bütün mertebeler onundur.(s.60)</span></span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>İmanın kalbe ve nefse vârit olan bir nur olup Hak Teâlâ&#8217;dan gelen ve O&#8217;na yakınlaştırıcı olan, unsura ait tabiatın karanlığını ortadan kaldıran, yüce ve mukaddes Hak Teâlâ&#8217;ya yakınlaşma yollarını ortaya çıkaran her türlü emir ve yasağı kabule yatkın olduğunu öğrendiği zaman takvânın da işte bu yola girıp bu yolda seyr-i sülük etmek olduğunu, Hak Teâlâ&#8217;nın emirlerini yerine getirerek, bu emirlerin gereği olan vâcip ve mendupları yaparak Allah&#8217;a yakınlaşma ve bu vesile ile (yani Hakk&#8217;ın emirlerine bağlı kalıp yasaklarından uzak durmaktan dolayı) Allah Teâlâ&#8217;nın rızasının, hidayetinin ve lütfunun koruması altına girmek olduğunu da öğrenmiş olursun.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>iman, Allah&#8217;ın kullarından dilediğinin kalbine ilkâ ettiği ilâhi bir nurdur.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Bil ki namaz (salât kelimesi) üç şeye ve bu üç şeyin dördüncüsüne izâfe edilir, bu da iki mânada olur. Bunlardan ilki kapsamlı mânada izâfet, ikincısi kapsamlı olmayan mânada izâfettir. Buna göre salât kelimesi kapsamlı mânada Hakk&#8217;a izâfe edilir, bu da rahmettir. Nitekim Hak Teâlâ kendisini Rahim olarak nitelemiş ve aynı sıfatı kullarına da vererek kendisi için “merhametlilerin en merhametlisi” demiştir.</p>
<p>Yine Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuş, yani kendisini “salât eden” olarak nitelemiştir ki bu, “Size merhamet eder.” mânasındadır. Yine salât kelimesi meleklere de rahmet, istiğfar; müminler için dua etme mânasında izâfe edılır. Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuştur. Dolayısıyla meleklerin salâtı, zikrettiğimiz şekildedir.</p>
<p>Yine Hak Teâlâ melekler hakkında “İman edenler için istiğfarda bulunurlar.” (Gâfir, 40/7) buyurmuştur. Ayrıca salât kelimesi beşere (insanlara) de rahmet, dua ve şerıatta bilinen hususi fiil mânasında izâfe edilir. Beşer salât adı verilen bu üç mertebeyi kendisinden toplar. Hak Teâlâ bizlere emrederek “Namazı kılınız.” buyurmuştur.</p>
<p>Yine salât kelimesi Allah dışındaki bütün varlıklara, melek, insan, hayvan, bitki, maden gibi bütün mahlükata izâfe edilir ve bunlara farz kılınmış, kendileri için tayin edilmiş olan şeyi ifade eder. Bu mânada Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur; “Görmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ve de saf saf dizilerek uçan kuşlar Allah&#8217;ı tesbih etmektedir? Her biri kendi salâtını (duasını) ve tesbihini bilmektedir.” (Nür, 24/41) Burada Allah salâtı bütün varlıklara izâfe etmiştir. Tesbih kelimesi de Arap dilinde salât anlamına gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rivayette geçtiğine göre sadaka, isteyenin eline düşmeden önce Rahmân&#8217;ın eline düşer ve Rahmân onu, tıpkı içimizden birinin develerinin ve diger hayvanlarının yavrulaması ile malının artmasında olduğu gibi o malı artırır, Bu lâyık olduğu mutlak zenginliği ifade eden ilâhi bir nispettir, İlâhi nispetleri ise ancak hâlis mümin olmayan kimse inkâr eder. Nitekim Hak Teâlâ “Allah&#8217;a borç verin.” buyurmuştur. Üstte olan el, infak eden eldir ve infakı alan elden, yani alttaki elden her bakımdan üstündür.</p>
<p>Sadakayı vermek (infak etmek) Hakk&#8217;a ve zenginliğe nispet edildiği gibi halka (yaratılmışlara) ve ihtiyaca da nispet edildiği için Hak Teâlâ bunu infak (iki kapılı tünel) diye isimlendirmiştir. Âlimler bu iki vecihle infak ederler ve verdikleri şeyde Hakk&#8217;ın hem veren hem de alan olduğunu görürler, kendi ellerini ise üzerinde verme ve almanın zuhur ettiği eller olduğunu müşahede ederler. Bu durumda onları bundan perdelemez (infakta bulunmaktan alıkoymaz.)(s.75)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Ve onları için muazzam bir azap vardır.</p>
<p>(Allah onların kalplerini mühürlemiştir.|: Yani kalplerini küfür mührü ile mühürlemiştir ve bundan sonra artık onlar imanı bildikleri halde, kalplerine iman girmez.</p>
<p>(Kulaklarını mühürlemiştir):Yani onların anlayış kulaklarını mühürlemiştir, dolayısıyla onlar cahillerdir.Hak Teâlâ&#8217;nın sözlerindeki muradı anlamazlar.</p>
<p>(Gözlerinin üzerinde de perde vardır.): Yani akıl gözlerinin üzerinde perde vardır, zira onlar gördükleri âyetleri, mucizeleri sihir olarak nitelerler.(s.77)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>10. Kalplerinde hastalık vardır; Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Ve yalanlamalarından dolayı onlara acı bir azap vardır.</p>
<p>(Kalplerinde hastalık vardır.): Yani “Elçilerimin getirmiş olduğu konusunda şüphe vardır.” Bu hastalık, imanda ve delillerde insanı saptırıcı etkileri olan ve akıl ıle akıl sahibi arasında, kişi ile imanın sıhhati arasında giren şüphedir.</p>
<p>(Allah da onların hastalıklarını artırmıştır.): Yani şüphelerini ve perdelerini artırmıştır.</p>
<p>(Onlara acı bir azap vardır.|: Kıyamet günü onlara acı bir azap vardır. Bedbaht olacak kimselerin acı duyacakları şeyin azap olarak isimlendirilmesinin sebebi, bahtiyar kimselerin bu bedbahtların yaşayacağı acılardan lezzet alacak olmalarıdır. Çünkü bedbaht kimseler Hak Teâlâ&#8217;ya şirk koşmuşlardır, bundan dolayı bahtiyar kimseler Allah için onların bu azabından lezzet duyar. İşte onlar Hak Teâlâ için böyle hissetmelerinden dolayı Hak Teâlâ da onları tercih ederek bu kelimeyi kullanmıştır. Hak Teâlâ&#8217;nın elim (acı) ifadesine gelınce; bil ki acının ortaya çıkışı ve acı duyan kimsedeki varlığı âdet gereği (genellikle) kendisi ile irtibatlandırılan sebeplere bağlıdır. Örneğin kırbaçla vurma, ateşle yakma, demirle (kılıçla) yaralama ve benzeri fiiller fiziksel tesırlerde bulunur ve bunlardan hissi/fiziksel acılar ortaya çıkar. Aynı şekılde mal kaybı, insanın ailesinin ve evlâtlarının başına musibetlerin gelmesı, ağır bır tehditle uyarma gibi genellikle psikolojik acıların ortaya çıkmasına sebep olan şeyler de böyledir. İşte bu tür sebepler bir şahısta ortaya çıkınca, bu sebeplere azap ismi verilir. Oysa bu sebepler aslında azap değillerdir, asıl azap olan şey bu sebeplerin bizzat kendileri değil, onlar var oldukları zaman ortaya çikan acının varlığıdır.(s.79)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Yâ Eyyube (Ey&#8217;)): Hak Teâlâ kitabında herhangi birine seslendiği zaman, sen işte O seslenilen kimse ol! Eğer o seslenme ifadesi ile bir haber veriyorsa verilen haberi anla ve ibret al. Zira o ancak senin kulak verdiğin kadar sana seslenir. Eğer seslenme ifadesi sana bir şey emrediyor veya bir şey yasaklıyorsa o zaman o emre ve yasağa sıkıca uy. Bundan gayrı dördüncü bir kısımda yoktur. Yanı seslenme ifadeleri ya haber bildiren ifadelerdir, ya emir ifadelerıdir ya da yasaklama ifadeleridir. İşte sen Hak Teâlâ&#8217;nın sana yönelik bu hıtabındakı konumunu tıpkı bir annenin şefkati gibi değerlendir ve bu hitap ıle sana vârıt olanı en güzel şekilde alıp kabul et. Çünkü Hak Teâlâ sana, sana faydalı olması dışında bir amaçla hitap etmez. O halde Hakk&#8217;ın hitabında hıtap eden yıne sen ol ama Hakk&#8217;ın işitmesi anlamında hitap eden değil, senın ışıtmen anlamında hitap eden ol. Çünkü Hak Teâlâ kendisine herhangı bır emir ve yasak vermez.(s.85)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Biliyorsunuz) ki sebepleri var eden O&#8217;dur. Yine sizi de o sebeplerle değil ama sebeplerle aynı anda var eden de O&#8217;dur. Bunun için Hak Teâlâ sebepleri var etmiş ve onları kendisi için perde haline getirmiştir. Bu sebepler, kendilerini birer perde olarak görenleri Hak Teâlâ&#8217;ya ulaştırırken onları rab edinenler O&#8217;ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi mertebelerinde artlarında Hak Teâlâ&#8217;nın bulunduğunu ve kendilerinin de yaratıcılarına bitişik olmadıklarını bildirirler. Zıra sanat (yaratılmış olan şey) sanatkârını bilmez ama kendısıne rızık verenden bağımsız, müstağni de olamaz. Çünkü başına gelecek her tür zarar ve faydayı O&#8217;ndan alır. Demek ki sebepler ile müsebbepler (sonuçlar) arasındaki ilişki, kesintisiz bir ilişkidir. Çünkü bu ilişki, birinin sebep ötekinin müsebbep olmasını koruyan ilişkidir. Nitekim göğün yeryüzüne yönelerek, ona ılkâ ettiği yağmurlarla ve yeryüzünün de ondan yağmurları almasıyla onda ortaya çıkarttığı bitkilerde sebep olması da böyledir. Feleklerin hareketleri, ulvi âlemdeki gök cisimlerinin nazarları, tabiat gibi bütün hususlar yeryüzündeki tek bir çiçeğin vücuda gelmesinin zuhurunun sebepleridir.(s.86)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bununla beraber şu hususu da bilmemiz icap eder ki, Hak Teâlâ&#8217;nın her varlıkta ve o varlık içinde vücuda gelen şeyde hususi bir vechi vardır ve o varlık ışte o hususi vecihten vücud bulmuştur. Sebep, kendisinin münfail müsebbebi olan bu hususi vechi hiçbir zaman bilemez. Bunu ancak Allah bilir, başkası bilmez; çünkü varlığı çok latiftir. Dolayısıyla mahlükata izâfe (nispet) edilen her türlü yaratma mecazidir, perde şeklinde bir surettir ve kimin âlim kimin cahıl olduğunun açığa çıkmasını, mahlükattan bazılarının diğerlerine olan üstunlüğünün anlaşılmasını sağlar.(s.87)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İncelikli bir işaret</p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın mânalarını anlar, Hak Teâlâ&#8217;nın yeryüzünü nasıl bir döşek kıldığını ve Âdem aleyhisselâmı oradan nasıl yaratmış olduğunu kavrarsan o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Evlât döşeğindir.”!9 sözünü anlarsın. Burada Hazreti Peygamber döşek (el-firâş) kelimesi ile kadını, yani döşeğin sahibini kast etmiştir. Benzer şeklide Âdem aleyhisselâmı da Allah Teâlâ, içerisinde yaratmış olduğu yer yüzüne halife kılmış, böylece onun da orada firâş (döşek) sahibi olmasını istemiştir; çünkü o, kendisini vücuda getirenin suretindedir ve onu vücuda getiren kendisine edilgenlik kuvveti verdiği gibi etkenlik (fiil) kuvveti de vermiştir&#8230;(s.87)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Böylece Hak Teâlâ gök ile yer arasında mânevi bır girişkenlik var etmiş, bu yer yüzünde vücuda getirmeyi murat ettiğı maden, bitki ve hayvan türlerindeki tüm doğan varlıklara teveccüh olmak üzere yeryüzünü aile (hanım), gökyüzünü ise onun kocası gibi kılmıştır. Gökyüzü yeryüzüne Allah&#8217;ın kendisine vahyettiği emirden ilkâ eder. Bu da tıpkı erkeğin cinsel münasebette kadına suyunu akıtması gibidir. Böylece yeryüzü bu ılkâ esnasında, Hak Teâlâ&#8217;nın içerisinde gizlemiş olduğun bütün varlıkları tabakalarına göre ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>26. Allah bir sivrisineği, hatta ondan daha da ötesini temsil olarak kullanmaktan hayâ edip çekinmez. İman edenler, bu temsilin Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah bu misali vererek neyi murat etmektedir ki?!” derler. Doğrusu Allah onunla onların birçoğunu saptırmakta, birçoğunu da hidayete sevk etmektedir. Onunla saptırdıkları ise sadece fasıklardır, başkası değil!</p>
<p>Hayâ kelimesi, terk etmek mânasına gelir. Rivayette “Allah hayâ sahibidir.”12 ifadesi geçmektedir. Ancak hayânın hususi bir yeri vardır. Dolayısıyla Hak Teâlâ hayânın herhangi bir hükmünün, geçerliliğinin olmadığı bir mevkıde, (Allah hayâ etmez, çekinmez.) buyurmuştur, yani “Allah bir sivrisineği dahi misal olarak vermeyi terk etmez.” demek istemiştir. Çünkü varlığın tamamı muazzamdır, içerisinden hiçbir şey terk edilmez. Zira hayâ, terk etmek demektir. Oysa varlık içerisinde hakir ve basit olan hiçbir şey yoktur, her şey Allah&#8217;ın şiarlarıdır. Âyetteki bu ifade, böyle misaller hakkında ileri geri konuşup yoldan çıkan, dalâlete düşen müşriklerin sözüne cevaptır. &#8230;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mâlum olduğu üzere Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı, hidayete erdiricidir, ancak verilmiş olan misalleri tevil etmek suretiyle sapkın kimseler saparlar, yine hidayet bulanlar da onunla hidayet bulurlar, Ancak verilen misalin, bir misal olması itibariyle hakikati değişmez. Asıl kusur, ayıp, anlama olayında söz konusu olur. O halde sen Kur&#8217;ân&#8217;a karşı son derece dikkatli ol, onu sadece Furkan olarak gör ve o şekilde oku. Çünkü Allah “Onunla birçok kimseyi saptınr.” yani hayrete ve şaşkınlığa düşürür. (Birçok kimseyi de hidayete erdirir) yani içerisinde ihtiva ettiği beyanı anlama rızkını nasip eder. İşte Hak Teâli bu âyette sana, her şeyi Allah&#8217;a nispet etmen gerektiğini, herhangi bir şeyin cisim olarak küçük ve hakir olmasının ya da örf itibariyle veya senin inancın itibariyle o şeyin hakir ve küçük kabul edilmesinin seni bu konuda engellememesini öğretmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Size O hayat vermiştir)|: Yani sizi vücuda çıkarmış, varlığa getirmiştir.</p>
<p>(Sonra sizi tekrar öldürecektir.): Bu, ârızi ölümdür; canlının başına gelir ve onun hayatını izale eder, ortadan kaldırır. Zira zâhirdeki cismin hayatı, ruhun hayatının eserlerindendir. Örneğin yeryüzündeki güneş ışığı, güneşin kendisinden gelir, güneş gittiği zaman ışığı da onu takip edip gider ve yeryüzü karanlık olarak kalır. Aynı şekilde ruh da böyledir. Cisimden (bedenden) çıkıp da gelmiş olduğu kendi âlemine doğru yola koyulduğu zaman, kendisinden canlı bedene yayılmış olan hayat da onu takip eder ve gider, geriye beden (cisim) göz ile görünüşü itibariyle cansız bir suret olarak kalır. Bu durumda “Falan kimse öldü.” denilir. Ama sen, “Hakikat aslına döndü.” dersin. Nitekim Hak Teâlâ “Sizi ondan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.” (Tâ Hâ, 20/55) buyurmuştur. Nitekim ruh yeniden diriliş ve toplanma gününe kadar kendi aslına döner. Orada ruhtan cisme aşk yoluyla bir tecelli gerçekleşir.</p>
<p>Bu sayede cismin parçaları kaynaşır, uzuvlarını bir araya gelmeye doğru harekete geçiren oldukça latif bir hayat ile uzuvları birleşir. Bünye tamamlanıp topraktan olan yaratılış tas tamam gerçekleştiğinde ise ruh kendisine “kuşatıcı suretlerde” İsrâfil bağı vasıtasıyla tecelli eder. Böylece canlılık, onun uzuvlarına sirayet eder ve ilk defasında olduğu gibi düzgün, tas tamam yaratılış sahibi bir şahıs olarak ayağa kalkar ki bu da Hak Teâlâ&#8217;nın (&#8230;ve ardından tekrar diriltecektir.) ifadesidir. Yine Hak Teâlâ&#8217;nın (Nihayet en sonunda da yine O&#8217;na döndürüleceksiniz.| ifadesinde ise kulların ona kâh mesut, kâh bedbaht bir halde dönecekleri ifade edilmiştir.(s.94)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ bizlere ruh üflenmeden önce “ölü” adını vermiştir, bu nedenle anne karnındaki cenin bir sivrisinekten bile küçük dahi olup insan olduğu anlaşılacak şekilde uzuvları biçimlenmiş ise -kendisine ruh üflenmemiş olsa bile- bu ceninin suretinin cenaze namazı kılınır; çünkü bu cenin suretine şeriatta “ölü” adı verilmektedir.</p>
<p>Eğer anne karnındaki cenin düşük olarak dogarsa ve bizler onu bir suret (beden) olarak görürsek kendisine henüz ruh üflenmemiş olsa bile o artık ölü adını hak etmiştir, kendisine herhangi bir şekilde cenaze namazı kılmaya engel teşkil edecek bir şey yoktur. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, cenaze namazı ancak daha önce yaşayıp sonra ölmüş birine kılınır buyurmamıştır. Dolayısıyla Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözü bu hususla ilgili değildir.</p>
<p>Her ne kadar “ölü” ismi sadece belli bir süre yaşadıktan sonra ölen kimseye veriliyor olsa da, bu durum bununla çelişmez. Bu hususta herhangi bir rivayetin olmayışı, hükmün kalktığını göstermez. Bilakis şeriattan anlaşılan odur ki herhangi bir sınırlama olmaksızın, ölüye namaz kılınır. Bundan sadece Şâri* Teâlâ&#8217;nın kendileri için cenaze namazı kılmayı yasaklamış olduğu kâfirler ve cenaze namazı kılınamayacak diğer kimseler istisnadır. Çocuk (bebek) ise bu istisnaya dâhil değildir.(s.95)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah cinsleri, türleri yaratmıştır, yaratmış olduğu her bir şahıs, bizim kendisine bakarak yaratıcısına dair bilgiye ulaşmamızı hedeflemektedir. Yani Allah bu âlemi, biz ondan el etek çekelim diye yaratmış değildir. O halde üzerimize düşen vazife dünyaya yönelmek, ısrarla onu tanımaya çalışmak ve onu sevmektir, çünkü âlem, bizi Hakk&#8217;a ulaştıracak olan düşünme yoludur. Her kim kendisini hedefe ulaştıracak olan delili değersiz görüp ondan el etek çekerse o delilin kendisini ulaştıracağı şeyi (medlülü) de değersiz görmüş, böylece dünyada da âhirette de hüsrana uğramış olur ki bu da apaçık hüsran demektir. Böyle bir kimse Allah&#8217;ın âlemdeki hikmeti hakkında cahil olacağı kadar bizzat Hakk hakkında da cahil olur ve hüsrana uğrayanlardan olur.</p>
<p>Esas “adam” ismini hak edecek kişi, saf kullukta Hakk&#8217;ın suretiyle zuhur eden ve her hak sahibine hakkını veren, önce kendisinde hakkı olup da kendisine yönelen mahlükat içerisinde en yakın olan nefsinden başlayan kişidir. Allah&#8217;ın hakkı ise diğer bütün haklardan daha önceliklidir. Hakk&#8217;ın onun üzerinde hakkı, her hakkı hak sahibine ulaştırmasıdır. Nitekim hak sahipleri ondan kendi haklarını sözlü olarak veya zâhiri veya bâtıni halleriyle talep ederler. Kulak kendi hakkını talep eder, göz, dil, eller, karın, cinsel organ, iki ayak, kalp, akıl, fikir; nebâti, hayvani, gazabi (öfke gücü), şehevâni (arzu) güçler de kendi haklarını talep eder. Yani aynı şekilde emel, korku, umut, teslimiyet/İslâm, iman, ihsan vb. kendisine bitişik âlemden olan şeyler de haklarını talep eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâmın bedeninin neşetini kendi ellerinin arasında toplamış ve “&#8230;iki elimle yaratmış olduğum&#8230;” (Sâd, 38/75)) buyurmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu insani neşetin kemale ermesini murat edince, onu kendi huzurunda toplamış ve âlemin bütün hakikatlerini ona vermiştir. Bütün isimler ondan tecelli etmiş, böylece ilâhi sureti ve kevni sureti ayırmış ve onu âlemin ruhu kılmış, âlemdeki bütün türleri ile ona tıpkı bedendeki uzuvların bedeni çekip çeviren ruha olan konumu gibi konumlandırmıştır. Eğer bu insan âlemi terk edecek olursa, âlem ölür. Çünkü dünya diyarı, insanın ruhu olduğu âlem bedeninin uzuvlarından biridir. İnsan zâtı itibariyle iki makamı (ilâhi makamı ve kevni makamı) kabul edebildiği için halife olabilmiş, âlemi tedbir ve tafsil etme salâhiyetine sahip olmuştur. Eğer insan kemal mertebesine ulaşamazsa, o zaman o, suret olarak insana benzeyen bir hayvandan ibaret kalır. İnsan-ı kâmil, kendisinde ilâhi suretin tamamlanmış olduğu kimsedir ki bu suret de ancak mertebe ile tamamlanır. Her kim bu mertebeden aşağıya inmiş olursa, o hangi noktada ise o surette olur. Nitekim hayvanların da gördüklerini, işittiklerini, kokuları, tatları, sıcaklık ve soğukluğu idrak ettiklerini, fakat yine de kendilerine insan denilmediğini, aksine eşek, at, kuş ve benzeri isimlerle isimlendirildiklerini görmez misin?! Eğer onlarda da suret kemale ermiş olsaydı, onlara da insan denilirdi.(s.107)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rivayet edilen bir hadis(-i kudside) Hak Teâlâ “Ey Muhammed, Sen olmasaydın ne bir yeryüzü yaratırdım ne de gökyüzü; ne cennet yaratırdım ne de ateş!” buyurmuştur. Yani Âdem aleyhisselâm onun ilk halifesidir, sonra onun evlâtlarından nesil süregelmiştir. Her zamanda halifeler tayin edilmiş, nihayet Hazreti Muhammed aleyhisselâmın tahir (tertemiz) cismi yaratılmış ve apaçık doğan bir güneş gibi zuhur etmiş, böylece bütün nurlar onun parlak nurunun içinde yerini almış, bütün hükümler onun hükmü içinde kaybolmuştur. Bütün şeriatlar ona boyun eğmiş ve o zamana kadar bâtın olan efendiliği zâhir hale gelmiştir. İnsan âlemdeki cinsler içerisinde en sonuncu olanıdır. Mevcut sadece altı cins vardır ve her bir cinsin altında türler, her bir türün altında da (alt) türler vardır. İlk cins melek cinsi, ikinci cins cin cinsi, üçüncüsü maden, dördüncüsü bitki, beşincisi hayvandır. Böylece mülk nihayete ermiş ve tastamam olmuştur. Altıncı cins ise insan cinsidir, o halifedir.(s.117)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah Âdem&#8217;i kendi suretinde yarattı.” buyurmuştur. Yaratılış ve terkip âlemi, kendi zâtından dolayı şerri gerek. tirir, bu nedenle, içerisinde hiçbir şerrin olmadığı emr âlemi, insanın birbirine zıt tabiatlardan terkip edilip yaratıldığını gördükleri zaman (Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?)| demişlerdir. Zira birbirine zıt tabiatların varlığı çekişmenin ta kendisidir, çekişme ise sonu fesada giden bir iştir. Yani melekler Âdem aleyhisselâmın neşetine, onun tabiatından dolayı itiraz etmişlerdir, çünkü onun tabiatı zıt suretleri barındırmaktadır. Hatta Âdem aleyhisselâm unsurlardan yaratılmıştır.</p>
<p>Melekler bu suretin hükümleri olan ilâhi isimleri müşahede etmemişler yani Hak Teâlâ&#8217;nın onun işiten kulağı, gören gözü ve tüm kuvvetleri olduğunu bilmemişlerdir. Eğer bunları müşahede etmiş olsalardı itiraz etmezlerdi. Ancak onun neşetindeki tabiatların birbirine karşıt olduğunu gördüklerinde onda aceleciliği alıp yürüyeceğini ve bedeninin terkibindeki karşıtlıklardan bir çekişmenin ortaya çıkacağını ve bu çekişmenin de yeryüzünden fesada ve kan dökmeye yol açacağını düşünmüş, bu yüzden de söyledikleri sözleri söylemişlerdir. Yoksa onlar meşru hükümlerin konumlarına herhangi bir itirazda bulunmuş değillerdir. Nitekim onlar, Hak Teâlâ&#8217;nın “Allah fesat çıkaranları sevmez.” (Mâide, 5/64) ve “Allah fesadı sevmez.” (Bakara, 2/205) buyurduğunu gördükleri için, Allah&#8217;ın kerih gördüğü şeyi kerih görmüşler, onun sevdiği şeyi sevmişler (bu yüzden öyle söylemişlerdir.) Hak Teâlâ&#8217;nın izzet ve ilim sahibi olarak takdir ettiği üzere mahlükatı üzerindeki hükmü cereyan etmiştir.(s.118)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Beden için ruh neyse âlem için de Âdem odur. Zira insan âlemin ruhudur, âlem ise bedendir. Bu ikisinin bir araya gelmesi ile bütün âlem oluşur ki insan da dâhil olmak üzere bütün âlem, insan-ı kebir&#8217;dir (büyük insan). İnsanı dışarıda tutar da onun dışındaki âleme bakarsan, onun ruhsuz bir beden gibi olduğunu görürsün. Âlemin kemali insan iledir, tıpkı bedenin kelâmilin ruh ile olduğu gibi. İnsan, âlemin bedenine üflenmiştir, âlemden maksat olan odur. Âlemin bütünü Âdem&#8217;in tafsilidir, Âdem, toplayıcı kitaptır. Hak Teâlâ meleklere, Âdem&#8217;in kendilerine olan şeref ve üstünlüğünü göstermiştir. Bunu da ona tahsis ettiği ilâhi isimlere dair ilimle yapmıştır. Ki bahsi geçen melekler bu ilâhi isimlerden yaratılmışlardır, buna rağmen kendileri bu isimleri bilmemektedirler. Âdeta Hak Teâlâ “İlmimi yarattıklarımdan dilediğime veririm, bununla ona ikramda bulunurum.” buyurmuştur.(s.121)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Âdem aleyhisselâma bütün ilâhi isimleri vermiş, o da Allah&#8217;a ait olan ve oluşla ilgisi bulunan her ilâhi isim ile O&#8217;nu tesbih etmiş, yüceltmiş ve tâzim etmiştir. Yoksa işlerin şerefinden haberdar olmayanların söyledikleri gibi, “kap kacak” gibi şeylerin isimleriyle değil, Bu nedenle melekler “Biz daima sana hamd eder ve seni takdis ederiz.” demişlerdir. Nitekim Hak Teâlâ, sadece kendi isimleriyle tesbih ve takdis edilir. Allah da meleklere, âlemde meleklerin kendisiyle Hakkı hiç tenzih ve takdis etmedikleri bazı ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimleri Âdem&#8217;in bildiğini bildirmiştir. Daha sonra meleklerin dahi bilmediği mahlükatını orada hazır bulundurunca meleklere, (Bana şunların isimlerini haber verin) buyurmuş, yani “Beni tesbih eden ve takdis eden şu varlıkların isimlerini bildirin.” demiş, onlar da (Bizim bilgimiz yoktur.) demişlerdir. Sonra Allah Âdem&#8217;e; (Onların isimlerini onlara bildir.) demiş, Âdem onların isimlerini onlara anlatınca melekler de kendilerinin haklarında bilgi sahibi olmadıkları ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimler vasıtasıyla kendilerini yarattığı kimselerin daima Allahı tesbih ettiğini, Allah&#8217;ı o isimleri Âdem&#8217;e öğrettiğini ve onun da o isimlerle Allah&#8217;ı tesbih ettiğini öğrenmişlerdir.(s.123)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>34. Hani, meleklere “Âdem&#8217;e secde edin” demiştik, onlar da derhal secde etmişlerdi. Sadece İblis şiddetle kaçınmış ve büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştu.</p>
<p>Bu talimin ardından Hak Teâlâ meleklere (Âdem&#8217;e secde edin.) buyurmuştur ki bu secde, talebelerin, öğrendikleri ilim nedeniyle hocalarının önünde secdesi şeklindedir. Buradaki /li-Âdem (Âdem&#8217;e) ifadesindeki lâm harfi illet ve sebep bildirir, yani Âdem sebebiyle secde edin demektir. Âdem sebebiyle Allah&#8217;a secde etmek, Allah&#8217;ın kendilerine Âdem hakkında öğrettiklerine ve Allah&#8217;ın Âdem aleyhisselâmda yaratmış olduğu şeye karşılık bir şükür secdesidir. Çünkü onlar daha önce bilmedikleri şeyleri öğrenmişler, Allah da onlara, kendilerine öğretmiş olan Âdem&#8217;e secde etmelerini emretmiştir ki bu secde tıpkı insanların Kâbe&#8217;ye secde etmeleri için ibadet secdesi değil, emir ve teşrif secdesidir. Bunun ibadet secdesi olarak görülmesinden Allah&#8217;a sığınırız, zira böyle bir durumda bu insani âlemde secdenin kendisi değil de meyvesi olurdu; aksine bu secde tevazu, huşü, önceliğin kabul ve ikrarı, iftihar, şeref ve öncelik secdesidir ve tıpkı talebenin hocasına karşı gösterdiği tevazuya benzer. Âdem aleyhisselâm onlara öğretmiş olduğu için bu konuda öncelik sahibi olmaya nâil olmuştur. Böylece o, bu meselede meleklerin üstadıdır. Ondan sonra bu hakikat beşer içerisinde sadece Hazreti Muhammed aleyhisselâmda zuhur etmiştir, nitekim Hazreti Muhammed aleyhisselâm kendisi hakkında “bana cevâmi&#8217;ü”İ-kelim verildi” buyurmuştur ki bu özellik, Hak Teâlâ&#8217;nın Âdem aleyhisselâm hakkında “bütün isimler” şeklinde ifade ettiği şeydir.(s.129)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nitekim yeryüzüne inmek Âdem ve Havva için bir ceza değil, aksine İblis için bir cezadır. Âdem aleyhisselâm ise Hak Teâlâ&#8217;nın vaadinin doğru olması nedeniyle yeryüzüne indirilmiştir, çünkü Hak Teâlâ onu yeryüzünde halife yapacağını vaat etmiştir. Âdem aleyhisselâm tövbe edip de Hak Teâlâ onu bağışladıktan ve kendisini seçtikten sonra, Hak Teâlâ&#8217;nın meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” sözünün tasdiki olarak rabbinden kelimeler almıştır. Havva ise neslin devamı için yeryüzüne indırilmıştir. İblıs&#8217;in yeryuzune indırilme sebebi ise yoldan çıkarma, saptırma ve Âdemoğullarını yoldan çıkaran her şeyin kendisine izâfe edilip toplanmasıdır.(s.133)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>38. Dedik ki: “Hepiniz birden inin oradan. Tarafımdan size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa artık onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”</p>
<p>Hak Teâlâ (inin) buyurmuş ve fiili tekil ya da tesniye (iki muhataba yönelik) değil, çoğul olarak kullanmış; Âdem, Havva ve İblis de inmiştir. Âdem aleyhisselâm cennetten, kendisinden yaratılmış olduğu aslı olan toprağa inmiştir. Zira o topraktan yaratılmıştır. Hak Teâlâ onu, hilâfet vazifesi için indırmiştir. Nitekim daha önce “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” buyurmuştur. Yoksa onun yeryüzüne indirilişi, kendisinden sâdır olan şeye bir ceza değildir.</p>
<p>İnme fiili sadece kendisinden sâdır olan fiilden sonra vuku bulmuştur. Zira insanın yaratılışı ilk olarak cennette gerçekleşmiş olduğu için, onun oradan indirilip hilâfet vazifesi için yeryüzüne gönderilmesi, işlenen günahın cezası değildır. Ceza, avret yerlerinin ortaya çıkması ile hâsıl olmuştur. Allah&#8217;ın onu tekrar seçmesi ve tövbesini kabul etmesi ise onun ilâhi kelimeleri telakki etmesi ile hâsıl muştur.</p>
<p>Böylece onun cennetten yeryüzüne inişinin tek sebebi olarak, hilâfet vazifesi kalmaktadır ki bu iniş bir teşrif ve tekrim (şeref ve ikram bahşetme) inişidir. Böylece Âdem aleyhisselâm âhirette, resüller, nebiler, Allah dostu evliyalar ve müminler gibi mesut ve bahtiyar olan evlâtları ile birlikte devasa bir kalabalık halinde (cennete) dönecektir. İşte bu yüzden Âdem aleyhisselâmın cennetten yeryüzüne inişi bir kovulma değil, velâyet ve halifelik inişidir. Bu, bir tenzil-i rütbe (mertebe itibariyle iniş) değil, mekân olarak iniştir.(s.135)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tenbih</p>
<p>Hak Teâlâ sana olan ahdine vefa göstersin diye vefa göstermekten sakın, sen kendi ahdine vefa göster, bırak o dilediğini yapsın. Zira Hak Teâlâ kendisine olan ahdine vefa göstersin diye vefalı olanların bu davranışı, mizanda onlara hiçbir şey kazandırmaz. Nitekim Hadis-i şerifte “Allah katında, Allah&#8217;ın onu cennete dâhil edeceğine dair ahdi olur.”2? denilmiş, bundan başka bir şey dememiştir. Hak Teâlâ da “Her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse. (Fetih, 48/10) buyurmuş, iki ahit arasında herhangi bir karşılaştırma ve mizandan söz etmemiş. Böyle kimseye olan ahdini yerine getireceğini söylememiş, aksine “Ona muazzam bir ecir verecektir.” (Fetih, 48/10) buyurmuştur. Doğrusu Hak Teâlâ&#8217;nın muazzam olduğunu ifade ettiği şeyden daha muazzam bir şey yoktur. O halde sen hiçbir ziyade istemeksizin, ahdine vefa etmek üzere amel et. Çünkü Hak Teâlâ&#8217;dan ahdine vefa etmesini talep eden kimse, Hak Teâlâ&#8217;ya müsamahasızlık izâfe etmiş olur. Oysa Hak Teâlâ, müsamahasız bir rab değildir, bunda hiçbir ihtilaf yoktur.(s.137)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>41. Elinizdekini (yani Tevrat&#8217;ı) doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur&#8217;ân&#8217;a) iman edin. Onu nankörce inkâr eden ilk kişiler siz olmayın. Âyetlerimizi az bir paha karşılığı satmayın. Sadece benden sakının. 42. Hakkı bâtıla karıştırıp da, bile bile gerçeği gizlemeyin.</p>
<p>İlim hâkimdir. Kişi ilmi ile amel etmiyorsa, o zaman âlim değildir. İlim beklemez ve de bekletilmez. İlim hükmü zorunlu kılar. Nitekim Hızır ilim sahibi olunca hükmetmiş, yanındaki arkadaşı (Hz. Musâ) ilim sahibi olmadığı için itiraz etmiş ve başta verdiği sözü unutmuştur. Hak Teâlâ Âdem aleyhisselâma isimleri öğretince Âdem ilim sahibi olmuş, tebarüz edip öne çıkmış ve hilâfet konusunda öncü olmuştur. İsimleri bilmek, imâmetin hâsıl olması için bir alâmet olmuştur.(s.138)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ (Siz insanlara iyiliği emrederken&#8230;)(Bakara,44) buyurmaktadır. Buradaki el-birr (iyilik) kelimesi ihsan ve hayır demektir. (Kendinizi unutuyor musunuz?) Allah karşısında hayâ sahibi olan bir kulun bir başkasına iyiliği emrederken kendisini unutması mümkün değildir, aksine önce kendisinden başlar. Çünkü rabbi olan elçisi Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile, “önce kendinden başla” buyurmuştur. Hatta dua ederken bile önce kendi nefsinden başlamasını emretmiştir. Zira bütün hayırlar nefislere sadakadır. Mümin insan gerek hissi gerek mânevi hangi hayır olursa olsun, tasarrufta bulunurken kendi hevâsına göre değil, rabbinin şeriatına göre tasarrufta bulunmalıdır, çünkü o, efendisinin emri altındaki memur bir kuldur. Eğer bu hususta rabbinin şeriatının sınırını aşarsa, geriye sadece nefsinin hevâsına göre tasarruf etmek kalır ki o zaman da, müminlerin genelinin nezdinde sahip olduğu yüce dereceden düşer, büyük Ârifler nezdinde ise isyankâr sayılır. İnsan sadakasını (zekâtını) çıkarıp verdiği zaman, karşısına diğer bütün muhtaç nefislerden önce çıkacak olan ilk muhtaç, kendi nefsidir.O ise bu sadakayı, muhtaçlar için çikarmıştır.(s.139)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>66. Biz bunu, orada olanlar ve sonrakiler için bir ibret; müttakiler için de bir öğüt kıldık. 67. Hani Müsâ, kavmine: “Allah, size bir inek kesmenizi emrediyor.” demişti, onlar ise “Sen bizimle alay mı ediyorsun?!» demişlerdi. Buna karşılık Mûsâ, “Cahillerden olmaktan Allah&#8217;a sığınırım!” demişti.</p>
<p>İnsan ile inek arasındaki münasebet çok kuvvetlidir ve etkisi çok muazzamdır. Nasıl ki inek, kurban edilebilen (kesilebilen) hayvanlar içerisinde deve ile koyun arasında yer alıyorsa (berzahi ise), aynı şekilde insan da melek ile hayvan arasında yer alır (berzahtır). Sonra öldürülmesi (kesilmesi) ve kendisi ile maktüle vurulması suretiyle maktülün diriltilmesinin zuhur ettiği inek de aynı şekilde yaşı ve rengi itibarıyle orta hallidir (berzâhidir), ne iyice yaşlı ne de körpedir, bu ikisi arasında orta hallidir. İşte bu berzah makamıdır. Yine bu inek ne bembeyazdır ne simsıyah, aksıne sarı renktedir. Sarı renk beyaz ile siyah arasında berzahi bir renktir. İşte bu nedenle inek ile insani nefisler arasındaki münasebet güçlüdür.(s.146)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki taşlar tahkik ehli kullardır, yaratılışlarındaki asıllarından hiç çıkmazlar. Taş, rubübiyet ile yücelik konusunda aynı mekânda olmaktan kaçınır ve Allah korkusundan yuvarlanıp aşağı düşer. Allah korkusuna (haşyete) sahip olan kimse, kendisinden haşyet duyduğu zâtı bilmiş demektir. Sonra Hak Teâlâ bu taşları, tabiat âlemindeki bütün canlıların hayatlarının aslı olan suyun çıktığı mahal kılmıştır. Bu taşlar hayat madenleridir. Cehalet ölümü ile ölmuş olan insanda, ilim ile hayat bulur. Taşlar Allah korkusu ve ırmakları fışkırtmakla ilım ve hayatı kendilerinden toplarlar. Hak Teâlâ (Zira taşlar içerisınde öyleleri vardır ki, kendilerinden ırmaklar fışkırır.) buyurmuştur. Oysa taşlar katı olmalarına rağmen bunu yaparlar. Çünkü ubüdıyet (kulluk) makamında çok kuvvetlidirler, zâtlarından hiç sarsılmazlar. Zira bulundukları yerden dolayı kendilerinde, niteliklerin en şereflileri olan ilim ve hayat nıtelikleri bulunduğu için yerlerinden ayrılmayı sevmezler. Hak Teâlâ&#8217;nın İsrarloğullarının kâfırlerının kalplerini (taşlardan daha katı) olarak nitelemesıne gelince taş, senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine sahıp değil dir.Kap se senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine hiç kuşkusuz sahiptır. Zıra senin (bir başkasının) kalb uzerinde hiçbir otoriten olamaz. İşte bu nedenle kalp, daha kasvetli, yani savunması daha güçlü ve kuvvetlidir.(s.150)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Meryem oğlu İsâ&#8217;yı da Ruhul”-kuds ile destekledik.): Yani takviye ettik. Zira bu yaratılışta korku, tabiatın hükmünün gerektirdiği bir şeydir.</p>
<p>Çünkü tabiatın muazzam bir otoritesi vardır ve onun kuvvet ve otorite sahibi ruhlar arasında da herhangi bir vasıta ve perde yoktur. Bu nedenle korku, tıpkı insanın gölgesinin kendisini takip edip hiç ayrılmaması gibi kendisine eşlik eder, hiç ayrılmaz. Bu nedenle tabiat sahibi, ancak ruh ile desteklendiği zaman kuvvetli olur ve böyle bir durumda (korkuyu gerektiren) tabiat kendisine etki edemez. Çünkü kendisinde ekseriyetle mevcut olan şey, tabiatın cüzleridir. Bedenini yöneten nefsi olan ruhaniyeti de bu tabiattan meydana gelir. O halde tabiat nefsin anası iken ruh da onun babasıdır. Annenin çocuk üzerinde tesiri söz konusudur. Çünkü çocuk, onun rahminde oluşur ve annenin beslenmesi ile beslenir. Nefs ise ancak Allah Teâlâ kendisine nazar edecek olan kudsi ruh vasıtasıyla destek olduğu zaman babasından yardım alıp kuvvetlenebilir ve bu durumda tabiatın etkisine karşı bir güç kazanır. Böylece artık tabiatın etkisi ona tesir etmez. Fakat yine de bu tesir bütünüyle ortadan kalkmaz, bir nebzesi geride kalır, zira bunun bütünüyle ortadan kalkmasi mümkün değildir.</p>
<p>İsâ aleyhisselâm, Allah Teâlâ&#8217;nın kendisini isimlendirdiğı üzere “ruh” olduğu için Allah onu sabit bir insan suretinde bir ruh olarak yaratmıştır. Böylece o, sadece üflemek suretiyle ölüleri diriltmiştir. Sonra Hak Teâlâ onu Rühu&#8217;l kuds ile de teyit etmiştir. Yani İsâ aleyhisselâm, oluşun kirlerinden arınmış ve tertemiz olan bir ruh ile teyit edilmiştir.(s.155)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>112. Hayır, her kim varlığını en güzel bir şekilde Allah&#8217;a teslim ederse rabbi katında elbette mükâfatı olacaktır; onlar için herhangi bır korku söz konusu değildir, üzülecek de değillerdir.</p>
<p>Bil ki insan, imanın en üst derecesidir. İhsanın en üst derecesi müşahede, en alt derecesi ise murakabedir. İhsan sahibi kimse, “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözünü söylediği zaman iddiasında doğrulugunu, sadakatini tahakkuk ettirmiştir. Bu iddiada sadakat sahibi olmak ancak sadece Allah&#8217;a karşı ihlâs sahibi olmakla mümkündür. Nitekim “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözü ibadet ile birlikte müşahede edilen ve yardım dileme ile birlikte murakebe edilen bir varlığa hitapar. Çünkü bizler müşahede ile birlikte Hak Teâlâ&#8217;nın bizde ve bizim dışımızdakı fullerini görürüz, murakebe ile birlikte ise bizim kendi nefsimizde ve başkalarında işitmiş olduğumuz şeyleri bize işittirenin O olduğunu, bizim ve başkalarının hareket ve sükünlarını vücuda getirenin O olduğunu bılırız. Buna göre müşahede, ayan beyan görme konumundaki bir görmedir; murakebe ise kalp ile görmedir. Kulluk ve yardım dileme ancak müşahede ve murakabeyi bilen ârıf kimseler için tahakkuk eder.(s.164)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ne şaşılacak iştir ki bizler Allah&#8217;ın bize emrettğı itaat sınırında duramadık, annemizde (dünyada) gördüğümüz huylara, bize olan şefkat ve merhamete vefa gösteremedik. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Dünya ne güzel bir binektir! (Mü&#8217;min) Onun üzerinde iyiliğe ulaşır, kötülükten onun vasıtasıyla kurtulur.” buyurur. Böylece Hazreti Peygamber aleyhısselâm kötülükleri kendilerine hatırlatıp onları kötülüklerden uzaklaştırma, iyilikleri süsleyerek kendilerini iyiliğe yöneltme noktasında dünyayı çocuklarına karşı duyarlı olmakla nitelemiştir. Dünya oğullarıyla yolculuk eder ve onları iyilık dıyarından kötülük diyarına taşır. Bunun nedeni Allah&#8217;ın kendisine indirdiği ve “şeriatlar” diye isimlendirilen ilâhi emirleri güçlü bır ş ilde müşahede etmesidir. Böylece kullarının mutlu olması için o hükümleri yerine getirmelerini ister. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm da bu yüzden dunyayı en güzel niteliklerle nitelemış, onu iyiliklerin, hayırların mahallı yapmıştır. İnsanlar ise Şâri&#8217;ın belirlediği kötü filleri işlediklerinde bunları dünyayla ilişkilendirirler.Oysa bu haller, dünyanın değil, insanların halleridir.(Sayfa 167)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>115. Doğu da Allah&#8217;ındır batı da&#8230; Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır. Şüphesiz Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.</p>
<p>(Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır.): Bu, hiç ihtilafsız, tartışmasız, münezzeh hakikattir. Zira yüce Allah her türlü kayıtlanmadan, sınırlanmadan yücedir, münezzehtir, O kalplerin kıblesidir. Allah&#8217;ın vechi herhangi bir kimsenin yönelebileceği bütün cihetlerde mevcuttur. Yaratılmış olan her varlığın muhakkak bir şeye doğru yönelmesi gerekir. Bir şeyin vechi demek, onun zâtı ve hakikati demektir. Hak Teâlâ nasıl ki semâ ve arş gibi üst anlamı ifade eden şeyleri kendisine nispet etmişse aynı şekilde her ciheti ihata etme özelliğini de kendine atfetmiş ve (Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır.| buyurmuştur. Bu, mertebelerin hükmü itibariyledir. Zira Hak Teâlâ vechini bütün cihetlerde kılmak suretiyle dilediğini muhafaza etmek, dilediğini korumak istemiştir. Çünkü Hak Teâlâ&#8217;nın bazı kullarına karşı hususi bır inayeti, gözetimi ve riayeti bulunur. Onun her yerde bir gözü vardır. Bununla beraber insan namaz kılarken Kâbe&#8217;nin hangi tarafta olduğunu bildiğı halde bir başka tarafa yönelecek olsa namazı kabul edilmez. Çünkü şeriat onun ıçın bu hususi ibadeti yaparken sadece hususi olarak bu eve (Kâbe&#8217;ye) yonelerek namaz kılmayı meşru kılmıştır. Ancak bu ibadetin dışında bir ibadet esnasında bu hususi yöne yönelmek dışında başka bir tarafa yönelirse o zaman Allah bunu kabul eder.(s.167)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bıl ki Hak Teâlâ&#8217;nın vechi pek çok âyette zikredilmiştir. Bu ifadenin (vech&#8217;ın) Hakk&#8217;ın tecelli ettiği suretteki mazharını (tezahürünü) ve hakikatını bılmek istersen öncelikle şunu bil ki bunun hakikati, şeriatın bulutlarındandır ve tevhid nurunun veraseti ile ortaya çıkar. Bunun hakikatinin ameldeki tezahurü, ihlâs vechidir. Nitekim Hak Teâlâ “Yüzünü/vechini dine yönel.” (Rûm, 30 40) buyurmuştur ki bu da Hak Teâlâ&#8217;nın vechinin ihlâs olduğuna de âlet eder. Yine bu, Hak Teâlâ&#8217;nın “Onun vechini murat ederler.” (Kehf 18/28) ve “Bız sizi sadece Allah&#8217;ın vechi için yediriyoruz.” (İnsân, 76/9) ve “Ancak A&#8217;lâ olan rabbinin vechini murat ederek.” (Leyl, 92/19) şeklindeki ifadelerinin de tezahürüdür. Bütün bu âyetlerde murat, lâyıkıyla ıhlâs sahıbı olmayı övmektır ki niyetin hâlis olmasını ifade etmek için vechin irade edilmesı ifadesi kullanılmış ve böylece Hak Teâlâ&#8217;nın vechinın tezahürünün vechin hakikatinin tevhid nuru olduğuna delâlet ettiğine dikkat çekmiştir.(s.168)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cennet ehlini rü&#8217;yet nimetinden ve tevhid nurunu müşahede etmekten alıkoyacak olan yegâne şey kibriyâ ridâsıdır. Kim kalbinde Allah&#8217;tan başka herhangı bır şeyi, cennet odasını, huri, yiyecek, içecek ya da başka herhangi bır şeyı büyütürse bu onu Allah Teâlâ&#8217;dan perdeler. Her kim Allah&#8217;ı bilirse onun nezdinde her şey küçülür ve gözünün önünden kibriya ridası kalkar, boylece her şeyde Allah&#8217;ı müşahede eder. İşte böylece sana, namaza tekbir ile başlanmasının sırrı da açılmış olmaktadır. Zira namaz, Hak Teâlâ&#8217;nın yüce vechınin nurlarının tecelli ettiği murakabe ve münâcât makamıdır.</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın perdeleri ise sahih hadiste, “O&#8217;nun perdesi nurdur.” ifadesi ile, bir başka rivayette “O&#8217;nun perdesi nardır.”* ifadesi ile geçer ki bu iki rivayet arasında bır zıtlık söz konusu değildir. Bunları uzlaştıracak bir yorumu şu iki şekilden bırı ıle yapabılirsın: Birincisine göre Hak Teâlâ&#8217;nın vechi bâki kalacak olandır ki celâl ve ikram sahibi odur. O&#8217;nun celâli ile nâr perdelerinde tecellisi vardır. Nitekim Hak Teâlâ Müsâ aleyhisselâma, Tur tarafında bir ateş gördüğu zaman bu şekilde tecelli etmiştir. Yine O&#8217;nun ikramı ile nur perdelerinde tecellisi de vardır. Nitekim İsrâ gecesi Hazreti Muhammed aleyhisselâma bu şek de tecelli etmiştir. Zıra Hazreti Peygamber aleyhisselâm o geceyi anlatırken “Bir nur gördüm.” buyurmuştur. İşte bu iki perde husus ehli içindir.(s.169)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.): Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur, “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A&#8217;râf, 7/156) O, her şeyi kuşatır, bu genişlik ve kuşatıcılık nedeniyledir ki O, varlıkta hiçbir şeyi tekrarlamaz, zira mümkünler sonsuzdur. Misaller dünya ve âhirette var olurlar ve haller zuhur ederler. Hak Teâlâ&#8217;nın kürsüsü ki o da O&#8217;nun ilmidir, gökleri ve yeri kuşatmıştır; rahmeti ve ilmi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Zaten gök ve yerden, ulvi ve süfli&#8217;den gayrı bir şey yoktur. Varlıkta tekrar bulunmaz. Ama benzer varlıklardan dolayı bu durum, müşahede açısından gizlidir ve bunu ancak adamlar (er-Ricâl) bilir. Eğer varlıkta tekrar olsaydı, kuşak daralırdı ve el-Vâsi* ismi sıhhat bulmaz, mümkünlerin sonsuzluğu geçersiz olurdu. Doğrusu Allah, mutlak mânada Vâsi“, yarattıklarını ne üzerine yarattığını da bilir, Alim&#8217;dir.(s.173)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar.): Allah seni ve bizleri teyit etsin, bil ki Kur&#8217;ân, onu okuyanların kalplerine daima, ebedi olarak yeniden ve yeniden inmeye devam eder. Onu okuyan herkese, Hakim ve Hamid olan Allah katından yeninden nüzül eder. Onu okuyanların kalpleri onun inişine birer arş olurlar ve Kur&#8217;ân onların kalplerine indiği zaman, orada arşına istivâ eder. Kur&#8217;ân bir kulun kalbine indiği ve orada hükmü zuhur ettiği, bütünüyle ve mutlak olarak oraya istivâ buyurduğu vakit, o kalp ıçın ahlâk olur ve o kalp ona arş olur. Hazreti Aişe radıyallahu anhâya Hazren Peygamber aleyhisselâmın ahlâkı sorulduğu zaman: “Onun ahlâkı Kur&#8217;ân ıdi.”“! demiştir. İşte Kur&#8217;ân&#8217;daki her bir âyetin o kulun kalbinde bir hükmü vardır. Çünkü Kur&#8217;ân, kendisine hükmedilsin diye değil, hâkim olsun diye indırilmıştır.</p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm Kur&#8217;ân&#8217;ı okurken bir nimet âyeüne rastladığında bu âyet onun üzerinde hüküm sahibi olur, o da Allah&#8217;ın ihsanını ister ve onun fazlını talep ederdi. Azap veya tehdit âyeti okuduğunda, bu âyet peygamberin Allah&#8217;a sığınmasını sağlar, o da Allah&#8217;a sığınırdı. Bir tâzım âyetine rastladığında bu âyet onun Allah&#8217;ı o âyette geçtiği şekilde tesbıh ve tâzim etmesini sağlardı. Bir kıssa âyeti geldiğinde veya geçmiş ümmetlerle ilgili haberler ilgili bir ilahi hükmün anlatıldığı bir âyet gelince, bu âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ibret almasını sağlar, o da ibret alırdı. Herhangi bir fili yapması gereken bır huküm âyeti okuyunca, âyet o hükmü yerine getirmesini saglardı. Böylece her âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâm üzerinde hüküm verir, o da o işi yapardı. İşte Kur&#8217;ân âyetleri üzerinde tedebbür etmek, onları düşünmek ve Kur&#8217;ân hakkında anlayış sahibi olmak tam da bu demektir.(s.175)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ı sanki kendi kalbine tenezzül ediyor gibi okuyan kimse, okuduğu esnada onun kalbine inzal edilişinin lezzetini alır, ancak Muhammedi mırasa hal ile sahıp olan kimse inzali hisseder ve ondan ancak kendisi gibilerin bulacağı hususı bir lezzet alır. İşte bu, miras sahibidir. Bunun dışındakıler ise Kur&#8217;ân&#8217;ı sadece hayallerinden okurlar. Onlar -Kur&#8217;ân&#8217;ı mushaflardan ve levhalardan ezberlemiş iseler- onun sadece yazılı harflerini okurlar veya hocalarından öğrendikleri şeyin harflerini tahayyül ederler. Haddizatında bu bile, onların okudukları ile amel etmeleri halinde böyledir. İhlassız Kur&#8217;ân okuduklarında ise okudukları Kur&#8217;ân boğazlarından öteye geçmez, yani Allah onların okumalarıni kabul etmez ve okudukları şey tilavet mahallinde, sesin çıkış yerinde kalır.(s.176)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ seni muvaffak kılar ve sen de şanı yüce Allah&#8217;ın senin okuyuşunu dinlemesini, seni okuyucular divanına kaydetmesini, okuduğun kelimelere karşılık “Kulum bana hamdetti.” demesini istersen, tılavet/okuma makamlarını ve mekânlarını bilmelisin. Senin gibi okuyan nıceleri vardır! Zira bilmelisin ki dilin bir okuyuşu, bedenin bütün uzuvları ile bır okuyuşu, nefsin bir okuyuşu, kalbin bir okuyuşu, ruhun bir okuyuşu, sırrın bir okuyuşu, sırrın sırrının da bir okuyuşu vardır. Dilin okuyuşu, kitabı mükellefe belirlenen şekilde düzgün olarak tilavet etmektir. Bedenin okuyuşu, kitaptaki muamelata dair tafsilatları bütün beden uzuvları ile uygulamaktır. Nefsin okuyuşu ilâhi isim ve sıfatlarla ahlâklanmaktır. Kalbin okuyuşu ihlâs, tefekkür ve tedebbürdür. Ruhun okuyuşu tevhiddir, sırrın okuyuşu ittihattır.(s.179)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;daki ilk tevhid (O&#8217;ndan başka ilâh yoktur; O Rahmân ve Rahimdir.): Bu, Kur&#8217;ân&#8217;da otuz altı yerde geçen tevhid ifadelerinin ilkidir ve “nefes” sahibi olan Rahmân ismi zikredilerek bir olanın tevhid edilmesi şeklindedir. Burada önce Hak Teâlâ&#8217;nın kendi birliği hariç, tevhid ettiği her bir varlıktan ulûhiyet vasfı nefyedilmiş, sonra kendi birliği için ulûhiyet vasfı olumlanmıştır. Bu ismin aldığı ilk nıtelik ise “Rahmân” niteliğidir, çünkü o “nefes” sahibidir. Bu ifade, sesi yükseltmek anlamındaki hilâl kelimesinden tehlil olarak isimlendirilir, yani “/la ilahe illallâh” denildiği zaman, içeriden nefes şeklinde çıkan ses yükseltilir ve bu kelimenin dışındaki kelimelerin seslendirilişindeki nefeslerden daha yüksek bir ses ile söylenir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Benim ve benden önceki nebilerin söylediği en üstün söz, “la ilâhe illallâb” sözüdür.” buyurmuştur.</p>
<p>Bunu ancak bir nebi söyler, çünkü Hak&#8217;tan ancak bir nebi haber verir ve bu Hakk&#8217;ın kelâmıdır. Dolayısıyla kelimelerin en üstünü /la ilahe ilallâh kelimesidir. Bu kelime on iki harftir ve bu on iki sayısı sayıların isımrını ihtiva eder. Bu sayı isimlerinden üçü onluklardır (on, yüz, bin), diğer dokuzu ise birden dokuza kadar olan sayılardır. Bundan sonra bu tek sayılardan baret olan bütün sayılar, bu tek sayıların terkip edilmesi ile sonsuza dek çoğaltılır. İşte bu on iki, bu on ikiden terkip edilen sayılar sonsuzu ifade eder, dolayısıyla /la ilâhe illallâh kelimesi her ne kadar varlıkta bu on iki sayısı ıle mahdut olsa da, bunların bileşenleri sonsuzdur. Bu kelime ile sonsuz şeyle ilgili hükümler gerçekleşir, kendisine ademin (yokluğun) erişemeyeceği varlıbekası, bu kelime-i tevhid iledir ki bu da /la ilâhe illallâh kelimesidir. İşte bu, Rahmân&#8217;ın bu kelimedeki nefesinin eylemidir. Bu nedenle Kur&#8217;ân okunurken bu kelime ile (Rahmân ismi ile) başlanır ve okuyan kimse bunu, bir olanın birlenmesi olarak okur, çünkü âlem Bir ve Hak olandan zuhur etmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hikmet, nübüvvet ilmidir, hakiki hikmet sahipleri Allah&#8217;ı bilen ve her şeyi ve yerini bilen kimselerdir.İşte hakikatte bunlar peygamberler ve velilerdir.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kâinattaki her şeyi bir âyet olarak gören ve mutat olsun olmasın her şeye Hak nazarı ile bakan kimse, gördügü şeyden ürkmez, gördüğünde onları her ne kadar tâzim etse de şaşırmaz. Çünkü onlar Allah&#8217;ın şiarlarındandır. Her kim Allah&#8217;ın şiarlarını tâzim ederse, bu davranış kalplerin takvâsından kaynaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O&#8217;nu ne bir uyku tutar ne de bir uyuklama.J: Bu, Hak Teâlâ&#8217;yı âlemi muhafaza ediciliği ile çelişecek her türlü şeyden tenzih eden bir sıfattır. Nitekim eğer Hak Teâlâ&#8217;nın kayyümluğu olmasaydı hiçbir şey tek bir an dahi mevcut kalamazdı. Burada Hak Teâlâ kendisini uyku ve uyuklama sıfatlarından tenzih etmektedir, zira Hak bazen uyku ve uyuklamaya maruz kalabilecek suretlerde zuhur eder. Nitekim insan rüyasında rabbini, uyuyabilme hususiyetine sahip bir insan suretinde görebilir. İşte bunun için Hak Teâlâ her ne kadar rüyalarda bu suretlerde zuhur ediyor olsa da, kendisini bu suretlerden de tenzih etmiştir. Dolayısıyla O, kendisini uyku ve uyuklama tutmayan zâttır.(s.302)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O&#8217;nun dilediği müstesna, onlar O&#8217;nun bilgisinden bir şey ihata edemezler.): Yani O&#8217;nun eşyaya dair bilgisinden bir şey ihata edemezler. Bu âyette Hak Teâlâ aklın ve başka hiçbir şeyin Allah&#8217;ın dilediği dışında hiçbir ilim veremeyeceğini beyan etmiştir. Nitekim herhangi bir nebi veya hikmet sahibinin ölünceye kadarki her nefeste halinin ihata ettiği her şeyi bilip kuşattığına dair bir bilgi aktarılmamıştır. Aksine nebiler ve hikmet sahipleri bunu bazen bilir bazen bilmezler. Bununla birlikte Allah&#8217;ın her göğe emrini vahyettiğini ve kıyamete kadar kendilerinden sâdır olacak şeylerle ilgili mahlükat hakkındaki bilgisini levh-i mahfüza tevdi ettiğini biliriz. Levh-i mahfüza “Sende ne var?” veya “Kalem Allah&#8217;ın bilgisinden senin üzerine neleri yazdı?” diye sorulacak olsa levh-i mahfüz bunu bilemezdi. Çünkü Allah bütün bunları, ona göre kendisinin aşağısında bulunalar için ona yerleştirmiştir ve bu bakıştan meydana gelebilecek eserleri sadece Allah bilebilir. Çünkü eser nazardan değil, kabiliyetin istidadından zuhur eder. Dolayısıyla her şeyi tafsilatı ile sadece Allah bilir.(s.303)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sükûn, büyükler için talep edilen bir niteliktir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İblis&#8217;in israf özelliğinin neticelerinden biri de onun bizi fakirlikle tehdit etmesi ve bize kötülüğü emretmesi, yani kötülüğü açığa çıkarmayı, izhar etmeyi emretmesidir. Burada izhar etmek ifadesi ile, kötülüğün vukuu kast edilmiştir. Çünkü şeytan insanın aklından geçen, içinde meydana gelen şeylerden, kötü düşüncelerden mesul olmadığını, bu konularda Hak Teâlâ&#8217;nın ınsan üzerinden vebali kaldırdığını bilmektedir. Nitekim insan ancak içinden geçen kötü düşünceyi uzuvları ile izhar eder, yani ortaya çıkarırsa mesul olur. İşte kötülük, çirkin şey ((ahşâ) budur. Bu yüzden de Hak Teâlâ (Allah ise size bağışlanma ve bolluk vaat ediyor.) buyurmuştur. Böylece Allah, mümine şeytanın burnunu sürtmek üzere bunu ihsan etmiştir. Nitekim bu şeytan insana kötü amelini süsler.</p>
<p>Allah da insandan sâdır olan bütün muhalefetleri, düşmanın ilkâsı olarak değerlendirmiş, böylece İblis&#8217;in Âdemoğluna yönelik bütün saptırmalarını boşa çıkarır ve şeytan insana kötülüğü, taşkınlığı emrederken Allah bunun karşılığında, bizden sâdır olan günahları bağışlamayı vaat eder. Bağışlama Allah&#8217;ın günahkâr mümin ile küfür arasına yerleştirdiği bir perdedir. Bu perde, günahın gerçekleşmesi esnasında (kişiyi günahın kendisine ulaşmasından) örter. Böylece mümin o davranışın “günah” olduğuna inanır, o perdenin bereketiyle Allah&#8217;ın haram kıldığı herhangi bir şeyi mubah saymaz.&#8217;Sonra başka bir mağfiret daha vardır.(Sayfa 319)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ahlâki erdemlerden biri de nimet veren kimsenin verdiği nimeti başa kakmaması, hele de nimeti alan kimse şükrân duygusu içinde iken onun başına kakmamasıdır. Nitekim kişinin verdiği malı sürekli dile getirmesi ve başa kakar şekilde konuşması, sözün hastalıklarındandır. Çünkü böylece verdiği kimseyi kötü duruma sokar ve rabbinden alacağı karşılığı yok eder. Zira Hak Teâlâ bu ameli, (Sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın.) sözü ile boş çıkarmıştır. Başa kakmadan büyük eziyet var mıdır? Zira başa kakma, mânevi bir eziyettir.Sayfa 317</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Verdiğin şeyi başa kakmaktan sakın, çünkü verileni başa kakmak, veren kimsenin cehaletine birkaç yönden delâlet eder. İlk olarak bu durum o kişinin kendisini verdiği nimetin sahibi olarak gördüğüne delâlet eder, oysa o nimet Allah&#8217;ındır, yaratan da O&#8217;dur, veren de O&#8217;dur. İkincisi, bu kimse Allah&#8217;ın o nimeti kendisine bahşetmesini ve diğer bir insanı da kendi elindeki bu nimete muhtaç kılmasını bir nimet olarak görmez, bunu unutur. Üçüncüsü, bu kimse verdiği sadakanın aslında Rahmân&#8217;ın elinde düşecek oldugunu unutur. Sonuncusu ise bundan kendisine dönecek olan hayrı unutur. Aslında veren kimse nefsi için iyilik yapmış, nefsi için çalışmış olur, bu durumda bu kişinin yaptığı bu davranışı başkasının başına kakması nasıl doğru olabilir ki, zira o, başkasına, zaten ona ait olanı vermektedir. Zira verdigi şey zaten kendi rızkı olsaydı ona vermezdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yine Allah&#8217;ın veya peygamberinin veya Allah nezdinde dıni konularda değeri olan birisinin adını, Allah&#8217;a, peygamberine ya da Allah&#8217;ın kendilerine önem verdiği kimselere eziyet (hakaret) edileceği bir yerde zikretmemek de hikmettendir. Örneğin Şiilerin yanında sahâbeden söz etmemek böyledır, çünkü böyle bir davranış zikredilenin hakarete uğramasına ve ona kötü söz söylenip gıyabında eziyete maruz kalmasına bir çağrıdır. İşte hikmet sahibi insan, böyle bir yerde o kimseyi zikretmez.Sayfa 322</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Her kimse hikmet verilirse o kişi eşyanın tertibini, mertebelerini bilir, her şeye hakkını vermeyi ve her şeyi yerli yerince değerlendirmeyi bilir. Allah Teâlâ hikmet sahibidir ve her bir şeyi tam da yerine koymuştur, her şeyi olması gerektiği konumda değerlendirmiştir. Kullar içerisinde hikmet sahibi olan ise her şeyi yerli yerine koyan ve hiçbir şeyin ölçü ve sınırını aşmayan, her hak sahibine hakkını veren, hiçbir şey hakkında kendi hevâsı ve hevesi ile hüküm vermeyen, kendi garazlarının tesiri ile hükmetmeyen kimsedir. Bu, hikmetin kendisine hükmedip üzerinde tasarruf ettiği kimsedir, hikmete hükmeden kimse değildir. Çünkü hikmet üzerinde hükmeden kimsenin onun üzerinde bir iradesi olur, kendisi üzerinde hikmetin hükmettiği kimse ise hikmetin tasarrufu altında olur. Sıfat, o sıfata sahip olan kimsede yerleştiği zaman ona zorunlu olarak bir şey verir. Bu yüzden hikmet sahibi, hikmetin kendisi ile kaim olduğu, kendisinden yerleştiği kişidir, böylece onunla hikmetin hükmü cari olur, aynı şekilde onun hükmü de hikmet ile cari olur/&#8217;Sayfa 321<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Hak Teâlâ kendisini gayret özelliğiyle nitelemiştir. Hal böyle iken O, kullarının çoğunun ise en değerli ve kıymetli mallarını arzu ve amaçları uğruna harcayacaklarını bilmektedir. Onların çoğu Allah için bır şey verirken işe yaramaz bir eşya, birkaç kuruş para, yırtık bir elbise vb. şeyleri verir. Yaygın olan durum işte budur. Kıyamet günü geldiği zaman Allah Teâlâ, kulun vermiş olduğu malları kimsenin göremeyeceği bir şekilde huzuruna alır, onun gözünün önüne koyar. Sonra kulun Allah&#8217;tan başkası uğruna harcamış olanlarını getirir ve şöyle der: “Ey kulum! Bunlar benim sana ihsan ettiğim nimetim değil mi? Benim rızam için senden bir şey isteyene verdiklerin nerede?” Ardından dilenciye vermiş olduğu değersiz ve basit malı gösterir ve şöyle der: “Peki arzuların için harcadığın mal nerede?” Bu kez malının en değerli kısmını gösterir ve arından şöyle der: “Benim rızam için verirken böylesine değersiz bir malı vermekten, bu şekilde benim karşıma çıkmaktan utanmadın mı? Önümde durup yaptığın davranışlarını sana tek tek sayacağımı bilmiyor muydun?” Bu sözler üzerine kul çok utanır.</p>
<p>Sonra Allah Teâlâ ona şöyle der: “İhtiyacına karşılık yardım ettiğin dilencinin duası nedeniyle seni bağışladım. Ben senin verdiğini nemalandırdım ve o kadar arttı ki senin arzun için harcadığın malı silip götürdü. Çünkü ben senin sadakanı senden aldım ve onu senin için nemalandırdım.” Derken o mal şahitlerin önüne getirtildiğinde, birkaç kuruşluk malın Uhud dağından daha büyük, Allah&#8217;tan başkası için verilmiş malın ise unu ufak hale gelmiş olduğu görülecektir. Allah&#8217;ı bilenler (ârifler) Allah rızası için verdikleri zaman kendilerine göre en değersiz olan malı değil, en değerli olanı verirler. Çünkü bütün mallarının Allah&#8217;a ait olduğunu bilirler. Onlar Allah&#8217;a ait olduğu kadar sahip olduldarı bütün mallar da Allah&#8217;a aittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Akıl sahibi kimse Allah&#8217;ın emirleri karşısında &#8220;işittik ve itaat ettik&#8221; der.Bu derde deva olan haldir ve rahatlıktır.(Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş sanadır.)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki elif harfi diğer bütün harflerin mahreçlerine (gırtlaktan çıkış yerlerine) sirayet etmiş olma konusunda, tıpkı “bir” (el-vâhid) sayısının diğer tüm sayılar arasındaki konumuna sahip olduğu gibi, bütün harflerin kayyumudur. Önceliği itibariyle tenzihe sahip olduğu gibi sonralığı itibariyle de ittisâle (ilişkıye) sahiptir: Her bir şey onunla ilişkilidir ama o hiçbir şeyle ilişkili değildir. Bu yönüyle “bir”e benzer, çünkü sayıların âyânlarının varlığı onunla ilişkilidir. Oysa “bir” onlarla ilişkili değildir. O bütün sayıları izhar eder, gösterir; sayılar ise “bir”i izhar etmezler.Sayfa 337</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her insan kendi halini bilir. Kendini insanlar nezdinde, aslında olmadığın bir konumda göstermen sana hiçbir fayda sağlamaz, çünkü gökte ve yerde olan hiçbir şey Allah&#8217;a gizli kalmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın kuluna bahşettiği lütufların en büyüklerinden biri kalp temizliği, fıtratın selim oluşu ve mantığın azlığıdır. Çünkü kul bu sayede hikmeti alır, aldığı her nefeste Hakk&#8217;ın gizli bıldirimlerıni (bevdtif) işitir, böylece müteşâbihin gecesinde muhkem kandılı onun yolunu aydınlatır. Nihayet onun sadakat kademi (ayağı), rabbini bilme konusunda sübüt bulur; hidayet ve ilim yağmuru ile beldesini ihya eder ve orada rabbinin izni ile bitkileri çıkıverir. Tıpkı aslı sabit olan ve dalları da semaya doğru yükselen, her daim rabbınin izni ile meyvesini veren güzel bir ağaç gibi olur. Düşünceleri ile istıkamet yolunu tutar, böylece onun içinden farklı renklerde, tatlarda, insanlar için şifa ihtiva eden içecek çıkar.</p>
<p>Allah kendilerinden razı olsun, sahâbe-i kirâm, işte bu meşrepten (pınardan) en saf ve lezzetlisini içmişlerdi. Kitap ve sünnete dair ilimden en arı ve güzelini almışlardı. Nasıl öyle olmasınlardı ki?! Allah&#8217;ın âyetleri kendilerine okunuyordu, aralarında Allah&#8217;ın peygamberi bulunuyordu ve onlar Allah&#8217;a sımsıkı sarılmak suretiyle kendileri için hidayet ve istikameti tazmin edecek duruma sahiptiler. Her kim Allah&#8217;a sımsıkı sarılırsa müstakim olan yola yönelıp hjdayet bulmuş olur. Onlar Kur&#8217;ân&#8217;ın nüzülü ile aynı asırda yaşamış oldukları ıçın hangi âyetin nâsih hangisinin mensüh olduğunu bizzat vakıaların içinde yaşadıkları için âyetlerin iniş sebeplerini biliyorlar ve tabiatları (ana dilleri) gereği, vahyın dilindeki cümlelerde ve beyan üslubunda nelerin kast edilmiş olduğunu anlıyorlardı. İhtilafa düştükleri hususları Allah&#8217;a ve peygamberine götürüyorlardı ve içlerinden hüküm çıkarma konusunda ehil olanlar kendilerini bılgılendiriyorlardı. Onlar ilimde derinleşmiş ve emir sahibi (4/4&#8217;İ-emr) kımselerdi. Kur&#8217;ân üzerinde düşünüyorlar, müteşâbihleri muhkemlerin mânalarına hamlediyorlar ve “Hepsine iman ettik, hepsi rabbimizin katındandır, Kur&#8217;ân&#8217;da ihtilaf yoktur. Eğer Allah&#8217;tan başkasından gelseydi onda pek çok ihtilaf bulurlardı.” diyorlardı.(s.345)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Ey rabbimiz! Kalplerimizi haktan saptırma!|: Yani indırdiğin şey üzerine düşünerek sapmamıza müsaade etme (Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra): Yani bize indirdiğin kıtabın mânasını senden almaya yönelmiş, bu konuda hidayet bulmuşken, kitabının içerdıği bu lafızlardan neyi kast ettiğini, bu kelimelerden çıkacak anlamların neler olduğunu anlamaya bizi muvaffak kılmışken kalplerimizi haktan saptırma. Allah Teâlâ bu kimselere ilmi, hiçbir karışıklık içermeyecek şekilde vermıştır. (Bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, sen bol ihsan sahibisin.) Vehb, vâhibin nimet verme şeklindeki ihsanıdır. Bu ihsan, bir başka sebeple değil, salt nimet vermek üzere yapılır. Bütün ihsan ve lûtuflarında hakiki mânada Vehbâb olan Allah&#8217;tır. Yapılan bir işe mutabık karşılık olarak verilen ihsanların dışındaki bütün ihsanlar Allah Teâlâ&#8217;nın el-Vâhıb ve el-Vebbâb isimlerindendir. İlimde derinleşmiş olanlar da Allah&#8217;tan ilmi kesb olarak değil, vehb olarak isterler, çünkü Allah&#8217;ın indirmiş olduğu şeydeki muradını muayyen olarak bilmek ancak vehb ile mümkündür. Bu da, Hak Teâlâ&#8217;nın kulun kalbine sırrında, sadece kendisi ile onun arasında kalmak üzere hitap ederek verdiği ilâhi haberdir. İlimlerin en şereflisi, kulun vehb yoluyla elde ettiği ilimlerdir.(s.348)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Erkeğin kadına duyduğu meyil, bütünün parçasına meylidir. Bu tıpkı menzillerin, kendileri ile hayat bulduğu sakinlerine olan yabancılığı gibidir. Kendisinden kadının çıkarılıp yaratıldığı erkekteki mekânı Allah, kadına meyil ile mâmur etmiştir; dolayısıyla erkeğin kadına meyli, büyüğün küçüğe şefkatle meyledişi gibidir. Yine insan nasıl ki oluşun, yaratılışın mahalli ise ve suret itibariyle faal ise onun faaliyetini icra edeceği bir mahalle ihtiyacı vardır. Kemalinin de ancak kemal hâsıl etmesini ister. İnsanın varlığından daha kâmil varlık da yoktur. Dolayısıyla bu da ancak Allah&#8217;ın kendilerini mahal kıldığı kadınlarda olur. Kadın erkeğin bir parçası olup ondan infial ile yaratılmıştır. Bu yüzden kâmil insana kadınlar sevdirilmiştir. Kadın erkeğin kaburga kemiği olduğu için, ondan (kadından) yaratılan şeyin yaratılış mekânı da yine o (erkek) olmuş olmaktadır. Dolayısıyla ondan ancak kendisi ve nefsinde bir misli zuhur eder.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sonra Hak Teâlâ evlat ve mal fitnesini zikretmiştir.(Al-i İmran,24) Bu üç fitne, yani kadın, evlat ve mal, imtihan açısından fitnelerin analarıdır. Evladın fitne olması, onun babanın bir parçası ve sırrı olması, varlık içinde ona en çok bağlı olan şey olması nedeniyledir. İnsanın evladına olan sevgisi, bir şeyin kendine olan sevgisidir ki bir şeyin kendine olan sevgisinden daha büyük sevgi yoktur. İşte Allah Teâlâ insanı, kendisinden çıkmış ve adına evlat denilen şey ile imtihan ederek aslında onu kendisi ile imtihan etmektedir. Böylece evladın insanı Hak Teâlâ&#8217;nın mükellef kıldığı hakları yerine getirmekten alıkoyup koymayacağını görmek istemiştir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm kızı Fâtıma hakkında -ki kızının onun kalbindeki yeri herkesçe mâlumdur“Eğer Muhammed&#8217;in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim.” buyurmuştur. Yine Hazreti Ömer de zina suçu nedeniyle oğluna celde (sopa) cezasını uygulamış ve oğlu ölmüştür. Üstelik o bunu yaparken gönlü de mutmain olmuştur. Erkek için evlat ve mal fitnesinden daha büyük fitne yoktur. Evlat insanı cahil bırakır, korkaklaştırır ve cimrileştirir. Mal insana mâlik olur, her açından insana eşlik eder. Eğer mal başarıya ulaşırsa insan helâk olur, eğer insan kendini tutabilirse malı helâk eder. Eğer mal ile iyi işler yaparsa onu terk eder. Malın mal olarak isimlendirilmesi, ona tabii olarak meyledilir olunmasından dolayıdır. Allah Teâlâ da bazı işlerin mal ile kolaylaşmasını sağlamak suretiyle mal ile kullarını imtihan eder.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sahih bir hadiste nakledildiğine göre Hazreti Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: “Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığını bilerek ölen kimse cennete girmiştir.”* Burada Hazreti Peygamber aleyhisselâm “iman ederek” dememiştir, çünkü iman habere bağlıdır. Bununla beraber Allah Teâlâ&#8217;nın “fetret” dönemlerinde yaşamış ve bilgi yoluyla Allah Teâlâ&#8217;yı birlemiş kimi kullarının olduğunu biliyoruz. Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan önce peygamberlerin daveti umumi olmadığı için, O zaman yaşayan tüm insanlar o peygamberlere inanmak zorunda değildi. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu ifadesiyle, ister mümin olsun ister olmasın Allah Teâlâ&#8217;nın birliğini bilen herkesi bu kapsama almıştır. Buradaki mümin ifadesiyle, kişinin habere inanması bakımından değil, kesin bilgi ifade eden bir doğru haber olması yönünden Allah Teâlâ&#8217;nın birligini bilmesi kast edilmiştir. Haddizatında iman ancak peygamber geldikten sonra mevcut olabilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Vecih</p>
<p>(De ki: Mülkün sahibi olan Allahım!): İlimden daha muazzam hangi mülk vardır ki? (Mülkü dilediğine verirsin.) Mülk Allah&#8217;ın cahil ve mukallit olan ancak âhiret dıyarında mesut olacak mümine vermiş olduğu ilimdir. (Dilediğinden çekıp alırsın.) İlimden daha faziletli hangi mülk vardır. Allah bu fazileti, ateş ehli olan ve mümin olmayan âlimden çekip alır. (Dilediğini aziz kılarsın.) Bu ilimle azız kılarsın. (Dilediğini alçaltırsın.) Bu ilmi kendisinden çekip almakla alçaltırsın. (İyilik elindedir.) O salt hayır olduğu için böyledir. Çünkü Hak Teâlâ yokluktan, yokluğun imkânından ya da yokluk şüphesi taşıyan bir durumdan var olmamış, salt ve hâlis varlıktır. Böyle olduğu için de bütün hayır O&#8217;nun elindedır. Hayrın yokluğu, yani şer O&#8217;na izafe edilmez, çünkü O&#8217;nun celâline böyle bır şey yaraşmaz. (Doğrusu sen, her şeye Kadirsin.) şerri kendisine izafe etmemıştır. O, el-Hakim (hikmet sahibi) ve el-Habir&#8217;dir (her şeyden haberdardır).(s.365)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ Hazreti Peygamber aleyhisselâmın insanlara (Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.) demesini buyurmuştur. Dolayısıyla kulun Allah sevgisine, muhabbetullaha ulaşması, günahlarının bağışlanması ve daimi saadete ulaşması ancak Şâri&#8217;e tâbi olmak, O&#8217;nun izini takip etmekle mümkündür. Nitekim imam, imam olarak isimlendirildiği sürece ona uymak gereklidir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın imamlığı ise hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Dolayısıyla ona tâbi olmak gereklidir.</p>
<p>Ona tâbi olan kimsenin ise muhakkak muhabbetullaha (Allah sevgisine) ulaşacağı konusunda şüphe yoktur. Allah bir kulu sevdiği zaman onun bütün kuvvetleri ve uzuvları olur, artık o kişi kendi kuvvet ve uzuvları ile değil, aksine ancak Allah ile tasarrufta bulunur. Böylece hareket ve sükünlarının tümünde korunmuş olur. Hak Teâlâ&#8217;nın kula yönelmesinin sebebi, kulun Allah&#8217;a yönelmiş olmasıdır. İttiba (peygambere tâbi olmak, ona uymak) onun bize söylemiş olduğu şeyi yapmamız anlamına gelir.</p>
<p>Eğer sana “Beni fiillerimde takip edin.” derse onu takip eder, ona uyarız. Eğer demezse o zaman öyle yapmayarak ona uyarız. Zira ittiba, onun senin için sözünde ve kuralında belirleyip tanımladığı şeye uymaktır. O seni nereye götürürse sen de oraya gider, durduğu yerde durursun, bak dediği şeye bakar, teslim ol dediği yerde teslim olur, düşün dediği yerde düşünür, iman et dediği yerde iman edersin. Çünkü Kur&#8217;ân-ı Kenm&#8217;de (hikmetli zikirde) yer alan ilâhi âyetler türlü yollarla gelmiş, muhatabın farklı vasıflarına göre çeşitlilik arz etmiştir. Nitekim onda “tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır”, “akıl sahibi bir kavim için âyetler vardır”, “işiten bir kavim için âyetler vardır”, “iman eden bir kavim için âyetler vardır”, “bilen bir kavim için âyetler vardır”, “takva sahipleri için âyetler vardır”, “sakınma sahipleri (uli&#8217;n-nühâ) için âyetler vardır”, “akıl sahipleri (üli&#8217;l-elbâb) için âyetler vardır”, “basiret sahipleri için âyetler vardır.” İşte böylece sen de bu âyetleri Allah Teâlâ&#8217;nın tafsil ettiği üzere tafsil et ve hiçbir âyeti zikredilenin dışında bir gruba hamletme, aksine her bir âyeti kendi konumuna yerleştir. Âyette kime hitap edildiğine iyice bak ve sen de âyetin muhatabı ol! Çünkü sen bütün bu zikredilenlerin toplamısın, çünkü sen görmek, düşünmek, sakınma sahibi olmak, akıl sahibi olmak, tefekkür, ilim, iman, işitmek ve kalp gibi sıfatlarla muttasıfsın.(s.370)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah güzeldir, güzeli sever.”? buyurmuştur. Bizlere de Hak için ziynetlenmek emredilmiştir. Hak için güzelleşmek ise Hazreti Peygamber aleyhisselâma tâbi olmakla olur. Ona tâbi olmak ziynettir. Bu nedenle Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.”buyurmuştur, yani “Benim ziynetim ile ziynetlenin ki Allah da sizi sevsin.” buyurmuştur. Allah cemâli (güzelliği) sever. Muhabbetin (sevginin) alâmeti, emir ve yasakları konusunda, iyi günde kötü günde, darlıkta ve bollukta sevilene tâbi olmak, ona uymaktır. Bu âyet ile Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ismeti (günahlardan korunmuşluğu) da sabıt olmaktadır, zira eğer o mâsum (günahlardan korunmuş) olmasaydı o zaman bizim onu örnek almamız söz konusu olmazdı. Oysa biz bütün hareketletinde, sükünlarında, fiillerinde, hallerinde ve sözlerinde, kitapta ya da sünnette hususi bir yasak söz konusu olmadıkça onu örnek alırız. Bu hususi yasaklara örnek olarak hibe nikâhını verebiliriz. Zira Hak Teâlâ bu nikâh için “Müminlere değil, sadece sana mahsus olmak üzere.” (Ahzâb, 33/50) kaydını koymuştur.(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ehlullah&#8217;tan bir zât, “Ben Allah&#8217;ın beni ne zaman sevdiğini bilirim.” demiş, bunun üzerine kendisine, “Pekiyi, bunu nereden birliyorsun?” diye sorulmuş o da “O bunu bana bildirir.” demiştir. Kendisine, “Ne yani, Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan sonra vahiy geldiğini mi iddia ediyorsun?!” diye sorulunca şöyle demiştir: “Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” buyuruyor, ben de şu an itibariyle O&#8217;nun şeriatına ittiba etmiş, uymuş haldeyim. O da doğru sözlüdür; dolayısıyla içinde bulunduğun bu hal, Allah&#8217;ın şu anda beni sevdiği bilgisini veriyor, çünkü ben şu anda O&#8217;nun sevdiği şeyin tecelligâhı durumundayım ve O da sevdigine nazar etmektedir. O&#8217;nun sevdiği, şu anda benim üzerinde bulunduğum haldir, yani Hak Teâlâ beni sevgili kılan sevgisini ittibaya, peygamberine uymaya izafe etmiş, ona bağlamıştır.”(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ona Meryem adını verdim.|: Bu ismin anlamı, ismin verildiği dilde mâlumdur. Hazreti Meryem Allah&#8217;a adanmıştır. Asıl ismi Hanne&#8217;dir, Meryem lakabı ve sıfatıdır. Zira Meryem demek; erkeklerden uzak duran, erkek değmemiş demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Mihraba bağlı kal ki rızkın hesapsız bir şekilde gelsin. Yani ibadet yerine bağlı kal. İbadet yerin de zâtındır, dolayısıyla nefsini sımsıkı tut ki kadrini bilesin. Böylece rızkın sana hesapsız bir şekilde gelir, yani senin hiç hesaplamadığın yerden gelir. Yani sen Allah&#8217;a kulluk ile meşgul olursan O da sana istediğin, murat ettiğin ilimleri verir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>47. Meryem, “Rabbim!” dedi, “bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?” Allah şöyle buyurdu: “İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol?” der; o da oluverir.”</p>
<p>Hak Teâlâ “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece ona “Ol!” dememizdir ve hemen olur.” (Nahl, 16/40) buyurmuştur. Fakat Hak Teâlâ bizim kulaklarımızı bu “ol” sözünü duymaktan sağır etmiştir. Bu sözü ancak iman yolu ile duyabiliriz. Yine yaratmış olduğu sebeplerle gözlerimizi, varlıkların (eşyanın) vücuda getirilişine dair tevcihi görmekten kör etmiştir. Dolayısıyla bu perdelerin yırtılması ve “ol” sözünün duyulabilmesi için nakle (vahiy bilgisine) ihtiyaç vardır. Bu yüzden de Hak Teâlâ müminde iman kuvvetini yaratmıştır. Böylece iman müminin işitme kuvvetine sirayet eder ve o da “ol” sözünü idrak eder, onun görme kuvvetine sirayet eder ve o da bütün bu sebeplerin var edicisini müşahede eder.(s.382)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kişinin doğru söylemekle mükellef olduğu durumlarda yalan söyleyen kimse eğer söylediği sözün yalan olduğunu biliyorsa bu yalanından dolayı hesaba çekilir. Söylediği sözün yalan olduğunu bilmeyen kimse hesaba çekilirse sırf yalan söylemiş olduğu konuda aldığı bilgide titiz davranmamış, onun doğru olmadığını bilmediği halde söylemiş olmasından dolayı yani ifratından dolayı hesaba çekilir. Yani o kişi yalancılığı nedeniyle değil, kurtuluşunu ve saadetini sağlayacak olan ilim ve ameli tahsil etme konusunda üzerine düşen vazifeyi hakkıyla getirmemiş olduğu için hesaba çekilir.(s.392)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Şeriatların hepsi nurdur, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın şeriatı ise bu nurlar arasında, tıpkı güneş ışığının diğer gök cisimlerinin ışığı arasındaki konumu gibidır. Güneş doğduğu zaman diğerlerinin ışıkları kaybolur ve güneşın ışığına dâhil olur. O ışıkların kaybolmaları, Hazreti Muhammed aleyhısselâmın şeriatı geldiğinde diğer şeriatların, bizâtihi (âyânları itibariyle) varmalarına rağmen nesh edilmelerine benzer, nitekim güneş doğduğunda diger yıldızların ışıkları mevcudiyetlerini sürdürürler (ama görülmezler.) İşte bu yuzden biz umumi şeriatımızda bütün peygamberlere ve getirdikleri şeriatlann hak olduğuna, nesh edilmiş olmaları nedeniyle bâtıl hale gelmediklerine iman etmekle yükümlüyüzdür. Onların bâtıl olduğu düşüncesi cahillerin zannıdır.(s.393)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>96. Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke&#8217;de, âlemler için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe&#8217;dir.</p>
<p>Mekke&#8217;deki ev, “insanlar için mabet olarak yapılmış” ilk evdir. Orada namaz kılmak, başka bir yerde namaz kılmaktan üstündür. Kâbe, mescitlerin en kadimidir. Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri vardır. Bu ev, Allah&#8217;ın seçip diğer evlere üstün kıldığı evdir. Bu evin mabetler içerisinde evveliyet sırn bulunmaktadır.</p>
<p>(Mübarek): Yani oraya bereket ve hidayeti yerleştirdim. Nitekim orayı Allah dostu velilerden başka yüz yirmi bin nebi tavaf etmiştir. Bu ev ve bu haram beldeye dair bir himmeti bulunmayan hiçbir nebi ya da veli yoktur. Mekke, toprak ve cansız menzillerin en şereflisi, ibadet vesilelerinin en hayırlısıdır. Ruhani menziller arasında nasıl ki üstünlük söz konusu oluyorsa cismani menzıller arasında da olur. Şehirlerin pek çoğunun imarı şehvetlerle olmuştur, dığer pek çoğunun imarı ise apaçık âyetlerle olmuştur. Bu yüzden Mekke, yeryüzündeki en şerefli bölgedir; Hakk&#8217;ın sağ elinin görüldüğü bir yer, biatleşme yeridir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Mekke&#8217;ye hitaben şöyle demıştır, “Vallahi sen Allah&#8217;ın en hayırlı ve ona en sevimli olan beldesisin, eğer beni senden çıkarmasalardı senden çıkmazdım.”!! Her kim Kâbe&#8217;yi görür de kendisinde o esnada bir hımmet ziyadesi bulamazsa, bu evin bereketinden hiçbir şey elde edememiş demektir, çünkü bereket ziyade demektir.(s.396</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>97. Orada apaçık deliller vardır, İbrâhim&#8217;in makamı vardır; kim oraya girerse güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insanların Allah için Kâbe&#8217;yi haccetmesi gereklidir. Kim inkâr ederse bilsin ki doğrusu Allah alemlerden müstağnidir.</p>
<p>(Orada apaçık deliller vardır.): Mekânların latif kalplerde bir tesiri vardır. Hangi yerde olursa olsun, kalp en genel vecdi bulsa bile onun Mekke&#8217;dekı vecdi daha tam ve yücedir. Kalbinin vecdinde çarşı ile mescit arasında fark görmeyen kişi, makam sahibi değil hal sahibidir. Bu apaçık âyetlerden biri de şudur: Bilgi ve mertebede derece derece olmalarına rağmen melekler bütün yeryüzünü imar etseler bile, onların en üst mertebede bulunup bilgi ve mârifetleri en çok olanları, Mescid-i Haram&#8217;ı imar eden meleklerdir. Seninle oturan kim ise vecdin ona göre gerçekleşir. Çünkü insanların himmetleri kendileriyle oturanın kalbine etki eder. İnsanların himmetleri ise mertebeleri ölçüsündedir. Bu yüzden kalbin Mekke&#8217;deki vecdinin sebebi etrâb (topraklar) değil, aksine mükerrem meleklerden, sadık cinlerden ve bu diyardan göç edip eserleri mekânlarda bâki kalan salih kimselerden oluşan atrâb (akran) ile oturmaktır. Yine apaçık âyetler arasında Hacer, Mültezem, Müstecâr, Makâm-i İbrâhim, Zemzem ve diğer bazı şeyler de vardır. Allah&#8217;ın harem beyti diğer beytlerden çok daha fazla hayırları kendisinde toplar, daha nice âyetleri barındırır. Bu ev, bütünüyle barıştır, kim buraya girerse emniyet içinde olur. Bu, Harem bölgelerin en kadimidir, her eve önceliği vardır. Burası hac ibadetinin mahallıdır ki bu ibadet diğer ibadetlerde bulunmayan ve diğer evlerde yapılmayan bır takım fiilleri ve terkleri (fiil ve terk şeklindeki ibadetleri) ihtiva eder.(s.397)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemdeki her bir hüküm ilâhi bir niteliğe dayanır. Bunun yegâne istisnası, Hakk&#8217;ın özü gereği hak ettiği ve sayesinde müstağni kaldığı niteliktir. Bununla Hak Teâlâ âlemlerden müstağnidir. Yine âlemin hak ediş yoluyla sahip olduğu ve muhtaç kalmasını sağlayan nitelik de bunun dışındadır. Bu sayede âlem fakir, daha doğrusu kul olur, çünkü âlem fakirlikten daha çok kul vasfını haizdir. Bununla birlikte fakirlik ve zillet eşittir. Neticede Hak Teâlâ, herhangi bir âlametin kendisine delâlet etmesinden münezzehtir. O, tanımsız olarak bilinen, tanımla meçhul olandır. Bu nedenle ilâhi tecelli ancak İlâh ve Rab isimleri ile olur, Allah smı ile asla olmaz. Çünkü Allah, e/-Ganiyy&#8217;dir (müstağni). Aynı şekilde el-Ebad ısmi de böyledir, bu isimde de tecelli yoktur. Bu iki ismin dışındaki bizim bıldiğimiz ilâhi isimlerde ise tecelli vuku bulur.(s.400)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ âlemi, kendisine ihtiyaç olmadığı halde, salt gücünün mertebesının ortaya çıkması için izhar etmiştir ki böylece varlıkta mümkünler ve yaratılmışlar zuhur etmiş oldukları halde “Allah&#8217;tan başkası yoktur.” denmesin ve Allah Teâlâ&#8217;nın âlemlerden müstağni olduğu bilinsin. Haddizatında âlemden müstağnilik akledilir bir şeydir ve âlemin izharı da Allah Teâlâ&#8217;nın âlemden müstağniliğini açıklamak üzere olmuştur.(s403)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret ve ibret</p>
<p>(Evi (Kâbe&#8217;yi) haccetmek insanlar üzerinde Allah için bir haktır.): Allah seni teyit etsin, bil ki hac kelimesi dilde maksada doğru kastı, yönelişi tekrarlamak demektir. Umre ise ziyaret demektir. Allah Teâlâ Mekke&#8217;deki beytini, arşının benzeri kılmış, bu beyti tavaf eden insanları ise arşın etrafını sarmış olan ve rablerini hamdederek tesbih eden, yani O&#8217;na senâda bulunan meleklerine benzetmiştir. Dolayısıyla mümin kulun kalbi, ilim ve kuşatıcılık bakımından her mahlüktan büyüktür. Çünkü o, bütün sıfatların mahallidir. Onun Allah katındaki mekânının, makamının yüksekliği ise, Allah&#8217;ın ona tevdi ettiği mârifetullah ilminden kaynaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İnsanları affederler.): Yaratılmışların Allah için yaptıkları amellere karşı Allah&#8217;tan mükâfat almaları söz konusu olduğu gibi hakkı gözeterek insanlar için yaptıkları ameller karşılığında da Allah&#8217;tan mükâfat almaları söz konusudur. Örneğin insanları affetmek bu kapsamdadır. İnsan kendisine merhamet ettiği ve mutlak intikam alma yönündeki öfkesi geçtiği zaman, bunu merhamet takip eder, bu da insanın bir başkasını cezalandırdığı zaman kendi içinde bulduğu pişmanlıktır. Böyle bir durumda insan, “Allah dileseydi de bunu affetseydim daha güzel olurdu.” der. Haddizatında nefsi için dünyada ya da âhirette intikam aldığı durumlarda böyle demesi de gereklidir. “Nefsi içın” kaydını koymamız, Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamanın bu kapsamda olduğunun düşünülmemesi içindir; çünkü Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamak, Allah katından belirlenmiş bir şeriattır ve insanın bu konuda yapabileceği bir şey yoktur.(s.419)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Allah, ihsan sahiplerini sever.|: İhsan, Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatıdır; Allah Teâlâ el-Muwhsin&#8217;dir. Yani O, kendi sıfatını sevmektedir. Kulun “ihsan sahibi” olarak nitelendirilmesine sebep olan ihsan ise, kulun Allah&#8217;a, sanki O&#8217;nu görüyormuş gibi, yani müşahede üzere ibadet etmesidir. Benzer şekilde Hak Teâlâ&#8217;nın her şeye şahit oluşu da O&#8217;nun ihsanıdır. Zira O, müşahedesi ile her şeyi helâk olmaktan muhafaza eder. Kulun intikal ettiği her bir hal, Allah&#8217;ın ihsanındandır. Nitekim onu o hale intikal ettiren Allah Teâlâ&#8217;dır. Bu sebeple, birine nimet vermeye ihsan denilir. Çünkü sana ancak seni bilen kimse kasıtlı olarak nimet verir. Senin hakkındaki bilgisi, bizzat seni görerek edindiği bilgi olan kimse ise sana devamlı olarak ihsan eder; çünkü o seni daima bilmekte, daima görmektedir. Şeriatta ihsan bundan başka bir şey değildir. Nitekim (hadis-i şerifte) şöyle denilmiştir: “Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görüyor.”, yani sen ihsan etmesen de O, Muhsin&#8217;dir.(s.429)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O vakit Allah&#8217;tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.): Yani “Ancak Allah&#8217;ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın.” Nefisler kendisine ihsanda bulunanı sevme karakteri üzere yaratılmıştır. Bu yüzden gözetimin altında bulunanları sakın korku ve şiddetle ıslah etmeye çalışma, yoksa onları iyice nefret ettirirsin. Zira zorluk ve katılıkla elde edilebilecek şeyler yumuşaklıkla da elde edilir ama yumuşaklıkla elde edilecek şeyler zorluk ve katılıkla asla elde edilemez. Çünkü zorbalık, zorbalığa uğrayan kimsenin kalbinde asla rahmet ve sevgi oluşturmaz. Yumuşaklıkla hem elde edilmek istenilen şey elde edilir hem de sevgi ortaya çıkar. Bu sevgi, kendisine yumuşak davrandığın kimsenin kalbinde bir karşılık görür. Yumuşak davranan kimse mukavemet görmez, çünkü yumuşaklığın hükmüne mukavemet edilmez. Dinde esneklik de dindendir, bu nedenle Allah Teâlâ lütuf buyurmuş ve Hazreti Peygamber aleyhisselâmı yumuşak kalpli ve yumuşak yüzlü kılmış, ona (O vakit Allah&#8217;tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın!) buyurmuştur. Allah böylece onları (sahâbeyi) faziletli kılmıştır.(s.432)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>175. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kımseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.</p>
<p>Havf (korku), iman makamındandır. Eğer tahkik edersen görürsün ki her bır yerin kendine mahsus bir korkusu vardır ve bu korkuların her birinin ilişiği, ancak Allah&#8217;tan korku olmalarıdır. Korkuyu ortaya çıkaran, yaratan O&#8217;dur, zıra korku da yaratılmış şeylerdendir ve Allah bir mevcut yaratır ve korkumuzu o mevcut ile ilişkilendirir. İşte bu, (Eğer iman etmiş kimseler isenız onlardan korkmayın, benden korkun.| ifadesidir. Burada Hak Teâlâ korkuyu ımanın neticesi kılmıştır. Nitekim korku, doğru sözlü peygamberin Allah katından getirdiği ilâhi ilme dayalıdır. Zira iman olmaksızın sahip olunan ilim korkuyu sağlamaz. Allah ehli adamlarda Allah korkusu hâsıl olur, çünkü onlar Allah Teâlâ&#8217;nın kendileri hakkındaki muradını, kendilerini nereye nakledeceğini, hangi sıfat üzere ve hangi tabakada kendilerini temyiz edeceğini bilmezler. Bu durum onlar için müphem (belirsiz) kaldığı için de Allah&#8217;tan korkuları büyür.(s.440)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nasıhat</p>
<p>Her nefesinde ve her halinde fakirliğe bağlı kal, herhangi bir şeye tayin etmeksizin mutlak mânada fakrını (muhtaçlığını) Allah&#8217;a bağla, çünkü senin için evlâ olan O&#8217;dur. Her ne kadar muhtaçlığını belli bir konu ile muayyen kılmamayı başaramasan da en azından belli bir konuya muayyen kılarak da olsa fakrını (muhtaçlığını) Allah&#8217;a bağla. Allah Teâlâ Hazreti Musâ aleyhisselâma şöyle vahyetmiştir: “Ey Musâ! Benden gayrısına ihtiyacını arz etme, hamuruna koyacağın tuzu bile benden iste!”(s.444)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Erkek kadında sükünet bulur, kadın da erkekte sükünet bulur. Böylece kadın erkek için, erkek de kadın için bir elbise olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>(Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah&#8217;tan sakının.): Allah Teâlâ bır başka âyette “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmaktadır. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Sıla-i rahim, Rahmân&#8217;dan bır daldır.” buyurmuştur. Yine “Ben Allah&#8217;tanım, müminler de bendendir.” buyurmuştur. Rahim (akrabalık) iki türlüdür. Biri, çamurdan, topraktan yaratılmışlık nedeniyle akrabalık; diğeri ise din akrabalığıdır. Allah Teâlâ topraktan yaratılmışlıkla oluşan akrabalık konusunda “Eğer anne baban seni, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa onlara asla ıtaat erme ama onlara dünyada güzellikle eşlik et.” (Lokmân, 31/15) buryurmuş, din akrabalığı konusunda ise “Nebi müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir, onun hanımları ise müminlerin anneleridir.” (Ahzâb, 33 6) ve “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmuştur. O halde sen de çamura (yaratılmış olduğun toprağa ve ondan gelen akrabalığa) hakkını ver ama sana nefsinden daha yakın olan ve senin için daha önceliklı olan dıni akrabalığına yönel, Çünkü sıla-i rahim, akrabalık bağlarının kuvvetlenmesi ile olur ki bu da latif olanın kesif (yoğun) olana tahkimi ile olur.(s.457)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret ve ibret</p>
<p>Cünupluk gurbettir, gurbet de ancak vatandan ayrılmakla olur. İnsanın vatanı kulluğudur, vatanından ayrılır ve rubübiyet sınırlarına girer ve kendisi gibi olan vatandaşları üzerinde efendilik vasıflarından birine bürünürse o zaman kulluk vatanından ayrılıp gurbete düşmüş olur. Yine rablik sıfatını yerinden etmek ve onu kendine ya da mümkün varlıklardan herhangi birine vermek de bir gurbettir. Kulun bundan temizlenmesi gerektiği konusunda ihtiyaçtır. Yıkanmak (gusletmek), işlenen kusuru itiraf etmektir. Kul haddini aşıp da rablık sınırına girdiği ve rabbini kendisi ile birlikte mümkün varlıkların sıfatlarına dahil ettigi zaman, bunlardan temizlenmek onun üzerine vacip olur.(s.478)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki insanın bedeni bu bedeni idare eden ve kendisinden neşet eden latifliği itibariyle değil, fakat tabiatı itibariyle Allah&#8217;a itaat halindedir, müşfiktir. Bedendeki uzuvların her biri, kul bu uzvu zorla ilâhi emirlerden herhangi bırine muhalefete sevk ettiği zaman ona “Yapma, beni sana haram kılınan bir fiile sevk etme, ben sana şahidim, şehvetine tabi olma.” diye seslenir ve bu fiili yapmaktan Allah&#8217;a sığınır ve teberri eder. İnsan bedenindeki her bir kuvvet ve uzuv bu konumdadır ama bu uzuvlar onları idare eden nefsin baskısı ve hâkimiyeti altındadırlar.(s.484)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsandaki en büyük unsur olan su, ateşten kuvvetlidir. Ateş ise cinlerdekı en kuvvetli unsurdur. Bu yüzden şeytana hiçbir kuvvet nispet edilmemiştir. Bunun sebebı, insani yaratılışın insana teenni, düşünme, tedebbür gibi özellikleri veriyor olmasıdır. Zira insanın mizacında su ve toprak unsurları ateş unsuruna galiptir. Bu nedenle de aklı boldur. Çünkü toprak onu olduğu yerde tutar ve sabitler, su ise yumuşak ve mütesahil kılar. Cinler ise böyle değildir. Zira onların aklının insandaki gibi kendilerini tutma özelliği yoktur. Böylece aklının hafifliği (azlığı) ve nazarının sebat edemeyişi yüzünden hıdayet yolundan sapmış ve “Ben ondan hayırlıyım.” (A&#8217;râf, 7/12) demiştir. Bu sözü ile cehalet ve edepsizliği kendisinden birleştirmiştir, çünkü aklı hafiftir. Neticede şeytanın dostlarının dostu tâğuttur.(s.500)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;tan başka hüküm koyucu (Şâri“) yoktur, bu yüzden Hazreti Peygamber aleyhısselâma “kendi görüşüne göre hükmedesin diye” dememiş, bunun yerine (Allah&#8217;ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye)demiştir. Hatta Hazreti Peygamber aleyhisselâm, Hazreti Âişe ve Hazreti Hafsa ile yaşadığı bir hadisede kendisine bazı şeyleri haram kılma konusunda yemin ettiği için Allah onu kınamış ve kendisine “Ey peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah&#8217;ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrim, 66 1) buyurmuştur. Bu hadisede Hazreti Peygamber aleyhisselamın davranışı, kendi görüşüne göre idi. Bu da göstermektedir ki bu âyette Allah Teâlâ&#8217;nın (Allah&#8217;ın sana gösterdiği şekilde) ifadesi, “ona vahyedilen” mânasında olup “onun kendi görüşü” mânasında değildir. Eğer din re&#8217;y (kışisel görüş) ile olsaydı o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın görüşü herkesinkınden daha öncelikli olurdu. Bu konuda, yani kendi görüşü ile hareket etme konusunda Hazreti Peygamber aleyhiselamin durumu bu olduğuna göre masum olmayan, doğrudansa hataya daha yakın olan diğer insanların görüşünün durumu nedir, var düşün!(s.528)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan bize aktarılan en sırlı hadislerden biri şöyledir; Bir gün Hazreti Peygamber aleyhisselâm ashabı ile birlikte mescitte otururken, büyük bir gürültü duyup irkilirler. Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Bu gürültünün ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sorar. Onlar da “Allah ve resülü daha iyi bilir.” derler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurur: “Yetmiş sene önce cehennemin zirvesinden atılmış olan bir taş, daha yeni cehennemin dibine ulaştı. Taşın cehennemin dibine ulaşıp düşmesi, işte bu gürültüye sebep oldu.”! Daha Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu sözünü bitirir bitirmez, münafıklardan birisinin evinde bir feryat kopar. Adam yetmiş yaşında iken ölmüştür. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allahu ekber” (Allah en büyüktür) der. Bunu duyan sahâbenin âlimleri bahsedilen taşın o münafık olduğunu ve Allah&#8217;ın kendisini yarattığı günden itibaren cehennem ateşine yuvarlandığını anlarlar. Münafıgın ömrü yetmiş seneye ulaşmış, öldüğünde ise cehennemin dibine düşmüştür. Allah Teâlâ&#8217;nın bu gürültüyü sahâbeye duyurması ise, onların ibret almalarını sağlamak içindir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözünün ne kadar sırlı, öğretiminin ne kadar latif, işaretinin ne kadar güzel ve sözünün ne kadar tatlı olduğuna bakınız!(s.546)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26674" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121-220x300.webp" alt="" width="220" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121-220x300.webp 220w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121.webp 600w" sizes="(max-width: 220px) 100vw, 220px" /></a></p>
<p>Günahtan gayrısı beli bükmez. O hâlde ağırlığına ağırlık ekleyip durma. Senin için murat edilen ağırlıkları öğüten bir değirmen ol. Tâbi ol, bidatçi olma, Tâbi oldum diye de sevinme. Kralın kabına sahip olan gibi ol. Aksi takdirde tevbe de sana fayda vermez, ihtiyacını gidermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki ilim en değerli giysidir, cehalet ise en çirkin giysidir. Cehennem herhangi bir iyiliğin bulunacağı yer olamayacağı gibi cennet de kötülüğün bulunacağı bir yer değildir. İman Allah&#8217;ın şanına yaraşan özellikleri bilmeyen birinin kalbinde bulunabileceği gibi Allah Teâlâ&#8217;nın celâlini ve O&#8217;na yaraşan şeyleri bilmek de iman bulunmayan bir kalbe yerleşebilir. Bu bilgi sahibi kimse, imanı olmadığı için, bedbahtlık diyarı olan cehenneme girmeye müstehak olmuştur. Cahil, fakat mümin olan kimse ise imanıyla saadet diyarına girmeyi, cehennem derekelerinin karşılığında cennet derecelerini elde etmeyi hak etmiştir. Bü ki Allah Teâlâ bedbahtlığa müstehak olan kimsenin bilgisini kıyamet günü kendisinden çekip alır. Böylece bu kimse sanki o ilmi hiç öğrenmemiş gibi olur. Bilgisizliğiyle tattığı azap hissi olarak çektiği azaptan daha da şiddetlidir ve kendisine daha ağır gelir. Onun bu bilgisi, imanıyla cennete giren cahil mümine giydirilir. Mümin, cehenneme girmeye müstehak olan bu adamdan kazandığı bilgi vasıtasıyla bilginin gerektirdiği dereceleri de elde eder. Böylece hem nefsiyle, hem cismiyle, hem de Kesib cennetindeki görme esnasında nimetlenir.</p>
<p>Cahil müminin bilgisizliği ise kâfire verilir ve kâfir bu bilgisizlik nedeniyle cehennem derekelerini elde eder. Bu ise onun başına gelen en acı haldir. Mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimse sahip olduğu bilgiyi hatırlar. Fakat o gün artık cahildir ve o bilginin kaybolduğunu görmüştür. Allah onun gözünü açtığında, bilginin yerinin cennet olduğunu görür. Onun bilgi elbisesi, kendisini elde edişte yorulmayan ve bir şey öğrenmek istese bile buna güç yetiremeyecek başka birine giydirilmiştir.</p>
<p>Mümin ise bakar ve cehennem görür, cehaletin kötülüğünün mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimsenin üzerinde bulunduğunu görür; nimet ve sevinci artar. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın (sakın cahillerden olma) ifadesi ve sana cahillerden olmamanı öğütlerim| ifadesi tahakkuk etmiş olur. Allah cümlemizi ilim ile nasiplendirsin, ilim ehli kimseler kılsın, Allah&#8217;ın verdiği hayırlarla başka şeye çabalayan ve sonu bedbahtlık olanlardan eylemesin. Amin.<br />
Sayfa 102</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Âlemin sureti, cevherin kendi zâtındandır. Nitekim âlem kemal üzere Hakk&#8217;ın mazharıdır. Dolayısıyla imkânda bu âlemden daha mükemmeli yoktur, çünkü Hak&#8217;tan daha mükemmeli yoktur. İmkânda âlemden daha mükemmeli bulunsaydı, âlemi var edenden de daha mükemmel birisinin bulunması gerekirdi. Hâlbuki Allah&#8217;tan başka kimse yoktur. Dolayısıyla imkânda ancak zuhur edenin benzeri bulunabilir ve ondan daha mükemmeli olamaz.</p>
<p>Sayfa 118</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan kalp aynasına yönelip onu türlü mücahede ve riyazetlerle parlatırsa, buradan bir nur meydana gelir. Allah&#8217;ın da bütün varlıklara yayılan ve “varlık nuru” diye isimlendirilen bir nuru vardır. Bu iki nur bir araya geldiğinde insan, bulundukları hâl üzere ve varlıkta gerçekleştikleri şekliyle, bilinmeyenleri keşfeder. Ancak bunların arasında mâna bakımından bir incelik vardır. Şöyle ki; Duyu; duvar, aşırı uzaklık, aşırı yakınlık ya da idrak edilen ile idrak eden arasında engel olacak yoğun/katı cisimler tarafından perdelenebilir. Bu da genellikle onun kusurundan kaynaklanır. Ama bazen veli ya da nebi için bu engeller delinebilir.</p>
<p>Örneğin Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Ben sizleri arkamdan görüyorum.” buyurmuştur. Velilerden seyr-i sülüklarının başında, mükâşefenin başı söz konusu olur. Müride duyulurlar âleminden ilk keşfedilen şey, onun kendisine doğru gelen ya da herhangi bir hâl üzere bir adamı görmesi, fakat aralarında aşırı bir uzaklık ya da katı cisimlerin bulunuyor olmasıdır.</p>
<p>Örneğin bu adamı Mekke&#8217;de görebilir ya da Mağrib&#8217;in en uzak bölgesinde iken Kâbe&#8217;yi görebilir. Bu, müridlerin ilk dönemlerinde çok sık görülen bir durumdur. Basiret âleminde ise bunlar söz konusu olmaz, çünkü gayb âleminde basiret ile basiretin idrak ettiği şey arasında mesafe olmaz, aşırı yakınlık ya da aşırı uzaklık diye bir durum da olmaz. Onun perdesi kir ve kilittir ki bunlar da mücahede yoluyla kalkar.</p>
<p>Böylece kişi gaybın işaretlerini görür. Ancak bir şey daha idrak eder, o da basiret gözünün yukarıda zikrettiğimiz şekilde parlaması durumunda, bir başka ilâhi perdeyi de görmesidir.(syf.120)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey damla damla dökülen ve yağdıran bulut, işte yaratıcı ilâh senin bütününe tecelli etmiştir. O hâlde sen kendi semana söyle, letâfeti ile seni perdelenmesin, yerine söyle, kesafeti ile perdelenmesin. Çünkü semana tecelli ettiği zaman onun içine girmesi, arzına tecelli ettiği zaman onu sarsması gerekir. Sakın ha ortağa ortak koşma, çünkü ortaklığın afetleri büyüktür. Birliğe bağlı kal, böylece onun üstünlüğünü elde edersin. Dairevi bir yüze sahip ol, yüzünü asık kılma. Kâbe yönü ile perdelenip de kalp yönünden uzak kalma, hayatı ezeliliğine, ölümü de ezeliliğindeki yokluğuna kat. Namazı rabbinin huzurunda kıl. Kurbanı senin yakınlaşmanın kurbanı haline getir. Âmir&#8217;in emrini onayla, yok edici keskinlikten sakın ve İslâm&#8217;ı itiraf et. Rezilliklerden yüz çevir ve faziletlere rağbet et, işleri O&#8217;na isnat et, çünkü işlerin anahtarları O&#8217;nun elindedir. Hükmüne teslim ol, böyle yaparsan ilim ehli olursun. İstiğfar elbisesini zırh edin, çünkü bu zırh seni ateşten korur.</p>
<p>Sayfa 123</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki bilinenler dört kısımdır. Bunlardan ilki, Hak&#8217;tır; Hak, mutlak varlık ile nitelenmiştir. Çünkü O, herhangi bir şeyin sonucu olmadığı gibi bir şeyin nedeni de değildir. Aksine O, bizatihi (kendi özü gereği) var olandır. O&#8217;nu bilmek, varlığını bilmekten ibarettir. Varlığı ise zâtından gayrı bir şey değildir. Yine de Hakk&#8217;ın zâtı bilinemez, sadece O&#8217;na atfedilen sıfatlar, yani me&#8217;âni sıfatı denen kemal sıfatları bilinir. Zâtın hakikatini bilmek ise imkânsızdır. Çünkü O, delil ile ya da aklın kanıtlama yöntemiyle bilinemez ve herhangi bir tanıma, sınıra girmez. Çünkü hiçbir şey Hakk&#8217;a benzemediği gibi Hak da hiçbir şeye benzemez.Eşyanın benzeri olan kimse hiçbir şeyin benzemediği ve hiçbir şeye benzemeyen varlığı nasıl bilebilir ki? Şeriatta Allah&#8217;ın zâtı hakkında düşünmek yasaklanmıştır.</p>
<p>Bilinenlerin ikincisi; Hakk&#8217;a ve âleme ait külli hakikattir. O, ne varlık ve yokluk ile ne de yaratılmışlık ve ezelilik ile nitelenebilir. Kadimin niteliği olduğu zaman kadim, yaratılmışın niteliği olduğu zaman ise yaratılmış olur. Bu hakikat bilinmeden, yaratılmış yahut kadim hiçbir mâlumat (bilinen) bilinemez. Hatta bu hakikat, kendisiyle nitelenmiş şeyler var olmadan var da olamaz. Kendisini önceleyen bir yokluk söz konusu olmadan Hakk&#8217;ın varlığı ya da sıfatları gibi bir şey var olduğunda o hakikate kadim varlık denir. Çünkü Hak onunla nitelenmiştir.</p>
<p>Allah&#8217;ın dışındaki şeylerin var olması gibi, bir şey yokluktan meydana gelirse o, başkası dolayısıyla var olan yaratılmıştır. Bu durumda bu hakikate yaratılmış denir. O her varlıkta kendi tümel hakikatiyle bulunur, çünkü parçalanma kabul etmez. Bu yuzden de onda bütün ve parça yoktur. Suretten soyut olarak delil veya kanıt vasıtasıyla bilgisine ulaşılamaz. İşte âlem, Hak sayesinde bu hakikatten meydana gelmiştir.</p>
<p>Bu hakikat, vücut bulmuş değildir, zira eğer öyle olsaydı o zaman Allah, bizi kadim bir mevcuttan yaratmış olurdu ki bu durumda da bizim için de “kadim”sıfatı söz konusu olabilirdi. Yine bilinmelidir ki bu hakikat, âlemd nonce olmakla nitelenmediği gibi âlem de ondan sonra olmakla nitelenmez. Ama o umum olarak tüm varlıkların aslıdır. Cevherin aslı, hayat feleği, yaratılış ve ılesi olan Hak gibi isimlerle isimlendirilir. O, akledilir kuşatıcı felektir. Onun âlem olduğunu soylersen doğru söylemiş olursun, âlem olmadığını söylersen yine doğru sôylemiş olursun. Hak&#8217;tır dersen ya da Hak değildir dersen yine doğru söylemış olursun. Çünkü o, bütün bu isimleri kabul eder ve âlemin bireylerinin sayısinca çoğalır ve Hakk&#8217;ın tenzihiyle onlardan soyutlanır. Bilgi, kudret, irade, duymak, görmek ve bütün şeyler de böyledir. Bilinenlerin üçüncü bütün âlemdir. Melekler, felekler, âlemlerde bulunan şeyler bu kısma girer. Bu bilinen, en büyük mulktur.</p>
<p>Dördüncü bir bilinen daha vardır. O da halife insandır. Allah onu emrine amade kıldığı bu âleme yerleştirmiştir. Bu dört şeyi bilen kişinin artık bilmek isteyeceği hiçbir şey kalmaz. Söz konusu şeylerin bir kısmının sadece varlığını bilebiliriz. Sadece varlığını bileceğimiz şey Hak&#8217;tır. Hakk&#8217;ın fil ve nitelikleri ise ancak benzerleri ile bilinebilir. Bır kısmı ancak örneği ile bilinebilir.<br />
Sayfa 124</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki sebepleri kaldırmak imkânsızdır. Allah&#8217;ın koymuş olduğu şeyi kul nasıl kaldırabilir ki? Elbette kulun böyle bir imkânı söz konusu değildir. Ancak cehalet insanları kuşatmış, onları kör ve şaşkın hale getirmiş, hidayet bulmalarını sağlamamıştır. Allah Teâlâ Ruh ile hidayeti ifade buyurmuş ve “İşte biz böylece sana kendi emrimizden bir ruh vahyediyoruz ki onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz.” (Şürâ, 42/52) buyurmuştur. Bu, âlemde sebeplerin konulmasıdır. Sebeplere bağlı olmak Allah&#8217;a güvenip dayanmaya ters değildir. Bu nedenle Allah sebepleri, başka sebeplerin sonuçları kılmıştır. Aşağıdan yukarıya doğru giden bu silsile nihayet Allah Teâlâ&#8217;da son bulur. O, ilk sebeptir, sebepsiz sebeptir. Varlık kendisinden çıkmış olduğu sebebe baktığı sürece, kendisini var eden Allah&#8217;ı müşahede etmekten kör olur. Allah bir kimseyi basiret sahibi kılmak isterse o kimse Allah&#8217;ın kendisini var ederken yanında bulunan sebebe bakmaz, rabbinden var oluşunda var edilen hususi veche bakar. Bütün sebepler sonuçların bizzat kendilerine bakanlar için karanlıktır. İnsanlardan helâk olanlar bu noktada helâk olmuştur.</p>
<p>Sayfa 126</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Kendi konumunda değerlendirdiğin herkesi hakkıyla takdir etmiş olursun, bundan ötesi bilgisizce konuşmaktır. Allah katındaki değerin O&#8217;nun senin nezdindeki kadri ölçüsündedir. Rabbinin senin nezdindeki yerini herkesten iyi sen bilirsin.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 131</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div>
<p>(Gözler O&#8217;nu idrak edemez.): Yani kafalardaki gözlerden hiçbiri, aşırı yakınlık nedeniyle O&#8217;nu göremez. Zira O bize şah damarımızdan daha yakındır, kalp gözlerimizden de yakındır. Zira kalpler ancak göz ile görüleni görür. Yüzdeki gözler de ancak göz ile görür. Göz lafzı kullanıldığında müşterek anlamı olarak kullanılır. Akıldaki göze basiret, zâhirdeki göze baş gözü denir. Zâhirde göz, görmenin mahallidir, basiret ise bâtında görmenin mahallidir. İsimler farklılaşsa bile O&#8217;nun kendisi değişmemektedir. Gözler O&#8217;nu nasıl bakışları ile idrak edemiyorsa bakışlar da gözleri ile idrak edemez. Hak Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allah Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir, mele-i a&#8217;lâ tıpkı sizin gibi O&#8217;nu talep eder.” buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah Teâlâ Hazreti Müsâ aleyhisselâma “Beni göremeyeceksin.” (A&#8217;raf, 7/143) buyurmuştur, Gören görüleni gördüğü zaman, ondan ancak kendi konumu ve görülene göre rütbesi miktarınca görür, neticede ancak kendisini görür. Eğer böyle olmasaydı o zaman iki farklı görenin gördükleri farklılaşmazdı. Zira eğer görülen O olsaydı, görenler ihtilaf etmezlerdi. Ancak O, görenlerin tecelligâhı olduğu için onu tecelli diye isimlendirmiş, O&#8217;nun görüldüğünü söylemişlerdir. Ancak görenin kendini Hakk&#8217;ın tecelligâhında görmesiyle iştigali, onu Hakk&#8217;ı görmekten perdeler. Zira Allah&#8217;ı gözler idrak edemez, ama O gözleri idrak eder. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Deccâl ve onun ilâhlık iddiasından bahs ederken “Bizden hiçbirimiz rabbini ölmeden göremez.”? buyurmuştur. Çünkü gözdeki perde ancak ölümle kalkar. Kulun gözü Hakk&#8217;ın hüviyetidir. Dolayısıyla senin gözün, Hakk&#8217;ın gözündeki perdedir. Hakk&#8217;ın gözü Hakk&#8217;ı idrak eder, sen değil. Zira Allah&#8217;ı gözler idrak edemez ama O gözleri idrak eder. Bu âyetin delâlet ettiği anlamlardan biri de Allah Teâlâ&#8217;nın kendisini kendisi ile gördüğüdür, çünkü o hüviyeti ile kulun gözüdür, gözle ile idrak de ancak göz ile vuku bulur. Dolayısıyla O, kula izafe edilen gözün kendisidir. “Gözler onu idrak eder.” demiştir. Çünkü O, gözlerin kendisidir, böylece kendisini idrak etmiş olur. Bu nedenle Hak Teâlâ (O el-Latif&#8217;tir| buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 138</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki en üstün delil Allah&#8217;a aittir; çünkü o senin üzerinde, ancak senin haline göre bir kader icra eder. Sana, “Seni şöyle bildim, seni sadece senden bildim.” der. Ancak insanların çoğu bilmezler. Nitekim ilim mâluma tâbidir. Eğer mâlum bir şey derse, Allah&#8217;ın ona karşı “Ben bunu senden, sadece sen bu hâl üzere olduğun için bildim, sen kendi zâtından kabul gösterdiğin ölçüde ben seni varlıkta ortaya çıkardım.” diyerek üstün delil sahibi olması söz konusudur. Böylece kul Hakk&#8217;ın söylediğinin gerçek olduğunu anlar ve yaratılmışların delili çürür. İnsanlar da bunu iman konusu edinirler.</p>
<p>Müşahede erbabı ise bunu ayan beyan görürler, mevkisini bilirler, hangi itibarla hak olduğunu anlarlar. Zira bilginin, mâlumun nefsü&#8217;l-emirdeki (işin gerçeğindeki) durumu dışında bir şeye ilişkin olması imkânsızdır, bu nedenle Hak Teâlâ kendisini, eğer kendisi ile tartışmaya girişilirse tartışmaya girenlere karşı üstün delil sahibi olmakla nitelemiştir. Eğer biri çıkıp da Allah&#8217;a karşı, “Senin benim ile ilgili ezeli ilmin, benim şöyle şöyle olacağıma dairdir, o hâlde neden beni hesaba çekiyorsun?” diyerek tartışacak olursa Hak ona şöyle diyecektir: “Ben seni, senin üzerinde bulunduğun halin dışında bir şeyle mi bildim?</p>
<p>Eğer sen o hâlden başka bir hâl üzere olsaydın ben seni o başka halinle bilirdim, o hâlde kendi nefsine dön bir bak ve insaflı konuş.” Kul nefsine dönüp durum üzerinde yukarıda zikrettiğimiz şekilde düşündüğü zaman, delillerin kendi aleyhine olduğunu, kesin delilin Allah&#8217;ın lehinde olduğunu görecektir. Nitekim Hak Teâlâ; “Allah onlara zulmetmemiştir.” (Nahi, 16/33), “Biz onlara zulmetmedik.” (Nahl, 16/118) ve “Fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.” (Nahl, 16/118) gibi ifadeler kullanmış olduğu gibi, “Asıl zalim olanlar onlardır.”(Zuhruf, 43/76) ifadesini de kullanmıştır. Yani, “Onlar bize daha yokluk (&#8216;adem) halinde iken, varlığa çıktıkları zaman hangi hallerde zuhur edeceklerini gösterecek şekilde zuhur ettiler, biz de bunu bildik.” demiştir. Zira ilim mâluma tâbidir, yoksa mâlum ilme tâbi değildir, bunu anlamalısın.<br />
Sayfa 154</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">(Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O&#8217;na döneceksiniz.): Bil ki insan suret ve mâna olarak zayıflıktan yaratılmıştır ve yine zayıflığa döner. Suretlerde zuhur ederken ârızi şeylerle yükselir, Allah&#8217;ın bahşetmesi ile yolun ortasında kuvvet bulur. Nitekim Hak Teâlâ “O sizi zayıflıktan yaratmış, sonra zayıflığın ardından kuvvet, kuvvetin ardından zayıflık ve yaşlılık verir.” (Rüm, 30/54) buyurmuştur. Zayıflık insanın aslıdır ve ona döner. Bu sebeple de (Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O&#8217;na döneceksiniz.)buyurmuştur. Bir başka âyette ise “Bir kimse uzun ömür verirsek onu yaratılış itibariyle ilk haline döndürürüz.” (Yâsin 36/68) buyurmuştur. Yine bir başka âyette “Sonra ömrün en zayıf dönemine döndürülür ve biliyor olduktan sonra hiçbir şey bilmez olur.” (Nahl, 16/70) buyurmuştur. Bu onun beşiğe/toprağa dönüş zamanıdır. Hak Teâlâ “Biz yeri bir beşik yaptık.” (Nebe&#8217; 78/6) buyurmuştur.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 177</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div>Allah Teâlâ seni muvaffak kılsın, bil ki insana düşman olan ve sürekli olarak kötülüğü emreden kâfir nefsin, nefs-i emmârenin insan üzerine iki keskin kılıçtan kaynaklanan büyük bir kuvvet ve otoritesi vardır. Bu iki kılıçla en kuvvetli ve sağlam adamların boyunlarını bile vurur. Bunlar midenin ve avret mahallinin arzuları, şehvetleridir. Ancak avret mahallinin şehveti her ne kadar son derece güçlü ve otoriteli olsa da yine de midenin şehvetinin altındadır. Çünkü onu destekleyen tek şey midenin şehvetidir. Eğer kişi bu mide düşmanına galip gelirse o zaman avret mahallinin şehvetini yenme konusunda pek yorulmaz, hatta tamamen ortadan kalkabilir. Bu mide şehveti önce sahibinin kendisini tamamen yemekle doldurmasını sağlar. Oysa gerek dini gerek tabii bakımdan her türlü hastalığın kökünün çok yemek olduğunu bilir. Bu çok yemenin (hazımsızlığın) ürettiği tabii hastalık, uzuvların fesada uğramasıdır ki ondan da helâke götürecek acılar ve hastalıklar türer. Bunun ürettiği dini hastalık ise ebedi helâke sevk etmesidir. Çünkü bu durum seni çok bakmaya, çok konuşmaya, çok yürümeye, çok cinsel münasebete sevk eder. Durum böyle olduğuna göre aklı başında her insanın karının tamamen yiyecek ve içecekle doldurmaması gerekir.</div>
<div>
<p>Sayfa 179</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İşaret </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Sıvışıp kaçan, sığınıp korunan, “makam yok&#8217;u lezzet edinen, putları paramparça eden, ince ince çiseleyip sağanak halinde yağan kimse (Bizleri buna bidayet eden Allah&#8217;a hamd olsun.) demelidir. </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bu işaretin şerhi </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">(Sıvışıp kaçan), yani nefsinden gizlice sıyrılıp çıkan, fakat bunu avam içinde de havas içinde de hissettirmeyen, sağ elinin verdiğini sol elin bilmemesi gibi sadece Allah Teâlâ ile lezzet bulan. (Sığınıp korunan), yani Allah isminin câmiliği itibariyle Allah&#8217;ı, kendisine sığınılacak sığınak edinen. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Senden sana sığınırım.” ifadesi de buna örnektir, çünkü Hakk&#8217;ın karşısında Hak&#8217;tan başka bir şey görememiştir. (Makam yok&#8217;”u lezzet edinen), yani Muhammedi mirası lezzet edinen. (Putları paramparça eden) yani kendisine “Ben Allahım.” diyen herkese “Sen Allah ile varsın.” diyen. (İnce ince çiseleyip sağanak halinde yağan), yani ilim türlerini kastetmekte ve bunları talebelerin kalplerine her birinin gücüne göre vermeyi ifade etmektedir. Çise az yağmurdur, sağanak ise illetli, hasta kimsenin kalbine gelen ve onu o illetten kurtarıp iyileştiren şeydir. Bu âdeta şüpheleri izâle etmeye mahsus ilimdir. Nitekim buradaki sağanak (vâbil) kelimesi ile aynı kökten olmak üzere “bel le el-meridu (hasta iyileşti)” denir. Belle fili ebelle ve istebelle kalıplarında da aynı mânada kullanılır.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 192</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div>
<p>Bil ki bize göre felek, insanın yönlerde hareket etmesi gibi hareket eder; çünkü o da akleder, mükelleftir ve emirlere muhataptır. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm devesinin emir kulu olduğunu ifade buyurmuş, güneşin doğmak için izin istediğini söylemiştir. Dolayısıyla felek de bir irade ile hareket etmektedir ve bu hareketi ile göğünde bulunan ve varlıkları belli rükünler içerisinde meydana getiren ilâhi emri verir ki bunu da Allah Teâlâ&#8217;nın kendisine tevdi etmiş olduğu akl, ruh ve ilim ile yapar. Böylece söz konusu hareket, maden, bitki, canlı, insan, cin veya amelden veya tespih,zikir ve tilavet yapan nefesten yaratılmış melek gibi türeyenlerin bireylerine tam olarak ne verdiklerini bilir. Bunun nedeni feleğin Allah&#8217;ın kendisine bıraktığı şeyi bilmiş olmasıdır. Bu durum “Her göğe emrini vahyetti,” (Fussilet, 41/12) âyetinde dile getirilir.</p>
<p>Keşfi olmayan insan, bütün bunların feleklerin seyrinden oluştuğunu ve feleklerin onları meydana getirmek üzere hareketlerinde âmâde olduklarını zanneder. Bu durum, var etmek istediği bir sureti var etmek üzere bir sanatçının alet kullanmasına benzer.</p>
<p>Sayfa 197</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Adam, nefsini Nûh&#8217;un gemisi kılan kimsedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın kullarına yönelik rahmeti, vâcip rahmet ve fazl-u ihsan rahmeti olmak üzere ikiye ayrılır. Fazl-u ihsan rahmeti ile âlem zuhur eder, bedbahtların sonu bu rahmet sayesinde, mamur kılacakları âhiret diyarında nimete döner. Rahmeti gerektiren amelleri yapmakla vâcip rahmet hâsıl olur, bu ise Allah Teâlâ&#8217;nın bir ihsan olarak peygamberine “Allah&#8217;ın rahmeti sayesindedir ki onlara yumuşak davrandın” (Âl-i İmrân, 3/159) ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 217/107) âyetlerinde işaret ettiği rahmettir. Fazl-u ihsan rahmeti ile bütün âleme rızık verilir ve bu rızık kuşatıcı olur. Vâcip rahmetin hususi olarak taalluku söz konusudur ki bu da Allah&#8217;ın kitabında özellikleri ile zikredilmiştir. Bu itibarla Hak Teâlâ | Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.) buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 231</p>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full ">
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>“Allah” ismi O&#8217;nun zât ve hakikatini ifade eder. Allah Teâlâ her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliği itibariyle er-Rahmân&#8217;dır.&#8217;Tevbe eden kulları için kendisine rahmeti farz kılmış olmasından dolayı er-Rahim&#8217;dir. Allah, kulları için maslahatları var etmesi itibariyle er-Rab&#8217;tir. O göklerin ve yerin mülküne sahip olması itibariyle el Melik&#8217;tir, çünkü O her şeyin rabbi ve melikidir. Allah “Teâlâ “Onlar Allah&#8217;ı hakkıyla takdir edemediler.” (Zümer, 39/67) âyetinde ifade buyurduğu husus itibariyle ve onun kendisine atfedilen her nitelikten münezzeh olması açısından el-Kuddüs&#8217;tur. Onun kendisine nispet edilen ve kulların nispet etmesini hoş karşılamadığı her şeyden salim oluşu açısından es-Selâm&#8217;dır. Allah, kullarının tasdik ettiği şeye inanması, onlar ahitlerine vefa gösterdiği zaman kendilerine vermiş olduğu eman açısından el-Müm&#8217;in&#8217;dir. O, kullarının içinde bulunduğu lehlerine ve aleyhlerine olacak bütün hallerde onlara hâkim oluşu itibariyie el-Müheymin&#8217;dir. Allah Teâlâ kendisine galip gelmeye çalışanlara galip gelmesi açısından el-Aziz&#8217;dir. Zira O&#8217;na galip gelinemez.</p>
<p>Sayfa 249</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Size hayat verecek şeye çağırdığı zaman): Allah ve resülü bizi sadece bize hayat verecek olan şeylere çağırır. Her iki hâlde de bizi çağıran Allah&#8217;ın resülü Hazreti Muhammed aleyhisselâmdır. Bizi Kur&#8217;ân ile çağırdığı zaman tebliğci ve mütercimdir, davet Allah&#8217;ın davetidir, o zaman icâbetimiz Allah&#8217;a, kulak vermemiz Hazreti Peygamber aleyhisselâm olur. Ama bizi Kur&#8217;ân olmaksızın kendi sözleri ile çağırdığı zaman da davet onun davetidir ve icâbetimiz ona olmalıdır. İcabet etmemiz açısından bu iki davet arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Her ne kadar bu iki davet, davet sahibi açısından farklılık arz ediyor olsa da icâbet açısından fark eden bir durum yoktur. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “İçinizden birinin koltuğuna yaslanıp da bana kendisinden bir haber geldiği zaman, &#8216;Bana Kur&#8217;ân oku.&#8217; dediğini duymamayım. Allah&#8217;a yemin olsun ki o da (benden gelen haber de) Kur&#8217;ân gibidir ya da ondan daha fazlasıdır.”</p>
<p>Sayfa 285</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki Hakk&#8217;ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki Hakk&#8217;ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.(s.421)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki karanlık bir gecede kandilsiz ve ışıksız bir yolda yürümek büyük tehlikelere yol açar. Böyle bir yolda çukurlar vardır, korkutucu tehlikeler, gedikler ve eziyet verecek haşereler vardır. İnsan tüm bunlardan ancak bir ışık vasıtasıyla yürüdüğünde sakınabilir ve bu sayede ayağını nereye koyacağını, düşeceği çukur veya karşılaşacağı tehlike veya kendisini sokacak yılan gibi sakınılası şeylerden nasıl korunacağını bilebilir. Yoldaki tek ışık Allah Teâlâ&#8217;nın, “kendisiyle kullarımızdan dilediklerimizi hidayete ulaştırdığımız bir nur” (Şüra, 42/52 ) dediği şeriat nuru ve ışığıdır. Başka bir âyette ise “Allah&#8217;ın kendisine nur vermediği kimsenin nuru yoktur.” (Nür, 24/40) ve “Nur üstüne nur.” (Nür, 24/35) buyurmaktadır. Şeriat nuru ile hidayet ve muvaffakiyet nuru bir araya geldiğinde ise yol iki nurla geçilir. Bir nur olsaydı insana ışık olmazdı. Gerçi şeriat nuru tıpkı güneş ışığı gibi apaçıktır, fakat kör olan yine de onu göremez. İşte Allah&#8217;ın gözünü kararttığı kimse de onu göremez ve ona iman edemez.</p>
<p>Basiret gözünün nuru bulunsa, fakat insanın yolu görmesini sağlamak üzere kendisiyle birleşeceği şeriat nuru olmasaydı basiret nuru olan kimse nasıl yürüyeceğini bilemezdi. Çünkü o bilinmez bir yoldadır ve yolda neyin bulunduğunu ve herhangi bir delil veya durak olmaksızın yolun kendisini nereye götüreceğini bilemez. Yolda yürüyen insan kandilini rüzgârlardan korumalıdır. Rüzgârlar eserse kandili söndürür. Bu rüzgârlar, insanın imanına ve tevhidine etki eden bütün esintilerdir. Yumuşak bir rüzgâr eserse bu kez kandilin fitili sallanır, ışığın etkisini azaltır. Böyle bir rüzgâr, şeriatın fer&#8217;i hükümlerinde arzuya uymaya benzer. Bunlar, insanın helâl saymadığı günahlardır, insanın imanına ve tevhidine zarar vermez. Kuşkusuz ki biz büyük bir amaç için yaratıldık.<br />
Sayfa 438</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bilinmelidir ki namaz, mukaddes samedâni makamdan neşet etmiştir, bu sebeple onu bir ganimet bil, o gizli düşünceler gibidir. Nur makamı ona nazar etmiş ve sırlarını hibe etmiş, Kayyumiyet makamı ona bunları feyz etmiştir. Bu namazlar rabbani münacata mahsustur, çünkü ilâhi münacat ile hitap edilir ve semâvât ehlinin ruhaniyetine mahsus bütün makamları ihtiva eder. Kıraat esnasında insanın doğrusal hareketlerinden tamamı namazda yapılır; rükü esnasında, canlıların tâzim maksatlı zikirlerdeki hareketlerinin tamamı ufuk itibariyle ihtiva edilir, secde halinde bitkilerin yakınlaşmak üzere eğilme hareketlerinin tamamı bulunur. Namazlar insan terkibinin aslı olan su, toprak, ateş, hava ve ruha mutabık olsun diye beş adet olmuştur. Çünkü bütün sayılar içerisinde hem kendisini hem başka sayıları muhafaza eden tek sayı beştir. Bu itibarla onun kadrini bil, hayrının şükrünü eda et.</p>
<p>Sayfa 454</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki farz olan namazların tamamı ya güneşten ya da eserlerinden dolayı nehâridir (gündüz namazıdır). Bunun tek istisnası yatsı namazıdır, onun nurlan gece ile gündüz arasında müşterektir ki bu da çok garib bir sırdan ve acaip bir mânadan dolayı böyledir. Çünkü namaz mükellefiyettir, onda zorluk ve sertlik vardır. Bu ikisi hem akıl hem de his itibariyle, gecenin değil, gündüzün özellikleridir. Allah gündüzü geçim kazanma zamanı, geceyi ise örtü kılmıştır, elbise yapmıştır. Bak da bu târifin teklif hikmeti açısından ne kadar dengeli olduğunu gör!</p>
<p>Sonra bil ki berzaha ait olan namaz akşam namazıdır. Allah Teâlâ onu çıftteki seslilik (cehr) ile tekteki sır arasında kılmıştır. Bu da akılda böyledir, çünkü namazda berzah, kul ile Rab arasında, belli bir ölçü üzere akledilir bir durumdur, zira kul gece ile kuşatılmıştır, Rab ise Allah&#8217;ın güneşi ile irtibatlıdır. Histe ise bu namaz deşf ve sefr arasındadır. Gündüz namazları da çift ve tek arasındadır. Çift mahlükat içindir. Sır ise Vitr (Allah) içindir. Mahlukât zuhur ettiğinde, Hak perdelenir, örtünür; bu nedenle zuhr ve &#8216;asr (öğlen ve ikindi) namazları çifter rekâtlıdır ama kıraatleri gizlidir. Sabah namazında ise güneşin doğuşunun yaklaşması nedeniyle sesli okunur.</p>
<p>Sayfa 455</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hak Teâlâ (Bütün işler O&#8217;na döndürülür. | buyurmuştur. Bu yüzden kulun kendisine ait olduğunu iddia ettiği her şeyi ondan almıştır, bunun tek istisnası ibadettir, ibadeti (kulluğu) ondan almamıştır; çünkü bu, Hakk&#8217;a ait bir sıfat değildir. Hak Teâlâ (Bütün işler O&#8217;na döndürülür. Öyleyse O&#8217;na kulluk et.) buyurmuştur ki ibadet, kulun yaratılış sebebi olan aslıdır. Hak Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmuştur. İbadet (kulluk), kulun hakiki ismidir; bu onun zâtı, yeri, hâki, aynı, nefsi, hakikati ve vechidir. Burada Hak Teâlâ kendi ismini zamir ile ifade buyurmuş ve (O&#8217;na kulluk et.) demiştir, çünkü eğer sen ona kendi bildiğin şekilde ibadet edersen, aslında kendi nefsine ibadet etmiş olursun,ama onu senin bilmediğin şekilde ibadet eder ve onu ilâhi mertebeye nispet edersen, o zaman mertebeye ibadet etmiş olursun. Eğer onu herhangi bir mazhar, zâhir ya da zuhur olmaksızın salt bir ayn olarak tasavvur eder ve ona göre ibadet edersen ki O, O&#8217;dur, sen değilsin. Sen ise sensin, O değilsin. İşte bu da (O&#8217;na kulluk et.) ifadesinin anlamıdır işte o zaman O&#8217;na ibadet etmiş olursun, Bu, ötesinde daha üstünü olmayan bir bilgidir. Bu, konusu müşahede edilemeyen bilgidir.</p>
<p>Sayfa 459</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi boşa çıkaracak değildir. ): Görüleceği üzere Hak Teâlâ ameli sana izafe etmiş, kendisini ise asla gafil kalmayan ve unutmayan bir gözetleyici ve şahit olarak ifade etmiştir. Böylece senin de mükellef olduğun amellerde onu örnek almanı ve unutup gafil kalmamanı istemiştir, çünkü sen O&#8217;na muhtaçsın, O&#8217;nun ise sana bir ihtiyacı yoktur, dolayısıyla unutmamak ve gafil kalmamak asıl sana yaraşır. O hâlde işi O&#8217;na teslim et ve selamete er, böylece işin özüne, nefsü&#8217;l-emirdeki haline de muvafakat etmiş olur, açılış ve kapanış arasındaki bütün iddiaların yoruculuğundan kurtulup rahata erersin. Bunu öğrendiğine göre, şimdi artık O&#8217;na mecburi olarak değil, kendi seçiminle rücu et, Çünkü öyle ya da böyle her hâlükârda O&#8217;na rücu edeceksin, istesen de istemesen de O&#8217;nun karşısına çıkacaksın. O da senin niteliğine göre karşına çıkacaktır. O hâlde ey dost, nefsine bir bak.</p>
<p>Sayfa 460</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Lezzetler tatlarda, tatlar meyvelerde, meyve daldadır. Dal kökten dallanır. Kök tektir. Yer olmasaydı kök sabit olmazdı. Kök sabit olmasaydı dallar da sabit olmazdı. Dallar olmasa meyve olmaz, meyve olmasa yeme söz konusu olmazdı. Yeme olmasaydı lezzet alınamazdı. Dolayısıyla hepsi yer (toprak) ile irtibatlıdır; toprak suya, su buluta, bulut rüzgâra muhtaçtır. Rüzgâr ilâhi emre âmâdedir. Emir, rabbani makamdan sudur eder. İşte bundan dolayı kalbini incelt, nazar et, Allah&#8217;ı tenzih et ve diline hâkim ol.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Onlar inanmışlar, kalpleri Allah&#8217;ı anmakla huzura kavuşmuştur.): Nitekim Allah Teâlâ kalplerin Allah&#8217;ın zikri ile mutmain olacağını zikretmiştir. Eğer kalp iman etmiş ise, nefes alıp verdikçe onunla döner ve ondan sükün bulur, tek bir hâl üzere sebatın doğru olmadığını bilir. Zira O, nerede olursa olsun her gün bir iştedir. İş, en başından beri bir hâlden diğerine geçiş şeklindedir. Kalbin de gören gözü vardır. Bir şeyi gören kimse onu bilir, bildiği zaman da onda sükün bulur. Daima dönüp durmayı görür, onunla mutmain olur ve sükün bulur. Her nefeste rabbinin kalbindeki eserlerine nazar eder, orada ikame ettiklerine, oradan çıkardıklarına, ona verdiklerine ve onun orada ikame ettiklerine bakar. Bu makamın sahibi olan kimse her nefeste daima yeni bir ilim içredir.</p>
<p>Sayfa 521</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sanatkâr sanatını nasıl sevmez ki?! Bizler hiç şüphe yok ki, Allah Teâlâ&#8217;nın sanatının eserleriyiz, çünkü o hem bizim hem rızıklarımızın hem de maslahatlarımızın yaratıcısıdır. Sanat bir mazhardır, sanatçının zâtı, kudreti, cemali, azamet ve kibriyası onunla bilinir. Eğer böyle bilinmeyecekse daha başka nasıl ve kiminle bilinecek ki?! Bu yüzden bizim var olmamız, O&#8217;nun bizi sevmesi kaçınılmazdır. Yani O bizimle, biz de O&#8217;nunlayız. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm rabbine övgüde bulunurken “Bizler O&#8217;nunla ve O&#8217;nun içiniz.” buyurmuştur. Bu itibarla Hak Teâlâ ezelden beri sevendir, ezelden beri Vedüddur, O daima bizim hakkımızda var edicidir, her gün bir iştedir. Vedüd&#8217;un bundan başka mânası yoktur. Bizler lisanı hâl ile ve dilimizle daima “şunu yap”, “bunu yap” deriz, O da daima yapar. Bizdeki fiilinden dolayı bizler “yap” deriz. Pekiyi, şimdi sen O&#8217;nun bu fiilini, zorlanarak iş yapan kimsenin fiili olarak mı görüyorsun, oysa Allah&#8217;ı zorlayacak, ikrah edecek hiçbir güç yoktur. Allah böyle bir şeyden münezzehtir. Aksine bu, O&#8217;nun el-Vedüd isminin hükmüdür.</p>
<p>Sayfa 548</p>
<hr />
</div>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26678 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-200x300.webp" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-200x300.webp 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-356x534.webp 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563.webp 403w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" /></a></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>Mâlum olduğu üzere Allah Teâlâ varlıkları yaratır, onları yokluktan varlığa çıkarır, bu izafet O&#8217;nun varlıkları hazinelerden kendi katına çıkarıyor olmasını gurektirir. Dolayısıyla O, varlıkları kendilerinin idrak etmediği bir varlıktan idrak edeceği bir varlığa çıkarır. Yani varlıklar hiçbir zaman salt yoklukta olmamışlardır, aksine işin zâhiri şudur ki onların yokluğu izâfi yokluktur. Çünkü varlıklar yokluk hallerinde de a&#8217;yânıyla birbirinden ayırt edilecek şekilde müşahede edilirler, birbirlerinden ayırt edilebilirler. Allah katında onlar bir bütün halinde değildir, onların hazineleri varlıkların hazinelerindedir ve bu hazineler varlıkların imkânından başka bir şey değildir.</p>
<p>Sayfa 11</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki Allah Teâlâ&#8217;nın nezdindeki hazineler iki türlüdür. Bunlardan ilki mümkünlerin sübüt hazineleridir, ikincisiyse mevcut varlıkların varlık hazineleridir. Örneğin Zeyd&#8217;in elinde bulunan bir cariye, köle, at, elbise, ev ya da herhangi bir şey bu türdendir. Zeyd bu tür şeylerin hazinesidir. Bunlar ise hazinede olan şeylerdir, ama hem Zeyd hem bunlar Allah katındadır, çünkü bütün her şey Allah&#8217;ın elindedir. Dolayısıyla Zeyd&#8217;in elindeki şeylerden herhangi birini ele geçirmek isteyen Amr bu konuda Allaha muhtaçtır. Böyle bir durumda Allah Zeyd&#8217;in kalbine o şeyi Amr&#8217;a satmasını ya da o eşyadan gönlünün soğuyup, onu sevmemesini ve onu Âmr&#8217;a vermesini ilkâ eder. Allah Teâlâ&#8217;nın katında olan hak hazineleri de işte böyledir.</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 12</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hicr 27. Cinleri de, daha önce, dumansız ateşten yarattık.</p>
<p>Allah Teâlâ cinleri Âdem aleyhisselamdan önce yaratmıştır. Cinler rükünlerden yaratılmışlardır. Ancak onlarda en galip olan parça ateştir. Benzer şekilde Âdem&#8217;de en galip olan parça ise topraktır. Bu nedenle İblis kendisini üstün görmüştür, çünkü onun aslı ateşin alevidir. Ateşin alevi yükseğe doğru çıkmak ister, bu nedenle kibirlenir. Ateş alevlenip, ve ona vukarıdan hava gelince alevin başı mecburi bir şekilde aşağı doğru döner, işte bu şekilde İblis de yaratılışını bahane ederek Âdem aleyhisselâma karşı gösterdiği kibrinden kaynaklanan hevâsına mağlup olduğu zaman hevâsı onu yere yöneltmiş ve aşağı düşmesini sağlamıştır. Hatta aşağıların en aşağısına düşmesine sebep olmuştur.</p>
<p>Sayfa 14</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ insanı, yarattığı bütün mahlükat içerisinde yaratınca onun imam olarak yaratmış ve kendisine isimlerini vermiş, melekleri ona secde ettirmiş ve meleklere bilmedikleri şeyi öğretmeyi ona nasip etmiştir. İnsan ezelden beri yaratıcısının müşahedesi altındadır. Hiçbir zaman izzet sahibi olmamıştır, aksine asıl hali üzere olduğu gibi zillet ve muhtaçlık içerisindedir. Emaneti yüklendiği ve olanlar olduğu zaman Âdem aleyhisselâm ve eşi “Rabbimiz biz kendimize zulmettik.” (A&#8217;râf, 7/23) demişlerdir.</p>
<p>Böyle demelerinin sebebi yüklenmiş oldukları emanettir. Daha sonra Âdem aleyhisselâmın evlatları babalarının Allah tarafından seçilmiş bir konumda olmalarına bakarak izzet sahibi olmuşlar ve onlardan kimileri babalarının yolundan giderek hidayet üzere yaşamıştır. Daha sonra Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâma başlangıçta kendisine muamele ettiği nitelik ile muamele etmeye dönmüş yani onu mahlükatı içerisinde halife kılmaya sebep olan itina ve yakınlığı göstermiş, böylece Âdem aleyhisselâm bununla kemal bulmuş ve onda da âlemin varlığı kemal bulmuş, böylece iki suret hâsıl olmuştur. Bu suretlerden biri Allah Teâlâ&#8217;nın hakkın suretinde yarattığı suretidir. Diğeri ise âlemin suretlerini kendisinde toplayan surettir. Böylece Âdem aleyhisselâm iki konuma sahip olmuştur. Bunların biri kendisine secde ile gerçekleşen izzet konumu, diğeri ise nefsini bilmesi ile sahip olduğu zillet konumudur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Herkesin mâlum bir makamı vardır, melekler ihtiyaç sahibi olmak suretiyle temizliklerinden kaybettikleri şeyi telafi etmek için secde ile imtihan edilmişlerdir, bu iddiaları ise Bakara süresinde ifade edilen “Orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” (Bakara, 2/30) şeklindeki sözleridir. Bu söz melekler için tıpkı namazda namaz kılan kimsenin yanılmasına benzer bir hatadır. Namazda hata yapan kişiye sehiv secdesi yapması emredilir, aynı şekilde meleklere de bu iddialarından dolayı secde yapmaları emredilmiştir. Çünkü iddia melekler için hatadır. Böylece bu secde meleklere değil hataya karşı bir davranıştır.</p>
<p>Sayfa 20</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ el-Latif, el-Habir, el-Aliyy, el-Kadir, el-Hakim ve el-Alim&#8217;dir, hiçbir şey O&#8217;nun benzeri değildir, O işitendir, görendir. Allah Teâlâ varlıkları yarattığı ve hem yaratmanın hem emrin kendisine ait olduğunu bildirdiği vakit (âlemlerin rabbi olan Allah yücedir) sebepleri koymuş ve onları birer perde kılmıştır. Bu sebepler, onların perde olduğunu bilen kimseleri Hakk&#8217;a ulaştırır, ama onları rab edinen kimseleri de Hak&#8217;tan alıkoyar. Sebepler, verdikleri haberlerde, kendilerinin ardında Allah Teâlâ&#8217;nın bulunduğunu bildirir. Yine bu sebeplerin yaratıcısı ile bitişik olmadığını da bildirir. Çünkü sanat, sanarkârı bilmez. Ayrıca bu sebepler kendilerini rızıklandırandan ayrı da değildir, çünkü zarar ve faydalarını ondan alırlar. Böylece Allah Teâlâ ruhları ve melekleri yaratmış, gökleri kubbe üzerine kubbe olacak şekilde yükseltmiş, felekleri çevirmiş, yeryüzünü düzlemiş ve böylece yüksek ve alçak yerleri birbirinden ayırt etmiş, dünyayı âhiret için bir yol olarak tayin etmiş, bunu bildirmek üzere elçilerini ardı ardına göndermiştir.</p>
<p>Sayfa 45</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki sebeplerin sonuçlar üzerinde birtakım hükümleri vardır, örneğin usta (zanaatkâr/sanatçı) için âlet böyledir. Sanat eseri olarak yapılan ürün de o ürünün yapılması (sanat) da, âlete değil, sanatçıya izafe edilir, bunun sebebi ise âletin, sanatçının zihninde ne yapacağına dair hangi tasarının olduğunu bilmemesidir. Aksine alet, kendisinin alet olduğunu bilir ve sanatçı da işini ancak onunla yapar. Bu durumda âletin işi yapması zâtidir, sanatçıdan yana ondan bir irade söz konusu değildir. İşte Hak Teâlâ&#8217;nın “Bizim bir şeyi murad ettiğimizde ona sözümüz “Ol!” demektir, o da olur.” şeklindeki ifadesi budur. </span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 64</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Altı, sayılar içerisinde en kâmil olanıdır, açısı olan şek&#8217;llere benzerleri eklendiğinde ulaşılan şekillerde boşluksuz olanı altı(gendir). Bu nedenle Allah arıya vahyederek, (dağlardan ve ağaçlardan evler edin| demiştir Allah arıya amelinin niteliğini vahyetıniş, o da peteğini altıgen yapmıştır. Altı sayıların en kâmil olanıdır, çünkü onda boşluk yoktur, köşeleri bariz olmasına rağmen daireye de yakındır. Çokluk içermesine rağmen boşluk içermez. Daire ise böyle değildir. Ona boşluk içermeme konusunda en benzer olar kare olsa da, kare de daireden oldukça uzaktır. Daire şekli kemal ile nitelenir, çünkü onun yarısında, üçte birinde ve altıda birinde hep daireler çıkar, böylece parçalarından da bütünü zuhur eder. Eğer arı Allah&#8217;ın kendisine vahyettiği şeyi anlamış olmasaydı ondan bunlar sadır olmazdı. İşte bu, cansızlarda, bitkilerde ve hayvanlarda geçerli olan nübüvvettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İçlerinden çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır(Nahl,69)): Bal arısı evini baldan yapar. Allah Teâlâ balın herhangi bir zararından söz etmemiştir. Bazı kimseler için balı kullanmak zararlıdır, ancak bundan söz etmemiştir, yani bundan maksat, varlığı ile şifadır, tıpkı yağmurdan maksadın rızkı icad etmek olması gibi. Her ne kadar bazen yağmur bir yaşlı adamın evini yıksa ve o özel durum açısından onun için rahmet olmasa da yağmurun yağdırılmasındaki asli maksat bu değildir. Evin yıkılması ise, yapının zayıflığı ve yıkılabilirliğinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde bünyelerinin istidadındaki uyumsuzluk nedeniyle balın zarar verdiği kimseler açısından da bu durum umumi maksat değildir; yani bal, o insanlara zarar versin diye yaratılmamıştır.</p>
<p>Adamın biri Hazreti Peygamber aleyhisselâmın yanına gelir ve “Kardeşim ishal oldu.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Ona bal içir.” der. Adam gidip kardeşine bal içirir, fakat kardeşinin ishali iyice artar. Gelip bu durumu Hazreti Peygamber aleyhisselâma anlatır, o da yine, “Ona bal içir.” buyurur. Adam yine içirir ve kardeşinin ishali iyice artar. Adam Hazreti Peygamber aleyhisselâmın bildiği şeyi bilmemektedir. Çünkü kardeşinin midesinde zararlı artıklar vardır ve onların çıkarılması da ancak bal içmesi ile mümkün olacaktır, bu artıklar dışarı çıktığında peşine afiyet ve şifa gelecektir. Adam geri döndüğünde “Ey Allah&#8217;ın peygamberi! Kardeşime bal içirdim, ama ishali iyice arttı.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm ise, “Allah doğru söylemiştir, senin kardeşinin karnı ise yalan söylemektedir, ona üçüncü kez de bal içir.” buyurur. Adam üçüncü kez balı içirir ve sonra kardeşi iyileşir&#8221;4, çünkü artık verilen bal, zararlı artıkları çıkarmaya yetecek miktara ulaşmıştır.<br />
Sayfa 73</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki bir şeye ortak kılınan şey onun misli değildir, o ancak onun ortak kılındığı açıdan mislidir, başka açılardan ondan ayrılır ve o açılardan onun başka misilleri vardır. Dolayısıyla tek bir misli olan bir varlık yoktur, geriye misaller ve benzerler kalır. Bu yüzden Allah misaller verir, fakat bizim kendisi için misal vermemizi yasaklar, sebep olarak da, (Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. | buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Güzel hayat ancak dostlarla olur ve buna da ancak Allah&#8217;ın salih kulları nail olur. Her ne kadar görünürde Allah dostları acı veren birtakım hadiseler yaşasalar da nefisleri daima güzel, hoşnut bir hayat sürer, çünkü nefislerin mahalli his değil, akıldır. Onların çektikleri acılar ise nefsani değil, sadece hissidir. Onları gören kimse bela ve sıkıntı çektiklerini zanneder, oysa onlar bu durumda değildir. Suret bela ve imtihan suretidir, ama mâna nimet ve afiyettir. Aynı şekilde salih amel değişime de sebep olur, Allah Teâlâ kötülükleri iyililere tebdil edip değiştirir.</p>
<p>Sayfa 86</p>
</div>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bütün âlem Allah&#8217;ı hamd ile tesbih etme ve öncelikli olarak O&#8217;na kulluk etme fıtratı üzere yaratılmıştır. Bizim eşyadan faydalanmamız, tabiilikten dolayıdır, zira âlemde yaratıcısını tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, çünki Hak Teâlâ âlemi kendi zâtı için yaratmıştır. Bu yüzden de her bir varlık sadece O&#8217;nunla meşguldür. Hayatı kendisi ya da Allah&#8217;tan başkası için çabalamakla geçirmeye istidatlı olarak yarattığı varlıkları uyarmak ve onları salt kendisine kulluk ettiklerini hatırlatmak üzere de “Ben insanlar ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;tan başka bütün varlıklar canlıdır ve O&#8217;nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Tesbih de ancak canlı olan ve tesbih ettiği varlığı bilen bir varlığın fiili olabilir. Eğer Allah&#8217;ı tesbih etmeyen hiçbir varlık yoksa ve onu da ancak canlı (ölü ya da diri) varlık tesbih edebilirse, o zaman O&#8217;nu tesbih eden her varlık canlıdır. Çünkü varlıklarda hayat, Hak Teâlâ&#8217;dan onlara feyz eder, bu yüzden onlar sabit kaldıkça hayat sahibidirler. Eğer hayat sahibi olmasalardı o zaman Allah Teâlâ&#8217;nın celâline layık vech ile buyurduğu kün (ol) fermanını da işitmez ve olmazlardı.</p>
<p>Sayfa 143</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mahlükat Allah&#8217;a bizzat (zâtları/varlıkları gereği) ibadet ederler, sadece bazı ârızi durumlar onların bu ibadet hallerine tesir eder ki bu ârızi haller hususen insanda söz konusu olur. Hatta bunlar sadece insanda söz konusu olur, onun dışındaki varlıklar asılları üzere daima yaratıcısını ortaktan tenzih ederler.<br />
Sayfa 144</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zâti hayat her cevherde vardır ve ondan hiç yok olmaz. Bu zâti hayatı Allah Teâlâ bazı kimselerin gözünden alır. Bu zâti hayat ile kıyamet günü deriler, diller, eller ve ayaklar insanlar aleyhine şahitlik edecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda bir adamın baldırı konuşacak ve ona sahibinin neler yaptığını bildirecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda müslümanlar yahudilerin peşinde düşüp onları katletmek istediklerinde, arkasına yahudinin gizlendiği her bir ağaç bunu haber verecektir. Bu hayat şeylerde zâtidir, çünkü bütün mevcudattaki ilâhi tecelliden neşet eder.</p>
<p>Zira Allah Teâlâ bütün varlığı, kendisini bilsin ve kulluk etsin diye yaratmıştır. Tecellinin devamlılığı ise onlara bu zâti hayatın devamlılığını verir. Bu hayat ile her şey tesbih eder. Dolayısıyla bütün âlem (yani Allah&#8217;tan başka her şey) hayvan-ı nâtıktır (konuşan canlıdır), ancak cisimleri, beslenmeleri ve hisleri ile farklılık arz ederler. Neticede bu varlıklar hayvani suret ile zâhirdir, bâtında ise zâti hayat sahibidir. Hak Teâlâ bütün âlemi, hakikatinin gereği kendisine nispet edilecek fasih bir lisan ile kendisini hamd ile tesbih edecek şekilde konuşturur.</p>
<p>Sayfa 151</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mâlumdur ki Allah Teâlâ sonsuz şeyi bilir, ama onun ilmi birdir. Dolayısıyla ilmin tek bir şey olması gerekir, çünkü bir şey vücud buluncaya kadar ilim ona taalluk etmez. Zira ilim, haller gibi varlık ya da yoklukla nitelendirilemeyecek olan bir nispertir. Allah Teâlâ ilmi azlıkla nitelememiştir, ancak kullarına vermiş olduğu ilmi, (Size ancak az bir bilgi verilmiştir.) diyerek böyle nitelemiş, Hızır kulu hakkında “Ona katımızdan ilim verdik.” (Kehf, 18/65) buyurmuş, bir başka yerde “Kur&#8217;ânı öğretti.” (Rahmân, 359/2) buyurmuştur. Bütün bunlar ilmin tek bir nispet olduğuna delâlet etmektedir, çünkü tek olan şey zâtı itibariyle azlık ya da çoklukla nitelenmez, zira bölünmez. Eğer ilim bir nispet ise, o zaman ona azlık ya da çokluk şeklinde konulan kayıtlar, hakiki kayıtlardır, zira nispetler sonsuzdur, çünkü bilinenler de sonsuzdur.</p>
<p>Sayfa 182</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İncelik</p>
<p>Şeyh Ebü Medyen (Size ancak az bir bilgi verilmiştir. âyetini okuyan birini duyduğu zaman derdi ki, “Az olanı ona vermiştir, o bizim değildir, aksine bizden ödünçtür, bize O&#8217;ndan bir inayet olarak bahşedilmiştir, çok olan ise O&#8217;ndan bize ulaşmış değildir, bizler daima cahilleriz, bu yüzden de iddia edeceğimiz hiçbir şey yoktur.”</p>
<p>Sayfa 183</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İsra 94, İnsanlara hidayet geldiği zaman, inanmalarına engel olan, sadece:</p>
<p>“Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?” demiş olmalarıdır.</p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ peygamberleri boş yere göndermiş değildir. Eğer akıllar saadetleri ile ilgili işleri tek başlarına idrak edebilecek olsaydı o zaman peygamberlere ihtiyaç kalmazdı ve peygamberlerin varlığı abes olurdu. Ancak bizim istinat ettiğimiz varlık bize benzemez ve biz onu bir şeye benzetmeyiz, benzetecek olsaydık o zaman bizim ona istinat etmemiz onun bize istinat etmesinden daha öncelikli olmazdı.</p>
<p>Bu yüzden kati olarak ve hiçbir şüpheye yer olmaksızın biliyoruz ki O bizim gibi değildir ve bizimle O&#8217;nu birleştiren tek bir hakikat söz konusu değildir. Bundan dolayı insan kendi sonu ve nereye intikal edeceği konusunda, mesut olacaksa saadetinin sebeplerinin neler olduğu, bedbaht olacaksa bedbahtlığının sebeplerinin neler olduğu hususunda kaçınılmaz olarak cahildir, çünkü insan Allah&#8217;ın kendisi hakkındaki ilmini, O&#8217;nun kendisi ile ilgili olarak neyi murad ettiğini, kendisini niçin yarattığını bilmez.</p>
<p>Bu yüzden de bütün bunların kendisine ilâhi olarak bildirilmesine zorunlu bir şekilde ihtiyaç duyar. Eğer Allah Teâlâ dileseydi her bir şahsa saadetinin sebeplerini öğretir, onunla gitmesi gereken yolu beyan ederdi, ancak o böyle yapmayı değil, her bir toplumda, başka bir cinsten değil de tam da onların kendi cinslerinden bir elçi göndermeyi murad etmiş ve o elçiyi o toplumun önüne geçirmiş, topluma ona itaat etmelerini, tâbi olmalarını emretmiştir ki bunun sebebi de onları imtihan etmek, haklarındaki ezeli bilgisi uyarınca kendilerine delilleri tastamam ortaya koymaktır. Sonra Allah Teâlâ bu elçilerini, risaletlerinin doğruluguna delil olacak mücizelerle desteklemiş, böylece hüccetin tam olmasını sağlamıştır&#8230;<br />
Sayfa 185</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>23. Hiçbir şey hakkında da “Ben bunu yarın muhakkak yaparım.” deme! 24. Ancak “Allah dilerse yapacağım.” de! Ve unuttuğun vakit Allah&#8217;ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.” de!</p>
<p>Bu âyet Tevrat&#8217;ta İbranca olarak da yer alır. Allah Teâlâ burada istisnayı (inşallah ifadesini) ertelemiştir (şunu şöyle yapacağım şeklindeki kesin ifadenin ardından kullanmayı meşru kılmıştır), bu sebeple Hazreti Muhammed aleyhisselâma iman eden kimse de bunu tehir eder. Zira Allah Teâlâ Hazreti Muhammed aleyhisselâma bunu emretmiştir. Allah Teâlâ, söz verirken sözünü ilâhi meşiete bağlamamış (inşallah dememiş) olan ve söylediği şeyi yapmayan kimseye öfke duyar. Ama kişi söylediği sözü “inşallah” kaydına bağlayarak söylemiş ve söylediği şeyi yerine getirmemiş, yapmamış ise, bu durum Allah Teâlâ&#8217;yı öfkelendirmez. Kişi, kulların elinde tezahür eden bütün fiillerin yaratma açısından Allah Teâlâ&#8217;ya ait olduğunu, (her ne kadar yaratılmışların bu ameller üzerinde hükümleri bulunsa da) yaratılmış hiçbir varlığın bu amelleri yaratma noktasında hiçbir tesirinin söz konusu olmadığını fark edemez. Hak Teâlâ işte bu durumun kulların hali olduğunu ve onların böyle konuşacaklarını bildiği için onların ilâhi öfkeye mâzur kalmaması maksadıyla, istisnada bulunmayı, yani “inşallah” demeyi meşru kılmıştır. Bu nedenle kişi gelecek zamanda yapacağı bir işe dair söz verir ve bu sözünü inşallah kaydına bağlarsa, o fiili yapmadığı zaman yeminini bozmuş sayılmaz, çünkü inşallah kaydı koymak suretiyle fiili kendisine değil, Allah Teâlâ&#8217;ya izafe etmiş olur.</p>
<p>Sayfa 206<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan bütün hayvanların mertebe itibariyle kendisinin altında olduğunu bilir. Bu durumda bir hayvan, hatta bir tesbih böceği dile gelip konuşsa ve “Ben Allah&#8217;ın sizlere göndermiş olduğu elçiyim, şunları yapmaktan sakının.” diyecek olsa kalabalık kitlelerin ona inanmaları, itaat etmeleri, onu tâzim etmeleri ve kralların ona boyun eğmesi için yeterli şartlar sağlanmış olur ve ondan söylediklerinin doğruluğuna delil olacak bir mücize istemezler, sadece konuşmuş olmasını yeterli bir mücize sayarlar. Oysa gerçekte bu hayvanın konuşması bir mücize değildir. Bu durumda yüce mertebeyi bir başka cinsten biri elde etmiş olduğu için ona karşı bir haset oluşmaz. Dolayısıyla Allah Teâlâ&#8217;nın insanlara yönelik ilk imtihanı, onlara gönderdiği elçileri kendi hemcinsleri arasında seçmiş olmasıdır ki o elçilerin doğruluğuna delâlet eden onca deliller var etmiş olduğu ve insanlar bu delillerin gücüne yakinen inanmış oldukları halde yine de hasedin gücü onları bile bile, zalimce ve aşırılıkla bu elçileri inkât etmeye sevk etmiştir.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>“İhsan, sanki Allah&#8217;ı görüyormuşçasına ibadet etmendir, çünkü sen O&#8217;nu görmüyor olsan da O seni görüyor.”* buyurmuştur. İşte bu şekilde Allah Teâlâ&#8217;nın huzurunda bulunmak söz konusu amelin hayatıdır, ibadete ibadet ismini veren budur. İbadette ihsan, suretteki ruh gibidir ki surete hayat veren o ruhtur. İhsan ibadete hayat verdiği zaman o ibadet sahibine daima istiğfar eder, daima bâki kalır. Böylece ihsan ile ibadet etmiş olan kimse daima kendisi için istiğfar edilen biri olur. Zira Allah Teâlâ doğru sözlüdür, ihsan ile amel edenlerin ecrini kayba uğratmayacağını haber vermiştir.</p>
<p>Sayfa 213</p>
<div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Bil ki ilim ve kötü ahlâk, muvaffak olmuş bir kimsede bir araya gelmez. İlim sahibi olan her varlık geniş rahmet ve bağışlayıcılık sahibidir. Kötü ahlâk darlık ve sıkıntıdandır, bunun sebebi ise kötü ahlâk sahibi olan kimsenin cehaletidir.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 227</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hak Teâlâ bize er-Rahmân ismi ile nimet ihsan etmiş, daha işin başında bize rahmetini bahşetmiştir. Böyle olduğu için de bizleri şer olan yokluktan hayır olan varlığa çıkarmıştır. Bu nedenle bize varlık nimetini ihsan etmiş ve (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur. Yani senin şey halinde iken, tıpkı bir şey dahi olmadığın dönemde O&#8217;nunla olduğu gibi, yine O&#8217;nunla olmanı istemektedir. Dolayısıyla Allah&#8217;tan başka bütün varlıklardan istenen şey, Allah&#8217;a kulluk etmesidir. İnsan bunu inkâr ederek (ne yani, ben öldüğüm zaman tekrar diri olarak çıkarılacak mıyım?)| dediği zaman Allah ona ilk yaratılışını hatırlatmış ve kendisine (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 285</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
İnsanın mevcut bir varlık olarak her daim bildiği her şey aslında unutmuş olduğunun hatırlanmasından ibarettir. Bilginin sonsuza taalluk etmesi imkânsız değildir; imkânsız olan, sonsuzun bilinmesi değil, sonsuzun varlığa girmesidir. Allah Teâlâ nasıl yaratılmış varlıklara, kendilerinden rubübiyet konusunda elest bezminde almış olduğu misakı unutturmuş ise aynı şekilde bu ilmi de onlara unutturmuştur. Biz bunu ilâhi bildirim neticesinde biliriz. Dolayısıyla insanın bilgisi daima hatırlamadır. İçimizden bazıları bir bilgiyi hatırladığı zaman bu bilgiyi daha önce biliyor olduğunu fakat unuttuğunu da hatırlar, kimisi ise buna inanmakla, yani elest bezminde Allah&#8217;ın rabliği konusunda şehadet etmiş olduğuna iman etınekle beraber bunu hatırlamaz. Böylece bu ilâhi bildirim onun için başlangıçta olan bir bilginin hatırlanması değil, yeni bir bilgi gibi olur. Haddizatında insanda bu bilgi bulunuyor olmasaydı, kendisine iletildiği zaman bunu kabul etmezdi. Ancak bunun farkında değildir. Bunu ancak basireti Allah Teâlâ tarafından nurlandırılmış olan kimseler bilir.</p>
<p>Sayfa 284</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ âlemi ister yaratmış olsun ister yaratmamış olsun, her halükârda ilâhtır. Bu yüzden biz deriz ki Allah Teâlâ bütün âleme rahmet edecek olsa, bu gerçekleşir. Buna karşılık bütün âleme azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âlemin bir kısmına rahmet edip diğer bir kısmına azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âleme belli bir süreye kadar rahmet edecek olsa bu da gerçekleşir. Çünkü varlığı zorunlu olan (vacibul vucüd) varlık için, varlığı mümkün olan şeylerin hiçbiri imkânsız değildir. Yarattıkları üzerinde neyi gerçekleştireceği konusunda onu zorlayacak bir güç de yoktur. Aksine o dilediğini yapandır.</p>
<p>Sayfa 305</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>43. Firavun&#8217;a gidin, çünkü o pek azdı. 44. Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, hatırlar yahut korkar.</p>
<p>(Ona yumuşak söz söyleyin.|: Bu, karşı tarafı idare etmektir, çünkü bu emir, kendisine elçi gönderilen kimsenin gönderilen elçiden daha güçlü ve kudretli olması durumunda verilmiştir. Nitekim zor ve sertlikle gerçekleşmeyen şeyler yumuşaklıkla gerçekleşir, buna karşılık yumuşaklıkla gerçekleşmeyen şeyler de zor ve sertlikle gerçekleşir. Zorluk ve sertlik, zorluğa maruz kalan kimsenin kalbinde rahmet ve sevgi oluşturmaz, ama yumuşaklıkla istenilen elde edilir, üstelik yumuşaklığa muhatap olan kimsenin kalbinde sevgi oluşur, yumuşakça verileni alıp kabul eder. Yumuşak davranana karşı konulamaz, çünkü yumuşaklığın hükmüne karşı konulamaz. Hak Teâlâ ceberrüt ve kibriya izhar eden kimselerin kalplerini mühürlemiş olduğunu ve bu kimselerin aslında en zelil kimseler olduklarını bildiği için Müsâ ve Hârün aleyhimasselâm, Firavun&#8217;a rahmet ve yumuşaklık ile muamele etmelerini emretmiştir. Böylece yumuşaklık ve rahmet hem onun içine (bâtınına) uygun düşecek hem de zâhirinde görünen ceberrüt ve kibriyayı indirecektir.</p>
<p>Sayfa 319</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeye yaratılışını verdi.(Taha,50.ayet meali)<br />
&#8230;<br />
Bu âyet, her bir şeyin, Allah Teâlâ&#8217;nın bütün varlıklara sirayet etmiş olan hikmetinin gerektirdiği bir istikamet üzere olduğuna delâlet etmektedir. Buna göre bitkinin istikameti hareketinin kıvrımlı olmasıdır, hayvanın istikameti hareketinin yatay olmasıdır. Eğer hareketleri böyle olmasaydı hiçbirinden bir fayda sağlanamazdı. Çünkü bitkilerin hareketi eğer baş aşağı ve kıvrımlı olmasaydı o zaman kökleri ile su içemez ve hiçbir fayda sağlamazlardı. Hayvanların durumu da böyledir. Eğer onların hareketleri de mesela dikey yönlü olsaydı ve hayvan dik bir şekilde iki ayağı üzerinde ayağa kalkmış olsaydı ne üzerine binilebilirdi ne de yük taşıyabilirdi. Bu durumda ondan bir fayda sağlanamazdı. Demek ki onun istikameti, yaratılış amacına uygun hareket etmesidir; bu da, ondan fayda sağlamaya yarayan harekettir.</p>
<p>Sayfa 326</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeye uygun yaratılışını veren|: Bil ki vermek Allah Teâlâ&#8217;dan bir vâcip ve nimettir. Hakk&#8217;ın âleme varlığını vermesi bir nimet ve lütuftur, âlemdeki her bir varlığa yaratılışını vermesi ise vâciptir. Zira hakların eda edilmesi ilâhi bir sıfat olup bütün kâinattan bu husus talep edilmiştir. Hak Teâlâ bu meyanda (her şeye uygun yaratılışını veren) buyurmuştur. Bu, herhangi bir şeyin zâtı itibariyle Allah katında sahip olduğu hakkın kendisine verilmesidir. Bu yüzden bu zâti bir haktır. (Her şeye uygun yaratılışını veren), yani nefsü&#8217;l-emirde hakkı olan şeyi verdi. Bu itibarla her şeyin yaratılması onun hakkıdır, yani kemalidir. Bu, o şeyin de kemalidir, fakat o şeye kemalini vermek Hak Teâlâ&#8217;dan herhangi bir şeyi noksanlaştırmaz, çünkü kâmil olandan bir şey ancak kendisine yaraşır bir kemal üzere sadır olur. Bu sebeple âlemde asla bir nakısa söz konusu değildir. Demek ki eşyada kemal zâti bir niteliktir ve bu kemal, varlıkların güzelliğidir.</p>
<p>Sayfa 325</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İlmin tanımı ve mutlak hakikati, bir şeyi olduğu gibi bilmektir (Ma&#8217;rifetü&#8217;ş-şey&#8217;i “alâ mâ hüve “aleyhi). Faydası, onunla amel etmektir. Sana ebedi saadeti verecek olan budur. Bu yüzden ilim konusunda asla muhalif olma. Çünkü o, Allah Teâlâ&#8217;nın kullarından dilediğinin kalbine ilka ettiği nurlarından bir nurdur. Kulun nefsi ile kaim bir mânadır ve kulun eşyanın hakikatine vâkıf olmasını sağlar. Göz için güneş ışığı neyse basiret için de ilim odur. Hatta ondan daha tam ve şereflidir. Amel sahibi olmaksızın ilim sahibi olduğunu iddia eden herkesin iddiası, eğer iddia ettiği ilim amele taalluk ediyorsa yalandır. Bu nedenle Allah Teâlâ, peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma, bir başka şeyin degil, sahip olduğu ilmin artırılması için dua etmesini emretmiştir; çünkü ilim sıfatların en şereflisi, özelliklerin en değerlisidir.</p>
<p>Sayfa 357<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın el-Hayy ismi tecelli ettiği zaman varlıklar hayat bulur, el-Kayyüm ismi tecelli ettiği zaman da yer, gökler ve bunlarda olan bekâ ve dönüşüm âlemleri ikame olur. Sonuçta onun hayatı karşısında bütün yüzler boyun büker, kayyumluğu karşısında bütün alınlar secdeye kapanır, azameti karşısında bütün başlar eğilir, zikri ile bütün dudaklar hareket eder.</p>
<p>Sayfa 355</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Rabbinin rızkı): O&#8217;nun sana vermiş olduğu, senin içinde bulunduğun vakit ve haldendir. Sana vermemiş olduğu ise muhakkak verilecektir ve sana muhakkak ulaşacaktır. Onun sana ulaşmasını geciktiren şey, O&#8217;na ait olan zamansal vakittir. Sana ait olmayan şey asla sana ulaşmaz. Eğer tamah edilmeyecek olana tamah edersen boşuna kendini yorarsın.</p>
<p>Sayfa 370<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere) Allah Teâlâ kadınları, oldukları halleri ile süs kılmıştır. Onlar dünyada iken dünya hayatının süsüdürler. Onlar her nerede iseler kendilerinden nimetlenmek hâsıl olur. Mekânların hükümleri birbirinden farklıdır. Kadınlar her ne kadar dünyada kendilerinden nimetlenmek için yaratılmış olsalar da aynı zamanda birer fitne (imtihan vesilesi) dirler. Hak Teâlâ /sizi onunla imtihan edelim diye) buyurmuştur. Kadınlar vasıtasıyla Hak Teâlâ bize gizlemiş olduğu ve kendisinin gayet iyi bildiği, fakat bizim bilmediğimiz, nefsimize ait bazı hususları ortaya çıkarır ve onlar bizim lehimize ya da aleyhimize hüccet kılar. Dolayısıyla Hak Teâlâ kullarını ancak kendileri için “dünya hayatının süsü” olarak isimlendirdiği şeyler ile imtihana tâbi tutar.</p>
<p>Sayfa 370</p>
</div>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İnsan, aceleci yaratılmıştır.): Bu mânada Hak Teâlâ bir başka âyette “İnsan pek acelecidir!” (İsrâ, 17/11) buyurmuştur. Eğer insan aceleden başkasına yeltenseydi başarılı olmazdı, çünkü onun tabiatında hareket ve intikal bulunmaktadır. Zira onun aslı budur. Onun yokluktan varlığa (ademden vücuda) çıkışı bir intikaldir. Velhasıl insan, varlığının ve yaratılışının aslında, hareketlidir.</p>
<p>Sayfa 393</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm bir güneş gibidir, ışıkları yeryüzüne saçılır, ama kim gizli bir yere, bir gölgeliğe saklanarak onun ışınlarından kendisini korursa üzerine ışığın gelmesine engel olmuş olur, fakat bu durum güneşin kusuru sayılmaz.<br />
Sayfa 415<br />
&#8212;<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Kim başına gelen bir dert ve zarar durumunda şikâyetini Allah&#8217;a arz etmekten ve bu belanın defedilmesini niyaz etmekten nefsini alıkoyuyor ve bu şekilde bir sabırla sabrediyorsa ilâhi kahra karşı mukavemet etmiş demektir, oysa böyle bir durumda kişinin halini Allah&#8217;a arz edip şikâyette bulunması daha yüce ve kâmil bir haldir. Bu nedenle biz duanın sabra halel getirmeyeceğini ve nizayı gerektirmeyeceğini, aksine ubudet noktasında dua etmenin etmemekten daha sabit ve yüce bir hal olduğunu söyledik. Rıza ve teslimiyet ise gizli nizadır ki bunu ancak ehlullahtan olanlar fark eder, bu nedenle Eyyüb aleyhisselâm halini bir başkasına değil, sadece Allah&#8217;a arz edip şikâyetini O&#8217;na sunmuştur.</p>
<p>Sayfa 404</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ insanı yarattığı zaman onu âhirete yönelmiş olarak, (geleceği âhiret olacak şekilde) yaratmıştır, geleceğinde kıyamet vardır, bu yüzden kıyamete saat denmiştir, çünkü insan ona doğru koşar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah şeyleri sırf o şeyler için yaratmış değildir, aksine onları, mümkün varlıklardan her cins kendisine uygun olan salât ve tesbih ile kendisini tesbih etsinler diye yaratmıştır ki böylece Allah Teâlâ&#8217;nın azameti bütün kâinata, mümkün varlıkların cinslerine, türlerine ve şahıslarına sirayet edecektir. Çünkü her şey Allah Teâlâ&#8217;nın mülküdür, bu nedenle deriz ki: Allah Teâlâ şeyleri bizim için değil, kendisi için yaratmıştır ve her şeye yaratılışını vermiştir.</p>
<p>Sayfa 527<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Adet gereği idrakin göz ile olduğu ifade edilir, oysa işin aslında idrak her şey ile olur, sadece göze mahsus değildir. Her şey kendi zâtı itibariyle idrak eder. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ön taraftan gördüğü gibi arka taraftan da gördüğünü ifade eden rivayeti bilmez misin? Başındaki damarların, kemiklerin, beynin ve diğer uzuvların kesifliği onun arkadan görüp idrak etmesine mâni olmamıştır. Bu Allah Teâlâ&#8217;nın ona ve başka bazı kullara vermiş olduğu ilâhi bir kuvvetten kaynaklanan harikulade (âdeti delen, âdetin dışına çıkan, sıra dışı) bir durumdur.</p>
<p>Buradan öğrenmekteyiz ki tabii cisimlerin yaratılışının aslı nurdandır, bu nedenle insan karanlık ve kesif cisimlerin nasıl arıtılıp saflaştırılacağını öğrendiği zaman onları asıl hallerindeki nurani şeffaflığa kavuşturur. Örneğin bir cam, üzerindeki kum ya da benzeri şeylerin bulanıklığı giderildiği zaman şeffaflaşır. Allah&#8217;ın yarattığı fakat yaratılışındaki aslı üzere müstakim (dümdüz) olarak kalmaya devam eden hiçbir varlık bulamazsın. Her varlık daima döngü içindedir (bir tarafa meyleder). Cansız (cemad), hayvan, gök, yer, dağ, yaprak, taş hep böyledir. Bunun sebebi ise bu varlıkların hepsinin aslına, yani nura (ışığa) olan meylidir.</p>
<p>Sayfa 508</p>
<hr />
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26756 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8-273x300.jpg" alt="" width="273" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8-273x300.jpg 273w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8.jpg 582w" sizes="(max-width: 273px) 100vw, 273px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sebepler (ilaçlar) kullanıldığı zaman ortaya çıkan şifa aslında Allah&#8217;ın şifasıdır, çünkü âlemden ilâhi bir âdet olarak sebepleri kaldırmak mümkün değildir. Nitekim bir hadiste “Allah Teâlâ&#8217;nın devasız hiçbir dert yaratmadığı” ifade edilmiştir.?* Burada edebin en yüksek seviyesi olan nübüvvet edebine dikkatle bak! İbrâhim Halil aleyhisselâm , &#8220;Hastalandığım zaman&#8221; demekte, fakat “Allah beni hasta ettiği zaman” dememektedir. Bu edebin nihai noktasıdır. Örfteki anlamı gereği hastalık bir kusur ve ayıp olarak telakki edildiği için İbrâhim aleyhisselâm bunu Allah Teâlâ&#8217;ya değil, kendisine atfetmiştir. Yine bu hastalığın ilâhi bir hükmün ismi olduğunu da hastalığı tarif ederken (açıkça değil, fakat) zımnen ve icmalen (detay vermeksizin, ana hatları ile) ifade etmiştir. Şifa örf tarafından güzel kabul edildiği için ise onu Allah Teâlâ&#8217;ya atfetmiş ve (bana şifa verendir) demiştir.</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Şuara,195. Apaçık Arapça bir dil ile. </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İşaret </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Kur&#8217;ân&#8217;a, Araplara inen bir şey olarak değil, Hazreti Muhammed aleyhisselâma indirilen bir şey olarak bak; onu bu şekilde düşün, aksi takdirde onun mânalarını idrak etme konusunda hayal kırıklığına uğrarsın. Çünkü o, apaçık bir Arapça dil olan Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile indirilmiştir. Eğer dilinden dökülen Kur&#8217;ân tam da Hazreti Muhammed aleyhisselâmın mübarek dilinden dökülen Kur&#8217;ân ise o zaman sanki onu doğrudan Hazreti Peygamber aleyhisselâmın mübarek ağzından dinleyenler gibi anlarsın. Çünkü hitap ancak işitenin durumuna göredir, konuşanın durumuna göre değildir. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın Kur&#8217;ân&#8217;ı işitmesi ve anlaması, ümmetinden birinin onu okuduğu zaman söz konusu olan işitme ve anlamanın aynı değildir.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 28</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Yaratılmış her varlık sürekli olarak darda kalma hâli ile başbaşadır, çünkü onun hakikati budur. Ama darda kalmış olmasına rağmen yine de mükellef kılınmıştır. Bu durumda onun yapması gereken şey, mükellefiyetinin sınırları içerisinde durmasıdır. Çünkü mutlak mânada darda kalmışlık hâli hiçbir zaman üzerinden kalkacak bir hâl değildir. Üzerinden belirli bir süreliğine kalkacak olan şey sadece hususi darda kalmışlık hâlidir. Hakikat itibariyle bakacak olursak kâinatın bütün hareketleri darda kalmışlıktır, zorunluluktur, mecburidir. Her ne kadar kâinatta bir &#8216;irade, ihtiyar var olsa ve biz bunu itiraf etsek de bir başka şeyi daha biliriz ki o da, seçim sahibi olanın bu seçiminde bile mecbur olduğudur.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 54</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-16">Kasas,68:Rabbin dilediğini yaratır ve (Ve seçer): Hak Teâlâ bütün varlıklara bunu yapar, her şeyde, her cinste bir şeyi seçer, tıpkı esma-i hüsra içerisinden “Allah” ismini, insanlar arasında resülleri, kullar arasından melekleri, felekler arasından arşı, rükünler arasından suyu, aylar arasından ramazanı, ibadetler arasından orucu, asırlar arasından Hazreti Muhammed aleyhisselâmın asrını, haftanın günleri arasından cuma gününü, cennetteki saadet hâlleri arasından ruyetullahı, hâller arasından rızayı, zikirler arasından “Lâ ilâhe illellah”ı, sözler arasından Kur&#8217;ân&#8217;ı, Kur&#8217;ân süreleri arasından Yâ-Sin süresini, Kur&#8217;ân âyetleri arasından Âyetü”l-kursi&#8217;yi, kısa ve mufassal süreler arasından “Kul huvelleahu ehad” (İhlâs) süresini, belirli zamanlardan yapılan dualar arasından Arafat duasını, bineklerden Burak&#8217;ı, meleklerden Rüh&#8217;u (Cebrâil aleyhisselâmı), renklerden beyaz rengi, durumlardan birlik hâlinde olay , insan uzuvlarından kalbi, taşlardan hacerü&#8217;l-esved taşını, evlerden Beyt-i ma&#8217;mür&#8217;u, ağaçlardan Sidre-i müntehâ&#8217;yı, hanımlardan Hazreti Meryem ve Âsiye&#8217;yi, erkeklerden Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâmı, yıldızlardan güneşi, hareketlerden doğrusal hareketi, kanunlardan ilâhi şeriatları, kanıtlardan varoluşsal kanıtları, suretlerden Âdem suretini -ki bu yüzden onu ilâhi suret şeklinde ortaya çıkarmıştır- nurlardan kendisi ile nazarın olduu nuru, iki zıddan ispat olanı, gazaba karşı rahmeti, namaz fiillerinden secdeyi, namazda söylenenlerden Allah&#8217;ıbzikretmeyi, irade türlerinden niyeti seçmesi bunlara örnektir. Meselenin tahkiki şudur ki Allah Teâlâ dilediğini seçer ve yaratır, seçilmiş olan Mustafâ&#8217;dır.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 78</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın bizzat kendisinin içerisinde dahi bazı süre ve âyetler diğerlerine üstündür, oysa Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı hiç kuşkusuz ki Allah Teâlâ&#8217;nın kelâmıdır. Mesela Âyetü&#8217;lkursi Kur&#8217;ân&#8217;ın efendisidir, ama o da Kur&#8217;ân&#8217;dır. Böylece burada öğreniyoruz ki akli nazarın gerektirdiği hikmet, doğru değildir, Allah Teâlâ&#8217;nın işlerde câri olan hikmeti sahih olan hikmettir ve bu hikmet akli değildir, akledilmez. Haddizatında bu hikmet bilinmiyor ise bile, meçhul de değildir, fakat yine de salt fikir ve nazar ile tespit ve tayin edilemez.</p>
<p>İmdi bizler âlemde seçim ve üstünlüğün mevcut olduğunu, hatta bizler için şeriatta belirlenmiş olan zikir ve dualarda bile bir üstünlüğün söz konusu olduğunu gördüğümüz zaman anlarız ki burada varlıkların kendilerinin ötesir de makul bir durum söz konusudur ve bu durum iradenin ta kendisidir, tek bir şeydeki ve eşit şeylerdeki üstünlük işte orada zuhur eder. Oysa bir olan üstünlük ile nitelenmez, eşit olan da nitelenmez. Bu durumda öğrenmiş oluruz ki Allah Teâlâ&#8217;nın sırrı meçhuldür, onu kendisinden başkası bilemez.</p>
<p>Sayfa 82</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yüce olan, Allah tarafından konumu yüce kılınandır. Yücelik zâti yüceliğe sahip olan Allah Teâlâ&#8217;dan olduğu için kendilerine yücelik makamı vermiş olduğu kimseleri muhafaza buyurur, zorba ve mütekebbir olup da büyüklük taslayanları ise yerle yeksan eder, kendi zâtında bulunan kibriyâ nedeniyle bunları cezalandırır. Bu nedenle (Sonuç, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanlarındır) buyurmuştur. Yani yeryüzünde büyüklük isteyenlerin istedikleri büyüklüğün akıbeti Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanlar lehine olacaktır. Yani Allah Teâlâ onlara dünyada ve âhirette yücelik dereceleri verecektir. Âhirette vereceği yücelik derecesi zaten muhakkaktır, çünkü Allah Teâlâ&#8217;nın vaadi haktır, haberi mutlak doğrudur. Âhiret diyarı ise mertebelerin birbirinden ayırt edilmesinin ve mahlükatın Allah katındaki değerlerinin, O&#8217;na göre konumlarının belirlenmesinin diyarıdır. Bu yüzden de kıyamet gününde muhakkak, Allah&#8217;tan sakınan takva sahiplerinin yücelik mertebesi olacaktır.</p>
<p>Sayfa 87</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mümin, Allah&#8217;ın varlığına, birliğine, O&#8217;ndan başka ilâh olmadığına, O&#8217;nun zâtından gayrı her şeyin yok olup zeval bulacağına, işin eninde sonunda Allah&#8217;a ait olduğuna iman ettiğini iddia ettiği ve dili ile iddia ettiği bu imanına gönülden de inandığını, kalben bağlandığını öne sürdüğü ve onun bu iddiasında doğru olması muhtemel olduğu gibi yalancı olması da muhtemel olduğu için Allah Teâlâ onu imtihan eder; böylece bu mükellefiyeti konusunda lehinde ya da aleyhinde delillerin ortaya konulmasını diler. Tabii kulun bu durumda delillendirmek durumunda olduğu kulluğu, ulühiyetin bütün âleme sirayet etmiş olmasından kaynaklanan kulluk değil, insanlara mahsusu olan iradi kulluktur.</p>
<p>Bu itibarla Hak Teâlâ insanın gözlerinin önüne sebepleri yerleştirmiş, iman iddiasında bulunan kimsenin ihtiyaçlarını tam da bu sebeplere bağlamış, ona verdiği her şeyi işte bu sebepler üzerinden ve onlar aracılığı ile takdir buyurmuştur. Eğer bu durumda Allah Teâlâ o kimseye bu sebeplerin örtüsünü delip hakikati keşfedeceği bir nur bahşeder de kul bu nur sayesinde bütün sebeplerin ardındaki hakiki sebep olarak Allah Teâlâ&#8217;yı görür ya da ıhtiyaç duyduğu bütün şeylerin yaratıcısı veya var edici olduğunu kavrar ise işte bu kimse Allah&#8217;tan bir nur ve beyyine üzere “mümin” kimsedir; davasında sadık, doğru sözlü olandır; iddia ettiği makamın hakkını veren kimsedir ki bunu da Allah Teâlâ&#8217;nın kendisine bahşetmiş olduğu inayet sayesinde başarmıştır.</p>
<p>Sayfa 95</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah seni teyit etsin, bi ki âlim zâhiri ve bâtını bilen olduğu kadar her ikisini kendisinde birleştirmeyen kimse ise seçkin âlim olmadığı gibi seçilmiş âlim de değildir. Çünkü bilgin hakikati gereği sahibini bilgisine aykırı davranmaktan alıkoyar. Eğer insan bilgili olduğunu iddia eder fakat akla ve şeriata göre yapması zorunlu bir işin aksine davranırsa, bilgili olmadığı gibi bilen suretinde de ortaya çıkmamıştır. O hâlde sakın kendini kandırma, çünkü böyle bir suçun vebali başkasına değil, sadece sana döner. Eğer, “Bilgili olduğu hâlde bilgisine göre davranmayan insanları görürüz. Bazen insanda bilgi bulunur, fakat amel olmaz.” diyecek olursan buna karşılık şöyle deriz: Böyle söz, o sözü söyleyenden sadır olmuş bir hatadır. Çünkü bilginin bilgiye olduğu kadar bilgi olmayan şeye de verilen bir isim olduğunu bilmelisin. Bildiğini iddia ettiği bilgiye bağlı ameli yapmayan bir kimse gördüğümüzde muhakkak o kimsenin içinde bir ihtimal bulunur.</p>
<p>İçinde (bildiği şeyin doğruluğuna ilişkin) herhangi bir ihtimal bulunan kimse ise o şeyi biliyor sayılmaz, aynı zamanda bu kimse verdiği habere de bilgi olmasını gerektirecek ölçüde inanmaz. Âma yine de sen ona soracak olsan sana, “bu bilgiyi getiren kimsenin (yani Hazreti Peygamber aleyhisselâmın) getirdiği şey doğrudur, ben de ona inanıyorum” der. Ne var ki söz sadece bazı insanlar nezd nde, o sözü söylediği zaman doğru kabul edilir, bunun dışında doğru kabul edilmez. Haddizatında bu kimse kendi başına kaldığı zamanı aklındaki ihtimal ortaya çıkar. Dolayısıyla onda ortaya çıkan ve bilgi gibi görünen bu şey aslında kendisine ârız olan bir durumdan ibarettir. Çünkü ilim , ince bir perdenin ardından insana ameli getirir.<br />
Sayfa 107</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki ahşap ağacın belli bir suretidir, onda sen her zaman sadece ağaçlık olmak anlamındaki mâkül ve toplayıcı hakikati gör, ona o olarak bak, işte o zaman onun eksik olmadığını, bölünmediğini, aksine her kürsüde, her minberde onun eksiksiz ve fazlasız bir şekilde tam olarak bulunduğunu görürsün. Her ne kadar ondan yapılmış kürsüde ve minberde ondan neşet eden ağaçlık, köşegen olma, nicelik ve benzeri pek çok hakikat bulunsa da bu böyledir. İşte bu üçüncü şey bütün bu hakikatlerin tamamının kemalidir.</span></span></div>
<div class="dr flex-row"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>(Namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar(Ankebut,45)), yani sureti ile böyle yapar, nitekim iftitah tekbiri namazın başlangıcı, ona namaz dışındaki şeyleri haram kılıcı, selâm ise sonudur, ona bunları helâl kılıcıdır. Böylelikle namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah Teâlâ, içerdiği ihram (haram kılma, kutsallaştırma, yasaklama) nedeniyle bize bu hakikatten haber vermek üzere bu âyette bize bunu bildirmiştir. O hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar, bunun sebebi ise iftitah tekbiridir. Çünkü bu tekbir, namaza başlayan için namazda olduğu sürece başka bir işle meşgul olmayı haram hâle getirir. Bu ihram (iftitah tekbiri) sayesinde onu hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar. İhram kelimesi, kişiyi namazda oluşuna aykırı olacak bir tasarruftan alıkoymaktır. Böylelikle namaz kılan kimse bu tür tasarruflara son verir, böylece Allah&#8217;ın emri ile ona ibadet eden kimsenin sevabını aldığı gibi aynı namaz içerisinde —her ne kadar doğrudan buna niyet etmemiş olsa da-Allah&#8217;ın haram kılmış olduğu şeyleri terketmenin sevabını alır. Namazın ne kadar üstün bir ibadet olduğunu bir düşün!<br />
Sayfa 109</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Allah Teâlâ senin beden arazini yarattığı zaman orada bir de Kâbe var etmiştir. Bu Kâbe senin kalbindir. Bu beyti mümin için en şerefli ev yapmış ve göklerde bir beyt-i ma&#8217;mur&#8217;un, yerde Kâbe&#8217;nin bulunduğunu, fakat bu beytlerin kendisini içine alamayacağını, buna karşılık mümin yaradılışlı bu kulunun kalbinin kendisini alacağını ifade buyurmuştur. Tabii, burada kalbin Allah&#8217;ı kuşatıp içine almasından maksat, O&#8217;nu bilmesidir. Bu da sana göstermektedir ki âyetteki arz kelimesinden kastedilen, senin kulluk arzın olan bedenindir, sen bu arzda sanki O&#8217;nu gözünle görüyormuşçasına O&#8217;na kulluk edersin.</p>
<p>Sayfa 121</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ (Hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz) hadisi şerifinde ifade edildiği üzere seni yarattıkları üzerinde mâlik kılıp hak ve bâtıl arasında hükmetme makamına ikame ederken bunu kendi âcizliğinden, yarattıklarının işlerini çekip çevirme konusundaki kusurundan, mülkünü ve egemenliğini ızhar etme konusundaki eksikliğinden dolayı yapmış değildir. Aksine bu şekilde yapmakla sana seni bu fena âlemi konusunda bir misal olarak göstermiştir ki sen bu misalden yola çıkarak beka âleminde ilâhi mülkün nasıl bir tertip üzere olduğunu anlayabilesin. Bu nedenle Allah Teâlâ bu dünyayı geçici bir gölgelik, fani bir araz kılmış, seni bu geçici dünyada yolcu yapmıştır. Bu dünya helâk denizi üzerine kurulmuş bir köprüdür, helâk edilen nicelerinin düştüğü bir meydandır.</p>
<p>Sayfa 135</p>
<hr />
<p>Eşler arasında var edilen sevgi, üremeyi ortaya çıkaran nikâh ilişkisini sürdürmektir. Eşler arasında yaratılmış sevgi, eşlerden her birinin digerine karşı duyduğu sevgi, şefkat ve onda bulduğu sükündur. Kadın açısından bu, parçanın bütüne, fer&#8217;in asla, garibin vatanına duydugu özlem ve iştiyaktır, erkek açısından ise bütünün parçasına duyduğu özlem ve iştiyaktır, -çünkü bütün ismi onunla gerçekleşir, onun olmaması hâlinde bu isim müsemmasız kalır , aslın fer&#8217;e duydugu özlem ve iştiyaktır, çünkü kadın ondan yaratılmıştır. Sevgi ve rahmet ile bütün parçayı ister, parça da bütünü ister, böylece birleşirler ve bu birleşmeden evlatların ayanları ortaya çıkar.</p>
<p>Sayfa 138</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âhiretteki fiziksel diriliş bu dünyadaki yaratılışa benzemeyecektir. Çünkü bu ikisi birbirinin aynı değildir, aksine âhirette yeniden yaratılan insan farklı bir terkip ve mizaçta yaratılır. Nitekim âhiret diyarındaki yaratılışın mizacı hakkında şeriat ve nebevi tarifler mevcuttur. Her ne kadar her iki cihanda cevherler aynı olsa da terkip ve mizaç farklı olur. Dünyadaki terkip kabirde dağılır, yayılır, ancak âhirette sadece âhirete yaraşır olan, fakat dünyaya uygun olmayan yeni bir terkipte yaratılma söz konusu olur. Her ne kadar göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak şeklinde suret kâmil bir şekilde iki cihanda aynı olsa da arada fark vardır. Bu farkın bazı vönleri hissedilir, bazı yönleri hissedilmez. Âhiretteki yaratılışın sureti (göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak, vb. bakımından) bu dünyadaki suretin aynısı olduğu için bizim işaret ettiğimiz farklılık fark edilmeyebilir. Ama her iki yaratılışın hükmü farklı olduğu için arada mizaç farklılığı olduğunu anlarız.</p>
<p>Sayfa 140</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nasihat</p>
<p>Yaratılmışlarla beraber rahat yoktur, o hâlde sen Hakk&#8217;a dön, çünkü sana evla olan O&#8217;dur. Eğer yaratılmışlar nasılsalar sen onlarla o şekilde irtibat kuracak olursan o zaman Hak&#8217;tan uzaklaşırsın, çünkü onlar Hakk&#8217;ın razı olmadığı bir hâl üzeredirler. Eğer onlarla bu şekilde ilişki kurmazsan sana musallat olurlar. Dolayısıyla rahat yoktur.<br />
Sayfa 189<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Demek ki dünya imar edilecek bir yer değil, geçip gidilecek | (tâbir edilecek) bir köprüdür. Aynı şekilde insanın uykuda gördüğü rüya da gerçek ömür değildir, tâbir edilecek suretlerdir, uyandığı zaman rüyada gördüğü şekleri karşısında bulamaz. Rüyada hayır, şer, evler, yolculuklar, diyarlar, iyi ve kötü hâller görebilir, ama tâbir ilmini bilen kimsenin bunları tâbir etmesi gerekir ki bu tâbir sonucunda o kişi, “senin rüyan şuna, şuna delâlet ediyor” der. İşte dünya hayatı da böyle bir uyku hâlidir. İnsan ölümle âhiret hayatına intikal ettiği zaman dünyada ona ait olan, elinin altında ya da duyu idraklerinin kapsamında olan ev, aile, mal gibi şeylerin hiçbiri onunla birlikte âhirete intikal edemez. Aynı durum uykusundan uyanan kimsenin uykusunda gördüğü, dokunduğu şeylerin hiçbirini uyandığında görememesi, onlara dokunamaması gibidir. Bu yüzden Allah Teâlâ bizim gecede ve gündüzde uykuda olduğumuzu ifade etmiştir. Uyanma âhirette olacaktır. Orada rüya tâbir edilecektir.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yaratılmışlar içerisinde kendisine zulmetmekle nitelenen tek varlık insandır. Bu itibarla göklerin ve yerin yaratılışı, konum olarak insanın yaratılışından daha büyüktür, çünkü onlar emanetin değerini insandan daha iyi bilmişlerdir. Yine onlar bu sayede ilim bakımından da insanlardan daha büyük olmuşlardır, çünkü onlar insan gibi cehaletle nitelendirilmemişlerdir. Zira insan, Allah kendisine emaneti teklif ettiği zaman onu kabul etmiştir ve tam o esnada asıl hükmü itibariyle çok zalim ve çok cahildir. Zira kendisine bu emaneti yüklenmesi emredilmemiş, aksine sadece teklif edilmiştir. Eğer kendisine bu emanet zorla yüklenmiş olsaydı, bu durum onun için daha kolay olurdu. (Çünkü Allah insanı insanın kendisini tanıdığından daha iyi tanır ve ona gücüne münasip bir yük yükler.) Bu nedenle insan kendisine karşı çok zalim ve emanetin değeri konusunda çok cahildir. Emanet, taşınması itibariyle kolay olsa da mâna itibariyle çok ağırdır.</p>
<p>Sayfa 245</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her zaman ilim ve amel sahibi ol. Şeriatın seni yönlendirip davet ettiği ve senden yapmanı istediği şey de odur. Sen de kendi kurtuluşun için ve kendilerini şeriata uygun apaçık yolda yürüterek halkının kurtuluşu için çalış. Çünkü Allah Teâlâ kıyamet günü adalet ve güzel kişilik, karakter ve davranışlarında onları senin lehine şahit kılar. Şayet onları muhalif ve yasak yollara yönlendirirsen durum tersine döner ve Hak Teâlâ kötü karakter ve davranışlarında kıyamet günü onları senin aleyhine şahit kılar. Vücut organları, kıyamet günü lehine ya da aleyhine şahitlik edilecek kimse için güvenilir bir şahittir. Çünkü kendisinden meydana geldiği bedenin işlerini yönettiği sürece nefs-i nâtıkanın, vücut organlarını ancak Şâri&#8217; diliyle Allahın belirlediği yer ve hâllerde ona itaat için hareket ettirmesi bedenin hakkıdır.</p>
<p>Sayfa 321</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Şüphesiz Allah Teâlâ insanların mutlak surette ona muhtaç olduklarını, fakirliğin ise onlardan meydana geldiğini haber vermiştir. Biz biliriz ki Hak Teâlâ kendisine muhtaç olunan her şeyin suretinde ortaya çıkar. Fakir ise hikmete uygun olarak belirlenen yerlerdeki sebeplere sarılan, onları dışlamayan kimsedir. O her şeye muhtaç olan ama hiçbir şeyin kendisine muhtaç olmadığı kimsedir. İşte o kimse muhakkik âlimlere göre hâlis kuldur. Çünkü Allah Teâlâ hakkın duyduğu kıskançlık nevinden (Ey insanlar!) buyurmuş, hitabı mümin ya da başkasına mahsus kılmamııştır. Allah Teâlâ bu âyette (Siz Allah&#8217;a muhtaçşsınız) sözüyle muhtaç olunan her şeyi kendisine künye olarak vermiştir. Yani, sizin muhtaç olduğunuz şeyler bize aittir ve isteğimize bağlıdır. Bize ait olan da ancak bizden talep edilebilir. Öyleyse muhtaçlık da bizedir, eşyaya değil.</p>
<p>Sayfa 291</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan doğduğu zaman karanlığı içinde kalır ve böylece zâhiri nur iken bâtını karanlık olur. İnsan içinin karanlığında her zaman bilgi kandiliyle yürüyebilir. Bu kandile sahip olmazsa, o karanlıklarda doğru yolu bulamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma ilim dışında hiçbir şeyden ziyade verilmesi konusunda dua etmesini emretmemiştir. Burada ilimle Allah&#8217;ı ve âhiret diyarını bilmeyi, dünyanın hak ettiği şeyi, ne için yaratılıp hangi amaçla ortaya konulduğunu bilmeyi kastediyorum, başka bir ilmi değil. İnsan bu ilmi bilince nerede olursa olsun, işi basiret üzere olur ve ne nefsi ne de hareketleri adına hiçbir şeyden gafil ve cahil kalmaz. İlim, ilâhi ve kuşatıcı bir sıfattır. Allah&#8217;ın lütfunun en hayırlısıdır ve saadettir. Allah Teâlâ bir kulun bedbahtlığını murad ederse ondan ilmi izale eder. Çünkü ilim insanın zâti niteliği değil, sonradan kazanılmış niteliğidir. Sonradan kazanılmış olanın izalesi mümkündür. İşte böyle kimseden Allah ilim sıfatını izale edince, kendisine cehalet elbisesini giydirir. Zaten ilmin izale edilmesinin kendisi, doğrudan cehaleti ortaya çıkarır. Artık o kimsede, kendisinden ilmin izale edildiğini bilmek dışında hiçbir ilim kalmamış olur.</p>
<p>Sayfa 411<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Mümin insan, korkusu ve ümidi eşit olan, biri diğerine baskın çıkmayan kişidir. Çünkü mümin her şeyi kendi mahalline koyar. İnsanın ilk yaratılışı zayıftır, zayıflığından dolayı da nefsinde korku önceliklidir. Sonra bu zayıflığın ardından kuvvet kazanır, böylece kuvveti ile birlikte ümit gelir. Çünkü ilimlerde ve yorumlarda nazarı, düşüncesi kuvvetlenir, Hak Teâlâ&#8217;dan yana ümidi büyür. Ancak akıl sahibi insan ümidi, yerinden taşacak şekilde aşırıya vardırmaz.</p>
<p>Akıl sahibi ve ârif insanda korkuyu işe koşmayı gerektiren bir durumda ümidin kuvveti akla gelecek olsa, o kimse ümidi tek başına hüküm verme makamından azleder, onun yanına korkuyu da ortak kılar. İşte mümin budur, o her daim böyle kalmaya devam eder, ta ki zâtı Allah dostu velilerin, teşri ve risâlet kapısının kapanmış olduğu ve sadece ilâhi ilimlere ve sırlara sahip olmada seçkinlik kapısının açık kaldığı şu Muhammedi zamanda nübüvvet mirasında ulaştıkları kemal derecesine ulaşana kadar bu böyle sürer.</p>
<p>Sayfa 411</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki ilim Allah&#8217;ın nurlarından bir nur olup onu kullarından dilediğinin kalbine atar. Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa ölü olup da kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içerisinde kendisi ile yürüyeceği bir nuru ona verdiğimiz kimse” (En&#8217;âm, 6/122) Buradaki “nur”dan maksat ilimdir, o da kulun nefsinde bulunan bir özelliktir ve bu özellik onu eşyanın hakikatine muttali kılar. Göz için güneş ışığı ne ise bu da basiret için odur, hatta ondan daha kâmil ve üstündür.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 414</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Âdem daha toprak ve su arasında iken ben nebi idim.”5 buyurmuştur. Bu sözü ile kastettiği, Âdem henüz toprak ve su arasında iken onun kendi peygamberliğine dair ilmin hasıl olduğudur. Nitekim kendisi her hâlinde Allah&#8217;ı zikrederdi. Kendisi hakkında -ki kendisi mutlak olarak doğru sözlüdür- şöyle buyurmuştur: “Benim gözüm uyur, ancak kalbim uyumaz.” Bu sözü ile o fiziksel olarak gözleri uyuduğu zaman dahi kalbinin uyumadığını bildirmiştir. Onun ölümü de böyledir, nasıl ki sadece fiziksel olarak uyuyordu ise, aynı şekilde ölümü de sadece fiziksel ölümdür. Zira Allah onun için “Sen öleceksin.” buyurmuştur. Kalbi nasıl uyumuyorsa, ölmemiştir de. Allah&#8217;ın kendisini yarattığı günden beri hayattadır. Hayatı ise kesintisiz bir şekilde yaratıcısını müşahede etmesidir. İşte bu, fiziksel olarak ölmüş olsa bile mânevi olarak asla ölümsüz olan bir hayattır.</p>
<p>Sayfa 423</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cehennemliklerin tamamı hesaba çekilir. Cennetlikler cennete girip oraya yerleşince ve orada rablerini görmeyi dileyince sadece rüyetullah için uygun olan bir surette haşredilirler. Allah&#8217;ı görüp geri döndükten sonra bu sefer sadece cennette kalmaya uygun bir surette tekrar haşredilirler. Her bir suret öncekini unutturur. İnsan cennete girip oradaki suretleri görünce hangisini diler ve beğenirse o surete girer. Böylece cennette daimi olarak bir suretten diğerine intikal edip durur ve bu durum sonsuza kadar böylece devam eder. Bu da insana ilâhi genişliğin ne kadar sonsuz olduğunu öğretmek içindir. Eğer bunu iyiden iyiye düşünür ve anlarsan, senin şu anda da bu durumda olduğunu kavrarsın. Zira sen her nefeste bir suretten bir diğerine geçmektesin. Fakat alışılmış görüntün bu durumun senden perdelenmesine neden olur. Her hâlinde bir değişim yaşadığını hissetsen bile bunun bir suretten diğerine intikal olduğunu bilmezsin.</p>
<p>Sayfa 440</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âlemdeki her şey bir diğerine ya üstündür ya da ondan aşağıdadır. Her varlığın üstünde olan da vardır altında olan da. Onlara bu üstünlüğü veren Hak Teâlâ, bunu Allah dışındaki bütün varlıkların muhtaçlık ve noksanlık özelliğini izhar etme hikmeti ile vermiştir. Bu nedenle insan işte bu hakkı kuşatma özelliği ile göklere ve yere üstün geldiği vakit hemen (Göklerin ve yerin yaratılışı insanın yaratılışından daha büyüktür| âyeti geliverir. Gökler ve yer insan üstün geldiği vakit ise hemen “Beni ne göklerim kuşattı ne yerim, sadece kulumun kalbi kuşattı”? hadis-i kudsisi gelir ve her ikisinden de (yani hem insandan hem de gök ve yerden) bu övünme ve üstünlük özelliğini izale eder, böylece hepsi rablerine muhtaç olurlar, nefisleri ve üstünlükleri perdelenir.</p>
<p>Sayfa 469<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki ruhların hayatları zâtidır, asla ölmezler. Bedenlerin hayatları ise arazidir, ölüm ve yok oluş başlarına gelebilir. Bedenin ruhun hayatından dolayı görünür olan hayatı, yere vuran gineş ışığının ışığı gibidir. Güneşin kendisi ortadan kalkınca ışığı da gider ve yer karanlık kalır. Ruh da böyledir, bedenden ayrılıp geldiği rabbine, “âlimine” gittiği zaman ondan bedene yayılan hayat da kendisini takip eder. Böylece beden cansız bir varlık suretinde kalır. Bu durumda “Falanca öldü.” derler. Oysa biz hakikati itibariyle “Falanca aslına döndü.” deriz.</p>
<p>Sayfa 440</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kalbin Allah&#8217;tan başkası ile meşgul olması onun yüzeyinde bir pas gibidir, çünkü Hakk&#8217;ın o kalbe tecelli etmesine engel olur. Zira ilâhi makam devamlı surette tecelli eder, onun bizden perdelenmesi tasavvur edilemez. İşte bu kalp başka şeyleri kabul ettiği için, ilâhi tecelliyi övgüye değer şer&#8217;i hitap tarafından kabul etmemiş, bu yüzden de bu kalbin ilâhi tecelli dışındaki şeyleri kabul ediyor olması Hazreti Peygamber aleyhisselâm tarafından “paslanmak”, Kur&#8217;ân tarafından da örtülmek, kılıflanmak, körelmek gibi sıfatlarla ifade edilmiştir. Yoksa Hak sana ilmin kalpte olduğu bilgisini verir, ancak bu durumda kalp Allah&#8217;tan başkasının bilgisi ile doludur. Oysa Allah&#8217;ı bilen zâtlarda kalp Allah iledir. Demek ki kalpler yaratılışları itibariyle sap ve parlaktırlar ve ebediyen öyle kalırlar.</p>
<p>Sayfa 483<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
İnsan dua eder, Hak da ona icabet buyurur. Eğer icabetin gecikmesi maslahat gereği ise o zaman Hak icabeti geciktirir. Bu noktada mümin, işin Hakk&#8217;a kalan kısmı ile ilgilenmez. Eğer maslahat icabetin süratli olmasını gerektiriyorsa icabet süratli olur. Eğer kulun duasında istediği şeyin birebir verilmesi maslahata uygun ise Hak onu verir, kâh derhâl verir kâh bir süre sonra verir. Eğer maslahat kulun istediği şeyi birebir vermek değil, bir başka şey ise, o zaman Hak kula, maslahatına uygun olanı verir. Hak Teâlâ mümin kuluna, ancak onun için hayırlı olanı verir. O hâlde sakın ola sen bu işin Hakk&#8217;a kalan kısmı ile ilgilenip de cahillerden olmayasın.</p>
<p>Sayfa 471</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bedenin tamamı, tabiatı gereği, Allah&#8217;a itaatkardır, O&#8217;ndan korkar. Bedendeki uzuvların hangisi olursa olsun, kul onu zorla ilâhi bir emre muhalif bir iş için harekete geçirdiği zaman muhakkak ona “Yapma, beni göndermen haram kılınmış olan işe gönderme, yoksa senin aleyhine şahitlik yaparım, sakın şehvetine uyma” diye seslenir ve o kötülüğü işlemekten Allah&#8217;a sığınır: Bütün kuvvet ve uzuvlar bu konumdadır. Onlar kendilerini çekip çeviren nefsin zorlaması altındadırlar, onun emrine âmâdedirler.</p>
<p>Sayfa 501<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
(Ve orada rızıklarını takdir etti(Fussilet,10): Allah Teâlâ bu yeryüzünde, oranın rızıklarını takdir etmiş, bunları ölçülü kılmıştır. Dolayısıyla hiçbir canlı, kendisine takdir edilmiş olan rızkı tamamlamadan ölmez. Rızıkların takdir edilmesi iki türlü anlaşılabilir. İlkine göre bundan kasıt rızıkların miktarlarını takdiri, ikincisine göre ise vakitlerinin takdiridir. Buna göre Allah Teâlâ rızıkların vakitlerinin ve ölçülerinin takdirini vermiştir. Zira rızık, varlıktaki bekası ancak rızık ile kaim olan bütün varlıklara takdir edilmiştir. Bu rızıklardan biri de gökteki vahyin kendisidir. Yerdeki rızık gökteki emr gibidir. Yerde rızkın takdiri, gökteki vahiy gibidir ki bu onun aynıdır, ondan başka bir şey değildir. Allah Teâlâ her bir göğe emrini vahyetmiştir ki bu emri, her göğün rızkının takdiridir. Yerde de yerin rızkını takdir etmiştir. Yerdeki rızık, cisimlerin kendisi ile kaim olduğu şey, gökteki rızık ise ruhların kendisi ile kaim olduğu şeydir. Nitekim “Gökte rızkınız vardır” (Zâriyât, 91/22) âyeti bunu ifade eder. Bütün bunlar rızıktır ve amaç, yaratılmış her varlıkta muhtaçlığın oluşması, ihtiyaçsızlık (müstağnilik) sıfatının sadece Allah Teâlâ&#8217;ya mahsus kalmasıdır.</p>
<p>Sayfa 487</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeyin konuşkan ve rabbine nazar eder olduğunu bilen kimse, insanlar arasında iken olduğu gibi yalnız başına kaldığı zaman da kesinlikle utanma duygusuna sahip olur. Çünkü nerede olursa olsun, üzerini örten bir gök, altında bulunan bir yer vardır. Bu bilgiye sahip olan kimse herhangi bir mekânda olmasa bile kendi uzuvlarından, beden memleketinin reâyâsından utanır, çünkü her ne yapacaksa o uzuvlarla yapacaktır. Onlar onun aletleridir ve ister istemez onun fiillerine şahitlik etmek üzere çağrılacaklar ve kendilerinden istenen şahitliği yapacaklardır. Allah ancak adalet sahibi tanıkları şahitlik için çağırır.</p>
<p>Sayfa 501</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğer nefsini bilecek olursan rabbini bilirsin. Nasıl ki rabbin sana ilim vermişse âleme de kendisi ile ilgili bilgi vermiştir. Sen onun (âlemin) suretisin, dolayısıyla de bu ilimde muhakkak âlemin paydaşı olmahı, onu bizzat kendi nefsine dair ilminle bilmelisin. Zira başlangıçta Hakk&#8217;ın âlemi bilmesi, O&#8217;nun zâtını (nefsini) bilmesi idi. Allah&#8217;ın insana olan rahmetindendir ki ona öncelikle kendi nefsini şahit tutmuştur. Böylece insan kendi nefsinde ancak ilâh olan bir varlığa ait olması gereken kuvvetler bulmuştur.</p>
</div>
</div>
<hr />
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26757 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500-205x300.jpg" alt="" width="205" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500-205x300.jpg 205w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 205px) 100vw, 205px" /></a></div>
<div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">(Göklerin ve yerin anahtarları O&#8217;nundur) açılması onunladır (Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar) bu iş O&#8217;nun elindedir, O&#8217;nun elinde olan da O&#8217;nun elinden çıkmaz. Dolayısıyla veren de O&#8217;dur, alan da O&#8217;dur.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 32</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Kul tövbe ederek Allah Teâlâ&#8217;ya döndüğü zaman Allah Teâlâ da ona kabul ile döner, çünkü Allah Teâlâ kullarının günahlarını değil, onların tövbe ve itaatlerini (ibadetlerini) kabul buyurur ki bu da O&#8217;nun kullarına yönelik rahmetindendir. Nitekim eğer Allah Teâlâ günahları kabul edecek olsaydı o zaman tıpkı ibadetler gibi günahlar da müşahede makamında onun huzurunda yer alırlardı, oysa Hak Teâlâ kullarından sadece kabul ettiklerini müşahede eder ve sadece itaatleri kabul eder. Kullarından sadece kendi katında sevilen ve güzel olanları görür, kötülüklerden ise yüz çevirir ve onları kabul etmez.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 42</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Şura 37. Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar. 38. Yine onlar, rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.</p>
<p>Müşavere/danışma karşılıklı diyalogdur. Bu, her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman bakışının sağlam, iyi olmadığına delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi bakışın/nazarın sağlamlığının bir parçasıdır. Bu her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman re&#8217;yinin (görüşünün) zayıf olduğuna delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi re&#8217;yin sağlamlığının bir parçasıdır. İnsanın yapmak istediği bir işi başkalarının görüşlerine arzetmesi onun aklının tam olduğuna delâlet eder, çünkü bu durumda insan o konudaki görüş farklılıkları hakkında bilgi sahibi olur, kendisi görüşünde yalnız kalacak olsa bile, o görüşü kendisinden başkasının savunmadığını öğrenmiş olur, bunun yanı sıra pek çok başka görüşü de elde etmiş olur. Hakk&#8217;ın birliğine mahlükatın müşaveresinden daha güçlü bir delil var mıdır? Akılların mertebelerini sadece meşveret yapan kimseler bilir, özellikle de geceleyin meşveret yapanlar, çünkü gece vakti yapılan meşveret insanların daha iyi toplanmasına (zihinlerini konuya daha iyi yoğunlaştırmalarına) ve daha dikkatli konuşmaya sebep olur, düşünce dağınıklıklarına daha çok engel olur.Sayfa 47</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ kötülüğe misliyle karşılık vermektense affetmeye teşvik etmiş ki böyle yapan kimse kendisini kötülükten tenzih etmiş, kötülüğün mahalli olmaktan kendisini temizlemiş olacaktır. Bu meyanda bu cezayı vermeyen kimse hakkında (Kim bağışlar ve ıslah sağlarsa, onun mükâfatı Allah&#8217;a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez) buyurmuştur. Böylece kötülüğe karşılık vermeyi terk etmenin ahlâki erdemlerden biri olduğuna dikkat çekmiştir.</p>
<p>Sayfa 48</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Ali (radiyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Eğer aradan perde kalkacak olsaydı bile, yakinim (kesin imanım) şimdikinden daha da artmazdı.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Namaz beş vakittir, bunlardan kiminde kıraat sesli olur kiminde sessiz. İslam beş esas üzere bina edilmiştir, maksat karışıklığı izale etmektir. Tevhid imamdır, bu yüzden en baştadır, öncedir. Namaz nurdur, sabır ışıktır, sadaka burhandır; hac değerli ibadetlerin bildirilmesi, duyurulması, helal ve haramlara hürmettir.<br />
Sayfa 97</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın zâtının hakikatini bilmek imkânsızdır. Onun zâtı herhangi bir delille veya akli burhanla bilinemediği gibi tanım da kabul etmez. O, bir şeye benzetilemediği gibi herhangi bir şey de ona benzetilemez. Bu durumda şeylere benzeyen insan, hiçbir şeye benzemeyen ve benzetilemeyeni nasıl bilebilir? Senin onun hakkındaki bilgin (ma&#8217;rifet) ancak onun hiçbir denginin olmadığıdır. “Allah sizi kendisinden sakındırmıştır.” (Âl-i İmrân, 3/10)</p>
<p>Sayfa 122</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlardan kimi “O, cisimdir.”, kimi “Cisim değildir.”, kimi “Cevherdir.”, kimi “Cevher değildir.”, kimi “O bir cihettedir.”, kimi “Bir cihette değildir.” demiştir. Ancak Allah Teâlâ yarattığı kimseye, olumlayana da olumsuzlayana da bununla ilgilenmelerini emretmemiştir. Akıllı bir kimseye âlemdeki tek zâtın bilgisinin tahkiki sorulsa o, kendisine gerekli olan çıkarım ile meşgul olur ve bunu aşamaz. Nitekim süre ilerlemekte, nefesler azalmakta, giden nefes geri dönmemektedir.</p>
<p>Sayfa 127</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlar Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Peygamber yanında tartışmamak gerekir.” sözüne karşı kördürler. Hâlbuki onun hadisinin huzurunda bulunmak, onun huzurunda bulunmakla aynı şeydir. Hadis okunduğunda tartışılmaması ve dinleyenin sesini yükseltmemesi gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ (Seslerinizi Peygamber&#8217;in sesinin üstüne yükseltmeyin) buyurmuştur. Peygamberin sesi ile onun sözünün aktarılması arasında fark yoktur. Bize düşen, okunan hadis ister bir soruya cevap olsun ister sözün başlangıcında söylenmiş olsun, tartışmaya girmeden muhaddisin peygamberden aktardığını kabul etmeye hazırlanmaktır. Bir meselede veya konuda Peygamberin sözü karşısında durmak vâciptir. Ne zaman “Allah veya Resülullah dedi ki.” denilse, dinleyenin bu sözü kabul etmesi, saygı göstermesi ve sesini muhaddisin sesinin üzerine çıkarmaması gerekir.</p>
<p>Sayfa 156<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Mâlum olan bir şey, duyular için de var olmadığı sürece insanın o şeyi idraki, zâtının kemaliyle tamamlanmış olmaz. İlmen idrak ettiği şeyi, varlığından sonra bir de duyu ile idrak ederse insanın o şeye karşı idraki zâtı itibariyle tam olur. İnsanın var olmasını istediği şeye muhtaç olmasının sebebi, mâna ve duyudan mürekkep olmasıdır. Kendisini tercih edene ihtiyaç duymasının sebebi de onun mümkün bir varlık olmasıdır. Hak Teâlâ ise mürekkep değil tektir. Onun şeyleri idraki, varlık ve yokluk hâllerinde hakikatleri ne ise o üzere, tek bir idraktir. Bu sebeple kullarda olduğu gibi şeyleri ihtiyaç dolayısıyla yaratmamıştır. Bu sebeple Fâtır süresi 15. âyette “siz ise fakirsiniz” buyurulmuştur.</p>
<p>Sayfa 136</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kula hükmü gerektiren şeye değil hükme rıza göstermek emredilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ onu buna memur kılarak (Rabbinin hükmüne sabret) buyurmuştur. Bu, belâ veya afiyet içeren ilâhi bir hüküm nüfuz ettiğinde Allah&#8217;a karşı sebat etmektir. İnsan doğası gereği darlıktan rahatlığa, genişliğe ve güneşin doğuşuna çıkmak ister. Doğanın karanlığını gördüğünde ve bu onu sıktığında sabırlı davranamaz. Bu sebeple ona şöyle denilir: Rabbinin hükmüne karşı sabit ol. İster üzsün ister sevindirsin onun sendeki hükmünün nüfuzundan uzak değilsin. Bu hüküm seni üzerse, bunu kaldırması için bize gelirsin. Bu hüküm seni sevindirirse de onun kalıcı olması için ve şükretmek için bize gelirsin. Sen bunları fazlalaştırdıkça biz de senin sevincini artırırız. Sevincin azalmaz ve sen her hâlde karlı çıkarsın. Biz sana sabrı ancak zorunlu bir ibadet olarak emrediyoruz. Şen de böylece vâcip olanı yerine getiren kimsenin karşılığını alırsın.</p>
<p>Sayfa 219</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey gece herkes uykuya daldığında bana samimi olanım Ve onların arasında gündüz bana konuşanım!</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Bilmelisin ki, zenginliğin ilk derecesi kanaat ve var olanla yetinmektir. Zenginlik yalnızca gönül zenginliğidir. Allah&#8217;ın gönül zenginliği verdiği kimseden başka zengin yoktur. Zenginlik düşündüğün gibi mal çokluğu değildir. Malın rabbinden, malın artmasının istense de insana hakim olan şey fakirliktir.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 244</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>İnsan, varlıktaki maksattır. O, hikmetlerin toplamıdır. Cennet, cehennem, dünya, âhiret, tüm hâller ve nitelikler onun için yaratılmıştır. İlâhi isimlerin toplamı ve eserleri onun üzerinde zuhur etmiştir. O, nimetlendirilen, azap edilen, rahmet edilen ve cezalandırılandır. Azap, nimet, rahmet ve ceza onun içindir. O, seçim yapan sorumlu kişidir. O, seçmeye mecburdur. Hak hükümler, kaza ve ayırma yoluyla onda tecelli etmiştir. Tüm âlem onun etrafında dönmektedir. Kıyamet de onun içindir. Cinler de onunla hesaba çekileceklerdir. Göklerdeki ve yerdeki her şey onun emrine âmâdedir. Ulvi ve süfli tüm âlem dünyada ve âhirette o ihtiyaç duyduğu için hareket etmektedir.</p>
<p>Allah insan türünü farklı derecelerde yaratmış, bir kısmını diğerinin emrine vermiş, bazısını faydasının kendisine dönmesi için âlemin bir kısmının emrine vermiştir. Onu ancak kendi hizmetine almıştır. Bundan diğerleri de dolaylı olarak faydalanmaktadır. İnsan türü dışında Allah&#8217;ın yarattıklarından hiçbirisi hilafetle özel kılınmamıştır. İnsan ise verme ve engelleme gücüne sahip kılınmıştır. Said (iyi, mutlu) kimseler halife ve vekildirler. Saidlerin dışındaki kimseler ise halife değil yalnızca vekildirler. Allah&#8217;ın isimlerinin hükmünün etkileri âlemde, onların ellerinde ortaya çıktığından onlar, Allah&#8217;ın isimlerine vekalet ederler.</p>
<p>Sayfa 259<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemin yaratılışının suretini, zuhurunu, ilahi buyruğun nüfuz hızını, gözlerin ve basiretlerin Alemde idrak ettiği şeyleri bilmek isteyen kimse, ateşi elinde oynatarak havada hareket ettiren kimsenin hızlı hareketi sebebiyle yapabildiklerine bir baksın. Bu kişi hareketi uzatır veya istediği başka bir şekilde yaparsa ateşi çevirdiğinde ona bakan kimsenin gözünde daire veya uzun bir çizgi oluşur. Artık sen hem bir ateş dairesi gördüğünden hem de orada bir daire bulunmadığından şüphe duymazsın. Senin bu şekilde görmene sebep olan şey, hareketin hızıdır. Daire, gözün idrak edebilmesi için Allah&#8217;ın &#8220;Ol&#8221; (kün) sözü ile ortaya çıkan mahlükların suretleri gibidir. Sen bakışına, basiretin ve düşüncenle şekillenen görüşüne göre onun yaratılmış olduğuna hükmedersin. İlmin ve keşfinle ise onun kendisiyle yaratıldığı Hak olduğuna hükmedersin.</p>
<p>Sayfa 253</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bilmelisin ki, sen, benzeri bulunmayan bir yakutla ölçülen demir madenisin. Demir madeni, miktar açısından demirle eşit olsa da kıymet, zit ve özellik açısından asla bir olamaz. Allah bundan yücedir. Öyleyse sen kulluğuna ve kıymetine sarıl!<br />
Sayfa 267</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala hikmetli düzenin gerektirdiğ biçimde alemin işlerinde bulunmaktadır. Onun yarın olan işi ancak yarın, bugünün işi ancak bugün, dünün işi de ancak dün gerçekleşir. Allah Teala açısından tüm işler bu şekildedir. Ancak işler açısından, eğer Hak isrerse bir işin vakti dışında gerçekleşmesi mümkündür. Onun meşietinde (dilemesinde) mecburiyet veya tereddüt yoktur. Allah bundan yücedir. Onun dilemesi başkasına değil ancak tek şeye bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 280<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alem dünyada da Ahirette de, zahiren ve bitınen sürekli olarak sonsuza kadar halden hale dönüşmektedir. Ancak gizli ve görünür hareketler vardır. Haller gidip gelir ve kendilerini kabul eden hakikatlere giderler. Hareketler Alemde farklı etkiler gösterirler. Hareket olmasa zamanlar bitmez, sayıların bir anlamı kalmaz, şeyler belli bir vakte kadar seyretmez ve bir yurttan diğerine geçiş gerçekleşmezdi.<br />
Sayfa 278</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanın ahlâkı ile herkesi kuşatıcı olması ve onunla tüm âlemi razı etmesi imkânsızdır. Alemin kendinde bir muhalefet ve düşmanlık bulunur. Zeyd razı edildiğinde onun düşmanı olan Amr kızdırılmış olur. Dolayısıyla kişi ahlâkı ile tüm âlemi kuşatamaz, tüm âlemi razı etmenin mümkün olmadığını gördüğünde de ahlâkını Allah&#8217;a yönlendirir. Bu nedenle Allah&#8217;ı razı edecek şeylere bakıp onları yapar, onu kızdıracak şeylere bakıp onlardan çekinir. Bu fiillerin âleme uyup uymaması ile ilgilenmez. Kur&#8217;ân&#8217;ı bu gözle okuyan kimse âleme, Hakk&#8217;ın rahmeti ile muamele ettiği gibi muamele eder. Nasıl ki Hak rızkını dosta, düşmana, nefret edilene veya sevilene veriyorsa o da bu şekilde davranır.</p>
<p>Sayfa 302</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala, kendisini bildirmedikçe, zuhuru ile kendisini tanıtmadıkça hiç kimsenin Allah&#8217;ı bilmesi mümkün değildir. Allah bir kimseye kendisini bildirip tanıttığı zaman o kimse kalbi ile onu ayne&#8217;l-yakin mertebesinde yakin nuru ile görür. Hazreti Peygamber aleyhisselam Allah&#8217;tan haber naklederek şöyle buyurur: &#8220;Beni yaratınış olduğun yer ve gök kuşatamadı da mümin kulumun kalbi kuşattı.&#8221;90<br />
Sayfa 314</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Münacat</p>
<p>İlâhi! Seni nasıl birleyeyim ki, zira birlik aynında benim varlığım yok? Tevhid kulluğun sırrı iken seni nasıl birlemeyeyim ki? Sen yüceler yücesi, münezzeh olansın, senden gayrı ilâh yoktur. Kimse seni birleyemez, çünkü sen ezelde ve ebedde ne ise O&#8217;sun. Tahkik icabında, seni senden gayrısı birleyemez. İcmali olarak seni senden başkası bilemez. el-Bâtın olur, ez-Zâbir olursun, ancak zâtından bâtın olmazsın, zâtından başkasına da zâhir olmazsın.</p>
<p>Sayfa 317<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Hak Teâlâ (O Zâhir&#8217;dir, Bâtın&#8217;dır) buyurur ki bundan kastı şudur: Senin bârında aradığın şey zâhirdir, boşuna kendini yorma! Mârifetullah rayihasından bir kez koklayan kişi “Allah neden şunu şöyle yaptı da bunu yapmadı?” demez. Allah” bilen kul, “Allah neden şunu şöyle yaptı?” demez, çünkü bilir ki bütün zuhur edenin ve etmekte olanın, önde olanın ve arkada kalanın gerektirdiği her şeyin sebebi odur. Zâtı için tertip ettiği ise sebebin kendisidir. O, kendisinden başka bir illetle var ya da yok olmaz. O, zalimlerin söylediklerinden, yakıştırdıklarından münezzehtir, büyüktür, yüceler yücesidir.</p>
<p>Sayfa 316</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her nerede olursak olalım, Hak bizimle beraberdir, varlık olarak bizimledir, münezzehtir, kendi şanına yaraşır şekilde bizimledir. İşte nerede olsanız O sizinle beraberdir] Ayet-i kerimesi bunu ifade eder ki bu da Hazreti Peygamber aleyhisselamın duasındaki &#8220;Allah&#8217;ım! Seferde yoldaş sensin.&#8221;91 şeklindeki ifadesini tasdikdir.<br />
Sayfa 318</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Aslına ölüm bir buluşma değil, her daim yanı başımızda olan ve o ana kadar gözlerimiz perdeli olduğu için göremedigimiz refikimizi görme anıdır. Hazreti Peygamber aleyhisselim &#8220;Kim Allah ile buluşmayı isterse Allah da onunla buluşmayı ister.&#8221;9] buyurmuştur. Perdeli olan kimse O&#8217;nun kendisine refik olduğunu bilmez, ancak karşılaştığı zaman bunu anlar, öğrenir.<br />
Sayfa 319</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bütün alem, bir anlamı olan bir harftir, anlamı da Allah&#8217;tır. Böylece Alemde Allah&#8217;ın hükümleri zuhur eder. Zira Alem özü itibariyle ilahi hükümlerin zuhur mahalli değildir, bu nedenle mana daima harf ile irtibatlıdır, Allah da daima alem ile irtibat halindedir. Bu da Hak Teala&#8217;nın [Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir] ayetinde ifade edilen husustur.<br />
Sayfa 320</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Şüphesiz hayat, sayılı nefeslerden, sınırlı ve belirli sürelerden ibarettir. Orada yazgı, belirlenen süreye ulaşır ve her emel sahibi emelini görür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kalplerin kabulü çeşit çeşittir. İşte bu, insanların kalplerinde bulacakları duygu ve düşüncelerdir (havatır). İnsanlar bunlarla çalışır, bunlarla arzular ve bunlarla hareket ederler. Bu hareket ister itaat, ister isyan, ister mübah olsun durum böyledir. O halde maden, bitki, hayvan, insan, yeryüzü veya gökyüzü meleğinin kısaca alemin hareketlerin tamamı, yeryüzüne inen bu ilahi emirden oluşan söz konusu tecelliden meydana gelir. İnsanların kalplerinde buldukları ve aslını bilmedikleri duygu ve düşüncelerin (hatır) aslı işte budur. İndiği alemde bulunanların tamamına yönelik elçileri, feleklerin hareketlerinin ve yıldızların güçlerinden kendisiyle yani ilahi emirle beraber inenlerdir. İşte bunlar, alemde bulunanların hakikatlerine yönelik söz konusu ilahi emrin elçileridir. Bu nedenle gelişen durumlar onunla gelişir; işler onunla hayat bulur ve onunla geçerliğini yitirir.</p>
<p>Sayfa 421<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
&#8220;Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.&#8221;. Canlılardaki cimrilik, tabiatlarının bir neticesidir. En fazla da insanda bulunur. Çünkü Allah Teala insanı akıl bolluğu içeren ve yerleşik rühani ve hissi güçleri olan bir yapıda terkip etmiştir. Kuşkusuz A.llah Teala, her şeyin kendisine ait olma ve kendi hükmü altında bulunma hırsı ve tamihkarlığını da insanın fıtratına yerleştirmiştir. Öyleyse icizlik ve cimrilik, insanın fıtratında vardır. Allah Teala şöyle buyurur: &#8220;Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır (cimrilik eder).&#8221; (Mearic, 70121,) Bu gerçeği dikkate alan kimse, nefsini temize çıkarır ve iddiada bulunmaktan artırır. &#8220;İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.</p>
<p>Sayfa 411</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âhir zamanda insanın baldırı konuşacak ve sahibine yaptıklarını haber verecektir. Yine âhir zamanda öldürmek üzere Müslümanlar Yahudileri ararken arkasına Yahudiler gizlendiğinde ağaç konuşacaktır. Nitekim o, Yahudi&#8217;yi ararken gördüğünde Müslümana “Ey Müslüman, işte arkamdaki Yahudi&#8217;dir; onu öldür.” diyecektir. Eşyadaki bu hayat zâtidir. Çünkü o bütün varlıklara yönelik ilâhi bir tecelliden kaynaklanır. Zira Allah Teâlâ kendisini tanısınlar ve ona ibadet etsinler diye onları yaratmıştır. Allah Tcâlâ kendisine tecelli edip de kendisini tanıtmadan yarattıklarından hiçbiri onu tanıyamaz. Çünkü yaratıcısını bilmek yaratılmışın gücü dâhilinde değildir. Tecelli ebediyen devam eder ve zâhirde melekler, insan ve cin dışındaki varlıkların tamamına görünür. Kuşkusuz onlar için devamlı tecelli, ancak diğer donuk varlıklar ve bitkiler gibi zâhirde bir konuşması bulunmayan şeylerde geçerlidir.</p>
<p>Sayfa 439<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Allah Teala, yarattıklarını en iyi bilen ve yaratmayı dilediği şeyi yaratmaya kadir olandır. Bununla birlikte o, anne-baba arasında kendini gösteren çocuk gibi emrini yer ile gök arasında inip duran kılmıştır. Allah Teala anlayışla rızıklandırdığı kimse nezdinde her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Bu nedenle her şeyi kuşatıcılık ancak bir mana bulunduğunda umumiyet ifade eder. Bir şeyi tüm vecihleriyle Allah azze ve celle&#8217;den başkası bilemez.</p>
<p>Sayfa 422</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hayretim yağmur yüklü suya değildir; ancak kayanın kuru yerinden akan suya hayret ettim Musa&#8217;nın asa ile taşa vurması gibi</p>
<p>O taş ki insanların içinde arasından su fışkırdı</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemdeki ilk öğretmen, ilk akıldır. İlk ögrenci ise yaratılmış bir öğretmen olan Levh-i Mahfuz&#8217;dan ders almıştır. Gerçekte ise öğretmen Allah Teala&#8217;dır. Bütün Alem ondan öğrenir ve ihtiyaç sahibi fakir bir talebedir. Bu onun kemalidir.<br />
Sayfa 451</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın yücelttiği her şeyi yüceltmek her mümine gereklidir. Allah Teala resülünü sallallahu aleyhi ve sellem [Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin] sözüyle nitelemiştir. Böylece mümin kimse Kur&#8217;an&#8217;ı inceler, orada Allah Teala&#8217;nın ve kullarından bir grubun onu övdüğü her niteliği, hakkın övdüğü bir nitelik olarak bilir ve bu niteliklerle nitelenmek için çabalar. Allah Teala<br />
Kur&#8217;an&#8217;da kullarından bir grubun yerdiği bir özelliği zikrettiğinde ise bunlardan uzak durması gerekir. O böylelikle Kur&#8217;an&#8217;ı kendisine inmiş gibi kabul eder. Sanki Hak Teala ondan başkasına hitap etmemiş gibi düşünür. İşte boyle yaptığında onun ahlakı Kur&#8217;an olur. Hak Teala onu yüceltir. Böylelikle yücelmenin fayda verdiği yerde yücelir. Güzel ahlak akıl, şeriat ve örf bakımından bilinir. Güzel ahlaka uygun hareket etmek ise şeriatta bilinir.</p>
<p>Sayfa 454</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ ne yüce kitabında ne de nebisinin dilindeki hadisinde -söz konusu övgü amellerinden birine dair olmadıkça- kullarından kimseyi övmemiştir. Kullarını ancak amellerine bağlı olarak övmüştür. İşte kerem ve cömertliğin zirvesi budur. Sana verip bahşetmesi sonra da sana ait olmayan şeylerle seni övmesi böyledir. Kuşkusuz Hak Teâlâ senin perçeminden tutan ve sende ve senin elinle meydana getirmeyi murad ettiği her fiile seni yöneltendir. Sen ise gaflet içerisindesindir, hissetmezsin. Her kim fiillerinde Hak Teâlâ&#8217;nın velâyetini hissederse işte o, Allah Teâlâ&#8217;nın haklarında (Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir) dediği kimselerdendir. Çünkü onlar, fâili müşahede ve ona münacat içerisindedirler. Bu şuura sahip olmayan kimse ise Allah Teâlâ&#8217;nın haklarında “Onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Mâ&#8217;ün, 107/5) dediği kimselerdendir.</p>
<p>Sayfa 462</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zamanların doğal cisimler üzerindeki etkisi hakkında bilginlerden biri şöyle der: İlkbahar havasına rağbet gösterin! Çünkü ilkbahar havası ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde de gösterir. Sonbahar havasından ise sakının. Çünkü sonbahar havası da ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde gösterir. Allah Teâlâ hep birlikte bizim yeryüzünün bitkisi olduğumuzu belirtmiş ve (Allah, sizi yerden bitki bitirir gibi bitirdi) buyurmuştur. O bununla sizin bir bitki gibi bittiğinizi kastetmiştir.</p>
<p>s.489</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala merhametini gazap ve intikamında gizlemiştir. Hastalıktan çeken hastaya onun günahlarını silmek suretiyle merhamet etmesi buna örnektir. Had uygulayarak kendisinden intikam aldığı kimsenin durumu da böyledir. Ahiret yurdunda o kimseden mesuliyet kaldırılır. Benzer şekilde Allah Teala intikamını nimetinde gizlemiştir. Bu durumdaki kimse -azabaıığrama Ahiret yurdunda saklı olduğundan- şuan azap göreceği şeylerle nimetlenmektedir. Rahmetini azabında, azabını ise rahmetinde gizleyen, yine nimetini intikamında, intikamını ise nimetinde gizleyen Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir</p>
<p>Sayfa 512</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey yakın dost! Bakışlarını gönlüne yerleşen bilgilere çevir, gelip geçici şeylere bakma! Kuşkusuz (gönlüne) yerleşecek bilgilere göre hesaba çekilirsin. İman gönlüne yerleşirse artık sen müminsindir. Gönlüne imanın gereklerinden uzaklaşarak hükmün zahirinin gerektirmediği şeylere yönelmek yerleştiyse buna göre hesaba çekilir ve hakkındaki nihai karar buna göre verilir.<br />
Sayfa 535</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cenab-ı Hak gündüzü geçimi temin zamanı kıldığı gibi amelleri de kaftan kılmıştır. O halde sana gereken amellerin en güzeliyle meşgul olmak, süslenmektir. Dünyanın süsünden ve şeytandan sakın!<br />
Sayfa 564<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
[Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık] yani uyku insanlar için doğal bir rahatlık olduğu gibi biz onu gece ehli için ilahi bir rahatlık kıldık demektir. Nitekim insanlar uyduğunda bu kimseler rableriyle rahatlık bulurlar ve duyu-mana aleminde onunla yanız kalırlar. Zira o uykuyu denetçilerin gözlerinde kılmıştır. Böylelikle onlar rablerinden tövbeleri kabul etmesini, dualarına icabet etmesini ve günahlarını bağışlamasını isterler. Binaenaleyh insanların uykusu onlar için bir rahatlıktır. Çünkü Allah Teala geceleyin dünya semasına onların yanlna iner. Böylece onlarla kendisi arasında feleğe ilişkin bir perde kalmaz. Cenab-ı Hakk&#8217;ın onlara inişi onlara rahmeti demektir.</p>
<p>Sayfa 556</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Heva gerçekte nefsin kölesidir. Çünkü o nefsin nitelikleri cümlesindendir. Heva ancak nefsin varlığı sayesinde bir hakikate sahiptir. Zira nefis hevanın malikidir. Nefis hevasına tabi olduğunda ise bu sefer heva nefse malik oluverir. Hevanın ne aklı ne de imanı vardır. Bundan dolayı nefsi tehlikeli durumlara sokarak yok eder.<br />
Sayfa 577</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!</p>
<p>Kainatta bulunan her şey insanın emrine amadedir. Bununla birlikte insan nankördür. Varlığından ibret almaktan yüz çeviren ve onlı küçümseyenlerin vay haline! Gerçekte küçüklük ona aittir. Ne zelil ve küçüktür o! Keşke nankörliik ettiği gibi şükretseydi de. Bu nedenle onlar salih amele diğer kötü amelleri karıştıran kimselerden oluverdiler. Neticede onlar ebedi Ahiret yurduna bırakılan umuda katı]dılar.</p>
<p>Sayfa 586</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Onun yarattıklarına uyguladığı şeyler onun için zorunlu değildir. Bilakis O, dilediğini yapandır. O, fiillerinde mutlak olandır. Sen ise mukayyedsin. Allah Teala dilediğini yapandır. O ilminin takdir eniği şeyleri ister. İlim ise maluma tabidir. Varlıkta ancak malumolan şeyler açığa çıkar. Güçlü delil Allah&#8217;a aittir. Olan ancak Allah&#8217;ın ilmiyle olur. Allah da ancak malum olanı bilir. İşte anlayan bir kimse için kaderin sırrı budur</p>
<p>Sayfa 627<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
el-Vedud, muhabbeti sabit olan demektir. O bizi devamlı olarak sevmektedir. Böylece o, daima el-Vedud&#8217;dur. Zaten sanatkar sanatınr nasıl sevmesin? Şüphesiz biz O&#8217;nun sanatıyız. O da bizim yaratıcımızdır, Allah rızıklarımızın ve maslahatımızın yaratıcısıdır. O bizim için daima var edendir. O her gün bir iştedir. el-Vedud&#8217;ın anlamı ancak budur. O, gayb mertebesinde muhabbeti sabit olandır. Allah (azze ve celle) bizi görür. Bizi görünce sevdiklerini görmüş olacağından bu onun için büyük bir sevinçtir. Alemin tamamı bir insandır ki o, sevilendir. Alemdeki şahıslar bu insanın azalarını oluştururlar. Sevilen, sevenin muhabbet duymasıyla nitelenmemiş, yalnızca sevilen kılınmıştır.</p>
<p>Sayfa 625</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah yoksulun zayıflığını artırmıştır. Zira bu kişinin iki zayıflığı vardır. Biri aslından, diğeri fakirligindendir. O, kaderin cereyanı altında gece gündüz Allah&#8217;ın hükmünün geleceği şeylere bakan, Allah&#8217;ın kendisi ile ve kendisine vereceği şeylerle huzur bulandır. O, bir tek Allah&#8217;a sığınilacağını ve Allah&#8217;ın dilediğini yapan olduğunu bilir. O, Allah&#8217;tan gelen taksimin, içinde bulunduğu hal olduğunu bilir. Allah onun yarasını &#8220;Ben kalbi kırık olanlarla birlikteyim.&#8221; sözüyle sarmıştır.</p>
<p>Sayfa 648</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nitekim Allah her şeyi çift yaratmış, bu çiftlerin idraki için de iki göz var etmiştir. İnsan bir gözüyle yarattclsı Vacibu&#8217;l-Vücüd&#8217;a şahit olurken, diğer gözüyle kendi imkan haline şahit olmaktadır. Öyleyse Hakk&#8217;a, seni imkan hAlinden alıkoyacak şekilde bakma. Böyle olursa cehalete düşer ve Hak olduğunu iddia edersin. Kendi imkan haline de seni Hak&#8217;tan alıkoyacak şekilde bakma. Bu seni sağır bırakır, sen de niçin yaratıldığını bilemezsin. Öyleyse bazen bir bakışla, bazen diğer bakışla bak.</p>
<p>Sayfa 654</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dil kalbin kalemidir. Kudret eli onunla iradenin söylediği bilgileri, oluşun zahirindeki kağıtlara yazar. Kaynağı açısından söz bir ameldir. Melekler bu ameli yazarlar. Nitekim Allah Teali şöyle buyurmuştur: &#8220;O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!&#8221; (Ka( 50/18)<br />
Sayfa 655</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rasülullah ashabının arasında iken yanına bir adam gelmiş ve &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resülü, cennet ehlinin kıyafetini soracağım. O dokunmuş bir kıyafet midir yoksa yaratılmış bir kıyafet midir?&#8221; demişti. Oradakiler adamın bu sorusuna güldüler. Rasülullah buna kızarak buyurdu ki: &#8220;Cahil kimsenin bilene sormasına mt gülüyorsunuz? Ey adam, cennet ehlinin giysileri cennet meyvelerinden çıkar.&#8221;l? Allah resülü bu cevabıyla soru soran kişiyi memnun etmiş ve ashabına soru karşısında gösterilmesi gereken edebi öğretmiştir. Bunu yaparak soru soran kişinin utancını gidermiştir. Adam da mutlu ve cevabını almış şekilde geri dönmüştür.</p>
<p>Sayfa 676</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir kişi bilmediği bir konuyu öğrenmek üzere soru sormak için bir Alimin yanına geldiğinde, bu husus eğer soru soran kişiye ağır gelecekse Alim bu kişiye &#8220;Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma. Bu senin seviyene uygun değil. Bu sorunun cevabını anlayamazsın.&#8221; der. Halbuki iş sandıkları gibi değildir. Nefsü&#8217;l-emir&#8217;de de böyle değildir. Eksiklik kendisine soru sorulan kişidedir. Çünkü o, soru soran kişiye göre meselenin muhtemel olduğu açıklamanın ne olduğunu bilememiş,bu konuda ona fayda sağlayacak bir şey öğretememiş ve soru soran kişinin aklı alamayacağından ve anlayışı ona erişemeyeceğinden söz konusu meseleyi ondan gizlemiştir. Böyle yapmasa soruyu soran kimse alimin cevabı ile sevinir ve bu sahih açıklama üzerinden meseleyi öğrenirdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hatalı soruya gelince ona cevap verilmesi gerekmez. Vehim içinde soru soran biri &#8220;Alemin varlığı Hakk&#8217;ın varlığından ne zaman çıktı?&#8221; dese, ona &#8220;Ne zaman kalıbı zaman sorusudur. Zaman ise nispetler Alemindendir.Zaman Allah Teala&#8217;nın yarattıklarından biridir. Çünkü nispetler ilemi var etme değil takdir etme yaratılışına sahiptir. Dolayısıyla böyle bir soru sorulamaz. Nasıl sorduğuna bir bak!&#8221; deriz. Allah peygamberine bilgi isteyen kimseyi azarlamamasını öğretmiş ve ona azarı yasaklamrş, &#8220;İsteyeni sakın boş çevirme&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 677</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah sanatını insanın eliyle sağlamlaştırmış, inayetiyle onun boyasını güzelleştirmiştir. Böylece insanın ilahi isimlere benzerliği yaratılışından ileri gelmektedir. Ulvi ve süfli varlıklara benzerliği de onun yaratılışındandır. Bu şekilde insan, düzgün yaratılışı itibariyle diğer mahlükattan ayrışmıştır. Allah Subhanehü onun sırrını sırlar makamında örnek olarak ortaya koymuş, onun nurunu diğer nurlardan ayırmtştır. Onun için iki makam arasına inayet kürsisi kurmuştur.</p>
<p>Sayfa 687</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İnsanın dua etmek için başını ve ellerini kaldırdığında ayakta kıyam etmesi onun yukarıda olmasını gerektirdiği gibi, secdeye varmasl da başını eğmesi ile onun aşağıda olmasını gerektirir. Allah secdeyi kendisine karşı bir yakınlık hali kılmıştır. Üst alttan veya alt üstten Allah Subhanehü&#8217;yu kayıtlayamaz. Üstü de altı da yaratan O&#8217;dur. Allah kuluna secde etmesini emretmiş, secdeyi onun için bir yakınlık vesilesi kılmıştır. Kul belki de Hakk&#8217;ın tenzihini, altta olma nispetinden tenzih olarak düşünür. Yüz, Rabbini görebilmek için secde etmek ister. Zira yüz gözün; göz de görmenin mekanıdır. Kul secde ettiğinde hakikati itibariyle O&#8217;nu görebilmek için secde etmek ister. Altta olmak kula ait bir haldir. Çünkü kul aşağı indirilmiştir. Düşme hadisi ile buna dikkat çekilmiştir.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 694</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Allah insanın kalbini gayb, yüzünü şehadet Aleminden var etmiştir. Allah yüzün Allahın evi ve kıblesine secde edeceği bir yön tayin etmiştir. Bir diğer ifadeyle Allah insana namaz kılarken yüzünü döneceği bir yön belirlemiş ve ona yönelmeyi ibadet saymıştır. Secdeyi namazdaki en faziletli fiil, Kur&#8217;in ile Allah&#8217;ı zikretmeyi namazdaki en fazıletli söz kılmıştır. Allah kalp için ise bizzat kendini belirlemiştir. Böylece kalp O&#8217;nun dışında bir şeye yönelmez. Allah kalbe kendisine secde etmesini emretmiştir. Kalp eğer keşfen secde ederse, başı dünya ihiret asla secdeden kalkmaz. Keşif olmaksızın secde ederse başını kaldırabilir. Onun başını kaldırmasının sebebi Allah&#8217;ı unutması ve Allah&#8217;tan gafil olmasıdır. Kalp secdesinde başını kaldırmayan kişi, her şeyde sürekli olarak Hakk&#8217;ı müşahede eden kişidir. Bu kimse bir şeyi görmeden önce ancak Allahı görür. Bu Ebü Bekir es-Sıddik&#8217;in hilidir.</p>
<p>Sayfa 696</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey secde eden, sabırsızlık edip hüzne kapılma! Sen müşahede edilen dairenin merkezindeki uyluksun. O hakiki gaybtır, yaratıcı Allahtır. Öyleyse avuçlarını toprağa sağlam koy. Çünkü sen yakınlık mahallindesin. İşaret ettiğimiz şeyi anla.<br />
Sayfa 697</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Baki olmayan bu yurt seni kandırmasın.<br />
Ey ayık kimse! Bu yurda temkinli şekilde ait olmalısın<br />
Eğer sarsıntı olursa bu bileşim hareketlenip ayrılır.<br />
Biri ebediyete, diğeri cehenneme yol alır.<br />
Bu dünyayı bırak, hiçbir şeyi seni aldatmasın. Yalnızca bir yolculuk için dünyadasın.<br />
Sayfa 711</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nefis ayrılık vaktine vardığında ona &#8220;Çare bulan yok mudur? denir.&#8221; (Kıyame, 75l27), &#8220;Bacaklar birbirine dolaşır.&#8221; (Kıyame 75l29) Beden yeri o dehşetli sarsıntısıyla sarsılır. Nefis için lehine ve aleyhine olan şeyler görünür olur. Ayaklar kayar. O vakit pişman olur ancak pişmanlık fayda vermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan nasihati kendinden değil, başkalarından alır. Mümin, kardeşinin aynasıdır. Çünkü nefis kendi ayıbına kör kesilirken başkasının ayıbını çok iyi görür. Bu sebeple mümiır, nefsinin afetlerinin açığa çıkması için kardeşlere ihtiyaç duyar. Kardeşlik akdi konusunda her kardeşin lisan-ı hali şunu söyler: Her birimiz kendi ayıplarına karşı ama olduğu ve üzerinde bir perde olduğu için kardeşimizin ayıbını görürüz. Gerçek kardeşin seni tasdik eden değil doğruyu söyleyendir; seni öven değil yaralayandır. Hazreti Peygamber&#8217;in şu hadisi de buna işaret etmektedir: &#8220;Kim Allah&#8217;ı kızdırmak pahasına insanları tazı ederse o, insanlar arasında övülse de gerçekte yerilmiştir. Kim de insanları kızdırmak pahasına Allah&#8217;ı razı ederse, Allah insanları ondan razı eder ve ona doğru bakan bir göz ihsan eder.&#8221;</p>
<p>Sayfa 728</p>
<h1 style="text-align: center;"></h1>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/">Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2023 14:49:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26663</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Akıl iman ile bağlanmayınca, imanın onun üzerindeki hükmü kuvvetlendirilmedikçe elden çıkar. Yabana kaçar. Dışımızdaki, Mevlâ&#8217;dan bigâne, gafil, ayrık, uzak şeyleri gerçek sanır. Elden yitip gerçeğin dışındaki bâtıllara, Allah dışındaki varlıklara, ölçü dışındaki aşırılıklara bağlanır. Kısacası akıl insanı insanlıkta, imanda, yolda tutan en büyük nimettir. İmanın bağıdır. Kıymetsiz değildir, çok kıymetlidir.(s.29) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Bir anlamı yanlış [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26664 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-300x300.webp" alt="" width="337" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-300x300.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-100x100.webp 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-360x360.webp 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min.webp 600w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akıl iman ile bağlanmayınca, imanın onun üzerindeki hükmü kuvvetlendirilmedikçe elden çıkar. Yabana kaçar. Dışımızdaki, Mevlâ&#8217;dan bigâne, gafil, ayrık, uzak şeyleri gerçek sanır. Elden yitip gerçeğin dışındaki bâtıllara, Allah dışındaki varlıklara, ölçü dışındaki aşırılıklara bağlanır. Kısacası akıl insanı insanlıkta, imanda, yolda tutan en büyük nimettir. İmanın bağıdır. Kıymetsiz değildir, çok kıymetlidir.(s.29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir anlamı yanlış bir kavramla anlatmak; kavramayı, kuşatmayı, isabet kaydetmeyi, muhakemeyi, düşünmeyi, dolayısıyla düşünceyi işe çevirmeyi olumsuz anlamda etkiler. Mesela “ahlâk” anlamını kastederken “etik” dersek, “ahlâk” kavramının değil “etik” kavramının kuşattığı anlam dünyasını ifade etmiş oluruz. Yani Hakk&#8217;ı değil halkı esas alan bir doğruluğu savunmuş oluruz. O zaman kastettiğimiz ile ifade ettiğimiz arasında büyük bir fark ortaya çıkar. Bu da dinimizin gereği olan ahlâk yerine giderek seküler bir kavram olan etiği hayatımızda benimsememize yol açar.(s.57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Kavramlar boş şeyler değil, her kavram bir anlam, aynı zamanda bir kurum&#8230; “Din” yerine “diyanet”, “âlim” yerine “din adamı”, “ulüm-i şer&#8217;iyye” yerine “ilâhiyat” denince sadece dil değil din de allak bullak oluyor. Bu şaşkınlığın başı yine Tanzimat&#8217;tır. Yani kendimiz olmaktan çıkmaya başladığımız dönem&#8230; O dönemde başlayan asli kavramlarımızı Batılı kavramlar ile eş görme kompleksi Cumhuriyet döneminde teslimiyete döndü. Tek parti sadece devleti tasfiye etmedi. Sadece vakıflar, medrese ve tekke gibi toplumun ilim, ihlâs ve ahlakını inşa eden kurumları yıkmadı. Azm ü cezm ü kasd ile asli kavramlara saldırdı ve onları devre dışı bıraktı. Israrla mmet&#8217;in yerine “milleti, “bediiyyât”ın yerine “estetik”i, “ahlakın yerine “etik”i, “tasavvuf”un yerine “mistisizm”i, “fıkıh ın yerine “hukuk”u ikame etmeye çalıştı. Tek parti döneminde dile yapılan saldırının altında sadece Türkçe&#8217;yi öztürkleştirmek garabeti yoktu. Temelinde tevhid diline karşı açılan savaş vardı. O yüzden rejim tevhid dilini de yasakladı. Yani kavramları kurumlar ile beraber hayattan çıkarmaya çalıştı.(s.58)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kâfir dediğimiz aslında Allah&#8217;tan tam olarak habersiz olana veya Allah&#8217;ı hiç umursamayana denir. O yüzden Rabbimiz&#8217;in varlığına, dinine, yoluna, emirlerine ve nehiylerine sırtını döner. Zira “küfür”, kök anlamında “inkâr etmek” değil “örtmek” anlamındadır. Kâfir yok sayamaz çünkü Allah vardır. O yüzden gözünü yumar, hâşâ O yokmuş gibi yaşar. Allah&#8217;ı yok sayan kendi nefsini var sayar. O kişi nefsini tanrılaştırmıştır. Kâfirin tanrısı kendi nefsidir. O yüzden onlarda yukarıdaki vasıflar, erdemler ya hiç bulunmaz ya da çok azı, çok az miktarda görülür. Bu “iyi” yönler olsa bile iyiliğin kökü ve menzili olan Rabbimiz ile bağlan olmadığı için yaptıkları iyilikler de bir işe yaramaz.(s.50)<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geleneğin ehil ellerde bugünkü ve gelecekteki nesillere taşınması, anlamlandırılması ve “gelen&#8221;in üzerine “ekler” inşa edilmesi için önemli adımların atılması gereklidir. Bunun esası medeniyetimizin özünün tevhid olduğunu bilmektir. Kitabımızın başında da ifade ettiğimiz gibi mümin olan tevhid ehli olur. Kunduracısından mimarına kadar niyeti, gayreti, düşüncesi ve işi tevhid ile şekillenir. Sanatı, tefekkürü, eylemi tevhid rengini taşır. Medeniyetimizin farkı da değeri de tevhidi merkez almasındandır.</p>
<p>Medeniyetimizde bayatın bütün alanlarına tevhid yansır. Müziğimizin, mimarimizin, şiirimizin diğer kültürlerden temel farkı, muhafazakârların tekrarladıkları gibi “Türk, Osmanlı, Doğu, Şark” medeniyeti olmamız değildir. Temel farkımız tevhide bağlanmamız, ilmimizde, amelimizde, irfanımızda tevhide yaslanmamızdır. Tevhid özünü hatırladıktan sonra bilincimiz bilgimiz, algımız, olgumuz bambaşka bir renk alacaktır. Batılı seküler ve yıkıcı anlayışların, kavramların ve modellerin esaretinden ancak böyle kurtulabiliriz. Pergel gibi sabit ayağı tevhide sabitlenmiş, fakat diğer ayağı güzeli, doğruyu ve iyiyi almak için bütün âlemi gezen bir anlayışı kendimize, neslimize ve geleceğe aşılamalıyız.(s.326)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Son zamanlarda, “Bir tek Batı medeniyeti yok, bizim de bir medeniyetimiz var” demeye başladık. Ama bu kez de başka bir yanlışa doğru devriliyoruz. “Medeniyet” kavramının abartıldığını, camilere, okullara, festivallere “medeniyet” ismi takıldığını görüyoruz. Bu bahsettiğimiz “kabuk medeniyetçiliği” yüzünden yeni ve tehlikeli bir kişilik yamulması daha oluşuyor. O da “medeniyet”i kendi başına bir gaye, kimlik ve etiket haline getirme tehlikesidir. Ecdatla alakası olmayan bir ecdatçılık, medeniyet ile ilgisi olmayan bir medeniyetçilik&#8230; Bu körlükle medeniyeti kulluğun, imanın, tevhidin önüne alma tehlikesi büyük.(s.103)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün tarih, dini ilimler, sanat, ticaret, siyaset hangi alana bakarsak bakalım, binbir sorun gibi gördüğümüz şeylerin kökünde aslında tek bir sorun olduğu açıktır. O da kendilik sorunudur. Bizim “kendilik” dediğimiz ile bir eski Yunan filozofonun veya modern Batılı yazarın dediği arasında elbette büyük bir fark vardır. Çünkü bizim her şeyimizi olduğu gibi “kendimiz” dediğimizi de şekillendiren, yönlendiren, yöneten Allah&#8217;a imandır. Biz “kendimiz” derken Allah&#8217;a kulluğu kastediyoruz.(s.101)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz bugün okullara bir sürü bilginin çocukların kafalarına boca edileceği yerler olarak bakiyoruz. O yüzden insan inşasından çok bina inşaatıyla uğraşıyoruz. Bugün öğretmen-talebe ilişkisini esas alan müfredat, yöntem, okul ve araç gereç tasarlamalıyız. Tabii insana önem veriyorsak ve eğitimi de insan inşası olarak anlıyorsak&#8230; Gerçek öğrenci odaklı eğitim budur.Yoksa toplu eğitim en kaliteli eğitim demek değildir. Aksine kitlesel eğitim; aynen kitlesel üretim, tüketim, iletişim gibi insanın biricikliğini, kişiliğini, özelliklerini hiçe sayan fabrika mantığıyla çalışan bir sistemdir. Zaten sonuçları ortada&#8230;(s.119)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Asıl nisbet Allah&#8217;a bağlanmaktır. O&#8217;na bağlanmak O&#8217;nun resülüne, O&#8217;nun resülüne bağlanmak ise O&#8217;nun vârislerine, yani âlimlere bağlanmak demektir. Bu silsile bir nisbet, yani ilgi ve bağ zinciridir. Bu nisbet kurmaya “intisab” denir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münasebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diger bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah&#8217;ın bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O halde bizim müminlerle, kâfirlerle, okuduğumuz kitaplarla, gittiğimiz okullarla, iştigal ettiğimiz meslekle, yaptığımız ticaretle, çiçekle, bir kavramla, bilimle, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ muhabbet, hürmet, hukuk ve sorumluluk getirir. Kulun işleri kâfirden farklı ise bu farkın temeli işte bu bağ farkıdır.(s.35)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanlar olarak son iki asırdır Batı kompleksiyle aklı tek bir anlama indirgedik. Batılılar aklı nasıl anlıyor ve kullanıyorsa biz de öyle anlayıp kullanmaya çalıştık. “Mâkul” kelimesi ile “rasyonel” kelimesinin aynı şey olduğunu sandık. “Aki”ın “rasyonalite” kavramı gibi kalpsiz, merhametsiz, şefkatsiz, yıkıcı, hesapçı, menfaatçi bir şey olduğunu sandık. Halbuki kâfirlerin usta oldukları yalan-dolan, ikiyüzlülük, sömürgecilik, kölecilik, talancılık, zulüm hep rasyonel işlerdir ama gerçek, nurani, insanı insan yapan aklın işleri değildir.(s.32)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şey olmak ile her şey olmak arasındaki farkı sık sık unutuyoruz. Evet, Batı&#8217;nın bilimi ve teknolojisinin değeri vardır ama o kadar da değildir. Çünkü mümine göre bir şeyin asıl değeri, Allah katındaki değeridir. Kişinin yaptığı bir şeyin değeri, o kişinin niyet, yöntem ve hedefiyle birebir ilişkilidir. Batı&#8217;nın ne niyeti, ne yöntemi ne de hedefinde hak yoktur, çıkar vardır. Bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır. Bunu diğer kitaplarımızda uzun uzadıya anlattık.(s.96)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir mümin sırf içinde yaşadığı halkın çoğu bir şeyi hoş ve gerekli görüyorlar diye o şeyi meşru kabul etmez. Müminler toplumları, insanları, işleri, uygulamaları, kanunları, sistemleri, kurumları, âdetleri değerlendirirken tevhide dayanan ölçüler ve ölçütler kullanır. O yüzden İslâm toplumlarında istisnai zamanlar hariç eksiklerin, yanlışların, kötülüklerin meşrulaştırıldığı, kural gibi görüldüğü zamanlar nisbeten istisnaidir. İşin esası tevhid olunca yanlış bir iş, söz veya âdet beyaz bir sayfada siyah bir lekenin göründüğü gibi hemen göze çarpar.(s.52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanların iki asırdır giderek derinleşen kimlik krizinin asıl sebebinin gücünü ve devletini kaybetmek değil kendini kaybetmek olduğunu söylüyoruz. Aslında her meseleyi getirip devlete, güce, kuvvete yaslamak yanlış bir teşhistir. Teşhis yanlış olunca tedavi de eksik ve hatalı oluyor. Hatta bizim ümmet olarak yaşadığımız gibi daha da büyük hastalıklara yol açıyor. Hep siyasetten, devletten, güçten dem vurmak örnek vermek bizi kulluk bilincinden uzaklaştırıyor. Çünkü güç odaklı bakış maalesef sadece bizleri güç esiri haline getirmekle kalmıyor, aynı zamanda imanımızı ve ihlâsımızı da ifsat ediyor. Zira gücü elde etmek için yapılan yalanı-dolan, haramları ve çirkinlikleri mubah görmemize yol açıyor. Gücü elde ederken elden ahlâk ve giderek iman gidiyor.(s.48)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakat bir de geleneği çarpıtarak aktaranlar vardır. İşte bunlara çok dikkat etmek gerekir. Bunlardan en meşhurları Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;dır. Bu ikisi, Cumhuriyet döneminde özellikle muhafazakârların tevhidden uzak gelenek ve medeniyet anlayışının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Yahya Kemal ölene kadar nimetini yediği tek parti döneminin yıkıcılığına hiç toz kondurmadan ve onun gazap şimşeklerini üzerine çekmeden ince bir strateji takip eder. Mesela Aziz İstanbul adlı eserinde şöyle der: “Milliyetimizin en büyük âbidesi olan Süleymaniye&#8217;de kaderin her cihetten mehib ve güzel tecellisini görmemek muhaldir.” Bir kere Süleymaniye ve medeniyetimiz, “milliyet”in eseri değildir. Her ırktan, her milliyetten, her kökenden müminlerin eseridir. Yahya Kemal böyle söyleyerek tevhidi referans olmaktan çıkarır. Tek partinin propagandasına uygun olarak “milliyet”i dinin önüne geçirir. İkinci olarak “kaderin tecellisi” der ama kadir-i mutlak olan Allah&#8217;ı zikretmez. Bu iki ismin de eserlerinde tevhid rengi yoktur. Dinden, imandan, kulluktan bahsederler ama ne düşüncelerinde, ne yorumlarında, ne sanatlarında ne de kişisel hayatlarında tevhidin bir kokusu vardır. Dayanakları çoğunlukla Fransız ve Alman yazarları, şairleri ve filozoflarıdır. Lamartine Osmanh&#8217;da iyi ve güzel şeyler olduğunu söyledi diye onlar da kendi yaşadıkları toplum olan Osmanlı&#8217;ya sempatiyle bakarlar. Kemalizm&#8217;in öldürdüklerine, “Niye öldürdün?” diye sormazlar, “Öldüler ama fena değillerdi” gözüyle bakarlar. “Medeniyet eserlerimiz iman, tevhid, kulluk eseridir” demezler, bir oryantalist gibi onlara kabuk olarak bakarlar. Bunlara edebiyat, tasavvuf ve tarih alanında yanlış ve çarpık aktarımlar ve degerlendirmeler yapan Fuad Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı gibilerini de eklemek gerekir.(s.340)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın bildiği, bizim bilmediğimiz gerçek şu: Bir guzellık her yerde güzel durmayabilir. Çünkü güzelin bir anlam içeriği vardır. O anlam da, zamana, zemine, yere, işleve, kultüre göre çeşitlilik arzeder. Güzelin anlamına erişmeyince o güzelin değerini düşüren klişeleşme ortaya çıkar. Bugün “medeniyet mirasımızı yaşatıyoruz” bakışıyla yanlış yaptığımız şey çoğu kere bu kolaycılıktır. Sanatın anlamını bilmeyenler mesela müzikte de aynı anlamsız klişeciliğe düşerler. Hangi makamın hangi mekânda, hangi vakitlerde nasıl kullanılacağını bilmezler. Mimaride de klişecilik güzel olanı sulandırır. Bugünlerde Mimar Sinan&#8217;ın Süleymaniye Camii planını alıp, ekleyip çıkararak, oraya buraya kopyalarını konduruyoruz. Oysa Sinan her eserinde yeniyi, daha iyiyi, daha güzeli, özgün olanı keşfetmeye çalıştı. Basmakalıp, yeknesak, kopyacı bir anlayıştan kesinlikle uzaktı. Burada yine tevhidin “her an yeni, her an bir şanda olmak” ilkesini görüyoruz. Biz de kendimiz öyle olmalıyız.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün yaşadığımız kafa ve kalp karışıklığının temel sebebi Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlâkını ve örnekliğini bir yana bırakmamız, bilmememiz, hatta merak bile etmememizdir. Onun yerine kökü, mesnedi olmayan, hatta imanı bile olmayan kişilerin saçma sapan kişisel gelişim kitaplarını, hangi işi nasıl yapmamız gerektiğini anlatan kitaplarını okuyoruz, videolarını seyrediyoruz. Halbuki edep sadece toplum içindeki davranış güzelliğini değil, tevhide ve imana yaslanan düşünme, akletme, iş yapma, eser verme faaliyetlerinin hepsini kapsar. Bunlarda da örneğimiz Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem olduğuna göre, sünneti öğrenmeliyiz ki biz de o resüle layık ümmet olalım.(s.125)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir medrese mezunu gençten dinlemiştim. Doğu&#8217;daki medreselerden birinde okumuş. Onun okuduğu medrese bir köyde genişçe bir evmiş. Akşam namazından sonra hocaları kendi evine dönüyormuş. Talebeler de yatsıdan sonra bir süre sohbet ettikten sonra yatıyorlarmış. Bu arkadaş pencere kenarında bir yatakta yatıyormuş. Gece herkes uyurken dışarıda bir tıkırtı duymuş. Perdeyi aralayıp dışarıya bakmış. Bir de ne görsün? Hocaları kapının eşigine gelmiş, orada talebelerin ayakkabılarına sakalını sürüp, ağlayarak dua ediyormuş: “Yâ Rabbi! Bu ilim taliplerinin yüzü suyu hürmetine beni affet!” diyerek&#8230; Benzeri bir olayı başka bir kişiden, meşhur bir mürşid için dinlemiştim. Çünkü bizim sık sık unuttuğumuz bir şey var: Hakk&#8217;a, hak ilme, hak yola talip olan kişi her zaman değerlidir.(s.121)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hüküm, bilene aittir. Kişi bütün âyetleri ve hadisleri bilse bile bu onu “fakih” yapmaz. Çünkü sadece bu bilgilerle dinin özünü kavramış sayılmaz. Ayrıca insanın bilmediği, kuşatamadığı bir sahada hüküm vermesi çok yanlıştır. Zira âlimlerin bu gibi konularda birbirinden farklı görüşleri olabilir. O zaman hangisini, hangi kritere göre tercih edecek? Gördüğünüz gibi her ilim gibi fıkıh da usule, usul de Hakk&#8217;a ve O&#8217;nun resülüne takva derecesinde bağlanmaya dayanıyor. Bu açıdan bakarsak fetva, hukuku oluşturan bir unsurdur ama ondan çok ötededir. İnsanın Allah ile olan irtibatını gösteren bir şeydir.(s.156)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Haklar ve özgürlükler Batılı ülkelerin milyonlarca insanın hak ve özgürlüklerine tecavüz ederken ve etmek için ortaya attıkları ikiyüzlü kavramlardır. “Hak” kelimesinin karşılığı İngilizce&#8217;de “right”, Fransızca&#8217;da “droit”, Almanca&#8217;da “recht” kelimeleridir. Her üç kelime de “sağ taraf, sağ yön” anlamına gelir. Bu da bir hikmettir. Çünkü Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de mahşerde hesabını verip cennete gidenlere “sağ tarafa mensup olanlar” anlamında “ashâbü&#8217;l-yemin”, hesabını veremeyip cehenneme gidenler içinse “sol yana mensup olanlar” anlamında “ashâbü&#8217;ş-şimâl” denir. “Şimâl” Arapça&#8217;da “sol yan” anlamına geldiği gibi “kuzey” anlamına da gelir. Neden? Çünkü Hicaz&#8217;daki Araplar güneşin doğduğu yani doğu yönüne baktıklarında, sol yanda kalan bölgeye “şimâl” kelimesinden gelen “Şam”, sağ yanda kalan bölgeye de “yemin” kelimesinden gelen “Yemen” demişler. Bu ülke isimleri buradan gelir.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tevhid ehlinin âdetlerinin bir kısmı sünnete dayanır. Ama haberimiz yok. Mesela misafire ikram, büyüğe hürmet, çocukları sevindirmek&#8230; Allah zikri de günlük dilimizin içine sinmiştir. Mesela “hay hay” deriz. “Hayy”, Allah Teâlâ&#8217;nın “diri” anlamına gelen ismidir. “Yâ Hü” deriz, gitgide onu “yav”a çevirdik. Bu da “Ey Allah!” demektir. Yine “eyvallah” deriz ki “iyi vallahi” demektir.(s.189) Kızdığımıza bile, “Allah aşkına” deriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İcâzet ile diploma arasındaki en önemli fark ahlâk konusundadır. Eğitim tek başına kâfi değildir. “Bu adam biliyor, çok eğitimli, filanca okulları bitirmiş” demek bir insanın degerini tek başına göstermez. Her şeyden önce ahlâk gerekir. Zaten son iki asırdan beri çektiğimiz sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri, biliyor dediklerimizin ahlâk konusunda, şahsiyet konusunda zayıf olmasıdır. Bugün sık sık birileri hakkında “okumuş ama adam olamamış”, “diplomalı cahil”, “eğitimli ama edepsiz” veya “ilmi var ama irfanı yok” gibi sözleri kullanıyorsak bu bilginin tek başına yeterli olmadığını bize gösterir.(s.133)</p>
<div>
<div>
<div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam’da insan nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Aug 2023 16:19:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[özgür irade]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Sami Amiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26500</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, özgür düşünceye sahip, -bazı maddi zorlamaların hege­monyasını dahil etmezsek- kendi iradesi ile kudretini kullanabilen bir varlıktır. O, kendi iradesiyle ve olasılıklar arasında dengeyi sağ­lamak arzusuyla bilinçli bir şekilde hareket etmektedir. O nedenle içgüdü baskısının ve fizik kanunlarının boyunduruğu altına gir­miş atom mekanizmasının esir aldığı hayvanlardan daha üstündür. Onun hem ihsana hem de ifsada gücü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/">İslam’da insan nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20623 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1.jpg" alt="" width="331" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1.jpg 720w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/bodrum-butik-otel-manzara-insan-1-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></a></p>
<p>İnsan, özgür düşünceye sahip, -bazı maddi zorlamaların hege­monyasını dahil etmezsek- kendi iradesi ile kudretini kullanabilen bir varlıktır. O, kendi iradesiyle ve olasılıklar arasında dengeyi sağ­lamak arzusuyla bilinçli bir şekilde hareket etmektedir. O nedenle içgüdü baskısının ve fizik kanunlarının boyunduruğu altına gir­miş atom mekanizmasının esir aldığı hayvanlardan daha üstündür.</p>
<p>Onun hem ihsana hem de ifsada gücü yeter. İsterse bir şey­ler ortaya koyar, isterse pasif kalır. Allah Teâlâ’nın kendisi için ya­rattığı hudutlar doğrultusunda bir duruma müdahale de edebilir ama aynı zamanda sırt da çevirebilir.</p>
<p>İman ile küfür arasında muhayyerdir. İşte bu seçim, varolu­şundaki en büyük karardır. Zira emrihak vaki olduğunda söz ko­nusu karar lehinde veya aleyhinde delil olacaktır.</p>
<p>îbn Teymiyye, tercih ve cebr problemine dair sünni paradig­mayı arz ederken şöyle söyler: “Bil ki kul, hakiki bir faildir. Sa­bit bir meşieti, keskin iradesi ve salih kudreti mevcuttur. Nitekim Kur’an-ı Kerim, birçok ayette kulların iradesinden bahsetmiştir:</p>
<p>‘O, herkes için, sizden doğru yolda gitmek isteyenler için bir öğüttür. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.’ (Tekvîr, 81:28-29)</p>
<p>İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar.’ (İnsan, 76:29)</p>
<p>‘Dileyen ondan öğüt alır/ (Abese, 80:12)</p>
<p>‘Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık olan da O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.* (Müd- desir, 74:56)</p>
<p>Kulların fillerini ispat eden daha nice ayetler vardır. Amel edi­yorlar, yapıyorlar, iman ederler, küfre düşüyorlar, tefekkür ediyor­lar, muhafaza ederler, takvalıdırlar.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Müslüman, karar verme ve seçme ameliyesinin beyindeki atomların hareketinden daha büyük olduğunun bilincindedir. Ni­tekim o, <em>nefs-i levvame</em> ile <em>nefs-i emmareyt</em> inanmaktadır. Bunlar ise nefsin iki farklı hâlidir, îlki insanı şerden alıkoyar ve onu hayra sevk eder. İkincisi ise hayra set çekip şerre teşvik eder. Ayrıca nefis, hem meleklerin ilhamına hem de şeytanların vesvesesine açıktır.</p>
<p>Peki&#8230; Ateist materyalist paradigma içerisinde insamn irade­si ve meşieti nerede?</p>
<p><strong>DİLEDİĞİNİ SEÇEMEMEK&#8230; ATEİZM</strong></p>
<p>Ateizmin o efsunlu hâli, ateistlerin söylevlerine göre karan­lıklar vadisinden aydınlığın eteğine, aklını kullanarak geçmeyi ba­şarmaktır. Nitekim ateist, aydın bilinci sayesinde, samimiyet ve kardeşlik ile yoğrulmuş basiretsiz sürülerin dindarlık saçmalığın­dan çıkarak özgür iradesiyle Tanrının varlığını inkâr etmeyi seç­mektedir. O nedenle ateist, seçiminin doğruluğunu ve epistemo- lojik olarak temellendirdiği üstünlüğünü özgür iradeye borçludur.</p>
<p>Müslüman da özgür iradeye borçludur. Zira onun sayesinde inanç tercihinde bulunmakta, hakikati bilinçli bir şekilde seçme erdemine sahip olabilmektedir. Ayrıca imtihan dünyasındaki ahlaki ter­cihlerine doğruluk ve saflık kazandırmaktadır. Buna ek olarak kıya­met gününde yaptıklarının bir karşılığı olacağı düşüncesini, zihinde­ki inana ve azaların ameline uygun olarak makul bir zemine oturtur.</p>
<p>Hepimiz -bazı istisnalar haricinde- neyi yapacağımızı seçtiği­mize, hiçbir zaman ve hiçbir durumda bunlara mecbur olmadığı­mıza inanırız. Lokantada kendi isteğimizle kahve ısmarlayabiliriz yahut da yine tamamen kendi seçimimiz ile bunu yapmayabiliriz, internette dilediğimiz sayfayı açar dilediğimiz yerde geziniriz. Aynı şekilde elimizdeki kitabın herhangi bir bölümünü okumayı da seçebiliriz. Burada bizi yönlendirmesi muhtemel birtakım etken­leri -örneğin yorgunken okuyamamak gibi- inkâr etmiyoruz. Yi­ne kimyanın insan davranışları üzerindeki tesirleri ve bipolar bo­zukluktan muzdarip insanlara verilen ilaçların düşüncelerle etki­leşimini de kabul ediyoruz. Bizim burada karşı çıktığımız husus, kimyayı ve diğer fiziksel etkenleri; insan düşüncelerini, mizacım, iradesini ve eylemlerini açıklayan yegâne unsurlar olarak görmek­tir. Uyarıcılar ve itici güçlerin varlığına rağmen insanın çoğu işinde seçenekler arasında muhayyer olduğu olumlu bir alan bulunduğu­na inanıyoruz. Tabii sarhoşluk ve zihinsel hastalıklar gibi, eylem­lerin bilinçli tercih edilmediği birkaç durum buna dahil değildir.</p>
<p>Özgür irademizi iliklerimize kadar hissetmekteyiz. Hatta bu his, neredeyse bedihi sayılacak kadar karşı konulamaz. Dolayısıy­la biz, hakikat doğrultusunda bir iş yaptığımızda ve bir iyiliği ger­çekleştirdiğimizde mutlu olur, bir kötülüğe bulaştığımızda yahut da yanlış yollara saptığımızda ise endişeleniriz. Aynı şekilde had­dini aşan zalimleri kınamak ve aşırı ihmalkarları da engelleme hu­susunda tereddüt etmeyiz.</p>
<p>Ancak evrenin maddeden ibaret olduğunu söyleyen, onu atomlar, arazları ve harekederine indirgeyen ateist anlayış; özgür iradenin varlığını mahza yanılsama saymaktadır. Çünkü insan biz­zat seçmemekte, bilakis kendisi için seçilmektedir. Mücbir kud- retierin kamçısıyla olması gereken yere sürülmektedir. Tamamen maddeden oluşan varoluş, bünyesinde madde ve enerjiden başka bir şey taşımamaktadır. İnsan da söz konusu varoluşun bir parça­sı konumundadır. O, büyük varoluşun makinesidir. Onun hareket etmesiyle hareket eder ve yine onun hattında iradesiz bir şekilde seyreyler. Bundan dolayı insanın davranışları iradesi dışında ger­çekleşir. Zira o, genlerinin kimyasal özelliklerinin esiridir.</p>
<p>20.üzyılın en önde genel psikologlarından James Hillman, materyalist felsefeyi şöyle ifade ediyor: “Genetik kodum, atadan kalma miraslarım, hayatımdaki acı olaylar ve sosyal kazalar tara­findan yazılmış bir komployu yaşıyorum.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Esasında mezkûr anlayışı ateist biyolog Francis Crick şöyle ifade etmişti: “Sen, sevinçlerin, üzüntülerin, hatıraların, hırsların, kendinle ve özgür irade ile ilgili hislerin&#8230; Aslında bunların hep­si, büyük bir nöron grubu ve bunlarla ilişkili moleküllerin hare­ketlerinden başka bir şey değildir.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Ateist biyolog William Provine, özgür bir canlı varlığının im­kânına dair ateist paradigmanın içerisinde bulunduğu çıkmazın köklerini şu sözleri ile ortaya koymaktadır: “Geleneksel şekliy­le özgür irade, başka bir deyişle zorlama ve korku olmaksızın al­ternatif yollar arasında seçim yapma özgürlüğü, en basit ifadeyle yoktur. Zira hâli hazırda mevcut bulunan şekliyle evrimsel süre­cin, gerçekten bir seçeneğe sahip bir varlık üretmesinin hiçbir yo­lu bulunmamaktadır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>AIexander Rosenberg bütün meseleyi basit bir cümleyle özet­liyor: “Aklın beyinden ibaret olması gerçeği, özgür iradenin yok­luğunu garanti etmektedir. Bu gerçek, fiillerimizi ve hayatımızı tanzim edebilecek herhangi bir tasarıyı ve amacı imkânsız kıl­maktadır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Özgür iradeyi inkâr meselesi, tamamen maddi bir dünyada, rastgele evrimin insana özgür irade veremeyeceğini iddia eden fi­lozof biyologlarla sınırlı değildir. Diğer disiplinlerin ateist dü­şünürleri de bu hususta onlara muvafakat etmektedir. Örneğin ate­ist fizikçi Stephan Hawking, söz konusu düşünürler arasında yer alır. Nitekim o şöyle demektedir: “Davranışlarımız fizik kanunla­rı tarafından yönetiliyorsa, özgür iradenin nasıl işlediğini görmek zordur. Öyle görünüyor ki, biyolojik makinelerden başka bir şey değiliz ve özgür irade de mahza yanılsama.. .”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Fizikçi Alfredo Metere şu sözleriyle meseleyi daha da açık hâ­le getirmiştir. Ona göre kişinin büyük patlamaya, evrenin genişle­mesine ve evrenin nedensellikle bağlı olduğuna inanması; hür ira­denin kendisine alan bulmasına izin vermemektedir. Çünkü böy- lesi bir durumda bütün eylemlerimiz, evrendeki ilk hareketin bi­rer izinden başka bir şey değildir. Öyle ya ilk patlamadan kaynak­lı meydana gelen her şey, söz konusu hareketin ve ona bağlı olarak meydana gelen düşüncenin zorunlu bir yansımasıdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>O hâlde biz, evrenin ilk ortaya çıkışından bu yana cebrin tut­saklarıyız. 13,7 milyar yıl sonra da bugün olduğumuzdan gayrı bir yoldan yürümek de mümkün değildir. Zira evrenin ilk hareketi, her varlığın yeknesak bir şekilde olmasını gerektirmektedir. Biz- ler, daha önceki kozmik olayların, eylemlerimizin ve düşüncele­rimizin kaderine doğru koşmasına direnme yeteneğinden yoksun bıraktığı, zaman taneciklerinin düşmesiyle birlikte onların müte- selsilen hareket eden domino taşlarıyız.</p>
<p>Özgür iradenin varlığını kabul etmeyen ateistler, kendi görüş­lerine destek çıkma adına ampirik bilimi kullanmaktadırlar. On­ların iddialarına göre bilimsel araştırmalar, beynin bir kararı, ki­şi farkına varmadan birkaç saniye önce aldığını ortaya koymuştur.</p>
<p>Oysa bu iddia bilimsel olarak çürütülmüştür.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[9]</sup></a> Esasında bilim bu hususta herhangi bir şeyi kanıtlamış değildir. Dolayısıyla ateist­lerin argümanları yalnızca evrenin maddeliği ve rastgeleliği üze­rine kuruludur.</p>
<p>Ateizmin başat isimleri tarafından dile getirilen söz konusu itiraflardan sonra zorunlu olarak akla gelen iki soru var. Birinci­si: Eğer ateizm en baştan irade ile seçilebilecek bir tercih değilse, niçin bu insanlar bizi ateizme çağırıyorlar? İkincisi: Eğer bizim iman ve küfür arasında bir seçim şansımız yoksa neden Dawkins ve avanesinin kitaplarına ihtiyaç duyalım?</p>
<p>Bu sorulara susmakla mukabele etmeleri haricinde herhan­gi bir cevapları yok&#8230;</p>
<p>Özgür iradenin inkârı, ateistlerin asla durdurma gücüne sahip olamayacağı bir çelişkiler yumağının bidayetidir. Zira özgür irade­yi reddedip cebri müdafaa ederken dahi böylesi bir düşünce hayat­larının her anında karşılarına çıkacaktır. Sam Harris’in <em>Özgür ira­de</em> <u>adını</u> verdiği meşhur kitabında -ki bu eser, başlık-içerik uyumu açısından son yıllarda ateistler tarafından kâleme alınan en başa­rılı kitaptır- özgür iradenin esasında basit bir yanılsama olduğunu ortaya koyduktan sonra, okura dürüstçe sunduğu bu keşfinden son derece memnun olduğu sonucuna ulaşarak okurunu özgür irade ya­nılsamasından kurtulmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya davet etti. Bu bağlamda söyledikleri oldukça manidardır. Hâlbuki Harris’in mutluluğu, tabi olduğu fizikalizm<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[10]</sup></a> ekolüne göre safı ya­nılsamadan ibarettir. Aynı şekilde Harris’in başkasının yanılsama içerisinde olduğuna inanması da safi yanılsamadır. Buna ek olarak bir başkasının bilinçli olarak seçme ve reddetme hakkına sahip ol­duğu düşüncesi de safı yanılsamadır. İşte tüm bu yanılsamalar, fi­ziksel ve biyolojik reaksiyonların mekanik bir etkisinden ibarettir.</p>
<p>Yine bahsi geçen eserinde, kitabı yazma hususundaki katkıla­rından ötürü eşine teşekkür ediyor&#8230; Şaşırtıcı! Burada şaşkınlıkla soruyoruz, Harris neden yazı yazarken oturduğu masasına, klav­yesine, bilgisayarına ya da sandalyesine değil de iradesi ve seçim kudreti olmayan eşine teşekkür ediyor? Nihayetinde bütün bun­lar, kitabın hazırlanmasında emeği geçen iradesiz makinelerdir. O nedenle eşinin, yazarın üzerine oturmadan yazamayacağı sandal­yeden herhangi bir üstünlüğü yoktur.</p>
<p>Ateizmin diğer bir çelişkisi, dini çürütmek için cebri kullan­dığında ortaya çıkmaktadır. Mutaassıp bir ateist olan Jerry Coy- ne şahsi web sitesindeki bir makalesinde şöyle yazmıştır: “Dav­ranışlarımız yalnızca genlerimiz ve çevrelerimiz tarafindan be­lirlenmektedir. Bunun ötesinde başka bir şeyin etkisi yoktur.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[11]</sup></a> Buna ilaveten insanın eylemlerinde zorunlu olduğunu kanıtla­manın aslında dinleri üretmek için kesinlikle kullanılması ge­reken iyi bir argüman olduğunu da belirtmiştir. Zira Tanrı, ka­çınamayacakları bir davranıştan ötürü bir insanı nasıl ateşle ce­zalandırabilir?!</p>
<p>Burada Coyne’ye şunu sorabilirsiniz: Tanrıya ve dine olan iti­razı, akla dayalı bir tavır mıdır? İtirazları, akla anlamak, yanlışla- mak yahut da kınamak için düşünme imkânı sağlayan özgür irade­ye dayanmıyor mu? Esasında mesele, özgür iradeye sahip olmayan bir insanın imtihana tabi tutulmasından çok daha büyüktür. Bila­kis asâ sorun şu ki, özgür iradeye sahip olmayan bir insan beyni, nasıl oluyor da dinleri kötülemek yahut da inkâr etmek için ken­dim hakem tayin edebiliyor?</p>
<p>Richard Rorty, hakikate ulaşma arzusunun Darvvinci bir yol olmadığını açıkça söylediği için Coyne’den daha akıllı sayılır. Biz burada iradesiz bir canlıyla karşı karşıyayız. İradesiz olduğu için de hakikate değil, yalnızca kendisine yönelmiştir. Tabii buna da yö­nelmek denilirse. Özgür irade olmadığı için bilinçli düşünme ye­tisinden mahrum olduğundan dolayı da herhangi bir şeye inan­ması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><em>Özgür iradenin bir yanılsama olduğuna ikna etmeye yönelik her düşünsel çaba, esasında söz konusu iddiaya yazarın kendi iradesiyle ulaşmaktan aciz bulunduğunu ve aynı zamanda muhatabın da o iddia­yı iradesiyle benimsemesinin imkânsızlığını gözden kaçırmak demektir.</em></p>
<p>O <em>hâlde özgür iradeye inanmadan dile getirilen her türlü görüş, tama­men boş söz hükmündedir.</em></p>
<p><strong>YANILGININ EGEMENLİĞİ VE KARANLIK </strong></p>
<p><strong>AYDINLANMA</strong></p>
<p>Önde gelen simalarına göre ateizm nedir?</p>
<p>Batıl inançlara karşı kıyam hüviyetindeki öfkeli devrim&#8230; Dünyayı değiştirmeye yönelik o taşkın arzu&#8230;.</p>
<p>Ancak insan saf maddeden ibaret, nabız atışı ile kan dolaşı­mından ve mazisindeki olayların şimdiye hükmetmesinden başka bir şey değilse, insanın mahiyeti ne oluyor ki?</p>
<p>Böylesi bir durumda devrimin imkânı nedir? Cebrin karan­lık hakikatinde aydınlanma umutları nerede? O hâlde zihinde do­laşan her türlü fikir, hakikat olmadan seyahat eden bir yanılsama değil midir?</p>
<p>Daha da şaşırtıcı olan, bu özgür iradeyi inkâr eden şahısla­rın, ateistlerin başarıları ve fedakarlıklarını iftihar vesilesi addet­meleridir. Dahası onları, realiteye baş kaldırmış ve normlara isyan eden özgür düşünürler (free thinkers) olarak görüyorlar. Onlara göre bu kimseler, yeryüzünde hiç ölmeyecekmişçesine dünya ni­metleri içinde yüzmenin vereceği huzuru terk etmişlerdir. Burada Nietzsche’nin, evini dağın tam yamacına inşa edip basit olandan yüz çeviren <em>süperinsam</em> göklere çıkaran sözlerinden faydalanıyorlar.</p>
<p>Ancak iş felsefi gevezeliğe gelince, ateistler, özgür iradeden yoksunluğumuzu, bizim tıpkı yeryüzündeki diğer şeyler gibi, ken­dimizden menkul hiçbir hususiyete sahip bulunmadığımızı söyler dururlar. Oysa bu, son derece açık ve bariz bir çelişkidir. Hatta bu­nun yanında, Allah’a inananlarla verdikleri mücadelenin mottosu &#8221;inananları hurafelerden kurtarmak” olmasına rağmen ateistlerin de hurafelerden kaçamayacağının apaçık beyanıdır.</p>
<p>Harvard Üniversitesi’nden psikolog Daniel Wegner, <em>Bilinç­li İrade İllüzyonu<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup><strong>[12]</strong></sup></a><sup> <a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><strong>[13]</strong></a></sup></em> adlı kitabında, özgür iradenin mahza yanıl­gı olduğunu ifade eder. Ona göre eylemlerimiz, yalnızca birin­cil fiziksel sebeplere karşı verilen mekanik tepkilerdir. Kendi­siyle yapılan bir röportajda, irade özgürlüğünün daimi bir ya­nılsama olduğunu ve özgür irade hissinin bizi terk eder etmez onu yeniden hissettiğimizi itiraf ediyor. Şöyle söylüyor: “&#8230;bu­nun bir aldatmaca olduğunu bilsen de her seferinde yine bu nu- marayı yutuyorsun. <a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Bizim cebr kisvesinin esiri olduğumuz hakikati ve özgür irade nimetinin tadım çıkardığımız yanılgısı&#8230; Bu hakikat ve yanılsa­ma ikileminden kurtulmanın bir yolu yoktur. Ateistlere göre bun­lar, beraati mümkün olmayan kaderimizi oluşturuyor. Esasında bu durum, dediklerine göre günlük hayatımızda da karşımıza çıkıyor. Örneğin Rodney Brooks, insanın biyomoleküllerle dolu büyük bir deriden başka bir şey olmadığını ve evindeyken çocuklarına şöy­le bir baktığında aklına baskı yaparak onları makinelerden ibaret görebileceğini düşünüyormuş. Ancak biraz yaklaştığında maki­nelermiş gibi davranamadığını ve sevginin istemsizce fışkırdığını dile getiriyor. Nihayetinde iki zıt düşünceyi bünyesinde taşıdığını itiraf ediyor: Seçim ve cebr.<sup>14</sup></p>
<p>Bir noktada çelişkilerle birlikte yaşandığına dair başka bir be­yan da Edward Slingerland’dan gelmektedir:<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[15]</sup></a> “Biz, robot olma­dığımıza inanmak için tasarlanmış robotlarız.” (<em>We are robot* de- s iğne d not t o belitte t hat voe are robot s.)</em> O hâlde özgür olduğumuz yanılsaması, bünyemizin kurtulamadığımız bir parçasıdır.</p>
<p>Peki biz robotsak, gerçekten de robot olduğumuzu nasıl an­layabiliriz? Zira robot dediğimiz şey akledemez, tamamıyla prog­ramlanmış olduğu için sistemine önceden girilmiş bilgiler dışın­da bir çıktı ortaya koyamaz. Bu girdiler da kör tabiatın rastgele bir ürünü ise, çıktılara güvenmenin hiçbir düzlemde olumlu bir kar­şılığı olamaz&#8230; İşte böylece kendimizi, doğal olarak bilinmeyen­leri bildiğini iddia eden ateist düşüncesine göre yeni bir çelişki­de buluyoruz.</p>
<p>Ateist paradigmaya göre bundan bir kurtuluş var mı?</p>
<p>Saul Smilansky cevaplıyor. Dediğine göre özgür iradeye sa­hip olmadığımızın tam manasıyla bilincinde olarak yaşamamızm mümkünatı yok. O nedenle merkeziyetçi, tutarsız yahut da çeliş­kili inançlara tutunmamız icap eder.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Bu bağlamda Dawkins, “Herkes Basel’in Arabasına Vurmayı Bıraksın” adlı makalesinde, çelişkilerle yaşayan bir ateist akim hâl-i pürmelaline dair bir örnek anlatıyor. Dediğine göre Basel adında bir adam, sanki bilinçliymiş ve çalışıp çalışmamayı kendi irade­siyle seçiyormuşçasma arabası çalışmadığında birtakım uyarılarda bulunduktan ve ayağını denk alması için mühlet verdikten sonra ona sertçe vuruyormuş.</p>
<p>Dawkins söz konusu hikayeyi, suçu ne olursa olsun bir suç­luyu cezaya mahkûm eden yargıcın bu hareketine de tıpkı Basel’e güldüğümüz gibi gülmeliyiz, diyebilmek için anlatıyor. Hakika­ten de her iki durumda gülmek isabetli bir tutumdur. Çünkü insan da tıpkı araba gibidir, elinde herhangi bir tasarruf hakkı yok­tur. Dolayısıyla işlediği suçlar da bahsi geçen arabanın çalışma­ması ile eşdeğer olmaktadır. Nitekim arabanın bu eylemi kablola­rının, dışarıdaki havanın, asfaltın ve yolların mekanik bir etkisin­den neşet etmektedir. O hâlde katilin ve tecavüzcünün eylemi de doğduğu yer ile yaşadığı zamanın, ailesinin, okulunun, bulundu­ğu toplumun, izlediği televizyon programının, kahvaltıda yediği şeylerin ve arkadaşlarının mekanik bir etkisidir.</p>
<p>Dawkins makalesini, özgür irade yanılsaması içerisinde yaşa­dığımızı söyleyerek sonlandırıyor: “Nihai olarak bu düzeye ulaş­mamız hatta ve hatta bahsi geçen cinayetlere, arabasına çalışma­dığı için şiddet uygulayan Basele güldüğümüz gibi gülecek sevi­yeye yükselmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ama korkarım ki bu denli aydınlanma seviyesine ulaşmam pek mümkün değil.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Ateist paradigma içerisindeki kimse korkunç kabuslara duçar olur. Birincisi hür iradeye sahip olmamasıdır. Bu durum sahip ol­duğunu iddia ettiği her türlü erdemi ortadan kaldırmakta, hurafe- cilere ve hurafelere karşı ilan ettiği kıyamı hurafe hâline getirmek­te, dünyayı aydınlatmaya yönelik çabalarını beş para etmez kılmak­tadır. Zira özgür irade bir seraptır ve yeryüzünde gerçekliği yoktur.</p>
<p>İkinci kabusu ise, özgür irade serabının, içinden çıkılma­sı mümkün olmayan bir hakikat, olmasıdır. İnsan, hür iradesinin bulunmadığına dair bilincini var gücüyle korumaya gayret etse bi­le. .. Yalan olduğunu bildiği bir şeyi yalanlamaktan acizdir ve idrak ettiği şeyin safi yanılsama olduğuna inanmak zorundadır. İşin en kötü yanı bir ateistin, eylemleri, korkuları, umutları, üzüntüleri ve sevinciyle hayatım bu yanılsamayla yaşamaya mahkûm kalmasıdır.</p>
<p>Ateist kendisinin aydınlatıcı bir ufku olduğunu zannetmekte­dir. Oysa hakikatte bir seraba tutunduğu için hiçbir şey görmeyen, görmediği hâlde kendisini görüyor zanneden bir âmâdır.</p>
<p><em>Yanılgı ateistin kaderidir. Ondan asla kurtulamaz.</em></p>
<p>Dawkins’in bahsi geçen sözünü kabul ettiğimiz takdirde Daw- kins’i ve kitaplarını <em>{Haddini Aşan Tanrı, Tanrı Yanılgısı, Kör Sa­atçi, Dünyadaki En Büyük Geçit Töreni)</em> sıkıca tenkide tabi tutma­mız hatta kınamamız gerekir. Çünkü bunlar, Dawkins’in en ufak bir iradesinin olmadığı aydınlanma arzusu ile yazılmıştır&#8230; Ve ma­alesef Dawkins’in dinlere ilan ettiği savaştan tövbe edip ayağını denk almaşım da ümit edemiyoruz zira “bu denli aydınlanma sevi­yesine ulaşmam pek mümkün değil” sözü ile bizi perişan etmiştir.</p>
<p><strong>ATEİZM DÜNYASINDA SEN NESİN?</strong></p>
<p>Sen düşünmeyen, hissiyattan yoksun, sevmeyen bir şeysin. Hatta aşk dürtülerinin kamçısıyla atan kalbin dahi beş para et­mez. Çünkü bu, içinde gerçek bir duygu taşımayan maddi bir var­lığın mekanik tepkisinden ibarettir. Ondan dolayı kalbi olmadığı için, “aklıselim”bir ateistin karısına seni seviyorum dememesi gere­kir. Bilakis dürüstçe şu cümleleri söylemeli: “Karıcığım, dopamin, beynimdeki kaudat nukleusu doldurdu.” Öyleyse aşk, beyin, hor­monlar ve sinirlerle ilgili sistem dışında kalan bir eylem değildir. Ateist düşünce zaviyesinden bakacak olursak biz sevmeyiz, aşık ol­mayız. Yalnızca içimizdeki kaynayan kimya, aldatıcı bir sevgi şek­linde tezahür ediyor. Biz hakiki sevgiden yoksun yaratıklarız. Sev­gi dediğimiz şey de daha çok kalp denilen bir kas kütlesinin kanı damarlara doğru itmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Özgür iradenin inkârı, tarafları burjuvanın aydınlarından mü­teşekkil, sırf teori boyutuyla sınırlı olarak tartışılan bir sorun değil­dir. Bilakis son derece pratik ve somut sonuçları olan bir düşüncedir. Başka bir ifadeyle kişinin, başkalarına zarar vermenin yanlış bir şey olmadığına inanmasıdır. Zira söz konu eylemin faili iradeden yoksun olduğu için işlediği suçlar, hanesine günah olarak yazılmayacak­tır. Nasıl yazılsın ki? Sonuçta kendi seçimi değildir. İnsan, bilinçli bir seçim olmaksızın, kendini organlarda gösteren bir dizi eylem or­tan koymak için fizyolojik yapıyı kullanan bir makineden ibarettir.</p>
<p><em>PsycMogy Science</em> dergisinde yayınlanan bir çalışmada, fark­lı Amerikan üniversitelerinde çalışan iki araştırmacı, cebr anlayı­şına yoğun bir şekilde maruz kalmış bir grup katılımcı üzerinde yaptıkları deneyle, cebr inancı taşımanın yalan ve ihanet olgusu­nu artırdığını ortaya koydu. Söz konusu araştırmacılar, irade öz­gürlüğü tartışmalarının ciddi toplumsal yansımaları olan bir ko­nu olduğu sonucuna vardılar.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Bahsi geçen husus, uzmanlar tarafından icra edilen farklı de­neyler tarafindan da doğrulandı. Söz konusu deneylerden birisi şu şekilde: Bir grup üniversite öğrencisine, özgür iradenin inkârı­nı savunan bilim a<u>damlarının</u> raporları sunuldu. Akabinde dene­ye katılan öğrencilerden, baharatlı yemeklerden hoşlanmayan bir grup insana yemek servis etmeleri istendi. Ancak buna rağmen ba­haratlı yemekler servis ettiler. Oysa bu öğrencilere, oturan kişile­rin hiçbir seçim şansı olmadan, kendilerine servis edileni yemeye mecbur oldukları daha önceden söylenmişti.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Gray Quinn, konunun hakikatini olumlu bir şekilde özetli­yor (!).“Din Olmasaydı Ne Olurdu” temalı sempozyumda sundu­ğu “Özgür İraden Yok” başlıklı tebliğinde, özgür iradeyi inkâr et­menin büyük bir erdem olduğunu iddia ediyor. Bu erdem ise suç­luluk duygusundan tamamıyla kurtulmak, vicdan azabını yok et­mek ve bencilliğinin eş, aile ve toplum tarafından kınanmayaca­ğı bir düzleme taşımaktır. Zira günahlarınız sizin fizyolojik yapı­nızın bir parçasıdır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>İşte ateist budur. Bir makine olduğuna, özgür iradeden yok­sunluğunu fark eden bilinçli bir makine olduğuna inanın Her ne kadar bilincin, olguyu anlayabilme seviyesine yükselmesi için id­rak eden bir iradeye ihtiyacı olsa da&#8230;</p>
<p>Ateist, iradesi olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya geldiğinde, se­çemeyeceği, hareket edemeyeceği veya tepki veremeyeceği için öz­gür irade miti ile yaşamak zorunda olduğuna inanır. Sonra da top­lumun iradesiz olduğunu bilmesine rağmen ahlaklı toplum çağrı­lan yapar. Bir kötülük yaptığı zaman vicdan azabı çekmesine yol açacak özgür iradesi olmadığını bilmesine rağmen böyle çağrılar­da bulunur&#8230;</p>
<p>Ateist olman demek, bir mit yaratman sonra da onunla bera­ber yaşaman ve senin bu mitine uymayanlara “bilim” kılıcını çek­men demektir. Bütün bunlar da evrenin yaradılışındaki ve vahyin mesajlarındaki hikmeti anlamaktan alıkoyan unsurlardır.</p>
<p><em>Özgür iradeyi reddetmek, materyalist ateizmin zorunlu sonuçların- dandır ve ateistlerin iddia ettiği her türlü ahlaki ile bilişsel erdemi ade­</em><em>me mahkûm eder.</em></p>
<p>Sami Amiri &#8211; Ateizm Kendi Paradigmasıyla Yüzleşiyor,syf:81-94</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[2]</a> Ebü’PAbbâs Takiyyüddîn Ahmed b. &#8216;Abdilhalîm b. Mecdiddîn ‘Abdis- selâm el-Harrânî Ibn Teymiyye, <em>Mecmû&#8217;ul-Fetâvâ &#8211; İbn Teymiyye<sub>y</sub></em> thk. Abdurrahman b. Muhammed b. Kâsım (Medine: yy., 1416/1995). 8/93.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[3]</a> James Hillman, <em>The Soul&#8217;s Code (Ruhun Kodu),</em> (New York, Random House, 1996) s. 6.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[4]</a> Francis Crick, <em>Astonishing Hypothesis: The Scientific Search far the Soul (Şaşırtıcı Hipotez: Ruhun Bilimsel Arayışı</em> ), s. 3.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[5]</a> Alıntılayan: Terence L. Nichols, <em>The Sacred Cosmos (Kutsal Dünya), </em>(Oregon: Wipf and Stock Publishers, 2009) s. 15.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[6]</a> Alexander Rosenberg, <em>The Ateist’s Guide to Reality (Ateistin Gerçeklik Rehberi),</em> s. 195.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[7]</a>        Stephen Hawking, <em>The Grand Design {Büyük Tasarım)</em>, (New York: Ran-</p>
<p>dom Housc Publishing Group, 2010), s. 32.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[8]</a> Alfredo Metere, “Does free will exist in the universe?”, <em>Cosmos Maga­zine,</em> erş. tar. 18 Temmuz 2018. <a href="https://cosmosmagazine.com/science/">https://cosmosmagazine.com/science/</a> physics/does-free-will-exist-in-the-universe-that-would-be-a-no</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[9]</a> Alfred Mele, <em>Free: Why Science Hasrit DisprovedFree Will (Özgür: Bilim Neden özgür iradeyi Çürütmedi?)</em>, (New York: Oxford University Press, 2015), s. 26-39.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[10]</a> Fizikalizm: Bütün varlığın fiziksel tabiata sahip olduğunu ve fiziksel yö­nü olmayan şeyin var olmadığını iddia eden felsefe ekolü.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[11]</a> Jerry Coyne, “Önce again with free will: a question for readers”, htt- ps://whyevolutionistrue.wordpress.com/2016/08/16/once-again-wit- h-free-will-a-question-for-readers/.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[12]</a>      Daniel Wegner, <em>The Illusion of Conscious Will (Bilinçli İrade İllüzyonu),</em></p>
<p>(ABradford Book; İst edition), 2003.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[13]</a> Overbye, Dennis. “Free Will: Now You Have It, Now You Don’t.” <em>The New York</em> January 2,2007..</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[14]</a> Rodney Brooks, <em>Flesh and Machines: How Rohots Will Change Us (Et NasılDeğiştirecek?),</em> (New York: Pantheon,</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[15]</a> Edward Slingerland, <em>What Science Offers the Humanities: Integrating Body and Culture (Bilim Beşeri Bilimlere Ne Sunar: Beden ve Kültürü Bütünleş­tirmek),</em> (Cambridge: Cambridge University Press 2008), s. 281.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[16]</a> Saul Smilansky, <em>Free Will and Illusion (Özgür İrade ve İllüzyon),</em> (Ox- ford: Oxford Press, 2000), s. 187.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[17]</a> Richard Dawkins, “Let’s ali stop beating Basil’s car”.</p>
<p>&lt;<a href="https://www.edge.org/response-detail/11416">https://www.edge.org/response-detail/11416</a>&gt;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[18]</a> Vohs, Kathleen&amp;Jonathan Schooler, “The Value of Believing in Free WiH”, <em>Ptychological Science,</em> Volüme 19-Number 1.2008.49.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[19]</a> Alfred R. Mele, Free: <em>Why Science Hasn’t DisprovedFree Will {Bilim Ne­den Özgür İradeyi Çürütmedi?),</em> s. 4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[20]</a> Jerry Coyne (2015), “You Don’t Have Free WiU”.</p>
<p>&lt; https://www.youtube.com/watch?v=Ca7i-D4ddaw&gt;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/">İslam’da insan nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-insan-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
