<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haber-i vahid | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/haber-i-vahid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 Jun 2017 14:35:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Haber-i vahid | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 May 2017 19:28:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15444</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Haber-i vâhidi kabul etmemiz gerektiğine dair Resulullah’tan gelen bir delil var mı?” diye soran kişiye ise şöyle cevap verilir: İnsanlar önceden Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılmak­taydılar. Daha sonra Allah onların Mescid-i Haram’a yönelme­lerini emretmiştir. Bunu bilen birisi Küba’ya geldiğinde Kübalılar (Beyt-i Makdis’e yönelmiş halde) namaz kılmaktaydılar. Onlara Resûlullah’a âyet indiğini ve kıblenin Kâbe olarak değiştirildiğini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/">Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/kaplan2-3/" rel="attachment wp-att-15445"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15445" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1.jpg" alt="" width="417" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1.jpg 1027w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-600x306.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-300x153.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-768x392.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-1024x522.jpg 1024w" sizes="(max-width: 417px) 100vw, 417px" /></a></strong></p>
<p><strong>“Haber-i vâhidi kabul etmemiz gerektiğine dair Resulullah’tan gelen bir delil var mı?” diye soran kişiye ise şöyle cevap verilir: </strong></p>
<p>İnsanlar önceden Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılmak­taydılar. Daha sonra Allah onların Mescid-i Haram’a yönelme­lerini emretmiştir. Bunu bilen birisi Küba’ya geldiğinde Kübalılar (Beyt-i Makdis’e yönelmiş halde) namaz kılmaktaydılar. Onlara Resûlullah’a âyet indiğini ve kıblenin Kâbe olarak değiştirildiğini haber verdi. Kübalılar da namazda iken hemen Kâbe’ye döndü­ler(1).</p>
<p>Bir başka misal de şudur: Ebû Talha ve bir grub insan hur­madan yapılan bir içki içiyorlardı. Bu sırada henüz içki haram kılınmamıştı. Tam bu sırada birisi geldi ve onlara içkinin haram kılındığını haber verdi. Bunun üzerine onlar da insanlara içkinin haram kılındığını söylediler ve içki kaplarını kırdılar(2).</p>
<p>Şüphesiz onlar bu gibi şeyleri ancak Resûlullah’a sorduktan sonra yaparlardı. Eğer kabul etmemeleri gereken bir şeyi, durust bir kimsenin verdiği haber diye kabul ederlerse Resûlullah onla­ra şöyle derdi: “Sizler kıblenizi değiştirmemeliydiniz. Ben yaşı­yorum bana sorabilirdiniz, yahut büyük bir topluluktan rivâyet almalıydınız. Belki birkaç kişinin -ki sayılarını Resûlullah açık­lamıştır- naklettiği bir habere dayanmalıydınız”. Bu arada eğer Resûlullah’a göre bir kişinin haberi delil olmasaydı, onlara delilin ancak bu şekilde, yani bu sayıdaki kişilerin nakletmesiyle sâbit olması gerektiğini de haber vermiş olmalıydı. Resûlullah’ın ve âlimlerin fesâda sebep olmaları düşünülemez. Helal olan bir içe­ceğin dökülmesi ise fesattır, yanlıştır.</p>
<p>Bir kişinin verdiği haber, bir şeyin haramlığı konusunda delil olmasaydı, bu durumda, Resû­lullah’ın “Bu size helaldir, bunu bozmanız câiz değildir. Ben veya -Resûlullah’ın niteliklerini açıkladığı- bir cemaat, size, bunu Al­lah’ın haram kıldığını haber vermedikçe bu hususu haram kabul edemezsiniz” demesi gerekirdi.</p>
<p>Resûlullah, Ümmü Seleme’den, eşine iletmesi için bir ka­dına, kocası tarafından oruçlu iken öpülmesinin haram olmadı­ğını öğretmesini istemiştir(3). Resûlullah hanımının dürüstlüğünü bildiği halde onun verdiği haberin delil olamayacağını düşünseydi, ondan böyle bir istekte bulunmazdı.</p>
<p>Yine Resûlullah, Üneys el-Eslemî’den, evli bir kadına giderek zina edip etmediğini sormasını, zina ettiğini itiraf ederse onu recmetmesini istemiştir. Kadın itiraf edince de onu recmetmiştir(4). Burada kadın, tek&#8217;başına kendisine gelen Üneys el-Eslemî’nin yanında yaptığı itirafla kendisini recmettirmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber, Amr b. Ümeyye’den Ebû Süfyan’ı öldür­mesini istemiştir. Ancak ona, Ebû Süfyan Müslüman olmuşsa onu öldürmeyeceğini de ayrıca söylemiştir Bu arada Ebû Suf- yan da Amr b Umeyye yanına gelmeden hidâyete ermiştir</p>
<p>Yine Hz Peygamber, Üneys&#8217;e veya Abdullah b. Üneys’e (Rebi’ b Süleyman ikisi arasında şüpheye düşmüştür) Hâlid b. Süfyan el-Huzelîyi öldürmesini emretmiş o da bu emri yerine getirmiştir(5).</p>
<p>Müslümanlığı kabul edenlerin öldürülmemesi Resûlullah’ın bir sünnetidir. Tüm bunlar Resûlullah’ın valileri gibi sayılabilirler. Ve onlar sadece birer kişidirler Bunların verdikleri haberlere da­yanılarak verilen hükümleri bir düşün! Resûlullah diğer kabile ve beldelerdeki insanlara gönderdiği görevlilerini de birer birer yollamıştır. Bu görevlilerden, kendisinin dînî konulardaki emir­lerini insanlara anlatmalarını, Allah’ın alınmasını farz kıldığı mal­ları onlardan almalarını, hak ettikleri şeyleri onlara vermelerini, aralarında hadleri uygulamalarını ve İslâm’ın hükümlerini tatbik etmelerini istemiştir. Resûlullah bu görevlileri, göndereceği kimse­lerce dürüst olarak tanınanlardan seçerdi. Bunlar, gönderildikleri kimselerce dürüst olarak bilindikleri halde, eğer bunların sözleri delil olmasaydı, Resûlullah bu görevlileri göndermezdi herhal­de!</p>
<p>Ebû Bekr’i de haccı yönetmekle görevli bir memur olarak vazifelendirmiştir(6). O da bir nevi Resûlullah’ın âmili/memuru olmuştur. Daha sonra Ali’den de Berâe sûresinin ilk ayetlerini hac esnasında toplanan topluluğa okumasını istemiştir(7). Ebû Bekr de Ali de tek ve diğerinin anlatmakla görevli olduğu şeyden farklı hususları öğretmekle yükümlü olarak gönderilmiştir. Her ikisi de gönderildikleri insanlarca tanınmalarına veya çoğunluk tarafından tanınmasa bile içlerinde onlara güvenenler bulunma­sına rağmen, onların verdikleri haberler delil sayılamayacak ol­saydı, böyle tek olarak gönderilmezlerdi.</p>
<p>Resûlullah, Ali’yi (müş­riklere) tanınmış bir süreyi kaldırıp, başka bir süre ile değiştirmek­le görevlendirmiştir. Yine, Ali vasıtasıyla bazı şeyleri emretmiş,bazı hususları da yasaklamıştır(8). Ali’nin kendisine bir mesele ile ilgili dört aylık bir sürenin varlığını bildirdiği veyn bir şeyler emredip bazı şeyleri yasakladığı hiçbir Müslüman ona şöyle diyemez: “Resûlullah&#8217;ın yapmamızı emrettiği bir hususun kaldırıldığım, yahut benim veya başkasının yapması caiz olmayan bir şeyi yapabileceğimizi yahut Resûlullah’ın yasakladığını duymadığını bir şeyin nehyedildiğini veya Resûlullah’ın emrettiğini duymadığım bir şeyin emredildiğini söylüyorsun. Bunları ne Resûlullah’tan duyduk, ne de büyük bir kitle nakletti. Sen tek olarak ilettiğin sürece bu haberleri kabul edemem&#8217;’.</p>
<p>Yine Resûlullah tarafından kendilerine dürüst olarak tanıdıkları veya arkadaşlarının doğru sözlü olduğunu bildiği bir görevli gönderilir ve o görevli onlardan birşeyler vermelerini yahut yapmalarını isterse; onlar, “Tek bir kişi olduğundan, verdiğin haberleri kabul edemem, Resûlullah’la karşılaşıp bunları ondan dinlemem gerekir” diyemez.<br />
Resûlullah’tan gelen haberlerin icmâ halinde veya büyük bir topluluk tarafından nakledilmesi gerektiğini düşünenler umûmî bir delilde hata ediyor veya onu bilmiyor olmaktadır. İnsanla­rın birlikte veya ayrı ayrı şahitlik yapmaları bunlara göre caizdir. Ayrıca bir haber-i âmmeyi nakleden büyük insan topluluğundan daha fazlası yeryüzünde yaşamaktadır.</p>
<p>Bu arada haberi nakle­denlerin haber üzerinde birleşip birleşmemelerinin, nakledilen şeyin doğruluğu için bir tesbit aracı olması, Resûlullah’ın hayatta olduğu veya Müslümanların iyice çoğaldığı söz konusu dönem için mümkündür. Haberlerin tesbiti için bir son nokta bulunamaz. Bu arada böyle bir şeyi söylemek Resûlullah’ı, kendisinin veya bir yakını görme imkanı olan, yahut doğru söylediği hükmü­ne varılan kişilerden haberi alma imkanı bulunan kimseler için daha anlaşılır kabul edilebilir. Resûlullah’ı görme ueya dürüst aile mensupları yahut çoğunluktan haber alma imkanı olan birisinin (sahâbîlerin), haber-i uâhidlere bu şekilde itiraz etmesi caiz ol­mayınca, bu dönemden sonra dünyaya gelmiş Hz. Peygamberi görme olanağı olmayan birisi için böyle bir itiraz nasıl câiz (man­tıklı) olur ki?! &#8216;</p>
<p>Dürüst bir insanın verdiği haberin, kendisine haber iletilen için delil olamayacağını düşünenler, Resûlullah’ın Yemene vali olarak gönderdiği(9) ve kendisine muhalefet edenlerle savaşma yetkisi verdiği Muaz b. Cebel hakkında ne diyorlar acaba! Hz. Peygamberi görme imkanı olmamış insanlardan sadaka ve baş­ka şeyler almak istediğinde, bundan kaçınanlarla, hem kendisi hem de Müslüman olan o belde ahâlisi Resûlullah’ın emrine ittiba ederek savaşmışlardır. Onunla birlikte savaşanlar, Resûlullah’ın savaş emrini kendilerine ileten Muaz b. Cebel’in doğru söyledi­ğine inanmaktaydılar. Onlar Muaz’a yardım ederek ve onun Re­sûlullah’tan naklettiği haberleri kabul ederek aslında Allah’a itaat etmiş oldular. Muaz’a karşı çıkanlara karşı delil ortadadır ki Muaz getirdiklerini kabul etmeyenlerle savaşmıştır. Böylece Muaz, Alla­h’ın emrini uygulamış olmaktadır(10).</p>
<p>Yine haber-i vâhidin delil olmayacağını düşünenler Resû­lullah’ın gönderdiği ordu ve seriyyeler hakkında ne diyorlar aca­ba! Onlar gönderildikleri insanları İslâm’a veya cizye vermeye davet ederlerdi. Bunları kabul etmezlerse onlarla savaşırlardı. Acaba bu ordular ve komutanları savaşmaları nedeniyle Allah’a itaat etmiş oluyorlar mı, olmuyorlar mı? Yine seriyye yahut ordu on kişiden az veya çok kişi olması halinde onların isteğini red­dedenler kendilerine delil sunulmuşlardan olurlar mı, olmazlar mı? Muaz’ın ve seriyye komutanlarının verdikleri haberlerin delil olacağını kabul edenler, haber-i vâhidin delil olacağını da kabul etmiş olmaktadır. Bunu reddedenler her ne kadar kabul etmese­ler de büyük bir söz söylemiş olurlar. Nitelikleri anlatılan kitlenin haberini inkar etmiş ve bu yolla da hem haber-i hâssayı hem de haber-i âmmeyi reddetmiş olmaktadırlar.</p>
<p>Yine haber-i vâhidin delil olamayacağı kanaatinde olanlar, çölde yaşıyorken hidâyete eren ve Müslüman olan bir insan hak­kında ne diyorlar acaba! Bu kişinin dürüst olarak tanıdığı kardeşi veya babası gelse ve Resûlullah’ın bir şeyi helal veya haram kıldığını,yahut önceden helal kıldığı bir hususu sonradan haram kıldığını söylese; bu kişi onların kendisine ilettiği bu haberleri kabul ederse,Allah&#8217;a itaat etmiş (doğru yapmış) olur mu olmaz mı? -Evet kabul etmesi gerekir&#8221; derse, haber-i vahidi de kabul etmiş olur. “Hayır kabul etmemesi gerekir&#8221; derse, bildiğim kadarıyla kimsenin muhalif olmadığı bir şeyi reddetmiş olur.</p>
<p>Tanıdığım ta­nımadığım bütün ulemanın, Ebû Bekr, Ali ve diğer görevlilerin ilettikleri haberlerin tek olmalarına rağmen kabul edilmesi gerek­tiğinde, anlattığım şekilde düşündüklerini görmekteyim. Resû­lullah, insanlar için delil olamayacak bir şekilde kimseyi onlara göndermez. Resûlullah’ın isimlerini açıkladığım ve haklarında bilgi vermediğim görevlilerin emrettiklerinin reddedilemeyeceği, verdikleri hükümlerin kabul edilmesi gerektiği ve Resûlullah’ın bir sünnetine aykırı olmayan emirlerinin tutulması gerektiği ko­nusunda âlimler arasında ittifak vardır. Çünkü Resûlullah, delil olamayacak bir şekilde kimseyi göndermez. Ve bilinmektedir ki o, görevlileri birer kişi olarak gönderirdi.</p>
<p>Halifelerin, valilerin ve kadıların hep birer kişi olduğunda Resûlullah vefat ettiğinden beri insanların kuşku duymadıkları­nı bilmekteyim. Bunlardan âdil olan birisi; adalet sahibi falanca ve filanca kişiler, “Şu şahsın birisini öldürdüğüne veya mürted olduğuna veya zina iftirasında bulunduğuna veya -iki şahidin ka­bul edilebileceği- bir kötülük yaptığına şahitlik etti” diyerek hükmetse, verdiği hüküm hemen uygulanır. Adil bir hakim, falanca lehine ve filanca aleyhine mal ve belirli bir yerdeki ev hakkında veya filan şahsın birisinin oğlu ve vârisi olduğu hususunda, yahut hukuki herhangi bir konuda verdiği hükmü yazsa ve başka bir hakime gönderse, bu hakim hükmü uygular.</p>
<p>Ondan sonra gelen ve değişik İslam beldelerine yayılmış bulunan hakimler de birbir­lerine yazarak bildirdikleri hükümleri uygularlar. Halbuki hükmü uygulayan hakimler, konuyla ilgili kendilerine hükmü mektupla bildiren hakimin sözünden başka bir bilgi bilmemekteler. Yine kendisine mektup gönderilen hakim, kâdının yanında birilerinin şahitlik yaptığını yine kâdının haber vermesiyle bilmektedir. Bi­lindiği üzere kâdı da tek kişidir ve hakimler onun insanlar hakkın­da verdiği hükümlerle ilgili ilettiği haberlerini kabul etmişlerdir. Halife ve âdil valinin durumu da aynıdır.</p>
<p>İnsanların tümünün mükellef olmadığı konularda haber-i vahidin kabul edilmesi gerektiğinde ihtilaf yoktur. Bütün bu an­lattıklarına ilaveten sahabeden ve tabiinden gelen rivayetler de haber-i vahidin kabul edilmesi gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>Ömer b. el-Hattab gerek seferde gerekse sefer dışında Re­sûlullah ile devamlı birlikte olmuştur. O’na arkadaşlık etmiş, İs­lam&#8217;da büyük bir mevkiye gelmiştir. Mekke’de muhacirlerden, Medine’de muhacir ve ensardan hiç ayrılmamıştır. İnsanlarda seferlerinde onu hiç yalnız bırakmamışlardır. Ömer, bilgi ve rey açısından önder idi. İnsanların istişare merciiydi. İnsanlar bil­diklerini ona iletir, o da herkesin görüşünü dinlerdi. O, sözlerinin insanların can, mal ve ırzlarıyla alakalı birer hüküm olduğunun da farkındaydı.</p>
<p>Bilindiği üzere Ömer, (parmakların diyeti konusunda) baş parmak için onbeş deve, işaret ve orta parmaklar için on deve, yüzük parmağı için dokuz deve ve serçe parmağı için de altı de­veye hükmetmişti. Amr b. Hazm’ın ailesinde Resûlullah’ın Amr’a yazdığı bir yazı ortaya çıkıncaya kadar o dönemde pek çok kişi bunu uygulamıştı. Bu yazıda her bir parmağın diyetinin on deve olduğu yazılıydı. Bundan sonra Ömer’in hükmü terkedilmiş ve Resûlullah’ın hükmüne dönülmüştür. Ömer’in altı deve değerin­de gördüğü serçe parmağıyla onbeş deve değerinde gördüğü baş parmağı aynı değerde sayılmıştır. Zaten insanların da böyle yapılması gerekmektedir. Ömer de Resulullah’ın hükmünü bilseydi, kendi hükmünden vazgeçerdi. Zira başka meselelerde dürüst bir insan tarafından iletilen Resulullah’ın hükmünü öğrendiği zaman kendi görüşünden dönmüştür. Ona düşen de zaten budur.</p>
<p>Büyük ihtimalle Resûlullah’ın bir elin diyetini elli deve ola­rak belirlediğini işittiği için Hz. Ömer bu hükmü vermiştir. Aynı şekilde haklarında hüküm verilenler ve başkaları da Resûlullah’ın bir ele karşılık elli deveyle hükmettiğini duydukları için Hz. Öme­r’in hükmünü kabul etmişlerdir. Bir elde beş parmak vardır. Hz. Ömer bu parmakların insana sağladıkları fayda ve güzelliklerine bakarak bir ictihadda bulunmuş ve aralarında farklılık gözetmiştir. Resûlullah’ın her bir parmağın diyetini on deve olarak belirledi­ğini bilmeseydik, bizler de Hz. Ömer’in içtihadına uyardık ya da benzer bir başka görüşe tâbi olurduk. Nitekim bize göre de serçe parmağı güzellik ve sağladığı fayda açılarından baş parmağa benzemez.</p>
<p>Bu da göstermektedir ki Resûlullah’tan gelen haberin bizzat kendisi başka bir şeye ihtiyaç duymaksızın delildir. Habere uygun olan deliller onu güçlendirmez, aykırı olan hususlar da onun zayıf sayılmasını gerektirmez. Bütün insanlar Resûlullah’a ve ondan gelen haberlere muhtaçtır. Resûlullah tâbi olunandır, tâbi olan değildir. Eğer herhangi bir sahâbînin görüşü Resûlullah’ın haberine aykırı ise insanlara düşen habere bağlı kalmak, ona aykırı olan görüşü reddetmektir. Ayrıca bu olay Resûlullah’tan gelen habere bağlı kalıp ona aykırı olan sözün terkedileceğine bir delildir. Yine bu olay bilgili büyük bir sahâbînin bilmediği bazı şeyleri başkasının bilebileceğini de göstermektedir.</p>
<p>Ömer b. Hattâb diyetin âkileye(11) ödenmesi gerektiğine ve bir kadının kocasının diyetine vâris olamayacağına hükmetmiş­tir(12). Dahhâk b. Süfyân, Resûlullah’ın kendisine Eşyem ed-Dıbâbî’in karısını, kocasının diyetine vâris kılmasını yazdığını haber verince, Ömer görüşünden vazgeçmiştir(13). Yine Hz. Ömer, cenin ile ilgili Resûlullah’ın hükmünü bilen birisini aramış, Hami b. Mâ­lik de ona Resûlullah’ın bu konuda gurre(14) ile hükmettiğini söy­lemiştir. Hz. Ömer bunun üzerine “Neredeyse bu konuda kendi reyimizle hükmedecektik” ya da “Bunu duymasaydık başka bir şeye hükmedecektik” demiştir(15).</p>
<p>Bütün bu anlattıklarım eğer haberi nakleden dürüst birisi ise Ömer’in haber-i vâhidi kabul ettiğini göstermektedir. Eğer bu tür haberleri reddetmek caiz olsaydı; Hz. Ömer, Dahhâk’a “Sen Necd’densin” Hami b. Malik’e de “Sen Tihame’densin. Resûlullah’ı az görmüş, ona fazla arkadaşlık etmemişsiniz. Halbuki ben ve benim yanımda bulunan bu muhacir ve ensardan bu sahâbîler ondan hiç ayrılmadık. Bunu bizler değil de sizler nasıl bilebi­lirsiniz. Ayrıca sizler birer kişisiniz, hata etmeniz veya unutmanız mümkündür&#8221; diyebilirdi. Tam aksine o, doğrunun Resûlullah’tan nakledilen haberlere uymak ve kadının kocasının diyetine vâris olamayacağı şeklindeki görüşünden vazgeçmek olduğunu gör­müştür.</p>
<p>Cenin konusunda da yanındakilere “Eğer bu haberi duy- masaydım neredeyse başka bir şeye hükmedecektim” demiştir. O. sanki cenin düştüğünde hayatta iken sonra ölürse yüz deveye hükmetmeyi yok eğer ölü olarak düşerse bu olayı cezasız bırak­mayı düşünüyordu. Ancak Allah, ona ve bütün insanlara Resûlullah’tan gelen haberleri kabul etmeyi emretmişti (taabbüd). Hiç kimse niçin ve nasıl gibi soruları ya da bir kişisel düşünceyi Resülullah&#8217;tan gelen habere tercih edemez. Dürüst birisinin ilettiği haberi de nakleden tek olsa bile hiç kimse reddedemez.</p>
<p>Yine Ömer b. el-Hattab, Mecûsilerden cizye alınması ge­rektiği yolunda Abdurrahman b. Avf tarafından Resûlullah’tan nakledilen haberle amel etmiştir(16). Ona, “Mecûsiler ehl-i kitap olsa kestiklerini yer, kadınlarıyla nikahlanabilirdik; ehl-i kitap de­ğil iseler, bu defa da onlardan cizye alamayız” dememiştir. Yine veba hastalığı (tâûn) konusunda da Abdurrahman b. Avf’ın ilet­tiği haberi kabul etmiş ve görüşünden dönmüştür(17). Çünkü o, Abdurrahman b. Avfın dürüst birisi olduğuna inanmaktaydı. Hz. Ömer&#8217;in düşüncesine göre dürüst birisinin ilettiği habere aykırı davranmak caiz değildir. Bizler de bu konuda Ömer’le aynı fikre sahibiz.</p>
<p>Hz. Ömer’in, haberi kendisine ileten râviden, nakledilen ha­beri Resûlullah’tan duyan ikinci bir şahit istediği öne sürülürse(18),cevap verebiliriz: Hz. Ömer, tek kişinin naklettiği haber-i vâhıdi kabul etmiştir. O halde onun haberi nakledenden kendisini destekleyecek bir şâhid istemesi ancak ilk râviyi teyid/destekleme anlamına gelmektedir. Yoksa ona göre tek kişinin naklettiği ha­ber-i vâhıd bazı durumlarda makbul sayılırken, bazı durumlarda reddedildiği anlamına gelmemektedir. Bazen hakim, iki âdil şâhidin şehâdetine ilaveten davalılardan başka şâhitler de isteyebilir. Başka şahit bulunmazsa o iki şahidin şehadetini kabul eder. Ama başka şahitler de bulunursa daha iyi olur. Hz. Ömer, haberi nak­ledenleri tanımamış da olabilir. O, tanımadığı kimselerden haber almazdı. Aynı şekilde bizler de tanımadığımız, dürüst ve hayırlı amelleri olduğunu bilmediğimiz kimselerden haber almayız.</p>
<p>Füreya bnt. Mâlik (ö. ?), Osman b. Affân’a (ö. 35/656), Re-sûlullah&#8217;ın kendisine eşi öldüğünde iddeti bitinceye kadar evinde oturmasını emrettiğini söylemiştir. Hz. Osman da bu habere uy­muş ve ona göre hükmetmiştir(19).</p>
<p>Abdullah b. Ömer (ö. 74/693) üçte bir ve dörtte bir oranlarla muhâbere(20) yapıyor ve bunda bir beis görmüyordu. Râfi’ b. Ha-dîc (ö. 74/693). Resûlullah’ın bunu yasakladığını ona söyleyince muhâbere yapmayı terketmiştir(21).<br />
Zeyd b. Sabit (ö. 45/665), Resûlullah’ın &#8221;Kimse Kabe’yi ta­vaf (ziyaret tavafından sonraki veda tavafını) etmeden haccı bi­tirmesin’ dediğini işitmişti. İbn Abbas (Ö.68/687) ona muhalefet etmiş ve hayızlıların ayrılabileceğini söylemiştir. Zeyd buna karşı çıkınca İbn Abbas, konuyu Ummü Seleme’ye (ö. 61/681) sorma­sını istemiş o da sormuştur. Ummü Seleme, hayızlıların tavaf et­meden hacdan ayrılabileceklerine dair Resûlullah dan bir haber nakledince Zeyd, İbn Abbas’a dönmüş ve “Senin dediğin doğru imiş” diyerek eski görüşünden vazgeçmiştir(22).</p>
<p>Ebü’d-Derdâ (ö. 32/652), Muâviye’ye (ö. 60/680), yaptığı bir alım satım akdinin aslında Resûlullah tarafından yasaklandı­ğını söylemiştir. Muâviye de ona “Ben bunda bir sakınca gör­müyorum” demiştir. Buna kızan Ebü’d-Derda “Muâviye’yi kına- yayacak kimse yok mu? Ben ona Resûlullah’tan haber iletiyorum, o bana kendi görüşünü söylüyor. Onunla aynı yerde kalamam” demiş ve Muâviye’nin yönettiği yerlerin dışına çıkmıştır. Resûlul­lah’tan naklettiği haberleri kabul etmediği için onunla aynı yerde kalmasının câiz olmadığını düşünmekteydi. Ebü’d-Derdâ ilettiği haberin delil olması gerektiğini düşünmeseydi, Muâviye ile aynı yerde kalmanın câiz olmayacağı gibi bir fikre sahip olmazdı(23).</p>
<p>Kendisinden haber nakledilen tâbiîlerin hepsinin haber-i vâhidi kabul ettiklerini ve ona dayanarak fetva verdiklerini gör­mekteyiz. Mesela, Saîd b. Müseyyeb (Ö.94/713), Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî’nin yalnız olarak verdikleri haberleri kabul etmekte ve içeriklerini sünnet saymaktaydı(24). Urve b. Zübeyr (ö. 94/713) de Hz. Âişe’den (ö. 58/677) ve Yahya b. Abdirrahmân b. Hâtıb’tan (ö. 104/723) aynı şekilde haber alırdı. Urve, Yah­ya’nın, babası vasıtasıyla Hz. Ömer’den naklettiği haberleri ve Abdurrahman b. Abdulkâri’nin Hz. Ömer’den ilettiği haberleri kabul eder ve bunların sünnet olduğunu düşünürdü(25). Kasım b. Muhammed (ö. 112/730), Sâlim b. Abdillah (ö. 106/724) ve diğer Medineli tâbiîlerin hepsi de aynı şekilde davranıyordu(26).</p>
<p>Mekke’de de Atâ b. Ebî Rabâh (ö. 114/732), Tâvus b. Keysân (ö 106/724) ve Mücâhid b. Cebr (ö. 102/720), Câbir’in ve İbn Abbâs’ın yalnız olarak Resûlullah’tan naklettikleri haberleri ka­bul eder ve bunların sünnet olduğunu düşünürlerdi(27). Âmir b. Şerâhil eş-Şa’bî (ö. 103/721) de Urve b. Mıdras (ö. ?) ve başka bazı sahâbîlerin Resûlullah’tan naklettiği haberleri kabul etmiş ve bunları sünnet saymıştır. İbrahim en-Nehaî (ö. 96/715) de Alkame b. Kays’ın (ö. 62/682) Abdullah b. Mes’ûd (ö. 32/652) vası­tasıyla Resûlullah’tan naklettiği haberleri ve başkalarının verdiği haberleri kabul edip bunları sünnet saymıştır. Haşan el-Bâsri (ö. 110/728) ve İbn Şîrîn (ö. 110/728) de aynı şekilde davranmış­lardır. Onların hepsinden aynı şeyler rivayet edilmektedir ki bu­rada bunları anlatsam mesele iyice uzayacak(28).</p>
<p>Rebî’ b. Süleyman, Şâfiî—Süfyan—Amr b. Dinar—Sâlim b. Abdillah b. Ömer isnadıyla Hz. Ömer’in Kabe’yi tavaftan önce ve şeytanı taşladıktan sonra koku sürünmeyi yasakladığını nakletmiştir. Sâlim’in anlattığına göre Hz. Âişe, ihrama girmeden önce ve ihramdan çıktığı zaman Resûlullah’a koku sürdüğünü ifade etmiştir(29). Resûlullah’ın sünneti tâbi olunmaya daha layıktır. Sâ­lim, dedesi Hz. Ömer’in halife olduğu sırada verdiği bu hükmü terkederek, Hz. Aişe’nin tek başına verdiği haberi kabul etmiştir. Haber ilettiği kimselere de Hz. Âişe’nin yalnız olarak naklettiği haberlerin de sünneti belirlediğini ve uyulmaya en layık şeyin Resûlullah’ın sünneti olduğu için ona uymak gerektiğini bildir­miştir.</p>
<p>Büyük tâbiîlerden sonra yaşayan İbn Şihâb ez-Zührî (50- 124/670-741), Amrb. Dînar (ö. 126/743), Yahya b. Saîd (?) gibi diğer âlimler de haber-i vâhidleri kabul etmişlerdir. Bunlardan başka görüştüğümüz âlimlerin hepsi de aynı şekilde birer râviyle gelen haber-1 vâhıdleri kabul etmişlerdir Onların tümü bu nakle­dilenleri sünnet sayan bunlara tâbi olanları över ve aykırı davra­nanları tenkit ederlerdi.(30)<br />
&#8230;..</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>İmam Şafii &#8211; Sünnet Müdafaası,syf:92-104<br />
Çev:Dr.İshak Emin Alantepe</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Muvatta, Kıble 6; Buhârî, Salât 32. Şâfiî er-Risâle’de şu açıklamayı yapmakta­dır: “Kübalılar Ensar’dan ilk Müslüman olanlar arasında olup İslâm’ı bilmektey­diler. Allah&#8217;ın emrettiği yöne doğru namaz kılmaktaydılar. Delil bulunmaksızın Allah’ın kıble konusundaki farzını terketmeleri mümkün değildir. Resûlullah’ı görmedi ve Allah’ın kıbleyi değiştirdiğine dair bir âyet duymadılar ki Kitâbullah’a ve Resûlullah’tan duydukları bir sünnete dayanarak kıblelerini değiştirmiş olsunlar. Çoğunluk tarafından nakledilen bir habere (haber-i âmme) de dayan­mamaktadırlar. Onların bu konudaki farzı terketmeleri, kıblenin değiştirilmesi konusunda Resûlullah’tan nakledilen haber-i vâhidle gerçekleşmiştir. Onlar haberin râvisine güvendikleri için böyle davranmışlardır. Onların bir habere dayanarak böyle yapmaları, benzer haberlerin delil olduğunu bilmelerinden kaynaklanmıştır. Şu şartla ki haberin râvisi güvenilir olmalıdır. Onlar böylesi büyük bir dînî meselede ancak bilerek yenilik yapmışlardır. Bu yaptıklarını da mutlaka Resûlullah’a da bildirmişlerdir. Kıblenin tahvili konusundaki haber-i vâhidi kabul etmeleri farz değil de câiz olsaydı, Resûlullah onlara mutlaka şöyle derdi. Kıblenizi bizzat benden duyduğunuz ya da haber-i âmme şeklinde gelen ya da haber-i vâhidden daha üst derecede olan bir delil gelmedikçe terketme- meliydiniz&#8221; (Risale, s. 406-408).</p>
<p>(2)- Muvatta, Eşribe 13; Ahmed b. Hanbel, III, 181; Buhârî, Eşribe 3. Şâfiî bir başka yerde ise bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu sahâbîlerin ilmini, Resulullah’ın yanındaki mevkilerini ve en önemli sahâbîler arasında yer aldıkla­rını hiçbir âlim inkar edemez. Şarap içmeleri helal idi ve onlarda oturmuş içi­yorlardı. Birisi gelip onlara şarabın haram kılındığını söyledi Bunun üzerine küplerin sahibi olan Ebû Talha, bu habere uyup küplerin kırılmasını istemiştir Onlardan hiçbiri Resûlullah yakınımızdadır, onunla karşılaşmadıkça ya da Haber-i âmme şeklinde gelmedikçe şarabı helal kabul ederiz, dememiştir. Ayrıca helal bir şeyi dökmek israf olduğundan ve onlar da israfı sevmediklerinden onu dökmezlerdi. Bu arada onlaryaptıklarını mutlaka Hz. Peygambere haber vermişlerdir. Resûlullah da haber-i vahidi kabul etmemeleri gerekseydi, onlara bunu yasaklardı” (Risâle, s. 409-410).</p>
<p>(3)- Muvatta, Sıyâm 13; Ahmed b. Hanbel, V, 434.</p>
<p>(4)- Muuatta, Hudûd 6; Buhârî, Eymân 3. Ayrıca bk. Risâle, s. 410; Ümm, XII,</p>
<p>(5)- Beyhakî, Sünen, III, 256. Burada isim İbn Nübeyh el-Hüzelî şeklinde geçmekte­dir.</p>
<p>(6)- Ayrıca bk. Risale, s. 414; Ümm, V, 42.</p>
<p>(7)-Ayrıca bk. Risâle, s. 414.</p>
<p>(8)-Bir rivâyete göre Hz. Ali, insanlara tebliğ ettiği şeyleri şöyle saymıştır; “Dört şeyi bildirmekle görevlendirildim: Cennete ancak Mü’min kişilerin girebileceğini, çıplak olarak Kâbe’nin tavaf edilemeyeceğini, Resûlullah İle aralarında anlaşma olanların anlaşma müddetine sadık kalınacağını ve Müşriklerle Müslümanların bu yıldan sonra birarada hac yapamayacaklarını” (Alımed b. Hanbel, 1, 79)</p>
<p>(9)- Buhârî, Zekât 41, 63; Meğâzi 60; Tevhîd 1; Müslim, îmân 29, 31.</p>
<p>(10)- Ayrıca bk. Risâle, s. 416.</p>
<p>(11)- Âkile: Kasıtsız olarak işlenen cinayet diyetini veya “gurre” denilen mali tazmi­natı yüklenip ödeyen asabe, aşiret, divan üyeleri, meslek kuruluşları vb. dir (Erdoğan, Hukuk Sözlüğü, s.10).</p>
<p>(12)- Ayrıca bk. Şafiî, Risâle, s. 426.</p>
<p>(13)- bk. Muuatta (Şeybânî rivâyeti), III, 19-21.</p>
<p>(14)- Gurre: Kasten veya kasta yakın hata sonucu düşürülen bir ceninden dolayı verilmesi gereken diyete denir. Bu köle veya cariye olarak ödenebileceği gibi, tam diyetin (100 deve) yirmide biri (5 deve) oranında da ödenebilir (Ümm, XII 391).</p>
<p>(15)-Ayrıca bk. Şâfiî, Ümm, XII, 383-384; a.mlf., Risâle, s. 427.</p>
<p>(16)- Buhârî, Cizye, 1.</p>
<p>(17)-Nakledildiğine göre Hz. Ömer, Şâm’a doğru giderken, orada veba salgının baş gösterdiğini öğrenmiş, Abdurrahman b. Avf, Resûlullah’ın “Eğer bir yerde veba hastahğı varsa oraya yaklaşmayın; bulunduğunuz beldede veba salgını başlar­sa dışan çıkmayın” buyurduğunu nakledince, Şam’a gitmemiştir (Buhari, Tıb, 30).</p>
<p>(18)- Nakledildiğine göre Hz. Ömer, Ebû Mûsa el-Eş’ari’den isti’zan konusunda nak­lettiği bir haber için şâhid istemiş, Ebû Saîd el-Hudrî, Ebû Musa’yı destekle­yince haberi kabul etmiştir (Buhârî, İsti’zân 13; Müslim, Edeb 33-37).</p>
<p>(19)- Muvatta, Talak, 87. Nakledildiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî’nin kızkardeşi olan Fürey’a&#8217;nın kocası Tarafut-kudûm denilen yerde öldürülmüş, bunun üzerine Fürey’a Resûlullah&#8217;a gelerek kocasının nafakalarını temin edebilecekleri bir şey ve kalacakları bir mesken bırakmadan öldüğünü söyleyerek durumunu arzet-mıştir Hz. Peygamber de önce onun kardeşlerinin evine gitmesine izin vermiş, daha sonra kocasının ölüm haberini aldığı evinde kalmasını emretmiştir (İbn Sad, Tabakât, VIU, 367).</p>
<p>(20)- Muhâbere&#8217; üçte bir, dörtte bir gibi bir oran karşılığında yapılan ekim ortaklığı. ŞâfiBere göre tohum tarla sahibinden olursa ortaklığa müzaraa, emek sahibin­den okusa muhabere denir (Erdoğan, Fıkıh Terimleri, s. 319),</p>
<p>(21)- Şâfii, Risale, s. 445.</p>
<p>(22)- Müslim, Hac, 381.</p>
<p>(23)- Rivayete göre Muâviye b. Ebî Süfyân, altın veya gümüş bir su kabınım, ağırlığın­dan daha fazla bir bedelle satmıştır. Ebü’d-Derdâ da Resûlullah’ın böyle bir alım satımı yasakladığını söyleyerek ona karşı çıkmıştır (Şâfıî, Risâle, s. 446- 447). Aynca bk.Mâlik, Buyû’, 33.</p>
<p>(24)- Ayrıca bk. Şâfiî, Risâle, s. 453.</p>
<p>(25)- Ayrıca bk. Şâfiî, Risâle, s. 453-454.</p>
<p>(26)- İmam Şâfiî bir başka yerde haber-i vâhidlerle amel eden Medîneli tâbiîlere şun­ları örnek göstermektedir: Muhammed b. Cübeyr b. Mut’im, Nâfi’ b. Cübeyr b. Mut’im, Yezîd b. Talha b. Rukâne, Muhammed b. Talha b.Rukâne, Nâfi&#8217; b Uceyr b. Abd Yezîd, Ebû Seleme b. Abdirrahmân, Humeyd b.Abdirrahmân,Talha b. Abdillah b. Avf, Musab b. Sa d b. Ebî Vakkâs, İbrahim b. Abdirrah- mân b. Avf, Hârice b. Yezîd b. Sâbit, Abdurrahmân b. Ka’b b. Mâlik, Abdullah b. Ebî Katâde, Süleymân b. Yesâr ve Atâ b. Yesâr (Şâfiî, Risâle, s. 455-456).</p>
<p>(27)- İmam Şâfiî bir başka yerde Mekkeli şu tâbiîleri de örnek göstermektedir: İbn Ebî Müleyke, İkrime b. Hâlid, Ubeydullah b. Ebî Yezîd, Abdullah b. Bâbâh ve İbn Ebî Ammâr (Şâfiî, Risâle, s. 456).</p>
<p>(28)- Ayrıca bk. Şâfiî, Risâle, s. 456-457.</p>
<p>(29)-Muvatta, Hac, 17; Buhârî, Hac, 18.</p>
<p>(30)-İmam Şâfiî er-Risâle’de haber-i vâhidlerin kabul edilmesi gerektiği konusun­da âlimlerin icmâsı olduğunu şöyle vurgular: ‘‘Birisi bütün âlimlerin haber-i vâhidlere dayanmalan sebebiyle geçmiş/çağdaş bütün Mûslümanların haber-i vâhidleri kabul etme ve onlara tâbi olma konusunda icmA ettiklerini söylese, ben de ona katılırım&#8221; (Risale, s. 457)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/">Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cimâ&#8217;u&#8217;l-İlm &#8211; Haber-i Vahid Savunması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 May 2017 17:37:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Cima'u'l-İlm - Haber-i Vahid Savunması]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Savunması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15437</guid>

					<description><![CDATA[<p>A. [GİRİŞ] Bismilllhirrahmanirrahim 1- Rebi b. Süleyman’ın(1) (ö. 270/883) bize(2) naklettiğine göre Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî (150-204/767-819) şöyle de­miştir: İnsanların âlim olduğunu düşündüğü veya kendisini ilim ada­mı olarak tanıtan hiç kimsenin, Resûlullah’ın emirlerine uyup ver­diği hükümlere teslim olmanın, Allah tarafından farz kılındığına itiraz ettiğini duymadım. Allah, insanlar için, Hz. Peygambere tâbi olmaktan başka bir yol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/">Cimâ’u’l-İlm – Haber-i Vahid Savunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/kaplan2-2/" rel="attachment wp-att-15438"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15438" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2.jpg" alt="" width="408" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2.jpg 1027w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-600x306.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-300x153.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-768x392.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1024x522.jpg 1024w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<p><strong>A. [GİRİŞ]</strong></p>
<p><em>Bismilllhirrahmanirrahim</em></p>
<p><strong>1-</strong> Rebi b. Süleyman’ın(1) (ö. 270/883) bize(2) naklettiğine göre Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî (150-204/767-819) şöyle de­miştir:</p>
<p>İnsanların âlim olduğunu düşündüğü veya kendisini ilim ada­mı olarak tanıtan hiç kimsenin, Resûlullah’ın emirlerine uyup ver­diği hükümlere teslim olmanın, Allah tarafından farz kılındığına itiraz ettiğini duymadım. Allah, insanlar için, Hz. Peygambere tâbi olmaktan başka bir yol bırakmamıştır. Her hâlükarda bir söz, ancak Kur&#8217;ân a veya sünnete dayanarak bağlayıcılık kazanır. Ki­tap ve sünnetin dışındaki her şey onlara tâbidir(3). Resûlullah’tan nakledilen “haberlerin&#8221; kabul edilmesi gerektiği konusunda bize, bizden önce yaşamış olanlara ve bizden sonra gelecek olanlara, Allah tarafından bildirilen emir aynıdır(4). Hz. Peygamberden gelen haberleri kabul etmek gerektiği hususunda, görüşlerini açık­layacağım bir tek grup dışında itirazı olan yoktur</p>
<p><strong>2-</strong>Ehl-i kelâm(5), Resûlullah’tan gelen haberlerin tesbiti konu­sunda çok farklı gruplara ayrılmıştır. Yine insanların fakih(6) say­dıkları bazı kimseler de bu hususta ayrılığa düşmüşlerdir. Bunla­rın bir kısmı taklit, kıt düşünce, gaflet ve önder olma hırsı gibi fikir ve davranışlara sıkça girmiştir.</p>
<p><strong>3-</strong>Haklarında bilgi sahibi olduğum her grubun görüşlerin­den bir örnek vereceğim. Bu örnekler, onların fikirleri hakkında birer ipucu olacaktır.</p>
<p><strong>B. HABERLERİN TAMAMINI REDDEDEN GRUBUN GÖRÜŞLERİ</strong></p>
<p><strong>4</strong>&#8211;<strong>Şafiî:</strong> Arkadaşlarının fikirlerine (mezhebine) vâkıf olduğu ifade edilen birisi bana şöyle dedi:</p>
<p>Sen Arapsın. Kur’ân-ı Kerim de senin kavminin diliyle nazil olmuştur. Ayrıca sen, iyi bir Kur’ân hafızısın. Kur’ân da Allah’ın bildirdiği bir takım farzlar bulunmaktadır. Onun tek bir harfinde dahi, birinin aklı karışıp da şüpheye düşse, onu derhal tövbeye davet edersin. Tövbe ederse tamam, aksi takdirde onun öldü­rülmesine hükmedersin. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyur­muştur: “Bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici{ olarak indirdik”(7). O halde senin veya bir başkasının, Allah’ın farz kıldığı bir hususta, bazen, “Burada farz umûmi mânâ ifâde etmektedir”, bazen de “Burada farz özel (hâs) mânâ ifâde eder” demesi nasıl caiz olur? Yine bir yerde “Burada emir kesin farz ifade eder” derken, bir başka yerde “Burada emir sadece dela­let ifade eder” demesi ve hatta isteğine göre bazen “Emir ibâha ifade eder” demesi de caiz olmasa gerektir.</p>
<p><strong>5-</strong>Bundan daha fazla ayrılığa düştüğünüz şey ise şudur: Her tabakada birer kişinin bulunduğu bir isnadla, Resûlullah’tan nak­lettiğin bir, iki veya üç hadis olduğunu farzedelim. Senin ve se­ninle aynı kanaatte olanların, dürüstlük ve hafıza gücü itibariyle ileri seviyede gördüğünüz kişilerin ve yine benim de tanıdığım başka bazı kimselerin, hadis rivayet ederken yanılmalarını, unut­malarını ve hata etmelerinin muhtemel kabul ettiğinizi görmek­teyim(8). Hatta o kimselerden pek çoğu hakkında “Falanca şu hdiste hata etmiştir, filanca da şu hadiste hata etmiştir ’ dediğinizi duymaktayım. Yine birisi, sizin kendisine dayanarak bazı şeyle­rin helalliğine veya haramlığına hükmettiğiniz, bir haber-i vâhid hakkında, &#8221;Resululllah böyle bir şey söylememiştir: Siz veya size nakleden hata etmiş, yahut siz veya size rivâyet eden yalan söyle­mekte&#8217;’ dese; onu tövbeye davet etmediğinizi görmekteyim. Ona karşı “Ne kötü şeyler söylemektesin” demekten başka bir şey yapmıyorsunuz.</p>
<p><strong>6</strong>-O halde, durumlarını anlattığınız kişilerin naklettikleri ha­berlere dayanılarak, mânâsı hemen anlaşılabilen (zâhiri herkesçe aynı olan) Kur’ân hükümleri arasında fark gözetmek hiç caiz olur mu? Eğer böyle yaparsanız onların haberlerini Allah’ın Kitabı’yla aynı makama yükseltmiş olursunuz. O haberlere dayanarak bin­lerinin leh veya aleyhlerinde hüküm veriyor musunuz?</p>
<p><strong>7</strong>&#8211;<strong>Şâfiî:</strong> Biz ihâtalı(9) (kesin) bir bilgiye, doğru bir habere ve kı­yasa dayanarak hüküm veririz. Bize göre bunlara ulaşma yolları farklıdır. Her ne kadar hepsini de kararlarımızda dayanak olarak alsak bile, bunların bir kısmı diğerlerine göre daha sâbittir.</p>
<p><strong>8-Muârız:</strong> Ne gibi?</p>
<p><strong>9-Şâfiî</strong>: Bir kimse hakkında, ikrârına, delile, yeminden ka­çınmasına ve karşı tarafın yemin etmesine dayanarak hüküm vermemiz gibi. İkrâr, delilden daha güçlüdür. Delil ise yeminden kaçınmaktan ve karşı tarafın yemininden daha güçlüdür. Her ne kadar bizler bunların hepsiyle aynı hükmü versek bile, bunlara ulaşma yolları farklıdır.(10)</p>
<p><strong>10-Muârız:</strong> Rivâyetlerini kabul etme konusunda görüşü açıkladığın kimselerin naklettikleri haberleri kabul edersen!-» bu haberleri reddedenlere karşı deliliniz nedir?</p>
<p><strong>11-</strong>Ben içinde vehim bulunması muhtemel bir şeyi kabul etmem. Tek bir harfinde bile şüphe bulunmayan Kur’ânda olduğu gibi ancak hak olduğunu kesin olarak bileceğim şeyi kabul ederim. îhâta (yakîn) seviyesinde olmayan bilgiyi, kat’î bilgi dü­zeyinde kabul etmek mümkün müdür?</p>
<p><strong>12-Şâfiî :</strong> Kur’ân’ın ve Allah’ın hükümlerinin indirildiği dili bilen kişi, dürüst kimselerin Resûlullah’tan naklettiği haberleri kabul eder ve hadislerin delâlet ettiği şeyle Allah’ın hükümleri arasındaki farkı anlar(11). Böylece Resûlullah’ın mevkiini de öğrenmiş olur. Çünkü sen peygamberi görmedin. Ondan nakledilen haberler ya haber-i hâssa ya da haber-i âmme şeklindedir.</p>
<p><strong>13-Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>14-Şâfiî:</strong> O halde bu söylediğine inanıyorsan kendi delilini reddediyorsun demektir.</p>
<p><strong>15-Muârız:</strong> Rivâyet edilen bir haberin kabulü konusun­da bu delile benzer başka deliller de gösterebilir misin? Bunu yapabilirsen sunduğun delil daha çok açıklığa kavuşacak, sana muhâlif olanlara karşı daha güçlü bir hale gelecek ve kendi gö­rüşünden vazgeçip senin fikrini benimseyenlerin vicdanlarını iyi­ce rahatlatacaktır.</p>
<p><strong>16- Şâfiî:</strong> Biraz insaflı düşünürsen anlarsın ki söylediğin bir kısım sözler, senin hala vazgeçmen gereken bir fikri savundu­ğunu ve dikkatsiz davranmanın uygun olmadığı dînî bir mesele hakkında bu gafletinin sürüp gittiğini göstermektedir.</p>
<p><strong>17- Muarız:</strong> Aklına gelen bir şeyler varsa anlatır mısın?</p>
<p><strong>18- Şâfiî:</strong> Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Ümmîler içinde kendilerinden olan ve onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitâb’ı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderen O’- dur”(12)</p>
<p><strong>19- Muarız</strong>: Zikredilen “Kitap” kelimesinden Allah’ın Kitabı’nın kastedildiğini anlıyoruz. Peki “Hikmet” kelimesi neyi ifade etmektedir?</p>
<p><strong>20- Şâfiî:</strong> Hz. Peygamber in sünnetini(13).</p>
<p><strong>21- Muârız:</strong> “Kitab’ı” genel olarak, “Hikmeti” de Kitab’ın ah­kamı sadedinde özel olarak öğretmesi söz konusu olabilir mi?</p>
<p><strong>22- Şâfiî:</strong> Namaz, zekât, hac vb. konulardaki farzların müc­mel yönlerini onlara açıkladığı gibi, Allah’ın indirdiklerini onlara beyan etmesini kastediyorsun. Bu durumda Allah, Kur’ânı’nda bir takım emirler vermiş ve bunların keyfiyetini de Peygamberi­nin diliyle açıklığa kavuşturmuş olur, öyle değil mi?</p>
<p><strong>23- Muârız:</strong> Böyle olması muhtemeldir.</p>
<p><strong>24- Şâfiî:</strong> Eğer bu görüşte isen, bu durumda “Hikmet’ söylenen ilk anlamdadır. Yani ona ancak Resûlullah’tan gelen bir haberle ulaşabilirsin.(14)</p>
<p><strong>25- Muarız:</strong> “Kitap” ve “Hikmet” kelimelerinin aynı manayı ifade ettiklerini kabul edip sözün tekrarlandığını söylesem ne dersin?</p>
<p><strong>26- Şâfiî:</strong> “Kitap” ve “Hikmet”in ayrı şeyler olmaları mı, yoksa aynı mânâya gelmeleri mi daha uygundur?</p>
<p><strong>27- Muârız:</strong> Onların söylediğin gibi “Kitap” ve “Sünnet” olarak ayrı manalara gelmeleri mümkündür. Ancak aynı şey ol­maları da muhtemeldir.</p>
<p><strong>28- Şâfiî:</strong> Bu mânâlar içinde en açık (zâhir) olanı en uygun olanıdır. Kur’ânda da bizi destekleyen, sizin görüşünüze karşı olan deliller mevcuttur.</p>
<p><strong>29- Muârız:</strong> Nerede?</p>
<p><strong>30- Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Evlerinizde tilâvet edi­len Allah ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah Latiftir, Habîrdir”(15). Bu ayette Allah, onların evlerinde iki şeyin tilâvet edildiğini haber vermektedir.</p>
<p><strong>31- Muârız:</strong> Kur’ân tilâvet olunur. Peki “Hikmet” nasıl tilâvet edilir ki?</p>
<p><strong>32- Şâfiî:</strong> Tilâvetin mânâsı Kur’ân ve sünnetle konuşmaktır.</p>
<p><strong>33-Muârız:</strong> Bu, önce söylediklerine göre “Hikmet”in Kur’ân- dan farklı bir şey olduğunu daha açık bir şekilde göstermektedir.</p>
<p><strong>34-Şâfiî:</strong> Allah, Peygamberine uymamızı emretmiştir.</p>
<p><strong>35-Muârız:</strong> Nerede?</p>
<p><strong>36-Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinden hiçbir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar. ’(16)</p>
<p><strong>37</strong>-Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”(17).</p>
<p><strong>38-</strong>Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Peygamberin emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belanın çarpmasından, yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar”(18).</p>
<p><strong>39-Muârız:</strong> “Hikmet”in Resûlullah’ın sünneti olduğunu söylemek bu konuda benimsenecek en uygun görüştür. Ancak “Allah Resûlullah’ın hükmüne teslim olmamızı emretmiştir, Resûlullah’ın hikmeti de Allah’ın indirdikleri arasındadır (yani Kuran içindedir)” şeklinde arkadaşlarımızın söyledikleri söz doğru kabul edilirse eğer, Hz. Peygamberin hadisine uymayanların da aslında Resûlullah’ın hükmüne teslim olduğu söylenebilir.</p>
<p><strong>40-Şâfiî:</strong> Allah bize Resûlullah’ın emirlerine uymamızı em­retmiştir. O şöyle buyurmuştur: “Peygamber size ne verdiyse onu alın ve neden nehyettiyse ondan da kaçının!”(19)</p>
<p><strong>41-Muârız:</strong> Kur’ân’da Resûlullah’ın emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden kaçınmamız gerektiği açıkça zikredilmiştir.</p>
<p><strong>42-Şâfiî:</strong> Bize, bizden öncekilere ve sonrakilere verilen emir aynı mıdır?</p>
<p><strong>43-Muârız</strong>: Evet.</p>
<p><strong>44-Şâfiî:</strong> Hz. Peygamber’e tâbi olmak bize emrediliyorsa,kesin olarak biliyoruz kİ verdiği hükümlerin öğrenilme yolunu da bize göstermiştir.</p>
<p><strong>45- Muârız:</strong> Evet,</p>
<p><strong>46- Şâfiî</strong>: Sen, senden önce yaşayıp da Resûlullah’ı gör­memiş bir başkası veya senden sonra gelecek birisi, Resûlullah’ın emirlerine uyarak, Allah’ın hükmünü yerine getirmek için, Hz. Peygamber’den nakledilen haber dışında başka bir yol bu­labiliyor musunuz?</p>
<p><strong>47</strong>&#8211; Bunları sadece nakledilen haberler vasıtasıyla elde et­mem, Resûlullah’tan nakledilen hususları kabul etmem konu­sundaki Allah’ın emri sebebiyledir.</p>
<p><strong>48-</strong> (Ona şunları da söyledim.) Kur’ân’daki nâsih mensûhlar konusunda da bunlar sana gereklidir.</p>
<p><strong>49- Muârız:</strong> Bu konuda da bir şeyler söyleyebilir misin? .</p>
<p><strong>50</strong>&#8211; <strong>Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir mal bırakacaksa, anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek korunanlar üzerine bir borçtur”(20).</p>
<p><strong>51-</strong>Miras konusunda ise şöyle buyurmuştur: Ölenin ço­cuğu varsa geriye bıraktığından ana babasından her birine altıda bir hisse verilir. Eğer çocuğu yok da ana babası ona varis oluyor­sa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir.(21)</p>
<p><strong>52-</strong> Bizler Resûlullah’tan nakledilen habere(22) dayanarak mi­ras ayetinin, ana babaya ve yakın akrabalara vasiyet ile ilgili ayeti neshettiğini söylemekteyiz(23). Eğer biz haberleri kabul etmesek ve birisi de “Vasiyet ile ilgili ayet miras ayetini neshetmiştir” dese(24); ona karşı Hz. Peygamber den rivayet edilen haberden başka bir delil bulabiliyor muyuz?(25)</p>
<p><strong>53- Muârız:</strong> Bu konu “Kitap” ile “Hikmet” konusunun bir benzeridir. Resûlullah’tan nakledilen haberleri kabul etmemiz ge­rektiği hususunda delilin de açıktır. Zikrettiklerine ve bunlara ben­zer Kur’ân’ın başka ayetlerine dayanarak bütün Müslümanların Hz. Peygamber’e ait haberleri kabul etmesi gerektiğini düşünü­yorum. Ben, delil sunulan konularda görüşümden dönmeyi bir gurur meselesi yapmam. Bilakis fikrimi değiştirmem gerektiğin­de, bunu yaparım ve doğru gördüğüm düşünceyi benimserim.</p>
<p><strong>54-</strong> Ancak sen nasıl oluyor da Kur’ân’daki umûmî mânâ ifa­de eden şeyleri, bazen genel mânâsı içinde kabul ederken, bazen de onların husûsî anlam ifade ettiklerini söyleyebiliyorsun?</p>
<p><strong>55- Şâfiî:</strong> Arapça geniş bir dildir. Umum ifade eden bir şey söyleyip husûsî anlamı olan bir şeyi kastedebilirsin. Bu durum lafızlardan anlaşılabilir. Bir ayetteki âmm lafızdan hâss bir mânâ kastedildiğini ancak buna delâlet eden bir habere dayanarak anlarım. İşte böylece Allah Kur’ân-ı Kerim’de bir takım umûmî ifa­deleri kullanmış ve bunların bir kısmını yine Kur’ân’da açıklamış, bir kısmını da sünnetle beyan etmiştir.(26)</p>
<p><strong>56- Muarız:</strong> Örnek verebilir misin?</p>
<p><strong>57- Şafiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: &#8221;Allah her şeyin yaratı. asıdır”(27). Bu umûmî mânâ kastedilerek söylenmiş genel nitelikli bir sözdür(28).</p>
<p><strong>58-</strong> Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, günahlardan en çok korkanınızdır”(29). Bütün insanlar bir erkek ve dişiden yaratılmıştır. Bu da kendisiyle umûmî mânâ kastedilen genel bir ifadedir.</p>
<p><strong>59-</strong> Ancak bu ayette husûsî bir mânâ da vardır. Allah şöyle buyurmuştur: “Allah yanında en üstün olanınız, günahlardan en çok korkanınızdır(30). Halbuki takvalı olup olmamak ancak akıllı ve bulûğa ermiş kimseler için düşünülebilir(31).</p>
<p><strong>60-</strong> Yine Allah şöyle buyurmuştur: &#8221;Ey insanlar; size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah&#8217;tan başka yalvardıklarına (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi ya­ratamazlar&#8230;&#8221;(32) Kesin olarak bilinmektedir ki Hz. Peygamber döneminde yaşayan insanların tümü müşrik değildi. Zira mü’min olan insanlar da vardı. Dolayısıyla burada umûmî mânâsı olan bir ifade kullanılmış, ama sadece müşrik olanlar kastedilmiştir(33).</p>
<p><strong>61-</strong> Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Onlara deniz kıyısında bulunan kentin durumunu sor. Hani onlar cumartesine saygı­sızlık edip haddi aşıyorlardı”(34). Burada haddi aşanların “kent” değil, “kent halkı” olduğu açıktır(35).</p>
<p><strong>62-</strong> Bunlar dışında Kitabım&#8217;da (er-Risâle) yazdığım(36) pek çok hususu da ona anlattım.</p>
<p><strong>63- Muarız:</strong> Bunların hepsi doğrudur. Ancak bana öyle bir umûmî mânâ taşıyan ifade söyle ki ondan husûsî mana kaste­dildiği Kur’ân’da açıklanmamış olsun.</p>
<p><strong>64</strong>&#8211; <strong>Şâfiî:</strong> Allah namazı farz kılmıştır. Bunu insanların ta­mamına emredilmiş bir şey olarak görmüyor musun?</p>
<p><strong>65- Muârız:</strong> Elbette ki insanların tamamına farz kılındığını düşünüyorum.</p>
<p><strong>66- Şâfıî:</strong> Ama hayız halindeki kadınların bu hükmün dı­şında olduğu kanaatindesin, öyle değil mi?(37)</p>
<p><strong>67- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>68- Şâfiî:</strong> Zekâtında bütün malları kapsadığını görüyorsun, ama bazı malların bundan istisna edildiğini bilmektesin, değil mi?(38)</p>
<p><strong>69- Muarız:</strong> Elbette.</p>
<p><strong>70- Şafiî:</strong> Ana babaya vasiyet ile ilgili hükmün, miras aye­tiyle neshedildiğini düşünüyorsun, Öyle değil mi?</p>
<p><strong>71- Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>72- Şafiî:</strong> Baba ve anne için miras ile ilgili hükümler umûmî bir nitelik taşımaktadır. Bu arada Müslümanlar sünnete dayana­rak kâfirin mü’mine(39), kölenin hür olan kişiye ve katilin katlettiği kişiye(40) mirasçı olmasını kabul etmezler(41).</p>
<p><strong>73- Muârız:</strong> Evet, bunların bir kısmı hakkında bîzler de aynı şekilde düşünmekteyiz.</p>
<p><strong>74- Şafiî</strong>: Sizleri böyle düşünmeye sevkeden nedir?</p>
<p><strong>75- Muârız:</strong> Sünnet. Zira bu konularda Kur’ân-ı Kerim’de bir nas bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>76- Şâfiî:</strong> Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de Resûlullah’a itaati em­rettiği ve ona Kur’ân’ın âmm, hâss, nâsih ve mensûh niteliklerini açıklama yetkisi verdiği artık ortaya çıkmış bulunmaktadır.</p>
<p><strong>77- Muârız:</strong> Evet. Ben hep bunun aksini savunurdum. Ta ki bu fikrin yanlışlığı ortaya çıkıncaya kadar, insanlar bu konuda iki gruba ayrılmaktadır: Birinci grup, Kur’ânın herşeyi açıkladığını düşünmekte olup hiçbir haberi kabul etmezler.</p>
<p><strong>78- Şâfiî:</strong> Bunlara gereken nedir?</p>
<p><strong>79- Muârız</strong>: Böyle büyük bir söz onu kötü bir duruma sok­muştur. Birisi, namaz denilebilecek veya zekât sayılabilecek en küçük bir amel yapsa üzerindeki borcu ödemiş olur. Bunun vakti de yoktur. İster günde iki rekât kılsın, isterse de birkaç günde iki rekat kılsın hiç farketmez. Zira Kur’ân’da hakkında açıklama bulunmayan bir konuda hiç kimsenin yapması gereken bir farz bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>80-</strong> Başka birisi ise şöyle demektedir: Sadece Kur’ân’da anlatılan konularla ilgili haberler kabul edilir. Hakkında ayet bu­lunmayan konularda da söylediğine yakın bir şeyler zikretti. Bi­rinci grupla hemen hemen aynı duruma bunlarda düşmüşlerdir. Bunlar önce haberleri reddediyor, sonra kabul ediyorlar. Bunla­rın fikirleriyle nâsih, mensûh, âmm ve hâss da bilinemez.</p>
<p><strong>81-</strong> Bu iki grubun fikirlerinin yanlışlığı ortadadır. Bunların hiçbirini savunmuyorum.</p>
<p><strong>82</strong>&#8211; Peki ama ihâtalı (kesin) bir delille haram kılınmış bir şe­yin, kesin olmayan bir delile dayanılarak mubah kılınmasını caiz kılacak hüccetiniz var mı?</p>
<p><strong>83- Şâfiî:</strong> Evet var.</p>
<p><strong>84- Muârız:</strong> Nedir?</p>
<p><strong>85- Şâfiî:</strong> Yanımdaki bu kişi hakkında ne dersin? Onun ka­nına ve malına tecâvüz haram mıdır?</p>
<p><strong>86- Muârız:</strong> Tabii ki.</p>
<p><strong>87- Şâfiî:</strong> Peki iki şâhit onun bir kimseyi öldürüp malını al­dığına ve şu an yanında bulunan malın öldürdüğü kişiye ait ol­duğuna dair şahitlik etse&#8230;</p>
<p><strong>88- Muârız:</strong> Kısas olarak onu öldürürüm. Malı da, hakkında şâhitlik yapılan maktûlün vârislerine veririm.</p>
<p><strong>89- Şâfiî:</strong> Bu iki şahidin yalan söylemesi veya hata etmesi ihtimal dahilindedir, değil mi?</p>
<p><strong>90- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>91- Şâfiî:</strong> İhâta (kesin bilgi) ifade eden delillere dayanılarak tecavüzden korunmuş olan mal ve kanı, nasıl olur da kesin bilgi vermeyen delile yani iki şâhidin şâhitliğine dayanarak helal sa­yarsın!</p>
<p><strong>92- Muârız:</strong> Şâhitliği kabul etmek bizlere emredilmiş bir hu­sustur.</p>
<p><strong>93- Şâfiî:</strong> Öldürme konusunda şâhitliğin kabul edilmesi ge­rektiğine dair Kur&#8217;ân-ı Kerim’de herhangi bir ayet var mı ki!(42)</p>
<p><strong>94- Muârız:</strong> Hayır. Fakat mânen bununla emrolunduğumuzu düşünmekteyim.</p>
<p><strong>95- Şâfiî:</strong> Öldürmenin, kısas ve diyete ihtimali olduğu için, bu mânânın öldürme dışında başka bir hükümle ilgisi olabilir mi?</p>
<p><strong>96- Muârız:</strong> Bu konudaki delil şudur: Müslümanlar öldürme konusunda iki şahidle hüküm verilebileceğinde icmâ etmişlerdir. Biz de buna dayanarak Kur&#8217;ân&#8217;ın icmâ edilen bu hususla alakalı olduğunu kabul ederiz. Zira Kur’ân’da ifade edilen mânâ konu­sunda onların bir kısmı hata etse bile, çoğunluğun doğru fikri bulacağına inanmaktayız.</p>
<p><strong>97- Şâfiî:</strong> Görüyorum ki Resûlullah’tan nakledilen haberleri kabul ediyorsun artık. Icma ise sünnetten daha alt seviyede bir delildir.</p>
<p><strong>98- Muârız:</strong> Bunu kabul etmek zorundayız.</p>
<p><strong>99- Şâfiî:</strong> O halde artık sen, kesin bilgiyle (ihâta) haram olan kan ve malı, kesin bilgi vermeyen şahitliğe dayanarak helal kabul eder misin!</p>
<p><strong>100- Muârız:</strong> Bunu kabul etmek bize emredilmiştir.</p>
<p><strong>101- Şâfiî:</strong> Allah’tan başkası gaybı bilmeyeceğinden, zâhire göre hükmedip, görünen hallerine bakıp iki şahidin dürüst olduklarına dayanmak hükmetmekle emrolunduğunu söylüyor­sun. Bizler şahitlerde aradığımız şartlardan daha fazlasını muhad- dislerde aramaktayız. Mesela şahitliklerini kabul ettiğimiz çoğu kimseden hadis almayız. Yine muhaddisin dürüst mü yalancı mı olduğuna dair, hadis hafızlarıyla aynı konuda naklettikleri ha­dislere, Kur’ân’a ve sünnete bakarız. Bütün bunlar da bir takım işaretler (delâletler) vardır ki bunların şâhitliklerde bulunması im­kansızdır(43).</p>
<p><strong>102-</strong> Haberlerin reddedilmesi konusundaki ayrılıktan ve bir kısmının kabul edilirken diğer bir kısmının bazen reddedildiğin­den bahsettim. Bu bağlamda yapılan hatalara ve muhâliflerin çelişkili sözlerinin sonuçlarına dikkat çektim.</p>
<p><strong>103-</strong> Burada ve bundan önceki Kitabım’da(44) anlattıklarım­la onlara ve başkalarına karşı bu konudaki delilimi sunmuş ol­maktayım.</p>
<p><strong>104-</strong> Muârız: Resûlullah’tan nakledilen haberleri kabul et­mem gerektiğini artık senden öğrenmiş bulunuyorum. Açıkladı­ğın üzere Allah’ın, Resûlullah’a itaati farz kılması sebebiyle, on­dan gelen emirleri kabul etmemizin, Allah’ın emrini kabul etmek gibi olacağını da anlamış bulunmaktayım. Bu, Müslümanların üzerinde icmâ edip ayrılığa düşmedikleri bir husustur. Söyledik­lerinden mü’minlerin ancak hak üzerinde icmâ edecekleri de biz­ce mâlum olmuştur artık.</p>
<p><strong>105-</strong> Peki ama ne Kur’ân’da ne de sünnette hakkında hiç­bir açıklama yapılmayan konularda ne diyorsun? Bunlara ait bir takım sorular sana da soruluyor, sen de bir şeyleri îcâb ettirici veya iptal edici cevaplar veriyorsun. Bu konularda söz söylemeni caiz kılan şey nedir? Cevabının doğru mu yanlış mı olduğunu nereden biliyorsun? Konuyla ilgili bir delil bulmaya çalışarak mı hüküm veriyorsun, yoksa hiç araştırma yapmadan öylesine mi fetva veriyorsun? Elinde kıyas yapabileceğin bir misal olmaksızın bir takım şeyleri helal veya haram kılmana ve bazı hususlarda ayırıma gitmene kim izin vermiştir? Eğer bunu kendin için câiz görürsen başkalarının da ellerinde hiçbir misalleri ve hatalarının anlaşılmasını sağlayacak bir şeyler bulunmadığı halde akıllarına gelen her şeyi söylemeleri câiz olur.</p>
<p><strong>106-</strong> Mümkünse delilini açıkla. Bunu yapamazsan söyle­diklerin dayanaksız kalır ve reddedilir.</p>
<p><strong>107- Şâfiî</strong>: Ben veya bir başka âlim, herhangi bir hususu mu­bah veya yasak kılma konusunda, yine birisinden bir şeyler alma veya birisine bir şeyler vermeyle (birisinin leh veya aleyhinde hükmetmeyle) ilgili olarak ayet, sünnet, icmâ veya bağlayıcı hiç­bir haber bulamazsa hüküm beyân edemez.</p>
<p><strong>108-</strong> Bunlardan hiçbirinde delil olacak bir şey yoksa, istihsânımıza(45) veya aklımıza gelen bazı şeylere dayanarak bir şey­ler söylememiz câiz olmaz. Sadece bağlayıcı bir haber aradıktan sonra kıyas yoluyla bir şeyler söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>109-</strong> Bizim doğru ve yanlışımızı gösterecek bir örneğe kı­yas edilmeksizin hüküm vermemiz caiz olsaydı, başkalarının da akıllarına esen şeyi söylemeleri câiz olurdu(46). Ancak bizlerin ve çağdaşımız olan herkesin sadece anlattığımız şekilde hüküm ver­meleri gerekmektedir.</p>
<p><strong>110- Muârız:</strong> Anladığım şu ki, açıkladığın üzere sadece kıyas yoluyla bir şeyler söyleyebiliyorsun. Bunun dışında ise hüküm vermen mümkün değildir. Sana iki sorum var:</p>
<p><strong>111</strong>&#8211; Birincisi: Kıyas yapmanı mubah kılan hüccet nedir? Haber gibi kesin bir bilgiye (ihâta) yapılan kıyas da ictihaddır. Kı­yas dışında hüküm vermeni engelleyen şey nedir, anlatır mısın? Vereceğin cevabı lütfen kısa tut.</p>
<p><strong>112- Şâfiî:</strong> Allah Kur’ân-ı Kerim’i her şeyi açıklayıcı olarak indirmiştir(47). “Açıklayıcılık” çeşitli şekillerde olmaktadır: Birincisi, farz olan hususları Kur’ân’da açıkça zikretmesi, diğeri ise Kur’ân-ı Kerim’de mücmel olarak indirip de bunların anlaşılması için içtihâdı emretmesidir. Kullarında yarattığı bir takım işâretlerle isteni­len şeye ulaşma yolunu kullarına göstermiştir. Bu işâretlerle kul­larına, farz kıldığı konuları öğrenme yöntemini de göstermiştir.</p>
<p><strong>113-</strong> Farz kıldığı hususları araştırmayı kullarına emredince bu sana iki şeyi gösterir: İlk olarak araştırma, ancak hedeflenen şeye giden bir yola tutunularak yapılır. Yoksa araştırmacının rastgele isteğiyle olmaz. İkinci olarak ise Allah, araştırılmasını emrettiği hususun incelenmesinde içtihâdı farz kılmıştır(48).</p>
<p><strong>114- Muârız</strong>: Bu söylediğine delâlet eden şeyi açıklar mı­sın?</p>
<p><strong>115- Şafiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Biz senin yüzünün gö­ğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram ta­rafına (şatr) çevir'(49). Ayette geçen “şatr” kelimesi “yön, taraf” an­lamındadır. Bu da yönünün Kâbe’ye doğru olması demektir(50).</p>
<p><strong>116- Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>117- Şafiî:</strong> Allah yine şöyle buyurmuştur: “O’dur ki karanın ve denizin karanlıklarında yolu bulmanız için size yıldızları ya­rattı'(51).</p>
<p><strong>118-</strong> Yıldızları, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizme­tinize verdi. Dağları ve yeryüzünü yarattı&#8221;.(52)</p>
<p><strong>119</strong>&#8211; Mescid-i Haram’ı da yeryüzünde bulunduğu yere koy­muş, insanlara, oraya doğru yönelmelerini emretmiştir. Bunların bir kısmı Kâbe’yi gördüğü için, onların yönelirken hataya düşme­leri câiz değildir. Bir kısım insanlar ise evleri Mescid-i Haram’a uzak olduğundan onu görememekte ve yıldızların, güneşin, ayın, rüzgarların, dağların, rüzgarın esmeye başladığı yerin yardımıyla kıblesini belirlemeye çalışır. Bunların her biri farklı bir durumda kullanılan yollardır. Bunlar, doğru yolu gösteren birbirinden ba­ğımsız metodlardır(53).</p>
<p><strong>120- Muarız:</strong> Bu husus dediğin gibidir. Ancak, sen sadece kesin bilgiye sahip olarak yöneldiğinde tam olarak kıbleye doğru durmuş olursun.</p>
<p><strong>121- Şafii.</strong> Eğer kesin bilgiye sahip iken Kabe ye yöneldiğim de mükellef olduğum şeye isabet etmiş olup, bundan daha fazla­sıyla mükellef değilsem, tamam!</p>
<p><strong>122- Muarız:</strong> Kabe’ye yöneldiğinde tam olarak isabet ettiğini kesin biliyor musun?</p>
<p><strong>123- Şafiî:</strong> Ben Kâbe’ye tam olarak yöneldiğimi bilmekle mükellef miyim ki! Bu konuda araştırma yapmakla (ictihadla) mükellefim.</p>
<p><strong>124- Muârız:</strong> Mükellef olduğun husus nedir ki?</p>
<p><strong>125- Şafiî:</strong> Mescid-i Haram yönüne yüzümü çevirmekle so­rumluyum. İnsan, Kabe’nin yerini tam olarak ancak görmek su­retiyle bilebilir. Görmediği bir şey hakkında ise kesin bilgiye sahip olamaz.</p>
<p><strong>126- Muarız:</strong> Bu durumda senin isabetli davrandığını mı söyleyeceğiz?</p>
<p><strong>127- Şafiî:</strong> Evet. Söylediğim mânâda bana emredilen şeyi tam olarak yerine getirmiş olmaktayım(54).</p>
<p><strong>128- Muârız:</strong> Bu konuda en doğru cevabı vermiş olmakta­sın.</p>
<p><strong>129- Şâfiî:</strong> Tam olarak yönelmekle sorumluyum diyen kişi, namazlarını hep Kâbe’ye tam olarak yöneldiğine dair kesin bir bilgi içerisinde kıldığını iddia etmektedir. Halbuki Kur’ân-ı Kerim anlattığım üzere Mescid-i Haram yönüne yüzümüzü çevirmemizi emretmektedir. Yönelmek (teveccüh) ise araştırmak ve içtihâd etmektir. Kesin bilgi (ihâta) değildir.</p>
<p><strong>130- Muârız:</strong> Bundan başka aklına gelen bir şeyler varsa on­ları da açıkla.</p>
<p><strong>131- Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler; ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öl­dürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, öldürdüğü hayvanın dengi ona cezadır ki, Kâbe’ye ulaşacak bir kurban olmak üzere buna yine içinizden iki adaletli kişi hükmederi yahut (ceza olmak üzere) bir keffarettir ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alır. Allah daima galiptir, intikam sahibidir”(55).</p>
<p><strong>132</strong>&#8211; Bu iki adil kişi, ceza olarak belirlenen hayvanın, öldü­rülen hayvana denk olduğuna içtihâd ederler. Zira nitelikler çe­şitlilik arzetmektedir. Küçüğü vardır, büyüğü vardır. Bu iki âdil kişiye verilen sorumluluk, denkliğe ictihadla hüküm vermeleridir. Hüküm konusunda onları serbest bırakmamış, benzerliği (hay­vanların denk olmasını) araştırmalarını istemiştir(56).</p>
<p><strong>133-</strong> Bu âyet de önceki âyet ile aynı şeye delâlet etmektedir. O da şudur: Benzerlik konusunda ictihadla hüküm vermek gere­kiyorsa, ictihadla sadece benzerliğe hükmetmek gerekir. Ne bu konuda ne de kıble konusunda, eğer kıbleyi görmüyorsa ve Kâbeye tam olarak yöneldiğine dair kesin bilgiye de sahip değilse, kıble yönünü gösterecek hiçbir vasıtayı kullanmaksızın, ictihad edip araştırmadan, dilediği yöne doğru namaz kılmakla emro- lunmamıştır. Av konusundaki durum da bununla aynıdır.</p>
<p><strong>134</strong>&#8211; Dolayısıyla bunlar, birisinin ilim konusunda ancak içtihâda dayanarak söz söyleyebileceğini göstermektedir. Bu ko­nudaki ictihad, kıble ve av konularındaki ictihadla aynıdır.</p>
<p><strong>135</strong>&#8211; Içtihâd ancak Kitap, sünnet gibi bağlayıcı haberleri veya icmâyı bilen kimse tarafından yapılabilir. Nasıl görmediği Kâbe’ye yönelme konusunda ve hayvanların denkliğini belirle­me konusunda araştırma yapıyorsa, anlattığım bazı şeylerle is­tidlal ederek kıyas yoluyla bunu araştırabilir.</p>
<p><strong>136-</strong> Ancak bilgisi olmayanın ilim konusunda bir şeyler söy­lemesi câiz değildir(57).</p>
<p><strong>137-</strong> Bunun bir benzeri de şudur: Allah şâhitlerin âdil ol­malarını emretmiştir. Adalet ise dindarlık ve şehadet için akıllı olmaktır. Eğer bu iki husus zâhiren tamam ise o kişinin şehadetini zâhire göre kabul ederiz. Halbuki onun içinde görünüşünün zıttı bir kişilik taşıması da mümkündür. Ancak bizler gaybı bilmek­le sorumlu değiliz. Kendisinde adalete delalet edecek işaretler bulunmayan kimsenin, iç dünyasının dış görünüşüne uyup uy­madığını tam olarak bilemediğimizde, şahitliğini kabul etmemize de izin verilmemiştir. Bu da öncekinin işaret ettiği hususa delalet etmektedir.</p>
<p><strong>138</strong>&#8211; Hiç kimsenin ilim konusunda anlattığımız metod dı­şında bir şeyler söylemesinin câiz olmadığı açıktır.</p>
<p><strong>139- Muârız:</strong> Herkesin anlayabileceği bir misal gösterebilir misin?</p>
<p><strong>140- Şâfiî:</strong> Evet.</p>
<p><strong>141- Muârız:</strong> Peki nedir o?</p>
<p><strong>142- Şâfiî:</strong> Elbiselerin, kölelerin ve diğer ticaret eşyalarının çeşitli kusurlara sahip olduklarını biliyorsun. Hakim bunu tespit için kime danışır?</p>
<p><strong>143- Muârız:</strong> Bu hususun uzmanlarına tabii ki.</p>
<p><strong>144- Şâfiî:</strong> Çünkü onlar cahillerden farklıdır. Onlar, çarşı pazarı iyi bilir ve malın değerini düşürecek kusur ile düşürmeyecek kusuru tespit edebilirler, öyle değil mi?</p>
<p><strong>145- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>146- Şâfiî:</strong> Bunu başkaları bilemez mi?</p>
<p><strong>147- Muârız:</strong> Evet bilemez(58).</p>
<p><strong>148- Şâfiî:</strong> Peki, uzmanların bu konudaki bilgisi çarşıdaki bir malı diğerine kıyas etmeleri şeklinde gerçekleşen bir ictihad değil mi?</p>
<p><strong>149- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>150- Şâfiî:</strong> Onların bu kıyası bir ictihaddır, kesin bilgi (ihata) değildir, öyle değil mi?</p>
<p><strong>151- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>152- Şâfiî:</strong> Peki, başka akıllı insanlar da “Sizler bunların doğru tespitte bulunup bulunmadıklarını kesin olarak bilme­mektesiniz, o halde bizler de ictihad edeceğiz’ deseler; onlara “Bu kişiler uzman oldukları için ictihad ediyorlar. Sen ise cahil olduğun bir konuda ictihad etmeye kalkışıyorsun. Yani rastgele konuşmuş oluyorsun&#8221; demez misin?</p>
<p><strong>153-Muarız:</strong>0na bundan başka cevap verilmez. Ona karsı delil olarak bu cevap da zaten yeter.(59)</p>
<p><strong>154- Şâfiî:</strong> Peki, uzman saydığımız kişiler &#8220;Kesin bilgiye sa­hip olmadığımız bir konuda, kıyasa da başvurmadan &#8216;hüküm verebiliriz. Biraz düşünüp, o günkü piyasa fiyatı hakındaki zannımızla hüküm veririz&#8221; dese; onların buna yetkileri yoktur öyle değil mi?</p>
<p><strong>155- Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>156- Şâfiî:</strong> Aynen bu şekilde, Kur’ân’ı, sünneti ve âlimlerin sözlerini bilmeyen akıllı birisinin, kıyas yoluyla hüküm beyan et­mesi de câiz değildir. Ona düşen tevakkuf etmektir.(60)</p>
<p><strong>157-</strong> Alimlerin kıyas ile istidlâl ve ictihad etmeyi terkederek hükmetmeleri câiz görülürse, câhillerin hüküm beyân etmeleri de mubah olur. Hatta böyle bir durumda câhillerin daha fazla mâzur olduklarını düşünmekteyim. Zira âlimler içtihadı terk ettikleri için bilerek hata yapmışlardır. Halbuki diğerleri zaten câhildir.(61)</p>
<p><strong>158- Muârız:</strong> Anlattıkların dışında, âlimlerin hüküm açıkla­yabileceklerine dair başka bir delil daha gösterebilir misin?</p>
<p><strong>159- Şâfiî:</strong> Tabii ki.</p>
<p><strong>160- Muârız:</strong> Anlatır mısın?</p>
<p><strong>161- Şâfiî:</strong> Geçmişte hakim ve müftülerin, hakkında Kur’ân veya sünnette nass bulunmayan konularda hüküm verdiklerini inkar eden, herhangi bir âlim tanımıyorum. Bu da onların ictihad yoluyla bir takım hükümler verdiklerini göstermektedir.</p>
<p><strong>162- Muârız:</strong> Buna dair sünnetten bir delil gösterebilir mi­sin?</p>
<p><strong>163- Şâfiî:</strong> Evet. Abdülaziz b. Muhâmmed b. Ebî Ubeyd ed- Derâverdî, bize, Yezid b. Abdillah b. el-Had, Muhâmmed b. İbra­him et-Teymî, Büsr b. Saîd, Amr b. el-As’ın mevlası Ebû Kays ve Amr b. el-Âs isnadıyla Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Hakim, hüküm verirken ictihadda bulunur da isabetli hü­küm verirse, iki sevap kazanır. Yine hüküm verirken ictihadda bulunur da yanılırsa, bir sevap alır”(62).</p>
<p><strong>164</strong>&#8211; Yezid b. el-Hâd şöyle demiştir: Bu hadisi Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm’a tahdis ettim, bana, “Aynısını Ebû Seleme bana Ebû Hüreyre’den nakletti” dedi(63).</p>
<p><strong>165</strong>&#8211; Muarız: Sen de “İçtihad eder de isabet ederse iki, hata ederse bir ecir alacaktır” hadisini rivâyet mi ediyorsun?!(64)</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>İmam Şafii &#8211; Sünnet Müdafaası,syf:14-38</p>
<p>Çev:Dr.İshak Emin Alantepe</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Ebu Muhammed Rebî’ b. Süleyman b. Abdilcebbâr b. Kâmil el-Murâdî el-Mısrî (174-270) (bk. İbn Hacer, Tehzîb, III, 220-221).</p>
<p>(2)- Eseri tahkik eden Ahmed Bedruddin Hassûria göre Rebf b. Süleyman’dan nak­leden kişi Ebül-Abbâs Muhammed b. Ya’kûb en-Nîsâbûrî’dir (247-346).</p>
<p>(3)- İmam Şafiî&#8217;ye göre “Hakikat, doğru bilgi ancak Kitap ve sünnettedir&#8221; (Umm, XV, 120). “Bu ikisi ilmin zirvesinde yer alır.&#8221; (Ümm, XIV, 594).</p>
<p>(4)- Şafiî’nin uHz. Peygamber in sünneti konusunda bütün Müslümanlara verilen emir aynıdır” demesi gerekirken, sünnet ile haberleri özdeşleştirerek “Resûlulla­h’tan nakledilen haberlerin kabul edilmesi gerektiği konusunda Allah&#8217;ın bütün Müslümanlara verdiği emir aynıdır&#8221; demesi dikkat çekicidir. Şâfiî’nin bu tavrı eserlerinin tamamında yaygındır.</p>
<p>(5)- İmam Şâfiî ehl-i kelam hakkında oldukça olumsuz bir düşünceye sahipti. On­lar hakkında şöyle dediği rivâyet edilir: “Kelamcılar hakkmdaki kararım, onlara ağaç dallarıyla vurulup, deveye ters bindirilmeleri ve aşiret aşiret, kabile kabile dolaştırılmalarıdır. Bu arada “İşte bu, Kitap ve sünneti terkedip kelama şartlanın cezasıdır” diye bağırılır ’. Bu ve benzeri rivayetleri kitabında serdeden Fahreddin er-Râzi (ö. 606, 1209), bunların, Şafiî’nin yaşadığı dönemdeki İlmî ve siyâsî atmosferden kaynaklanmış olabileceğini, ayrıca bu sözlerin ehl-i bid’ata yöne­lik söylenmiş olmasının da muhtemel olduğunu belirtmiştir. Geniş bilgi için bk. Râzî, Menâkıb, s. 95-101. Rıdvan es-Seyyid, İmam Şâfiî’nin bu eserinde görüş­lerine karşı çıktığı ehl-i kelamın, çağdaşı fakih ve kelamcılardan oluşan ehl-i rey olduğu kanaatindedir (bk. Rıdvan es-Seyyid, “eş-Şâfiî ve er-Risâle”, el-İctihad, HK1411, 1990), 9, 93).</p>
<p>(6)- Şafiî’nin fakih olarak atıf yaptığı kimseler muhtemelen İmam Mâlik, Ebü Hanîfe ve öğrencileridir. Çünkü Şâfiî hadisler konusunda bir taraftan ehl-i kelâm’a karşı çıkarken, diğer taraftan kendisinden önce neredeyse ekolleşmiş bulunan Medî- ne ve Küfe hukuk okullarının hadis anlayışlarını tenkit etmiştir.</p>
<p>(7) en-Nahl (16) 89. Bu ayetin tefsiri ile ilgili Mutezilî müfessir Zemahşerî (ö. 538/1143) şöyle diyor: “Kur’ân nasıl herşeyi açıklayıcı olur? dersen eğer, sana şöyle cevap verebilirim: Bunun mânâsı, dînî bütün durumları açıkladığıdır. Bunların bir kısmı Kur’ân’da açıkça beyan edilirken, bir kısmı sünnete havâle edilmiştir. Çünkü Allah, Resûlullah’a itaat edip uymayı emretmiştir. Bu arada Resülullah hevasına uyarak konuşmaz denilmiştir. Kur’ân, “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse&#8230;” (en-Nisâ (4), 115) ayetiyle icmâya teşvik etmiştir. Re­sülullah da ümmetinin ashabına uymasını ve onlardan mervî sözlere iktidâ et­melerini istemiştir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız hidayete ulaşırsınız”. Onlar, ictihad etmiş ve kıyas yapmışlardır. Kıyas ve ictihad yollarında yürümüşlerdir. Sünnet, icmâ, kı­yas ve ictihad, Kur’ân’ın açıklayıcılığına dayanır. Böylece de Kur’ân herşeyi açık­layıcı olmuş olur” {Keşşaf II, 603-604). Benzer açıklamalar için bk. İbnü?l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, IV, 482; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XX, 80.</p>
<p>(8)- İmam Şafiî bu ihtimalleri kabul etmekle birlikte hadis râvilerinin taşımaları ge­reken birçok şart ileri sürmüştür: İmam Şafiî’ye göre hadis râvisi, şahsiyeti iti­bariyle âdil, verdiği haberde güvenilir (İhtilâfu’l-hadîs, s. 36), dînî yaşantısı düz­gün, hadis rivâyetinde doğru sözlü olarak tanınan, rivâyet ettiğini anlayabilen, eğer mânen rivayette bulunuyor ise lafız itibariyle hadisin mânasını bozacak hususlan bilen, mânen rivâyet etmeye ehil değil ise hadisi işittiği gibi harfi har­fine rivâyet eden, hafızasından naklediyorsa hadisi ezberlemiş, kitaptan rivâyet ediyorsa kitabını korumuş olan, hadis hafızlarıyla aynı konuda hadis rivâyet ederse onların hadislerine muvâfakat edip, muhâlefet etmeyen, tedlis yapma-yan (Risâle, s. 370), çok yanılmayan (Risâle, s. 382), bir kimse olmalıdır. Dola­yısıyla meçhul olmaması gerekmektedir (Ümm, I, 3; XV, 149).</p>
<p>(9)- “İhâta (kesin bilgi) ise zâhirde ve bâtında, doğru olduğuna kesinlikle inanılacak derecede bilinen şeydir. Bu da Kur’ân-ı Kerim, üzerinde icmâ edilmiş sünnet ve insanların üzerinde icmâ edip aynlığa düşmedikleri hususlardır” (bk. Cimâu,l- ilm, 169. paragraf).</p>
<p>(10)- İmam Şâfiî bir başka yerde ise şöyle der: “Ben bir kimse hakkında kendi bilgime veya onun ikranna göre hakkındaki iddiasının doğru olduğuna hükmederim. Bilgim yoksa ve o kişi de ikrar etmemişse iki şahide dayanarak karar veririm. Bu şahitlerin vehme düşmeleri ve de yanılmaları muhtemeldir. Dolayısıyla benim bilgim ve kişinin kendisi hakkındaki ikrarı, iki şahidi ifadesinden daha güçlüdür. O kişi hakkında bir şahit ve yemin edilmesi ile de hükmederim. Ancak bu da iki şahidin ifadesinden daha alt seviyededir. Ayrıca kişinin yeminden kaçınmasına ve karşı tarafın yemin etmesine dayanarak da karar veririm. Bu da bir şahit ile yemin ile hükmetmekten daha zayıftır” (Risâle, s. 600).</p>
<p>(11)- İmam Şâfiî’ye göre “Kur’ânda Arapça’dan başka bir lisana ait tek bir kelime dahi yoktur” (Risâle, s. 47). Arapça, ifade bakımından dillerin en genişi, kelime hâzinesi yönünden de en zenginidir. Hz. Peygamber’den başka hiç kimse bu li­sanı tam olarak bilemez. Ancak bütün insanları birlikte düşündüğümüzde Arap­ça’nın tamamı biliniyor kabul edilebilir (Risâle, s. 42). Kur’ânın açık beyanıyla ayetlerin açıklanma görev ve yetkisi (aynı zamanda Kur’ânın indirildiği dili en iyi bilen) Hz. Peygamber’e verilmiştir. Dolayısıyla ayetlerin ifade ettiği anlamlan en iyi bilen kişi Hz. Peygamber’dir (Ümm, XIV, 353). Bu itibarla İmam Şâfiî-’ye göre sünnete ait her bilgi Kur’ân’ın açıklamasıdır {Risâle, s. 33). Kur’ânın ifade etmesi muhtemel anlamları içerisinde en fazla dikkate alınması gerekeni, Resûlullah’ın sünnetinin delâlet ettiği anlamdır (İhtilâfu’l-hadîs, s. 179]. Allah, Kur’ân’ı Hz. Peygamber’e indirirken kendisine onu açıklama görevi vermiş ile onu açıklaması için gerekli bilgiyi de sünnet olarak ona vahyetmiştir. Bu bağlam da Şâfiî Kur’ân-sünnet ilişkisini şöyle kategorize eder: 1- Kur’ânda var olan bir bilginin aynen sünnette de yer bulması. 2- Kur’ânda mücmel olarak bulunan bu hususun sünnette açıklanması. 3- Kur’ânda açıklanmayan bir konuda sünnetin hüküm koyması (Risâle, s. 91-92).</p>
<p>(12)- el-Cuma (62) 2.</p>
<p>(13)- İmam Şâfiî Kitâb ve Hikmetin birarada zikredildiği ayetleri sıraladıktan sonra (bk. el-Bakara (2), 129, 151, 231; Âli İmrân (3), 164; el-Cuma (62), 2; en-Nisâ (4), 113; el-Ahzâb (33), 34) şöyle demektedir: “Allah Kitab’ı zikretmiştir, ki o Kur’ândır. Ayrıca Hikmet’i zikretmiştir ki Kur’ân ilmini bilen sevdiğim birisi, bu­ralardaki Hikmet’ten kastın Resûlullah’ın sünneti olduğunu söylemiştir. Allahu a’lem bu, onun dediği gibidir. Çünkü Hikmet Kur’ân’a tâbi kılınarak zikredil­miştir. Allah, insanlara Kitap ve Hikmet’in öğretilmesinin kendi lutfu olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla —Allahu a lem- burada Hikmet&#8217;in Resûlullah’ın sünnetin­den başka bir şey olduğunu söylemek câiz değildir” (Risâle, s. 78). Ayrıca bk. Risâle, s. 32, 103.</p>
<p>(14)- İmam Şâfiî’ye göre sünnetin tespiti ancak Hz. Peygamber’den gelen haberler ile mümkündür (İhtilâfu’l-hadîs, s. 12; Beyhakî, Ma’rife, I, 108). Çünkü Allah, sünnete tâbi olmamızı istemişse, ona ulaşma yolunu da bize göstermiş olmalıdır. O halde Resûlullah’ı görmemiş olan nesillerin sünneti tespit edip, Resûlullah&#8217;ın verdiği emirlere uymalan için, ona isnad edilerek rivayet edilen haberlerden başka bir yollan yoktur. Bu haberlerin kabulü, Resûlullah’tan gelen sünnetlerin kabulü konusundaki Allah’ın emrine dayanmaktadır (Ümm, XV, 15). Şafiî’nin, bu düşüncesini, sünneti tespit etmede haber-i vâhidleri yetersiz gören, sahâbe görüş ve uygulamalarına ya da nebevî sünnetten kaynaklandığına inandıkları amele dayanarak da sünneti belirleyen, hatta haberleri Kur’ân, meşhûr sünnet, amel, küllî kâideler gibi esaslara arzederek reddeden, Hanefî ve Mâlikîlere karşı geliştirdiği açıktır. Ona göre merfû hadisler dışında sayılanların, sünnetin tespiti meselesinde herhangi bir işlevi bulunmamaktadır.</p>
<p>(15)- el-Ahzâb (33) 34.</p>
<p>(16)- en-Nisâ (4) 65.</p>
<p>(17)- en-Nisâ (4) 80.</p>
<p>(18)- en-Nur (24) 63.</p>
<p>(19)- el-Haşr (59) 7.</p>
<p>(20)- el-Bakara (2) 180.</p>
<p>(21)- en-Nisâ (4) 11.</p>
<p>(22)- Şâfiî’nin burada kastettiği haber vârise vasiyeti ortadan kaldıran hadistir (bk. Ah- med, IV, 186, 187,238; V, 267). Şâfiî bu konuda şöyle der: “Fetva ehli ile megazi ilmine vakıf Kureyşli ve diğer üstadlarımız Fetih yılında Hz. Peygamber&#8217;in “Vâ­rise vasiyet olmaz; kafire karşılık bir Müslüman da öldürülmez&#8221; buyurduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Onlar bu hadisi karşılaştıktan megazi âlimlerinden duyan kimselerden nakletmişlerdir. Bu haber-i âmme olup haber-i vâhidden kuvvetli­dir. Aynı zamanda âlimler bu haberle amel konusunda icmâ etmişlerdir (Risâle. s. 139).</p>
<p>(23)- Çağdaş müfessirlerden Süleyman Ateş ise bu konuda neshten söz edilemeyece-ğini belirtmekte ve ahad haberlere dayanılarak Kur’ân’ın neshedilemeyeceği kanaatini açıklamaktadır. Ona göre miras ayetlerinin vasiyet ayetini neshettiği yolundaki haberin aslı yoktur (Ateş, Kur’ân’da Nesh, s. 33-35).</p>
<p>(24) Şafiî’nin düşüncesine göre bu âyetler arasında mutlaka nesh ilişkisi olması gere­kiyormuş gibi görünüyor. Kanaatimizce vasiyet ayeti ile miras ayeti arasındaki ilişki nesh olarak algılanamaz. Burada miras ayetinin vasiyet ayetini tahsisi söz konusudur. Ana babaya vasiyet olmaz, ancak akrabalara vasiyet yapılabilir. Bu da malın üçte biri ile sınırlıdır (bk. Ahmed, 1,168,171,172, 173,174,176,179, 184).</p>
<p>(25)- Bu konuda aynca bk. Risâle, s. 64-66; 137-145.</p>
<p>(26)- imam Şafiî’ye göre Arapça’dan kaynaklanan bir olgu olarak Kur’ân âyetleri delâlet bakımından çeşitli kategorilere ayrılmaktadır. Bu hususu şöyle dile geti­rir: “Arapça’nın özelliklerinden bazıları şunlardır: Âmm ve zâhir bir ifade ile hitap edilip, âmm ve zâhir bir mâna kastedilebilir. Bu hitap tarzında, ilk taraf zikredildiğinde, son kısmın zikredilmesine gerek kalmaz. Bazen de âmm ve zâhir bir ifade ile hitap edilip, tahsisi söz konusu olan âmm kastedilir. Bu durumda, hitap edilen şey ile sadece bir kısmın kastedildiği anlaşılır. Bazı durumlarda da âmm ve zahir ifade ile hâs kastedilir. Bazen de zahir ile hitap edilir ve bundan başka bir şeyin kastedildiği lafzın siyâkından anlaşılır. Kelamın başında, orta­sında ve sonunda bunlardan hangisinin murad edildiğini gösteren bir şey vardır”<br />
{Risale, s. 52).</p>
<p>(27)- er-Ra’d, 13, 16. Nasr Hamid Ebû Zeyd bu ayetteki “kull” lafzının umuma dela­letinin tartışmalı olduğunu ve bu ayeti umumu üzere baki olan amm lafza misal veren İmam Şâfi’i’nin aslında dolaylı olarak insanın irade hürriyetini ve fiillerini seçmedeki etkisini reddeden cebriye ile olan ideolojik ilişkisini de ortaya koydu­ğunu iddia eder (N.H. Ebû Zeyd, uel-İdolociyyen, el-İçtihâd, 111, 9, s. 70).</p>
<p>(28)-imam Şafiî der ki: “Gökyüzü, yeryüzü, canlı, ağaç ve diğer şeylerin hepsini Allah yaratmıştır. Her canlının rızkı Allah’a aittir. O bunların durdukları ve emanet edildikleri yeri de bilmektedir ’ (Risâle, s. 54).</p>
<p>(29)-el-Hucurât (49) 13.</p>
<p>(30)-Ayrıca bk. Risâle, s. 56-58.</p>
<p>(31)-el-Hâc (22) 73.</p>
<p>(32)Ayrıca bk. er-Risâle, s. 60.</p>
<p>(34)- el-A’râf (7) 163.</p>
<p>(35)- Ayrıca bk. er-Risâle, 62-63.</p>
<p>(36)- bk. er-Risâle, s. 51vd. İmam Şâfiî’nin Arapça’da lafızlar arasındaki umum-husus münasebetine yoğunlaşmasını -zira o, er-Risâle&#8217;de bu konuya uzun uzadıya değinmiştir- N. H. Ebû Zeyd, ikinci derecede delil sayılan sünnet ile birinci dere­cede delil sayılan Kur’ân arasında bağlantı kurma çabasına dayandırır (bk. agm. s.72-73).</p>
<p>(37)- Hayızlı kadınların namaz kılmayıp, oruç tutmayacakları; ancak hayız sonrasında oruçlarını kaza ederken namazlarını kaza etmeyecekleri sünnet ile sabittir (Bu- hârî, Hayız 20; Müslim, Hayız 69; Ebû Dâvud, Tahâre 105).</p>
<p>(38)- İmam Şâfiî er-Risâle’de şöyle der: “Allah şöyle buyurmuştur: “Onların malların­dan kendilerini temizleyip antacak bir sadaka al&#8221; (et-Tevbe (9), 103). Bu ayetin kapsamına bütün mallar girmektedir. Ancak bazı malların ayetin kapsamına dahil iken başka bazı malların bunun dışında olması da muhtemeldir. Sünnet bütün mallardan değil, sadece bir kısmından zekât vermek gerektiğini göster­miştir. Mallar çeşit çeşittir. Mesela hayvanlar vardır. Resûlullah özellikle deve ve koyundan zekât almış, bize ulaştığına göre sığırdan da zekât alınmasını emret­miştir. Başka hayvanlardan bahsetmemiştir. Zekâta tabi hayvanların zekâtını da farklı sayılarda belirlemiştir. (&#8230;) At, eşek ve katır gibi hayvanlardan ise zekât . almamıştır. (&#8230;) Toprak mahsulleri ile ağaçlara gelince, Hz. Peygamber hurma ve üzümden tahmini olarak zekât almıştır. (&#8230;) Bunlar yağmur ve akarsu ile su­lanmışlarsa öşür, büyük kovalarla sulanmışsa öşrün yarısını almıştır. (&#8230;) Ceviz, badem, incir ve benzerlerinden ise zekât almamıştır. (&#8230;) Hz. Peygamber, gü­müşten zekât alınmasını emretmiş; kendisinden sonra Müslümanlar altından da zekât almışlardır. (&#8230;) Bakır, demir ve kurşundan ise zekât almamıştır. Yakut ve zeberced, altın ve gümüşten daha pahalı olmasına rağmen Hz. Peygamber bun­lardan da zekât almamıştır (&#8230;)” (bk. Risâle, s. 186-196).</p>
<p>(39)- Ahmed, V, 200, 201, 202, 208, 209.</p>
<p>(40)- Abdurrezzâk, Musannef, IX, 406*, İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI, 280; İbn Mâce, Diyât 14.</p>
<p>(41)- Ayrıca bk. Risâle, s. 64vd.</p>
<p>(42)- Kur’ân-ı Kerim’de şâhitlik konusu şöyle düzenlenmiştir: Mallar ile ilgili konuda (müdâyene ayetinde) “Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin hatırlatması için- iki kadın şahit olsun” (el-Bakara (2), 282), yetimlerin mallarının teslimi konusunda “Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bu­lundurun&#8221; (en-Nisâ (4), 6), zina konusunda “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin” (en-Nisâ (4), 15), boşanma konusunda ise “İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler içerisinde tutun ueya onlardan meşru ölçülere göre ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun&#8221; (et-Talâk (65), 2) buyurulmuştur.</p>
<p>(43)- Şâfiî, haber-i vâhidlerin kabul edilmesi gerektiğini şâhitlik müessesesiyle örneklen­dirmekle birlikte bu iki olgu arasında fark bulunduğunun da farkındadır. Şöyle der: “Haber konusunun şahitlik meselesine benzeyen yönleri olmakla birlikte benzemeyen yönleri de vardır. Mesela hadiste bir erkek ve bir kadının rivayeti kabul edilirken, şahitlikte bu durum muteber sayılamaz. Hadiste ravi müdellis değilse “falancadan o da falancadan” şeklinde yapılan rivayet kabul edilirken, şahitlikte ancak “gördüm”, “duydum” ve “beni şahit etti” gibi sözler makbuldür. Muhtelif hadislerden birini Kitap, sünnet, icmâ veya kıyas ile istidlal ederek ter­cih edebilirken şahitlikte böyle bir şey olamaz. Aynca şahitliği kabul edilebilecek birçok kimseden hadis alınmaz. Çünkü lafızlar değişince mananın da değişme ihtimali vardır. Bunun dışında pekçok konuda hadis rivayeti ile şahitlik benzer durumdadır (&#8230;)” (Risâle, s. 372-373).</p>
<p>(44)- bk. Risâle, s. 369-47; İhtilâfu’l-hadîs, s. 11-40.</p>
<p>(45)- İmam Şafiî’nin istihsâna bakışını şöylece özetleyebiliriz: “İstihsan ancak telezzüzdür’ (Risâle, s. 507) “İstihsâna dayanarak hüküm vermek geçmiş bir misal olmaksızın kişinin kendisinin bir şeyler ihdas etmesidir” (ae., s. 25). “İstihsanla hükmeden kendi başına din koymuş olur” (Gazzâlî, Mustasfa, I, 409); İbnü’s- Sübkî, Cem’u’l-cevâmi’, II, 354). Aynca yukarıdaki ifadeyi de ele aldığımızda, tüm bunlardan şu sonuç çıkmaktadır: İmam Şâfiî’ye göre istihsan şer’i delillere dayanmaksızın, şahsi isteklere uyarak dini hüküm vermektir. İmam Şafiî’nin istihsân anlayışına dair geniş bilgi için bk. Muhittin Özdemir, İmam Şafiî’de İstih­san, İstanbul: İÜSBE, 2001, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.</p>
<p>(46)- İmam Şafiî’ye göre, “Siz, hiçbir şey bilmezken Allah sizi analarınızın kamından çıkardı” (en-Nahl (16), 78) ve “Onun bildirdikleri dışında, insanlar onun ilmin­den hiçbir şeyi tam olarak bilemezler’’ (el-Bakara (2), 255) ayetleri, insanla- nn ancak Allah’ın takdir edip verdiği kadar bir ilme sahip olabileceğini gösterir (Ümm, XV, 108-109). “İşte böylece sana da emrimizle Kur’ânı vahyettik. Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (eş-Şûra (42), 52) ve “Allah ın dilemesine bağlamadıkça hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme” (el-Kehf (18), 23) ayetleri ise Allah’ın insanlara bir miktar ilim verdiğine ve onunla yetinmeleri gerektiğine delâlet etmektedir (Ümm, XV, 109). Allah kendi öğrettikleri dışında insanların bu ilmin dışına taşmalarını istememektedir. İmam Şâfiî açıkça insanların acziyetini, aklın kifâyetsizliğini ve nasların mutlak otoritesini savunmaktadır. Allah’ın bildirdikleri dışında bilgimiz olmadığına göre, kesinlikle vahye ve onun bize gösterdiği delillere tâbi olmak gerekmektedir. Çünkü Allah, ezelî ilminde insanların yaratılması konusunda ne murad etmiş ise onları ona göre yaratmış­tır. Onun hükmünü sorgulayacak hiç kimse yoktur (Risâle, s. 106). Allah Hz. Peygamber’e uymamızı istediği için sünnetin tespit ettiği hükümler de sorgula- namaz (İhtilâfu’l-hadîs, s. 204). Bu itibarla Şâfıî’nin ayetlere dayanarak temellendirmeye çalıştığı bu bilgi anlayışı&#8221;nı, İbtâlu’l-istihsân adlı risâlesinde zikret­mesi de onun aklı neredeyse dışlayıp, nakle dayanmak gerektiği düşüncesini ortaya koymaktadır.</p>
<p>(47)-bk. en-Nahl (16) 89.</p>
<p>(48)- Ayrıca bk. Risâle, s. 503-506.</p>
<p>(49)- el-Bakara (2) 144.<br />
(50)- Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Nereden yola çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevi­rin ki, aralarından haksızlık edenler müstesna, insanların aleyhinizde bir delili bulunmasın” (el-Bakara (2), 150. İmam Şâfiî bir başka eserinde meseleyi şöyle açıklar: “Allah, insanlara, Mescid-i Haram’ı görmedikleri zaman, eşya ile zıdlarını ayırma kuvvetine sahip akıllan ve ona yönelmelerini emrettiği Mescid-i Haram ile aralarındaki alametlere dayanarak doğru ictihad yolunu göstermiştir. Bu ictihad Allah’ın insanlara farz kıldığı bir husustur” (Risale, s. 23-24). Bir baş­ka yerde ise Arap şiirinden istidlaller yaparak şu sonucu açıklamaktadır: “Bu ve diğer şiirler “bir şeyin şatrının (yönünün)”, sözkonusu şeyin gözle görüldüğü du­rumlarda bizzat kendisine yönelmek anlamına geldiğini göstermektedir. Ancak yönelinen şey görünmüyorsa, ona yönelinirken ictihad etmek gerekmektedir Zaten bundan başkası da mümkün değildir&#8221; (Risale, s. 37-38). Aynca bk. Risâte, s. 487-488.</p>
<p>(51)- el-En’âm (6) 97.</p>
<p>(52)- bk. en-Nahl (16) 12.</p>
<p>(53)- İmam Şâfiî burada şu ayetlerden istidlalde bulunmaktadır: “Koranın ve efeni-zin karanlıklarında, kendileriyle yolunuzu tayin edesiniz diye sizin için yıldızları yaratan O’dur” (el-En âm (6), 97), “Allah, yeryüzünde birtakım alametler koy­muştur., insanlar yıldızlarla da yollarını tayin ederler” (en-Nahl (16), 16). Şâfiî daha sonra bu alametleri şöyle açıklar: “Bu alametler, dağlar, gece ve gündüz­dür. Çeşitli açılardan esse bile adları malum olan rüzgarlar, gökde doğduklan, battıklan ve bulunduklan yerler belli olan güneş, ay ve yıldızlardır” (Risale, s. 24).</p>
<p>(54)- Şâfiî meseleyi bir başka yerde ise şöyle açıklar: “Bana doğru ve yanılmanın manasını soran muhatabıma şöyle dedim: Kâbeye yönelmenin manası gibidir. Kâbe’yi gören ona tam olarak yönelir. İster onun yakınında ister uzağında ol­sun onu görmeenler ise araştırma yaparlar. Bunların bir kısmı isabet ederken diğer bir kısmı ise yanılabilir. Falanca istediği yöne doğru yöneldi ve yanılma­dı; falanca ise istediği yöne dönmek için çaba sarfetti fakat yanıldı dediğinde, aynı yönelmenin doğru olması da yanlış olması da mümkündür. (&#8230;) Bir kimse görmedİği şey hakkında içtihâd etmekle emrolunmuştur. Eğer bunu yaparsa mükellefiyetini yerine getirmiş olur. Zahiren kendisine göre doğruyu yapmıştır. Batını ise ancak Allah bilir” (Risâle, s. 497-498) Ayrıca bk Risâle s 480-482 488-490.<br />
(55)- el-Mâide (5) 95.</p>
<p>(56)- İmam Şafiî’ye göre uInsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kı- yâme (75), 36) âyeti Peygamberden başka herkesin ancak istidla yoluyla bir şey söyleyebileceğini göstermektedir. Kimse kendi istihsanma göre bir şey söy­leyemez. Kişinin kendi istihsanına göre bir şey söylemesi, geçmişteki bir örneğe dayanmaksızın ihdas edilmiş bir şeydir (Risâle, s. 25). Ayrıca bk Risâle, s 38- 39; 490-492.</p>
<p>(57)- Şâfiî âlimlerin de ancak kesin olarak bildikleri konularda söz söylemeleri gerekti­ğini ifade eder ve şöyle der: “Baztları ilmi konularda öyle şeyler söylemişlerdir ki bunların bir kısmını söylemeselerdi herhalde daha iyi olurdu” (Risâle, s. 41). Bir başka yerde ise şöyle der: “Bilmediği ve bilgisine erişemediği bir konuyu açıklamaya çalışan kimse, bilmeden (tesadüfen) doğruyu tespit etmiş olsa bile bu muteber bir şey değildir. Yanlış ile doğruyu ayıramadığı bir yerde konuşan mazur olamaz&#8221; {Risâle, s. 53). Ayrıca bk. Risâle, s. 507-511.</p>
<p>(58)- Şâfiî er-Risâle’de bu durumu şöyle anlatır: “Birisi başkasının kölesini satın almak istediği zaman, ancak köle piyasasından haberdar olan birine sözkonusu köle ya da cariyenin kıymetini sorduklarını görmez misiniz? Danışılan kişi iki şeyle istidlal ederek kölenin kıymetini belirler: Piyasada satın alınmak istenen kölenin emsallerinin fiyatını bildiği için, köleyi başkalarına kıyas ederek fiyatını belirler. Bir malın sahibine, ancak malın değerini bilebiliyorsa fiyatını söyle denilir. Köle fiyatlarından haberi olmayan bir âdil fakihe, bu kölenin ya da cariyenin fiyatını takdir et veya şu işçinin ücretini belirle denmez. Çünkü kıymeti belirleyebileceği bir başka şeye kıyas yapmadan ücret takdirinde bulunursa, rastgele bir fiyat açıklamış olur. Kıymetinin azalması ve biriierinin lehine ya da aleyhine kolayca yanılgıya düşülebilen böylesi bir meselede durum böyle olunca, Allah’ın helal ve haram kıldığı şeylerde rastgele konuşmaktan ve istihsanla hükmetmekten daha fazla kaçınmak gerekir. Îstihsan ancak keyfe göre fetva vermektir&#8221; (Risâle, s. 505-507)</p>
<p>(59)- Ayrıca bk. Risâle, s. 505.</p>
<p>(60)- Ayrıca bk. Risâle, s. 511.</p>
<p>(61)- er-Risâle de ise şunlar kayıtlıdır: Bağlayıcı bir habere ya da kıyasa dayanmaksı­zın hüküm beyan eden âlim, günahkarlığa cahillerden daha yakındır. Bu du­rumda cahillerin de fetva vermeleri mümkün hale gelir” (Risâle, s. 508).</p>
<p>(62)- Buhârî, İ’tisâm, 21; Müslim, Akdiye, 15.</p>
<p>(63)- Ayrıca bk. Risâle, s. 494-495.</p>
<p>(64)-Şâfiî burada muarızın sözkonusu itirazına cevap vermemektedir. Ancak er-Ri- sâle de muarızına özetle şöyle cevap vermektedir: İctihad eden kişi yanlış so­nuca varsa bile sevap kazanır. Bu durumda bir sevap sözkonusudur. Ancak bu hata affedilmiş hatalardan değildir. Çünkü affedilmiş hatalara sevap verilmez; sadece ceza kaldırılır. Buradaki hata, kişinin ictihad ederek ulaşmaya çalıştı­ğı hakikati bulamamasıdır. Yoksa ictihad yapmakla hatalı davranmış değildir Eğer hakikati bulsa idi iki ecir alacaktı. Bu sevaplardan biri mükellef olduğu içtihadı yerine getirmesi, diğeri ise doğruya ulaşmasından dolayıdır (Risâle, s. 496-498).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/">Cimâ’u’l-İlm – Haber-i Vahid Savunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>(İslam Hukukunda) Haber</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukukunda-haber/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukukunda-haber/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 10:05:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh/Fıkhi Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[(İslam Hukukunda) Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Akılcı Okulun Haber Teorisi: İsâ b. Ebân]]></category>
		<category><![CDATA[eş-Şeybânî]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13849</guid>

					<description><![CDATA[<p>  İslam bilgi anlayışına göre insan duyular, akıl ve haber olmak üzere üç bilgi kaynağına sahiptir. Haber doğru yahut yanlış olan bir bilgidir. İslam hukuk metodolojisi bakımından hukukun temel kaynaklarından sayılan Kur’ân ve sünnet, haber sayılır. Haberin doğasıyla ilgili bütün özellikler ve sorunlar, Kur’ân ve sünnet hakkında geçerli olacağından dolayı, gerek Kur’ân’ın güvenilir bir haber [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-hukukunda-haber/">(İslam Hukukunda) Haber</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2> <a href="http://ilimcephesi.com/islam-hukukunda-haber/attachment/84/" rel="attachment wp-att-14105"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14105" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/84.jpg" alt="" width="420" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/84.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/84-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></a></h2>
<div class="Detay">
<p>İslam bilgi anlayışına göre insan duyular, akıl ve haber olmak üzere üç bilgi kaynağına sahiptir. Haber doğru yahut yanlış olan bir bilgidir. İslam hukuk metodolojisi bakımından hukukun temel kaynaklarından sayılan Kur’ân ve sünnet, haber sayılır. Haberin doğasıyla ilgili bütün özellikler ve sorunlar, Kur’ân ve sünnet hakkında geçerli olacağından dolayı, gerek Kur’ân’ın güvenilir bir haber kaynağı olduğunun, gerekse Hz. Muhammed’den günümüze ulaşan söz ve uygulamaların güvenilirliği, yüzyıllar boyunda geniş incelemelere konu edilmiştir. Bu bölümde İslam hukukunun kaynakları, haber olmaları bakımından çeşitli başlıklar altında incelenmektedir.</p>
</div>
<div class="Clean"> &#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div class="Detay">
<h4>Akılcı Okulun Haber Teorisi: İsâ b. Ebân</h4>
<p>Ebû Mûsâ İsâ b. Ebân (ö. 221/836), İran kökenli Hanefi fakihlerindendir. Irak’ın çeşitli bölgelerinde kadılık görevi yapmıştır. Mihne yıllarında görev yapmış bir devlet görevlisi olarak kendisinin de Kur’ân’ın yaratılmış olup olmadığı tartışmasına muhatap olanlardan birisi olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>Haberler üç kısımdır:</strong> Bir kısım haberin doğruluğu ve içeriğinin gerçekliği kesin şekilde bilinir; bir kısım haberin içeriğinin yalan olduğu ve haberi verenin yalan söylediği kesin şekilde bilinir; diğer bir kısım haberin ise doğru veya yalan olma ihtimali bulunur. Birinci kısım, tevatür yoluyla geldiği ve nakledenlerin aralarında sözleşip anlaşarak uydurmaları mümkün olmadığı için içeriğinin kesin doğru olarak bilindiği haberdir. Mesela dünyada Mekke, Medine ve Horasan adındaki yerlerin varlığı, Hz. Peygamber’in insanları Allah’a çağırdığı, Kur’ân’ı getirdiği, onun Allah tarafından kendisine indirildiğini söylediği, onun bize namaz, zekât, Ramazan ayını oruçla geçirme ve Kâbe’yi haccetme gibi ibadetleri emrettiği konusunda (haber yoluyla edinilen) bilgimiz gibi.</p>
<p>Bu şeyler ve saydığımız emirler hakkındaki bilgimiz zorunlu ve kendini kabul ettiren türdendir. Bu emirleri reddeden sanki onları Hz. Peygamber’in ağzından işitip reddeden gibidir ve bu sebeple kâfir olup İslâm dininden çıkar; çünkü bu tür bilgi zorunlu bir bilgidir; bu tür bilgi duyu organlarıyla hissedilen ve gözle görünen şeyler hakkındaki bilgimiz, dünyada bizden önce insanların yaşadığı ve şimdi var olanların onların çocukları olduğu, biz doğmadan önce göğün var olduğu konusunda ve benzeri konulardaki bilgilerimiz gibidir. Bu tür kesin bilgiye ulaştıran haberlerde (haber verenlerin sayısı bakımından) bilinen bir sınır ve belirli bir rakam yoktur. Kimi zaman on veya yirmi kişi bile haberin tevatür derecesine ulaşmasını sağlamaz&#8230; Çünkü bu konuda dikkat edilmesi gereken şey o haberin bizi ulaştırdığı, şüpheye yer bırakmayan kesin bilgidir.</p>
<p>(Cassas şöyle der: İsa b. Eban bu kısımda Kur’ân’da gelecekte olacağı bildirilen ve haber verildiği şekilde gerçekleşen gaybla ilgili haberleri de zikretmiştir). Meselâ “Elif, Lam, Mim. Size yakın olan bir yerde Rumlar yenildi. Ama onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir” (Kur’ân 30: 1-4); “Siz Allah dilerse kesinlikle Mescid-i Haram’a güven içinde gireceksiniz” (Kur’ân 48: 27); “Sizden iman edip iyi işler yapanları, onlardan öncekileri hâkim kıldığı gibi, Allah yeryüzünde kesinlikle hâkim kılacağını vadetmiştir” (Kur’ân 24: 55) ve benzeri âyetlerde verilen haberler Allah’ın bildirdiği şekilde gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber de buna benzer şekilde geleceğe yönelik pek çok haber vermiş ve bunlar dediği ve anlattığı şekilde meydana gelmiştir. Bunların bir kısmı onun hayatında gerçekleşmiş, bir kısmının da ondan sonra meydana geleceği bildirilmiş ve haber verdiği şekilde meydana gelmiştir.</p>
<p>Bunlar gibi kesin bilgi ifade eden başka haberler de vardır: Mesela biz Cuma günü caminin yolundan gelen insanları görüp onlara nereden geldiklerini sorduğumuzda “Biz camiden geliyoruz ve namazı kıldık” derlerse, bu insanların bir kısmının kendisi hakkında yalan söylemiş olma ihtimali bulunsa da, onların hepsinin verdiği bu haberin doğru bir bilgi içerdiğini zorunlu olarak biliriz. Bunun gibi Mekke yolundan dönen hacı kafilesiyle karşılaşıp sorduğumuzda “Biz hacdan dönüyoruz ve Arafat’ta vakfe yaptık” derlerse, bu insanların bir kısmının kendisi hakkında verdiği haberin yalan olma ihtimali bulunsa da, onların hepsinin verdiği bu haberin doğru bir bilgi içerdiğini zorunlu olarak biliriz.</p>
<p>Yalan olduğu kesinlikle bilinen haber ise Müseyleme ve ona benzeyen yalancı peygamberlerin haberleri gibidir. Onlar gelecekle ilgili kimi şeyleri haber vermiş, ancak bunların yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca onlar uydurdukları peygamberlikleri hakkında delilleri bulunduğunu iddia etmiş, ancak bunların hiç birini getirememişlerdir. Böylece onların yalan söyledikleri ortaya çıkmış ve iddialarının boş olduğu açıkça görülmüştür. Bir insanın “ben bir anne-babadan olmayan, aniden yaratılmış adamlar gördüm” veya “Ben kimse tarafından yapılmamış bir ev gördüm” demesi ya da “ben Arife günü Arafat’ta insanların hepsinin öldürüldüğünü ve bunu haber verecek kimsenin kalmadığını gördüm” dedikten sonra Mekke’den gelen kimsenin onun verdiği haberi vermemesi de bunun gibi şüphesiz yalan olduğu anlaşılan haberlerdir.</p>
<p>Doğru ve yalan olma ihtimali bulunan haberler ise bir kişinin veya tevatür sayısına ulaşmayan ve aralarında anlaşmaları mümkün olan bir topluluğun verdiği haberlerdir. Böyle bir topluluğun verdiği haberin de (bir kişinin verdiği haber gibi) doğru veya yalan olma ihtimali bulunmaktadır. Dıştan bilindiği kadarıyla dindar, güvenilir (adl) ve yalan söylemeyen bir kişinin rivayet ettiği haber, sayacağımız kimi şartlarla ve kesin doğru olduğuna tanıklık etmemekle birlikte, hükümler konusunda delil kabul edilir. Dıştan bilindiği kadarıyla günahkâr (fâsık) ve yalancı olan bir kişinin haberi ise kabul edilmez&#8230;</p>
<p>İnsanların tanıyıp bildiği şekilde ve meşhur bir biçimde gelmeyen bir haber-i vâhidin, Kur’ân’ın açık bir ayetinin anlamını daraltması (tahsis etmesi) veya hükmünü kaldırması (neshetmesi) kabul edilemez. “Mirasçıya vasiyet yoktur” ve benzeri hadisler ise meşhurdur&#8230; Bu şekilde gelen hadisler kabul edilir; çünkü bunlarda yanılma olması mümkün değildir. Ancak Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir haber-i vahidin görünen anlamı sünnet ve hükümleri açıklama yönündeyse veya bu haber icma edilmiş (görüş birliğiyle kabul edilmiş) bir sünneti reddediyor veya Kur’ân’ın görünen anlamına ters düşüyorsa bakılır: Eğer bu hadisin bunlara ters düşmeyen bir yön ve anlamı varsa onun anlamı en güzel yönde, sünnete en çok benzeyen şekilde ve Kur’ân’ın görünen anlamına en uygun tarzda anlaşılır; eğer bu şekilde anlaşılması mümkün değilse o hadis şazdır (kurala aykırıdır, hatalı rivayet edilmiştir). Âlimlerin hepsinin has (özel bir anlamı) olduğunu kabul ettiği bir Kur’ân ayetinin kimlerle ilgili olduğunun belirlenmesinde hadisler (açıklayıcı) kabul edilir.</p>
<p>Âlimler bu konuda kendilerine ulaşan en güzel ve sünnete en çok benzeyen hadislere dayanarak fikir yürütebilirler. Mesela “Hırsız erkek ve kadın&#8230;” (Kur’ân 5: 38) ayeti âlimlerin hepsine göre has (özel) bir anlama sahiptir ve hırsızların bir kısmını içine alırken diğer bir kısmını içermez; işte bu ayetle kastedilenin kimler olduğunun tespitiyle ilgili hadisler (açıklayıcı) kabul edilir. Mesela “Eşlerini zina ile suçlayan ve kendilerinden başka şahitleri olmayanlar&#8230;” (Kur’ân 24: 6) ayeti bütün âlimlere göre has (özel) bir anlama sahiptir; çünkü temyiz yaşına gelmemiş küçükler hiç bir âlime göre bu ayetin kapsamına girmez. Bu hususta bütün âlimler icma (görüş birliği) etmiş olduğundan bununla kimlerin kastedildiğinin tespitiyle ilgili haber-i vahid rivayetler kabul edilir. Buna benzeyen ayetler de aynı durumdadır&#8230;</p>
<p>Kur’ân’da açık bir şekilde bildirilen (mansus) herhangi bir konu hakkında, onu reddeden veya genel bir anlama sahipken anlamını daraltan (has kılan) bir hadis gelir ve bu hadisin anlamı açık olup farklı anlamlarda yorumlanma ihtimali bulunmazsa, eğer bu hadis insanların tanıyıp bildiği ve sadece içlerinden çok az sayıda insanın bilmediği, meşhur bir hadis değilse bu hadis terkedilir&#8230;</p>
<p>Birbirine zıt iki hadis rivayet edilir ve insanlar sadece bunlardan birini kabul ederse bu nâsih olan (önceki hükmü kaldıran) hadistir; eğer insanlar görüş ayrılığına düşmüşse bu hadisler hakkında ictihad etmek ve asıllara (bilinen âyet ve hadislere) en çok benzeyen hadise uymak gerekir. Eğer bu hadislerin tarihleri bilinirse ve uzlaştırılmaları da mümkün olmazsa sonraki öncekini nesheder (hükmünü kaldırır); eğer uzlaştırılması mümkünse bu yönde ictihad edilir; eğer insanlar önceki hadise göre hareket ediyor ve âlimlerin arasında bu hadis meşhur, diğeri sadece azınlık tarafından uygulanan garip bir hadis ise bakılır; önceki hadise uyanlar sonraki hadise uymayı caiz görüyorsa onun hakkında ictihad etmek caiz olur; ama onlar sonraki hadise uyanları ayıplıyorlarsa insanların (çoğunun) uyduğu hadise uymak gerekir; çünkü burada nesih gerçekleşmiş olsaydı onlar önceki hadisi bilmez ve birinci ihtimalde olduğu gibi bu hadisin neshedildiği onların arasında yaygın şekilde bilinir ve ancak çok az kişi bundan habersiz kalırdı. Senin de gördüğün gibi, kurban etleri(nin saklanması) hakkında hem yasaklama hem de serbestlik getiren hadisler aynı derecede meşhur olmuştur. Mezar ziyareti, içki kapları ve mut’a evliliğiyle ilgili hadisler de böyledir.</p>
<p>Cassas, el-Fusûl fi’l-usûl (nşr. Uceyl en-Neşmî), İstanbul, Mektebetü’l-İrşâd, ts., I, 156-158; II, 291; III, 35-37.<br />
Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<h4>Az Sayıda Kişinin Rivayet Ettiği Hadislerin Durumu (Haber-i vahid): eş-Şeybânî</h4>
<p>Bir veya az sayıda kişinin Hz. Peygamber’den rivayet ettiği hadise haber-i vahid denilmektedir. İlk dönemden itibaren bu nitelikteki rivayetlerin delil olarak kabul edilmesi tartışma konusu olmuştur. Şeybânî bildiğimiz kadarıyla bu konuya değinen ilk müelliflerden biridir. O, bu konuya daha çok fıkıh meseleleri bağlamında değinmekle birlikte ortaya koyduğu deliller onun konunun fıkıh usûlüyle ilgili boyutunu da bildiğini göstermektedir. Ancak Şeybânî (ö. 189/804) döneminde fıkıh usûlü henüz bağımsız bir ilim dalı haline gelmediği için onun ifadelerinde konunun usûl boyutu zımnen ele alınmış olmaktadır. Yine bu ifadelerde Şeybânî’nin ravilerde aranan şartlara değindiği görülmektedir. Şeybânî’ye öğrencilik yapmış olan Şâfiî’nin (ö. 204/820) er-Risâle’sinde konu fıkıh usûlü açısından ele alınmış, Şeybani’nin kullandığı delillerin bir kısmına yer verilmiş ve konu daha detaylı biçimde incelenmiştir.</p>
<p>Yolcu bir adam gelip namaz kılmak istediğinde sadece bir kapta bulunan bir su bulur ve bir adam ona bu suyun pis olduğunu haber verir veya ona bir çocuğun idrarını yaptığını veya içine kan veya dışkı düştüğünü veya onu necis (pis) kılan başka bir şey düştüğünü söylerse, yolcunun kendisine haber veren adamın durumuna bakması gerekir: Eğer onu tanıyorsa ve bu adam ona göre dürüst, Müslüman ve iyi bilinen bir kişiyse o suyla abdest almaz, teyemmüm yapar ve namazını kılar. Bu adam köleyse veya haber veren kişi hür ve Müslüman bir kadınsa veya bir cariyeyse, söylediği şey hakkında dürüst ve güvenilir bir kişi olduktan sonra, durum aynıdır. Eğer o kişi güvenilir değilse veya haber veren kişinin güvenilir olup olmadığını bilmiyorsa bakar: Düşünce ve zannına göre bu kişinin doğru söylemiş olma ihtimali daha yüksekse yine teyemmüm yapar ve o suyla abdest almaz. O suyu döküp sonra teyemmüm yaparak ihtiyatlı davranırsa bu daha iyi olur.</p>
<p>Kendisine haber verenin yalancı olma ihtimalini daha yüksek görüyorsa o suyla abdest alır ve onun sözüne bakmaz, namazını kılar ve namazı geçerli olur; teyemmüm yapması da gerekmez. Sen de biliyorsun ki; Hz. Ömer bir kabileye ait bir havuza geldiğinde Amr b. As bu kabileden bir adama: “Yırtıcı hayvanlar bu suya geliyor mu?” diye sormuş, Hz. Ömer de “Bize bir şey söyleme” demişti. Gördüğün gibi Hz. Ömer adamın ona böyle bir haber vermesini istememiştir. Eğer o, adamın sözünün haber değerinde olduğunu kabul etmeseydi onun haber vermesine engel olmazdı.</p>
<p>Eğer kaptaki suyun necis/ pis olduğunu haber veren kişi zimmî (gayr-i müslim) bir adamsa onun sözüne inanılmaz; ama kendisine haber verilen kişinin kalbi onun doğru söylediğine meylediyorsa bence en iyisi o suyu döküp sonra teyemmüm yapması ve namazını kılmasıdır; suyu dökmeden abdest alırsa bu da geçerli olur; ama kalbi onun doğru söylediğine meylediyorsa bununla birlikte teyemmüm yapıp namaz kılması bence daha iyidir. Eğer onun yalancı olma ihtimalini daha yüksek görüyorsa o suyla abdest alır ve onun sözüne bakmaz. Her iki durumda da abdest alıp namazını kılar ve teyemmüm yapmazsa bu onun için yeterli olur; çünkü bu dinî bir konudur ve bu konularda hüccet sadece Müslümanın haberidir. Ne dediğini bilen büluğa ermemiş çocuk ve ne dediğini bilen ama akıl zayıflığı bulunan bir insanın verdiği haber de böyle değerlendirilir.</p>
<p>Bir adam yemek yiyen ve içecek içen bir grup Müslümanın yanına gelse ve onlar onu yemeğe davet etse, bunun üzerine Müslüman ve güvenilir olduğunu bildiği bir adam ona: “Bu yedikleri et Mecusi (Zerdüşt dinine mensup, ateşe tapan) bir kişinin kestiği bir hayvanın etidir veya bu ete domuz eti karışmıştır veya bu içtikleri içeceğe şarap karışmıştır” dese, onu yemeğe davet edenlerse: “Durum onun dediği gibi değil” deyip yediklerinin helâl olduğunu haber verip doğru bir şekilde konuyu açıklar ve durumun anlattıkları gibi olduğunu söylerlerse, onların haline bakar: Eğer bu insanlar dürüst ve güvenilir olduklarını bildiği kişilerse o tek adamın sözüne bakmaz ve onların sözüne uyar; eğer bu insanlar ona göre dürüst olmayıp töhmet altındaysa o tek adamın sözüne uyar ve bu şeylerden yemesi caiz olmaz. Dürüst ve güvenilir bir Müslüman adam(ın haberi) bu konuda hüccettir; hür kadın, cariye ve köle de (bu konuda) onun gibidir.</p>
<p>Eğer içlerinden iki adam hariç bu insanlar güvenilir değilse, bu iki güvenilir adam tek adamın verdiği habere aykırı şekilde haber veren kişilerin arasındaysa, bu iki adamın sözüne uyar ve tek adamın sözünü bırakır. Eğer bu grubun içinde sadece bir adam güvenilir durumdaysa, birbirine aykırı iki haber veren bu iki adamın haberlerine bakar: Eğer yiyeceğin haram olduğunu iddia edenin doğru söylemiş olma ihtimalini daha yüksek görüyorsa onun sözüne uyar. Eğer bir kanaate ulaşamadıysa ve iki durum da ona göre eşitse o yiyecekten yemesi ve içecekten içmesinde bir sakınca olmaz. İki adam birbirine ters düştüğünde, sana anlattığım her türlü ihtimalde abdest de bu mesele gibidir.</p>
<p>Yiyeceğin helal olduğunu haber verenler iki güvenilir adam olmakla birlikte bunlar köleyse, yiyeceğin haram olduğunu iddia eden ise sadece bir hür adamsa o yiyeceği yemekte bir sakınca yoktur. O yiyeceğin haram olduğunu iddia eden iki güvenilir erkek köle, helal olduğunu iddia eden bir güvenilir hür adamsa o yiyeceği yememesi gerekir. Bunun gibi, iki şeyden birini haber veren güvenilir bir köle, diğerini haber veren hür bir adamsa bu konuda kendi kanaatine göre en güçlü ihtimale bakıp ona uyar ve başkasına bakmaz. İki şeyden birini kendisine haber veren iki güvenilir hür adam, diğerini haber veren iki güvenilir erkek köleyse iki hür adamın sözüne uyar ve iki kölenin sözünü bırakır; çünkü hürler hüccet bakımından kölelerle aynı derecededir; ayrıca onların şahitliği yargıda kesin delil sayılır; bu sebeple hür olmaları durumunda onların şahitliği kabul edilmeye diğerlerinden daha lâyıktır.</p>
<p>Sen de biliyorsun ki; Hz. Ebû Bekir es-Sıddık’ın (13/634) yanında Muğîre b. Şu’be (50/670) Hz. Peygamber’in nineye mirastan altıda bir hisse verdiği yönünde şahitlik ettiğinde Hz. Ebû Bekir ona: “Başka bir şahit daha getir” dedi; o da Muhammed b. Mesleme’yi (43/663) getirdi ve o aynı şekilde şahitlik yaptı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir nineye altıda bir hisseyi verdi. Bu dinî bir konudur. Hz. Ömer’in (23/644) yanında Ebû Musa elEş’arî (44/665) Hz. Peygamber’in: “Biriniz üç defa izin ister ve kendisine izin verilmezse geri dönsün” dediği yönünde şahitlik ettiğinde Hz. Ömer: “Seninle birlikte buna şahitlik edecek birini daha getir” dedi. Bu ihtiyat bakımından daha iyidir; ama bir kişi de yeterlidir.</p>
<p>Sen de biliyorsun ki; Hz. Ömer bunu ona sadece ihtiyatlı davranmak için söyledi. Eğer o başka bir şahit getirmeseydi onun şahitliğini yine kabul ederdi; çünkü Hz. Ömer, Abdurrahman b. Avf’ın (32/652) şahitliğini buna benzer bir meselede kabul etmiştir; Abdurrahman b. Avf Hz. Ömer’in yanında tek başına, Hz. Peygamber’in yanında Mecusîlerin anıldığı ve Hz. Peygamber’in haraç alma konusunda: “Onlara kitap ehliyle ilgili hükümleri uygulayın” dediği yönünde şahitlik yapmış ve Hz. Ömer tek başına onun sözünü geçerli saymıştır.</p>
<p>Yine Hz. Ömer veba salgını varken Şam’a gitmek istediğinde Abdurrahman b. Avf’ın vebayla ilgili sözünü geçerli saymıştır. Hz. Ömer Şam’a gitme hususunda insanlara danıştığında kimi Muhacirler ona gitmesi yönünde görüş bildirmiş, Ebû Ubeyde b. Cerrah (18/639): “Ey müminlerin emiri! Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz?” demişti. Mekkeli bir grup ise ona “Gitme” dedi. Bu sırada Abdurrahman b. Avf geldi ve: “Ben Hz. Peygamber’in: ’Bu kötü hastalık bir yerde yayılırsa oraya gitmeyin, sizin olduğunuz bir yerde yayılırsa oradan çıkıp kaçmayın’ dediğini işittim” dedi. Hz. Ömer de onun sözüne uydu. Başka bir hadis şöyledir: Hz. Ömer, bir kadının, öldürülen kocasının diyetine mirasçı olmaması yönünde hüküm vermeye niyetlenmişti ki; Dahhak b. Süfyan Hz. Ömer’e gelerek, Eşyem ed-Dibâbî’nin karısını onun diyetine mirasçı kılması için, Hz. Peygamber’in kendisine bir mektup yazdığı yönünde şahitlik yaptı ve Hz. Ömer onun sözüne uydu. Hz. Peygamber Bizans kralı Kayser’e tek başına Dihye el-Kelbî’yle (50/670) bir mektup göndererek onu İslam’a çağırdı ve bu, Kayser’e İslam’ı ulaştırma konusunda yeterli (hüccet) görüldü. Hz. Ali (40/661): “Ben bir şeyi Hz. Peygamber’den işitmeyip başkasından dinlediğim zaman o kişiye söyledikleri üzerine yemin ettirirdim; ama bunu bana Ebû Bekir es-Sıddık anlattı ve o doğru söyledi&#8230;” demiştir.</p>
<p>Bütün bu rivayetlerde bir Müslüman adamın şahitliği kabul edilmiştir. Bize ulaşan bir rivayete göre içlerinde Ebû Talha’nın (34/654) da bulunduğu bir grup sahabi fadîh (hurmadan yapılan bir içki) içiyorlarken onlara bir kişi geldi ve şarabın haram kılındığını haber verdi. Bunun üzerine Ebû Talha: “Enes! Kalk ve şu çömlekleri kır” dedi. (Enes (93/711)): “Ben de kalkıp onları kırdım ve içlerindeki içki döküldü” (dedi). Bu konuda delil çoktur.</p>
<p>&#8230; Hz. Peygamber Ramazan ayının hilalini görme konusunda bir bedevinin şahitliğini kabul etti. Bu kişi Medine’ye gelip hilali gördüğünü onlara haber verdi ve Hz. Peygamber onun şahitliğine dayanarak Müslümanların oruç tutmasını emretti. &#8230;</p>
<p>Bir bedevi Hz. Peygamber’in yanında hilali görme konusunda şahitlik yaptı. Hz. Peygamber ona: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şahitlik eder misin?” diye sordu. O da: “Evet” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in verdiği emirle insanlar oruç tuttular.</p>
<p>Bu, dinî konularda bir kişinin şahitliğinin geçerli olduğunu gösterir. Bayram hilali hakkında iki hür erkek veya bir erkek ve iki kadın şahitten az sayıda kişinin şahitliği kabul edilmez; çünkü bu dinî bir konu olsa da oruç tutmayı bırakmaları ve orucu bozmaları sebebiyle bayram hilalini görmede insanların bir tür menfaati vardır; bu sebeple bu konu yargı hükmü gibi ele alınır ve bu konuda sadece yargı hükümlerinde kabul edilen şahitlik türleri kabul edilir. Eğer şahitlikleri geçerli olmayan ve töhmet altında olan kişilerdense, Ramazan ayının hilali konusunda bir veya iki Müslümanın şahitliği kabul edilmez.</p>
<p>Güvenilir Müslüman bir erkek köle veya ister hür ister cariye olsun güvenilir Müslüman bir kadın veya kazif suçundan dolayı cezalandırılmış olsa da güvenilir Müslüman bir erkeğin bu konuda şahitliği ise geçerlidir. Bu konuda şahitlik yapan şehir içindeyse ve gökyüzünde (hilali) görmeyi engelleyici bir durum yoksa onun bu konudaki şahitliği kabul edilmez; çünkü bu şahitliğin batıl/yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Ancak gökyüzünde bulut gibi bir engel varsa ve güvenilir olan bu kişi hilali bulutların arasından gördüğünü haber verir veya başka bir yerden gelerek haber verirse Müslümanların onun şahitliğiyle oruç tutmaları gerekir.</p>
<p>Şeybânî 1433/2012. el-Asl, nşr. Mehmet Boynukalın, Beyrut, Dar İbn Hazm, II, 243–249.<br />
Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.1</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-hukukunda-haber/">(İslam Hukukunda) Haber</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukukunda-haber/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Gazali&#8217;ye Göre Ahad Haber ve Haber-i Vahidle Amel Etme Gerekliliğinin İspatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazaliye-gore-ahad-haber-ve-haber-i-vahidle-amel-etme-gerekliliginin-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazaliye-gore-ahad-haber-ve-haber-i-vahidle-amel-etme-gerekliliginin-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2016 13:27:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali'ye Göre Ahad Haber ve Haber-i Vahidle Amel Etme Gerekliliğinin İspatı]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid bilgi ifade eder mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i Vahid ile Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i Vahidle Amel Etmenin İstendiğinin İspatı]]></category>
		<category><![CDATA[Zülyedeyn kıssası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10321</guid>

					<description><![CDATA[<p>B. Ahad Haberler 1. Haber-i Vahidle Amel Etmenin İstendiğinin İspatı İlim ifade etmemesine rağmen haber-i vahidle amel etmenin istendiğinin is­batı hususunda dört mesele serdedeceğiz. Mesele: (Haber-i vahid bilgi ifade eder mi?) Biz burada haber-i vahid ile, tevatür derecesine ulaşmayan haberi kastedi­yoruz. Bu bakımdan msl. Beş veya altı kişinin naklettiği haber de haber-i vahiddir. Fakat doğruluğu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-gazaliye-gore-ahad-haber-ve-haber-i-vahidle-amel-etme-gerekliliginin-ispati/">İmam Gazali’ye Göre Ahad Haber ve Haber-i Vahidle Amel Etme Gerekliliğinin İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 class="post-title entry-title"></h3>
<div id="post-body-2772953519889224546" class="post-body entry-content">
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/imam-gazaliye-gore-ahad-haber-ve-haber-i-vahidle-amel-etme-gerekliliginin-ispati/indir-2-44/" rel="attachment wp-att-10323"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10323" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-2-1.jpg" alt="İmam Gazali'ye Göre Ahad Haber ve Haber-i Vahidle Amel Etme Gerekliliğinin İspatı   " width="420" height="283" /></a>B. Ahad Haberler</strong></p>
<p><strong>1. Haber-i Vahidle Amel Etmenin İstendiğinin İspatı</strong></p>
<p>İlim ifade etmemesine rağmen haber-i vahidle amel etmenin istendiğinin is­batı hususunda dört mesele serdedeceğiz.</p>
<p><strong>Mesele: (Haber-i vahid bilgi ifade eder mi?)</strong></p>
<p>Biz burada haber-i vahid ile, tevatür derecesine ulaşmayan haberi kastedi­yoruz. Bu bakımdan msl. Beş veya altı kişinin naklettiği haber de haber-i vahiddir. Fakat doğruluğu bilindiği için peygamberin sözü, haber-i vahid olarak adlandırılamaz.</p>
<p>Haber-i vahid bilgi ifade etmez. Bu husus zorunlu olarak bilinmektedir. Ni­tekim biz her duyduğumuz şeyi tasdik etmeyiz. Yine şayet haber-i vahidi tasdik edecek isek iki haber arasında bir çelişki takdir ettiğimizde iki zıt şeyi nasıl tas­dik edebiliriz! Hadiselerden, haber-i vahidin bilgi gerektirdiği yönündeki nakle gelince; her halde onlar bu sözleriyle haber-i vahidin, amelin vücubunu bilmeyi gerektirdiğini kastetmişlerdir. Nitekim zan, ilim olarak adlandırılabilmektedir. Bunun içindir ki kimi hadisçiler, haber-i vahid zahir bilgi meydana getirir demiş­lerdir. Halbuki bilgi için zahir ve batın diye bir şey yoktur. O halde zahir bilgi dedikleri şey, zandır. Onların, &#8216;eğer onların mümin olduklarını bilirseniz&#8217; (mümtehine, 60/10) ayetini de tutamak yaparak, Allah zahiri (zahiren bilmeyi) kastetmiştir diyemezler. Çünkü ayetteki bilme sözüyle kastedilen, kelime-i şehadet ile olan hakiki bilgidir ve kelime-i şehadet, imanın zahiridir; mükellef olunmayan batını değil. Lisan ile olan iman ise, mecazen iman olarak adlandırılır.<br />
Yine &#8216;Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme&#8217; {İsrâ, 17/36} ayetini tutamak yapıp &#8216;Şayet haber bilgi ifade etmeseydi onunla amel etmek caiz olmaz­dı&#8217; diyemezler. Çünkü ayetle kastedilen husus, gerçekleşmiş şeyler dışında şahidi şehadeti kesinlemekten men etmektir. Haber-i vahidle amel etmenin vacip oluşu ise, doğruluk zannı durumunda amel etmeyi gerektiren kesin bir delil ile bilin­mektedir. Zan kesin olarak oluşmaktadır ve zannın oluşması durumunda amel et­menin vacipliği de kesin olarak bilinmektedir; iki şahidin şahitliği ile veya dava­lının yeminden kaçınması durumunda davacının yeminiyle hüküm vermek gibi.</p>
<div></div>
<div>
<p><strong>Mesele: (Haber-i Vahidle Amel Aklen Vacip Veya İmkansız Olmayıp, Sem&#8217;an Vakidir)</strong></p>
<div>Sahabe, tabiun, fukaha ve kelamcılar gibi selefin çoğunluğu, haber-i vahid­le amel etmenin (teabbüd) aklen imkansız olmadığı gibi vacip de olmadığı; fakat bunun sem&#8217;an vaki olduğu görüşündedir. Kaderîlerin çoğunluğu ile bunlara uyan Kâsânî [1] gibi bazı zahir ehli, haber-i vahidle teabbüdün sem&#8217;an haram olduğunu ileri sürmüşlerdir.</div>
<div>
<i>Bunların görüşlerinin batıl olduğunu şu iki husus göstermekte­dir. Birincisi, sahabenin haber-i vahidi kabul hususundaki icmaı; ikincisi de, hz. Peygamberin, değişik bölgelere valiler ve elçiler gönderip, muhatapları, şer&#8217;den naklettikleri şeyler hususunda bunları tasdik etmekle mükellef tuttuğuna dair ge­len mütevatir haberdir</i>. Şimdi bu iki hususu açıklayalım.<strong>1)</strong> Sahabenin pek çok olayda haber-i vahidle amel ettiği tevatüren nakledil­miştir. Bunların her biri tek tek mütevatir olmasa bile, bunların toplamı ile bilgi oluşur. Biz bunlardan bir kısmına işaret edelim:</p>
<p>Ömer&#8217;in bir çok olayda haber-i vahidle amel ettiği nakledilmiştir. Bunlar­dan bazıları şunlardır:</p>
<p>Cenin kıssası: Cenin kıssası olduğunda Ömer kalkarak cenin hakkında Hz. Peygamberden bir şey duyan var mı? Diye sordu. Orada bulunan Hamel b. Malik en-nâbiğa kalkarak ben iki kuma arasındaydım. Biri diğerine merdane ile vurun­ca, diğer kadın karnındaki cenini ölü olarak düşürdü. Hz. Peygamber bu durumda ğurre&#8217;ye[2] hükmetti dedi. Bunun üzerine Ömer &#8216;şayet bunu duymasaydık, başka bir şeyle hüküm verecektik -yani kesinlikle ğurre ile hüküm vermeyecektik-&#8216; dedi&#8221;[3] . Ana karnında diri olup olmadığında kuşku bulunduğu için, cenin ölü ola­rak ayrılmış sayılmıştır.</p>
<p>Yine Ömer karının kocasının diyetine mirasçı olmayacağı görüşünde idi. Dahhâk, ona Hz. Peygamberin kendisine Eşyem ed-Dıbâbi&#8217;nin karısını Eşyem&#8217;in diyetine mirasçı kılmasını yazdığını haber verince Ömer görüşünden vazgeçip, habere dönmüştür.&#8221;[4]</p>
<p>Yine Ömer&#8217;den mecus kıssasına dair birbirini destekleyen haberler gelmiş­tir. Ömer &#8216;bunlar hakkında ne yapacağımı bilmiyorum. Onlar hakkında bir şey duyan varsa bize iletsin&#8217; dedi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf &#8220;Ben Hz. Peygamber&#8217;in &#8216;Onlara ehl-i kitap muamelesi yapın&#8217; dediğini duydum&#8221; deyince Ömer onları dinleri üzere terk edip, onlardan cizye almıştır.</p>
<p>Yine Ömer&#8217;in, Osman&#8217;ın ve daha birçok sahabinin, Aişe&#8217;nin verdiği haber sebebiyle iltikâu&#8217;l-hitâneyn&#8217;den [5] dolayı guslün farz olmadığı görüşünden dön­meleri böyledir. Aişe&#8217;nin bu konuda naklettiği haber şudur: &#8216;Ben ve resulullah bunu yaptık ve bu sebeple gusül yaptık.'[6]</p>
<p>Osman&#8217;ın süknâ hakkı konusunda, elçi gönderip sorduktan sonra Furay&#8217;a bt. Mâlik&#8217;in haberiyle hüküm verdiği sahih olarak nakledilmiştir.'[7]</p>
<p><strong>Hz. Ali (r.a.) neden yemin ettiriyor?</strong></p>
</div>
<div> Ali&#8217;nin bir kişinin naklettiği haberi kabul ettiği ve bunu yemin ile destekle­diği bilinmektedir. Ali kendisinden meşhur olarak nakledilen bir sözünde &#8216;Hz. Peygamberden bir söz işittiğimde Allah beni dilediğince yararlandırdı. Hz. Pey­gamberin sözünü bana bir başkası haber verince ona yemin ettirdim; yemin ettiy­se onu doğruladım. Bana Ebu Bekr, -ki Ebu Bekr doğru söyler-, Hz. Peygamber&#8217;in bir günah işleyen kişi güzelce abdest alıp iki rekat namaz kılar ve Allah&#8217;tan mağfiret dilerse, Allah onu mutlaka affeder dediğini haber verdi demiştir&#8217;.[8] <i>Ali&#8217;nin raviye yemin ettirmesi, ravinin yalan töhmeti altında bulunması sebebiyle değil, hadisin olduğu biçimde sevki hususunda ihtiyat ve</i> mana olarak naklederek lafzını değiştirmesinden kaçınmak amacıyladır. Bir de ravinin zann ile rivayete yeltenmemesi, tersine, kesin olarak duyması halinde rivayette bulunmasını sağla­mak içindir.</div>
<div>
<p><i>Zeyd b. Sabit, en son işi tavaf olsun (veda tavafını yapabilsin) diye, hayızlı kadı­nın tavaf yapmadan memleketine dönmesini (sudur) caiz görmüyor ve karşı gö­rüşte olan İbn Abbas&#8217;a karşı çıkıyordu. Zeyd&#8217;e, &#8216;İbn Abbas ensardan falan kadına Hz. Peygamberin bunu emredip emretmediğini sordu; kadın da durumu İbn Ab­bas&#8217;a haber verdi&#8217; denilince Zeyd görüşünden vazgeçti ve gülerek İbn Abbas&#8217;a şöyle dedi: &#8216;Anladım ki sen doğru söylemişsin&#8217;. Böylece<u>Zeyd ensardan bir kadı­nın haberiyle İbn Abbas&#8217;ın görüşüne dönmüştür</u></i>.</p>
<p>Enes b. Malik&#8217;in şöyle dediği nakledilmiştir: &#8216;Ben, Ebu Ubeyde, Ebu Talha ve Übey b. Ka&#8217;b&#8217;a, hurma suyu veriyordum. O sırada birisi gelip şarabın yasak­landığını haber verdi. Bunun üzerine <i>Ebu Talha bana gidip küpü kırmamı söyledi; ben de gidip kırdım</i>&#8216;.[9]</p>
<p>Kuba ehlinin, tek kişinin haberiyle kıbleyi değiştirmesi: Kuba ehline birisi, eski kıblenin neshedildiği haberini getirince, onlar bu tek kişinin haberiyle Kabe&#8217;ye doğru dönmüşlerdir.</p>
<p>Nakledildiğine göre İbn Abbas&#8217;a müslümanlardan birinin, Hızır&#8217;ın arkadaşı olan Musa&#8217;nın, İsrail oğullarından olan Musa olmadığını iddia ettiği söylenince, İbn Abbas &#8216;Bu Allah düşmanı yalan söylemiştir. Übey b. Ka&#8217;b bana haber verdi ki; Hz. Peygamber bir hitabında Musa ve Hızır&#8217;dan bahsetmiş ve anlattığı şeyler Hızır&#8217;ın arkadaşı olan Musa&#8217;nın İsrail oğullarından olan Musa olduğuna delalet ediyormuş&#8217; demiştir.&#8221; <i>Görüldüğü gibi İbn Abbas hemen haber-i vahide tutun­muş ve iddiayı öne süren kişinin kesinlikle yalancı olduğunu söylemiştir</i>.</p>
<p>Nakledildiğine göre Muaviye&#8217;nin altın bir kabı, ağırlığından daha fazla bir fiyat (altın) mukabilinde sattığını gören Ebu&#8217;d-Derdâ ona Hz. Peygamberin bu şe­kildeki alım-satımı yasakladığını haber vermiş; Muaviye ise &#8216;Ben bu şekildeki alım-satımda bir sakınca görmüyorum&#8217; diye karşılık verince Ebu&#8217;d-Derdâ şöyle demiştir: &#8216;Muaviye&#8217;nin şu yaptığına bakın! Ben kendisine hz. Peygamberin sözü­nü haber veriyorum. O da bana kendi görüşünü söylüyor! (Muaviye&#8217;ye dönerek) artık seninle aynı yerde ebediyen bulunamam&#8217;.</p>
<p>Aynı şekilde hemen bütün sahabilerin pek çok olayda Aişe, Ümmü seleme, Meymune ve Hafsa&#8217;ya, Fatıma bt. Esed&#8217;e, şu veya bu kadına, Zeyd ve Üsame gibi erkek ve kadın, köle ve mevali- sahabilere başvurdukları yaygın olarak nakledil­miştir.</p>
<p>Haber-i vahidle amel hususunda selef icma etmiştir. Bu konudaki tartışma ise da­ha sonraları ortaya çıkmıştır</p>
<p>Tabiunun uygulaması da bu şekilde cereyan etmiştir. Hatta Şafii şöyle de­miştir: biz Ali b. Hüseyn&#8217;in ahad haberlere dayandığını gördük. Aynı şekilde Muhammed b. Ali, Cübeyr b. Mut&#8217;im, Nâfi b. Cübeyr, Hârice b. Zeyd, Ebu seleme b. Abdirrahman, Süleyman b. Yesâr ve Atâ b. Yesar da böyle yapmıştır. Yine Tavus, Atâ ve Mücâhid&#8217;in tutumu da böyledir. Saîd b. Müseyyeb &#8216;Ebu Said el-Hudrî bana sarp [10] konusunda Hz. Peygamber kaynaklı olarak haber verdi ki&#8230;&#8217; der ve onun sözünü sünnet olarak kabul ederdi. Yine &#8216;Bana Ebu Hureyre haber verdi ki&#8217; derdi. Urve b. Zübeyr de, Ömer b. Abdilaziz&#8217;in verdiği bir hükme itiraz sadedinde &#8216;Bana Aişe Hz. Peygamberin gelirin risk karşılığı (gelirin risk ölçüsünde) olduğuna hükmettiğini haber verdi&#8217; [11] demiş, Ömer de bu haber sebebiy­le verdiği hükmü bozmuştur. Meysere&#8217;nin Yemen&#8217;de, Mekhûl&#8217;un Şam&#8217;da yaptığı da budur. Hasen, İbn Sîrîn gibi Basra fukahası ve Kufe fukahası ile bunlara tabi olan Alkame, Esved, Şa&#8217;bî ve Mesrûk&#8217;un tutumları da böyledir. Daha sonraki fukaha da böyle davranmış ve hiç bir dönemde bir inkarla karşılaşmamışlardır. Şa­yet bu tutuma karşı çıkılmış, itiraz edilmiş olsaydı, tıpkı haber-i vahidle amelin yaygın olarak nakledilmesinin itici sebepleri bulunduğu gibi, bu itirazların da iti­ci sebepleri olurdu ve bunlar yaygın olarak nakledilirdi. Tüm bunlar gösteriyor ki haber-i vahidle amel hususunda selef icma etmiştir. Bu konudaki tartışma ise da­ha sonraları ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>Denirse ki:</strong></p>
<p>Belki de selef sizin iddia ettiğiniz gibi tek başına haber-i vahidlerle değil, bunları destekleyen karineler veya aynı anlamda başka haberler veya zahir an­lamlar, kıyaslar ve onlara bitişik sebeplerin bulunması durumunda haber-i vahid­lerle amel etmiştir. Nitekim siz selefin umum, emir ve nehiy sıygaları ile amel et­melerinin, onların bunlarla yalın olarak amel ettikleri hususunda sarih bir nas ol­madığını; aksine bu yönde mevcut karinelerin desteğini alarak bunlarla amel et­tiklerini söylüyorsunuz.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Böyle söylüyoruz; çünkü onların &#8216;<i>Biz sırf emir, nehiy ve umum sıygasıyla amel ediyoruz</i>&#8216; dediklerine dair bir nakil yoktur.<i> Buna mukabil onlar &#8216;Şayet bu haber olmasaydı biz başka şekilde hüküm verecektik&#8217; demişlerdir.</i> İbn Ömer, kendilerinin Rafı&#8217; b. Hadîc&#8217;in haberi sebebiyle muhâbere&#8217;den [12] ve Aişe&#8217;nin haberi sebebiyle İltikâu&#8217;l-hitâneyn konusundaki görüşlerinden rücu ettiklerini açıkça be­lirtmiştir. <i>Kaldı ki emir, nehiy ve umum sıygası zaten emre muhatap olan kişinin, emredilen şeyin ve emredenin durumuna ilişkin bir karineden ayrı değildir. Ravinin Hz. Peygamberden rivayet ettiği habere ne bitişmeli ki, bu bitişen şey sebe­biyle haber delil olabilsin!</i> Böyle bir şeyi varsaymak, adeta onların kitap nassı ile, mütevatir haberle ve icma ile amellerinde de bir karine varsaymak gibidir. Böyle bir varsayım düşüncesi bütün delillerin iptali sonucuna götürür. Öyleyse şunu kabul etmemiz gerekir ki, selefin haber-i vahîd arama gayretlerinin bir tek sebebi vardır; o da o haberle amel etmektir.</p>
<p><strong>Denirse ki:</strong></p>
<p>Madem selef haber-i vahidi, amel etmek için arıyordu; öyleyse onların, bir çok haber-i vahidle amel etmeyişlerini nasıl açıklayacaksınız?</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Bazı haber-i vahidlerle amel etmeyişleri, ileride geleceği üzere haberin ka­bul şartlarındaki eksiklikten dolayıdır. Nitekim onlar, mensuh olduğunu bilmeleri veya emre muhatap olanların ölüp gitmesiyle artık emrin kalkmış olduğunu bil­meleri sebebiyle bazı ayetlerle ve mütevatir haberlerle de amel etmemişlerdir.</p>
<p>Hz. Peygamberin, civar memleketlere idareciler, kadılar, elçiler ve zekat memurları gönderdiği tevatüren sabittir. Bunlar tek tek kişilerdir. Hz. Peygamber bunları zekattan toplamak, ahitleri bozmak, yürürlüğe koymak ve şer&#8217;in ahkamı­nı tebliğ etmek üzere göndermekteydi. Ebu Bekr&#8217;i Hicretin dokuzuncu senesinde hac emiri tayin etmesi ve Ebu Bekr&#8217;in Ali ile birlikte Berâe suresini uygulaması ve onlarla Hz. Peygamber arasındaki ahit ve akitleri fesih görevini ona yüklemesi böyledir. Ömer&#8217;i, zekat işiyle görevlendirmesi; Muaz&#8217;ı Yemen&#8217;deki zekatları top­lamakla ve yemen halkına hakimlikle görevlendirmesi böyledir. Yine Osman b. Affan&#8217;ı Mekkelilere kendisi adına tasarrufla bulunan bir elçisi olarak göndermesi böyledir. Osman gittikten sonra Kureyşlilerin onu katlettiği haberi gelmiş; Hz. Peygamber endişelenmiş ve bu durum Rıdvan bey&#8217;atını sonuçlamıştır. <i>Hz. Pey­gamber &#8216;Şayet onu öldürdüyseler, vallahi orayı başlarına yıkarım&#8217; demiştir</i>.</p>
<p>Ali, Kays b. Asım, Malik b. Nüveyre, Zeberkan b. Bedr, Zeyd b. Harise, Amr b. As, Amr b. Hazm, Üsame b. Zeyd, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b. Cerrah ve daha birçok sahabiyi, (farklı zaman ve mekanlarda) zekatları ve vergi­leri (cibâye) toplamakla görevlendirmesi de böyledir. Siyer alimlerinin ittifakıyla sabit olmuştur ki Hz. Peygamber, civar bölge halklarının, elçilerinin memurları­nın ve hakimlerinin sözlerini kabul etmelerini istiyordu. Şayet Hz. Peygamber her bir elçinin yanına tevatür sayısınca insan katacak olsaydı, hem arkadaşlarının tamamı bile buna yetmezdi ve hem de böyle yaptığı takdirde etrafında hiç bir ar­kadaşı ve yardımcısı kalmaz ve Yahudiler ve diğer düşmanları Hz. Peygambere kolaylıkla saldırabilirlerdi ve düzen intizam da bozulurdu. Demek ki bu varsayım asılsız bir vehimden ibarettir.</p>
<p><strong>Denirse ki:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber onlara (civar bölge halklarına) zekatların tafsilatını şifahen ve mütevatir haberlerle bildiriyordu ve memurları sadece zekatları gidip almakla görevlendiriyordu.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Peki, bölge halklarının, gelen memurların toplama işiyle görevli olduklarını tasdik etmeleri nasıl vacip oluyor! Kaldı ki hz. Peygamber memurlarım sadece zekat toplamakla değil, bunun yanında dini anlatmak,-hasımlar arasında hüküm vermeyi öğretmek ve diğer şer&#8217;î görevleri bildirmekle de görevlendiriyordu.</p>
<p><strong>Denirse ki:</strong></p>
<p>Öyleyse namaz ve orucun aslını; hatta davet, risalet ve mucizeyi de (haber-i vahid sebebiyle) kabul etmeleri onlara vacip olsun!</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Zekat ve oruç aslının kabul edilmesi gerekir. Çünkü elçiler davet aslı yay­gınlık kazandıktan sonra, şer&#8217;î vazifeleri açıklamak üzere gönderiliyorlardı. Risa­let, iman ve nübüvvet alametlerine gelince; bunları (sırf haberi vahide dayanarak) kabul etmeleri gerekmez. Çünkü henüz kendi Peygamberliğini bilmeyen kişilere Hz. Peygamber nasıl &#8216;Beni tasdik etmenizi size vacip kıldım&#8217; diyebilir! Fakat tas­dik işinden sonra, Hz. Peygamberin, onlara elçilerine kulak vermeyi vacip kılmasıyla onların kulak vermeleri mümkün olur&#8230;.</p>
<p><strong>Üçüncü delil:</strong> Her ne kadar müftinin verdiği fetva belki de, zan kaynaklı ise de, sıradan insanların, müftiye ittiba etmelerinin ve onu tasdik etmelerinin vacip olduğunda icma vardır. Hakkında kuşku duymadığı bir duyuntuyu (sema) haber yeren ravinin, tasdik edilmesi daha evladır. Yalan ve hata ravi için söz konusu ol­duğu kadar müfti için de sözkonusudur. Hatta ravinin hata ihtimali müftiye naza­ran daha da uzaktır. <i>Çünkü her müçtehid, musib bile olsa, araştırma-incelemeyi tamamlamada kusur etmemesi durumunda musibdir</i>. <i>Belki de müçtehid, kusurlu davrandığı halde, araştırmayı tam yaptığını ve kusurlu davranmadığını zannet­mektedir</i>. Bu yaklaşım, Şâfiî&#8217;den nakilde bulunup onun mezhebini taklit eden kişinin taklidini caiz görenlerin görüşüne göre, daha da vurgulu bir istidlaldir. Çün­kü bu kişi başkasının görüşünü rivayet etmektedir; öyleyse başkasının sözünü de haydi haydi rivayet edebilir. Denirse ki:</p>
<p>Bu yaklaşım, sadece zan ifade eden bir kıyastır. Haber-i vahidle amel ise bir temel prensiptir ve temel prensiplerin (usul) zan ve kıyas yoluyla ispatı caiz değildir. Müftinin fetvasında zannın bulunmaması nasıl düşünülebilir!Müctehide zorunlu olarak ihtiyaç vardır; şayet sıradan insanların tek tek her biri ictihad mer­tebesine çıkmakla yükümlü tutulacak olsa bu adeta imkansızdır. Öyleyse sıradan kişilerin müftiyi taklit etmesi vaciptir.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Nasıl ki sizin iddianıza göre, müfti, kendisine bir haber geldiğinde, kendisi açısından tevatür imkansız gibiyse ve haberi reddedip beraet-i asliyyeye müracat etmek durumunda ise, bize göre de müctehidin haber-i vahidle amel etmesinde zaruret yoktur ve müctehidin beraet-i asliyyeye müracaat etmesi uygun olabilir. Zira kendini bilgiye götürecek bir yol yoktur. Öte yandan (yukarıda haber-i vahi­din kabulünü, ravinin durumuyla müftinin durumu arasındaki benzerliğe dayandırışımız) zannî bir kıyas değil, aksine, kesin bir kıyastır. Çünkü işlemin muhte­vası açısından, her ikisi de aynı anlamdadır. Nikahlar konusunda haber-i vahid ile amel sahih ise, alım-satım konularında da biz kıyasın cari olduğuna kesin gözüyle bakarız ve bu durum rivayet edilen haberin muhtevasına göre değişmez. Burada da, yalnızca, haberin kaynağı değişiklik göstermektedir; müfti kendi zan­nından haber vermekte; ravi ise, başkasının sözünü haber vermektedir. Nitekim, iki şahidin, kendilerinden veya adaletlerine şahitlik ettiklerinde başkalarından verdikleri haber ile başkalarının adaletine dair kendi zanlarından verdikleri haber arasında fark gözetilmez.</p>
<p><strong>Dördüncü delil;</strong> &#8216;Her bölükten bir taife dinde fıkıh sahibi olsunlar ve geri döndüklerinde kavimlerini inzar etsinler&#8217; (tevbe, 9/122) ayetidir. Taife, üç ka­dar kişiden oluşan bir topluluk demektir. Bunların sözüyle bilgi oluşmaz. Öyley­se bu ayetin anlamı üzerinde düşünme ve incelemeye gerek vardır. Çünkü bu hü­küm kesin olsa bile, bu kesinlik, inzar etmenin vacipliği hususundadır; yoksa ki, inzar edenin tek olması halinde, inzar edilen kişinin amel etmesinin vacîpliği hu­susunda değildir. Nitekim bir olay hakkında bir tek şahit varsa, bu tek şahidin şa­hitliği ifa etmesi gerekir; ancak bu ifa, tek kişinin şahitliği ile amel edilmesi için değil; fakat bu şahitliğe başka şeyler eklenebilsin diyedir. Bu itiraz, indirdiği­miz beyyineleri ve hidayeti gizleyenler {Bakara, 2/159} ayetiyle, Hz. Peygam­berin &#8216;Allah, sözümü işitip, anlayan ve işittiği gibi aktaran kişinin yüzünü ak etsin&#8217; hadisine ve bu anlamdaki ayet ve hadislere tutunmayı da zayıflatmaktadır. Bu meselede bize muhalefet edenlerin belli başlı iki şüphesi (gerekçe) vardır:</p>
<p><strong>Birinci şüphe:</strong> Haber-i vahidin isbatı hususunda icmadan başka bir daya­nak yoktur. İcmaın varlığı da iddia edilemez. Çünkü hiç bir sahabi yoktur ki, haber-i vahidi reddetmiş olmasın.</p>
<p><strong>Örnekler:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber, kendisinin ikinci rekatta selam verdiğini söyleyen Zülye­deyn&#8217;in haberinde tereddüt etmiş; Ebu Bekr ve Ömer&#8217;e sormuştur. Bunlar da Zül­yedeyn&#8217;in haberi doğrultusunda şahitlik edip onu doğrulayinca Hz. Peygamber Zülyedeyn&#8217;in haberini kabul etmiş ve sehiv secdesi yapmıştır. Ebu Bekr, Muğîre b. Şube&#8217;nin dedenin mirasçılığına dair haberini reddet­miş; Muhammed b. Mesleme de aynı şeyi haber verince kabul etmiştir. Ebu Bekr ve Ömer, Osman&#8217;ın, Hakem b. Ebil-As&#8217;ın sürgünden dönmesi (red) konusunda Hz. Peygamberden izin istediğine dair haberini reddetmişler ve Osman&#8217;dan buna şahitlik edecek başka bir kişi bulmasını istemişlerdir. Ömer, Ebu Musa el-Eşarî&#8217;nin, (bir yere girilirken kapıyı vurarak) izin iste­me konusundaki haberini reddetmiş; Ebu Said el-Hudrî buna şahitlik edince ka­bul etmiştir. Ali, Ebu Sinan Eşcaî&#8217;nin, Beru bt. Vâşık kıssasına dair haberini reddetmiş­tir. Ayrıca Ali&#8217;nin, hadis rivayet edenlere yemin ettirdiği de bilinmektedir. Aişe, İbn Ömer&#8217;in, ailesinin ağlaması sebebiyle ölüye azap edildiği şeklin­deki haberini reddetmiştir. Ömer&#8217;in, Ebu Musa ve Ebu Hureyre&#8217;yi Hz. Peygamberden hadis rivayet et­mekten nehyettiği bilinmektedir. Bu yönde daha bir çok haber vardır.</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Bu haberlerin çoğu, ravide belli bir sayıyı şart koşanların görüşüne göre ko­nuya delalet etmektedir; tevatürü şart koşanların görüşüne göre değil. Çünkü on­lar toplanıp da haberin mütevatir olmasını beklememişlerdir. <i>Fakat biz onların bu itirazlarına cevap olarak deriz ki; bizim sahabeden naklettiğimiz örnekler, onların haber-i vahidle amel ettiklerine kesin olarak delalet etmektedir.</i> Sizin zikrettiği­niz örnekler ise, sahabenin, haberin reddini gerektiren birtakım ârizî sebepler yü­zünden haberi reddettiğine dairdir. <i>Onların bu tavrı, haber-i vahidle amel prensi­binin butlanını göstermez. Nitekim onların, bazı Kuran naslarını reddetmesi, ba­zı kıyas türlerini terk etmesi; yine hakimin bazı şehadet türlerini reddetmesi, bun­ların hepten ve kökten batıl olduğunu göstermez.</i></p>
<p><strong>Zülyedeyn kıssası</strong></p>
<p>Şimdi biz sahabenin haberleri red ve haberlerde tereddüt konusundaki ma­zeretlerine işaret edelim. Hz. Peygamberin Zülyedeyn&#8217;in sözünde tereddüt etme­sinde üç ihtimal vardır:</p>
<p><strong>A)</strong> Hz. Peygamber, Zülyedeyn&#8217;in bir vehme düştüğünü düşünmüştür. Çünkü çok sayıdaki kişilerin farkına varmadığı bir şeyi tek başına Zülyedeyn&#8217;in bilmesi uzak ihtimaldir. Zira orada bulunan herkesin gaflete düştüğünü düşünmektense, bir kişinin yanılgıya düştüğünü düşünmek daha uygundur. Vehim belirtilerinin bulunduğu her durumda duraksamak (tevakkuf) gerekir.</p>
<p><strong>B)</strong> Hz. Peygamber, Zülyedeyn&#8217;in doğru söylediğini bilse bile, orada bulu­nanlara, bu gibi durumlarda duraksamanın gerektiğini öğretmek amacıyla tered­düt göstermiştir. Şayet kendisi bu durumda duraksamasaydı, herkesin susması yanında bir kişinin verdiği haberin tasdik edilmesi süregelen bir sünnet haline gelirdi. Hz. Peygamber bu tavrıyla bu yolun önünü kapamıştır.</p>
<p><strong>C)</strong> Zülyedeyn öyle bir şey söylemiştir ki, şayet doğru olarak kabul edilecek olsa bunun etkisi orada bulunan cemaat hakkında ortaya çıkacak ve onların zim­metinde bir yükümlülük doğacaktı. Bu sebeple Hz. Peygamber Zülyedeyn&#8217;in sö­zünü şehadet kabilinden saymış ve bu noktada bir kişinin sözünü yeterli görme­miştir. Bundan önceki iki ihtimal daha kuvvetlidir.</p>
<p>Hz. Peygamberin bu tavrına, şehadet sayısını şart koşanlar tutunacak olursa, haberi nakledenlerin üç kişi olmasını ve bu üç kişinin bu habere ses çıkarmayan bir topluluk içerisinde bulunmasını da şart koşmak durumunda kalırlar. Çünkü hz. Peygamberden nakledilen olay bu şekilde cereyan etmiştir.</p>
<p>Ebu bekr&#8217;in, ninenin mirasçılığı konusunda Muğîre&#8217;nin haberini reddetmesine gelince;</p>
<p><strong>A)</strong> Belki de duraksamayı gerektiren bir durum vardı ve Ebu Bekr&#8217;den başka bunu bilen kimse yoktu.</p>
<p><strong>B)</strong> Ebu Bekr bu hükmün yürürlükte mi yoksa mensuh mu olduğunu araştır­mak için reddetmiştir.</p>
<p><strong>C) </strong>Ebu Bekr başkasının yanında Muğîre&#8217;nin yanındaki bilgiye benzer bir bilgi bulunup bulunmadığını öğrenmek amacındadır; eğer başkasının yanında benzer bir bilgi varsa hüküm daha kuvetli olacak; aksi bir bilgi varsa Muğîre&#8217;nin haberi boşa çıkacak.</p>
<p><strong>D)</strong> Ebu Bekr, tıpkı her ne kadar tek başına yeterli olsa bile, iki şahidin şahit­liğinden sonra hakimin kesin hüküm vermekte ihtiyatlı davrandığı gibi, haberin bir ziyade ile desteklenmesini beklemek amacıyla kararsız kalmıştır, yoksa ki ha­beri reddetmek azmiyle değil.</p>
<p><strong>E)</strong> Ebu Bekr, gelişigüzel biçimde hadis rivayetine çokça teşebbüs edilmesin diye böyle kararsızlık göstermiştir.</p>
<p>Ebu Bekr&#8217;in tavrının, bu ihtimallerinden birine hamledilmesi gerekir. Çün­kü Ebu Bekr&#8217;in haber-i vahidi kabul ettiği ve kabul edenlere karşı çıkmadığı ke­sin olarak bilinmektedir.</p>
<p><strong>Osman&#8217;ın, Hakem b. Ebi&#8217;l-As hakkındaki haberinin reddine gelince;</strong></p>
<p><strong>A)</strong> Bu haber, bir kişi lehine bir hakkın isbatına dair bir haberdir. Bu da şahitlik meselesi gibi olup, bir kişinin sözüyle sabit olmaz.</p>
<p><strong>B)</strong> Ebu Bekr, Osman&#8217;ın Hakem ile akrabalığı yüzünden tereddüt etmiştir. Osman akrabalarına olan düşkünlüğü ile tanınmaktaydı. Ebu Bekr, Osman&#8217;ın ma­kam ve saygınlığını, onun değerini düşürmek isteyen birinin &#8216;Osman bunu akra­balığı sebebiyle söylemiştir&#8217; demesinden tenzih amacıyla ve bu hüküm başka bi­rinin sözüyle sabit olsun diye duraksamıştır.</p>
<p><strong>C)</strong> Ebu Bekr ve Ömer, insanlar için, benzer durumlarda araştırıcı davranma­yı kendilerinden öğrensinler diye, yakın akraba hakkında duraksanmasını sünnet haline getirmek amacıyla duraksamalarıdır.</p>
<p><strong>Ebu Musa&#8217;nın izin isteme konusundaki haberine gelince; </strong></p>
<p>Ebu Musa Ömer&#8217;in kapısını üç defa çaldıktan sonra beklemeksizin kapıdan ayrılıp gittiği için, Ömer&#8217;in siyasetinden kendini korumak için böyle bir habere ihtiyacı vardı. <i>Ömer, böylesi durumlarda hadis rivayet etmenin, başkaları için kendi amaçları doğrultu­sunda hadis rivayet etmelerine bir kapı açmasından endişe etmiştir</i>. Nitekim Ebu Musa, Ebu Said ile birlikte geri dönüp, Ebu Said aynı yönde şahitlik edince Ömer, Ebu Musa&#8217;ya &#8216;Ben seni itham etmedim; fakat insanların Hz. Peygamber adına söz uydurmalarından endişe ettim&#8217; demiştir. Devlet başkanının, ortada bir töhmet bulunmamakla birlikte, benzer maslahatlar sebebiyle duraksaması caizdir. Öte yandan bu haberler yaygınlık ve sıhhat bakımından, bizim, sahabenin haber-i vahidi kabul ettiğine dair naklettiğimiz haberlere denk değildir.</p>
<p>Ali&#8217;nin, Eşcaî&#8217;nin haberini reddetmesine gelince; zaten kendisi &#8216;Ökçelerine işeyen bir bedevinin sözünü nasıl kabul edelim&#8217; diyerek red gerekçesini belirtmiş <i>ve onun adalet ve zabtını bilmediğini açıklamıştır</i>. Bunun içindir ki Ali onu kaba­lık ve idrardan çekinmezlik ile vasıflamıştır. <i>Ömer&#8217;in, süknâ hadisinde Fatıma bt. Kays hakkında söylediği &#8220;Biz doğru mu yoksa yalan mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının sözüyle Allah&#8217;ın kitabını ve peygamberin sünnetini terketmeyiz&#8221; sözü de bunun gibidir</i>.</p>
<p>Sahabenin haber-i vahidi reddine ilişkin olarak nakledilen olaylar hakkında verilecek cevap bu minval üzeredir.</p>
<p><strong>&#8216;Bilmediğin şeyin ardına düşme&#8217; ayeti ve Haber-i vahid</strong></p>
<p><strong>İkinci şüphe:</strong> &#8216;Bilmediğin şeyin ardına düşme&#8217; {İsrâ, 17/36}, &#8216;Allah hakkın­da bilmediğiniz şeyleri söylemeniz&#8230;&#8217; {Bakara, 2/169}, &#8216;Biz ancak bildiğimiz şe­ye şehadet etmekteyiz&#8217; {Yusuf, 12/81}, &#8216;Size bir fasık haber getirirse, onu araştı­rın; bilmeden (cehaletle) bîr kavme zarar verirsiniz&#8217; {Hucurat, 49/6} -adil kişinin sözünde bir nevi cehalet vardır- gibi ayetlere tutunmaktır. Bu tutunma bir kaç yönden batıldır;</p>
<p><strong>A)</strong> Onların haber-i vahidi inkar edişleri, kesin bir burhan ile bilinmiş değil­dir; aksine bu hususta hata mümkündür; öyleyse haber-i vahidi inkar etmek, bil­giye dayanmaksızın hüküm vermektir.</p>
<p><strong>B)</strong> Haber-i vahidle amel etmenin vacipliği, icma gibi kesin bir delil ile bilinmektedir; dolayısıyla bunda bir cehalet söz konusu değildir.</p>
<p><strong>C)</strong> Ayetlerle kastedilen husus; şahidin, görmediği ve bilmediği hususlarda kesin şahitlik yapmaktan men edilmesi ve rivayet edilmeyen ve adil kişilerin nakletmediği şeylerle fetva vermenin yasaklığıdır.</p>
<p><strong>D)</strong> Bu ayet, şayet haber-i vahidin reddine delalet etseydi, iki kişinin, dört ki­şinin, bir kadın ve iki erkeğin şahitliğinin ve yemin ile hüküm vermenin de reddi­ne delalet ederdi. Yalan ihtimali bulunmakla birlikte bunlarla hüküm vermenin vacipliği Kuran nassı ile bilinmektedir. İşte haber-i vahidlerde aynı şekildedir.</p>
<p><strong>E)</strong> Onların bu anlayışına göre, devlet başkanının belirlenmesi ve hakimlerin tayininin haramlığının da vacip olması gerekir. Çünkü, vera ve takva sahibi ol­dukları bir yana biz bunların mümin olup olmadıklarını da yakinen bilmiyoruz. Hatta biz namaz kıldıran imamın bile abdestli olup olmadığını bilmiyoruz; öyley­se bunlara iktida etmek de yasak olsun! [13]</p>
<p><strong>2. Ravinin Şartları Ve Sıfatı</strong></p>
<p>Bütün bu anlatılanlardan sonra haber-i vahidle amelin vacipliği sabit oldu­ğuna göre, bilesin ki; her haber makbul değildir. Öncelikle şunu anlamalısın ki; biz burada &#8216;kabul&#8217; sözü ile tasdiki ve &#8216;red&#8217; sözü ile yalanlamayı kastetmiyoruz. Aksine, belki yalan söylüyor veya hata ediyor olsa bile, adil kişinin sözünü kabul etmek vaciptir. Belki doğru söylüyor olsa bile, fasık kişinin sözünü kabul etmek caiz değildir. Biz &#8216;makbul&#8217; sözü ile, kendisiyle amelin vacip olduğu haberi; &#8216;merdûd&#8217; sözü ile de kendisiyle amel etme konusunda hakkımızda teklif bulunma­yan haberi kastediyoruz. Makbul; mükellef, adil, müslim ve zabt sahibi her ki­şinin rivayetidir; ister haberi bir tek kendisi rivayet etmiş olsun, isterse kendisiyle birlikte başkaları da rivayet etsin. Şimdi bu beş noktayı açıklayalım:</p>
<p><strong>1)</strong> Her ne kadar bir kişinin şahitliği makbul değilse de, bir kişinin rivayeti makbuldür. Cübbâî ve bir gurup alim aksi görüştedirler. Bunlar rivayette sayı şartını koşmuşlar ve ancak iki kişinin sözünü kabul etmişlerdir. <i>Ayrıca bu iki ki­şiden her birinin rivayeti, başka iki kişiden sabit olmalıdır</i>. Bu işlem bizim zama­nımıza gelinceye kadar öyle muazzam bir sayıya ulaşır ki, artık bir hadisin isbatına kesinlikle güç yetirilemez. Kimileri de, zina şahitliğinden hareketle bu sayının dört olması gerektiğini söylemiştir. Onların bu görüşlerinin batıl olduğunun delili şudur; ilim ifade etmediği halde, tek tek kişilerin sözünün kabul edileceği sabit olduğuna göre, sayı şartını ileri sürmek keyfi hüküm vermek olup, böyle bir şart ancak ya bir nass ya da mansus üzerine yapılan bir kıyas ile bilinebilir. Bu yönde bir nass bulunduğunu iddia etmek mümkün değildir. Sahabeden nakledilen &#8216;tek kişinin haberine destek arama girişimi&#8217; ise, iki-üç olayda, yukarıda zikrettiğimiz sebepler yüzünden söz konusu olmuştur. Hakkında yalnızca Aişe&#8217;nin sözüyle, peygamber&#8217;in hanımlarının sözüyle, Abdurrahman b. Avf, Ebu Hureyre ve daha birçoklarının sözüyle hüküm verdikleri olaylara gelince; tıpkı tek kişinin şahitli­ğini kabul etmediklerini kesin olarak bildiğimiz gibi, onların haber-i vahidi kabul ettiklerini de, uygulamalarından kesin olarak biliyoruz. Şayet sayı şartını koşan­lar görüşlerini rivayetin şehadete kıyasından aldılarsa, bu kıyas kesinlikle batıl­dır; çünkü sahabenin bu iki işlem arasında fark gözettikleri uygulamalarından bi­linmektedir. Diğer yandan rivayet, hürriyet ve erkeklik şartı yönünden niye şehadete kıyas edilmiyor! Zina şahitliğinde dört kişinin şahitlik etmesi şart koşulmuş­tur. Hilalin görülmesi ve ebenin şahitliğinde ise bir kişi yeterli görülmüştür. Böy­le bir kıyas icma&#8217;ın çiğnenmesi sonucuna götürür; eğer kıyas yapmak vacip ise bunlar arasında hiç bir fark yoktur.</p>
<p><strong>2) İkinci şart,</strong> aslında bu şart bize göre birinci şarttır; çünkü bize göre rivayette sayı şartı yoktur. Çocuğun rivayeti kabul edilmez; çünkü çocukta henüz Allah korkusu yoktur ve onu yalan söylemekten caydıracak bir etken de yoktur. Bu bakımdan çocuğun sözüne güven hasıl olmaz. Şahitliğin kabulünde nefsin sükununa ve zannın hasıl olmasına tabi olunmaktadır.<i>Fasık, çocuktan da­ha güvenilirdir. Hiç değilse fasıkta hem Allah korkusu vardır ve hem de dini ve aklı onun için bir caydırıcıdır. Çocukta ise Allah korkusu diye bir şey yoktur. Öyleyse çocuğun sözü evleviyetle reddedilir</i>. Çocuğun rivayetinin reddi hususun­da bu yaklaşımı tutamak yapmak, çocuğun ikrarının reddedilmesini tutamak yap­maktan daha uygundur. Bazıları çocuğun rivayetinin reddini şöyle gerekçelendirmişlerdir; çocuğun kendi nefsinden hikaye ettiği şeyler (yaptığı ikrar) kabul edil­mediğine göre, başkasından rivayet ettiği şeylerin kabul edilmemesi daha evladır. Bu tutamak, köle örneğiyle boşa çıkmaktadır; çünkü kölenin ikrarı kabul edilme­diği halde rivayeti kabul edilir. Her ne kadar kölenin ikrarının kabul edilmeme­sinin sebebi, bu ikrarın efendinin mülkünü içermesi ise de, -efendinin mülkü do­kunulmazdır-, çocuğun mülkü de, çocuğun maslahatı gerekçesiyle kendisinden bile korunmuştur. Teklife taalluk etmeyen hususlarda ise çocuğun sözü, hatta du­rumu tesir edebilir ve ona iktida edilebilir. Tıpkı dürüst kişiye ve facire iktida edilebildiği gibi, çocuk ve erişkine de iktida edilebilir. Fasıkın şahitliği kabul edilmez. Çocuk, fasıka nispetle yalan hususunda daha cüretkardır.</p>
<p>Çocuk eğer, tahammül anında mümeyyiz, eda anında erişkin ise, onun bu rivayeti kabul edilir. Çünkü gerek tahammülünde gerekse edasında bir kusur yoktur. Sahabenin, İbn abbas, İbnu&#8217;z-Zübeyr, Numan b. Beşir ve benzeri genç sahabilerin haberlerini, buluğdan önce tahammül edilmişiyle buluğdan sonra ta­hammül edilmişi arasında ayırım yapmaksızın, kabul hususundaki icmai, mümey­yiz çocuğun işitmesinin (sema) kabul edileceğine delalet eder. Buradan hareketle selef ve halef, çocukları rivayet meclislerine dahil etmişler ve küçükken taham­mül ettikleri hususlardaki şahitliklerini kabul etmişlerdir.</p>
<p><strong>Denirse ki:</strong></p>
<p>Bazı alimler, kendi aralarında cereyan eden saldırı ve yaralama (cinayet) gibi olaylarda çocukların şahitliğinin kabul edileceğini söylemiştir.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p><i>Çocukların çok sayıda olup, birbirlerinden ayrılmadan önce şahitlikte bu­lunmaları durumunda, bu, bir nevi karinelerle istidlaldir</i>. Ancak eğer çocuklar birbirlerinden ayrılırsa, onlara yanlış bir telkin yapılabilir ve onları telkine kapıl­maktan alıkoyacak bir engel de yoktur. Çocukların bu husustaki şahitlikleriyle hüküm veren kişi, ancak, çocuklar arasında bu tür cinayet olaylarının çok meydana gelmesi ve <i><u>hükmün karineler yardımıyla bilinmesine duyulan ihtiyaç</u> sebebiyle hüküm vermiştir</i>. Bu bakımdan çocukların şahitliği, normal şahitlik yöntemine göre olmaz.</p>
<p><strong>3) Ravinin zabt sahibi (zabıt) olması.</strong></p>
<p>Tahammül anında mümeyyiz olmayan veya muğaffel olan kişi, ezberlediği şeyi, aslına uygun olarak eda edebilecek biçimde iyi zabt edemez; dolayısıyla, fasık olmasalar bile, böyle kişilerin sözüne güven olmaz.</p>
<p><strong>4) Ravinin müslüman olması:</strong></p>
<p><i>Kafirin rivayetinin kabul edilmeyeceğinde görüş ayrılığı yoktur. Çünkü ka­fir din hususunda töhmet altındadır.</i> Her ne kadar Ebû Hanîfe, kafirlerin birbirleri hakkındaki şahitliklerini geçerli saymış ise de, rivayetinin reddi hususunda mu­halefet etmemiştir. <i>Kafirin rivayetinin reddi konusundaki dayanak, -her ne kadar kendi dini açısından adil olsa bile-, kafirden dindeki bu makamın (rivayet) ehli­yetinin alınması hususunda gerçekleşen icmadır</i>. Bu dayanak, &#8216;Fasıkın şahitliği merduddur; küfür ise en büyük fasıklıktır; fasıkın şahitliği kabul edilmediğine göre kafirinki hiç kabul edilmez&#8217; şeklindeki sözümüzden daha uygundur. Nite­kim Allah teala &#8216;Size bir fasık bir haber getirirse, onu araştırın&#8217; {Hucurat, 49/6} demiştir.<i> Çünkü fasık masiyete cüret edişi sebebiyle töhmet altındadır. Dinine bağlı bir kafir ise belki bu töhmet altında değildir</i>. <i>Şu kadar ki kafirin rivayet ma­kamından tecrit edilmesi konusundaki dayanak icmadır</i>.</p>
<p><strong>Denirse ki:</strong></p>
<p>Bu yaklaşım Yahudilere, Hristiyanlara ve bizim dinimize inanmayanlara uygun düşer. Çünkü inanmadıkları bir din hususunda onların hakemliklerine baş­vurulması siyaset açısından uygun değildir. Peki tevilci kafir (<i><u>el-kafirul-müteevvil</u></i>) hakkındaki görüşünüz nedir? Tevilci kafir, tekfir sebebi olan bir bidate kail olan kişi olup, dîni tazim etmekte, masiyetten kaçınmakta ve kafir olduğunu bil­memektedir. Bunun rivayeti niçin kabul edilmesin! NitekimŞafii, her ne kadar bidati sebebiyle fasık olsa bile, bazı bidat ehlinin rivayetini kabul etmiştir. Çünkü bu kişi fıskı hususunda tevil yapmaktadır.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Tevil yapan bidatçinin rivayetine biraz sonra değineceğiz. Kafire gelince; kafir, tevilci bile olsa bunun rivayeti kabul edilmez. Çünkü her kafir kendince bir tevil yapmaktadır. Msl. Yahudi kendisinin kafir olduğunu bilmemektedir. Tevilci olmayan, yani gerçeği kalbiyle bilmesine rağmen diliyle inat eden kafir ise, pek enderdir. Tevilcinin yalandan korunması, bir Hristiyanın yalandan korunması gi­bi olup, dikkate alınmaz. Aksine bu makam, ancak müslümanlıkla elde edilir. <i>Bu husus kıyas yoluyla değil, icma ile bilinmektedir.</i></p>
<p><strong>5) Adalet:</strong>Allah teala &#8216;Size bir fasık bir haber getirirse, onu araştırın&#8217; {Hucurat, 49/6} demiştir. Bu ifade fasıkın sözüne itimat etmekten men ve gerek rivayet ve gerek­se şehadette adaletin şart olduğuna dair bir delildir.<i>Adalet siret ve din hususunda istikametten ibaret olup, özü nefiste yerleşen ve kişiyi hem müruet ve hem de takvaya sevk eden bir duruma racidir</i>. Bu durumun neticesinde o kişinin doğru söylediğine dair nefsin güveni oluşur. Kendisini yalandan alıkoyacak bir biçimde Allahtan korkmayan kişinin sözüne güven olmaz. Kişinin bütün günahlardan ma­sum olmasının şart olmadığında görüş ayrılığı yoktur. Yine büyük günahlardan kaçınması yeterli olmayıp, bir baş soğan çalmak ve bilerek bir buğday tanesi ka­dar hafif tartmak gibi küçük günahlardan, kısaca dünyevi amaçlar uğruna yalana cüret etmeye varacak derecede dininin gevşekliğine delalet eden her şeyden ka­çınması gerekir. Hatta yolda bir şey yemek, caddeye işemek (ve tükürmek), dü­şük kişilerle arkadaşlık etmek ve ifrat derecede mizah yapmak gibi, mürueti ze­deleyen mübahlardan kaçınmak da adalet hususunda şart koşulmaktadır.<i>İcma alanını aşan durumlarda, bu husustaki ölçü, takdirin hakimin içtihadına bırakıl­masıdır. Kişinin yaptığı bir iş, hakime göre, o kişinin yalan söylemeye cüret ede­bileceğine delalet ediyorsa, şahitliğini reddeder; buna delalet etmiyorsa reddet­mez.</i> Bu takdir işi de müçtehidden müçtehide değişiklik gösterir. Bu hususun ay­rıntısı, usulün değil fıkhın kapsamındadır. <i>Öyle kişiler vardır ki, gıybeti alışkan­lık haline getirmişlerdir ve hakim bu alışkanlığın o kişinin karakteri olduğunu, onsuz yapamadığını, fakat bu kişinin kesinlikle yalancı şahitlik yapmayacağını bilebilir</i>. Hakimin, kendi içtihadına göre, bu kişinin şahitliğini kabul etmesi kendisi açısından caizdir. Bu durum farklı yörelerdeki adetlere göre ve insanların küçük günahlardan bir kısmını büyütme hususundaki farklılıklarına göre değişik­lik gösterir. Adalet şartına ilişkin olarak iki mesele ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Mesele: (adaletin muhtevası)</strong></p>
<p>Iraklı alimlerden kimileri, adaletin, açık bir fısktan uzak olarak, müslümanlığı izhar etmekten ibaret olduğunu söylemiştir. Buna göre durumu bilinmeyen her müslüman adildir. Bize göre ise böyle kişilerin adaleti ancak, denemekle, siret ve genel tutumunu araştırmakla bilinebilir. Onların bu görüşünün batıl oldu­ğunu şu hususlar göstermektedir:</p>
<p><strong>A) Fasıkın şehadeti ve rivayeti,</strong> -hem Kuran nassı ile ve hem de haber-i va­hidin kabul edilmesinin delilinin, sahabenin bunu kabul etmesi ve onların bu yöndeki icmaı olduğunu bilmemiz nedeniyle-, merduddur. Sahabenin bu kabulü, ancak adil kişiler hakkında nakledilmiştir. Şayet fasıkın rivayeti kabul edilecek olursa, bu kabul ya icma delili ya da hakkında icma bulunan adil kişiye kıyasla olur. Fasıkın haberinin kabulüne dair icma bulunmadığı gibi, fasık, sözüne güven oluşması bakımından adil kişi anlamında da değildir. Öyleyse fasıklık, tıpkı (ri­vayet açısından) çocukluk ve küfür gibi, <i>şehadet açısından da kölelik gibi</i>, riva­yete engeldir. Bu hasletler bakımından durumu meçhul olan kişinin de sözü ka­bul edilmez. Fısk açısından durumu bilinmeyen kişi de böyledir. Çünkü eğer bu kişi fasık ise, rivayeti zaten kabul edilmez; yok eğer adil ise bu defa da bilinmez­lik (cehl) yüzünden kabul edilmez. Çocukluğunda, köleliğinde ve küfründe kuş­ku duyduğumuz kişi ile bunun arasında hiç bir fark yoktur.</p>
<p><strong>B)</strong> Meçhulün şehadeti makbul olmadığı gibi, rivayeti de makbul değildir.<i>Onlar (bahsi geçen ırak ehli), mali şehadeti kabul etmeseler bile, ceza (ukubat) şahitliğini teslim ederler. Halbuki meçhul kişi, ukubat hususunda da merduddur</i>. Diğer şartlar hususunda aralarında farklılık olmakla birlikte rivayet ve şehadette güvenirliğin yolu aynıdır&#8230;.</p>
<p><strong>C)</strong> Haber-i vahid konusunda bizim dayanağımız, sahabenin amelidir. Onlar, meçhulün haberini reddetmişlerdir. Ömer, &#8216;Doğru mu yalan mı söylediğini bilme­diğimiz bir kadının sözünü nasıl kabul ederiz&#8217; diyerek Fatıma bt. Kays&#8217;ın haberini reddetmiştir. Ali, Eşcai&#8217;nin haberini reddetmiştir. Yine Ali raviye yemin ettirmekleydi; üstelik, zahirinden fısk değil, adalet anlaşılan kişilere yemin ettiriyor­du. Sahabenin bir kısmı meçhulün haberini reddediyor; diğerleri ise buna karşı çıkmıyorlardı. Yani kimisi reddediyor, kimisi susuyordu. Adil kişinin haberinin kabul edileceği hususunda icma ettikleri buna benzer bir yolla ortaya çıkmakta­dır. Zira kimisi bunu kabul ediyor; kimisi karşı çıkmaksızın ve itiraz etmeksizin susuyordu.</p>
<p>Hz. Peygamber, çeşitli memurluklar ve tebliğ amacıyla civar bölge halklarına göndereceği kişilerde adalet, iffet ve takva arardı. En muttaki olanı arama­sının sebebi, onları, yalnızca adil kişinin sözünü kabul etmekle mükellef tutmasıdır.</p>
<p><i>Bu zikredilenler, içtihada açık ve kesine yakın kuvvetli delillerdir. Şu kadar ki bu konu kat&#8217;î değil, içtihadı bir konudur</i>. [14]</p>
<p><strong>Karşıt Görüş Sahiplerinin Şüpheleri:</strong></p>
<p><strong>A)</strong> Hz. Peygamber, rü&#8217;yet-i hilal konusunda, hakkında müslümanlığından başka bir şey bilmediği halde, tek başına bir bedevinin sözünü kabul etmiştir.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong><i> Bir insanın bedevi olması, adaletinin, hz. Peygamber nezdinde, vahiy yoluyla veya deneme yoluyla veya tanıyanların tezkiyesiyle, biliniyor ol­masına engel değildir</i>. O kişinin, Hz. Peygamber nezdinde meçhul olduğunu size kim söylüyor!</p>
<p><strong>B)</strong> Sahabe, kölelerin, kadınların ve bedevilerin sözünü kabul etmiştir; çünkü onlan fısk ile değil müslümanlık ile tanıyordu.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Sahabe, Hz. Peygamberin hanımlarının sözünü ve arkadaşlarının hanımları­nın sözünü kabul etmiştir. Gerek kendilerinin gerekse mevalilerinin adaleti onlar nezdinde yaygın olarak bilinmekteydi. Eşcaî&#8217;nin ve Fatıma bt. Kays&#8217;ın sözünü reddetmelerinde olduğu gibi onlar, adaletini bilmediklerinde reddetmişlerdir.</p>
<p><strong>C) derler ki;</strong></p>
<p>Şayet bir kafir müslüman olsa ve o anda şehadet veya rivayette bulunsa, bu konuda ne dersiniz? Eğer bu kişinin şehadetini kabul etmeyiz derseniz, bu pek doğru olmaz. Eğer kabul ederseniz, bu kabulün o kişinin müslümanlığından ve fıskının bilinmemesinden başka bir dayanağı yoktur. Müslümanlık süresinin uza­ması sebebiyle o kişinin fıskına dair bir şey öğrenmeksizin bir süre geçse, biz bu kişinin sözünün reddini vacip görmeyiz.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p><i>Biz bunun rivayetinin kabul edileceği görüşünde değiliz</i>. Nitekim, çok ya­lancı biri müslüman olmakta ve eski karakteri üzere kalabilmektedir. Biz bu kişi­nin kalbinde kendisini yalan söylemekten alıkoyacak bir korkunun varlığına muttali olmadığımız sürece şahitliğini kabul etmeyiz. Takva kalptedir ve temeli kor­kudur. Ancak bu korkunun varlığına, kişinin hal ve hareketleri, tavırları delalet eder. <i>Biz bu kişinin rivayetini kabul edecek olsak bile bu kabulümüz onun yeni müslüman olması sebebiyledir. Henüz işin başında ve tazeliğinde olan kişi ile ül­fetin uzaması sebebiyle kalbi katılaşmış kişi arasında ne kadar fark vardır!</i></p>
<p><strong>Denirse ki:</strong></p>
<p>Eğer adalet nefiste bulunan gizli bir durum (hey&#8217;et) ise ve temeli de korku ise, -ki bu müşahede edilemez; aksine, buna kesin olmayan zanna galip ge­len şeylerle istidlal edilebilir-, bu korkunun temeli imandır ve iman zahir bir şe­kilde korkuya delalet eder. Öyleyse biz kişinin iman etmiş olmasını yeterli göre­lim.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p>Müşahede ve tecrübe göstermiştir ki müminlerin fasıklarının sayısı adilleri­nin sayısından daha fazladır. Yakinen bildiğimiz bir konuda kendimizi nasıl kuş­kuya düşürebiliriz! Öte yandan ukubat şahitliği, aslın şahitliği ve teslim ettiğiniz diğer hususlarda da sadece imanı yeterli gör­seydiniz ya!</p>
<p><strong>D) derler ki:</strong></p>
<p>Etin boğazlanmış hayvan eti olduğu, hamamdaki suyun temiz olduğu, cari­ye diye satılan kadının, -cinsel ilişkinin helal olabilmesi için- evli veya iddet bek­liyor olmayıp cariye olduğu gibi hususlarda meçhul müslümanın sözü kabul edi­lir. Aynı şekilde, namaz kıldırmak için imam olduğunda, meçhul birinin hadesten ve cünüplükten temiz olduğuna dair sözü kabul edilir. Suyun pis olduğunu haber veren kişinin sözü, zahiren müslümanlığına dayanılarak, kabul edilir. Yine kör birine kıbleyi haber veren kişinin sözü de böyledir.</p>
<p><strong>Deriz ki:</strong></p>
<p><i>Akit yapan kişilerin sözü, bu kişilerin meçhul olmaları sebebiyle değil, fıs­kın yaygınlığı sebebiyle kabul edilir. Bu, gerek fasıkların çokluğu sebebiyle ge­rekse insanların muamelata ihtiyaç duymaları sebebiyle verilmiş bir ruhsattır</i>. Dürüst (berr) ve facir kişilere iktidanın caizliği de bunun gibi olup gizlemek şart değildir. <i>Kıble ve suyun temizliğine dair habere gelince; haber veren kişinin sö­züne ilişkin olarak <u>nefiste tatmin</u> (sükunu&#8217;n-nefs) oluşmadığı sürece, bu gibi ha­berlerin kabulü vacip değildir. Meçhul kişiye nefis tatmin olmaz</i>. Hatta yalandan kaçındığı tecrübe edilmiş fasık kişiye olan tatmin bundan daha da ağır basar. Kul ile Allah arasında özel olan bir şeyin tatmine (nefsin sükununa) havale edilmesi yadırganacak bir şey değildir. Rivayet ve şehadete gelince; bunların durumu daha yüksek ve riski daha geneldir. Bu bakımdan başka şeylere kıyas edilemezler. <i>Bu hususlar tamamiyle zannî-ictihadî suretlerdir. </i>Şu kadar ki fasıkın ve meçhulün haberinin reddedileceği kesine yakındır.</p>
<p><strong>Mesele: (Tevilci fasıkın şahitliği)</strong></p>
<p>Tevilci -yani kendisinin fasık olduğunu bilmeyen- fasıkın şahitliğinin ka­bul edilip edilmeyeceğinde ihtilaf edilmiştir. Şafii, &#8216;Ben, Hanefi birinin şahitliğini kabul ederim; nebiz içmesi durumunda ise ona had uygularım&#8217; demiştir.Çünkü Nebiz içmek, kesin olmayan bir fısktır. Kesin olan fısk ise, diyarları, çoluk çocu­ğu öldürmeyi mübah sayan Haricîlerin fıskıdır. Bunlar kendilerinin fasık olduğu­nu bilmemektedirler. Şâfıî, rafızanın Hattâbiye kolu dışındaki bid&#8217;at ehlinin (eh-lu&#8217;l-ehva) ehlinin şahitliğinin kabul edileceğini söylemiştir. Çünkü Hattâbiye mezhebi, kendi mezheplerinden olan kişiler için yalancı şahitlik yapmanın caiz olduğu görüşündedir. Kadı&#8217;nın tercihi, bidatçinin rivayetinin ve şahitliğinin kabul edilmeyeceği yönündedir. Çünkü bidatçi, hem işlediği fiil sebebiyle hem de yap­tığı işin haramlığını bilmemesi sebebiyle fasıktır; dolayısıyla bunun fıskı ikiye katlanmıştır. Kadı, bidatçinin, kendi fıskını bilmemesinin, tıpkı kendisinin kafir­liğini ve köleliğini bilmemek gibi olduğunu zannetmiştir. Bu görüş ayrılığının kaynağı şudur: fısk, tıpkı küfür ve kölelik gibi, ehliyeti gideren bir makam ek­sikliği (noksan-ı mansıb) olduğu için mi şehadetin reddine sebeptir, yoksa fasıkın şehadeti, töhmet sebebiyle mi reddedilmektedir? Bidatçi ise, yalandan kaçınmak­ta; dolayısıyla töhmet altında bulunmamaktadır. İşte Şafiî&#8217;nin sözü bu noktaya işaret etmektedir. Bu husus içtihada açıktır.</p>
<p>Ebu Hanife ise, küfür ve fıskın ehliyeti gidermediği, ancak töhmeti gerek­tirdiği görüşündedir. Ebu Hanife bu yüzden zimmet ehlinin birbirleri hakındaki şahitliğini kabul etmiştir. Kadı&#8217;ya göre, her ikisi de bir makam eksikliği olup, eh­liyeti giderir. Şafiî&#8217;ye göre ise küfür, bir makam eksikliğidir; fısk ise, şehadetin reddini, töhmet sebebiyle, gerektirir. Bizce de zanna en galip gelen görüş budur&#8230;</p>
<p><strong>Rivayet Ve Şehadet Konusunda Son Söz:</strong></p>
<p><i>Teklif, müslümanlık, adalet ve zabt hususunda, rivayet ve şehadet müşte­rektir. Bu dört hususun dışında kalan hürriyet, erkeklik, görme, akrabalık, sayı ve düşmanlık gibi altı hususun ise rivayete değil, şehadete etkisi vardır</i>. Çünkü riva­yetin hükmü her hangi bir kişiye özel olmayıp genel olduğu için, ona dostluk, ak­rabalık ve düşmanlığın etki edeceği düşünülemez. Bu bakımdan Hz. Peygambe­rin çocukları kendisinden ve her çocuk kendi babasından rivayette bulunabilir. <i>Gözleri görmemekle birlikte sesleri iyi zabt eden kişinin şahitliği kabul edilmemekle birlikte, rivayeti makbuldür. Zira sahabe Aişe&#8217;den, sesine itimaden riva­yette bulunurlardı</i>. Bu durumda sahabe, Aişe&#8217;ye nisbetle, görmeyen kişi duru­mundadır. Rivayet ettiği haber ister kıyasa uygun isterse aykırı olsun, ravinin alim ve fakih olması şart değildir. Zira nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki fakih değildir ve niceleri de fıkhı, kendilerinden daha fakih olanlara taşır. Rivayette şart olan, sağlam ezberlemektir. Ravinin alimlerin meclislerine devam etmesi ve hadis din­lemesi de şart değildir. <i>Aksine sahabe, sadece bir tek hadis rivayet eden bedevi­nin sözünü de kabul etmiştir</i>. Ancak alim ve fakih olmayan kişinin rivayetine, bu işlerle meşgul olan alim birinin rivayeti muarız olduğunda tercihin nasıl yapıla­cağında, ileride geleceği üzere, tartışma vardır.</p>
<p>Hadis konusunda, ciddiyetsizlikle veya tesahül ile veya aşırı yanılgı (sehv) ile tanınan kişilerin rivayeti kabul edil­mez. <i>Çünkü böyle kişilere güvenilmez</i>. Ancak kişinin kendi işindeki ciddiyetsizlik ve tesahülü (rivayet ettiği haberin) reddini gerektirmez. <i>Ravinin, nesepçe tanı­nıyor olması da şart değildir. Aksine bir kişinin adaleti biliniyor ise, nesebinin bi­linmiyor olması bir tarafa, nesebi olmasa bile, rivayet ettiği hadis kabul edilir</i>. Zatı hiç tanınmayan (mechulul-ayn) birinden yapılan rivayeti kabul etmeyiz. Vasfı bilinmeyen kişinin rivayetini kabul edenler bile, zatı bilinmeyen kişinin ri­vayetini kabul etmezler. Çünkü şayet bu kişinin zatını bilecek olsa, belki de onu fısk ile bilecektir. Zatı tanınıp fıskı bilinmeyen kişinin durumu böyle değildir. <i>İs­mini zikrederek birinden rivayette bulunsa ve bu isimde, biri cerh edilmiş diğeri adil olan iki kişi olsa, tereddüt sebebiyle bu rivayet kabul edilmez.</i> [17]</p>
<p>[1] Kâsânî; Ebu Bekr B. Muhammed B. Ishak. Kaşani Şeklinde Okuyanlar Da Vardır. Kâsânî, Dâvud Ez-Zâhirîden İlim Almış Olmakla Birlikte Pek Çok Konuda Ona Muhalefet Etmiştir.<br />
[2] Ğurre: Ceninin Diyeti (Kan Bedeli) anlamında Kullanılır. Gurre, Kaliteli Bir Köle Veya Cari­ye Olarak Belirlenmiştir. Ancak Bunların Kıymeti De Ödenebilir. İslam Hukukçuları, Ğurre&#8217;nin, Bir Tam Diyetin Yirmide Biri Kadar (Yani Beş Deve) Olduğunu Söylemişlerdir. Bu Miktarın Para Olarak Tutan İse, 50 Dinar Veya 600 Dirhemdir. Bkz. Şiruzi, Mühezzeb, II, 254<br />
[3] İbn Mace, Diyat, 11/11, 882; Nesei, Kasame, 40; Farklı Rivayet İçin Bkz. Buhari, Diyat, 25/VII1, 45; Müslim, Kasame, 3536/11. 1309.<br />
[4] Bkz. Ebu Davud, Feraiz, 18/111, 239-240; İbn Mace, Diyat, 12/11, 883; Ahmed, 4521. Bkz. Muvatta, Zekat, 42/278<br />
[5] İltikâu&#8217;l-Hitâneyn; Cinsel Organın Sünnetli Kısmının, Kadının Cinsel Organına Girmesi An­lamındadır.<br />
[6] Bkz. Tirmizi, Taharet, 80/1, 180-181; İbn Mace, Taharet ; Ahmed, VI, 123<br />
[7] Tirmizî, Talak. 23/111, 508; Ebu Davud, Talâk, 44/11, 723<br />
[8] Ebu Davud, Salat, 361/11, 180; Tirmizi, Salat, 298/11, 257-258; İbn Mace, İkame, 193/1,<br />
[9] Buhari, Eşribe, Müslim, Eşribe, 9/11, 1572; Malik, Eşribe, 131. Benzer İfadelerle Bkz, Buhari, Enbiya, 27/1V, 127; Ahmed, V, 118-119<br />
[10] Sarf; Paranın (Altın, Gümüş) Parayla Satılması, Değiştirilmesi Anlamında Özel Bir Akil Çeşi­didir.<br />
[11] Tirmizi, Buyu, 53/111, 582; Nesei, Buyu.<br />
[12] Muhabere; Belli Bir Hisse Karşılığında Toprağı Kiraya Verme Şeklinde Yapılan Tarım Ortak­çılığı<br />
[13] İmam Gazali, İslam Hukukunda Deliller Ve Yorum Metodolojisi, Rey Yayıncılık: 1/218-231<br />
[14] İmam Gazali, İslam Hukukunda Deliller Ve Yorum Metodolojisi, Rey Yayıncılık: 1/231-236<br />
[15] Yakın Anlamda Bkz. Tirmizi, Nikah, 15/111, 412<br />
[16] İmam Gazali, İslam Hukukunda Deliller Ve Yorum Metodolojisi, Rey Yayıncılık: 1/236-239<br />
[17] İmam Gazali, İslam Hukukunda Deliller Ve Yorum Metodolojisi, Rey Yayıncılık: 1/239-240</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>bkz: <a href="http://www.mecelle.com/node/49" target="_blank">http://www.mecelle.com/node/49</a></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-gazaliye-gore-ahad-haber-ve-haber-i-vahidle-amel-etme-gerekliliginin-ispati/">İmam Gazali’ye Göre Ahad Haber ve Haber-i Vahidle Amel Etme Gerekliliğinin İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazaliye-gore-ahad-haber-ve-haber-i-vahidle-amel-etme-gerekliliginin-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnetin Delil Oluşuna İtirazlar&#8217;a Cevaplar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-delil-olusuna-itirazlara-cevaplar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-delil-olusuna-itirazlara-cevaplar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2015 14:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahad Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Kıble olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân dışında Allâhın vahyi]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir Nass]]></category>
		<category><![CDATA[Metluv ve Gayr-ı Metluv]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Delil Oluşuna İtirazlara Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Meal Diyenlere Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Zann-i ve Kat-i Haber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7556</guid>

					<description><![CDATA[<p>  &#8220;Bu itirazları dört noktada toplamak mümkündür: &#160; a-Şöyle denilmektedir: “Dîn kat’î olmalıdır. Sünnet ise zannîdir. Kur’ân’da ise zan ve şüphe yoktur. Allâh “Bu kitapta asla şüphe yoktur.” buyurmaktadır. Ayrıca Kur’ân zanna uymayı da yasaklamıştır.” &#160; Öyle anlaşılıyor ki, burada epey bir mesele, iç içe sokulmuştur. Belli  ki kat’îlikten tevatür kastedilmektedir. Buna göre,Kur’ân mütevâtirdir ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-delil-olusuna-itirazlara-cevaplar/">Sünnetin Delil Oluşuna İtirazlar’a Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/d6086de322f98f66cc694f32ea284557_L.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7557" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/d6086de322f98f66cc694f32ea284557_L.jpg" alt="Sünnetin Delil Oluşuna İtirazlara Cevaplar" width="600" height="336" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/d6086de322f98f66cc694f32ea284557_L.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/d6086de322f98f66cc694f32ea284557_L-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&#8220;Bu itirazları dört noktada toplamak mümkündür:</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><strong>a-</strong>Şöyle denilmektedir: “Dîn kat’î olmalıdır. Sünnet ise zannîdir. Kur’ân’da ise zan ve şüphe yoktur. Allâh “Bu kitapta asla şüphe yoktur.” buyurmaktadır. Ayrıca Kur’ân zanna uymayı da yasaklamıştır.”</p>
<p>&nbsp;</p></blockquote>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, burada epey bir mesele, iç içe sokulmuştur. Belli  ki kat’îlikten tevatür kastedilmektedir. Buna göre,Kur’ân mütevâtirdir ve sübûtu kat’îdir. Sünnet ise âhad haberdir ve sübûtu zannîdir. Bura­ya kadar doğrudur. Bundan sonra gelen hüküm cümleleri ise oldukça problemlidir. Sünnet, zannî olduğu için Kur’ân ona uymayı aslında ya- i saklar. İşte bu noktada, “her zan (kastettiğimiz gâlib zandır) ifade edenin uyulmaması gereken şey olduğu” tespiti sorgulanmalıdır. Bir kere Kur’ân’ın yasakladığı zan, hakîkat, kesin bilgi, vahiy karşısındaki zandır. Böyle bir zan, hakîkat karşısında hiçbir şey ifade etmez. Dolayısıy­la îmân ve tevhîd konularında zannın yeri yoktur.</p>
<p>Diğer taraftan, Kur’ân’ın sübût yönünden kat’î olduğu söylene­bilirse de delâlet bakımından her zaman kat’î değildir. Bazı âyetlerin delâleti zannî olabilir. Ayetin zannî olması, muhtemel birkaç anlamı­nın bulunduğu manasına gelir. Bu itibarla, onun muhtemel manaların­dan birisi tercih edilip uygulanırsa bu uygulamanın zannî olduğu, do­layısıyla bâtıl olduğuna hemen karar verilemez. O halde, delâleti zan­nî de olsa biz nasslara uymakla mükellefiz. Bir şekilde nassları anlama­da gayret sarfetmeli, yani ictihâd etmeli, ardından oluşan gâlib zanna göre amel etmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu noktada özetlemek gerekirse, zannîlik-kat’îlik açısından metin­ler dört türlüdür:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Delâleti ve şubûtu kat’î metinler</p>
<p><strong>2-</strong>Subûtu kat’î ama delâleti zannî metinler</p>
<p><strong>3-</strong>Subûtu ve delâleti zannî metinler</p>
<p><strong>4-</strong>Subûtu zannî ama delâleti kat’î metinler</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci şık,</strong> mütevâtir nasslarla ilgilidir. Burada zannîlik söz konusu değildir. İkincisi, gelişi itibariyle mütevâtir ama mana açısından zannî­lik ifade eden nasslardır. Bunlar da aynı şekilde âyet veya hadîs olabi­lir. Burada zandan maksad, nassın birkaç manaya gelişidir. Müctehid ictihâd ederek bir mana tespit etmeye çalışır ve onunla amel eder. Üçün- cüsü, haber-i vâhid olan nasslarla ilgilidir. Bunlar, her yönüyle zannî­lik ifade eder. Ancak bu zannîlik onlarla amel etmeye engel teşkil et­mez. Biraz daha ihtiyatlı olmakla birlikte müctehid ictihâd eder, gâlip zan oluştuğunda onunla amel eder. Dördüncüsü de haber-i vâhidlerle ilgilidir. Burada mana itibariyle kat’îlik söz konusudur. Bu tür kat’iyet arz eden manada az hadîs bulunmakla birlikte, mesele yine ictihâd ko­nusudur. Müctehid, önce gelen haberin subûtu konusunda bir kanaa­te ulaşır; ardından manasıyla amel eder. Dolayısıyla zan, hiçbir zaman nassla amel etmeye engel değildir. Zandan kastımız da gâlip zandır.</p>
<p>İmâm Şâfi’î’in bu meselede ortaya koyduğu bir akıl yürütme vardır ki oldukça aydınlatıcıdır. Ona göre kat’î bir delîlle harâm olan şey zan­nî bir delîlle mübâh olabilir mi? Olabilir. Eğer mahkemede iki şâhid, birinin bir adam öldürdüğünü söylerse o kişiye kısas uygulanır. Adam öldürmek, kat’î delîllerle harâmdır. İki şâhidin şâhidliği ise zannî bir durumu ifade eder. Zira bunların yalan veya yanlış şâhidlik etmeleri muhtemeldir. O halde niçin bu şâhidliği kabul edip harâm olan bir şe­yi mübâha çeviriyoruz? Çünkü iki kişinin şâhidliğini kabul etmeyi Allâh emretmektedir. Bunun gibi haber-i vâhid de lsa, bunları nakleden râvîlerin yalan veya yanlışlık yapma ihtimali de olsa Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarına uyomakla mükellefiz. Çünkü ona uymayı bize Allâh emretmektedir.</p>
<blockquote><p><strong>b-</strong>En’âm Sûresi 38. âyetinde Allâh “Biz Kitâb’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. ” buyurmaktadır. Dolayısıyla sünnete ihtiyaç yoktur.</p></blockquote>
<p>Bu âyeti okuyanlar, Hz. Peygamber’e itâatle ve ona beyan yetkisi­nin verilmesiyle ilgili âyetleri de okumalıdır. Bu âyetleri okuyan sahâbe şeksiz Hz. Peygamber’e uymuş, ilk âyete dayanarak Hz. Peygamber’e uymayı reddetmemiştir. O halde,</p>
<p>En’âm Sûresi’nin âyeti doğru anlaşıl­malıdır. Bir kere âyet, sünnete uymamakla ilgili olarak inmemiştir. Ayrıca bu âyeti mutlak olarak alırsak, iki şeyle çelişir: Biri, akılla. Akıl, her şeyin Kur’ân’da olmadığına hükmeder. İkincisi, Kur’ân’la. Kur’ân’da “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” âyeti geçmektedir. Demek ki, her şey Kur’ân’da yoktur. O halde, burada maksat -bazı cüz’î meseleler ol­sa da- Kur’ân’da her şeyin değil, esasen genel ilkelerin ve temel pren­siplerin bulunduğudur. Diğer taraftan, “hiçbir şeyi eksik bırakmadık” derken kastedilen; îmân, tevhîd, âhiret ve nübüvvet konularıdır. Son olarak, kitapta hiçbir şey eksik değilse kitaptan Levh-i Mahfûz’u anla­mak da mümkündür. Orada gerçekten her şey kayıtlıdır. Hangi ihtimal olursa olsun âyet kesinlikle sünnete uymamakla ilgili değildir.</p>
<blockquote><p><strong>c-</strong>“Tek bir vahiy vardır. O da Kur’ân vahyidir. Allâh vahyedecek- se onu Kur’ân’ına alır. Başka türlü neden vahyetsin?!”</p></blockquote>
<p>Bu anlayış, Allâh’ın, elçileriyle tek bir şekilde konuşması gerekti­ğinden yola çıkmaktadır. Bir anlamda Allâh’ı tek bir şekilde konuşma­ya, iletişim kurmaya icbar etmektedir. Allâh’ın nasıl konuşacağına biz nasıl karar verebiliriz? Onu nasıl icbar edebiliriz?! Şûrâ Sûresi’nin 51. âyetinde Allâh, insanlarla üç türlü konuşabileceğini buyurmuyor mu? Allah’ın Kur’ân dışında da vahiy gönderebileceğinin üzerinde biraz da­ha duralım.</p>
<p>Kur’ân dışında Allâh vahyetmiştir. Bunun delili de yine Kur’ân’dır.</p>
<p><strong>Örnekler:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-Kıble olayı:</strong> <strong>Meşhur kıble meselesinde Allâh, şöyle buyurur:</strong></p>
<p>“Biz, senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip- durduğunu gö­rüyoruz. Şimdi elbette senin hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm yönüne çevir. Her nerede bulu­nursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allâh, yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 144) Hz. Peygamber, önceleri Mescid-i Aksâ’ya doğ­ru namaz kılıyordu. Peki, Mescid-i Aksâ’ya dönmekle ilgili bir emir Kur’ân’da var mıdır? Yoktur. O halde, Hz. Peygamber bu emri nereden almıştır? Burada akla “İctihâdla oraya dönmüş olabilir.” şeklinde bir düşünce gelebilir. Bu, ihtimal dışıdır. Şa­yet ictihâdla oraya dönmüşse ictihâdla Mescid-i Harâm’a da dö­nebilirdi. Oysa, “Yüzünü göğe doğru çevirip durmaktadır’’Yani Mescid-i Harâm’a dönmeyi istemekte, ama dönememekte­dir. O halde, Mescid-i Aksâ’ya dönüşü de kendiliğinden olma­mıştır. Sadece bu örnek bile Allâh’ın Kur’ân dışında kalbe ilka etmek süreliyle Hz. Peygamber’e ileti gönderdiğini ortaya koy- maktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-</strong>Tahrîm Sûresi nde geçtiğine göre (3. âyet) Hz. Peygamber, eşle­rinden birine bir sır söyler. Ancak hanımı bunu saklayamaz. Allâh ise bu durumu Peygamberine haber verir. İşte âyet: “Hani Peygamber, eşlerinden birine, gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü (başkasına) haber verip Allâh da bunu peygambere bil­dirince, Peygamber bunun bir kısmım bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber, bunu ona (sim açıklayan eşine) ha­ber verince o,‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber, ‘Bu­nu bana, hakkıyla bilen ve hakkıyla haberdar olan Allâh haber verdi dedi. Konumuzu ilgilendiren nokta ise şu: Bu sırrı ha­ber verme olayı Kur’ân’da yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3-</strong>Bakara Sûresi, 239. âyette geçtiğine göre Allâh &#8220;&#8230; Bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allâhı (namazınızda) anın! buyu­ruyor. Bize öğretilen şekil Kur’ân’da yoktur. Bütün bunlar Allâh’ın, Kur’ân’ın dışında Hz. Peygamber’e vahyettiğini göste­riyor. Bununla birlikte bu vahiy, Kur’ân vahyi gibi değildir. O zaman ikinci meseleye geliyoruz:</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, vahiy, Kur’ân vahyinden ibaret değildir. Kur’ân vahyi özel bir vahiydir, ancak vahiy Kur’ân ile sınırlı değildir. Zira va­hiy, bir tür iletişimdir. Allâh, çeşitli şekillerde kullarına vahyeder, on­larla iletişim kurar. Kur’ân vahyi bu iletişimin en özel olanıdır. Bir anlamda Allâh’ın izniyle Cebrâîl tarafından yazılması istenilen vahiy­dir Kur’ân vahyi&#8230; Vahiy kâtiblerine yazdırılmayan vahiy, demek ki Kur’ân vahyi değildir. Şayet vahiy kelimesine takılıp kalınırsa ve va­hiy illa da Kur’ân için geçerli olmalıdır denilirse şu söylenebilir: Al­lâh anlara vahyeder, bazı kullarına vahyeder, yani bir tür iletişim ku­rar. Bunlar, Kur’ân’da geçer. Hepsinin mahiyeti farklıdır. Biri içgüdü, diğeri ilham olsa da “vahiy” kavramıyla ifade edilmiştir. Dolayısıyla, manaları farklı da olsa bu tür iletişimler için vahiy kelimesini kullan­mak mümkündür. Neye ne dediğimizi bildikten sonra vahiy kelimesi­ni Allah’ın her türlü iletişimi için kullanmak mümkündür. En azından Kur’ân’da buna bir engel olduğunu ifade eden hiçbir şey yoktur. Yani, “Sadece Allah’ın Kur’ân’da vahyettiklerine vahiy denir, onun dışında­ki iletişimler için vahiy kelimesi kullanılmaz.” diye Kur’ân’dan bir âyet bulmak söz konusu değildir. Elbette ki Kur’ân dışındaki iletiler Kur’ân vahyi gibi değildir. Ancak bunlar da bir tür iletişimdir. Dediğimiz gi­bi, Kur’ân vahyi bizzat yazıya geçirilen ve “Bu, Kur’ân’dır” denilen va­hiydir. Allâh’ın Hz. Peygamber’le de Kur’ân dışında iletişim kurma­sı mümkün bir şeydir. Ayrıca vahyin çeşitli şekillerde olabileceğini de Kur’ân’dan öğreniyoruz.</p>
<p><strong>Şûrâ Sûresi 51. âyette Allâh şöyle buyurur:</strong></p>
<p>“Allâh bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konu­şur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüp­hesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. ”</p>
<p>Bu âyetten vahyin üç türlü olabileceği anlaşılıyor. Kur’ân vahyi üçüncü tür vahiy ile, yani bir elçi vasıtasıyla nâzil olmuştur. Hatta bu­rada Allâh’ın “peygamberle” değil de “insanla” demesi de not edilme­si gereken bir durumdur.</p>
<p>Bu noktada vahiy kelimesinin zihin karıştırdığı vurgulanmalıdır. Onun için ulemâ, vahyi ikiye ayırıp Kur’ân’a metluv; sünnete gayr-i metluv vahiy demişlerdir. Özetle bu noktada şu dört hususu vurgula­mak gerekir:</p>
<p><strong>1-</strong>Bizzat Cebrâîl, Hz. Peygamber’e bazı şeyleri öğretmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong>Allâh, Cebrâîl vasıtasıyla Hz. Peygamber’i bazı tuzaklara karşı uyarmıştır. Hz. Peygamber’le bir tür iletişim kurmadan bunun gerçekleşmesi imkânsızdır.</p>
<p><strong>3-</strong>Allâh, geçmiş veya gelecek gayba dair, kıyâmet alametleriyle il­gili bazı bilgileri Hz. Peygamber’e bildirmiştir. Bunlar bir-iki ta­ne de değildir. Pek çoktur. Bunların hepsi uydurma olmadığı­na ve Allah’ın elçilerine gaybını bildirmesi mümkün olduğuna göre Hz. Peygamber, Kur’ân dışında bilgiler almış demektir.</p>
<p><strong>4-</strong>En önemlisi de tecrübesiyle, meleke-i nübüvvet ile Hz. Peygam­ber birtakım uygulamalarda bulunmuştur. Bu uygulamalar, Al­lâh tarafından tenkîd edilmemiştir. Dolayısıyla bunlar Allâh’ın kontrolündedir ve O’nun onayından geçmiştir. Sadece bu se­beple dahi mezkûr uygulamalar, bizim için örnektir. Çünkü, şa­yet bunlar örnek konusu olmasalardı, Allah tarafından tenkîd edilirlerdi. Zira Kur’ân’da hatalı uygulamalarından dolayı Hz. Peygamber’in Allâh tarafından uyarıldığını biliyoruz.</p>
<blockquote><p><strong>d-</strong>Hadîsler de Kur’ân gibi uyulması gereken şeyler olsaydı, on­lar da Kur’ân gibi yazılırdı. Hz. Peygamber, Kur’ân’dan başka şeyle­rin yazılmasını yasaklamıştır. Bu da uyulması gerekenin Kur’ân oldu­ğunu gösterir.”</p></blockquote>
<p>İlginçtir! Bu örnekte sünnete uymayı reddetmek için hadîslerden delîl getirilmiştir. Bu çifte standartlık bir yana, Hz. Peygamber’in ken­disinden Kur’ân dışında bir şey yazılmasını yasakladığına dair ifade­ler doğrudur. Ancak İlmî dürüstlük adına bunun yanında Hz. Peygam­ber döneminde hadîslerin yazıldığı, Allâh Resûlü’nün buna izin verdi­ği vâkıası da dikkate alınmalıdır. Konuyla ilgili pek çok delîl olup on­ları burada zikretmeye gerek yoktur. Bir delîli alıp diğerlerini görmez­likten gelmek, İlmî bir tutum olamaz. Mesele, bu iki grup delilden bi­rini tercih etmek olursa kesinlikle hadîslerin yazıldığına dair hadîsleri tercih etmek gerekecektir. Çünkü bu hadîsler, oldukça fazla ve çeşitli­dir. Oysa yasak hadisi, bir sahabîden nakledilmiştir. Hal böyle olsa da İlmî olan tavır, her iki grup hadîsi anlamaya çalışmaktır.</p>
<p>Acaba yasak hadîsindeki yasaklık mutlak mıdır? İzin verildiğine gö­re mutlak değildir. O halde yasaktan ne kastedilmiştir? Bu konuda çe­şitli te’vîller ileri sürülmüştür. İzin hadîsleri yasak hadîsini nesh etmiş­tir. Bu durumda Allâh Resûlü’nün bir dönem de olsa sözlerini yasak­ladığı anlamı çıkar ki isabetli değildir. Abdullah b. Amr gibi yazı bilen­lere yazma izni vermiştir. Abdullah’ın dışında da yazı yazanlar olmuş­tur. İzin neden bir kişiye has olsun ki?! Aynı anda hem yasağın hem de iznin bir gerekçesi olmalıdır. Büyük ihtimalle Hz. Peygamber, Kur’ân sahifeleriyle karışmasın diye sözlerinin Kur’ân sahifelerinin kenarına yazılmasını yasaklamıştır. O dönem Kur’ân’ın muhafazasına büyük ih­timam gösteriliyor, her türlü tedbir alınıyordu. Belli ki, vahiy kâtibleri veya özel mushafı olanlar, yazdıkları Kur’ân sahifelerinin kenarına Hz. Peygamberden duydukları bazı şeyleri hemen not ediyorlardı. Bunun ileride sıkıntılara yol açabileceğini düşünen Allâh Resûlü, buna mani olmak istemiştir. Bunun dışında dileyen, yazabilen onun sözlerini istediği yere kaydedebilecektir.</p>
<p>Son olarak şunu sormak gerekir: Bir şeyin delîl olması, yazık olmasına mı bağlıdır? Yazılı olmayan şeyler, delîl olmaz mı? Bir şeyin delil olma şartı, yazı olamaz. Zira sözü yazan âdil biri değilse, o sözün yazılması bir mana ifade etmez. Diğer taraftan, mesela, namazı ele alalım. Bütün şartlarıyla birlikte Resûlullâh’m bunu yazdırdığına dair bir bilgiye sahip değiliz. Şimdi, namaz kılmayacak mıyız? Allâh Resûlü, “Beni nasıl görüyorsanız öylece kılınız.” demiştir. Namaz, nesilden nesile böyle aktarılmıştır. Ne olacak şimdi?! Yine Kur’ân naklinde de bi­rinci derecede ezberde olana itibar edilmiştir. Acaba Kur’ân, sırf ya­zıldığı için mİ bizler için delîl oluyor, yoksa yüzbinler nesilden nesile onu ezberden naklettiği için mi? O dönemin yazı çeşidini düşündüğü­müzde gerçekten zorlukları var; onun için, gelişmiş ve (nokta ve hare­ke açısından) nispeten değişmiştir. Elbette yazı, çok önemli bir takviye unsurudur; ancak birinci derecede Kur’ân’ı muhafaza eden, ezberdir.</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Kuran&#8217;a Aykırı Görülen Hadisler(İnsan yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-delil-olusuna-itirazlara-cevaplar/">Sünnetin Delil Oluşuna İtirazlar’a Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-delil-olusuna-itirazlara-cevaplar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haber-i Vahidin İtikatta Hüccet Değeri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahidin-itikatta-huccet-degeri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahidin-itikatta-huccet-degeri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2015 23:30:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Adamların Sünnetin Aktarım Yolundaki Eşsiz Çabaları]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i Vahidin İtikatta Hüccet Değeri]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Salih Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4053</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amelî hükümlerde haber-i vahidle amel edilmesi gerektiği bütün alimlerin icmaıyla sabittir. Müslüman alimlerden hiçkimse haber-i vahidi, haber-i vahid olması nedeniyle reddetmiş değil­dir. Burada &#8220;itikadı konularda haber-i vahidle amel&#8221; konusunu ele almak istiyoruz. Ulema konuyla ilgili uzun uzadıya açıkla­malarda bulunmuştur. Ancak hiçbirinin meseleyi hakkıyla tah­kik edip tatmin edici bir tarzda açıklamadığını görmekteyiz. Şimdi Allah&#8217;ın yardımıyla bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahidin-itikatta-huccet-degeri/">Haber-i Vahidin İtikatta Hüccet Değeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;" align="center">Amelî hükümlerde haber-i vahidle amel edilmesi gerektiği bütün alimlerin icmaıyla sabittir. Müslüman alimlerden hiçkimse haber-i vahidi, haber-i vahid olması nedeniyle reddetmiş değil­dir.</div>
<p>Burada &#8220;itikadı konularda haber-i vahidle amel&#8221; konusunu ele almak istiyoruz. Ulema konuyla ilgili uzun uzadıya açıkla­malarda bulunmuştur. Ancak hiçbirinin meseleyi hakkıyla tah­kik edip tatmin edici bir tarzda açıklamadığını görmekteyiz. Şimdi Allah&#8217;ın yardımıyla bu konuyu işlemeye çalışacağız:</p>
<p>Kelamcılar arasında yaygın olan görüşe göre haber-i vahid, itikadı konularda hüccet değildir. Fakat ulemanın cumhuruna göre itikadı konularda da hüccettir.</p>
<p>Meseleyi hakkıyla tahkik etmek için konuyu biraz detaylan-dırmak gerekir. Şöyle ki:</p>
<p>Itikadî konular, beş kısma aynhr:</p>
<p><strong>1</strong>-Bilinmemesi küfrü gerektiren konular, (zarurat diniyye)</p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın varlığı, birliği ve zatî sıfatları gibi konular bu kısma girer.</p>
<p><strong>2-</strong>İnkarı küfrü gerektiren, bilinmemesi ise günahkarlığa se­bep olan konular.</p>
<p>Cenab-ı Hakkın &#8220;kadîm&#8221; olduğu, onun dışında bütün ale­min &#8220;hadis&#8221; ve sonradan varolduğu gibi konular bu kısma girer. Zira kişi Allah&#8217;ın varlığına ve birliğine inandıktan sonra Allah ve âlem konusunda hudûs ve kıdemle ilgili hiçbir zihnî hüküm ta­şımadan, kafası bomboş olarak Allah&#8217;a kavuşursa, müslüman olarak ölmüş olur. Ancak bunları bilmediğinden dolayı günah­kar olur. Kişinin Allah&#8217;ın kadim olduğuna, alemin ise hadis ol­duğuna inanması gerekir. Ta ki, böyle bir meseleyle karşılaşıl­ması halinde aksi doğrultuda bir inanca saplanıp, küfre girme­sin. Kitap ve mütevatir Sünnetin sübût ve delâlet açısından kat&#8217;î naslanyla sabit olan, ancak avamın bir kısmına kapalı kalan akaid konulannın geneli bu kabildendir.</p>
<p><strong>3-</strong>İnkarı ileri derecede bidat olan, bilinmemesi ise günah­karlığa sebep olan konular. Kitabın, Mütevatir veya Müstefîd (Mütevatirden düşük haberi vahid&#8217;den kuvvetli) Sünnetin zahi­riyle sabit olan ve ümmetin genel kabulüne mazhar olan konu­lar bu kısma girer. Bu kısmın inkan, nassları zahirî delâletlerin­den kaydırıp, başka manalara hamletmekle olur. Nassları, sele­fin kabul ettiği manaların dışında başka manalarla tevil etmek çirkin bir bidattir. Şayet ümmetin genel telakkisi, icma ile sabit ve dinin açıkça bilinen konularından biriyse sözkonusu tevil küf­re bile sebep olabilir.</p>
<p><strong>4</strong>-İnkarı ufak bir bidat olan, bilinmemesi ise muaf olan konular.</p>
<p>Müstefîd olmayan âhâd haberlerle sabit olup, avamın çoğu ve havasın bir kısmı tarafından bilinmeyen, hakkındaki delillerin çelişik olmadığı konular bu kısma girer.</p>
<p><strong>5-</strong>Hakkında Kitap ve Sünnete ait delillerin -görünürde- çe­lişik olduğu ve bu nedenle hakkında ihtilaf edilen konular.</p>
<p>Bu kısma giren konular muhatapların muaf tutulduğu ko­nulardır. Bu konuların muaf olması, bunlarla ilgili genel bir hükmün verilmeyeceği, bunların içtihadı ve taklîdî konular ol­duğu anlamına gelir.</p>
<p>Ulemadan hiçkimsenîn açıklamasında bu ayırımı göremi­yoruz. Ancak şer&#8217;î deliller böyle bir ayırımı gerektirmekte ve ulemanın açıklamalarından da bu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu ayırım sayesinde haber-i vahidin itikatta hüccet olup olmadığı konusundaki ihtilaflı görüşleri bir araya getirebiliriz. Buna göre &#8220;Haber-i vahid itikadî konularda delil olmaz&#8221; di­yenlerin bu sözü haber-i vahide muhalefet edip gereğine inan­mamanın küfür olmadığı şeklinde anlaşılmalıdır. Zira haber-i vahidin subûtu kat&#8217;î değildir. Dolayısıyla haber-i vahide muha­lefet, Allah Rasûlü&#8217;nün [kafî] sözüne muhalefetle özdeşleştirelemez. Buradaki karşı çıkış sadece ravilere olan itimatsızlıktan kaynak­lanmaktadır. Ancak kişi haber-i vahidin Allah Rasûlü&#8217;nün kela­mı olduğuna inandığı halde hiçbir tevile başvurmadan onu reddederse bu küfür olur. Bu söylediklerimize hiçbir alimin itiraz edeceğini sanmıyorum. Çünkü haber-i vahidin itikatta delil olamıyacağı iddiasının nisbet edildiği kelam alimlerinin Özellikle akaidin &#8220;sem&#8217;iyyât&#8221; kısmında haber-i vahidle çokça istidlal et­tikleri görülmektedir. Bu husus kelama aşina olan herkesin ma­lumudur.</p>
<p>Abdulhayy el-Leknevî (rahimehullâh) Zaferu&#8217;l-Emânî adlı eserinde şunları kaydeder[1] &#8220;Alimler, âhâd haberlerin sahih ol­ması durumunda bile itikadî konularda yeterli olamıyacağını belirtmişlerdir. Dolayısıyla zayıf olanların delil teşkil etmeyeceği evleviyetle anlaşılır. Âhâd haberlerinden maksat, bunların kat&#8217;iyet ifade etmediği dolayısıyla insanların kesin ola­rak inanmakla yükümlü bulunduğu itikadî konularda mutlak su­rette esas alınamayacağı demektir. Yoksa &#8216;yetersizlikken mak­sat, ahad haberlerin zann-ı [galibi] de ifade etmeyeceği veya günümüzde çoğu kimsenin sandığı gibi itikadî konularda hiçbir şekilde itibara alınmayacağı demek değildir.&#8221;</p>
<p>Leknevî açıklamasına şöyle devam etmektedir; &#8220;Taftazanî, Şerhu&#8217;l-Makâsıdda meleklerin masumiyeti konusunu işlerken şöyle der: İtikadı konularda zannî bilgiye [zanniyât) itibar olun­mayacağı iddia edilemez. Şayet böyle bir iddiayla kastedilen, zannî bilginin kat&#8217;î inanca ve kesin hükme kaynaklık edemiyeceği ise bu tartışma götümeyen bir husustur. Ancak eğer bununla, zannî bilginin sözkonusu hüküm hakkında zann[-ı galib] derece­sinde bile olsa bir bilgi ifade etmeyeceği kastediliyorsa bu açık­ça yanlış bir iddiadır.&#8221;</p>
<p>İşte kelam ilmi imamlarından olan Taftazanî, dediğimiz bu hususu açıkça belirtmektedir.</p>
<p>&#8220;Haber-i vahid itikadî konularda [da] delildir,&#8221; diyenlerin sözü ise şu şekilde anlaşılmalıdır: Haber-i vahid sahih olup, kar­şıt bir delille çatışmadığı ve zahirî mananın dışına çıkmayı ge­rektiren bir unsur taşımadığı zaman -zannı galib veya kesinlik kazandıran karinelerin bulunması durumunda- kesinlikle onun muktezâsına inanmak gerekir.</p>
<p>Haber-i vahidi ve onun şahinliğini öğrenip onun gereğine inanmamak, günahkarlık ve bidat sebebidir. Bu tespitlere de hiçbir alimin itiraz edeceğini sanmıyorum.</p>
<p>Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Tevhid, ilâhî sıfatlar, risalet, öldükten sonra dirilme, uhrevî mükafat ve ceza, cennet ve cehennem gibi temel itikâdî konular, Kur&#8217;an&#8217;da çok yoğun ve vurgulu bir şekilde açıklanmıştır. Bu konular, aklı ikna edici deliller eşliğinde tekrarlanmış ve detaylandınlmıştır. Konuya ilişkin hadisler ise ya Kur&#8217;an&#8217;daki muhtevayı teyid edip pekiştirmiş ya da Kur&#8217;an&#8217;da yer alan küllî hususların cüzî ör­neklerini ifade etmekle sınırlı kalmıştır.</p>
<p>Cenab-ı Hakk en iyisini bilendir. [2]</p>
<p><strong>Sünnetin Aktarım Yolunun Haberlerin Naklinde Takip Edilebilecek En Güvenli Yol Oluşu Ve Müslüman İlim Adamlarının Bu Uğurda Sarfettikleri Eşsiz Çaba</strong></p>
<p>Daha Önce hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde İs­lam&#8217;ın ikinci kaynağının sahih hadisler olduğunu beyan etmiş­tik. Bu, seleften halefe bütün ümmetin Peygamber döneminden itibaren hakkıyla bildiği ve din olarak telakki ettiği bir gerçektir.</p>
<p>Bundan dolayı selef-i sâlih&#8217;in sahih hadislerin muhafaza edilip, zayıf ve uydurma olanlardan ayırdedilmesini en önemli görevlerden telakki etmiştir. Bu işi en güzel şekilde eda edip bu uğurda bütün güçleriyle çalışmışlardır. Bu yolda zorlukları kolay sayıp, her türlü sıkıntıya göğüs germişlerdir. Sonuçta bu alan­daki gayretlerini ortaya koyup bu alanın seçkin sımaları haline geldiler. Birçok ilim tesis edip bu ilimleri sağlam kaide ve esas­larla pekiştirdiler. Sünnet-i mutahharanın muhafazası için şaşı­lacak derecede parlak neticeler elde ettiler. Uydurma olayını ve hadis uyduranları deşifre eden ve sağlam yöntemlere dayanan sabit ilmî dinamikler tesis ettiler. Bu vesileyle hiçbir ilme ve hiç­bir peygambere veya herhangi bir büyük şahsiyetin haberlerine tarihin hiçbir döneminde nasip olmayan ölçüde Sünnet-i Mutahharaya hizmette bulundular. Haberlerin kabulü için sağ­lam ve kesin birtakım şartlar vazettiler ki, bunlardan sağlam ve daha güvenilir şartlar tasavvur etmek mümkün değildir. Tarih, hiçbir ümmetin veya mezhebin haberlerin kabulünde buna ya­kın bir seviyeyi yakaladığını kaydetmemiştir.</p>
<p>Böylece müslüman ilim adamları tarihin dolaylı aktarım yo­luyla şahit olduğu en sağlam haberleri yani &#8220;sahih hadisleri&#8221; tespit etmiş oldular.</p>
<p>Konuyla ilgili detaylı bilgiler, sayıları yüzlerce ciltle ifade edilen ulûmu&#8217;1-Hadisle ilgili kitaplarda bulunmaktadır. Ancak, burada konuya kısaca değinip hadis alimlerinin sahih hadisin tarifine dair söylediklerini kaydetmek istiyoruz.</p>
<p>Hadis alimleri sahih hadisi şöyle tanımlamışlardır:</p>
<p>&#8220;Sika bîr ravinin (yani âdil ve zabıt bir kişinin) yine kendisi gibi sika kimselerden asıl kaynağına {ilk rivayet edene) vannca-ya kadar herhangi bir inkıtaya uğramadan illet ve şuzûzdan uzak bir şekilde rivayet ettiği hadise, sahih hadis denir.&#8221;</p>
<p>Bu tarife baktığımızda iki grup şartla karşılaşırız: Bunlardan birincisi, senede taalluk eden şartlardır. İlk üç şart, yani adalet, zabıt ve inkıtaya uğramama {ittisal) bu gruba girer. Diğer grup ise metin ve sened arasında müşterek olan ancak daha fazla metne ilişkin olan şartlardır. Şazz ve illetli olmama şartları da bu gruba dahil olur.</p>
<p>İllet, hadisin sıhhatine zarar veren ve ancak hadis hafızları­nın farkına vardiklan, zahirde görünmeyen gizli kusurdur. Şaz ise güvenilir [sika) ravinin kendisinden daha güvenilir bir raviye muhalefet etmesidir.</p>
<p>Zeki ve dikkatli bir insan&#8217;sahih hadis için şart koşulan takdir edilen bu beş şarh düşündüğünde, bunların haberlerin kabulü için ileri sürülebilecek en makul ve dikkatli şartlar olduğunu anlar. Keza bu şartlar muvacehesinde tespit edilen haberlerin, ta­rihin kaydettiği en sahih ve en güvenilir haberler olduğunu bilir. Ancak hadis alimleri mezkûr şartları genel açıklamalarla ye­tinmemişlerdir. Bu şartlardan herbirini hak ettiği genişlikte açık­lamış ve onun iktiza ettiği hususları belirtmişlerdir. Böylece riva­yetleri tenkid edip, doğru olanı yanlıştan ayırdetme konusunda en ince ve en sağlam usûlü keşfetmişlerdir. Birtakım usûl ve öl­çülere kavuşmuş, birçok ilmin tedvin ve tasnifine imza at­mışlardır. Sonuçta akıllara şaşkınlık verecek derecede muazzam eserler ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Muhaddis alimlerin yaptığı çalışmaları iki gurupta toplamak mümkündür:</p>
<p>A. Senede ye ravilere taalluk eden konular</p>
<p>B, Metne taalluk eden konular[3]</p>
<p>[1] Leknevî, Zaferu&#8217;l-Emânî, 222,223</p>
<p>[2] Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Rağbet Yayınları: 181-184.</p>
<p>[3] Bu iki şıkta zikrettiklerimiz, icaze yoluyla hocamız olan büyük alim ve mu­hakkik zat Abdulfettah Ebu Gudde (rahimehul!âh}&#8217;in &#8220;Lemehât Min Ta­rihi&#8217;s-Sünneti ue Ulûmi&#8217;l-Hadis&#8221; adlı kitabının &#8220;Muhaddis Alimlerin Sün­neti Muhafaza İçin Ortaya Koydukları En Önemli Esaslar&#8221; başlıklı bölümün özetidir. 138. sayafadan başlayan bu kısım aynı zamanda kitabın son yarı­sını oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Rağbet Yayınları: 1</strong>84-186.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahidin-itikatta-huccet-degeri/">Haber-i Vahidin İtikatta Hüccet Değeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahidin-itikatta-huccet-degeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
