<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Jan 2026 13:42:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[gönül zenginliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Helâl]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27886</guid>

					<description><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl &#160; Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,[1] ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;[2] Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[1]</sup></a> ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, değildir. Lâkin zenginlik, gönül tokluğudur,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[3]</sup></a> Yani kalbin kanaat ile zengin olmasıdır.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Zenginlik, mal ve paraya karşı ihtiyaçsız olmaktır; malı tutup saklamak değil. Bir şeye muhtaç olduğun vakit, bu dilenciliktir, zenginlik değil. Nitekim Allah&#8217;ın dışında her­kes fakirdir. &#8220;Zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[4]</sup></a> Ancak kişi, kendisini O&#8217;nun varlığında (O&#8217;nda) gördüğünde, &#8216;O&#8217;ndan başkasına ihtiyaç duymaz. Kendi ihtiyaçlarını &#8221;O&#8217;nun hazînesinde gördüğünde, onları talep etmekten de müstağni olur. Zîra her şey vaktinde tahakkuk eder; yani her şey bir vakte bağlıdır. Eğer vakti gelmediyse, ne kadar talep ve istekte bulunursa bulunsun, arzusuna erişemez. Ama eğer vakti geldiyse, gök ve yer ehli onu def etmek için ne kadar çaba sarf ederse etsin, bu dervişin boğazındaki tek bir nefesi bile erteleyemez.</p>
<p>Rızık mukadderdir, fazlasını isteyen sensin. Vakti mu­ayyendir; önce isteyen yine sensin.</p>
<p>Nitekim bu kimsede ihtiyaçsızlık hâli âşikâr oldu. Fakat malı olan bir kimse, mal talep ettiği vakit onun kulu olur ve malı bulduğu zaman onu ele geçirmek için zahmet ve acıya dûçâr olur. Onu elinde tutup sakladığında, elinden almamaları ve eksiltmemeleri için kaygı ve korku içinde kalarak titrer ve endişeye kapılır. Öte yandan, malı har­cayınca ağlayıp inler. Elinden gittiğinde, üzüntü ve hasret çeker ve âhirette de malının tutsağı olur. Eğer o mal helâl ise hesabı vardır; haram ise azâbı vardır. O malın her bir hissesini talep etmesinin neticesinde, kaç bin zarar ve ziyân meydana gelir. Zîra bu malı tahsil etmenin meşguliyeti sebebiyle zikir, fikir, gayb ve din makamlarının yolundan geri kalır. Şayet gönül zenginliğine ermiş olsaydı, bu kadar mahrumiyet ona nasip olmazdı ve bu kadar acı çekmezdi. Böylelikle, mal hırsının mihnetinden âzâde olurdu.</p>
<p>Bu hadîs, eğer seni mal toplama isteğinden müstağni kılıyorsa, bu senin kulaklarının gerçekten işittiğine delâlet eder. Eğer böyle değilse, bunun sebebi senin sağır oluşundur. Çünkü sağırlığın, bu hadîsi işitip amel etmene mânidir.</p>
<p>Ten kulağı, akıl kulağına gâlip gelen ve ona göre hare­ket eden bir kimsenin, &#8220;Eğer bu işi yaparsan seni sopayla döverim; eğer gereğince itaat edersen sana hil&#8217;at veririm&#8221; diyen bir zâlimin vaadine uymamasını bekleme. Zira ancak akıl kulağı, şeriatın beyanını kavrayıp tasdik edebilin Bu tasdikten rağbet (ümit) ve rehbet (korku) açığa çıkar. Nitekim Kur&#8217;ân&#8217;da, rağbet eden ve korkanların amelleri üzerinde vaîd ve va&#8217;dler zikredilmiştir. &#8220;Kendilerine Allah&#8217;ın âyetleri okunduğunda, bu onların îmanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[5]</sup></a> Yani îmanın nişânı, Allah&#8217;ın âyetlerini işittiklerinde îmanlarının artmasıyla ortaya çıkar. Tevekkül ettikleri için malları her daim bereketlenir, asla eksilmez. Akıl kulağıyla işitenler, koyun kulağıyla işitenlerden daha isteklidir; daha isteksiz değildir.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah b. el-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî (ö. 243/857) -Allah ona rahmet etsin- bu dergâhın büyüklerinden ve mukarreblerindendi. Kendi devrinde ilim, verâ, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zâttı. Aslen Basralıydı. İmam Hasân-ı Basrî geleneğine<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[6]</sup></a> bağlıydı, ancak Bağdat&#8217;ta ikamet ederdi. Muhâsibî, 243 senesinde, Ahmed b. Hanbel&#8217;in vefatmdan iki yıl sonra, Bağdat&#8217;ta vefat etmişti.</p>
<p>Babası vefat ettiğinde ona yetmiş bin altın (kırmızı dinar), yani yedi yüz bin gümüş (dirhem) miras kalmıştı. Ancak Muhâsibî bu maldan bir kuruş dahi almadı. Zîra babasının mezhebi Kaderiyye idi. Muhâsibî, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) sahih bir rivâyete dayanarak şöyle dedi: &#8220;İki farklı dine (millete) mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ve ekledi: &#8220;Benim dinim başka, onun dini başka. Bu miras bana nasıl intikal eder?&#8221; Ardından şehrin yöneticisine şöyle dedi: &#8220;Bu mirası sen al. Zîra bu mal bana değil, sana geçer/&#8217;</p>
<p>Yine kendisi (Allah ona rahmet etsin) helâl olup olmadığı şüpheli bir yemeğe elini uzattığında, eli o yemeğe erişemez ve parmağındaki bir damar harekete geçerdi. Bu vesîleyle yemeğin şüpheli olduğunu anlar, onu yemekten kaçınırdı. Eğer bir kimse onun ağzına şüpheli bir lokma koyacak olsaydı, ne kadar çiğnerse çiğnesin, o lokma boğazından geçmezdi.</p>
<p>Büyük bir şeyh kabul edilen Ebû Abdullah Hafîf-i Şîrâzî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: &#8220;Bütün akval ve ahvâlde, meşâyihin beş şahsına uyunuz. Geriye kalanların hâllerini teslim ediniz.&#8221; Yani bu beş kişi dışındakilere ittibâ etmeyiniz. Bu beş kişi: El-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî, Çüneyd b. Muhammed, Ebû Muhammed Ruveym, Ebû Abbâs b. Atâ ve Amr b. Osmân el-Mekkfdir. Zîra onlar ilim ile hakîkati birleştirmiştir. Yani şeriat ilmi ile tarikat ilmini bir araya getirmişlerdir. Onlar hem ilim hem de muâmele ehlidirler.</p>
<p>Muhâsibî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bir kimse kendi bâtınını murakabe ve ihlâs ile sağlamlaştırırsa, Hak Teâlâ onun zâhirini mücâhede ve Seyyid&#8217;in (s.a.v.) sünnetine uymakla süsler.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>O asırda insanlar, bu beş kişiyi halkla zâhir ilmi diliyle konuştukları için tercih ediyorlardı. Onlar, dinleyenlerin seviyesini gözetip herkesin derecesine göre söz söylerlerdi. Böylece avam onların sözlerini yanlış anlayıp hataya düşmez. Bu şekilde herkesin seviye sine göre konuştuklarından dolayı, avam dinin gamından dışarı çıkmaz ve halk kendisini bu beş kişiyle kıyas etmez.</p>
<p>Bâtına riâyet etmekten dolayı zâhirdeki nâfileler eksik görülse bile, bu nâfilelerde kusur bulunmaz. Onlar işin so­nunu gördükleri için, ilk iş mücâhedeye ihtiyatlı bir şekilde başlarlar. Tâ ki onlara iktidâ eden müridler zarar görmesin ve sözlerinin avam için şeriata aykırı görünmemesi sağlansın.</p>
<p>Her asırda, o asrın ehli bu beş kişiye iktidâ etmeyi se­çer, Zira onların her nefesi ve her adımı hem avam hem de havâs için faydalıdır. Geri kalanı, zafer kazanmak için bir kelime söylerse onu iyi kalpli olanlar güzelce te&#8217;vil eder. Bu iyi kalpliler, geri kalanların nâfilelerinde bir gevşeklik görseler bile üzerinde durmazlar. Onları affederek, Allah&#8217;ın yüceliğinin güzelliğine Celle Celâluhû, hem şerîatte hem de tarîkatte her nefeste ve adımda daha müstakim olan diğerlerinin dinine uyar.</p>
<p>Neticede, eğer bir ulu zâtta hatâ görürsen onu görme. Eğer eksik bir kimsede doğru bir söz işitirsen, o sözü muh­kem tut. Eğer bir yerde bî-edeb bir günahkâr varsa, onun etrafında dolaşma ve kendi edebini muhâfaza et.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Senin iktidâ etmen gereken, Kitap ve Sünnettir. Her kim Kitap ve Sünnet üzere ise, sen onunla sohbet et. Sünnete muhalefet eden biriyle ne diye oturup kalkarsın!</p>
<p>Ey aziz! Bir cinsin kendi cinsiyle hemdem olması, başka bir cins ile aynı kafeste bulunmasından çok daha hayırlıdır. Zâhir düşmanla savaşmak kolaydır; asıl olan bâtın düşmanla mücadele etmektir. Zira onun maksadı îmandır.</p>
<p>Rüzgâr olma ki aşağılık kimseye doğru esme. Ateş olma ki her samanı yakma. Toprak gibi olma ki değersiz şeylerle karışma. Su gibi olma ki her bir cinsle karışma. Cömertlikte rüzgâr gibi ol ki herkese esebilesin. Şefkatte su gibi ol ki her nefse ulaşabilesin. Fakat sohbette yabanî ol ki herkesle kanşıp yüz göz olmayasın. Muhabbette ateş gibi ol ki yakabilesin.</p>
<p>Ama bu kavın in ehli, avamla hemkadem, havasla hem- demdir. Zâhidle önde beraber, ârifle hemnazardır. Ulemâ ile kal, âriflerle hâl bakımından birliktedir. Müridle talepte beraber, murâdla sevinçlidir. Şüphesiz, kimin yolu onlara düşerse öne çıkar; fakat kim onlara karşı gelirse helâk olur. Nitekim bütün ateşler, onların güneşinin yaranda soğuktur. Onların dostluğunun yokluğunda bütün nimetler acıdır. Onların gördükleri dışında bütün görülenler, tozdur. Bir kimse bir saatlik hizmetlerine nâil olsa, senelerce gayretle bulamayacağı nasibe kavuşur. Onların hâli ona akseder.</p>
<p>Onların hizmeti ve muhabbetinden azıcık nasip alan bir kimse, akranları arasında devlete nâil olur. Çünkü bu akranlar, onların hizmetinde bulunmamış ve hürmetlerinden mahrum kalmışlardır. Kâbe&#8217;ye hürmet, Kâbe&#8217;yi tâzim buyrulduğu içindir. Onların kalbindeki o hizmet gizli olduğundan dolayı Kâbe, onların gönlündeki bir zerreyi arzu eder.</p>
<p>Rûhlar âleminde mesafenin ne mânâsı olur? Zîra O&#8217;nun bahçesi olan sekiz cennet, dostlarının kalbinden akseder. Onların kalbindeki bu akse, Cebrail bile hayretle bakar. Bu azizlerin canı, letafetin kaynağıdır. Onların muhabbetine erişmek kifayetle değil, belki sırf inayet iledir. Onlara hiz­metin hil&#8217;âtmı bir kimsenin üzerinde görürsen ona hürmet et; büyük bir hazla ona hizmette bulun.</p>
<p>Bu hürmet ve hizmete erişebilmenin tevfîkini kendi adına bir inâyet say ki, Celle Celâluhû&#8217;nun fazlıyla sen de bu devletten tez zamanda feyzlenesin.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[1]</a> Herevî, bu iki râviyi tek bir kişi olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[2]</a> Buharı, <em>Sahih-i Buhârî,</em> Rikâk 15,2/569. HN: 23751.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[3]</a> Hadisin orjinalinde ve forsça metinde de “nefs” kelimesi kullanılmıştır. Türkçeye çevirirken mânâyı gönül karşıladıı için gönül şeklinde çevril­miştir.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[4]</a> “(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsu­nuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” Muhammed 47/38.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[5]</a> “Müminler o kimselerdir ki, Allahın adı anıldığında yürekleri titrer, ken­dilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler,” Enfâl 8/2.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[6]</a> Kitapta Muhasibi’nin imam Haşan Basrî’nin dayısı olduğu yazılsada mu- temelen bir yazım hatasıdır. Zira Haşan Basrî Muhâsibî’den iki yüz yıl önce yaşamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[7]</a> Hadis metni şu şekildedir: Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz. Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî</em> Ferâiz 26,2/623. HN: 25180.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[8]</a> Bu rubâyi elyazmasının haşiyesinde aynı el yazısı ile bulunmaktadır.</p>
<p>Hakk’ı felsefecilerin deliline sorma.</p>
<p>Dîni yalnızca hadîs ve Kur’ân’a sor,</p>
<p>Senin gemin şerîat, senin Nuh’un Kur’ân’dır.</p>
<p>Bu ikisi olmaksızın kurtuluşu tufanda arama.</p>
<p><em>Risâle-i Mufassala,</em> vr. 49a.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî&#8217;nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:36:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[kurb]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[seleam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27870</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuz Beşinci Fasıl &#160; Bize Abdullah b. Yûsuf, ona el-Leys, ona Yezîd, ona Ebû el-Hayr, ona da Abdullah b. Amr&#8217;in[1] rivayet ettiğine göre: Bir adam Hz. Peygamber&#8217;e &#8220;İslâm&#8217;da hangi davranış hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Yemek ye­dirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir&#8221; buyurdu.[2] Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona ez-Zührî, ona Atâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/">Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Otuz Beşinci Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Abdullah b. Yûsuf, ona el-Leys, ona Yezîd, ona Ebû el-Hayr, ona da Abdullah b. Amr&#8217;in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> rivayet ettiğine göre:</p>
<p>Bir adam Hz. Peygamber&#8217;e &#8220;İslâm&#8217;da hangi davranış hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Yemek ye­dirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir&#8221; buyurdu.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona ez-Zührî, ona Atâ b. Yezîd el-Leysî, ona da Ebû Eyyûb&#8217;un rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl değildir. İki müslüman birbirleriyle karşılaştıkları zaman birisi yüzünü bu tarafa, diğeri de öteki tarafa çevirir. Hâlbuki bu iki müslümanın hayırlısı önce selâm verendir.&#8221;</p>
<p>Süfyân bunu Peygamber&#8217;den üç kez işittiğini söylemiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bize Muhammed b. Mukâtil<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Ebû Haşan, ona Abdul­lah, ona Ma&#8217;mer, ona Hemmâm b. Münebbih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Küçükler büyüklere, yoldan geçenler oturmakta olan­lara ve sayıca az olanlar kendilerinden kalabalık olanlara selâm verirler.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste Abdullah b. Amr&#8217;ın<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>  (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygamber&#8217;e (s.a.v.) bir adam: &#8220;Yâ Resûlallah, hangi İslâm daha hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Yani, Müslümanlardan kim daha iyidir? &#8220;Yemek yediren ve tanıdığı ve tanımadığı herkese selâm veren kimsedir&#8221; buyurdu.</p>
<p>Diğer hadiste Ebû Eyyûb Ensârî&#8217;nin (r.a.) rivayet etti­ğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: &#8220;Müslümana, kardeşiyle üç günden fazla konuşmaması helâl değildir. Karşılaştıklarında birbirlerine yüz çevirirler. Oysa bu iki müslümandan daha hayırlısı, önce selâm verendir.&#8221; Yani, selâm yabâniI iği ortadan kaldırır. Çünkü onun bu kızgınlığı Hak uğruna değil, tersine dünya uğrunadır.</p>
<p>Diğer hadiste Ebû Hüreyre&#8217;nin rivayet ettiğine göre Resûl (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Selâm verin.&#8221; Yani, ilk önce küçükler büyüklere, geçenler oturanlara ve az olanlar sayıca çok olanlara versin.</p>
<p>Bir başka hadiste ise7 &#8220;Binek üzerinde olanın yürüyene, yani hareket hâlinde olan az sayıda kimsenin sayıca fazla olana selâm vermesi gerekir. Zulüm töhmeti altında kalma­mak için binek üzerinde olanın yürüyene, kötü şeylerden uzak durduğu zannını yok etmek için sayıca az olamn çoğa, saygısızlık töhmeti altında kalmamak için yürüyenin oturana selâm vermesi gerekir. Velhâsıl, her kim selâm vermekte öncülük ederse, onun devleti daha çok olacaktır.&#8221;</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Kime selâm verirsen, dilindeki sözde kalbin sami­miyetini ara. Zîra halkın nazarı söze, Allah&#8217;ın nazarı ise kalbedir. Sakın ha, ikiyüzlülükle selâm verme. Gönlünden onun selâmetini talep et ve sonra selâmı dilinden zâhir et.</p>
<p>Yani, Sen benden yana selâmettesin. Ne sana haset ede­rim, ne kötü düşünürüm, ne sana kötüyü reva görürüm, ne kötülüğünü söylerim, ne de kötülüğünü isterim. Allah&#8217;tan daima senin selâmetini dilerim. Hep sana selâm veririm; yani Allah&#8217;ın âferini, benim yokluğumda da varlığımda da benden selâmettesin. Selâmıma itimât et ve benden yana gönlünü ferah tut. Zîra gıybet etmeyeceğim, düşmanlarınla asla birlik olmayacağım ve asla düşmanlık etmeyeceğim. Selâmını iki yüzlülükle kirletmeyip Allah için yaptığımı mahvetmeyeceğim. İslâm&#8217;ın düstûrunu nifâk maşası yap­mayacağım. Mümini selâmla kandırmayacak, onu benim hakkımda kötü düşünmeye sevk etmeyeceğim. &#8220;Esselâmü aleyküm&#8221; dediğimden gayrı bir şey yapmayacağım. Sen de buna daha güzel bir cevapla karşılık ver, &#8220;Ve aleyküm selâm ve rahmetullah&#8217; de.&#8221;İşte, Ben de senin benim için söylediğinden daha fazlasını senin için isterim.</p>
<p>Ey kardeşim, ey benim iyiliğimi isteyen, ey dinde yol­daşım, ey Müslümanlıkta yârim, ey tâatteki yardımcım, ey günahlardan beni men eden, ey yalnızken de herkesin içinde de iyiliğimi isteyen ve bana duâ eden, Allah&#8217;ın rahmeti ve selâmı senin üzerine olsun. Allah&#8217;ın âferini ve rahmeti üzerine olsun. Çünkü bana selâm vermekte önce davranarak şeref verdin.</p>
<p>Kalpteki bu niyet, selâm ve cevabının her iki taraftan da karşılık bulup kavuştuğu anda, eğer kalpte gıllügiş bu­lunuyorsa merhametin seli bunları alıp götürür. Eğer korku varsa bu da niyet sâyesinde ortadan kalkar. Zîra selâm sün­netinin bereketi, kalbin selâmeti ve mânâsının sıhhatiyledir. Öyle ki, şu ana kadar bu hususun sadece kokusu geçti ve geri kalanı ise yola revân olanların kalplerine sudûr eden mükâşefenin selâmetiyle keşf olunacaktır. &#8220;Allah&#8217;a temiz kalple gelenler dışında.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Saf ânın üstün olmasıyla, &#8220;Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik,&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> mânâsına varılır. Cihâddan çıkıldığı vakit ise: &#8220;Artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> hâline varılır. Nitekim müminlerin herhangi bir vakitte selâmlaşmaları sırasında bu mânâ keşf olunur.</p>
<p>Selâm, selâmetten ötürü söylenmiş olup kabul ve kurbiyetin hil&#8217;ati her ikisine de zâhir olur. Öyle ki, şerhin ehemmiyetli kısmı o sülûkun görülmesidir. Onların kınanmış ahlâkı bırakmalarının başlangıcındadır. Nitekim eldeki iş nakittir, vârid virddedir ve ukbâ zevki dünyadadır. Karşılamanın methedilmesi içenlere mâlumdur ve zevk edenlere âyandır. İçenlere âfiyet olsun ve her dem ziyâdeleşsin.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah Muhammed Hafif Şîrâzî (ö. 371/982) (Allah ona rahmet etsin) büyüklerden olup onun &#8220;şeyh-i kebîr&#8221; olduğu da söylenir. Annesi Nîşâburludur. İbn Hafif, Ebû Tâlib Hazrec Bağdâdî&#8217;nin müridiydi. Kendisine tarîkatte &#8220;şeyhülislâm&#8221; da denirdi. Ruveym ve İbn Atâ&#8217;nın sohbetinde bulundu. Onlann dışında, Ebû Bekir Kettânî, Yûsuf Hüseyin Râzî, Ebû el-Hüseyin Mâliki, Ebû Haşan Müzeyyin, Ebû Hayr Derrâc gibi sûfîlerle görüşüp Ebû Tâhir Makdisî&#8217;nin sohbetinde de bulundu. Beytü&#8217;l-Mukaddes, Remle, Dımeşk, Mekke ve Bağdat&#8217;taki şeyhlerden birçoğunun meclisinde bulundu. Zâhir ilimlerinde ve hakikat ilimlerinde âlim bir zât olup birçok eser yazmıştı. îbn Hafifin itikadı pâk ve sîreti güzeldi. Şâfiî mezhebindendi, Şeyhü&#8217;l-meşâyih olup vaktin imâmıydı. Gençlik ve çocukluk çağında gecelerinin çoğunu mescidde geçirip ibadet ile meşgul olurdu. Şeyhü&#8217;ş-şuyûh ve zamanın yegânesiydi. 371 senesinde vefat etmişti.</p>
<p>Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;İrâde, sıkıntı hâlini çekmeyi devam ettirerek rahatı terk etmektir. Mürîd için nefsine uymaktan, ruhsatla amel etmek istemekten, ve bu hususta yapılan tevilleri kabul etmekten daha zararlı hiçbir şey yoktur.&#8221;</p>
<p>Ona kurbdan sordular: &#8220;Kurb nedir?&#8221; O da şöyle dedi: &#8220;Kulun Hakk&#8217;a yakınlığı, devamlı emirlere uyma hâlinde olmaktır. Her kim bunu yapıyorsa yakınlığın nişâmdır. Hakk&#8217;ın kuluna olan yakınlığı ise ona devamlı tevfîk kıl­masıdır.&#8221;</p>
<p>Bu büyük zât, bütün Kur&#8217;ân&#8217;ı bir rekât namazda hat­mederdi, Her gün sabahtan öğle namazına kadar bin rekât namaz kılardı. Hâlinin başlangıcındaki bir devirde, bir rekâtta on bin &#8220;Kül hüvallâhu ehad&#8221; sûresini okurdu.</p>
<p>Bir vakit bir derviş, İbn Hafifin yanma gelip &#8220;Bende vesvese var&#8221; deyince îbn Hafif şöyle cevap verdi: &#8220;Bizim devrimizde sûfîler şeytanla alay ederlerdi. Şimdi ise şeytan onlarla alay ediyor,&#8221; Hak Teâlâ, şeytanın elini sûfîlerden çektirmişti. &#8220;Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Şeytan, bunu tartışmasız kabul etmiş ve &#8220;aralarından senin samimi kulların hâriç, onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım&#8221;<sup>12</sup> demişti. Şu halde , sen şeytanın vesvesesinden bitâp düştüysen, sen sûfî değilsin.</p>
<p>Ve şöyle dedi: &#8220;Zayıfladığım için ayakta nâfile namaz kılmaktan geri kalıyordum. Gençliğimde yaptığım ibadetten yaşlılığımda geri kalmak istemiyordum. Ayakta kılman her bir rekât yerine iki rekât oturarak kılıyordum. Resûl&#8217;ün (s.a.v.) hadîsine istinâden: &#8216;Oturarak namaz kılanın namazı, ayakta kılanın yarısı kadardır.&#8221;&#8217;13 sevap bakımından, oturarak kılman namaz ayakta kılman namazın yarısıdır.</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Kuvvet ve mâla dâir neyin varsa, bu yoldan esirgeme. Bârî&#8217;nin yolunda kuvvet senin sıfatın olur. Eğer kuvvetini zâyî edersen senin zaafın ve hasretin olur. Eğer yolda malını esirgemeden bol bol sarf edersen, senin mülkün ve zenginliğin olur. Eğer zâyî edersen senin iflâsın ve eziyetin olur. Neyin varsa ödünçtür. Yolda kaybederek kendi mül­kün hâline getir. Her şey fânidir, yolda kaybetmekle bâkî kılmaya bak. Gençliği ebedî bahtiyarlığın vesilesi kıl. Yani, gençliğini O&#8217;nun yolunda harca. Senin elinden almadan ve onun hasretini seninle yoldaş etmeden önce, ne kadar hadem ve haşem14 varsa bırak ve yürü. Hızlı ol, korkma, cesur ol ve gel. Çünkü himmetini toplaymca bütün zorluklar sana kolaylaşır. Can çekişmek, canın beslenmesine dönüşür.</p>
<p>Başlangıçta böyle gözükür ki mert, namertten ayırt edilsin. Himmet toplandığında peş peşe nusret kazanılır. Mert kişi, &#8216;Ben bu devlete nasıl bu kadar çabuk ulaştım?&#8217; diye şaşırıp kalır. &#8216;Bu makamın sözünü akılla idrâk edememişken, bu makamın varlığını [vücûd] nasıl bu kadar erken buldum?&#8217; Ona şöyle derler: &#8216;Evet, sen böyleydin. Bu bizim lütfumuzdandır. Biz bir kimseye yâr olursak, varlığın [keyn] bütün zerreleri bu kimsenin saâdetine mânî bile olsa, her biri O&#8217;nun delîli olur. Bütün zulmetler nûra döner. Bütün perdeler onun kapıcısı olur. Tüm zorluklar kolaylaşır. Sen korkma ve mertlik yap, içeri gir. Çünkü kapı açık, yol fe­rahtır ve selâm verilmiştir.&#8217; Nitekim bu, tâlip, sâdık ve ârif olan kulun hakkında O&#8217;nun binlerce lütuf ve nusretinden biri bile vasfedilemez.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Allah. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Ensârî râviyi Ömer şeklinde kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 9,2/532. HN: 22133.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 9,2/532. HN: 22134.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ensârî, hadis senedinde Ebû Hasan’ın Muhammed b. Mukâtil den aktar­dığını kaydederken Buhârî senedinde Muhammed b. Mukâtil Ebû Haşan olarak tek bir râvi şeklinde kaydeder.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 4,2/531. HN: 22123.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ensârî hadisin Farsça tercümesinde de Abdullah b. Ömer şeklinde kay­detmiştir. Biz Buhârî’nin senedine istinaden Abdullah b. Amr şeklinde tercüme etmeyi tercih ettik.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Bkz. Müslim» <em>Sahih-İ Müslim,</em> Selâm 5646, /918. HN: 6001; Selâm 5646, Z918. HN: 271827; Tirmizi, <em>Sünen-i Tirmizi,</em> îsti’zân ve’l-edeb 14,5/61. HN: 15919; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/62. HN: 15923; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/61. HN: 271214;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Şuarâ 26/89</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Hicr 15/47.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hicr 15/47</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Hicr 15/42.</p>
<p>12 Hicr 15/39-40.</p>
<p>13.Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned-i Ahmed<sub>t</sub></em> Abdullah b. Amr b. el-As 6894, 2/680. HN: 61749.</p>
<p>14.Haşem, hizmetçiler ve maiyet halkı demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/">Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil&#8217;in Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:22:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27888</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir: &#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl</p>
<p>Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve iç sıkıntısı, hatta ona acı veren bir diken batması gibi her musibeti, o Müslümanm günahlarının örtülmesine vesîle kılar/&#8217;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Kabîsa, ona Süfyân, ona el-Â&#8217;meş, ona Bişr b. Mu­hammed, ona Abdullah, ona Şu&#8217;be, ona el-Â&#8217;meş, ona Ebû Vâil, ona da Mesrûk&#8217;un haber verdiğine göre, Âişe şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Allah Resûlü&#8217;nden (s.a.v.) daha fazla acı çeken bir kimse görmedim.&#8221;<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bize Ebû el-Yemân, ona Şuayb, ona ez-Zührî, ona Abdurrahmân b. Avf&#8217;ın âzâdlısı Ebû Ubeyd, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin şöyle dediğini rivâyet etti: &#8220;Resûlullah&#8217;ı (s.a.v.) şöyle buyururken duydum&#8221;:</p>
<p>&#8220;Hiç kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; Dediler ki: &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; Buyurdu ki: &#8220;Evet, ben de. Ancak Allah beni lütuf ve rahmetiyle kuşatmıştır. Dosdoğru olun ve yaklaşın. Hiçbiriniz ölümü dilemesin, Umulur ki iyilik yapan kimse daha da hayra yönelir, kötülük yapan kişi ise umulur ki yardım dilenir&#8230;&#8221;<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Saîd el-Hudrî&#8217;nin, Ebû Hüreyre&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslümanın başına gelen hastalık, acı, üzüntü, gam, onu inletip telaşlandıran şeyler, yani ayağına batan bir diken bile veya bir şeyi nereye koyduğunu unutup telaşa kapılmasına yol açan, özetle ona eziyet eden her şey bu hâdise dahildir. Allah Teâlâ, her türlü musibeti o Müslümanın günahlarının keffâreti kılar.&#8221; İstenmeyen [nâmurâd] bir kazâ seni ebedî murâdına ulaştırdıysa, mutlulukla ne işin olur? Neden arzularına meyletmektesin? Murâdına eriştiğin anda bilmelisin ki nâmurâd devletinden mahrum kalmışsındır. Murâda eriştiğinde de onun geçici bir süre kaldığını bilmelisin.</p>
<p>Mesrûk&#8217;un, Âişe&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Âişe şöyle demiştir: &#8220;Hiç kimseyi görmedim ki onda bir dert, yani bir zayıflık ve şiddetli acılar bulunsun.&#8221; Dedi ki: &#8220;Hiç kimseyi, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) daha dertli ve daha fazla sıkıntıya maruz kalmış görmedim.&#8221;</p>
<p>Böylelikle her bir zayıflığın ve nâmurâdlığın kıymetini bilirsin. Zîra Müslümanlık, fütûhun çokluğunda olsaydı, bu Resûlullah&#8217;ta (s.a.v.) olurdu.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[4]</sup></a> Ama belâ ehlinin derecesi çok yücedir. Onun en zorlandığı bile, kaldırabileceği kadar­dır. Zîra bir kimse, kendi yüceliği kadar kendi devletinin yükünü<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[5]</sup></a> çeker.</p>
<p>Belâ, dosttan bir atâdır ve atâdan şikâyet etmek hatâdır. Seni Allah&#8217;la meşgûl eden belâ, seni O&#8217;ndan başka şeylerle meşgûl eden atâdan daha hayırlıdır. Sen belâya göğüs geren ol, belâ olma. Allah&#8217;ın hükmü altında ol, hüküm veren olma.</p>
<p>Muhabbet kapıyı çaldı ve mihnet ona cevap verdi:<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[6]</sup></a> &#8220;Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim,&#8221; dedi ve ona su ikram etti. Mihnet dedi ki: &#8220;Aşka el verdim (dokundum), bundan sonra ne olursa olsun.&#8221;</p>
<p>İlâhî! Bize yakıştırdığın her şeyi kabul ettik ve satın aldık. Muhabbet ve belâ elbisesini iki dünyadan kestik, âfiyet perdesini yırttık.</p>
<p>O&#8217;nun belâ zincirine bağlı olanlar, kimseyle huzur bula­maz. Hakk&#8217;ın çehresinin şarabıyla dağlananlar, O&#8217;nun lütuf eli dışında kimseden kadeh almaz. Muhabbetin yer aldığı mahalde, mihnetin yer tutmaya cesâreti olmaz.</p>
<p>Muhabbet, güzel kokularla dolu bir bahçedir. O&#8217;nun ferahlık veren nehrinde, yüz binlerce nâmurâdhk ve nasîbsizlik sıralanır. Muhibbin kalbi uyanıktır ve âşığın gözü cevher yüklüdür. Belâ, O&#8217;nun dostlarına kefildir ve onları dosta ulaşana kadar taşır. Belâ Allah&#8217;tan geldiği için, belâ hayırdır.</p>
<p>Diğer hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Bir kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; diye sordular. Yani sende mi amelinle cennete giremezsin. Buyurdu ki: &#8220;Evet, Allah Teâlâ beni lütfü ve rahmetiyle kuşatmadıkça ben de&#8230;&#8221;</p>
<p>Yani O&#8217;nun lütfü ve rahmetiyle cennete gireceğim. Fakat siz yolda dosdoğru olun ve O&#8217;nun rahmetiyle emirlerine itaat edip O&#8217;na yaklaşmanın peşinde olun. Sizden hiçbiriniz ölümü dilemesin.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Yani bir insan ölümü talep ediyorsa, bu onun sabırsız­lığından ileri gelir. Eğer O&#8217;na tâlibsen, burası talep etme yeridir. Eğer ziyâdelik, yücelik ve sevâb istiyorsan, burası amel yeridir. Ya işten kaçıyorsun ya da yükten. İş devlete, yük ise yüceliğe sebeptir. Sen istiyorsun diye ecel vakti değişmez. Fakat yükten veya işten kaçıp ölümü istiyorsan, bu senin defterine yazılır. Ecel, seni fazlasına rağbet eder­ken, belâya sabrederken ve kazâya râzıyken değil; işten ve yükten kaçarken yakalar.</p>
<p>O hâlde ey kul! Ölüm temennisinden vazgeç ve yük ile işini çoğaltmaya gayret et. Çünkü ölüm zaten gelecektir. Böylece o an geldiğinde, Hakk&#8217;ın kazâsını hoş karşılarsın, dostun didârına iştiyâk gösterir ve amelden geri durmazsın.</p>
<p>Bil ki, bu dünyada iyi işler yapanlardansan hayatın, mertebenin yükselmesiyle geçer. Şâyet kötü işler yapanlar­dansan, umulur ki tevbe seni bulur ve bu mânevi uzaklık [vahşet], pişmanlıkla arınır. Böylelikle yarın cehennem ateşiyle temizlenmene gerek kalmaz.</p>
<p>Ey kul, mâsiyetinin ölümünü iste, tâatinin değil. Bu yolun erleri, her bir nefeste öyle çok devlet biriktirirler [zahire] ki, sekiz cennetten bîniyâz olmak, Sübhan olan Allah&#8217;ın denizi yanında bir katre gibidir. Bu nasıl bir denizdir ki, bir katresi iki dünyanın kara ve denizlerini içine alır. Rahmet tufanı sanki ayağa kalkmış ve âlemdeki bütün zerrelerden her biri bir deniz olmuş, iki dünyanın kara ve denizinden hiçbir iz kalmamış gibidir. Ne büyük nîmet verici [mün&#8217;im]!<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[7]</sup></a> Ne büyük ihsan edici [mufdıl]! Zîra bu tâifenin hakkına ne kadar lütuf ve nimet düşmüştür. Bundan dolayı onlar da bu amele tâlip olmuşlardır.</p>
<p>Amelle cennete girilmez, çünkü ameller îmanla birlikte kabûl edilir. O&#8217;nun lütfü ve rahmeti olmaksızın îman sâhibi olunmaz. Bu dünya ve âhiret, îman ve İslâm, bunların hepsi, O&#8217;nun lütuf ve ihsânındandır.</p>
<p>Amelsiz ilim hatâlıdır [sâkîm], ilimsiz amel verimsizdir [âkîm]. İlim ile birlikte amel, eşsiz bir mücevherdir. Amel­siz ilim divânelik, ilimsiz amel bigâneliktir. Bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan ve tâate yöneltmeyen ilim, yarın seni cehennem ateşinden de korumayacaktır.</p>
<p>O hâlde sâlih amel işlemeye çalış ve gayret içindeki lütuf ve keremi gör. O&#8217;nun lütfunun cemâli, sâlih amel ay­nasında görünür*. Ayna saflaşıp temizlendikçe ve büyüyüp genişledikçe, ondaki cemâl daha aydınlık ve net görünür.</p>
<p>Bu hadîs, ameller husûsunda gevşeklik göstermene işâret etmiyor, aksine bu yolda O&#8217;nun lütuf ve rahmetinde kendini kaybetmeni gösteriyor. Cehennem ateşinde zâil olmamak için çirkin fiillerini, sâlih ameller vâsıtasıyla or­tadan kaldır. Lütuf ve rahmetin cemâli, amellerin güzelliği ile ortaya çıktığında, cennet yolu sana açıldığında, O&#8217;nun lütuf ve keremine gark olduğunu gördüğünde; o zaman, öncekilerin gittiği gibi, sen de rahmet ve lütuf ehlinin yurdu olan cennete gidersin.</p>
<p>Kendi mizâcmı düzeltmeye çalış ki bu işin aynası olabilesin. O vakit peşinde olduğun her neyse âşikâr olur. Senin için ayna olmaktan başka bir yol yoktur. Yol sensin, nereye gidiyorsun? Perde sensin, şikâyetin kime? Engel sensin, kime söyleniyorsun? Ayna sensin, nereye bakıyorsun?</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Muhammed Abdullah b. Münâzil (ö. 330/941-42) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin yegânesi ve melâmetî ehlinin şeyhiydi. Hamdûn Kassâr&#8217;ın sohbetinde bulunmuştu. Âlim bir zâttı. Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) birçok hadîsini yazmıştı. Muâmelelerde ihlâs ve tashih üzerine güzel kitapları ve hikmetli sözleri vardı.</p>
<p>Meşâyihin büyüklerinden biri şöyle demiştir: &#8220;Ben bir buçuk adam tanıdım. Yarım adam, insanları iyi yönleriyle anan Nasrâbâdî;<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[8]</sup></a> tam adam ise insanları hiçbir şekilde anmayan Abdullah Münâzil&#8217;di.&#8221;</p>
<p>Münâzil dedi ki: &#8220;Mustafa&#8217;yı rüyamda gördüm. &#8216;Yâ Resûlallah! Dînimde selâmete erişmek için hangi kavimle oturayım?&#8217; diye sordum. Buyurdu ki: &#8216;Ziyafete giden ka­vimle, yani dervişlerle. Ziyafet veren kavimle değil, yani zenginlerle değil.'&#8221;</p>
<p>Münâzil, Nîşâbûr&#8217;da 329 veya 330 senesinde vefat etmişti. Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse farzlardan bir farzı zâyî ederse, Hak Teâlâ onu sünnetleri zâyî etmeye mübtelâ eder. Sünnetleri zâyî eden ve aldırış etmeyen bir kimse, çok geçmeden bid&#8217;ata mübtelâ olur.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Sâhip olduğun vakitlerin en faziletlisi, nefsin kurun­tularından [hevâcis] selâmette olduğun vakittir. Bereketli saat ise, senin kötü zan ve düşüncenden halkın kurtulduğu vakittir.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Önce tahâret al, sonra namaz kıl. Önce halka eziyet et­meyi bırak, ondan sonra onlardan ihsânın tevfîkini bulmayı bekle. İlk önce sen, bâtınını halka kötü zan beslemekten kes ki halkı üzmekten kurtulasın. Sûret ehline, el ve dil ile eziyet ederler, çünkü onlar sadece sûrete bakar. Ama mânâ ehline ise kötü zan ve düşünceyle eziyet ederler.</p>
<p>Hor görme, onların zannından ibârettir. Zîra onlar şöyle düşünür: &#8220;Benim aklım onlar kadardır ve benim anlayışım onların İlmî seviyesindedir.&#8221; Sonunda kötü zan, falandan daha iyi değildir ve bu zanda kesin ve sağlam bir bilgi yoktur. Bu zannın amacı, kendince mânâ ehlini eksik görüp reddetmekten başka bir şey değildir. Bunun toplamı, firâset ve velâyet ehlini tammamaktan kaynaklanan bir küçümsemedir. Bu küçümsemenin aksi, onların kalplerine yansır ve bu hissi içlerine alırlar, fakat şikâyet etmezler.</p>
<p>Her ne kadar onların hâli, rahmeti ve ilmi, aşağılayan kimsenin seviyesinin altında görünse de, hakikatte ona üstündür. Onların aklı ve ilmi ki onunkinden kat ve kat üstündü, onların hali karşısında darmadağın oldu; velâ- yetlerini idrak etmekte hayrete düştü. Çünkü bu kimse, &#8220;Benim aklım onlarınkine yetişir&#8221; diye düşünür. Bu zan, düşünce yayıyla onlara doğru gönderilen bir ihânet oku olup zâhirde dalkavukluk etmek olarak görünür.</p>
<p>Öte yandan, zengin bir kimsenin fazlasıyla tevâzu göstermesi de zâhirde ihânettir. Azdan daha az göstermek sûretiyle bâtına hürmet etmedi ve zâhirde de onu dünya ehlinden daha iyi yapmadı. Ardmdan &#8220;Benim nefsim, fa­lanca dervişe saygı gösterdi&#8221; diye övünerek kendini kutlar. Oysa gerçekten ona saygı gösterseydi, üzerinden bir yıl bile geçmeden<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[9]</sup></a> onun âlemin efendisi ve mahlûkâtm en yücesi olduğunu anlardı. &#8220;Kim Allah için tevâzu gösterirse Allah da onu yüceltir.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin kerem ve hilmlerinin kemâlinden ötürü, bir müddet o kimsede hakirlik ortaya çıkmadı. Öte yandan da: &#8220;Kim kibirlenirse Allah da onu alçaltır/*<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin tevâzusunu iki dünyanın Serverinden öğren. Dikkat et! İşin ehlinin yanında sarraflık etmeye kalkma. Onların hâlinin cemâline gözünü dikip bakma ve bu dik dik bakışın sebebini onların suçu sanma. Yoksa öyle bir yere düşersin ki, çok zor ayağa kalkarsın.</p>
<p>Önce kendi bakışından çıkıp farzlara bak ki, sünnetle­rin sırlarına vâkıf olup nâfilelerin nârlarından feyz alasın. Farzlardan bilhassa namaz ibâdetinin noksan olmamasına dikkat et. Zîra şeriat te farzlardan namazın eksikliği ağır bir hicaptır ve ancak bu hicabı yine namaz ile kaldırabilirsin. Yani eğer farzlarda bir noksanlık varsa, bu noksanlık ancak farzla giderilir. Eğer eksiklik sünnetlerdeyse, sünnetle telâfi edilir. Eğer nâfiledeyse, yine nâfileyle eksiklik tamamlanır.</p>
<p>Ayrıca şerîat pratikleri ve dîn makamlarında karşına bir şey çıkarsa, bu ya farzdır, ya sünnet, ya edeb, ya da fazilettir. Bunların birinde bir eksiklik olursa, bu noksanlığı onun kendi cinsiyle telâfi etmeye çalış. Ağlayıp niyâz ederek tevbe et ve istiğfâr et. Nazla ve tekebbürle değil.</p>
<p>Acı çek ki, hiçbir fiil ve düşüncenle farzlarda noksanlık yapma. Hiçbir durumda sünnetten uzaklaşıp<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[12]</sup></a> ayrı düşme. Böylelikle bu işten ne devletler görüp bulduğunu anlarsın. O devletler ki, onun sıfat ve niteliklerini tarif etmek istesende akılla yapamazsın. İşte o zaman bu kavmin ne demek istedi­ğini anlarsın. Onların sahip olduğu devletin bir zerresi bile yere göğe sığmaz. Onların taşıdığı emanetten yer ve göğün kaçması şaşırtıcı değildir. Çünkü onlarm sâhip olduğu bu zerre yere ve göğe sığmaz.</p>
<p>Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt"><span dir="auto">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183</span></span></span></div>
<div></div>
<div><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ l, 2/434. HN: 17568.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[2]</a> Buhârî, <em>Sahîh’i Buhârî,</em> Merzâ 2,2/435, HN: 17573.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[3]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ 19,2/440. HN: 17777.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[4]</a> Bu cümlenin bir fili yoktur ve cümle çksik kalmış görünmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[5]</a> Bar kelimesi sözlükte yük ve meşakkat anlamına da gelmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[6]</a> Haşiyede metne ek olarak şu ifade yer almaktadır. “Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim.” dedi ve ona su ikram etti.” <em>(Risale-i Mufassala,</em> vr. 82a; Server Mevlâî, bu ifadeyi metin içinde zikretmiştir, <em>Risâle-i Çihil u Du,</em> s 130)</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[7]</a> el-Mün*im&gt; Allah’a nispetle kullanılan bir sıfat olup yarattıklarına sayısız nimetler veren, ihsan eden ve sonsuz lütfeden demektir.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[8]</a> İbrahim b. Muhammed Nasrâbâdî, (ö. 367/978) muhaddis ve ilk devir sû- filerindendir.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[9]</a>  * bu ifadenin tam anlamı sözlüklerde bulunamamıştır.</p>
<p>Mânâya uygun bir anlam çerçevesinde tercüme edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[10]</a> îbn Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeyhe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[11]</a> îbn Ebî Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeybe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[12]</a> ^j^’nerusse” şeklinde yazılmaktadır, fakat bu kelime sözlüklerde bulu­namamıştır. Kelime muhtemelen mervesse olup adet, uzaklaştır­mak anlamlarına gelen sözcüktür.</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr  flex-row"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tıb ve Ebû Alî Sakafî&#8217;nin  Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[tıb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27889</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;[1] Bize Muhammed b. Abdurrahîm,[2] ona Süreye[3] b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl</p>
<p>Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Muhammed b. Abdurrahîm,<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[2]</sup></a> ona Süreye<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[3]</sup></a> b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, ona Sâlim el-Aftas, ona Sâîd b. Cübeyr, ona da İbn Abbâs&#8217;ın (r.a.), Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamatla kan alma, bal şerbeti ve ateşle dağlama. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221;<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bize Ayyâş b. el-Velîd anlattı, ona Abdü&#8217;l-A&#8217;lâ, ona Sâîd, ona Katâde, ona Ebû Mütevekkil, ona da Ebû Saîd&#8217;in anlattığına göre:</p>
<p>Bir adam Peygamber&#8217;e (s.a.v.) gelerek, &#8220;Kardeşim kar­nından şikâyet ediyor,&#8221; dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): &#8220;Ona bal şerbeti içir!&#8221; buyurdu. Adam sonra üçüncü defa<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[5</sup></a> geldi. (Hastalığın geçmediğini söyledi) ve Resûl, &#8220;Bal (şerbeti) içir.&#8221; diye buyurdu. Sonra dördüncü defa<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[6]</sup></a> geldi ve Yine Hz- Peygamber ona: &#8220;Bal şerbeti içir diye buyurdu.&#8221; Adam: İçirdim/&#8217; dedi. Bunun üzerine Peygamber: &#8220;Allah sözünde doğrudur. Kardeşinin karnı yalancıdır buyurdu.&#8221; Sonra bir kere daha içirdi ve bu sefer kardeşi hastalıktan kurtuldu.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivâyet ettiğine göre, Allah şifâsını, yani derman ve ilacını göndermediği bir dert göndermemiştir.</p>
<p>Ardından, başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamat yapmak, bal şerbeti veya ateşle dağlamaktır. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221; Üçüncüsü nehyedilmiştir, yani dağlamak.</p>
<p>Diğer hadiste, bir adam Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) yanma ge­lerek, &#8220;Kardeşimin karnı ağrıyor,&#8221; dedi. Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Adam gitti ve tekrar geri döndü. Hz. Peygamber bir kez daha: &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Ve bir kez daha geldi: &#8220;Yedirdim ama iyileşmedi,&#8221; dedi. Dör­düncü kez gelişinde Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Allah Teâlâ doğru söylüyor, ama senin kardeşinin karnı yalan söylüyor. Git, ona bal ver.&#8221; buyurdu. Bu sefer ona bal yedirdi ve o da iyileşti.</p>
<p>Nitekim balın şifâsı yakîn olduğu için, o yakînlik derdi alıp götürdü. Şundan ötürü bilmelisin ki, bir işin çabucak bertaraf olması için yakîn gerekir.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Balın şifâ vermediğine dair sahip olunan kötü düşünce neticesinde baldan şifâ alınmaz. Bil ki, Allah Teâlâ&#8217;nın sebep verdiği bir şeye dair kötü bir zanna sahipsen, Hak seni o şeyin fütûhundan perdeleyip gizler. O şeyin hayrı, yakîn ile şüpheden arınmadıkça, şifâsı şana yüz göstermez. Nitekim illet yalancıdır. Bilmelisin ki, işin çabucak hallolması için yakîn gerekir. Nazarını O&#8217;na kıl, sebebe değil.</p>
<p>Bu hadiste, emrin yüceliğine ve sebebin de zillet olu­şuna işâret vardır. Adam &#8220;Bal yedi ama şifâlanmadı,&#8221; dedi. Peygamber: &#8220;O (bala) şifâ koymuştur.&#8221; Buyurdu. Ona yakîn olunca şifâ buldu.</p>
<p>Ey bizim kulumuz! Gözünü sebebe dikme, sebepteki Müsebbib&#8217;e bak. Allah bir şeyi sebep kıldığında sen onu nehyetme, sebeplerden geçip tevekkülle adım at ve sebep­lerden kurtulmak için tembellik yolunu düşünme. Allah, hicâp ehline sebep ile şifâ verir, ama visâl ehline sebepsiz verir. Bazen de tersi olur; biri itimat etmesin ve diğeri de ümidini kaybetmesin diye, birine sebepsiz, diğerine sebebe bağlı olarak verir. Hakk&#8217;ın huzuruna [kademgâh&#8217;a] geri gelindiği vakit, şayet sebep ehlindense, sebeple uğraşır; ya da şayet Müsebbib&#8217;i tanıyanlardan ise sebebe itimat etmez. Bir kimse sebep makamından geçirilince, Hak&#8217;tan izinsiz tekrar sebebe rücu edemez. Zîra sebebi görmemek cehâlet iken, sebepte kalıp Müsebbib&#8217;i görmemek şirktir.</p>
<p>Dert, yolcuların eczânesidir (ilâç deposudur) ve bu ec- zânenin anahtarı sabırdır. Derdin kapısını sabır anahtarı ile açan bir kimse, her derdine öyle bir devâ bulur ki, bu devânm en küçüğü havada uçmak ve su üzerinde yürü­mektir. Bu dert eczânesinde kalbin ölümsüzlük ilacı ve îman zevklerinden tadılan zevkin ilacı vardır. Ayrıca bu diyârın her yerinde, yanık kokusu ile O&#8217;nun kokusunu duyuran bir devâ vardır. &#8220;Muhakkak ki ben Rahmân&#8217;ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum.&#8221;<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[8]</sup></a> Zîra nutkun devâsı şu âyette zikredilmiştir: &#8220;Allah, hakkı Ömer&#8217;in diline ve kalbine yerleştirmiştir.&#8221;<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[9]</sup></a> Her bir uzvun ilacı bütün eşyanın üzerinde olan zikir ve teşbihtir.</p>
<p>Sözün kısası, dert eczanesini sabır anahtarı ile kim açarsa bu ilaçlan bulur. Eğer rızâ anahtarı ile açarsa, âlâ ilaçlar bulur. Eğer muhabbet eli ve anahtarıyla kapıyı açarsa, ondan daha da âlâsını bulur. Eğer niyâz ve ağlama eliyle ve sır anahtarı ile açarsa, en büyük simyâyı bulur ki böylece bütün zehirler panzehire dönüşür, bütün dertler ilaç, bütün bakırlar altm ve bütün taşlar lâl<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[10]</sup></a> olur. Ne güzel ilaç, ne iyi eczâne, ne hoş ip ve ne güzel anahtar! Yüzlerce senedir gelirler ve anahtar getirirler. Anahtarların dişi kadar devâ alıp yaparlar. Bir kilit ve binlerce anahtar. Müptelâ olunan bir hastalık ve binlerce çeşit ilaç! Herkesin eli kadar farklı çeşitte ilaç gelir. Ne hoş, ilginç bir eczâne! &#8220;Biz Kur&#8217;ân&#8217;dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o (müminler için) bir şifâdır.&#8221;<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[11]</sup></a> Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Ama eğer bir mahrem yoksa, nâmahreme sırrı söy­lememek daha iyidir. İncinin sedefin içinde kalması ve sırların sinede gizlenmesi daha iyidir. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Alî Muhammed b. Abdülvehhâb es-Sakafî (ö. 328/939) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin imamı olup Ebû Hafs Haddâd, Hamdûn Kassâr ve Ebû Osman Hîrî&#8217;nin sohb etinde bulunmuştu. Tasavvuf, Nişabur&#8217;da onun ve arkadaşlarının sâyesinde ortaya çıkmıştı. Ebû Alî, dinî ilimlerde ve her alanda âlim bir zâttı. Ancak bu ilimleri bir kenara bırakarak sûfîlerin ilmiyle meşgul olmuştur. Ebû Osman Hîrî, onu övgüyle anmış ve onun faziletlerinden bahsetmiştir. Ebû Alî, nefsin kusurları ve amellerin âfetlerine dair çok güzel sözler söylemiş ve 328 senesinde vefat etmiştir.</p>
<p>Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse, her çeşit tâîfenin sohbetinde bulunarak bü­tün ilimleri kendinde toplasa bile, bir pirden veya bir edeb sahibinden veya hir imamdan riyâzet yolu ile eğitilmedikçe erenlerin menzillerine ulaşamaz. Bu yol, sünnete tâbi olmak ve selefe muvâfakat etmek üzeredir. Bir kimsenin, müeddeb ve nasihat veren bir üstâddan tarîkat âdâbı öğrenmek yerine, amellerin kusurları yani muâmele ve ahlâkın tashihinde amellerin noksanlığı ve nefsin ahmaklığı hâkim olan bir kimseye iktidâ etmesi münâsip değildir.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle buyurmuştur (Allah ona rahmet etsin): Bir kimsenin, hürmet ve edep olmaksızın büyüklerin sohbe­tinde bulunması haramdır. Zîra, onlardan gelecek faydadan, nazarlarının bereketinden ve nurlarından mahrum kalıp hiçbir şekilde istifâde edemez.</p>
<p>Ebû Alî şöyle dedi: &#8220;Bizden sonra bu ümmet için öyle bir devir gelecek ki bir mümin, bir münâfıka dayanıp sı­ğınmadan hoş bir hayat yaşayamayacak.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle dedi: &#8220;Güler yüz gösterdiği vakit dünya meşgûliyetlerine yuh olsun!&#8221;</p>
<p>Ve dedi ki: &#8220;Dünya bir kimseden yüz çevirdiği vakit, dünyadan ötürü duyulan kayıp ve hasrete yuh olsun! Azîz ömrü, dünya meşgûliyetleri ve hasretle boşa gider ve geriye sadece günah ve vebâl [azap] kalır. Ve o da gider. Şu hâlde akıllı kimse, dünya ona yüz gösterip yaklaştığında onu meşgûl eden şeylere gönlünü kaptırmaz. Dünya ondan yüz çevirip gittiğinde ise hasrete kapılmaz. Zîra, ömrü zâyi eden böyle bir şeye karşı rahat hissetmeyerek kalbi meyi etmez.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Seni senden huzura erdiren, senin dünyandır. Büyük kusuru senin gözünde küçük göstermesi, onun gururudur. İlim öğrenmek ve tahsil etmek için ilim gerekir ki ilimle ilim tahsil edilsin. Zîra tuz madeninin bulunduğu yere ne atarsan tuz olur. Cehaletle öğrenilen bir ilim, cehâlete hizmet eder. Onun faydası zarara dönüşür. &#8220;Faydasız ilimden Sana sığınırım.&#8221;<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[12]</sup></a> Ancak senin bâtınında bir kusur doğarsa, üstadın hemen onu görüp işe girişir. Çünkü ilim tâlibi, ilmi hâsıl ettiği zaman yüzünü kendisine ve dünyaya çevirmeyip evliyâmn sözlerine ve âhiret yoluna arkasını döner. Selmân&#8217;ın yolunu bırakıp sultanın yolundan gider. Enbiyânın ahlâkını bırakıp şeytanlann ahlâkını alır. Ayrıca ilmi cehâletle öğrenen, ilmi hep cehâlete harcar ve illetleri hep daha çok çoğaltır. Öyle olur ki nasihat edildiği vakit artık dinlemez. O hâlde ilk başta nefsini kendi içinde çok büyütme. Çünkü gücünün ona yetmesi gerekir. Civânmertlerin işâret ettikleri yoldan git ki her zaman mansûr olasm.</p>
<p>Bir kimse on yıl ilim öğrenir, ama bir çerâğ bile yan­mazken, bir derviş bir harf söyler ve bir sürü insan bu sözden yanar. Bu iş, gayret ve çabadan ötürü değil, aksine ihsân ve lütufdandır. Bu iş, tâatten değil, tersine tevfîk ve inâyettendir. Bu iş, deri ve renkten ötürü değil, aksine dostun inâyetindendir.</p>
<p>Bir hoca güneş istedi, ama bulamadı. Öte yandan güneş bir köleyi uyurken aydınlattı. İşte biri koşar ama yetişemez, biri de uyurken ona erişir.</p>
<p>İlâhî, âcizim ve ne yapacağımı bilemiyorum. Ne bildiğim şeye sâhibim ne de sâhip olduğum şeyi biliyorum. İlimle ilim tahsil eden bu tâîfe, nefsini bağladı ve kalbi nefse musallat ederek öğrendiği bütün ilimleri kalbin silâhı kıldı.</p>
<p>Nefsi her bir ilim ile yeni bir bağ ile bağladı. Her ilimden kalpte bir mum daha yaktı. Bundan ötürü nûr, nûr üzerine artarak nefsin cehâletini azaltır. Böylece tamamen nûr kalır ve zulmetin tabiatı kaybolur ki: &#8220;(Rabbimiz!) Nûrumuzu artır, eksiltme.&#8221;<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[13]</sup></a> Vaadi yerine getirmek vefâdandır. İlmin sözünden ilme geldi ve ilimden ilmin lüb buna ulaştı. Okuyun ve öğrenin ey ülü&#8217;l-elbâb!</p>
<p>İlâhî, yapabilecekken bilmiyordum ve bildiğim zamanda yapamadım. Ah olsun bu öğrenilmemiş ilme. Bazen bu öğrenilmemiş ilme gark oluyorum, bazen de ondan ötürü yanıyorum.</p>
<p>İlâhî, iş kavis, büklüm ve kıvrımdan başka bir şey değil. Ama kabul et ki elifin hiçbir kıvrımı, kavisi ve büklümü yoktur.</p>
<p>Sözün kısası, şükredilmeyen her bir nîmet, her iki cihanda da eksikliktir. Sabredilmeyen her bir şiddet ve mihnet, ebedî ziyân ve helâktir. İlim ve ihlâs olmayan her bir tâat, hayatı zâyî etmektir.</p>
<p>Halktan bî-niyâz olmayı tâc edip başının üstüne koy.</p>
<p>İşin serencâmı için ilim çerâğını yanına al.</p>
<p>İşarette bu kâfidir. Zîra derviş için her şeyden maksat tek bir şeydir. Dervişin maksadı, Allah&#8217;ın keremiyle dervişe mâlum olur. Hiçbir şey onu bu maksattan uzaklaştıramaz. Hiçbir şey dervişin yolunu kendisinden uzaklaştıramaz. Böylece onu bu saâdetten kimse azledemez. Kendinde bu çabanın düşüncesini bulmadan önce bu remizden bir şey öğrenmeye çalış.</p>
<p>Lâ ilâhe illallâh. Vahdehû lâ şerîke leh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211;  Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:184-190</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 1,2/441. HN: 17783.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[2]</a> Herevî râviyi sadece Abdurrahman şeklinde kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[3]</a> Herevî râviyi Şüreyh olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[4]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 3,2/441. HN: 17786.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[5]</a> Buhârî’nin rivâyetinde ikinci defa demektedir. Nitekim metinde birinci kez sorduktan sonra ikinci demesi gerekirdi. Muhtemelen bir satır atlaya­rak yazılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[6]</a> Buhârî rivâyetinde kaçıncı defa olduğunu belirtmiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[7]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 4,2/442. HN: 17789.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[8]</a> Aclûnî, <em>Keşfu&#8217;l-Hafâ,</em> C. 1,2019, 535.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[9]</a> Ebû Dâvûd, 19. Haraç, 18, 3/365. HN: 2962; Tirmizî, 46. Menâkib, 17, 5/617. HN: 3682; İbn Mâce, Mukaddime, 11,1/40. HN: 108.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[10]</a> Lâl taşı, parlak kırmızı renkli kıymetli bir taştır.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[11]</a> “Biz Kur ’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.” İsrâ 17/82.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[12]</a> Ebû Davud, <em>Sünen-i Ebu Davud,</em> Vitr 368, /360. HN: 10408.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[13]</a> “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umu­lur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennet­lerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yolları­nı aydınlatırken şöyle derler: ‘Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.&#8217;” Tahrîm 66/8.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
