<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Facebook | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/facebook/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:14:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Facebook | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Zygmunt Bauman &#8211; Ahlaki Körlük  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:45:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş kültür]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâkî davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki körlük]]></category>
		<category><![CDATA[akışkan modern]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class=""></div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24798 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg" alt="" width="337" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo.jpg 1200w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="86659128">
<div>
<div>
<div>
<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol etme, hem de başkalarının haysiyetini kendine mal etme becerisini almaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüz dünyasında Descartes, Spinoza, Pascal, Leibniz ve Locke ne türden insanlar olurlardı? Şarlatanlar, çılgınlar veya kesinlikle önemsiz kişiler olurlardı. Erken modernliğin insanlarıydılar veya basitçe Rönesans&#8217;ı geride bırakmış, birinci, istikrarlı, kendisini idame ettiren ve henüz kendisini yok etmeyen bir modernliğe aittiler. Bugün tanınmış akademik kurumlarla bağları olmadığından, muhtemelen isimlerini dahi duymazdık. Bilginlerin ve düşünürlerin akademik kurumlarda yerelleşmesi ve “kapatılması” on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşti.</p>
<p>Akademik filozoflardan nefret eden ve onlara küçümseyerek bakan Oswald Spengler&#8217;in, Batı&#8217;nın Gerileyişi adlı eserini incelemesi için üniversite profesörlerine değil de, 1922&#8217;de Alman Dışişleri Bakanı olan entelektüel bir politikacıya, Walther Rathenau&#8217;ya vermesi ilginçtir,</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nesnelerin zevk yaratma kapasitesi, vaat edilen yahut kabul edilen seviyenin altına düştüğünde, bu sıkıcı ve tatsız şeyden kurtulmanın zamanı gelmiş demektir: Bir zamanlar ışıltıyla parıldayan ve arzuyla insanları ayartan nesnelerin, can sıkıcı, yavan bir taklidine yahut çirkin bir karikatürüne dönüşmüşlerdir. Bunların atılıp yok edilmesine neden olan sebepler, illa onların yerini alan değişimin (veya bu hususta herhangi bir değişimin) kötü karşılanacağı anlamına gelmez. Yaşanması muhtemel şey daha çok, geleceğe ait arzu nesnelerinin gösterildiği, arandığı, izlendiği, takdir gördüğü ve ele geçirildiği galerideki diğer rakiplerle bağlantılıdır.</p>
<p>Vitrin camlarında veya dükkân raflarında, daha önce olmayan ve gözden kaçırılan, halihazırda sahip olunan ve kullanılan eşyadan çok daha ümit vaat eden ve baştan çıkarıcı olan, bolca zevkli hisler yaratmaya daha uygun nesneler bulunmuştur. Veya mevcut arzu nesnesinin kullanımı ve ondan alınan haz, özellikle yerine konacak potansiyel adaylar henüz sınanmadığı için “tatminkârlık yorgunluğu” yaratacak ve bundan ötürü şimdiye dek yaşanmamış, bilinmeyen ve sınanmamış olan, sırf bu nedenlerle çok daha üstün ve daha büyük bir baştan çıkarma gücüne sahip olacağı (en azından o an için) düşünülen şeylere işaret edecek kadar uzun sürmüştür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yeni deneyimler peşinde koşan doyumsuz bir tüketicinin “simdici” yaşamında, acele etmesinin sebebi elde etme ve toplama dürtüsü değil, elden çıkarma ve yerine başkalarını koyma arzusudur. Yeni ve keşfedilmemiş mutlulukların vaadinde bulunan her reklamın arkasında örtük bir mesaj vardır. Dökülen süt için ağlamanın anlamı yoktur. Ya bugün, şu saniyede ve ilk denemede “büyük patlama” olur ya da bu noktada oyalanmak artık anlamsız hale gelir. Başka bir noktaya geçmenin zamanı gelmiştir.</p>
<p>Artık maziye karışan (en azından yerkürenin bize ait kısmında) üreticiler toplumunda, bu durumda verilecek tavsiye “daha sıkı çabalamak” olurdu. Oysa tüketiciler toplumunda böyle olmamakta. Burada başarısız olmuş araçlar daha fazla vasıfla, daha büyük bir adanmışlıkla ve daha iyi sonuçlar alacak şekilde keskinleştirilip tekrar kullanılmak yerine doğrudan çöp tenekesine fırlatılmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akışkan modern zamanlarda ilgi çekmek ve bu sayede görünürlük kazanmak için şöhretli birine veya kurbana/mağdura dönüşmemiz zorunludur. Nitekim sizin de söyleyeceğiniz gibi görünürlük kazanmak, bugünlerde toplumsal ve politik bir varoluşla aynı şeydir. Ne kadar ikna edici bir şekilde kurban olursak, o kadar ilgiye ve tanınırlığa sahip oluruz. Düşünülmez olanı düşünmek ve konuşulmaz olanı konuşmak için ne kadar uğraşırsak, ister yerel ister küresel olsun iktidar yapısı içinde kendimize bir oyuk açma ihtimalimiz o kadar yüksek olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Korku, türlü türlü maske takmaktadır. Varoluşsal ve dolaysız deneyimlerin diliyle konuşabilir; fakat yakından bakılınca, örgütlü korkunun büyük bir kısmına bizim hâkim olduğumuzu görürüz: Televizyonlardaki komedi programları ve stand-up komedyenleriyle birlikte, eğlencenin ayrılmaz bir parçası olan korku filmlerini ve korku öykülerini düşünün.</p>
<p>Çok korkmamaktayız ama korku içindeyiz. Korkuyorum, öyleyse varım, Aynı madalyonun diğer yüzünde, korku nefreti, nefret de korkuyu beslemektedir. Korku; çağımızın büyük mıktarlarda ve bol sayıda tedarik ettiği belirsizliklerin, güvensizliklerin ve güvencesizliklerin dilini konuşmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kurtuluşun bildiğimiz şekliyle “yukarıdan” (yani meclisler den ve devlet makamlarından) geleceğine inanmayı bırakmış ve işleri yoluna koymak için alternatif yollar aramaya başlamış insanlar, bir keşif ve/veya deney yolculuğu içinde sokaklara akmaktadırlar. Kent meydanlarını; devasa güçlükleri hedef almış politik eylem araçlarının tasarlandığı veya tesadüfen bulunduğu, teste tabi tutulduğu ve hatta ateşli çemberlerden geçirildiği açık hava laboratuvarlarına dönüştürmektedirler&#8230; Nitekim bir dizi sebepten ötürü kent sokakları, bu tür laboratuvarların kurulması için iyi yerlerdir. Çünkü birkaç başka sebepten dolayı buralarda kurulan laboratuvarlar, geçici bir süreliğine de olsa diğer yerlerde boş yere aranan şeyleri sunuyormuş gibi görünmektedirler&#8230;</p>
<p>“Sokaklara çıkmış insanlar” fenomeni; şimdiye dek, öfkelerinin hedef aldığı en nefret uyandırıcı nesneleri, sefaletlerinden sorumlu tuttukları Tunus&#8217;ta Ben Ali, Mısırda Mübarek veya Libyadaki Kaddafi gibi şahsiyetleri ortadan kaldırma becerisini ispatlamıştır. Ancak inşaat alanını temizlemede ne kadar hünerli ve etkili olsa da, arkasından gelecek inşaat işlerinde de faydalı olabileceklerini kanıtlamaları gerekmektedir. Aynı derecede öneme sahip ikinci bilinmeyen, sahayı temizleme faaliyetlerinin diğer yerlerde diktatöryel rejimlerdekinden daha kolay bir şekilde başarılıp başarılamayacağıdır. Sokaklara buyruksuz ve davetsiz bir şekilde dökülen insanların karşısında tiranların dizleri çözülmektedir; fakat demokratik ülkelerin küresel liderleri ve sürekli “aynı şeylerin yeniden üretilmesine” bekçilik etmeleri için diktikleri kurumlar, bunu fark edip endişeye kapılmış gibi görünmemektedirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook çağında uluslar, ortak dile ve kültüre sahip sınır-ötesi birimlere dönüşmektedirler. Katı modernlik çağında, ulusun birkaç faktörden oluştuğunu, en başta ortak bir toprak parçası, dil ve kültürün yanı sıra modern işbölümü, toplumsal hareketlilik ve okur-yazarlıkla meydana geldiğini bilirdik. Bugünlerdeyse tablo oldukça farklı: Ulus, derin bir şekilde geri çekilmelere ve dönmelere gömülmüş yaşama mantıklarıyla, hareketli bireylerin yarattığı bir topluluk olarak belirmektedir. Mesele artık, kesin bir şekilde aynı yerde kalıp kalmayacağınıza veya yaşamınızın geri kalanı boyunca aynı politik aktörlere oy verip vermeyeceğinize karar vermek yerine, ülkenin sorunları ve bunların etrafında kopan tartışmalar söz konusu olduğunda çevrimiçi mi çevrimdışı mı olduğunuza dönüşmüştür.</p>
<p>Ya çevrimiçisinizdir ya da değilsinizdir. Bu, akışkan modern toplumun gündelik halk oylamasıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanlar arasındaki iletişimin standart biçimi, iPhone mesajlarında ünsüz harflere indirgenmiş sözcüklerle, bu indirgemeye izin verilmediğinde ve bu kısaltmalar ortadan kaldırıldığında sağ kalamayacak kelimelerdir. Çok tekrarlanan ama aynı eko gibi yankısı çok kısa süren en popüler yazışmalarda 140&#8217;tan fazla karakter olmasına izin verilmemektedir. İnsanın ilgi süresi (bugün piyasanın en kıt kaynağıdır); yazılması, gönderilmesi ve alınması mümkün mesajların boyutlarına ve uzunluğuna indirilmiştir Telaşlı yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbanı dildir. Taşıdığı farz edilen anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin ve taşıdıkları manaları gezgin şövalyeleri olan “aydınlar” ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>ZB Ludwig Wittgenstein, birden fazla insanın çektiği acının, hatta tüm insanlığa ait acıların, insan ırkının tek bir ferdinin çektiği acıdan asla daha büyük (daha keskin, derin ve acımasız) olamayacağını söylemişti. Bu ahlak-ahlaksızlık ekseninin bir kutbudur. İkinci kutupsa, toplumsal bedenin sağlığını korumak için etkili cerrahi müdahalelere gerek olduğunu söyleyen dürşüncedir: Bedenin hastalıklı (hastalığa yatkın) parçaları kesilip atılmalıdır. Ahlaki söylemin geri kalanı bu iki kutup arasında hareket eder.</p>
<p>Fakat “adiyaforileşmeyle” kastettiğim şey, kasıtlı bir şekilde veya gıyaben belli insan gruplarını ilgilendiren belli başlı eylemleri ve/veya dahil edilmemiş eylemleri, ahlak-ahlaksızlık ekseninin dışına, yani “evrensel ahlaki yükümlülüklerin” ve ahlaki değerlendirmelere tabi fenomenler alanının dışına konumlandırmak için kullanılan taktiklerdir.</p>
<p>Bu eylemleri veya eylemsizliği, örtük ya da açık bir şekilde “ahlaken tarafsız” edimler olarak tanımlamaya ve aralarında yapılacak tercihlerin ahlaki yargılara tabi olmasını engellemeye, yani ahlaki ayıplamaların önüne geçmeye yarayan taktiklerdir (iyiliğin ve kötülüğün, bilgi ağacından koparılmış meyveden ilk ısırığı almadan önce sahip olunan o cennetlik naifliğe zoraki bir dönüş olduğu da söylenebilir&#8230;).</p>
<p>Yaygın kanaatler içinde bu taktikler, genelde “hedefe giden her yol mubahtır” veya “yapılan şey kötü olabilir ama daha büyük bir iyilik için savunulması veya teşvik edilmesi zorunludur” tarzı sözler altında toplanır.</p>
<p>Klasik “katı” modernlikte bürokrasi, ahlaki değerlerle yüklü eylemlere adiyaforik kalıplar biçilen esas atölyeydi. Bugün bana göre bu rolü büyük oranda piyasalar üstlenmiş durumda.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini(önemsızleşmesi) çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimi<br />
mizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır. Filmlerde sürekli çakılan uçaklar gördüğünüzde, bunlara gerçek yaşamda asla başınıza gelmeyecek birer kurgu olarak bakmaya başlarsınız. Her gün gösterilen şiddet, şaşırmanın ve tiksinmenin ortaya çıkışını engeller. Bir yerde alışırsınız. Aynı zamanda gerçekdışı olmayı da sürdürür. Hâlâ bizim başımıza gelmeyecekmiş gibi görünür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eski zamanların bilgeliği, bize şunu hatırlatmaktadır: Toplumsal tonlaması yüksek uyarıları yanlış kullanmak veya ahlaki paniği yaymak, gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğunuzda başkalarından alacağınız hızlı ve yeterli tepkiyi er geç kaybetmenize yol açacaktır. İnsanlarla kafa bulmayı seven, kurt saldırıyor diye yalan söyleyen ve sürüsü gerçekten kurtların saldırısına uğrayınca kimseden yardım alamayan genç çobanla ilgili masalı hatırlamak yeterli.</p>
<p>Ardı ardına yaşanan politik skandallar, insanların toplumsal ve politik hassasiyetlerini benzer şekilde azaltırlar yahut tümüyle yok ederler. Bir şeylerin toplumu çalkalandırması için, gerçekten beklenmedik ve düpedüz gaddarca bir şey olmalıdır. Dolayısıyla kitle toplumu ve kitle kültürü kaçınılmaz bir şekilde bizi adiyaforileştirmektedir/önemsizleştirmektedir. Toplumsal doğaları ve ilgileri, büyük oranda yalnızca medyanın vesile olduğu sansasyonel ve yıkıcı uyarıcılarla ayaklananlar sadece siyasetçiler değil, duyarsız bireylerdir de. Uyarma, kendini gerçekleştirmenin yöntemi ve yoluna dönüşmektedir. Rutine dönüşen şeyler kimsenin ilgisini çekmez. Toplumun herhangi bir şekilde ilgisini görmek için insanın yıldıza veya kurbana dönüşmesi gerekir. Gözlemlediğiniz gibi sadece ünlüler ve meşhur kurbanlar, sansasyonel ve değersiz bilgilerle doldurulmuş toplumun dikkatini çekmeyi umabilirler. Bilhassa sadece zorlama ve şiddeti tanıyan bir ortamda. Şöhret ve yıldız olma başarı anlamına gelmektedir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook&#8217;ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar: Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (T&#8217;V, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.).</p>
<p>Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur? İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes&#8217;ın Cogitosunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bugün özel olan her şey potansiyel olarak ulu orta yapılmaktadır. Ve potansiyel anlamda kamunun tüketimine açıktır. Sayısız hizmet sunucusundan birine kaydı bir kez düştüğünde internete hiçbir şeyi “unutturamayacağınız: için belli bir süre boyunca ve sonsuza dek açık kalacaktır. (Brian Stelterdan alıntı yaparsak) “Anonimliğin bu şekilde erozyona uğraması, her yere yayılan sosyal medya hizmetlerinin, ucuz cep telefonu kameralarının, internette fotoğraf ve videoların ücretsizce saklanabilmesinin ve belki de en önemlisi, insanların neyin kamusal neyin özel olması gerektiğiyle ilgili fikirlerinde yaşanan değişimin ürünüdür.” Bize tüm bu teknik aygıtın “kullanıcı dostu” olduğu söylenmektedir. Oysa reklamların favorisi olmuş bu söze yakından bakıldığında, ifade ettiği şey, IKEA mobilyalarında olduğu gibi kullanıcının emeği olmadan tamamlanamayacak bir üründür. Şunu da eklememe izin veriniz: Kullanıcıların coşkulu adanmışlığı ve sağır edici alkışları olmadan tamamlanmayacak ürünlerdir. Etienne de la Boetie bugün aramızda olsaydı, muhtemelen gönüllü değil, kendin yapçı bir kölelikten bahsetmekten kendini alamazdı&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Erken modern döneme ait yazarların, insanları mahremiyetlerinden ve sırlarından yoksun bırakmayı amaçlamış şeytani bir güç olarak saydıkları şey, bugün realite programlarından ve kendisini açığa seren çağımızda istekli, keyifli bir şekilde kendimizi ifşa ettiğimiz diğer eylemlerden ayrılmaz bir parçaya dönüşmüştür. Din, politika ve edebi hayal gücünün ürünü olan bu Şeytan kavramı, modern Avrupa sanatının arkasında görünür haldedir: Mesela Tobias&#8217;ın Kitabı&#8217;ndan Şeytan&#8217;ın kadın versiyonu olan ve Francisco de Goya&#8217;nın aynı isimli tabloda resmettiği Asmodeayı hatırlayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Canavarlara karşı oldukça iyi korunmuş haldeyiz ve canavarların yapabileceği, yapmakla tehdit ettiği kötü eylemlere karşı korunduğumuzdan hiç şüphe duymayız. Psikopatları ve sosyopatları tespit eden psikologlarımız, üreme ve toplanma olasılıklarının nerelerde yüksek olduğunu anlatacak sosyologlarımız, onları hapishanelere ve tecrit hücrelerine mahküm edecek yargıçlarımız, orada kaldıklarından emin olmamızı sağlayacak polislerimiz veya psikiyatrlarımız vardır. Ne yazık ki iyi, sıradan ve hoş Amerikalı beylerle hanımlar ne birer canavar ne de birer sapıktı. Ebu Gureybteki mahkümların başlarına atanmış olmasalardı, yapmaya kadir oldukları o korkunç şeyler hakkında hiçbir şey öğrenmezdik (veya böyle bir kanıya kapılmaz, tahmin etmez, tahayyül etmez ve hayalini kurmazdık). Kasada müşterilere gülümseyen kızın, denizaşırı bir ülkede göreve gönderildiğinde, gözettiği insanları taciz etmek, onlara işkence yapmak ve onları aşağılamak için zekice ve tuhaf olduğu kadar aşağılık ve sapkınca hileler tasarlamada ustalaşabileceği hiçbirimizin aklına gelmez. Memleketlerindeki komşuları; çocukluklarından beri tanıdıkları o cana yakın beylerin ve hanımların, Ebu Gureyb&#8217;in işkence odalarında çekilmiş fotoğraflardaki canavarlarla aynı kişiler olduklarına bugün bile anmayı reddetmektedirler. Ama aynı kişilerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahlaki ihmallerin günahı, mağazalardan alınacak hediyelerle bağışlanabilir ve aklanabilir; çünkü bunları gerçek kılan ayartmalarla arkalarında yatan esas dürtüler ne kadar bencil ve kendine gönderme yapan cinsten olsa da, alışveriş yapma eylemi ahlaki bir fiil olarak yansıtılmaktadır. Kendi yarattığı, teşvik ettiği ve şiddetlendirdiği kabahatlerle kışkırtılmış ahlaki dürtülerden yararlanan tüketim kültürü, bu yolla her mağazayı ve acenteyi yatıştırıcı ilaçlarla anestetik uyuşturucular tedarik eden eczanelere dönüştürmektedir. Bu örnekte verdikleri uyuşturucu ilaçlar, fiziksel acılardan ziyade ahlaki rahatsızlıkları hafifletme veya ortadan kaldırma niyetiyle üretilmiştir. Ahlaki ihmallerin eriştiği alan ve şiddeti arttıkça, ağrı kesicilere yönelik talep durmadan büyür ve ahlaki yatıştırıcıların tüketimi bir bağımlılığa dönüşür. Sonuç olarak kışkırtılmış ve tasarlanmış ahlaki duyarsızlık, genelde mecburiyete veya “alışkanlığa” dönüşür:</p>
<p>Neticede ahlaki acıların insanlara faydası olan uyarıcı, ikaz edici ve harekete geçirici rolünden soyutlanmasıyla, kalıcı ve yarı evrensel bir koşula dönüşür. Ciddi anlamda rahatsız edici ve kaygı uyandırıcı hale gelmeden önce ahlaki acının boğulmasıyla, ahlaki iplerle örülmüş beşeri bağlar altüst olarak daha kırılgan ve hassas hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Toplulukların aksıne, ağlar bireysel bir düzlemde oluşur ve bireysel bir şekilde karılıp dağıtılırlar. Dahası, varlıklarını sürdürmek için değişken olsa da bel bağladıkları tek temel, bireysel iradedir. Oysa bir ilişkide iki birey yan yana gelir&#8230; Ahlaken “duyarsızlaştırılmış” bir birey (yani diğer kişinin esenliğini hesaba dahil etmek istemeyen ve bunu yapma imkânına sahip kişi), aynı zamanda istese de istemese de, kendi ahlaki duyarsızlığına nesne olmuş ahlaki duyarsızlığın alıcı tarafına yerleşir. “Saf ilişkiler”, özgürlüğün karşılıklılığından ziyade, ahlaki duyarsızlığın karşılıklılığının işaretçisidir. Levinasçı “iki kişilik grup”, ahlakı besleyecek bir fidelik olmaktan çıkar. Aksine adiyaforileşmenin (yani ahlakı değerlendirmelerin alanından muaf tutulma) etmenine dönüşür. Bu bir yanda katı, modern, bürokratik çeşidini tamamlarken, çoğu kez onun yerini alan, tüm ayrıntılarıyla akışkan modern niteliklere sahip bir adiyaforileşmedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüzün en can sıkıcı ve şoke edici hakikati, kötülüğün zayıf ve görünmez oluşudur. Dolayısıyla filozoflar ile edebiyatçıların eserlerinden tanıdığımız şeytanlar ve kötü ruhlardan çok daha tehlikelidirler(&#8230;) Kötülük, zayıflığın maskesini takar ve aynı zamanda kendisi de zayıflıktır.</p>
<p>Kötülüğün belirgin formlarına sahip zamanlar şanslıymış. Bugün artık ne olduklarını ve nerede bulunduklarını bilmiyoruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Duygusal ve psikolojik güvenlikle bağlantılı sebeplerden ötürü insanlar, genelde içlerinde bitmek bilmeyen şüpheleri ve belirsizlik halini aşmaya çalışırlar. Bizi altüst eden, hatta bize ıstırap veren sorulara net ve hızlı yanıtlar bulamadığımızda, ona çok daha güçlenen bir güvensizlik hissi eşlik eder. Popüler kültürümüze ve medyamıza şablonların ve kestirimlerin bu denli hâkim olması bundandır: İnsanlar bunlara duygusal güvenliklerinin koruyucuları olarak ihtiyaç duyarlar. Leszek Kolakowski&#8217;nin yerinde gözlemiyle, klişeler ve şablonlar insanların geriliği veya budalalığına delil oluşturmaktan ziyade, insanların zayıflığına ve bitmek bilmez şüphelerle yaşamanın katlanılmaz ölçüde zor olmasından duyulan korkuya işaret etmektedir.</p>
<p>Komplo teorilerine inanmak veya inanmamanın (felsefi bir ifadeyle konuşursak, birer tahminden fazlası değillerdir, çoğu kez doğrulanmaları ve savunulmaları imkânsızdır ama aynı zamanda kolay kolay da çürütülemezler) bilim ve bilgi birikimiyle ilgili gerçek koşullarla hiçbir bağlantısı yoktur. Komplo teorilerine entelektüeller, bilim insanları, hatta şüpheci insanlar bile inanırlar. Bu, eski bir Yahudi şakasıyla anılmayı hak eden bir konudur:</p>
<p>Ölüm sonrasında bir ateistle Tanrı arasında gerçekleşen konuşmanın sonunda, ateiste; Tanrı&#8217;ya ve genel olarak hiçbir şeye inanmamasına, her şeyden şüphe etmesine rağmen Tanrı&#8217;nın var olmadığına nasıl inandığı sorulur. Ateist, buna insan bir şeylere inanmak zorunda diyerek yanıt verir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Teknoloji kenarda kalmanıza izin vermeyecektir. Yapabilirim, yapmalıyım&#8217;a dönüşür. Yapabilirim, dolayısıyla yapmak zorundayım. Hiçbir ikileme izin verilmez. İkilemlerin değil, olasılıkların gerçekliğinde yaşarız. Bu içinde ahlaktan hiçbir eser kalmamış WikiLeaks&#8217;ın etiğini andırmaktadır. Hangi sebeple ve ne amaçla yapıldığı belirsiz olsa da casusluk yapmak ve bilgi sızdırmak zorunludur. Sırf teknolojik anlamda mümkün olduğu için yapılması zorunlu bir şeydir. Burada politikaya hâkim olmuş bir teknoloji tarafından yaratılan ahlaki bir boşluk vardır. Bu bilincin sorunu, iktidarın biçimi veya meşruiyeti değil, niceliğidir. Çünkü finansal ve politik iktidar neredeyse kötülük de (lafı gelmişken, gizlice tapınılmaktadır) oradadır. Dolayısıyla böyle bir bilinç için kötülük Batıda pusuya yatmış haldedir. Uzun zaman önce kötülüğün zayıf ve güçsüz olduğu, bundan ötürü dağıldığı ve izlerini örttüğü bir dünyaya varmış olsak da hâlâ bir ismi ve coğrafyası vardır. İşte yeni kötülüğün iki tezahürü: İnsanların acılarına duyarsızlık ve bir kişinin sırlarını yani asla konuşulmaması ve kamuya açılmaması gereken şeyleri alarak mahremiyeti sömürgeleştirme arzusu. Dünyanın her yerinde, başkalarına ait biyografilerin, yakınlıkların, yaşamların ve deneyimlerin kullanılması, duyarsızlığın ve anlamsızlığın belirtisidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Voltaire&#8217;in Candide veya İyimserlik isimli meşhur felsefi öyküsünde, ütopya krallığı Eldoradoda ifade edilen faydalı bir düşünce vardır. Candide, Eldoradoda yaşayan insanlara rahipleri ve rahibeleri olup olmadıklarını sorunca (çünkü hiç görülmemektedirler), ufak bir şaşkınlık anından sonra oradaki tüm sakinlerin kendi kendilerinin rahibi olduklarını, minnettar ve bilge bir tutumla sürekli Tanrı&#8217;yı methettiklerini ve dolayısıyla hiçbir aracıya gereksinim duymadıklarını işitir. Anatole France&#8217;ın romanı Les Dieux ont soifte (Tanrılar Susamışlardı) genç bir devrimci fanatik, Devrimin tüm Vatanseverleri ve Yurttaşları er ya da geç Yargıçlara dönüştüreceğine inanır.</p>
<p>Bu sebepten ötürü, Facebook, Twitter ve blogların çağında, ağda olan ve yazan herkesin tam da bu sayede birer gazeteci olduğunu söyleyen cümle ne yapay ne de tuhaf bir ifadedir. Eğer sosyal ilişkiler ağını kendimiz yaratabiliyorsak ve beşeri bilinçle duyarlılığın oluşturduğu küresel drama katılabiliyorsak, farklı ve ayrık bir uğraş olarak gazeteciliğe ne kalır ki? Tüm servetini ki büyük kızı arasında paylaştıran (kamusal alanı şekillendiren iletişim ve politik tartışmalar) ve Soytarısıyla baş başa kalan Kral Learın durumuna düşmezler mi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimimizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kötülük savaşla veya totaliter ideolojiler ile sınırlı değildir.Bugün kendisini daha çok başkalarının acılarına tepki göstermemekte,ötekileri anlamaya reddetmekte,duyarsızlıkta ve gözlerin sessiz,ahlaki bakışlardan çevrilmesinde ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Atalarımız susadiklarında gündelik su ihtiyaçlarını yakınlarındaki akarsulardan, nehirlerden, kuyulardan ve kimi zaman da küçük su gölcüklerinden karşılıyorlardı&#8230; Bizler, yakındaki dükkânlardan birine girip içi suyla dolu kapalı, plastik bir şişe satın alıyoruz ve gün boyunca onu gittiğimiz yerlere taşıyor, arada bir içinden yudum alıyoruz. İşte bu, “farklılık yaratan bir farktır.” Benzer bir fark da çağımızın korkularını atalarımızın korkularından ayırmaktadır. Her iki örnekte de farkları yaratan şey, onların ticarileştirilme şeklidir. Korku, aynı su gibi tüketim metası haline getirilmiş ve piyasanın mantığıyla kurallarına tabi kılınmıştır. Korku ayrıca politik bir metaya dönüştürülmüş, iktidar oyunlarını yürütmede kullanılan bir para birimi olmuştur. Beşeri toplumlarda korkunun hacmi ve yoğunluğu artık tehlikenin nesnel ağırlığını veya yakınlığını yansıtmamaktadır. Aksine piyasanın sunduğu bol miktarda ürünün ve büyük ticari tanıtımların (veya propagandaların) türevleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Mahremiyet, samimiyet, anonimlik, sır saklama/gizlilik hakkı tümüyle Tüketiciler Toplumunun alanı dışına atılır yahut düzenli bir şekilde girişteki güvenlik görevlilerine teslim edilir. Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook’ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar:</p>
<p>Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (TV, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.). Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur.” İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes’ın Cogito’sunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sadece parasal enflasyonun değil, kavramlar ve değerlerin de enflasyona uğradığı (dolayısıyla devalüasyona uğradığı) bir çağda yaşıyoruz. Edilen yeminler tam da gözlerimizin önünde bozuluyor. Eskiden biri yeminini çiğnediğinde kamusal forumlara katılma ve hakikatle değerlerin sözcüsü olma hakkını kaybederdi. Şahsi ve özel yaşamı hariç her şeyden soyutlanır ve ait olduğu grup, halk veya toplum adına konuşamaz hale gelirdi. Yeminler de değersizleşmeden nasibini aldı. Bir zamanlar sözünüzden döndüğünüzde, en ufak güven duygusundan bile yoksun bırakılırdınız. Kavramlar da değersizleşmektedir. Artık beşeri deneyimlerin belli aşamalarını tarif etmek gibi açık bir görevleri yoktur. Her şey eşit oranda önemli ve önemsizdir. Kendi varoluşum beni dünyanın merkezine koyar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook gibi yeni sosyal ağlar, tüketimin kayıtsızca sürdüğü, sosyal faaliyetlerin rutinleştiği ve ahlaken uyuşmuş bir çağda insanın ilgi çekme umuduyla mahremiyetinden belli parçalarla gösteriş yapmasına hizmet etmektedir. Mahremiyetinizi hevesli bir şekilde gözler Önüne sermek (buna işiniz, başarınız ve ailenizle ilgili hikâyeler, yüzlerce veya binlerce sanal “arkadaşınızla” paylaşılan şahsi resimler ve aile fotoğrafları eşlik eder), kamusal alanın ikamesi olur ve aynı zamanda yeni (akışkan) bir kamusal alan yaratır. İnsanların olgunlaşmamış edebi yaratımlar için ilham, onay, ilgi, yeni konular ve karakter prototiplerini aradığı yer bu alandır. Aynı zamanda hayranlardan ve arkadaşlardan oluşan yarı küresel bir seyirci kitlesinin de şekillendiği arenaya dönüşmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.&#8221;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanal Arkadaş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:55:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Panoptikon]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23573</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dün dost kavramının içini doldurmak için adanmışlık, sadakat, feragat ve fedakârlık gibi değerler olmazsa ol­mazdı. Sanal arkadaşlıkları irse başlatmak kadar bitir­mek de kolay, her şey bir tuşa bakar. Modern çağda arkadaşlık, beraber yürünen yolların, birlikte çekilen eziyetlerin yüküne talip değil. Yalnız­lık çağında kendi yaralarımıza merhem olacak ve bizi can kulağıyla dinleyecek dostlar arıyoruz aramasına, ama [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/">Sanal Arkadaş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-23616" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/Sanal-Dostluk-300x173.gif" alt="" width="338" height="195" /></p>
<p>Dün dost kavramının içini doldurmak için adanmışlık, sadakat, feragat ve fedakârlık gibi değerler olmazsa ol­mazdı. Sanal arkadaşlıkları irse başlatmak kadar bitir­mek de kolay, her şey bir tuşa bakar.</p>
<p>Modern çağda arkadaşlık, beraber yürünen yolların, birlikte çekilen eziyetlerin yüküne talip değil. Yalnız­lık çağında kendi yaralarımıza merhem olacak ve bizi can kulağıyla dinleyecek dostlar arıyoruz aramasına, ama bunun karşılıklı fedakârlık ve diğerkâmlık üzerine bina edilmesine de razı değiliz. Neredeyse, &#8220;Benden bir şey istemeyen arkadaş en iyisidir.&#8221; diyeceğiz.</p>
<p>Bir başka insanla yakın bir ilişki kurmak belli bir samimiyet derecesi ya da kendine dönük ifşaat gerek­tirir. Zaman içinde kendinizi daha rahat hisseder, diğer insana, hislerinizi, düşlerinizi, kuşkular<u>ınız</u>ı paylaşa­cak kadar güven duyar ve onun sizi reddetmeyeceğin­den ya da suçlamayacağından emin olursunuz. Normal şartlarda böyle bir samimiyet derecesine erişmek için <em>karşılıklılık ilkesine</em> bel bağlarız. Eğer sen bana ken­dinle ilgili bir şey anlatırsan, ben de sana kendimle ilgili bir şey anlatırım. Zamanla bu alışveriş derinleşir ve iki insan birbiriyle gitgide daha çok şeyi paylaşma­ya başlar. Bu ifşa dansı yine de son derece hassastır ve potansiyel sorunlarla doludur, örneğin birisine en derindeki hislerinizi vaktinden önce ya da uygunsuz koşullarda sayıp dökerseniz, karşınızdaki kişi sizin dengesiz olduğunuzu düşünebilir.</p>
<p>T<u>ekn</u>olojinin hayatlarımıza girişiyle kadim insan ilişkileri de değişmeye başladı. Artık sanal dünyada âşık olup ayrılabiliyor, dünyanın dört bir köşesinden arkadaş edinebiliyor, derdimizi Sili&#8217;ye dökebiliyoruz. Sanal dünya gerçek insanların başka gerçek insanlar­la aktüel etkileşimde bulunduğu, kendi kişiliklerini ve başkalarının kişiliklerini biçimlendirme ve hatta ya­ratma olanağına sahip olduğu bir âlem. Edilgen, ha­yalî gerçeklikten sanal dünyanın etkileşimli sanal ger­çekliğine geçiş, fotoğraftan sinemaya geçişe oranla çok daha radikal bir dönüşüm.</p>
<p>Sanal dünyanın etkileşimlere daha açık oluşu, kişi­sel ilişkilerimiz üzerinde daha çok kontrole sahip ol­duğumuz anlamına gelir, örneğin, istediğimiz zaman ilişkilerimizin hızını azaltabilir ya da artırabiliriz. Eğer biri -sözgelimi size âşık olduğunu söyleyerek- sizi şaşırtırsa, vereceğiniz cevabı düşünmek için vak­tiniz vardır. Bu anlamda, çevrimiçi ilişkilerle başa çık­mak daha kolaydır. İşine gelmeyen, sana tatmin hissi vermeyen arkadaşı <em>“delete et&#8221;</em> sil gitsin, sırada başka pek çok aday var değil mi ya?</p>
<p>Sözde &#8220;arkadaşların kimlikleri hakkında hiçbir fikirleri olmadığı halde, kişilerin internet üzerinden karşılıklı olarak hikâyelerini paylaşmaları sık görülen bir durum. İnsanlar, çok özel meselelerini deşmek ve sorgulamak için daha iyi bir yer arayışlarında hiç bu kadar rahat olmamışlardı. Başka bir deyişle, bireyler interneti esnek bir erişilebilirlik aracı olarak görüyor­lar ve bunun arkasında yatan da büyük ölçüde onları özgür kılan anonimlik hissi. Bununla birlikte, bu feno­men olumlu bir sosyal gelişme olarak değil, kitlelerin duygusal çöküşü olarak değerlendirilmekte: İnsanları kendi özel yaşamlarını internette &#8220;gönüllü&#8221; olarak pay­laşmaya iten şey, y<u>alnızlık</u> hissi ve kederden başka bir şey değildir. Bu çöküş iki alanın birbirine geçmesiyle ilgili olabilir; gizli, bastırılmış ve sessiz özel yaşamın kamusal dünyada gö<u>rünü</u>r ve sesli hale gelmesiyle bir­likte, bireyin özel ve kamusal <em>personalarının</em> da belir- sizleştiğine <u>inanılm</u>aktadır. İnsanların kendileri için k<u>ullandıkl</u>arı yegâne aletlerin elektronik aygıtlar hali­ne geldiği bir akışkan dünyada, sanal ile sanal olma­yan yakınlık yer değiştirmektedir.</p>
<p><u>Kimi</u> araştırmalar internetin yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerin­de bir azalm<u>anın</u> yanı sıra, sığ ve saldırgan davranış­ları da tetiklediğini göstermektedir. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır; bu yokluğun do­ğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane yazılı mesaj da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir.</p>
<p>İnsanların bilgisayarlara kendileri hakkında bilgi vermekte daha cömert davranma eğilimi -bu bilgile­ri bir başkasının okuyacağını bilseler bile- internette olup bitenin önemli bir parçasıdır. Göreceli bir anonimlik, uzakta ve fiziksel anlamda güvende olma his­siyle bilgisayar karşısına oturursunuz ve kimi zaman kendinizi, ekranın diğer tarafındaki hiç tanımadığınız kişiye, sizinle aynı odada bulunan kişilerden daha ya­kın hissedersiniz. Onlarla kendiniz hakkında daha çok şey paylaşabilir, hislerinizi daha açık biçimde dışa vu­rabilirsiniz. Bu da tuhaf bir dostluk ve samimiyet ya­nılsaması yaratır.</p>
<p>İnsanlarla bağlantı kurmak, her zaman için, kişisel bilgilerinizin kontrolünden kısmen feragat etmeniz <u>anlamın</u>a gelir. &#8220;Sosyal&#8221; ve &#8220;gizli&#8221; olan bir arada var olamaz. İletişim içinde olduğunuz herkes sizin hakkı­nızda bir şeyler öğrenecektir. İfşa kültürü, sanal arka­daşları birbirine sır ortağı kılar.</p>
<p>Televizyon kuşağının büyük hissiyatı can sıkıntısı ise, Web kuşağınınki yalnızlıktır. Biz hareketsiz kalma yeteneğimizi, aylaklık kapasitemizi yitirdik. Onlarsa yalnız kalma yeteneklerini, bir başına olma kapasitele­rini. Bilincin parçalanması sürecine ivme kazandırmış olabilirler, ama bunu onlar başlatmadı&#8230; Evrensel dost­luk kavramını cisimleştirmiş olabilirler, ama bunu on­lar keşfetmedi&#8230; Dostluk kabuk değiştiriyor, başka bir deyişle, bir ilişki olmaktan çıkıp bir his haline geliyor; insanların paylaştığı bir şey olmaktan çıkıp, elektronik mağaralarımızın ıssızlığında, bağlantı ayarlarımızla sürekli oynayarak, kendi kendimizi kucakladığımız bir şeye dönüşüyor.</p>
<p>Facebook&#8217;la ilgili en rahatsız edici şey insanların kendi özel yaşamlarını kamuya açık biçimde yaşamaya bu denli razı -hatta hevesli- oluşlarıdır. Kişisel bilgile­rin ilan edilmesi pornografiyi andırır, ustalıklı, gayri- şahsi bir sergi. Yeni sosyal medya siteleri mahremiyet anlayışımızı ve bununla birlikte kendimize dair anla­yışımızı da kökten değiştirmiş durumdalar.</p>
<p>Elimizi omzuna koyduğumuz, zor zamanlarımızda yanı başımızda bitiveren, karşılıklı gülüp ağlaştığımız arkadaşlarımızın yerini yavaş yavaş klavye ve ekran başından kalkmadan, belirli amaçlar doğrultusunda bir araya geldiğimiz sanal dostlarımız alıyor. Bana so­rarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tu­tunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor za­manda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçları<u>mı</u>zı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attı<u>ğımı</u>z zayıf bir ilişki söz konusudur. Karamsar ke­hanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek biti­relim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikâyeler<u>ini </u>kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Panoptikon, gardiyanların mahkûmları izleyebildiği ancak mahkûm­ların bu izlemenin farkında olmadığı bir hapishane düzenidir. Dü­şünür Foucault, panoptik düzeneğin hapishane duvarları dışına taş­tığım ve iktidar için bir araç olarak kullanıldığım söyler.</p>
<p><em>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/">Sanal Arkadaş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşk İle &#8221;Ben&#8221;i Seyretmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:16:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ön Kamera]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk İle ''Ben''i Seyretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Bir sosyal medya ilmihaline ihtiyacımız var]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[snapchat]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23592</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaz Dağları&#8217;nın eteklerindeki güzelim Yeşilyurt köyünün kahvesinde, bes öğretmen oturmuş şevkle TEOG sorularını tartışıyor. Ağızlarından bir şikâyet cümlesi çıkmıyor, öğrencilerine daha iyi nasıl yardımcı olabilirlerdi, sorular nasıl olup da daha iyi düzenlenebilirdi, bütün dertleri bu. Türkiye&#8217;de işini seven ve bulunduğu yerden bir yakınma üretmeyen insanlarla karşılaştığımda seviniyorum. Bu bir güzellik. İnsanı mihver alan, insana su [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/">Aşk İle ”Ben”i Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23593 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4-300x166.jpg" alt="" width="354" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/yazilimsinifi-ilk-selfie-4.jpg 670w" sizes="(max-width: 354px) 100vw, 354px" /></a></p>
<p>Kaz Dağları&#8217;nın eteklerindeki güzelim Yeşilyurt köyünün kahvesinde, b<u>es</u> öğretmen oturmuş şevkle TEOG sorularını tartışıyor. Ağızlarından bir şikâyet cümlesi çıkmıyor, öğrencilerine daha iyi nasıl yardımcı olabilirlerdi, sorular nasıl olup da daha iyi düzenlenebilirdi, bütün dertleri bu. Türkiye&#8217;de işini seven ve bulunduğu yerden bir yakınma üretmeyen insanlarla karşılaştığımda seviniyorum. Bu bir güzellik. İnsanı mihver alan, insana su ve ışık taşıyan her kimse, bu ülkeyi imar edenler de onlar.</p>
<p>Kısa tatil kaçamağında beni şaşırtan şeylerden birisi, <em>şelfie</em> (özçekim) <u>çılgınlığ</u>ının vardığı salgın raddesini fark etmem oldu. Her kapı önünde, her sokak başında, her pa­noramik manzaranın kıyısında, karşılarınd<u>aki</u> güzelliği doya doya içlerine çekeceklerine, fotoğrafta <u>çıkmanın </u>hazzına mağlup olan insanlar. Dünyaya gözlerimizi ka­payarak ve kulaklarımızı tıkayarak kendimizi ne kadar iyi hissedebiliriz? Görmek değil de göstermek arzusu. Benliğin bir yanılsama olarak inşa edilmesi. Bakın ben neredeyim? Nerelere gittim, hangi yemekleri tattım, hangi otellerde kaldım? Seyahat sitelerine düştükleri notlarda, üç beş günlüğüne gittikleri otelleri birer peri masalına dönüştüren insanlar, tükettikleri ürün ve gı­dalarla da dünyada bir cenneti yakaladıklarını sanıyor veya belki bizim öyle sanmamızı istiyorlar.</p>
<p>İnsan daimi bir gurbette ama şifasını yanlış yerler­de arıyor. Ebedi olan, bir kutupyıldızı gibi ufkumuzda parlamadığında, fani olandan ebediyetin parıltısını is­tiyor ama sukutuhayale uğruyoruz.</p>
<p>Bu toprağın bilgeleri aşk ile &#8220;ân&#8221;ı seyrediyordu, bugün aşk ile &#8220;ben&#8221;i seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere<br />
doyamıyoruz.</p>
<p><em>Şelfie Sendromu</em> ifadesi, -eski zamanlarda ayıpla­nacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşın meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimiz­le, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgi­leneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görme­mizi engelliyor, hem de kendimizin gerçekte ne oldu­ğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Çok da uzağa gitmemize gerek yok.</p>
<p>Yiyip içtiklerini sosyal medyada paylaşanlar, başka insanları kızdıra- bileceklerini çoğu zaman fark etmiyorlar bile. Sosyal paylaşım siteleri kıskançlık ve özenme için elverişli bir platform oluşturuyor. 2013&#8217;te Amerika&#8217;da yapılan bir çalışmaya göre, kişinin son zamanlarda kıskançlık his­settiği durumların yüzde 20&#8217;sinin Facebook yüzünden            olduğu ortaya çıkmış. Bu kıskançlıkların çoğu diğer kişinin görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayattan kaynaklanıyor&#8230; Nihayetinde kıskançlık, hayattan alman keyif ve tatmin duygusunu azaltıyor.</p>
<p><strong>Ayna Yerine &#8220;Ön Kamera&#8221;</strong></p>
<p>Elbette sosyal medyanın &#8220;gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etki­leşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükü­len ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz. Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna <em>ahlaki sığlaşma varsayımı</em> diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimle­rimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapıl­mış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde, öncekilere oranla çok daha yüksek puan­lar aldığını gösteriyor.</p>
<p>Dünyanın yeni veba salgını, bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor. Ama durun bir dakika! Bir kuşağı özsever olmakla suçlamak pek kolay evet, ama acaba onlar sa- dece içinde yaşadıkları kültürün bir göstergesi de ola­mazlar mı? Küresel neoliberal benlik bize yepyeni bir ufuk tayin ediyor nicedir. Hızlı, dışa dönük, ince, güzel, bireyci, iyimser, yeri geldiğinde bencil ve çıkarcı, giri­şimci; yüksek benlik saygısına ve <em>selfie</em> çekebileceği bir cihaza sahip&#8230; Başarmak için bütün güç içinizde, diyor bu fısıltı. O halde başaramıyorsak bütün suç da bizde. Benliğin bir sınırsız kaynaklar haznesi olarak neoliberal tasviri, mağlup olanlar için bir kâbusa dö­nüşüyor. Şişmiş özgüvenin, yerini bir kendini suçlama tiradına bırakması an meselesi.</p>
<p>Muhteşem tatilimden bir kareyi Instagram hesa­bımdan paylaştığımda neyi murat ediyor olabilirim? Yapmak istediğim şey nedir? Kendimizle ilgili bir bilgi­yi paylaştığımız çoğu zaman, aslında kendimizi takdim etmenin hazzını yaşıyoruz. Hırgürün hiç eksik olmadı­ğı kimi evlerdeki karıkocalar, başkalarının yanındayken birbirlerine &#8220;Balım, hayatım, aşkım,&#8221; demeyi pek sever ya, hani dostlar alışverişte görsün misali&#8230;</p>
<p>Sosyal medyada kendimizi olmak istediğimiz biçimlerde takdim etmenin hazzını yaşıyoruz.</p>
<p>Hep gülen, hep mutlu, hep gezen, eğlenen, hayattan kam alan, keyifli bir aile hayatı olan mükemmel insan­lar olarak görünmek istiyoruz. Bir tür sosyal mükemmeliyetçilik. Ümit ettiğimiz, düşünü kurduğumuz ben­liğimizin ölçüsüzce reklam edilmesi -hele de gerçekler ve hayaller arasındaki makas açıldığında- benliğimizi un ufak eden bir sonuç doğuruyor. Başkalarını nasıl da çekici, başarılı ve mutlu bir insan olduğumuza ikna etmeye çabaladıkça gerçekte en derinimizde, ta içimizde ne ölçüde yetersiz, başarısız ve mutsuz his­settiğimizi kendimize hatırlatmış oluyoruz. Oysa insan en çok kendisinden saklanır. En çok kendisine yalan söyler, kendisini kandırır. Birine bir yüzünü gösterir diğerine ötekini, sonra hangi yüzün gerçek olduğunu şaşırır. Şişmiş bir özgüven kendi kendimizi fark etme­mizin önüne geçer, bizi bir seraplar âleminde hayallere zebun eder.</p>
<p>Geçmiş yıllarda yapılmış ilginç bir çalışma var. Do­ğal yaşamlarından alman bir grup büyük şempanze, bir duvarında  boydan boya ayna bulunan bir odada tutulur. Şempanzeler ilk birkaç gün diğer şempanzelerle sosyalleşmeye devam ederler. Sonra da aynadaki kendi 3 görüntülerini tanımaya başlarlar. Kendileriyle ilgili bir farkındalık geliştirirler, aynada kendilerini incelerler <u>ama</u> bir süre sonra yine diğer şempanzelerle fiziksel olarak etkileşmeye başlarlar. Deneydeki karşılaştırma grubu, izole edilmiş bir ortamdan gelen maymunlardır. Aynı şekilde tasarlanmış odaya konulan maymunlar da bir süre sonra kendileriyle ilgili bir farkındalık geliş­tirirler ama diğer maymunlarla etkileşim kurmak için bir çaba göstermezler hatta onlara kayıtsız kalırlar.</p>
<p>Siber psikolog Mary Aiken bu durumu, gençlerin <em>selfie modası</em> ile ilişkilendirerek açıklıyor. Gerçi selfie mera­kı gençleri çoktan aşıp, geniş bir yaş aralığına yayıldı ama Aiken&#8217;in dikkat çektiği nokta çocuklar ve gençler için &#8220;aynada kendi farkındalığına varma&#8221; durumu ile selfie arasındaki ilişki. Gençler bu görüntülerinden ne öğreniyor? Kendi varlıkları ya da kendi algıları için bu ne denli önemli? Yüz yüze iletişimden uzak büyüyen çocuklar olarak, tıpkı izole edilmiş maymunlar gibi, sadece kendi görüntüleriyle mi ilgileniyorlar? Sorulan çoğaltabilirsiniz.</p>
<p>Gençler görünüşlerini çok önemserler. Selfie de bir ölçüde idealize edilmiş benliğin dışavurumu; üretil­miş, manipüle edilmiş, düzeltilmiş ve kamusal tüke­time sunulmuş bir nevi ekran yüzü. Selfie&#8217;nin en can alıcı noktası ise geribildirim.</p>
<p>Nihayetinde tüm selfie&#8217;ler tek bir şey söyler: Beni beğen!</p>
<p>Teknolojinin ve yeni uygulamaların sunduklarıyla selfie&#8217;ler her gün biraz daha mükemmelleşir. Sosyal medyada paylaştığımız fotoğraflarımızda her yıl bir öncekinden daha genç ve iyi görünürüz. Görünen o ki siber dünyada her birimiz birer Benjamin Button olma şansını elde ettik. Çektiğimiz fotoğraflar üzerinde filt- releme, efekt ilave etme, düzeltme yapma fırsatı sunan sayısız program mevcut. Hatta bu fotoğraflardan bir kolaj yapıp, video olarak da yayınlamamız mümkün. Neden kendi imgemizle bu denli uğraşıyoruz? Bu bir kaçış mı? Beğenilme isteği mi? işin dramatik yanı, gençlerin bu fotoğraflarını bizden çok daha dikkatli inceliyor olmaları&#8230; incelemekle de kalmıyor, selfie&#8217;le- rinde bir sürü kusur buluyorlar. Bazı uzmanlar son yıllarda gençler arasında estetik operasyonların yay­gınlaşmasında sosyal medya ve selfie gerçeğine dikkat çekiyor. Otuz yaş altı kişilerde yüz estetiğinin arttığı­na dair bulgular mevcut.</p>
<p>Daha genç gruplarda da diş beyazlatma ve parlatmanın arttığı raporl<u>anmı</u>ş Snapchat ve Instagram gençler tarafından sıkça kullanılan uygulamalar ve buralarda paylaştıkları fotoğraflarını önemsiyorlar. Kendilerine başkalarının gözüyle bakıp, görüntülerini eleştiriyorlar. Bu tuhaf, çünkü gerçek hayatta insanların görüntülerine bu denli takılmazsı­nız. Yani duygusal yakınlık kurduğunuz herkes fiziksel olarak mükemmel değildir, olamaz da. Fakat görünen o ki siber âlemde herkes kusursuz olmak istiyor. Gü­nümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla çatışma yaşadığı mevzulardan biri de estetik operasyonlar. Lise ya da üniversite çağında birçok genç, kusursuz görünüme kavuşmak için ailesini ikna etmeye çalışıyor. Aile içi ger<u>ilim</u> artarken, bütçeye eklenen maddi yük de cabası. Oysa gerçek güzellik, bir özgünlük gerektirir. İfadede, bakışta, mimiklerde bir özgünlük. İçten gelen bir duy­gunun dışa yansımasıdır bu. Kozmetik değişiklikler bizi pek de özgün kılmaz.</p>
<p>Birçok şeyin doğrusunu biliriz ama bilişteki bu ke­sinlik davranışlarımıza aynı oranda yansımaz. Bazen arzularımızın bazen de içinde bulunduğumuz kültürün rüzgârına kapılır gideriz. Kabul edelim ki internet, top­lumsal işleyişi ve yerleşik kültürü etkisi altında bıra­kan en önemli güç olarak karşımızda duruyor.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.67-73</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/">Aşk İle ”Ben”i Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ask-ile-beni-seyretmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teknoloji İle Ne Yaparız?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:11:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[Panoptikon]]></category>
		<category><![CDATA[siber alem]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji İle Ne Yaparız?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23589</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mircea Eliade, Dinsel inançlar ve Düşünceler Tarihi&#8217;nde şöyle der:,&#8221;Her yenilik bir toplu ölüm tehlikesi­ni de beraberinde Şaşıyordu.&#8221; Atom bombasını üreten ve binlerce kilometre uzakta kullanılmasını sağlayan, teknoloji değil miydi? İki dünya savaşı da ölüm kusan savaş teknoloji sindeki gelişmelere paralel seyretme­miş miydi?, Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdığı gibi, onu gerçek özünden uzaklaştıran, toplu ölümlere geçit veren bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/">Teknoloji İle Ne Yaparız?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23590 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-300x170.jpg" alt="" width="371" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-300x170.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-768x434.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458.jpg 810w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>Mircea Eliade, <em>Dinsel inançlar ve Düşünceler Tarihi&#8217;nde</em> şöyle der:,&#8221;Her yenilik bir toplu ölüm tehlikesi­ni de beraberinde Şaşıyordu.&#8221; Atom bombasını üreten ve binlerce kilometre uzakta kullanılmasını sağlayan, teknoloji değil miydi? İki dünya savaşı da ölüm kusan savaş teknoloji sindeki gelişmelere paralel seyretme­miş miydi?, Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdığı gibi, onu gerçek özünden uzaklaştıran, toplu ölümlere geçit veren bir dizi tehlikeyi de beraberinde getiriyor.</p>
<p>Otomobilin hayatımıza girişini örnek alalım. Ula­şımda devrim yarattığı bir gerçek fakat öte yandan ya­pılan yollar ve yarattığı kirlilikle çevreye ve yaşantımı­za etkisi de ortada. Tıpkı internet gibi, sunduğu konfor çoğu kez yıkıcı yönlerini perdeliyor. Park yeri bulmak­ta zorlanacağımızı, trafikte saatler kaybedeceğimi­zi bilsek bile tercihimizi arabayla gitmekten yana kullanmıyor muyuz? Metro durağına beş yüz metre yürümek yerine, trafikte bir saat sıkışıp kalmayı tercih etmiyor muyuz? Demem o ki, bir teknolojik yenilik sa­dece cismi ile sınırlı kalmıyor, yaşantımızı dönüştürüp yönlendiriyor.</p>
<p>Teknolojik yenilikleri tarafsız değerlendirmekte ve yeni teknolojilerle aramıza mesafe koymakta zorlanırız.</p>
<p>Çoğu kez toplumsal eğilimlere göre davranırız. Ne de olsa kimse çağdışı ya da tutucu olmak istemez! Za­ten teknoloji de o yıkıcı yönünü hep gizlemede ve inkâr­dadır. Bilim, toplum menfaatine değil sermayenin lehi­ne kullanılmaya başladığından beri doğru ile yanlış, zararlı ve zararsız büyük ölçüde birbirine karışmıştır.</p>
<p>Öte yandan bugün, internetin bilgiye erişim nokta­sındaki üstünlüğünü inkâr etmek de yanlış olur. İnter­net sayesinde aylarca sürecek bir araştırmanın süresi kısalır, e-posta ile anında haberleşiriz; hatta bazı uy­gulamalar aracılığıyla dünyanın öbür ucunda, ev sa­hibinden ev bile kiralarız. İnternetin hayatı kolaylaş­tırıcı, zenginleştirici ve hoşnutluk verici yanı gün gibi aşikâr. Dürüst olmak gerekirse, internet olmadan da tüm bu sayılanlar gerçekleştirilebilirdi. Ancak oldukça yavaş ve düşük bir verimle.</p>
<p>İnternet, günümüz şartlarının yoğun, kopuk ve par­çalanmış aktivitelerine bir cevap niteliğinde. Meşgul hayatlarımızda, birçok teknolojik ihsan sayesinde bambaşka şeyleri tecrübe edebiliriz. Sanal ağa bağ­lanmak, bu tecrübeleri organize etme fırsatını bize ve­rirken hemen hepsini aynı anda mezcetmektedir. Aynı şekilde internetin sosyal ve psikolojik tabiatı, günü­müzün sosyal ve psikolojik değişimine bir cevaptır. Tarihsel süreç içerisinde birey istikrarlı bir şekilde toplumun üzerinde konumlanıyor. Kendi arzularımızı tatmin etmek, diğer insanlarla olan ilişkilerimizi den­gelemekten çok daha önemli bir hale geliyor. Yaşam gittikçe daha akılcı, daha içe dönük ve daha doğrudan biçimde kişisel arzuların doyumuna yönelik bir kisve­ye bürünüyor. Bundan yirmi sene önce bir babaanne, herhalde torununa bakmak yerine &#8220;Ben hayatımı ya­şayacağım, siz başınızın çaresine bakın,&#8221; demezdi ya da Facebook&#8217;ta doğum tarihini yazarak doğum gününü unutan çocukları ve torunlarına hatırlatma yapmazdı.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde, babaanne olan bir danışanım, to­run ve çocuklarının kendisine pek az uğramasını Face­book&#8217;ta yazarak şikâyet ettiğini anlatıyordu. Babaanne bunu sosyal medyaya yazdıktan sonra bütün aile eve hücum etmişti!.. Artık eskisinden daha fazla yalnız va­kit geçiriyoruz ve bu durumu kimse sorgulamıyor. Hal­buki internetin derinlerde taşıdığı tehlikenin çok daha karanlık bir veçhesi var, onun üzerine henüz eğitebil­miş değiliz. Bugün internet diğer tüm araçlardan daha geniş bir şekilde hayatımıza nüfuz etmiş, televizyonu bile saf dışı bırakmış durumda. Yaşamı algılayış ve ya­şayış biçimlerimize, daha önce hiçbir teknolojik geliş­menin yapamadığı oranda etki ediyor. Akışkan modern zamanın eritme tenceresine atılacak ilk kutsalımız, geleneksel sadakatlerimiz oluyor; elimizi ve ayağımı­zı bağlayan görenekler ve zorunluluk gibi görülenler&#8230;</p>
<p>Sosyolog Ulrich Beck, günümüz modern toplumunda &#8220;ölü ve hâlâ yaşıyor&#8221; diye tanımladığı zombi kurumlara aile ve komşuluğu örnek verir. Hayat &#8220;elimizden kaçıp giden dünya&#8221;da çok hızlı değişiyor ve bu değişimden aile de payına düşeni alıyor. Hızlı kapitalizm, küresel­leşme, dijital devrim, bireycilik, zayıflayan sosyal bağ­lar ve medya/kültür endüstrisi akışkan modernliğin veçheleri olarak hayatlarımıza nüfuz ediyor ve insana dair kavrayışlarımızı dönüştürüyor.</p>
<p>Sözgelimi, çok da eski olmayan bir tarihe dek ev­lilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülü­yordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruh­sal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki bir tür seküler kurtuluş addediliyor. Modern Batı toplumlarında hayatın neşeli anlarının sorumluluğu artık evlilik bağının omuzla­rında. &#8220;Evliliğinde mutlu musun?&#8221; sorusu, mutluluğun karşı konulamaz bir mecburiyet olarak telakki edildiği günümüz toplumunda giderek kolay bir vazgeçişe kapı aralıyor. Tahammül kayıplara karışıyor. Metafizik bir gücün bizi izlediğini düşünmüyorsak eğer, hayatın haz ve zevklerine balıklama dalmamıza <u>kim</u> mâni olabilir?</p>
<p><strong>Meçhulün Kahramanı</strong></p>
<p>Siber âlem pek çok geleneksel sınırı tersyüz ediyor. İş ve oyun, ciddi söylem ve eğlence, erişkinlik ve çocuk­luk, kamusal ve mahrem arasındaki sınırlar muğlakla­şıyor. Cep telefonu aramaları ve sesli mesaj bildirimle­ri, her birimizin özel alanına arsızca giriyor. Duymak istemediğimiz ses ve kelimeler ruhun ancak sessizlikle onarılan kuytuluklarına çarparak uğultuya dönüşüyor. Kişisel bilgilerimiz sosyal paylaşım ağlarında teşhir ediliyor. Narsisistik teşhirciliğin teşvik edildiği bir dünya sahnesi haline geliyor internet. Teşhirciliğin di­ğer ucunda dikizcilik var. Bir gözetleme kulesi olarak internet. Çevrimiçi araştırma zahmetine giren bir kim­se, kolaylıkla her birimiz hakkında pek çok malumata ulaşabilir. Bu da giderek görünmez veya namevcut ol­mayı zorlaştırıyor.</p>
<p>Neil Postman, <em>Teknopoli</em> adlı kitabında yeni tekno­lojik araç gerecin hayata dair önceliklerimizi değişti­receğini, kültürün o derin anlamından koparılarak sa­dece araçlarla ilişkilendirileceğini yazmıştı. Bir &#8220;tık&#8221;la bize bilgi sunan protez belleğimizin yapıtaşlarından biri de Google. Ancak hayatın &#8220;google&#8217;laştınldığı bir zamanda, arama motoru bizim neyi, ne kadar bilme­mize müsaade ediyorsa o kadarını biliyoruz. Biz Google&#8217;ın müşterilerdi değil, ürünleriyiz: Eğilim, merak ve tercihleri reklam verene satılan ürünleriz. Biz onu kul­landığımızı sanırken,o bizi kaydeder ve hakkımızda profil oluşturur. Biz onun hakkında pek az şey bilsek de o bizim hakkımızda çok şey bilir. Bu yönüyle pa- noptikonu<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a> da aşan bir gözetim mekanizmasıdır. Baş­ka bir örneği sosyal paylaşım ağı Facebook üzerinden verebiliriz: Facebook ütopik bir ihtimali ayakta tutar.</p>
<p>Geçmişte kaybedilen şimdi bulunacaktır. Bu gezegenin sakinleri, canları hangi yüzlerini sunmak istiyorlarsa, dünyaya onu sunarlar. Bukalemun benlikler. Facebook giderek bir hafıza silici olarak işlev gösterir. Sınırsız yüzümüzün olması, bağlanma gücünde bir azalmayı ve insan yaşamında bir daralmayı ifade eder. Sosyal med­yada sahte kimlik ve sınırsız yüz üretilebilmesi, kişiyi hem kendini tanımaktan, hem de sosyal yaşamın içine girebilmekten uzaklaştırır. Medya doygunluğu çağın­da birey, hayatını bir bütün olarak değil, parçaların ve bölümlerin toplamı olarak yaşamaktadır. Tamamlana­mayan, kırık dökük, paramparça hayatlar.</p>
<p>Teknolojideki değişimler kişiler arası iletişimin do­ğasını değiştiriyor, kendiliğinden gelişen toplumsal etkileşimler azalırken, elektronik etkileşimler artıyor. Böylece kişiler arası iletişim hünerlerimiz kayıplara karışıyor. Uzlaşma, konuşma başlatma, beden dilini ve yüze dair ipuçlarını okuma gibi beceriler bize yeni dostlar edinmek ve var olanları derinleştirebilmek için rehberlik eder. Bunlar öğrenilmediğinde içine kapa­nan birey, sığınak olarak internette teselli arıyor. Dış dünya, bilgisayar odasına büzüşüyor. Yüz yüze etkileşi­min azalması empati duygusunu da köreltiyor. Birinin duygularını incitir ama tepkisini görmezseniz yaptığı­nızın neye yol açtığını anlamaz ve bunu telafi çabası içine girmezsiniz. Aşırı internet kullanımıyla duygusal zekâmız azalıyor ve yüz ifadelerini anlamakta zorluk yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Siber âlem, meçhule attığımız kement. Onu avcumu zun içine alacağımızı sandığımız anda onun tarafın­dan yutuluyoruz. Makine uygarlığında merhamet yok­tur. Teknolojinin bize dayattığı hızlı olma zorunluluğu, bilişsel yeteneklerimizi zayıflatıyor. Kısa dönem hafı­zamız zedeleniyor. Eskiden ahenk içinde çalışan beyin parçalarımız arasında iletişim bozuklukları oluşuyor. Merhamet, zihnimizin bir bütün olarak ve dingin bir şekilde çalışabilmesiyle mümkünken bu değişimin bizi merhametten uzaklaştırmaması mümkün olabilir mi?</p>
<p>&#8220;İnsan meçhulün kahramanıdır,&#8221; demişti Peyami Safa. Bir karadelik gibi insanı öğüten modern tekno­lojilere bakınca, bir kahr<u>amanın</u> zafer çığlıklarından çok, bir kurbanın iniltileri duyuluyor.</p>
<p>İnternet ile olan bireysel ve toplumsal ilişkimiz, onun hayatımızdan çalıp götürdükleri, bize getirdiği sosyal ve psikolojik maliyet üzerine düşünmeliyiz. Bir araya gelmek için kullanabileceğimiz bir teknolojiyi, ken<u>dim</u>ize duvarlar <u>ördü</u>ğümüz bir yalıtma tekniği­ne dönûştürmemeliyiz. İnternet artık uygarlığımızın d<u>aimi</u> bir parçası, ondan kaçamayız. Hayatımızdaki <u>tahakküm</u>ünü pasif bir şekilde kabul etmek yerine, <u>insanlığ</u>a hizmet etmesinin, ipler bizim elimizde ol­malı. Teknolojinin kulları değil efendisi olacağımız; onun insanın hayrına olmayan taraflarını eleştirel bir dikkatle törpüleyebileceğimiz bir bilince ihtiyacımız var. Ağa kapılan sinekler olmayı kabullenenleyiz. Hür irademizle bizi karga tulumba hapseden bir teknolo­jiye karşı, insan olmanın özüne sadık kalarak diren­meliyiz. Ağın yuttuğu, birörnekleştirdiği &#8220;hiç kimse&#8221; ler olmak çok kolay. Hiç kimse. Niteliksiz adam. Çağın anlamsızlık buhranının bireysel tecellileri. İnsan o ağda açtığı gedikle kendi insanlığına bir yol bulacak.</p>
<p>Samimiyet ve sahiciliğini koruyarak. Yüz yüze iletişi­mi, dostane sohbeti sanal ağların sunduğu yapaylığa feda etmeyerek. İnsanın kendisiyle arasındaki mesafe­nin giderek çoğaldığı bir zamanda kalbi ve ruhu diri tutarak.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.43-50</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/">Teknoloji İle Ne Yaparız?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2019 18:58:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıllı telefon]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[bencillik]]></category>
		<category><![CDATA[bigisayar oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Hedonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Instagram]]></category>
		<category><![CDATA[internet ve narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Like]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[siber alem]]></category>
		<category><![CDATA[snapchat]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal ağ]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya Bağımlılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23532</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23540 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg" alt="" width="394" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-768x526.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg 1024w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. Sadece dünün ülkesinde yaşayan ve karşılaştığı yeni manzaradan şaşkına dönmüş yabancılar haline geliyoruz.(s.34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzaklığın şifası yakınlık; yalnızlığın şifası ise birbirimize yurt ve sığınak alabilmemiz. Ama önce aşina olmak gerek.</p>
<p>Aşinalık, gerçeklik duygumuza istikrar kazandırır. Aşinalığı yitirmek dünyadan varoluşsal anlamda kovulmaktır. İçinde yaşadığımız çevreye aşinalığımız azaldığında, varoluşsal endişe sökün eder. Dünya artık evimiz değildir. Bugün insanlarda gördüğümüz o umutsuzca arayış, bir psikolojik ev arayışından başka bir şey değil. İçsel vatansızlık hissini iyileştirmek istiyoruz.</p>
<p>Ruhumuzu demirleyecek bir liman, orada olmakla varoluşun ağır yükünden bizi azat edecek bir emniyet hissi arıyoruz. Sosyal alanın zayıflaması, varoluşsal yalnızlığı insani ilişkilerle gidermeyi zorlaştırıyor. Sosyal yabancılaşmadan kaynaklanan güvensizlik, yalnızlığı katmerlendiriyor. Yalnızlık, varlığın tam kalbinde ağrıyan bir boşluk. Sevginin ilk vazifesi ise dinlemektir. Sevgi, muhatabına dünyada yer açmaktır.(s.35</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bencilleştikçe Yalnızlaşıyoruz</p>
<p>Yalnızlık, bizi bilen veya bize ihtimam gösteren birinin olmadığı dehşetidir. Modern dünyada pek çok insan sosyal medya aracılığıyla bu tanınma ve bilinme arzularını doyurmak istiyor. Teşhircilik boyutuna varan bir gösteri marifetiyle hayatlarımızı kamusal alana açıyor ve acılarımızı, hastalıklarımızı, yediklerimizi, giydiklerimizi paylaşmak istiyoruz.Yaptığımız ve yapmayı ümit ettiğimiz eylemlerde bir değer ve gerçeklik bulamadığımızda anlamsızlık ve can sıkıntısı sökün ediyor. Yoğun bir can sıkıntısı halinde ruhun ölümü gerçekleşiyor. Etrafınıza bir bakın, yaşayan ölüler her yerde.</p>
<p>Neyi feda ettik? Yolda neyi düşürdük, neyi kaybettik? Kimimiz kaybettiğini hatırlıyor ve ruha dikkat kesilen, manevi olanı merkeze alan daha zengin bir yaşam tarzının peşine düşüyor. Hayat nadir bir şey ve onu nadide bir gül gibi koklamak, içimize çekmek gerek. Onun kıymetini bilmediğimizde dünya giderek bir “yaşayanlar mezarlığına dönüşüyor.(s.37</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hatırlatma</p>
<p>Görmek için önce bakmak gerekir. Bakışınızı koruyun.</p>
<p>”Ben&#8221;den ”biz”e ricat edin. Kayıp bağı onarın. Hayatın ve sevdiklerinizin elinden tutun.</p>
<p>Sorumluluklarınızı kabullenin, nazik ve işbirliğine açık olun.</p>
<p>Sosyal bağlarınızı güçlendirin, daha çok eş dost ziyaretleri yapın, mahallenizdeki insanlarla tanışın, sohbet edin.</p>
<p>Tabiat ile hemahenk olun, baharın kokularını içinize çekin.</p>
<p>Güzel anılar biriktirin. Güzel görüntüleri telefonda değil, zihninizde saklayın.</p>
<p>Aile büyüklerinizin anılarına sahip çıkın. Deneyimlerini dinleyin. Nesilden nesile aktaracağınız hikâyeleriniz olsun.</p>
<p>&#8216; Duygusal açlığınızı daha çok tüketerek veya daha fazla eşyaya sahip olarak bastıramazsınız. Bu kısır döngüden çıkın.</p>
<p>Kendinize anlamlı hedefler koyun. Bu hedefler için mücadele edin. Başardığınızda kendinizi ödüllendirin. Başaramadığınızda yeniden deneyin.</p>
<p>Zihinsel özerkliğinizi koruyun. Sahici benliğinin“ keşfedin, ona sahip çıkın. Bukalemun benlikler kapitalist pazar ıçin iyidir ama sizi mutlu etmez.</p>
<p>En formasyon obezi olmayın. Bilinçli seçimler yapın.(s.38</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Byung-Chul Han, özgün bir düşünür. Psikopolitika adlı kitabında bakın yaşadığımız bu dönüşümü nasıl tasvir ediyor: “Akıllı telefon, dijital bir kutsal nesne, hatta dijital kutsal nesnenin ta kendisidir. Tabi kılma aracı olarak tıpkı elde taşınma kolaylığıyla bir tür cep telefonunu (Handy) andıran tespih gibidir. Her ikisi de insanın kendini sınamasına, kendini kontrol etmesine hizmet eder. İktidar, gözetleme işini bireylere devrederek verimliliğini artırmış olur. Like/Beğendim dijital &#8216;Amin&#8217;dir. Like&#8217;ı tıklarken iktidar düzenine tabi kılarız kendimizi. Akıllı telefon sadece etkili bir gözetleme aracı değil, aynı zamanda taşınabilir bir günah çıkarma sandalyesidir. Facebook, dijitalin kilisesi, sinagogudur&#8230; Bu tahakküm büyük bir çabaya, zor kullanmaya gerek duymaz, öylece gerçekleşiverir. Hoşa gitmeye çalışarak ve bağımlılık yaratarak hükmetmeyi amaçlar.&#8221;(s.52</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aslında internetin yaşamlarımızda yarattığı en büyük değişim, bizzat kendisinin günlük rutinlerimizin bir parçası haline gelmesi. Çoğu insan ağa bir kez tutulduğunda, saatlerce anlamsız sayfalarda gezinmekten kendisini alıkoyamıyor. Anlık değişen sayfalar, hızlı görüntüler bize çabuk tatmin sağlıyor ve can sıkıntısını o an bizden alıp götürüyor. Her an ayartılmaya, baştan çıkarılmaya hazır durumdayız.</p>
<p>Byung-Chul Han, bu durumu beğendim kapitalizmi olarak adlandırıyor. Zorlama ve yasaklardan farklı olarak, bu yeni kapitalizm bizi baştan çıkararak hükmünü yürütür. &#8220;Bizi teşvik eden ve ayartan, özgürlükçü, dost çehreli iktidar; talimat ve emir veren, tehdit eden iktidardan daha etkilidir.&#8221;</p>
<p>Edindiğimiz malumatın içinde işe yarar bilgiyi bulmak giderek zorlaşıyor. Bir çöplükte eşeleniyor gibiyiz. Malumat obezliğinden bilginin sunduğu bilgeliğe geçebilmek için arada durmaya, düşünmeye ve çevrimdışı olmaya ihtiyacımız var. Namevcut olmayı başarabilmeye.(s.53</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bu toprağın bilgeleri aşk ile ”ân”ı seyrediyordu, bugün aşk ile ”ben”i&#8217; seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere doyamıyoruz.</p>
<p>Selfîe Sendromu ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşın meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşın odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor, hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor.</p>
<p>Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Çok da uzağa gitmemize gerek yok. Yiyip içtiklerini sosyal medyada paylaşanlar, başka insanları kızdırabileceklerini çoğu zaman fark etmiyorlar bile. Sosyal paylaşım siteleri kıskançlık ve özenme için elverişli bir platform oluşturuyor. 2013&#8217;te Amerika&#8217;da yapılan bir çalışmaya göre, kişinin son zamanlarda kıskançlık hissettiği durumların yüzde 20’sinin Facebook yüzünden olduğu ortaya çıkmış. Bu kıskançlıkların çoğu diğer kişinin görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayattan kaynaklanıyor&#8230; Nihayetinde kıskançlık. hayattan alınan keyif ve tatmin duygusunu azaltıyor.(s.68</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Snapchat ve Instagram gençler tarafından sıkça kullanılan uygulamalar ve buralarda paylaştıkları fotoğraflarını önemsiyorlar. Kendilerine başkalarının gözüyle bakıp, görüntülerini eleştiriyorlar. Bu tuhaf, çünkü gerçek hayatta insanların görüntülerine bu denli takılmazsınız. Yani duygusal yakınlık kurduğunuz herkes fiziksel olarak mükemmel değildir, olamaz da. Fakat görünen o ki siber âlemde herkes kusursuz olmak istiyor. Günümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla çatışma yaşadığı mevzulardan biri de estetik operasyonlar. Lise ya da üniversite çağında birçok genç, kusursuz görünüme kavuşmak için ailesini ikna etmeye çalışıyor. Aile içi gerilim artarken, bütçeye eklenen maddi yük de cabası. Oysa gerçek güzellik, bir özgünlük gerektirir. İfadede, bakışta, mimiklerde bir özgünlük. İçten gelen bir duygunun dışa yansımasıdır bu. Kozmetik değişiklikler bizi pek de özgün kılmaz.</p>
<p>Birçok şeyin doğrusunu biliriz ama bilişteki bu kesinlik davranışlarımıza aynı oranda yansımaz. Bazen arzularımızın bazen de içinde bulunduğumuz kültürün rüzgârına kapılır gideriz. Kabul edelim ki internet, toplumsal işleyişi ve yerleşik kültürü etkisi altında bırakan en önemli güç olarak karşımızda duruyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnterneti kullanırken, onun medya, reklam, pazarlama sektörü, kültür endüstrisi, sermaye ve iktidar ile olan ilişkilerini çoğu kez görmezden gelir, sunduğu fırsatlar tarafından cezbediliriz. Hatta internetin araç olduğunu bile unuturuz. Aslında atfedilen değer, bağlantı kurulan &#8220;insan&#8221;a, erişilen ”bilgi&#8221;ye olmalıdır. Yine de bu gerçekleri unutur ve popüler olmak için var gücümüzle uğraşırız. Popüler olmak çoğu insan için cezbedicidir. İnternetin kolektif kültüründe ise Öncelikli amaçtır, sözgelimi sosyal medyada aldığınız fav sayısı başınızı göğe erdirir. İnternette popüler olmak için farklı bir benlik sergilemek ya da popüler olanı taklit etmek, bir kurgudur. Gerçek değil sahtedir.</p>
<p>Gerçek bir emeğe, alın terine yaslanmaz. İçten gelen, samimi bir çabaya denk gelmez. Herkes orada diye sosyal medya kanallarına gideriz, herkes paylaşıyor diye selfie çekeriz. Üstelik bunu çoğu kez hiç sorgulamadan, sırf o anda popüler olduğu için yaparız. Özellikle çocuklar ve internetle geç tanışan daha yaşlı nesil, internette gördüğü her şeye inanma ve okuduklarını tatbik etme eğiliminde. Bu gidişle birkaç yıl içerisinde, hayranlık duyduğumuz kişileri, nesneleri ya da durumları “herkesin ortak tercihi&#8221; belirleyecek.(s.77</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazı kampanyaların internet üzerinden ne denli hızlı yayıldığını hatırlayın. Çeşitli konularda farkındalık yaratmak için sosyal medyada başlatılan meydan okumalar nasıl da çığ gibi yayılır. Kafanızdan bir kova dolusu buzlu suyu boşaltmak ve bunu Videoya çekerek sergilemek, birdenbire dünya ölçeğinde yaygınlık kazanır. Bazen de çok üretken içerik ve sunumlara tanık oluruz. Pazarlama sektörü, internetin bu kolektif kültürünü kullanmakta hiç vakit kaybetmedi. Viral reklam denilen ve ışık hızıyla yayılan kimi kısa filmler, bize tabiri caizse “çaktırmadan&#8221; bir ürünü empoze eder.</p>
<p>Çoğu kez eğlenceli ve doğal bulup izlediğimiz ve arkadaşlarımızla paylaştığımız bir videoya biraz dikkatli bakarsak, bir yerlerde Öne çıkan marka logosunu ya da ticari ürünü görebiliriz. Mesela bir çocuk ve annesinin çok eğlenceli bir diyaloğunu izliyoruzdur ama çocuğun elinde markası görünen bir içecek vardır. Çoğu kez bunun bir viral reklam olduğunu fark etmeden, bir sürü insana göndeririz. Bilinen sözdür, internette size bir şey bedava sunuluyorsa, satılan şey sizsiniz, sizin dikkatinizdir.(s.79</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir de sanal âlemde üç beş bilgi kırıntısını yutup, allame-i cihan kesilenler var. Tuhaf bir yanılsama bu, zira kitap okumak insana bilgisini tartma imkânı verir. Bizi ne kadar az şey bildiğimiz gerçeğiyle yüzleştirir. Ama “ağ&#8221;da durum farklı: Orada nefsimizi malumatla şişirir, sıhhatini sorgulayamadığınız bilgi üzerinden bir çırpıda âlim kesilebilirsiniz!</p>
<p>Bilgelik, bilginin toplanması değildir. Bilginin sentezidir ve sentez zaman alır.(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetin kolektif kültürü denizdeki güçlü bir akıntı gibidir. Bir kez kendinizi suya bıraktınız mı, akıntının tersine yüzmek için çok çabalamanız gerekir.</p>
<p>Ayağınızı suya sokmadan önce iyi düşünün, sizin değerleriniz ya da yaşam tercihleriniz bu akıntının ters istikametinde olabilir. Ayrıca unutmayın,internette her söylenen ”anlamlı ve değerli” değildir. İnsanların çoğu,pek de müşkülpesentlik yapmadan hemen hemen her şeyi beğenirler. İnternetin katılımcı kültüründe önemli olan da haberin içeriğinden ziyade popülaritesidir. Bu yüzden, akıntıya dikkat!(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Gençlerin ekran karşısındaki davranışlarına dikkat ettiniz mi? Ekrana yoğunlaşır ve çok hızlı klavye kullanırlar. Bir telaş içinde hızlıca basarlar tuşlara, duraksamış gibi göründüklerinde yeni bilgilerin ekrana gelmesini bekliyorlardır. Çocukların ve gençlerin ekran karşısında fazla vakit geçirmeleri, öğrenme alışkanlıklarından sosyalleşme biçimlerine kadar birçok şeyi etkiler.</p>
<p>Günümüz çocukları, yirmili yaşlara gelene kadar otuz bin saatlik bir sanal bilgi akımına maruz kalır. Bilgisayar oyunlarına ayırdığımız zaman ise haftada üç milyar saatten fazla. .. İddialı rakamlar değil mi? Bu sektöre yapılan yatırımlar, karşılığını fazlasıyla veriyor. İnternetin sunduğu fırsatlar ile bireyselleşme ve postmodern kültürün itici güçlerinin çakışması, bir kusursuz fırtına etkisi yarattı. Bizler de bu fırtınanın tam göbeğine düştük.</p>
<p>Bir yanda benim yaşamım, benim isteklerim, benim gerçekliğim diyerek inşa edilmiş bir kültür; diğer yandan her türlü esneklik ve kişiselleştirmeyi sunan internet dünyası.(s.112)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sinirbilimci A. Gazzaley ve psikolog L.D. Rosen’in Dağınık Zihin adlı kitabında bize sunduğu araştırmalara göre hedefe ulaşmak için ihtiyaç duyduğumuz bilişsel kontrol becerilerimiz, hedef belirlemek için gereken yürütücü işlevlerle aynı ölçüde evrilmemiş. Bilişsel kontrol becerilerimiz dikkati, çalışma belleğini ve hedef yönetimini kapsar. Hedef koymamıza yarayan yürütücü işlevler ise değerlendirme, karar verme, organize etme ve planlama becerilerini içerir. Kendimiz için akıllıca hedefler belirleme; bu hedefe ulaşmak için gereken plan ve hesaplamaları yapma konusunda çok iyi olabiliriz ama eğer bilişsel kontrol becerilerimizde aynı performansı gösteremezsek hedeflerimizden kolayca saparız.</p>
<p>Ulaşmak istediğimiz yer ile vardığımız yer arasındaki mesafe arttıkça da gerilim ortaya çıkar. Bugün, teknolojinin günlük yaşamımızdaki tahakküInü ile geldiğimiz noktada ise hedeflerimizle aramızı açan temel unsurların başında akıllı telefonlar, internet ve sosyal medya geliyor. Peki, bu nasıl oluyor&#8217;? Bizi hedefimizden saptırdığını bildiğimiz halde neden hâlâ ısrarla bir uygulamadan diğerine, bir sosyal medya kanalından ötekine seğirtiyoruz?.. Gazzaley ve Rosen kitabında yeni bir hipotez üzerinde duruyor: ”Dikkatimizi dağıtan davranışlarda bulunuyoruz çünkü bizler sadece doğuştan gelen bilgi arama dürtümüzü tatmin etmek için en uygun ya da optimal davranışları sergiliyoruz.</p>
<p>Kritik bir etken, yüksek teknolojiye dayalı modern dünyamızın mevcut koşulları, bu içgüdüsel dürtüyü beslememiz için bize daha fazla erişim fırsatı sunarak bu davranış tarzını sürekli kılıyor; ayrıca can sıkıntısı ve kaygı gibi dahili faktörler de buna yardımcı oluyor.”Yazarlar, bu hipotezi evrim biyoloğu Eric Charnov&#8217;un Marjinal Değerler Teoremi (MDT) olarak bilinen optimal arama teorisi ile açıklıyor.(s.119)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hedeflerimize ulaşma performansımızı etkileyen sınırlılıklarımız arasında iki temel şey ön plana çıkar: Çoklu görev becerimizin kısıtı ve görev geçişlerinin hız ve maliyeti. Hepimiz, birçok şeyi aynı anda yapabilecek potansiyele sahip olduğumuzu düşünürüz, oysa bu bir yanılsamadır. Birden çok görevi aynı anda yapmaya çalışmak ya da görevler arasında sürekli geçiş yapmak bize hem zaman kaybettirir hem de verim. Üstelik sadece gençler değil, yetişkinler de sürekli görev geçişi konusunda oldukça zorlayıcı bir performans gösteriyorlar.</p>
<p>Gazzaley ve Rosen&#8217;in paylaştığı verilere göre bir genç yetişkin saatte yirmi yedi görev geçişi yaparken bu rakam daha yaşlılarda on yedi. İnternet söz konusu ise aynı kaynakta kalma süremiz dört saniyeden iki saniyeye hatta yarım saniyeye düşüyor. Teknoloji, dikkatimizi bizden alma konusunda sürekli el artırıyor.</p>
<p>Önce akıllı telefonlar, sonra geliştirilen binlerce uygulama bizde hem aynı anda birçok şey yapabileceğimiz yanılsaması yaratıyor hem de tüm dikkatimizi bizden talep ediyor. Bir dostum, telefonundan sosyal medya uygulamalarına erişemediği birkaç hafta için duygularını ifade ederken, “Kafamı topladım, huzur buldum,&#8221; sözcüklerini kullanmıştı.(s.123)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Görselliğe dayalı düşünme, dijital hedonizmi (hazcılığı) besleyen ve onun işareti olan bir şeydir ve okumaya dayalı düşünmeden farklıdır.</p>
<p>Hatta ekrandan okumak ile kitaba dokunarak oku. mak da birbirinden tamamen farklı iki deneyimdir.Katı ve dokusu olan bir şeylere temas etmek, onun yüzeyini okşamak insana bir zemin duygusu kazandırır. Bir kitaba dokunmak, sakinleşmemize ve durup düşünmemize sebep olur. Ayrıca düşüncemizin şekillenmesine ve farklı dünyalara yönelmesine de. Oysa ekrandan okuduğumuzda böyle bir derinleşme yaşamayız. Bilgisayardan ya da telefon ekranından bir şey okurken sanki ”Okuduklarım bende kalmayacak, ekranı kapatınca uçup gidecek&#8230;” huzursuzluğu yaşayan tek dijital göçmen ben değilimdir herhalde. Oysa bir kitabı elimizde tutarken, Okuduklarımızın ruhumuza nüfuz edeceğinden şüphe duymayız.</p>
<p>Nielsen&#8217;in bir araştırmasında, 232 kişiden, ekranda akan yazıyı okumaları istenmiş. Bunların içinden sadece altı kişi sayfaları satırlara bağlı kalarak okumuş, geri kalan herkes atlayarak ilerlemiş. Kimmiş bu atlayarak okuyanlar acaba? Günde ortalama beş saat internet kullanan katılımcılar. Nielsen&#8217;in bir diğer araştırması ise gençlerin çok daha hızlı ama dikkatleri dağınık olarak okuduklarım ortaya çıkarmış. Şaşırdık mı? Hayır&#8230;(s.142)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her gün arabanızla gittiğiniz bir yere yürüyerek ya da toplu taşıma araçlarıyla gitmeyi deneyin, size kattığı deneyimin zenginliğine şaşıracaksınız. Yürümek zaten başlı başına zenginleştirici bir deneyim sunar. David le Breton&#8217;un Yürümeye Övgü kitabında söylediği gibi ”Yürümek, ruh yetmezliği yaşamaktır, daha doğrusu ruh yetmezliği yaşayıp kendini kendinden dışarı atmaktır. Kendine katlanamadığın noktada kendinle barışmak için kendini yollara vurmaktır.&#8221;</p>
<p>Vakit buldukça uzun yürüyüşler yaparım, yolla birlikte düşüncelerim de benimle akar gider. Her yürüyüş kendi içimize doğrudur. İnsan kendi içinde veya zihninde o zamana kadar düşünmediği bir şey bulur. Seyahatlerde de benzer şeyler olur. Hiç dikkat ettiniz mi? Çocuğunuzla seyahat ettiğiniz zamanlar, özellikle yeni yerler gördüğünüz uzun yolculuklar, ilişkinize ne kadar iyi gelir. 0 uzun yollarda belki daha Önce hiç konuşmadığınız, paylaşmadığınız hikâyeleri paylaşırsınız çocuğunuzla; gülecek ve onu güldürecek hikâyeler uydurursunuz, olaylara onun gözünden bakmayı öğrenirsiniz. Birlikte hayal kurar, yeni planlar yaparsınız.(s.157)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dijital medya, kapitalizm için de mükemmel bir ortaktır. Terry Eagleton, kapitalizm için şöyle der: &#8220;Etrafına cömertlik saçan hümanist ruhlu antik bir şair gibi, bu sistem insani olan hiçbir şeyi kendine yabancı saymaz. Kâr için çıktığı avda her mesafeyi kat edebilir, en aşağılık yol arkadaşlarıyla düşüp kalkabilir. İçinde tatminsiz bir arzu ve uçsuz bucaksız bir boşluk vardır&#8221; . Kapitalist sistem, ”tüketici&#8221;ye evrilen bireyi daha fazla tüketim için nasıl yönlendireceği konusunda yeterince bilimsel araştırma yaptırmış, formül geliştirmiş ve yol haritaları hazırlamıştır.(s.176)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygusal ihtiyaçlarımız, kişisel tercihlerimiz, sosyal medya platformlarında ticari bir değere dönüşür.</p>
<p>Kaygı, mutsuzluk, boşluk hissi gibi duygu durumlarımız sosyal medya şirketleri ve reklam-pazarlama sektörlerince kolayca istismar edilir. Duygusal dinamikler, sosyal medyanın bu denli yaygın kullanımını açıklayan önemli etmenlerden biridir. Psikolojiyi rakamlara çevirmek sosyal medyanın en iyi yaptığı şey. Sosyal medyadaki varlığımız, bir çeşit olasılık hesabına çevriliyor: Reklam linkine tıklama olasılığımız. Evet, kullanıcı olarak değerimiz böyle ölçülüyor. Aslında herhangi bir sosyal medya sitesi, henüz kayıt aşamasında hedef kitle tayinine başlıyor.(s.177)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Black Mirror dizisinin bir bölümünde bir yazılım şirketi, sevdikleri vefat etmiş insanlar için hayali hesaplar yaratıyordu. Ölen kişinin yaşam tarzı, kişisel tercihleri, anıları, konuşma tarzı, espri anlayışı kısaca ona ait ne varsa yazılıma yükleniyordu. Sevdiklerinin ölümü ile baş etmekte zorlanan insanlar da aylık bir hizmet bedeli ödeyerek, bu hesaplarla telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı. Hatta biraz daha fazla para öderlerse, o kişiyle aynı fiziksel özellikleri gösteren robotlara sahip olabiliyorlardı. Şükredelim ki henüz teknolojinin hayatımızdaki yeri bu noktaya gelmedi. Bir gün gelir mi? Neden olmasın? Peki sistem bunu da pazarlar mı? Şüphesiz, evet!(s.178)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kapitalizmin doymak bilmez iştahı 21. yüzyılda duygularımıza da el atmıştır. Zorlaşan iş yaşamı, artan gelecek kaygısı, geçim derdi, güvenlik sorunları derken bireylerin üzerindeki psikolojik baskı, bununla birlikte de duygusal tahribat artar. Mutsuzluk ve boşluk hisleri bireyleri aşırı tüketim odaklı davranışlara yöneltir. Aynı hisler, sürekli uyarılma arayan, tüketimden alacağı geçici hazzın peşindeki bireyin sosyal medya kullanma eğilimlerini de yönetir. Duygusal boşluğunu alışveriş ya da sosyal medyaya hicret ederek dolduran milyonlar&#8230; Bu işten en kârlı çıkanlar kimler sizce? Telefonundan ayrılamayan ya da kazandığı üç beş kuruşu alışveriş sitelerinin cirolarına katan bireyler mi yoksa her geçen gün daha fazla kişiye ulaşıp, daha fazla ciro elde etme peşinde olan kurumlar mı?(s.179)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şirketlerin ticari kazanç için farklı kanalları kullanmalarında yanlış olan bir şey yoktur ama baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojinin sunduğu bu yeni platformlar “sınırsız&#8221; ve ”engel tanımayan&#8221; yöntemlerle sürdürülür hale gelmiştir. Artık ticaret her yerdedir. Üstelik bu ticareti hızlandıran ve hacmini büyüten şey, duygularımız üzerinden yapılan tasarım mühendisliğidir.</p>
<p>Mesela Facebook&#8217;un z&#8217;aman tüneli yeni içerik keşfetmek için mükemmel bir şekilde tasarlanmıştır. Facebook, 2011 yılında meşhur ”duvar”ın “zaman tüneli&#8221; ile değiştirdi. Eklenen beğenme, yorum yapma gibi fonksiyonlar, zaman tünelinde dolaşmayı bizim için etkileşimli bir hale getiriyor ve kontrolün bizde olduğu hissini yaratıyor. 2013 yılında otomatik Video oynatma özelliğinin eklenmesiyle birlikte, biz zaman tüneline bakarken tüm videolar -izlemek istesek de istemesek de- oynatılıyordu.</p>
<p>Bu özelliğin kontrolünün kullanıcıdan alınması kendiliğinden medya tüketimini artırdı. Bir anda kendimizi normalde izlemeyeceğimiz bir videoyu, sadece ilk yarım saniyesi ilginç olduğu için izlerken bulduk. Diğer sosyal medya platformları da benzer otomatik oynatma özellikleri ekledi. Böylece her zaman iki seçenek arasında bırakılıyoruz: Şimdi tüket ya da aşağı doğru kaydırmaya devam et.(s.181)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dr. Ciarân Mc Mahon sosyal medyayı psikolojik bir perspektiften şöyle tanımlar: Kullanıcıları geçmiş özel bilgilerini dijitalleştirip kamusal olarak paylaşmaları için cesaretlendiren çevrimiçi hizmetler. Örneğin, bir sosyal medya sitesinde bir hesap açıp, oraya hiç kişisel bilgi koymazsanız eğlenemezsiniz. İsterseniz deneyin&#8230; Facebook ya da Instagram&#8217;da bir hesap açıp, hiçbir özel bilgi paylaşmadan ya da hiçbir şeyi “beğen&#8221;meden bakalım ne kadar dayanacaksımz? Tüm bu siteler, kullanıcıları sürekli kişisel paylaşımlar yapmaları konusunda cesaretlendirir. Sosyal medya servislerinin popülerliği ve paylaşımların çokluğunu göz önüne alırsak, bizim de bu durumdan pek hoşnut olduğumuz aşikâr.(s.186)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>New York Times’ın 7.000 makalesi incelenerek yapılmış bir araştırmaya göre insanlar, kendilerini duygusal olarak uyaran yazıları başkalarıyla paylaşıyorlar. Doğru ya da yanlış bulduğumuz, gurur ya da öfke duyduğumuz haberleri sosyal ağımızda daha çok paylaşıyoruz. Politik konulardaki tweet&#8217;ler ise utanç, inanç, ceza, şeytani, savaş gibi ahlaki ve duygusal sözcükler içerdiğinde daha çok paylaşılıyor.</p>
<p>Bu araştırma aynı zamanda politik tweet’lerin daha çok benzer ideolojiyi taşıyanlar arasında paylaşıldığını göstererek yankı odalarında yaşadığımızı da doğruluyor. Fakat sosyal medyadaki provokatif içeriklere sürekli tepki göstermek bir süre sonra bize iki şey yapabilir: Öfke yorgunu olabiliriz ya da tepki vermeyi bir çeşit rutin alışkanlığa dönüştürebiliriz. Sinirlenmeyiz ya da öfkelenmeyiz bile ama öyleymiş gibi paylaşımlar yaparız. Mahalle baskısının tabiri caizse “kralı&#8221; sosyal medyadadır. Herkes kendi sığınaklarına çekilir ve kendisi gibi düşünenlerin fikirleriyle giderek daha da keskinleşir. Karşı mahallenin veya farklı olanın sesi işitilmez olur.</p>
<p>Sığınak (bunker) zihniyetinin ele geçirdiği insanlar şöyle düşünür: Bizim dışımızdaki herkes kötü, onlar çok güçlü ve bize zarar vermek istiyorlar. Sadece biz hakikatin tarafındayız. Kaybetsek de haklı olan biziz. Biz masum kurbanlarız&#8230; Dünyaya karşı biz. Bir sosyal kimlik, kuvvetli bir grup aidiyeti sağlar bu zihniyet. Olan biteni bize açıklayacak basit ama işe yarar bir formül, kendi kabahatlerimizi görmezden gelmek için bir bahane sağlar.Bu zihniyete teslim olduğumuzda, işimize gelmeyen gerçekleri hasıraltı etmeye başlarız.(s.199)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sosyal medya bağımlılığı üzerine yapılan pek çok çalışma beyindeki ödül devrelerimizle sosyal medya etkileşimlerimiz arasındaki ilişkilere işaret ediyor. Peki ne yapabiliriz? Zamanın akışını geriye döndürmek yahut gerçekleşmiş bir teknolojik devrimi yok saymak olası değil; öte yandan bir bağımlılıkla yaşamak da anlamlı değil. Bu durumda yapmamız gereken ilk şey teknolojiyle olan ilişkimizin boyutu konusunda kendimize karşı dürüst olmamız. Akıllı telefonlarımıza ne sıklıkla bakıyoruz, günde kaç saatimizi internette harcıyoruz, çocuğumuzla yüz yüze oyun oynamak yerine bilgisayar oyunlarını mı tercih ediyoruz? Davranış ve tutumlarımızı tartmalı, dürüstlükle ölçüp biçmeliyiz. Eğer bulduğumuz sonuçtan memnun değilsek ve davranışlarımızın bağımlılık boyutuna ulaştığını düşünüyorsak, bu konuda bir şeyler yapmalıyız.</p>
<p>İnsan bilinçli kararlar alabilmesi ve irade sahibi olması nedeniyle diğer birçok canlıdan ayrışır. Bize zor geleni “önce” yapmak, nefis terbiyesi için elzemdir. Kendinizi değiştirme gücünüz olduğunun farkına varmak sanal dünyada bulamayacağınız bir hazinedir. Bunu ancak kendi içinize bakıp, sebat ederek yaparsınız. ”İrade bedeni tuttuğunda, ruh özgürleşir,&#8221; derler. İradenizi hâkim kılın, özgürleşin. Özgürlüğün ilk eylemi özgür olmayı seçmektir. Hadi deneyin, yapabilirsiniz.(s.217)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanları sanal ortama iten ve sosyal medyayı çekici kılan başka bir unsur da gerçek dünyanın problemlerinden kaçmak. Çöpleri halının altına süpürmek evi temiz kılmadığı gibi, bu kaçış da problemleri yok etmekten ziyade pekiştirir.(s.222)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal yakınlık, insani teması sık kılarken sığlaştırır; bağlantılar yoğunlaşıp bağ haline gelemeyecek kadar sığ ve fragmanlar halindedir.</p>
<p>Bağ mı Bağlantı mı?</p>
<p>İnternet arkadaşlıkları ve sanal ilişkiler üzerine yapılan çalışmaların hemen hemen tamamı ortak bir noktaya işaret eder. Sosyal medyada kurulan arkadaşlıkların bir kişiye olumlu şeyler katabilmesi için mutlaka gerçek hayatta yüz yüze sosyal iletişimle tamamlanması gerekir. Kişi yalnızca sanal iletişim sürdürmekteyse, sanal ilişkiden deva bulamaz. Sosyal medya ve internet iletişiminden faydalanmanın yegâne yolu, bu etkileşimleri yüz yüze iletişimin dolgu malzemesi olarak kullanmak.</p>
<p>Eğer internette yeni biriyle tanışırsanız, şartlar uygunsa ve güven duygusu oluşmuşsa yüz yüze tanışıp arkadaş olabilirsiniz veya eski arkadaşlarınızla bağı koparmamak için interneti kullanabilirsiniz. Ancak yeni biriyle internette tanışıp yüz yüze görüşmeden iletişimi devam ettirmek, gerçekle bağı koparmaktır ve bir yapay zekâ ile kurulan ilişkiden farksızdır. Hatta belki ondan bile düşük derecede bir ilişki şekli sayılabilir.(s.233)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Sosyal medya ve sosyal ağ kavramlarını doğru kullanın. Sosyal ağa muhtaçsınız, sosyal medyaya değil.</p>
<p>-Sosyal medyayı verimli kullanın. Dürtüsellik ve agresyondan uzak durun. Kullanım ilkelerimiz olsun.</p>
<p>-Sosyal medya uygulamalarını bu denli popüler kılan temel kaynak: İnsan psikolojisi. Duygusal uyaranlara karşı bilinçli olun.</p>
<p>-Sosyal medyanın, özellikle de imgelerin paylaşıldığı Facebook ve Instagram gibi uygulamalarının kuşatıcılığından kurtulun. Herkes gibi olmak zorunda değilsiniz. Buralarda bir hesabınız olmak zorunda değil. Kolayca açılan bu ücretsiz hesaplar için pahalı psikolojik ve sosyal bedeller ödeyebilirsiniz.</p>
<p>-Sosyal medya bağımlılığınız ardındaki mekanizmayı anlamaya çalışın. Dikkatinizin nasıl ve neden çelindiğini, arkasındaki sosyal mühendisliği ve tasarımı anlamaya çalışın. Ne kadar iyi bilirseniz, o kadar az manipüle edilirsiniz.</p>
<p>-Çekingenliğinizin ya da yalnızlığınızın ilacını sosyal medyada aramayın. Sosyal medya,beklentinizin aksine, sosyal hayattan kopuşunuzu hızlandırabilir.</p>
<p>-Mahremiyetinizi ve dikkatinizi elinizde tutun. Özellikle çocuklarınızı bu konuda eğitin.</p>
<p>-Sosyal medya şirketlerinin en büyük gelir kaynağı, sizin verilerinizdir. Çevrimiçi hareketlerinizle bıraktığınız binlerce veri noktasının kontrolü ve mülkiyeti sizde olmayacak. İzlerinizi olabildiğince temizleyin. Veri hakları konusunda uyanık olun.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İletişim devrimi ile medya içerikleri ve yayıncılığı küresel sınırlara ulaşmış, bu da beraberinde medya ve kültür emperyalizmini getirmiştir. Medya içeriğinin büyük kısmı, sermaye ve teknolojiyi elinde tutan gelişmiş ülkeler tarafından üretilir ve küresel dolaşıma sokulur. Bizler de medya ve kültür endüstrisinin yarattığı imajların takipçisi, kolektif bilincin gönüllü itaatkârları oluruz.</p>
<p>Ruhumuzu anlamlı bağlarla, muhabbetle ve içsel yolculuklarla beslemek yerine medya ve kültür endüstrisinin önümüze koyduğu renkli hapları yutarız. “Bütün dünya kültür endüstrisi süzgecinden geçirilir,” demişti Adorno. Küresel iletişim ağları, bu emperyalizmi, standartlaşmayı ve metalaşmayı fazlasıyla hızlandırdı. Üstelik ağ öylesine iyi örülmüş ki iplerinden kurtulup kendi evimize dönmemiz neredeyse imkânsız.(s.244)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yüz yüze iletişim, özsaygımızı ve başkalarıyla daha çok ilgilenebilme kapasitemizi artırır. Empati geliştiririz, daha çok işitilip anlaşıldığımızı hissederiz. İnsan, insanın aynasıdır. Kendimi bir başkasıyla kurduğum ilişkide görürüm. Hayatın ”kökten yalnızlığı&#8221;na karşı durmak için ötekiyle aramda manalı bir ilişki kurmak isterim. Ona ruhumu açmak, onun tarafından anlaşılmak hatta özümsenmek isterim.</p>
<p>Sohbet ancak diğerkâmlığı yücelten, özseverliği (narsisizmi) kınayan bir kültürde zemin bulabilir. Konuşmak hem bana hem de karşımdakine bir “evindelik duygusu&#8221; verir. Ötekini kendi kalbime buyur etmek beni rahatlatır. Konuşmak bizi iyileştirir, öğrenmenin merkezinde yer alır. Okulda, işte, hayatın her alanında, sıkıldığımızda telefona bakmak yerine etrafımıza bakıp ilişki kurabileceğimiz yahut konuşabileceğimiz birilerini bulmak, yeni bir bağlantının ve yeni bir öğrenmenin kapısını açar. Beyinlerimiz her daim yeni, taze, uyarıcı ve sosyal girdiler arar. Başka insanlarla konuşmak bunu sağlar.(s.248)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanın kendine ait bir alanı olması ve bu alanda dış etkilerden uzak olması, üretkenliğini geliştirir.</p>
<p>Oyun tasarımcıları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, en üstün performanslı şirketlerdeki tasarımcıların ortak yönü, bu kişilere kişisel mekân, mekân üzerinde kontrol, bölünmeden çalışabilme fırsatları verilmesi. Aslında bu bilgi, araştırmalarla teyit edilmesi gereken bir durum değil. Geçmişe bir dönüp bakalım. Kafka, Mozart ve birçok diğer sanatçı ya da yazar, en üretken fikirlerin tek başına kaldıklarında geldiğini söylemişler. Parlak fikirler, uzun ve bilinçsiz bir ön çalışmanın ardından gelir. İnternette saatlerce boş boş gezinmeyi tek başına kalmak olarak yorumlama hatasına düşmeyin çünkü internette amaçsız gezinmek diye bir şey aslında yok.</p>
<p>Bilgisayar ekranına mutlaka bir kelime girmelisiniz ki dolaşmaya başlayasınız; yani yine bilinçli bir seçim yaparsınız. Karşımızdakinin söyleyeceği bir şeyle kontrolsüzce karşılaşmak, sokakta bir olaya tanık olmadaki rastlantısallık ve bilinçdışı durum, ekran karşısında deneyimlenmez. Yazı yazmak bile öyle değil midir? Hangi konu üzerine yazacağınızı seçtiğiniz anda zaten bilinçli bir seçim yaparsınız.(s.252)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Kısa süreli inzivaya çekilin. Kendinizi dinleyin. Hayallerinizi, ne yapmak istediğinizi; hayatınızda neleri çoğaltıp, neleri azaltmak istediğinizi düşünün.</p>
<p>Dinlenmek, aylaklık etmek değildir. Biraz aylaklık etmekte bir sakınca da yok aslında. -Çalışmalar gösteriyor ki günde sadece yirmi dakika bile dışarıdan gelen etkilerle bölünmeden, sevdiğiniz bir şeyle uğraşsanız ya da hiçbir şey yapmadan dursanız, kan basıncınızdan kalp atımınız ve kaslarınıza kadar her şeyinizle rahatlıyorsunuz.</p>
<p>-Kendinize güvenin, konfor alanınızın dışına adım atın. Unutmayın, açılmamış kanatların büyüklüğünü kimse bilemez.(s.254)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kimliğimiz çok yönlüdür; bulunduğumuz şartlara göre farklı yüzlerimizi ortaya koyarız. Çok yönlü ve bütünlük arz eden bir kimlik, yetişkin olabilmenin önemli bir yapıtaşıdır.</p>
<p>Sanal benliğimizle sosyal medyada boy göstermeyi, kimlik oyunları oynamayı seviyoruz. Oysa oyuncu benliğimizi kontrol etmezsek kolay savruluruz. Bazı kişiler, internette kimlik oyunları oynamaya çok meraklıdırlar; sanal ortamın anonimliğinden faydalanarak kendilerine yepyeni kimlikler yaratırlar. Sanal kimlik, gerçek kimlikten ne kadar farklıysa o kadar büyük strese neden olur. Kişinin, gerçek hayattaki kimliğine sadık kalıp, kimliğine uyumlu eklemeler yapması daha az çelişki yaratır.(s.259)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Birçok genç sanal âlemde kendisini başka kimliklerle tanıtıyor. Bunları yapma nedenleri ise eğlenmek, diğer insanların tepkilerini görmek, sınırlı sosyal hayatlarını telafi etmek ve değişik yöntemlerle ilişki kurmayı denemek. Peki kendisini farklı kimlikle tanıtan gençler ne tür kimliklere bürünmeyi tercih eder? Elbette çoğu kendisini olduğundan büyük yaşta tanıtır, bazıları kendilerini olduğundan güzel/yakışıklı yansıtır.</p>
<p>“İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları &#8216;kişi&#8217;yi anlatırlar,&#8221; ifadesi, farklı kimlik oluşturmanın altında yatan niyetlerden belki de en naif olanını ne güzel açıklar. İçinde yaşadığımız teknik distopyayı acımasızca hicveden Black Mirror’ın bir bölümünde insanların toplumsal statüleri, sosyal medya üzerinden aldıkları puanlara göre belirleniyordu. Kiralayacağınız araba, satın alacağınız ev, çalışabileceğiniz iş, şehrin girebileceğiniz bölgeleri yani her şey puanınıza göreydi.</p>
<p>Belirli bir puanın altındakiler kendi başlarına ev bile kiralayabiliyor, bir aile üyesiyle birlikte oturmaya zorlanıyorlardı. Neyi mi izliyorduk dizide? Sahiciliğin ve insanlığın yok oluşunu! İnsanlar puanları düşmesin diye sahte bir nezaket maskesi takmış, düşük puanlılarla ilişkilerini kesmiş, ortada tek bir gerçek duygu işareti kalmamıştı. Düşüncesi bile korkutucu değil mi?(s.260)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir insan karşısındaki kişi hakkında ne kadar az şey bilirse, o kişiye karşı düşmanca davranışları da bir o kadar artabilir. Muhatabını kendinden ne kadar uzağa konumlandırırsa o kadar kötü davranabilir. İnternette görünen muhatap sadece bir hesaptır, bize bakan bir yüz değil. Bu durum davranışlarımıza ket vurmamızı zorlaştırır. Toplum içinde çoğu kez seçilmiş davranış sergilerken, internette bu toplumsal kaygıyı hissetmez ve olumsuz davranışları daha rahat ortaya koyarız.</p>
<p>Sanal ortam, karşımızdaki İle yüzleşme ve başkaları tarafından yargılanma endişelerimizi azaltarak, davranışlarımızda değişikliğe sebep olur.</p>
<p>Sokak ortasında tartışan iki kişi gördüğünüzde, olayın geri planını bilmediğiniz için, çok gerekli olmadıkça müdahale etmez, yürür geçersiniz. Oysa sanal ortamdaki bir tartışmaya herkes dahil olur. Bilen, bilmeyen, anlayan, anlamayan&#8230; İnternetin sanal sokağında taraf tutmak ve büyük laflar etmek görece olarak “güvenlidir&#8221;. Bu da bizi daha tepkisel ve saldırgan davranmaya iter. Klavye pehlivanlığı gibisi yoktur. Bir takma adın ardına gizlenir ve dünyaya kolayca nizamat verirsiniz.(s.271)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kimileri çevrimiçi hayatlarında en galiz küfürleri savurup sonra bir kenara çekilebileceklerini düşünür. Bir bilinmezlik zırhının ardına saklanmak, kişiye daha sapkın ve saldırgan davranma imtiyazı verir gibidir. Yaptığı bir yorumun gerçek hayatta karşılaştığı kişilere ulaşmadığını düşünen insanlar, daha hakaretamiz ifadeler kullanabilir. Kendilerini bir çoğunluğa ait hissedenler, azınlıktakilere göre daha mütecaviz davranabilir.</p>
<p>Çevrimiçinde sosyal kimliklerimiz bireysel kimliklerimizin önüne geçebilir. Mehmet Bey çok efendi bir insandır, ama söz konusu tuttuğu takım olunca. taraftar kimliği öne çıkar ve sağa sola sert mesajlar yazabilir. Artık bir birey değil, mensup olduğu grubun bir parçasıdır. Gruplar ateşli tartışmalarda hep en uçlara savrulma istidadındadır. Herkesin birbirine had bildirdiği, lincin gırla gittiği sosyal medya mecralarında bir süre sonra hakaret ve küfür kanıksanır.(s.273)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzakta olanın yakınlığı, yakında olanın uzaklığına tercih edilir.Çünkü her yakınlaşma zamanla uzaklaşmaya dönüşür.</p>
<p>Franz Kafka</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal âlemin tarafgirlik ve önyargıları pekiştiren bir dinamiği var. Farklı görüşlerin paylaşıldığı demokratik bir ortamdan ziyade bir kabile narsisizmi hüküm sürüyor.</p>
<p>Internette yalan çok kolay söyleniyor. Hilebazlık gırla gidiyor. Su götürmez gerçekler bile internete “düştüğünde” sorgulanır hale geliyor. Kendimizi karşımızdaki insanın beğenilerine uygun bir kalıba kolaylıkla sokuyoruz. Daha da vahimi psikopatlar kurbanlarını türlü zehirli yalanlarla sanal âlemden devşirebiliyor. Kendi rızamızla ifşa ettiğimiz onca bilgi, kişisel verilerimizi korumamızı zorlaştırıyor; bizi tehlikelere karşı daha korumasız bırakıyor. Siz siz olun, temkini elden bırakmayın!(s.279)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son olarak, Ralph Keyes&#8217;e kulak verelim: &#8216;&#8230;yalanlar genellikle tereddüt ederek, bol miktarda kaygıyla, bir parça suçlulukla, biraz utançla, en azından az biraz mahcubiyetle söylenirdi. Şimdiyse, zeki insanlar olarak, suçluluk duymadan paçayı kurtarabilmek için gerçeği örtbas etmeye gerekçeler buluyoruz. Ben buna hakikat sonrası diyorum. Bırakın diğerlerine karşı kabul etmeyi, çok azımız kendinin etik dışı olduğunu düşünmek ister; bu nedenle alternatif ahlak yaklaşımları oluştururuz.</p>
<p>Artık yalan söylemiyoruz. Bunun yerine, &#8216;yanlış konuşuyoruz&#8217;, &#8216;abartıyoruz&#8217;, &#8216;yanlış yargılarda bulunuyoruz&#8217;. &#8216;Hatalar yapıldı&#8217; diyoruz ‘aldatma’ tabiri, lafı daha kolay çevirmemizi sağlıyan en kötü ihtimalle &#8216;dürüst değildim&#8217; demek, &#8216;yalan söyledim&#8217; demekten daha hoş geliyor kulağa. Aynı şekilde başkalarını da yalan söylemekle itham etmek istemiyoruz; &#8216;inkâr ediyorlar&#8217; diyoruz. Gerçeği &#8216;esnetiriz&#8217;, &#8216;süsleriz&#8217;, onun &#8216;geliştirilmiş bir halini&#8217; söyleriz. Benim favori tarifime göre ise yalancı, &#8216;hakikati geçici olarak servis dışı gören kişidir’&#8230;</p>
<p>Hakikat sonrası çağda gerçek ve yalanlardan başka, tam olarak gerçeği yansıtmamakla birlikte yalan da denemeyecek muğlak ifadelerden oluşan üçüncü bir kategori vardır. Zenginleştirilmiş gerçek denilebilir buna. Neo-gerçek. Yumuşak gerçek. Suni gerçek&#8230; Artık bizatihi dürüstlük ya da yalancılıktan değil, her ikisinin de derecelerinden bahsediyoruz. Etik, değişken bir ölçekle ölçülüyor. Eğer niyetimiz iyiyse ve yalandan ziyade doğru söylüyorsak, sağlam bir ahlaki zeminde durduğumuzu düşünüyoruz.</p>
<p>Söylediğimiz doğrular, yalanlardan daha fazla çıkıyorsa, kendimizi dürüst kategorisine sokuyoruz. Bu, bakkal defteri ahlakıdır. Bu kaymanın başka bir ifadesi, etikte fiks mönüden alakarta geçiştir; nelere uyulacağını seçmektir. Sorulması gereken asıl soru ise şudur: Hangi koşullar altında söylenen yalanlara herhangi bir bedel ödenmemektedir? Daha fazla yalan söylüyorsak, ki ben öyle olduğuna inanıyorum, bunun sebebi çağdaş yaşamın bağlamının yalancılığı yeteri derecede cezalandırmamasıdır. Hatta kültürümüz zaman zaman bunun tam tersinş yapıyomuş gibi görünüyor.(s.300)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal ilişkiler, İlişkinin bir tarafında ideal benlik maskesi taşıyan kişi ve diğer tarafta karşısındakini görmek istediği gibi hayal eden kişi üzerinden bir kurgu-masal âleminde ilerler. İlişki gerçek hayata taşındığında hayal kırıklığı yaşama ihtimali bu nedenle hayli yüksektir.(s.320)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygularımızın büyüteç etkisi var, duygusallaştığımızda her şey olduğundan daha büyük veya daha küçük gözükür. İnternet aşklarında ise algımızın odak noktası daha da daralır, algımız sadece karşımızdaki kişinin yazdıkları ile sınırlanır. Bu da bizi zorunlu olarak, karşı tarafın yarattığı ”fazla mükemmel&#8221; tablo ıçinde kalmaya iter. İnternet aşklarının bizi içine hapsettiği büyülü rüya bulutları gerçeklikle yüzleştiğinde dağılma riski taşır. Sanal yakınlığın muhayyel unsurları, gerçeklikle ilk çeliştiği anda hem geçmişi hem de muğlak hale gelmiş kendi geleceğini zehirler.</p>
<p>İnternet aşklarında bir yarım kalmışlık, tamamlanmamışlık hissi var; çünkü bir ilişkide olması gereken fiziksel yakınlaşma, birlikte vakit geçirme gibi birçok özellikten mahrumlar. Yarım kalmışlık hissi pek hazzetmediğimiz ve bizi kışkırtan bir duygu.Tamamlanabilmek adına daha çok çaba harcatan ve bizi kısır döngüye sokan bir duygu. İnternet aşkı yaşayan kişilerin ilişkilerinde ”çok yoğun, çok derin&#8221; olarak tanımladıkları duygu işte tam da bu tamamlanma isteği. Bu kısır döngü ve yoğunluk çoğu zaman ilişkinin bitimi ile sonlanır. Haddini aşan her şeyin zıddına dönmesi gereğince, aşkın doğasına meydan okumak cüreti, aşkın kendi yokluğuna inkılabı şeklindeki intikamıyla nihayetlenir. Kalbi kırık âşıklar kalır geriye..(s.321)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yalnızlık, stres altında verdiğimiz negatif tepkileri çoğaltarak çözüm üretme yeteneğimizi köreltiyor.</p>
<p>Yalnızlığımızı gidermek için sanal âlemde iletişim kurmak ise yüz yüze görüşmenin yerini asla tutamıyor. İnsanlar arası iletişim şekillerinin hepsi aynı kalitede değil. Sosyal çevre ve göğüs kanseri arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırmada, kendisini yalnız hisseden hastaların ölüm riskinin dört kat fazla olduğu sonucuna varılmış. Yaşama şansı daha fazla olan kadınların ise, yüz yüze görüştüğü arkadaşlarının sayısının çok daha fazla olduğu görülüyor. Araştırma sonucunda, yüz yüze iletişimle desteklenmezse, sanal ortamdaki iletişimin sağlıkla ilgili hiçbir faydası olmadığı sonucuna da varıyorlar. &#8216;</p>
<p>İnternette günde beş saatten fazla zaman harcayan insanlar en yakınlarıyla daha az yüz yüze görüşüyorlar. Rakamlara göre, gönderilen her bir e-posta, aile ve arkadaşlarla bir dakika daha az yüz yüze görüşmeye denk geliyor. Bir toplumun sosyal bağlarının sağlamlığı, o toplumun ölüm oranını etkiliyor. Yedi bin katılımcı ile yapılan bir araştırmaya göre uzun yaşayanların hepsinin, yüz yüze görüştüğü insan sayısı daha fazla: Uzun yaşayanların hepsi evli, aile ve arkadaşlarıyla bir araya gelen, bir gruba sosyal bağlılığı olan insanlar. Amerika’da 90 bin kadın üzerinde yapılan yedi senelik bir araştırmada, toplu dinî ibadetlere katılan kadınların ölüm riskinin yüzde 20 daha az olduğu görülüyor. Çoğu araştırmacıya göre dinin koruyucu bir faktör olmasının ana nedeni beraberinde getirdiği sosyallik. Dinler insanları bir araya getirmeye yardımcı oluyor.(s.334)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Internet kullanımınızda rasyonel ve seçici davranın. Aklınızla hareket edin, duygularınızla yahut dürtülerinizle değil.</p>
<p>-Gözden uzak olan, gönülden de silinir. .. Sevdiklerinizle teması koparmayın. İnsan insana şifadır.</p>
<p>-Dijital medyadaki iletişim kolaylığının mahremiyetinizi ve sosyal ilişkilerinizi ele geçirmesine izin vermeyin. Unutmayın, haddini aşan her şey zıddına döner.</p>
<p>-Yüz yüze iletişim becerilerinizi her daim geliştirin; çocuklarınızı da bu yönde teşvik edin. Semt pazarına, bakkalına gidin; komşularınızla muhabbet edin.</p>
<p>-İletişimlerinizin doğası üzerine kafa yorun. Şu an ben ne yapıyorum, nasıl bir iletişim kuruyorum diye kendinize sorun. Teknoloji aracılığı ile kurduğunuz iletişimin yoğunluğu; yüz yüze iletişimden fazlaysa bir durup düşünün.(s.339)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet ve özseverlik (narsisizm) arasındaki ilişki o denli belirgin ki ”Narcissurfing” terimi icat oldu. Narcissurjîng “kişinin kendisini sürekli olarak Google&#8217;da aratarak, internette ne sıklıkta görünür olduğunu görmek istemesi&#8221; anlamına gelen, dijital dünyaya ait bir terim. Sosyal medyada sürekli paylaşım yapan insanlar var. Sabah içtiği kahveden, pencereden ne gördüğüne varıncaya kadar bütün gün sanal âleme kendini gösterme çabası içindeler. Onlar için görünür olmak, var olmakla aynı şey artık. İnsan kendi içine bakamayınca, hakikate uzak düşüp, hep imgeler üzerinden kendini göstermeye çalışır.</p>
<p>Oysa güzel bir duyguya sahip olunca onu muhafaza etmek, o hissi sımsıkı içimize hapsetmek, o ortamı derin derin içimize çekmek isteriz. Çok mutlu ya da huzurlu hissettiğimiz anlarda etrafımız ne denli coşkulu olsa da ruhumuz dinginleşir, tatmin duygusu hissederiz. Böyle anlarda da fotoğraf çekip, yayınlamak pek aklımıza gelmez. Tabii fotoğraflarla bir sanal kimlik inşa etmeye çalışıyorsak durum değişir.(s.349)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet sadece sunduğu sanal kimlikle değil, sağladığı imkânlarla da özseverliği besliyor. İnternet birçok alanda, sadece istediğimizi almamıza imkân tanıyor. Dinlemek istediğimiz şarkı, okumak istediğimiz haber, aradığımız özel bilgi, hepsi bizim sınırlandırdığımız çerçeve içinde bize sunuluyor. İlgi alanlarımıza ait abonelikler yaparak, tamamen kişiselleştirilmiş ve sevdiğimiz bir yaşam alam oluşturabiliyoruz kendimize.</p>
<p>Kulağa hoş geliyor olsa da bu durumun ister istemez yarattığı bazı sonuçlar var. Öncelikli olarak, insanların sadece kendilerine cazip gelen haberleri, bilgileri okuması, eğlenceye bu şekilde ulaşması yahut sadece kendilerine cazip gelen kişilerle iletişime geçmesi, toplum bilincinden uzaklaşılmasına ve kendilik ihtiyaçlarının sınirlandırılmasına neden olur.</p>
<p>Bir diğer deyişle, kişi kendi ihtiyaçları dışında var olan her şeye karşı yabancılaşır ve toplumsal bilincini yitirir. Bireysel olan toplumsal olana bir kez daha üstün gelir. Oysa işbirliği ve yardımlaşma, insanın bilişsel evriminin ve hayatta kalmasının temel koşullarındandır. Bizi ötekinin ihtiyacına ya da sesine sağır eden bir teknoloji, bugün değil ama belki gelecekte, toplumsal yaşamımızı ve bu dünyadaki varlığımızı telafisi mümkün olmayan bir yıkıma uğratabilir.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetten alışveriş yapmayı tercih ederiz çünkü hem ürünlere daha kolay ulaşırız hem daha az vakit harcarız. Dürtüsellik doğrultusunda zorlantılı (kompulsif) bir şekilde yapılan sanal alışverişin temelinde ise psikolojik etmenler ve kimlik kazanımları yatar. Bir diğer deyişle, zorlantılı bir şekilde alışveriş yapan kişi, kendini daha iyi hissetmek için alışverişte sanal ortamı tercih eder. Sanal dünyada alışveriş yaparak, hayal ettiği, düşlediği ideal imaja yakınlaştığını hisseder. Bu durumun problem yaratan kısmı ise bağımlılık yapması. Birçok alışveriş bağımlısı, alışveriş yapmadığı günler kendisini huzursuz hisseder.</p>
<p>Başkalarını korkutacak derecede aşırı olduğunu bildikleri bu alışkanlıklarını çevrelerinden gizlemeye çalışır, çoğu kez de finansal sıkıntılar yaşarlar. Bu kişiler için internetten alışveriş, kolaylık veya ekonomik fayda sağladığı için değil, iyi hissettirdiği için tercih edilir. Aslında yapmak istedikleri şey kendileri için daha iyi bir benlik inşa etmektir. Geçen aylarda konuştuğum bir arkadaşım, internetten alışveriş alışkanlığını şu sözlerle ifade etmişti: ”İnternet üzerinden yapılması masum ve eğlenceli olduğu algısı yaratıyor. Oysa bu işe bulaşmadan önce maaşımdan para biriktirebiliyordum. Şimdi ise her aya borçlu başlıyorum. Hiç masum değilmiş.&#8221;(s.355)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Daha büyük bir evde oturmanın, en pahalı markalardan alışveriş etmenin, son moda telefona sahip olmanın sosyal üstünlük sağladığını düşünüp, bunun için büyük paralar harcarlar. Oysa sahip olarak daha fazla insan olmayız. Bir sanat eserini mükemmel kılan, onun üzerine eklenenler değil, mevcut halinden daha fazla şey eksiltmeye müsaade etmeyen doygunluk halidir. İnsan da böyledir aslında. Sadelikten ne kadar uzaklaşırsa, hayatı o denli yozlaşır.(s.356)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Önce biz ekranlarımızı kapatalım, sonra çocuklarımızın elinden şefkatle tutup onları ekran başından kaldıralım.</p>
<p>Konuşalım, gülüşelim, gözlerinin içine bakalım. Sevgi beş duyuya ihtiyaç duyar. Dijital dünya, görsel olanı yeğliyor. Biz bununla yetinmeyelim. Koklayalım, dokunalım, işitelim ve görelim.Yeri geldiğinde tadalım. Bir kucaklaşmayı e-posta ile gönderemeyiz. Gözyaşını Facebook mesajıyla silemeyiz. Sevdiğimizin omzuna Twitter ile yaslanamayız. Bize gerçek lazım. Elimizi uzattığımızda dokunan bir el, yüzümüzü döndüğümüzde sevgiyle süzen gözler lazım. Omzumuza sahte zafer madalyaları takmasa bile, gerçek daha güzel. Yürüyen ölüleri diriltecek şey, dikkat ve sevgidir. Dikkat, bir kez verdiğimizde geri alamayacağımıza göre, onlara sunacağımız en büyük hediyedir.(s.368)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Los Angeles Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, gençlerin gün içinde zinde ve dikkatli olabilmesi için ortalama dokuz saat uykuya ihtiyaçları var. Çoğu gencin ortalama uyku süresi ise dokuz saatin yanından bile geçmez. Günümüzde daha da artan dikkat problemleri, obezite, kronik yorgunluk gibi sorunların uykuyla bağlantısı var. Mesela teşhis olarak, dikkat bozukluğu, yetersiz uyku ile karıştırılabilir. Çok az uyuyan bir gencin gün içinde gösterdiği davranışlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu sonucu ortaya çıkan davranışlar ile benzeşebilir. Öğretmenlerin genel olarak verdiği bilgiye göre, ders sırasında dikkati çabuk dağılan çocukların ortak özelliklerinden biri az uyumaları. Bu da bize gösteriyor ki, özellikle gece oyun oynamak için ayakta kalan gençlerde dikkat bozukluğunun daha fazla görülmesinin sebebi -oyun oynama aktivitesinin dikkat bozukluğuna olan potansiyel katkısı dışında- gencin uykusuz kalması olabilir.(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunlarıyla ilgili Amerika&#8217;da hazırlanan bir belgeselde (Free to Play) yer alan oyun bağımlısı üç çocuk, babaları olmadan büyüyen çocuklardır ve bu bir tesadüf değildir. Çocuklardan biri babasının ölümünden sonra kendini oyunlara verdiğini belirtir. Belgeseldeki başka bir çocuk ise babasının ailesini terk etmesinden sonra yaşadığı her streste oyun oynamayı artırdığını, basketbol takımına seçilememesi sonrasında kendini iyice bilgisayar oyunlarına verdiğini söyler. Üçüncü genç ise babasının kendisi küçükken günde 15-16 saat çalıştığını ve hayatında başka hiçbir şeyle ilgilenmediğini ifade eder. Bu üç çocuğun farklı hikâyelerindeki ortak nokta fiziksel ya da manevi olarak &#8220;eksik&#8221; olan babadır.</p>
<p>Babasız büyüyen erkeklerde duygularını ifade edememe ve içe kapanma gibi davranışlar da görülür. Çocuk kendini iyi ifade edemedikçe dış dünyadan çekilir, sosyal hayattan kopar ve sarılacağı ilk şeyler uyuşturucu veya bilgisayar oyunları gibi çeşitli bağımlılıklar olabilir. Bir erkek çocuğu büyürken ona erkekliği anlatacak ve yetişkin bir erkek olmanın nasıl bir şey olduğunu gösterecek bir rehbere ihtiyaç duyar.</p>
<p>Koşulsuz sevgi daha çok annenin işiyken, babanın da koşulsuz sevgi dışında özellikle çocuğun potansiyeline erişebilmesi ve hayatta hedeflerini belirleyip onlara ulaşabilmesi konusunda yönlendirme yapabilmesi gerekir. Böyle bir rehber veya baba yoksa, erkek bir rol model de çocuğun hayatında eksikse; iletişim ve problem çözme gibi alanlarda çocuk eksik kalabilir. Annenin önemi tartışılamaz ama insanın doğası budur; erkeklerin erkeklere ve bir baba modeline ihtiyacı vardır.(s.377)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şiddet İçerikli video oyunları oynayan insanların beyinlerinin bir kısmının büyüdüğü görülmüştür ki aynı büyüme kumar bağımlısı insanlarda da gözlemlenir.</p>
<p>Beynin bu bölümü dopamin salgılar. Dopamin aynı zamanda zevk ve haz sağlayarak bağımlılığı kolaylaştıran bir sinirsel ileticidir (nörotransmitter). Alışkanlık ve bağımlılık yapan maddeler beynimizin ilgili bölgelerini uyararak daha fazla dopamin salgılanmasını tetikler ve bunun sonunda haz devreleri uyarılır. Hazza bağımlılık geliştiren kişi hep daha fazlasını ister. Hazzın olmadığı zamanlarda duygusal çöküş yaşar. Şiddet içerikli oyunların da beynimizin haz devrelerini uyardığı ve daha fazla dopamin salınımına yol açarak bir tür bağımlılık yarattığı düşünülmektedir.(s.388)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunu meraklıları arasındaki yaygın anlayışa göre en fazla şiddet içeren oyun, en başarılı oyundur. Çok şiddet içeren oyunlar, oyuncu daha fazla agresif davranış gösterdikçe oyuncuyu ödüllendirir ve bir sonraki seviyeye geçmesine izin verir. Çalışmalara göre, gerçek hayatta da şiddetin mümkün olduğu bir ortam veya seçenek varsa, şiddet içerikli oyun oynayan ergenler ve yetişkinler bu fırsatı kullanmaya ve şiddete başvurmaya daha eğilimli olurlar.</p>
<p>Şiddet uygulayan karakterle kendini özdeşleştiren gençler ve yetişkinler, agresif hareketleri daha çok benimser ve özümser. Beyin, insanın kendini özdeşleştirdiği karakterlerin hareketlerini aynalama ve taklit etme üstüne kuruludur. Çocuk nasıl aile ile kendini özdeşleştirip onların hareketlerini taklit ederse, bilgisayar oyunu karakteri ile de vakit geçirdikçe onu taklit eder. Hissizleşme ve aynalama etkileri, oyunun bağımlı kılma özelliğiyle birleşince, ortaya şiddet açısından bir felaket senaryosu çıkar.(s.402)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ölüm bizim başımıza gelmez sanıyoruz, o kadar özeliz ki bize uğramaz, kalabalıkta durursak bizi seçemez, bizden sonrası için bir eser bırakırsak hükmü bize işlemez, ona meydan okursak borusu bize ötmez.</p>
<p>Bizim trajik iyimserliğimiz. Halbuki sahicilik, insanın kendi kısıtlamalarıyla da yüzleşebilmesi demek. Böyle bir yüzleşme acı verici de olsa bir uyandırma çağrısı işlevi görebilir, ölüme gözlerimizi açmak ve ne kadar az zamanımız kaldığını idrak edebilmek, bize artık hayatı erteleyemeyeceğimizi de öğretir. Böylece hayatımızın dümenine geçer, yaşamak yükünü üzerimize alır ve bizim için gerçekten önemli olan şeylere odaklanırız.</p>
<p>İnsan ölüm farkındalığıyla büyür, olgunlaşır.(s.466)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hiçbir canlı yok ki zeval bulmasın. Hayat, müziğin sesini birlikte dinlemektir. Kimse başkasının ölümünü ölemez, kabul. Ama o son nefese kadar kâinatı saran o eşsiz müziği birlikte işitebiliriz, değil mi?</p>
<p>Şimdi o tedirgin bakışlarını yerden kaldır da kendi ölümüne bak. Hayatı genişlet.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siber Toplumda Mahremiyetin Dönüşümü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siber-toplumda-mahremiyetin-donusumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siber-toplumda-mahremiyetin-donusumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 May 2019 20:12:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özçekim]]></category>
		<category><![CDATA[Çoklu Benlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyetin Dönüşümü...]]></category>
		<category><![CDATA[Melezlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mesut Hazır]]></category>
		<category><![CDATA[Otorite]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal Kamusallık]]></category>
		<category><![CDATA[siber toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siber Toplumda Mahremiyetin Dönüşümü]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22336</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mesut Hazır Toplum dönüşüyor. Hem de daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde&#8230; Ne avcı-toplayıcılar ne tarım toplumları ne de sanayi toplumu bugünün toplumu kadar hızlı bir dönüşüm yaşamıştı. İnsanlık tarihinin büyük bölümünü avcı-toplayıcı ve tarım toplumları işgal etmiş olmakla birlikte ikisi içindeki dönüşüm de sanayi toplumu içindeki dönüşüm hızına yaklaşamamıştır. Hâl böyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siber-toplumda-mahremiyetin-donusumu/">Siber Toplumda Mahremiyetin Dönüşümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22338 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map.jpg" alt="" width="1600" height="996" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map-600x374.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map-300x187.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map-768x478.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map-1024x637.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/depositphotos_244375180-stock-photo-global-networking-concept-world-map-1536x956.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mesut Hazır</p>
<p>Toplum dönüşüyor. Hem de daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde&#8230; Ne avcı-toplayıcılar ne tarım toplumları ne de sanayi toplumu bugünün toplumu kadar hızlı bir dönüşüm yaşamıştı. İnsanlık tarihinin büyük bölümünü avcı-toplayıcı ve tarım toplumları işgal etmiş olmakla birlikte ikisi içindeki dönüşüm de sanayi toplumu içindeki dönüşüm hızına yaklaşamamıştır.</p>
<p>Hâl böyle olmakla birlikte biz bugün artık sanayi sonrası (Bell, 1999), kapitalist ötesi (Drucker, 1994), post-modern (Lyo- tard, 2013), geç modern, radikal modern (Giddens, 1998) veya akışkan modern (Bauman, 2017) toplumdan bahsediyor, ikinci modernliği ya da geç modernliği (Beck, 2011) tartışıyoruz. Hatta bunlarla da yetinmeyip bir dijital çağdan, sosyal medya çağından söz ediyoruz.</p>
<p>İçinde yaşadığımız dönemle ilgili en iyi tanım hâlen Druc- ker’a (2008) aittir: Bu bir “süreksizlik çağı”dır! Drucker bu ifadeyi kullandığında takvimler henüz 1968 yılını gösteriyordu. Ortada ne bugünkü şekliyle bilgisayarlar vardı ne de internet.</p>
<p>Sosyal medya uygulamaları henüz muhayyilemizde bile yoktu. O günden bugüne yeni evreler ve yeni dönüşümler birbirini izledi. Yaşanan çağ tam anlamıyla bir “süreksizlikler çağı” hâline geldi. Hâlihazırda ise o süreksizliklerden biri olan sosyal medya çağını idrak ediyoruz.<br />
Söz konusu evre ister sosyal medya çağı olarak ister dijital çağ olarak adlandırılsın, Manuel Casteils&#8217;in ağ toplumu tabiri bile çoktan eskimiş görünüyor (bkz. Castells, 2005). Bugün bize hükmeden gerçeklik artık “süreksizliğin sürekliliğidir”.</p>
<p>21. yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde muhtemelen yapay zekâyı ve bir “androidler toplumunu” tecrübe ediyor olacağız. Ancak ben, hâlihazırda içinde yaşadığımız toplumu “siber toplum” şeklinde tanımlamanın uygun olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Bizler artık bir siber toplumun mensuplarıyız. Siber âlemde varoluşumuzu gerçekleştirip siber ağlar üzerinde sosyalleşiyoruz. Orada sevinip üzülüyor, güne orada başlayıp gece en son orada görünür oluyoruz. Orada ticaret yapıp orada tanıştığımız biriyle evleniyor, o ortamda yaptığımız hatalarla evliliklerimizi sonl andiriyoruz. Dolayısıyla içinde yaşadığımız toplumun bir “siber toplum” olduğunu rahatlıkla söyleyebilir, o toplumu sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edebiliriz.</p>
<p>Bu yazıda mahremiyet algısının siber toplumdaki dönüşümü üzerinde durulmaktadır. Zira söz konusu toplumda diğer her şey gibi mahremiyet de dönüşmektedir.</p>
<p><strong>Siber Toplum ve Mahremiyetin Dönüşümü</strong></p>
<p>“Mahremiyetin dönüşümü” tabiri bilindiği üzere Giddens’a (2010) aittir. Giddens Mahremiyetin Dönüşümü isimli eserinde plastik cinsellikten saf ilişkiye, eşcinsel ilişkilerden müzakereli birlikteliklere kadar pek çok kavram ve konuyu geç modern dönemin parametreleriyle incelemektedir.<br />
Bugün artık Giddens’ın tartıştığı konular en azından teorik düzeyde olgunlaşmış hatta aşılmış konulardır. Artık bir cin-sel devrimden söz etme gereği duymuyor, bunu tartışmıyoruz.</p>
<p>Bugün daha ziyade postmodern huzursuzların siber agorası olan sosyal medya üzerinde kurulan sanal cemaatlere dâhil olmak suretiyle gerçek hayattaki onulmaz yalnızlığımıza çareler arıyoruz. Bunu yaparken de tüm benliğimizi ortaya seriyor, görünür kılıyor, siber âlemde meskûn ve mündemiç bir siber toplumun bağrında var olmaya, var kalmaya çabalıyoruz.</p>
<p>İşte tam da bu noktada mahremiyet meselesi devreye giriyor.Duyguların, duyuların, duyarlılıkların, özlü sözlerin, “şefkat patlamalarının” ve “merhamet karnavallarının” doz aşımına uğradığımız sosyal medya kendimizce önemli paylaşımların şehra- yininden geçilmiyor.</p>
<p>Siber öncesi toplumlarda mahrem saydığımız ve sadece birincil ilişkiler kurduğumuz insanlarla paylaştığımız, sadece “mahrem ötekilere” ve “önemli ötekilere” açık olan pek çok şey, artık “anonim ötekilerin” ve “mutlak ötekilerin” de radarına takılıyor ve onların üzerine de boca ediliyor. Bu bir mahremiyet pornografisidir.</p>
<p>Siber âlem sanal ve dijital çokluğun ve fazlalığın mekânıdır. Bu mekân sadece yaşananların değil, henüz yaşanmamış hatta hiç yaşanmayacak olanların da dolaşımda olduğu bir ağdır. İçinde yaşadığımız bu çokluk çağında siber-âlem, sanal mekânlarda tutunmaya çalışan siber toplum mensuplarına ev sahipliği yapan, çoğulculuğun empatisiyle dolu olmak yerine ayrıksı çokluk ile malul bireylerin kendi sanal cemaatlerinin önderi gibi davrandıkları bir siber agoradır. Kalabalık, gürültülü, hız ve geçiciliğin hüküm sürdüğü bu agorada her birey her an varlığını ispatlamak zorundadır. Siber âlem herkese kendi kaderinin başrolünü oynama şansının verildiği bir sahnedir.</p>
<p><strong>İlga Değil İfşa</strong></p>
<p>Siber toplumun habitusu olan siber-âlemde mahremiyetin kodları yeniden yazılır. Başka bir ifadeyle, mahremiyet yok ol-maktan ziyade dönüşüme uğramaktadır. Her bireyin özgüven yüklü bir özneye dönüştüğü bu âlem, mahremiyetin ilgasını değil, ifşasını temsil eder. Zira bireyler orada benliklerini paylaşımlar yoluyla ortaya sererken paylaştıkları şeyin mahremiyet kodlarını değiştirmektedirler. Bauman’ın ifadesiyle, “ifşa edilme korkusu fark edilme hazzı tarafından bastırılmaktadır” (Bauman ve Lyon, 2013: 31).</p>
<p>Böylelikle bireyler mahremiyeti yeniden tanımlamayı tercih etmekte, eski kodları ya yok saymakta ya da farklı anlamayı seçmektedirler.</p>
<p>Bireyler gelebilecek eleştiri veya saldırılara “Bu benim tarzım”, “Bu benim ahlak anlayışım”, “Bu benim yaşam biçimim” şeklinde cevaplarla karşı koymaktadırlar. Yani siber toplumda ahlak anlayışı olabildiğince muğlak, olabildiğince değişken ve kişiye özgüdür.</p>
<p>Postmodern belirsizliğin bulanık sularına dalmış siber bireyler için müphemlik ve uçuculuk katı belirlenimciliğin sıkıcı sükûneti karşısında sığınılmayıp âdeta bilerek içine koşulan ve atlanan bir macera gibidir.</p>
<p>Siber toplum geleneksel ve ilk-modern toplumun katılığından ve ikinci modernlik toplumunun akışkanlığından farklı olarak gaz biçiminde ve “uçucu” bir toplumdur. O toplumun mensupları ise âdeta maddenin dijital uçuculuğuna güvenmekte, mahrem olanın siber uzamda dolaşmasından herhangi bir rahatsızlık duymamaktadırlar. Nasılsa gaz formundaki mahremiyet, dijital ağlar üzerinde dolaşımda olsa da el değmeden var olabilmekte, kirlenmeden görünebilmekte, dokunulmaz görünürlüğün konforundan beslenebilmektedir.</p>
<p>Dolayısıyla mahremiyet yok olmamış, bilakis ters yüz edilerek daha da belirgin hâle ge-tirilmiştir. Sadece gerçek hayattaki mahremlikler ile sanal mahremiyetler yer değiştirmiştir. Kimin mahrem ya da namahrem, neyin görülebilir ya da görülemez olduğu sosyal medya hesaplarımızın ayarlarıyla oynamak suretiyle bizim karar verdiğimiz bir şeydir. Artık mahremiyet önceden belirlenmiş katı kodlarla değil, bizim sürekli olarak değiştirebildiğimiz sanal ve esnek kodlarla her an yeniden tanımlanır olmuştur.</p>
<p>Siber toplumun dermeyan olduğu sosyal medya çağında görünürlük var olmanın gerek şartıdır. Bu görünürlük gerektiğinde mahrem olanın da ortaya saçılmasını gerektirir. Zira davranışlarımız meşruiyetini önce kendi benliğimizden sonra da sosyal medya paylaşımlarımızdaki “tıklanma” sayısından almaktadır.</p>
<p>Tıklanma sayısının çarpan etkisi meşruiyeti besler. Herkesin bildiği sır, kendinden menkul meşruiyetin kaynağıdır. Zira günah görünene değil, bakana aittir. Gönüllü ifşa felsefesine dayanan sosyal medya çağında, tıpkı “Lady Godiva” anlatısında olduğu gibi, görünenler değil, bakanlar kör olacaktır.<br />
Herkesin suçlu olduğu bir toplumda masumiyetin suç hâline gelmesi gibi, siber toplumda da görünmezlik suçtur.</p>
<p>Mahrem olan her ne varsa bir şekilde sisteme dâhil edilir. Bunun dışında kalmak isteyenler sistem dışı bırakılıp kayıt dışı hatta yasa dışı ilan edilerek toplumun dışına itilirler. Buna devletler de önayak olur. Vatandaşlık numaranız, ev adresiniz, kredi kartı bilgileriniz ve hatta anne kızlık soyadınız sistemin her yerin- dedir.</p>
<p>Bauman’ın tabiriyle (2017: 232), böyle bir toplumda “kurban olmak ile şöhret olmak aynı şeydir” ve değerler değişmemiş, vurgu kaymıştır. Bu kıyaslama her şey için yapılabilir hâle gelmiştir. Görünür olduğunuz, dikkat çektiğiniz sürece skandallara karışmak ile büyük bir kurtarıcı olmak, devasa vurgunlara imza atmak ile insani yardım kampanyaları düzenlemek, bi-linen bir katil olmak ile yüzlerce kişiyi bir felaketten kurtarmak aynı etkiyi uyandırır.</p>
<p>Aslında siber toplum “sistemik sorunlara biyografik çareler aranan toplumdur” (Beck, 2011: 207). Büyük dönüşümün omuzlarımıza sardığı yük öyle ağırdır ki, benliğimize nüfuz eden bu ağırlığı atmak için tüm benliğimizi cepheye sürmemiz gerekmektedir. O cephe sosyal medyadır. Silahı benlik, kurşunu mahremiyet olan siber toplumun askerleri en etkili vuruşu en mahrem paylaşımlarıyla yaparlar.</p>
<p>Daha çok özçekim, daha fazla ev içi foto Ve ruhlarının en derin yanlarını açığa vuran paylaşımlar siber toplumun askerlerinin şehit ve gazilik yollarıdır.-En şeffaf biyografi “yok-toplum”, “yok-benlik” ve “yok-varlık” tehlikesine karşı yürütülen savaşta en etkili silahtır. “İşte buradayım; her şeyimle karşınızdayım!” “Görünüyorum, öyleyse varım.”</p>
<p>İfşa uygarlığının mahremiyete imkân tanıyan paradoksal bir yanı da vardır. O da, insanın kalabalıklar içinde daha rahat saklanmasını sağlamasıdır. Büyük şehirlerin, kalabalık yerlerin suça yataklık etmedeki başarısı gibi sanal âlem de milyonlarca paylaşımın içinde bizi saklayan bir “beyaz körlüğü” beraberinde getirir. Saramago’dan (2017) ödünç alabileceğimiz ifadelerle sanal âlem bir “beyaz körlük”, bir “süt denizi”dir. Geleneksel toplumlarda mahremiyet karanlığın içinde gizlenen ve saklanan bir şey iken, günümüz toplumunda mahremiyet gözleri kör eden bir ışığın ve görünürlüğün içinde gizlenmektedir.</p>
<p><strong>Özgünlük Jargonu</strong></p>
<p>Siber toplumda var olmanın koşulu haklı ya da haksız, güçlü ya da güçsüz, ahlaklı ya da ahlaksız olmak değildir. Bu toplu-kabul edilmek için sahip olmamız gereken yegâne vasıf öz- günlüktür. Şayet yeterince sıra dışı ve özgün isek siber toplum her türlü kusurumuzu hoş görecektir. Otantikliğimiz tüm kusurları örten ve bize siber kamuoyu tarafından verilen “kamusal onay sertifikamız”dır. Ancak “bu sertifikalar az sayıda üretilir ve son derece kısa bir geçerlilik süreleri, vardır” (Bauman, 2011: 22).</p>
<p>Mademki onay sertifikalarımız hem az sayıda hem de kısa süreliğine geçerlidir,bu durumda bunların ofset baskısına ihtiyacımız vardır. Bir kez beğeni onayı alınca artık aynı ortamda farklı açılardan çekilmiş özçekimlerle farklı ortamlarda aynı açılardan çekilmiş özçekimlerimizi siber kapsülümüzün içine doldururuz.<br />
Özgünlüğümüz paradoksal biçimde hem özgürlüğümüz hem de örtümüzdür. Zira her otantik üretim yeni bir mahremiyet örtüsünü beraberinde getirir. Ona bir süreliğine kimse dokun-mayacaktır.</p>
<p>Herkesin görmesi onun mahremiyetine halel getirmez. Zira paylaşımlarımız bizim seçtiğimiz kişilerce görülebilir, bizim izin verdiklerimiz onlara dokunabilir. Görünür fakat dokunulmaz olması için bize ait olanın yeni doğan olması önemlidir. Üzerindeki nazar eskidiğinde zaten mahremiyet tartışmasının odağı olmaktan da çıkacaktır. Her yeni paylaşım masumiyetini yeni doğmuşluğundan devşirir; ne kadar açık olduğundan değil&#8230;</p>
<p>Dolayısıyla, tüm otantikliği ile her yeni paylaşım geleneksel kalıplara göre namahrem olsa da onun masumiyetine halel gelmeyecek, eskidiğinde ise zaten ondan sorumluluk ve kalem düşecektir.</p>
<p><strong>Otorite Yokluğu ve Sanal Fetvalar</strong></p>
<p>Siber toplumda otoritelere ihtiyaç duyulmaz. Uzmanlıklar parçalanmış, bilirkişiler boşa çıkmıştır. Çoklu kimliklerimizle girdiğimiz bu ortamda tek yetkili kamuoyudur. Kurallar anlık olarak belirlenip kaldırılır. Kamuoyu, herkesin mahremiyetinden beslenen bir vampir gibi sürekli olarak ortamı sıcak tutar. Beğe-niler, eleştiriler, dışlamalar ve yüceltmeler bir reyting grafiği gibi çalışır. Bu grafiği sürekli yukarıda tutmak, var olmanın ve onaylanmanın tek şartına dönüşmüştür.</p>
<p>Dolayısıyla her onay aynı zamanda bir tuzaktır. Zira kamuoyu bugün onayladığı şeyi yarın reddedebilmekte, bugün meşru gördüğünü ertesi gün gayrimeşru ilan edebilmektedir. Kamuoyunun yükseltip ardından aşağıya fırlattığı itibarın cenazesini kaldırmak ise en sonunda yine kişinin kendisine düşer.</p>
<p>Siber toplumun agorası olan sosyal medyada “kamusal ile özeli, mahrem olanla herkese açık olanı birbirinden ayıran sınırlar hiç olmadığı kadar belirsizdir” (Bauman ve Donskis, 2013: 110). Bugün artık söz konusu sınırları çizmiş olan “meta anlatılar” eski güçlerinde değiller. Din, kültür, gelenek, hatta modernlik bile katı sınırları olan monist birer meta anlatı özelliği göstermekteydiler. Tüm bu anlatılar varlığını sürdürmeye devam etse de parçalanmış, tozlaşmış, bulanıklaşmıştır.</p>
<p>Eski paradigmalar yerlerini “çoklu dindarlıklara”, “postmodern belirsizliğe”, “akışkanlığa” ve hatta daha önce de belirttiğimiz gibi “uçuculuğa” bırakmışlardır. Bugün artık insan sayısınca inanç, kişi sayısınca öğreti, tvveet sayısınca yaklaşım ve paylaşım sayısınca fikir vardır. Bu toplum ne katı ne de akışkandır. Bu toplum “ağırlıksız toplum” olup, tüm değerleri, tüm normları ve kutsalları sanal bir uzamda salınıp durmaktadır.</p>
<p>Ağırlıksız siber toplumda kişiler doğru olanı değil, ihtiyaçları olan fetvayı o sanal bilgi çöplüğünden arayıp bulmaktadır. Nasılsa orada herkese uygun bir fetva, herkese yarayan bir görüş asılı durmaktadır. Böyle bir toplum için yakın gelecekte “sanal çöpçülere”, “siber velilere”, “organik dekoderlere” ihtiyaç duyulacaktır. Zira doğrunun ne olduğu, mahremiyetin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği herkes için muğlak bir şeydir. Hâl böyle olunca dipsiz veri havuzundan süzülecek verileri sınıflayacak “seçiciler” geleceğin sanal güvenlik anlayışında en önemli meslek mensupları hâline gelecektir.</p>
<p><strong>Çoklu Benlikler ve Parçalanıp Metalaban Mahremiyet</strong></p>
<p>Bugün çoklu benliklere sahip bireyler sayısınca mahremiyet algısı vardır. Ancak bireylerin kendi içlerindeki benlik ve kimlik sayısına hitap edebilecek bir sanal otorite yoktur, Hermann Hes- se’nin (2016) Bozkırkurdu romanındaki kahramanı ikili benliğe sahipti. Günümüzün sanal kahramanları ise “çoklu benliklere” sahip olup içlerindeki benlikler birbirini sömürmektedir. Dolayısıyla, dün “bana göre” mahrem olan şey “bugünkü ben” için bir anda namahrem olabilmektedir.</p>
<p>Çoklu benliklere sahip ayrıksı bireyler sayısınca mahremiyet algısının olduğu günümüzün parçalanmış toplumunda mahremiyet de parçalanmıştır. Madem mahremiyet algısı artık sayısızdır, büyük toplum tarafından uyulan, takip edilen, dikkat edilen tek bir mahremiyetten söz edilemez. Mahremiyet sayısız sa-nal üründen biri olduğu gibi, bu ürünün de kendi içinde renkleri, biçimleri ve türleri vardır. Eski mahremiyet algısının eriyip buharlaşmasının ardından yeni mahremiyet biçim ya da biçimlerinin katılaşması süreci yaşanır. Ancak bu katılaşmanın da tek bir biçimi yoktur. Bu süreçte aşk, cinsellik, ilişkiler ve benlikler çeşitli sürümleriyle sanal âlemde var olurlar.</p>
<p>Sanayi toplumunun eşlik ettiği kapitalizm her şeyi metalaş- tırmasıyla temayüz etmişti. Polanyi (2011:175) bunu emek üzerinden yürüttüğü tartışmada “emeğin metalaşması” kavramıyla dile getirmişti. Mahremiyet metalaşmış olmakla birlikte dönüşümünü sürdürmüştür. Siber toplumun tebarüz ettiği sanal mekânda yaşanan, neredeyse her şeyin içinden geçtiği bir süreç olarak sanal metalaşmaâır. Kapitalizm emek ve değer gibi soyut şeyleri somutlaştırarak birer meta hâline getirip değer biçiyordu. Siber toplum ise maddi ya da manevi her ne varsa onu sanal bir değere dönüştürerek siber uzama taşıyor. Madde ve mananın meta değeri ise siber âlemde sahip olduğu o ağırlıksız değerde anlam buluyor.</p>
<p>Marx, “Katı olan her şey buharlaşıyor” derken, geleneksel her ne varsa modernliğin bunu eritip buharlaştırdığını dile getiriyordu (Marks ve Engels, 2011: 44). Bauman (2016: 36- 7) bu sözlere yeni bir yorum getirerek, eritilen eski katılıkların modern tasarımcılık bağlamında yeni bir kalıba döküldüğünü ifade etti. Aslında bu dönüşüm tüm hızıyla devam ediyor. Marx’in buharlaşma ifadesi belki de ilk kez ve ancak şimdi tam anlamıyla karşılığını buluyor. Zira siber toplumda bilinen her şey tüm uçuculuğu ile sanal âleme taşınıyor; insan ve toplum bile&#8230;</p>
<p>Eski mahremiyet parçalanmış, parçalananlar eriyip buharlaşmış, buharlaşanlar sayısız yeni mahremiyet algısı olarak yeniden hayatımızda katılaşarak metalaşmış, yeni meta değerle-riyle tüm bu “çoklu mahremiyetler” sanal âleme yüklenmiş, sanal âlemde yaşadıkları dönüşüm sonucunda “sanal metalaşma” dediğimiz evreye girmiş olan bu mahremiyetler de en nihayetinde birer ürün olarak paylaşılmayı beklemektedir.</p>
<p>Ancak sanal metalaşma paradoksal biçimde aynı zamanda bir buharlaşmadır. Zira sanallık Baudrillard’ın ifadelerini ödünç alarak söyleyecek olursak “simülakr” değil, “simülasyondur” (Kavramlar için bkz. Baudrillard, 2014). Sayısız kopyası olan, görülen fakat dokunulamayan mahremiyetlerin hologramları her yeri kaplar.</p>
<p>Dolayısıyla ilk kez şimdi bir buharlaşmadan söz edebiliriz. Zira artık biz ve bize ait olan her şey bir hologram, bir imaj ve bir simülasyon olarak o evrendeki yerini alıyor. Toplum sanal âleme göç ediyor. Orada onaylanıp reddediliyor, orada kavga edip yeni ilişkiler kuruyor, orada üretip tüketiyor, evlenip boşanıyor ya da tüm bu eylemlerinin tetikleyicisi olarak o âle-mi kullanıyor. Dolayısıyla, toplumsal dönüşümler zamanın ruhundan beslenerek kadim olan her şeyi eritip buharlaştırıyor, sonra tekrar katılaştırıp tekrar buharlaştırıyor.</p>
<p>Her zamankinden farklı olan şey, bu sefer uçucu yok-varlıkların bir yok-yer- de stoklanıyor olması.</p>
<p><strong>Mahremiyetin Sanal Kamusallığı</strong></p>
<p>Sanal metalaşmadan nasibini alan sanal mahremiyetler tüm uçuculuğuyla olsa da bir meta değere ulaşır. İşte o değerin kristalleşmesi için arz-talep döngüsüne sokulması gerekir. Bunu yapmak için de “mahremi kamulaştırma” yoluna gidilir. Fiziksel özelliklerimizden zaaflarımıza, ilgilerimizden acılarımıza kadar her özelliğimiz eşimiz tarafından bilindiği kadar başkaları tarafından da bilinir.</p>
<p>Bu, mahremiyetin yok olması değil, “özel yaşamın kamusallaşmasına”eşlik edecek biçimde“mahremiyetin kamusallaşması”dır. Ancak eski biçiminden farklı olarak bu, sanal agorada gerçekleştiğinden, yaşanan da “sanal ka-musallaşma” dır.</p>
<p>İşte bu yeni hâl mahremiyet algımızı kökünden sarsıyor, değiştirip dönüştürüyor. Giyim kuşamda, barınmada, kapanıp açılmada, özelde ve kamusalda anlamını bulan mahremiyet anlayışımız ilk kez sanal bir kamusallıkta testten geçiyor. Perdeleri hep açık duran bir evde (bu hepimizin sosyal medya hesaplarıdır) mahremiyetin yeni sınırları çiziliyor. Ailemize ve akrabalarımıza kapalı olup anonim ötekilere açık olan, arkadaşlarımızla paylaşılıp en yakınlarımızla paylaşılmayan şeylerin şekillendirdiği yeni sınırlar ve ters yüz edilmiş bir mahremiyet bu.</p>
<p>Siber toplumda mahremiyetin ifşası, bir gönüllü yıkımdır. Bir başka ifadeyle Sennett’m (2Ö13: 291) “yıkıcı Gemeinschaft” dediği şeydir. İnsanların televizyon ekranlarında, milyonların önünde en mahrem şeylerini anlattıkları reality şovlardan hareketle bu tabiri kullanan Sennett, henüz sosyal medya çağının yıkıcılığından haberdar değilken bu ifadeleri tercih etmişti. O yıkıcılıktan farklı olarak, bugün insanlar artık öz-sansür sınavıyla karşı karşıyadırlar. Ya öz-yıkımı seçeceklerdir ya da mahremiyetlerini kendileri koruyacaklardır.</p>
<p>Ancak sorun şu ki, mahremiyeti korumanın, her şey gibi mahremiyetin de bir tüketim metaı hâline geldiği bir çağda hiçbir getirisi olmadığı gibi, söz konusu değer de sanal bir değerdir.</p>
<p>Sanal değer kolayca değiştirilebilen kriterlere sahiptir. Bauman&#8217;ın ifadeleriyle» mahremiyet hakkımızı kendi rızamızla katlettirir ya da sadece bire sunulan harikalar karşılığında ödenecek bir bedel olarak mahremiyet kaybına rıza gösteririz (bauman ve Lyon» 2013: 29)» Öyle ki» siber uzayda sonsuzu katlar ayık kala bilecek olan mahremiyetimiz» “siber amel defterinde öylece asılı durmaya devam edebilir. Bugün facebook aynı zamanda ölü profiller çöplüğüdür»</p>
<p>Mademki hem mahremiyet hem de onun paylaşıldığı kamusal alan sanaldır, işte o noktada kapıldığımız ilk his bir sanal güvenlik hissidir. Paylaştığımız bir resimdir, bedenimiz değil; bir videodur, ruhumuz değil. Siber toplumun bu noktada yaptığı şey önceki toplum biçimlerinin tam tersidir: gizlenmek değil görünmek, görünürlüğün tüm sınırlarını zorlamak ve o sınırları sürekli olarak genişletmek. Zaten o sınırlar da sanal değil midir? Onları belirleyen, yanımızda taşıyan biz değil miyiz?<br />
İşte o sınırlar dijital olup bizimle birlikte hareket ederler. Cep telefonlarımız bizim kendi panoptikonumuzdur.</p>
<p>Güvenliğimizden sorumlu olan ya da bizim yapacaklarımızın meşrulu-ğunu denetleyen otorite zaten o panoptikonu elinde tutmaktadır. Yaptığımız şeyin meşru olduğunu bildiğimiz sürece iktidarın gözünün bize bakıyor olmasını dert etmeyiz. Dert ettiğimiz, toplumun gözüdür. Onu da ışığa, görüntüye ve paylaşıma boğarız. Toplumun ayıklayamayacağı kadar çok veriyi üzerine boca ederiz ki, bakar kör olsun. Tekrar edecek olursak, siber toplumun mahremiyeti görünürlükte gizlidir.</p>
<p><strong>Mahremiyetlerin Takası ve Siber Toplumun Münzevileri</strong></p>
<p>“İfşa uygarlığı” ya da “teşhir medeniyetine” ev sahipli yapan görünürlük toplumunda temel ilke paylaşımdır. Sınırları kişiden kişiye değişse de, şart koşulan şey “mahremiyetlerin takası’ dır.</p>
<p>Mahremiyetlerini takas etmeyenler siber toplumdan dışlanırlar. Bu değiş tokuş oyununda yer almayanların ganimette payları yoktur. Zira oynanan bir çeşit “Cesaret mi, doğruluk mu?” oyunu olup, mahremiyetini ortaya koymayanlara şüpheyle bakılır. Çünkü onlar görünmeyip bakan, paylaşmayıp pay isteyen “stalker ”lardır. Onlar mütekabiliyet ilkesine karşı gelip yazılı olmayan kuralları çiğnemişlerdir.</p>
<p>Siber toplumda dışsallaşan içkinliklerimizle o toplumun sanal sahnesinde kabul görürüz. Duygularımız, duyarlılıklarımız, olaylara olan tepkimiz, hayata bakışımız ve bunun gibi pek çok şey düzenli olarak yaptığımız paylaşımlar yoluyla takip edilir. Toplumsal sorunlara dair duygu ve düşüncelerimizi paylaşmak ve mütemadiyen samimiyet testinden geçmek zorundayızdır.</p>
<p>Kısacası mahremiyetimizin ifşası, mahrem duygu ve düşüncelerin ifşasını da zorunlu kılar. Tam da bu nedenle, “siber toplumun münzevileri” diyebileceğimiz kişiler, yani sosyal medyanın dışında kalmayı tercih edenler çeşitli biçimlerde kınanır, farklı yollarla protesto edilirler.</p>
<p>Oluşturulan sanal cemaatlerin dişında bırakılarak paylaşımlardan haberdar edilmezler, düzenlenen aktivitelere davet edilmezler.</p>
<p>Sosyal medya evrenine henüz dâhil olmamışsanız yadırganır veya küçümsenirsiniz. Dâhil olmuş fakat hiçbir paylaşımda bulunmamışsanız şüpheli görülürsünüz.</p>
<p>Sanal âleme bir ihmalden, geçkin yaşından veya teknoloji özürlülüğünden dolayı değil de bilinçli olarak dâhil olmamış kişilere siber toplumun anarşistleri gözüyle bakılır. Onlar çağdaş Ebu Zer’ler olarak görülürler ve yapmadıkları şeyin aslında yaptıkları şey olduğu düşünülür. Yani münzevilikleri bir protesto, eylemsizlikleri bir anarşist eylem, yalnızlıkları topluma yöneltilmiş şiddetli eleştiridir. Hâlbuki siber toplumun insanlardan istediği şey, sanal agorada ve siber âlemde el altında, göz önünde fakat zararsızca var olmalarıdır.</p>
<p>Siber toplumda kişi gerçekten saklanmak istiyorsa, görünürlükten ve sanal kalabalıktan sıkılmışsa, bunu dikkat çekmeden yapmak zorundadır. Son çevrimiçi olma anınızın görüldüğü, son paylaşımınızın tarih ve saatiyle oracıkta durduğu bir ortamda ses-sizce sıvışıp girmeniz söz konusu bile olamaz.</p>
<p>Bıraktığınız sanal izler hakkımzdaki her şeyi ele vermektedir. Tam da bu yüzden görünerek saklanmak zorundasınızdır. Başka bir deyişle, bazen gözden kaybolabilmek için çokça ve sıkça (siber toplumda bu “yeterince” anlamına gelir) paylaşımda bulunmak zorundasınızdır. Ancak böylelikle nadiren de olsa inzivaya çekilebilirsiniz. Aksi hâlde yokluğunuz dikkat çeker, gürültü koparır ve sistemi zora sokar.</p>
<p><strong>İç İçe Geçişler, Ters Yüz Oluşlar ve Melez Mahremiyet</strong></p>
<p>Özel ve mahrem olamn bugün kesintisiz kamusal görünümü bir yandan özel ile kamusalın yer değiştirmesine sebep olurken diğer yandan özel ile kamusalı birbirinin içine doldurmaktadır. Gerçek hayattaki mahremlerimiz sosyal ağlar üzerinde paylaşımlarımızı sakındığımız namahremlere dönüşürken, fiziksel olarak uzak olduğumuz nice yeni mahrem ise özelimize şahit olabilmektedir. Bu hem mahremiyetin ters yüz edilişi hem de melezleşmesidir.</p>
<p>Zira birbirini tammayan, birbirinden habersiz yeni mahremlerimiz vardır ve bunları ters yüz ettiğimiz mahremiyet algımızla iç içe geçiren de biziz. Yeri geldiğinde bunların yerini de-ğiştirip yeri geldiğinde iç içe geçmelerini sağlayan sosyal medya da kendine özgü kurallara sahiptir. Bauman’ın dile getirdiği gibi, fiziksel yakınlığın yerini alan “sanal yakınlığın” parametreleri tamamen farklıdır:</p>
<p>“Eski topografik yakınlığın tersine, sanal yakınlık bağların önceden kurulmuş olmasını gerektirmez. Sanal yakınlığın en temel başarısı, iletişim ile ilişkinin birbirinden ayrılmasıdır. ‘Bağlı olmak’ ‘angaje olmaktan’ daha az masraflıdır. Sanal olmayan yakınlık, sanalın yerleştirdiği ‘katı esneklik’ ve ‘sert ağırbaşlılık’ kriterlerini karşılamaktan uzaktır. Tek başına olmak, elinin altında bulunan bir cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli ve daha emin bir koşul gibi görünmektedir” (Bauman, 2012: 94-6).<br />
İşte söz konusu bu yeni yakınlık biçiminin kendine özgü esnekliği, uçuculuğu ve nispeten düşük riski mahremiyet anlayışımıza doğrudan etki etmektedir.</p>
<p>Ev bizi namahrem ile temasın risklerinden uzak tutan korunaklı kale olmaktan çıkmakta ve insanların “ayrı ayrı fakat yan yana yaşadığı” yer hâline gelmektedir (Bauman, 2012: 95). Zira fiziksel yakınlığa dayalı gerçek mahremiyet ilişkilerinin maddi ve manevi maliyeti oldukça yüksektir. Gerçek mahremiyet ömürlük sözlerle sadakat yeminleri üzerine inşa edilen katı birlikteliklere muhtaç iken “sanal mahremiyet” bir tık ile inşa edilip silinebilen ağırlıksız, uçucu ve külfetsiz birlikteliklere bağlı bir yükümlülük özelliği taşımaktadır. Bu da bedensiz birliktelikler diyebileceğimiz yepyeni bir birliktelik biçimine yön vermektedir.</p>
<p><strong>Benlik Toplumunu Kuşatan İçkinlik Kültürü</strong></p>
<p>Mahrem olamn özellikle de sanal kamusal alanda ifşasının altında yatan motivasyonun mahremiyetin yitirilmesi olduğunu düşünürsek ciddi derecede yanılmış oluruz. Aslında bugün yaşanan şey, Richard Sennett’m enfes ifadesiyle tam bir “mahremiyet ideolojisidir.</p>
<p>Şöyle tanımlıyor Sennett (2013: 334) mahremiyet ideolojisini: “Her türden toplumsal ilişki her bir kişinin içsel psikolojik kaygılarına ne denli yaklaşırsa o denli gerçektir, inandırıcıdır ve sahicidir. Bu ideoloji, politik kategorileri psikolojik kategorilere dönüştürür. Mahremiyet ideolojisi tanrısız bir toplumun insancıl maneviyatım tanımlar: İçtenliktir, sıcaklıktır bizim tanrımız.”</p>
<p>Reisman’ın da (2016: 228) “içtenlik kültü” dediği mahremiyet ideolojisi tespitiyle ilgili olarak Sennett büyük ölçüde haklı olmakla birlikte, kitabının üzerinden geçen neredeyse yarım asrın ardından bir şeyler değişti elbette. Tersine doğru değil fakat daha derine doğru ve ürkütücü bir değişiklik bu.</p>
<p>Şöyle ki: Günümüz topiumunda sürüp giden gönüllü yıkım, içtenlik görünüm-lü bir içkinliktir. Şımarık çoklu benliklerimizin sürekli değişen ruh hâlimizle beslediği, içten görünmeye dayalı olmakla birlikte sürekli olarak içe dönmeye dayanan ve kendisi dışında ilişki kurduğu diğer tüm benlikleri emip tüketen bir içkinlik kültürüdür bugün yaşadığımız. Bu içkinlik kültürü ise benlik odaklıdır.</p>
<p>Kısacası içinde yaşadığımız toplum içtenliği bir yem olarak kullanan fakat içkinliğin psişik sonsuz kara deliklerinde her türlü değeri ve ilişkiyi yutup yok eden bir içkinlik toplumuduı. Ne maneviyatı dışlar bu toplum ne de mahremiyeti. Ancak hepsini ters yüz eder, itibardan düşürür, yeniden tanımlar, norm dışı hâllere büründürür. İçkinlik dehlizlerinde saklayıp büyüttüğü, değiştirip dönüştürdüğü, hazırlayıp donattığı pek çok duyguyu ise bugün eline geçirdiği sosyal medya araçları sayesinde bir anda dışarıya döker, tabir yerindeyse kusar.</p>
<p>Bu kusma, Hüseyin Köse’nin tabirini kullanacak olursak, bir “şovenist inşa”dır: “Belki de ‘çağdaş’ dünyamızda tüm ‘lanetli pay’ların en uğursuz tarafında göze çarpan şey, her türlü onurlu yaşam ve erdemin, reklamın -başka bir deyişle ‘görünürlük kaygısı’nın- büyüsüne kur-ban edilmesi olgusudur; hatta bedeni henüz soğumamış ölülerin ölümünden elde edilecek yararları bile bu bağlamda düşünmek mümkündür” (Köse, 2014: 311).</p>
<p>İçkinliğin ters yüz edilip görünür kılınmasında neredeyse hiçbir eski kıstas iş görmez. Sayısız benliğin en özgün mahrem yanlarını görünür kılmaya çalıştığı, içkin olanın tüm çarpıcılığıyla görünürlük âlemine boca edildiği bir toplumda neyin mahrem olduğu artık olabildiğince müphem bir konudur. Katı, kalıcı, somut ve cismani olan toplumdan çok farklı bir toplum türü olan gaz hâlinde, uçucu, esnek ve sanal olan siber topluma uygun düşen ve onu besleyen de zaten bu müphemliktir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Artık bilinmezliklerin olabildiğince azaldığı ve insanın metafizik korkularının geri planda kaldığı bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla insan daha önce hiç bu kadar Tanrı’dan rol çalma şansına sahip olamamıştı. Elindeki imkânlar düşünüldüğünde, Harari’nin de belirttiği gibi, insan bugün artık bir “homo deus” olmaya en yakın günlerini yaşıyor. “Yeni insanın gündeminde birçok alt başlıkla beraber tek bir başlık var esasında: Tanrı mertebesine yükselmek” (Hariri, 2016: 59). İnsan bunu her zaman istemişse de tarihin hiçbir döneminde her insan tekinin bu imkâm yakalayacağı bir zemin oluşmamıştı. Ta ki siber toplumun sanal sahnesi olan internet ortaya çıkana kadar&#8230;</p>
<p>İnsan soyu tanrısal bir arzu olan “bilinmenin” tadına vardı ve artık iflah olacağa benzemiyor. Görünürlük çağında mahremiyet de görünürlüğün içinde gizleniyor. Siber toplumun agorası olan sosyal medyanın bize sunduğu şey statü gerektirmeyen görünürlük, çaba gerektirmeyen şöhret ve itibarı şart koşmayan onaylanmadır. Tanınmayı kolaylaştıran her şey bu uğurda feda edilir. Mahremiyet bu savaştaki son kozumuzdur.</p>
<p>Sosyal medya, günahların itiraf edildiği kamusal ve kolektif rahiplik kurumu gibi iş görmektedir. Mahremiyetin ifşası burada “sahicilik jargonu” özelliği sayesinde kabul görmektedir. Sosyal medyada hep birlikte yürüttüğümüz bu süreç, bir çeşit kolektif günah çıkarma faaliyetidir.</p>
<p>İçinde yaşadığımız ifşa uygarlığı tam bir suç ortaklığına dayanır. Herkesin mahremiyetinin küresel sır odasında (internet, sosyal medya) takas edildiği bir dünyada mahremiyet sorunu kalmamıştır. Artık sorun, bu sırra ortak olmayanlardır. Zira onlar, herkesin sırrını bilip sırrını paylaşmayanlardır. Mahremiyet artık herkesçe bilinen sırların ortak tanımıdır. Küresel sır odasına kendi sırlarıyla dâhil olan herkes siber toplumun mensubu, bunu reddeden herkes toplumun ötekisidir.</p>
<p>Ed.Nazife Şişman &#8211; Mahremiyet,syf.145,163</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1.Halk 11. yüzyılda İngiltere Coventry&#8217;de uygulanan ağır vergilerden isyan hâlindedir. Vergileri arttıran Lord Leofric&#8217;in eşi Lady Godiva halktan yana tutum alır. Eşini vergileri indirmesi yönünde ikna etmeye çalışır. Lady&#8217;nin ısrarından rahatsız olan Lord Leofric, eşine asla kabul edemeyeceğini düşündüğü bir teklif yapar. Lady Godiva’nm at sırtında ve çıplak hâlde, sadece saçlarına sarmarak, Coventry sokaklarını boydan boya geçmesi koşuluyla vergi yükünü azaltacaktır. 0 an geldiğinde, Lady Godiva atının üzerinde vakur ve kendinden emin olarak geçişini yapar. Bu durumu öğrenen halk, dükkânlarını kapatır, evlerine girer. Lady&#8217;nin bu cesur davranışı karşısında, ona duydukları derin saygıyı gözlerini kapatarak gösterirler.</p>
<p>2.Saramago “beyaz körlük” ve “süt denizi” metaforlarını Körlük isimli romanında kendi bağlamı içinde kullanır. Ben burada onun metaforlarından yararlanarak, günümüzdeki mahremiyet algısına gönderme yapmaya çalıştım.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siber-toplumda-mahremiyetin-donusumu/">Siber Toplumda Mahremiyetin Dönüşümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siber-toplumda-mahremiyetin-donusumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nazife Şişman &#8211; Mahremiyet &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 16:05:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[G. Simmel]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Nazife şişman]]></category>
		<category><![CDATA[popülerlik]]></category>
		<category><![CDATA[siber toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22217</guid>

					<description><![CDATA[<p>Simmel’e (1971: 331-2) göre modern insanın belirleyici özelliklerinden biri, ihtiyatlı davranma eğilimidir. İnsanların genelde birbirlerini tanıdıkları kırsal yaşam formunun aksine, komşu olanların bile birbirlerinden çoğunlukla habersiz oldukları kentteki yaşam biçimi, güvensizlik hissiyatına neden olmakta ve bu durum da kentte yaşayan insanlarda ihtiyatlı davranma eğilimini artırmaktadır. Tanış olma hâli dolayısıyla birbirlerine karşı ihtiyatlı olma hâlinin daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/">Nazife Şişman – Mahremiyet ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22218 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3.jpg" alt="" width="524" height="329" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3.jpg 1200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-600x377.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-300x189.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-768x483.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/DyFoVPdU0AYStD3-1024x643.jpg 1024w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a></p>
<p>Simmel’e (1971: 331-2) göre modern insanın belirleyici özelliklerinden biri, ihtiyatlı davranma eğilimidir. İnsanların genelde birbirlerini tanıdıkları kırsal yaşam formunun aksine, komşu olanların bile birbirlerinden çoğunlukla habersiz oldukları kentteki yaşam biçimi, güvensizlik hissiyatına neden olmakta ve bu durum da kentte yaşayan insanlarda ihtiyatlı davranma eğilimini artırmaktadır.</p>
<p>Tanış olma hâli dolayısıyla birbirlerine karşı ihtiyatlı olma hâlinin daha arka planda olduğu kırsal yaşamın aksine, gündelik yaşamlarında sayısız insanla karşılaşan modern kent sakinleri arasında, mahremiyet barındıran denetleyici bir sosyallik ya da karşılıklı bir yabancılık hâlinin var olduğuna dikkat çeken Simmel, bu durumun modern kent sakinlerinin, kasabalıların nazarında soğuk ve kalpsiz insanlarmış gibi algılanmalarına neden olduğunu ifade eder. Gittikçe kalabalıklaşan modern kentlerde, fiziksel ve mekânsal yakınlığın artmasına zıt olarak, zihinsel mesafe de artar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Simmel’in modern birey tipinin geleneksel birey tipinden daha ihtiyatlı olduğu yönündeki tespiti de dijital ilişkiler söz konusu olduğunda eleştiriye oldukça açıktır. Zira göster(t)me ve gör(ün) me ilişkisine dâhil olan sosyal medya kullanıcılarının büyük kısmında ihtiyatlı davranmanın ortadan kalktığını ve sosyal medya mantığının her şeyden önce ihtiyatlı davranmaya karşı olduğunu belirtmek gerekir. Mahremiyet bazı yönlerden ihtiyatı gerektirir. Ancak mekânsal ayrımların ortadan kalktığı sosyal medyada, bireylerin yaşamlarının en özel anlarını, dijital popülerlik amacıyla başkaları için görünür kılma hâlleri dikkate alındığında, mahremiyet ve ihtiyat bildiğimiz anlamını yitirmektedir.</p>
<p>Z. Bauman, bir Facebook kullanıcısının bir günde beş yüz arkadaş edindiğini övünerek ifade ettiğini ve yalnız bir günde elde edilen bu sayının, kendisinin 86 yıllık yaşamında edindiği toplam arkadaş sayısından fazla olduğunu belirterek, bir insanın yaşamında kayda değer ilişki kurabileceği insan sayısının sınırlı olmasına rağmen, sosyal medyada bu sınırların kalkmasının ve neredeyse hiç çaba gerektirmeden kurulan sanal yakınlıkların sorunlu yönlerine dikkat çeker (Bauman &amp; Lyon, 2016: 54). Dijital olmayan yakın ilişkilerin sağladığı güven ve ihtimam, sosyal medyadaki ilişkilere egemen olan daha çok kişiye ulaşma arayışında çoğunlukla kaybolmaktadır. Bu durum mahremiyet olgusunda ciddi dönüşümlere neden olmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>T.Veblen (2005), toplumsal tabakanın farklı katmanlarındaki insanların, toplum nezdinde daha çok itibar elde etmek için bir statü göstergesi olarak gösterişçi tüketimde bulunma eğilimi taşıdıklarını söyler. Sosyal sınıflar arasındaki sınır çizgilerinin giderek belirsizleştiği modern toplumlarda, iyi bir isim kazanmanın ve bunu sürdürmenin, gösterişçi tüketime bağlı olduğuna dair algı yaygınlaşır. Bu noktada üst tabakadakiler, toplumsal itibar göstergesi olarak lüks tüketimde bulunurken, orta ve alt tabakadakiler, üst katmandakilerin modaya dönüşen hayat tarzını, kendi görgü idealleri olarak kabul ederler ve toplumsal açıdan daha fazla prestij elde etmek arzusuyla buna göre yaşamaya çalışırlar.</p>
<p>Sosyal medya kullanıcıları açısından konuya yaklaşıldığında, günümüzde popüler sosyal medya araçlarını kullanmak ve sanal dünyada mümkün olduğunca fazla sayıda kitleye erişmek, toplumsal açıdan bir prestij göstergesi olarak kabul görmektedir. Sosyal medya kullanıcılarının sahip oldukları takipçi sayısı ve paylaştıkları iletilerin beğenilme sayısı, kitleler nezdindeki popülerliğin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.3</p>
<p>*********</p>
<p>3.Konuya uzak gelecekten bir projeksiyon tutulduğunda, Black Mirror dizisinin 3. sezon 1. bölümü bu konuda ilginç kesitler aktarmaktadır: Dizide insanlar bir şekilde etkileşime geçtikleri, tanıdık ya da yabancı kişilere, I&#8217;den 5’e kadar puanlar vermektedir. Yapılan dijital puanlama, doğrudan bireylerin statülerini belirlemektedir. 5 puana yaklaştıkları oranda insanlarin popülerliğe artmakta ve bu durum, toplum içerisindeki prestijlerini ve ilişkilerini yakından etkilemekte ve hayatlarinın seyrinde de belirleyici olmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal medyada popülerlik üzerinden elde edilen yüksek sanal statünün, birtakım kazançları beraberinde getireceği inancı, bu tür hadiselerin sıklıkla yaşanmasına neden olmaktadır. Elbette bu tek taraflı bir ilişki değildir. Nitekim sosyal medya kullanıcılarının, yaşamlarının mahrem kısımlarını ve anlarını içerecek şekilde yaptıkları paylaşımlardan ve temel ilgilerinden hareketle; siyasal, ekonomik, kültürel ya da sosyal eğilimleri ile ilgili, yapay zekâ programları aracılığıyla kişisel profiller oluşturulmakta ve bu kişisel bilgiler, kullanıcıların rızaları dışında şirketlere, siyasetçilere ya da istihbarat birimlerine pazarlanabilmektedir. Elde edilen bu bilgiler aracılığıyla, kitlelerin sosyal ya da siyasal düzeyde nasıl manipüle edilebilecekleri veya daha fazla tüketime nasıl yönlendirilebilecekleri gibi konularda stratejiler oluşturulmaktadır.5</p>
<p>********</p>
<p>5 Böyle şeylerin olduğu bilinmesine rağmen, sırf kamuoyu haberdar olduğu içın skandal olarak nitelendirilen, Londra’daki Cambridge Analytica isimli veri analiz şirketinin, 87 milyon civarındaki Facebook hesabından, izinsiz olarak topladığı kişisel verileri, ABD ve İngiltere’deki seçimleri etkilemek için kullandığına yönelik Mart 2018’de çıkan haberler bu anlamda ilginçtir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal medyada mahremiyetin ifşası sadece kullanıcıların kendi özel hayatları ile sınırlı da kalmamaktadır. İhtimam ve ihtiyat bir tarafa bırakılarak hane halkının, bebeklerin, çocukların, diğer tanıdıkların ya da hiç tanıdık olmayanların da özel hayatları sosyal medya araçları üzerinden nesneleştirilebilmektedir. İntihar girişiminde bulunanlar örneğinde olduğu gibi vahim bir olaya dahi denk gelindiğinde, beğeni alma ve takipçi sayısını çoğaltma umuduyla, sosyal medya üzerinden yapılan canlı yayınlar, (Ölülerin mahremiyetinin hiçe sayılarak) naaşların yanı başında yapılan ya da (hasta mahremiyeti ihlal edilerek) ağır hastalarla yapilan özçekimler, katılan ünlülerle sırf özçekim yapmak için ünlü cenazelerine gitmek6 ve böylece mutsuzluklardan dahi mutluluk devşirmeye çalışır hâle gelmek, olayın marazi bir boyuta varabildiğinin göstergesidir.</p>
<p>Diğer taraftan mahremiyetten mahrum edilmiş ibadetler, ihlası zedeleyici unsurlar içermesine rağmen, sosyal medya araçlarında paylaşım yapmak için ibadet esnasında ya da kutsal yerlerde yapılan özçekimler de bu konuda sorgulanması gereken bir diğer husustur.7</p>
<p>**********</p>
<p>6. Bu konuda bir haber örneği için bkz. <a href="https://www.haberler.com/rey- han-karaca-hakan-altun-un-babasinin-10203254-haberi/">https://www.haberler.com/rey- han-karaca-hakan-altun-un-babasinin-10203254-haberi/</a></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Günümüzde insanlar arasındaki ilişkiler duygusallıktan arındırılıp, rasyonelleştirildiği oranda, her bir insanın pozitif ya da negatif anlamda sayısal bir karşılığı bulunmakta ve bu hâliyle ilişkiler, nitelikten giderek arındırılıp, niceliğin ön plana çıktığı bir hüviyet barındırmaktadır. Sosyal medyadaki ilişkiler bunun canlı bir yansımasıdır ve sanal âlemde kişinin toplumsal tanınırlığını ya da popülaritesini belirleyen başlıca ölçüt, takipçilerine ve aldıkları beğeniye tekabül eden sayısal değerle ölçülmektedir. Bireyler yaşamlarını gerçek olandan koparıp, sanallaştırdıkları oranda, sanal bir bağımlılık hâli ortaya çıkmakta ve böyle bir durumda da takipçi sayısı ve beğenilerle kurulan ilişki, legal yoldan temin edilen sanal bir uyuşturucu gibi olmaktadır.</p>
<p>Bu tür bir bağımlılık hâline kapılmış olanlar, paylaştıkları iletiler beğeni aldığında ve takipçi sayıları arttığında, sanal uyuşturucu almışçasına mutlu olmakta, aksi durumda ise depresyona girmektedirler. Sosyal medya kullanıcıları arasında, kitlelerin beğenisi önemsendiği oranda da en mahrem alanları kapsayacak şekilde hayatın metalaştırılması ve kitlelerin beğeni alımına sunulması söz konusudur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Duyguların, duyuların, duyarlılıkların, özlü sözlerin, “şefkat patlamalarının” ve “merhamet karnavallarının” doz aşımına uğradığımız sosyal medya kendimizce önemli paylaşımların şehrayininden geçilmiyor. Siber Öncesi toplumlarda mahrem saydığımız ve sadece birincil ilişkiler kurduğumuz insanlarla paylaştığımız, sadece “mahrem Ötekilere” ve “önemli Ötekilere” açık olan pek çok şey, artık “anonim ötekilerin” ve “mutlak ötekilerin” de radarına takılıyor ve onların üzerine de boca ediliyor. Bu bir mahremiyet pornografisidir.</p>
<p>Siber âlem sanal ve dijital çokluğun ve fazlalığın mekânıdır. Bu mekân sadece yaşananların değil, henüz yaşanmamış hatta hiç yaşanmayacak olanların da dolaşımda olduğu bir ağdır. İçinde yaşadığımız bu çokluk çağında siber-âlem, sanal mekânlarda tutunmaya çalışan siber toplum mensuplarına ev sahipliği yapan, çoğulculuğun empatisiyle dolu olmak yerine ayrıksı çokluk ile malul bireylerin kendi sanal cemaatlerinin önderi gibi davrandıkları bir siber agoradır. Kalabalık, gürültülü, hız ve geçiciliğin hüküm sürdüğü bu agorada her birey her an varlığını ispatlamak zorundadır. Siber âlem herkese kendi kaderinin başrolünü oynama şansının verildiği bir sahnedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Her bireyin özgüven yüklü bir özneye dönüştüğü bu âlem, mahremiyetin ilgasını değil, ifşasını temsil eder. Zira bireyler orada benliklerini paylaşımlar yoluyla ortaya sererken paylaştıkları şeyin mahremiyet kodlarını değiştirmektedirler. Bauman’ın ifadesiyle, “ifşa edilme korkusu fark edilme hazzı tarafından bastırılmaktadır” (Bauman ve Lyon, 2013: 31). Böylelikle bireyler mahremiyeti yeniden tanımlamayı tercih etmekte, eski kodları ya yok saymakta ya da farklı anlamayı seçmektedirler.</p>
<p>Bireyler gelebilecek eleştiri veya saldırılara “Bu benim tarzım”, “Bu benim ahlak anlayışım”, “Bu benim yaşam biçimim” şeklinde cevaplarla karşı koymaktadırlar. Yani siber toplumda ahlak anlayışı olabildiğince muğlak, olabildiğince değişken ve kişiye özgüdür. Postmodern belirsizliğin bulanık sularına dalmış siber bireyler için müphemlik ve uçuculuk katı belirlenimciliğin sıkıcı süküneti karşısında sığınılmayıp âdeta bilerek içine koşulan ve atlanan bir macera gibidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Siber toplumun dermeyan olduğu sosyal medya çağında görünürlük var olmanın gerek şartıdır. Bu görünürlük gerektiğinde mahrem olanın da ortaya saçılmasını gerektirir. Zira davranışlarımız meşruiyetini önce kendi benliğimizden sonra da sosyal medya paylaşımlarımızdaki “tıklanma” sayısından almaktadır. Tıklanma sayısının çarpan etkisi meşruiyeti besler. Herkesin bildiği sır, kendinden menkul meşruiyetin kaynağıdır. Zira günah görünene değil, bakana aittir. Gönüllü ifşa felsefesine dayanan sosyal medya çağında, tıpkı “Lady Godiva”1 anlatısında olduğu gibi, görünenler değil, bakanlar kör olacaktır.</p>
<p>Herkesin suçlu olduğu bir toplumda masumiyetin suç hâline gelmesi gibi, siber toplumda da görünmezlik suçtur. Mahrem olan her ne varsa bir şekilde sisteme dâhil edilir. Bunun dışında kalmak isteyenler sistem dışı bırakılıp kayıt dışı hatta yasa dışı ilan edilerek toplumun dışına itilirler. Buna devletler de önayak olur. Vatandaşlık numaranız, ev adresiniz, kredi kartı bilgileriniz ve hatta anne kızlık soyadınız sistemin her yerindedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ağırlıksız siber toplumda kişiler doğru olanı değil, ihtiyaçları olan fetvayı o sanal bilgi çöplüğünden arayıp bulmaktadır. Nasılsa orada herkese uygun bir fetva, herkese yarayan bir görüş asılı durmaktadır. Böyle bir toplum için yakın gelecekte “sanal çöpçülere”, “siber velilere”, “organik dekoderlere” ihtiyaç duyulacaktır. Zira doğrunun ne olduğu, mahremiyetin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği herkes için muğlak bir şeydir. Hâl böyle olunca dipsiz veri havuzundan süzülecek verileri sınıflayacak “seçiciler” geleceğin sanal güvenlik anlayışında en önemli meslek mensupları hâline gelecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Siber toplumda mahremiyetin ifşası, bir gönüllü yıkımdır. Bir başka ifadeyle Sennett’ın (2013: 291) “yıkıcı Gemeinschaft” dediği şeydir. İnsanların televizyon ekranlarında, milyonların önünde en mahrem şeylerini anlattıkları reality şovlardan hareketle bu tabiri kullanan Sennett, henüz sosyal medya çağının yıkıcılığından haberdar değilken bu ifadeleri tercih etmişti.</p>
<p>O yıkıcılıktan farklı olarak, bugün insanlar artık Öz-sansür sınavıyla karşı karşıyadırlar. Ya öz-yıkımı seçeceklerdir ya da mahremiyetlerini kendileri koruyacaklardır. Ancak sorun şu ki, mahremiyeti korumanın, her şey gibi mahremiyetin de bir tüketim metaı hâline geldiği bir çağda hiçbir getirisi olmadığı gibi, söz konusu değer de sanal bir değerdir.</p>
<p>Sanal değer kolayca değiştirilebilen kriterlere sahiptir. Bauman’ın ifadeleriyle, mahremiyet hakkımızı kendi rızamızla katlettirir ya da sadece bize sunulan harikalar karşılığında ödenecek bir bedel olarak mahremiyet kaybına rıza gösteririz (Bauman ve Lyon, 2013: 29). Öyle ki, siber uzayda sonsuza kadar açık kalabilecek olan mahremiyetimiz, “siber amel defterinde” Öylece asılı durmaya devam edebilir. Bugün Facebook aynı zamanda ölü profiller çöplüğüdür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnternet ortamında, kendisini daha çok sergileyen öne çıkmakta, sergilemeye paralel olarak kullanıcıların beğenilme arzusu da paylaşımların oranını artırmaktadır. Kendisine dair her şeyi başkalarının görüş alanına sokan kişi, başkaları tarafından sınırları belirlenemeyen bir biçimde dikizlenmeye razı olmakta, bunun bütün tehlikelerini bilinçli-bilinçsiz kendiliğinden göze almaktadır.</p>
<p>Görünerek var olma anlayışı, bu iletişim biçimine uyum sağlayan kişide çeşitli etkiler bırakmakla birlikte, en bariz etkisini kişinin mahremiyet algısı üzerinde göstermektedir. Gündelik hayatın gerçekliğinden uzak, kendi kurguladığı dünyada görünerek (paylaşım yaparak) var olmaya çalışan kişinin, başkalarıyla paylaşılmayan, gizlilik olarak ele alınan mahremiyeti algılama biçiminde, ciddi bir dönüşüm yaşadığını söylemek mümkündür.</p>
<p>Terazinin bir kefesinde kişinin hiç kimseyle paylaşmaması üzerinden anlam kazanan mahremiyeti, diğer kefesinde ise sınırları asla çizilemeyen sanal bir ortamda kendine dair her şeyi, gerçek hayatta yabancı sayılan insan kitleleriyle paylaşma hâli bulunmaktadır. İlk bakışta kendini hissettirmese de aslında burada ciddi bir menfaatler çatışması bulunmaktadır.</p>
<p>Çatışan bu menfaatlerin bir yanında mahremiyet ihtiyacı ve algısı yer almaktadır ki bu, tamamen insan fıtratının dışa vurumudur. Diğer yanda ise yine insanın fıtratından kaynaklanan beğenilme ve teşhir etme arzusu yer almaktadır. İnsanlar beğenilme arzusunu, her dönemde farklı şekillerde tatmin etmişlerdir. Ancak bugün bu tatmin için sınırsız bir mecra sağlayan sosyal medya, her şeyi paylaşma ve paylaşımlar ve beğeniler üzerinden kendini değerlendirme eğilimini sürekli körükleyerek insanları en son raddeye kadar taşımaktadır..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/">Nazife Şişman – Mahremiyet ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nazife-sisman-mahremiyet-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Mar 2019 13:19:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Cogito Ergosum]]></category>
		<category><![CDATA[Dikizleme kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne]]></category>
		<category><![CDATA[Evcilleşmiş Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Özne]]></category>
		<category><![CDATA[Görsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteri toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Gözetim]]></category>
		<category><![CDATA[Guy Debord]]></category>
		<category><![CDATA[Hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[Niedzvieck]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Twitter]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21526</guid>

					<description><![CDATA[<p>Popüler kültür denilince çoğu kez akla gelen demokratik bir kültür anlayışıdır. Herkese açık, herkes tarafından üretimi mümkün olan ve herkesi kapsamına alan bir kültür. Yüksek kültürün seçkinci ve dışta bırakıcı dünyasına karşılık herkese açık olan bu kültür aslında kültür kavramının içerdiği,toplum tarafından üretilmiş bütün maddi ve soyut değerler, ürünler dizisi olarak kültürün kendisi olarak da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/">Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15848" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470.jpg" alt="" width="594" height="297" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470.jpg 940w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 594px) 100vw, 594px" /></p>
<p>Popüler kültür denilince çoğu kez akla gelen demokratik bir kültür anlayışıdır. Herkese açık, herkes tarafından üretimi mümkün olan ve herkesi kapsamına alan bir kültür. Yüksek kültürün seçkinci ve dışta bırakıcı dünyasına karşılık herkese açık olan bu kültür aslında kültür kavramının içerdiği,toplum tarafından üretilmiş bütün maddi ve soyut değerler, ürünler dizisi olarak kültürün kendisi olarak da yorumlanabilir. Ancak halk kültürü kapsamında değerlendirilen folklorun tersine popüler kül- tür, yığınsallık içermesi ile ayrışır ve popüler kültür karnaval kavramında hayat bulan eğlenceyi daha çok içerir. Bu anlamda popüler kültür zaman zaman kitle kültürü dediğimiz olgu ile de çakışır.</p>
<p>Ancak günümüz dünyasında popüler kültür anonimlik anlamında halk kültürü içeriğinde bir kayma ile başkalaştı. Popüler kültür daha çok yaygın beğeniye hitap eden bir kültürel üretimi tarif eder hale geldi. Dolayısıyla popüler kültür halkın kültürü olmaktan çok yaygın kabul edilen ama piyasa koşulları tarafından belirlenmiş, onun istemlerine uygun olarak ticari başarı da sağlayabilme potansiyeli olan üretilmiş bir kültürdür&#8230; Popüler kültür geniş iş bölümü etrafında kurulan kapitalist mal üretimi, pazarlaması, dağıtımı ve tüketimi biçimlerine daya- nan bir kültürdür. Bu biçim olmayınca, örneğin teknolojik çoğaltma, seri üretim, tv veya basın olmayınca, bu araçlara dayanan böyle bir kültür biçimi de olmaz.</p>
<p>“Popüler kültür egemen toplumsal ve ekonomik ilişkileri destekler, haklı çıkarır ve sürüp gitmesinde yardımcı olur. Kitle üretimi yapan pazarın ekonomik, siyasal ve bilişselliğinin ifadesi olan kitle kültürünün somut şekillerinden biridir. Kitle kültürü tekelci kapitalizmin hem mal hem de imajlar satışını yapan, uluslararası pazarın değişmelerine ve gereksinimlerine göre biçimlenip değişen, önceden yapılmış, önceden kesilip biçilmiş, paketlenip sunulmuş bir kültürü anlatır. Kapitalizmin kendi için üretirken ve yaratılan zenginliği kendine ayırırken, kitleleri ücretli köle olarak kullanarak “kitleler için” yaptığı üretim ve bu üretimle gelen “kimlik, duyma, hissetme, yaratma, bugününe, geçmişine ve geleceğine bakma biçimi, kısaca yaşama yoludur.”</p>
<p>Bu bağlam içinde popüler kültür, pazar tarafından pazarda tüketim için “sipariş edilen, ısmarlama” kitle kültürünün en çok kullanılan ürünlerini, bu ürünlerin<br />
tüketilmesini ve bu ürünleri teşvik eden düşünceleri ve duyarlılıkları anlatır. Bilişsel bağlamda, popüler kültürde anlamlar ve zevkler aktif bir şekilde toplumda üretilir ve dağıtılır. Bu üretim ve dağıtımın en planlı yanı endüstriyel faaliyetlerin kendisidir ve güdümlenmiş yanı ise çeşitli örgütlü yapılardaki kişiler arası ilişki ve iletişimdir.</p>
<p>Popüler kültürde, aynı zamanda, sürekli kalıcılıkla değil, sürekli değişimle sermayenin ve sermaye sisteminin sürdürülebilirliliği gerçekleştirilir: Müzik alanında, popülerlik her hafta değişen “top 40” içinde olma ve bunları dinlemedir. Giyimde popüler olan şey mevsimlerle değişen modayla gelen güdümlü kültürel yaşamdır.</p>
<p>Markalar arasında özgür seçim için tüketici kazanma mücadelesi ve bunun bireysel özgürlük,zevk ve tercih olarak sunulmasıdır. Popüler kültür aynı zamanda alınıp satılan mal ve malı içeren ve malla gelen, mal hakkındaki ilişkidir. Malın üretimiyle ve dağıtımıyla ilgili ilişki özel mülkiyet yapısına ve ücret politikalarından geçerek zenginliklerin yaratılması ve yoksun bırakılmasına dayanır. Malın tüketimiyle ilgili ilişki promosyon, reklam ,statü ve değer ,satın alma, kullanma, atma yoluyla gerçekleştirilen “ürünün pazarlama ve tüketimi” ve dolayısıyla yeniden üretimi koşullarının yaratılmasıdır.”1</p>
<p>Dolaysıyla popüler kültür Latince “popular”dan gelen halk kültürü olmaktan çok halk tarafında tercih edilmesi sağlanan ama esas olarak tüketim örüntülerine hizmet eden, tüketim kültürünün yaygınlaşmasını sağlayarak kapitalizmin toplumsal kültüre dönüşmüş hali olan kültürel ekonomi ya da pan kapitalizm olgusunun bir tezahürüdür. Bu nedenle de asla masum değildir. Günümüzde popüler kültürün en büyük yaygınlaşma aracı görsel kültürdür.Bu da batının görme üzerinden inşa ettiği dünya ile yakından bağlantıldır.</p>
<p><strong>Gözün Görmek İstediği:Görsel Özne ve Evcilleşmiş Dünya</strong></p>
<p>Batı modernliği dünyayı tül bir perde ardından gören bir bakış rejimini ve düzenlenmemiş, kontrol altında tutulmamış bir dünya tasavvurunu kabul edemediğinden modern özne ve onun perspektifçi dünya algısını yerleştirdi.Bir anlamda bütün bir modernlik projesi bir ele geçirme, elde tutma ve düzenlenmiş, evcilleştirilmiş bir dünya bilgisine hasredildi. Bu anlayışın görsel dünyaya yansıması ise bakış oldu. Görmek risksiz bir elde tutma, ele geçirme çabasıydı.</p>
<p>Batı toplumları pagan köklerinden itibaren gözün ve gözetlemenin hayatı egemenliği altına aldığı bir kültür inşa etmişse de bu konuda asıl adım Descartes’in (modernliğin filozofu Descartes’in aslında totaliter toplum tahayyüllünün başla-tıcısı olduğunu da eleştirel düşünce sayesinde öğrenir olduk) ünlü“Düşünüyorum Öyleyse Varım”diye bildiğimiz “Cogito Ergosum” denilen sözüyle atılmıştır. Burada Descartes’in ünlü düşünen öznesi kendini dünyanın merkezine yerleştirirken aynı zamanda nesne dediği dünyayı kendisi için gözetlenen, biçim verilen bir dünya haline sokmuştur.</p>
<p>Bakış gözetleyeni dünya deneyiminden alıkoyarken mekân tecrübesini de yok eder. Aristoteles ve Porphy gibi antik düşünürler açısından göz askeri bir duyu organıydı, bakış yöneldiği her nesneyi tutsak alan, onu ele geçirerek onun üzerinde hâkimiyet kuran bir şeydi. Bu nedenle de görmek fiziksel ve saldırgan bir eylemdi. Ortaçağın sona ermesi ile birlikte göz dünyanın efendisi oldu.Özne kendisi görünmeden herşeyi görerek dünyaya sahip olmaktaydı. Bakışın egemenliği sayesinde dünya ehlileşir, karşıdan bakılabilir ve ele geçirilebilir, denetlenebilir bir mesafeye, bir yere dönüşür.Dünya, düzensizliklerinden arınır ve steril bir hale gelir. Düzenlenen ve kontrol edilebilen bir dünyanın doğası gereği insanı da düzenlenebilen ve kontrol edilebilen bir şeye dönüştürmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu.</p>
<p>Bu yapılanmanın ilk tohumlarının atıldığı yer de büyük şehir olmuştur. Bulvarın varlığı, şehir yapısının değişmesi, çok farklı insanların bir araya gelmesini, farklı sınıflardan ve kültürlerden insanların aynı sokak ve caddelerde buluşmalarını sağlamıştır. Şehrin hareketliliğinin temel kaynağı, bu karmaşık kalabalığın yegâne ortak eylemi de şehrin onlara sunduğu malzemeyi izlemek olmuştur. Yani, şehrin kendisi 19. yüzyıldan itibaren seyirlik bir malzeme olmuş, metalaşmış ve bütün ruhu gözün sınırları içine hapsolmuştur. İşte bu değişim, kapitalizmin görsellik üzerinden kendine yeni bir yol seçmesi ve de şehir sokaklarının, insanların birbirlerini, dükkânları, araçları yani sokak ve caddelere konu olan her şeyi seyretmelerine sahne olan bir gösteri mekanı haline gelmesiyle devam eder.</p>
<p>Bugünkü Gözetim sisteminin temelleri de bu biçimde atılmış oldu.Görmek dokunmadan farklı bir duygulanım içerir, dokunmak gerçeklikle temas etmeye, onunla yüzleşmeye zorlayan bir çağrıdır, oysa görmek doğası gereği kendini bir uzaklığa yerleştirmeyi içerir.Buda deneyim duygusundan yoksun bırakır. Bakış aynı zamanda bir denetim biçimi “el altında bulun-durma” halini de içerir. Nitekim<br />
John Berger önemli bir rastlantıya dikkat çeker, kameranın icad edildiği dönemde Pozitivizmin kurucusu Aguste Comte ünlü eseri Pozitif Felsefeye Giriş kitabını tamamlamaktaydı.</p>
<p>Pozitivizm ve kamera, Mısır Mitolojisindeki Tanrı Ra’nın her şeyi gören gözü gibi bakışımızla dünyayı bilinir kılıp aynı zamanda onu denetle yebileceğimizin temsilidir. Kamera ve bakış teknikleriyle“Yeryüzünün tüm yüzeyi sürekli olarak açılan bir gösteri haline,sonu gelmeyen, inceden inceye gözleme nesnesi haline gelmiştir” 2</p>
<p>Görselliğin yarattığı dünya bizleri izleyiciye, birer röntgenciye dönüştürmekle kalmaz sürekli bir sağanak halinde algılarımıza saldıran imajlar nedeniyle bizleri Mestrovic’in duygu ötecilik olarak tanımladığı bir kayıtsızlık haline de sokar. Gösteri hayatın bütün alanlarını ele geçirir.Gösteri, kendi yapay evrenimizin tümüyle görselleşmesi ile nesnelerden toplumsal ilişkilere dek her şeyin görselleşmesi ve seyirlik bir nitelik kazanmasıdır.</p>
<p>Gösteri,dünyanın görmeye dayalı bir hale gelmesi, dünyamızın görselleşerek estetikleşmesi, dünyanın imajlar yolu ile alımlandığı, dışlandığı bir<br />
toplumsal ilişki halidir.“Gösteri bir imajlar toplamı değildir, kişiler arasında varolan ve imajların dolayımından geçen bir toplumsal ilişkidir… Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yer de basit imajlar, gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın<br />
etkili motivasyonları haline gelir.Artık doğrudan doğruya algılanamayan dünyayı uzmanlaşmış farklı dolayımlarla gösterme eğilimi olarak gösteri, görmeyi doğal<br />
olarak insanın ayrıcalıklı duygusu -ki eski dönemler de bu ayrıcalık dokunma duygusunu da- kabul eder, en soyut ve aldanabilir duyu olan görme güncel toplumun güncelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer” 4</p>
<p>Guy Debord’un açtığı gösteri kapısı yetkin haline Baudrillard’ın Simülasyon kavramı ile ulaştı.Simülasyon asıl ve gerçek arasındaki ayrımın son bulduğu aşırı gerçeklik ya da “Hipergerçeklik” düzenine aittir. Simülasyon imajın gerçeklik halini alarak her şeyin temsile, surete dönüşmesidir.Simülasyon bir taklit olarak ortaya çıkar ama temsil düzeninde kendi bir gerçeğe dönüşür, böylece suret ve asıl ayrımı tıpkı temsil eden-edilen ayrımı gibi, yapaylığın asıl haline bir düşler evreni ve gerçekliğin bir imgeye, bir işarete,bir surete dönüşümü olarak imaj haline gelir.</p>
<p>“Bu yepyeni sanal gerçeklikle birlikte simülasyon girişiminin en son evresine girmiş<br />
bulunuyoruz. Bu evrede karşımıza her türlü ilizyonun köküne kibrit suyu eken teknoloji ürünü yapay bir dünya çıkıyor”5Böylesi bir dünyada gerçekten,hakikatten, asıldan söz edilemeyeceği gibi temsil dışında bir gerçeklik olarak dünyadan bile söz<br />
etmek zorlaşır. İmajlardan oluşan simülasyon evreni adeta bir matrixi andırır.</p>
<p>“Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor.-bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırak-mayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir girişim başlattık.</p>
<p>Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede, doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. Kendisini hiçbir şeyle değiş tokuş edemediğimiz bir dünyanın yerine sanal bir dünya”6</p>
<p>İşte Faceobook böylesi bir dünyanın ve giderek yok olan, insanların kendi mahrem alanları içinde sosyal anlamda atomlarına ayrıldığı bir dünyaya aittir. Adı her ne kadar sosyal medya olarak geçse de bu sosyallik sanal bir sosyalliğe dönüşmüştür. Facebook, görmek kadar göstermenin öne çıktığı narsist bir sosyalliğe gönderme yapar. Nasıl YouTube’ye çekilen videoların basılması ile dikizleme dürtümüz, sosyal röntgenciliğimiz dürtükleniyorsa Facebook’da benzer bir işlev görür. Facebook ve YouTube kişinin kendini vitrine koyarak parlatmak istediği bir sanal cemaat ortamı. Sürekli bağlantıda kalarak görünür olmak arzusu bu mekânın en önemli değeri. MySpace, Facebook gibi internet sitelerinde ’ben’ler sergileniyor. YouTube gibi paylaşım siteleri ise bu nesle tam aradığı şeyi sunuyor: Kendilerini tüm dünyaya gösterme ve şöhreti yakalama şansını!</p>
<p>Tüketim toplumu sosyal medya aracılığı ile arzuları kışkırtarak benliği sürekli şımartmayı teşvik ederek narsizmi pompalıyor.Böylece başkaları için değil kendi için yaşayan, kendi için kaygı duyan bir insan tipo-lojisi ortaya çıkıyor. Psikanalist Joel Kovel’de narsizmin bu çağın geçer değeri haline geldiğini ortaya koyuyor.“Artık, günümüzün tipik hastası belirgin bir arzusuyla çatışma içinde olan nevrotik birey değil, benlik kaybına bağlı özdeğer düşüklüğünü savunmacı çeşitli çabalarla yüksek tutmaya çalışan narsisistik bireydir. Keza, artık hâkim patoloji arzunun babaerkil otorite tarafından bastırılmasının sonucu ortaya çıkan klasik nevroz değil; arzunun kışkırtıldığı, yörüngesinden saptırıldığı, ne kendisine tatmin bulacağı uygun bir nesnenin sunulduğu ne de tutarlı denetim formlarının sağlandığı modern bir psikopatoloji biçimidir”7</p>
<p>Narsizm bu yüzyılın egemen değeri olarak pan kapitalist kültürün bir ürünü.</p>
<p><strong>Abartılı Paylaşım </strong></p>
<p>Niedzviecki’nin terimi ile sosyal ağlar üzerinden kurulan paylaşım kültürü “abartılı paylaşım”denilen bir iletişim biçimini besliyor. Hayatını, mahrem anlarını,duygularını, kendi beğenilerini başkalarıyla aşırıya varacak kadar paylaşmak.“Dikizleme kültürü” tıpkı 1950’lerde hayatımıza giren televizyon gibi başlangıçta hayli masumdu. Birbirleriyle iletişim kuran arkadaşlar… Sınırlarını zorlayan yeni yetmeler… Her dilden,her dinden ve ırktan insanın hayatı, arzuları, korkuları ve problemleri hakkında konuşabileceği bir platform. Bunun ne gibi sakıncası olabilirdi ki? Ancak o kadar da basit değil. Ahlaki kaygılar güden Rin Tin Tin ile başlayan yolculuğumuz, dondurulmuş gıdalara, obezlikte birbiriyle yarışan yolculuklara ve yürek parçalayan bir asosyalliğe gelip dayandı.. Hayata karışmak yerine televizyon izli- yorduk artık.. Ancak asıl büyük fotoğrafı görmemeye başladık.” 8</p>
<p>Bugün de geldiğimiz nokta bu.İnternet bağımlılığı denilen şey öyle bir noktaya gelmiş durumda-ki yeni yetmeler için dünya adeta bir bilgisayar ekranından ibaret,<br />
beslenme bozukluğu, şiddete eğilim, ahlaki kayıtsızlık, Narsizm, sabırsızlık, engellenme karşısında telaşlılık vb. yanında obezite gibi fiziki sorunlar da görülüyor. Komşusu ile yüzyüze oturup bir yerde sohbet etmek yerine internet üzerinden görüşmeyi tercih eden, okul arkadaşları ile MSN üzerinden sohbet eden bir nesil yetişiyor. Faceebok vb. sosyal ağlar da bu nesilin ve yeni toplumsal özne’nin teşhirci toplumsal kültürünün ürünü. Artık abartılı paylaşarak herkes herkes hakkında bilgi sahibi olmak istiyor.</p>
<p>Toplum her şeyi birbirine itiraf edebilen, en mahrem konularını bile paylaşan bir dikizleme kültürü içinde yer tutuyor. Artık her paylaşılan şey bir kamera halini alıyor. Foucault’un görmeden gözetleyen ünlü panopticonu artık sıradan insanlar. Panopticon artık toplumsal hayatın “abartılı paylaşımı”nın adı. Niedzviecki’nin dikizleme kültürü adını verdiği şey görsel dünyanın gelmiş olduğu son aşama olduğu kadar, Foucault’un bilme istenci dediği şeyin bir parçası olan “söyleme kışkırtma”nın bir ürünü. Focuault, Kilise ile başlayan günah çıkartma süreci modern iktidar ilişkileriyle bir bilme istencine dönüşür. İktidar susmaya değil konuşmaya teşvik eder. En mahrem konular bile söze dökülmeli, konuşulmalıdır.</p>
<p>İktidarın özneyi bu konuşmaya,söze dökmeye teşviki, söyleme kışkırtma dediğimiz olguya tekabül eder. İşte sosyal ağlar da bu kışkırtmanın bir ürünü. Ama daha önemlisi kitle toplumu içinde anonimleşen insanların ben buradayım, bakın tanıyın beni, kendimi sunmak ve bilinir olmak için elimden geleni ardıma koymam mesajını iletiyorlar. Bilmek ve bilinmek isterken aslında modern bilme istencinin ve sıradan insanların büyük biradere kendini sunma halini yaşıyorlar.</p>
<p>“Sanki kulağımıza gizlice fısıldanan hipnotize edici bir düşünce var ve sürekli aynı şey tekrarlanıyor: Bilmen ve bilinmen gerek!Bunu itirafa teşebbüs etmek bile vücudumuzda müshil etkisi yaratıyor, çünkü hepimizin farkında olduğu gibi, dedikodunun cazibesi, tehlikeli taraflarını ihmal etmemize yol açıyor. Sanki çağlardır süregelen bir ritüel bu birbirimize dikkatle baktığımızda heyecanlanıyor, saatlerce konuşmuşçasına rahatlıyor ve haz alıyoruz.”9</p>
<p>Kısacası sosyal ağlar kaybolan toplumsallığın, bir dünyanın ikamesi. Sanal cemaatler:<br />
Toplumsallık arayan insanların karşılaştıkları gerçek koşullara yapılan esnek, canlı ve pratik uyarlamaları temsil ediyor. Sanal cemaatler, toplumsallık dürtüsüne “kentlerin<br />
coğrafi ve kültürel gerçeklikleri nedeniyle sık sık kesintiye uğrayan bu dürtüye karşılık gelen yenilikçi çözümler yelpazesinin bir parçasıdır. Sanal toplum gayri resmi kamusal alanların gerçek yaşamlarımızdan çıkmasıyla birlikte, dünyadaki insanların göğsünde büyüyen cemaate açlık duyma dürtüsüyle harekete geçmesinin bir ürünü. Bu şekilde gerçek dünyada yitirilen değerlerin ve ideallerin sanal gerçeklik konumunda yeniden elde edilebileceği umulmakta.</p>
<p>Ağ’ın aile duygusunu,“görünmez dostlar ailesi” duygusunu yeniden kurabileceği beklentisi insanları bu geniş aileye katılmaya davet etmekte. Adeta köydeki çeşme başı, kasabadaki meydan duygusu, bunun sağladığı iletişim yoğunluğu duygusu bu ağlarla bir anlamda yeniden yeniden yaratılmakta. Edgar Morin’in,“Eski dayanışma biçimleri geniş aile ve köy cemaati içine yaşanıyordu, ama şimdi bu içselleştirilmiş toplumsal bağlar ortadan kaybolmaktadır.” diyerek yaptığı tespit Facebook başta olmak üzere sosyal ağların hangi gereksinmeye denk düştüğünü anlamamıza yardımcı olur. Üstelik sanal topluluk sizi yargılamaz, teşvik eder, sizi gözetler ama sizinle dayanışmaz, riskler ortadan kaybolur.</p>
<p>Sanal alan bu nedenle gerçek alana oranla daha güvenlidir, üstelik kendinizi olduğu gibi değil kurgulanmış bir biçimde sunma olanağı vardır. Herkesin beğendiği, desteklediği biri olabilirsiniz. Üstelik sanal toplumda kurduğunuz cemaat bağları sizi esir almaz. Çünkü maddesizleştirilmiş ve bölgesizleştirilmiş sanal bölgelerde öznellikler kendi arasında değişebilir ve keyfi bir biçimde varolma imkânına kavuşmuştur.Ortak bir bütünlük içinde birlik ve karşılıklı olma duygusu sosyal ağlarda teknolojinin kurumsallaştırılmasıyla “yapay” olarak yaratılmıştır.</p>
<p>Yeni tekno- lojilerin, şeffaf toplum rüyasını karşıladığı düşünülmektedir. Birbirimize karşı şeffaf olarak aynı zaman ve mekânda birlikte var oluruz. Dokunacak kadar yakın dururuz, birbirimizle ilgili vizyonumuzu engelleyecek hiçbir şey giremez aramıza.10 Mahremiyetin sanal dönüşümü diyeceğimiz bu durum içinde yaşadığımız metropol toplumlarının da paradoksunu ortaya koyar.</p>
<p>“Bir taraftan yüksek güvenlikli evlerimizde, kilitli kapıların ardında saklanıyor, kendimizi dünyadan cep telefonumuzun ya da MP3 çalarımızın kulaklığını takarak soyutluyoruz. Bir taraftan da bütün sırlarımızı blogumuzda ve sosyal paylaşım ağlarında anlatıyor; fotoğraf ve video yüklüyor, televizyon programlarında ve aklımıza gelebilecek buna benzer yerlerde içimizi döküyoruz. Zaten bu anlamda “Dikizleme Kültürü” insan yaşamının dijitalleşmesi ve elektronik ortamlara kayması demek. Bu yüzden bizi izleyenlere “tam pansiyon” teşhir vaad ederken, gerçek anlamda ilişki kuramaz hale geliyoruz.Bakışlarımız çevremizdekiler üzerinde gezinse de aslında kimseyi gördüğümüz yok.”10Dikizleme kültürü toplumun yok olduğu bir dünyada ötekilerin kendimizi gördüğümüz, tanıdığımız bir ayna işlevi görmesini sağlıyor.</p>
<p>Ötekinin dolayımında kendimiz oluyor, bireyselliğimizi keşfediyoruz, bir anlamda tamamlanmış olduğumuzu düşünüyoruz. Cam bir odada oturarak insani varoluşumuzu tamamlamayı umuyoruz.Belki de postmodern çağın trajedisi burada yatıyor. Mahremliğin yokoluşu ile birey olarak kendimizi keşfettiğimizi düşünüyor, kimsenin kimseyi fark etmediği atomlaşmış bir dünyada bakılarak, görülerek fark edilip adam yerine konmuş oluyoruz.</p>
<p>Faceebook ve diğer sosyal ağlar, YouToube vb. görsel röntgen mekânları, batının ‘bilen özne’ anlayışının, onun gerçeğe olan aşırı tutkusunun varmış olduğu nokta. Dünyayı tül bir perde ardından sisli puslu izliyorduk ve bu şekilde aslında çok daha gerçek insan olma ve bu şekilde insani varoluş elde etmek imkânına sahiptik. Mahremiyet bizi güvenli bir alanda tutarken sahici kamusallık içinde gerçek toplumsal ilişkiler kuruyorduk. Sonra bir gün burjuvazi bu dünyanın bize yetmeyeceğine, bu dünyanın köhnemiş ve insanı özgür olmaktan yoksun bırakmış olduğuna kanaat getirdi. Böylece tül perde yırtıldı. Göz artık dünyanın merke- zine oturmuştu, bakış tüm dünyaya egemen olan Tanrısal öznenin hâkimiyetini ilan ediyordu.</p>
<p>Artık şeffaf bir dünya talep ediyor, bilinçle dünyanın birbiri ile kaynaştığı bir dünyada özgürlüğün ancak gerçekle bizi insan kılacağını düşünüyorduk. Ancak gerçeğe olan bu aşırı tutku, dünyayı tamamı ile bilinen ve sırlarından arınmış bilinir bir mekân kılan gerçeklik anlayışı kendi aşırlığında kendini tüketerek gerçeği gerçeğin taklidi olan bir sanallıkla değişti. Mahremliğin öldüğü bir dünya daha özgür değil tersine gözün totaliter egemenliği altında aldığımız her nefesten haber- dar olan tahakkümer bir egemenliği teyid etti. Yıkılan kamusal alan bizi bireyleştirdi sandık ama bireylik adı altında bizi diğerlerinden soyutlayan kalın bir kabuğa sahip olduk. Böylece bu dünyada devlet- le bizim aramızda hiçbir aracı kal- madı ve tüm hayatımız siyasal egemenliğin içine doldu. Artık büyük birader sadece istihbarat teşkilatı, polis değil asıl büyük birader şirket.</p>
<p>Tüm bilgilerimiz onların elinde ve onlar bizi soyarken aslında bizi sadece bir tüketiciye dönüştürüyorlar. Despotluğun totaliter egemenliği, mahremiyetin iptalinin ve gerçeğe olan aşırı tutkunun bir sonucuydu. İzliyoruz ve izleniyoruz ağda avına atılmaya hazır bir örümcek edası ile merak ettiğimiz her şeye ulaşmaya çabalarken,aslında ava giden avlanır misali biz kendimiz ağa düşen bir örümcek olarak şirketlerin ve güvenlik birimlerinin ağına takılıyoruz.</p>
<p>İslam tam da bu noktada bize mahrem bir dünya altında saygın bir varoluş vaat ediyor bize.Gerçeği hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz gerçeğin insan bilgisi- nin sınırları içinde olacağını söyleyerek bizi totaliter bir dünyadan koruyor. Böylece aslında gerçek insanlara, gerçek bir özgürlüğe kavuşmamıza olanak sağlıyor. Lakin Müslümanlar bu dünyanın ve onun mahremlik talebinin,tesettürle saklanan dünyanın bize vaad ettiği özgürlüğün farkında değil. Ne diyelim, Allah Nuru’nu tamamladığı gibi onu bizden çekebilir de. Aydınlanmış dediğimiz şeffaf cam odanın karanlığı da aslında bu Nur’un çekilmeye başladığının bir belirtisi değil mi?</p>
<p>Dilaver Demirağ</p>
<p>Ümran dergisi -Haziran 2010</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1 Popüler kültür, http://populerkultur.uzerine.com/index.jsp?objid=2216</p>
<p>2 Kevin Robins ( 1999), İmaj, Görmenin Kültür Ve Politikası, Çev: Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yayınları, s: 246.</p>
<p>3 Guy Debord (1996), Gösteri Toplumu ve Yorumlar, Çev: Ayşen Ekmekçi, Okan Taşkent, Ayrıntı Yayınları, s: 18.</p>
<p>4 Jean Baudrillard (2005), İmkânsız Takas,Çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, s: 31-32.</p>
<p>5 Baudrillard, a.g.e., s: 31.</p>
<p>6 Kovel, J.(1976). A Complete Guide To Therapy. New York: Pantheon, alıntılayan Hakan Kızıltan, Narsizim ve Psikopatolojisi, http://www.icgoru.com/ content/view/157/2/</p>
<p>7 Hal Niedzviecki (2010), Dikizleme Günlüğü, Çev: Gökçe Gündüç, Ayrıntı Yayın-<br />
ları, s: 18.</p>
<p>8 Niedzviecki, a.g.e., s: 11.</p>
<p>9 Sanal Cemaat ve Kolektif Kimlik Üzerine, http://ka-ge.facebook.com/note.<br />
php?note_id=144966745527002.</p>
<p>10 Niedzviecki, a.g.e., s:27</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/">Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gözetleyen Toplum</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gozetleyen-toplum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gozetleyen-toplum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:27:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İfşa etmek]]></category>
		<category><![CDATA[ağ toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Ağa'' Bağlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf ve video paylaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Gözetleyen Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenlik Kameraları]]></category>
		<category><![CDATA[Instagram]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremin Kamusallaşması]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Mobese]]></category>
		<category><![CDATA[msn]]></category>
		<category><![CDATA[Platonik Dostluklar]]></category>
		<category><![CDATA[Sahicilik öldüren Ağ]]></category>
		<category><![CDATA[Sanala Mensubiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Twitter]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20979</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230; &#8220;Ağa&#8221; Bağlanma, Sanala Mensubiyet, Platonik Dostluklar İnternet 2000lere doğru Türkiye&#8217;ye girerken, habercilik misyonundan çok &#8220;çet&#8221; adı verilen sohbet platformlarıyla gün­deme geldi. Erken dönemlerde internete bağlanmak isteğinizi ikrar et­tiğinizde müstehzi bir ifadeyle karşılaşırdınız. Çünkü internet demek gayri ahlaki her türlü yayının platformu manasına ge­lirdi. Dolayısıyla Türkiye&#8217;de internet algısının başında &#8220;sosyal­leşme” gelir. Sosyal medyanın ilk halleri çet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gozetleyen-toplum/">Gözetleyen Toplum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/control.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22156 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/control.jpg" alt="" width="514" height="289" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/control.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/control-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/control-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 514px) 100vw, 514px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-21022 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-300x168.jpg" alt="" width="357" height="200" /></a>&#8230;</p>
<p>&#8220;<strong>Ağa&#8221; Bağlanma, Sanala Mensubiyet, Platonik </strong><strong>Dostluklar</strong></p>
<p>İnternet 2000lere doğru Türkiye&#8217;ye girerken, habercilik misyonundan çok &#8220;çet&#8221; adı verilen sohbet platformlarıyla gün­deme geldi.</p>
<p>Erken dönemlerde internete bağlanmak isteğinizi ikrar et­tiğinizde müstehzi bir ifadeyle karşılaşırdınız. Çünkü internet demek gayri ahlaki her türlü yayının platformu manasına ge­lirdi. Dolayısıyla Türkiye&#8217;de internet algısının başında &#8220;sosyal­leşme” gelir. Sosyal medyanın ilk halleri çet ve msn iken, son­radan msn her bilgisayarın, her bilgisayar kullanıcısının &#8220;temel ekranlarından biri oldu. Devlet dairelerinde msn yasaklandı; ciddi olarak iş yapıyor gözüken iki memurun aslında birbiriyle konuştuğu, evli olmalarına rağmen msn vasıtasıyla gün boyu sanal ilişki kurup zina ortamı hazırladıkları yaygın haberler arasına girdi. Sosyal medya kavramına yüklenen manaların özellikle twitter ile biraz daha anlamlı hale gelmesi, haber ve yorum paylaşımlarının, tartışmaların yaşanması açık konuş­mak gerekir ki sosyal medyanın prestijini biraz daha artırdı.</p>
<p>Facebook’a kalmış bir sosyal medya, sorunlu ilişkilerden oluşan haberciliğin çok daha magazinel boyuta girmesine ne­den olacaktı.</p>
<p>Dünya sisteminin &#8220;ekran&#8221; üzerinden kurduğu gözetleme ve denetleme sistemi insan gerçekliğinin en açık, en önde, en ma­hir, en dolaysız özelliğine hitap eder.</p>
<p>İnsanlar mobese ve güvenlik kameraları üzerinden gelişti­rilen gözetleme kültürüne muhalif olmayı akıllarından geçirmezler; zira o aslında kendileri için kurulmuştur. Hâlbuki gö­zetleme, kamuda yer bulma, gösterme, ifşa etme, açma, ağ ile bağlanma, bağ kurma insanoğlunun en temel ihtiyacı olduğu gibi bugün kariyerizmin getirdiği menfaatler üzerinden büyük şoklar yaşayan insanların, kalabalıklar içindeki, artan arkadaş ve tanıdık insan sayısına rağmen derinleşen yalnızlığını gider­diği bir alandır.</p>
<p>En başta facebook sonra twitter akabinde instagram, bire­yin yalnızlığını, bastırılmışlığını, korkularını, kederlerini, neşe­lerini yani her türlü duygu yoğun ruhi yönelimlerini gösterebi­leceği alandır. Paylaşmak, aslında kişinin kendisini açmasıdır. Buradaki sanal ağ dost olarak görülmese bile kişinin kendini açtıktan sonra kendisine iktidar kurup onu hüzne sevk edecek, dostluğunu kullanıp küçük düşürecek bir kişi değildir.</p>
<p>Bir öteki ile konuşma, dertleşme, hasbihal karşılığını sa­dece kendisinin gördüğü, görebileceği, görmesine müsaade edebileceği alan olarak sosyal medya aslında bireyin sadece kendine güvenebileceği, kendine bile zaman zaman itiraz ede­bileceği ama yine kendine döndüğü için kontrolü sağlayabi­leceği mümbit sahadır. Sosyal medya, fotoğraflardan bilgilere kadar kişinin kendini ifşası iken beri taraftan kişinin aynası, yansısı hatta öz-benliğidir. Öteki olarak sosyal medya gerçekte kişinin hitap edemediği yani ulaşamadığı kendi benliğidir.</p>
<p>Sosyal olarak yalnızlığı artıran kapitalist kültür, sosyal medya vasıtasıyla kişileri çok farklı başkalarıyla buluşturarak &#8220;kamuya açar.” Ama sadece kamuya açar; hâlbuki kamuya açıklık, kişinin topluma kapanmasına, insanlardan uzaklaşma­sına hatta kaçmasına vesiledir. Kaçmak, sistemde buluşmakla eşdeğerdir. Kişi ne kadar sosyal medya üzerinden farklı kişiler­le buluşur hatta yıllardır görmediği ilkokul arkadaşı, mahalle arkadaşıyla tekrar görüşürse esasında bir o kadar da değer yı­kımına uğrar. Mahalle ya da okul arkadaşlıklarının tükenmesi sadece mekânsal ayrılıklar değil aslında zihni kopuşların, ortak ilgilerdeki ayrışmaların sonucudur.</p>
<p>Modern insanın aradığı nostaljik mensubiyet bağları geçmişte kalan arkadaşlıkları yüceltir, onlardaki küçük menfaatlerin sonradan tatlı anılara dönüşmesi peşinden yüceltmeleri getirir. Sosyal medyadaki kar­şılaşmalar tekrar o eski, saf, dolaysız ilişkilere dönmeyi tetikler ama sadece tetikler; her buluşma aslında bir hayal kırıldığıyla biter. Bu açıdan Facebook’ta bulunan nostaljik ve ideal arka­daşlık tipolojileri, arkadaşlık, dostluk, saflık, geçmiş özlemlerinin kendi bağlamlarını da tüketip ezer, yok eder. Böylece sürekli değerleri ezen birey inanacağı insan, tutunacağı aidiyet bağları da bulamaz. Saf dostluklara ulaşma arzusu, kötülük fikrini, dejenerasyon kaygısını çoğaltır.</p>
<p><strong>Mahremin Kamusallaşması</strong></p>
<p>Sosyal medya insanların tüm iyi ve kötü niteliklerini kullandığı için, insan gerçekliğini yakalayamaz.</p>
<p>Mahrem kavramı sosyal medyadan çekilir; bu ortamda ne kadar göz önünde olursa etkileşime açıklığı o kadar fazlalaşır.</p>
<p>İnsanların paylaşımlarında görsel öğe, bilhassa öznenin kendi ya da ailesinin fotoğrafları daha fazla “like” aldığı için, ailenin dışarıya açılması beğenilerin çokluğunun verdiği &#8220;rakamsal şehvet” ile iyice artar. Rakam şehveti, sevgi, merhamet,sevgi yerleşik kültürün aşırı bireyci, ötekini tanımaz, değer bilmez vasfı &#8220;senin hayatın senin teknolojin” sloganıyla dile getirilir.</p>
<p>Teknolojinin kişiye özel niteliğinin verdiği “özgürlük” tatlı bir ego tatmini sağlar. Güya güvenlik için olduğu dile getirilse de telefonun, bilgisayarın, tabletin retina ya da parmak izi ile açılabilmesi özgürlüğü, sahipliği daha önemlisi mahrem ala­nı oluşturur. Elbette sosyal medyada görünürlük fotoğraf ve videolarla, paylaşımlarla sağlansa bile bilhassa gençler farklı gruplara bölünür.</p>
<p>Sadece gruplar değil, farklı “profiller” yani farklı hesaplarla kendini kompartımanlara ayırarak sunar. Bu düpedüz kişilik bölünmesidir.</p>
<p>Kişinin ailesinin, akrabalarının, öğretmenlerinin gördüğü profil son derece “normal” paylaşımlara sahne olurken, farklı bir ad ve profil fotoğrafıyla başka bir oturumda aynı özne çok başka kimliklere bürünebilir. Bilinen kamuda efendi ve nor­mal olan bir özne, sınırlı arkadaş çevresinin “takıldığı” adreste galiz küfürbaz, aykırı, muhalif yani son derece rahat davrana­bilir. İçindeki kötülüğü, çirkinliği, kini, hıncı, cinselliği, şiddeti sınırlı sayıda arkadaşa “bağlanıp, “açarken” bilinen kamuda dindar, sakin, normal olabilir.</p>
<p>Bakarsanız dışarıda, işte, sokakta, trafik lambalarında her­kes gayet normaldir; fakat sosyal medya mekanizmasının başı­na oturduğu anda ya safi melek ya cani şeytan zuhur ediverir.</p>
<p>İşte parmak izi ya da retina okumalı makineler bu öznenin mahrem alanıdır. Sosyal medya ve teknoloji mahrem içinde mahrem daireleri kurar. Makineye erişim mahrem olabilece­ği gibi farklı hesaplar bir başka mahrem alanı oluşturabilir. Mahrem alan hiçbir dönemde ortadan kalkmamıştır; sadece mekân ve araç değiştirmiştir. Sosyal medya mahremi kaldır­maz bilakis onu kamuya açar. Sere serpe fotoğraflar aynı za­manda itibar unsuru olarak telakki edilir. Mobese ve güvenlik kameraları üzerinden takip edilmek, izlenmek, gözetlenmek rahatsızlık sebebi değildir.</p>
<p><strong>İzlemeyi, İzlenmeyi Hazza Dönüştürmek</strong></p>
<p>Esasına bakılırsa, izlenen toplum aynı zamanda izleyen, gözetleyen, mahrem alanlara &#8220;erişim sağlamak” isteyen kişidir.</p>
<p>Neoliberal birey sosyal medya sayesinde üç fonksiyonla mahremiyeti delip geçer: izlenmekten rahatsız olmaz sosyal medya bağlamında takipçi sayısının ve aldığı beğenilerin çok­luğu ile övünür, mobese ve güvenlik kameralarını güvenliği için emniyet supabı görür. Kendini ifşa etmek takipçi ve beğeni sayısını artıracağı için mühimdir. Ne kadar çok &#8220;bağlanır ve açarsa o kadar mutlu olur. Son olarak izlemeyi çok sever, kimin nerede olduğunu, nereleri gezdiğini, hangi mağazaya gittiğini, ne yiyip içtiğini, kimlerle oturup kalktığını adeta vecd halinde kimi zaman kızarak kimi zaman zevkle izler.</p>
<p>İfşa etmek, fotoğraf ve video paylaşmak yalancı mutluluk kahkahaları atmak, piknikten, lokantadan, kafeden, evden ka­reler paylaşmak sadece kişisel mutluluk ve gösteriş değil aynı zamanda pazarlama, sunmadır. Kırk yılda bir okuduğu kitabı, şık kahvesiyle fotoğraflayıp sunarken de, kar, yağmur, çamur demeden her zorlu mekânın &#8220;keyfini çıkarabilen” pozitif ener­jisini sergileyebilme de beğenilerin verdiği dinçlik duygusuyla beraber kültür, sanat yoğun saygınlık vesilesidir.</p>
<p>Paylaşımları şöyle kısa bir gözden geçirirseniz herkes yük­sek kültüre girmiştir. Ciks mekânlar, cool tavırlar, farklı müzik­ler bu yüksek kültürün tamamlayıcılarıdır. Düğünlerin oyun havalarını paylaşanlar çok sınırlı bir kesimdir. Komik video­lar İzlense bile bunlara &#8220;hayata dair” bir gerekçe bulmak, üst düzey yorumlar yapmak, sosyolojik okumalar gerçekleştirmek kendini kaliteli gibi sunmanın parçasıdır. İzlemekten ve izlen­mekten rahatsız olmayan bir kitle sosyal medya vasıtasıyla ha­yatları alenileştirir.</p>
<p>Arzu ideoloji, dünya sisteminin kişileri kendi kendilerine denetlemesine, sisteme katılmasına imkân verir. Sosyal med­yadaki fotoğrafların içerikleri arzu ideolojiyi tahrik eder.</p>
<p>Sosyal medya tahrik sebebidir. Birey bu &#8220;ağ”daki her pay­laşımdan tahrik olabilir. Kızabilir de, ağlayabilir de, sevinebilir de&#8230; Sosyal medya arzulan tahrik ederek her gün büyürken, birey de her sabah yeni arzularla dolup akşam tatmin edilme­miş arzularla uykuya dalar. Her gün arzu diriltip öldüren bir kültürde birey, öfkesini, sevincini, sevgisini &#8220;dokunmadan” te­mas etmeden, yakınlaşmadan uzaktan uzağa platonik biçimde tatmin etmeye çalışır. Temasın olmadığı tatmin öğeleri hırsı, arzuların dengesiz büyümesini ve sapkın siyasal, psikolojik, kültürel ilişkileri getirir. Sosyal medya sabahları umut ak­şamları hayal kırıklığıyla dolarak bir günün &#8220;heba” edilmesine vesile olur. Arzu ideoloji peşindeki birey, tatmin edilmemiş duygularının elinde kapitalist dünya sisteminin farkına bile varmaz; esas oyuncu, oyun kurucu arzu ideolojinin arasında, sanal gerçekliğin içinde kendini tereyağından kıl çeker gibi çe­kip çıkarıverir.</p>
<p>Kendisi görünmeyen, hissedilmeyen sistem hep bir düşma­nı ya da arzu ideolojinin unsurlarını piyasada gezindirir.</p>
<p>Sadece Allah’ın gördüğü meleklerin kaydettiği mahrem alanlar piyasa açıldıkça kişilik bozukluklarına bağlı olarak in­sanın ruhi genetiğinde de kaymalar yaşanır.</p>
<p><strong>Yalnızlığını Yaşayamayan Toplum </strong></p>
<p>Sosyal medya yalnızlığı öldürdü.</p>
<p>İnsanlar ağız tadıyla yalnız kalamaz oldu. Birileri mutlaka bireye ulaşmak, erişmek mecburiyetindedir. Kaçamazsınız, şüphe içinizi kemirir. Sosyal medya insanları aynılaştırdı. Her­kes bir biçimde eşitlendi, butonlara göre tepkiler vermeniz gerektiği için aynı davranışlar, tepkiler geliştirme zorunlulu­ğunu doğurdu. Dolayısıyla ürettiği değerler ortak olduğu için de kötülükte, hırsta, gözetlemenin gerektirdiği merak, kaygı, iç çekme, can çekme, gıpta etme, kıskanmada yani ahlaki ola­rak düşük iyi ve kötü tanımlarında herkes eşitlendi. Duyguları,mimikleri aynılaşan bireyler bilhassa gençler kişiliklerini ortak kültür üzerinden kurmaya devam ediyor.</p>
<p>Sosyal medyada yeni bir “trend” olarak şelfi modası ortaya çıktıkça kişisel, sosyal yaklaşımlarda ayrımlar belirdi. Selfi sempatiyle karşılandı. Oysa gösterilen sempatiden daha çok içten içe kızgınlığı da besliyordu. Selfiyi çeken ona poz vermeye çalışan, ekran karşısında ayarlamalar yapan aynı zamanda görünürlükte birbiriyle yarışır. Selfiyi çeken kişi arkasındaki kalabalıktan daha büyük gözükür. Bir kişi yirmi kişinin önün­de, merkezde, büyüktür. Arkadaki kalabalık öndeki öznenin fonudur; fondakilerin detayları dikkat çekmez ama şelfi çekenin yüzündeki izlerin, noktaların, çizgilerin hepsi net ve irice belli olur. Şelfi hastalığındaki kırılma, özne olmamn ekranda arkaya alınan kişilerle ilgilidir, merkezde ya da önder olmak bir statüyü, tatmin edilmişliği sağlar.</p>
<p>Aynı biçimde sosyal medyada ünlülerle yapılan muhave­reler de bu zengin statü yoklamalarını artırır. Yazar, şair, siyasetçi, gazeteci, sanatçı yoğun twitterda hele ki instagramda paylaşımların altına anında cevap, küfür, ukalalık yazmaya hazır geniş bir kitle vardır. Paylaşım yapanın sözlerine ya da fotoğrafına övgü dizmek için bekleyen kitle ile küfür edip ona haddini bildirmek için ekran başım gözetleyen öne çıkma meraklısı geniş bir şahsiyet yığını bulunur.</p>
<p>Normal bir ortamda, sosyal medyanın olmadığı şartlarda göremeyeceği, konuşamayacağı hele ki laf atıp küçük düşü-remeyeceği pek çok tanınmış kişi, “bir tık ötede” olduğu için,istediği gibi kızabilir, muhabbet edebilir, yüceltebilir ya da yerin dibine geçirebilir. Sosyal medyadaki paylaşımların yanında fotoğraflar sayesinde ünlü kişilerin mahremlerine, gündelik yaşamlarına giren takipçiler özledikleri hayatın ipuçlarını bu­rada bulabilir. Çoğunlukla, yüceltme, öykünme, özdeşleşme içindeki hayran kitlesine karşılık anında bloklanacak, kıskanç, düzeysiz çoğunluk vardır. Burada bir eleştiri, yergi, ikaz, tespitten bahsetmenin imkânı yok; çünkü sosyal medya itirazla­rında ahlak yok.</p>
<p>Paylaşımlar, eleştiriler, övgüler bir ahlaka göre değil pratik sonuçlara açılabilecek ahlaki eylemlere göre uzun hesaplama­ların sonucunda yapılır. Bu yüzden her paylaşım bir hesabın, hesaplaşmanın, art niyetin, geleceğe yönelik adımın netice­sinde yapılır. Güvensizlik, korkular, kaygılar, evhamlar sosyal medyaya bakan herkesin ortak psikolojik durumu haline ge­lir. Zira eşin dostun, arkadaşın yaptığı paylaşımların altında bir niyet arama, iyi olsun kötü olsun atak olarak görme ister istemez evhamı artırır. Zaten kitle iletişim araçlarının üret­tiği kültür evhamlılığa yol açar. Açamadığınız ama çalan her cep telefonu bu evhamın bir parçasıdır. Sonradan geri dönüp aradığınız ama kendisine ulaşamadığınız her arama evhamla, kaygıyla, korkuyla yapılır.</p>
<p>Evhamlı toplum sosyal medyada üst üste kinayeli, üzgün, melankolik şarkılar ve türküler paylaşan hatta kimi iğneli sözleri isim vermeden sıralayan muhatabı­nın sorunları olduğu, psikolojisinin bozulduğu kanaatindedir. Özelden mesaj attığınızda “kankasının” aslında psikolojisinin yerinde olduğunu ama biraz hüzünlendiğini anlarsınız. Duy­guların ortaya yerde bu şekilde kontrolsüz dağılması, duygu mahremiyetinin serilmesi kısa zamanda kişinin artık duygu­suzluğunu, duygu değişimindeki anormalliğin normaliteye dönüştüğünü gösterir; hâsılı yalancının evi yansa da artık kim­se inanmaz, inansa bile üzülmez, etkilenmez.</p>
<p>Duyguların alenileşmesi, sürekli dalgalı ruhi bunalımların yerlerde, kamuda, ortalıklarda gezinmesi insan olmanın ge­tirdiği gizemi, değeri, biricikliği yok eder. Acısını bile kendi içinde yaşamayı bilmeyen, ulu orta herkesleştiren yeni özne elbette, varoluşsal güvenlik krizini aşamayacaktır.</p>
<p><strong>Sahicilik öldüren Ağ</strong></p>
<p>Sosyal medya kültüründe ihtimam göstermek yoktur. İhti­mam değer vermektir.</p>
<p>Sosyal medya araçlarına kimse özde değer vermez; araç- sal bakar, kendi amacını, ihtiyaçlarını gördüğü müddetçe ona kıymet aktarır. Yalapşap yorumlar, çoğu telefondan yazılmış bildirimler, Türkçe karakteri olmadığı için ne idüğü belirsiz bir dil ve imla, cümle kurgusu olmayan hissiyat bildirileri özensiz­liğin, ihtimam gösterememe ucuzluğunun sonucudur.</p>
<p>lnstagrama konan her fotoğrafı beğenen, çektiği görüntü­lerin çoğunu fotoğraf diye paylaşan bir kitle karşısında, sosyal medya kurucuları ne filtre uygular, ne sınırlama yapar. Orada yorum, bildirim, paylaşım hatta yer kaplayan fotoğraf ve video paylaşmak sınırsızdır; gücün yettiği müddetçe yazabilir, pay­laşabilirsin. Seçkincilik, özen, değer, biriciklik, kıymet verme/ kıymet bilme gibi hassasiyetlerin bittiği, sınırına geldiği yer olarak sosyal medya beraberinde &#8220;terk edilme” sanrılarına kapı aralar.</p>
<p>Sosyal medyanın gündeminde terk edilme, aldatılma, kan­dırılma, menfaatleri yüzünden arkadaşlıkların tükenmesi üze­rine bol iğneli yazılar, değiniler, paylaşımlar yapılır. Sahicilik etiğinin olmadığı bu ağ sisteminde elbette tüm ilişki biçimle­rinin bir menfaate dayanması normaldir. Yorumlardan, beğe­ni butonlarını tıklamaya kadar tüm sanal irade beyanları bir hesaba, &#8220;karşılıklılık” esasına dayanır. Sahicilik öldüren yerdir sosyal medya. İnançlar, samimiyet gösterileri bile sahici değil­dir. Dolayısıyla her ilişki biçimi sonrasında bir hüzün, kandı­rılma, aldatılma, yalan, maske arayışına bağlı olarak öznenin ruhuna çöküverir. İfşaya dayalı bu kültür, sırı, mahremi, gizli olanı yok ettiği için, buhranlar, krizler, acılar, krizler bile sahici yaşanamıyor.</p>
<p>İfşa etme azminden kaynaklanan güvensizlik duygusu ontolojik hal aldığı için kamusal alanda herkes herkesleşmenin getirdiği birörneklik yüzünden kaçış yaşar. Otantik olana ka­çış&#8230;</p>
<p>Radyo yalnızlığa ve ümitsizliğe bağlı olarak melankoliyle eşdeğerdi. Televizyon sadece eğlence oldu; ne acının ne kıvancin sesi haline gelemedi. Sosyal medya ise ıstırabın adresi ha­line geldi. Görünmeyenin olmadığı bu dünyada, sosyal med­yada kendini göstermek, ifade etmek imkânı bulamayanın yok olduğu bu evrende elbette, öznenin ifşa, açma yeteneği ahlaka dayanmadığı için beraberinde insan doğasına ve özüne yönelik her gün yeni saldırıdan doğan mecburiyet ıstırabını getirdi.</p>
<p>Köşe yazarı, sanatçı, yazar, gazeteci&#8230; Kendi doğal mecrala­rında akabilmek için bile sosyal medyada var olmak mecburi­yetindedir. Her gün yeniden başlayıp yeniden tükenen bir arzu ideoloji, inşam tatmin ediyormuş gibi hava veren ağ sistemi, insanları her gün azar azar tüketiyor. İnsan sosyal medya sa­yesinde var olma-yok olma ıstırabını yaşıyor; sosyal medyada göründükçe fazlasıyla varsınız ama gece başınızı yatağa koy­duğunuzda yok olduğunuzu anlarsınız.</p>
<p>Günümüz insanı &#8220;aslolan yokluktur” hakikatini her gün tecrübe ederek öğreniyor, unutuyor!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(İtibar. 2016,sayı 53</p>
<p><strong>Ercan Yıldırım &#8211; Türkiyenin Yeni Kültürü,syf.256-265</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gozetleyen-toplum/">Gözetleyen Toplum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gozetleyen-toplum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aracılı Bir Dünyada Yaşam</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aracili-bir-dunyada-yasam/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aracili-bir-dunyada-yasam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Sep 2017 19:10:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet Dolandırıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Aracılı Bir Dünyada Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ebay]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>
		<category><![CDATA[Hacker]]></category>
		<category><![CDATA[Instagram]]></category>
		<category><![CDATA[Marc Goodman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17248</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ne yazık ki, Iranlılar ile sandığınızdan çok daha fazla ortak noktaya sahipsiniz. U-235 üretmiyor olsanız da, etrafınızdaki dünyanın tercümesi için her gün ekranlara bağlı bir hayat yaşıyorsunuz. Cep telefonunuz sizi kimin aradığım gösterirken, bilgisayarınız güncel­leme yapma zamanı geldiğini söylüyor ve arabanızdaki GPS de sizi sabahki toplantıya götürecek yolu tarif ediyor. Tüm bunlar ve daha fazlası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aracili-bir-dunyada-yasam/">Aracılı Bir Dünyada Yaşam</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/aracili-bir-dunyada-yasam/59564063c9de3d2fb06ed3ba/" rel="attachment wp-att-17250"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17250" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/59564063c9de3d2fb06ed3ba.jpg" alt="" width="514" height="289" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/59564063c9de3d2fb06ed3ba.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/59564063c9de3d2fb06ed3ba-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 514px) 100vw, 514px" /></a></p>
<p>Ne yazık ki, Iranlılar ile sandığınızdan çok daha fazla ortak noktaya sahipsiniz. U-235 üretmiyor olsanız da, etrafınızdaki dünyanın tercümesi için her gün ekranlara bağlı bir hayat yaşıyorsunuz. Cep telefonunuz sizi kimin aradığım gösterirken, bilgisayarınız güncel­leme yapma zamanı geldiğini söylüyor ve arabanızdaki GPS de sizi sabahki toplantıya götürecek yolu tarif ediyor. Tüm bunlar ve daha fazlası ise siz sabah kahvenizden henüz ikinci yudumu almadan oluşturuluyor. Sonuç mu? Artık doğuştan gelen insan duyularına göre bir hayat sürmüyoruz. Çok çeşitli ekranlar ve içimizdeki du­yulardan bizi koparan sanal duvarlar aracılığıyla, bizim için tanım­lanan bir dünyada yaşıyoruz. Ekranlar, bizimle gerçek dünya arasına yerleşiyor, söylendiğine göre gerçek olan bilgileri bize yansıtıyor. Ancak işin aslında, karşımıza çıkan zorlama bir tahminden öteye gitmiyor. Nitekim bu da kolaylıkla manipüle edilebiliyor.</p>
<p>Havalimanlarında, hastanelerde, bankalarda ve bankamatik­lerde ekranlar hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Sıkıntı ise bugün kullandığımız ekranların ciddi şekilde aptal olması. Sadece veri sistemlerinde barınan bilgileri bize sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar. O sistemler de rahatlıkla hacklenebiliyor. Bilgisayar koduna hükmedenler, ekranlarımıza da hükmediyor ve bu sayede deneyimlerimizi ve algılarımızı değiştiriyor. Bilgisayar oyunlarından oylama makinelerine kadar her şey kurcalanabiliyor ve bu yeni cesur dünyada bir şeyi gözlerinizle görüp kulaklarınızla duymuş olmanız, hiçbir şekilde onun meşru, doğru veya güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Nihayetinde ise baktığımız ekranlar, henüz algılayamadığımız şekillerde bizi kandırıyor.</p>
<p>Fark etseniz de etmeseniz de online dünyadaki bütün dene­yimleriniz ve dijital ekranlara yansıtılanlar, sizin için özel olarak ayarlanıyor. Bu fıltrelemenin bir kısmı elbette iyiliğimizi düşünü­yor. Milyarlarca tweet, snap, durum güncellemesi ve blog yazısı arasında, her gün önümüze çıkan akıl almaz boyuttaki verilerin tamamını tüketmemiz mümkün değil. Bunu iyi bilen internet şirketleri ise neleri sevdiğinizi öğrenmek için büyük çaba harcıyor ve bir dizi bilgisayar algoritması ile online deneyiminizi özelleş­tiriyor. Facebook, internette tıkladığınız bağlantılara, baktığınız resimlere, dönmelere, mesajlara, etkinliklere ve attığınız Lîkelara göre her gün ekranınızda ne göreceğinizi düzenliyor. Sonuç olarak, arkadaşlarınız veya takip ettiğiniz sayfalar tarafından gönderilen iletilerin çoğunu görmüyorsunuz.</p>
<p>Sizin durum güncellemeleriniz de aynı şekilde belki arkadaşlarınızın yüzde 10ü tarafından gö­rüntüleniyor.<sup>6</sup>Facebook, reklamcıları için sizin üzerinizde çalışıp sizi seğmen dere ayırmak için yaptığı bitmek bilmeyen çalışmalar kadarını, siteye girdiğinizde veya uygulamayı açtığınızda hangi ar­kadaşlarınızın gönderdiklerini görmek isteyebileceğinizi öğrenmek için de yapıyor.<sup>7</sup> Peki bunu neden yapıyor? En basit şekilde ifade edecek olursam, Facebook, Google ve diğer internet şirkederi. size “doğru” içeriği sağladıkları takdirde, sitelerinde daha fazla vakit geçireceğinizi ve daha fazla linke tıklayacağınızı, bu sayede daha fazla reklam sunabileceklerini biliyor.</p>
<p>Bu oyunda Facebook’un yalnız olduğunu söylemek mümkün değil. Google da tüm arama geçmişinizi, daha da önemlisi nelere tıkladığınızı inceleyerek online deneyiminizi özelleştiriyor. Tek­noloji araştırmacısı Eli Parsier, <em>The Filter Bubble</em> adlı kitabında bu olguyu dikkatle belgelendirmiş. Size “doğru” sonuçları ulaştırmak oldukça önemli bir iş ve milyonlarca bilgisayar algoritması, sadece bu görev için çalışıyor. Mesela Google’ın en az elli yedi ayrı kişisel­leştirme sinyalini takip ettiği belirtiliyor.<sup>8</sup> Arama devi, sorularınızı cevaplamadan önce ne tür bir bilgisayar kullandığınıza, hangi ta­rayıcıda olduğunuza, saatin kaç olduğuna, monitörünüzdeki ekran çözünürlüğüne, Gmail’inize gelen e-postalara, YouTube’da izledi­ğiniz videolara ve fiziksel konumunuza bakıyor. Google, gerçek zamanlı bir şekilde size dair bildiklerine göre arama sonuçlarını değiştiriyor. “Kürtaj” kelimesiyle yapılan bir arama, kimilerinin karşısına aile planlaması derneklerini çıkarırken, kimilerinin kar­şısına da Catholic.com u çıkarıyor. “Mısır” diye yapılan bir arama, sizin karşınıza Arap Baharını çıkarabildiği gibi, annenizin karşısına piramitleri veya Nil gezilerini çıkarabiliyor. Parsier’in yaptığı gibi bu deneyi siz de kendi başınıza yapabilirsiniz. Karşınıza çıkan sonuçlar Google’ın sizi nasıl gördüğü konusunda gayet açıklayıcı olacaktır.</p>
<p>Aslında, “standart Google” diye bir şey yok. Eric Schmidt de kamuoyu önünde bunu kabul ederek, “insanların [internette] ken­dileri için o veya bu şekilde düzenlenmemiş bir şeyi izlemesi veya tüketmesi çok zor olacak,” demişti.<sup>9</sup> Bunların hiçbiri kötü amaçlı olmak zorunda değilse bile, bu bilgilerin sizin adınıza başkaları tarafından nasıl edinildiği, düzenlendiği ve yöneltildiği gibi önemli sorular akılları kurcalıyor. Cevabı bulamamamız ise Google, Face­book, Netflix veya Amazon’un algoritmalarını yayınlamamasından kaynaklanıyor. Hatta gördüğünüz bilgileri filtrelemek için kul­landıkları yöntemler oldukça özel olmakla birlikte bu, şirketleri kara geçiren “gizli tarif” özelliği taşıyor. Bilgilerimize yönelik bu görünmez “kara kutu” algoritma yaklaşımının sorunu, bizim için nelerin düzenlendiğini bilmememiz ve <em>göremememiz</em> den doğuyor. Sonuç olarak, onlarca ekran aracılığıyla yaşadığımız dijital hayatla­rımız, hiçbir şekilde anlaşılamayacak yöntemlerle aktif bir şekilde manipüle ediliyor. Bilginin internetteki akışında meydana gelen köklü değişim, sadece nasıl bilgi aldığımızı değil, dünyayı nasıl gördüğümüzü de şekillendiriyor. Birçoğumuz bugün filtre balonları içinde bir hayat sürerken, bunun farkına bile varmıyoruz.</p>
<p>Tüm dünyada, uluslar da vatandaşlarının hangi verilere erişip hangi bilgileri alabileceğine karar veriyor. “Ulusal güvenliğin sağ­lanması”, “fikri mülkiyet haklarının korunması”, “dini değerlerin muhafaza edilmesi” ve ailelerin en sevdiği “çocukları tehlikelerden uzak tutmak” gibi sert argümanlar kullanarak, devletler internet sansürü konusunda durmaksızın büyüyen ulusal güvenlik duvar­larını iyice genişletiyor. Bu filtreleme tekniklerinden bazıları, ka­muoyu ile paylaşılıyor.<sup>10</sup> Örneğin Fransa ve Almanya’da, Nazizmi destekleyen ve soykırımı reddeden siteler açıkça sansüre uğramış durumda. Suriye’de YouTube, Facebook, Amazon, Hotmail ve Kürt destekçisi siteler yasaldandı. Suudi Arabistan’da, siyasi, dini veya İslam’a uymayan ya da kraliyete dair kişisel fikirler barındıran sos­yal içerikli 400.000’i aşkın siteye erişim engellendi. Ancak birçok yerde online bilgilerin sansüre uğradığına dair hiçbir bilgi bulunmuyor. Onun yerine, aradığınız içerik ulaşılmaz oluyor. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’nde, hükümet İsrail’e ait .il uzantısıyla biten tüm adresleri yasaklayarak, Yahudi devlerinin dijital varlığını sanal dünyadan kaldırdı.<sup>11</sup></p>
<p>Teknoloji şirketleri de, Google’ın 2005’te Çin pazarına girerken yaptığı gibi, devletlerin rahatsız edici bulduğu içeriği gerçek zamanlı yasaklama taleplerine uyum sağlayarak ulusal sansür programla­rına katıldı. Ancak bu noktada, hiçbir devletin Çin kadar ağır bir şekilde internet sansürü uygulamadığını belirtmek gerekiyor. Büyük “Çin Güvenlik Şeddi”, artık milyarı aşan nüfusun, Tia-nanmen Meydanı protestoları, Çin liderlerine dair utanç verici haberler, Tibet vatandaşlarının hakları, Dalai Lama, Falun Gong, Tayvanlıların bağımsızlığı, siyasi reformlar ve insan hakları gibi “hassas” içeriklere erişmesini engelliyor. Ancak internet sansürü sadece otokrat ve despot rejimlerde görülmüyor. 2014 itibariyle dünyada dört milyar insan, internette o veya bu şekilde sansür uygulanan ülkelerde yaşıyor.</p>
<p>Ekranlar, size dışarıda ne olduğunu değil, hükümetinizin ya da Facebook’un görmeniz gerektiğini düşündüğü şeyi gösteriyor. Bir şey aradığınızda karşınıza çıkmıyorsa, gerçekten orada olmadı­ğını nereden bileceksiniz? Eski bir felsefi soruyu yeniden yazacak olursam, internete bir ağaç düşerse ve hiçbir arama motoru onu indekslemezse, ses çıkar mı? Artan bir şekilde hayatımızı ekranlar aracılığıyla yaşadığımız bu dönemde, bir şey internette yoksa ger­çek hayatta da var olmuyor. Bir etkinlik Google’da listelenmezse, yaşanmamış kabul ediliyor. Tam tersi, Google’da görünüyor olsa bile yaşanmamış olabiliyor. Dijital kandırmaca dünyasına, her şe­yin büyülü bir şekilde ekranlar üzerinden temsil ettiği sanal aynalı salona hoş geldiniz.</p>
<p>Teknolojik bir aracıyla dönen dünyanın getirdiği çok şiddet­li tehlike ise birçok insanın beklemediği ve anlamadığı şekillerde bilgilerin hiç fark edilmeden manipüle edilmesi için ciddi miktar­da fırsat yaratılması olarak karşımıza çıkıyor. Ekranlar her yerde.</p>
<p>Dikkatimizi çekmek için ötüyor, çalıyor ve yanıp sönüyorlar. Peki ekranlar yalan söylüyorsa ne olacak? Bize yanlış bilgiler verip, yanlış yerlere götürüyorlarsa ne olacak? Günümüz dünyasında ekranlarda gördüğümüz her şey kolaylıkla değiştirilebilir. İsterseniz online arkadaşlık sitelerinde takılan bir arkadaşınıza sorun, cevabı net olacaktır: İnsan her zaman gördüğüyle karşılaşmıyor.</p>
<p><strong>Bilişme Bana</strong></p>
<p><em>“Bazen kahvaltı bile yapmadan, mümkün olmayan altı şeye inanıyorum</em><em> </em>–</p>
<p>Lewis Carroll, <em>Through the Looking Glass</em></p>
<p>Hackerlar, dolandırıcılar ve organize suç örgütleri ile Facebook, Google ve NSA’in ortak noktasını biliyor musunuz? Her biri, bilgi­sayar ekranlarında gördüğümüz bilgilere aracı olma ve kontrol etme konusunda inanılmaz yetkindir. Bilginin güç olduğu bir dünyada, ekranınızdaki veri akışını kontrol eden denetleyiciler başkalarını da kontrol edebiliyor. İnternete her girdiğimizde aynı yaklaşım ile kar­şılaşıyoruz. Artık birçoğumuz, önce internette kendi araştırmasını yapmadan ne bir yemek masası alıyor ne de bir restoranda rezer­vasyon yaptırıyor. Sonuçta canciğer alışveriş dostlarımızdan başka kim bize en iyi bilgileri verebilir ki? Tüketicilerin neredeyse yüzde 90’ı online yorumların sarın alma kararlarını etkilediğini söylerken, Nielsen çalışmasına göre şaşırtıcı bir şekilde yüzde 70’i de internet­te okudukları yorumlara sanki arkadaşlarından duyuyormuş gibi güvendiğini belirtiyor.<sup>12</sup></p>
<p>Fakat ne yazık ki, New York başsavcısı tarafından yapılan bir soruşturma sonucunda, bu tür yorumların en çok bulunabildiği sitelerden olan Yelp’teki incelemelerin yüzde 25’inin tamamen düzmece olduğu anlaşıldı.<sup>13</sup> Daha rahatsız edici olan ise Eylül 2014 itibariyle bir federal mahkeme, Yelp in, sitesinde reklam yapan şirketlerin puanlarını yüksek göstermesini tamamen yasal kabul etti.<sup>14</sup> Yani tüm kullanıcılar bir puan verse dahi, parası bol olanlar beş yıldız alıyordu. eBay, Amazon ve TripAdvisordaki incelemeler de aynı şekilde tüketiciyi kandırmaya yönelik yazıla-</p>
<p>nilıvor ve gördüğünüz o beş yıldızlı yorumlar, ya bizzat işletmeler parafından ya da işletmelerin para ödediği kullanıcılar tarafından yazılıyor. Hatta bütün iş modeli internetteki inceleme sistemini yanıltmaya dayalı profesyonel şirketler kuruluyor. Bu uygulamaya i suni kitle oluşturma adı veriliyor ve gittikçe yaygınlaşıyor. New  York eyaleti tarafından soruşturma altına alınan Zamdel Inc. şirketi, Yelp ve Google uygulamalarında on beş binden fazla sahte inceleme yazmakla suçlanıyor.<sup>15</sup></p>
<p><strong>Arkadaşım Olduğunu Sanıyordum</strong></p>
<p>Facebook un resmi 2014 yıllık raporuna göre, sosyal ağdaki hesapların yüzde 11,2 si sahte. Dünyanın en büyük sosyal medya şirketinin 1,3 milyar kullanıcısı olduğu düşünüldüğünde, toplam 140 milyon Facebook hesabının düzmece olduğu ve kullanıcılarının var olmadığı ortaya çıkıyor.<sup>16</sup> 140 milyon sakiniyle birlikte, sahte Facebookistan, dünyanın en büyük onuncu ülkesi olmaya aday. Nasıl ki Nielsen in TV reytingleri T<em>heWalkirıg Dead</em> ile Süper Bowl arasındaki reklam oranlarını farklı değerlendiriyor, online reklam ‘ fiyatları da bir internet sitesinde veya sosyal ağda kendisini kaç gözün gördüğüne göre çıkarılıyor. Ama keşke verilere inanabilsek.</p>
<p>Tvvitter’da 4.000 takipçi mi istiyorsunuz? 5 dolara sizin olabilir.<sup>17</sup> Facebook ta 100.000 hayrana ne dersiniz? Hiç sıkıntı değil, hepsini SocialMediaCorp.org’dan sadece 1.500 dolara satın alabilirsiniz.<sup>18</sup> Daha da mı harcamak istiyorsunuz? Instagram’da bir milyon yeni arkadaş çok güzel olmaz mı? “Size özel bir indirimle” bir milyon hesap sadece 3.700 dolar. İster favori, ister Like, isterseniz retweet artı oy, sayfa görüntülemesi, kalp… Ne isterseniz Swenzy, Fiverr ve Craigslist gibi sitelerde satılıyor. Bu sahte sosyal medya hesaplan daha sonra bir ürünü, hizmeti veya şirketi çok çok küçük meblağ­lar karşılığında internette teyit ediyor. İşin büyük çoğunluğu ise gelişmekte olan dünyada, Hindistan ve Bangladeş gibi hesapların başında gerçek insanların bulunabildiği yerlerde yapılıyor. Rusya, Ukrayna ve Romanya gibi uygulamanın popüler olduğu diğer böl­gelerde ise tüm süreç, daha önceden kendilerine verilen otomatik talimatları yerine getiren küçük programlar olan bilgisayar botları tarafından gerçekleştiriliyor. Siz, “Like tuşuna bas” diyorsunuz, bot da sahte hesaplarla tekrar tekrar basıyor.</p>
<p>Nasıl ki mitolojinin şekil değiştiricileri kendilerini bir benlik­ten diğerine fiziksel olarak dönüştürebiliyordu, bugünün modern ekran değiştiricileri de kendi sihirli güçlerine sahip. Suçlular ise bu pastadan bir dilim isterken, teknikleri üzerinde çalışıyor ve basit hamlelerle yüksek kâr oranlarının peşine düşüyor. İnternette yapı­lan bu tıklamaların büyük çoğunluğu, “tık dolandırıcılığı” amacıyla yapılıyor. Şirketler, Google ve Facebook gibi firmalara, olası bir müşterinin o banner reklamlara ya da Facebook’ta gördüğü bağlan­tılara tıklamasına göre para ödüyor. Ancak organize suç örgütleri, sistemi kandırarak fazladan gelen o ekstra tıkları sermayeye çeviren sözde reklam ağları üzerinden kâr elde etmenin yollarını buldu. Sosyal ağlar ise bu düzene, sahte profilleri ortadan kaldırarak kar­şılık verdi. Facebook’un hamlesi, her şeyi gözler önüne seriyordu. Sadece bir gecede Rihanna ve Shakira 22.000 Facebook hayranın­dan olurken, Lady Gaga 32.000 hesap kaybetti.<sup>19</sup> Zynga’nın <em>Texas Hold’Em Poker</em> oyunu ise bir anda 100.000 hayranından oldu.</p>
<p>Facebook’ta 140 milyon sahte profil olduğunu düşününce, hep­sinin teker teker bir insan tarafından oluşturulması da mümkün görünmüyor. Nitekim öyle de değil zaten, işin içinde şeytani ak­törler var. Bu yöntemin adına çorap kuklacılığı deniyor ve çocuk­ların ellerini bir çoraba sokarak nesneye hayat verdiği oyuncaklara gönderme yapılıyor. Online dünyada ise organize suç örgütleri, bilgisayar komutları, web otomasyonu ve sosyal ağları birleştirerek oluşturdukları çorap kuklalar ile bir sürü online kimlik ortaya çı­karıyor. Bunu yapmak ciddi şekilde kolay ve çok ucuz olduğu için de her gün yüz binlerce vatandaş online dünyaya geliyor.</p>
<p>Bu kuklalar için her şeyden önce, çoğu ülke veya bölgede hali­hazırda var olan en yaygın isimlere ait online bir dizin elde etmek gerekiyor. Sonrasında bot yazılımımız, listeden seçtiği bir isim, bir soyisim ve bir de doğum tarihi ile ücretsiz bir e-posta hesabı açıyor. Sonra sıra Picasa, Instagram, Facebook, Google ve Flickr gibi online fotoğraf sitelerini tarayıp, yeni kuklamızın yaşına uygun bir görsel bulmaya geliyor. Artık elimizde bir e-posta hesabı, isim,soyisim, doğum tarihi ve fotoğraf olduğuna göre, tek yapmamız gereken Facebook, Twitter veya Instagram’a kaydolmak.</p>
<p>Son bir adım olarak ise kuklamıza çeşidi kodlarla nasıl konuşacağını öğretmek gerekiyor. Komut dizileri ile botumuz arkadaşlık istekleri gönderebiliyor, başkalarının artığı tweet’leri retweet edebiliyor ve internette gördüğü şeylere rasrgele Like atabiliyor. Biraz daha uğraşırsanız botlarınız arası iletişim sağlayabilir, birbirlerinin iletilerine etkileşim verebilirsiniz. Daha ne olduğunu bile anlamadan, nasıl isterseniz öyle kullanabileceğiniz binlerce kuklanız oldu. İnternette karşımıza çıkan yemleme saldırılarının, sahte online incelemelerin, casus yazılım kaynaklarının ve daha bir sürü farklı online dolandı­rıcılık işinin arkasında bu kukla orduları bulunuyor.</p>
<p>Marc Goodman – Geleceğin Suçları,Timaş,syf;186-193</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>6- Paul Szoldra, “Blogger Nails a Majör Problem with Facebook’s Newsfeed”, Business Insider, 19 Ocak 2014; Jim Tobin, “Facebook Brand Pages SufFer a 44% Decline in Reach since December 1”, Ignite Social Media, 10 Aralık 2013.</p>
<p>7- Anthony Wing Kosner, “Watch Out Tvvitter and Google+, Facebook’s News Feed Is Getting Smarter and Smarter”, Forbes, 28 Nisan 2014.</p>
<p>8- Onun TED Konuşmasından Eli Pariser tarafından aktarıldığı şekliyle, “Beware Online ‘Filter Bubblesm, Mayıs 2011; Rene Pickhardt, “What Are the 57 Signals Google Uses to Filter Search Results?” 17 Mayıs 2011, rene-pickhardt.de.</p>
<p>9- Alex Chitu, “Eric Schmidt on the Future of Search”, Google Operating System, 16 Ağustos 2010.</p>
<p>10- İnternette sansür için ülke ülke küresel bir inceleme için bkz. OpenNet Initiative https://opennet.net/about-filtering.</p>
<p>11- “Top 10 Internet-Censored Countries”, USA Today, 5 Şubat 2014.</p>
<p>12- Amy Gesenhues, “Survey: 90% of Customers Say Buying Decisions Are Influenced by Online Reviews”, Marketingland.com, 9 Nisan 2013; Zendesk, “The Impact of Customer Service on Customer Lifetime Value”; Myles Anderson, “2013 Study: 79% of Consumers Trust Online Reviews as Much as Personal Recommendations”,<br />
Search Engine Land, 26 Haziran 2013; Nielsen, Global Trust in Advertising and Brand Messages, Nisan 2012.</p>
<p>13- Michael Luca, “Reviews, Reputation, and Revenue: The Case of Yelp.com”, Harvard Business School Working Paper, sayı: 12-016, Eylül 2011.</p>
<p>14- Bob Egelko, “Yelp Can Manipulate Ratings, Court Rules”, San Francisco Gate, 4 Eylül 2014.</p>
<p>15- Eric Spitznage, ““Operation Clean Turf’ and the War on Fake Yelp Reviews”, Bloomberg Businessweek, 25 Eylül 2013.</p>
<p>16- Rebecca Grant, “Facebook Has No Idea How Many Fake Accounts It Has—but It Could Be Nearly 140M”, VentureBeat, 3 Şubat 2014.</p>
<p>17- Nick Bilton, “Friends, and Influence, for Sale Online”, Bits (blog), New York Times, 20 Nisan 2014.</p>
<p>18- John Koetsier, “Facebook’s War on Zombie Fans Just Started with a Boom”, Ventu­reBeat, 26 Eylül 2012.</p>
<p>19- A.g.m.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aracili-bir-dunyada-yasam/">Aracılı Bir Dünyada Yaşam</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aracili-bir-dunyada-yasam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
