<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hüseyin Cisri | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/huseyin-cisri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Nov 2017 13:47:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hüseyin Cisri | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslamda İçtihad ve İcmâ&#8217;nın Lüzumu Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2017 13:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İctihadın Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda İçtihad ve İcmâ'nın Lüzumu Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Dört Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16369</guid>

					<description><![CDATA[<p>İSLÂM DİNİNİN KAYNAĞI ALLAHIN KİTABI İLE HADİSLER OLDUĞU HALDE İCTİHAD İLE İCMÂA DA LÜZUM GÖRÜLMESİ HAKKINDA Şurası hiç unutulmamalıdır ki, İslâm dini gerek usulü olan yüce inançları, gerek teferruât kabilinden olan diğer hükümleri itibariyle Kur&#8217;ân ve Peygamber efendimizden rivâyetle sâbit olan hadîslerden alı­nıp öğrenilmiştir. Bu yüce kaynakların dışında bir dînî hüküm bulmak mümkün de­ğildir. Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/">İslamda İçtihad ve İcmâ’nın Lüzumu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/ictihad-562x330/" rel="attachment wp-att-16370"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16370" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330.jpg" alt="" width="562" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330.jpg 562w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330-300x176.jpg 300w" sizes="(max-width: 562px) 100vw, 562px" /></a>İSLÂM DİNİNİN KAYNAĞI ALLAHIN KİTABI İLE HADİSLER OLDUĞU HALDE İCTİHAD İLE İCMÂA DA LÜZUM GÖRÜLMESİ HAKKINDA</strong></p>
<p>Şurası hiç unutulmamalıdır ki, İslâm dini gerek usulü olan yüce inançları, gerek teferruât kabilinden olan diğer hükümleri itibariyle Kur&#8217;ân ve Peygamber efendimizden rivâyetle sâbit olan hadîslerden alı­nıp öğrenilmiştir.</p>
<p>Bu yüce kaynakların dışında bir dînî hüküm bulmak mümkün de­ğildir. Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında İslâm dininin tamamlanmasına dair kaydedilen âyetin kesin delâletiyle Kur&#8217;ân ve hadîsin, bütün İlâhî hüküm­lerin açıklanmasını üzerine almış olduğu bilinen bir gerçektir.</p>
<p>Fakat asıl inanılması gereken şeyler bir srnırla çevrili olup açıkça veya açıklığa yakın derecede bu kısmı ifâde edecek kadar sözler imkân dairesinden uzak değildir. Ama bu hükümlerin teferruâtını açıkça veya açıldığa yakın bir şekilde ifâde etmek istesek, büyük ciltleri doldura­cak kelime ve ibârelere lüzum görülürdü. Bu maksadı sağlamak birden bire mümkün olamazdı. Çünkü zamanın olaylarının değişmesiyle hüküm­lerin teferruâtı da değişmektedir.</p>
<p>Artık Kur&#8217;ân ile hadîsler, doğru inanç esaslarının yeteri kadarını ve teferruât hükümlerinin umûmî kısmını açıklayıp, geri kalan teferruâtı, dolayısiyle ifâde eden kâidelere işâret ettiler. Binâenaleyh îslâm dininde muhtaç olunan İlâhî hükümlerin hepsi de Kur&#8217;ân&#8217;la hadislerde toplanmış bulunuyor.</p>
<p>Bu toplanış açıkça değilse işâret yoluyla tamamlanıyor. Burası hiç şüphe götürmez. Çünkü fıkhın ana kâidelerinin dayanağı tamamen ki­tap ve sünnettir.</p>
<p>Fakat dinin hükümlerinin hepsini dînî delillerden anlayıp çıkar­mak, ümmetin fertleri için mümkün bir şey olmadığındandır ki, bu iki büyük asıldan hükümler çıkarabilmek için Allah, iki yol belirtti. Üm­metin bütün fertlerine dinin hükümleri bu şekilde açıklandı.</p>
<p>Bu iki yoldan biri, Muhammed ümmetinin ittifakı (icmâ), yani bir devirde bulunan kâfi ilim sahiplerinin, dînî bir hususta birleşmiş bu­lunmasıdır. îslâm dini, ümmetin icmâının delil olduğuna hükmediyor ve yanlışlık veya sapıklık olmak ihtimalini kabul etmiyerek böyle bir kurtuluş yolunun dışına çıkanları sapık sayıyor. Gerçekten, îslâm mil­letinin ilim ve ictihâd sahipleri bu konudaki başvurdukları kaynaklarını açıklamasalar da böyle bir hükmü Kur an ve hadîs metinlerinden anla­mış oluyorlar ki, aralarında ittifak bulunuyor.</p>
<p>Diğeri, din bilginliği derecesine ulaşarak Kur&#8217;ân ve hadîslerden hüküm çıkarmaya muktedir olanların ictihad etmeleridir. Zira ümmet içinde fazilet ve olgunluğu görülenlere Allah bu makamı vermiş ve muktedir olmaları sebebiyle ictihadda bulunmalarım emretmiştir.</p>
<p>Şu halde onlar bu iki yolla kitap ve sünnetten hüküm çıkarmaya tam bir gayretle çalıştılar da müslüman fertler bu sayde dinlerinin hü­kümlerini dînî metinlerde açıkça anlatmaya muhtaç kalmadılar ve ibâ­det, muâmele, cezâ ve âdâb konularında lüzum görülen İlâhî hükümleri eksiksiz olarak buldular.</p>
<p><strong>MUTLAK ÎCTÎHÂD HAKKINDA KABUL EDİLEN ŞART VE VASIFLARIN NEDEN ÎBARET OLDUĞU</strong></p>
<p>İslâm âlimleri, bir şahsın ictihad derecesine ulaşarak, Allah’ın ve Peygamber&#8217;in sözlerinden hüküm çıkarabilmesi için gereken şart ve va­sıflardan bahsedip onları ittifakla, şu 4 maddede topladılar:</p>
<p><strong>1</strong>-Kur’ân’ın lügat ve dînî mânâlarını bilmek. Lügat mânâsını bil­mek de, kelimelerin ve ifâdece hususiyetleri bakımından terkiplerin mâ­nâ ve delâletlerini bilip kavramakla olur.</p>
<p>Bu da kitap ile sünnetin dili olan arap dilinin kelimeleri ve asıl mânâları kendisiyle bilinen Lügat bilgisi, arapça kelimelerin binâ ve sıgalarının durumlarını bildiren Sarf bilgisi, cümle meydana getirirken de bu kelimelerin durumlarını, irab ve binâlarının, cümlede meydana ge­len mânâlara nasıl delâlet ettiğini bildiren Nahv ilmi, arapça kelimelerin durumun gerektirdiği şekle uymasını icab ettiren hal ve vasıfla­rını bildiren Maânî ilmi, bir tek mânâyı çeşitli yol ve üslûblarla ifâde etmeyi bildiren Beyân ilmi v.s. yi iyice öğrenmekle meydana gelir.</p>
<p>Bu ilimleri gerek çalışıp öğrenme yoluyla ve gerek kendi kendine bilsin. Nitekim eski müctehidler, yani ashâb ve tâbiîler, bu ilimlerin kitaplar halinde yazılmasından önce, kendi kendilerine onları biliyor­lardı.</p>
<p>Din yönünden olan mânâları bilmek de, dînî hükümlerde tesirli bulunan mânâ ve sebepleri bilmekle olur.</p>
<p>Meselâ:&#8221;Yahut sizden biriniz ayak yolun­ dan gelirse&#8221;(Nisa,43;Maide,6) âyetinde «kâit» ten maksat, abdesti bozan şeyler olup, bu hükmün sebebinin de canlı insanın bedeninden pislik çıkması olduğunu bilmek lâzımdır.</p>
<p>Yine Usûl-ü Fıkıh İlminde kaydedilip açıklanan Kur&#8217;an’ın kısımla­rını bilmek de gerekir ki, bunlar hâs, âm, müşterek, mücmel, müfesser, muhkem, mutlak, mukayyed, sarî, kinâye, zâhir, nass, hafî, müşkil, müteşâbih, dâl bi&#8217;l-ibâre, dâl bi&#8217;l-işâre, dal bi’l-iktizâ, dâl bi&#8217;d-delâle, mefhûm-i muteber, muktezâ&#8217;yı emir ve nehy v.s. den ibâret olup, din ilimlerinin en büyüğü olan Usûl ilminde bunların mâhiyet ve hükümleri tafsilâtlı olarak incelenmiştir.</p>
<p>Bu kısımların hakikatlerini bilmek de kâfî olmayıp, nerede ve na­sıl kullanıldıklarını da belirtmek gerektir. Meselâ: Şu kelimenin hâs ve bunun âm veya müşterek olduğunu ve hangisinin nâsih, hangisinin mensûh bulunduğunu bilmek ve bu şekilde her âyet ve hadîsin hangi kısım­lara dâhil olduğunu kestirerek hükümlerini tatbik etmeye muktedir ol­mak şarttır.</p>
<p>Neshedenle neshedileni farkedebilmek için metinlerin ilk ortaya çık­tığı tarihleri bilmek gerekir ki, önceki ile sonraki fark edilebilsin. Bu yönleri bilmek şüphesiz ki, mânâları bilmekten ayrıdır.(Binâenaleyh bu da başka bir şart teşkil eder.)</p>
<p>Gerçi kabul edilen şart, bir hükmü ararken başvurulabilecek dere­cede dînî delillerin yerlerini bilmekten ibârettir. Yoksa her zaman on­ları ezberde tutmak şart değildir. Yine Kur&#8217;ân&#8217;dan İlâhî hükümleri bil­meye dair olan âyetleri bilip kavramak kâfîdir.</p>
<p><strong>2-</strong>Hükümleri ilgilendiren hadîsleri bilmektir. Bu da hadîslerin me­tinlerini kaydedip onların gerek lügat ve gerek dînî mânâlarını bilmek ve Kur&#8217;ân&#8217;a dair zikredilen kısım ve nevileri hadîslerde de farketmek, aynca her hadîsin bize geliş yolunun tevâtür, veya şöhret veya âhâd şekliylejni olduğunu kavramakla olur.</p>
<p>Bu sonuncu şart ise, hâdîsleri rivâyet eden zatların cerh veya ta&#8217;- dîl (red veya kabul) edilmelerine dair durumlarını bilmeye dayanıyor.</p>
<p>Bu cerh ve ta&#8217;dîl ilmi pek geniş bir ilim olup, sahîh tarihleri bil­mek sâyesinde meydana gelmiştir. Ancak müctehidlerle hadîsin kaynağı bulunan Hz. Peygamber arasındaki zaman uzamış ve râvîlerin durum­larının bilinmesi zorlaşmış olduğu için son zamanlarda hadîs ilminde güvenilen hadîs imamlarının makbul kitaplarda kaydettikleri cerh ve ta&#8217;dilleriyle yetinmek doğru olur.</p>
<p><strong>3</strong>-Kıyâs kâidelerini bilmek. Yani müçtehidin hüküm çıkarmaya varacağı yollan bilmektir. Bu ise o kâide ve yolların şart, hüküm ve kısımlarını kavrıyarak makbul olan ve olmıyanları birbirinden ayırdet-ekle olabilir.</p>
<p>Usul kitaplarında bu kâideler tamamen açıklanmıştır. Fakat gere­ken kabiliyeti elde edebilmek için çok çalışmak lâzımdır.</p>
<p><strong>4-</strong>İcmâ’ları makbul olan din bilginlerinin icmâ ve ittifakları ile kararlaşan mesele ve maddeleri bilmelidir ki, ictihâd sırasında böyle bir icmâa aykırı hükme varılmış olmasın.</p>
<p>Müçtehidin iman ve adâlet vasıflarının şart kılınacağı da bilinmek­tedir. Bu husus açık olduğu için sözü burada uzatmaya hâcet yoktur.</p>
<p>İşte bu şart ve vasıflara sahip olan zat, Kur&#8217;ân ile hadîslerden hüküm çıkarmaya kalkışabilir ve îetihâda müsâit olmıyanlar da böyle bir zâtı taklid edip ona uyarak, onun anlayıp çıkarmış olduğu hüküm­lerle amel edebilir.</p>
<p>Sünnet âlimleri arasında her konuda Allah katında hak olan hüküm bir olup, fazla olmuyorsa da, hüküm delili gizli olduğu durumlarda yanılan müçtehid mazur sayılır. Hattâ sıkıntı ve yorgunluk ecrini ka­zanacağı da müjdelenmiştir. Çünkü üzerine vâcip olan şey, gücünün yettiği kadar gayret göstermekten ibâret olup, onu da tamamen yerine getirince hesaba çekilecek bir tarafı kalmıyor. Doğru hükme varan müctehıdler ise iki kat ecir kazanırlar.</p>
<p>Ama doğru sonuca götüren delil pek açık olduğu halde müçtehid içtihad için gerekli gayreti harcamazsa cezayı hak edeceği şüphesizdir.</p>
<p>Eski devirde bazı müçtehidler tarafından diğerleri hakkında bazı içtihad konularında vukubulduğu rivâyet edilen ayıplama, o konuda ayıplayınca doğru delilin pek açık olması şeklinde yorumlanabilir. Yok­sa delilin gizliliği halinde her iki tarafında da mâzur olduğu şüphe götürmez.</p>
<p>Fakat bu mâzurluk, teferruat konularındaki ictihadlardadır. Çünkü bu hususta zannın kuvvetli gelmesi kâfidir. Ama akâid usûlünde ara­nan, kesin delillerden hâsıl olacak kesin bilgi olduğu için itikad husu­sunda yanılan müçtehidler hiç de mâzur görülmezler. Aksine, hataları nisbetinde küfür veya sapıklığa düşerek cezalandırılırlar.</p>
<p>Doğru görüş olmak üzere îslâm dininde, özetleme delille de olsa, delillerden hüküm çıkarabilen bir kimse, bunu bırakıp da inanç konu­sunda başkasım taklîd ediverse, kattâ o taklîd ettiği zât îmâm-ı A&#8217;zam da olsa yine günahkâr olur.</p>
<p>Binâenaleyh îslâm dininde bunların astronomi veya jeolojide tanın­mış bir kimsenin sözünü taklîd ederek, elde kesin delile benzer bir da­yanak yok iken, İslâm&#8217;ın değişmez bir inancına veya tevâtür derecesine ulaşmış dînî kesin bir delile aykırı insanca meyl etmelerine ne kadar şaşılsa azdır. Bunun aslı da koyu câhillikten başka bir şey değildir. (Böyle câhillikten Allah korusun.)</p>
<p>Gerçi dînî delillerimize aykın düşen bir astronomi veya jeoloji gö­rüşü kesin bir delille isbat edilebilse, o durumda te&#8217;ville ikisinin arasını birleştirmeye lüzum görülür. Fakat yukarda açıklandığı gibi bu, olsa olsa bazı açık mânâlı deliller hakkında olabilir. Kesin ifâdeli bir dînî delili­mizin aksini isbât edebilmek mümkün değildir.</p>
<p>Buraya kadar ictihâd hakkında geçen sözlerimiz hep mutlak icti­had hakkındadır ki, Sadru&#8217;ş-Şerîa&#8217;nın Kitâbü&#8217;t-Tenkîh’i ile onun hâşi- yelerinden, fakat açıklama için tarafımızdan bazı kelimeler eklenmiştir.Ama mukayyed ictihad, ki, bazı hûsûsî konularda olan ictihaddır, burada ona dair sözümüz yoktur.(Çünkü yukarda geçen şartların tamamen onda kabul edilmiyeceği şüp­hesizdir.)</p>
<p><strong>TEFERRUAT KONULARINDA İSLÂM MEZHEBLERÎNİN ÇOKÇA OLUP, KİMİSİNİN ORTADAN KALKARAK YALNIZ DÖRT MEZHEBİN KALMASININ HİKMETİ VE BU MEZHEB SAHİPLERİNİN BİRBİRİNİ SAPIK SAYMIYARAK ARALARINDA ESASEN İTTİFAK BULUNMASI</strong></p>
<p>Bu arzedilenlerden müslümanlar arasındaki mezheb farklarının aslı anlaşılmış olur. Binâenaleyh Islâm cemâatlerinin bir kısmı îmâm-ı A&#8217;zam Ebû Hanîfe Nu&#8217;mân b. Sâbit&#8217;e, diğerleri de îmâm-ı Mâlik b. Enes, îmâm-ı Muhammed b. Îdrîs eş-Şâfiî ve îmâm-ı Ahmed b. Hanbel&#8217;den birine tabi olmaktadırlar. (Allah onlardan razı olsun.)</p>
<p>Çünkü bunların her biri mutlak ictihad derecesine ulaşarak îslâm dininin kaynağı bulunan Kur&#8217;ân ve hadîs metinlerinden hükümler çıka­rırlar, ictihadlarının eriştiği ve bilgilerinin ulaştığı şekilde hüküm verir­lerdi. Hepsi de tam araştırmayı ve doğru metodu elden bırakmıyordu.</p>
<p>Artık bu imamlara tabi olan (dört mezhebden) müslümanlar, îs­lâm dininin teferruât hükümlerine dair anlayıp çıkardıkları şeyler ile amel ediyorlar ki, hepsinin bu taklîd etme ve tabi olmada isâbet etmiş olmaları il<u>e Allah</u> ka<u>tında</u> kurtuluşa erecekleri şüphesizdir. Zira Allah,müctehidlere ictihad etmeyi emrettiği gibi diğer mü&#8217;minlere de mutlaka bir müctehide tabi olmayı emretmiştir.</p>
<p>«Eğer bunu bilmiyorsanız, Tevrât ve İn­cil âlimlerine sorun.» (Nahl,43;Enbiya,7) âyeti bu iddiâya delildir.</p>
<p>Allah’ın dininde ilim ehli ancak müctehidlerdir.</p>
<p>Bu dört mezhebin birini taklîd edip ona tabi olanlara diğer mez­hebe tabi olanların durumu sorulacak olsa, ictihad şartlarını tamamlamış bir müctehidi taklid etmiş olmaları sebebiyle hak mezhebde bulu­nup, kurtuluşa ereceklerini söylerler.</p>
<p>Bu dört zattan başka İslâm&#8217;ın ilk devirlerinde ashâb, tâbiîler ve diğer din büyüklerinden daha pek çok müctehidler vardı. Fakat bunla­rın görüş ve mezheblerini tevâtür veya diğer sağlam ve doğru bir yolla nakledecek tarafları çoğalmadığı için mezhebleri ortadan kalktı, gitti. Yalnız dört mezheb imamı olan zatların bu son zamanlara kadar sağlam ve makbul yollarla mezheplerini nakleden büyük âlimler bulunarak her birinin mezhebi tanındı, kaybolmaktan da kurtuldu.</p>
<p>Bu mezheblerin taraftarları birbirini sapıklık ve fıskla suçlamaz, hiç ayıplamaz. Her mü&#8217;minin, büyük imamlardan birini taklîd edip ona tabi olması caizdir. Hattâ onlardan birini taklîd etmekte bulunan bir zatın, dînî sahîh bir maksatla diğer imamın mezhebine geçmesi de meş­rudur. Bozuk bir maksadla geçtiği anlaşılmadıkça bu hususta hiç bir kimse ayıplanmaz.(1)</p>
<p>İşte ortada dört mezheb bulunmasının sebebi bundan ibârettir. Yani Allah’ın lûtfu ile bu mezheblerin her biri yazılı hale getirilerek onlar hakkında bir çok kitaplar okutulup, her devirde sözlü olarak alınmakta olması, devam edegelmelerine sebep olmuştur.(2)</p>
<p>İslâm mezhepleri arasında tam bir ayrılık olmadığı, müslüman halkın durumlarını bilenlerce gizli değildir. Çünkü daimâ görülüyor ki, birbirlerinden kız alıp veriyorlar. Meselâ: Hanefî mezhebinde olan kimse şafiî,mâlikî veya hanbelî kadını nikâhlıyor. O kadının velileri de bu hususa razı oluyorlar. Hepsinin mescidleri birdir. Yüce halîfeye itaat etmenin, kendilerine vâcip olduğuna ait inançları muhakkaktır. Dince yardımlaş­ma gereği aralarında müşterek olup., namazda birbirlerine uyuyorlar.</p>
<p>Birbirlerini sevmeyip ayıplamayı hissettirecek bir mezheb muame­lesi yoktur. Şâfiî mezhebine geçen bir hanefîye (yukarda saydığını şart­ları gözettiği takdirde) hiç kimse kötü gözle bakamaz.</p>
<p>Gerçi her mezhebin taklidcileri kendi imamlarının sözüne uyarak her ameli ona dayamaktadırlar. Fakat diğer mezhebin gereğince hare­ket etmekte olan dindaşlarını da doğru yola tabi olarak tanırlar.</p>
<p>Kısacası, yaygın olan dört mezhebde bulunan bütün müslüman fert­ler bir tek vücut olup, kıbleleri ve halîfeleri birdir. Durum ve dav­ranışları, anlatıldığı şekildedir. Dinin ana kaynaklarına uygun bulunan bu durum, aralarında kuvvetli bir bağdır.</p>
<p>Bunu bilmiyenler böyle bilmelidirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin Cisr – Risale-i Hamidiyye,syf:421-429</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong>Usûl âlimlerinin kabul edilen görüşlerine göre, başka bir mezhebe geç­mek hususunda, dinle oynamak derecesine varmamak, yani bir mezhebden diğerine geçen şahsın, kendi akıl ve ilmi veya bir takım güvenilir zatların sözlerine da­yanması sebebiyle en çok ve en derin âlim ve zühd ve takvâca eşsiz sanıp inan­dığı imamın mezhebine geçmesi ve bir müddet sonra eski mezhebine dönmek az­minde bulunmaması ve geçtiği mezhebin bütün hükümlerini benimseyip, bütün mez­hepleri birleştirmekten sakınması şarttır.</p>
<p>Bu durumda en bilgili ve en faziletli olanı bırakıp da böyle olmıyanı taklid etmek, yine sahibinin en üstün olduğunu kabul etmekle beraber görünüşteki bazı çıkarlara yarıyacak bir mezhebe bir müddet için geçmek hiç caiz olmadığı gibi önceki mezhebiyle amel etmenin tesirleri henüz kaybolmadan iki mezhebi birleş­tirmeye sebep olacak bir şekilde diğer mezhebe uymak da caiz olamaz.</p>
<p>Meselâ: Bir kimsenin abdestli olduğu halde, şehvetle bir kadının herhangi bir uzvuna dokunmasından sonra, tesâdüfen burnundan veya bedeninden akan kanla abdestin bozulmamasında şâfiî mezhebini taklîd edip, abdestini yenilemeksizin na­maz kılması caiz olmaz. Çünkü bu şahıs, kadına dokunmakla abdestin bozulmama- sında hanefi mezhebini kabul ve sonra kanın akmasiyle bozulmamasında da şâfii görüşüne dayanıp, iki mezhebin arasını birleştirecek bir amel işlemiş oluyor ki, bu­nun doğru olmasına iki mezhebin de hiç biri elverişli değildir.</p>
<p>İşte başka bir örnek: Bir kimse zorla boşattırılmış bulunduğu eşinin ayrimasında hanefî mezhebini taklid ederek o kadının kızkardeşini nikahladıktan sonra şâhî müftüsünün, bu boşanmanın boşama olmıyacağına hükmetmesi sebebiyle ön­ceki eşine dönmesi caiz olamaz. Meğer ki, İkinciyi boşaya. Yoksa iki kız kardeşi, bir nikâh altmda birleştirmiş olur ki bu, Kur&#8217;ân âyetinin delâletiyle haramdır.</p>
<p>İşte Takrîru&#8217;l-Usûl Kitabının yazan Kemâlüddin b. el-Hümâm’ın ve Amidı ve Ibn-i Hâcib gibi bir çok mezheb büyüklerinin «Amel ettikten sonra taklîdden dön­mek ittifakla bâtıldır.» demeleri bu gibi birleştirmeye sebep olan şekillere yorum­lanır. Yahut da bir mezheble amel edip, ameli tamamladıktan sonra o amelin caiz olmadığı kanâatine vararak diğer mezheble o ameli tekrar etmek şekline göredir. Meselâ: Başının dörtte birini meshederek aldığı abdestle öğle namazını kılan kim­senin sonradan, başı meshetmede tamamını şart koşan İmâm-ı Mâlik&#8217;in görüşünü doğru bulup da o namazı tekrar kılması mânâsızdır. Çünkü bir mezhebe uygun ola­rak bir ameli tamamlamak, hâkimin imzâsı gibidir, bozulmaz.</p>
<p>Ama bugünkü öğle namazını kendi mezhebine göre kılan kimsenin yarın başka bir mezhebin imamını taklid ederek —fakat o mezhebin namazla ilgili bütün hü­kümlerini kabul etmesi şartiyle— kılması, mânâsız bir dönüş sayılmaz.</p>
<p>Şurası da unutulmamalıdır ki, kendi mezhebine göre doğru zannederek ta­mamladığı namazın sonradan ancak diğer mezhebe göre doğru olduğunu anlıyan kimsenin o mezhebin imamını taklîd edip, ona uymuş olduğunu düşünüp de kılmış olduğu <u>nama</u><u>z</u><u>la</u> yetinmesi câizdir. Fakat o mezhebce namazın sıhhatine engel olan bir amel işlemiş olmamak şarttır. Nitekim Fetâvâ-yı Bezzâziye’de kaydedil­diğine göre, îmâm-ı Ebû Yûsuf bir hamamda gusledip cuma namazını kıldıktan sonra o <u>hamamın</u> su deposuna fare düşmüş olduğunu duyunca «îki külle miktarı suyun pislenmiyeceği görüşünde bulunan Medîne âlimlerinin görüşleriyle amel edi- veririz.» deyip, kıldığı namazla yetinmişti.</p>
<p>Külle, büyük küp demektir. îki kulle miktarı su aşağı yukarı 500 Bağdâd rıtlından ibârettir.</p>
<p>Bağdâd rıtlı, îmâm-ı Nevevî&#8217;ye göre 128 1/7 dirhemden ibâret olup, tercih edilen görüş de budur, tam 130 dirhem değil.</p>
<p>&#8221;Su iki kulle olunca pislik taşımaz.&#8221;hadisi Abdullah b. Ömer’den rivâyet edilmiştir. Binâenaleyh, şâfiîlerce bu kadar su, akar su hükmünde olup, üç vasfı değişmedikçe pislenmez. Fakat hanefilerce bu hadîs, te&#8217;vîl edilmiştir ki, bu iddiâya delil teşkil etmez.</p>
<p>Câmi-i Sağır şerhlerine başvurularak işin hakikati anlaşılabilir.</p>
<p><strong>(2)-</strong> Dört imamdan başka tâbiîler ve onlardan sonra ortaya çıkan mücte- hidlerin daha tanınmışları Leys b. Sa&#8217;d el-Mısrî, Süfyân es-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne, Abdurrahman el-Evzâî ve Muhammed b. Cerîr et-Taberî gibi zatlardan ibârettir. Ashâb .arasında ise pek çok müctehidler vardı ki, yazılı mezheblerde onların görüş ve ictihadları esas tutulmuştur.</p>
<p>Çünkü Peygamber efendimiz, Kur’ân’a ve hadîslere tutunmanın lüzumunu açık­ladıktan bir hadîsin sonunda: «Eğer aradığınız bir konuya dair benim sözlerimi bu­lamazsınız ashâbımın sözlerine tabi olunuz. Zira eshâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Doğru yolu gösterirler.Binâenaleyh herhangisinin sözüyle amel etseniz hidâyete ulaşırsınız. Ashabımda göreceğiniz ihtilâf ise ümmetimin fertleri için rahmetin ta kendisidir.» bu-<br />
yurmuşlardır.</p>
<p>îşte bu hadîs, en hayırlı nesil olan sahâbe zamanından itibaren teferruât konularında âlimler arasında ihtilâf görüleceğine delâlet ediyor.Zira bazı konularda ihtilâfa düşen ashâbın her biri, ilim ve rivâyetle tanınmış bulunduğundan, her sahabenin sözünü tâbiîlerden bir cemâat nakledince, tabiîler ve diğer âlimler arasında da ihtilâf olması gerekir.</p>
<p>Hz. Peygamber ise, böyle bir ihtilâfın bulunup devam etmesine izin vermiş ve razı olmuş, hattâ bunu medhederek, ümmeti hakkında rahmetin ta kendisi olarak kabul etmiştir. Hattâ ümmetini, istedikleri sahâbenin sözüyle amel etmek hususunda serbest bırakmışlardır. Bu durumda fiil ve sözde sahâbenin yollarında yürüyüp onların ictihadları şeklinde devam edegelen müçtehid imamların görüş ve mezhebleriyle amel etmek hususunda da serbest bırakmış olduğu anlaşılır.</p>
<p>Hz. Peygamber, kendi zamanında görülen durum ve olaylar karşısında bile ashâbının birbirine muhâlif olan görüşlerini kabul edip, bu husustan dolayı hiç birini ayıplamazdı.</p>
<p>Buna dâir pek çok meşhur olaylar vardır.</p>
<p>Meselâ: Peygamber efendimiz, Medîne civârında bir kalede oturan Kureyza oğulları ile savaşmak isteyince ashâbına:&#8221;Sizden hiç biriniz ikindi namazını Kureyza oğullarından başka hiç bir yerde kılmasın.&#8221; diye hitâb edince bu emre uymak hususunda sahâbe ihtilâfa düşmüşlerdi.</p>
<p>Şöyle ki: İkindi namazının vakti gereği gibi daraldığı halde Hz. Peygamber&#8217;in böyle yüce bir emrinin bulunması üzerine ashâb iki kısım olarak,bir kısmı ikindi namazının vakti çıkmadan yolda namazlarını kıldılar. Hz. Peygamber&#8217;in maksadı­nın ancak, savaşa erken gelmeye teşvik olup, namazın vaktini geçirmek olmadığı görüşünde bulunarak, emirden çıkardıkları bu mânânın delâletiyle «Ancak Kureyza oğullarında» sözündeki sınırlandırma, hakikî değil, izafidir. Yani «Namazı kılmadan yola çıkınız, demektir, dediler.</p>
<p>Diğer kısım ise, ta akşam vaktinin girişinden sonra Kureyza oğullarının yur­duna varmadan ikindi namazını kılmadılar ve o emirdeki sınırlandırmanın mutlak olarak ifâde ediimesi sebebiyle açık mânânın kasdedildiğini kabul ettiler.</p>
<p>İşte bu şekilde gelişen ihtilâf ve ona dayanan kaza ve edâ fiilleri Hz Pey- gaınber&#8217;e arzedilince bu iki grubun hiç birini ayıplamadı ve fiillerini reddetmedi. Hattâ her birinin kendi anladığı ve çıkardığı hükmü kabul ederek hepsinin içtihad makamındaki çalışmalarının makbul, vazifelerini yerine getirerek bol ecir ve sevaba lâyık ve bozukluk ve eksiklikten uzak olduğuna işâret buyurdular. (Buhâri, K. Salât&#8217;l-Havf, Bâb: 6).</p>
<p>İşin hakikatinin, arzedilen şekilde olduğu anlaşılınca müctehidlerin hiç biri ayıplamaya lâyık olmayıp, hepsinin, hidâyet nuruna kavuşmuş bulunduklarında şüp­he kalmaz. Hattâ Muhammed ümmetinin teferruât hususundaki ihtilâfları, bir çok iyilik ve faydaları içine aldığından dolayı teşekkür edilmesi gerekir……</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/">İslamda İçtihad ve İcmâ’nın Lüzumu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2017 13:27:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları]]></category>
		<category><![CDATA[Resul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16365</guid>

					<description><![CDATA[<p>NEBİ VE RESÛL KELİMELERİNİN MÂNALARI VE ARALARINDAKİ FARKA DAİR İNCELEMELER Nebî, haber mânâsına «nebe» kökünden alınmış olursa ya ism-i fâil mânâsınadır ki, peygamber olduğunu haber verici demek olur. Ta ki, peygamberliği kabul edilerek hakkında vâcip olan saygı yerine geti­rilsin. Resûllüğü de varsa Allah tarafından halka Allah&#8217;ın hükümlerini haber veren zat demek olur. Veya ism-i mef&#8217;ûl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/">Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/resul/" rel="attachment wp-att-16366"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16366" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul.jpg" alt="" width="457" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul.jpg 642w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul-600x280.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul-300x140.jpg 300w" sizes="(max-width: 457px) 100vw, 457px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>NEBİ VE RESÛL KELİMELERİNİN MÂNALARI VE ARALARINDAKİ FARKA DAİR İNCELEMELER</strong></p>
<p>Nebî, haber mânâsına «nebe» kökünden alınmış olursa ya ism-i fâil mânâsınadır ki, peygamber olduğunu haber verici demek olur. Ta ki, peygamberliği kabul edilerek hakkında vâcip olan saygı yerine geti­rilsin. Resûllüğü de varsa Allah tarafından halka Allah&#8217;ın hükümlerini haber veren zat demek olur. Veya ism-i mef&#8217;ûl mânâsınadır ki, Allah tarafından kendisine nebîliği veya bazı İlâhî hükümler haber verilen zat demek olur.</p>
<p>Yücelik mânâsına olan «nebve» den üretilmiş kabul edilirse yine ism-i fâil veya mef&#8217;ûl mânâsına olmak ihtimalleri vardır. Birinciye gö­re kendisine tabi olup saygı gösterenleri yüksek dereceye yükseltici, İkinciye göre şam yüceltilen zat mânâsına olur.</p>
<p>Resûl, Allah tarafından hükümleri tebliğ etmek için gönderilen zat mânâsınadır. Yanî ism-i mef&#8217;ûl mânâsınadır.</p>
<p>Bu kelimelerin dince mânâları bir olarak eş mânâlı kelimeler ka­bilinden oldukları veyâ mânâca farklı olmakla beraber delâlet ettikleri bir şey olarak kullanılışta eşit oldukları bazı âlimlerce kabul edilmişse de en doğrusu, büyük âlimlerin çoğunluğunun kabul ettiklerine göre mutlak umum ve husus yoluyla aralarının ayrılmasıdır.</p>
<p>Çünkü resûllerin miktarı 313 ve nebilerin toplamı 124.000 kişiden ibârettir ki, bu hadîslerde açıklanmış ve Kur&#8217;ân&#8217;da ,Ey Resûl&#8217;üm,biz Senden evvel hiç bir resûl ve hiç bir peygamber göndermedik ki, o bir şey temenni ettiği zaman&#8230;»(Hacc,52) âyetinde nebî, resûle atfedilmiştir. Atıf ise farklılık gerektirir.</p>
<p>Bu farkı belirtmek hususunda âlimlerin çoğunluğu «Resûl olan zâta kitâb indirilmesi şarttır. Ama nebî olmak için bazı İlâhi hükümlerin vahyedilmesi kâfidir.» diyorlar. Ancak İlâhî kitapların sayısının 104 ol­duğu hadîslerde geçtiği için resûllerin miktarına nisbetle üçte bir ka­dar bulunuyor. Binâenaleyh bu görüşün doğruluğunu kabul edebilmek için «O kitapların bazısı mükerrer olarak indirilmiştir.» demek gere­kiyor.</p>
<p>Doğrusu bu ihtimal pek de imkânsız görülemez. Zamanın geçmesi ile ortaya çıkan tahrifleri düzeltmek veya uyuyan kableri uyarmak için Allah&#8217;ın sözlerini yenilemek gibi önemli bir husus sebebiyle önceden bir resûle indirilmiş bulunan bazı kitap ve sahifeler sonradan başka resûllere de indirilmiş olması mümkündür.</p>
<p>Nitekim Kur&#8217;ân’ın diğer sûrelerine olan üstünlüğünü belirtmek ve­ya başka fayda ve yüce hikmetleri göstermek için Fâtiha sûresinin önce namazın farz kılındığı sırada Mekke&#8217;de, ikinci defa kıblenin Mescid-i Harâm’a çevrildiği sırada Medine&#8217;de olarak iki defa indirildiği rivâyet olunmuş ve hattâ Mesânî adıyla anılmasına bir sebep de bu inişin mü­kerrer oluşu olduğu Envâru’t-Tenzil&#8217;de kaydedilmiştir.</p>
<p>Şu kadar ki, resûllükte inmesi şart kılınan İlâhî kitâbın hükümlerin açıklanmasını içine alması gereklidir, diyorlar ki, kendisine Zebûr&#8217;un indiği Hz. Dâvûd&#8217;un da resûl olması gerekir, diye itiraz olunmasın.Çünkü Hz. Dâvûd, Süleymân ve Yûşa da dahil olarak İsrail oğul­ları peygamberlerinin hepsi Tevrat&#8217;ın hükümlerini anlatıp tebliğ etmek­le memur idiler.</p>
<p>Onların hiç biri ıstılah mânâsiyle resül değildir. Ama umûmî mânâsiyle resûllük her peygambere kullanılır. Nitekim yukarda geçen «Ey Resûlum, biz senden evvel hiç bir resûl ve hiç bir pey­gamber göndermedik ki&#8230;» âyeti buna şahâdet eder. Hattâ resûl keli­mesi de çok kere nebî mânâsına kullanılır.</p>
<p>Bir de, biz, bir peygamber göndermedik­çe azâb etmeyiz.» (İsra,15)âyeti ve benzerlerinde olduğu gibi bu kabilden olan kullanışlar lügat mânâsına göre veya umûm ve husûsu ilgisiyledir. Bun­da şüphe yoktur. Bizim sözümüz ise dînî mânasını belirtmek hususundadır.</p>
<p>Îsrâîl oğullarının peygamberlerinin vazifeleri eski hükümleri anlat­maktan ibâret olduğu için Peygamber efendimiz Muhammed ümmetinin âlimlerini onlara benzetmiştir. Zira âlimlerimizin de vazifeleri hüküm koymak olmayıp aksine, mevcut hükümleri açıklayıp anlatmaktan ibârettir.</p>
<p>Ümmetimin âlimleri Isrâil oğullarına peygamberleri gibidir.» hadîsi bu şekliyle sahîh değildir, diye âlimleri de mânâca doğru olduğunu inkâr etmezler.</p>
<p>Bazı büyük âlimler de resûlün yeni şeriat sahibi olmasını tek fark kabul etmişlerdir. Diyorlar ki: Her resûl yeni bir şerîatle gönderilir .Bu da yeni baştan bir şeriat kurmakla olduğu gibi önceki şeriatın bazı hükümlerini değiştirmekle de olur. Hattâ resûllerin çoğunluğunun re- sûllüğü bu şekildedir. Yalnız nebi olanların vazifeleri ise anlatıp teb­liğ etmekten ibaret olup hükümlerin neshine dâir kendilerine Allah ta­rafından vahiy gelmez.</p>
<p>Merhum Beyzâvî Hicr sûresindeki üyetin tefsiri sırasında bu gö­rüşü seçmiştir.</p>
<p>Kasîde-i Nûnivye&#8217;nin yazarı Celâl-zâde merhum Mevlâna Hızır Bey, Beyzâvı&#8217;nin bu seçmesine karşı «Îbrâhîm oğullarının hepsi Hz. Îbrâhîm&#8217;in şerîati ile amel edip, ona tabi idiler. Bu da yine Beyzâvî&#8217;nin Meryem sû­resindeki açıklamasiyle sabit oluyor. Bu durumda o fark Hz. Îsmâîl&#8217;in resûl olmamasını gerektirir Halbuki o, Kur&#8217;ân âyetinin delâletiyle resûldür.» diye bir itiraz ortaya atıyorsa da savunması kolaydır. Yukar­da arzedilip haber verildiği gibi İsmâîl şeriatının yeni bir şeriat sayıl­ması, Îbrâhîm şeriatının bir kaç hükmünü neshetmekle umûmî olarak yenilenip değişmesiyle de olabilir ki, bu kadarcık yenilenme ile o şe­riat müstakil bir şeriat omadığından Hz. Îsmâîl de babası Îbrâhîm&#8217;in şerîatiyle âmil idi, denilmesine bir engel bulunamaz.</p>
<p>Hele Beyzâvî«Ve kavmine gönderilmiş bir peygam­berdi.»(Meryem,54) âyetini lügat mânâsına yorarak Allah onu halka gönderdi, o da O&#8217;ndan onlara haber verdi.» diyor. Bu durumda Hz. İsmâîl&#8217;in, ıstılâh mânâsınca resûl olduğunu isbat edecek kesin bir delil bulunmaz. Resûl ol­mak ise nebi olmayı ittifakla gerektireceğine göre tercememizin bir ye­rinde geçtiği gibi daha umûmî olanın, daha sonra anılması Beyzâvî’nin bu şekilde tefsir etmesine açık sebeptir.</p>
<p>Çünkü ıstılâh mânâsına göre resûl olan zâtın nebi olduğunu ifâde etmekte açık bir fayda yoktur. Ama Allah kendisini halka gönderdi, o da hemen hükümleri tebliğ etti, sözümüzün faydalı olacağı şüphesizdir.</p>
<p>Cevheretü’t-Tevhîd şerhinde Bâcûrî merhum bununla ilgili sözleri içine alan faydalı bir makalesi olup, özetliyerek bazı önemli şeylerin ek­lenip nakledilmesi uygun görüldü:</p>
<p>Nebî kelimesinin mânâsı şu şekilde tarif edilince şartlarını içinde toplıyan ve kendisiyle ilgili olmıyan hususları dışarıda bırakan bir anlam çıkar. Denir ki: «Nebî, yaratılış itibariyle tiksindirecek şeylerden uzak bulunan hür erkeklerden İlâhî vahiy lûtfuna eren yüce zatlardır. Artık onlardan her birinin kendisine vahyedilen şerîatle amel etmesi gerekir­se de hükümleri tebliğ etmekle memur bulunanları şart değildir. İçlerin­den hüküm tebliğ etmekle memur bulunanlara resûl de denir. Bu şekilde nebî ile resûl arasında mutlak umûmîlik ve husûsilik bulunarak her re­sûl, nebî oluyorsa da her nebînin resûl olması gerekmez.</p>
<p>Bu tarifin kısımlarının faydaları şu şekilde açıklanır:</p>
<p>Körlük, baras ve cüzzam gibi halkın tiksinmesine sebep olan hasta­lıklardan uzak olmayan zât, nebî olmaz. Ama Hz. Eyyûb’un derdi ve Hz. Yâkûp&#8217;un körlüğü ile itiraz edilemez. Çünkü onların bu ârızaları, görünüşte olduğu gibi, peygamber olduktan sonra meydana gelmiş ve sonradan Allah&#8217;ın lûtfu ile birer hârika şeklinde ortadan kalkmıştır. Ken­disine tabi olmaya engel olacak ârızalar ise dâvetin başlarında olanlardır.</p>
<p>Hür erkeklerden, demekle meleklerle cinlerin hâriç olduğu gibi er­kek ve hür olmayanlar da hâriç oluyorlar.</p>
<p>Meşhur tarifteki insan deyimi kadınlan da içine aldığından bir «erkek» kaydı eklemek veya kadınlara «insâne» demek gerekir iddiâsını ortaya atmaya lüzum görülür.</p>
<p>«Çok fitneci bir kadın ki, gecenin ayı ondan utanır.» beytiyle bu iddiâ denmesine de engel değildir.</p>
<p>însan kelimesi «ins» maddesinden değil de hareket etmek mânâsına olan «nevs» den türeterek «Âdem oğullarından» kaydını da ilâve edenler vardır. Çünkü hareket etmek, cin ile meleklere, hattâ her canlıya şümûllüdür. Fakat bunlar «kârûre» kelimesinin «karâr» dan türediğini hatırlıyamamış olmalılar ki, böyle söylüyorlar. İsimlerde asıl mânânın şümülûne bakılsaydı «kârûre» kelimesi yalnız şişe mânâsında kullanılmaz­dı. Bu durumda «insân» kelimesinin türemesi «nevs» den de olsa yine her hareket edene kullanılmıyarak, «beşer» kelimesiyle eş anlamlı ol­ması zorunludur. Çünkü kelimeleri asıl çıkaranın çıkarmasına bakılır.</p>
<p>O tariften hayvanların hâriç olduğunu hatırlatmaya lüzum yoktur. Hattâ hayvan nevilerinin her birinde resûl vardır, mânâsına «Her üm­mette bir peygamber vardır.» diyen kimse kâfir sayılır.Ama -Hiç bir ümmet de yoktur ki,içlerin de Cehennem İle korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın.» (Fatır,24)“ âyeti, insan nevinin geçen ümmetlerine dâirdir.</p>
<p>«Ricâl» (erkekler) kelimesinin cinler hakkında kullanılması câiz ise de melekler hakkında câiz değildir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da»Cinden bazı erkeklere&#8230;»(Cinn,6) cümlesi olmasa idi tarifimizde insan kaydını eklemeye hâcet kalmazdı.</p>
<p>Ama Meryem, Havvâ, Âsiye, Sâre, Hâcer ve Yûhâniz(1) gibi bazı faziletli kadınların peygamber olduğunu söyliyenlerin sözü makbul de­ğildir. Nitekim Kasîde-i Emâliyenin ‘’Hiçbir kadın peygamber olmamıştır. Yine köle ve makbul olmayan harekette bulunan şa­hıs da o yüce makama ermemiştir.’’ beytinde bu mesele açıklanmıştır, aslında köle ve bir rivâyete göre siyah renkli olması sebebiyle peygam­ber değildi. Fakat kendisine hikmet verilmiş yüce bir zat olduğuna Kur’ân delâlet etmektedir.</p>
<p>Kendisi hürriyetini kazandıktan sonra bin kadar peygamberden ilim öğrenmişti.(2)</p>
<p>Bazı âlimler ise nebî ile resûl arasında şekilce bir umûmîlik ve husûsilik farkı bulunduğunu söylüyorlar. Diyorlar ki: Meleklerde de resûl bulunduğuna Kur’ân âyetleri delâlet edivor. Halbuki onlara nebî denmez.</p>
<p>Ancak«Melekleri iki şer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan, (peygamberlere gönderen)»(Fatır,1)gibi âyetlerde açıklanan meleklerin resûllülkerinin, müfessirlerin açıkladık­larına göre Allah ile peygamberler arasında elçilik ve kitab indirme hu­susunda aracılıktan ibâret kabul edilmesine, bazan da kendi cinslerine husûsî tebliğlerde bulunmaları ve iyi kullara ilham ve doğru rüya ile bazı ilimleri öğretmelerinin eklenmesine bakılırsa meleklerin resûllükleri başka mânâda oluyor.</p>
<p>Asıl konumuz olan resûl ise, insan fertlerine hükümleri tebliğ et­mekle memur edilen zât mânâsınadır.Hikmet ve hayır gereği olarak bu yüce vazife, kendi nevimizden olan peygamberlere verilmiştir.</p>
<p>Yine «Ey ve cin topluluğu! İçinizden, peygamberler gelmedi mi?»(En&#8217;am,30) âyetinden, cinlerden de, dinde bilinen mânâsiyle resûl gelmiş olduğunu çıkarmak doğru olmaz.</p>
<p>Peygamberler husûsî olarak insan nevinden geldikleri halde bu âyet­teki Allah&#8217;ın hitabında insanlarla cinler birleştirildiği için peygamber­ler hepsine birden nisbet edilmiştir. Nitekim mercan yalnız tuzlu denizden çıkarıldığı halde tatlı suyu da bulunan denizlerden inci ve mercan çık­tığı Kur&#8217;anda açıklanıyor.(Rahman,19-23) Veya peygamberler tarafından cinlere gön­derilen elçi ve vekillere lügat mânâsiyle resûl denilerek umûmî mecâz tercih edilmiştir.</p>
<p>Çünkü bu şekilde cinlerin kendilerinden elçilik yapanların bulun­duğuna “(Cinler Peygambere ve Kurana iman getirerek) döndüler, (hem imana davet, hem de iman getirmiyenleri) korkutmak üzere kavimlerine gittiler.» âyeti delâlet ediyor. Yoksa cin­lere Allah tarafından kendilerine peygamber gönderildiği yoktur.</p>
<p>Hüseyin Cisr &#8211; Risale-i Hamidiyye,syf:524-531</p>
<p>Çev:Manastırlı İsmail Hakkı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Hz. Mûsâ’nın anasının adıdır ki,«Mûsâ’nın anasına şöyle İlham ettik: &#8230;» (Kasas sûresi, âyet: 7) âyetinde geçmektedir.</p>
<p>(2)-Rivâyet edildiğine göre Hz. Lokmân’a denilmiş ki: Peygamberlerden öğ­rendiğiniz ilimleri özetleyerek nefis terbiyesine dâir en derli toplu bir va’z eder mi­siniz bize? Buyurmuş ki: Evet peygamberlerin ilimlerinden kendim için özetleyip, dünyâ ve âhiret işlerimi üzerine oturtmuş olduğum kısa bir sözü size de söyliyeyim: Sekiz şeye dikkat etmek herkese lâzımdır, ki öncekilerin ve sonrakilerin ilimleriyle amel edebilirsin:</p>
<p>Dört zamanda dört şeyi korumak; iki şeyi hatırdan çıkarmamak, iki şeyi de tamemen unutmağa çalışmak.</p>
<p>Korunacak şeyler: Namazda gönül, arasında dil, yiyip içme sırasında bo­ğaz, bir kimsenin evine girilince gözden ibârettir. Hiç hatırdan çıkmayacak olan şey­ler: Allah’ın büyüklüğü ile ölüm halidir. Unutulması gerekenler de: Bir kimseye et­tiğin iyilik ve kardeşlerinden gördüğün kötülük oluyor ki, insanın yapmış olduğu iyiliği hatırında tutması sırf iyilik ettiklerine minnet yüklemek için olur. Nitekim kendisine yapılan kötülük ve suçlan hatırladıkça öç alma fırsatını gözetler. Bu va­sıflar ise erkeklik ve şeref meziyetlerini bozar.</p>
<p>îşte bu arzettiklerimiz peygamberlerin ilimlerinin özetidir.</p>
<p>Kur’ân’ın gerçek hikmeti pek yüce tutması sebebiyle Hz. Lokman’ın adına ayrıca bir mübârek sûresi de verdir ki, kendisine verilen hikmet ve emirlerin en önemlileri o sûrede açıklanmıştır.</p>
<p>Hikmetin en başı Allah korkusu olduğu için önce ona verilmiş olan hikmetin, Allah’ın nimetlerinin şükür karşılığını yerine getirmekle her şeyi ne için yaratıldıysa oraya harcamak, bu vazifeyi tam olarak yerine getirmekten doğacak<br />
şeylerden müstağni ve pek mukaddes olduğunu kesin olarak kabul etmekten ibâret bulunduğunu anlatan«Doğrusu (peygamber değil de hikmet sahibi olan) Lokmân&#8217;a, Allah’a şükret, diye ilim ve anlayış verdik. Kim (Allah’a ibâdet sûretiyle) şükrederse ,ancak kendi nefsi için (sevabına) şükreder. Kim de nimeti inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, (onun şükrüne) muhtaç değildir, hamdolunmaya lâyıktır.» (Lokmân sûresi, âyet: 12) âye­tiyle söze başlıyor.</p>
<p>Bundan sonra Allahın birliği ve güzel ahlâk hususlarına dâir oğluna hitâb ettiği hikmetli tavsiyeleri bir kaç âyette özetleniyor ki, hikmetle peygamberliğin gerçekte <u>iki</u>sinin de aynı yola sürüklenmekte olduğu anlaşılsın.</p>
<p>Merhûm Beyzâvî Envâru&#8217;l-Tenzîl&#8217;inde onun soyunu ve âlimlerin çoğunluğun- ca nebi olmayıp, filozof olduğunu açıkladıktan sonra din âlimlerince felsefenin ha­kikatini«însan ruhunun, nazari ilimleri öğrenip, faziletli hareketlere tam bir kabiliyet ka­zanarak gücü nisbetinde olgunlaştırılmasıdır.» sözüyle açıklamış ve Hz. Lokmân’m bazı yüce hikmetlerini sıralayıp anlatmıştır.</p>
<p>İmâm-ı Râzî de diyor ki: Filozofluk, her ameli ilme uygun olarak yapmak gücüdür. Binâenaleyh bir şeyin husûsî mâhiyetini öğrenip de fayda ve zararlarını ayırdedemiyen kimseye filozof denemediği gibi bir hakikatin şartlarını ve diğer yön­lerini bilip de ilmin gereğiyle amel etmeyen ve güzel sonuçları araştırmıyan şahıs da filozof sayılmaz. Meselâ: Yüksek yerden kendini atmakla öleceğini bildiği halde kendisini öyle bir yerden atıveren kimse filozof sayılmaz. Hattâ ölmeyip de tesâdüfen düştüğü yerin açılmasiyle paha biçilmez bir hazîneye kavuşacak olsa da bu hareketinin yine hikmet dışında tutulacağı şüphesizdir.</p>
<p>İşte bu hakikate göre Allah, Hz. Lokmân’a verdiği hikmeti, «Allah’a şükret, diye&#8230;» sözüyle tefsir buyurmuştur. Zira mâdeni ki, hikmet, hareketi ilme uydur­maktan ibâret oluyor; insan daha önemli olan şeyi bilip, ona göre davranırsa o zaman ameli ilme uygun olur ve hikmet sahibi sayılabilir. Daha önemli olabilirken onu bırakıp da önemli olanla bile uğraşsa filozof olamıyor. Gerçek nimet veren Allah&#8217;ın şükür hakkını yerine getirmek ise en önemli şey olduğundan hikmet her şeyden Önce onu gerektirmektedir.</p>
<p>Daha sonra şükür vazifesini yerine getirmekle ancak şükredenin faydalanıp, nankörlük edenin cezâsını da yine kendisinin çekeceğini deliliyle açıklama sıra­sında «Kim (Allah’a ibâdet sûretiyle) şükrederse, ancak kendi nefsi için (sevabına) şükreder. Kim de nimeti inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, (onun şükrüne) muhtaç değildir, hamdolunmaya lâyıktır.» âyeti getiriliyor.</p>
<p>Şurası da unutulmamalıdır ki, gerçek hikmeti tefsir eden şükür emri, tek­lif emri değildir. Çünkü bu emir herkese yöneldiği için dünyada filozof olmıyan bir tek insan ferdinin bulunmaması gerekir. Aksine, âlemi yoktan var ederken Al­lahın buyurmakta bulunduğu «Ol» emri gibi yaratma emridir. Yani Hz. Lokmân’a «Allaha, şükret!» demek, «Onu nimetlere şükredici olarak yarattım.» demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin Cisr &#8211; Risale-i Hamidiyye,syf:524-531</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/">Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemaat Namazının, Cuma ve Bayram Namazlarının Hikmeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemaat-namazinin-cuma-ve-bayram-namazlarinin-hikmeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemaat-namazinin-cuma-ve-bayram-namazlarinin-hikmeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2015 22:27:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat Namazının Cuma ve Bayram Namazlarının Hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8515</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Müslümanların cemaat namazındaki içtimai da maddi manevi kazançları içermektedir. Mahalle mescitlerinde gecesiyle beraber her gün mahalle aha­lisinin beş defa, cuma namazı eda olunan camilerde belde ahalisinin haftada bir kere ve komşuları bulunan karyelerin halkıyla beraber bayram namazla­rında senede iki defa içtima eylemeleri İslam dininin muktezasıdır. Nasıl ki uzak bölgeler ahalisi de ömürlerinde bir defa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemaat-namazinin-cuma-ve-bayram-namazlarinin-hikmeti/">Cemaat Namazının, Cuma ve Bayram Namazlarının Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-2.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8516" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-2.jpg" alt="Cemaat Namazının, Cuma ve Bayram Namazlarının Hikmeti" width="379" height="260" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Müslümanların cemaat namazındaki içtimai da maddi manevi kazançları içermektedir. Mahalle mescitlerinde gecesiyle beraber her gün mahalle aha­lisinin beş defa, cuma namazı eda olunan camilerde belde ahalisinin haftada bir kere ve komşuları bulunan karyelerin halkıyla beraber bayram namazla­rında senede iki defa içtima eylemeleri İslam dininin muktezasıdır. Nasıl ki uzak bölgeler ahalisi de ömürlerinde bir defa olsun Mekke-i Mükerreme’de içtima emrini ifaya borçludurlar.</p>
<p>Şeriatımız bu içtimaların bazısında Müslümanların imamı tarafından hutbeler tilavetini emretmiştir. Mezkur hutbeler ile insanlara pek çok öğütler verilip Peygamber Efendimizin tayin buyurmuş olduğu emirler hatırlatılıp duyuruluyor. Hutbelerin tilaveti esnasında dinlemek için cemaatin sükutu kati farz olduğundan, her biri başını eğip dizleri üzerinde son derece edeple dururlar. Güya başlan üzerine kuşlar konmuş gibi onlarda hareket eseri bulunmaz. Hatibin tilavet etmekte bulunduğu şeylerin hep sevgili peygamberlerinden telakki edilmiş dinî ahkam olduğu malum ve müsellemleridir. Binaenaleyh onlarda ne beğenme makamında el çırpmak ve ne ret ve takbih saikasıyla ıslık çalmak gibi haller görülmez.</p>
<p>Olmaz ya, faraza hatip Şeriat hududu haricine çıkacak olsa o halde dinlemeleri lazım gelmez.</p>
<p>Elhasıl İslam Şeriatı nazarında namazın pek çok kazançları olmasına binaen, namazı terk edenler hakkında dünya ve ukbaca şiddetli cezalar ile hükmedilmiş. Ve masiyetlerini ziyadece önemseyerek namazı terk küfür unvanı addedilmiştir. Namaza devamın da iman alameti kılındığı gibi.</p>
<p>Kendilerini tembellik hastalığı tutmuş ve şeytan kalplerini istila etmiş bulunup da namazı terk edenlerin bu baptaki cehaletleri arz edilen tafsilat ile pek kolay anlaşılır.</p>
<p>Basiret gözleri körleşmiş olması hasebiyle bunlar hakiki cevheri idrak edemeyerek nazarları zahiri kabuğa takılı kalmıştır. Namazı terk kabahatlerini tevil sadedinde ifade etmekte oldukları boş mazeretleri ise saçmalıklar nevinden addolunmaya şayandır.</p>
<p>* Derler ki: “Rabbimiz dalkavukluktan müstağnidir. Bizim namazımıza ne ihtiyacı vardır?”</p>
<p>Ne âli feraset! Ne büyük irfan!</p>
<p>Evet, alemlerin rabbi olan Allah alemlerden müstağnidir; her şeyden müstağnidir. Fakat ey aklı kıt, namazını intaç edeceği sonsuz kazançlardan sen ne vecihle müstağni olabilirsin! Rabbin işte o faydalı kazançları sana kazandırmak için namazı üzerine farz kılmıştır. Şüphe yok ki senin ibadetin Allah Azimüşşan’ın azametini artıracak değildir.</p>
<p>Bu eğri yola sapan zümreye de ki: Acaba nefis terbiyesi ve tövbe yenilemekten yahut Halikınızın celal ve cemalini hatırlayıp mütalaadan kendinizi müstağni mi görüyorsunuz? Yoksa nefs-i emmarelerinizi itaat ve inkıyat hususuna temrini, muayyen vakitlerde kardeşleriniz ile içtima üzerine terettüp edecek kalp ülfetini ve muaşereti, icabı takdirinde muavenet semerelerini lüzumsuz ve fazlalık mı addediyorsunuz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zannetmeyiniz ki bu iddialara kıyam edebilsinler. Bilfarz cehalet ve inat­ları kendilerini bu gibi davalara sevk edecek olursa, biz bu derece ahmak olanları adam addetmeyiz ki bunlarla muhatap olmaya tenezzül edelim.</p>
<p>Bu takdirce bunlar şu hastaya benzerler: Kendisine faydalı devayı almayı emreden hazık bir tabibin sözünü tutmayarak ona karşı “Benim şu devayı kullanmamda sana ne fayda olacak? Sen bundan müstağni değil misin?*&#8217; diye, vaki olan hastalığın kötü tesiriyle sersemleşip de çılgınca hezeyan kabilinden söylenmeye başlar. Mülahaza edemez ki tabibin emri kendi faydasına müste­nit olmayıp o biçarenin iyileşmesi maksadına binaendir.</p>
<p>Nefislerini namazın kazançlarından mahrum bırakan o zalimlere sorma­lıdır ki: Namazı terk hususuna cesaretlerine sebep nedir? Eğer farz olduğunu inkar veya kıt akıllarıyla onu beğenmeyip reddediyorlarsa, bilmiş olsunlar ki İslam Şeriatı onların küfürlerine hükmediyor. Bu halde mademki küfre mua­dil başka bir günah tasavvur edilemez, kendilerine namazı terk etmelerinden dolayı söz söyleyemeyiz. Fakat iman yenilemelerini nasihat makamında ih­tardan geri durmayız.</p>
<p>Yok tembellikten dolayı terk ediyorlarsa, tembelliğin de bu nevi pek ah­makçadır ve aklıselim nezdinde çirkinlikte haddi aşmıştır. İyice düşünmeli­dirler ki gece gündüz tam yirmi dört saat zarfında nefsani arzuları ye dünyevi hazları ile uğraşıyorlar. Halbuki bunların hepsi fani ve zail şeylerden ibarettir. İnsan bugün varsa yarın yoktur.</p>
<p>Hepsi bir yere cem olunsa hemen bir saat içinde eda olunabilecek namaz­lara gelince vakit bulamıyoruz diyebilirler mi? Heyhat!</p>
<p>İnsaf ve iş bilirlik müsaade eder mi ki fani istekler ve zail lezzetler uğruna son derece hırsla sarf edilen vakitlerin onda birinden pek az bir müddetin, büyük ve daimi menfaatler intaç edecek beş vakit namaz edasına tahsis edil­mesi çok görülsün ve hakiki saadeti tahsil babında tembellik gösterilsin!</p>
<p>Doğru yolları bulmaya uygun bir aklıselime malikiyet iddiasında bulu­nanların akli çıkarımlarının bundan ibaret olması reva mıdır?</p>
<p>Nefsine nasihat veren ve hayat sermayesinin encamını mülahazaya az çok nail olan şuurlu insanların dinî vazifelerini her şeyden aziz ve ehemmiyetli tutması lazım gelirken, bu mühim noktayı eksik bırakan gafillerden ne istika­met beklenir ve ne hayır ümit edilir! Bunlar hakim olurlarsa adalet mi eder­ler! Yahut tüccar sınıfından, bulunurlarsa hıyanetlikten mi çekinirler. Hatta İslam rükünlerinin en büyüğünü yıkan şahısların İslam dinine intisapları bu kadar zayıf olduğu halde, insan bunları Müslüman kardeşleri arasında addet­mekte tereddüt etse münasip görülmez mi?</p>
<p>Namazı terk eden acaba Allah’ın huzurunda ne özür beyan edebilcek ki ; Aziz Kitabında nice yerlerde namazı ikame ile sarihen ve müekkeden yermiş olduğu emirlere karşı kabule şayan olabilsin! Keza “Namaz benim gözümün nurudur&#8221; (Süneni Nesâi) buyuran şanlı peygamberden utanmayacak mıdır ki şefeatini istirham maksadıyla yüce huzuruna varabilsin!</p>
<p>Vallahi ben lalam dinine intisap İddiasında bulunanların namaz kılma­malarına pek çok taaccüp ederim. Bunların içinde maarif makamında hisse­dar olanlar ve dünya işlerinde isabetli görüş sahibi olanlar bulunuyor. Fakat teessüf olunur ki farzları ikameye gelince güya idrakleri tamamen çekip alınır ve akılları namazın mühim semerelerini anlamakta bir çocuk aklı kadar ola­mıyor. Ben bu hale delilik diyebilirim. Çünkü delilik çeşit çeşittir.</p>
<p>Tallahi fakir hayâ ederek söylüyorum. Bu zümrenin bazıları vardır ki akıl» mürüvvet, irfan ve zarafet ile yad olunurlar ve sırası geldiğinde İslam dini­nin yüce meziyetlerinden bahse de karışırlar. Bununla beraber, bulundukları bir mecliste din kardeşleri namazı edaya kıyam ettikleri esnada, kendileri şu yüce dinin fertlerinden değillermiş gibi o ilahi sofradan uzağa çekilip durur­lar. Bilenlere bu hal büyük ardır. Bu hali âdet edinenler Müslüman kardeşleri nazarından düşerler ve dini zayıf addolunurlar. Haklarında itikatsızlık hük­mü verilmiyorsa da fişka nispet olunmaları katidir. Bu cihetle şahadetlerinin ve adaletlerinin geçersiz olduğunda şüphe yoktur.</p>
<p>Zannediyor musun ki şu kayıtsızlıktan kendilerine asla hacalet elemi his­settirmiyor. Mutlaka hissettirmektedir. Fakat kötülüğün galebesiyle kendile­rini alamıyorlar da bilerek şeytanın oyuncağı olup kardeşlerinin ayıplama­sına şayeste hale düşüyorlar. Mezkur rezilliklerini yüzlerine vurmayanların içlerinde gizli olan zanları zanların en kötüsü olup tasrih icabında en hafif tabirle “namaz kılmaz” ve “dini zayıf” unvanlarıyla yad olunurlar, innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn!</p>
<p>Allah hepimize akıbet güzelliği nasip etsin!</p>
<p>Hüseyin Cisri &#8211; Risale-i Hamidiyye</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemaat-namazinin-cuma-ve-bayram-namazlarinin-hikmeti/">Cemaat Namazının, Cuma ve Bayram Namazlarının Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemaat-namazinin-cuma-ve-bayram-namazlarinin-hikmeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zekat ve Oruc&#8217;un Hikmeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zekat-ve-orucun-hikmeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zekat-ve-orucun-hikmeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2015 19:17:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan Orucunun Hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat Vecibesinin Hikmeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8437</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zekat Vecibesinin Hikmeti Doğruya ulaşmak isteyerek Şeriatımızı araştıran şu taife, zengin olan &#124; Müslümanlara zekatın farz olduğunu öğrendiklerinde onu da pek ziyade takdir ettiler. Nasıl etmesinler ki hemcinslerine muavenet keyfiyetini din rükün­lerinden kılmanın iyilikleri ne derece âli ve ne kadar büyüktür. Her sene fakirlere mallarının bir miktarını vermeleriyle zenginlerin in-sanlık şiarı sayılan şefkat ve merhamet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zekat-ve-orucun-hikmeti/">Zekat ve Oruc’un Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir27.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8438" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir27.jpg" alt="Zekat ve Oruc'un Hikmeti" width="466" height="261" /></a>Zekat Vecibesinin Hikmeti</strong></p>
<p>Doğruya ulaşmak isteyerek Şeriatımızı araştıran şu taife, zengin olan | Müslümanlara zekatın farz olduğunu öğrendiklerinde onu da pek ziyade takdir ettiler. Nasıl etmesinler ki hemcinslerine muavenet keyfiyetini din rükün­lerinden kılmanın iyilikleri ne derece âli ve ne kadar büyüktür.</p>
<p>Her sene fakirlere mallarının bir miktarını vermeleriyle zenginlerin in-sanlık şiarı sayılan şefkat ve merhamet eserleri görünüyor. Cimrilik rezil sı­fatından soyunuyorlar. Verdikleri az miktar karşılığında pek çok mükafat da kazanıyorlar.</p>
<p>Tayin buyurulan vacip miktarı verenlerin malca noksanını mucip olmadığı hâlde şu dahi farz tamamıyla ifa olunduğu takdirde acizler ve miskinler fakirlikten ve mahrumiyetten kurtulmuş olurlar ve asla zaruret eseri görmezler:</p>
<p>Bu ibadette, hem zarureti def etme, hem de cimriliği ve tamahkarlığı izale etme maslahatlarından ibaret şu iki büyük kazanç gayet açıktan hasıl otur. Ayrıca bununla müminin hakiki nimet verici olan Bâri Teâlâ Hazretlerine muhabbet ve iştiyakı tebeyyün eder. Çünkü Allah’ın yüce rızasını kazanmak halisane maksadıyla bittabi sevgili olması lazım gelen ve hatta canın yongası konumunda bulunan malım harcayıp dağıtıyor.</p>
<p>İşte bu sırra binaen, mesela hibe yoluyla zekat vecibesini savuşturma hile-i şer’iyesini aramak caiz olmaz. Çünkü hile ile zekat vecibesini savuşturmak suretinde şu mühim menfaatlerden eser kalmaz. Fakiri zenginleştirecek mal onun elinde kalmayınca ihtiyaç ve zarureti zail olmadığı gibi, zenginin malı mülkünden çıkmadığı halde cimrilik ve tamahkarlık hastalığından nefsini temizleme maslahatı da hasıl olmayacağı aşikardır.</p>
<p><strong>Ramazan Orucunun Hikmeti</strong></p>
<p>Şu taife, senede bir ay Müslümanlar üzerine oruç farz kılınmasının, yani ramazan ayında gündüz orucu bozan üç şeyden uzak durmanın emredil- meşinin hikmetleri ve maslahatlarına da bir miktar vâkıf olduklarında yine takdir edip beğendiler. Hakikaten Halik Teâlânın emrine itaatle nefsini ar­zularından uzak tutan oruçlu, nefis terbiyesine nail oluyor. Çünkü evvelce kendine musallat olan nefsine aklını galip kılarak onu mahkumiyetine aldı­ğında artık nefis Şeriatın haram kıldığı şeyleri yapmaktan heves ve ümidini tamamen keser.</p>
<p>Zira görür ki oruç vaktinde -kimsenin hukukuna tecavüz yok iken- faydalı olan yeme içmeyi ve meşru olan cinsel ilişkiyi oruçlu sırf Allah’ın emrine im­tisal maksadıyla terk ediyor. Bu halde, rızası bulunmayan bir şahsin yiyecek­lerini ve içeceklerini alması, yahut yukarıda işaret olunduğu üzere büyük kö­tülükler ve sonsuz mahzurlar doğuran zina gibi haramları işlemesi, aldı izale eden ve şerefi ihlal eden müskiratı kullanmaya cüret etmesi nasıl beklenir!</p>
<p>İşte orucun sair faydalan bir kenara bırakılsa bile, sadece nefis terbiyesi ve hal ıslahı faziletini semere vereceğini pek vazıh gören şu taife, mezkur seme­reyi orucun emredilmesi hususuna kafi addettiler.</p>
<p>Ve insaf ederek dediler ki: “Müslümanların oruç ayında bilhassa güne­şin batışından biraz önceki halleri göz önüne alındığında, ilahi emre inkıyat babında nefislerini zapt etmek iktidarının o anda onlara ihsan buyurulmuş harika bir meziyet olduğunda şüpheye meydan kalmaz. Sofralar müheyya olarak nefis yemekler ve leziz içecekler gözleri önüne konuyor. Kendileri dahi son derece iştihaile sofra başına oturuyorlar da muayyen vakit girerek ilahi izin gelmesini bekliyorlar.</p>
<p>Eğer bunlardan birine, özellikle de paha biçilmez takva cevherine malik olanlara bütün dünya bahşolunacak olsa dahi mezkur vakitten bir dakika evvel o nefis yiyeceklerden bir zerre veya içeceklerden bir damla aldırmak kabil olamıyor**</p>
<p>Ecnebilerin bizi bu minval üzere sena etmelerine karşı, şekavet galebesi ve şehvet esareti hasebiyle bazı kimselerin bu bapta makul olmayan ve bekleni­lenin hilafı hallerinin ne kadar takbih ve nefsine şayan olacağı azıcık müla­haza ile anlaşılır.</p>
<p>Bu nimetin kadrini bilmeyip de oruç farizasını ifada lakayt ve dikkatsiz olan İslam müntesiplerinin kendilerini azim ve basiret sahibi adamlardan addetmeleri nasıl mümkün olabilir? Bunların aklı kıt, gayretsiz ve hatta mi­delerinin kölesi ve rezil şehvetlerinin esiri oldukları şüphe mi götürür? Oruç tutan bir kadın akıl mertebesinde bunlardan kat kat daha kuvvetli ve himmet ulviliğince pek yüce olup onun nefis şehametinden bunlar bir zerreye malik değillerken utanmadan kendilerini yine adam sınıfından sayıyorlar.</p>
<p>Orucun mühim faydalarından biri de oruçluya açlık elemi hissettirerek çoğu halleri açlık ile geçen fakirlerin ıstıraplarını mülahazaya vesile olma­sıdır. Bu mülahaza ise kalp rikkati sağlayıp sadakayı çoğaltmaya vesile olur. Servet ve refaha nail olanlar oruç tutmayacak olsalar açlık ıstırabının neden ibaret olduğunu tasavvur edemezler ki o afete müptela bulunan bir dertliye şefkat eseri gösterebilsinler. Böyle olanlara muhtaç bulunan fakirlerle yetim­lerin hali nice olur, tasavvur buyurulmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin Cisri &#8211; Risale-i Hamidiyye,sufi yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zekat-ve-orucun-hikmeti/">Zekat ve Oruc’un Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zekat-ve-orucun-hikmeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göz&#8217;ün Yüceliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gozun-yuceligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gozun-yuceligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2015 04:31:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Yüceliği]]></category>
		<category><![CDATA[Göz]]></category>
		<category><![CDATA[Göz'ün Yüceliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Hamidiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şurasını da mülahaza etmeliyiz ki: Gözün çapı bir kırat miktarı yokken, bütün dağları, taşları, suları, ağaçları, nice ovaları, vadileri ve türlü türlü hayvanları ile beraber geniş yeryüzü sureti tafsilatıyla ağ tabakasında görünebilir. Güya ki ağ tabakası bir deniz sahili imiş de ışık dalgaları ona her taraftan akıp geliyor ve milyonlarca masnûât onda görünüyor. Hakikaten bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gozun-yuceligi/">Göz’ün Yüceliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gozun-yuceligi/0_e633a_5fae2071_xl/" rel="attachment wp-att-19309"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19309" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL.jpg" alt="" width="339" height="227" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-600x402.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-300x201.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/0_e633a_5fae2071_XL-768x515.jpg 768w" sizes="(max-width: 339px) 100vw, 339px" /></a></p>
<p>Şurasını da mülahaza etmeliyiz ki: Gözün çapı bir kırat miktarı yokken, bütün dağları, taşları, suları, ağaçları, nice ovaları, vadileri ve türlü türlü hayvanları ile beraber geniş yeryüzü sureti tafsilatıyla ağ tabakasında görünebilir. Güya ki ağ tabakası bir deniz sahili imiş de ışık dalgaları ona her taraftan akıp geliyor ve milyonlarca masnûât onda görünüyor.</p>
<p>Hakikaten bu acayip husus efkara hayret verse sezadır. Subhanallah! O küçücük hacmin içinde görünen mütenevvi eşya suretleri ne kadar ince şeylerdir ki bütün müştemilatıyla beraber geniş yeryüzünü andırıyor da hiçbir cüzünü görüşten hariç bırakmıyor.</p>
<p>Böyle âlî ve harika bir eser sahibi Fâtır-ı Hakîm’in ulvi kudretinin ve yüce hikmetinin derecesinin tayin edilmesi beşer takatinin haricinde olmaz mı?</p>
<p>Subhanallah! Onun şanı ne yücedir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Risale i Hamidiye-Hüseyin Cisri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gozun-yuceligi/">Göz’ün Yüceliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gozun-yuceligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayvanların Müdafaa Veya Tecavüze Yarayacak Silahları Vardır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayvanlarin-mudafaa-veya-tecavuze-yarayacak-silahlari-vardir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayvanlarin-mudafaa-veya-tecavuze-yarayacak-silahlari-vardir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2015 04:26:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsandaki Dişlerin Hikmetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayvanların Müdafaa Veya Tecavüze Yarayacak Silahları Vardır]]></category>
		<category><![CDATA[Hayvanlardaki Dişlerin Hikmetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Hamidiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2736</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evet dişlerin hususen insandakilerin tekvini ve tertibi, basiret sahipleri için büyük ibretleri ihtiva eder. Çünkü onların keskinleri ağzın önlerinde Bulunup kesilmeye lüzum görülen şeyleri kesmeye;bunların bitişiğindeki köpek dişleri denilen dişler de kazma şeklinde bulunmaları hasebiyle kırmaya ve ufalamaya elverişlidirler Bunların arka cihetlerinde ve nazardan gizli bir halde azı dişleri denilen dişler bulunur ki bunlar öğütmeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayvanlarin-mudafaa-veya-tecavuze-yarayacak-silahlari-vardir/">Hayvanların Müdafaa Veya Tecavüze Yarayacak Silahları Vardır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hayvanlarin-mudafaa-veya-tecavuze-yarayacak-silahlari-vardir/risalei-hamidiyye-250x250/" rel="attachment wp-att-19307"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19307" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/risalei-hamidiyye-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/risalei-hamidiyye-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/risalei-hamidiyye-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a>Evet dişlerin hususen insandakilerin tekvini ve tertibi, basiret sahipleri için büyük ibretleri ihtiva eder. Çünkü onların keskinleri ağzın önlerinde</p>
<p>Bulunup kesilmeye lüzum görülen şeyleri kesmeye;bunların bitişiğindeki köpek dişleri denilen dişler de kazma şeklinde bulunmaları hasebiyle kırmaya ve ufalamaya elverişlidirler Bunların arka cihetlerinde ve nazardan gizli bir halde azı dişleri denilen dişler bulunur ki bunlar öğütmeye elverişli olacak bit şekilde tekvin edilmiştir. Şimdi bakınız, eğer şu tertip ve intizamın hilafına olarak, azı dişleri ağzın ön tarafına konulup da kesici dişler arka tarafa kummuş olsaydı, gıda alma hususunda insan ne kadar zorluk çekerdi ve ağzın manzarası nasıl çirkin olurdu! .</p>
<p>Hayvanların müdafaa veya tecavüze yarayacak silahları da vardır Bunlar  farklı farklıdır Keskin tırnaklar ve dişler, türlü türlü boynuzlar, kuyruklar, hortumlar hayvan silahlarından olduğu gibi; öldürücü zehir ve kötü koku ve bazı hayvanların silahıdır<br />
Erzak tahsilleri babındaki tedbir ve hileleri de ibret alabilenler için ibretâmizdir. Mesela örümcek bedeninin dahilinden ince bir madde çıkarıp da ondan matlubuna muvafık bir surette bir ağ dokur ve ona tutulan sinekleri avlayarak geçinir.</p>
<p>Karınca arslanı kumlar içinde bir çukurcuk kazarak kendisi altında gizlenir de hesabına gelen böcekler girince onları yakalar ve gıdasına uygun olmayan şeyleri acayip bir hareketle derhal dışarı atıverir. Kırlangıç da havada uçarken sinekleri tutup onlarla gıdalanır. Bazı hayvanlar da rızkını istihsal etmek için yerleri kazar yahut ağaçlar üzerine tırmanır. Kokarca ise yuvasının kapısında durur ve içerisine bir keler girdiğini görünce hemen orasını kerih rayiha ile doldurarak bunaltıp öldürür ve onunla gıdalanır.</p>
<p>Hayvanlar kendilerine gıda olacak şeyleri bilirler. Onları yeme ve biriktirire hususunda bazı garip âdetleri müşahede olunur. Mesela hububat, yapraklar, semereler, etler, haşerat, her biri bir hayvan nevine gıda olur. Hayvanlar içinde en nefis şeylerle gıdalanıp yaşayanlar bulunduğu gibi; ehlî hınzır gibi en pis şeylerle de yaşayanlar vardır. Bazı neviler gıdasını çiğnemeden ve bazıları da çiğnedikten sonra yutarlar. İçlerinde biriktirenler de var, biriktirmeyenler kışın yemek için yaz günlerinde besin biriktiren arıların ve karıncaların biriktirme hususundaki tedbirleri, hakikaten hayreti mucip olacak kadar galiptir. Hatta karıncaların biriktirdikleri zahirelerde rutubet peyda olduğunda ,havalarda onları güneşli mahalle taşıyıp kurutmaları ve rutubetten fılizlenmemesi için hububatı delmeleri de ayrıca gariptir. Kişniş türü tohumları bir defa delmenin filizlenmeye mani olmayacağını idrak edip de onları iki-üç halden delmeleri ise garabet içinde garabettir. Fesubhanallah!</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Risale i Hamidiye-Hüseyin Cisri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayvanlarin-mudafaa-veya-tecavuze-yarayacak-silahlari-vardir/">Hayvanların Müdafaa Veya Tecavüze Yarayacak Silahları Vardır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayvanlarin-mudafaa-veya-tecavuze-yarayacak-silahlari-vardir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alemde Cinsler Ve Neviler Nihayetsizdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alemde-cinsler-ve-neviler-nihayetsizdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alemde-cinsler-ve-neviler-nihayetsizdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2015 04:21:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Alemde Cinsler Ve Neviler Nihayetsizdir]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayvan Türleri Sınırsızdır]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Hamidiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2734</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayvanların inkısam ettikleri muhtelif cinsler ve neviler nihayetsiz olduğu gibi; evsaf cihetiyle farklı bulunan pek çok sınıfları da nihayetsizdir. Cesamette gayet büyük olan nevileri bulunur. Mesela fil gibi ki yüksekliği on iki kadem miktarı olur. Görülemeyecek kadar çok küçük olanlar da vardır ki küçüklükte zirve olan şu acayip alemi mikroskop görünür eylemiştir. Mezkur hafi mahlukta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alemde-cinsler-ve-neviler-nihayetsizdir/">Alemde Cinsler Ve Neviler Nihayetsizdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayvanların inkısam ettikleri muhtelif cinsler ve neviler nihayetsiz olduğu gibi; evsaf cihetiyle farklı bulunan pek çok sınıfları da nihayetsizdir. Cesamette gayet büyük olan nevileri bulunur. Mesela fil gibi ki yüksekliği on iki kadem miktarı olur. Görülemeyecek kadar çok küçük olanlar da vardır ki küçüklükte zirve olan şu acayip alemi mikroskop görünür eylemiştir. Mezkur hafi mahlukta “haşlamlılar’&#8221; denir. Bunlar en evvel sulak yerlerde keşfolunmuşlardır. Bunların binlerce adedi bir katre suda seyahat ederler de, aralarında müsademe ve izdiham vuku bulmaz. Hayat sahibi oldukları ve kendilerine lazım olan aletleri havi oldukları sabit olmuştur.<br />
Haşlamlıların muhtelif cinsleri, nevileri sınıfları ve suretleri vardır. Fosforlu haşlamlılar,bunlardan hususi bir kısım addolunurlar. Bu kısım, deniz üzerinde içtima eden birtakım mikroskobik mahlukattan ibaret olup, bunların içtimıyla orada parlaklık peyda olur ve güya ateşler seyelan eder gibi görünür.<br />
Bu hayvanlarda uyku ve sükunet olmaz. Zooloji alimlerinin araştırmalarının neticesi olarak anlaşılmıştır ki, haşlamlıların en küçüklerinden yüz altmış  milyon kadarı bir buğday ağırlığına varmaz. Bir katre suda yeryüzü üzerinde mevcut olan insanlardan ziyade haşlamlılar bulunur. Bir tanesi az müddet içinde binlercesini tevlit eder. Bunların her birinde muhtelif ve mütenevvi pek çok uzuvlar bulunur. Maişetlerini tedarik yolunu bilirler. Kendilerine münasip şeylere meyledip, muzır şeylerden kaçarlar ve muhataradan sakınıp uzaklaşırlar. Birbiriyle çarpışmazlar. Aralarında izdiham vuku bulmaz. Halbuki arz olunduğu üzere bunların binlerce hatta milyonlarcası bir katre su içinde yüzerler. Hareketleri de pek süratlidir. Küçüklüklerinin derecesini anlamak için şurasmı ihtar kafidir ki, bunların bazı nevilerinin bir tanesi, bir kılın iki binde biri ancak olabilir. Öyle iken onun da hayatına hizmet eden uzuvları bulunur. Hallâk-ı Kadîr olan Allah ne yücedir.</p>
<p>Kaynak</p>
<p>Risale-i Hamidiye-Hüseyin Cisri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alemde-cinsler-ve-neviler-nihayetsizdir/">Alemde Cinsler Ve Neviler Nihayetsizdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alemde-cinsler-ve-neviler-nihayetsizdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Namaz Niçin Kılmalıyız</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/namaz-nicin-kilmaliyiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/namaz-nicin-kilmaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2015 04:14:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz Kılmak]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz Niçin Kılmalıyız]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Hamidiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2722</guid>

					<description><![CDATA[<p>Basiret gözleri körleşmiş olması hasebiyle bunlar hakiki cevheri idrak edemeyerek nazarları zahiri kabuğa takılı kalmıştır. Namazı terk kabahatlerini tevil sadedinde ifade etmekte oldukları boş mazeretleri ise saçmalıklar nevinden addolunmaya şayandır. &#8216;Derler ki: “Rabbimiz dalkavukluktan müstağnidir. Bizim namazımıza ne ihtiyacı vardır?” Ne âli feraset! Ne büyük irfan! Evet, alemlerin rabbi olan Allah alemlerden müstağnidir; her şeyden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namaz-nicin-kilmaliyiz/">Namaz Niçin Kılmalıyız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kulluk.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-3087 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kulluk-290x300.jpg" alt="Namaz" width="390" height="403" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kulluk-290x300.jpg 290w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kulluk.jpg 336w" sizes="(max-width: 390px) 100vw, 390px" /></a></p>
<p>Basiret gözleri körleşmiş olması hasebiyle bunlar hakiki cevheri idrak edemeyerek nazarları zahiri kabuğa takılı kalmıştır. Namazı terk kabahatlerini tevil sadedinde ifade etmekte oldukları boş mazeretleri ise saçmalıklar nevinden addolunmaya şayandır.<br />
&#8216;Derler ki: “Rabbimiz dalkavukluktan müstağnidir. Bizim namazımıza ne ihtiyacı vardır?”</p>
<p>Ne âli feraset! Ne büyük irfan!</p>
<p>Evet, alemlerin rabbi olan Allah alemlerden müstağnidir; her şeyden müstağnidir. Fakat ey aklı kıt, namazın intaç edeceği sonsuz kazançlardan sen ne vecihile müstağni olabilirsin! Rabbin işte o faydalı kazançları sana kazandırmak için namazı üzerine farz kılmıştır. Şüphe yok ki senin ibadetin Allah Azimüşşan&#8217;ın azametini artıracak değildir.</p>
<p>Bu eğri yola sapan zümreye de ki: Acaba nefis terbiyesi ve tövbe yenilemekten yahut Halikınızın celal ve cemalini hatırlayıp mütalaadan kendinizi müstağni mi görüyorsunuz? Yoksa nefs-i emmarelerinizi itaat ve inkıyat hulusuna temrini, muayyen vakitlerde kardeşleriniz ile içtima üzerine terettüp edecek kalp ülfetini ve muaşereti, icabı takdirinde muavenet semerelerini lüzumsuz ve fazlalık mı addediyorsunuz?</p>
<p>Zannetmeyiniz ki bu iddialara kıyam edebilsinler. Bilfarz cehalet ve inatları kendilerini bu gibi davalara sevk edecek olursa, biz bu derece ahmak olanları adam addetmeyiz ki bunlarla muhatap olmaya tenezzül edelim.</p>
<p>Bu takdirce bunlar şu hastaya benzerler: Kendisine faydalı devayı almayı emreden hazık bir tabibin sözünü tutmayarak ona karşı “Benim şu devayı kullanmamda sana ne fayda olacak? Sen bundan müstağni değil misin?” diye,  vaki olan hastalığın kötü tesiriyle sersemleşip de çılgınca hezeyan kabilinden söylenmeye başlar. Mülahaza edemez ki tabibin emri kendi faydasına müstenit olmayıp o biçarenin iyileşmesi maksadına binaendir.</p>
<p>Nefislerini namazın kazançlarından mahrum bırakan o zalimlere sormalıdır ki: Namazı terk hususuna cesaretlerine sebep nedir? Eğer farz olduğunu inkar veya kıt akıllarıyla onu beğenmeyip reddediyorlarsa, bilmiş olsunlar ki İslam Şeriatı onların küfürlerine hükmediyor Bu halde mademki küfre muadil başka bir günah tasavvur edilemez, kendilerine namazı terk etmelerinden dolayı söz söyleyemeyiz. Fakat iman yenilemelerini nasihat makamında ihtardan geri durmayız.</p>
<p>Yok tembellikten dolayı terk ediyorlarsa, tembelliğin de bu nevi pek ahmakçadır ve aklıselim nezdinde çirkinlikte haddi aşmıştır. İyice düşünmelidirler ki gece gündüz tam yirmi dört saat zarfında ınnefsani arzuları ve dünyevi hazları ile uğraşıyorlar. Halbuki bunlarm hepsi fani ve zail şeylerden ibarettir. İnsan bugün varsa yarın yoktur.</p>
<p>Hepsi bir yere cem olunsa hemen bir saat içinde eda olunabilecek namazlara gelince vakit bulamıyoruz diyebilirler mi? Heyhat!<br />
İnsaf ve iş bilirlik müsaade eder mi ki fani istekler ve zail lezzetler uğruna son derece hırsla sarf edilen vakitlerin onda birinden pek az bir müddetin, büyük ve daimi menfaatler intaç edecek beş vakit namaz edasına tahsis edilmesi çok görülsün ve hakiki saadeti tahsil babında tembellik gösterilsin!</p>
<p>Doğru yolları bulmaya uygun bir aklıselime malikiyet iddiasında bulunanların aklî çıkarımlarının bundan ibaret olması reva mıdır?<br />
Nefsine nasihat veren ve hayat sermayesinin encamını mülahazaya az çok nail olan şuurlu insanların dinî vazifelerini her şeyden aziz ve ehemmiyetli tutması lazım gelirken, bu mühim noktayı eksik bırakan gafillerden ne istikama beklenir ve ne hayır ümit edilir! Bunlar hakim olurlarsa adalet midir ?</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Risale-i Hamidiye &#8211; Hüseyin Cisri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namaz-nicin-kilmaliyiz/">Namaz Niçin Kılmalıyız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/namaz-nicin-kilmaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadece Meal Diyenlere Allame Hüseyin Cisri&#8217;den Reddiyye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sadece-meal-diyenlere-allame-huseyin-cisriden-reddiyye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sadece-meal-diyenlere-allame-huseyin-cisriden-reddiyye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2015 11:03:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bize Kur'an yeter diyenler]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[hadisleri reddetmek]]></category>
		<category><![CDATA[Mealcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Meal Diyenlere Allame Hüseyin Cisri'den Reddiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Uydurma Hadisler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2740</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu aklı evvellerin “Peygamberimizin hadislerini terk ederek, yalnız Kur andan anlaşılabilen dinî hükümlere ümmeti davet” şeklindeki batıl fikirde bulunmalarına medar olan, eğer Peygamberimize nispet edilen hadisler içinde, Resul-i Ekrem’den sadır olduğu, ahkam istihracında muteber olan tarik ile sabit olmayan zayıf hadislerin de bulunması ve hatta birtakım uydurma hadislerin bile o hazrete isnat edilmekte olması ise, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadece-meal-diyenlere-allame-huseyin-cisriden-reddiyye/">Sadece Meal Diyenlere Allame Hüseyin Cisri’den Reddiyye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sadece-meal-diyenlere-allame-huseyin-cisriden-reddiyye/kuran-muslumanligi-250x250-4/" rel="attachment wp-att-17886"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17886" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/Kuran-Muslumanligi-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/Kuran-Muslumanligi-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/Kuran-Muslumanligi-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Bu aklı evvellerin “Peygamberimizin hadislerini terk ederek, yalnız Kur andan anlaşılabilen dinî hükümlere ümmeti davet” şeklindeki batıl fikirde bulunmalarına medar olan, eğer Peygamberimize nispet edilen hadisler içinde, Resul-i Ekrem’den sadır olduğu, ahkam istihracında muteber olan tarik ile sabit olmayan zayıf hadislerin de bulunması ve hatta birtakım uydurma hadislerin bile o hazrete isnat edilmekte olması ise, yani bu cihet iddialarınca alelıtlak hadislere itimadı izale ediyorsa, deriz ki:</p>
<p>Bu vadideki şüphelerin def edilmiş olduğu pek vazıhtır. Çünkü İslam dininin mütebahhir uleması içinde hadislerin rivayeti ve râvîlerin tercümei- hallerinin bilinmesi babında gayet mevsuk öyle tahkik ve tetkik erbabı zevat geçmiştir ki onlar rivayet edilen hadislerin derecelerini tayin ile her birinin halini ve sübut mertebesini izah ve beyana ihtimam eylemişler. Hadislerin sıfatlarını ve kısımlarını, râvîlerinin tarihî halleriyle beraber, hem de mükemmel ve matlup surette beyan hususunu iltizam eylemişler. “Hadis Istılahları” ismiyle büyük ve gayet vâsi, hususi bir ilim dalı ibda ederek ona dair pek çok kitaplar ve risaleler tedvin edip kasideler tanzim eyledikleri gibi; hadislerin râvîlerinin tercüme-i halleri için de ayrıca bir ilim dalı tasnif edip onda râvîlerin cerh ve tadiline müteallik makul ve meşru kaideler takrir eylemişlerdir. Hatta hadis kitaplarında nakil ve rivayet edilmekte olan her hadisin menzilesini tasrih ile aslî ve fer’î ahkamda hangileri mevsuk ve mutemettir ve hangileri değildir, birer birer tayin hususuna himmet sarf etmişlerdir.</p>
<p>Elhasıl, ekabir ulemanın ittifaklarıyla sabit olmuştur ki: “Mütevatir hadisler” ve İslam dininin erkanı olan bütün müçtehitler tarafından kabul ile telak-ki olunan “meşhur hadisler”, İslam itikatlarının ve dinî hükümlerinin hepsini ispat ve teyide salahiyetli olabilirler. Âhâd tarikiyle rivayet edilen sahih ve hasen hadisler de yalnız amelî ve fer’î ahkamda hüccete medar addolunabilirler. Zayıf hadisler ise asla hüccet kabul edilmeye şayan olmadıkları cihetle hiçbir hükmü ispata delil kılınamazlar ise de amellerin faziletleri babında onların da amele istinat tutulmaları caiz görülüyor.</p>
<p>Yani İslam Şeriatında sıhhatine bir mani bulunmayan amellerin ve ibadetlerin faziletine dair varit olan zayıf hadisler ile amel etmeye ve teşvik makamında o tür hadisleri rivayet ve zikretmeye müsaade olunuyor.</p>
<p>Evet! Birtakım uydurma hadisler de bazı kitaplarda görülmüş. Fakat bunlar ile asla ve hiçbir vecihle amel caiz görülmemiştir. Hatta öyle bir hadisi tilavet eden ve rivayet eden şahsın, onun uydurma ve iftira kabilinden bir şey olduğunu, ilim ehli nazarında muteber olmadığını ve onunla amel edilmediğini beyan eylemesi lazımdır. Eğer bilerek sükut ederse Peygamber-i Zîşana iftira edenlerin biri de kendisi olur.</p>
<p>Kafî ve şafi beyanatı havi olan ve her hadisin itibar derecesini temyiz vazifesini ifa eden kitaplar ümmet uleması arasında münteşir ve mütedavildir. Rivayet olunan hadislerin hakikatlerine dair hiçbir şey ilim erbabına hafi kalmamıştır. Bu halde, Kur an-ı Kerime itimat olunduğu gibi hadislere de derecesine göre itimat olunmakta ne zarar tasavvur edilebilir? Her kelamı temyiz eden ve sübut mertebesine nazaran hüküm veren vukuf ve tenkit erbabına ne denilebilir?</p>
<p>Mesela, “İnsanların ihbarları ve sözleri arasında doğru da bulunur, yalan da. öyle ise hiçbir haberi tasdik etmemek ve kimsenin sözüne itimat etmemek lazım gelir” diyecek olsak acaba bize hak veren olur mu? Ne mümkün! Çünkü bu söz sırf ahmaklık eseri addolunur. Herkes bilir ki insanların ihbarlarını tetkik ve vakıalara tatbik etmek iktiza eder ki hakikat-i hal ve sözlerin mahi-yeti anlaşılsın, tetkik üzerine doğruluğu kesinleşen sözlerle amel olunsun ve yalan haberlerden içtinap edilsin. Yoksa insanlar arasında yalan vaki oluyor diye doğruların sözü de yalan ihtimaliyle hemen yalan addolunacak olsa dünya ve ahiret işlerine halel gelirdi. Hiç akıllı insan bu hataya düşer mi?</p>
<p>İşte İslam uleması da Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize nispet edilen hadisleri gereği gibi tetkik ile sahih olmayanlarına vâkıf oldular da Ahkam ispatında şunlara itimat olunmaz ve şunlara da asla Resul sözü nazarıyla bakılmaz” dediler. Ve kısım kısım tayin ettiler. Allah onlara bolca ihsanda bulunsun!</p>
<p>Bu aklı evveller derlerse ki: Biz hadislerin mertebelerine ne vecihle vukuf kesbedebiliriz ki itimada şayan olup olmayanları temyiz edelim?</p>
<p>Deriz ki: Evet! Siz temyiz edemiyorsunuz. Fakat bu halde sizin avam insanlardan addolunmanızla beraber havas insanlar olan ulemayı kendinize kıyas etmeye salahiyetiniz de olamaz. Onlar pekala bilip temyiz ediyorlar. Hiçbir cihet kendilerine nispeten gizlilik perdesinde kalmıyor. Siz şu cüreti bırakın da müracaatla memur bulunduğunuz. Ehli Zikre, marifet ve içtihat erbabına müracaat edin.</p>
<p>Yok, eğer bu aklı evvel cahillerin arz olunan şüpheleri “Resul-i Ekrem Efendimiz Hazretlerinden nakil ve rivayet edilen hadislerde, zahiri ifadeleri akıl kanununa ve kati burhanlar ile sabit olan İlmî meselelere ve muasır keşiflere muhalif ve mugayir olan birtakım hadisler de bulunuyor” iddiasından neşet ediyorsa, kusura bakmasınlar ama böyle batıl bir iddiaya binaen Kuran-ı Kerimde münderiç olan ahkamla iktifa edip de Peygamberimizin hadislerini terk ve ihmal nasıl caiz olabilir? Bu şüpheleri örümcek ağından daha çürük olduğundan; eğer bunların istinatları bu şüphelerden ibaretse, hakikaten İslam dininin hakikatlerine ve rükünlerine akıllarının ermediği</p>
<p>Pek kolay meydana çıkar. Çünkü yukarıda bir münasebetle beyan ve takrir edildiği vecihle, Müslümanların mütebahhir uleması kemal-i metanet ve ittifakla demiyorlar mı ki: “Zahire münafi olan kati bir delil bulunmadıkça bizler (bütün Müslümanlar) Kuran ile hadislerin zahiri medlullerinden ayrılamayız. Ama bir ayet veya hadisin zahiri manasına muarız kati bir aklî delil kaim olursa, o halde o ayeti veya hadisi velev biraz uzak olacak diğer bir manaya hamlederek tevil etmemiz vacip olur.”</p>
<p>İşte muarızı bulunan şer’î bir nass, bu vecihle tevcih edilerek kati olan aklî delillere tevfık ve tatbik olunması iktiza eder. Binaenaleyh bu tür nasslar ile zahiri manaların murad olunmadığı Şeriat uleması nezdinde maruf ve müsellemdir.<br />
Kur’an ile hadisleri tetkik eden kimseler, kati olan aklî delile zahiren mu-halif olup da aklî delillere tevfık kabil olamayan ne bir ayet ve ne de sabit rivayetli bir hadis bulabilirler.</p>
<p>Ama kati nasslarda -ki manaları muayyen olup tevil kabul etmiyorlar- kati olan aklî delile muhalif olmak ihtimali yoktur. Böyle bir nassa muhalif aklî delil göstermek mümkün değildir. Bu hakikatin hilafını iddia edenler bir misal göstersinler de bakalım. Her kim iddia ortaya atıyorsa mutlaka burhan göstermesi gerekir.</p>
<p>Şu aklı evvel mütehakkimler bu tür şüphelerle Peygamberimizin hadislerini nazardan düşürmeye çalışacaklarına, şüphelerini izaleye muktedir olan mütebahhir ulemaya müracaat etseler; kendilerinin aklî delillere zahiren mu-gayir buldukları hadisleri onların ne güzel tevcih ve tatbik ettiklerini ve ne kftdar sırlar ve meziyetler istihraç eylediklerini görürlerdi. Böyle bir müra-catları vuku bulsa, İslam dininin kati nasslarında hakikatte ve aslında akla mugayir bir şer’î ifade olmadığını anlarlardı.</p>
<p>Bazı nassların zahiren akla muhalif olduğu tahayyül edilir. Ancak bu, ya Miakkusuru ve ilim azlığı sebebiyledir. Yahut da -Kurandaki müteşabihatta olduğu gibi- ulemanın, hakkı ve doğruyu taharri babında içtihat sarf etmeleri itirafıyla inkıyat etmeleri hikmet ve maslahatına binaen imtihana tabi olmaları sebebiyledir.</p>
<p>Hüseyin-i Cisr &#8211; Risale-i Hamidiyye</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadece-meal-diyenlere-allame-huseyin-cisriden-reddiyye/">Sadece Meal Diyenlere Allame Hüseyin Cisri’den Reddiyye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sadece-meal-diyenlere-allame-huseyin-cisriden-reddiyye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maddeciliğe Reddiyye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maddecilige-reddiyye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maddecilige-reddiyye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2015 11:01:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Maddeciliğe Reddiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Hamidiye Maddecilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2730</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her eser sahibinin kemalatı eserinden bedahetle belli olur, değil mi? Mesela vakitleri imrenmeye alet olan en mükemmel bir saati elimize aldığımızda, bunun hendese kanunlarına ve mekanik kanunlarına tatbiken ihtiva eylediği mükemmel terkibi gayet mazbut ve muhkem olarak meydanda dururken, bir sanatkar ve yapıcısı olduğunu bilmekte tereddüt etmediğimiz gibi; o sanatkarın onu mükemmel ve muhkem surette [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddecilige-reddiyye/">Maddeciliğe Reddiyye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/maddecilige-reddiyye/risale-i-hamidiye-2/" rel="attachment wp-att-17888"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17888" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/Risale-i-Hamidiye.jpg" alt="" width="204" height="318" /></a></p>
<p>Her eser sahibinin kemalatı eserinden bedahetle belli olur, değil mi? Mesela vakitleri imrenmeye alet olan en mükemmel bir saati elimize aldığımızda, bunun hendese kanunlarına ve mekanik kanunlarına tatbiken ihtiva eylediği mükemmel terkibi gayet mazbut ve muhkem olarak meydanda dururken, bir sanatkar ve yapıcısı olduğunu bilmekte tereddüt etmediğimiz gibi; o sanatkarın onu mükemmel ve muhkem surette yapmaya kafi olacak marifet ve maharetini tasdikte dahi güçlük çekmeyiz.</p>
<p>İstidlal ile hasıl edebileceğimiz şu kati ilim bize her halde sabit olur: Yani gerek sanal kaim ecza ve aletlerini yaptığı gibi, terkiplerine de bizzat kendi mübaşereti itikat edilsin; gerek birbiriyle muntazam bir terkip teşkil edecek hu tarz ve uslup üzere yalnız ecza ve aletlerini imal ettiği farz olunsun.</p>
<p>Elhasıl. hakikat nurları gözlerimiz önünde parlayıp durduğu halde, eğer ‘Bu saati icat ve imal eden zat çolak ve âmâ, hem de cahil bir kimse olup, ne hendese İlminden ne de mekanik fenninden haberi vardır, öylece tesadüfi olarak bunu yapıvermiş” deseler; bu sözün doğru olabilmesine biz zerrece ihtimalî vermeyiz. Hatta böyle manasız söz söyleyenleri ve bunları tekzipte tereddüt gösterenleri ahmakların ahmağı addederiz, değil mi?</p>
<p>Ey maddeciler! Siz şu alemin maddesi dediğiniz şeyin mucidinin varlığını bilemeyerek, maddenin bizatihi varlığına ve ezeli olduğuna kani olduğunuz için ve sonradan vücut bulması zaruri bir şey olan tenevvülerini ve tahavvüllerini gördüğünüzde, bittabi onların da mucidinden habersiz bulunduğunuz için akıllara hayret veren bu harika tenevvülerin menşeini araştırmaya mecbur oldunuz, Çünkü her hâdisin tekevvünü için elverişli hususi bir sebebin vücudu zaruri ve bedihi bir şey olduğu halde, lazım sıfatları haiz olmayan maddeden nihayetsiz nevilerin ve şekillerin tekevvününü akıllarınıza bir türlü kabul ettiremediniz.Binaenaleyh her vadide hayret ve kafa karışıklığı ile dönüp dolaştıktan karar kıldınız ki arz edeceğimiz sebeplere nazaran bunun karar noktası olmadığı pek kolay anlaşılabilir.</p>
<p>Siz diyorsunz ki; “Maddenin muhtelif şekillerde olan atomları ezeli hareketler daima hareket etmektedir. Bu hareketler ve ihtizazlar sebebiyle atomlar muhtelif’vaziyetler ve keyfiyetler üzere içtimaa başlayarak nihayetsiz tenevvüler zuhur etmiştir.”</p>
<p>Bilemeyiz, siz ne biçim akıllara maliksiniz ki böyle vehmi ve tahminî bir itikat ile akıllarınızı ikna edebilirsiniz!</p>
<p>Evvela, sizin cisimlerde bulunan atomları görebildiğiniz vaki midir? Hatta göz ile şöyle dursun, görünen şeyleri büyüten en büyük ve mükemmel aletler vasıtasıyla dahi gördüğünüz yoktur. ve görülemeyeceğini de teslime mecbursunuz.<br />
İkinci olarak, o atomların hareket etmekte olduklarını duyularınızla his¬settiğiniz vaki midir? Nerede! Belki duyularla hissedilebileceğini dahi iddia etmezsiniz.</p>
<p>Demek oluyor ki şu madde ile nihayetsiz ihtizazların vücuduna kani ol¬manıza sizi sevk eden, duyularla algılanan bir burhan olmayıp sadece görülen tenevvüleri izah gayretidir. Hatta şu tenevvüler in keyfiyetini izah için daha garip iddialarda bulunuyorsunuz. Ezcümle, atomlara farklı eşkal isnadına da kalkıyorsunuz ki “Eşkallerinin farklı olması ile beraber atomların içtima etmesi, nihayetsiz suretlerin ve nevilerin zuhuruna menşe oluyor” diyebilesiniz.</p>
<p>Atomların kendilerini göremediğiniz halde eşkalini görebilmeniz katiyen mümkün olamaz.</p>
<p>Elhasıl, bu sözleriniz hep “neviler nasıl hasıl oldu” istifhamına karşı farz ve tahmine mebni olup sonradan düşünülüp uydurulan şeylerdir. Hiçbirisi duyulara ve müşahedeye müstenit değildir.</p>
<p>Bu halde, hani ya bize kemal-i tantana ile işittirmekte olduğunuz bir sözünüz ve kaideniz vardı? “Yalnız müşahede ve duyular vasıtasıyla ulaşılan şeyleri kabul ve teslim ederiz. Sair iddialara kulak asmayız.” diyordunuz.</p>
<p>İşte şu makamda duyular ve müşahede bulunmaksızın, kaidenizin hilafına olarak aklî ve nazarî delil ile istidlale mecbur olduğunuz görülür.</p>
<p>Gerçi bu ifadeden maksadımız bu şekilde aklî istidlalin esasını tezyif değildir.<br />
Çünkü aklî istidlal, nezdimizde hidayet yolunun en vazıh yol işaretidir ve hakikatleri değerlendirebilen bütün meşhur hakimlerin de mevsuk bir miyarıdır.</p>
<p>Maksadımız şu beyhude lafügüzafın uhdesinden gelemediğinizi ve gelemeyeceğinizi ihtar etmektir. Hiç öyle olur mu? İnsanın görmediği ve işitmediği şeyleri katiyen inkar etmesi ve bundan dolayı ısrarda bulunması reva görülür mü? Hatta bir şeyin sübutuna dair -duyuların ve müşahedenin delaleti olmadığı gibi- akil delile dahi muttali olunmasa, yine de o şeyin vücudu mutlaka batıldır diye iddia sahih olmaz. Bilakis onun sübutunun ademine ve  hatta imtinaına delil kaim olmalıdır ki vücudunu inkara salahiyetimiz olsun .Çünkü adem-i delil ile delil-i adem arasını fark etmemek kadar cehalet tasav vur edemeyiz.</p>
<p>Ama “Biz atomlar ile ihtizazlarının eserleri olan alemin tenevvülerini gördüğümüz için, mecburen o eserlerin müessire delaletlerine kani oluyoruz.” diyecek olursanız, biz de deriz ki: İşte bizler de sair dinlerin müntesipleriyle beraber, şu kainatın harikaları olan kudret ve hikmet eserlerini müşahede ettiğimiz için Sâni’-i Alem’in kemal sıfatlarıyla muttasıf olarak mevcudiyetini tasdik ve itiraf ediyoruz.<br />
Kendi meşrebinize uyan aklî istidlalinizi makul gördüğünüz halde, akıl cihetinden daha makbul olduğunu sarihen izah edeceğimiz, hakikati gösteren şu istidlali neden beğenmek istemiyorsunuz?</p>
<p>Hüseyin Cisri, Risale-i Hamidiye</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddecilige-reddiyye/">Maddeciliğe Reddiyye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maddecilige-reddiyye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
