<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İffet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/iffet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Mar 2024 07:23:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İffet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kadın ve Erkeğin Birbiriyle Sınavı:Flört ve İffet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kadin-ve-erkegin-birbiriyle-sinaviflort-ve-iffet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kadin-ve-erkegin-birbiriyle-sinaviflort-ve-iffet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Mar 2024 07:05:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[Flört]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Yazıcı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26923</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanların peygamber kelamından ilk duydukları arasında şu söz vardır: Hayâ etmiyorsan, dilediğini yap. Buhârî, 3483 Günümüzde neredeyse geleneksel usulde evlilik kalmadı fa­kat flörtle başlayıp sonrasmda kurulan evlilikler geçmişe göre çok daha huzursuz. Flörtü ise bir evlilik öncesi bir tanıma dö­nemi olarak görmek mümkün değildir çünkü çok uzun süre flört edildikten sonra yapılan evlilikler,, görücü usulü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadin-ve-erkegin-birbiriyle-sinaviflort-ve-iffet/">Kadın ve Erkeğin Birbiriyle Sınavı:Flört ve İffet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ac59fk-evliliksiz-olmaz.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26930 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ac59fk-evliliksiz-olmaz-300x178.jpg" alt="" width="349" height="207" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ac59fk-evliliksiz-olmaz-300x178.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ac59fk-evliliksiz-olmaz-600x356.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ac59fk-evliliksiz-olmaz.jpg 680w" sizes="(max-width: 349px) 100vw, 349px" /></a></p>
<p>İnsanların peygamber kelamından ilk duydukları arasında şu söz vardır: Hayâ etmiyorsan, dilediğini yap.</p>
<p>Buhârî, 3483</p>
<p>Günümüzde neredeyse geleneksel usulde evlilik kalmadı fa­kat flörtle başlayıp sonrasmda kurulan evlilikler geçmişe göre çok daha huzursuz. Flörtü ise bir evlilik öncesi bir tanıma dö­nemi olarak görmek mümkün değildir çünkü çok uzun süre flört edildikten sonra yapılan evlilikler,, görücü usulü yapılan ev<u>lilikle</u>re göre çok daha çabuk bozulmaya eğilimlidir. Genel­de ev<u>lilik</u> öncesi ilişkide tam olarak dile dökülmeyen ve vaze­dilmemiş kurallar vardır. Aslında her türlü ilişkide sözleşmeye <u>dahil</u> olmayan ve açıkça ifade edilmeyen boşluklar, İlişki kötüye gittiğinde çok büyük uçurumlar meydana getirebilmektedir. İli<u>şkinin</u> bütün yönlerini, hiçbir tarafi kapalı kalmayacak şe­kilde açığa kavuşturmak en sağlıklı olanıdır. Evvela muhtevayı tam olarak belirlemek gerekir. Bu noktada flört nedir ve bu tür bir ilişki bağlamında taraflar birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olabilecekler? Ne yazık ki bugün taraflar, evli çiftlerin yaşadığı her türlü duygusal ve cinsel yakınlığı evlilik öncesi ilişkilerinde yaşamakta, haliyle de nikah akdinin getirdiği yükümlülükleri üstlenme noktasında bir sorumluluk taşımamaktadırlar.</p>
<p><strong>Gelenekselden moderne karı koca uyumunun değişmesi</strong></p>
<p>Bireysellik arttıkça geleneksel evlilik tarzları artık yetersiz kal­mıştır. Modern öncesi toplamlarda adayların birbirlerini gör­memesine rağmen evliliklerde ciddi problemler yaşanmaması- nın asıl nedeni hem zihniyette hem de hayat tarzında ciddi bir farklılık olmamasıdır. Teknolojinin hayata hâkim olmasıyla bir­likte aynı toplumda yaşamak hatta aynı evde bulunmak bile aynı zihniyet ve hayat felsefesine sahip olmayı gerektirmiyor. Çünkü önce televizyon ve ardından internetle insanlar bambaşka şahıs ve toplumlarla doğrudan etkileşim kurmaya başladı. Haliyle içinde bulundukları aile yapısı ve dünya ile taban tabana zıt bir ruh ve zihin dünyasında yaşayabilmektedirler. İnsanlar arası uyuşmazlıklar ve boşanmalardaki bu denli artış da başkalarının hayatına bu kadar kolay vakıf olmanın ve sosyal mecralar üze­rinden farklı yaşamlara özendirilmenin bir sonucudur.</p>
<p>İnternet ve sosyal medyanın yaygınlaşması toplumsal kat­manlar arasındaki farkı ortadan kaldırdı. İnsan toplumsal ko­numu gereği yaşaması imkânsız olan rengârenk hayatı artık bütün ayrıntılarıyla müşahede eder hale geldi. Doğal olarak bu insanlarda büyük bunalımlara sebebiyet veriyor. İnsana sunulan o tozpembe hayat en iyi yanlarıyla ortaya seriliyor. Oysa magazin aracılığıyla özel hayatları servis edilen kişilerin sosyal medyaya yansıyan hayatları çoğu zaman gerçeklikten uzaktır. Ünlü kimseleri birkaç dakikalık video üzerinden ta­nıdığını sanmak ve üstelik bu kişilerin sahip olduğu imkânları kendi hayatıyla mukayese etmek ve nihayetinde büyük buna­lımlar yaşamak veya olmadık arayışlara girerek huzursuz ol­mak modern insanın bugünkü hal-i pürmelalidir.</p>
<p><strong>Flörtün insanın psikolojik yapısıyla ilişkisi</strong></p>
<p>İnsanın ekmek, su, kıyafet gibi fiziksel gereksinimleri olduğu gibi sevgi, saygı, hemcinsleri tarafından itibar görme ihtiyacı da vardır. Nitekim insan sosyal bir varlıktır. Fert olarak bebeklikve çocukluk dönemini atlatsa da cins olarak, ontolojik varlığı hâlâ bebeklik dönemindedir. Dünyaya neden geldi<u>ğin</u>i, y<u>aşam </u>denilen şeyin bir ırmak misali nereye aktığım ve onu nereye gö­türdüğünü ve nerede son bulacağını anlama çabası, bir çocuğun karanlıktan ve yalnızlıktan korkması gibi, inşam sı<u>ğın</u>maya ve dayanışmaya zorlar. Nasıl bir çocuk anneden bağımsız, kendi ba­şına hayat süremezse, insan da bu uçsuz bucaksız dünya çölün­de yalnız yapamaz. Flört bu açıdan yalnızlığı giderme çabasıdır. Bir sığınma ve korunma arayışıdır. Hem içsel hem de dış dün­yadaki belirsizliği ve kaosu bir nebze yok edebilme girişimidir. Diğer yandan, hangi sosyal sınıfa, ideolojiye, din ve dünya gö­rüşüne mensup olursa olsun, herkeste mütemadiyen mideyi ve cinsel arzulan tatmin etmek için bir arayış söz konusudur. Birçok kişinin hayatmı sırf bu arzulara adadığmı söylemek bile mümkündür. Sayısız evliliğin kıyımına neden olmuş en açık hakikat, şehvetin dibinden kaynayan gizli arzulardır. Genelde bu arzuları da insandaki merak ve keşfetme duygusu besler. Evli bir insanın flört arayışını (tabii eşi ile arasında cinsel bir problem yoksa) merak ve keşfetme arzusu olarak yorumlaya­biliriz. Bununla birlikte insanı bilgiye, tabiata ve teknolojiye yönlendiren ve bu alanlarda derinleşerek keşifler yapmasmı sağlayan duygu da yine merak duygusudur. O yüzden insanm hiçbir özelliği gereksiz değildir. Zaaflarımız meziyetlerimizin yan tesiridir. Vücutta kalp de vardır, bağırsak da. En iyi villa­da çok güzel odalar da var, tuvalet de. Bununla birlikte vücut bağırsak, ev tuvalet merkezli olamaz.</p>
<p><strong>Sevgi ve saygı ihtiyacının flört eğilimine etkisi</strong></p>
<p>Sevgi ve saygı gereksinimi en az biyolojik ihtiyaçlar kadar hayatın devamı için şarttır. Modern insan bu açığı aşk part­neriyle kapatmaya çalışmaktadır. Yetiştiği ve karakterinin şekillendiği dönemde insanm kişilik mayası yeterli ölçü­de sevgiyle yoğrulmamışsa ve kişi kendi müstakil benliğini hissetmeye başladığında saygı görmemişse, nihayetinde bu eksikliği bir sevgili ile telafi etmeye başlar. Hatta çoğu zaman sırf sevilmek ve ilgi görmek için sever. Aslında yalnızca sevil­mek için sevmek zorunda olduğunun farkında bile değildir. Bilinç dışı dürtüler onu flörte zorlar. Bu yolla ruhsal ihtiyacını gidermeye çalışır. Genelde flörte götüren süreçte bahsettiği­miz bu ihtiyacı giderme güdüsü ölçülü bir biçimde kendini gösterir. İnsan çoğu zaman bilinçdışı bu itkinin farkında de­ğildir. Burada duygu kontrolü devreye girer. Zira duyguları­nı kontrol edemezse, duygular insanı kontrol eder. Tehlikeli olan, zararlı gördüğümüz yanlarımızın bizi kontrol etmesidir.</p>
<p>Bu açıdan flört tuzlu su gibidir, içtikçe susatır. Bu arayış hiçbir zaman mutlulukla sonuçlanmayacaktır.</p>
<p>Derler ki ceylanın seke seke koşmasının, oraya buraya atlaya­rak hızh hareketler ve ani dönüşlerle sağa sola seğirtmesinin hikmeti, yaşamı boyunca burnuna gelen o enfes misk kokusu­nu arayışından kaynaklanır. Halbuki kokunun kaynağı ceyla­nın göbeğidir fakat o bunun farkında değildir. Bütün hayatı boyunca onu arayarak yaşar ve bulamadan ölür.</p>
<p><strong>Flörte kaçış süreci</strong></p>
<p>Evet, flört bir kaçıştır. Ruhun açlıktan kıvranmasının çektiği ızdırabı dindirmenin en ilkel yoludur. Genelde insan bir mü­kemmellik hissettiği kimseye âşık olur, yani kendisinde bu­lunmadığını düşündüğü özelliklere sahip olduğunu hissettiği kişilere meyleder. Kadının erkeğe, erkeğin kadma meyli en temelde budur. insan aslında Allah’ı arar. Bu yüzden Kur’an “Allah’a kaçın,” der.<sup>1</sup> Okyanustan karaya sıçramış bir balığın kıvranması ve suyu araması gibi insan özündeki ilahi, esrarlı noktayı arar durur. O ilahi nokta kişinin kendisindedir. “Ken­dini bilen Rabbini bilir,” sözünün de hikmeti budur. Tüm tu­tum ve davranışlarında, söz, eylem ve düşüncelerinde, arzu ve emellerinde aslında etkin olan kendisi değildir. Hep başkası­nın rolünü oynar, başkası adına yapar. Kendiyle yüzleşemez çünkü henüz ortada bir kendi yoktur. Bu bakımdan flört de bir kendini arama durumudur. însanm kendi olması yaratı­lışının amacıdır. însan flörtle varlığının anlamını daha geniş ve aşkın bir anlam içinde bulma özlemini gidermeye çakşır.</p>
<p>Evli bir insan için ise flört gerçeklerden kaçıştır. Çünkü ger­çek olan sınırlı insanın en büyük mücadelesi gerçeğe karşıdır. Yalana olan meylinin sebebi budur. Gerçek sınırlıdır. Halbu­ki insanın muhayyilesi, genel olarak bütün ruhsal donanımı sınırsız ve sonsuzdur. Aradığı ruh huzurunu, iç dinginliği ve tatmini asla flörtte bulamayacaktır.</p>
<p>Tabu ki işin şehvet kısmının etkili olduğu inkâr edilemez. Çünkü bugün etraftaki cinsel uyarıcı faktörlerin sayısı düne göre çok daha fazladır. İstanbul gibi bir şehirde, bir erkeğin on sekiz dakikada bir cinsel uyarıya maruz kaldığı söyleni­yor. Bu rakam New York gibi şehirlerde yedi dakikaya kadar düşüyor. Ancak flört sadece libidodan ibaret değildir, kösnül duyguların yönlendirmesinden öte ruhsal bir gıda arayışıdır. İçinde yaşadığımız çağ korkunç derecede bir tatminsizlik duygusunun hâkim olduğu bir çağdır. Hiçbir şeyin insanı tam anlamıyla tatmin edemediği şu zamanda, hedonizm neredey­se herkesi kolaylıkla bir araya getirebilen tek baskın unsurdur.</p>
<p><strong>Genç kız ve erkeklerin flörtü algılama farklılığı</strong></p>
<p>Kız için flört, varoş bir mahallede kendini güvende hissetmek için olmazsa olmaz bir sığınaktır. Erkek flörte bir anlamda eğlence ve cinsel tatmin aracı olarak bakarken, kız bunu bir sığınma, getto içinde güvenli bir liman olarak görür ve böy­lelikle sözlü ya da fiziksel tacizden korunmuş olur. Bunun en önemli kanıtı, kızların semt ortamında genelde ağır abi deni­len, sözü geçen, akranlarına karşı yaptırım gücü olan delikan­lıları tercih etmesidir. Ancak genç erkeklerse daha çok fiziksel çekiciliği göz önünde bulundurur. Bugün sosyal baskının da­yatması sonucunda, narsist kişilerin bitmek bilmeyen egosu­nun ve sömürüsünün kurbanı haline gelen binlerce mağdur genç kız var. Bu tarz ilişkilerde ortaya çıkan şiddet genelde adli vakaya dönüşmediği için de maalesef kamuoyu tarafın­dan yeterince bilinmez.</p>
<p>Elbette flörtte çiftlerin birbirlerine (genelde erkeğin kadma) uyguladığı şiddet sadece fiili ve fiziki olmakla sınırlı değildir. Psikolojik, duygusal, sözlü hatta ekonomik baskı ve şiddet de en az fiziksel şiddet kadar tahribata neden olmaktadır. Fakat flört şiddetine maruz kalan birçok mağdurun bütün yaşadık­ları acıya rağmen yeniden flört etmeye meyilli görünmesinin temel sebebi, bunun sosyal bir zorunluluk oluşudur.</p>
<p>Diğer açıdan bir genç kız için flört, hayatındaki baba figürünün eksikliğinden kaynaklanan bir sığınma aracı da olabilir. Flört­le bu yanının hissettiği yoksunluğu gidermeye çalışır. Bundan dolayı her türlü toplumsal virüsü topluma insan taşır ve bu virüsü de aileden getirir. Bu problemin önüne geçmenin en önemli yolu sağlam bir aile ilişkisi ve ikinci olarak da insana huzur verecek, hayatın her alanında varlığını hissettirecek dinî yaşantıdır. Bir baba özellikle kız çocuğunu sevgiden mahrum bırakmamalıdır. Bir insanın sevgisiz büyümesi, engelli büyü­mesinden daha talihsiz bir durumdur. İnsanın sevgi ihtiyacı göz, kulak, el ve ayak ihtiyacından daha fazladır. Zaten hemen hemen her toplumsal problemin kaynağında aile vardır. Sade­ce çocuk doğurmuş olmak bir kadım anne yapmaz. Anne süt emzirdiği gibi sevgi de emzirmelidir. Zira özellikle erkeklerde­ki flört düşkünlüğünün bir sebebi de anne sevgisinden mah­rum kalan erkek çocuğun annesine yönelik gizli düşmanlığının intikamını diğer kadınlardan almaya çalışmasıdır.</p>
<p><strong>Flörtün istismara açık boyutu</strong></p>
<p>Söz konusu ucu açıklık kısaca belirsizlik ve bilinmezliktir. Bu ilişkinin yasaları ve yasaklan, daha geniş anlamda dış sınırları tarafların birbirleri üzerindeki hakları tamamen muğlaktır. Bu alan belirsiz olunca, ilişki bozulduğunda açıkça bir tarafın diğerine yaptığı zulüm ve haksızlığı net şekilde ortaya koyup suçluyu cezalandırmak hatta suçlamak bile mümkün olma­maktadır. Bundan dolayı flört diye tabir edilen ilişki biçimi­nin en bariz problemi belirsizliktir ve bilinmezliktir.</p>
<p>Aslında her türlü sosyal ilişkinin meşru olması şu üç durum­dan hali olmasına bağlıdır: belirsizlik, bilinmezlik ve ihanet. Flörtte hem belirsizlik hem bilinmezlik söz konusudur. Bir kere evlilik öncesi ilişkinin gizli olması, kişinin karakter ya­pısını tahrip eder ve kişiyi her türlü gizli ilişkiye aşina kılar. Genelde flörtü eleştirenler sonuçlan konuşur ancak bir de bunlara götüren toplumsal sebepler vardır. Bu sebepler de­ğişmeden sonuçlar değişmez. Bugün genç çiftler neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor? Bir kere şunu kabul etmek gerek ki kişinin karşı cinse olan ihtiyaç ve temayülü cibillîdir, yok edi­lemez. Din, kültür ve gelenek bu ilişkiyi belli bir kalıba soka­rak sınırlar çizmişse, bu durum erkek ve kadın ilişkisini yok saydığından değil, bir düzen kazandırmak içindir. Fakat bu­gün kadın erkek arasındaki meşru ilişki olan evliliğin zorlaş­tırılması hatta artık toplumun büyük bir çoğunluğu için im­kânsız hale gelmesi, gayrimeşru/gayriresmî yollara tevessülü artırmıştır. Bir beldede resmî ticaret odasına kayıtlı ticari tak­si bulunmazsa ya da ticari taksi ücretleri fahiş miktar olursa, orada kayıt dışı taşımacılık kaçınılmaz olur. Artık o beldede bir ihtiyaç olan korsan taksinin önüne geçilemez.</p>
<p><strong>Çevrenin insan düşüncesi üzerindeki baskısı</strong></p>
<p>İnsan düşüncesini baskılayıcı etkisi açısından çevresel koşul­lar öyle büyük bir tabudur ki asla konuşmanıza, tartışmaya açmanıza bile müsaade edilmez. Bugün şehir hayatındaki cin­sel uyarıcı faktörlerin ve insan üzerinde oluşturduğu etkilerin, insanı meşru sınırların dışına zorlaması da acı bir gerçektir.</p>
<p>Maalesef bugün şahıslar gibi çevre, sokak, cadde ve sosyal mekânlar da Müslüman değildir. Diğer yandan her türlü sapkın cinsel tercih çok rahat biçimde seslendirilmesine rağ­men, egemen anlayışa aykırı en ufak bir görüş ve düşünceye tahammül edilmiyor, öyle ki bugün akıllara durgunluk vere­cek şekilde cinsiyet, cinsel tercihten ayrı bir şey olarak kabul ediliyor ve cinsiyet cinsel tercihi belirlemiyor.</p>
<p><strong>İnsanın hâkimiyet güdüsü ve tüketim kültürü</strong></p>
<p>İnsanın hâkimiyet güdüsü şüphesiz tüketim kültüründen ba­ğımsız değildir. Tüketimin en acımasız vuku bulduğu yer flört hadisesidir. İnsan her şeyi tükettiği gibi bizzat insanı da tüke­tebilir. Tüketme ahlakı nesneler arasında ayrım yapmaz. Mu­hatabı bir insan gibi değil de bir nesne gibi görme ve sahiplen­me anlayışı içerisinde flört yapma isteği, en fazla karşılaşılan durumdur. İnsan temellük ve tahakküm duygusunu tatmin için flört ediyor ve farkında bile olmadan bu duygunun esiri oluyor. Bir ayakkabıya ihtiyaç duymak, nasıl onu almaktan daha geri planda, silik bir anlam ifade ediyorsa, aynı şekilde insanı da aynı mantıkla tüketir. Flörtte genelde bir tüketme güdüsünün insan üzerindeki hâkimiyeti vardır.</p>
<p>Her tüketilen şey, tüketildiği andan itibaren tüketiciyi tatmin edemediği için tüketici yeni bir tüketim arayışına girecek ve bu kısır döngü sürekli devam edecektir. Flört için yeni arayış­ların, hep elinde olmayana meyletmenin, sürekli ötekini ar­zulamanın psikolojik sebebi budur. İnsan yaratılıştan zorba­dır, acı çektirmeyi sever. Çok derinde maksadı acı çektirmek değil, bir eser bırakmaktır. İnsan fani de olsa içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir beka arzusu taşır. Beka arzusu ken­disini eser bırakmaya zorlar. Acı çektirmek de bir çeşit eser bırakmaktır. Aslında haz duymaktan çok farklı değildir. Bir karınca üzerinde bile olsa insan hâkimiyet duygusunu tatmak ister. Çünkü ancak o zaman kendi varlığını hisseder.</p>
<p>Muhammed Yazıcı &#8211; Modern Dünya İlmihali,syf:207-214</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadin-ve-erkegin-birbiriyle-sinaviflort-ve-iffet/">Kadın ve Erkeğin Birbiriyle Sınavı:Flört ve İffet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kadin-ve-erkegin-birbiriyle-sinaviflort-ve-iffet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm&#8217;da Aile</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 13:57:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İlk İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İlk Aile]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cahiliyyede ve Ahirzamanda Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Huzurlu Evlilikte 5 Şart]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Topbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21553</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Mart, Sayı: 169 İLK İNSAN, İLK AİLE… Cenâb-ı Hak, önce ilk insan olan Âdem -aleyhisselâm-’ı topraktan yarattı. Âdem -aleyhisselâm- cennette her türlü nimet içinde olduğu hâlde, kendini yalnız hissetti. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem uykuda iken, ondan Hazret-i Havvâ’yı halk etti. Cüzden külle, küllden cüz’e bir akış ve temâyül başladı. Meleklerin kıydığı bir nikâh ile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/">İslâm’da Aile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22006" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg" alt="" width="595" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 595px) 100vw, 595px" /></p>
<p><em>Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: <strong>Mart</strong>, Sayı: 169</em></p>
<p><strong>İLK İNSAN, İLK AİLE…</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, önce ilk insan olan <strong>Âdem</strong> <strong>-aleyhisselâm-</strong>’ı topraktan yarattı. Âdem -aleyhisselâm- cennette her türlü nimet içinde olduğu hâlde, kendini yalnız hissetti. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem uykuda iken, ondan <strong>Hazret-i Havvâ</strong>’yı halk etti. Cüzden külle, küllden cüz’e bir akış ve temâyül başladı. Meleklerin kıydığı bir nikâh ile kurulan bu ilk aileden, insanlık vücûda geldi.</p>
<p>Âyet-i kerîmede bu hakikat şöyle dile getirilir:</p>
<p>يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ</p>
<p><strong>“Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten </strong><strong>(Âdem’den)</strong><strong>yaratan, ondan da eşi </strong><strong>(Havvâ’yı)</strong><strong> yaratarak </strong><strong>(yeryüzünde)</strong><strong> ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..”</strong> (en-Nisâ, 1)</p>
<p>Rabbimiz; insanın, Allah adına nikâh akdiyle kurulan huzur ve saâdet dolu aile yuvasında dünyaya gelip, yetişmesini murâd etti. Mukaddes aile yuvasında; anne-baba, zevç, zevce ve evlâtları karşılıklı hak ve vazifelerle birbirlerine zimmetledi.</p>
<p>Hadîs-i şerifte buyurulur:</p>
<p><em>“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. </em>(…)</p>
<ul>
<li><em>Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.</em></li>
</ul>
<ul>
<li><em>Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’uldür…”</em> (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)</li>
</ul>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın; evliliğe lutfettiği ayrı bir ikram da, nikâh sayesinde bir araya gelen iki insanın, daha önce iki yabancı iken, bir anda dünyanın birbirine en yakın iki ferdi hâline gelmeleridir. Kurdukları yuva; çoğu kere, ayrıldıkları baba ocağından, anne ocağından daha sıcak gelmeye başlar. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî bir tecellîsidir. Âyet-i kerîmede bu tecellî, ilâhî bir nimet olarak şöyle bildirilir:</p>
<p><strong>“Kaynaşmanız için size kendi </strong><strong>(cinsi)</strong><strong>nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun </strong><strong>(varlığının)</strong><strong> delillerindendir.</strong></p>
<p><strong>Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” </strong>(er-Rûm, 21)</p>
<p>Hayatın her safhasını tanzim eden İslâmiyet, elbette aile husûsunda da insana mühim tâlimatlar vermiştir.</p>
<p>İki insanın muhabbetle bir araya geldiği ailede; huzur ve saâdet için, güzel ahlâka riâyet en büyük zarûrettir. Rabbimiz, ailede «güzel geçinme»yi ve «sabrı» emretmiştir:</p>
<p><strong>“…Hanımlarınızla iyi geçinin, onlara güzel muâmelede bulunun. Onlardan hoşlanmasanız bile, umulur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah birçok hayır takdir eder.” </strong>(en-Nisâ, 19)</p>
<p>Aile yuvasında sevinç ve mutluluk için duâlar etmemiz de Kur’ânî tâlimatlardandır:</p>
<p><strong>“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla!..”</strong> (el-Furkān, 74)</p>
<p>Âyet-i kerîme; göz nûru evlâtlar için, göz nûru hanımların yetişmesinin şart olduğunu bildirmektedir. Peygamberimiz, kız evlâtların güzelce yetiştirilmesiyle alâkalı müjdeler vermiştir.</p>
<p>Aile demek; nikâh demektir, iffet demektir. Erkeğin de kadının da şerefi ve kıymeti, nikâh ile akdedilen ailede gerçekleşir.</p>
<p>İffet, insana mahsus bir keyfiyettir. İffetsizlik ise, insanlık haysiyetinden uzaklaşmaktır; hayvanlar gibi sorumsuz, pis, rezil ve pespâye bir hayat sürmektir. Üstelik hayvanlara; akıl, vicdan ve ruh gibi husûsiyetler verilmemiştir. Bu sebeple onlar; bu yaşayışlarından dolayı suçlu gösterilemezler. Ya insan?</p>
<p>Câhiliyyede, asil aileler nikâh müessesesini muhafaza ediyordu. Lâkin toplumda iffetsizlik hâkimdi.</p>
<p><strong>CÂHİLİYYEDE ve ÂHİRZAMANDA KADIN</strong></p>
<ul>
<li>Câhiliyyede kadın alınıp satılan ve kiralanan bir metâ hâlindeydi.</li>
</ul>
<p>Dikkat edilirse; câhiliyyedeki bu çirkin ahval, âhirzamanda da benzer şekilde zuhur etmektedir.</p>
<p>Günümüzün modern câhiliyyesinde de;</p>
<ul>
<li>Kadınlar; aileden, evlilikten ve annelikten soğutularak, sokağa ve dış dünyada kendini teşhir etmeye özendirilmektedir. Sanki nâdîde bir çiçek, kaldırımlarda ayaklar altında ezdirilmekte ve çiğnetilmektedir. Bu ne kadar hazin bir fâciadır. Maalesef bugün nice kadınlar; şehvetlerinin esiri olmuş kalabalıkların, mütecâviz nazar ve tavırlarının insafına terk edilmektedir.</li>
</ul>
<p>Heyhat!</p>
<p>Üzerine her türlü kirin döküldüğü bir çöp tenekesine düşen bir pırlanta, ne kadar talihsizdir.</p>
<p>Kadın bir vitrin malzemesi yapılmaktadır. Tezgâhlarda, reklâmlarda ve sekreterliklerde kadınlar kullanılıyor. Kadınların câzibe unsuru, istismâr edilmektedir.</p>
<p>Hâlbuki kadının fazîleti, kendisini başkalarına deşifre etmemesine bağlıdır. İffet ve hayâ sayesinde, bir kadın; sadece mahremlerine deşifre olur, hârice karşı şifre olur.</p>
<p>Böylece onun câzibesini ticârî bir metâ hâline getirerek sömürmeye kalkacak kişilere karşı ise, hicâbın ve tesettürün muhafazası altında korunmuş olur.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<ul>
<li>Kız evlâtlar, diri diri toprağa gömülürdü.</li>
</ul>
<p>Tâbiîn âlimi <strong>Katâde</strong>’den gelen rivâyete göre câhiliyye devrindeki Arap kabîlelerinin kız çocuklarını diri diri gömüp öldürmelerinin sebebi;</p>
<p>“Kız çocuklarının sağ bırakılıp büyüdükleri takdirde, esir edilip ırz ve nâmuslarının ayaklar altına alınması ve fakirlik korkusu” idi.</p>
<p>Bu duruma düşmemek için, kız çocuklarını daha küçükken öldürüp onların yerine köpek besledikleri kaydedilmektedir. (Taberî, Tefsîr, VIII, 68, [el-En‘âm, 140])</p>
<p>Modern câhiliyyede de;</p>
<ul>
<li>Annelik horlanmakta; dünyaya bir evlât getirmek, vücut güzelliğini bozacak bir zarar olarak görülmekte; evlâtlar da yük sayılmaktadır. Bu anlayışın neticesinde, kürtaj ile nice evlâtlar ana rahminde katledilmektedir. Hem de bu cinayet, bir kadın hakkıymış gibi müdafaa edilmektedir. Kürtaj cinayeti, -anne veya evlâdın hayâtî zarûreti gibi tıbbî mecburiyetler dışında- asla mâsum addedilemez!</li>
</ul>
<p>Hâlbuki, belki de yük görülen o evlât; annesi için hayatının ileriki yıllarında merhametli bir yardımcı, âdetâ bir baston olacaktır.</p>
<p>Bu cinayetin uhrevî mes’ûliyeti de çok büyüktür. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“Diri diri toprağa gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; </strong><strong>(her nefis, ilâhî huzûra ne getirmiş olduğunu bilecek ve kendisini bekleyen âkıbeti görecektir.)</strong><strong>” </strong>(et-Tekvîr, 8-9)</p>
<p>Câhiliyyede olduğu gibi; günümüzde de çocuğa bakmanın zor geldiğini söylediği hâlde, onun yerine sanki bir evlât büyütürmüş gibi köpek besleyenler çoğaldı. Bu da insan fıtratına zıt bir tenâkuzdur.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<ul>
<li>Kadınların mîrasta hiçbir payları yoktu. Hattâ kadının kendisi mîras malı gibi devrolurdu.</li>
</ul>
<p>Günümüzün câhiliyyesinde ise;</p>
<p>Mîrasta; bazı bölgelerde örf bahane edilerek kadının payı gasp edilmekte, hakkını dile getirmesi dahî engellenmektedir. Bazı Avrupâîleşmiş bölgelerde ise; eşitlik bahane edilerek, şer‘î ölçüler çiğnenmekte ve erkeğin hakkı gasp edilmektedir.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<p>Evlenen kadınlar; mehirleri gasp edilerek, iftiralara uğratılarak, sayısız kere boşayıp geri alınarak ve zıhâr gibi çirkin sözlere muhatap kılınarak horlanırlar, haksızlıklara uğratılırlardı.</p>
<p>Günümüz câhiliyyesinde de;</p>
<p>Kadına şiddet ve tâciz gündemdedir. Bıçaklanan, yaralanan ve öldürülen kadın haberleri gazeteleri doldurmaktadır. Boşanmalar artmakta, evlâtlar sokakta kalmaktadır. Batıda; aile çökmüş, nüfus azalmaya yüz tutmuş, kadın ve erkekler evlilik dışı çirkinliklerin girdabında boğulmaktadır.</p>
<p>Hâlbuki şanlı mâzî ortadadır. 1400 senelik tarihimizde kadına şiddet ve tâcizden bahsedilemez; bilâkis, onun şeref ve haysiyetini koruma vardır.</p>
<p>İslâmiyet; değil insana ve kadına, hiçbir varlığa şiddete müsâmaha etmez. Hayvanâta eziyete müsaade etmez. Bir ağacın dahî şiddetle silkelenmesine râzı olmaz.</p>
<p>İslâm; şefkat, merhamet, zarâfet ve nezâket dînidir.</p>
<p><strong>ŞİDDET YOK, RAHMET VAR!</strong></p>
<p>Medeniyetimizde, kadın el üstünde tutulur. Bilhassa anne, en çok ihtimam gösterilmesi gereken kıymettir. Nitekim bir şahıs, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek;</p>
<p>“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir?” diye sorduğunda Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevabı vermişlerdir:</p>
<p><strong><em>“–Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, sonra da sana en yakın olan akraban.”</em></strong>(Müslim, Birr, 2)</p>
<p>Yine hadîs-i şerifte, buyurulur:</p>
<p><em>“Cennet annelerin ayakları altındadır!”</em> (Ahmed, III, 429)</p>
<p>Bu şeref babalara değil, annelere ikrâm edilmiştir. Sâliha anneler, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.</p>
<p>Sadece anneler değil. Hadîs-i şerifte kız evlâtlara ve kız kardeşlere de ihtimam emredilmiştir:</p>
<p><em>“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lütuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse cennetliktir.” </em>(Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912)</p>
<p><em>“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben yan yana bulunacağız.”</em> (Müslim, Birr, 149)</p>
<p>Birçok örf-âdette, erkek çocuğu üstün tutma gibi bir yanlış yapılır. Peygamberimiz bundan da men ederek şöyle buyurmaktadır:</p>
<p><em>“İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun! Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.”</em> (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)</p>
<p>Çünkü kız evlâtlar;</p>
<p>Ailenin iffetidir, bereketidir, rahmetidir. Onlar ailesinin hanımı ve çobanı olacak, evlâtları yetiştirecek. Onları hayra sevk edecek.</p>
<p>Bütün bu telkinlere rağmen; toplumda, kadınlara nezâket göstermeyenler oldu. Onları da Peygamber Efendimiz şöyle îkaz buyurdu ve terbiye etti:</p>
<p><em>“Sizin en hayırlınız, ailelerine en güzel muâmelede bulunanınızdır!..”</em> (İbn-i Mâce, Nikâh, 50; Dârimî, Nikâh, 55)</p>
<p><em>“Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir.”</em> (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42; İbn-i Mâce, Nikâh, 51)</p>
<p>Şu kıssa Peygamberimiz’in hanımlara hassâsiyetle ve nezâketle muâmeleyi emretmesinin en güzel ifadesidir:</p>
<p>Yolculukların develer üzerinde yapıldığı devirlerde, develeri çöl ritimleriyle coştururlardı. Böyle bir seferde; <strong>Enceşe</strong> adlı hizmetkâr, kasîde söyleyerek develeri hızlandırdı. Fakat bu süratli gidiş; deve üzerindeki mahfazada bulunan hanımları sarsacak, rahatsız edecekti. Peygamberimiz;</p>
<p><em>“Yâ Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!”</em> buyurdular. (Buhârî, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)</p>
<p>Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p><em>“Bana dünyanızdan;</em></p>
<ul>
<li><em>Sâliha kadın ve</em></li>
<li><em>Güzel koku sevdirildi;</em></li>
</ul>
<p><em>➢</em><em>Namaz da gözümün nûru kılındı.”</em> (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)</p>
<p>Sevdiren Cenâb-ı Hak’tır. Demek ki Cenâb-ı Hak; sâliha hanımı seviyor ki, Rasûlü’ne de sevdirmiştir.</p>
<p>Sâliha hanıma en güzel misal, <strong>Hazret-i Hatice Vâlidemiz</strong>’dir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz’e en büyük desteği veren bu muhtereme Vâlidemiz, O’na ilk îmân eden şahsiyet olma şerefiyle de bahtiyar olmuştur. Eşsiz sadâkatiyle; boykot yıllarında, bütün mal ve mülkünü, yoksul ve çaresiz müslümanlar için sarf etmiş ve o günlerde Hakk’a irtihâl etmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz; onu kaybettiği sene öyle üzüldü ki, sahâbe-i kiram o yıla; «hüzün senesi» dediler.</p>
<p>Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; risâlet ömrü boyunca nice iptilâlar çemberinden geçmiş, lâkin en çok Hazret-i Hatice’nin vefat ettiği senede hüzünlenmişti. Çünkü Hazret-i Hatice, Peygamber Efendimiz’in maddî ve mânevî en büyük destekçisi olmuştu.</p>
<p>Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hatice Annemiz’i ömür boyu unutmadı. Dâimâ fazîletlerini senâ etti. Öyle ki bir kurban kestirse; ondan, muhtereme Vâlidemiz’in akrabalarına mutlaka bir ikram gönderirdi.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak, sâliha hanımı methederek, misaller verir:</p>
<ul>
<li>Hazret-i İsa’nın annesi <strong>Meryem Vâlidemiz</strong>’in adı; Kur’ân-ı Kerim’de müstakillen ve oğlu ile beraber, 34 yerde geçmektedir. Rabbimiz; <strong>«İffetini koruyan Meryem»</strong> buyurarak onu medh u senâ etmektedir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Firavun’un karısı olmasına rağmen, Hazret-i Musa’yı muhafaza eden ve risâletinden sonra da ona îmân eden <strong>Âsiye Vâlidemiz</strong>’i de Rabbimiz mü’minlere misal olarak göstermektedir. (Bkz. et-Tahrîm, 11)</li>
</ul>
<ul>
<li>Hazret-i Şuayb’in kızı <strong>Sâfûrâ Vâlidemiz</strong>’in firâseti, <strong>Belkıs</strong>’ın Hazret-i Süleyman vesilesiyle hidâyeti yine Kur’ân’da zikredilen sâliha hanım nümûneleridir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Hadîs-i şeriflerde de Firavun’un ağır işkencelerine rağmen Allâh’a gönülden îmânın ulvî heyecanını yaşayarak şehîd olan <strong>Mâşita Hatun</strong> misal verilir. (İbn-i Mâce, Fiten, 23/4030)</li>
</ul>
<p><strong>ZULÜM YOK, ADÂLET VAR!</strong></p>
<p>İslâm’da şiddet ve zulme uğrayan bir hanım; ailesi ve çevresinden çare bulamaz ise, mahkemeye müracaat edebilir. Kadı; haksızlık eden zevci evvelâ ihtâr ve îkaz eder, tekerrürü hâlinde fesih kararı verir. Evlilik sona erer.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’deki «Mücâdile» (mücadele eden, hakkını arayan kadın) Sûresi; adını, beyinin kendisine zulmetmesi üzerine, Efendimiz’e müracaat eden bir hanımdan alır. Yine Bakara, Nisâ, Nûr ve Talâk Sûrelerindeki birçok âyette; kadınlara yapılan haksız ve incitici muâmeleler men edilmiş ve hakları muhafaza edilmiştir.</p>
<p>Buna rağmen, İslâm’ın hanımlar hakkındaki nizamına niçin ilişiyorlar?</p>
<p>Toplumu ve nesli ifsâd etmek için…</p>
<p>İslâm’da en kuvvetli bağı ifade eden aileyi ifsâd etmek için bundan bir asır evvel yapılan menfî neşriyâtı <strong>M. Âkif</strong> şöyle tenkit eder:</p>
<p>Biz ki her mevcûdu yıktık, gāyesiz bir fikr ile;<br />
Yıkmadık bir şey bıraktık… Sâde bir şey: Âile.<br />
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslāh eyledik?<br />
İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik!</p>
<p>Bunların tâmîri kābil… Olsa ciddiyyet, sebât;<br />
Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet, âilât,<br />
En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok.<br />
Kim ki, kalkar der, onun hayvan kadar iz‘ânı yok!</p>
<p>«Âilî bir inkılâb olsun!» diyen me’yûs olur;<br />
Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir ………. olur.<br />
Çünkü «çıplak» inkılâbâtın rezâlettir sonu…<br />
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!</p>
<p>Âkif’in dediği gibi; bizde aile en güçlü müessese idi. Batılılaşma; toplumun münevver kesimlerini tahrip etmişse de, toplum, ailelerin nezâheti sayesinde kendini muhafaza edebiliyordu.</p>
<p>Bilâkis;</p>
<p>Şiddet ve tâciz ilk defa batıda başladı. Bunun sebebi de; kadının metâ hâline getirilerek, insafsız sokaklara itilmesi ve vitrine edilmesidir.</p>
<p>Batıda eşitlik iddiası altında kadın, erkeğe karşı kışkırtılıyor. Hâlbuki mütefekkirlerin dediği gibi;</p>
<p>Batıda; kadın da yok, erkek de yok, insan da yok, sadece ruhsuz ve materyalist bir sistem var. O sistemi ancak ekonomi ve hukukla korumaya çalışıyorlar. O sistem çökünce, asıl tahribat o zaman ortaya dökülecek.</p>
<p>Batının bozuklukları, maalesef bizim toplumumuza da sızdı. Son asırlardaki batıya özenti, taklit ve yabancılaşmanın böyle çirkin neticeleri oldu.</p>
<p>Günümüzdeki kadına şiddet vak‘aları bir bir incelense; birçoğunda, erkeklerin İslâm’ın haram kıldığı içki, uyuşturucu ve kumar gibi illetlere müptelâ olarak şiddete yöneldikleri görülecektir.</p>
<p>Birçok vak‘anın, insan fıtratındaki kıskançlığı ve intikam duygusunu tahrik edici başka birtakım günahlar ve fısk u fücurla alâkalı olduğu görülecektir.</p>
<p>Birçok vak‘ada, tarafların arasında bir nikâh bağının dahî olmadığı görülecektir.</p>
<p>Avrupa’dan ithal ve taklit kanunlar, sonu gelmeyen boşanma dâvâları ve erkeklere boşandığı hanıma zorla ömür boyu nafaka ödetmek gibi problemler de meselenin adlî diğer sıkıntılarıdır.</p>
<p>Buna rağmen aile içi şiddetten Müslümanlığı mes’ul göstermeye kalkmak, insafla bağdaşmaz. Bunlar kasıtlı hücumlardır.</p>
<p>Bizler Kur’ân ve Sünnet’in tâlimatları istikametinde güzel ahlâkı yaşamalı ve yaşatmalıyız.</p>
<p>Fert ve ailede huzuru arıyorsak, elbette mânevî sebepleri de murâkabe etmeliyiz.</p>
<p>Devrimizde ailelerin dikkat etmediği gizli bir menfî tesir de yenilen lokmalarla alâkalı şu husus:</p>
<p><strong>DIŞARIDAN YEMEK</strong></p>
<ul>
<li>Ailece dışarıda yemeye alışmak… Hazır yemekler… Motosikletlerle evlere yemek taşınması.</li>
</ul>
<p>Evvelâ böyle gıdâları yiyenler düşünüyorlar mı:</p>
<ul>
<li>Bu yemekler acaba nasıl insanlar tarafından, hangi hâl ile pişirildi?</li>
</ul>
<ul>
<li>Gerek maddî ve gerekse mânevî olarak; temiz mi, helâl mi?</li>
</ul>
<ul>
<li>Abdestli mi, kirli mi?</li>
</ul>
<p>Hâlbuki gıdâ çok mühim. <strong>Şâh-ı Nakşibend Hazretleri</strong>’ne, ziyaret ettiği bir yerde bir derviş tarafından yemek ikrâm edildi. Hazret yemedi. Buyurdu ki:</p>
<p>“–Bizim bu yemeği yememiz münasip değildir. Çünkü o, öfke ve gaflet ile pişirilmiştir. Unu elekten geçiren, hamuru yoğuran ve pişiren kişi öfkeliymiş!”</p>
<p>Dış dünyanın hâli ortada. O dünyadan evlerimize taşıdığımız gıdâların ailelerimize menfî tesir edeceğinden endişe duymalı değil miyiz?</p>
<p>Dışarıdan gelen yemek çok güvenilir de olsa, şurası unutulmamalı:</p>
<p>Türkçemizde, eve «ocak» denir. Ev, bir aşın pişirildiği ve birlikte huzurla yendiği mekândır. Az veya çok, fakir veya zengin o sofranın evde hazırlanmasında; ülfet, hizmet, tevâzu, kanaat, iktisat ve bereket gibi sırlar tecellî eder.</p>
<p>Evlerin «ocağını söndürmek», hayra alâmet değildir.</p>
<p>Batı kültürünün istîlâsının yansıması olan diğer menfîlikleri, aile ve toplumumuzdan uzak tutmamız lâzımdır.</p>
<p>Bizim medeniyetimizde çok güçlü olan aile saâdetini tekrar hatırlamamız elzemdir:</p>
<p><strong>HUZUR İKLİMİ</strong></p>
<p>Eski İstanbul’da ve birçok yerde konaklarda, köşklerde, büyükçe evlerde kalabalık aileler; göz göz odalarda mahremiyete hürmet, tevekkül, kanaat ve nezâhet içinde yaşarlardı. En küçük bir şiddet, tâciz ve merhametsizlik yaşanmazdı.</p>
<p>Evliliklerde namzetlerin küfüv olmasına çok dikkat edilir, boşanma o toplumda neredeyse bilinmezdi. Zira boşanma, hadîs-i şerifte; <em>«Cenâb-ı Hakk’ın en çok buğzettiği helâl»</em> olarak vasfedilmişti.</p>
<p>Başa gelen sıkıntılar; takdîr-i ilâhî olarak, sabır ve tahammül ile karşılanırdı. Hanımıyla geçinme problemi yaşayan bir fert; mahkemeden evvel, aile büyüklerine, dergâh gönüllü âlim ve ârif şahsiyetlere danışır, onların rûha ferahlık veren tavsiye ve nasihatleriyle huzura kavuşurdu.</p>
<p>Evlenen kız evlâtlara;</p>
<p>“–Kızım, beyaz gelinliğinle bu eve gelin olarak giriyorsun. Bu evden de ancak bembeyaz ve lekesiz bir kefenle çıkacaksın. (Yani ömrünü hayırlı bir şekilde ailende geçirecek, ayrılık ihtimalini gönlüne dahî getirmeyeceksin.)</p>
<p>Kızım, şikâyeti unutacak, velev ki ağzından kan gelse bile; «Kızılcık şerbeti içtim.» diyeceksin.” gibi hüsn-i muâmele, sabır ve tahammül telkinlerinde bulunulurdu.</p>
<p>Damatlara da;</p>
<p>“‒Evlâdım, hanımın, sana Allâh’ın bir emânetidir. Ona karşı ne kadar hayırlı ve kerem sahibi olursan, Allah katında o kadar hayırlı bir kul olursun!” diye telkin edilirdi.</p>
<p>Buna mukabil; gelinlere de aileler kendi kızları gibi davranır, onları incitmezlerdi.</p>
<p>Günümüzde ise; maalesef nefsânî tercihlerle yola çıkılan, namzetlerin küfüv olmasına riâyet edilmeyen aile yuvalarında, çok fazla aile içi huzursuzluk ve boşanma yaşanmaktadır.</p>
<p>Maalesef en küçük bir huzursuzluk yaşayan hanım ve beylere de gerek anne-babaları tarafından gerekse çevreleri tarafından; sabır yerine isyan, sebat yerine kararsızlık, ülfet yerine ayrılık telkin edilmektedir. Maalesef günümüzde kız evlâtlara;</p>
<p>“–Kendini küçük düşürme! Altta kalma! Kendini ezdirme!..” gibi avâmî telkinlerde bulunulmaktadır. Bu ifadeler yuvaların zedelenmesine sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Hanımların dış dünyada gayr-ı İslâmî şartlarda çalışmasına ve sözde «ekonomik hürriyete sahip» olmalarına uğraşılması da bu menfî neticenin sebepleri arasındadır.</p>
<p>Mâzîmizde nâdir de olsa boşanan veya beyinin vefatıyla dul kalan hanımlara da mahalleler, sahip çıkardı. Eytâm ve erâmil (yetimler ve dullar) vakıfları vardı. Yetimlere öyle sahip çıkılırdı ki; erkek evlâtlar meslek sahibi yapılır, yetim kızlar ise çeyizleri hazırlanıp, evlendirilirdi.</p>
<p>Bizim medeniyetimizde hanımlara ve büyüklere muhabbet ve hürmet belli günlere tahsis edilmemişti. Her gün anneler günüydü, her fırsatta annelerin eli öpülür, hizmetlerinde kusur edilmezdi.</p>
<p>Evlilikte; anne ile kayınvâlide, baba ile kayınpeder her iki tarafça aynı tutulur, ayırt edilmezdi. Her iki taraf için de anneler ve babalar, öz muâmelesi görürdü. Kardeşler arasında da öz veya üvey diye bir uçurum asla olamazdı.*</p>
<p>Bizim medeniyetimizde;</p>
<p>Senede bir gün değil, her gün babalar günüydü, aile büyüklerine tam bir ihtiram arz edilirdi. Senede bir evlilik yıldönümü değil, her gün hanımlara muhabbet ve hürmetle muâmele etme günüydü. Sevgi; pahalı hediyelerle, dünyevî ziynetlerle değil, gönülden gelen iltifat, güzel ahlâk ve hoş muâmele ile gösterilirdi.</p>
<p>Eski düğün davetiyelerinde bile bir asâlet vardı. Okuduğum böyle bir davetiyenin ibâresi hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle idi:</p>
<p><em>“Kıymetli oğlumuz Mehmed Bey ile Hüseyin Beyefendinin kıymetli kerîmeleri arasında icrâ edilecek velîme merasimini, yüksek huzurlarınızla şereflendirmeniz müsterhamdir.”</em></p>
<p>Evlenecek hanım kızın isminin dahî setredildiği, sade, zarif, mütevâzı ve hürmetkâr bir davet…</p>
<p>Günümüzde ise bazı davetiyelerde;</p>
<p>“Evleniyoruz, mutluyuz!” tarzında şımarık ifadelerle karşılaşılıyor. «Gövde gösterisi» mânâsında aşırı lüks ve müsrifâne, mübâlâğalı yaldızlı kartlar, zarflar…</p>
<p>Öyle ki; bu israfa harcanan meblâğ ile, muhtemelen bir fakirin düğünü yapılabilir.</p>
<p>Yine;</p>
<ul>
<li>Lüks mekânlarda şatafatlı düğünler,</li>
<li>Sadece zenginlerin davet edilmesi,</li>
<li>Şer‘-i şerîfe uymayan hâller,</li>
<li>Patlatılan havâî fişekler… Hâkezâ bunlar bize yabancı bir dünyanın, egoizm, hodgâmlık, savurganlık ve enâniyet ihtivâ eden menfîlikleri… Sanki aşağılık duygusunu bastırma hareketleri…</li>
</ul>
<p>Böyle başlayan bir yuvada, huzursuzluk yaşanmasına hayret edilir mi? Ne tedbir aldın ki ne bekliyorsun?</p>
<p>Hâlbuki İslâm, cemiyeti muhafaza için Kur’ânî tâlimatlar vermiştir:</p>
<p><strong>İFFETLİ TOPLUM</strong></p>
<p>Dînimiz evvelâ cemiyete iffeti emretti. Erkeğin de kadının da iffetli olmasını, ebedî felâhın şartı kıldı.</p>
<p>Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“O </strong><strong>(felâha eren mü’minler)</strong><strong>, </strong><strong>iffetlerini korurlar.”</strong> (el-Mü’minûn, 5)</p>
<p>İnsanın şeref ve keremini muhafaza eden dînimiz; zinâyı yasakladığı gibi, ona yaklaşmayı da men etti:</p>
<p><strong>“Zinâya yaklaşmayın!..” </strong>(el-İsrâ, 32)</p>
<p>Dînimizde; zinâ, sahih nikâh dışındaki her türlü münasebettir. Günümüzde ise; sadece evli olanların, aile müessesesine ihânetine zinâ denilir, gibi sakat bir anlayış vardır. Adı; flört, sevgililik (!), beraber yaşamak gibi farklı isimlerle değiştirilmeye çalışılsa da, bütün gayr-i meşrû beraberlikler; zinâdır, haramdır; ferde, aileye ve topluma zehir saçar.</p>
<p>Hattâ, hadîs-i şerifte; zinâya götüren haram bakışlar «göz zinâsı», nâmahreme dokunuşlar «el zinâsı» olarak vasfedilmiştir.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, iki cins arasına bir câzibe kanunu koymuştur. Maddî ve mânevî tedbirler alınmazsa, bu karşılıklı cezbin istenmeyen hâdiselere sebebiyet vermesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Bilhassa kadın; nikâh için kendisine talip olunacak taraf olduğu için, erkeğe göre cemal sahibidir. Vücut hatları da câzibeli yaratılmıştır. İki cins arasındaki bu irtibatın, sadece nikâh bağına mahsus kalabilmesi için, dînimiz birtakım tedbirler almıştır:</p>
<p><strong>İFFET ve HUZUR TEDBİRLERİ</strong></p>
<ul>
<li>Erkeğin ve kadının; avret mahallerini, vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bol kıyafetlerle örtmeleri, hanımların dışarıya çıktıklarında ev elbiselerinin üzerine ayrıca cilbab da giymeleri farzdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Erkeğin nâmahrem kadınlara, kadınların da nâmahrem erkeklere gözlerini dikip bakmamaları emredilmiştir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Kadınların teberrücden yani söz ve davranışlarında cinsî câzibelerini göstermeye çalışmaktan uzak durmaları, kadın ve erkeğin lâubâlî karışık ortamlarda bulunmamaları şarttır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Nâmahrem kadın ve erkeğin, kapalı bir mekânda yalnız kalmamaları lâzımdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Dînimiz, iffetsizliği irtikâp edenlere ağır cezalar da koymuştur.</li>
</ul>
<p>Bu hususlardaki Kur’ânî tâlimatlar şöyledir:</p>
<p><strong>TAKVÂ ELBİSESİ!</strong></p>
<p><strong>“Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. <u>Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır</u>…”</strong> (el-A‘râf, 26)</p>
<p><strong>“</strong><strong>(Rasûlüm!)</strong><strong> Mü’min erkeklere, </strong><u>gözlerini </u><u>(harama)</u><u>dikmemeleri</u><strong>ni, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” </strong>(en-Nûr, 30)</p>
<p>Erkek, gözünü koruyacak, hanım da bedenini teşhirden sakınacak.</p>
<p>Kur’ânî tâlimatlar şöyle:</p>
<p><strong>“Mü’min kadınlara da söyle:</strong></p>
<ul>
<li><strong>Gözlerini </strong><strong>(harama bakmaktan)</strong><strong> korusunlar; nâmus ve iffetlerini esirgesinler.</strong></li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler.</strong></li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Başörtülerini, yakalarının üzerine </strong><strong>(kadar)</strong><strong>örtsünler.</strong></li>
</ul>
<p><strong>(…) </strong><strong>(Allâh’ın belirttiği mahremlerinden)</strong><strong> başkasına </strong><u>ziynetlerini göstermesinler.</u></p>
<ul>
<li><strong>Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. </strong><strong>(Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler.)</strong></li>
</ul>
<p><strong>Ey mü’minler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” </strong>(en-Nûr, 31)</p>
<p><strong>“Evlerinizde oturun, eski câhiliyye âdetinde olduğu gibi </strong><u>açılıp saçılmayın!</u><strong> Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin! …”<br />
</strong>(el-Ahzâb, 33)</p>
<p><strong>“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve</strong><strong>mü’minlerin kadınlarına </strong><strong>(bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) </strong><strong><u>dış örtüleri</u></strong><strong>ni üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”</strong> (el-Ahzâb, 59)</p>
<p>Tesettür, kadının şerefini muhafaza eden bir hikmet ihtivâ eder. Câhiliyyede de, zamanımızdaki nefsânî toplumlarda da, kadına cinsî câzibesini teşhir etmesi husûsunda baskı yapılmaktadır. Modalar, reklâmlar ve zehirli neşriyat ile açılıp saçılmak; hürriyetmiş, bir kadın hakkıymış gibi çarpıtılarak teşvik edilmektedir. Hâlbuki bu, şeytânî ve nefsânî bir istismardır. Şehvetlerinin zebûnu olan kişiler, elbette böyle bir «serbestiyet»i desteklerler.</p>
<p>Bu hususta çıplaklığı, açık saçıklığı bir hak gibi takdim ederek, örtünen mü’mine hanımlara, kendi iradesi olmayan, baskı altında kalmış bir insan muâmelesi yapmaya kalkıyorlar.</p>
<p>Bir mütefekkir şöyle diyor:</p>
<p><strong>“Güya sanat için soyunan kadına alkış tutanlar; Allah için örtünen hanımefendilere neden zulmederler, takvâsı sebebiyle kendini deşifre etmeyen hanımları niçin küçümserler?”</strong></p>
<p>Hâlbuki; İslâmiyet’te kadının güzelliği, dış dünyada tesettür ile şifrelenmekte ve sadece beyine deşifre olmaktadır. Böylece kadın; dış dünyaya çıktığında, cinsiyetiyle değil, şahsiyetiyle var olmaktadır.</p>
<p>Genç veya yaşlı, cemal sahibi olan veya olmayan her kadın; tesettür şifresi altında, ilâhî emri tatbik etmenin huzuru içinde, kem gözlerden ve kalbinde hastalık olan gafillerin tasallutundan muhafaza olmaktadır.</p>
<p>Devrimizde İslâm düşmanları; kadının üzerine titreyen, onu şefkatle koruyan bu dînî hükümleri kadına bir haksızlık olarak ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Aslında kadının istismârına karşı ortaya çıkmış olan feminizm de, «kadın erkek eşitliği» gibi sloganlarla, İslâm’a hücum etmektedir.</p>
<p>Hadislerin uydurma olduğunu, âyetlerin de «yerel ve tarihsel» olduğunu ileri sürerek, İslâm’ın içini, tıpkı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi boşaltmaya çalışan modernistler de böylelerinin ekmeğine yağ sürmektedir.</p>
<p><strong>EŞİT DEĞİL, HER BİRİ KENDİ KIYMETİNDE…</strong></p>
<p>İslâm’ın nazarında;</p>
<p>Erkek ve kadın, yaratılış bakımından farklıdır. Onlar; eşit değildirler, birbirlerini tamamlarlar ve her birinin kendi sahasında kıymeti vardır.</p>
<p>Ancak; îman, ibâdet ve Allâh’a kulluk hususlarında erkeğin kadına, kadının erkeğe bir rüçhâniyeti yoktur. Üstünlük takvâ iledir.</p>
<p>Kadın; hissî, nârin ve hassastır. Zira o annedir, annelik namzedidir. Şefkat âbidesidir. Evlâdı için uykusuz, aç ve susuz kalabilir. Hattâ yavrusu, denize düşse tereddüt etmeden arkasından atlayabilir. Bu yapısı sebebiyle; iç dünyası hassastır, akıl ve mantıktan ziyade, his ve vicdan temellidir.</p>
<p>Bu sebeple dînimiz; kadının dış dünyanın sert meşgaleleriyle muhatap olmasını arzu etmez.</p>
<p>İslâm; kadını, ailesinin sultanı, yuvasını ayakta tutan sâliha bir hanımefendi olarak yüceltir.</p>
<p>Evlâtların eğitim gördüğü ilk sınıf, anne yüreğidir. « اَلْاُمُّ مَدْرَسَةٌ / Anne bir mekteptir.» sözü de bu hakikatin bir ifadesidir.</p>
<p>Maalesef günümüzde; annelik, ev hanımlığı gibi mukaddes vazifeler istihfâf edilmekte, kadınların dünya menfaati için dış dünyada çalışması terviç edilmektedir.</p>
<p>Hanımlar; elbette ki, kendi fıtrat ve şahsiyetleriyle mütenâsip vazife ve hizmetlerde çalışabilirler. Hanımlara mahsus kız mektepleri, kursları, yuvalar, dikiş, nakış yerlerinde hizmet edebilirler. Fakat asıl kıymetlerini buldukları mekânları kendi hâneleridir ve mukaddes vazifeleri, hanımlık ve anneliktir.</p>
<p>İslâm’da bir kadın, hayatı boyunca; babası, beyi, kardeşi ve evlâdı gibi erkeklere zimmetlidir. Onun, maîşetini temin etmek veya evin geçimine yardımda bulunmak mecburiyetinde bırakılması; ona tanınan bir hürriyet değil, ona yüklenen bir eziyettir.</p>
<p>Beyler ve hanımlar arasında da huzur için, şu beş şart zarûrîdir:</p>
<p><strong>HUZURLU EVLİLİKTE BEŞ ŞART</strong></p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbetin menşei, bir ismi de Vedûd olan Cenâb-ı Hak’tadır.</p>
<p>İki taraf da Allah rızâsına uygun bir şekilde aralarındaki muhabbeti artırmaya gayret etmeli, kendilerini sevdirmeye çalışmalı, birbirlerinin rûhuna girecek bir damar bulmalıdır.</p>
<p><strong>Sadâkat:</strong> Bey ve hanım birbirine dürüst ve sâdık olmalıdır. Zor zamanlarda, taraflar; şikâyet ve bezginliğe düşmemeli ve fedâkârlık göstermelidir.</p>
<p><strong>Karşılıklı saygı: </strong>Bey ve hanım arasında;</p>
<ul>
<li>Samimiyet olmalı, lâubâlîlik olmamalıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Vakar olmalı, kibir olmamalıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Tevâzu olmalı, zillet olmamalıdır.</li>
</ul>
<p>Evlilikte gönül âhengine de îtinâ edilmelidir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> İki insanın hayat arkadaşlığında; mutlaka tahammül gerektiren zamanlar, sıkıntılı anlar olacaktır. Taraflar, böyle zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmelidir. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p><strong><em>“Bir mü’min, hanımına buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”</em></strong>(Müslim, Radâ, 61)</p>
<p>Evlilikte taraflar arasında meydana gelebilecek münakaşaların, evlâtlara vereceği zarar düşünülmeli, İslâm âdâbı ve ahlâkı ile olgun bir tavır sergilenmelidir. Evlâtlar asla anne-babalarının kavga ve sert sözlerine şahit edilmemelidir.</p>
<p><strong>Mes’ûliyet:</strong> Taraflar, birbirlerine karşı olan vazifelerini ihmal etmemelidir. Peygamberimiz; hanımların beyleri, beylerin hanımları üzerindeki haklarını îlân etmiştir.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, esas hayat âhirettir. Aile huzuru da, insanın uhrevî hazırlığına hizmet eder. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…”</strong> (et-Tahrîm, 6)</p>
<p>Bir anne ve babanın evlâtlarına bırakacağı en güzel mîras, onlara İslâmî bir karakter ve şahsiyet kazandırmasıdır.</p>
<p><strong>Halîfe Ömer bin Abdülaziz</strong> <strong>-rahmetullâhi aleyh-</strong>’e veziri şu teklifte bulundu:</p>
<p>“–Efendim, beytülmalden aldığınız tahsisâtın kâfî gelmediği görülüyor. Biraz daha fazlasını emir buyursanız da, bir kısmını ihtiyaten biriktirip vefâtınızdan sonra evlât ve torunlarınızın zarûrî ihtiyaçları için bıraksanız?!.”</p>
<p><strong>Ömer bin Abdülaziz</strong> <strong>-rahmetullâhi aleyh-</strong> bu teklife şu mânidar cevabı verdi:</p>
<p>“–Eğer geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. (Yani benim yolumdan gelirlerse, onlara mal bırakmama ihtiyaç yok.) Zira Cenâb-ı Hak;</p>
<p><strong>«…Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.»</strong> (el-A‘râf, 196) buyurmuştur.</p>
<p>Yok, sâlih değil de sefih olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerim’de;</p>
<p><strong>«Mallarınızı sefihlere vermeyiniz!..»</strong> (en-Nisâ, 5) buyurulmuştur. Bu ilâhî nehye rağmen, sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım?!.” (Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770)</p>
<p>Ne güzel bir şuur!..</p>
<p><strong>Yâ Rabbî!.. Biz de Peygamberimiz </strong><strong>-sallâllâhu aleyhi ve sellem-</strong><strong> gibi; Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği niyâz ederiz.</strong> (Müslim, Zikir, 72)</p>
<p><strong>Ailelerimizi, hanımlarımızı ve evlâtlarımızı bizlere iki cihanda göz nûru eyle!..</strong></p>
<p><strong>Âmîn!..</strong></p>
<p>____________________</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>* Mâzînin o güzîde kıymetlerinin günümüzde tekrar yaşanmış, fakat artık hayal ötesi denilebilecek nâdir bir nümûnesi:</p>
<p>Uygur bir gelin, evlenirken şu şartı koşar:</p>
<p>“–Kayınvâlidemle bir arada kalacaksam kabul ederim.”</p>
<p>Hâlen huzurla kayınvâlidesiyle beraber oturan bu gelin hanıma; latîfe kabîlinden de olsa başka bir eve çıkacakları söylendiğinde, hemen gözyaşlarına boğulmaktadır.</p>
<p>Osman Nuri Topbaş Hocaefendi</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="GK2KFnh4ez"><p><a href="https://www.osmannuritopbas.com/islamda-aile-kurani-talimatlar-3.html">İslâm’da Aile (Kur’ânî Tâlimatlar 3)</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İslâm’da Aile (Kur’ânî Tâlimatlar 3)&#8221; &#8212; Osman Nuri Topbaş" src="https://www.osmannuritopbas.com/islamda-aile-kurani-talimatlar-3.html/embed#?secret=YkaLTFOCFd#?secret=GK2KFnh4ez" data-secret="GK2KFnh4ez" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/">İslâm’da Aile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdemlerin Zıddı Olan Erdemsizlikler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 14:52:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İffetin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[atılganlık]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmetin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitliğin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21306</guid>

					<description><![CDATA[<p>3.Bap:  Erdemlerin dört tür ile sınırlandığı açıklığa kavuşunca bunların zıddı olduğu için erdemsizliklerin de dört tür ol­ması parlak düşüncenin gereğidir. Mesela, erdem olan hik­metin zıddı erdemsizlik olan bilgisizliktir. Yiğitliğin zıddı korkaklık, iffetin zıddı fücur ve adaletin zıddı zulümdür. Ama yeterli araştırma ve keşiften sonra ortaya çıkan dakik düşünceye göre her erdemin sonsuz zıtlarının olması gere­kir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/">Erdemlerin Zıddı Olan Erdemsizlikler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-22349 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images.jpg" alt="" width="357" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images.jpg 259w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-170x130.jpg 170w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21326 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak-300x171.jpg" alt="" width="347" height="198" /></a>3.Bap: </strong></p>
<p>Erdemlerin dört tür ile sınırlandığı açıklığa kavuşunca bunların zıddı olduğu için erdemsizliklerin de dört tür ol­ması parlak düşüncenin gereğidir. Mesela, erdem olan hik­metin zıddı erdemsizlik olan bilgisizliktir. Yiğitliğin zıddı korkaklık, iffetin zıddı fücur ve adaletin zıddı zulümdür. Ama yeterli araştırma ve keşiften sonra ortaya çıkan dakik düşünceye göre her erdemin sonsuz zıtlarının olması gere­kir. Çünkü her erdem, ifrat ve tefrite asla meyletmeyen orta merkez ve son dengedir.</p>
<p>O zaman itidal noktasından sapmış olan çok sayıda de­recenin bulunduğu düşünülebilir. Hissedilir dünyadan örnek verecek olursak, dairenin tam ortası merkezî bir noktadır. İki noktanın daire merkezi ve tam orta olması imkânsızdır. Ama merkezden başka kimisi dairenin çevresinde, kimisi dairenin içinde olan sonsuz noktalar tasavvur edilebilir. Öy­leyse hakiki mutedil bir tanedir ve itidal dışında olanlar sa­yısızdır. Aynı şekilde bir noktadan başka bir noktaya ulaşan doğru çizginin birden fazla olması mümkün değildir. Bu çiz­gi, iki nokta arasında varsayılabilen çizgilerin en kısasıdır. Ama o iki noktayı birbirine bağlayan sayısız eğri çizgi var­dır. Bu nükteden anlaşıldığına göre hak din ve doğru mez­hep bir, ama farklı sapıklıklar ve değişik arzular sayısızdır. Şeriat sahibinin sözünde yetmiş iki diye ifade edilmesi çok­luktan kinayedir.</p>
<p><em>Yetmiş iki milletin savaşını mazur gör</em></p>
<p><em>Hakikati görmediler efsane yolu sandılar</em>“(Hafız,Divan)</p>
<p>Hakiki mutedil olan orta merkeze yönelip yaslandıktan sonra onda sebat edip kalmak en zor iştir.</p>
<p><em>Hakk&#8217;ın dergâhına çok yakın olanların başıdır</em></p>
<p><em>“Allah ile birlikte benim&#8221; makamına layıktır</em></p>
<p>En üstün ve temiz salavat kendisine olsun, Yâsîn ve Tâhâ emrinin sahibi, Hûd sure-i şerifi nazil olunca hakikati gösteren mucizevi dili, “Hûd suresi beni ihtiyarlattı.(Tirmizi) deyip uzak kalmış dertlilerin gamlı gönüllerini korku kılı­cıyla ikiye ayırdı.</p>
<p><em>Hû şarabıyla elimden tut ve kendimden geçir</em></p>
<p><em>Adamlar Hûd suresiyle kendinden geçmiştir</em></p>
<p>HÛd suresine ihtiyarlatma nispet edilmesinin sebebi, bu surenin &#8220;Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”(Hud,112) emrini ihti­va etmesidir. Bu emrin zorluğundan dolayı samimi ve mut­taki insanlar dehşete kapılmışlardır. Yüzlerce ah ve binlerce can yakıcı gözyaşı olsun ki yetkinlerin önderi ve ilk nedenli olan resul Ahmed’in mübarek saçma “dosdoğru ol” emrinin korkusundan dolayı yaşlılık akı düşmüş ve &#8220;Gözü kayma­dı”(Necm,17) sürmesiyle sürmeli nergislerinden gözyaşı şebnemi akmış ise, doğruluk sokağından koku ve doğru yoldan kıl kadar nasip görmeyen bizlerin kederli hâli nice olur!</p>
<p><em>Şol gün ki nefsini ede derhâst enbiyâ</em></p>
<p><em>Ahvâl-i nefs-i mücrim ve âsi ne ola yâ</em></p>
<p>Doğru yol ve orta merkez çok zor olduğundan nübüvvet dilinde sırat “kıldan ince ve kılıçtan keskin” olarak tasvir edilmiştir. Kerim Kitap’ın Fatihasında &#8220;Bizi dosdoğru yola İlet!”(Fatiha,5) sözü ile işaret edilen gerçek de budur.</p>
<p><em>Meyhanenin yolunu arıyoruz bize doğru yolu göster</em></p>
<p>Zira müminin bu dünyadaki işi, bilgi ve davranış bakı­mından dosdoğru yola koyulmaktır, Ahiret hayatında ise uzatılmış sırattan geçmesi gerekir. Daha doğrusu bu, onun suret ve misalidir. Çünkü büyük veliler ve ileri gelen filozof­ların işaretleri, daha önce giriş bölümünde geçtiği gibi, doğ­ru habercinin vaat ile müjdeleyip tehdit ile korkuttuğu ahiret işlerine ait ayrıntıların bu dünyada nefis tarafından kazanılıp ahiret hayatında ortaya çıkan bilgi, davranış ve huyların suretleri olduğu gerçeğiyle uyuşmaktadır.</p>
<p>Öyleyse huy ve davranışlarda itidal sınırını gözetmenin misali, kıldan ince, kılıçtan keskin ve cehennem yolu üzeri­ne uzatılmış olan sırattır. Bu itidale dünya hayatında riayet eden kimse misali sırattan şimşek gibi geçip temiz insanla­rın makamı olan bilgi ve yetkinlik cennetlerine ve salih amel bahçelerine ulaşır.</p>
<p><em>Temiz olanların yeridir orada temiz olmak gerek</em></p>
<p>İtidale riayette gevşeklik gösterenler sıratı düşe kalka geçerler. İtidal sınırını aşıp ifrat ve tefrit yoluna sapanlar uhrevi sırattan geçemezler ve kötülerin yeri olan cehennem ateşine düşerler. Filozof Pisagor’dan şöyle nakledilmiştir: “İnsanın kazandığı meleke iyilik ve yetkinlik ise bir meleğin varlığına, eğer kötülük ve sapıklık ise bir şeytanın ortaya çıkışma sebep olur. Her biri ahiret yurdunda sahibinden ay­rılmaz ve failine daimi yoldaş olur.” Bu manaya ayet-i ke­rimede de işaret edilmiştir: “Ona yanından hiç ayrılmayan bir şeytan musallat ederiz.”(<sup>Zuhruf,36)</sup> Öyleyse akıllı kimsenin huy ve davranışları ile kendisine nasıl bir dost ve arkadaş edindi­ğini görmesi gerekir. Allah beni ve sizi dosdoğru yola gir­meye muvaffak eylesin ve acıklı azap uyarısı yapılan çukur­lara düşmekten korusun.</p>
<p>Ortanın iki anlama geldiği bilinmelidir. Birisi, iki nes­nenin arasında birbirine nispeti eşit olarak bulunan hakiki ortadır. Dairenin çapından iki tarafına nispeti eşit olan merkez noktası böyledir. İki ile altıya eşit nispette olan dört sayısı da böyledir. Bu orta, filozofların mizaçta gerçekleş­mediğini düşündükleri hakiki mutedildir. Diğeri, filozofların mizaçta gerçekleştiğini kabul ettikleri ve türsel itidal, şahsi itidal ve mizacın arazı dedikleri izafi ortadır. Ahlâk ilminde muteber olan da bu ortadır. Bundan dolayı erdem her kişiye göre değişir, hatta zamana ve duruma göre de farklılık gös­terir. Bir kimseye göre erdem olan huy başkasına göre er­dem olmayabilir. Yine bir zamanda erdem ve muteber olan huy başka bir zamanda muteber olmayabilir.</p>
<p>Erdem itidal ve orta olunca erdemsizlik itidalin dışın­daki iki uç olur. “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.”(Acluni,Keşful Hafa,c.1,s.391,n:1247) sözü de buna işaret eder.</p>
<p>Her işte uçlar kesinlikle yerilmiştir</p>
<p>Her erdemin karşılıklı ikişer erdemsizliği vardır. Erdem turleri dört olduğuna göre erdemsizlik türleri de sekizdir.</p>
<p><strong>1. Hikmetin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p>İkisi hikmet erdeminin uçlarıdır.</p>
<p><strong>Hilekârlık:</strong> Hikmetin ifratı hilekârlık ve kurnazlıktır.<sup>35 </sup>Akleden gücün hile, yalan, soytarılık ve eğlence gibi layık ol­mayan yerlerde hak etmediği derecede harcamp kullanılma­sıdır. Hilekârlığın pratik akıl gücünde olduğu bilinmelidir. Teorik akıl gücünün ifratı hilekârlık değildir. Çünkü metafi­zik, tabiat ve matematik konularında ne kadar hakikat keşfe­dilir ve incelik gün yüzüne çıkarılırsa o kadar makbul ve öv­güye layıktır.</p>
<p><strong>Ahmaklık:</strong> Hikmetin tefriti ahmaklıktır. Akleden gücün işlevsiz bırakılıp ilim ve amel yönünde ihmalkârlık ve kul­lanmama sebebiyle teorik ve pratik felsefenin hakikat ye in­celiklerinin kavranmasına kusur ilişir; hakiki bilgilerin öğ­renilmesi ve iyiliklerin ayırt edilmesi perdelenir.</p>
<p><em>İlim öğren çünkü ilim erbabına konuşurken</em></p>
<p><em>Giydiği güzel elbiseden daha çok yakışır</em></p>
<p><em>Hayır yoktur bilmeden yaşayan ve</em></p>
<p><em>Geleni öğrenmeden gören kimsede</em></p>
<p><strong>Kıta;</strong></p>
<p><em>İlim derleyebileceğin en güzel şeydir</em></p>
<p><em>ilim tahsil edenin iftiharı eksik olmaz</em></p>
<p><em>İlme yönel erdemlerini tamamla</em></p>
<p><em>İlmin başı da sonu da ilerlemektir</em></p>
<p><strong>Kıta:</strong></p>
<p><em>Sürekli bolluk ve güçtür ilim</em></p>
<p><em>Şeriat ilim ile ayakta durur</em></p>
<p><em>ilmin güzel bir özellik olduğunu bil</em></p>
<p><em>Onunla insan hayvandan ayrılır</em></p>
<p>İlmin fazileti hakkındaki Kur’an ayetleri, Hazret-i Pey­gamberin hadisleri, büyük âlim ve filozofların sözleri kitap ve risalelere sığmayacak kadar çoktur.</p>
<p><strong>2.Yiğitliğin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Tehlikelere atılma:</strong> Yiğitlik erdeminin ifrat ucu tehlike­lere atılmadır. Aklıselim sahiplerinin atılganlık ve saldırıyı makul ve makbul saymadığı işlere düşüncesizce atılıp hari­kalar yaratıcısının faaliyet alanındaki en değerli cevher olan kıymetli nefsi veya mutlak vericinin armağanları olan organ ve güçleri boş yere telef etmeye sebep olmaktır.</p>
<p><strong>Korkaklık:</strong> Bu erdemin tefriti korkaklıktır. Aklıselime göre korkunun caiz olmadığı durumlarda gereksiz yere kor­ku, ödleklik ve kaygı göstermektir.</p>
<p><strong>3.İffetin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Fücur ve doyumsuzluk:</strong> İffet erdeminin ifratı, fani şeh­vetleri tatmin etme ve duyusal zevkleri tatmada itidal dere­cesini aşıp din ve aklın caiz görmediği mertebelere geçmek şeklinde ortaya çıkan fücur ve doyumsuzluktur.</p>
<p><strong>Sönmüşlük:</strong> İffetin tefriti, şeriat ve aklın mubah görüp ruhsat verdiği lezzet ve şehvetlerden tamamen yüz çevirip beden ve güçlerine zarar veren ve neslin tükenmesine sebep olan sönmüşlüktür.</p>
<p><strong>4.Adaletin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Zulüm:</strong> Adalet erdeminin ifratı, başkasının hakkım şer’î yolla olmaksızın çiğnemek, namusuna tecavüz etmek veya nefsine zarar vermek şeklinde ortaya çıkan zulümdür.</p>
<p><strong>Zulme boyun eğmek:</strong> Adaletin tefriti, başkasından ken­disine yönelik bir zulüm ve haksızlık olduğunda boyun eğip kabul etmesi, nefis alçaklığı ve himmet düşüklüğü sebebiyle sefalet ve alçakgönüllülüğü seçmesi şeklinde ortaya çıkan inzılam yani zulme boyun eğmedir.</p>
<p>Bazıları adaletin iki aşırı ucunun da zulüm olduğunu söylemişlerdir. Çünkü zulüm başkasına haksızlık, inzılam kendine haksızlıktır.39Adaletin bütün yetkinlikleri kendi­sinde toplaması gibi zulüm de bütün eksiklikleri kendisinde toplar. Bundan dolayı Hâce Abdullah Ensarî gibi bazı şeyh­ler, “İncitmeyen şey günah değildir.” demişlerdir.</p>
<p><em>Ne yaparsan yap ama sakın incitme</em></p>
<p><em>Tarikatımızda ondan başka günah yoktur</em></p>
<p>Ama bazı mülhitler bu sözün manasındaki hakikati kav­rayamayıp başka bir kişiye zulmetmedikçe kendi hakkında yapacağı her şeyin caiz olduğunu zannettiler ve ibadetleri terk edip bazı günahları işleyerek şu beytin dış anlamına göre davrandılar:</p>
<p><em>Küfrü meslek edin ve Kâbe’yi ateşe ver</em></p>
<p><em>Meyhaneye hizmet et ama insana zulmetme</em></p>
<p>Ama pak şeriatta yasaklanmış olan her şeyin kişinin ya kendisine ya başkasına zulüm olduğu açıkça hatadır. Ayrıca zulmün genellikle mal ve mülk sahibi zenginden ve zulme boyun eğmenin fakirden sâdır olduğu bilinmelidir. Fakat adalete riayet çoğunlukla zenginlik ve fakirlikte ortadır.</p>
<p><strong>Hikmetin Alt Erdemlerinin İfrat ve Tefritleri</strong></p>
<p>Erdem cinslerinin ifrat ve tefrit dediğimiz iki ucunun erdemsizlik olduğu açıklığa kavuşunca aynı şekilde bu cins­ler altında yer alan erdem türlerinden her birinin de itidal derecesi ve ifrat ve tefriti olan uçlarının erdemsizlik olduğu anlaşılır. Erdemsizlik olan uçlardan bazısına bazı dillerde belli bir isim verilmemiş olması mümkün ve hatta vakidir. Ama mana tasavvur ve temyiz edilince ibarenin darboğa­zından geçmek caizdir. Çünkü ibare giysileri ve lafız süsleri, yeni fikirleri gösteri sahnesinde sergilemek için konulmuş­tur. Düşünce sahnesinden ve sezgi ve kıyas penceresinden mana güzellerinin yüzü görününce ibare giysisini ödünç al­maya ihtiyaç kalmaz. Akıllı ve zeki kimse o manaları çıka­rabilir.</p>
<p>Biz öğrencilere ve ilgililere yardım etmek için birkaç misal verelim.Böylece işin içyüzü anlattığımız konularda açıklığa kavuşunca bahsetmediğimiz konularda da kıyas yo­luyla açıklığa kavuşur. Mesela, hikmet erdeminin altında yer alan erdem türlerini yedi ile sınırlamış ve bunların ze­kâ, çabuk anlama, zihin açıklığı, kolay öğrenme, güzel dü­şünme, ezberleme ve hatırlama olduğunu söylemiştik.</p>
<p><strong>1)</strong>Erdem ve orta olan “zekâ”nın ifratı hilekârlık, tefriti ahmaklıktır. Burada kastedilen, yaratılıştan gelen ahmaklık değil, bilakis kötü seçim ve vakit öldürmekten kaynaklanan ahmaklıktır, Tabiatta yerleşik olduğu sanılan ahmaklık ge­nellikle tekrar, alıştırma, öğrenim ve ders alma yoluyla gi­derilir. Doğuştan gelen zekâ ve tabiata yerleşmiş akıllılık akıl gücünün uzun süre terk edilmesi ve kullanılmaması sebebiyle kaybolur.</p>
<p><em>Ey yüksek kavrayışlı ama gevşek</em></p>
<p><em>Bu yüzden ancak çanak satan adam</em></p>
<p><em>Ey gönlü kapalıyken öğrenimle</em></p>
<p><em>Yedi iklime baş kadı olan insan</em></p>
<p><strong>2)</strong>Orta ve itidal derecesi olan “çabuk anlama”nın ifratı hızlı hayal kurmaktır. Bu huy, önermelerin hükümleri tam olarak anlaşılmadan, belki genel olarak parlayıp hemen sönmek suretiyle hüküm hatası ve tasavvur bilgisizliğine sebep olur. Çabuk anlamanın tefriti, ölçüsünden fazla yavaş anlama ve geç idrak etmedir.</p>
<p><strong>3)</strong>Orta ve itidal olan “zihin açıklığı”nın ifratı, maksa­dın tespitine engel olacak şekilde ölçüsünden fazla parla­madır. Tefriti ise nefiste meydana gelen ve geç sonuç çı­karmaya neden olan karanlıktır.</p>
<p><strong>4)</strong>Orta olan “kolay öğrenme&#8217;nin ifratı, öğrenimde öğ­retmenin öğrettiği ilmî suretleri pekiştirmeye mecal bırak­mayacak şekilde aşırı hızlılık ve işe koyulmadır. Tefriti, öğ­renme zorluğuna yol açan taassuptur.</p>
<p><strong>5)</strong>Orta olan “güzel düşünme”nin ifratı, düşünme ve akletmeyi gerekli ve uygun olmayan yerlerde harcamaktır. Tefriti, fikrin istenen konuyu tam olarak akletmekten aciz kalmasıdır.</p>
<p><strong>6)</strong>Orta olan “ezberleme”nin ifratı, edepsizlik ve hiciv şiirleri, maskaralık ve komedi fıkraları, faydasız sohbet ve hikâyeler gibi ezberlenmesi gerekli ve hoş olmayan şeyleri ezberlemektir. Tefriti ise ezberlenmesi güzel görülen şey­lerde tembellik göstermek ve yararlı suretleri pekiştirmek­ten uzak durmaktır.</p>
<p><strong>7)</strong>Orta olan “hatırlama”nın ifratı, gerekli olmayan şeyi hızla bilince getirmek için vakit öldürmek ve organları zayıf­latmaktır. Tefriti ise gözetilmesi zorunlu ve güzel olan şeyleri terk etmek ve kullanmayarak unutulmasını sağlamaktır.</p>
<p>Diğer fazilet türleri de bu şekle göre kıyaslanmalı ve değerlendirilmelidir.</p>
<p>Ayrıca bazı reziletlerin belirli ve meşhur adlarının ol­duğu bilinmelidir. Hayanın ifratı olan utanmazlık ve tefriti olan sıkılganlık<sup>43</sup>; cömertliğin ifratı olan israf ve tefriti olan cimrilik; tevazuun ifratı olein kibir ve tefriti olan alçalma böyledir. Bazen de belirli bir isim verilmemiş olmasına rağ­men mana ve mahiyeti bilinecek şekilde maksat hâsıl olur. Yüce Allah yol göstericidir.</p>
<p>Yine bazen fazilet olan huyun varlıksal bir şeye izafe edildiği bilinmelidir. Bu durumda onun ifrat olduğu fark edilmez ve rezilet olduğunu bilmek zorlaşır. Çünkü faziletin kendisine izafetle fazilet olduğu bu varlıksal şeyin fazlalığı Ölçüsünde çok fazilet olacağı zannedilir. Hâlbuki böyle de­ğildir. Bilakis bu olumlu şey mutedil dereceden fazla oldu­ğunda fazilet rezilete dönüşür. Ama tefrit tarafının farkı or­tadadır ve rezilet olduğu gayet açıktır. Zira yokluğun varlık­tan farklı olduğu açıktır. Bunun örneği, birer fazilet ve varlıksal konu olan yiğitlik ve cömertliktir. Aynı şekilde ifratla­rı olan tehlikeye atılma ve israf da fazilet zannedilir. Nite­kim insanların çoğu pratik felsefeden habersizdir. Müsrif cahilleri çok cömert olmakla ve tehlikeye atılan kalabalıkla­rı son derece cesur olmakla nitelerler; ama korkaklık ve cimriliğin hiçbir mertebesini yiğitlik ve cömertliğe dâhil etmezler. Eğer fazilet yokluğa ait bir şeye izafe edilirse iş tersine döner, tefritinin fark edilmesi zorlaşır, ama ifratı açıkça belli olur. Örneği, kibrin yokluğuna izafetle fazilet olan ve tefriti olan alçalmanın kendisinden zor ayırt edildiği tevazudur. Hatta bazı insanlar zelil dilenciyi onurlu müte- vazıdan ayıramazlar. Kibirsizlik onda da artık olduğu için faziletin de çok olduğu zannedilir.</p>
<p>Faziletlerin açıklaması genel olarak bundan ibarettir. İnsana ilişen bu tür ruhsal hastalıklar inşallah alamet ve te­davileriyle birlikte açıklanacaktır.</p>
<p><strong>4.Bap: Erdemlere Benzeyen Erdemsizlikler</strong></p>
<p>Erdem cinsleri ihtiva ettikleri türleriyle birlikte zikre­dilip erdemsizlik cinsleri de çeşitli sınıflarıyla birlikte orta­ya konunca şimdi yakında görüleceği gibi erdemlere benze­yen erdemsizlikleri açıklamaya başlayabiliriz. Düşük ayarlı oldukları için erdem cevherleri pazarında saf altını koyu bakırdan, mavi boncuğu değerli inciden ayırt edemeyen ve erdemsizlikleri erdem, çirkin huyları güzel huy zanneden nice basiretsizler vardır. Bundan dolayı pratik felsefe sahi­binin huyların inceliklerine vâkıf olması, iş ve davranışların gizliliklerini bilmesi, erdemi erdemsizlikten titiz bir şekilde temyiz etmesi ve kusurları güzel huylardan kılı kırk yararak ayırt etmesi gerekir.</p>
<p><em>Burada kıldan ince bin nükte vardır</em></p>
<p><em>Her başı tıraşlı kalenderliği bilmez</em>(Hafız,Divan)</p>
<p><strong>1. Hikmet Erdemine Benzeyen Erdemsizlik</strong></p>
<p>Bazı insanlar akli ilimlerin ilkeleri ve hakiki sanatların terimlerini insanların ağızlarından ve sayfaların içinden genel olarak alıp âlimlerin konularına zayıf münakaşalarla müdahale ederler ve bunları meclislerde anlatırlar. Feraset doğruluğundan uzak ve zekâ ışığından mahrum olan kimse­ler, ciddi bir övgü ve garip bir hayranlıkla “Filan kişi tenkit­çi akıl ve parlak tabiatla bezenmiş olup sayısız bilgiler ve her konuya dair nüktelerle temayüz etmiştir.” derler. Hâl­buki söz konusu kişinin hakiki ilimlerin meselelerinden herhangi birisini hakkıyla araştırma derecesine ve bir ko­nuda bilgi dediğimiz kalp sükûnetine ulaşmamış olması, fa­ziletin özetini büyük âlimlerin araştırmalarına benzetmiş olması ve bilginin saflığını mana hakikatlerinin ilkelerinden tahrif ederek ve üstünü örterek ayırması muhtemeldir. Onun âlimlerin araştırmasına ve fazılların incelemesine bu şekilde benzemesi, tıpkı maymunun hareketlerinde insanın fiillerini ve papağanın mırıltılarında insanın sözlerini taklit etmesi gibidir.</p>
<p><em>Çocuk bir altın terazi yapmak ister</em></p>
<p><em>Kabuğundan yapmak için portakalı soyar</em></p>
<p><em>Farz et ki mârçûbe otu yılan tenine benzer</em></p>
<p><em>Düşman için zehir dost için Güneş nerede</em></p>
<p>Hikmet erdemi, nefisle ilgili bir olgu ve onun etki ve sonuçları duyu organlarına kapalı olunca insanların çoğu bu konuda temyiz yapmaktan aciz kalır. Bundan dolayı zama­nın ilim ve ders ortakları çoğunlukla yetkinlik ve erdem el­bisesini çıkarmış, bilgisizlik ve erdemsizlik abasına bürün­müşlerdir. Ne gayret kuşları bilgi edinme göğünün zirvesinde uçmakta, ne de konuşma sahaları hikmet ve fazilet dairesin­de dönmektedir. Ama kafasız omuzlarında Şam pamuğu ve lacivert yünden cübbeler, taş kafalarında mermerşahi ve kandehari sarıklardan kubbeler vardır. Bey kapılarının daimi zillet inceliklerini bilirler, sabah akşam at arkasında görünürler ve vezir eşiklerinde dururlar. Şüphesiz yüksek ilmî makamlara ulaşmamışlar ve eksik varlıklarında aşın istek meydana gelmemiştir. Allah’a şikâyet eder ve sığınırım.</p>
<p><strong>2.İffet Erdemine Benzeyen Erdemsizlik</strong></p>
<p>İffet erdemine benzeyen erdemsizlik, ihlaslı kimselere karışan ve çirkin davranışlar ile zahit ve âbidlerin mertebe­lerine ulaşmak isteyen kimselerin yaptıkları gibidir. Bu hu­ya sahip olanlar, takva ve züht ile meşhur olmak, halk ara­sında velayet ve keramet ile anılıp bu fiiller sayesinde ileri gelenler, beyler, ulu sultanlar, itibarlı vezirler ve zengin efendiler katında sözü geçen kimse olmak, vakıf gelirlerin­den ve yıllıklardan bol ulufe ve adak fetihleri, zenginlerin sadakalarından çok miktarda mal edinmek için genellikle nefsin arzularından ve tabiatın lezzetlerinden uzak durur­lar, Bedenleri şeklî riyazet sebebiyle cılız ama nefs-i emmareleri insanların itibar göstermesi ve halkın el öpmesi sebebiyle semizdir. Onlar Allah katında vefasız ve hain, in­sanlar nezdinde güvenilir ve emindirler.</p>
<p><em>İbadet halis niyetle iyidir</em></p>
<p><em>Yoksa içsiz posttan ne olur</em></p>
<p><em>Halkın sanması için giyersen</em></p>
<p><em>Rahip kuşağı ile hırkanın farkı ne</em></p>
<p><em>Gümüş bakırla kaplansa</em></p>
<p><em>Ancak bilmeyene verilir</em></p>
<p><em>Altın kaplı şeyi ateşe atarlar</em></p>
<p><em>Bakır mı altın mı anlamak için</em>(Sadi,Bostan)</p>
<p>Bazıları köylüler gibi katı yiyeceklere alışmak suretiyle kendilerini lezzetli yemeklerden alıkoyarlar, bazıları da mal biriktirmek ve araçları çoğaltmak için en değersiz yiyecek­lerle yetinirler. Böylece zahitlik intibaı uyandırmaya, kanaatkâr ve iffetli olduklarını hissettirmeye çalışırlar. Bu grup da iffet erdeminden mahrum olup iffetli olduklarına dair anlatımları yalandır.</p>
<p>Cömertlik erdeminin benzeri olan erdemsizliğe gelince, bazı edepsizler ve fasıklar henüz kıtlık sıkıntısına düşmemiş, kendi ve ailesinin rızkı için acı çekmemiş, hatta mirasyedilik­ten bol servete veya zalim makamları ve vergi tahsildarlığın­dan kalan büyük bir hâzineye konmuş oldukları için bunları akıl ve naklin hoş karşılamadığı gereksiz yerlere müsrifçe harcarlar. Kıt akıllılar onları cömert ve mürüvvette kardeş sayarlar. Hâlbuki onlarda ne cömertlik erdeminden bir pay, ne de mürüvvet demirinden yapılmış bir bıçak vardır. Filo­zoflar şöyle demişlerdir: “Mal toplamak yüksek dağın tepesi­ne taş çıkarmak gibi, harcamak ise ağır taşı yüksek dağdan aşağı bırakmak gibidir.” Bilindiği gibi, ağır taş dağın zirvesi­ne kalabalık bir topluluğun gücü ile çıkarılır, ama o taşı aşağı bırakmaya küçük çocuğun gücü yeter.</p>
<p><em>Değirmen taşı on bin batmandır</em></p>
<p><em>Onu iki kişi kayışla döndürebilir</em></p>
<p><em>Fakat altını üstüne getirmeye</em></p>
<p><em>Bin adamın gücü yetmez</em></p>
<p>Malın geçim yolları ve kalkınma sebeplerinde çok etkili olduğu açıktır. Nice insanlar malsızlık yüzünden yetkinle­şememiş ve niceleri de fakirlik belası sebebiyle küfür musi­betine uğramıştır.</p>
<p><em>Sonunda tecrübeyle öğrendim ki</em></p>
<p><em>Kişinin değeri ilim ilmin değeri mal iledir</em></p>
<p>Malı güzel ve temiz kazanç yollarıyla toplamak zor, sırf helali kanaat dairesinden artırmak nadir ve hatta imkânsız­dır. “Helal damlar, haram akar.” Öyleyse harcamada cö­mertlik övülür, ama israf yerilir; gerçekte cömert, mal har­camada cömertlik erdemini kazanmayı ve kendisini cimrilik erdemsizliğinden temizlemeyi amaçlayan, dünyevi amaçlar gütmeyen ve değersiz karşılıklar talep etmekle ilgilenmeyen kimsedir.</p>
<p><strong>3.Yiğitlik Erdemine Benzeyen Erdemsizlik</strong></p>
<p>Yiğitlik erdemine sahipmiş gibi görünen kimselerin bu erdemle kastettikleri şey, nefis cevherini yiğitlik erdemiyle süslemek, korkaklık ve tehlikelere atılmaktan arınmak ol­mayıp, bilakis tehlikelere atılmak, korkunç durumlara gi­rişmekteki amaçları mal elde etmek, ulufe artırmak, makam ve mevkide yükselmek veya ayaktakımı arasında şöhret ka­zanmaktır. Bazı alçakların haram mal kazanmak için Müs­lümanların yollarını kesme, koyun ve büyük baş hayvanları gasp etme, duvarları delme ve Ehl-i İslam’ın ev ve haremle­rine saldırmada çeşitli tehlikelere atıldıkları çokça vakidir.</p>
<p>Bazıları tesadüfen şehir polisi tarafından yakalanınca arka­daşlarını ihbar etmesi için acı, işkence ve eziyete maruz bı­rakılsa bile konuşmadan sabır ve tahammül gösterir, beden ve ruhunu feda eder ve o melunları ihbar etmemeyi tam bir fazilet olarak görür. Ne yazık ki bu şerlilerden burna yiğit­lik kokusu gelmez!*</p>
<p>Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah kabında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez. Zira beden kuvvetinin üs­tünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğal­dır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yöne­lik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güç­lü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövü­şüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı al­çak düyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevhe­rine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir. Böyle bir kimsenin çirkin işten kaçınması, ömür süresinin sona ermesinden ve hayat şeridinin geçmesinden fazladır. Onun nazarında güzel ölüm, yerilen hayattan daha üstün; iyi şöhret sahibi olarak öldürülmek alçakça yaşamak­tan daha değerlidir. Nitekim bazı Arap beyleri ve belagatçileri şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Ortası olmayan insanlarız biz</em></p>
<p><em>Biz ya önder oluruz ya kabir ehli</em></p>
<p><em>Canımız değersizdir şeref uğruna</em></p>
<p><em>Güzelin talibine mehir ağır gelmez</em></p>
<p>Yiğitlik erdeminin lezzetinin başlangıçta yaralanma ve öldürülme korkusu ile karışık olmadığı için yiğit diliyle hissedilmemesi, savaş ve mücadele ormanı aslanlarının idrakiyle bilinmemesi mümkünse de sonunda dünyevi ve uhrevi lezzet ve menfaatler, zafer balı ve onun manevi mutluluğu can dili ve cennet ağzına ebedî lezzet çeşnisi verir.</p>
<p><em>Aşk şehidi dünya ve ahirette kızıl yüzlüdür</em></p>
<p><em>Bu meydandan bizi de ölmüş kaldırsalar iyidir</em></p>
<p>Bilhassa can, sağlam dini himaye etmek ve Peygamber­lerin Efendisinin şeriatını korumak için feda edilirse ne âlâ! Nitekim mahlûkatın Rabb’inin hakikatleri ilham eden muci­zevi kelamı ondan şu şekilde haber verir: “Allah yolunda öl­dürülenleri sakın ölü sanma, aksine onlar Rab’leri katında bes­lenen dirilerdir.(Al-i imran,169) Şehadetin fazileti ve yiğitliğin methi hak­kında insan türünün kılavuzu Hazret-i Peygamber’e ait bir­çok sahih ve hasen hadis vardır. Onlardan biri şudur: &#8216;“Allah bir yılanı öldürme şeklinde de olsa yiğitliği sever.”(Ebu Nuaym,Hilye,6/199)</p>
<p>Akıllı, zeki ve mahir kimse, kaçmanın kesin hayat vesilesi,tahammül ve kararlılığın ise her halükârda ölüm sebebi olmadığını bilir. İnsanın belirlenmiş eceli ne öne atanabilir ne de geciktirilebilir. Hatta kaçışı helak ve telef sebebi,sebebi zafer ve şeref vesilesi olur.</p>
<p><em>Kaderde olan şey başına geldiğinde</em></p>
<p><em>Kaçsan da ona doğru yol alırsın</em></p>
<p>Muaviye’den şöyle rivayet edilmiştir: “Sıffin Savaşı’nda karar ayağını kaçış üzengisi üzerine koymuştum. Şairin şu nazmı hatırıma geldi:</p>
<p><em>Ebâ lî himmeti ve ebâ belâî</em></p>
<p><em>Ve ahzi’l-hamdu bi’s-semeni’rebihi</em></p>
<p><em>Ekûlü lehâ izâ ceşe’te ve câşet</em></p>
<p><em>Mekâneki tahmedî ev testerîhu</em></p>
<p>“O zaman şiirin içeriğine göre hareket ettim ve nefsimi sabır ve kararlılığa yönelttim. Allah’a hamt olsun, yenilgi ve yok oluş çıkmazından kurtuldum ve bu sabır sayesinde bila­hare hilafeti ele geçirdim.”</p>
<p>Beyitlerin tercümesi şöyledir: “Benim himmetim ve cenkte yarar olduğum ve dahi medh ü senâyı ağır bahâ ile sa­tın aldığım beni komadı ki firar edem. Kaçan nefs cenkte ızdırâb eylese ona derim ki sabreyle, mekânında karâr kıl, ya zafer bulup mahmûd olasın ya helâk olup istirâhat bulasın.”</p>
<p>Birkaç gün, sonu yine vefasız dünyanın terk edilmesine varan geçici beka müyesser olsa da ar, utanma, korku ve sa­vaş meydanından kaçış sebebiyle işinin kötü, akranlarının kınaması ve arkadaşlarının azarı nedeniyle meclislerde üz­gün ve perişan olması kaçınılmazdır. Öyleyse cesaret meyda­nının aslan yürekli yiğitlerine yakışan tavır, sabır ve tevek­külü başlarına miğfer, bedenlerine zırh yapmak, ok ve kılıç yarası zafer ve iyi nam eyvanının kapı ve penceresi olarak görmek ve atılganlık ve ihtimam diliyle daima şu beyti teren­nüm etmektir:</p>
<p><em>Bu dünyadan aşk kılıcı yarası almadan göçmem</em></p>
<p><em>Bize savaş meydanını yarasız terk etmek ardır</em><sup>55</sup></p>
<p>Takdir edilen ecelin değişmeyeceğini kesin olarak bil­mek ve kazaya rıza ve tevekkülle sarılmak yiğitlik erdemini kazanmada büyük bir esastır. Yiğitlik ırmaklarının kaynağı, velayet ve keramet bahçesinin selvisi, Allah’ın galip aslanı ve müminlerin emiri olan Ali bin Ebu Talip -Allah yüzünü mübarek kılsın- Sıffin Savaşı’nda iki saf arasında başı miğfersiz ve bedeni zırhsız olarak koşar ve yiğitlik haykıran dili şu beyti söylerdi:</p>
<p><em>Ölümden hangi günümde kaçayım</em></p>
<p><em>Belirlenmemiş günde mi belirlenmiş günde mi</em></p>
<p><strong>Kıta:</strong></p>
<p><em>Şu iki günde ölümden kaçmak yakışmaz</em></p>
<p><em>Kazanın olduğu gün ve kazanın olmadığı gün</em></p>
<p><em>Kaza olduğu gün çaba fayda etmez</em></p>
<p><em>Kaza olmadığı gün sakınmak uygun değildir</em></p>
<p>Sultanlık dizginini elinde tutan ve hükümdarlık yolu­nun yolcusu olan kimsenin yiğitlerin eğitimine çok önem vermesi gerekir. İlgisini tehlikelere atılmaktan çekinmeyen­lere tahsis etmeli ve hem hayatta oldukları sürece onlara hem de vefatlarından sonra evlat ve yetimlerine geçim kay­nağı sağlamalıdır. Bütün askerlerin, en azından subay ve komutanların şecaat vasfına sahip ve defalarca atılganlık ve sebatıyla şöhret bulmuş kimseler olmaları için çalışmalıdır.</p>
<p><em>Askerlerin padişahı koruması</em></p>
<p><em>Savaş meydanında cenkten iyidir</em></p>
<p><em>Bir defa atılganlık gösteren yiğidin</em></p>
<p><em>Bunun sayısını artırması gerekir</em></p>
<p><em>O zaman başka sefer helaki göze alır</em></p>
<p><em>Ye’cüc’le savaşmaktan bile korkmaz</em>(Sadi,Bostan)</p>
<p>Önceki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, bir insan yi­ğitlik erdemine sadece tehlikelere atılarak sahip olmaz. Böyle kimseler mesela, korkunç sarsıntılardan ve düşen yıl­dırımlardan korkmayıp dev deniz dalgalarına girerek ve yolsuz dağ tepelerine çıkarak canlarını tehlikeye atarlar. Onların böyle davranmaktaki maksatları, kendilerine &#8220;‘Yiğit değildir.” denmesini önlemek, kendileri gibi ahmakların “Sen bu işi yapamazsın.” şeklindeki iddialarını reddetmek yahut bol ganimet ve servete tamah etmek, çocuk, cariye ve esir çıkarmak ve bunun gibi aşağılık amaçlardır. Onlar fay­dasız zahmetin alçaklık çukuruna düşmüş olup yiğitlik er­demi zaviyesinden fersah fersah uzaktırlar.</p>
<p>Bunlardan dahi uzak ve mutluluk sokağından mahrum olan bir başka topluluk ise mal ve makamı kaybetmenin üzüntüsü veya kötülüğünü isteyen düşmanın verdiği acı se­bebiyle öldürür ve çarmıha gererler, şecaat erdemi ve akü meziyetini çıkarıp atarlar. Bu iğrenç topluluğun yüksek de­recede korkaklık ve ödleklik hastalığına yakalandıkları an­laşılmaktadır. Çünkü cesur insan şiddetli acılara katlanır ve sabreder. Bunlar yanlış bir düşünceyle, yakalandıkları acı­dan ölerek kurtulacaklarını zannederler. Onlar şiddetli acı­lar ve büyük sıkıntılara aşırı bilgisizliklerinden habersiz ol­dukları için yakalanmışlardır. Allah bizi kötü kazasından korusun ve bize lütfuyla muamele etsin!</p>
<p>Kınalızade Ali Efendi &#8211; Ahlak-i Alai,Fecr yay.syf.87-112</p>
<p><strong>Önceki yazı için bknz:</strong></p>
<ol>
<li><a href="https://ilimcephesi.com/temel-erdemler/">https://ilimcephesi.com/temel-erdemler/</a></li>
</ol>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/">Erdemlerin Zıddı Olan Erdemsizlikler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Temel Erdemler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 14:50:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet ve Zulüm]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat]]></category>
		<category><![CDATA[Gazab Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmetin Alt Erdemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hilekarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Güçlerine Göre Temel Erdemler]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Erdemler]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Erdemsizlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21300</guid>

					<description><![CDATA[<p>3.Temel Erdemler Fiillerin eğitilmiş teorik güçten dengeli olarak çıkmasını sağlayan huya “hikmet” denir. Fiillerin eğitilmiş pratik güç­ten mutedil olarak çıkmasını sağlayan huya “adalet” denir. Eğitilmiş şehevi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “iffet” denir. Eğitilmiş gazabi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “şecaat” denir.3 O zaman temel er­demler dediğimiz dört huy hikmet, adalet, iffet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/">Temel Erdemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21326 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak-300x171.jpg" alt="" width="340" height="194" /></a></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22352 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg" alt="" width="503" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 503px) 100vw, 503px" /></a>3.Temel Erdemler</strong></p>
<p>Fiillerin eğitilmiş teorik güçten dengeli olarak çıkmasını sağlayan huya “hikmet” denir. Fiillerin eğitilmiş pratik güç­ten mutedil olarak çıkmasını sağlayan huya “adalet” denir. Eğitilmiş şehevi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “iffet” denir. Eğitilmiş gazabi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “şecaat” denir.<sup>3</sup> O zaman temel er­demler dediğimiz dört huy hikmet, adalet, iffet ve şecaattir.</p>
<p><strong>4.Temel Erdemsizlikler</strong></p>
<p>Bu dört erdemden her birinin ifrat ve tefrit taraflarına erdemsizlik denir. Mesela, teorik gücün itidali hikmettir. Onun hem ifratı olan hilekârlık hem de tefriti olan ahmaklık erdemsizliktir. Pratik gücün itidali adalettir. Onun ifrat ve tefrit uçlan yoktur. Daha doğrusu, onun zulüm dediğimiz bir tek zıddı vardır. Arzu anlamındaki şehvet gücünün itida­li iffettir. Onun hem ifratı olan fücur hem de tefriti olan sönmüşlük erdemsizliktir. Öfke anlamındaki gazap gücünün itidali yiğitliktir. Onun hem ifratı olan “tehlikeye atılma” hem de tefriti olan korkaklık erdemsizliktir.</p>
<p>Bu, Nasîreddin Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî kitabında ortaya koyduğu ve rabbani imam ve Hüccetülislam Ebu Hamid Muhammed Gazzâlî&#8217;nin de îhyâu Ulûmiddin kitabında aynı yöntemle bahsettiği anlatımdır.</p>
<p>Bununla birlikte şöyle dediler: “Adalet huyu, hikmet, if­fet ve yiğitliğin bir araya gelmesiyle oluşur. Çünkü bu üç huy toplanır, birbirine karışır ve uyumlu olursa üçünün bir­leşiminden faziletlerin yetkinlik ve tamamı olan ve adalet diye adlandırılan benzer bir hâl meydana gelir.” Nakledilen söz bitti.</p>
<p>Fakat adalet bu üç güçten meydana gelmiş bir birleşik olunca onu huy kısımları içinde müstakil ve üç kısma karşı­lık gelen bir kısım saymanın makbul olmadığı gizli değildir. Çünkü bölünende ve kısımlarda birlik kaydının dikkate alınması meşhurdur. Üç kısmı toplayıp bir kısım daha var­saymak uygun değildir. Mesela, kelimeyi isim, fiil ve harfe ayırdıktan sonra bu üç kısmı başka bir kısım olarak düşü­nüp kelime kısımlarının toplamının dört olduğunu söylemek caiz değildir.</p>
<p><strong>5.Nefsin Güçlerine Göre Temel Erdemler</strong></p>
<p>Öyleyse en uygunu, temel erdemler ve güzel huyları üç kısımla sınırlayıp bölümlemeyi bu şekilde yapmaktır. Çünkü insanda üç güç vardır. Bu üç güce üç nefis de denir.</p>
<p><strong>Melekî nefis:</strong> Akledilirleri ve idrak edilenleri idrak ve temyiz eden güçtür.</p>
<p><strong>Yırtıcı nefis:</strong> Öfke, atılganlık, intikam, egemenlik arzu­su, kibirlenme, şöhret ve üstünlük kurma ilkesi olan güçtür.</p>
<p><strong>Hayvani nefis:</strong> Lezzet ve haz talebinin ilkesi ve yiyecek, içecek ve karşı cinsi elde etme vasıtası olan güçtür.</p>
<p>O zaman temel erdemler de bu üç güce göre üç tanedir.</p>
<p><strong>1) Melekî Nefsin İtidal, İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Melekî güç itidal derecesinde tasarrufta bulu­nup ifrat ve tefrite meyletmezse buna hikmet denir.</p>
<p><strong>Hilekârlık:</strong> Eğer ifrat olursa ona hilekârlık denir. Bu er­demsizliktir. Akıl gücünün hile, sahtekârlık, komiklik ve soy­tarılıkta acayip şeyler icat etmek için kullanılması böyledir.</p>
<p><strong>Ahmaklık:</strong> Tefriti olan ahmaklık, hakikatleri idrak ve akledilirleri temyiz etmekten aciz olmak ve iyi fiilleri kötü fiillerden ayırt edememektir.</p>
<p><strong>2) Yırtıcı Nefsin İtidal, İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Yiğitlik:</strong> Yırtıcı nefis dengeli tasarrufta bulunursa yiğitlik huyu meydana gelir.</p>
<p><strong>Tehlikelere atılma:</strong> Bu gücün ifratı tehlikelere atılmaktır. İnsanın kendisini faydasız yere tehlikelere atması, direnmenin imkân ve kudret sınırını aştığı düşmanla karşı karşıya gelip kendisini helake sürüklemesi veya zarara sokmasıdır.</p>
<p><strong>Korkaklık:</strong> Bu gücün tefriti korkaklıktır. Sabır ve seba­tın aklen güzel görüldüğü, karşı koyma ve savaşmanın övül­düğü yerlerde iğrenç bir şekilde kaygılanmak, korkmak, ge­reksiz yere yenilgi duygusuna kapılıp kaçmak ve kadınsı er­kekler gibi davranmaktır.</p>
<p><strong>3) Hayvani Nefsin İtidal, İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Hayvani nefsin itidali iffet olup din ve aklın cevaz verip güzel gördüğü yiyecek, içecek ve karşı cinsten dengeli şekilde yararlanmak ve işlemde bulunmaktır.</p>
<p><strong>Fücur:</strong> Bu gücün ifratı fücur olup din ve akıl dairesinin dışına çıkmak, haram ve mekruh işleri yapmak, fuhuş ve çirkinliklerden yararlanıp zevk almaktır.</p>
<p><strong>Sönmüşlük:</strong> Bu gücün tefriti sönmüşlüktür. Sönmüşlük, mubah arzuları tamamen terk edip ya bedenin helakine ya da neslin tükenmesine sebep olup “Evlenin, çoğalın; ben ümmetler içinde düşük çocuk bile olsa sizin çokluğunuzla övüneceğim.”(Heysemi) hadis-i şerifine aykırı hareket etmektir.</p>
<p><strong>4) Adalet ve Zulüm</strong></p>
<p>Bu üç erdem bir kişide ilahî yardım ve sonsuz mutluluk sayesinde toplanır ve mutluluk yıldızı bu üçünün bir araya gelmesiyle en yüksek noktada parıldarsa o kişi adil olur. Bu üç erdemin toplamına adalet denir. Adaletin zıddı zulüm­dür. Zulüm ve haksızlık bu üç erdemden birinin yok olma­sıyla gerçekleşir. Bu üç erdemin alt dalları vardır. İnşallah açıklanacaktır.</p>
<p>Bütün insanlarda bulunan her erdem ya, bu üç erdem­den birisidir ya da onların dalıdır. Bunlar, bütün insan fert­lerinin iftihar ve sevinç kaynağıdır. Hatta nesliyle iftihar eden kimse de atalarında bu sıfatlara sahip kimselerin ol­masıyla övünür.</p>
<p>Üç erdemden birinin hikmet olduğunu söylemiştik. Bu hikmet, “haricî varlıkları insan gücünün yettiği ölçüde bil­mek” şeklinde tanımladığımız hikmet değildir. Bu, pratik felsefe manasındaki hikmet de değildir. Bilakis bu, hikmet lafzının üçüncü manasıdır.</p>
<p>Bu incelik bilinince burada sorulan soruya verilecek cevap açıklığa kavuşur. Soru şudur: “Hikmet bizzat nazari  hikmet ve amelî hikmet diye ikiye ayrıldı. Amelî hikmet de ahlâk ilmi, ev idaresi ilmi ve devlet yönetimi ilmi şeklinde kısımlara ayrıldı. O zaman ahlâkın da hikmet, iffet ve şecaate ayrılması nasıl doğru olur? Zira hikmet yine kendisinin kısmı olup şeyin kendisine ve başkalarına bölünmesi gere­kir.” Bu huylara ait bir kısım olan hikmetin o kısımlara ay­rılan hikmet değil, başka bir hikmet olduğu anlaşılınca şe­yin kendisine ve başkasına bölünmesi gerekmez. Böylece soru tamamen ortadan kalkar.</p>
<p><strong>2.Bap: Temel Erdemlerin Altında Yer Alan Alt Er­demler</strong></p>
<p>Her ne kadar söz konusu erdem cinslerinin altında yer alan türler sayısız ve kitabın kapasitesinin dışında olsa da biz önceki fazıllara uyarak meşhur erdem türlerini anmakla ye­tindik.</p>
<p><strong>1. Hikmetin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>Hikmet erdeminin altında yer alan türler yedi tanedir: Birincisi zekâ, İkincisi çabuk anlama, üçüncüsü zihin açıklı­ğı, dördüncüsü kolay öğrenme, beşincisi güzel düşünme, altıncısı ezberleme ve yedincisi hatırlamadır.</p>
<p><strong>1) Zekâ:</strong> Öncüllerden kolayca sonuç çıkarmayı ve delil­lerden amaçlara ulaşmayı sağlayan bir melekedir. Bu mele­ke, sonuç verici öncüllerden netice çıkarmada sürekli meş­gul olmakla kazanılır.</p>
<p><strong>2) Çabuk anlama:</strong> Lazımlardan melzumlara, önermeden ters döndürme ve düz döndürmesine durmaksızın geçişi sağlayan bir melekedir. Zekâ ile çabuk anlama arasındaki fark, zekânın düşünmede olması, düşünmenin bilinen konu­ları sıralayıp bir bilinmeze taşınması olmasına karşılık, ça­buk anlamanın düşünmede olmayıp lazımdan melzuma ve önermeden ters döndürme ve düz döndürmeye geçişin &#8211; düşünmede olmaması sebebiyle- başkasında olmasıdır. Nite­kim bu, ölçü ilminde araştırılmıştır.</p>
<p><strong>3) Zihin açıklığı:</strong> Sayesinde nefsin sarsılmadan ve ka­rışmadan amaçlan çıkarmaya hazır olmasıdır,</p>
<p><strong>4) Kolay öğrenme:</strong> Nefiste değişik düşünceler engelleme­den tamamen amaca doğru yönelip onu elde etmesi için bir keskinlik ve hızlılık meydana gelmesini sağlayan melekedir.</p>
<p><strong>5) Güzel düşünme:</strong> Nefsin konulan araştırma ve ortaya çıkarmada her maddeye uygun olan derece ve miktarı koru­yup gözetmesini sağlayan melekedir. Ne zorunlu olan nes­neyi terk ve ihmal eder ne de etkisi olmayan nesneyi alıp kullanır.</p>
<p><strong>6) Ezberleme:</strong> Nefsin aklettiği ve elde ettiği akledilir ve tahayyül edilir suretleri gerektiği gibi ezberlemesini sağla­yan melekedir.</p>
<p><strong>7) Hatırlama:</strong> Nefsin ezberlediği şeyleri istediği zaman hatırlayıp ifade etmesini sağlayan melekedir.</p>
<p>Hikmet erdeminin alt türleri bunlardan ibaret olup açıklanmıştır.</p>
<p><strong>2.Yiğitliğin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>Yiğitlik erdemi altında on bir tür vardır. Birincisi yüce ruhluluk, İkincisi cesaret, üçüncüsü yüksek gayelilik, dördün­cüsü sebat, beşincisi yumuşak huyluluk, altıncısı soğukkanlı­lık, yedincisi şehamet, sekizincisi tahammül, dokuzuncusu tevazu, onuncusu hamiyet, on birincisi yumuşak kalpliliktir.<sup>5</sup></p>
<p><strong>1) Yüce ruhluluk:</strong> Kişinin üstünlük ve alçaklığa önem vermemesi, fakirlik, zenginlik, rahatlık ve sıkıntıya iltifat etmemesi, bilakis insanların övgü ve yergisini bir tutması, toplulukların ret ve kabulüne eşit yaklaşması, uygun ve uy­gunsuz her işe tahammül edebilmesi, şartların değişmesi ve tehlikeli durumlar görmesi hâlinde kendisinden himmet köşkünü lekeleyecek davranışların ortaya çıkmamasıdır. Bu, kokularını irade yolunun çevik yolcularından başkasının koklayamadığı ve yüksek tepelerine aşk mertebesi pakla­rından başkasının çıkamadığı büyük bir makam ve yüce bir huydur. Nitekim şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Can ve bedenden vazgeçmen</em></p>
<p><em>Kendin ile dolman gerekir</em></p>
<p><em>Her adımda bin bağ eklenir</em></p>
<p><em>Bağları tez kırman gerekir</em></p>
<p>Avam insanların övgü ve yergisinin yüksek amaçlara talip olanlar katında bir olması gerekir. Nitekim Hâce Attar şöyle demiştir:</p>
<p><em>Övülmen ve yerilmen fark ediyorsa</em></p>
<p><em>O zaman put yapan putçu olursun</em>(Attar,Mantıkut Tayr)</p>
<p><strong>2) Cesaret:</strong> Nefsin korkunç durumlarda ve büyük hadi­seler meydana geldiğinde sabır, sebat ve tahammül edebil­mesi, kaygı ve korkunun etkisiyle kendisinden uygunsuz iş­lerin ortaya çıkmamasıdır.</p>
<p><strong>3) Yüksek gayelilik:</strong> Nefsin hakiki güzelliği ve zati yet­kinliği istemede düşünce amacının yüksek ve terakki mahal-inin yüce olması, bu dünyanın ululuk, makam, mutluluk ve mutsuzluğunun dikkate alınmaması, yükselişe rıza göster­memesi, zillete kızmaması ve hatta ölüm acılığını yutmak­tan nefret edip sarsılmamasıdır. Nitekim güzel huylu ve yüksek gayeli insanlar: “Biz ölüm sarhoşu divaneleriz.” der­lerdi. Bazı âşık fazıllar şöyle nazm etmişlerdir:</p>
<p><em>Ölüm gelince ondan korkacak değilim</em></p>
<p><em>O yarı benim için bu yarıdan iyidir</em></p>
<p><em>Sade bir canım var Allah yergisi</em></p>
<p><em>Vakti geldiğinde onu teslim ederim</em></p>
<p><strong>4) Sebat:</strong> Kişinin yetkinlik arayışı yolunda etkilenip ürk- memesi ve boyun eğip kırılmaması için bu yolun zorluklarına sabretmesini ve musibetlerine katlanmasını sağlayan huydur.</p>
<p><em>Sebatımdan bu nükte hoşuma gitti zulme rağmen</em></p>
<p><em>Talep ayağımı semtine koymaktan vazgeçmem</em></p>
<p><strong>5) Yumuşak huyluluk:</strong> Huzur, kararlılık, sarsılmazlık ve ihtiyaçsızlığın insani nefse, kızgınlık ve öfke fırtınalarının etkisiyle sarsılmadan gelmesidir.</p>
<p><em>İnsan toz yumrusu ve ömür şiddetli fırtına ise de</em></p>
<p><em>Her rüzgârda titremeyi bırak dağ gibi sağlam dur<sup>10</sup></em></p>
<p><strong>6) Soğukkanlılık:</strong> Din ve şeriat korusunu himaye etmek ve mahremiyet dairesini gözetmek için yapılan savaş ve kavgalarda hafiflik göstermeyip aşağılık düşmana alay ko­nusu ve karalayanlara malzeme olmamaktır.</p>
<p><em>Âdeme seng ile gelir hürmet</em></p>
<p><em>Merd-i bî-senge olmaya kıymet</em></p>
<p><strong>7) Şehamet:</strong> Nefsin üstün işleri yapma ve yüksek mer­tebeleri kazanmaya hırslı olup güzel anılmayı hak etmesi ve bol mükâfata ulaşmasıdır.</p>
<p><strong>8) Tahammül:</strong> Birçok fazileti ve övülen özelliği kazan­mada bedenin güç ve organlarını tamamen kullanarak yıp­ratmasıdır.</p>
<p><strong>9) Tevazu:</strong> Nefsin makam ve yükseklikte kendisinden aşağıda olanlara tepeden bakmaması ve kendisinin onlar­dan üstün olduğunu iddia etmemesidir. Zira kendisinde bu­lunan makam ve üstünlük yalnızca Hakk’ın vergisidir; kendi etkisi mutlak yokluktur. Bu düşünceyle gösterilen tevazu övülür. Bundan dolayı bu, büyüklerin ve ileri gelenlerin tevazuundan daha güzeldir. Ama bir yaran elde etmek ve za- ran uzaklaştırmak için alçalmaya tevazu değil, alçaklık de­nir. Dilenciler ve tamahkârların alçalması böyledir.</p>
<p><em>Tevazu başı dik olanlarda olursa iyidir</em></p>
<p><em>Dilencinin tevazusu zaten onun huyudur“</em></p>
<p><strong>10) Hamiyet:</strong> Din korusunu himaye etmek, kendi hare­mini korumak ve hürmette gevşeklik ve ihmalkârlık göstermeyip en yüksek kapasiteyle çalışmak ve yeterlilik gös­termektir.</p>
<p><strong>11) Yumuşak kalplilik:</strong> Kişinin, türünün fertlerine do­kunan acı ve sıkıntıdan dolayı etkilenip üzülmesidir. Bunu yaparken söz ve eylemlerinde sarsıntı ve bozulmanın mey­dana gelmemesi, bilakis kendisini türünün fertlerine sadece iyilik ve ihsanda bulunmaya adaması şarttır.</p>
<p>Yiğitlik kapsamına giren alt erdemler böylece tamam­landı.</p>
<p><strong>3.İffetin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>İffet kapsamına giren alt erdemler on iki tanedir. Birin­cisi hayâ, İkincisi nezaket, üçüncüsü güzel yöneliş, dördün­cüsü barışçıl olma, beşincisi sükûnet, altıncısı sabır, yedincisi kanaat, sekizincisi vakar, dokuzuncusu takva, onuncusu intizam, on birincisi hürriyet, on İkincisi cömertliktir.</p>
<p><strong>1) Hayâ:</strong> Nefsin çirkin bir iş yaptığını fark ettiği zaman yerilmeyi hak edecek duruma düşmemek için büzülüp içine kapanmasıdır.</p>
<p><strong>2) Nezaket:</strong> Nefsin din açısından gerekli işlere boyun eğip itaat etmesidir. Buna demaset de denir.</p>
<p><strong>3) Güzel yöneliş:</strong> Nefsin kendisini güzel huylar ile süs­lemeye rağbet etmesidir.</p>
<p><strong>4) Barışçıl olma:</strong> Farklı görüşler çarpıştığı ve aykırı is­tekler karşı karşıya geldiği zaman nefsin sert tutumu bıra­kıp kibarlık ve uzlaşmayı tercih etmesidir.</p>
<p><strong>5) Sükûnet:</strong> Şehvet harekete geçtiği anda nefsin sakin olup seçim dizginini kendi elinde tutmasıdır.</p>
<p><strong>6) Sabır:</strong> Nefsin kendisinden zillet ve rezalete düşüren çirkin zevklerin ortaya çıkmaması ve kendisini kaplamaması için arzuya meyletmeyip arzu sebeplerine karşı koyabilmesi­dir. Sabır iki çeşittir: Birisi günah ve hatalara karşı sabırdır. Yani nefs-i emmare ve hilekâr şeytanlar günahlara davet et­tiğinde onun sabır ve takva gücü ile def edip doğru yoldan çıkmamasıdır. Burada tarif edilen sabır budur. İkinci tür sa­bır, bela ve musibetlere karşı sabırdır.*Yani bela, musibet, sıkıntı ve ayrılık gibi nefse çirkin görünen şeyler başa geldi­ğinde nahoş bir şekilde sabırsızlanmayıp tahammül etmektir. Sabır halk arasında genellikle bu manada kullanılır. İki tür sabır da makbul ve methedilir, daha doğrusu vaciptir.</p>
<p><strong>7) Kanaat:</strong> Nefsin yiyecek, içecek ve giyecek gibi ihtiyaç maddelerini kullanırken zararı önleyen ve zarureti gideren az miktarda şey ile yetinip daha fazlasını istememesidir. Bu yetinme, mal toplamak ve biriktirmek için değil, gönüllü olarak fani zevkleri küçümsemek için olmalıdır. Nitekim kimi tacirlerde olduğu gibi bazı rezil insanlar en az geçimli­ğe kanaat edip bol miktarda mal biriktirirler. Bu haslet ka­naat değil, cimriliktir. Bu, fazilet olan ve akıl ve din tarafın­dan övülen birincisinin aksine rezilettir ve akıl ve din tara­fından reddedilmiştir.</p>
<p><strong>8) Vakar:</strong> Nefsin, amaçlara ulaşma ve sonuçlan istemeye kesin olarak karar verdiğinde kazanma fırsatını kaçırmaya sebep olmamak şartıyla sükûnet ve teenni ile hareket edip uygunsuz sürat ve acelecilikten tam olarak kaçınmasıdır.</p>
<p><strong>9) Takva:</strong> Nefsin iyi işlere devam edip güzel fiillerden <a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>ayrılmaması, kendisine kusur ve gevşekliğin ilişmesinden k<a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a>açınmasıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a><strong>ıo) İntizam:</strong> Nefsin gerekli işler ve uygun maslahatlar­d<a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a>a münasip düzen ve takdiri sağlamayı meleke hâline ge­<a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a>tirmesidir.</p>
<p><strong>11) Hürriyet:</strong> Nefsin malı güzel yollardan kazanıp iyi amaçlar uğrunda harcayabilmesi ve kötü yollardan kazanıp Çirkin alanlarda harcamaktan kaçınabilmesidir.</p>
<p><strong>12) Cömertlik:</strong> Mal verip infak etmenin nefse kolay gel­mesidir. Layık ve vacip olan miktarı uygun yere zahmet çek­meden harcamak ve ulaştırmaktır. Cömertlik sıfatının hem din hem akıl nazarında en üstün fazilet ve en güzel hasletlerden biri olduğu aşikârdır. Cömertleri öven birçok Kur’an ayeti ve Peygamber hadisi vardır. Cömertliği yeterince övebilmek için müstakil bir kitap yazmak gerekir. Cömertliğin de kendi içinde birçok alt erdemi vardır. Burada sözü açmak gerekirdi, ama Hâce Nasîr bu kadarıyla yetindiği için biz de ona uyduk.</p>
<p>Cömertliğin altında yer alan erdem çeşitleri sekiz temel­dir. Birincisi kerem, İkincisi diğerkâmlık, üçüncüsü af, dör­düncüsü mürüvvet, beşincisi asalet, altıncısı paylaşım, yedincisi bağışlama, sekizincisi feragattir.<sup>15</sup></p>
<p><strong>Kerem:</strong> Yararı genel ve faydası tam olan işlerde masla­hat gerektirdiğinde bol miktarda mal vermenin nefse kolay gelmesidir.</p>
<p><strong>Diğerkâmlık:</strong> Kişinin mal ve sebeplerine kendisi muh­taç iken başkasının muhtaç olduğunu görünce ona vermesi, onun için harcaması ve kendisinin sabretmesidir. Bu büyük bir erdemdir. Bu huyu övmek için “Özellikle ihtiyaçları ol­duğu hâlde onları kendilerine tercih ederler.”<sup>16</sup> ayet-i keri­mesi inmiştir.</p>
<p><strong>Af:</strong> Kişinin intikama ve ceza ile karşılık vermeye gücü yettiği hâlde bunu terk etmesidir. Eğer iyilikle karşılık ve­rirse bu daha güzeldir. Nitekim şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Kötülüğe kötülükle karşılık vermek kolaydır</em></p>
<p><em>Eğer adamsan sana kötülük edene iyilik yap</em><sup>17</sup></p>
<p><strong>Mürüvvet:</strong> Kişinin başkasına gerektiğinden fazlasını verip ihsan ile süslenmesi ve başkasına yararlı olmayı niyet ve gayret zimmetinde görmesidir.</p>
<p><strong>[Asalet:</strong> Nefsin beğenilen fiillere bağlılık ve övülen dav­ranışın devamlılığından sevinç duymasıdır.]<sup>18</sup></p>
<p><strong>Paylaşım:</strong> Kişinin dostlarına ve kardeşlerine önemli şeyler, fırsatlar, geçimlikler ve maslahatlarda yardım edip destek vermesi, mal ve sebepleri onlarla paylaşmasıdır.</p>
<p><strong>Bağışlama:</strong> Verilmesi gerekli ve zorunlu olmayan şeyle­ri güzel rıza ve saf kalp ile vermektir.</p>
<p><strong>Feragat:</strong> Kişinin terki gerekli ve zorunlu olmayan şeyleri başkasının yararı ve iyiliği için kendi rızasıyla terk etmesidir.</p>
<p><strong>4.Adaletin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>Adalet altında yer cilan erdem türleri on iki tanedir. Bi­rincisi dostluk, İkincisi birlik, üçüncüsü vefa, dördüncüsü şefkat, beşincisi sılayırahim, altıncısı mükâfat, yedincisi iyi ilişki, sekizincisi güzel yargı, dokuzuncusu sevimlilik, onuncusu teslimiyet, on birincisi tevekkül, on İkincisi ibadettir.</p>
<p><strong>1) Dostluk:</strong> Dost ve arkadaşın bütün istirahat sebeple­rinin hazırlanıp düzenlenmesine yol açan gerçek sevgidir. Ayrılık ve ikilik hükümlerinin kaldırılabilecek yerlerde kal­dırılıp nefsin kaçındığı her zarardan arkadaşın da uzak tu­tulması ve nefsin istediği her sevincin arkadaşa da ulaştı­rılması gerekir.</p>
<p><strong>2) Birlik:</strong> Bir topluluğun dinî ve dünyevi konularda dü­şünce, görüş ve inanç birliği içinde olmaları ve uyuşmalarıdır.</p>
<p><strong>3) Vefa:</strong> Yardımlaşma ve destekleme yoluna girmek ve bu yöntemi çiğnemeyi hata kabul etmektir. Bazıları vefayı sözünde durmak ve hukuku uygulamak olarak yorumlamış­lardır.</p>
<p><strong>4) Şefkat:</strong> Kişinin türün fertlerine dokunan uygunsuz hâllerden nefret etmesi, onlara erişen acılardan dolayı etki­lenip acı çekmesi ve onları ortadan kaldırmak için yüksek çaba göstermesidir.</p>
<p><strong>5) Sılayırahim:</strong> Akraba ve aşireti en yüksek düzeyde gö­zetip memnun etmeye çalışmak, mal verme ve yüzlerini gör­mede gereğini yapmaya riayet etmektir. En iyi şekilde ko­nulmuş ve en güzel huyların gözetilmesi için vaz edilmiş olan Şeriat-i Muhammedi, bu huyun tam itina ile gözetilmesini ih­tiva etmektedir. Hatta risaletin hamisi ve son peygamberlik makamı, “Ben putları kırmak ve akrabalık bağlarını kurmak için gönderildim.”<sup>19</sup> diye buyurmuştur. Sılayırahim konusun­da Hazret-ı Peygamber’den birçok tavsiye nakledilmiştir,</p>
<p><strong>6) Mükâfat:</strong> Nefsin başkasından ihsan geldiğinde karşı­lık olarak daha çok ihsan ve iyilikte bulunmayı meleke hâli­ne getirmesidir.</p>
<p><strong>7) İyi ilişki:</strong> Karşılıklı ilişki ve muhalefet olduğunda bü­tün tarafların ve ortakların beğeneceği şekilde insaflı ve dengeli davranmaktır.</p>
<p><strong>8) Güzel yargı:</strong> Kardeşlerin, dostların ve insan türünün diğer fertlerinin haklarını en güzel yargılamayla verip min­net ve pişmanlık duymamaktır.</p>
<p><strong>9) Sevimlilik:</strong> Faziletli ve iyi akranlara gerçek sevgi gösterip mal vererek sevgilerini kazanmaktır.</p>
<p><strong>ıo) Teslimiyet:</strong> İlahî şeriatlar ve nebevi kanunlarda ge­len yükümlülük ve hükümleri, İslam’ın din imamları ve mürşit rehberler tarafından ortaya konan usul ve merasim­leri insan tabiatının gereğine aykırı bile olsa güler yüzlü ve gönül hoşnutluğuyla kabul edip almaktır.</p>
<p><strong>11) Tevekkül:</strong> Beşerî kudret dairesini aşan ve değişti­rilmesi imkânsız olan İlahî işler ve rabbani takdirlerde fay­dasız ıstırabı bir tarafa atıp İlahî lütfa havale ederek gü­venmek ve dayanmaktır.</p>
<p><em>Verilene razı ol alnındaki kırışıklığı düzelt</em></p>
<p><em>Bana ve sana seçim kapısı açık değildir</em><sup>20</sup></p>
<p><strong>Beyit:</strong></p>
<p><em>Herkes başına gelecek için tedbir alırken</em></p>
<p><em>Biz ne güzel vekil diyerek rıza gösterdik</em><sup>21</sup></p>
<p><strong>12) İbadet:</strong> Kerem ve cömertlik hazînelerinden varlığı bahşettikten sonra açık ve gizli nimet türleri, iç ve dış ihsan çeşitleri ile varlık mülkünü mamur eden Cenabı Halde’a hizmet ve itaat için çalışman ve gevşeklik göstermemendir. Peygamberler, melekler ve temiz kullardan oluşan Hak der­gâhının yakınlarına salavat ve teslimat ile yaklaşıp şeriata uyman, emir ve yasaklarını kabul edip uygulamandır. Bu erdemin tamamlayıcısı, mükellefin en iyi vasfı ve en güzel huyu olan ve kulun Allah’ın yasakladığı her şeyden sakınıp kaçınması anlamına gelen takvadır.</p>
<p>İşte bunlar, Nasîreddin Tûsî ve diğer ahlâkçıların ahlâk kitaplarında ve pratik felsefe risalelerinde söyledikleri ve birbiriyle birleşmesinden yenilerinin meydana geldiğini be­lirttikleri erdem türleridir. Birleşik erdemlerden bazısı be­lirli bir isim ile adlandırılmışken bazısı adlandırılmadan kalmıştır.</p>
<p><strong>Tembih ve Ek</strong></p>
<p>Akıllı ve zeki kimse, sözü edilen konu, tarif ve ayrıntı­ların soru ve tartışmaya açık olduğunu bilir. Mesela, zekâ ve çabuk anlama, açıkça hikmetin sebepleri yani bizzat hikmet olmadığı hâlde hikmetin kısımlarından sayılmıştır. Çünkü hikmet, ne ifrat ne tefrit olup akleden gücün itidal derece­sinde dengelenmiş hâline denir. Buna göre zekâ ve çabuk kavramanın hikmetin kısımlarından olması imkânsızdır. Fakat maksat, fazilet türlerine dikkat çekmek, onları açık­lamak ve huyları edinmeye teşvik ve yardım etmektir. Tam manasıyla yararlı olması için derin tetkik ve tashihten kaçı­nıp yeni öğrencilerin kavrayışına yakın ve avamın idrakine uygun konular ile açıkladılar. Yüce Allah daha iyi bilir ve daha doğru hüküm verir.</p>
<p><strong>Devamı için bknz:</strong></p>
<p><strong>2. </strong><a href="https://ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/">https://ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/</a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/">Temel Erdemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın İçyüzünün Dört Esası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2015 10:04:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkın Riyâzetle Değişip Değişmeyeceği]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkın Usûl ve Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Delalet]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbekirli Mehmed Said Paşa’]]></category>
		<category><![CDATA[Fısk]]></category>
		<category><![CDATA[Gazap Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kuvve-i ilm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8595</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Kuvve-i Ilm 2-Kuvve-i Gazap 3-Kuvve-i Şehvet 4-Kuvve-i Adl &#160; 1-İlim Kuvveti Bu dört kuvvenin ilki olan ilim kuvveti övülmüş/ beğenilmiş bir kuvvedir ki, sözlerde olan doğru ve yalan, itikâttaki sevap ve hata, işlerde olan iyilik ve fenalık bu kuvvenin güzelliği ve salâhı [iyiliği, faziletli olması] ile bilinir. Eğer bu kuvve sâlih [iyi, iyi işler sahibi] olur ise [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/">İnsanın İçyüzünün Dört Esası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8596" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg" alt="İnsanın İçyüzünün Dört Esası" width="231" height="376" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg 299w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa-184x300.jpg 184w" sizes="(max-width: 231px) 100vw, 231px" /></a></p>
<p>1-Kuvve-i Ilm</p>
<p>2-Kuvve-i Gazap</p>
<p>3-Kuvve-i Şehvet</p>
<p>4-Kuvve-i Adl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-İlim Kuvveti</strong></p>
<p>Bu dört kuvvenin ilki olan ilim kuvveti övülmüş/ beğenilmiş bir kuvvedir ki, sözlerde olan doğru ve yalan, itikâttaki sevap ve hata, işlerde olan iyilik ve fenalık bu kuvvenin güzelliği ve salâhı [iyiliği, faziletli olması] ile bilinir. Eğer bu kuvve sâlih [iyi, iyi işler sahibi] olur ise bundan hikmet meyveleri meydana gelir. Hikmet güzel ahlâkın başıdır.</p>
<p>(Allah) hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hik­met verilirse muhakkak ki ona çok hayır veriliştir.”  âyet-i kerîmesi bunu beyân eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-Gazap Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve insana ferahlamak için; sıkıntıya göre ve hik­metin gösterdiği ihtiyaca göre lâzım olup bu derece olan gazap güzel ise de lüzûmundan fazla veya noksan olur ise güzel denilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3-Şehvet Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve, tertemiz şeriat ne yolda lüzûmunu beyân et­miş ise o daire dâhilinde ve akim işareti alanda bulunur ise güzel ve makbûl olup bu dereceden fazla ve iradeye ga­lebe edecek derecede bulunur ise güzel denilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4-Adalet Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve, gazap ve şehvet kuvvelerinin müdür ve mu­hafızı olup şu iki kuvveyi şer-i şerif ve akıl ne işaret eder ise o işaret alanda zapt ve idare ederek ifrat ve tefritten men eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Misâl</strong></p>
<p>İnsan vücûdunda akıl, müşîr-i nasılıdır. Adalet ise akıl ne işaret eder ise işleri orta uygulayıp gerçekleştire­cek ve infaz edecek kudrettir. Gazap da Akıl denilen na­sihat vericinin emriyle kendisinde hüküm yürütülecek şeydir. Akıl nasihat verici, adalet icrâ müdürü olduğu gibi Gazap av köpeği, Şehvet ise av ve diğer ihtiyat ha­linde binilecek at gibi olduğundan av köpeği ava götü­rülür ise işe yarasın diye nasıl terbiye ve talîm olunmak icap eder ise Gazap Kuvvetinin de Öyle terbiye olunması lâzım gelir. İnsanın ihtiyaç duyması hâlinde bineceği at ahırda bulundukça yavaş, sakin ve üzerine binildiği za­man işe yarayacak derecede yürekli ve cesur olması gibi. Şehvet kuvveti de insanın irade ipini elinden alıp, ala­bildiğine yürür ve taş mı geldi, dağ mı batak mı dinle­meyip ve fırıl fırıl fırlayıp tehlike üzere koşup duran bir kuvvettir. Bu hâliyle o, haşan ve başı sert ve gam almaz at gibidir. Bu sebeple, lâzım oldukça kullanılmalı, uy­gun ve lâzım olmaz ise kendisi sahibine üstün gelmeye mecalsiz olacak derecede bulunmalıdır.</p>
<p>İşte şu yazdığımız hasletler her kimde itidâl üzere bu­lunur ise ona hüsn-i halk [güzel yaradılış] sahibi denilip bu hasletlerin bazıları güzel ve mutedil olur ise ona izâfetle hüsn-i hulk [güzel ahlâk] sahibi denilir.</p>
<p>Bir insanın yüzündeki azâdan bazısı güzel olur ise meselâ gözü güzel veya ağzı güzel veyâhut kaşı güzel de­nildiği gibi.</p>
<p>Eğer gazap kuvveti mutedil olur ise buna şecaât [yi­ğitlik, cesurluk] denir. Mutedil olmadığı takdirde ya ziyâde veyâhut noksan olması lâzım gelir. Eğer ziyâde olur ise buna tehevvür, yani akılsızlıktan doğan, sonunu düşün­meksizin işe saldırmak ve noksan olur ise buna cebin yani korkaklık ve cevr (haksızlık edip incitmek) yani haksız iş tutmak denilir.</p>
<p>Ve aynı şekilde şehvet kuvveti mutedil olduğu sûrene buna iffet denilip itidâlden ziyâde bulunur ise şereh (açgözlülük) yani hırs ve itidâi derecesine varamaz ise cümûd yani cimâ’dan kesilmiş adı verilir.</p>
<p>Bunların en makbûlu ne ziyâde ve ne de noksan olarak ikisininortasında bulunmaktır. Böyle orta halde bulunur ise fazilet, ziyâde ve noksanına rezîlet denilir.</p>
<p>Adalet Kuvvetinin ise ziyâde ve noksanı olmayıp belki cevr nâmıyla zıddı vardır.</p>
<p>Hikmet, itidali geçip de fâsid garazlarda kullanılır ise buna habs&#8221; ve cerbeze yani dübârâcılık ve itidale varmayıp da aşağı kalır ise beleh denilir. Fakat vasat hâl ve itidâlde bulunduğu takdirde hikmettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkın Usûl ve Esasları</strong></p>
<p>Ahlâkın kendilerinden doğduğu diğer ahlâkî unsurlar yani umumî ahlâkın esasları olan ahlâk dört tanedir:</p>
<p><strong>1-</strong>Hikmet</p>
<p><strong>2</strong>-Şecâat</p>
<p><strong>3-</strong>İffet</p>
<p><strong>4-</strong>Adalet</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hikmet</strong></p>
<p>Hikmetten maksat nefsin arzusu için her ne usûl se­çilecekse onunla doğruyu ve eğriyi fark ve idrâk edecek bir hâlettir.</p>
<p>Ve adaletten murad gazap ve şehveti hikmetin gereği üzere kullanacak âlet olmasıdır.</p>
<p>Şecâatten maksat her taraftan gazap kuvvetinin sahi­bine boyun eğmiş üzere olmasıdır.</p>
<p>Ve iffetten maksat akıl ve şeriatin terbiye vermesiyle kuvve-i şehvetin terbiye altında bulunmasıdır.</p>
<p>İşte şu zikrettiğimiz dört esas her kimde ki mutedil bulunur ise kendisinden her halde ahlâk-ı cemile [güzel ahlâk] zuhûr eder.</p>
<p>Eğer hikmet itidal üzere olur ise bundan hüsn-i ted­bir, cevdet-i zihn, re’yde nüfuz, ince işler için zann ve fehmde isabet meydana gelir.</p>
<p>Ve zikredilen kuvvet ifrat üzere bulunur ise bundan dübârecilik, hile, kin, adam aldatmak ve hin fikirlilik hâsıl olur.</p>
<p>Tefrit üzere bulunur ise hayâlinde selamet var iken işle­rinde tecrübesizlik yani ahmaklık ve divanelik zuhûr eder.</p>
<p>Ahmak, maksadı saf, temiz ve kusursuz olduğu halde o maksadı bulayım diye bozuk ve yanlış yola giden adama denilir.</p>
<p>Ve divâne, ihtiyân [irâdesi] gerekmeyen işleri ihtiyâr eden yani asıl ihtiyâr eylediği işlerde bozuk, yanlış ve fana olan insana derler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şecaat</strong></p>
<p>Bunun itidâl derecesinde âlîcenâblık, bahâdırlık, cesurluk, nefs kararlılığı, vakâr, dostluk ve ahlâk-ı hamide örnekleri meydana gelir.</p>
<p>İfrat üzere bulunur ise tehevvür, lafçılık, hışm ve ga­zaptan pür-ateş olmak ve kendisinde fazilet vardır zan­nedip de buna sahip olan ben miyim diye ucb göstermek gibi yerilmeye lâyık vasıflar hâsıl olur.</p>
<p>Ve tefrit üzere bulunduğu halde korkaklık, alçaldık, azıcık sıkıntı gönül ise dayanamayıp hemen kederini ifşâ ile telaşa düşmek, rezîl olmak, birisinde haya olup da istenmesi lazım gelen alacağı istemek lâzım gelse korkup inkıbaz göstermek ve “cüz’î açlık, susuzluk, silonu ve ağrı gibi şeyler için hemen gözleri dolup ağlamak” sıfat­ları zuhûr eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İffet</strong></p>
<p>Sehâ, hayâ, sabır, birisi kendi hakkında kusur eder ise ondan göz yummamak, kanâat, takva, letafet, müsâade, zarafet, irtikâbsızlık ve tokgözlülük hâsıl olur.</p>
<p>Eğer ifrât ve tefrit üzere bulunur ise hırs, açgözlülük, edebsizlik, habs, müsriflik, çoluk çocuğunun nafaka­sında cimrilik, riyâ, yüzsüzlük ve utanmamazlık, fay­dasız şeylerle uğraşmak, hased, gürültü çıkarmak ve zen­ginlere veyahut muteber olanlara kendisini alçak göste­rip fakirlere kurum taslamak ve büyüklenmek gibi hal­in zuhûra gelir.</p>
<p>İfte muhsin-i ahlâkın esasları zikr olunduğu üzere hik­met, şecaat, iffet ve adalet olup kusurları genel olarak bu dört faziletin ifrât veya tefritinden doğan şeylerdir.</p>
<p>Zikredilen faziletler, zâtı yüce olan Efendimiz Hz. Muhammed’de -Allah’ın selamı üzerine olsun- tam bir itidâle ulaşmış olup başka kimselerde tamamıyla itidâle yetişmemiş ve ondan sonra halk [ifrat ve tefrite veya itidâle] uzaklık ve yakınlığına göre birbirinden farklı ol­muşlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkın Riyâzetle Değişip Değişmeyeceği</strong></p>
<p>Bazı tembel ve yakasını nefsin eline kaptırıp aldatıl­mış olan kimseler insanın ahlâkı değişmez diye dava ede­rek şu iki delili getirmişlerdir:</p>
<p><strong>Birinci Delil</strong></p>
<p>insanın bir içyüzü ve bir de dış görünüşü olup yüz, göz, boy gibi dış görünüşün değişmeyeceği yani meselâ bir insanın boyu kısa ise uzun ve uzun ise kısa, yüzü gü­zel ise çirkin ve çirkin ise güzel olması için her ne tedbir alınsa da fayda vermeyeceği gibi insanın içyüzü demek olan ahlâkın da tedbir ve çalışıp çabalamayla değişmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>İkinci Delil</strong></p>
<p>Mücâhede ve riyâzede pek çok çalışıp tecrübe olun­duğunda gazab ve şehvet, tabiat ve mizâcın gerektirdiği bir hâlet olduğundan bunların insandan ağaç kökünden çıkarılır gibi şöylece koparılıp atılması mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu takdirce şehvet ve gazabı “Biz kendi­mizden izâle edelim.” diye uğraşanlar faydasız yere vakit zayi etmiş olurlar. Bundan istenilenin, kalbin acele ederek ulaşmak istediği hazlara iltifatının kesilmesiyle vücûda ge­tirilmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>Cevap</strong></p>
<p>İş o şekilde delil getiren tâifenin dedikleri gibi olsa yani ahlâkın değişmesi ve terbiyeyi kabul etmesi müm­kün olmasa bunca vasiyetler, vaazlar, kişiye edep kazan­dırmak için yapılanlar bâtıl olur idi. Ne semavî Kitab’ın sıhhati ve ne de enbiyânın vasiyet ve tenbihlerinin haki­kati kalır idi.</p>
<p>Ve aynı şekilde hükümetlerin suçlulara tayin ve tatbik eyledikleri cezalar, suçluları bir daha öyle fenalıklar etme­mek üzere kendilerini edeplendirmek [terbiye etmek] ve onların yolunda gitmek fikrinde ve mizâcında bulunan­ları korkutmak içindir. Madem ki fenalık eden kimse is­ter dayak yesin ister ise uzun uzadıya hapislere girsin ve kürekler çeksin edeceği fenalığı yine edecek ve o yolda gitmek düşüncesinde olanlar mizâclarının hükmünü yü­rütmekten kendilerini geri alamayıp başkalarının aldık­ları cezalardan ibret almayacaklarsa, o zaman her yerde hükümet daireleri, muhâkeme etme ve sorgulama cemiyetleri acaba hangi fayda düşüncesiyle kurulmuştur? Bu yola irade düşüncesi ile ilgili öyle deliller getiren kimse­ler, zannederiz ki pek akılsız olmalıdırlar. Çünkü herkesin ve belki beş yaşında olan bir çocuğun bile bildiği şeydir ki meselâ köpek denilen hayvan hizmetinde bulunduğu kişiyi yemekten çekinmez haris bir hayvan iken terbiye verdiğinde tavşan ve tilkiyi tutup yemediği ve avcı avını salim olarak köpekten aldığı ve hatta terbiye olundukları taktirde bazı çoban köpeklerinin yemek sofrası hazırlan­dığında sofra başındaki kedileri men’ ile uğraşıp kendi­lerinin sofradaki yemeklere ve sâireye ağız sürmediği de­falarca görülmüştür. Yine bunun gibi şahin kuşu zaten vahşi ve herşeyden ürküp insana ask yanaşmaz bir hay­van iken terbiye edildiğinde kuş kovalayıp, kuşu yere yık­tıktan sonra bir yere kaçmayarak ya sahibinin yanına ve­yahut yakın bir yere konmakta, sahibi yanına gittiğinde kolaylıkla tutup ayağını ipe bağladığı bilinen bir hakikat­tir, Yine atan yaradılışı gereğince ne kadar serkeş iken ter­biye ile yulara boyun eğen [bağlanabilen] ve itaatkar olup serkeşliğinin kalmadığı meydandadır.</p>
<p>Hal böyle olduğu ve hayvanlar bile terbiyeyi kabul edip tabiatlarında olan hallerin ıslâh edildiği inkâr olunur şey değil iken, mahlûkatın en şereflisi ve kâinatın en büyük nüshası olan insanı hayvandan bile aşağı tutmak ve ahlâkı diye dava gütmek ve bu davayı teyit etmek için deliller getirmek az ahmaklık değildir.</p>
<p>Mevcûdât iki kısma ayrılır.</p>
<p><strong>Bunlardan birisi</strong>, oluşumunda, asıl muhteviyatında ve tafsilinde insanın iradesinin bulunmadığı kısmıdır. Gökler ve yıldızlar, insanın içerisinde ve dış yüzünde olan aletler ve uzuvlar, hayvanlardaki cüzler gibi bunlar kendi yaratılışlarında kemâl üzere yaratılmış ve kulun iradesi onlarda yer almamıştır.</p>
<p><strong>Diğer kısım</strong> vücûdun noksanı-kusuru olarak mevcût olmuş olandın Bu kısım da esasen kemâli kabul edecek bir kuvvet olup fakat kemâli kabul etmesi için kulun iradesi-nin onunla irtibat kurması şart kılındığından, zikredilen şart gerçekleşmedikçe o kuvvet meydana gelmez. Meselâ elma çekirdeği elma ağacı değildir. Şu kadar ki, bunun ağaç olması mümkün olup insanda olan irade gücü o çekirdeği alıp verimli bir toprağa ekmekle ve su verip çalışmakla zikredilen çekirdek ağaç olur ve böyle yapılmazsa çekirdek ağaç olmaz.</p>
<p>İşte insan vücûdunun uzuvları birinci kısımdan olup el, ayak, göz, kaş ve dudak her ne ise bunun değişmesi mümkün değildir. Lâkin gazap ve şehvet gibi İnsanî ahlâk ikinci kısımdan sayıldığından bunların terbiyesi kulun iradesi ile gerçekleşebilir. Eğer gazap ve şehveti, ağacı kökünden çekip koparır gibi vücûdumuzdan çekip de büsbütün dışarı atıp,bizde onların bir eseri bile kalmasın diye murad edecek olsak buna kâdir olamayız. Lâkin bize boyun eğmeleri için    terbiye altına alalım denilse buna riyazet ve mücâhede ile yani gazap ve şehvet insana bir fenalık ettirmek isteseler, onlara rıza göstermeyerek nefsimize galip olmalarım engellemeyle muktedir olabiliriz ve memûriyetimiz dahî böyledir.</p>
<p>Uzun uzun açıklamaya hacet yoktur ki insan yeni baliğ olduğu vakitlerde şehvetini zabt etmeye pek de kâdir olamayacak bir derecede olup bir takım insanların ne fenalıklarda</p>
<p>bulundukları görülmüştür. Onlar haya ve hicâbı ortadan kaldırmaları yüzünden, halk hallerinin kötülüğünü zikret­tikçe onlar bunu işittikleri halde umursamadıkları ve bil­diklerini yapmaktan geri kalmadıkları görülen ve bilinen durumlardandır. Bu kişilerin zaman içerisinde ya gazap ve şehveti kendilerinden uzaklaştırmaları ve terbiye etmenin tesiri ile veyahut kendi kendilerini tenbih etmeleri sebe­biyle o kötü gidişi terk ettiklerinde gayet ırz sahibi olduk­tan ve güzel hal tahsil eyledikleri çok görülmüştür.</p>
<p>Şehvet yine o şehvet, insan yine o insandır. Lâkin ter­biye şehvetin eski cebr ve şiddetini bırakmadığından, şeh­vetin dizginini iradenin eline geçirmiş olması, şehvetin insan üzerindeki üstünlüğünü bozmuştur. Herkes başlan­gıcından beri kendi neftini etraflıca düşünüp tetkik etse, bir vakit işlenmesine imrendiği işlerin sonraları yanında zikri geçse, işitmeye bile utanacağı ve iğrenip tiksineceği ve belki beş sene evvel söylediği bir sözü beş sene sonra lisanına bile almak istemeyeceği malûm olur.</p>
<p>Bu hallerin hepsinin, nefsanî hazlara muvâfakattan kaçınma ve terbiye ile meydan gelmiş şeyler olmaları dik­kate alınırsa, insanın ahlâkı her nasılsa değişmez diye edi­len iddianın hükümsüzlüğünde, temelsizliğinde, çürük­lüğünde şüphe görülemez.</p>
<p>Şu kadar var ki terbiyeyi kabul edip etmemekte ya­radılışlar muhtelif olduğundan bazısı sürat ile ve bazısı tembellik [yavaşlık] üzere terbiyeyi kabul eder. Bunların</p>
<p>terbiye edilip edilmeyeceği konusunda baz, ihtilâflar ve mertebeler vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci Mertebe</strong></p>
<p>Bu mertebede bulunan insanlar, hakkı ve bâtılı fark etmeye muktedir olmayan dirayetsiz kimselerdir ki, itikâttan  uzak olarak nasıl yaratılmışlar ise kimseden daha bir şey ödenemeyip öylece hayatını sürdürmüş ve pek de lezzetler göremediklerinden şehvetleri de ona göre eksik kalmıştır. Bu tâifenin terbiyesi zor olmayıp muallim, mürşit veyahut nefisleriyle mücadele etmek için içlerinde  bir se­bep mevcut olsa, pek kısa vakitte ilaç kabul ederek huyları hüsn/güzellik ve salâh/iyilik üzere olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Mertebe</strong></p>
<p>Her şeyin iyi ve fenasını bildikleri halde kendilerini gü­zel ve sâlih amel işlemeye alıştırmamış ve Öyle büyümüş ye şehvetlerine boyun eğmiş; ellerine geçen firsatı kaçırma­mış olanlardır ki bu tâife o yolda gide gide kendilerine bu muameleler o kadar hoş görünmüştür ki, bu yolda helâk olacaklarını bilseler de kolaylıkla gittikleri yoldan döne­mezler. Malûmdur ki bir dereceye kadar işrete nefislerini alıştıranlar tehlikeli hastalıklara yakalanıp doktorlar: “İşret akciğeri yakaladı. Biraz daha devam eder isen ciğerin ezi­lir. Hayatından mahrûm olursun!” diye her ne kadar ihtar edecek olsalar, yine nihayet can çekişir hâle geldiğinde bile mademki henüz can dâire-i cesettedir diye rakı içmekten vazgeçmezler. Bu çeşit insanlar pek çok ve hesaba gelmez sayıda görülmüştür. Demek olur ki kendilerini herşeye bu derece haris tutup alıştıranlar böyle olur. Bu tâife her ne kadar böyle şeylerle meşgul olup uğraşmaktan nefslerini geri alamaz iseler de, ne büyük kusur ettiklerini bilir­ler. Bunların ıslâhı birinci tâifeden daha güç ve çetindir. Çünkü bunda olan vazife iki kat olmuştur.</p>
<p>Evvelâ kalbinde kesâdı kesret üzere âdet eyledi­ğinden ötürü yerleşmiş olan fenalığı gidermek ve ikinci olarak nefsinde salâh âdetini toprağa fidan diker gibi vücut toprağına dikmek lâzım gelir. Bu tâife riyâzeti ka­bul etmeye oldukça isteklidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Mertebe</strong></p>
<p>Bu mertebede bulunan tâife fena ahlâkı ve yolsuz işleri hak ve güzeldir diye itikat eden takımdır ki, bu takımda dalâletin sebepleri iki kat olmuştur. Bunların ıslâhı kolay değildir, meğer ki hidâyet ve İlahî tevfik yetişe.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dördüncü Mertebe</strong></p>
<p>Bozuk bir düşünce ve fikir üzere büyüyüp o bozuk düşünce ve fikir ile amel ede ede terbiye görmüş olan ta­kımdır. Meselâ çocuk gözünü açar açmaz baba ve akra­basını fisk u fucûrda görür ve kendisini hemen o yola sevk edip çeşitli kötülükler işler. Adam öldürmeyi, hal­kın malını yemeyi ve şunun bunun ırzına geçmeyi fa­zilet sayar ve bu durumuyla iftihâr eder. Bu tâifenin deıslâhı kolay değildir meğer ki hidâyet ve ilahı tevfîk yetişip yardım ede.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İşte bu dört tâifenin;</strong></p>
<p>Birincisi yalnız cehl,</p>
<p>İkincisi dalâlet,</p>
<p>Üçüncüsü dalâlet ve fısk</p>
<p>Dördüncüsü cehl, dalâlet, fısk ve şirret sıfatlarını bir araya toplar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>************</p>
<p>Gelelim diğer tâifeye yani “Madem ki insan hayattadır, şehvet, gazab, dünya sevgisi ve diğer bu gibi ahlak kendi­sinden gitmez.” diye iddia edenlere.</p>
<p>Bu iddia bâtıldır. Böyle iddia güden tâife guyâ bir ağa­cın kökünden koparılıp bir tarafa atılması gibi insandaki “şehvet”, “gazab” ve “mal sevgisi” gibi sıfatların da sanki mücâhede ve riyâzede böylece koparılıp atılır diye iddia olunmuş da onun üzerine kendilerinin konuyla ilgili red­dedişlerini ve davalarını bina etmişler gibi katıksız bir ha­taya tesâdüf etmişlerdir. Böyle iddia edilmemiştir ve edil­mez. Çünkü şehvet zaruri bir fayda için yaratılmıştır. Eğer insanda olan şehvet-i taam tamamen zail olsa insan yaşa­mayıp vefat eder. Bu şehveti insanda kesmeye çabalamak, onun ıslâhı demek olmayıp öldürmek demek olduğundan, insan bu şehveti bizzat kesebilir ise kâtil-i nefs ve başkası diğerinin şehvet-i taamını kesip yok ederek sona erdire- bilir ise katibi gayr olmuş olur.</p>
<p>Bu aynı şekilde şehvet-i cimâ neslin son bulmaması için olduğundan tamamen kesilmek lâzım gelse nesil son bulmuş olur.</p>
<p>Ve eğer gazap kuvveti büsbütün insandan yok olup or­tadan kalksa, insan kendisini helak edecek hal ve ârızayı def’ etmeye muktedir olamayıp, helakim davet etmiş olur. Madem ki insanda şehvetin aslı bâkîdir kendisini şehvete ulaşman bir hâl ki “mal” demektir buna muhabbet de tabiî ve zarûrîdir.</p>
<p>Her kim ki, “Şehvet, gazab ve mal sevgisi gibi sıfatla­rımı tamamen kendimde sona erdirdim.” derse yalan söy­lemiş olur. Çünkü, “Mücâhede ve tedbir ile şehvet, gazap ve mal sevgisi sıfatları aharlı kağıttan sürçer ile yazıyı silip götürür gibi insandan silinip ortadan kaldırılmalı­dır.” diyen böyle bir düşünceye şer an ve aklen irade ve yer yoktur. Ancak maksat bunları ifrât ile tefiît arasında bulundurmak ve irade yularını elden alacak derecede az­gın ve itidâl haddine varamayacak mertebede miskin bir halde bulundurmamaktır.</p>
<p>Gazap sıfatında talep edilen hal hamiyet olup, bu­nun da özelliği; iyice düşünmeksizin kendisini işe saldırmaktanvebir de gayet korkaklık ve tabansızlıktan uzak olmak, nefsini, bedenini oldukça kuvvetli hâle getirmek ve kuvvetiyle beraber akla itaat etmek ve boyun eğmek­tir. Bunun için Kur’ân-ı Kerîmde:</p>
<p>Onun beraberindekiler ise, kafirlere karşı çok çetin, kendi ara­larında son derece merhametlidirler.” vârid olup düşmana karşı gazâ edenlere şiddetli olma­ları buyurulmuştur. Şiddet ise gazaptan başka bir şeyden sudûr etmez. Eğer gazap bâtıl olsa cihâd dahî bâtıl olmuş olur. Cenâb-ı Hakk, Kuran-ı Kerîmde:</p>
<p>O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta nafaka verenler, kızdıklarında öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarım bağışlayanlardır. Allah, iyilik edenleri sever.” buyurdular. “Öfkelerini yitirenler yani kaybedenler” bu­yurmadılar.</p>
<p>Şehvet ile gazap sıfatlarının, akla galip gelemeyecek ve aklı onlara zâbit ve galip edecek derecede ifrât ve tefritten uzak, yani itidâl hâline döndürülmeleri mümkündür. İşte insanın küçük yaşlarından itibâren terbiye altına alındığı taktirde ahlâkının terbiye ile değişebileceği konusunda şüphe yoktur ve ahlâkın değişmesi dediğimiz konu, zik­redilen açıklamadan ibârettir. Yoksa ağacı kökünden ko­parıp çıkarmak gibi değildir.</p>
<p>Şu kadar kî geçmiş yaşantısında insanda yüz gösteren kötü ahlâk, yaş kemâle varıp da fenalık tabiatında karar kılmış olanlar ile eşitlik kabul etmez. Bizim ahlâk değişe­bilir diye ettiğimiz iddia derece derece olup her bir dere­ceye alışkanlık kazanılması için uygun bir zaman gerek­lidir. İnsan her halde yerilmeye lâyık vasıfların tamamen bertaraf olmasını murad eder ise tamı tamım bertaraf et­meyi başaramasa bile, maksadı olan miktar kendisinde ko­layca gerçekleşir.” diye herkesin iyiliğini isteyen Akıl sö­züne son verdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyarbekirli Mehmed Said Paşa -İnsana Tutulan Ayna</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/">İnsanın İçyüzünün Dört Esası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düşünme Gücünün İtidal Hali:Hikmet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dusunme-gucunun-itidal-halihikmet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dusunme-gucunun-itidal-halihikmet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 19:31:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmaklık]]></category>
		<category><![CDATA[Cerbeze]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünme Gücünün İtidal Hali:Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Korkak]]></category>
		<category><![CDATA[Saflık]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7412</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikat araştırmasının temelini oluşturan düşünme gücünün itidal hali hikmettir. Yakinî bilgilerin hakikatine varırken bu üç güç de kullanıl­dığı için hikmet, kazanılması itibariyle bir tür eylemdir; hikmet, bizzat varlı­ğa gelmesi itibariyle ise bilginin ta kendisidir. Dolayısıyla hikmet birinci iti­barla mevcûdâtı nasılsalar öylece bilmek ve yapılması gerekeni yapmaktır ve burada kastedilen de budur. Allah’ın “Allah, sana Kitâb’ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunme-gucunun-itidal-halihikmet/">Düşünme Gücünün İtidal Hali:Hikmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7413" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru9.jpg" alt="Düşünme Gücünün İtidal Hali:Hikmet" width="335" height="430" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru9.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru9-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru9-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru9-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru9-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 335px) 100vw, 335px" /></a></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hakikat araştırmasının temelini oluşturan düşünme gücünün itidal hali hikmettir. Yakinî bilgilerin hakikatine varırken bu üç güç de kullanıl­dığı için hikmet, kazanılması itibariyle bir tür eylemdir; hikmet, bizzat varlı­ğa gelmesi itibariyle ise bilginin ta kendisidir. Dolayısıyla hikmet birinci iti­barla mevcûdâtı nasılsalar öylece bilmek ve yapılması gerekeni yapmaktır ve burada kastedilen de budur. Allah’ın “Allah, sana Kitâb’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini Öğretmiştir. Allah&#8217;ın lütfü sana gerçekten büyük olmuştur (Nisâ, 4/113) sözü, hikmetin şânının yüceliğine, aydınlatıcı bir delil oluşuna ve hükümranlığının sürekliliğine delalet etmektedir. Şu, Hz. Ali nin (k.v.) sözlerindendir: “Nifak ehlinden bile olsa hikmeti al!”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İkinci cihet itibariyle hikmet, varlıkların sûretlerinin nefiste meydana gelmesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “{Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” (Zümer, 39/9). Hz. Ali’nin (r.a.) sözlerinden biri de şudur: “İlimden daha şerefli bir şey yoktur. Allah bir kulu zelil kılacağı zaman onu ilimden mahrum eder.” İmam Gazzâlî îhyâ’da şöyle der: “İlmin gücüne gelince onun güzelliği ve mükemmelliği, sözler arasında doğru ve yanlış arasındaki farkı, itikatlar söz konusu olduğunda hak ile bâtılın farkını, fiiller söz konusu olduğunda güzel ve çirkinin farkını idrak etmeyi kolaylaştırmasındadır.” </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hikmetin ifratı cerbezedir ve sahtekârlıktır. Buna “şeytanlık” da denilir. Bunun ör­neği, fayda vermeyen nafile bilgilerin peşine düşmektir. Bu, yakinî bilgiler yerine kullanılan cedel, hilâf ve safsata gibi teorik bakımdan olabileceği gibi adi isteklere alet edilen kehanet, sihirbazlık ve iksir gibi pratik bakım­dan da olabilir. Hikmetin tefriti kalın kafalılıktır, bu, düşünme gücünde meydana gelip de sahibini iyilik ve kötülükten geri bırakan bir durumdur. Buna zihin tembelliği ve ahmaklık da denilir. Hz. Peygamber den (a,s.) şöyle rivayet edilmiştir: “Ahmak, Allahın hiç sevmediği kimsedir, zira Allah onu en değerli şeyden yani akıldan mahrum bırakmıştır!&#8217; (İbn Nüceym,el-Bahrü’r-raik şerhu Kenzi’d Dekaik,VI(287)Şair de şöyle demiştir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Her şeyin kendisiyle tedavi edildiği bir ilacı vardır, ahmaklık hariç, o, kendisini tedavi eden kimseyi yorar.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Buna saflık da denir, ama bu Hz. Peygamberin (a.s.) hakkında “Cennet ehlinin çoğu saflardır.’ buyurduğu yaratılıştan gelen saflık değil­dir. Aksine buradaki saflık, kasıtlı olarak oluşturulmuş saflıklıktır. Bunlar hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar” (A&#8217;râf, 7/179). Cahillik ismi bunların hepsini kapsar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nefsin intikam arzusundan dolayı duyduğu şiddedi heyecan olan öfke gücünün itidali şecaattir. Bu, insana korku veren şeylere atılma ve sıkıntılı durumlara sabretme hususunda doğru düşüncenin gereğine boyun eğmektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, hicret ettiler, yurtların­dan çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim.” (Âl-i İmrân, 3/195). </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yine Yüce Allah şöyle buyurdu: “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever’ (Saff, 61/4). Resûl-i Ekrem de (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah şecaati sever, yılan ve akreb öldürmekle de olsa”(Kuzai,Müsnedüş Şihab,2,152) Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Atılan kazanır, tereddüt eden yenilir.” Muaviye (r.a.) demiştir ki: “İşin önünü arkasını çok düşünen kimse sıkıntı zamanlarında şecaat arzedemez.” îbnu l-Mu‘tez ise şöyle demiştir:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Akılsız fırsatı kaçırır, kaçırınca da kaderi kınar.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Denilmiştir ki</span></strong></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Bir fikrin varsa peşine düş, çünkü fikri bozan şey tereddüt etmendir. Gücün varken düşmanlara bir gün bile süre tanıma, onlar yarın aynı güce kavuşmadan sen yapacağını yap.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öfke [gücünün] ifratı deli cesaretidir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, şecaat arzetmemek gereken yerlerde ileriye atılmak şeklinde öfke gücünde meydana gelen bir durumdur. Müslümanların sayı bakımından zayıf olduklarında küffâr ile cenge girmesi, zalime yardım etmek, hak yiyeni hakkı çiğnenmiş kimsenin ¡elinden kurtarmak ve kendisini kalabalık bir düşmanın içine atmak böyledir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öfkenin tefriti korkaklıktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, ileri atılmak gereken yerlerde geri dur­maktır. Korkaklık, kişiyi zillete uğratır, önemli işlerde ve yararlı konularda gevşekliğe yol açar; malı harcanırken ve saygınlığını yitirirken zalimler ve başkalarına karşı yıkıcı bir sevgi oluşturur, kötü bir hayat sürmeyi, çalışmada  sabırsızlık ve sebatsızlığı ve tembellik sevgisini doğurur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvve­tiniz gider” (Enfâl, 8/46). </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kişide bulunan huyların en kötüsü, kaygılı bir cimrilik ve yıkıcı bir korkaklıktır ‘’(Ebubekir b.Ebi Şeybe,Musannef,V,291)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Ali de (r.a.) şöyle demiştir: “Cimrilik utançtır, korkaklık eksikliktir”, “Korkunun ölüme faydası yoktur, sabreden kazanır”, “Tedbirin takdire fay­dası yoktur”, “Ölüm kaçınılmazdır, ne kaçan kurtulur ne de oturan.” Mu-aviye (r.a.) demiştir ki:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Korkak, güya kaçmanın kendisini ecelden koruyacağını sanır, hâlbuki kabak korkağın başına padar, cesur bahadır onlardan kurtulur.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong> Arzu gücünün itidali iffettir.</strong> Bu, arzuyu onun kulu olmayıp doğ­ru düşüncenin gerektirdiği yerde kullanmaktır ki böylece kişi hür olabilsin. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah yolundan saptırır” (Sâd, 38/26). Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle buyurmuştur:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Hevâ ve hevesin saptırdığı kul ne kötü kuldur”(Tirmizi,Kıyamet,117)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Ali (r.a.) demiştir ki:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> “Müminin süsü tevazu, güzelliği ise iffettir.” Arzu gücünün ifratı azgınlık­tır. Buna şehvet düşkünlüğü ve açgözlülük de denilir. Bu durum şehvetin şeytanının aklın hükümranlığını bastırmasıdır. Gücü bu durumda olan kişi pisliğe salınan açgözlü bir domuz gibidir, o, pisliği yer ve asla doymaz. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yiyin, için, fakat israf etmeyin” (A‘râf, 7/31). “Kötülüklerin açığına da gidisine de yaklaşmayın” (Enam, 6/131). Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Mide, tenasül uzvu ve dilin şerrinden korunan bütün şev­lerden korunmuştur” (Beyhaki,Şu’abul İman,V,291) Arzunun tefriti isteksizliktir. Bu, olması gerekene de olmaması gerekene de karşılığım vermede nefsin yetersiz kalması halidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu durumda olan kişi, insanın üstünlüğü bir tarafa hayvanın yetkinliğinin dahi altında olan bitki derecesindedir. Allah Teâlâ böyleleri hakkında şöyle buyurmuştur: “ Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir (Münâfikûn,63/4).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> Bu güçlerin erdemleri [nefsin biri fazlalık, diğeri eksiklik olmak üzere iki aşırı eğilimi] arasındaki orta melekelerdir. Bunlar, yani orta me­lekeler üç tanedir: hikmet, şecaat ve iffet. Allah Teâlâ’nın [bir orta meleke olan] cömertlikle ilgili buyurduğu gibi “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma ’ (îsrâ, 29/17). Şu da Hz. Ali’nin (k.v.) sözlerindendir: “Sağ ve sol sap­tırıcıdır, orta yol ana caddedir.” Hz. Peygamberin (a.s.) tamamlamak için gönderildiği temel ahlâkî değerler işte bu orta melekelerdir. [Bu üç erdemin] her iki tarafında olanlar reziletlerdir, bunlar, yani uçlar da altı tanedir. Zira bu üç erdemden her birinin iki ucu vardır. Bunlar hikmet için cerbeze ve kalın kafalılık, iffet için azgınlık ve isteksizlik, şecaat için de deli cesare­ti ve korkaklıktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Erdemin kendisi kürenin çapı gibi dümdüz bir çizgidir. Rezilet ise dairenin çevresine paralel daireler gibidir. Kur’ânda orta yol ve ortanın dışındaki yollar şöyle ifâde edilmiştir. “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah&#8217;ın yo­lundan ayırır.” (Enâm, 6/153). Ayrıca Allah’ın şu hitabıyla kastedilen de orta yoldur: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’’ (Hûd, 11/112). Dosdoğru yolda ol­mak şeklinde âyette geçen orta yola tam olarak uymanın zorluğu sebebiyledir ki Hz. Peygamber (a.s.) “Beni Hûd suresi kocattı?(Tirmizi,Tefsir,56)demiştir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Zira sözü edilen âyet, dosdoğru yol hakkındadır. Kıldan daha ince ve kılıçtan daha keskin olan dosdoğru yolun iki yanından birinde “Allah&#8217;ın, tutuşturulmuş, (yandık­ça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşi ’ (Hümeze, 104/6-8) vardır ki bu ifrat tarafıdır, diğer yanında ise muazzam bir soğukluk vardır ki bu da tefrit tarafıdır, işte itidalin tasviri böyledir. Sakın [Vakıa sûresinde geçen] “sağda­kiler” (Vakıa, 56/38) ile ifrat tarafında olanların, “soldakiler ’ (Vâkıa, 56/41) ile de tefrit tarafında olanların kastedildiğini sanma. Sağ tarafın böyle müspet [bir anlama] gelmesi insanda sağ tarafın daha güçlü olmasındandır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Bura­daki mânâ] itibariyle ise ortayı ve dosdoğru yolu tutturandan daha güçlü kimse yoktur, kendisini ifrat ve tefrit taraflarında nefsinin arzularıyla başbaşa bırakan kimseden de daha zayıfı yoktur. Çünkü hevâya uymak insan doğa­sının, yani mizaç ve istidadın gereği olması bakımından işlerin en kolayıdır.</span></p>
<p>Şerhu-l Ahlak-i Adudiyye – Taşköprülüzade Ahmed Efendi</p>
<p>Müellif:Adudüddin el-Îcî’</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunme-gucunun-itidal-halihikmet/">Düşünme Gücünün İtidal Hali:Hikmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dusunme-gucunun-itidal-halihikmet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şecaat,İffet ve Adalet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 18:40:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İffet şehevî kuvvetin faziletidir.]]></category>
		<category><![CDATA[İffetin İtidal Üzere Olması]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet tüm faziletleri kendinde toplar]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaatin Fazileti]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6456</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şecaat Şecâat itidal üzere olursa atılganlık ve çekingenlik yerli yerinde meydana gelir. İşte Övülen ve güzel ahlâk budur. “Kafirlere karşı şiddetli, birbirine karşı merhametlidirler.’’âyetiyle anlatılmak is­tenilen bu hakikattir. Şiddet ve merhamet her yerde ve her zaman iyi değildir. Bilakis iyi ve güzel olan, aklın ve şeriatın ölçülerine uygun olandır. Bir kişi kendini kritik ettiğinde kendisinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/">Şecaat,İffet ve Adalet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-22.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6457" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-22.jpg" alt="Şecaat,İffet ve Adalet" width="438" height="351" /></a>Şecaat</strong></p>
<p>Şecâat itidal üzere olursa atılganlık ve çekingenlik yerli yerinde meydana gelir. İşte Övülen ve güzel ahlâk budur. “Kafirlere karşı şiddetli, birbirine karşı merhametlidirler.’’âyetiyle anlatılmak is­tenilen bu hakikattir.</p>
<p>Şiddet ve merhamet her yerde ve her zaman iyi değildir. Bilakis iyi ve güzel olan, aklın ve şeriatın ölçülerine uygun olandır. Bir kişi kendini kritik ettiğinde kendisinin gazab kuvvetinin noksanlık ta­rafı olan cebine meylettiğini gözlemlerse cesur olmak için çalışmalı ve bu hal üzere bir müddet —cesaret o kimsenin tabiatına işleyinceye kadar— devam etmelidir. Eğer bir kimse tabiatının tehevvüre meylettiğini gözlemlerse, o kişi giriştiği işin tehlikesini ve akıbetini düşünüp, kendini zaptederek gazab kuvvetini mutedil bir hale ge­tirmeye çalışsın. Zira itidal çizgisine ulaşmak hayli güçtür. İtidal çizgisine ulaşmak ciddi bir şekilde tasavvur edilse idi ruh bedenden ayrılırdı. Onunla tüm alakasını keserdi. Ayrıca kaçırdığı fırsatlara asla üzülmezdi. Hakken cemâl ve celâlinden tecellî azalırsa: “Sizden oraya (cehenneme) uğramayacak yoktur. Bu, rabbinin üstlendiği kesinleşmiş bir hükümdür.’’ denilir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz: “Hûd Sûresi ve kardeşleri beni kocalttı’’ hadisi ile: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’’âyetini kasdetmiştir. Zira, iki tarafın ortasında, yani sırat—ı müstakimde olmak çok güç bir iştir. Çünkü o kıldan ince, kılıçtan keskindir. Tıpkı ahiretteki sı­rat köprüsü gibi.</p>
<p>Dünyadaki sıratta müstakim olan kimse ahirette de müstakim­dir. Çünkü bir kimse nasıl yaşamış ise öylece ölür. Nasıl ölmüş ise öylece haşrolur. Bunun için namazın her rekâtında Fatiha Sûresi­nin okunması vacibtir: ‘Bizi sırat—ı müstakime ilet.’ Çünkü sırat-i müstakimi talep eden kimse için en mühim iş ona ulaşmaktır.</p>
<p>Bizler hulk-i vahid üzere bulunsaydık ve sadece onunla mükel­lef sayıdaydık, bu durumda dahi işimiz bir hayli güçtü. Çünkü her huy ayrı ayrı ifrat, tefrit ve itidal gibi birtakım hallerde bulunur. Bizler tüm huyları itidal üzere kılmakla mükellefiz. İfrat ve tefritten kurtulmak ancak Allah’ın tevfıki ve rahmetiyle mümkündür İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz: “Alimlerin haricindeki tüm in­sanlar helak oldu. Âmil olanların dışındaki tüm âlimler de helâk oldu. Muhlis olanların haricindeki tüm âmiller de helâk oldu. Muhlis olanlar ise büyük bir tehlikededirler” buyurmuştur.</p>
<p>Bu dünyadaki tehlikeleri atlatmak ve gurura kapılmamak için Allah-u Tealâ’dan tevfıkini bize ulaştırmasını diliyoruz. Yegâne amacımız ve isteğimiz budur.</p>
<p>Şunu da ilave edelim ki, şecaatin fazileti (itidal) altında kerem, vakar, izzet-i nefis, metanet, hilm, sebat, mülâyemet; tehevvürde kabihlik, cür’et, tekebbür, ucub, gurur; cebinde ise hasislik, alçak­lık, hamiyetsizlik, korkaklık, harislik, hakirlik gibi huylar yatar.</p>
<p><strong>İffet:</strong></p>
<p>İffet şehevî kuvvetin faziletidir. Şehevî kuvvetin fazileti ise bu kuv­vetin inkıbaz ve inbisatta aklî kuvvete itaat etmesi ve onun işaretiy­le hareket etmesidir. Şehevî kuvvetin içinde de iki rezîlet gizlidir.</p>
<p>Bunlardan birincisi hırs (şereh)</p>
<p>İkincisi şehevî durgunluk(hamû- du’ş~şehve)tur.</p>
<p>Hırs (şereh) aklî kuvvetin kabih gördüğü ve tasvib etmediği zevk ve lezzetlere şehevî kuvvetin ifrat derecedeki meyli­dir. Şehevî durgunluk ise aldın yapılmasını ve elde edilmesini iste­diği şeylere karşı isteksizlik ve şehvet eksikliğidir. Her iki hal de mezmumdur. İffetin vasat olanı mahmûddur. İnsanın şehvetini murakabe etmesi lâzımdır.</p>
<p>Oysa ki insanların çoğu bilhassa fere, karın (batn), mal, riyaset, övünme gibi hususlarda ifrat derecededirler. İfrat ise insan için bir noksanlıktır. İnsan için kemâl itidaldedir. İtidalin ölçüsü de akıl ve şeriattır. Ancak bu şekilde insan şehvet ve gazab kuvvetinin yaratılış gayesini idrak eder.</p>
<p>Mesela yeme (taam) şehvetinin yaratılışının hikmeti şu şekilde izah edilebilir: Malumdur ki beden devamlı olarak enerjiye ihtiyaç duyar. İnsan alınan gıdayı vücuttaki hararetle yakar, işe yaramayan kısımlarını da dışarı atar. İşte sarfedilen enerjinin yeniden sağlana­bilmesi, bedenin canlılığını sürdürmesi, organların vazifelerini ya­pabilmeleri için besinlere ihtiyaç vardır. İlim tahsil etmek ve eşya­nın hakikatlerini kavramak içinse vücudun sağlam olması gerekir. Ancak bu şekilde insan ulvî bir mertebeye yani melekler mertebesi­ne ulaşıp kâmil insan olabilir. Bu hakikati kavrayan kişi yemekleri onların lezzeti için değil, ibadetleri takviye etmek için yer. Şüphesiz böyle hareket eden kişi aynı zamanda ihtiyacı kadar yemeli, ölçüyü kaçırmamalıdır. Bu prensiplere uyan kimseye yeme zarar vermez.</p>
<p>Demek ki yeme şehvetinin yaratılış hikmeti ebedî saadete ulaşmak­tadır. Yine aynı şekilde cima (cinsel ilişkide bulunma) şehveti insan nevinin (tür) devamı için bir sebep teşkil eden cimaya karşı istek ve arzunun uyanması içindir. Nikâhta amaç oyun ve eğlence değil, ço­cuk edinmek ve zinadan korunmaktır. Eşlerin birbiriyle oynaşması ise eşler arasında ülfet peyda eder, hüsn-ü sohbete sebep olur, evli­liğin yürümesini sağlar.</p>
<p>Evlilikte diğer bir önemli nokta da çok eşle evliliktir. Çok eşle evlilikte erkeğin eşlerinin hukukunu korumaktan aciz kalmaması gerekir. Eğer onların hukukunu koruyamayacaksa böyle bir hare­kete girişmemelidir. Bu, evliliğin kolayca yürümesini sağlar. Bu hu­susta kişinin kendisini Peygamber Efendimizle mukayese etmemesi lâzımdır. Çünkü onun çok evliliği onu Allah’ın zikrinden alıkoy­muyor, bu evliliğin yürümesi için dünyalık kazanması gerekmiyor­du. Resûlullahı etkilemeyen, ona zarar vermeyen bu halin kendisi­ne de zarar vermeyeceğini zanneden kimse, denize düşen pislik na­sıl onu kirletmiyorsa, ondan alman bir bardak suya da bu pisliğin düşmesiyle bardaktaki suyun kirlenmeyeceğini vehmeden kimseye benzer. Kendilerini peygamberle, melekleri de kapıcılarla (haddâ- din) mukayese ederek helâke sürüklenen nice ahmaklar vardır. Biz böyle basiretin körelmesinden Allah’a sığınırız.İşte tüm bu söylenenler iffetin hükümleridir.</p>
<p>İffetin itidal üzere oluşunun altında, haya, müsamaha, sabır, cömertlik (seha), hüsn-ü takdir, inbısât, intizam, kanaat, kalbi fe­rahlık, takva, dil açıklığı ve güleryüzlülük (talakat) gibi güzel huylar vardır. İffetin ifrat ve tefrit üzere oluşunun altında ise şereh, bitkin­lik, hayasızlık, kötülük, arsızlık, müsriflik, pintilik, riya, korkaklık, huysuzluk, hased, ikiyüzlülük gibi huylar vardır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong></p>
<p>Adâlet; hikmet, şecâat ve iffet kuvvetlerinin itidal üzere olmala­rı demektir. Yani bu kuvvetlerin intizam halidir. Adalet faziletler­den bir cüz olmayıp, bilakis faziletler topluluğudur, örneğin bir hükümdar ile onun askerlerini ve de raiyesini ele alalım. Eğer hü­kümdar basiretli ve kudretli; askerler kuvvetli ve itaatkâr, raiye de hükümdara bağlı ise bu ülkede dirlik ve düzen yani adâlet var de­mektir. Bir yerde adâletin olabilmesi için sayılan vasıfların hiçbiri eksik olmamak üzere —birarada bulunması gerekir. Bu beden ül­kesi için de aynıdır.</p>
<p>Muâmelelerdekive siyasetteki adalet nefsin ahlâkına bağlıdır. Yani insanlar nefislerinde ne derece adaletli iseler siyaset ve mu­amelâtta da o derece adaletli olurlar. İnsanlar ferdî olarak nefisle­rinde adaleti kurmadıkça cemiyette adâleti kurmak mümkün değil­dir. Adaleti nefislerde, muamelâtta ve siyasette olmak üzere üç saha­da kurmak lâzımdır.</p>
<p>Muâmelâttaki adâlet gabn ve tegâbünün ortasmdadır. Muâmelelerinde âdil olan bir kimse birşey alırken hakkı olanı alır, verirken de vermesi gerekeni verir. Gabn kişinin kendi hakkı olmayanı al­masıdır. Tegâbün ise Allah’ın razı olmayacağı şekilde vermektir.</p>
<p>Siyasetteki adâlet ise nefsin cüzlerinde olduğu gibi cemiyetin cüzleri arasında da dayanışma, yardımlaşma, kaynaşma meydana gelmesi ve bunların birbiriyle uyum içinde çalışması için gereken tertip ve düzenin bulunmasıdır. Yani toplumun tek vücut olması­dır. Böylece herşey yerli yerine konmuş olur.İnsandaki kuvvetler muhtelif kısımlara ayrılırlar.</p>
<p>Bunlardan bazısı hiçbir şeye hizmet etmez, ancak diğerleri ona hizmet eder. Akl-ı müstafad bu gruba girer. Bazısı da sürekli hiz­met eder ama ona hizmet edilmez. Artıkları dışarı atan kuvve-i dafia bunlardandır. Bazıları da hem hizmet eder, hem hizmet edilir­ler. Meşâir-i batına buna örnek olarak gösterilebilir. İşte cemiyette de böyle bir sistem kurulursa adâlet sağlanabilir.</p>
<p>İfrat ve tefrit halinde adalet değil, bilakis onun karşıtı olan cevr zuhur eder. Tertiblilik ve tertibsizliğin ortası yoktur. Yani birşey ya âdildir, ya da âdil değildir. Bu iki şıkkın haricinde üçüncü bir ih­timal yoktur.</p>
<p>Semâvat ve arz adaletle ayakta durur. Tüm âlem tertib ve dü­zen bakımından birtek insan gibidir. Bütün kuvvetler ve cüzler azâmet ve kudreti yüce olan Allah&#8217;ın koyduğu düzen üzere hareket ederler ve birbiriyle yardımlaşırlar. Bu tertib mutlak ruhanîde, mutlak cismanîde ve ruhanî ile cismanî arasında olanlarda da mev­cuttur.</p>
<p>Âlemlerin de arasında birtakım taksimât mevcuttur. Meselâ akıllar (ukûl) sırf müessirdir, müteessir değildir. Cisimler sırf mü­teessirdir, müessir değildir. Ruhlar ise hem müessir, hem de müte­essirdir. Zira ruhlar akıllardan almaları bakımından müteessir, semavâta ulaştırmaları bakımından müessirdirler. Bütün bunlar sul­tanı tam, bürhanı azim, azîz ve alîm olan Allah&#8217;ındı takdiri iledir.</p>
<p>Adalet tüm faziletleri kendisinde toplar. Onun karşıtı olan cevr ise tüm rezîletlerin toplayıcısıdır, ifrat ve tefritin ortasında bulunan sırat-ı müstakime ulaştıracak olan, tevfıkin sahibi Allah-u Tealâ&#8217;dır. Âdil insan kemâle ermiş, Allah’a yaklaşmış demektir. Bu ya­kınlık, melâike-i mukarribînin Allah-u Teala ya yakınlığının dere­cesine göre olur. Bahâ-i azam ve kemâl-i etemm Allah’a mahsus­tur. Tüm mevcudat kendisine mümkün olan kemâle müştaktır. Onun arzu ettiği gaye budur. Eğer bu gayeye ulaşabilirse fevkindeki âlemin ufkuna iltihak eder. Yok eğer ona ulaşamamış ondan mah­rum kalmışsa tahtındaki hadıyde (uzak ve alçak yer, boşluk) atılmış demektir.</p>
<p>İnsan ya kemale erip,Allahın yakinine,melaikenin ufkuna iltihak ederek saadete kavuşur ya da kendisiyle hayvanlar arasında or­tak olan şehvet ve gazab kuvvetlerinin rezâletlerine yönelerek hav­yanlar derecesine inip, ebedî helâka uğrayarak, şekavete düçar olur. Allah-u Tealâ fazlıyla bizi bu duruma düşmekten korusun.</p>
<p>İmam Gazali,Mearicu-l Kuds</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/">Şecaat,İffet ve Adalet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
