<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Suyuti | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imam-suyuti/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 31 Jan 2020 12:43:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Suyuti | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jan 2020 12:43:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Övülen Semâ]]></category>
		<category><![CDATA[İçe Doğan Her Hâtıra İtimat Edilip Edilmeyeceği]]></category>
		<category><![CDATA[İbâha Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Abdal]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Evtâd ve Aktâb]]></category>
		<category><![CDATA[Firavun’un İmanı Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[Hızır’ın (a.s) Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Kişinin Uyanıkken Hz. Peygamber’i (s.a.v) Görmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nücebâ]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Semâ Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Mutlak Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Velayet-Nübüvvet Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23882</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi Yukarıda Allah’ın sıfatıyla sıfatlanma konusu geçti. Bazan bunu işiten ahmak kimse gerçek manada sıfatlanmayı zanneder. Oysa böyle bir şey mümkün değildir. Sadece ismen kullanılır. Bâri‘ olan Allah’ın kendisiyle vasıflandırıldığı manada değil, bilakis kulla alakalı hâdis (sonradan olma) bir manada kullanılır. Kastallânî’nin daha önceki ifadelerinde geçtiği gibi. Dolayısıyla rahîm (sıfatı) mutlak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/">Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-23049 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg" alt="" width="366" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-600x438.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1.jpg 658w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p><strong>1. Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi</strong></p>
<p>Yukarıda Allah’ın sıfatıyla sıfatlanma konusu geçti. Bazan bunu işiten ahmak kimse gerçek manada sıfatlanmayı zanneder. Oysa böyle bir şey mümkün değildir. Sadece ismen kullanılır. Bâri‘ olan Allah’ın kendisiyle vasıflandırıldığı manada değil, bilakis kulla alakalı hâdis (sonradan olma) bir manada kullanılır. Kastallânî’nin daha önceki ifadelerinde geçtiği gibi. Dolayısıyla rahîm (sıfatı) mutlak anlamda Allah ve Allah’ın dışındakiler için kullanılır. Ancak kul için kullanıldığında, kalp inceliği (acımak) manasına gelir ki Allah hakkında bu mana mümkün değildir. Allah hakkında rahmet, zat veya fiil sıfatı olmasının aksine hayra ulaşmak veya onu yapmak anlamına gelir. İmam Gazâlî îhyâ’dû. şöyle demektedir: “İsimler Allah ve Allah’ın gayrisi için mutlak olarak kullanıldığında her ikisi için aynı manaya gelmez. Hat­ ta iştirak bakımından isimlerin en umumisi olan vücûd ismi bile aynı yönde Hâlik ile mahlûku kapsamaz. Allah’tan başka her şeyin varlığı Allah’ın varlığından istifade eder. Bu bakımdan tâbi olan varlık, metbû olan varlığa hiçbir zaman eşit olamaz. Ancak ismin ıtlak olunmasında eşittirler. Bunun benzeri, at ile ağacın cisim isminde ortak olmasıdır; oysa cismiyetin mana ile hakikati ikisinde de birbirinden farklıdır. Bu uzaklık diğer isimlerde daha belirgindir. İlim, irade, kudret v. dğr.), gibi. Bütün bunlarda da Hâlik mahlûka benzemez.”720 İşte şimdi evvelki mesele tamamlanmış oldu. O da hulûl ve ittihâdddan tenzih meselesidir. Bu konuda meseleyi uzattık. Ancak bunda da haklıyız. Çünkü bu mesele ayak kaymalarının (sapmaların) çok olduğu bir husustur.</p>
<p><strong>2. İbâha Meselesi </strong></p>
<p>Bunu da (ibâha meselesini) aynı şekilde hiçbir muteber (sûfî) söylememiştir. Bu ifadeler, yanılgıda bulunan galat ehli kimselere aittir. Onların iddiasına göre, insan fenâ derecesine ulaştığı zaman, kendisinden mükellefiyet (dinî sorumluluk) düşer ve dinen başkaları için haram olan şeyler, kendilerine mubah olur. Bunu söyleyenlerin zındık tâife olduğunu ifade ederek onları rededen Kastallânî’ye ait sözleri daha önce aktarmıştık. Aynı şeyi Ebû Nuaym da söylemiştir. Kadı İyâz da, “Mutasavvıf ve ibâhadan olup, (dinî) emir ve nehiyleri mubah sayan kimselerin tekfiri hakkında icmâ vardır demenin manası budur” demiştir. Konevî, Şerhu ’t-Taarruf ’ta şöyle demektedir: “Sapık ve dalâlet ehli bir tâife, ‘Kul Allah’a vâsıl olduğu zaman artık kendisinden mükellefiyetler de düşer’ derler. Buna gerekçe olarak da şunu ileri sürerler: ‘Çünkü mükellefiyetten maksat, Allah’a yakınlaşmak ve O’na ulaşmaktır. Maksat hâsıl olduğunda vesileye gerek kalmaz.’ Bu da sade küfür olup Allah’ın dinine ittihâdı sokmaktır. Çünkü şu husus, zarureten bilinen bir gerçektir ki insanlardan Allah’a en yakın olanları, onun enbiya ve resûlleridir. Başkalarından daha evla oldukları halde onlardan bile tekellüf kaldırılmadığı icmâen sabittir.”</p>
<p>İmam Gazâlî şöyle demiştir: “Şayet muteber kimselerden biri, bu sözleri sarfederse şöyle tevil edilir: Yani, mükellefiyetlerin zorluğu nefislere ağır gelmekten sâkıt olmuştur. Bunun da manası, ibadetlerden öyle lezzet alır ki artık bunların meşakkat ve zorluğunu hissetmez. Buna Resûlullah’ın (s.a.v) ‘Namaz göz bebeğim kılındımı sözü ile ‘Ey Bilâl bizi onunla ferahlat ’722hadisi delildir.” Şâzelî ile Cüneyd’in tariklerinin bu tür şeylerden uzak ve berî olduğunu gösteren deliller, Cüneyd’in tercüme-i halinde anlatılanlardır. Cüneyd’in ölüm vakti geldiğinde ayakta namaz kılmaktaydı. Secdeye her gittiğinde ayaklarını büküyordu. Ayaklarından ruh çıkıncaya kadar böyle devam etti. Sonra ayaklarını uzatarak namaz kılmayı sürdürdü. Kendisine, “Yan tarafına yatsan daha iyi olmaz mı?” denildi. O, “Şu an, istifade etme anıdır” cevabını vererek bunu reddetti. Son nefesini verinceye kadar bu hali devam etti.</p>
<p>Ebû Abdurrahman es-Sülemî şöyle demiştir: “Dedemden şöyle işttim: Ebü’l-Abbas b. Atâ, Cüneyd (k.s) sekerat halindeyken huzuruna girdi ve ona selâm verdi. Cüneyd selâmım almadı. Bir saat geçtikten sonra selâmına karşılık verdi ve, ‘Beni mazur gör. Virdlerimle meşguldum’ dedi. Sonra yüzünü kıbleye çevirdi, tekbir getirdi ve vefat etti.” Yine (Sülemî) şöyle demiştir: “Abdülvâhid b. Bekir’den işittim dedi ki Muhammed b. Abdülaziz şöyle diyordu: Cüneyd’e (k.s), üzerinde dünyaya ait sadece meyve çekirdeği kadar bir miktar kalmış olan kimsenin durumu soruldu. O, ‘Mükâteb (şartlı âzat edilen) köle üzerinde (sahibine vermesi gereken) bir tek dirhem dahi kalmayan kimsedir’ cevabım verdi.” Şeyh (Ebü’l-Abbas) bize şunu şunu ver diye dua ettiğinde şöyle derdi: “(Allahım!) Bize; tevhid ve şeriat ilmi yaygısı üzere, dünyada ayıplanmayan, ahirette de cezası olmayan bir rızık ver.” &#8221;</p>
<p>(Bununla ilgili olarak) Şeyh Tâceddin Tenvîr&#8217;de şöyle demiştir: “Şeyhin ‘tevhid ilmi yaygısı üzere’ sözünün manası şudur: Yani rızıklandırdığın şeylerde seni müşahede etmem ve bana yedirdiklerinde seni görmem üzere. Bunlarda başkasını görme ve onu mahlûkuna izafe etmem üzere değil.” İşte bu şekilde ehlullah, Allah’la beraber başka kimsenin mülk sahibi olmadığını bildiklerinden, Allah’ın sofrasında kendilerine yedirdiği nimetlerden başka kimsenin sofrasından yemezler. Bununla kalplerinde başkalarını görme duygusu düşmüş olur. Dolayısıyla muhabbetlerini Allah’tan başka hiç kimseye sarfetmez ve sevgilerini O’nun dışında hiç kimseye yöneltmezler. Çünkü, kendilerini lutfuyla duyuranın Allah olduğunu görürler. (Şeyhin) ‘şeriat yaygısı üzere’ sözünün manası da şudur: Mülkün Allah’a ait olduğunu ve O’nun yanında mülk sahibi başka hiç kimse olmadığım bilip bunu da şeriatın zâhirine bağlamadan mutlak anlamda tevhidden bahseden kimse, bununla zındıklık denizine atılmış olur ve bu hali kendisine vebal olarak geri döner. Oysa olması gereken şey, hakikatle teyit edilmesi ve şeriatla da kayıtlı olmasıdır. Çünkü şeriatla kayıtlı olmadan mutlak anlamda hakikatle beraber kullanmak bâtıldır.”</p>
<p><strong>3. Vahdet-i Mutlak Meselesi </strong></p>
<p>Yukarıda Kastallânî’nin bu konuyla ilgili naklini aktarmıştık ki o şöyle demişti: “Şüphesiz ki bu sözler, öncekilerin ilimleriyle uğraşan ve onları sanatlarına dahil eden birtakım mutassavıfa (mutasavvıf geçinen) ile âlemin ve ruhların kadîm olduğunu ve heyûlânın ispatını iddia eden felsefecilerin sözüdür. Tüm bu iddialar, bozuk ve din dışıdır. Bundan Allah’a sığınırız. Felsefeye dayalı tasavvufî bir anlayış geliştirenlerden biri de İbn Sînâ’dır. Bu da kalp körlüğü ve basiretsizliktir. Allah, bunların bozuk akidelerine dayalı bir icraat olmasın diye mantık ve felsefe ile uğraşmayı haram kılan imamlarımızdan razı olsun. Nitekim İbnü’s-Salâh bunu tahlil ederken şunu söyler: ‘Bu, şerir kimselerin içine girdiği bir husustur. Enbiya ve salihlerin efendisi olan Resûlullah’m (s.a.v) sünnetini terkedip, küffar ve dalâlet ehlinin yoluna dayanarak kaidelerini bunun üzerine bina etmek suretiyle salih ve veli kimselerin mertebesine ulaşmaya çalışan kimsenin durumu ne kadar da gariptir. Evet ulaşacak. Ancak (Allah’a değil), sıcak cehennemin kenarına.” Allâme Kırîmî’den şöyle nakledilmiştir: “Onlardan biri rüyasında Resûlullah’ı (s.a.v)gördü ve ona Gazâlî, Fahreddin-i Râzî ve İbn Sînâ’yı sordu. Resûlullah (s.a.v), İmam Gazâlî’yi çok hayırla övdü, Fahreddin-i Râzî için ‘O muâtebdir (kınanmış)’, İbn Sînâ için ise, ‘Beni vasıta yapmadan Allah’a ulaşmak istedi ve yolu kesildi’ dedi.” Dolayısıyla Kuşeyrî Risâlesi vb. muteber eserleri, Şâzelî’nin sözlerini ve Şeyh Tâceddin’in sözlerini tetkik ettiğin zaman, bu türden (şeriata aykırı) tek bir lafız bulamazsın. Şayet söz konusu eserlerde vahdet lafzı geçmişse de bunu tevhid ve Allah’ı vücûd ve vücûda lazım olan şeylerle birlemek anlamında kullanmışlardır. Yoksa bunların iddia ettiği gibi değil.</p>
<p><strong>4. İçe Doğan Her Hâtıra İtimat Edilip Edilmeyeceği Meselesi </strong></p>
<p>Hâtır723 sahibi (olduğunu iddia eden) kimselere bakıldığında, çoğu zaman bu kimselerin şer‘i olan hiçbir şeyi, ne usul ne de furûa bakmadığı (okumadığı) görülmektedir. Genellikle söz sahibi (sûfî) kimselerin ilham için şart koştuğu riyâzeti dahi yerine getirmemiş olan bu kimselerin etrafında toplanırlar. Oysa bu kişi hiçbir şartı yerine getirmemiştir. Bu kimse sonra tüm vesvese ve hâtırlarını ikrar eder, onları derleyip toparlayarak onlara göre amel eder ve bunların hakikat olduğunu söyler. Bunları, şeriat kaideleri ve nebevi hadislerin yerine koyarak, fakihlerin bu zevkten mahrum olduklarını iddia eder. Ah keşke anlayabilsem. Acaba bu kimseye Cebrâil mi (a. s) gelip kendisine gelen hâtırların masum (hatadan korunmuş) ve fakihlerin de bundan perdelendiklerini söylüyor. Oysa tüm bu iddialar, mutasavvıflar dahil tüm kesimlerin icmâı ile yalan ve uydurma şeylerdir. Çünkü gerçek sûfîler, havâtırın masum olmadığını, Kitap ve Sünnet’e havale edilmesi gerektiğini (bunlara uygunsa kabul edilmesini) ve bunlardan önce hâtırla uğraşılmaması gerektiği fikrindeler. Ebû Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: “Bazan kalbime bu kavmin nüktelerinden (hâtır) bir nükte doğar ve günlerce devam eder. Ben bunu Kitap ve Sünnet’ten iki âdil şahide vurmadan itimat etmem.”</p>
<p>Ebû Hafs el-Haddâd da şöyle demiştir: “Fiil ve hallerini her an Kitap ve Sünnet’le tartmayan, içine doğan havâtırı itham etmeyen kimseyi erkeklerin meclisinden saymayın.” Cüneyd şöyle demiştir: “Tarikat, halka kapalıdır. Resûlullah’m (s.a.v) yoluna uyanlar hariç.” Yine şöyle demiştir: “Bu işte (tasavvufta) Kur’an’ı hıfzetmemiş, hadis yazmamış olan kimseye tâbi olunmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz, Kitap ve Sünnet’le kayıtlıdır. Bizim bu mezhebimiz (yolumuz), Resûlullah’ın (s.a.v) hadisleriyle kuvvetlenmiştir.” İmam Gazâlî, İhyâ ’nın “Uzlet Babı”nda şöyle demektedir: “Boynuna farz olan ilimleri öğrenmeye muhtaç olan kişi, bunları öğrenmeden uzlete çekilirse âsi olur. Eğer farz kısmını öğrenir, ilimlere dalmak içinden gelmez ve ibadetle meşgul olmayı daha verimli görürse, o zaman uzlete çekilebilir. Eğer şer‘î ve aklî ilimlerde ilerleme imkânı var ise, öğrenmeden önce uzlete çekilmek çok büyük bir kayıp olur. Bu sırra binaen Nehâî ve başka âlimler, ‘Önce fıkıh öğren sonra uzlete çekil’ demişlerdir. İlim sahibi olmadan uzlete çekilen bir kimse, birçok durumunda vaktini uyku veya bir hevesi düşünmekle ziyan etmiş olur! Gayesi vakitlerini virdlerle değerlendirmektir. (Beden ve kalp ile) yapmış olduğu amellerinde çalışmasını boşa çıkaran ve farkında olmaksızın amelini iptal eden gururun çeşitlerinden bir türlü kurtulamaz. Allah ve Allah’ın sıfatları hakkmdaki inancı vehmettiği zanlardan kurtulamaz. Bu vehmin içerisinde kalbine gelen bozuk düşünce ve inançlardan bir türlü yakayı kurtaramaz. Bu bakımdan birçok durumda şeytana maskara olur. Oysa kendisini ibadet edenlerden görür. Dolayısıyla, ilim dinin esasıdır. Avam ve cahillerin uzlete çekilmelerinde hayır yoktur.”724</p>
<p>“İlhâm Babı”nda da Gazâlî şöyle demektedir: “Ehl-i tasavvuftan bir grup şunu iddia ederek der ki: İlhamın hâsıl olmasının yolu; önce tamamen dünya ile ilişkilerini kesmek, kalbi dünyadan boşaltmak, himmetini aile efradından, malından, evladından, vatanından, amelden, velayet ve nüfuzdan kesmektir. Hatta kalbi öyle bir duruma gelmeli ki o kalpte tüm bu sayılanların varlığı ile yokluğu eşit olmalıdır. Sonra bu kimse nefsi ile bir zâviyede tek başına bulunmalı, sadece farz ibadetlerle revâtip ibadetleri yapmalı, kalbi her şeyden boş olarak oturmalı, himmeti derli toplu olmalı, fikrini Kur’an’m okunmasıyla, Kur’an’m tefsirini düşünmekle bile dağıtmamalıdır. Ne bir hadis yazmakla ve ne de başka bir şeyle fikrini dağıtmalıdır. Bilakis Allah’tan başkasının kalbine gelmemesi hususunda çaba sarfetmelidir. Halvette oturduktan sonra diliyle dâimi bir şekilde ve kalp huzuruyla ‘Allah, Allah, Allah’ demelidir.</p>
<p>Dilinin kıpırdamasını terkedecek bir hale varıncaya kadar ve buna rağmen kelimenin lisanı üzerinde câri olduğunu görünceye kadar bu duruma devam etmelidir. Sonra kelimenin eseri tamamen dilinden silininceye kadar ve zikre devam ettiği halde kalbinde kelimeyi buluncaya kadar bu duruma devam etmelidir. Sonra kalbinden lafzın sûreti, harfleri, kelimenin şekli silinip sadece kelimenin manası kalbinde kalıncaya kadar bu şekilde devam etmelidir. Kelimenin manası kalbinde hâzır, sanki kalpten ayrılmaz bir özellik şeklinde oluncaya kadar bundan önceki durumuna devam etmelidir. Bu hadde varıncaya kadar vesveseleri defetmek suretiyle kendisinin iradesi vardır. Fakat Allah’ın rahmetini celbetmekte ihtiyarı yoktur. Kendisi, yaptığı ile Allah’ın rahmetinin esintilerine açık bir vaziyete gelmiştir. Bu bakımdan kendisine ancak Allah Teâlâ’nın açacağı rahmeti bekleme vazifesi kalır.</p>
<p>Bu raddeye geldiği zaman iradesi doğru, himmeti saf, devamlılığı güzel olduğu takdirde, şehveti kendisini baştan çıkarmadığı, dünya meşgaleleriyle nefsin konuşması kendisini meşgul etmediği zaman hakkın parıltıları kalbinde parlar. Bu parıltılar başlangıçta durmaksızın çakan şimşekler gibi çakar geçer. Sonra tekrar gelir. Bazan da geç gelir. Eğer gelirse durur. Bazan da farklılık gösterir. Eğer durursa durgunluğu uzun sürer. Bazan da uzun sürmez. Bazan benzerleri arka arkaya görünür. Bazan bir çeşidi gelir. Allah’ın veli kullarının bu husustaki dereceleri sayılamayacak kadar çoktur. Nitekim yaratılışları ve ahlâklarının sayılamayacak kadar çok oluşu gibi. İşte bu yol, senin tarafından katıksız bir temizleme, tasfiye, cila, sonra hazırlama ve sadece beklemeye dönüşmüştür. Ehl-i istidlal ve ibret sahiplerine gelince, onlar bu yolun varlığını ve imkânını inkâr etmemiş, az da olsa, insanoğlunun bu büyük hedefe ulaşabileceğini belirtmişlerdir. Fakat düşünürler bu yolu engebeli ve meyvesi geç verilen bir yol olarak görmüşlerdir ve bu yolun bütün şartlarının bir araya toplanmasını uzak görmüşlerdir. Bu derecede dünya ile ilgileri kesmenin hemen hemen imkânsız olduğunu söylemişlerdir. Şayet bu durum meydana gelirse de kalıcı olması, meydana gelmesinden daha uzak bir ihtimaldir. Zira az bir vesvese kalbi altüst eder! Nitekim Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:“Müminin kalbi, karışmak ve kaynamak yönünden fıkır fıkır kaynayan tenceî l . reofeft daha şiddetlidir. ”725 Bir diğer hadis şöyledir: “Müminin kalbi, Rahmân ’ın (kudret)parmaklarından ikisi arasındadır. ”726</p>
<p>Bu mücâhede esnasında bazan mizaç bozulur, akıl fesada uğrar, beden hasta olur. Eğer daha önce ilimlerin hakikatleriyle nefsin temizlenmesi ve riyâzeti gerçekleşmemişse, kalbe birtakım bozuk hayaller yapışır, uzun bir müddet nefis bunlara gönül verip mutmain olur. Bunların sökülüp atılması da ömür boyunca mümkün olmaz. Nice sûfî bu yolu seçmiştir. Sonra bir hayalin içinde yirmi sene kalmıştır. Eğer bu sûfî daha önce ilim öğrenmiş olsaydı, derhal bu hayaldeki karışıklık kendisine görünecekti. Bundan dolayı öğrenmek yoluyla iştigal daha kuvvetli ve hedefe daha yakındır. Düşünenler ve ibret alanlar şunu da söylemişlerdir: Nitekim sûfîlerin bu yolu takip etmeleri, tıpkı insanoğlunun fıkhı öğrenmeyi terkedip, ‘Allah’ın resûlü de fıkıh öğrenmedi, vahiy ve ilham vasıtasıyla dersleri tekrar etmeksizin, kitapların kenarlarına haşiye ve ta‘likler yazmaksızın fakih oldu. Bu bakımdan çoğu zaman riyâzet ve devamlılık beni de peygamberin vardığı gibi fıkha vardırır’ demesine benzer. Kim böyle zannederse, o nefsine zulmetmiş, ömrünü boşuna geçirmiştir. Hatta böyle diyen bir kimse çalışma ve ziraat yolunu, gizli hâzinelerden birine rastlayacağı ümidiyle terkeden bir kimseye benzer. Çünkü gizli hâzinelerin birine rastlamak mümkünse de cidden uzak bir ihtimaldir. İşte bu kimsenin hali de böyledir. Düşünürler derler ki: ‘Her şeyden önce âlimlerin tahsil ettiği ilmin tahsili gerekir. Onların söylediklerini anlamak lazımdır. Bunu tafsil edip anladıktan sonra, diğer âlimlere keşfolunmayan bir rahmeti beklemekte herhangi bir sakınca yoktur. İlim tahsilinden sonra keşfe nail olması umulur.”727 * İmam Gazâlî’nin sözleri burada sona erdi.</p>
<p>Kastallânî şöyle demiştir: “Hiç şüphesiz bu kavmin (sûfîlerin) ilmi, önceden işledikleri amelleri sonucu kendilerine bahşedilen birtakım mevâcid728 (hal ve makamlar) ve gerçekleştirdikleri amellerden tevârüs eden (miras kalan) hallerdir. Amellere vâris olanlar ancak hallerini düzeltenlerdir. Bunun da en başta geleni, çok ince şüphelere ve gizli yönlerine fazla dalmadan, Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihînin yolu üzere fıkıh ve usûlü’d-dînden müteşekkil olan şeriat ilimlerini öğrenmektir. Bunlardan kâfi derecede bilgi hâsıl olunca, öğrendiğini kullanır ve gücüne göre himmeti bulur. Bu durumda ona ilk lazım gelen şey, nefsin âfet ve illetlerini, nefse dışardan karışan şeyleri ve zayıflıklarını öğrenmek ve bu suretle ahlâkını süsleyerek dünya fitnelerinin kapışma ve şeytanın tuzaklarına set çekmek ve bunlardan sakınmaya çalışmaktır. Allah’ın hakkında,  “Hikmet verilene ise çok büyük bir hayır verilmiş demektir ”129 emir buyurduğu en yüce hikmet ilmi işte budur. Böylece nefis, bu hallere ve vazifelere alışıp, sert ve katılıktan dönüp ahlâkı, tabiatı yumuşayınca ve zahiri temizlenip bâtını da saflaşınca, artık havâtırlarını (kalbe doğan şey)murakabe etmeye ve sırlarını tasfiyeye (saflaştırma) sâlikin gücü yeter. İlm-i ma‘rife diye tabir olunan işte budur. îbare lisanı bundan bahseder ve bundan sonra ilm-i işaret olarak vasıflanan havâtır, mükâşefe, müşahedat ilimleri gelir. Bu ilim, zikredilen meşhur ilimlere iştirak ettikten sonra artık sûfîliğin hususiyetlerinden olmuş olur.</p>
<p>Bu ilme işaret ilmi denilmesinin sebebi, ibare lisanının bundan bahsetmekten kısır kalmasıdır. Zira bu ilim; zevk, menziller ve mevâcid ilmi olup söyleyenin ibaresine münhasır olmaz. Ancak faydalanan kimsenin lisanında cereyan eder ve söyleyene bir talimdir. Nitekim Said b. Müseyyeb’den naklen gelen hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ilmin bir çeşidi de vardır ki gizli hâzineye benzer. Onu marifetullah ehlinden başkası bilmez. (Marifet ehli o ilimle) konuştuğu zaman, Allah ’tan gafil olanlardan başkası inkâr etmez. ”730</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî şöyle demiştir: “Havas derecesine ulaşıp, uzlet halinde sana ilham ve keşf yoluyla ilme benzer birtakım vesveseler (vehim gibi) ârız olduğunda sakın bunları (hemen) kabul etme. Önce Kitap ve Sünnet’e müracaat et. Bil ki sana ârız olan şey, şayet bizâtihi hak ise ve sen de ondan Kitap ve Sünnet ile hakka döndüysen bu konuda sana bir itâb olmaz. Çünkü sen, ‘Allah boynuma Kitap ve Sünnet yönünden günah işlememe yükü yüklemiş, keşf, ilham ve müşahede yönünden değil’ diyorsun. Bu durumda ilham yoluyla gelenleri kabul edersen nasıl olur? îlham yoluyla gelen bilgiyi Kitap ve Sünnet’e vurmadan kabul etme. Şayet Kitap ve Sünnet’le karşılaştırmadan ilhamı kabul etmezsen, tevehhüm yollu vesveselerde bir sakınca olmaz. Rabb’inden sana bir basiret verilinceye kadar bu kapıyı (hal) muhafaza et. Bunu şâhid ve beyyine takip eder. Bu ikisinin olduğu yerde hata ve şüphe olmaz. Allah’a hamdolsun.”</p>
<p><strong>Firavun’un İmanı Konusu </strong></p>
<p>Kavmin (sûfîlerin) kitaplarıyla meşgul olanlardan biri, zâhirî manasından hareketle bu kitaplarda Firavun’un iman üzere öldüğünün söylendiği vehmine kapılmış ve, “İnsan hakkında hüsnüzan esastır” demişti. Buna karşılık ben ona, “Kur’an’ın, aleyhine şahitlik ettiği bir kimsenin lehine mi şahitlik ediyorsun?” dedim. Adam “Kur’an’da (Firavun’un) imanına delalet eden d^S\ JU İman ettim dedi ’731 ifadesi var”dedi. Ben, “Bu lafzî (söylenmiş) bir hikâyedir. Burada imanına şehadet eden bir şey yoktur. Bu tür zamanlarda (yeis anında) imanı telaffuz etmek fayda sağlamaz. Nitekim Allah Kur’an’da ‘(Dediler ama), hışmımızı gördükleri (yeis anı) zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildimı buyurmuştur” dedim.</p>
<p>Adam, “Firavun’un cehennemde olduğuna dair Kur’an’da (açık) bir beyanat yoktur” dedi. Ben, “Bu konuda Allah şöyle buyurmuştur:  ‘Tıkın Firavun ailesini en şiddetli azaba! (denilir),&#8217;’,733 dedim.</p>
<p>Adam, “Ailesini zikretmiştir. Firavun’u değil” cevabını verdi.</p>
<p>Söyledikleri sırf cehalet olduğu halde yine de Allah’ın şu âyetiyle cevap verdim:  “Kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları suya götürür gibi ateşe götürecektir. ”734</p>
<p>Adam, “Onları (kavmini) ateşe götürecek ancak kendisi geri dönecek” cevabını verdi.</p>
<p>Ben, “Allah en büyük olandır dedim. Bu iddialar, kendisini ilgilendiren şeyleri terkedip başkasıyla uğraşana verilmiş bir âfettir. Şayet bu kimseler, kalplerinde şer‘î ilimler ile âdab-ı seniyye parlaymcaya kadar, aziz Kur’an’m tefsirini ve Resûlullah’m (s.a.v) hadislerini okumuş olsalardı, Firavun’un küfürde olduğunu ilme’l-yakîn olarak bileceklerdi. Hatta bu konuda Kitap ve Sünnet’te vârit olmuş olan nassı inkâr etmiş olacağından, Firavun’un iman üzere gittiğini iddia edenin de küfrüne hükmedeceklerdi.</p>
<p>Bu sözlerin sahibi (İbnü’l-Arabî) onların (zâhiren) anladıkları manayı kastetmemiştir. O, Firavun’un kıssasını sadece nefse bir misal olmak üzere anlatmıştır. Zira Firavun, tüm delil ve öğütleri kulak ardı etmiş ve haddi aşmasından, kibrinden asla dönmemiştir. Tâ ki ölüm anma kadar. Öleceği sırada iman kelimesini ifade etmesi ihtar edilmiş, o da zilletten (emre) itaat etmiştir. İşte nefis denen şey böyledir. Mevi‘ze ve uyarı ile yola gelmediği zaman, ilacı iman&#8217; etsin diye onu mücâhede denizinde boğmaktır. Muvaffakiyet Allah’tandır. Buradan sen de anladın ki sülûke giren bir kimsenin bu kitapları okuması gerekmez. Ona lazım gelen şey; sünneti, fıkhı önce öğrenip sonra bunlarla amel etmek; nefis mücâhedesi ve nefsi güzelleştirmektir. Yardım istenecek olan Allah’tır.</p>
<p><strong>Velayet-Nübüvvet Meselesi </strong></p>
<p>Velayet derecesinin, nübüvvet derecesinden daha üstün olduğunu söylediği iddia edilen bir kısım sûfîler eleştirilmiştir. Böyle bir iddia kesinlikle küfürdür. Ancak bu sözden (sûfîlerin, velayet nübüvvetten üstündür, sözünden) onların anladığı zâhir mana kastedilmemiştir. Bilakis, açıklayacağım üzere bu sözün tevili vardır. Tevile dayanmakla beraber böyle bir söz şâz ve merdûddur. Bunu da az bir kesimden başkası söylememiştir. Söyleyen de reddedilmiştir. Bu sözün tevili, Şeyh Alâeddin el-Konevî’nin Şerhu ’t-Taarruf&#8217;ta ifade ettiği şu sözlerdir: “Nübüvvet ile risalet arasında mutlak bir umumluk ve hususluk olduğu gibi; velayet ve nübüvvet arasında da mutlak olarak umum ve hususluk vardır. Her nebî velidir. Ancak aksi olmaz (her veli nebî değildir). Nebîlik asla velilikten ayrılmaz.” Bu sözlerin sahibi şöyle diyor: Nebinin velilik yönü, (yine) kendisinde bulunan nübüvvet yönünden daha üstündür. Zira (nebinin) velayet yönü Hakk’a, nübüvvet yönü ise halka dönüktür. Bundan, mahzurlu olan bir mananın anlaşılmasını gerektirecek bir durum yoktur. Aksi halde yukarıda anlaşıldığı gibi nebî ile veli farklı kimseler olsa, velinin nebîden üstün olması (gibi bir durumun ortaya çıkması) gerekir. Oysa böyle bir durum mevcut değildir. Dolayısıyla, nebîde velayete ilave olarak nübüvvet de vardır ki makam olarak o, daha üstün, övgüye daha layıktır.</p>
<p>Elbette burada nebîlikle başkasının makamı arasında bir münasebet kurulmuyor. Bu sözün benzeri, İbn Cemâa’nın Cem‘u ’l-Cevâmi‘in şerhinde Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’dan naklettiği ‘Nübüvvet makamı, risalet makamından daha faziletlidir’ sözüdür. Bunu da nübüvvet amel makamıdır ve Allah’la alakalıdır; risalet ise tebliğ makamıdır ve halkla alakalıdır tezinden hareketle söylemiştir. Hem sonra bu sözden hareketle, nebinin, resülden üstün olduğunu söylemek gerekmez. Zaten nebî olmayan, resûl olamaz ki böyle bir üstünlük gereksin. Bilakis resûlde, nübüvvetin yanında risalet de vardır. Kendisinde iki makam bir arada bulunduğu için kesinlikle nebîden daha üstündür.</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Abbas el-Mürsî, Ebû Yezîd’in, “Bir denize daldım ki pnbiya onun sahilinde duruyordu” sözü için şöyle demiştir: “Şüphe yok ki Ebû Yezîd bu sözüyle zafiyet ve aczini şikâyet etmiştir. Onun muradı şudur: ‘Enbiya tevhid denizine daldı ve öbür tarafta boğulma sahili üzerinde durup halkı ona dalmaya davet ediyorlar. ’ Yani şayet kâmil olmuş olsaydım, ben de onlar gibi öbür tarafta dururdum.”</p>
<p>Şeyh Tâceddin İbn Atâullah (bunun üzerine) şöyle demiştir: “Şeyhin, Ebû Yezîd’in kelâmına getirdiği bu yorum, Ebû Yezîd’in bulunduğu makama layık olan bir yorumdur. Çünkü o, şeriat prensiplerine kemal-i edeble uymak ve yerine getirmekle meşhurdur. Hatta kendisine bir adamın veli olduğu söylendi. O da bu adamı ziyarete gitti ve mescidde oturarak onu beklemeye başladı. Derken (veli olduğu söylenen) adam çıktı ve mescidin duvarına tükürdü. Bunun üzerine^ Ebû Yezîd adamla görüşmeden çıkıp gitti ve şöyle dedi: Şeriat âdabı hakkında bu adama güven olmaz. Allah’ın esrarı konusunda nasıl güvenilsin?” Yine şöyle demiştir: “Allah’la beraber istikamet üzere olan ekâbirden sudûr edip de inkâr edilen tüm söz ve fiilleri, istikamet üzere bulunduklarını ve tariklatlarmın güzel olduğunu bildiğimizden tevil ederiz. Nitekim, ‘Bir müslümanın söylediği bir kelimeyi (tevil ederek) hayra yorabildiğin sürece, sakm şer (kötü) sayma’ denilmiştir.” Şeyh Ebü’l-Abbas da şöyle demiştir: “Evliyanın, enbiyadan aldıkları hisse, içi bal dolu bir tuluma benzer ki bu tulumdan bal sızar. İşte tulumun içindeki bal enbiyanın, ondan sızan kısmı da evliyanın payıdır.”</p>
<p>Şöyle devam etmektedir: “Aynı şekilde enbiya, eşyanın hakikatine muttali olur. Evliya ise hakikatine değil, misaline muttali olur.” Bundan dolayıdır ki Resûlullah (s.a.v), Hârise’ye imanının hakikatini sorduğunda, Hârise, “Sanki cennet ehlini seyreder gibiyim”735 dedi de, “baktım” demedi. Konevî’nin bu konudaki sözlerine gelince, nübüvvet hakkında söz söyleyenler arasında enbiyanın üstünlüğü hakkında bir ihtilaf bilmiyoruz. Velinin üstün olduğunu söylediği iddia edenlerin bu sözleri o ve başkaları tarafından (yukarıdaki gibi) tevil edilmektedir. Çünkü kesinlikle her nebî (aynı zamanda) velidir. Nebî aynı zamanda veli olmakla beraber, velilik yönü, nebîlik yönünden daha üstündür. Çünkü nebînin velayeti Hakk’ a, nübüvveti ise halka bakar. Mutlak anlamda bu görüşte hoş olmayan bir yön olduğu da gizlenemez. Taarruf sahibi şöyle demiştir: “Enbiyanın beşerin en üstünü olduğu ve her ne kadar kadri yüksek, hatırı büyük, derecesi üstün olsa dahi, beşer içinde enbiyaya fazilet bakımından denk ne bir sıddık ne bir veli ne de başka bir kimse olmadığı hususunda icmâ oluşmuştur.”</p>
<p>Bunun için Konevî şöyle demiştir: “Taarruf sahibi bu sözleriyle, velinin nebîden daha üstün olduğunu iddia eden dalâlet ehli bir tâifeyi reddetmeyi murat etmiştir. Böyle söylemek (velinin nebiden daha üstün olduğu) tahkik ehline göre ilhâd, dalâlet ve küfürdür. Böyle bir şeye tamamen zındık ve dalâlette olduğuna hükmedilmiş olanlardan başkası inanmaz. Evet, velayetin, nübüvetten daha üstün olduğu sözü, bir kısım müteahhirîn tarafından dile getirilmiştir. Bunlar hakkında da hüsnüzanda bulunulmuş ve bununla tek başına velayetin yine tek başına nübüvetten daha üstün olduğunu kastedilmediği; nebîde (velayet ve nübüvvet) olmak üzere iki sıfat olduğu (kendisindeki velayet sıfatının, nübüvvet sıfatından daha üstün olduğu şeklinde) ifade edilmiştir. Bununla ilgili yukarıda anlatılanları hatırla.”</p>
<p><strong>Kişinin Uyanıkken Hz. Peygamber’i (s.a.v) Görmesi </strong></p>
<p>Sûfîlerin eleştirilen görüşlerinden biri de uyanıkken Resûlullah’ın (s.a.v) görülebileceği iddialarıdır. Bu görüş, inkâr edilemeyecek bir husustur. Şeriat imamlarından İmam Gazâlî ile Yâfıî, bunun mümkün olduğunu ve vuku bulduğunu söyleyenlerdendir. Kurtubî’nin sözlerinde de bunun mümkün olduğuna dair işaretler vardır.</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî, uyanık haldeyken Resûl-i Ekrem’i (s.a.v) gördüğünü söylemiş ve bunu Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’a iletmiş ne şeyh ne de çağdaşı olan herhangi bir âlim onu yalanlamıştır. Bu konuda ben de bir kitap yazdım.736 Bundan dolayı burada fazla detaya girmeyi uygun bulmuyorum. Evet bu hususta bilerek ve imtihan ederek iddiacı yalancı kimseden kaçınılmalıdır. Bunlardan biri, bir defasında böyle bir iddiada bulundu. İmtihan etmek için biri onunla bir araya geldi ve imtihan etti. Bu kimseyi bâtıl alametlerinin kapladığını, yüzünde yalanın belirdiğini gördü. Sonra adamlardan biri (bu kimsenin yalanını) teyit edici olarak Resûlullah’ıgördü. Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle diyordu: “Bu, falan kimsedir. Söyledikleri bâtıldır. Bundan sakınsın. ” Sonra Allah bu kimsenin durumunu bâtıl ehli gibi yaptı.</p>
<p><strong>Hızır’ın (a.s) Durumu </strong></p>
<p>İlk dönemlerden itibaren sûfîlerin; Hızır’ın (a.s) durumu ile ilgili görüşleri, onunla buluşmaları ve hayatta olduğuna dair fikirleri eleştirilmiş ve reddedilmiştir. Bunu inkâr edenlerden biri de, İbnü’l-Cevzî’dir (v. 565/1170). İbnü’l-Cevzî bu konuda, “Şayet (Hızır) hayatta olsaydı, mutlaka Resûlullah (s.a.v) ile buluşurdu. Şayet Resûl-i Ekrem ile buluşmuş olsaydı bu vârid olurdu” demiştir. İnsanlar bunu inkâr edeni reddetmiştir. İbnü’s-Salâh da şöyle demiştir: “Ulema ve sülehanın çoğuna göre Hızır (a.s) hayattadır. Bunu inkâr eden bazı muhaddisler istisnadır.”</p>
<p>İmam Nevevî de Şerhu’l-Müslim&#8217;de, “Ulemanın cumhuruna göre Hızır (a.s), hay (hayatta) ve mevcuttur. Ehl-i salah, ehl-i marife ve sûfîler arasında bu hususta ittifak vardır” demiştir. Bu husuta birçok kimse kitap yazmıştır. Bu konu hakkında son olarak kitap yazanlardan biri de İbn Hacer’dir. Hızır’ın (a.s), Resûlullah (s.a.v) ile buluştuğuna dair birtakım hadisler de vârit (gelmiş) olmuştur. Bu hadisler her ne kadar zayıf da olsalar, tariklerin (hadislerin geliş yolu) ve haberlerin çok oluşu, onları kuvvetlendirmektedir. Hızır’ın (a.s) Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) vefatında sahabeye taziyede bulunması, Ali’nin (r.a), “Bu Hızır’dır (a.s)” demesi, bunun karşısında sahabenin sükût etmesi bir nevi icmâ sayılır. Ömer İbn Abdülaziz ile buluşmasına dair kısanın isnadı sahihtir.</p>
<p>Onun hakkındaki haberler çoktur.</p>
<p><strong>Abdal, Nücebâ, Evtâd ve Aktâb Meselesi </strong></p>
<p>Alimlerden bir kısmı sûfîlerin, abdal, nücebâ, evtâd ve aktâba dair görüşlerine karşı çıkıp, bu konuda hadiste bir asıl mevcut değildir diyerek eleştirmişlerdir. Durum dedikleri gibi değildir. Bu konuda hadisler ve haberler gelmiştir. Ben bunları bir kitapta topladım.737 Dolayısıyla burada bu konuda lafı uzatmayacağım. Ariflerin Sözlerinde Cebre Varan Hususlar Konevî şöyle demiştir: “Kendilerinde ihtiyar ve fiili nefyetmeleri sebebiyle bazı âriflerin sözlerinde bazan cebir varmış vehmi hâsıl olmaktadır. Kendilerinden.değil, Allah’tan gelene nazar etmeye (her şeyi Allah’tan bilmeye) gark olmalarından dolayı, böyle bir şeyi düşünmemeyi murat ederler.”</p>
<p><strong>Ruh Meselesi </strong></p>
<p>Sûfîlere yöneltilen eleştirilerden biri de ruh hakkındaki görüşleridir. Bilmiş ol ki onlar bu hususta üç gruba ayrılırlar.</p>
<p><strong>Birinci grup:</strong> Edeben, bu konuya dalmaktan kendilerini alıkoymaya rıza gösterenler. Bu da Cüneyd’in yoludur. Cüneyd şöyle demiştir: “Ruh Allah’ın kendi ilmi için ayırdığı ve buna halkından kimseyi muttali kılmadığı bir şeydir. ‘De ki: Ruh Rabb ’imin emrindendir ’738 buyurduğu için mevcut bilgiden fazlasıyla konuşmak câiz olmaz.”</p>
<p><strong>İkinci grup:</strong> Bu konuda Sühreverdî; insanların ruh hakkında konuştuklarını, oysa evla olanın bu konudan uzak durmak, Resûlullah’m edebiyle edeplenmek olduğunu ifade edip, Cüneyd’in sözlerini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu konuda insanların Allah’ın kelâmına uygun düşen teviller yaparak söz söylemeleri câiz olur. Şöyle ki tefsiri haram, konudan kopmamak şartıyla uygun tevil ise câiz kılınmıştır. İşte ikinci fırka bunlardır.</p>
<p><strong>Üçüncü grup:</strong> Üçüncü grup, şâz kalmıştır. Bunlar sözü ruhun kadîm olduğunu söylemeye kadar götürmüşlerdir. Bu, felsefecilerin kışkırtmasıdır. Bundan Allah’a sığınırız. Bunlardan biri ibareleri güzelleştirerek, “Ruh mevcut ve yücedir. Onun muhdes (sonradan olma) veya kadîm olduğu söylenemez” demiş ve cüz’î ruhların bu yüce ruhtan daha parlak ve ince olduğunu iddia etmiştir. Bu görüş de aynı şekilde bâtıldır. Bu konuda Konevî şöyle demiştir: “Müteahhirînin ibarelerinden bundan daha fazlası da yer almıştır. Hak olan şudur: Kadîm olan, Allah Teâlâ ve sıfatlarıdır. Bunun dışında kalan tüm ruh, cesetler ve başka şeylerin tamamı hâdistir (sonradan olma).” Ben derim ki bu faslı iyi öğren ve cidden muhkem kıl. Sonra ruhun muhdes (sonradan yaratıldığı) olduğuna inan ve bunu zihninde defalarca tekrarla. Tâ ki bu fikir senin etine ve kanına karışmcaya kadar. Seni aldanmaktan ve hurafe olan bir sözü kabul etmekten sakındırırım. Çünkü müteahhirîn ve diğerlerinden, çoğunun ayak kaymaları buradan meydana gelmektedir. Muvaffık kılan Allah’tır.</p>
<p><strong>Semâ Meselesi</strong></p>
<p>Semâa gelince, şayet aletler eşliğinde yapılmazsa, bizim mezhebimize göre haram değildir. Bunda inkâr edilecek bir durum da yoktur. Her asırda her mezhepten imamlar semâda hazır bulunmuşlardır. » Hafız Muhammed b. Tâhir el-Makdisî senediyle beraber Mus‘ab b. Zübeyr’den şöyle nakletmiştir: “Mâlik b. Enes’in meclisindeydim. Ebû Mus‘ab kendisine semâ meselesini sordu. Bunun üzerine Mâlik, ‘Bizim beldemizde bulunan ilim sahipleri buna karşı çıkmıyor ve bundan geride kalmıyorlar. Semâı, cahil veya kaba tabiatlı bir Iraklı nâsikten başası inkâr etmez’ cevabını verdi.” Yine aynı şekilde senediyle beraber Salih b. Ahmed b. Hanbel’den yapılan nakilde (Salih b. Ahmed’in) semâı sevdiği, bir adamı hazır bulundurduğu ve bu adamın terennüm ettiği ve babasının da dinlediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>İbn Tâhir de şöyle demiştir: “Kardeşimiz Ebû Muhammed et-Temîmî şöyle dedi: Şerîf Ebû Ali Muhammed b. Nasr b. Ebû Musa el-Hâşimî’ye semâ meselesini sordum. Şöyle cevap verdi: Bu konu hakkında ne diyeceğimi bilmiyorum. Ancak 380 senesinde Hanbelî şeyhlerinden biri olan şeyhimiz Ebü’l-Hasan Abdülaziz b. Hâris et-Temîmî’nin evinde arkadaşları için verdiği bir davette hazır bulundum. Bu davete Mâlikî şeyhlerinden Ebû Bekir el-Ebherî, Şâfiî şeyhlerinden Ebü’l-Kasım ed-Dârî, ashâbü’l-hadîs şeyhlerinden Ebü’l-Hasan Tâhir b. Hüseyin, zâhid şeyhlerden Ebü’l-Hasan b. Sem‘ûn, mütekellim şeyhlerden Ebû Abdullah b. Mücâhid ve arkadaşı Ebû Bekir el-Bâkıllânî de katılmıştı. Hatta (o kadar âlim vardı ki) orada bulunanlar, şayet bulundukları evin damı yıkılıp üzerlerine çökse, bir sene boyunca Irak’ta fetva verecek kimse kalmaz dediler. (İşte bu kadar âlimin bulunduğu o davette) sesi güzel bir adam vardı. Ona bize bir şeyler oku diyorlardı. Adam (şu sözleri) söylüyor, onlar da dinliyorlardı:</p>
<p><em>‘Parmakları, bir kâğıdın ortasına, </em></p>
<p><em>Solukla değil, kokuyla bir mektup yazdı. </em></p>
<p><em>Çekinmeden beni ziyaret et sana feda olayım </em></p>
<p><em>Zira bana olan sevgin insanlar arasında duyulmuş, diye. </em></p>
<p><em>Sevgilinin mektubunu sunan kimseye sözüm, </em></p>
<p><em>Beni bekle, baş üstünde değil, iki göz üstünde sana geleyim, oldu. </em></p>
<p>İbn Tâhir, “Kendisine iktida edilen imamlardan olup da semâ dinlemenin mubah olduğunu söyleyenlerin sonuncusu Şeyh Ebû İshak eş-Şîrâzî’dir. O ise vera‘ (takva), zühd ve zâhidliği ile gizlenemeyecek kadar (önemli) bir makamda idi” demiştir.</p>
<p>Beyhakî de Şuabü’l-İmân’da şöyle demiştir: “Kardeşim Abdurrahman Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’ye okudum. Şöyle cevap verdi: ‘İmam Ebû Sehl Muhammed b. Süleyman’a semâ meselesini sordum. Dedi ki: ‘Semâ, hakâik ehli için müstehap, vera‘ ehli için mubah, fısk ehli ve eğlence olsun diye yapanlar hakkında da mekruh sayılır.”</p>
<p>Konevî, Taarruf un şerhinde şöyle demiştir: “Müteahhirînden; Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm, Şeyh Takıyyüddin İbn Dakîkul‘îd ve İslâm imamlarının âlimlerinden başka kimseler de bazan semâda hazır bulunmuşlardır.”</p>
<p>İsnevî Tabakâtta, “Şeyh Tâceddin b. Ferkâh, sertıâı seviyor ve semâda hazır bulunuyordu” demiştir. Aynı şekilde Kutbüddin el-Kastallânî de semâı iyi görenlerdendi. Mâverdî, el-Hâvf de, “Abdullah b. Cafer b. Ebû Tâlib, gmâyı (nağmeli söz/şarkı) çokça dinleyenlerdendi. Bunun için câriyeler satın alırdı” demiştir. Durum böylece tayin edilip karara bağlanınca, şu hususların bilinmesi gerekecektir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bu anlattıklarımızdan, semâ halinin kemal bir hal olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Buna dair Cüneyd şöyle demiştir: “Semâ talebinde bulunan bir mürid görürsen, anla ki onda hâlâ tembellik eseri vardır.” Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin tarikatında semâ yoktu.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Konevî şöyle demiştir: “Bahsettiğimiz ruhsat, semâm çok fazla yapılmadığı durum için söz konusudur. Ancak semâı âdet ve alışkanlık haline getirip vaktinin çoğunu bununla geçirmek zemmedilmiştir.” İmam Gazâlî böyle tayin etmiştir. Buna da kalp ferahlansın diye genişlik tanındı. Zira bazan mubah olan şey, nefsi sakinleştirme niyetiyle yapıldığında sırf ibadet olur. Nitekim Ebü’d-Derdâ, “Nefsimi bazan bâtıl bir şeyle dinlendiriyorum. Böylece Hak (bir şeyi) yapmamda yardımcı oluyor” demiştir.</p>
<p>Avârif739 müellifi de, “Nitekim devamlı Allah için çalışan âbidlerin istirahat etmesi ve amele ara vermek suretiyle nefislerin birtakım ihtiyaçlardan faydalanması için bazı vakitlerde namaz kılmak mekruh kılınmıştır” demiştir.  Sühreverdî’nin Avârifü ’l-Maârif adlı eseri kastedilmektedir (Mütercim).</p>
<p>Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, “sadık” için şöyle demektedir: “Sadık kimsenin; cehli ilmini, bâtılı hak duygusunu, dünyası ahiretini artırmaya vesiledir.” Bu manadan olmak üzere, Resûlullah’a (s.a.v) kadınlar sevdirilmişti ki (Resûlullah), şerefli nefsinin hukukunu temiz yerden karşılamış olsun.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Avârif müellifi (Sühreverdî) şöyle demiştir: “Semâ yoluyla fitneye düşenler çoğaldı. Semâ konusunda safiyet ortadan kalktı. Ona olan düşkünlüğünden dolayı bazı kimseler onu savunmaya yeltendi. (Bunların) ameli azaldı, halleri bozuldu. Bunlar sık sık semâ toplantıları düzenlemeye başladılar. Böylece semâ nefislerin şehvet talebine, eğlence ve gaflet yerlerini hoş göstermeye bağlı kaldığından yara almaktadır. Bu durum, müridin (manen) ilerlemesine mani olmakta, zaman kaybetmesine, ibadetten daha az haz almasına sebep olmaktadır. Sıdk ehline göre böyle bir toplantı merdûddur. Özellikle de gerçek mutasavvıfların değil, tasavvufun sadece libas ve sûretine bağlı olanların önem verdiği hâzirundan iyi niyetli olmayanlara meveddet ve yakınlık suretiyle bir nifakın karıştırılması veya kavvâlin nefislerin kendisine meylettiği parlak biri olması; toplananlar arasında kadınlara fazlaca değer verilip ön plana çıkarılması ve hevâ ile dolu bâtınların bunlar karşısında yumuşaması gibi sayıklarla yapılan semâ toplantıları. Bunların haram oluşuna dair icmâ bulunmaktadır. Mâsiyet ehlinin hali bunlardan daha güzeldir. Çünkü mâsiyet ehli fısklarım görüyor, bunlar ise görmüyorlar ve bunu bilmeyenlere ibadetmiş gibi gösteriyorlar.”</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Avârif sahibi şöyle demiştir: “Şöyle bir söz vardır: Semâ, temkin ehli âriflerden başkası için sahih olmadığı gibi, mübtedî müridlere de mubah değildir.” Konevî de şöyle demiştir: “Meşâyih; nefislerini doğru bir mücâhedeye alıştırmadan, hemen iradelerinin başlangıcında semâı müridler için kerih görmüşlerdir.” Bazıları da, “Semâ; ancak kendisinde ölü bir nefis ve canlı bir kalp bulunup, nefsi mücâhede kılıcıyla öldürülmüş, kalbi ise muvafakat ve müşahede nuruyla hay (canlı) olan kimse için uygun olur” demişlerdir.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Avârif müellifi şöyle demiştir: “Sûfîler ancak birbirleriyle semâ yaparlardı. İhvan yoksa semâı terkederlerdi. Cüneyd’in semâı terkettiği söylendiğinde kendisine, ‘Niçin semâ yapmıyorsun?’ diye soruldu. Cüneyd, ‘Kiminle?’ dedi. ‘Kendi kendinle’denildi. Cüneyd, ‘Kimden?’ diye sordu.”</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Serrâc et-Tûsî, tasavvufa dair telif ettiği el-Lüma ‘ adlı eserinde, “Allah’ın esma ve sıfatlarım tanıyıp ona ancak yakışanı izâfe edebilecek bir konuma gelinceye kadar müride semâ câiz olmaz. (Bunları tanımalı ki) kalbi dünya sevgisi, övülme, metholunma isteğine bulaşmasın. Böylece kalbinde mahlûkata dair bir tamah kalmasın, kalbini gözetebilsin, hududunu mahafaza edip vaktine riayet edebilsin” demiştir.</p>
<p><strong>Yedincisi:</strong> Avârif sahibi şöyle demiştir: “İnsaf sahibi kimse; günümüz insanlarının toplantılarında, şarkıcının elinde defiyle, gazelcinin gazeliyle oturma hallerine bakıp, bu tarz bir oturuşun acaba Resûlullah (s.a.v) döneminde olmuş olabileceğini düşünebilir mi? Onlar hiç toplantılarına kavvâl (söz söyleyen/nağmeci) getirip onu dinlemişler midir? Hiç şüphesiz böyle bir şey vuku olmamıştır. Şayet böyle bir şeyde fazilet olsaydı, onlar bunu ihmal etmezlerdi. Bunda bir fazilet olduğunu iddia eden kimse, Allah Resûlü’nun, ashabının ve tâbiînin marifet ahvalinden nasipsizdir. Müteahirrîn ulemasından bazısı bu meclisleri güzel sayarak bu konuda yanılmışlardır. Onlara seleften delil getirildiğinde hemen müteahhirînden delillerle karşı çıkıyorlar. Halbuki selef Resûlullah’m (s.a.v) çağma daha yakm olduğu gibi, hidayetleri de Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) hidayetine daha uygundur.” Ben bir ara Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’ın semâ hakkında yazdığı ve bu konudaki görüşlerini belirttiği bir fasla (bölüme) rast gelmiştim Şeyh orada semâ hakkında şöyle demekteydi: “Semâ, semâda bulunan ile onlan dinleyenler bakımından şu kısımlara ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong> Ârif-i billâh olanların semâı: Bunların semâı, hallerinin değişmesine göre değişiklik arzeder. Kendisine havf (korku) galebe çalan kimseye, onu anımsatan bir şey zikredildiğinde, semâm etkisi çok olur. Semâm tesiri; kendisinde hüzün, ağlama ve hallerin değişmesi şeklinde ortaya çıkar.</p>
<p>Havf (korku) da kısımlara ayrılır:</p>
<p><strong>a)</strong> İkâb (cezalandırılma) korkusu.</p>
<p><strong>b)</strong> Sevabı kaybetme korkusu.</p>
<p><strong>c)</strong> Melikü’ 1-Vehhâb ile ünsiyet ve kurbu (yakınlaşma) kaybetme korkusu.</p>
<p>Bu kısım, korkanların ve semâ yapanların en faziletli olandır. Bu durumda yapmacık bir hal yoktur ve bu sadece korkunun tesiriyle oluşan bir haldir. Zira korku, yapmacık hal ve riyaya engel olur. Kur’an dinlediği zaman, Kur’an’ın tesiri bu kimseye şiir ve şarkıdan daha etkili olur.</p>
<p><strong>2.</strong> Kendisinde recâ hali galebe çalanın semâı: Bu da, arzu ve recâ (ummak) bahsi geçtiğinde, semâm kişide tesir etmesi durumudur. Şayet bu kimsenin recâsı (umma), ünsiyet ve kurb (yakınlaşma) için ise, semâı da râcinin (uman kimse) semâmdan daha faziletli olur. Yok eğer recâsı sevap için ise ikinci rütbede yer alır. Semâm birinci durumdaki tesiri, İkincisinden daha şiddetli olur.</p>
<p><strong>3.</strong> Kendisinde hub (sevgi) hali galebe çalanın semâı: Bu da iki kısımdır. Birincisi: Allah’ı, kendisine bahşettiği nimetler ve ihsanı için sevmek. Bu kimseye in‘âm, ihsan ve ikram (içeren sözlerin) semâı tesir eder. İkincisi: Zatının şerefi ve sıfatlarının kemali sebebiyle kendisinde Allah sevgisinin galebe çalması hali. Bu kimseye Zât’m şerefi ve sıfatlarının kemali bahsinin geçmesi tesir eder. Uzaklık ve ayrılık bahsi geçtiğinde tesiri daha da artar. Bu (semâ) daha önce bahsi geçenlerden daha faziletlidir. Çünkü buna yol açan şey, sebeplerin en faziletli olanıdır.</p>
<p><strong>4.</strong> Kendisinde tâzim ve yüceltme hali galebe çalanın semâı: Bu kısım, diğer üçünden daha faziletlidir. Çünkü bu semâda nefsi için hiçbir haz (pay) yoktur. Burada nefis, tâzim ve yüceltmek amacıyla zayıflamakta ve küçülmektedir. Dolayısıyla öncekilerin aksine bu semâda nefsi için bir pay yoktur. Zira bu kısımdakiler; Rab’leriyle bir vecih, nefisleriyle de başka bir vecih veya vecihlerde bulunurlar. Allah için hâlis olanla, nefsinin dahil olduğu konum arasında ne kadar da fark vardır. Çünkü seven kimse sevdiğinin cemaliyle lezzetlenir. Nefsinin payı da budur. Korkan kimse böyle değildir. Bunların halleri, kendisinden semâı aldıkları (dinledikleri) kimseye göre farklı olur. Dolayısıyla evliyadan gelen semâ (işitilen söz), ahmak cahilin semâmdan daha tesirlidir. Enbiyadan gelen semâ, evliyadan gelen semâdan daha tesirlidir. Yer ve göğün Rabb’inden gelen semâ ise enbiyadan gelen semâdan daha tesirlidir. Zira seven kimseye, mahbûbun sözünün, başkalarının sözünden daha fazla etki yaptığı gibi, korkan kimseye Rabb’in kelâmı, başkalarının kelâmından daha fazla etki yapar. Bundan dolayı enbiya ile sıddıklar ve bunların ashabı (arkadaşları) eğlence ve şarkı semâı ile meşgul olmamışlardır. Hallerine yaptığı tesirden dolayı Rabb Terinin semâı (onun kelâmını dinleme) ile yetinmişlerdir.</p>
<p>İnsanların çoğu, eğlence sesi, şiir ve şarkının güzelliğinde nefse bir pay vardır demek suretiyle şiir ve şarkı dinleme (semâ) hususunda hataya düşmüşlerdir. Onlardan biri halini harekete geçiren bir şey işittiğinde o eğlenceli şeyin sesi ve şarkının nağmesi sebebiyle nefsi lezzetlenir ve şiir o kimsenin hali; sevgi, havf (korku) ve recâdan hangisini gerektiriyorsa ona o hali hatırlatır. Bunun üzerine bu kimsede o haller taşmaya başlar ve nefis kendisine tesir eden duruma göre etkilenir. Semâ, hub (sevgi) ve havf (korku) şeklinde kendisini kaplayan şey cihetiyle tesir eder. Böylece o kimsede nefsinin lezzeti ve Rabb’inin sıfatlarıyla alakası şeklinde iki durum meydana gelir. Tamamının Allah’la alakalı olduğu zanedilir ki böyle düşünen yanılmıştır.</p>
<p><strong>5.</strong> Kendisinde mubah türünden bir arzu galebe çalanın semâı: Hanımına veya câriyesine âşık olmak gibi mubah bir arzunun galebe çaldığı kimsedir. Semâ bu kimseyi heyecanlandırarak şevk, ayrılma korkusu ve kavuşma ümidinden dolayı kendisine oldukça tesir eder. Bu sebeplerden dolayı da bu kimse coşkuya gelir. Bu tür semâda herhangi bir beis yoktur.</p>
<p><strong>6.</strong> Kendisinde haram türünden bir arzu galebe çalanın semâı: Parlak bir genç veya kendisine haram olan bir kadın isteği gibi haram bir arzunun galebe çaldığı kimsedir. Bu kimseyi semâ harama gitmesi için heyecana getirir veya haram yaptırır ki semâm bu kısmı haramdır.</p>
<p><strong>7.</strong> Bu altı kısmın dışında kalan kimsenin semâı: Bir kimse, bu anlattığınız altı kısımdan kendime ait bir şey bulamıyorum, semâm benim için hükmü ne olur, diye sorarsa, genel olarak fasit arzu olarak telakki edildiğinden, senin için mekruh olur deriz &#8230; Bazan günahkâr bir grup, semâda hazır bulunur, kendilerini saran birtakım kötü arzular için ağlar ve sızlarlar. Böylece orada bulunanlara kendilerini yukarıda zikredilen altı kısımda yer alan sebeplerden dolayı semâda bulunuyormuş gibi gösterirler. Bunlar, mâsiyet ile veli olduklarının vehmedilmesi gibi iki durum arasındadırlar. Bazan da semâ meclisine, yakınlarını veya kendisi için çok değerli olan bir azizini kaybetmiş olan kimseler gelir. Bu kimselere okunan şiir ve nağmeler, sevdiğinden ayrılmayı ve onlarla bir araya gelmemeyi hatırlatır da ağlamaya başlar ve oradakilere sanki Allah için ağlıyormuş izlenimini vermeye çalışır. Bu kimse haram olmayan bir fiille gösteriş yapan riyakâr biridir.”</p>
<p><strong>Övülen Semâ </strong></p>
<p>Övülmüş olan semâ, ancak övülmüş ve razı olunmuş fiillerin meydana gelmesini sağlayan sıfatların zikredilmesiyle hâsıl olur. Her bir sıfatın kendisine has Bir hali vardır. Rahmet sıfatını zikreden veya kendisine zikredilen kimsenin hali, râci (ümitvar) kimsenin hali; semâı da râcinin semâı olur. Cezanın şiddetini zikreden veya kendisine zikredilen kimsenin hali, hâif (korkan) kimsenin hali; semâı da hâifin semâı olur. Hali muhabbet olan kimse, mahbûbun (sevgilinin) cemalini (güzelliğini) zikrettiğinde veya kendisine zikredildiğinde hali muhiblerin hali; semâı da muhiblerin semâı olur. Hali (Allah’ı) yüceltmek ve korkmak olan kimse, (Allah’ın) azametini zikrettiğinde veya kendisine zikredildiğide hali, korkan ve yüceltenin hali; semâı da korkan ve yüceltenin semâı olur. Hali tevekkül olan kimse; zarar ve fayda verenin, yücelten ve alçaltanın, uzaklaştıran ve yaklaştıranın sadece Allah olduğunu zikrettiğinde veya kendisine semâ da zikredildiğinde, hali mütevekkilin (tevekkül eden) hali; semâı da onların semâı olur. Semâ esnasında insanların çoğu bu haller arasında gidip gelir ve zikredilen şeye (nağmeye) göre halden hale girerler. Bazıları da içinde bulundukları ilk hal sebebiyle şairin okuduklarına hiç aldırmaz ve söylenenlere meyletmezler.</p>
<p><strong>Cahil Âbid ile Fâcir Âlim </strong></p>
<p>Miâdü’l-Mürîdîn müellifi şöyle demiştir: “Bu (kitap/fasl); ibâha (her şeyi mubah gören fırka), hulûl (Allah’ın kişi veya bir varlığın içine yerleştiği düşüncesi), ittihâd (Allah ile varlığın bir ve aynı olduğu fikri) ve tecsîm (cisim olarak düşünme) konularında hataya düşmüş olan fırkalar ile hatalarını beyan ve onlara reddiyedir. Çünkü bunların hataya düşmelerinin ana sebebi, dinin usul ve furûu konusundaki cehaletleridir. Öyle ki ilmi ve ilme tâbi olmayı terkedip şehvet ve nefislerine uymuşlardır.” Yüce Allah şöyle buyurmuştun O^İJuj “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun”140 Resûlullah da (s.a.v) : “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer ’e iktida edin (uyun) ”741 demiştir. Yine şöyle buyurmuştur: “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız uyun, hidayet bulursunuz. ”142</p>
<p>Bil ki şayet müridin beraberinde (yolunu aydınlatan) ilim ışığı ve onu tutuşturan muallimi yoksa, lânetli şeytanın kandırmalarına düşmekten kurtulamaz. Yüce Allah kullarını birçok âyette şeytanın alışkanlıklarına düşmekten menetmekte ve uyarmaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Şeytan sizin için bir düşmandır. O halde siz de onu düşman edinin.”743 Dolayısıyla bu yolun tâlibi olan kimseye vâcip olan şey, kendisiyle imanın gerçekleştiği sahih bir ilim olup ona inanma, tek görme ve onu öğrenmektir. Tâ ki ârif-i billâh olup, onunla Allah için amel edip Allah için muhlis oluncaya kadar. Yani faydalı bir ilimdir. O da şeriat ve tarikat ilmidir. Nitekim Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:  “İlim iki türlüdür. Biri lisandadır ki bu Allah ’ın kulları üzerindeki hüccetidir. Diğeri ise kalpte bulunur. İşte faydalı olanı budur. ”744 Yine şöyle buyurmuştur: “Dünya ve ahiretin hayrı ilimle beraber, dünya ve ahiretin şerri cehaletle beraberdir. ”745</p>
<p>Firdevs adlı kitapta Ebû Ümâme’nin (r.a) Resûlullah’tan (s.a.v) şu rivayette bulunduğu aktarılmaktadır:  “Nice âbid vardır ki cahildir. Nice âlim de vardır ki fâcirdir (günahkâr). O halde âbidin cahil olanından; âlimin de fâcir olanından sakının. ”746 Hz. Ali de (r.a) şöyle demiştir: “İslâm konusunda belimi büken şu iki tip insandan başkası değildir. Fâcir âlim ile bid‘atçı nâsik (zâhid). Fâcir âlime gelince, insanlar kendisinde gördükleri günahlar sebebiyle ilminden uzaklaşırlar. Bid‘atçı nâsik kimseye ise, kendisinde gördükleri zühd sebebiyle insanlar rağbet gösterirler.”747 Şa‘bî’nin (rah.), “Âlimlerin fâcir olanından; âbidlerin de cahil olanından kaçının. Zira bütün tutkuların âfeti bu iki grup insandır” dediği nakledilmiştir. Resûlullah (s.a.v) ise  “Ümmetimin helâki, fâcir âlim ile cahil âbiddir. Kötülerin en kötüsü âlimlerdir. Hayırlıların en hayırlısı da âlimlerin hayırlı olanıdır”748 buyurmuştur.</p>
<p>Yine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Âhir zamanda cahil âbidler ilefâsık âlimler olacaktır. ”749 Avârif müellifi, “Cahil âbidlerden maksadı, ashâb-ı ristâktır” demiştir. Zira genellikle bu kimselerde nefsin selâmeti, fuzuli şeyleri ve çok konuşmayı terketmeleri sayesinde az bir miktar iç aydınlanma meydana gelir. Bunlarda ilmi bir geçmiş olmaz. Âlim -i rabbânî olan bir şeyhin emrine itaat etmezler. Bunlar, çiçek açtığı halde meyve vermeyen zakkum ağacına benzerler. Kendi kendine yetişmez ve terbiye de edilemez. Asıl olan şey ubûdiyettir. Tâ ki hali kendisini aldatmasın, nefsini beğenmesin; cehaletle yaptıkları ibadetleri kül üzerine yapılan bina misali olmasın. Bu kimselerin hali asla kemale ermez ve kendilerinde velayet ilmi hâsıl olmaz. Çünkü şeriat kanunu ve tarikat âdabı üzerine bina edilmemiştir. Kendilerini şeytanın vesveseleri kaplar ki o, nefsin en büyük casusudur. Şeytan; yanlışlıklara bulaşmalarına, sebepleri terkedip ahlâklıların elbiselerine bürünmelerine, böylece garip ve acayip şekiller ile hareketler izhar etmelerine ve insanları kandırmak için sükût ederek münker yerlerde oturmalarına sebep olur. Bu hal, fiil ve şekiller ile insanları avlayarak, riya ve gösteriş yoluyla menfaat elde etmek için aralarında şöhret bulurlar. İşte bunlar, bu ümmetin şâz (kural dışı, kabul görmeyen) deccâllarıdır. Fâni dünyayı, ebedî olan ahirete tercih etmişlerdir.</p>
<p>Avârif müellifi, “Şüphesiz ki nefis, bâtıla meyyal olup haktan nefret eder” demiştir. Bunun en bariz delili, Nuh’un (a.s) kıssası ile Sâmirî meselidir. Nuh (a.s), insanları 950 yıl boyunca hakka devet ettiği halde ona sadece doksan kişi iman etti. Sâmirî ise sadece sihir bilgisi olan bir kâfir idi. Kendi elleriyle ziynet eşyasından bir buzağı (heykeli) yaptı ve ona üfledi. Böylece buzağı, gök gürültüsüne benzer bir ses çıkarmaya başladı. Sâmirî, “Bu sizin ve Musa’nın ilâhıdır” deyip insanlan buzağı heykeline tapmaya davet etti. Sâmirî’nin bu davetini 70.000 kişi kabul etti ve ona tâbi oldu. Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere, taklitçilerde imanın hakikati bulunmaz. Çünkü irfanın aslı, ancak kalp sahibi olan veya kulak veren kimsede meydana gelir. Böyle kimse hakkı hak ile, bâtılı da bâtıl ile görünceye kadar şahittir. O halde hakka tâbi ol ve bâtıldan kaçın. Avârif müellifi, “İşte bu sebepten dolayı Resûlullah (s.a.v), &#8216;Allah, cahil veli (dost) edinmez’750 buyurmuştur” demiştir.</p>
<p>Yine şöyle devam etmiştir: “Şayet, ‘Hiç ilim (tahsil) etmediği halde, ilimlerin hakikatine eren kimseler biliriz’ denilecek olursa, ‘Doğrudur, ancak bu durum nadir olur. Hüküm nadire göre olmaz’ deriz.” Şayet böyle bir durum ortaya çıkarsa, şeriatın esaslarına göre ubûdiyyet yapmaya bu kimseyi Allah’ın muvaffık kılması gerek. Zira cehalet, kötülüğü çokça emreden nefsin (nefs-i emmâre) neticesidir. Velayet ashabının gereği ise, nefs-i mutmainnedir (mutmain olmuş nefis). Velayet ehlinin; şeriat emirleri hakkında âlim, onlarla âmil (amel eden) olması, tarikat âdabına vâkıf ve ona göre sülük etmesi, hakikat irfanı hakkında kâmil ve ona vâsıl olması, bunda da muhlis olması gerekir. Tâ ki sülûkü tamamlanıp visal alemine yükselsin. Ey (bu yolun) tâlibi olan kimse! Kötülerin sohbetinden çok ama çokça kaçın. Çünkü onlar, yol kesici (hedefe ulaşmayı engelleyen) kimselerdir. O halde Kur’an’m ve Hz. Peygamber’in hadislerinin ipine sıkıca sarıl. Sehl et-Tüsterî şöyle demiştir: “Şu üç sınıf insanın sohbetinden kaçının. Gafil zorba, yağcı kurrâ ve cahil mutasavvıflar.” O halde meseleyi anla ve hata etme. Zira din açıktır.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Tasavvuf Risaleleri,Haz:Ferzende İdiz,syf.436-461</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>720 Gazâlî, İhyâ, VI, 395.</p>
<p>721 Nesâî, Ebû Abdurrahman Ahmedb. Şuayb, Sünen, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1421/2001, İşretü’n-Nisâ, 1; Ahmed b. Hanbel, el-M usnedXlX, 305.</p>
<p>722.Ebû Davud, Edeb, 86; Taberânî, Süleyman b. Ahmed, el-Mu ‘cemü’l-Kebîr, Musul: Mektebetü’l-Ulûm ve’l-Hikem, 1404/1983, VI, 277.</p>
<p>723 Hâtır: Arapça’da, akla gelen, hatıra gelen, hatırlayan gibi manaları olan bir kelimedir. Kâşânî’ye göre, kulun katkısı olmadan gelen, kalbe doğan şeye hâtır denir (bk. Kâşânî, Abdürrezzâk, Letâifü’l-A ‘lâm fîİşârâtîE hli&#8217;l-llhâm [çev. Ekrem Demirli], İstanbul: İz Yay., 2004, s. 229; Cebecioğlu, a.g.e., s. 255).</p>
<p>725 Hindî, Alâeddin Ali b. Hüsâmeddin, Kenzü’l-Ummâl (thk. Bekrî Hayyâtıî), Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1401/1981,1,242.</p>
<p>726 Müslim, Kader, 17; İbnMâce, İmân, Fezâilü’s-Sahâbe, 13;Ahmedb. Hanbel, el-MüsnedX1,130.</p>
<p>727 Gazâlî, İhyâ, c. IV, ss. 2-4.</p>
<p>728 Mevâcid : Vecd halleri, buluşlar anlamında bir kelimedir. İlham ve manevi tecrübe ile Allah dostuna açık olan hal ve makamlar demektir. Bu, vecdin kendisi değil sonucudur (bk. Cebecioğlu, a.g.e., s. 431).</p>
<p>729 Bakara 2/269.</p>
<p>730 Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, IV, 430.</p>
<p>731 Âyetin tamamı şöyledir:  “Derken îsrâiloğulları’nı denizden geçirdik. Firavun, askerleriyle takip ve taarruz etmek için derhal arkalarına düştü. Sonunda boğulma kendini sıkboğaz edince, &#8216;İnandım, gerçekten de İsrâiloğulları ’nın iman ettiği Allah’tan başka ilâhyok, ben de ona teslimiyet gösterenlerdenim! ’ dedi&#8221; (Yunus 10/90).</p>
<p>732 Mü’min 40/85.</p>
<p>733 Mü’min 40/46.</p>
<p>734 Hûd 11/98.</p>
<p>735 Beyhakî, Şuabü ’l-İmân, nr. 10590-91.</p>
<p>736 Bahsettiği eser, Tenvîrü ’l-Halekfîİmkâni Rü ’&#8217;yeti ’n-Nehî ve ’l-Melek adlı kitabıdır. Müellifin tasavvufî eserleri kısmında bu kitap hakkında bilgi verilmiştir (bk. Süyûtî, Celâleddin, Tenvîrü ’l-Halek f i İmkâni Rü’yeti’n-Nebî ve’l-Melek, Kütahya VâhidPaşaİl HalkKtp., nr. 43 Va 2282).</p>
<p>737 Söz ettiği eserinin ismi, el-Haberü’d-Dâl alâ Vücûdi’l-Kutb v e ’l-Evtâd v e ’n-Nücebâ v e ’l-AbdâFdir. Müellifin tasavvufî eserleri kısmında bu kitap hakkında bilgi verilmiştir. Bu eser için bk. Süyûtî, Celâleddin, el-Haberü ’d-Dâl alâ Vücûdi ’l-Kutb ve ’l-Evtâd ve ’n-Nücebâ ve ’l-Abdâl, Konya Bölge Yazmalar Ktp., nr. 07 Ak 232/4; Kâtib Çelebi, Keşfü ’z-Zunûn, I, 700; Bağdatlı, Hediyye, I, 283.</p>
<p>738 Isrâ 17/85.</p>
<p>740 Nahl 16/43.</p>
<p>741 Tirmizî, Menâkıb, 16; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned XXXVIII, 281; İbnü’l-Mülakkm, elBedrü ’l-Münîr, IX, 578.</p>
<p>742 İbnü’l-Mülakkm, el-Bedrü’l-Mürıîr, IX, 584; Askalânî, Fethu’l-Bârî, IV, 57; Sülemî, Ebû Abdurrahmân, Âdâbü ’s-Sohbe (thk. Mecdı Fethî), Mısır: Dârü’s-Sahâbe, 1410/1990,1 ,117.</p>
<p>743 Fâtır 35/6</p>
<p>744 Dârimî, Mukaddime, 34; Beyhakî, Şuabü’l-İmârı, III, 293; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, İV, 512.</p>
<p>745 Kenânî, Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed, Tenzîhü’ş-Şerîati’l-Merfûa an i’l-Ehâdîsi’ş-Şenîat i ’l-Mevzûa, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., I, 289.</p>
<p>746 Hindî, Kenzü ’l-Ummâl, IX, 43; Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, IV, 22; Makdisî, Zahîre, III, 1395.</p>
<p>747 Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, VI, 525.</p>
<p>748 Aclûnî, Keşfîi’l-Hafâ, II, 332.</p>
<p>749 Süyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr, II, 403; Hındî, Kenzü’l-Uummâl, XIV, 222; Makdisî, Zahire, V, 2797&#8217;.</p>
<p>750 Ali el-Kârî, Ali b. Sultân el-Herevî, el-Masnû ‘f i Ma ‘rifeti ’l-Hadîsi ’l-Mevzû ‘ (thk. Abdülfettâh Ebû Gudde), [baskı yeri yok], Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, ts., I, 156.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/">Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsi Tanımaya Dair</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jan 2020 16:04:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsi Tanımaya Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsini Bilen Rabbini Bilir]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23880</guid>

					<description><![CDATA[<p>el-Kavlü ’l-Eşbeh fî Hadîsi men Arefe Nefseh fe-kad Arefe Rabbeh İmam Suyuti (r.a) Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla! Allah’a hamdolsun. O her şeye kâfidir. Selâm O ’nun seçilmiş kulları üzerine olsun. Dillerde şöhret bulmuş olan &#8221;Nefsini bilen Rabbini bilir&#8221; hadisinin manası hakkında sorulan soruların sayısı oldukça arttı. Bu hadisten bazan sıhhatli olmayan birtakım manalar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/">Nefsi Tanımaya Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-22034 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg" alt="" width="407" height="305" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 407px) 100vw, 407px" /></p>
<p>el-Kavlü ’l-Eşbeh fî Hadîsi men Arefe Nefseh fe-kad Arefe Rabbeh</p>
<p><em>İmam Suyuti (r.a)</em></p>
<p>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla! Allah’a hamdolsun. O her şeye kâfidir. Selâm O ’nun seçilmiş kulları üzerine olsun.</p>
<p>Dillerde şöhret bulmuş olan &#8221;Nefsini bilen Rabbini bilir&#8221; hadisinin manası hakkında sorulan soruların sayısı oldukça arttı. Bu hadisten bazan sıhhatli olmayan birtakım manalar anlaşılmış; bazan da büyüklere nisbet edilmiştir. Bunun üzerine ben de durumu açıklayan ve (konuyla ilgili) müşkilleri gideren açıklamaları derleyip bu risalede topladım. Bu hadisle ilgili iki farklı görüş vardır.</p>
<p><strong>Birinci görüşe göre,</strong> bu hadis sahih değildir. Bu hadis İmam Nevevî’ye Fetvâlar ’ında soruldu da o, böyle bir hadisin sabit olmadığını söyledi. İbn Teymiyye (mevzû olduğunu) zikretti. Zerkeşî de el-Ehâdîsü&#8217;l Müştehire adlı kitabında, İbn Sem‘ânî’nin bunun, Yahya b. Muâz er-Râzî’nin sözü olduğunu zikrettiğini aktardı.</p>
<p><strong> İkinci görüş:</strong> Bu hadisin manasıyla ilgilidir. İmam Nevevî Fetvalar&#8217;ında şöyle demiştir: “Bunun manası şudur: Her kim ki Allah’a karşı nefsini zayıflık, fakirlik ve ona kulluk yapmakla tanımlarsa, Rabb’ini, kuvvet, mutlak kemal ve yüce sıfatlar sahibi olarak tanır.”</p>
<p>Şeyh Tâceddin b. Atâullah, Letâifü’l-Minen isimli eserinde şöyle demiştir: “Şeyhimiz Ebül-Abbas el-Mürsî’nin şöyle dediğini işittim: Bu hadis hakkında iki tevil vardır. Birincisi şudur: Yani kim nefsini, zelil, aciz ve fakir olarak bilirse, yüce Allah’ı izzet, kudret ve zengin olarak bilir. Böylece nefsi tanıma önce, marifetullah (Allah’ı tanıma) sonra olmuş olur. İkincisi: Kim nefsini tanırsa bu (bilgisi), onun bundan önce Allah’ı tanıdığına delalet eder. Dolayısıyla birincisi sâliklerin, İkincisi de meczupların hali olmuş olur.”</p>
<p>Ebû Tâlib el-Mekkî, Kütü ’l-Kulûb isimli eserinde şöyle demiştir: “Bu hadisin manası şudur: İnsanlarla muamelende nefsinin sıfatlarını tanıdığında, işlerinde sana itiraz edilmesinden, yaptığın şeylerden dolayı kınanmaktan hoşlanmadığını anladığın zaman, bunlardan seni yaratanın sıfatlarını, yani onun da bunlardan (kendisine itiraz edilmesinden) hoşlanmadığını anlarsın. O halde onun kazâsına (hükmüne) rıza göster ve sana nasıl muamele edilmesinden hoşlanıyorsan (Allah’ın hükümlerine de) öyle muamelede bulun.”</p>
<p>Şeyh İzzeddin de şöyle demiştir: Bu hadisin sırrından bana, hadisi keşfetmeyi ve onu güzel vasıflandırmayı gerekli kılacak birtakım hususlar zâhir oldu. O da şudur: Şüphesiz ki yüce Allah, bu ruhanî ruhu, şu cismanî cesede, latif (ince) ve lâhûtî (İlâhî) olarak, nâsûtî (İnsanî) kaburgalar içerisine, onun vahdâniyyet ve rabbâniyyetine delalet edecek şekilde yerleştirmiştir. Bunun açıklaması ise şu on vecihle olur:</p>
<p><strong>Birinci Vecih:</strong> Bu İnsanî heykel (beden), bir müdebbir (onu evirip çevirecek yönetici) ve hareket ettiriciye muhtaç olduğunda ve bu ruhun da müdebbir ve hareket ettirici bir unsur olduğunu anladığımızda, bu âlemin de bir müdebbir ve muharrike (hareket ettirici) ihtiyacı olduğunu anlarız.</p>
<p><strong>İkinci Vecih:</strong> Bedenin müdebbiri (yöneticisi) bir ve o da ruh olunca, bu âlemin de müdebbirinin bir olduğunu, yönetmesinde ve takdir etmesinde ortağı bulunmadığını ve mülkünde ona ortak koşacak hiçbir varlığın bulunmasının câiz olmadığını anlamış oluruz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:  “Eğer ikisinde de (semada ve arzda), Allah&#8217;tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de (yer de gök de) mutlaka fesada uğrardı. ”365 Başka bir âyette ise şöyle buyrulmaktadır:  “De ki: Eğer dedikleri gibi Allah ’la beraber tanrılar bulunsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibiyle savaşmaya bir yol ararlardı. O, onların söylediklerinden münezzehtir, yücedir, uludur. ”366 Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: O ’nun yanında hiçbir tanrı yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı. Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir. ”367</p>
<p><strong>Üçüncü Vecih:</strong> Beden; ruhun iradesi ve muharriki olmadan hareket edemediği gibi, bu oluşumun da bir irade edici olmadan, onun takdiri, iradesi ve hükmü dışında, hayır veya şerle hareket edemeyeceğini anlarız.</p>
<p><strong>Dördüncü Vecih:</strong> Cesetteki her şey, ruhun bilgisi ve şuuruyla hareket ettiğine, cesedin hareket ve sükûnu ile ilgili ruha hiçbir şey gizli kalmadığına göre; yerde ve göklerde zerre kadar hiçbir şeyin Allah’a gizli kalamayacağını anlarız.</p>
<p><strong>Beşinci Vecih:</strong> Bu cesette bulunan hiçbir şey, ruha diğer şeylerden daha yakın olmadığına, bilakis ruh, cesette bulunan her şeye yakın olduğuna göre; Allah’ın her şeye en yakın olduğunu, hiçbir şeyin diğer hiçbir şeyden ona daha yakın ve daha uzak olmadığını anlarız. Allah’ın yakın olması, mesafe yakınlığı değildir. Zira o, böyle bir şeyden (mesafeden) münezzehtir. Altıncı Vecih: Ruh, daha ceset yaratılmadan mevcut olduğuna ve ceset yok olduktan sonra da var olacağına göre; yüce Allah’ın da mahlûkatm varlığından önce var olduğunu ve mahlûkat silinip gittikten sonra da mevcut olacağım anlarız. O dâim olandır, zeval bulmaz ve zevalden münezzehtir.</p>
<p><strong>Yedinci Vecih:</strong> Ruh, cesette olduğu halde keyfiyeti (nasıllığı) anlaşılmadığına göre; Allah’ın da keyfiyetten münezzeh olduğunu anlarız. &#8216;</p>
<p><strong>Sekizinci Vecih:</strong> Cesette bulunan ruhun nerede olduğunu bilemediğimiz gibi, onun keyfiyetten ve eyniyetten (nerede olduğu sorusundan) münezzeh olduğunu anlarız. Ruh, “nerede” ve “nasıl” soruları ile vasıflandırılamaz. Bilakis ruh, hiçbir şey istisna kalmamak kaydıyla tüm cesette mevcuttur. İşte bu şekilde Allah Teâlâ da mekân ve zamandan münezzeh olduğu halde istisnasız her yerde mevcuttur.</p>
<p><strong>Dokuzuncu Vecih</strong>: Ruh cesette olduğu halde, gözle idrak edilmediğine ve resim ile tasvir edilemediğine göre; Allah’ı hiçbir gözün idrak edemeyeceğini, resim ve bir rumuz ile tasvir edilemeyeceğini, güneş ve aya benzemediğini anlarız. Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurmaktadır:  ‘‘O ’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. ”368</p>
<p><strong>Onuncu Vecih:</strong> Ruh hissedilmediğine ve kendisine temas edinilmediğine göre, Allah’ın da (elle dokunularak) hissedilmekten, cisim olmaktan, münezzeh olduğunu anlarız.</p>
<p>İşte “Nefsini tanıyan Rabb’ini tanır” sözünün manası budur. (Nefsini) tanıyan ve günahlarım itiraf edenlere müjdeler olsun!</p>
<p>Bu hadisle ilgili başka bir tefsir (yorum) daha vardır. O da şudur: Bilirsin ki senin nefsine ait sıfatlar, Rabb’ine ait sıfatların zıddı üzere bulunur. Buna göre nefsini fenâda bilen, Rabb’ini bekâda bilir. Nefsini cefada ve hatalı bilen, Rabb’ini vefa ve atâ (bağış) sahibi bilir. Nefsini (ne ise öylece) olduğu gibi bilen, Rabb’ini de olduğu gibi bilir.</p>
<p>Şunu bil ki daha kendini olduğun gibi (her yönünle) tanımıyorsun. Dolayısıyla Allah’ı olduğu gibi bilmen nasıl mümkün olsun? Sanki  “Nefsini tanıyan Rabb ’ini tanır” sözünde, imkânsız olan bir şey, başka bir imkânsıza bağlı kılınmış gibi. Zira nefsini, onun keyfiyetini, ke­ miyetini (tam hakkıyla) bilmen imkânsızdır. Dolayısıyla iki yanın arasında bulunan nefsini; keyfiyeti, nerede olduğu, özelliği ve şekli bakımından tavsif etmeye gücün yetmezken ve o, görünmezken; nasıl olur da (aciz bir) kul olarak, rubûbiyyeti, nasıllık, nerede olduğu bakımından tavsif edersin (bu imkansızdır)? Kaldı ki o, keyfe (nasıl) ve eyne (nerede) sorularından münezzehtir.</p>
<p>Bu hususta ben şöyle diyorum:</p>
<p><em>Ne söylediğimi anlayana de ki, sözü kısa tut, bu uzun bir şerhtir. </em></p>
<p><em>O gizli bir sırdır ki, onsuz, Allah’a yemin olsun ki büyüklerin boyunları vurulur. </em></p>
<p><em>Sen kendini tam olarak tanımıyorsun, kim olduğunu ve vuslatın nasıl olacağını bilmiyorsun. </em></p>
<p><em>Hayır, içinde terkip edilmiş sıfatları bilmiyorsun, akıllar onun gizli oluşundan tedirgindir. </em></p>
<p><em>Nerede sende bulunan cevheri içerisindeki ruh? Onu gördün mü? Nasıl hareket ettiğini hiç gördün mü?</em></p>
<p><em> Bu nefesler, onu kuşatır mı? Hayır, senden ne zaman zâil olacağını bilmiyorsun. </em></p>
<p><em>Aklın ve anlayışın nerede bulunur? Uyku hâkim olduğunda. Söyle bana ey câhil! </em></p>
<p><em>Sen ekmek yemeği bilmezsin, (yediğin) vücudunda nasıl akar veya nasıl (bevl olup) çıkar? Bilmezsin. </em></p>
<p><em>İki yanın arasında bulunan iç âlemin (nefsin) bu şekilde bozuk (şüpheli) iken, arşa kimin istivâ ettiğini nasıl bileceksin? (O halde) nasıl istivâ etti? Nüzûl nasıl oldu da deme. </em></p>
<p><em>Allah nasıl tecelli eder? Veya nasıl görülür (deme). Ömrüme yemin olsun ki bu (sualler), sadece fuzuli sorulardır? </em></p>
<p><em>Onun hakkında keyfe (nasıl), eyne (nerede)yoktur. O, keyfenin Rabb’idir, keyfe değiştiği halde. </em></p>
<p><em>O, üstün de üstündedir. Onun için hiçbir üst yoktur. O her zaman her yerdedir, zail olmâz.</em></p>
<p><em> Zat, sıfat ve isim olarak O yücedir. Her ne söylersem O, söylediklerimden yücedir. ” </em></p>
<p>Konevî, Taarruf un şerhinde şöyle demiştir: Bazı âlimler; bu hadisin sanki olmayan bir şeyle alakalı bir hadis olduğunu söylemişlerdir. Bu da (şu demektir): Yüce Allah’ın “De ki, ruh Rabbim’in emrindendir ”m âyeti ile şâri (Allah), nefsi tanıma yolunu kapatmıştır. Bununla da şunu tembihte bulunmuştur: Yani insan, nefsini tam olarak idrak etmekten aciz olunca -ki o yaratılanların cümlesindendir ve kendisine en yakın olan şeydir- kendisini yaratanı hakkıyla tanıma hususunda daha da aciz kalır. Hatta o, sözünün; işitmesi, görmesi, koklaması, konuşması vb. duyularının hakikatini idrakten dahi acizdir. Zira insanların bu meselelerin hepsinde de ihtilafları ve farklı mezhepleri vardır. Görmenin; tabii yoldan veya ışığın çıkmasıyla gerçekleştiğini; koklamanın, havanın hareket etmesi ve kokulu şeyden bir cüzün yayılmasıyla oluştuğu vb. meşhur konulardaki ihtilaflarında olduğu gibi, düşünen kimse bunda da fazla bir şey elde edemez. Bu görünen, insanın dokunabildiği zâhir şeyler hakkında bile durum böyleyken (insanlar gerçeğe tam hâkim değilken), büyük müteâl olan (Allah)’ı tanıma hususunda durum nasıl olur (var sen düşün).</p>
<p>Şüphesiz bu hadisin manası hakkında aktardıklarımızdan, birtakım görüşler anlaşılır. En iyisini Allah bilir. Dönüş O’nadır.</p>
<p>Âlemlerin Rabb’ine hamdolsun. Allah’ın salâtı Efendimiz Muhammed’in (s.a.v), onun âli, ashabı, ona tâbi olanlar, zevceleri üzerine olsun. Ona çok çok selâm olsun.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Tasavvuf Risaleleri,Haz:Ferzende İdiz,syf:182-187</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>364 Zerkeşî, et-Tezkire, I, 129; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hafâ, II, 262.</p>
<p>365 Enbiyâ 21/22.</p>
<p>366 İsrâ 17/42-43.</p>
<p>367 Mü’minûn 23/91.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/">Nefsi Tanımaya Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nebi&#8217;nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jan 2020 15:03:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlm-i Batın]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Hızır ve Hz.Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Musa ve Hz.Hızır Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Ledün İlmi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi'nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23877</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’a hamd, seçkin kulları üzerine selâm olsun. Resûlullah’ın (s.a.v); Musa’nın (a.s) Hızır’la (a.s) buluşmasını, Hızır’ın çocuğu öldürmesindeki hikmetini, Musa’nın (a.s) ona itirazını, Hızır’ın (a.s) Musa’ya, “Ey Musa! Ben, Allah ’ın ilminden bana öğrettiği bir ilim üzerindeyim ki senin onu bilmen mümkün değil. Sen de Allah ’ın ilminden sana öğrettiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/">Nebi’nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-14848 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2.jpg" alt="" width="368" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2-600x425.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2-300x213.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2-768x545.jpg 768w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></p>
<p>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.<br />
Allah’a hamd, seçkin kulları üzerine selâm olsun.</p>
<p>Resûlullah’ın (s.a.v); Musa’nın (a.s) Hızır’la (a.s) buluşmasını, Hızır’ın çocuğu öldürmesindeki hikmetini, Musa’nın (a.s) ona itirazını, Hızır’ın (a.s) Musa’ya, “Ey Musa! Ben, Allah ’ın ilminden bana öğrettiği bir ilim üzerindeyim ki senin onu bilmen mümkün değil. Sen de Allah ’ın ilminden sana öğrettiği bir ilim üzerindesin ki ben de onu bilmem mümkün değil ”96 dediğini ifade eden ve İbn Abbas’ın Übey b. Kâ‘b’dan rivayet ettiği hadis, Sahîhayn (Buhârî ve Müslim) ve diğer hadis kitaplarında sabittir.Şeyh Sirâceddin el-Bulkînî şöyle demiştir: “Bu gerçekten karışık bir durumdur. Zira her iki ciheti zikredilmiş olan bir ilmin öğrenilmesi nasıl olur da gerekli olmaz?”97 Yine şöyle devam etmektedir: “Bunun cevabı, ilmi amele hamletmektir. Yani, kendisiyle amel etmek üzere bu ilmi(mi) öğrenmene gerek yok; çünkü bu ilimle amel, şer‘in gereklerine uygun değildir. Bana da mûcibince amel etmek üzere şendeki ilmi öğrenmem gerekmez. Zira senin ilmin hakikatin gereklerine aykırı düşer.” Bulkînî, sözlerini şöyle bitirmektedir:</p>
<p>Bu duruma göre Peygamber e (s.a.v) tâbi olan velinin, bir hakikate muttali olduğunda, hakikatin gereği diye onu yerine getirmesi câiz olmaz. Ona, zahir hükmü yerine getirmek düşer.” (Bulkînî’nin) sözleri burada sona erdi. Müctehid olarak tanımlanan âlimlerden biri olan îmam Kemâleddin ez-Zemlekânî eş-Şâfıî, Tahkîku’l-Ûlâ min Ehli’r-Refîku’l-A 7â isimli kitabında şunları aktarmaktadır: Resûlullah’ın (s.a.v); zatı, davası ve meâdı (varılacak, dönülecek yer) bakımından en mükemmel olduğu (akim gereği) bilinen bir gerçektir. Bunlar, şerefli hasletlerdir. Zatı itibariyle en mükemmeldir,zira diğer nebilerden herhangi birine verilmiş olan ne kadar (özel) makam ve haslet varsa, o makam ve hasletler bakımından Peygamberimiz (s.a.v) daha tam ve daha mükemmeldir. Dolayısıyla, onun nübüvveti ve risaleti, daha tam, daha mükemmeldir. Dostlukla beraber muhabbet, tefekkürün yanında kelâm, seçilmişlik, kurb, yakınlık, güzel ahlâk ve güzel yaratılış, mağfiretle beraber ismetin kemali ona aittir. O, en müttaki ve kendisine tabi olunandır. Şayet Arap makâmâtlarına bakılırsa, tüm yeterli (tam) makamlara mahsus olduğu (görülür). Şayet ahlâkın temizliği ve ırk mükemmelliği cihetiyle bakılırsa, o, (bu cihetlerden) en tam ve mükemmel olandır. Şüphesiz o, mükemmel ahlâkı tamamlamak üzere, en hayırlı zamanda ve en tâhir evden gönderilendir. Zira o, muhtar olan Mustafa (s.a.v), İsmail’in (a.s) evladı, hidayet ve kulların imamıdır.</p>
<p>Hiç şüphesiz, geçmiş ve gelecek günahları affedilmiştir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: &#8216;Peygamberler, Allah ’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü.98 Allah, onların hidayetlerine tâbi olunmasını emretti. Kendileri için hidayet olan her ne varsa ona tâbi olmaları vâciptir. Kendisinden önceki nebilere verilen tüm hidayet yollan ona da verilmiştir. Diğer nebilere taksim edilenler onda cemolmuştur. Diğer nebilerden ona ve bi‘setine iman hususunda mîsak alınmıştır. Bundan dolayı, onların önüne geçmiş, onlara namaz kıldırmıştır.Dolayısıyla o, tüm enbiyanın imamıdır. Şeref ve fazilet olarak bu sana yeter. Daveti cihetiyle en mükemmel oluşuna gelince, onun şeriatı, diğer nebilerin şeriatlarını neshetmiştir. Daveti, önceki nebileri ve ümmetlerini kapsar. Dolayısıyla o imam, diğer nebiler ise me’mumdurlar (imama tâbi). O, tâbi olunan, diğerleri tâbi olanlardır.</p>
<p>Onun mucizeleri daha tamdır. Zira, diğer nebilere her ne mucize verilmişse aynısı ve daha mükemmeli Peygamberimiz’e de (s.a.v) verilmiştir. Ayrıcaona, diğer nebilere verilmeyen mucizeler de verilmiştir. Kitabı, kitapların en şereflisi ve en mükemmel olanıdır. O kitap öyle korunan bir kitaptır ki ona ne önünden ne de ardından bâtıl yanaşmaz. Hiçbir şey onu neshedemez. Onun mucizeleri ebediyen bâkidir (kalıcı). Kur’an bunlardan biri olduğu gibi, evvelce zuhur etmiş ve tâ kıyamete kadar zuhur edecek olanlar da bunlardandır. Meâdı cihetiyle en mükemmel oluşuna gelince, Resûlullah (s.a.v), o gün (mahşer) komutan olarak, diğer tüm nebilerin altında toplanacakları livâü’l-hamd sancağının sahibidir. İlk şefaat eden ve ilk şefaat olunan odur. Makamü’l-mahmûdun sahibidir. Cennette ve dârü’l-cezada derecesine gelince, en yüce dereceye sahiptir.Zira o, vesile sahibidir ki cennette en yüksek derece olup ondan başkası ona nâil olamaz. Ümmeti, ümmetlerin en faziletlisidir. Onlar, hem şefaat eden hem de şefaat olunanlar, sıddıklar, şühedave salihlerdir. O (nebî), âlemler için rahmet olan, göklerin ve yerlerin Rabb’iyle beraber ismi yükseltilen, havz ve kevserin sahibidir. Onun ümmeti mahşer günü diğer ümmetlere şahit olacaktır. Onun fa-zilet ve menkıbeleri anlatmakla bitmez, başı (nerede) sonu (nerede) anlaşılmaz.”</p>
<p>Sonra (İmam Zemlekânî), izahatta bulunmak üzere şöyle devam etmektedir: “Her bir nebinin ayrı ayrı sahip oldukları mucizelerin tamamının ya aynısı veya daha mükemmelinin Peygamberimiz’e (s.a.v) verildiğini ifade ettik. Bunu da icmâlen zikrettik. Bunun detayına girmek ise, diğer nebîlere verilen ve buna karşılık Resûlullah’a da verilen mucizelerin teker teker anlatılmasını gerektirir ki bu, ancak müstakil bir kitap yazmakla mümkün olur. Fakat, zikrettiklerimizi açıklayan bir özete de ihtiyaç vardır. Bunu da iki mukaddime ile açıklamak mümkündür.</p>
<p>Bunlardan birincisi şudur: Usûlü’d-dîn ilminde Ehl-i sünnet mezhebine göre, evliyanın kerametlerinin sabit olduğu ifade edilmiştir. Nebîlere ait tüm mucizelerin (evliya için) keramet olarak vuku bulması caizdir. Bu ümmetin sahabe, tâbiîn ve onlardan sonra gelen evliyasına nasip olan kerametlerden hiçbiri, diğer ümmetlerde vuku olmamıştır. Bu konuyla ilgili kitaplara ve selefin haberlerine göz atan, zikrettiklerimizi orada görüp anlayacaktır. Gerçek şu ki nebîye tâbi bir veliye hâsıl olan keramet, aslında o tâbi olunan nebîye ait olup onun mucizelerinden bir mucizedir. Zira bu keramet veliye, ancak o nebîye tâbi olması, ona iman etmesi, getirdiklerini kabul etmesi ve şeriatıyla amel etmesiyle mümkün olabilir. Hatta şayet nebîye muhalefet etmesi gerekse bu kerametin husule gelmesinin sebebi olarak bu muhalefet gösterilemez. Şayet bu veli, söz konusu kerameti tâbi olduğu nebîye muhalefet etmeye bağlarsa, biz buna keramet demeyiz ve o olayı, bâtılı hak gösterme çabası ve şeytanların işi olarak görürüz. Çünkü tâbi olan veliye ancak tâbi olunan (nebî) sebebiyle keramet hasıl olur. Şüphesiz, velinin eliyle hâsıl olan keramet, bu kerametin husule gelmesini gerekli kılan ve velinin takip edip üzerinde yürüdüğü yolun sıhhatine delalet eder. Bu da o resûlün şeriatından başkası değildir. Bu durum, tâbi olduğu nebinin, davasında doğru olduğuna delalet eder. Mucizeden maksadımız, nebîlik davasında bulunan kimsenin doğruluğuna delalet eden hârikulâde haldir.</p>
<p>Onların mucizenin sınırı hakkındaki, “Mucize hârikulâde bir iş olup meydan okumadır. Keramet ise nebinin meydan okuması gibi değildir. Dolayısıyla kerametler nebînin mucizelerine dahil edilemez” şeklindeki sözleri bu görüşümüzü çürütemez. Çünkü biz onların, “Mucize meydan okumadır” sözünü, meydan okuma anında nebînin doğruluğuna delalet etmesi gerektiği anlamında kullandıklarını söylüyoruz. Oysa nebînin her mucize anında nübüvvet davasını zikretmesi gerekmez. Zira vuku anında nebîlik davasını zikretmediği halde, sudur eden birçok hârikulâde halin mucize sayıldığına dair icmâ gerçekleşmiştir. Aynı zamanda Resûlullah’ın (s.a.v) birçok mucizeleri ölümünden sonra zuhur etmiştir. Gaybdan verdiği haber türünden mucizeleri de İsa’nın (a.s) nüzûlü vb. gibi âhir zamanda vuku bulacak olan mucizeleri de zuhur edecektir. Bu mucizelerin, ölümünden sonra meydana gelmeleri onun doğruluğuna ve davetinin kıyamete kadar süreceğine delalet ettiğinden bunların, Hz. Peygamber’in mucizeleri olduğu gerçeğini değiştirmez. Yine bu ümmetin içindeki evliyanın kerametleri de bu meyandadır. Zira bu kerametler, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) doğruluğuna delalet etmekte ve onun daveti zamanında gerçekleşmektedir ki bu da hakikatte onun bir mucizesidir. İkinci mukaddime: Şüphesiz ki Âdem’den (a.s), Hz. Muhammed’in (s.a.v) zamanına kadar gelen nebilerin elleriyle vuku bulan tüm mucizeler, aynı zamanda Resûlullah’ın birer mucizesi olup onun doğruluğuna delalet ederler. Çünkü nebiler kavimlerini bununla müjdeler ve davasının umumiliğini bununla anlatırlar. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>‘Hani, Allah peygamberlerden, ‘And olsun size vereceğim her kitap ve hikmetten sonra, elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz ’ 1sözünü almış ve,‘Bunu kabul ettiniz mi; verdiğim bu ağır görevi üstlendiniz mi? ’demişti. Onlar, ‘Kabul etik’demişlerdi. Allah da, ‘Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım ’demişti.99</p>
<p>Böylece Allah, tüm enbiyadan, Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) iman ve yardım etmeleri üzerine mîsak almıştır. Şu ifadesiyle de Peygamberimiz’i onlara resûl olarak tayin etmiştir:  ‘Sonra,elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde ona mutlaka îmân edecek siniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz’<em>100</em> Resûlullah’ın (s. a.v.) ‘Şayet Musa (a.s) hayatta olsaydı bana tâbi olacaktı’101 hadisi de buna delildir. İsa’nın (a.s), Peygamberimiz’in şeriatım teyit edici olarak nüzûlü, onun şeriatıyla amel edecek olması, imamımızın arkasında namaz kılması da bu<br />
anlamdadır. Böylece, tüm nebilerin göstermiş oldukları mucizeler, aslında Resûlullah’ın (s.a.v) doğruluğuna delalet eden birer delil teşkil etmektedir.</p>
<p>Diğer nebilerin iddia ettikleri, iddiada bulunup haber verdikleri ve kavimlerini kendisiyle imana çağırdıkları şeylerin tamamında Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) nübüvveti vardır. Diğer şeriatlar, onun şeriatıyla nesholundu. O halde, diğer nebilerin gösterdikleri mucizelerin tamamı, Hz. Peygamber’in (s.a.v) doğruluğuna delildir. Bunlar, aynı zamanda Allah Resûlü için birer mucizedir. Zira mucizenin, nübüvvet iddiasında bulunan kimsenin kendi eliyle gösterilmesi şart değildir. Hatta bazan, fetret devrinde ve Resûlullah’ın (s.a.v) doğumu sırasında zuhur eden hârikulâde haller gibi durumlar bile, nebînin doğruluğuna delalet ederler.</p>
<p>İşte bu iki mukaddime sana Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) mucizelerinin genişliği hakkında zikretttiklerimizi açıklamakta ve sana, diğer nebilerin mucizelerinin (aslında) kendisine (Peygamberimiz’e) ait olduğunu anlatmaktadır. Hal böyle olunca Allah Resûlü’nün bizzat kendisinin göstermiş olduğu mucizeler nasıl daha tam ve mükemmel olmasın.” Zemlekânî’nin sözleri burada sona erdi. Şeyh Takıyyüddin es-Sübkî’nin, es-Seyfü ’l-Meslûl alâ men Sebbe ’r-Resûl adlı kitabında şu ifadeler yer almaktadır: Ebû Davud, Ahmed b. Hanbel’den Ebû Bekir’in (r.a) tavrını belirten şu hadisi sordu: “Adamın biri Hz. Ebû Bekir ’i (r.a) kızdırdığında, Ebû Berze, &#8216;Resûlullah ’a hakaret ettiği için onu öldüreyim m i?’ diye sordu. Bunun üzerine Ebû Bekir ’in (r.a), ‘Hayır! Resûl-i Ekrem ’den (s.a.v) sonra kimsenin böyle bir yetkisi yoktur’cevabını verdi/Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel, ‘Resûlullah ’ın (s.a.v) emrettiği şu üç şey dışında, Ebû Bekir ’in (r.a) herhangi birini öldürmesi câiz olmaz. Bunlar da iman ettikten sonra küfre dönmek, evlendikten sonra zina etmek, haksız yere adam öldürmektir. Hz. Peygamber ’in (s.a.v) bu üç sebep olmadan da adam öldürme yetkisi vardı ’102 demiştir.”103</p>
<p>Bu durum, ona ait hususlardandı. Yani, Resûlullah’ın (s.a.v), diğer insanlar tarafından bilinen ve öldürülmesini mubah kılan herhangi bir (zâhirî) sebep olmadan da kişi hakkında ölüm emri verme yetkisi vardı. İnsanların da buna itaat etmeleri gerekirdi. Çünkü o, Allah’ın kendisine emrettiğinden başka bir şeyi emretmez. Bu iki haslet, Resûl-i Ekrem (s.a.v) dışında kimseye verilmemiştir. Şeyh Takıyyüddin es-Sübkî’nin şöyle demiştir: “Hızır’ın (a.s) çocuğu öldürmesi, kâfir tabiatlı oluşu sebebiyledir ki bu da bu olaya has bir durumdur. Zira çocuk (yaşta) birinin öldürülmesinin şeriata göre câiz olmadığı bilinmektedir. Özellikle mümin anne ve babadan dünyaya gelen çocuk. Her ne kadar, Allah’ın Hızır’ı (a.s) muttali kıldığı gibi bazı evliyayı da çocuğun durumuna muttali kıldığını ileri sürdüysek de çocuğu öldürmek şeriatın hükmüne göre câiz değildir. Yine İbn Abbas’tan şu husus nakledilmiştir: Necde el-Harûrî, bir mektup yazıp çocukların öldürülüp öldürülmeyeceğini sorduğunda -Harûrî lakabı Harûr’e nisbetendir, Harûr, Kûfe’de bir köyün ismidir. Ehli, tamamen Havâric’den idiler- İbn Abbas (r.a) ona şöyle yazmıştı: ‘Eğer sen Hızır (a.s) isen ve kâfir olanı mümin olandan ayırt edebilyorsan onları öldür. ’104</p>
<p>İbn Abbas’ın (r.a) bundan maksadı, Necde’nin ihtiyacım gidermek, mümkün olmayan bir şeyi işlemesine engel olmak ve Hızır’ın (a.s) hükmüyle hü küm verme isteğini ortadan kaldırmaktı, ibn Abbas’ın amacı, bu durum hâsıl olduğunda öldürmenin câiz olduğunu ifade etmek değildi. Bu da zaten şeriatın cevâz vermediği bir hükümdür. Çünkü (çocukla ilgili) küfür, o an hâsıl olmamıştır, bilakis sonra olacak olan bir iştir. Dolayısıyla hâsıl olmamış bir nedenden dolayı nasıl öldürülebilir. Hakikat şudur, çocuk ne hakiki küfürle ne de hakiki imanla vasıflandırılır. Bu durumda, onu nebî olarak kabul edenlere göre, Hızır’ın (a.s) hükmü, ona has müstakil bir şeriat olarak yorumlanmalıdır.” Sübkî’nin sözleri burada sona erdi. (Burada bahsi geçen) Sübkî, İmam Takıyyüddin Ali b. Abdülkâfı es-Sübkî’dir.105</p>
<p><strong>Bu Sayfaları Yazma Nedenim Hakkında Fasıl:</strong></p>
<p>Resûlullah’a (s.a.v), diğer nebîlere verilen zâhir ve şeriat hükümleri yanında, Hızır’a (a.s) verilen bâtın ile hakikat hükümlerinin cemolduğuna kanaat ettim. Bu, Allah’ın kendilin e has kıldığı bir hususiyettir. Bunun böyle olduğuna dair dayanak, âlimlerin nakilleri ile hadislerdir.</p>
<p><strong>Nakiller ise tafsîlî ve icmâlî olmak üzere iki kısma ayrılırlar.</strong></p>
<p><strong>Tafsîlî Nakiller:</strong> İmam Kurtubî tefsirinde şöyle demiştir: “Ulemanın tamamı, Hz. Peygamber’in (s.a.v) dışında hiç kimsenin (zâhir deliller olmadan) ilmine dayanarak ölüm cezası veremeyeceği hususunda icmâ etmiştir. Bu durum Resûlullah’a hastır. (Onun dışında hiç kimsenin [delilsiz olarak] kendi bilgisiyle ölüm cezasına hükmetmesi câiz değildir).” Bu büyük imamdan yapılan icmâ nakli sana (delil olarak) yeter. İbn Dihye şöyle demiştir: “Bu durum, Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) has kılınmıştır. Zira o, deliller sabit olmadığı halde zina ile itham ettiği birinin ölümüne hükmetmiştir ki bu durum ondan başkasına câiz değildir.” Zerkeşî bunu Hâdim’de nakletmiştir. İmam Râfiî Şerh&#8217;te, İmam Nevevî er-Ravza&#8217;da şöyle demiştir: “İlmine dayanarak hükümde bulunmak Hz. Peygamber’e (s.a.v) ait bir husustur ki başkaları için bunun tersi geçerlidir.” Kadı Celâleddin el-Bulkînî er-Ravza&#8217;nın hâşiyelerinde, “Şeyhayn’ın söylediklerinin zâhirî, Resûlullah’nm (s.a.v), ister hadler olsun ister diğer hususlar, mutlak anlamda ilmine dayanarak (zâhirî deliller olmadan) hükmeder, manasına gelmektedir ki bunda ihtilaf yoktur” demektedir.</p>
<p>Bu da Kurtubî’nin icmâ nakline uygun düşmektedir. Çünkü mezhepler, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) dışında kimsenin kendi bilgisine dayanarak had cezasına hükmedemeyeceği görüşünde müttefiktirler. İhtilaf, hadler dışındaki konularla ilgilidir. Biz bunu câiz görürken diğer mezhepler câiz görmemekteler. Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilgili, gerek hadler gerekse diğer ceza hükümleri hakkında herhangi bir ihtilaf haberi gelmemiştir.</p>
<p><strong>İcmâlî Nakiller:</strong> Âlimler, diğer nebilere mucize ve fazilet nevinden her ne verildiyse, Peygamberimiz’e de (s.a.v) onun aynısı ve daha mükemmelinin verildiğini söylemektedirler. Bununla ilgili olarak İmam Şafiî’den şu söz hikâye edilmiştir: Kendisine İsa’ya (a.s) ölüleri diriltme mucizesi verilmişti denildiğinde, o, “Muhammed’e (s.a.v) hanînü’l-ciz’ (kütüğün ağlaması) mucizesi verildi ki bu daha büyük (bir mucizedir)” cevabını vermiştir. Bu o kadar çok meşhur oldu ki daha sonra kim fazilet konusunda bir kitap yazdıysa bu sözü zikretmiştir.</p>
<p>Bedr b. Habîb, en-Necmüs-Sâkıb f î Eşrefi’l-Menâkıb adlı kitapta şunları aktarmaktadır: “Diğer nebilere istifade edilen her ne husus verildiyse, Peygamberimiz’e de mutlaka aynısı ve daha fazlası verilmiştir. Bu böylece sabit olunca, Resûlullah’ın (a.s), diğer nebilerin sahip oldukları zâhirle hükmetmenin yanında, Hızır’ın (a.s) sahip olduğu bâtın ve hakikatle hükmetme yetkisine sahip olması gerekir. Dolayısıyla, diğer nebilerin çoğuna verilenlerle, Hızır’a (a. s) verilenin aynısı nebimize verilmiş ve iki özellik kendisinde cemolmuştur. Şöyle ki kendisine, zâhir ve bâtınla hükmetme hususu mubah kılınmıştır.” Biz bu söylenenlere izah olmak üzere Sübkî’nin et-Ta‘zîm ve’l-Minne adlı kitabında yer alan şu açıklamalarını ilave ediyoruz: “Hz. Peygamber’in (s.a.v) ‘Tüm insanlara gönderildim ’106 hadisi, sadece onun döneminden kıyamete kadar gelecek olan insanları değil, kendisinden önceki insanları da içine almaktadır. Bununla Resûlullah’ın (s.a.v), ‘Adem (a.s), daha ruh ve ceset arasında bir haldeyken ben nebî idim ’107 hadisinin manası ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Hadisi, Hz. Muhmmed’in gelecekte nebî olacağını Allah’ın ilmiyle bildiği şeklinde tefsir edenler, bu manayı kavrayamamışlardır. Zira Allah’ın ilmi, tüm eşyayı ihata etmiştir. Allah’ın, Resûlullah’ı (s.a.v) o vakitte nebî olarak vasfetmiş olması, o vakitte sabit olmuş olan bir emir olarak anlamayı gerekli kılmaktadır. Bundan dolayıdır ki Âdem (a.s), arşın üzerinde ‘Muhammedün resûlullah’ yazıldığım gördü. Bu da bunun o zamanda sabit bir mana olduğunu gerekli kılmaktadır. Şayet bundan murat, sadece gelecekteki (nübüvveti) Allah’ın ilmiyle bilmesi olmuş olsaydı, ‘Adem (a.s), daha ruh ve ceset arasında bir haldeyken ben nebî idim ’ hadisinin bir hususiyeti kalmazdı. Çünkü Allah, o vakitte de daha önce de tüm nebilerin nübüvvetlerini ilmiyle biliyordu. O halde bu, nebimize has bir hususiyet olmalı ki Allah bunu haber verdi. Böylece de onun Allah indindeki kadrini anlasınlar ve sahih haberle yüce Rabb’i tarafından Resûlullah ’ın (s.a.v) Âdem’den (a.s) önce kemale erdirildiğini öğrendik desinler diye ümmetine bu durumu ilan etti.</p>
<p>Yine Allah, Hz. Peygamber’in (s.a.v) hakikatini Adem’den (a.s) önce yaratmış ve daha o zaman, ona nübüvvet vermiştir. Resûlullah’ın (s.a.v) kendilerinden önce geldiğini, kendilerinin nebisi ve resûlü olduğunu bilsinler diye, diğer nebilerden mîsak almıştır. Gel de Rab Sübhânehû ve Teâlâ tarafından Hz. Peygamber’e (s.a.v) verilen şu büyük değere bak! Şu halde Resûlullah’ın (s.a.v), tüm enbiyanın nebisi olduğu anlaşıldı. Ahirette tüm nebilerin onun livâsı altında toplanmaları da bunu göstermektedir. Dünyada, İsrâ gecesinde tüm nebilere namaz kıldırması da böyledir. Şayet Resûl-.i Ekrem (s.a.v) gelişi, Âdem (a.s), Nuh (a.s), İbrahim (a.s), Musa (a.s) ve îsa’nın (a.s) dönemlerine denk gelseydi, kendileri ve ümmetlerinin Peygamberimiz’e (s.a.v) iman edip ona yardımcı olmaları vâcip olurdu. Bunun için yüce Allah onlardan mîsak aldı.</p>
<p>Bu durumda Fahr-i Kâinat’ın onların üzerine nübüvveti ve onlara risaleti ile bir mana hâsıl olmaktadır. Şayet onların dönemlerinde olsaydı, hiç şeksiz Allah Resûlü’ne tâbi olmaları gerekirdi. İsa’nın (a.s), kerim bir nebî olduğu halde âhir zamanda onun şeriatı ile gelecek olması bundan dolayıdır. Şüphesiz İsa (a.s), tüm emir ve nehiyleriyle Kur’an ve Sünnet’te yer alan Hz. Peygamber’in şeriatıyla hükmedecek. Şu halde o, sair ümmetle alakadar olduğu gibi, onunla da alakadardır. O, vasfından hiçbir şey eksilmediği halde, kendi halinde kerim bir nebidir. Aynı şekilde şayet Resûlullah (s.a.v), onun, Musa’nın, İbrahim’in, Nuh’un veya Âdem’den (a.s) herhangi birinin zamanında gönderilmiş olsaydı, onlar ümmetlerine gönderildikleri risalet ve nübüvvet üzere devam ederlerken, Peygamberimiz (s.a.v) onların üstünde bir nebî ve hepsinin resûlü olurdu. Dolayısıyla Resûl-i Ekrem’nin (s.a.v) nübüvveti ve risaleti, daha âm, daha şumüllü, daha büyük ve usul bakımından onların şeriatlarıyla müttefiktir. Zira onlarda ihtilaf yoktur. Bunun dışında şeriatının öne geçmesiyle aralarında ihtilaf ya tahsis ya da nesih yoluyla fürû konularında vâki olurdu veya ne nesih ne de tahsis olurdu. Bilakis ümmetlere nisbetle o dönemde Hz. Peygamber’in (s.a.v) şeriatı, nebilerinin kendilerine getirdikleri şeriat gibi olurdu. Söz konusu dönemde bu ümmete nisbetle bu şeriat ve hükümler, şahıs ve vakitlerin değişmesi ile farklılık arzeder.”</p>
<p>Böylece iki hadisin bilmediğimiz iki manası ortaya çıkmış oldu. Bunlardan birincisi, &#8220;Tüm insanlara gönderildim ” hadisidir. Bu hadisten, onun zamanından kıyamete kadar olan insanların kastedildiğini zannediyorduk. Oysa tüm insanların, ilk insandan son insana kadar tamamının kastedildiği ortaya çıktı. İkincisi de, “Âdem (a.s), daha ruh ve ceset arasında bir haldeyken, ben nebî idim ” hadisidir. Bunun Allah ilminde gerçekleştiğini zannediyorduk. Oysa bundan daha fazla mânalar ifade ettiğini böylece Sübkî’nin izahatlarından anlamış olduk. O halde Sübkî’nin, “Şayet Hz. Peygamber (s.a.v) o zaman gönderilseydi, o ümmetlere nisbetle, Resûlullah’ın (s.a.v) şeriatı, nebilerinin kendilerine getirdikleri şeriatlar gibi olurdu” şeklindeki sözüne dikkat et. Buna göre eğer Resûl-i Ekrem (s.a.v), Musa ve Hızır’ın (a.s) zamanında gelseydi şeriatı, Musa’nın (a.s) kavmi için Musa’nın (a.s) kendilerine getirdiği zâhirî hükümler ve bu şeriatın gerekleri nisbetinde olacaktı. Yine Hızır’ın (a.s) kavmi için de Hızır’ın (a.s) kendilerine getirdiği bâtın hükümler ve hakikatin gereği nisbetinde olacaktı. Hal böyle olunca, Resûlullah’ın (s.a.v) varlığının ve bi‘setinin iki yönlü olduğu nasıl uzak görülebilir? Bu iki hususu kendisi müjdelemekte ve bunu herhangi biri uzak göremez. Sübkî’nin, Bürde sahibinin şu beyitlerini dile getirmesi de bu manadadır:</p>
<p><em>“Kerem sahibi resullerin getirdiği her ne varsa</em></p>
<p><em>Mutlaka onun nuruna bağlı olarak gelmiştir.</em></p>
<p><em>Çünkü o, faziletli bir güneş, diğerleri yıldızlarıdır</em></p>
<p><em>Nurları karanlıkta insanları aydınlatır. ”</em></p>
<p>Şemseddin İbn Sâiğ, er-Rakamm adlı eserinde şöyle demektedir: “Mürsel ve nebilerin, nübüvvetlerine delil olmak üzere halka göstermiş olâukları mucizelerin tamamı Peygamberimiz’in (s.a.v) nuruna bağlı olarak vuku bulmuştur. Zira Resûlullah’ın nuru, Âdem’den (a.s) önce yaratılmıştı. Ardından Âdem’e (a.s) intikal etti. Sonra annelere gelmek üzere sulblere intikal etti. Derken annelere intikal etti. İşte bu nurla yüce Allah, kerem sahibi enbiya eliyle mucizeleri tanzim etti. Şairin bu konudaki şu sözleri ne kadar güzeldir:</p>
<p><em>‘Gayb âleminin ilimleri senin içindir.</em></p>
<p><em>Adem ’e öğretilen isimler de oradandır.</em></p>
<p><em>Bürde ’de yer alan:</em></p>
<p><em>Tamamı resulden iltimas etmekte,</em></p>
<p>Denizden bir avuç veya bol yağmurdan bir emiş misali. ’ Beyit için bazıları şöyle demiştir: Yani, nebilerin ilimlerinin tamamı, onun ilminden alınmıştır. Bu da ona nisbetle denizden bir avuç veya bol yağmurdan bir emiş almaya benzer.” İbnü’s-Sâiğ’in sözleri sona erdi. Konuya Dair Hadisler Konuyla ilgili hadislere gelince bunların sayısı çoktur.</p>
<p><strong>Birinci Hadis:</strong> Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Nesâî ve İbn Mâce’de yer alan hadis şöyledir: “Aişe (r.a) şöyle demiştir: Sa‘d b. Ebû Vakkâs ileAbd b. Zem ‘a arasında bir çocuk hususunda anlaşmazlık yaşandı. Sa ‘d, ‘Ey Allah ’ın resulü bu kardeşim Utbe b. Ebû Vakkâs ’ın oğludur. Bana oğlu olduğuna dair ahidde bulundu. (Kardeşime) benzerliğine bak! ’Abd b. Zem ‘a da, ‘Ey Allah ’ın resûlü! Bu (çocuk), kardeşimdir, babamın yatağı üzerine doğdu. Câriyesinden olma çocuğudur. ’Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), (çocuğa) baktı ve açıkça Utbe’ye benzediğini gördü. ‘O, şenindir ey Abd! Çocuk (doğduğu) yatağa aittir. Öbürüne (zâniye) de mahrumiyet vardır. Ey Şevde bint Zem ‘a! Ona karşı hicablı ol ’ dedi. Âişe, ‘Ondan sonra Şevde onu hiç görmedi ’ dedi. ”109</p>
<p>Buhârî ve Ebû Davud’da geçen bir lafız  “O kardeşindir ey Abd!&#8221; şeklindedir. Başka bir lafız da şöyledir: “Ölünceye kadar onu görmedi. ” Müslim’de geçen lafız ise şöyledir: “Âişe, ‘Allah ’a yemin ederim ki ölünceye kadar Şevde ’yi görmedi’ dedi. ”</p>
<p>Şeyh Sirâceddin İbnü’l-Mülakkm ve Hafız İbn Hacer şöyle demişlerdir: “Bu hadis, zahire göre hükmeden hâkimin hükmünün bâtını manadan yoksun olamayacağına dair delil teşkil eder. Çünkü Resûlullah (s.a.v), ‘O senin kardeşindir ey Abd!’ şeklinde sahih yolla gelen hadise göre, çocuğun Abd b. Zem‘a’nın kardeşi olduğuna hükmetti. Buna göre çocuk, baba tarafından Abd’ın kardeşi olunca; Sevde’nin de baba tarafından kardeşi olmuş olur. Sonra Resûlullah (s.a.v), Sevde’ye o çocuğa karşı örtünmesini emretti. Şâyet Resûlullah’ın verdiği hüküm bâtın manadan yoksun olsaydı Sevde’nin çocuğa karşı örtüsüne dikkat etmesini istemezdi.”</p>
<p>İbnü’l-Mülakkın, “Bazı Hanefîler, ‘Resûlullah’ın (s.a.v) çocuğu önce Zem‘a’nın oğlu ilan etmesi, ardından kız kardeşinin kendisine karşı örtünmesini emretmesi câiz olmaz. Böyle bir şey muhaldir (olamaz)’ demişlerdir” dedikten sonra buna şöyle cevap vermektedir: “Hayır bu durum muhal değildir. Buhârî’nin rivayetinde, ‘O senin kardeşindir ey Abd b. Zem ‘a! ’ şeklindeyken, Ahmed’in el-Müsnedinde ve Nesâî’nin Sünen&#8221;inde, ‘Ey Şevde! Ondan örtün senin kardeşin değildir’ şeklindedir. Tashihi hakkında ihtilafa düşülmüştür. Münzirî ise, ‘O zâid olup sabit değildir’derken, Hâkim el-Müstedrek’inde, ‘İsnadı sahihtir’ demiştir.” İbnü’l-Mülakkın’ın sözleri sona erdi.</p>
<p>Hafız İbn Hacer şöyle demiştir: “Mücâhid’in şeyhi hariç, bu hadisin ricâli sahihtir. O da, İbn Zübeyr’in kölesi Yusuf’tur.” Beyhakî senedini ta‘n etmiş ve, ‘Onda Cerîr var ki sûi’l-hıfz olmakla nitelendirilmiştir. Yine onda Yusuf var ki tanınan biri değildir’ demiştir. Oysa Cerîr’in sûi’l-hıfz olmakla nitelendirilme diği, sanki Cerîr’i, Cerîr b. Hâzim’le karıştırdığı; Yusuf’un da Îbnü’z-Zübeyr’in kölesi olduğu sabit olmuştur. Durum böylece anlaşılınca, Sevde’ye kardeş olmasının nehyedilişi ortaya çıkmaktadır. İbnü’l-Arabî, Şâfiî’den şunu nakletmektedir: ‘Eğer gerçekten neseb yönüyle kardeşi olsaydı, Aişe’ye ridâî (süt) amcasına karşı örtünmemesini emrettiği gibi, Sevde’yi de menetmezdi.” Velhâsıl Resûlullah (s.a.v), çocuğu şeriatın zâhirine göre Abd’in kardeşi ilan etti. Zira çocuk yatağa aittir. Bâtınî hüküm gereği Şevde ile kardeşliğini nehyetti. Bu tek örnekten bile, zâhir ve bâtınla birlikte hükmedildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>İkinci Hadis:</strong> Nesâî’de yer alan rivayet şöyledir: “Resûlullah ’a (s.a.v) bir hırsız getirildi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem, &#8216;Onu öldürün! ’ diye emretti. Orada bulunanlar ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Resûlullah (s.a.v), ‘Onu öldürün! ’ diye emretti. Orada bulunanlar, ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı ’ dediler. Resûlullah ‘Elini kesin! ’dedi. Adam tekrar hırsızlık yaptı ve ayağı kesildi. Sonra Ebû Bekir ’in döneminde tekrar hırsızlık yaptı. Bu durum tüm uzuvları kesilinceye kadar devam etti. Adam beşinci kez hırsızlık yapınca Hz. Ebû Bekir (r.a), ‘Allah Resûlü, ‘Öldürün!’ dediği zaman bu durumu daha iyi biliyordu’ dedi ve sonra adamı öldürmeleri için bir grup Kureyşli ’ye teslim etti. Abdullah b. Zübeyr de bu grupta bulunmaktaydı. O, emirliği seven biriydi. ‘Beni kendinize emîr tayin edin ’ dedi. Onlar da kendilerine onu emîr kabul ettiler. İbnü ’z-Zübeyr, adama vurduğu zaman, onlar da vuruyorlardı. Bu durum adamı öldürünceye kadar devam etti. ”110</p>
<p>Hâkim el-Müstedrek’te rivayet etti ve bana Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Maluveyh rivayet edip dedi ki, bana İshak b. Haşan b. el-Harbî rivayet edip dedi ki, bana Affân b. Müslim rivayet edip dedi ki, bana Hammâd b. Seleme, Yusuf b. Sa‘d’dan rivayet edip sahihtir, dedi. Zehebî’nin el-Kâşif te dediği gibi, Yusuf b. Sa‘d el-Cumahî hariç, (bu senedin) ricâli sahihtir.</p>
<p>Hattâbî şöyle demiştir: “Bu olay, hırsızın böyle bir durumda öldürülmeyeceği hususundaki ittifaktan dolayı, (zâhire göre değil) hakikate göre verilen bir hükümdür. Aynı zamanda Resûlullah’ın (s.a.v) şeriatın zâhiri ile hakikatin bâtınına göre hüküm vermekte tercih hakkına sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim o da önce hakikat gereği hırsızın öldürülmesini emretti. Bundan vazgeçirmeleri üzerine ikinci defa öldürülmesini emretti, yine vazgeçirmeleri üzerine şeriat mucibince uzuvlarının kesilmesini emretti. Beşinci defa da hırsızlık yapınca, Ebû Bekir (r.a), Resûlullah’ın adam hakkındaki ölüm emrini yerine getirdi. Nas bulunan yerde ictihad yapılamaz.”</p>
<p>Hattâbî ikinci olarak şöyle demiştir: “Fakihlerden hiç kimse hırsızın öldürüleceği hükmüne varmamıştır. Bu da Ebû Bekir’in (r.a) bunu ictihadla değil, hususen bu adam hakkında bulunan bir nassa dayanarak yaptığını göstermektedir.”</p>
<p><strong>Üçüncü Hadis:</strong> Ebû Davud ve Nesâî’de yer alan bir hadiste Câbir b. Abdullah’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Resûlullah ’a (s.a.v) bir hırsız getirildi. Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu öldürün! ’dedi. Bunun üzerine oradakiler, ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Kesin (elini)! ’dedi. Kesildi (eli). Sonra ikinci defa hırsızlık yaptığı için getirildi, yine Allah Resûlü, ‘Öldürün!’dedi. Oradakiler, ‘Ey Allah’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Resûlullah (s.a.v), ‘(Cezasını) kesin’dedi. Sonra üçüncü defa hırsızlık yaptığı için getirildi ve Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu öldürün!’ dedi. Bunun üzerine oradakiler, ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı ’ dediler. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘(Cezasını) kesin!’ dedi. Sonra (aynı adam) dördüncü defa hırsızlık yaptığı için getirildi. Allah Resûlü, ‘Onu öldürün! &#8216; dedi. Bunun üzerine oradakiler ‘Ey Allah’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Resûlullah (s.a.v), ‘(Cezasını) kesin!’ dedi. Sonra beşinci defa hırsızlık yaptığı için getirildi.Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu öldürün! ’dedi. Bunun üzerine Câbir (r.a), ‘O adamı alıp deve ağılma götürdük ve taşlayarak öldürdük. Sonra bir kuyuya atıp üzerini taşlarla kapattık’dedi. ”111</p>
<p>Ebû Davud hadisi bu şekilde rivayet etti ve bu konuda başka söz söylemedi. Ona göre bu hadis, hadis ilimlerinde karar kılındığı üzere “salih sahih veya hasen” dir. Nesâî, “(bu hadisin senedinde yer alan) Mus‘ab b. Sâbit için, hadiste kavi değildir” dedi. Zehebî Mîzân’da, “Zübeyr, ‘Mus‘ab zamanının en bilgini idi’ demiştir” dedi. Zamanını oruçlu geçirdiği, gece ve gündüz bin rekât namaz kıldığı söylenmiştir. Bir önceki hadisin bu hadisi kuvvetlendirdiği görüşündeyim. Dolayısıyla Mus‘ab, Muhammed b. Münkedir’den rivayet ettiği bu hadiste münferid değildir. Bilakis Hişâm b. Urve de ona tâbi olmuştur ki Hişâm Sahîhayn’ın ricâlindendir.</p>
<p>Dârekutnî, Sünen&#8217;inde (yer verdiği hadisin senedini) şöyle aktarmıştır: “Bize Haşan b. Ahmed b. Sa‘d er-Ruhâvî rivayet edip dedi ki, bize Abbas b. Ubeydullah b. Yahya er-Ruhâvî rivayet edip dedi ki, bize Muhammed b. Yezîd b. Sinan rivayet edip dedi ki, bize babam rivayet edip dedi ki, bize Hişâm b. Urve Muhammed b. Münkedir’den, o da Câbir’den rivayet etti”&#8230;</p>
<p>Hattâbî, Meâlimü’s-Sünen’de bu hadisi şerhederken şöyle demektedir: “Defalarca hırsızlık yapmış olsa bile hırsızın öldürülmesini helâl sayan herhangi bir fakih bilmiyorum. Dolayısıyla bu durumun, adamın ölünceye kadar kötü fiilini işlemeye devam edeceğinin anlaşılmasından kaynaklanm ış olması muhtemeldir. Yine bu durumun (ileride işleyeceği suçların) Allah’tan bir vahiy ile bildirilmiş olması da muhtemeldir. Bu durumda hadisin hükmü bu olaya has olmuş olur.” Hattâbî’nin anlattıkları, anlattığımız konunun aynısıdır.</p>
<p><strong>Dördüncü Hadis:</strong> Ebû Bekir İbn Ebû Şeybe, el-Müsned&#8221;inde Enes’ten (r.a) şöyle rivayet edildiğini bildirmiştir:“Enes (r.a) şöyle dedi: İçimizde çokça ibadet eden, zühd ve cihadsahibi bir genç vardı. İsmini Resûlullah’a (s.a.v) söyledik, tanımadı. Ona sıfatlarını vasfettik yine tanımadı. Biz bu haldeyken, birden adam bize doğru geldi. Bunun üzerine bizler, Ey Allah ’ın resûlü! İşte (bu gelen kişi) ’ dedik. Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onun simasında şeytandan bir iz görüyürum ’dedi. Adam geldi ve selâm verdi. Hz. Peygamber (s.a.v) adama, ‘Bu kavimde benden daha hayırlı biri yoktur diye içinden geçirdin mi? ’ diye sordu. Adam, ‘Allah ’a yemin olsun ki evet’ dedi. Sonra adam döndü ve mescide girdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, ‘Bu adamı kim öldürecek? ’ dedi. Ebû Bekir (r.a), ‘Ben öldürürüm’ dedi. Mescide girdi. Bir de baktı ki adam kıyamda durmuş namaz kılıyor. ‘Resûlullah (s.a.v) namaz kılanı öldürmekten menetmişken, ben namaz kılan bir adamı mı öldüreceğim? ’ dedi (öldürmekten vazgeçti).</p>
<p>Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v), “Bu adamı kim öldürecek? ’diye (tekrar) sordu. Ömer (r.a), ‘Ben (öldüreceğim) Ey Allah’ın resûlü!’dedi. (Adamı öldürmek üzere) mescide girdi. Bir de baktı ki adam secde halinde. O da Ebû Bekir ’in (r.a) dediğini dedi. Fazladan (Ebû Bekir ’den farklı olarak), ‘Kesinlikle döneceğim. Şüphesiz benden  daha hayırlı olan kimse (Ebû Bekir) de döndü’dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Bırak bunu ey Ömer!’ dedi ve ona anlattı. Yine Allah Resûlü, ‘Bu adamı kim öldürecek? ’diye sordu. Ali (r.a), ‘Ben (öldüreceğim) Ey Allah ’ın resûlü! ’dedi. Resûlullah, ‘Eğer bulursan sen onu öldür’dedi. Ali (r.a) mescide girdi adamın çıkmış olduğunu gördü. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), ‘Allah ’ a yemin olsun ki şayet onu öldürseydi bu onların ilki ve sonuncusu olurdu. Ümmetimden iki kişi asla ihtilaf etmezdi’ buyurdu. ”112 Ebû Ya‘lâ el-Müsned&#8217; inde birçok tarikle hadisi aktarmıştır; fakat hadisin tespit edilmesi gereken birden fazla yolla rivayeti vardır.</p>
<p><strong>Hadisin İkinci Bir Tarikten Rivayeti:</strong> Ebû Ya‘lâ el-Müsned&#8217; inde Enes’ten şu şekilde de hadisi rivayet etmiştir: “Resûlullah’ın (s.a.v) zamanında bizimle beraber savaşan (cihad eden) bir adam vardı. Döndüğü zaman bineğinden iner, mescide gidip namaz kılardı. O kadar çok namaz kılardı ki Hz. Peygamber ashabından bazıları, adamın kendilerinden daha üstün olduğu zannına kapılırlardı. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v), ashabının arasında durduğu bir sırada o adam çıkageldi. Sahabelerinden bazıları, Ey Allah’ın nebîsi! işte bu (faziletiyle bildiğimiz) o adamdır ’dedi. Allah Resûlü, o adama (haber) yolladı veya adam kendisi geldi, adam gelip Resûlullah onu karşıdan görünce, ‘Nefsim yedi kudretinde olan Allah ’a yemin olsun ki bu adamın iki gözü arasında şeytandan bir iz (alamet) var’ dedi. Adam meclise ulaşınca, Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona, Meclise rast geldiğin zaman içinden bu kavimde benden daha hayırlı bir kimse yoktur, şeklinde bir his geçirdin mi? &#8216;diye sordu. Adam, ‘Evet’dedi. Sonra (adam) döndü mescidin bir köşesine geldi, ayağıyla bir hat çizdi, sonra iki topuğunu birleştirerek namaz kılmaya başladı.</p>
<p>Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Kim bu adama gidip öldürecek? ’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a) (adamı öldürmek üzere) kalktı (gitti). Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Adamı öldürdün mü? ’diye (Ebû Bekir ’e) sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Onu namaz kılarken gördüm ve ondan vazgeçtim ’cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v), ‘Kim bu adama gidip öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ömer (r.a), ‘Ben’ dedi. Kılıcını aldı (gitti). Adamı kıyamda namaz kılarken buldu. Bunun üzerine geri döndü. Allah Resûlü, ‘Adamı öldürdün mü?’diye (ona da) sordu. Ömer (r.a), ‘Ey Allah ’ın nebîsi! Onu namaz kılarken buldum ve ondan vazgeçtim ’ dedi. Resûlullah (s.a.v), ‘Kim bu adama gidip öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ali (r.a), ‘Ben’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Şayet yetişirsen onu yaparsın’ dedi. Ali (r.a) gitti ancak adamı bulamadı ve döndü. Allah Resûlü (s.a.v), ‘Adamı öldürdün mü? ’diye sordu. Ali (r.a), ‘Nereye kaybolduğunu anlayamadım’dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), ‘Şüphesiz ki bu, ümmetim içinde çıkan ilk (ihtilaf) alametidir. Şayet onu öldürseydin ümmetimden iki kişi ihtilafa düşmezdi. Şüphesiz ki Benî İsrail, yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Şu ümmet, yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Biri hariç, diğerlerinin tümü ateştedir&#8217;buyurdu. ‘Ey Allah ’ın resûlü! O fırka hangisidir? diye sorduk. Resûlullah (s.a.v), ‘el-Cemâa ’ diye cevap verdi. ” 113</p>
<p><strong>Hadisin Rakkâş Tarikiyle Enes’ten (r.a) Gelen Başka Bir Rivayeti:</strong> Beyhakî Delâilü’n-Nübüvve’de Enes’ten şöyle nakletmiştir: “Resûlullah’ın (s.a.v) yanında bir adamdan bahsettiler. Adamın cihaddaki kuvvetinden ve ibadetinin çokluğundan bahsettiler. Onlar bu durumdayken adam karşıdan çıkageldi. işte bu, bahsettiğimiz kimsedir, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ‘Şüphesiz ki ben bu adamın yüzünde şeytandan bir alamet (iz) görüyorum ’ dedi. Sonra adam onlara doğru geldi ve selâm verdi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Kendi kendine (içinden) bu kavimde senden daha hayırlı bir kimse olmadığını söyledin mi?’diye sordu. Adam, ‘Evet’dedi. Sonra (adam) gitti ve mescidde bir hat çizdi. İki ayağnı hizaya getirip namaz kılmaya başladı. Bunun üzerine Allah Resûlü, ‘Hanginiz ona gidip öldürecek? ’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Ben’dedi. Gitti ve onu kıyamda namaz kılarken gördü.</p>
<p>Bunun üzerine, ‘Ey Allah ’ın resûlü! Kıyamda namaz kılar halde gördüm ve onu öldürmekten vazgeçtim ’dedi. Resûlullah (s.a.v), ‘Hanginiz ona gidip öldürecek? ’diye (tekrar) sordu. Ömer (r.a), ‘Ben&#8217; dedi. Adama gitti ve o da Ebû Bekir ’in yaptığını yaptı. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Hanginiz gidip öldürecek? &#8216;diye sordu. Ali (r.a), ‘Ben’dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Şayet yetişirsen onu yaparsın’ dedi. Ali (r.a) gitti ancak baktı ki adam gitmiş. Bunun üzerine Allah Resûlü geri döndü. Resûlullah (s.a.v), ‘Şüphesiz ki bu, ümmetim içinde çıkan ilk (ihtilaf) alametidir. Şayet onu öldürseydin ondan sonra ümmetimden iki kişi (asla) ihtilafa düşmezdi. Şüphesiz ki Benî İsrâil, yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Biri hariç, diğerlerinin tümü ateştedir’ buyurdu. ”n4 Yezîd er-Rakkâşî, “O (fırka) el-Cemâa’dır” dedi.</p>
<p><strong>Hadisin Enes’ten (r.a) Gelen Başka Bir Tariki:</strong> Ebû&#8217;Ya‘lâ el-Müsned’inde Enes’ten şöyle nakletmiştir:115 “Düşmana karşı öncülüğü ve çalışkanlığı ile tanınan bir adamı Resûlullah ’a (s.a.v) zikrettiler. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Onu tanımıyorum’dedi. Sahabeler, ‘Bilakis o şu şu vasıflara sahiptir ’ dediler. Resûl-i Ekrem, ‘Onu tanımıyorum ’dedi. Biz bu haldeyken birden adam göründü. İşte o bu adamdır, ey Allah’ın resûlü!’ dediler. Allah Resûlü, ‘Ben tanımıyordum. Bu, ümmetimde gördüğüm ilk (ihtilaf) alametidir. Zira onda şeytandan bir iz var ’ dedi. Adam gelince selâm verdi, onlar da selâmını aldılar. Resûlullah (s.a.v) adama, ‘Allah adına söyle! Bizi gördüğünde kendi içinden bu kavimde senden daha hayırlı biri olmadığını geçirdin mi? ’ diye sordu. Adam, ‘Allah ’a yemin olsun ki evet’ cevabını verdi. Ardından mescide girdi ve namaz kılmaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.v), Ebû Bekir ’e (r.a), ‘Kalk ve onu öldür*dedi. Ebû Bekir içeri girdi ve onu kıyamda namaz kılar halde gördü. Ebû Bekir kendi kendine, ‘Şüphesiz ki namazın bir hürmeti ve hakkı vardır. Şayet Resûl-i Ekrem’den (bu husus için) emir istemiş olsaydım (öldürürdüm) ’dedi.</p>
<p>Resûlullah’a (s.a.v) geldi. Allah Resûlü ona, ‘Öldürdün mü?’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Hayır, onu kıyamda namaz kılar halde buldum ve namaz için bir hürmet ve hak olduğunu düşündüm. Şayet onu (yine de) öldürmemi istiyorsan, öldürürüm’cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v), ‘Bu işin sahibi sen değilsin. Ey Ömer! Sen git öldür ’dedi. Ömer (r.a) mescide girdi bir de baktı ki adam secde halinde. Onu uzun bir müddet bekledikten sonra, kendi kendine şöyle dedi: ‘Şüphesiz ki secdenin bir hakkı vardır. Şayet Resûl-i Ekrem ’den (bu husus için) emir istemiş olsaydım (öldürürdüm). Şüphesiz bunu benden daha hayırlı olan kimse (Ebû Bekir) de istemişti. ’Ardından Hz. Peygamber ’e (s.a.v) geldi. Allah Resûlü, ‘Adamı ödürdün mü?’diye sordu. Ömer (r.a), ‘Hayır, onu secde eder halde buldum ve secde için bir hak olduğunu düşündüm. Şayet onu (yine de) öldürmemi istiyorsan, öldürürüm’diye cevap verdi. Resûlullah (s.a.v) ‘Hayır, bu işin sahibi sen değilsin. Ey Ali kalk! Eğer bulursan bu işin sahibi sensin ’ dedi. Ali içeri girdi ve adamın mescidden gitmiş olduğunu gördü. O da Resûl-i Ekrem ’e (s.a.v) döndü. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Öldürdün mü? ’diye sordu. Ali, Hayır ’dedi. Allah Resûlü, ‘Şayet onu öldürseydin, ümmetimden her(hangi) iki kişi deecâl hakkında ihtilafa düşmezdi&#8217; 116 buyurdu. ” 117</p>
<p><strong>Enes’ten (r.a) Hadisin Başka Bir Tarikten Rivayeti:</strong> Bezzâr, el-Müsned&#8217;ınde nakletmiştir: “Hz. Peygamber ’nin (s.a.v) yanındaydık. Güzel görünümlü bir adam bize doğru gelince, (sahabeler) onun güzel işlerini zikretmeye başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), ‘Şüphesiz ki onun yüzünde ateşten (bir iz) görüyorum ’ dedi. Adam yanlarına ulaşıp selâm verince, Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Allah’a yemin olsun ki kendi kendine (içinden) kavmin en fa ­ ziletlisi olduğunu söylediğini zannediyorum ’ dedi. Adam, ‘Doğrudur ’ dedi. Adam gidince Allah Resûlü, ‘Şüphesiz yeni bir dönem (fitne) görüldü. Bu ve arkadaşları ondandır’ dedi. Ebû Bekir (r.a), ‘Ey Allah’ın resûlü! Onu öldüreyim m i?’ diye sordu. Resûlullah (,s.a.v), ‘Tabii ki (öldür)’ dedi. Ebû Bekir gitti ve onu mescidde namaz kılarken gördü. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem ’e (s.a.v) geri döndü ve, ‘Onu namaz kılarken gördüm bu yüzden öldüremedim ’ dedi. Ömer (r.a), ‘Ey Allah’ın resûlü! Onu öldüreyim m i?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Tabii ki (öldür) ’dedi. Ömer gitti ve onu mescidde namaz kılarken gördü. Bunun üzerine Allah Resûlü ’ne geri döndü ve, ‘Onu namaz kılarken gördüm bu yüzden öldüremedim’dedi. Bunun üzerine Ali (r.a), ‘Ey Allah’ın resûlü! Onu öldüreyim mi?’diye sordu. Resûlullah (s.a.v), ‘Tabii ki şayet bulursan öldürürsün ’dedi. Ali (r.a) gitti ancakadamı orada bulamadı. ”118</p>
<p><strong>Bu Hadisin Başka Bir Tariki:</strong> Câbir rivayet etmiştir. Ebû Bekir îbn Ebû Şeybe ile Ahmed b. Menî‘ el-Müsned&#8217; lerinde nakletmişlerdir: “Bir adam Resûlullah’a (s.a.v) uğradı. Oradakiler onun hakkında konuşmaya ve onun güzel hasletlerini övmeye-başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber, (s.a.v), ‘Onu kim öldürecek? ’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Ben ’ dedi ve gitti. Adamı kendisi için bir hat (işaret) çizmiş ve namaz kılar halde gördü. Bunun üzerine Ebû Bekir geri döndü ve içinde gördüğü bu halden dolayı adamı öldürmedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu kim öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ömer &#8216;(r.a), ‘Ben ’ dedi ve gitti. Adamı işaretlediği yer içinde kıyamda namaz kılar halde gördü. O da döndü ve adamı öldürmedi. Allah Resûlü, ‘Onu kim öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ali (r.a), ‘Ben’dedi. Resûlullah (s.a.v), ‘Sen onun içinsin (bu işi yaparsın); ancak onu bulacağını zannetmiyorum’ dedi. Ali (r.a) gitti; ancak adamın gitmiş olduğunu gördü. ”119</p>
<p>Ebû Ya‘lâ bunu nakletmiştir. Bize Ebû Hayseme rivayet edip dedi ki, bize Yezîd b. Harun bu isnadla rivayet etti. Bu isnad Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Zira Yezîd b. Harun ve Avvâm b. Hûşab Sahîhayn’ın ricâlindendirler. Ebû Süfyân Talha b. Nâfı Müslim’in ricâlindendir. Şayet hadisin bu isnaddan başka isnadı olmasaydı bile, sübûtu ve sıhhati için bu tek isnad kâfi gelirdi.</p>
<p><strong>Beşinci Hadis:</strong> Bu hadisin başka bir tariki, Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned&#8217;inde Ebû Bekir’den (r.a) rivayet ettiği şu hadistir:</p>
<p>“Resûlullah (s.a.v) namaza giderken secdeye kapanmış bir adama rastladı. Namazını kıldıktan sonra adama döndü. Adam hâlâ secdede idi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v) kalktı ve, ‘Bunu kim öldürecek? ’diye sordu. Bir adam ayağa kalktı, ellerini sıyırdı, kılıcını hareket ettirerek salladıktan sonra, ‘Ey Allah’ın resûlü! Annem babam sana kurban olsun, secdeye kapanmış, Allah ’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik eden bir adamı nasıl öldüreyim? ’dedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v), “Bunu kim öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Bir adam ayağa kalktı ve, ‘Ben’ dedi. Kollarını sıvadı, kılıcını hareket ettirerek salladıktan sonra, ‘Ey Allah ’ın nebîsi! Secdeye kapanmış, Allah ’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik eden bir adamı nasıl öldüreyim? ’dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü, ‘Nefsim yedi kudretinde olan Allah ’a yemin ederim ki şayet onu öldürseydiniz bu, ilk ve son fitne olurdu ’ buyurdu. ”120</p>
<p>Bu hadis de aynı şekilde Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Zira Ravh, Sahîhayn’ın ricâlindendir. Osman, İbn Ebû Bekir her ikisi de Müslim’in ricâlindendir. Bu kıssanın siyakı, Ebû Bekir, Enes ve Câbir’den rivayet edilen hadislerle farklılık arzetmektedir. Herhalde bu, başka bir adam hakkında vuku bulmuş başka bir kıssadır. Bu durumda Ebû Bekir’in hadisi, istinad ettiğimiz<br />
beşinci hadis olmuş oluyor.</p>
<p><strong>Altıncı Hadis:</strong> Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’nin şeyhlerinden rivayet ettiği hadisi İbn Sa‘d, et-Tabakâfmâa nakletmiştir.“Süveyd b. Sâmit, Câhiliye döneminde vuku bulan bir olayda karşı karşıya kaldığı Ziyâd ve Mücezzer ’in babasını (Ebû Mücezzer) öldürdü. Daha sonra Mücezzer Süveyd’e galip geldi ve (o da) onu öldürdü. Bu olay, İslâm ’dan önce olmuştu. Resûlullah (s.a.v) Medine’ye geldiği zaman Hâris b. Süveyd ve Mücezzer b. Ziyâd müslüman oldular. İkisi de Bedr ’i gördü. Hâris, babasına t karşılık Mücezzer&#8217;i öldürmek için fırsat kolluyor ancak buna güç yetiremiyordu. Uhud günü gelip müslümanlar koşuşmaya başlayınca, Hâris arkadan geldi ve (Mücezzer’in) boynunu vurdu. Resûlullah (s.a.v) Hamrâülesed’den dönünce Cebrâil geldi ve ona Hâris b. Süveyd’in hile ile Mücezzer ’i öldürdüğünü haber verdi ve onu öldürmesini emretti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v), Kubâ ’ya gitmek üzere -o gün, sıcak bir gündü- atına bindi ve Kubâ ’ya geldi. Kubâ Mescidi ’ne girdi ve orada namaz kıldı. Ensar bunu işitti ve gelip ona selâm verdiler. Bugünün bu saatinde gelmesini hoş karşılamadılar. Derken Hâris b. Süveyd çarşafına sarılmış halde belirdi. Hz. Peygamber (s.a.v) onu görünce, Uveym b. Sâide’yi çağırdı ‘Hâris b. Süveyd’i mescidin kapısına getir ve Mücezzer b. Ziyâd’a karşılık olarak boynunu vur. Çünkü o (Mücezzer’i), hileyle öldürdü’ dedi. Bunun üzerine Hâris, ‘Evet Allah ’a yemin olsun ki onu ben öldürdüm. Ancak onu öldürmem, İslâm ’dan döndüğüm veya ondan şüpheye düştüğüm için değildir. Şeytandan gelen bir kızgınlık ve nefsimi mükellef kıldığım bir iş sebebiyledir. Şüphesiz (şimdi) yaptığım şeyden dolayı Allah ve Resûlü ’ne tövbe ediyor, diyetini çıkarıyor, peşpeşe iki ay oruç tutuyor ve bir köle âzat ediyorum ’ dedi. Tüm sözlerini bitirince, Allah Resûlü, ‘Ey Uveym! Onu getir ve boynunu vur! ’dedi. Bunun üzerine Uveym, onu getirdi ve boynunu vurdu. ”121</p>
<p>Hassân b. Sâbit bu konuda şu beyti söylemiştir:</p>
<p><em>“Ey öncekilerin uykusundaki sıcaklık</em><br />
<em>Yazıklar olsun sana! Yoksa Cibril’den gafil miydin sen de,</em><br />
<em>Ey Ibn Ziyâd! Yoksa sen de mi öldürdüğünde</em><br />
<em>Gafildin o meçhul ıssız yerde.”</em></p>
<p>İbnü’l-Esır, bu (konuda) şöyle demiştir: “Nakil ehli, Hâris b. Süveyd’in Mücezzer b. Ziyâd’ı öldürdüğü için Resûlullah’ın (s.a.v) öldürdüğü kimse olduğu hususunda ittifak ettiler.” İbnü’l-Esîr’in naklettiği bu ittifak, isnadı sıhhat şartlarına uymasa da hadis ilmi esaslarına göre, söz konusu hadisin sahih olmasını gerekli kılmaktadır. Bu rivayeti Abdülberr Temhîd’de aktarırken, başka âlimler de bunu aktarmışlardır.</p>
<p>Hakkında konuşulan bu hüküm, hakikatin ve bâtına muttali olmanın gereği olarak var olan hükümdür. Çünkü bu meselede vârislerden gelen bir dava veya kısas talebi yoktur. Diyeti kabul veya vârislerden küçük olanların bulûğa ermelerini beklemek üzere bir tehir de söz konusu değildir ki tüm bunlar şeriatın gereklerindendir.</p>
<p>Yine Hz. Peygamber (s.a.v) atına bindi ve hakkında kısas kararı verdiği diğer sair vakalarda yapmadığı halde bu olayda bizzat kendisi hükmün infazı için geldi. Bilakis diğer vakalarda vârisler kendisine gelip, iddiada bulunup, katli ispat edip kısası talep edinceye kadar Resûlullah evinde veya mescidinde otururdu. Böyle durumlarda da Resûl-i Ekrem (s.a.v) vâristen şu hadiste belirtildiği gibi affetmesini isterdi: “Resûlullah’a (s.a.v) ulaşan hiçbir kısas olayı yoktur ki Resûlullah o konuda af istemiş olmasın. ”122</p>
<p>Bulkînî Havza’nın hâşiyelerinde, İbnü’l-Münzîr ve Taberânî’nin, “Malından güzellikle sana ve çocuklarına yetecek kadarını al”123 hadisini delil göstererek, Resûlullah’ın (s.a.v) (bâtınî) ilimle hükmettiğini söylediklerini nakletmiştir. Buradaki durum şudur: Resûlullah (s.a.v) kadından evlilikle ilgili bir delil istemeden kadın lehine hükmetmiştir.</p>
<p>Şayet bana Resûlullah (s.a.v), (Mücezzer b. Ziyâd)’ın vârisinden bir dava talebi ve senin bahsettiğin (şeriatın gerekleri) olmadığı halde Hâris’i öldürttü, bu konuda doğrudan kendisine vahiy geldi, dersen derim ki evet o bizzat müddeî (iddiacı) idi. Zira hakikatle hükmün manası, kendisine olayın hakikati ile bâtınının vahyolunması ve şeriatta sayılan şartların varlığını beklemeden hükmün infazının emrolunmasıdır. İşte hakikate göre hükmün manası budur. Başka birşey değildir. Hızır da (a.s) çocuğu, Allah’ın kendisine vahyetmesinden, kendisini çocuğun kâfir tabiatlı olduğuna muttali kılıp, şeriatta istenen iki şart, ki onlar bulûğ ve mübaşereti küfürdür, daha bulunmadan derhal öldürmesini emretmesinden başka bir şey sebebiyle öldürmedi. “Bunu kendim yapmadım.</p>
<p>Yani, bunu ancak Allah’ın bana emri ve bunu vahyetmesi sebebiyle yaptım” demesi bundandır. Ebû Hayyân, Tefsir’inde, “Cumhur, Hızır’ın (a.s) nebî, ilminin de bâtını marifet olduğu ve ona vahyolunduğu; Musa’nın ilminin ise zâhir ile hüküm olduğu görüşündedir” demiştir.</p>
<p><strong>Başka Bir Hadis:</strong> Sa‘d b. Atvel’den gelen bu rivayeti, Ahmed b. Hanbel el-Müsned&#8217;inde nakletmiştir:“Sâ ‘d b. Atvel, kardeşinin geride üç yüz dirhem ve bazı yetimler bırakarak vefat ettiğini söyledi. Bunun üzerine Sa ‘d, ‘Bu parayı çocukları için harcamayı düşündüm’dedi. Hz. Peygamber(s.a.v), ‘Kardeşin borçları sebebiyle alıkonulmuştur (mahpustur), o parayı borçlarına ver! ’ dedi. Sa ‘d, ‘Ey Allah ’ın resûlü! Şahidi olmadığı halde iki dinar alacağı olduğunu iddia eden bir kadının borcu hariç, kardeşimin tüm borçlarını ödedim ’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s. a. v), ‘O kadına da öde, çünkü o doğru söylüyor ’buyurdu. ”124 îbn Mâce hadisi tahrîc etmiştir.</p>
<p>Hafız Zeynüddin el-Irâkî, Kurretü ’l-Ayn bi ’l-Müsirreti bi- Vefâi ’d-Deyn isimli kitabında, “Bu hasen bir hadistir” demiştir. Bu hüküm, bâtına göre verilmiş bir hükümdür. Çünkü bu gibi durumlarda şeriatın zâhirine göre şahit ve yeminin olması vâciptir. Zira bizzat meyyite yönelik bir davadır bu. Vârisler ise henüz (bulûğa ermemiş) küçüktürler. Buna rağmen Resûlullah (s.a.v) bâtına vâkıf olduğu için, bu iki şart gerçekleşmediği halde ödeme yapılmasına hükmetmiştir.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Tasavvuf Risaleleri,Haz.Ferzende İdiz,syf:39-64</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>96 Buhârî, İlim, 44; Müslim Fezâil, 46.</p>
<p>97 Diğer nüshada ifade şu şekildedir: &#8220;Ey Musa! Ben Allah ’ın bana öğrettiği Allah ilimlerinden öyle bir ilme sahibim ki bu ilmi senin bilmen gerekmez; sen de Allah ’ın sana öğrettiği Allah ilimlerinden öyle bir ilme sahipsin ki benim de bunu bilmem gerekmez. ” Bulkînî’nin,<br />
“Bu gerçekten karışık bir durumdur” sözü buna karşılık söylenmiştir. Yoksa anlamsız kalmaktadır (bk. Süyûtî, el-Bâhir, Manisa İl Halk Ktp., nr. 45 Ak Ze 14/1, vr. lb).</p>
<p>98 En‘âm 6/90</p>
<p>99 Âl-i İmrân 3/81.</p>
<p>1oo Âl-i İmrân 3/81.</p>
<p>ıoı Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 338; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, I, 228; Aclûnî, Keşfü ’l-Hafâ ve Müzîlü ’l-llbâs amma ’ştehere mine ’l-Ehâdîsi alâ Elsineti ’n-Nâs, II, 206.</p>
<p>102 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 226.</p>
<p>103 Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-Arifin: Esmâü’l-Müellifin ve Asârü’l-Musannifîn (haz. Rıfat Bilge v.dğr.), İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1951,1, 383.</p>
<p>104 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 224.</p>
<p>105 Bağdatlı, Hediyye, I, 383.</p>
<p>106 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 138; Hindî, Kenzü’l-Ummâl f î Süneni&#8217;l-Akvâl, XI, 426.</p>
<p>107 İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, VIII, 438; Aclûnî, Keşfü ’l-Hafâ, II, 129; Hindî, Kenzul-Ummâl, XI, 409.</p>
<p>108 Kaynaklarda İbnü’s-Sâiğ olarak geçen ve er-Rakam isminde eseri bulunan ancak vefat tarihleri farklı i-ki şahsiyet bulunmaktadır. Bunlardan biri İbn Sâiğ Muhammed b. Abdurrahman b. Ali b. Ebü’l-Hasan eş-Şemseddin (v. 577/1181) olup, eserinin tam ismi, er-Rakam fi Şerhi Kasîdeti ’l-Bürde ’dir (Bağdatlı, Hediyye, 1,496). Diğeri İbnü’s-Sâiğ Muhammed b. Abdurrahman b. Ali b. Haşan Şemseddin ez Zümrüdî’dir (v. 776/1374). Eserinin tam ismi, er-Rakam ale ’l-Bürde&#8217;dir (Bağdatlı, Hediyye, XXXV, 2). Burada bahse konu şahıs İkincisi olsa gerek.</p>
<p>109 Buhârî, Büyû‘, 3; Müslim, Radâ‘, 17; Ebû Davud, Talâk, 34; İbn Mâce, Nikâh, 59</p>
<p>ııo Nesâî, Kat‘u’s-Sârik, 3</p>
<p>ııo Nesâî, Kat‘u’s-Sârik, 3</p>
<p>112- Ebû Ya‘lâ, Ahmed b. Ali, el-Müsned, Halep: Dârü’l-Me’mûn li’t-Türâs, 1404/1983,1, 90. Tercümeye esas aldığımız ana nüshada bu hadis eksik yazılmıştır. İstifade ettiğmiz ikinci nüshayı esas alarak hadisin tam metnini yazdık (bk. Süyûtî, Celâleddin, el-Bâhir fi Hükmi’n-Nebî, Manisa İl Halk Ktp., Akhisar Zeynelzâde, nr. 45 Ak Ze 14/1, vr.7a-b).</p>
<p>113 Ebû Ya‘lâ, el-Müsned, I, 90.</p>
<p>114 İsfahânî, Ebû NuaymAhmed b. Abdullah, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1405/1984, III, 52.</p>
<p>115 Diğer nüshasında olup esas aldığımız bu nüshada yer almayan ve farklı tariklerle rivayet edilmiş olan iki hadis vardır. Bu iki hadis, birkaç farklı lafızla diğer rivayetlerle hemen hemen aynıdır. Esas aldığımız nüshaya sadık kalmak üzere söz konusu hadisleri buraya almadık (söz konusu hadis metinleri için bk. Süyûtî, el-Bâhir, nr. 45 Ak Ze 14/1, vr. 8b)</p>
<p>116 Öbür nüshada fiddecali ifadesi yer almaktadır (bk. Süyûtî, el-Bâhir, nr. 45 Ak Ze 14/1, v. 8b).</p>
<p>117 Ebû Ya‘lâ, el-Müsned, VIII, 192.</p>
<p>118 Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. Hüseyin, Şuabü’l-îmân, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1410/1989, XVII, 295.</p>
<p>119 Ebû Ya‘lâ, el-Müsned, IV, 150.</p>
<p>120 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XLI, 395 (Esas aldığımız nüshada hadis metni eksik olup ikinci nüsha esas alınarak metin tamamlamıştır (bk. Süyûtî, el-Bâhir, nr. 45 Ak Ze 14/1, vr.lOa).</p>
<p>121 Ibn Sa‘d, Muhammed, et-Tabakâtü’l-Kübrâ (thk. İhsan Abbas), Beyrut: Dâru Sadr, 1968, III, 553.</p>
<p>122 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XXVI, 290.</p>
<p>123 Müslim, Akzıye, 6.</p>
<p>124 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XXXV, 91.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/">Nebi’nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 20:32:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah(a.s)Kabrinde Diri Olması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19513</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnbau’l-Ezkiya Bi Hayati’I-Enbiya (Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler) Te&#8217;lif: İmam Suyuti (Rahmetullahi Aleyh) Hamd, Allah’a mahsustur. Selam, O’nun seçilmiş kulları­nın üzerine olsun. Bize şu sual soruldu; &#8220;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabrinde diridir. O’nun şöyle buyurduğu varid olmuştur; 1&#8211; &#8220;Her hangi bir kimse bana selam verirse, Allah Teala, onun selamını cevaplayıncaya kadar ruhumu bana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/">Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/indir-168/" rel="attachment wp-att-19516"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19516" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/indir-1.jpeg" alt="" width="269" height="187" /></a>İnbau’l-Ezkiya Bi Hayati’I-Enbiya (Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler)</p>
<p><strong>Te&#8217;lif</strong>: İmam Suyuti (Rahmetullahi Aleyh)</p>
<p>Hamd, Allah’a mahsustur. Selam, O’nun seçilmiş kulları­nın üzerine olsun. Bize şu sual soruldu;</p>
<p>&#8220;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabrinde diridir. O’nun şöyle buyurduğu varid olmuştur;</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; &#8220;Her hangi bir kimse bana selam verirse, Allah Teala, onun selamını cevaplayıncaya kadar ruhumu bana döndürür.”262</p>
<p>Bunun zahiri, O’nun ruhunun bazı vakitlerde ayrıldığını gösterir. Şu halde, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrinde diri oluşu ile ruhunun bazı vakitler kendisinden ayrılması,nasıl izah edilebilir?&#8221;</p>
<p>Bu güzel bir sualdir. İyi bir bakış, güzelce düşünme gerektiren bir sorudur.</p>
<p>Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve diğer peygamberlerin kabirlerinde diri oluşuna dair, indimizde kesin bir ilim, tevatüre ulaşmış haberlerden deliller vardır. Beyhaki, Peygamberlerin (aleyhimüs-salatu ves-selam) kabirlerinde diri olması ile ilgili bir cüz te&#8217;lif etmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong> Bu konudaki delillerden biri, Müslim&#8217;in Enes radıyallahu anh&#8217;den merfuan rivayetidir;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, İsra gecesi, Musa aleyhisselam&#8217;a uğradığında, o, kabrinde namaz kılıyordu.&#8221;263</p>
<p><strong>3</strong>-Ebu Nuaym, Hilye&#8217;de İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Musa aleyhisselam&#8217;ın kabrine uğradığında, o, orada namaz kılıyordu&#8221;264</p>
<p><strong>4</strong> &#8211; Ebu Ya’la, Müsned’inde ve Beyhaki, Hayatu&#8217;l-Enbiya’da, Enes radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Peygamberler kabirlerinde diridirler ve namaz kılarlar&#8221;264</p>
<p><strong>5-</strong> Ebu Nuaym, Hilye&#8217;de, Yusuf Bin Atiyye’den rivayet ediyor; &#8220;Sabit el-Bünani’den işittim, 0, Humeyd et-Tavil’e dedi ki;</p>
<p>&#8220;Peygamberler dışında bir kimsenin kabrinde namaz kıldığı sana ulaştı mı?&#8221; dedi ki; &#8220;Hayır”266</p>
<p><strong>6</strong>&#8211; Ebu Davud ve Beyhaki, Evs Bin Evs es Sakafi&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Cuma günü, en faziletli günlerinizdendir. O günde bana çokça salat ediniz. Zira salâtlarınız bana arz edilir.&#8221;</p>
<p>Dediler ki;</p>
<p>&#8220;Cesedin toprak olmuşken, salâtlarımız sana nasıl arz edilir?&#8221;</p>
<p>Buyurdu ki; &#8220;Şüphesiz Allah Teala yeryüzüne peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kılmıştır.&#8221;267</p>
<p><strong>7</strong> &#8211; Beyhaki, Kitabul İman&#8217;da ve Asbahani, Tergib’de, Ebu Hüreyre radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim kabrimin yanında bana salât ederse onu işitirim, kim de uzaktan bana salat okursa, o bana tebliğ edilir.”268</p>
<p><strong>8</strong>&#8211; Buhari, Tarih’inde, Ammar radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;i şöyle buyururken işittim; &#8220;Şüphesiz Allah’ın bir meleği vardır ki, ona,mahlûkatı işitme gücü verilmiş olup, kabrimin üzerinde kıyam halinde durur. Herhangi bir kimse bana salât okuduğunda, onu bana ulaştırır.&#8221;269</p>
<p><strong>9</strong> &#8211; Beyhaki, Hayatül Enbiya&#8217;da ve Asbahani Tergib’de, Enes radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim Cuma gününde bana yüz defa salât ederse, Allah onun,otuzu dünyada, yetmişi ahirette olmak üzere yüz ihtiyacını giderir. Allah Teala bir melek görevlendirir ve hediyelerin size arz edilişi gibi, o melek kabrime girerek salâtlarınızı arz eder. Şüphesiz ölümümden sonraki ilmim, hayatımdaki ilmim gibidir.&#8221;270</p>
<p>Beyhaki&#8217;nin lafzında; &#8220;Bana salât okuyanın ismi ve nesebini bana haber verir, bunlar benim yanımda beyaz bir sahifede muhafaza edilir&#8221; diye geçer.</p>
<p><strong>10-</strong> Beyhaki, Enes Radıyallahu anh’den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Şüphesiz peygamberler kabirlerinde kırk günden fazla bekletilmezler. Sur&#8217;a üfleninceye kadar Huzuru İlahi&#8217;de namaz kılarlar.”271</p>
<p><strong>11-</strong> Süfyan es Sevri, El-Cami&#8217;de rivayet ediyor; &#8220;Bir şeyh bize Said Bin Müseyyeb’in şöyle dediğini söyledi; &#8220;Bir Peygamber, kabrinde kırk günden fazla bekletilmez, yükseltilir.&#8221;272</p>
<p>Beyhaki dedi ki; &#8220;Dirilerin, Allah’ın kendilerini bulundurduğu yerlerde bulunmaları gibi, peygamberler de varacakları yere varırlar.&#8221;273</p>
<p>Sonra Beyhaki dedi ki; &#8220;Peygamberlerin ölümlerinden sonraki hayatlarına, İsra kıssasında geçen; &#8220;Peygamberlerden bir cemaatle görüşüp konuşması&#8221; şahittir;</p>
<p><strong>12-</strong> Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den gelen rivayette;</p>
<p>&#8220;Peygamberlerden bir cemaat gördüm. Musa aleyhisselam kıyam halinde namaz kılıyordu. Sonra başından su damlar gibi ve kıvırcık saçlı birisi olan Meryem oğlu İsa aleyhisselam&#8217;ı gördüm. O da kıyam halinde namaz kılıyordu. İbrahim aleyhisselamı da gördüğümde kıyam halinde namaz kılıyordu. İnsanlar içinde ona en çok benzeyeniniz arkadaşınızdır. (Kendi Zat-ı şeriflerini kastediyorlar.) Vakti gelince ben onlara namazlarında imam olurum.&#8221;274</p>
<p><strong>13-</strong> Yine Beyhaki şu rivayeti de veriyor;</p>
<p>&#8220;İnsanlar bayıldığı zaman ilk ayılan ben olurum.”275</p>
<p>Beyhaki dedi ki; &#8220;Bu rivayet, Allah Tealanın peygamberlere ruhlarını döndürmesini ve onların şehitler gibi rableri katında diri olmalarını doğrulamaktadır. Sur’un ilk üfürülüşünde bayılacak olanlar bayılır ve sonra şuur sahibi hiçbir ölü kalmaz&#8230;&#8221;276</p>
<p><strong>14-</strong> Ebu Ya’la, Ebu Hüreyre radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;den şöyle buyurduğunu işittim; &#8220;Nefsim elinde olan Allah&#8217;a yemin ederim ki, şüphesiz, Meryem oğlu İsa aleyhisselam nüzul edecek,sonra kabrime gelecek ve; &#8220;Ya Muhammedi” Diyecek, bende ona cevap vereceğim.&#8221;277</p>
<p><strong>15</strong>&#8211; Ebu Nuaym, Delailün Nübüvve&#8217;de Said Bin Müseyyeb radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor; &#8220;Harre vakasını gördüm.Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in mescidinde benden başka kimse yoktu. Namaz vaktinin geldiğini ancak Kabir&#8217;den gelen ezan sesi ile anlardım.”278</p>
<p><strong>16-</strong> Zübeyr Bin Bekkar, Ahbaru&#8217;l-Medine’de Said Bin Müseyyeb’den rivayet ediyor; &#8220;Harre günlerinde insanlar geri dönünceye kadar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kabrinden ezanları ve ikametleri işittim.&#8221;279</p>
<p><strong>17-</strong> İbni Sa&#8217;d, Tabakat&#8217;ında naklettiğine göre; Said Bin Müseyyeb, Harre günlerinde insanlar harb ederlerken mescide devam etmiş ve demiştir ki; &#8220;Namaz vakti geldiği zaman Kabri Şeriften gelen ezanı işitirdim.&#8221;280</p>
<p><strong>18-</strong> Darimi, Müsned&#8217;inde, Mervan bin Muhammed tariki ile Said Bin Abdülaziz’den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Harre günleri başlayınca üç gün Mescid-i Nebi [sallallahu aleyhi ve selem)&#8217;de ezan okunmadı, namaz kılınmadı. Said Bin Müseyyeb ise, Mescid&#8217;i terk etmedi. Namaz vaktini de an­cak peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kabrinden gelen fısıltıları işitmek suretiyle biliyordu.’’281</p>
<p>Bu haberler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in ve diğer peygamberler (aleyhimüs selam)’in diri olduklarını gösteriyor. Nitekim Allah Teala;</p>
<p>&#8220;Allah yolunda öldürülenleri ölüler saymayınız. Bilakis onlar, Rableri katında diridirler ve rızıklanmaktadırlar.” (Al-i İmran,169)</p>
<p>Bu hususta peygamberler buna daha layıktırlar ve (makamca) daha büyüktürler. Nübüvvet ve şehadet vasıflarını kendisinde toplamayan ve bu ayetin kapsamına girmeyen peygamber yoktur.282</p>
<p><strong>19-</strong> Ahmed, Ebu Ya’la, Taberani, Müstedrek&#8217;te Hakim ve Delailü&#8217;n-Nübüvve’de Beyhaki, İbni Mes’ud radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in (şehiden) öldü­rülmüş olduğuna bir değil, dokuz defa yemin etmek isterim.Böylece Allah Teala, O’na, peygamberlik rütbesi vermiş oldu­ğu gibi, şehitlik rütbesi de vermiştir.’’283</p>
<p><strong>20-</strong> Buhari ve Beyhaki, Aişe radıyallahu anha’dan rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, vefat hastalığında diyordu ki; &#8220;Hayber&#8217;de yediğim yiyecekteki zehrin acısını hala göğsümde hissediyorum.&#8221;284</p>
<p>Böylece Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinde diri oluşu, gerek lafzın umumiliğinden, gerekse mefhumul muvafakat’ten, Kur&#8217;an&#8217;dan delil ile sabit olmuştur.</p>
<p>Beyhaki, Kitabul İtikad&#8217;da der ki;</p>
<p>&#8220;Peygamberler kabzedildikten sonra ruhları kendilerine iade edilir ve onlar, şehitler gibi Rableri katında yaşarlar.&#8221;285</p>
<p>Kurtubi, Tezkire&#8217;de, Şeyhinden naklen der ki; &#8220;Ölüm yokluk değil, bir halden diğer bir hale intikal etmektir. Buna şehitlerin katledilip, ölümlerinden sonra diri olmaları,rızıklanmaları, ferahlanmaları, müjdelenmeleri delildir. Bütün bu sı­fatlar, dünyadaki hayat sahiplerinin sıfatlarıdır. Şehitler böyle olunca, peygamberler, evla tarikiyle buna daha hak sahibidirler. Nitekim yeryüzüne, peygamberlerin cesedini yemek haram kılınmış, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, İsra gecesi Beytül Makdis’te ve semada peygamberler ile bir araya gelmiş,Musa aleyhis selam&#8217;ı kabrinde kıyam halinde namaz kılarken görmüş, kendisine selam verenlerin selamını cevaplayacağı­nı haber vermiştir.</p>
<p>Bu ve başka deliller ile, peygamberlerin ölümleriyle, bizim idrak edemediğimiz yere kaybolmaları,meleklerin mevcut ve diri olmalarına rağmen görülemediği gibi, onların da mevcut ve diri olduğu kesin bir surette sabit olmaktadır. Allah, kerametini velilerinden dilediğine tahsis eder.&#8221;286</p>
<p>El-Barizi’ye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra diri olup olmadığı soruldu. Şöyle dedi;&#8221;Şüphesiz O diridir.</p>
<p>Fakih, Usul alimi, Şafiiler’in şeyhi, Üstaz Ebu Mansur Abdulkahir Bin Tahir el-Bağdadi, &#8220;Ecvibetu’l Mesailil Cacermiyyin&#8221;287 adlı eserinde der ki;</p>
<p>&#8220;Arkadaşları­mızdan muhakkik kelamcılar dediler ki; &#8220;Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, vefatından sonra diridir, ümmetin hayırlı amelleri ile sevinir, isyankârların isyanı ile mahzun olur. O’na salât edenin salatı ulaştırılır.”</p>
<p>Şüphesiz peygamberler toprak olmaz, yeryüzü onlardan bir şey yiyemez. Nitekim Musa aleyhis selam, kendi zamanında vefat etmiş olmasına rağmen, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, onu kabrinde namaz kılarken gördüğünü haber vermiştir. Mi’rac hadisinde; &#8220;Şüphesiz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, O&#8217;nu dördüncü semada, Adem aleyhis selam’ı dünya semasında görmüş, İbrahim aleyhis selam O&#8217;na; &#8220;Merhaba salih evlad ve salih peygamber.” demiştir.</p>
<p>Bu bizim için sağlam bir delildir. Deriz ki;</p>
<p>Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem nübüvvetiyle, vefatından sonra da hayat sahibidir.&#8221;</p>
<p>&#8211; Üstad&#8217;ın sözü bitti. &#8211;</p>
<p>Hafız, Şeyhus-Sünne el-Beyhaki, Kitabul-İtikad&#8217;da der ki; &#8220;Peygamberler (aleyhi selam)’in ruhları kabzedildikten sonra tekrar kendilerine iade edilir, Rableri katında şehitler gibi diridirler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sel-lem, peygamberlerden bir cemaat görmüş ve onlara namazda imamlık etmiştir.</p>
<p>Doğru sözlü haberci sallallahu aleyhi ve sellem, salâtlarımızın kendisine arz edildiğini, selamlarımızın tebliğ edildiğini, Allah’ın yeryüzüne peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kıldığını haber vermiştir.&#8221; Nitekim onların hayat sahibi oluşunu ispat için bir kitap yazdık ve ismini şöyle verdik;. &#8220;Allah&#8217;ın Peygamberi, Rasulü, Seçilmişi, Mahlûkatının En Hayırlısı Sallallahu Aleyhi Ve Sellem&#8217;in Vefatından Sonra Hayatı&#8221;288</p>
<p>Allah&#8217;ım! Bizi, O’nun sünneti üzere yaşat, Ümmetimizi onun milletinden kıl, Onunla bizi dünyada bir araya getir.Şüphesiz sen her şeye kadirsin.&#8221; &#8211; Barizi’nin cevabı bitti. &#8211;</p>
<p>Şeyh Afifüddin el-Yafii dedi ki; &#8220;Velilere halleri iade edilir,göklerin ve yerin melekûtunu müşahede ederler. Peygamberlerin ölü değil, diri olduğunu görürler. Tıpkı Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, Musa aleyhis selam’ı kabrinde seyretmesi gibi. Nitekim peygamberlere mucize olarak caiz olan şeyin, veliler için keramet olmasının caiz olduğu ikrar edilmiştir. Bunu ancak cahil inkâr eder. Peygamberlerin hayatı hakkında âlimlerin pek çok delilleri vardır. Biz bu kadarıyla yetiniyoruz.&#8221;289</p>
<p><strong>BİR BÖLÜM</strong></p>
<p><strong>21-</strong> Diğer hadise gelince, onu Ahmed, Müsned&#8217;inde, Ebu Davud, Sünen&#8217;inde, Beyhaki, Şuabul İman&#8217;da;Ebu Abdurrahman el Mukri &#8211; Hayve Bin Şüreyh &#8211; Ebu Sahr- Yezid Bin Abdullah Bin Kusayt- Ebu Hüreyre radıyallahu anh senedi ile merfuan rivayet ettiler;</p>
<p>Kim bana selam verirse, onun selamını cevaplayıncaya kadar, Allah ruhum u bana iade eder.”290</p>
<p>Bu hadisin zahirinden şüphesiz, önceki hadislere muhalif olarak, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhunun, bazı zamanlar, bedeninden ayrıldığı anlaşılıyor. Bunun üzerinde dü­şündüm ve bana birkaç açıdan cevap açıldı;</p>
<p><strong>Birincisi</strong> &#8211; ki bu en zayıf ihtimaldir-; &#8220;Ravinin hadisin lafzında vehmetmesi ve bu sebeple işi karmakarışık hale getirmiş olması muhtemeldir.&#8221; Diye iddia edilir. Nitekim âlimlere pek çok hadis hakkında bunu iddia etmişlerdir. Ancak işin aslı böyle değildir ve bu iddiaya itibar edilmez.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> &#8211; ki en kuvvetli ihtimaldir &#8211; ’ &#8220;Allah iade eder&#8221; cümlesi, ancak Arabcası çok kuvvetli olanın idrak edebileceği &#8220;hal (yani şimdiki zaman) cümlesi&#8221;dir. Arabca dil kaidelerine göre, hal cümlesi, mazi (geçmiş zaman) fiili olarak geldiğinde, bunda takdir edilir. Allah Teala’nın şu kavli şerifinde olduğu gibi;</p>
<p>’ &#8220;Göğüsleri daralmış halde gelenler&#8230;&#8221; (Nisa; 90) Bu ayette ” (daralmış) diye fazladan bir “gad” kelimesi takdir edilerek mazi cümlesi yapılır.291</p>
<p>Böyle takdir edilerek önceden, herkesten gelen selamı kapsar. Hatta illetsiz olarak, sadece atıf harfiyle vav manası takdir edilir ve hadis şu manaya gelir; &#8220;Her kim bana selam verirse, ona cevap vermeden önce, Allah bana ruhumu iade etmiştir.”Şayet, &#8220;Allah ruhumu iade eder” cümlesi, şimdiki zaman olarak veya gelecek zaman olarak takdir edileceği zannedilip illetlendirilmesi söz konusu olursa, böyle değildir.</p>
<p>Biz onda hadisin manasına göre kuvvet alarak karar verir, karışıklığı kaldırırız. Eğer burada şimdiki zaman veya gelecek zaman takdir edilecek olsaydı, Müslümanların her selam verişinde, ruhunun kendisine iade edilmesi, sonra ayrılıp, sürekli tekrar etmesi gerekirdi. Bunda ise bazı mahzurlar vardır;</p>
<p><strong>Birisi</strong>; Cesedi şeriften ruhunun çıkışının tekrar etmesinde bir elem vardır. Elem olmasa bile, tekrime, (saygınlığına) muhaliftir.</p>
<p><strong>Diğer mahzur;</strong> şehid olan diğer insanların ve başkalarının durumlarına muhaliftir. Zira onlardan hiçbiri için Berzah&#8217;ta, ruhlarının ayrılıp, tekrar kendilerine iade edilmesi sabit olmamıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise, mertebe olarak onlardan daha üstündür.</p>
<p><strong>Üçüncü mahzur</strong>; Kur&#8217;an’a muhalif oluşudur. Şüphesiz Kur&#8217;an, ancak iki hayat ve iki ölüme delalet eder. Pek çok ölüm ve bunun tekrarı batıldır.</p>
<p><strong>Dördüncü mahzur;</strong> yukarıda geçen mütevatir hadislere muhalif oluşudur. Kur&#8217;an&#8217;a ve mütevatir sünnete muhalif olan şeyin te&#8217;vili gerekir. Eğer te&#8217;vil kabul etmiyorsa batıldır.Bu sebeplerle bu hadis, anlattığımız manaya hamledilir.</p>
<p>Denildi ki; ‘* ’ lafzı, mufarakat (ayrılma) manasına değil,mutlak sayruret (bir halden, diğer bir hale intikal) manasına gelen bir kinayedir. Allah Teala’nın kavlinde, Şuayb aleyhisselam anlatılırken olduğu gibi; &#8220;Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dininize dönersek, şüphesiz Allah&#8217;a yalan iftira etmiş oluruz.&#8221; (A&#8217;raf, 89)</p>
<p>Bu ayette “*” (dönmek) lafzı ile, mutlak sayruret murad edilmiştir. Buradaki &#8220;dönüş&#8221;, intikalden sonra değildir. Şuayb aleyhis selam, hiçbir zaman onların dininde olmamıştır.</p>
<p>İşte bu hadisin ortasındaki &#8220;iade etmek&#8221; lafzı ile hadisin~sonundaki &#8220;selamını cevaplarım&#8221; lafzının arasındaki uygunluk da güzel değerlendirilip, aradaki münasebete riayet edilmiş olur.Diğer bir vecih -ki bu gerçekten kuvvetli ihtimaldir-;</p>
<p>&#8220;Şüphesiz ruhun iade edilerek O’na dönmesi ile, bedenden ayrıldıktan sonra dönmesi kastedilmemiştir. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, berzah âleminde Melekût&#8217;un halleri ile meşgul ve Rabbini müşahede ile istiğrak halindedir. Bu tıpkı dünyada kendisine vahiy geldiği zaman ve son zamanlarında içerisinde bulunduğu hali gibidir. Müşahededen hâsıl olan hayret halinden kendine gelmesi, istiğrak halinden ayılması, ruhunun iade edilmesi demektir.</p>
<p>Bu izah, âlimlerin, İsra hadisinin bazı rivayetlerinde gelen; &#8220;Uyandığımda Mescidi Haram’da idim&#8221;292 cümlesi hakkındaki kavlidir. Buradaki &#8220;uyanma&#8221;, uykudan uyanma değildir.Şüphesiz Mi’rac, uykuda vaki olmamıştır.</p>
<p>Bundan kastedilen; Melekût’un acaib hallerinden hâsıl olan, bir nevi sarhoşluktan ayılmadır. İşte bu cevap, indimizde en kuvvetli cevaptır.</p>
<p><strong>Beşinci vecih</strong>;denildi ki; &#8220;Ruhunun döndürülmesi (yukarıda anlatıldığı gibi) tekrar gerektirse bile, yeryüzünün her tarafında daima O&#8217;na salat edilmekte, böylece ruhu, bedeninden hiç ayrılmamaktadır.&#8221;</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>; &#8220;Şüphesiz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem,kendisine (bu konuda) vahiy gelmeden önce böyle buyurmuş,kendisine vahiy geldikten sonra Kabrinde daima diri oldu­ğunu haber vermiştir. Sonradan verdiği haber, önceki ile çelişmez. Bu cevap, Allah’ın bana açtığı bir cevaptır, daha önce kimseden nakledilmemiştir.</p>
<p>Ben bunu kitabıma yazdıktan sonra, Şeyh Taceddin Bin el-Fakihani el-Maliki&#8217;nin &#8220;Fecru’l-Münir Fîma Fadli Bihi&#8217;l Beşiri’n-Nezir” adlı kitabında da gördüm. Orada der ki;</p>
<p>&#8220;Tirmizi’de bize rivayet edilen; &#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;</p>
<p>&#8220;Her kim bana selam verirse, onun selamını cevaplaymcaya kadar, Allah ruhumu bana iade eder&#8221; hadisi şerifi Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in daima diri olduğunu gösterir. Zira ister gece, ister gündüz olsun, dünyanın O’na selam verenlerden boş kalması düşünülemez.</p>
<p>Eğer;&#8221;Nebi sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kavlinde; &#8220;Allah ruhumu bana iade eder&#8221; lafzı, devamlı olarak diri olmasını değil, defalarca ölüp dirilmesini gerektirir. Bir saatten az da olsa, dünyanın O’na selam verenlerden boş kalması mümkündür.&#8221; dersen,bunun cevabı;</p>
<p>&#8220;Allahu a’lem, burada ruh kelimesi, konuşma sıfatından mecazdır. Sanki şöyle buyurmuştur; &#8220;Allah, nutkumu (konuş­ma sıfatımı) bana iade eder.&#8221; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem,daima diridir.</p>
<p>Noksanlardan münezzeh olan Allah&#8217;ın, her selam verenin selamında, O&#8217;na nutkunu iade etmesi, O’nun hayat sıfatı­nı alıp, iade etmesini gerektirmez. Tıpkı ruh&#8217;un, fiil ve kuvve olarak konuşma sıfatının varlığını gerektirmesi gibi, konuşma sıfatı da, ruhun varlığını gerektirir. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ilzam eden bu iki kelimeden birini, diğeri ile tabir etmiştir. Yoksa bu ruhun iadesi, hakiki manada değildir.</p>
<p>Ruh, Allah Teala’nın şu kavlinde belirtildiği gibi, ancak iki defa verilir; &#8220;Dediler ki; &#8220;Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün,iki defa dirilttin.&#8221; (Gafir, 11) İşte bunlar Şeyh Taceddin&#8217;in cümleleridir. Onun zikrettiği bu cevaplar, benim zikrettiğim altı cihetten biri değildir.</p>
<p><strong>Yedinci cevap;</strong> Durakladığım husus, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Berzah’ta diri olması ile beraber, O’ndan bazı vakitler konuşma sıfatının men edilmesi ve kendisine verilen selamı cevaplamasıdır ki, bu cidden uzak bir ihtimaldir. Şüphesiz akıl ve nakil bunun hilafına şehadet eder.</p>
<p>Nakile gelince, Peygamber sâllallahu aleyhi ve sellem&#8217;in ve diğer peygamberlerin hali hakkında varid olan haberler, onları, Berzah&#8217;ta diledikleri zaman konuşmaktan men eden bir şey olmadığını tasrih etmektedir. Hatta şehitler ve başka mü&#8217;minlerin de Berzah’ta diledikleri zaman konuşmalarına mani olacak bir şey yoktur.</p>
<p>Vasiyet etmeden ölenler dışında Berzah&#8217;ta konuşmaya mani olacak bir şey varid olmamıştır;</p>
<p><strong>22</strong>&#8211; Ebuş Şeyh Bin Hayyan, Kitabu&#8217;l-Vesaya&#8217;da, Kays Bin Kubeysa radıyallahu anh’tan rivayet ediyor;</p>
<p>“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim vasiyet etmeden ölürse, ölülerle konuşmasına izin verilmez.” Denildi ki; &#8220;Ya Rasulullah! Ölüler konuşur mu?” Buyurdu ki; &#8220;Evet. Onlar ziyaretleşirler de.”293</p>
<p>Şeyh Takıyüddin es-Sübki dedi ki;</p>
<p>“Peygamberlerin ve şehitlerin kabirlerindeki hayatları, dünyadaki hayatları gibidir.Buna Musa aleyhisselam’ın kabrinde namaz kılması şahiddir.</p>
<p>Şüphesiz namaz, ceset ile diri olmayı gerektirir. İsra gecesinde peygamberler hakkında zikredilen bu sıfatlar, cisimlerin sıfatıdır ve hayatın hakikatinin varlığı, beraberinde dünyadaki gibi yeme ve içmeye ihtiyaç hisseden bedenlerin bulunmasını gerektirmez. Bilmek ve işitmek gibi idraklere gelince, bunun onlar için ve diğer ölüler için sabit olmasında şüphe yoktur.”</p>
<p>Akla gelince, şüphesiz bazı vakitlerde konuşmaktan alı­konulmak, bir çeşit hapislik ve azabdır. Vasiyet etmeden ölen böyle cezalandırılacaktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve selIem ise, bundan münezzehtir. O, vefatından sonra asla sıkıntı görmez. Vefat hastalığı esnasında Fatıma radıyallahu anha&#8217;ya buyurduğu gibi;</p>
<p><strong>23</strong>&#8211; &#8220;Baban için bugünden sonra sıkıntı yoktur.”294</p>
<p>Şehitler ve O’nun ümmetinden diğer mü’minler, azablandırılacak olan istisnalar haricinde, konuşmaktan alıkonulmazlar ise, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in hali nasıl olur?</p>
<p>Evet, Şeyh Taceddin’in kelamından alman cevap, bunun mümkün olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>Diğer bir cevapta (Sekizinci Cevap)</strong>; &#8220;ruh” kelimesi ile murad edilen &#8220;nutk&#8221; yani konuşma sıfatıdır ve her selam verilişinde ruhun bedenden ayrılması gerekmez diye geçmişti.</p>
<p><strong>Üçüncü vecihte</strong> kabul ettiği şey; &#8220;Hadisi şerifte iki mecaz vardır; mecazın biri &#8220;iade&#8221; lafzında, diğeri, &#8220;ruh&#8221; lafzındadır. Birincisi istiare tabiridir. İkincisi ise mecaz-ı mürseldir.</p>
<p>Bu cevaptan anlaşılan diğer bir cevap(dokuzuncu cevap),ruh ile kastedilen; işitmekten kinayedir. Allah O&#8217;na harikulade bir işitme gücü vererek, kendisine selam vereni işitir ve arada bir vasıtaya gerek olmadan süratle cevap verir. Kastedilen, alı­şageldiğimiz bir işitme değildir. Nitekim Kitabu&#8217;l-Mucizat&#8217;ta beyan ettiğim gibi, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, dünyadaki halinde de harikulade bir şekilde göklerin sesini işitiyordu.295</p>
<p>Bazı vakitlerde O’nun işitmesinin ve cevap verme sıfatının iade edilmesi, dünyada bu gibi hallerin mani olmadığı gibi, O’nun Berzah&#8217;taki hallerine de mani olmaz.</p>
<p>Bu cevaptan çıkan diğer bir cevap (onuncu cevap) alışageldiğimiz işitmenin kastedilmiş olduğu ve iadesinin; Melekuti istiğrak&#8217;tan kendine gelmesi, halinin ona iade edilmesi,O&#8217;na dünyada selam vereni cevaplamasının kastedilmiş oldu­ğudur. O’na bu iade edilen halden ayrılınca, önceki bulunduğu hale döner.</p>
<p>Bundan çıkan diğer cevap: Ruh&#8217;un iade edilmesi demek; Berzah&#8217;ta meşgul bulunduğu; ümmetinin amellerine bakması,kötü amelleri için istiğfar etmesi, onlardan belanın kalkması için dua etmesi, yeryüzünün çeşitli yerlerine bereketin inmesi için dua etmesi, ümmetinden salih birisi vefat ettiğinde hazır bulunması ve bunun gibi, hadislerde ve eserlerde varid olan,Berzah meşguliyetlerinden ayrılması demektir.</p>
<p>O’na selam vermek, amellerin en faziletlilerinden oldu­ğundan ve O’na selam verenin, O’na yakınlık sağlaması bakımından büyük bir değeri olduğundan, verilen selama cevap vermek için bu mühim meşgalelerinden o an ayrılır. Bu da onuncu cevaptır. Bunlar, benim çıkardığım delillerdir.</p>
<p>Cahız der ki; &#8220;Fikir ezberlenerek bağlanırsa, acaiblikler doğar.&#8221;</p>
<p>Sonra bana on birinci cevap zahir oldu; Burada ruh kelimesi ile murad edilen hayat ruhu değil, irtiyah (rahatlama)dır. Allah Teala’nın şu kavlindeki gibi; &#8220;Artık ona bir rahatlık ve güzel koku vardır.&#8221; (Vakıa, 89) Şüphesiz bu ayette ruh kelimesi “feruh&#8221; diye ra’nın zammesi ile okunmuştur.</p>
<p>Bu durumda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, ruh ile kastettiği şey, O’na selam verenin selamı ile rahatlaması ve onu sevmesine hamledilir.</p>
<p>Sonra bana on ikinci cevap zahir oldu; burada ruh kelimesi ile murad edilen; salat ve selamın sevabından hasıl olan rahmettir. İbnül Esir dedi ki; &#8220;Hadiste ruh’un zikrinin tekrar etmesi, tıpkı Kur&#8217;an&#8217;da tekerrür etmesi gibidir. Kur&#8217;an’da ruh kelimesi, cesedi ayakta tutan şeye, vahye, rahmete ve Cebrail aleyhis selam’a ıtlak edilmiştir.”296</p>
<p><strong>24</strong>&#8211; İbnül Münzir, Tefsir’inde, Hasen el Basri radıyallahu anh’den rivayet ediyor; &#8220;Hasen el Basri, &#8220;Artık ona bir rahatlık ve güzel koku vardır&#8221; ayetini &#8220;feruhu ve reyhan&#8221; diye zammeli okumuş, &#8220;er Ruh”= rahmettir&#8221; diye tefsir etmiştir.297</p>
<p>Enes radıyallahu anh&#8217;ın hadisinde; &#8220;Okunan salât, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinde, hediyelerin sunulması gibi sunulur&#8221; diye geçmişti. Bunda murad edilen, okunan salâtın sevabıdır. Bu da Allah’ın rahmeti ve nimetleridir.</p>
<p>Sonra bana on üçüncü cevap zahir oldu; ruh ile murad edilen, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e tebliğ eden melektir. Ruh kelimesi, Cebrail aleyhis selam dışındaki meleklere de ıtlak edilmiştir.</p>
<p>Ragıb (el İsfehani) dedi ki; &#8220;Meleklerin en şereflileri &#8220;ervah” diye isimlendirilmiştir.”298</p>
<p>Yani &#8220;Allah ruhumu bana döndürür&#8221; cümlesinin manası; &#8220;Selamları bana ulaştırmakla görevli olan meleği gönderir&#8221; demektir. Bu gayet açıktır. Allahu a&#8217;lem.</p>
<p><strong>UYARI</strong></p>
<p>Şeyh Taceddin’in kelamında iki tenbihe ihtiyaç vardır;</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, Hadisi şerif, Tirmizi&#8217;ye nispet edildiği halde bu hadisi, Kütübü Sitte ashabından, Ebu Davud dışında biri rivayet etmemiştir. Hafız Cemaleddin el-Mizzi de, Atraf’ında böyle demiştir.</p>
<p><strong>İkinci tenbih</strong>; hadis, “*&#8221; = Allah bana ruhumud öndürür&#8221; lafzı ile Süneni Ebu Davud&#8217;da varid olmuştur.</p>
<p>Beyhaki’nin rivayetinde ise ,)&#8221;*’ diye latif bir fark ile gelmiştir. “*’ kelimesi edatı ile müteaddi (geçişli) olursa, hafife almak, “*” edatı ile de; ikram manasında olur.</p>
<p>Sıhah’ta denilir ki;&#8221;*&#8221; &#8220;bir şeyi geri çevirmek; eğer kabul edilmemişse bu kullanılır. Bu ise hatadır.&#8221;yerine döndürmek&#8221; şeklinde (ila edatı ile) kullanılırsa kabul ederek cevaplamak manasına gelir. Birinciye örnek olarak, Allah Teala’nın kavlinde;&#8221;&#8230;Sizi ökçeleriniz üzerinde geriye döndürürler&#8230;”(Al-i İmran, 149)“Onları bana geri getirin.&#8221; (Sad, 33)</p>
<p>&#8220;Ökçelerimiz üzerinde geriye mi döndürülelim?&#8221;(En’am 71) buyrulmuştur.</p>
<p>İkinciye örnek olarak ise şu ayetlere bakınız;</p>
<p>&#8220;Onu annesine geri verdik&#8221; (Kasas, 13)</p>
<p>&#8220;Eğer gerçekten Rabbime döndürülürsem elbette bundan daha hayırlı bir dönüş yeri bulurum.&#8221; (Kehf, 36)</p>
<p><strong>BİR BÖLÜM</strong></p>
<p>Ragıb dedi ki; &#8220;Tefviz (havale), redd&#8217;in manalarından biridir. Denilir ki; &#8220;Hükmü falancaya reddettim&#8221;, yani; &#8220;tasarruf ve idaresini ona havale ettim&#8221; demektir.</p>
<p>Allah Teala buyurur ki;</p>
<p>&#8220;Bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu Allah&#8217;a ve Rasulüne döndürün&#8221; (Nisa, 59)</p>
<p>&#8220;Hâlbuki onu, Rasul’e ve kendilerinden olan Ulül emr&#8217;e döndürse(arz etse)lerdi&#8230;&#8221; (Nisa, 83)299</p>
<p>Bu, hadisten çıkarılan on dördüncü cevaptır. Yani kastedilen; &#8220;Selamı cevaplama tasarrufunu Allah bana verir” demektir. er Ruh kelimesi ile murad edilen de; Allah&#8217;ın rahmetinden salat ve rahmettir. Selam veren kimse, selamı ile Allah’tan bir salât talep etmektedir. Bu kavlin hakikati;</p>
<p><strong>25</strong>&#8211; &#8220;Kim. bana bir kere salat ederse, Allah ona on defa salat eder.&#8221;300 Hadisi şerifidir.</p>
<p>&#8220;Sonra gizli olanı ve görüneni hakkıyla bilene( Allah&#8217;a) döndürüleceksiniz.&#8221; (Tevbe, 94)</p>
<p>&#8220;Sonra (hepsi) hak Mevlaları olan (Allah&#8217;a) döndürü­lürler.&#8221; (En&#8217;am, 62)</p>
<div>
<p>Allah’ın salâtı, O&#8217;nun rahmetidir ve Allah Teala, bu rahmeti talep ederek selam veren kişiye verme işini, Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem’e havale etmiştir. Bu rahmet,Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e duasının bereketiyle,selam veren kişi için hasıl olmaktadır. Bundan dolayı selam verenin selamını kabul için, şefaat menziline nüzul eder. Burada izafet ruh&#8217;adır.</p>
<p>Bu kavlinin benzeri Şefaat hadisindedir;</p>
<p><strong>26</strong>&#8211; &#8220;Ondan ona, ondan ona havale edilir, ta ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;de son bulur.’’301</p>
<p><strong>27</strong>&#8211; ve Mi&#8217;rac hadisinde buyrulur; &#8220;İsra gecesi İbrahim,Musa ve İsa aleyhimüs selam ile karşılaştım. Kıyametin ne zaman kopacağını müzakere ediyorlardı. Sözü İbrahim Aleyhisselam&#8217;a havale ettiler;</p>
<p>&#8220;Onu bilmiyorum&#8221; dedi. İşi Musa aleyhis selam&#8217;a döndürdüler;“Onu bilmiyorum&#8221; dedi. İsa aleyhis selam&#8217;a havale ettiler&#8230;&#8221;302</p>
<p>Hadisten çıkan mana; selam verenin okuduğu dua sebebiyle hâsıl olan rahmeti Allah, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e havale eder. Selam lafzının reddi (cevabı), onun selamına karşılık vermek ve dua etmektir.</p>
<p>Sonra bana on beşinci cevap zahir oldu; ruh ile murad edilen, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbindeki ümmetine bağlılıktan dolayı mevcut olan şefkattir. Bazı vakitlerde Allah&#8217;ın yasaklarının irtikab edilmesi ile gazablanır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e salât etmek, şu hadiste geçti­ği gibi, bağışlanma sebebidir;</p>
<p><strong>28</strong>&#8211; &#8220;&#8230;o zaman sana kâfi gelir ve bağışlanırsın.&#8221;303</p>
<p>Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir kimsenin kendisine selam vermesi halinde, kendisine selam veren ki­şinin günahı tebliğ edilmiş olsun veya olmasın, selama bağlı olan rahmet, selamı cevaplaması ile o kişiye döndürülür. O kimseye bu rahmetin ulaşmasına, daha önce işlediği günahı mani olmaz. İşte bu nefis bir fayda ve büyük bir müjdedir. Sü­rekli salavat okumaya devam etmek, belirli bir süre salavat ile meşgul olmaktan daha faydalı olur. O kimse faydanın artmasından önce zahiren meşgul olur, onu tayin eder, devam etmesi sebebiyle fayda artar. Bu, özel ile murad edilen genel ifade olmasındandır.Şu ana kadar Allah’ın bana fethettiği son cevap budur.</p>
<p>Bundan sonra bir cevap fetholunursa Allah’ın tevfik ve kere­ mi ile onu da ekleriz.</p>
<p>Daha sonra sual olunan hadisi, Beyhaki’nin, &#8220;Hayatül Enbiya” adlı kitabında mazi edatı kullanılmış olarak;&#8221;Allah ruhumu bana iade etmiştir”304 lafzı ile buldum ve Allah’a çokça hamd ettim.</p>
<p>Bu, hadisi rivayet eden kimsenin hadiste tasarrufta bulunarak o mazi edatını düşürmüş olması ihtimalini kuvvetlendiriyor. Ben bunu verdiğim cevaplar içinde ikinci vecih olarak belirtmiştim. Şu an bu rivayet ile o cevap, en kuvvetli cevap olarak tercihe şayan oldu.</p>
<p>Hadiste murad edilen mana şudur; Allah, vefatından sonra ruhunu O&#8217;na iade eder, daimi bir hayatla diri olur, birisi ona selam verirse diri olduğu için selamına karşılık verir. Hadis, O’nun kabrinde diri oluşu hakkında varid olan hadislere muvafık hale gelmiştir. Şu halde rivayetlerde çelişki yoktur.</p>
<p>Hamd ve minnet Allah’adır. Bazı hadis hafızları dediler ki;</p>
<p>&#8220;Hadisleri altmış vecihten yazmasaydık, bazı tariklerde geçen ziyadeleri, metin lafızlarına bağlayamazdık ve bazı tariklerdeki ziyade ve noksanlar gizli kalırdı.” Vallahu Teala a’lem.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Kainatın Sırları,syf.169-193</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>262-Hasendir. Ebu Davud (2041) Ahmed (2 /5 2 7 ) Beyhaki (5 /2 4 5 ) Taberani Evsat (3/2 6 2 ,9 /1 3 0 ) Beyhaki Şuabu&#8217;l-İm an (2 /2 1 7 ,3 /4 9 1 ) Mecmau’z-Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Fethu’l-Bari (6 /4 8 8 ) Beyhaki Hayatu’l Enbiya (no;15) Elbani Sahihu’l-Cami (5679) es-Sahiha (2266)</p>
<p>263- S ah ih Müslim (4 /1 8 4 5 ) İbni Hibban (1 /2 4 1 , 242, 244) Nesai(3 /2 1 5 , 216) Ahmed (3 /1 2 0 ,1 4 8 , 248, 5 /5 9 , 365) Ebu Ya’la (6 /7 1 , 7 /1 1 7 , 126) İbni Ebi Şeybe (7 /3 3 5 ) Abdurrazzak (3 /5 7 7 ) Taberani M üsnedu Şamiyyin (2 /4 2 0 ) Abd Bin Humeyd (1 /3 6 2 ) İbni Ebi Asım Zühd (s.74) Deylemi (6529) Ebu Nuaym Hilye (6 /2 5 3 ) Tarihu Cürcan (1 /2 7 3 ) D arekutni Ilei (7 /2 6 2 ) İbni Adiy (5 /3 8 ) Beyhaki H ayatu’l-Enbiya (s.78 no;6) , __</p>
<p>264 İsn a d ı zayıftır. Ebu Nuaym Hilye (3 /3 5 2 ) Taberani (1 1 /1 1 1 ) M ecmauz Zevaid (8 /2 0 5 )</p>
</div>
<p>265 S ah ih tir. Ebu Ya&#8217;Ia (6 /1 4 7 ) Beyhaki Hayatu&#8217;l-Enbiya (s.70, 72 n o ;l,2) Deylemi (403) Mecmauz Zevaid (8 /2 1 1 ) Fethul Bari (6 /4 8 7 ) Suyuti Z ehrur Ruba (4 /1 1 0 ) İbni Adiy (2 /3 2 7 ) Bezzar (256) Temmam Fevaid (56) İbni A sakir (4 /2 8 5 ) Ebu Nuaym A hbaru Esbehan (2 /8 3 )<br />
Elbani Sahiha (621) Elbani Daife (202)</p>
<p>266 Ebu Nuaym Hilye (2 /3 1 9 )</p>
<p>267 S ahih. Ebu Davud (1531) Beyhaki Hayatul-Enbiya (s.88 no;10) İbni Mace (1085) Darimi (1 /4 4 5 ) Nesai (3 /7 5 ) Bezzar (8 /4 1 1 ) İbni Ebi Şeybe (2 /2 5 3 ) İbni Ebi Asım el-Ahad vel Mesani (3 /2 1 7 ) Taberani (1 /2 1 6 ) Ahmed (4 /8 ) Hakim (1 /2 7 8 ) İbni Hibban (2 /1 3 2 ) İbni Huzeym e (3 /1 1 8 ) Hüseyni el-Beyan (1 /1 7 7 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Hakiym Tirmizi N evadir(4/110) Sahihul Cami (2212)</p>
<p>268- Z ayıftır. Beyhaki Şuabul İm an (1 5 8 3 ,4 1 5 6 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (s.104 no;18) Hatib Tarihu Bağdat (3 /2 9 1 ) ibni A sakir (5 6 /3 0 2 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Kadı lyaz Şifa (2 /6 3 ) Suyuti M enahilus Safa (s.70) İbn Cevzi el Vefa (1554) İbni Adiy Kamil (6 /3 5 1 ) Ebuş Şeyh KitabusbSalati Alen Nebi, İbni Kayyım Cilaul Efham (s.46, 54) Elbani Daife (203) İbni Şem&#8217;un Emali (2 /1 9 3 ) Suyuti Lealiul M asnua (1 /1 4 6 ) Sehavi Kavlul Bedi (s.l 16) Ukayli Duafa (4 /1 3 6 )</p>
<p>269 Ş a h itle riy le h a se n d ir. Buhari Tarihul Kebir (6 /4 1 6 ) Bezzar (4 /2 5 5 )Suyuti Z ehrur Ruba (4 /1 1 0 ) Ebuş Şeyh A zam et (2 /7 6 3 ) Mecmauz Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Ukayli Duafa (3 /2 4 8 ) Camiüs Sağir (2365). İsnadında hakkında ihtilaf edilen bir ravi olan Nuaym BinbDamdam_vardır. Elbani Sahihul Cami (2176) Sahiha (1530) Suyuti zayıf dedi. Elbani şahitleriyle hasen demiştir.</p>
<p>270- U y d u rm a b ir riv a y e ttir. İbni M ende el-Fevaid (s.82) Beyhaki Hayatul Enbiya (s.94 no;13) el-Asbahani et-Tergib (2 /6 8 4 ) Suyuti Dürrül M ensur (6 /6 5 4 ) Elbani ed-Daife (5857) Zehebi, Ukayli ve Elbani ravilerinden Osman b. Dinar sebebiyle hadisin uydurma olduğunu söylem işlerdir.</p>
<p>271- U ydurm a. Beyhaki Hayatul Enbiya (s.75 no;4) Deylemi (852) Suyuti Lealiül Masnua (1 /2 8 5 ) Zürkani Şerhul M uvatta (4 /3 5 7 ) Elbani Daife (202) Feyzul Kadir (5 /5 0 1 ) Cemül Cevami (5397) Kenzul Ummal (35530) isnadında hadis uydurm akla itham edilen raviler vardır.</p>
<p>272-M aktu. Beyhaki Hayatul Enbiya (s.76 no;5) ismi belirtilm eyen ravi başka bir tarikinde belirtilm iştir. İsnadı kuvvetlidir, ancak tabiinden birine ait b ir söz olup israiliyat kaynaklı olm ası ihtim ali vardır, bkz: Ebu Nuaym [8 /3 3 3 ] Daiful-Cami (5224) ed-Daife (1/3 6 4 )</p>
<p>273 Beyhaki Hayatul Enbiya (s.77) Feyzul Kadir (5 /5 0 1 )</p>
<p>274- S âhih. Müslim (1 /1 5 6 ) Ebu Nuaym M üsnedül M üstahrac (1 /2 3 9 )Nesai Sünenül Kübra (6 /4 5 5 )l Ebu Avane (1 /1 1 7 ) İbni Sa’d (1 /2 1 5 )Fethul Bari (6 /4 8 7 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (9)</p>
<p>275- Sahih. Buhari (2 /8 4 9 ) Müslim (4 /1 8 4 4 ) Taberi Tefsiri (2 4 /3 1 ) İbnibHibban (1 6 /3 0 1 ) Ebu Davud (4671) Tirm izi (3245) Nesai Sünenül Kübra (4 /4 1 8 ) İbni Ebi Şeybe (6 /3 1 0 ) Tahavi Şerhu Meanil Asar (4 /3 1 5 ) Ahmed (2/450)^E bu Ya’la (1 1 /5 2 0 ) Beyhaki Şuabul İm an (1 /3 1 0 ) Deylemi (7319) D arekutniİlel (8 /6 8 )</p>
<p>276 -Beyhaki Hayatul Enbiya(20)</p>
<p>277- Sahih. Ebu Ya’la (1 1 /4 6 2 ) Hakim (2 /6 5 1 ) Heysemi M aksadu Ali(1240) MecmaUz Zevaid (8 /2 1 1 ) İbni Hacer Metalibu Aliye (3853, 4574) Suyuti el Havi (2 /1 7 9 ) Busayri İthaf (7170, 7295) İbni Asakir (4 7 /4 9 6 ) Ali Bin Burhaneddin Halebi Siyretül Halebiye (2 /4 3 2 ) Avnul Mabud (1 1 /3 1 0 ) Suyuti Hasais (3 /1 1 4 6 ) Hakim, Heysemi, Busayri ve Elbani sahih dem işlerdir. Bkz.: Elbani Sahiha (2733)</p>
<p>278- Zayıf. İbni Sa’d (5 /1 3 2 ) Ebu Nuaym Delail (510) Lalkai Keramatil Evliya (s.166) Zehebi Siyeri A&#8217;lamin Nübela (4 /2 2 8 ) Suyuti Hasais (2 /4 9 0 tercem esi; 2 /5 5 1 ) Şerhus Sudur (s.209) isnadında bulunan A bdulham id b. Süleym an zayıftır.</p>
<p>279 -Suyuti Hasisul Kübra (2 /4 1 8 ) Suyuti Şerhus Sudur (s.209)</p>
<p>280- B atıl. İbni Sa&#8217;d (5 /1 3 2 ) Zehebi Siyeri A&#8217;lamin Nübela (4 /2 2 9 ) Suyuti Şerhus Sudur (s.2096) isnadımda M uham m ed b. Ömer el-Vakidi vardır.</p>
<p>281- Z ayıftır. Said bin Abdulaziz öm rünün sonlarına doğru hafıza karışıklığına uğram ıştır. Tlarim i (1 /5 6 no;94) Abdulgani Dehlevi Encahul Hace (1 /2 9 1 no;4029) K astalani Mevahibu Ledüniye (2 /4 8 1 ) İbn Cevzi el Vefa (1535) Rudani Cem’ül Fevaid (2447)</p>
<p>282 -Peygam berlik şeh ad etten üstün bir m ertebe olm akla beraber, bütün peygam berlerin şehid olduğuna d air bir delil yoktur.</p>
<p>283 SahihU r. Ahmed (1 /3 8 1 , 408, 434) Taberani (10119) Ebu Ya&#8217;la (9 /1 3 2 ) Hakim (3 /6 0 ) İbni Sa’d (2 /2 0 1 ) Mecmauz Zevaid (4 /8 , 9 /3 4 ) A bdurrazzak (5 /2 6 9 ) Ebul M ehasin Mu’tasaru l M uhtasar(2 /2 1 6 ) Heysemi Maksadu Ali (1867)</p>
<p>-284 S ahih. Buhari (4 /1 6 1 1 ) Ahmed (6 /1 8 ) Darimi (3291, 32) Hakim (3 /6 0 ) Beyhaki (1 0 /1 1 ) Fethul Bari-(1 0 /2 4 5 ) Feyzül Kadir (5/4.48) İbni H acer Tağlikut Ta&#8217;lik (4 /1 6 2 )</p>
<p>285- Beyhaki el İtikad (s.305)</p>
<p>286- Kurtubi Tezkira (s. 169) İbni Kayyım er-Ruh (s.49)</p>
<p>287- C acerm ; İran&#8217;ın kuzey doğusunda bir şehirdir. Tahran -N işabur Meşhed tren yolu üzerinde yer alır. Bkz.: Rıza Kurtuluş T. D. V. 1. A. (6 /5 4 2 )</p>
<p>288 -Beyhaki el İtikad (s.305)</p>
<p>289- Yafii Ravzur-Rayahin (s.205),Bunlar Yafii&#8217;nin delilsiz olarak ortaya attığı iddialardan ibarettir!</p>
<p>290- H adis h a se n d ir. Ebu Davud (2041) Ahmed (2 /5 2 7 ) Beyhaki (5 /2 4 5 )<br />
Taberani Evsat (3 /2 6 2 ,9 /1 3 0 ) Beyhaki Şuabui İm an (2 /2 1 7 ,3 /4 9 1 ) Mecmauz Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (no; 15).</p>
<p>291 “ Ji “ edatı, fiili m azi’nin önüne geldiği zam an fiile kesinlik kazandırır. Bu edat, işin geçm iş zam anda tamamlandığını vurgulamak için kullanılır.</p>
<p>292- Bkz.: Buhari (7517)</p>
<p>293- Zayıftır. Deylemi [5945] lbni Hacer el-lsabe [5 /4 9 6 ] Şa&#8217;rani B edrü’l M ünir [1942] Camius Sağir [9032] Elbani Daife [4658].Daiful Cami (5846) Suyuti de zayıf olduğunu Camius Sagir&#8217;de ifade etm iştir. Bu anlam da diğer bir rivayeti Deylemi isnadsız olarak, Enes radıyallahu anh&#8217;den m erfuan naklediyor; &#8220;R üyam da ik i k a d ın g ö rd ü m . Birisi ko n u şu y o r, d iğ e ri k o n u şa m ıy o rd u . H e r ik isi d e c e n n e tlik ti.<br />
K o n u şan a so rd u m ; &#8220;Sen k o n u şu y o rsu n d a b u n e d e n k o n u ş a m ıy o r?” d ed i ki; “B en v asiy et e ttim , o ise v asiy et e tm e d e n ö ld ü .Bu y ü z d e n k ıy a m e te k a d a r k o n u şam ıy acak tır.&#8221; (Deylemi (3202)Tenzihuş Şeria (2 /3 7 4 )</p>
<p>294- Sahih. Enes b. Malik radıyallahu anh&#8217;den: Buhari (4462) Tirmizi Şemail (379) Nesai (4/12-13) lbn Mace (1629) Darimi (1/4Ö) Beyhaki (4/71) Ahmed (6/141,196) İbn Hibban (14/592) Ebu Ya&#8217;la (6/111) Hatibul Bağdadi Tarihu Bağdat (6/261)</p>
<p>295 Bkz.: Hasaisul Kübra ( Naim Erdoğan Tercemesi s.643 v.d.)</p>
<p>296- İbnül Esir en-Nihaye Fi Garibil Hadis(2/271)</p>
<p>297-Kürtubi (17/232) Taberi (27/21?) Suyuti Dürrül Mensur (8/37) Avnul Ma’bud (11/17)</p>
<p>298-bkz. El Müfredat(s.205)</p>
<p>299 -Müfredat (s.192)</p>
<p>300- Sahih. Müslim (1/306) Buhari Edebul Müfred (1/224) Ebu Nuaym Müsnedül Müstahrac (2/31) İbni Hibban (3/187) İbni Huzeyme(1/218) Ziyaul Makdisiel-Muhtare (4/397) Tirmizi (485) Ebu Davud (1530) Nesai Kübra (1/384) Ahmed (2/375) Bezzar (97268) Taberani (5/99) Mucemul Evsad; (4/285, 5/162) Mucemus Sağir (2/126) Ebu Ya&#8217;la (7/75) Ebu Avane (1/546) Mecmauz Zevaid (10/163) Hilyetul Evliya (4/347) Hatib (10/335) Darekutni İlel (6/9)</p>
<p>301 Sahih. Buhari (4/163, 6/605) Müslim (iman, 327) Ahmed (2/435, 436, 3/144) Tirmizi (2431) İbni Cevzi el Vefa (1590)</p>
<p>302 -sahihtir. Hakim (2/416, 4/534) Ahmed (1/375) İbni Mace (4081) İbni Ebi Şeybe (7/498) Heysem Bin Küleyb Müsnedu Şaşi (2/271, 273) Ebu Ya&#8217;la (9/196) Allame ed-Dani Sünenül Varide (5/988) Fethul Bari (13/89)</p>
<p>303-hasendir Ziyaul Makdisi el Muhtare (3/390) Hakim (2/457, 558) Tirmizi (2457) Ahmed (5/136) Abdurrazzak (2/215) Beyhaki Şuab (2/187, 188, 217, 7/359) Abd Bin Humeyd (1/89) İbni Ebi Şeybe (2/253, 6/325) İbni Ebi Asım el Ahadu vel Mesani (4/142) Deylemi (8160) Ebu Nuaym Hilye (8/377) İbni Adiy el Kamil (5/14) Mecmauz Zevaid (10/160) Fethul Bari (11/168) İbni Hibban Mecruhin (2/82). Bu Hadisin tam metni şöyledir; &#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Sarsıntı gelir, peşinden bir başkası onu izler ve onunla beraber ölüm gelir.” Adamın biri dedi ki; &#8220;Ya Rasulullah! Ben senin üzerine salâvat getirecek olursam?&#8221; buyurdu ki; “O zaman Allah sana dünyan ve ahiretin ile seni meşgul edecek konularda kâfi gelir ve günahını bağışlar.”</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/">Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden &#8216;Alıntılar&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2015 23:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Asakir]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-ül Cezvi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Taberi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Zehebi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin Zamanı Değerlendirmesi]]></category>
		<category><![CDATA[el-Biruni]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı Abdulcebbar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid Kevseri]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10042</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması    İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/images-98/" rel="attachment wp-att-10043"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10043" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg" alt="Abdulfettah Ebu Gudde - İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden 'Alıntılar'" width="555" height="307" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg 302w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 555px) 100vw, 555px" /></a></em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em>İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu halifeler şunlardır: Mehdi, Hâdi, Haran Reşid. İlk kez <em>Kâdîl-Kudât</em> (Kadılar Kadı­sı) diye isimlendirilen kimse odur. Kendisine ayrıca <em>Kâdı Kudâti’d-Dunyâ</em> (Tüm Dünya Kadılarının Kadısı) denirdi.</p>
<p>İşte bu büyük âlim hayatının son deminde, nefesini ve­rip dünyasını değiştirirken bile, kendisini ziyarete gelen ziyaretçisiyle fıkhi bir meseleyi, bir kimsenin istifade et­mesi veya bir talibin öğrenmesi gayesiyle müzakere etmiş­ti. Hayatının son zaman dilimini dahi ilmi müzakere yapmadan, bildiğini aktarmadan ve de karşıdakinden istifade<br />
etmeden geçirmemişti:</p>
<p>Öğrencisi Kâdî îbrâhim ibn Cerrâh el-Kûfî Sümme’l- Mısrî anlatıyor:</p>
<p>Ebû Yûsuf hastalandığında ziyaretine gittim. Yanına girdi­ğimde baygın hâlde buldum. Ayılıp kendisine gelince, “Ey İbrahim! Şu mesele hakkında ne dersin?” dedi. Ben ise, “Bu durumda bunu mu müzakere edeceğiz?” deyince, şöyle de­di: “Bir beis yok. Bu meseleyi tetkik edelim ki belki bilme­yen bir kimse öğrenip kurtulur.”</p>
<p>Daha sonra da şunu söyledi: “Ey İbrahim! (Hac menasi- kinde) hangi taş atma daha faziletlidir? Yürüyerek mi yok­sa binekli olarak mı?” Ben, “Binekli olanı.” dedim. “Hata ettin.” dedi. “Yürüyerek.” dedim. Yine “Hata ettin.” dedi. “Allah sizden razı olsun, o hâlde siz söyleyin.” dedim. O da şöyle açıkladı:</p>
<p>“Dua için durulan cemrelerde efdal olan yürüyerek taş­ları atmaktır. Dua için durulmayan cemrelerde ise efdal olan binekli olarak atmaktır.” Sonra yanından kalktım. Evinin kapısına varmıştım ki ağlaşmaları duydum. Anla­dım ki vefat etmişti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Müfessir Taberi’nin Vaktini Düzenlemesi</strong></p>
<p>işte size müfessirlerin, muhaddislerin ve tarihçilerin pi­ri, büyük müçtehid, İmam İbn Cerir Taberi. Allah kendi­lerine rahmet etsin. O, akitten istifade etmek, öğretmek, öğrenmek, yazmak veya telif etmek suretiyle zamanı de­ğerlendirmek açısından örnek alınacak kimselerden biri­si idi. Öyle ki ciddiyetle ve araştırmak suretiyle yazmasına rağmen eserlerinin sayısı ilginç bir rakama ulaşmıştır.</p>
<p>Allame Yâkût el-Hamevî <em>Mu&#8217;cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde İmam İbn Cerir Taberi için bir terceme-i hâl yazar ki bu terceme-i hâl 56 sayfadır. Keza Hatib-i Bağdâdî de <em>Târihul Bağdâd&#8217;da</em> onun terceme-i hâlini vermiştir. Şimdi sizlere büyük imamın terceme-i hâlinden bazı bölümler aktara­cağım. Dolayısıyla burada her iki müellifin sözü birbirine katılmış olmaktadır. Evet bu iki zat şöyle demişlerdir:</p>
<p>Alî ibn Ubeydullâh el-Lugavî es-Simsimî, Kâdî Ebû Ömer Ubeydullâh ibn Ahmed es-Simsâr ve Ebûl-Kâsım ibn Akıl el-Verrâk’tan rivayet eder: Ebû Ca’fer Taberî arka­daşlarına der ki: “(Size) Kur’an tefsiri (yazdırmamı) ister misiniz?” Onlar da Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar. “Altı bin sayfa olur.” deyince, “Bunu tamamlamadan insanın ömrü biter derler Bunun üzerine o da tefsir çalış­masını altı bin kadar sayfada özetler ve yedi yılda yazdırır. Bu yazdırma 283/896’dan 290/903 yılına kadar sürer.</p>
<p>Daha sonra onlara sorar: “Âdem&#8217;den günümüze kadarki cihan tarihini ister misiniz?&#8221; “Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar O da tefsir için zikrettiği kadar bir miktar söyle­yince aynı cevabı verirler O da: “innâ liliâh! Artık insan­larda ilme iştiyak kalmamış.” der. Daha sonra tefsiri gibi bunu da yaklaşık aynı miktar sayfada ihtisar eder Yeniden tasnifi ile kendisine kıraat edilmesi 303/915 yılı Rebiulahir ayının bitmesine üç gün kala, Çarşamba günü sona erer. Kitabı nihayete erdirip söylenecek sözleri noktalama­yı ise 302/914 yılının sonunda bitirmiştir.</p>
<p>Hatib diyor ki: “Simsimt’den dinledim: İbn Cerir 40 yıl boyunca her gün 80 sayfa yazdı, öğrencisi Ebû Muhammed Abdullâh ibn Ahmed ibn Ca’fer el-Fergâni, <em>Târihu ibn Cerir&#8217;e</em> eklediği ve <em>Sile</em> diye maruf olan eserinde şöyle der: İbn Cerir’in talebelerinden bir grup buluğdan vefatına ka­dar yaşadığı günleri hesap ettiler. Ömrünün tamamı 86 yıl idi. Daha sonra eserlerinin sayfalarını bu ömre taksim et­tiler. Her güne 28 sayfa düşmekteydi. Bu, Hâlık’ın yardı­mı olmaksızın bir insanın yapabileceği bir şey değildir.” Allah ne yücedir, insanların gayretleri kendilerini nerelere vardırıyor! İşte görüyorsunuz!</p>
<p>İbn Cerir 224/839 yılında dünyaya gelip 310/922 yılın­da vefat etmiştir. 86 yıl hayat sürmüşlerdir.</p>
<p>Buluğdan önceki dönemi çıkardığımızda, -bunu 14 yıl olarak hesap edelim- geriye 72 yıl kalmaktadır. Bu dö­nem zarfında her gününe 28 sayfa düşmektedir. Bu du­rumda, 72 yılın günlerini hesap edip her gün için 28 say­fa takdir ettiğimizde, İbn Cerir’in tüm eserlerinin yekûnu 718000 sayfa etmektedir.</p>
<p>Bunu hesaplarken hem <em>Târihini</em> hem de <em>Tefsirini</em> yaklaşık 6000’er sayfa olarak saymışlardır. Bu durumda her iki kitabın toplamı yaklaşık 14000 sayfa veya yaklaşık 16000 sayfa etmektedir. <em>Târihi</em> matbu olarak, 11 büyük cüz hâlinde elimizdedir <em>Tefsîri</em> de 30 büyük cüzdür. Bun­ların her bir cüzü bir cilt kitap tutacak çaptadır.</p>
<p>İmamın eserlerinin kaç tane olduğunu artık var sen he­sap et. Çünkü yukarıdaki rakam çıktığında, geriye 702000 sayfa kalmaktadır.</p>
<p>Gerçekten de o, sahip olduğu bilgilerle, pek çok ilmi içinde barındıran bir akademi, pek çok eseri sebebiyle de âdeta bir yayınevi gibidir. O her şeyiyle benzeri olmayan eşsiz bir insandır. Kendi eliyle kâğıda bizzat yazarak telif etmiş ve böylece imbikten süzülmüş düşüncelerini ve fi­kirlerini insanlara sunmuştur. Eğer vakti değerlendirmeyi ve ondan nasıl istifade edip telif ile dolduracağını bilmeseydi, tüm bunları yapması mümkün olmazdı.</p>
<p>İbn Cerîrin talebesi ve arkadaşı Kâdî Ebû Bekr ibn Kâ­mil, İbn Cerîr in (Allah ona rahmet etsin) vaktinin ve işi­nin ne kadar düzenli olduğunu şu şekilde izah ediyor: “Yemeğini yedikten sonra sandal ağacı yaprağı ve gül suyuyla boyanmış, kolları kısa, hayş gömleğiyle uyurdu.</p>
<p>Daha sonra kalkardı. Öğle namazını kılar, ikindiye ka­dar eser yazardı.</p>
<p>Peşinden dışarı çıkar, ikindiyi kılardı. Namazdan sonra insanlara faydalı olmak için oturur, akşama kadar okut­turur veya kendisine okunurdu. Akşam ile yatsı arasında da fıkıh ve kendi çalışmaları için otururdu. Daha sonra da evine giderdi. Aziz ve Celil olan Allah’ın muvaffak kıldığı gibi, gece ve gündüzlerini kendisine, dinine ve insanlara faydalı olmak için taksim etmişti.”</p>
<p>Üstat Muhammed Kurdeali <em>Kunüzül-Ecdûd</em> adlı eserinde İmanı İbn Cerir Taberi’nin terceme-i hâlinde şöyle der: “İlim aktarmak veya ilim almak dışında hayatının bir da­kikasını bile başka şekilde sarf ettiği rivayet edilmemiştir.</p>
<p>Muâfâ ibn Zekeriyyâ sika bir zattan rivayet eder: “Ken­disi vefatından önce Ebû Ca’fer Taberinin (Allah kendisi­ne rahmet etsin) yanında idi. Bu ziyaretinden yaklaşık bir saat veya daha az bir müddet sonra vefat etti. Bu ziyaret esnasında Ca’fer ibn Muhammed’den gelen bir dua ken­disine zikredilince, bir divitle kâğıt istedi ve duayı hemen yazdı. ‘Bu hâlde de bununla mı iştigal edeceksin?’ denin­ce şöyle cevap verdi: İnsanın ölene kadar ilim elde etmeyi bırakmaması gerekir.” (Kunuz-ul Ecdad,syf;123)Allah Teala kendisine rahmet et­sin. İlme, dine, İslam’a ve Müslümanlara olan faydaları se­bebiyle ecrini kat kat versin. Âmin.</p>
<p>Ebû Hilâl Askeri, <em>el-Hass alâ Talebil-İlm ve’l-İctihâd fi Cem&#8217;ih</em> adlı eserinde şöyle der: &#8220;Ebû Bekr ibn en-Hayyât en-Nahvt (Allah kendisine rahmet etsin), tüm vakitlerin­de hatta yolda bile mütalaa ederdi. Bu sebeple bazen bir çukura düşer, bazen de bir hayvan kendisine çarpardı.”(agd-s.77)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bîrûninin Senenin İki Günü Hariç Sürekli İlimle Meşgul Olması</strong></em></p>
<p><em> </em><em> </em>&#8216;Yâkût el-Hamevî’nin <em>Mu’cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde, 362/ 973 yılında dünyaya gelip, 440/1048 yılında vefat eden astronomi âlimi, matematikçi, eşsiz bilge, tarihçi, filo­log, edip, üstün insan, pek çok ilmi kendisinde topla­yan Ebû’r-Reyhân Bîrûnî’nin (Muhammed ibn Ahmed el- Havârizmî’nin) (Allah kendisine rahmet etsin) terceme-i hâlinde şöyle denir:</p>
<p>“Ebû’r-Reyhân inşaat tekniğinde geniş bilgiye vâkıftı. Her konuda üstün malumata sahipti. Kendisini ilim tahsi­line vermişti. Kitap telifiyle iştigal ederdi. Yaşamında ihti­yaç duyduğu iaşeyi temin için senede iki gün, yani Nevrûz (21 Mart) ve Mihricân (bayram) günleri hariç ilimlerin ka­pılarını açar, benzeri ve yakın meseleleri ihata eder (kapa­lı ve gizli yönleri yakalar), neredeyse eli kalemden, gözü tetkikten, kalbi tefekkürden ayrı kalmazdı. Bu iki günde yetecek kadar yiyecek ve maişeti temin ederdi. Senenin diğer geri kalan günlerinde ise müşkilat perdesini yüzün­den kaldıran ve kapalı meseleleri kendisine açan ilim, onu bu tip işlerle meşgul olmaktan uzaklaştırıyordu.</p>
<p>Fakih Ebû’l-Hasan Alî ibn Isa el-Velvâlicî anlatıyor:</p>
<p>Nefsi gidip gelip can çekişirken, göğsü iyice daralmış­ken (78 yaşına ulaşmıştı) Ebû’r Reyhân’ın yanına vardım. Bu hâlde bile bana şunu sordu:</p>
<p>“Geçen gün, (anne tarafından) ninelerin fasid miras he­sabı hususunda bana ne söylemiştiniz?”</p>
<p>Ben de kendisine merhamet ederek, “Bu durumda bunu mu <em>k</em>onuşacağız? dedim. O ise: “Efendi! Dünyadan bu meseleyi bildiğim hâlde ayrılmak istiyorum. Bu, meşelenin cahili olarak ayrılmamdan daha hayırlı değil midir?</p>
<p>Bunun üzerine açıklamalarımı tekrarladım, o da söylediklerimi ezberledi ve bana daha önceden vaat etmiş olduğu şeyi öğretti. Ardından yanından ayrıldım. Yolda giderken (vefatı sebebiyle) yapılan ağlaşmaları duyuyordum.”</p>
<p>Bu dâhi imam Arapça, Süryanice, Sanskritçe, Farsça ve Hintçeyi çok iyi biliyordu. Ardında uzay,tıp, matematik, edebiyat, filoloji, tarih ve diğer ilim dallarında olmak üzere 120’den fazla eser bırakmıştır. Büyük müsteşrik Karl Edward Sachau onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “O, tarihin tanıdığı en büyük akıldır.”</p>
<p>Meşhur müsteşrik George Sarton da onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “Bîrûnî İslam âleminin en önde gelenlerin­den ve dünya âlimlerinin en büyüklerinden birisiydi.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Yatıp Uzanırken Bile Tefekkür Ederlerdi</strong></em></p>
<p><em> </em>İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî (Ali ibn Akıl el-Bağdâdî) hakkında Hafız İbn Receb el-Hanbelî <em>Zeylu Tabakâti’l-Hanâbile</em> adlı eserinde bu zatın yüklü ve zengin terceme-i hâlini anlatırken özetle şöyle der:</p>
<p>“431/1039 yılında dünyaya geldi ve 513/1118 yılında vefat etti. Âlemdeki faziletli zevattan, Âdemoğullarının ze­kilerinden biri, üstün kapasiteli ve ilim dallarında geniş bilgi sahibi bir insandı.</p>
<p>O şöyle diyordu: ‘Ömrümden bir saati bile boşa zayi et­mem helal olmaz Dilim müzakere ve münazara, gözüm mütalaa yapmadığı durumlarda yani uzanıp yatıp rahat ederken bile tefekkür ederim. Kalkarken yazacağım şey­leri düşünmüş olarak kalkarım. Şu 80 yaşımda, ilme kar­şı olan hırsımı 20 yaşımdaki hırsımdan daha çok bulu­yorum.</p>
<p>Yemek için elimden geldiğince az vakit ayırıyorum. Bu sebeple ekmek yerine suyla yumuşatarak kek dilimi yiyo-rum. Çünku ikisi arasında çiğnem farkı vardır. Bunu da elde edemediğim bir bilgiyi mütalaa etmeye veya yazmaya daha çok vakit ayırmak için yapıyorum.Çünkü âlimlerin hepsinin ortak kanaati şudur: Akıllı insanların elde etmek için uğraşması gereken en değerli şey vakittir. Vakit bir ganimettir ve içindeki inşatlar servet bilinmeli, kapılma­ya çalışılmalıdır. Hayatta sıkıntılar çoktur ama vakitler de Hızlı geçip gitmektedir,’</p>
<p>Üstat İbnu’l-Cevzi der ki: İmam İbn Akıl daima ilimle meşgul olurdu. Üstün düşünme kabiliyeti, kapalı ve ince meseleleri araştırma hasleti vardı. Funûn adlı eserini dü­şüncelerine ve başından geçen olaylara tahsis etmiştir.’ Çeşitli ilim dallarına ait pek çok eseri vardır. Bunlar yir­mi kadardır. En büyük eseri Funûn adlı eseri olup ger­çekten büyük bir kitaptır. Bunda çok kıymetli ve faydalı vaaz, tefsir, fıkıh, usûlül-fıkh, kelam, nahiv, dil, şiir, tarih, hikâye tarzında bilgiler vardır. Bu eserde aynı zamanda, başından geçen münazara ve toplantılar ile düşünceleri ve düşüncelerinin vardığı neticeler vardır. Bunları da eserine katmıştır.</p>
<p>Hafız Zehebî der ki: ‘Dünyada bundan daha büyük bir kitap yazılmadı. Bunu kitabın 400’üncü cildinden sonra­ki bir cildini gören kimse bana haber verdi.’ İbn Receb diyor ki: Âlimlerden bazıları bunun 800 cilt olduğunu söylemişlerdir. ” (<em>Zeylu Tabakâtil Hanabile,</em> I, 142-62; ibnu’l-Cevzi, <em>Muntazam,</em> IX/92. 212- 15.)Allah rahmet etsin, işte o, <em>Funûn</em> adlı eserinin matbu olan kısmının giriş bölümünde şöyle diyen insandır: “İmdi, vaktin kendisiyle harcandığı, nefsin meşgul edil­diği ve kudreti yüce olan rabbe yaklaştırarak en güzel şey ilim talep etmektir. Bu, insanı cehalet zulmetinden dinin nuruna çıkarır. Benim nefsimin meşgul olduğu ve vaktimi kendisiyle geçirdiğim şey işte budur, ilimdir.</p>
<p>Âlimlerin sözlerinden, kitapların içlerinden ve ulemanın meclislerinden, faziletlilerin toplantılarından ortaya saçı­lan anlık güzel düşünceleri kapmak suretiyle elde edip istifade ettiğim bilgileri yazmaya devam ediyorum. Bunu yaparken, arzum, ilmin bir parçasının bana bulaşmasıdır. Çünkü böyle yapa yapa cehaletten uzaklaşıyorum. Belki de böyle devam ede ede benden öncekilerin ulaştığı bazı seviyelere ben de ulaşabileceğim.</p>
<p>İlim, kendisiyle iştigal eden insana hemen faydalar sağ­lamasa bile; vaktin kendisiyle ölüp gittiği boş şeylerden alakayı kesip atması bile yeterlidir. Allah Teala’dan bizleri sırat-ı müstakimden ayırmamasını dilerim. O bana yeter.</p>
<p>O ne güzel vekildir.”</p>
<p>İbnu’l-Cevzi diyor ki: İmam Ebû’l-Vefâ ibn Akîl’e ölüm yaklaşıp vefat alametleri baş gösterince, kadınlar ağlaşma­ya başladılar. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: &#8216;Elli yıl Al­lah adına fetva verip imzaladım. Bırakın beni de O’na kavuşacağım için sevineyim.”’</p>
<p>Bu büyük imam dünyadan ayrılırken, kitapları ve giydi­ği elbiselerinin dışında bir şey bırakmadı. Bıraktığı elbise­ler sadece kefenine yetip borcunu ödeyecek kadardı. İlme olan hayırlı hizmetlerinden dolayı Allah ona rahmet etsin ve en güzel şekilde mükâfatlandırsın.</p>
<p><strong>Muhterem okuyucu!</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi aklı çalıştırmak, vakti değerlendirmek, nefsi hayır ve ilme alıştırmak nasıl neticeler verdiriyor? Bu vesileyle elde edilen neticeler akılla kabul edilemeyecek kadar büyük rakamlara ulaşıyor. Oysa akü kabul etmese bık hakikat böyledir. Evet bu azim, 800 cilt kitabı ortaya çıkartıyor. Hem de dünyadaki en büyük kitap! insanlar­dan sadece bir fert, evet sadece Ebû’l-Vefâ ibn Akîl kendi başına bu kadarlık bir kitabı telif etmiş. Hem de bunla­rın yamada sayısı yirmiye ulaşan başka çalışmaları da var. Bunların bir kısmı ise onar ciltten meydana gelmektedir.</p>
<p>698/1299 yılında vefat eden İmam Bahâuddin ıbnun- Nehhâs el-Halebi en-Nahvî (Muhammed ibn İbrahim) ne kadar güzel, ne kadar doğru söylemiştir. (Allah ona rah­met etsin). Aşağıda zikredeceğimiz şiiriyle, sürekli olarak az şeyi başka az bir şey üzerine eklemek suretiyle son de­rece büyük bir yekûnun meydana geleceğini beyan et­mektedir. Ebû’l-Vefâ ibn Akil de görüldüğü gibi, durum aynıyla budur. Çünkü onun eserleri 800 cilttir.</p>
<p>Evet, Suyûtînin <em>Buğyetu’l-Vuât</em> adlı eserinde Bahâuddin ibnu’n-Nehhâs el-Halebi’nin terceme-i hâli verilirken şu şiiri de zikredilir:</p>
<p><em>İlim, oradan buradan toplanan,</em></p>
<p><em>Bir şey üstüne bir şey koymaktır.</em></p>
<p><em>Böyle devam eden bir insan,</em></p>
<p><em>Bir gün hikmete ulaşacaktır.</em></p>
<p><em>Çünkü sel kocamandır, lâkin Damlalardan oluşmaktadır.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bin Fasikül Kitap Yazdı</strong></em></p>
<p><em>Tezkire tu’l-Huffâz da</em>, 541/1146 yılında dünyaya teşrif edip 600/1203 yılında vefat eden Hafız Abdulğanî Makdisînin (Allah kendisine rahmet etsin), terceme-i hâlinde şöyle geçer;</p>
<p>“İmam, Muhaddisu-l İslam, Takiyyuddin  Ebu Muhammed Abdulğani ibn Abdulvâhid el-Makdisi el Cemmâilî sümme’d Dımaşki es-Sâlihi el-Hanbelî. Pek çok eserin sahibi Ebü Tâhir Silefi’den 1000 cüz yazmıştır. Sa­yılamayacak kadar eser telif etmiştir. Vefat edene kadar sürekli istinsah etmekle, eser yazmakla, hadis rivayet et­mekle ve Allaha ibadet etmekle meşgul oldu.</p>
<p>(Öğrencisi) Ziyâ Makdisî şöyle demiştir: Zamanının hiç­bir dilimini zayi etmiyordu. Sabah namazını kıldıktan sonra, bazen Kur an-ı Kerim’in kıraat vecihlerini öğretiyor, bazen de hadis yazdırıyordu. Daha sonra kalkıp abdest alıyor ve öğlen öncesine kadar Fatiha ve Muavvizeteyn’i (Felak,Nâs surelerini) okumak suretiyle 300 rekât kılı­yordu Ardından biraz uyuyor ve öğleni kılıyordu. Peşin­den de akşama kadar hadis rivayeti ve eser yazmakla meş­gul oluyordu. Akşamleyin de oruçlu ise iftar ediyordu. Yatsıyı kıldıktan sonra gece yansına kadar veya biraz da­ha fazla uyuyordu.</p>
<p>Sonra abdest alıyor ve namaz kılıyordu. Ardından bir da­ha abdest alıyor ve sabah namazına yakın vakte kadar na­maz kılıyordu. Bazen yedi ve daha fazla abdest aldığı olur­du. (Böyle çok abdest alması hususunda) şöyle diyordu: &#8216;Azalarını ıslak olunca namaz benim için daha lezzetli olu­yor.Bu ibadetten sonra, sabah namazından önce biraz kes­tiriyordu. Onun âdeti bu şekilde idi.” Geriye kırktan fazla kitap bırakmıştır. Bu eserlerde çok kıymetli bilgiler vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Tefsirini Geceleri Yazdı</strong></em></p>
<p><em>1217/1802</em> yılında doğup 1270/1854 yılında vefat eden, Bağdat müftüsü, mûfessirlerin sonuncusu, imam, müfes-sir Alûsî (Ebû’s-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd ibn Abdullâh el-Alûsî) el-Bağddı de şöyle der;Her an ilminin artmasına çok hırslı idi.Faydalı bilgiler elde etmekten,şiirleri toplayıp ezberlemekten geri durmazdı.</p>
<p>Gündüzleri fetva vermek ve ders talim etmekle geçerdi. Ge­cenin başlangıç diliminde kendisinden istifade etmek isteyen bir kimse veya bir dostu ile olurdu. Gecenin sonlarına doğru tefsirinden birkaç sayfa yazardı. Gecenin sabahında yazmış olduğu bu sayfaları evinde görevlendirdiği kâtiplere verirdi. Onlar ise bunların yazım işini ancak 10 saatte bitirirlerdi. Günde 24 ders verirdi. Tefsir ve fetva ile meşgul olduğu günlerde de büyük kitaplardan günde 13 ders yapardı. Devamlı telif ile meşgul olurdu. Hatta vefat ettiği hastalı­ğında da böyleydi.</p>
<p>Tefsiri, âlimlere göre diğer tefsirler arasında son derece güzel ve eşsizdir. Sadece bu tefsir onun imametini, fazile­tini ve ilmini ifade etmek için yeterlidir. O, tefsirini gece telif etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Eskilerin Koca Koca Kitapları</strong></em><strong>, </strong><em><strong>Zamanı Hiç İsraf Etmediklerini Gösterir</strong></em></p>
<p>Burada hocamız allame Muhammed Zâhid Kevserinin (Al­lah Teala kendisine rahmet etsin) bir açıklamasını sizlere nakledeyim. Bu yazısında o, diğer ilimler dışında özellikle tefsir alanında yazılmış büyük tefsir kitaplarına değinmiş­tir Bu eserlerin büyüklüğü yazarlarının ilme ve zamanı değerlendirmeye önem verdiklerini göstermektedir. On­lar bu hacimli eserleriyle büyük insanlar olduklarını is­pat etmişlerdir. İnsan, bu kitapların kendilerini görmek bir tarafa, onlarla ilgili malumatı duymakla bile dehşete düşmektedir. Gerçekten Allah Teala’nın kullan içinde ni­ce enteresan kimseler vardır.</p>
<p>Hocamız Kevser&#8217;i <em>Makâlâtul</em>-Kevseri adlı eserinde Kur’ an-ı Kerim’e yapılan bazı hizmetlerden bahsederken şöyle der:</p>
<p>İlim ehlinin Kuranın yüce manalarım parlatmak için telif etmiş oldukları eserler neredeyse sayılamayacak ka­dardır Bunların hepsi de tefsirlerinde rivayet ve dirayet tarzında farklı metotlar takip etmişlerdir. Ayrıca çeşit­li Kur an ilimlerini ön planda tutmalarına, kendi zevk ve meşreplerine göre Kur&#8217;an-ı Mecıdin bir yönüne özellikle ağırlık vermek suretiyle de Kur’anı tefsir etmişlerdir.</p>
<p>Bu sadette ümmetin âlimlerinin bazı eserlerini zikretme­me sanırım okuyucu kardeşlerim müsamaha gösterecek­tir Bu eserler sahiplerinin onları yazarken ne kadar gayret gösterdiklerini sunması açısından güzel örneklerdir. Me­sela İmam Ebûl-Hasan el-Eş’arinin <em>Muhtezan</em> adlı tefsiri. Makrizı’nin <em>Hıtaf</em>ta zikrettiğine göre 70 cilt imiş. Keza Kâdî Abducebbâr Hemedâni’nin Muhit tefsiri 100 fasikül imiş.</p>
<p>Ebû Yûsuf Abdusselâm Kazvînînin <em>Hadâiku Zâtu Beh-ce</em> adlı tefsiri için söylenen en küçük rakam 300 cilt oldu­ğudur. Müellifi bunu vakfetmiş ve Bağdat’taki İmam Ebû Hanîfe Mescidine koymuştu. Daha sonra malum Moğol istilasıyla beraber, diğer pek çok eser gibi bu kıymetli eser de kaybolup gitti. Yalnız ben Hind ediplerinden birisin­den, bir kütüphanenin katalogunda bunun bir parçasının mevcut olduğunu gördüğünü duydum.</p>
<p>Hafız İbn Şâhinin de hadisler ışığında yazdığı 1000 cüz lük tefsiri varmış. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî’nin tefsiri <em>Envâru&#8217;l-Fecr</em> de 160000 sayfa civarındaymış. Bu eserin bi­zim memleketimizde (İstanbul ve Türkiye kütüphanelerin­de) mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak ben uzun arama­larıma rağmen bu esere muttali olamadım. Ebû Hayyân’ın hocalarından Ibnu’n-Nakib el-Makdisinin tefsiri de 100 cilde yakınmış. Bu eserin bazı ciltleri İstanbul kütüphane­lerinde bulunmaktadır. Bu tefsirlerden bazılarının bir kısım ciltleri bildiğim kadarıyla bazı kütüphanelerde mevcuttur.</p>
<p>Bugün elimizde bulunan tam ve en büyük tefsir (bildiği­miz kadarıyla) <em>Tefsir-i Alât</em> de denilen <em>Fethul-Mennân</em> tefsiridir.Eser, allame Kutbuddin eş*Şirâzi’ye aittir. 40 <sub>C</sub>ilttir. Birinci cildi Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de mevcuttur.Bu cilde bakıldığında eserinde takip ettiği metot ortaya çıkmaktadır. Eserin diğer ciltleri de İstanbul’da iki kütüphanede, Muhammed Es’ad ve (Hekimoglu) Ali Paşa’da bulunmaktadır.</p>
<p><em>el</em> -Menhdu’s-Safi de zikredildiği gibi allame Muhammed Zâhid el-Buhâri’nin tefsiri 100 kadar ciltlik bir tefsirmiş. İslam ümmeti âlimlerinin bu geçenlerin dışında daha sa­yılamayacak kadar tefsirleri vardır. Hepsinin metotları farklıdır. Onların şükre değer bu hizmeti yanında; kitabı açıklayan, Kur’anda icmali geçen yerleri izah eden hadis­leri toplayarak yaptıkları çalışmaları da vardır.”</p>
<p>Allame, fakih, usul âlimi, araştırmacı Muhammed Haşan el-Hacvi el-Fâsî el-Mağribî (Allah Teala kendisine rahmet etsin) ilginç eseri <em>el-Fikru’s-Sâmî fi Târihi’l-Fıkhil-îslâmî</em><em> </em>adlı eserinde, çok eser yazan müelliflere temas etmiştir. Bunlar arasında İbn Cerîr’i, Îbnul-Cevzî’yi ve başkalarının zikretmiştir, İçlerinde benim zikrettiklerimin bir kısmı tekrar ediliyor olsa da -ki bunun zararı yok- onun yazı­sından bir parçayı aşağıya alıyorum. O şöyle demiştir:</p>
<p><em>el-Dibâcul-Muhezzeb&#8217;de</em> geçtiğine göre, Kâdî Ebû Bekr Muhammed ibn Tayyib el-Bâkıllânî her gece 20 rekât namaz kılardı. Hafızasından 70 sayfa yazmadan da uyumazdı.</p>
<p>İbn Ebid-Dunyâ geriye 1000 kitap bıraktı. İbn Asâkir de Tarih’ini 80 ciltte telif etti. Suyûtî şöyle demiştir: ‘En çok eser yazan İbn Şâhîndir. 330 eser yazmıştır. Bunlar­dan birisi olan <em>Tefsir</em> 1000 cüzdür, <em>Musned</em> 1500 cüzdür. Keza Suyûtî şunu da söyler: ‘Bu tıpkı tayy-ı mekân gibi tayy-ı zamân işidir, İsra ve Kadir gecesinden miras kalan bir berekettir.’ Bunu (Muhammed ibn Abdurrahmân ibn Zekeriyyâ el-Fâsî) <em>el-Minâhu’l-Bâdiye’de</em> nakletmiştik.</p>
<p>İmam Ebû Muhammed Alt ibn Hazm geriye 400 cilt eser bırakmıştır. Bunlar takriben 160000 sayfa tutmaktadır. İmam Ebû Muhammed Abdurrahmân ibn Ebî Hâtim er- Râzî de geriye pek çok eser bırakmıştır. Bunlar fıkıh, ha­dis, tarih dallarındadır. Eserlerinden birisi olan M<em>usned</em><em> </em>1000 cüzdür. Bunu da (Subkî) <em>Tabakâtu ’ş-Şâfi</em> ’iyye’sinde zikretmiştir.</p>
<p><em>Mustedrek alâs-Sahîhaynın</em> sahibi, Ibnu’l-Beyyı diye ta­nınan Ebû Abdullah el-Hâkim de 1500 cüze varan eser bı­rakmıştır. <em>Tahricu’s-Sahîhayn,ilel,Emâlî</em>, <em>Fevâidu’ş-Şuyûh</em>, <em>Târihu Neysâbûr</em> ve diğerleri eserlerinden bazılarıdır.</p>
<p>İmam Ebû’l-Hasan el-Eş’arinin kitapları da büyük kü­çük cinsinden 50&#8217;ye ulaşmıştır. Bunların çoğu batıl fır­kalara reddiye konularındadır. Bu ise en zor eser yazılan mevzulardandır. Bu tip eserleri yazmak çok zaman ister.</p>
<p>Takiyyuddin ibn Teymiyye de 300 eser yazmıştır. Bu eserler çeşitli ilim dallarına aittir. Bunlar 50 kadar cilt içinde toplanmıştır. Öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye büyük-küçük eser cinsinden 50 cilt eser telif etmiştir. İmam Beyhaki de 1000 cüz eser telif etmiştir. Bunlar ben­zeri nadir bulunan cinsten kıymetli eserlerdir. Faydaları çoktur, Beyhaki 30 yıl oruç tutmuş bir insandır.</p>
<p>Meşhur Muhammed ibn Sahnûn el-İfrikî de fıkıh, siver tarih ve diğer ilim dallarını havi büyük eserini 100 cûz olarak bizlere miras olarak bırakmıştır. <em>Âhkâmul-Kur’ân</em><em> </em>ve diğer kitapları da böyledir.</p>
<p>Fas&#8217;ta metfun, İmam Ebû Bekr ıbnu’l-Arabî el-Meâferî de büyük tefsirini 80 cüz olarak yazmıştır. Onun başka eserleri de vardır. Tirmizi, Muvatta’ şerhleri ile büyük ve küçük <em>Ahkâmul Kur’ân</em> kitapları gibi. Keza <em>el-Kavâsım</em><em> </em>vel-Avâsım, <em>el-Mahsûlfî’l-Usûl</em> gibi. Bunlar en üst seviyede eserlerdir. Bu, az rastlanan bir durumdur.</p>
<p>İmam Ebû Ca fer Tahâvî de pek çok eser yazmıştır. Bir tek mesele için bile eser yazmıştır. O da şudur: Hazre-ti Peygamberin haccı, kıran mı, ifrad mı yoksa temet­tü muydu? Bu eserini iki sayfa olarak yazmıştır. İslam âleminde buna benzer nice çalışmalar vardır.</p>
<p>Ebû Ubeyde’nin (Ma&#8217;mer ibn Musennâ) çeşitli ilim dal­larındaki eserleri 200’e ulaşmıştır. İbn Sureyc’in eserleri de 400’e ulaşmıştır. Kadı Fâdıl’ınkiler de 100’e ulaşmış­tır. Endülüslü âlim Abdulmelik ibn Habıb’in eserleri de 1000’e varmıştır. Bunu da <em>Nefhu’t-Tîb&#8217;de</em> Lisânuddin Hatîb zikretmiştir.</p>
<p>Eserleri ciltler dolusu tutmaktaydı. Mesela Sibi ibnu’l- Cevzî’nin tarihle ilgili <em>Mirâtuz-Zemân</em> 40 cilt idi. Hatib’in <em>Târihu Bağdâdi</em> de 15 cilttir. <em>Eğânî</em> de 20 cilttir. İbnu’l- Esîr’in <em>Kâmili</em> 12 cilttir. Ebû Hanife ed-Dîneverinin <em>Şerhu’n-Nebât&#8217;</em>ı 60 cilde ulaşmaktadır. Arap âleminin filozofu Ya’kûb ibn İshâk el-Kindî’nin felsefe, tıp, matematik ve di­ğer pek çok ilimlere dair eserleri de 231’e varmaktadır.</p>
<p>Zikri geçen zevatın eserlerinin ciltleri 20 sayfadan 200 sayfaya kadar değişmektedir. Bunların yazı malzemesinin zor bulunduğu zamanlarda yazıldığı düşünülürse durum daha iyi değerlendirilip anlaşılır.</p>
<p>Sonrakilere gelince; yazma malzemesi ve imkânlar art­masına rağmen, önceki âlimler kadar eserleri yoktur.Mesela Fe&#8217;thul-Bari ve <em>İsabe</em> ve diğer eserlerin sahibi İbn Hacer, Zehebî, eserleri 400’den fazla olan Suyûtî gibi.Bunların eserlerinin çoğu iki veya dört sayfaya varıncaya kadar küçüktür.Suyûtî den daha da çok eser veren, Ebû’l-Feyd Muhib-buddin Muhammed Murtazâ el-Hûseynî el-Vâsıtî ez-Zebî-di el-Hanefi Nezîlu Mısr da böyledir.Ancak <em>Şerhul Kâ</em>mûs, Ş<em>erhul-ihyâ</em> adlı eserleri çalışmalarının azametine delildir.Bu iki eserin faydası çok geniş olmuş ve İslam âlemi bunlara ziyadesiyle rağbet göstermiş, üzerlerinde çalışarak yararlanmışlardır.’’</p>
<p>Ben de yazımı vakitlere dikkat eden, anları bile değer­lendiren, zamandan en güzel meyveleri elde etmesini bi­len âlimlerden birisi olan Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir ed- Dımaşki’nin terceme-i hâlini kısaca vererek bitirmek istiyorum. Onun hayat hikâyesinde insandaki arzu ve is­tekleri harekete geçiren, uyuyanı uyandıran taraflar var­dır. Simdi sizlere onu anlatacağım.</p>
<p><strong>O</strong><strong> </strong><em><strong>Kadar Çok Eser Yazmıştır ki Hepsi Basılamıyor</strong></em></p>
<p>Hafız Ebul-Kâsım ibn Asâkir ed-Dımaşkî (Ali ibn Ha­şan) 499/1105 yılında Şam&#8217;da doğdu ve 571/1175 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Allah Teala kendisine rahmet Yaşamında anları bile değerlendiren bir insandı. İslam kütüphanelerine o kadar çok eser ikram etti ki bugün ilmi kurumlar (akademiler) bile bunları basmaktan âciz kalmaktadır. Oysa o, bunları tek başına yazmıştı. Evet<sub>,</sub>bunları bizzat kendi eli ve kalemi ile telif etti, inceleyerek yazdı.İlk önce bunların asıl malzemelerini topladı, daha sonra bunları özetledi, düzenleyip tertip etti. Bunun ardından, çok sağlam hafızası, geniş bilgisi, eser yazmaya ve fazlaca eser telif etmeye karşı son derece gayret ve yeteneği olduğunu gösteren, yaşayan ve konuşan birer delil olan kitaplarını insanlara sundu.</p>
<p>Burada sizlere onun bayat hikâyesinin bir yönünü sunacağım. Anlatırken ilim için ne kadar çok yolculuk ettiğine, eserlerinin oldukça fazla olduğuna, vakitleri ve zamanını değerlendirme hususunda son derece gayretli olduğuna temas etmekle yetineceğim.</p>
<p>Tarihçi Kâdî ibn Hallikân <em>Vefeyâtu’l-A&#8217;yân</em> adlı eserinde bu zatın terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>“Zamanın Şam bölgesi muhaddisi, Şafii fıkhının önde gelen âlimlerinden idi. Daha ziyade hadis ilmiyle meşgul oldu ve bu yönüyle meşhur oldu. Hadis toplamak için son derece gayret gösterdi. Bu sebeple onun topladığı hadis kadar hadis toplamak başkasına nasip olmadı. Hadis toplamak için çok seyahatler edip, beldeler dolaştı, yollar katetti. Pek çok hadis hocası ile görüştü. Hafız Ebû Sa’d Âbdulkerîm ibnu’s Sem’ânî ile bu yolculuklarda arkadaşlık etti.</p>
<p>Hadis hafızı idi. Dinine son derece bağlıydı. Hadislerin metinlerini senedleriyle toplardı. Bağdat’ta (hadis hocalarından) hadis dinledi. Sonra Şam’a yöneldi. Ardından-Horasan’a gitti. Neysabur, Herat, Esbehan ve Cibal’e de gitti. Çok faydalı eserler hazırladı. Senedleriyle beraber  hadis kitapları yazdı. Hadisler hususunda çok güzel değerlendirme yapan birisiydi. Hadisleri toplamaktan ve eser yazmaktan son derece haz alıyordu. <em>Târihu Dımaşki  </em>yazdı. Bu 80 ciltlik bir eser olup çok kıymetli bilgilere ha­vidir. (Hatîb-i Bağdadinin) <em>Târîhu Bağdâd’ının</em> usulünce hazırlanmıştır.</p>
<p>Mısır’ın hafızı, hocamız hafız allame Zekiyyuddin Ebû Muhammed Abdulazîm el-Munziri, bu tarih kitabının bahsi geçince, bir cildini bizlere çıkarıp getirdi. Eser ve ne kadar büyük bir çalışma olduğu hususundaki konuşma uzadı da uzadı. Sonra da şöyle dedi: ‘Kanaatimce bu zat tarih kitabını buluğa erdiği günden itibaren yazmaya az­metti ve kitapla ilgili malzemeleri bu tarihten itibaren top­lamaya başladı. Ancak yine de bir insanın, ders veya hadis rivayetiyle meşgul olurken, bir taraftan da şöhrete ulaş­mışken (bu şöhret sebebiyle insanlar kendisine sürekli gi­dip gelirlerken, meselelerini arz ederlerken) böyle bir ese­ri telif etmesi bir ömre kısa gelir.’Gerçekten de doğruyu söylemiştir. Hayatını inceleyen kimse bu sözünün ne kadar doğru olduğunu anlar. Bir insanın fırsat bulup da bu hacimdeki bir eseri bu süre­de yazması mümkün müdür? Ortaya çıkan bu eser (tarih kitabı) seçtiği bilgilerdir. Esas topladığı malzemeler nere­deyse özetlenemeyecek kadar çok ve müsveddeler şeklin-de idi. Bunlardan sahih olarak seçtiklerini bir araya getirdi (ve elimizdeki eser oluştu). Bunun dışında başka güzel eserleri, faydalı cüzleri de vardır.”</p>
<p>Hafız Kasım ibn Asakirin eserleri 50’den fazladır. Bunlardan bir tanesi olan <em>Târihu (Medîneti) Dımaşk,</em> daha önce bahsedildiği gibi 80 cilttir.</p>
<p>Hafız Zehebî <em>Tezkiretu ’l-Huffâz&#8217;da</em> İbn Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>&#8220;&#8216;İmam, büyük (hadis) hafız(ı), Şam bölgesinin muhaddısi, ümmetin övünç kaynağı Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir. Pek çok eserin ve <em>Tarihu Kebîrin</em> sahibi. 499/1105 yılı­nın başlarında doğdu. 505/1111 yılında babasının ve kar­deşi Ziyâuddîn Hibetullâh’ın ilgilenmesi ile hadis dinle­meye başladı. Şam’da şu hocalardan hadis dinledi&#8230; 20 yaşında iken yolculuğa başladı. Bağdat’ta hocalardan ha­dis dinledi. Mekke&#8217;de, Kûfe’de, Neysabur’da, Esbehanda, Merv’de ve Beratta da pek çok hocadan hadis dinledi. 40 beldeden, kırk hocadan birer taneden kırk hadislik) <em>el-Erbeûnu’l-Buldânıyyeyi</em> hazırladı. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur tanesi de kadındır.</p>
<p>Kendisinden pek çok insan hadis rivayet etmiştir. Bun­lardan birisi de yolculuklarda arkadaş olan Ebû Sa’d es- Sem’âni’dır. (Zehebi daha sonra eserlerini sayar. Bunlar 50 ve yakındır). Çeşitli ilim dallarına dair bilgilerini yaz­dırmak için 480 meclis (oturum) tertip etti. (Her yazdır­ma meclisi bir eser telif etme mesabesindedir).</p>
<p>Oğlu muhaddis Bahâuddîn Kâsım şöyle demiştir: ‘Allah rahmet etsin, babam cemaate ve Kur’an okumaya devam eden bir insandı.. Her cuma bir hatim bitirirdi. Ramazan­da ise her günde hatim bitirirdi. (Şam Camii’nin) doğu minaresinde itıkâfa girerdi. Çok nafile ibadet eden, zikir ehli insandı. (Şaban ayının) ortasındaki geceyi ve bayram gecelerini ihya eder, ibadet ve zikir ile geçirirdi. Giden her vakit hususunda kendi nefsini muhasebeye çe­kerdi.40 yıl, yani hocaları kendisine rivayet ve hadis nakli için icazet verdiği andan itibaren sadece hadisleri bir araya getirmekle ya da rivayet etmekle meşgul oldu. Gezer­ken ve yalnızken bile bu hâl üzere idi.</p>
<p>Hafız Ebûl-Alâ Hemedânî de şöyle der: ‘Ebû’l-Kâsım îbn Asâkır’e, ateş gibi yanan ve son derece iyi kavrayan zekâsından dolayı “Ateş Meşalesi” denmekteydi.’ Ebû’l- Mevâhib ıbn Sasrâ da der ki: ‘Ona, ‘Efendimiz kendileri gibi bir kimse gördüler mi?’ diye sordum. Bana şöyle ce­vap verdiler:</p>
<p>&#8211; Böyle söyleme. Çünkü Allah Teala Kur’an’ında şöyle ferman ediyor: ‘Kendi nefislerinizi temize çıkarmayın.’ Böyle deyince ben de dedim ki: ‘Fakat Allah Teala şöy­le de buyurmuştur: ‘Amma rabbinin nimetini söyleyip anlat.&#8217; Bu sefer şöyle cevap verdi: ‘Bir kişi benim gibi bir kimseyi gözlerinin görmediğini söylerse doğru söylemiş olur.’</p>
<p>Ebû’l-Mevâhib daha sonra şöyle der: ‘Ben de derim ki: Onun gibisini görmedim. Onda toplanan şu güzelliklerin bir başkasında toplandığını da görmedim: 40 yıl boyun­ca hep aynı yol üzere devam ederdi. Bir özür olmadık­ça sürekli birinci safta yerini alırdı. Ramazan ayında ve Zilhicce’nin 10 gününde itikâfa girerdi. Kendisinde mal ve binalar edinme yönünde bir arzu ve istek yoktu. Bu dü­şünceyi nefsinden atmıştı. İmamet ve hitabet gibi makam­lardan yüz çevirmişti. Teklif edilince de kabul etmemişti. Kendini emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i ani’l-munkere vermişti. Kınayanın kınaması onu Allah yolundan alıkoymazdı</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; imam Tacuddin Subkî de <em>Tabakatuş Şafiyyetul Kubra</em> adlı eserinde Ibni Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der;</p>
<p>Büyük imam, ümmetin hafızı Ebû&#8217;l-Kâsım ibn Asâkir.Dedelerinden ismi Asâkir olan birini bilmiyoruz fakat bununla meşhur olmuştur Kendileri Allah Resulünün sünnetinin yardımcısı ve hızmetçisiydi. Muasırı olan hadisçilerin  imamı, seçkin hadis hafızlarının sonuncusu, hadis talep eden öğrencilerin konaklayıp uğradığı kişi idi.</p>
<p>Kendisini çeşitli ilim dallarına verdi. İlim ve amel dışında bir şeyi arkadaş edinmiyordu. Nihai gayesi hep bu iki-siydi. Öyle kuvvetli bir hafızası ve zabtı vardı ki en küçük bir şeyi bile kaçırmıyordu. Elde ettiği bilgileri öyle sağlamlaştırırdı ki bu özellikleri onu kendisinden öncekilerin üzerine çıkarmasa bile aynı seviyeye taşımıştı. O kadar geniş ilmi vardı ki bununla zenginleşmiş ve tüm insanları kendisine muhtaç bırakmıştı.</p>
<p>Pek çok insandan hadis dinledi. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur kadından da hadis dinlemiştir. Irak’a, Mekke’ye, Medine’ye hadis talebi için yolculuklarda bulundu. Acem beldelerine de gitti ve Esbehan, Neysabur,Merv, Tebriz, Miyhene, Beyhak, Husrevcird, Bistam, Damegan, Rey, Zencan, Hemedan, Esedabad, Cey, Herat, Bven, Beğ, Buşenc, Serahs, Nukan, Simnan, Ebher, Merend, Huvçy, Cerbazekân, Muşkân, Ruvzaver, Hulvan, Erciş gibi şehirlerde hadis dinledi.</p>
<p>Ayrıca Enbar, Rafika (Silvan), Rahabe, Mardin, Maksin ve diğer pek çok beldede ve farklı yörelerde hadis dinledi.Bineğini hep uzak sahralarda yürütür, evinden sürekli ayrı kalırdı. Devamlı yalnız yaşardı. Kendisine dost olarak takvayı edinmişti. Öyle bir azme sahip idi ki hedeflediği bilgilere ulaşmayı büyük bir derece olarak kabul ediyordu.</p>
<p>&#8216; Hocası Hatîb Ebul-Fadi et-Tûsî onunla ilgili olarak şöyle demiştir: Bugün onun dışında bu lakabı hak eden birbaşka kimse bilmiyoruz,’ Bu sözüyle, (yüz bin hadisi her yönüyle bilen, hadis ilminde iyice derinleşmiş manasına gelen) hafız’ lakabını kastetmekteydi. İbnu’n-Neccâr da şöyle demektedir: ‘Zamanındaki muhaddislerinin ima­mıydı. Hıfz ve ezberlediğini sağlamlaştırmada, hadis ilim­lerini kamilen bilmede, güvenilirlikte, seçkinlikte, güzel­ce tertipli eser hazırlamada üstatlık ona aitti. Bu iş onunla son buldu.’</p>
<p>İbnu&#8217;n-Neccâr şunu da der: Hocamız Abdulvahhâb ibn Emin’in şöyle dediğini işittim: ‘Bir gün Hafız Ebû’l-Kasım ibn Asâkir ve Ebû Sa’d ibn es-Sem’ânî ile beraberdim. Ha­dis almak ve hadis ravilerine uğrayıp onlardan hadis işit­mek için gidiyorduk. Yolda böyle birisiyle karşılaştık. Ibnus-Sem’ânî, bir hadis cüzünü okuması için o zattan durmasını rica etti. O da çantasında işitmiş olduğu hadis­lerin bulunduğu cüzü aramaya başladı fakat bir türlü bu­lamadı. Bulamayınca da cam sıkıldı. Bunun üzerine İbn Asâkir, es-Semaniye sordu: ‘İşitmiş olduğu o cüz hangi cüzdür?’ O da İbn Ebî Dâvûd’un <em>el-Ba’s ve’n-Nuşûr</em> cüzü­dür. Bu zat o cüzü Ebû Nasr Zeynebî’den dinlemiş.’ dedi. Bunun üzerine İbn Asâkir, ‘Üzülme!’ dedi. Daha sonra o cüzün tamamım veya bir kısmım hıfzından es-Sem’ânî’ye okudu.</p>
<p>İbnu’n-Neccâr der ki: ‘Tamamını veya bir kısmım’ şek­lindeki şüphe hocamız Abdulvahhâb’dan kaynaklanmak­tadır..</p>
<p>Onunla ilgili olarak, Üstat Muhyiddîn en-Nevevî bizzat kendisinin yazdığı yazısında şöyle demiştir: ‘Şam bölgesi­nin hafızıdır. Hatta tüm dünyanın hafızıdır. Mutlak olarak imam, sika (güvenilir) ve sebt (sağlam) bir zattır.’</p>
<p>Oğlu Hafız Ebû Muhammed Kasım naklediyor: ‘Babam pek çok kitabı(n okunuşunu, kıraatini) dinlemişti. Ancak bunlardan bir kısmını yol arkadaşı Hafiz Ebû Ali ibn el-Vezir istinsah ettiğinden dolayı kendisi istinsah etmemişti. Çünkü Ibnu-l-Vezirin istinsah ettiklerini baham istinsah etmiyor, ba­bamın istinsah ettiklerini de İbnu’l-Vezir istinsah etmıyordu, Bir gece ay ışığında camide bir arkadaşıyla konuşurlarken şöyle dediğini duydum: ‘Hadis peşinde o kadar gezdim ama sanki hiç gezmemiş gibiyim, bir sürü eserlere ulaştım ama şimdi hiç ulaşmamış gibiyim. Çünkü yol arkadaşım İbnu&#8217;l- Vezir’ın benim de kıraatlerini dinlediğim <em>Sahibul-Buhâri,</em><em> </em>Müslim, Bey bakînin kitapları ve diğer âli (birinci elden, az ravili) senedli cüzlerle buraya geleceğini hesap ediyor­dum ancak Merv e yerleşip orada ikamete başladı. Yûsuf ibn Fârevâ el-Ceyyâni ve Ebû’l-Hasan el-Murâdînin de bu­raya gelmesini ümit ediyordum. Fakat Ebû’l-Hasan bana diyor ki: ‘Belki Şam’a gelirim, oradan da ülkem Endülüs’e dönerim.’ Velhasıl bunlardan hiçbirinin Şam’a geleceğine ümidim yok. Bu durumda büyük kitapları, mühim ve âlî (birinci elden, az ravili) cüzleri tekrardan elde etmek için üçüncü kez yolculuklara çıkmam gerekecek.’</p>
<p>Birkaç gün geçmeden arkadaşlarından birisi çıkageldi ve kapısını çaldı. ‘Ben Ebû’l-Hasan el-Murâdîyim. Geldim.’ dedi. Babam karşılamak için dışarı çıktı, sonra buyur edip evinde misafir etti. Ebû’l-Hasan rivayetleri dinlenilmiş ki­taplarla dolu dön sepetle gelmişti. Babam buna çok sevin­di. Kıraatlerini dinlemiş olduğu eserlere, yorulmaksızın kolayca ulaştığı için Allah Teala’ya şükretti. Çıktığı yolculukların semeresi olarak bunlar ona yetti. Hemen kitaplara yöneldi. Bir kısmını kendisi istinsah etti, bir kısmını da et­tirdi, Ve nihayet maksadına ulaştı. Eline aldığı bir cüz sanki dünyanın malını elde etmiş gibi sevindiriyordu onu. Allah Teala rahmet etsin. O’ndan razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; Zamanın Kıymeti (Otto Yayınları)</p>
<p>Çeviri:Enbiya Yıldırım</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadisleri Reddedip Sadece Kuran&#8217;la Amel Edenler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-reddedip-sadece-kuranla-amel-edenler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-reddedip-sadece-kuranla-amel-edenler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Feb 2013 20:53:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Hadisleri Reddedip Sadece Kuran'la Amel Edenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=515</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hadisleri red edip sadece Kuran&#8217;la amel edenlerin demesi: Bu fasid görüşün aslı şuraya dayanır: Zındıklar ve rafizilerden ipin ucunu iyece kaçıranlardan bir grup, sünnetin delil olarak kullanılmasını inkar etmiş ve sadece Kur’an’la yetinmeyi iddia etmişlerdir. Onların bunu söylemelerindeki gayeleri farklı farklıdır. Bazıları nübüvvetin Hz Ali’nin hakkı olduğuna, Cibril aleyhisselamın peygamberler sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e gelişinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-reddedip-sadece-kuranla-amel-edenler/">Hadisleri Reddedip Sadece Kuran’la Amel Edenler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/hadisleri-reddedip-sadece-kuranla-amel-edenler/mezhepler-ehli-sunnet-5/" rel="attachment wp-att-16327"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16327" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/02/mezhepler-ehli-sunnet-3.jpg" alt="" width="383" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/02/mezhepler-ehli-sunnet-3.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/02/mezhepler-ehli-sunnet-3-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/02/mezhepler-ehli-sunnet-3-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></a></strong></p>
<p><strong>Hadisleri red edip sadece Kuran&#8217;la amel edenlerin demesi:</strong></p>
<p>Bu fasid görüşün aslı şuraya dayanır: Zındıklar ve rafizilerden ipin ucunu iyece kaçıranlardan bir grup, sünnetin delil olarak kullanılmasını inkar etmiş ve sadece Kur’an’la yetinmeyi iddia etmişlerdir. Onların bunu söylemelerindeki gayeleri farklı farklıdır.</p>
<p>Bazıları nübüvvetin Hz Ali’nin hakkı olduğuna, Cibril aleyhisselamın peygamberler sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e gelişinde hata ettiğine inanmaktadırlar. Allah Teala zalimlerin söylediklerinden çok beri ve yücedir.</p>
<p>Bunlardan bazıları da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in nübüvvetini kabul etmekte fakat şunu da söylemektedirler: “Halifelik Ali’nin hakkı idi” Sahabe-i Kiram r.a. Ali r.a. yerine Ebubekir’e r.a. halifeliği tevdi edince, aklı bozuk bu kimseler (Allah’ın laneti üzerlerine olsun), “zulmettiler, halifeliği hakkı olana değil de hakkı olmayana verdiler”diye ashaba “kafirdir” dediler. Allah onlara lanet etsin. Ali’yi (r.a.) de hakkını aramadı diye küfre nispet ettiler. Bu görüşlerin üzerine de tüm hadisleri reddetmeyi bina ettiler.Çünkü onların iddialarına göre bunlar kafir olan bir topluluğun rivayetleridir.</p>
<p>ALLAH&#8217;IN LANETİ SAPITMIŞLARIN ÜZERİNE OLSUN.</p>
<p>İmam Suyuti,Sünnetin İslam&#8217;daki Yeri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-reddedip-sadece-kuranla-amel-edenler/">Hadisleri Reddedip Sadece Kuran’la Amel Edenler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-reddedip-sadece-kuranla-amel-edenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
