<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İbnü'l-Cevzi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ibnul-cevzi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Nov 2024 13:05:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İbnü'l-Cevzi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kur’ân&#8217;da ve Tefsirlerde Ehl-i Kitap ve Fetret Ehli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ve-tefsirlerde-ehl-i-kitap-ve-fetret-ehli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ve-tefsirlerde-ehl-i-kitap-ve-fetret-ehli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 13:05:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Âlûsî]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Bikâ'î]]></category>
		<category><![CDATA[Bursevî]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Fahreddin er-Râzî]]></category>
		<category><![CDATA[Fetret ehli]]></category>
		<category><![CDATA[Kiyâ el-Herrâsî]]></category>
		<category><![CDATA[Mâtürîdî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27168</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mâtürîdî &#38; İbnü’l-Cevzî &#38;Kiyâ el-Herrâsî &#38; Fahreddin er-Râzî &#38; Bikâ&#8217;î &#38; Bursevî &#38; Âlûsî Kur’ân&#8217;da ve Tefsirlerde Ehl-i Kitap ve Fetret Ehli çev. Muhammed Coşkun Hak dinin hangisi olduğu, âhirette kimlerin kurtuluşa ereceği, Hz. Muham&#8211; med’e iman etmenin kurtuluş için gerekli/zorunlu olup olmadığı gibi temalar, nüzûl koşullan çerçevesinde Kur’ân açısından anlamlı ya da tartışmaya açık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ve-tefsirlerde-ehl-i-kitap-ve-fetret-ehli/">Kur’ân’da ve Tefsirlerde Ehl-i Kitap ve Fetret Ehli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-8352 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir-300x244.jpg" alt="" width="300" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir-300x244.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir.jpg 426w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Mâtürîdî &amp; İbnü’l-Cevzî &amp;Kiyâ el-Herrâsî &amp; Fahreddin er-Râzî &amp; Bikâ&#8217;î &amp; Bursevî &amp; Âlûsî</p>
<p><strong>Kur’ân&#8217;da ve Tefsirlerde Ehl-i Kitap ve Fetret Ehli</strong></p>
<p>çev. Muhammed Coşkun</p>
<p>Hak dinin hangisi olduğu, âhirette kimlerin kurtuluşa ereceği, Hz. M<u>uham</u>&#8211; med’e iman etmenin kurtuluş için gerekli/zorunlu olup olmadığı gibi temalar, nüzûl koşullan çerçevesinde Kur’ân açısından anlamlı ya da tartışmaya açık temalar olarak görünmemektedir. Çünkü yeni bir dinin inşa edildiği bir aşa­mada muhataplara başka kurtuluş seçeneklerinden söz etmek ya da bu me- yanda teorik bir tartışmaya girmek olası değildir. Bu kapsamda Kur’ân açısın­dan özellikle Allah’ın birliği (tevhid) ve Hz. Muhammed’in peygamberliğinin kabulü, dinin aslî iki unsuru olup Müslüman olmanın belirleyici nitelikleridir. Bunların kabul edilmediği bir inanç sisteminin Kur’ân tarafından meşru görül­mesi, özellikle nüzûl sürecinde, Hz. Muhammed’in bütün davet ve inşa çaba­sını çelişkili hale getirirdi. Bu nedenle İslam dışı inanç sistemlerinin doğruluk iddiaları, kurtuluş meselesi ve buna bağlı olarak gelişen tartışmalar doğrudan Kur’ân üzerinden değil, İslam kültürünün ilerleyen dönemlerinde Kur’ân etra­fında gelişen tefsir literatürü üzerinden takip edilebilir. Öte yandan hak dinin yani İslam’ın mesajını duymamış insanların da kurtuluşa erebileceği düşünce­si Kur’ân metninde açıkça ifade edilmeyen, ancak tefsir literatüründe dolaylı yoldan ele alınan bir temadır. Dolayısıyla bu bölümde Hz. Muhammed’in pey­gamberliğine inanmayanların ve fetret ehlinin durumu iki ana başlık altında ele alınacaktır. Çağdaş tefsirlerde konu çok sayıda Kur’ân âyeti çerçevesinde tartışılıyor olsa da klasik dönemde bu tartışmalar daha sınırlı âyetler etrafın­da cereyan etmekte ve kimi zaman içerik tekrarı söz konusu olmaktadır. Bu nedenle burada literatürdeki diğer âyetler çerçevesinde yapılan yorumlan da temsil edici olduğu dikkate alınarak, Hz. Muhammed’in peygamberliğine inan­manın zorunluluğu meselesi Bakara 2:62, fetret ehlinin durumu ise îsrâ 17:15 ve Câsiye 45:31 ile sınırlı tutulmuş, konu yalnızca bu âyetler çerçevesinde ele alınmıştır. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944), Îbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201), Kiyâ el-Herrâsî (o. 504/1110) ve Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606/1210) <em>yanı sıra </em>Burhaneddin el-Bikâ&#8217;î (ö. 885/1480), İsmail Hakkı Bursevî (Ö. 1134/1725) ve Şihâbüddin Mahmud el-Âlûsî (Ö. 127&#8217;0/1854) gibi daha geç dönemde yaşamış isimlerin tefsirlerinden de belirli pasajlar metne dâhil edilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>A.Hz. Muhammed’in Peygamberliğine İnanmayanların Durumu</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1.“Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîler, on­lardan her kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve salih amel iş­lerse elbette Rableri katında onların ecirleri vardır, onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.” </strong>(Bakara 2:62)</p>
<p><strong>1.Mâtürîdî, </strong><em>Te’vîlâtü’l-Kur’ân</em></p>
<p>Yahudi ve Hıristiyanların bu âyetin zâhirini kendileri için delil olarak kullana­bilecekleri, çünkü onların “Biz Allah’a ve âhirete iman ediyoruz, o halde bizim için de korku ve hüzün yoktur” diyebilecekleri söylenmiştir. Ancak buna birkaç şekilde cevap verilebilir:</p>
<p><strong>i.</strong>Allah Teâlâ bu âyette mü’minleri “iman edenler” şeklinde ifade etmiştir ki onların bu imanlarının kapsamına nelerin girdiği] başka bir âyette şöyle ifa­de edilmiştir: “Peygamber, Rabbinden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Mü’minlerin de hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. ‘Biz Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve ita­at ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır’ dediler” (Ba­kara 2:285). Oysa Yahudi ve Hıristiyanlar &#8220;Kimine inanır kimine inanmayız”(Nisa 4:150) şeklindeki sözleri ile peygamberler arasında aynm yaptıkları gibi Allah’ın gönderdiği kitaplar arasında da aynm yapmışlar, onların <u>kimin</u>e ina­nıp kimini inkâr etmişlerdir. Oysa Allah’ın bu âyette zikrettiği kimseler bütün peygamberlere ve kitaplara inanan kimselerdir, <u>imanl</u>arı böyle olduğu için de onlara herhangi bir korku ve hüzün yoktur.</p>
<p><strong>ii.</strong>Ayette Allah Teâlâ’ya iman zikredilmiştir ki bu onun bütün peygamber ve kitaplarına iman etmeyi de kapsar. Ancak Yahudi ve Hıristiy anlar [bu anlamda] hakikatte Allah’a iman etmez, onu tanımazlar.</p>
<p><strong>iii.</strong>Âyette “Salih amel işleme” şartı zikredilmiştir ki peygamberlerin bazıla­rını inkâr etmek salih amel değildir.</p>
<p>İşte bütün bu nedenlerle onların bu âyeti delil olarak kullanmaları geçersiz­dir. Doğrusunu Allah bilir.</p>
<p><strong>2.İbnü’l-Cevzî, </strong><em>Zâdul-mesîr fi ilmi&#8217;t-tefsir<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><strong>[*]</strong></a></em></p>
<p>Bu âyetin muhkem mi yoksa mensûh mu olduğu konusunda iki görüş vardır. Mücâhid ve Dahhâk gibi tâbiin âlimlerinden nakledilen görüşe göre bu âyet muhkemdir, yani neshedilmemiştir ve anlamı da “Yahudi ve Hıristiyanlardan iman edip Müslüman olanlar” şeklindedir. Bir grup müfessirin dile getirdiği <u>ikin</u>ci görüşe göre ise bu âyet, “Kim İslam’dan başka bir din ararsa/seçerse bu ondan asla kabul edilmeyecektir” (Âl-i İmrân 3:85) âyeti ile neshedilmıştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>B.Fetret Ehlinin Durumu</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1.</strong>“Biz peygamber göndermedikçe, azap edecek değiliz.” (îsrâ 17:15)</p>
<p><strong>1.Kiyâ el-Herrâsî, </strong><em>Ahkâmü&#8217;l-Kur’ân</em></p>
<p>Bu âyet Ehl-i hakk’ın şeriatın bildirimi gelmeden önce mükellefiyetin gerçekleş­meyeceği, peygamber gönderilmeden önce herhangi bir dinî zorunluluğun (rü<em>cübiyet}</em> olmayacağı, insan aklı ile iyi <em>(Hüsn)</em> ve kötünün <em>(kubh)</em> bilinmeyeceği yönündeki görüşüne delil teşkil eder, Ehl-i hakk’ın muhalifleri aklı, yükümlü­lüklerin bilinmesi ve helal-haram, mubah gibi hükümlerin tespiti için bir araç olarak görürler.</p>
<p>Bazıları bu âyeti [Arap] yarımadası halkının İslam’dan haberdar oldukları zaman iman edecekleri, ama geçmişe yönelik bir mükellefiyetleri olmayacağı konusunda delil olarak kullanırlar ki bu doğrudur. Kendisine davet ulaşmamış olan kimse bize göre, aklen, azaba müstahak değildir. Ebû Hanîfe’nin bu konuda farklı bir düşüncesi vardır, ancak onun Mu&#8217;tezile’nin görüşlerinden faydalan- maksızın, fakîhlerin düşüncesine uygun ve kendine ait bir dayanağı bulunmak­tadır. Bu sebeple hiç kimse Ebû Hanîfe’nin bu konudaki görüşlerini Mu‘tezi- le’nin ilkelerine dayanarak oluşturduğu yanılgısına kapılmamalıdır. Zira Ebû Hanîfe Mulezile ilkelerinden uzaktır.</p>
<p><strong>2.Fahreddin er-Râzî.</strong> <em>Mefâtîhu’l-gayb</em></p>
<p>Mezhep büyüklerimiz “Nimet verene [yani Yaratıcı’ya] şükretmenin gerekliliği akılla değil, şeriatla sabit olur” demişlerdir. Bunun delili “Biz peygamber gönder­medikçe, azap edecek değiliz” (İsrâ 17:15) âyetidir. Şöyle ki, zorunluluğun [yani yükümlülüğün] mahiyeti ancak terkine karşılık bir ceza söz konusu olduğu za­man yerli yerince tahakkuk eder. Bu âyetin hükmüne göre, şeriat gelmeden ince he<u>rhang</u>i bir ceza söz konusu değildir. Öyleyse şeriattan önce zorunluluğun [yani yük<u>ümlü</u>lüğün] tahakkuk etmesi de söz konusu değildir. Ayrıca mezhep büyük­lerimiz bu âyete ilave olarak şu iki âyet ile de kendi görüşlerini pekiştirmişlerdir: “Peygamberleri müjdeciler ve azap habercileri olarak gönderdik ki, peygamber­lerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın” (Nisâ 4:165); “Eğer biz, onlan bundan (peygamber veya Kur’ân’dan) önce bir azap ile yok etseydik, muh<u>akk</u>ak ‘Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de alçak ve rezil ol­madan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı?’ diyeceklerdi” (Tâhâ 20:134).</p>
<p>(&#8230;) İmdi biz deriz ki, bu âyettin izahı] hakkında iki görüş vardır. İlkine göre âyet zâhiri üzere anlaşılır ve şöyle deriz: Akıl Allah’ın yarattıklarına elçisidir, hatta o öyle bir elçidir ki, eğer mevcut olmasaydı, peygamberlerin hiçbirinin risâleti gerçekleşemezdi. Dolayısıyla akıl aslî elçidir. Dolayısıyla âyetin manası, “Biz akıl elçisini göndermedikçe kimseye azap etmeyiz” şeklinde olur. İkinci görüşe göre âyetin umumî ifadesini tahsis eder ve şöyle deriz: Burada kastedilen an­lam, “Biz ancak şeriat ile bilinebilecek amellerden dolayı hiç kimseye, peygam­ber göndermedikçe azap etmeyiz.” Bu şekilde umumî ifadeyi tahsis etmek her ne kadar âyetin zâhirinden uzaklaşmak olsa da deliller mevcut olduğu zaman bu seçeneğe yönelmek gerekmektedir ki biz daha önce üç delili zikrettik. Kaldı ki eğer aklî yükümlülüğü reddedecek olursak bu durumda şer‘î yükümlülüğü de reddetmemiz gerekir. Doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>Bil ki, bizim kabul edip razı olduğumuz görüş şudur: Akıl tek başına, fay­dalı işleri yapıp zararlı olanları terk etme konusunda bizi yükümlü kılmak için sebeptir. Fakat akıl tek başına, herhangi bir şeyin Allah için zorunlu olduğuna  delâlet etmez. Çünkü bizler fayda temin etmeyi ve zarardan kaçınmayı isteme tabiatıyla yaratılmışızdır. Dolayısıyla akıl bize yükümlülük yükleme konusunda tek başına yeterlidir, ama Allah Teâlâ fayda talep etmek ya da zarardan kaçın- i mak gibi şeylerden münezzehtir. Bu yüzden aklın herhangi bir fiilin yapılma­sının ya da terkinin Allah için zorunlu olduğu yargısına varması imkânsızdır.</p>
<p><strong>3.Burhaneddin el-Bikâ‘î, </strong><em>Nazmü’d-dürer fi tenâsübi’l-âyât ve s-süver</em></p>
<p>[Âyet şu anlama gelmektedir:] Her kime elçinin daveti ulaşır da o kimse elçinin M emrine muhalefet edip ona tâbi olma konusunda büyüklenirse, ona hak ettiği  azabı veririz.</p>
<p>Bu husus Hz. Âdem’in ve ondan sonraki peygamberlerin bütün milletlere gönderilmesi ile tahakkuk etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ’nın “Andolsun ki biz her ümmete, Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının diye bir peygam­ber gönderdik” (Nahl 16:36) ve “Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı geçmiş o<u>lmasın</u>” (Fâtır 35:24) âyetlerinde ifade edildiği üzere peygamberlerin daveti yayılmış, bütün bölgeleri kapsamış ve her tarafta tanınır olmuştur. Nite­kim Hz. İs<u>mail</u>’den sonra kendilerine herhangi bir elçi gelmemiş olan Kureyşliler Kur’ân’ı duyduklarında “Biz bunu son dinde işitmedik” (Sâd 38:7) demişlerdir ki H bu sözden onların bunu daha önceki dinde işitmiş oldukları anlaşılır. Dolayısıyla ken<u>dis</u>ine peygamberlerden herhangi birinin daveti bir şekilde ulaşan, fakat bu daveti araştırıp inceleme konusunda kusurlu davranan kimse kâfirdir ve azaba müstahaktır. Bu konuda sakın fetret ehlinin kurtuluşa ereceğini söyleyen pek çok kimsenin sözüne aldanayım deme! Zira Hz. Peygamber câhiliye devrindeki atalarının cehennemde olduğunu haber vermiştir. Şâfîî mezhep büyüklerinden ve önemli İslam âlimlerinden biri olan Ebû Abdillah el-Huleymî [Hüseyn b. Mu- hammed b. Huleym el-Buhârî] <em>Minhâcü’d-dîn</em> isimli eserinin başında “Kendisine davet ulaşmamış kimse” başlığı altında şöyle der:</p>
<p>“Fetret ehlinden aklı başında ve mümeyyiz olan bir kimse düşünüp taşındı­ğı, nazar ettiği halde dinî inanca sahip olmamış ise kâfirdir, çünkü bu kimse Hz. Muhammed’in davetini duymamış olsa da ondan önceki peygamberlerden herhangi birinin davetini illaki duymuş olmalıdır. Çünkü bu peygamberlerin sayıları çoktur, davetleri çok uzun döneme yayılmıştır, onlara inanan da inan- mayıp muhalefet eden de çoktur. Nitekim bir haber, onu tasdik edenin diliyle yaygınlaştığı gibi ona muhalif olanın diliyle de yaygınlaşır. Bu durumda bir insan kendisini Allah’a çağıran bir âyet/delil işitse ve yeterli nazar ve akıl yürütme kapasitesine sahip olduğu halde bu delilin sıhhati üzerine nazar ve akıl yürütme faaliyeti yapmayı terk etse, böyle yapmış olmakla davetten yüz çevirmiş ve kâfir olmuş sayılır. Doğrusunu Allah bilir. Ancak eğer olur da hiçbir peygamberin davetini, hiçbir dinin haberini işitmemiş, âlemde bir ilâ­hın varlığını kabul eden kimseden haberdar olmamış olursa -ki böyle birinin var olacağını sanmıyorum- bu durumda o kişinin hali ihtilaflıdır. Yani sadece akılla iman yükümlüğünü kabul edenlerle nakil olmadan iman yükümlülüğü olmaz diyenler arasında bu durumda olan kimsenin hali ihtilaflıdır.”</p>
<p>Huleymî’nin söylediği bu görüş İmam Şâfiî’den de nakledilmiştir. Zerkeşî <em>Minhâc</em> şerhinin “Diyât” bölümünün sonunda şöyle der: “Şâfiî davetin ulaşma­ması ih<u>timalinin</u> zorluğuna işaret edip şöyle demiştir: Herhangi bir kimseye da­vetin ulaşmamış olacağım sanmam, belki Mâverâünnehir civarlarında bazı ka­vimler i<u>çin</u> bu durum söz konusu olabilir.” Demîrî de Şâfîî’nin “kendisine davet <u>ulaşmamı</u>ş kimse kalmamıştır” dediğini nakleder.</p>
<p><strong>4.Şihâbüddin Mahmud el-Alûsî,</strong></p>
<p><em>Rûhu’l-Me&#8217;ânî fi tefsîri’l-Kur’ni’l-azîm ve’s-sebi’l-mesânî</em></p>
<p>Bu âyeti delil olarak kullanan sadece Mu‘tezile değildir, aksine Ehl-i sünnet’ten Hanelilerin bir kolu olan Mâtürîdîler ve Semerkant meşâyihinin geneli de âyeti delil olarak kullanırlar. Çünkü onlar her ne kadar Mutezile gibi aklın iyi <em>(hüsn) </em>ve kötüye <em>(kubh)</em> hükmedebileceğim söylemeseler de onun bu iki konuda bilgi kaynağı olduğunu ve Allah Teâlâ’nın aklın bu iki konudaki sahih nazarının aka­binde bilgiyi yaratacağını söylerler. Bu nedenle onlar [şeriat gelmemiş olsa bile] aklın Allah’a iman edip ona tazimde bulunmasını bir yükümlülük olarak görür, çirkin işleri Allah’a nispet etmeyi haram sayarlar. Hatta rivayete göre Ebû Hanî- fe “Allah Teâlâ hiçbir peygamber göndermemiş olsaydı bile insanların onu bilme­leri onların üzerinde bir yükümlülük olurdu” demiştir. Nitekim bu ekolden pek çok âlim aklın Allah’ın insanlar üzerindeki hüccetlerinden biri olduğunu, şeriat gelmeden önce de insanın akıl delili ile Allah’ı bilmekle mükellef olduğunu açıkça ifade etmiştir. Onlar bu konuda Allah Teâlâ’nın Hz. İbrahim’den naklettiği, babasına hitaben Ben senin ve toplumunun apaçık bir sap<u>kınlık</u> içinde olduğ<u>un</u>u düşünüyorum” (En‘âm 6:74) sözünü delil olarak gösterirler. Zira burada Hz. İb­rahim “Bana böyle vahyedildi” dememiş, bunun yerine <em>“erâke”</em> (görüyor<u>um</u>, dü­şünüyorum) demiştir. Yine Hz. İbrahim’in yıldızlara bakarak akıl yürütmesi ve onlan kavme karşı Allah’ın birliği konusunda delil olarak kullanması, benzer şe­kilde diğer bütün peygamberlerin toplumlarına karşı aklî deliller ile tartışmaları da bu kapsamdadır. Bunun örneği şu âyetlerde mevcuttur: “Peygamberleri on­lara dediler ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?” (İbrâhîm14:10), “Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir” (Mü’minûn 23:117). Nitekim bu son âyette “Her kim kendisine vahiy geldikten ya da davet ulaştıktan sonra Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa” denilmemiştir. Yine Hak Teâlâ’nın cehennemliklerden haber veren şu âyeti de bu kapsamda bir delil­dir: “Dediler ki: Eğer dinleseydik veya aklımızı kullansaydık biz şu ateşin halkı içinde olmazdık” (Mülk 67:10). Zira burada cehennemlikler işitmedikleri ve akıl­larım kullanmadıkları için cehennemlik olduklarım bildirmektedir.</p>
<p>Bu konuda onların diğer delilleri şunlardır:</p>
<p><strong>(i)</strong> Bu âyetlerde sözü edilen kimseler eğer şeriat gelmeden önce akıllarını k<u>ullana</u>cak olsalardı sonlan cehennem olmazdı, <strong>(ii)</strong> Şer‘î delilleri ancak aklî de- lillendirme ve <u>akıl</u> yürütme ile birlikte delil olurlar, <strong>(iii)</strong> Davet ulaştıktan sonra bile mucize <u>an</u>cak aklî delil ile bilinebilir,<strong> (iv)</strong> Âfâk ve enfüsteki [yani kâinat­taki ve <u>insanın</u> kendisindeki] delillerin yaratıcıya delâleti, mucizenin kitabın Allah’tan olduğuna yönelik delâletinden daha kuvvetlidir,<strong> (v)</strong> Akıl mucizenin ve­receği bilgiyi zaten verebildiğine göre Allah Teâlâ’ya dair bilgiyi de verebilir, <strong>(vi)</strong> İs<u>lam</u> ümmeti bütün kâfirleri İslam’a davet etmekle mükelleftir. Bilindiği gibi Dehrîlere Allah’ın kelâmı ya da peygamberin sözleri ile delil getirmek mümkün değildir, dolayısıyla geriye sadece akıl delil olarak kalmaktadır.</p>
<p>Bu durumda bu görüşte olanlara şöyle denebilir: Eğer insanlar peygamber gönderilmeden önce de Allah’ı bilmek ve ona iman etmekle mükellef iseler o zaman peygamber gönderilmeden önce de Allah’ı inkâr eden kâfirlere azap edil­mesi gerekir, çünkü Allah Teâlâ kendisine şirk koşulmasımn affedilmeyeceği­ni bildirmiştir. Oysa yukarıdaki âyette kendilerine peygamber gönderilmemiş kimselere azap edilmeyeceği ifade edilmektedir. O halde demek ki kendilerine peygamber gönderilmeyen kimselerin Allah’ı bilmek ve ona ina<u>nmak</u> gibi bir yükümlülükleri yoktur. Zira sonucun yokluğu sebebin de yokluğunu gösterir.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî bu âyeti delil olarak kullanmamn zayıflığına deği<u>n</u>di<u>k</u>ten ve yükümlülüğün aklî temelini ispat ettikten sonra bu âyetin tefsiri ile ilgili iki ihtimal zikreder. İlki âyetteki “elçi” <em>(rasûl)</em> kelimesinin akıl olarak anlaşılması,</p>
<p>İkincisi ise ise âyetin umumî ifadesinin tahsis edilmesi ve kastedilen anlamın Biz ancak şeriat ile bilinebilecek amellerden dolayı hiç kimseye, peygamber göndermedikçe azap etmeyiz” şeklinde olduğunun düşünülmesidir. Ardından Fahreddin er-Râzî şöyle der:</p>
<p>“Bil ki bizim kabul edip razı olduğumuz görüş şudur: Akıl tek başına, faydalı iş­leri yapıp zararlı olanları terk etme konusunda bizi yükümlü kılmak için sebep­tir. Fakat akıl tek başına, herhangi bir şeyin Allah için zorunlu olduğuna delâlet etmez. Çünkü bizler fayda temin etmeyi ve zarardan kaçınmayı isteme tabia­tıyla yaratılmışızdır. Dolayısıyla âkil bize yükümlülük yükleme konusunda tek başına yeterlidir, ama Allah Teâlâ fayda talep etmek ya da zarardan kaçınmak gibi şeylerden münezzehtir. Bu yüzden aklın herhangi bir fiilin yapılmasının ya da terkinin Allah için zorunlu öldüğü yargısına varması imkânsızdır.”</p>
<p>Oysa sen âyetteki “elçi” kelimesinin akıl anlamında kullanılması hakkında söylenen görüşleri bilirsin, zira bu yorum söz konusu kelimenin Kur’ân’daki kul­lanımına uygun değildir. Nitekim cehennem meleklerinin kâfirleri azarlarken “Akıl <u>sahih</u>i değil miydiniz?” demeyip “Sîzlere elçileriniz apaçık delillerle gel­medi mi?” (Mü’min 40:50) demeleri, bu yorumu iyice ihtimal dışı bırakır. Çünkü böyle bir me<u>tin</u> içi bağlamda “elçi” kelimesine akıl anlamını vermek, bizzat akim k<u>endisinin</u> kabul edeceği bir yorum değildir. Öte yandan Fahreddin er-Râzî’nin bizzat ken<u>dis</u>i ikinci yorumda sözünü ettiği tahsisin âyetin zâhir anlamından uz<u>aklaşmak</u> olduğunu ve fakat yeterli delil olması durumunda bunu yapmanın zorunluluğunu ifade etmiş ve yeterli delillerin mevcut olduğunu iddia etmiştir.</p>
<p>Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ve takipçileri bu âyette sözü edilen azabı dünyevî helâk [yani bir toplumun bütünüyle helâk edilmesi] şeklinde anlarlar. Onlara göre fetret döneminde yaşayanlar Allah’a ve onun birliğine inanmadıkları tak­dirde azaba uğrarlar. Fetret dönemi ise iki peygamber arasında kalan ve ilk peygamberi de İkincisini de görmeyen, bilmeyen toplumlar demektir.</p>
<p>Nevevî de <em>Sahîh-i Müslim</em> şerhi <em>el-Minhâc?</em>da fetret ehlinin azap göreceği fikrine itimat eder ve şöyle der: “Fetret döneminde yaşayıp da Arapların müş- riklikleri üzere ölen kimse cehennemdedir. Ancak bu durum kendisine davet ulaşmamış kimsenin hesaba çekilmesi anlamına gelmez. Çünkü bu kimselere Hz. İbrahim ve diğer peygamberlerin daveti ulaşmıştır.” Açıktır ki Nevevî bir kimsenin iman ile mükellef olması için ona herhangi bir peygamberin davetinin ulaşmış olmasını yeterli görmekte, doğrudan bir peygamberin gönderildiği top­lumda yaşamasını şart koşmamaktadır. (,,,)</p>
<p>Ancak Eş‘arî kelâmcılan ve Şâfiî fıkıh usulenlerinin görüşü, fetret ehlinin azaba uğramayacağı yönündedir. Onlar bu konuda herhangi bir kayıt koymaz, F gelen ilkeyi ifade ederler. Ancak fetret ehli oldukları halde azaba uğrayan bazı kimselerle ilgili sahih hadisler de mevcuttur. Ancak bu hadislerin [mütevatir I t düzeyinde olmadıkları, yani] <em>âhâd</em> oldukları, bu nedenle de peygamberlikten  önce azap olmayacağı şeklindeki kat‘î hükme karşı delil teşkil edemeyecekleri | ? söylenebilir. Ayrıca fetret ehli olup da azaba uğrayanların kendilerine mahsus sadece Allah’ın bileceği özel durumlarının olduğu da söylenebilir ki bu durumda bu örnekler Hızır’ın küçük yaşta bir çocuğu öldürmesi örneği gibi genele teşmil edilemeyen hususî durum haline gelir. (&#8230;)</p>
<p>Bu noktada kalbin meylettiği görüş şudur: Akıl yaratıcı olan Allah Teâlâ’yı ve onun birliğini, onun evlat edinmekten münezzeh olduğunu bilme konusunda, şeriatın gelmesinden önce de hüccettir. Yukarıdaki deliller ve başkaları -her ne kadar bu deliller hakkında kimi tartışmalar söz konusu olsa da- bunu gösterir. Bu durumda peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ya Allah’tan bir rahmet ya da akılla bilinemeyecek ibadetler, had cezaları gibi hususların beyanı olarak anlaşılabilir, bu yüzden de “Eğer akıl hüccet olsaydı Allah pey­gamber göndermez, insanlara akıl vermiş olmakla yetinirdi” şeklinde bir itiraza yer yoktur. Kaldı ki buna cevaben şöyle denilmiştir: Yeniden diriliş ve âhirette karşılık görme gibi hususlar akıl için çok karmaşık hususlardır, akıl bunları ancak çok ciddi teemmül süreçleri sonucunda kavrayabilir ki bu da ortalama bir insan için mümkün değildir. Bu nedenle Allah, doğrudan yaratıcıyı tanıtmak üzere değil, dinin kendisi ile tamama ereceği bu hususları beyan etmek üzere peygamberleri göndermiştir. Çünkü yaratıamn bilinmesi aklın apaçık ilkeleri ile mümkündür. Devenin ayak izi deveye, insanın ayak izi insana delâlet ediyor iken şu devasa burçlarla dolu gökyüzü, türlü yer şekillerine sahip yeryüzü, dev dalgaları ile denizler <em>latif</em> ve <em>habîr</em> olan Allah Teâlâ’ya delâlet etmez mi?</p>
<p>Yine Hz. Muhammed’in peygamberliğinin kıyamete dek yeterli oluşu örne­ğinde olduğu gibi tek bir peygamberin gönderilmesi hüccet için yeterli olmasına rağmen Allah Teâlâ insanlara tek bir peygamber göndermekle de yetinmemiş­tir. Tabii ki bu durum ilk gönderilen peygamberin yeterli delil teşkil etmediği anlamına gelmez. Aynı şekilde Allah Teâlâ bizleri tek bir açıklama <em>{beyân)</em> ile bırakmamış, aksine bize olan lütfü ile çok sayıda âyeti, delil bahşetmiştir ki bu da tek bir âyetin/delilin yeterli hüccet olmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p>“Sîzlere elçileriniz apaçık delillerle gelmedi mi?” (Mü’min 40:50) âyetinde ce­hennem meleklerinin cehennemliklere yönelik kınaması ifade edilmekte olup akim yeterli delil olmadığı anlamına gelmez. “Peygamberleri müjdeciler ve azap habercileri olarak gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın” (Nisa 4:165) âyetinde de onların “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı?” (Tâhâ 20:134) şeklindeki bahaneleri kastedilmiş olabilir. “Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helak edici değildir” (En/âm 6:131) âyeti de dünyada bir toplumun peygamber inkârcılığına ceza olarak bütünüy­le helâk edilmesi olarak anlaşılabilir ki bu durumda küfrün cezasının âhirette bâki olduğu düşünülebilir. “Biz Peygamber göndermedikçe, azap edecek değiliz” (îsrâ 17:15) âyetinin tefsiri hakkında da aynı şey söylenebilir. Dolayısıyla fet­ret döneminde yaşayan kimse akıl sahibi, mümeyyiz, akıl yürütme kapasitesine sahip ise o zaman Rabbini bilmemesi konusunda mazeret sahibi değildir. Hele de herhangi bir peygamberin daveti bir şekilde kendisine ulaşmış ise o zaman hiç mazur değildir. Kaldı ki daha önce Huleymî’nin ifade ettiği üzere<sup>1</sup> kendisine davet ulaşmamış kimse kalmış değildir. Kimileri yeni dünya diye isimlendirilen Amerika’da hicri 1000 yılı civarlarında Kolombo diye meşhur Kristofun oraya göçünden önce böyle kimselerin var olduğunu söylemiştir. Söylendiğine göre o dönemde o bölgenin halkı hiçbir peygamberin davetini duymamışlardı.</p>
<p>Sonra büyük âlimlerin sözlerinden anlaşılan odur ki, tartışma aslında furû‘ meselelerinde değil, Allah’a iman konusundadır. Zira furû‘a dair meselelerin an­cak peygamberin davetine muhatap olanlar için yükümlülük teşkil edeceği ko­nusunda bir ihtilaf yoktur ki meselenin zahir, apaçık yönü budur. Evet, dinlerin ortak olduğu furû‘ meseleleri de Allah’a iman gibi değerlendirilir mi, önceki tar­tışmaya dâhil edilir mi? Bu konuda ihtilaf vardır. Peygamberimiz Hz. Muham- med’e iman konusu ise kendisine davetin ulaşmadığı kimse için bir yükümlülük değildir, zira akıl sahibi hiç kimse için gizli kalmayacağı üzere, bu husus aklın alanına dâhil değildir. Hatta Gazzâlî şöyle demiştir:</p>
<p>“Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesinden sonra yaşayan insan­lar üç gruba ayrılır, <strong>(i)</strong> Kendilerine hiçbir şekilde davetin ulaşmadığı kimseler. Bunların cennetlik oldukları kesindir, <strong>(ii)</strong> Peygamberimizin davetini, elinde mucizelerin zuhûr ettiğini, onun sahip olduğu yüce ahlâkî erdemleri, üstün sıfatlan duyup bunlardan haberdar olmuş, fakat yine de ona iman etmemiş olanlar. Müslüman toplum içinde yaşayan kâfirler böyledir. Bunların cehen­nemlik olduktan kesindir, <strong>(iii)</strong> Peygamberimizin davetini duymuş, ama bu ko­nudaki haberleri bizden birinin deccâl h<u>akkın</u>da haberleri duyması gibi işit­miş olanlar. Elbette ki Hz. Peygamberin yüce değeri deccâl ile kıyasla namaz. [Ama haberin duyulma şekli benzerdir.] Bu grupta yer alanların cennetlik olacaklarını umarım, çünkü onlar kendilerini Peygamberimize imana teşvik edecek bir şey işitmemişlerdir.”</p>
<p>Belki de ilk gruptakilerin kesin cennetlik olduklarının söylenmesi ve son gruptakilerin cennetlik olmalarının umulması, bunların Allah’a iman etmeleri şartına bağlıdır. Ona da iman etmiyorlarsa, o zaman durumları ihtilaflıdır.</p>
<p><strong>2.“Ama inkâr edenlere gelince onlara: Âyetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip suçlu bir toplum olmuştunuz, değil mi? denilir.’’ (Câsiye f 45:31)</strong></p>
<p><strong>1.İsmail Hakkı Bursevî, </strong><em>Rûhu’l-beyân fi tefsîri’l-Kur’ân</em></p>
<p>Semerkandî <em>Bahru&#8217;l-ulûm</em> isimli eserinde şöyle der:</p>
<p>“Eğer “Bu âyet Rum diyarının uzak bölgelerinde yaşayanları, Türkleri, Hint­lileri ve kendilerine davet ulaşmamış ve Allah’ın âyetleri okunmamış diğer kimseleri de kapsar mı? Bu kimseler çöldeki kumlardan daha fazlalar! Bun­lar hakkında ne dersin?” diye soracak olursan şöyle derim: Hayır, aksine bu kimseler mazurdurlar, affedilmişlerdir, Allah’ın geniş rahmeti onları kuşatır. Hatta ben derim ki, Allah’ın geniş rahmeti fetret ehlinde yaşayıp ölenleri, ah­maklan, bunaklan, aklı ermezleri, sağır ve dilsizleri de kuşatır. Ebû Hürey- re’nin naklettiği bir hadiste peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Dört grup in­san Allah’ın huzuruna hüccet sahibi olarak gelir: Fetret döneminde ölen <u>kims</u>e, İslam’ı bunamış haliyle idrak eden kimse, kör ve sağır kimse, ahmak <u>kims</u>e ” Ey soru sahibi! Allah’ın rahmetini geniş belle, çünkü bizden önce şeriat sahibi [yani Hz. Peygamber] Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu ifade buyurmuş, onu daraltmamıştır. O halde sen sakın tek azıklan fikıh ilmi olan ve işleri güçleri insanları tekfir edip sapkın addetmek olan kimseler gibi ya da “Bizim kitap­larımızdaki tafsilatlı delilleri ile akâidi bilmeyenler inkâr ve küfür batağında yüzerler” diyerek Müslüman halkı tekfir eden kelâmcılar gibi dilini ve kalbini insanları tekfir etmekle, onları sapkın ilan etmekle meşgul etme.” (&#8230;)</p>
<p><em>Usûl&#8221;de</em> ifade edildiği üzere kendisine davet ulaşmamış kimse sadece akıl ile mükellef olmaz. Herhangi bir şeye iman etmemiş ve herhangi bir şeyi de inkâr etmemiş olarak ölürse mazurdur; tabii eğer yeterli düşünme ve akıl yürütme imkânına ve zamanına sahip değilse; mesela bir dağ başına çıkıp [orada dünyayı görüp de düşünüp akıl yürütecek zamanı bulamadan] derhal can veren kimse gibi. Ama Allah ona tecrübe sahibi olma konusunda yardım eder ve her şeyin akıbetini idrak edecek kadar süre tanırsa, o zaman artık kendisine davet ulaşmamış olsa bile mazur değildir. Çünkü verilen süre ve düşünme müddeti, kal­bini gaflet uykusundan uyandırması konusunda onun için peygamber davetinin ulaşması konumundadır. Eğer düşünme ve akıl yürütme konusunda kusur işler­se artık mazur değildir. Ancak verilen bu sürenin miktarım belirleme konusun­da güvenilir bir delil yoktur. Mürtedin tekrar Müslüman olması için kendisine verilen üç günlük süreye kıyas yaparak bu sürenin de üç gün olduğunu söyleyen görüş kuvvetli değildir, çünkü bu tecrübe kişiden kişiye değişir. Zira insanların akıllan farklıdır. Kimi akıllı insan vardır ki başkalarının çok uzun sürede bu­lamadığı hidayeti kısa bir sürede bulur. Dolayısıyla bu sürenin takdiri Allah’a havale edilecek bir meseledir, herkesin kapasitesini bilen odur.</p>
<p>Eş‘arîlere göre fetret döneminde yaşayan kimse ölene kadar sahih itikattan <u>gafil</u> kalsa, hatta şirk koşsa bile, kendisine davet ulaşmamış olduğu için mazur­dur. Çünkü onlara göre asıl olan akıl değil, şer‘î delildir. Buna göre kim kendisine davet ulaşmamış bir kimseyi öldürse, diyetini tazmin eder. Çünkü onlan küfrü Eş&#8217;arîlere göre affedilmiştir, dolayısıyla tazmin konusunda Müslümanlarla aynı h<u>ükm</u>e tâbidirler. Bize göre ise her ne kadar böyle bir kimseyi öldürmek haram olsa da öldüren kimse diyeti tazmin etmez, çünkü onların düşünecek kadar sü­reye sahip olduktan sonra yine de imandan gafil olmaları artık affedilir değildir. Dolayısıyla onların öldürülmesi ehl-i harb durumundaki kadınların öldürülmesi ile aynı hükme tâbi olup tazmin gerektirmez. (&#8230;)</p>
<p>Bu fakir [İsmail Hakkı Bursevî] bu konuda şöyle der: Bütün bu değerlendir­melerden anlaşılan odur ki, kendisine davetin ulaşmadığı kimse ya [tabiî] delil­lerden yola çıkarak tevhidi bilecek kadar bir düşünme süresine sahip olmuştur ya da olmamıştır. Eğer bu süreye sahip olmadıysa mazurdur, ama eğer bu süre­ye sahip ise mazur değildir. Tevhidi bilme konusunda da şerî iman şart değildir, sadece bilmesi yeterlidir. Eğer şirkten uzak bir şekilde Allah’ın birliğini bilmiş ise cehennemden kurtulur.</p>
<p>Editör:Ercan Alkan-Rahim Acar &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.5,syf:49-60</p>
<p>Kaynak metin: Mâtürîdî, <em>Te’vîlâtü’l-Kur’ân,</em> nşr. Bekir Topaloğlu v.dğr., İstanbul: Mizan Yayı­nevi, 2005, e. I, s. 145-146.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[***]</a> Kaynak metin: İbnü’l-Cevzî, <em>Zâdü’l-mesîr fi ilmi’t-tefsîr,</em> Beyrut: el-Mektebü’l-îslâmî, 1984, c. I, s. 92.</p>
<p>Kaynak metin: Kiyâ el-Herrâsî, <em>Ahkâmü’l-Kur’ân,</em> Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1983, c. H, s. 249-253.</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Rftzî, <em>Mefâtthu’l-gayb,</em> Beyrut: Dârul-fikr, 1981, e. XX, a. 174-175.</p>
<p>Kaynak metin: Burhaneddin el-Bikâ‘î, <em>Nazmü’d-dürer fi tenâsübi’l-âyât ve’s-süver,</em> Kahire: Dâ- ru’l-kitâbi’l-îslâmî, ts., c. XI, s. 388-390.</p>
<p>* Kaynak metin: Şihâbüddin el-Âlûsî, <em>Rûhu’l-me&#8217;ânî fi tefsîri’l-Kur’âni&#8217;l-azîm ve’s-seb&#8217;i’l-mesâni, </em>nşr. Fevvâz el-Meşhedânî v.dğr., Beyrut: Müessesetü’r-risâle, 2010, c. XIV, s. 432-444.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Huleymî’nin görüşü Bikâ&#8217;î’den nakledilen bölümde daha önce geçmişti.</p>
<p>* Kaynak metin: İsmail Hakkı Bursevî, <em>Rûhu’l-beyân fi tefsîri’l-Kur’ân,</em> Beyrut: Dâru’l-fikr, ts., c. VIHI, 8. 455-456.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ve-tefsirlerde-ehl-i-kitap-ve-fetret-ehli/">Kur’ân’da ve Tefsirlerde Ehl-i Kitap ve Fetret Ehli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ve-tefsirlerde-ehl-i-kitap-ve-fetret-ehli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz.Peygamber’in Hayatı En Üstün Örnektir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-hayati-en-ustun-ornektir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-hayati-en-ustun-ornektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 08:33:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamber’in Hayatı En Üstün Örnektir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23177</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’ın yapıp ettikleri konusunda O’ndan razı olmanın gerçeğini ve Allah’ın rızasını kazanmanın da neye bağlı olduğunu bilmek isteyen kimse, Peygamberimiz aleyhisselâm tarafından yaşanan olayalar üzerinde tefekkür etmelidir. Gerçekten de Peygamberimiz aleyhisselamın Yaradan hakkındaki bilgisi tam ve kesin bir niteliğe kavuştuğu zaman, anladı ki tek Mâlik (sahip), O’dur. Mâlikse, mülkünü istediği gibi yönetir. Yine anladı ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-hayati-en-ustun-ornektir/">Hz.Peygamber’in Hayatı En Üstün Örnektir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23196 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg" alt="" width="402" height="193" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 402px) 100vw, 402px" /></a></p>
<p>Allah’ın yapıp ettikleri konusunda O’ndan razı olmanın gerçeğini ve Allah’ın rızasını kazanmanın da neye bağlı olduğunu bilmek isteyen kimse, Peygamberimiz aleyhisselâm tarafından yaşanan olayalar üzerinde tefekkür etmelidir. Gerçekten de Peygamberimiz aleyhisselamın Yaradan hakkındaki bilgisi tam ve kesin bir niteliğe kavuştuğu zaman, anladı ki tek Mâlik (sahip), O’dur. Mâlikse, mülkünü istediği gibi yönetir. Yine anladı ki O hakîmdir (her şeyi yerli yerince yapan bilgedir), o yüzden abes veya saçma hiçbir şey yapmaz. Bunun üzerine O’na bir kölenin bir bilgeye teslim oluşu gibi teslim oldu.</p>
<p>Derken başına garip şeyler gelmeye başladı, fakat hayatında en ufak bir değişiklik olmadı ve zihninden de hiçbir şikâyet yükselmedi. İçinden hiçbir zaman “Keşke şöyle yapsaydım!” gibi bir düşünce geçmedi. Tam aksine, kasırgalar karşısında dimdik duran dağlar misali, kaderin hükümleri karşısında sarsılmadan durdu.</p>
<p>Peygamberlerin o Efendisi, kâfırlik bütün ufukları kaplamışken, halkın karşısına tek başına gönderilmişti. Bir yerden öbürüne kaçıyordu. Dâru’l-Erkâm’a (Erkâm’ın evine) sığınıyordu. Oradan çıktığı her seferinde kâfirler ona vuruyor, verip ver&#8217;ıştiriyorlardı. Her yerde onu takip ediyorlardı. Üzerine hayvan işkembeleri atıyorlardı. O ise hep sessiz ve sakin kalıyordu. Her hac zamanı insanların yanına gidiyor, onlara “Kim beni himayesine alır? Kim bana yardım etmek ister?” diyordu. Bir seferinde (Tâif şehrine gitmek için) Mekke’den ayrıldı, fakat ancak bir kâfirin himayesinde geri dönebildi.</p>
<p>Bütün bu olup bitenlere rağmen, hiçbir şekilde halinden şikâyet etmedi, içinden hiçbir itiraz yükselmedi. Şayet onun yerine bir başkası olsaydı “Yâ Rabbi, bütün insanların Sahibi Sensin, yardım etmeye de gücün yeter! 0 halde nedir bu benim küçük düşürülmem ?”diyebilirdi. Nitekim Hudeybiye anlaşması sırasında Hz. Ömer şöyle demiyor muydu: “Hak yolda olan bizler değil miyiz? Niçin dinimizden taviz verelim ki?” Onun bu sözleri üzerine Allah Resulü aleyhisselâm şöyle diyordu: “Ben Allah ’ın kuluyum! 0 beni yüzüstü bırakmaz! ”</p>
<p>İşte bu iki kısa cümle yukarılarda belirtmiş olduğumuz iki temel esası bir araya getirmektedir. Gerçekten de “Ben Allah’ın kuluyum! ” sözü, Allah’ın hükümranlığını yürekten kabulleniştir. Bu sözüyle sanki şunu dile getiriyordu: “Ben O’nun kuluyum, kölesiyim, O benim hakkımda ne dilerse onu yapar!” Öte yandan, “O beni yüzüstü bırakmaz!”ifadesi ise, O’nun hikmetinin ilanı, O’nun asla saçma bir şey yapmayacağının vurgulamasıdır.</p>
<p>Daha sonra açlıkla imtihan edildi, hem de (acısını hafıfletmek için) karnına taş koyacak kadar! Halbuki yerin ve göğün bütün hazineleri Allah’ın elindeydi! Aynca (Uhut’ta) sahabileri öldürüldü, yüzü yaralandı, dişi kırıldı, amcasının (Hz. Hamza’nın) Vücudu doğrandı, fakat o sükünetini muhafaza etti. Daha sonra bir oğlu dünyaya geldi, fakat çok geçmeden elinden alındı, o da torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i severek teselli buldu. Onların da başlarına neler geleceğini haber verdi. Huzur ve sükünu Hz. Aişe’nin yanında buldu, fakat ona atılan iftira ile de hayli sarsıldı.</p>
<p>Pek çok mucize gösterdi, fakat karşısına Müseyleme, el-Ansî ve İbn Sayyâd gibiler(yalancı peygamberler, büyücüler, kâhinler) dikildiler. Doğruluk ve dürüstlüğün timsali iken yalancılıkla ve sihirbazlıkla suçlandı. Daha sonra hastalık onu yatağa çiviledi ve iki adamın ıstırabına bedel acılar (Buhari, Müslim) çekti, ama sükünetini hiç bozmadı. Durumundan bahsetmesi de, sabrı öğretmek içindi. Derken hastalığı şiddetlendi ve ecel onu aldı. Mübarek ruhu bedeninden ayrıldığında kalın bir yaygı ve keçe bir perde üzerinde uzanıyordu, 0 gece lambayı yakacak yağ bile yoktu.</p>
<p>Sabır imtihanı verdiği bütün bu şeylere ondan önce hiçbir peygamber gerektiği gibi tahammül edemedi. Hem zaten bu tür şeylerle melekler bile sınanmış olsalardı dayanamazlardı. İşte Adem aleyhisselâm! Bir ağaç hariç, kendisine cennetin bütün meyveleri helâl kılındı. Fakat o gitti haram olanından tattı. Halbuki Peygamberimiz aleyhisselâm helâller konusunda bile “Benim bu dünya ile ne işim var?” (Buharî ve diğerleri) diyordu. İşte Nuh aleyhisselâm! Karşılaştığı şeyler karşısında kızdı ve tattığı hüzünden dolayı “Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!” (Nuh, 71/26) diye haykırdı. Bizim Peygamberimiz ise “Ey Yüce Allahım, kavmime hidayet ver! Çünkü onlar bilmiyorlar!” diyordu.</p>
<p>İşte Allah’ın kendisiyle konuştuğu Musa aleyhisselâm! Halkının buzağıya taptığını görünce, kaderci bir tavırla “Bu, Senin imtihanından başka bir şey değil.&#8217; ” (Araf, 7/ 155) diyordu. Ayrıca ölüm meleği kendisine geldiğinde de onun gözünü çıkardı. İsa, aleyhisselâm da “Yâ Rabbi, bin&#8217;nden ölümden kurtannak istersen, beni kıutar!”niyazında bulunuyordu. Peygamberimiz aleyhisselâm ise bu dünyada kalmakla âhirete göçmek arasında serbest bırakıldı, o en Yüce Dosta gitmeyi tercih etti. İşte Süleyman aleyhisselâm! 0 da “Bana bir hükümranlık ver!” (Sad, 38/35) diye dua ediyordu. Peygamberimiz aleyhisselâm ise “Yâ Rabbi, Muhammed ailesinin rızkını sadece yetecek kadar ver!”(Buharî, Müslim) duasını ediyordu.</p>
<p>Işte, vallâhi, varlık kadar Var Eden’i de hakkıyla tanıyıp bilen adam! Onun arzuları öylesine öldü ve itirazları öylesine yok oldu ki bütün emeli Allah’ın iradesine hakkıyla teslim olmak oldu!</p>
<p>İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü,(s.333)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-hayati-en-ustun-ornektir/">Hz.Peygamber’in Hayatı En Üstün Örnektir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-hayati-en-ustun-ornektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 08:31:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23179</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eski âlimlerin idealleri çok yüksekti, inanılmaz derecede gayretli idiler. Hayatlarının özünü oluşturan eserleri bunun en büyük delili ve en açık ispatıdır. Ancak onların eserlerinin çoğu kayboldu, zira öğrencilerin gayreti azaldı, artık sadece özetlenmiş kitaplar arıyorlar, kalın ve cilt cilt eserlere tahammülleri yok. Daha sonra da kendilerine okutulan kitaplarla yetinir oldular. Başka eserleri okumayı hepten terk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/">Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap.jpeg"><img decoding="async" class=" wp-image-23194 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg" alt="" width="336" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-600x429.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-768x549.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-1024x731.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap.jpeg 1050w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p>Eski âlimlerin idealleri çok yüksekti, inanılmaz derecede gayretli idiler. Hayatlarının özünü oluşturan eserleri bunun en büyük delili ve en açık ispatıdır. Ancak onların eserlerinin çoğu kayboldu, zira öğrencilerin gayreti azaldı, artık sadece özetlenmiş kitaplar arıyorlar, kalın ve cilt cilt eserlere tahammülleri yok. Daha sonra da kendilerine okutulan kitaplarla yetinir oldular. Başka eserleri okumayı hepten terk ettiler. O eserler de yazılıp çoğaltılmadığı için yıpranıp yok oldu!</p>
<p>İlim arayışında mükemmel bir yol izlemek isteyen öğrencinin mutlaka nadir kitapları bulup okuması gerekir. Kendisini tam anlamıyla okumaya vermesi lazım. Okudukça âlimlerin ilimlerinde ve ideallerinde kendisini kamçılayacak, içini coşturacak, azim ve iradesini çok daha gayretli ve titiz olmaya teşvik edecek şeyler bulacaktır. Hiçbir kitap yararsız değildir.</p>
<p>Öte yandan, ben görüşüp konuştuğumuz günümüz âlimlerinin davranışlarından Allah’a sığınırım! Çünkü onlar da talebeye numune olabilecek bir ideal ve gayret yok! Zahidlerin de kendilerinden istifade edilebilecek dinî titizlikleri (vera’ları) yok!</p>
<p>Allah rızası için, Allah aşkına, mübarek atalarımızın hayatlarını iyi inceleyin! Onların kitaplarını ve anlattıklarını ciddiyetle okuyun! Çünkü onların eserlerini ciddiyetle ve sıkça okursanız, onları gözlerimizle görmüş gibi olursunuz, tıpkı şairin dediği gibi:</p>
<p>Göremem onların diyarını elbette gözlerimle,<br />
Belki kulaklarımla görürüm oraları işitmekle.</p>
<p>Bana gelince, ben kitapları okumaya hiç doyamam, hiç görmediğim bir kitapla karşılaşınca da sanki hazine bulmuş gibi olurum.</p>
<p>Nizamiye Medresesi’nin kitaplığına vakfedilmiş eserlerin listesine baktım, altı bin eser vardı. Ebu Hanife’nin, el-Humeydî’nin, hocarmz Abdülvehhâb’ın, İbn Nâsır’ın ve Ebu Muhammed ibn el-Haşşâb’ın kütüphanelerindeki kitapları da inceledim. Hepsi de çok sayıdaydı. Ayrıca gidip görmem kolay olan başka kitaplıklarda da çalıştım. Yirmi binden fazla eser okudum diyebilirim, fakat okuma arzum hâlâ yatışmış değil.</p>
<p>Dindar büyüklerimizin hayatlarını, ideal ve gayretlerinin yüksekliğini, öğrenme açlıklarını, ibadetlerini ve ilimlerini incelerken -ki bütün bunları ancak onların eserlerini okuyan bilebilir- o kitaplardan çok istifade ettim. İşte o andan itibaren ben günümüz insanlarının bu konularda nasıl bir fıkrî yoksulluk içinde yüzdüklerini anladım. O yüzden de ilim talebelerinin ne kadar gayretsiz olduklarını fark ettim. Yüce Allah’ımıza hamd ü senalar olsun!</p>
<p>İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü (s.494)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/">Kitap Okumak Gerek Hem de Çok!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitap-okumak-gerek-hem-de-cok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Hikmetine Boyun Eğmeli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 08:08:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Hikmetine Boyun Eğmeli]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23181</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölüm, üzerinde iyi düşünülüp kafa yorulması gereken çok önemli bir bölümdür. Allah’a imanı olan kimsenin O’nun bütün edip eylediklerine teslim olması, O’nun Hakîm ve Hükümran olduğunu idrak etmesi ve asla saçma bir şey yapmayacağını bilmesi gerekir. Allah’ın fiillerindeki hikmeti göremezse, bunu kendi cahilliğine verip Hakîm ve Hükümran olan Allah’a boyun eğsin! Aklı kendisine yapılan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/">Allah’ın Hikmetine Boyun Eğmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23192 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230-300x147.jpg" alt="" width="394" height="193" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230-300x147.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230.jpg 600w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Bu bölüm, üzerinde iyi düşünülüp kafa yorulması gereken çok önemli bir bölümdür.</p>
<p>Allah’a imanı olan kimsenin O’nun bütün edip eylediklerine teslim olması, O’nun Hakîm ve Hükümran olduğunu idrak etmesi ve asla saçma bir şey yapmayacağını bilmesi gerekir. Allah’ın fiillerindeki hikmeti göremezse, bunu kendi cahilliğine verip Hakîm ve Hükümran olan Allah’a boyun eğsin! Aklı kendisine yapılan bir şeyin hikmetini soracak olursa, şu cevabı verirsin: “Ben o hikmeti bulup çıkaramadım, o yüzden de Rabbime teslim oluyorum!”</p>
<p>Gerçekten de, Hakk’ın nice hikmetini kendi akıllarıyla çözmeye çalışıp da çözemeyen ve eğer yapan bir kul olsa yapılanların hikmetten tamamen yoksun olduğunu düşünerek Allah’ın yanlış yapmış veya yapmakta olduğu kanaatine varan pek çok insan vardır. Böyle bir kanaat ise küfrün tâ kendisi, çılgınlığın dik âlâsıdır. İnsan cahilliği kendinde aramalıdır, zira akıllar Hakk’ın hikmetlerini çözmekten âcizdirler. Bunu ilk deneyen İblis’tir, çünkü o Allah’ın balçığı ateşe tercih ettiğini gördü, oysa akla göre ateş balçıktan daha değerli olmalıydı. O yüzden de O’nun hikmetini kabul etmedi.</p>
<p>Ne acıdır ki bu yanlış düşünce sıradan insan kadar ilim adamı olduğunu iddia edenlere varıncaya kadar pek çok kişide görülüyor.<br />
&#8230;<br />
Allah’ın hikmetlerine itiraz edip duranlar var ya, onlar bu itirazlarından ruh bedenlerinden çıkacağı anda bile küfre varan bir tavırla itirazlarına devam edecek ve son nefeslerini kâfır olarak vereceklerdir. “Falan kişi böyle bir cezayı hak etmemişti! ” diyen nice insan var. Yani onun maruz kaldığı bu durumun hiçbir mantığı yok demek istiyorlar. Ahlâksız zamparanın biri şöyle demiş:</p>
<p>Yâ Rabbi, gecenin aylarını yaratan,<br />
Söğüt dallarını,kumulları yarattın!<br />
Erkeklerin kadına aşkını yasakladın,<br />
Hey Adil Hâkim, sanki iyi mi yaptın?</p>
<p>Bu mısraları ağzına dolayan bazı âlimler bile var, halbuki bu dört dörtlük bir kâfırliktir. Elbette ki o insanlar bu yasaklamanın sırrını ve anlamını anlamamışlar, çünkü Allah aşkı yasaklamıyor, sadece aşktan kaynaklanan şehvetle bakmalar, dokunmalar, çirkin iş yapmalar gibi haram şeyleri yasaklıyor. Hem zaten şehvet duyulan şeylerden kaçınmak da, o yasağı koyan’ın varlığına olan imanın bir delilidir. Tıpkı ramazan ayında oruçlunun açlığa ve susuzluğa katlanmasının, orucu farz kılan’ın varlığına imanının bir delili olduğu gibi.<br />
&#8230;<br />
Bu durumun en somut örneği, İbn Râvendî&#8217;dir. Anlatıldığına göre bir gün çok açmış ve açlıktan kıvranırken bir köprübaşına oturmuş. O sırada ipekli sırmalı kumaşlarla süslü atlar önünden geçmiş. Bunların kime ait olduğunu sormuş, “Halifenin kulu Ali ibn Beltak&#8217;ın! &#8221; demişler. Az sonra yanından güzel cariyeler geçmiş. Onların kimin olduğunu sormuş, “Halifenin kulu Ali ibn Beltak&#8217;ın! &#8221; demişler. Tam o sırada fakirliği üstünden akan bir adam oradan geçerken ona iki parça peksimet vermiş. Onları almış, sonra şöyle bağırarak fırlatıp atmış: “Bütün bunlar Ali ibn Beltak’ın, bana düşen de iki parça peksimet!” O ahmak cahil böyle davranmakla ve bu şekilde isyan etmekle açlığını artırmaktan başka bir şey yapmadığını unutuyor!</p>
<p>Ey kendileri kusur deryaları içinde yüzerken kusursuz olan Allah’a itiraz edenler! Siz hayatınıza en başta su ve çamurla, sonra da basit bir sıvıyla başladınız; içinizdeyse sürekli pislikler taşımaktasınız ve bir an havasız bırakılsanız ruhsuz bir cesede dönersiniz! İçinizden nicelerinin bir fıkri vardır, fakat o fıkrini bir başkasına açınca, onun beş para etmez bir fikir olduğu ortaya çıkıverir! Ayrıca günahlarımız da durmadan artar! Öyleyken Hakîm ve Hükümran olan Allah’a ha bire itiraz edersiniz!</p>
<p>Eğer başımıza gelen bütün bu felaketlerin tek gayesinin, ilâhî hikmete teslim olmamız olsaydı, bu kadarı bile O’na iman etmemize yeterdi! Dahası, bütün varlıkları sadece Kendisinin varlığına şahitlik etmeleri için yaratsaydı, ardından da bir daha diriltmemek üzere hepsini yok etseydi, bu O’nun tekelinde olan bir hak olurdu, çünkü tek Sahip, tek Mâlik O’dur! Öyleyken O lütfunun eseri olarak diriltmeyi, herkese işlediğinin karşılığını vermeyi ve cennette ebediyen var olmayı vaat etti.</p>
<p>Şu halde sen anlayamadığın, kavrayamadığın bir şey görürsen, bunu kendi ilminin yetersizliğine yükle! Meselâ sen birinin haksız yere öldürüldüğüni görürsün. Halbuki o kişi kendisi öldürülünceye kadar nicelerinin canına kıymış, nicelerine acılar çektirmiştir!</p>
<p>Hak etmediği bir belâya maruz kalan nadirdir! Fakat bizler sadece cezaları görürüz de sebepleri göremeyiz,bilemeyiz! Öyleyse teslim ol kurtul! Sözle veya içinden geçenle (Allaha) itiraz etmekten sakın! Çünkü bunlar seni İslam dairesinden çıkarabilir!</p>
<p>İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü,syf.522</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/">Allah’ın Hikmetine Boyun Eğmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Duanın &#8216;Kabulü Gecikirse Kaygılanma!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 07:59:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duam Kabul Edilmiyor Diye Üzülme!]]></category>
		<category><![CDATA[Duanın 'Kabulü Gecikirse Kaygılanma!]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23183</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’a yalvarıp yakarmasının karşılığını görememesi, tekrar tekrar dua etmesi ve hayli zaman geçtiği halde kendisi için hiçbir netice elde edememesi bir mümin açısından zorlu bir imtihandır. Müminin bunun sabır isteyen bir imtihan olduğunu bilmesi gerekir. Duanın kabulünün gecikmesiyle baş gösteren vesveseler, kuruntular, tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Bu türden bir durum benim de başıma geldi. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/">Duanın ‘Kabulü Gecikirse Kaygılanma!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23188 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-300x150.jpg" alt="" width="476" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/ramazan-dua-2571968092.jpg 1000w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" /></a></p>
<p>Allah’a yalvarıp yakarmasının karşılığını görememesi, tekrar tekrar dua etmesi ve hayli zaman geçtiği halde kendisi için hiçbir netice elde edememesi bir mümin açısından zorlu bir imtihandır. Müminin bunun sabır isteyen bir imtihan olduğunu bilmesi gerekir. Duanın kabulünün gecikmesiyle baş gösteren vesveseler, kuruntular, tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.</p>
<p>Bu türden bir durum benim de başıma geldi. Bir sıkıntıya düştüm. Allah’tan ne kadar yardım diledim, ne kadar yakardımsa da bir sonuç elde edemedim. O sırada İblis bütün hile ve desiseleriyle bana karşı “Cömertliği sonsuz, cimriliği imkânsızken, duanın kabulünün gecikmesi acaba neden ?” diyerek saldırıya geçti. Ben de ona şöyle seslendim: “Defol melun! Senin benim davamı üstlenmene ihtiyacım yok, senin avukatlığını istemem!”</p>
<p>Ardından da kendime gelip nefsime şöyle dedim: “Sen şeytanın vesveselerine kendini kaptırma! Çünkü Yüce Allah ’ın seni sınadığî bu cevabın gecikmesinde, düşmanın olan şeytanla mücadele etmekten başka bir çaban olmasaydı, bu bile Allah ’ın hikmeti olarak sana yeter de artardı! ” Nefsim de bana şöyle seslendi: “İçine düştüğüm bu kötü durumda duanın kabulünün gecikmesinin sebebi konusunda beni teselli et öyleyse!” Kendisine şunları söyledim:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> şurası kesindir ki Allah bir kraldır ve kralın verme veya vermeme yetkisi vardır. Kimse de O’nun kararlarına karşı çıkamaz!</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> Allah’ın hikmeti kesin delillerle sabittir. Senin için yararlı olacağını sandığın şey, aslında Allah’ın hikmeti ve ilmi açısından hiç de öyle değildir. Meselâ doktorun bazı uygulamaları sana hikmetten yoksun görünebilir, görünüşte zararlıyken, netice itibariyle hasat için yararlıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> gecikmesi yararlı, acelesi ise zararlı olabilir. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Dua ettim de kabul olunmadı diyerek acele etmedikçe kul daima hayırdadır!” (Müsned)</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> duanın karşılık bulmaması, belki sendeki bir kusurdan ötürüdür: Meselâ yiyeceğinin helâl olup olmadığı şüphesi vardır. Veya dua ettiğin sırada dalgın ve gafilsindir. Yahut da bir günahtan samimiyetle tövbe etmemişsindir. Duana icabet edilmemesinin sebebini sen işte bu sebepler arasında ara! Umulur ki o gecikmenin sebebini bulursun.<br />
&#8230;<br />
<strong>Beşincisi,</strong> istediğin şeyden maksadın nedir iyi bilmelisin. Belki o isteğin, seni günaha sürükleyecek veya daha üst bir düzeye yükselmene mâni olacaktır. İsteğinin reddedilmesi belki senin için daha hayırlıdır. Rivayet edildiğine göre, eski dönemlerin seçkin dindarlarından biri Allah’tan savaşa gitme imkânı vermesini istiyormuş. Kendisine hâtiften şöyle seslenilmiş: “Savaşa gidersen esir düşeceksin, esir düştüğünde de hıristiyan olacaksın.&#8221;’</p>
<p><strong>Altıncısı,</strong> duanın kabul edilmemesi belki de senin Allah&#8217;a yaklaşman ve O’na sığınman için bir vesile olacak; kabul edilmesi de, sen o isteğimle meşgul olacağın için Allah’ı unutmana yol açacaktır. Gerçekten de senin o ihtıyacın olmasaydı, Allah’ın kapısını çalmayacaktın! Yüce Allah bilir ki nimetlere dalan kullar O’ndan gafil olurlar. O yüzden zevk u safa arasında onlara bazı musibetler gönderir ki O’nun kapısına koşup yardımını dilesinler. Musibetin içine saklanmış bir lütuftur bu! Çünkü asıl musibet, seni Allah’tan uzaklaştırandır. Seni O’na yönlendiren belâ ise, senin açından ne güzeldir!</p>
<p>Anlatıldığına göre, Yahya el-Bekkâ rüyasında Rabbini görmüş ve şöyle demiş: “Yâ Rabbi, kaç defa sana dua ettim, duama hiç karşılık vermedin! ” O da “Ey Yahya! Senin seslenişini duymak benim hoşuma gidiyor! ”buyurmuş.</p>
<p>Bütün bunlar üzerinde kafa yorarsan, kaybettiğini ele geçirmekten ziyade senin için daha faydalı olan bu yönlere yönelirsin. Böylece de af dileyip bir hatamdan kurtulmaya, bir yanlışını düzeltmeye daha çok önem verir ve hep Yüceler Yücesi’nin kapısında durursun.</p>
<p>&#8230;.</p>
<p><strong>74 Duam Kabul Edilmiyor Diye Üzülme!</strong></p>
<p>Garip bir durumu düşündüm: Bir müminin başına bazen bir felaket gelir, dua eder, durmadan niyaz eder, fakat duasına hiçbir karşılık alamaz. Fakat tam o umutsuzluğa düşmek üzereyken kalbine bakılır. Allah’ın kader ve kazasına razı ise, Allah’ın lütfundan ümidini kesmemişse, genellikle onun duasına hemen karşılık verilir. Çünkü o kişi imanında samimidir ve şeytanın iğvalarına aldırmayıp onu alt etmiştir. İnsanın değer ve kalitesi de böyle durumlarda ortaya çıkar. Yüce Allah’ın şu sözü bu tür durumları ima eder: “Peygamber ve beraberindeki müminlere şunu dedirtecek kadar: Allah &#8216;ın yardımı ne zaman! ” (Bakara, 2/214)</p>
<p>Oğlunu (Hz. Yusufu) kaybettiğinde, o uzun bekleyişine rağmen, selâmete erme konusunda asla umutsuzluğa kapılmayan Hz. Yakup’un içinde bulunduğu durum işte böyle bir durumdu. İkinci oğlu da elinden alındığında Rabbinin lütfuna olan güveni hiçbir şekilde sarsılmadı ve şöyle dedi:</p>
<p>Umulur ki,Allah onların hepsini (ikisini) de bana getirir. ” (Yusuf, 12/83)</p>
<p>Şu şekilde dua eden Zekeriya aleyhisselâmın kanaati de onunki gibiydi: “Sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı.”(Meryem, 19/4)</p>
<p>Duanın kabul edilmesini uzun bulmaktan sakın! Bil ki Hükümdar O’dur ve işleri evirip çevirmede en yüce Bilge O’dur, yararlı olan şeyleri tek Bilen de O’dur! Bil ki O senin iç dünyanı test etmek, senin yakarışlarını duymak, sabundan ötürü seni mükâfatlandırmak, daha pek çok şey istiyordur. Ayrıca duanın kabulünü geciktirerek, İblis’in vesveselerine karşı vereceğin mücadelede seni sınamak istiyordur.</p>
<p>Bütün bu saydıklarımız, senin O’nun lütuf ve merhametine olan inancını güçlendirir ve seni O’na şükür ve hamd etmeye yöneltir. Çünkü bütün bu sınamalardan sonra seni O’na yönelip O’ndan yardım dileyecek kul olmaya layık görmüştür. O’na başvurmak ihtiyacı duyan kimsenin fakirliği en büyük zenginliktir!</p>
<p>İbnü&#8217;l-Cevzi &#8211; Bir Alimin Günlüğü,syf.85;146</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/">Duanın ‘Kabulü Gecikirse Kaygılanma!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/duanin-kabulu-gecikirse-kaygilanma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbnü&#8217;l-Cevzi &#8211; Bir Alimin Günlüğü &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 07:56:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Öğrenmede Yol ve Yordam]]></category>
		<category><![CDATA[İntikamını Affederek Al!]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Sadece Mühlet Verir]]></category>
		<category><![CDATA[Şehveti]]></category>
		<category><![CDATA[Belaların İlacı]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Alimin Günlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Cenneti ‘Kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ceza ve ’Mükâfat]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevap]]></category>
		<category><![CDATA[Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?]]></category>
		<category><![CDATA[Sonuçları Kestirebilme]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür Etmesini Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Vaktin Kıymeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23176</guid>

					<description><![CDATA[<p>3 Sonuçları Kestirebilme Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer. Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23186 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg" alt="" width="392" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-768x511.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg 1200w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></strong></p>
<p><strong>3 Sonuçları Kestirebilme</strong></p>
<p>Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer.</p>
<p>Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat ettin ya da isyan ettin. Peki, senin o itaatsizliğinin sevinç ve mutluluğu nerede şimdi? Peki, itaatinin de yorgunluğu ve sıkıntısı şu an nerede? Çok uzakta kaldı onlar! Artık herkes yapıp ettiklerine göre hesaba çekilecek!</p>
<p>Ah, keşke 0 günahlar senden ayrılıp giderken, tamamen silinip yok olsalardı da seni rahat ve huzur içinde bıraksalardı!</p>
<p>Bunu sana biraz daha açayım: Ölüm ânını zihninde canlandır da, senin ihmallerinden kaynaklanan o pişmanlıkların acılığını bir düşün! “0 hazların tatlılığı nereye gitti?” demiyorum. Çünkü hazların tatlılığı çoktan acıhıyara dönüştü! Geride sadece telâfisi mümkün olmayan pişmanlığın acısı kaldı!</p>
<p>Her hareketin sonuçlarının olduğunu nasıl bilmezden gelebilirsin? Öyleyse sonuçların ne olacağını düşün de kendini kurtarmaya bak! Duygularının ve tutkularının yolunu izleme, pişman olursun!(s.24)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>5 Yasak Alana Yaklaşma!</strong></p>
<p>Yasaklara yaklaşan güvenlikten uzaklaşır! “Ben (öylesi yasaklara karşı) sabredip direnirim!” iddiasında bulunan kimse de, kendi nefsiyle baş başa bırakılır!</p>
<p>Bir bakışın bile bazen nice hesaplanamayan sonuçlar doğurması mümkündür! En fazla gözetim ve denetim altında tutulması gerekenler, göz ile dildir. Bir yandan yasaklara yaklaşırken diğer yandan, ben nasıl olsa nefsime hâkim olurum diye kendine güvenmekten sakın, hem de çok sakın! Çünkü nefsin nice hileleri ve nice tuzakları vardır!</p>
<p>Pek çok yiğit savaşta hiç kâle almadığı, hiç ummadığı kimseler tarafından yere serilmiştir. Hz. Hamza ile Vahşi’yi bir hatırlasana!(s.26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>8 O Onları Sever, Onlar da O&#8217;nu</strong></p>
<p>Sevgisi, sevgililerinin sevgisini kat kat aşan Rabbimiz ne yücedir! Rabbimiz sevdiklerine bahşettiği şeylerden dolayı sevdiklerini övüyor! Yetmiyor bir de onlara lütfedip verdiği şeyleri de (cennet karşılığında) satın alıyor!(Tevbe 111) Başkalarını kendilerine tercih etme fedakârlıklarından dolayı sevdiklerinin niteliklerinin en sonuncu niteliğine bile değer biçiyor! Oruçla da bunun örneğini veriyor ve onların (oruçlu) ağızlarının kokusunu seviyor!</p>
<p>Aman Allahım, bu ne yüce hâldir! Bütün insanlar bir araya gelse bile, bunu dile getirmeye güçleri yetmez! O’nun derin gerçekliğini de hiçbir hatip dile getiremez!(s.28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki -Allah seni başarılı kılsın- şuurunu kaybeden darbeleri hissetmez. Artısını, eksisini ancak nefis muhasebesi yapan farkedebilir. Gönlünün daraldığını hissettiğinde, şükretmediğin bir nimeti veya yaptığın bir hatayı hatırla! Nimetlerin kaybolup gitmesi ve musibetlerin âniden gelmesi konusunda dikkatli ol! Hoşgörürlük ve bağışlayıcılık halısının genişliği seni aldatmasın, çünkü o ansızın dürülebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmuyor mu: “İnsanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez! ” (Ra’d, 13/11). Ebu Ali Rüzbârî de şöyle diyordu: “Günah işlediğin halde sana iyi davranıldığını sanıp tövbe etmemen ve günah işlemeye devam ederek affedileceğine inanman, tam bir aldanıştır!(s.31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın ve öte âlemin hali üzerinde kafa yordum. Gördüm ki bu dünya meseleleri, insanın duygularına ve zevklerine, öbür dünya meseleleri ise, güçlü bir imana ve kesin bir inanca dayanıyor. O yüzden de duyguya dayalı şeyler, ilmi ve inancı zayıf kişilere çok daha çekici gelir. Bu hallerse, sebeplerinin çokluğuna göre sürer gider. Nitekim insanlarla düşüp kalkma, güzel kadınlara bakıma ve kendini zevk u safâya, kaptırma, duygusal olayları güçlendirir. Bir kenara çekilme, tefekküre dalma ve kendini ilme adama ise, öte âlem meselelerini dikkate aldırır.(s.54)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>29</strong> <strong>Ceza ve ’Mükâfat</strong></p>
<p>Allah’ın bu dünyada yarattığı her şey, öte dünyadakilerin birer örneğidir. Bu dünyada olup biten her şey de, âhirette olup biteceklerin bir numunesidir. Bu dünyadaki gördüklerimiz hakkında Hz. İbn Abbas şöyle demiştir: “İsimleri hariç, cennetteki hiçbir şey bu dünyada bulunanlara benzemez.” Bunun da sebebi şudur: Allah insana geçici bir mutluluğu tattırarak, onda sonsuz bir mutluluk arzusu uyandırır, bir cezalandırma tehdidinde bulunarak da, daha korkunç bir azabı hissettirir.</p>
<p>Şu dünyada olup bitene baktığımızda görürüz ki her zalim, öte âlemden önce daha bu dünyadayken er ya da geç cezasını bulur, her günahkâr için de aynı durum söz konusudur. Yüce Allah’ın şu kelâmının anlamı da budur zaten: “Kim fenalık yaparsa cezasını görür!” (Nisâ, 4/123). Bir kimse günahlar işlediği halde ne bedenine, ne de malına bir zarar gelmediğini görerek, cezalandırılmadığını ve ceza görmeyeceğini sanabilir. Aslında o peş peşe işlediği günahlarla cezalandırılmakta olduğunun farkında bile değildir! O yüzden bilgeler şu hatırlatmayı yaparlar: “Bir günahın ardından gelen bir diğer günah, o günahın cezasıdır; bir güzel işten sonra yapılan bir güzel iş de, o güzel davranışın bir mükâfatıdır. ”</p>
<p>Bu dünyada veri&#8217;len ceza bazen, manevî bir ceza olabilir, İsrailoğullarından bir âlimin şu anlattığı meselede olduğu gibi:“Yâ Rabbi, ben sana defalarca isyan ettiğim halde sen beni cezalandırmadın? -Ben seni çok sık cezalandırdım, fakat sen fark etmedin! Eskiden bana dua edip yakarırken aldığın o hazdan seni mahrum etmedim mi?”(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır</strong></p>
<p>Yüce Allah’ın varlığının delillerine baktım ve gördüm ki onlar kum tanelerinden daha fazla. Benim gözümde bu delillerden en şaşırtıcı olanı da, Allah’ın hoşuna gitmeyecek şeyi kulun gizlemesi, fakat Allah’ın onu eninde sonunda ortaya çıkarması ve insanların görmedikleri halde onu dillerine dolamaya başlamalarıdır. Bazen gizli tutulan bir günah, günahkârı halkın önünde rezil rüsvâ edecek şekilde gözler önüne serilir ve bu rezalet, onun gizlediği bütün günahların bir karşılığı olarak karşısına çıkar. Bunun da hikmeti, günahları cezalandıran Birinin olduğunu, O’nun bilgisi karşısında hiçbir perdenin, hiçbir gizlemenin fayda etmediğini ve O’nun katında hiçbir amelin kaybolup gitmediğini insanlar bilsinler diyedir.</p>
<p>Aynı durum hayır işleri yapan ve bunları gizleyen kimseler için de geçerlidir. O yapılanlar sonunda ortaya çıkar ve insanlara görünür, onlar da bunlardan övgüyle söz ederler. Hem de o kişinin hiçbir günahını artık bilmez olur ve sadece faziletlerinden bahsederler. Bu da yine bir Rabbin olduğu ve yapılan hiçbir davranışın O’nun katında asla zayi olmadığı bilinsin diyedir. Öte yandan insanların kalpleri, bir kimsenin halini anlar ve bilir.</p>
<p>O yüzden de kendisiyle Allah arasındaki bağın durumuna göre, onun o halini sever veya nefret eder, yerer veya över. Hali, Allah’ın iradesine uygun olan kişiyi Allah her türlü kaygıdan uzak tutar ve her çeşit şerden korur. Bir kimse Hak ile olan ilişkilerini göz ardı ederek halkla ilişkilerini düzelteyim diye düşündüğünde ise, niyeti onun aleyhine döner, kendisine yapılan övgüler de yergilere dönüşür.(s.69)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şehveti, nefsin arzularını yenmede öyle bir haz vardır ki her türlü hazdan üstündür. Görmez misin hevâ ve hevesine yenilen kimse nasıl rezil rüsvâ olmakta? Çünkü mağluptur o! Bunun aksine nefsinin arzularına karşı zafer kazanan kimsenin ise bileği her zaman güçlü, gönlü her daim kuvvetlidir! Çünkü galiptir 0!</p>
<p>Sakın ha sakın nefsinin isteklerine hoş gözle bakıp da hırsız gibi olma! Hani o hırsız çok iyi korunmuş parayı çalmanın şehvetine kaptırır da kendini, aklının gözüyle göremez bir türlü elinin kesileceğini. Senin basiret gözün sonuçları görecek şekilde açılsın! Açılsın da, hazzın ve şehvetin sonunda bezginlik veya başka bir belâ yahut da sevgiliden ayrılış gibi nasıl bir hüsrana dönüştüğünü görsün!</p>
<p>İlk günah, aç adamın ağzına aldığı ilk lokma gibidir. O ilk lokma onun karnını doyurmaz, açlığını gidermez ki! Aksine onun iştahını daha da kabartır! Öyleyse insan nefsinin arzularını yenmenin o enfes hazzını hatırlasın ve bu yolda sabır göstermenin kendisine neler kazandıracağını şöyle derinlemesine iyice bir düşünsün!Bu konuda direnip sabreden kısa zamanda selamete erer.(s.74)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>39 Belaların İlacı</strong></p>
<p>Başına bir bedbahtlık gelen ve ondan kurtulmak isteyen kimse, onu görmezden gelip kendisinin onu yenecek güçte olduğunu düşünsün, o zaman o belâ ona anlamsız gelir. Ondan kazanacağı sevabı aklına getirsin, ondan daha beterine uğrayabilecegini bir hayal etsin, o zaman bu musibetin kendisi için bir nimet olduğunu görecektir. Onun ne kadar çabuk kaybolup gidecegini de bir tasavvur etsin, çünkü şiddetli sıkıntılar olmasaydı, rahatlayıp huzur bulma umudu olmazdı. O belâyı, evine gelmiş ve her an onun arzusunu yerine getirmeye çalıştığı bir misafiriymiş gibi görsün, ne kadar çabuk gittiğini işte o zaman fark eder! Eli açık ve yüce gönüllü bir ev sahibi olarak övülmek ne güzel şeydir!</p>
<p>Zor durumda bulunan müminin hali de bunun gibidir. Bu zorluğun süreceği zamanı dikkate almalı, bir öfkeyi dile getiren bir sözün ağzından çıkmaması veya gönlünden böyle bir düşüncenin geçmemesi için, kendisini sürekli kontrol etmelidir. İşte o zaman sevap şafağı sökecek, belâ gecesi sona erecek, karanlıkları kat ettiği için yolcu alkışlanacak ve sonunda selâmet yurduna erişmiş olacaktır.(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>45 Yaratılıştan Dersler</strong></p>
<p>Rabbimin benim hayatta kalmam için gösterdiği özene şöyle bakıp da bir düşündüm: Bulutlara hükmediyor, toprak altındaki tohum ölü gibi durur ve bir hayat soluğu beklerken rahmetini yağdırıyor. Derken o tohum boy atıyor, yemyeşil bir bitki oluyor. Suyu azaldığında Yaradan’ından yardım dilemek için boynunu eğiyor ve yas elbisesine bürünüyor. Benim gibi onun da güneşin hararetine, suyun serinliğine, meltemin okşamasına ve yerin besinine ihtiyacı var. O tohum gibi benim de nasıl şekillenip biçimlendiğimi bana düşündüren Rabbime sonsuz hamd ve senâlar olsun!</p>
<p>Allah’ın hikmetinin bazı yönlerini kavrayabilmiş olan sen, ey nefsim, eğer O’ndan başkasına yönelirsen yazıklar olsun sana! Daha da utanç vericisi ise, senin gibi birine bel bağlamandır! O ise sana hâl diliyle şöyle seslenir: “Sen neysen ben de oyum! ” Öyleyse, sen her şeyin asıl Yaradan’ına dön, sebeplere değil, 0 sebepleri var eden Allah’a yönel! O’nu hakkıyla bilip tanıyana ne mutlu! Çünkü O’nu bilmek, bu dünyaya da, öte âleme de sahip olmak demektir.(s.95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>65 Tefekkür Etmesini Bilmek</strong></p>
<p>İlim öğrenmek iddiasıyla yanıma gelen birine ilmin benzersiz, hikmetin erişilmez noktalarını öğretmeye çalışıyordum. Fakat baktım ki benim söylediklerime pek kulak verdiği yok, anlattıklarımın derinliklerine inmek arzusundan yoksun; ne gibi sonuçlar çıkaracağım konusunda meraksız. Bu tür şeylerden bahsetmeyi hemen bıraktım ve kendisine şöyle dedim: “Bu çok kıymetli bilgiler kalbinde, susuzluktan kıvranan birinin suyu arayışı gibi arzulu olan kimselere yarar!”</p>
<p>Bundan bir ders çıkarıp kendi kendime şöyle dedim: Eğer bu kişi benim dediklerimi can kulağıyla dinlese, anlattıklarımdan dolayı bana teşekkür edip beni övseydi, ben de kendisine değer verir, çalışmalarım ve sözlerimin en önemli yanlarını ona açardım. Evet, anladım ki o kişi bu tür bilgilere layık değil, ben de o bilgileri ona vermekten vazgeçtim ve kendisinden yüz çevirdim.</p>
<p>Bu durumdan ben ayrıca şöyle bir ders de çıkardım: Allah bütün mahlükatı sınıflandırdı, onları belli bir düzen içinde yarattı, onlara mükemmel bir yapı ve denge verdi, sonra da bunları akıl sahiplerinin dikkatine sundu. Bütün bunların hikmetini, derin hakikatini kavramaya çalışan akıl sahibi bir kimse, anlayışının derecesine göre bu düzeni koyana teşekkür eder, O’nun övgüsünü yapar. O zaman kendisi de, mahlûkatı bu şekilde düzenleyen tarafından sevilir.</p>
<p>Aynı şekilde 0, harikulâde hikmetler, eşsiz bilgiler ve bilgelikler içeren Kur’ân’ı da vahyetti. Kim Kur’ân’ı düşüne düşüne okur ve dikkatini bütünüyle ona yönlendirerek onunla konuşursa, Allah’ın rızasını kazanır ve O’na yakın olmanın hazzını tadar. Fakat zihni ve kalbi bu dünya işleriyle perdelenmiş kimse ise, böyle bir ayrıcalıktan mahrum bırakılır. Zaten Yüce Allah da şöyle buyurur: “Yeryüzünde hak etmedikleri halde büyüklük taslayanları ayetlerimden uzak tutacağım. ”(Araf , 7/146)(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>92.Vaktin Kıymeti</strong></p>
<p>Bakıyorum da insanların pek çoğu vaktini hayret edilecek bir şekilde harcıyorlar. Geceler uzunsa, zamanlarını boş tartışmalar veya savaş ve maceralardan bahseden bir kitabı okumakla öldürüyorlar. Günler uzadığında da, bol bol uyuyor, öğle sonralarında da Dicle kıyılarında veya çarşı pazarda dolaşıyorlar. Bu insanlar deniz ortasında, ne yönü, ne pusulası olan bir gemide ha bire tartışıp konuşup duran kimselere benziyorlar.</p>
<p>Hayatın anlamını anlamış, o yüzden de erzak hazırlığı yapan ve yaklaşan yolculuğun kaygısını taşıyan pek az insan görüyorum. Bu nitelikteki insanlar da farklı farklılar. Farklılıkları da o ebedî ikamet yerinde harcanılması gereken şeyler konusundaki bilgilerinin az veya çok oluşundan ileri geliyor. Aralarında en uyanık olanları, oradaki en iyi kazancın ne olduğunu sorup soruşturuyor ve daha fazla kâr elde edebilmek için gerekeni yapıyor.</p>
<p>Gafillere gelince, onlar ellerinde ne varsa onu götürüyor ve çoğu zaman da yoldaşsız (Kur’ân ve Sünnetsiz) yola çıkıyorlar. Nice kimselerinse yolunu yol kesiciler kesiyor ve ellerinde hiçbir şeyleri kalmıyor!</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, kalan ömrünüz son fırsattır! Çok geç olmadan harekete geçin, acele edin! İlmi, yapıp ettiklerinize şahit edinin, bilgeliği kendinize kılavuz olarak seçin de zamanın önüne geçin, onun sizin önünüze geçmesine imkân vermeyin! Nefıslerinizi hesaba çekin! Yolculuk için azığınızı özenle hazırlayın! Kervancı başı (ecel), “Gidiyoruz! ” diye bağırdığı zaman, onun sesini duymayıp da kalan ve pişmanlık gözyaşını dökenlerden olmayın!(s.166)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>95.Allah Sadece Mühlet Verir</strong></p>
<p>Mutlak kudret sahibi Allah’ın şanı ne yücedir! O’nu bilen O’ndan korkar, O’nun ince hesabı karşısında kendisini güvende hissedense, asla O’nu bilemez!</p>
<p>Çok önemli bir konu üzerinde düşündüm: Allah Teâlâ (günahkârlara) sanki ihmal ediyormuş gibi mühlet verir. 0 mühlete bakarak da günahkârlar, hiçbir mâni yokmuşçasına günahlara gömülürler. Fakat verilen mühlet yeterince uzatıldığı halde günahkârlar o eğilimlerinden vazgeçmek istemeyince, Allah onları korkunç bir şekilde yakalayıverir.</p>
<p>Aslında bu mühlet, sabırlının sabrını denemek, zalime de (tövbe etsin diye) fırsat vermek içindir. Bunu yapmakla onun sabrını teyit eder, ötekinin çirkin fıilinin de cezasını verir. Dolayısıyla, bunun gerisinde, bizim hayal edemediğimiz bir acıma, bir şefkat vardır. Mühlet vermeyip de hemen ceza verseydi, her hatanın ardından gelen cezayı görürdün. Ve bütün hatalar da bir araya gelince, günahkâr yaptığı kötülükler yüzünden başını ezecek bir taşla vurulurdu.</p>
<p>Bir insanın başına gelen cezanın sebebi bazen insanlara gizli kalır, o yüzden de “Fazlaca iyi adamdı; niye böyle bir akıbete uğradı ki?” derler. Kader de onlara şu cevabı verir: “Bunlar onun gizli günahlarının cezasıda; günah gizliydi, ama cezası açık verildi!”</p>
<p>Hiç de gizli değilmişçesine apaçık gösteriveren ve hiç bilinmiyormuş gibi de gizleyen, günahın bağışlandığını sandıracak kadar mühlet veren, hesaba çekmesiyle de akıllara durgunluk verecek kadar şiddetli davranan Yüce Allah’a hamd ü senâlar olsun! Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.169)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>102. &#8216;Uçsuz Bucaksız &#8216;Kâinat Hakkında Tefekkür</strong></p>
<p>Hac yolculuğum sırasında soyguncu bedevilerden korktuğumuz için Hayber yolundan gittik. Öyle heybetli dağlar ve öyle fevkalâde geçitler gördüm ki dehşete kapıldım! Yaradan’ımın azameti gönlümde bir kat daha arttı. Şimdilerde bile o yollardaki hatıralarım zihnimde canlandığında, Rabbime karşı başka hiçbir şeyi hatırlamaktan duymadığım kadar büyük bir hayranlık duyarım.</p>
<p>Nefsime şöyle haykırdım: Yazıklar olsun sana! Açıl denize de ne gibi harikaların olduğuna fikir gözüyle bir bak! 0 gördüklerinden çok daha müthiş şeylerle karşılaşıp dehşete kapılacaksın! Ardından da bırak kâinatı bir de dönüp kendine bak! Göreceksin ki göklere ve yıldızlara kıyasla sen bir çölde sadece bir kum taneciğisin!</p>
<p>Sonra da zihnen yıldızları dolaş, Arş’ın etrafında dön, cennet ve cehennemde neler olduğunu bir hayal et! Bütün bunlardan sonra hepsini bir yana bırak ve Yaradan’ına yönel! Bu kâinatın tamamının, kudretine sınır olmayan 0 Yüce Kudret’in elinde olduğunu göreceksin! Son olarak da tekrar kendine dön de bak! Başlangıcın ve sonun üzerinde iyi bir düşün! Düşün, başlangıcından önce neydin sen? Bir hiç!</p>
<p>Peki, sonunda ne olacaksın? Toprak! Başlangıcını ve sonunu fikir gözüyle gözlemleyen bir kimse, nasıl olur da şu ömürle, bu yaşamıyla tatmin olabilir? Kalpler nasıl olur da o Yüce Kudreti anmaktan, O’nu zikretmekten gafil kalabilir? Vallâhi, eğer nefısler hevâ ve heveslerinin sarhoşluğundan yakalarını kurtarabilseler, O’nun ilham ettiği korkuyla erir veya O’nun aşkıyla yok olur giderlerdi!</p>
<p>Şu hâle bakın ki bizim duygularımız düşüncemize baskın çıkıyor ve bizler Yaradan’ın azametine ancak bir dağı gördüğümüz zaman hayran kalıyoruz! Oysa basiretimiz açılsa da, aklımız ilâhî işaretleri görse, Allah’ın erişilmez o kudretini bir dağın gösterdiğinden çok daha iyi kavrar! İnsanların çoğunu niçin yaratıldıklarını düşünmekten ziyade içinde bulundukları durumla meşgul eden Rabbin şanı ne yücedir! Sübhânallah!(s.180)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>104 Ferahlığın Anahtarı Sabırdır</strong></p>
<p>İster sevgiliden ayrılma, isterse olumsuzluklarla karşı karşıya kalma gibi konular olsun, hayatta sabırdan daha zor bir şey yoktur. Hele bir de sıkıntının süresi uzadıkça uzar veya felaha erme umudu kalmayacak olursa&#8230;</p>
<p>Böylesi dönemler, kendisiyle atlatılabilecek azıklara ihtiyaç gösterir. Bu azıklarsa elbette farklı farklıdır ve şöyle sıralanabilir:</p>
<p>Sıkıntının büyüklüğüne bakarak, beterin beteri vardır diyerek teselli olmak; kaybedilen bir çocuğa karşılık yaşayan daha kıymetli bir çocuğun olması, o yüzden de daha fenasının başına gelmesinden kurtulduğunu düşünmek; ayrıca kaybedilenin bu dünyada telafisinin mümkün olduğunu, âhirette de ecrinin olacağını akıldan çıkarmamak; gösterdiği sabırdan ötürü insanların övgülerini, hüsn-i zanlarını kazanmak, Hakk’ın da kendisine vereceği sevabı düşünmek; büyük üzüntüye kapılmanın hiçbir yararı olmayacağını ve bunu yapmanın kendisini imtihan eden Rabbine isyan olacağını bilmek gibi&#8230; Aklın ve fikrin kabullenmekte zorlandığı bunlara benzer daha pek çok konuda insan kendini bu tür şeyler düşünerek azıklandırabilir.</p>
<p>Sabır yolunda bunlardan başka azık yoktur. Onun için sabreden kişinin nefsini bunlarla oyalaması ve sıkıntıyı atlatıncaya kadar bunları azık olarak kullanması son derecede önemlidir. Bilmelidir ki kurtuluş yakındır!(s.182)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın varlık denizini gözlemleyen, bu denizde dalgaların nasıl çarpıştığını ve şartların meydan okuyuşu karşısında nasıl sağlam durmak gerektiğini bilen kimse, ne belâların art arda gelişine üzülür, ne de gelip geçici mutluluğa sevinir.(s.200)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>121 İlim Öğrenmede Yol ve Yordam</strong><br />
&#8230;<br />
Kalbe çok fazla veya çok farklı sahalardaki şeyleri yüklemeye kalkmak hiç doğru değildir. Kalp de diğerleri gibi bir organdır. İnsan vardır yüz kiloyu taşır, insan vardır yirmi kiloyu taşıyamaz. Kalpler de öyledir. İnsan gücünün yettiği kadarını, hatta daha azını öğrenmeye çalışman, çünkü gücünü belli bir sürede tüketirse, kendine gelebilmek için hayli zaman harcamak zorunda kalır. Nitekim obur kimse de birçok lokma birden atıştırayım derken, daha sonra birçok lokmadan hayli zaman mahrum kalır.</p>
<p>En iyisi kaldırabileceği kadarını öğrenmek ve onlan bir sabah, bir akşam olmak üzere gözden geçirmektir. O arada gücünü yeniden toplamış olur. Elbette her şeyde devamlılık asıldır. Nice insan vardır bir şeyler öğrendikten sonra onları gözden geçirmeyi ihmal eder de, onları tekrar zihnine yerleştirebilmek için haddinden fazla zaman harcar!</p>
<p>Ezber yapmak için hayatta belli dönemler vardır. En elverişlisi çocukluk ve onu takip eden dönemlerdir. Aynı şekilde en iyi vakitler de sabah ile gün ortasıdır. Sabah vakitleri akşamlardan daha iyidir. Aç olunan zamanlar da tok olan zamanlardan daha uygundur. Ayrıca yeşillik alanda veya ırmak kenarında da insan zihnini toplayamaz, çünkü bunlar insanın dikkatini dağıtır. Diğer yandan öğrenme açısından yüksek yerler aşağılardan daha iyidir. Yalnızlık asıldır, zihnini toplamak ise asıldan da asıldır.</p>
<p>Öğrenilenlerin iyice yerleşmesi ve ruhun da enerjisini toplayabilmesi için zihni haftada bir kere dinlendirmek iyi olur. İnşaatlarda atılan temelleri iyice oturması için birkaç gün bırakmanın sonra üstüne devam etmenin gerekli olduğu gibi. Azar azar, fakat kesintisiz olarak öğrenmek çok önemlidir. Bir ilim dalında uzmanlaşmadan bir başka dala geçmemek gerekir.<br />
&#8230;<br />
İlim olarak ne öğrenmek istediği üzerinde iyice kafa yorsun, çünkü hayat kısa, ilminse sonu yoktur. Bütün ilimler önemli olmasına rağmen, bazı insanlar zamanlarını maalesef en öncelikli olanlara değil de öyle olmayanlara harcıyorlar. Halbuki en iyisine ve en önemlisine öncelik tanımak gerekir&#8230;.(s.204)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şunu bil ki insanın en büyük imtihanlarından biri, bir günah işledikten sonra başına hiçbir şeyin gelmediğini görerek aldanmasıdır, çünkü o ceza daha sonra gelip çatacaktır. Cezaların en büyüğü ise, farkına varılmayan cezadır. O ceza, insanın imanını söküp alan, kalbini körleştiren ve kendisi için kötü olacak bir tercihi yapmaya götüren cezadır. Bu durumun sonuçları arasında, beden sağlığının uğradığı zarar ve kişinin maksatlarına ulaşmasının engellenmesi de vardır.</p>
<p>Nitekim başına gelenlerden ibret almasını bilen basiret sahibi biri şöyle demiştir: “Benim için helâl olmayan bir şeye bir bakış attım, sonra da bakalım nasıl bir ceza göreceğim diye beklemeye başladım. Bir gün, önceden hesaplamadığım bir seyahate çıktım, bir yığın meşakkatle karşılaştım. 0 arada benim için bu dünyada en değerli varlık olan birini kaybettim ve çok kıymetli şeylerim de bir bir elimden çıktı gitti.</p>
<p>Nihayet tövbe, istiğfar ettim, her şey düzelmeye başladı. Sonra nefsim yine uyandı ve gözlerimi yine koruyamaz oldum. Derken kalbim kararıp katılaştı. Benden bu sefer eskisinden çok daha fazla şeyler alındı; onların karşılığında bana telâfi edecek bazı şeyler verilse bile, benim o kaybettiklerimden çok daha değerliydi. Sonra bir kaybettiklerim, bir de telafi ettiklerim üzerinde iyice düşününce, o kırbaç darbesinin acısı altında çığlıklar attım. ”</p>
<p>İşte ben de sahile gelmişim ve bir çığlık atıyorum: Ey kardeşlerim! Bu denizin derinliğine dikkat edin! Sakin duruşuna bakıp da sakın aldanmayın! Kıyısında durun! Takvâ kalesine sığının! Çünkü ceza acıdır! Ayrıca şunu bilin ki takvâ, kişinin zevklerinden ve ihtiraslarından ayrılmasından doğan bir acılık taşır taşımasına, yalnız bu acılık, arkasından şifa gelen diyete benzer! Diyeti bozup abur cubur yemekse ânî bir ölüme yol açabilir!(s.207)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eyvahlar olsun o kimseyi ki kırbaçlanır da kırbacın acısını duymaz, ağır yaralanır da farkında olmaz! Yazıklar olsun o kimseyi ki azaplar içinde kıvrandırıldığı halde, cezaya çarptırıldığının bilincine varmaz! Vallâhi, cezaların en beteri, verilen cezanın farkında olmamaktır! Şehvetini dizginlemeden nefsinin arzusunu tatmin eden, hemen ardından Rabbini razı etmeye çalışan kimsenin “Bir iyiliğim, bir kötülüğümü siler! ” diyerek kendini kandıran kişinin hali ne şaşılacak haldir!</p>
<p>Yazıklar olsun sana, kendi kesenden harcıyorsun, kendi malını israf ediyorsun, kendi şerefini lekeliyorsun! Bir yara öldürücü olabilir, bir yanlış adım iflasa sürükleyebilir ve işlenmiş bir günah tamir edilemeyebilir! Yazık sana, durumunun farkına varsana! Tövbe etmek için ne bekliyorsun hâlâ? İyice yaşlanayım, elim kolum tutmaz hale gelsin de Öyle tövbe edeyim mi diyorsun? Eşin, çocukların, akrabaların göçüp gittikten sonra, senin için onlara katılmaktan başka geriye ne kalıyor ki?</p>
<p>Tut ki bu fânî dünyada her ne istedinse elde ettin, peki, ya sonra? Geçici olan, seni ebedî olandan mahrum bırakmıyor mu? Hem sonra, senin yudumladığın son haz, seni boğabilir! Ya sen sevgilinden ayrılırsın, ya sevgili senden ayrılır! Sevgilini görüp vedalaşamadan yutarsın acı lokmayı!</p>
<p>Aklı düşünmeye kapalı kimselere eyvahlar olsun! Pınara varmışken suyundan içmesi engellenenlere eyvahlar olsun! Şu kabirlerden bir uyarı gelmiyor mu? Akıp giden şu zamandan ders almak yok mu? Bu dünyada hükümran olmuş, bütün arzuları gerçekleşmiş kimseler, hani neredeler? Nerede toplanmışlarsa haydi çağır onları! Nerde&#8230;? Sağırdır onlar senin çağrılarına! Onlar için sadece ölmekle iş bitmiş olsaydı, ölüm onlar için bayram olurdu, ama ya ölümden sonrası!(s.218)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yazıklar olsun o cezalandırılmış kimseye ki şunu bilmiyor. En büyük ceza, kişinin cezalandırıldığını idrak edememesidir! O yüzden hemen tövbe etmeli, ceza şamarı inmeden önce bir an evvel af dilemeli!</p>
<p>Günahlardan sakının! Özellikle de gizli işlediğiniz günahlardan sakının! Çünkü gizlide işlenen günahlar, bir bakıma Allah’a meydan okumadır! Allah’a meydan okuyuş ise kulu O’nun gözünden düşürür. Mademki o senin dış halini düzeltiyor sen de, kendin ile O’nun arasında olan şeyi gizlice düzeltmeye bak! Ey günahkâr, O’nun seni perdeleyip durması seni aldatmasın!</p>
<p>Sonra senin iç halini herkese gösteriverir! O’nun sana, yumuşak davranması da seni yanıltmasın, çünkü cezası çarçabuk kapını çalıverir! Her zaman kaygılı ol, O’na sığın, O’na yakar, senin için yararlı olan bir şey varsa, o da budur! Hüzünle beslen, gözyaşı dolu bardağından yudumla! Hevâ ve heveslerinin kalbinin kuyusunu pişmanlık kazmasıyla kaz, belki oradan çıkacak suyla günahlarının izlerini silebilirsin!(s.222)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>135 Tövbe Kapısından ayrılma!</strong></p>
<p>Ey günahkâr, cezanın nefesini ensende hissettiğinde yaygara koparıp da “Ben yapıp ettiklerime pişman olup tövbe etmiştim, neden şu iğrenç cezayı hâlâ çekmekteyim ?” deme!</p>
<p>Muhtemeldir ki senin tövben tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Cezalandırma da uzun bir hastalığın zamanına benzer bir zaman gerektirir ve vakti saati dolana kadar hiçbir çare kâr etmez. Nitekim “Adem Rabbine isyan etti! ” (Tâhâ, 20/ 121) zamanı ile “Adem, Rabbinden öğrendiği sözlerle tövbe etti; Rabbi de onun tövbesini kabul etti! ” (Bakara, 2/37) zamanı arasında uzun bir süre geçti.</p>
<p>Öyleyse, ey yanlış yapmış olan, gözlerinin suyu kalbinin kirlenen elbisesini ak pak edinceye kadar sabreyle! O elbisenin suyunu sıkıp kuruttuğun zaman, üzüntün geçecektir. Daha sonra, defalarca yıkayınca kalbin huzura erecektir&#8230;(s.224)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz nice insanlar gördük: Nefıslerinin arzularına öncelik tanıdılar da sonra iyice zevklere dalıp dinlerinden imanlarından oldular! Akıllı insan, onların haline bakarak, kendileri için sürekli olmayan ve kendilerini terk etmeyecek bir cezaya sürükleyen bir şeyi nasıl tercih edebildiklerine elbette hayret edecektir. Öyleyse aman ha, akla hakkını vermemekten sakınalım! Allah yolunda yürüyen kimse ayağının nereye bastığını bilsin, çünkü aceleci kişi mahvoluş kuyusuna düşebilir! Her zaman çok uyanık ve tetikte olmak gerek, çünkü sizler savaştasınız ve okların ne yandan geleceğini bilmiyorsunuz!(s.228)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilim insanın niyeti&#8217; sağlam olursa, yeteneğinin üstündeki yükü yüklenmek zorunda kalmaz. Bilim insanlarının çoğu “Bilmiyorum! ”demekten hoşlanmıyor. Sırf itibarlarını korumak için, insanlar kendilerine “Cevap veremedi!”demesinler diye, hiç de emin olmadıkları fetvaları veriyorlar. Bu ise, ilme ihanetin daniskasıdır!</p>
<p>Anlatılır ki Mâlik ibn Enes hazretlerine bir adam gelip dinî bir meseleyi sormuş. 0 da “Bilmiyorum!” cevabını vermiş. Adam “İyi de, ben size bu soruyu sormak için onca diyar kat edip geldim!”demiş. Mâlik ibn Enes hazretleri de “Sen şimdi memleketine dön ve ‘Ben Mâlik’e sordum, bana bilmiyorum’ diye cevap verdi, de! ” buyurmuş.</p>
<p>O mübarek zatın dindarlığına ve aklına dikkat edin! Ne kadar tabiî davranıp bilmediği konuda sorumluluk alınıyor ve Allah’ın azabından da yakasını nasıl kurtarıyor!(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi arkadaşlık edeceği, dostluk kuracağı, ortak alacağı, evleneceği kimselerin seçiminde aile kökenlerine dikkat etmelidir. Ardından da, dış görünüşlerine bakması gerekir, çünkü dış görünüş kişinin iç halini ele verir.</p>
<p>Köken önemlidir, karakterin kökenle yakın alakası vardır. Asaletten uzak olanın güzellikler ortaya koyması pek mümkün değildir. Meselâ kötü bir aileden gelme bir güzelin, erdemli olması nadirdir. Aynı durum dost, ticarî ortak ve ilişki kurulan kimseler için de geçerlidir. Sadece asaletine leke düşürmekten kaçınan kimseleri dost ve ahbap edinmeye bak! Çünkü öteki kimselerle pek çok durumda sıkıntıya uğrama tehlikesi vardır. Asil olanlarla ise böyle bir şeyin olması çok nadirdir.</p>
<p>Halife Ömer ibn Abdülaziz hazretleri birine “Bana görev verebileceğin insanlar tavsiye et.&#8217;”demiş. O kişi de şu karşılığı veımiş: “Din adamlarının size ihtiyacı yoktur, yani görev almak istemezler; dünyalık peşinde koşanları ise siz istemezsiniz. Ben size soylu ailelerden gelen kimseleri tavsiye ederim, çünkü onlar şeref ve haysiyetlerine leke sürdürmekten kaçınırlar. ”(s.292)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı insan davranışlarının sonuçlarını hep göz önünde bulundurmalı ve bütün ihtimalleri hesaplamalıdır. Sosyal durumunun, imkânlarının ve sağlığının şu anki haline bakıp aldanmamalı, bunların hep böyle sürüp gidecek olduğunu sanmamalıdır. Bu büyük bir hata olur. Hal ve şartların değişebileceğini, beklenmedik durumlara düşebileceğini her zaman aklında tutarak ihtiyatlı ve hazırlıklı olmalıdır. Gelip geçici zevklere de dikkat etmeli, sonuçlarını hesaplamalı, geriye utancın kalacağını bilmelidir. Uyuşukluğun ve tembelliğin de aynı şekilde geride cehaletten başka bir şey bırakmadığını unutmamalıdır.(s.293)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bazen bir kimse sırrını eşine veya bir dostuna açar onların elinde rehin kalır. 0 iğrenç sırrını fâş eder diye ne eşinden ayrılmaya cesaret edebilir, ne de dostuyla ilişkisini kesmeye. O yüzden tedbirli insan, insanlarla münasebetlerinde, sırrı içini daraltsa da, onu dışarıya vurmayan insandır. Öyle bir kimsenin eşinin, dostunun, hizmetçisinin kendisinden ayrılmasından, kendisini rahatsız edecek sözler söyleyemeyecekleri için, hiçbir kaygısı olmaz.</p>
<p>Tenhâda yapılanlar en büyük sırlardan sayılır. O yüzden tedbirli insan gizlide yaptığına kimsenin uymaması için son derece dikkat etmelidir.</p>
<p>Keskin bir zekâya sahip kimseye, başkalarının nasihatini den önce kendi zekâsı yol gösterir.(s.297)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>199 Sevap, Sabır ve Metanetle Kazanılır</strong></p>
<p>Bir hastalığın veya ölümün gerçekleşmesi durumunda, insan kendisine tam hâkim olamasa bile, inanan kişinin dehşete kapılmaması gerekir. Her şeye rağmen, gerek gösterdiği sabırdan dolayı alacağı sevap, gerekse kadere rıza açısından olsun, elden geldiğince sabırlı davranmaya gayret etmesi lazımdır. Çünkü bunlar bir süre sonra kaybolup gidecek olan geçici anlardır. Hastalıktan sonra iyileşen kimse çektiği o ızdırapları bir düşünsün, şifaya kavuştuğu şu anda onlardan geriye ne kaldı ki? Sabredilir belâ gider, sevap kazanılır. Aynı şekilde haram hazların tadı kaybolur gider, geriye günah ve pişmanlık kalır. Kadere karşı duyulan öfke geçer, geriye kusur kalır.</p>
<p>Ölüm, insanın dayanamayacağı kadar ağır, giderek artan ve sonunda kaybolan bir acıdan başka nedir ki? Ölüm döşeğindeki hasta ruhunun çıkışından sonra gelecek olan rahatı düşünmeli. Bu, onun acısını hafifletir. Sıhhate kavuşmak için acı bir ilacı içmek gibidir bu. Bedenine gelecek felâketi (kabirde çürümesini) akla getirip de dehşete kapılmamak gerekir, çünkü o binekle (vücutla) ilgili bir meseledir, binici (ruh) ise ya cennette olacaktır, ya da cehennemde.</p>
<p>İnsanın düşüncesini üzerinde yoğunlaştırması gerektiği asıl şey, bir daha elde edebilmesini imkânsız kılacak şeyler başına gelmeden önce sevaplarını kat be kat artırmak olmalıdır. Onun için asıl bahtiyar kişi,zamanını,sağlığını ganimet bilen ve o ganimet zamanlarında faziletli amellerden daha faziletli amellere koşturan kimsedir.</p>
<p>İnsanoğlu bilsin ki cennetteki derecelerin artışı, bu dünyadaki faziletlerinin değeriyle orantılıdır. Hayat kısa, kazanılacak faziletler, sevaplarsa sayısızdır. Öyleyse bunları elde etmek için şu andan itibaren harekete geçelim! Yorgunluktan sonra gelecek olan dinlenme vakti çok uzun olacak. Gamlı ve dertli olanların sevinci sınırsız olacak. Mahzun olanlarınki de öyle.(s.314)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>204 Karşımızdaki Öfkeliyse&#8230;</strong></p>
<p>Dostunun öfkelendiğini gördüğünde ve uygunsuz sözler söylediğini duyduğunda, hiç aldırış etme ve ona çıkışma! Çünkü onun bu hali, etrafında ne olup bittiğini anlamayan bir sarhoşun haline benzer. Onun feveranına sabret, ciddiye alma, zira şeytan ona galebe çalmış, tepesi atmış ve aklı perdelenmiştir. Ona kızarsan o da sana aynı tonda cevap verir, sen de bir deliyle cebelleşen bir akıllı veya şuursuz biriyle tartışan şuurlu bir adam durumuna düşersin! Hatalı olan da sen olursun!</p>
<p>Tam aksine sen ona merhametle yönel, kaderin ona neler yaptırdığına ibretle bak, mizacının ona neler yaptırdığını sakince seyret! Bilesin ki aklı başına geldiğinde yaptığından pişman olacak ve gösterdiğin sabırdan dolayı sana şükran duyacaktır. Öyle bir durumda en azından senin yapabileceğin şey, rahatlayıp da kendine gelinceye kadar onu kendi haline bırakmandır. Babası öfkelendiğinde çocuğun, kocası öfkelendiğinde hanımın takınacağı tavır bu olmalıdır.</p>
<p>Söylemek istediklerini söyleyip de içini iyice boşaltıncaya kadar onu hiç kâle almamaları lazım, bunu uygularlarsa o kişi pişman olur ve yaptığından özür dileyecek duruma gelir. Fakat sözüne sözle, davranışına davranışla karşı verilmeye kalkılırsa tam bir düşmanlık doğar ve öfkesi geçtikten sonra bile öfkeli davranır, daha doğrusu sarhoş ve kendini bilmez haldeyken yapıp ettiklerinin aynılarını yapmaya devam eder.</p>
<p>Maalesef insanların büyük çoğunluğu bu dediklerimizin aksini yapıyor, karşısındakinin davranışına misliyle mukabele ediyor. Öfkeli birini gördüklerinde sözüne söz, hareketine hareketle karşılık veriyorlar. Halbuki bu tutum bilgece davranışa ters düşer ve bilgece davranış bizim yukarıdan beri dile getirdiklerimizdir: “Ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz! ” Ankebut, 29/43 (s.321)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hakkında hiçbir delile sahip olmadığın bir şeye tutunmaktan sakın! Sakın! Çünkü o şey senin hem dünyadaki nasibini azaltacak, hem de âhiretteki mutluluğu zayi edecektir! Sadece kendin için (dünya ve âhirette) yararlı olanın peşine takıl, kendi (âhiret) çıkarın için harekete geç! Acele et, çünkü sadece kendin için acele edeceksin! Var güçleriyle iyi işler yapmış kimselerin alacakları mükâfatı bir hayal et! Sense o mükâfatı kaçırmış olacaksın! Bunu şöyle iyi bir düşünürsen sende (ibadet konusunda) hiçbir tembellik kalmaz! Bu tehdit, gevşek insanın kendisine gelmesi için yeterli bir uyarıdır, tabiî kendisinde ruh varsa! İradesi çökmüş, bilinci ölmüş kimseye gelince, elbette bıçak darbeleri ölüye hiç acı vermez!</p>
<p>Kabrinden kaldırıldığında, bazıları güzel bineklere binip hızla giderken, sen tökezleye tökezleye ilerlersen; sâlih kullar sıratı çarçabuk geçerken, sen düşe kalka yol alırsan, halin nice olur? İşte o zaman, tembelliğin ve istirahatin tadı kaybolacak, geriye pişmanlığın acısı kalacak! İhmalkârlığın kadehindeki su kuruyacak, dipte sadece pişmanlığın tortuları duracak! Öte âlemin sonsuzluğu yanında şu kısacık dünya hayatı da nedir ki? Yarısı uykuda, yarısı gaflette geçen şu ömrünün değeri ne ola ki?Ey cennetin hurileriyle evlenmek isteyen, fakat beş paralık iradesi olmayan sen!</p>
<p>İbretlerin ışığında fıkir gözünü aç, belki duanın kabul olunduğunu görürsün! İçinde rehavet, bir gayretsizlik hissedersen, lütf-u ilâhînin yardımını dile! Seherlerde uyanıp kalk, belki önüne kazançların yolu açılır! Birkaç adımlık mesafeden de olsa, tövbe, istiğfar edenlerin kervanına katılmaya, yaklaşmaya bak! Gayret gösteren müminlerin kampına git! Orası bir konaklık mesafede bile olsa! Ama ne mesafe!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>239 Cenneti ‘Kazanmak</strong></p>
<p>Vallâhi cennete girmeyi, oradaki hastalık, tükürme, uyku, belâ olmadan, tam aksine hep sağlıklı, kesintisiz ve sıkıntısız mutluluklar, her an yenilenen, sınırsızca, arttıkça artan refah ve huzur içende bir hayatı hayal edince başım dönüyor! Öyle muhteşem bir cennetin olacağını dinimiz kesin garanti etmemiş olsa, neredeyse inanmakta zorlanacağım!</p>
<p>Fakat öyle bir cennet ve o mutluluklar elbette bu dünyada gösterilen çabalara göre elde edilecektir. O halde onu kazanma yolunda saniyesini dahi kaybeden kişiye nasıl şaşılmaz? Bu maksatla Allah’a yapılacak tek bir hamd, tek bir zikir bile kendisi için cennette meyveleri ve gölgesi ebedî olacak bir hurma ağacının dikilmesini sağlar (Müslim). Ey böyle bir fırsatı kaçırdım korkusuna kapılan, gönlünü umutla doldur!</p>
<p>Ve sen, ey ölüm denilince yüreği darlanan, ölüm acısından sonra öte âlemde seni bekleyen 0 tatlılığı ve o diriliği düşün! Canın bedenden çıkacağı anda, can çıkmadan hemen önce kişiye cennette kalacağı yer gösterilir! Kişi de o zaman o mutluluğa giden yolu kolayca kat edeceğini anlar! Daha sonra ruhlar cennet ağaçlarına kuşlar şeklinde tutunurlar (Müslim, Tirmizî&#8230;) (s.372)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi, gözü sonuçları görüp kestiren, başına gelebilecek şeyler konusunda tedbirli olan, her türlü ihtimali hesaba katıp ihtiyatlı davranan, servetini ve sırlarını saklamasını bilen, körü körüne karısına, çocuklarına veya dostlarına güvenmeyen, her an da göçe hazır olan kimsedir. İhtiyatlı ve tedbirli insan işte böyle olur!(s.380)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İntikamını Affederek Al!</strong></p>
<p>Bir düşmana veya bir kıskanca karşı düşmanca davranmak ahmaklıktır. Tam aksine, onun sana olan tavrı belli olduktan sonra, sen aranızda uzlaşmayı sağlayacak bir yol izlemelisin. Senden özür dilerse kabul et! Düşmanlık gösterirse, affet! Barışmanın, uzlaşmanın mümkün olduğunu ona göster! Ona karşı olan güvensizliğini gizle, hiçbir şekilde de ona itimat etme! İçinden ona karşı nefret duysan bile, dışından ona karşı iyi davran!</p>
<p>Eğer ona zarar vermek istiyorsan, yapacağın ilk şey kendini düzeltmen ve onun sende gördüğü kusurları gidermeye çalışmandır. Bilesin ki o kişiye senin verebileceğin en büyük zarar, onu Allah rızası için affetmendir! O hakaretlerini artırdıkça sen de hoşgörülü edânı artır! Bunu yaparsan halk senin adına onu yermeye, yerden yere vurmaya başlar. Alimler de seni soğukkanlılığın ve hoşgöründen ötürü överler.</p>
<p>Böylece sen onu çok daha fazla mat etmiş olursun, görürsün ki benzi atmıştır, hüznü dışa vurmuştur, içindeki öfkesi ise çok daha beterdir. Böyle yapman, bir söyleyip de ondan bin işitmenden çok daha iyidir! Ayrıca dalaşmakla kendini onun düşmanı olarak göstermiş olursun, o da sana karşı tedbirini alır ve senin aleyhinde verir veriştirir.</p>
<p>Buna karşılık, sen ona karşı hoşgörülü davranmakla, onun senin içinden geçeni bilmesini önlemiş olur, böylece de intikam arzunu tatmin etmiş ve kalbini yatıştırrmş olursun. Fakat sen ona dinine zarar verecek şekilde mukabelede bulunursan, bu sefer de o senden intikam almanın tadını çıkarır! Günah işleyerek kazanılana değil, “en güzel hoşgörüyle muameIe edilerek” (Hicr, 15/85) kazanılan zafere zafer denir!</p>
<p>Bu durumsa ancak onun üzerindeki hâkimiyetini bir günaha karşılık verilen bir ceza, manevî makamını yükseltecek bir imkân veya bir imtihan olarak görende görülür. Böylece o rakibini değil (ilâhî) kudreti görür.(s.384)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?</strong></p>
<p>Bir sevgili veya dost edinmek isteyen bilsin ki bunlar iki türlüdür: Kadınsa, sen onda fizik güzelliği ararsın, erkekse ruh güzelliği. Bir kadının dış güzelliği senin hoşuna giderse, gönlünü ona iyice kaptırmadan önce bir süre onun ahlâkî güzelliklerini araştır! Eğer onu umduğun gibi bulursan -ki asıl gözetmen gereken dinen sana yapılan şu tavsiyedir: Dindar olanını tercih edin!-, ver ona gönlünü ve çoluk çocuk sahibi olmak için evlen onunla. Ancak ona olan aşırı sevgini açık etme, çünkü insanın sevdiğini ona olan aşırı tutkusunu söylemesi hatadır.</p>
<p>Bu durum -o da seni sevse bile- onu sınır tanımaz hale getirir, sana karşı huysuzluk, eziyet, terk etme, küçük görme ve aşırı masraf yaptırma gibi davranışlar sergiler. Şaşırtıcı bir diğer nokta da, sen sadece şimdiki durumu dikkate alarak bir tavır takınabilir ve aramzda mükemmel bir aşk olduğunu sanabilirsin, fakat bu durum devam edip gitmeyebilir, sen onun boyunduruğu altına girebilirsin, bir daha da yakanı kurtaramazsın ve kurtulman hayli zor olabilir. Hatta senin sırlarını bildiği için seni tam anlamıyla pençesine de alabilir veya servetinin çoğunu eline geçirebilir.(s.390)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Ben bu davranış üzerinde kafa yordum. Kişilerin imanlarının sağlam olmasına rağmen davranışlarının gevşek oluşunun üç sebepten ileri geldiğini gördüm: Birincisi, anlık ve geçici hevesin peşine takılma; bu takılış, kişiyi işleyeceği hata konusunda gaflete düşürüyor.</p>
<p>İkincisi, daha sonra tövbe edip bırakma ümidi. Oysa günahın işlendiği anda akıl yerindeyse, kişiyi tövbeyi geciktirmenin tehlikeleri konusunda uyarır, çünkü ecel tövbeye fırsat vermeden kapıyı çalabilir. Bütün bunların en şaşırtıcı olanı da, insanın çok kısa bir zaman içinde ruhunun elinden alınabileceğini bildiği halde, hiç de bunun gereğine göre azimle hareket etmemesidir.</p>
<p>Gerçi insanın heves ve arzuları kişiye ömrünü uzayıp gidecek de hiç bitmeyecekmiş gibi gösteriyor! Halbuki Peygamberimiz aleyhisselâm bakın ne buyuruyor: “Kıldığın her namazı hayata veda ettiğin son namazınmış gibi kıl! ” (İbn Mâce ve Müsned). İhmal hastalığına karşı en iyi ilaç işte bu ilaçtır, zira bir sonraki namaza kadar yaşayacağından emin olmayan kişi, gayretle ve azimle faaliyet görecektir.</p>
<p>Üçüncüsü de, Allah’ın kendisini affedip bağışlayacağı umuduna kapılmaktır. Öyle ya günahkârların hep “Rabbim acır ve bağışlar! ” dediklerini görürsünüz, oysa onlar Allah’ın azabının çok çetin olduğunu da unutuyorlar! Onlar O’nun merhametinin aşırıya kaçan bir duyarlılık olmadığını bilmiyorlar mı? Eğer olsaydı, hiçbir kuş kesilmez, hiçbir çocuk da acı çekmezdi! O’nun azabından kurtulma konusunda hiç kimsenin garantisinin olmadığını, şu kadar değerde bir mal çalan hırsızın elinin kesilmesini emredenin o olduğunu bilmiyorlar mı? Yüce Allah’tan hakkımızda hayırlı olan işleri azimli ve kârarlı bir şekilde yapma gücünü bize ilham etmesini niyaz ederiz.(s.396)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilesin ki Allah’ a götüren yol, ayaklarla kat edilmez, sadece gönüllerle kat edilir. Dikkat et, gelgeç arzular,anlık şehvetler, pusu kurup yol kesen eşkıyaya benzer, gidilecek o yolsa kapkaranlık bir gece gibidir. Allah’ın lütfuyla aydınlanmış kimselerin gözleri ise, atların gözleri gibidir, çünkü onlar gece karanlığında gün ışığındaki gibi görürler.</p>
<p>Hakk’ı arzulamadaki samimiyet bir feneri andırır; o fener her nerede olursa olsun doğru yolu gösterir ve aydınlatır. Bu yolda sadece samimi olmayanlar tökezleyip düşerler. Bununla beraber istenmeyen kimselerden o ihlas (o samimiyet, o sıdk) alınır&#8230; Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.401)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların en kusurlusu, herhangi bir durumda, özellikle de öfkeyle yapılan işlerde, temkinsiz ve istişaresiz harekete geçen kimsedir. Çünkü bu acelecilik ve kendisinin bu ahmaklığı, onu tam bir zarara sürükleyebilir veya içinde derin pişmanlık yaraları açabilir. Gerçekten de öfkelerine kapılıp cinayet işleyecek kadar işi ileriye götüren nice insan vardır! Halbuki öfkeleri geçtikten sonra onlar kendilerini ömür boyu üzüntünün, ağlamaların ve vicdan azabının pençesinde hissedeceklerdir.</p>
<p>Çoğu durumda, cani öldürür ve hem bu dünyasını, hem de öbür dünyasını kaybeder. Zevkinin peşine takılan kimse için de aynı durum söz konusudur. Kendisinde bir arzu uyanan ve sonuçlarını hiç düşünmeden onu tatmine koşan kimsenin hali de böyledir. Hayatının geri kalan kısmında hep Vicdan azabıyla kıvranacak, ölümünden sonra sürekli ayıplanacak ve elbette cehennem azabından da kurtulamayacaktır. Bütün bunlar şimşek çakışı gibi bir anda gelip geçen zevk yüzünden insanın başına gelir.</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, her hal ve şartta, bilhassa da kavgalara yol açan ve boşanmalara sebep olan öfkeler söz konusu olduğunda, temkinli ve tedbirli olun, işin nereye varacağını iyice hesap edin!(s.421)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir adam bana hanımına karşı duyduğu kızgınlıktan dem vurdu, ardından da şöyle dedi: “Birçok sebepten ötürü kendisinden ayrılamam. Her şeyden önce ona karşı olan sayısız borcum. Ben sabırsız bir adamım. Kendisinden yakınmadan edemiyor, bir türlü de dilimi tutamıyorum Sarf ettiğim sözler de ona olan öfkemi dışa vuruyor.”</p>
<p>Kendisine şöyle dedim: Senin bu tutumun sana yarar sağlamaz. Sen evlere kapılarından girmeye bakmalısın! Kendi kendinle baş başa kalıp düşünmeli ve böyle bir sıkıntıya günahların yüzünden maruz kaldığını anlamalısın! O yüzden hemen tövbe ve istiğfar etmelisin! Ona karşı olan hıncına ve haksızlığına gelince, Hasan ibn Haccâc’ın dediği gibi bunların sana hiçbir faydası olmaz: “Allah ’tan size bir ceza geldiğinde, ona kılıç çekerek karşılık vermeyin, tam aksine onu tövbe ederek karşılayın!”Bil ki sen sınanmaktasın, sabır göstermekle mükâfatını alacaksın! Hem zaten: “İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir! ” (Bakara, 2/216).</p>
<p>Allah’ın sana kader olarak çizdiği konularda sabrederek Rabbine yönel ve sıkıntından kurtulmayı O’ndan iste! Böylece sen Allah&#8217;tan af dilemekle, günahlarından tövbe etmekle, Allah’ın kaza ve kaderine karşı sabretmekle ve kurtuluşu da Rabbinden niyaz etmekle hem bir tür ibadet etmiş olur, hem de yaptığın bu her bir davranış için ayrı ayn sevap kazanırsın! Vaktini yararsız şeylerle israf etme! Kaderin akışını değiştirebileceğini sanarak çareler aramaya kalkma! “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez!” (En’âm, 6/17).(s.442)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>321 Hakiki Erler</strong></p>
<p>Birinin sürekli Kur’ân okuması, namaz kılıp oruç tutması, zekât ve sadaka vermesi, inzivaya çekilmesi, sakın seni aldatmasın! Çünkü gerçek anlamda er kişi şu iki hususa özen gösterendir: Dinin hudutlarına riayet etmek ve yapıp ettiklerinde samimi (ihlaslı) olmak.</p>
<p>Kimsenin görmediğini sandığı yerlerde Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen ve zevkini tatmin için haramlara yönelen nice softalar görmüşüzdür! Dindarlığıyla tanınmış, fakat bütün edip eylediklerini Allah için değil de, başkalarına yaranmak için yapan nicelerini tanımışızdır! Bu yanhş tutumlar halk arasında duruma göre azalır ve artar.</p>
<p>Kelimenin gerçek anlamıyla er kişi, Allah tarafından konulan sınırları asla aşmayan kişidir. Ayrıca niyet ve davranışlarında yüzde yüz samimi olandır. Onun sözleri de eylemleri de sırf Allah içindir, asla şunun bunun hatırı veya insanların hayranlığını kazanmak için değildir!</p>
<p>Öte yandan da, dindar adam denilsin diye sofu görünen, takvâlı kişi desinler diye hiç konuşmayıp susan, Zâhid olarak bilinsin diye dünyadan el etek çeker görünen niceleri vardır!</p>
<p>Halbuki samimiyetin (ihlâsın) en ayırıcı özelliği, kişinin özel hayatında da kamu hayatında da aynı olmasıdır. Dahası, gerçekten ihlâslı olan kimse, Zâhid olarak görünüp bilinmeyeyim diye halk arasında gülümsemek ve neşeli olmak için gayret gösterir.(s.472)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Huzur içinde yaşamak istiyorsan, bütün kıskançlardan uzaklaş, çünkü sendeki nimetleri hep kıskanacak ve eninde sonunda sana belki de nazarları değecektir. Kıskanç biriyle görüşmek zorundaysan, ona sırlarını açma ve kendisine bir şey danışma! Dalkavuklukları, dindarlık ve ibadetleri de seni kandırmasın, çünkü kıskançlık, dine baskın gelir. Biliyorsun ki kıskançlık Kabil’e cinayet işlettirdi, Hz. Yusuf’ u da kardeşleri yok pahasına sattılar! Akıllı bir din adamı olan rahip Ebu Amir ve saygın bir reis olan Abdullah ibn Übey, sırf kıskançlıkları yüzünden, Peygamberimiz aleyhisselâma karşı çıktılar ve doğru yoldan sapıp münafık oldular.</p>
<p>Seni kıskanan kişiye, onun içinde bulunduğu durumdan daha fazla ceza temennisinde de bulunma, çünkü o zaten büyük bir ızdırap içinde kıvranmakta, onu sadece senin sahip olduğun nimetlerin ortadan kalkması rahatlatabilir! Senin üzerindeki nimetlerin arttığı her seferinde onun da ıstırabı bir o kadar artar. Hayatı tam bir zindandır onun! Cennetliklerin cennetteki mutlulukları da ancak kalplerinden haset ve kin çıkarılıp atıldıktan sonra gerçekleşir. Yoksa birbirlerine haset eder dururlar ve hayatları çekilmez olurdu.(s.505)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şeye ihtiyacın olduğunda O’ndan iste! Verirse, ne âlâ; vermezse de, sen O’nun vermeyişinden hoşnut ol! Bil ki vermemesi cimrilikten değil, ya senin iyiliğin, ya da senin tepkini görmek içindir! Sen O’na yakarmaya, istemeye devam et! Çünkü bu da bir tür ibadettir. Sen bunda ısrar edersen, O seni sevgisiyle kuşatacak ve senin O’na olan bağlılığını ve tevekkülünü (güvenini) güçlendirecektir. O’nun sana olan bu sevgisi de, sana hedefıni gösterecek ve seni O’nun sevgisine layık hale getirecektir.</p>
<p>Sen de o zaman Allah’ı hakkıyla bilip tanıyan ve O’na bütün kalbiyle iman edenlerin hayatı gibi bir hayat sürersin. Zaten öyle olmayan hayatta hayır yoktur. Maalesef insanların çoğu sersemce, ne yaptığını bilmez şekilde yaşayıp gidiyor: Sadece sebepleri görüyor ve bütün kalpleriyle o sebeplere sarılıyorlar; sınır tanımaz, çok aşırı bir hırsla rızıklarını kazanmak için çırpınıyorlar; (Allah’a güvenecekleri yerde) bütün umutlarını insanlara bağlıyorlar; umutları boşa çıkınca da Allah’a isyan ediyorlar.</p>
<p>Kaderse, onların isyan ve itirazlarını hiç kâle almadan sarsılmaz ve şaşmaz bir şekilde yoluna devam ediyor ve insanoğlunun başına ne yazılmışsa o geliyor. Ne var ki onlar böyle davranmakla Hakk’a yakın olmaktan, O’nun muhabbetinden ve Allah’a karşı edepli davranma hasletinden mahrum kalıyorlar. Böylesi bir hayatsa, hayvanlara yaraşır bir hayattır!(s.507)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
