<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Gazzali | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imam-gazzali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 12:44:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Gazzali | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şaban Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekrem Tahir &#8211; Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 May 2021 14:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[mefhum]]></category>
		<category><![CDATA[muhteva]]></category>
		<category><![CDATA[türk aydını]]></category>
		<category><![CDATA[Tenkid]]></category>
		<category><![CDATA[Uslüb]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25091</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/">Ekrem Tahir – Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-25102 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan bunu zihinde berraklaştırmadan, vâkıf olmadan asla hükmedemez !</p>
<p>Hukmetmek demek;meseleyi kavrayıp, artık kendi metodunu inşa edebilmesi demektir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadınlar&#8230; Tekrar kadınlar. Hakikat kadındır. İnanmış ve mâverâya teslim olmuş kadın hakikattir. Ve gerçekte ışığın ve hakikatin çıplak yani nurani hâli kadındır. Ama çığ hakikattir; kadının çıplak hâli yani mücerretliği. Metafor bir çığlığın çığlığı. Bir anlamın ve derin bir süretin, ifadenin öfkesidir metaforlar. Şair ve düşünürlerin karanlığa, zulmün başkentlerine fırlattıkları ateşten bir oktur bu.<br />
&#8230;<br />
Nerede! Bu asil, zarif gazel duruşlu, elif endamlı, kalem, edeb örgülü ve iffetin imzası, bu kuş ürkekliği kalbi nereye gömüldü! Bu nar çiçeği gibi elleri merhametin ve cesaretin yani cihangir nesiller yetiştirenler? Nerede ufukları delen ve fetheden bakışları&#8230; Nerede bu elif gönüller, elif bakışlar, kün emrinin şuuru, hecesi, nesillere heceleten bu umman gönüllü, elif ruhlu kadınlar ve kızlarımız? Nerede!</p>
<p>Sayfa 153<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Şayet ben daha ilerisini gördüysem;<br />
Sebebi, uluların sırtının üstünde duruşumdandir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Avamın kendisini aldatmasını normal karşilayabiliriz ama aydının kendisini aldatması, bir millet için yıkımın çan sesleri olabilir.</p>
<p>Sayfa 104<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Avrupalılar hakiki “tenkidi” bu iki nur çocuktan öğrenir. Bilhassa büyük mütefekir İmam Gazzâli ve İbn Rüşdden. Bunu sadece filozof Herder itiraf eder. Spinoza, Kant ve diğerleri, Gazzâli&#8217;nin eserlerini çok dikkatli okumuş ve hepsi bir sanatkârane hırsız gibi, fikirlerini onun diriltici ve yaratıcı fikirleriyle örer ve inşa ederler. Onlar Gazzâli ve İbn Rüşdisüz bir hiçtirler! Unutmayalım; İslâm mütefekkirleri arasında önce Latinceye ve sonra Batı dillerine en çok tercüme edilen mütebahhir ve mütearrif olan Gazzâlidir!*36<br />
*****</p>
<p>36 Mesela insan şu Batı Orta Çağ döneminde Latinceye tercüme edilen İslâm düşünürlerin eserlerinin ve kimlerin tercüme edildiğini belirten şu esere bakması yeterlidir: Repertorium edierter Texte des Mittelalters. Aus dem Bereich der Philosophie und angrenzender Gebiete. Hrsg; Rolf Schönberger und Brigitte Kible. Berlin 1994,<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Küpünü; yani bilgi havuzunu doldurmak isteyen, öğrenmek ve yön bulmak isteyen her tecessüs sahibi insan, önce huşu içinde okuduklarını dinler, düşünür, tashih eder ve beyninde bu bilgileri kristalleştiren bir arşivini tutar. Bu okumalar uzun bir zaman alır, şayet düşüncenin ve edebiyatın ulularının tezhibinin durağına hâlen vasıl olmamışsa. Bilgi havuzu doldukça, zekâ keskinleşir, hassaslaşır ve içinde bütün tedai ormanlarının uğultularını barındıran bir kristal bilgi arşivi tekevvün eder, bu oluşum onu sultan yolu olan tenkidin ve mukayesenin alanına yani düşüncenin kristal çizgisine götürür&#8230;</p>
<p>Artık kişi düşüncenin, kendi düşüncelerini inşa edebilecek muhayyel ve kavi kanatlı tecessüsün eşiğinin başındadır. Sonra içinde oluşan coşkun ırmakları, dalgaları, güven karışımı şuh ve cehd dolu bir ruhu oluşur. Ve dahası artık sadece bilgi küpünü doldurmak isteyen bir basit okuyucu değildir. Arşivindeki bilgileri kristalleştirerek yürüşe geçirir; diğer bir ifadeyle tenkit menzilinin sesi olmaya ve bu vadinin emin insanı olmaya başlar. Gölgelerden, peşin hükümlerden arınma cehdi menzilindedir. İnsanın ateşi de, yağı da ve bilgisi de yaratıcı zekâsıdır. Ve İlahi&#8217;nin tarif edilemez mevhibesi.</p>
<p>Zekâsıyla yanmamış, hamlığını iyice kavurmamış, bilgisini biteviye sigaya çekmemiş ve ardından cemil ve celil uluların bilgi usâresinin süzgecinden geçmemiş ve dahi ruhuyla tenkit ateşiyle yanmamış, kavrulmamış sayfalar, paragraflar, bir nevi yaşlanmış Yarış atının tökezleyişine benzeyebilir.</p>
<p>Sayfa 229<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
(&#8230;)1939 yılında başlayıp 1950 yıllarına kadar dil ve matematik felsefecisi, filozof L, Wittgenstein, İngilterede Oxfordda vermiş olduğu meşhur Estetik derslerinde, Tolstoy&#8217;un eserinden de etkilenerek W. Shakespeare&#8217;yi tenkit eder. Ne garip&#8230; Bilgeler Tolstoy&#8217;un tenkitlerine karşı çıkamadılar. Ama Wittgensteine ise “Edebiyattan anlamıyor” sözüyle, bu bayağı, çok peşin hükümlü ve küflü ifadeyle saldırdılar.</p>
<p>Sayfa 137<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ama mükemmel tercüme için en güzel sözü ise Georg Venzky&#8217;i söylemiş. Ona kulak kabartalım: “İnsan öyle tercüme etmeli ki, yazar esasında bizim hemşehrimiz olarak doğmuş görünmeli, sonradan doğmuş gibi olmamalı” diyor.”</p>
<p>Sayfa 208<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhumlar milletlerin daha doğrusu her medeniyetin kelimeden kanaviçeli mimarisi gibidirler. Bir milletin düşünce mimarisinin dimensiyonları, o milletin mefhumlarının da dünyasıdır. Medeniyetlerin farklılıkları, üslüpları, inşa ettikleri mefhumlardan yani lafzının estetiği, ruhu, kısacası inancının dimensiyonları birbirinden ayırır. Mimarideki tezyin, işaretler, süsler, yapıdaki çarpık uygunsuzlukların, yerini tam bulamamış mimari ögeleri; taşlar, kemerler, kubbeler ve sütunlar, o medeniyetin fikri ve ruhi dünyasını da tezahür ettirir.</p>
<p>Sayfa 96<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Türkiyede kanunlar laiklik yani melezleştirme adına daha doğru ve keskin bir ifadeyle sömürü, komiserlerin istekleri doğrultusunda çıkarılıyordu. Müslüman Türk&#8217;ü putperestleştirmek, melezleştirmek ve iğdişleştirmek için! Ki; dini ilimlerde bunun adı: Gavurlaştırmaktır. Zindana tıktılar ve dar ağacına bu kavram adına öldürdüler. Ve sürekli bu mefhumlarla nesillerin akıllarını, düşüncelerini kırbaçladılar, zihinlerini değiştirdiler, birer etnik toz hâline getirebilmek için bu şair saflığı Müslüman Türk&#8217;ü&#8230; Şairin ölümsüz ifadesiyle: “Öz yurdunda parya” ve tutsak</p>
<p>Sayfa 106<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Konuşmak dinlemektir. Düşünmek tercüme etmektir; tercüme etmek anlamaktır. Estetik ve dil felsefesinin başbuğları; anlamı, düşünceyi ve tercüme meselesi sayesinde çoğu düşünürler kendi dil felsefesini inşa etmişler. İnsanoğlu şu düşünürleri; Platon, Aristo, Cicero, Fârâbi, İmam Gazzâli, Beyrüni, İbn Bâcce, İbn Rüşd, İbn Sina, Herder, Diderot, Hamann, Schleiermacher, Humboldt ve bir Croce&#8217;yi düşünsün. Tercüme demek, önce anlamak ve sonra düşüncenin tekevvünü, parlak oluşumu demektir. Anlamaktan sonra düşünce oluşur. Konuşmak, dinlemek, tercüme etmek yani iç âleminde kalp etmek; anlamak ve bir düşünce demektir. Bunlar her daim tefekkürün görülmez, insicamlı rabıtası ve tedai ormanlarıdırlar. Tercüme hem sanat hem de ilimdir.</p>
<p>Sayfa 206<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ya üstadlar üstadı olan Gazzâli&#8217;nin el-Munkiz Mined-Dalal (Delaletten Kurtuluşa) adlı eseri. Düşüncenin ve tenkidin uçsuz bucaksız koylarına yelken açmak isteyenler için çok emin ve iyi bir kılavuzdur. Hele hele Karl Marks&#8217;ın habis bir ur gibi Batı düşüncesine armağan ettiği; bu birleştirmeyen, ayrıştıran bir tenkit çeşiti olan: İdeolojik Tenkit&#8217;i, bizim medeniyet buna asla iltifat etmez. Lakin şunu unutmayalım! Marksist ideoloji sayesinde bizler emperyalist Avrupalının satır aralarında söylemek istediklerini çok iyi anlıyor ve dahası esas muradlarına vâkıf oluyoruz.</p>
<p>Marksist kültür bilinmeden Avrupa düşüncesi tam anlaşılamaz. Avrupa hep ayrıştırır, ötekileştirir, asla kaynaştırmaz! Ama bugün ise emperyalist Avrupayı tanımak için ve insanları nasıl birbirine düşürdüklerini ve nasıl ayrıştırma araçlarını kullandıklarını bilmek için, bu nevi tenkit elzemdir. Batı düşüncesini ve tenkidini bilmemek büyük budalalık olur. Lakin sadece bu medeniyeti tanıyıp, kendi dehâlarını ve öz medeniyetini bilmemek ise, budalalığın budalalığı yani intihar olur!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadın nasıl varlığın iç âleminin ehramı, zerafeti ve basamakarı ise, erkek de gönlü, elleri ve varlığıyla bir eyvandır ve fedakâr olarak elleri birden bire fırtınalara karşı; aniden şirleşen pencesiyle önemlidir. Fedakârlığın, koruyuculuğun remzi olarak şir penceleşen elleriyle; çocuklarını yani ailesini korur. Babanın elleri fedakârlığın ördüğü bu nasırlı elleri; ailenin gerçek sütunlarıdır. Elleri ve parmakları biteviye arslan pençesine dönüşür. Evin huzur dolu gök kubbesi gibidir; bu inanmış eşine ve çocuklarına düşkün, edep imzalı ve örgülü güçlü erkek elleri.</p>
<p>Anne ise evin has ve sır odasıdır. Baba hem revak, eyvan, hem de gök kubbesidir evin. İnanmış bir erkek ve babanın elleri; hem graniti hem de ipek yumuşaklığını yani ikisini varlığında onun kadar barındıramaz. Babanın çocuklarına karşı dünyası çoğu zaman anahtarı kaybolmuş esrar dolu bir odaya benzer. Erkek burada bir kadın gibi bazen çocuklarına karşı sevgisini fâşetmeyen, belki çekinen veya bir kaprisli kadın ruhuna bürünür. Mağrur ve vakur bir ruhun imzası olurlar bu durumlarda&#8230; Ama kadınları tarihe taşıyanların yani ölümsüzleştirenlerin çoğunun büyük şair ve düşünürler olduğunu da unutmayalım&#8230;</p>
<p>Sayfa 191<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşüncede tenkit; düşüncenin önce sislerden arınması, peşin hükümlerden kendisini tecrit etmesi demektir. Ve düşüncede tenkit yoksa, hâliyle krizlere de biteviye davetiye çıkarır. Tenkit biteviye ışığı soyma cehdi ve aşkıdır. Karanlıktan aydınlığa daha doğrusu ışığın doruk noktası olan nura erişmek için gölgesiz tenkit şarttır. Ve meta tenkit yani tenkidin tenkidi yoksa düşünce ne doğar ne de sıhhatli bir şekilde fikirler boy atıp ufuklara kanat çırpar. Diğer bir ifadeyle varlık olarak insan, cemiyet ve düşünceler buhranlardan asla kurtulamaz. Tenkitsiz düşünce bir nevi köklerinden sökülmüş bu kurumaya yüz tutacak, yok olmaya mahküm bir ağacın kuru ve eğri, elimli kaderi gibi olur. Kuruyan her ağaç çoğu zaman çatlar, eğrileşir. Tenkidin ilk adımı, ilk basamağı; ışıkların hem içe hem de dışa çevrilmiş hâli olan derin bir mukavemedir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kelime: Hem düşüncenin kök hücresi, hem de hafızanın atlasıdır&#8230; Asırları, dünyaları ve rüyaları içinde barındıran kelimeler vardır. Duha doğrusu tahayyülün kudreti ve ufkun ateşten imzası olan kelimeler var&#8230; Unutmayalım! Bazen küçük bir taş parçasının, sit olduğu bir kaya parçasından kopuşu, o kayanın ileride birden bire çöküşüne şahit oluruz. İlim adamları hâlen beyni bütünüyle keşfedemediler.</p>
<p>Lakin şunu iyi biliyorlar: Beynin bir hücresinin zedelenmesi, tamir edilmesi, güç kayıplara daha doğrusu hastalıklara yol açar! Bizler düşünce hücremizin en önemli bir hücresi olan kelimeleri atmamalı ve unutmamalıyız! İçinde geçmiş zamanın geleceği, gelecek zamanın geçmişi ve ufuk ötesine kanatlandıran kristal düşüncelerimizi barındırır bu hıncahınç kristalleştirilmiş kelimelerimizde!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadın zarif ve ince ruhlu bir revak ve esrar yüklü varlıktır. Erkek güçlü ve kudretlidir. Gücünün ve kudretinin gizli kaynağı imanı, sevdiği kadındır. Kadınlar doğuştan sır küpü. Erkek doğuştan kudret ve şir pençedir. Kadın şiir. Saf şiir yani saf ayna olabilir. Erkek çoğu zaman muğlak ve çetin bir nesir gibidir.</p>
<p>Sayfa 191<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Göç etmek istiyorum! Samimi, inanmış bir düşüncenin şehzadesi olarak. Ne sahneye yerleştirilmiş bir nesne, ne de şeytanın dar sokaklarında büyütülerek yerleştirilmiş bir süperlatifin diliyle anılmak istiyorum. Beni anlatan kelimeler hecenin namusu ve asil ruhlu kelimeleri olmalı; putperstlerin dili ve ifadesi olmamalı. Ne ihtişam ne de putperestliğin ifadesi olan süperlatifin dili benim dünyamı anlatabilir. Gün ışığı gibi sade, berrak gün ve akşam gibi münzevi bir insanım ve ölüm gibi hakikatim! İhtişam: Bulvar fahişelerinin ve yaldızlı hayatın, çocukların işi. Düşüncede ihtişam olmaz. Derin ve meta ötesi bir nevi dalgaların binbir tedaisi ve şeklinin düşünce parkı olmalı. Düşünce nur ise asildir. Nur yani biteviye aydınlık, biteviye Kadir-i Mutlaka teslimiyettir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her asrın mefhumları, o asrın en canlı işaret taşları, aynaları gibidirler. Mefhum ne olmak istiyor? Nedir? Süs mü, bir parola mı&#8230; Yoksa inşacı bir binbir sesli, kanatlı tedailerin şarkısı mı? Bir şair “Gülün yokluğu her çiçeğin yokluğudur” demiş. İnsanı bütünüyle kuşatan, kanatlandıran, fetheden, onlara ufukları fetheden her mefhumun eksikliği suyun, suyun içinde kayboluşundan çok, çölde buharlaşıp yok oluşu gibidir. Bizler ise kendi suyumuzun yani özümüzün pınarlarımızı kaybettik ve ve kuruttuk.</p>
<p>Sayfa 96<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Aslında ölüm sonsuzluk mekânıdır. Sonlu olan akılda kalmaz. Sonlu düşünülmez! Üstelik düşünce sonluda ölür. Sonlu soğuktur, ürperti hiç değil.</p>
<p>Sayfa 234<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Heyhat! Süretler içinde siretler, siretler içinde süretler yoksa yani görmüyor veya unutmuşsak, anlamıyorsak, o zaman akıl ve mefhum aynı ayniyeti taşımazlar. Bizler ilk sâretlerimizi kaybettik! Onun için oradaki siretlerden (manalardan) bihaberiz&#8230;</p>
<p>İki asırdır bize ait olmayan mefhumlarla ve onun ayniyeti, ruhu olmayan akılla yolumuza devam ediyoruz. Son asırda daha doğrusu 20. asır denilen, hakikatte bu “Hecesiz Kelimeler” asrında, Türk düşüncesinin daha doğru bir ifadeyle İslâm vahiy medeniyetinin şuursuz çocuklarıyla ve bu ebedi Homo Ludens aydınların bizzat kendilerinin ürettiği, bir tane mefhum dahi bulamazsınız. Batının mefhumlarıyla konuşuyor, yiyoruz, giyiniyoruz ve yolumuzu arıyoruz, onlarla yürüyüp, boş bakıp şeytanın dar sokaklarında birbirimizi boğazlıyoruz.</p>
<p>Geleceğimizin ufkunu bu boş, moda ve slogan mefhumlarda arıyor ve bu mefhumların kirli, murdar ve kanlı gömleklerini, daha doğrusu onların mülevves libaslarını kuşanıp, yaşayıp düşünüyoruz&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsan kendi dilinin ufuk mağarasını başka dilleri öğrenirken daha iyi muhakeme, mukayese ve idrak etme imkânına sahip. Bir yabancı dili öğrenmenin en güzel ve esaslı yolu tercümeden geçer. Bu İbn Haldun ve Goethe için de böyledir. Ve medeniyetler başka bir medeniyetin mücevher eserlerini dillerini tercüme edip, kendi düşünce buudlarını yüksek bir irtifaya çıkarabilirler. Oryantalist Annemarie Schimmel, Mevlana&#8217;nın Fihi Ma-Fih (Von Allem und vom Einen) eserini Almanca&#8217;ya tercüme ederken, ediş sebebini şöyle izah eder: “Bu mücevher eser benim de dilimde olmalı ve insanlarım bu eseri okuyabilmeli,” der kitabın giriş yazısında.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dil hem asli ruh toprağımız, mayamızın sesi yani vatanımız ve de gök kubbemizdir&#8230; Yıldızlarımızın hıncahınç imzaları olan kendi gök kubbemizdir&#8230; Batı&#8217;nın bütün ucube kelimelerini dilimize istila ettirdiler “Devrim” adına</p>
<p>Sayfa 156<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşünce içimde mücerret dünyanın, mâverâ bakışlı zamanın esrarlı anahtarı ve kurtuluşu oldu. Yalnızlık; bu dünyanın cümle kapısı ve yaratıcılığın, inşâdarın imzası oldu. İmzası olmayandan sevgi, saygı asla beklenmez. Kâmil insanlar hep insanı olduğu gibi, hem de acımasızca severler. İnanmak, sevmek ve düşünmek; elde hayat pınarı, ufku ve gayesi var demektir. Zamanın imzasını kavramak demek fethten fethe düşünce ve gönüllerde kristal bir çizgiye, nura yani asli medeniyetin kapılarını açmak demektir.</p>
<p>Yaşıyorum; zamanın imzasını kaybettiği bu esrarlı bir zaman diliminde ey mâverâ bakışlı sevgili!</p>
<p>Sayfa 188<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan bunu zihinde berraklaştırmadan, vâkıf olmadan asla hükmedemez !</p>
<p>Hükmetmek demek; meseleyi kavrayıp, artık kendi metodunu inşa edebilmesi demektir. Hiçbir fragment aydın orijinal eser inşa edemez. Edemediği için de köle olmaya, yani Batı&#8217;nın biteviye getto çocuğu olmaya mahkümdur&#8230;</p>
<p>Sayfa 105<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eğer Müslümanlar artık sadece İslâm-Vahiy medeniyetinin çocukları olduklarının şuuruna erseler, Müslüman Türk çocukları derin bir şekilde mâverâsına yönelip,dalıp, düşünüp, tarihindeki ve irfanındaki kopukluğu, boşluğu bir an önce bu fragment zaman ve fragment aydın gürühundan kurtulmak mecburiyetinde olduğunu, hatta onun için hayati bir mesele olduğunu idrak ettikleri zaman; artık modern köleler, Batı&#8217;nın bir nevi Ersatz (yedek) parçası olmaktan kurtulup, cedleri gibi bir “Mütearrif bir ruh&#8217;a sahip olabilirler&#8230;</p>
<p>Yeter ki içlerine üflenen, kendilerini küçük, hor görme ve bozgunun bozgunu ruhtan kendilerini bir an önce kurtarsınlar, Müslüman Türk&#8217;ün kurtuluşu sadece müslümanların değil; yeryüzünün her yerinde ezilen, kıyılan, sömürülen, öldürülen her milletin kurtuluşu olur. Yeter ki Cumhuriyetin yani içteki ve dıştaki düşmanın, emperyalist itlerin ona uygun gördüğü putperestlik ruh gömleğini acilen üstünden çıkarıp, parçalayıp, ebediyen atsınlar&#8230; Hiçbir şey imansız, cehdsiz, idraksiz ve iradesiz elde edilemez!</p>
<p>Sayfa 103<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her tenkidin vazifesi kemikleşmiş bir düşünceyi ve gettolaşan fikirleri bertaraf etmektir. Herder şu soruyu soruyor: “Hangi bir baba kendi çocuğunun muhtariyetvari tenkidin, bir metafiziğin ve faziletin; diyalektik safsatanın veya devrimci tenkidin darbecisi olmasını arzular?” Ve filozof, ikazlarına şu cümleyle devam eder: “Tenkit, yeni bir düşüncenin doğuşuna, tekevvününe yardımcı olmalıdır; olamıyorsa bu tenkit değildir. Tenkit mutlaka yeni bir düşüncenin yolunu açmalıdır? Aslında düşüncesiz yani tenkitsiz ne bir adım atabiliriz, ne de düşünceler boy atabilir. Tenkit, sahneden kalpazanları ve karanlığı tard edebiliyorsa ve en önemlisi karanlığı ışığa kalb edebiliyorsa, ozaman bu tenkit demektir.</p>
<p>Sayfa 80<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dil ve Düşünce</p>
<p>Dil konuşanın zekâsını, bilgisini gösterir. Hem zekâsının dimensiyonlarını hem de dile olan hâkimiyetini, kullandığı kelimeler ise onun kültürünün derinlik ve sığlığını fâşederler; üstelik kristal bir ayna misali önümüze serer. Dil bir nevi insanın irfan ve zekânın yansımasının yansımasıdır. İdrak, fehm, mana ve anlam onun araç dairesidir hep.</p>
<p>Dil kendisini kullananın zekâsı yani dile hâkimiyetinin kudreti kadar, kendisini kullanmasına müsaade eder&#8230; Dil bir sevgili gibi kıskanç, mağrur ve hep vakurdur. Layık olmayana yani sırlara eğilmek istemeyene, sevgili olmayana, kendisini fethetmeyene, çaba sarf etmeyene kendisini asla teslim etmez. Dilin ruhu düşünce, sevgi ve imandır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Immanuel Kant ise çağını şöyle ikaz ediyor Saf Aklın Tenkidi adlı eserinde: “Muhtevasız düşünceler boştur ve fikirsiz mefhumlar kördür.&#8221;56</p>
<p>Genç Hegeli düşünmemek mümkün mü? Bizdeki şuurlu olarak şuursuzluğu yerleştirme cinayetine karşı Hegel felsefesine başlarken, kendi tefekkür hayatına şu çok önemli düsturu koyar. Daha doğru bir ifadeyle kendi felsefesini şöyle tarif eder: “Sonun şuurunu aşmak için, şuurun içine mutlakı inşa etmeliyiz” 57</p>
<p>Sayfa 108<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bu ülkenin çocuklarının fragment aydına değil, bu benyan ağacı ruhlu çocukların dev eserlerine ihtiyacı var&#8230; Fragment eser: Ölümün ölümü, mananın kopuşu ve zekânın abraşlaşmasının sayfalardaki rengi ve sesidir. Ne mutlu o mütefekkirlere ki, ilahinin mevhibesine mazhar olup, eserlerini bitirebilenlere. Bitmemiş her eser bir nevi metruk kervansaray gibidir. Ciddi ziyaretçisi olmaz; metruk sarayların.</p>
<p>Sayfa 91<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Araştırmadan asla hakikatin kapısından içeri bir an dahi giremezsiniz, eşikte kalırsınız! Şu celil ve iz mefhumlar: Tasavvur, tahayyül,tayflar âlemi, rüya ve tecessüs ancak düşüncenin eşiğidir. Düşünce sarayın revakına ve eyvanına mütearrif ruh ve biteviye uyanık bir tecesssüs ve keskin, gölgesiz bir diyalektikle girilir.</p>
<p>Sayfa 133<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Nesilleri kendi irfan ve ruh kökleriyle yani kendilerinin kendisi olarak büyütülmeli ve iyice irfanının ve çağın bilgisiyle hıncahınç öğretilmeli ve yetiştirmelidir. Nesiller bir milletin asılları ve hayati gelecekleridir. Ufku; istikbâl ve geleceği fethetmek, hep iradeleri sağlam nesillerle mümkün olur. Kendi ufuk ve gelecekleri olan nesillerini yetiştiremeyenler, sarsılmaya ve nihayetinde yok olmaya mahkum olurlar.</p>
<p>Sayfa 161<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanlık tarihi bize şunu öğretiyor: Bugünün meselelerinin yeni olmadığını, başka çağ ve medeniyetlerin düşünürleri tarafından da konuşu.lup, tartışılıp, yazıldığını belirtiyor. Ki üstelik ortada yazılan eserler bu durumun şahitleridir. Ama çoğu kez mesela bir mefhumu sistematik yani derin, geniş, keskin ve hududları belli bir ifadeyle ifade etmeyi ne başarmışlar, ne keşfedebilmişler. Düşüncenin sık dokunulan ve üzerinde düşünülen yani tenkit edilen her kumaşı hakikatte; âli, celil, cemil, kudretli bir üslübun ve cehdin imzası yani irtifa ve keşfidir.</p>
<p>Sayfa 100<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tanzimatla başlayan nesillerin ruh ve irfandaki hafıza kaybı, cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinde bu şuurun temelleri tamamen boşaltılır, biter, daha doğrusu bitirilir! Türk düşüncesindeki tenkidin asli ruhuna sahip olup boy atması mümkün değildi. Önce kendi dünyasının mâverâsından kopuk oluşu ve en önemlisi yasakların olduğu ve en kötüsü kendi kendisine yasaklar ağı ören hiçbir ülkede düşünce kristalleşip, hür bir şekilde boy atamaz!</p>
<p>Sayfa 83<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Araştırmadan asla hakikatin kapısından içeri bir an dahi giremezsiniz, eşikte kalırsınız! Şu celil ve iz mefhumlar: Tasavvur, tahayyül,tayflar âlemi, rüya ve tecessüs ancak düşüncenin eşiğidir. Düşünce sarayın revakına ve eyvanına mütearrif ruh ve biteviye uyanık bir tecesssüs ve keskin, gölgesiz bir diyalektikle girilir.</p>
<p>Sayfa 133<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tarihçi, kendi irfan âbidelerinin sembolik dilini deşifre edemiyorsa; O zaman tarih onun için esrarlı bir kitap olarak kalır.</p>
<p>Ernst Cassirer<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Balzac&#8217;a göre afif olan kadının kulağı imiş ve nefsini inciten bir söz onun toprağa -yani mülevvesin mülevvesi- ipine sarılır. Kadının bütün şuur ve sevimliliği biter; yani saldırganlaşır birden. Kulağın afifliğinin hassasiyeti bir ikaz söz veya fiziki bir zararsız hareket olabilir. Lakin kadına siz siz olun ona: Önce rüştünüzü ispat edeceksiniz. Rüştünü ispat edemeyen iradesine sahip olamaz demeyin. Bu çok sevimli varlıklar; akıl, izan ve edepli zannettiğiniz kadının gözleri kararıp, boğadan çok şeytanın emrine girip sizlere iftira salyası ile saldırabilir&#8230;</p>
<p>Sayfa 244<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Feminizmin zaferi yani sefaletinin doruk noktası, kadına kadın; yani sır ve sevgi küpü oluşunu unutturmasıdır. Köklerinden koparılmış bir ağaç gibi. Köklerinde onu söküp, koparan erkek ve karanlık güçlerin esiri insanlar. O, ulvi ve âsüde limanından, sıcak yuvasından kopan, kopartılan her kadın sokağa düşer. İkbalperest kadın merhamet ve sevgiden yoksun; bir yosunlaştırılmış, süründürülüp, ruhen iğfal edilmişdir ruh ufkunun kömürden bakışlarıdır. Sokağa düşürülen kadın tekrar asli yuvasına ve layık olduğu mekâna ayak bastığında, insanlık hıncahınç bir vicdanın, tâcidar bir sevginin ve merhamet kahramanının bütün renk ufkunu ve kuşağını tekrar tanıyacak.</p>
<p>Hakikatte kadın, içimizdeki diriltici birer benyan ağaçlarıdırlar&#8230; Bu asil ve güzel ötesi varlıklar öyle kalmalılar; insanlığın huzur ve kurtuluşu için. O: İlk harf, ilk hece ve ilk kelimedir. Medeniyetlerin ilk banileri onlardır, daha doğru bir ifadeyle okumuş, inanan ve bilgili kadınlar. Kadın bir anne ve vicdanın kapısı, bilginin mürebbiyesi olarak ne muhteşem varlıklardır. Ve bu güzel ötesi varlıklar öyle kalmalılar! Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (sav) ne muhteşem bir ödülle taçlandırmış: “Cennet annelerin ayakları altındadır” derken. Onlar mutlak olarak iyi eğitilmeliler, Nesilleri onlar yetiştiriyorlar.</p>
<p>Sayfa 193<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dili olmayanın idraki olmaz. Dile hâkim olmayan, bilmeyen birisinin bütünüyle düşüncesi de olmaz. Dili anlamak demek, onun buudlarını bilmek demektir. Dilini bilmeyen bir kişi, usta düşünürün eserini de anlayamaz. Diline hâkim olmayan her yazarın dili de karışık ve ifadeden yani kristal ifadeden yoksun demektir, Her usta düşünür diliyle neyi inşa edebileceğini, dilinin sınırlarını, imkânını, mağarasını iyi bilir. İnsan dilinin semantik, meta tabakasını, felsefesini bilmeden ne dilini anlayabilir, ne de o dilde yazılan bir düşünürün eserine hakkıyla vâkıf olabilir. Dil, düşün</p>
<p>Sayfa 110<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Türk aydının şuuru boşaltıldı! Şuuru oluşturan, berraklaştıran ve ufuklara kanatlandıran değerler vardır. Değerler örgümüz ise: Dinimiz, dilimiz, ahlâkımız, varlık düşüncemiz, tarihimiz, zaman, mekân ve imanımız şuurumuzu oluşturur. Değerler olmadan, bilmeden şuur olmaz. Şuursuz yaşamak, gök kubbesiz yaşamak çibidir! Vücudun dayanağı ruhtur. Ruhsuz vücud cesettir. Şuurun yapısı ise intensiyonal yani niyete müstenittir.</p>
<p>Sayfa 146<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bir şeyi doğru tanımlayabilmek iç için anlamak lazımdır. Anlamak için tarihi vetiresini, doğuşunu, değişimini, değişen mana dalgalarını ve renk libaslarını bilmek lazım. Tanımak demek her şeyden önce muhtevasını, lisan ve tarih içindeki seyrini bilmek demektir. Hâkim olabilmek için bütün renk ve mekânların dimensiyonlarını bilmek mecburiyeti vardır.</p>
<p>Sayfa 122<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Stefan Zweig&#8217;in acının ve dehşetin içindeki zaman ve mekânlarda yükselen sesi: Her şey bitti. Avrupa öldürüldü; dünyamız tahrip edildi. Ancak bizler şimdi gerçekten vatansız kaldık.</p>
<p>Sayfa 130<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Gün, Gece ve Nur</p>
<p>Her yeni gün; yeni, kuvvetli, aydınlıklı saatlerin ve günün başlangıcı demektir. Gece bütün kirli ve habis düşünceleri biz farkında olmadan yıkar&#8230; Yeni günün tebessümü, serin ve içteki birikmiş zehirli ve ümitsizlik dalgalarını emrindeki rüzgâr ile içimizden alıp, savurur. Allah&#8217;ın güzel âyetleri olan Gün ve Gece&#8230; Gün bereketin yeniden doğuşun habercisi ve kudreti. Taze güne ve düşünceye alnımızı uzatmalıyız korkusuzca ve biteviye. Günün saatleri düşüncede fethin ve yeniden inşanın merdivenleridirler..</p>
<p>Sayfa 158<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Şuur, hafıza ve nesiller&#8230; İnsan hafızasını unutturmanın da metodları var. Bir psikolog bunları yedi madde ile izaha çalışmış. Daniel L. Schacter, bunları şu madde başlıkları altında izah eder: “Seven Sins of Memory. How the Mind Forgets and Remembers, (2001)” adlı eserinde:</p>
<p>1.Otomatik olarak unutmak<br />
2.Kilitleyip, saklamak şeklinde unutma.<br />
3.Seçimli unutturmak.<br />
4.Cezalandırarak ve hor görerek unutturma. 5.Müdaafa, savunarak unutturmak. 6.Kurucu/Konstruktif unutturma.<br />
7.Şifa, iyileştirici olarak unutturma”.</p>
<p>Bu eserin yanında bir sosyal antropolog olan, Paul Connerton, “Seven Types of Forgettin, Memory Studies, (2008)” adlı bu eserini de unutmamalıyız!</p>
<p>Sayfa 221<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bu sefer kemal yaşındaki Hegel: “Minervanın kuşu alacakaranlıkta uçar” demiyor muydu? Şuur bir hürriyettir. Hürriyetsiz, iradesiz şuur olmaz. Düşünce hem fırtınalı hem de ılıman atmosferlerde hür ve şuh olarak boy atar!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ve her metod hakikatte uzun yolculukların, tahayyül kudretınin ve bir rüya aşkının âli çocuğudur. Onlarsız hiçbir ciddi düşünce asla boy atamaz. Güneşe yönelemez. Aşk, ideal aşk ve rüyalar yoksa, ulvi düşünceler ne doğar ne de boy atar: Hür ve şuh olarak. Ve filozof Spinoza: “Bir rüya, bir ateş; bizi başka mekânlara yerleştirir” demiyor muydu? Mekânımız, asli zamanlarımızı kısacası eyvanımızı bulmak, dönmek, yeniden inşa etmek ve ulvi mekânlarımızda, zamanlarımızın bütün ufkunda ve kendi öz kelimelerimizin ruhu ve ontolojisiyle yaşamak mecburiyetindeyiz&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Batılılar hep kaba ve sanatkârane hırsızdırlar. Ve dahi bu ruhlarına kadar narsist ve severek yalan atarlar. Shakespeare de öyle. Onun bilhassa Hamlet adlı eserinde bizden ve diğer kültürlerden aşırdığını bir ilim adamı ve oryantalist olan J. Schick gösterir.4 (Corpus Hamleticum. 1938, 4 cilt.) Shakespeare birçok Batılı düşünür ve sanatçı gibi bilhassa İslâm tasavvufundan etkilenir. Kendisi tabii ki bir İngiliz fakat soyadı iki İslâmi mefhumun birleşimidir. Bizim şeyh kelimesi (Usta-Sheikh),“Sheykh”, Pir (en yaşlı, ermiş) “Patron Saint”, Spiritual teacher”. Bunun hakikatte böyle olduğunu, Batı&#8217;nın değerli kültür tarihçileri ve âlimleri bilirler.5</p>
<p>Ama Türkiyede iddia edildiği gibi bir gizli müslüman veya Arap da değildir. Lakin bu İslâmi mefhum ve düşüncelerden etkilenen ve bazen sanatkârane hırsızlık yapan bu İngiliz yazar Wilhelm Shakespeare.“6</p>
<p>&#8212;&#8211;<br />
4 Bakınız: Otto Spies, Der Orient in der Devtschen Literatur. Verlag Butzon&amp;-Beckers 1949, 5. 24.</p>
<p>54. Stefan Makowski, Allahs Diener in Europa. Denker und Dichter im Dialog mit</p>
<p>dem Islam. Zürich-Düsseldorf. 1997 s. 109.</p>
<p>5.Arapça metnin bu Türkçe tercümesi Ali Kemal Beye aittir. Aksi belirtilmediğinde kitaptaki bütün metinlerin tercümesi yazarına aittir.</p>
<p>6.W. Shakespeare&#8217;in babası John Shakespeare&#8217;in (1530-1601) soyadı döneminde Shakspere olarak kayda geçilmiş. Daha geniş bilgi için; Ulrich Sauerbaum, Der Shakespeare-Führer. Stuttgart, 2015, s. 13-27 ve kıymetli bie el kitabı olan, Ina Schabert, Shakespeare Handbuch. Stuttgart, 2018, s. 118-140. Kaynaklar bu şeyh&#8217;den devşirilen Shakspere kelimesinin soyadı olarak ilk kez hangi atasının kullandığını belirtmiyorlar. Meçhul.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir medeniyetin üslübu, o medeniyetin çocuklarının karakteri, dehâsının kudreti üslübda tezahür eder ve aynı zamanda derinliklerinde medeniyetin bütün yaratıcılığı tezahür olur.</p>
<p>Ve bize; Kurân-ı azimüşşana gelince: Kurân&#8217;ın üslübu; düşünce ve şiirin iç içe kaynaştığı bu dalgalı ve bazen ilahi kitabımızdaki âyetlerin şimşek gibi birden çakışı ve okuyanı kendisine hayran bırakıp, insanın ruhunu aniden saran ve ötelerin ötesine götüren, düşündüren, düşüneni gebe bırakan ilahi bir üslüp Kurân-ı Mecid. Atalarımızın üslübu; işte Kur&#8217;ândaki bu heybetli, dalgalı ve düşünenleri gebe bırakan, düşündüren ilahi üslübun çocuklarıdırlar. Bu hem Selçukludaki atalarımızda hem de Osmanlı devrindeki bütün yazarların üslüpları Kur&#8217;ân&#8217;ın üslübuna dayanır ve onu taklit ederler bu ulu cedlerimiz. Türk diline metafizik derinlik ve üslübda kristal çizgiye kalp eden bizim ilâhi kitabımız olmuştur. Bu hakikati bilmeden şüphesiz büyük edip ve mütefekkirlerimizin üslüblarının mahiyetini, önemini anlayamayız!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Berraklaşma ve kristalin kristali düşünce manzumeleri olmadan, asla âli bir medeniyet tekevvün edemez, olamaz. Ham, boş bir hayal olur. Medeniyet her şeyden önce cemiyette bir kristalleşme, değerlerin şuuruna sahip, inançlı tesanütle oluşur! Mutlak hakikati bulan ve onunla yaşayan bu mütearrifler ordusu; mutlak hakikati bir âlim ve arif olarak biteviye içinde tercüme eden ve sürekli şerh eden Osmanlıdaki cedlerimi daha iyi anlıyorum&#8230; Tercüme edilemeyen yani anlamı olmayan ve insanı bizar eden her fikir mefhum değil, boş ve slogan bir kelimedir. Tıpkı “modern”</p>
<p>Sayfa 185<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşünün; bir Fârâbi, Beyrüni, İbn Sinâ, İbn Rüşd gibi. Lisan âlimlerinden Zemahşeri, İbn Hazm, İbn Cinni, İbn Mada el-Kurtubi ve el-Kitab yazarı Sibeveyhi&#8230; Bunlar aynı zamanda birer dil ve gramer felsefesinin kurucularıdırlar.</p>
<p>Cihanşümul tarih fikrinin ve gerçek tarih ilminin kurucuları olan, bir Taberi, el-Mes&#8217;udi, Yahya el-Belâzüri, Ebu Bekr bin Hallikan, İbn Haldun, Naima ve Kemalpaşazade vs. gibi düşünen tarihçiler ve tarih felsefecileri. Filozofların birbirlerine yöneltikleri sorular ve cevapları ihtiva eden ve buna kendi irfanımızda: Hevamil ve Şevamil denilen kitaplar da taranmalıdır.</p>
<p>Mesela İbn Sinâ ile Beyrüni arasındaki ve İbn Miskevehy ile Ebu Hayyan et-Tevhidi&#8217;nin Hevamil ve Şevamil&#8217;leri gibi&#8230; Hukukçular, Kelamcılar ve dini ilimleri temellendiren yani sarsılmayacak biçer sütun daha doğrusu âbidevi eserler bırakan bir İmam Azam, İmam Şâfii, Gazzâli gibi büyük âlimler. Ve bir siyaset felsefecisi, nazariyecisi olan Maverdi&#8217;nin sadece Ahkamus5 Sultaniyesi değil, bu mevzudaki bütün eserler. İhvanı Safa Kardeşlerin yazdıkları ansiklopedileri, üstelik İbn Hallikanın Vefayat el-Ayan adlı eserinden Katip Çelebi&#8217;nin Keşfü&#8217;z Zünun adlı eserine kadar her eser taranıp, cedlerimizin kullandıkları mefhumları asır asır, her ilmin tâcidar yazar ve eserleri ülke ülke ciddi olarak taranıp, birer birer tespit edilmeli ve hangi düşünürün hangi mefhumu ilk kez kullandığını ve diğer mefhumlar hakkında diğer düşünürlerin nasıl bir mana yüklediğinin dökümünü yapıp bilmek mecburiyetindeyiz. Düşünce ve irfanımızda birer ebedi fragment aydın ve insan olmamak için. Daha doğrusu Getto bir medeniyetin getto çocukları olup, eriyip dağılmamak için bilmek mecburiyetindeyiz.</p>
<p>Tabii bu arada tıpkı klasik dönem edebiyatımız nasıl estetiğimizin özünü oluşturuyorsa, aynı şekilde de İslâm düşüncesinin usâresinin usâresini içinde barındıran tasavvuf düşüncesinin yani felsefesinin bütün eserleri taranmalıdır. Bilhassa Mevlana, Gazneli Senai, Yunus Emre ve İbn Arabi&#8217;nin eserleri gibi&#8230;</p>
<p>İçimizden kaç kişi acaba şu sıralayacağım mefhumları yukarıda sadece çok azını zikrettiğim bu büyük mütefekkirlerin ne düşündüğünü biliyor? Mesela her medeniyette kullanılan şu mefhumlar hakkında:</p>
<p>Anlam, bedahet, cevher, görüş-zaviye, ezel-ebed, fikir, fazilet, kâinat, kıyas, kötü, iyi, kesret, keyfiyet, kemiyet, hakikat, hedef, gaye, ilim, ilmicedel, iman, idrak, mana, madde ve devamla: Nazar, nazari, nesne-şey, nefs, mekân, platonculuk, güzellik, ruh, Sonsuzluk, süret, siret, sanat, tezahür, tecessüs, taklit, tabiat, tanım, hareket, kategori, varlık, yokluk ve zaman vs. gibi. Heyhat!</p>
<p>Sayfa 118<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tekkeye yani kuleye çekiliş. Kulede kalış&#8230; İman şuurdur. Şuur bir taleptir: Aydınlıkla karanlık arasındaki farkı görme idraki ve şuuru demektir. Düşünce, rüya kelimelerin hep sessiz raksların karışımıdır. Ve ben bu rüya kelimelerin, sessiz raksların nefesi ve imzasıyım. Bu ulvi ruh dünyasının ruhudur düşüncelerim.</p>
<p>&#8230;&#8230;.<br />
&#8230;&#8230;.<br />
Yazar hâlen, düşüncenin beddua dalgalarına alnını uzatmış; sessizce yaşıyor.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her medeniyet kendi irfanının ruhunu aks eden mefhumlarını inşa eder. Kendi medeniyetinin mefhumlarını bilmeyip, onların karşısına çıkamayan, sonra sürekli Batılı mefhumları kullananlar, kullandıkları medeniyetin fikren kölesi olurlar. Ve Batı&#8217;nın mefhumları, çarpıklığımızı ve sefaletimizi gösteren birer kırık aynalardır.</p>
<p>Sayfa 152<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tenkit her daim, tabiatı itibariyle düşüncenin ötesinin ötesinin dimensiyonuna yolculuktur. Tenkit ışığı biteviye soyma cehdinin adıdır. Her âli düşünür aynı zamanda büyük münekkittir. Bir ülkede büyük düşünürler varsa, o zaman büyük tenkitçiler de var demektir. Sır perdelerinin ötesine yolculuk yapmadan sırrı keşfetmek hayal olur.</p>
<p>Herder&#8217;in meta kritiği bir nevi düşüncenin kalpazan ve şarlatanlarına yani kendilerine “Tenkit Okulu” diyenlerin bu hakiki tenkidi çarpıtılmalarına, kötü kullanılmasına ve en önemlisi tenkit mefhumunu gasp edenlere karşı ihyadar düşünce, bir reform gibidir. Bunları, düşüncenin sahnesinden tard edilmesi için bu nazariyesini kullanır. Yeryüzünde her şey bir nizam ve kaide üzerinde ve bu mihverin ölçüsünde hayat bulur. Ölçüsüz, kaidesiz ve kıstassız bir kritik mevcut olmaz! Onun için Herder bu durumu şöyle tarif eder: Eine Kritik ohne Gesetz, ohne Regel und Gründe heift Akrisie und ist blinde Willkühr* Lisanı Türki ile söylersek: Usülsüz, kaidesiz, ve temelsiz bir tenkit demek; hükümde noksanlık ve kör bir harcıâlemliktir. Hamann ve Herder&#8217;in aklı tenkit ile eş</p>
<p>Sayfa 81<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cumhuriyet kadınları doğmadan öldürüldü ve boğuldular! Emperyalistlerin emir kipi reçetelerini uygulayanlar tarafından, Sahipsizlik, yokluk sokakların arasında hiçin nefesleri yani emperyalistlerin içimizdeki komiserleri tarafından. Hafızalar artık bir yıkık harabeye dönüştürülmüş; kubbesiz, mekânsız, zamansız bir garip kervansaraya çevrilmişti. Bunlar bir hecesiz kelimenin kurbanları olarak önce ayniyetleri ateşten bıçakla kıyıldı, parçalandı, delik deşik edildi ve emirlerindeki Idola Fori&#8217;ler ve sahte profesörler tarafından çarpık ve sahte ilimlerle demensleştirildiler yani zekâları ve hafızaları kayıplara uğratıldılar, tahrip edildiler Cumhuriyet kadınları&#8230; Anne, baba, çocuk ve kızlarımız yani aile daha doğrusu öz yurdumuz ve yuvamız olan aile mefhumunu ve ruhunu kaybettik!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eyvan</p>
<p>Her düşünce, tercüme edilebildikten sonra birer eyvandır. Yani her düşünce idrakte tercüme edildikten sonra güçlü bir eyvandır&#8230; Muhteşem ve heybetli mimari eserlerinin kubbesinin ve sütunlarının dayanağıdır “Eyvanlar. Diğer bir deyişle her asil ve derin düşünce her daim birer eyvandılar. Geçmiş zamanda duran gelecek zaman, gelecek zamanın içinde bulunan geçmiş zaman birer eyvan zamanlardır. Yani ufuk ötesine kanatlandıran bütün zamanlar birer eyvan zamandır! Bizler ulvi eyvanlarımızı kaybettik. Nerede durmamız gerektiğini, eyvan yönümüzü, ruhumuzu ve bakışlarımızı kaybettik. Eyvan bir bitimsiz zamandır. Zaman hep bir bitimsiz eyvandır. Ufuklara kanatlanacağımız yeri ve yönümüzü yani eyvanımız nedir diye kendimize sormamışız. Geleceği belirleyen, durduğumuz mekân ve yön bir eyvandır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Gözümüzün şeklinde güneş. Nurun ve aydınlığın tercümesinin tedaisi güneş. Gözlerimimizi yaratan, senin form ve şeklinde yaratmasaydı, sana bakmamız imkânsız olacaktı. Ve filozof Plotin bunu idrak etmiş ve anlatmış kendi lisanıyla. Zavallı insanlar senin doğuşunu bile göremeyen, seyretmeyen ve ibret içinde tefekkür etmeyen insan, yaradanı nasıl bütün buudlarıyla idrak edebilecek ki?</p>
<p>Bu kuytu, serin, sessiz ve taze sabahın azizi olan dostum butut! Sürekli hareket hâlindesin. Ardından güneşin henüz doğmamış şualarının iz düşümünü görür gibiyim. Ey! Her yöne ve doğuya kayan kara kara bakışlarıyla sabahın seherinde ılgıt ılgıt, mırıl mırıl süzülen aziz bulut. Ötelere haber vermeye mi gidiyorsun?</p>
<p>Sayfa 159<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dinler daha önce bir eserimizde belirttiğimiz gibi lisanın ve bütün düşüncelerin ana kaynağıdır. Onsuz ne dil, gramer ve ne de düşünce olurdu. Vahyin nur çocukları İslâm&#8217;ı öğrenmek için lisan, gramer, lügat ve etimolojiyi ve bununla ilmin kristalden dev sütunlarını ve sarsılmaz normlarını inşa etmişler. Ve muhaddisler de kâinatın Efendisinin sözlerini derin ve karşılaştırıcı yani esaslı bir mukayese mikyasından sonra hadisleri toplarlar.</p>
<p>Bir İmam Buhari bize kendi Sahihi Buhari adlı eserini inşa ederken güttüğü metod, iyar (norm) ve titizliği, hakikatte bizim medeniyetimizde ilmin temellerini inşa ederler. Onun ravi zincirindeki titizliği ve aktaran kişinin sözlerini ölçüye vurması, hayatını ve karakterini tahkik ve tetkik etmesi, aktardığı “Hadisleri” titizlikle kontrol edişi &#8211; daha doğru bir ifadeyle- karşılaştırması bir nevi “sahih” imtihana tâbi tutuşu, fikir ve karakterde rüşt sahibi oluşuna dikkat etmesi ve anlatılan hadislerin mevzu yani uydurma mı, onun sahih olup olmadığını ve aktarılan hadisin yanlış, uydurma olduğunu ispat ettiğinde ve tabii kendisi hadisi, hadis ilminin tenkit ölçüsüne vurup bu hadisleri eserine koymaması&#8230; İşte bütün bu hareketler aslında bize hem tenkidin ne olduğunu, satır aralarında ve güttüğü usülle gösteriyor. Muhaddisler hakikatte bizim irfanımızda hem tenkidin hem de gerçek ilmin ilk kurucularıdirlar.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Genç Hegel için ise felsefeye şu durumlarda ihtiyaç var: “Şayet insanların hayatında vahdeti, birliğin kudreti kaybolursa ve onların hayatının münasebetlerinin zıtlıkları ve karşılıklı tesir kaybolmuşsa ve münferitlik kazanırsa; o zaman felsefeye ihtiyaç vardır!9! Hegel Ruhun Fenomenolojisi adlı eserinin girişinde şöyle düşündürücü bir cümle kurar: “Der Bekannte überhaupt ist darum, weil es bekannt ist, nicht erkannt” Lisani Türki ile; Bilinen (tanınan) çünkü esasen o tanındığı için; buna binaen tanınmıyor, der. Bizi yani Türk aydınını bu sözü çok güzel tarif ediyor. Sahi bizler sembol ve değerlerimizi bütün buudlarıyla tanıyor muyuz?<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Sırtını sürekli varlığına ters dönen, hiç dönmeyen insan. İçteki varlığa ve çevresindeki âyetlere kulak vermeyen, bu ölümlü varlık; kendisini nasıl tanısın? Çölde bütün yönler mücerrete yani metafiziğe çıkar. Yalnızlık ancak mutlak hakikati bulunca son bulur. Düşünmeyen, tetkik etmeyen ve dahi sonsuzun karşısına çıkmayan her insan kayıp demektir. Yokluk ve varlık ormanında kendisini bizzat bilmeceleştiren budala cüce&#8230;</p>
<p>İnsan hep uçların adamı. Araftaki yani itidalli insan sonsuza nasıl kanat çırpacağını bilir. Cenneti; yani kendini fethin nasıl olacağını, aşacağını artık bilen insandır. Ölümlü ve sonluda sonsuzu arayışı onun en sevimli tarafıdır. Sadece düşünce odasındaki yalnızlık dehânın yol arkadaşı. Gölgesiz ışık onun aziz dostu. Toplumda gayesiz yalnızlık çoğu zaman garip hastalıklara çağrıdır. Bütün davetsiz misafirler dolar iç âlemine&#8230; Yalnızlık bir gaye için yaratıcılık demektir.</p>
<p>Boş, gayesiz ve ufuksuz yalnızlık; cinnetin cümle kapısıdır.</p>
<p>Sayfa 239<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İlim biteviye kendisini inşa ederek, yenileyerek, bir mükemmelliğe doğru yükselir. Yani eski mevcut bilgileri yeni buluşlarıyla tadil ve ıslah ederek ilimde ilerleme yapabilirsiniz. Sahi mevcudu, kökü yani kristalleşmişi yıktığınızda, neyi inşa edeceksiniz! Bu tamamen Batı düşüncesinin idrak sefaletini gösteren bir hareket ve düşüncenin zevalinin imzası, Mevcut sembolik ve değerler sermayenizi muhafaza etmeden,insan bir kümes dahi inşa edemez. İslâm âlimleri mevcudu muhafaza ederek, hep tahlil, tenkit, tadil, ıslah, murakabe ve terkip gibi diriltici mefhumlarla ilmi daha da yüksek irtifaya yukseltirler.</p>
<p>Sayfa 113<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sırtını sürekli varlığına ters dönen, hiç dönmeyen insan. İçteki varlığa ve çevresindeki âyetlere kulak vermeyen, bu ölümlü varlık; kendisini nasıl tanısın? Çölde bütün yönler mücerrete yani metafiziğe çıkar. Yalnızlık ancak mutlak hakikati bulunca son bulur. Düşünmeyen, tetkik etmeyen ve dahi sonsuzun karşısına çıkmayan her insan kayıp demektir. Yokluk ve varlık ormanında kendisini bizzat bilmeceleştiren budala cüce&#8230;</p>
<p>İnsan hep uçların adamı. Araftaki yani itidalli insan sonsuza nasıl kanat çırpacağını bilir. Cenneti; yani kendini fethin nasıl olacağını, aşacağını artık bilen insandır. Ölümlü ve sonluda sonsuzu arayışı onun en sevimli tarafıdır. Sadece düşünce odasındaki yalnızlık dehânın yol arkadaşı. Gölgesiz ışık onun aziz dostu. Toplumda gayesiz yalnızlık çoğu zaman garip hastalıklara çağrıdır. Bütün davetsiz misafirler dolar iç âlemine&#8230; Yalnızlık bir gaye için yaratıcılık demektir.</p>
<p>Boş, gayesiz ve ufuksuz yalnızlık; cinnetin cümle kapısıdır.</p>
<p>Sayfa 239<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Koselleck için 19. asır bir kriz asrıdır. Herkes kriz kelimesine ayrı bir mana yüklemeye çalışmış. Mesela Schlegel 1820 yılında şu cümleyi sarf eder: “Büyük krizlerden, en derin Alman felsefesine asrın alâmeti, imzası” der. (Signatur der Zeitalter) Schiller de şu meşhur olan sözünde: Dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir, diyor. İnsanlığın irtifa tarihi hakikatte tenkidin yani düşüncelerin kristal bir çizgiye kalp edilişinin ilk tezahürü ve irfanın ilk asli basamağıdır.</p>
<p>İnsan Batı düşüncesindeki sefaleti ve idrakinin zavallığını bu kriz mefhumu üzerinden pekâlâ okuyabilir. Bu mefhum aynı zamanda Batı düşünürlerinin şuuraltlarına bakmamıza, anlamamıza da vesile oluyor. Şuur mağarasının bilmediğimiz dehlizlerine yolculuk ettiğimizde, onların şuuraltlarındaki hamlık, narsistlik ve barbarlıklarını da görmemize vesile olur. Bunu hemen hemen bütün Batılı filozof, tarih felsefecisi ve ebebiyat yazarlarında bütün çıplaklığıyla görürüz.</p>
<p>Sayfa 85<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ve İnsan Zweig&#8217;in Avrupa&#8217;yı terk ederken günlüğüne düştüğü şu sözü unutur mu:</p>
<p>Her şey bitti. Avrupa öldürüldü; dünyamız tahrip edildi. Ancak şimdi bizler gerçekten vatansız kaldık.</p>
<p>Avrupa bir sfenksler ormanı. Üzerinde biteviye kötü ruhların dolaştığı ve tahrip, yıkımlar ve iyileştirilemeyecek hastalıkları yayan ve eken sfenksler ormanıdır. Onun için şair Heinrich Heine: “Hakikatler ortaya çıktığında, sfenksler çukura yuvarlanır?” der. Zavallı K. Marks ise; geç farkına vardı bu canavarın. Ve ne garib bir ironi ki; insanlığa kolay kolay öldüremeyeceği bir sfenksi armağan eder: Kapitalizmi. Onun görüşü yıkıldı, ama dikkat çektiği Kapitalizm bir dindir. Avrupada benim için üç nevi insan tipi var:Dişi barbar, düşünen ve kuvvet&#8230; İktidar kimde ise, oraya yalpalanan şuursuz yığınlar sürüsü. Tamamen tıpkı bir çöldeki kumun, rüzgârın esen yönüne doğru şekil alışı gibi.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanı bütünüyle kucaklamayana insan düşünür diyemez. Onların düşünceleri nefsinin sefaletini gösteren birer istimnadır. İnsanlık için fetihten fethe koşan, düşüncenin hür parkını inşa edenler sadece düşünür, mütefekkir sıfatına layıktırlar, Gerisi mevaşiler sürüsüdür!</p>
<p>Sayfa 146<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhumlar&#8230;<br />
Zekânın ve idrakin hem doruk noktası, hem de o asrın düşün. Lisandeki ihtişam ve sefaletini de gösterir mefhumlar. Sırları dökülmemiş ayna gibidir mefhumlar. Fikri ve sosyal tarihimizin hem zaman (senkronik), hem de lisan ilminin mukayeseli tarihi (diyakronik) açısından. Bu zıtlıklar cemiyette; doğruları, inişleri, çıkışları, aldatmaları, dorukları ve derin çözülüşleri, dağılışları, karanlık ve aydınlıkları gösteren birer ayna sayfalar, canlı ve düşündürücü müşahit mefhumlardır. Ve üstelik meselelerin canlı, çok boyutlu, renkli tablolarıdır bunlar.</p>
<p>Sayfa 94<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Anne olarak bir şefkat pınarı ve deryasını barındırır bağrında, dudaklarında ve parmaklarında hep. Bir meltem yumuşaklığı ve esrar fâşeden, gösteren anne parmakları, bu cennet kokulu, muştulayan nurani elleri. Avuçlarında biteviye dua örgüsünün büyüsünü bulundurur. Huzur saçar elleri ve dua yüklü gönlü annenin. Hiçbir el anne gibi aziz, âli, diriltici ve huzur şualarını ışın ötesi yayamaz.</p>
<p>Ya sevgilinin parmakları&#8230; Dokununca erkeğine, hem yıldırım, hem muştu hem de güç pompalayan, üstelik huzur verir ve seviyorsa bir kadının parmakları. Aksi, tersi Dante&#8217;nin cehennemi Lakin o zarif, narin, gül yaprağı yumuşaklığı parmaklara Allah huzur bahşetmiş gibi; bütün inanan ve seven kadınlara. Esas devrim ve meta ufuk huzuru sadece kadınların ve ermişlerin parmaklarında gizlidir.</p>
<p>Sayfa 186<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tahlil, tenkit ve terkip; düşüncenin taşını yerli yerine koymaktır. İnsan düşüncenin taşını ancak tenkit cehdi ile asli yerine koyar. Tenkit bir nevi düşüncenin berraklaşması, aydınlanması çabasıdır. Günün ilk ışıkları önce gölge ve karanlığı kovar. Tenkit de günün ilk ışıkları gibidir. Manayı anlamak ve yanlış olanları gün ışığının mikyasına vurmak da bir nevi tenkittir. Hiçbir ciddi düşünür, dokuduğu veya ördüğü düşünce kumaşında asla bir kopukluk, eğrilik ve renk abraşlığını, bozuluşunu istemez! Düşüncede abraşlıktan kurtulmak cehdi de bir nevi tenkittir. Tenkitsiz düşünce inşa edilemez. Düşünüyorum dahi diyemez insan!</p>
<p>Sayfa 89<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Batı&#8217;nın her mefhumu bir kaçışın soluğu ve ifadesidir. Ya paroladır ya da çoğu zaman haşivdir. Mesela Anatole France&#8217;nin nefis bir şekilde Batılı mefhumların kaypaklığına dikkat çeken şu ifadesi gibi: “İnsanların Sivilizasyon -Medeniyetdiye adlandırdıkları, onların içinde yaşadıkları şimdiki zamanın âdet ve alışkanlıklarıdır. Onların “Barbar” olarak nitelendirdikleri ise, geçmiş zaman alışkanlıklarıdır.”</p>
<p>Aynı şekilde sadece bir parola, bir slogan olan “modernizm” mefhumu için de geçerlidir. En önemlileri diğer bir deyişle posa ve artık olmayan, haşivsiz mefhumlar ise, mimarideki yani taşlardaki tezyinat, diğer bir deyişle süsden başka bir şey değildirler. Ne ayakları, ne yüzleri, ne de canları yani ruhları ve kanatları vardır bu mefhumların&#8230; Asırlarca hem kendilerini hem de kendi eksenlerine giren milletleri aldatmışlar!</p>
<p>Sayfa 95<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kapıyı açık bırakırsanız, hırsıza davetiye çıkarırsınız. Hafızanızın atlasını tanımazsanız; rüştünüzü kaybeder ve şarlatanlarıp ebedi oyuncağı olursunuz. Mesela Batılılara göre Mefhumlar Tarihi tabirini ilk kez Hegel kullanmış. Doğru ama eksik bir hükümdür bu. Yani sadece Avrupa düşüncesi için geçerli bir ifadedir. Hakikatte; Mefhum, Mefhumlar Tarihi ve Anlamın Tarihini, Vahyin Nur çocukları ilk önce anlatmışlar ve bu mevzuda dev eserler inşa etmişlerdir! Ama bizler önce onların dilini bilmiyor ve o âli tecessüsün ruhuna ve dahi en önemlisi şuurumuzun lambalarını biteviye başkalarına patlatıyoruz&#8230;</p>
<p>Düşünün Gazzâli&#8217;nin İhya&#8217;sı yüz önemli mefhumdan oluşur. Son mefhumu ilimdir. Eser aynı zamanda hem mefhumlar tarihi hem de felsefi, sosyal ve dini ilimlerin mefhumlarından bahseder ve İslâmi meseleleri hem tecdid ve ihya eder; düşünceyi gölgelerden ayırmaya, ufukları aydınlatmaya çalışır ve İhyası bir ibdâ eserdir! Fârâbi bize “İlimlerin Sayımı” adlı eserinde felsefi mefhumlardan ve ilimlerin kategorilerinden bahseder. Ve onun gerçek bir dil felsefesi şaheseri olan el-Huruf adlı eserini de unutmayalım. Düşünce tarihinde ilk kez mahiyet mefhumundan İbni Sinâ üstadımız bahseder. İbn Rüşd&#8217;ün Faslu&#8217;l makâl&#8217; ve bilhassa Abdülkâhir el-Cürcâni&#8217;nin Esrarı Belâğa5msı gibi hem mefhumlar tarihi hem de anlamın anlamını, semantiğin tarihinin şaheseri olduğunu unutmayalım. Misalleri uzatmanın bir anlamı yok.</p>
<p>Sayfa 132<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Hay hecesi. Hayatın diriliği, canlılığı, bütünlüğünü ve kurtuluşunu ifade eden hece. Sürekli hareketlilik ve canlılık! Şuurun dumura ve cangıla düşmemesini ihtar eden bir hecedir hay. İçinde sonsuz âlemi barındıran çok boyutlu hem bir heceyi, hem de ulvi bir kelimeyi barındırır hay kelimesi. Zaman gibi titiz ve ayna bir hece. Düşüneni tefekkür parkına daha doğrusu mekân, zaman, varlık ve yokluk alanına götüren bir hece içinde hece, kelime içinde mücerret ve müşahhas kelimelerin tedai ormanı.</p>
<p>Hay aynı zamanda bir esma-i hüsnadan yani Allahın en güzel isimlerinden biri. Bütün varlıkların hayat kaynağı, ebedi ve hakiki hayat sâhibi anlamında bir hece içinde kelime. Şair Nesimi asırların taa mâverâ örgülü derinliklerinden şöyle seslenir:</p>
<p>Her kimse ki esridi</p>
<p>Hay-ı ebbed oldu zat-ı haydan.</p>
<p>Sayfa 198<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Arşiv ve hafıza, daha doğrusu arşiv aynı zamanda hafızanın mekânıdır. Kelimelerin birçok anlamları vardır düşünen insanlar için: Lügat manası, kelime, sembolik, metafor, görevi, rolleri ve tedai yani sınır açıcı manaları vardır. Ve bunların anlamları değişik ölçü ve dimensiyondadır. Fransız tarihçi Pierre Nora ise “Hafızanın Mekânı” için sadece üç anlamı vardır kelimelerin: “Maddi, sembolik ve fonksiyonel.” Tarihçi mesela arşivi bir nevi sırf ifşa, izhar eden bir maddi mekân olarak görür.</p>
<p>Ama eğer arşiv ve deposunun bir “Hafızanın mekânr” olabilmesi için, arşiv kelimesinin çevresinde “Sembollik aura” yani sembolik bir gizli şua ile çevrelenmesi, onu hafızanın mekânı yapar. Sırf maddi manasıyla “Hafızanın Mekânı” olmaz diyor tarihçi. Arşiv; bütün düşünce, tarihi akdlerin, anlaşma ve asırların ruhunu içinde barındıran sözlerin manzumesidir. Arşivlerimizin yok olması, aynı zamanda mekânın içindeki zamanın da yok olması demektir. Zira zaman her dem mekânın içinde ve dışında da olsa yine görülmez mekânın içinde yaşar; bütün mana, anlam ve nüans buudlarıyla.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cumhuriyet sadece bir tek akıl istiyordu. O da yatağı, kökleri, örgüsü ve ana şalterleri yani tenkidi, tahlil ve terkibi olmayan bir akıl istiyordu Cumhuriyet Türkiyesi. Fransız yazarı Bruno Latour&#8217;un Avrupa için söylediği gibi: “Biz modern olmadık” İbn Halduna göre cemiyette medeni münasebetler, toplum arasında irfana, irtifaya, âli düşünce ve dahi ulvi gönüle dayanan bir dayanışma ağıyla mümkündür. Bu ruh, bu sevgi, saygı ve irfan yoksa, o cemiyet medeni değildir. Bu irtifa yoksa o cemiyet ve milletler medine, medeniyet parkında asla olamazlar ve medeniyette hiç tekevvün etmez görüşündedir.</p>
<p>Sayfa 107<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Medeniyetlerin estetiklerinin ayrı bir ruhu, zekâsı ve üslübu olur. Diğer bir deyişle onu oluşturan dev sütunların can ve ihya damarları ve pınarları ayrı olur. Medeniyetlerin estetikleri, metafizikleri ve üslüpları onların âli, zarif ve kristalleşmiş dâhiliklerinin ifadesidir. Bizi diğer bütün medeniyetlerden ayıran ve eşsiz olduğumuzu ifadeye yarayan sembol bir ifade, bu da mimarimizdeki Mukarnas mefhumudur. Sadece İslâm Vahiy Medeniyeti&#8217;ne has bir sanattır bu. Lügatler bize bu mefhumu şöyle izah ediyorlar: Kemer, kubbe, eyvan ve mukarnas.</p>
<p>Mimari estetiğimizi belirgin bir şekilde gösteren sanatlarımız. Mukarnas; taç mukarnas, eyvan mukarnas ile mana ve anlam dimensiyonlarını ifade eden bu nev-i şahsına münhasır sanatımız.</p>
<p>Sayfa 177<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eger büyük düşünürlerin bendleri bir bir yaran, yakan, yıkan tıpkı suyun birden bire dalgalanıp çağlayarak, şahlanarak kanatlanıp, şiddetlice hızlanıp, tırmanır gibi aniden şiddetlice patlaması misali ve dahi bu şiddetli inişli, çıkışlı tazyik dalgaların her şeyi önüne katması misali ve bu şiddetin şiddeti öfkeleri olmasaydı,düşünce en metafizik yani en yakıcı, en kristal -diğer bir ifadeyle- insanların ruhlarını, rüya ufuklarını asla gebe bırakamazdı&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bize göre, Yaratıcı tenkit: Bir mutlak aşk; ışığı bitimsiz soyma cehdinin ve mutlaka erişebilmenin kesif adımını ve dahi mutlak tecessüsünün keskin imzasıdır. Doğrusu dünyanın en zor sanatı ve dahi ilmi bu. Dünya düşünce tarihine esaslıca yön veren iki şey vardır: Yaratıcı düşünce ve Yaratıcı Tenkit! İkisi de düşünce kumaşının hem atkısı hem de çözgüsü, yani kristal çizgileri gibidirler.</p>
<p>Her mefhum, o medeniyetin ruh dimensiyonlarını ve ruhunun mana renklerini gösterir. Garip bir mananın gökkuşağını. Aslında bütün mefhumlar için de bu geçerlidir. O mefhumlarda zihniyetleri, yani insana bakan zaviye ve ruhlarının kökleri ve bu köklerde; ufuklarının ufukları durur hep.</p>
<p>Sayfa 82<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanoğlu gerçekten kendisine hayat nedir diye ciddi olarak bu soruyu yöneltmiş mi? Yani hecelemiş mi bu kelimeyi. Kelimenin içindeki hecelerin süret ve siretlerine eğilmiş mi? Hayat: H, ha, hay, hayâ ve kemali hayat. İnsan bu âlemde kılavuzsuz ise, o sadece bir “Ha” hecesi gibidir. Tükenmeye yani yok olmaya mahküm bir ateşin içindeki mum gibidir. Doğarken ebeveynleri onu tıpkı H harfi şeklinde olduğu gibi korur ve köklerine bağlamaya çalışırlar. Bize babasını anlatan şair Mehmed Âkif şu mısralarıyla H&#8217;yi yani ebeveynleri ne güzel anlatıyor Üstadımız:</p>
<p>İlmi az, görgüsü çok, fitratı yüksek bir İmam Tanırım ben, ki hayâtında tanıtmıştı babam “Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Kösem</p>
<p>H; hem kökler hem de dallardır insan hayatının ilk safhalarında. Onsuz ne gök kubbe ve ne de gök kubbemiz olmaz!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/">Ekrem Tahir – Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tehâfüt Tartışmaları Bir Gelenek Sayılabilir mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tehafut-tartismalari-bir-gelenek-sayilabilir-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tehafut-tartismalari-bir-gelenek-sayilabilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2017 18:37:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Türker]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Filozoflar ve Kelamcılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kelâm-felsefe ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Mekâsıdü’l-Felâsife]]></category>
		<category><![CDATA[Tehâfüt]]></category>
		<category><![CDATA[Tehâfüt tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Tehâfüt Tartışmaları Bir Gelenek Sayılabilir mi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14644</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Ömer Türker İslâm düşüncesi tarihinde Gazzâlî öncesi dönem (mütekaddimûn) ile Gazzâlî sonrası dönem (müteahhirûn) arasında çeşitli açılardan esaslı farklılıklar vardır. Kelâm-felsefe ilişkileri bakımından iki dönem arasındaki fark, mütekaddimûn döneminde kelâmcıların ana hasımlarının İslâm dışı dinî zümreler ile Müslüman fırkalar olmasıdır. Kelâmcılar kendi inanç ve teorilerini asıl itibariyle bu Müslüman veya gayr-ı müslim inanç fırkalarına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tehafut-tartismalari-bir-gelenek-sayilabilir-mi/">Tehâfüt Tartışmaları Bir Gelenek Sayılabilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/tehafut-tartismalari-bir-gelenek-sayilabilir-mi/medeniyetler-konusmasina-katilan-doc-dr-omer-turker-ibni-sinayi/" rel="attachment wp-att-14645"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14645" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/medeniyetler-konusmasina-katilan-doc-dr-omer-turker-ibni-sinayi.jpg" alt="" width="373" height="311" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/medeniyetler-konusmasina-katilan-doc-dr-omer-turker-ibni-sinayi.jpg 670w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/medeniyetler-konusmasina-katilan-doc-dr-omer-turker-ibni-sinayi-600x500.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/medeniyetler-konusmasina-katilan-doc-dr-omer-turker-ibni-sinayi-300x250.jpg 300w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></a><br />
<em>Ömer Türker</em></p>
<p>İslâm düşüncesi tarihinde Gazzâlî öncesi dönem (mütekaddimûn) ile Gazzâlî sonrası dönem (müteahhirûn) arasında çeşitli açılardan esaslı farklılıklar vardır. Kelâm-felsefe ilişkileri bakımından iki dönem arasındaki fark, mütekaddimûn döneminde kelâmcıların ana hasımlarının İslâm dışı dinî zümreler ile Müslüman fırkalar olmasıdır. Kelâmcılar kendi inanç ve teorilerini asıl itibariyle bu Müslüman veya gayr-ı müslim inanç fırkalarına karşı savunmuşlardır. Bu dönemde kelâmcıların yaptıkları tartışmalar yani cedeller, iki grupta değerlendirilebilir. Birincisi, İslâm dışı fırkalara karşı yapılan tartışmalardır. İkincisi ise İslâm’a mensup olmakla birlikte fırka-i dâlle kabul edilen gruplara karşı yapılan tartışmalardır. Bu iki cedel ve tartışma türü arasında esaslı bir fark vardır: İslâm dışı fırkalarla yapılan cedeller, kelâm mezhepleri için genellikle yaratıcı olmaktan uzak, fikir alışverişine kapalı tartışmalardır.</p>
<p>Bu nedenle her ne kadar çeşitli fırkalar birbirlerini İslâm dışı fırkalardan fikir almakla suçlasalar da hangi mezhepten olursa olsun kelâmcılar kendilerini ve hasım kelâmcıları daima gayr-i müslim cereyanlardan ayırt etmişler ve onların görüşlerini kendi teorilerinin bir parçası hâline getirme çabasına girmemişlerdir. Müslüman fırkalara karşı yapılan tartışmalar ise tam tersine fikir intikaline ve yeni yorumlara açık, yaratıcı tartışmalardır. Bu dönemde özellikle Mutezile ve Ehl-i sünnet fırkalarının kendi içindeki tartışmalar yaratıcı olmuştur. Zira hasım mezhepler zaman içinde karşı görüşleri kendi mezheplerinin bir parçası hâline getirme imkânına sahip olmuşlardır. Mutezile’nin şer‘î isimlerle ilgili görüşlerinin, yine Mutezile’den Ebû Hâşim el- Cübbâî’nin ahvâl teorisinin zamanla Eşarî kelâmcıları tarafından benimsenerek Eşarîliğin genel ilkeleri doğrultusunda yeniden yorumlanması cedelin bu tarzının yaratıcılığının dikkate değer örnekleridir.</p>
<p>Gazzâlî öncesinde filozoflar da kelâmcıların genel olarak İslâm dışı fırkalar kapsamında değerlendirdikleri ve onlar yanında çok cüzî bir yer verdikleri grubu oluştururlar. Mesela Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd, Cüveynî’nin orta hacimli eseri el-İrşâd, Bâkıllânî’nin et-Temhîd ve el-İnsâf adlı eserinde filozoflar gayr-ı müslim fırkalar yanında sadece birkaç sayfa mekân işgal edebilmiştir. Hattâ Cüveynî’nin hacimli eseri eş-Şâmil fî Usûli’d-Dîn’in günümüze ulaşan kısımlarında filozoflar bir fırka olarak neredeyse hiç dikkate alınmaz. Bu durum, mütekaddimûn döneminde kelâmcıların genel olarak filozofların görüşlerinden haberdar olmadıkları anlamına gelmemektedir. Aksine bu durum, kelâmcıların filozofların görüşlerinin sebep ve sonuçlarını ayrıntılı bir tahlile tâbi tutmadıklarını ifade eder. Her ne kadar Ebü’l-Hüseyin el- Basrî’nin Aristo’nun mantık eserlerine şerh ve Metafizik’ine reddiye yazdığı söylense1 de bu, kelâmcılar arasında yaygın bir tavır değildir. Filozoflar ilk kez Gazzâlî’yle birlikte kelâmcıların doğrudan hasımları olmuşlardır.</p>
<p>Mekâsıdü’l-Felâsife’de mantıktan metafiziğe değin filozofların görüşlerini kapsamlı olarak ortaya koyan, Tehâfütü’l-Felâsife’de ise filozofları eleştirip tekfir eden Gazzâlî, son dönem eserlerinden İhyâ’da ironik bir şekilde felsefenin mantık ve metafizik kısmının kelâma dahil olduğunu ve filozofların kelâmcılar ile aynı meseleleri inceleyen ama Mutezile gibi sapkın fikirleri bulunan bir zümre olduğunu iddia etmiştir.2 Her ne kadar Gazzâlî yazdığı kelâm eserlerine filozofların görüşlerini taşıyarak bu görüşünü uygulamaya aktarmamışsa da bu uygulamanın yolunu açmıştır. Böylece Gazzâlî felsefe- kelâm ilişkisinde çok önemli iki şeyi gerçekleştirmiştir. Birincisi, filozofları kelâmcıların doğrudan ve birincil hasımları hâline getirmektir. İkincisi ise mantık ve metafiziği – buna teorik fizik de dâhildir – kelâm ilminin bir parçası hâline getirmektir.</p>
<p>Özellikle bu ikincisi, Gazzâlî’nin Tehâfüt’teki tekfir tavrını önemli ölçüde yumuşatması hattâ terk etmesi anlamına gelir. Gazzâlî’den sonraki dönemde felsefe-kelâm ilişkilerinin seyri de tam olarak onun İhyâ’da dile getirdiği görüşün muhtemelen onun beklentilerinin de ötesine geçerek bir tatbiki olarak devam etmiştir. Bu seyri yönlendiren ise Fahreddîn er-Râzî olmuştur. Fahreddîn er-Râzî, Gazzâlî’nin İhyâ’daki tavrını izleyerek filozof ve kelâmcıları ortak meseleleri farklı duyarlılıklar ve teorilerle inceleyen iki ayrı zümre olarak değerlendirmiştir. Kelâm-felsefe ilişkisini konu, mesele ve yöntem birliği bakımından tesis etmesi nedeniyle Fahreddîn er-Râzî’nin İslâm düşüncesinin genel sürecine derin bir tesiri vardır ve bu tesir dikkate alınmadan kelâm ve felsefenin müteahhirûn dönemindeki tarihini anlamak mümkün değildir.</p>
<p>Râzî, önceki kelâm eserlerindeki bilgi, yöntem, cevherler ve arazlar, ilâhiyyât, nübüvvet, mead, şer‘î isimler ve imamet şeklindeki konu sıralamasını koruyarak bu başlıkların altını yeniden düzenlemiştir. O, el-Muhassal ve el- Mebâhisü’l-Meşrikiyye adlı eserlerinde yaptığı bu düzenlemede kelâm ekollerinin farklı zümrelerinin yanı sıra filozofların görüşlerine de yer vermiştir. Fakat filozofların görüşleri şer‘î isimler ve imamet gibi önemli ölçüde kelâm ilmine özgü tartışmaların dışında bütün başlıklarda ve bütün delilleriyle birlikte ele alınmıştır. Böylece kelâm tarihinde ilk kez, Mutezile ve muhalif kelâm fırkalarının görüşlerinden daha kapsamlı bir şekilde filozofların görüşleri kelâm eserlerine girmiştir.</p>
<p>Filozoflar arasında da farklı akımlar bulunmasına rağmen Râzî, filozofların ittifak ettiği noktalar ile herhangi bir zümre veya filozofun diğerlerinden ayrıldığı noktaları belirginleştirmiştir. Hattâ İbn Sînâ’nın eserlerinde dağınık olarak ifade edilen pek çok meseleyi el-Muhassal ve el- Mebâhisü’l-Meşrikiyye’de sistematik hâle getirmiştir. Böylece filozoflar, görüşleri belirgin bir zümre olarak kelâm kitaplarında yerini almıştır. Bu düzenleme, sonraki kelâmın tertibini tamamıyla belirlemiştir. Böylece Râzî, kelâm ile felsefenin meselelerini aynı eserde bütün ayrıntılarıyla tartışarak yeni bir eser sistematiği ortaya koymuştur. Bu anlayışın zirvesini hiç kuşkusuz, onun el- Metâlibü’l-Âliye adlı eseri oluşturur. Diğer yandan Râzî, İbn Sînâ’nın Uyûnü’l- Hikme ve İşârât’ına yazdığı şerhle sonraki dönemin felsefe çalışmalarını derinden etkilemiştir. Zira Râzî, İbn Sînâ’nın eserlerinde ifadesini bulan felsefî düşüncenin hem kendi içindeki çelişkileri ortaya koymuş hem de kelâmcıların görüşlerini felsefî literatüre taşıyarak bir kelâmcı duyarlılığıyla felsefe eleştirisi yapmıştır. Bu bağlamda İslâm düşüncesi tarihinde kaleme alınmış en yetkin felsefe eleştirisi hiç kuşkusuz Râzî’nin Şerhu’l-İşârât’ıdır.</p>
<p>Râzî’nin kelâm ve felsefeye ilişkin eserleri, kelâm ve felsefe ekollerine mensup düşünürlerin yaklaşımını etkilemiştir. Bu durum ise Eşarî kelâmcıların birincil rakiplerinin değişmesine yol açmıştır. Zira Cüveynî dönemine kadar Eşarî kelâmcıların öncelikli hasımları, yerel dinler ve diğer kelâm mezhepleri iken Gazzâlî ile birlikte bunların yerini İbn Sînâ’nın kitaplarında ifadesini bulan Meşşâî felsefe almıştır. Böylece Eşarî kelâmı yeni bir diyalojik sürece girmiştir. Bu süreçte mantığın kabulüyle birlikte, kelâmcılar İbn Sînâcı mahiyet kavramını kelâma mal ederek yaratmayı açıklamanın vazgeçilmez unsuru hâline getirmişlerdir. Mahiyet kavramı, Gazzâlî sonrası kelâmcılara bir yandan Tanrı- âlem arasındaki ilişkiyi, hâdis-kadîm karşıtlığının yanı sıra, zorunlu-mümkin karşıtlığıyla açıklama imkânı verirken diğer yandan Meşşâî felsefeden aktarılan tanım teorisi ve tümeller düşüncesinin kelâm ilmiyle uyumlu hâle getirilmesini temin etmiştir.</p>
<p>Bu durumun en önemli yöntemsel sonucu, anlamlarda illiyetin reddiyle yöntem teorisinde ortaya çıkan boşluğun mahiyet kavramı aracılığıyla doldurulması ve böylece mantık ile kelâm arasındaki irtibatın kurulmasıdır. Bu nedenle İbn Sînâ metafiziğinde varlık, mahiyet, imkân ve zorunluluk kavramlarının ilişkili olduğu bütün meseleler kelâma taşınmış ve önceki kelâmcıların görüşleri bu kavramlarla yeniden ifade edilmiştir.3 Felsefeyle ilişki sürecinin en önemli sonucu kelâmın bilimsel kimliğinin belirginleşmesidir. Zira Fahreddîn er-Râzî, Cüveynî ve Gazzâlî’nin kelâm ilminin yöntem ve meseleleriyle ilgili eleştirilerini tam olarak kelâma tatbik etmiş ve kelâmın bütün alt başlıklarında Meşşâî filozofların görüşlerini tartışarak kelâm ilmini Meşşâî metafiziğin mukabilinde – kelâmın felsefîleşme görüntüsünün aksine – tümel bir dinî disiplin olarak vazetmiştir.</p>
<p>Râzî’nin İbn Sînâ’dan hareketle felsefenin ve Cüveynî ile Gazzâlî’den hareketle kelâmın yöntemine yönelttiği eleştirilerle de bütünleşen ve kelâmın mantık ve metafiziği gerçek anlamda kendisinin bir parçası hâline getirmesiyle sonuçlanan bu sürecin bir başka önemli sonucu, mütekaddimûn dönemindeki zümre ayrışmalarının bozulmasıdır. Râzî’den sonra ne filozoflar kelâma ne de kelâmcılar felsefeye bigâne kalabilmiştir. Hattâ Âmidî, Îcî, Teftâzânî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi kelâmcılar, birer İbn Sînâ şarihi hâline gelmişlerdir. Aynı şekilde Esîruddîn el-Ebherî, Kâtibî el-Kazvînî, Nasîruddîn et-Tûsî ve Kutbeddîn er-Râzî gibi filozoflar da aynı zamanda birer kelâmcı olarak temayüz etmişlerdir.</p>
<p>Böylece Gazzâlî’nin Tehâfüt’ünde gördüğümüz, mütekaddimûn dönemi çizgisindeki yıkıcı cedel tarzı müteahhirûn dönemi kelâm ve felsefe eserlerinde yerini üretken cedel anlayışına bırakmıştır ve kelâm-felsefe diyaloğunun niteliği değişmiştir. Bundan böyle bir düşünürün kelâmcı mı yoksa filozof mu olduğunu anlamak için hangi ilim halkasında yetiştiği, kimlerden ders aldığı, hangi alanda eserler kaleme aldığı gibi mütekaddimûn döneminin belli başlı kriterleri yeterli olmayacaktır. Zira nazarî ilimler aynı ilim geleneklerinde tedris edilmeye ve hoca-talebe silsileleri aynı isimlerde buluşmaya başladığı gibi felsefe ve kelâm eserlerinde meseleler, aynı literatürde tartışılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Farklı ekolleriyle kelâm ve felsefenin meselelerinin aynı literatürde tartışılması, formel kurallar bakımından cedelin işleyişinde herhangi bir değişiklik olmamakla birlikte bir meselenin kabulü veya reddi noktasında cedeli önemsiz hâle getirmiş ve “tahkîk” kavramının öne çıkmasına sebep olmuştur. Tahkîk, bir düşünceye ulaşılan yöntemi takip ederek o düşüncenin doğruluk veya yanlışlığını delilleriyle birlikte ortaya koymak demektir. Râzî sonrası kelâmcı ve filozoflar, kendilerini kelâm ve metafiziğin meselelerini tahkîk eden düşünürler olarak görürler ve herhangi bir düşünür veya eserin önemini tahkîk işlemindeki başarısına göre belirlerler. Bu nedenle de Gazzâlî’nin Tehâfüt’ü ile İbn Rüşd’ün Tehâfütü’t-Tehâfüt’ünde görüldüğü şekliyle bir cedel, zeminini yitirmiştir.</p>
<p>İşte Fatih döneminde canlandırılmaya çalışılan “Tehâfüt tartışmaları” aslında İslâm’daki nazarî geleneklerin Râzî sonrasında değişen yönünü gözden kaçırmaktan kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi Fatih, metafizik, kelâm ve tasavvuf tarihiyle ilgili iki önemli projeyi hayata geçirmiştir. Bunlardan birisi, Molla Abdurrahman Câmî’ye yazdırdığı ve mütekaddimûn dönemi mütekellim, filozof ve sûfîlerinin varlık düşüncesini inceleyen ed-Dürretü’l-Fâhira kitabıdır. İkincisi ise Hocazâde ve Alâeddîn et-Tûsî’ye yazdırdığı Tehâfüt’lerdir. Aslında her ikisi de incelikle düşünülmüş projelerdir. Birinci proje, gerçekte kelâm ve felsefeyi ortak bir zeminde bir araya getiren Fahreddîn er-Râzî’yi tasavvufî birikimi de ekleyip geliştirerek yeniden üretmeyi amaçlamaktadır. Zira Râzî sonrasında bu zemini, İbnü’l-Arabî ve Sadreddîn el-Konevî tarafından tümel bir disipline dönüştürülen tasavvufu da içerecek şekilde genişleten bir düşünür yetişmemiştir. Öyle anlaşılıyor ki Fatih, metafizik geleneklerin tamamını ortak bir zeminde buluşturmayı amaçlamıştır.</p>
<p>Fakat ne yazık ki, bu proje Molla Câmî’nin ed-Dürretü’l-Fâhira’sının kelâm ve felsefe meselelerinde Râzî’nin Muhassal ve Mebâhis gibi kitaplarına kıyasla son derece yetersiz ve tasavvuf meselelerinde ise tamamıyla Konevî’ye bağımlı oluşu nedeniyle başarısız olmuştur. İkinci proje ise İhyâ öncesi Gazzâlî’yi yeniden üretmeyi amaçlamaktadır. İlkindeki eserlerin aksine bu proje kapsamında Hocazâde ve Tûsî’nin kaleme aldığı eserler, teorik olarak güçlü eserlerdir. Fakat bu proje, Râzî sonrası kelâm ve felsefe geleneklerinin seyrini gözden kaçırdığından uzun soluklu ve verimli tartışma geleneğine dönüşememiştir. Gerek proje kapsamında kitap yazan Hocazâde ve Tûsî gerekse Kemalpaşazâde gibi daha sonra bu eserlere şerh ve haşiye yazanların tamamı da gerçekte kelâmcıdır. Hattâ bu yazarların herhangi birinin İbn Rüşd’ün Tehâfütü’t-Tehâfüt’ünden haberdar olduğuna dair elimizde herhangi bir veri yoktur. Dolayısıyla Gazzâlî ile İbn Rüşd arasındaki mevhum diyaloğun bile Doğu İslâm dünyasında bir karşılığı bulunmamaktadır. Hocazâde, Tûsî ve sonraki yazarların tamamı, gerçekte Râzî sonrası oluşan düşünce geleneklerinde yetişmişlerdir ve bunların yazdığı eserlerdeki tartışma tarzı, söz gelişi Şerhu’l-Mevâkıf veya Şerhu’l- Mekâsıd’dan farklı değildir. Bu nedenle bu eserlerdeki tartışma tarzı, Gazzâlî ve İbn Rüşd arasındaki mevhum diyaloğu canlı bir tartışmaya dönüştürmeye elverişli değildir. Buna ne tartışmanın tarafları ne de biçimi elverişlidir.</p>
<p>Tehâfüt tartışmalarını felsefe-kelâm çatışması bağlamında değerlendiren ve Gazzâlî-İbn Rüşd karşıtlığının diğer yazarlarda da devam ettiğini varsayan çağdaş çalışmalar, bu literatürde Tanrı’nın varlığı, sıfatları, âlemle ilişkisi ve nedensellik gibi metafizik ve teorik fiziğin birtakım temel sorunları hakkındaki çözümleri aynı zamanda felsefe-kelâm çatışmasının tarafları olarak görürler. Bu nedenle de Tehâfüt literatürü kelâm ve felsefe geleneklerine mensup düşünürlerin katılımıyla belli başlı sorunlar ekseninde oluşan bir tartışma geleneği olarak kabul edilir. Hâlbuki İbn Rüşd hariç Tehâfüt tartışmasına katılan düşünürlerin tamamı kelâm geleneğine mensuptur ve Tehâfüt’lerinde kelâmî düşüncenin tanımlayıcı ilkesi olan “kâdir-i muhtâr Tanrı anlayışı”ndan ödün vermezler.</p>
<p><strong>Sonuç olarak</strong> Fatih döneminde başlayan ve çeşitli yazarların katkılarıyla zenginleşen Tehâfüt tartışmaları, kendi içinde sürekliliği olan bir literatür anlamında gelenek sayılabilirse de tarafları belirgin, tartışma anlayışı taraflarına göre şekillenmiş bir düşünce geleneğine dönüşmemiştir. Bu literatür, gerçekte Gazzâlî’nin Tehâfüt’ünün Râzî’nin Şerhu’l-İşârât’ına veya el-Mebâhisü’l- Meşrikiyye’sine dönüştürülmesi faaliyetidir. Bu bağlamda başarılı olduğu ölçüde de ilgiyi hak etmektedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tehafut-tartismalari-bir-gelenek-sayilabilir-mi/">Tehâfüt Tartışmaları Bir Gelenek Sayılabilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tehafut-tartismalari-bir-gelenek-sayilabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akıl-Nakil İlişkisi:el-Gazzâlî ve İmam Maturidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/akil-nakil-iliskisiel-gazzali-ve-imam-maturidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/akil-nakil-iliskisiel-gazzali-ve-imam-maturidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Feb 2017 11:16:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl - Nakil İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13890</guid>

					<description><![CDATA[<p>  el-Gazzâlî Selçuklu Sultanı Alparslan (ö. 465/1072)’ın saltanatı ele geçirerek Mutezile taraftarı olan vezir Muhammed b. Mansur el-Kunderî (ö. 455/1063) yerine Nizâmu’l-Mülk’ü (ö. 485/1092) tayin etmesi Eş’ariyye’nin daha da canlanmasına ve süratle yayılmasına yol açmıştır. Nizâmu’l-Mülk kuvvetli bir Eş’arî taraftarı olduğu gibi, ilme ve ilim adamlarına da büyük değer veren bir kişiydi. Cüveynî (ö. 478/1085) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akil-nakil-iliskisiel-gazzali-ve-imam-maturidi/">Akıl-Nakil İlişkisi:el-Gazzâlî ve İmam Maturidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/akil-nakil-iliskisiel-gazzali-ve-imam-maturidi/gorselimg_1506180197-2/" rel="attachment wp-att-14011"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14011" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/gorselimg_1506180197.jpeg" alt="" width="397" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/gorselimg_1506180197.jpeg 760w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/gorselimg_1506180197-600x338.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/gorselimg_1506180197-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 397px) 100vw, 397px" /></a> </em></p>
<p><em>el-Gazzâlî</em></p>
<div class="Detay">
<p>Selçuklu Sultanı Alparslan (ö. 465/1072)’ın saltanatı ele geçirerek Mutezile taraftarı olan vezir Muhammed b. Mansur el-Kunderî (ö. 455/1063) yerine Nizâmu’l-Mülk’ü (ö. 485/1092) tayin etmesi Eş’ariyye’nin daha da canlanmasına ve süratle yayılmasına yol açmıştır. Nizâmu’l-Mülk kuvvetli bir Eş’arî taraftarı olduğu gibi, ilme ve ilim adamlarına da büyük değer veren bir kişiydi. Cüveynî (ö. 478/1085) ve Gazzâlî (ö. 505/1111) gibi Eş’arî ekolüne mensup büyük âlimler, onun destek ve yardımlarına mahzar olup Bağdat ve Nişabur’da kurduğu Nizâmiye medreselerinin başına getirilmişlerdir. Böylece Eşarîlik devletin resmî mezhebi haline gelmiştir.</p>
<p>Ebû Hamid Muhammed el-Gazzâlî, 473 tarihinde Nisabur Nizâmiyye’sinde Cüveynî’nin öğrencisi oldu. Burada mantık, kelam ve felsefe okudu. 484’te vezir tarafından Bağdat Nizamiyye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Çoğu eserlerini bu yıllarda kaleme almıştır. Daha sonra, Nizâmülmülk ve Melikşahın ölümü üzerine, yerini kardeşi Ahmed’e bıraktı; bundan sonra toplumsal ve ahlaki yozlaşma sebebiyle İhyau ’ulumi’d-din’i yazmaya koyuldu. En önemli eserleri şunlardır: el-İktisad fi’l-İ’tikad, Kavâidu’l-Akaid, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, el-Munkız mine’d-Dalal, Faysalu’t-Tefrika, Fedaihu’l-Batınıyye.</p>
<p>Kelam İlmi, Gazzâlî ile muhteva ve metod bakımından bir gelişme kaydetmiştir. Mantık metodu, Cüveynî ile kelama girdi. Gazzâlî de, hocası gibi, Bakıllanî tarafından kabul edilen ’in’ikâs-ı edile’yi (=Delil geçersiz olursa delillendirilen şey de geçersiz olur) reddederek aynı yolu tuttu. Onun için mantık kurallarında reddedilecek bir husus yoktur. Gazzâlî felsefeyi tetkik ederek felsefî ilimlerin temeli olan mantık ilminin İslamî ilimler için de gerekli olduğu kanaatine varmıştır. Mantık ilmine dair Mi’yaru’l-İlm ve Mihakku’n-Nazar isimli iki eser yazmış ve “mantık bilmeyenin ilmine itibar edilmez” diyerek daha önce dikkate alınmayan bu ilmin vazgeçilmez olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İlk bakışta, zahiren akıl ile nakil arasında bir çelişki görülebilir. Bundan dolayı konu ile meşgul olanlardan bazıları, nazarlarını sadece nakil yönüne; diğer bazıları ise akıl tarafına çevirmişlerdir. Ayrıca akıl ile nakli cem’ ve uzlaştırmak isteyenler de vardır. Bu orta yolu tutanlar şu kısımlara ayrıldılar: Aklı asıl, nakli ona tabi kılanlar ve aksine nakli esas alıp aklı ona tabi kılanlar ve nihayet her ikisini esas alıp iki grup arasında telfik ve uzlaştırmaya çalışanlardır. Bu takdirde bunlar beş fırkaya ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong> Nazarlarını sadece nakle hasredenler. Bunlar bu yolun birinci basamağında kalmış, mesmu’un (naklin) zahirinden ilk anladıklarıyla kani olmuşlar, nakli olduğu gibi tasdik etmişlerdir. Onlara naklin zahirindeki çelişki ileri sürülüp tevile zorlanacak olurlarsa, bu işten kaçınırlar ve şöyle derler: Allah her şeye kadirdir. Onlara mesela, “şeytanın şahsı, aynı zamanda iki ayrı mekânda farklı surette nasıl görülebilir?” dendiği vakit, bu Allah’ın kudretinde olmayacak bir iş değildir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. Bunlar nerede ise şöyle diyeceklerdir: Bir kişinin aynı halde iki mekânda bulunması Allah’ın gücü dâhilindedir.</p>
<p><strong>2.</strong> Bunlar, birinci grubun karşısında, tamamiyle onlardan uzaklaşarak nakle ehemmiyet vermeden nazarlarını yalnız akla çevirmişlerdir. Dinde kendi (akıl)larına uygun olanı duyduklarında onu kabul ederler; akıllarına uygun gelmeyen konuda ise peygamberlerin böyle tasvir ettiğini iddia etmişlerdir; zira onların avam seviyesine inmeleri gerekiyordu…</p>
<p><strong>3</strong>. Bunlar, aklı asıl kabul ederek ondan geniş anlamda söz etmişler; nakle iltifat etmemişlerdir.</p>
<p><strong>4.</strong> Bunlar, nakli asıl kabul ederek mümareselerini ona yoğunlaştırmışlar.</p>
<p><strong>5.</strong> Bunlar, mutavassıt bir fırka olup akıl ve nakil arasındaki konuları cem’eder; bunlardan her birini mühim asıl kabul eder ve nihayet akıl ile naklin çelişmesini de inkâr ederler.</p>
<p>İmdi, aklı yalanlayan, şüphesiz nakli de yalanlamış olur. Çünkü naklin doğruluğu ancak akılla bilinebilir. Şayet akli delilin doğruluğu olmasaydı, nebi ile mütenebbi (hak ile yalancı peygamber) ve doğru ile yalancı kişi arasındaki farkı bilemeyecektik. Akıl, dini nasıl yalanlayabilir; din ancak akılla sabit olabilir.</p>
<p>İşte (akıl ve nakle lâyık oldukları değeri veren) bu son fırka, en sağlam metodu benimsemiş hak ve hakikat ehlidir…</p>
<p>el-Gazzâlî, Ebû Hâmid 1988. Kanunu’t-te’vil (Mecmu’ Resail el- İmam el-Gazzalî), Beyrut, s. 123–126.<br />
Çeviren: Osman Karadeniz</p>
<hr />
<p><strong>Akıl &#8211; Nakil İlişkisi:</strong></p>
<p><em>İmam Maturidi</em></p>
<p>Maturidilik, çok genel anlamda bahsedilecek olursa, Eşariliğe göre aklı biraz daha ön plana alan bir mezheb olarak kabul edilmiştir. Aklın prensiplerinin kullanılması konusunda Mutezile’ye yakındır. Allah’ı bilme, ilahi fiillerde hikmet-sebep arama ve eşyanın tabiatındaki iyi-kötüyü (hüsun-kubuh) tesbit etme gibi meselelerde akıl tam yetkilidir. Mâturîdî, akılla nakli anlama noktasında, aşırılığa kaçmadan orta yolu izler. Ona göre de akıl, kendisine son derece güvenebileceğimiz bir bilgi vasıtasıdır. Kendileriyle eşyanın hakikatlerine ulaşabildiğimiz yollar, ’ıyan (duyular), haber ve nazardır (tefekkür). Duyular ve haberle elde edilen bilgilerin sıhhatini tayinde akla şiddetle ihtiyaç vardır.</p>
<p>Mâturîdî, vahyi anlamada şu metodu izler: Muhkem ayetler, manaları açık ve kolayca anlaşılır ayetlerdir. Müteşahih ayetler ise, anlaşılması zor, bu sebeple de üzerinde ihtilaf edilen ayetlerdir. Burada yapılması gereken, manası açık olanlara kıyasla kapalı olanları anlamaya çalışmaktır. Bunu yaparken de Kur’ân’ın ruhundan ayrılmamak esastır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsanların mezheplere ve dinlere bağlanma hususunda farklı tutumlar sergilediklerini, din benimsemekte ayrılığa düştükleri halde herkesin kendisinin tuttuğu yolun hak, diğerinin ise batıl olduğu noktasında ittifak ettiğini görmekteyiz…</p>
<p>Bütün insanların, üzerinde birleşecekleri dinlerinin ve sığınacakları temellerinin bulunması gerekli olduğuna göre, bilinmelidir ki dinin öğrenilmesinde başvurulacak vasıtalar iki olup biri nakil, diğeri de akıldır. Nakil ve haber, hiçbir topluluğun güvenle uygulamaktan ve başkalarına da tavsiye etmekten müstağni kalamayacağı yöntemlerden biridir. Öyle ki nesnelerin mevcudiyetini ve gerçekliğini benimseyen(ler) bir yana, bütün gruplarıyla sofistler bile diğerleriyle aynı kanaati paylaşmaktadır&#8230;</p>
<p>Dinin öğrenilmesinde başvurulacak akıl vasıtasının izahına gelince, evrenin sadece fena bulmak için vücut bulmuş olması hikmete uygun değildir; aklı yerinde olan herkesin, davranışlarıyla hikmet yolundan ayrılması da ona yakıştırılamayacak bir husustur. Şu halde aklın da bir parçasını oluşturduğu evrenin yaratılmış olma ihtimali söz konusu olamaz. Kanıtlanan bu gerçek, evrenin, fenaya maruz kalmak için değil, süreklilik arzetmek için yaratıldığını gösterir…</p>
<p>Yararlı olan şeylerin, ayrıca hakkın ve güzelliklerin zıtlarından ayrılarak bilinmesini sağlayan vasıtalar hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları meşruiyeti zihninde sübut bulan şeyle kişinin amel etmesi gerekir derken bazıları da şöyle demiştir: İnsan bilginin kaynağını kavramaktan acizdir, o sadece kendisine ilham olunan şeyle amel etmelidir, çünkü bu, evrenin yönetimine sahip bulunan Allah’tan gelmektedir.</p>
<p>Bu iki husus bilgi vasıtası olmaktan uzaktır. Çünkü dinler arasında tezat ve tenakuz noktalarının mevcudiyeti açıktır; hem de her din salikinin kanaatine göre kendisi haklıdır. Doğru bilgi vasıtası olan bir şeyin bu fonksiyonu işlemesi imkânsızdır, çünkü bu durumda (kişi zihninde) yanlışa bizzat doğrunun şeklini giydirmektedir&#8230;</p>
<p>Nesne ve olayların gerçekliklerinin (hakaiku’l-eşya) bilinmesine götüren yollar idrak, haberler ve istidlalden ibarettir.</p>
<p>İdrak duyular yoluyla oluşur. Bu zıddı olan bilgisizliğin bahis konusu olamayacağı bilginin temel vasıtasını teşkil eder…</p>
<p>Haberler iki nevidir, bunların her ikisini de inkâr eden önceki gruba katılmış olur. Çünkü o, bir haberden ibaret bulunan kendi inkârını da benimsememiş olur, yani reddi sırasında kendi inkârını da reddetmiş durumuna düşer.</p>
<p>Akılların tek başına kavrayamadığı iyiliklerle kötülüklerin duyu ve haber yoluyla öğrenilmesi, ancak algılayanların “konuşması” ve diğerlerinin de kulak verip “dinlemesi” ile mümkün olur…</p>
<p>Diğer bir haber de vardır ki ilim gerektirmede ve rahmet peygamberinden gelen bir hak olduğuna şehadet etmekte bu dereceye ulaşamaz. Onunla amel etmek veya hiç dikkate almamak gibi ki alternatif söz konusudur…</p>
<p>Akıl yürütme yoluyla bilgi edinmenin gerekliliği birkaç esasa dayanır. Onlardan biri gerek duyu gerek haber yoluyla bilgi edinirken istidlale olan zaruri ihtiyaçtır…</p>
<p>Belirtmeliyiz ki akıl yürütmeyi inkâr eden kimsenin elinde, onu reddetmek için akıl yürütmekten başka bir kanıt yoktur. Bu da istidlalin gerekliliğinin bir delili olmuştur, demektir ki kendisini bertaraf etmenin yolu yine kendisidir…</p>
<p>el-Mâturîdî, Ebû Mansûr 2002. Kitabu’t-Tevhid Tercümesi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara: İSAM, s. 3–4, 9-14.</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.1</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akil-nakil-iliskisiel-gazzali-ve-imam-maturidi/">Akıl-Nakil İlişkisi:el-Gazzâlî ve İmam Maturidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/akil-nakil-iliskisiel-gazzali-ve-imam-maturidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih, Türk tarihi, Dünya Tarihi ve Biz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarih-turk-tarihi-dunya-tarihi-ve-biz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarih-turk-tarihi-dunya-tarihi-ve-biz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2016 15:55:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Medreselerin Kapanması]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Medeniyeti Deyimi Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'nın İslam Medeniyetine Katkıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Türk tarihi Dünya Tarihi ve Biz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11955</guid>

					<description><![CDATA[<p>………. Öyleyse Osmanlı medeniyeti deyimini nasıl değerlendirmek gerekiyor? Osmanlı medeniyetiyle ilgili sorularımızı aslında, İslâm medeniyetiyle ilgili sorularımız haline getirmemiz gerekiyor. Yani Osmanlı matematiği tabiri, bu açıdan yanlış bir tabirdir. Osmanlı tıbbı, bu açıdan yanlış bir tabirdir. Sadece kronolojik olarak söylüyorsak eğer, doğru; bir sorun yok. Ama bilimin mantığı, dayandığı zihniyet, paradigmatik yönelimleri, ilkeleri itibariyle bu, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarih-turk-tarihi-dunya-tarihi-ve-biz/">Tarih, Türk tarihi, Dünya Tarihi ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tarih-turk-tarihi-dunya-tarihi-ve-biz/ottoman/" rel="attachment wp-att-11956"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-11956" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/Ottoman.jpg" alt="Tarih, Türk tarihi, Dünya Tarihi ve Biz" width="400" height="317" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/Ottoman.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/Ottoman-300x238.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p>……….</p>
<p><strong>Öyleyse Osmanlı medeniyeti deyimini nasıl değerlendirmek gerekiyor?</strong></p>
<p>Osmanlı medeniyetiyle ilgili sorularımızı aslında, İslâm medeniyetiyle ilgili sorularımız haline getirmemiz gerekiyor. Yani Osmanlı matematiği tabiri, bu açıdan yanlış bir tabirdir. Osmanlı tıbbı, bu açıdan yanlış bir tabirdir. Sadece kronolojik olarak söylüyorsak eğer, doğru; bir sorun yok. Ama bilimin mantığı, dayandığı zihniyet, paradigmatik yönelimleri, ilkeleri itibariyle bu, yanlış bir tabirdir. Çünkü bu, insanları yanlış sonuçlara getirebilir. Buna en güzel örnek şu sorudur: Niçin Osmanlı&#8217;lar bir İbn Sinâ yetiştirmedi?</p>
<p>Aslında bu soru, zihin bölünmesini kabul etmiş bir sorudur: Bir İslâm medeniyeti var, bir de Osmanlı medeniyeti. Osmanlı niçin İbn Sinâ yetiştirsin ki! Osmanlı, İslâm medeniyetinin tabii bir devamı olduğundan, İbn Sina yetiştirmesine gerek yok. Çünkü İbn Sina zaten onun&#8230; Bazen sorduğumuz sorular, farkında olmadan, önceden belirlenmiş zihnî tavırları içeriyor. O açıdan Osmanlı matematiğinde, sadece Osmanlı döneminde yazılmış matematik kitaplarını dikkate aldık mı, hayal kırıklığına uğrarız. Ama Osmanlı matematiği dediğimizde, tüm klasik İslâm medeniyetinin matematik birikimini dikkate aldığımızda, Osmanlı matematiği ortaya çıkmış olur. O yüzden, Osmanlı&#8217;ya ilişkin sorulacak sorulara verilecek yanıtlar, şu ilke dikkate alınarak ancak anlamlı olabilir: Osmanlı, İslâm medeniyetinin bir devamıdır.</p>
<p>Diğer bir nokta, Osmanlı&#8217;nın ortaya çıktığı coğrafya son derece önemli bir coğrafyadır. Büyük Selçuklu gibi Osmanlı coğrafyası da klasik İslâm coğrafyası üzerinde şekillenen bir devlet değildir. Nitekim Moğol seçkin hanedanının yanında her ne kadar Türkler varsa da, sonuç olarak onlar da putperesttiler. Putperest bir siyasî hakimiyet olarak Moğollar, İslâm dünyasına giriyor. Ama Moğolların hakim olduğu İslâm dünyasında, bilim üretimi canlılığını koruyor. Niye? Çünkü Moğollar zaten birikimi ve üretimi mevcut olan bir toplumu yönetmeye geliyorlar. Fakat Anadolu Selçukluları ile Osmanlılar, İslâm medeniyeti açısından sıfır olan, daha önce İslâm&#8217;la tanışmamış bir toprak parçasında şekilleniyorlar. Bu çok dikkatten kaçan bir noktadır. Niçin? Çünkü önce oranın toplumunu, toprağını, halkını İslâm&#8217;laştırmak, müesseselerini kurmak gerekiyor. Kısaca yurtlaştırmak gerekiyor. Daha önce söylediğimiz o beşerî ve insanî, medenî zemini inşa ettikten sonra, ancak bir şey yapmak imkânı bulabiliyor. Yani Osmanlı, İslâm açısından sıfır olan topraklarda ortaya çıkan bir yapı olarak, bunun hem menfi hem müspet taraflarını omuzluyor.</p>
<p>* <strong>O halde Osmanlı&#8217;nın İslâm medeniyetine yaptığı katkılar nelerdir?</strong></p>
<p>Bir kişi ya da bir medeniyet, kendi sistematiğini kurduktan sonra, zamanla o sistematiğin içerisinde iş görmeye başlar. Sistematiği dönüştürmek, geliştirmek kolay değildir. Buna paradigma içi yaşam diyoruz; çerçeve içerisinde yaşam. İnsan olarak buna gömülüyüzdür; bu tabii bir şey. Tüm medeniyetler böyledir. Türkler kelimesini kullanmaktan şu anda kaçınıyorum. Çünkü Türklerin klasik İslâm paradigması içerisine dahil olması, çok erken dönemlerde başlıyor ama o zaman yekpare bir Türklük yok. Yani Karahanlılar, Tolunoğulları, Akşitler, Gazneliler, Bağdat&#8217;a gelen ilk Türkler, filân. Bunlarla bizim fazla bir alâkamız yok. Oğuz çizgisi, Büyük Selçuklu, Anadolu ve Osmanlı çizgisi, İslâm medeniyetinin paradigmasına sonradan katılmış bir güçtür. Oğuzların katıldığı İslâm medeniyeti, yaklaşık 400 yaşında bir medeniyettir o zaman. O yüzden Oğuzlar, hem bir yenilik getirmiştir, hem de mevcut kadim ve yerleşmiş paradigmanın kalıplarını kolaylıkla alamadığı için, farklı bir tarz ve tavır belirleyebilmiştir.</p>
<p>Mevcut paradigma içinde yenilik yapmak, o paradigmayı dönüştürmek zor bir olaydır. Bu bilimde de böyledir. Bunun en güzel örneği Einstein&#8217;dir. Heisenberg: &#8220;Einstein&#8217;in en önemli avantajı zamanının fiziğini ve matematiğini çok iyi bilmemesidir&#8221; der. Çünkü mevcut kalıpları çok iyi bilen ve kanıksayan biri, o kalıpları dönüştürmekte zorlanır. Ancak şunu yapabilir: O kalıpları çok iyi tasnif ve terkip edebilir. İbn Sina böyledir. Bir düşünür, filozof, bir bilim adamı ve bir tabip olarak İbn Sina&#8217;nın yaptığı en güzel şey, kendine kadar gelmiş mevcut birikimi çok iyi tasnif ve terkip etmiş olmasıdır. Ama o birikimi çok radikal dönüşüme uğratamamıştır. Uğratamaz da..</p>
<p>Büyük oranda okuma-yazma dahi bilmeyen Oğuz boylarının İslâm medeniyetine dahil olması, İslâm medeniyetine yeni vecheler katmıştır. Buna çok dikkat etmek gerekiyor. Bir bütün olarak İslâm medeniyeti düşünüldüğünde, belki gözden kaçan bir şey bu. Getirdikleri birinci yenilik, operatif-kalkülatif akıldır&#8230; Çünkü Türkler, Helenistik yani Akdeniz havzasının Mısır, Mezopotamya ve Yunan mirasından müteşekkil, Bağdat&#8217;ta sentezlenen, yeni unsurlarla zenginleştirilen paradigmanın eğitimini görmüş insanlar değildirler. Dertli değildirler o sorunlarla; kafaları o sorunlarla mukayyet değildir. Bu hem dezavantajdır, hem avantaj. Dezavantajlığı tasvir etmek için şu söylenebilir: Selçukluların, medreseleri kurması sadece Şiîlerle savaşmak için değildi. Selçukluların medreseleri kurmasının başka bir anlamı daha var: Okuma-yazma bilmeyen Türk gruplarını eğitmek; mensup oldukları yeni medeniyetin bilgisini aktarmak. Medreseler bizim medenîleşmemizi sağlayan en önemli kurumlardır.</p>
<p><strong>* Demek ki medreseler bunun için de kapatıldı?</strong></p>
<p>Yani?</p>
<p><strong>* Medenîliğimizi elimizden almak için.</strong></p>
<p>O ayrı bir konu. Ama hukuk bilincini, varlık bilincini, soru sorma bilincini, hatta bir millet olma bilincini kazanmamızı sağlayan en önemli kurumlar, medreselerdir. Oğuz-Türkmen çizgisinin operatif-kalkülatif bir kafa yapısı vardır. Bunu her açıdan görebiliriz. Oğuz Türklerinin yaptığı matematiğe bakın; operatif-kalkülatif bir matematiktir. Son derece olumlu sonuçları olmuştur bunun. Nedir bu? Ontik içerikli Phytagorasçı-Hermetik matematikten İslâm matematiğini temizlemeye çalışan bu çizgi olmuştur. Bunu astronomide de görebiliriz. Operatiflik, kalkülatifliği de getiriyor. Hesaba dayalı bir kafamız var bizim. &#8216;Hesab&#8217;ı, aklın bir düşünme tarzı olarak alıyorum. Yoksa matematiksel sembollerle işlem yapmak değil. İşlevsel bir akıl var bizde. Geldiğimiz yerdeki mevcut birikimi de alıyoruz. Ama bizim getirdiğimiz çok yeni şeyler var.</p>
<p>Selçuklu ve Oğuz aklının, operatiflik ve kalkülatifliğin yanı sıra, İslâm medeniyetine getirdiği en önemli kavramlardan birisi de düzenlilik ile sürekliliktir. Sürekliliği ele alalım: taş mimarî.Mimariye bile yansıyan bir anlayış bu. Oğuz Türklerinin, kalıcı işleri, uzun ömürlü işleri önemseyen bir kafa yapıları var. &#8216;Devlet-i ebed-müddet&#8217; tabirini bizim türetmemiz, hiç yok olmayacakmış gibi iş yapmamızın, hadis-i şerifteki &#8220;Yarın ölecekmiş gibi hazır olmak, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmak.&#8221; ilkesiyle çok yakından alâkası vardır. Bu dengeyi en iyi koruyan bir üslubumuz var. Devlet teşkilâtından tutunuz, mimarî yapılara kadar&#8230;</p>
<p>Dikkat edelim, en büyük mimarî eserler, taş mimarînin kullanıldığı eserlerdir. Peki bunlar kimin eserleri? Selçuklu ve Osmanlı eserleri&#8230; Daha doğrusu, illâ Selçuklu ve Osmanlı olması gerekmiyor. Bir şekilde Ortaasya aklıyla ilişki kuran her yerde bu görülebilir. Meselâ Memlûk eserleri&#8230; Kahire&#8221;ye gittiğinizde göreceğiniz, Kahire&#8217;yi Kahire yapan eserler, Kıpçak ve Çerkez çizgisindeki taş mimari eserleridir. Bu bir tesadüf değil, bir tarz, bir tavırdır.</p>
<p>* <strong>Bu söyledikleriniz süreklilikle ilgili. Bir de düzenlilikten söz etmiştiniz.</strong></p>
<p>Oraya da geleceğim. Eğitim kurumlarının yaygınlaştırılması, bilginin nesiller arası aktarıma sokulması, bilginin sürekliliğinin sağlanması. Bunlar da yine süreklilik kavramıyla son derece alâkalı. O açıdan, çok sistematik, formel eğitim geleneğinin Büyük Selçuklularla başlaması da bir tesadüf değildir. Yani olup bitenlerin hep bir mantığı var. Düzenliliğe gelince, Selçuklular, Oğuzlar, dağınıklıktan kaçan, fitneye neden olacak, birliği bozacak tartışmalardan, çatışmalardan kaçan bir zihniyete sahiptir. O açıdan İslâm medeniyetinde ideolojik ve dini düzenlemelerin yapıldığı dönem bu dönemdir. Meselâ, itikadî konularda, &#8216;Kaç halife var, imanın şartları kaç, İslâm&#8217;ın şartları kaç?&#8221; gibi formülasyonlar, büyük oranda Selçuklular döneminde vukubulmuştur. İslâm dünyasında daha önce dinî-itikadî çatışmalara neden olan unsurlar azaltılmıştır.</p>
<p>Bunlar kuvve halinde, ilkeler halinde yoktu demiyorum. Bunları formülasyona dönüştürerek, toplumsal yapıya aktaran, eğitime dahil eden ve buna göre nesiller yetiştiren, nesiller arası bilgi aktarımını sağlayan kafa Selçuklu-Osmanlı, kısaca Oğuz-Türkmen kafasıdır. Çünkü tüm bunlar, devletteki merkez-çevre ilişkisine göre düşünülmüştür. Yine, meselâ ortak dil üretimi&#8230; Tüm bilginin ortak bir dil içerisinde ifade edilmesi, Selçuklular döneminde vukubulmuştur. Yani Gazalî&#8217;nin Selçuklu döneminde ortaya çıkması da bir tesadüf değildir. Zaten o da aynı işi kendine düşen alanda yapıyor.</p>
<p>* <strong>Neydi Gazalî&#8217;ye düşen iş?</strong></p>
<p>Yunan-Helenistik mirası ile İslâm dünya görüşünün mukayesesini yapmak. Mantık açısından da Gazalî&#8217;nin yaptığı budur. Gazalî bu açıdan bir Selçuklu-Türk düşünürü olarak, Selçuklu devletinin siyasetine hizmet eden bir düşünür olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı&#8217;nın Gazalî&#8217;yi son derece önemsemesi de bununla alâkalıdır. Tesadüf olmadığı gibi, sadece dinî gerekçelerle de alâkalı değildir. Bu konuyu değerlendirirken, ideolojik, siyasî bir sürü diğer noktaların dikkate alınması gerekiyor. Kurulan devlette, ortaya konulan askerî, eğitim ve hukuk sistemlerinde görmek mümkün. O açıdan, İslâm medeniyetine Oğuz katkısı, daha önceki İslâm medeniyeti birikimi içinde kalarak anlamlandırılamaz.</p>
<p>Elbette İslâm medeniyetine katılan Oğuzlar, bu medeniyetin birikimini tevarüs ediyorlar, oraya dahil oluyorlar. Ama kendileri de bir şeyler veriyor. Çok basit bir örnek: Ondalık kesirleri, bunlarda kullanılan notasyon ve sembolleri anlayabilmek için Oğuz-Türkmen aklını iyi anlamak gerekiyor. Bunun yansımalarını, bir sayı tanımındaki ortaya çıkan yeni gelişmeleri anlayabilmek için bile, yine bu damarı, Türkistan damarını iyi anlamak gerekiyor.</p>
<p>Bunu birçok noktaya yayabiliriz: Tasavvufta tarikatların ortaya çıkması ve tarikatlaşma sistemi yine Oğuz aklıyla son derece alâkalı. İrfanî, beyanî ya da burhanî, hemen hemen her türlü entelektüel faaliyetin belirli bir ortak dile dönüştürülmesi, bir düzene kavuşturulması, eğitimde devlet kontrolünün gündeme gelmesi, merkez-çevre ilişkilerinde düzenleme yapılması Oğuz-Türkmen aklıyla son derece alâkalıdır. Bunlar üzerinde yeniden durmak gerekiyor diye düşünüyorum……..</p>
<p>&#8230;.</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/tarih-turk-tarihi-dunya-tarihi-ve-biz/ottoman/" rel="attachment wp-att-11956"><br />
</a>İhsan Fazlıoğlu &#8211; Soruların Peşinde</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarih-turk-tarihi-dunya-tarihi-ve-biz/">Tarih, Türk tarihi, Dünya Tarihi ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarih-turk-tarihi-dunya-tarihi-ve-biz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehli Bid&#8217;ate Karşı Doğru Tavır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehli-bidate-karsi-dogru-tavir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehli-bidate-karsi-dogru-tavir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Mar 2015 08:13:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İtikadi Bozuk Kimselere Nasıl Davranılmalı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Bid'ate Karşı Doğru Tavır]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Bidate Nasıl Davranılır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4665</guid>

					<description><![CDATA[<p>İtikadı bozuk kimseler üç kısımdır: Birinci kısım inkarcılar­dır. Eğer inkarcı kimse müminlerle savaşıyorsa öldürülmeyi veya esir edilmeyi hak eder. Ona bunun dışında bir muamele yapılmaz ve kötü davranılmaz. Müslüman toplum içinde bulu­nan Müslüman olmayanlara (zımmîlere) gelince, onlara eziyet etmek ve kötü muamelede bulunmak caiz değildir&#8230; İkinci kısım, insanlan bid’atine davet eden bid’atçilerdir. İnsanlan teşvik ettikleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehli-bidate-karsi-dogru-tavir/">Ehli Bid’ate Karşı Doğru Tavır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İtikadı bozuk kimseler üç kısımdır: Birinci kısım inkarcılar­dır. Eğer inkarcı kimse müminlerle savaşıyorsa öldürülmeyi veya esir edilmeyi hak eder. Ona bunun dışında bir muamele yapılmaz ve kötü davranılmaz. Müslüman toplum içinde bulu­nan Müslüman olmayanlara (zımmîlere) gelince, onlara eziyet etmek ve kötü muamelede bulunmak caiz değildir&#8230;</p>
<p>İkinci kısım, insanlan bid’atine davet eden bid’atçilerdir. İnsanlan teşvik ettikleri bu bid’at, küfre götüren bir bid’at ise, böyle kimseler zımmîlerden kötüdür. Kendisine zımmîlik statüsünün gerektirdiği gibi müsamaha edilmez.</p>
<p>Eğer bunlann bid’ati itikadî olarak küfre götüren bir bid’at değilse, bu kimselerin Allah Tealâ ile aralarındaki halleri inkârcıların durumundan daha hafiftir. Ancak bu kimseyi reddetmek ve bid’atini önlemeye çalışmak, inkârcıyı reddet­mekten daha önemlidir. Çünkü inkârcının kötülüğü başka­sına sirayet etmez. Müslümanlar onu inkârcı olarak tanır ve sözlerine kıymet vermez. Kendisi de Müslüman olduğunu ve doğru itikat üzere bulunduğunu iddia etmez. Ama başkalarını bid’atine çağıran ve bid’atinin hakikat olduğunu iddia eden kişi halkı aldatır. Dolayısıyla onun kötülüğü başkalarına da sirayet eder. Bu sebeple böyle kimselere duyulan buğzu açığa vurmak, dostça davranmayıp kendilerinden yüz çevirmek, bid’atleri sebebiyle durumlarının çirkinliğini ilan etmek ve insanların onlardan uzak durmalarını sağlamak daha kuvvetli bir müstehaptır.</p>
<p>Avamdan olup, bid’atinin propagandasını yapmaya mukte­dir olmayan ve kendisine uyulacağından korkulmayan bid’atçilere gelince, bunların durumu daha ehvendir. Böyle kimse­lere nasihat ve tatlılıkla muamele etmek evlâdır…</p>
<p>Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 3/49-50.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehli-bidate-karsi-dogru-tavir/">Ehli Bid’ate Karşı Doğru Tavır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehli-bidate-karsi-dogru-tavir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
