<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Celâleddin Es-Süyûti | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imam-celaleddin-es-suyuti/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 19 Jan 2018 08:55:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Celâleddin Es-Süyûti | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cedelu&#8217;l-Kur&#8217;an</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cedelul-kuran/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cedelul-kuran/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Jun 2017 15:13:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[Cedel]]></category>
		<category><![CDATA[Cedelu'l-Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Cedel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15890</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu sahada Necmeddin et-Tûfi, müstakil bir eser yazmıştır. Ulema şöyle der: Kur’ân-ı Kerim, her türlü bürhan ve delili ihtiva eden bir kitaptır. Akli ve nakli bilgiler üzerinde kurulan her bürhan, her delil, her tak­sim ve her tahzir, mutlaka Kur’ân&#8217;da mevcuttur. Fakat bunlar iki sebepten do­layı kelam ulemasının usulüyle değil, Arapların âdetine göre gelmiştir: a- Birinci [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cedelul-kuran/">Cedelu’l-Kur’an</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><a href="http://ilimcephesi.com/cedelul-kuran/kurani-kerim-2/" rel="attachment wp-att-15891"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15891" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kurani-kerim.jpg" alt="" width="280" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kurani-kerim.jpg 426w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kurani-kerim-300x244.jpg 300w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a></h1>
<p>Bu sahada Necmeddin et-Tûfi, müstakil bir eser yazmıştır.</p>
<p><strong>Ulema şöyle der:</strong> Kur’ân-ı Kerim, her türlü bürhan ve delili ihtiva eden bir kitaptır. Akli ve nakli bilgiler üzerinde kurulan her bürhan, her delil, her tak­sim ve her tahzir, mutlaka Kur’ân&#8217;da mevcuttur. Fakat bunlar iki sebepten do­layı kelam ulemasının usulüyle değil, Arapların âdetine göre gelmiştir:</p>
<p><strong>a- Birinci sebeb;</strong> «Biz her peygam­beri yalnız kendi milletinin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikten şeyle­ri) açıklasın..» (İbrahim, 4.) âyetinin mânasına dayanmaktadır.</p>
<p><strong>b- İkincisi de;</strong> mücadele yolunu seçmenin, yüce bir kelamla hüccet ge­tirmekten aciz kalmasıdır. Ekseriyetin anladığı gayet vazıh bir ifadeyi anlayabi­len, pek az ulemanın anlayacağı kapalı bir ifadeye tevessül etmez ve ifadesini kapalı bırakmaz. Allahu Taâlâ ise kullarına karşı kullandığı hüccetleri, herkesin anlaması için gayet açık bir şekilde getirmiştir. Bu açık hüccetler muhataplarını ikna etmiş, acze düşürmüştür. Havas ise, hatiplere nazaran, âyetlerden daha çok mânalar anlamışlardır.</p>
<p>İbnu Ebi&#8217;l-İsba şunları söyler: Cahiz, kelam ulemasının üslubu üzere Kur-an&#8217;da bir hüccet olmadığı görüşündedir. Halbuki Kur’ân&#8217;da bu gibi hüccetler pek çoktur. Cahiz görüşünü şöyle açıklar: Kelam uleması muhatabını susturmak için isbat etmek istediği meseleyi, gene kelam ulemasının üslubuyla isbata ça­lışır. Kur’ân&#8217;da mevcut hüccet nevilerinden biri de, mantıki hüccettir. Bu yolla, doğru mukaddimelerden, sahih neticeler çıkarılır. Müslüman mantıkçılar hac sûresinin başından,«..Allah, kabirlerde olanı diriltecektir.» 7. âyetine kadar, on mukaddimeden, beş netice çıkarmışlardır.  «Bu böyledir. Çünkü Allah, tek gerçektir..» (Hac, 6.) âyetinde şöyle de­miştir:</p>
<p>Mütevatir haberlerle sabit olduğuna göre Allahu Taâlâ, kıyametin kopa­cağı andaki zelzeleyi, korkunç bir olay olarak haber vermiştir. Bu haber sıhhatı kesin olan, kudreti ve doğruluğu sabit olan, hak olduğu tevatüren nakledilen, Allah&#8217;ın verdiği bir haberdir. İlerde olacak şeylerden doğru olarak haber veren, ancak Hak&#8217;dır o da Allahu Taâlâ&#8217;dır. Allah kıyametin korkunç hallerini bildirdiği için ölüleri dirilteceğini haber vermiştir. Bu haberin sağladığı fayda, bu korkunç hali görebilmek için ölülerin dirilmesidir. Allah&#8217;ın herşeye kadir olduğu, sabit olan bir gerçektir. Ölüleri diriltmek, Allah&#8217;ın muktedir olduğu şeylerden biridir.</p>
<p>Şu halde ölüleri dirilten Allah&#8217;tır, Allah her şeye kadir olduğunu bildirmiştir. Şeyta­na uyanın, sağlam bir ilim olmadan Allah&#8217;a karşı mücadele edenin, şiddetli azabı tadacağını da bildirmiştir. Bunu ancak her şeye gücü yeten yapabilir. Şu halde, Allah&#8217;ın her şeye gücü yetmektedir. Allah kıyametin kopacağında şüphe olmadığını da bildirmiştir. Doğru bir haberle bildirmiştir ki, insanı topraktan ya­ratmıştır. «..Biz sizi topraktan yarattık&#8230;bilirken bir şey bilmez olur..» (Hac, 5.) âyeti buna delildir.</p>
<p>Bunun için Al­lah, ölü toprakla bir mesel getirmiş, gökten indirdiği yağmurla toprak canlanıp kabarmış, her nebattan güzel çiftler bitirmiştir. Allah&#8217;ın bildirdiği şekilde, insanın yaratılması da böyle olmuştur. O&#8217;nu yaratarak vücud vermiş, ölümle yok etmiş­tir. Sonra tekrar dirilterek, varlığını iade etmiş, ona hayat vermiş, sonra kurak­lıkla öldürmüş, sonra da yeşerterek canlandırmıştır. Allah&#8217;ın bildirdiği şeylerin hepsi, gaybi haberin gözle görülecek şekilde vuku bulacağına delalet ettiği doğru ise, kıyametin kopacağına dair haberi de, o derece doğrudur. Kıyamet ancak, kabirlerde bulunanların tekrar dirilmesiyle kopacaktır. Vukuunda şüphe olmayan kıyamet, ölülerin hesaba çekilmek üzere dirileceği bir müddettir. O sı­rada Allahu Taâlâ, kabirlerde olanlara yeniden hayat verip diriltecektir.</p>
<p><strong>Bazı ulema şöyle demiştir:</strong> Allah, cismani dirilmeye bir kaç şekilde delil getirmiştir:</p>
<p><strong>a-</strong> İlk yaratılışa kıyasta delil getirmiştir,  «..İlkin sizi yarat­tığı gibi yine O&#8217;na döndürüleceksiniz.» (Araf, 29.), «..İlk ya­ratmaya nasıl başladıysak, onu yine öyle çevirir (yok ederiz)..» (Enbiya, 104.),  «İlk yaratma ile yorulup aciz mi kaldık.» (Kâf, 15.) âyetleri buna misaldir.</p>
<p><strong>b-</strong> Tekrar dirilmeyi, yer ve göklerin yaratılması ile kıyaslayarak, daha layık bir yolla delil getirmiştir.  «Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir değil mi?..» (Yâsin, 81.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>c-</strong> Yeryüzünün kurumasından sonra, yağmur ve bitkilerle canlanmasına kıyasta bulunarak delil getirmiştir.</p>
<p><strong>d-</strong> Yeşil ağaçtan ateş çıkarmaya kıyasla delil getirmiştir. Hakim ve diğer hadis ulemasının rivayetine göre Ubeyy b. Halef, elinde ufalanmış kemikle ge­lerek: Parçalanmış ve ufalanmış bu kemiği Allah, tekrar nasıl diriltecek diye sorması üzerinde Allah, «De ki: &#8216;Onları ilk defa yara­tan diriltecek.» (Yâsin, 79.) âyetini indirmiştir. Allah bu âyetle, ikinci dirilişi, birinci dirilişe atfederek delil getirmiştir. İkisi arasındaki benzerlik, her iki halin, sonradan meydana gelmiş olmasındandır. Bu âyetin akabinde delili artırarak,  «O ki size yeşil ağaçtan ateş yaptı..» (Yâsin, 80.) buyurmuştur. Bu şekilde bir delil, bir şeyi benzeriyle kıyaslamak, yaş ağaçla ateşi bir arada zikretmek suretiyle, arazların birbirine tebdilini gösteren gayet açık bir delildir.</p>
<p><strong>e</strong>&#8211;  «Onlar bütün güçleriyle: &#8216;Allah ölen kimseyi diriltmez, diye yemin ettiler. Hayır, diriltecektir.» (Nahl, 38.) âyetinin ifade ettiği mâna şudur: Hak olan bir mevzuda birbirinden farklı şeyler arasındaki ihtilaf, hak&#8217;kın bizatihi değişmesini gerektirmez. Âyette, mev­cut olan bir hakikat sabit olunca dünya hayatında, ihtilafı kaldıracak, birliği sağlayacak şekilde bu hakikati öğrenmemiz mümkün değildir. Çünkü bu ihtilaf, insan fıtratında mevcuttur.</p>
<p>Bunun kaldırılması veya yok edilmesi, fıtratın insan­dan kaldırılması veya başka bir şekle nakliyle mümkündür. Şurası bir gerçektir ki, bu hayatın dışında bize, inad ve ihtilaf&#8217;ın bilinmediği başka bir hayat gerekli­dir. Allah&#8217;ın, kavuşacağımızı vadettiği hayat şekli budur. «Göğüslerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır.» (Araf, 43.) âyeti buna delildir. Dünya hayatında mevcut olan bu farklılık, münkirlerin inkar ettiği yeniden dirilmeye, gayet açık bir delildir. İbnu Sid, âyeti bu şekilde mâ nalandırmıştır.</p>
<p>Âlemi yaratanın bir olduğuna işaret eden delil de bu kabildendir.  «Eğer yerde ve gökte Allah&#8217;tan başka ilahlar bulunsaydı, her ikisinin de düzeni bozulurdu&#8230;.» (Enbiya, 22.) âyeti de buna delalet etmek­tedir: Âlemde iki ayrı yaratıcı olsaydı, her ikisinin, nizamı yürütüşünde birlik ol­madığı gibi, hükmün icrasında da birlik sağlanamaz, birinin veya ikisinin de, acizlik içinde kalmaları gerekirdi. Bu ayrılık; biri diriltmek isterken, ötekinin öl­dürmek istemesinden ileri gelecektir. Ya, her ikisinin isteği beraberce gerçek­leşecek, ittifak etmeleri farzedilse bile, bir fiilin aynı anda iki şekilde yapılması mümkün olmadığından veya ihtilaf etmeleri farz edilse, iki zıddın bir araya gel­mesi mümkün olmadığından, tenakuz ortaya çıkacaktır. Ya da, her ikisinin iste­ği gerçekleşemeyeceğinden acze düşmüş olacaktır. Halbuki ilah, hiçbir şeyde acizlik gösteremez.</p>
<p><strong>Cedel İlminde Istılah Çeşitleri     </strong>                                                                                                                Sebr ve Taksim, cedel ilminde kullanılan iki ıstılahtır.  «Sekiz çift; koyun iki..» (Enam, 143.) âyeti buna misaldir. Kafirler, hay­vanların bazen erkeğini, bazen dişisini haram kılınca, Allah sebr ve taksim yo­luyla bu davranışlarını şöyle reddetmiştir; yaratmak, sadece Allah&#8217;a mahsustur.</p>
<p>O, erkek ve dişi olarak, istediği şekilde yaratır. Kendi kendinize haram kılmanı­zın aslı nedir, sebebi nedir? Böyle bir hükmün sebebi; ya erkeklik, ya rahimde her ikisinin müştereken bulunmasına, ya da haramlığını gösteren sebebin bilin­mesine dayanır. Bu ise, Allah&#8217;a mahsus bir ilim olduğundan taabbudidir, insana verilmiş bir ilim değildir. Bu ilmin öğrenilmesi; ya vahiyle, ya resûl göndermek­le, ya Allah kelamını işitmekle, ya da vahyin Allah&#8217;dan geldiğini müşahede et­mekle mümkün olur. «..yoksa Allah&#8217;ın size böyle vasi­yet ettiğine şahitler mi oldunuz?..» (Enam, 144.) âyetinin mânası buna işaret etmektedir.</p>
<p><strong>Bu haram kılınış şekilleri, şu üç sebepten birine bağlıdır:</strong></p>
<p><strong>a-</strong> Bütün erkek hayvanların haram olması,</p>
<p><strong>b-</strong> Bütün dişi hayvanların haram olması,</p>
<p><strong>c-</strong> Her iki cinsin de müştereken haram kılınmasıdır.</p>
<p>Bu yüzden, bazen birini, bazen diğerini haram veya helal kılma gayretleri. İleri sürülen sebep, mutlak tahrimi gerektirir. Müşrikler, vasıtasız olarak veya bir elçi vasıtasıyla Al­lah&#8217;tan vahiy almanın batıl olduğunu iddia etmediler. Çünkü Resûlullah&#8217;tan önce kendilerine, bir peygamber gelmemiştir. Bunlar, bütünüyle batıl olunca, iddia edilen haram veya helal olma durumu, kendiliğinden batıl olur. Böylece sözleri, sapıklıktan ve Allah&#8217;a iftiradan başka bir şey değildir.</p>
<p>Cedel ilminde kullanılan ıstılahdan biri de, el-Kavlu bil-muceb&#8217;dir. İbnu E-bi&#8217;l-İsba bunun, hasmın sözünü aynı mânada bir sözle karşılık vermek olduğu­nu söyler.</p>
<p><strong>Bir kısım ulemaya göre de ikiye ayrılır:</strong></p>
<p><strong>a-</strong> Bir başkasının sözünde, hükmü sabit olan bir şeyden kinaye olarak, sıfat şeklinde gelmesi, bu sıfatın başkası için kullanılmasıdır.  «Diyorlar ki: &#8216;Andolsun, eğer Medine&#8217;ye dönersek, daha üstün olan, daha alçak olanı oradan çıkaracaktır. Üstünlük ancak Allah&#8217;a&#8230;» (Münafikûn, 8.) âyeti buna misaldir. Âyetteki <strong>الْأَعَزُّ</strong> kelimesi münafıklardan bir gruba, <strong>الْأَذَ </strong>kelimesi de Müminlerden bir gruba, kinaye ola­rak gelmiştir. Münafıklar kendi gruplarının, Müminleri Medine&#8217;den çıkaracakları­nı söylerken, Allah da izzetin kendilerine değil, Allah&#8217;a, Resûlüne ve Müminlere ait olduğunu söyleyerek, bu sözlerini reddetmiştir.</p>
<p>Âyette sanki şöyle denil­mek istenmiştir: Bu söz doğrudur. İzzetli olanlar, zelil olanları Medine&#8217;den çıka­racaklardır. Fakat aslında, çıkarılacak olan zeliller, kendileridir. Onları çıkara­cak olan izzet sahibi ise, Allah ve Resûlüdür.</p>
<p><strong>b</strong>&#8211; Başkasına ait bir sözdeki kelimenin, murad ettiği mânanın hilafına, cümledeki bir başka mânaya hamledilmesidir. Buna dair Kur’ân&#8217;dan bir misal vereni görmedim.  «İçlerinden bazıları da Peygamber&#8217;e eziyet ederler: &#8216;O, (her söyleneni dinleyen) bir kulak­tır.&#8217; derler. De ki: &#8216;O sizin için bir hayır kulağıdır..» (Tevbe, 61.) âyetinin buna misal olacağı inancındayım.</p>
<p>Cedel ilmindeki diğer ıstılahdan biri de, teslimdir. Teslim, imkansız olanı, mümkün kabul etmektir. Bu ise ya menfi olur, ya da bir şart edatıyla şarta bağ­lanır. Şartın hükmü yerine gelmedikçe, zikredilen hükmün yerine gelmesi de mümkün olmaz. Bu hükmün vukuu, tamamıyle cedele bırakılır. Vuku bulacağı ihtimaline karşılık, cedelin faydasız olacağı görülür. «Allah çocuk edinmemiştir. Onunla be­raber hiçbir tanrı yoktur (olsaydı) o takdirde her tanrı kendi yarattığını götü­rürdü; onlardan her biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı..» (Müminun, 91.) âyeti buna misaldir.</p>
<p>Âyetin mânası; Allah&#8217;la birlikte başka bir ilah yoktur. O&#8217;nunla birlikte, ayrı bir ilah&#8217;ın varlığı kabul edilecek olursa, her ilah&#8217;ın kendi yarattığını idare edeceği, birinin diğerine üstün geleceği kabul edilirdi. Bu takdirde, âlem­de hiçbir şey tamamlanamaz, hiçbir hüküm icra edilemez, nizamı da sağlana­mazdı. Halbuki, gerçek bunun aksinedir. Şu halde; âlemde iki ilah&#8217;ın varlığını farzetmek, imkansız bir şeyi ifade etmek olacağından, muhaldir.</p>
<p>Diğer bir ıstılah da, İscal&#8217;dir. İscal, hitap edilen şeyin vukuunu muhataba, tescil etmek üzere, kullanılan kelimelerdir.  «Rabbimiz bize elçilerine vadettiklerini ver..» (Âl-i İmrân, 194.),  «Rabbimiz, onları söz verdiğin Adn Cennetine sok..» (Mümin, 8.) âyetleri buna misaldir. Bu iki âyette vermek ve dahil.etmek kelimelerinde iscal mevcuttur. Çünkü, bu iki kelime, verdiği sözden dönmeyen Allah&#8217;ın vaadi ile vasıflanmıştır.</p>
<p>Bir diğer ıstılah da intikaldir. İntikal, bir konuda delil getiren hasmın bi­rinci delili anlamaması üzerine, ikinci bir delile geçmesidir. Hz. İbrahim ile Nem-rud arasında geçen münazara, buna bir misaldir. Hz. İbrahim, «Benim Rabbim O&#8217;dur ki yaşatır, öldürür..» (Bakara, 258.) demesi üzerine Nemrud  «Ben de yaşatır ve öldürürüm.» karşılığını vermiştir. Nemrud bu sözü üzerine, ölüme mahkum birini çağırarak azad etmiş, suçsuz birini de öldürmüştür.</p>
<p>Hz. İbrahim onun bu davranışı karşısında, öldürmek ve dirilt­menin mânasını anlamadığını veya anladığı halde öyle göründüğünü farkederek Nemrud&#8217;u acze düşürecek, başka bir delile geçmiş, «..Allah güneşi doğudan batıya getirir, sen de onu batıdan getir..» (Bakara, 258.) âyetiyle ikinci bir delil getirmiştir. Bunun üzerine Nemrud şaşırarak, susmak zorunda kalmış, güneşi ben de batıdan doğdurabilirim diye­memiştir. Çünkü, bu durumda etrafındakilerden aklı başında olanların bunu kabul etmeyecekleri besbelli idi.</p>
<p>Münakaşa da, cedel ilminde kullanılan bir ıstılahtır. Bu kelime, vukuu mümkün olmayana işaret etmek üzere birşeyi; mümkün olmayan bir şeye bağlamaktır. «..halat, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir..» (Araf, 40.) âyeti buna misaldir.</p>
<p>Mücaratu&#8217;l-hasm (hasma yakın gözükmek) de cedel ıstılahından biridir. Hasmı yenmek ve teslime mecbur etmek gayesiyle, sözlerinden bir kısmını kabul etmiş gözükerek, istediğini elde etmeğe, mücaratu&#8217;l-hasm denilir.</p>
<p>«..siz, bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Bizi</p>
<p>babalarımızın taptığından çevirmek istiyorsunuz. O halde bize açık bir delil getirin&#8217; dediler. Peygamberleri onlara dediler ki: &#8216;Biz de sizin gibi insandan başka bir şey değiliz..» (İbrahim, 10-11.) âyetleri buna misaldir. &#8216;Biz de sizin gibi insanız&#8217; şeklindeki sözlerinde, peygamberlerin beşer olduğunu itiraf ettikleri görülür. Bu sözleriyle onlar, sanki risaleti de kendilerinden nefyeder gözüktü­ler. Halbuki âyette murad edilen mâna, bu değildir. Bilakis bu, hasmı yenmek için uygulanan bir usüldür. Onlar bu sözleriyle şunu demek istemişlerdir. Beşer olduğumuza dair iddanız doğrudur, bunu inkar etmiyoruz. Fakat bu durumumuz, Allah&#8217;ın bize risalet bahşetmesine mâni değildir.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; el-Itkan,cild:2,syf:351-356</p>
<p>Hikmet neşr.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cedelul-kuran/">Cedelu’l-Kur’an</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cedelul-kuran/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müşkil Ayetler Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muskil-ayetler-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muskil-ayetler-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jun 2017 15:38:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İhtilaf ve Tenaküz Vehmi Veren Müşkil Ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[İhtilaf Vehmi Veren Müşkil Âyetler]]></category>
		<category><![CDATA[İhtilaf veya Tenakuzun Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkil Ayetler Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15259</guid>

					<description><![CDATA[<p> İhtilaf ve Tenaküz Vehmi Veren Müşkil Ayetler Bu konuda Kutrup, müstakil eser yazmıştır. İhtilaf ve tenakuz vehminden anlaşılan, âyetler arasında birbirine zıd mâ­nalar olduğu vehmine kapılmaktır. Halbuki «..Eğer (o) Allah&#8217;dan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda biribirini tutmaz çok şeyler bulurlardı.» (Nisâ, 82.) âyetinde görüldüğü gibi, Allah kela­mı bundan münezzehtir. Hakikatte ihtilaf olmasa bile, Kur’ân hakkında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muskil-ayetler-hakkinda/">Müşkil Ayetler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/muskil-ayetler-hakkinda/kur_an_i_kerim/" rel="attachment wp-att-19907"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19907" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Kur_an_i_Kerim.jpg" alt="" width="379" height="190" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Kur_an_i_Kerim.jpg 995w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Kur_an_i_Kerim-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Kur_an_i_Kerim-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Kur_an_i_Kerim-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Kur_an_i_Kerim-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /></a></p>
<h3> İhtilaf ve Tenaküz Vehmi Veren Müşkil Ayetler</h3>
<p>Bu konuda Kutrup, müstakil eser yazmıştır.</p>
<p>İhtilaf ve tenakuz vehminden anlaşılan, âyetler arasında birbirine zıd mâ­nalar olduğu vehmine kapılmaktır. Halbuki «..Eğer (o) Allah&#8217;dan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda biribirini tutmaz çok şeyler bulurlardı.» (Nisâ, 82.) âyetinde görüldüğü gibi, Allah kela­mı bundan münezzehtir. Hakikatte ihtilaf olmasa bile, Kur’ân hakkında geniş bilgisi olmayanlar bu vehme kolayca kapılabileceklerinden, bu şüpheyi izale etmek gerekir. Bu konu aynen, hadis ilminde birbirine zıt görünen hadisleri telif eden muhtelefu&#8217;l-hadis ilmine benzer. İbnu Abbas bu konuya genişçe temas etmesine rağmen, bazılarını telif edemediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>Abdurrazzak Tefsirinde şöyle der: Mamer, bir kimseden, o Minhal b. Amr&#8217;dan, o da Said b. Cubeyr&#8217;den şöyle dediğini nakleder: Sahabe&#8217;den biri İb­nu Abbas&#8217;a gelerek: Kur’ân&#8217;da, bana ihtilaflı gibi görünen bazı âyetlerle karşılaştım, der. İbnu Abbas: Bunlar hangi âyetlerdir, yoksa şüpheye mi düştün deyince, Sahabi: Hayır, şüphe değil, fakat ihtilaf gibi görünmektedir, cevabını ve­rir.</p>
<p>Bunun üzerine İbnu Abbas: İhtilaflı gördüğün âyetleri söyler misin, deyince Sahabi âyetleri söyle sıralar: «Sonra on­lar: &#8216;Ey Rabbimiz, vallahi biz müşrik değildik&#8217; demelerinden başka çareleri kalmadığı gün.» (Enam, 23.) ile, «..Allah&#8217;tan hiçbir söz gizleyemezler.» (Nisâ, 42.) âyetlerine rağmen gene de sözlerini gizlemişlerdir. «..artık o gün aralarında soylar yoktur ve insanlar (birbirini soylarını) soramazlar.» (Müminun, 101.),«Birbirine dönmüş soruyorlar.»(Tûr, 25.), «De ki: &#8216;Siz mi arzı iki günde yaratanı tanımıyorsunuz?.. iste­yerek geldiler.» (Fussilet, 9-11.), «..yoksa göğü mü (ki onu Allah) bina kılmıştır.» ile,  «Bundan sonra da yeri yuvarlattı.» (Nâziât, 30.) âyeti.</p>
<p>İbnu Abbas, sorulan bu âyetleri Allah Allah! diyerek şöyle açıklar<strong> ثُمَّ لَمْ تَكُن فِتْنَتُهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ وَاللّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ </strong>âyetinde sözü edilen müşrikler, kıyamet gününde, Müslümanların şirk dışındaki günahlarının bağışlandığını, Allah katında şirkin büyük bir suç olduğunu gördüklerinde, kendilerinin de bağışlanmasını di­leyerek şirkte bulunduklarını inkar ederler ve ey Rabbimiz, yemin ederiz ki biz şirk koşanlardan değildik, derler. Bunun üzerine Allah ağızlarını mühürler, elleri ve ayakları, yaptıkları bütün işleri itiraf etmek zorunda kalırlar. Bu durumda küfre saplanıp Resûle karşı gelenler, o gün yerin dibine geçmeyi isterler ve Allah&#8217;dan hiçbir söz gizleyemezler.</p>
<p>«Artık o gün aralarında soylar yoktur ve insanlar (birbirlerinin soylarını) soramazlar.» (Müminûn, 101.) âyetindeki mâ­na şudur: İlk sûr üfrüldüğünde, Allah&#8217;ın diledikleri hariç, göklerde ve yeryüzün­de bulunan herkes korkudan düşüp bayılır. O günde aralarında soy-sop aranmaz, birbirlerinin hallerini de soramazlar. Sonra ikinci sur üfrülünce, kabirlerin­den kalkıp birbirlerini görüp hallerini sorarlar.</p>
<p>«..yeri iki günde yaratan (mı?) âyetindeki mâna şudur: Yeryüzü, gökyüzünden önce yaratılmıştır. Duman halinde olan yeryüzü­nün iki günde yaratılışından sonra yedi kat göğü de, iki günde meydana getir­miştir.</p>
<p>«Bundan sonra da yeri yuvarlattı.» âyetindeki mâ­na, şudur: Allahu Taâlâ yeryüzünde dağları, nehirleri, ağaçları ve denizleri yer­leştirdi.</p>
<p>Allah&#8217;ın varlığı bütün zamanları kaplar, âyeti ise şu mânadadır: Allahu Taâlâ vardır, varlığı ezeli ve ebedidir. Aynı şekilde ezeli ve ebedi olarak Aziz, Hakim, Alim ve Kadîr&#8217;dir. Bu yüzden Kur’ân&#8217;da ihtilaf gibi görünen husus­lar, bu anlattıklarımın benzeridir. Cenabı Hak herşeyi, iradesine uygun şekilde meydana getirmiştir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.</p>
<p>Esas metni Buhari&#8217;de bulunan bu rivayeti Hakim, Müstedrek&#8217;inde uzun­ca nakletmiştir.</p>
<p><strong>Buhâri Şerhinde İbnu Hacer, bu sorular, esasında şu dört nok­tada toplanmaktadır, der. Bunlar:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Kıyamet gününde insanların birbirleriyle konuşup konuşmayacakları,</p>
<p><strong>2-</strong> Müşriklerin durumlarını gizlemek isteyecekleri, ancak Allah&#8217;ın onların durumlarını açığa çıkaracağı,</p>
<p><strong>3- </strong>Gökyüzü veya yeryüzünden hangisinin önce yaratıldığı,</p>
<p><strong>4</strong>&#8211; Allah&#8217;ın sıfatları ezeli ve ebedi olmakla beraber, geçmiş zaman mâ­nasında olan kelimeyle, ifade edilip edilemiyeceği.</p>
<p><strong>İbnu Abbas&#8217;ın bunlara verdiği cevap şöyle özetlenebilir:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> İkinci nefhadan önce insanların biribirleriyle konuşmalarının mümkün olmadığı halde, ikinci nefhadan sonra bunun mümkün olması,</p>
<p><strong>2-</strong> Müşrikler, gerçeği dilleriyle ifadeden kaçındıkları halde, elleri ve dilleriyle ifadeden kaçındıkları halde, elleri ve diğer azalarının bunu ifade etmesi,</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Allahu Taâlâ yeryüzünü iki günde, döşeyip yaymaksızın halketti. Sonra gökleri yarattı ve iki günde katlara ayırarak düzene koydu, bundan son­ra yeryüzünü yayıp döşedi, dağları ve diğer mevcudatı iki günde yerli yerince yerleştirdi. Böylece yeryüzünün yaratılışı, dört günde tamamlandı.</p>
<p><em>&#8216;Kâne&#8217;</em> fiili, mazi sigasında olmasına rağmen, mânasında bir devamlılık vardır, bu yüzden Allah&#8217;a isnad edildiğinde, devamlılık arzeder.</p>
<p><strong>Birinci meselede, şu farklı tefsir mevcuttur;</strong></p>
<p>ilk sur üfrüldüğünde insanla­rın birbirleriyle konuşmaması, sûrun tesiriyle bayılıp düşmeleri, hesaba çekil­meleri ve sıratdan geçme endişesiyle meşgul olmalarındandır. Bundan sonraki durumda, birbirleriyle konuşmalarının mümkün olmasıdır. Bu rivayet, Süddi&#8217;den nakledilmiştir. İbnu Cerir bunu, Ali b. Ebi Talha tarikıyle İbnu Abbas&#8217;dan rivayet etmiştir ki ilk nefha konuşmanın mümkün olmadığı, bunun ikinci nefhadan sonra gerçekleştiği anlaşılır.</p>
<p>İbnu Mesud, konuşmanın nefyini başka bir mânada birbirlerinden af tale­binde bulunamazlar şeklinde tefsir eder. İbnu Cerir, Zâdân tarikıyle yaptığı bir rivayette, onun şöyle dediğini nakleder: İbnu Mesud&#8217;a gelerek bir soru sordum, bana şu cevabı verdi: Kıyamet günü kulun elinden tutulur, yüksek sesle bu fa­lan kimsedir diye tanıtılır. Bunda alacağı olan gelsin alsın, denilir. Böyle bir günde bir kadın babasından, oğlundan, kardeşinden veya kocasından alabile­ceği bir hak olmasını ister. Fakat aralarında soy-sop yakınlığı olmadığı gibi, bir­birleriyle bugün konuşmaları da imkansızdır.</p>
<p>Başka bir tarikle şöyle rivayet eder: O gün hiç kimse, neseble ilgili bir şeyden sual olunmadığı gibi, aralarında bu konuda bir konuşma da geçmez, akrabalık durumunda konuşulmaz.</p>
<p><strong>İkinci meselede ise şu farklı görüş mevcuttur:</strong></p>
<p>İbnu Cerir, daha geniş mânada, Dahhak b. Muzahim&#8217;den rivayetle Nâfi b. Ezrak&#8217;tan şunu nakleder: Nâfi, İbnu Abbas&#8217;a gelerek Alla­ha andolsun ki müşrik değildik,«..Allah&#8217;dan hiçbir söz giz­leyemezler.» âyetleri hakkında ne düşündüğünü sorar. İbnu Abbas bana şu cevabı verdi: Öyle zannediyorum ki, arkadaşların arasında bu hususu konuştu­nuz. Onlara, &#8216;şimdi gider İbnu Abbas&#8217;a sorarım, onun bu hususta bilgisi vardır&#8217; deyip bana geldiniz.</p>
<p>O halde arkadaşlarına şunu söyle: Allahu Taâlâ kıyamet gününde insanları bir arada topladığı zaman, müşrikler şöyle der. Allah ancak kendini tevhid edenin duasını kabul eder. Bunun üzerine Allah onlara kendisine iman edip etmediklerini sorar, onlar da Rabbimiz, Sana yemin ederiz ki bizler müşriklerden değildik, derler. Bu asılsız sözlerinden sonra Cenabı Hak, ağızlarını mühürler, sadece organları konuşur.</p>
<p>Bu hususu Müslim&#8217;in, Ebu Hureyre&#8217;den rivayet ettiği hadis tekid eder. Hadisin bir yerinde; üçüncü soru sorulur, müşrik: Ya Rabbi, Sana Kitabına ve Resûlüne inandım, gücüm yettiği kadar senada bulundum, der. Müşriğin bu ifa­desi üzerine Cenabı Hak: Şimdi, aleyhinde şahitlik yapacak olanı getireceğiz, deyince, müşrik kendi kendine &#8216;aleyhimde kim şahitlik yapabilir&#8217; diye düşünür­ken Allahu Taâlâ ağzını mühürler, azaları konuşmaya başlar.</p>
<p><strong>Üçüncü meselede ise şu farklı görüş mevcuttur:</strong></p>
<p>Said b. Cübeyr&#8217;in ifadesinde geçen  <strong>ثُمَّ</strong> kelimesi, atıf edatı olan vav mâ­nasındadır, asıl mânasında değildir. «Sonra inanıp..olmak..» (Beled, 17.) âyetinde olduğu gibi, asıl mânasında olduğu da söylenir. Ancak tertip, haber verilenle ilgili değil, haberin kendisindedir. Bir görüşe göre de asıl mânasındadır, ancak zaman bakımından, muhtelif için değil, iki grup insan ara­sındaki farktan dolayıdır. Ayette geçen * fiili, * mânasına gelmektedir.</p>
<p><strong>Dördüncü meselede ise şu farklı görüş mevcuttur:</strong></p>
<p>İbnu Abbas&#8217;ın buna verdiği cevapta, Allah&#8217;ın kendini Gafûr ve Rahim ola­rak isimlendirdiği ihtimali mevcuttur. Bu isimlendirme, geçmiş zamanla ilgilidir, tealluk ettiği mesele olup bitmiştir. Fakat Allah&#8217;ın bu iki sıfatı, ezeli ve ebedidir, zamana bağlı değildir. Zira Allah, halde ve istikbalde mağfiret ve rahmet dile­yecek olursa, bu dileği mutlaka gerçekleşir. Bu söz, Şemsüddin Kirmani&#8217;ye ait­tir. Kirmani&#8217;ye göre İbnu Abbas&#8217;ın, iki şekilde cevap verme ihtimali de mevcut­tur. Birincisi, Allah&#8217;ın kendini bu sıfatlarla tesmiyesidir. Bu itibarla geçmiş zamana bağlıdır. Fakat sıfatlar sonsuzdur. Diğeri ise <strong>كَانَ</strong> fiilinin mânasındaki devamlılık­tır. Çünkü Cenabı Hak, ilelebed Gafûr ve Rahimdir.</p>
<p>Bu konuda, sualin iki şekle hamli ihtimal dahilinde olsa bile verilecek ce­vap her ikisinin kabul edilmemesi şeklindedir. Mesela كَانَ lafzı bağışlanacak ve merhamet edilecek kimse yokken, Allah&#8217;ın geçmiş zamanda Gafûr ve Rahim olduğuna işaret etmekte ise de, hal&#8217;de <strong>كَانَ</strong> fiili buna işaret etmediğinden, du­rum, böyle değildir. Birinci şıkka verilecek cevap,<strong> كَانَ </strong>fiili mazi sığasında, sıfatı adlandırmak üzere kullanılmıştır, ikinci şıkka verilecek cevap ise,<strong> كَانَ</strong> fiili sıfatla birlikte devamlılık ifade ettiğidir. Nahiv uleması <strong>كَانَ</strong> nin haberi, mazi mânasında­dır veya munkatıdır, demişlerdir.</p>
<p>İbnu Ebi Hatim bir başka tarikle İbnu Abbas&#8217;dan şöyle rivayette bulunmuştur: Bir Yahudi İbnu Abbas&#8217;a, Allah&#8217;ın Aziz ve Hakim olduğunu iddia ediyorsunuz, acaba bugün de aynı mıdır? diye sorunca İbnu Abbas: O bizatihi Aziz ve Hakim&#8217;dir, cevabını vermiştir.</p>
<p>İbnu Abbas&#8217;ın telifinde güçlük çektiği meselelerden birini de Ebu Ubeyd nakleder: Ebu Ubeyd; İsmail b. İbrahim&#8217;den, o Eyyub&#8217;dan, o da İbnu Ebi Müleyke&#8217;den, şöyle dediğini rivayet eder: Sahabeden biri İbnu Abbas&#8217;a «..süresi bin yıl olan bir günde..» (Secde, 5.) ile  «..Mikdarı elli bin yıl süren bir günde..»    (Meâric, 4.) âyetlerinin mânasını sorar. İbnu Abbas cevaben: Bunlar Allah&#8217;ın kitabında zikrettiği iki gündür, bunlarla ilgili gerçeği gene Allah bilir, demiştir.</p>
<p>Aynı tarikle İbnu Ebi Hatim benzer bir rivayette bulunmuş, İbnu Abbas&#8217;ın sözüne şunu ilave etmiştir Bu iki günün, mahiyetini bilmiyorum. Bilmediğim bu iki gün hakkında bir şey söylemekten sakınırım. İbnu Muleyke şöyle der: De­veme binerek acele Said b. Museyyeb&#8217;e gittim. Yanında bulunanlardan biri bu konuda Said&#8217;e soru sordu, fakat sorusunu cevaplayamadı. Bunun üzerine İbnu Muleyke bu konuda İbnu Abbas&#8217;dan duyduğumu söyleyeyim mi? diye söze karıştı ve duyduğunu aynen anlattı. Said, soru sorana dönerek; benden daha bilgili olmasına rağmen İbnu Abbas, bu konuda fikir beyan etmekten kaçın­mıştır, şeklinde hitapta bulundu.</p>
<p>Gene İbnu Abbas&#8217;dan rivayet edildiğine göre; bir işin Allah&#8217;a yöneliş ve yükseliş miktarıdır. Hac sûresinde geçen bin yıllık gün, Allah&#8217;ın gökleri yarattığı altı günden bir gündür. Elli bin yıllık gün ise kıyamet günüdür.</p>
<p>İbnu Ebi Hatim, Simak tarikıyle İkrime&#8217;den, o da İbnu Abbas&#8217;dan şu riva­yette bulunur Sahabeden biri İbnu Abbas&#8217;a şu âyetlerdeki günler nedir, diye sorar: «..süresi bin yıl olan bir günde..» (Meâric, 4.),  «Gökten yere ka­dar her işi O, tedbir eder. Sonra sizin saydığınızdan bin yıl kadar süren bir günde O&#8217;na yükselir..» (Secde, 5.),  «Rabbinin yanında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.» (Hac, 47.) İbnu Abbas bu soru­yu şöyle cevaplar: Kıyamet gününün müddeti, elli bin senedir.</p>
<p>Semavatın yaratılı­şı ise altı gündedir. Her gün, bin seneye tekabül etmektedir. Bu âyetteki bin sene meleklerin yeryüzündeki vazifelerini bitirip Allah katına yükseliş müddetini gösterir. Bazı ulema, bu iki âyette mevcut sene ile kıyamet günü kastedildiği,  «..çetin bir gündür. Kâfirler için kolay değildir.» (Müddessir, 9-10.) âyetinin delaletiyle bunun, Müminle kafirin kıyametteki hal­lerinin itibara alındığı görüşündedirler.</p>
<h4>İhtilaf Vehmi Veren Müşkil Âyetler</h4>
<p>Zerkeşi «eI-Burhan» adlı eserinde, âyetlerde ihtilaf gibi görünen sebepleri şöyle açıklar:</p>
<p><strong>a-</strong> İhtilaf, âyette mevcut bir ifadenin muhtelif nevileri ve safhalarından ileri gelir. Mesela Âdem (a.s.)ın yaratılışı ile ilgili olarak bir âyette,  top­raktan (Âl-i İmrân, 59.), bir âyette,işlenebilen balçıktan (Hicr, 26,28,33.), bir âyette yapışkan bir çamurdan (Sâffât, 11.), bir âyette «..pişmiş gibi kuru çamurdan..» (Rahman, 14.) şeklinde gelmektedir. Bunlar; muhtelif lafızlardır, her birinin durumlarına göre farklı mâ­naları mevcuttur. «Sâlsâl» kelimesi, «hame» kelimesinden, «hame» kelimesi «turab» kelimesinden farklı mânadadır. Ancak bunların aslı, topraktır. Bu değişik hallerden herbiri, toprağın özelliklerinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Mesela, yılandan söz edilirken bir âyette «..O apaçık bir ejderha!..» (Şuarâ, 32.), diğer âyette ise «..küçük bir yılan gibi tit­reşti..» (Kasas, 31.) buyrulmaktadır.<strong> ا جَانٌّ </strong>kelimesi yılanın küçüğüne<strong>,عْبَانٌ</strong> keli­mesi ise yılanın büyüğüne verilen addır. Zira küçük yılanın yaratılışı, büyük yılanınkine benzer. Büyük yılanın kımıldanışı, hareketleri ve süratle yol alışı, aynen küçük yılanın hareketleri ve yol alışı gibidir.</p>
<p><strong>b-</strong> İhtilaf, konunun değişikliğinden ileri gelir.</p>
<p>Buna misal;  «Durdurun onları, çünkü sorguya çekileceklerdir!» (Sâffât, 24.) ve  «Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız ve elbette gönderilen elçilere de soracağız..» (Araf, 6.) âyetleriyle  «O gün ne insana, ne de cinne günahından sorulmaz.» (Rahmân, 39.) âyetleridir. Bu konuda Halimi şöyle der: Birinci âyet, tevhid ve peygamberlerin tasdiki ile ilgili soruya, ikinci âyet de nübüvvetin tasdik ve ikra­rıyla, dinin usul ve furuuna ait soruya hamledilir.</p>
<p>Bazı ulema, ihtilafı, yer ihtilafına hamleder. Zira kıyamette, değişik mevki­ler bulunmaktadır. Bunlardan bazılarında insanlar sorguya çekilirken, bazıların­da sorguya çekilmezler. Kıyamette sorulan sorular, ağlatan ve kusurları ortaya çıkaran sorulardır. Sorulmayacak sorular ise âyette geçen mazeret ve hüccet­le ilgili sorulardır.  «Allah&#8217;tan O&#8217;na yaraşır biçimde korkun..» (Âl-i İmrân, 102.) âyetiyle, «Gücünüz yettiği kadar Allah&#8217;tan korkun..» (Tegâbun, 16.) âyeti buna misaldir. Şeyh Ebu&#8217;l-Hasen eş-Şazeli bi­rinci âyeti, akabindeki  «..ancak Müslüman olarak can verin.» âyetini delil getirerek tevhide, ikinci âyeti de amele hamleder. Bir riva­yete göre, ikinci âyet, birinci âyeti neshetmiştir.</p>
<p>«..adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, bir tane alınız..» (Nisâ, 3.) âyeti ile  «..kadın­lar arasında tam adalet yapmak elinizden gelemez..» (Nisâ,129.) âyeti buna misaldir. Birinci âyette adaletin mümkün olacağı, ikincisinde ise mümkün olamayacağı anlaşılır. Buna şöyle cevap verilebilir: Birinci âyet hukukun ifasıyle ilgili­dir, ikinci âyette ise insan gücünü aşan kalbî meyille ilgilidir.</p>
<p>«..Allah kötülüğü emretmez..» (Araf, 28.) âyeti ile «..şımarık varlıklarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar..» (İsrâ, 16.) âyeti de buna bir misaldir. Birinci âyette şeri meseleye, ikinci âyette ise kaza ve kader mânasına gelen kevni meseleye işaret vardır.</p>
<p><strong>c-</strong> İhtilaf, fiilleri yönüyle kendisinden bahsedilen ile, bahse konu olan haberden gelen ihtilaftır.</p>
<p>«Onları siz öldürmediniz, fakat Al­lah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın..»    (Enfal, 17.) âyeti buna misaldir. Bu âyette kesb ve faaliyete geçme bakımından öldürme işi Sahabeye, atma işi de Peygambere izafe edilmiştir; ancak tesiri her ikisinden de nefyedilmiştir.</p>
<p><strong>d-</strong> İhtilaf, mecaz ve hakikat bakımından, kendisinden bahsedilen ile bahse konu olan haberden gelen ihtilaftır.</p>
<p>«..in­sanları sarhoş görürsün, oysa onlar sarhoş değildirler..»    (Hac, 2.) âyeti buna bir misaldir. Âyetteki sarhoşluk, kıyamet&#8217;in kopuşunda ortaya çıkan korkudan dolayı, mecazi sarhoşluktur. Yoksa, içki içmenin sonucu olan hakiki sarhoşluk değildir.</p>
<p><strong>e-</strong> İhtilaf, kelimeye iki şekilde mâna verilmesinden ileri gelen ihtilaftır.</p>
<p>«Bugün artık gözün keskindir.» (Kâf, 22.),  «Aşağılıktan başları öne eğmiş vaziyette&#8230;göz ucuyla gizli gizli bakarlar..» (Şûra, 45.) âyeti buna misaldir. Kutrub; âyetteki, <strong>بَصَرُكَ </strong>kelimesinin mânasını, sahip olduğun ilim, görerek sağladığın bilgi, kuvvetli bir bilgidir, şeklinde açıklar. Arapların * sözü, bildi mânasındadır, yoksa gözle görmek mânasında değildir. Fârisi: <strong>فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءكَ </strong> âyetini, bu mânaya geldiğine delil gösterir.</p>
<p>«Onlar ki, inanmışlar, kalpleri Allah&#8217;ı an­makla huzura kavuşmuştur..» (Ra&#8217;d, 28.) âyeti ile  «Mü­minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir..» (Enfâl, 2.) âyeti, buna ayrı misaldir. İkinci âyetteki kalplerin titreyişi ile birinci âyetteki kalp­lerin mutmain olması, birbirinin hilafı sanılmaktadır. Bu söze verilecek cevap şudur: Mutmain olma, tevhidin kabuliyle kalbin inşirah bulmasıdır. Kalblerin tit­reyişi ise doğruluktan ayrılma ve hidayetten sapma korkusundandır.</p>
<p>«..Rablerinden korkanların, bu kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri, hem de kalpleri Allah&#8217;ın zikrine yumuşar..» (Zümer, 23.) âyetinde bu iki husus, bir arada zikre­dilmiştir.</p>
<p>İzahı güç olan âyetlerden biri de «Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan ve Rablerine istiğfar etmekten alıkoyan şey, ancak evvelkilere (ait) âdetin kendilerine de gelmesini yahut azabın açıkça karşılarına gelmesidir.» (Kehf, 55.) âyetidir, bu âyet, kendilerinden öncekilere gönderilen azapla gözleri önündeki azapdan birinin iman etmelerine mani olduğuna delalet eder. Halbuki  «Zaten kendilerine hi­dayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şey hep: &#8216;Al­lah bir insanı elçi mi gönderdi?&#8217; demeleridir.» (İsrâ, 94.) âyetinde ise, bu iki sebeb dışında başka bir mâni bulunmaktadır.</p>
<p>Bu hususu İbnu Abdisselam şöyle açıklamaktadır: Birinci âyet şu mâna­dadır: İnsanların iman etmelerine engel olan ancak, öncekilerin yere batırılma­ları, veya benzeri şekillerde helak edilmeleri gibi azabı, şimdiden beklemeleri­dir. Allahu Taâlâ âyette onları, iki durumdan biriyle cezalandırmayı murad etti­ğini bildirir. Şüphe yok ki Allah&#8217;ın iradesi, iradesine ters düşen şeyin vuku bul­masını engeller. İşte, imanlarına engel olan gerçek sebeb budur. Çünkü ger­çek sebeb Allah&#8217;tır.</p>
<p>İkinci âyetin mânası şudur: İnsanları iman etmekten alıkoyan ancak Allah&#8217;ın, insanlar arasında bir resûl göndermesini garib karşılamalarıdır. Gerçekten söyledikleri söz, garip karşılamanın bir ifadesidir: Bu da, iman etmemelerine en­gel uygun bir sebeptir. Halbuki beşerden bir resûl gönderilmesini garip karşıla­maları hakiki bir engel değil, basit bir engeldir. İkinci âyetteki bu durum basit bir engele münhasır olduğu halde birinci âyetteki engel, hakiki bir engeldir. Böylece iki âyet arasında bir ihtilaf mevcut değildir.</p>
<p>Mânasında zorluk hissedilen âyetlerden bazıları da şunlardır:  «Allah&#8217;a yalan uyduran, ya da O&#8217;nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir..» (Enam, 21.) ve  «Allah hakkında yalan uydurandan&#8230;daha zalim kim olabilir..» (Zümer, 32.) âyetleriyle  «Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir..» (Kehf, 57.) ve «Allah&#8217;ın mescidlerinde adının anılmasına engel olandan daha zalim kim olabilir..»(Bakara, 114.) âyetleridir. Bu âyetlerde mevcut istifham edatı, nefiy mânasındadır. Şu halde mânası, «da­ha zalim kimse yoktur», demektir. Bu durumda cümle, inşai değil, haberi cüm­ledir. Cümle haberi olur, âyetler de zahiri mânasında olursa, aralarında tenakuz olduğu anlaşılır.</p>
<p><strong>c</strong>&#8211; İhtilaf, fiilleri yönüyle kendisinden bahsedilen ile, bahse konu olan haberden gelen ihtilaftır.</p>
<p><strong>Buna şu şekilde cevap verilebilir:</strong></p>
<p><strong>a-</strong> Yukarıdaki âyetlerde ifade edilen her bir zulüm, kendisiyle ilgili husu­su tahsis etmektedir. Yani Allah&#8217;ın emirlerini engelleyenler arasında, Allah&#8217;ın mescitlerine girmeyi engelleyenlerden, iftira edenler arasında, Allah&#8217;a yalan ifti­ra edenlerden daha zalim bir kimse yoktur, demektir. Bu durumda âyette ifade edilen ilgili hususlar tahsis edildiğinde, tenakuz izale edilmiş olur.</p>
<p><strong>b-</strong> Âyetlerde ifade edilen zulüm, bunu ilk önce yapanları tahsis eden bir zulümdür. Bu kimseler, kendilerinden sonra aynı yolda gidenlerden daha zâlim­dirler. Şu halde daha zâlim olan, zulmü ilk önce işleyendir. Âyetlerde ifade edi­len zulüm, engellemekte ve iftira etmede, öncelik taşıyan zulümdür.</p>
<p><strong>c-</strong> Daha zalim olmamak, zalim olmamayı gerektirmez. Ebu Hayyan, bu ce­vabın daha doğru olduğuna inanır. Çünkü mukayyed olanı nefyetmek, mutlak olanın nefyini gerektirmez. Mukayyed olan zulüm, mutlak olan zulmü nefyetme­diğine göre, âyetler arasında tenakuz olduğu söylenemez. Çünkü yukarıdaki âyetlerde, daha zalim olanla vasfı eşit tutulmuştur. Daha zalim olmada eşitlik ol­duğuna göre, bu vasıfla vasfedilenler arasında, birinin diğerine nazaran, ziya­de veya noksanlığı yoktur. Bunların herbiri daha zalim olmada eşittirler, bu açık­lamanın ışığı altında mâna şu olur: İftira edenlerle, menedenlerden daha za­lim kimse yoktur. Bu gibilerin zalim olmada eşit tutulmalarında, herhangi bir zorluk olmadığı gibi, bunlardan birinin diğerinden daha zalim olduğunu göste­ren bir alamet de mevcut değildir. Bu tıpkı; onlardan daha bilgili kimse yoktur, sözü gibidir.</p>
<p><strong>Bu cevaplar şöyle özetlenebilir:</strong></p>
<p>Zulümde aşırılığı nefyetmek, zulmetme­deki eşitliğin nefyini gerektirmez.</p>
<p>Muteahhirin ulemasından bazıları şöyle demiştir: Âyetlerdeki istifhamdan maksat, zikredilen hususlarda, gerçek mânada daha zalim olma değil, kalplere korku ve dehşet vermektir.</p>
<p>Hattabî şöyle der: İbnu Ebi Hureyre&#8217;den işittiğime göre Ebu&#8217;l-Abbas b. Sureyc&#8217;in şöyle dediğini nakletmiştir: Bir adam, ulemadan birine  «Yoo, and içerim bu şehre..» (Beled, 1.) âyetinde Allahu Taâlâ burada adı geçen beldeye yemin etmediği halde  «Bu güvenilir şehre andolsun ki.»    (Tin, 3.) âyetinde yemin etmektedir. Sizce, hangisi doğrudur? diye sorar. Bunun üzerine alim; önce sorunu cevaplayıp sonra mı döveyim, yoksa önce dövüp sonra mı cevaplayayım, diye sorunca soru sahibi, önce dövün, sonra cevaplandırın şeklinde mukabelede bulunur. Bunun üzerine alim şöyle der:</p>
<p>Şu­rasını iyi bil ki Kur’ân&#8217;ı Kerim, Resûlullah&#8217;a, Sahabenin gözü önünde ve Kur’ân&#8217;a düşman insanlar arasında nazil olmuştur. Bu zalim insanlar, Kur’ân&#8217;ı tenkit et­mek için fırsat kolluyorlardı; şayet böyle bir fırsat ellerine geçseydi, hemen ona sarılır tenkide yeltenirlerdi. Fakat onlar Kur’ân&#8217;da böyle bir tenakuz göre­mediler. Ama sen bir Müslüman olarak bu durumu kavrayamadın!. Onların şüpheye düşmedikleri bir konuda sen şüpheye düştün. Şunu da iyi bil ki Arap­lar, konuşma esnasında <em>LÂ</em> harfini kullanırlar, fakat mânasını dikkate almazlar, deyip, delil sadedinde bazı beyitler gösterdi.</p>
<h4> İhtilaf veya Tenakuzun Çözümü</h4>
<p>Üstad Ebu İshak el-İsferayini şöyle der: Âyetler arasında tenakuz görül­düğünde, tertip ve telifinde güçlük ortaya çıktığında takip edilecek yol, âyetle­rin nüzul sırasına bakmaktır. Sonradan nazil olan âyetler, önceden nazil olanlara tercih edilir ki buna nesih denilir. Şayet âyetlerin nüzul sırası bilinmez ve icma da bu iki âyetten biriyle amel edilme yolunda ise, ameli üzerinde ima edilen âyetin, nâsih olduğu anlaşılır. Kur’ân-ı Kerimde birbirine zıt görünen iki âyetin lafzı mutlaka bu iki yoldan biriyle olur.</p>
<p>Diğer ulema da şöyle der: İki kıraatin birbirine, zıtlığı iki âyetin biribirine zıtlığı gibidir. (Mâide, 6.) âyetinde mansub ve mecrur kıraatin bulunma­sı, buna misaldir. Bu bakımdan iki kıraatin cemi, mansub kıraatı ayakları yıka­maya, mecrur kıraatı da mesh üzerine meshetmeğe hamletmek suretiyle müm­kün olur.</p>
<p>Sayrafi şöyle der: İhtilaf ve tenakuz, şöyle telif edilir: Bir cümle, ifade et­tiği mânalardan birine izafe edilebiliyorsa, izafe edilen bu mânada tenakuz yoktur, tenakuz sadece birbirine zıd düşen kelimelerdedir. Kitap ve sünnette bu neviden bir tenakuz asla mevcut değildir. Kur’ân&#8217;da ancak nesih mevcuttur.</p>
<p>Kadi Ebu Bekr şöyle der: Kur’ân âyetleri ve hadislerde tenakuz aramak caiz değildir. Bunu, akıl da kabul etmez. Bu yüzden  «Allah her şeyin yaratıcısıdır.» (Zümer, 62.) âyeti,  «..yalan uyduruyorsunuz.» (Ankebut, 17.) âyeti ile «..çamurdan yaratıyordun..» (Mâide, 110.) âyetlerinde akli delilin mevcudiyetinden dolayı çelişki yoktur. Çünkü Al­lah&#8217;tan başka, yaratıcı yoktur. Bu bakımdan birbirine zıt görünen kelimelerin tevili gerekir, ***** fiili ***** ile, ***** fiili de ***** fiiliyle tevil edilir.</p>
<p>Kirmani;  «..Eğer (o), Allah&#8217;tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şey bulur­lardı..» (Nisâ, 82.) âyetinin tefsirinde şu açıklamayı getirir: Âyette geçen ihtilaf, iki kısımdır. Birisi, tenakuz şeklindeki ihtilaftır. Bu ise, iki kelimeden birinin diğe­rine ters düşmesidir ki böyle bir ihtilaf, Kur’ân&#8217;da mevcut değildir. Diğeri de lü­zumlu ihtilaftır ki kelimenin her iki yönde değerlendirilmesi uygundur. Bu ihtilafa misal, kırâat vecihleri, âyet ve sûrelerin miktarı, nâsih ve mensuh âyetlerin hükmü, emir-nehiy, vaad ve vaid gibi konulardaki ihtilaftır.</p>
<p>İmam Suyuti  – el-İtkan,cild 2,syf;71-80 Terc.Doç. Dr. Sâkıp YILDIZ ve Dr. Hüseyin Avni ÇELİK</p>
<p>Hikmet Neşriyat</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muskil-ayetler-hakkinda/">Müşkil Ayetler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muskil-ayetler-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;anda Hitap Şekilleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-hitap-sekilleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-hitap-sekilleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jun 2017 14:39:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[Hitabın Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Hitap Şekilleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15257</guid>

					<description><![CDATA[<p>  İbnu&#8217;l-Cevzi, «en-Nefis» adlı kitabında, Kur’ân&#8217;da on beş hitap şekli­nin mevcut olduğunu söyler. Bazı ulema da bu sayıyı 30 un üstüne çıkarırlar. Bu hitap şekilleri şunlardır: 1 &#8211; Umumi hitaptır;  «Allah&#8217;dır ki sizi zaaftan yarat­tı..» (Rûm, 54.) âyetinde olduğu gibi hitap, bütün insanlaradır. 2&#8211; Hususi hitaptır; «..inanmanızdan sonra inkar mı edersiniz..» (Âl-i İmrân, 106.) âyetiyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-hitap-sekilleri/">Kur’anda Hitap Şekilleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1> <a href="http://ilimcephesi.com/kuranda-hitap-sekilleri/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501/" rel="attachment wp-att-15860"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15860" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501.jpg" alt="" width="373" height="249" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/kuranda-allah-neden-biz-yarattik-ifadelerini-kullaniyor-h1426370501-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></a></h1>
<p>İbnu&#8217;l-Cevzi, «en-Nefis» adlı kitabında, Kur’ân&#8217;da on beş hitap şekli­nin mevcut olduğunu söyler. Bazı ulema da bu sayıyı 30 un üstüne çıkarırlar.</p>
<p><strong>Bu hitap şekilleri şunlardır:</strong></p>
<p><strong>1 &#8211;</strong> Umumi hitaptır;  «Allah&#8217;dır ki sizi zaaftan yarat­tı..» (Rûm, 54.) âyetinde olduğu gibi hitap, bütün insanlaradır.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Hususi hitaptır; «..inanmanızdan sonra inkar mı edersiniz..» (Âl-i İmrân, 106.) âyetiyle  «Ey Resûl, Rabbinden sana indirileni duyur..» (Mâide, 67.) âyetinde olduğu gibi hitap, hususidir.</p>
<p><strong>3-</strong> Hususilik ifade eden umumi hitabdır;  «Ey insanlar, Rabbinizden korkun..» (Hac, 1.) âyeti buna misaldir. Âyetin mânasında çocuklara ve delilere hitap yoktur.</p>
<p><strong>4-</strong> Umum ifade eden hususi hitaptır;  «Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman..» (Talak, 1.) âyeti buna misaldir. Âyetteki hitap, Resûlullah&#8217;a olmasına rağmen, talak hakkına sahip herkese şamildir.  «Ey Peygamber, biz..zevcelerini sana helal kıldık..» (Ahzâb, 50.) âyetinde Ebu Bekri&#8217;s-Sayrafi şöyle der: Âyetin ibtidasındaki hitap Resûle ait olmasına rağmen, nefsini Resûle hibe eden kadınla ilgili aynı âyetin <strong>خَالِصَةً لَّكَ</strong> ifadesinden anlaşıldığına göre, âyetin bu hitaptan önceki kısmı, Resûlullah&#8217;a olduğu kadar başkalarıyla da ilgilidir.</p>
<p><strong>5-</strong> Cinse hitaptır;<strong> يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ</strong> âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>6-</strong> Neve hitaptır; <strong>يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ</strong> âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>7-</strong> Bizzat isim tasrih edilen hitaptır; «Dedik ki ey Adem, oturun..» (Bakara, 35.),  «..Ya Nûh, in..» (Hûd, 48.),  «Ey İbrahim,..sen doğruladın..» (Sâffât, 104.),  «Ey Musa, korkma..» (Neml, 10.),  «Ya İsa, ben seni öldüreceğim..» (Âl-i İmrân, 55.) âyetleri buna misaldir. Kur’ân&#8217;ı Kerim&#8217;de Hz. Peygambere &#8216;ya muhammed&#8217; şeklinde doğrudan hitap vaki olmamıştır. Bunun yerine &#8216;<em>Ya eyyühen nebiyyü</em>,<em>Ya eyyuherresulu</em>&#8216; şeklinde hitap edilmiştir. Bu hitapla Resûlullah tazim edilmekte, diğer peygamberler arasındaki yüksek mevkii gösterilmekte, Müminlerin Peygamberlerine adıyla hitap etmemeleri öğretilmektedir.</p>
<p><strong>8</strong>&#8211; Medih hitabıdır; &#8216;Yâ eyyuhâllezîne âmenû&#8217; (Nisâ, 136.) âyeti buna misaldir. Bu yüzden Mekkelilere «Onlar ki inandılar, hicret ettiler..» (Enfal, 74.) şeklinde hitab edilmiştir.</p>
<p>İbnu Ebi Hatim, Haysame&#8217;den şöyle dediğini rivayet etmiştir; Kur’ân&#8217;da &#8216;Yâ eyyuhâllezîne âmenû&#8217; şeklinde okuduğunuz her âyet, Tevrat&#8217;ta (*) şeklin­dedir.</p>
<p>Beyhaki, Ebu Ubeyd ve diğer hadis uleması İbnu Mesud&#8217;dan, şöyle de­diğini rivayet ederler: &#8221;Yâ eyyuhâllezîne âmenû&#8221; hitabıyla karşılaştığınızda, buna dikkatle kulak veriniz. Çünkü bu hitabın peşinde Allah&#8217;ın emrettiği bir hayır veya yasak­ladığı bir şey vardır.</p>
<p><strong>9</strong>&#8211; Zem hitabıdır; «Ey kafirler bugün özür dilemeyin..» (Tahrim, 7.) âyeti ile  «De ki: &#8216;Ey kafirler..» (Kâfirun, 1.) âyeti buna misaldir. Bu çeşit hitab, ihanet mânasında olduğundan Kur’ân&#8217;da sadece iki yerde mevcuttur. Müminlere hitap çoğunlukla &#8216;Yâ eyyuhâllezîne âmenû&#8217; âyetinde olduğu gibi vicahiye yapılırken, kafirlere ise «..inkar edenlere ge­lince..» (Bakara, 6.),  «inkar edenlere söyle:..» (Enfal, 38.) âyetlerinde olduğu gibi, iltifat etmemek bakımından gaib sigasiyle yapılır.</p>
<p><strong>10</strong>-Liyakat hitabıdır; ya eyyuhen nebiy&#8217; ve &#8216;ya eyyuher resul&#8217;gibi âyetler buna misaldir. Bir kısım ulema ise; Resûle uygun olmayan yerlerde «Ey Nebi», Resûle uygun olan yerlerde ise, «Ey Resûl» diye hitab edildiğini görmekteyiz, demektedirler. Mesela; umumi bir teşri ifade eden âyetlerde «Ey Resûl, Rabbinden sana indirileni duyur..» (Mâide, 67.) şeklinde hususilik ifade eden âyetlerde ise, «Ey Nebi, Allah&#8217;ın helal kıldığını niçin haram ediyorsun..» (Tahrim, 1.) şeklinde gelir, derler. Ancak «Ey Nebi, kadınları boşadığınız zaman..» (Talak, 1.) âyetinde görüldüğü gibi karine olursa, hususi hitabdan umumi teşri mânası anlaşılabilir, çünkü (talak) fiili, cemi şeklinde gelmiştir.</p>
<p><strong>11-</strong> İhanet hitabıdır; «Öyleyse çık oradan çünkü sen kovuldun..» (Hicr, 34.),  «Sinin orada! Benimle ko­nuşmayın..» (Müminûn, 108.) âyetleri buna misaldir.</p>
<p><strong>12-</strong> Gadab hitabıdır; «..&#8217;Tad bakalım, hani sen şerefli olan, değerli olan yalnız sendin..» (Duhan, 49.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>13-</strong> Bir kelime ile umuma hitaptır:  «Ey in­san, seni engin kerem sahibi Rabbine karşı ne aldatıp isyana sürükledi?» (İnfitar, 6.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>14</strong>-Umumi bir kelime ile bir kişiye hitaptır; «Ey elçiler, güzel şeylerden yiyin..» (Müminûn, 51.) âyetinden (Müminûn, 54.) kadarki âyetler buna misaldir.</p>
<p>&#8216;Fe zerhum&#8217; deki hitap Peygamber (a.s.)dır; çünkü kendinden sonra peygamber gelmeyecektir.</p>
<p>«Eğer azab edecekseniz, size edilenin misliyle azab ediniz..» (Nahl, 126.) âyeti de buna ayrı bir misaldir. Bu âyetteki hitap,  «Sabret, sabrın ancak Allah&#8217;ın yardımıyladır..»(Nahl, 127.) âyetinin delaletiyle sadece Resûle yapılmaktadır.  «Eğer size cevap veremedilerse bilin ki..» (Hûd, 14.) âyetindeki hitap,  «De ki: &#8216;Getirin.. » (Hûd, 13.) âyetinin delaletiyle sadece Resûle yapıl­maktadır. Bazı ulema  «..&#8217;Rabbim&#8217; der &#8216;beni geri döndürünüz&#8217;..» (Müminûn, 99.) âyetini de bu kabilden saymıştır. Yani &#8216;rciûni &#8216;beni geri döndür, demektir. Âyetteki <strong>رَ  ب</strong> kelimesinin Allah&#8217;a &#8216;rciûni&#8217; kelimesinin de meleklere hi­tab olduğu söylenir.</p>
<p>Suheyli bu konuda şu açıklamada bulunur: Bu âyetteki söz, şeytana çar­pılan, cehennem zebanilerinin eline düşenlerin söyleyecekleri sözdür. Bu gibi­ler şaşkına döner, ne söylediklerini bilmezler, dünyada iken mahlukata söyle­diklerini, cehennemde de ifade etmek isterler.</p>
<p><strong>15-</strong> İki kişiye hitap eden kelimeyle bir kişiye hitaptır. «..atın cehenneme!..» (Kâf, 24.) âyeti buna misaldir. Âyetteki hitap, cehennemde va­zifeli Malik adlı meleğedir. Veya cehennem bekçileri ile zebanilere hitap olduğu da söylenir. İki kişiye hitap, aynı zamanda umuma hitap da sayılabilir. «Her can, yanında bir sürücü ve şahitle gelir.» (Kâf, 21.) âyetinin delaletiyle bunun müvekkel iki melek olduğu da söylenir. Bu durumda hitap, lafza uygun bir hitap olur. Mehdevi,  «(Allah): &#8216;Duanız kabul olundu&#8217; dedi..» (Yûnus, 89.) âyetindeki hitabı bu kabilden sayar. Bu hitabın davet eden kişi olması hasebiyle sadece Hz. Musa&#8217;ya ait olduğunu söyler. Âyetteki tesniye şeklindeki hitabın, Hz. Musa ile ağabeyi Harun&#8217;adır. Çünkü Harun, Hz. Musa&#8217;ya yardımcı olduğundan, davette müşterektirler.</p>
<p><strong>16</strong>&#8211; Bir kişiye hitap eden kelimeyle, iki kişiye yapılan hitaptır.  «Rabbiniz kim ya Musa..» (Tâhâ, 49.) âyeti buna misaldir. Âyetteki diğer şahıs Hz. Harun&#8217;dur. İbnu Atıyye âyetteki zamirin merciini, iki yönden izah eder;</p>
<p><em><strong>a-</strong></em> Allahu Taâlâ&#8217;nın Hz. Musa&#8217;yı terbiye ettiğine delalet olmak üzere âyetteki nida, sadece Hz. Musa&#8217;yadır.</p>
<p><em><strong>b</strong></em>&#8211; Risalet ve mucizelerin sahibi Musa&#8217;dır. Harun bu noktada Musa&#8217;ya ta­bi olmuştur. Zemahşeri, Keşşaf&#8217;ında şu görüşe yer verir: Hz. Harun ifadede Hz. Musa&#8217;dan daha fasih olduğundan, Firavn&#8217;la münakaşada galip gelmiştir.</p>
<p>«..sakın sizi cennetten çıkarmasın sonra sıkıntıya düşersiniz.» (Tâhâ, 117.) âyeti buna ayrı bir misaldir. İbnu Atıyye, âyete şu açıklamayı getirir: Cenabı Hak, Hz. Adem&#8217;i sıkıntıya düşen kişi olarak ferden hitap etmiştir. Çünkü âyette kastedilen ilk muhatap odur. Bir rivayete göre Ce­nabı Hak, dünyadaki geçim sıkıntısını erkelere yüklediğinden, hitap Hz. Adem&#8217;e dir, denilir. Kadınların adını gizlemek fazilet sayıldığından, âyette Hz. Havva is­men zikredilmemiş, hitap Adem&#8217;e yapılmıştır, şeklinde bir başka açıklama geti­rilmiştir.</p>
<p><strong>17-</strong> Umum ifade eden bir kelime ile, iki kişiye yapılan hitaptır. «..Kavminiz için Mısır&#8217;da evler hazırlayın, evlerinizi de namazgah edinin..» (Yûnus, 87.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>18</strong>&#8211; İki kişiye hitap eden kelime ile, umuma yapılan hitaptır. Yukarıda<br />
geçen<strong> أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ</strong>(Kâf, 24.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>19</strong>&#8211; Bir kişiye yapılan hitaptan sonra umuma hitaptır; «Ne işte bulunsan, Kur’ân&#8217;dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız..» (Yûnus, 61.) âyeti buna misaldir. İbnu&#8217;l-Enbari, âyeti şu şekilde açıklar: Âyetteki üçüncü fiilin cemi sıgasıyla gelmesi, Müslümanların Resûlullah&#8217;a yapılan hitaba dahil olduklarını ifade etmektedir.  «Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman..» (Talak, 1.) âyeti buna ayrı bir misaldir.</p>
<p><strong>20-</strong> Umuma hitabdan sonra, bir kişiye yapılan hitabdır;  «Namazı kılın..» (Bakara, 43.) âyeti ile,  «..Müminleri müjdele..» (Yûnus, 87.) âyetleri buna misaldir.</p>
<p><strong>21-</strong> Bir kişiye yapılan hitaptan sonra, iki kişiye yapılan hitaptır. «Dediler ki: Sen bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz düzenden çevirsin de yeryüzünde büyüklük yal­nız ikinize kalsın diye mi bize geldin?..» (Yûnus, 78.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>22</strong>&#8211; İki kişiye yapılan hitapdan sonra, bir kişiye yapılan hitaptır;<strong>فَمَن رَّبُّكُمَا يَا مُوسَى</strong> (Tâhâ, 49.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>23- </strong>Belirli birine yapılan hitaptan, bir başkasının murad edilmesidir;  «Ey Peygamber, Allah&#8217;dan kork, kafirlere ve münafıklara itaat etme..» (Ahzab, 1.) âyeti buna misaldir. Âyetteki hitap,Resûl&#8217;ün şahsına olmakla beraber, esasen ümmetine yapılan hitaptır. Resûlul­lah zaten muttaki olduğundan, küffara itaati asla düşünülemez.  «Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşku­ da isen, senden önce Kitap okuyanlara sor..» (Yûnus, 94.) âyeti de buna ayrı bir misaldir. Resûlullah&#8217;a gelen vahiyde, kendisinin şüphe etmesi asla düşünülemez. Âyetteki hitap, küffara imadır.</p>
<p>İbnu Ebi Hatim bu âyet hakkında İbnu Abbas&#8217;ın şöyle dediğini rivayet eder: Resûlullah hiçbir zaman şüphe etmemiş, teredüde düşerek soru sorma­mıştır.</p>
<p>«Senden önce gönderdiğimiz elçilerimiz­den sor..» (Zuhruf, 45.) âyeti ile «.. o halde sakın cahiller­den olma.» (Enam, 35.) âyeti buna ayrı birer misaldir.</p>
<p><strong>24</strong>&#8211; Bir başkasına yapılan hitabtan, belirli birinin murad edilmesidir. «Andolsun ki, size şerefiniz bulunan bir kitap indirdik..» (Enbiya, 10.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>25-</strong>Belirli bir muhatap kastedilmeyen, umuma şamil hitaptır;  «..görmedin mi hep Allah&#8217;a secde ediyorlar..» (Hac, 18.),  «Bir görsen onların ateşin başında durdurulmuş halini..» (Enam, 27.),  «Rablerinin huzurunda başlarını öne eğmiş (olarak) suçluları bir görsen..» (Secde, 12.) âyetleri buna misaldir. Bu âyetlerde muayyen bir muhatap değil, muhatap olabilecek herkese yapılan bir hitap mevcuttur. Âyette umum mâna kastedildiğinden ifade hitap şeklinde gelmiştir. Cenabı Hak bununla, durumları açıkça belli olan, görme imkanı bulu­nan herkese hitabı kastetmiştir.</p>
<p><strong>26</strong>&#8211; Önce şahsa hitap edip sonra da başkasına çevrilen hitaptır; <strong>فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ</strong> âyeti buna misaldir. Âyetteki hitap Resûlullah&#8217;a dır. Sonra  «..Artık Müslüman oldunuz mu?.» (Hûd, 14.) âyetinin delaletiyle  «..bilin ki Allah&#8217;ın bilgisiyle indirilmiştir.» âyeti, kâfirlere hitap etmiştir. «..seni şahit olarak gönderdik..» (Fetih, 8.),<strong> تُؤْمِنُ</strong> (Fetih, 9.) kıraatına göre, buna ayrı bir misaldir.</p>
<p><strong>27-</strong> İltifat sanatıyla hitaptır;</p>
<p><strong>28</strong>&#8211; Akıllara yapılan hitap gibi, cemadata yapılan hitaptır; «..göğe ve yere: &#8216;İsteyerek veya istemeyerek gelin&#8217; dedi..» (Fussilet, 11.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>29-</strong> Teşvik ifade eden hitaptır; «haydi eğer Müminseniz Allah&#8217;a dayanın..» (Mâide, 23.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>30</strong>&#8211; Şefkat ve acıma hissiyle yapılan hitaptır;  «..Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım..» (Zümer, 53.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>31</strong>&#8211; Sevgi ifade eden hitaptır; «..Babacığım, niçin ta­pıyorsun işitmeyene..» (Meryem, 42.), «Ey oğulcuğum..» (Lokman, 16.),  «..Ey anamın oğlu, sakalımı, başımı tut­ma..» (Tâhâ, 94.) âyetleri buna misaldir.</p>
<p><strong>32</strong>&#8211; Acze düşüren hitaptır;  «..bir sûre getirin..» (Bakara, 25.) âyeti buna misaldir.</p>
<p><strong>33</strong>&#8211; Şeref ifade eden hitaptır; Kur’ân&#8217;ı Kerim&#8217;de<strong> قاَلَ </strong>lafzıyla hitap edilen bütün âyetler buna misaldir. Bu âyetlerde Resûlullah&#8217;ın ümmetine, vasıtasız olarak hitab etmekle üstün bir şeref bahşetmektedir.</p>
<p><strong>34-</strong> Yok olan bir şeye hitaptır; bu hitap, mevcut olana tabi olarak yapı­lan hitabdır.  Ey Adem oğulları! buna misaldir. Bu hitab, zamanın insan­larına olduğu kadar, sonrakilere de şamil olan bir hitaptır.</p>
<p><strong>Hitabın Kısımları</strong></p>
<p>Bazı ulemaya göre Kur’ân&#8217;daki hitaplar üç kısma ayrılır. Bunlar, sadece Resûle hitap, sadece Resûlün dışındakilere hitap, hem Resûle hem de diğerle­rine hitaptır, (1)</p>
<p><strong>1)</strong> Müellifimiz Suyutî burada, İbnu&#8217;l-Kayyim&#8217;den ve «faide» adı altında çeşitli eserlerden uzunca nakillerde bulunmuştur. Bu nakillerde konu ile ilgili kayda değer bir bilgi bulunmadığından, tercemesi yapılmamıştır. Tercemesi yapılmayan metin, 34-35. sahifelerdedir.</p>
<p>İmam Suyuti  – el-İtkan,cild 2,syf;89-94 Terc.Doç. Dr. Sâkıp YILDIZ ve Dr. Hüseyin Avni ÇELİK</p>
<p>Hikmet Neşriyat</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-hitap-sekilleri/">Kur’anda Hitap Şekilleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-hitap-sekilleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aksamu&#8217;l Kur&#8217;an</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aksamul-kuran/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aksamul-kuran/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Apr 2017 09:03:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[Aksamu'l Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kasem Cümlesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'andaki Yeminler]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'andaki Yeminlerden Maksat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15216</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İbnu Kayyim Cevziye bu sahada müstakil bir eser yazmış «et &#8211; Tibbyan fi Aksâmi&#8217;l-Kur’an» adını vermiştir.Kur’an’daki yeminin mânası; söylenen sözün tahkik ve tekid edilmesidir.«-Allah, münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder..» (Münafikün, 1.) âyeti, haber cümlesi olmakla beraber, tekid ifade ettiğinden, kasem cümlesi olarak kabul edilmiştir. Allah’ın yemin etmesi ne demektir? Yemin, şayet Mümini inandırmak için [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aksamul-kuran/">Aksamu’l Kur’an</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/aksamul-kuran/images-7-9/" rel="attachment wp-att-15219"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15219" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-7-1.jpg" alt="" width="492" height="277" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-7-1.jpg 512w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-7-1-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbnu Kayyim Cevziye bu sahada müstakil bir eser yazmış «et &#8211; Tibbyan fi Aksâmi&#8217;l-Kur’an» adını vermiştir.Kur’an’daki yeminin mânası; söylenen sözün tahkik ve tekid edilmesidir.«-Allah, münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder..» (Münafikün, 1.) âyeti, haber cümlesi olmakla beraber, tekid ifade ettiğinden, kasem cümlesi olarak kabul edilmiştir.</p>
<p>Allah’ın yemin etmesi ne demektir? Yemin, şayet Mümini inandırmak için yapılmışsa, Mümin zaten yemine ihtiyaç duymaksızın, Allah kelamını doğrudan doğruya tasdik eder, kâfiri inandırmak için yapılmışsa, bu yeminin kâfire bir faydası olmaz, şeklinde bir soru şöyle cevaplandırılır:</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, Arap diliyle nâzil olmuştur. Araplar bir sözün tekidini istediklerinde, âdet üzere, yemin ederler.</p>
<p>Ebu’l-Kasım el-Kuşeyri, bu soruya şu cevabı verir: Allah’ın yemin etmesi, hüccetin kemalini ve tekidini gösterir. Hüccetteki hüküm, ya şahadetle, ya da yemin ifadesiyle belirtilir. Allah Kur’an’da, kâfirlere hüccet bırakmayacak şekilde bu iki nevi yemini zikretmiştir, ‘«Allah, kendinden başka (gerçek) tanrı olmadığına şahitlik eder, melekler ve ilim sahipleri de..» (Âl-i İmrân, 18.) , “De ki: ‘Evet, Rabb’imhakkı için o bir gerçektir..» (Yûnus, 53.) âyetleri buna misaldir. Araplardan biri“Rızkınız da,size söz verilen azab da yukarıdan gelir. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir» (Zâriyât, 22-23.) âyetlerini işitince bağırarak; Celil olan Allah’ı kim kızdırdı ki, O’nu yemine mecbur ettiler, demiştir.</p>
<p>Yemin ancak tazime layık olan bir isimle yapılır. Allahu Taâlâ Kur’an’da, yedi ayrı âyette, kendi nefsine yemin etmiştir. Bunlar şu âyetlerdir: &#8216;De ki: ‘Rabb’im hakkı için..» (Yûnus, 53.), k&#8217;: ‘Rabb’im hakkı için dirileceksiniz..» (Tegâbun, 7 ), «Rabb’ine andolsun ki onları ve şeytanlan mutlaka toplayacağız» (Meryem, 68.), “Rabbin hakkı için biz onların hepsine mutlaka soracağız.»(Hicr, 92),«Hayır hayır, doğuların ve batılarınRabbine yemin ederim ki..» (Meâric, 40 ),«Hayır, Rabbin hakkı için inanmış olamazlar..» (Nisâ,65) «Göğün Rabbine andolsun ki bu iş gerçektir..» (Zâriyât, 23 ).Bunlar dışındaki diğer yeminler: ..âyetlerinde görüldüğü üzere, mahlukata yapılan yeminlerdir.</p>
<p>Allah’tan başkasına yemin etme, nehyedildiği halde, mahlukata nasıl yemin edilir? şeklindeki soruya şu cevaplar verilir:</p>
<p>Mahlukata yapılan yeminlerde, muzaf hazfedilmiştir. Bunlar aslında, * ve * şeklindedir.</p>
<p>b- Araplar bu isimlere değer verirler, bunlarla yemin ederlerdi. Kur’an da onlarca yemin olarak kullanılan kelimelerle nâzil olmuştur.</p>
<p>c- Yeminler, yemin edenin değer verdiği şeyler üzerine yapılır. Bu durumda değer verilen, değer verenin fevkinde olması icabeder. Halbuki Allah’ın fevkinde değer verilecek hiçbir şey mevcut değildir. Bu sebeple Allah, bazen nefsine, bazen de mahlukata yemin etmiştir.</p>
<p>Esasen mahlukatın varlığı, Allah’ın yoktan ver eden ve yaratan olduğuna delalet eder.İbnu Ebi’l-isba, Fevâhitu’s-suverin sırlarını anlatırken şöyle der: Mahlukat üzerine yapılan yemin, Allah&#8217;a yapılan yemini gösterir. Çünkü mefulün varlığı, failin de varlığını gösterir. Zira, failsiz mefulün varlığı mümkün değildir.</p>
<p>İbnu Ebi Hâtim, Hasenu’l-Basri’nin şöyle dediğini rivayet eder: Allahu Ta- âlâ mahlukattan, istediğine yemin etmiştir. Fakat hiç kimse, Allah’tan başkasına yemin edemez.Bazı ulema ise şöyle der: Allahu Taâlâ&#8221;<a title="ömrüne andolsun ki" rel="tooltip">لَعَمْرُكَ&#8221; </a>(Hicr, 72.) âyeti ile Allah katındaki üstün değer ve yerini insanlara bildirmek için Resûlüne yemin etmiştir.</p>
<p>İbnu Merdeveyh, İbnu Abbas’ın şöyle dediğini nakleder: Allahu Taâlâ Resûlullah’tan daha mükerrem bir kimse yaratıp dünyaya getirmemiştir. Allahın, Resûlünden başka hiçbir kimsenin hayatına yemin ettiğini görmedim. Allah ancak «Senin ömrüne yemin olsun ki, onlar sarhoşlukları içinde bocalıyorlar.» (Hicr, 72.) âyetiyle Resûlün nefsine yemin etmiştir.</p>
<p>Ebu’l-Kasım el-Kuşeyri şöyle der: Bir şeye yemin, ya faziletinden, ya da faydasından dolayı yapılır. Faziletinden dolayı yapılan yemine misal «Sina dağına andolsun ve bu güvenilir şehre andolsun ki..» âyetidir. Faydasından dolayı yapılan yemine misal ise «Tine ve Zeytune andolsun ki..» âyetleridir.Bazı ulema da şöyle der: Allahu Taâlâ’nın yemini şu üç neve münhasırdır Yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi Zatına (Zâriyât, 23.) âyeti buna misaldir. Ya da inşai cümle ile yapılır. «Rabbın hakkı için biz onların hepsine yaptıklarını soracağız.» (Hicr, 92.) âyeti buna misaldir. Âyetteki bu kasemle, kendisine yemin edilenin tahkiki murad edilmesi halinde âyet, haberi cümle olur. Bizzat kasemin tahkiki murad edilirse, kasemin tekid ve tahkiki ile kendisine yemin edilenin, gaybi ve hafi mânalara uygun düşmesi gerekir. Bu da gaybi ve hafi mânaların subutuna yemin edildiğinde gerçekleşir.</p>
<p>Güneş-ay, gece-gündüz, semâ arz gibi görülen şeylere yemin edilmesi, bizzat bunlara değil, bunların varlığına yemin edilmiş olur. Allah’ın yarattığı şeyler üzerine yemin etmesi, onları yaratmış olmasından dolayıdır. Bunların varlıklarına yemin edilmesi caizdir, kendilerine yemin edilmesi caiz değildir. Allahu Taâlâ yaptığı kasemlerde cevabı çoğunlukla zikretmiştir.</p>
<p>Cevabı bilindiğinden &#8216;lev&#8217;edatındaki cevabın hazfi gibi, cevabını zikretmediği âyetler de görülür.Cümlelerde yemin çok kullanıldığından kısaltma gayesiyle kasem fiili hazfedilir, ba harfi cerri ile yetinilir. Zahiri mânadaki isimlerde ba harfi vav&#8217;a, lafzi Celalde ise ta’ya çevrililir. «Allah’a and içerim ki putlarınıza bir tuzak kuracağım.» (Enbiya, 57.) âyeti buna misaldir.</p>
<p>İbnu Kayyim şunu da ilave eder: Allah, mahlukatın bilme zorunda olduğu iman esaslarından tevhide, Kur&#8217;an’ın hak olduğuna, Resûlün hak olduğuna, kıyamet gününe, vaad ve vaide yemin ettiği gibi, insanın haline de yemin etmiştir.</p>
<p>Tevhide yaptığı yemine misal, «Andolsun osıra sıra dizilenlere&#8230;ki tanrınız birdir.» (Sâffât, 1-4.) âyetleridir.</p>
<p>Kur’an’ın hak olduğuna misal,«Yo, yıldızların yerine yemin ederim. Bilirseniz bu ne büyük bir yemindir. O, elbette şerefli bir Kur’an’dır.» (vakıa, 75-77.) âyetleridir. Resûlüllah’ın hak olduğuna misal,-«Yasin. Hikmetli Kur’an’a andolsun. Sen elbette gönderilmiş elçisin.» (Yâsin, 1-3 ),inmekte olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız sapmadı, azmadı.» (Necm, 1-2.) âyetleridir.</p>
<p>Kıyamet gününe yaptığı yemine misal, «Savurup kaldıranlara, yağmur yüklü bulutlara andolsun ki&#8230;Size vaadolunan mutlaka haktır.» (Zâriyât, 1-5.) âyetleridir.</p>
<p>Vaad ve vaide misal, «Örttüğü_zaman geceye andolsun ki..sizin çalışmanız çeşit çeşittir.» (Leyl, 1-4 ), «Andolsun Allah yolunda koştukça koşanlara..ki insan Rabbine karşı çok nankördür.» (Âdıyât, 1-6.),«Asra yemin olsun ki mutlaka insan ziyandadır.» (Asr, 1-2.), «Tine andolsun.. Biz insanı en güzel biçimde yarattık.» (Tin, 1-4 ),Yoo, and içerim bu şehre&#8230;insanoğlunu zorluklara katlanacak şekilde yarattık.» (Beled, 1-4.) âyetleridir.</p>
<p>İbnu Kayyim eserinde şunu da belirtir: Cevabı hazfedilen kasem, çoğunlukla, kendisiyle kasem edilenin, kendisine kasem edilene delalet ettiği zaman yapılır. Çünkü gaye bununla gerçekleşir.</p>
<p>Kendisiyle kasem edilen kelimenin lafzı daha beliğ, daha vecizdir.«Sâd. Şerefli Kur’an’a andolsun ki..» (Sâd, 1.) âyeti buna misaldir. Âyette kendisiyle kasem edilen, Kur’an- ın tazimidir. Kur’an’ın Zikir olarak vasfedilmesi ve kulların muhtaç olduğu zikri, şeref ve kadri ihtiva etmesi, kendisiyle kasem edilene delalet eder. Bu da, kafirlerin dediği gibi uydurma bir kitap değil, Allah tarafından indirilen hak bir kitap olduğunu göterir. Bu bakımdan ulemanın çoğu, kasemin cevabını şeklinde takdir etmişlerdir.</p>
<p>Böyle bir takdir <b>K</b>âf vel<b>k</b>ur-âni-lmecîd<i>(i)</i>(Kâf, 1.),Lâ u<b>k</b>simu biyevmi-l<b>k</b>iyâme<i>(ti </i>(Kıyame, 1.) âyetlerinde olduğu gibi benzeri her yeminde kıyametin isbatına delildir. ile başlayan âyetler de bu kabildendir. Bu âyetler, haccın menasik ve şeairi gibi büyük ibadetleri ihtiva eden zamanları gösterir. Bu ibadetler, bizzat Allah’a kulluk, azameti karşısında duyulan huzu ve huşudur. Hac ibadetinde, Hz. Peygamber ve Hz. İbrahim (a.s.)ın getirdiği esaslara tazim vardır.</p>
<p>İbnu Kayyim, eserinde şunları da kaydetmiştir: Kasemin latif yönlerinden biri, «Kuşluk vaktine andolsun. Durgunlaştığı zaman geceye andolsun.» (Duhâ, 1-2.) âyetleridir. Bu âyette Allah, Resûlüne verdiği nimet ve ikrama yemin etmiştir. Bu yemin, Resûlüllah’ın nübüvveti ile, kıyamet gününün tasdikini ihtiva etmektedir. Duhâ süresinin ilk iki âyetiyle Allah âyetlerin den olan kuşluk vakti ve geceye yemin etmiştir. Bu kasemdeki mutabakatı bir düşünelim.. Bu uygunluk, kendisiyle yemin edilen gece karanlığından sonra kuşluk vaktinin aydınlığı, bir müddet kesildikten sonra devam eden vahyin aydınlığına işarettir. Öyle ki vahye karşı gelenler, Muhammed’in Rabbi kendisini terketti, diyecek kadar ileri gittiler. Ayrıca bu âyette, gece karanlığından sonra vahyin aydınlığı arasında, bir uygunluk bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Suyuti  – el-İtkan,cild 2,syf;345-351 Terc.Doç. Dr. Sâkıp YILDIZ ve Dr. Hüseyin Avni ÇELİK</p>
<p>Hikmet Neşriyat</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aksamul-kuran/">Aksamu’l Kur’an</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aksamul-kuran/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>El Vucüh Ve&#8217;n Nezair</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/el-vucuh-ven-nezair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/el-vucuh-ven-nezair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 14:50:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[El Vucüh Ve'n Nezair]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Hidaye Kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Salat Kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Zikr Kelamis]]></category>
		<category><![CDATA[Nezâir]]></category>
		<category><![CDATA[Vücuh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15161</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vücuh; değişik mânalarda kullanılan tek kelimeye verilen addır. Ümmet kelimesi buna misaldir. Bu konuda müstakil bir kitap yazdım. «Mu’ tera- ku’l-Ekrân Fi Müştaraki’l-Kur’an» adını verdim. Nezâir; Birbirine benzeyen kelimeler demektir. Nezâirin kelimelerde, vücuhun, mânada kullanıldığı söylenir. Bu görüş zayıf kabul edilmiştir. Şayet bu tarif kabul edilseydi aynı mânadaki kelimeler, tek kelime kabul edilmiş olurdu. Halbuki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/el-vucuh-ven-nezair/">El Vucüh Ve’n Nezair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/el-vucuh-ven-nezair/b_3881-2/" rel="attachment wp-att-15196"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15196" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881-1.png" alt="" width="450" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881-1.png 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881-1-360x270.png 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881-1-300x225.png 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a></p>
<p><strong>Vücuh;</strong> değişik mânalarda kullanılan tek kelimeye verilen addır. Ümmet kelimesi buna misaldir. Bu konuda müstakil bir kitap yazdım. «Mu’ tera- ku’l-Ekrân Fi Müştaraki’l-Kur’an» adını verdim.</p>
<p><strong>Nezâir;</strong> Birbirine benzeyen kelimeler demektir.</p>
<p>Nezâirin kelimelerde, vücuhun, mânada kullanıldığı söylenir. Bu görüş zayıf kabul edilmiştir.</p>
<p>Şayet bu tarif kabul edilseydi aynı mânadaki kelimeler, tek kelime kabul edilmiş olurdu. Halbuki bu görüşte olanlar kitaplarında ayrı bir nevi olarak değerlendirmişlerdir.</p>
<p>Bazı ulema da bunu, Kur&#8217;an’ın mucize olduğuna işaret eden nevilerden biri saymıştır, öyle ki Kur’an’da bir kelime, yirmi mânaya geldiği gibi, daha az veya daha çok mânaya da gelmekte, beşer kelamında ise böylesine mâna zenginliği bulunmamaktadır.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>İbnu Sa’d bir başka rivayette İbnu Abbas&#8217;ın Hz. Ali’ye şöyle dediğini rivayet eder: «Ya Emira’l-Mü&#8217;minîn, ben Allah’ın Kitabını onlardan daha iyi bilirim, çünkü Kur’an’ın nüzûlüne bizler şahid olduk, deyince, Hz. Ali: «Doğru söylüyorsun, Kur’anda muhtelif vecihler vardır, sen bir vecih ileri sürerken onlar da diğerlerini ileri sürerler. Fakat sen gene sünnetle mukabelede bulun; çünkü onlar hadisde aynı şeyi yapamıyacaklardır.»</p>
<p>Bu konuşmadan sonra İbnu Abbas Haricilere gitti, yaptığı münakaşada hadislerden delil getirdi, Hariciler İbnu Ab- bas’ın karşısında delilsiz kaldılar.</p>
<p><strong>Bu konuda en önemli misaller şunlardır:</strong></p>
<p><strong>&#8220;Hidaye&#8221;Kelimesinin Kur’anda Değişik Mânalarda Kullanılışına Dair Misaller:</strong></p>
<p>«Bizi doğru yolda sebat ettir.» (Fatiha, 6.) âyette sebat mânasında,</p>
<p>«Onlar, Rablerinden (gelen) açıklık (hidayet) üzerindedirler.» (Bakara, 5.) âyette beyan mânasında,</p>
<p>«Şüphesiz din (doğru yol) Allahın dini (yolu) dur..» (Âli imran, 73.) âyetinde din mânasında,</p>
<p>«Allah hidayet edenlerin feyzini artırır.» (Meryem, 76.) âyetinde feyz mânasında,</p>
<p>Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık..» (Enbiya, 73.) âyetinde önder mânasında,</p>
<p>«..her toplumun bir yol göstericisi vardır.» (Ra’d, 7.) âyetinde önder mânasında,</p>
<p>«..Benden size bir hidayet(ci rehber) gelir de..» (Bakara, 38.) âyette elçi ve kitaplar mânasında,</p>
<p>«..onlar yıldız (lar)la da yol bulurlar.» (Nahl, 16.) âyetinde ulaşırlar mânasında</p>
<p>«İndirdiğimiz açık delilleri ve sünneti saklayanlar yok mu..» (Bakara, 159.) sünnet mânasında,</p>
<p>«andolsun onlara Rablerinden bir (hidayet) Kuran gelmiştir.» (Necm, 23.) âyetinde Kur’an mânasında,</p>
<p>Andolsun ki biz Musa’ya hidayeti (Tevratı) verdik.»(Gâfir, 53.) âyetinde Tevrat mânasında,</p>
<p>«&#8230;ve onlar doğru yola erenlerin ta kendileridir.» (Bakara, 157.) âyetinde hakka rücû mânasında,</p>
<p>«&#8230;Allah kâfirler güruhunu muvaffak etmez.) (Bakara, 258.) âyette muvaffak kılmak mânasına,</p>
<p>«Biz, eğer senin maiyetinde tevhid (doğru yol)unu tutup sana uyarsak..» (Kasas, 57.) âyetinde tevhîd mânasına,</p>
<p>«&#8230;biz de hakikaten onların izlerine uymuşlarız..) (Zuhruf, 22.) âyetinde uymak mânasında,</p>
<p>«&#8230;Onların gittiği doğru yolu tutup ona uy..) (Enâm, 90.) âyetinde yol mânasına,</p>
<p>«..Muhakkak Allah hainleri hilesinde muvaffak etmez.» (Yusuf, 52.) âyette ıslah mânasına,</p>
<p>«Her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolu gösterendir&#8230;» (Tâhâ, 50.) âyetinde yol göstermek mânasında,</p>
<p>«Biz (tevbe ederek) sana döndük) (Araf, 156.) âyette tevbemânasında,</p>
<p>«..umarım Rabbim beni doğru yola irşad eder, dedi.» (Kasas, 22.) âyetinde irşad mânasında kullanılmıştır..</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>&#8220;<strong>Salat&#8221;Kelimesinin Kur’an’da Değişik Mânalarda Kullanılışına Dair Misaller</strong></p>
<p>«..Namazı dosdoğru kılarlar..) (Bakara, 3.) âyetinde beş vakit namaz mânasında,</p>
<p>«namazdan sonra alıkoyarsınız da..» (Mâide, 106.) âyette ikindi namazı mânasına,</p>
<p>«..namaza çağrıldığınızda&#8230;» (Cuma, 9.) âyette cuma namazı mânasına,</p>
<p>«..onların hiç birinin namazına durma..» (Tevbe, 84.) âyetinde cenaze namazı mânasına-»</p>
<p>«..onlara dua et&#8230;» (Tevbe, 103.) âyetinde dua mânasında,</p>
<p>«..Dinin mi emrediyor..» (Hûd, 87.) âyetinde Din mânasında,</p>
<p>«..kıraatında pek bağırma&#8230;» (isra, 110.) âyette kıraat mânasında,</p>
<p>«..şüphesiz ki Allah ve melekleri o Peygambere çok salât ederler..» (Ahzâb, 56.) âyetinde rahmet ve istiğfar mânasında,</p>
<p>«sarhoş iken namaza yaklaşmayın..) (Nisa, 43.) âyetinde namaz kılınan yerler mânasında,</p>
<p>«..Allahın adı zikredilen ve namaz kılınan mescidler..» (Hac, 40.) âyetinde namaz kılınan yerler mânasında,</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>&#8220;<strong>Zikr&#8221;Kelimesinin Kur’an’da Değişik Mânalarda Kullanılışına Dair Misaller</strong></p>
<p>«..atalarınızı andığınız gibi, hatta dahakuvvetli bir anışla Allah’ı anın..» (Bakara, 200.) âyette dil ile zikir mânasına,</p>
<p>«..Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler..» (Âli imrân, 135.) âyette kalb ile zikir mânasında,</p>
<p>«..içinde olanı hatırlayın ki..» (Bakara, 63.) âyette ezberlemek mânasına,</p>
<p>«Öyle ise beni anın ki ben de sizi anayım..» (Bakara, 152.) âyette taat ve mükafat mânasında,</p>
<p>«..Güvene kavuştuğunuzda Allah’ı anın&#8230;» (Bakara,239.) âyette beş vakit namaz mâ nasında,</p>
<p>«Ama yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak Mü’minlere fayda verir.» (Zariyat, 55.) âyette öğüt mânasında,</p>
<p>«Ne zaman ki onlar, kendilerine hatırlatılanı unuttular&#8230;»(Araf, 165.) âyetinde öğüt mânasına,</p>
<p>«Rabbinizden bir zikir gelmesine şaştınız mı?» (Araf 63.) âyette beyan mânasında,</p>
<p>«..Beni efendin (kralın) yanında an&#8230;» (Yusuf, 42.) âyetinde söyle mânasına,</p>
<p>Kendilerine Rabblerinden gelen zikri..» (Enbiya, 2.) âyetinde Kur’an mânasına,</p>
<p>«Ama kim benim zikrimden yüz çevirirse.» (Tâhâ,124.) âyetinde Kur’an mânasına,</p>
<p>«..Tevrat ehlinden sorun&#8230;» (Nahl, 43.) âyette Tevrat mânasına,</p>
<p>«De ki: size ondan bir haber okuyacağım..» (Kehf, 83.) âyette haber mânasına,</p>
<p>«O (yol) sana ve kavmine bir şereftir&#8230;» (Zuhruf, 44.) âyette şeref mânasına,</p>
<p>«..Sizin tanrılarınızı diline dolayan bu mu?» (Enbiya, 36.) âyetinde ayıplama mânasında,</p>
<p>«Andolsun Tevrat- tan sonra Zebur’da da ‘Arza mutlaka iyi kullarım varis olacak diye’ yazmıştık.» (Enbiya, 105.) âyetinde Levhi mahfuz mânasına,</p>
<p>«Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için Allah’ı ve ahireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.» (Ahzâb, 21.) âyette senâ mânasında,</p>
<p>«Zikir okuyanlara.» (Saffât, 3.) âyetinde zikir mânasına,</p>
<p>«..Allah’ı zikretmek elbette en büyük (bir ibadetdir.) (An- kebııt, 45.) âyetinde namaz mânasına,</p>
<p>«..cuma namazına koşun..» (Cum’a, 9.) âyette cuma namazı mânasında,</p>
<p>«Süleyman: ‘Doğrusu ben bu iyi malla-n, Rabbimi anmayı sağladıkları için severim’ demişti..» (Sâd, 32.) âyetinde, ikindi namazı mânasına,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Suyuti  &#8211; el-İtkan,cild 1,syf;379-380;382;386-387</p>
<p>Terc.Doç. Dr. Sâkıp YILDIZ ve Dr. Hüseyin Avni ÇELİK</p>
<p>Hikmet Neşriyat</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/el-vucuh-ven-nezair/">El Vucüh Ve’n Nezair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/el-vucuh-ven-nezair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emsalü&#8217;l Kur&#8217;an</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emsalul-kuran/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emsalul-kuran/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 14:44:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[Darb-ı mesel]]></category>
		<category><![CDATA[Emsal'in Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Emsalü'l Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kapalı olan Darb-ı Mesel.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15163</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şafii ulemasının ileri gelenlerinden Ebu&#8217;l-Hasen el-Maverdi bu sahada bir eser telif etmiştir. «Andolsun biz Kur’ân&#8217;da insanlara her çeşit misali getirip anlattık..» (Rum, 58.) ile «Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz, ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz.» (Ankebut, 43.) âyetleri Kur’ân&#8217;da emsalin bulun­duğuna işaret eden âyetlerdir. Beyhaki, Ebu Hüreyre&#8217;nin şöyle dediğini rivayet eder: Resûlullah (s.a.v.), Kur’ân şu beş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emsalul-kuran/">Emsalü’l Kur’an</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><a href="http://ilimcephesi.com/emsalul-kuran/b_3881/" rel="attachment wp-att-15191"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15191" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881.png" alt="" width="353" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881.png 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881-360x270.png 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/b_3881-300x225.png 300w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></a></h1>
<p>Şafii ulemasının ileri gelenlerinden Ebu&#8217;l-Hasen el-Maverdi bu sahada bir eser telif etmiştir.</p>
<p><strong>«Andolsun biz Kur’ân&#8217;da insanlara her çeşit misali getirip anlattık..»</strong> (Rum, 58.) ile <strong>«Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz, ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz.»</strong> (Ankebut, 43.) âyetleri Kur’ân&#8217;da emsalin bulun­duğuna işaret eden âyetlerdir.</p>
<p>Beyhaki, Ebu Hüreyre&#8217;nin şöyle dediğini rivayet eder: Resûlullah (s.a.v.), Kur’ân şu beş vecih (esas) üzerine nâzil olmuştur; Helal Haram, muhkem müteşabih ve Emsal. Helalı işleyiniz, haramdan sakınınız, muhkeme uyunuz, müte­şâbihe inanıp emsal&#8217;den ibret alınız, buyurmuştur.</p>
<p>Maverdi şöyle der: Kur’ân&#8217;ın önemli bir ilmi de, emsal ilmidir. Ulema, em­salle meşgul oldukları halde temsil edileni bilmediklerinden, bu konuda bir gaf­let içindedirler. Çünkü temsil edilen olmaksızın, tek başına emsal, gemsiz at, yularsız deveye benzer. Bir kısım ulema da şöyle der: İmam Şafii, emsali, müçtehidin bilmesi gereken Kur’ân ilimleri arasında sayar. Müçtehid ayrıca, Allah&#8217;a itaate, masiyetten sakınmaya delalet eden emsalin, hangi gaye ile söylendiğini bilmek zorundadır.</p>
<p>Şeyh İzzeddin şöyle der: Allahu Taâlâ Kur’ân&#8217;daki emsali, ibret ve nasi­hat almak üzere zikretmiştir. Kur’ân&#8217;daki emsallerin sevabdaki farklılığı, amelin zayi olması, medih, zem veya benzeri hususları ihtiva etmesi, ahkama delalet eden emsallerdir. Bazı ulema da şöyle der: Kur’ân&#8217;daki darbı meselden; tezkir, nasihat, teşvik, yasaklama, ibret alma, kabullenme, murad edilen mânayı anla­ma, tasvir edileni gözle görülür hale getirme gibi, çeşitli faydalar sağlanır. Darb-ı mesel, mânayı müşahhas hâle getirir.</p>
<p>Bu bakımdan mâna zihinde, beş du­yunun yardımı ile daha iyi yerleşir. Bu sebeble emsalin gayesi, bilinmeyeni bili­nene, görülmeyeni görülene teşbih etmektir. Kur’ân&#8217;daki emsaller, mükafat, medih, zem, sevab, bir şeyin tazim veya tahkiri, bir şeyin kabulü veya ibtali gibi birbirinden farklı gayeler taşır. Allahu Taâlâ,<strong> «..size benzetmeler de yapıp anlatmıştık..»</strong> (İbrahim, 45.) âyetleriyle bize, emsalin sağladığı fayda­lardan dolayı lütufda bulunmuştur.</p>
<p>Zerkeşi, «eI-Burhan»da şöyle der: Kur’ân&#8217;daki emsalin hikmeti, İslamın temel kaynağı olan, Kur’ân&#8217;ı öğretmektir.</p>
<p>Zemahşeri ise şöyle der: Emsal, gizli mânayı keşfetmek, tasarlanan mâ­nayı müşahhas hâle getirmek için yapılır. Temsil edilen önemli ise, temsil olu­nan da önemli, temsil edilen önemsiz ise, temsil olunan da önemsizdir.</p>
<p>İsbahani şöyle der: Arapların darb-ı mesel kullanması, ulemanın nazire­de bulunması, bir takım gizli mânaları ortaya çıkarmada, gerçekleri gösterme­de kullandıkları, herkesçe bilinen bir husustur. Bunlar; tahayyül edileni ger­çekleşmiş şeklinde, tasarlananı anlaşılır şeklinde, gaibi de müşahhas şeklinde gösterir. Darb-ı meselde, husumeti şiddetli olan hasma galip gelmek, kibirlenenin şiddetli tavrını sindirmek özelliği vardır. Darb-ı mesel, bir şeyi bizatihi vasfetmekle mümkün olmayan tesiri, kalbe yerleştirir. Bu yüzden Allahu Taâlâ Kur&#8217; an&#8217;da olsun, diğer semavi kitaplarda olsun, emsal-i çokça zikretmiştir. İncil&#8217;de, emsal sûresi vardır. Emsal ayrıca; Resûlün, enbiya ve hükemanın sözlerinde de çokça görülür.</p>
<p><strong>Emsal&#8217;in Kısımları</strong></p>
<p>Emsalu&#8217;l-Kur’ân:</p>
<p><strong>a- Darb-ı mesel yönü açıkça zikredilen,</strong></p>
<p><strong>b- Darb-ı mesel yönü kapalı olan şeklinde, ikiye ayrılır.</strong></p>
<p><strong>Birinciye misal:</strong> <strong>«Onların durumu, tıpkı şuna ben­zer ki (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi..» </strong>(Bakara, 17.) âyetidir. Al­lah bu âyette münafıklara, ateş ve yağmur gibi iki mesel getirmiştir.</p>
<p>İbnu Ebi Hâtim ve diğer muhaddisler, Ali b. Ebi Talha tariki ile İbnu Ab­bas&#8217;ın şöyle dediğini nakleder: Yukarıdaki âyette Allah, münafıklara darb-ı me­sel getirmiştir. Onlar İslam&#8217;a değer verir görünürlerdi. Bu sebeple Müslümanlar, kendilerinden kız alıp verirler, mirasa ortak tutarlar, ganimeti beraberce payla­şırlardı. Işık tutanın elinden ışık alındığı gibi, Allah, onları öldükleri zaman üzer­lerindeki şerefi alarak  <strong>«Onları karanlıklar içinde bıraktı..» </strong>âye­tiyle karanlıkta kalanlara benzetmiş, karşılaşacakları azabı âyetiyle dile getirmiş, hallerini yağmura tutulmuşların haline benzetmiş,  âyetiyle, içinde kaldıkları karanlığı dile getirmiş,  âyetiyle başlarına gelen mu­sibetleri belirtmiş,  <strong>«Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek..» </strong>âyetiyle münafıkların gizli yönlerine işarette bulunmuş, <strong>«önlerini aydınlattı mı onda yürürler..» </strong>âyetiyle de, İslam&#8217;da gördükleri izzeti, bunun sonucunda duydukları güveni belirtmiştir. İslam&#8217;da bir zayıflama olunca, bunu fırsat bilip karşı koymuşlar, hemen küfre dönmüşlerdir.  <strong>«İnsanlar içinde Allah&#8217;a bir yar kenarındaymış gibi kulluk eden vardır..» </strong>(Hac, 11.) âyeti, onların bu durumuna işaret etmektedir.</p>
<p><strong>«Gökten bir su indirdi de dereler kendi ölçüsünce çağlayıp aktı..» </strong>(Rad, 17.) âyeti de birinci kısma ayrı bir misaldir. İbnu Ebi Hatim, Ali b. Talib tarikıyle bu âyet hakkında İbnu Abbas&#8217;ın şöyle de­diğini rivayet eder: Bu âyette Allah, kalplerde bulunan imanın, yakin veya şek miktarına, darb-ı mesel getirmiştir. <strong>«..köpük yok olup gi­der..» </strong>âyeti şekki, <strong>«..insanlara yararlı olan ise yer yüzünde kalır..» </strong>âyeti de yakini ifade eder. Altın ateşte eritildiğinde nasıl işe yarayan kısmı alınıp, geri kalan kısmı ateşte bırakılıyorsa, aynı şekilde Allah, yakini kabul edip, şekki terkeder. İbnu Ebi Hâtim, Ata&#8217;dan yaptığı rivayette şöyle demiştir: Allah bu âyetle, Mümin ve kafire, darb-ı meselde bulunmuştur.</p>
<p>Katade&#8217;nin şöyle dediği rivayet olunuyor: Bu üç darb-ı meseli, Allah bir meselde toplamıştır. Bir fayda sağlamayan, bereketi bulunmayan köpük, nasıl yok olup giderse, batıl da aynı şekilde yok olup gider. Selden sonra yeryüzün­de kalan su, nasıl meraları yeşertip, bereketi artırır ve nebatatı bitirirse, hak da böyledir. Ateşte eritilen altın ve gümüşün posası atılıp, nasıl özü kalıyorsa, hak da böyledir. Ateşe atılan altının posası, nasıl kaybolup gidiyorsa, aynı şekilde, batıl da kaybolup gider.</p>
<p><strong><em> </em>«Güzel olan memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar..» </strong>(Araf, 58.) âyeti de bu kısma ayrı bir misaldir. İbnu Ebi Hatim, Hz. Ali tarikıyle İbnu Abbas&#8217;ın bu âyet hakkında şöyle dediğini nakleder: Bu, Allah&#8217;ın Mümin için getirdiği meseldir. Mümin, güzel beldenin meyvesi güzel ol­duğu gibi kendisi güzel, ameli güzel olan kimsedir. Çirkin olan da toprağı çorak ve tuzlu olan belde gibi, kafire misal olarak getirilmiştir. Kafir, kendisi habis, ameli habis olandır.</p>
<p><em> </em><strong>«Biriniz ister mi bir bahçesi olsun ki..» </strong>(Bakara, 266.) âyeti de bu kabildendir. Buhâri, İbnu Abbas&#8217;ın şöyle dediğini rivayet eder: Hz. Ömer bir gün Ashab&#8217;a şöyle seslenir:  <strong>«Biriniz ister mi bir bahçesi olsun ki (içinde) hurma ve üzümler..» </strong>âyeti kimin hakkında nâzil oldu, biliyor musunuz? Onlar; Allah bilir deyince Hz. Ömer kızdı; ya biliyoruz veya bilmiyoruz deyin, şeklinde konuştu. Bu söz üzeri­ne İbnu Abbas; aklımda, bundan biraz bilgi var diye söz alınca Hz. Ömer; ken­dini küçük görme, bildiğini söyle dedi. İbnu Abbas: Bir amel için mesel getirildi dedi. Ömer: Bu hangi amel diye sordu: İbnu Abbas; Allah&#8217;a itaat eden bir zen­ginin amelidir. Sonra Allah bu kimseye şeytanı musallat etti. Bütün malı yok oluncaya kadar masiyette kaldı, şeklinde cevap verdi.</p>
<p><strong>İkinci kısım; kapalı olan darb-ı mesel.</strong></p>
<p>Maverdi şöyle der: Bir gün Ebu İshak İbrahim b. Madarib b. İbrahim&#8217;in şöyle dediğini işittim: Babamdan duyduğuma göre şöyle demiştir: Huseyn b. Fadl&#8217;a şunu sordum: Sen Kur’ân&#8217;da Arap ve Acemle ilgili meseller buluyor­sun Allah&#8217;ın Kitabında,<strong>Amellerin hayırlısı, orta olanıdır</strong> hadisiyle ilgili âyetler biliyor musun? deyince evet biliyorum, bu mânada Kur’ân&#8217;da şu dört âyet vardır, dedi: <strong>«ne yaşlı, ne körpe ikisinin arasında..»</strong> (Bakara, 68.), <strong>«Onlar ki harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler. Bu ikisinin arasında dengeli olurlar.»</strong> (Furkan, 67.), <strong>«Ellerini boynuna bağlamış gibi yapma, tamamen de açma..»</strong> (İsrâ, 29.),<strong>«Namazda pek bağırma, pek de (sesini) gizleme, bu ikisinin arasında bir yol tut.»</strong> (İsrâ, 110.) âyetlerini okudu.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da,<strong>Kişi bilmediğinin düşmanıdır,</strong> sözüne uygun âyetler biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, şu iki âyet vardır, cevabını verdi: <strong>«Hayır, bilgisini kavrayamadıkları, bir şeyi yalanladılar..»</strong> (Yunus, 39.),</p>
<p><strong>«Fakat onlar onunla hidayete erişemediklerinden: &#8216;Bu, eski bir yalandır&#8217; diyecekler..»</strong> (Ahkaf, 11.)</p>
<p>Kur’ân&#8217;da, <strong>İyilik yaptığın kimsenin şerrinden sakın </strong>sözünü doğrulayan âyetler biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, şu âyet bu darb-ı meseli doğrular, dedi:  <strong>«..Sırf Allah ve Resûlü, Allah&#8217;ın lütfuyla kendilerini zengin etti diye öç almaya kalkıştılar..»</strong> (Tevbe, 74.).</p>
<p>Kur’ân&#8217;da, <strong>Duyulan, görülen gibi değildir,</strong> meselini doğ­rulayan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, şu âyet, bu darb-ı meseli doğrular, dedi:<strong>«..&#8217;İnanmadın mı&#8217; dedi. (İbrahim): &#8216;Hayır, (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye&#8217;&#8230;dedi..»</strong> (Bakara, 260.).</p>
<p>Kur’ân&#8217;da,<strong>Harekette bereket vardır,</strong> meselini doğru­layan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, şu âyet bu meseli doğrular, dedi: <strong>«Allah yolunda göç eden kimse, yeryüzünde gide­cek çok yer ve bolluk bulur..»</strong> (Nisâ, 100.).</p>
<p>Kur’ân&#8217;da,<strong>Ne ekersen onu biçersin</strong> meselini doğrulayan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, <strong>«Kötülük yapan cezasını çeker»</strong> (Nisâ, 123.) âyeti bunu doğrulayan âyettir.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da, <strong>Canın yanınca anlarsın,</strong> meselini doğrulayan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, <strong>«..Azabı gördük­leri zaman kimin yolunun çarpık olduğunu bileceklerdir.»</strong> (Furkan, 42.) âyeti bunu doğrulayan âyettir, dedi.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da,<strong>Mümin iki kere aldatılamaz</strong> meselini doğrulayan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, <strong>«(Yakup) dedi ki: &#8216;Da­ha önce kardeşini size inandığım gibi onu da, size güveneyim mi?..»</strong> (Yûsuf, 64.) âyeti, bu meseli doğrular, dedi.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da,<strong>Zalime yardım eden, zulme uğrar,</strong> me­selini doğrulayan âyet biliyor musun diye sordum.</p>
<p>Evet bilyorum, <strong>«Onun hak­kında şöyle yazılmıştır: O kendisini dost edinen kimseyi saptırır ve alevli azaba götürür.»</strong> (Hac, 4.) âyeti bu meseli doğrular, dedi.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da, <strong>Yılandan ancak yılan doğar,</strong> meselini doğrula­yan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum,  <strong>«..yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar..»</strong> (Nuh, 27.) âyeti bu meseli doğrular, dedi.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da, <strong>Yerin kulağı var,</strong> meselini doğrulayan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, <strong>«..içinizde onlara kulak verenler vardır..» </strong>(Tevbe, 47.) âyeti, bu meseli doğrulayan âyettir, dedi.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da, <strong>Cahil nimette, âlim sefalettedir, </strong>meselini doğrulayan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, <strong>«..Kim sapıklık içinde ise Rahman ona mühlet versin..»</strong> (Meryem, 75.) âyeti, bu meseli doğrular, de­di.</p>
<p>Kur’ân&#8217;da,<strong>Helal azı, haram ço­ğu getirir,</strong> meselini doğrulayan âyet biliyor musun? diye sordum.</p>
<p>Evet biliyorum, <strong>«..Çünkü cumaertesi (tatil) yaptıkları gün balıklar onlara akın akın gelirdi. Cumaertesi yapmadıkları gün balıklar gelmezdi..»</strong> (Araf, 163.) âyeti, bu meseli doğrular, dedi.</p>
<p>Cafer b. Şemsi&#8217;l-Hilafe «Kitabul-Âdab» adlı eserinde, Kur’ân&#8217;da darb-ı mesel durumunda olan kelimeleri bir babda toplamıştır. Bedi ilminin bir nevi olan bu çeşit darb-ı mesele, irsalu&#8217;l-mesel adı verilir. Bu konuda şu âyetle­ri misal olarak vermiştir:</p>
<p>(Âl-i İmrân, 92) âyeti, <strong>«Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz..»</strong></p>
<p>(Necm, 58.) âyeti, <strong>«Onu Allah&#8217;dan başka açacak kimse yoktur.»</strong></p>
<p>(Yûsuf, 51.) âyeti, <strong>«..İşte şimdi hak yerini buldu..»</strong></p>
<p>(Yâsin, 78.) âyeti, <strong>«Kendi yaratılışını unutarak bize mesel verdi..»</strong></p>
<p>(Hac, 10.) âyeti,<strong>«(Ey insan) İşte bu senin ellerinin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir.»</strong></p>
<p>(Yûsuf, 41.) âyeti, <strong>«..Sorduğunuz iş (bu şekilde) kesinleşmiştir.»</strong></p>
<p>(Hûd, 81.) âyeti, <strong>«..Sabah da yakın değil mi?»</strong></p>
<p>(Sebe, 54.) âyeti, <strong>«Artık kendileriyle arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir..»</strong></p>
<p>(Enam, 67.) âyeti, <strong>«..Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır..»</strong></p>
<p>(Fâtır, 43.) âyeti,<strong>«..Kötü tuzak ancak sahibine dolanır..»</strong></p>
<p>(İsrâ, 84.) âyeti,<strong>«De ki: &#8216;Herkes kendi (haline) uygun yolda hareket eder&#8217;»</strong></p>
<p>(Bakara, 216.) âyeti,<strong>«..Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi olabilir..»</strong></p>
<p>(Müddessir, 38.) âyeti,<strong>«Her can kazandığıyle rehin alınmıştır.»</strong></p>
<p><b>(</b>Mâide, 99.) âyeti,<strong>«Resûle düşen, sadece duyurmadır..»</strong></p>
<p><strong> </strong>(Tevbe, 91.) âyeti,<strong>«..iyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur..»</strong></p>
<p>(Rahmân, 60.) âyeti,<strong>«İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?»</strong></p>
<p>(Bakara, 249.) âyeti,<strong>«..Nice az bir topluluk var ki, Allah&#8217;ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir.»</strong></p>
<p>(Yûnus, 91.) âyet,<strong>«Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiştin..»</strong></p>
<p>(Haşr, 14.) âyeti,<strong>«..Sen onları toplu sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır..»</strong></p>
<p><em> </em>(Fâtır, 14.) âyeti, <strong>«Sana her şeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber veremez.»</strong></p>
<p>(Rûm, 32.) âyeti, <strong>«Her grup kendi yanındakiyle sevin (ip övün) mektedir.»</strong></p>
<p>(Enfâl, 23.) âyeti, <strong>«Allah onlarda bir iyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi..»</strong></p>
<p>(Sebe, 13.) âyeti, <strong>«..kullarımdan şükreden azdır.»</strong></p>
<p>(Bakara, 286.) âyeti, <strong>«Allah kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.»</strong></p>
<p>(Mâide, 100.) âyeti, <strong>«De ki: &#8216;Murdarla temiz bir olmaz..»</strong></p>
<p>(Rûm, 41.) âyeti,<strong>«Karada ve denizde fesat çıktı..»</strong></p>
<p>(Hac, 73.) âyeti, <strong>«..isteyen de aciz, istenen de..»</strong></p>
<p>(Sâffât, 61.) âyeti, <strong>«Çalışanlar bunun için çalışsınlar..»</strong></p>
<p>(Sâd, 24.) âyeti, <strong>«..onlar da ne kadar azdır.»</strong></p>
<p>(Haşr, 2.) âyeti, <strong>«..Ey akıl sahipleri ibret alın.»</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Suyuti  – el-İtkan,cild 2,syf;337-345Terc.Doç. Dr. Sâkıp YILDIZ ve Dr. Hüseyin Avni ÇELİK</p>
<p>Hikmet Neşriyat</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emsalul-kuran/">Emsalü’l Kur’an</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emsalul-kuran/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Suyuti&#8217;nin İbn Arabi&#8217;ye Dair Bir Risalesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 23:44:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabî Hakkında Olumlu Düşünen Bazı Âlimler]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi'nin Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti'nin İbn Arabi Savunması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren: Ferzende İDİZ Özet: Bu çalışma, daha çok zâhir ilimler alanında tanınmış, altı yüz hatta bazı rivâyetlere göre bin iki yüz kadar eser yazmış olan önemli âlimlerden İmâm Suyûtî&#8217;nin İbn Arabî&#8217;yi adeta savunusu mahiyetinde olan Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı eserinin tercümesidir. İlk andan itibaren olumlu ve olumsuz bir çok eleştiriye maruz kalmış olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/">İmam Suyuti’nin İbn Arabi’ye Dair Bir Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/images-1-81/" rel="attachment wp-att-19928"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19928" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1.jpeg" alt="" width="170" height="243" /></a></strong></p>
<p>Çeviren: Ferzende İDİZ</p>
<p><strong>Özet:</strong> Bu çalışma, daha çok zâhir ilimler alanında tanınmış, altı yüz hatta bazı rivâyetlere göre bin iki yüz kadar eser yazmış olan önemli âlimlerden İmâm Suyûtî&#8217;nin İbn Arabî&#8217;yi adeta savunusu mahiyetinde olan Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı eserinin tercümesidir. İlk andan itibaren olumlu ve olumsuz bir çok eleştiriye maruz kalmış olan İbn Arabî, günümüzde olduğu gibi, İmâm Suyûtî döneminde de tartışılmıştır. İbn Arabî hakkında olumlu görüş sahibi olan İmâm Suyûtî, İbn Arabî&#8217;yi savunan bu risâleyi yazmıştır. Kısaca bu risâlede İmâm Suyûtî İbn Arabî&#8217;nin bir velî olduğunu savunmakta ve onu eleştirenlere karşı çıkmaktadır. Çalışmamızın başında tercümesini sunduğumuz risâlesinin içeriği ve nüshaları hakkında tanıtıcı bilgiler verilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Giriş </strong></p>
<p>Tam ismi Celâluddîn Ebu’l-Fazl Abdurrahmân b. Kemâluddîn Ebî Bekir Muhammed el-Huzayrî es-Suyûtî eş-Şâfiî (ö.911/1505) olan İmâm Suyûtî, Mısır ve Sûriye’de hüküm sürmüş olan Memlûklular Devleti’nin son zamanlarında Kahire’de yetişmiş önemli âlimlerdendir.1 Kahire’de doğan İmâm’ın ecdâdı Mısır’ın Suyûti kasabasında ikāmet ettikleri için oraya nisbet edilmiştir. 911/15053 yılında Kahire’de vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.(4) Sekiz yaşındayken Kur’ân’ı hıfzetmiş, ardından zamanın önde gelen âlimlerinden ilim ve irfân alarak 866/1462’de icâzet almıştır. On yedi yaşında iken ilk eseri olan Şerhü’l-İstiāze ve’l-Besmele adlı eserini kaleme alarak Bulkînî’ye sunmuş, o da eserin başına bir takriz yazmıştır. Şâfiî mezhebine mensûb olan İmâm, malûmâtını artırmak amacıyla, Dimyat, İskenderiyye, Şam, Hicaz, Yemen, Hind vb. bir çok yere gitmiş, asrın maârifini, şuûnunu yakından takibe çalışmıştır.(5) Mısır’da Şeyhûniye Medresesi’nde müderrislik yapmış ve 871/1466’dan itibaren otuz yaşında iken fetvâ vermeye başlamıştır.(6) Aslında ehl-i tarik ve mutasavvıf bir şahsiyet olan İmâm Suyûtî, tasavvufî yönünden çok zâhirî ilimler alanında yazmış olduğu eserlerleriyle tanınmıştır. İbn İmâd&#8217;ın kaydına göre beş yüz,(7) Ziriklî&#8217;ye göre altıyüzü aşkın,(8) Hâlid et-Tabba&#8217;a göre ise bin iki yüz eser yazmıştır.(9)</p>
<p>Tespit ettiğimiz kadarıyla bu eserlerinden en az on beş tanesi tasavvufa dâirdir. Söz konusu bu eserlerinde tasavvuf ve mutasavvıflar hakkında bilgi vermiştir. Özellikle tartışma konusu  yapılmış olan konulara âyet, hadîs ve büyüklerin sözlerine dayanarak önemli açıklamalarda bulunmuş ve bu konulara dair müstakil risâle ve eserler yazmıştır. Bu alanda yazdığı eserlerinden birisi de tercümesini istifadeye sunmaya çalıştığımız Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı risâlesidir.</p>
<p>Kütüphane kaydında eserin ismi Tenbîhü&#8217;l-gâbi fî tenzihi İbn Arabî olarak yazılmıştır. Çelebî&#8217;nin Keşfü&#8217;z-zünnûn&#8217;u ile Bağdatlı&#8217;nın Hedîye&#8217;sinde de aynı isimle anılmaktadır.(10) Ancak istifâde ettiğimiz nüshanın baş kısmında eser, Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî şeklinde isimlendirilmiştir. Biz de bu isimle anmayı uygun gördük. Te&#8217;lif sebebi Eser, İbn Arabî&#8217;ye isnâd edilen suçlamalara cevap mahiyetindedir.</p>
<p>Kitabın girişinde yer alan: “İbn Arabî&#8217;nin durumu nedir? Kitaplarının yakılmasını emredip, &#8216;İbn Arabî; Yahûdî, Hristiyan ve Allah&#8217;a evlât isnâd edenlerden daha kâfirdir&#8217; diyen bir kimseye ne yapmak gerekteiğine dâir bir mesele” şeklindeki ifadelerinden İmâm Suyûtî&#8217;nin eseri İbn Arabî ve hakkındaki ithamlara cevap vermek ve onun hakkındaki kanaatini belirtmek üzere yazdığı anlaşılmaktadır. Muhtevası Günümüzde olduğu gibi İmâm Suyûtî döneminde de İbn Arabî hakkında insanların ihtilafa düştüğü, kendisini övenler olduğu gibi yerenler de olduğu anlaşılmaktadır. Bunu, Risâle&#8217;nin hemen girişinde yer alan İmâm Suyûtî&#8217;nin şu sözlerinden anlamak mümkündür: “İbn Arabî hakkında insanlar, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ihtilafa düşmüşlerdir. Bir grup onun velî bir kul olduğunu söylemiştir ki bunlar (bu düşüncelerinde) isâbet etmişlerdir.”</p>
<p>Böylece İmâm Suyûtî, İbn Arabî hakkındaki olumlu düşüncesini de ortaya koymaktadır. Ona göre geriye iki grup kalmıştır: “Bir grup onun dalâletine inanmıştır ki bunlara büyük bir fâkih grubu da dahildir. Bir başka grup da hakkında (ne lehinde ne de aleyhinde) görüş belirtmeyip, susmuştur. Hâfız ez-Zehebî (öl.748/1347) (11) bunlardan biri olup, Mizân adlı kitap’ta bu konuda susmayı tercih etmiştir.” (12) İmâm Suyûtî eserin devamında ise, İbn Arabî&#8217;yi öven âlimlerden bazılarını saymaktadır. Eser İbn Arabi&#8217;nin kısaca hayatı hakkında bilgi vererek son bulmaktadır.(13) Tercümede mümkün mertebe metne bağlı kalmaya dikkat ettik. Yeri geldikçe konuya dikkat çekmek için uygun başlıklar koyduk. Yer yer verilen bilgileri daha anlaşılır kılmak için numaralandırdık.</p>
<p><strong>Nüshaları Tespit edebildiğimiz kadarıyla eserin şu beş nüshası mevcuttur:</strong></p>
<p><strong>1</strong>. Tercümeye esas aldığımız ve istifâde ettiğimiz bu nüsha, Manisa İl Halk Kütüphanesi, 45 Hk 2964/1 numarada kayıtlıdır. Dili Arapça&#8217;dır. Dört varaktan ibâret olup, 21 st., 205&#215;149-165&#215;110 mm. ebâdındadır. 1b-5a vr. aralığında yer almaktadır. Nesih hat, siyah mürekkeple çapa filigranlı kağıt üzerine yazılmıştır. Sırtı ve yanı meşin olan desenli mıklebli kağıt bir cilt içinde yer almaktadır.</p>
<p><strong>2.</strong> Süleymâniye Kütüphanesi, Aşirefendi Kolleksiyonu, 34 Sü- Aşir 445/4 numarada kayıtlıdır. Dili Arapça&#8217;dır. Dokuz varaktan ibâret olup, 21 st., 205&#215;150-147&#215;90 mm. ebâdındadır. Nesih hat, siyah mürekkeple yazılmış, başlık ve söz başları kırmızı mürekkeple  belirtilmiştir. Siyah meşin ebru kâğıt kaplı mukavva bir cildin içerisinde yer almaktadır.</p>
<p><strong>3.</strong> Kastamonu İl Halk Kütüphanesi, 37 Hk 2746 numarada kayıtlıdır. Dili Arapça&#8217;dır. Sekiz varaktan ibâret olup, 22 st., 165&#215;115- 113&#215;80 mm. ebâdındadır. Talik yazı siyah mürekkeple yazılmıştır. Söz başları kırmızı mürekkeple belirtilmiştir. Ciltsizdir.</p>
<p><strong>4.</strong> Millet Kütüphanesi, Feyzullah Efendi Kolleksiyonu, no: 34 Fe 2119/31&#8217;de kayıtlıdır.</p>
<p><strong>5.</strong> Millet Kütüphanesi, Alî Emiri Kolleksiyonu, no: 34 Ae Şeriyye 1358&#8217;de kayıtlıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>TENBİHÜ&#8217;L-ĞABÎ Bİ TEBRİETİ İBN ARABÎ </strong></p>
<p>(Manisa İl Halk Kütüphanesi, 45 Hk 2964/1)</p>
<p><strong> حيم وهو حسب ونعم الوكيل ا اْحن الر بسم اهلل الار</strong> Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın Adıyla. O, bana yeter ve o, ne güzel vekîldir! İbn Arabî’nin durumu nedir? Kitaplarının yakılmasını emredip, ‘İbn Arabî; Yahûdî, Hristiyan ve Allah’a evlâd isnâd edenlerden daha kâfirdir.’ diyen kimseye ne yapmak gerektiğine dâir bir mesele. İbn Arabî (öl.638/1240) hakkında geçmişte de günümüzde de insanlar ihtilafa düşmüşlerdir. Bir grup, onun velî olduğuna inanmıştır ki bunda isâbet etmişlerdir. Malikî imâmlarından Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah (öl.709/1309)(14), Şafiî imâmlarından Afîfuddîn el-Yâfiî (öl.768/1366)(15) bu grupta olanlardır. Bu iki imâm, onu methetmiş ve ma&#8217;rifet sahibi olarak vâsıflandırmışlardır. Bir grup da onun dalâletine inanmıştır ki bunlara büyük bir fâkih grubu da dahildir.</p>
<p><strong>Bir başka grup da</strong> hakkında (ne lehinde ne de aleyhinde) görüş belirtmeyip, susmuştur. Hâfız ez-Zehebî (öl.748/1347)(16) bunlardan biri olup, Mizân adlı kitap’ta bu konuda susmayı tercih etmiştir. Şehy İzuddîn b. Abdusselâm (öl.660/1262)(17) hakkında ise hem İbn Arabî’nin aleyhinde olduğu; hem de onu kutub olarak vâsıflandırdığı şeklinde iki (farklı/zıt) görüş vardır.İki farklı görüşün bulunmasını, Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah, Latâifü’l-Minen adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: “<em>Şeyh İzuddîn, evvel emirde sûfîleri inkâr eden fâkihlerin yolundaydı. Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şazelî (öl.656/1258), hac ibâdetini tamamlayıp döndüğünde, evine gitmeden Şeyh İzuddîn’e uğradı ve ona Nebî (s.a.v.)’in selâmını iletti. Bundan dolayı Şeyh İzuddîn yumuşadı ve o andan sonra onun meclisine bağlandı. Böylece tarîkatlarını anlayıp tanıyınca, sûfîleri çokça över oldu. Onlarla semâ’ meclislerinde hazır bulunuyor ve raks ediyordu.” </em></p>
<p><strong>Şeyhimiz Şeyhülislâm Şerefuddîn el-Münâvî</strong> (öl.757/1356)(18)’den İbn Arabî hakkındaki düşüncesi sorulunca şöyle cevap verdi : <em>“Ona hâsıl olanlar hakkında sükût etmek en sağlıklı olanıdır. Nefsi için korkan vera’ sahibi kimselere yakışan da budur.” </em></p>
<p><strong>İbn Arabî hakkındaki son sözüm şudur:</strong> Onun yoluna, gerek onu tasdîk edip velâyetine inanan; gerek aleyhinde olup kitaplarına bakmayı haram sayan dönemin iki fırkası da rıza göstermemiştir. Nitekim kendisinden şu söz nakledilmiştir: <em>“Biz, kitaplarına bakılması (okunması) yasaklanmış bir topluluğuz.”</em> Bunun da sebebi şudur: Sûfîler, bir takım lafızlar üzerinde anlaşmış ve bununla bilinen asıl (zâhirî) manaları dışında başka manalar murâd etmişlerdir. Dolayısıyla her kim ki bu lafızları, zâhir ulemâ tarafından bilinen manalarına hamledip öyle anlarsa, ya inkâr ya da tekfir eder.</p>
<p><strong>İmâm Gazâlî</strong> (öl.505/1111) (19) bazı kitaplarında böyle belirtmiş ve <em>“Bu durum, Kur’an ve sünneteki müteşâbihata benzer.</em>” demiştir. Kim bu lafızları zâhirî manalarına yorarsa küfre girer. Zira onların bilinenin dışında başka bir takım manaları vardır. Çünkü, ‘vech’, ‘yed’, ‘ayn’ ve ‘istivâ’ âyetlerini bilinen (lugat/zâhir) manalarına yoran kimse, kesinlikle küfre düşer.</p>
<p>İbn Arabî’yi tekfire çalışan kimse, kötü bir imtihandan da korkmadı. Bu kimseye İbn Arabî’nin kâfir olduğu sence (kesin delîller ile) sâbit midir? diye sorulduğunda, şayet<em> “Kitapları küfrüne delâlet etmektedir.”</em> cevabını verirse; ona, İbn Arabî&#8217;nin bu lafızları bizzat (senin anladığın) şekilde ve zâhirî manalarıyla kullandığına dâir sana ulaşan nakillerin makbul bir tarîkle (yolla) geldiği kesin midir? diye sorarız.</p>
<p><strong>Birincisine,</strong> dayanacağı senedi olmadığından verecek cevabı da olmaz. Kitabın kendisine ait olduğunun ispatı durumunda da, kendisine ait olmayan bu kelimelerin bir düşman veya mülhîd tarafından kitaplarına sokulmuş olabileceği ihtimaline karşılık, her kelimeninin ayrı ayrı (ona ait olduğuna dâir) tespiti gerekir. İşte mezhepte yer almayan ve bilmediğimiz garipliklerle doldurulmuş olan el-Cîlî’ye ait Şerhu’t-Tenbîh adlı kitap; kendisini sevmeyen bazı düşmanlar tarafından kitabına bir takım bâtıl şeyler kıskançlık sonucu sokulmuş olabileceği söylenerek mazur görülmektedir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> İbn Arabî&#8217;nin, bu lafızlarla (kesinlikle) şu (zâhirî) manayı kastettiği söylenemez. Böyle bir iddiada bulunan küfre girmiş olur. Çünkü bu manalar, Allah’tan başka kimsenin muttali olamadığı kalbî husûslardır.</p>
<p>Büyük âlimlerden biri, dönemindeki bir sûfîye, <em>“Zâhiren hoş karşılanmayan bu lafızlar (tasavvufî ıstılahlar) üzerinde ittifak etmenize neden olan şey nedir?”</em> diye sordu. Sûfî, <em>“Hakkını vermeyen ve bu işin ehli olmayanlar tarîkata girer endişesi ve bu yolumuzu korumak için.”</em> cevabını verdi.</p>
<p>İbn Arabî’nin kitaplarına bakmak veya onları başkalarına okutmak için gayret sarfeden kimsenin durumuna gelince. Bu kitapları okumak, ne kendisine ne de başkasına bir fayda vermez, bilakis kendisine de tüm müslümânlara da zarar vermiş olur. Özellikle de okuyan kişi şer’î ve zâhir ilimlerden yoksun (bu ilimlere vakıf olmayan) bir kimse ise. Zira böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler. Yok eğer bu kitapları kendisine okuttuğu kimse, anlayan biri ise, bu durumda da (şöyle deriz): Bu kavmin (sûfîlerin) tarîkatlarında, müridlere tasavvuf kitaplarını okutma geleneği zaten yoktur. (Çünkü) bu ilim (tasavvuf), kitaplardan öğrenilmez (yaşanır ancak).</p>
<p>Evliyâdan birinin, İbn Fâriz (öl.636/1238)’in et-Tâiyye(20) adlı kitabını kendisine okumasını isteyen bir adama: <em>“Seni bundan men ederim. Kavmin açlığıyla acıkan, uykusuzluğuyla uykusuz kalan, gördüklerini görmüştür.”</em> şeklinde verdiği cevap ne de güzeldir. Bu konuda fetvâ isteyen gence gereken şey; Allah’ın kendisine harp ilan etmemesi için, onun evliyâsına eziyet vermekten şiddetle kaçınmak suretiyle tövbe istiğfar edip, boyun eğmesidir. Şayet bundan imtina edip kulak asmazsa, mahlûkların cezalandırmasına karşılık Allah’ın cezalandırması ona yeter. Bu konudaki cevabım işte budur. Allah her şeyi en iyi bilendir.</p>
<p><strong>İbn Arabî Hakkında Olumlu Düşünen Bazı Âlimler </strong></p>
<p><strong>1. Kādi&#8217;l-kudât el-allâme Sirâcudîn el-Hindî el-Hanefî (öl.773/1371)(21):</strong> Hanefî imâmlarından olup, Mısır diyârında hanefî kādılığı yapmıştır. Şerhu’l-Hidâye, Şerhu’l-Muğnî gibi kitapları tasnif etmiş olan kādi’l-kudât büyük âlimlerden’dir. Bu zât, İbn Arabî ve İbn Fâriz konusunda mutaassıb bir kimse idi. İbn Fâriz’in et-Tâiyye adlı kitabına bir şerh yapmış ve İbn Ebî Hacle (öl.776/1374)’yi22 onun hakkındaki sözlerinden dolayı kınamıştır.</p>
<p><strong>2. Şeyh Veliyuddîn Muhammed b. Ahmed el-Melevî (öl.774/1372)(23):</strong> Şafiî âlimlerindendir.(24) Tefsîr, fıkıh, usûl, tasavvuf ilimlerinde ârif bir kimseydi. İbn Arabî Tarîkat’ı üzerine bir takım kitaplar yazmıştır. 774/1372 yılının Rebîu’l-evvel ayında vefât etmiş olup, cenazesinde 30 bin kişi hazır bulunmuştur. Ölümü esnasında şöyle dediği rivâyet edilir: <em>“Rabbimin melekleri geldiler ve beni müjdeliyorlar. Bana cennetten bir elbise getirmişler ve üzerimdeki elbiseleri çıkarıyorlar. İşte onları üzerimden çıkardılar&#8230;”</em> Sonra sevinci daha da arttı ve bu hâl üzere vefât etti.</p>
<p><strong>3.</strong> <strong>Ebû Zer Ahmed b. Abdullah el-Acemî (öl.780/1378)</strong>: İnsanları ma’kûl olanla meşgul eden birisiydi. Hafız İbn Hacer (öl.852/1448), İnbâu’l-Ğumer(25) adlı kitabında Ebû Zer&#8217;in, İbn Arabî’nin kitaplarını ders olarak okuttuğunu ve insanların ona inandıklarını zikretmiştir. 780/1378’de vefât etmiştir.</p>
<p><strong>4</strong>.<strong> Şeyh Bedruddîn Ahmed b. Şeyh Şerefuddîn Muhammed b. Fahruddîn b. es-Sahib Bahâuddîn b.Hanâ b. es-Sahib (öl.788/1386) (26)</strong>: Bedruddîn es-Sahib diye meşhûrdur. İbn Hacer, fakih ve ilim alanında mâhir olduğunu söylemiştir. Bir takım te’lifleri vardır. İbn Arabî’nin eserleri hakkında hüsn-i zân sahibi olup, onlardan açıkça nakilde bulunmuştur. 788/1386 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>5.</strong> <strong>Şemsuddîn Muhammed b. İbrâhîm b. Yakûb (öl.790/1388) (27):</strong> Şeyhü&#8217;l-Vudu diye meşhur idi. &#8216;Hakkında, İbn Hacer: <em>“es-Seb’ayi okur, faziletli kimselere katılıp, İbn Arabî’nin eserlerine bakardı.</em>” derken; İbn  Hacî (öl.815/1412) (28): “Babamdan ve başkalarından fıkıh aldı.” demiştir. Es-Sübkî, onu övmüştür. Güzel bir anlayışa ve tartışma uslubuna sahipti. Sonradan tasavvuf yoluna girmiştir. İbn Arabî’ye inanırdı. 790/1388 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>6. Ebû Abdullah Muhammed b. Selâm et-Tavzerî el-Mağribî (öl.800/1398):</strong> Usûl ve fıkıh’ta fazilet sahibi olduğu, İbn Arabî’nin sözlerine teşvikte bulunduğu, onu müdafaa ettiği ve bu konuda münazaralar yaptığı söylenmiştir. 800/1398 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>7.</strong> <strong>Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed es-Sûfî (öl.801/1399):</strong> İbn Necm diye ma’rûftur. Mekke&#8217;ye yerleşmiştir. İbn Hacer: <em>“Şeyh Yusuf el-Acemî’nin yanında süluka girip, kendini (dünyadan) soyutladı. Çokça ibâdet ederdi.”</em> demiştir. İbn Hacî onun için: “İbn Arabî’nin tarîkatı üzereydi.” demiştir. 801/1399 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>8.</strong> <strong>Şeyh Necmuddîn el-Bâhî (öl.802/1399) (29):</strong> İbn Hacî : <em>“Mısır diyârında bulunan Hanbelîlerin en faziletlisi ve hüküm vermeye en müstahak olanı idi.”</em> demiştir. İbn Hacer de : <em>“İbn Arabî’nin fikirleri hakkında görüşleri mevcut idi. Ders ve fetvâ verirdi.</em>” demiştir. 802/1399 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>9.</strong> <strong>İsmâil b. İbrâhîm el-Cebertî ez-Zebîdî (öl.806/1403):</strong> İbn Hacer: <em>“Bir süre iştiğaldan sonra tasavvufa girdi. Âbid olarak hayırlı bir kimse ve ağırbaşlı birisiydi. İbn Arabî’nin sözlerini severdi.”</em> demiştir. 806/1403 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>10.</strong> <strong>Kāmûs Sahibi Mecduddîn eş-Şirâzî (öl.817/1414) (30):</strong> İbn Hacer: <em>“İbn Arabî’nin sözleri Yemen’de şöhret bulup Şeyh İsmâil el-Cebertî İnsanları bunlara davette bulunup beldenin çoğu âlimine de galip gelince, Şeyh Mecduddîn Buhârî’nin şerhine İbn Arabî’nin sözlerini dahil etmeye başladı.”</em> demiştir.</p>
<p><strong>11. Alâuddîn Ebu’l-Hasan b. Selâm ed-Dımeşkî eş-Şâfiî (öl.829/1426):</strong> Şâm’da bulnan Şâfiî imâm ve musanniflerinden birisidir. İbn Hacer: <em>“İbn Arabî’nin sözlerinden istifâde eder ve onlara bir takım te’viller getirirdi.”</em> demiştir. Vefâtı, 829/1426 senesidir.</p>
<p>1<strong>2.</strong> <strong>Kādi’l-Kudāt Şemsuddîn el-Busâtî el-Mâlikî (öl.842/1438)(31):</strong> İbn Hacer, 831/1433 senesinin olaylarını anlatırken onunla birlikte Şeyh Alâuddîn el-Buhârî’nin huzurunda bulunduğunu zikrettikten sonra şöyle demektedir: <em>“Derken İbn Arabî bahsi açıldı. Şeyh Alâuddîn, İbn Arabî&#8217;yi oldukça yerdi ve onun fikirlerini zikredenleri küfürle itham etti. Busâtî, İbn Arabî’yi savunarak şöyle dedi: ‘İnsanlar onu, söylediklerinin zâhirî manasına göre inkâr ediyorlar. Öyle değil de, söylediklerini gerçek anlamda kastettiği manaya yorup öylece te’vil etseler, sözlerinde inkâr ettikleri şeyin olmadığını anlarlar.’ Şeyh Alâuddîn‘in sözlerinden biri de Mutlak vahdetten bahsedenleri inkâr idi. Buhârî, sinirden kızararak (sesini yükseltip), eğer sultan, Busâtî’yi kādılıktan azletmezse, Mısır’dan mutlak surette çıkıp gideceğine dâir Allah’a kasem etti. Ardından Sultan’a haber vermesi için sır kâtibini(32) aradı. Sultan, ona uyarak Busâtî’nin yerine Şihâb b. Takî’yi atamaya yeltendi. Meclis (bu gündemle) toplandı ancak bu (söz konusu atama) orada reddedildi.” &#8211;</em></p>
<p><strong>Ben derim ki,</strong> Busâtî’nin azledilmemesi, Allah’ın evliyâsına yardımcı olmasının bereketinin bir sonucudur. Bu vak’adan on bir yıl sonra vefât edinceye kadar da el-Busâtî makāmında kaldı ve asla azledilmedi.</p>
<p><strong>Burhan el-Bukāî (öl.885/1480),(33) Mu’cem adlı eserinde şöyle demiştir:</strong> <em>“Şeyh Takiyuddîn Ebî Bekir b. Ebi’l-Vefâ el-Kudsî eş-Şâfiî (öl.829/1426),(34) ki o zamanımızda bulunan mutasvvıfların en mümtazıdır, bana dedi ki: ‘Bazı arkadaşlar, İbn Arabî vb. kimselerin kitaplarını okumamı tavsiye ederken, bazıları da bunlardan kaçınmamı öneriyordu. Bu durumu Şeyh Yusûf es-Safedî ile istişâre ettim. Bana ‘Ey oğul! Allah seni muvaffak kılsın. Şunu bil ki İbn Arabî’ye nisbet edilen bu ilim, kendisi için (özel olarak) yaratılmış bir şey değildir. O konuda bizzat kendisi mâhir idi. Onun tarîkat ehli, bu ilmin ancak keşf yolu ile bilinebileceğini iddia ederler. Eğer bu iddiaları doğru ise, bunu ispat etmeye çalışmak hiç bir fayda vermez. Zira eğer ispata çalışanla, kendisine ispat edilmeye çalışılanın ikisi de bu konuya muttali&#8217; ise, bunu ispat etmek sadece hasıl olmuş (bilinen) olan bir şeyi tahsîl etmek olur. Yok eğer sadece ikisinden birisi bu ilme muttali&#8217; ise o zaman ispata çalışmak öbürüne (bu ilme muttali&#8217; olmayana) fayda vermez. Aksi durumda ise (her ikisi de muttali&#8217; değilse) ikisi de boşa kürek çekmiş olur. O hâlde ârifin yolu, bu ilimden bahsetmemek, hakîkatları keşfetmeye ulaştıran yolda sülûk etmek ve kendisine bir şey keşfolunduğunda (orada kalmayıp) daha üstün olanına doğru yürümektir.’</em></p>
<p><em>Sonra Şeyh Zeynuddîn el-Hâfî ile istişâre ettim. Kendisine Şeyh Yûsusf’un sözlerini anlattıktan sonra bana şöyle dedi: ‘Şeyh’in sözleri çok güzel. Sana buna ilaveten şunu söyleyebilirim. Kul, tahâlluk ettikten sonra hakîkata varıp sonra da cezbe hâline tutulunca, zâtı ve sıfâtları kendisinden yok olup gider. Sivâdan (Allah dışında kalan herşey) kurtulur. İşte bu durumda Hakk (hakîkat), aydınlığıyla ona görünür. Böylece herşeye muttali’  olur ve herşeyde Alah’ı görür. Allah ile herşeyden geçer ve ondan başka hiçbir şey görmez. Allah’ı herşeyin aynı imiş gibi görür. İşte bu, makāmların ilkidir. Şayet bu makāmı geçip bir üst makāma geçerse, ilâhî yardımla eşyayı Allah’ın vücûdunun aynı değil, vücûdunun feyzi olduğunu görür. O zaman ilk makāmdayken zannıyla konuşan kimse ya mahrûm, ya pişman veya tâib (tövbe eden) duruma düşer. &#8216;Şüphesiz ki Rabbin dilediğini yapar ve seçer.”</em> (35)</p>
<p>Şayet, Şeyh Veliyuddîn el-Irâkî (öl.826/1423)36 Fetâvâ’sında “Şeyh Alâuddîn el-Konevî (öl.776/1324)’nin ‘<em>Bu durumlarda ancak ma’sumun kelâmı te’vil edilir.’</em> dediği haberini aldım.” demektedir dersen, bu haber şu iki sebepten tartışmalıdır, derim.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Konevî bizzat kendisi Şerhu’t-Taarruf adlı kitabında bu iddianın hilafına davranarak, İbn Arabî ve diğerleri hakkında, zâhirî manaları itibariyle şerîata ters düşen bir takım sözler nakletmiş, sonra bunları te’vil etmek suretiyle en güzel manalarına hamletmiştir. Dolayısıyla bu hareketi, ya te’vilin olmadığına dâir kendisine nisbet edilen haberin yanlış olduğuna veya bundan rucu’ edildiğine delalet eder.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Şayet Konevî’nin bu sözleri söylediği sabit ise, ki Şerhu’t-Taarruf’ ta bunun hilafını söylemiştir, o taktirde bu sözleri, kendisinden daha üstün bir âlim olan Şeyhü’l-İslâm, Allah’ın dostu Şeyh Muhyiddîn en-Nevevî (öl.676/1277)’nin(37) sözlerine ters düşmüş olur. Çünkü Nevevî, Bustânü’l-Ârifîn isimli kitabında Konevî’nin söylediği (iddia edilen) sözlerin hilafına görüş beyan etmiştir. Ebu’lHayr’dan zâhirî manası inkar edilen bir mesele naklettikten sonra şöyle demektedir: <em>“Ben derim ki fıkıhtan habersiz olduğu hâlde fâkih geçinenler, bazen Ebu’l-Hayr’ın bu tür sözlerini inkâra yeltenirler. Oysaki  böyle bir vehme kapılmak cehâlet ve sapıklıktır. Allah’ın evliyâsı hakkında bir takım zanlarda bulunmak kişiye zarardır. O hâlde akıllı olan kimse, bu tür şeylere saldırmaktan kaçınır. Belki ona düşen, şayet (bu sözlerin) faydalı hükümlerini, güzel latâiflerini anlamıyorsa, anlayanlardan sorup öğrenmektir. Tahkîk ehli olmayan kimseler için karışık ve şerîata muhâlif gibi görünen şeyler, aslında muhâlif değildir. Bilakis (bu durumlarda) Yüce Allah’ın evliyâsının sözlerine te’vil getirmek gerekir.”</em> Bunlar, bizzat İmâm Nevevî’nin kendi harfleriyle yazmış olduğu sözleridir.</p>
<p><strong>İmâmu’l-Ârif Şeyh Safiyuddîn b. Ebû Mansûr (öl. 628/1230)(38) bir risâlede şöyle demektedir:</strong> <em>“Dımeşk’te ilmiyle âmil eşsiz İmâm Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’yi gördüm. Tarîkat âlimlerinin en büyüğü olup kesbî ilimlerin yanısıra, kendisine verilen vehbî ilimleri şahsında cemetmiş birisiydi. Büyük şöhrete sahip, bir çok tasnifi mevcûttu. Tevhîd; ilmen, ahlaken ve yaradılış olarak kendisine galebe çalmıştı. Mevcûdun kendisine yönelmesi veya yüz çevirmesine aldırmazdı. Kendisine bağlı vecd ve tasnif sahibi âlimler vardı. Efendim Ebu’l-Abbâs el-Harra ile onun arasında bir uhuvvet vardı. Birçok seyahatta kendisine refakat etti. Allah kendisinden râzı olsun.”</em></p>
<p><strong>Er-Risâle adlı eserinin başka bir yerinde ise şunları aktarmaktadır:</strong> <em>“Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî Dımeşk’ten, Şeyh Ebu’l-Hasan el-Harra’ya bir mektup gönderdi. O mektupta: ‘Ey kardeşim! Fetihlerin hakkında bana bilgi ver.’ diye yazdı. Bunun üzerine Şeyh ,bana &#8216;Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti’ diye yaz dedi. İbn Arabî ona tekrar şunları yazdı: ‘Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim.’ bunun üzerine Şeyh bana şöyle yaz dedi: ‘Tüm evliyâ bana yuvarlak bir dâire (hâlka) şeklinde (oturmuş olarak) gösterildi. Ortalarında iki kişi durmaktaydı. Bunlardan biri Şeyh Ebu’l-Hasan b. esSebâğ diğeri ise Endülüslü bir adam idi. Bana bu iki kişiden birisinin “Gavs” olduğu söylendi. Ancak ben hangisinin “Gavs” olduğunu  anlamadım. Derken bir delîl gösterildi ve o iki kişi secdeye kapandı. Bana secdeden başını ilk kaldıracak olanın “Kutb/Gavs” olduğu söylendi. Secdeden ilk olarak başını kaldıran Endülüslü adam oldu. Böylece durumu tam olarak anladım. Orada durup bekledim. Ona harf ve sesten münezzeh bir suâl sordum. O da bana nefesiyle cevap verdi. Böylece ondan cevabımı almış oldum. Diğer sâir evliyâ dâirelerini dolaştım. Her velî o dâireden nasibini aldı. İşte ey kardeş! Eğer sen bu mesabede (makâmda) isen, Mısır’da zaten seninle konuştum.’ Bundan sonra da bu konuda ona hiç bir şey yazmadı.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar el-Kûsî (öl.708/1308) (39) el-Vâhid isimli kitabında şöyle demektedir:</strong> <em>“Şeyh Abdulazîz el-Menûfî (öl.660/1262),(40) Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’nin hizmetkârından naklen şunları anlattı: ‘Şeyh yolda yürürken insanlardan biri ona sövüyordu. O ise susuyor ve cevap vermiyordu. Bunun üzerine Efendim şunu görmüyor musun? dedim. Bana, ‘Kime sövüyor?’ diye sordu. Ben de ‘size’ dedim. ‘O, bana değil, kendisine gösterilen sıfâtlara sövüyor. Oysa sövdüğü sıfâtlar bende mevcut değil.’ dedi.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar şöyle demektedir:</strong> <em>“Şeyh Abdulazîz, bana insanların İbn Arabî hakkında kitaplarda buldukları (zâhirî) manalara dayanarak, onları te&#8217;vil etmeden kendisini tekfir ettikleri bu ve benzeri bir çok hikâye anlatmıştır.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulaziz bana şunları anlattı:</strong> <em>“Dımeşk’te, hergün her namazdan sonra İbn Arabî’ye on defa la’net okumayı kendisine şart koşmuş olan bir adam vardı. Sonra bu adam öldü. İbn Arabî de diğer insanlarla beraber cenazesine katıldı. Dönüşte bir arkadaşının evine gidip oturdu. Yönünü kıbleye çevirdi. Yemek vakti gelince kendisine yemek hazırlandı ancak o yemedi. Olduğu hâl üzere kalmaya devam ederek namazlarını kıldı. Yatsıdan sonra mutlu bir şekilde yüzünü çevirdi ve yemek istedi. Bu durum kendisine sorulunca, ‘Bana la’net okumayı âdet edinmiş olan bu şahsı  affedinceye kadar Allah’a hiçbir şeyi yememeyi ve içmemeyi ahd koştum. Bu durumda yetmiş bin defa Lâilâhe-illallâh’ı zikrettim. Sonra bir de baktım ki o adam affedilmiş’ cevabını verdi.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar</strong>: “<em>Şeyh Abdulazîz bana (İbn Arabî’nin) şanının, keşfinin ve itla’ının büyüklüğüne delâlet eden bir çok mesele anlatmıştır.</em>” demiştir.</p>
<p><strong>Yine şunu aktarmıştır:</strong> “<em>Mekke’de bulunan Harem Şeyhi İmâm Muhibuddîn et-Taberî (öl.694/1295)(41)annesinden (annesi çoğu zaman İbn Arabî’yi Ka’be hakkındaki sözlerinden dolayı inkâr eden sâliha bir kimseydi) ‘Ka’be’nin İbn Arabî’yi tavâf ettiğini gördüm.’ dediğini” rivâyet etmiştir. Şeyh, devamında şöyle demektedir: ‘Şeyh İzuddîn b. Abdusselâm ile Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’nin arası açılmıştı. Şeyh Abdulazîz bunun sebebi, &#8216;Şeyh İzuddîn’nin hükmün zâhirini inkâr etmesiydi.&#8217; demiştir. </em></p>
<p><em><strong>Şeyh İzuddîn’in hizmetkârından şu mesele hikâye edilmiştir:</strong> Hizmetkâr ile Şeyh İzuddîn Dımeşk’te bir câmiye girerler. Hizmetkâr, Şeyhe ‘Bana “kutbu” göstereceğine dâir sözün vardı.” der. Şeyh de ona, orada hâlkanın ortasında oturmakta olan İbn Arabî’yi işâret ederek ‘İşte “kutb” budur.’ der. Hizmetkâr ‘efendim siz onun hakkında (aleyhinde) demedik şey bırakmıyorsunuz’ diye söylenirken, Şeyh tekrar ‘“kutb” budur’ cevabını verir. Şayet o “kutb” ise bu durum Şeyh İzuddîn’in sözleri arasında çelişki manasına gelmez. Çünkü o, İbn Arabî’den sudûr olan sözlerin zâhir manalarına göre ve şerîat hükmünü muhâfaza maksadıyla aleyhine (zâhiren) hüküm vermektedir. İşin sır kısmına gelince bunlar Allah’a mahsustur. O dilediğini yapar. Bazen de onun makâm ve rütbesine muttali&#8217; olmakta ve bunu inkâr etmemektedir. Zâhirde insanların bilmedikleri bir şey zuhûr ettiğinde ise, zayıf insanların kalplerini muhâfaza ve mükellef olunan husûslarda şerîatın zâhirinde kalmak maksadıyla onu inkâr etmektedir. Böylece her iki makâmın da hakkını vermiş olmaktadır. Allahu a’lem.”</em></p>
<p>Şeyh  Abdulğaffâr’ın, Şeyhin İbn Arabi hakkında farklıymış gibi görülen iki görüşünü birleştiren sözleri işte bunlardır.</p>
<p>Ancak bende Şeyh İzuddîn’in bu iki farklı görüşünün sebebini açıklayan daha iyi bir bilgi mevcuttur. O da Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah (Allah bizi kendisiyle menfaatlandırsın)’ın işâret ettiği şu husûstur: <em>“Şeyh İzuddîn ilk başlarda sûfîleri inkâr eden ekser fâkihlerin yolunda idi. Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî hacca gidip dönünce, ona Nebî’nin selâmını getirdi. (Bundan sonra) sûfîler hakkındaki fikri değişti ve meclislerine müdâvim oldu.”</em> İşte bu da gösteriyor ki Şeyh’in İbn Arabî’yi inkârı evvel emirde Dımeşk’te bulunduğu dönemde idi. İbn Arabî’yi övmesi ise sonra olmuştur.</p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar, güvenilir şahıslardan birisinden İbn Arabî hakkında şunları aktarmıştır:</strong> <em>“İbn Arabî Şeyh İzuddîn ile birlikte Dımeşk’te bir evde bulunmaktaydı. Bu sırada bir adam çıkageldi ve İbn Arabî’ye ‘Çöl tarafına gidiyorum.’ dedi. İbn Arabî ‘Araplar sana engel olur (yolunu keser),’ dedi. Adam, ‘Bu sefere mutlaka gitmem gerekiyor.’ şeklinde cevap verdi ve gitti. Birden Şeyh’in, ‘İşte o bedevînin önü kesildi, elbiselerini soyup aldılar. İşte döndü.’ işte o, işte o demeye devam etti. Ta ki &#8216;Ey falan&#8217; deyince, adam da evet (buyur) cevabını verinceye kadar. Derken biz daha yerimizde oturmuş bir yere ayrılmamışken adam çıplak bir hâlde yanımıza çıkageldi.” Şeyh Abdulğaffar (bu konu hakkında), “Bu açık bir keşiftir.” demiştir. Yine şöyle demektedir: “Bana bunu hikaye eden bu meseleyi Kâdi’l-Kudât Vecihuddîn’den, Kâdı Celâluddîn b. Subkî’nin mi yoksa Şeyh Abdulazîz’in mi rivâyet ettiği husûsunda şüpheye düştü. Ancak hangisi olursa olsun fark etmez ikisi de aynı derecededir.”</em></p>
<p><strong> Yafiî, el-İrşâd adlı eserde şöyle demektedir:</strong> <em>“Ârif ve muhakkik birer şeyh olan Şeyh Şihâbuddîn es-Sühreverdî ile Şeyh Muhyiddîn b. Arabî bir araya geldiler. Bir saat boyunca ikisi de gözlerini kapatıp bir şey söylemeden öylece beklediler. Sonra hiçbir şey konuşmadan ayrıldılar. Bunun üzerine İbn Arabî’ye, Şeyh Şihâbuddîn hakkındaki düşüncesi soruldu. ‘Tepeden tırnağa sünnetle dolu bir kimsedir.’</em> cevabını verdi. <em>Sühreverdî’ye de İbn Arabî hakkındaki görüşü soruldu. Sühreverdî, ‘O, hakîkat denizidir.</em>’ cevabını verdi.”</p>
<p><strong>Bana büyük âriflerden ulaşan bir habere göre</strong>, arkadaşları kendisine İbn Arabî’nin sözlerini okuyor o da şerhediyordu. Ölümüne doğru, <em>“Siz İbn Arabî&#8217;nin ne kastettiğini ve sözlerinin ne anlama geldiğini anlayamazsınız.”</em> diyerek onları İbn Arabî’nin kitaplarını okumaktan menetmiştir.</p>
<p><strong>İzzuddin b. Selâm’ın İbn Arabî’yi kınadığı, zındıklıkla itham ettiği haberi bana ulaşmıştı.</strong> Bir gün arkadaşlarından biri ona <em>“Bana kutbu göstermeni istiyorum.</em>” diye ısrar etmiş, bunun üzerine o da İbn Arabi’yi işâret ederek <em>“İşte (kutb) budur</em>” demişti. Arkadaşı, <em>“Oysa onu kınıyordun.</em>” deyince; <em>“Şerîatın zâhirini muhâfaza için öyle yaptım.”</em> cevabını vermişti. Veya buna benzer bir söz kullanmıştır. Zira Mısır ve Şam ehlinden salâh, fazilet sahibi, âdil ve dinde sika ehli olmakla ma&#8217;rûf birden fazla kişiden bana bu haber ulaşmıştır. Ancak bunlardan bir kısmı haberi <em>“Bana bir velî göstermeni istiyorum”</em> diğer bir kısmı da <em>“Bana kutbu göstermeni istiyorum”</em> şeklinde bildirmiştir.</p>
<p>Tarîkat şeyhlerinden ve hakîkat âlimlerinden bir tâife İbn Arabî&#8217;yi medhetmiş ve övmüştür. Şeyh el-Harîrî, Şeyh Necmuddîn el- İsbehânî, Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah vb. kimseler bu grupta yer alanlardır. Başka bir grup da özellikle fâkihlerden bir grup onu ta’n etmiştir. Bir kısmı da hakkında susmayı tercih etmiştir.</p>
<p>Meşayıhten naklolunan ve kendilerine nispet edilen husûslar işte bunlardır. Bunlardan zâhire aykırı görülen sözlerini şu husûslardan birine hamletmek gerekir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bizzat kendileri tarafından teyid edilmedikçe bu (zâhire aykırı görülen) sözleri kendilerine aitmiş gibi kabul etmeyi doğru bulmayız.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> (Bu sözlerin bizzat kendilerinden sâdır olduğu) tespit edildiğinde ise, bu söze uygun bir te’vil getirilmelidir. Şayet uygun bir te’vil bulunmazsa, bu sözün te’vili muhtemelen ilm-i bâtın sahibi âriflerde mevcuttur denilerek (iş ehline) bırakılmalıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Bu (sözlerin) onlardan sâdır olması sekr ve gaybet hâlinde olur. Sekr hâline gelince, mübâh sekr hâli bağlayıcı değildir. Zira bu hâldeyken kişi mükellef değildir. Bunca çıkarımdan (ihtimalden) sonra (hâla bu zevat) hakkında sû-i zan beslemek ancak muvaffak olamamaktan kaynaklanır. Yardımsız kalmaktan, kötü hüküm ve tüm belalardan Allah’a sığınırız.</p>
<p><strong>İmâm Yafiî İrşâd’ın başka bir yerinde de şöyle demektedir:</strong> <em>“Şeyhu’t-Tarîka ve hakîkat denizi Muhyiddîn b. Arabî (r.a.) şöyle dedi: ‘Arkadaşlarımdan birisiyle beraber Kudüs’ün batısında Bahrü’l-Muhît’in (okyanus) kenarında bir yerdeydik. Burada Abdâlların toplandığı bir mescid vardı. Derken bir adamın yerden yaklaşık dört zira’ yüksekliğe hava üzerine bir hasır sererek namaz kılmaya başladığını gördük. Ben ve arkadaşım dona kaldık. Gidip seccadenin altında durdum ve şu şiiri okudum:</em></p>
<p><em> عن البيب بسره ا شغل احملب ره ا ِف حب من خلق اهلواء وسخ العارفون عقوهلم معقولة عن كل كون ترتضيه مسطره مون وعنده ا فهم لديه مكر اسرارهم َمفوظة وَمرره </em></p>
<p><em>Seven, sırrıyla gafil kaldı sevgilisinden, Havayı yaratıp onu mahlukatın hizmetine verenin sevgisindeki (bir sırdan), Ariflerin akılları bağlıdır, Dizayn edicinin rıza gösterdiği her varlıktan, Onlardır ikrama kavuşan onun katında, Sırları muhafaza edilmiş ve yazılmış olanlar. </em></p>
<p><em>Bunun üzerine namazını kısa tutup şöyle cevap verdi: ‘Beraberindeki münkir sebebiyle namazı bu şekilde kıldım. Ben Ebu’l-Abbâs Hızır (a.s.)’ım.’ O ana kadar arkadaşımın evliyânın kerâmetlerini inkâr ettiğini bilmiyordum. Arkadaşıma dönüp, ey falan adam! Sen gerçekten evliyânın kerâmetini inkâr mı ediyorsun? diye sordum. ‘Evet’ cevabını verdi. Peki şimdi ne diyorsun? dedim. O, ‘Herşey ayân olduktan sonra ne söylenebilir ki?’ cevabını verdi.”</em></p>
<p><strong>O yine şöyle demiştir:</strong> <em>“Mısır’da fukaradan biri bizi bir davete çağırdı. Orada meşâyıhten bir cemaat toplanmıştı. Eski kaplarda yemekler getirildi. Orada abdest almak için kullanılan ve başka da kullanılmayan camdan yapılmış yeni bir kap daha vardı. Ev sahibi o kaptan oradakilere yemek yedirdi. Birden kap (dile gelerek) ‘Bende yemek yemek suretiyle beni mükafatlandıran bu sâdattan sonra, artık eza mahâlinde kullanılmayı kendime yediremem.’ dedi ve ikiye ayrılmak suretiyle parçalandı. Oradakilere kabın ne söylediğini işitip işitmediklerini sordum. İşittiklerini söylediler. Peki ne dedi? Diye sordum. Bana kabın söylediklerini tekrar ettiler. Hayır o başka bir şey söyledi dedim. Cemaat ne söyledi? Diye sorunca, dedim ki, o şöyle dedi: İşte kalpleriniz de böyledir. Allah onlara imânla ikramda bulunmuştur. İmândan sonra sakın günah ve dünya sevgisi gibi necâsetlerin yeri olmalarına rızâ göstermeyin.”</em></p>
<p>Bu iki hikayeyi İbn Arabî’den Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah Letâifü’l-Minen’de; Kâdi’l-Kudât Şerefuddîn el-Bârizî (ö.738/1337)(42) Tavsîk adlı kitabında nakletmişlerdir.</p>
<p><strong>İbn Arabi&#8217;nin Hayatı </strong></p>
<p><strong>Hâfız Muhibuddîn b. el-Buhârî (ö.) Zeylü’l-Bağdad adlı kitapta şunları aktarmaktadır:</strong> <em>“Muhammed b. Alî b. Muhammed b. Arabî Ebû Abdullah et-Tâî, Endülüs ehlinden idi. Bana ulaştığı kadarıyla, 560/1116 yılının Ramazan ayının onyedisi Pazartesi gecesi Mürsiye’de doğmuştur. Orada büyür. 578/1182‘de İşbiliye’ye intikal eder. 598/1202 yılına kadar orada ikâmet eder. Sonra şark beldelerine, ardından Şâm tarafına giderek Rûm diyarına varır. Bu arada sûfî ve kalb erbabı bir çok kimseyle arkadaşlık yapar. Fıkıh yoluna girer. Haccını yapar ve bir çok yeri dolaşır. Aynı zamanda kavmin ilmi, garb meşâyıhı ve zâhidleri hakkında kitaplar yazar. Kendisine ait güzel şiirler, hoş sözler vardır. Dımeşk’te iken kendisiyle görüştüm. Şiirlerinden bir kısmını bizzat kendisinden alarak yazdım. Çok hoş bir şeyh idi. Sonra Bağdad’a gider. Orada bir kısım musannafatından bahseder. Hâfız b. Ebû Abdullah bunları kendisinden alarak yazar. Şu da yazdığı ve bana bizzat kendisinin okuduğu şiirlerindendir:</em></p>
<p><em> ايا حايرا بني علم وشهوة ليتصال ما بني ضدين من وصلى ومن مل يكن مستنشق الشرع مل يكن يرى الفضل للمسك العتيق علي الزبل </em></p>
<p><em>Ey ilim ve şehvet arasında şaşa kalan </em></p>
<p><em>Kavuşmamın iki zıddını birleştirmek için Şerîatı koklamamış kimse </em></p>
<p><em>Hakikî miskin zibile olan üstünlüğünü göremez.</em></p>
<p><strong> Hâfız Ziyâuddîn ed-Dımeşkî Mu’cem’inde:</strong> <em>“Muhammed b. Muhammed Alî b. Muhammed b. Ahmed Ebû Abdullah b. Ebî Abdullah etTâî el-Hâtemî el-Mağrıbî ed-Dımeşkî eş-Şâfıî el-Fakîh el-Edîb İbn Arabî diye ma’rûf ve es-Sa’d denmekle mevsûf (olan zât) 656/1258 yılının Cemâziyelâhir ayında Dımeşk’te vefât etti.”</em> demiştir.</p>
<p><strong>Salah es-Safedî (öl.764/1363)(43) tarihle alakalı kitabında şöyle demektedir:</strong> “<em>Edîb ve Şâir olan Sa’dûddîn Muhammed b. Şeyh Muhyiddîn  b. Arabî 618/1221 yılının Ramazan ayında Malatya’da doğdu. Hadis ve diğer dersleri takip etti. Çok iyi bir şâir idi. Kendisine ait meşhûr bir divanı vardır. Şu beyitler de onun şiirlerindendir: </em></p>
<p><em>سهري من احملبوب اصبح مرسال واراه متصال بفيض مدامعي قال البيب بان ريقي نافع فامسع رواية مالك عن نافع </em></p>
<p><em>Sevgiliden kaynaklanan uykusuzluğum sıradanlaştı </em></p>
<p><em>Onu gözyaşlarımın seliyle bir görüyorum </em></p>
<p><em>Sevgili tükürüğüm faydalıdır dedi </em></p>
<p><em>Dinle Mâlik&#8217;in Nâfi&#8217;den rivâyetini.</em></p>
<p><strong> İbn Arabî’nin ikinci bir oğlu daha vardır. İsmi İmâduddîn Muhammed’tir. Kutb el-Yûnînî (öl.726/1326) onun hakkında şöyle demiştir:</strong> ‘<em>Faziletli bir kimse idi. Ahmed el-Makdisî’den çokça (hadîs) dinlemiştir. O da 667/1269 yılında Dımeşk’te vefât etmiştir.</em>”</p>
<p><strong>Sa’dî’nin Tarih&#8217;inde Şeyh Muhyiddîn b. Arabî hakkındaki (olumlu) tespitlerini gördüm:</strong> Şeyh Kamâluddîn b. Zemlekânî; nebî, melik, şehîd ve sıddıklar hakkında yazdığı meşhûr Musannaf’ında onu yüceltmekte ve İkinci Fasl’ın sıddıkiyet kısmında şöyle demektedir: “<em>Şeyh Muhyiddîn b. Arabî ilâhî ma’rifetler husûsunda engin bir denizdir.”</em> İbn Arabî’nin sözlerini özet olarak aktardıktan sonra bölümün sonunda şöyle devam etmektedir: <em>“Onun ve onun gibi olan tarîk ehli kimselerin sözlerini naklettim. Zira bu yola girdiklerinden ve tahkik edip zevken yaşadıklarından tarîkat ehli, bu makâmların hakîkatlarını daha iyi bilir, daha iyi görürler. Zevken bir şeyden haber veren, aynel yakinden haber veriyor demektir.”</em> Zemlekânî’nin sözleri burada sona erdi.</p>
<p><strong>Safedî de kendisine ulaşan şu haberi vermektedir:</strong> <em>“Şeyh Takiyuddîn b. Teymiyye’ye, Dımeşk’te bulunan bir adamın, İbn Arabî’nin sözlerini te’vil yoluyla şerîatın zâhirine uygun hâle getirdiğini anlattılar. O adamla bir araya geldi ve ona ‘Bana hakkında şu haberler ulaştı’ dedi. Adam: ‘Evet (doğrudur.)’</em> dedi.</p>
<p>İbn Teymiyye: ‘O hâlde خضت ْلة البحر، األنبياء وقوف علي ساحلها</p>
<p><em>Büyük bir denize daldım ki, Enbiyâ onun sahilinde durmaktaydı. sözü için ne dersin?’</em> diye sordu.</p>
<p>Adam: <em>‘Bunda zor bir şey yok. Yani, enbiyâ, ümmetlerini denizden kurtarmak için (kenarda) beklemekteydiler. demektir.’</em> dedi.</p>
<p>İbn Teymiyye: ‘<em>Bu uzak bir manadır.’</em> dedi.</p>
<p>Adam<em> ‘O hâlde senin anladığın mana nedir?’</em> diye sordu.” Sonra Safedî şöyle devam etmektedir: “</p>
<p><em>Kısaca İbn Arabî büyük bir insan idi. Sözlerinin, anladığımız kısmı güzeldir. Anlamadıklarımıza gelince, bütün ilimler Allah’a aittir. Onlara tabi&#8217; olmakla veya her söylediğiyle amel etmekle mükellef değiliz. El-Fütûhâtü’l-Mekkiye adlı kitabını yirmi cild hâlinde kendi hattıyla yazılmış şekliyle gördüm. Bu kitapta başkalarının sözlerinde olmayan incelikler, gariblikler ve acayip şeyler gördüm. Bu kitapta sanki ma’kûl ile menkûl eşit ve özel bir surette gözlerinin önünde temsil edilmekte ve o istediği zaman onları müşâhede etmekte gibi. Gerektiğinde konuyla ilgili âyet ve hadîs sunmaktadır. Bu, kudret ve ittilâ&#8217;ın nihayetidir. Bu kitaba vakıf olan kimse, değerini yüce tutar. Bu, tasnifatının en önde gelenidir. Kitabında önce akidesinden bahsetmektedir. Başından sonuna kadar Şeyh Ebu’l-Hasan el-Eşa’rî akidesi olduğunu gördüm. Onun görüşüne muhâlif bir şey yoktu. Üzerine şu şiiri yazmıştı </em></p>
<p><em>ليس ِف هذه العقيدة شيء، يقتضيه التكذيب والبهتان ال وال ما قد خالف العقل والنقل، الاذى قد ايت به القرآن وعليه لالشعري املدار، وهلا ِف مقاله امكان وعلي ما ادعاه يتجه البحث، ويأيت الدليل والْبهان خبالف الشناع عنه ولكن، ليس خيلو من حاسد انسان </em></p>
<p><em>Bu inançta hiçbir şey mevcut değildir, </em></p>
<p><em>Onu yalanlamayı ve bühtana uğratmayı gerektirecek, </em></p>
<p><em>Hayır, hayır, muhâlif değildir ne akla ne de Kur’anın getirdiği nakle. </em></p>
<p><em>Orada Eşa’riye dayanak vardır </em></p>
<p><em>Sözlerine de yer vardır. </em></p>
<p><em>Her neyi iddia ediyorsa konu oraya yönelmekte </em></p>
<p><em>Delil ve burhanlar gelmektedir. </em></p>
<p><em>Onu kötüleyenlerin aksinedir fakat, İnsan, da hâsedden beri değildir. </em></p>
<p><strong>Son.</strong></p>
<p><strong>http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1-A. Karahan, “Suyûtî” md. İA. MEB Yay., 1997, c. XI, s. 260.</p>
<p>2- Suyûti: Mısır’ın yukarı kısmının en büyük ve en işlek şehri olup, Nil Nehri’nin batı tarafında bulunmaktadır. Bk. B.C.H. Becker, “Suyût” md, İA, MEB Yay., Eskişehir, 1997, c. XI, s. 257.</p>
<p>3-Kâtip Çelebî, Keşfu’z-Zünûn en-Esâmi’l-Kütübi ve’l-Fünûn, Maârif Matb., 1941, c. I, s. 1; Bağdatlı İsmâil Paşa, Hedîyyetü&#8217;l-ârifîn: Esmâü&#8217;l müellifîn ve âsârü&#8217;lmusannifîn, haz. Rıfat Bilge-İbnü&#8217;l-Emin Mahmûd Kemâl İnal, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1951, c. I, s. 278.</p>
<p>4- Ömer Nâsûhî Bilmen, Büyük Tefsîr Tarihi, Bilmen Yay., İstanbul, 1974, c. II, ss. 624-625; Karahan, a.g.e., c. XI, s. 258.</p>
<p>-5 Bilmen, a.g.e., c. II, ss. 624-625; Karahan, a.g.e., c. XI, s. 258.</p>
<p>6- (Bağdâtlı, a.g.e., c. I, s. 278; Bilmen, a.g.e., c. II, ss. 624-625.</p>
<p>7- İbn İmâd, Şihâbuddîn, Şezarâtü&#8217;z-Zeheb fî Ahbâri Men Zeheb, tah., Abdülkadir Arnâvût-Mahmûd Arnâvût, Dâru İbn Kesîr, Beyrût, 1413/1996, c. VIII, s. 52.</p>
<p>8- Ez-Ziriklî, Hayruddîn, el-A&#8217;lâm: Kâmusü&#8217;l-Terâcim li Eşheri&#8217;r-Ricâli ve&#8217;n-Nisâ, Dârü&#8217;l-İlm, Beyrût, 1075/1664, c. III, s. 301.</p>
<p>9- Et-Tabba’, İyad Hâlid, Celâleddin Suyûtî: Ma’lumatü’l-Ulumi’l-İslâmiyye, Dâru’lKalem, Dımeşk, 1417/1996. ss. 309-405; Ayrıca bk. Emine Zengin, Suyûtî&#8217;nin Edebu&#8217;l-Fütyâ İsimli Eserinin Tahkîki, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Salih Karacabey, Bursa 2010, s. 14.</p>
<p>10- Bk. Çelebî, Keşfu’z-Zünûn, c. I, 488; Bağdatlı, Hedîyye, c. 1, s. 281.</p>
<p>11- Bk. Bağdatlı Hediyye, c. II, s. 28.</p>
<p>12- Suyûtî, Celâluddîn, Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Manisa İl Halk Ktp., no: 45 Hk 2964, vr. 1b.</p>
<p>13- Bk. Suyûtî, Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Manisa İl Halk Ktp., no: 45 Hk 2964. 334</p>
<p>14- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. II, s. 1554.</p>
<p>15- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 242.</p>
<p>16- Bk. Bağdatlı Hediyye, c. II, s. 28.</p>
<p>17- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. II, s. 1984. 336</p>
<p>18- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 8.</p>
<p>19- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 1.</p>
<p>20- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 417.</p>
<p>21 -Bk. Sıddik b. Hasan el-Kānûcî, Ebcedü&#8217;l-Ulûm, Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrût, 1978, c. III, s. 119.</p>
<p>22 -Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 60.</p>
<p>23- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.II, s. 34</p>
<p>24- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.II, s. 34.</p>
<p>25- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.I, s. 69.</p>
<p>26- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c.I, s. 626; Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 61.</p>
<p>27- Bk. Şihâbuddîn Ebu&#8217;l-Fadl Ahmed b. Alî b. Hacer el-Askalânî, İnbâü&#8217;l-Ğumer bi ebnâi&#8217;l-Ömer, Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrût, 1406/1986, c. II, s. 305. 340</p>
<p>28- Asıl İsmi Şeyh Şihâbuddîn olup, Târihu İbn Hacî adında eseri vardır. Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 277.</p>
<p>-29 Bk. İmâm Bahauddîn İbrahim b. Muhammed b. Abdullah, el-Maksadü&#8217;l-erşed fî zikri ashabi Ahmed, tah. Abdurrahmân b. Süleymân, Mektebetü&#8217;r-Rüşd, Riyâd, 1410/1990, c. II, s. 514.</p>
<p>30- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 1; Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 42.</p>
<p>31-Bk. Hayruddîn Ziriklî, el-A’lâm: Kāmûsu Terâcim, Dâru’l-İlm, Beyrût, c. V, s. 332; Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 48.</p>
<p>32- Bâb-ı Âli&#8217;den saraya gönderilen telhislerin padişah huzurunda mühürlerini açarak takdim etmek, padişah tarafından hatt-ı hümayun yazıldıktan sonra destmale sarılıp üzerleri mühr ü hümayunla mühürlenerek telhisçi ile Bab-ı Âli&#8217;ye göndermek vazifesiyle mükellef memur. Bk. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB., İstanbul, 2004, c. III, s. 206. 342</p>
<p>33- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 81.</p>
<p>34- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 555.</p>
<p>35- Kasâs, 28/68.</p>
<p>36- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 65.</p>
<p>37- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 220. 344</p>
<p>38- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 166</p>
<p>39- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 309.</p>
<p>40- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 306. 346</p>
<p>41- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 573.</p>
<p>42- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 211</p>
<p>43 -Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 185. 352</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/">İmam Suyuti’nin İbn Arabi’ye Dair Bir Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
